Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

38 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Kitap Tanıtma Etkinlikleri Başlamadan Tanıtılacak Kitaplar Eleştiriliyor

 

 

19 Ocak 1945 Cuma

 

Biri, birine takılmış, öfkeli bir şekilde yanımdan geçti. Pek konuşmadığım son sınıf ağabeylerinden biri. Arkasından seslenen oldu:

-Cahit, gitme gel!” Gitme gel! diyen Mustafa Barış’tı. Mustafa Barış’la zaman zaman konuştuğum oluyordu , onun sesini duyunca ilgilendim. Cahit gitti. Rahim Ünüvar sordu:

-Kim ne dedi ona? Oradan bir şeyler söylediler. Rahim Ünüvar, ağzını doldura doldura:

-Allah Allah! Allah Allah! deyince Enver Ötnü söze karıştı:

-Hop; Hooop! Allah’ı işin içine sokmayalım! Sokacaksanız İhsan Güvenç’ten bilgi alın, o işlere o bakıyor! İhsan Güvenç, gür sesiyle:

-Bana sataşmak isteyen doğrudan üstüme gelsin, öyle başkasının sorunlarına bulaştırmasın! Rüstem Gündüz’e takılan oldu:

-Zaloğlu Rüstem, meydanı boş bulan var, neredesin? Gülüşmeler arasında yatakhaneden ayrıldım.

Kahvaltıda, aynı şakalaşmalardan söz edilince İhsan Güvenç’in Pazar Günü toplantısında kitap tanıtacağını, tanıtacağı kitabın konusunun Tanrı ile ilgili olduğunu öğrendim. Tanıtılacak kitabın adı Tanrı! Böyle bir kitap adı duymamıştım. Ancak, Varlık Dergisinde sık sık adını gördüğüm, kimi yazılarını da okuduğum Cemil Sena Ongun’un Allah Fikrinin Tekâmülü kitabını almış, ama okumamıştım. Daha doğrusu çok sıkıcı gelmiş, karıştırıp bırakmışım. Yüzden fazla isim geçiyor, Allah yerine başka adların sayısı da alabildiğine çok. Acaba İhsan Güvenç, adını kısa söylemek için Tanrı deyip onu mu tanıtacak? Bir merak uyandı, kitabı çıkardım.

Malik Öğretmen, bugün erken gelmiş, bize takıldı:-

-Her gelişimde sobayı yanmış buluyorum, bugün de gelip ben yakmak istedim! dedi. Arkadaşlar, sözün şaka olduğuna bakmadan sobayı Enstitü öğrencilerinin yaktığını söylediler. Malik Öğretmen birden ses değiştirerek:

-Haksızlık bu, bu sizce haksızlık sayılmıyor mu? diye sordu. Ben açıkladım.

-Yakacakları biz akşamdan hazırlıyoruz, (yanda hazır çıraları gösterdim) nöbetçilere kibrit çakmak kalıyor. Arkadaşların çoğu ilgilenmediği için bilmezler. Gerçekte sobanın sorumlusu benim. Sağ olsunlar, Abdullah, Mehmet, Talip arkadaşlarım bana yardım ediyorlar! Malik Öğretmenin yüzü değişti:

-Size yardım etmek istemiştim! deyip çantasını açtı. Çıkardığı bir kitabı gösterdi. Bu kitabı tanıyorduk. Michelangelo! Malik Öğretmen gülümseyerek:

-Benim hep konuşmalarımı sabırla dinliyorsunuz, bugün de okumamı dinleyeceksiniz. Bakalım fark edecek mi? Hangisini beğenirseniz bundan sonra onu yaparız! deyip kitabı okudu. Ara ara resimler gösterdi. Kitapta daha çok Michelangelo’nun ne denli iradeli çalıştığı anlatılıyordu. Tasarladığı heykel için taş araması, taşı (mermer) bulunca ona sahip olması, taşıması ayrıntılarla anlatılıyordu. Çoğu kez de karşıtlarıyla çıkan sorunlar oluyor, Michelangelo’nun, onlarla ayrıca çekişmeleri anlatılıyordu. Sanıyorum çok sıkıldığımızı kestiren öğretmen ara ara kalkıp resimleri gösterdi. Onların gerçekte enlerinin boylarının ölçülerini söyledi. Musa heykelinin otururken  2, 50 cm. olduğunu söyleyince şaşırdık:

- Ayakta olsaydı kaç metre olacaktı? Malik Öğretmen tekrarladı:

-Heykel tek olarak düşünülmemiş. Şimdiki durumda Musa büyük bir mermer blok içindeymiş. Yanlarında dört beş heykel daha varmış. On metre dolayında bir yer kaplıyormuş. Michelangelo’nun  tasarladığı ise çok daha büyükmüş ama bunu tamamlayamamış. Musa heykeli 1516 yılında tamamlanmış. Heykel Floransa’da yapılmasına karşın Roma’daki San Pietro Kılisesi’ne kondurulmuş. Heykeltraş olarak tanınan Michelangelo aynı zamanda ressamdır.

 

                            Adem Peygamber’in Doğuşu

 

Adem Peygamber’in Doğuşu türünden bir çok tabloları vardır. Bunlar, kiliselerin duvarları işlenmiştir. Sayısız heykelinden söz edilse de bunlardan 4’ü başeser sayılır. 1. Musa, 2. İsa, 3. Davut, 4. Bacchus.

1. Musa, tek bir heykel gibi anılsa da bir blok içindedir. İki yanında özel korunakları dışında başka heykeller vardır. Görünüşünden Musa Peygamber’in bir karar anında olduğu sezilmektedir. Dikkatli bakılınca, bakanda, sanki kalkıp gidecekmiş gibisine bir duygu uyandırmaktadır.

2. Çarmıha gerilen İsa, oradan indirilince, annesi Meryem, oğlunu kucağına almıştır. (Çocuk-Anne duygusal bağı)

3. Davut Peygamber, kararlılık içinde bir harekete hazırlanmış duygusu uyandırmaktadır

4. Bacchus. Şarap Tanrısı, elinde şarap kabıyla görülmektedir.

Adem Peygamber’in Doğuşu, kutsal kitaplı dinlere göre (Musa, Musevî, İsa, Hıristiyanlık, Muhammet, Müslümanlık) değişik değişik anlatılmaktadır. Bir söylentiye göre Adem’le Havva Cennet’te yaşarken kurallara uymayan bir davranışta bulunduklarından, Cennet’ten kovularak dünyaya sürgün edilmişlerdir. Böylece onlar, dünyada yaşayan ilk insan olmuş, çocukları doğmuş, çocuklarının çocukları derken dünyaya insan türü yayılmıştır. Onların ilk çocukları Habil ile Kabil için de değişik söylentiler vardır. Dünyaya ilk çıktıkları yer olarak da Hindistan’ın güneyindeki Aden adası gösterilmektedir. Bunlar dinsel duygularla düzenlenmiş hikâyelerdir. Habil ile Kabil’in adlarını taşıyan kentler bile kurulmuştur. (Afganistan’ın Başkenti Kabil gibi. . . ) İslam dünyasında olduğu gibi Hıristiyan dininde de kutsallaştırılan bu olayı, Michelangelo görüldüğü gibi uzaktan parmak uçları biri birine değen insan olarak canlandırmıştır. Resim, renkli, fresk olarak yapılmış, ilk yerleştirildiği Roma’daki Vatikan, Papalık Sarayında benzerleriyle birlikte Papalığın gözetimi altında tutulduğu gibi müze olarak da görmeğe gelenlere gösterilmektedir.

 

 

                   Musa Peygamber (Vatikan-Roma)

                          

 

İsa Peygamber, çarmıhtan alındıktan sonra annesi Meryem’in kucağında (Floransa’da)

 

 

  Davut Peygamber, bir harekete hazırlanmış durumda. (Floransa’da)

 

             Şenlik Tanrısı Bacchus, şarap kasesini kaldırmış. (Floransa’da)

 

Malik Öğretmen, anlattıklarının çok etkisinde kaldığımızı sezdiğinden olacak, başını kaldırıp, baktıktan sonra:

-Yaaa çocuklar, atalarımız, bizlere çok işler bırakmış. Michelangelo ne zaman yaşamıştı? diye sordu. Fatih, 2. Beyazıt, Yavuz Selim dönemleri! dedik. Güldü:

-Yükselme dönemi değil mi? İnsanın, “Onlar bunları nasıl duyamadı, nasıl göremedi? diye soracağı geliyor! değil mi? deyip yürüdü.

Oldukça duygulanmıştık. Veysel Öğretmen çantasına eklenmiş bir paketle geldi. Paketi açınca el yapması tahta uçları gördük. İlk sözü:

-Bakın bizim okulda da ustalar var! demek oldu. Kendi İş-Atölyelerinde tahta işleri yapılıyormuş. Sert ağaçlardan kesik uç yapmışlar. Müzik Bölümü öğrencileri bunları kullanıyormuş. Öğretmen bizlere birer tane verdi. Mürekkep hazırlamamız içinde çalışmayı gelecek haftaya bıraktı. Ancak nota yazmayı sürdürdük. Arkadaşlar, geçmiş derslerin esintileriyle nota yazmanın bir zaman çok önemli bir iş olduğunu söyleyince Veysel Öğretmen söze karıştı:

-Geçmişe gitmeye gerek yok, nota yazmak gene bir beceri işi. Nota yazarak hayatını kazananlar gene var. Bestecilerin karalamalarını gene onlar düzeltiyor. Tıpkı eskisi gibi. Eskiden fark, oluşan bir eserin kopyalanması baskıyla yapılıyor. Bir senfoninin ya da bir konçertonun tek nüsha yapıldığını düşünmeyin, o duruma gelene dek notalar gene bir kaç elden geçmektedir!

Öğretmen bunu söyleyince bakıştık. Ekrem Bilgin:

- Bakın arkadaşlar bunu bilmiyorduk, bize bir iş daha çıktı! Hep güldük. Öğretmen sordu:

-Konserleri izliyorsunuz, bunu hiç düşünmediniz mi? Bir senfoninin çalınması için orkestradaki enstumanların çeşidine göre nota hazırlanır. Y öneten şefin bile önünde özel nota bulunur. Bunlar bir ilk müsvetteden çıkar ama onlar elde çoğaltılarak basıma verilir. Öğretmen:

-Salt senfoniler değil, tek ensruman dışındaki eserlerin usta yazıcıların elinden geçtiğini anlattı. Öğretmen konuştukça hepimiz dikkatli dikkatli nota yazdık. İçimden gülmek geçti:

-Sanki nota yazıp geçimimi sağlayacakmış gibi bir poz takınanlar oldu. Geçmiş derslerde ders ortasında kağıdını dolduranlar bu kez ders bittiğinde yarı bile etmemişti. Veysel Öğretmen kağıtlara gene işaret koyup haftaya alacağını söyledi. Veysel Öğretmen ayrılınca makaralar boşandı. Herekes içinden kendini nota yazmaya uygun bulmuş. Kamil Yıldırım önce:

-Anasını sattığım, Cılavuz Köy Enstitüsü’nde gidip çürüyeceğime gelir Ankara’da nota yazar, adam gibi yaşarım! Halil Yıldırım karşı durdu:

-Kuzum senin tiyatro yeteneğin var onu dene, nota yazmayı bizim gibi hiç bir yeteneği olmayanlara bırak!

Nota yazma işi yemekte de konuşuldu. Bu kez ben Johann Sebastian Bach’ı anımsattım. Bach öğrencilerine notalarını çoğalttırıyormuş. Öğrencilerinden biri çok güzel nota yazıyormuş; Anna Magdalena. Sonunda Anna Magdalena Bach’la evlenmiş, altı çocuk yetiştirdiği gibi Bach’ın ölümüne dek de notalarını yazmış. (29 yıl) Hemşerim Kadir Pekkgöz duramadı, sordu:

-Abi, sen bunları nereden bulup öğreniyorsun? Bach’ın Anna Magdalena piyano nota albümünü tanık gösterdim. Tüm albümü değilse bile baştan iki, ortalardan bir iki parça çaldığımı, salona dönünce hemşerime dinleteceğimi de ekledim.

                                      *

Öztekin Öğretmen:

-Bildiklerimizi de tekrarlayabiliriz. Size, gittiğiniz yerlerde en çok sorulacak soru, Alaturka ile Alafranga dedikten sonra neden alafranga dediğini açıkladı. Alaturka, Türk işi, Türk usulü, alafranga da Fransız işi ya da Fransız usulü anlamına gelir. Ancak bu çok dar bir tariftir. Herhangi bir olayda doğru kabul edilse bile bizde, yani müzikte çok eksiktir. Alafranga müzik demek, Batı müziğinin, çok sesli müziğin tamamını kapsamaktadır. Bu müzik ne Fransızların ne de İngiliz ya da Almanların değildir. Keza Alaturka da neden sadece bizim olsun? Tüm İslâm âleminin benimsediği müziktir. Bu noktayı öne sürünce tezimizi daha kolay savunabiliriz. Çünkü bizim sorunumuz, nasılsa alaturka adı takılmış olan müzik, kökleri ta eski Yunan, daha sonra Bizans aracılığıyla Arap Çöllerine, Afrika’ya yayılan bir inilti ses türüdür. Bunu yarım dünyayı kaplamış bu kusurlu bağırtıları bizim savunmamız hem olanaksız hep de gereksiz. Biz, Alaturka müziğin yayıldığı alanda küçük bir toprak üstünde yaşıyoruz. Askerlikte bir savunma kuralı vardır; Cepheyi olabildiğince daraltıp saldırmak! Bunu unutmayalım! Öztekin Öğretmen bundan sonra Alaturka yerine bize özgü bir müzik olarak Meyhane Müziği dememizi önerdi. Nedenini de şöyle açıkladı:

-Radyoyu dinlerseniz, söz konusu müziği hayat memat meselesi yapıp sarılanlar bile yeni yeni adlar benimsemişiler. Fasıl Heyeti, Tarihi Türk Müziği, (Sevsinler tarihlerini(!) Saz Semaileri, Tambur Taksimleri. . . . . Hepsini öğrenemedim, siz not tutup öğrenirsiniz. Demek oluyor ki onlar da tümüyle Türk Müziği gözüyle bakmıyorlar.

Öğretmen bundan sonra, Batı müziğinin, ses titreşim sayısına göre düzenlendiğini, kullanılan çalgıların perdelerinin titizlikle bu titreşimlere uyulduğunu, bu nedenle konserlerde dinlediğimiz kırk elli çalgı sesinin bir ses örgüsü içinde duyulduğunu anımsattı. Gamları oluşturan seslerin fizik laboratuvarlarında kesin kesin sınırlandığını, bunu kimsenin bozamayacağının kurala bağlandığını tekrarladı. Diyapozonun bu açıdan değişmez bir rehber olduğunu, gemicilerin Kutup Yıldızı, (Ya da pusula), yolcuların güneş nasıl yollarını gösteriyorsa bizim de ses yolumuzu diyapozonların- rezonansların göstereceğini vurguladı.

Serbest çalışmaya geçince özlemiş olarak alt odadaki piyanoya koştum. Yeni başladığım Mozart Kv. 279 No: 1 Do majör sonatı bir daha gözden geçirdim. Oldukça uzun ama yılmayacağım. Başarırsam “Mozart ‘ın 18 piyano sonatından 4 tanesini çaldım!” diyeceğim.

Sonatın girişi pek güzel değil ama gene de Mozart müziğinin kıvraklığı insanı büyülüyor. Sonatın bir numara oluşu da ilgimi çekti. Tram, tram, trammmmmm, tarararam!. . . . . çalıştıkça seveceğimi anladım. Gene de Kv. 331 ya da 545 ölçüsünde güzel bulamıyorum. Kv. 545’i Beringer metodundaki parçasını çalınca çok sevmiştim. Sonata başlayınca o hevesle sarıldım. Kv. 331 ise sonu Türk Marşı ile bittiğinden tümünü çalmayı bir ödev saydım. Varyasyon Maman’ı ise öğrencilere numara yaparken tamamlayıvermiştim. Şimdi de bahanem var:

-Mozart’tan dört sonat çalmak! Bunları kafamdan geçirirken ellerim durmadan çekiçledi. Tim, tim, triririririm, trimmmm! Doğan geldi:

-Yeni bir şeye başlamışsın, anladım! dedi. Sordum:

-Çok acemice çalıyorum, değil mi? Doğan, saygılı arkadaş:

-Yok be yahu, çaldığın tüm parçaları sevdiğim için ezberledim. Bu onlar arasında yok!

Doğan’la konuşa konuşa yemeğe gittik.

Akşam yemeğinde genelde yarınki konser konu olur. Benden önce oturanlar konuyu açmış bile, hemen sordular:

-Üç isim söyle! Hiç duraksamadan:

-Viyana klâsikleri! edim. Meğer onları benden önce konuşmuşlar. Bu kez de Schubert, Schumann, Chopin! dedim. Bu kez de arkadaşlar, Bach, Beethoven, Brahms. . . Vivaldi, Weber, Wagner. . Daha fazla sürdürülemeyince iş cıvıdı. . . . Mendelsson, Jefferson, Edison. Berlioz, salyangoz, horoz. Rossini, büyük sini, küçük sini. . . . . Bir süre de kendi saçmalıklarımıza güldük.

Yemekten sonra kitaplıkta Kepirli arkadaşlara katıldım. Sami Akıncı da gelmiş, Dergide çıkan yazısı nedeniyle kazandığı birincilik nedeniyle kutladık, sağlığı hakkında bilgi aldık. Sami’de akciğer zafiyeti varmış. Bunun ne demek olduğunu anlattı. Üşümeyecekmiş, ağır işlere kalkışmayacakmış, çok oturmayacakmış, iyi beslenecekmiş, sigara içmeyecekmiş. Sami sigara içmediği gibi sigara içenin yanına bile sokulmaz. Arkadaşlar takıldı:

-Sigarasız nasıl duracağını doktordan sormadın mı? Sami şaşırtıcı bir karşılık verdi:

-Hiç aklımda olmayan bir şey, doktorun tembihinden sonra bir süre aklım sigaraya takıldı.

Sami Akıncı fazla kalmadı. Sami’den sonra konu gene, okuldaki ayrımcı tutuma kaydı. Çifteler-Kızılçullu çekişmesinin giderek okul yayılması, dış etkilerle de bu çatışmanın giderek sağcılık-solculuk durumuna dönüşmesi karşısında kendimizi nasıl koruyacağımız konu edildi. Kepirtepe’de duymadığımız bir sıfat; Solculuk… Sağcılık da öyle. Şimdiki kadar kesin olmamakla birlikte geçen yıl Askerlik kampında böylesi söylemler edilmişti. Ancak onlar öteki fakültelerdeki gruplaşmalar içindi. Çiftelerden gelen arkadaşlar için ilk geldiğimizde birtakım tevatürler dolaşmıştı. Bizim bölümdekilerin tavırlarından böyle bir ayrımcılık sezmediğimiz için üstünde durmuyorduk. Oysa öteki bölümlerde bunlar her gün tartışılıyormuş. Arkadaşlar anlatınca oldukça şaşırdım. Bu kez de arkadaşların zaman zaman söylediği sözleri sıraladım. Hüseyin Sezgin için şöyle denmişti:

-O sırnaşıktır, Genel Müdürün kendisine bile gider şiirini, okur! Yoksa Genel Müdüre gidenler mi var? Gidenler varsa, bunlar neler konuşuyor? Genel Müdür’ün son yaptığı konuşma böyle bir iletişim sonucu mu? Her ne kadar, toplantıda bu konu açıldıysa da, bu bir bahane sayılıp konu enine boyuna bunun için mi ortaya getirildi? Bunlar aklımdan zincirleme geçti, gene de arkadaşlara açmadım. Ancak arkadaşlar karşılıklı konuşmalarında zaman zaman benzer olaylara değindiler. Hüsnü Yalçın, İzzet Palamar’a dayandırdığı bir sözünü tekrarladı:

-Bildiğim kadarıyla Süleyman Alkan’ı çok tutan Genel Müdür zaman zaman çağırıp onunla konuşuyor! Buna karşın Halil Basutçu:

-Süleyman Alkan, arkadaşlar için kötü söz söylemez, o öyle insan değil, bunlar uydurma olabilir! diyerek karşı durdu.

Yatınca da bunları düşündüm; Süleyman Alkan’ın olamayacağına ben de inanıyorum. İnanıyorum ama Hüseyin Sezgin için de başka inançtaydım. Daha doğrusu böyle hileli durumlar hiç düşünmemiştim. Ama arkadaşlar öyle deyince etkisinde kalıverdim. Bir başkası neden olmasın? Durmuş Ali olayında pekâlâ büyük bir grup o hırsızı savundu. ”Ateş olmayan yerden duman çıkmaz!” demişler, tüm bu söylentiler uydurma olur mu?

 

 20 Ocak 1945 Cumartesi

 

Doğan Güney, konserleri çok önemsiyor. O da benim gibi giyimine önem veriyor. Nasılım? diyerek geldi. Doğan’ın bir sorunu da eski müzik öğretmenlerimiz Süheyla Başokçu, Asım Kavaller öğretmenlerle karşılaşıp konuşmak:

-Acaba beni anımsayacaklar mı? O zaman çalıştırdıkları müzik sever öğrenciler içinde keman çalan yalnız bendim. Bu nedenle beni hep öne çıkarırlardı. Acaba şimdi beni görünce ne diyecekler? Süheyla Öğretmeni bu yıl bir kez uzaktan görgüm, ancak konuşamadım. Asım Öğretmeni görüyorum. Bir kez de Doğan’la birlikte gördük, yanında arkadaşları vardı, senli benli konuşamamıştık. Onu her zaman görmemiz olasılığı var.

Kahvaltıda, dünkü gülmeceler sürdü. Kadir Pekgöz’e Bach’a uyacak üç ad soruldu. Kadir Besteci adı anladığından duraksadı. O duraksayınca ben de yardım etmek istedim. Bir Offenbach aklıma geldi. (Onun Barcarol’unu söylediğimizden) Açıklandı, besteci olması gerekmezmiş. Bach, sabah, Vallah falan dediler. Bu kez de ben Mendelsshon için iki ad istedim. Arkadaşlar önce bu tür bir oyun kurmuşlar. Nihat hemen, Mendelsshon, Greer Garson, Edward Robinson! dedi. Greer Garson’u iyi biliyordum, Nebahat’ın hayranı olduğu güzel yıldız. Bu Edward Robinson kimdi? Belki filmini bile görmüşümdür ama gördüğüm bir filmin artistlerini unutmayı kendime yedirememe saplantım nedeniyle duraksadım. Meğer benden başka bu titizliği gösteren yokmuş, hiç kimse ne Greer Garson’u ne de Edward Robinson’u sordu. İçimden Edward Robinson, diyerek masadan kalktım. Kalktım ama sanki Edward Robinson da benimle kalktı. Edward Robinson sayıklarken aklıma Memduh Şevket Esendal’ın bir hikâyesi takıldı. Adamın biri, yakınında konuşanlardan bir söz duymuş;”Feminist!” duyduğu bu sözün anlamını bilmediğine üzülmüş, sorup öğrenmek istemiş, ancak bilen birine de rastlamamış. Hikâyeyi de tam anımsayamadım; buna da üzüldüm.

Durakta Yıldız’la karşılaştım. Yıldız bana bir müjde olarak söyledi:

- Abi Müjde, Müjde Abla bugün bizimle konsere gelecek! Bu güzel müjde, bana göre Güzel Müjde için gerçekten çok güzel bir müjdeydi ama birden burkuldum:

-Şimdi ne yapacağım? Yapmacık bir tavırla:

-A, Ne iyi, Müjde’yi ne zaman gördün? gibilerde sözler ettim ama hiç de candan olmadığını ben de biliyordum. Yıldız, dersten sonra arkadaşlarıyla Müjde’nin okuluna gideceğini, konser saatinde de birlikte geleceklerini söyleyince azıcık rahatladım. Çünkü söylenen zamanda fazla bir ilişki kurulamayacağına göre tasarladığım yakınlaşma plânlarım daha rahat bir zamana kalmış olacak. Bir yandan da Nebahat (gelmeyeceğini bile bile) gelirse? diye kendimi zora sokuyorum. Konservatuvar kapısından bunları düşünerek girdim. Nebahat ortalıkta görünmedi. Oldukça rahatladım. Faik Canselen Öğretmen gene üst kattaki odadaydı, bizden önce gelmiş, bizi karşıladı.

-Güzel bir konser dileğiyle! deyip piyanoya oturdu. Hızlı hızlı tuşlara vurarak:

-İşte size tipik bir Bach müziği. Bu aynı zamanda Barok Müzik için de unutulmayacak bir örnektir! deyip bir kaç vuruş yaptı. Dan, dan daann! dadadadan, dadadadan, dan dan, daann, dadadadan, dadadadan!. . . . . . . . . .

Faik Öğretmen yerine oturarak, bir süre Johann Sebastian Bach’ın ailesinden söz etti. Kilise müziğinin egemen olduğu 16, 17. yüzyıllarda bu ailenin hem kiliselerde hem de kilise dışında müzik yaptığını, inanılmaz bir çabayla çalışarak kendilerinden sonraki dönemlerde yetişenleri etkilediğini, Batı müziğine bir bakıma bu ailenin yön verdiğini anlattı. Bach’ın dört oğlunu biliyorduk. Faik Öğretmen bu kez Bach öncesi Bach’lardan söz etti. Elindeki bir kağıttan adlar okudu. Gülerek:

-Bunları akılda tutmak bile olağanüstü bir bellek işi! dedi. Büyük Bach’ın eserlerini çalmanın Almanya’da piyanoyla uğraşanlar için adeta bir zorunluluk olduğunu, her yıl Bach’ın eserlerini çalanlar arasında yarışma yapıldığını, bu yarışmayı kazananların büyük salonlarda konser verme hakkı kazandığını anlattıktan sonra:

-İşte bugün böyle bir piyanist dinleyeceğiz deyip, bizden önceki yıl bizim okula derse gelen Prof. Eduard Zuckmayer’in adını verdi. Asım Öğretmenin de çok övdüğü piyano öğretmeni. Birden heyecanlandım; Hüseyin Çakar’a da kısa bir zaman ders veren Zuckmayer’in evine Çakar’la gitmiştik. Kızı Mischel bize piyano çalmıştı. 8 ya da dokuz yaşındaydı. Mozart sonatlarını su gibi çalıyordu. Beethoven, Für Elise’yi çalıştığım sıralardı, Mischel’den onu dinledikten sonra bir süre elim Für Elise’ye gitmemişti.

Prof. Eduard Zuckmayer, Almanya’da 1924 yılı yapılan Bach yarışmasında 1. olmuş. Almanya’da yılın birincisi seçilmek olağanüstü bir başarıymış. Zückmayer, uzunca bir süre konser piyanistliği daha sonraları da orkestra şefliği de yapmıştır. Yurdumuza geldikten sonra kendini müzik Eğitimine vermiş, ender olarak da konserlere çıkarmış. Prof. Zuckmayer’in uyarlama Okul Şarkıları da vardır.

 

                            Dostluk
             Dostluğun biz, sevgisiyle toplandık her an burda.
             Bu sevgi bağı kopmaz hiç, dağılsak bir gün yurda!
             Bu güzel günü andıkça çarpacak kalbim benim;
             Bu sevgiyle ebediyen, uzanır sana elim.

 

                             Bahar
            Soğuk günler geçince, gelir güzel bahar
            Kırlar çiçek dolunca, kalbim sevinç duyar.
            Koruyu yanık sesiyle hep inleten nedir?
            Neşe veren “Bul, bul!” dur, orman gölgesinde

 

                            Gençlik
                Hoş bir şey var mı bu dünyamızda?
                Neşeli şarkılar, tınlayan çalgılar
                Coşkunca oynayan gençler kadar?

 

 

                           Dostluk

Moderato                                Eduard Zuckmayer

 

 

 

 

 

Gençlik

 

 Prof. Eduard Zuckmayer, müzik dışında felsefe öğrenimi de yapmıştır.

Faik Öğretmen:

-İşin içine Bach girince önceliği kendiliğimizden Bach’a veriyoruz oysa konser programının ilk eseri Mendelsshon Hebrides (Hebridler) Uvertürü. Mendelsshon İngiltere’ye gittiğinde Atlantik Denizi kıyılarını gezmiş, (İskoçya) Atlas Okyanusu’nun sert kayalıklarını aşındırarak oluşturduğu şekillerden, altlarını oyarak açtığı su girintilerine dalgalar vurdukça çıkan seslerden etkilenmiş, onun anısı olarak bu uvertürü bestelemiştir. Güzel bir uvertürdür. Bir adı daha vardır; Fingal Mağaraları. Mendelsshon’un 1. Keman konçertosunu sevdiğinizi biliyorum. İşte ona yakın bir müzik dinleyeceksiniz. Dinleyeceğimiz son eser, Fransızların Bach’ı olarak anılan Cesar Franck’ın senfonisi. Bunu geçen yıl da dinledik. Cesar Franck, Fransızların olduğu kadar Belçikalıların da benimsediği bir bestecidir. Çok eser bestelediği söylenmekte ise de biricik senfonisi vardır. Zaten bunun için Fransızlar onu Bach’la kıyaslıyorlar. Biz onların dırıltısına katılmayacağız. Her bestecinin kendine özgü müziği vardır. Cesar Franck bir romantik bestecidir. Cesar Franck da Berlioz gibi programlı tek bir senfoni bestelemiştir. Ancak bunun programını Berlioz’da olduğu gibi kesin çizgilerle ayıramıyoruz. Kolay bellenen bir teması vardır. Konserden sonra bir süre ıslıklayabilirsiniz.

Faik Canselen Öğretmenden ayrılınca Ulus’a gittik. Yıldız, arkadaşlarıyla Müjde Ablasına gidince biz de Doğan’la Kızılırmak Kıraathanesine girdik. Kapıdan girerken daha karşıdan gören Asım Öğretmen seslendi:

-İbrahim gel! Ben de bunu bekliyordum. Asım Öğretmenin yanına gidince, “Otur!” bile demeden Prof. Zuckmayer’ den söz açtı. Asım Öğretmeni özlemle anan Doğan’sa ortada kalır gibi oldu. Asım Öğretmeni uyardım. Doğan’ı göstererek:

-Kepirli kemancı! deyince, Asım Öğretmen özürlü sözlerle Doğan’a dönerek:

-Büyümüşsün tanıyamadım falan dedikten sonra sözü gene Prof Zuckmayer’e getirerek, Faik Öğretmenin anlattıklarına yakın bilgiler verdi. Karşı masadakileri göstererek:

-Bizimkiler tam kadro bugün konserde olacak! dedi. Arkadaşı Muzaffer Erdölen de oradaydı. Asım Öğretmen, Prof. Zuckmayer’in bir süre taklidini yaptı. Çalınan parçayı beğenmezse söz söylemez, elini piyanonun ince seslerine dokunarak. tın, tın, tın! diye tınlatırmış. Bu, olmamış! demekmiş. Asım Öğretmen Bach’ın çalınacak konçertosunu da söyledi:

-                  BWV 1054 No-3, Re majör.

Asım Öğretmenin grubu kalkınca o da ayrıldı. “Konserde görüşürüz!” dedi ama bu pek gerçekleşecek bir olay değildi. Belki, girişte ya da çıkışta, bekleşilirse bu olabilirdi. Çünkü onlar alt salonda oturacaklardı.

Nihat Şengül karşıdan işaret etti, Edward Robinson, Deniz Kurdu, (The Sea Wolf) biz gidiyoruz! Doğan da gelmek isteyince onlara katıldık. Nihat ikinci kez giriyormuş.

Film alt yazılı ama bakarken okumak çok kez gözden kaçıyor. Kısa boylu, pipolu Edward Robinson kurtarıcı geminin kaptanı. Kaptanın adı da Wolf (Kurt) Larsen. Deniz Kurdu adı da buradan geliyor, her halde!

Film, bir çok filmlerde olduğu gibi bir gene bir içkili meyhanede başlıyor. Bir genç olay çıkarıyor, yumruklaşmalar falan derken bir başkası da öne çıkıyor. O başkasını da sonra bir vapurda görüyoruz, Van Weyden. Yalnız yalnız otururken yanına bir bayan geliyor. Önce uzak duran bayan birden bire Van Weyden’in yanına sokuluyor. Biz başka bir numara beklerken iş anlaşılıyor. Bayan bir suçlu, polislerin geldiğini görünce kendini korumak için adama yakınlaşmış! Polisler numarayı yutmuyorlar, soruşturma yaparken. Bu kez de gemi batıyor.

Bayan, polislerden kurtuluyor ama bu kez de dalgalarla boğuşmaya başlıyor.

Batan gemiden dökülen insanların dalgalar arasındaki durumları acıklı. Bu durum oldukça uzun sürüyor. Yaralananlar, çırpınanlar, deniz kazalarının korkunçluğunu görüyoruz. Van Weyden’le burada da karşılaşıyoruz; denizde kendini kurtarmaya çalışırken, tutunduğu teknenin öbür tarafında bir el görüyor. Bu, bir bayan eli; zar zor bayanı kurtarıyor. O bayan daha önce de karşılaştığı bayandır. Bir süre dalgalarla birlikte cebelleşiyorlar. Filme adını veren gemi, Kaptan Wolf Larsen’in The Sea Wolf (Deniz Kurdu) adlı gemisi onları kurtarıyor. Kurtarılan bay Van Weyden, kendine göre ünlü birisi. Kurtarılan o ama o kendisini kurtaran Kaptanla denkmiş gibi davranıyor. Oysa kaptan aynı görüşte değil, tavırlarıyla bunu o saat gösteriyor. Kimin kiminle neyi paylaşamadığını pek anlamadım. Bir süre sonra gemide büyük bir kavga oldu. Kaptan Kurt Larsen, sonuç olarak gene egemendir!

Kurt Larsen, kendine özgü duruşuyla çevresindekileri etkileyen sert bir kişi. Kurtarılanları pek önemsemiyor. Bayanı bir odaya kapattı, ya da ben öyle anladım. Van Weyden’i de kendisine hizmet için görevlendirdi. Van Weyden bilgili bir insandır, kaptanın buyruklarına kolay uyuyor. Gene de arada kaptandan papara yiyor.

Gemidekiler, kaptanın tutuklusu gibi, ikide bir olay çıkarıyorlar, kavgalar gürültüler sürüp gidiyor. Van Weyden olayları şaşkınlıkla izlerken kaptan Larsen’i de yakından tanıyor. Kaptanın büyükçe bir kitaplığı vardır, orasını görüyor, kitapları karıştırıyor. Kitaplar okunmuş belli yerleri çizilmiştir. Bir keresinde de kitap karıştırırken Kaptan’a yakalanıyor.

Sonunda, bu kişinin bir yazar olabileceğini, kaptanla düşünce ayrılığından gelen konuşmalar nedeniyle zıtlaştıklarını anlar gibi oldum. Daha doğrusu ben filmi okuduğum bir romanı anımsayarak sanki onu izliyor duygusuna kapıldım. Kurt Larsen (Edward Robinson) tıpkı Nautilus Gemisi’nin kaptanı gibi, karşısındakilere dediğini yaptırmaya çalışıyor. Geminin nereye gittiğini de kestiremedim. Nautilüs’te de öyleydi. Onda da bir profesör vardı, burada da Van Weyden var. Nihat, filmi ikinci kez görüyor, biraz da kırık dökük İngilizcesiyle bana bir şeyler anlatıyor ama benim aklım Kaptan Nemo’da. Kaptan Nemo, sonuçta sulara batmıştı. Burada da öyle bir şey mi olacak!

Beklemedik bir olay oldu, gemide isyan! Başlangıçta gördüğümü sandığım bir genç, isyancıların arasında göründü. Ancak isyan bastırıldı, genç cezalandırıldı. Ancak gemide Kaptan Larsen’e karşı bir durum olduğu anlaşıldı. Bir ara da gemideki bayan ortaya çıktı, sanki onu biriyle evlendirecekler sanmıştım. Öyle olmadı, damat olacağını sandığım kişi önce biraz pohpohlandı ama sonra da dövülüp denize atıldı. Gemide büyük bir ayaklanma daha oldu. Daha önce dövülüp göz altında tutulan genç başkaldıranların başındaydı. Ancak Kaptan Larsen çok deneyimli biri, ne yaptı ne etti ayaklanmayı önledi. Bir ara da gözlerinin görmediğini öne sürdü. Kendisine iyice uyum sağlayan Van Weyden, şaşkın olmakla birlikte başkaldırıda Kaptan Larsen’in yanında oldu. Kısa bir süre sonra başkaldırı tekrarlandı. Bu kez, tüm tayfalar gemiyi terk etti. Önceleri dövülüp horlanan genç, bayana arka oldu, birlikte  yedek teknelere atlayıp kurtulmaya çalıştılar. Van Weyden, kendisi küçümseyen Kurt Larsen ile gemide kaldı. Kaptan sahiden görme yetisini kaybetmiş olacak gelmekte olan bir büyük geminin yoluna çıktı. Gelen gemi, bir savaş gemisi izlenimi veriyordu. Sisli havada top sesleri geliyordu. Sonuç olarak Kaptan Larsen’le Van Weyden parçalanan gemi ile birlikte sulara karıştılar.

                            

                                   Wolf Larsen             Edward Robinson

 

Film bitince bir süre tartıştık. O, o muydu, bu, bu muydu? diyerek Ulus’a gittik. Sahiden film, o denli karışık ki, bu filmin ayrıntılarına inmek neredeyse olanaksız. The Sea Wolf’da her dakika bir olay oluyor. Zaten gemideki yaşam başlı başına bir olay. Tek akılda kalacak ise Kaptan Kurt Larsen’in yukardan tayfaları kontrol edişi. Aynı kılık aynı bakış! Edward Robinson dendiğinde sanırım bu bakışları anımsayacağım.

Salona girince Mahmut Ragıp Öğretmenimin yanına oturdum. Bu kez beni o kendi çağırdı. Sandalyeyi göstererek:

-Sahibi bugün gelmeyecek! dedi. Sonra da sahibini bana tanıttı:

-Çok temiz bir sesi var; Operamızın göz bebeklerinden biri. Orkestramızın değerli Şef yardımcısı Hasan Ferit Alnar’ın da sözlüsü durumunda. Nişanları oldu-olacak!

Hasan Ferit Alnar’ı yakından görmüştüm. Bana yaşlı görünmüştü. Bunu düşünerek sordum

-O evli değil mi idi? Mahmut Ragıp Öğretmen sorumu duymazdan geldi. Onun yerine Ayhan Aydan’ın konservatuvardan geçen yıl mezun olduğunu, aralarında büyük yaş farkı olmasına karşın önemli olan anlaşmaları! deyip Ferit Alnar’ın çok çalışkan biri olduğunu söyledi. Alkışlar başlayınca, Hasan Ferit Alnar çıktı. Mahmut Ragıp Öğretmen konuştu:

- Önemli bir işi çıktı besbelli, öyle olmasa Ayhan bu konseri kaçırmazdı! dedi.

Uvertür başlayınca, Halil Dere’yi düşündüm. Şaka falan değil, arkadaş, kınalı Saçlı deyip sahiden yakınlık duyuyordu. Geçen yıl mezun olmuş, olsa olsa 20 yaşındadır. Oysa Hasan Ferit Alnar, en az kırk yaşında var; Faik Canselen Öğretmenin öğretmeniymiş. Faik Canselen Öğretmen 32 yaşında. Böyle dedim ama dediğimin mantıksızlığına da güldüm. Aydın gün Öğretmenle aramda kaç yaş fark var? Asım Kaveller Öğretmenle bir yaş fark vardı. Alkışları duyunca kendimi toparladım. Şef Ferit Alnar, orkestra arasından arka kapıya gitti, Prof. Eduard Zuckmayer’le birlikte geri döndü. Kısa bir duraklamadan sonra konser başladı. Bir çok konçertolarda orkestra bir süre çaldıktan sonra katılınır; bunda ise birlikte başlandı. Yüksek sesle Dan, dan, dannnnn!. .

Asım Öğretmeni düşündüm, Kepirtepe’deki öğretmenliğinde, genellikle ders yılı sonuna doğru öylesine piyano çalışıyordu ki… Çaldığı parçalar, Beringer piyano metodundaki kolay parçalardı. En çok çaldığı da Diyabelli Rondo idi. Ben o zaman onu bile çok önemsiyordum. Oysa sürekli çalışmaya başlayınca en kolay çaldıklarımdan biri o oldu. Asım Öğretmen şimdilerde kim bilir neler çalıyordur! Bach konçertolarından numaralarıyla söz ettiğine göre belki de beğendiği bölümleri çalışıyordur. Bunları sayıklarken alkışlar başladı. Konçerto mu kısaydı yoksa ben mi çok dalmıştım. Baktım kalkanlar oldu. Girerken ayırdında olmamıştım, Yıldız’lar yakınımda oturuyormuş. Yanlarında kimse yok. Müjde Ablası gelecekti, ne oldu acaba?

Mahmut Ragıp Öğretmene sordum. Prof. Zuckmayer’i tanıyormuş. Bir süre birlikte çalışmışlar. Zuckmayer kendi isteğiyle Müzik Öğretmen yetiştirme işine ayrılmış. Besteleri de varmış, ancak daha çok okul şarkıları üstünde duruyormuş.

Alkışlar başlayınca Mahmut Ragıp Öğretmen:

-Bu senfoni de güzeldir. Adı pek anılmaz ama, armoni yoğunluğu bakımından önemli bir senfonidir. Besteci bir senfoni bestelemiş ama onu bir kuyumcu gibi işlemiştir! Senfoniyi geçen yıl da dinlediğimi, ayrıca plâklarımız arasında olduğundan başka zamanlar da dinlediğimi anlattım. Biraz övüngence davranıp Johannes Brahms’ın senfonilerini andırdığını ekledim. Mahmut Ragıp Öğretmen gülümsedi:

-Elbette çağdaşlar, gene de aralarından farklar vardır. Biri Almanların en Alman’ı, öteki de Fransızların en Fransız’ıdır.

 

 

                                  Cesar Franck

 

Mahmut Ragıp Öğretmen dönünce ben de dikkatle dinlemeye koyuldum. Geçen yıl konserde dinlediğim gibi plâktan da dinlediğimi söyledim ama temayı konser başlayınca anımsayabildim. Oysa çok kolay bir teması vardı. Senfoni sürdükçe Brahms benzetmeme Mahmut Ragıp Öğretmenin neden doğrudan katılmadığını da anlar gibi oldum. Çünkü Brahms senfonilerine göre daha sessiz bölümler var.

Konser bitince gözlerim Yıldız’ları aradı. Balkonun sol tarafında, Necmiye, Halise üçü bir aradaydı. ”Hani Müjde Abla?” diye içimden sordum. Cevabı da kendim verdim:

-Müjde Abla çok sosyetik, belki de alt salona oturmuştur. Çıkınca sormama gerek kalmadı; Yıldız açıkladı:

-Müjde Abla’nın ablası gelmiş, o, avukat; Temyizde davası varmış. Ablası, bugün saat 16:00’da Arifiye’ye döndüğünden Müjde Abla konseri haftaya erteledi. Belki bizimle Hasanoğlan’a da gelecek; öyle söyledi. ”Ya, ma!” deyip üzülme numarası yaptımsa da içimden sevindim. Ulus’a dek birlikte yürüdük. Deniz Kurdu filmini anlattım. İstanbul Pastanesi boştu, oraya girdik. Doğan’la Ahmet Yol da bize katıldı. Bakanlık stajı yapan Mehmet Yelaldı da geldi. Yelaldı, Bakanlıktaki çalışmalarını anlattı. Vakit gelince İstasyona indik. Tren çok kalabalıktı, hemen hemen hepimiz ayakta kaldık. Soruşturanlar oldu:

-20 Ocak tarihinin ne özelliği var ki, bu denli kalabalık? Kalabalığın çoğunu Elmadağlılar oluşturuyormuş. Onların 20 Ocakla falan ilgisi yokmuş; havayı biraz ılık bulunca böyle çıkıyorlarmış. Çoğu da fabrikada işçiymiş.

Hasanoğlan durağına inince üşür gibi olduk. Birbirimizi kışkırtarak koşar adımlarla yemekhaneye girdik. Yemekhane bize ılık geldi, sere serpe oturup konseri, öteki gördüklerimizi konuştuk. Yeni bir ölçüsüzlükle karşılaştım:

-İlk yıl bizim okula piyano dersine gelen Zuckmayer konser veriyor da bizim şimdiki piyano öğretmenimiz Faik Canselen neden çıkıp konser vermiyor? Şaştım! Prof. Zuckmayer Almanya’da müziğin yurdunda yetişmiş, orkestra şefliği, konser piyanistliği yapmış ünlü bir piyanist. Faik Canselen ise bizim gibi öğretmen olmuş, sınava girip müzik Öğretmen okulunda okumuş, gene sınava girip 20-25 yaşlarında Konservatuvarı bitirmiş. Başarılı olduğundan Konservatuvar’da öğretmen olarak kalmış. Konser piyanisti ya da viyolonisti olmak için insanlar bu işe 5-6 yaşlarında başlıyor. Böyle der demez karşı çıkanlar oldu:

-Sen nereden biliyorsun? Kısaca şunu dedim:

-Konservatuvara girince orada ilk okul çağında çocukları görüyorsunuz. Onlar oraya neden geliyor? Onların çoğu bizim çaldıklarımızdan daha alasını çalıyorlar. Prof. Zuckmayer’in kızı Mischel’i örnek gösterdim:

-Kız 8 yaşını bitirmiş. Benim tangır tungur çaldığım Mozart sonatlarını su gibi çalıyor. Hüseyin Çakar’ı da tanık gösterdim. Nedense biraz sinirlendim.

Büyük salona gidip Halil Dere’yi buldum; Kınalı Saçlı Uçtu! dedim. Halil Dere kendim için bir şaka söylediğimi sanarak:

-Elime geçecek ilk silah ile seni vururum! dedi. Olayı açıklayınca, güldü:

-Demek iyisini seçmeyi biliyor muşuz. Olsun, bunda yanıldıksa bile bir başkasında da iyiyi seçeceğimize sevinelim! deyip beni teselliye kalkıştı.

Biz konuşurken çevremize toplananlar oldu. Yarınki kitap tanıtma olayı üstüne konuşulacağını sezdim. Dinleyici olarak kalmak üzere ben de onlara katıldım. Sabri Taşkın, Mestan Yapıcı, Mehmet Kocaefe bir arada olunca konuşma konusu bulunuyor. Sabri Taşkın, oturur oturmaz sordu:

-Bunların Allah’la, Tanrı’yla ilgilenmesi neye? Şükrü Koç hemen karşılık verdi:

-Bunu neden soruyorsun? Bunları insanlar konuşamaz mı? Devam etti:

-Birisi bu konuda kitap yazmış, arkadaş da onu okumuş, bizlere duyurmayı yararlı bulmuş; bunun neresi yanlış? Mehmet Kocaefe sinirlenerek:

-Komünistin biri de kitap yazıp fikirlerini yayabilir, onu da tanıtacak mıyız? Gülenler oldu! Şükrü Koç , sakin sakin karşılık verdi:

-Öküz altında buzağı aramayalım; anlatanı dinledikten sonra kusurlarını ortaya koyalım, komünistlik yasak. Yasak ama nesi yasak, biz onu doğru dürüst bilmiyoruz. Bak, şimdi burada komünist deyip duruyoruz, bu da yasak mı? Gülenler oldu.

Hasan Özden, sakinleştirici bir konuşma yaptıktan sonra öneride bulundu:

-En iyisi biz, konuşan arkadaşı dikkatle izleyelim. O, nasıl olsa kitaptan belli kısımları aktaracak. Aktardığı kısımları kitaba uygun aktarırsa diyecek sözümüz kalmaz. Bu kez gözümüzü kitaba dikeriz. Kitap elimizde, yazarı belli. Tanıtan arkadaşa söyleyecek sözümüz olmaz. O beğenmiş, bizlere duyurmayı uygun görmüştür. Zaten Kitap Tanıtma Toplantısı’nda böyle bir karar alınmıştı. Ancak, tanıtan arkadaş kitabı bir yana itip, kitaba yaslanıyormuşçasına yorumlar yaparsa bizim o zaman, konuşmacıdan hesap sorma hakkımız doğar. Bunu yapmak için de önce kitabı okumak zorunluluğu vardır. Bence kitabı okuyan arkadaşlar bu noktaya dikkat etsin, gerekli yerleri işaretlesin onların işareti üzerine hesap soralım. Uzun süre sustum ama Hasan Özden’in önerisine katıldım. Arkasından dan da sordum:

-Neden bu kitabı tanıtmak istedi? Hatta, yazar kendisi bu kitabı yazmayı neden düşündü? Allah ya da Tanrı, tarih boyunca insanların üstünde durduğu çok önemli bir konu. Bu konuda yazılmış sayısız kitap var. Benim, yirmi civarındaki kitabımın arasında bile Allah Fikrinin Tekâmülü adlı bir kitap bulunmaktadır. Din işleriyle Devlet işlerinin ayrıldığı bir dönemde, özellikle de öğretmenlere, kişilerin bu konudaki fikirlerini kurcalatmak gibi bir öneri ne anlam taşımaktadır. Bu konuda, eski anlayışları değiştirmek amaçlanıyorsa, bırakalım bunları, köylerdeki, kasabalardaki bilgisiz insanlara başka görevliler okuyup aydınlansın. Eğer bu iş, öğretmene yüklenmek amaçlanıyorsa işte bu çok yanlış bir anlayış, böyle olunca, köyde öğretmen, doğrudan doğruya bir de din sorunuyla karşı karşıya kalacaktır.

Beni haklı bulanlar oldu. Birileri de:

-Zaten, köylerdeki öğretmenler bunu yaşıyor, bu sadece Köy Enstitülülerin sorunu değil! gibisine saptırıcı konuşanlar da oldu.

Yakın masalara oturanlar çoğalınca konu değiştirildi. Bendeki kitabı soranlar oldu, söyledim:

-Allah Fikri’nin Tekâmülü/Yazan: Cemil Sena Ongun-Semih Lütfi Matbaası-İstanbul 1-1-1934

Yatınca bir süre düşündüm, köydeki öğretmenlere nedense tüm köylüler iyi gözle bakmıyorlar. Kendi köyümde okuduğum ilk üç yılı anımsadım; Kavakdereli Ahmet Öğretmen; komşu köylümüz. Köylerimiz arası altı km. Bu denli yakın olmasına karşın köylüler arasında gelip gitme yoktur. Köyün kıyısından Kırklareli yolu geçer, gelip giderken köy karşıdan görünür. Ancak bizim köyden hiç kimse sapıp o köyden birileriyle konuşmaz. Onlarsa bizim köye hiç uğramazlar. Kırklareli’ye bağlı olduklarından Lüleburgaz onlar için yok gibidir.

Bunları düşünürken aklım bir başka köyün adına takıldı; Erikler Yurdu! Erik bir meyve, Erikli köy dense bir anlamı olacak! Erik ağacının yurdu ne demek? Babam ara ara anardı, zaten Erikler adlı bir köy varmış. Aklım, bu kez de bizim köyün çevresindeki köylerin adlarına takıldı, onları sıraladım. Domuzormanı, (Hamitabat) Kırık Köy, Kumrular, Kavaklı, Deve Çatağı, Bayram Dere, Müsellim, Çavuş Köy, Ayvalı, Lefeci, Asılbeyli, Tatarköy, İvanköy. Osmancık, Mandiritsa (Ceylânköy) Turpbey, (Turgutbey) Kazanköy. Omurça, Kızılcıkdere… Arkasından ilçemiz olan Lüleburgaz’a bağlı köylerini sayarken uyumuşum. . . .

 

21 Ocak 1945 Pazar

 

Kar yağıyor sesleriyle uyandım. Abdullah Ön, yüksek sesle “Vay canına! Şimdi ne olacak? Öteden biri Abdullah Ön’e:

-Sen Cumartesi günleri Ankara’ya gidiyorsun, gazete okumadığını biliyoruz, akşam gazetelerini satan çocukları da mı duymuyorsun? Abdullah Ön:

-Doğusu duymuyorum, kulaklarım güzel müziklerle dolu olarak Hasanoğlan’a dönüyorum! deyip bir kahkaha attı. ”Ne olmuş, ne olmuş? diyenler oldu. Hasan Gülel, yüksek sesle:

-Sovyet ordusu Almanya’ya girmiş! Bu kez de “Vah, vahi vah! çekenler oldu. ”Hitler şimdi ne yapacak? Ne yapacağı var mı? O da Mussolini gibi devrilecek! Bu kez de Nuri Özyıldız sordu:

-Hitler devrilecek anladık, ya Almanya, Alman halkı ne olacak? Bu kadar devleti yıktılar, milyonlarca insanı mahvettiler, bunların hesabını Hitler mi verecek? Almanya’nın parçalanacağını söyleyenlerin yanında Almanya geçen Büyük Savaşta da yenilmişti, gene paçasını kurtarır! diyenler oldu. Konuşmaları dinlerken nedense benim de aklıma Cumhurbaşkanlığı Orkestrasında obua çalan Koplinger, yurdunu savunmak için gönüllü Almanya’ya gitmişti. Savaşa katıldı mı acaba? Onun yurtseverliği dikkatimi çekmişti.

 Kahvaltıda da aynı konu konuşuldu. 1 Eylül 1939’da başlayan savaş, nerelere yayıldı, nerelerden dönerek, başladığı yere geldi. Olayları anımsamaya çalıştık. Eylül 1939-Ocak 1945. Neredeyse altı yıl. Bu kez de başka bir soru:

-Almanya’ya girince savaş hemen biter mi? Almanya da Sovyet Rusya’ya girdi ama savaş dört yıldan fazla sürdü. Almanya, böyle bir sonucu düşünüp ona göre önlem almış olamaz mı? Örneğin Almanya Leningrad kentinin yakınına dek gitti ama içine giremedi. Stalingrad’a girdi denirken, ters döndü. Alman komutan Paulus’a acıyanlarımız oldu. Mareşallık muştusu yoldayken esir düşmek! Yunanlı Trikopis, Gazi Osman Paşa, Napolyon anıldı. Tarih bilgime güveniyorum ya karışmadan edemedim:

-Onlar ne ki, Anibal’ı düşünün, Roma’yı işgal için şehrin kapılarına dayanıyor ama sonunda Kartaca’ya bile dönemiyor, Anadolu’ya dek kovalanıp orada cezasını çekiyor. Ya bizim Yıldırım Beyazıt’ımız a ne denir; Timur onu demir kafes içinde bir yıl oradan oraya gezdiriyor. Hülâgü Han, Abbasî Halifesini bağlayıp diri diri Dicle Nehri’ne attırıyor.

Ekrem Bilgin, bilgin bilgin konuştu:

-İyi ki kral falan değilim, kimsenin ülkesinde de gözüm yok! Karşılık verildi:

-Sen öyle bil, öğretmenlikte de ölüm kalım savaşları oluyor. Çalıkuşu’nda Feride’nin, Vurun Kahpeye’de Aliye’nin başına gelenleri unutma! Ekrem bu kez de gülerek:

-Paçayı gene kurtardım; iyi ki erkeğim! deyip gülünce bu kez de ben:

-Yeşil Gece romanını okumamışsın galiba! Ekrem yılmadı:.

-İyi ki roman kahramanı değilim! Halil Yıldırım dayanamadı:

- Ah şöyle, sen hiç bir şey değilsin be kardeşim! deyince, Ekrem, bu kez de:

-Senin gibi!. . .

Tartışma büyümeden kalktık.

Toplantı öğleden sonra, Halil Dere geldi, birlikte köye gittik. Biraz geç kalmışız, oldukça kalabalıktı. Orada da konuşmalar kitaplar üstüneydi. Enver Ötnü’nün sesi çın çın ötüyordu:

-Bütün kitapsızlar, hamamda kitaptan söz ediyorlar. Sular, palavralarını nasıl olsa alıp götürecek, sanıyorlar! “Kitapsız!” kime denir? Öğrenci için “Kitapsız!”sözü geçerli olur mu?

“Hamamda konuşmak!”, Hamamda şarkı söylemek!” sözleri tartışıldı. Mustafa Barış, ”Hamamda şarkı söylemek için mecazî anlamdan söz etti. Mecazî sözüne takılan oldu:

-Mecazî makamında bir şarkı söyleyecek var mı? “Mecazî değil ona Hicazî derler! Cahil! Uyarısına herkes güldü. Orhan Doğan:

-Ada sahillerinde seni bekliyorum! deyince:

-Uydurma “ Seni” yok! Doğrusu, ”Ada sahillerinde bekliyorum” olacaktı! Orhan Doğan:

-Benden bu kadar, seni yoksa ben de yokum! Hüseyin Sezgin, bilgiç bilgiç:

-O bir İstanbul türküsüdür. Türkülerde makam olmaz! deyince gülenler oldu:

-Motor, bunu da bildi! (Hüseyin Sezgin’e arkadaşları “Motor” diyor) O öyle sandı, türkülerde de makamlara uyan türü vardır. Özellikle İstanbul Türküleri, kişiler tarafından kotarıldığından hepsi bir makam üzerinedir. Rahmi Özdemir:

-Yesari Asım Aksoy’un “Akasyalar Açarken!” şarkısı da Hicaz’dır! Enver Ötnü yüksek sesle:

-Yaşa hemşerim, sustur şunları. Hicaz makamından haberleri yok, hepsi Bayatî makamından konuşuyorlar.

Konuşanların çoğunluğu 3. Sınıf olduklarından katılmadım. Enver Ötnü bir ara da beni göstererek:

-Bak burada gerçek bir müzikçi var! dedi ama gülümseyip susmayı sürdürdüm. Müzikten çok “Hamamda şarkı söylemek!” üstüne düzeltici bir iki söz söyleyebilirdim. Konuşanlar içinde de benim bildiklerimi bilen vardır. Ancak onların önemsemediğini düşünerek susmayı yeğledim.

Köyden dönünce, üst salonu boş buldum, uzunca bir süre piyano çalıştım. Mozart, Kv. 545 Do majör Sonatı rahatça tekrarladım. Arkama dönüp baktığımda dinleyenlerle karşılaştım. Talip Apaydın:

-Vallahi o denli güzel çalıyorsun ki, ayaklarımın burnuna basa basa girdim, bravo! dedi. Arkadan gelenler, bir süre sonra yapılacak Kitap Tanıtma toplantısının dedikodusunu yaparak kapıdan girdiler. Her zaman tekrarlanan “Beylik sözler!” İhsan Güvenç, için de hemen yakıştırılmış:

-Kendini tanıtmak için, fırsattan yararlanma! Ayol biz seni bilmiyor muyuz? Sen bir kitabı baştan sona hiç okudun mu? Bunu diyenler de sözüm ona İhsan Güvenç’in dostları, Çiftler çıkışlı arkadaşlar. Şaştım kaldım. Sonunda sordum:

-Siz, şaka mı ediyorsunuz? Muttalip Çardak doğrucu; bana:

-Afyonluları bilmezsin, oldukça yaygaracıdırlar; bak gözle bir süre, göreceksin! İhsan Güvenç, benim buraya geldiğimde ilk tanıdığım arkadaşlardan biridir. Şakacıdır, yüksek sesle konuşur ama, karşısındakini de dinler. Doğrusu ben konuşanlardan değil de susanlardan kuşkulanırım. ”Yere bakan, gönül yakan!” sözü sanırım susan insanların bilinmezliği için söylenmiştir. Fahri Yücel söze karıştı, İhsan Güvenç için:

-Sürekli tartışırız, hep üstte olmak ister ama, ”Yiğidin hakkını da yiğide verir!” 8 yıllık arkadaşım, bir kimseyi kösteklemek için tavır takındığını görmedim!

Bu arada ortaya övüngenlik! sözü atıldı. Fahri Yücel, onun için de:

-Herkes kadar İhsan da övünür, ben de övünürüm. Övünmeyen varsa söylesin?

Topluca Büyük Salona gittik. Salon tıka basa dolu. Az sonra Okul Müdürü Rauf İnan, yanında iki Eğitimbaşı, Hürrem Arman, Şeref Tarlan, Md. Yardımcısı Tahir Erdem, Enstitü öğretmenlerinden Cemil Toygar. Nazif Balcıoğlu, Abdülrezzak Tığlı, Mimar Mualla Eyuboğlu geldiler.

Okul Müdürü Rauf İnan, İhsan Güvenç’le işaretleştikten sonra:

-Yeni bir faaliyete başlıyoruz, bunun süreceğine inanarak bir kaç söz söylemek istiyorum! dedikten sonra, bu tür çalışmaları Çifteler Köy Enstitüsünde denediğini, çok başarılı sonuçlar aldığını anlattı. Kendisinin bir kitap okuma düşkünü olduğunu, bunun iyi bir düşkünlük olduğunu öteki düşkünlükler gibi düşkünlük (!) sayışmaması gerektiğini, bunu söz temsili söylediğini anlattı. Kitap okumayan insanların boş vakitlerini nasıl geçireceklerini bilmediğini, köylülerin kahvelerde geçirdikleri zamanı kitap okuyarak geçirdiklerinde kazançlarının çok olacağını, ancak onların bunu idrak edememesi sonucu kahvelerin tembelhane durumuna geldiğini, Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin ilk önce bu işi ele almaları gerekeceğini, bunu yapmadıkları takdirde öteki öğretmenler gibi pasif kimselere döneceklerini anlattı. Arkasından da Dergi Kolu’ n un çalışmalarını övdü. “Tanrı, , kitabının ilk tanıtma kitabı olmasına da değinen Rauf İnan, bundan sonra Tanrı yerine “Allah!” diyerek, Türk halkının Allah sevgisinden söz etti. İşlerinin zorluğu nedeniyle ibadetlere tam olarak katılamamalarına karşın Allah’ı dillerinden düşürmemelerini, ona çak bağlılıklarının bir belirtisi saydığını, söyledikten sonra

Türk halkına özgü seçme sözler sıraladı: ”Allah’ını seversen, Allah aşkına, Allah’ın emri, Allah versin!, Allah’ın bereketi, Allah Allah!, Allah’ın cezası, Allah’ın belâsı, Allah kahretsin v. b. . . . . .

Rauf İnan, Türkler gibi öteki Müslüman toplulukların da Allah sevgisi vardır, ancak onlarda, Türkler gibi vatan sevgisi olmadığından başka milletlere boyun eğdiğini, bunun şimdi değil tarih boyunca böyle olduğunu, bunu kanıtlamak için Allah’ın evi sayılan camilere bakıldığında daha kolay anlaşılacağını, örnek olarak da Edirne’de Selimiye, İstanbul’da Süleymaniye, Sultan Ahmet camileri ayarında bir caminin öteki Müslüman topluluklarda bulunmadığını anlattı. Rauf İnan:

-Allah’ın izniyle Allah için günlerce konuşulabileceğini, bunun yerine bizim gönlümüzdeki Allah sevgisini bize Allah’ın bahşettiğine içimizden dua ederek sözü arkadaşımıza bırakalım! deyip İhsan Güvenç’e işaret etti.

İhsan Güvenç, Müdür Rauf İnan’a teşekkür etti, minnettarlıktan söz etti. Elindeki kağıtları açarak:

-Anlatacaklarımı, kağıtlara bakmadan anlatabilirim, ancak sözler uçar gider, yanlış anlamalar kolay kolay düzeltilemez. Bu nedenle ben yazdıklarımı okumak istiyorum! demesine karşın elinde kağıt varken, bu kitabı neden seçtiği üstüne uzun uzun konuştu. Konuştukları belki doğruydu ama biraz düzensizdi. Özellikle Köy Enstitülerinde din konularında tartışma yaratacak sözler geçti. Özellikle ben hemen, Kepirtepe ile Çifteler arasında bu konuda büyük bir anlayış farkı olduğu kanısına vardım. Sıcağı sıcağına da dergiye şöyle bir yazı yazmayı tasarladım:

-Kepirtepe’de ilk üç yılı Bakanlığımızın hazırlattığı Ortaokul kitaplarını izledik. Ortaokullarda nasıl değerlendiriliyorsa bizde de öyleydi. Ömer Seyfettin’in Hikâyelerini okurken (Kurbağa Duası, Yatır, Koca Ali v. b.) Hüseyin Rahmi Gürpınar’ı okurken (Mürebbiye, Kuyruklu Yıldız) Halide Edip Adıvar’ı okurken (Vurun Kahpeye) sahte din adamlarını çekiştiriyorduk. Buna karşın, çevremizde saygın olarak bilinen din adamlarına sonsuz saygı gösteriyorduk. Arkadaşımız Kadir Pekgöz’ün babası Hafız Amca okula geldiğinde ona özel bir ilgi gösterildiğini, hiç unutmuyorum. Benim, kardeş çocuğu olduğumuz Yeni Bedir Köyü Muhtarı Kamber amcam da bizim okula sık sık geliyordu. Özellikle de arkadaşların ona karşı tavırlarını gözlüyordum, kimse saygısızlık etmiyordu ama Hafız Amcaya gösteriler ilgi Kamber amcama gösterilmiyordu. Çok önemli bir gözlemim de arkadaşımız Mustafa Saatçi’ ya Hafız sıfatı takılmıştı. Arkadaş, çok şakacıydı, şendi. (Şimdi de burada öyledir.) Kimi kez şakayı ağırlaştırınca uyarmalar olurdu:

-Ayıp ayıp, Hafızlara yakışmayan tavırları sende de görmek istemiyoruz! diyerek arkadaş frenleniyordu. Demek oluyor ki bizde din adamlarına karşı kuşku uyandıracak bir tavır gelişmemiş ya da geliştirilmemişti. Bu nedenle İhsan Güvenç’in konuya girişteki sözlerini farklı buldum. Acaba, Eskişehir dolaylarına geçmişte çok değişik bölgelerden göçmen yerleştirilmiş. Örneğin, bizim köyü kuranların bir kolu Eskişehir- Hamidiye denilen yöreye yerleşmiş. Babamın anlattığına göre bizim ailenin de kaynağı olan Amûcalar Kabilesi’nden oldukça kalabalık bir grup oraya gitmiş. Hemen hemen aynı dönemlerde (1877-1878 Rus bozgunu sonucu) Kafkasya’dan da gelen büyük bir göç o civarlara kondurulmuş. Bu, çok ayrı yerlerden gelen göçmenler arasında kaynaşma sağlanamadı da o farklar mı uyumsuzluk yaratıyor. Bunu, salt İhsan Güvenç’in sözlerinden değil, daha önce okuduğum Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Yaban, Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye romanlarından sezinlediğim duygu farklılıklarından olabileceğini de düşündüm.

İhsan Güvenç, kitabı anlatmaya başlarken yazar Zühtü Uray’ın görüşlerini anlatacağını söylemişti. Gerçekten onun görüşleri bu kadarsa bence yazık olmuş arkadaşın emeklerine; çünkü yazar, olaya çok dar bir açıdan bakmış. Hatta buna bakamamış demek bile yerinde olur. Tanrı, salt Müslümanların değil öteki dinlerin de önünde eğildiği bir Güçse. (Ki bundan kimse kuşku duymamalı) konu ilk insandan buyana nasıl geliştiğine değinilebilirdi. Üstelik bunu yapanlar vardır. Felsefe Öğretmeni, aynı zamanda Varlık Dergisi, sürekli yazarlarından Cemil Sena Ongun, ”Allah Fikrinin tekâmülü” adlı kitabında, Çin, Hind, Mısır, Sümer, Babil, Pers, Yunan, Roma, Atalarımız olan Asya Türkler ile Peygamberler, Musa, Davud, İsa, Muhammet’in Kitaplarındaki, benzerlik, ya da farklılıkları belirtmiş üstüne üslük Dünya Kültürü’nü zenginleştiren yüz dolayında ünlü kişinin bu konudaki düşüncelerini de aktarmıştır.

Bir başka nokta da, eski din anlayışlarında olduğu gibi Kitaplı dinler arasında da büyük bir zıtlaşma olmuş, bu günümüzde de ortadan kalmış değildir. ”Kitaplı dinleri bizim dinimiz kutsal sayıyor demek yetmiyor. Biz öyle desek bile karşıdakiler öyle demiyor. 100 yılı aşkın süren Haçlı Savaşları, tarihten nasıl silinecek? Tarihi çağlara bölerken belli sınırlar söyleniyor:

İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ, Yakınçağ. . . araya sınırlar konuyor. Söz konusu çağların insanlarda değişim yaptığı söyleniyor. Bu değişimi gene insanlar yapıyor. Örneğin Batılılara göre Dante Alighieri iki çağ arasında bir düşünce değişimine yardımcı olmuştur. Oysa aynı Dante, bizim dinimizi reddettiği gibi Peygamberimiz için de gerçek dışı, yaşadıkları süreçte, onu okuyan Müslümanları incitecek sözler yazarak ayrılığı sonsuza dek sürdürecek bir kin duvarı örmüştür. Dante’nin dilimize çevrilen İlâhi Komedi kitabını okuyanlar, bu inanılmaz karşıtlığı görünce şaşırdıkları gibi, Dante’yi yalanlayan Büyük Şairimiz Abdülhak Hamit Tarhan’ın da isyanını okuyup, iki büyük şairin karşı karşıya çekişmesini, şaşkınlıkla karşılamaktadır. Bu gerçekler ortada dururken dinsel barıştan söz etmek, tek yanlı bir avunma olmaktan öteye gidemez.

Arkadaş sık sık, bu söylediklerim, yazarın düşünceleridir! demesine karşın besbelli ki kendi düşüncelerini de ekledi. Örneğin uygar Avrupalıların din anlayışını küçümseyerek:

-Onlarda din fantezi kabilindendir, köklü bir inançları yoktur! türü sözler etti. Tanrı üstüne kitap yazacak kadar bu konuya eğilmiş olan bir yazarın bu sözü söylemesi beklenemez. Nitekim, ilk insanlar üstüne ileri sürülen görüşlerin tümü Avrupalı bilginlerin araştırmalarından alınmıştır. Bir başka yanılgı da Tek Tanrı fikri, söylendiği gibi duru bir anlayışla Kitaplı dinlere yani Musa, İsa, Hazreti Muhammet’e dayandırılarak anlatılırsa eksik olur. İnsanlık çok uzun bir süreci çok Tanrılı olarak yaşamıştır. Tiyatro Tarihi derslerimizde okuduğumuz eski Yunan inanışları, görmezden gelip günümüzden geriye doğru bakarak yapılacak varsayımlar, gerçeği açıklayamaz. Önce Yunan sonra da Roma Tanrılarının en büyüğü Zeus ya da Jüpiter’in daha büyüğünden söz edilmektedir. Bunlar, muş, mış şeklinde sözlerden çok yazılı belgelere dayanmaktadır. Zeus için Kronosoğlu diyen metinler vardır. Kronos’un karşılığı aransa bu günümüzde neyle karşılanır? Bunu bilenler, bu tür metinleri okuyanlar bunu sorabilir.

Önemli bir nokta da Hıristiyanlık için, İsa peygamberin getirdiği yeniliklere, eski din anlayışlarının karıştığı, bu nedenle sanıldığı gibi İsa dininin yepisyeni olamayacağı görüşü öne sürülürken Müslümanlık için böylesi bir olasılık düşünülmemesi bir unutkanlık mı, yoksa açık açık bizim dinimiz hepsinden durudur! demek mi istenmektedir?

İnandırıcı olmayan bir görüş de, insan sayısı kadar Tanrı olabileceğidir. Bununla, insanlar kendi kafalarında bir Tanrı tasarlayıp onu öyle sanırlar mı denmek isteniyor? Oysa bunu kutsal kitaplar daha baştan suç saymıştır. (Tanrı, sıfatlandırılamaz)

Konuya girişte, dinsel konuların, yanlış anlaşılacağı özellikle Köy Enstitülerinde yanlış anlaşılmaların getirebileceği uyumsuzluklardan söz edilmesine karşın sonuçta, lâiklik ilkesine göre yetişenlerin tanıtılan kitaptan yararlanması dileği, özellikle açıklanması zorunlu bir durum yaratmıştır. Toplumlarda lâikliği benimseyenler gibi benimsemeyenler de bulunmaktadır. Özellikle bizim toplumumuzda, böylesi bir geniş kitle olduğundan Altı Ok’a lâiklik ilkesi eklenmiştir. Onlar da bu kitabı okusa daha iyi olmaz mı?

Özet olarak:

-Köy Enstitülerinde dinsel bir sorun varsa, o sorunu çözümüne bu kitap yararlı olamaz, tersine daha da işleri karıştırır. Benim dinim, en güzeli düşüncesi, Koskoca Osmanlı İmparatorluğunu yok eden safsata üreticiler, genç dimağları gene yanlarına çekebilirler.

Bir başka yanıltıcı görüş de, Avrupalıların dinsel düşüncelerinin yüzeyselliğidir. Böyle bir görüşü savunmamış olanaksızdır. Avrupalılar, din-dünya işlerini ayırma düzeyine çıkmıştır. En büyük Biyoloji Bilginlerinden biri olan Fransız, Claude Bernard kendisine bunu soranlara:

“Laboratuvarımı kapatır, mabedimi açarım-Mabedimi kapatır laboratuvarımı açarım!” diyerek dinle bilimin ayrılabilirliğini kanıtlamıştır. Fransa’da yapılan, “Gelmiş geçmiş, en büyük Fransız kimdir?” sorulu ankete Fransız halkı onun adını yazmıştır. Napolyon Bonapart’ı bile geride bırakan bilim adamı Claude Bernard bir yana bırakılsa bile Kilise okullarından yetişen sayısız bilgin vardır. Orta Çağın bağnaz karanlığından çıkışa yardımcı olan bu kilise okullarından yararlananlar, örneğin, Montesqieu’ler, Bossuet’ler, Descartes’ler, Voltaire’ler, Condillac’lar, Mendel’ler daha niceleri bu ayırımı nasıl yaptılar? Önemli olan budur. Bu ayırımı yapamayan Müslüman ülkelerse, yapanların sömürgesi olarak yaşamaktadır.

İhsan Güvenç sözlerini iyi dilekleriyle bitirince Müdür Rauf İnan teşekkür etti, dileklerine katıldığını söyledi. Daha önce verilen karara göre tanıtılan kitap gibi tanıtma şekli üstüne eleştiri yapılması bekleniyordu. Birçok parmak kalktı. Rahim Ünüvar, Musa Çınar, Mustafa Barış, Satılmış Aslantaş, Süleyman Karagöz, Mustafa Yüksel, Fahri Duman, Şükrü Koç, Hasan Özden, Mehmet Toydemir, İsmail Tıknaz, Abdullah Özkucur parmak kaldırdı. Parmak kaldıranların çokluğunu gören Müdür Rauf İnan öneride bulundu:

-Lehte konuşacakları, sonraya bırakıp eleştirileri önce dinleyelim! deyince Çifteler çıkışlı arkadaşlar parmaklarını indirdi. Müdür Rauf İnan bu kez de İhsan Güvenç’e dönerek:

-Arkadaşların ilgisini topladın, buna ben çok sevindim, heyecanıma yorun, konuşma sırasını ben sürdüreyim! dedi. Der demez de Fahri Duman’a söz verdi. Fahri Duman, çok sakin konuşarak, konuşandan çok kitaptaki, dinsel düşüncelerin yetersizliğinden söz etti. Fahri Duman konuşmalardan not almıştı, onlara bakarak madde madde okurken Müdür Rauf İnan, Fahri’nin notuna bakarken azıcık gecikmesini bitti sanarak Mehmet Toydemir’e söz verdi. Mehmet Toydemir kitabı okuduğunu söyledikten sonra konuşmacının kaynak kitapları söylemediğini eleştirdi. Bu kez de İhsan Güvenç, söz isteyip, kaynak kitapları söylememesinin nedenlerini açıkladı. Müdür Rauf İnan’ın tavırlarından hoşlanmayan öteki konuşmacılar sustular. Bunu fırsat sayan Müdür Rauf İnan önce Musa Çınar’a arkasından da Rahim Ünüvar’a söz verdi. İki konuşmacı da hem kitabı hem de tanıtıcıyı beğendiklerini söylediler. Abdullah Özkucur ise, kitabı okumuş kadar yakından tanıdığını söyledi. Müdür bu kez de:

- Son kez soralım, belki konuşmak isteyenler çıkabilir, içlerinde ukte kalmasın! deyip sordu:

-Eksik bulan ya da söz eklemek isteyen var mı? deyince Şükrü Koç parmak kaldırdı. Müdür onu görünce başını bizim tarafa çevirdi. Birden cesaretlenip elimi, kaldırdım. Müdür Rauf İnan gülümseyerek başını Şükrü Koç’ a çevirip konuşmasını istedi. Şükrü Koç:

- İlk deneme olması bakımından başarılı bir tanıtma oldu. Arkadaşın seçtiği kitabı sevmeyenler olabilir, bu çok doğaldır. Ben de bir kitap adı vererek sıraya girdim. Önemli olan bu çalışmaları sürdürmektir. Arkadaşı dinledik, öne sürdüğü fikirlerdeki yanlışlığa, eksikliğe bakar da o noktalar üzerinde fikir yürütürsek biri birimize yardımımız olur!

Müdür Rauf İnan Şükrü Koç’a teşekkür ettikten sonra bana dönerek:

-Arkadaşı dinledik, sen de böyle konuşacaksan konuş! dedi. Azıcık bozuldum ama gene de direncimi kaybetmeden:

-Ben de öyle konuşmak için kalktım, uyup uymadığımı sizler takdir edeceksiniz. Ben, ne kitap, ne de tanıtan arkadaş üstüne konuşacağım. Ortaya getirilen konunun getirilmesi gerektiğini ancak niçin getirildiğinin yeterince vurgulanmadığını söyleyeceğim. Arkadaşımız, Köy Enstitülerinde önemli bir konunun üstüne yeterince varılmadığını saptamış. Böyleyken bu önemli konuya değinmeden konuşmasını tanıttığı kitaba uyarak yarıda kesti. Oysa başlarken kendisi olarak çok önemli bir uvertürle girmişti. (Uvertür sözüne arkadaşlar güldüler. Müdür Rauf İnan da gülümsedi. )

Arkadaş, açık açık kaygılandığını, neden kaygılandığını açıklamadı ama sanırım hepimizin açık kapalı kaygılarımız olduğunu bildiğinden açıklamaya gerek görmedi. Öğretmen Kubilay gerçeği, Yeşil Geceler Romanındaki Şahin Öğretmenden, Vurun Kahpeye romanındaki Aliye Öğretmen gibi hayal ürünü değil, ama o romanların esinlendiğini süre gelen dinsel olayların devamıdır. Falih Rıfkı Atay’ın da Roman adlı kitabında değindiği gibi dinsellik adı altında sürdürülen sinsi toplum kemiricileri yarasalar gibi işlerini karanlıkta sürdürüyor. Türk Halkı, Cumhuriyet yönetiminin lâiklik ilkesine güveniyorsa da bu yetmez. Camilerde, eskiden olduğu gibi Adem’le Havva’nın Cennet’ten neden kovulduğu ballandırıla ballandırıla anlatılıp, benzer davranışların günah olduğuna insanları inandırılıyor. Oysa bu günah söylemi çağdaş insan sevgisi anlayışına zıt bir tutumdur. Gençlerin, eş seçiminde söz hakkını önleyen bu tavır, dinsel bir zorunluluk olarak gösterilmektedir. Oysa bir başka söylem vardır ki bu söylem, üç büyük dinde de benzer şekilde benimsenmiştir. İnsan türünün başlangıcı sayılan Havva-Adem çifti, birbirini sevdiği için cennetten, dünyaya insan türünü üretmesi için gönderildiğidir. Bu inançla bir çok insan, ” Havva Anamız, Adem Babamız!” diye konuşmaktadır. Aile denilen kutsal yuva da böyle doğmuştur. Yine bilindiği gibi (bunu da din adamları söylemektedir) tek başına ancak şeytan yaşamaktadır. (Bunu din adamları söylüyor) Tek yaşayan şeytan insanların kurduğu sıcak yuvayı bozmak için şeytanlığını tarih boyunca yapmıştır. Bu, salt bir Müslüman söylemi değildir, Havraların, Kiliselerin de dilindedir . Ünlü Alman Düşünür Şairi Johann Wolfgang von Goethe ile İngiliz yazar Christopher Marlowe tarafından yazılan Faust ile Doktor Faustus kitaplarında bu Şeytansı düşünceler doruklandırılmış olarak anlatılır.

Bilindiği gibi ta başlangıçta, Adem-Havva çiftinin çocukları arasına şeytansı bir fit sokulup, insan soyunun ilk cinayeti de işletilmiştir . Bu şeytan olayı nedir? Bunu din adamları dillerinden düşürmemektedir. Onların etkisinde kalan cahil insanlar, içlerinde bir şeytan yaşattıklarını sanmakta ya da öyle sandığını söyleyip keyiflerince at oynatmaya kalkışmaktadırlar. Gazetelerde sık sık görmekteyiz; adam, öfkesine yenilip karşısındakini öldürünce tutuklanıp hakim karşısına çıkarıldığında da boyun eğerek:

-İçimdeki şeytana uydum, Hakim Bey! diyebiliyor. Onun içine bu şeytanı kim soktu? Dini, gerçek dışı safsatalarla donatıp insanları başkalaştıran sahte din adamları. Bunları Atatürk, Türk Ulusu’ na ayrıntılarıyla anlattı. Hepimiz, Büyük Nutku okuduk; Gençliğe Hitabe ’yi ise ezberledik ama nedense bu konuları açık açık konuşmuyoruz.

 Eşlerin karşılıklı sevgi bağı ile kurdukları aile, salt Müslümanların benimsediği bir birim değildir. Bunun, çok tanrılı dinlerde de kutsal sayıldığı uygar dünyanın bilgisinden kuşku duymadığı Yunan Filozofu Eflatun’un baş kahramanı Sokrates olayında görmekteyiz. Eflatun’a göre Sokrates, (Eflatun’un DEVLET Kitabında uzun uzun anlatılır) ilk insanın sevgi bağıyla kurduğu Kutsal Aile şeklini bozacak öneride bulunduğu için halk tarafından cezalandırılmış, baldıran zehiri içirilerek yaşamına son verilmiştir. Eflatun’un Sokrat’ın Savunması kitabında nedense bu tam olarak açıklanmamaktadır. Çünkü, Sokrat’ın önerisini konuşmak bile Kutsal Aile için zedeleyici bir öneridir. (Şu’yu vuku’undan beter! olacağı için) Bu denli yaygın aile düzeninin başlangıcı, iki insanın karşılıklı sevgisi üstüne kurulmasına karşın bazı dinlerde bu kural neden bozulmuştur? Hem de bu gene kutsal din adına bozulmaktadır. Bir yanda insanlar arasında sevginin tanrısal bir lütuf olduğu söylenmekte öbür tarafta ömrü boyunca birlikte olacağı eşini seçme hakkından gençler yoksun bırakılmaktadır. Hele, salt Müslüman erkeklere özgü çok eşlilik! Bu ise düpedüz, doğaya ters düşme oluyor. Ne demek çok eşlilik? Üç kadınla evli bir erkek, onlardan doğacak çocuklara nasıl bakacak? Kadınlar arasında bir uyuşmazlık olunca onların çocukları gerçek kardeşlik duygusu taşır mı? Merak ediyorum, bu adamlar evinin saçağına yuva yapan kırlangıç kuşlarına bakmazlar mı? Kafalarını kaldırıp, damlar üstündeki yuvalarında mutluluk belirtisi olan leylek takırtılarından ibret almazlar mı? Onlar nasıl tek eşe bağlı kalıyorlar. Daha nice canlının eş duyarlığı varken bunu dibindeki eşek ya da köpek duyarsızlığına saplanmanın nedeni açıklanabilir mi? Bunun için dense dense:

-Sürüsel yaşam güdülerinin tutkusundan kurtulamama, büyükbaş-küçükbaş hayvan türünün erkek egemenliğine özenme, kısacası koç ya da boğaların cinsel özgürlüğüne (!) öykünme denebilir!

Bir başka söylem de, dini bütün bir Müslüman erkeğe, Cennette kırk güzel cariye verileceği safsatasıdır. Ölünce kırk güzel cariyeye kavuşma umudu, dünya, nasıl olsa geçici, umursamazlığı yarattığından cahil insanlar, dinlerin kutsal saydığı evlilik kurumunu zayıflatmaktadır. Bu nedenle ben, bu tür boş söylemleri açık açık yalanlamadan çırpıştırıp geçen konuşmaları da yazıları da eksik hatta sakıncalı sayıyorum. Bunun yerine bir Ziya Gökalp şiirini okumanın daha yaralı olacağını düşünüyorum. Çünkü orada açık açık, söylenmek istenen söylenmekte, sonucu da düşünce yolunu kapamaktadır.

Söz Köy Enstitülerine gelince:

-Orada yapılması zorunlu olan olay, derslerin kesinlikle kitaplardan izlenmesi düşüncesindeyim. Çünkü, iyi hazırlanmış kitaplar, bu dediklerimi dikkate alacaklardır. Böylece bunları düşünemeyen öğretmenler kitaptaki konuya zorunlu olarak eğileceklerdir. Şimdiki durumda arkadaşın duyduğu kaygılar kat kat artmaktadır. Çünkü bir yandan sürekli olarak Öğretmen Okullarından çıkan öğretmenlerin yetersizliğinden söz ediliyor, kitap okumadıkları öne sürülüyor bir yandan de ders kitabı bile olmayan öğrenciler onların eline bırakılıyor. Kepirtepe’de son sınıftayken yaptığım gözlemlerde yeni atanan genç öğretmenlerin kitap okumadığını sezmiştim. Bu yılki stajımda ise bu sezgim gerçek bir saptamaya dönüştü; ilişki kurduğum öğretmenlerin, bu üç aylık süreçte, özellikle de genç öğretmenlerin hiç kitap okumadığına tanık oldum. Bu öğretmenler, Müfredat Programının ön gördüğü konuları nasıl işlediklerini daha doğrusu işleyemediklerini kestirir gibiyim.

Müdür Rauf İnan gülümseyerek:

-Arkadaşımız, haklı olarak bizlere de dokundu. Biz bunları biliyoruz. İşte bunun için de sizlerin bir an önce bu işe el koymanızı dört gözle bekliyoruz. Gene de, uyarılarınız çok yerindedir. Bunları görmüş olmanız, bizleri sevindirmektedir! dedikten sonra bana bakarak, hangi Enstitü’den geldiğimi sordu. Bunu bildiği halde neden sorduğunu anlayamadım. Ancak Eğitimbaşı Hürrem Arman:

-Kepirtepe’den! dedikten sonra da:

-O, aynı zamanda Vahit Lütfi Salcı’nın talebesi! diye ekledi. Müdür Rauf İnan:

-Öyle mi? diye uzunca bir “mi!” çektikten sonra Kitap Tanıtma programının sürmesini istediğini söyledi. Tekrar konuya dönerek:

-Bakın bu kitap bizim asıl sorunlarımızı da önümüze getirdi. Bunları konuşarak, kusurlarımızı hep birlikte görüp birlikte gidermeye çalışacağız! dedikten sonra teşekkür ederek toplantıyı kapattı.

Okul Müdürüyle birlikte gelen Nazif Balcıoğlu ile Cemil Toygar beni kutladı. Nazif Balcıoğlu, özellikle, ad vermeden yapılan eleştiriler, kimseyi incitmez, söylediklerinden pişmanlık duyma, için rahat olsun! Cemil Toygar ise:

-Öğretmen okullarından okuyanlar da çıkar, bunu hep kanıtlamaya çalıştık, sen bunu da vurguladın:

-Sezar’ın hakkı, Sezar’ındır!” özellikle teşekkür ederim! dedi. Öğretmenlerin gruptan ayrılıp beni kutlamaları, arkadaşlar üstünde çok olumlu etki bıraktı. Onları görünce hiç ummadığım arkadaşlar, Mustafa Yüksel, Fakı Yörük, Süleyman Koyuncu, Kemal Karadeniz, Kemal Kızılelma, Mustafa Aydoğan beni kutladı. Kepirtepeli arkadaşlar, (Mehmet Başaran dışındakiler) hepsinin çevremi sarıp kutlaması beni ayrıca onurlandırdı. Eğitimbaşı Hürrem Arman’ın sözüne takılanlar olmuş, onu sordular:

-Sen onunla konuştun mu? O, senin Vahit Dede ile ilişkini nereden biliyor? Ben:

- Staj sürecinde çok gelen giden oldu, özellikle yazarlar, şairler, Halide Edip Adıvar, Adnan Adıvar, Reşat Şemsettin Sirer, Behçet Kemal Çağlar, Yaşar Nabi Nayır, Ahmet Kutsi Tecer, Mehmet Necati Ongay, v.b. geldiklerinde Vahit Lütfi Salcı’dan söz edilmişti, sanırım o zaman öğrenmiştir, benimle bu konuda konuşmadı!

Arkadaşlardan ayrılınca doğru Bölüm Salonuna gittim, kimseler yoktu, aklıma gelen parçaları, Moment Müzikal’den başlayarak sıraladım. Sanki konuşacaklarımın hepsini söyleyememişim de söyleyemediklerimi söylermişçesine tuşlara vurdum. Gelenler olunca biraz yavaşlayıp konuşmaları dinlemek istedim. Kimseden bir ses çıkmadı. Yalnız Halil Yıldırım:

-Yahu nerden çıkarırlar böyle angarya işleri? Kitap okuyan okusun, bana ne başkasının okuduğu kitaptan? Onu dinleyen İbrahim Şen:

-Öyle deme, bu milleti başıboş bırakırsan vallahi tek kitap açmaz.

Başka gelenler olunca konu değişti. Kemancıların sayısı artınca notalarımı alıp alt odaya indim. Orada da bir süre çalışıp Mozart kv. 279’un ilk bölümünü oldukça çözdüm.

 

 

Yemekte, öğretmenlerin geldiği duyurulunca toplantı moplantı anılmadı. Aydın Öğretmen ne demişti? Mahir Öğretmen neler istiyordu? Faik Öğretmen’in ödevi neydi? soruları sürdü gitti. Oysa her üç öğretmenin de verdiği ödevler, daha önce verilip de başarıyla yapılmamış ödevlerdi. Salt geçen ders değil ondan önceki derslerdeki gibi. Geçen ders neredeyse tüm dersler nasihatlerle, hikâyelerle geçmişti. Aydın Öğretmen’in istediği bir günlük ya da haftalık değil, ömür boyu sürecek bir çalışma; düzensiz seslerin bir düzene sokulması. Bunun için de Aydın Öğretmen bir koşul koydu:

-Her gün en az on- on beş dakika şan çalışması yapmak! Mahir Öğretmense, hantal bedenlerimizi, ellerimizi, kollarımızı bir enstrüman gibi kullanmak. Bu nasıl olur? Sürekli çalışmayla… Faik Öğretmenin istediğini zaten yapacak durumda değiliz. Piyano ile ilgilendiğim için arkadaşlara göre biraz farklı olmama karşın, ton değiştirmeleri doğru dürüst anlamış değilim. Arkadaşlardan farkım, fa, do anahtarlarını bilip notaları sıralamak, belli tonların akorlarını doğru basmak. Oysa armoni, önce bir duygu, sonra da bu duyguların seslere doğru olarak kondurulmasıdır.

Konuşmalara fazla bulaşmadan, dinledim, kalkınca da doğru salona indim. Faik Öğretmen gelmişti. Koluma girip beni alt odaya götürdü. Önce gülerek bana sordu:

-Temcit pilâvı nedir? Bu sözü çok duymuştum ama ne olduğunu pek bilmiyordum. Ancak, sık sık kullanıldığını, gene gene söylenen bir söz ya da hareket için söylenen bir deyim olduğunu biliyordum. Bunu söyleyince Faik Öğretmen gülerek bana takıldı:

-Senin de bir bilmediğin varmış, bak ben de bunu bilmiyordum. Gel öyleyse ben de bunu sana anlatayım. Bu dinsel bir sözdür. Pilavı biliyoruz, bu pilav da o pilavlardan. Ancak pilav yeme zamanı önemli. Belli aylarda sabah namazından önce bu pilâv yenirmiş. Kim yer? Namaz niyaz sahipleri. Dinsel gelenek olarak o saatte yalnız pilâv yendiği için o namazın adını almış. Temcit sabah namazı ya da önceki zamanmış. Senin anlayacağın Sabah Namazından önce değişmeden verilen pilava temcit pilâvı adı verilmiş. Buradan ötesini biliyorsun. İşte ben de sana temcit pilâvı verir gibi bilmem kaçıncı kez kendi bestemde yaptığım bir yeniliği çalacağım!

Faik Öğretmen bir süre kendi sözüne güldükten sonra eklediği yeni bölümü çaldı. Faik Öğretmenin çaldığı bölümün yeniliği eskiliği üstüne bir şey anlamadım ama olağanüstü bir durum dikkatimi çekti. Faik Öğretmen bestesini çalarken öylesine kendini kaptırıyor ki, elleri piyanoda ama başı bir yana bedeni bir yana gidip geliyor. Başını nasıl çeviriyorsa, bazen tavana bile bakıyor sanısını veriyor. Oysa beni sık sık uyarır:

-Piyano çalarken kendini disiplin altında tutacaksın! der. Geçen ders beni serbest bırakmıştı, çalıştığım parçayı çalmamı istedi. Konuşmalardan cesaretlenerek Mozart kv. 279’ın ilk sayfasını çaldım. Faik Öğretmen güldü.

-Cahilin cesareti, gerçek cesurdan fazladır! derler. Bu hoş bir şey değildir belki ama bunu sende görünce, ben daha da umutlanıyorum. Çünkü sen başladığın işin üstüne üstüne giderek başarıyorsun. Bak, sağ el yerine oturmuş. Mozart bu, belli zorlukları var. Ancak onun da püf noktaları yakalanabiliyor. Sen bunu yakaladın. Ancak sol el, sağ elle yarışamıyor. Mozart biraz da sağ-sol ellerin yarışıdır. Bir süre devam edelim! deyip bir kez de kendisi çaldı. Arpejli sağ uzun seslerden sonra sol elin aksanlı girişlerini tekrarlayarak dikkatimi çekti.

Faik Öğretmenle birlikte Öğretmenler Lokaline dek gittim. Oradan da büyük Salona uğradım. Halil Dere çağırdı. Muğlalılar toplanmış, en geri illerden biri olarak belledikleri Muğla’nın kalkınması için tartıştılar. Ara ara konuşurum ama pek canlı bulmadığım Rıza Dönmez bu konuda çok dertli. Az söylüyor ama öz söylüyor. Muğla’nın geçirdiği büyük depremden Muğlalıların akıllanıp dayanıklı bina yapmalarını, yol, liman gibi ticaret amaçlı çalışmaların ikinci plâna atılmasını savunması hoşuma gitti. Rıza Dönmez:

-İstediğin kadar yol yap, limanların olsun, her depremde evi yıkılan insanların nesi gidecek o yollarda? Ekrem Ula’nın düşüncelerini geçen yıl Ahmet Emin Yalman’ın kitabında görmüştüm. Ekrem Ula ile staj süresinde konuşmuştuk. Bu kez de tüm Muğlalıların onlara benzer düşünceleri olduğunu görünce bizim Kepirlilerin bu tür bir sorunu olmamasına üzüldüm. Tüm Trakya için olmasa bile Kırklareli ilinden burada beş arkadaşız, hiç mi ortak bir yöre sorunumuz yok? Kepirtepe Köy Enstitüsü ile Lüleburgaz arasındaki uyumsuzluk büyük bir sorun, bunu düşünemez miyiz?

Bir başka konu da, yuvaya bağlılık! Çiftelerliler, Çifteler deyip duruyor, Kızılçullular da öyle. Öteki Enstitülerden gelenlerde de benzer sahiplenme var. Kiminle konuşsam, müdüründen, öğretmeninden söz açıyor. Bizim Kepirtepeli taifesi suskun! Onların ne öğretmeni, ne de müdürü var? Sözü edilince herkes Kurucu Müdürümüz Nejat İdil için ah vah ediyor da hiç kimse o şimdi nerede? demiyor.

Yatınca da bir süre bunu düşündüm. Kepirtepe’deyken de böyleydi. Ayrılan öğretmenlere ben mektup ya da kart yazıyordum. Kimileri niçin yazdığımı soruyordu, kimileri de için için kızıyordu. Ahmet Gürsel Öğretmenin mektuplarını yıllar sonra gösterdiğimde şaşıranlar olmuştu. Kendilerinin, babalarından gelen mektupları bile saklamadıklarını söylemelerine ise ben hâlâ şaşıyorum. Neden saklamıyorlar? Mektup saklamak çok zor bir olay değil, koyarsın büyükçe bir zarfa kitaplarının arasında durur. Söylediğime güldüm:

-Onların kitapları da yok!

 

22 Ocak 1945 Pazartesi

 

Uyanınca, uyumadan önce düşündüklerimi anımsadım. Hemşerim Kadir Pekgöz benim düşüncelerimden habersiz, içtenlikle sordu:

-Abi, sen bilirsin, Faik Öğretmen bize ne ödev vermişti? Gülümseyerek:

Faik Öğretmen değil, Aydın gün Öğretmen, piyanoda ses temrinleri vermişti, alt piyanoda şimdi kimse yoktur. Koş, bağıra çağıra birkaç gam yap! Kadir, teşekkür edip gitti. İşte Kadir, benim arkadaşlarımdan biri, öteki de Abdullah Erçetin. Abdullah doğuştan müzikçi. Düzgün ses, duyarlı kulak onda; buna karşın umulmayan bir gevşekliği var. Bu gevşekliği onu ürkekleştirmiş, yapabilecekleri için bile ortaya çıkmaktan çekiniyor.

Kadir, kahvaltıya azıcık geç geldi. Ekrem Bilgin takıldı:

-Benim bildiğim, şişmanlar çok uykucudur, sen şişman değilsin, neden geç kaldın? Kadir çalıştığını söylemek istemediğinden saptırıcı sözler söyledi:

-İnsanlar salt uyuduğu için mi geç kalır, başka sorunları olmaz mı? Bu sorun sözü Kadir’in başına dert oldu:

-Vay be, ne arkadaşlarımız var! Biz ne duyarsız kimseleriz, sorunlu olan arkadaşlara yardım edemiyoruz! Bunu söyleyenlere hemen sorular eklendi:

-Yardım edemeyiz, çünkü onları sorunlarını bizden saklıyor!

-Sorunları çok kişisel olabilir!

-Aşk falan mı yani?

-Neden olmasın?

-Öyleyse çok yeni bir olay bu, eski olsa şimdiye dek sezerdik!

Kadir sinirlendi:

-Siz ne konuşuyorsunuz be? Kendiniz her zaman geç kalıyorsunuz, size aşık maşık diyen oluyor mu?

Ekrem Bilgin çok rahat, söylenenleri duymamış gibi Kadir’e sordu:

-Sizin Trakyalılar bu “Be!” sözünü neden kullanıyorlar? Buna da Abdullah karşılık verdi:

-Trakyalılar gerçekte, Be!” değil “Abe!” derler. Okumuş olanlar “Abe’yi, “Be!” şekline sokarlar. Bu kez de Kadir’in okumuşlar katına yükselmesine takılındı. Kadir dayanamadı, bana dönerek:

-Abi, doğru söyle, sen bunlara bir şey mi dedin? Ben de arkadaşlara döndüm:

-Ben size bir şey mi dedim? Gülüşerek masadan kalktık.

Aydın Öğretmen “Günler Aydın! diyerek geldi. Önce bir şarkı söyledi, tanıdık değildi ama sevinçli bir şarkıydı. Arkasından biraz sesini değiştirip bir başka şarkının girişini söyledi. Bize sordu:

-Tanıdınız mı? Birbirimize baktık ama bilemedik. Açıkladı, Smetana-Satılmış Nişanlı Operası’ndan. . . Operayı izlemiştik ancak, şarkılarını bilecek ölçüde yakından tanımamız olanaksızdı. (Ben operayı iki kez izledim) Aydın Öğretmen açıkladı:

-İlk şarkı Yenik’ in, ikinci de Vaşek’in. Aydın Öğretmen, sustuğumuzu görünce bizi teselli etmek için operaların bir görüşte kavranmalarının zorluğunu, bunu doğal karşılamamızı anlattıktan sonra da Satılmış Nişanlı Operasını özetledi. Çok ilgilendiğimizi görünce:

-Gelin bugün Opera konusu üstünde duralım! deyip kısaca opera, opera tarihi konusu üstene konuştu. Figaro’nun Düğünü Operası’nı anlatmak üzereyken Bölüm Başkanımız geldi, Aydın Öğretmenin kulağına bir şeyler fısıldadı. Aydın Öğretmen:

-Öyle mi? peki! deyip kalktı. Bize:

-Vaadim baki, haftaya devam edeceğiz, bizim başka bir önemli işimiz varmış! deyip ayrıldı. Bölüm Başkanı açıklama yaptı:

-Branş öğretmenleri, son sınıf bitirme tez konuları için ortak karar alacaklar. Biliyorsunuz, sizin dört ana konuda genel olarak ders okutma yükümlülüğünüz olacak. Bu dört konuda bitirme tezi hazırlayabilirsiniz. Ancak bunların başlık olarak saptanması, bu branşların öğretmenlerince saptanır, hükmü vardır. Son sınıfların günleri azalıyor. Sizin bile şimdiden araştırıp soruşturmaya başlamanız gerekmektedir. Verilecek karar, resmiyet kazanınca size bildirilecektir. Serbest kaldık ama sevinemedik:

-Ne olacak, ne konular seçilecek? Hele dört konuda ders verme yükümlülüğü ne demek? Soruları, uzun süre tartışıldı. En çok da, Tiyatro konusuna şaştık, ondan da tez konusu alınabilir mi? Köy Enstitülerinde böyle bir ders yok. Bir tartışma başladı:

-Yoksa bile konur, şimdilerde uydurma oyunlar ortaya çıkıyor, bunları bir düzene koymak amacıyla belki ders koymayı düşünüyorlar. Sevinenler, üzülenler oldu. Kamil Yıldırım’la Muttalip Çardak dışında enstitülerde, tiyatro işlerine bulaşmayı kimse istemedi. Resim-Sanat Tarihi öğretmenleri yok, onlar sayılmıyor mu? Bu kez de bölümün dört yönlü oluşu konuşuldu. Müzik, Tiyatro ! deyip kalındı. Bir süre, arkadaşların ortaya getirdiği olasılıkları inledikten sonra alt odaya inip piyano çalıştım.

Yemekte, aynı terane! Tez konuları neler olacak? Son sınıflar kendiliğinden konularını seçmişti. Onları seçerken kafadan seçmediler, kesinlikle bölüm Başkanıyla konuştular. Şevki Aydın, Halk Türklerini çok sesli yapmaya başladı, Hüseyin Çakar, Ankara Yöresi Sinsin oyununu çok sesli yapmaya başladı. Bölüm Başkanı bana bile Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nı ele alırsan çok iyi edersin, gelecekte bunun kitabını da yazarsın! demişti. Sanırım böyle başlıklar altında değişik konuları toplayacaklar.

 Yemekten sonra da Faik Canselen Öğretmen gelmedi. Serbest çalışma yaptık. Geç vakitler Bölüm Başkanı söylenerek geldi:

-İnsanların cahiliyle iş yapmak zor. Gittiğiniz yerlerde, öğrencilerden, çalışanlardan çok cahil yöneticilerden çekeceksiniz! dedi, kesti. Belli ki Müdür Rauf İnan’ı kastetmişti. Ancak ad vermedi. Konuyu değiştirmiş gibi yaparak, Yüksek Köy Enstitüsü gerçekten bir yüksek okulsa başına buyruk olmalı, böyle sığıntı gibi yüksek okul olmaz, Bunu Hakkı Bey’e bir güzel anlatmak gerekecek. Bir süre sonra da neden sinirli olduğunu açıkladı:

-Gece verilen yabancı sanatçıların konserleri için okulun kamyonu ile Ankara’ya neden gidemiyormuşuz? Oysa bu dert, bugünün değil, neden bugün sinirleniyor? Belli ki Okul Müdürü toplantıda dırdırlık etti. Bölüm Başkanı buna kızdı ama bunu açıklayamadığı için işi kamyon işine bağladı. Arkasından da, salonun altına eklenecek keman çalışma odaları için, ancak yazın başlanacağı vaadini ekledi. Arkadaşlar buna çok sevindiğinden Bölüm Başkanının sızlanma etkileri uçtu gitti.

Arkadaşlar, tezler konusunda var sayımlar yaptılar. Genellikle Müzik ağırlıklı öneriler sıralandı. Okul şarkısı bestelemek, Marş bestelemek, yöresel halk Türküleri toplamak, Halk Türkülerini çok sesli yapmak, Keman-Piyano ikilisi için bir parça bestelemek (Sonat formunda-Giriş, gelişme-sonuç)

Bunları kendimiz sıraladık, ancak öteki konularda bir olasılık üretemedik. Abdullah Erçetin, işin kolayına kaçıp Sanat Tarihi’nden konu seçmeyi düşledi.

-Edirne’deki camileri tanıtmak! Bunu, önce tüm arkadaşlar çok yerinde buldu ama, üstünde konuşulmaya başlanınca “O nasıl olacak? Bu nasıl bulunacak?” soruları Abdullah’ı caydırdı. Bu kez de Azmi Erdoğan, Konya’daki eserleri tanıtmaya kalkıştı. Bursa’yı önerenler oldu. Nihat Şengül uzun bir Adammmm sende!” dedikten sonra:

-Daha bir yılımız var; son sınıflar düşünsün; onlar ne yaparsa biz de onlar gibi yaparız! deyip kemanın yayını çekti.

Kemancılar başlayınca piyanoya oturup Mozart kv. 279 No:1 Sonatı tekrarladım.

                                 *

Yemekte, Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenden söz açıldı. Yahya Kemal için “Büyük Şair’dir!” dedi. Kendisi onun şiirlerini açıp okuyor mu acaba? Neden okumayacağı sorulunca doğrusu inandırıcı bir karşılık verilemedi. Yahya Kemal Beyatlı hakkında ilk büyük övgüyü ben daha orta birinci sınıftayken Fikret Madaralı Öğretmenden duymuştum. On satırlık bir şiir okumuş sonra da:

-Şair, bunu on yılda tamamlamış! demişti. O şiiri bulup okudum. Hiçbir şey anlamadım ama bunu onur sorunu yapıp şiiri ezberledim, sözlerin anlamlarını da uzun zaman içinde bulup yerlerine koydum. Sözlerin anlamlarını yerine koyunca daha çok hoşuma gitti. Bir daha da hiş unutmadım. Sanırım üç yıl sonra bir gün Türkçe dersimize Trakya Genel Müfettişi Abidin Özmen geldi. Türkçe Öğretmenimizi Sabahat Kartekin, Mehmet Başaran’ın şiir yazdığını söyleyince Genel Müfettiş:

-Dinleyelim! dedi. Mehmet Başaran, bin bir naz içinde, kısık bir sesle, açlıktan susuzluktan söz edince Genel Müfettiş sonunu beklemeden sordu:

-Yahya Kemal’den şiir okumaz mısınız? Sabahat Öğretmene bakmadan ayağa kalkıp:

-Okuyoruz! dedim. Genel Müfettiş gülümseyerek:

-Oku bakalım! deyince ben, soluk soluğa Mahurdan Gazel’i okudum. Kendi kendime okuduğumdan daha güzel okuyamamıştım, bunu biliyordum. Ancak soruya karşılık vermiş olmanın mutluluğunu yaşamıştım. Koskoca Genel Müfettiş bana teşekkür etti. Sanırım bu olayın etkisiyle ben Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirlerini anlamaya çalışıyorum. Yabancı gelen sözler, söz tamlamaları var ama onları çözmek Tevfik Fikret ya da öteki aruzcular kadar zor değil. Arkadaşların isteği üzerine şiiri bir daha okudum, mısra mısra da açıkladım.

 

                        Mâhûrdan Gazel
 
              Gördüm ol meh dûşuna bir şal atıp Lâhûrdan
              Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nûrdan
 
              Nerdubanlar busîş- î nermîn -î dâmâniyle mest,
              İndi bin işveyle bir kâşâne yî fağfûrdan
 
              Atladı dâmen tutup üç çifte bir zevrakçeye
              Geçti sandım mâh- ı nev âyîne-yî billûrdan
 
              Halk ı Sa’d-âbâd iki sâhil boyunca feç fevç
              Vade i teşrifine alkış tutarken dûrdan
 
              Cedvel i simin kenarından bu âvâzın Kemâl
              Koptu bir fevvare i zerrin gibi mahûrdan

 

Şair, sevgilisinin beyaz göğsüne Lahûr (*) yapımı bir şal sardığını, gül yanakları üstüne de nûr gibi beyaz yaşmak çektiğini görmüş. Sevgilisinin, merdivenlerden inerken etekleri merdivenlere öper gibi sürünerek, görkemli saraydan neşeli bir hava içinde inip hemen orada onu bekleyen çifte bir kayığa atlayıp parlak ayın bir ışıklı aynadan kayması gibi süzülüp gitmiş. Onu bekleyen Saadabat halkı iki sahil boyunca uzaktan uzağa sevgiliyi alkışlarken şair de sahilin uzak bir kıyısından bu gazeli bir değerli nesne gibi haykırmış.

(*) Lahur, Hindistan’da örme işleriyle ünlü bir kent. Meh dûş: Beyaz göğüs. Nerduban; merdiven. Busişi nermin; karşılaşma, öpüşme. Damen ; Etek. Mest; kendinden geçme, hoşlanma. İşve: Cilve, yakınlık duyma. Kaşanei Fağfûr: Kıymetli maddelerden yapılmış mekân, saray. . Zevrakçe, kayık, sandal, deniz aracı. . Mahiney: Yeni doğmuş ay. Ainei billûr parlak ayna. . Fevç: Çok, sayısız. . Vadei teşrif: Sözlü olarak gelme, haberli gelme. Dûr: Uzak , ırak, aralıklı. Cedveli sim: Gümüş çizgi, cedvel ya da uzayan ışık. Avaz: Haykırma, bağırma.                                                                                                   Fevvare i zerrin: kıymetli taş zerrecikleri , altın, gümüş gibi maden parçacıkları. Mahûr: Uzak, uzun aralık. . .

Takti:

      Ced  ve  lî  sî  /  min  ke  na   rın / dan  bu  â   vâ  /  zın  Ke   mâl

       -    .   -   -      -    .    -    -      -    .   -   -      -   .     -

      Kop  tu  bir fev / vâ   re   î    zer / rin  gi   bî  mâ /  hû  ( r )  dan

       Fa   i   lâ  tun   fa    i    lâ   tun   Fa   i   lâ  tun   fa   (i)   lun

 

Arkadaşların bilmediği değil de önemseyip üstünde durmadıkları konuları anlatmak hoşuma gidiyor. Onlar da beni dinliyorlar, bu bana cesaret veriyor. Böylece hem bildiğim konuları tekrarlama olanağı buluyorum hem de konuşma mekanizmam gelişiyor.

Yemekten sonra kitaplığa uğradım, Varlık Dergisi gelmiş olabilir, gelmemiş ya da geldiyse biri almış olabilir; eski dergileri karıştırırken zamanı geçirdim. Cemil Sena Ongun’un Saadet Yolları’nı okudum. Kitap olarak çıkarsa alacağı kitaplardan biri olacak. Ancak yazının başlığına takıldım. Varlık Dergisi’nin sahibi çok yenilikçi. Üstelik dilin durulaşmasını savunuyor. Öyleyken Saadet başlıklı yazıları basıyor. Oysa saadet’in karşılığı mutluluk. 1932 yılından bu yana kullanılan Cep Kılavuzlarında bu gösterilmektedir. Bu yazar bu kılavuzları görmemiş olamaz. Yoksa o da Ahmet Emin Yalman taifesinden mi? O zaman Varlık gibi Türkçeci bir dergide bulunması bence doğru olamaz!

Yatınca da bunları düşündüm, neden herkes başka başka düşünüyor? Cumhuriyet, Atatürk, Devrim, diyenler bakıyorsun Devrimlerin bir parçası olan yeniliklere gelince ayrılıveriyor. Bizim arkadaşlarda da bu gevşeklik var. Öğrenci Başkanımız bile zaman zaman “Hocalar geldi! deyiveriyor. Hoca dedikleri de profesörler, doçentler! Anımsatınca da gülerek:

-Alışmışık bir kere (!) “Alışmışız”a da alışamıyorlar… Bayan öğretmenlere “Hocahanım!” diyenler, bayan Öğretmen demeye alışamıyor. Sonra da “Devrimlerin bekçisiyiz!” diye marş söylüyorlar.

Yatınca bir süre bu terslikleri düşündüm. Böyle alışkanlıklar bırakılamazsa, bunlar öğrencilere de aşılanacak. Kendi kendime söylenerek uyudum. . .

 

 23 Ocak 1945  Salı

 

Enver Ötnü, ”Günaydın horozlar! diye seslenince karşılık verildi. Bir ses:

-Enişte, tavukları unuttun! Enver Ötnü:

-Onu sana söyletmek için kestim. Bunlara tavuk dersem gücenirler! Gülmeler oldu:

-Vay akıllı, vay! Abdullah Ön yüksek sesle sordu:

-Nerden çıktı şimdi bu horoz tavuk lafları? Buna da gülenler oldu. Birisi:

-O bir şiirdir cahiller, şiir okumadığınız nasıl da belli oluyor! Konuşan Burhan Güvenir’di. Birden “Yaşa Doç. sesleri yükseldi. Arkasından da “Oku!” önerileri geldi. Ali Bayrak okudu:

-Günaydın horozlar tavuklar, memnunum yaşamaktan! Bu kadar! deyip durdu.

Uzaktan biri tekrarladı:

 

                      Günaydın tavuklar, horozlar
                      Artık memnunum yaşamaktan
                      Sabah erkenden kalktığım zaman
                      Siz varsınız;
                      Gece yıldızlar var, karım var,
                      Günaydın tavuklar horozlar!

 

“Yaşa!” sesleri arasında adı geçti. Haşim Kanar, Kızılçullu grubundan, o da şiir yazıyormuş. Tanımıştım, esmer, konuşkan bir arkadaş. Nuri Özyıldız:

-Yaşa hemşerim, Manisa’yı sen şenlendireceksin! Gülenler oldu. Orhan Doğan sordu:

-Tavuklar, horozlar var, yumurta yok mu? Orhan Doğan’a Bölüm arkadaşı Şevki Aydın karşılık verdi:

-Manisalı tavuklar, Konyalı tavuklar gibi horozlarla bir araya gelince hemen yumurtlayıvermezler! Abdullah Ön, Orhan Doğan’a çıkıştı.

- İki gözüm Orhan, savunamayacağın davaya girme!

Kahvaltıda Haşim Kanar’ dan söz edildi. Kızılçullulu arkadaşlar onu çok övdü. Kısa boylu, pek gösterişli değil ama çok canlı, atakmış. Şiir de yazıyormuş. Bayramlarda önemli günlerde çıkıp konuşuyormuş. Abdullah Erçetin ekledi:

-Bizim şair, kış uykusunda, çıkıp iki satır okumuyor. Ekrem Bilgin karşılık verdi:

-Sizinki işini biliyor, dergiye nasıl yamanmış hem de üç şiir birden. Kadir Pekgöz’ün hemşerilik damarı atmış olacak:

-Hemşerimi yermeyin, o, okula girdiğimiz günlerde daha şiir yazıyordu. Nedense Kadir’i haklı buldum, kızsak da sevmesek de bizim hemşerimizdir. Altı yıldır da aynı kazandan besleniyoruz. Dergide şiirleri çıkan öteki kimselerin yazdıkları daha mı güzel?

                                    *

       Sabahattin Öğretmen, gülümseyerek geldi. Masasına kitaplarını bırakıp tüm arkadaşları göz süzerek baktı. Bu bakış bana, ilkokul yıllarımda Ahmet Korkut Öğretmeni anımsattı. Ahmet Korkut Öğretmen yoklama yapmaz, yüzlerimize bakarak eksikleri saptardı. Üç dizi sırada oturuyorduk. Eksik olanları kolay saptar:

-Süleyman’la Mehmet ya da Leyla gelmemiş! derdi. Arkadaşımız Süleyman, sürekli geç gelirdi. Ona arkadaşlar takılıyordu:

-Lambaları söndürdün mü? Bu lamba sözü nereden geliyordu, bunun bir türlü anlamamıştım. Sonraları Süleyman’ın adı Lamba Süleyman olmuştu. Sanırım, geç gelmeyi, erken davranma şekline çevirip alay ediyorlardı:

-Lambaları söndürdün mü?

Sabahattin Öğretmen kimseye bir şey demedi; birden.

-Şiirleri, beğenmek zorunda değiliz. Daha önemlisi şiir okuyup okumamamızdır; acaba biz şiir okuyor muyuz? Okuyorsak nasıl şiirleri okuyoruz? Bu şiirler gerçekten okunmaya değer mi? demeye hakkımız var mı? Bunun ölçüsü nedir? Beğendiğimiz şiirleri başka beğenen var mı? Beğenenlerin bilgi düzeyi kendimize göre nasıldır? Bu soruları daha uzatabiliriz. İsterseniz bugün şiir okuyalım! deyip karşılık beklemeden masasına oturup şiirler okudu. Önce Halk Ozanlarından okudu. Halk şiiri olduğunu anladım ama ikisi dışındakilerin şairlerini seçemedim. Seçtiklerimin biri Dertli, öteki de Pir Sultan Abdal’dı. Okumayı kesince Sabahattin Öğretmen şairlerin adlarını söyledi. Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Dertli, Karacaoğlan, Emrah, Gevheri, Aşık Ömer. Öğretmen bunların okur yazar olmadığı söyleniyor; eğer doğruysa bu denli düzgün nasıl yazdıklarını düşünelim; isteyen kişi nelere muktedirdir, onlara haklarını verelim! Bunlardan, ilk okuduğu Aşık Veysel’i tanıdığımızı, gözlerinin bile görmediği bildiğimizi anımsattıktan sonra bu şairlerden birer şiir yazmamızı istedi. Bu kez de, Divan şairleri, Fuzuli, Baki, Nef’i, Nabi, Şeyh Galip’ten birer şiir okudu. Gülümseyerek:

-Bakın bunlar okumuşlardan, öyle ki, adeta, askerî bir disiplin altında kurallar öğrenip uygulamışlar. Lütfen bunlardan da birer örnek bulup yazın. Bir süre gülümser bir yüzle baktıktan sonra gelelim bu iki şiir anlayışının karması sayılan bir üçüncü şiir anlayışına deyip Rıza Tevfik, Ziya Gökalp, Orhan Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Faruk Nafiz Çamlıbel’den şiirler okudu. Bunlardan da birer örnek yazmamızı, bunları tekrar tekrar okumamızı, bu üç değişik şiir anlayışına bir dördüncü anlayışın katılıp katılamayacağını düşünmemizi istedikten sonra Orhan Veli Kanık, Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Ahmet Muhip, Ziya Osman, Cahit Sıtkı , Necati Cumalı adlarını sayarken ders bitti. Öğretmen “Kaldığımız yerden bu konuyu sürdürelim” deyip ayrıldı.

Kitaplıktan Büyük Salona taşınırken sızlanmalar oldu:

-Kim çıkardı bu şiir işini? Bu kadar şiiri biz nereden bulup yazacağız? Mehmet Toydemir:

-Kolayı var arkadaşlar, bu konunun bu şekle dökülmesine şair arkadaşlarımız neden oldu, onlar bize bu şiirleri bulsunlar! Az ilerimde yürüyen Mehmet Başaran, renklenmiş bir yüzle Mehmet Toydemir’e bakarak, ağlamaklı bir sesle:

-Onlar nereden bulsunlar? diye sordu. Zekeriya Kayhan, Mehmet Toydemir’e çıkışırca:

-Onlar neden arasınlar ki, söyle onlara, onların yerine birer şiir yazıvesinler! deyip yanındakileri güldürdü.

Yunus Kazım Öğretmen, her zamanki gibi Nerede kalmıştık? ya da şuradan devam edelim! demeden sordu:

-Siz öğretmensiniz, öğretmen gibi düşünüyor musunuz? Arkasından da yakın bir gelecekte ansızın karşınızda çocuklar olacak, onların ruhsal durumlarını nasıl değerlendireceksiniz?

Önce dikkat üstünde durdu. Muzaffer Kayhan, Kadir Aytekin, Numan Köseoğlu, Fatma Ersan arka arkaya kalkıp dikkati tanımladı. Öğretmen dikkat çekti:

-Siz dikkati değil insanın dikkatli hallerini tanımlıyorsunuz. Ben sizden dikkatin kendisini istiyorum! deyince büyük bir suskunluk oldu. Öğretmen dikkati tanımladı. Tanımladıktan sonra da Süleyman Karagöz’e, Mehmet Gönül’e tekrarlattı. İnsanın, tüm duygu organlarını bir noktaya teksif ederek bilinçli algılama yapması! şeklinde yapılan tanımdan sonra sorular soruldu. Bilinci nasıl tanımlarız? Algılamayı nasıl tanımlarız? Öğretmen bu kez:

-Siz, olayı tersine döndürüyorsunuz; bunları ben sizden istiyorum; dikkat de dahil her üçünü birer örnekle siz tanımlayın. Bunlar öğrenmenin ana kapılarıdır, daha doğrusu kapıdan giriş için kapının açış şifreleridir. Bunlarsız öğrenme olmaz. Şükrü Koç parmak kaldırdı. Öğretmen söz verince Şükrü sordu:

-Çocuklar ilk öğrenmelerini bu şifrelerle mi açıyor? Yunus Kazım Öğretmen güldü:

-Soruya soruyla karşılık verilebilir. Ördek yavruları yüzmeyi bunlarla mı öğreniyor? Arkadaşlardan gülenler oldu. Öğretmen gülenlere takıldı:

-Niçin güldüğünüzü pek merak ettim, sorsam acaba ne diyeceksiniz? Mustafa Parlar parmak kaldırdı. Öğretmen işaret edince Mustafa Parlar:

-Psikoloji dersi okuyoruz ama olayın bu kadarını bile açıklayamıyoruz. Ben şahsen buna güldüm. Öğretmen:

-Altmış kişilik bir topluluğuz, bireysellik bizim sorunlarımızı karşılamaz. Sizinki çok bireysel, ayrı ayrı inceleyip ayıklama olanağı bulunsa gülüş nedenlerinin kaynağında bile kesinlikle farklar görülecektir. Bir söz vardır, zaman zaman söylenir; buraya pek yakışmasa da tekrarlayabiliriz:

-Güleriz, ağlanacak halimize! misali. . . Mustafa Parlar özür dileyip oturdu. Bu kez öğretmen, bu tür gülmenin, kişiler için kendi gerçeklerinden bir kaçış olduğunu, bunun mantıksal bir tepki değil tümüyle bir içgüdü tepkisi olduğunu, oysa konuştuğumuz olayların doğrudan bilinç denetiminde sürdüğünü anlattı. Gülmenin, iki tür oluştuğunu, birinin bilinçli, ötekinin refleksel olduğunu anlattı. Üstünde durduğumuz gülmenin de refleksel olduğunu, hoşa gitmeyen bir durumda organizma, olayı böyle savuşturuyor; bedende bir kıpırdama olmaz. Gülen kişi kimi kez niçin güldüğünü bile bilmez. Öteki gülme bundan çok farklıdır, o, bilinçlidir. Bilinçli gülmede insanın bedeninde büyük bir değişme olur. Ruhsal olarak baskı altında değildir, bireyin bakışı, konuşması başka konuşmalardan çok farklıdır.

Öğretmen konuyu azıcık değiştirip, sözü tiyatrolara, filmlere getirdi. Önce filmleri sordu. Güldürücü filmden çok, filmler öncesi gösterilen Üç Ahpap Çavuşlar’dan, Lorel Hardi’den, Şarlo’dan söz edildi. Bu üç gülmece kaynağının farklı olup olmadığını sordu. Soru pek anlaşılamadı. Öğretmen kendisi açıkladı:

-Ben, Şarlo’yu izlerken gülmekten çok düşünmek zorunda kalıyorum. Şarlo, bedenini böyle nasıl kullanıyor? Soru anlaşılmış olacak arkadaşlardan kimileri kendi gördükleri olağanüstü gösterileri andılar.

Öğretmen, gülmenin, bireysel olduğu kadar toplumsal bir gereksinim olduğunu, bunu sezen yazarların çok eskilerden beri tiyatrolarda komedi bölümünü geliştirdiklerini söyledikten sonra duraksar gibi oldu, ortaya:

-Bunu tiyatro yapanlara soralım! deyip gülümsedi. Azmi Erdoğan, Talip Apaydın, Muttalip Çardak, Kamil Yıldırım parmak kaldırdı. Azmi Erdoğan, parmak kaldırdığından başka neredeyse ayağa da kalmıştı. Öğretmen ona söz verdi. Azmi Erdoğan, Eski Yunan tiyatrosu komedilerini anlattı. Kimileri doğrudan insanları güldürmek için yazılmış! dedi. Azmi konuşurken Muttalip Çardak parmak kaldırdı. Öğretmen ona bakınca Muttalip izlediğimiz, Shakespeare’in Yanlışlıklar Komedisini anlattı.

Öğretmen gülümseyerek Psikoloji Dersi için bir benzetme yaptı:

-Örümcek ağı gibidir, bir ipliğinden tutunca bütün ağı sarsabilirsin. Salt Komediler değil Dramlar, Trajediler de insan psikolojisi için birer kaynaktır.

       Yemekte, ders sanki sürdü gibi. Ancak ağırlıklı olarak eleştirildi. Çok yararlı oldu diyen olduğu gibi, iki saat konuşuldu, ne öğrenildi ki diyenler de oldu. Şarlo gibi öteki güldürücüleri ben de izlemiştim. Aralarında bir fark görür gibi oldum ama nedenini hiç düşünememiştim. İşte bu kendi kendime düşünemediğimi bugün rahatça çözdüm. Gerçekten gülüyoruz ama onun nedenini hiç düşünmüyordum. Bundan sonra düşünür müyüm, bilmem ya böyle bir konunun oluşunu öğrendim. Oysa gülme, gerçekten önemli ki, ayrılışlarda “Güle güle!” deniyor. ”Güle oynaya çalıştılar!” Gülme komşuna, gelir başına!” türü sözler var. Yunus Kazım Öğretmen’in söylediği:

-Güleriz ağlanacak halimize! Sözündeki gülme de ilginç geldi bana. Bu gülme de psikolojik bir olay değil. Belki de öğretmen o nedenle onu söyledi ama üstünde durup açıklamadı. Ağlanacak duruma gülmek bilinçli olamaz.

Öğleden sonra ilk saat müzik imlâsı yaptık. Öğretmen yazılı bir nota verdi, işaret ettikçe tek tek notları çaldım. Öğretmen kendisi, arkadaşları gözetledi. Ali Kuş’la hemşerim Kadir bir güzel azarlandılar.

İkinci saatte de türküleri söyledik.

Öğretmen keman grubu ile toplu çalışmaya geçince ben, alt piyanoya geçip Mozart kv. 279 no:1 sonatın Allegro bölümünü iyice pişirdim. Andante bölümüne de baktım. İlk bakınca direnerek sürdüremiyorum. Onun yerine eski çalıştıklarımı tekrarlayarak cesaretimi pekiştiriyorum. Sanki eski çaldıklarım bana yol açıyor. Ara ara yeni parçaya bakmak daha yararlı oluyor. Bir süre Chopinleri tekrarladım. Altı parça, Mozart sonatların yarısı kadar değilse de onları çalmak beni çok yoruyor. Chopin’de aralar, ses kesikliği oluyor. Sanırım, seçtiğim parçaları isabetli seçememişim, onlardan hoşlanmıyorum. . . Oysa Mozart’ta notalar su gibi akıp gidiyor. Mozart’ın 18 sonatı iki kitapta toplanmış. Onları karıştırıp karıştırıp, ilk bölümlerinin nota dizisine göre seçim yapıyorum. Kv. 283 No:5 sonata gözüm takıldı; giriş oldukça sade. Korkarak denedim, çok hoşuma gitti. Birkaç kez denedim, olacak gibi. Bu sıra Yıldız’la Necmiye geldi. Sonatı onlar da beğendiğini söylediler. Bu biraz gönül alma olabilirdi ama ben öyleye yormadım;

 

Sonat

 

Uğurlu gelmiş olmalarını diledim, tamamlayınca onlara çalacağımı söyledim. Yıldız piyanoya çok merak sardı, ara ara çalışmak istediğini söyledi. Salondaki piyanoyu boş bulunca çalmasını önerdim. Biliyorum olacak iş değil ama, düpedüz de susamazdım. Çünkü Bölüm Başkanının kesin kuralı var:

-Piyano öğrencisi olmayanlar piyanolara kesinlikle oturamazlar! Yıldız’a, Ders yılı sonunda enstrüman değiştirme şansı olduğunu, bu şansı kullanmasını söyledim. Bu arada Necmiye’ye de bunu önerdim. Necmiye, şaştığım bir kararından söz etti:

-Ders yılı sonunda ben, bu şansımı Ev İdaresi bölümüne geçmek için kullanacağım! dedi. Can-ciğer arkadaş, Necmiye ile Yıldız ayrılacak. Yıldız’a takıldım:

-Yalnız kalacaksın! Yıldız hazırcevap:

-Neden yalnızmışım? Sen varsın ya! Duraksar gibi oldum, yan gözle de onları süzdüm. Göz kırpıp gülüştüler! İçimden:

-Çocukça bir çıkış, bu, yetişkin bir bayan sözü olamaz. Bir bozuntu uyandırmamak için, sonata döndüm. Bu kez de Doğan geldi:

-Yemeğe gitmiyor musun?

Hep birlikte gittik.

Yemekte, Enstitü Bölümünde vereceğimiz uygulama dersleri konuşuldu. Her hafta birimiz ders verecekmiş. Bilmemize karşın kişiler sayıldı. Apaydın Talip, Bilgin Ekrem, Erdoğan Azmi, Çardak Muttalip, Erçetin Abdullah, Kuş Ali, Kadir Pekgöz, Şen İbrahim, Şengül Nihat, İbrahim Tunalı, Halil Yıldırım, Kamil Yıldırım. Şubat: Talip, Ekrem, Erdoğan, Muttalip, Mart: Abdullah, Ali, Kadir, İbrahim. Nisan: Nihat, İbrahim, Halil, Kamil. . . . Bizim grup sevindi, nisan ayına dek deneyim kazanacağız.

Yemekten sonra kitaplığa gidip, Psikoloji ödevimi tamamladım. Algılama, Dikkat, Bellek, Bilinç.

Algılama: Duyularımızla yoklayıp tanıdığımız bir nesneyi, daha sonra karşılaşınca, o nesne olduğunu bilecek ölçüde belleğimize yerleştirmek. Örneğin, portakalı ilk görünce rengini, şeklini, ellersek katılığını, yersek tadını tanırız. Bir başka zaman bir portakal görünce onun tadı, şekli, yapısı hakkında belli bir fikrimiz olur. İşte bu, bir algılama olayıdır. Algılama, tüm duyu organlarımızın birlikte etkinliği ile olduğu gibi tek ya da çift duyu organlarımızla da olabilir. Uzaydaki görüntüler görmeyle, sesler işitmeyle olduğu gibi görme-koklama ile çiçekleri tanıma, görme ile yoklama ile maddeleri algılama olmaktadır. Soğuk-sıcak tanıma ise dokunma ya da tensel algılamadır.

Dikkat: İlk karşılaştığımız bir nesne ya da olay karşısında tüm duyularımızı o nesne ya da olay üstünde toplamaktır. Ayrıca dikkat bir seçme olayıdır. Doğruyu yanlıştan, yararlıyı yararsızdan ayırma gücüdür. Canlının, bedensel sorunlarını seçip korumada önemli bir etkendir. İnsanların karşılıklı anlaşmaları dikkat denetimiyle kolaylaşır.

Bilinç: İnsanın kendini bilme durumu. Babam, kimi zaman ağabeylerimden biri istenmeyen bir davranışta bulununca:

-Aklını başına topla! derdi. Bunu duydukça düşünmeye çalışırdım, akıl dağılacak bir nesne mi ki? Daha sonra Sokrates’in sözünü öğrendim:

-Kendini bil! Sonraları da buna başka sözler eklendi. Anladım ki kendini bilmek oldukça önemli bir olay. Öncelikle insanın çevresindekileri iyi tanıması, onları tanıyınca kendisiyle karşılaştırıp onların yanında kendi yerini iyice seçmesi gerekiyor. Onlar neler yapıyor, kendisinin başarısı onlara göre ne durumda? Gene babamın bir sözüne geliyorum:

-Yaptığı iş insanın aynasıdır. Çevresindekilerin işleriyle kendisinin işlerini değerlendirince kişi kendisi hakkında bir karar vermelidir. Böylesine ölçülü-biçili işine ya da bir olguya, kişinin kendisini vermesi durumundaki dingin sürece bilinç denilmektedir. Bilinç, öteki kavramlardan bir bakıma farklıdır. Çünkü bilinç, onların ortak oluşturduğu bir etkinlik sürecidir. Bilinç olayını daha iyi anlamak için kişinin bilinç dışı davranışlarını incelemekte yarar vardır. Örneğin, içkili kimselerin dikkatleri dağınıktır, bellekleri güvensizdir, sinir sistemleri denge kayıbındadır. Dil sürçmeleri olur. Organizmanın bu tür başkalaşması, fikirsel düzenin bozukluğuna neden olur. Bu nedenle kişi kendini kontrol edemez. İşte bu durum bilincin zayıflığını gösterir. Kişinin ağzından çıkan sözler, içkisiz olduğu zamandan çok farklıdır. Ayrıca görülen rüyalar da bilinçsiz olaylardır. Çok kez gördüğümüz rüyalarda, gerçekte yapamayacağımız işleri yapar görünürüz. Uçarız, yükseklerden düşeriz. Kendimizi büyük öfkelere kaptırınca da bilinç mekanizması görevini yapamaz. Bir çok cinayetin nedeni budur; öfkesine yenilen kişi, o anda kızdığı birisini vurabilir. İntiharlar da  bir bilinçsizlik olayıdır. Bilinç, fikirsel bakımdan da önemlidir. Bilinçli durumda kişinin fikirsel etkinliği üst düzeyde olur. Bilinç dışı olaylarda ise fikirsel etkinlik yoktur. Çocuklukta bilinç, çok ağır bir gelişme gösterir. Öğretmenlerin bu şamada görevleri çok önemlidir. İlkokul öğretmenleri, gerçekte çocuklara bilgi vermez, veremez de, yapılan, yapılmaya çalışılan bilinç mekanizmasını geliştirmektir. İlerde öğreneceklerinin özlerini ortaya getirmesi bundandır. Algılama, dikkat, çağrışım gibi öğrenmeyi kolaylaştıran mekanizmaların ortak çalışması geliştikçe tekrarlar, parçaların birleşip büyümesini sağlayacak böylece bilgi yumağı oluşacaktır.

 Bellek: Duyuların algıladığı, sezgilerle kazanılan ya da duyuların oluşturduğu bilgileri koruyan, gerektiğinde ortaya sürebilen beyinsel öge, işlevsel güç. Bellek, ötekiler gibi bir psikolojik öge değil aynı zamanda biyolojik bir organdır, beyin katmanında, canlı bir etkinliği olduğu bilinmektedir. . Algılamalar Bellekte yığınaklaşır ancak öylece kalmaz, gerektiğinde harmanlanarak bambaşka bir biçimde gene ortaya çıkar. Fikir üretilmesi dediğimiz olgu da budur. Yaşadıklarımızı, öğrendiklerimizi, bunların birbiri ile ilişkilerini, bu ilişkiler yardımı ile yeni ya da geleceğe yönelik tasarılarımızı oluşturacak fikirsel ögeleri birleştirip barındıran, yeni fikirsel ürünler üreten kendine özgü yaşamsal bir güç kaynağıdır. . .

Çevremde kimse kalmayınca ben de yatakhanenin yolu tuttum.

Herkes uyumuş, geç kalmışım derken kalabalık bir grup yüksek sesle konuşarak geldi. Ali Yılmaz, adlarını söyleyerek uyardı:

-Musa, Rahim, Cahit, Mustafa! Lütfen… Uyuyanlar var! İhsan Güvenç de varmış, yüksek sesle sordu:

-Beni neden saymadın? Benim başım kel mi? Rahmi Özdemir karşılık verdi:

-Senin başın kel değil ama insafın çok eksik! İhsan Güvenç, sakin bir sesle:

-Öyle mi? diye sordu.

Uykum varmış, uyudum.

 

24 Ocak 1945 Çarşamba

 

Akşam kimdi o konuşanlar ?sorusuyla uyandım. ”Her zamanki konuşanlar!” yanıtı verildi. Musa Çınar savunma yaptı:

-Hiç de değil, şimdiye dek beni kime uyarmamıştır. Uyaran varsa söylesin?” Savunmaya bak savunmaya:

-Çevik hırsız ev sahibini şaşırtırmış! Gülenler oldu. Süleyman Alkan ricada bulundu:

-Sakin olalım arkadaşlar, üç gün sonra ayrılacağız. Bu günlerimizi sevgiyle anmak için pürüzlü, tatsız anılara meydan vermeyelim! Enver Ötnü, bir “Yaşa!” çektikten sonra sordu:

-Enişte, sahiden o kadar kısaldı mı? Abdullah Ön:

- Ona göre kısaldı, sana göre değil, sen biraz daha somun yersen boyun uzar! ”Enver Ötnü, Rüstem Gündüz’e takıldı:

-Enişte, sana göre çoktan bitmiş olacak, haberin olsun! Atışma uzun boy kısa boy üstüne dönerek sürdü. İsmail Tıknaz söze karışınca iki İzmirli, Hüseyin Sezgin’le Rahmi Özdemir birden:

-Aman hemşerim sen sus, adamlar boylarına göre konuşuyorlar; sözü sana çevirilerse üzülürsün. İsmail Tıknaz, Hüseyin Sezgin’e.

-Motor, sen kendini “Dev Aynasında mı görüyorsun, söyler misin boyun kaç? Hüseyin Sezgin, önce İsmail Tıknaz’ın boyunu söyledi:

-Napolyon gibi 169 cm. Hüseyin Sezgin’e soranlar oldu. Ona da İsmail Tıknaz karşılık verdi:

Napolyon’dan bir santim uzun 170 cm. Yan yana durmaları önerildi. İsmail Tıknaz:

-Motor dalavere yapar, ayrı ayrı ölçülelim! İzmirliler dalavere yapmaz! diye bağıran oldu. Arkasından da kahkahalar yükseldi:

-İzmir demek dalavere demek, bu nedenle adı Gâvûr İzmir’i olmuş! O eskidendi şimdi İzmir, Türkiye’nin göz bebeği!. . . Yaşasın İzmir! Arkasından da İzmir’in Kavakları başladı. Abdullah Ön de katılmıştı, çıkışanlar oldu:

-Sen İzmirli misin? Abdullah Ön sordu:

-Bu şarkıyı yalnız İzmirliler mi söyler? Arkasından da bir “Yandık! çekti. Bizim Konya’nın böyle bir şarkısı yok! Kesi Bağları şarkısı anımsatıldı. Konya Kaşık oyunları öne sürüldü. Abdullah Ön:

-Ben bu işte yokum, onları siz oynayın! deyip yürüdü. . . . .

Kahvaltıda önce, İzmir türküleri, sonra zeybekleri konuşuldu. Ekrem Bilgin, İzmir’den çok Ödemişli. İzmir oyunu olarak anılan zeybekleri Ödemiş’e bağlıyor. Nihat Şengül de İzmirli, ara ara Ekrem’e:

-Yeter be arkadaşım, anladık; Ödemiş, ödemiş işte! Borcunuz, harcınız yok, kopun şu İzmir’den, İzmir de kurtulsun Ödemiş de! Ekrem, alttan alarak:

-Yok yok, ayrılmak yok; mücadeleye devam!

                                 *

İbrahim Yasa, pipo ağzında kapıya dek geldi, yan dönüp pipoyla bir süre oyalandı, sonra da sol üst ön cebine yerleştirip içeri girdi. Günaydın! dedikten sonra gülümseyerek sordu:

-Ben o sözü pek sevmiyorum, “Nerde kalmıştık?” Kalmak sözü bana insanların, gerçekte sokak ortasında kalmalarını anımsatıyor; hani aradığı adresi bulamayanlar, çaresiz dolaşırlar. Siz böyle bir olayla karşılaşmamışsınızdır, ben gördüm! deyince Mehmet Toydemir ekledi:

-Biz kaybolacak denli bir büyük kent görmedik, siz de Amerika’da görmüşsünüzdür! Öğretmen, Toydemir’ e dikkatle baktıktan sonra:

-Söylemek istediğini tam anladığımı sanmıyorum, bir yanlış anlamayı önlemek için açıklayayım, ben Amerika’nın büyük kentlerinde pek yaşamadım. Kaldığım yerler en çok Ankara durumundaydı. Amerika’daki üniversiteler, kentlerin adıyla söylenir ama, bizdeki gibi kentin ortasında değildir. Öğretmen, sanki bu dersi önceden tasarladığı bir plâna göre işlemek istermişçesine, ilk sözünün üstünde durdu. Önce Amerika’da yerleşim olaylarını anlattı. Avrupa’dan canlarını kurtarma amacıyla bilinçsizce kaçarak, orada yaşama tutunmaları bir mucizedir. O nedenle ilk yerleşimler neredeyse bir toplumsal kargaşadır. Bu kargaşa, sayısal artış sonucu bilinçli bir yöne dönmüştür. Sonra sonra beklenmeyen gelir artışı biraz şımarıkça kentleşmeye dönüşmüştür. Bu nedenle oradaki yerleşimler günümüz insanının görmeden tasarladığı sanıları ile, gördükleri A. B. D. çok farklıdır. Öğretmen bundan sonra A. B. D. bir yana bırakıp, dersimizin konularından biri olan göçebelikten toprağa yerleşme olayı içinde bulunan bizim yurdumuzdaki yerleşim durumunu incelememizi önerdi. Kendi köylerimizin geçmişi hakkında bildiklerimizi anlatmamızı istedi. Bu soru, benim için kolay yanıtlanacak bir soruydu. Öğretmen önce köylerimizin kuruluş tarihlerini sordu. Yüz yıldan eski olan köyleri, incelemeye bırakarak daha yenileri anlatmamızı istedi. Benim köyüm, henüz kırk beş yıllık olduğundan en yeniler arasında sayılınca öğretmen söz verdi. Köyümüzün kuruluş hakkında oldukça bilgim vardı, anlattım. Köyün kondurulduğu yerin Padişah Çiftliği olduğunu söyleyince öğretmen açıklamada bulundu:

-Bilinçli yerleşimden bunu kastettiğini, o yerde hangi amaçla olursa olsun daha önce bir yaşam belirtisi varsa oraya yerleşmek mantıklıdır. Amerika’da çok yerde bu olanak bulunamamış, ya da aranmamıştır; o nedenle bilinçsizlik sözünü kullandığını tekrarladı. Öğretmenin dikkatle beni dinlediğini görünce Kepirli arkadaşları da tanık göstererek Kepirtepe Köy Enstitüsü bitişiğindeki Yeni Bedir köyünün kuruluşuna katıldığımı da anlattım. Öğretmen, Yeni Bedir köyü, köylülerin yöreye uyumları için sorular sordu. Aralarına katıldığı eski köylerle ilişkilerini, merak ettiğini söyledi. Bu kez de köyün kurulmasına önayak olan muhtar Kamber Amcamı överce tanıttım, Köy Enstitü Müdürü ile sık sık görüşen, 36 köyü olan Lüleburgaz’da en çok tanınan muhtar olduğunu anlattım. Öğretmen:

-Bu da bir şans, merak ettim, okula karşı durumu nasıl? dedi. Okula köyün topraklarından bağışta bulunduğunu, okulun su kaynağı olan artezyenlerin, köyün topraklarından çıkarıldığını anlatınca öğretmen gülümseyerek:

-Ne iyi ne iyi!

Öğretmen, kendisinin Doğu Anadolu köyleri için yaptığı kısa bir araştırmada, oradaki köylerin başka amaçlara yönelik olduğunu, geçimden çok korunmak amacı güdüldüğünü anlattı. Kentlere gelince:

-Anadolu’daki kent kuruluşlarının çok eskilere dayandığını, yeni oluşan kentler için söylenenlerin bilimsel olmadığını, örneğin Elazığ için, Padişah Abdülaziz’in kurduğu söylenir. Zaten adı da ondan gelmektedir. Oysa Elazığ’ın binlerce yıllık Harput’un yer değiştirmesi olayı olduğu, o nedenle ona yeni kuruldu denemeyeceğini, anlattı. Ankara’dan örnek verdi. Bir Kale Ankara’sı var, şimdi bir de Yenişehir Ankara’sı. Zamanla Ankara İstanbul yolu çevresine inip batıya kayacak. O Ankara’nın tarihini Kale Ankara’sından ayıramayız. Öğretmen, köylerin de bu tür olanları vardır, incelerken buna dikkat edilmesini önerdi. Öğretmen son olarak:

-Bakın biz de bir fırsat konusunu işledik. Ben de ilkokul öğretmeni olarak yetiştim. Öğretmenlerim hep bunu söylerdi, en iyi ders, Fırsat kollama metodu ile verilen ders derlerdi. Ne zaman mı? Bundan 20 yıl önce. O yandan bu yana pek bir şey değişmedi!

Arkadaşımız Burhan Güvenir, ders anlatmak için hazırlanmıştı, sıra gelmeyince suskun bir tavır almıştı. Öğretmen ayrılınca Burhan Güvenir’e takılanlar oldu:

-Doç, senin ÇELTİK  köyü ne zaman kurulmuştu? Burhan Güvenir:

-Ya Subhan Allah! çekerken Doç. Halil Demircioğlu ağır çantasını masaya koyup boynunu sağa sola çevirir gibi yaptıktan sonra, sanki bir önceki konuşmaları dinlemiş de tersini yaparım! derce:

-Nerede kalmıştık? diye sordu. Arkadaşlardan gülümseyenler oldu. Öğretmen, anlar gibi oldu, gülümseyerek sordu:

-Konuları bitirmiş olamayız. Bizim konularımız bitmez. Olsa olsa bir konuyu burada keselim! deyip başkasına geçeriz. Gerçekte bizim konularımız sınırlıdır:

-Türk İnkılâp Tarihi, günümüz söylemiyle Devrimlerimizin tarihi. Fakültedeki derslerimde ben buna uyarım. Ancak sizinle bilerek, zaman zaman genel tarih alanına kayıyorum. Amacım, ilerde işinize yarayacak konulara değinip bir ön bilgi yolunu çizmek. Öğretmensiniz, bunu unutmamanızı istiyorum, bizim halkımızın tarih bilgisi hiç yok denecek kadar azdır. Dinimiz İslâmiyetten gelen bir anlayışla halkımız, Osmanlılar döneminde iyice uyutulmuştur. Dünya üstünde Türk adı taşıyan Orhun Kitabeleri’ndeki yazıları bir Danimarkalı uzman çözmüştür. Dil, Uygurca’dır. Az ilerisinde Uygur Türkleri oturmaktadır. Tarih (İ. S. )730’lu yıllar. Peygamberimiz Hazreti Muhammet’ten sonra hatta şimdilerde Ayasofya Müzesi, Osmanlı’da cami, Bizans’ta kilise olan yapıdan daha genç. (Ayasofya, yapımı İ. S. 532-37 arası) Böylesi unutkanlık, Tarih bilimiyle bağdaşmamaktadır. (İ. Ö. ) 600’lü yıllarda Babil Kralı Nabukadnesar tarafından esir olarak götürülen Musevilerin adları onların tarihinde yazılıdır. Roma diktatörü Julius Caesar’ın Britanya’yı işgali ya da Fatih Giyom’un Britanya’da yeni bir devlet kuruşu tarihte yazılı ama benim atalarımın daha yakın zamanlarda dikilen anıtları tarihe karışmış. Çok yakın zamanlara gelelim. Yıl 1402, en savaşçı Padişahlarımızdan Yıldırım lâkaplı 1. Beyazıt, Timur’a esir düştü. Sonra ne oldu? Bununla ilgili inandırıcı belgemiz yok. Yok, yok, yok! Yokları saymakla ömrümüzü tüketmeyeceğiz, olmayanlara “Yok!” deyip olanların değerini bileceğiz. Sözün kısası, sizlere bu konuda büyük görev düşüyor. Size umut bağlayan halk, sizleri dinleyecek, inandırıcı konuşursanız, inanacak da! Sizlere tarih yazısı yazın demeyeceğim, yalnız yeri gelince ortaya gelen bir konuda gerçeği söylemeyi şıar edinmelisiniz. Ne demek şıar edinmek? Doğuyu söylemek! İşte doğruyu söylemek için sihirli anahtar:

-Bize ait olan tarih bilgilerini hiç değilse ana hatlarıyla öğrenmek. Ülkenin dört yanında görev yapacaksınız. Ülkenin dört yanında halkevleri dolup taşıyor. O insanlara elinizden geldiğince o yerler için doğru bilgi verseniz, kısa zamanda halkımızda tarih bilinci yeşerir.

Öğretmen kısa bir duraklamaktan sonra gene:

-İşte bunun için ben size özellikle genel tarih alanına kayarak bir uyarma yapmaya çalışıyorum. Hem mutlu olduğum hem de üzüldüğüm bir olayı anlatmak istiyorum. Genel tarih bilgimi artırmak için zaman zaman yurdun değişik yerlerindeki arkeolojik kazılara gezmek için giden gruplara katılırım. Bunlardan biri de Van’a yapılmıştı. Van dolayları atalarımızın Anadolu’ya ilk ayak bastığı yerlerdi, bu konuda kendimi oldukça bilgili sayıyordum. Nasıl bilmem ki, 1071 Malazgirt savaşını kazanıp Anadolu’ya girdiğimizi daha ilkokulda öğrenmiştim. İlk girdiğimiz yerlerde getirdiğimiz değerleri kullanacağımız kesindi. Gerçekten, Van-Ahlat ilçesi dolaylarında kubbeli mezarları görünce, geleceğin cami kubbelerinin müjdecileri saymıştım. Van’ın öteki yerlerini görünce şaşırdım, Van çevresi, 1071 yılından çok önce İ. Ö. 600 yıllarında büyük bir uygarlık yaşanmış. Van gölü içindeki adalarda yapılmış, mermer, mozaik eserler insana dilini yutturacak ölçüde güzel. Bizi gezdirenlere sordum:

-Bunlar gibileri göl dışında yok mu? Bilgiç kılavuzumuz güldü:

-Olmaz mı beyim? vardır ama biz onlara yetişemedik. Onları çoook önceleri halletmişler (!) Sordum :

-Bunlar nasıl kalmış? Adam, çok rahat olarak:

-Onu bilmeyecek ne var, bizim millet sudan kaçar, bütün Van’ı tarasan bunların burada olduğunu bilen çıkmaz. Çünkü şu kadarcık suyu geçmeyi kimse göze alamaz. Bilseler çoktan talan ederlerdi. Merakımdan sorularımı çoğaltım. Çevresinde oturanlar suya girmez mi? Van gölünün kuzeyinde çok özel bir balık türü varmış. Halk o balıkların çok makbul olduğunu Rus işgalinde öğrenmiş. Balıkları değerlendiren Ruslar kaldıkları iki yıl içinde büyük bir kuruluş oluşturup işgalden sonra da bir süre onun ticaretini yapmışlar. Gerçekten yapılan binaları gördüm, şimdilerde bakımsız, hantal birer yapı. Balıklar ise sanki Ruslarla gitmiş gibi, kimsenin umurunda değil. Merakımdan adama sordum:

-Vanlılar göle girip yıkanmazlar mı? Adam, yüzünü gererek:

-Girmezler beyim, gölün suyunu mekruh bilirler.

-Neden mekruh olsun, tertemiz su!

-Ne temizi beyim, onca balık, yılan, ne bileyim mahlûkat o suya pisletiyor. Adam karısına getirtir bir bakraç su, onunla ahırında bir güzel yıkanıp paklanır. Netsin Van gölünün murdar suyunu!

Adamın, bir bakraç temiz su dediği, köy meydanındaki derme çatma su yalaklarından alınan su. Van gölündeki mahlûkatın su pisletme sözü de besbelli din adamlarının yakıştırması. Söze bakın:

-Balıklar suya pislettiği için su mekruh oluyormuş. Şeytandan bile umulmayacak bir şeytanlık!

Oldukça uyanık olan rehberi konuşturmak için sordum:

-Peki, gölün suyuna mekruh diyen din adamları Rusların balıkları yemesi için ne diyor? Bu kez adam:

-Onu bilmeyecek ne var beyim, din adamına ne gerek var, onlardan aldığım bilgiye dayanarak onu ben de cevaplandırırım. Allah, Müslüman olmayanların Cennete girememesi için onlara her türlü mekruh mahlukatı yemeleri için izin vermiş. Onlar bu nedenle ne bulursa midelerine indiriyor. Amma velâkin yarın sorguya çekilince kendilerine cehennemin yolu gösterilecek! Adamın, bunları yürekten inanmış olarak söylediğine üzülen öğretmen:

-Benim gördüklerimi görünce, duyduklarımı duyunca göstereceğiniz tepkiler, alacağınız önlemler insanları gaflet uykusundan uyandıracak! Bunu, siz yaparsanız yapacaksınız, kendinizi buna iyi hazırlayın!

Öğretmen, acımsı bir gülümseme ile selâm verip ayrıldı. İlk tepki Kadir Aytekin’den geldi. Yok yahu, daha neler? Bu insanlar ahırda mı yıkanıyor? Bir grup karşılık verdi:

-Ya nerede yıkanacaklar? Kenef (Tuvalet) bile yapmadıklarını geçen yıl Müdür Halit Ağanoğlu’dan dinlemiştik. (Kars/ Cılavuz Köy Enstitüsü Müdürü, o bölgeyi tanıtırken söylemişti) “Şeylerini dondurup komşusunun bahçesine atanlar hamam ya da banyo mu arar? Hasan Gülel sordu:

-Afyon köylerinde banyo var mı? Bekir Semerci cevapladı:

-Kadir tuvaleti, Çifteler’ de gördü. Arkasından Konya/Afyon tartışması başladı.

 Yemekte gene o konu açıldı:

-Köylüler nasıl yıkanıyor? Ben çok rahat konuştum, bizim evin Hamam denilen bir bölmesi olduğunu anlattım ama birden irkildim. Hamam dediğim bölümde iki yatak odası var. O odaların birinde babamla ben, ötekinde büyük ablamlar yatıyor. Hamam dediğimiz yıkanma yeri ablamların tarafında. Yıkanacak olunca ablam ocağa özel bir kazan (Büyük, siyah bir kap) koyup ısıtır. Ben, annemin sağlığında orada yıkandığımı anımsıyorum. Bu, ayrılana dek böyle sürdü. Peki, öteki ağabeylerim nerede yıkanıyordu? Onlar daha sonra evlendiler, çocukları oldu, kaldıkları bölümlerde böyle bir yer yapıldı mı? bunu düşündüm. Yakından tanıdığım evlerde de sanırım böyle bir bölüm yoktu. Benim çocukluğum anlatılırken sık sık annemin beni hamama kapattığı anlatılır. Yaramazlık yapınca annem beni böyle cezalandırırdı. Anımsıyorum, çok küçük bir penceresi olduğundan kapısı kapatılınca karanlık oluyordu. Karanlıktan korktuğumdan ağlar, yaptığım kabahati bir daha yapmayacağıma söz verirdim. Annemden kalan en canlı anı bunlar olduğundan banyo ya da hamam konusu açıldığında bizde varlığından söz ediyorum ama, geniş ile olgusu için söylediklerim sanırım sağlıklı bir sav değil. Gerçekte öteki sorunlar gibi köylerde temizlik sorunu da sağlıksız. Bir kez temizlik için su gerekli. Köylerde su, kuyudan taşınarak sağlanıyor. Kuyudan taşınarak su ile yapılan temizlik, pek güven verici olamıyor. Böyle düşündüğüm için arkadaşların konuşmalarını kesip:

-Boş yere tartışmayalım, bizler temizliği okullara gelince gördük. Bu konuda biz rahatladık ama, köylerimiz öylece duruyor. Ekrem Bilgin karşı koydu, Ödemiş su bakımından çok rahatmış. Nihat Şengül karşı durdu, kendisi İzmirli, denize giriyormuş. Doç. Halil Demircioğlu’nun söylediklerini anımsattım.

-Ne çabuk unuttunuz, deniz suyu mekruh, onca balık o suya şeydiyor (!)

Gülüşerek bizim bölüme geçtik. “Biz nasıl olsa balık falan yemiyoruz: Belki de Milli Eğitim Bakanlığı bunu bildiği için bize balık yedirmiyor(!)

    Bölüm Başkanı oldukça geç geldi, gelir gelmez de.

-Müzik harekettir, müzik hareketlerini iyi bilelim deyip kemanı eline aldı. Kemana çok çalışmış, orkestrada çalmış, parçaları unutmuş ama çok kuvvetli yay tekniği var. Bir iki gösteri pasajından sonra hareket bildiren sözlere uygun bölümler çaldı, hepimize topluca sordu. Allegro. . . . Andante. . . . . Allegretto. . . . . Vivace. . . . . . . Largo. . . . . . presto. . . . . Grave. . . . daha sonra Metronoma uyma çalışması yapıldı. Diyaposon tınılattı. Notaların frekanslarını sordu. Nota frekanslarını tam olarak saptayamadığımız için yuvarlak olarak söylemeye kadar verdik. Verilen rakam yakın olarak söylenecek:   

 

                               Do= 260
                               Re= 290
                               Mi= 330
                               Fa= 350
                               Sol=390
                               La= 440
                               Si = 395
                               Do= 525

 

Arkadaşlar haklı olarak hareket bildiren sözler için de yuvarlak birer sayı saptanmasını istediler. Örneğin Allegro, metronomda kaç sayıdır? Öztekin Öğretmen az düşündükten sonra bunun, o denli kesin olmadığını, daha doğrusu bunları bestecilerin tasarladığını anlattı. Bir çok parçada bunlar yazılır! deyip değerlendirmeyi bize bıraktı.

Serbest çalışmaya geçince ben, alt odadaki piyanoda uzun süre Mozart Sonat kv. 279 ‘a çalıştım.

Yemekte konu yarınki dersler oldu. Arkadaşlar, Hamdi Keskin Öğretmen bir sınav yapsa neler sorar? Sorusunu ortaya attılar. Bir süre gülüştükten sonra Kamil Yıldırım cevabını buldu:

-Ne sorsa, benden kocaman bir es! Es, müzikte susma ama, konuşulan konuda yeri yok. Sözlü soruda olabilir, yazılıda boş kağıt verme anlamına gelmez. Gene de bir süre gülüştük. İyi ki bizi bir sınavdan geçirmiyorlar, geçirseler halimiz ne olacak? Ekrem cevabını çabuk verdi:

-Öztekin Öğretmenin sordukları karşısında ne isek o zaman da o olacağız!

Yemekten sonra kitaplığa gittim, Varlık Dergisi Ocak sayıları gelmemiş ya da gelmiş de yok olmuş (!) Cumartesi günü kendim almaya karar verdim. Eski sayıları karıştırırken Mahmut Ragıp Öğretmenin bir yazısına rastladım: Mahrem Müzik. Çok ilginç, yazmaya karar verdim. Ancak bu akşam yazı yazmaya hiç isteğim yok, dergiyi yanıma aldım. İçimden de:

-Bu derginin burada olduğunu bilen biri gelip ararsa ne diyecek? ”Çalmışlar?”

Kendi kendime söylenerek yatmaya gittim.

Yatınca da düşündüm, kitaplığa gitmişken Yedi Meşalecilerden şiirler okuyabilirdim. Yaşar Nabi Nayır’ın, Ziya Osman Saba ile Cevdet Kudret’in şiirleri vardı. Hamdi Keskin Öğretmen geçen ders:

-Bir de günümüz genç şairlerini gözden geçirelim! demişti Kimleri okuyacak acaba? En çok şiirlerini okuduğum Şinasi Özden, Cahit Sıtkı, Behçet Necati, radyoda okuyan Behçet Kemal Çağlar’dan söz açacak mı? Behçet Kemal’in sesini duyar gibi oldum, uyumuşum. . . . .

 

25 Ocak 1945  Perşembe

 

Akşam şiir üstünde dururken uyumuştum. Gözlerimi açtığında da şiir sözü ediliyordu. Geçti Bor’un pazarı sün eşşeğin Niğde’ye!” Eşeğini mi, yoksa eşşeğini mi?” Ara ara okurum ama hiç üstünde durmamıştım. Üstelik ilk duyunca konuşmaya katılmak için hazırlanmıştım. Şiir, hatta şiir değil şairin dört beş şiiri defterlerimde var. Şair üstüne de oldukça bilgiliyim. Geçen yıl Yılbaşı gecesi buraya geldiğinde en çok ona ilgi duymuştum. Konu şair olmayınca suskunlaştım. Gerçekten, ”Eşeğin mi yoksa eşşeğin mi? Bilemeyince boynumu büktüm. Zaten konu da çabuk değişti. Ne var ki içimde bir burukluk oldu; bildiğim bir şeyi neden daha sağlıklı bilmiyorum? Kendimi sıkarak çıktım. Bir yandan da tekrarlıyorum:

-Geçti Bor’un pazarı, sür eşşeğin Niğde’ye! Birden durdum; şair bunu hece ölçüsüne göre yazmış, 14 hece, öyleyse duraksamaya gerek yok, “eşşeğin!” olacak! Sevindim ama, iş işten geçmişti. Bir da kendime okudum:

-Geçti Bor’un pazarı, sür EŞŞEĞİN Niğde’ye!

Kahvaltıda gene Hamdi Keskin Öğretmen. Konuşması, giyinişi, saçları, çok kibarca tavırları. . . Nihat Şengül hemen yapıştırdı:

-Tam bir centilmen! Bir süre centilmenlik üzerinde durduk.

Hamdi Keskin Öğretmen, öteki öğretmenlere göre çok ender çantalı gelir. Genellikle elinde bir ya da iki kitap taşır. Bu kez doluca bir çanta ile geldi. Çantayı masaya koyunca da:

-Hiç sevmem derse çantayla girmeyi. Konuşulacak konuları önceden kendimce tasarlamayı da sevmem! Ancak bugün, üstünde pek durmadığım gençler üstüne konuşabiliriz düşüncesiyle değişik türde kitap, dergi getirdim! dedikten sonra çantadan bir tomar Varlık Dergisi çıkardı:

-Geçen derste adını andıklarımızdan Yaşar Nabi Nayır çıkarmaktadır. Güzel bir dergi, okumuyorsanız, bundan sonra okuyun. Öğretmen olduğunuzda da size yararlı olacak bir dergi! dedikten sonra bir süre dergiler üstünde konuştu. Sanırım dergileri sıralamış, bir dergiyi açıp Yaşar Nabi Nayır’ın yazısını okudu. Yazı geçen yıl çıkmıştı, Varlık Dergisinin 12 yıldır çıkışını anlatıyordu. Hamdi Keskin Öğretmen yazıyı okudu. Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek:

-Yaşınız gereği, sevebileceğinizi umduğum bir de şiir! deyip Şinasi Özden’in İlk Aşk ‘la Sulh şiirlerini okudu.

 

                                 İlk Aşk
 
                     Sen ey hangi ülkeden estiği bilinmeyen
                     Gür bir meltem altında açılıp serpilen filiz.
                     Üstünde ömür geçse ateşi silinmeyen
                     Sönükçe tutuşan alev, estikçe kabaran deniz.
                     İlk aşk, güzel büyücü, rüyamın hür kanadı
                     Kalbimizi hayata davet eden şen rüzgâr!
                     Sen, coşkun sevinç, şiirin ve raksın saltanatı,
                     Doldukça boşalan kadeh, içtikçe susatan pınar.
 

                                                         Şinasi Özden

 

                                     Sulh
 
                    Bir harp arabasında ölecek Mars,
                    Namluların sustuğu şen günde.
                    Köpüklü yeleler, bayraklar üstünde
                    Büyük ihtişamı ile parlayacak
                    Sulh. .
                    Sükûnun, kardeşliğin yıldızı doğacak
                    Baharı kucaklayan beşikte
                    Sulh. .
                    Siperde ölen arkadaşının
                    Son sözünü getirecek bir asker
                    Yeşil çimenler üstünde yeniden
                    Uzanacak sevgililer. .
                    Müjde evimize, köyümüze, nişanlımıza
                    Hayalin ışıklı kubbesi altında
                    Islak bir kanat gibi değecek alnımıza
                    Sulh.

 

Öğretmen, şiir bitince “İNŞALLAH, bize de tercüman oldun Genç Şair! dedikten sonra şiirlerin yazarı için:

-Çok genç, eskilerin deyimiyle velût yani çok yazan bir genç! dedi. Bir başka dergiyi açtı. Eylül 1944 sayı 269. Gene Yaşar Nabi Nayır’ın bir yazısını okudu. Tercüme çalışmaları ve dilimiz. Ziya Osman Saba’dan bir de şiir okudu:

 

                          İhtiyar, Çocuk, Hizmetçi ve Saire
 
                         Değneği taşlara kakar,
                         Beli bükülmüş toprağa bakar.
                         İhtiyâr!
                         Yeni başlamış yolculuk.
                         Yalınayak, benzi uçuk,
                         Çocuk.
                         Tatmamış baharı, bilmiyor sevinci.
                         Şu kızların en genci:
                         Hizmetçi. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
                               Esmer güzeli hemşirem,
                         Gidecek. .
                         Akşam oldu, gözlerini yum,
                         Sen her şeyden mahrum
                         Yavrum. . .

 

                                    Ziya Osman Saba

 

Ziya Osman Saba için Bu şairi artık tanıyoruz, Yedi Meşalecilerin en genci, kendisinden sonrakilerin ağabeyi, çok duygusaldır. Sizce öyle değil mi? diye sordu. Sayfaları çevirip bu kez de Cahit Külebi’yı tanıyıp tanımadığımızı sordu. Bizden bir ses çıkmayınca, onu tanıyalım, kendisi öğretmendir. Bana bakarak, siz, sizin bölümdekilere büyük bir fırsat, Konservatuvara atandı, göreceksiniz! dedikten sonra bir başka Varlık açtı ( 1-15 Şubat 1944 sayı) Cahit Külebi’ nin eski adını söyledi, “Cahit Ercan!, , Şairin eski şairlere özenerek ad değiştirmiş olabileceğini anlattı.

            Cahit Külebi’den

 

                                Koşma.
 
                          Sırtında meyve küfesi,
                          Boynunda alaca yazma,
                          Dolaşır durursun akşamlara kadar
                          Sokaklarda.
                                 Kadınlar görürsün ki sülün gibi,
                          Utanır, yere bakarsın.
                          Evler görürsün ki saray gibi,
                          İçini bilmezsin.
                          Yükün hafifleyince, akşam üstü,
                          Sessizce dönersin yattığı hana,
                          Rahat bir yatak olur, kahve peykesi,
                          Kemikleri sızlayan insana.
                          Uykular da sinemalar gibidir,
                          Ablak yüzlü kadınlar yüzünü siler,
                          Halden armut alırsın beş liraya
                          Memleketten gelir hemşeriler.
                          Sırtında meyve küfesi,
                          Boynunda alaca yazma,
                          Dolaşır durusun sabaha kadar
                          Sokaklarda.

 

    

                                           Cahit Külebi

 

       Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek:

-Genç şairler, az buz değil divan şiirinden hatta halk şiirindeki aşk temalarından iyice uzaklaşmışa benziyor! değil mi? diye sordu. Kimsede bir kıpırtı olmadı. Öğretmen bir başka dergi çıkarıp:

-Velut şairlerimizden biri daha! dedikten sonra Cahit Sıtkı Tarancı’dan söz etti

 

-Sadri Ertem’i Düşünürken! deyip bize bakınca kitaplarını okuduğum Sadri Ertem’i anlatacak sandım, dikkat kesildim. Oysa okuyacağı şiirin adıymış, öğretmen devam etti.

 

                           Sadri Ertem’i Düşünürken
 
                          İnanmıyorum öldüğüne!
                          Her zaman seyahat ederdi;
                          Gözümüzü yolda bırakmaz,
                          Haftasına kalmadan döner,
                          Şenlendirirdi soframızı;
                          Türlü fıkralar naklederek. .
                          Hâlâ dönmediğine göre
                           Bu seferki seyahatinden,
                           Kabahat yollarda olmalı;
                           Ona kalsa böyle gecikmez,
                           Çıkar gelirdi. . .

 

Öğretmen, yazarların, sık sık belli bir mekânda toplanıp konuştuklarını, bunun çok eski zamanlardan beri bir gelenek olduğunu, Sadri Ertem’in de ünlü bir yazar olduğunu anlattı. Arkasından da:

-Gene aynı şairden! deyip,

 

                             Uğurlanırken
 
                        Nereye bu gece vakti,
                        Güzel tiren. garip tiren?
                        Düdüğün pek acı geldi;
                        Hatıra neler getiren
                        Çok mudur mendil sallamam?
                        Her yolcu az çok aşinam!
                        Haydi, yolun açık olsun;
                        Geçtiğin köprüler sağlam!

 

Şiirini okudu.

 

 

                                        Cahit Sıtkı Tarancı

 

      - İşte bir genç şair öğretmen daha! deyip bu kez de Behçet Necatigil’den okudu:

 

                                     Emniyet
                              Köşe başındaki evde
                              Bir kız şarkı söyler.
                              Durur genç öğretmen,
                              Durur bekâr subay,
                              Şarkıyı dinler.                             
                              Ümide düşer ikisi de-
                              Halbuki mesele,
                              Benim bildiğim şekilde.

 

Şiir bitince Hamdi Keskin Öğretmen sesli sesli güldükten sonra sordu:

-Acaba, şair ne biliyordu? Öğretmen sordu ama karşılık beklemeden başını çevirerek

Bir Başkasına Karşı şiirini okudu.

 

                                   Bir Başkasına Karşı
 
                               Nerden çıktın delikanlı,
                               Bakma benim güzel olduğuma,
                               Unut bu sevdayı,
                               Boyum omzunda kalıyor,
                                Evimin erkeğini böyle düşünmüştüm,
                                Okumaya doyamıyorum,
                                Gözlerindeki temiz mânaya,
                                Üzüntü düşmüş gülüşüne. . .
                                Ben de öyleyim bir başkasına karşı
                                Benim derdim bana yeter,
                                Git işine!

 

                                         Behçet Necatigil

 

Öğretmen:

- Bir kaç gencin şiirlerine daha bakıp bu konuyu kapatırız. Sizler bunları, isterseniz izlersiniz, hemen hemen hepsi sizin yaşıtlarınız. Başarılı olanlar kendilerini zaten okutacaklardır.

Öğretmen ayrılınca, bir çok arkadaş değişik şiirlerden dizeler kapmış tekrarladılar. Doğal olarak değiştirilmiş dizeler:

-Nerden çıktın karşıma fıttırık kız!

-Haydi yolun açık olsun Kara Tiren!

-Ablak yüzlü kadınlar!. . . . .

-Şarkı dinleyen subay!. . .

Bizim Kitaplıkta dersimiz olduğundan hemen ayrıldık.

Arkadaşımız Sami Akıncı Gülhane Hastanesine gitmişti, gelmiş, arkadaşlar onun etrafında toplandı. O sıra Doç. Niyazı Çitakoğlu geldi. Sami’nin durumunu öğrenince üzüntülerini belirtti. Sami, bu arada durmamış, dergi için yazı çevirmiş, onu gösterdi. Öğretmenin beklediği bir olaydı, uzun süre Sami ile ilgilendi. Bize de ödev verdi. Benim Almanca Lügatim olduğundan benden on Türkçe sözün Almanca karşılığını bulmamı istedi. Eğitim, Sulh, Savaş, İnşaat, Yolculuk, Konferans, ibadet, hastalık, Çiftçilik. Önce çok önemsemedim ama lügati karıştırdıkça söz aramanın zorluğunu anladım.

Eğitim=Erziehung, Sulh=Frieden, Savaş=Krieg=Kampf, İnşaat=Bauarbeiten, Yolculuk=Reise,

Konferans=Vortrag, İbadet=Andacht, Hastalık=Krankheit, Çiftçilik=Landwirtschaft

Yemekte, akşam dinlenecek plâklar saptanmaya çalışıldı. Bela Bartok, Romen Dansları çok özlenmiş. Prokoffief, Üsteğmen Kije, Weber Dansa Davet. Bu dizinin akşam bozulacağını bile bile kararlaştırdık.

Öğleden sonra üç saat boyunca konser programımızı tekrarladık. Önce Öztekin Öğretmen bir sıra dizdi. Marşlar, Şarkılar, Türküler, sololar. Arkasından Marşları, kendi yöneticisi, Şarkıları kendi yöneticisi, Türküleri kendi yöneticisi tekrarlattı. Öztekin Öğretmen dinledi, eleştirisini yaptı. Genel olarak beğendiğini söyledi ama gene de baştan sona eleştirdi. Son bir saati serbest çalıştık. Yorgun gibiydim. Ben böyle sürekli çalışmalara pek katılmadığım için yadırgadım. Piyanoya oturup, Mozart Sonat kv. 283’ün ikinci bölümünü çalıştım. Yıldız, gömleklerimi istedi. Sevindim, gömleklerim kirlenmişti.

Akşam yemeğimiz neşeli geçti.

Karadeniz bölgesi türküleri dile dolandı, Ekrem Bilgin, (Şaka olarak) Karadeniz Bölgesinde söylenen türküleri çok sesli yapacakmış. Soruyor:

-O arada söylenen “Ha uşak ha! ya da fışt fıştları nasıl yaparım? Öneriler var:

-Kendin yaparsın! Yardımcı alığımızı öne süren Ekrem o işten vazgeçiyor. Bu kez de yardım vaadi yapılıyor. Gülüşerek Salona gittik. Stajda olan son sınıflar dışında herkes gelidi. İşin ilginci kimse soru sualr etmeyince ben yemekte yaptığımız sıralamayı sessizce uyguladım. Önce Weber, Dansa Davet, arkasından Üsteğmen Kije arkasından da Rumen Dansları. Normal sürede bittiğinden mi ne, arkadaşlar mutlu olarak ayrıldılar.

Doğan’la birlikte ortalığı toplayıp biz de yatmaya gittik.

Yatınca bir süre düşündüm, plâk dinlemeye mi alıştık, yoksa plak dinlemeyi önemsememeye mi? Sınıf arkadaşlarımız bizim sınıfa uyuyor, son sınıflar da stajları nedeniyle çok azınlıkta kaldıklarından kenara çekilmiş durumda. Bizim sınıf arkadaşları da plâk konusunda bana uyuyor. Böylece ben seçici durumun çıkmış oluyorum. Bir bakıma sevindim. İçimden güldüm, köye gidince kahvedeki plâkları gözden geçireceğim, onlar; Safiye Ayla, Hamiyet Duygulu, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Yesari Asım Arsoy, Münir Nufrettin Selçuk falan filân. Buradakiler ise. Bela Bartok, Cesar Franck, Mendelsshon, Weber, Mozart, Haydn v. b. Tıpkı giyim kuşamdaki farklılıklar gibi. Ben ince kumaş elbise giyorum, köydekiler, koyun yününden suda kabartılmış şayak. Onlar diyor ki, biz bu tür giyinirsek rahat çalışamayız; ayrıca onları sağlayacak ölçüde kazancımız yok. Kendi yaptığım karşılaştırmadan sıkıldım. Köye gidince yenilik yaptım, diyenler var, inanacağım gelmiyor. Ardarda esneyince zihnimdekiler birer birer uzaklaştı. Weber dinler gibi kendimi bıraktım. . .

 

26 Ocak 1945 Cuma

 

Uyanınca Malık Aksel Öğretmen’in gösterdiği resimleri, resimlerin dayandığı dinsel söylemleri anımsadım:

-Doğru olur mu bunlar?Böyle dedim ama yalasn olsa bunca yıllar böyle söylenip gelir mi ?

Adem’le Havva Cennet’ten kovulmuş. Niçin?Birbirlerini sevdiği için. Mishelangello bunun resmii yapmış;Adem’le Havva’nın parmak uçları birbirlerine değmekte. O zaman dünya boşmuş. Bir söylentiye göre de dünyada şeytan yalnız olarak yaşıyormuş. Şeytan, Goethe’nin Doktor Faust’u ile dost olan düzenbaz. Şeytan, Adem’le Havva’nın oğullarını da birbirine düşürmüş, o gün bu gündür insanları parmağında oynatıyormuş. Din adamları böyle böyle diyor. Bizim köyde de şeytan sözü çok geçer; önemli bir iş ya da buluş karşısında hemen:

-Cin işi Şeytan işi derler. Bizim kahvedeki gramofonu ilk dinleyenler bunu çok söylemişti. Sonraları alışıldı, söz bu kez gazetelerde yeni bir buluştan söz edilince tekrarlanıyor:

-Cin işi, şeytan işi! Köyde karşılaşılan bir hastalık nedeniyle tüm köy halkının giyecekleri buharlı bir aygıttan geçirilmişti. Uzun, bir yanında ateş yanan bir yanında su kaynayan büyük bir silindir aygıt. Köylüler ona da:

-Cin işi, Şeytan işi! demişti. Oysa sonraları bunun bir buhar ütüsü olduğunu öğrenmiştim. Bunlar bu gözlemler bende giderek, şeytan işleri konusunda kuşku oluşturdu. Ne zaman bir şeytanlı söz duysam, bunda daha çok insan hilesi olabileceğini öne çıkarırım. Ömer Seyfettin de bu konuda uyarıcı hikâyeler anlatır. Ünlü Halk Ozanı Dertli gibi sorarım:

-Şeytan bunun neresinde!

Büyük Ablam, şeytan sözünü çok kullanır. Onun şeytan’ı hile, kurnazlık değil daha çok sevimlilik, şirinliktir. Yemlerken çevresini saran kuzulara, düşe kalka yürümeye başlayan neşeli çocuklara böyle der:

-Pek şeytan! Babamın sık sık tekrarladığı şeytan ise eski bir dostu olan komşu köylü Hacı Ağadır. Hacı Ağa, Hamitabat köyünden yaşlı bir kimsedir. Bizim köye çok sık gelir. Geldiğinde de bizim kahvede saatlerce oturup, eskilerden anlatır. Herhangi bir iş tutmamış, çok toprağı olduğundan icara verip geliriyle geçiniyormuş. Hacı Ağa gelip gittikten sonra hep sorulur:

-Hacı Ağa bu toprakları nasıl kazanmış? Söylendiğine göre on aileyi geçindirecek tarlası varmış. Bilir bilmez herkes bir şeyler ekler. Babam; eee, olacak o kadar, ne de olsa şeytan taşlamış adam! Şeytan taşlamanın Hacca gitmek olduğunu sonraları anladım (!)Hacca gitmekle çok toprak arasındaki ilgiyi henüz tam olarak anlamış değilim!

                                   *

Kahvaltıda bir süre Rafaello, Michelangelo tartışıldı. Leonardo da vince, Mona Lisa tablosuyla ötekilerden kolay ayrılıyor. Ben, Michelangelo’yu da Musa heykeliyle ayırdım. Ancak Rafaello’nun eserlerinden biri ile simgeleştiremediğim için ötekiler gibi rahat anımsayamıyorum.

Malik Öğretmen gelince tüm varsayımlar değişti. Yerine oturur oturmaz sordu:

-Testiyi getirenle kıran bir olur mu hiç! O zaman susuz kalınır. Öğretmenin sözünden çok tavrından sınav yapacağını çıkardım. Bir açıdan sevinir gibi de oldum. Ancak az sonra durum değişti. Öğretmen bir önceki tartışmayı kendi içinde sürdürüyormuş. Olayı açıkladı

-Arkadaşlar arasında Batıda okumuşlar da var, onlar Batıda okumuş ama nasıl okumuşsa oradaki sınavları görmezden geliyorlar. Fransa’da bakalorya sınavını kazanamayan üniversiteye giremez. Bir Amerika lâfıdır gidiyor. Amerika’nın nesi, neresi? Hangi üniversitesi sınavsız insan yetiştiriyor? Bunu bilsem anlarım; Amerika, Amerika!

Malik Öğretmen yerinde toparlanıp gözlüğünü sildi, gülümseyerek:

-Biz işimize bakalım! dedi. Önündeki yazıya baktıktan sonra, bugün, ta baştan alıp bir özet yapalım; sanatsal yönden biraz derine indik, eskileri tekrarlayarak rahat nefes alalım! dedi.

İlk sözleri gibi bunlar da kuşkuluydu, dikkatle dinlerken öğretmen:

- Niğde, bizim uvertürümüzdü, değil mi? diye sordu. Sanki bunu bekliyormuşuz gibi hepimiz birden:

-Niğde’yi okumamıştık! dedik. Öğretmen güldü:

-Biliyorum, Niğde’nin bizim açımızdan okunacak bir tarafı yok ama, gene de güzel ve de özel bir başlangıcı vardır. Baştan söylemesem bile bir ara ben bunu eklerim. Niğde Anadolu’ya doğudan giriş kapısıdır. Niğne eski-yeni olmak üzere ele alınır. Eski Niğde’nin simgesi, ancak yıkıntıları olan kalesidir. Bir de camisi vardır. Anadolu’da yapıldığı sanılan ( 8.Yüzyıl) ilk cami olması bakımından önemlidir. Arap-Bizans mimari bir ortaklıktır. Selçukluların sonra ezel bir tarz oluşturduğu cami mimarisinin ilk eseri olma bakımından önemlidir. İşte bu kadar! Öğretmen gene gülümseyerek:

-Okumadığınızın adı geçince birden canlılık gösterdiniz, umarım okuduklarımızda da bu canlılık sürecek! deyip Kayseri’ye geçti. Tam saptamamakla birlikte Kayseri konusunda eski söylediklerine bir iki eski konak daha ekledi ama önemsemedik.

Davranışlarımızı dikkatle izleyen Malik Öğretmen, hakkımızda neler düşündüyse, bu kez ayrılırken daha neşeliydi. Çok dikkat ettim yüzünde alayımsılık yoktu. Veysel Öğretmeni de bir başka tavırla karşıladı. Veysel Öğretmen olayın ayırdında, hemen belirtti, “Malik Öğretmen memnun ayrıldı!” dedi. Muttalip Çardak olayı olduğu gibi anlatınca bu kez Veysel Öğretmen katıla katıla güldü. Malik Öğretmen için:

-Yıllar bazı öğretmenlerde bıkkınlık yapar, Malik Aksel Öğretmende yıllar, onu daha çok insan sevgisine çekiyor. Öğrencinin, cin fikirlerini sezer, önlemini alır, sezdiğine de en çok kendi sevinir. Malik Öğretmen’in bıraktığı iyimserlik Veysel Öğretmen de de sürdü, nota yazma programımızı tamamladık.

Yemekte de aynı konu:

-Malik Aksel Öğretmen sınav konusuyla söze başladı, kalkıp soru sorsaydı ne yapacaktık? Arkadaşlar konuştukça kendimi tutmaya çalıştım. Sınav yapılmasını istiyorum ama kendim hazır mıyım? Bildiklerimi soracaklarını varsayıp, öyle düşünüyorum. Oysa sınavlarda bunun tersi de olur. Sınavdan, Napolyon bile korkarmış! diye sık sık söylenir. O Napolyon ki, 30 kadar meydan savaşı kazanmış. Öyleyken sınavı daha ürkütücü buluyor. Olayın, ayrıca insanı mahcup eden onurunu kıran bir tarafı var.

Yemekten sonra, arkadaşlara katıldım, Hüseyin Orhan’a, Hasan Üner’e mektup gelmiş. Hasan Üner’e Mehmet Aygün’den, Hüseyin Orhan’a da İdris Destan’dan. İdris Destan Nişan yapmış. İdris Destan’a Moruk sıfatı takılmıştı. Arkadaşın kusursuz bir yüzü vardı; kim neden Moruk gibi bir yaşlı sıfatı takmıştı bir süre onu sorguladık. Mehmet Aygün gerçekten çok neşeli bir arkadaştı, özellikle okul müdürlerini taklidi olağanüstüydü. İlk Müdürümüz Nejat İdil’in bir elini pantolon cebine sokuşunu, eliyle cebindeki paraları saydığını söyleyip derslik ortasında gezişine gülüyorduk. Müdür İhsan Kalabay için başka bir numarası vardı. Derse gelince masasına oturur; bir süre hepimizin yüzüne bakardı.

Yüzlerimize baktığında, gözleri üstümüzden başkasına katınca biz de onu gözlerdik. Onun yüzü bizim üstümüzde gezerken gözleri kaşları oynar, farklı farlı olurdu. Mehmet bunu, abartılı bir şekilde yapar sonra da kalkıp birinin önüne gider:

-Bir daha söyle bakayım? diye sertçe konuşurdu. Müdür İhsan Kalabay, gerçekten öyle yapardı. Hoşuna gitmeyen bir soru sorulduğunda ya da hoşlanmadığı bir söz sözlendiğinde hızla kalkar, konuşan arkadaşın yanına gidip sertçe:

-Duyamadım, bir daha söyle bakayım! derdi.

İdris Destan arkadaşın evliliğine sevindik. Arkadaşın bir desteğe gereksinimi vardı, yalnızlığı sevmediği gibi kolay kolay da arkadaş edinemezdi. İdris’in köyüne gitmiş anne-babasını tanımıştık; hepsini sevgiyle andık.

Yatınca, İdris’in evlilik olayı beni Kızılcıkdere köyüne, yeğenim İsmet’e götürdü. İsmet’in kızı yaşını doldurdu. Annesi, Zühre Teyzem çok mutlu olsa gerek, hep bunu isterdi. Kendisinin iki kızı iki oğlu var. Kendisi üç kız kardeş olarak büyümüş, öyleyken kız çocuk bekliyordu.

 

27 Ocak 1945 Cumartesi

 

Hemşerim Kadir takıldı:

-Abi beni yalnız bırakma! Nasıl bir yardımım olur? Kadir, orasını söylemiyor. Sık sık karşılaştığı hatta evlerine gittiği köylüsü Millet Vekili Zühtü Akın’ın oğlu İsmet’i konsere çağırmış. İsmet benim ilkokul arkadaşım. Ancak on yıl önce ayrıldık, bir daha da karşı karşıya gelip senli benli konuşmadık. Lüleburgaz’a geldikçe İsmet’in biraz nazlı yaklaştığını sezince kendimi ondan iyice çektim. Adı geçtikçe, kolay kolay da ısınamayacağımı anlıyorum. Ancak gene de konser konusunda birliktelikten kaçınmam. Kadir sevindi. . .

Kahvaltıda, konser varsayımları: 3 B, 3 Ş, 3 V. 3 D. 3 S. 3G. . . . Nihat Şengül sinirlendi:

-Yok, yok Devenin başı, 3 Z! dedi.

Bu kez de şifreler açıldı; 3 B, Bach, Beethoven, Brahms! Ben ekledim:

-Berlioz , Bartok, Bizet!. 3 Ş. Schubert, Chopin, Schumann. . 3 S. Smetana, Sibelyüs, Stravinsky. Strauss’u ekledim. 3 V. Wagner. Weber, Verdi. Bu kez de Ekrem ekleme yaptı, Vivaldi. . 3 D. Dvor’ak, Donizetti, Debussy… Arkasından ben, piyano metodumdaki Rondo’sundan Diyabelli’yi anımsayıp ekledim:

-Diyabelli. . Bu kez de Kamil Yıldırım ekleme yaptı Dede Efendi! Nedense bir süre hepimiz güldük.

Durakta Yıldız, Müjde Abla’sının konsere geleceğini söyledi. Nedense:

-Aaa, ne iyi! dedim ama içimden duraksadım. Önceleri çok önemsediğim Müjde Abla’ya nasıl davranacağımdan kuşkulanır gibi oldum. Anlamsız bir yakınlık, çevremdekilerce yadırgayabilir. Gereksiz bir soğukluksa olabilecek bir yakınlaşmayı zorlaştırabilir. Tenhada yapılacak konuşmaların, topluluklarda yapılacaklardan daha etkili olabileceğini düşünerek bugün bu olaydan yan çizmeyi düşledim. Kadir’in önerisini benimseyip İsmet Akın’la buluşmayı yeğledim. Bunu Yıldız’a anlatmadan Konservatuvara dek yürüdük. Nasıl olsa dersten çıkınca onlar Müjde’nin okuluna gidecekler, biz de ayrılıp gideceğimiz yere gideriz.

                                   *

Faik Öğretmen bizden önce gelmiş, günaydınlaştıktan sonra güzel konser dinleme dileğinde bulunarak bizim 3’lü dizilerimizi bozan konser programını söyledi.

1. Wagner-Lohengrin Uvertürü,

2-Dvor’ak-Viyolensel Konçertosu,

3. Sibelius-senfoni, No:!, Op-39, mi minör.

Wagner için, Alman destanlarını canlandıran, koyu Alman milliyetçisi, opera konusunda bir dahi olarak tanınan bir besteci! dedi. Wagner kendi sağlığında kendi eserlerinin rahatça oynanması için özel bir opera binası yaptırmış. Vasiyeti gereği eserleri o binada kendi çocukları, torunları tarafından sahneleniyormuş. Wagner için:

- Alman birliğinin kurulmasına yardımcı olacak kadar Almanlar üstünde etki bırakan bir kimse olarak tanıttı. Operalarının çoğu Germen ırkının mitolojilerine dayanır, kendine özgü bir sahne anlayışı vardır, daha çok opera alanında ün yapmıştır! deyip sözü Dvor’ak’a çevirdi. Avusturya’da yetişmesine Alman Müzik kurallarına uymasına karşın Çek-Slovak ruhunu kaybetmeyen bir Bohemyalı besteci olarak tanıttı. Brahms’ın dostu, onun çok etkisinden kalmasına karşın belli bir müzik karakteri olduğunu anlattı. Brahms’a hayranlığı olduğu gibi onu taklit de ettiğini, ancak ad yakıştırmasına karşın müzik karakterini koruduğunu özellikle Brahms’ın Macar dansları türünden Slav dansları yazdığını ancak Slav danslarının Macar Danslarının gölgesinde kalmadığını anlattı. Öğretmen bu kez sözü çalıcıya getirdi Davit Zirkin için, usta bir öğreticidir, Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün de Viyolonsel Öğretmenidir! deyince arkadaşlardan şaşıranlar oldu. Faik Öğretmen duymadınız mı? diye sorunca ben gülümsedim. Faik Öğretmen bana sordu:

-Sen duydun mu? Ben de:

-Başkasından değil kendisinden duydum, bana kendisi söyledi! deyince herkes şaşırdı. Kadir Pekgöz, Abdullah Erçetin, Doğan Güney’i tanık göstererek İsmet İnönü’nün Kepirtepe’ye geldiğinde yaşadığımız olayları anlattım. İsmet İnönü benimle konuşurken arkadaşların yanında:

-Ben de viyolonsel çalışıyorum, ancak çalgıma senin kadar hakim olamadım! demişti. Faik Öğretmen bana takıldı:

-İbrahim senden daha duyacaklarımız var, bekliyoruz! deyip güldü.

Öğretmen Sibelius için vatansever bir besteci, tüm eserlerinde bu duyguyu işlemiştir! dedikten son Finlandiya-Rusya arasındaki uzun didişme nedeniyle Sibelyüs’ün vatan sevgisi onu bu yöne çekmiş, “Vatanım!” diyerek bizim Namık Kemal’imiz gibi eserlerinde bu temayı işlemiştir! dedikten sonra senfoninin bölümlerini söyledi:

 

1-               Andante-Allegro,
2-               Andante,
3-               Scherzo-Allegro
4-               Finale. . . . . .

 

İlk bölümde klarnetin, sonra da kemanların duyuracağı bir ana temadan sonra oldukça ağır bir ses yoğunluğu içinde senfoninin süreceğini ancak yer yer neşeli motiflerle karşılaşılmasına karşın genelde kederli bir hava eseceğini ancak 3. Bölümde neşeli motifler geleciğini, bunların kısa süreceğini, bestecinin kederli bir hava içinde bestelediği senfoninin öylece kederli bir hava içinde biteceğinin doğal sayılması gerektiğini, kısacası senfoni genelde hüzünlü başlayıp gene öyle bitecek! dedi.

Faik Öğretmen ayrılınca, Yıldız’a bir şey diyemedim ama Ulus’a varınca ayrılmak için kesin karar aldım. Kadir’e de Kızılırmak Kıraathanesi’nde buluşmaya söz verdim. Yıldızlarla konuşa konuşa Ulus Meydanı’na indik. Kadir bana:

-İsmet Kızılırmak’ta bizi bekleyecek! demişti. Yıldız’ları uğurlayıp Kızılırmak’a dönmek üzere otobüs durağında beklerken İsmet beni görmüş, çok candan bir yakınlıkla geldi, ”Nerede kaldınız, sizi bekledim!” dedi. Tam benim istediğim gibi bir durum oldu, Yıldız’ları konserde buluşmak üzere uğurlayıp İsmet’le Kızılırmak’a döndük. Kadir bekliyordu, bizi görünce geldi.

İsmet önce, sanırım benim geleceğimi hesap etmediği için biraz kararsızlaştı. Bize gidilecek yerler söyledi. Sinema dedi, okullarında yapılan bir münazaradan söz etti. Münazaradan çok okullarını görmek istiyordum, Kadir’in fikrini sormadan “Münazara!” deyiverdim. İsmet’in de işine gelmiş olacak:

-Öyleyse hemen gidelim! deyip kalktı. Uzunca bir yürüyüşten sonra Cebeci taraflarında bir yere gittik. Konservatuvar yakınmış. Buna da sevinmiştim. Buradan konsere rahat geçeriz! diye düşlerken, önce içeriye giren İsmet, üzüntülü bir yüzle döndü. Meğer olay başkaymış, İsmet üzgün olarak özür diledi, münazara sonradan Halkevine alınmış. Hızlı adımlarla Halkevi yolunu arşınladık. Konuşmalar arasında salona girdik. Gülüşmeler, yüksek sesle konuşmalar arasında yer bulup oturduk. Hukuk Fakültesinden 4, Siyasal Bilgiler Yüksek Okulundan dört öğrenci tartışıyormuş. Konu:

-İlçelerdeki yönetim işlerinde Hakimlerin görev alıp almamasıymış. Sık sık öğretmenler anıldı. Öğretmenler alıyormuş, aldıkları için de çok yararı görülüyormuş. Bunu bilmiyordum, sevinir gibi oldum. Ancak tartışmayı Siyasal Bilgiler kazanınca şaşırdım. Hukuk Fakülteliler daha cesur konuşuyordu. Çıkınca İsmet bizi her zaman gittiği bir yere götürdü, Ankara Sineması’nın arkasında bir yer. Kahvemsi gibi ama, büyük masalar var, pinpon oynanıyor, takım takım satranç masaları. Gençlik Kulübü’ymüş, her zaman gelebileceğimizi söyledi. Öğrenci belgesi için tren kartlarımızın geçerli olduğunu öğrendik, sevindik. Salonu, Kızılırmak’tan çok iyi bulduk. Oradan çıkınca kestirme Cebeci’ye gene yürüdük. İsmet, gezmeye pek alışık değil, konserden cayar gibi oldu. Kadir nereyse yalvararak:

-Yapma, etme abi! diyerek kandırdı. (Bana yaptığı gibi)

Konserde birlikte oturduk. Ben bu kez yerime gitmedim. Uzaktan gördüm Kınalı Saçlı konserdeydi. Şef. Hasan Ferit Alnar. Konser başlayınca konser dinlemedim, aklımda hep Kınalı Saçlı, acaba neler kuruyor, Şef, onu aklından geçiriyor mu? Az ilerimde Yıldız’lar vardı, Müjde, boynuna yaygın olarak  renkli bir bez  atmış. Yahya Kemal’in Mahûrdan Gazeli’ni anımsadım:

-Gördüm ol meh düşuna bir şal atmış Lâhûrdan! diye başlayıp okusam nasıl algılar? Belki de Lâhûr mahur sözleri onun için bir önem taşımaz. Ben bunları kurarken Wagner Lohengrin bitti. Dvor’ak’ı dinlemeye karar verdim. Bu kez de Davit Zirkin aklıma takıldı, belli ki yabancı ama Zirkin duymadığım bir ad. Sili, Gaspar, Zuckmayer, Çaçkes, Koplinger, Roji Sabo, Lico Amar, Praetorius, adları yanında Zirkin biraz farklı. Konçertoyu daha önce dinlediğim için oldukça değerlendiriyorum. Bitişini de bu kez iyi kestirdim. Yan gözle baktım İsmet, mışıl mışıl uyudu. Ara verildiğinde açıkladı:

-Akşam biraz geç yatmıştım. Kadir biraz vıdı vıdıcı, ileri geri sorular sordu. İsmet ya bilmediğini söyledi ya da ağız ucuyla savuşturma yaptı. O durumu görünce ben de soru sormadım.

Konserden sonra İsmet’i Cebeci Durağına götürdük. Bu da işime yaradı, böylece Müjde Abla’dan uzak kalarak bir yanlış anlaşılmadan kendimi kurtarmış oldum.

İstasyonda Yıldız’larla buluşunca özür diledim, İsmet’in ilkokul arkadaşım olduğunu on yıl sonra ilk kez bir araya geldiğimizi anlattım. Yıldız, beni haklı buldu, Müjde ablanın bizim okula geleceğini söylemesiyle olay kaldığı yerden sürdürülmek üzere kapandı.

Yatınca bir süre geçirdiğim günü düşündüm; İsmet’le eski günler falan diyerek kardeşinden, yeğeninden söz etsem olur mu idi? Peki ne konuşacaktım? Yeğeni A çoktan evlendi, kucağında çocuğu ile gördüm. Nesini, ne diye konuşacağım? Kardeşi Hamdiye de evlenmiş olabilir onu nasıl sorabilirim? Soruma karşılık bulamadım, gözlerimi kapadım! İsmet’ten çok, A ile Hamdiye 10 yıl önceki görünüşleriyle gözlerimde bir süre canlandı giderek uzaklaşıp kayboldular.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ