Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

60 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Son Sınıfların Sınav Kaygıları, Tüm Arkadaşları Derslere Yönlendirdi!

 

 

1 Nisan 1945 Pazar

 

Zekeriya Kayhan, dürtükleyince uyandım. Görevine saygılı Ömer Çiftçi, akordiyon elinde geldi. Gülümsedim; “İşler yolunda!” Sıtkı Şanoğlu Öğretmen, düdük boynunda asılı, zaman zaman da ağzına alıyor. Küme öğretmenleri, birer ikişer sıralandılar. Genel bir açıklamadan sonra sanki hiç ara vermemiş gibi başladık. Konuşmalar zamanı kısalttığı için ilk oyunlarımız çabuk bitti.

Bir nisan şakaları arasında yatakhaneye döndüm. Halil Dere’ye baktım, gitmiş. Bir ara sevinir gibi oldum, içimden:

-Bana, yanlış bir öneride bulundu, geri dönüş yapamadı, unuttum numarası ya da Nisan Şakası adı altında kendini savunacak! Açık göz! iyi oldu! derken Arif Işınak’ la karşılaştım. O bana:

-Aramıza katıldığın için sevindik! deyince, kuşkulu görünmeye kalkıştım. Ancak numaram uzun sürmedi. (Gitmeme sevincim yarım kaldı) Halil Dere Kumanya görevlisiymiş, o nedenle mutfaktaymış. Zamansız, belki de gereksiz bir geçici sevinçle gerçekte sevinmem gereken bir olayın ikisini birden yaşadım.

Dışarı çıkınca bir daha havaya baktım; havanın açık, göğün masmavi oluşuna ayrıca sevindim. Keskin, Keskin… diye içimden tekrarlayarak Yemekhaneye gittim.

Halil Dere, kahvaltıdan hemen sonra yola çıkacağımızı söyledi. Masa arkadaşlarımı bir merak sardı:

-Nereye gidiyorsun? Keskin’e giden grupla olacağımı söyleyince, bununla yetinmediler:

-Senin başka bir çıkarın olmasa katılmazdın! Arkadaşlar haklıydı, gerçekten benim bir çıkarım olmayan olaylara karışmam. Buna neden katıldım? Dönünce anlatacağımı söyleyip ayrıldım.

Kamyon yolculuklarına alışkın olduğum için hiç yakınmadım. Ancak geçtiğimiz yollar öylesine inişli çıkışlı ki geçtiğimiz yerleri düzgün görmek olanaksız. Elmadağ-Küçük Yozgat bildiğim yerler, ötelerini de geçen yıl Kayseri dönüşü (tren yoluna yakın yerleri) az da olsa görmüştüm. Trenden bakış çok az sürüyor. Kamyon o bakımdan daha yararlı ama bu kez de iniş çıkışlar, sık dönüşler manzaraları karıştırıyor.  Biraz sarsıntılı geçmekle birlikte iki saati bile doldurmadan Keskin’ ulaştık. Arkadaşlar, Enstitü Bölümü Tarımbaşı İzzet Palamar gözetimi altında inceleme yapacakmış. İzzet Palamar Öğretmeni geçen yaz yakından tanımıştım; beni görünce takıldı:

-Bıktın değil mi kapalı durmaktan. Bak, bizim alanların ne güzel eğlenceleri var! Hık, mık ettim ama doğru dürüst bir karşılık veremedim. İlk gidecekleri bir Tarım Birimi varmış, onlara katılmadım. Belediye önünde durmuştuk, oldukça düzgün bir meydan, bakımlı bir bahçe var, oraya girdim. Lüleburgaz Belediye Bahçesini andırıyor. Ancak Lüleburgaz’ınki düpedüz Halkevi Parkı ile yarış ediyor. İkisi de yan yana olduğundan denklik yarışı sürüyorlar. Burada öyle bir benzeşiklik yok. İnsanlar önümden gelip geçiyor. Özellikle bayanlara bakıyorum, çoğu köylü kılıklı ama Hasanoğlan köylülerinden farklı. Hasanoğlanlılar başlarını sıkarca bezlerle bağlıyorlar. Bizim köyde daha doğrusu Trakya’daki bayanlar da başlarını sararlar ama, yüzleri açıktır. Benim ablalarım da yüzlerini değil saçlarını kapatırlar. Ancak kapattıkları örtü yüzlerini saklamaz. Üstelik saçlarını sardıkları örtüyü seçerek takarlar. Çok dikkat ettim, kullandıkları ince, tülbent dedikleri bez, özel olarak yapılmış, beyaz üstüne sıra desenler basılmış, kenarları 80 cm2.   bezdir (Tülbent). Ablam, onu karşılıklı uçlarından bir eşkenar üçgene dönüştürüp alnından uçları karşılıklı olarak saçlarının altından döndürdükten sonra alnının az yanında bağlar. Bağların uçlarını özellikle sarkıtır. Sarkan uçlar yüze göre bir süs olur. Kimi bayanlar, o bağlı uçlara çok ince işlemeler bile takarak görüntüyü güzelleştirir. Oysa Hasanoğlan’da bayanların başları, sarma falan değil düpedüz yük kondurulmuş gibi.

Yakınımdan geçen bayanların bazılarında ablamlara benzeyen başları örtülü kimseler gördüm. Gerçi çoğu gene Hasanoğlanlı türü ama arada ötekiler dikkatimi çekti. Yalnız oturduğumdan mı yoksa başka niyetle mi, bir genç geldi benimle konuştu. Belediyede memurmuş. Bizim grubu görmüş, onu sordu. Olayı anlatınca da,yakınıma oturdu, konuşmayı sürdürdük. Bayanların farklı görüntüsünü sordum. Meğer o konu bilinen bir olaymış. Keskin halkı, iki kaynaktan geliyormuş:

-1. Yerli halk, 2. Göçmenler. Yerlilerin kökenini Hititlere dek götürenler varmış. Yakın yerlerde yapılan kazılarda Hitit kalıntıları çıkıyormuş. Göçmenler yeni sayılırmış. Balkan Bozgunlarından sonra Keskin nüfusunun yarısı oralardan gelmiş. Bu arada kendi adının İzzet Arıca olduğunu söyleyen genç, ailesinin Bosna’dan gelme olduğunu da sözlerine ekledi. Kendisi ortaokulu bitirmiş, öğrenimini sürdürememiş, şimdi Belediyede memurmuş. İzzet Arıca Belediyede çalıştığı için birçok bilgiye sahip. Keskin’in köyleriyle birlikte 40. 000 nüfusu olduğunu, buna karşın ancak on kadar köyde okul olduğunu, ilçe merkezinde 5.000 kişi yaşadığını, Tiftik Keçisi yetiştirmede halkın başarılı olduğunu, en önemli gelir kaynaklarının hayvancılık olduğunu söyledikten sonra halkın göçmen yerli ayrımı gözetmediğini ancak Alevilerin çok yan tuttuklarını anlattı. Alevi deyince ilgimi çekti, sanki hiç bilgim yokmuş gibi sordum:

-Bu Alevi dediklerin ne ki? İzzet Arıca dik dik bakarak:

-Bilmiyor musun? onlar Allah’ın saptırdıkları, her şeyleri saklarlar, kimseye bir sır vermezler. Büyük köyler onların elindedir, vergi vermezler. Belediyenin başı onlarla derttedir.

Belediye işlerini bilmediğimden konuyu köylere çektim. 70 kadar köy olduğunu öğrenince iyice şaştım. Bizim Lüleburgaz 10.000’in üstünde merkez nüfuslu oldukça büyük bir ilçe, bağlı köy sayısı 33. Keskin’in merkez nüfusu  4-5 bin arası, 70 köy. Bu, bana ters geldi. Lüleburgaz’ın okulsuz köyü yok buna karşın Keskin’de ilkokul sayısı ilçe merkeziyle birlikte 7. İzzet Arıca anlatırken kendi köylerimizi toparlamaya çalıştım. Benim köyüm 60 hane, 300 insan yaşamaktadır. Bitişik köy Hamitabat 300 hane, 1500 insan yaşadığı söylenmektedir. İzzet Arıca açıkladı:

-70 kadar köyün, 300 ile 1000 arası nüfusu değişir. Genellikle çobanlıkla geçinirler. Tren yoluna yakın yerler ticarete dönmeye başlamıştır. Genellikle halkın geçimi hayvancılıktır. Kırlara çıksan, bütün kırlıkların keçi (Tiftik keçisi) koyun olduğu görülür. Tiftik keçisi deyince ilgimi çekti. Sordum:

-Tiftik Keçisi yetiştiriliyor mu? Keskin köylerinde 100.000 tiftik keçisi olduğu söyleniyormuş. İşte buna inanamadım; hani Çıkrıklar Durunca romanı bu işin bittiğini söylemişti?

Bizimkiler gelince konuşmamız kesildi. Arkadaşlar, alacakları bilgileri almışlar; çarşı-pazar denilen yerleri dolaştılar. İzzet Palamar İzzet Arıca’yı tanıyınca takıldı:

-Ne varsa İzzet’lerde vardır! deyip İzzet Arıca’yı biraz pohpohladıktan sonra, sorgu yağmuruna tuttu. Arkadaşlar gittikleri yerlerde notlar almışlar. İzzet Arıca’nın sözleriyle karşılaştırdılar. Böylece İzzet Arıca temize çıktı. Keskin ilçesinde 35. 000 insan, 100. 000 tiftik keçisi, 100. 000 koyun, 40. 000 sığır, 2000 manda, 2000 at bir o kadar da eşek bulunduğunu arkadaşlar da not etmişler.

    

                                  Keskin, Cami Meydanı - 1945 -

Keskin’in rakımı 1200 m. imiş. Şimdiye dek Ankara’yı öğrenmemiştim. 870 m. denince şaşırdım. Keskin, Ankara’dan 350 m. daha yüksekte. Öyleyken üretilen özellikle meyve türleri bakımından Ankara’dan öne çıkıyor. 1200 m. yükseklik, Trakya’nın en yüksek tepesi Maya Tepe’den 200 metre daha yüksek olmasına karşın, meyve olarak elma, armut, kayısı, şeftali, erik, kiraz, vişne, ayva, üvez, iğde bol çeşitli üzümleriyle bizim  Trakya’dan da önde gibime geldi. Bunlar, daha alçak rakımlı Hasanoğlan’da neden yetişmiyor? Sorumu sormaya gerek kalmadan Bölüm Başkanı İzzet Palamar konuya açıklık getirdi:

-Keskin halkı, Hasanoğlanlılar gibi içine dönük değil. Değişik dönemlerde gelen Rumeli Göçmenleri, yeni yeni araştırmalar yaparak Keskin’e bir canlılık kazandırmış. Keskin’den daha kalabalık olan bu canlılık yakındaki Kırıkkale’de de görülmez. Oysa Kırıkkale’ye Devlet fabrika kurarak canlandırmak istemiştir. Toplumsal değişimler biraz ağır gelişiyor!

Keskin’den erken ayrıldık, dönüşte bir süre Elmadağ’da durakladık.

Döner dönmez piyanoya oturdum. Faik Canselen Öğretmen gelebilir, programını akşamdan uygulayabilir. Gerçi, Faik Öğretmen:

- Aydın Gün Öğretmen gelmediğine göre, onun zamanını kullanırım! demişti. Aklımda Keskin izlenimleri, Czerny Etütleri sıraladım. Ara ara piyanodan uzaklaşmak daha mı iyi olacak? türü düşüncelere saptım. Staja çıkınca en az iki ay uzaklaşacağım. Birden ürperdim:

- Ne iki ayı? Bir o kadar da Askerlik kampı ile geziler tutacak;  neredeyse dört ay; büyük bir ara verme olacak! Sinirli sinirli tuşlara vururken Yıldız geldi, üzgün. Necmiye, bölümü değiştirmekte direniyormuş. Teselli etmeye çalıştım; yeni öğrenciler gelecek, kız öğrencilerin çoğalacağını söyledim. Kendi okulundan birini zaten bekliyormuş…

Yemekte duyuruldu, bizim bölüm öğretmenleri gelmemiş. Aydın Gün’ü beklemiyorduk, Mahir Canova ile Faik Canselen neden gelmedi? Halil Yıldırım güldü:

-Kedinin hasretinden üzülüyor fareler! Önce sözün doğrusu söylendi. Arkasından başka varsayımlara geçildi. Sabah, tam altıda Oyun Alanında olacağımı düşündüğümü söyleyip sustum.

Halil Dere geldi, gezi konusunda pişman olup olmadığımı sordu. Çok mutlu olduğumu, çok şeyler öğrendiğimi anlattım.

Arkadaşların çoğu duymamış, Halil Dere’ye çattılar:

-Bize neden haber vermedin? Halil Dere:

-Beni konserlere o götürüyor; o, onu hak etti!

Halil Dere ile bizim kantine uğradık. Keskin’e gelenlerden Niyazi Başkaya, Muzaffer Kayhan, Kemal Kızılelma, Kemal Karadeniz, Kemal Güngör, Ziya Fikri Özlen vardı. Bir süre genel konulardan bir süre de Keskin’den söz ettikten sonra erkenden yattık.

Yatınca hemen uyuyamadım. Aklıma Lüleburgaz ilçesi takıldı. Keskin Belediye görevlisi bir ara Keskin’in ilçe alanını söyledi. 1700 km2. Lüleburgaz için böyle bir düşünce ile karşılaşmamıştım. Oysa çok kez kendi kendime böyle konular seçer, bilgilenirdim. Lüleburgaz’ın ilçe alanı benim için sorun oldu.

 

Tüm Çeşmekolu Köyü’nün konumu 30. 000 m2  idi. Komşu Hamitabat ise 150000 m2. Lüleburgaz’ın 33 köyünü bu ölçüler içinde bulmaya çalışırken uyumuşum.

 

2 Nisan 1945  Pazartesi

 

Nöbet Mehmet Gönül’ünmüş, yumuşak sesiyle başımda dikildi. Efenin efendisi… Birlikte meydana çıktık. Düzen kurulmuş durumda, Okul Müdürü damladı. Emeklerimizin Hasanoğlan dışına taşacağını, bu yıl değilse bile Hasanoğlan Köy Enstitüsü, Gazi Lisesi, Atatürk Lisesi gibi bir gün gösterilerde yerini alacak! dedi. Mehmet Gönül bu tür konuşmaları pek dinlememiş, sordu:

-Kimler engel oluyor efendim? Millî Eğitim Bakanımız!

Der demez; Rauf İnan:

-Yok, yok, yok! Bakan falan değil, Ankara İl merkezinde birikmiş bizimkilerden birtakım gedikliler; Ankara İli Millî Eğitim kuruluşları! Bakana duyurmuyoruz, kendi sorunumuzu kendimiz çözeceğiz.

Müdür ayrıldı, Mehmet Gönül kuşkulu konuşunca, Okul Müdürüne haksızlık olsun istemedim. 1938 yılında bizim Edirne/Karaağaç’taki kasket işini anlattım. Edirne, okul kuruluş temsilcileri, bir başka söyleyişle, il merkezinde bulunan okulların müdürleri, ilin Milli eğitim Müdür başkanlığında bir kurul oluşturur. Bu kurul, gerçekte benzer okulların öğretmen durumlarını denkleştirir. Bir okulda olmayan ders öğretmenin yerine komşu okuldan öğretmen almayı, okulların sağlıklı olmasını, bayramlarda törenlerin düzenli sürmesini düzenler. Böyleyken, Edirne il merkezi Okullar Müdürleri, bizim kasketlere eflâtun şerit takmamızı yasaklamıştı. Edirne’den ayrılınca biz şeritlerimizi takıp, ilk fırsatta Edirne’ye koşmuştuk (!)

2. Sabahımız da güzel geçti. Hasan Çakı Efe’yi özlemle andık. Öğrenciler, genel olarak kurallara uyuyor. İşin önemlisi, kurallara uyuyorlar da birbirine uymakta zorlanıyorlar. Çoğunun gözü, arkadaşlarının ayaklarında. Biri azıcık yanlış basmaya görsün, iki üç kişi birden o yanlışın üstüne atlıyor.

Mehmet Gönül’le bu tür durumlara gülerek yatakhaneye döndük. Karşımıza çıkan Enver Ötnü, bizi alkışlayarak:

-Sizler Bergamalı olmaya lâyıksınız. İlk işim nüfus kayıtlarınızı Bergama’ya aldırmak olacak! Mehmet Gönül karşı oldu:

-Zahmet etme enişte, seninkini İzmir’e aldırırız! Karşılıklı bir İzmir- Bergama atışmasından sonra el sıkışıp ayrıldılar.

                                                            *

Kahvaltıda bunu konu ettim. Ödemişli Ekrem Bilgin de doluymuş, İzmir üstüne attı-tuttu. Bu kez de Nihat Şengül söze karıştı:

-Bergamalılarla Ödemişliler, yaşlı nineler gibi dırdır konuşurlar. Bergama sözde bir zaman çok ünlüymüş. Geçmiş o günler oğlum, ninem de bir zaman güzelmiş ama, şimdi sade bir ninecik! Bergama da öyle! Gelelim Ekrem’in Ödemiş’ine! Ödemiş üstüne söylenenler tümden palavra. Nesi varmış Ödemiş’in? Başbakan Şükrü Saraçoğlu hatırına anılıyorsa, Ödemişliler buna dua etsin! Ekrem Bilgin direnmedi:

-O senin fikrin! demekle yetindi. Sabah oyunlarından söz açılınca hemşerim Kadir, beklemediğim bir öneride bulundu:

-Ben de katılabilir miyim? Şaka da olsa böyle bir öneriyi bekliyordum, katılabileceğini söyledim. Hemşerim paçayı tam olarak ele vermişti. Devamla:

-İyi de olur, çünkü oyunlardan cızlam çekmeye kalkışanlar var, onlara örnek gösteririm:

-Bakın ağabey, bir zaman Milli Oyunları küçümsüyor, oynayanlara birtakım sıfatlar bile takıyordu. Şimdi zorunlu kalınca geç de olsa öğreniyor! diyerek dikkatlerini çekerim. Kadir Pekgöz, bana bakarak:

-Sen dost musun? diye sordu. Dost olduğumu, dost olduğum için de şimdiye dek onu örnek almadığımı, ancak kendisi ortaya gelince dostça geçmişimizden söz ettiğimi anlattım. Hemşerim:

-Gelmiyorum öyleyse! deyince:

-Sen bilirsin, ben de adını vermeden bu olayı olduğu gibi gene anlatırım. Böylesi salt sen değilsin, hemen hemen tüm Kepirtepe çıkışlılar. 1941 yazında bir araya gelen ekiplerin hangisi ile ilişki kurdun, hiç değilse bir arkadaşın adını öğrendin mi? diye sordum. Arkadaşların araya girip işi şakaya kaydırması havayı daha fazla gerdirmeden günlük çalışmaları konuşarak salona döndük.

Öztekin Öğretmen erken gelmiş, gülerek bizi karşıladı. Gülerek:

-Çalışacak zamanımız yok! diyemeyeceksiniz. Sizi, çalışmak koşuluyla serbest bırakacağım. Ancak ben de sizin gibi bir görevliyim, bu görevimi yerine getirmek için benim de zamana gereksinimim var. Çağıracağım arkadaşınızın burada kalmasını isteyeceğim. Bugün, daha dikkatli bir çalışma yapalım!

Arkadaşlar keman kutularına sarıldılar. Daha önce bir yer bulmuşlar, öğrenci kantini olarak yapılan yerin hemen hemen her eksikliği giderilmiş, kimileri oraya gitti, birileri de bizim salonun altına geçtiler. Öğretmenin istedikleri haberleşip gelecek. Ben alt odadaki piyanoya geçip uzun süre Hanon eksersizleri çalıştım. Çalışırken de hep önümüzdeki uzun zaman piyanodan yoksun kalacağımın üzüntüsüne şimdiden tutuldum. Bir ay bakmasam, Hanon bile bana yabancılaşıyor. 20-22 gün Askerlik kampı, bir o kadar da Gezi, eder 40-45 gün. 60 gün de staj sürecek. 100 gün. Üç aydan fazla.

Hanon’dan sonra ezberimdeki küçük parçaları tekrarladım. Üst salonda gürültü oldu çıkıp baktım, arkadaşlar yemeğe gitmiş.

Yemekte herkes çok çalışmaktan söz ediyor:

-Her gün böyle olsa dayanılmazmış. Kendi kendime içimden sordum:

-Ben yanılıyor muyum? Yanılmadığımın kanıtı, 20 kadar parçayı ezber çalışım, “Dayanılmaz!” diyenlerin parça marça çaldığı yok. Aramızdaki bu fark, bizi aynı zamanda farklı düşüncelere itiyor. Konuşmaları dinlerken, kendimi haklı buldum, çalışacağım. Durmanın ya da duruyormuş gibi yürümenin ilerleme olmayacağını iyice anlamalıyım!

Yemekten sonra da sabahki çalışma olduğu gibi sürdü. Bir süre sonra kitaplığa gidip kitapları karıştırdım. Varlık Dergisi’nde Yaşar Nabi Nayır, Jean Jacques Rousseau’dan düşünceler çevirmiş, onları okudum. Ayrıca, sık sık karıştırdığım Baki Süha Ediboğlu’nun Şiir Antolojisi’ni tanıtan bir yazı var. Gerçi, Hamdi Keskin Öğretmen, onu çok övdü ama o sözler uçtu gitti; Yazılı belgeler kalıcı, notlarıma eklemeyi yararlı  buldum.

 

Varlık Dergisi- 1-15 Şubat 1945-Sayı 278-279

 

                                            Bir Şiir Antolojisi

                                                                    Türker Acaroğlu

 

Son yıllarda, seçme şiir kitapları epey arttı. İleride edebiyat tarihçilerimiz için faydalı olabilecek bu çeşit çalışmalara değer vermeliyiz.

Şimdiye kadar “Cenup,, adlı bir şiir kitabiyle “Sel Geliyor,, isimli bir küçük hikâye kitabını okumuş olduğumuz Baki Süha Ediboğlu da birkaç ay önce son çeyrek asırlık şiirimizden seçme bir cilt çıkardı:

“Türk Şiirinden örnekler,, (*) Nazım edebiyatımızın son devrine ait gelişmeleri topluca gösteren bir antoloji diyebildiğimiz eserde otuz iki şairden iki yüze yakın şiir var. Kitap, yeni Türk şiiri için apaçık bir fikir vermektedir.

Ama eserde bir şey daha var: Baki Süha Ediboğlu, bize son yıllarda nazımdaki edebî gelişmemizin yalnız örneklerini vermekle kalmıyor; aynı zamanda edebiyata giriş sırasına göre şairlerimizin hayatı ve eserlerine dair geniş bilgiler sunuyor; bunların özelliklerini de söylüyor. Yeni Türk şiiri bugünkü iç hayatımızın yönlerini güzelce yankılayan bir araçtır. Antolojiyi tertipleyenin şairliği, burada faydalı bir rol oynamışa benziyor.

Kitap, bir ön sözle başlıyor. “1920 – den bugüne kadar şiir alanında yayınlanan eserleri gerek sayı ve gerekse kıymet bakımından evvelki devirlerle karşılaştırmaya bile gerek yoktur. Cumhuriyet devrinde, bilhassa yeni Türk alfabesinin kabul edildiği 1928 den sonra yayınlanan şiir kitapları büyük bir kütüphaneyi dolduracak kadar çok ve o nispette özlüdür. Bu kitapların en mutlu ve en sevinç verici karakteri modern Türk toplumunun bütün ruhu ile yansıtılmış olmasıdır.

Bundan sonra B. Necmettin Halil Onan’ın yeni şiirimizi açıklayan bir yazısı geliyor: “Fikret ve arkadaşları, kendilerinden öncekilerin nazımda yapabildikleri konu ve şekil yeniliklerini daha ileri götürmekle beraber, özellikle nazmı söyleyiş bakımından onlardan ayrıldılar. -işte bu düşünceler dolayısiyledir ki nazımımızda gerçek yenileşmeyi Serveti Fünun zamanından başlatmanın uygun olacağını düşünüyorum. Bu, yeni şiirde de eksik kalan taraf olmalıydı. Böylece nazmımızın uzun seneler gürültülü dava durumuna gelen iki konumuza gelmiş oluyoruz. Dil ve ölçü! 1914 ten 1923 e kadar geçen yıllar, şiirde mutlak hece taraftarlarının davalarına güzel dayanaklar hazırladı. Ve 1923’ü takip eden yıllarda yeni Türk şiiri çok leziz ve olgun meyveler verdi.

Daha sonra Bay Cevdet Kudret Solok’un “Bugünkü Türk şiirinin ana çizgileri adlı yazı var. Bilimsel bir karakter taşıyan bu yazıda dil, vezin, şekil, ifade ve ahenk konularına değiniliyor.

Kitabın örnekler kısmı, Yahya Kemal Beyatlı ile başlayıp Orhan Veli Kanık- Oktay Rifat Horozcu-Melih Cevdet Anday üçgeni ile sona eriyor.

Bu şairlerin arasında da Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Faruk Nafiz Çamlıbel, Nazım Hikmet Ran, Hasan Ali Yücel, Şukûfe Nihal Başar, Halide  Nusret Zorlutuna, Kemalettin Kamu, Necmettin Halil Onan, Ömer Bedrettin Uşaklı, Ahmet Kutsi Tecer, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabri Esat Siyavuşgil, Vasfi Mahir Kocatürk, Yaşar Nabi Nayır, Cevdet Kudret Solok, Ziya Osman Saba, Behçet Kemal Çağlar, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı, Hamit Mithat Selekler, Feridun  Fazıl Tülbentçi ,Mustafa Seyit Sütüven, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Bedri Rahmi Eyuboğlu yer almıştır.

Son bir çeyrek asırlık şiirimizin seçme güzel örneklerinden başka kitap, her şair için biyografiye-Bibliyografya notları vermektedir. Bu kısımlarda Ediboğlu’nun merakla okunacak özel düşünceleri de bulunmaktadır.

Yukarıdaki listeden anlaşıldığı üzere son devir şairlerimizden en mühimleri Baki Ediboğlu’nun kitabında görülmektedir. Bazı isim ve eser boşluklarına işaret edebilirse de (Mesela –kitap 1920 –den, Yahya Kemal Beyatlı, ile başladığına göre-Ahmet Haşim, Ali Ekrem Bolayır, Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, Celâl Sahir Erozan, Fazıl Ahmet Aykaç, Ali Mümtaz Arolat ve daha sonrakiler unutulmamalı; Enis Behiç Koryürek, Vasfi Mahir Kocatürk, Ziya Osman Saba. v.s. daha çok örnekler alınmalıydı) Bunlar, antolojiyi tertipleyenin asıl isteğine zarar vermemiştir: Son devrin başlıca şairlerinden seçilme bir şiir demeti derlenmiştir. Bu parçalar arasında her şeyden önce yepyeni ve pek güzel olanlar var. Geniş okuyucu kitlesi kitaba karşı ilgisini esirgemeyecektir; çünkü o bugünkü Türk hayatının ruh atmosferini pekâlâ göstermektedir. Bu da onun değerini arttıran bir sebeptir.

Yazımı Nuri Gençosman’ın şu sözleriyle bitirmek isterim:

-Yumurtaya kulp takmak alışkanlığında olan bazı eleştirmenler gibi kelime üzerinde oynamak istemedim. Böyle bir özenti, denizde çöp aramaya benzer Eleştiride itiraza uğramak, her yapıcının nasibidir. Fakat, hiçbir eser meydana koyamadığı halde, her şeye yan bakan, yaman eleştirmenler de eksik değildir. Bize düşen iş, yurda yararlı gördüğümüz her şeyi değerlendirmek, benimsemektir.

                                                         Türker Acaroğlu

 

 

Varlık Dergisi’ndeki Jean Jacques Rousseau’nun düşünce çevirilerini okudukça, sanki daha önce duymuşum havasına kapılıyorum. Duymuş olmam olası değil. Bu kuşkuma kimi kez seviniyorum, Jean Jacques Rousseau’nun romanından tanıdığım Julie’sinin de benzer görüşleri vardı. Onları mı benimsedim de anımsıyorum? Böyleyse çok mutlu olacağım, bu benim, okuduklarımdan bir şeyler öğrendiğimin belirtisidir. Bundan böyle daha dikkatli okumaya çalışacağım.

Oldukça iyimser, umutlar içinde uyudum.

 

3 Nisan 1945  Salı

 

Uyanınca hemşerime bir numara yapmayı düşündüm; neden onun tavırlarına karşı olayım? Ben de bir şeyler düşünüp onu gıdıklayayım. Yavaşça dürttüm:

-Gelmek istiyordun, haydi gel! Kadir, teşekkür etti, çok yumuşak bir sesle:

-Yarın gelsem olmaz mı abi? Neden olmasın! Benimki zaten istemediğim bir sonuca sürüklenen konuşmaların, zaman içinde daha keskinleşmesini önlemek. Köylere dönünce asık yüzlerle karşılaşıp eşe dosta dil konusu olmamak! Önerime de verilen karşılığa da sevinerek Oyun alanına çıktım. İlk çıkan ben olmuşum. Arkamdan Ömer Çiftçi, onun ardından da Mehmet Gönül geldi. Mehmet Gönül Kızılçullu’daki öğrenciliğini anlattı. Onların sayısı daha çokmuş. Özellikle ilk yıllarda Müdür Emin Soysal Milli Oyunlara çok önem verdiğinden, kaytarmaları şiddetle cezalandırıyormuş. En korktukları olay, sabahları oyunlara zamanında katılamamakmış.

Bizim bu konuda bir sorumluluğumuz olmadığından, gözlerimiz Sıtkı Şanoğlu’nda. Sıtkı Şanoğlu, gerçekte tam bir spor insanı. Tavırları gibi bedeni de örnek. “Sırım gibi!” denilen bir söz var ya, işte bu söz, sanki onun için söylenmiş.

Meydana çıkan öğrenci sayısı 350 dolayındanmış. Sağlık Bölümü de katılınca iki katı olacakmış. Bunu duyunca azıcık burkuldum. Nedense Sağlık Bölümü öğrencilerine ısınamadım. Öğrencilerin bunda bir suçu yok, biliyorum ama bir iki olay beni soğuttuğundan uzak durmayı yeğledim. Onlar katılınca benim tavrımda bir değişme olmayacak. Biliyorum ki onlar ayrı bir halka olup, işe yeni baştan başlayacaklar.

Mehmet Gönül, gerçekten gönüllü, gideceği Köy Enstitüsü’nde kuracağı düzenlerden söz ediyor. Bu arada, eski, öğretmenleri de yetiştirme çalışmalarına çağırarak, tüm Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin bilinçli bir Millî Oyun tutkunu olmasına yardımcı olacağı düşü kuruyor. Onunla aynı Enstitü’ye düşmeyi istediğimi söyledim. Sevindi!

Kahvaltıda hemşerim yeni kararını açıkladı:

-Sabah oyunlarına katılıyorum! Olayın öncesini bilmeyen Kâmil Yıldırım güldü:

-Kaşınıyorsun, dikkat et! Gülenler oldu. Halil Yıldırım tam karşımda oturuyor, masa altından ayağıma vurdu. Anlamazdan geldim. İbrahim Şen, konuyu saptırmak için bana hangi oyunların oynandığını sordu. Güvende, Arpazlı, Bengi, Harmandalı! diye birkaç ad sıraladım. Ekrem Bilgin:

-Ödemiş neden yok? diye sordu. Nihat Şengül de bunu bekliyormuş:

-Ödemiş’te zeybek mi var ki? diye sordu. Olay zeybek tartışmasına kayınca hemşerim Kadir Pekgöz bir bakıma kurtuldu. (Dolaylı olarak ben de!)

Havalar ılıklaşınca Kitaplıkta ders o denli sıkıcı olmuyor. Arkadaşların bakışları bile farklı görülüyor.

Sabahattin Öğretmen gülümseyerek geldi. Elinde bir kitap var. Kapağı görülmüyor ama besbelli Montaigne Öğretmen’dir; hiç değilse ben öyle sanıyorum. Sabahattin Öğretmen kaşlarını çatarak başını kaldırıp yüzlerimize baktıktan sonra:

-Öğrencilerin adlarını öğrenmek için kendimi zorlamam. Bu ilgisizliğimden değil, tanımayı gelişen olaylara bırakırım. Konuştukça tanışmak, tanışıklığı daha olgunlaştırıyor, buna inanıyorum. Sınıfınızın ad listesine şöyle baktım, Mustafa adı rekor düzeyde, sekiz Mustafa saydım. Üç enstitüden geldiniz ama oldukça geniş bir çevreden gelmesiniz. Mustafa adının bu denli yaygın olması ilgimi çekti. Bunu Atatürk’ün ilk adlarıyla ilgilendirmeye çalıştım ama sağlıklı bir bağ kuramadım; çünkü Kemal adı ancak üç. Öyleyse, yurdumuzda Mustafa adı daha yaygın bir saygınlık taşımaktadır. Olaya bu açıdan bakınca ben de merakımı gidermeyi düşündüm; bu arkadaşları biraz daha yakından tanımak! Sık sık sordunuz, sınav yapmayacak mısın? diye. Bence bu bir sınav değil ama gene de bir sınama olacak. Öncelikle bu arkadaşlarla konuşacağız. Biz konuşurken tüm arkadaşlar dinleyebilir, dinlemek istemeyenler, bir kitap seçip okuyabilir. Önemli olan bizim konuşmalarımıza engel olunmamasıdır!

Mustafa adlı arkadaşlar, öne çıkınca yer değişiklikleri oldu. Önde olduğum için kalkıp arkaya geçtim.

Hemen önümde Varlık Dergileri, birini açtım:

 

Jean Jacques ROUSSEAU                  Çeviren: Yaşar Nabi Nayır.

 

Hakikat, yer yüzünde hemen hemen hiçbir iş görmemiştir. Çünkü insanlar irfanlarından ziyade ihtiraslarına uyarak hareket ederler ve iyiyi överken kötülükte bulunurlar.

Yaşadığımız yüzyıl, ahlak sahasında bile, en aydın yüzyıldır. Bununla birlikte en iyi yüz yıl diyebilir miyiz?

Kitaplar bir işe yaramaz:

Akademilerle bilgi toplulukları da öyledir. Bunların elinden yararlı bir iş çıksa ancak dar, kısır bir takım ters görüşlerle karşılanır. Böyle olmasaydı Fenelonlar’ı, Montesquieu’leri, Mirabeau’ları yetiştirmiş olan Fransa yeryüzünün en iyi yönetilen ve mutlu bir ulusu olması gerekmez mi idi? O büyük adamların eserleri çıkalıdan beri bu toplum daha yükselmiş midir ve o düşünürlerin fikirleri yüzünden ortalıktaki toplumsal aksaklıkların biri olsun düzeltilmiş midir?   

                                                           ***

Şu yer yüzünden ne kadar çabuk geçip gidiyoruz. Hayatın ilk çeyreği, insan daha yaşamasını öğrenemeden gerilerde kalır, son çeyreği ise artık yaşamanın tadını duymaz olduktan sonra geçmesini sürdürür. Önce yaşamasını bilmeyiz; sonra da beceremeyiz, bu yararsız kutupları ayıran süreçte ise elimizde kalan sürecin dörtte üçü uyku, çalışma, acı, sıkıntı ve her türlü dertle heba olur. Yaşam kısadır ama az sürdürdüğü için değil de bu kısa süreç içinde onun tadını çıkaracak zamanı hemen hiç bulamayız da ondan kısadır. Ölüm anı doğum anından ne kadar uzak olursa olsun bu mesafe iyi doldurulmuş değilse, yaşam gene de kısadır.

Utanmak duygusu insan oğluna özgü bir duygu olmakla birlikte, çocuklar bu duyguyu bilmezler. Utanma duygusu da ancak ayıp sayılan şeylerin öğrenilmesiyle başlar. Böyle şeyleri bilmeyen ve bilmemesi gereken çocuklar bunun sonucu olan duyguyu kazanabilir mi? Onlara iffet ve dürüstlük dersleri vermek, ayıp ve kötü şeyler olduğunu kendilerine öğretmek, içlerinde bu duyguları uyandırmak anlamını taşır. Er geç bunu başarırlar ve içlerine düşen kıvılcım kanın kızışmasını hızlandırır Yüzü kızaran bir kimse daha o anda suçlu demektir, gerçek masumluk hiçbir şeyden utanmaz.

                                                      ***

 

İnsanlığı oluşturan halktır. Halktan olmayanlar o kadar azlıktır ki bunlar anmaya bile değmez. İnsan, her hal ve durumda aynıdır, eğer bu doğru ise, en kalabalık olan insan türü en çok saygıya layıktır. Düşünen adamın bakışında bütün kalıtımsal  seçmeler silinir. O bir sefille ünlü bir adamda aynı duyguları, aynı hırsları görür; aralarında ancak bir farkı, az ya da çok gösterişli bir konuşma farkı bulur; bunları birbirinden ayıran esaslı bir fark varsa, bu fark en gizli kapaklı olanların aleyhinedir. Halk olduğu gibi görünür ve sevimli değildir. Fakat kibar insanların iç yüzlerini gizlemeleri zorunludur; oldukları gibi görünselerdi herkes dehşetle ürperecekti.

                                              ***

 

İnsanları tanımak için gördükleri işlere bakmak lâzımdır. Cemiyet hayatında sade sözleri işitilir; lâfları gösterir hareketlerini saklarlar; fakat tarihte bu hareketlerin üstündeki perde sıyrılır ve herkes hakkında olaylara bakarak hüküm verir. Hatta sözleri bile bunların değerini takdirde rol oynar, çünkü, yaptıklarıyla söyledikleri birbirine kıyaslanarak asıl mahiyetiyle söyledikleri birbirine kıyaslanarak.

Ne kadar çok saklanmaya çalışılırsa o kadar iyi tanınırlar

Tarih genellikle kusurludur, çünkü ancak isimler, mahaller ve tariflerle tespit olunabilecek belli ve bariz vakaları kale alır. Fakat bu vakaların, aynı şekilde tespiti mümkün olmayan, tefeci ve yavaş sebepleri meçhul kalır.

Tefeci harcı iyilikler o kadar bol olmasaydı nankörlüğe daha seyrek rastlanırdı. Bize iyilik edeni severiz; bu çok doğal bir duygudur. İnsanın yüreğinde nankörlüğün yeri yoktur ama menfaatin vardır. Nimet görmüş nankörlerin sayısı hasis bir maksatla iyilik eden velinimetlerin sayısından azdır. Siz bana iyiliğinizi satar pahası üzerine pazarlığa girişiriz; fakat bedava verir gibi yaparak sonradan keyfinize göre bir paha ödetmeye kalkışırsanız, bana oyun etmiş olursunuz. Bunları pah biçilmez kılan şey bedava oluşlarıdır. Vicdan ancak kendi sesini dinler; onu zincire vurmak isterken bütün bağlarından azat edersiniz, serbest bırakırsanız kendiliğinden bağlanır.

                                                    ***

Toplumu insanlara bakarak ve insanları topluma bakarak incelemek gerekir. Siyaset ve ahlakı ayrı ayrı ele almak isteyenler ikisinden de asla bir şey anlamayacaklardır.

                                                                *

Takırtı olunca doğruldum. Sabahattin Öğretmen gidiyordu. Tam da parçamı bitirmiştim, sevinerek kalktım. Koşuşarak Büyük Salona geçtik. Konuşmadık ama aklımızda, Yunus Kazım Öğretmenin de bu günlerde bir numara yapacağı geçti.

Haksız değilmişiz. Yunus Kazım Öğretmen çantasını masaya koyar koymaz sordu:

-Öğretmenler öğrencilerini nasıl tanır? Sonra da soruyu değiştirdi:

-Öğretmenler öğrencilerinin birbirinden farklı olduğunu nasıl ölçer? Arkasından da:

-Ölçmeli mi, ölçmemeli mi? Bir süre güldükten sonra, Osmanlı Dönemi Mahalle Mekteplerini, babadan oğula geçerek elifba öğreten -öğretemeyen falakalı dönemleri anımsattı:

-Çocuk, babanın seçimi, bir yaşa gelince, bir türlü çörekli-börekli tanıtım yapılıp Hoca’ya teslim edilir. Yaş için belli bir sınır yoktur. Bu, yedi ile on beş yaşlar arasında değişir. Genelde, konular, dinsel menkıbeleri dinlemekle, belli duaları ezberlemekle geçiştirilir. Tanzimat’la birlikte, kısmî bir değişim havası estirilmiştir. 1848 yılında, yeni bir öğretmen deneyimine kalkışılmış ancak gelişime ulaşılamamıştır. 1868 yılında okul işlerini düzenleyecek Maarif Nazırlığı kurulmuştur. Araya büyük savaşların girişi, gelişmeleri engellediğinden özlenen gelişmeler ancak Cumhuriyet Döneminde gerçekleştirilebilmiştir. Batı Uygarlığının geçirdiği evreleri okuyarak öğreniyoruz. Onlar da dinci kesimlerin engellemeleriyle az uğraşmamıştır. Yine tarihten öğrendiğimize göre nice değerli bilgin adamı kellesinden olmuştur. Galileo için söylerler; “Dünya dönüyor!” dediği için ölüm cezası verilir. Son kez kendisi uyarılır:

-Dünya dönüyor! demekten vazgeçersen, affa uğrarsın! Çaresiz kalan Galileo, bir söylentiye göre bu öneriye uyar, sözünü geri aldığını söyler. Ancak, kendini tutamaz, söylenir:

-Gene de dönüyor! Bizim dersimizin bunlarla doğrudan bir ilgisi yok! sanılabilir. Bilirsiniz ya da duymuşsunuzdur. Yurdumuzda, tıp bilimi oldukça gelişmiştir. Çünkü Batı yöntemleriyle açılan ilk okullardan biri Tıbbiye’dir. Nedense bu okulu bitirenlerin içinde halkımız arasında en çok tanınan ya da anılanları deli doktorlarıdır. Böyle bir ayırım olmamakla birlikte halkımız, bunu kendiliğinden böyle yapar. Gerçek bir Tıp uzmanı olarak bildiğimiz Mazhar Osman Uzman, “Mazharosman” olarak ünlendirilmiş, arkasına da bir ima iliştirilip günlük gülmece durumuna getirilmiştir. Sokakta duyarsınız: Mazharosmanlık! Bu ne demek? Bu, deli demek! Peki, deli ne demek? Deli, kimi insanların, içinde bulunduğu toplumun koyduğu kurallara uymakta zorlanan insandır. O da bir insandır, yer-içer. Ancak ne yediğini ya da yiyeceklerini sağlamak için bir çaba göstermez. Konuşur, ancak sözlerinin sınırlarını çizemez. Bakın, 1945 yılını da geçiyoruz. Daha önce bir süre üstünde durduk. Bu delilik konusunu, yarısını geride bırakmak üzere olduğumuz   yüzyılımızın başında Batı ülkeleri bu konuyu yarı yarıya çözdü; A.B.D’de deli yok mu? Bize göre var!

Öğretmen acımsı acımsı gülümseyerek:

-Bize göre hepsi deli, ancak onlara  sorarsan yok! Onlara göre ruhsal uyumsuzluk ya da dengesizlik, topluma uyumda zorluk çekenler var. Anımsayacaksınız, bir ara üstünde durmuştuk. Mister Clifford Beers adlı biri, yatırıldığı Deliler Evinde dayanılmaz eziyetler çektikten sonra nasılsa iyileşmiş, başından geçenleri de çıkınca “Kendini Bulan Akıl,, adıyla bir kitap yayınlamıştır. Yıl 1907… O kitap, insanların ruhsal açıdan, tarihsel bir devir başlatmıştır. Olayı sil yeni baştan konuşmayalım; adlar verildi, tarih verildi, bundan ötesini sizler araştıracaksınız. 1907’lerden söz ediyoruz. Bu konularda yayınlar yapılıyor, İstanbul Üniversitesi profları, konuyla ilgili yazılar yazdığı gibi kitaplar da çıkardılar. Prof. Mustafa Şekip Tunç, prof. Hilmi Ziya Ülgen, doç. Dr. Sabri Esat Siyavuşgil, Ankara’da, dr. Ziya Talat Çağıl, dr. Mitat Enç. v.b. bu konuda aydınlatıcı yazılar yazmaktadır. Buna karşın yeniliklere güvensizlik, farklı şekillerde günümüzde de sürmektedir. Bunun en büyük belirtisi de okumamak! Zinhar, sizi bunun dışında tutmak istiyorum.

İlk insandan bu yana ruh sorunu vardı. Ancak ilk insanlar bu konuyu tartışamazdı. Çünkü onlar yeni doğan çocuk düzeyinde bir deneyimsizlik içindeydi. Ruhsal olaylara insanlığın takıldığı çağları, birçok konuda olduğu gibi biz, Eski Yunan belgelerinde görüyoruz. Söz gelimi Homeros destanlarında yer yer göze batan ruhsal görüntüler, birkaç yüz yıl sonra üstünde durulacak açıklığa kavuşmuş durumdadır. Bir bölüm arkadaşınızın rollerini üslendikleri Sofokles’in Kral Oidipus eserinde bu açıkça görülmektedir. O günlerin kahinlerine yüklenen roller, gerçekte kişilerin işlediği suçların dışardan açıklanmasıdır. Sofokles sonrası yetişen Aristoteles, günümüzde rahat anlayacağımız biçimde  insanların ruhsal yanlarını dile getirmiştir. İsa peygamber’ le başlayan yeni bir din anlayışı ne yazık ki, insanın bu yanını yok saymış, 1850 yıllarına dek, insan-İnsan ruhu ikilemi, din simsarlarının elinde evirilip çevirilmiş. 1850’li yıllarda Ernst Heinrich  Weber ile  Gustav Feschner adlı iki bilgin  atılım yaparak, konuyu gündeme oturtmuştur.

         

Ernst Heinrich Weber   Gustav Feschner

 

Olay orada kalmamış, Wilhelm Wundt, bir adım daha atarak ilk Psikoloji laboratuvarını kurmuştur. İnsan ruhu çok kompleks bir olaydır. Wundt’un deneylerini yeterli bulmayanlar, değişik açılardan yeni araştırmalar yapmış, bu arada Sigmund Freud daha da ruhsal derinliklere inebilecek bir görüş ileri sürmüştür. Bunu, Karl Gustav Jung izlemiş, ardından da Alfred Adler adlı bilgin değişik görüşler öne sürmüştür.

Dikkat ederseniz adlarını sıraladığım bu kişiler ayrı zamanlarda ayrı okullarda yetişmiş uzmanlardır. Salt günümüzde değil geçmişte de böyle. Konuşmalar dinlersiniz:

-Batı, insanı da dinsel baskılar altında kalmış! falan diye. İşte buna ben inanmıyorum. Biz öğretmenlerin, görüşlerini paylaştığımız Jean Jacques Rousseau yazılarında sık sık birisinden söz eder. Comenius, araştırdım, Jan Amons Comenius meğer bir papazmış.

 

                       

        Jan Amons Comenius

 

Dr. Halil Fikret Kanad Pedagoji Tarihi kitabında Comenius için şunları yazıyor. Komenius, felsefe ve Tanrıbilimleriyle uğraşmıştır. Bilgili bir insan olarak birçok memleketi dolaşan Comenius Polonya’nın Lissa kentindeki papazlığını sürdürmekle birlikte, Hıristiyanlar arasındaki mezhep kavgalarının ortadan kalkması için yaşam boyu savaşmıştır. Dr. Halil Fikret’e göre Comenius ayrıca okul işleriyle ilgilenmiş, gününün sayılı pedagogları arasına katılmaktan başka kendisinden sonra gelecekleri etkileyecek eğitim görüşlerini ortaya atmıştır.

Yine Rousseau itiraflarında bir gençten söz eder. O genç bir papaz okulu öğrencisidir. (Sonraları ünlü olacak olan Condillac)

 

                                                                                                               

         Etienne Bonnot de Condillac

 

Ünlü Çek bilgini olarak Bilim Tarihi’ne geçen Gregor Johann Mendel’in papaz olduğunu bilmeyen yoktur. Fransız Aydınlanma Çağı denilen 1720-1780 arası yazarlarının çoğu Papaz okullarında okumuştur. Öyleyse bizimle Batı arasındaki önemli fark onlarda, ne olursa olsun okumak, düşünce yollarını açmak. Galile’yi ölüme götüren de Papaz okulundan çıkma ama, ona karşı olan da gene Papaz okulundan okumuştur. Tıpkı Mendel, Montesquieu ya da Pascal gibi.

                                                   

          Gregor Mendel

 

Bizim atalarımız dinsel baskılarla okulun kapısını  tümden kapatmış. Böylece başkaldırıyı önlemiş ama, manevi âlem diye sıfatlanan karanlık bir çağ anlayışı tüm yenilik kapılarını sımsıkı kapatıp kilitlemiştir. Cumhuriyet Aydınlığı içinde kendimizi rehâvete bırakırsak, Atatürk’ün büyük bir öngörüyle yapmış olduğu Türk Gençliğine Hitâbesi’ndeki korkunç makûs talih tekrar karşımıza çıkabilir. Bu konuşmamı şunun için yaptım; Psikoloji sınavlarında size derinliğine bir bilimsel soru sorulmayacaktır. Wilhelm Wundt kimdir? Ya da Alfred Adler neler yapmıştır? türü sorular sorulmayacaktır. İsterseniz siz bunları öğrenin. Öğrenirseniz, o öğrendikleriniz size daha başka bilgiler de katacaktır. Sizler, insan ruhunun, tıpkı insanın kendisi gibi kendine özgü bir bireyliği bulunduğunu, bunun farklılığının da ona özgü bir olay olduğunu bilmek zorundasınız. Bu, sizde olduğu gibi öteki insanlarda da kendine özgüdür. Öğrencilerinize bu açıdan bakınca, işleriniz de kolaylaşacaktır. Kendine özgülüğü benimsenen insanlarla anlaşmak kolaylaşır. İşte Psikoloji Biliminin getirdiği budur. Bu konuda kitaplar dolusu bilgiler vardır, isterseniz bunları bulursunuz. Bu anlattıklarımın, dikkat edilirse genel bir tarih bilgisi gibi bir sosyoloji bilgisi olduğu da ortaya çıkar. Biz buna Genel Kültür de diyoruz. Öğretmenlerin genel kültür açısından yüklü olmasını istiyoruz. Pestalozzi! dendiğinde nasıl birkaç söz söylemek gereğini duyuyorsak, Mendel, Rousseau, Newton ya da  Einstein adı geçince bir iki söz etmek zorunluluğunu duymalıyız; daha doğrusu duymak zorundayız. Unutmayalım ki bilgiler, iplik örümleri gibi bilginlerin adları etrafına atılan söz ilmikleriyle örülüp beynimize işlenmektedir.

Bir an duraksayan Yunus Kazım Öğretmen:

-Değil mi efendim? diye sorduktan sonra sessizce ayrıldı.

Kısa bir suskunluktan sonra ilk sözü Sakallı Ahmet söyledi:

-Vallahi, tam beklediğim bir açıklama oldu. O denli candan dinledim ki, Psikoloji dersinden kendimi şimdiden geçmiş sayıyorum! Ali Bayrak, Ahmet Allı, Mustafa Saatçi gibi şakacı arkadaşlarımız da Ahmet Özkan’a katıldılar. Sanırım bu bir rahatlama getirdi, salon, neşeli konuşmalar arasında boşaldı.

Yemekte kimse dersten söz etmedi.

Yalnız Halil Yıldırım sevindiğini söyledi:

-Bakın, Yunus Kazım Köni şahıslar üzerinde durmayacağını söylüyor, bizimkiler de böyle yapsa! deyince gülenler oldu. Abdullah Erçetin:

-Faik Canselen, Bach, Beethoven istemese!

Gülenler oldu. Nihat Şengül   sözü iyice şakaya döktü:

-Üzülmeyin, o da Bach, Beethoven sormaz, sorsa bile Mussorgsky ile Wieniawski (*) ya da  Paganini’ yi sorar. Konuşma şakalaşma şeklinde sürdü.

İşin ilginci salona dönünce Bölüm Başkanını hazır bulduk. Sanki bizim konuşmalarımı dinlemiş gibi, yerlerimize oturunca:

-Son sınıflar sık sık soruyorlar: Konserlerde eserlerini dinlediğimiz bestecilerden sorumlu muyuz? Bunun ne anlama geldiğini kestirememekle birlikte konuşarak bir sınır çizebileceğimi düşündüm. Konserlerde eserleri çalınan bestecilerin hepsinden sorumlu muyuz? Buna nasıl karşılık verilir? Ben sizlerden, en az sizin olmanızı istediğimiz ölçüde Müzik Kültürü almış öğretmen yetiştirmenizi istiyorum. Beethoven adı geçince iki söz söyleyebilmeli. Beethoven adı nerede geçecek? İşte bu önemli! Nerede geçecek? Öğretmenin çalıştığı köy kahvesinde! Bunu daha önce de konuştuk. Radyoda program değişince Beethoven adı geçerse hemen kapatılmaması için azıcık direnecek öğretmen istiyoruz. Böylesi bir öğretmenin o köyde önemli görevi var demektir. Böylesi öğretmeni de sizler yetiştireceksiniz. Bu konu üstünde gene gene duracağız. Şimdilik çizdiğim sınır şöyle:

1-Barok çağ: (Almanya)  Schütz, Telemann, Bach, Haendell, Gluck

2-Klasik çağ: (Almanya) Haydn, Mozart, Beethoven, Schubert, Weber,

3-Romantik çağ: (Almanya) Schumann, Wagner, Mendelsshon, Brahms, Bruckner

4-Fransız. Jean Philippe Rameau, Jean Marie Leclaire (*), Hector Berlioz, Cesar Frank, George Bizet,

5. İtalyan Vivaldi, Paganini, Donizetti, Rossini, Verdi,

6. Rusya. Glinka, Korsakof, Mussorgsky, Borodin, Sezar Cui, Balakirev, Tschaikovsky…

7. Öteki uluslar: Norveç,- Grieg, Macaristan-Franz Liszt, Bela Bartok, Romanya,-George Enescu, Finlandiya- Sibelius, Çekoslavakya- Dvo’rak, Smetana, Polonya-Chopin,

8. Türk Beşleri: Ulvi Cemal Ergin, Cemal Reşit Rey, Ferit Hilmi Atrek, Hasan Ferit Alnar,

9-Ülkemiz için yeni umutlar uyandıran 2. Türk Beşleri, Nuri Sami Koral, Fuat Koray, Faik Canselen, Sabahattin Kalender, Ziya Aydıntan adlarını ekledi. Arkasından da:

-Bunları bilgi olarak düşünmeyelim, bunlar bizim için komşularımız, arkadaşlarımız gibi sürekli dilimizde dolaşarak simgeleşeceklerdir.

Öğretmen serbest çalışma izni verdi. Keman kutuları açılırken konuşmalar sürdü:

-Kolay mı arkadaş, tam 40 kişi! Ne kırkı? Elliyi geçiyor! Muttalip Çardak son sözü söyledi:

-Ne var yani, genel derslerde kendi dersliğimizde 60 kişi oluyoruz. O altmış kişiyle tanışmakta bir zorluğumuz oldu mu? Pekâlâ hepsinin adını öğrendik. Bir süre sonra Borodin’i de en az Ali Bayrak kadar tanımış olacağım. Gülenler oldu:

-Neden Ali Bayrak? Muttalip Çardak:

-Neden olacak, sınıfta en çok o konuşuyor. Öyleyken ben onu sadece Ali Bayrak olarak belledim. Kimin nesi, kimin fesi olduğu beni ilgilendirmiyor. Borodin de öyle olacak, adı geçince o, bir Rus bestecisi! demem yetecek. Gülenler oldu, Halil Yıldırım:

-Schumann geçince ne olacak?

-O zaman da seni anımsayacağım, “İnadım inat!” diye direnen bir yaratılışı vardı! diyeceğim! Muttalip Çardak’ın Robert Schumann için söyledikleri alkışlandı. Öğrendiklerimize göre Schumann inatçı biri imiş. Faik Canselen Öğretmen birkaç kez Schumann’ın bu yanı üzerinde durmuştu. Örneğin Schumann, piyano öğretmeni olan Friedrich Wieck’in kızı Clara Wieck’e aşık olur, onunla evlenmek ister. Buna karşı duran baba Friedrich Wieck’e kızan Schumann, onu suçlayarak mahkemeye verir, uzun uğraşlardan sonra davayı kaybeden babanın kızı Clara Wieck, Clara Schumann olur.

Piyano çalışırken konuşmaları aklımdan geçirdim. Ne kadar da önemseniyor! Sözü edilen adların üçü beşi dışındakileri, gerçekten arkadaşlarımızın adları gibi sık sık anıyoruz. Belki doğum- ölüm tarihlerinde yanılırız ama onları da kimse sormuyor. Öyleyken arkadaşların direnmeleri neden?

Yemekte bir süre dinlenecek plak tartışması yapıldı. Soru?

-Plâk dinlemekte amaç, eser tanımak mı yoksa güzel müzik dinlemek mi? İkisi de!

(*) Henryk Wieniawski, besteci olduğu gibi çok ünlü bir keman virtüözü (1835-1880 Polonya) İki keman konsertosu, keman için fantezi, caprices türü kemancıları zorlayan ilginç, beğenilen besteleri vardır.

 

                                       

           Henryk Wieniawski  

 

(*) Jean Marie  Leclaire ( 1697-1764) ünlü Fransız keman virtüözü, besteci. Keman konçertosundan başka keman alanında duyarlı besteler bırakmıştır.

                                     

          Jean Marie Leclaire

 

Belli beklentiler içinde koşarak gittiğimiz Plak Dinleme saatine öğretmen gibi son sınıflar da gelmedi. Böyle olunca biz de kendi kendimize seçmeler yaparak gönlümüzce dinledik. Weber, Dansa Davet, Johan Sebastian Bach, Air, (Süitten bir bölüm) Fibich, Poem, Mendelsshon M. minör Keman Konçerto, Mozart, kv. 17 Menuet, Prokofief, Peter ile Kurt.

Kemancı arkadaşların, keman parçalarını istemekte haklı olacaklarını düşündüm. Ne var ki, içlerinde kimileri, Peter ile Kurt hikâyesini neden istiyor? Besteci onu bir örnek olarak bestelemiş olabilir. Gerçek olay bilinince dinlenebilir de. Oysa biz tekrar tekrar bilmediğimiz bir olayı dinliyoruz; Karga ile tilki ya da kurtla kuzu falbleri gibi. Peter bir çocuk, anladık; o çocuk neler söylüyor? Oldukça duygusal bir durum!

 

4 Nisan  1945  Çarşamba

 

Akşam yatınca fazla kuruntulanmadığımdan olacak, erken uyandım. Her gece böylesini denemeye karar verdim. Mehmet Gönül, her zamanki gibi hazır. Ona göre Efeler hep öyleymiş. Uyuyan efe ancak mezarlıkta bulunurmuş. Mehmet Gönül, gönlünden geçenleri anlatıyor, dinliyorum ama aklımdan da hep gerçek efelerin yaşamları, özellikle Demirci Mehmet Efe’nin Sökeli Ali Efe’nin yaşamlarını düşlüyorum. Daha çokta Demirci Mehmet Efe. Onca insanın canına kıymış ama kendini bütün saldırılardan kurtarmış, şimdilerde devletin koruması altında yaşamını sürdürüyor. Hep aklımdan geçmesine karşın, Denizlili olmakla öğünen Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca’ya hep sormak istiyorum da gücenir diye çekiniyorum. Bir Denizlili olarak Demirci Mehmet Efe için ne düşünüyor? Bunu Mehmet Gönül’e söyledim; güldü. Denizlililer Demirci Mehmet Efe’yi sevmez ama  sevmediklerini söylemekten de korkarlar. Mehmet Gönül böyle dedi ama sonra da ilgiyle sordu:

-Sen bunları nereden biliyorsun a iki gözüm! Açıkladım:

-Geçen yaz, Hasan Çakı Efe ile oyun dışında hep bunları konuştuk. Hasan Çakı tam olarak bilmiyorsa da ara ara kurcalamış oluyor. Ondan duyduklarımın  kitap kaynaklarını bularak daha ileri gitmeye çalıştım.

Sıtkı Şanoğlu, tüm  dikkatiyle öğrencileri dilediği çizgiye çekmeyi başardı. Havanın güzelliği de etkiliyor sanırım, öğrenciler ummadığım bir düzenle oynuyorlar.

Bunu Mehmet Gönül’e söyledim, sevindi:

-Abilerini örnek alıyorlar, sağolsunlar!

Yeni bir olay, küme öğretmenleri, geçmişte olduğu gibi öğrencileri bırakıp gitmiyor. Oyun sonunda, gene gelindiği gibi dönülüyor. Buna da ayrıca sevindim. Toplanırken görülen düzen dağılırken olmayınca sanki tüm oyunlar düzensizmiş duygusunu uyandırıyordu. Almanca olarak tek unutmadığım söz:

-ENDE GUT ALLES GUT!! Bir işin sonu iyi biterse başı da iyi sayılır!

Kahvaltıda, köye gidileceği konuşuldu. Herkes kaçma sevdasında. Ancak:

-Ya yoklama yapılırsa? Doç. İbrahim Yasa’nın yoklama yapmayacağı söylenmekle birlikte öteki arkadaşlar dikkat çekip yoklama yaptırır kaygısı var. Birden karar verdim, bu gün ben kaytaracağım. Ödevimi hazırlamıştım, bunu öğretmene de söylemiştim; onu tamamlamak için kitaplıkta kaldığımı söylerim. Ödevimi verince, bunun arkasında bir dalavere olacağını düşünmeyeceğine inanıyorum.

Kahvaltıdan kalkınca hep birlikte salona gittik. Öğretmenin gelmesine yakın,Yapıcıların salonuna geçtim. Öğretmen salona girince de oradan sıvıştım. Tarih dersimiz de boş, bir kaza olmazsa öğleye dek piyano çalışacağım. Bölüm Başkanı için de yalanım hazır:

-Öğretmen yarım ödevimi tamamlamam için izin verdi. Ödevimi tamamladım, dönünce vereceğim. Bunları kuruntulayarak uzun süre alt odada piyano çalıştım. 1. Sınıfların da 2. dersleri boşmuş, yüksek sesli konuşarak salona dönünce daha rahatladım. Az sonra onların  da sesi kesildi. Besbelli Bölüm Başkanı zamanlarına el koydu.

Köy Enstitüsü’nde bu tür bir kaçamak   hiç yapmamıştım. Burada da ilk kez buna cesaret edebildim. Kimi derslerde bunu bundan sonra da yapmayı aklıma koydum. Örneğin sözlü yoklama yapılan derslerin hepsinde bunu deneyebilirim. Hamdi Keskin Öğretmen benim dersten kaçmayacağıma inanır. Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen de! Kendi kendime güldüm:

-Kim kaldı ki?

Gerçekte ben, Kepirtepe’de oldukça özgürdüm. Öteki arkadaşlara bakarak çok rahatttım. Okula 4 km. uzaklıktaki Yeni Bedir köyüne gitme izinim vardı. Bunu dilediğim zaman kullanabiliyordum. Gelip giderken arkadaşların bana  kıskançlıkla baktıklarını çok görmüşümdür. Özellikle Lüleburgaz içinde kaldığımız 1939 yazındaki özgürlüğümü, öteki arkadaşların hiç biri yaşayamamıştır. Hemen hemen her pazartesi, evden birileri gelir, eksiklerimi tamamlardı. Kendi kendime güldüm:

-Geçmiş ola! Namdar Rahmi Karatay’ın şiirini anımsadım:

Selvi gibi umutlar döndü birer iğdeye, 
Geçti Bor’un pazarı, sür eşeğin Niğde’ye!

Yetmedi:

Sen bir garip Çingenesin, telli zurna neyine?

O da yetmedi:

“Harcadın hayatını beş paralık fiş diye!

 

Söz dizilerini sıralamaya koyarken hayli uğraştım. Ortalık sessizleşti. Birden anımsadım:

-Ya okul Müdürü Rauf İnan’la karşılaşırsam? Sessizce kendi salonumuza indim. Başlarken, oldukça sessiz temrinler çalıştım. Zaman uzadıkça korkum mu geçti, ben mi umursamadım, olabildiğince hızlı çalışmaya başladım. Pedal bile kullandım.

Doç. İbrahim Yasa, kendi ders süresinden biraz sonra arkadaşları serbest bırakmış, yanındaki birkaç arkadaşla evleri gezip bilgiler toplamak üzere işini sürdürmüş. Gelenlerin hiç birisi benim yokluğumdan söz etmeyince sevindim. Hemşerim Kadir bir de yanıltıcı olasılık öne sürdü:

-Hemşerim,(Benim için) işini biliyor, izin çıkar çıkmaz koştu geldi. İşte ben bunu yapamıyorum. Gelmek istesem bile ayaklarım beni geri geri çekiyor! Bu geri çekme sözü yetti, Ekrem Bilgin:

-Ben de onu soracaktım; baktım Kadir’in önü okula dönük olduğu halde ayakları Hasanoğlan’a  gidiyordu!

Yemek boyunca Hasanoğlan köyünden köylülerinden söz edildi. Özellikle Kızılçullu çıkışlı arkadaşlar Hasanoğlan köylülerini yollarda görmüşler, köy içine girip yakından tanımamışlar; bir süre söylendiler:

-Ege’de böylesi yok! Ben de:

-Bizim Trakya’da da yok. Bunu bize geçen yıl, Kars/Cilavuz Müdürü Halit Ağanoğlu söylemişti; “Anadolunun doğusu ile batısı arasındaki fark, en az elli yıldır!” demişti. İşte bunun için biz de diretiyoruz:

-Köy Enstitülerinin tümünü bir kefeye koymayalım. Böyle olursa içlerinden birileri haksızlığa uğrar. Denk olmayan iki nesne denk gibi düşünülürse içlerinden biri zarar görür. Biri desteklenirken öteki kösteklenir. Örneğin Enstitülerdeki giyim-kuşam olayında Batı kesimi kösteklenmiştir. Kimse dövülmedi, kovulmadı ama üzücü tavırlarla karşılaşıldı. Hâlâ onun tartışması sürüyor. Kepirtepe Köy Enstitüsü kurucu Md. Nejat İdil’in ayrılmasında bu, büyük sorun olarak gösterildi:

-Okul kente yakın, öğrenciler, giyim kuşama önem veriyormuş, bunlar önlenememiş. İşin bir başka ilginç tarafı da Köy Enstitülerine yönetici seçerken  işin bu yanına hiç eğilinmemesidir. Örneğin bizim Kepirtepe’de giyimine en çok titizlik gösteren Resim  Öğretmenimiz Ömer Uzgil idi. Gömleklerinin yakaları, kolları hep kolalı, cebindeki mendilleri kravatına uygun olurdu. Tahtaya tebeşirle çizgi çizerken kolluk takardı. Öyleyken Ömer Uzgil Öğretmen Isparta/Gönen Köy Enstitüsü’nü kurdu. Çok beğenildiğini de duymuştuk. Buraya geldiğinde de hiç değişmediğini gördük. Onu görüp, onun tavırlarına özenen öğrenci neden kötü olsun?

Kitaplıkta bizim Kepirliler toplanmış, genelde köylerdeki arkadaşlardan gelen mektuplar konuşulur. Arkadaşımız, 79 Ahmer Güner’den mektup gelmiş. Aşık olarak andığımız arkadaş avcılığa merak sarmış, çizmeli, avcı kılıklı, tüfekli resim göndermiş. Bir süre ondan söz edildi. Vize Poyralı köyü. Ahmet Güner benim oyun arkadaşımdı. O bana katılmasaydı, sanırım Millî oyunları öğrenemeyecektim. 30 kişilik sınıfta tek o bana arka çıktı, birlikte çalışarak oyunları Kepirtepe’ye getirdik. O zaman burun kıvıran Kadir Pekgöz, Abdullah Erçetin şimdilerde bu oyunları öğrenmek için kıvranıyorlar. Salt onlar değil öteki arkadaşlar da öyle. Geçen toplantıda okul Müdürü Rauf İnan eleştirildi. Gerekçe oyun. Mustafa Saatçi:

-Okul müdürü öğretmenleri oyuna kaldırmış. Bayan öğretmenler, sıkılarak kalkmışlar. Bu nasıl olurmuş? Sözlerinin arkasında besbelli kendisi var. Kepirtepe’de benimle en çok tartışanlardan biri Mustafa Saatçi idi. “İmam Mustafa” ya da “Hafız” gibi sıfatlar takılan arkadaş:

-Öğretmen köçek değildir, oyun oynayamaz. Ben de dans edenleri örnek veriyordum:

-Danslar da birer oyundur, öğretmenler dans ettiklerine göre öğrencileri arasında  zeybek oyunlarına katılırsa buna kim ne der? Mustafa Saatçi, şimdi karşımda soruma karşılık arıyordur. Gittiği Köy Enstitüsü’nde tüm öğretmenler öğrencilere katılırken ne yapacak?

Tartışma bu yönde sürecek sanırken birden değişti. Emrullah Öztürk yeni dergiden söz etti. 2. sayı çıkmış. Başka görenler de olmuş, bizim şair Başaran’ın gene 3 şiiri varmış. Kendisi olmadığı için hakkında yapılan  konuşmalara katılmadım. Zaten, onu her zaman savunan Halil Basutçu hemen söze karıştı:

-Arkadaşın şiir yazdığı bir gerçek, yazdığı şiiri kendi dergisinde neden bastırmasın?

Arkadaşı bir bakıma haklı buldum, içinde bulunduğu topluluk, (Dergi Kolunda bulunanlar) basılmasını uygun buluyorsa arkadaş buna neden karşı dursun?

Yatınca da bir süre bunları düşündüm.

79 Ahmet Güner’i severdim ama, oyun dışında pek de ilişkimiz yok gibiydi. Ahmet, hemşerisi aynı zamanda akrabası olan Musa Güner’i kıskanırdı. Musa’nın sesi daha düzgündü, ayrıca şarkıları da daha dikkatli seçip sesine uygunları söylüyordu. Onun bu titizliği benim hoşuma gittiğinden şarkı konusunda hep Musa’yı tutuyordum. Ahmet, belli etmemeye özen gösterse de bunu  sezdi, şarkı konusunu geri iterek oyunlara sarılmıştı. Musa, bilmediğimiz bir nedenle okuldan atılınca Ahmet’in hiç umursamamasına ise  hâlâ şaşıyorum; bu nasıl akrabalık?

Musa’nın söylediği şarkıları anımsamaya çalıştım;

       Maya Dağ’dan kalkan kazlar-Al topuklu beyaz kızlar,

       Kırımdan gelirim adım da Sinan’dır,

       Saray Burnu’ndan gelir geçersin,

       Aliş’imin kaşları kare………….

       Çubuğum yok aman, yol üstüne uzatam……….

Sorduğumda Musa, bunları köyde birinden öğrendiğini söylemişti. Köylerde böyle türkü söyleyen ustalar hep var sanırım; bizim köyde de Mahmut Ağabey’imle Eğitmen Mustafa Ağabey böylesi ustalardır. Mahmur Ağabey’in Budin’in içinde Müftü kızıydım türküsünü özlemiş gibiyim. Sözleri başka olmakla birlikte o türkü bana her zaman Ömer Seyfettin’in Beyaz Lâle hikâyesini anımsatmaktadır:

-Budin’in içinde Müftü kızıydım, annemin babamın bir kuzusuydum!….

Sonra? Sonrası hep acıklı hikâyeler! Böylesi duygular içinde uyudum!

 

5  Nisan  1945  Perşembe

 

Sahaya ilk gidenlerden biri oldum. Okul Müdürü Rauf İnan Sıtkı Öğretmenle konuşuyordu. “Günaydın!” deyince bana dönerek:

-Seni kendimizden sayıyoruz, seni alıştırdık, bir daha bizden ayrılamazsın! Sıtkı Öğretmen de bana dönerek:

-Karşılıklı uyumlarımızdan memnunuz. Oyun öğreticilerimiz de bizden.

Rauf İnan:

-Hep bu özlemle yaşadık, bundan sonra işler daha kolaylaşacak. Sınav sonunda yeni arkadaşlardan dört-beş tane burada bırakacağız. Böylece ellere muhtaç olmadan kendi yağımızla kavrulacağız!

Hasan Çakı Efe’nin gelmeyeceğini anlar gibi oldum, içim cızladı.

Rauf İnan’ın Hasan Çakı Efe’yi neden sevmediğini düşünmeye başladım. Oysa geçen yaz, sık sık gelir, onun gönlünü alırdı. İlk neden olarak, Hasan Çakı’nın İzmir/Kızılçullu’da işe başlayıp, onu bir onur saydığını açık açık söylemesine bağladım. Hasan Çakı da sanırım bunu sezdiği için gittiği Köy Enstitülerini anarken Çifteler’den söz etmez. Ona göre sanki o ötekiler arasında yoktur. Hemen aklıma burada kimlerin kalabileceği takıldı. İlk aklıma  Ekrem Ula geldi. Bunu daha önceleri onunla da konuşmuştuk. Ancak Ekrem Ula, kesinlikle kalmayacağını söylemişti. Müzik için Hüseyin Çakar kalır. Bizim Bölüm başkanıyla anlaşamamakla birlikte konservatuvardan yararlanmak için Hüseyin Çakar Bölüm Başkanının kaprislerine katlanmayı göze alıp burada kalabilir. Ancak onun oyunlarla ilgisi, ancak çalmak açısından vardır. Oyun öğretme, söz konusu değildir. Enver Ötnü aklıma geldi. Envber Ötnü için sözüm yok, o, isterse öğretebilir. Bunları aklımdan geçirerek, Güvende, Harmandalı, Bengi zeybeklerini çaldım. Sıtkı Şanoğlu elini kaldırınca kendimi topladım. İçimden:

-Bu sabah da arkada kaldı! deyip akordiyonu çıkardım.

Mehmet Gönül de burada kalacaklar üstüne düşünmüş, o da Süleyman Alkan’ı, Ali Yılmaz’ı, İsmail Korolay’ı saydı. “Hiç birisi Millî Oyunlara  yatkın değil!,, dedim. Mehmet Gönül güldü:

-Abi, biz ne güne buralarda  dolaşıyoruz? Böylece, gelecek yılların kapıları şimdiden bizlere açılmış olur! Saydıklarının hep Çiftelerli olduğunu söyledim. Mehmet Gönül karşı durdu:

-O kadar değil, bu yıl kalacakların çoğu Kızılçullu kökenli, Hüseyin Atmaca, Süleyman Adıyaman, Enver Ötnü, Hüseyin Çakar. Bizden dört onlardan üç! Şimdiki durumda yedi kişi!. . . . . .

                                                     *

Kahvaltıda bir takım olasılıklar öne sürüldü, yazılı olabilir, yeni konu işlenebilir.

Hamdi Keskin Öğretmen oldukça açık renk giysiler içinde geldi. Saçlarının kırlaştığı iyice belli oluyordu. Aklım buna takıldı, giysi rengi saçların görüntüsünü etkiliyor mu?

Hamdi Keskin Öğretmen önce Divan Edebiyatı’nın tek yanlı, salt şiir alanında geliştiğini, nesir alanında ise hemen hemen yüz yıllar boyu  yerinden kımıldamadığını anlattı. Eski Yunan’dan Roma döneminden örnekler verdi. Onlarda özellikle de Eski Yunanda nesrin şiirden çok öne geçtiğini, insan düşüncesini geliştiren felsefe alanında günümüzde bile elden düşürülmeyen kitapların olduğunu, ayrıca tiyatro eserlerinin de gene nesir alanında geliştiğini anlattı. Önce:

- Bunu hemen İslamiyete yıkmayalım, Doğu insanının bir özelliği olabilir mi diye düşünelim! dedi. Sessizliğimizi görünce de gülümseyerek:

-Bunu, ileriki günlerimizde de çokça düşüneceğiz. Çam sakızı çoban armağanı örneği bir iki yazarımız çıkmış, hiç değilse onlardan örnekler okuyalım! deyip durdu. Öğretmen bundan sonra katip, ketebe sözlerinin anlamını sordu. Katip sözünü hep biliyorduk:

- Devlet Dairelerinde yazı işlerini yürütenler! Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek:

-Bunda da biraz geleneklerimizle ters düşüyoruz. Bizim Katiplerimiz bir başka türlü katip deyip Evliya Çelebi’den söz etti. Evliya Çelebi hakkında ortaokul kitaplarını okuduğumuz yıllarda kısa da olsa bilgilenmiştik. Anımsamalar yapılınca Hamdi Keskin Öğretmen:

-İşte bu kadar. Evliya Çelebi, gerçekte işe bir paşanın katipliği ile başlamıştır. O sonraları işi büyüterek tüm Osmanlı topraklarını dolaşmış, çok bilgi toplayarak halkın gözünde adeta erişilmez anlamında Evliya lâkabına mazhâr olmuştur. Yazmış olduğu 10 büyük kitap dolusu bilgileri, günümüzde de eski dönemleri anlatan en gerçekçi bilgilerdir. Öteki katibimiz, gerçek olarak Katip Çelebi olarak tanınır. O da bilgiçtir. Ancak onun bilgiçliği daha çok yaşadığı dönemlerdeki yöneticiler için geçerli bilgilerdir. Günümüzden farklı görüşler, farklı bilgiler verdiği için fazla tanınmaz. Katip Çelebi denmesi de düşüncelerini yazmasındandır. İki Çelebimiz de 17. yy’da yaşamıştır. Evliya Çelebi 1609-1680, Katip Çelebi ise 1611-1661 yılları arasında yaşamıştır. O günlerin şairlerini anımsarsak, Şair Nef’i ile Nabî  gibi oldukça ağdalı dil kullanma süreci olduğunu görürürüz. Buna karşın bu iki Çelebi’nin de dilleri şairlere göre daha halka yakındır. Özellikle Evliya Çelebi olabildiğince halka inmeye çalışmıştır. Tarihi süreç olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Duraklama Dönemi’dir. Bir başka ilginç nokta da ikisi de Padişah 4. Mehmet döneminde yaşamış. Bilindiği gibi  Avcı Mehmet olarak da tanınan o günlerin padişahı Kanunî Sultan Süleyman’dan sonra en uzun ömürlü padişahımızdır, 39 yıl saaltanat sürmüştür. (1648-1687) Az daha dikkatli olup 1685 yılında 2. Viyana Kuşatmasına kalkışmasa idi, belki Kanunî’nin rekorunu kıracaktı. (Kanunî, 46 yıl padişahlık yapmıştır. )

Daha sonra Hamdi Keskin Öğretmen Batı Metinleri dersimizde okuduğumuz yazarları sordu. Arkadaşlar, Montaigne ile Bacon’u, Moliere’i, Servantes’i, Montesquieu’yü söylediler. Öğretmen Montaigne için  16. yy, ötekiler için de 17. yy dedikten sonra:

-Onlar da oldukça din baskısı altında yaşadılar ama, düşüncelerini yaymaktan da geri kalmadılar! diyerek oldukça gergin bir yüzle bizleri izledi.

Hamdi Keskin Öğretmen bundan sonra Önce Katip Çelebi’den parçalar okudu. Biri bir Erzurum yolculuğunu anlatıyordu. Korkunç bir olay, askercikler yollarda açlıktan, susuzluktan, soğuktan ölüyor. Biri de Padişah Deli İbrahim’le dalkavuğu arasında geçen bir olay. Dalkavuğu gerçekten Deli İbrahim’in şehzadeliğindeki öğretmeniymiş. Padişah Deli İbrahim’in biraz saptırık olduğu daha o zaman biliniyormuş. Ancak Padişah 1. Ahmet bir kural getirmiş, kardeşler, padişah olan kardeş tarafından öldürülmezler. Çünkü, kendisinden bir önceki 3. Mehmet padişah olunca tam on dokuz kardeşini boğdurmuştur. 1. Ahmet’in vasiyeti gereği oğulları yaşayabilmiş, böylece, sıra ile 1. Mustafa, 2. Osman 4. Murat, sonra da İbrahim Padişahlık yapabilmiştir.

İbrahim Şehzadeyken bazı zırvalıklar yaparmış. Öğretmeni bunu bildiğinden o padişah olunca (korkusundan) İbrahim’in işlerine pek karışmazmış. Bunu sezen Deli İbrahim bir gün:

-Sen eskiden benim işlerime karışıyordun, padişah olunca birden sustun, bunun bir nedeni olmalı! Durumdan telaşlanan Hocası:

-Padişah olunca o denli doğru işler yapıyorsunuz ki, sizin yanlışlarınızı ancak Allah görebilir! demiş. Bu söz üzerine Deli İbrahim o tarihe geçen zırvalıkları yapmayı tam sekiz yıl sürdürmüş.

Katip Çelebi’den okunan 3. yazı bir deniz yazısıydı, Ege Denizi’ndeki adaları sayıyordu. Ancak onun saydığı adaların tamamı (Midilli-Sakız-Susam-Rodos-Girit-Eğriboz-Çanakkale Boğazı karşısındaki İmroz, Tenedos adaları)  o zaman Venediklilerin elindeydi, Katip Çelebi’nin ondan söz etmemesi dikkatimi çekti.

 

                                               

               Katip Çelebi

 

Hamdi Keskin Öğretmen Evliya Çelebi için, daha önce de duyduğumuz bir sözü anımsattı. Sözde Evliya Çelebi bir rüya görmüş, rüyasında Hazreti Muhammet karşısına çıkınca, ondan bir dilekte bulunmak istemiş. Ancak dileğini tam olarak söyleyememiş, (Dili sürçmüş) secaâat dileyecekken  “Seyahat!,, demişmiş. Hazreti Muhammet de ona:

-Senin payın da “Seyahat olsun!” deyince   Evliya Çelebi buna uyarak durmadan seyahat etmiş.

Hamdi Keskin Öğretmen bunları gülümseyerek anlattıktan sonra önce bir manzum parça okudu:

Bîmaristan’ı Bayezid Han 

(Yıldırım Bayezid’in  Edirne’de yaptırdığı Huzurevi )

Edirne’de dârüşşifa ki diller ile takdir ve kalemler ile tahrir olunamaz!

diye başlıyordu.Öğretmen, beyit beyit okuyarak açıklamalar yaptı. Rüzgâr yönüne göre dönen bayraktan, arşa yükselen kubbelerden söz etti. Öğretmen bir süre neredeyse kendi kendine okudu. Bir yerde:

-Bakın, bakın! diyerek dikkatimizi çektikten sonra:

-Edirne’de ne kadar hasta, illetli varsa nice bir türlü mâcun ve dermânı alırlar mebzûlen, gelip dârüşşifâya. Sair haşişiyyât makûlesi hâriçtir hesâbdan Lebase, kebâbe,kakule, zencefil, emlec, Kübbât, murabbaât perverdelerinin ne kadar verildiği  hesabını Allah bilir.

Öğretmen, şifahanenin kapısı üzerinde vakıfın şartını okudu:

-Sağlam olan âdem bu devâlardan bir kırat alırsa alil olup, Fir’avun ve Kârun lâneti üzerine ola!

Öğretmen, fakirlerin gıdalarını koruma için konan şartın sertliğine dikkati çekti. Ancak, böyle bir şartın konmasının gerçek nedeni de saklanamamaktadır. İnsanların ezelî derdi, burada da karşımıza çıkıyor.

                                           

                Evliya Çelebi

 

Öğretmen, Evliya Çelebi’den bir parça okudu.

 

                  Kağıthane Eğlenceleri Övgüsü

 

Bu hakiri pür taksir, Melek Ahmet Paşa efendimizle bu Topçular sarayı’nda  sakin olurken her gece Kağıthane’de nice yüz bin fireng-i pür rengin sema boşluğuna ağdığını temaşa edip nice yüz bin top u tüfek sedasın işittik. En son yarânı safanın birinden bu şadmanlığu sual ettikte, o vefalı dost, bu hakirin ahvaline vakıf olup; Ey gam ve kederde perişan hatır olan biçâre! Aklını fikrini yitirmiş  avare! Niçin gam çölünde Mecnun gibi mahzun olup bu heva dolu Kağıthane’den nasibini almazsın? Başka eğlence yerlerinde dahi bu Kağıthane cemiyeti gibi bir şadmanlık olmamıştır. O bayramı görmeyen adam, yer yüzünde hiçbir şey görmüş değildir, deyi Kağıthane’yi öyle bir methedip ballandırdı ki, bu meyyâl tabiatım, berrak su misali, Kağıthane’ye doğru aktı. Şu beyitler de hatıra geldi:

Gönül eğlencesi seyr ü sefâdır,
Sefa sür kim bu dünya bîvefâdır
Kişi zek ile ölücek ferahnâk
Heman zevk eyle canım, olma gammâk!

deyip o an Paşa’ya varup Kâğıthane’ye gitmeye izin alıp kırk altın sarfedip iki koyun ve başka sayısız miktar yiyecek ve içecek alıp münasip can dostlarımdan beş altı ağa ile çadırlarımızı alıp Kağıthane nehrinin kıyısında, çınar ağacı gölgesinde kurup gece ve gündüz sohbet-i has’a başlayıp güya her gün Hüseyin Baykara zevki ederdik…

 

Öğretmen okumayı kesip Hüseyin Baykara hakkında açıklama yaptı.

Hüseyin Baykara, Timur soyundan gelen (1438-1506) bir hükümdar. Timur gibi gaddarlığı yanında şiirle ilgilenen, eğlence düşkünü bir hükümdarmış. Özellikle ünlü Türk Şairi Ali Şir Neva’i ile yakınlığı Türkler üzerinde olumlu etki yaptığından, Osmanlı İmparatorluğu dışındaki Türkler arasında sevenleri olmuş. Evliya Çelebi’nin anımsatması bundan olabilir. Ancak burada kinaye de söz konusudur. Timur’un Yıldırım Beyazıt’a yaptığı zulüm, kuşaklar boyu Osmanlılarca lânetlenmiştir.

Hamdi Keskin Öğretmen bundan sonra Evliya Çelebi’den, onun tanık olduğu bir eşkıya olayını anlattı. Kara Haydaroğlu.

Kara Haydaroğlu, yaşadığı günlerin en gaddar, en gözü pek Celalisidir. Bu eşkiyayı yakalamak için çok ünlü paşalar görevlendirilmiş ama hiçbiri onu yakalayamamıştır. Evliya Çelebi’ye göre onun yakını Melek Ahmet Paşa bu  Kara Haydaroğlu Eşkiyası’nı yakalamış, yakalanan Kara Haydaroğlu ile o sıra orada bulunan  Evliya Çelebi de konuşmuştur. Ancak Kara Haydaroğlu ne yapıp edip kurtulmuş, daha sonra yıllarca halka daha büyük zulümler etmiştir. Sonunda gene yakalanmış, bu kez de karşısında Evliya Çelebi’yi bulmuştur. Haydut Kara Haydaroğlu, Evliya Çelebi’yi görünce, geçmişteki olayları ayrıntılarıyla anımsayarak bir bir anlatmış. Kısacası Evliya’ya saygılı davranmış. Ne var ki yaptıklarının cezası o denli   yüklüymüş ki, boynu vurularak ödetilmiş.

Öğretmen, Evliya Çelebi’nin anlattıklarının bir özetini yapıp o dönem için fikir toparlayabiliriz! dedikten sonra gözde paşaların Kağıthane safaları ile Kara Haydaroğlu türü eşkıyaların bir ilişkisi olup olmadığını düşünelim! deyip ayrıldı. Ne ilginç, öğretmen konuşurken ben de geçen yıl okuduğumuz Şair Nef’i’nin gazelini anımsamaya çalışıyordum.

              

Mahşer olmuş sahn-ı Kağıthane dünya bundadır
Cennete dönmüş güzellerle temaşaâ bundadır
Bu da bir gündür kıyâmetten nişanı âşikâr
İşte gör ol âfitâb-ı aâlem arâ bundadır.
Dilberin balâ bülendi âşığın üftâdesi
Bir yere gelmiş bugün a’lâ vü ednâ bundadır
Anmasın sofi dahi kısmette vahdet âlemin
Yâri tenha avlayan uşşâk-ı şeydâ bundadır
Cümleden ol gûne sermestân-ı sahib-halden
Nef’î-i şûride-i bîbakî rüsvâ bundadır

 

Kağıthane denilen eğlence yeri, Mahşer gibi kalabalık; sanki bütün dünyanın insanı buraya toplanmış, güzellerle cennete dönmüştür, gezilip görülmeğe değer yer burasıdır. Bir bakımda da bu, Kıyamet denilen olay sayılabilir, çünkü dünyayı aydınlatan güneş bile buradadır. Dilberlerin en uzun boyluları gibi aşıkların da tatlı dil dökenleri, kısacası her istenen ölçüde güzellikler buradadır. Bundan böyle Sofiler de eski teranelerini söylemesin, bakın sevgililerini açık açık izleyen Mecnunlar buradadır. Dahası, söylediklerimizin hepsinin ötesinde, sırnaşık ve de kepaze diyebileceğimiz Nef’i de buradadır.

Nef’i ile Evliya Çelebi aynı yeri, Kağıthane’yi anlatıyor. Zaman olarak belki arada 30-40 yıl olabilir. Nef’i 1635 yılında öldürüldüğüne göre şiirini daha önceki günlerde yazmıştır. Evliya Çelebi’nin anlattığı Kağıthane daha sonraları, 1650’li yıllarda olsa gerek. Aradaki süreçte ne oldu ki, Nef’i’nin onca övgülü güzelliğine karşın Evliya Çelebi salt  yeme içme olayından, tek yanlı erkek erkeğe  kendine özgü âlemlerden söz ediyor. Gerçi, konuşmalarından onun da uzaklarda değişik güzellikler olduğunu sezdirmeye çalıştığı anlaşılıyorsa da o bunlara değinmekten kaçınır gibi laf üretip, konu değiştiriyor. Tarih derslerinde Lâle Devri diye anılan salt Şair Nedim ya da o dönemin ünlü Sadrazamı Nevşehirli İbrahim Paşa’ya özgü gibi sunulan Sadabad eğlencelerinin bir geçmişi olduğu  besbelli. Ancak eğlencelerin şekil değişiklikleri olduğu da gözden kaçmıyor. Gözden kaçmayan bir başka olay da bu eğlenceleri oluşturanlarla onlara yan bakanların varoluşları. Bu iki görüşün sonunda biri tarafından öteki tarafın ortadan kaldırdığı. Kısacası Osmanlı İmparatorluğu’nun onarılmaz hastalığının sürmesi….

Varlık Dergisi’nde okuduğum genç şair Cahit Sıtkı Tarancı bunu sanırım dosdoğru özetlemiş:

 

Sadabat
Mevsim tam lâle zamanı
Geçtim bir akşam Sadabat’tan
Koltuğumda Nedim Divanı
 
Sorma ne kalmış o hayattan
Ne def i gam eyleyen şarap
Ne mesti naz, Sadabat harap
 
Sadabat değil Kağıthane
Çingenenin fal baktığı yer
Lale devri efsane
 
Koca Nedim ne oldu o günler?
Dilde mevcut bunca mısraın
Söylemiyor bize nerde mezarın
Cahit Sıtkı Tarancı

                                                           *

Almanca   dersi için kitaplıkta toplandık. Sami Akıncı gene hastaneye  yatırılmış. Bunu duyan doç. Niyazi Çitakoğlu, uzun süre üzüntülerini anlattı. O konuşunca biz de etkilendik. Sami’nin hastaneye gittiğini dün de duymuştum. Nedense çok doğal karşılamıştım. Bugün öğretmen konuşunca sanki yeni bir durum olmuş gibi başka duygulara kapıldım. Neyse ki öğretmen bana özel olarak bir ödev verdi, kendisi için gerekli olan 30 Almanca sözün Türkçe karşılıklarını Büyük Türkçe-Almanca Lügatten buldum. Daha doğrusu bulmaya çalıştım. Humorist. Eğlendirici yazı yazan ya da resim yapan. Öğretmen bunun üzerinde durdu. Çeviri yapmanın zorluğunu anlattı. Buna ben “Şakacı” derim ancak bir başkası bunu yeterli bulmaz, üstelik çevirene bir sürü söz söyler! deyip, çeviricilikten yakındı. Hyperkrıtik ile Hyperkrıtiker sözleri içinde:

-Dur sus bilmeyen, her olaya kendi açısından bakan! karşılığını verdi.

Lotterbube: Çapkın, haylaz, iş kaçağı…

Munter: Açıkgöz, fırıldakçı, başkasının sırtından geçinen…

Mummenschans: aşağılanma, rezaleti benimsemek…

Gaffen: Avanak, ağzını açıp başkalarını dinlemek…

Achten: Dikkat kesilmek, dikkatli olma durumu…

Stankerig: Kokmuş, koku veren…

Umreiten: Ata binmek, atlı…

Unfall: Kaza, zarara uğramak…

Vogelhaus: Kuş evi, kuş yuvası…

Zwingen: Zorlamak, korkutmak…

Sözleri yazınca biraz daha dikkatle baktım; ilk iki söz dışındakiler oldukça basit, öğretmen bunları neden önemsedi ki? Dikkatli dikkatli yazarken öğretmen geldi, yazdıklarımı aldı, ötekileri de gelecek derste verirsin! deyip beni rahatlattı.

                                                        *

İngilizce grubunun dersleri gene boş geçmiş. Hemşerim Kadir onları şanslı buldu. Bu arada, 1. sınıf sonunda bölüm değiştirme olanağı olduğu, bunun 2. sınıf için de konması gerektiği, böyle olunca bir çok arkadaşın yabancı dilleri değiştireceği söylendi. Kimlerin değiştirmek istediğini sordum, doğru dürüst değiştirmek isteyen çıkmadı. Halil Yıldırım açıklık getirdi:

-En iyisi, öğrenciler, gelmeyen öğretmenin derslerine gitme hakkına sahip olmalı! Bunun nasıl olacağı sorulduğunda açıkladı:

-Akşamdan gelmeyen öğretmenler belli oluyor. Bunu duyan öğrenci sabahleyin ona göre hazırlığını yapar! İbrahim Şen sordu:

-Bu nasıl bir hazırlık olacak? Canım insan ona göre yatıp kalkmak durumunu düzenler, belki o gün kalkmayacaktır (!)

Nihat Şengül:

-Gıdıkla da güleyim?

Kimse kimseyi gıdıklamadı ama gene de gülüşerek salona döndük.

Bölüm Başkanı, önce bir saat nota yazdırdı. Nota yazımının başında bir süre ben de nota yazdım. Öğretmen yazdıklarımı doğru bulduğundan olacak beni piyanoya gönderdi. Önüme de Tirol Şarkıları adlı bir albüm açtı, işaretlileri ağır ağır çaldım.

2. saatte, tanımamız gereken bestecileri, belli başlı eserlerini tekrarladık. En çok eseri bilinen besteci Mozart çıktı. Buna da ben sevindim. Gerçekten Mozart’ın değişik konuda eserleri, fazla sayı tutuyor. Opera, Konçerto, Sonat, Serenat, Senfoni, v. b. Opera olarak, Don Juan, Figaro’nun Düğünü, Bastian Bastian, konçerto olarak, keman, piyano konçertoları yanında klarnet, flüt konçertoları sıralanınca öne geçiyor. Ben bunlara ek olarak 331, 545, 265 kv. leri biliyorum.

3. saat keman çalışmalarına geçildi. Mozart sevincine Maman  varyasyonu başta olmak üzere öteki sonatları da doyasıya çaldım. Doğan gelmeseydi yemeğe geç kalacakmışım, birlikte gittik.

Yemekte kulaklar, yarınki öğretmenlerin geliş haberlerinde. Önemli olan Malik Aksel öğretmenin gelip gelmediği… Geldiği duyurulunca konu değişti:

-Son konu neydi?

Hasanoğlan köyü…. Hasanoğlan köyünden bizde neler kaldı? Kamil Yıldırım, saydı:

-Cami, çeşme, yamprik yumprik yollar, acayip giyimli kadınlar! Abdullah Erçetin de:

-Benden de o kadar! deyince üzüldüğümü söyledim:

-Arkadaş bir kez görmüş, oysa biz tam sekiz ay o köyün içinde yaşadık. Köy odasına girdik çıktık, Halk Odasının kitaplarını karıştırdık. Cumhuriyet öncesi o köyde şarap üretiliyormuş, şaraphane denilen bir bina gördük. Şimdiki çeşmeler yoktu, kaynak suyu taşlar arasından çıkıyordu, oralara beton kalıplar döküp oluklar yerleştirdik. Kadınlar için bir bölüm hayvanlar için ayrı bir bölüm yaptık. Beş Kavaklar denilen uzak bir noktadan köy okuluna su getirdik. Köy okulu bahçesindeki kapalı oyun alanının  çatısını biz çattık.

Halil Yıldırım oldukça yüksek sesle güldükten sonra bana sordu:

-Arkadaşım sen bunları yaparken oralarda uyuklayan kimseler görmedin mi, bir de onları anlat dedi.  Güzel bir soruydu, gülüşerek kalktık.

Yemekten sonra Kitaplıktaki   arkadaş grubuna katıldım. Konu gene dergi. Elime dergi geçmediği için söze karışmadım. Grupta söz sahiplerinden biri Şükrü Koç. Ona göre dergi gelişecek. Hasan Gürün karşı oldu:

-Ağalarının, babalarının mektuplarıyla mı gelişecek? Şükrü Koç’tan önce birkaç kişi birden Hasan Gürün’e karşılık verdi:

-Tüm yazıları okumadan hüküm vermeyelim. Güzel yazılar da var. Örneğin Süleyman Karagöz’ün yazısı, oku da ona göre konuş! Süleyman Karagöz adına sevindim. Onun ilk dergide de yazısı vardı ama onu o denli sevmemiştim. Ancak, kendisinin güzel düşünceleri olabileceğini sanıyorum. Harun Özçelik eğilerek kulağıma fısıldadı:

-Ağama mektup! Seninkinin! Senin ki dediği Mehmet Başaran’dı. Buna da üzüldüm, yok yere kendimize sorun yaratıyoruz; iyi fena bir şeyler yapmaya çalışanları küçümsemek doğru mu? Hiçbir etkinliğe katılmayanlardan yakınırken az da olsa bir kımıltı belirtisi gösterenleri yermek doğru mu?

Yatınca bir süre kendi kendimi sorguladım:

-Hakkım olmayan olaylara girme hakkım yok. Hele hele böyle durumlarda kişisel olarak hiçbir kazancım da yok. Öyleyse neden ilgileniyorum? Karşılığı olmayan bir soru!

 

6 Nisan  1945  Cuma

 

Herkes uykuda, yalnız olarak hazırlanıp kalktım. Yönetim binasının önünde Sıtkı Şanoğlu Öğretmenle karşılaştım. Beni onurlandırmak için söylediğini düşündüm:

-Böylesi daha iyi değil mi? İnsanın kendisine güveni artıyor. Bu alışkanlığı kazanamayanlar değnekle gezenlere benzer.

Biz konuşurken Ömer Çiftçi ile Mehmet Gönül geldi. Mehmet Gönül bana takıldı:

-Seni bir daha kaldırmam! Bu kez de Sıtkı Şanoğlu:

-O alıştı bu işlere, geçen yaz tek bir gün geciktiğini görmedim! Biz konuşurken Hidayet Gülen Öğretmen geldi. Günaydınlaştıktan sonra:

-Sizi her sabah böyle dimdik ayakta görünce gıpta ediyorum. Kendi kendime de “Keşke ben de bunu yapabilsem!” diyorum. Sıtkı Şanoğlu güldü:

-Üzülme, demek ki senin de yapamadıkların varmış. Hep merak ediyordum: Hidayet Gülen’in el atmadığı bir alan var mı? Hidayet Gülen Öğretmenin zeybek oynadığını söyledim. Hidayet Öğretmen bu kez sözünde düzeltme yaptı:

-Gençler, yanlış anlattım sanırım; sabah sabah sizleri böyle, dimdik görev başında görmeyi kastettim.

Sıtkı Şanoğlu dikkat çekince Harmandalı başladı. Baktım Hidayet Gülen Öğretmen halkaya katılmış, oynuyordu. Birden anımsadım, zeybek meybek nedir bilmezdim. Gerçi plaklarımız arasında bir Zeybek oyun havası vardı, onu zaman zaman dinliyordum ama zeybek oyunu olduğunu canlı olarak Hidayet Öğretmenden öğrenmiştim. Sarı Seybek, Rıza Tevfik Zeybeği gibi adlarla bize bir iki diz vurup gösteriyordu. Salt onlar değil, mandolinle ilk çaldığım melodilerden biri, bir Kafkas oyunuydu. Onu da Hidayet Öğretmenden öğrenmiştim. Mızrabı zırt edip başlatmak hoşuma gidiyordu. Hidayet Öğretmen, Harmandalı sonunda ayrıldı. Bu kez de çevresini orada bekleşen öğretmenler sardı. Sevilen insanlar, herkesin gözdesi oluyor. Hüner, kişinin böylesi bir tavrı yakalayıp olgunlaştırabilmesinde!

Kahvaltıda gene Hasanoğlan Köyü konu edildi. Ancak belli belirsiz bir de kuşku seziliyordu. Ara ara sorulduğunda Malik Öğretmen, sınav için:

-Bir gün onu da yaparız! derdi. O dediği bugün olur mu? Gerçekte diller altında bu var ama kesin konuşmak olası değil.

                                                         *

Malik Aksel Öğretmen, oldukça yüklü çantası yanında   kağıtlara sarılı oldukça büyük paketlerle geldi. Kapıdan girince almak istedim. Omuzunu kaldırarak:

-Bak, getirdim işte! deyip masa üstüne bıraktıktan sonra bana:

-Sen sonra açarsın! deyip yerine oturdu. Oturunca da:

-Yel eser kum savrulur! Sonra ne olurdu? deyip gülümsedi. Arkasından da Hasanoğlan köyünü kastediyorum, neler gördük orada? Bu, size bir örnek olsun, gezilerde böyle yerler göreceksiniz. Her görülen bellenmez. Ancak bellenecek yerlere de dikkatli bakmak gerekir! deyip yüzlerimize baktı.

Malik Öğretmen beklemediğimiz yumuşaklık içinde bizim bölümü överek söze girdi:

-Güzel Sanatlar, gerçekten güven verici, bir ad. Biliyorsunuz, bizim bir de Güzel Sanatlar Akademimiz vardır. Ancak orası, resim, resim çiziminden ibaret olan mimarlıkla sınırlıdır. Sizde müzik, tiyatro tamamlayıcı ögeler. Bana göre bir dersiniz eksik o da Estetik! Umarım bu güzel kararı verenler kısa zamanda bunu da ekleyeceklerdir. Estetik diyorum ama gerçekte estetik diye bir bilim ya da sanat yoktur. Ancak güzel sanatların ortak bir ölçüsü vardır, sanatçılar bunu bulmak için ömürlerini tüketirler. İşte bu, var olmasına karşın elle tutulurca ortaya getirilemeyen ideal sanat ölçüsü konularını irdeleme çalışma alanlarına Estetik adı verilmiştir. Estetik dedim ya böyle bir ders de yok gibidir. Var edenler onu kendileri yaparlar. Bizim bir nebze üstünde durduğumuz örnek eserleri konuşurken değindiğimiz konuları biraz daha ileri götüren uzman kişiler, Estetik olayını anlaşılır duruma getirirler. Birlikte, resimlerinden Bursa Ulu Camisi’ni, İstanbul Süleymaniye camisini, Edirne Selimiye Camisini   konuştuk. Resimlerini incelediğimizde de gördüğümüz gibi aralarında bir görünüş farkı vardır. Kendilerini yakından gördüğümüzde bunu daha iyi anlayacağız. Göreceklerimiz farkları gözlerimiz seçecek. Öyleyse Estetik, biraz da göz işidir. İncelediğimiz ünlü tablolarda da bunu sezeriz, baktıklarımız ne denli güzel olsa da gözlerimiz bazı farkları görüp birini ötekinin önüne geçirir. Bunu her göz yapar, demiyorum, göre göre görmeyi öğrenmiş gözler yapar bunu. İşte bu tür güzelliklerin ayırımı bir göz estetiği olayını doğurmuştur. Batı sanatının üstünlüğü bu estetik duygusunun gelişmesi sonucudur. Bakın ülkemiz için bunu söyleyemiyoruz. Resim sanatının günah sayıldığı, müziğinin en ilkel çağların kalıntılarını sürdürdüğü bir ülkede estetik söz konusu olamaz. Ancak bu, sanatsal olamaz ama insan belleğinde biriken duygular bunu bireysel olarak gene ortaya çıkarır. Bizim insanımız da kenarda köşede kendi minyatür estetiğini sürdürmeye çalışmıştır. Çinilerdeki desenler, minyatür türü eski yapımlar, köylerde, kentlerde bireysel çizimler bunu kanıtlamaktadır. Atının takımlarını süsleyen at sahibi, kendi diktiği giysilerini süsleyen ev kadınlarının işlemeleri, giderek yaygınlaşmış, bir yerli basma modeli oluşturmuştur. İşte bu dinsel kısıtlama, bu açıdan halkın estetik yetisini de sınırlamıştır. Manifatura pazarlarına bakıldığında batıdan gelen bin bir ürüne karşın yerli malı olanlar cansız kalmaktadır. Bu da halkın yaratıcılığını önlemekte, başkasının eline bakar duruma sokmaktadır. Bakın bu anlattıklarım hep gözlerle ilgili görüntülerdir. Bu nedenle estetiğin önce bir göz işi, onun üstüne de bir yaratıcılık işi olduğunu söyledim.

Konuyu açmışken isterseniz biraz da geçmişi kurcalayalım. Resim sanatı dinimizce neden horlanmıştır? Dinimiz, dinler içinde son peygamber dini, insan aklına en uygun din olarak savunulur. Kutsal kitabımız da “Oku!” buyruğu ile başlar. Okuma olayı nedir? İnsanlara bahşedilen beş duygunun ortak  etkinliği ile oluşan bir olaydır. Anca bu beş duygunun içinde okuma olayı daha çok gözler aracılığıyla kazanılır. Gözlerimizi yumup bir ağacı düşünsek. Kapalı gözlerimize karşın ağaç kafamızın içinde tecessüm eder (canlanır) Bu bir resim değil midir? Birer kağıt açıp o tecessüm eden şekli çizsek ne olur? Bu bir resim değil midir? Öyleyse yasaklanan ne? Bu, Allah’ın bize verdiği bir özelliği görmezden gelmek değil midir? Çevremde gördüklerimi, gözlerimi yumunca görüyorum. Bunlar bir yana, Berlin’de yıllarca önce gördüğüm Brandenburg Kapısı’nı şimdilerde sık sık gözlerimin önüne getirip üzülüyorum. Kafamın içinde oluşan bu olaylar birer resim değil midir? Elime kalemi alınca Branderburg kapısını çizersen bu hangi kapının resmi olur? Berlin’deki mi yoksa benim belleğimdeki izlerin resmi mi? Öyleyse yasak olan beyinsel bir olay değil, beyinden geçenleri ortaya dökmeyi önleyen bir kısıtlama işidir. İşte tartışılacak nokta bu! Üstelik, sayısız din adamımız, kutsal kitabımızda böyle bir yasağın olmadığını söylemektedir. Bir rivayete göre Hazreti Muhammet’in eşlerinden biri (Ayşe olduğu söylenmektedir) süslü giyimleri severmiş. Dikkat edelim, süslü giyim ne demek? Giydiği giysilerin üstünde resimler, çizimler olmalı! Bir gün namaza duran Peygamber, eşine:

-Senin bu çok süslü giysilerinin üstündekiler namaz kılarken benim gözüme takılıyor, dikkatim dağılıyor, o an ortalıktan çekilir misin! demiş. Bu rivayet yıllar sonra (belki de yüz yıllar sonra) uygulamaya konmuş. Konu bu denli eğreti bir olay. Ancak insan yapısına, insanların düşünce mekanizmalarına vurulmuş bir pranga etkisini günümüzde de sürdürmektedir. Ayasofya üstüne konuşurken değindik, güzelim mozaikler kapatılmış. Ayasofya’nın kubbe ölçüleri alınıp uygulandı, bu günah sayılmadı. Peki mozaikleri de camiler dışında örneğin Topkapı Sarayı salonlarında neden kullanılmadı? Sonra ne oldu? Batı’nın gücü karşısında boyun eğince boğaza sıralanan sarayların salonları her türlü resme açıldı. Ayasofya’yı kapatan insanların torunları, Çırağan, Dolmabahçe, Beylerbeyi Sarayları duvarlarında, ceylanları, geyikleri, aslanları, kaplanları bir arada gördüler. İşin bir acı yanı da Müslümanlara yasaklanan bu tür katı kurallar azınlıklar için   uygulanmıyordu. Şimdilerde bile İstanbul’un en makbul yerleri, azınlıkların oturduğu semtlerdir. Bir araştırma yapılsa buralara yerleşenlerin çoğu eski yasakçıların ahfadıdır. Çünkü onlar, her devirde öndedir. Zaten çoğu Kapitülasyon kurumlarına kapağı atmış, ikili oynuyordu. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni unutmayalım. Oradaki, gizli düşmanlar, dağlarda taşlarda değil, Dersaadet ya da öteki adıyla Konstantinopol’de (Şimdilerde Pera, İstiklâl Caddesi) arzı endam etmektedirler.

Malik Öğretmen kalkarken:

-Estetik, bizi nerelere götürdü. Ama üzülmeyin, devamında sevineceğiz.

Veysel Öğretmen gelince Malik Öğretmene yardım etti, birlikte çıktılar. Veysel Öğretmen biraz gecikerek geldi. Onun elinde de oldukça şişman bir çanta vardı. Her zamanın tersine gidip masaya oturdu, çantasını açarak tomarla kâğıt çıkardı. Sonra da gülümseyerek:

-Bugün de oturduğumuz yerden geriye dönüp bakalım’ deyip, ad ad çağırarak hepimize kendi kağıtlarımızı verdi. Daha sonra kalkarak hepimizin başına gelip açıklamalar yaptı.

Malik Öğretmenle konuşmuş olacak o da estetik konusuna değindi. Estetiğin, salt resim için düşünülmemesini müzikte de kendine özgü estetik ölçekler olduğunu, bu açıdan örneğin Mozart rakipsiz bir örnektir, deyip onun eserlerinin özelliklerini anlattı. Veysel Öğretmen konuşurken çok mutlu oldum. Bana bunları kimse anlatmadı. Mozart’ın adını da ben, müzikle doğrudan hiç ilgisi olmadığını sandığım Alman Ahmet diye Lüleburgaz’da yaşayan bir elektrik ustasından duymuştum. Alman Ahmet’in Almanlıkla falan bir ilgisi yoktu. Almanlar, Edirne-İstanbul arası yolu asfaltlarken onlara işçi olarak katılmış, yıllarca aralarında kaldığından Almanca öğrenmesi yanında iyi de bir elektrik ustası olmuş. Kepirtepe’de elektrik santralı kurulurken öğrenci olarak yanında çalışmıştık. O zamanlar Almanlar başarılı savaşlar yapıyordu. Bir yandan da radyoda Türkçe haberler yayınlıyorlardı. Bu haberlerin başında-sonunda bir müzik çalınıyordu. Akordiyona yeni çalışıyordum. O müziği çok sevdim, ilk başarılı çaldığım müzik o oldu. İşte o zaman beni dinleyen Alman Ahmet, o müziğin Türk Marşı olduğunu, ama bestecisinin Mozart olduğunu, Mozart’ınsa 150 yıl önce yaşadığını anlatınca dünyalar benim olmuştu. Böbürlenerek bu bilgileri tekrarlar, arkadaşlara radyo müziğini anımsatırdım. Daha sonra Asım Öğretmen gelince onun piyano metodu Beringer’de Mozart parçalarını tanıdım. Buraya geldiğimde de piyanoda ilk çaldığım parçalar, Mozart Zerlina aryası, sonat 545 Andante, Don Juan mandolinli serenat olmuştu. Şimdi de onlara 331 kv la majör sonat, 265 kv Maman Varyasyonla 545 kv. Sonatın tamamını ekledim. Bunları anımsamam beni çok rahatlattı. Veysel Öğretmenin genel olarak yaptığı eleştirilerden kendime olumsuz pay çıkarmadım. Tersine Veysel Öğretmenin müzik bilgisi olduğu inancım güçlendi.

Veysel Öğretmen tüm resimlerimizi kendimiz saklamamız koşuluyla geri verdi. Ayrıca, “Bir süre derse gelemeyebilirim!,, gibisine bir de kaçamaklı söz söyledi.

Askerliğini yaptığını bildiğimizden öyle bir saplantıya girmedik. Gene de sevinenlerimiz oldu.

Konu yemekte de sürdü. Özellikle estetik konusunu yalan yanlış irdelemeye çalıştık. Malik Aksel Öğretmenin gözlerimizi yumunca gördüğümüzü sandığımız şekillerin birer resim olduğunu, beynimizin usta bir ressam olduğunu anlatması bizde yeni bir ufuk açtı. Koca ağacı gözümüzü yumunca küçücük beynimizde görür gibi olmamız zaman zaman şakaya dönüştürülerek gülmemize neden oldu. Özellikle Ekrem Bilgin’in yakın arkadaşı Halil Yıldırım için:

-Benim beynim arkadaşı küçültemediği için gözlerimi kapasam da onu göremiyorum! demesi başka kapıların açılmasına yol açtı. Bir süre birbirine bakarak:

“Seni nedense farklı görüyorum! demelerine uzun uzun güldük.

                                                  *

Öztekin Öğretmen, 17 Nisan Bayramı’nın bu yıl çok özel şekilde kutlanacağını, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den başka Başbakan Rüştü Saracoğlu ile T.B.M.M Başkanı ile bakanların geleceğini anlattı. Gelecek olan konukların bir arada olamayacağını, onların hepsinin ayrı gruplar olarak değişik zamanda geleceğini tekrarladı. Böylece bizim programımızın sık sık yarıda kesilip bir başka grup gelince yeniden başlayacağını anlattı. Buna neden de okulun oldukça plansız konumlandığını, doğru dürüst bir gösteri salonu olsa bunlara gerek kalmayacağını anlattıktan sonra okul yönetimini eleştirdi. Malik Aksel Öğretmenin sözlerini anımsatarak:

-Biz burada estetikten söz ediyoruz, okul müdürümüz ise elinde sopa nöbetçi öğrencileri disipline sokma sevdasında. Onu yardımcılarına bırakamıyor. Neden? Kimseye güveni yok da ondan. Kimseye güvenmeyenin kendine güveni hiç olmaz! deyip elini kaldırdı. Önce marşları, saatle tekrarladık. Arkasından, şarkları, türküleri söyleyip, enstrüman soloları tekrarladık. Piyano olarak ben Mozart Maman varyasyondan hiç değilse ilk iki bölümü çalmak istiyordum. Arkadaşlar da bana katıldı ama Öztekin öğretmen resmi zevata başka halktan olanlara başka program sunarız. Resmî zevat uzun kalmaz, bakıp geçecekler. Adamları oturtacak yerimiz bile yok. Böylece benim için kısa parça seçildi, Mozart Marş alaturka ile Beethoven’den Für Elise. Bir üçüncü parça için de Schubert Moment Müzikal  no 3.

Serbest zamanlarda gelenlere istediğim parçaları çalabileceğim. Son saat serbest kalınca tüm parçaları bir yana itip üç parçayı tekrarladım.

Akşam yemeğinde gene 17 Nisan gösterileri konuşuldu. Bir öneri; “Açık Hava sahnesi yapılacağına bir kapalı salon yapılsa idi daha iyi, olmaz mıydı? Büyük yemekhaneyi onarıp salon yaptık! Sonunda da gene kendimiz kendimizi uyardık. Tüm Köy Enstitülerinde böylesi bir uyumsuzluk bulunmaktadır. Biz tiyatro salonundan söz ediyoruz. Kepirtepe Lüleburgaz’a 5 km.  Arada vasıta, İstanbul-Edirne yönündeki uzun yolcu araçlarıdır, bunlar yolcu almazlar. Lüleburgaz Kepirtepe’ye sırtını dönmüş durumda, elektrik, su vermediği gibi Kepirte’ye atlı araba gitmesini de önlemektedir. Çocukları için binbir zahmetle gelen anne-babalar Kepirtepe’de yatacak yer şöyle dursun, çocuklarıyla senli benli bir konuşacak yer gösterilmediği için tarlalıkta buluşup binbir eziyetle gerisin geri dönerler. Doğal olarak da bir daha bunları anımsayarak gelmek istemezler. Kepirtepe’de bulunduğum sürece izledim, benim ailemden başka kimseninkiler okula rahatça gelip gidemediler. Benim böyle bir sorunum yoktu. Okulun 4 km.ötesinde babamın ablası oğlu, aynı zamanda köyün Muhtarı Uzun Kamber vardı. Bizim köyden gelenler olunca Kamber Amcam duyar,  hemen onları aldırırdı. Köyün, bekçisi, korucusu sürekli okulla bağlantılıydı.

                                                        *

Yemekten sonra kitaplığa uğradım. Birkaç kitap okuyan dışında kimse yoktu. Varlık Dergilerini karıştırdım. Şinasi Özden’in bir şiirini buldum;

 

 

İlk Aşk
“Aytekin’e,,
 
Sen ey hangi ülkeden estiği bilinmeyen
Gür bir meltem altında açıp serpilen filiz,
Üstünden ömür geçse ateşi silinmeyen
Söndükçe tutuşan alev, estikçe kabaran deniz.
İlk aşk, güzel büyücü, rüyamın hür kanadı
Kalbimizi hayata   davet eden şen rüzgâr!
Sen, coşkun sevinç, şiirin ve raksın saltanatı,
Doldukça boşalan kadeh, içtikçe susatan pınar.
 

 

   Şinasi Özden

   Varlık, 15 Temmuz 1944, s. 265

 

Şiiri sevdim, ezberlemeyi aklıma koydum. Ezberleme yöntemim belli. Mısraların ilk sözlerini bir kağıda yazdım. Sen, gür, üstünden, söndükçe ilk,  kalbimizi, Sen, doldukça……

Sen ey  hangi…………….

Gür bir meltem………………  

Üstünden ömür……………….

Söndükçe tutuşan…………….   

İlk aşk, güzel büyücü………

Kalbimizi hayata……………….

Sen, coşkun sevinç…………….

Durdukça boşalan kadeh, içtikçe susatan pınar!

İşte bu kadar! Belleğime güveniyorum. !                       

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ