Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

42 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Yine Göç Söylentileri

 

14 Mart 1941 Cuma

 

İsmet dürtükledi, uyandım. Kalk işareti verdi. Telaşlandım. Yavaşça:

-Telaşlanma, önemli değil bir şey soracağım, bizim köye benimle gelir misin? “Gelirim ama ne zaman? Bu biraz da zamana bağlı! ”dedim. İsmet, “Bugün akşam gidip pazar günü akşam döneceğiz! ”Hiç duraksamadan “Gelirim! ”dedim. Konuşa konuşa dersliğe gittik. Kimse yoktu, rahat rahat konuştuk. İsmet nişanlısını rüyasında görmüş, ağlıyormuş. İsmet, rüyayı kötüye yormuş. Ne söyledimse İsmet, “Dayı bugün gidelim. Tren akşam saat 18oo’de 3 saat sonra evde olacağız. Kırklareli’den 17oo’de kalkıyor, saat 20oo’de de yarın burada olacağız. İsmet öyle hazırlanmış ki, “Hayır! ” demek acımasızlık olacak. “Tamam! ”dedim. Hiç kimseye bir şey söylemeyeceğiz. Yeni Bedir’e gideceğimizi söyleyeceğiz. . İsmet Hüsnü Baykoca Öğretmenden izin alacak, ben de Hidayet Gülen Öğretmene bayrak töreni nedeniyle izinli olduğumu söyleyeceğim. Kahvaltıya neşe içinde gittik. Arkadaşlar, Müdür Beyin derse gelip gelmeyeceği varsayımları kuruyor. Ben, geleceğini söyledim. Kızanlar oldu. Bu kez ben de kızdım:

-Siz söyleyince ben kızmıyorum, ben söyleyince siz neden kızıyorsunuz? diye sordum. Mehmet Başaran revirden çıkmış, “Geçmiş olsun! ”dedik. Zafiyeti sürüyormuş, ek besin alacakmış. Hasan Üner bu söze çok güldü. Yusuf Asıl’la ikisi günlük besinlere ek besin seçtiler: Etsiz mercimeğe, tarhana çorbası, etsiz fasulyeye, pekmezli sıcak su. Meyveleri de düşünmüşler, sabah kahvaltısında bir salkım üzüm resmi, Öğle yemeklerinde koca bir portakal resmi, akşam yemeklerinde de bir elma resmin bakacaklar. Ancak bu resimlere yemek aralarında da bakabilirler. Mehmet Başaran başta olmak üzere herkes bu buluşa katılasıya güldü. Arkadaşlar Mehmet Başaran’a “Arkadaş bu ayrıcalığa göre atölyede en ağır kalasları sen taşımalısın, gücünü bizden esirgeme! ”dediler. Yusuf’la Hasan’ın bu buluşu derslıkte de konu oldu. Öteki arkadaşlar da birer meyve resmi bulup masalara götürmeyi önerdiler. Ancak az sonra yeni bir tartışma başladı; kimler, hangi meyveleri götürecek? Mustafa Saatçı seçicilik istedi. Ali Aga’ya ayva, Hilmi Altınsoy’a hıyar, Emrullah Öztürk’e kurumuş gündöndü kafası, Mehmet Yücel’ süpürge mısırı gibi gülünç sözler söyleyince her kes birden Mustafa Saatçı’ya ısırgan otu önerdiler. Tartışma sonuçsuz kaldı. 2. ders zili çalınca ben Müdür Beye gittim. . Müdür Bey beni görünce “Geliyorum! ”deyip davrandı. Yanında Hüsnü Baykoca Öğretmen vardı. Müdür Bey, Hüsnü Baykoca Öğretmene, beraber mi gidiyorlar? diye sordu, sonra da “Gitsinler canım, bir kağıt yazıverin! ”dedi. Konuşulanları hem anladım hem de anlamadım. Geri döndüm. İsmet’e baktım yerinde yok. Az sonra arkamdan yetişti, gülerek”Dayı tamam, gidiyoruz, istersek pazartesi dönebileceğiz! ”dedi. Bu kez ben, “Biliyorum! ”dedim. İsmet şaşırarak, “Nereden biliyorsun? deyince izini Müdür Beyden ben aldım! ” dedim. Bu kez İsmet şaşırdı. “Müdür Bey Hüsnü Baykoca Öğretmene bir pusula yaz! ”dedi, yazdı mı? diye sordum. İsmet bozularak, “Yazdı! ”dedi. Biz kapı önünde konuşurken Müdür Bey odasından çıktı, biz de dersliğe girdik. Arkadaşlar hazır. Biz yerimize geçerken “Günaydın-Sağol ünlemleri söylendi. Müdür Bey, fidan işinden söze başladı, ay sonunda büyük inşaatlara başlayacağımızı muştuladı, arkasından sözü dedikodulara getirip son günlerdeki söylentileri anlamsız bulduğunu bizlerin bunlara inanmamamız gerektiğini tekrarladı. Sonra da sordu:

-Siz ki üç kez yer değiştirdiniz, en küçük bir sıkıntınız oldu mu? Çocuksunuz, öğrencisiniz, devlet hesabına okuyorsunuz, bunları unutmayın! Devletiniz sizi koruyacaktır, içiniz rahat olsun! dedi. Bir süre başı öne eğik, yere bakarak dolaştı. Döndü, Sami Akıncı’ya sordu, “Nerede kalmıştık? Sami Akıncı, Müdür Beyin geçen dersteki son sözünü bile anımsayıp söyledi. . Müdür Bey, “En yakın üst makamınız, ilçelerdeki Maarif Memurluklarıdır(İlçe Milli Eğitim müdürlükleri) diye söze başlayıp bir öğretmenin zorunlu görevlerini sıraladı. “Artı sizin özel olarak yükleneceğiniz görevler! ” deyip, okulda yaptığımız sanatsal çalışmaları sordu. Sonunda da:

- İşte bunları, köylerinizde de aynen sürdüreceksiniz! deyip durdu. Gene Sami Akıncı’ya döndü. “Ne haber Sami, sen bunlara kendini hazırlayabiliyor musun? Yoksa orada da kitaplara kapanıp Fisagor teoremlerini mi çözeceksin? ”dedi. Arkadaşlar hep gülümsediler. Müdür Bey sözü azıcık çevirdi, “İçinizde bazıları kendine güvenip başka okullara geçme şansını elbette ki deneyeceklerdir. Biz onlara da destek olacağız. Konuyu İlköğretim Müfettişlerine getirdi. Müfettişlerin nasıl yetiştiğini, kendisinin de bir İlköğretim Müfettişi olarak yetiştirildiğini, sonradan Okul Müdürlüğüne kaydırıldığını anlattı. Bu kademelerde çalışanların hepsinin aynı amaca yönelik olduğunu, böyle olunca da bir birlerinin kusurlarını rahatça gördüklerini, bu nedenle sizin eksikliklerinizi bu katmanda bulunan her görevlinin rahatça göreceğini, uyaracağını, uyarılara uyulmayınca da cezaların işleyeceğini ekledi. “Sizin anlayacağınız, öğrenciliğiniz öğretmenliğinizden daha rahattır. Bu rahatı öğretmenlik sürecinizde kesinlikle bulamayacaksınız. Ancak çok çalışıp açık bırakmazsanız, sizin rahatınızı da kimsecikler bozamayacaktır! ” dedi. Müdür Bey saatine baktı, “Zil çaldı mı? ” diye sorarken zil çaldı, “Beni bekleyenler var, çok bekletmeyeyim! ”deyip ayrıldı. Müdür Beyden sonra öğretmen olacağımızı konuşmaya başladık. İçimizden bazıları kendileri için “Asla benden öğretmen olmaz! ”dediler, buna karşın bazıları da “Şimdiden öğretmen olmuşum! ” diyenler de oldu. Halil’le bakışarak güldük. ”Öğretmenlikten vazgeçtik, üç yıldır öğrenci olabildik mi? demeye kalmadı, Sami Akıncı patladı:

- Kusura bakmayın ama, boş derslerimizde problem çözecektik, bu konuda kaç kez karar verdik; uygulandı mı? Bir kaç kişi birden:

- Uygulansaydı gene unutacaktık, sürekli ders yapmayınca öğrenemiyoruz! dedi. Sami yanıt vermedi, güldü. Sami’nin gülmesinindern yararlanıp işi iyice cıvıklığa döktüler. Bu kez Sami Akıncı:

- Arkadaşlar, konuşmalarınız insanın sabrımı taşırıyor; okuduğumuz iki ders var, bilemedin üç ya da dört, bu dört dersten kaçımız geçerli not alıyor? Benim derslerim iyi, ama bununla övünemiyorum. Liseler gibi sıkı bir sınavdan geçsem ben de başarılı olamayacağımı biliyorum. Konuşmaya gelince bol bol kendimize yonuyoruz. Üstelik Okulumuzun şekli değişti, dersler iyice gevşedi; ya bir değişiklik daha yapıp işi sıksalar ne yapacağız? Bu kez, Sami’nin sorularına kimse yanıt vermedi. İsmet’le kararlıyız; paydos zili vurunca yola çıkacağız. İstasyon yolu başında bir faytona atlayıp istasyona geçeceğiz. Öğle yemeğinde Mehmet Başaran için tasarlanan zafiyet ek yemekleri gene konu oldu. Hani portakal, hani elma, derken biri de hani ısırgan otu deyince, ısırgan otunun yararlı olduğu öne sürüldü. O zaman Mustafa Saatçı’ya daha uygun öneriler başladı. Sonunda da zafiyet ek yemeklerinin hep meyve olması koşula bağlı değilmiş, pirzola, köfte, ciğer, böbrek olabilirmiş. Ancak bunların resimlerini yapmak zor. Onların yerine et veren hayvanların resimleri konabilir. Bu kez Mustafa Saatçı için kokarca resmi önerildi. Kokarca nasıl bir hayvan? Fareden biraz büyük yerköpeği türünden bir yırtıcı. Mustafa Saatçı’nın oturduğu masa iki ötemizde, arkadaşlar dönüp sönüp bakınca huylandı, geldi. Sustuk, Ama Mustafa atlamadı. “Sizin benimle ilgili bir giziniz var bunu anladım ama bunu pahalıya ödersiniz! ”deyip ayrıldı.

Atölyede aynı konuşmalar sürdü. . Naci İnan Öğretmen ayrılmış, hepimize selam bırakmış, Hamdi Öğretmen akşam ayrılacakmış. Ancak atölyeye gelmedi. Sıraları tamamladık. Zil çalınca ben anahtarı İrfan Öğretmene verdim, iki gün ayrılacağımı söyledim. Cumartesi-pazar günleri atölye kapalıymış, öğretmen, :

-Akordyon için gaygılanma! dedi. Hemen yola çıktık. Kararımıza uyarak, Lüleburgaz’a girince İstasyon yolunda bir faytona atlayıp istasyona vardık. Çok az yolcu vardı. Bilet aldık az sonra tren geldi. Trenimiz normal hızla gitti. saat 20-30 da Kırklareli’ye vardık. İsmet’in bildiği köylülerinin uğrağı Park Kıraathanesi’ne girdik. Tam girdik, arkamızdan biri seslendi, “İsmet, köye gidiyor musun? Ben köye dönüyorum, araba köşede! ”dedi. Konuşan İsmet’in köyünden Soti Veli denilen kişiydi. Veli’yi ben de iyi tanıyordum ama o birden beni tanımadı. Konuştuk, arabaya atlayıp köye ulaştık. İsmet beni getirdiğine çok sevindi, “Dayı uğurlu geldin, ben şimdiye dek böyle uygun bir yolculuk yapmamıştım! ”dedi. Eve vardık, Zühre Teyzem sevinçten ağladı. Muhittin Eniştem gülmekten öksürüğe tutuldu. . Evlerinin üst katında karı-koca Nazif Öğretmenle eşi Hamdiye Öğretmen oturuyor, onlar geldi. Neşeli bir karşılanma yaşadık. Zühre Teyzem, İsmet’in yolda söylediğini tekrarladı, “İsmet, dayını sanşı sana rahat bir yolculuk yaptırdı, onu hep getir. Her zaman Kırklarel’de kalıyordun! ”dedi. Nazif Öğretmen, duymuş, ilk olarak okulun göçünü sordu. Olayı olduğu gibi anlattık. Okul Müdürünün bugün anlattıklarını da aktardık. Nazif Öğretmen de “Siz devletin koruması altındasınız, çalışın derslerinizi yürütün, okul nerede olursa olsun! ”dedi. Öğretmen Okullarındaki öğrenciliğini anlattı. Trabzon Öğretmen Okulu kapatılmış, öğrenciler Sivas’a gelmiş. Bir yıl geçmeden Sivas Öğretmen Okulu da kapatılmış, öğrencilerin bir bölümü Balıkesir’e bir bölümü de Edirne’ye gelmiş. Birlikte gezen arkadaşlarından biri şimdi Kırklareli’de çalışıyormuş. Geç vakitlere dek konuştuk. Hamdiye Öğretmen de Nazif Öğretmen de çok iyi insanlar. Onlar İsmet’in öğretmenleri, İsmet’i kendi çocukları gibi seviyorlar. Bu arada ben, Alpullu'da bize yardımları olan Pancar Müfettişini sordum. “Geçen yıl Eskişehir Şeker’e atandı, gitti! ”dediler. Hamdiye Öğretmen İsmet’in derslerini sordu. Ben iyi deyince, “Aaa bilirim, İsmet çalışsa derslerini peki de yapar ama, dengeli çalışmaz ki, ara sıra çalışır, idarecidir! ”dedi. Ben savunmaya çalıştım, karı koca güldüler, Nazif Öğretmen bana “İsmet’in dayısı, kendini yorma, biz İsmet’i kendimizi tanıdığımız gibi tanırız. Muhittin Eniştem de, “Ele güne karşı mahcup olmuyor değil mi? ”Bu kez ben, İsmet’in sınıfımızın en iyilerinden biri olduğunu, ayrıca öğretmenlerin çok sevdiğini söyledim. Ancak söylediklerime, Muhittin Eniştemle birlikte karı koca öğretmenler de güldüler. “İşte buna inanırız, İsmet’te şeytan tüyü vardır. Ne yapar yapar kendini sevdirir! ”İsmet söze hiç karışmadı:

-Dayım söylesin, bana, inanmıyorsunuz, onun söylediklerini iyi dinleyin! dedi. Öğretmenler ayrılınca, Zühre Teyzem bir süre gene ağladı . Annemi andı, eski günleri anımsadı. İsmet’le bir arada olmamıza sevindi. Bir birimize bundan sonra da destek olmamızı önerdi. Muhittin Eniştem bana, ben seni doğumundan beri tanırım, sen koca adam oldun, boyun büyüdü bilgilendin, yerler değiştirdin, gözümde hiç değişmedin. Edirne’ye gittiğimde seni okulda görünce, İsmet’ten daha şanslı olduğunu hemen anladım. İsmet gelip gittikçe senin derslerini sormuyorum, öyle güvenim var. Sağlığını soruyorum o kadar. İsmet söylese de söylemese de senin sınıfında birinci bilemendin ikinci olduğuna öyle inanmışım ki, bunu aksini sen de söylesen inanmam. Çocukluğunda senin kahvedekilerle tartıştığını onları nasıl mat ettiğini hep anımsarım. İsmet’e“Sen bilmezsin dayın okula gitmeden önce okuyup yazmayı öğrenmişti. İlkokuldan sonra ara verişine çok üzülmüştüm. Muhittin Eniştem beni uzun uzun övdü. Geç vakit yattık. İsmet’le gelişime çok sevindim. Yatar yatmaz da uyudum…Bir ara horoz sesleri duydum. okulda rüya gördüğümü sandım. Az sonra kendimi toparladım, gene uyudum.

 

15 Mart 1941 Cumartesi…

 

Gözlerimi açtım, çocuk sesleri geliyor. Teyzem birileriyle konuşuyor. Toparlandım, giyindim. Eniştem geç kalkıyormuş. Teyzem gene İsmet’i sordu. “İsmet babasına çekmiş, geç kalkar. Okulda ne yapıyor? ”Ben, Okulda bizi isteğimize göre yatırmıyorlar. Baştan biraz zorlandık ama şimdi alıştık. Üstelik İsmet’in öyle bir sorunu yok! ”dedim. Teyzem sevindi ama gülerek “Sakın beni sevindirmek için böyle söylemiş olmayasın! ’”dedi. İsmet kalktı. Teyzem, İsmet’e “Dayının dediklerine inanıyorum, kendiliğinden kalkmayı öğrenmişsin! ”İsmet annesini “Müsaadenle büyüdüm anne! ”deyince, Zühre Teyzem gülerek, “Bu büyümekle ilgili değil, içerdeki de (Muhittin Eniştem için) büyüdü ama oldum olası öğleye dek uyur! ”dedi. Teyzem Muhittin Eniştemin kalkışını hep eleştirir. İsmet bu kez “Eh anne öyle konuşuyorsun ki, içimden gidip yatasım geliyor. Babamı da böyle alıştırdın her halde! ”dedi. Teyzem güldü, “İnsan her yanlışına bir bahane bulur, bir kılıf uydurur! ” Bu tür konuları kurcalayarak kahvaltı ettik. Sabri bir yerlere gitmiş, işlerini görmüş geldi. Eniştem uyandı, İsmet’le bir süre tartıştılar, bir süre de fiskos konuştular. Onlar fiskos eder gibi konuştular ama olayı ben biliyordum: İsmet yavuklusu ile konuşacak. Ancak kızın ailesi buna tepki gösteriyormuş, kız zor durumda kalıyormuş. Kızın ağabeyi delikanlı Mehmet Ali hala bu işe karşı duruyormuş. Eniştem “Bir olaya neden olur, olay okuluna dek giderse sen zararlı çıkarsın! ” diyor. Sonunda da açık açık. “Sakın kavga falan edip karakolluk bir durum yaratma! ”deyip sözü kesti. . Sonunda İsmet bir akrabalarına gitti. Kız da oraya gelebiliyormuş. Ben de merak ettim:

-Arkadaşlarla sürekli şakalaşan İsmet böylesi netameli bir durumda nasıl bir cididyet takınacak? Bu konuyu bana açmadığından işin o tarafına karışmadım. Yalnız kalınca, karşı evde oturan büyük teyzemle, (Elif Teyzem)oğlu Mehmet Dayımı görmeye gittim. Büyük Teyzem, küçük kardeşi Zühre Teyzemden daha farklı biri. Öğretmenlere benziyor, çok az gülümsüyor, konuşmalarında da çok ölçülü. Benden bir sorduğunu bir daha sormuyor. Sorduğu konuya gene değinilirse, onu bildiğini belirtip geçiyor. Annemi konuşurken de öyle, “Bunu daha önce anlatmıştım! ”deyip başka bir olaya geçiyor. Bazen Mehmet Dayım:

-Anne ne olur bir daha anlatsan, dinleriz! deyince teyzem:

-Sen dinlersin ama herkes senin gibi değil, tekrardan hoşlanmayabilir! deyip yaptığının doğruluğunu savunuyor. . Zühre Teyzem için, Zühre daha önce böyle sulu gözlü değildi, çok doğum yaptı, şimdi 5 çocuğu var ama ölenler de oldu. Bir çocuğu da kusurlu, ona ayrıca üzülüyor. Anne olarak yüreciğinde biriken kederini gözyaşlarıyla dışarıya atıyor! Özürlü dediği çocuk, doğuştan değil küçüklünde yanmış, bir eli ile bir ayağı kusurlu kalmış. Mehmet Dayım, kısa bir zaman için köyün altındaki tarlasına gidecekmiş, “İsmet’le birlikte geldiğine göre önemli bir işin yoktur. İsmet’inse çok önemsediği işleri var, nasıl olsa yalnız kalacaksın; benimle gel hem bana arkadaş ol hem de iki dayı yeğen baş başa konuşalım! ”dedi. Buna sevindim, hemen arabaya atladım. Köyün altında dedikleri yer gerçekte köyün Şeytanderesi’ne bakan yokuş doruğundaymış. Dayım, benim sıkılmamı önlemek için çocukluğundan o güne dek tüm yaşamını, çektiği sıkıntıları anlattı. Ailenin tek çocuğu aynı zamanda şehit oğlu. Benim bilmediğim eniştem Çanakkale’de savaşmış. Teyzem bir daha evlenmemiş. Geçimlerini karşılayacak ölçüde varsıllarmış. Annelerimiz tarafı dedemiz de varlıklıymış, bir oğlu üç kızı varmış. O zamanın anlayışına göre oğlu ile kızlarını bir tutup varlığını ikiye bölmüş. Oğlu ile kendisi birlikte kalmış. Kızlarının payını da aralarında bölüşmek üzere o zaman henüz asker olmamış bulunan Muhittin Enişteme vekil olarak bırakmış. Tam bu sıralar dayımın babası şehit olmuş. Annem başka köyde evli olduğu ailesinin de bu miras işine bulaşmak istememesi nedeniyle ortadan çekilince dayımlarla Muhittin Eniştem ikisi kalmış. Nedense Muhittin Eniştem ortak varlıkların ayırımını uzatmış, bugün yarın derken iş günümüze dek gelmiş. Bu kez de Dayım dava açmış. Dava sürüyormuş. Ancak Muhittin Eniştem dava açılışına gücenmiş. Şimdilerde bu yüzden konuşmuyorlarmış. Evlerinin arasından bir yol geçiyor. Teyzemler iki kardeş gelip gidiyormuş ama Muhitin Eniştem Mehmet Dayımla konuşmuyormuş. Dayım içtenlikle bana sordu. “Ben haksız mıyım? 1915 yılında iki yaşında şehit olan babadan yoksun kalmışım. Aradan 25 yıl geçmiş, ben 27 yaşıma gelmişim. Bizim enişte hala kem küm ediyor, payıma düşecek birkaç parça tarlayı benden esirgiyor! ”Dayımı haklı gördüm ama Muhittin Eniştem neden böyle yapıyor, bunu bir türlü anlayamadım. Ancak birden içimde bir soğuma oldu. Ben şimdi İsmet’e nasıl davranacağım? Muhittin Eniştemin akşam anlattıklarını nasıl unutacağım? Mehmet Dayımın anlattıkları ortadayken öteki sözlerin bir önemi kalıyor mu? Bu karışık durumdan nasıl sıyrılacağım? Üstelik Mehmet Dayım bir şey daha söyledi:

-Davayı ben açtım ama davacı olarak ben yalnız değilim, sen de benimle birliktesin, iki ablan da senin yanında. Bir pay benim bir pay sizin, bir pay da Zühre Teyzemizin. Buna şaşırdım. “Ben bu işte yokum, böyle bir isteğim yok, ben vazgeçerim! ”deyince dayım, “Sana düşeni reddedebilirsin ama dava karara bağlanmadan yapacak bir şeyin yok. Sen salt senin payını ya alır ya da birisine devredersin. ! ”İyice şaşırdım. Dayım konuşurken, hiç dinlememiş gibi “Dayı, az ileriye gidebilir miyiz, şu tepenin üstüne? ”Dayım, “Ne var orada? Kavaklı düzlüğünü mü görmek istiyorsun? ”dedi. Gene de arabayı sürdü. Zaten dönüş yolu aradan geçiyormuş, tepeye çıktık. Kavaklı tren istasyonu görünüyordu. İki yıl en soğuk günlerde oraya pancar taşımıştık. Şimdi oralarda askerler bulunuyor. Sanırım Ahmet Gürsel Öğretmen de oralarda geziyordur. Dayım sordu, “Kavaklı ile bir ilişkin mi var? Aklımdan geçenleri anlattım. Dayım güldü, ” “Bir bakıma iyi olmuş, okumanın kıymetini şimdi daha iyi anlayacaksın! ”Dayım dönüş yolunu değiştirdi, Kırklareli-İstanbul yoluna çıktık. Tek tük kamyon, otobüs geçiyor. Bu yodan İstanbul’a hiç otobüs gitmezmiş. Geçen otobüsler, Pınarhisar, Kaynarca, Vize’dek gidip dönüyormuş. Dayım, “Yol değişti, şimdi tüm Edirne arabaları hatta Kırklareli otobüsleri sizin oradan dolanıyor! ”dedi. Eve inince İsmet geldi, “Dayı nerede kaldın? ” diye sorunca Mehmet Dayım İsmet’e takıldı:

-Dayını, dayın kaçırdı! İsmet’le birlikte Elif teyzeme görünüp ayrıldık. Yemekten sonra okula uğradık, Nazif Öğretmen okulda çalışıyormuş. İsmet’lerin köy okulu oldukça büyük. Bizim köy okulunun birkaç katı. Bir hayli de eski. Uzak dayılarımızdan biri, Necmettin Öğretmen okulunda okuyordu, onu sordum; birkaç ay sonra öğretmen olacakmış. Nazif Öğretmenden İlköğretim dergilerini sordum, dergiler yığınla değil, rafta dizili duruyorlar. Bir tomar çıkarıp karıştırdım. Son gelen dergiler daha açılmamış5/3/1941 tarihli olanda Kastamonu-Gölköy Köy Enstitüsüne yapılan bir gezi anlatılıyor. Rıza Tümer yazmış(Ankara İlköğretim Müfettişi) Şaştım, alıp arkadaşlara okumak isterdim. Öğrenciler nasıl çalışıyorlar, görülmeğe değer. Yazıdan bir bölüm: “Öğrenci etkinliklerini görmek üzere sabah saat 7-oo’de kalktık. Öğrenciler çok daha erken kalkmış, çorbalarını içmiş saat 6-oo’da işbaşı yapmışYapılan iş bölümüne göre kız öğrenciler inekleri sağmış, ahırları temizlemiş, kümes hayvanlarına bakmışlar. Erkek öğrenciler, araba atlarını tımar etmiş, sulamış, yemlemiş arabalara koşup tuğla harmanından tuğla taşımaya başlamışlar…………Enstitü arazisini geziyoruz. , Enstitü Müdürü, Yumurta Tepe, Daday Yolu, Gölköy Yolu olarak geniş bir alanı gösterdi, bu alanları öğrenciler işleyecekmiş. İkinci gün de sabah kalkınca erkenden kızlı erkekli bütün çocukları ayakta, iş başında gördük. Bir grup öğrenci kireç kamyonundan, yakıcı kireci boşaltıyordu”…

Bizim okulda ne tuğla ocağı ne de inek var. Saat 7-oo’de kalkıyoruz. kızların inek sağmaları gene bize göre oldukça şaşırtıcı. Bunu arkadaşlara anlatacağım. . İsmet, Dayı gidelim mi ? diye sorunca kalktım. Köyün içinde bir süre dolaştıktan sonra eve döndük. Muhittin Eniştem Kaynarca’ya gitmiş, bir bakıma sevindim. Bir ara Sabri Mehmet dayımdan söz etti, “Bana bile düşmanca bakıyor! ”dedi. Zühre Teyzem Sabri’yi susturdu. Hamdiye Öğretmen geldi, yanında kızı, sarışın uzun saçlı, okula başlamamış ama sanki öğrenci gibi bilgiç bir görüntüsü var. Konuşmalara katılmıyor, sorulunca yanıtlar veriyor. Bir bahaneyle yandaki odaya geçtim. İsmet, pazartesi günü dönelim derse, ne söyleyeceğim? Darılmazsa, “Yarın gidelim! ”diyeceğim. nedense sıkıldım. Demeye gerek kalmadı, İsmet, “Dayı, yarın öğlede buradan çıkarız, Kırklareli’de birkaç saat kalıp gideriz! ”dedi. Gerçekte çok sevindim ama İsmet'e sıkıntımı belli etmemek için “Sen bilirsin” dedim. İçim rahatladı. Dışarı çıktık , hava kararmaya başladı. Köyü baştan başa kat eden orta yolu bir uçtan bir uca yürüdük. 5 yıl önce olan bir olayı İsmet’e anlattım. ”Bu yol”Koca yol olarak bir türküde geçer. Akrabamız Pehlivan Hasan, Hatice adlı bir kızı kaçırmaya kalkışır. Başarılı olamaz, suçlu olarak karakol yolunu boylar. Sonra da bu olara bir türkü yakılır: ”Yan da gel Haticem, yan da gel-Çık Koca yola yolca gel-Hasan seni bekliyor, al yazmanı al da gel. -Beyaz mendil sallansın-Hasan yere girsin arlansın-Hatice’yi tutanlar karakola yollansın İsmet katıla katıla güldü…Bu türküyü biliyormuş, Hatice, ablasının arkadaşıymış. O olaya karışanlardan biri de dün gece arabasıyla geldiğimiz Soti Veli’dir! ”diye açıklama yaptı. “Ben bunları biliyorum ama, senin gibi bir yolunu bulup anlatamıyorum, anlatmayı düşünemiyorum! ”diyerek kendini eleştirdi. Karanlık basmasına karşın bizim köy yönüne yönelen yolu köy dışına dek yürüdük. Harmanlık denen yerden geri döndük. İsmet gülerek, “Dayı bir gün sen bu konuştuklarımızı da ballandıra ballandıra anlatırsın. Ben o zaman da dinler, “A, ben bunları da biliyorum! ”derim, güleriz. “Bu yaşamamıza bağlı, savaş çıkarsa belki ömürlerimiz kısa olur. Bak Mehmet Dayımızın babası 22 yaşında şehit olmuş. Bir süre sustuk. Türküdeki Hatice’nin evi önünden geçerken İsmet, “Dayı bak Hatice’nin evi, şimdi burada değil, karşıda bir yerde oturuyor! ”dedi. Eve döndüğümüzde, teyzem telaşlı telaşlı sordu, “Nerede kaldınız, yolumu şaşırdınız? ” diye sordu. . Muhittin Eniştem geç geldi. Yorgun olduğunu söyleyip hemen yattı. İçimden sevindim. Konuşsaydık, belki de dün akşamki tavırlarımı sürdüremeyecektim. Sabri’yle, İsmet’le bir süre konuşup yattık. Yattım ama uzun süre uyuyamadım. Kimi zaman köyde de böyle oluyordum: Hiçbir nedene dayandıramazken uykum kaçıyordu. Gene öyle oldu. Bir ara horozlar ötüyor sandım, değilmiş. Uyudum .

 

16 Mart 1941 Pazar

 

Geç uyumam nedeniyle erken uyanamadım. Zühre Teyzemin Uykucu olarak yakındığı İsmet bu sabah beni uyandırdı. Az sonra da Muhittin Eniştem kalktı. Teyzem gülerek “Bir süre burada kalsanız Muhittin Ağa ile yarışacaksınız galiba! ”dedi. Ben önce anlayamadım. İsmet annesine çıkıştı:

-“Anne sen böyle konuşa konuşa babam öğleci olmuş. Bir insana...” İsmet sözünü tamamlayamadan Teyzem “Bir insana kırk gün deli deseler delirirmiş! ” oysa ben kırk yıldır babana “Akıllı” diyorum ama hiç bir düzelme belirtisi göstermiyor! ” Muhittin Eniştem çok rahat, “Bu her zaman geçerli değil, bazıları nedense bunda başarılı olamıyor, ben bir kez denedim gerçekten bu söz doğru çıktı. İsmet’e bakarak “Annene, saymadım ama sanırım 20-30 kez “Bana karşı haksızlık ediyorsun! ”dedim, gerçekten annen kırk yıldır konuşmalarında bana hep haksızlık etti! ”dedi arkasından da kahkaha ile güldü. Teyzem bu kez, “Bu konuşmaların sonu gelmez, ben de sana kırk kez “Laf cambazısın! ” dedim, öyle oldun çıktın! ”Sabri söze karıştı, “ Ben de sizin bu sözlerinizi kırk yıl dinleyecek miyim? Muhittin Eniştem, “Hayır oğlum, senin dinleyeceğini yakında bulup önüne getireceğiz. dilerim bıkmadan usanmadan konuşan birini buluruz! ”dedi. Sabrı bağırdı, “Baba, baba, gene başlama! ”Sabri’nin sözüne Muhittin Eniştem de teyzem de sevecen sevecen bakıp güldüler. Sabri kalkıp odadan çıktı…Muhittin Eniştem bana, “Sabri kızmaz az sonra gelir! ”dedi. Vize-Kırklareli arası iki otobüs çalışıyormuş. Biri sabah biri öğlede geçiyormuş. Biz öğleye hazırlandık. Muhittin eniştem tekrar tekrar yarına kalmamızı söyledi ama İsmet, ”İznimiz bu akşama kadar! ”deyip kestirdi attı. Yola kadar Sabri de bizimle geldi. Otobüs beklediğimiz saatte gelmedi. Bir ara, geri dönmeyi bile hesapladık. Sonunda geldi, sevinerek Kırklareli’ye indik. Parkın karşısındaki kahvelerden birinde İsmet’in tanıdıkları çıktı, onlarla oturduk. Vakit geçirmek amacıyla istasyona gittik. İyi ki gitmişiz tren saatleri değişmiş, akşam treni bir saat öne alınmış, biletlerimizi alıp gene çarşıya döndük. Pehlivan Amcamın kahvesine gittik. Pehlivan Amcamın hem kahvesi hem de sineması var, gündüz kahvede gece sinemada duruyormuş. Çay içtik. Az dolaştıktan sonra istasyona döndük. Tren tam vaktinde kalktı. Kavaklıyı geçinceye dek ayakta bekledim. Önce Kavaklı’ya Kavaklı’dan Kınalı Bayıra baktım. Kınalı Bayır’dan çok geçmiştim. Anımsadığım kimi anılarımı İsmet’e anlattım. Arkadaşımız 4 Mehmet Aygün’ün köyünü uzaktan gösterdim. İsmet gene hayret etti, “Dayı onu da nereden biliyorsun? Daha önce buralardan geçtiğimi, söyledim , köylerin adlarını Asıbeyli, Lefeci, Karağlı, Kavaklı diye sıraladım. (Karağlı=Karahalil) Babaeski’ye gelince İsmet “Ben de burasını biliyorum! ” diye güldü. Babaeski de uzun süre kaldık. Asker vagonu takıldı. Hava kararmaya başladığı için oturduk. Okula nasıl gideceğimizi hiç düşünmemiştik. Hava karardığına göre yaya gidemeyiz. Faytonla gideriz. Gece başladığı için faytoncular çok para ister. Lüleburgaz’a faytonla indik. İkimizden bir lira aldılar. Kepirtepe’ye 5 lira istedi. İsmet yola baktı. Yoldan araçlar geçiyodu. Araçların geçmesi İsmet’i cesaretlendirdi. “Dayı gel yürüyelim! ”dedi. Ben yürümeye dünden razıydım, “Peki! ”deyip Milletvekili Şevket Ödül’ün kapısı önünden İstanbul yoluna dönerek yürümeye başladık. Başka araçlar da geçti. Okula yaklaştıkça cesaretimiz arttı. Yat zilinden önce okula ulaştık. Dersliğe girince arkadaşlar “Kaçaklar geldi! ”diye bağırdılar. Oturduk, yolculuğumuzu anlattık. Biz yokken, önemli bir şey olmamış. Banyo yapamamışlar. Naci İnan’la Hamdi Bağ Öğretmen izinli ayrılmışlar. Bunu biliyorduk. Yat zili çalınca alıştığım şekilde erkenden yattım. Mehmet Dayımı, Muhittin Eniştemi teyzelerimi düşündüm. Konuşmaları bir daha belleğimden geçirdim. Bizim ailedekiler bu tür konuşmuyorlar. Konuşuyorlar da ben mi duymuyorum? Zühre Teyzemle Muhittin Eniştem düpedüz kavga ediyorlar, el ayak vurması yok ama sözler sille tokat gibi ortaya dökülüyor. İsmet adına üzüldüm. Mehmet Dayımın anlattığı(miras )mal bölüşme olayı eski bir olaymış. Oysa Ablalarım şimdiye dek böyle bir olaydan hiç söz etmediler. İsmet, yavuklusu derken Röslein aklıma geldi, içimden Röslein, Röslein, Röslein rot, Röslein auf der Heiden. Acaba benim olmadığımı fark etti mi? Benim için güzel bir ölçek. Yokluğumdan söz ederse gerçekten ilgileniyor, demektir. Eğer yokluğumdan söz etmezse benim için susmak akıllı bir seçim olacak. Röslein, Röslein, Röslein rot-Röslein aud der Heiden. Kırda açmış bir kırmızı gül, ya da gülcük…. . O beni görmezse ben onu zaten göremem, görmemeliyim ya da görmeye çalışmamalıyım. Bu kaçıncı karar?

 

17 Mart 1941 Pazartesi…

 

Orhan’dan önce Kadir söz etti, Köye giderken bana haber vermedin, belki ben de gelirdim! “Köye değil İsmet’lerin köyüne gittiğimizi anlattım. ” “İsmet’in önemli bir işi varmış, çağırdılar, birlikte gittik, geldik! ”Ayrılık ilgi çekiyor, her gün karşı karşıyayken konuşmayan arkadaşlar bile sokulup sorular sordular. Mehmet Aygün’e köyünü gördüğümü söyleyince değişik bir tepki gösterdi:

-Ne yapayım gördünse ben görmedikten sonra? Arkadaşlar Mehmet’e “Nazik ol, köyünden selam getirmişler, teşekkür et! ”dediler. İsmet, “Akıllı, ben o köyden olsaydım her hafta giderdim! ” dedi. Bu kez Mehmet Aygün’e takılmalar başladı, Mehmet Yücel, “Çocuğu sıkıştırmayın, belki parası yoktur! ” İdris Destan ise, “Belki de o köyden değildir, köyünün gerçek adını saklıyordur! ”Mehmet Aygün bu söze sinirlendi, İdris’i tartakladı. Bu kez başka yorumlar yapıldı:

-Sevdiği kızı evlendirmişler, evlenecek kız bulamadığı için köye küsmüş, Bağlardan üzüm çalarken yakalanmış, Kendisinden yaşlı bir kadın ona sevdalanmış, Belalı birinin kızına mektup yazmış, türü varsayımlar sıralandı. Mehmet söylenenleri duymazdan geldi yerine oturdu.

Fikret Madaralı Öğretmen elinde bir tomar kitap, dergi, gazete ile geldi. Hepimiz gazete okuyacak, savaştan söz edecek diye beklerken Halil’e, “Şunları Öğretmen odasına götürüver, ben geç kalmamak için uğrayamadım! ”dedi. Halil tomarı alıp götürdü. Birden soluklarımızı tuttuk:

-Şimdi ne olacak? Öğretmen sıraların arasında gezdi. “İnsanlar gördüklerini her zaman doğru olarak anlatamaz. Bunun bir çok örneği vardır. Sıradan insanların bu özellikleri önemli değildir. ama öğretmenler için bu durum bir kusurdur. Bu nedenle sizler gördüklerinizi olabildiğince doğru algılayıp anlatmalısınız. Size bu konuda fazla deneme yaptırmadım. Şu geçen gün gittiğiniz çiftliği bana yazıyla anlatın! ”dedi. Oldukça rahatladık. Daha doğrusu Türkçe dersinden kırık not alanlar rahatladılar. Onlar bir an tahtaya kaldırılacaklarını düşünmüşlerdi. Yazının başlığı Türkgeldi çiftliği. Öğretmen açıkladı: Çiftlik üstüne bilgiden çok siz gördüklerinizi, düşüncelerinizi anlatın. Buna benzer yazılar okudunuz, onları anımsayarak siz de gördüklerinizi anlatın. Olay nasıl başladı, nasıl gelişti, sizde ne gibi etkileri kaldı, onları anlatın! ”Bir süre düşündüm. Olay nasıl başladı? Bana göre olay çok önce, Sarımsaklı çiftliğine gittiğimizde başladı. Orada iki çiftlik karşılaştırıldı, bu karşılaştırılma yapılırken “Oraya gittiğinizde göreceksiniz! ” denildiğinde Salih Ziya Öğretmen, oraya da gideceğiz demişti. Geçenlerde bağ çukurları kazılırken de Türkgeldi’ye gidileceği gündeme geldi. Böyle başlayıp, önce umduklarımı sonra da bulduklarımı yazdım. Örneğin ben köklü fidanlar bekliyordum. Dahası fidanları bizim sökeceğimizi sanıyordum. Oysa bize toprağa yatırılmış çıplak dalları verdiler. Anlattıklarına göre doğrusu buymuş. Ancak ben bunun gerçekten doğruluna inanmak için diktiğimiz fidanların yeşerip büyümesini bekleyeceğim. Kağıdın bir yüzünü doldurabildim. Zil çalmadan da kağıdımı verdim. Öğretmen hiç ilgilenmedi ya da ilgilenmez göründü. Bunu ben kendime yormadım, sanırım öğretmen zayıf arkadaşlar için bir kıpırdanma olayı olarak düşünüyor. 1. dersin sonunda kağıtları ivedi olarak topladı. 2. ders boyunca da arkadaşları konuşturdu. Güldürücü olaylar yaşadık. Dükkana giren arkadaş selam verip fiyat soruyor. Soran arkadaşa fiyat bildiren de arkadaşlar oluyor. Bunları gülmeden ya da güldürücü duruma düşmeden yapanların sayısı yapamayanlardan çok az oldu. Öğretmen bizi, kooperatiftekileri bu konuda övdü. “Yaparak, yaşayarak öğrenmenin güzel bir örneği! ”dedi. . Ziya Gökalp’ten okuduğumuz bir yazıyı anımsattı. Yazıyı ben özetledim. “Bir bal satıcısı, bir filosof’a sormuş! ”deyince öğretmen arkadaşlara, “Buradan ötesini de siz anımsayın, bu kadar da unutkanlık olmaz! ”dedi. Sonra da kendisi anlattı. “Adam tatsız bir yüzle satıcılık yapıyorsa dedikten sonra “Bu, alıcı için de geçerlidir, dükkana giren kaba saba durur, hödük hödük konuşursa satıcı onun durumuna göre davranır, hatta fiyatını bile ona göre biçer! ”dedi. Ders zili çalınca öğretmen kapıya doğruldu, çıkmak üzereyken döndü, “Canlı olun canlı! ”dedi gülerek gitti. Öğretmen gidince bir tartışma başladı. Öğretmen bunu neden söyledi? Her kafadan bir ses çıktı. “Öğretmen kızdı da onun için söyledi! ”diyenler oldu. Buna benzer varsayımlar çoğalınca Sami Akıncı, tarla fıkrasını anımsattı. “Biz de o tarla sahibinin çocukları gibi akıl tarlalarımızı derin derin karıştıracağız, yeni bilgiler öğreneceğiz! ”dedi. Sami’nin sözüne gülenler oldu. Sami bu kez bir gözünü kırparak(Haklı olduğuna inandığın kızarsa böyle bakar) “Siz gülmeye devam edin, unutmayın ki sizin çevrenizde de gülmek için bekleyen çok insan olacak! ”Önce tam olarak anlayamadığım bu söz etkisini gösterdi, konuşmalar birden kesildi. Halil’e “N’oldu? diye sorunca, Halil yavaşça. “Sami başlarına birer odun vurdu, dillerini yuttular! ”dedi. Mehmet Yücel’le İsmet fısıldaşıyordu. Ben İsmet’e parmağımı ağzıma dayayarak sus işareti verdim. Bunu gören Mehmet Yücel yüksek sesle, “Dayı, dün seni kızlar aradı! ”dedi. Bekir Temuçin düzeltme yaptı, “Dün değil cumartesi günü! ”Bu kez Mehmet Yücel, “Dayı, her gün arandın! ”Hiç duraksamadan,

“Onlar sizi görmek için geliyor, ben bahaneyim! ”dedim. Gene bir sessizlik oldu. Ancak içimde bir kuşku doğdu, “Acaba kim? ”Mehmet Yücel bir işmarda bulunmadığına göre Röslein değildir. İçimden “ Arayan gene arar! ”dedim. Bu kez de Ali Yılmaz Öğretmen aklıma geldi, 15 gün bizimle olacakmış, Niçin? . Küçük sınıfları bırakıp gelmez herhalde? Dur bakalım, belki söz olsun dile söylemiştir. İrfan Öğretmen burada olduğuna göre sorun yok! Öğle yemeğinde kızlar geldi, benimle konuşmak istiyorlarmış, Melahat’la Gül. Gül düşünmüş, kooperatifte çalışamayacakmış ama bir gönüllü arkadaş bulmuş, o çalışmak istiyormuş. Anladım, arkadaş bahane. Çalışacaksa arkadaşlarına söyler bana neden söyleniyor? Üstelik açık açık Gül’e kooperatif öneren ben değil Cavit Kafkas’tı. Onunla neden konuşmuyor da gelip bana söylüyor! Birden duraksadım. Aslında böyle bir durum bekliyordum, beni aramasını istiyordum. Ancak galiba aranacağımı hiç beklemiyordum, aranınca da şaşırmadım ama bir ölçüde korktum. Ciddi bir durum mu var? Olsun mu olmasın mı? “Olmasın! ”Yemekten sonra doğru atölyeye gittim, akordiyon yerinde. Yerinde olmasına yerinde ya atölye neden açık. Kapıda anahtar falan yok. Cumartesi- pazar günleri de açık mıydı acaba? Arkadaşlar geldi, Sıralar tutkallanıp verniklenecek. İrfan Öğretmen geldi. Durum aydınlandı, İrfan Öğretmen öğle üzere atölyeye gelmiş, yemeğe giderken de kapıyı kilitlememiş. Bana, “Ne o akordiyonun için telaşlandın mı yoksa? ”dedi. . Öyle bir kaygımın olmadığını söyledim.

Tutkal ustamız Salih Baydemir. Orhan, Recep ona yardım etti tutkal ısıtılıp hazırlandı. Biz tahta çivileri hazırladık. Taban kordonları ile dik yanlar tahta çivili oluyor. Tutkal hazırlığı uzun sürdü. Paydos zili çaldığında 5 sıra tamamlanmış oldu. İrfgan Öğretmen, “Randıman iyi değil! ”dedi. Randıman? Hasan bana sordu. Ben biraz sesli “Ramadan biliyorum ama randıman bilmiyorum! ”dedim. Öğretmen duydu, ”Randıman, yapılan iş, işte sonuç alma anlamında kullandım, sizler kullanmaz mısınız? dedi. Randıman:

-Emek karşılığı, verim, ekilen tohumun verdiği ürün…Arkadaşlar gidince hem düşündüm hem de çaldım. Ara verdiklerimi kolayca unuttuğumun ayırtına vardım. İzmir marşında parmaklarım dolaşınca şaşırdım. Çardaş Früstin, Macar Dansı’nın hızlı yerlerinde tempo bozduğumu anlarınca üzüldüm. Çok ağırdan alarak tekrar tekrar çaldım. Uzunca ara verince sil yeni baştan yapmak zorunda kalacağımı anladım. Notaları bir daha tezgah üstüne sıralayarak birer ikişer kez çaldım. Kurken’i iyice unuttum ama Musa bile çok rahat çalıyor. Ben o denli rahat değilim. İstiklal Marşın’da bile telaşlanıyorum. Oysa onda çok rahat olmam gerekiyor. Bastıra bastıra İstiklal Marş’nı çaldım. Hiç kusurum yok. Nedense kimi zaman törenlerde tekliyorum. Önce kooperatife gittim. Fikret Madaralı Öğretmen cumartesi günü, “Yavaş yavaş toparlanalım, hazırlıklarımızı yapalım gelecek ay içinde de yeni seçim yapalım! ”demiş. Cavit’le Fevzi neşeliler. Öğretmen onlara yeni bir yer için de söz vermiş, Bina dışında bir yer olacakmış. Genel planda Konuk eviyle bir çatı altındaymış. Konuk evine yapımına yakında başlanacakmış. Ancak, Konuk evi asfalt karşısında, kooperatif orada olursa yoldan geçme sorunu olacak, diye okul yönetimi planda düzeltme istemiş. Kooperatifte az kaldım, dersliğe gittim. Herkes bir şeyler çalışıyor, ben de tarih kitabımı açıp Kurtuluş Savaşı’nda Cephe gerisi olaylarını bir kez daha okudum. Kurtuluş Savaşı bir çok devlete karşı başlatılmasına karşın sonunda tek düşman Yunanistan kalmış. Yunanistan Balkan Savaşı’nda da bizim karşımızdaymış. Şimdiki Yunanistan’ı düşündüm. Önce İtalya’dan sonra da Almanya’dan şamarı yedi. Sırbistan-Karadağ yani şimdiki Yugoslavya ile Bulgaristan Almanya’nın buyruğu altına girdiler. Kısacası tüm Balkan devletleri yok oldu. Yunanistan, Arnavutluk, Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya Almanya’nın parçası oldular. Avrupa’da devlet olarak, Almanya, İngiltere, İspanya, Portekiz, İsveç, İsviçre, Rusya

, İtalya kaldı 8 devlet…Almanya’nın haritadan sildikleri, Fransa, Holanda, Belçika, Danimarka, Çekoslavak, Avusturya, MacaristanPolonya, Norveç, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Arnavutluk, Rusya’nın sildikleri: Letonya, Estonya, . Lituanya… 16 devlet haritadan silindi. Tahta yanındaki haritaya baktım, Almanya Akdeniz-Ege-Karadeniz sınırından Atlantik’e dek her tarafta egemen. Ben bakarken gelen oldu, onlar da parmaklarıyla sınır çizerek Almanya’nın kazanımlarının saydılar. Bir zamanlar da Fransa böyle yapmış, İngiltere dışında tüm Avrupa devletlerini buyruğu altına almış. Ancak o zaman Balkan devletleri Osmanlı buyruğunda olduğundan Fransa Balkanlara inememiş. Bu kez de Rusya’ya saldırmış. Fikret Madaralı Öğretmen, “Gene öyle olacak, Almanya Rusya’ya saldıracak, Almanya’nın gözü Ukrayna topraklarında! ”diyor. Oysa bu kez Almanya-Rusya anlaşma yaptı, Polonya’yı birlikte yuttular. Almanya İtalya’yı da yutacak deniyor. Bir İspanya, bir Portekiz bir de İsveç kalacak. Onlar da kalacaksa! Belki bir bahaneyle onlar da gidecektir. Yat zili çalarken biz harita başında coğrafya dersi yapıyorduk. Aradan sıyrılıp yatmaya gittim. Bir süre sonra hala Polonya, Holanda, Fransa diye devlet adları sayılıyordu…

 

18 Mart 1941 Salı

 

Guten Tag ile uyandım. Karşılık verdim bir de teşekkür ettim:

-Danke Schön! Sonra da düşündüm. Neden danke schön! oluyor. Danke teşekkür etmek. Schön ise güzel, ince, zarif anlamına geliyormuş. Oysa Ömer Uzgil Öğretmen bize hep “Danke Schön! ” diyordu. Orhan duraksadı, “Belki yanlış öğrendik! ” dedi. Derslikte lügate baktı, benim dediğim gibi, Schön çok anlamlı ama bu anlamlar arasında çok yok. Almanca sözlere kulakları çabuk takılan Sami Akıncı, Danke Schön doğru kullanıyorsunuz. , ilk sene yalnız danke olarak kitabımızda geçmişti. Öğretmen o zaman da “Danke Schön! ” demeyi sürdürdü. ! ”dedi. Biz danke schön derken, Mustafa Saatçı “Ben de Almanca konuşacağım deyip yanımıza geldi “Orhan das Dunkof, vas ist das? ” dedi. . Orhan Mustafa’ya “du Dunkof und der Lügner! ”Mustafa Saatçı anlamadı Sami’ye baktı Sami, “Bana bakma! ” işareti verdi. Mustafa gülerek “Benden bu kadar, Heil Hitler! ”dedi. Arkadaşlarsa “Hain Hitler! ”yanıtını verdiler. Bu kez Mustafa SS işareti yaptı. Herkesi güldürdü. SS sözleri arasında kahvaltıya gittik. Kahvaltıda tarhana çorbası yerleşmiş durumda. Eskiden arada bir çıkardı. şimdilerde haftanın her günü denecek ölçüde karşımızda oluyor. Kahvaltıda çıkmazsa ya öğlede ya da akşam kesinlikle oluyor. Sabahlayin olduğuna sevinenler var. Neden diye sorulunca yanıt hazır. “Bugünkü payımızı içtik, öğleye de akşama da kalmadı, deyip gülenlerin yanında, sen öyle bil, bizim aşçıbaşımız yoktan var edip gene de bize tarhana çorbası içirir(! )diyenler de çıktı. . Tarhana neden yapılıyor, bunun ağacı ya da bitkisi var mı? diye soran da oluyor. Varsa yok edeceklermiş. Bizim bahçelere ekilirse kurutacaklarmış. Halil, “Hınzırlar, evlerinde hep bunu yerler, neden yapıldığını domuzuna bilirler ama burada böyle konuşurlar! ”diyor. Babamın çok anlattığı öykülerden birini Halil’e tekrarladım:

-Padişahlık zamanında, şehzadeler, sultanlar hazır yiyip içtikleri için ne nedir bilmezlermiş. Ancak onlara da iyi yetişmeleri için özel dersler verilirmiş. Örneğin ormanları rasgele kesip yakanların, deryalarda balıkları gereksizce öldürenlerin günah işledikleri söyleniyormuş. Ayrıca bunları yapanlara duaları arasında beddua okumaları, lanet yağdırmaları öneriliyormuş. Yıllar içinde bu bir gelenek olmuş. Olayı dinleyen bir bilgin hayret etmiş. Şehzadeler ellerini kaldırıp bir ağızdan buğdayları kesenlerin elleri kırılsın, gözleri kör olsun diye dualar ediyormuş. “Buğdayları kesenlerin elleri kırılsın! ”Bu yanlış yıllar sonra düzeltilmiş ama öyküsü kalmış Bizim arkadaşlar da neredeyse tarhana için bilmezden gelip beddua edecekler. Oysa evlerde anneleri yıllık tarhanayı hazırlayıp kilerlerinde korumaktadır. Halil gülerek:

-Gelin şu önceleri kararlaştırdığımız köy gezilerini yapalım. O zaman daha iyi anlaşılır kimin sofrasında tarhana var, kim evinde mercimek yemiyor! Kurnaz Hilmi Altınsoy duramadı:

-Aha aha, evine yabancı gelince, bizim gibi öğrenciler gelince tarhana kim çıkarır? Gider komşudan alır, bulur buluşturur, baklava börek yedirir! Hilmi Altınsoy’un sözüne hem güldük hem de inandık. Yazık ki bunu bir çok insan yapmaktadır.

Matematik dersinde aritmetik çalıştım. 2. sınıf kitabımdan başlayarak kesirleri tekrarladım. Ondalık kesirlerin bayağı kesre dönüşlerinde unuttuğum kimi incelikleri anımsadım. Tam sayıların ondalık kesirlere bölünmesi, kısaltmalar, bunun tersi, ondalık kesirlerin tam sayılara bölünmelerinde bilinen kolaylıklar. Yapmaya yapmaya unuttuğumu anladım. üzüldüm. Karekök almalara baktım. Bunu da unutursam, vay halime! . Selçuk Öğretmen gülerek geldi. “Geçen haftanın kasvetini üstünüzden attınız mı? ” diye sordu. Ali Güleren gene dinlememiş, söyleneni yanlış anlamış, birden:

- Zaten kasket giymiyoruz, öğretmenim! Selçuk Öğretmen, Ali'ye baktı, sesini hiç değiştirmeden:

- Ara sıra kasket giyin, özellikle soğuklarda kasket başınızı korur; hiç giymemek olmaz! dedi. Gene Ali'ye bakarak, gülümsedi. İsmet parmak kaldırdı. Selçuk Öğretmen İsmet'e dönerek konuşmasını istedi. İsmet:

- Müdür Beyin konuşmasından sonra rahatladık ama o dedi kodu yaygın olarak köylere dek gitmiş. Ben bu hafta köye gittim, İlkokul Öğretmenim beni görünce önce bunu sordu! Selçuk Öğretmen, “Doğal olarak durum çok nazik, insanlar korku içinde, duyduklarını yayıyorlar. Ancak bizimki onlar gibi değil, biz kendi başımıza hareket edecek durumda değiliz. Devletimiz, gücü yettiğince bizi koruyacaktır, biz bu rahatlığı yaşamalıyız! ”Eline aldığı cetvelle harita üzerinde devletleri göstererek akşamki bizim yaptığımıza benzer şekilde, yok olan devletleri, nüfuslarını, yüz ölçümlerini söyleyerek sıraladı. “Almanya on katı büyüdü, 23 devlette ortalıktan kalktı. Bu korku verici bir durum! ”dedi. Bu kez gene sınırlarımız bakıp, İran’ın, Irak’ın Suriye’nin, Mısır’ın tüm kuzel Afrika’nın işgal altında olduğunu anlattı. Bizim savaş dışında kalışımızı mucize olarak adlandırdı. Sözü Kurtuluş Savaşı’na getirerek, “Kurtuluş Savaşı’mızı çalışmayan arkadaşlar benden not beklemesin. ! ” Az durduktan sonra, “Güçlü kuvvetli ülkeler yok olurken biz ayakta kalıyoruz, kara gözümüz kara kaşımız için mi sanıyorsunuz? Bu düpedüz Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiğimiz direncin düşmanlara verdiği derslerin ürküntüsüdür. Düşmanlarımız bunu öğrenip biliyor da, benim öğrencilerim ben bunları konuşurken karşımda esniyor. Yok arkadaşlar bunun savunulacak bir taraf yok. Dünya kadar boş zamanınız var. Anlamadığınız, tekrarını istediğiniz bölümle istediğiniz zaman geleyim, bir daha tekrarlayalım bu acıklı durumu düzeltelim, milletin parasına zarar vermeyelim, saf gönülcükleriyle bize bağladıkları güzelim umutlarını kırmayalım, kısacası halkımıza da ailelerimize de nankörlük etmeyelim. Bunun vebali ağır olur, bunu sakın unutmayın! ”Öğretmen, “Şimdi benim başka sınıflara dersim var kalamam. Sizin seçeceğiniz saatleri bana bildirim, gelirim”. deyip ayrıldı. Öğretmenden sonra uzun bir süre kimseden ses çıkmadı. Sonunda Mehmet Yücel Ali Güleren’e “Gene yaptın numaranı, adamı çileden çıkardın, hepimizi haşlattın! ”dedi. İdris Destan, Ali Güleren’i göstererek, “Bunu bir gün, elini kolunu bağlayıp bir kulak doktoruna gönderelim! ”dedi. Ali Güleren karşı koydu, “Seni bağlayıp Mazhar Osman’a gönderelim! ”Böylece Mazhar Osman söylemi dersliğimize ilk kez girdi. Mustafa Saatçı İdris Destan’a çattı. “Fırsat kaçırdın, kulak doktoru diyeceğine Mazhar Osman deseydin ne güzel olacaktı! ” Arkadaşlar İdris’e “Sözünü geri al düzeltme yap! ” dediler. Ali Güleren hiç oralı olmadı, tahtaya kalktı yazdı: ”

- Susalım arkadaşlar, gürültüden ders çalışamıyoruz! Ali yerine oturdu. Arkasından Bekir Temuçin tahtaya koştu, yazının tam altına “Mazhar Osman! ” yazdı. Herkes gülünce Ali Güleren de güldü. Bekir’e bakarak: ,

- Sonra karışmam ha! dedi. Bekir birden parladı:

- Ne demek istiyorsun? Bana ne yapabilirsin? diye ayaklanınca Mehmet Yücel Bekir Temuçin’i uyardı:

- Adamı hem Mazhar Osman’lık ilan ediyorsunuz hem de üstüne gidiyorsunuz? Sözlerinize dikkat edin! ”

Yemeğe Mazhar Osman sözleri arasında gittik.

Mazhar Osman üstüne benden bilgi isteyen oldu. “Mazhar Osmanlık” türü sözler duyduğumu ancak daha fazla bir bilgim olmadığını söyledim

Atölyede Yusuf duramadı Mazhar Osman’dan söz etti. İrfan Öğretmen, “Siz Mazhar Osman’ı nerden tanıyorsunuz? O ünlü bir deli doktorudur! ”dedi. Arkadaşlar güldüler, derslikteki şakaları anlattılar. İrfan Öğretmen güldü, “Mazhar Osman için çok öyküler vardır, insanlar onları anlatıp gülerler ! ”dedi. “Aklıma gelirse anlatırım, ! ”deyip çalışmasını sürdürdü. Yusuf’un aklı öğretmenin fıkrasında kaldı. Bir süre baktı, sormak istedi, önledik. Paydos zili çaldı. Gerçekten öğretmeden anlatmadan gitti. Yarın sormaya karar verdik. Az sonra Yusuf hepimize çıkıştı “Siz benimle alay mı ediyorsunuz? Yarın atölye yok tarım var! ”Yusuf’un gönlünü almak için bir öneride bulundum. İrfan Öğretmen bir ya da iki fıkra biliyordur onları da unutmuş olabilir. Mazhar Osman fıkralarını Salih Ziya Öğretmen bilir yarın ona soralım. Yusuf çok sevindi. Yarın konumuz Salih Ziya Öğretmenden fıkra dinlemek olacak. Belki Naci Öğretmen de bilir. Çünkü o da çok şakacı bir insan. .

Ben, gene kalıp aömkordiyon çalıştım. Bugün daha çok İstiklal Marşı’nı çaldım. Sağ elim su gibi oldu, parmaklar yerlerini rahat buluyor. Kooperatife uğramadan dersliğe gittim. Derslikte gene Mazhar Osman sözü ediliyor. Çoğunlukla Yusuf Asıl, konuyu deşeleyip duruyor. Bu kezYusuf'a “Mazhar Osman’la uğraşacağına Nasrettin Hoca fıkralarını dinle, onları öğrenip anlat! ”dedim. Yusuf sözüme uydu, arkadaşlardan Nasrettin Hoca fıkrası sormaya başladı. . Arkadaşlarda gerçekten birer ikişer Nasrettin hoca fıkrası varmış. Yusuf, bu kez de arkadaşlardan aldıklarını satmaya başladı. Gece boyu Nasrettin Hoca fıkrası dinledik. Kimin aklına geldiyse birden ortaya bir öneri çıktı. 17 Nisan Şenliği’nde Yusuf Nasrettin Hoca fıkrası anlatsın. Karşı koyanlar oldu. Yusuf Asıl bizim sınıfın en küçüğü, Nasrettin Hoca boylu boslu olmalı. Benden başlayarak adaylar gösterdiler. Sonunda Ali Güleren’de karar kılındı. Ali Aga kızdı, küfretti, ağzımı açmam, deyip önce küfür sonra da yemin etti. Onun da kolayını buldular. O sahnede duracak arkasında gizlenen birisi fıkraları anlatacak. Herkes “Olur, olur! ”deyip gülerken, Ali Aga “Olmaz! deyip derslikten çıktı. Olup olmaması sorun değil, Ali Aga’ya karşı bir güç oluşturmak. Salt bu gece için bile olsa bir neşelenme olanağı bulunmuş oldu. Ben, takılmalara katılmadım ama herkes gibi güldüm Sanırım gülmeler beni rahatlattı; bu gece hiçbir şey düşünmeden yatar yatmaz uyudum.

 

19 Mart 1941 Çarşamba…

 

Orhan akşamki gülüşler arasında 1. sınıfta Almanca kitabımızdaki Nasrettin Hoca parçasını anımsamış. “Guten Tag! ”dedikten sonra “Nasrettin Hoca und sein Esel! ” dedi. Sesler yabancı değil ama birden toparlayamadım. Bu kez “Eines Tages Kommt ein Nachbar und sagt: Hoca, bitte leine mir deinen Esel! . . Plötzlich schireit der Esel gans laut. Der Nachbar hört es und ruft: Hoca, warum erzzahlst du mir eine Lüge?

Orhan'ın çabasıyla derme çatma da olsa parçanın tümünü anımsadık. İşte Yusuf’a bir de Almanca fıkra. Derslikte hem güldük hem de fıkrayı Yusuf’a anlattık. Yusuf zaten ondan fazla fıkra toplamış bile. Buna karşın Salih Ziya Öğretmenden Mazhar Osman fıkrası soracak. . Zil çalınca derslikte toplandık. Salih Ziya Öğretmen ilk ders derslikte kalacağımızı sonra bahçeye çıkacağımızı söyledi, “Geliyorum! ”deyip gitti. Arkadaşlar tüm gün bahçede çalışmanın anlamsızlığından söz edince İsmet’in köy okulunda gördüğüm dergideki yazıyı söyledim. Arkadaşlar hem şaştılar hem de kesinlikle inanmadılar “Abartıyorsun ya da yanlış okumuşsundur! ” dediler. 5 Mart tarihli İlköğretim dergisini salık verdim. Öğretmen çabuk döndü. Dersten çok çalışmalarımız için açıklamalar yaptı. Zilden önce de iki gruba ayrılıp iş yerlerine gittik. Bizim grup gene Naci Öğretmenin yanına düştü. Yusuf üzüldü. . Naci Öğretmene şaka olarak anlattık. Naci Öğretmen:

-Mazhar Osman fıkraları çoktur. Aslında onların bir çoğu onun adına yakıştırılmış, ilk önce insanı güldürmekle birlikte azıcık düşününce üzen fıkralardır. Nerden aklınıza taktınız bunları? ” dedikten sonra Şair Eşref’in, . Neyzen Tevfik’n fıkralarını önerdi. Her ikisinden birer fıkra anlattı. Sonra da, Neyzen Tevfik içkicidir. Bağ ekiyoruz, etkisinde kalıp biz de içkici olmayalım, her şeyden önce öğretmeniz, deyip konuyu kapattı. Ancak iki ad öğrendik. Şair Eşref, Neyzen Tevfik! Dikime başladık. Kimimiz ekim diyoruz, kimimiz dikim. Yusuf duramadı sordu. Ekim mi dikim mi? Naci Birkök Öğretmen bu kez Yusuf’a sordu, “Sen ne diyorsun, sence hangisi olmalı? ”Yusuf, “Dikim, çünkü çubuğu dikiyoruz! ”dedi. Naci Birkök Öğretmen, “Değil mi ya, soruyu sözün kendisi açıklıyor. Tane tohum türlerine ekim, böyle çubuk türlerine de dikim, diyoruz. Gerçi bizler konuşurken çoğu kez bunları karıştırırız ama doğrusu budur! ”İkişer ikişer dikim yapıyoruz. Hasan Üner benimle çalışmak istedi. Arkadaşlar:

-Kurnaz, zorlanmaktan kaçıyorsun! ” dediler. Sözde benimle çalışırken az yorulacakmış. Hasan bu şakadan alındı, küreği aldı, çubukları da bana verdi. Karşı sırada çalışan Yusuf da benim gibi çubuk tutuyor, Orhan toprak dolduruyor. Bir süre sonra Yusuf Hasan’a gene takıldı:

-Haklıymışsın, çubuk tutmak daha zor, eğilmekten bir hal oldum! Naci Öğretmen yanımızdan ayrıldı, okul tarafına gitti. Rahat konuşuyoruz ama işlerimizi kesintisiz sürdürüyoruz. Ben Kastamonu Köy Enstitüsü’nde çocukların yatma-kalkma saatlerini, kıreç taşımalarını, tuğla yakmalarını bir daha anlattım. Arkadaşlar kızların inek sağmalarına takıldılar. Bizim kızların küçük olduğunu, böylelerinin bizim köylerde bile ineklere sokulmadıklarını söyleyen oldu. “Belki de oradaki kızlar daha yaşlı, daha iridir! ”Mukaddes örnek gösterildi, o inekten korkar mı? Mukaddes deyince tanımayan var ama “Sazan1” deyince herkes anımsadı. Salih Ziya Öğretmen geldi. “Naci Öğretmen yok mu? ”diye sordu. Salih Baydemir(Öğretmenler için) yavaşça:

-Bunlar bizimle alay ediyorlar; baksanıza biri oraya gidiyor, biri buraya geliyor.

Yusuf Asıl, “Ne olursa olsun, ben öğretmene Eşref’i de Neyzen Tevfik’i de soracağım.

Salih Ziya Öğretmen geldi. Diktiğimiz çubukları beğendiğini söyledi. Ayrıca bana “Sizin köydeki dikimlere benziyor mu? ” diye sordu. Benzemediğini anlattım. Öğretmen, “Kusura bakmayın ama bu sizin köylüleriniz akıllı geçinirler de bu akıllarıyla en çok da kendilerine zarar verirler. Bağ dikimlerinde bu yüzde yüz böyledir. Evladiyelik diye diktikleri çubukları küskü deliğine tıkıştırıp işi oldu bittiye getirirler. 50 yıl 100 yıl yaşayacak çubuk kök salamadığı için ilk on yılda sararır solar. Çünkü bedeni besleyecek kök dağılımı yapamamıştır! ” Öğretmen güldü, biz de güldük. Gülünce Yusuf “Öğretmenim, bizi az neşeli bulan Türkçe öğretmenimiz Fikret Madaralı, bol bol Nasrettin Hoca fıkrası öğrenmemizi öğütledi. İrfan Evren Öğretmenimiz de Nasrettin Hoca’nın yeterli olamayacağını, daha başkalarını da tanıyıp yazdıklarını okumamızı önerdi. Örneğin, Şair Eşref, örneğin Neyzen Tevfik. Salih Ziya Öğretmen gülerek: “Hepsi güzel ama bunlar başka başka şeyler:

-Nasrettin Hoca bir halk söylencesi durumuna girmiş, herkesin dilinde. Oysa Eşref bir şair, onu okuyup bellemek öyle kolay değil! deyince Yusuf, “Siz biliyorsanız bir tane örnek söyleyin! ”diye adeta yalvardı. Salih Ziya Öğretmen Şair Eşref’i çok sevdiğini, onun hicivlerini çok okuyup ezberlediğini; çoğunu bugün de tekrarladığını anlattı. Az düşündü, önce bir açıklama yaptı. Padişah 2. Abdülhamit’in çok güvendiği bir Arap asıllı İzzet Paşa varmış, Padişah bu İzzet Paşa ne derse onu yaparmış. Eşref bunu anlatmak için bir dörtlük yazmış:

Padişahım görüyorsun çoktan,

Meseleler çıkıyor hiç yoktan

Arab İzzet kılavuz oldukça,

Burnunu kurtaramazsın boktan….

 

Bir tane daha:

“Besmele duymuş olan Şeytan gibi

Kahrolursun Höt! ”dese bir ecnebi-

Padişahım! ” öyle alçaksın ki sen, -

İzzet’i nefsin –Arap İzzet gibi. .

 

Neyzen Tevfik de şair Eşref türünden şiirler yazmıştır. Onunkiler de Nasrettin Hoca türünden halk arasına yayılamamıştır. Ancak şiirleri okuyup sevenler, kendi aralarında konuşurlar. Örneğin:

Sıkboğaz etti yine, halkı susuzluk boğazı

-Biliriz yaz aylarının şehri bunaltan huyunu-

Boğar İstanbul’u toplarsa eğer valimiz-

Belediye kapısında dökülen yüz suyunu. .

 

Yüzsuyu, yalvar yakar, aman ne olursun türü yakarışlar…Öğretmen gülerek, ben bunları sever okurum. Ancak çok uzun zamanlardan beri hiç okumadığım gibi bu konuda hiç konuşmadım da. Bu nedenle ben size bir başka uygun zamanda daha başkalarını da okurum! ”dedi. Arkadaşların yaptıklarına bakarak konuyu çubuklara çevirdi. . Eline bir çubuk alarak, “Bağcılar, iyi bağcılar bu çubuğa bakarak, siyah üzüm mü yoksa beyaz üzüm mü vereceğini bilirler! ”dedi. Açılmış kuyu kadar çubuk vardı, tüm çubukları bitirdik. Çukurların üstü 10 cm. kadar derin kaldı. Öğretmene sorduk. Öğretmen, “Oralara kumla karıştırılmış gübre dökülecek! ”dedi. Gübreyi anladık ama kum neden? Öğretmen kafamdan geçeni anlamış gibi, bana bakarak, “Siz işte bunu yapmazsınız. Çünkü sizin bağlık yerleriniz bizimki kadar kepir değildir. Bizim buraları en doğal kepir, işlenmemiş, kepirin kaymağı altlara inmemiş, toprak gözelenmemiş, üsten gelen suyu alta vermiyor. Katılan kum bir ölçüde buna yardımcı olacak! ”İşimiz bitti. Zaten paydos zili de çalmışı. Öğretmen gülerek, “Elinize sağlık, üzüm yemeye beklerim! ”dedi. Arkadaşlar, “ Bu yaza üzüm olmaz, öğretmenim! ”deyince, öğretmen “Elbette, en az üç yıl, ben de onu kastettim. Siz o zaman köylerinizde olacaksınız, köylerinizden gelin, dedim! ”deyip güldü. Sonra da:

-Ne o, bir daha buraya gelmeyeceğinizi mi sandınız? Yok öyle şey, haftaya gene buradayız. Bundan böyle burada ot bitmeyecek, böcek uçmayacak, toz tozumayacak! ”dedi. Salih Ziya Öğretmenin sözlerini tekrarlayarak okula döndük. Ben atölyeye uğradım. Alıştığım üzere akordiyonu sırtlamazsam rahat olamıyorum. Çalmasam bile alıp bir iki akor basarsam, kulaklarım açılıyor, ellerim canlanıyor. Gene öyle yaptım. Akordiyonu açılabildiği kadar gerdim. Bir açılışta üç oktav iniyor ya da çıkıyorum. Kalın soldan başladığı için elim sol major gamına daha çok alıştı. Oysa çaldığım notaların çoğu do gamları içinde dolaşıyor. Sol majörün fa diyezi nedeniyle sağ yüzük parmağım da işlemeye başladı. Başlangıçta hareket edemezken şimdi ötekilerden farksız, giderek daha canlı oldu. Akordiyonu bırakıp çıktım. Kooperatife gideyim mi, gitmeyeyim mi? Gidersem ne olur, gitmezsem ne olur? Yanıt vermeden gittim. Hiç bir şey olmadı. Kooperatifte, Cavit’le Salih Baydemir’i tartışırken buldum. Konu bir hiç! Helva karavanaları iyice kazınmadan kaldırılmış. Kim kardırılmış? Kimse bilmiyor. “Bir daha, daha dikkatli yapalım. ”demek yok. Karışmadım, geri dönüp dersliğe gittim. Kastamonu kızları bizim arkadaşların ilgisini çekmiş. Yazıda anlattığım öteki sözlere inanmayanlar kızların yaptığı işleri değil de biçimleri, boyları, saçları, giysileri dillerde geziyor. Hasan Üner’e İlköğretim dergisinin tarihini verdim. Gelmişse ayırıp dersliğe getirecek. Hasan’dan çoktandır aklımda olan bir kitabı istedim. Öğretmen okurken görmüştüm. Bir daha sormuştum, “Elde! ” denmişti. Kitaplığa şimdi 2. sınıflar bakıyor. Ancak Hasan alışkanlık nedeniyle bizim sınıftakilere kitap taşıyıcılığını sürdürüyor. Özellikle ben, atölyede sürekli birlikte çalıştığımız için olacak, kitap söz konusu olunca ondan istiyorum, o da yerinmeden dediğimi yapıyor. Adolf Hitler’in Mein Kampf=Kavgam kitabı…Uzun zamandır bir öğretmendeymiş(Nahide öğretmen, okumuyormuş galiba, Rafet, ben sorarım, okumayacaksa alırım, demiş)Umutlandım. Yarınki Türkçe dersine hazırlanacağım. Yazılılarımız ne oldu acaba? Arkadaşlar bu konuda hiç konuşmuyor; durumlarından umutlular herhalde! Konuyu Halil’e açtım. Halil:

-Vallahi ben ne yaptığımı bilmiyorum; bir şeyler yazdım ama ancak öğretmen değerlendirdikten sonra sanırım ne yaptığımı anlayacağım! ”dedi. Hasan Üner, bir dakika beni dinler misiniz? dedikten sonra bir resimli kitap gösterdi, La Fonten’den Hikayeler. . “Nasrettin Hocas’ya benzer güldürücü yazılar! ”dedi. Karga ile Tilkiyi okudu. Arakadaşlar, “Biz bunu biliyoruz! ”diye bağırdılar. Ağustos böceği ile Karıncayı okumaya başlarken gene biliyoruz! ”diye bağırılınca Hasan, “Siz her şeyi biliyorsunuz! ”diyerek kitabı kapatıp sırasına oturdu. Hasan’ı gücendirmemek için “Oku! ”diyenler de çıktı ama Hasan kitabı açıp kendisi okumaya başladı. Düşünmeye başladım, ben de bir zaman bu tür küçük öyküler okumuştum. Örneğin, tilki ile leylek, kurt ile kuzu…. düşündüm düşündüm başkasını anımsamadım ama sanki var da dilime gelmiyor, gibi geldi bana! “Almanca kitabındaki Nasrettin Hoca iki yıl sonra başımıza iş çıkardı. Oysa aynı kitapta biz La Fonten’e benzer bir parça okumuştuk. . Onda da karga/tilki vardı. La Fonten sözü geçmemiş ama anlatılan tıpkısı. Almanca 1. Kitabım duruyor, onu bir daha okuyacağım. . Türkçe yazılısında yazdıklarımı anımsamaya çalıştım. … “Düşünecek ne var? Türkgeldi işte , ne biliyorsan o yazılmıştır! ”deyip vazgeçtim. Yat zili çalınca kimseye takılmadan yatağa koştum. Bir bakıma sevindim. Bugün düşünsel bir takıntım yok, Takıntı olacak bir karşılaşmam da yok. İsmet’i düşündüm, nişanlısını rüyasında gördü, aldı beni de beraberinde götürdü. Giderken konuyu açtı, kendisini teselli etmeye çalıştım. Dönüşte mutluydu ama o konuda tek bir söz söylemedi. Acaba benim sormamı mı bekledi? Köyde gezerken ben ona konuşma olanağı hazırladım, türkülerden, kız kaçırmalardan söz ettim. Bunlardan bir pay çıkarıp kısa da olsa bilgi verebilirdi. Nedense susmayı seçti. “Kendisi bilir! ” deyip yattım…

 

20 Mart 1941 Perşembe.

 

Zilden önce uyandım, ses çıkarmadan kalktım. Tek tük kalkanlar var. Dışardan sesler geliyor. Yıkanıp dersliğe gittim. Sami Akıncı ile Mustafa Saatçı aynı sırada olmalarına karşın sırt sırta denecek gibi biri sağa biri sola yan dönmüşler, ellerindeki kitaplara bakıyorlar. Hiç ilgilenmeden ben de oturup okuma kitabımı açtım. Okuma parçasının altında bir not var: Uzun hecelerin okunması, uzatma işaretleri. Afiyet, Adi, aguş, ahenk…Adet, af, akıl, aksi…Uzatma işareti alanlar: Ali, ari, asab, asayiş, …Bunları nasıl ayıracağız? Sözleri tekrarladım. Uzun okunanlarla üstünde uzatma işareti olanları ayıramadığımı anladım. Afiyetle asayiş hemen hemen aynı uzunlukta oysa Cep Kılavuzunda asayiş uzatmalı, afiyet değil. . Sıkıldım kitabı kapattım. Zaten arkadaşlar da birer ikişer geldi. Zil çalınca kahvaltıya gittik. Birisi “Hava yağmur havası gibi, yağmur yağabilir1” dedi. Birisi de: ”Hava kar havası kar yağabilir, diye ekledi. Ben, bundan sonra kar yağma olasılığının azaldığını, eskilerin Mart Dokuzu diye adlandırdığı olayı anlattım:

-Yarın, bahar başlıyor, bizim köyde bir gelenek vardır. 21 Mart günü aşure yapılır, insanlar temiz giyinirler, iş yapmazlar, bir tür bayramdır bizim köylüler için. dedim. . İdris “Siz alevi misiniz? diye sordu. . Ben, ne olduğumuzu biliyorum ama alevilik üstüne hiçbir bilgim yok. Anlattıklarım, senin sorduğun aleviliğe uyuyorsa DEMEK Kİ ALEVİYİMDİR. Şimdi de sen söyle, üç yıldır bir aradayız aramızda ne farklar saptadın? Bildiğim kadarıyla biz kendimize alevi demiyoruz. Kabile olarak bize eskiden Amucalar deniyormuş ama köyde kimse böyle bir söz kullanmıyor. Ben de bunu Vahit Dede’den duydum. Babam, bizim kabileye “ Kara Abalılar denir” diyor. Kara Abalılar Bulgaristan’daki köyün adı. Kara Abalı sözü söylene söylene Karaballar olmuş. Babam, “Balla falan ilgisi yok Kara Abalı sözü zamanla kayıtlara böyle geçmiş”der. O da okumuş bir kimse olan Müderris Ahmet Amcamdan böyle öğrenmiş. İdris'e sorumu tekrar sordum:

-Bu anlattıklarım senin alevi ölçülerine uyuyor mu? Ben konuşurken, masamızın önünden Gül geçti, gülerek “Günaydın! ”dedi. Gülün arkasından bakan İdris Destan” Bu, güzel bir kız olacak! ”Arkadaşlar güldüler:

-O şimdiden güzel bir kız, sen herhalde güzel bir bayan olacak demek istedin! dediler. Nedense İdris birden sinirlendi, “Siz de her sözü mıncıklayıp suyunu çıkarıyorsunuz. Kız güzel işte! ”deyip pek duyamadığımız sözler söyleyerek kalktı. Biz de İdris’i izledik. Gerçekten havada yağmur durumu var. Soğuk değil, kar da olamaz. Derslikte yağmur, kar tartışması sürdü. Ben, Karaman Bayırını, daha doğrusu Maya dağını gösterdim, apaçık. Bizim köylülere göre bu durumda özellikle de bu mevsimde yağış olmaz! Olurlar, olmazlar arasında Fikret Madaralı Öğretmen geldi. Elinde gene gazeteler, dergiler var. Elinden bir bölümünü ayırdı, gene Halil’i (Fikret Madaralı Öğretmen genellikle bu tür işleri ilk günlerden beri Halil’e yaptırıyor) çağırıp bu kez bizim kağıtları verdi. “Bunları karıştırmadan, ben “Dağıt! ”deyince arkadaşlarına vereceksin! ”dedi. Kağıtlarımızı okumamış. Şimdi kağıtları bize dağıtıp bir birimizin kağıtlarını okuyacağız, kendimize göre değerlendirme yapacağız, öğretmene vereceğiz. Kağıtlar dağıtılırken kendi kağıdı önüne gelenler haber verecek, kağıtlar başka bir arkadaşla değiştirilecek. Halil dağıttı. Benim kağıt Sami Akıncı’ya, Halil’in kağıt bana düştü. . Ben öğretmen duyurdum. Öğretmen gülerek, “Arkadaş kayırması yapma, kağıtları bir de ben değerlendireceğim”, dedi. Öğretmen dergileri karıştırdı, yangözle baktığımda İlköğretim Dergisi okuduğunu fark ettim. fısıltılar kıkırdamalar içinde kağıtları değerlendirip, altlarına da adlarımızı, numaralarımızı yazarak masa üstüne koyduk. Öğretmen tüm kağıtlar verilince, alıp çantasına koydu. Bize dönerek “Size ibret alacağınız bir yazı okuyacağım dedi, yazıyı okumaya başladı. Yazan Ankara İlköğretim Müfettişi deyince benim okuduğum yazı olduğu anladım, gülümsedim. Öğretmen, “ Ne o bu yazıyı okudun mu yoksa deyince, “Okudum! ”dedim. Öğretmen gülümseyerek okumasını sürdürdü. Önemli bulduğu yerleri tekrar tekrar okuyarak bize baktı. Yazı sonunda , “Burası bizim okuldan çok büyük. Biz de Edirne-Karaağaç’ı terk etmeseydik aynı duruma gelmiş olacaktık. Onlar da bizim gibi 1938’de açıldı. Ancak onlar bizim gibi 6. sınıf için öğrenci almadı, İlkokul olarak başladı işleri Eğitmen kursu ile birlikte yürüttüler. Biz , Eğitmen Kurslarından yararlanamadık, buna karşın üç kez de yer değiştirdik! ” Öğretmen böyle deyince ben biraz bozuldum. Öğretmen yapılanları övüyor, oysa o yazıda derslerle ilgili hiçbir söz söylenmiyor. Orası okul mu, düpedüz bir iş yeri mi? Acele etmişim, öğretmen az durduktan sonra:

-İyi ya bunu yazan biraz da dersliklere girip çocukların kazandığı bilgilerden söz etseydi daha iyi olmaz mıydı? diye kendi kendine konuştu. Arkadaşlar tetikteymiş, parmaklar kalktı. İnek sağmaktan başlayan sorular, uyku saatlerinin kısalığına dek sürdü. Ayrıca, yazıyı yazanın öğrencilere soru sorma şekline dek eleştirdiler. Fikret Madaralı Öğretmen bu kez de, “Bir kurum olarak Gölköy Köy Enstitüsü’nün iyi örgütlendi, ancak okul olarak daha yerine oturmadı! ”dedi. Açılan 10 Köy Enstitüsü içinde Gölköy’ün sağlıklı geliştiğine inandığını tekrarladıktan sonra:

-İnek sağmaları, kireç yakmaları önemsemeyin, onlar geçici işler, 500 öğrenci içinde değişik işleri beceren öğrenciler çıkar. Biri inek sağar, biri at tımar eder, biri de motosiklet onarır! Dedi.

Öğretmen gidince konu kağıtlara döndü, Sami bana on verdiğini söyledi. Birden konuşmalar durdu. Sami kendi kağıdını sordu, Sami’nin kağıdını okuyan çıkmadı. Bu kez bir çok arkadaş kimin kağıdını okuduğunu söylemedi. Halil bir örnek verdi. “Benim kağıdımı sıra arkadaşım okudu, kendine göre değerlendirdi. Ben sormadım bile. Nasıl olsa öğretmen kendi değerlendirmesini esas alacak. O halde ne sorup duruyoruz. Arkadaş beğenmemiş olabilir! ”Herkes sustu. İdris Destan konuştu:

-O inek sağan kızlar kim bilir ne boktan şeylerdir, köylerden toplayıp getirmişlerdir oralara! Yusuf fırsatı kaçırmadı, İdris’e “Sen herkesi sabahki kız gibi mi olsun istiyorsun? deyince birkaç kişi birden sordu, Sabah ki kız kimdi? İdris kızardı, bağırdı, “Bırakın benimle uğraşmayı, bana ne elin kızından? ”Sabahki kız kimdi? sorusun gene sorulunca Hasan Üner Gül’ün adını verdi. Mehmet Yücel “Ohooooo! ”çekti “Nereden nereye? Kastamonu’da inek sağanlardan başladık bizim okulun en güzel kızına geldik! ”deyince Mustafa Saatçı, elini sıraya vurdu, “Ne o, SS’yi unuttuk mu? ”Bekir Temuçin “SS Almanya’da polis kurumu. , burada iki s yan yana gelemez. Saatçı hayal görüyor! ”dedi. Arif Kalkan Bekir Temuçin’i uyardı, “Sen küçüksün, ağabeylerin işlerine karışma sonra arada kalır ezilirsin! ”deyince küçükler Arif’e birden bağırdılar, “Sen kendini büyük mü sayıyorsun? Arif gülerek boyunu söyledi. Kadir Pekgöz, “Kavaklar da uzundur ama tepesine kuşlar s…. ” dedi. Arif, geri durmadı, “Sen ağzını çok açma ağzına. Kargalar s…. deyince ortalık yine karıştı. Arif güldü, “Ne var yanı söze sözle yanıt verdik, bu suç mu şimdi? İsmet Yanar Mustafa Saatçı’ya öneride bulundu, “Sen vazgeç bu sevdadan, iki S Alman polisi. oluyormuş. Gel şunu NS yapalım! ”N harfiyle başlayan adlar sıralandı. Bir tane buldular. Mustafa’ya söylediler. ”O olmaz dedi. Tekrarladı , ”O sahipli! ”İsmet NS de diretince Mustafa Saatçı, N ile başlayan kız adı olmadığına inanarak; gerçekten böyle biri varsa razı olacağına söz verdi. İsmet, Bülbül adı takılan kızı söyledi, Almanca bülbül olan Nachtigall. Zaten kıza ilk ad olarak takılan bülbül değil, Nachtigall’dı. Mustafa şaşırdı, sustu çevresine bakınırken arkadaşlar gülmekten sıralara yattılar.

Öğle yemeğine bu neşe içinde gittik. Yemek yerken Yusuf hepimizi uyardı, “Yaptığımız yanlış. Çünkü kızın soyadını ele alıyoruz. Halbuki SS’de kızın adı oluyor. Bu kez ben. Nachtigall’ı kızın adı sayıyoruz, soy adı değil! ”Yusuf inandı sustu.

Atölyede sıraları temizleyip verniklemeyi sürdürdük. Ben temizlemede kaldım, vernik işini sevmiyorum, kendi ölçülerime göre ben kirli çalışıyorum o iş temizlik, titizlik istiyor. . Salih, Harun, Recep çok temiz çalışıyorlar, bu nedenle vernik işini onlara yükledim. Onlar da memnun ben de! İrfan Evren Öğretmense hepimizden memnun, “Ekip olarak çalışmalarda anlaşmak çok önemlidir! ” diyor, bizi övüyor. Bu arada Ali Yılmaz Öğretmeni anımsadım, “Hani gelecekti, neden gelmiyor? ” Vernikleme işi yarın tamamlanacak, iki gün kuruma, pazartesi sıralar hazır. İrfan Öğretmen, “ Bu işi de yüzümüzün akıyla bitirdik sayılır ! ”dedi. Hasan yavaşça sordu, “Yüzümüzün akıyla mı yoksa yüzümüzün hakkıyla mı? ”Yüzümüzün akıyla! ”diye yanıt verdim, Ömer Seyfettin’in öyküsünü anımsattım:

-Çoban , aldığı koyunların sayısını sıralayıp bir tanesinin derisini verir. Kırk koyunun da hepsini sayar. Hasan güldü, “Anladım, tamam! ”

Paydosta arkadaşlar gidince bir süre notalara baktım, kargacık burgacık işaretlerden ne güzel sesler çıkıyor. Hidayet Gülen Öğretmenin çok çaldığı Kafkas dansını akorlarla çalıştım. İlk seslerde basları basıyorum, Hidayet Öğretmenin mandolindeki tüm tellere mızrap sürdüğü zaman çıkan sesleri ben de parmaklarımı çırparak çıkartıyorum. Gerçekten mandolini andıran sesler oluşuyor. trammmmm, pam pam pam pam pam pammmm, ram pam pam pam pam pam pammmmm…İdris geldi. Mandolinsiz gelince azıcık çıkıştım. “Neden bırakıyorsun? ” Bir süre beni dinledi. Gençlik Marşını birlikte çalıştık. Aradaki lay lay ları bir türlü denkleştiremiyordum, İdris düzeltmeme yardımcı oldu. İdris’le birlikte dersliğe döndükHasan kitaplığa uğramış, istediğim kitabı almış. Mein Kampf=Kavgam. “Oldukça kalın bir kitap! ”diyecek oldum, Hasan yetişti “2. kitabı da var. ! ”Olsun, okuyacağım. Mein Kampf, benim kavgam, savaşım…. Mein Buch, mein Schule, mein Heft, mein Bruder, mein Schwester, mein Röslein. Hasan söylediklerime gülerken sonuncuda “Ah, işte şimdi oldu! ”dedi. Ne demek istediğini sordumsa da güldü, “Sen bunun ne demek olduğunu biliyorsun! ”deyip gitti. Kitaba ne zaman başlayacağıma doğru karar vermek istedim. Özellikle kitap başlarında sık sık kesmek kitaba girişi zorlaştırıyor. Kitap içinde geçen adlar, yerler çoğunlukla başlarda belli oluyor. Oraları iyi anlamayınca uzun süre okunanlar kavranamıyor. Bu kez dönüp dönüp baş tarafları karıştırmak gereğini duyuyorum.

Yemekte gene Kastamonu-Gölköy konuşuldu. Bu kez kızlar değil, oradaki yemekler. “Neden o yazıda yemeklerden söz edilmiyor? ”Herkes bir neden söyledi. Mehmet Aygün, “Adamları yemeğe çağırmamışlardır! ”Önce bu söze güldük, sonra da bu söz üstünde durduk. Yemekler gerçekten yazmaya değer görülmez ya da yazmaktan kaçınılır. Ben, “Yazmaktan kaçınmışlardır! ” savını tuttum. “En ağır işleri öğrencilere yaptırdıklarına göre orada acıma duygusu biraz kesat demektir. İşte bu duygu kesat olunca iyi beslenme duygusu da eksik olur! ”Mustafa Saatçı yanımızdan geçerken takıldı “Gene beni çekiştiriyorsunuz! ” Birlikte kalktık. Çorba-etsiz mercimek…Derslikte Mustafa Saatçı yeni bir balon uçurdu:

-26 Mart Çarşamba günü Edirne’ye gidiyoruz! Edirne Fidanlığı’na gidileceği söylenmişti ama tarih verilmemişti; bu olabilir. Ancak bunu Mustafa’ya kim söyler. Tarım öğretmenleri Mustafa’yı pek sevmezler. Mustafa daha çok demir atölyesinde çalışmaktadır. Elektrik santralındaki işlerden dolayı da çoğu zaman tarım çalışmalarına katılmaz. Bu nedenle Salih Ziya Öğretmen gibi Naci Birkök Öğretmen de Mustafa’ya azıcık yan bakmaktadır. Mustafa sorulara dayanamadı haber kaynağını açıkladı, kamyon sürücüsü Kazım Usta söylemiş. Üstelik “On kişi gidecek! ”demiş. Edirne grubu kendilerine pay çıkardı:

-Biz gideriz. Saydılar, dokuz kişi olduklarını öğrendiler. Bir kişiyi yanlarına alacaklarmış. Kırklareli grubu sayıldı, bu kez sayı fazla geldi. bu yolla bir seçim yapılamayınca “İsteğe bağlı olsun! ”dendi. Buna da ben karşı koydum:

- Zaten isteğe bağlı olacak ama bizim isteğimize değil, öğretmenlerin isteğine! ”deyince, “Kendi öyle gidecek de onun için öyle istiyor! ”diyenler oldu. Bu kez de ben, ”Ha şunu bileydiniz! ”dedim. Konu kapandı. Daha doğrusu kapanır gibi göründü. Edirne’ye fidan almaya gidilecek. Fidanlık Karaağaç bitişiğinde, Edirne içine bile girilmeyecek. Gidenlerin Edirneli olması koşulu neden arasın? Öğretmenler her zaman yaptıkları gibi iş yapacaklarına inandıklarını seçecek. Halil gülerek, “Gerçekten gidilecekse biz gideriz! ”dedi. Hüsnü “Ben de gitmek isterim ama, sanmam öğretmenler beni seçsin! ”diyerek üzüntüsünü belirtti. Bunları konuşurken zil çaldı.

Kavgam’ı okumayı böylece yarına bıraktım. Ancak, Avrupa devletlerini birer ikişer yere seren Adolf Hitler’in kitap yazışına şaşkınlığım giderek arttı. Nasıl zaman buluyor? Yoksa adamları mı yazıyor? Atatürk kitap yazdı mı? Yazdıysa ben neden bilmiyorum? Böyle dedim ama sorunun yanıtını gene kendim buldum. O büyük adamlar da bir zaman çocuktu, sonra öğrenci oldular, daha sonra da birer genç olarak işlere sarıldılar. İşte o günlerde bir çok işler başardılar. Böyle olmasa onlar daha sonra üstün başarı sağlayamazdı. Bu dönemlerde içlerinde kitap yazanları da olmuş olabilir. Bu düşüncemi Mein Kampf’a bağladım. Adolf Hitler, başarılı olmak için durmadan çalışıyor. Atatürk de daha küçük rütbeli subayken çok çalışan biriymiş…. .

 

21 Mart 1941 Cuma. .

 

“Yağmur yağıyor” sesleri arasında uyandım. Hepimiz çamur korkusundan yağmur düşmanı olduk. Oysa yağmur bereket getirecek. Köyü düşündüm, eğer orada da yağmur yağıyorsa çok sevinecekler. Kavun karpuz, mısır, tütün pancar ekimleri başladı. Ekilenlerin yeşermesi çabuklaşacak, ekilecekler için de toprak yumuşamış olacak. Bizim bağ çubukları için de yağmur yararlı. Yağmur yalnız benim ayakkabılarım için zararlı, onları gözüm gibi koruyorum, çamurda giyemiyorum. Derslikte konumuz gene yağmur. Yağmur kesildi, havada açılma var, bulutlar aralanınca üstteki güneş rengi bulutlar beliriyor. Bu da yağmurun açılacağının belirtisi.

Kahvaltıda çay-peynir. Arkadaşlar, “Yağmura aşçıbaşı da sevinmiş” diyorlar. Sanki aşçıbaşı hazırlığını bu sabah yapmış gibi. Hüsnü Baykoca Öğretmen kahvaltıya geldi. İdris Destan arkadaşları dürttü, “Adam boğazına düşkün, çorbaya yaklaşmıyor ama çay olunca sektirmiyor! ”dedi. Bu sabah nedense Mbar Memur Asaf Amca da geldi. İdris Asaf Amcayı hiç sevmez, İdris hasta olunca Asaf Amca onu İstanbul’a büyük hastanelere götürmüş. Götürüp getirirken İdris’e iyi davranmamış, arkadaş onu hiç unutmadı.

Yolda yürüyüşünü, doktorların yanında duruşlarını, trende oturuşunu hep eleştirir. Özellikle yolda yürürken arkasından yürütmesini sık sık anlattı durdu. Asaf Amca önde, İdris arkada yürürken Asaf Amca dönüp bakıyormuş, belirttiği yakınlıkta değilse azarlayıp aralığı ölçtürüyormuş. Sonra da adımlatıp:

-Bu aralıkta yürüyeceksin! diye bağırıp çağırıyormuş. Bu nedenle İdris, Asaf Amcaya kırgın. Bu nedernle onu görünce söylendi:

-Horoz geldi, çayı, peyniri oda kaçırmadı!

Dersliğe dönünce konu Müdür Beyin gelişi, “Ne zaman gelecek? ” Yanıt. “2. Derste! ”

Müdür Beye haber verdim, teşekkür etti, az sonra da geldi. Havaların düzelmesinden söze başladı:

-Kendi suyumuzu kendimiz çıkaracağız, en büyük sorunumuz su! dedi. Az durduktan sonra, “Hep sormak istedim, araya başka konular girdi. Köyünde okulu olmayan var mı? Hepiniz kendi köylerinizde mi okudunuz? ” dedi. Benimle birlikte dört arkadaş kaldırdı. Ancak onların da şimdi köyleri 5 sınıflı olmuş. Köyündeki okulu 3 sınıflı bir ben kalmışım. Müdür Bey:

-Bu çok iyi, ancak sizlerin kendi köylerinizi gitme şansınızı azaltacak, dedi. Daha sonra da “Öğretmen olduğunuzu düşünüp kendinize çalışmaya yeri olarak tasarladığınız köyler var mı, böyle bir takım hayaller kuruyor musunuz? ”diye sordu. Bekir Temuçin, Edirne’ye yakın(Musabeyli) bir yeri, İsmet kendi köyünü(Kızılcıkdere) söyledi. Arkadaşlar söyledi ama Müdür Bey duymamış gibi başını çevirerek gülümsedi. Milli Eğitim Bakanlığı’ndan söz aldığını, okulun önümüzdeki yaz bir arabası(Kamyonet) olacağını, bu araba gelince yakından başlayarak tüm Trakya köylerini gezeceğimizi anlattı:

-Böylece sizlerle ilerde de sık sık görüşeceğiz, iş birliği yapacağız, gerektiğinde öğrencilerle yardıma koşacağız! dedi. Bu tür yardımların şimdiden Köy Enstitüleri arasında başladığını, bize de öneriler geldiğini, ancak bizim kendi işlerimizi bir türlü yoluna koyamadığımız için hem gidemiyoruz hem de gelecek olanları kabul edemiyoruz! dedi. “Ömer yazdı, Ömer Uzgil, sizin öğretmeniniz, sizlerden 20 kişilik bir grup istiyor. 20 gün ortada kalacaksınız. Onlar da 2o kişi olarak buraya gelecekler. Daha hayır ya da evet demedim ama, aklım yatmadı bir türlü. Yapıcılık kolu öğretmenimiz tek kaldı. Marangozluk öğretmenlerimizi askere istiyorlar. Durdurabilecek miyiz? Bilemiyorum. Bu nedenle o takas islerine yaklaşmıyorum. Ancak, sizlerin , gezmeniz, geniş çevreleri tanımanızda da yarar görüyorum. Önümüzdeki günlerde yeni inşaatlara başlayınca belki de bir kısmınız bir yerlere gidecektir. Müdür Bey ne düşündüyse dersle ilgili hiçbir söz söylemeden zil çalınca ayrıldı. Müdür Bey gidince bakıştık kaldık, Müdür Bey ne dedi? Ne demek istedi? Mehmet Yücel ilk yanıtı verdi:

- Sizler, başka okullarda da gidip çalışacaksınız!

Şakalaşmalar başladı:

-Kastamonu-Gölköy’e giderim, orada süt çokmuş, Mustafa Saatçı gönüllü çıktı:

-Isparta-Gönen’e giderim! dedi sonra da sordu, “Orada ne vardı? ”Isparta-Gönen deyince benim de aklıma Ömer Seyfettin geldi, O, bir öyküsünde “Ben, Gönen’de doğdum! ” demişti. Demek Gönen Isparta’daymış. Halil sordu, Gönen’in Isparta’da olduğunu bilmiyor muydun? Ömer Uzgil Öğretmene mektup yazmıştık, yanıt verdi. Biliyorum ama Ömer Seyfettin’in “Ben Gönen’de doğdum” deyişi şimdi aklımı karıştırdı. Ömer Seyfettin orada doğduğuna göre demek büyük bir yer. Ayrıca annesinin ya da babasının İstanbul'a gittiğinden söz ediyordu.

Yemekten sonra sıraları tamamladık, vernikler kurumaya bırakıldı. Paydos zilinden önce atölyeden ayıldık. İrfan Öğretmen bana, “Bugün izinlisin, koku seni rahatsız eder”dedi. Doğrudan dersliğe gittim. Kitabı açıp okumaya başladım. Başlangıçta inanamadım, benim gibi bir çocuktan söz ediliyor. Oysa adamın şimdi Koskoca Almanya’yı, ne Almanya’sı? Avrupa’yı yönettiğini bilerek bir çocuğu okumak inandırıcı gelmedi. Okudukça alıştım. Kitaptaki çocuk da tanıdığım biri oluverdi. Şimdi olmayan ancak tarih derslerimizde sık sık karşımıza çıkan Avusturya babamın deyimiyle Nemçe’yi öğreniyorum. Tuna Nemçe’yi boydan boya ikiye bölüyor. Düşünüyorum, Adolf Hitler acaba Tuna’da hiç yüzdü mü? Bir başka düşüncem de ben, kimi kitapları okuduktan sonra küçük de olsa bir özet çıkarıyorum. Bunun özetini nasıl yaparım. ? Belki de Üç Silahşörler’de olduğu gibi, üç arkadaş yaşamları boyu kılıç kullandılar, sonra onlara bir başka kılıç kullanan karıştı oldular dört kişi. Ancak dört olmak kar etmedi, sayısız düşmanları vardı, düşmanları onları bir çok konuda zarara uğrattı. Sonunda da her biri bir yana ayrıldılar, roman bitti. Gibi özetlerim. Çocuk büyüdü politikacı oldu, parti kurdu, partisini başa geçirdi, kendisi de Almanya diktatörü ilan etti savaşları başlattı. Böyle olur mu? Bunu biraz ayrıntılı yazacağım.

Arkadaşlar geldi, Edirne yolculuğu üstüne tartışmalar gene başladı. Kooperatife gittim. Arkadaşlar yarın için hazırlık yapıyordu, onlarla ilgilendim. “Ben yarın da gelemeyeceğim! ”dedim. Harun dışındakiler bir şey demedi, Harun sordu, “Neden gelmiyorsun? ” Anlattım, “Pazar günü gitmek zorundayım, iki gün üst üste olmasın! ”dedim. Yemekten sonra da Kavgam’ı okumayı sürdürdüm. Yarın sınıf tekmilini ben verecekmişim. “Olmaz, bana daha sıra gelmedi! ”diye direttim. Hasan Üner parmak hesabı yaptı, ona göre sıra benim, önemsemedim. Üsteğmen olaya pek titizlik göstermiyor. İçimden ya Binbaşı gelirse? Şöyle böyle dört aydır Binbaşı gelmedi. Adolf’un yaşam savaşının yanında, kapı önünde “Dikkat! ” diye bağırmak bir marifet değil, deyip okumayı sürdürdüm. . Bıraktığım zaman da aklım kitapta kaldı. . Yatarken aklım sayfalar arasındaydı. “Kesinlikle rüyama girecek olaylar bulunacaktır! ”diyerek gözlerimi kapattım…

 

22 Mart 941 Cumartesi.

 

Yağmur sesleri arasında uyandım. Duraksadım, rüya falan yok. Herkesin dilinde yağmur. Dün yağmuru çok konuştuk. Dışarıdan gelenler “Bildiğiniz gibi değil, her tarafı su basmış! ” çığlığı attılar. Hızla dışarı çıkmaya kalktım. Kapı önleri, merdivn basamakları göl. Asfalt yol dere gibi. Yağmurun yzağışı da ilginç, saçak akıntıları gibi akıyor. Koşarak dersliğe gittim. Gelen arkadaş “Böyle yağmur görmedim! ”diyor. Başlarımızı sararak kahvaltıya gittik. Çorba sıcaktı, kaşıkladım. Kem küm edenler oldu. Hilmi Altınsoy susturdu, hem de güldürdü:

-Bizim ineklerimiz yok, sağıp sabah sabah içelim! Hilmi haklı bulunduğu için kimse yanıt vermedi.

Gene başlarımızı sararak dersliklere döndük. Ziller çaldı, gelen giden olmadı. Bekir Temuçin arada “Gelen yok ! ” dedi. Ben kitabımı rahat rahat okudum. Bayrak törenin çıkarken aynı şiddetle yağmur başladı. Öğrenciler dersliklere döndü. Hidayet Öğretmen Hasan Gülümser’e “Sen bayrağı göndere çek deyip, döndü. Ben akordiyonu Hüsnü Baykoca Öğretmenin odasına koyup dersliğe gittim. Okul binasının arkası, eski tuvaletlerin olduğu yer iyice göl oldu. Hidayet Öğretmenin önerisine katılıp, gönüllü olarak yağmura çıkarak okulla revir arasına bir hendek açıp ön bahçeye suları akıttık. En çok ıslanan ben oldum, yedek elbisem vardı hemen değiştirdim. Bu ara yağmur durdu. Namık, Nazmi, Faik, Selçuk, Hüsamettin, Ali Yılmaz Öğretmenler geldi. Yemekten sonra derslikleri gezip öğrencilerle konuştular. Yağmur ara verince bizim başlattığımız su çizgisi derinleştirilerek hendeğe dönüştürüldü. Biriken su asfalt kenarına dek akıtıldı. Öğretmenler bir süre okulda kaldı. Bizim kooperatif grubu da ÖLüleburgaz'a gidemedi. Geç vakit öğretmenler gitti. Namık Ergin Öğretmenle Selçuk Korol Öğretmen kaldı. Revir girişi ile yatakhane girişi su olmuş, 2. sınıflar oraları boşaltmış. Yemekten sonra Selçuk Öğretmen bizim dersliğe geldi:

-Böyle tabii afetler olur. Örneğin sel basar, evleri doldurur, örneğin yangın olur, ortalığı siler süpürür. Bir de savaşı düşünün, bir bomba ortalığı altüst eder. Neyse ki bu bir afet değil bereketli bir yağmur. Bizim okulumuzun bahçeleri, su akıntıları tamamlanmadığı için böyle bir aksama oldu. Bunlar kısa zamanda giderilince böyle yağmurlar bizi korkutmayacak! Öğretmen gidince arkadaşlar cesaret gösterisine başladı, “Selçuk Öğretmen de yağmurdan korkmuş oysa bana vız geldi! ”gibi sözler söylendi. Sami Akıncı sinirlendi, “Gene başladınız boşboğazlığa, Selçuk Öğretmen korkaklığından değil düşüncesinden dolayı öyle diyor, doğacak zararları göz önüne alıp öyle konuşuyor. Senin böyle bir tasan yok, ellerin cebinde kuru sınıfta dolaştın, Beni göstererek “Arkadaş yağmurda su akıtmaya çalışırken sen burada sırıtıyordun! ”Konuşan arkadaş, Sami’ye “Sen ne yapıyordun? diye sorunca Sami, ”İşte önemli olan da burası, Ben o özveriyi gösteremedim ama hiç değilse yapana teşekkür ediyorum. Sen bunu bile yapamadığın gibi bir de bundan kendine övünç çıkarıyorsun, bunu da cesaret sayıyorsun! ”Sözlere karışmadım ama içimden sevindim. Böyle zamanlarda en iyisi kitap okumak. Yat ziline dek okumayı sürdürdüm. Yatmaya giderken nöbetçi öğrenci beni bekliyormuş, “Hemşire seni çağırdı “dedi, gittim. Hemşire Ayşe Abla ıslak elbisemi sordu. Islak elbisemi dolaba koymuştum, alıp atölyeye asacaktım, unuttuğumu söyledim. Onları istedi, “Üşüyorsan bu gece burada yat! ”dedi. Elbisemi getirdim ama yatağımda yatacağımı söyledim. Döndüm yatağımda yattım. Orhan sordu, “Hemşire neden aramış? ”Anlattım. Bu olay yaptığımı önemsetti. Sami Akıncı da bunu söyledi. Ben ne yaptım? Üç arkadaş yağmur azalınca biriken suyu akıtmak istedik; yağmur hızlanınca arkadaşlar bırakıp içeri girdi. Ben inat ettim sırılsıklam oldum ama suyu da akıttım. Bunu kim gördü? Pencerelerden bakan çocuklar. Hemşireye kim söyledi? Herhalde gene pencerelerden bakan çocuklar! İşte o pencereden bakan çocukların bir değerlendirmesi var. Bu değerlendirme sonucu, yatmaya giderken benim ıslak giysilerim alınıyor, daha sıcak bir yatakta yatmam öneriliyor. Bunu, uzun uzun düşündüm. Sanırım düşünürken uyumuşum.

 

23 Mart 1941 Pazar.

 

Uyanınca gene akşamki olaya takıldım. Revire gitse miydim? Ne diye gideyim; hasta değilim. Çok rahat uyudum. Kendi kendimle konuşarak kalktım. Yağmur geçmiş, hava açılmış ortalık gün güneşlik. Dersliğe gittim. İsmet görür görmez sordu , Lüleburgaz’a gidiyor muyuz? Ben de ona sordum, “Gidelim mi? ” “Gidelim! ” demek içimden gelmedi, sanki gidersem zararıma olacakmış gibi bir duyguya kapıldım. Haftaya gideriz, belki hava daha iyi olur, rahat gider geliriz, dedim. İsmet, sen bilirsin, ben sözümde duracağım “Gel! ”deyince geleceğim, bilesin! dedi. Bugün kitap okuyacağımı söyledim. Kahvaltıya gittik. Pazar çorbası içtik. Yusuf Asıl sordu “Çorba neden yapılır? Çorba yapılan bir nesne varsa söyleyin onu yakayım! ” Yusuf’a çok zor bir işe kalkıştını, çorba yapılan nesneleri ortadan kaldırmak için çok geniş alanları, bahçeleri yakman gerekecek. Çünkü çorba bir nesneden değil çok türlü nesneden yapılır. Fasulye, mercimek, buğday, mısır, daha adını bilmediğim nesnelerden ayrı ayrı olduğu gibi karıştırılarak da yapılır. Adı üstünde çorba, yani karışık demek. Yusuf bana inanmadı, gidip aşçıbaşına soracağını söyledi. Arkadaşlar Nahide Öretmene sormasını önerdiler. Yusuf bu öneriye yanaşmadı, “Neden ona soracakmışım? ”deyince arkadaşlar, “Öğretmen daha iyi bilir! ” yanıtını verdiler. Yusuf’un ki aslında sormak değil sözünü etmekti, vazgeçti. Bir daha çorba yemeyeceğini söyledi.

Derslikte oturup Kavgam’ı okudum. Kitabın adını gören sordu, ”Kavga etmeyi mi öğreniyorsun? Mehmet Yücel “Dayı sen zaten kavgacısın, bunun daha neresini öğreneceksin? ”diye sordu. Bir ara atölyeye gitmeyi düşündüm. Öğretmen vernik kokusundan sakınmamı söylemişti. Sanırım öğretmen bunu dün için söylemişti. Gidip bakmaya karar verdim. Atölyeyi açtım, koku moku yoktu. Kapıyı, arka pencereyi açıp çalıştım. Pencere açık olunca ses uzaklara gidiyormuş, gelenler oldu. . Bu kez pencereyi kapattım. Bir süre sonra vernik kokusunu duydum, rahatsız oldum, çalışmaktan vazgeçtim. İsmet’e radyo dinlemeyi önerdim. Hüsnü Baykoca Öğretmenin odasına girip radyoyu açtık. Konuşmalar yapıldı, bir ara müzik çalındı. Bir bayan şarkılar söyledi. Hidayet Öğretmen geldi, ”Haberleri dinleyelim! ”dedi. Öğretmen kalmamızı söylemesine karşın biz çıktık. Lüleburgaz’dan gelen olmuş, Söylediğine göre dün Lüleburgaz deresi taşmış, bahçeleri alıp götürmüş, dereye yakın evleri de sular basmış, bir çok ev boşaltılmış, askerler halka yardım ediyormuş. Bunu duyunca kendi kendime sordum, “Acaba bu olayın sıkıntısını mı duyumsadım da gitmek istemedim. ”Öğle yemeğinde etli fasulye ile peynirli makarna yedik. Yemekten dönerken Gül’le karşılaştım. ”Akordiyonun sesini duydum, arkadaş kandıramadım birini kandırsaydım gelecektim! ”dedi. Şaşırdım, “İyi ki kandıramamışsın, atölye vernik kokusu içinde, fazla kalamadım, kapattım! ”dedim. Yürüdüm. İyice şaşırdım. Onda benim gibi gizli bir düşünce yok gibi. Öyleyse ben iyice aldanıyorum. Benim yakınlaşma isteğimle onun yakınlaşma isteği farklı yönlerde. Dalgın dalgın dersliğe gittim. Kitabı açtım ama sanki kitabı değil aklımdakileri okuyordum. Hitlerin Kavgam’ı yerine kendi kavgamı koyup uzun süre öyle durdum. Halil bir ara dürtükledi, “Uyuyor musun, yoksa okuduklarını ezberliyor musun? Şiir gibi sıralanmış bir bölüm var, Halil’e orasını gösterdim “İşte burasını ezberliyorum! ”dedim. okumaya tekrar başladım. Zil sesini duyunca toparlandım, bayrak töreni var, koşarak atölyeye gittim. Akordiyon sırtımda merdivene çıktığımda Hidayet Öğretmen duyuru yapıyordu. Sanırım bayrak çekildikten sonra yapacağı duyuruyu öne almış. Bir an için utandım. Konuşması uzun sürdü. İşaret verince canlı olarak Marş söylendi bayrak indi. Hidayet Öğretmenden uyarı beklerken tersi oldu, “İbrahim farkındısıdır, akordiyonu iyice pişirdin. Duyuyorum, yorucu çalışmalar yapıyorsun ama iyi gittiğini gördükçe seviniyorum! ”dedi. Hidayet Öğretmenin bu sözleri dün geceki hemşire olayı gibi beni çok duygulandırdı.

Derslikte bir süre arkadaşlara baktım, her zamankinin tersine biri benimle konuşsun istedim. İstediğim oldu, Arif Kalkan, birilerine inadına bana dönüp “Edirne’ye biz gidiyoruz değil mi? ”dedi. Hiç duraksamadan “Başka kim gidecekti ki? ”diye sorusunu soruyla yanıtladım. Kimseden ses çıkmadı. Mehmet Yücel sordu, “Nerden çıktı bu Edirne sözü, fidanları aldık ya! ”dedi. Edirne’den toprakta yetişmiş fidan alınacak, kendi köküyle yetişmiş, yerinden biz söküp getireceğiz. Getirdiklerimiz de fidan ama, onlar köklerini yeniden sürecekler! “Edirne fidanlığından gelecekler, köküyle belki de bir bölümü yaprağıyla gelecek. .

Akşam yemeğinde çok yağlı papates yemeğiyle bulgur pilavı yedik. Mehmet Yücel yağlı yemekleri sevmezmiş. Kadir Pekgöz öneride bulundu, “Yemekle pilavı karıştır. ”Mehmet Yücel gülerek “Aklınla bin yaşa, seni dinlesem iyice aç kalacağım. Ben papatesin yağından yakınıyorum sen pilavı yağlamamı söylüyorsun! ” Kadir baktı kaldı. “Ben yanlış anlamışım, özür dilerim! ”dedi. Bu ara Mehmet Başaran da yemeklerden yakınınca Kadir Pekgöz, “Bu Ceylan köylüler çok hanım evladı, hep baklava börek yiyecekler! ”deyince iki Ceylan köylü Kadir’e çıkıştılar:

-Sen sus sen yemek nedir bilmiyorsun, yemek demek baklava börek değildir, Baklava börek sürekli yenmez. Besleyici yemekler vardır, etler vardır! dediler. Kadir, hı, hı hı diye bir süre dinledi. Arkasındasn:

-Mız mız şeyler, işe gelince yan çizesiniz, yemeye gelince seçersiniz; isteklerinize gelince baklava böreği de bir yana itip, ciğer, böbrek şiş, pirzola! . . . Bulursaanız yeyin, afiyet ola! deyip gitti. Kadir ‘in sözüne hepimiz güldük. Derslikte de konu edildi. Bu kez salt bizim sınıftaki iki Ceylan köylüye, Mehmet Yücel’in kardeşi Namık Yücel’i de kattılar. O da yemek seçiyormuş, aç kalsa bile bazı yemekleri yemiyormuş. Yemek konusu uzayınca ben Türkçe dersime döndüm, Dilbilgisi ödevlerimi gözden geçirdim. . Ad, fi il, sıfat, zamir, zarf, Edat, bağlaç, Ünlem tanımlarını okudum, okuma parçalarından örnekler buldum. Kavgam’ı okumayı sürdürüyorum. Ancak okudukça sayfalara bakıyorum, sanırım istediğimi bulamayacağım. Kitap daha 1918-19 yıllarını anlatıyor. Oysa şimdi 1941. Aradan 21 yıl geçmiş. Yoksa Adolf Hitler bu kitabı o yıllarda mı yazmış? Öyleyse onun Alman Devleti’nin başına nasıl geçtiği burada yazılmayacak. Ben, asıl onu merak ediyordum. Bu belki de 3. Kitapta olacak! Anlatılan bir çok konuyu anlamıyorum. Anladığım kadarıyla Adolf Hitler Almanya’yı çok seviyor. Almanya’ya kötülük yapan İngiltere ile Fransa’ya da düşman. Kitabın kimi yerinde babamın konuşmalarını anımsıyorum:

-İngilizler tilki gibidir, kurnazdır, acımasızdır; hilenin, desisenin, gaddarlığın ta kendisidirler. Onlar oldukça dünyada insanlığın rahat olması olası değildir! Adolf Hitler’in de benzer sözleri söylemesi, bana hiç de yabancı gelmedi. Fransa Almanya’nın kömür bölgesini işgal etmiş, ADOLF Hitlerin buna kızmasını anladım ama İngiltere’ye olan kinini tam anlayamadım. Bizim Balkan Savaşı’mızdan, özellikle Enver Pağa’dan söz edişini de tam anlayamadım ama, galiba Enver Paşa’yı övüyor:

-Almanya’nın bir Enver Paşa’sı yok! diyor. İtalya’nın başındaki Mussolini’yi büyük adam saymasına da şaştım. Çünkü şimdilerde Mussolini Hitler’in gölgesinde biri. Anlayamadığım bir başka adda Cuno. Adolf Hitler Cuno’yu övüyor. Cuno bir insan mıdır? Gene gene okudum ama kesin bir sonuç alamadım. Varlıklı bir insan da olabilir, bir kurum da. . Çok para harcadığından böyle bir sonuç çıkarıyorum……

“İki Alman Devleti olan Avusturya ile Almanya birleşmelidir ! ”diyerek başlayan Kavgam, a göre Adolf Hitler, Bavyeralı olmasına karşın Avusturya sınırları içindeki İnn kentinde 1890 yılında doğmuş. Babası memur, annesi ev kadınıdır. Adolf Hitler bunu:

- Babam görevine düşkün bir memur, annem ise çocuklarının üzerine şefkat ve titizlikle titreyen bir ev kadını! ” sözleriyle anlatır. Kısa bir süre sonra İnn’den ayrılırlar. Bu süreç doğal olarak anılarda fazla yer tutmaz. Ancak dinlenen geçmişten anılarla karışarak silik de olsa zaman zaman dile getirilir. Memur baba emekli olunca Avusturya-Lambach kentine yerleşir. Afolf’u da kendi yaşam anlayışı doğrultusunda yetiştirmek ister. Uyumlu, uslu iddiasız bir Avusturya vatandaşı olmak. Adolf bunu sezer, karşı koymaz ama o asla bir memur olmayı düşlemez. Onun kendine özgü düşünceleri olacak, onların gerçekleşmesi için çalışacaktır. Okullara başlayınca bu doğrultuda planlar başlamıştır: Ayrı iki Alman devleti Avusturya ile Almanya birleşmelidir. Amaç Büyük Almanya’yı oluşturmak. Buna engel olanlar, ortadan kaldırılarak, Alman ulusunun önü açılmalıdır. Bu da büyük atılımlarla politikalarla olur. Öyleyse politikaya atılacaktır. 1. Dünya Savaşı çıkar. Savaş Adolf’un fikirlerini yok etmez daha çok gelişmesine yarar. Ancak ölüm-kalım geçeği çalışma gücünü başka yöne çekmektedir. Adolf asker olur, savaşa hazırdır, çalışkandır, onbaşı bile olur. . Bu onun için bir kitle yönlendirme uygulaması başlangıcıdır. Bir çoklarınca küçümsenerek bakılan onbaşılık onun için bir merdiven ayağı oluşturur. Adolf Hitler, halkı üç katmana ayırır. :

1. Katmanda, kendini seçkin olarak gören, dünya nimetlerini kendileri için düşünenlerdir

2. Katmandakilerinse, hiçbir dünya sorunu yoktur. Bunlar, yeyip, içip yatarlar. Onlar için tek yaşamsal sorun boğazlarıdır. Bunların1. Gruptaki gibi toplayıcı, topladıklarını koruyucu ya da benzeri bir sorunu yoktur. Bunlar gününü gün ederler, yönetim konusunda da hoşgörülüdürler. Yönetilsinler de nasıl yönetilirse yönetilsin umurları olmaz. Yani bunlar hayvansı bir yaşam sürmekten öte geçememiş yaratıklardır. Fikirsel düzeyleri feci bir tutarsızlık içindedir, sömürülmekten utanmazlar. Anarşistler, dinsizler, ya da koyu bağnazlar hep bunlardan çıkar, bunlar arasında barınırlar. Halk deyimiyle bunlar “Kimin arabasına binerse onun türküsünü söylerler! ”

3. Grup, iki grubun arasında kalanlar ötekilerden çok farklıdırlar. Bunlarda mal, mülk fikri vardır ama yaşam düşüncesi de vardır. Yaşam onlar için yemek içmek değil, özgür olma koşulu altında, düşünerek yemek, neleri yediğini düşünerek yemek. İşte bu grup, toplumu oluşturup birlikteliği sağlar. Bunlar kendileri tutarlı olduğu gibi giderek yüksek frekanslı 1. grupla, solucan gibi sosyal omurgadan yoksun 3. grubu da şemsiyeleri altına alıp onları ehlileştirdiği gibi 1. ve 3. grupları da harmanlayıp kendi geçerli değerlerine katarlar.

3. Grup halkın egemen olduğu toplumlarda dirlik olur, devlet olur, mutluluk olur, ilerleme, uygarlığa yol açar. Demokrat ülkelerde seçimler bu 3 grubun dengeli olduğu ortamlarda yarar sağlayab ilir. Bu oluşmamışsa yapılan seçimler o ülkeyi yıkıma götürür. Adolf Hitler, bu tür sözleri, Almanya’nın 1. Dünya Savaşı’ndan sonra içine düştüğü en acıklı günlerinde söylemiş. Yenik ordu dağılmış, iş yerleri kapanmış, işçiler işsiz kalmış, ortalık, yaralı-bereli insanlarla dolu. Üstelik ihtilallerle hükümetler devrilmiş. Olabildiğince karamsar bir dönemde söylenip, yazılmış. Sözler. Aradan 10 yıl geçtikten sonra da Almanya’nın başına u sözleri yazan kişi geçmiş, 8-9 yıldır da Almanya’nın başında. Almanya’ya yararlı olduğu besbelli. Ancak bunu bunu nasıl yaptı? Ben aslında bunu konuda yazdıklarını okumak istiyorum. İlk on yılda nasıl yetiştiğini öğrendim. Çalışmış, ataklık yapmış, güzel, doğru konuşmalarıyla arkadaşlarını inandırarak çevresinde toplamış; burasını anladım. Kendi deyimiyle savaştan çıkmış perişan bir orduyu, umutsuz askerleri nasıl toparladı da ondan fazla devleti ortadan kaldırdı? Be onları dinlesek! Yatınca kitabın etkisi geçti, gündüzki karşılaşma gene aklıma takıldı. Kızlar hep böyle mi yoksa. ? Köye gidince C ile nasıl konuşacağımı da düşünüp duruyordum. Oysa karşılaşınca o çok doğal olarak konuştu, konuşmayı uzattı, gene konuşmayı da o istedi. Bugün de ona benzer bir şey oldu; ben yan dönüp geçeceğini sanırken o durdu, söyleyeceğini rahat rahat söyledi. Tasalanan ben oldum. Röslein ya çok kararlı ya da benim aklımdan geçenlerden habersiz. Kendimi bu ikinci olasılığa hazırlayacağıma söz vermiştim. Bu söz yerine gelmeli:

-Uzun bir tanış, arkadaşlık dönemi geçirilecek. Onda, bendeki gibi bir eğilim yoksa bu yokluğa saygı duyularak arkadaşlık gene sürecek. O, iyice yoklanıp tanınmadan ortalığa çıkıp rezil olunmayacak! Böyle bir davrsanış ona da büyük saygısızlık olur. “Ben böyle bir şey düşünmüyordum, demek yanlış davranmışım ki, onda böyle bir kanı uyanmış! ”diyerek kendisini yargılamasına neden olmayı kendime yakıştırmamalıyım!

 

24 Mart 1941 Pazartesi

 

Uyandığımda Türkçe dersini düşündüm. Sami Akıncı bana tam numara vermiş; buna inanamıyorum. O denli güzel mi yazdım ki? Orhan, “Komşu, sen sonucu öğrendin, Sami’nin tam numara verdiğine öğretmen uyar. Böylece sen engeli atlattın. Sonucu merak etmiyorsundur! ”dedi. Merak ettiğimi söyledim. “Başarı sürekli olmalı, insan bir iki yazılıyla başarılı olamaz; olsa olsa o dersten ya da o konudan başarılı sayılır! ”dedim. Dersliğe gittiğimizde de aynı konuşmalarla karşılaştık. Benim için biri, yanlış bir varsayımda bulunmuş:

-Sözde ben, Sami’nin kağıdını okumuşum, ona kasıtlı olarak tam numara vermemişim. Sami benim kağıdıma tam numara verdiğini söyleyince yaptığımdan utandığım için okuduğum kağıdı saklamışım. Kim diyor bunu? Kimse yanıt vermedi. Sami’ye sordum:

-Sen buna inanıyor musun? Sami, başını arkaya atarak sonra da iki yana sallayarak, inanmadığını işaret etti. Halil söze karıştı, biraz da bana çıkışarak, “Sen niye bunu ciddiye alıyorsun? Senin, benim kağıdımı okuduğunu hepimiz biliyoruz! ”Ben, “Ama böyle söylemişler! ” Halil, “Bunu söyleyeni değil bunu dinleyeni kına. Bildiği bir durumun yanlışı dinleyip, baş eğiyor. Asıl suçlu böyleleri! ”

Kahvaltıya bunları konuşarak gittik. Hava güzel. Kahvaltıda çay-peynir çıktı, herkes memnun. öteki sabahların aksine bu sabah aşçıbaşıya bile teşekkür yağdı.

Kahvaltıdan çıkarken Kamyon geldi, öğretmenler grup grup indiler. Fikret Madaralı Öğretmen doğrudan öğretmen odasına yöneldi. Onun çoğunlukla kahvaltıya gitmediğini biliyoruz. Halil’e “Onun Caniko’su ona daha güzel kahvaltı hazırlamıştır! ”dedim. Halil acayip acayip yüzüme baktı. “Sen ne diyorsun? ”diye sordu. “Bilmiyor musun? diye sorunca da “Bilmiyorum! ”dedi. Sustum. Dersliğe gidince Hüsnü Yalçın’a sordum:

-Fikret Madaralı Öğretmen eşini nasıl çağırıyor? Hüsnü gülerek:

-Canikom, der! Halil şaşkın şaşkın,

-Hay Allah, siz böyle şeyleri nasıl anımsıyorsunuz? diye bize çıkışarak güldü. Sonra da:

-Sahi Fikret Öğretmene gittiğimizde bizim yanımızda böyle deyince, şaşırmış, ayrıldıktan sonra bir süre bunu konu etmiştik. “Canikom! ”

Fikret Madaralı Öğretmen geldi, “Günaydın! ”dedikten sonra gülerek:

-Kağıtlarınızı beklemeyin, ben onları tamamlayamadım. Daha doğrusu ben onları başka bir yöntemle incelemeye başladım. O da fazla zamanımı aldı. Kim, kimin kağıdını incelemişse o kişilerin kağıtlarını bir arada tekrar okumaya başladım. Bu bana iki sınıf kağıdı okumak kadar zaman harcattı. Bu nedenle tamamlayamadım. Perşembe günü bunu konuşacağız! Öğretmen, böyle söyledikten sonra, “Kağıtlarınızın not değerlendirmelerini bitiremedim ama her birini ayrı ayrı okudum. Hepinizin kusurları var. Tıpkı konuşmalarınızdaki tutukluk yazılarınızda da var. Bunu önlemenin tek yolu bolca yazmak. Daha doğrusu ben size yazdıracağım, siz de dikkatli dikkatli yazacaksınız. Bu konuda yazılmış örnekler inceleyeceğiz. Ancak örneklerimiz seçkin yazarlardan olacak. Sizden, onlar ölçüsünde yazı beklemiyorum. Onlardan esinleneceğiniz kimi yanlar olabilir. Siz kendi örneklerinizi kendi ölçüleriniz içinde yazacaksınız. Elindeki kitabı gösterdi. Ömer Seyfettin Külliyatı 9. Kitap Dalga-Mahcupluk İmtihanı. . Aleko(Bir Türk Çocuğu)İngilizlerle- Savaş sürerken yerli Rumlar bizim tarafa her türlü kötülüğü yapmaktadır. Papazlar kiliselerde insanları kandırır, düşmana el altından haberler iletir. Bir yandan da varlıklı aileleri çetelere ihbar ederek soygunlarla halk yıldırılmaktadır. Azınlıklar arasında bulunan bir Türk çocuğu olan Ali bu Savaş kıskacı içinde kalmıştır. Kendini anlatacak derecede Rumca bildiğinden dara düşünce meramını Rumca anlatır. İşte böyle bir durumda Ali, Papazın; dolaylı olarak da işbirlikçi Rumların eline düşmüştür. İngiliz komutanına götürülür. Ali, şimdi Rum olmuştur, adı da Aleko’dur. İngiliz komutan Aleko’dan medet umar, Madem ki Türkçe bilen bir Rum çocuğudur, Rumlara, onların dostları olan İngilizlere yardım etmelidir. Aleko’ya bir saniye- kurmalı bomba verilir. Bu bomba Türk komutanlığına atılacak, Aleko da bir Rum-İngiliz kahramanı olacaktır. Aleko bu düşman dalaveresini anlar, kendi halkının insanlarının öleceğini içi sızlayarak düşünür, içinden bir plan kurup bombayı İngiliz komutanlığında patlatır. Öyküyü ben daha önce de okumuştum ama öğretmen okuyunca daha çok etkilendim. Öğretmen hiçbir açıklama yapmadan bu Kez Halide Edip Adıvar’dan bir öykü okudu. Himmet Çocuk. Daha doğrusu bu öykü içinde öykü gibi yazılmış Ancak öğretmen bizden salt Himmet Çocuk bölümü isteyeceğini söyledi. Öykünün uzun olmasına karşın bu bölüm kısa. Yazar, Kurtuluş Savaşının yapıldığı yöreleri gezer, özellikle de yakılan, yıkılan yurt yörelerini gezer, oralardaki halkın uğradığı zararlar hakkında araştırma yapmaktadır. Uğradığı köylerden birinde Himmet Çocukla karşılaçır. Çocuk küçüktür ama büyüklerle boy ölçüşecek deneyim kazanmış durumdadır. Yazarın ilgisini çeker; Himmet’le konuşur. Konuştukça da Himmet’in çok acılar çektiğini öğrenir. Himmet, yazara şimdi küçük görünmektedir ama o, yıllar önce de büyük işiler yapmıştır. Kendi ailesine baktığı gibi komşuların da yardımına koşmuştur. Konuştukları sırada da, yazarın grubunu bir yerden bir yere götürür. Bu yetmez onları çok uzakta bulunan büyükçe bir kente ulaştırmak üzere söz verir.

Öğretmen, “Bu iki yazıda iki çocuk tanıdık. İkisi de savaş acıları içinde çocukluklarını yaşayamamıştır. Birincisi savaşın ortasında kalmış, yetişkinler acımadan onu kendi çıkarları uğruna kullanmıştır. O, kurtuluşu olmayan bu yolda o kendi insanlarına kötülük yapma planı kuranlara yapılması gerekeni, yapmış, çocuk aklıyla bile düşmanına alet olmamıştır. Öteki çocuk, savaştan biraz uzakta kalmışsa da savaşın cephe gerisindeki tüm çileleri çekmiş, daha çocuk yaşında, yaşlıları çökerten zorluklara direnmiştir. . Bu iki çocuğun içine düştükleri ortamlar başka başkadır. İkisi de savaş çocuğudur ama yazarların anlattıkları biraz farklıdır. Yazıları bu farkları açısından düşünerek sizler de köylerinizde tanıdığınız bir çocuğu anlatın. Anlattıklarınıza kendi aklınızdan katkılar yapabilirsiniz. Ancak bu katkılar burada olduğu gibi, savaşlı, ölümlü olmamalıdır. Çocukların büyük bir iş yapması da söz konusu değildir. Tanıdığınız, Köyünüzde yaşayan, herhangi bir nedenle ilginizi çekmiş olan, sizce anlatılmaya değer gördüğüz bir çocuğu ya da arkadaşınızı anlatın! Öğretmen, sözünü bitirince öyküleri bir daha okumak isteyenler oldu. Öğretmen “Buna gerek yok, bunları örnek vermedim:

-İki yazar biri gördüğü, diğeri duyduğu iki çocuğu anlatmış. İkisi arasında nasıl bir bağ, bir benzeme ya da benzetme çabası yoksa, sizinkiler de böyle apayrı, tanıtımlar olmalıdır! dedi. Sonra da “Benden bu kadar, bakalım nasıl anladınız, okuyunca göreceğiz! ”deyip ayrıldı. . Öğretmen gidince bir an sessizlik oldu. Arkasından “Ben buldum kimi yazacağımı ! ” sözleri bir birini izledi…Giderek arada adlar sıralanmaya başladı. Yusuf Asıl ikide bir “ Ben çocukum! ” diyordu. Bu söze dayanarak bir çok arkadaş onu yazacağını söyledi. Gülüşmeler arasında bir süre Yusuf konuşuldu. Yusuf bundan gurur duyacağını, yazılacak bir tarafı olduğunu söyleyince. “Yazılacak bir değil otuz tarafı olacağı” çünkü arkadaşlar kopya durumuna düşmemek için ayrı taraflarını yazacaklarını söylediler. Yusuf böbürlenmeye başladı. Bu kez de “Böyle büyüklenen, ağustos böceği gibi durmadan konuşan bir çocuğu yazamam! ” diyenler çıktı. “Sessiz ama konuşunca da etkili olan Sefer Tunca yeni bir öneri getirdi, “Yusuf Asıl yazılmasın! ”Öneri kabul edildi. Bu kez de Ali Aga, kendisinin yazılmasını önerdi. Bir kaç arkadaş birden, “Senin hangi özelliğini yazalım? ” diye sordular. Ali’den önce, İdris Destan, Bekir Temuçin, İsmet Yanar, Abdullah Erçetin Ali Aga’nın özelliklerini saydılar. Ali, İdris’e, Bekir’e, İsmet’e “Hı, hı, hı, ” diye yanıt verdi. Şaşılacak bir durum ortaya çıktı. İdris, tembel, Bekir, huysuz, İsmet, kaytarıcı sıfatlarını söylediler. Bunlardan sonra konuşan Abdullah Erçetin’se çalışkan, dedi. Abdullah bunu söyler söylemez Ali Aga önce küfür etti, arkasından da Abdullah’a birkaç sıfatı arka arkaya sıraladı. Abdullah birden şaşırdı, ayağa kalkarak sordu “Ben sana kötü bir söz mü söyledim de küfrediyorsun? deyince Ali:

-Daha ne söyleyeceksin. ? benimle düpedüz alay ediyorsun, benim neren çalışkan? Ben bu sınıfta tembel olarak tanınan biriyim, sen bunu pekala biliyorsun da bile bile bana çalışkan deyişin alay değil de nedir? Arkadaşlar konuşmaları birden kestiler. Bir süre biri ikisi arasında fısıldamalar oldu. Abdullah kendi kendine söylendi, arkadaşlar onu da yatıştırdılar. Konu kapandı. Gerçekten kapandı mı? Benim anımsadığım kadarıyla Ali Güleren kin tutan bir arkadaş. Belli kimselere kini var onlardan gelen sözlere sert tepki gösteriyor. Bildiğim bu ikinci kez Abdullah Erçetin’e sert çıkış yaptı. Mehmet Yücel’e de bir kez buna benzer davranışta bulunmuştu. Mehmet Yücel öteki arkadaşlara takılırken Ali Güleren dikkatle izliyor. Bir açığını yakalayınca öcünü almaya kalkıyor. İsmet’e de bir kez böyle davranmaya kalktı ama İsmet ağzının payını verdi, bir daha da İsmet’e yanıt vermeye kalkışmadı.

Çocuk ya da arkadaş tanıtma konuşmaları neredeyse kavgaya dönüşünce değişik konular ortaya atıldı. .

Yapıcılar, yakında yapılacak bina temellerini ortaya getirdi. Bizim grup Uygulama okulları üstüne tevatür geliştirdi. Bu arada Yusuf Asıl bana sordu, “Sıralar bitti, o köye ne zaman gidecek, sıraları kim götürecek? Yusuf bunu bir gösteriş olsun diye sordu biliyorum. Ben de İki gün sonra götüreceğiz, köyleri bildiğim için ben de gideceğim! ”dedim. Bu sözümden gıcık alacakların olacağını biliyordum. Nitekim sağ ilerimizde bir fısıldaşma oldu. Mehmet Yücel’in konuşanlara “Gidecekleri köy, onun köyü yolu üstünde” dedi. Kadir Pekgöz de onayladı:

-Biz köye araba ile gidersek o köyün içinden geçeriz!

Gerçekte benim sıra götüreceğim falan yoktu. Ama öğrenci gidecekse benim gideceğimi biliyor gibiydim. Salt köyü bilmekten değil, atölye işlerinde öğretmenlerin en güvendiği besbelli ki bendim. Harun, Salih, Recep, Orhan ele aldıkları işleri çok temiz yapıyorlar ama güce dayalı işlerde çok zayıflar. Sanat kolları ayrımında benim güç akranım olanlar hep yapıcılığa geçmişlerdi.

Atölyeye gidince sıraları yokladık, kurumuşlar. Öğretmeni bekledik. İrfan Öğretmen geldi, eliyle sıralara vurdu; tık, tık, tık! “Kız gibi sıralar! ” dedi. Öğretmen az ileri gidince Yusuf gülerek “Hangi kız? ”diye sordu. Salih Baydemir bana bakarak, “Senin Kınalı Yapıncak! ”gibi dedi. Anlamazdan gelerek, ”Ne benim, ne kınalı yapıncağı? ” diye diretince Salih bu kez “Anlamadın mı, o seninle konuşmak için sık sık kooperatife gelen kız! ”dedi. Ben de nihayet yeni anlamış numarası yaparak “Ha, şu bizim yakın köylü hemşeri, Kırıkköylü mü? deyip sözü savuşturdum. İyi de ettim, Çünkü Salih bana inanmış görününce sözü hiçbir etki yapmadı, üzerinde de kimse durmadı. Özellikle hemşerilik, yakın köylülük, çok yaygın söylemler. Ben hemen Yusuf’a senin hemşeri ne yapıyor? Onunla konuşuyor musun? Kendisine takılan ad için sana soru sormuyor mu? gibi sorular sorarak konuyu Yusuf’ün üstüne yıktım. Bu arada “Benim hemşerime de ad taktılar, üzüm müzüm adları ama ben ona Gül, deyip geçiyorum! ”diyerek Salih’in sözlerini iyice karıştırdım. İrfan Öğretmen beni çağırdı, sıraların bir süre burada kalacağını, Bir bölümünün Demircilik atölyesindeki boş alana, bir bölümün de bizim atölyenin arkta duvarına dik olarak sıralanmasını söyledi. Önce bizim arka bölüme sıraları iki dizi yerleştirdikik. Dikilenlerin üstüne pervazlıklardan destek koyup üstüne de bir sıra yaptık. Kalanları da Demircilik bölümüne taşıdık. Öğretmen, bizi serbest bıraktı. Yusuf, Hasan, Salih, Recep, Harun kaldılar. Akordiyonu çıkarıp onlara parçalar çaldım. Daha Dün Annemiz, Yalancı, şarkılarını akorlu olarak biraz da gürültülü çalınca şaşırdılar. Biz Kimleriz, Dumlupınar, İzmir Yollarında Çiçekler Açar, Yaslı Gittim Şen Geldim, Kır Atınla Geçiver, türü okul şarkılarını, arkadaşların iyi bildiği Gençlik, Onuncu Yıl Marşlarını çaldım, oldukça şaşırdılar. Onlar bunların çalınmasını önemli sayıyorlar. Oysa hepsinin toplam zorluğu bir Macar Dansı ya da Tuna Dalgaları’nı geçemez. , onlar bunun ayırdında değil. Onlar gitmeye kalkınca ben de birlikte çıktım. Salih, Harun biz kooperatif gittik, öteki arkadaşlar dersliğe yöneldiler. Bu sıra paydos zili çaldı. Kooperatifte yiyeceklerin bir çoğu bitmiş. Geçen cumartesi Lüleburgaz’a gidilememesi işimizi aksattı. Cavit’le Fevzi de gelince ben dersliğe geçtim. Zaten dar olan yerde kalabalık etmekten hoşlanmıyorum. Derslikte Kavgam’la kavgamı sürdürdüm. Pek anlamıyorum ama Adolf bir çok meslek için çaba harcıyor, bir çoğunu beğenmiyor bir çoğunda da kendisi beğenilmiyor. Kızlarla da öyle. Politika çalışmalarını pek anlamıyorum ama o gruba bu gruba girip çıkıyor. Avusturyalı olmasına karşın Almanyalı gibi Alman olmasına da şaşıyorum. Çok cesur olduğu belli. Okumuş olmasına karşın askerliğinde neden çavuş olarak kaldığına da şaştım. Adam askerde çavuş olarak kalmış, şimdi ise Alman orduları başkomutanıymış; bizim mareşal Fevzi Çakmak ‘ımız gibi. Almanya’da particilik nasıl bir olay anlayamadım. Adamlar düşman gibi didişiyorlar. Bizde de öyle şeyler var mı? Adolf şimdi başta olduğuna göre onunla didişenler, onun kötülüğüne çalışanlar şimdilerde ne yapıyor acaba? Hem okudum, hem içimden konuştum. Bu kitap bir bilgi kitabı, Almanya’yı yöneten adamın kim olduğunu, nasıl yetiştiğini kendisi anlatıyor. Uzun okumaya da alışamadım, okumayı belli bir zamandan sonra sürdürürsem esnemeye başlıyorum. Halil gene takıldı, ”Esnediğine göre herhalde zilin çalışı yakındır! ”dedi demedi zil çaldı. Halil, “Kolunu kaldırıp saate de bakmıyorsun ama yat zilini iyi kesiriyorsun! ”diye takıldı. Oysa saate sık sık bakıyorum ama çoğunlukla göz ucuyla geçiştirerek bakıyorum. Alıştığım için duvar saatlerine bakar gibi bakmıyorum. Halil bir bakı ma haklı, gerçekten öyle kolumu uzatarak çevremdekileri özendirecek tavırlardan kaçınıyorum. Bir çok arkadaş kolumda saat olduğunu bile bilmez.

 

25 Mart 1941 Salı…

 

Uyanınca, akşam düşünmedim, ya da aklıma getirmediğim kimi konuşmaları sabah sabah anımsadım. Özellikle de Salih Baydemir’in sözleri…. Kınalı yapıncak sözünü Mehmet Yücel birkaç kez söyledi ama o zamanlar Salih derslikte yoktu. Acaba onlar, ben yokken arkamdan bunları mı konuşuyorlar? Kendi kendime “Aldırma! ”diyorum ama az sonra gene onu düşünmeye başlıyorum. (Büyük Ablamın deyimiyle) Nahak yere başıma bela çıkaracağımdan iyiden iyiye korkmaya başladım. Ağırdan alarak kimseyle konuşmadan dersliğe gitmeyi tasarlarken baktım Halil dolap düzeltiyor. ”Önce karıştırdım, şimdi düzetiyorum! ”dedi. Az bekledim, birlikte doğrudan kahvaltıya gittik. Halil, kahvaltı masasının yanından geçtikten sonra “Ben bu öğretmenlerin çoğunu tanımıyorum, nöbetlerinde falan da bizim dersliğe uğramıyorlar. Sen bunları tanıyor musun? ” Tanımadığımı söyleyince hayret etti. Sen sürekli not tutuyorsun öğretmenleri hiç yazmıyor musun? Kendi öğretmenlerimizi yazdığımı, onları da öyle tanıtmak için değil, şunu yaptı, böyle dedi, şu soruyu sordu gibilerde kısaca değiniyorum! ”dedim. Halil’le yemek masalarında arka arkaya oturuyoruz, ayrılıp yerlerimize oturunca onun sorusu ilgimi çekti. Öğretmenleri neden anlatmayayım. Fikret Madaralı Öğretmenin istediği çocuk yazısı gibi kısaca öğretmenleri de yazabilirim. Salt onları değil, sınıf arkadaşlarımı da yazmalıyım. Ben hepsini tanıyorum ama bu tanıdığım arkadaşları defterime yazarsam, ayrıldığımızda, onları anımsamama yardımcı olur. Halil’e dönüp teşekkür ettim. Halil önce şaşırdı, ”Bunda teşekkürlük ne var? dedi? Kahvaltıdan sonra, bu konuyu iyiden iyiye düşünmeye başladım. Önce, ilk öğretmenlerimiz: Okul Müdürü. Nejat İdil-Yardımcısı, Ömer Uzgil, Fikret Madaralı, Ahmet Gürsel, Sabit Soysal, Adem Gürçağlayan, Ömer Tunalı, Namık Ergin, Hasan Çevik, Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren, Nazmi Aybar, Salih Ziya Büyükaksoy, Naci Birkök, Nahide Akalın, Hidayet Gülen, Hüsnü Baykoca, Latif Yurtçu, Faik Bakır, Ali Yılmaz Demirbilek, bildiklerim yeni gelenlerin adını bilmediklerim de var. Bunları sıraya koyup kısa kısa yazabilirim. Zaten uzun boylu yazmaya da niyetim yok. Belki kendi ders öğretmenlerimi daha sonra yazarım. Arkadaşları da öyle yapmalıyım. Kimilerini tanıdığım gibi yazarım ama kimilerini tanıdığım gibi yazarsam, bu yazılarım ellerine geçerse gör o zaman patırtıyı. İyisi mi, numarası, boyu, kilosu derslikteki genel durumu, İli, ilçesi, köyü . Ben bunları kurarken Selçuk Korol Öğretmen geldi. ”Günaydın! ” dedikten sonra ilk söz olarak, “Hani beni boş derslerinizde çağıracaktınız? ” diye çıkıştı. İsmet’i sorguladı. İsmet çok kaçamak bir yanıt verdi. “Öğretmenin boş dersimiz vardı ama, Türkçe öğretmenimiz üst üste ödev verdi, yazılı yaptı. Özellikle ödevler hem zaman alıyor hem de ivedi istendi. Bu nedenle boş derslerimizi kendimiz doldurmak zorunda kaldık! ”Öğretmen İsmet’e, gülerek. “Öyle söylüyorsun ki, inansam, buyurun benim dersimde de Türkçe ödevi yapın diyeceğim, hem de bunu gönülden diyeceğim. Ne var ki içimden inanmak gelmiyor. ! ”İsmet bu kez , konuşmasına ek yapmaya kalktı, “Öğretmenim cumartesi gününü tasarlamıştık o gün de yağmur yağdı! ”Öğretmen siz ne derseniz deyin, ben inancımı söyledim. “Minareyi çalan kılıfını hazırlarmış! ”sizin kesinlikle söyleyecek bir sözünüz olacaktır. Buna inanıp inanmamak da benim seçimimdir. ! ”dedikten sonra Üç tür devlet yönetim şekillerini takrarladı. Bizdeki meşrutiyetleri özetledikten sonra İngiltere’deki meşrutiyeti anlattı. “İngiltere meşrutiyeti bizim cumhuriyetimize daha yakındır, bunu nedenlerini düşünün! ”dedi. Daha sonra, “Zaman içinde yeni devlet yönetim şekilleri de çıkıyor! ”deyip, Almaya, İtalya, İspanya, Rusya yönetimlerini anlattı. Almanya’yı anlatırken Hitler’in gençlik örgütlerini sordum. Öğretmen:

-Onlar gibi olmasa da bizim de gençlik örgütümüz vardır. Bu örgütümüz zaman zaman sesini dünyaya duyuruyor! ”dedi, bir de örnek verdi. ”Bundan birkaç yıl önce Bulgaristan’ın bir yöresinde Türk mezarlıkları kaldırılmak istenmiş. Oradaki Türkler buna karşı koyunca Bulgar gençliği mezarlıkları tümden yıkmaya kalkışmış. Kavgalar çıkmış. Bu olaylara karışanların Türk tarafları cezalandırılmaya başlanmış. Bu kez bizim gençliğimiz olayı protesto etmiş, ancak memleketimizdeki Bulgar mezarlığını tahrip yerine mezarlara çiçek koymuş. Bu durum tüm dünyada beğeniyle karşılandı. Bu kez Bulgaristan Türk mezarlarını yıkmaktan vazgeçmiş. Bu olayı dinleyince parmak kaldırdım, “Bu olaya karışan biri de bizim fotoğraflarımızı çeken Gültekin ağabey! ”dedim. Arkadaşlardan başka tanıyanlar da var, onlar da anımsadılar. Öğretmen, “Demek Almanya’da olan gençlik örgütleri başka ülkelerde de varmış. Ancak Almanya’daki örgütler özelliğini kaybedip asker durumuna dönüştürülüyor. Bunların nasıl olduğunu biz tam bilemiyoruz. Galiba onlar gençlik örgütünden çok hükümetin kolluk güçleri ya da genç polisleri gibi bir şeyler. Bunlar yeni yeni ortaya çıkan kuruluşlar. Bunların nasıl oluşup geliştiğini tam olarak bilemiyoruz! Devlet düzenlerinde de değişmeler olmaktadır. Bir çok devletin yönetim şekli başka başka olmasına karşın adlarında cumhuriyet sözü geçer. Oysa bizim bildiğimiz Cumhuriyet yönetiminin gerçekte bir şekli vardır. Gelgelelim çevremizdeki cumhuriuytlerin bir çoğu bu tek tanıma uy mamaktadır. Örneğin Sovyetler Cumhuriyeti ile Fransa cumhuriyeti bir birne zıt yönetimlerdir. Özellikle de Amerike Birleşik Devletleri ile Almanya cumhuriyetlerine hiç benzemezler. Kısacası bazı devletlerin adlarındaki cumhuriyetler sözde cumhuriyettenten ibarettir. İşte Almanya bunlardan biridir! ”dedi. Zil çaldı. İsmet, öğretmenin ardından koştu, dersimizin boş olduğunu söyledi. Ancak öğretmenin başka sınıflara dersi olduğu için kalamadı. Boş derste düşündüğümü uygulamaya başladım. Önce arkadaşlarını kısaca yazacağım. Gerekirse ilerde başka notlar da eklerim.

Örneğin, 4 Mehmet Aygün. 158 boy-50 kg. . Boyuna göre biraz zayıfça görünüşlü, az konuşan, kültür derslerinde ortalarda, derslerde sessizliği yeğleyen, buna karşın ilk numara oluşu nedeniyle sık sık tahtaya kalkan bir arkadaşımız. Geçen üç yıl içinde çok başarılı bir çıkışı olmamakla birlikte, başarısızlığı yüzünden unutulmayacak bir duruma da düşmedi. Atölye çalışmalarımızda birlikte iş yaptığımız çok oldu. Ben, Mehmet’le çalışmaktan hep hoşnut kaldım. Atölyede grup çalışmalarında kimi zaman öğretmenlerim, özellikle de İrfan Evren, Naci İnan Öğretmenlerim çalışacak arkadaşların seçimini bana bırakınca, Mehmet Aygün’ü hep grubuma almak istedim. Babaeski ilçesi yakınlarındaki Karahalil(Karağlı) köyündendir

6 Ali Güleren. Arkadaşla çok yakın olmadım. Okula ilk geldiğim günlerde sık sık tartışmalarımız olmuştu. Arkadaşlık yapamayacağımı anlayınca kendisinden uzak durdum. Son iki yılda herhangi bir tartışmamız olmamakla birlikte bu, benim biraz uzak duruşumdan ileri geldi. Yeğenim İsmet’le tartıştıkları zamanlarda zorunlu olarak karşı karşıya gelişimizde de arkadaş da benim gibi biraz dengeli davrandığından tartışmalar pek ileri gitmedi. Öteki arkadaşlarla sık sık anlaşmazlıklara neden olan arkadaş için fazla yazacak şimdilik bir sözüm yok. 164 boy-56 kg. Kültür derslerinin çoğu zayıf. Yoklamalara kaldırılınca çoğunlukla suskun kalır, azarlanır. İş atölyelerinde başarılı olmadığı da arkadaşlarınca ileri sürülmektedir. Bireysel olarak herhangi bir konuya yöneldiğini de söyleyemiyorum. Okulun açıldığı ilk günlerden başlayarak kendisine bir çok sıfatlar takılmıştır. Bunlardan, Kaz Ali, Aga Ali, en çok söylenenidir.

7 Fettah Biricik. Arkadaşımız Sefer Tunca ile aynı köyden olduğunu söyler. Ben buna, oldum olası çok inanamadım. Sefer Tunca da gördüğüm özelliklerin tam tersini yansıtan bir arkadaşımız. Onunla tartıştığım kadar, sayısal olarak kalan 28 arkadaşın tümüyle tartışmamışımdır. Bu tartışmaların hiç birini de ben başlatmadım. Kimi tartışmaları saptadım, zaman zaman bakıyorum. Arkadaşın tartışma açtığı konuşların hiç birinde en ufak bir gerçeklik payı yok. Bu nedenle kendisini burada benim ölçülerim göre anlatmakta zorluk çekeceğim için kesiyorum. 160 cm. , 62 kg. Arkadaş şaka sever gibi görünüyor, neşeli arkadaşlara katılmaya çalışıyorsa da olayı sonuna dek dengeli sürdürememekte, çoğunlukla kavgaya dönüştürmektedir. Bu huyundan olacak kendisine çok değişik sıfatlar takılmıştır, ”Kız, Zenne onu en çok kızdıranlarıdır. Nasuhbey köyü, Meriç-Edirne…

11 Recep Kocaman. Çalışkan arkadaşlarımızdan biridir. Atölye çalışmalarında ilk günlerden beri hemen hemen her işte birlikte çalıştık. Çok uyumludur, işlerde çok titiz, derslerde dikkatlidir. İş derslerindeki becerisini kültür derslerinde de sürdürebilmekte öğretmenlerin dikkatini çekmektedir. Recep Kocaman arkadaşla aramızda en ufak bir anlaşmazlık çıkığını anımsamıyorum. Özellikle Lüleburgaz okul bahçesinde çalıştığımız bir yaz boyunca arkadaşın uyumlu tavırlarını sanırım her zaman sevgiyle anımsayacağım. Sınıfımızın küçük boylularındandır. Ancak, boyuna göre çok gayretli olduğundan genelde büyükler arasında yer almaktadır. Kültür dersleri iyidir, Atölyede ise en iyiler arasındadır. Yazısı, çizimleri çok güzeldir. 156 cm. boy, 54 kg. Pinarhisarlıdır. (Kırklareli)Sınıfın çalışkan, çalışkan olduğu gibi dengeli olanlarından biridir. Özellikle şakalara karışmaz, şakalaşanlara da yaklaşmaktan kaçınır.

15 Hüseyin Serin. Bu arkadaşla da ilk günlerden bu yana bir birimize yakınlaşmadık. Kişi olarak zıtlaşacak bir yanımız olmamasına karşın, arkadaş, hep benim karşımda olma yolunu seçti, bir deyimle “Odun kesicinin hık deyicisi oldu! ” Sami Akıncı ile kültür dersleri yarışmamda beni küçümseyen konuşmalar yaptı. Derslerde çok soru soruşumu konu yapmaya kalkıştı. Fettah Biricik arkadaş için düşündüklerim bu arkadaş için de geçerlidir. Arkadaş sağlıklı, spor, özellikle güreş alanında oldukça başarılıdır. Kültür derslerine gerekli önemi vermediği için sınıfın en zayıfları arasına düşmüştür. Öğretmenler tarafında en çok paylananlardan biridir. Sıfatları içinde “Artlik! ” en çok tutanlardan biridir. Ayrıca köyünün adı da sıfat olarak çok kullanılır: İbriktepeli! (Edirne) Boy 165k, kg: 64.

16 Sefer Tunca, Fettah Biricik’le ayni köyden(Nasubey) olduklarını söylüyorlar. Doğruysa bu bana çok şaşırtıcı geliyor. Bu iki arkadaş, aynı köye uymayacak ölçüde farklı tavırlar içindeler. Fettah’ın uyumsuzluğunun beş katı uysal, kuzu gibi bir arkadaş varsa o Sefer Tunca. Sınıfımızın en güçlülerinden olmasına karşın o bu gücünü kullanmayı hiç düşünmez. Bu nedenle arkadaş, en küçükler arasındaymış gibi algılanır. Şakalara katılınca sonuçlarına katlanır. Arkadaş canlıdır. Bu özelliğinden dolayı sık sık üzülür. Özellikle de köylüsü Fettah Biricik’i savunmak zorunda kaldığı zaman acı çeker, hemşerisinden geçemez, öteki arkadaşlara yüz suyu döker. Yalnız kültür derslerinde başarıyı bir türlü tutturamadı. Sefer Tunca da sanırım benim gibi ilkokuldan sonra çok ara vermiş. O nedenle kültür derslerinde pek başarılı olamadı. Sefer Tunca, başlangıçta derslere benim gibi sıkı sarılmadı, sonra da ara çok açılınca kapatmakta zorluk çöekti. Biraz da çekimser davrandığından çalışmıyormuş izlenimini verdi. Şimdilerde de o görüntü sürüyor. Kültür derslerinde orta, sanat derslerinde çalışkanlar arasında. . Boy, 170, kg. 65…

18 Sami Akıncı. Edirne-Karaağaç’a ilk gittiğimde, Sami Akıncı ilgimi çekenlerdendi. Boy olarak sınıfın ortalarındandı. Ancak tavırlarında bir öğrenciden çok, okulun eski öğrencisiymiş gibi davranıyordu. Bizden çok, öğretmen kardeşleriyle arkadaşlık kurması dikkatimi çekmişti. İki kardeş vardı: İbrahim, Hüseyin. Sami onlarla hemen ders ilişkisi kurmuştu.

Özellikle matematik derslerinde onlardan yararlanma yolunu buldu. Daha önce ortaokula gittiği kesindi ama o bunu hep sakladı. (Oysa fısıltı olarak Ortaokulda okuduğu hem de iki yıl kaldığı, 2. sınıftan bize döndüğü söyleniyor)Bir başka özelliği de öğretmenlere yaklaşımıydı. Biz öğretmenlerden bucak bucak kaçarken o sokulup kendini öğretmenlere tanıttı. Özellikle Okul Müdürüne yaklaşması onu, bizden ayırmaya yetti. Az zaman sonra kooperatif adı altında açılan kalem-defter dükkanına yerleşti. Sanat derslerinden uzak kaldı. Bizler sanat atölyelerinde çalışırken o kültür dersleri ödevlerini yaptı. Bu ayrıcalık onu giderek ünlendirdi. “Sami Akıncı’ya zeki sıfatı yakıştırıldı. ”. Ancak ben Sami’yi matematikte 1. sınıf sonlarında yakaladım. Ne var ki Sami, okul işlerinde yardımcı oluyor yaklaşımı içinde Almanca dersinde büyük fark yaptı. Almanca öğretmenimiz Ömer Uzgil’in yönlendirmesi, ek dersler, farklı kitaplar aracılığıyla Sami asıl başarısını burada gösterdi. Matematik gibi Türkçe dersinde 2. sınıfta, tarih dersinde 3. sınıfta yakalayıp sanat derslerimdeki başarılarımın notlarıyla, not ortalamasında öne bile geçtim ama Almanca söz konusu olunca Sami Akıncı’ya hiç yaklaşamadım. Sami Akıncı için duyduğum bir söz, beni düşündürdü:

-O ilkokuldan sonra ara verince bir iş yerinde de çalışmış. Buradan edindiği deneyimleri iyi değerlendirdiği için okula kolay uyum sağlamış, gerçekte de uysal bir insan olduğundan başarısını sürdürmüş. Not yarışması gibi düşünceleri ikimizde taşıdığımız için zaman zaman dik bakıştığımız oldu. Zaman zaman da karşılıklı yardımlaşmalarda bulunduk. Ancak Ahmet Gürsel Öğretmenin bir mektubundan öğrendiğime göre öğretmenimizin bana gönderdiği bir problemi arkadaş bana vermemiş. Vermediğini de öğretmen saptamış. Bunu duyunca Sami Akıncı arkadaşın, benim onu kıskandığımdan daha fazla kıskandığı kanısına vardım. Bu özelliğini unutmamak için burada kısaca belirttim. Sami Akıncı, Bayramlı köyü-Uzunköprü, Boy, 158, kg. 52. .

24 İbrahim Ertur. Edirne-Karaağaç’ta en çok üzülen arkadaşlarımızdan biri de İbrahim Ertur’du. Soyadı ya da eski lakapları Tuz pahacı imiş. Daha açığı tuzu pahalı satıyorlarmış. Ancak nüfus belgesine düpedüz Tospacı yazılmış. Arkadalar bu soyada takılıp kaldı. Gel Tospacı, git Tospacı. Neyse arkadaşın ağabeyi Harp Okulunda öğreniciymiş, o da soyadından yakındığı için mahkemeye başvurup düzelttirmiş. Arkadaş böylece Ertur soyadıns kavuşarak rahatladı. İbrahim Ertur da ilkokuldan sonra ara verenlerden. O da derslere başlangıçta pek uyamadı. Ayrıca dilinde bir özrü var gibi, belki bu nedenle derslerde konuşmaktan hep kaçtı ya da sindi bu durumu, öğretmenlerce makbul sayılmadığından zaman içinde dışlanmış gibi uzakta durdu. Sanırım biraz da çalışma yanlısı olmak istemedi. Kültür derslerinde hep sinik kaldı. Giderek de sessizler arasında bir yer tuttu. Sanat derslerinde de pek istekli davranmadığından sınıfın suskunları arasına iyiden iyiye yerleşti. . . Zayıf değilse bile zayıf dolaylarından uzaklara gittiği söylenemez. Arkadaşlığı iyidir. Boy, 160, kg -57. . Kurtbey Köyü-Uzunköprü……. .

Yemek zili çaldı. Bir derste 8 arkadaş yazdım. 21 arkadaş kaldı…Yemekte arkadaşlara biraz değişik bakıyorum, içimden “Sizi istediğim gibi anlatıyorum, oh ya! ”diyorum. Defterimi ortada bırakmamaya gayret ediyorum. Arkadaşlar arasında sıra karıştırma gibi bir kötü alışkanlık yok ama gene de saklamayı yeğliyorum. Yemeğe azıcık geç gittim. Kuru fasulye-bulgur pilavı. Hilmi Altınsoy oturur oturmaz sordu, “Ağabey, sen bilirsin bu bulgur gerçekten buğday mı? ” Anlamadım. Tekrarladı, “Her şey değişiyor, benim bildiğim bulgur buğdaydan yapılır ama, sanki bu bulgur, buğday bulguru değil gibi geldi bana! ”Pilav, ezilmiş parçalarda durumunda olduğundan seçmek olası değil, Hilmi’ye yanıt veremedim. Ancak pilavın iyi pişmediğini ya da soğuk olduğundan böyle bir etki bırakabileceğini söyledim. İşin doğrusu pilav biraz tatsızdı. Hasan Üner Hilmi’ye çıkıştı:

-Hemşerim, sıkıntılı günler geçiriyoruz, bulduğumuzla yetinmek zorundayız! Bu kez Hilmi pirelendi:

-Sıkıntılı günlerde ağzımızı kapatacak mıyız? Bir işin doğusunu öğrenmeyecek miyiz? diye sordu. Mehmet Başaran, Hasan’a arka çıktı:

-Öğreneceğin olaya bağlı! ”deyince Hilmi iyice dinelmeye geçti; Mehmet Başaran’a “Hadi ya, sen kendine bak, ciğerci! ”dedi. Mehmet Başaran sık rahatsız olan arkadaşlarımızdan biri. Doktor, ona da Harun Özçelik gibi, zafiyetten ileri gelen bir durum, deyip özel yemekler önermiş. Bunlar arasında ciğer de varmış. Mehmet Başaran doktor Sezai Feray’ın önerdiği ciğerleri yemese bile arkadaşların diline “Ciğerci! ” olarak düştü. Tartışmayı önlemek için yarınki Edirne yolculuğunu ortaya getirdik. “Kimler gidecek? ”Biz kalkmak üzereyken Namık Ergin Öğretmen bir duyuru yaptı:

-Ders zili çalınca 3. sınıf okul önünde toplansın! Bu duyurunun anlamını bilir gibiydik. Atölyelerde değil topluca başka bir işte çalışacağız. “Acaba hangi iş? ”? Az sonra öğrendik. “Üç gün önce yağmurda biriken suları yalnız olarak akıtmaya çalıştığım çukurlukları bir daha su toplayamayacak ölçüde doldurup yükseltmek! ”Namık Öğretmen geldi, gruplara bölüp alanları gösterdi. Oldukça çamur olmasına karşın yatakhanelerle yemekhane binasının arasında kalan alanı doldurup çukurlar gibi yükseltileri de yok ettik. Ayrıca, okul-asfalt-bahçe-Tören alanı arasını temizleyip beton alan düzeyine getirdik. Paydos için toplanınca arkadaşlar bir birlerine ellerini gösterdi. Namık Öğretmen gördü ya da konuşmaları duydu, gülerek, “Sakın ha, ele bakmayın! ”dedi. Az duraksadı, “Sonra el de size bakar! ”dedi gülerek yürüdü. Çoğumuz dikkat etmediği için sormaya başladılar öğretmen ellerimize bakmamızı neden istemedi? Durumu çakanlar düzeltme yaptı, “Öğretmen mecazlı konuştu, buradaki el, bizim elimiz değil yabancılar, bizden olmayanlar! ”Gülüşerek dersliğe döndük. Mehmet Yücel şarkısına başladı, ”Eller ne derse desin, sen benim sevgilimsin! ”Bekir Temuçin “El elden üstündür! ”başkaları değişik örnekler buldu, “El ağzına düşmek”, ”El ağzı torba değil kapatamazsın! ”, “El, elden üstündür! ”, “Elle gelen düğün bayram! ” İsmet bağırdı, “Yeter, hep ellerinizi mi konuşacaksınız? Biraz da ayakları konuşun! dedi. Kısa bir sessizlik oldu Mustafa Saatçı, “Yadeller aldı beni, taşlara çaldı ben. ! ”deyince bir kahkaha koptu, “Hafız şarkıcılığa başladı! ”Hafız Burhan-Hafız Mustafa! ” “Hafız Mustafa olarak ün yapacak! ” demeye başladılar

Şamatalara girmek istemediğim için Kavgam’ı açıp okumaya başladım. Okudukça Adolf''dan çok Almanya ile Avusturya ülkelerine, oradaki insanlara şaştım. Hem kavgacı gibi görünüyorlar hem de affediciler. Hapis yatan bir insanın sözlerine kolayca inanıyorlar. Adolf bizim ülkemizde olsaydı kesinlikle devletin başına geçemezdi. Bunu kitaptan değil, şimdilerde Almanya başkanı olduğu için söylüyorum. Üstelik daha genç. Askerde onbaşı, sonra da devletin başı. Bu onbaşı sözü galiba başka anlam taşıyor. Yazar Halide Edip Adıvar için de Onbaşı diyorlar. Elimi ağzıma kapatarak esnedim . Halil gördü, “Kapatmana gerek yok zil şimdilerde çalacak! ”dsen saaatine bakmıyorsun ama ben senin saatini görüyorum! ”dedi. Gerçekten zil çaldı. Koşarak gittim, yorgun oluğumu iyice duyumsadım. Konuşanlar Edirne, Karaağaç sayıklıyorlar. Edirne, güzel Edirne! “Edirne Köprüsü taştan, sen çıkardın beni baştan! ”Aşık Ahmet Güner arkadaşımızın şarkısı. Edirne/Karaağaç’a gittiğimiz ilk eğlence gecesinde bu şarkıyı söylediği için adı Aşık olarak kalmıştı. Şimdi anımsıyorum, nasıl oldu da Münevver hamşireyle şakalaşırken bunu ona söylememiştim. Demek o zaman çevremde olanlarla derinliğine ilgilenmiyormuşum. Şimdi olsa bunu çoktan yapardım…

“Edirne köprüsü taştan,

Sen çıkardın beni baştan! ”

Baştan çıkarmak ne ola ki?

 

26 Mart 1941 Çarşamba. .

 

Uyandım, Kadir ortalığa konuşuyor, Wir gehen nach Edirne…Mustafa Saatçı yanıt verdi, “Nah Edirne! . . . ”Arkadaşlar güldüler. Mustafa Saatçı özür diledi, Kadir gibi Almanca’yı iyi bilmediğinden kısaltarak konuşuyormuş. Onun için sadece “Nah Edirne! ”diyebiliyormuş.

Gülüşerek dersliğe gittik. İşin ilginci arkadaşlar gitmekten çok Karaağaç, fidanlık anımsanmaya çalışılıyor. Fidanlık bizim okulun yolu üstünde az içerlekti. Önünden hep geçtik ama topluca gidip içine girmedik. Böylece Edirne Fidanlığı çoğumuzun belleğinde yarı karanlık bir durumda. Ben fidanlıktan çok kamyonla karayolundan gidileceği için o yolu görmek istiyorum, gitmezsem de üzülmeyeceğim. Zaden kara yolunu da Babaeski’ye dek iyi biliyorum. Gene de seçilmiş olmak beni sevindirecek. Kahvaltıya bu kuşkular içinde gittik. Öğretmenler geldi. Salih Ziya Öğretmen yeni giysilerle gelmiş. Bu kılıkla fidanlığa gitmez, diye düşündüm. Ama bu düşüncemi kimseye açmadım. Hasan Üner, benim düşündüğümün tam tersini söyledi, “Salih Öğretmen Edirne’ye cici giysileriyle gidiyor! Bu söze karşı gelmek isteğimi önleyemedim. “Nasıl olur, kamyonla tozlu yollarda gidilecek, giysilerin ciciliği kalır mı? ”Hasan duraksadı, “O bunu düşünmüştür! ”demekle yetindi. Öğretmen masası yakınından çağrılmayı bekleyerek geçtik. Çağıran mağıran olmadı. Suskun suskun dersliğe döndük. Yusuf Asıl, Bekir Temuçin, Kadir Pekgöz, kısacası bücür takımı, “Kimse gitmeyecek! ”diyerek sevindiler. Az sonra Salih Ziya Öğretmen geldi, bir Tabiat Bilgisi kitabı alıp kuşların çiftçiye yararları-zararları başlığı altında konuşmaya başladı. Sığırcıktan karabataktan başlayıp leyleklere , Turnalara varana dek sayısız kuşu andı, hem zararlarını, hem de yararlarını anlattı. . Ders ziliyle başladığı konuşmasını ders bitimi ziliyle kesti. İkinci derste de kuşlardan korunmaları, kuşlara zarar vermeden yapmanın yöntemlerini anlattı. Gene zil çalınca sözlerini kesip çıktı. Bu kez arkadaşlar :

-Daha gelmez, yoruldu! dediler. Ama Salih Ziya Öğretmen geldi, “Bu bölümde tarım, daha doğrusu yapacağımız tarım çalışmaları üzerinde duralım! ”deyip, sebze, meyve , bağ alanlarının metre karesini hesapladı. Su işi çözülürse böyle, çözülemezse, zor olacak ama gene de yapacağız! ” diyerek önümüzdeki yaz çalışmalarını açıkladı. Tam sözü arıcılığa getirdiğinde zil çaldı. Öğretmen devam edeceğiz deyip çıktı. Oldukça şaşkın bakıştık kaldık. Ne bir soru sordu ne de soruya yol açacak bir boşluk bıraktı. İdris Destan, Çok yoruldu artık gelmez derken öğretmen gülerek içeri girdi. İdris’în dediğini duymamıştı ama onun hareketinden bir kuşku duymuş gibiydi, İdris’in önünde durdu. İdris'e bakarak:

-Senin bir cinliğin var ama ben onun üstünde durmayacağım, sen numaranı başka zamana sakla! dedi. Arılara, arıcılığa bizim arılarımıza sözü getirip, uzun uzun arıcılığı övdü, en ucuz, en az emekle en yararlı kazanç, besin olarak balı tanıttı. Ellerini bir birine vurdu. Makineli tüfek gibi konuştum, anlatmak istediklerimi size bir solukta anlattım. Şimdi söz sizde, anlattıklarım üstüne bir soracağınız varsa sorun, ! ”dedi. 53 Ali Önol Edirne Fidanlığına ne zaman gidilecek? diye sordu. Öğretmen gülerek

-Sen beni hiç dinlememişe benziyorsun, 3 saattir konuştum, benim ağzımdan Edirne Fidanlığı diye bir söz çıktı mı? dedi. Az durduktan sonra, Ali’ye:

-Gene de sana yardımcı olayım, başka zaman böyle durumlarda soru soracaksan, önce, “Başka bir konuda soru sorabilir miyim? diye izin istemelisin. Yoluna yöntemine uygun soru sor ki solru sorduğun kimse seni sayarak dinlesin! dedikten sonra Edirne Fidanlığı her zaman yerinde, orası, Türkgeldi gibi değil fidanlarımız kendi kökleri üzerinde büyüyor. Biz hazır olunca bir gün atlayıp kamyona gideceğiz. O gün çok uzak değil.

Başka soru soran olmadı. Bu kez öğretmen sizin benden sorunuz vardı, o sorunuzu yanıtlamamı istiyorsanız biraz vaktim var, Size Eşref’ten, Neyzen Tevfik’ten bildiğim birkaç parça okuyabilirim! ”dedi. Arkadaşların bir bölümü olayı pek bilmiyordu şaşırdılar. Öğretmen önce Eşref sonra da Neyzen Tevfik üstün kısa açıklama yapı örnekler okudu. :

 

Eylemem ölsem yalanı ihtiyar

Doğruyu söylyip gezen bir şairim

Bir güzel mazmun bulunca Eşrafa

Kendimi hicvetmezsem kafirim….

--

Kabrime kimse gelmesin Allah için

Gelmesin reddederim billah öz kardeşim

Gözlerim insan denen mahluktan o kerte yıldı ki

İstemem ben Fatiha, çalınmasın mezar taşım….

--

Padişahım bir ağaca döndü ki güya vatan

Her vuruşta baltadan bir dal, hali kalmıyor.

Gam değil amma bu yurdun böyle elden gitmesi

Git gide zulmetmeye ahali kalmıyor.

Neyzen’den.

Düşeli dert-i firakın ile sevda-ı meye

Müptelayım, deliyim, sinmişim esrar-ı ney’e

Feleğin köhne başında paralansın parası

Sevmek için geldim dünyaya ben değil ekmek yemeye…

--

Çürüdü memleketin iç yüzü, çöktükçe temel

Şimdilik harice karşı yerimiz olsa dahi

Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın

Tükürecek zannederim yüzümüze tarih…

--

Gözünü aç daha meydan var iken

Dizginin cambaz elinde olmasın Neyzen!

Girmedim ya kapısından baktım

Cenneti at pazarı sandım ben.

 

Zil çaldı. …Zil çalınca öğretmen sözünü kesti. “Sırası gelince okuruz! ”diyerek gitti. Çoktandır dört ders boyu sırada oturmamış buluna arkadaşlar dalgın dalgın bakıştılar. İsmet:

-Arkadaşlar, çiftçinin hem yardımcısı hem de düşmanı olan böcekleri, öğleden sonra öğreneceğiz! deyince arkadaşlar:

-Bırak şimdi şakayı! diye bağırdılar. Oturmaktan yorulmuş bir uyuşukluk içinde öğle yemeğine gittik. Yemekte gözlerimiz Salih Ziya Öğretmeni aradı, o gelmedi. Naci Birkök Öğretmeni aradı, onu da göremedik. Ben kendime göre bir tahmin yaptım. Öğretmenler bir yere gitmiş olabilirler. Böyle olunca da öğleden sonra ya atölyelere gideriz ya da boş kalacağız. Bir umut içinde sustum. Derslikte sessiz sakin dururken İdris Destan sevinçle geldi, öğretmenler Evrensekiz’e gitmiş. Zil çalınca Hüsnü Baykoca Öğretmen geldi, öğretmenlerin, Eğitmen Kursu toplntısına katılmak üzere gittiğini, sessizce derslikte çalışmamızı tembihledi. Bir ara, “Edirne’ye hoş geldiniz! ”gibisinden takılmalar olmasına karşın sabahki yorgunluğu çıkarırcasına paydos ziline dek sessizlik içinde oturduk. Ben Kavgam’in ilk bölümünü bitirdim. Paydostan sonra her günkü gibi atölye gittim, dakikalarca önce gam sonra da kromatik çalışması yaptım. . Parmakların tuşlara iyice alıştı. Bir tıkırtı duydum, aklımda bir takıntı var gibi, kapıya gittim. Sanki bir beklediğim varmış gibi kapıyı yavaşça açtım. O geldi diyecek ölçüde bir beklenti içindeyim. Oysa gelen giden yok. Sanırım tıkırtıyı da kendim uydurdum. Hayret, olmayan şeyi olmuş gibi düşündüm, üzüldüm, bir süre de bu burukluk içinde çalıştım. Neşem kaçmış olarak dersliğe döndüm. Salih Ziya Öğretmenin şiirlerini defterime yazdım. . Türkçe öğretmeninin verdiği ödevi düşündüm. Himmet Çocuk- Ali-Aleko. . Köydeki tüm tanıdık çocukları anımsadım. Süleyman’a takıldım kaldım. . Yazacak nesi var? Çok önemli bir taraf olmasa da birkaç yönden irdelersem belki ortaya bir çocuk çıkar. Süleyman, öncelikle köyde adıyla tanınan bir çocuk. Köyde başka Süleyman yok. Yok olduğu gibi geçmişte de olmamış. Esmer, yaşdaşlarına göre zayıf bedenli , sessiz bir çocuk. Ona sataşanları görünce kaç kez ben kurtardım. Bu nedenle olacak zamanla bana daha yakınlaştı, kendinin koruyucusu olduğuma inandı. Evleri Küçük ablamlara yakın olduğu için oraya gittiğimde beni görünce gelir. elinden geldiğince ablamın yardımına da koşar. Kendi evimiz onların evine uzak olduğundan, bizim evdekiler Süleyman’ı pek tanımazlar. Küçük ablam da kimi zaman, “Nereden arkadaş edindin bu kara çocuğu? ”diye sorar. Ablama bir açıklama yapmadım ama zaman zaman bunu düşündüm. Süleyman benden sanırım 5 yaş falan küçük. Benim yaşdaş arkadaşlarım var. Oyunlarımı hep onlarla kurdum, bozdum. Süleyman bu oyunlara hiçbir zaman alınmadı. Oyun arkadaşlarımdan ikisiyle özel bir ilişkimiz vardı. Biz üçümüz, asla kavga etmezdik. Bizi birleştiren de üçümüzün de annelerimizin ölmüş olmasıydı. Kimi zaman üçümüz bir kenara çekilip ağlıyorduk. Anneli çocuklar hem katılmazlar katılmaya kalksalar da biz onları aramıza almazdık. Böyle bir günde Süleyman da aramıza girmek istedi. Süleyman’ın da annesiz olduğunu o gün öğrendim. Nedense kendimden çok ona üzüldüm, o gün sahiden ağladım. Daha sonra Süleyman bizleri hep izledi, oyunlara katılmadı ama ağlama oyunlarına kendiliğinden girip gözleri yaşlar içinde kalıyordu. Böylece bu yakınlık kendiliğinden doğup pekişti. Bir gün de Süleyman bizim kahve önüne gelmişti. Babam Süleyman’a takıldı “Gel bakalım Kara çocuk, baban ne yapıyor ortalıkta hiç görünmüyor? ”dedi. Babası uzun zamandır rahatsızmış. Süleyman üzüntü içinde bunu söyledi. Süleyman gittikten sonra babam, babasının biraz borcu olduğunu o nedenle görmek gereğini duyduğunu, ancak hasta oluşuna da üzüldüğünü ekledi. Babam daha sonra Süleyman’în ailesi üstüne konuştu. “Çok varlıklı değilse bile dürüst bir aileymiş. Aile lakabı Şamşilli. Böyle dendiğini ben biliyordum ama bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum. Babam güldü, eski askerlikleri anlattı. Çok uzaklara gidiliyor, yıllarca da gelinmiyormuş. Süleyman’ın dedesi Şam’a gitmiş uzun bir süre orada kalmış. Dönüşte oradan bir şal getirmiş, fesi üzerine bir süre o şalı sarmış, öyle dolaşmış. . Şalı Şamlı(Şam’dan gelme)Adamın adı bir süre sonra Şamşallı olmuş. Şamşallı sözü 10-15 yıl sonra Şamşilli’ye dönüşmüş. Böylece aile şimdi hiçbir anlamı olmayan adla anılıyormuş. Köyde herkes Süleyman’ı Şamşilli Süleyman olarak anıyor. Süleyman adı da gene Şam’dan gelmeymiş. Dedesinin orada tanıştığı bir arkadaşının adıymış. Süleyman’ın esmerliğini bile Şam’a bağlayanlar çıkmış. Şamlı Süleyman, bizim köyde Şamşilli Süleyman olmuş…Bunları toparlayıp yazamaya çalışacağım. Himmet Çocuk gibi bir de Şamşilli Süleyman. Olacak. Olacak ama bu söylediklerimi nasıl bir düzene koyayım ki öğretmen beğensin? Uzun süre düşündüm, beğeneceğim bir plan kuramadım. Yatınca da düşünmek üzere Kavgam’ı okumaya döndüm. Okuduğum bölüm çok ilginç geldi, Zil çalınca bırakamadım, Halil takıldı, “O kitap seni uykudan bile edeceğe benziyor! ”. Kitabı kapattım, Süleyman’ı düşünerek yattım. Belki de rüyamda Süleyman’ı görürüm. Böyle dedim ama şimdi aklıma geldi; ben Süleyman’ı köyden okula ayrıldığımdan bu yana görmedim. Belki de köyden ayrıldı. Belki de babası hastaydı, babasını kaybetti, üvey annesi de kendi köyüne döndü, Süleyman’ı da götürdü, Belki de Süleyman başka bir köye gitti. Köye gittiğimde hiç görmediğime göre yok demektir. Ben aramadım, daha doğrusu aklıma bile gelmedi. Ama olsa idi Süleyman kesinlikle bizim kahveye gelirdi. Çünkü Süleyman’ın yaşdaşları hep geldiler. Şaştığım bir başka yan da onlarla konuşmalarda Süleyman’dan hiç söz edilmemesidir. Belleğimi yokluyorum, Süleyman’la ilgili en ufak bir anı kırıntısı yok. Şamşilli Süleyman sanki benim yazımda geçen biri olacak. Nasıl olur? Süleyman Halam oğlu Hilmi’nin eşi Şehriban’ın akrabası. Şehriban onu unutur mu? Bu kez gidince kesinlikle soracağım.

 

27 Mart 1941 Perşembe…

 

Geç vakitlere dek Süleyman düşündüm, uykumu alamamışım, Orhan dürtükleyerek uyandırdı. Şaştım, hemen kalktım. Ben dersliğe girerken, arkadaşlar kahvaltıya kalktılar. Herkesin dilinde Türkçe ödevi; “Yaptın mı? ”Bana kimse sormadı. Kahvaltıda sordum, bana neden sormuyorsunuz? “Sen yapmışsındır, o nedenle sormaya gerek görmüyoruz! ”diyenler oldu. İçimden utanır gibi oldum. Demek çevreme yaydığım izlenimi uzun süre sürdüremeyeceğim. Öğretmen bugün sorsa “Yapamadım! ”deyince arkadaşların kanısı değişecek. Konuyu değiştirdim. “Tarım öğretmenleri Evrensekiz’e neden gitti? Arkadaşlar da bana sordu, “Neden gitti? ” Varsayımlar sıraladım:

-Eğitmen Kursu ile işbirliği yapılacak, Gölköy’de olduğu gibi biz de koyun güdeceğiz, kireç yakacağız. Kızılçullu gibi belki bir süre Evrensekiz köyünde kalacağız. Hilmi, “Abi sen böyle bir şey duymasan bunları söylemezsin, doğru söyle böyle birşey olacak mı? ”Her yerde olan bizde neden olmasın? deyip kestim. “Ben böyle varsayıyorum, siz de düşüncelerinizi söylersiniz! ”Dersliye girdikten az sonra Fikret Madaralı Öğretmen geldi, ”Günaydın ! ”Arkasından da: “Sabrettik sonunda baharı getirdik! ”dedi. Aralık, ocak bizi üşüttü, şubatsa korkuttu, yağdı yağacak, dondu donacak derken fazla bir şey yapmadan geçti! ”dedi. Masaya oturdu, ödev kağıtlarını çıkardı. Numara sırasıyla kağıtları dağıtacağını sanıyorduk. Daha doğrusu öyle bekliyorduk. Öğretmen ilk numara Mehmet Aygün’ün kağıdını çıkardı, arkadaşı çağırdı, yazdığını okuttu, düzeltilmiş yanlışları saydırdı, oturttu. 6 Ali kalktı, ona da aynı işlemleri yaptırdı. Ali yazdıklarını okumakta zorluk çekti. Daha doğrusu, arkadaş yanlışlarını düzelterek okumaya kalkıştı. Öğretmen uyardı, “Yazını yazdığın gibi oku! ”dedi. Ali bir iki tümce sonra gene düzeltmeli okumaya kalkınca, öğretmen Bekir Temuçin’i çağırdı Ali’nin yazısını ona okuttu. Ali’nin yazısını önce kim okumuşsa çok kırık bir not vermişmiş. Öğretmen, ”Ben de ona uydum! ”dedi. 7 Fettah Biricik’le uzun uzun konuştu, Tahtaya kaldırıp cümleler yazdırdı. Cümle başlarını, cümle sonlarırnın gereklerini sordu. Cümle başlarının büyük harfle başlayacağını, , cümle sonlarının da nokta ile biteceğini tahtaya ya yazdırdı. Fettah Biricik çok azarlanmadı ama azarlanmaktan da öte biraz alaylı sözler dinledi. Recep Kocaman kolay geçiştirdi. Recep’in yazı yanlışlarından çok fikirsel kargaşasından söz edildi. Öğretmen Recep’e “Sen bunu bir daha dene, bakalım farklı bir yazı ortaya çıkacak mı? ”dedi. 15 Hüseyin Serin’de bir hayli eleştirildi. Öğretmen tahtaya iri kitap harfleriyle cümleler yazdırdı. Yazım yanlışlarını gösterdi. Çift sessis harfli sözler buldurup yazdırdı. , Gitti, çattı, yetti, sattı, bitti, sessiz, hissiz, dikkat, tekke, Mekke, Takke, sikke v. b. sözler sıralandı. Arkadaşın bunları hep tek sessize indirdiği anlaşıldı. Sesiz, dikat, giti, yeti gibi…. Arkadaşa bu tür sözleri bulup yazmasını önerdi. 16 Sefer Tunca’nın kağıdına bakarken zil çaldı. Arkadaşa bir sayfa kitap harfleriyle yazı yazmasını önerdi. ”Pazartesi günü devam edeceğimizi söyleyip ayrıldı. Öğretmenden sonra bir süre sessiz kaldık. Bekir Temuçin kalkıp tahtayı sildi. O tahtayı silip yerine oturunca önce İsmet Yanar, arkasından da Mehmet Aygün Bekir Temuçin’e çıkıştılar:

-Neden sildin, biz onları yazacaktık! Ben, yazdığımı söyledim, isterseniz, alabilirsiniz!

Bekir gene tahtaya kalktı, bitti , gitti, tekke yazarken ben “, Fettah! ”dedim. Fettah pirelendi, “Benim adımla oynayamazsınız! ”Arkadaşlar güldüler. Bekir Fettah’ı sildi bu kez Hacı Fettah yazdı. Bu ad daha önce okuduğumuz bir öyküde geçmişti. Arif Kalkan Fettah’a sordu, İbriktepeli sana Fetah mı diyor? Hüseyin’le Arif bir süre bakıştılar. Arif, “Ben sana bir şey demedim(Fettah’ı göstererek)ona sordum! ” Arif, sözünü biraz sertçe söyleyince Hüseyin başını çevirdi. Bu kez, Yusuf Asıl, Hasan Üner, Bekir Temuçin çift sessiz adlar aramaya, sormaya başladılar. Ali Ağabeyimin sık sık andığı komutanı Cafer Tayyar Paşa’yı anımsadım. Tayyar! ”dedim. , Birisi de Tayyip ekledi. Herkes ad bulmaya koyuldu. Mustafa Saatçı, “Ben bulamıyorum, kendim yapabilir miyim? ”diye sordu. “Olmaz diyenler yanında, bırakın yapsın diyenler de olunca Mustafa Saatçı tahtaya kalktı, Hassan, Alli, Velli yazınca arkadaşlar “Olmaz! ”deye bağırıp yazdıklarını sildirdiler. Musatafa Saatçı bu kez kendi soyadını yazdı. Saatçı. Gene karşı çıkıldı:

-Sessiz harf olacak! Mustafa Saatçı'nın macı olyı şakaya saptırmaktı; gülerek oturdu. Herkesin ilgilenmesine karşın ortaya pek ad çıkmadı. durum sakinleşince İdris Destan bizim sıraya doğru yöneldi. Ben, bizim sıraya gelecek diye beklerken bir öndeki Hüsnü Yalçın’ın yanında durdu yan tarafta oturan Emrullaha’ sordu, Sen de ad aramaya katıldın mı? Emrullah “Katıldım! ”deyince İdris gülerek. ”Koca kafalı, adını niye söylemiyorsun? ”. Hepimiz şaşırdık. Sahiden arkadaşımızın adı, aradığımız örneklerden biri. Emrullah da şaşırdı, bizimle birlikte güldü. Öyle ki başka bir zamanda kendisine “Koca kafalı”dense kavga çıkarırdı. Gülmekten kızmaya vakit bulamadı. Derken bir başka uyarı geldi: Abdullah. Abdullah Erçetin önce şaşırdı sonra o da Emrullah gibi gülmeye başladı. Bu kez herkes kendi adını, soyadını dikkatle gözden geçirdi. Emrullah, Abdullah adlarına Sadullah, Alpullu, sadettin, Necmettin, adları takıldı. Abdullah Erçetin ile Emrullah’a en çok takılanlardan biri de yeğenim İsmet. Bir ara İsmet’e baktım. İsmet, ” Dayı kusura bakma eğleniyoruz! ”dedi. Onun neşesini çok gördüğümü sandı. Oysa ben ona babasının adını anımsatmak için bakıyordum. İsmet öyle deyince gülerek, ”Muhittin eniştemden bir haber geldi mi? diye sordum. İsmet toparlanamadı, ”Ne haberi, haber mi gelecekti? derken arkadaşlar bu kez İsmet’e gülmeye başladılar. Muhittin adı da eklendi. Arkasından Nurettin, Cemalettin, Şerafettin, Bedrettin, Vahdettin geldi. Ellik, cellat, tellal, tellak gibi sözler arka arkaya söylendi. Yemek zili çaldı, derslikten çıkarken, derste örnek olacak sayıda bulunamayan sözler ortaya dökülüyordu, Pulluk, Çulluk, Allık, v. b. Konuşmalarımızı duyan öteki çocuklar ilgiyle sordular:

-Ne bunlar? Ben kimseye anlatamadım; hiç bir şey değil, arkadaşların kapalı şekilde şakalaşmaları….

Yemekten sonra atölyede bir süre İrfan Öğretmeni bekledik. İrfan Öğretmen Ahmet Gökay Ağabeyle geldi. Demircilik atölyesinde duran on sırayı okul önüne taşıdık. Bizim atölyeden de on sıra alıp okul önüne götürdük. Öğretmen, Hasan’ı, Recep’i, Orhan’ı, Harun’la beni ayırdı, “Ahmet Beyle birlikte gidin, ona yardım edin! ”dedi. Kamyon gelince sıraları kamyona yerleştirip Lüleburgaz yolunu tuttuk. Ya Turgutbey ya da Celaliye. İkisinin de yolları Lüleburgaz’dan geçiyor. Turgutbey yoluna dönünce durumu anladık:

-Sıralar önce Turgutbey köyüne gidiyor. Turgutbey Muhtarı bizi iyi karşıladı. Adam kasabalı gibi. Ben arkadaşlara böyle dedim ama, az sonra adam gerçekten kasabalı olduğunu, Lüleburgaz’da oturduğunu, orada alı-satım işleri olduğunu anlattı. Atları varmış, çoğunlukla atla gelip gidiyormuş, bizim okula da atlar alınacakmış, muhtar o işlerde yardımcı olacakmış. Kendisi Trakya’da at uzmanı olarak biliniyormuş. Muhtara Kamber Amcamı sordum. Çok iyi tanıyormuş, arkadaşıymış. Ancak “Senin amcan attan mattan anlamaz, o daha çok laf etmesini bilir, pazarlıkçıdır, hep kazanmak ister! ”dedi.

Kamber Amcam için söylediklerine üzüldüm. İçimden:

-İyi ki arkadaşmışsınız, arkadaş olmasaydınız daha kimbilir neler diyecektin? dedim .

Sıraları okula koyduk, okulu gezdik. Muhtar da bizimle Lüleburgaz’a indi. Çarşı içinde Enverbey Hanı bitişiğinde bir yeri bize gösterdi, “Turgutbey köyü ile bir işiniz olursa buraya uğrayın yeter! ”dedi. Ahmet Ağabey bir yerlere uğradı. Paydos zili çalarken okula döndük. İrfan Öğretmen, “Bir yükten kurtulduk, kalan sıraları göstererek, bunları da gönderirsek iyice kurtulacağız, ! ”dedi. Öğretmen böyle konuşunca nedense bende de bir rahatlama oldu. İrfan Öğretmenin dediğini ben de diyecek gibi oldum. Arkadaşlar gidince bu rahatlık içinde bir süre akordiyon çalıştım. Arpeş, kromatik gam, oktav basmalara iyice alıştım. Yaptığım çalmaktan çok tuşlarla oynamak oluyor. Yorulunca bırakıp dersliğe gittim. Hasan, Recep Turgutbey yolculuğunu anlatıyorlar. Gittiklerine memnunlar. Okulu da beğenmişler. Nedense okulda kimse yoktu. Köyde tek öğretmen varmış o da bayanmış. Belli oluyor, okul tertemiz, duvarlar renkli kağıtlarla, şeritlerle dolmuş, yeni, sıralar daha da donanmış olacak. . Kavgam’ı kaldığım yerden sürdürdürüyoruym. Adolf hapisten çıkar çıkmaz birilerine dikleşmeye başladı. Bu kez daha çok insanlarla ilişki kuruyor; işçiler, eski askerler, kendisi gibi suçlular, onları toparlayıp sokaklara dökmeye başladı. Kitap bir başka bakımdan da ilgimi çekti. Nasıl oluyor da adam hem bu işlerin içinde, her türlü olaya karışıyor, Sonra da oturup bunları yazıyor. Dahası, bu denli karmaşık olaylar içinden sıyrılıp sonunda koskoca Almanya devletinin başına geçiyor? Hem ne geçme, geçer geçmez savaşlar açıyor; üç yılı doldurmadan da neredeyse tüm Avrupayı buyruğu altına alıyor. Ayrıca Afrika’nın kuzeyini, şimdilerde de güneydoğuda Suriye, Irak ile doğu komşumuz Iran’ı kendine çevirmiş durumda. Üsteğmenin, öteki öğretmenlerin anlattıklarını birleştirip bir sonuç çıkarmaya çalışıyorum ama bir yere gelince şaşıp kalıyorum. Bu adam da tarihteki Napolyon Bonapart gibi biri olacak. Olacak ama sonunda, bir yerde o da faka basacak. Zaten bunu Akşam gazetesinde Necmettin Sadak benzer şekilde yazmıştı. ”Ne denli inatçı olursa olsun, ne denli güçlü olursa olsun, Almanya elindeki olanaklar sınırlı, karşısındaki savaş olanakları ise sınırsız, bu nedenle Hitler’in yönetimindeki Almanya’nın sonu acıklı bitebilir! ”gibilerde bir yazı yazmıştı. Napolyon Bonapart, Hitler’in aldığı yerlerden başka Rusya’nın da Avrupa’daki topraklarını almışmış. Sonunda hepsi elinden çıkığı gibi kendisi de ölünceye dek sürgünde yaşamış. İşin ilginç yanı Napolyon Bonapart’ta bize savaş açmamış. Napolyon dönemine baktım: 1795-1815 yılları arası. . Herhalde büyük dedem o zamanlarda yaşamıştır. Babam 1870 doğumlu, baba oğul arasında 20-50 yıl ara düşünsem(İki yıl önce Sabit Soysal öğretmen böyle bir hesap yapmıştı) babamın babası Napolyon’a ulaşamamaktadır. Ancak dedesi, yani benim büyük dedem o günleri yaşamış olabilir. Belki büyük dedem de bizim Hitler’den sakındığımız gibi yıllarca Napolyon belasından söz etmiştir. Belki de ağabeylerimin Hitler Ordularını durdurmak için askere gitmeleri gibi, büyük dedem de yıllarca askerlik yapmıştır. Keşke bunları yazsaydı da bugün okusaydım. Hiç değilse benim gibi not tutsaydı ne, ne zaman oldu, onu bilebilirdik. Bunları düşününce tuttuğum notları gözden geçirmeye ya da daha yararlı bir duruma sokmayı tasarladım. Notlarımda kendi ailemle ilgili pek önemli bilgiler yok. Bu açıdan, yeni bir yöntemle hiç değilse ailemle ilgili notlarımı daha ayrıntılı tutmayı deneyeceğim. Bu düşüncemi sok beğendim, yapmış gibi de sevindim. Nasıl yapacağımı düşünmedim bile. Gerçek neyse onu yazacağıma göre ne zorluğu olabilir? Yaşama sevincim birden arttı. Durumumu ele vermemek için Halil’e, “Gel seninle tarih oyunu oynayalım! ”dedim. Halil güldü:

-Nasıl olurmuş o tarih oyunu? diye sordu. Anlattım: 3. Selim zamanında senin ailenden kimler yaşadı? Halil biraz şaşarak “Nerden bileceğim ben bunu? ”dedi. Napolyon’u falan karıştırmadan 1780 yılını yazdım. “1940 yılından 50 çıkardım, 1890 ondan 50 çıkardım 1840 ondan 50 çıkardım. 1790 Her çıkarmayı baba-oğul olarak düşün, kaçıncı dedenin yaşadığını bulacaksın! ”dedim. Hüsnü bize dönmüştü, önce güldü sonra da eline bir kalem alıp bir şeyler yazdı ama bize bir şey söylemedi. Biraz durduktan sonra, “Bana güzel bir yöntem öğrettiniz! ”dedi. Şaka etti, önemsemedi sandım, hatta önemsemediğini düşünerek üzüldüm bile. Tarih derslerinde okuyoruz. yüzlerce yıl önce insanlar yaşamış. Savaşlar olmuş, o savaşların kimilerinde bulunan insanlar hala yaşıyor. Örneğin tarih dersinde Çanakkale savaşını öğretmenlerimiz anlatıyor, dinliyoruz. Aynı öğretmen Çaldıran ya da Mohaç savaşını da anlatıyor. Anlattıkları savaşlarda hep insanlar ölüyor, topraklar el değiştiriyor. Biri, diğerinin yerine geçse hiçbir ayırım yapmadan dinliyoruz. Oysa Çanakkale savaşında bulunanlar günümüzde yaşamaktadır. Bu, o savaşın yeniliğini anlatmaktadır. Bu savaşı orada bulunandan canlı olarak dinleyebiliriz. Onu dinledikten sonra bizlerden birinin öteki savaşlarda da acılar çektiğini düşünebiliriz. Bu düşündüğümüz bizim dedemiz, büyük dedemiz ya da onun da dedesi olabilir. Böyle düşününce söz konusu savaşı daha candan benimser ayrıntılarını daha bilinçli öğrenebiliriz. Hüsnü Bulgaristan doğumlu bense Türkiye. Hiç kuşku yok ki, dedelerimiz Rusçuk ya da Plevne savaşlarında dirsek dirseğe çarpışmışlardır. Hüsnü ile ben söylemeye çalıştığım yöntemlerle irdelemeler yapsak daha ortak yanlarımızı bulacağız bu da bizi birbirimize daha yaklaştıracaktır. Ben bunları söyleyince arkadaşlar, özellikle Halil nedense sustu. Hüsnü de başıyla onaylar gibiş yaptı ama katılıcı bir tavır belli etmedi. Neyseki yat zili yetişti de konuşmasmız öylece kaldı. BunlarıYalnız kalmama karşın kendi söylediklerimi düşüne düşüne yatağa girip yattım. Salt Halil'e, Hüsnü değil tüm arkadaşlara bunları anlatmaya karar verdim. Ne olduysa oldu, birden başımın ağırlaştığını duyumsadım, kendimi bıraktım, gözlerim kapalı durdum. Birden üstüme bir karanlık çöktü. Şaşkın şaşkın yıldız gözetmeye başladım Ne kadar dikkatli baktımsa da yıldız falan yok. Bu yıldızsızlığı uğursuzluk sayıp kahırlandım. Bağıra çağıra konuşmaya başladım. Nasıl bir duruma girdimse birden gözlerimi açtım, gerçekten bir karanlık. Ancak yatağımdayım. Tam göremiyorum ama yakınında Orhan öbür tarafımda tanıdığım duvar. Rüya gördüğümü anladım, sevinip gene gözlerimi kapattım

 

28 Mart 1941 Cuma. .

 

Orhan “Guten Tag! ”dedi. Arkasından da dün çok mu yoruldun, akşam yatarken daha uyudun ! ”dedi . Şaşırdım, ben kendimi akşam düşünceli olduğumdan uzun süre uyuyamadım sanıyordum. Kendimi yokladım, yoksa yatar yatmaz uyudum, hemen rüyaya mı daldım? Yatmadan önce neler düşünmüşüm, bir bir anımsamaya çalıştım. Orhan’la Konuşa konuşa dersliğe gittik. Derslikte Hüsnü yanıma geldi, “Bana güzel bir olay anımsattın, akşamdan beri hep onu düşündüm, hınzır Bulgarlar bu dediklerini çok iyi yapıyorlar. Okullarda, kendi ailelerini, yedi sülalelerini sorup anlattırıyorlar. Kiliselerde kayıtları oluyor! ”. Hüsnü bunları anlatırken şaşkın şaşkın baktım. İçimden de “Be kardeşim, böyle şeyleri başkalarının yaptığını biliyorsun da sen görüp bildiklerini niçin anlatmıyorsun? Ben akşam anlattıklarımı kimseden duymadım, kendi kendime düşündüm. Oysa sen şimdi bana, benim anlattıklarımı, bildiğini söylüyorsun. Üstüne üslük anlattıklarımı benim de Bulgarlardan duyduğumu söylemeye çalışıyorsun; şu işe bak! ”diye bir süre durdum, yutkundum. . Söyleyecek sözüm vardı ama söylemedim. Kahvaltıdan sonra bir süre daha konuştuk. Halil her zamanki gibi engel olucu değil, “Sen yap bakalım görelim! ”deyip ortalıktan çekildi. Benim de yapacak bir işim yok, Ben yapacağımı yapıyorum, Örneğin Nizamı Cedit askerlerinden söz edilirken ben babamın büyük dedesini düşünüyorum. Ben, babam, dedem, babamın dedesi, dedemin babası, onun dedesini bir sıraya koyup bir bağlantı kurmaya çalışıyorum. Sonuçta bu sıralamalar bana tarihi de hem öğretiyor hem de sevdiriyor. Kuşkusuz tarih dersindeki başarımda böyle düşünmemin payı vardır. Kahvaltıda bizim sıra götürmemiz tartışıldı. Öteki sıralar hangi köye gidecek? diye soruldu. “Bile bile yan çizdim:

-Ben gitmezsem köyü size neden söyleyeyim? Gidin kendiniz bulun! dedim. Salih Baydemir bu sözüme gücendiğini söyledi. Atölyede sorumlu öğretmen var, sıraları o gönderecek. Hangi köye göndereceğini bilmez mi? Sıralar daha önce yapılan anlaşmalara göre yapılmış. Köy muhtarları kaymakamlıklara başvurmuş. Kaymakamlıklar Valiliğe duyururmuş, Valilik Milli Eğitim Bakanlığından izin çıkartmış, bu yazışmalar sonunda Okul Müdürlüğü atölye öğretmenlerine sıraları yaptırmış. İrfan Öğretmen şimdi bu sıraları salt atölyenin tenhalaşması için gönderiyor. Bu konuda muhtarlıklara yazı yazılmış, sıraları teslim almak için muhtarlar sıra gelecek günü bekliyor. Dün yapılan buydu. Biz sıraları indirip bindirmekten başka bir iş görmedik. Kısa bir çatışmadan sonra anlaştık. Salih zaten gitmek istemiyormuş. Cuma günü tek dersimiz Okul Müdürümüzün. Ancak biz buna ders demiyoruz; çünkü Okul Müdürümüz kendisi:

-Bunlar ders değil, açıklayıcı konuşmalar! diyor. Ayrıca not değerlendirmesi de yapmıyor. Sık sık da:

-Bundan zayıf alan değil zayıf alacak gibi bu konuşmalara ilgisiz kalanlar meslek yaşamında tümden sınıfta kalmış olacaktır. Bunlar, karşılaştıkları en küçük işlemleri çözmek için bile başkalarından sormak zorunda kalacaktır. Bu da onlara yeterli bir cezadır! deyip gülüyor. Birinci dersi Müdür Beyin anlattıklarını ortaklaşa tekrarladık. Biraz gürültülü oldu ama nasılsa fazla didişmeden önemli konuları bir birimize anımsattık. En çok da İlköğretim Müfettişleri ile olacak ilişkilerimizi kurcaladık. Müfettişlerin öğretmenleri nasıl göz altında tuttuğunu hemen hemen hepimiz biliyoruz. Ben, ilkokul 2. sınıftayken Hüsnü Baykoca’nın, 3. sınıftayken Abdi Yalçın’ın(Şimdi Lüleburgaz Ortaokul Müdürü) bizim öğretmeni nasıl sıkıştırdığını anlattım. Öteki arkadaşların da canlı gözlemleri varmış ortaya getirdiler. Ders zili çalınca Müdür Beye gittim, yerinde yoktu, Hüsnü Baykoca Öğretmene sordum. “Kaymakamlıktaki toplantıya katıldı, gelemeyecek! ” dedi. . Dönünce arkadaşlara söyledim, sevinenler oldu, üzülenler oldu. Birinci dersteki gibi gene öğretmen, müfettiş ilişkileri üstüne konuşmak isteyenler çıktı ise de çoğunluk katılmadı, “Herkes kendi işine baksın! ”dendi. Kavgam okumayı sürdürdüm. Hasan sordu, “Nasıl gidiyor? ”Yarın ya da ondan sonraki gün bitireceğimi söyledim. Hasan acele etme, 2. kitabı bir öğretmende bekleyebilirsin! ’” işte buna üzüldüm. Adolf Hitler’in Alman devletinin başına geçiş olayını okumak istiyorum. Hasan böyle deyince bıraktım. Yarın kooperatif için Lüleburgaz’a gitmeyeceğim. Pazar günü öğleden sonra Halkevine kadar gidip döneceğim. Açtım, Süleyman’ı yazmaya başladım. Yemek zili çalınca kendimi toparladım, bir saatten fazla zamanda dört beş satır yazdığımı görünce panikledim. Yemekten sonra Atölyede toplandık. İrfan Öğretmen gene geç geldi. Dün de geç gelmişti, gelince de sıra işini öne almıştı. Öyle bir söz bekliyoruz. Hiç de beklediğimiz olmadı. Hepimizi dışarıya çağırdı, atölye arkasındaki kalıplardan çıkma kalasları, ayıklayacağımızı söyledi. Ayıklayacağımız kalaslar, düzgün kalıplar oluşturacak, Okulun genel planında gösterilen beton yolların yapımına başlanacak. Öğretmen kendisi de bizimle kalas seçmeye başladı. Konuşurken, Turgutbey muhtarının teşekkürlerini söyledik. Bu arada Celaliye sıralarını ne zaman götüreceğimizi de sordum. Öğretmen, “Ne Celaliye’si? ”diye sordu. Sıraların gideceği köy deyince öğretmen cebinden küçük bir defter çıkarı, “Burada Tatarköy yazıyor! ”dedikten sonra muhtar bize haber verecek! ”dedi. Buna daha çok sevindim. “Tatarköy’ü daha iyi bilirim, Mürsel’in köyü! ”dedim. Benim köyümün yolu içinden geçiyor! ” . Öğretmen:

- İyi işte, Kazım Usta o köye hiç gitmemiş, yolunu öğrenecekti, götürürsün! dedi. . Kalaslar oldukça ağır, zor taşıyoruz. Öğretmen mola verdi. Atölyeye girdik. Öğretmen tezgah üstündeki kağıt yumaktan bir tabaka çekip resimler çizdi “. 4X4 mt kareler olarak. Kalaslar çakılacak, kare alanın dışına tutaçlar konacak. Kalıp nereye konacaksa oraya beton dökülecek. Beton kuruyunca kalıp bir başka yer taşınacak. Beton işi oldukça ağır bir iş olduğundan, uzun zaman içinde parça parça yapılması gerekiyor. On kalıp yapacağız, yapı kolları onları gerek ördükçe kullanacaklar! ”Kalasların çoğu özellikle uçlardan zedelenmişler Bu nedenle uçlardan çakılması dayanaklı olmayacak. . Bunu Salih’le birlikte öğretmene söyledik. İrfan Öğretmen gitti, Namık Ergin Öğretmenle konuştu, ikisi birlikte geldiler. Uzun konuşmalardan sonra. Kalıpları 2 metre , yani 4 m2 olması için karar verdiler. “Böylesi kullanmada da kolaylık sağlayacak! ”dediler. Böyle olunca bizim işimiz sayı olarak çoğaldı ama kullanış kolaylığı bizi sevindirdi. On yerine yirmi kalıp yapacağız ama daha az ağırlık kaldıracağız. İlk gün ancak 4 kalıp tamamladık. Paydostan sonra oldukça istekli çalıştım, kromatik gamlar, Arpejler, akolar bir birini izledi. Sol el akorlarıyla okul şarkılarını çalarken, arkamda bir mırıltı duydum. bir de baktım iki arkadaşıyla Gül arkamda. Ben bir şey demeden o, “Biz bunları biliyoruz! ”dedi. ”Bilirsiniz, bunları herkes biliyor. Melodileri çok kolay olduğu için bunları ben de bas akorlariyle çalıyorum, dedikten sonra sağ tarafta da birkaç kez tekrarladım. Biraz böbürlenme oldu ama “Gerçekte bunlar çok kolay, çaldım demek bile fazla! ”dedikten sonra, Adem Gürçağlayan Öğretmenin öğrettiği, Çoğu Gül’lerin sınıfındaki çocukların söylediği “Kır atınla Geçiver, şu dağlar çınlasın Efem şarkısını olukça gürültülü bir şekilde çaldım. Gelenler kapıyı açık bıraktığından sesler ilerlerden duyulmuş, 7-8 arkadaş daha geldi, . Onlar da dinlediler. Çocuklar ne çalarsan çal, çaldıklarımda değil, akordiyonun güzel sesini benim ustalığım gibi algılayıp şaşkın şaşkın bakıyor, beni usta bir akordiyoncu gibi görüyorlar. İçlerinde nöbetlerden tanıdığım iyi çocukların içtenliğinden kuşkum olmadığı için övgülerine sevindim. Bir başka sevincim de Gül’ün tavırlarından kaynaklandı. Benim düşlediğim gibilerde hiçbir duygusal duyarlığı olmadığını açıkça gördüm. Süleyman Gege, Hasan Gülümser, Musa Güner, Ali Ergin nasıl davranıyorsa o da öyle. Daha önce nöbetimde çaldığım bir başka zaman da geldikleri için bir iki parçayı anımsıyor, onların çalınmasını istedi, sonradan gelenlere parça adı verdi. İşin en ilginç tarafı, Gülnihal’e başlarken “Bunu benim için çalıyor! ”. diyebilmesiydi. Gül’ün kendi sınıfından olanlarla konuşup, cumartesi akşamı dersliğe çağırması beni oldukça düşündürdü. “Bunu iyi anlamalıyım! ”, diyerek kendimi sorguladım. Onlar gidince öyle durdum. Bütün neşem kaçtı, akordiyonu atar gibi yerine koydum. Gelen çocukların yüzlerini gözlerimin önüne getirip birer birer baktım. Hiç birinin gözünde benim gibi ikircil bir durum göremedim. Çocuklar akordiyonun etkileyici sesini dinliyor, seviniyor. Bense bakıyorum, gördüğümün yüzünde belki hiç göremediğim ya da göremeyeceğim bir yüz gördüğümü düşlüyorum. Sonra da doğrumu gördüm diye kendi kendimi yiyorum. Çok sevinmişken birden kederlenerek dersliğe gittim. Okumamaya karar verdiğim kitabı alıp gene okumaya başladım. Sanırım on sayfa kadar okuduktan sonra ayırdına vardım, buraları okumuştum. Bir an duraksadım, okuduğum yerleri bir daha okumak, büyük bir dikkatsizlik. İçimden kendimi yoklarken öylece durdum. Beni böyle görünce Halil sordu, “Geçen hafta tekmilci sendin. komutan gelmedi, senin nöbetin geçmiş oldu mu yoksa yarın görevini yapacak mısın? Ben de Halil’e sordum, “Ben bu işi bıktırasıya yaptım, daha yapmak istemiyorum, Ama sıranı atlama, dersen yarın da yaparım! ”Halil, “O zaman nöbet benim, sen dinlen! ”dedi. Daha dikkatli okumaya başladım. Gene de gözlerim satırlar arasında dolaşırken aklım, yer yer gündüz geçen olaylara sapmalar yaptı. Yatınca bir kez daha düşündüm: ”Bunu benim için çalıyor! ”deyince öteki çocuklara önceliğini mi kanıtlamak istiyor? Bu bir öncelik duygusuysa, tanışıklıkla karşılanabilinir mi? O böyle düşünse bile karşısındakiler bununla yetinirler mi? Yoksa “Sen bizim külahımıza anlat, biz işin farkındayız! ”deyip susarlar mı? Belki da Gül salt kendi bencil öncelik, üstünlük duygusu nedeniyle orada öyle bir tavır takındı. , benimle zerrece ilgisi yok. O bu duyguyu başka yerlerde de değişik şekillerde kullanıp duruyordur. Bencillikten kaynaklanan bir tavır! Okuduğum kitaplarda bunun çok örnekleri var: Balzac’ın Eugenie Grandet romanındaki, kitaba da ad olan Eugenie Grandet, Cihan Şampiyonlar’ndaki güzeller, Nadin’le Roda’da, yine iki can arkadaş gibi görünen Balzac’ın İki Yeni Gelinin Hatıraları’nda Louise ile Renee de bu duygu apaçık görülmektedir.

 

29 Mart 1941 Cumartesi

 

Halil’in tıkırtısından uyandım. Az sonra zil çaldı. Bugün Orhan’ı ben uyandırmak istedim. Önce Guten Tag dedim arkasından Heute Samstag. Enden sie bitte schlafen…Orhan anlayamadı, Sami Akıncı söze karıştı:

-Ben söyleyebilir miyim? Ben, i “Oyunumuz iki kişiliktir! ”deyince Sami güldü:

-Peki öyleyse ben yokum! deyip yürüdü. Az sonra Orhan'la konuşa konuşa biz de dersliğe gittik. Dersliğe gidince Sami gene geldi, az önceki konuşma için açıklama yaptı :

-Almanca değil, Türkçe söylüyorsun! Güldüm, “Bilerek öyle söylüyorum. Hem o anlasın hem de Almanca bilenler! ”dedim. Sami bu kez de “Haklısın , hiç değilse lügata bakıp sözcükleri tanıyorsun. Yavaş yavaş ben de o duruma girdim, çünkü ilerleyemiyorum! ”dedi. Sami:

-Örneğin Ende, tam bildiğimi söyleyemem ama galiba daha çok son(Dolaylı olarak da bitiş) anlamında kullanılıyor, örneğin:

-Ende gut, alles gut! Her iyi, son iyi gibi çevriliyorsa da, deyimsel anlamı, bir işin sonu iyi ise her tarafı iyidir! gibi bir anlam taşıyor. Zil çalınca sözümüz yarım kaldı. .

Kahvaltıda çay-peynir hoşumuza gitti. Hava güzel, Üsteğmeni bekliyoruz. Geçen hafta gelmedi, yeni haberler getirecektir. Yumuşak bir durum görürsem okuduğum kitaptan söz edeceğim. Gerçi Üsteğmen Hitler’i, sevmiyor ama gene de bahaneyle birşeyler anlatır.

Halil nedense okuduğum Kavgam kitabını Fikret Madaralı Öğretmenin önerip önermediğini sordu. Arkadaşın niçin sorduğu besbelliydi: Kitabı yazan Adolf Hitler’i Fikret Madaralı Öğretmen çok yeriyor, insanlığa kötülük yapan birisi olarak tanıtıyordu. Ancak ben, Hitler’in kitabını okuduğum için Fikret Madaralı Öğretmen bana kızacağını düşünmüyorum. Çünkü kitabı tanınmış bir yazar, adı saygıyla anılan bir gazeteci olan Hüseyin Cahit Yalçın çevirmiş. Yazar, Sandalla, İstanbul Boğazından karşı kıyıya geçerken yaşlı sandalcının sapasağlam dişlerini görür, “Baba, Maşallah dişlerin sağlam kalmış! ”der. Sandalcı ise, “Yiyecek bir şey bulamadıktan sonra, dişlerin sağlam kalmasının ne anlamı var! ”yanıtını verir. O parçayı okuduğumuzda Fikret Madaralı Öğretmen de Hüseyin Cahit Yalçın’ı çok övmüş, “Birkaç yabancı dil biliyor, çok çeviriler yapıyor, ünlü bir yazarımızdır. Özellikle “Oğlumun Kütüphanesi! ” adıyla bir dizi kitap çevirdi, onlardan bulduklarınızı okumalısınız ”demişti. Olayı anımsayan arkadaş gülerek:

-Sen işini sağlama bağlıyorsun, işte ben, bu tür şeyleri hiç düşünmem!

Biz konuşurken kapı önündeki Bekir Temuçin:

-Üsteğmen geliyor! deyince Halil telaşla kapıya koştu. Üsteğmen kapıda gülerek durunca . Halil tekmil verdi. Üsteğmen önce Halil’in tekmilini beyendiğini söyledi sonra da geçen hafta gelemeyişinin nedenlerini anlattı. Gelemeyişini biz, yağmura bağlamıştık. Oysa Üsteğmen, Kolordu komutanının gelmesi nedeniyle birliğinde kalmış. “Bizde, görev önceliği kendi işimizdir; ASKERLİK! ”

Lüleburgaz’da konuşlanan tümen buradaki konak süresini tamamlamış yerini bir başka tümene bırakacakmış. İçimde bir sevinç belirdi, “Binbaşı herhalde gidecek! ” Ben böyle düşünürken Üsteğmen, “Ayrılışımız mayıs ayını bulur. O zamana dek görüşeceğiz, ders programlarımızı herhalde tamamlarız! ”deyince sevincim yarım kaldı. Üsteğmen, Halil’e takıldı, ”Seni beğendim, şimdiye dek hep sessiz mi kaldın, ilgimi çekmemiştin! ”dedi. Halil ayağa kalktı ama bir şey demedi. Üsteğmen oturmasını söyledi. İsmet bu konuşmaya kayıtsız kalamadı, Üsteğmene, “Tümeniniz Anadolu yakasına mı geçecek? ” diye sordu. Üsteğmen sorunun gerçek nedenini anladı, “Asker için Anadolu yakası, Trakya yöresi diye bir ayırım yok. Yerine gelen kıta nereden geliyorsa o da oraya gider! ”dedi. Ne düşündüyse halk arasına yayılan söylentilerin bizi etkilememesini, halkın zaman zaman inanılması olanaksız haberlere bile kapılıp paniklediğini anlatan Üsteğmen. sözü bize, daha doğrusu yatılı okullara getirdi. Devletin koruyuculuğunu öne sürdü. Bu arada da Edirne Öğretmen okulu yatılı öğrencilerinin başka okullara gönderildiğini, söyledi. Bunu biz daha önce duymuştuk, hatta Balıkesir, Konya, Sivas illerine gittiklerini de biliyorduk. Ancak bunu Üsteğmen söyleyince yeni bir haber olarak algıladık. Çünkü Üsteğmen korunacağını söylerken(Bu arada) korunmak için önlem alınmaya başlandığını söyleyivermişti. 2. Derste Üsteğmen bu kez, Alman ordusunun yeni savaş taktiklerinin eski savunma kuramlarını değiştirdiğini, Fransa’nın 20 yılda kurduğu Majino hattını Alman ordusunun birkaç günde geçmesini örnek verip, yeni arayışların doğmasını anlattı. Bu nedenle askerimizin sık sık yer değiştiren bir hareket yöntemi uyguladığı üstüne örnekler verdi. Romanya’dan sonra Yugoslavya ile Bulgaristan’ın, daha sonra da Yunanistan’ın Almanya tarafından yutulmasının bizi ayaklandırdığını ekledi. Üsteğmen çok güzel açıklamalar yaptı ama sanırım arkadaşların da kafaları benim gibi karıştı. Derin bir sessizlik içinde konuşmaları izledik. Üsteğmen ayrılırken, hepimiz ağlayacak gibiydik. Üsteğmeni gene de canlı uğurlamaya çalıştık ama o gidince yerlerimize yığılırca oturduk. Kendi kendime iyimser olmaya çalıştım, bu tür haberler sık sık çıkıyor. Her defasında bunu duyunca telaşlanıyoruz. Sonra da göçersek göçelim, ne var yani nerede olsa okuruz; deyip yatışıyoruz. O zaman bu haberi bir daha duyunca neden telaşlanıyoruz? Bu kararı verdikten sonra arkadaşlara:

- Neden suskunsunuz? Yeni bir haber duymadınız. Bunu geçenlerde de konuştuk. O bildiğimiz söylentiyi bir de Üsteğmenden dinledik. Biz bu söylentiyi duyunca konuşup tasalanmamaya karar vermiştik. Öyleyse bu suskunluk ne? İsmet, “Dayı ne suskunluğu, sen ne söylüyorsun? Ben suskun falan değilim. Üsteğmenin dediğiyle de zerrece ilgilenmiyorum. Sadece bu kez bizi nereye gönderecekler onu düşünüyorum? ”Herkesi bir gülmek tuttu. Mehmet Yücel bana “Dayı, vallahi ben de bir şey düşünmüyorum, sadece gideceğimiz yeri merak ediyorum! ”Sonunda hepimiz gülüşerek “Ne iyi önemli bir düşüncemiz yok sadece gideceğimiz yeri merak ediyoruz! ”

Bayrak törenine bu merak içinde çıktık. İstiklal Marşımızı bir güzel söyleyip bayrağımızı çektik. Daha önce konuştuğumuza uyarak ben arkadaşlarla Lüleburgaz’a gitmedim. Uzun bir süre Kavgam’ı okudum. Bir ara atölyeye gidip akordiyon çalıştım. Arkadaşlar erken geldi, onlara yardım ettim. Öğretmen alışverişte yanlarında bulunmuş. Aldıklarının ederleri hep yükselmiş. Öğretmen “Pazartesi günü yeni bir eder ayarlaması yapacağız! ”demiş. Üsteğmen 2. sınıflarla konuşmamış sanırım onlarda herhangi bir değişiklik yok. Onlar her zamanki gibi neşeliler. Bu gece sınıfların birine beni de çağırmışlardı, söz de vermiştim ama sonradan vazgeçtim. Çünkü bu kez ötekiler de çağırdı. Hepsine gitmek işime gelmedi, vazgeçtim. Hasan Üner’in uyarısına karşın Kavgam’ın 1. Kitabını bitirdim. Halil sordu, okuduğun kitabi beğendin mi bari. ? Beğenip beğenmemek değil, okuduğum kitapların içinde hiç birisinin yazarı bu kitabınkine benzemiyor. Adam yaşıyor, koskoca Almanya devletinin başkanı, üstelik savaştığı devletleri tutup yeniyor. Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan gibi. Bu sözüme Hüsnü Yalçın da güldü, dönüp bizim konuşmamıza katıldı. Daha sonra Sözü Bulgaristan’a getirdi. Bulgar Kralı zaten Almanmış, Almanya’dan getirilmiş. Böyle bir ilişkisi olduğundan kolayca Almanya tarafına geçmiş. Ama Almanya, daha ileri giderek her şeyine el koymuşmuş. Hüsnü bildiği kadarıyla Bulgaristan yönetimi hakkında da açıklama yaptı. Başta kral. Ondan sonra bizde olduğu gibi başbakan, bakanlar, milletvekilleri. Bizim Büyük Millet Meclisi gibi onlarında meclisi varmış. Onlar bu meclise Sobranya diyormuş. Sobranya Sofya’daymış. Sobranya’da Türk üyeler de bulunuyormuş. Hüsnü Bulgar Sobranya’sında Türklerin bulunduğunu söyleyince ben bizim Büyük Millet Meclisinde, Bulgar, Yunan, Musevi ya da başka bir Türk olmayan üye bulunuyor mu? Bunu düşündüm. Bunu sormadım. Sorsam bile kimse yanıt veremeyecekti. Çünkü çoğunun Büyük Millet Meclisinin ne olduğu üstüne sağlıklı bilgisi yok. Kırklareli Millet Vekili Zühtü Akın’ın benim ilkokul arkadaşım olan oğlu İsmet Akın’la Lüleburgaz’da konuştuğumuz sıralarda arkadaşların çoğuna babasının Milletvekili oluşunu o nedenle İsmet’in de Ankara’ya gittiğini anlatmakta güçlük çekmiştim. Sonbaharda Kırklareli Milletvekili olan Fuat Umay okulumuza geldiğinde okulu gezerken beni yanına almıştı. Arkadaşlara Fuat Umay’ı anlatırken, Cumhuriyet ilanından bu yana Milletvekili dediğimde de şaşıranlar olmuş, onlara, milletvekilliğinin seçimle olduğunu, başarılı çalışanların seçildiğini birkaç kez anlatmıştım. Çok iyi anımsıyorum, Zühtü Akın, Alpullu’da kaldığımız yıl da okulumuza gelmişti. O zaman da Kadir Pekgöz’le Zühtü Akın üstüne bilgiler vermiştik. O zamanki seçim olayını, Milletvekili seçimi işini kavrayamayanlar çıkmıştı. Şimdilerde biraz değişmeler olduysa da bir çok olayda gene ilgisizlikler, umursamazlıklar nedeniyle kimi arkadaşların bilgileri çok yüzeysel durumdadır. Fuat Umay’dan, Zühtü Akın’dan söz ederken yat zilini getirdik. Halil, gene takıldı:

-Konuştuğun için uykun gelmedi! Ben de:

-Beni öyle dikkatle dinledin ki, senin de uykun gelmedi! Gülüşerek kalktık. Yatınca elimde olmayarak İsmet Akın’ı, kızkardeşi H’yi, yeğeni A’yı anımsadım. Onlar beni, benim onları anımsadığım gibi anımsıyorlar mı? Sanmıyorum. Onlar benim için birer model durumdaydılar. Ben onların durumlarına özlem duyuyordum. Sanırım onların da modelleri vardı, onlar da herhalde kendi modellerini anımsarlar. Belki A, salt okul günlerini anımsadığında ayrıntılara inebildiğinse bölük börçük anımsamalarda bulunabilir. Sanırım ben de ilerde, şimdiki anılarımın dışına çıkacağım. A’yı, unutmak istemememe karşın, (Çaresiz) daha kalabalıklar arasında Anmaya başlayacağım. “Ende gut, alles gut” Sonu iyi ise……

 

30 Mart 1941 Pazar.

 

“Guten Tag, Guten Sonntage…. Orhan gülerek sordu, “Mein Nachbar! ” Kadir yukarıya çıktı, Ben de Nachbar, Kadir Pekgöz Nachbar! Kadir Pekgöz, nicht Nachbar! ”ja Nachbar, Nein nicht Nachbar…Yakın uzak herkes gülmeye başladı. Halil Basutçu söze karıştı, “Siz anadiliniz Türkçe konuşurken bile anlaşamıyorsunuz, başkasının diliyle mi anlaşacaksınız? Üstelik Almanca ile Almanlar bile dertlerini anlatamıyor, baksanıza savaşlara, onların herkesle savaşı belki de bundan! ”Doğrudan kahvaltıya gittik. Tarhana çorbası sıcaktı, fazla söylenmeden çanakları boşaltıp çıktık. Hidayet Gülen Öğretmenle Nahide Öğretmenden başka kimse yok. İdris Destan başını sallayarak yorum yaptı:

-İnsanların parası var, istediğini alıp yiyor, gelip burada tarhana çorbası mı içsin? Yusuf Asıl sorusunu sordu:

-Çorba içilir mi yenir mi? İçilir diyen oldu yenir diyen oldu. Derslikte uzun uzun tartışıldı. İkisi de deniyor, diyenler çıktı. Bir çok söz gibi bu da yanlış söylenmiş olabilir. Biz bunu doğrusunu seçelim. Söz uzadıkça çoğunluk içilir yanına geçti. Salt Yusuf’u yalnız bırakmamak için ben “Yenir! ”dedim, direttim. İçilir diyenler bir neden ortaya koymadan duyduklarını tekrarlıyorlar. Ben bir neden gösterdim:

-İçilen nesnelerin en vazgeçilmesi sudur. Bardakla ya da benzeri kaplarla kaldırılıp içilir. Oysa çorba çanaklardan , kaşıkla alınıyor. Eğer çorbayı çay ya da su gibi bardağa koyup dikersek içilme olur! İçilir savunucuların önde gelenlerinden Hilmi Altınsoy sinirlendi, “Yarından sonra ben çorbayı tabakta bile olsa içeceğim. ! Ama benim ortaya koyduğum neden yatsınamadı, konu önce tavsadı sonrada kapandı. İsmet geldi, yemekten hemen sonra yola çıkmamızı önerdi. Babasının verdiği bir adresi arayacakmış. Eve uğramayacak, o adresteki kişinin Lüleburgaz’da olup olmadığını saptayacakmış. Yemekten hemen sonra yola çıktık. Yollarda dura dura eski yoldan Lüleburgaz’a girdik. İsmet'in aradığı adres Turgutbey yolunda Ali Ağabeyimin alışveriş ettiği şekercinin bitişiğindeymiş. Şekerci şekerlerini pazar günleri hazırladığından dükkanında bulduk. Adresteki kişi şekercinin akrabasıymış. Pazarları gezip hayvan alıp satıyormuş. O nedenle sık sık ayrılıyormuş. Şekerci:

-Ona söyleyeceğinizi bana da söyleyebilirsiniz. Borcu varsa borcunu da ödeyebilirim! ”dedi. Şekerci adını adresini verdi. Şekerci bize birer kese kağıdı nohut şekeri dört beş tane de iri beyaz çeker verdi. Teşekkür edip ayrıldık. Saat 15 oo olunca Halkevine gittik. Salon açık, tıka basa çocuk dolu. Bir çok müzik aleti aynı salonda çalındığından konuşmalar bile duyulmuyor. Akordiyonu da bir başkası almış, acemi acemi körüklüyor. Musa’yı sordum, tanımadılar. Ocakçıyı buldum. Musa’nın esas birliği yer değiştirdiği için birliğiyle gitmiş. Akordiyonu kimin çaldığını sordum. Şimdiki çalanı söyledi. O bir subay çocuğuymuş, yeni çalışamaya başlamış. Zaten bu sıra cumartesi toplantıları da yapılmıyormuş. Şerafettin Paşa gideli buranın neşesi kaçmış. Aldığım haber beni gene dünkü duruma götürdü. “Göç olayı sahiden olacak galiba! ”İsmet’le bir süre bakışarak yürüdük. İsmet gülerek, “Dayı, yolda yiyeceğimiz var nasıl olsa, canımız sıkılmaz” dedi, İstanbul yoluna çıktık. Bir süre konuşmadık. Ben göçü değil Musayı, daha önce tanıdığım usta akordiyoncu Kurken’i düşündüm. Şansım yokmuş, o kalsaydı, çok şey öğrenecektim. Erkenden okula döndük. Derslikteki arkadaşlar, konuyu çevire çevire konuşuyorlar. Konuştukça da uzak bir olasılık gibi düşünüp umursamaz bir tavır takınıyorlar. Akordiyonu alıp hazırladım. Zil çalınca törene çıktık. Hidayet Öğretmen, havaların ılıması nedeniyle okul çevresinde nerelere dek gidilebileceğimizi, nerelerde oturacağımızı, Asfalt üstünde gezemeyeceğimizi anımsattı. Yeni vakit cedvelinin yarından başlayarak uygulanacağını, 17 Nisan günü yapılacak şölene saygın konukların çağırıldığını, gösteriler için seçme provalarının başlanacağını söyledi. . 17 Nisan Şöleni sözü yüreğimize su serpti. Demek o güne dek bir değişim yok. Öyleyse bu konu kapatalım. İsmet’le bir daha konuştuk, “Duyduklarımızı, duymadık, başkaları da bizden duymayacak! ”Yemekte bizim sınıfın yapacakları bir daha konu edildi. Sami Konuşma yapacak. Ben beş parça çalacağım. Ahmet Güner türkü söyleyecek, Yakup Tanrıkulu ile seçeceği 6 arkadaşı Trakya oyununu oynayacaklar. Yatışan bir ortam var ama ben içimden rahatsızım. Bu gidip kalmaktan çok akordiyon çalışmamla ilgili. Kırklareli’deki Hasan Amcama mektup yazıp nota istemek. Onda yığınla nota var. Mektuba hemen başladım. Ancak yazmaya başlayınca duraksadım. Amcam bana ne notası yollayacak? O klarnet çalıyor. Notalarının çoğu klarnet için düzenlenmiş Zaten Amcam daha önce bunu söylemişti. O zaman mektubu yazayım, sorayım, o ne derse ona göre hareket edeyim. Mektubu yazdım. Amcam umarım çok ara vermeden bana yanıt verecektir. Mektubu yazdım ama, kafam hep Amcamla karşı karşıya gelmiş gibi; ben şöyle diyorum: Amcam böyle yanıt veriyor. O zaman ben başka soru soruyorum. Amcam bu kez bir başka değişik yanıt veriyor. Bir süre durdum. Bu kez sakin sakin yazdım mektup bitti, zarf kapandı. Önemli bir iş bitirmişçesine yatağıma yattım. Kendi kendime sordum:

-Ben şimdi ne yaptım, hangi sorunumu çözdüm? Gene okulun göçünü düşünmeye çalıştım, olmadı, tasarlayacak bir durum seçemiyorum. Amcamı düşündüm, Amcam mektup yazıyor, bir şeyler söylüyor. Bir daha soruyorum, uzayıp gidiyor. Bu kez Amcam bana, “Kırklareli’ye geldiğinde uğra! ”diyor. Nasıl giderim? İşte bunu buldum; İsmet’i kandıracağım, gene bir cuma akşamı birlikte gideceğiz; o köye geçecek ben amcamlarda kalacağım. Uykum açıldı, yarın gidecekmiş gibi bakınmaya başladım. “Olmaz! ” dedim içimden, oldukça zorlayarak gözlerimi kapadım. Öyle bir süre durdum.

 

31 Mart 1941 Pazartesi. . .

 

Zil erken çaldı. Uykumu alamadığımdan anladım. Oysa Hidayet Öğretmen bayrak töreninde bunu duyurmuştu. İştler piştler içinde hepimiz kalktık. Zaten az sonra Hidayet Öğretmen geldi, “Sizi böyle mi görecektim? ”diye söylenerek elindeki anahtarla ranzalara vurmaya başladı. Ben hazırlanmıştım görünmeden çıktım. Zaten Hidayet Öğretmen çok ustaca herkesin kaçmasını bekliyor. Birini söze tutuyor, onunla konuşurken herkes sıvışıyor. Onun da istediği bu! Derslikte az durduktan sonra kahvaltıya indik. Öğretmenler de erken gelecek Güneşe bakınca fazla bir değişiklik. Göremiyoruz. Tarhana çorbası. Hilmi Altınsoy söylediği üzere tabaktan içecek. Hilmi şakacı, içecekmiş gibi kaldırdı, vazgeçti. “Herkesin yaptığından şaşmayayım! ”deyip kaşıkladı. Gene de sordu, “Kaşıkla içmek olmaz mı? ”Gülererk, “Olur! ”dedik. Ben bu defa “Aslında çiğnemeden yutulan sıvılar için içme sözünün kullanıldığını söyledim. “Çorba da çiğnenmeden yutuluyorsa ona da pek ala içme denir! ”. Hilmi bu kez bana çıkıştı:

-Ağabey, sen bizimle oynuyorsun galiba, Hem öyle hem böyle, diyorsun. Sana inanıyoruz ama, bizi yanıltacak sözler söylemeni de beklemiyoruz! Bu kez de ben, “Bunun doğrusu ben bilmiyorum. Zaten ben doğruyu söylüyorum, demiyorum. Olsa olsa böyle olabilir, demeye çalışıyorum. ”Sonunda bunu Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmene sormaya karar verdik. Arkadaşlar, ”Bilse bilse o bilir ! ”dediler. Onun Şair Eşref’le Neyzen Tevfik’ten okuduğu şiirleri unutamıyoruz. “Adam edebiyatçı mı Tarımcı mı? ”diye soranlar var. Hele bilmediğimiz sözleri sorunca rahatlıkla yanıtlaması bizi şaşırtıyor.

Fikret Madaralı Öğretmen gülerek geldi. “Baharı getirdik, şimdi de bol yağmur bekliyoruz! ”dedi. Masasına oturdu. 16 Sefer Tunca’da kalmıştık deyip arkadaşın kağıdını çıkardı, arkadaşın el yazısını eleştirdi. Düşük cümlelerini tahtaya yazdırdı. kendisine düzelttirdi. Kağıdını okuyan için Sefer Tunca’ya arkadaşın seni korumak istemiş ama ben o kadar bonkör değilim. Arkadaşının kim olduğunu biliyor musun? diye sordu. Sefer “Biliyorum, konuştuk! “deyince. Öğretmen güldü: “Aynı konuyu bir daha kendin yazacaksın! ”dedi. 18 Sami Akıncı’ya baktı. Sen kendini eleştirdin mi? diye sordu. Sami, hatalarımı biliyorum, deyince iyi öyleyse, ben bu konu üzerinde durmayayım, deyip 24 İbrahim Ertur’a geçti. İbrahim arkadaş daha iyice olmasına karşın derslerde özellikle de tahtaya kalkınca çok telaşlanır, bildiğine de çoğu kez karıştırır. Gene öyle oldu. Öğretmen belki eleştirmeyecekti. Arkadaş kekeleyince öğretmen bu kez yazılı kağıdını bir yana bırakıp konuşması üzerinde durdu. Kısa bir yazı okuttu, sözcükler yazdırdı. İbrahim iyice şaşırdı, takılmadığı harfleri de yanlış seslendirmeye başladı. Öğretmen, konuşmasını düzeltmek için deniz kıyısında ağzına kum alarak bağıran , sonra da en güzel konuşmacı olan Demosten’den söz etti. Arkadaşa öğütler verdi. “Bundan böyle benim derslerimde seni canlı görmek istiyorum! ”dedi. 26 numarayı okuyunca Mehmet Yücel ayağa kalktı. Öğretmen önce Mehmet Yücel’in boyuna takıldı:

-Maşallah boyun uzadı, ama kilon nasıl? diye sordu. Sonra da senin yazını beğenmedim, daha güzel bir yazı bekliyorum, sen dikkat etsen, azıcık özen göstersen düzgün bir yazın olacak! deyip eliyle oturmasını söyledi. 28 İdris Destan kalktı. Öğretmen gülümseyerek, “Bu senin soyadını hiç konuşmadık, nedir bu destan; ailenin destanla ne gibi bir ilişkisi var? ”dedi. İdris çok kısık bir sesle “Bilmiyorum! ”deyince, ”İşte bu olmadı, siz önce kendinizi tanımalısınız: Adınız nereden gelmiş, soyadınız ne anlam taşıyor? Soyadınız aileden gelen bir lakap değilse ailenizden soyadı seçmiş olan kişi bunu ne amaçla seçmiş, bunları öğrenmelisiniz! ”dedikten sonra İdris’in kağıdından bir bölüm okudu, kağıdı İdris’e verip kaldırttı. İdris kağıdını bize döndürüp gösterdi. Kağıt, baştan sona kırmızı kalenle çizilmişti. İdris çok mahcup oldu, renklendi. Öğretmen oturmasını söyledi. 42 Mustafa Saatçı kalktı. . Öğretmen Mustafa Saatçı’ya “Seni motor, makine türü teknik işlerden anlar, diye duydum, ben bir motosiklet alsam, eve rahat gidip gelebilir miyim? diye sordu. Mustafa “Çok rahat gidersiniz! ”deyince öğretmen gülerek. “Neden yalnız gidersiniz diyorsun? rahat gelemez miyim? yoksa, git de bir daha gelme mi, demek istiyorsun? ”deyince Mustafa sözünü düzeltti:

-Rahat gelip gidebilirsiniz Öğretmenim! dedi. Mustafa, bu konuşmalardan oldukça hoşlanmış rahat rahat sonuç beklemeye başlamıştı. Öğretmen birden, ”Hepsi güzel hepsi hoş da senin yazın oldukça berbat, bir şekil verip tüm harfleri aynı yönde yazmayı denemelisin. Öğretmen olacak, çocuklara yazı öğreteceksin. Kendin kurala uymazsan çocukları nasıl uyduracaksın! ” dedi, Mustafa’yı tahtaya çağırdı. Çizgi çektirip çizgi üstünden yazmasını söyledi. Mustafa ilk sözü yazarken zil çaldı. Öğretmen devam edeceğiz deyip çıktı. 2. Derse girince Öğretmen Mustafa’yı tahta başında görünce “Sen otur, senden sonraki, deyince 44 İsmet Yanar ayağa kalktı. Öğretmen İsmet’e “Yazdığını beğendim, iyi düşünüyorsun ama, yazın için Mustafa Saatçı’ya söylediklerimin hepsi aynı zamanda senin için de geçerli; tez zamanda o yazını düzeltmelisin, bunu senden bekliyorum. Yoksa aramız bozulacak! ”dedi. 48 Yusuf Asıl’a da yazısını beğenmediğini söyleyip geçti. 49 Harun Özçelik’i övdü. Yusuf’a “Aynı sıradasın arkadaşa dikkat etsen etkilenirsin! ”dedi. 50 Abdullah Erçetin’in yazısının da güzel olduğunu söyledikten sonra çağırıp kağıdını okuttu. Yarıda kesti. “Gereksiz tekrarlar, yazım yanlışların çok, bunlar bilmemekten çok dikkatsizliğinden! ”dedikten sonra iki sayfa yazı yazmasını söyledi. 51 Bekir Temuçin ayağa kalkınca, “Aferin Bekir Temuçin bu ödevini beğendim, bundan böyle de senden bu titizliği bekliyorum! ”dedi. Zil çaldı. Bekir gülümseyince öğretmen, Bekir’e takıldı “Bu sevincin, Aferine mi yoksa zilin çalışına mı? dedi. Bu kez de tüm arkadaşlar güldü. Öğretmen, “Sizin gülüşünüz belli, zilin çalışına! ”dedi, gülerek gitti. Az sonra 53 Ali Önol bir “Offff! ” çekti. ”Şimdi ben bir hafta beklemekten ölürüm! ”dedi. Arkadaşlar, “Ölme, bir hafta değil, iki gün sonra, perşembe günü Türkçe dersimiz var! ”dediler. Fikret Madaralı Öğretmenin bu defaki uyarıları oldukça etkiledi. Arkadaşlar aralarında konuşa konuşa konu bulup yazdılar, bir birlerine okudular. İsmet yazdığı yazıyı bana getirdi. Halil baktı, İsmet’i uyardı, az daha büyük yazmasını önerdi. Aldı bir satır yazdı. Benim defterimi, alıp gösterdi. Benim yazım Halil’inki kadar güzel değilse de iri, düzgün olduğu için göze güzel görünüyor. İsmet, ufuldayarak yerine gitti. Mustafa Saatçı hepimize sordu, “Ben yazı mazı yazmasam da öğretmen motosiklet alınca ona motosiklet sürmesini öğretsem bana iyi not verir mi? ”Sami Akıncı dışında herkes “Verir! ”diye bağırdı. Mustafa, “O zaman yazmayacağım! ”dedi. Az sonra Sami Akıncı Mustafa Saatçı’ya, “Ya öğretmen motosiklet almazsa, o zaman ne olacak? Mustafa gülerek, “Ben öyle olumsuzluklar düşünmüyorum, ben iyi niyetli bir insanım! ”Arkadaşlar buna da güldüler. Mehmet Yücel, Sami Akıncı’ya “Öğretmen motosiklet almazsa, Mustafa öğretmene motosikleti neden almadığını sorar! ”deyince bu kez herkes güldü. Mustafa Saatçı” Arkadaşlara, “Siz hepiniz benim iyiliğimi istemiyorsunuz, aleyhimdesiniz! ”dedi sustu. Sami gene sessizliği bozdu, Mustafa’ya :

-Bu kadar laf edeceğine oturup yazsaydın, şimdi bitmiş olacaktı! Mustafa Saatçı bu kez:

-Sahi ben boş zamanlarımda konuşmayıp yazsaydım şimdiye dek bir roman olurdu! deyince arkadaşlar:

- Ha şöyle! İmam, sonunda doğru bir söz etti! diye gülüştüler.

Öğlede etli mercimek-pirinç pilavı yedik. Salih Baydemir, Pirinç pilavına mercimeği yakıştıramadığını, onun yerine nohut verilmesini istediğini söyledi. Mercimek, nohut karşılaştırmaları yapıldı. Konuşmalara ben de katıldım; aralarında büyük bir fark yoktur, ikisi de aynı tarlalarda yetişir, irilik ufaklıklarıyla renkleri başka başka dedim. Bu kez de ekili tarlalarda nohut, mercimek görenleri soruşturdular. Bizim masada benden başka bunları tarlada gören çıkmadı. Bir süre de buna güldük. Hilmi Altınsoy, “Ben buğdayla mısırdan başkasını tanımam, zaten tarlaya falan da pek gitmedim! ”dedi. Yusuf Asıl, tarlalarının çok sulak olmadığını belki o nedenle onların köyünde bunların ekilmediğini söyledi. Ben bu kez de, “Nohut’la mercimek sulak değil tam tersine kurak yerlerde olur! ”dedim. Yusuf sözünü çevirdi, o yanlış söylemiş, ”Sulak yerlerde pirincin yetiştiğini söylemek istemişmiş. Şakalaşarak Atölyeye gittik. Bizden az sonra İrfan Öğretmenle birlikte Namık Ergin Öğretmen geldi. Kalıplara baktılar. Namık Öğretmen kalıbın bir tarafından tutup kaldırdı. Daha sonra da ilkin Hasan Üner’e sonra da Yusuf Asıl’a kaldırttı. İkisi de rahat kaldırınca Namık Öğretmen, “Bunlar ben görmeyeli büyümüşler! ”dedi. Kalıpların dört köşesine tutaç çakmamızı önerdi. 3X6 latalardan tutaçlar ekledik. 2X2 m’lik on kalıbı tamamlayınca İrfan Öğretmen kalan parçaları toplattı, 1X2 ölçeğinde bir kalıp düşündüğünü söyledi. “Namık Öğretmenle konuşayım, yararı olacaksa yarın da onları yaparız! ”dedi. Paydos olunca arkadaşlar gittiler. Ben çalışmamı sürdürdüm. Kahvedeki plaklardan dinlediğim saz eserlerinin etkisiyle elimde notası bulunan Yusuf Paşa’nın ( dev-i kebir) Saz semaisini çalmaya karar verdim. Sonu azıcık zorca ama olsun, sanırım beğenilecek. Ezberlemek üzere tekrara başladım. . Mevlana peşrev de güzel ama Saz semaisini daha çok seviyorum. Rıza Tevfik Zeybeğini, Kır Atımı, Saz Semaisini, Macar Dansını, İzmir Marşını çalmak üzere seçtim. Ayrıca, Onuncu Yıl, Gençlik Marşı, Dumlupınar, İnönü Dağları marşlarını da hazırlayacağım. Yorulasıya çalıştıktan sonra dersliğe gittim. Derslikte üzücü bir haber. İzinli öğretmenlerimiz Hamdi Bağ ile Naci İnan Öğretmenler askerlik için aranıyormuş. Kayıtlı şubeleri Lüleburgaz Askerlik şubesine yazı yazmış. Lüleburgaz Askerlik Şubesi de askere almak üzere aramış. Kendilerinin belki daha haberleri yokmuş. Biz, Marangozluk Bölümü olarak bu habere çok üzüldük. Ben “Eyvah! ”dedim sustum. Sustum ama arkadaşlar benim eksik sözümü tamamladılar:

-Eyvah, Ali Yılmaz Öğretmene kaldık! dediler. Yusuf yorumsuz duramadı. Bana:

-Sen de bunu diyecektin ama sözünü tamamlamadın! ”dedi. Ben de, “Sen öyle düşünüyorsan sana da bir “Eyvah! ”dedim, sustum. Neyse Hasan Üner kardeşim benim 2. kitabımı getirdi. Daha kalın bir kitap. Gerçi yazıları daha iri ama kitabın kalınlığı korkutucu. Bu kez kesinlikle üzüldüm. Naci Öğretmeni bir daha kolay kolay bulamayız. “Askerliğini bitirip dönesiye dek biz burasın ayrılırız! ”dedim ama acı acı güldüm, Ne bitirmesi belki biz de gideceğiz, belki bizi de bir gün askere çağıracaklar!

Bu kitap daha rahat okunuyor, buna sevindim. Halil, tarih dersi için soru sordu, Son kez neresini okuduk? Kitaptan okuduğumuz yeri bilmiyorum ama öğretmen son olarak Meşrutiyet, Cumhuriyet yönetim şekillerini anlattı. Bazı devletlerin adı cumhuriyet olmasına karşın cumhuriyet yöntemlerinin geçerli olmadığını, buna örnek de Şimdiki Almanya ile Sovyetler Birliğini gösterdi. Ayrıca bizde kurulan meşrutiyetle İngiltere’deki meşrutiyeti karşılaştırdı, bizimkinin, İngiltere’deki meşrutiyete göye yarım olduğunu belitti. Halil bir başka soru daha sorunca Kavgam’ı kapatıp tarih kitabımı açtım. Sayfaları çevire çevire konuları konuştuk. Böyle konuşarak çalışma, ikimizin de hoşuna gitti. Yemeğe dek böyle sürdürdük. Yemekten sonra ben gene kitap okudum. Adolf ikinci kitapta daha zaptedilmez oluyor. Yatınca düşündüm, her yattığımda bir şeyler düşünür kendimi üzerdim. Sonra da bu üzüldüklerimin yersizliğe üzülürdüm. Bu kez öyle olmadı, iki öğretmeni birden kaybetmek beni gerçekten üzdü. Onların üzüntüsünü bir yana itip başka hiçbir şey düşünemiyorum. Nacı İnan’la Hamdi Bağ Öğretmenleri belki de bir daha hiç göremeyeceğimi düşünerek uyudum.

 

1 Nisan 1941 Salı. .

 

Orhan uyanmış, benim uyanmamı beklemiş. Uyanınca o da çok üzüldüğünü söyledi. Almanca üzüntüyü sordu. “Üzüntüyü sormaya gerek yok hepimiz üzüntülüyüz! ”dedim. Orhan da benim gibi önce Naci Öğretmeni andı. Kahvaltıya gittik. Bizim masa gerçekten üzgün. Bu sabah çayda peynirde değiliz. Çay-zeytin de sevdiğimiz kahvaltılık ama, sanki görmemiş gibi atıştırdık. Selçuk Korol Öğretmen bu iş ne diyecek. ? Öğretmenler birer ikişer gitti. Sonunda bizi tümden öğretmensiz mi bırakacaklar? Böyle konuşarak dersliğe döndük. Selçuk Öğretmen de bizi üzen haberi duymuş, gelir gelmez üzüldüğünü söyledi. Ancak o , olaya başka bakımdan yaklaştı. “Devlet gerek görmese okulundan öğretmenleri alır mı? Fransa’daki okulları düşünelim; orada çocuklar ne yapıyor? Fransa’yı da geçin zaferler kazanan Almanya’da öğrenciler okullarına rahatlıkla gidiyor mu? İşi biraz da bu açıdan değerlendirmeye çalışalım. Bunlar bizim dışımızda gelişen büyük olaylardır. İstesek de istemesek de bunlar olacak, biz bunlara boyun eğeceğiz! ”öğretmen daha sonra Seferberlik denilen 1. Dünya savaşı ilan edilince öğrencilerin silah altına alındığını, bunların çoğunun savaş boyunca orduda kaldığını, tutukluluk dahil her türlü acıyı çektiğini, sonunda da boyunlarını bükerek kaybedilmiş topraklarımızdan kahırlanarak evlerine döndüklerini, çoğunun Kurtuluş Savaşına gene gönüllü katıldığını, savaşı kazanınca mutlu olduklarını ancak, bu mutluluğu canlı olarak 1/5’nin gördüğünü ötekilerin şehit olduğunu anlattı. “Kesin bilinmemekle birlikte Çanakkale’de 150 bin, Doğu cephesinde 100 bin, öteki cephelerde de 100 şehit verildi, bu 350 bin şehit, yaklaşık olarak 2 milyon gençle birlikte asker olmuştu. Bu iki milyon insan neredeyse sekiz yıl savaştı. bunu kendimize sormalıyız: Bunlar niçin savaştı, biz niçin savaşmayacağız? Bu soruların yanıtını verebilecek herkes savaşa hazır olmalıdır! ”dedi. Sonra da seferberlik sözünün anlamını açıkladı. “Seferberlik, sefer de yani savaşta beraberlik, topyekün, topluca asker olmak, asker gibi savaşmaktır! ”diyerek 1. Dünya savaşının ilk yıllarını anlattı. Yönetim aksaklıklarından söz etti. “Ancak gerçek seferberlik ancak Kurtuluş savaşının sonlarında yapılabilmiştir. Halkımız, Atatürk’ün ödün vermez yönetimini görünce toplu savaşa inanmış, canla başla katılarak Anadolu ortalarına dek girmiş olan düşmanı ters geri döndürüp Ege denizine dökmüştür! ”dedi. Selçuk Korol Öğretmen konuları her zaman çok duyarak anlatır; bize de soluğumuzu tutarak dinletirdi ama bu kez ağlama durumuna geldik. Ben, ilk kez göz yaşlarımın burnuma aktığının ayırdına vardım. Durup dururken burnum doldu. Öğretmen az durduktan sonra, “Gelelim şimdiki duruma, sizler genç hatta çocuksunuz ama şunları bilmelisiniz:

-Memlekette ilan edilmemiş seferberlik var. Savaş yok ama seferberlik var. Hiç kimse, gaz yağım bol, lambalarımı istediğim kadar parlatırım diyemez. Çünkü karartma zorunluluğu getirilmiştir. Hiç kimse buğdayımı istediğim zaman satacağım diyemez, fazla buğdayını ofise vermek zorundadır. Atını arabasını istediği gibi alıp satamaz, sınırlamalar getirilmiştir. İşte bu bir seferberliktir. Bunu okur yazar olmayan insanlar pek anlayamazlar. Ancak sizler bunları okuyarak dinleyerek öğrenmek hatta öğretmek zorundasınız. Ah, vah, edecek zamanda değiliz, halkımıza karşı bizim de sorumluluğumuz vardır. Bu sorumluluk kaçınılmaz bir görevdir. Bunu yerine getirmek hepimizin namus borcudur. Biz, yani sizler bu borcu, bizim için verilen kararlara saygı duyarak ödemeye hazırlanmalıyız. Okulumuz öğrencilerinin bir başka yere bir süre için gitmiş olması bir sorun olmamalı. Üstelik bizim okulumuz üç kez yer değiştirmiştir. Üç ya da dört ne fark eder? İşi böyle düşünün. Öğretmenler askere alınmıştır. Hangi okuldan alınmamıştır ki? Biz başka okulları bilmediğimiz için oraları gül gülistanlık sanıyoruz. Benim arkadaşlarımın çoğu şimdi silah altında. Onların her biri bir okuldaydı. O okullardaki yerleri hep boş kaldı! ”Öğretmen sözünü bitirirken zil çaldı. Öğretmen, “Ben bugün size ders anlatmadım, sizin için içimden gelenüzüntüleri, ama üzüntülerin üzülerek geçiştirilemeyeceği, bunun yerine yaşamın gerçeklerini anlayıp, gerçeği gene gerçekle savuşturmaya çalışmanızı öğütledim. Biliyorum üzülüyorsunuz, üzüldüğünüz için ben de üzülüyorum. Oysa benim de kendime göre en az sizin kadar çok kişisel üzüntüm var. Bu üzüntüler içinde bir birimizi anlarsak üzüntülerimiz artmaz tersine azalır. Ancak bunca üzüntü içinde bir de birbirimizi anlayamazsak işte o zaman üzüntülerimiz karesi hatta küpü olarak katlanır! ”dedi, bana bakarak “Sanırım sen bu artışları bilirsin soranlara anlat! ”deyip çıktı. Sami Akıncı, “Arkadaşlar, yılbaşından bu yana, okulumuzun yer değiştireceği ya da bizim bir başka oluna gitmemiz üstüne bir yığın söylenti çıktı, yalanlandı. Bunlara inandık inanmadık bu güne geldik. İçinizde belki ben bu tevatürlere hiç inanmadım, üzerinde de hiç durmadım. Ancak bu konuşmadan sonra anladım ki biz çok yakın bir zamanda bir başka yere gideceğiz. Ben bu konuşmadan bu sonucu çıkardım yanılıyorsam şimdiden özür dilerim! ”Sami’nin yüzü ağlamaklı bir şekle girdi, yerine oturdu. Hepimiz gözlerimizi Sami Akıncı’ya çevirdik. Onu böyle kederli görmemiştik. Oysa az önce göz yaşlarımın burnuma aktığını anlamıştım, keder içindeydim. Yavaş yavaş konuşmalar, şakalar başladı. İsmet bir öneride bulundu. “Selçuk Korol Öğretmen bize her durumu anlattı, Sami Akıncı arkadaşımız da kendi ölçülerine göre kesin olasılığı söyledi. Belli ki bu olacak. Öyleyse bize, “Gidiyorsunuz! ” denilinceye dek bu konuyu bir daha açmayalım! ”Bu öneriyi herkes benimsedi. “Söz mü? söz! ” Mustafa Saatçı, az sonra “Yadeller aldı beni” diye şarkıya başladı. Ahmet Güner buna sinirlendi “Şimdi söz verdin, yadeller seni Çöpköy’e götürsün! ”dedi.

 

Mustafa kızmadı, “Neden Çöpköy’eymiş, başka köy yok mu ? ”diye sordu. Bir kaç kişi birden “Var! ”dediler. Mustafa sesini yükselterek “Neresi? diye sorunca “Bakırköy! ”dediler. Daha önce üzerinde durulan Mazhar Osman böylece bir kez daha bizim dersliğe geldi. Ancak sıkıntılı geçen dakikaların neden olduğu gerginlik bu tür gülmelerle yavaş yavaş azaldı. Öğle yemeğine oldukça neşesiz gittik. Öğretmenler masalarında yüksek seslerle konuşuyordu. Bu arada Selçuk Öğretmen'e gözlerim takıldı; o da gülüyordu. Onları görünce biz de her günkü duruma girdik. Mehmet Yücel, yanımdan geçerken eğilip kulağıma, “Senin Kınalı Yapıncağa bak! ”dedi. Gül, yeni, renkli bir giysi giymiş, al, kahve rengi gibi, gerçekten kınalı yapıncak rengini andırıyordu . Baktım ama, üzerinde durmadım. Nedense Mehmet Yücel’in bugünkü takılması bana hiçbir etki yapmadı.

Yemekten sonra gene atölyede toplandıkYapacaklarımız belliydi hemen kalas kesmeye başladık. Hasan, Yusuf, ben kesici Salih’le Orhan grupları çakıcı olarak işe koyulduk. İrfan Öğretmen geldi, bize “Aferin! ”dedi. Kalıp konusunda deneyim kazanmıştık. Belki de küçük olmaları nedeniyle kolay kaldırıp yatırdığımızdan olacak, on kalıbı erkenden tamamladık. Arkadaşlar gidince içimde bir rahatlık oluştu, akordiyonu alıp saz semaisini tekrar tekrar çaldım. Lay lay lay layyyyyla lalalala lommmm lay lay lay layyyyyyla la la la lom lay lay lay layuyyyyla la la la lom layyyy layyyy alyyyy la la la la lom la la la la la la la laaa la la la la la la la laaa la la la la la la la laa la la la laa la la la laa……. Saz semaisini çaldıkça da sevmeye başladım. Dersliğe gidince Kavgam’ı açıp uzunca bir süre okudum. İkinci kitap daha ilginç olaylarla sürüyor, daha rahat anlıyorum. Arkadaşlar bu kez verdikleri sözleri tuttular, fısıltıları dinliyorum, kızların, kimi arkadaşların adları geçiyor ama göç möç sözü edilmiyor. Böyle olunca da iç rahatlığıyla okuyorum. Yakup Tanrıkulu gene revire yatmış. Halil, Arif Kalkan’ın yanında oturuyor. Bu da benim rahat okumamı kolaylaştırıyor. Halil rahatsız etmiyor ama, ikimizden birinin kıpırdanması bir birimizin dikkatini çekince konuşmak zorunluluğu doğuyor. Yalnız kalınca öyle bir zorunluluk olmuyor. Geçen hafta dört saat içerde Tarım dersi yaptık; yarın kesinlikle dışarıdayız. Bunu düşünerek Tabiat Bilgisi ya da Tarım dersi için bir hazırlık yapmıyorum. Bir ara İsmet yanıma geldi. Ona kafamdaki planı anlattım. “Kırklareli’ye gideceğim. amcamlarda kalıp amcamdan hem bazı müzik bilgisi alacağım hem de notalarından parçalar yazacağım! ”İsmet sevindi, “Dayı iyi olur ben de seninle gelirim, ben oradan köye geçerim, dönüşte sana uğrar beraber geliriz! ”dedi. Hemen ne zaman? diye sordu. Mektup yazdığımı, yanıt gelir gelmez gideceğimi söyledim. Yat zili çalınca bu gece uyku öncesi düşüncelerim Kavgam’la ilgiliydi. Kitapta geçenlerle şimdilerdeki savaşların bir bağlantısı var mı? Mehmet Yücel’in takılmasını anımsadım. Mehmet Yücel’in amacı ne ki, ikide bir bana Kınalı yapıncaktan söz ediyor. Belki kızı seviyor da bu yolla ortaya çıkarmaya çalışıyor. Düşünürken aklıma takıldı, Bu Kınalı yapıncak söylemi ortaya çıkmadan önce Mehmet Yücel tüm kızlara ad takıyor, takılmış adlarıyla ilgili güldürücü sözler söylüyordu. Kınalı yapıncak sözünü söylemeye başladığından bu yana hiçbir kızı eleştirdiğini hatta adını andığına tanık olmadım. Bu huyunu, benim hatırım için değiştireceğini sanmıyorum. İşte bu nedenle, onun dilinin altında ben değil kendisi var gibi geliyor bana. Bu nedenle işi biraz daha anlamazdan gelip uzatacağım. Kendisiyle ilgiliyse sabredemeyecek bir gün açık verecektir. Benimle ilgiliyse zaten sorun yok. Ben bu işi sürdürmeyeceğime göre, yapılacak takılmalar da etkili olamayacaktır. Mehmet Yücel iyi bir arkadaş, biliyorum ama, perkala onun da gizli bir niyeti olabilir. Belki de bensen yardım bekliyordur.

 

2 Nisan 1941 Çarşamba…

 

Orhan gülerek , Guten Tag mein Werkmeister! ”dedi. Meister’in ustalıkla ilişkili olduğunu anımsadım ama bir den toparlanamadım. sordum, Was ist Werkmeister? Sami duydu, İhr sprecht Türkisch! Gene mi beceremedik. Sami uyardı Bunlar, 2. sınıf kitabımızda vardı. Biz ders yapmadığımız için öğrenemedik. ! Ben “Bizimki sabah kalkınca kendi kendimize gülmemiz için bu cıvıklığı yapıyoruz! ”dedim. Sami Müfettiş Hayrullah Örs’ün sözünü anımsattı. “O da böyle başlamış! ”dedi. Kahvaltı zili çalınca o tarafa doğrulduk. Öğretmenler geldi . Salih Ziya Öğretmen’le Naci Birkök Öğretmen birlikte indiler. Naci Öğretmen doğrudan Tarım binasına yöneldi. Bu, bizim oraya gideceğimizin belirtisiydi. Kimse bir şey demediği için biz topluca dersliğe gittik. Az sonra Salih Ziya Öğretmen geldi, “Sınıfta eksik var mı? diye sordu. Bir nöbetçi, iki revirde üç arkadaşımızın eksik olduğu söylendi. “Salih Baydemir’den sonraki numaralar Tarım binasına, Naci Öğretmenin yanına, Marş marş! ”dedi güldü. Biz o tarafa yöneldik, Halil’le ikimizde ayrılınca öğretmen birden “Yahu siz ikinizde mi kalıyorsunuz? diye sordu, gene kendi kendine “Olsun olsun, oradaki iş de önemli ! ”dedi. Biz ayrılıp Tarım binasına gittik. Naci Öğretmen bizi gülerek karşıladı, hemen hemen hepimize bir özelliğimizi öne sürüp takıldı. Bana bağcı, dedi. Salih’e sporcu-Atlet dedi. Hasan’a Tekirdağlı dedi. Gülerek “Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan değil yanlış anlayıp güreş meydanlarına çıkma”dedi. Az sonra da kürekleri alarak binanın yan tarafındaki boş yeri düzeltmeye başladık. Naci Öğretmen belli bir alanı gösterdi, “Buranın tesviyesini istiyorum! ”dedi. Tesviye sözünün de terazide yani su akmayacak biçimde düz olması anlamı taşıdığını öğrendik. Bu konuda içimizde en ustamız Halil Basutçu. Zaten terazi, tesviye sözlerinin açıklanmasında o önayak oldu. Öğretmen bizi bırakıp gitti. Uzun süre gösterilen yeri temizleyip ayaklarımızla ezdik. Öğretmen gelince çok beğendi. Bu kez bağ çubukları çevresine yapılacak çit için bir derince çizgi çektik. Çizgi dediğimiz, düpedüz bir hendekti. Salih Baydemir buna bir yorum yaptı:

-Nezaket gereği - kaba kaçmasın diye- çizgi demişiz, yoksa yaptığımız düpedüz hendekmiş. Naci Birkök Öğretmen bu söze çok güldü. Biz çalışırken kamyon geldi. Öteki grup kamyondaydı. Arkadaşlar, bizim tesviyeli yere bir kamyon gübre devirdi. Onlar gitti. Biz bu defa gelen gübreleri bağ çukurlarına taşımaya başladık. Paydos zili çalarken ikinci kamyon geldi. Kamyon boşaltıldı, yemeğe gittik. Naci Öğretmen bize bir saat öğle dinlenmesi verdi. Yemekten sonra derslikte biz gidenlere yereye gittiklerini, onlar da bizden neler yaptıklarımızı sorduk. Saat gelince gene Tarım binasına yollandık. Bu kez tüm sınıf bir arada çalıştık. Naci Öğretmenin söylediğine göre bağın bu yılki en önemlı işlemi bugün yapılmış. “Eğer çok kurak giderse, çatlaklığı önlemek için kazıp sulanmak gibi geçici bir durum da olabilirmiş.

Bu çarşambamız da tümden tarım çalışması olarak geçti. Arkadaşlar, “Kış boyu çarşamba öğleye dek laklaka yaptık, bu kadar olacak, ”diyerek durumu doğal karşıladılar. Halil bana bakarak, “Bu bile büyük bir özveri! ”dedi. Dileyelim hep böyle sürsün. Biz böylesini gördükçe Selçuk Korol Öğretmeni anımsayalım! Ben atölyeye uğradım, Yusuf Paşa Lay laylarına başladım. Saz semaisini iyice pişirdim. İşin ilginci bölümlerin yerlerini ara vermeden azıcık ağırlaşarak değiştirebiliyorum. Bu bana parçayı uzatıp kısaltma kolaylığı veriyor. Dersliğe gidince kitabı okumayı sürdürdüm. Yarınki Türkçe dersinden bir kaygım yok. Sanırım öğretmen Sami Akıncı’ya yaptığı gibi bana da takılıp geçecektir. Adolf birici kez parti başkanı oldu, bakan oldu ama bakanlıktan çabuk indi, ortaklarıyla anlaşamadı. Okumak bir bakıma iyi oluyor, kimseyle ilgilenmiyorum, kimse de bana dokunmuyor. Çevremde kimse yokmuş gibi kendi kendimle bir de kitaptaki kişilerin kafamdaki belirtileriyle karşı karşıyayım. Böylece zamanın da nasıl geçtiğini çok zaman anlayamıyorum. . İzin verilse yeterli ışık da olsa, sanırım uykuya yatınca okumak, uyku öncesi düşünceleri de önleyecektir. Böyle düşünerek yattım. Gözlerimin önünde Adolf Hitler’in gazetelerde sıkça çıkan resim görüntüleri var. Oysa kitaptan izlediğim Adolf Hitler bana daha sevimli, gibi geliyor. İşin ilginç yanı Adolf Hitler gençliğinden daha Almanya için çalışmaya başlamış. Amacı Almanya’yı genişletmek, Alman ulusunu haksızlıklardan korumak için düşmanlara savaşa and içmiş. Düşmanları ise yurt içinde Alman halkına zarar verenlerle, yurt dışında Almanya’nın haklarına engel olanlarmış. Yurt içinde, anarşistler, komunistler özellikle de yahudileri gösteriyor. Yurt dışındaki düşmanlarının başında İngiltere gelmektedir. İngiltere için söyledikleri, hemen hemen ilk okuduğum kitaplardan Beyaz Zambaklar Memleketinde’de Snelmann’ın söylediklerine benziyor. İngilizlerlere güvenmemeli. Özellikle de İngiltere kendi çıkarları için hiç bir ahlaksal kural tanımazmış. Snelmann gibi Adolf Hitler de bunu söylüyor. Beni asıl şaşırtan babamla, Çanakkale gazisi Kolsuz Hamza Amcam da benzer sözleri söylüyorlar. Beyaz Zambaklar Memleketi kitabı yüz yıl önceleri anlattığına göre demek İngiltere eskiden beri kötü bir ün kazanmış. O zaman Adolf Hitler bu düşüncelerinde yalnız sayılmamalıdır.

 

3 Nisan 1941 Perşembe.

 

Ali Önol’un pazartesi günü tutulduğu korku titremesi bu sabah Kadir Pekgöz’e geçmiş. Erkenden Orhan’ı dürtüp uyandırmış. Fısıltılarından ben de uyandım. Bu arada Halil yavaşça sordu, “Korkunca rahatlıyor musunuz? ”Zil çalınca, Arif Kalkan, Mehmet Başaran, Ahmet Güner ah mah etmeye başladılar. Hasan Üner hiç belli etmiyor ama kendine pek güveni yok. Bir birimizi yatıştırarak dersliğe gittik. Sırasını savmış olanlar, akıllarınca bizim gruba takılıyorlar. Bekir Temuçin “Biz o sıkıntıyı geçirdik! ”dedi. Bu kez ben “Biz dediğin kaç kişi, kaçınız geçirdiniz ki? ” deyince birileri pirelendi. Fettah Biricik “Gülme komşuna gelir başına! ”dedi. Güldüm, “Komşum kendine güldürmese de gene başıma bir şey gelir mi? ”dedim. Başkaları da gerildi ama tartışmaya kimse yanaşmadı. Öğretmen gülerek geldi. “Çok ara verdik, biraz da dilbilgisi bilgilerimizi tazeleyelim! ”deyip tahtaya yazabilmek, düşeyazmak, Bakakalmak, gidedurmak sözlerini yazdı. Bunları cümlelerde kullanıyor muyuz? diye sordu. . Sami hepimizden önce “Kullanıyoruz! ”diye bağırdı. Öğretmen bizim tarafa baktı. Ben de yalnız olarak “Kullanıyoruz! ”deyince öğretmen sesini değiştirerek “Kalk öyleyse birer örnek yaz! ”dedi. ”Okuyabilirsem, daha yüksek okullara gideceğim. Çamurlu merdivende yürürken düşeyazdım. Kamyona yetişemedim kalktı gitti, arkasından bakakaldım. Sen gidedur, ben arkandan yetişirim. ”Öğretmen Sami Akıncı’ya sordu, ”Doğru mu? Sami “Doğru! ”dedi. Ben oturdum. Öğretmen sözleri ikişer ikişer ayırıp gerçek gövdelerini, değişmiş biçimlerin, bileşince anlamların nasıl, nereye yüklenildiğini anlattı. Okuma kitaplarımızı açtırıp örnekler buldurdu. Okumak-bilmek, düşmek-yazmak, bakmak-kalmak-gitmek-durmak mastarlarını yalın olarak da kullandık. Zil çalınca, öğretmen konuya devam edeceğimnizi söyleyip ayrıldı…. Öğretmen gidince arkadaşlar bana, “Biz bunları okumadık sen nereden biliyorsun? diye sordular. Ben de Sami Akıncı’ya aynı soruyu sordum. “Sami Akıncı, biz bunları okumadık. , sen bunları nereden öğrendin? Sami gülerek, “Söyleyeyim! ”dedi anlattı:

-Ben bir parçayı okurken bildiğim kadarıyla dilbilgisi açısından da incelemeye çalışırım. ”Çalışırım” sözüyle bitmiş bir cümleyi daha önce incelemişsem, şimdi karşılaşınca da işlevini biliyorsam, üstünde durmaz geçerim. Ama bu söz başka bir yerde “Çalışabilirim” olarak önüme çıkarsa bu kez onun üstünde dururum. Kendim kullanıyorsam nasıl ya da niçin kullandığımı araştırırım. Bu yapılınca konu öğrenilmiş oluyor! ”Ben, Sami kadar uzun anlatmaya gerek görmüyorum. Ben zaten bu konuda bir şey biliyorum demedim. Sami’nin dediği gibi ben bu sözleri kullanıyorum. Kullandığım sözleri bilerek kullanıyorum. Bilerek kullandığım için öğretmen sorunca kalktım bildiğim gibi kullandım, Doğru kullanmayı öğrendiğim için yazdıklarım doğru çıktı. Bir kaç arkadaş dışında sınıfın çoğunluğu bir Sami’ye bir bana bakıp dudak büktüler. İçimden ben de onlara dudak büküm:

-Okula başladığımızda ben dilbilgisi olarak fiil, fail, meful den başka bir şey bilmiyordum. Öğretmen bana değişen sözcükleri birer birer yazıp öğrenmemi söyledi Matematik öğretmenim de. ”Be oğul senin işin çok zor, sen matematik terimlerden, yenileşen sözlerden habersizsin, Küp denince su küpü çizdin. Başarman için tüm yeni terimleri, konuşulan sözcükleri oturup yazman gerekir, yoksa başarışlı olamazsın! ”demişti. Aylarca yeni sözleri matematik terimlerini yazıp öğrendim. Mikap, dılı, zaviye. müselles, müstatil, muvazi, Hamudi, kesiradi, kesiraşari türü sözleri bırakıp geçerli sözleri öğrendim. altı ay sonunda da aynı matematik öğretmenimiz Ahmet Gürsel’den tam numara aldım. Ahmet Gürsel Öğretmren askere ayrılana dek de numaramı düşürmedim. Şimdi de mektuplaşarak verdiği problemleri çözüp gönderiyorum. Bunları özellikle anlattım. Çünkü arkadaşlarım bir bölümü tüm uyarılara karşın çalışmanın yorucu buna karşın zorunlu bir uğraş olduğunu kavramış durumda değiller. Sanırım Sami Akıncı’nın anlattıklarını da anlamadılar. Sanıyorlar ki Sami o bilgileri anasından doğarken getirdi. Biraz kırıcı konuştuğumu biliyorum. Bunu biraz da kasıtlı yaptım. Herkes susunca kitabımı açıp okudum. Öğle yemeği zili çalınca başımı kaldırdım. Çoktandır yemediğimiz, üstüne üslük söylemesini de unuttuğumuz üçleme yemeğimiz Taskebabı-Pirinç pilavı-Üzüm hoşafı. . Özlemişiz. Yemek boyunca geçmişte yediğimiz güzel yemekleri anımsadık. Ben, bilmem kaçıncı kez Alpullu'da kaldığımız yıl ilk tatile çıkacağımız cumartesi günü verilen yemekleri asımsattım. Tatile gidedceğimiz duyurulunca bir sevinç çığlığı kopmuş, güzelim köfteler, tulumba tatlıları öylece masalarda kalmıştı.

Atölyede bile bunları konuştuk. İrfan Öğretmen askerlik işini kendisi açtı, üzüntüsünü söyledi. Biz de çok üzüldüğümüzü tekrarladık. Kederimizin artmaması için susmaya karar verdiğimizi söyleyince öğretmen, “Bunu yapabiliyorsanız, çok iyi ediyorsunuz. Ben çok üzgünüm. Sizi metin görünce seviniyorum. Bu benim için de iyi olacak! ” dedi. Küçük kalıpları da tamamladık. Gösterilen yere taşıdık. İrfan Öğretmen, “Arkadaşlar bugün yarın gelecekti, onlar gelince bir durum değerlendirmesi yapıp işleri planlayacaktık. Ben hala gelecekler umudunu yitirmedim, birkaç günlüğüne de olsa gelirlerse hem görüşürüz hem de onların düşüncelerinden yararlanırız. Bu nedenle bugün elimizdeki iş bitince yeni bir işe kalkışmak istemedim. Yarın geniş çapta bir temizlik, yeni bir atölye düzenlemesi yaparız. ! ”dedi. bizi serbest bıraktı. Öğretmenle birlikte arkadaşlar da çıktılar. Biraz üzüntülü olmakla birlikte ben kendimi zorlayarak çalışmamı sürdürdüm. Nedense geneli ilgilendiren kederlenmeler üstüne çok konuşulunca kendi kuruntularımdaki kederlenmem gibi derinliğine etkilenmiyorum. Gene öyleyim, üzgünüm ama bu üzüntü benim değil, herkesin. Tüm notaları yaydım, tekrar tekrar her birini birkaç kez çaldım. Volga Volga, Karmen Silva, Tuna Dalgaları, Çardaş Früstin, Macar dansı, La Polama, La Komparsite, İzmir marşı, Rıza Tevfik zeybeği, Kafkas dansı, Harmandalı, Gülnihal, Biz Kimleriz, Kıt Atınla, Yusuf Paşa Saz Semaisi, Amcamın verdiği bando notası Marş Militeri hiç çalışmadığım yeni fark ettim. Om- uzlarımın ağrıdığını duyumsayınca bıraktım. kooperatife uğrayıp dersliğe geçtim. Hiç kimseyle ilgilenmeden, konuşmaları duymadan Kavgam’ı okudum. Yemekte, bu kez 2. sınıflardan yüksek sesle konuşanları duyduk. Okul başka bir yere gidiyormuş. Tevfik Uğurlu yakınımdan geçerken sordum, “Nedir bu konuşmalar? ”Tevfik gülerek:

Nasıl duymazsınız? Önce siz duymuşsunuzdur, diye düşünüyoruz. Kırklareli Yeşil Yurt gazetesi Kepirtepe boşaltılıyor, okulun kaderi, bu dördüncü göç diye yazdı… Tevfik, “Abi siz bizi çocuk yerine koyduğunuz için duyurmak istemediniz ama biz duyduk! ”diye de anlamlı konuştu. “Duyduk duymasına ama, inanmadık! ”dedimse de önemsiz bir söz oldu. . Biz bir birimize baktık kaldık, “Demek haber böyle yayılırmış. Dersliğe oldukça boynumuz bükük döndük. Nereye ne zaman? Gazete yazdığına göre bu gerçek, Olayın doğrusunu bir bilen yok mu? Selçuk Korol Öğretmen bunu biliyordu, niçin doğruyu söylemedi? Bunları konuşurken Sami Akıncı değişik yönde bir akıl yürüttü. “Bu söz öteden beri söyleniyor. Gazete bu söylentiyi haber olarak basmıştır. Gazetenin her yazdığı doğru olmaz! ” Sami’nin söylediği benim aklıma da uygun geldi. Yarın, öğretmenler ya da okul yöneticileri doğruyu bize söyleyeceklerdir. Bir şey duymamış gibi kitabı okumayı sürdürdüm. Benim ilgisizliğim arkadaşların çoğunu etkiledi. Ben, “Okulun Müdürü bizim iyiliğimizi düşünen bir insan, bu konuda o bir şey söylemeden telaşa gerek yok! ” dedim, yat ziline dek bir daha başımı kaldırmadım. Yat zili çalınca da konuşmaları duymazdan gelip yattım. Düşündüğüm gibi de yaptım. Konuşmalar sürerken uyudum.

 

4 Nisan 1941 Cuma. .

 

Akşam göç konuşmaları arasında uyumuştum. Gene göç konuşmaları arasında uyandım. Kadir lafa tutmaya çalıştı, “Okul Müdürümüz konuşmadan ben bu sözlere inanmayacağım! ”deyip ayrıldım. Ancak giderek de sinirlenmeye başladım. “Gerçekten çocukların diline düşmüş bir olay hakkında yöneticiler niçin sessiz dururlar? ”Olacaksa olacak, böyle bir durum yoksa neden yok, denmiyor. Hüsnü Baykoca Öğretmene sormaya karar verdim. Bunu İsmet’e açınca İsmet, “Dayı sen akıllısın, bunu nasıl yaparsın? Yöneticilere emir gelmemişse ne yapacaklar ki? ”Trakya boşaltılıyor, Aylardır bu söyleniyor. Milli Eğitim Bakanlığı okulun boşaltılmasın gerek görmüyorsa Müdür Bey ne yapsın? Bizim tedirginliğimize üzülüyordur ama elinden bir şey gelmiyorsa susmayı yeğliyordur! ”Şimdi sen gidip karşısına dikilirsen onu bir de sen üzmüş olacaksın, bunu düşün. Üstelik ortada söylenecek bir durum yoksa hiçbir şey de söyleyemeyecek. Söylenecek bir şey varsa zaten bugün söyler! ”İsmet haklıydı, kararımı hemen değiştirdim. Zaten Müdür Bey bugün bizim sınıfa gelecek. Soracaklarsa arkadaşlar sorsunlar. Dersi, beklemeye başladım. Kahvaltıya sözde neşeli gittik. Mehmet Yücel’e bu kez ben takıldım, ”Senin Kınalı yapıncak orada ! ’”dedim. Mehmet Yücel kulaklarına dek kızardı. “O senin senin! ”dedi. Güldüm, “Ayıp ediyorsun, benim arkadaş payında gözüm olamaz! ”dedim. O da benim de! ” dedi. Bu kez ben, “Gel öyleyse bu şakadan vaz geçelim. Benim hemşerim de rahat olsun! ”dedim. Arkadaş, “Peki dayı, senin dediğin gibi olsun! ”dedi. Dersliğe böyle konuşarak döndük. İlk saat göç hengamesi içinde geçti. Koşarak Müdür Beyin odasına gittim. Hüsnü Baykoca Öğretmen doktor Sezai Feray’la oturuyordu. “Müdür Beyin bize dersi vardı! ”dedim. Hüsnü Baykoca Öğretmen biraz tutuk olarak “ Müdür Bey bugün derse gelemeyecek, kaymakamlıkta 23 Nisan Bayramı Törenleri içim Okul Müdürleri toplantısı var! ” dedi. Dersliğe döndüm. Arkadaşlar sevindiler. “23 Nisan için toplantı yapılıyorsa en azından daha bir ay buradayız! ”Neşeli konuşmalar başladı, ödevlerin tamamlanması önerildi. Sorular soruldu yanıtlar verildi. Öğleyi bu iyimserlik içinde bulduk. Öğle yemeğinde, öğretmen masasının yana bir masa eklendiğini gördük. Masada yabancı yüzler vardı. Meraklılar sorup öğrendiler. Çocuk babaları gelmiş. Göç haberi yaygınlaşınca babalar soluğu okulda almaya başlamışlar. Ancak okul yönetimi, onlara da bize söylenen sözler sözlenerek köylerine yollamayı planlamışlar, Gelenler öğle yemeğini yiyip gidecekler. Bu da bizim için iyi bir haber. Göç olsa uzaklardan gelen çocuk babaları aldatılır mı? . İyimser olarak atölyeye gittik. Atölyemizi tertemiz yaptık. İrfan Öğretmen bizden daha üzgün, “Öğretmenlerin ayrılışına yanarken bir de okulun tümden başka yere, üstelik adı belirlenmeyen bir yere göçeceği söylentisi tuz biber ekti ! ”dedi. “Gene de toptan gideceğimiz doğru değildir, bu bir söylenti olabilir! ”diye bizi teselli etmeye çalıştı. Kullandığımız araçların hepsini elden geçirdik. Tezgahları, makineleri, bıçakları birer birer sildik. Atöyle içindeki keresteleri düzelttik. Dışardaki inşaat kalıplarını yeni baştan elden geçirip yığdık. Öğretmen çok memnun oldu. Tatarköy için ayrılan sıraları atölye dışına taşıdık. Öğretmen, “Kamyonun yükü hafifleyince bir gün gider teslim ederiz onları! ”dedi. Arkadaşlar daha önce köye gitmek için tartışırken bu kez kimse oralı olmadı. Paydos zili çalınca öğretmen ayrıldı, arkasından arkadaşlar da çıktı. Yalnız kalınca ben her şeyi unutmuş olarak önce sayısız arpej arkasından kromatik gamları defalarca tekrarladım. Tam bırakmak üzereyken Ali Ergin’le Musa Güner geldi. Okulda sanırım en güzel şarkı söyleyenler. Onlara kısa parçalardan çaldım. Gülnihal’i çalınca onlar bunu bildikleri bir şarkıya benzettiler, o şarkıyı söylediler. Anımsadım, ben bunu Lüleburgaz’da kaldığımız yaz belediye parkında çok dinlemişim. Hatırla sevgilim o ıssız geceyi, Çamların altında falan filen diye sürüp gidiyordu. Arkadaşlar birkaç kez tekrarlayınca melodiyi çıkardım. Çok hoşuma gitti, hem kolay hem de çok seslendirilebiliyor. Gülnihal’e bir eş buldum. Birlikte çıktık. Kooperatife uğradım, yarın alış verişe ben de gideceğim. Cavit gitmek istemiyormuş. Daha doğrusu Salih Baydemir’le gene atışmışlar. Cavit’e azıcık Salih’i övdüm. “Çok çalışkandır, temiz iş yapar, dürüsttür! ”dedim. Cavit gülerek “O bir yalancı, dürüst olan köyünün neresi olduğunu açıkça söyler. O köyünü bile söylemiyor. Şaşırdım, Salih köyünü neden saklasın? Benim bildiğim ilk günden beri o Muratlılı olduğunu söyler! deyince Cavit, “Ne Muratlısı Salih Davutlu köyünden, o köylülere bir şeyler dendiği için köyünün adını saklıyor! ”Şaşırdım, Davutlu adını duymuştum, anımsadım, bizim köyden oraya gelin gitti, oradan da bizim köye gelin gelmişti. Cavit’e “Davutlu doğumlu olabilir, sonradan Muratlı’ya göçmüşlerdir. Benim, savunucu bir duruma girdiğini gören Cavit daha fazla diretmedi. “Zaten az kaldı, on onbeş gün daha sabreceğiz! ”dedi. Derslikte gene kitaba daldım. Pazar günü bitirmeye karar verdim. Adolf Hitler devlet yönetiminde yer almak için açık açık karşısındakilere savaş açtı. Geliştirdiği birlikler, kendisine yaklaşan arkadaşları onu önder olarak tanımaya başladılar. Konuşmalarında daha çok dış düşmanlardan söz etmesine karşın iç düşmanlara da amansız savaş açtı. Geldiğim yerlerdeki Adolf şimdiki Hitlere iyice benzemeye başladı. Gözlerimi yumup okuduğum yerlerdeki kişiyle gazetelerde remi çıkan kişi birbirlerine benzemeye başladı. Köroğlu gazetesinde gördüğüm bir karikatürde Hitler:

-Bana karada kaplan, denizde aslan, havada sırtlan, yedi devlete kan kusturan Berlin’deki Alman! derler, diye konuşturulmuştu. Şimdi tam o duruma geldi. Yatınca, savaş, göç, çekilen ya da daha çekilecek nice acılar sanki okuduğum kitapta toplanmıştı. Onu düşünerek uyudum.

 

5 Nisan 1941 Cumartesi…

 

Orhan uyanık, öyle bakıyor”, Guten Tag! ” “Guten Tag… Das Datum. Fünf April-Heute Samstag oder Sonnabend…. Gülüyoruz. Konuşa konuşa dersliğe gittik. Arkadaşlar, ”En doğru haberi Üsteğmenden alacaklarını söylüyor. “Acaba gelecek mi? ”dedim. Bana sert sert bakanlar oldu. Hep böyle, birkaç olasılığı düşünmeden tek yanlı beklenti. Beklenen olmayınca da kara kara düşünme. . Kahvaltıda tek Hidayet Gülen Öğretmen var. “Bu göç söylentisi içinde onu dinlemek isterdim! ”dedim. “Git sor ! ”diyenler oldu. “Gidip sorarsam, kısaca anlatır, keser oysa benim öğrenmeye çalıştığım onun bu konudaki tüm düşünceleridir. ”Örneğin Selçuk Korol Öğretmene kaç kez soru sorduksa kısa kısa anlatıp geçti. Oysa geçen gün o sorduğumuz sorunun birini kendiliğinden ele alınca tam bir saat konuştu. ! ”Üsteğmenin doğal olarak geleceğini düşünerek ilgiyle bekledik. Bugün tekmilci Orhan. Kapı önünde kendisini titreme tutmuş, yardımına koştum. Orhan Üsteğmen duyarsa kızar diye diretti. Bense, ben sıramı savmadım, Sen haftaya çıkarsın, deyip onu oturttum

Üsteğmen içeri girdi. Bir aksaklık olmadı, tersine Üsteğmen teşekkür etti. Üsteğmen her zamanki gibi önce bir sorumuzun olup olmadığını sordu. İsmet parmak kaldırıp, bizim okulun başka yere gönderilmesi haberleri yayılmış, asker olarak sizce bu olur mu? Yoksa halk kendi durumlarına göre varsayımlar mı üretiyor? dedi. . Üsteğmen gülerek “Bu tevatürler biliyorsunuz çoktandır dillerde. Bunu halk kendi mantığı içinde üretip yaydı. Geçmiş savaşlarda çok mağdur olan halk, bir önlem olarak bunu düşünür sonra da kendi düşüncesini söylentiye dönüştürüp gerçekleşmesini ister. Böylece yeni mağduriyetleri önleyeceğini düşler. Biz askerler bu tür tevatürleri makul karşılarız ama onların etkisinde kalmayız. Bu bir söylentidir. Sizin okulun yer değiştirmesi şimdilik söz konusu değildir. Ancak korkarım sizin Milli Eğitim Bakanlığını yönetenler benim anlattığım asker değerlendirmesini yapmazlar, yapamazlar. . Onlar da halk gibi düşünüp, birkaç amacı bir araya toplayarak sizin okulu bir başka yere geçici olarak göçürebilirler. Bu nedenle ben olmaz, demiyorum, gerek yok diyorum. Bana göre siz gitmeyeceksiniz. Eğer giderseniz bir süre sonra da geri geleceksiniz. Bu sözlerimi unutmayın! ”Ders arasında Üsteğmen çıkınca arkadaşları yeniden bir sevinç sardı. “Gitsek bile gene geri döneceğimiz” olasılığı çok olumlu bir haber olarak algılandı. Üsteğmen bundan sonraki konuşmasında yeni savaş araçlarını anlattı. Uçakların işlevlerini, Alman uçaklarının Girit adasını nasıl birkaç saatte aldığını, Zıhlı birliklerinin, güneye kaçmaya kalkan Fransız halkını, yollarda nasıl yakaladığını, dağlara çekilen Yunan askerlerini dağlardan nasıl kolaylıkla topladıklarını anlattı. Üsteğmen üzüntülerimizi tam olarak gideremese bile çok azaltmıştı. Arkasından sevinçle bakıp uğurladık. Bayrak törenine de bu iyimserlik içinde çıktık. Bizim sevinçli oluşumuza öteki çocuklar önce kuşkuyla baktılar, sonra sonra onlarda eski neşelerine döndüler, ya da bize öyle geldi. Çok canlı bir Bayrak Töreni yaptık. . Canlılığımızı sezen Hidayet Gülen Öğretmen, bunu bahara yorumladı, “Kışın kasvetini üstümüzden attık, Baharın neşesini duyumsayıp spor etkinliklerimize başlayalım! ”dedi. Hidayet Öğretmen sözünü bitirdi paydos demek üzereyken arkalardan bir ses “Okulumuz taşınacak mı öğretmenim? ”diye bağırdı. Hidayet Öğretmen gülümseyerek, ”Kim sordu onu bakayım? diyerek o tarafa bakarken 2. sınıflardan büyük bir grup yüksek sesle “Biz sorduk öğretmenim hepimiz bunu öğrenmek istiyoruz! ”dediler. Hidayet Öğretmen güven verici tavırlarıyla, Bu sözleri üzülerek hepimiz duyuyoruz. Benim bu konuda sizden fazla bir bilgim yok. Ancak bu sorunuzu gelir gelmez Okul Müdürümüze ileteceğim, En geç pazartesi günü sizinle konuşacak, sizi rahatlatıcı bilgiler verecektir. Bugüne dek susmasının nedeni, üst makamların ona da açıklayıcı bilgi vermemesi, bir süre beklemesi söylenmesindendir. Sevdiğinizi, sözüne güvendiğinizi bildiğim Okul Müdürümüz, sizi daha fazla bekletmeyecektir. Yarını ya da, en geç pazartesi gününü lütfen bekleyelim! Öğrenciler, söz birliği etmişçesine Hidayet Öğretmeni alkışladılar. Biz, 3. sınıf olarak olaya karşıdan baktık. Ancak onları tüm içtenliğimizle destekledik. Bu soru -yanıt konuşmasından sonra her törende olduğu gibi öğrenciler topluca yemeğe yöneldi. Yemekte öğrenciler sakindi ama öğretmenlerin biraz sinirli konuştukları belli oluyordu . Biz, Harun-Salih, Fevzi, kooperatif alış verişi için kamyonu beklemeye başladık. Kazım Ağabey gelince de Lüleburgaz’a indik. Lüleburgaz ummadığımız bir havada karşımıza çıktı. Kimi görsek “Ya ne zaman gidiyorsunuz? ya da nereye gidiyorsunuz? sorularıyla karşılaştık. Helvacımız bile “Bu kadar helvayı yiyecek zamanınız var mı? ”diye sordu. Gerçi şaka olsun diye sordu ama, bu şaka bize acı geldi. Arkadaşım fırıncı Hasan’ karşılaştım, o da ne zaman gideceğimi sordu. Böyle bir durum yok, diyecek oldum, bu kez de “Benden saklıyorsun! ” dedi. Dağlı Hasan Amcaların mağazasına uğradım, oradakiler “Babana veda ettin mi? diye sordular. Gene de fazla kederlenmeden işlerimizi görüp döndük. Okula dönünce, merdivenlerde çocukların birileriyle konuşmaları dikkatimizi çekti. Çocuk babaları gelmiş, durumu öğrenmeye çalışıyorlar. Etkilenmeden aldıklarımızı taşıdıkFevzi, Cavit canla başla her alınanı yerine koyup satışa geçtiler. Cavit Kafkas’a sordum, “Bunları satacak kadar zamanınız var mı? dedim. Cavit anlamadı, Fikret Madaralı Öğretmen “Toplantıyı 23 Nisan ‘dan sonra yaparız, dedi! ”deyince arkadaşlar güldü. Salih, çarşıdaki konuşmaları anlattı. Dersliğe gittim. Sabahki durum biraz değişmiş. Pencereden okul önüne bakıp gelen gidenlerin etkisinde kalıyorlar. Kavgam’a daldım. Yemekte Ali Ergin, Musa Güner, Hasan Gülümser daha birkaç arkadaş beni dersliklerine çağırdılar. Bu kez gitmeye razı oldum, alıp akordiyonu gittim. Önce onlar fazlaya kaçmadan şarkılar söylediler. Önce Ali-Musa ikilisinden öğrendiğim şarkıyı çaldım. Meğer onu herkes biliyormuş kızlar da katıldı, bir kaç kez tekrarladık. Okul şarkıları söylediler. 23 Nisan sözlerini bilmiyorum ama melodisini biliyorum, onlara hemen uydum. Konuşa konuşa on kadar ortak bildiğimiz şarkı çıktı. Bunların çoğu küçük öğrenci şarkısı olasına karşın çocuklar kendilerine göre savunma yaptılar:

-Biz öğretmen olacağız, bu şarkılar bizim çok işimize yarayacak. Hidayet Gülen Öğretmen onlara bu düşünceyi aşılamış. Yat ziline dek kaldık. Onlar çok sevindi, pek belli etmedim ama asıl sevinen bendim. Şarkılar içinde, Gül vardı. Sakine, Hatice, Refiya, Sıdıka şarkılara katıldılar. Haftaya gene gelmemi istediler. Bu is benim için umut verici bir çağrı oldu. Bizim arkadaşlar duymuş, dersliğe dönünce bana, “Bize de çal! ” diyenler oldu. Ben de “, Ben onlara çalmadım onlar söyledi, bildiklerime ben de katıldım. Asıl söyleyen, eğlenen onlar. Siz de söyleyin, size de katılırım, ben melodileri iyice öğrenmeden çalamıyorum! ”dedim. Mustafa Saatçı olayı hemen kendi havasına çevirdi “, SS’nin sınıfına ne zaman gideceksin? ”Oraya beni de götür! ”dedi. Mehmet Yücel Mustafa’ya çıkıştı:

-Dayı seni oraya nasıl götürsün? Sen kendin gitmenin yollarını ara! dedi. Mustafa’nın yanıtı hazır, “Ben akordiyonu taşırım! ” bu söz tüm arkadaşları güldürdü. Sefer Tunca bir af çağrısında bulundu:

-Arkadaşımız SS’yi gerçekten seviyor, ona ulaşmak için akordiyon taşımaya razı olduğuna göre, onu affedelim SS’sinden söz etsin! “İsmet bağırdı sakın ha! önce akordiyonu taşısın, sonra af! ”Mustafa razı oldu ama bu kez de, haftaya bekleyemeyeceğini söyledi. Bu bir gönül sorunuymuş, hemen çözümlenmeliymiş. . Arkadaşlar gülerek “İmam işi azıttı! ”dediler.

Yat zili çalınca gülüşerek derslikten ayrıldık. Yatarken bu akşamki durumu düşündüm. Kızlarla bir arada olan çocuklar onlara bizim arkadaşların baktığı gibi bakmıyorlar. Gül birisiyle tartıştı. Erkek çocuk haklıydı ama, sustu. Bu kez bir başka arkadaşı araya girdi, o daha cesur çıktı, Gül’ü susturdu. Bir kere daha anladım. Gül, ötekilerden ayrıcalıklı biri değil. Ben onu, A’nın ya da C’nin yerine koymaya çalışıyorum. İki ikiye kalıp konuşsam, şimdiki gibi düşünmeyeceğimi anlar gibi oldum. Onun tek ayrıcalığı, sanırım onun bana, benim beklediğim tavırlar içinde yaklaşımı ile sanki bana dediğini yaptıracakmış gibi kendine güvenerek konuşması! Böyleyken, gene de işi daha ileriye götürmeden sınırlı tutabilmesi düşündürücü. . Sonuç ne olursa olsun onun var oluşuna seviniyorum. O olmasa sanki bir eksiklik olacak! Okulu onunla daha çok sevdiğimi duyumsamaya başladım.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ