Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

4 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

İkinci Askerlik Kampı-Yedeksubaylık Düşleri

 

14 Haziran 1943 Pazartesi

 

Bizim evde “Pestil gibi uyuma!” sözü çok edilir. Bir gün önce yorucu bir iş yapılmışsa o işten önce akşamındaki uyku anlatılır. ”Pestil gibi uyumuşum!”dedikten sonra yapılan işler sıralanır; bağı kazmak, harman savurmak, orak biçmek gibi ağır işler ardarda gelir. . Pestil dedikleri ise ezilmiş ya da kurutulmuş meyvedir. Derinliğine uykunun bildiğimiz pestille ne ilgisi vardır? Burada nasıl bir benzetme yapılmaktadır? Bunu, arkadaşlara sorarak Benzetmeleri anımsatacağım:

-Bu gece pestil gibi uyudum. Bunu düşünürken başka bir söz aklıma geldi:

-Senin pestilini çıkarırım!Pestilini çıkarmak da bir deyim. Anlamı, çok dövmek, ezmek gibi bir şey. Aynı zamanda çok çalışmayı ya da çalıştırılmayı da anlatıyor:

-Pestilimizi çıkarana dek çalıştırdılar.

Bunları düşünerek kalktım. Nasıl bir tavır takınmışım ki, ranza komşum Hüseyin Orhan takıldı:

-Sende büyük bir sevinç var gibi, Edirne kazanımlarından çok mutlusun, tavırlarından belli oluyor!dedi. Tavırlarımın Edirne ile ilgisi olmadığını doğrudan doğruya kendimle ilgili olduğunu, sınavları düşündüğümü, sınavına gireceğimiz derslerde çıkabilecek soruların neler olabileceğini kestirmeye çalıştığımı; bu konuda aklıma yatkın bir soru bulunca ona sevindiğimi anlattım. Buna örnek olarak oğruca “Pestil gibi yatmayı, söyledim. Orhan dikkatle dinledi ama, inanmadı. Gene de benim düşçünceme katıldığını, zaman zaman onun da böyle düşündüğü olduğunu söyledi. Konuşarak dersliğe gittik. Bir haftalık özlem bir dakikada biter gibi, karşılıklı sataşmalar başladı. Çalışma olasılıkları öne sürüldü. Kampa bir hafta kaldı; bu hafta aşı uygulası yapmamız gerektiğini öne süren ler çıktı. İstekler böyleyken inşaat çalışmalarının daha önemli olduğu, o nedenle bizi işe süre cekleri olasılıkları da tartışıldı. Derken daha önceleri sınıfça aldığımız bir karar anımsandı:

-Son sınıf olarak inşaat çalışmaların affadilelim. Gerekçe olarak da güçlü bir savunma hazırlanmıştı:

-Biz; büyük binayı 1. sınıfta okurken yapmıştık. Büyük binanın temeli atıldığından içinde oturuluncaya dek okulda salt biz 30 kişiydik. Binanın çatısı kapatılınca, zemin kat yatakhane durumuna getirilip biz oraya taşınınca 7 aydır tatilde olan küçük sınıflar gelmişti. Öyleyse bizim yaptığımızı 1. sınıfta okuyan tüm öğrenciler yapabiliyor. Bir başka örnek de Hasanoğlan'da karşımıza çıktı. Köy Enstitüleri'nin yasasının tarihi 17 Nisan 1940'tır. Bir yıl sonra 18 Nisan 1941 günü biz Hasanoğlan'a gittik. Birkaç ay sonra oraya çalışmaya gelen Köy Enstitüleri'nden 12 tanesinin öğrencileri hep bir yıllıktı. Öyleyken inşaatlarda bizimle birlikte çalıştılar. Bizim okulumuyza şimdi 200 son sınıfa geçen öğrenci var. Ayrıca 30, yani bizim sayımızda 2. sınıfa geşmiş, 30 kadar da 4. sınıfa geçmiş öğrenci var. Bunların hepsi bizim yaptığımız binaları yapabilecvek güçtedirler. Böyleyken işlerin en ağır taraflarında biz çalıştırıldığımız gibi ayrılmak üzere oldujğumuz bu günlerde de, çalışmalarımız sürüyor. Oysa okulun son sınıfına geçmiş bizim sayımızın 8 katı yetişkin öğrenci var. Girmeye hazırlandığımız sınavlarımızda daha başarılı olmamız için yeteri kadar zaman ayırmamız amacıyla atölye çalışmalarımızın dışına taşan genel işlerden affımızı istiyoruz.

Derslikte ileri geri konuşanları dinleyince defterimi çıkarıp bu yazıyı okudum. Çıt çıkmadı. Sami Akıncı gülerek:

-Neden sustunuz arkadaşlar? Bunun dışında bir isteğimiz var mı? Yok!

Kahvaltıda Hilmi Altınsoy, yarı şaka yarı ciddi:

-Abi sen karşındakileri susturmak için iyi plan kuruyorsun!dedi. Hilmi ya yanlış anladı? Ya da yan lış söyledi. Benim okuduğumu tüm arkadaşlar karar altına almış, bunu söylemek için de bir sözcü arkadaş seçmişti. Benden önce Hilmi'ye yanıtlar verildi. Ancak Hilmi'nin dilinin altındaki yuvarlananın ne olduğu kuşkusu içime yerleşti.

Kahvaltıdan kalkarken duyuru yapıldı:

-Son sınıf derslikte Hikmet Özmen Öğretmeni bekleyecek!

Bu habere sevindik. Olasılıklardan biri çıkabilir:

-Aşı uygulamalarını sıcağı sıcağına yapmak!Yerlerimizde oturup Edirne söylemleri içinde uzun süre bekledik. Hikmet Öğretmen geldi, bize teşekkür etti. Kısa zamanda aşı işlerine başlayacağımızı söyledi. Edirne Fidanlığındaki bakımı, Edirne'nin bereketli toprağını övdü, Lise Müdürüne teşekkür borçlu oluğumuzu söyledi. Gitmeye hazırlanırken Eğitimbaşı girdi. Gülümseyerek:

-Buradamıydın Hikmet Bey? deyip dönerken Hikmet Öğetmen sözünün bittiğini söyleyip yürüdü. Eğitimbaşı “Günaydın!” deyip girdi. O da Edirne ile söze başladı. Edirne tarihinden söz etti. Camileri, köprüleri övdü. Bizim izlenimlerimizi sordu. Anlattıklarımızın bazıları için:

-İşte bunları yazın, gelecek yıllarda bunlar size bugünlerinizi anımsatır. İnanın ki; bunlar gelecekte çok daha güzel olacaktır. Sözü sınavlara getirdi, yuvarlak sözlerle kamp sonunda sınaylar için daha aydınlatıcı konuşacağını söyleyince İsmet parmak kaldırdı:

-Bu konuda en yetkili siz değil misiniz efendim, kamp sonuna bırakmasanız, biz bunu çok merak ediyoruz, şimdiden çalışmaya başlarız! deyince Eğitimbaşı gülerek:

-Sizi tutan mı var, oturun çalışın! deyip kaşlarını çattı. Kaşlarını çatınca gözleri de biraz büyümüş gibi bakarak:

-Sizin dilinizin altında birşeyler var, Edirne'den yeni haberler mi getirdiniz yoksa? diye sordu. Mehmet Yücel parmak kaldırdı, açık açık:

-İş çalışmalarımızın biraz azaltılmasını istiyoruz! deyince Eğitimbaşı gülümsedi:

Konu şimdi anlaşıldı. Ancak bu benim yetkim dışında olan bir olay, bunu Okul Müdürüyle görüşmeniz gerekecek. Kendinizi haklı görüyorsanız, bana söylediğiniz gibi Okul Müdürüne de söyleyebilirsiniz. Benim işlerim gibi yetkilerim de sınırlıdır. Ben açık açık Okul Müdürünün yardımcısıyım. Doğrusunu isterseniz sizin haksızlığa uğramanızı da istemem. Haksızlığa uğradığına inanan insanların içten içe acı çektiğine inananlardan biriyim. Bunu en yakın zamand. a Müdür Beyle konuşun. Bu konuyu biz de konuşmadık sayalım. Ben böyle düşünüyorum! Dedikten sonra Eiğitimbaşı ellerini, pehlivanların yaptığı gibi bir kaç kez ses çıkartarak aşağı yukarı oynattı. Daha sonra bizim geçici olarak alt kattaki boş yatakhanede kalacağımızı, kamptan sonra gene yerimize geçeceğimizi söyleyip ayrılırken, yatakların taşınma zamanı sorulunca:

-Hemen şimdi, öğleye dek bitsin! dedi. Eğitimbaşı çıkınca bir çoğumuz değişik düşünceler içinde elimizi sıralara vurduk, kimimz bir süre”cık cık cık!”yaptık. Bodrum katta yattığımız zamanları anımsayanlar, geçirdiğimiz o kış çektiğimiz sıkıntıları andı. Gerçekten biz 30 kişi, 1939 haziraınında başladığımız binanın neredeyse tamamını ekim ayına yetiştirmiştik. Salih Baydemir göğsunu gererek:

-Biz başkayız! deyince Mustafa Saatçı elini kaldırarak:

-geldiniz mi şimdi çiziye? diye sordu. Arkadaşlar bakıştılar. Mustafa Saatçı ne demek istemişti? Sefer Tunca bileklerini gösterdi:

-O sınıflarda bunlar var mı? Arif Kalkan yanıtladı:

-Vallahi var, ben yemeklerde izliyorum, tabaklara saldırışları, hele tatlılardaki kaşık hızları bizden çok fazla!Arkadaşlar gülerken Mehmet Aygün Eğitimbaşının sözünü tekrarladı:

-Haksızlığa uğradığına inanan insanların içten içe acı çektiğine inananlardan biriyim!dedikten sonra sordu:

-Bu ne demek arkadaşlar biriniz bana söylesin!Mehmet'in ciddi ciddi soruşunu dinleyen Sami Akıncı açıkladı:

-Anlaşılmayan bir taraf yok bunda be kuzum; haksızlığa uğrayan herkes elinden hakkının alındığı için acı çeker. Eğitimbaşımız da böyle olduğuna inanıyormuş. Salih Baydemir yüksek sesle:

-Ben inanmıyorum buna!”deyince gülüşlerle karışık sorular da geldi:

–    Neye inanıyorsun? Haksızlığa uğrayan kimselerin içten içe acı çektiğine mi yoksa buna inandığını söyleyenlere mi? Nöbetçi geldi, yataklarımızın taşınacağını duyurdu. İnanan kim? İnan mayan kim? diyerek yarın soruları tekrarlayarak yatakhaneye indik. Üst kat çalışmaları tam üstümüze gelmiş. Bu arada biri:

–    Böyle olduğunu bilseydim, akşam burada uyuyamazdım!deyince bir çokları:

–    Kim bu hödlek!diye bağırdı. O hödleğin Emrullah Öztürk olduğu söylenince konuşmalar durdu. Halil Basutçu yüksek sesle sordu:

–    Kim o, hödlek olmayana hödlek diyen hödlek? Canını kurtarmak mı ödleklikir yoksa korumadan ortalıkta dolaşan mı? Yanıt veren olmayınca bir kaç kişi birden sordu:

–    Konuşan salt ödlek değil korkakmış!Halil b asutçu'nun Emrullah' arka çıktığını gören sataşıcılar sustu. Oldukça suskunluk içinde yataklarımızı hazırladık. Uzanıp yatanlar oldu. Mehmet Yücel gülerek:

–    Dolambaçlı yollardan giderek adamları neden sıkıştırmaya kalkıyoruz, bırakın bizi de bir iki ay burada böyle yatalım!desek ne olur yani? Doğrusu bu değil mi? Bir kaç kişi yanıt verdi:

–    Hayır İskelet, biz gerçekten ders çalışmak istiyoruz! Derken Müdür Bey geldi:

–    Ooooo, maşallah, ne güzel! Çok mu yoruldunuz? Dinleniyor musunuz? diye arka arkara sorular sıraladı. Toparlanıp kapı yanına gittik. Müdür Bey durucu değilmiş gibi konuşarak geri döndü. Müdür Beyin gelişi ile az önce Eğitimbaşı ile yapılan konuşmalar arasın da bağ kurduk. Daha doğrusu bunu ben Müdür Beyin sesini duyar duymaz anlamıştm. Ancak Müdür Beyin kapıya yakın arkadaşlara takıldığını duyunca yanıldığımı düşündüm. Çünkü Müdür Beyi bize, öfkeli olunca son söylemesi gereken sözü çekinmeden baştan söyler olarak tanıtmışlardı. Neredeyse bir yıldır biz de tanıdık, bizdeki izlenimleri de söylenenlerle örtüşmektedir. Müdür Bey öndeki arkadaşlarla konuşa konuşa arka merdivenlerden inince, yanlış anladığımızı düşünderek biz de arkalarına takıldık. Müdür Bey yemekhane tarafına yönelirken durdu. Durunca bizim arkadaki gubumuz da yaklaşarak konuşmaları dinlemeye başladık. Sami Akıncı kısaca bizim geçen ay aldığımız kararı, kararın gerekçesini arkadaşımız Mehmet Başaran anlatacak!dedi. Müdür Bey Mehmet Başaran'a sevecen sevecen baktıktan sonra:

–    Söyle bakalım ne söyleyeceksin? dedi. Müdür Bey kendi derslerinde bir varlık gösteremeyen Mehmet Başaran'ı Sabiha Öğretmenin etkisiyle, özellikle de başarılı Akın Piyesi temsili ekibinde bulunmasından sonra tanımıştı. Mehmet Başaran'ın ne soylediğini tam duyamadım. Ancak Müdür Bey yüksek sesle:

–    Söylemek istediğini bile doğru dürüst anlatamıyorsun. Ne söylediğini duyamadan ben sana ne söyleyeceğim? Medine dilencileri gibi mıy mıy mıy ediyorsun. Tek anladığım çalışmak istemediğin. Ne demek çalışmamak? dedikten sonra hepimize bakarak:

–    Asıl çalışmalar bundan sonra başlayacak. Hepinizi işbaşında görmek istiyorum, hem de dim dik durarak, işleriniz başında olacaksınız!. Sizin sınavlarınızı biz yapacağız; sınavlarınız iş başında olacak. Sizler, öyle görücüye çıkan köylü gibi süslenerek sınava girecek değilsiniz; yakında bunu göreceksiniz!dedikten sonra Sami Akıncı'ya:

–    Ahmet Beyden bir diploma örneği al, arkadaşlarına oku, hangi derslerden sınav olacaklarını öğrensinler!diyerek hepimizi süzdü. Yutkunur gibi ümüğü birkaç kez inip çıkktıktan sonra:

–    Beni bu gibi küçük şeyler için üzmeyin, sizden bunları beklemiyordum!deyip ayrıldı. Yemek zili çalmıştı, konuşmadan, arka arkaya dizilip yemeğe gittik. Uzun süre bir birimizin yüzüne b akmadan öylece kaşık tıkırtısı dinledik. Sonunda Salih Baydemir sessizliği bozdu:

–    Dilencilerin de çeşitleri mi var? diye sordu. Arkası geldi; meğer ne çok dilenci türü varmış!Hasan Üner on çeşit saydı. Bunların beş tanesi öğrenciler tarafından ortaya getirilmiş. 1. Öğretmenden not dilenmek, 2. Yazılı sınavlarda arkadaşından yardım dilenmek, 3. Haftra içi ödevleri için kopye dilenmek, 4. (İçenler için)Sigara dilenmek. 5. Şık görünmek için pazar ya da bayramlarda arkadaşlarından giysi, kravat ya da ayakkabı dilenmek. Hasan daha sayacaktı ama Hilmi Altınsoy “Sus!”diye bağırdı. Hilmi'nişn tepkisi de benim sabrımı etkiledi. Hasan'ı neden susturduğunu sordum. Hilmi, biraz da öfkeli olarak:

–    O, bildiğinden falan değil; yakın arkadaş diye güvenerek benim ona yaptığım ricaları sıralıyor! deyince arkadaşların neşesi geldi. Salih Baydemir Hasan'dan bir daha saymasını istedi. Hasan ağır ağır bir daha sayınca Salih, üç tanesinin kendisin de olmadığını. Bu kez de Hilmi, kensisinde iki tanesinin olmadığını söyleyerek üçe razı olduğunu duyurmuş oldu. Sıra ötekilere gelince ilk sıra için aşk seçildi. Ancak aşkın sevgi dilenciliği olup olmadığı üstüne doğru dürüst bir tartışma yapılamadı. Bir bayın bir bayanı sevip istemesi dilencilik olur mu? sorusu sorulurken Ahmet Kun Öğretmen geldi. Yusuf Asıl eğilerek:

–    İşte bir dilenci, gönül dilencisi!deyince susturduk. Ben savundum, o zaman bütün pazarlarda alış veriş eden insanlar dilenci durumuna düşerler. Dilencilik birilerinin bir başkasından karşılığını vermeden öylece istemesidir. Evlenen insanlar karşılıklı bir anlaşma yapmaktadır. Hovarda ya da külhanbeyi denilen insanların bedavacı olarak bayanları kandırmak için yaptığı yaltaklıklar belki bir tür dilencilik olur. Hasan hemen hopladı:

–    Benim sıraladıklarımdan birini buldunuz; ”Gönül dilencisi!”

Topluca inşaate gittik. Namık Ergin Öğretmen bizi iyi karşıladı, Edirne'yi sordu:

–    Edirne'nin hava olarak en iyi zamanıdır, nehirlerde su azalınca kasvet çöker Edirne'ye dedi. Kasvetin ne olduğunu sordu. Tam önünde üzgün üzgün Mehmet Başaran duruyordu. Namık Öğretmen Mehmet Başaran 'a ilk yıllar Küçük Mehmet diyordu, onu a nımsadı gülümseyerek tekrar sordu:

–    Kasvetin anlamı nedir? Yusuf Asıl yetişti:

–    Arkadaş bugün biraz kasvetli!”deyincde Namık Öğretmen sözü uzatmadı:

–    Öyle mi! O halde biz de kasvete kasvet katmayalım!deyip işbölümü yaptı. Bizi atölyeye gönderdi. Geldiğimie teşekkür etti; yeri geldiğinde çağıracağını gülerek ekledi.

Atölyede 4. Sınıflardan çocuklar vardık. Araların da Mustafa Çöreği görünce Ruşen'i anımsadım. Halis Öğretmen onlardan birini yanıma almamı söyleyince önce Mustafan ın baktığı gördüm. Sanırım o gelmek istiyordu; istemeyerek gözlerimi kaçırıp yanındaki Süleyman Kızılkayayı çağırdım. Oysa Süleymanla hiç çalışmamıştım. O da mı bir şeyler sezinledi ne bir ara kendisini neden seçtiğimi sordu. Bir üst sınıftaki Süleyman Gege ile çok çalışmalarımız olduğunu, adaş oldukları için onu da denemek istediğimi anlattım. Ayrıca onu bazı işlerden anımsadığımı, birlikte nöbet uttuğumuzu anımsattım. Süleyman gerçekten çalışkanmış, bana Süleyman Gege'yi aratmadı. Böylece Ruşen'ı unutmaya çalıştım ama paydos'a doğru Süleyman kendiliğinden açıverdi:

–    Ruşen'in mezarı hep o köyde mi kalacak? Soru kafamı karıştırdı, soru niçin soruldu? Süleyman arkadaşlarının konuşmalarına tanık olmuştur. Acaba özelliklke mi bana sordu? Öyle olduğunu düşünüp anlattım:

–    O köyde benim çok yakın akrabalarım var. Köyün Muhtarı Kamber Uzun, benim babamın ablasının oğlu. Açık açık Kamber Uzun'la ben kardeş çocuklarıyız. Bu nedenle ben Ruşen'in orada kalmasını isterim. Ancak onun anne-babası dilerse kendi köylerine alabilirler. Bunun dışında Ruşen'in mezarı konusunda konuşmaya gerek yok. İlerde okul yönetimi onun mezarını yaptrırıp taş diktirir. Taşında adı yazacağı için gidenler, anıp dualarını ederler!Süleyman anlattığıma çok sevindi:

–    İyi ki sordum, bunları bilmiyordum, arkadaşlarıma analatacağım; onlar da sevinecekler!dedi. Süleyman'la konuşa konuşa iki kapının sekiz kasa, 12 de kapı kanadı parçalarını hazırladık. Süleyman 4. sınıfa geçmesine karşın elektrikli tezgah yanına yanaşmamış:

–    Biz hep karışık işlerde çalıştık abi, doğru dürüst marangoz-yapıcı olarak bile ayrılmadık!dedi. Süleyman'a bir şey demedim ama içimden kendimle bir karşılaştırma yaptım. 1939 temmuz-ağustos aylarında ben daha 1. Sınıfta sayılıyordum ama elektikli tezgah başında büyük binanın tüm çerçevelerini, (Bodrum katlarıyla 40 adet) tüm kapılarını (Çift kanatlı büyük kapıyla 22 adet) kesmiştin. Gerçi ben o zaman 18 yaşımdaydım. Süleyman şimdi 16 yaşında olduğunu söylüyor. Oysa benimle çalışan Yusuf Asıl, Hasan Üner o zaman 13-14 yaşlarındaydılar. O zaman doğrudan makineye geçmeseler de şimdi benden daha dikkatli kullanıyorlar. Yusuf Asıl'ın söylediğine göre yaşı şimdi 17. Süleyman'dan bir yaş büyük.

Paydosta çekinerek Talat Tarkan Öğretmene gittim. Beni gülerek karşıladı. Anahtar masası üstündeymiş, alıp gösterere:

–    Aydın piyanodan çabuk sıkıldı, Yıldız ise hiç yanaşmadı; akordiyon yeter, deyip ses çalışmalarını sürdürüyor!dedi. Anahtarın bende kalabileceğini söyledi. Arakasından da:

–    Bir süre sonra, (Ay başında) yeni Müzik Öğretmenimiz gelecek, o zamana dek yararlan! diye ekledi. Anahtarı alıp çıktım ama müzik öğretmeni hakkında bilgi istemediğime üzüldüm. Artık Asım Öğretmenin olmayan odaya üzgün olarak girdim. Piyano açık olarak bırakılmış. Yan tarafta Okullarda Solfeş adlı bir kitap var. Kuşkulandım:

–    Buraya bir başkası da girmiş olabilir!bir iki tıngırdattım. Aklıma Edirne'deki Komparsite geldi. Notaya bakmadan da çalınıyor. Bir iki denemeden sonra çıkardım. İşin ilginci hoşuma da gitti. Uzun süre komparsiteyi tekrarladım.

Dersliğe gittiğimde herkesin bişeyler söylediğini, kimsenin karşısındakini dinlemeden soru sorduğunu gördüm:

–    Bu hangi ders? Bunu biz okuduk mu? Sınavına gireceğimiz dersler tahtaya yazılmış, onlar sorgulanıyormuş. Sami Akıncı gülerek bir iki kez:

–    Vallahi kardeşim kağıt burada, işte buna diploma örneği derler. Burada ne yazılıysa ben de oraya onları yazdım!Tahtaya bakarak ben de oldujğiuj gibi yazdım:

–    Türkçe, tarih, coğrafya, yurtdaşlık bilgisi, matematik(aritmetik, cebir, geometri)fizik, kimya, tabiat ve okul sağlık bilgisi, yabancı dil(Almanca olacak), el yazısı resim-iş, beden eğitimi ve ulusal oyunlar, müzik, askerlik, ev idaresi ve çocuk bakımı, öğretmenlik bilgisi(tolumbilim , iş eğitimi, çocuk ve iş ruhbilimi, öğretim metodu ve ders tatbikatı, eğitim ve iş eğitimi tarihi), zirai işletme ekonomisi; ve kooperatifçilik, ziraat ve sanat dersleri(Seçtiği sanat kolu) Yazdıklarımı saydım 25 ders ediyor. Birden bana da çok gibi geldi. Arkadaşlara baktım salt bu yılın derslerini sayıp söyleniyorlar. Sözümün geçeceklerini uyardım;

–    Geçen beş yıl içinde okuduklarımız ya da okumamız gerekenlerin sayılmasını önerdim. Sayanlar oldu. Genellikle 20-22 ders sayısında anlaşma sağlandı. Bu kez derslerin adlarını ele aldık. Uzun süre konuşup akıl yürütme yöntemiyle bizim okulun kimi yenilikleri, sırasında uygulamaya koymadığına karar verip yakınmalarımızı azalttık. Buna en güze örnek olarak Eğitimbaşını gösterdik. Benim mektuplaştığım beş köy enztitüsünde Eğitimbaşı varken bizde olmamasını eksiklik olarak saydık. Ayrıca tüm Köy Enstitüleri Ulusal oyunları oynarken bizim okulda oynanmaması da bir olumsuz örnek oldu. Oysa şimdi Ulusal Oyunlardan sınava gireceğiz. Bana göre geçtiğimiz beş yıl içinde hiç görmediğimiz ders olarak fizik, kimya dersleri, çocuk ve ruhbilimi, iş eğitimi, zirai işletme ekonomisi. Öbürlerini değişik sınıflarda az da olsa gördük. Örneğin coğrafyayı 1. sınıfta okuduk. Beden eğitimini 1. 2. sınıflarda gördük(/Ulusal oyunlar yoktu) Matematik(aritmetik-cebir-geometri 1. 2. 4. sınıflarda gördük. Ev ekonomisi, kooperatifçilik üstüne bilgileri değişik dersler altında gördük. Öğretmenlik bilgisi dersinde de o grup dersleri son iki yıldır din ledik, bir bölümüne de katıldık. Toplumbilimle, iş eğitimi tarihini ders olarak görmedik. Ancak iş eğitimiyle ilgili Booker Washington'un Tudsegee okulunu incelerken bu konuya değinilmişti. Ayrıca Köy Enstitüleri ile ilgili 3803-4274 sayılı yasalar okunurken bu konulara değinilmişti.

Akşam yemeğinde Yusuf Asıl'ın coşkusu görülmeye değerdi:

–    Ben size oyun öğretmeye kalkınca alay ediyordunuz. Görelim şimdi oynayanlara göçek(Köçek) möçek diyenleri. En çok Hilmi Altınsoy alındı:

–    Yanılmışız, yanılan insanın yüzüne bu denli vurulur mu? deyince söze ben de karıştım:

–    Yanıldığını kendin kabul etsen vurulmaz ama, sen, senin gibiler bunu kabul edecek anlayışı göstermediler. Eğer tahtaya yazıldığı zaman Ulusal oyunları görünce:

–    Haklıymışsınız arkadaşlar, yıllardan beri biz yanlış düşünmüşüz, size karşı oluşumuzu hoşgörün!gibi sözler söyleseydiniz, o zaman Yusuf'un karşısına ben de çıkardım. Şimdi karşısında değil yanındayım. Üstelik Yusuf az bile söylüyor. Bundan sonra sınavlara girene dek zaman zaman daha fazlasını dinlemeye hazırlanın. Sizin anlayışsızlığınız yüzünden titreye titreye atölyelerde akordiyon çalıştım. Elin çocukları, öteki sınıflardakiler beni dersliklerine neredeyse sürükleyerek götürmelerine karşın benim sınıf arakadaşlarım bir kez olsun derslikte çalmamı istemediler. Şimdi onları oyun için ortalığa çıktıklarında söyleyeceğimi istersen şimdiden duyurabilirim:

–    Fazla büyüttünüz küfeleri biraz silkeleyin de yükünüz hafiflesin! Hilmi eğilerek yüzüme baktı:

–    Sahi söyleyecek misin bunu? Yanıtım kısa ama kesin oldu:

–    Benim çalışarak başardığımı, tembeliğinden başaramayana neden söylemeydeyim? Ben çalışıp öğrendim. Bak Yusuf tanık:

–    Biz, şimdi birlikte oynadığımız, Dağlı, Bengi, Güvende, Arpazlı, Harmandalı Zeybeklerini öğrenmek için tam 15 gün her öğle paydosunda en az bir saat ter döktük. Sizler o saatlerde serin gölgeler altında şimdi kardırmakta zorluk çekeceğinizi söylediğim küfelerinizi büyütüyordunuz. Hilmi sordu:

–    Bana mı söylüyorsun bunları?

–    Sana neden söyleyeyim? Bana karşı olan tek sen değilsin. Tek olarak kimseye söylemiyorum. Ortalıkta bir ters anlayış var. Yıllardır biz bir şeyler öğrenmeye çalışırken dolaylı dolambaçlı konuşmalarla bizi engellemeye çalışanlara; “Aferin, ne iyi ettiniz, biz layıktık öyle sataşmalar!” dememiz beklenemez!Okuduğumuz öykülerde, romanlarda çalışanları köstekleyen kişileri tanıdıkça onlara ne dedikse bizi kösteklemeye kalkışanlara da aynı sözleri söylemek bizim hakkımız. Örneğin Yaban romanını bitirdiğimizde Salih Ağa için neler demiştik? Yeşil Gece'nin Cabir Beyi, Zührü Efendisi nasıl tiplerdi, onlara neler demiştik? Kuyucaklı Yusuf romanında tanıdığımız Hacı Etem'in, Şerif Efendi'nin çevresindekileri namuslu insanları nasıl kösteklediklerini gördüğümüzde dediklerimizi anımsayalım!Onlar hep kıskançlıklarından bu yollara sapmıştır. Kıskanan insanların gözleri şaşı görürmüş. İşte bizim arkadaşların bazıları hep şaşı gördü. Bunu düpedüz tembelliklerinden yaptılar. Onlar gerçekte kendileri kaybediyor ama yanındakilere de zararları oluyor. Bakın bügün Müdür Beyin paylaması da bu yüzden oldu. Bir çok arkadaşımız da benim gibi çalışmaktan kaçmıyor. Böyleyken nasılsa ortaya işlere gitmeme fikri atıldı. Bunun gerçekleşemeyeceğini bilenler salt tartışmalardan, açıkçası kişisel zarar görmekten çekindikleri için sustular. Sustular ama susmanın bedeli olarak bile bile paparayı yediler. Bakın, ders yılı boyunca günlük ders saatlerinin yarısı boş geçti. O saatlerde “Birlikte çalışalım!” önerileri yapıldı. Neden olumlu sonuç alınamadı? Çalışkan arkadaşımız Sami Akıncı benim bildiğim en az on kez, Almanca, matematik çalışmaları için yardımcı olacağına söz verdi. Sami bunu benim için önermemişti, o derslerden zayıf olanları düşünmüştü. Kimdi bu zayıf olanlar? Onlar kendilerini bilmiyor mu? İşte sınav geldi kapıya dayandı. Şimdi telaşlananlar kimler? Çok değil geçen hafta Edirne lisesi öğrencilerini gördük, boş zamanların da kendilerine nasıl eğlence konuları buluyor. Çocuklar eğlenmek için kendileri neler uyduruyor, okuduklarından yararlanıyorlar. Söz gelimi Karga ile Tilki, Ağustos Böceği ile karınca, Fare ile Aslan, Kurt ile Kuzu fabllerini biz de okumuştuk. Onların yaptığını hiç düşündük mü? Yıllar önce temsiline kalkıştığımız Mavi Yıldırım piyesini bir türlü sonuçlandıramamıştık. Anımsamaya çalışalım neden başaramadığımızı, nedenleri görmezden gelmek, hepimizin zararına oldu. Sözde Atasözlerimizi dikkatle okuduk, sayısız Atasözü üsten de durduk. İşte bunlardan bir tanesini benim demek istediğimi en güzel şekilde özetlemektedir; “Kurunun yanında yaş da yanar!”Kurunun yanında yaş da yanar! Sözünün anlamı çok açık:

–    İstenmeyen olaylara ayırdında olmadan girenler de olayları bilerek başlatanlar gibi ceza görür. Bizim sınıftaki arkadaşların durumu da budur. 3-5 kişi tembelliğinden bir tavır alıyor. 3-5 kişi de onların hatırı için onlara katılıyor. Bir o kadarı da onlarla cebelleşmemek için susmayı yeğleyince 29 kişinin 20'si olumsuzluk alanında toplanmış oluyor. Kalan 9 kişi istediği kadar diretsin, tüm sınıfı değil ancak kendilerini savunmak zorunda kalıyorlar. Şimdi ben kendimi savunuyorum. Belki bir kaç kişi daha bana benzediği için birlikte gibi görünebiliriz. Ancak bizim ki birliktelik değil bireysel çabalardır. Oysa biz 5 yıldır birliktelik kurabilseydik daha güçlü olur bu gücümüz ilerki yıllarda da işbirliği yapmamızı kolaylaştırabilirdi. Bakın okulu bitirip ayrılmayı konuşuyoruz. Hepimiz gideceğimiz köyleri aklımızdan geçiriyoruz. İçimizden hiç kimse bir öteki arkadaşıyla aynı köye gitmeyi konuştu mu? Aynı köyden geçtim yakın köye atanıp işbirliği yapmayı tasarlayan var mı? Oysa bizden sonraki sınıflarda bu var. Köyüme gideceğimi sandığı için kendi köyü bana yakın arkadaşlardan bişrlikte çalışacağpımıza sevinenler olduğunu görünce şaşırdığımı söyleyebilirim. Oysa bunu daha Edirne, Alpullu atölyelerin de çalışırken Naci İnan, Hamdi Bağ, Namık Ergin, Hasan Çevik, Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenler öğütlemeye başlamıştı.

Arkadaşlar beni öylece susarak dinlediler. Sözlerimden kendilerine olumnuzluk payı çıkarıp çıkarmadıklarını bilemem ama söylediklerimi dikkatle dinlemeleri haklı olduğumu gösteriyordu. Birey olarak Hilmi de söyldediklerim içinde değildi; ne var ki onun kişisel adamsendecilik tavırları onu, o dediklerime yaklaştırıyordu. Az bir suskunluktan sonra Recep Kocaman:

–    Haklısın, bunda hepimizin suçu var. Ben sustuysam, konuşanlar da etkili olmamış besbelli. Olsaydı kesinlikle onun yanında olacaktım!Yusuf sevinçli, Recep'e sarıldı:

–    Sen zaten onun yanındasın!dedi.

Derslikte askerlik kampı üstüne balonlar uçuruldu. Bir üsteğmen varmış, şap şüp dövüyormuş. Salih Sevilmiş'i tokatlamış, Rafet Kurşun'u koşturmuş; Mehmet Karadeniz'e ceza vermiş, türü sözler dolaştı.

Konuşmalara kendimi kaptırmadan çalışma programı yaptım. Kampa dek Müdür Beyin derslerini toparlayıp notlar çıkaracağım. Kamp sürecinde okuyabildiğim kadarıyla onları okuyacağım. Kampta yazı yazmam zor olacağı için yazı gerektirecek olayları çok güvendiğim belleğime bırakacağım. Yazılı çalışmam gerekecek dersler Matematik, (Aritmetik-cebir-geometri)fizik, kimya. . . .

Halil Basutçu yanıma geldi gülerek bana sordu:

–    Sen ne diyorsun bütün bunlara? Ben de ona sordum:

–    Sen aldırma bunlara, sen nasılsın?

Halil, zaman zaman iyi olduğunu; tam “İyi oldum!”diyeceği sırada gene başağrısı başladığını anlattı. Üzüldüm ama gene de:

–    Sakın öyle deme, demeyince geçer gider! dedim. Halil de kamptan rahatsız olanlardan biri:

–    Anlamsız şeyler yaptırıyorlar. Yaptırdıklarının hiç birisi öğrenilecek şeyler değil!Halil haklı;

gösterilenler günlük yaşamda yapılan hareketler.

Zil çalınca birlikte aşağıya indik. Binanın ilk yılında da burada yatmıştık. Halil gülerek:

–    Yıllar sonra buraya gelirsek belki o zaman da bizi buralarda yatıracaklar!diyerek güldü.

Yatınca da yıllar sonraları düşündüm. Yıllar sonraları nasıl olacak? İnsanlar hep konuşuyor:

–    Yıllar önce, yıllar sonra. . . Babamın yıllar önceleri hep savaşlarla ilgilidir; savaşın kendisi olmasa bile sözler, anlatılan olaylar savaşlara yaslanır:

–    Balkan Savaşı'ndan yıllar önce şu tarlayı satın almıştım; ya da Seferberlik'ten(1. Dünya Savaşı) yıllar önce İstanbul'a 4. gidişimde aldığım saati Ali Ağabeyin sahiplendi. 93 Savaşı'nda yıllar sonra bir kez eski köyümüze gitmiştim. Sultan Hamit (2. Abdülhamit) tahttan indirildikten yıllar sonra öldü. v. b.

 

15 Haziran 1943 Salı

 

Şimdiye dek daha doğrusu çift ya da üçlü ranzalara çıkalı beri alt katta yatmamıştım. Bu kez alta düştüm. Nedenini düşündüm. Sıralamayı başlatan kimse sanırım ılk ranzanın üstünden başlatıyor. Öyle olunca numaram hep üste geliyordu. Bu kez bir numara atladı. Gerçekten 6 Ali Güleren arkadaşımız okuldan ayrıldı. Bir bakıma sevindim. İki çantamı da alta yerleştirdim. Yer darlığı nedeniyle dolap getiremedik.

Arkadaşlar, dersliğe yaklaştıklarkını söyleyip gülüşüyorlar. Mehmet Yücel:

-Artık rahat çalışabilirsiniz! deyip kahkahayı basıyor.

Derslikte konu gene tahtada yazılı diploma dersleri. Soranlar oluyor:

Bu Toplum Bilim de ne oluyor? Sami Akıncı açıkladı:

-Toplum Bilimin ötdei adı Sosyoloji. Sosyoloji liselerde, Öğretmen okullarında ders olarak okunuyor. Sami de iki ders ekledi:

-Psikoloji ile Mantık yazmamışlar, oysa liselerde onlar da okutuluyor. Sami'ye kızanlar oldu:

-Onları da sen ekle!

Böyle diyenler oldu ama Hasanolğlan'da başımızdan geçen bir olay anımsatılınca bu kez Mantık okumayışımıza üzülenler çıktı. Hasanoğlan'da çadırda bir süre ders yapmıştık. Dersimizin birine M illi Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel gelmişti. Hasan Ali Yücel sanırım yaşamında ilk kez çadırda ders görmüş olacak bizi belki teselli etmek amacıyla uzun uzun sorular sordu, yanıt veremediklerimizi önemsemedi, kendi yanıtladı. Aramızda gezerken Sami Akıncı'nın önündeki bir kitabı alıp gösterdi:

-Bu kitabı okuyor musunuz? Okumadığımızı söyledik. Kitabı kendisi yazdığını, amacının öğrencilere yardım etmek olduğunu, henüz orta üçüncü sınıfta olduğumuz için onu okumakta geç kalmadığımızı ancak lise 2. sınıfa geçince ders olarak okuyacağımızı anlatmıştı. Kitaptan rastgele bir sayfa çevirince karşımıza İsac Newton'un resmi çıkmıştı. Onu duyup duymadığımızı sorunca renkler çarkından , Yer çekiminden döz etmiştik. Bu kez de hangi ulustan olduğunu sormuşltu. Arkadaşlar sıra ile Alman, Rus, Amerikalı, Fransız dediler. Söylenmedik İngiliz kaldığını anımsayınca birden:

-İngiliz! diye bağırdım. Ben “Aferin!” beklerken Hasan Ali Yücel güldü:

-Başka hani ulus kalmıştı ki? diye sordu. Oturmam için eliyle işaret etti. Oturdum ama canım sıkıldı. Birden:

-İvedi söylenen yanlıştan, geç söylenen doğru daha iyi değil mi? diye sordum. Birden bana:

-Ne dedin, ne dedin? diyerek bakınca; sözmüğmü terkrarladım. Bu kez de kitabı göstgererek:

-Sen bu kitabı okumayı hak ettin!”demişti. Bunu anımsatınca bir kaç kişi böyle bir şey anımsamadıklarını söylediler. Hep gülüştük. Ancak bir bölümümüz olan bu olayı anımsamayanlara, ötekiler de o günleri unutanlar içindi. Çünkü o gün çadırda 15 arkadaşımız vardı. O zaman dersleri bölünmüş olarak yapıyorduk. 15 'imiz öğleden önce, 15 'imiz de öğleden sonra Külür dersi görüyorduk. Hasan Ali Yücel bizim sabahçı gruba gelmişti. Sami Akıncı olayı doğrulayınca konu gene Mantık dersine döndü:

-Koskoca Milli Eğitim Bakanının okuyacağımızı söylemesine karşın Mantık dersinden habersiz lise bitirmiş sayılacağız!diyenlere karşı gülerek:

-Kim demiş onu? dedikten sonra Lüleburgazlılarla Hasanoğlanlıların sözleri tekrarlandı:

-Eğitmen okulu, Küçük Eğitmenler, Enüstüler, Enüstü Mektebi. . .

Kahvaltıda da hem güldük hem de bir birimizi teselli etmeye çalıştık:

-Ne derlerse desinler, işte öğretmen oluyoruz. Öğretmenliği beğenmezsek askerde teskere bırakıp subaylığımızı sürdürürüz!Bu düşünceyi hepimiz beğendik. Bu kez de asker olarak kalırsak hangi sınıfları seçebiliriz? sorusunun yanıtını aramaya başladık. Askerlik dersimizde bir önceki yıl gelen Nurettin Üsteğmen genel olarak “Yazıcı sınıfı!” demişti. Bir çoğumuzun dudak büktüğünü görünce de Nurettin Üsteğmen:

-Daha iyi ya, en azından büyük merkezlerde kalma şansınız olacak. Bir kaç yıl içinde terfi edip Yüzbaşılığa yükselince en az Tümen Merkezlerinde çalışacaksınız. Tümenlerin hemen hemen hepsi en az Lüleburgaz gibi büyükçe yerlerdedir. Lüleburgaz'ı az mı buluyorsunuz? Daha ne istiyorsunuz yani? İstanbul'a, Edirne'ye yakın, ortaokulu var, treni var. Öteki sınıflar, çok küçük birliklere bölünüp dağ bayır demeyip en ücre köşelerde dolaşıyorlar. Özellikle yaşlanınca sıkıntılar katmerleşiyor. Örn eğin çocuklar büyüyünce okul sorunları çıkıyor. Çocuklarını yakınında okutamayan babaların durumları hiç de hoş olmuyor. Bu yüzden yakınan çok babalar gördüm!”demişti.

Arkadaşlar bana hemen Yazıcı sınıfını yakıştırdılar. Önerilerine karşı fazla diretmedim. Bu kez de onları hoşlanacakları sınıflara yakıştırdım. Salih Baydemir'i istihkam, Recep Kocaman'ı Topçu, Hilmi Altınsoy'u(Tekirdağlı olduğu için) Denizci, (Ona Bahriye olarak söyledim)Yusuf Asıl Jandarma(Çok açıgöz olduğu için)Harun Özçelik Harita Subayı, Hüseyin Orhan 'ı Levazım, Mehmet Aygün'süvari, Hasan Üner'i Ulaştırma sınıfına yakıştırdım. Herkes seçildiği sınıfı sevdi. Gerçekten öyle birşey olmuş gibi neşeli olarak kahvaltıdan ayrıldık. Dersliğe giderken koridor nöbetçisi beni Ahmet Ağabeyin aradığını söyledi. Ahmet Ağabeyi 5 yıldır tanırım, hep iyi şeyler söylemiştir. Ancak son günlere yaklaştık, olsa olsa onun defterinde birkaç lira alacağım yazılı onu verecektir!diyerek gittim. Ahmet Ağabey gülümseyerek:

-Haydi bakalım yarım kalan işimizi tamamlayalım!deyince anımsayamadım. Biraz da kuşkulanarak:

-Hangisini? diye sordum. Ahmet Ağabey:

-Öğrenci numaralarını değiştiriyorduk!deyince anımsadım. Orhan derken sözümü kesti. Yalnız bu kez arkadaşını değiştireceksin. Konuyu Müdür Beyle konuşurken eşi Leman Öğretmen de vardı, yazı sözü edilince hemen arkadaşınız Harun Özçelik'i önerdi. Bu kez de onunla çalışalım. Ben im için hiç bir sakınca yok. Üstelik gerçekten Harun Özçelik hepizden daha güzel yazı yazıyor. An cak yazılar bitti, adların karşılarına numaralar yazılacak. Ahmet Ağabey izinleriniz alındı arkadaşı al gel!dedi. Arkadaşlar atölyenin kapısında Halis Öğretmeni bekliyordu. Harun'un revirde olduğunu söylediler. Revire gittim. Harun revire ilaç almak için gitmiş, iyi oluğunu söyleyince elinden utup bir şey söylemeden Ahmet Ağabeyin odasına götürdüm. Ahmet Ağabey olayı Harun'a tekrarladı. Eski numaraları yok sayıp ad listesini bir kaç kez saydık. Harun bana:

-Sen dikkat kesil arkadaş, ben dikkatsizim, sen ne söylersen yazarım. Bir süre şakalaştıktan sonra(Bozarsak geceleri çalışarak yenisini yazma konusunda) başladık. İlk aşamada bizim sınıfı tamamladık. Benim güzelim 66 numaram oldu 20. Üzüldüğümü söyleyince Ahmet Ağabey takıldı: 66 numaranın nesi var 20 daha akılda kalır bir sayı değil mi? Ahmet Ağabeye Edirne'den başlayarak numaramın özelliklerini anlattım. Boyumun 166, kilomun 66, olduğunu dahası, ev numrfamızın 66 olduğunu, köyümüzün hane sayısının da 66 olduğunu söyleyince Ahmet Ağabey şaka ediyorsun , bu kadar da olmaz diyerek dosyamı çıkarıp nüfuz kağıdımdan ev numramıza baktı:

-Haklıymışsın!deyince bu kez bir başka olay anlattı. Edirne'den sonra ilk kez köye gidince bu söylediklerimi babama anlatınca babam gülerek:

- Onlara bir 66 daha ekleyebilirsin, bu yıl benim yaşım 66. İlerde Edirne'ye okumaya gittiğimde b abam 66 yaşındaydı diyebilirsin!demişti. Ahmet Ağabey yüzüme bakarak:

-Gerçekten şaştım, haklıymışsın. Gene de üzülme, okulunu 66 numara ile bitiriyorsun. Özellikle sizin sınıf için bu numaralar salt diploma numrası olarak kalacakır. Bu değişiklik yeni ders yılı için hazırlık. Sizin içinse bu yeni numaraların hiç bir önemi. Yoktur.

Yemekte arkadaşlar bizi soru yağmuruna tuttu. Harun'la numara değiştirme sözünü kullanmayacağımıza söz vermiştik. Söylersek, bir çok sorular sorulur, tartışmalar çıkar düşüncesiyle böyle bir karar aldık. Bunun yerine kiler tartımları yapıldığını; Harun'un yazı yazdığını benimse yük taşıdığımı söyledik. İşin içine yük taşıma girince kimseden ses çıkmadı.

Öğleden sonra Ahmet Ağabey uzun süre gelmedi. Bir sorun çıkmadı biz bize sınıfın birini daha b itirdik. Paydosta karşı köşede satranç oynayanların yanına gittim. Cavit Kafkas geldi. Kampta rahatsız olmuş. İki gün revirde yatmış akşam kampa dönecekmiş. Bir de üzücü haber:

-Müdür Bey Hasan Gülümser'i çağırıp konuşmuş:

-Ayağını denk al, seni okuldan atarım! demiş. Üzüldüm. Nedenini sormadım, biraz biliyorum. Ancak Müdür Bey bunu nereden ya da kimden öğrendi? Satranç oynadım, önce Ahmet Baştürk'le sonra da Mürsel Dilek'le oynadım. Bizi izleyen Kamil Varlık dışardan karışınca onu çağırdım. 4. elde fil-vezirle şahını sıkıştırınca Kamil kahkahalarla gülerek kalktı. Kime güldüğü sorulunca da kendine güldüğünü söyleyip bir daha kahkaha attı. Hile yapmaya kalkmış ama şeytan onu önlemiş. Santrançtan sonra bir süre piyanoda la Komparsite çaldım. Kapı önünden geçerken Abdullah Erçetin dinlemiş, dersiliğe dönünce:

-Kapıdan dinledim, çok güzel çalıyorsun! dedi. Abdullah Erçetin'in böyle demesi çok hoşuma gitti. Abdullah kulaklarıyla sesleri çok güzel kavrıyor. Bu özellinden dolayı arkadaşlar arasında m üzik alanında önder sayılıyor. Oysa Abdullah çalışmadığı için gerçek müzikten habersiz. Örneğin müzik çalışmalarında ikinci sesi oluşturan fa anahtarından habersiz. Diyez ya da bemol dizilerini bilmiyor. Ben Abdullah'ı biraz Mahmut Ağabeyime benzetiyorum. Duyduğu şarkıyı o da hemen kapar. Kahveye yeni plak gelince iki kez dinlese, dinlediğini hemen söyler. Köyde bu konu olur:

-Mahmut, plak alırken hep bildiği şarkıları alır! deyip takılırlar. Oysa plakları kesinlikle Ali Ağabeyim seçip almaktadır.

Yemekte arkadaşlar Eğitimbaşının sürekli yemeğe gelmesini irdelediler:

-Bekar olduğuna göre ne yapacaktı? diyenler oldu. Onlara karşı olanlar da:

-Evine getirtemez mi? Sorusu sordu. 3. Olasılık olarak ben de:

-Öğrencileri yakından gözlemek için olmaz mı? savını öne sürdüm. Sonunda da, sürekli gelmesinin her bakımdan yararlı olduğu kanısında birleştik.

Derslikte, sınavlar için hazırlık notları çıkarma planları yaparken sınavı yapılacak iki dersin konularını bile bilmediğimize üzülüp bilgi almayı düşlerken aklıma geldi; bunu pekala Eğitimbaşımıza sorabilirim. Hiç değilse genel olarak; şu, şu, şu konularden söz ederse, o konuları ararım. Toplumbilimi anlar gibiyim ama gene de aklımdan geçeni söyleme cesaretim yok. Toplum, topluluğu çağrıştırıyor. Toplam gibi bir şey olabilir. Nasılsa aklıma geldi, Asım Öğretmenin sesi kulaklarımda çınlar gibi oldu:

-Al şu kitabı bir oku; sınavlarınız buna göre olacakmış. Ben ayrıldığım için bir işime yaramaz. Sen bak bir incele! demişti. Kitabı o gün sırama sıkıştırmış bir daha da ellememiştim. Sevinmemle birlikte korkuya da kapıldım; kaybolmuş olabilir. Korkarak elimi uzatıp tüm kitakları çıkardım. Küçük kitap orada: Türkiye Cumhuriyeti-Maarif Vekilliği-Köy Enstitüleri Müfredat Programı . İç sayfada da

T. C.

Maarif Vekilliği

Talim ve Terbiye Heyeti

Karar Sayısı: 75

Karar Tarihi: 4/v/1943

İlk Öğretim Umum Müdürlüğünün 3/111/1943 tarih ve 6/678 saılı yazısı ile heyetimişe tevdi edilen Köy Enstitüleri Öğretim programı ile ders dağıtma cedvelinin bağlı suretlere göre kabulü uygun görülerek işin Vekillik Yüksek Makamının tasvibine arzı kararlaştı.

 

Muvafıktır

4/v/1943

Maarif Vekili

Hasan Ali Yücel

Kitabı okşar gibi aldım. Hem seviniyorum hem de kuşkuyla bakıyorum. İçinde işime yarayan bilgiler olursa hoplayacağım. Ya olmazsa? Boşuna sevindiğime üzüleceğim. Bir yandan da Asım Öğretmen bunu karıştırmadan bana vermiş olamaz. “Karıştırıp bir ilgi kurmuştur ki kitabı bana ayırmış!” deyip kendimi tutuyorum.

İkinci sayfayı çevirince Ders Dağıtma Çizelgelerini gördüm. En altta bir dik dörtgen içinde alınmış ders adları yazılmış.

Kültür Dersleri:

1)Türkçe, 2)Tarih, 3)Coğrafya, 4)Yurttaşlık Bilgisi, 5) Matematik, 6)Fizik, 7) Kimya, 8)Tabiat Bilgisi ve Okul sağlık bilgisi, 9)Yabancı Dil, 10)El Yazısı, 11)Resim-İş, 12)B eden Eğitimi ve Ulusal Oyunlar, 13)Müzik, 14)Askerlik, 15)Ev İdaresi ve Çocuk Bakımı, 16)Öğretmenlik Bilgisi:

a)Toplumbilim , b)İş Eğitimi, c)Çocuk ve İş Ruhbilimi, d)İş Eğitimi Tarihi, c)Öğretim Metodu ve Tatbikat

17)Zirai İşletmeler Ekonomisi ve kooperatifçilik. . . .

Diplomalara yazılan dersler burada olduğu gibi var. Tolplumbilim'le Ruhbilim'e gözüm takıldı. Zamanın geçtiğinin ayırdında değilim Sami Akıncı derslikten her zaman en son çıkan:

-Bu gece yatmayacaksın galiba!deyip gitti. Birden toparlandım. Kitabı bırakırken aklım karıştı;

“Alan olur!”düşüncesine saplandım, kitap elimde yatakhaneye indim. Kitap birden en kıymetli varlığım oldu. Işık elverişli olsa karıştıracağım. Kıtabı, yastık altını güvensiz bulduğum için altımdaki çarşafın içine iyice sarıp yerleştirdim. Yatınca düşündüm:

-Arkadaşların bilgi düzeyini bildiğim için sınavlardan korkum yok ama bana sorulacak soruları neden yanıtsız bırakayım? Bana bakan insanlar karşısında neden suskun durayım? Öğretmenlerim benden bilgice üstün olabilir, bu çok doğal. Ancak benim bilmem gereken soruyu sordukları için doğru yanıt vermem onların karşısında beni onurlandırır. Suskunlara baktıkları gibi bana acıyası bakmalarına katlanamam. Fikret Madaralı Öğretmen sabredemez kimi zaman soruları yanıtlayamayan arkadaşlara bakıp:

-Şu halinize bakın! derdi. O arkadaşların durumunu görünce ben, sıramda otururken yerin dibine girerdim. Oysa sorulan sorular ilkokullardan beri tekrar edilen sorulardı. Özne nedir? Bu tümcenin yüklemi hangisi? Ünlem işareti nerede kullanılır? gibi her gün karşılaştığımız sorulardı. Aynı sorular şimdi sorulsa o arkadaşlar gene susacaklardır. Çünkü onlar benim sakındığım duyguya önem vermiyorlar. Besim İyitanır Öğretmen de öyle; kimi arkadaşlara düpedüz takılıyor. Bir konuyu tekrarlayınca:

-O konuyu öğrenmiştik!diyen olursa yüzlerimize bakar:

-Sahi mi? Benim de sizin söylediğinize inanacağımı düşünmüyorsunuz değil mi? diye sorar, ardından da kahkaha atar.

Asım Öğretmene teşekkür ettim. Bir gün onunla karşılaşırsam bu sevincimi anlatacağım. Sanırım:

-Hadi canım sen de, ne varmış bunda teşekkür edecek? Altı üstü bir kitap işte! deyip gülecektir.

 

16 Haziran 1943 Çarşamba

 

Gözlerimi açınca ilk aklıma gelen Küçük Kitap oldu. Bakalım neler var içinde? Özellikle Toplumbilimle Ruhbilim hakkında biraz bilgi bulursam rahatlayacağım. Bu arada bütün kıskançlığım da üstümde. İsmet, Yusuf Asıl, Mehmet Yücel, Halil Basutçu, Harun Özçelik, Hüsnü Yalçın'dan başkasına da duyurmamaya çalışacağım.

Kalktım, kitabı çarşaf arasından çıkarırken Orhan gördü. Orhan çok iyi niyetli bir arkadaş. Hiç bir kötülük düşünmediği için beni içimden utandıracak bir söz söyledi:

-Paranı öyle mi koruyorsun? Orhan, kitap saklayacağımı düşünmediği için paramı, kitabın içine koyduğumu sanıyor. Biraz sıkılarak yanıtladım:

-Bu gecelik böyle oldu, az sonra Ahmet Ağabeye vereceğim!

Kitap elimde Orhan'la birlikte dersliğe çıktık. Biri merak edip ister kaygısiyle en arkadaki yerime geçip oturdum. Şöyle bir karıştırınca açılan arada Öğretmenlik Bilgisi karşıma çıktı. Sağ tarafta Toplumbilimi görünce neredeyse zıplayacaktım. Hızlı bir şekilde yazılanları gözden geçirdim. Müd ür Beyin derslerin de konuşulan benzer sözleri anımsar gibi oldum. Gerçekten, Köy topluluğu, kent topluluğu gibi sözler geçiyor. Toplumbilimi öğrenmiş gibi sayfa arasına bir kağıt koyup geçtim. Bir kaç sayfa sonra Çocuk ve İş Ruhbilimi ile karşılaştım. Çok kısa bir konu; en az üç kez okudum ama bir şey anlayamadım.

Kahvaltıya oldukça dalgın gittim. Arkadaşlar, yük taşıma işimizi sordu; Daha iki gün süreceğini söyledik. Onlar güldü, biz de gülerek yanıt verdik.

Ahmet Ağabey erken gelmiş, gider gitmez işe başladık. Az sonra Eğitimbaşı geldi bize değil Ahmet Ağabeye selam verdi arkasından da:

-Ne yapıyor bu delikenlılar burada? diye biraz yüksek sesle sordu. Ahmet Ağabey anlattı. Meğer bu yazım işini çabuklaştırmayı Eğitimbaşı istemişmiş. Ahmet Ağabeye de bu işe başlanmasını Müdür Bey söylerken Eğitimbaşı da oradaymış. Eğitimbaşı olayı anımsadığını söyleyip özürlü sözler söyledikten sonra gitti. Biraz alınır gibi olduk ama Ahmet Ağabey göz kırparak teselli edici sözler söyleyince işimizi sürdürdük. Harun'a göre Eğitimbaşımız çok sert. Ahmet Ağabey de söze katıştı:

-Şimdi 300 öğrenci var, önümüzdeki aylar bu sayı 400 olacak. Ancak bize emeği geçen öteki öğretmenlere olan saygımızı anlatmak amacıyla sayı arttıkça işler zorlaşıyor. O nedenle biraz sertlik gerekecek. Ahmet Ağabeye karşı olmak için değil daha önceki Md. Yardımcıları Ömer Uzgil, Hüsnü Baykoca, İlhan Görkey öğretmenlerimizi saygıyla anarak onların sevecen davran ışlarına alıştığımız için yadırgadığımızı söyledik:

-Onların hiç birisi bize sert davranmamamıştı! deyince Ahmet Ağabey:

-Her yiğidin bir yoğurt yeyişi vardır. deyip konuyu değiştirdi:

–    O andıklarınızın hepisiyle mektuplaşıyorum. Ben de burada sizinle yaşıtım. Onlarla birlikte çalıştım. İki gün önce Hüsnü Abiden(Hüsnü Baykoca) mektup aldım. Hasanoğlan'dan sıkılmış Samsun Akpınar Köy Enstitüsü'n atanmış. dedi. Samsun/Akpınr Köy Enstitüsü Eğitimbaşı Enver Kartekin'le Sabahat Öğretmenin gittiği yer. Nedense Harun'la ikimizi de bir gülmek tuttu. Hüsnü Baykoca Öğretmeni başlangıçlarda çok severdik. Özellikle ben, bana gösterdiği yakınlıktan ötürü olacak kendime çok yakın bulurdum. O da beni Çeşmekollu olarak çağırır, gülerek özellikle seni Çeşmekollu diye çağırıyorum, köyünün adının Çeşmekolu olduğunu biliyorum. Doğru olarak Çeşmekolulu demem gerekir ama senin köylülerini gördüğümde özellikle sorarım:

–    Nerelisin hemşerim? Yanıtı hazırdır:

–    Çeşmekollu! Arkasından da kahkaha ile gülerdi. Yönetisi olarak özellikle bizim sınıftakilere ayırım yapmaksızın iyi davranırdı.

Ahmet Ağabey çıkınca daha rahat kaldığımız için Harun'a Hüsnü Baykoca Öğretmeni nasıl tanıdığımı anlattım. Daha önceleri de aynı olayı anlattığım için yazıdan okur gibi sıralayıveriyorum:

–    İlkokul 2. Sınıftaydık. Okulun önünde bir araba durdu. Arabadan inen iki insan okulun kapısına yöneldi. Dersiliğin penceresi önünde oturan öğretmen, pek tanık olmadığımız bir çeviklikle kapıya yöneldi. Bizim ödevimiz yazı yazmaktı. Kitbımızdan bakarak deftere geçiriyorduk. Az sonra o iki adam önde öğretmen arkada dersliğe girdiler. Biri kısa boylu şişmanca, öteki daha ince-uzundu. Gelenler, çantaları ellerinde, sağa sola bakındılar. İnce-uzun boylu olan yazılarımıza göz ucuyla baktı. Bir arkadaşımızın defterini aldı, karıştırdı. Dudaklarını oynatarak:

–    Hııı! gibi bir ses çıkardı. Öğretmenle konuşan başıyla işaret etti, kapıya yöneldiler. Kısa boylusu öğretmene:

–    Ben yarın bir ara uğrarım, görüşürüz!deyip gittiler. Onlar gidince öğretmen tahtaya müfettiş oldukların, görevlerini kısaca anlattı, tahtaya adlarını yazdı. Abdi Yalçın, Hüseyin Hüsnü Öğretmene yarın gelirler dedi ama uzun süre gelmediler. Birgün tek başına kısa boylusu Hüseyin Hüsnü geldi. Bizimle çok ilgilendi. Gece kaldığı için bizim kahveye de geldi. Ben sürekli kahvede olduğum için benimle de konuştu, sorular sordu. Benim için babama bir şeyler söylemiş olacak babamın:

–    Annesi öldüğü için onun buralarda oyalanmasını istiyorum. Çocukların kendi çocukları var, gelinlere yük olmasını istemiyorum!dediğini duydum. Bu konuşmadan sonra müfettiş benimle daha yakından ilgilendi. Ancak bir gün sonra ödevlerimize bakıp sorular sorunca arkadaşlarımızdan birine takıldı, adını sordu. Ondan şiir okumasını istedi. Arkadaş uzunca bir de şiir okudu. Arkadaş sınıfımızın en çalışkanıydı, bunu hep biliyorduk. Dersliğimizin bir ödev köşesi vardı, o ödev köşesindeki yazıları inceleyen müfettiş, yazanları sordu, yanıt ilginçti:

–    Bektaş! Bektaş o çalışkan arkadaştı. Azıcık bolzulmuşum. Bozulmam Bektaş'ın başarısından değildi; müfettiş beni unutmuş gibiydi. Oysa ben anımsanmak istiyordum. Öğle paydosuna çıkarken müfettişle karşılaştım. Müfettiş beni unutmamıştı, adımla çağırdı bana:

–    Umduğum gibi olmadı, o arkadaşının yanında seni de görmek isterdim. Sen de onun kadar zekisin, sanırım onun kadar çalışmıyorsun! dedi. Bir daha gelişinde beni daha çalışkan görmek istediğini, şiir okutacağını söyledi. Müfettişin sözleri beni gerçekten etkiledi. Ablamın kitabında bir şiir gördüm:

–    Orağa Giderken, Tarlalardan, başaklardan söz ediyordu. Ezberledim ama beğenmedim. Tarlalarda, başaklar arasında ben de dolaşıyordum. Ailemizin kitap okuyanlarından biri de Abbas Amcamdır. Bağlama I(Biz saz deriz) çalar şarkı söyler. Onun kitaplarından bir şiir buldum. Namık Kemal!Zındanlardan sügünlerden söz ediyordu. İlgilendiğimi görünce Abbas Amcam önce şiiri okudu; sonra da Namık Kemal diye birisinden sözetti. Mustafa Kemal'i öğrendiğim için Namık Kemal kolay aklımda kaldı. Şiiri ezberledim. Ezberledim ama okuyacak bir ortam bulamadım. Öğretymenimiz bizi yakın köylere götürüyordu. Gittiğimiz bir köyden dönüşümüzde bizim kahve önünden geçerken kahvekiler bizimle ilgilendi. Öğretmen gene Bektaş'a şiir okuttu. Bektaş şiir okurken babamın bana baktığını gördüm. Bektaş şiirini bitirince sıradan çıkıp yüksek sesle;

–    Ben de şiir okuyacağım!dedim . Öğretmen biraz güvensiz olarak baktı ama engel olmadı tam tersine, arkamdan iterce:

–    Haydi seni göreyim!dedi. Şimdi de ezberim de olan İbrahim Alaettin Gövsa'nın Namık Kemal şiirini takılmdan okudum. O şiir beni çok sesaretlendirdiği gibi arkadaşlarım üzerin de de etkili oldu, sınıfın arananlarından bir oluverdim. Zaten genel ilgi alanında çok iyilerden sayılıyordum. O müfettiş sonraki yıl geldi. Daha sonra 5. sınıfta okurken de gelmişti. Ancak o zaman bizim dersliğe gelmemişti. Köy Öğretmen Okuluna girmek için yapılan sınavda da vardı. Beni tanımadı ama aramıza girerek hangi köylerden olduğumuzu ayrı ayrı sordu. Köyümü söyleyince bana:

–    Çeşmekollu beni tanıdın mı? diye soru. Tanıdığımı söyleyince de:

–    Kahvecinin oğluydun değil mi? deyince aşımı sallamıştım. Öğle yapışıma bir kahkaha attı:

–    Görünce daha benzetmiştim, haydi göreyim seni; kazan da köyüne öğretmen olarak dön!demişti. Dediği oldu, kazandım. Harun gülünce:

–    Dur, daha bitmedi! deyip, Hüsnü Baykoca Öğretmenin Kepirtepe'ye gelince bir gün kolumdan tutup beni odasına götürdüğünü, odasına oturttuktan sonra gülerek dosyamdan ilkokul diplomamı çıkartıp altındaki imzasını gösterdiği sonra da:

–    Çeşmekollu, seninle kader birliğimiz var, bak burada da senin diplomanı imzalayacağım, o imza da sana ilerde doğru yollar gösterecek!demişti. Bunu söyleyince Harun'un yüzü ekşidi:

–    Yazıııııkkk!dedikten sonra bunun benim şanssızlığım olmamasını diledi. Hüsnü Baykoca Öğretmen üstünde anlattıklarımızdan sonra Samsun /Ladik Köy Enstitüsü Müdürü Nurettin Biriz'in Hasanoğlan' geldiğinde yaptığı konuşmayı anımsadıkHasanoğlan'a 1941 yazında 10 kadar Köy Enstitüsü müdürü gelmişti. Hiç birisi bizi, Nurdettin Biriz ölçüsünde etkilem emişti. Biz konuşurken Ahmet Ağabey geldi, o da bir süre bizi dinledi. Sonunda o da konuşmaya katıldı:

–    Giden Müdürümüz de çok değerli bir insandı, devlet işleri işte böyle, yurdun her yanı bir deyip insanları oradan oraya gönderiyorlar!dedi. Ahmet Ağabey bu kez de:

–    Siz duymadınız sanırım, Fikret Abi de, Fikret Madaralı Öğrtmeniniz de Samsun/Ladik Köy Enstitüsü'nde çalışıyor!dedi. Buna da şaştık. Çünkü Fikret Madaralı Öğretmen orada 6-7 yıl çalışmıştı. Bu kez de Fikret Madaralı Öğretmenin kendi öğrencileriyle karşılaştığını var saydık. Bunun da güzel bir rastlantı olabileceğini konuşarak yemeğe gittik. Yemekte söz bizimdi, Harun benim anlattıklarımı tekrarladı. Anlattıkları içinde benim ilkokul diplomamı görmem çok önemsendi; İnananlar oldu, innmayanlar oldu. Buna karşın diplomalardaki imzalar merak konusu oldu. “Diplomalarda kimlerim imzası olur? sorusu gene gene soruldu.

Öğleden sonra Ahmet Ağabeyle Talat Tarkan Öğretmen birlikte çalıştılar. Bize onları dinlemek düştü. Meğer onların da önemli sorunları varmış. Sorunları da okula yiyecek, yakacak ya da atölye gereksinimleri verenlerle Tarım Öğretmenlerimizmiş. Besim İyitanır Öğretmenimizin adı geçince Ahmet Abi sürekli olarak:

–    Besim Abi iyidir, dedikçe Talat Tarkan Öğretmenin:

–    Bırak Allahaşkına! Demesi, bizi bir hayli sıktı. Gülmemek için Harun dişlerini gıcırdattı. Ben de ayağımın burnuyla onun ayağına vurdum. Paydosa yakın Talat Tarkan Öğretmen gitti. Ahmet Ağabey de sıkılmış; o gidince bize dönerek:

–    Görüyorsunuz insanlar hep kendi doğrularını görüyorlar, yanındakileri de kendi alanlarına al ak istiylorlar!dedi. Söylediğini tam kestiremedik ama yapılan konuşmalardan hoşnut kalmadığı belliydi.

Paydosta Harun'la birlikte Asım Öğretmenin odasına girdik. O çizdiği resimlerin eksikleriyle uğraştı, ben piyanoda çok yavaş parmak çalışmaları yaptım. Harun'u kaçırmamak için derslikten kitabımı alıp Toplumbilim bölümünü defalarca okudum.

Çalışma saatinde Eğitimbaşı geldi, bizimle konuşmak istediğini söyledi. Sorular soruldu. Soruşlar çoğunlukla sınavlar üstüne oldu. En önemlisi de Eğitimbaşı kendisinin buraya Meslek Dersi Öğretmeni olarak atandığını, o dersin yetkilisi olduğunu anlatmasıydı. Onu Müdür Beyden önce mi sayacaktık? Konuşmalar ilerledikçe konu anlaşılır gibi oldu. Müdür Beyle aynı okulda aynı dersleri okumuşlar. Ancak Müdür Bey buraya okul Müdürü olarak atanmış. Kendisi ise o Meslek Dersleri Öğretmeni olarak atanmış. Eğitimbaşılığı ek görevmiş. İsterse Eğitimbaşılığı şimdi bırakabilirmiş ama Meslek Dersi öğretmeliğini bırakıp burada başka bir iş yapamazmış. Gazi Eğitim Estitüsü(O Terbiye dedi) hakkında bilgi verdi. Eski Müdürümüz Nejat İdil, Ömer Uzgil, Fikrtet Madaralı; Ahmet Gürsel, Öğretmenleri oradan çıktığını anlattı. Konuşma Meslek Dersine dönüşünce Dr. Halil Fikret Kanad'ın kitaplarından söz ettim. Dr. Halil Fikrtet'in öğrencisi olduğunu, kendisi çok sevdiğini, sık sık görüştüğünü, onun kitaplarının dersleri için bilgi kaynağı olduğunu anlattı. O kitaplardan söz açıtığım için de bana teşekkür etti:

–    Böyle araştırıcı bir tarafımız olduğumuzu gördüğiü için de sevindiğini söyleyince iyice şımarmış olarak:

–    Sizin İlköğretim Dergisinde yazınızı da okudum!deyince gülümseyerk:

–    Yazılarımı!diye düzeltme yaptı. Salt Kızılçullu'yu anlattığınızı, deyince iyice gülümsedi:

–    A, o bir gezi(o ziyaret dedi) yazısıydı; yararlı bir araştırma yapmıştık!dedi. Dedikten sonra sesini değiştirerek:

–    Sizinle zaman zaman konuşacağım, bu konuşmalarda şimdi olduğu gibi dostça olanlar da

olacak olmayanlar da!Dilerim biz, dostço bulmadıklarınızı da dostça çözeriz. Öncelikle ve de açık açık konuşacağım:

–    Okuldaki öğrencilerin öğretmenlerine karşı davranışlarını çok laubali buluyorum. Bu öğretmene, giderek mesleğiniz olacak öğretmenliğe yakışmayan bir anlayıştır. Bunu kesin kez önleyeceğiz. Eğitimbaşı son sözünü söyleyip bizi süzerken zil çaldı. Az durup gülümedi:

–    Tatlı uykularınızdan alakoymamayım, bu konuşmalarımız sürecek!deyip ayrıldı. Eğitimbaşı gidince oturup kalan arkadaşlar az sonra çevresinde kimse yokmuş gibi yerinden kalkıp alt kata indiler. Yataklara serilince tek tük söz edildi: Mehmet Yücel yüksek sesle:

–    Beş yıldır bize “Ötretmenm olacaksınıkz!”diyenler yanılmış, öğretmen olduk diye sevinirken gerçekle karşılaştık:

–    Bu konuşmaya bakılırsa öğretmenliğ teğet geçeceğiz arkadaşlar haberiniz olsun!İsmet karşılık verdi:

–    İskelet, güldürmek için konuşuyor ama boşuna, hiç kimsecde gülecek güç kalmadı!

Yatınca bir şeyler düşünmeye çalıştım. Aylardır arkadaşlar arasında dolaşan öğretmen dedikodularına ya da öğretmenler için söylenen sözleri notlarıma almıyorum. Edirne'de gördükleri zaman yapılan yaygaralara hiç aldırmadım. Gene öyle yapar bu iki ayı geçiririm, deyip gözlerimi kapadım.

 

17 Haziran 1943 Perşembe

 

Akşamki konu yavaş seslerle sürüyor. İki söz arası bir soru:

–    Kim ne demiş? Kendime bir pay çıkardım:

–    Demoklesin kılıcı sallanıyor gibi geldi bana. Biri gene böyle bir mektup yazarsa? Derslikte elimdeki kitaba bakar gibi yapıp uzun süre düşündüm. Bir süre yazmamaya kadar verdim. An cak karar vermem önemli değil, yazmadığımı herkes bilmeli. Kara kara üşündüğümü karşıdan gören yeğenim İsmet geldi. Durumu ona anlattım. İsmet kararımı beğenmedi. Yazmadığına kimseyi inandıramazsın. Sakladığın kanısı uyanır. O nedenle yaz, yaz da, yazdıklarını ortalarda bırak, isteyenler okusun. Çağırıp soran olursa arkadaşları okuduklarını yazdığını söylesin. İsmet'in önerisi bana yıllar önce Fikret Madaralı Öğretmmenin gsterdiği bir örneği anımsattı. Yazdıklarımı okuyunca yer yer gereksiz uzatmalar bulduğunu anlatmış, o sıralar okuduğumuz Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu romanındaki Feride'nin günlük notlarını örnek göstermişti. Gerçekten Feride, zaman zaman çok uzatmakla birlikte zaman zaman da kısacık yazmış. Örneğin:

İzmir,   22 Eylül

–    Bugün, müsabakaya girdim. Tahriri imtihan fena gitti; istikrar, istismar, istifa gibi sekiz, on fiilin müzarilerini, emrihazırlarını tahriren tasnif ediniz, dediler. Kelimelerin Türkçelerini biliyorum ki, fransızcasını yazayım. Fakat şifahi imtihan iyi oldu, Reşit Beyefendi benimle Fransızca konuştu. Behemehal kazanacağımı ümit ettirecek bazı sözler söyledi. Allah Munise'ye acısın. . . . . . .

İzmir,  27 Eylül

–    Bugün Reşitbeyefendiden bir tezkere aldım. Bana bir iş bulmuş. Görüşmek için Karşıyaka'daki köşküne çağırıyor. Maarifteki katip, bu beyin bana düşmanlık ettiğini söylemişti. Bu sözün doğru olmadığı anlaşılıyor. Bakalım, yarın anlayacağım.

Kuşadası,  1 Aralık

–    Bir zamandan beri etrafımda bir muharebe sözü dolaşıyordu. Hayatımı mektebe vakfettiğim için kulak bile vermiyordum. Bugün kasaba birbirine girdi. Muharebe başlamış.

Kuşadası,  16 Aralık

–    Ne aksilik, yarabbi, ne aksilik!Bugün Kumandanlığın emriyle mektebi işgal ettiler. Muvakkat hastane yapacaklarmış. Ne isterlerse yapsınlar, umurumda değil. Fakat mektep kurtuluncaya kadar ben ne yapacağım, nasıl vakit geçireceğim?

Feride'nin günlük notları böyle kısa kısa atlayarak gidiyor. Oysa ben atlamak istemiyorum. Feride 24 Eylül-15 Aralık arası üç aya yaklaşık günlerde ne yaptı? İşte ben yazdıklarımı bir gün okursam, atladığım bu günleri merak ederim kaygısıyla gün atlamadan sürdürmeye çalıştım. Şimdi de bunun kararsızlığını yaşıyorum.

Kahvaltıda Cavit Kafkas'ın bana söylediği gizli olayı arkadaşlar bağıra çağıra konuşular:

–    Müdür Bey Hasan Gülümser'e son uyarısını yapmış:

–    Ayağını denk al, seni okuldan atarım!”demiş. Nedenini bildiğim için sormadım ama bu sözleri kimlerden duyduklarını sordum. Hasan Gülümser iki haftadır kampta. Ondan önce de izine gitmişti. Ne zaman olmuş bu konuşma? Hasan Üner güldü:

–    Kıskananlar Müdür Bey adına konuşamaz mı yani? Hepimiz gülünce konu çabuk değişti. Arkadaşlar bizi atölyede özlemişler. İki günlük işimiz kaldığını söyledik. Konuşmalarımızdan bir şeyler sezinlediler. Mehmet Aygün:

–    Sizin orada bir çıkarınız olmasa böyle neşeli olmazdınız, bir gizli tarafınız var ama acaba nedir? diye sorunca Harun bana baktı. Harun yalan nedir bilmeyen bir arkadaşımız. Onu düşünerek:

–    İşimizin zor tarafını atlattık. Son iki günlük işimiz ise salt yazı yazmak, o nedenle rahatız!dedim . Doğruya yakın açıklamam Harun'u da rahatlattı. Gizli tarafımızı da bir ölçüde örtmüş oldu.

Ahmet Ağabeye bu kez de Hikmet Özmen Öğretmen geldi. Onunla da benze konuşmalar yapıldı. Ancak Hikmet Öğretmen Ahmet Ağabey ile hiç ters düşmeden hep ılımlı konuştu:

–    Değil mi Ahmetçiğim. Öyle olsun kuzum! gibi sözlerle çalışmalarını sürdürdüler. Onlar paydosu beklemeden ayrıldılar. Onlar gidince azıcık kaytardık. Harun bir noktaya takıldı. Biz Edirne'de 8o öğrenciydik. 80 öğrenci olarak Kepirtepe'ye geldik. O güz döneminde 40 öğrenci daha alındı. Böylece 120 öğrenci olduk. Bu 120 öğrenci içinde şimdiki son sınıf kızları da vardı. Böyle olduğun göre kızların numarları 120 sayısı içinde olması gerekirken bakıyorum onların sırası gerilere düşmüş. Önce telaşlandım:

–    yanlış mı yazdık acaba? Harun'la bir süre bunu düşündük. Paydos zili çalarken bulduk:

–    Biz 120 kafa sayıyoruz ama okula yazılıp ayrılanlar oldu. Salt bizim sınıftan ayrılanların sayısı bizim bildiğimiz dört. Bunlar bir süre okuyanlar: 6-39-43-45. öteki sınıfları bilmiyoruz. Özellikle de Enstitüye dönüşünce bir çok çocuk ayrıldı. Benim nöbetlerden tanıdığım bazı çocuklar okulu terk edip gittiler. Örneğin bir Halil Mumcu vardı, soyadını anımsamadığım bir öğretmen çocuğu Hikmet vardı. Böylece benim anımsayabildiğim 6 kişi çıktı. İşte bu boş numaralar doldurulmadan o yıl kayıtlar son numaradan başlayarak yapılmışsa 120 öğrenciye karşın ortaya söz gelimi 140 numara çıkmıştır. 17 Nisan 1940 tarihinden sonra gelenlerden bazılarına o boş numaralar verilince eski öğrenciler böylece geriye itilmiş olur. Harun dikkatle deftere baktı. Tanıkdıklarını seçti. Örneğin İbrahim Öznal Haziran 1940 tarihin de gelmesine karşın 1939 döneminde gelen Sakin e Özbek'ten küçük numara almaktadır. Harun birden boynuma sarıldı:

–    Beni bir sıkıntıdan kurtardın, ben böyle saplantılara çok takılırım, çözemezsem kendimi yerim!dedi.

Yemekte gözlerimiz öğretmenlere takıldıEn çok konuşanlar Nemık Ergin. Fahri Tosili Öğretmenler. Eskiden bir Asım Kaveller Öğretmen vardı. O arasıra da kahkaha atardı. İşin ilginci Asım Öğretmen gülünecek bir söz söylediğinde de herkesten önce kendi gülerdi. Fahri Tosili Öğretmenle konuşanı göstererek:

–    Bir yeni öğretmen daha gelmiş!dedim . Arkadaşlar:

–    O çoktandır burada!dediler. Muhip Öğretmen, Muhip Kocaçınar!Öğretmenin adı da soyadı da ilgimi çekti. Muhip adını hiç duymamıştım. Duyanlar varmış, anlattılar. Bu kez de soyadına takıldım: Ağaçlı soyadı duydunuz mu? Arkadaşşar hep birden Karaağaç!dediler. Köy, kasaba, yer adı değil insanların soyadı olarak, diye tekrarladım. Bizim sınıftakilerin soyadları sıralandı. Sıra öteki sınıflara geldi. Bizden sonrakilerde de ağaç cinsi bir soyadı çıkmadı. Bula bula bir çiçek adı, Menekşe bulundu. Bu kez de konu daha ileriye götürülmek istendi:

–    Yasalar mı engelliyor ? Yasalar engellese yeni gelen öğretmen de almazdı. Olsa olsa insanlar seçmiyor. Derken Hasan Üner, şair Faruk Nafiz Çamlıbel'ini anımsattı. Çamlıbel bir yörenin adı, ağaç adı değil. Nöbetçilerden tanıcığım Hasan yanımızdan geçiyordu(Hasan Akyurt) ona sordum. Rastlantıya bak, Hasan sınıflarında bir Çınar soyadlı olduğunu soyledi. Üstelik çocuk nöbetçiymiş:

–    Şimdi gelir!dedi güldük. Gerçekten az sonra çocuk geldi:

–    Ben İrfan Çınar, beni çağırmışsınız!Çocuğa çaktırmadan köyünü sorduk, köyün de çınarın çok olup olmadığını sorduk. Çocuk çınar ağacını bilmediğini söyledi. Böylece adların, soyadların onları taşıyanca her zaman saygın sayılmadığı sonucunu çıkardık. Arkadaşımız Sefer Tunca, Tunca nehrini titizlikle savunur. Tunca, Arda, Meriç kardeşleri anarken Meriç önce söylense uyarır:

–    Tunca, Arda, Meriç der; gülümser. Acaba İrfan Çınar yanında:

–    Meşe, söğüt çınar, dense o da Sefer gibi:

–    Çınar, meşe, söğüt biçiminde sıralamaya kalkar mı? Bunları konuşmamıza neden olan öğretmeni tanıyan çıktı. Gerçekten yeni gelmiş. Derslerin kesilmesine yakın sıralarda atandığından ara derslere girmiş. Daha çok 1. sınıfala ilgilenmiş.

Yemekten sonra Ahmet Ağabey fazla kalmadı. Kaldığı sürede de dünkü söylediği bir sözden yararlanarak eski Müdürümüz Nejat İdil'in nerede olduğunu sordum. Nejat İdil bizim okuldan Kastamonu İlköğretim Müfettişliğine atanmış. Ancak orada çok kalmamış, İstanb ul'a geçmiş. Gene İlköğretim Müfettişiymiş ama İstanbul'daymış. Onu görmekten söz edince Ahmet Ağabey:

–    O zor işte, İlköğretim Müfettişlerinin makamı yoktur. Onlar sürekli okulları gezdiklerinden nereye gittiklerini kimseler bilmez. Önceden görüşüp kararlatışmadan bulamazsınız.

Tüm 4. Sınıfları yerleştirdik. Okuldaki öğrencilrin 2/3'ü bu sınıftaymış. Bunu bilir gibiydim ama üstünde pek durmamıştım.

Harun'la gene Piyano odasına gittik. Bu adı Harun verdi:

–    Asım Öğretmeni “Yel üfürdü!” dedi sonra da sözün tamamını anımsayamadığını söyledi. Bir süre sözü tamamlamaya çalıştık. Sonunda bulduk:

–    Yel üfürür, su götürür!Harun böyle dedi ama, o daha Asım Öğretmenin temelli ayrıldığını bilmiyor. Belki biliyor da bana söylemek istemiyor. Çünkü Harun, sürekli revirde. Hemşire Ayşe Abla hastalığı nedeniyle Harun'u gözaltında tuttuğundan sürekli ilişkideler. Harun ondan çok haberler alıyor, bunu da almış olabilir.

Harun işini çabuk bitirdi, o gidince ben de kalmadım. Bu kez de Ruhbilim bölümünü okudum. İnsanın ruhu olduğunu hep duyardım. Köyde hep konuşurlar, ruhlar ölmezmiş. İnsanların ruhu bedeninden çıktıktan sonra kuşlar gibi gezermiş, türü sözler söylerler. Çok küçüklüğümde ben de odamıza giren bir kuş için:

–    Annem geldi!deyip kıyameti koparmıştım. . Kuşu göremeyince, saklandığını söylemiştim. Ablamlar, “Kapı açılınca kuş uçup gitti!” diyerek beni yatıştırmışlardı. Bizim arkadaşlardan da bazıları sık sık:

–    Ruhum sıkıldı!deyip duruyor. Oysa okuduğum kitapta böyle bir söz yok. Eğitimbaşı gelirse bunu sormaya bu kez kesin karar verdim. Okuduğum romanlardaki kişilerin konuşmalarında da sık sık ruhsal durumlardan söz ediliyor ama bu ruhsal durum ne demek oluyor. Onun bir tanımı yok mu?

Yemeğe gidince dikkatle öğretmenleri gözetledim. Eğitimbaşı yemeğe gelmedi. Yemeğe gelmediğine göre bizim dersliğe de uğramaz, deyip ruhbilim konusunu bir yana ittim. Geldiği zaman sorarım; nasıl olsa sınavlara daha zaman var. Ben ruhbilim araştırıyorum, oysa arkadaşların henüz sınavları bile dillerine dolamadılar. Arada bir şöyle değinip geçiyorlar. Diploma örneğindeki dersler çoktan unutuldu. Geçen akşamki konuşmasında Eğitimbaşı Meslekdersleri sınavlarına ben gireceğim, deyince sevinenler oldu. Akıllarınca Eğitimbaşı Müdür Beyden daha kolay soru soracak, sanıyorlar. Bence bunun tersi olma olasılığı daha çoktur. Müdür Bey okuttuğu konuları bildiği için o konuların içinde kalır. Oysa Eğitimbaşı okumamız gereken konuları düşünerek soruları daha geniş tutar. Kitaba bakınca şaşırdım; okumamız gereken konular, okuduklarımızın en az on katı fazla. Örneğin, İş Eğitbilimi olarak bir ders okumadık. Genel olarak 5 başlık altında işlenen bu konudan soru çıkınca nasıl yanıtlayacağız?

1-Genel anlamda iş kavramları,

2-Eğitbilime konu olan iş kavramları,

3-İş eğitiminin görünüş şekilleri,

4-İş eğitiminin ögeleri,

5-İş eğitim ve öğretiminin esas olayları. Bu başlıkların altındaki yazıları okuyunca da hiç bir bilgi edinemediğime üzüldüm. Örneğin 5. maddede, Bilgi nasıl edinilir? İş nasıl öğrenilir? sorularından sonra Öğrenme kanunlarından söz ediliyor. Öğrenme kanunu nedir? B öyle bir kanun olduğunu duymadık, duyduksa bile öğrenemedik.

Bunları tekrar tekrar okuyarak anlamaya çalıştım. Bir kaç not daha çıkarırsam sanırım biraz bilgim olacak. Ancak, Çocuk ve İş Ruhbilimi için kesinlikle açıklama gerekecek.

Önce sıkılarak çalışmaya başladımsa da sonra sonra konuya oldukça ısındım. Kitabı kampa da götürürsem orada da ara ara okuyup bilgilerimi tazelerim.

 

18 Haziran 1943 Cuma

 

Halil Basutçu giyinik olarak dışardan geldi. Nedenini sordum, verdiği yanıt beni şaşırttı:

-Uyuyamadım, kalkıp gezindim. Zil çalmadan çıkıp gezmesi iyi karşılanmaz, biliyorum. Halil bunu b iliği için açıkkladı:

-Çıkıp uzaklara gitmiyorum; kapının önünde, yeni kalkmış gibi ilei geri gidip geliyorum!

Birlikte dersliğe gittik. Halil bir kaç kez doktora çıkmış. Doktor Sezai Feray:

-geçer, sabret! diyormuş. Halil:

-İşte çalışırken iyi oluyorum ya da bana öyle geliyor, kendi kendime kalınca başımda bir ağrı b aşlıyor, yerimde duramıyorum!dedi. Kendisine demedim ama bana göre Halil, Akın piyesini ezberledi. Ne olduysa o zaman oldu sanırım. Ondan önce böyle bir sorunu yoktu. Az değil yüzlerce dize ezberledi.

Derslikte sevinçle belirsizlik kuşkuları iç içe gitti. Pazar günü kamp başlıyor. Bu yıl giysi sorunu yok. Geçen yılki giysi verilmeyiş durumunu salt bizim için sanmıştık. Bu yıl Edirne Lisesi öğrencilerinin de giysisiz kamp yaptığını görünce bu konuda alınganlık yapmıyoruz. Ancak tüfek donanma konusunda içimizde büyük bir istek var. Tüfeksiz eğitim yapılırsa üzüntü gene sürecek. Ben de bu tüfek merakına şaşıyorum, geçen yıl atış yaptığımızda benden başka 12 vuruşu yapan yok. Zaten, Mustafa Saatçı ile benden başka içlerinde tüfeğe el süren de yok. Belki de bu nedenle tüfek taşımaya istekliler. Geçen yıl oldukça tüfek bilgisi verildi. Şimdi sorulsa çoğu göz-gez-hedef kavramlarını bile karıştırırlar. Böyleyken tüfek isteği sürüyor. Üstelik kimileri işi makineli tüfeğe dek götürüyor. Oysa Üsteğmen kaç kez söyledi:

-Makineli tüfek, herkese verilmez, zaten verilmesine de gerek yoktur. Makineli tüfek tek kişi koruyucu değil, birlik koruyucusudur. O nedenle makineli tüfekler hafif ya da ağır birlik emrindedir, birlik komutanının gözetimindedir. Arkadaşlara ayrı ayrı sorulsa çoğu bunun ne anlama geldiğini de anlatamazlar. Zaten bunu anlamadıkları için kampa çıkınca makineli tüfek verileceğini umuyorlar.

Derslikte kampın rahatlığından söz edilirken kahvalıda yakınmalar başladı:

-Sahi biz kampta yemekleri nerede yiyeceğiz? Mehmet Aygün güldürmek için sıraladı:

-Özel yemek masaları gelmiş, çaylar hre masada ayrı kaynıyormuş, herkes istediği kadar içiyormuş. Arkasından düş kırıcı bir başka soru:

-Çorbalar nasıl olacakmış? O nun yanıtı kolay:

-Çorbalar, bildiğimiz gibi, gene buradan gidecekmiş. Aşçı başı kızmış:

-Bu kadar da olmaz, o çocuklra benim hiç mi yardımım olmayacak? deyince Okul Müdürü çorba işini gene aşçı başına bırakmış. Hilmi sinirlendi:

-Siz insanları sinirlendirmekten zevk mi alıyorsunuz? Başka düşünceniz yok mu? Hilmi bunu dedi ama başına iş açtı. Bu kez de Hilmi'nin başka dertleri irdelenmeye başlandı. Bu arada Hasan Üner bana Hidayet Gülen Öğretmenin söylediği şarkıyı sordu:

-Bülbül olsam, kona da bilsem dallere daller-Akan çeşmim yaşı da döndü göllere göllere. . . . . . . dedim ama daha önce verdiğimiz kararı da anımsattım:

-Böyle konuşmlarda masada olmayanların adları anılmayacak!Karara uyuldu.

İşimize dönünce, Harun'la bir kez daha konuştuk:

-Bugün bu iş bitecek. Biz 3. sınıflar diyoruz ama onlar artık 4. sınıf. İstekle yazmaya başladık. Harun birden duraksadı: Şimdi ne yapacağız? Ölen arkadaş burada yazılı. Ruşen Baksi!Arkadaşı anımsayıp üstünde konuşurken Ahmet Ağabey geldi. Ona anlatınca o da önce Ruşen için üzüntüsünü anlattı. Bize bir süre beklememizi söyleyip gitti. Ahmet Ağabey gidince konuşmalarımız Ruşen üzerine oldu. Küçük sınıflarda olduğu için fazla tanımıyorduk. Neşeli, sürekli güleç yüzlü bir arkadaştı. Sarışındı, beyaz tenliydi, biraz tombulcaydı. Tombulca sıfatını Harun söyledi. Ruşen'i ben, yakın köylüm Rüştü Güvenç'e benzetince Harun arasındaki farkı için:

-Ruşen biraz daha tombulcaydı! dedi. Ahmet Ağabey gelince elimdeki defteri alıp baktı. 4. Sınıfların defter yaprağı bir bütün bir yarımdı. Ruşen yarım sayfada olduğundan, o sayfayı değiştirmemizi söyledi. Böylece Ruşencik arkadaşları arasından da ayrılmış oldu. Harun'a ara ara baktım, gözleri sulandı, soluması değişti. Dokunsam ağlayacaktı. Ben öteden beri bu gibi durumlarda görünüşte duygusuz gibi dururum ama içimden ağlarım. Benimki, çocukluğumda, annemin ölümüyle başlayan bir durumdu. Yutkunurum, burnumun içinde acı duyar sık sık burun çeker geçiştiririm. Harun, durdun durgun, hiç konuşmadan sayfayı yazıverdi. Öğle yemeğinden önce 4. sınıfları bitirdik. 2. Sınıflarda bir engel yok.

Öğle yemeğinde tüm öğretmenler gelmiş. Mehmet Aygün:

Rezzan Öğretmen yok! deyince Hilmi:

-Seni seni, Rezzan Öğretmen ha!deyince bir kaç arkadaş birden:

-Suuussss!Başlarız ha!Arkadaşların bu konudaki duyarlığı beni sevindirdi. Ben de:

-Bülbül olsam!diye başlarken beni de susturdular. Konu öğretmenlerin niçin geldiği üstüne döndü.

Bizim dersliğe hiç gelmeyen öğretmenleri saydılar. Bayan öğretmenlerden hemen hemen hiç biri gelmemiş. Anlamsız yorumlara kalkkışanlar oldu. Bizim sınıfta görevi olmayan öğretmen neden gelsin? Biz son sınıfız, onlar yeni gelmiş genç insanlar. Kendi yaşların da öğrencilerin yanına neden gelsinler? gibi savunma yapmaya çalıştım. Bir de örnek verdim:

-Sabahat Öğretmenin dersi vardı geldi. Ama o da nöbetlerinde kesinlikle bizim dersliğe gelmedi. Buna karşın Leman Kalabay Öğretmenin dersi yoktu; Müdür eşi olmasına karşın bizim dersliğe bir kez olsun gelmedi. Bu gösteriyor ki, öğretmenler arasında bizim bilmediğimiz bir değerlendirme var, onlar buna uyuyorlar. Dersliğ gelmiyorlar ama başka zamanlarda pekala konuşuyorlar. Bir başka örnek de oyun için özel olarak gelmeleri. Arkadaşlar sözlediklerime katıldıklar.

Bayan Öğretmenler değişik renklerde giysile giymiş. Salih Baydemir:

-Kötü anlama çekmeyin, Eğitimbaşı bekarmış, o da burada evlenir mi, ne dersiniz? Arkasından başka soru geldi:

-Evlenirse kiminle evlenir? Arkadaşlar susunca ben fikrimi söyledim:

-Çok merak ediyorsan gözetle, kiminle İstanbul otobüsüne biniyorsa onunla!dedim. Salih sordu:

-Sen gözetledin mi? Gözetlemedim ama gidenleri gördüm, siz de gördünüz. Konuşmayı burada kestik. Konuşmalarımızın oradan duyulması söz konusu olmamakla birlikte Eğitimbaşı sık sık bizim masaya bakmaya başladı. Bir bakıma da iyi oldu. Çünkü konuşmamızın nereye varacağı belirsizleşmeye başlamıştı.

Öğle paydosunda Hbalil Basutçu ile satranç oynadık. Yusuf Asıl da satranç öğrenmeye başladı. Hasan Üner güzel oynayanlardan biri. Dikkatimi çekti, bizim sınıfta Sami Akıncı Kültür derslerinde çok iyi, sanat derslerini önemsemeyip girmediği için hemen hemen sıfır durumda. Müziği de uzunca çalışmasına karşın başaramadı. (Bunu kendisi söylüyor)Şimdi de ortaya bir satranç çıktı. Sami satrancı da örneğin Bekir ya da İsmet düzeyine çıkaramadı. Giderek de satrançtan kaçar oldu. Halil de iyi oynayanlardan sayılıyor. Bence en iyi oynayanların başında Cavit Kafkas'la Tevfik Uğurlu geliyor. Bence diyorum, benim yenemediğim onlar. Bir de Rafet vardı ama onu geçen gün devirdim.

Öğleden sonra Ahmet Ağabey gelir gelmez ayrıldı. Öğretmenlerin toplantı yaptığını ondan öğrendik. Sene Sonu Toplantısı'ymış, her okulda her yıl yapılırmış.

Defterları ben yazmama karşın bu sınıfın 60 kişi olduğunun ayırdında değilmişim. Şaşırdım:

-Bizim sınıfın iki katı. Ben bunu deyince Harun, biritiremeyeceğimizden böyle söylediğimi sanarak:

-Gece bile çalışır bitiririz!dedi. Açıkladım:

-Çocukları küçümsediğimizden olacak sayıları az gibi geliyor; oysa bak 60 kişiler. Bizim sınıfın iki katı. Nöbetlerimize düşenlerin dışında hiç birini tanımıyoruz. Ben, Ahmet Dökme, Mustafa Elbüken, Hasan Akyurt dışında başka kimse anımsamadım. Harun güldü:

-Onlar da kim ? Ben hiç birini anımsamıyorum.

Harun haklı çıktı paydoz zili çalarken defterleri topladık. 318 öğrencisi olan Kepirtepe Köy Enstitüsü bizim hazırladığımız yeni defterlere göre bu 318 numara dizisine göre sıralanmıştır. Ben , 21 numarayı alamadığıma üzüldüğümü söyledim. Sıfırlı numarayı sevmiyorum, dedim. Harun sinirlenir gibi oldu: :

-Abi sen beni ağlatmak mı istiyorsun. Ben kaç gündür bunu düşünüyorum, benimle alay mı ediyorsun? Benim numaram 13, bu numarayı nasıl severim! Numarayı ben sevmediğim gibi ustelik uğursuz da sayılıyormuş. Bu kez oturup bizim sınıfın defterini açtık. Arkadaşların numaralarına baktık. Sami Akıncı'nın çok üzüleceğini düşündük. Son sınıftan uzaklaştırılan Ali Gğüleren'in numarasını alıyor, 6 Sami !Sami, bunu üşündükçe Ali Güleren'i anımsayacak. En çok güldüğümüz de Hüsnü Yalçın'la Ahmet Güner oldu. Hüsnü'nün numarası 78'di şimdi 28, Ahmet'in numarası 79'du bu kez de 29 olmuş. Arkasını sıraladık; 77 Emrullah 27, 76 Arif 26, 75 Yakup 25, 74 Küçük Mehmet 24, 73 Kadir 23 numara oldular. Bu kez de numara değişikliğinde en çok kimin kayıbı oldu? Diyte sorduk. Bu sırada herkesin kayıbı 50. Benim 46, Harun'unsa 36 kayıbı oluyor. Bunlara gülerken kendi üzüntülerimizi unuttuk. Bakalım duyunca arkadaşlar nasıl tepki gösterecekler? Harun:

-Belki de onlar bu numaraları hiç duymayacak, diplomaları alınca görecekler!dedi. Olabilir!. . . .

Piyano çalışmaya gittim; uzun süre komparsiteyi çaldım. La Polama'yı da çalıştım ama çok uzun beklemelerde ses kesilmesi melodiyi tatsızlaştırdığı için vazgeçtim. Akordiyon çaldım. Akordiyonu kampa götüreceğim. Az da olsa zaman bulunca parmaklarımı çalıştırırım.

Dersliğe dönünce arkadaşları sevinçli gördüm. Bizim sınıf yarın izinliymiş. Daha doğrusu merdiven betonları döküldüğü için kuruması beklenecekmiş. Pazar günü de kampa çıkılacağına göre işe bir gün ara verilmiş. Lüleburgaz'a gitme hesapları yapıldı. Banyo işi planlandı. İsmet Yeni Bedir'e gitmemizi, Yusuf Asıl'sa Lüleburgaz'a gitmemizde diretiyorlar. Bizi dinleyen Halil Basutçu bana ön eride bulundu: İkisine de gitme, böylece ortalarında durmuş olursun. Yusuf Asıl söz oyunlarına dönüştürerek, o zaman benim, Lüleburgaz tarafından birinci derede durmam gerektgiğini öne sürdü. Çünkü Lüleburgaz 5 km . Yeni Bedir ise 4 km. İkisinin ortası söylediği yermiş. Halil Basutçu da diretti:

-Dur be kardeşim, arkadaşı Allah'ın kırında bekletmeyelim, ben sözümü geri alıp, batıdan 5. doğudan 4. km noktasında durmasını isteyeyim. Böylece arkadaş yerinde otursun!”dedi. Yusuf razı olduğunu, ancak İsmet'in de razı olması gerektiğini söyleyince bu kez de İsmet:

-Yusuf'un bu tür saçmalıklarını çocukça bulduğunu, onu ciddiye almadığını söyledi. İsmet'le Yusuf, sür

üp gelen tartışmalarına sil yeni baştan başladılar. Gerçekte ise benim bir süredir Yeni Bedir'e gitmek içimden gelmiyor. Gitmek değil o tarafa bakmak bile istemiyorum. Ruşen'in o taraftan çıkıp geleceğini ya da onu oralarda göreceğimi sanıyorum. Aradan henüz 20 gün geçmesine karşın onu herkes unutmuş gibi, oysa ben tabutun hala gidişini görür gibiyim; Ruşen'i de öyle!. . . Birbirine benzettiğim Rüştü'yü görünce Ruşen'i görmüş gibi oluyorum. Çok ilginç daha önce gördükçe hemşerim diye takıldığım Rüştü'yü görmezden geliyorum. Salt Rüştü olsa neyse akrabası olan Röslein'i de öyle. Ne ilgisi var? diye soruyorum kendi kendime, ardından yanıtını da veriyorum ama duygular beni dinlemeden ardarda gene sıralanıyor. Sonunda başka bir karar verdim, Rüştü ile konuşsam belki bu kuruntular azalacak. Belki de konuşmadığım için böyle oluyor. Ruşen uzaklaştı, ona yaklaşmak olası değil. Rüştü'ye yakınlaşınca belki on un tavırları öne çıkıp ötekinin görüntüleri gölgeleyecektir. Buna düşünceme sevindim. Yarın bir bahane uydurup Rüştü ile konuşacağım.

Boş oturmak istemedim, gene Köy Enstitüleri Müfredat Programı'nı açıp karıştırdım. Bu kez de Müzik bölümüne takıldım. Türkülerin notaya alınmasını öneriyor. Ben bildiğim bir türküyü notaya alacağım. Bunu nasıl yaparım? Türküyü akordiyonla çalar, hangi seslere basıyorsam o notaları kağıda yazarım. Yazınca da notaların uzunluk kısalık durumlarına göre değerlerini üstünde gösteririm. İyi ama bunu “Ben yaparım!”diyorum. Tam dört yılımı akordiyona verdim, nota öğrendim. Bir mandolini bile eline almamış kimseye bu nasıl öğretilir? İşte arkadaşlar okulu bitiriyorlar, hangisi böyle bir iş yapabilir?

Gene Ruhbilimi bölümüne geçtim. Bu kez de dr. Halil Fikret Kanat'ın Pedagoji Tarhi adlı kitabını anımsadım. Özellikle Herbart anlatılırken Ruhbilim sözleri geçti gibi bir duyguya kapıldım. Sevin erek kitaplığa koştum. İsmet'in köylüsü Haydar nöbetçi. Haydar kitabı bilmiyor ama aramama izin verdi. Kitabı tanıdığım için elimle koymuş gibi buldum. Telaşla Herbart sayfalarını açtım. Pedagoji tarihinde Herbart için 23 sayfa yazı var. Herbart anlatılırken sayısız yerde psikoloji ya da Ruhbilim geçiyor ama ruhbilimin kendi tanımı yok. Üzülerek kitabı kapattım. Kitaplıkta Haydar'dan başka kimse yoktu. Ben okurken Haydar beni gözetmiş:

-Abi aradığını bulamadın galiba! dedi. Ben de:

-Kişi olarak aradığımı buldum ama asıl aradığımın o kişide de olmadığına üzüldüm!dedim. Dersliğe döndüm. Arkadaşlar, kamptan dönenlerden ne bilgi alacaklarını saptamaya çalışıyorlar. Mehmet Aygün hemşerisi Numan Bayazıt'tan, Yusuf Asıl, Haşin Nehir'den, Arif Kalkan Mehmet Özeren'den, Kadir Pekgöz, 9 Mehmet'ten(Mehmet Özalp)

Sefer Tunca Mustafa Saatçı'ya sordu:

-Hafız Mustafa, senin kimin kimsen yok mu? Sana da bulalım birini!deyince Mehmet Yücel yanıtladı:

-Var, var onun da var, Raif Kayın da ona bilgi verecek. Raif Kayın, sağlıklı, sağlam yapılı bir arkadaş ama ana dili başka olduğuı için Türkçesi oldukça zayıf. Mustafa Saatçı uzun düre Raif'i dile doları; Raif'in kayışı, Raif'in gülüşü türü sözler söylemişti. Arkadaşlar bu nedenle bu yakıştırmaya çok güldüler. Mustafa Saatçı bu kez Mehmet Yücel'e oldukça anlamlı yanıt verdi:

-Sen kaygılanma İskelet, ben bu kez senin kardeşinden bilgi alacağım!Mehmet Yücel'in kardeşi Namık Yücel çok sessiz, kimseye yan bakmayan, oldukça çekingen bir arkadaş. Namık Yücel'in bu tavrını beceriksizliğin yoranlar var. Mustafa Saatçı bunu ima etmek istedi. Mehmet Yücel olayı büyütmemek için:

-Benim kardeşim İmam bilgilendirek ölçüde değildir. Sen gene Raif'e danış!dedi. Namık Yücel'le çok çalıştım. Önce ağabeyi Mehmet Yücel'e öyle dediği için çattım. Sonra da genel olarak:

-Tanımadığınız insanları böyle anlamsız şakaları arasına niçin sokuyorsunuz? diye sordum. Soruma kimse yanıt veremedi. Çünkü, ben sözümü keserken Eğitimbaşı kapıdan içeri girdi. Girer birmez de:

-Okullarda yöneticiliğin öğretmenliğe ek bir tarafı vardır. Öğretmenler kendilerini salt öğrenci ile bağlantılı sayar. Yöneticiler de öyledir ama onların bir de öğretmenlerle daha geniş bir alanda ağlantıları vardır. Bu bağlantılar sorumluluklarla sarmaş dolaştır. Bugün, tüm öğretmen arkadaşlarla toplandık. Bu benim için çok yararlı bir toplantı oldu. Öğretmen arkadaşları tanıdığım gibi onların dilinden sizi de biraz daha yakından tanıdım. Hızımı alamadım, sıcağı sıcağına size geldim. O anlattıkları öğrencileri bir de kendilderinden dinlemek istedim!dedi. Eğitimbaşının dediklerini çoğumuz doğru anlamadı. Derslikte birden bir sessizlik oldu. Suçlu gibi önüne bakanlar, kaldırıp soru soracak diye sinenler besbelli oluyordu. Sami Akıncı:

-Bizi yetiştiren öğretmenlerimiz, bizleri, bizden daha iyi anlatmışlardır. Onlara uzunca zamanlar içinde yaptığımız çalışmlarla kendimizi ancak tanıtabildik. Siz daha çok yenisiniz; gelecek günler için de sizin de beğenilerinizi almak için çalışacağız!dedi. Eğitimbaşı Sami'ye bakarak:

-Uzun zamana ne gerek? İşte bu sözlerinle benim dediklerimi kanıtlıyorsun, teşekkür ederim! deyip sözü işlere çevirdi. Köy Enstitülerindeki işlerin yorucu olduğu ölçüde yararlarını anlattı. Kendisinin Öğretmen Okulu bitirdiğini, bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra gene okuyup İlköğretim Müfettişi olduğunu. Müfettişliği süresinde sayısız öğretmen gördüğünü, bu öğretmenlerin çok beceriksiz oldukları gibi kendilerini de savunamadıkları anlattı. Oysa bizim kendimizi savunduğumuzu, haksızlığa karşı dirençli olduğumuyzu söyledi. Bunları da köylülümüzün verdiği yürekliliğin yanında iş içinde yetişirken kazandığımız bedensel yetilere bağladı. Sami'den cesaret alıp konuşan arkadaşlar, okulumuzun 5 kez yer değiştirmesine değindiler. Umduğumuz gibi yetişemediğimizi söyleyince bu kez de kendisinin çok yer gezdiğini Köy Enstitüleri'nin çoğunu(7-8 tane) gördüğünü, Kızılçullu dışındakilerin hiç birisinin bizimle boy ölçüşemeyeceğini anlattı. Sözü getire getire Trakya insanının okumaya karşı ilgisine bağladı. Bunun aynı zamanda bizim gelecekteki işlerimizin zorlaşacağına bağladı: Okuttuğunuz öğrencilerin bir bölümü birkaç yıl sonra lise ya da yüksek okul öğrencisi olarak karşınıza gelecek, Ünivrsitede okuyacak. Onlarla ilişkilerinizde geride kalmaya katlanacak mısınız? yoksa varlığınızı sürdürecek misiniz? Sami başta bir kaç arkadaş:

-Sürdüreceğiz! deyince Eğitimbaşı gülerek:

-İşte bunu bekliyordum; öyleyse hiç kopmadan, okuldaki gibi okuma silahınızı beyninizde taşıyacaksınız, diyerek güldü. Güldü ama gülüşü, söylenenenlere inanmöadığını belirtir gibiydi. Zil çalınca Eğitimbaşı ayrıldı. Kısa bir sessizlikten sonra yorumlar başladı:

-Sami konuşmasaydı acaba Eğitimbaşı ne söyleyecekti? Yanıktlar verildi:

-Onu bilmeyecek ne var? Son söylediklerini o zaman baştan söyleyecekti. Gülüşerek yemeğe gittik. 20 gün ayrılacağımız masamıza sözler söyledik, kanepelerimize işaretletler koymayı düşündük. Sonra da kendi kendimize güldük, 5 yıldır yapmadığımız zevzekliği gider ayak yapıyoruz. Yemekhaneden çıkarken Röslein'le karşılaştım. Yarın nöbetçiymiş gülerek ne yemek istediğimi sordu. Hiç bir şey düşünmeden:

-Kaçamak!dedim. Duraksamadan:

-Mısır unumuz yok!dedi. Öyleyse senin istediğini isterim; deyip yürüdüm. Arkadaşlar sordu:

-Sen bu kızla nasıl böyle konuşuyorsun? Yakın köylü olduğumuz için bir çok ortak taraflarımız var. Yusuf'u gösterdim:

-Yusuf hemşerisiyle böyle konuşmaz mı? Arkadaşlar gülünceYusuf sinirlendi:

-Beni ne karıştırıyorsun? Ben o kızla konuşmuyorum bile!deyip yürüdü. Dersliğe dönünce uzun süre Yusuf'un gönlünü almaya çalıştık. İsmet Yusuf'la sürekli tartışır. Tartışma konuları, köyleri, köydeki okulları, evleri. İsmet'in evi iki katlıdır. Yusuf'unsa köy okulu oldukça gösterişlidir. İsmet evinden söz açınca Yusuf hemen okulundan söz eder. Bu akşam bu konuları bir süre biz karıştırdık. Mehmet Aygün, Yusuf'un köyünü, okulunu övdü. Yusuf hiç oralı olmadıya da olmaz göründü. Sonunda Yusuf'un köyü olarak Büyük Manika yerine yanlışlıkla Küçük Manika denince Yusuf dayanamadı güldü. Bu kez de ben:

-Yusuf'a ilk günlerden beri hep Küçük dediğimiz için çocuk Küçük sıfatına tepki geliştirmiş, o nedenler dayanamıdı!dedim. Yusuf benim sözüme aldırmadı:

-Büyük deseniz de gülecektim, dayanamadım boş boş konuşmalarınıza!deyip Mehmet Aygün'un ağzına elini kapatarak:

-Sen sus, seninle hesaplaşacağım!dedi. Konu gene yarınki yapacaklarımıza döndü. Yusuf gene Lüleburgaz'a gitmemizi önerdi. Ben de ona bir koşul koydum; benim önerim üzerine yaptığı aynadaki Yusuf'un resmini çektirmesi için fotoğrafçıya götürmek. Yusuf buna razı oldu. Aramızdaki konuşma bence çok önemli. O revirde yatıyor, sıkıntıdan neredeyse hastalanacak. Aynada kendisini görüp resmini yapma önerisini ben yapıyorum. Yusuf'un bende başka çekilmiş çok resmi var ama bu, benim önerim olduğu için bundan da bir tane almak istiyorum. Yusuf önce çalışmasını önemsem emişti. Sanırım baktıkça o da beğendi.

Yatınca Röslein'ı anımsadım. Kaçamak isteyince, mısır unu olmadığını söylemesinin ardında bir anlam var mı acaba? Hasan Gülümser gözümün önüne geldi. Okul Müdürü:

-Kovarım seni!demiş. Kovar. Ali Güleren'i kovduğu gibi onu da kovar. Salt Ali Güleren mi? Musa Güner, Ali Ergin hep gitti.

 

19 Haziran 1943 Cumartesi

 

Yakup Tanrıkulu çok az konuşan arkadaşlarımızdandır. Nedense bu sabah o da neredeyse coştu:

-Banyonuzu kaçırmayın arkadaşlar, sonra kamp süresince banyo yapamayabilirsiniz! Yakup'a: Temiz çocuk, yakışıklı gibi sözler, sıfatlar söylendi. Bu arada kampçıların hafta sonlarında banyo yaptığı da açıklandı. Gene de aralarda Ergene'ye inip yıkanma planları kuruldu. Bunlara da ben şaştım; Ergene'ye kese yoldan gidip neresinde yıkanılır? Ergene'nin her yanı açık, temiz değil ki. Yer yer kümelenmiş söğütlükler, sazlıklar var. Onların arasında su kaplumbağları, yılanlar, başka başka zararlı yaratıklar var. Benim söylediklerime karşı duran Fettah kendilerinin Meriç Nehri'nde yıkandıklarını söyledi. Fettah'ın konuşlması işime yaradı. Önce Meriç'le Ergene'yi su çokluğu açısından karşılaştırdım. Ergene'nin , Meriç yanında ufak bir dere sayılacağını, ayrıca Fettah'ın girdiği yerlerin ora insanlarınca bilinen yerler olduğunu oysa buradan Ergene'ye inince insanların uğramadığı sapa yerler olduğunu anlattım. Fettah, ilk kez bana bir hak verdi:

-Haklısın, biz açık yerlerde çimiyorduk!dedi. Fettah çimmek deyince, çimmek sözü tekrarlandı:

-Çimmek yıkanmak mı? yoksa çocukların suda oynaması mı? Yeni bir tartışma konusu çıktı. Ben çimmeyi, çucukların derelerde suyla oynaması olarak anladığımı söyledim. Çimmek büyüklerin banyolarda yıkandığı anlamına gelse yıkanma yerine çimmeyi de söylerlerdi. Hamama gidip çimelim diyen duymadım. Küçüklüğümde ben de dereye gider çimerdim. Ancak eve dönünce ablam zorla beni banyoya sokar temizlerdi. Verdiğim örnekten sonra karşıcılar susar gibi oldu. Ancak Sami Akıncı'nın tartışmaya karışmasını beklediler. Sami bir süre sustu. Sonunda beni haklı gördüğünü söyledi:

-İnsanlar hangi anlamda kullanırsa kullansın, sonuç olarak günümüzde çimmek, banyo yapmak anlamına gelmiyor. Banyoda temizlenmek için sabun kullanıyoruz, silinip kurulanıyoruz. Dereye giren çocukların böyle bir şey yaptığı var mı? İsmet Fettah'a sordu:

-Meriç'e sabunla mı gidiyordun? Bu kez de Bekir Temuçin İsmet'e sordu:

-Sen Şeytan Deresi'ne sabunla mı gidiyordun? İsmet sinirlendi, Bekir'e dönerek:

-Ne sabunu be? Ben Şeytan Deresi'ne çimmeye değil Kakava'ya gittiğimi söyledim. Kakava'da sabunu ne yapacağım?

Kahvaltıya giderken kendimi toparlamaya çalıştım, akşamki konuşmam nasıl etki bıraktı? Kapıdan girerken, Röslein, arkası dönük olarak Cemile Öğretmenle konuşuyordu. Uzun süre eğilmiş olarak öğretmeni dinledi, sonra da “Peki ya da olur” anlamında başını oynatıp gitti. Çaylı-peynirli kahvaltı yaptık. Ahmet Kun Öğretmen geldi, doğru gidip Cemile Öğretmenin yanına oturdu. Yan gözle onları izledim. Arkadaşlardan kimse bakmıyor sanıyordum, Salih Baydemir fısıldar gibi:

-İşte bu kadar, al sana bir öğretmen çifti; karı-koca Kun ailesi. Sözü çevirip Kun (*) sözünün anlamını getirdik ama bilemedik. Yakın sözler sıraladık: Kün, Kın, Kon, Kum, Küm, Kom. Kün, Küm. Kın, kon, ku m sözlerinin anlamlarıknı biliyoruz. Kın; bıçak ya da kılıçlara kılıf olarak kullanılır. (Eğri kılıç kında paslanmalıdır-Şiir: Köroğlu) Kum, bildiğimiz dere kumu, kon da bir emir kipidir. Uçmanın karşıtı konmak. Küm, kümes'in kökü, kün de güreşte kullanılan bir söz kündeye getirmek. Kun da kök olarak Kundak, Kunduz, Kundura sözlerini üretiyor. Ne var ki gerçek anlamını bilmiyoruz.

Biz, kun mun derken Röslein elinde bir büyükçe paketle geldi, Ahmet Kun Öğretmene selam verdikten sonra paketi Cemile Öğretmene uzattı. Bay bayan Kun'lar bir süre konuştular. Getiren öyle ayakta onları bekledi. Uzunca bir süre sonra başlarıyla gitmesine işaret ettiler. Salih Baydemir:

-Kim demiş öğretmenlerde insaf var diye? Kızçağız yarım saattir “Git!” demeleri bekledi; başlarını çevirip bakmadılar bile!dedi. Söz burada da kalmadı, burada yazamayacağım sözlere döküldü. Ben de buna takıldım:

-Bu durum, salt bugün görülmüş bir olay olmadığı gibi, yapılan da tek bu nöbetçiye yapılmış bir davranış değil. Zaman zaman tüm öğrencilere benzerleri yapılmaktadır; deyip kalktım.

Derslikte banyo sıra tartışmaları oldu. Recep Kocaman'la değişerek sabah sırasına geçtim. Hem Lüleburgaz'a gitmek hem de dönünce Yeni Bedir'e gidip eşyalarımı bırakmak zorundayım. Yataklarımızı taşıdığımızdan dolaplarımız eski salonda kaldı. Hemen hemen herşeyimiz açıkta.

Yusuf'la İsmet bana öneride bulundular. Lüleburgaz'dan dönünce İstanbul yoluna çıkıp araba durduracaklarmış. İsmet'e göre Yusuf kafasını beyaz bezle sarıp hasta numarası yapacak, hastanın yanına da ben binip Yeni Bedir'e gideceğiz. Yusuf'a göre İsmet'in kafa sarılacak. Çünkü İsmet'in kafa daha büyük olduğundan sürücüler daha rahat görecekmiş. Halil Basutçu üçüncü bir yol önerdi:

-En iyisi ikinizde kafalarınızı sarın iki sürücü birden durursa numaranızı anlayınca sizi bir güzel dövüp bu tür şakalardan vazgeçmenize yardım etmiş olurlar!

Bayrak Töreni'nde Eğitimbaşı ayrıntılı bilgi verdi; özellikle de:

-Pazar sabahı kahvaltıdan sonra derslikte toplanıp komutanların emrinde kamp yerine gideceğiz. 2O gün boyunca hastalıklar dışında kamptan ayrılmak yok. Oradaki yaşamınız asker yaşamı olacak!dedi. Törenden sonra akordiyonu bırakırken Eğitimbaşı akordiyonu götürüp götürmediğimi sordu. Götürme diyecveğini sandığım için:

-İzin verirseniz götürürüm!dedim. Eğitimbaşı hiç duraksamadan:

-Götür, görür arada eğlenirsiniz. Askerlerin canı yok mu? Bence götür!dedi. Eğitimbaşı sormasaydı zaten götürecektim ama şimdi daha iyi oldu!Sevinerek yemeğe gittim. Kapıdan girerken Röslein'le gülüştük. Yerime otururken arkadaşlar sevincimi ona yordular . Bense sevincimden ona selam verdiğimi, gerçek sevincimin Eğitimbaş'dan geldiğini anlattım. Anlattığıma kimse inanmadı ama gerçekten ondandı. Yemekten kalkar kalkmaz yola çıktık. Lüleburgaz'da ilk işim bir cep defteri ile sabit kalem almak oldu. Kamp süresince küçük küçük notlar almayı sürdüreceğim. İsmet güldü:

-Ne boş şeylerle vakit geçiriyorsun dayı, olayları benden sorsan, ben sana olduğu gibi anlatırım!deyince Yusuf güldü:

-İstersen şimdi sor, o anlatacaklarını anlatsın!deyince bir süre itişip kakıştılar.

Lüleburgaz'da fazla kalmadık. Fotoğrafçı Gültekin Abiye uğradık. Benim resimlerim vardı onları aldım. Üçümüz birlikte de resim çektirdik. Benim terzime uğradık, kahve rengi elbisem bitmek üzere. Kalfa Şükrü:

-20 gün önce provaya gel dedim, gelmedin diye çıkışınca Edirne'ye gittiğimi söyleyerek savunma yaptım. Oysa Edirne'de bir hafta kalmıştık. Yusuf ceketimi çok beğendi. Ceketin arkasında örgülü bir kemer var. Şükrü ona Kız Beliği diyor. Şimdiye dek bundan kimseye yapmamış. Kızlar arkamdan beni tutacakmış. İsmet söze karıştı:

-Dayım hoşlanmaz öyle şeyden!deyince Şükrü gülerek:

-O sizin orada öyle yapar, okulu bitirince gelsin buraya da görelim; Lüledburgaz kızları arkasına nasıl dizilecek! Yusuf, biraz şaşırmış gibi bakıp dinledi. Duramadı sordu:

-Sen nereden biliyorsun? Şükrü Yusuf'u azıcık küçük bulduğundan:

-Büyüyünce sen de öğreneceksin bunları. Bunları delikanlılara kızlar öğretirler!dedi. 20 gün sonra geleceğimi söyleyip ayrıldım. Yusuf, yürüyüşlerde çok terlediğini söyledi, bir düzine mendil aldık. Ben kalınca bir cep defteriyle sabit kalem aldım. Üçümüzde ikişer iç fanilası aldık. Eczanenin arkasındaki şurupçudan limonata içip yola çıktık. Hesaplarımız boşa çıktı, Edirne tarafından İstanbul yönüne ibr asker arabasından başka gelen olmadı, neredeyse koşar adımlarla okula ulaştık. Yusuf'la İsmet oldukça yoruldular. Onlara benimle gelmemelerini söyleyince sevindiler. Ben, ivedi olarak bir torba ile çantamın birini alıp yola çıkarken İsmet arkamdan geldi:

-Seni yalnız bırakamam dayı! deyip çantayı aldı. Çantada notlarım, değerli saydığım kitaplarım, notalarım vardı. Onları bırakamadığımı söyledim. Yola çıkınca çantayı ben almak istedim. Biz itiş kakış yaparken bir kamyon geçti. İsmet bağırdı ama duyuramadı. Biz öyle sanmışız kamyon, gerisin geri gelip bizi aldı. Alınca da sürücü özür diledi:

-Kusura bakmayın benim yolum şu köye kadar, orada indirmek zorundayım!deyince durumu anlattık. Kader-kısmet sözleri arasında Kamber Amcamın evi önünde indik. Üstelik sürücü Kamber Amcamın tanıdığıymış, bir süre konuştular. Eve girince gene kader-kısmet sözleri edildi. Yengem kaygana pişirmiş. Kamber amcamın diş sorunu olduğundan sert yiyecekleri yiyemiyormuş. Yumuşak olduğu için genellikle o tür yiyecekleri istiyormuş. İsmet'le gülüşerek birer bardak ayranla ikişer kaygana yedik. Dönüşümüz iyi oldu, vakit olduğu için Kamp yerine yaklaştık. Oldukça kalabalık bir grup bize doğru koşarak geldi. Düdük sesiyle geri döndüler. Dönüşte biri yuvarlandı. Çavuş düşene bir zılgıt verdi. Elimde olmayarak:

-Yazık! diye bağırdım. Düşen Rasim Dereli'ydi. Koşarak arkadaşlarına yetişti. Erken erken okula döndük. Yusuf bizi bekliyormuş:

-Arkanızdan kamyonu ben gönderim!dedi. İsmet karşılık verdi:

-Biliyorum, ben de onun için kayganayı iki tane yedim, biri senin içindi! deyince tartışma gene başladı. Yusuf terzinin söylediklerini aktarmış. Hilmi Altınsoy Lüleburgazlı arkadaşlara:

-Siz de Lüleburgazlısınız sizi kızlar neden beklemiyor? diye sormuş. Tek, Küçük Mandirisalı yanıtlamış:

-Kızlar parası olanların arkasına takılır!.

Bunu yemekte söylediler. Sözün doğru olduğunu söyledikten sonra bizim plaklar arasında olan bir şarkının ilk dizesini okudum bir:

-Şimdi rağbet, güzel ile zengine! der, şarkı böylece uzar gider.

Terzi Şükrü'nün sözleri beni şımarttı sanırım. Böyle sözlere pek aldırmam ama bu akşam Röslein'e takılmak için can attım. Nasıl olsa nöbetçi, görürüm demiştim ama ortalıkta görünmedi.

Yemekhaneden dönerken akordiyonu alıp yatağımın üstüne bıraktım. Hemen derslikte konu edilmiş:

-Askerler hoş karşılamaz!Sözün üstüne gidince istemeyerek katıldım:

-İstenmezse açıp çalmam. Askerler kutudaki akordiyonu da istemezlerse izin alır akordiyonu okula getiririm. Ama sanmıyorum askerlerin kutularla uğraşacağını uğraşmaya kalkışırlarsa karşılarında çok kutu bulacaklardır hem de bomboş kutular! dedim. Birileri karşılıklı bakıştgı ama yanıt veren olmadı.

Zili beklemeden yatakhaneye inenler oldu. Pek yapmadığım bir davranıştı ama bu gece yaptım, inip erkenden yattım. Yatar yatmaz da uyumuşum. Bir ara uyandım. Baktım herkes uyuyor. Gözlerimi kapatır kapatmaz uyuyazağımı sanıyordum. Oysa geçen yılkı kamp aklıma takıldı. Bacağım şişmişti. Koskoca şişe karşın hiç acı vermemesi ise inanılacak gibi değildi. Görenler ya da yoklayanlar bir türlü inanamıyordu. “Acıya katlanıp yiğitlik taslıyorsun!” diyenler bile oluyordu. Bunları anımsarken gene uyudum.

 

20 Haziran 1943 Pazar

 

Nuri Çavuş, Bekir onbaşı sözleri arasında uyandım. Geçen yılki kamp üstüne yalan yanlış sözler söyleniliyordu. Bildiğim doğruları söylemeye kalktım ama sanırım yeterince dinletemedim. Hazırlanıp kahvaltı ettik. Az sonra derslikte toplandık. Eğitimbaşı bizimle konuştu. Bir Çavuş geldi, selam verdi, adını söyledi:

-Murat Üstün! Eğitimbaşı Kemal Üstün, kendi soyadını taşıyan Murat Çavuşa, birden yüzünü dönüp gülümsedi. Besbelli içinden gelen bir yakınlıktı bu. Karşılıklı kısa bir konuşma yaptılar. Bizi güvenerek, kendilerine emanet ettiğinden söz etti.

Murat Çavuş oldukça yumuşak bir iki komutumsu sözden sonra yola çıkrak kamp yerine geldik. Çadırların yanında durunca arkadaşların ilk sözleri:

-Yerimiz akşamları, gündüzldere göre daha iyi olacak. Yıldızlara bakarak uyuyacağız.

Murat Çavuş, ilk yapılacak işleri anlattı. Geçen yıl yaptıklarımızı teker teker sordu.

İlk öğle yemeğimizi bir saat geç, soğuk olarak yedik. İlk sızlanma Mehmet Yücel'le İdris Destan'dan geldi:

-Biz 20 gün nasıl dayanacağız?

Öğlede yorgun olarak 30 dakika serildik.

Bugün olanlardan aklımda kalanları sonra yazacağım.

 

(20 Haziran 1943 Pazar eki)

Mehmet Yücel nedense Bekir Onbaşı diye bir ad söylemiş. Bekir Temuçin ağlamaklı bir sesle bağırdı:

-Sen beni neden bu kadar aşağılamaya çalışıyorsun? Tüm arkadaşlar yatıştırmak için dil döktüler. B ekir ağlamadı ama ağlamak derecesinde ürperip titredi. Mehmet Yücel de şaşırmış bana sordu:

-Bu Bekir onbaşı sözü benim dilime nereden takıldı? Ben kendime göre açıkladım:

-Geçen yıl Nuri çavuş vardı. Onun adını anarken biz de bir birimizin adıyla zaman zaman çavuş zaman zaman da onbaşı diyerek takılırdık. O şakalaşmalardan kalma bir söz. Arkadaşımız Bekir o zaman da kendisine Bekir Çavuş! dendiğinde çok kızardı.

Kahvaltımızı edip derslikte toplandık. Eğitimbaşı geldi, askerliğiğimizi kutladı. Köylerde askere gidenlere yapılan ayrılık törenlerini andı. Eski devirlerde Yemen, e Bağdat'a, Bingazi'ye gidenlerden söz etti. Eğitimbaşı konuşurken çavuş gelip selam verdi:

-2. Kamp Öğrenci birliğini teslim almaya geldim!dedi. Eğitimbaşı gülümseyerek:

-Hayırlı olsun ! deyip kenara çekildi. Çavuş kendini tanıttı:

-Kamp komutanlığında görevli Çavuş Murat Üstün!deyince Eğitimbaşı gibi biz de gülümsedik. Murat Çavuş azıcık azıcık değişir gibi oldu. Eğitimbaşı gülerek soyadı adaşı olduklarını söyleyince Murat Çavuş da gülümsedi. Küçükler önde ikişerli boy sırası olmamızı istedi. Dediğini yapıp yola çıktık. Eşyalarımız olduğu için sivil yürüyüşü yapacağımızı söyleyip ilk marş uyarısını yaptı. Murat Çavuş, ilk izlenim olarak geçen yıl bizi teslim alan Mestan Çavuş'a göre yumuşak dedim. Konuşanlar oldu:

-Mestan Çavuş da nereden çıktı? Nuri Çavuş değil miydi? Soruyu soran Ali Önol'du. Bir “Sus!”sesi oldu:

-O senden daha iyi bilir. Konuşmaları yanyana yürüdüğümüz SeferTunca da duydu. Koluyla dokundu. Anladım:

-Mestan Çavuş bizi Selçuk Korol Öğretmenden teslim alıp Alaya götüren çavuş, Nuri Çavuş ise bize 20 gün yürüyüş yaptırandı.

Okulun karşısına geçince arkadaşlar dönüp dönüp okula baktı. Sıralanmış dört büyük çadırdan ilkinin önünde durduk. Kolu yaldızlı V şeritli bir üstçavuş bizi karşıladı. Eşyalarımız için yer gösterdi. Tek boy sırası olmamızı istedi. Sağa sola döndürdü, hazıroldan sonra rahata geçirip yüzlerimize baktı. Sefer Tunca ile beni öne çıkardı. Numara sırasına göre yatacağımız yerledi ayırmamızı söyledi. Esas duruma geçip:

-Başüstüne!dedik. Arkadaşlardan tıs pıs edenler oldu. Üstçavuş birden:

-Gülenler var, kim diye sorsam, bilemediğinizi söyleyeceksiniz. Sizinle tartışacak değilim. Burası bir asker yuvasıdır. Buranın kurallarına uyacaksınız!dedikten sonra:

-İstikamet Okul binası, marş marş! dedi. Arkadaşlar, sebze bahçesine doğru koşarak dere dek indiler. Sefer'le ortada kalıverdik. Murat Çavuşla Üstçavuış da arkadaşların arkasından uzaklaştılar. Çadıra girdik. Daha önce yatıldığı için çadırın altı toz durumuna dönüşmüş. Tozlu yere çizgi çekerek 29 yer ayırdık. Yazmak için aldığım cep defterim vardı. yaprak koparıp numaraları çadır taraflarına koyduk. Bir süre sonra arkadaşlar uygun adımla çadır önüne geldi. Üstçavuş bize bakıp kuşkulu bir şekilde:

–    Ne o siz hala burada mı duruyorsunuz? dedi. Verdiği görevi yaptığımızı, işimizin bittiğini, onları beklediğimizi söyleyince çadıra baktı. Üstçavuş kendi kendine:

–    İşe göre tam adamını seçmişim!deyip gülümsedi. Bize yarım saat izin verdi, yerlerimizi tanıyıp eşyalarımızı yerleştirdik. Hem işimizi gördük hem de Hasanoğlan'daki büyük çadırı anımsadık. O da bu büyüklükte bir asker çadırıydı. Ne var ki o zaman ranzada yatmıştık.

Murat Çavuş düdük çalınca gösterilen yerde toplandık. Yerimiz geçen seneki yerden daha iyi. “Okulu karşıdan da olsa görmek bile güven veriyor ama bu kadar yakın yere gidememek de acı vereceğe benziyor”türü yorumlar yapılmaya başlandı. Murat Çavuş, orta 1. sınıfta okumuş, ayrılmış. Balıkesir/İvrindi ilçesindenmiş. Böyle bir yer adı duymadığımızı bir birimize fısıldayarak söyledik. Oysa biz çok şey biliğimizi sanıyorduk. Mola verilince herkes kendi illerinin ilçelerini saymaya başladı. Bizim Kırklareli grubu da bir birine düştü:

–    Demirköy ilçe mi, bucak mı? Kırklareli: Lüleburgaz, Babaeski, Vize, Pınarhisar, Tekirdağ: Saray, Çorlu, Malkara, Hayrabolu. Edirne: Uzunköprü, Keşan, Havsa Meriç. Lalapaşa. Lalapaşa ile Meriç'e karşı çıkanlar oldu. Doğrusu benim hiç bir fikrim yoktu. Bir süre tartışıldıktan sonra Meriç'in ilçe olduğunu ancak Fettah'ı kızdırmak için konu edildiği anlaşıldık. Bu arada Edirneliler birbirine düştü:

–    Hüseyin Serin: Meriç ilçe olursa benim köyüm il olur, gibi bir söz söyledi. Buna karşı alaycı takımı Mustafa Saatçı'yı öne sürüp:

–    O zaman Çöpköy Başkent, olur! deyip gülüştüler. Buna karşı, Hüseyin Serin'in:

–    Çöpköy “Bibok olmaz!” sözü, neredeyse kavgayı da “Sildigeçti” deyimi durumuna getirdi. Murat Çavuş'un düdüğü tartışmaları durdurdu. Hazırlanmış toplantı yerimiz var. Toplantı yerinde kargaşa oluşur gibi oldu. Yokuş yukarı marş marş yaptık. Murat Çav uş'un dili düzgün, eleştirecek pek söz bulamıyoruz. Şimdilik bir “Şindi” sözü yakaladık. Onu da arkadaşlar bir kusur saymadılar. Halil Basutçu:

–    Murat Çavuş'un ilçesi İvrindi. Ne yapsın İvrindi diye diye dili “İndi” alışmış olduğundan öyle söylemektedir türü bir savunma yaptı. Yusuf Asıl bu görüşe karşı durdu:

–    O zaman herkesin dili kendi yerlerine alışır, örneğin İsmet Yanar koyünün kızılcığına alıştığından Edirnecik, Süloğlucık, Lüleburgazcık der. Yusuf sözünü bitirince bir kaç kişi birden ekledi:

–    Saray'cık! Yusuf Saray'cık sözüne karşı durdu. Saray ona göre, o denli küçültücü söylemeye layık değilmiş. Bu kez de İsmet sinirlendi:

–    Benim köyümün küçültülücük bir tarafı yok, koskoca bir köy. Üstelik Adı da Kızılcıkdere. Kızılcık, sözündeki  “cık”eki küçültme değil olgunluğu anlatmaktadır. Sami Akıncı söze karıştı:

–    Hop, hop, hop orada duralım!Sami öyle dedi ama Murat Çavuş durmadı. Bedir Köyü deresini gösterdi:

–    İkişerli düzgün adım, marş. Arteziyen yanında durduk. Orada okulun özel nöbetçisi var. Nöb etçiye tembih edilmiş. Öğrenciler, elleriyle su içemezmiş. Bunu bilmiyorduk. Arkadaşlardan bazıları:

–    Bu kural yeni konmuş, zavallı Ruşen!deyince susuzluğum geçti. Arteziyene gelmeyenlerden biri olmalıyım, konuşmları yeni duyuyorum. Ruşen'in buradan su içtiğini de hiç düşünmemiştim. Top oynadıktan sonra fenalaştı, demişlerdi. Şimdi de bu çıktı. Kendi kendime düşündüm:

–    Top oynadıktan sonra gelip buradan niçin su için? Birileri kafalarından uyduruyor:

–    Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olurmuş! Babamın çok söylediği sözlerden biri. On dakika mola verdik. Yeni Bedir'den köylüler geldi. Bize dikkatli dikkatli baktılar. Murat Çavuş'u görünce yılan görmüş gibi uzaklaştılar. Aralarında Kamber Amcamın komşusu vardı. İyi oldu, beni görmesini istemezdim. Görseydi kesinlikle Kamber Amcama acındıracak sözlerle anlatırdı. Kalkınca çadır yönüne uygun adım türüdük. Tam tepede arkamızı okula dönüp künyelerimiiz okuduk. Kepirtepe Köy Enstitüsü Son sınıf Öğrencisi,

2. Askerlik Kampı Eğitim Birliği Adayı İbrahim! Ya da . . . . . . . . . . . . . Murat Çavuş bireysel olarak bilgiler istedi. Üsteğmen çok sorarmış. Boy, kilo yanında uzun atlama, yüksek atlama, yüzme, koşma becerileri üzerinde dururmuş. Hemen boylarımızı, kilolarımızı anımsamaya çalıştık. İsmet'in uyarısiyle dün Lüleburgaz'a gidince Çal Eczanesin'de tartılıp ölçülmüştük. Eczacı Bayan Nezihe, üçümüzü de sağlıklı bulmuştu. Yusuf'un boyu ile kilosu bize göre azdı ama yaşı da çok küçüktü bayan eczacı Yusuf için:

–    Küçük kardeş yaş durumun göre daha avantajlı, ilerde sizi tutar, belki de geçer!demişti. Benim boy 174, kg. 74. İsmet: boy 172, kg 69. Yusuf: boy 164, kg 61. Hüsnü Yalçın'la Emrullah Öztürk bir yıldan bu yana ölçülüp tartılmamışlar. İsmet'le Yusuf'ü ölçü alıp kaldıra kaldıra olası kilollarını, yakın olarak saptadık. Hüsnü: boy 166, kg 60, Emrullah: boy 171, kg. 68. Meğer daha birçok arkadaş çoktandır tartılıp ölçülmemiş. Bizde görünce kucaklaşıp bir birini kaldırmalar başladı. Akşam paydosu yok, onun yerine temizlik, yatma hazırlığı var. Biz tam hazırlığa gerçerken Üsteğmen geldi. Murat Çavuş tekmil verdi. Üsteğmen tam 30 dakika konuştu. Hergün bu saatte gelip konuşacağını söyledi. Söyeledikleri iki sözden biri disiplin oldu. Disiplin, disiplin, disiplin!Disiplinin ne olduğunu anlamaya başladım:

–    Disiplin diye ortada bir nesne yok. Disiplin, insanın kendini, içinde bulunduğu tolpluluğun benimsediği koşullara uyması, uyabilmesi, uymak için kendini zorlaması. Herbart okurken çok geçmişti: Herbart öğretilerini anlatırken Dr. Halil Fikret Kanad'da:

–    Disiplin, dış düzeni korumak, herhangi bir rahatsızlığa, kavgaya ve zarara meydan vermemek için çocuğun vahşi ve başıboş arzularını ve hevesleri dizgin altında bulunurmaktır. diyor. Üsteğmenden sonra Üstçavuş bizi Yeni Bedir tarafına yürüttü. Ergene tarafından başlayarak Istranca Dağları'na dek arazi özelliklerini anlattı. Genel olarak Trakya'nın düz arazi sayıldığını, savaş sırasında her yönden öteki yöne rahatçı geçilebildiğini, nitekim Balkan Savaşı'nda Bulgar ordusunun Istrancaları kolayca aştığını söyledi. Yıldızlar parlamaya başlamıştı. Bize Kutupyıldızı'nı, Samanyolu'nu gösterdi. Bunları biliyorduk ama toplu olarak bakmamıştık. Benim gibi başka arkadaşlar da Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'le iddialaştığımızı anımsayıp gülüştüler. Büyükayı, Küçükayı yıldız kümelerine de baktık. Aydınlık karanlığa dönüşürken biz de çadıra döndük. Murat Çavuş gece nöbeti için bilgi verdi, numara sırasına göre adlarımınızın yazıldığı bir listeyi çadırın direğine astı. Nöbetler bir saat. Gece nöbetleri yat borusu ile başlayacak, kalk borusuyla son bulacak. Gündüz nöbetleri ise günlük. Kalk borusu çalınca gece nöbnetçisinden nöbet teslim alınacak, akşam da gece nöbetçisine teslim verip bırakılacak.

Öğle yemeğimizi sessiz sorgusuz yemiştik, akşamı merakla beklerken önümüzdeki küçük çadırın yanıdaki eski tezgahlardan koltarılmış masalara gene yemekler geldi. Durumu öğrenince sevindik. Yemekler okuldan geliyormuş. 1. Kamptakiler kalabalık olduğu için (75 kişi) onlardan günlük dört nöbetçi bu işe bakıyormuş. Böylece biz yemek konusunda hazıra konuyormuşuz. Ancak kendi suyumuzu biz taşlıyacakmışız. Taşıma olayı artezyenden getirtme değil, kamyonla gelen suyu musluklu bidonlarla depo bidonlara doldurmakmış. Buna da çok sevindik. Yat borusu dedikleri, boru moru değil salt tiiiiiii ti ti!sesi. Gene de susmamıza yetti. Numara sırasıyla yattığımız için bir yanımda Hilmi Altınsoy bir yanımda Halil Basutçu. Hilmi kouşmak ister gibi bir tavır aldı, elimi kaldırıp   “Sus” işreti verdim. Karşılık vermedi, yan dönüp baktım uyumuş. Halil Basutçu yavaşça:

–    Kızan (Çocuk anlamında) çok yorulmuş!dedi. Az sonra baktım Halil de derince bir soludu. Son olarak kapıda Fettah'ı gördüm. (2. Nöbetçi)Kendimi rüyda sandım.

 

21 Haziran 1943 Pazartesi.

 

İdris Destan son nöbetçi 4 Mehmet Aygün'ü uyardı, Mehmet bugün ilk nöbeti tutacak. Mehmet, kendisinin dün nöbetçi olması gerektiğini savundu. Murat Çavuş Mehmet Aygün'ü haklı buldu. / Fettah Biricik söylenerek gidince Murat Çavuş çağırıp bir zılgıt geçti. Sabah sporu adı altında tam yarım saat koştuk. Koştuğumuz yer kamp yeri ile asfalt arası. Kahvaltı ederken bir jiple üç subay geldi. Bize el selamı verip öbür tarafa gittiler. Onlar gidince Üstçavuş bizim yanımıza geldi. Fettah'a nöbetçi görevlerini anımsattı. Subayların bunları çok önemsediğini tekrarladı.

Kahvaltıdan sonra düdük sesiyle sıra oduk. Sağdan sola, soldan sağa dönKendi kendimize dönüş yapıp künyelerimizi okuduk. Aralıklarla dağılıp kendi kendimize komut verip sağa, sola, öne arkaya döndük. Az önce gelen subaylardan biri geri geldi, bizi toplayıp kendini tanıttı:

-Kıdemli Piyade Yüzbaşısı Remzi Aslan!Hepimizin önünde durup birer birer künyemizi okuttu. Tanıtımları yüksek sesle istedi. Emrullah Öztürk, Mehmet Başaran, iki kez tekraralamalarına karşın zayıf ses çıkardıklarından marş marşla koşturuldular. Salih Baydemir güldüğü için hem azar yedi hem de koştu. Remzi Yüzbaşı Üstçavuşa tembih etti:

-Sen ilgilen bunlarla, biraz canlansınlar. Bunlar, insanlardan uzaklarda yetiştirildikleri için, iyice pısırıklaşmışlar, canlandıralım bunları! dedi. Yüzbaşı konuşurken Ergene üstündern gene dört uçak geçti. Oldukça yüksekten uçuyorlar ama sesleri yakınmış gibi geliyordu. Uçaklar İstanbul tarafına geçtikten sonra seslerinin gelmesi bizi şaşırttı. Hayretle bakışımızı gören Yüzbaşı açıklama yaptı:

-Korkulacak bir durum yok, bunlar anlaşmalı uçuştaladır!Yüzbaşıdan sonra Üstçavuş bizi bir süre yürüttü. Komutla sağa sola döndürüp yönleri söyletti:

-önüm Lüleburgaz, arkam Çorlu, sağım Istrancalar, solum Ergene!Hepimize bir kaç kez tekrarlattı. Çoğumuz ikinci ya da üçüncü söyleyişte şaşırdık. Üstçavuş komutları Murat Çavuşa b bıraktı, az sonra da ayrıldı. Yeni bir hareket öğrendik, diz çökme. Sol ayağı ileri atıp sağ dizi yere indirme. Önce kolay gibi geldi ama yapmaya başlayınca oldukça zorlandım. Oysa Zeybek oyunlarında bu hareketi çok yapıyorum.

Çadıra, oldukça geç ç döndük. Sildi geçti bu gece nöbete kalkacaktım, (bir numara farkla kurtuldum)

kalmadığıma sevindim. Bugün iyice yorulduğumun ayırdına vardım, uyumak istiyorum!

 

(21 Haziran 1943 Pazartesi ek)

 

63 Hilmi son nöbetçi, kolumda saate bakmaya çalışırken uyandım. Geç kaldığımı düşünerek telaşlandım. Tam bu sıra Tiii, ti, ti sesleri geldi. Hilmi, Recep Kocaman'a nöbeti teslim ettiğini söyleyerek yatağına uzandı. Murat Çavuş gülüşmelerden bir şeyler anladı, geldi. Durumu öğrenince önce güldü, arkasından ciddileşerek Hilmi'ye nöbet teslim etmede yapılacakları tekrar tekrar yaptırdı. Hepimize dönerek, silah olduğu zaman yapılanları, silahsız zam andxas da aynen yapacağımızı tekrarladı. Murat Çav uş bunları çok yumuşak söylediği için biz de gevşemiş olarak dinlerken birden sertleşerek marş marşla spor alanına gönderdi. Daire çizgisi üstünde koşar adımlarla koştuk, düzgün adım yürüyüp kolarımızı düzenli bir biçimde salladık. İçimizde yürürken kollarını düzgün sallamayan varmış, Murat Çavuş onları birer birer öne çıkarıp yürüttü. Emrullah Öztürk gene yakalandı. Emrullah'a hepimiz şaştık, bacaklarını açarken kollarını da onlara uydurmaya çalışıyor; sağ kol sağ ayağa, sol kol sol ağaya uyunca görünüş, bakanları güldürüyor. Murat Çavuş ne düşündüyse sonunda Emrullah'a özel görev verdi; dinlenmelerde yürüyecek. Bunu dedikten sonra bir de:

- Çıkk çık çık, çekti. SanırımEmrullah, Murat Çavuş'un gözünde inadına yaparmış gibi bir duruma düştü.

Hem güldük hem de üzüldük. .

Çok sıcak bir gün olacağı sabahtan belliydi. Kahvaltıda Mehmet Yücel şişmanları uyardı. Şişman dedikleri Hilmi Altınsoy, Abdullah Erçetin, Fettah Biricik; üçü birden Mehmet Yücel'e çıkıştılar:

-İskelet, hiç değilse burada sus !

Mehmedt Yücel önce:

-Peki peki! diyerek susacakmış gibi yaptı ise de sonra

-Herkes kendisine baksın, siz bana zayıf olduğum için iskelet diyorsunuz. Ben iskelet olmayıp sizin gibi pırtla olsaydım; susacak mıydınız? Tartışma uzayacak gibi görünürken Murat Çavuş!uyarısı yapıldı. Gelen giden yoktu ama tartışmacılar gene de sustu. Bir süre düşündüm; arkadaşlar neden böyle düşünüyorlar ya da düşünemiyorlar. Arkadaşımız Mehmet Yücel, şişmanlar diye uyardı.

Sınıf ortalamasına göne apaçık şişman durumundaki arkadaşlar kendi durumlarını bilmesine karşın şişmanlı benimsemiyor. İyi ama karşısındakine İskelet diye daha korkjunç bir ad söyleyebiliyor. “Bana şişman diyemezsin İskelet!”İşte ben buna şaşıyorum. Bana söylenmesini istemediğim sıfatları takanlara gerekli uyarıyı yaparım hatta daha ileri giderek kavga da ederim ama kalkıp ona, sen de busun demem. Bunu deyince zaten savunma hakkını, suçluyla paylaşmış oluyorsun!. . .

 

22 Haziran 1943 Salı

 

79 Ahmet Güner bu gecenin son nöbeti. İlk nöbetçi bendim. Ahmet parmak sayıp:

–    Arada biri nöbeti kaytarmış!diye konuşuyor. Ben nöbetimi herkesin uyanık olduğu bir sırada yaptım, deyip geçtim. Ahmet'in hesabı yanlışmış. İlk gün nöbet geç başlamış. Gece nöbetleri 10 saat! denince konu kapandı. Bu kez de gün düz nöbetleri 14 saat oluyor. Birileri bunu öne sürdü. Sonunda anlaşma oldu:

–    Şunun şurasında 20 gün, onun da ikisi geçti bile. Gündüz, zaten hepimiz 14 saat ayaktayız.

Sabah sporumuz belirlendi, önce tekmil veriliyor. Tekmil verme görevini Murat Çavuş sıra ile seçerek veriyor. Arkadaşlar sınıfın çavuşu olarak beni söylediler. Murat Çavuş yüzüme baktı, “Çık!”deyip başını attı:

–    Herkes yapmalı! deyip   Hüseyin Serin'i seçtı. Seçimi de bir gün önceden yapacağını söyleyerek hazırlanma olanağı tanıdı. Bugün Mehmet Yücel. Yarın İsmet Yanar. Hep uzun boylular sözü edildi. Murat Çavuş askerliği anımsattı:

–    Askerlikte  mafevkler emir verince madunlar o emirlere uyarlar. Mafevklere soru sorulmaz. Mafevkin ne anlama geldiğini de açıkları, büyük rütbeliler. Madun; küçük rütbeliler, rütbesizler.

Murat Çavuş birden:

-Çok konuştuk, küçükten büyüğe tek sıra marş!dedi. Bekir Temuçin'in arkasına sıralandık. Bu kez de asfalt yolu göstererek:

-İstikamet, kuzeydeki yol, marş marş!dedi. Koşarken konuşanlar oldu:

-Mafeyk kızdı!Sanırım bunu söyleyen Murt Çavuşu geride kaldı sanıyordu. Murat Çavuş yanıtladı:

-Kızan mızan yok, konuşma!Dur için düdük çalınca baktık, Murat Çavuş çoğumuzdan önde koşmuş.

Geri dönüşte ikişerli serbest yürüdük. Toplantı( Murat Çavuş İçtima yeri diyor) yerine geldiğimizde Üstçavuş geldi. Murak Çavuş tekmil verdi. Üstçavuş Murat Çavuşu öbür kampa gönderdi. Murat Çavuş gitmden önce bir süre konuştular. Bizde de yorumlar başaldı:

-Tamam, biraz dinleneceğiz!Konuşulanları duymuş gibi Üstçavuş:

-Sayılı günler çabuk geçiyor, işi sıkı tutmazsak, askerliğin a'sını öğrenmeden kamp biter!deyip bir hazırol çekti. Sağa-sola-ileri-geri döndürdükten sonra Arteziyen deresi tarafına bir marş marş verdi. Durdurdu, gene bir marş marşla yerimize döndük. Bu kez tek tek, Üstçavuşun komutuyla yerimizde esas duruş sağa-sola-ileri-geri dönüp esas duruşa geçtik. Tüm arkadaşlasr bu hareketleri yaparken ötekiler esas duruşta bekledi. Bir ara Sami Akıncı izin istedi. Üstçavuş Sami'nin yüzüne gözlerine baktı. Eliyle bir yeri göstererek:

-Otur şuraya!dedi. Bize dönerek:

-Umarım arkası gelmez, bunun arkası olmaz çünkü!dedi. Dönüşleri çoğumuz düzgün yapamadık. Özellikle başta bulunan küçük boylular tekrarlamak zorunda kaldılar. Bir de sözler yanlış anlaşılı. İlk duruş güney. Sağa dön denince sağa yanı batıya dönüldü. Batıdan geri dönülünce doğu, doğudan sola dönülünce kuzey, kuzeyden gene geri dönmemize karşın buna ileri dönüş denmesini doğrusu anlayamadık. Üstçavuş genellikle beğenmediği için bu kez komutları ken dimiz vererek aynı dönüşleri tekrarladık. Sami'den sonra cesaret edip kimse izin istemedi ama, Hasan Üner, Ali Önol, Mehmet Yücel, Mehmet Başaran, İdris Destan, Harun Özçelik, Ahmet Güner, Yakup Tanrıkulu arkadaşlarımızın yüzleri kül gibi olmuştu. Saate bakmaca önce 4, son

ra 3 dakika olmak üzere yerinde dönme hareketini 29X7=203 dakika(3 saat 35 dakika) sürdü. Buna üstçavuşun konuşma süresini de eklenince tam dört saat boyunca yerimizde döndük. Gene de ileri-geri-sağ-sol yerine sağ-geri-sol-geri dönmyi ancak öğrendik. ileri dönüşü öğrenmeyi ileriye bıraktık. Hava çok sıcak. Neyse ki, Murat Çavuş yemekte bizi sevindirdi. Günlük çalışma programı neredeyse okulun programına uydurulmuş. Birden neşemiz geldi. Yorumlar başladı:

-Belki de öteki kampçılar Okul Müdürüne başvurdular, Okul Müdürü uyarıda bulundu. Murat Çavuş duyunca açıkladı:

-Okul kamplarının çalışma programları tümenden gelir. Bizim program geciktiği için biz asker nizamına uyduk. Asker oysaydınız piyade iseniz18, topçu olunca da 24 ayınız böyle geçecekti. Günlük Program:

1. 6'30- 7'00 Kalk-Temizlik

2. 7'00- 8'00 Kahvaltı-Hazırlık(Üst-baş temizliği, çadır düzeni-tüfek bakımı)

3. 8'00- 12'00 Günün Birinci Eğitim Çalışması,

4. 12'00-12'30 Öğle Yemeği,

5. 12'30-14'00 Öğle dinlenmesi, hazırlık.

6. 14'00-18'00 Günün İkinci Eğitim Çalışması,

7. 18'00-19'30 Dinlenme.

8. 19'30-20'00 Akşam Yemeği,

9. 20'00-21'00 Gece Dersi,

10. 21'00-22'00 Gece Yürüyüşü,

11. 22'00-22'30 Gece Temizliği,

12. 22'30-06'30 Uyku. . . . . . . . . .

Arkadaşlar hemen işi soruya döktüler:

Bu program uygulanacak mı? Murat Çavuş yanıtladı:

Kim bozabilir ki bunu? Bu tümenin emri. Ancak seferi durumlarda birlik komutanları, sorumluluğu üstüne alıp içinde bulunduğu duruma göre değişiklik yapabilir.

Program ele geçince uygulanırmış. Bugün öğlede dinlenme olacağı için sevinenler oldu. Mustafa Saatçı salt eğlence olsun diye gülerek:

-Tuh be, keşke bu emir sabah gelseydi!deyince şaka olduğunu bile bile:

-Nankör İmam! diye çıkışanlar oldu.

Öğleden sonra bir süre tekli, çift, dörtlü sıra olarak yürüyüş yaptık. Komut verdik. Komut veren beş kişi arasında ben de vardım. Ötedki arkadaşlar sıra ile Halil Basutçu, Mustafa Saatçı, Hüseyin Serin, Mehmet Aygün'dü. Uzunca bir süre de tüfeksiz tüfek çalışması yaptık. Sol el ileri uzatılıp açılıyor; sağ el kabza kavrar gibi, dirsek geriye bükük. Uzun yürüyüşte Yeni Bedir köy yakınına gidip döndük.

Dinlenme saatinde öteki kamptan gelenler oldu, izin almışlar, voleybol oynanabilinecekmiş. Milli Oyunlar için izin alınırsa bizden katılmak isteyenlerin olpul olmadığını öğrenmek istemişler. Gerçek amaçları ise benim akordiyonla katılıp katılmayacağımı öğrenmekmiş. Katılacağımı söyleyince çok sevindiler. Murat Çavuş Milli Oyunları sevdiğini onların İvrindi'de de oynandığını anlattı. Murat Çavuş İvrindi'den Balıkesir'den söz edince Savaştepe Köy Enstitüsü'nü sordum. Murat Çavuş Savaştepe Köy Enstitüsü deyince duraksadı, askerliği sonunda Eğitmen Kursuna katılmayı düşün düğünü anlattı. İvrindi dolaylarında çalışan Eğitmenleri bildiğini özellikle de Edremit yöresinde çalışmayı düşündüğünü söyledi. Murat Çavuş böyle konuşunca ona karşı bakışlarımız hemen değişti. İvrindi Savaştepe yakınmış uzakmış fazla bir bilgimiz yok. Önemli olan Murat Çavuş'un eğitmenliği daha doğrusu öğretmenliğe heves etmesi. Murat Çavuş'un orta 1. sınıftan ayrılmasını İsmet hemen Mehmet Yücel'e benzetti. Mehmet Yücel'e:

-Bizim okul açılmasaydı sen de eğitmen olabilecektin!deyince Mehmet Yücel:

-Şimdi neyiz ki? diye sorduktan sonra sözünü değiştirip:

-Neden yalnız bana söylüyorsun? burada daha 20 arkadaş var ortaokula giden. Sene sonuna dek kalsalardı onlarda alacaklardı boylarının ölçüsü. O nedenle ben değil en az 20 Eğitmen adayıyla karşı karşıyasınız.

Murat Çavuş düdüğü çalınca biraz gevşek davrananalar oldu. Murat Çavuş asfaltı istyikamet alarak marş marş verdi. Yola yakın durunca gene yerimize koşarak döndük. Yoklama yapıldı. Künyelerimizi okuyarak varlımızı gösterdik. Artezyen yakınına dek uygun adımla yürüdük. Tepernin en yüksek yerine çıkınca görülen yerledi tanımladık:

–    Sağımızda 2 km. uzakta bir ağaç, solumuzda, 600 m. uzakta Edirne-İstanbul yolu, 400 m. ilerimizde artezyen, 900 m. arkamıda Kepirtepe Köy Enstitüsü. Uzak noktalar için:

–    Doğumuzda Istranca dağları, (Mahya Tepe)batımızda Ergene Irmağı, Güneyimizde Yeni Bedir Höyüğü, Kuzeyimizde Lüleburgaz.

Saat tam 17'00 de Üstçavuş geldi. Önce selam verme konusu üstünde durdu. Yüzlerin gülmemesini; kaşların çatılmamasını önerdi. Kendisi bir kaç kez gösterdi. Bir çok arakadaşa tekrar tekrar selam verdirdi. Bana ise ne dediğini anlayamadığım bir söz söyledi:

–    Sarışın olduğun için seninki belli olmuyor zaten, geç!deyip bir defada bıraktı. Komutla tek tek yürüdük, arka arkaya yürüdük. Hiç yapmadığımız bir hareket olduğu için ilk yapanlar çok şaşırdı. Gülenler oldu. Üstçavuş gülenleri yürüttü. Gülüp de yakalananlardan İsmet'leFettah geri yürürken düştüler. Üstçavuş sordu:

–    Size şimdi tüm takımı güldüreyim mi?

Çizgi çekip uzun atlama yaptık. Bitişik ayak, duruken tek ayak, koşarak atlamalar için ölçü vereceğini, şimiden çalışmamız gerektiğini söyledi. Birdirbir oynadık. Onda da Emrullah Öztürk, Hilmi Altınsoy, Sami Akıncı, Abdullah Erçetin ceza aldı. 1. Kamptan bir çavuş gelip bizim Üstçavuşa duyuruda bulundu:

–    Gece dersinden sonra üstçavcuşumuz motosikletle sizi alacakmış komutanım!Gece dersi saat 20'00-21'00 arası. Üstçavuş Murat Çavuş'a birşeyler söyleyip komutn çadırına gitti.

Murat Çavuş bize programı anımsattı, gece nöbetçilerinin saatlerini sordu. Arkadaşlar sıra ile nöbet saatlerini, kimden alıp kime devredeceklerini söylediler. Murat Çavuş çok memnun oldu:

–    Görevli olmayanlar, Kamp alanı içinde serbestir. 1. Kampa gitmek için izin zorunluğu vardır!dedi.

Arkadaşların çoğu okul tarafına bakan yamaca oturup varsayımlara başladılar:

–    O taraftan bize bakan var mı? Kesinlikle Hafız Mustafa'ya bakan olacağı öne sürüldü. Mustafa Saatçı gülümseyince, Sefer Tunca karşı çıktı:

–    Hadi oradan sen de, okulda çevirip kafasını bakmayan burada mı bakacak? Sayıklama. Baksa bile zaten seçemez!deyince dürbünle bakabileceğini söyleyenler oldu. Mehmet Yücel Mustafa Saatçı'ya arka çıktı:

–    Arkadaşlar, biliyorsunuz kızlarla konuşmak yasak. Duymuşsunuzdur, Hasan Gülümser'in durumu herkesin dilinde. Bu duruma göre İmam Mustafa nasıl yaklaşsın? O nedenle işi dürbünle falan idare ediyor! Arkadaşlar gülerken Mustafa Saatçı:

–    İskelet, hadi gene yaptın numaranı!deyip kalktı.

Yusuf akordiyonu alıp çıktı bana:

–    Bunu neden getirmiştin? diye sordu. Ahmet Güner de gelince çadırın asfalt tarafına geçip oyuna başladık. Az sonra arkadaşların çoğu bizim yanımıza geldi. Yemeğe çeyrek kalana dek oyunları sürdürdük.

Yemeğimiz de neşeli geçti. Yemekte Yusuf Murat Çavuş'u da oyunlara çağırdı. Murat Çavuş:

–    İsterim ama önce üstçavuşla konuşmam gerekir!dedi.

Yemekten kalkınca üstçavuş geldi. Bizimle konuşmak istedi; dinlenip dinlenmediğimizi sordu. Üstçavuşun yumuşaklığından yararlanan Yusuf Asıl dinlenmede oyunlara izin olup olmadığını sorunca Üstçavuş güldü:

–    Oynayanlar izin mi aldı? diye sordu. Sonra da: Dinlenmede oyunlar serbest. Ancak nöbetler, verilecek başka görevler aksatılmamak koşuluyla!yanıtını verdi. Murat Çavuş düdük çalınca toplandık. Tekmil verilince asfalta dek iki kez uygun adımla gidip geldik. Asfalta yakın bir yerde oturup bir süre bekledik. Arka arkaya araçlar geçti. Üstçavuş araçlardan sonra araçların seslerini sordu. Çoğumuz soruyu anlayamadık, Üstçavuş soruyu tekrarlayınca Mustaf Saatçı doğru anlamış, açıkladı:

–    Büyük araçlarla yüklü araçlarının ses özellikleri anlattı. Bundan sonra Üstçasvuş bunları bilmemizin yararlarını sordu. Konu savaşlardaki gözcülüğe ya da doğrudan nöbetlere geçti. Gözcülerin pusu kuranlara telefonla doğru bilgi vermesi üstüne örnekler anlatıldı. B u kez de araçların ışıkları konu edildi. Işığı izlenen bir aracın hızı nasıl saptanır? Bunu biz bilemedik. Üstçavuş kendisi anlattı: Önce yolun durumu saptanır. Dereler, tepeler varsa başka belli nişanlar saptanır. Bunlar bilindiğine göre ışık bunlar önünden geçerken saatin yelkovanı izlenip değerlendirme yapılarak pusu yerine:

–    Saniye ya da dakikada şu kadar km. hızla bir araç geliyor!diye rapor edilir!Bunu an lamadığını söyleyenler oldu. Üstçavuş gülerek:

–    Şimdi de biraz ğrdetmenlik yapalım!deyip sordu:

–    Kimler anladı? Arkadaşlara baktım, kimsede bir kıpırtı yok. Bir adım önde çıkıp önce özür diledim. “Anladığımı nasıl söyleyeceğimi bilmediğim için özür dilediğimi söyleyince Üğstçavuş güldü:

–    Bunu da sen anlamadın. “Şimdi öğretmenlik yapalım!deyişim bunun içindi, söyle bakalım!”deyince anlattım:

–    Gözlediğimiz yolun viraj mesafelerini km. lerini iyi bilirsek. Araç ışığını dikkatle izler, aradaki uzaklığı saate bakarak iki nokta arasını geçiş zamanını saptarız!Üstçavuş, bunu yapabilmemiz için neleri bilmemiz gerektiğini sordu. Km. ile saatleri bir de araçların hızları hakkında belli bir bilgimiz olması gerektiğini söyleyince Üstçavuş:

–    İşite bu kadar dedikten sonra sözünü az değiştirir gibi oldu:

–    Gene de bunu her görevli yapamaz, birliklerde bunu uzmanları olur, daha çok onlar görevlendirilir. Bizim bileceğimiz, bu durumlarda bir görev düşerse biz de yapabilmeliyiz. Savaşlarda, muharrip sınıflarda görev alanlar, her an her türlü gövevi yapmak zorundadır!

Üstçavuş “Peki!deyip hazırol komutu verip bir süre yürüttü. Çadırlara yamkın tepe üstünde durunca okul tarafına dönüp durduk. Konuşmadık ama hepimiziğn aklından geçen okuldu. Üstçavuş arkasını okul tarafına dönüp elini kaldırarak gök yüzünü gösterdi:

–    Yön seçimin de gece yürüyüşleri için değişmeyen yol göstericilen olduğunu söyleyerek yıldızları gösterdi. Yüzlerimizi döndürerek bir süre öylece gök yüzüne baktık.

Bunlardan sonraki konumuz yıldızlar oldu. Yıldızlar, bu gece gerçekten çok parlak görünüyordu. Kutup Yıldızını, Saman Yolunu yaklaşmış gibi çok parlak gördük. Üstçavuş başka yıldız kümleri sordu. Ben Ülker kümesini söyledim. Sabah Yıldızı diyen oldu. Ben ona karşı:

–    Kimi zaman Sabah, kimi zaman da Akşam yıldızı!deyince Üstçavuş açıklama istedi:

–    Gezegen olduğu için yer değiştiriyor!deyince:

–    Aferin, yıldızların bir de yer değiştirenleri var, gezegenler, bunları da öğrenmelisiniz!deyince Sami Akıncı:

–    Biliyoruz! Yanıtını verdi ama Üstçavuş:

–    İyi işte!deyip Murat Çavuş'u uyardı:

–    Dersimiz bitti!

Murat Çavuş, önce hazırola geçirip ikili dizi yaptırdı. Sola döndürüp önümüze geçti. Uzun uzun askerin gece yürüyü niçin yaptığını anlattı. Fısıldaşanlar oldu. Asfalta dek marş marş verdi. Oradan çadır önüne uygun adımla geldik. konuşmasını orada da sürdürdü. An lattıklarını önden başlayarak tekrarlattı. Gene asfalt yakınına yürüdük. Tek sıra olup Yeni Bedir tarafına döndük. Önden dört kişiyi(Bekir Temuçin, Hasan Üner, Ysuf Asıl, Harun Özçelik) yokuş aşayı gönderdi. Arkadaşlar sıra ile oradan bize doğru sinerek geldiler. Bu kez de bunları niçin yaptığımızı sordu. Bunların hepsini düşman için yaptığımızı bildiğimizden yanıtlar doğru verildi.

Gece yürüyüşümüzü sürdürerek çadıra döndük.

Yatmaya 30 dakika var, 29 kişiyiz. Muslukla tuvalet beklemeleri kişi başına birer dakika!En çok da buna güldük. Öneride bulunan oldu:

–    Kim görecek? tepeye çıkıyerin:

–    Olmaz, görürlerse gözümüzün yaşına bakmadan toplatırlar. Başımıza bir de o çıkmasın!

Dakikası dakikasına “Tiii” çaldı.

 

23 Haziran 1943 Çarşamba

 

Kulağıma tii sesi gelince akşamki tii uzayıp gidiyor sandım. Nöbetçi tartışması olunca gözlerimi açtım, sabah olmuş. Akşamki konuşulan kural sabah da geçerli:

-Tuvaletle musluk sırası bir dakika. İtiş kakış olmadan kurallara uyuyoruz. Mustafa Saatçı bir söz tekrarlıyor:

-Emirlere uyum mükemmel, düzene uyum fevkalade, yalnız temizlik mafiş!(Mafiş, yok anlamına gelirmiş. )Buna en çok Sami Akıncı güldü sonra da hepimizi güldüren bir söz söyledi:

-Mustafa, ne çocuksun be, yılın ay sırasını bile gelip benden sorarsın da böyle mafişli müfişli sözlere gelince bülbül kesilirsin!dedi.

Sabah sporu olarak İlk Beden Eğitimi derslerimizde öğretmenimiz Ömer Tunalı'nın çok yaptırdığı hareketlerinin benzerlerini yaptık. Ayaklar açık-kapalı olarak yerinde bedenin dönmesi, belden eğilme, kanat çıpma, kollar açık-gergin yere paralel, yere sağ- sol dikme. . Ayakları bozmadan çömelip, dik kalkma. Eller diz üstünde belden dik açı. Bu harekette Murat Çavuş iki kez gelip sırtımı yumrukladı.

Bu sabahki kahvaltımı Ali Şen'le Muhsin Önal getirdi. İkisi, de oldukça tombul olduklarından arkadaşlar takıldı:

-Yolda atıştrırmak için gönüllü nöbetçilik mi yapıyorsunuz? Muhsin takılmayı anlamadığı için :

-Yok abi, nöbet sırası var, ona göre yapıyoruz!dedi. Ali gülünce anladı, o da güldü. Murat Çavuş nöbetçileri hemen savdı.

Gündüz Eğitimi için sıraya geçince Murat Çavuş arkadan benimle birlikte (boyları uzun)Sefer Tunca, Mehmet Yücel, İsmet Yanar'ı seçti. Yeniş tuvalet çukuru kazılacakmış. Tuvalet çukuru sözüne öndeki küçük boylular güldüler. Murat Çavuş hemen yanıtladı:

–    Siz de yarın kapatacaksınız!dedi. Biz kullanılan çukurların 10 metre ötesine çukur kazmaya ayrıldık. Önce üzülmekle birlikte sonra sonra rahat olduğumuz için sevindik. Kazım işi başlangıçta bizi zorladı ama kazdıkça alt yaş çıktığı için çok zorlanmadık. Üstçavuş geldi. Bizim gönlümüzü aldı,

–    Bunlar, askerliğin zorunlu görevleri, bunu yapmak zorundayız. İlerde bunları da birar kamp anısı olarak anlatırsınız!dedi. Üstçavuş gittikten sonra biz bize kalınca hem rahat çalıştık hem de geşmişten, gelecekten uzun uzun söz ettik. Arkadaşların üçü de okumayı sürdürmek niyetinde değil. İsmet'in durumunu bildiğim için üstünde durmuyorum. Sefer'in de İsmet'e b en zer bir durumu var sanıyorum ama açıklamadığı için üstüne varmadım. Mehmet Yücel açık açık okumaktan yılmış gibi. Ancak arkadaş köyde çalışmak da istemiyor. Gönlünde yatan hiç değilse kentlere yakın bir yerde çalışmak. Şaka olarak Kamber Amcamın köyü Yeni Bedir'i önerdim. Kedpirtepe'ye 4, Lüleburgaz'a ise 9 km. Lüleburgaz'a her dakika, İstanbul'la Edirne'ye her saat araç bulunmaktadır. Mehmet Yücel'in hoşuna gidiyor ama bir yandan da:

–    Köy muhtarının sözüyle öğretmen atarlar mı? Arkadaşların geldiğini görünce biz de yoplandık. İşimiz bittiğinden kazma-küreği alıp çadıra döndük. Arkadaşların merakı:

–    Bitirdiniz mi? Bitirdiğimizi söyleyince de:

–    Niçin bitirdiniz? Akşama dek sürdürseydiniz.

Öğle paydosunsa geçen yılki kampla karşılaştırma yapıldı:

–    Geçen yıl, bizimle daha çok subay ilgileniyordu!

–    Hiç de öyle değil, orası asker bölgesi olduğu için çok subay görüyorduk ama onların bizimle bir ilgisi yoktu.

–    Geçen yıl ilk günlerde daha tüfek almıştık!

–    Geçen yıl da tüfekler 2. hafta verilmişti.

–    Sen nereden biliyorsun öyle olduğunu?

–    Geçen yıl, tüm günlerin notlarını yazmıştım.

–    Bu yıl da yazıyor musun?

–    Kısa kısa yazmaya çalışıyorum.

Bu konuşmdan sonra yazdığım notları okumak isteyenler oldu. Az duraksadım, düşündüm, sordum:

–    Niçin okuyacaksınız, ya da herkes neden okuyacak? Bir ya da iki arkadaş okusun. Bu arkadaşları siz seçin, ben onlara okuyayım. Defterimi ortalığa neden bırakayım? Sami Akıncı, Yusuf Asıl, Halil Basutçu, İsmet Yanar karşı durdular:

–    Ne yazarsa yazsın, onun bileceği iş, bizi ilgilendirmez!

Bir karara varılmadan boru çaldı, yerimizde toplandık. Üstçavuş geldi, tekmil aldı. Bir adım öne çıkartarak künye okuttu. Önden başlayarak on kadar arkadaş okuduktan sonra. Üstçavuş kendisi örnek gösterdi. Bir adım ileri(Sağ ayak), sol ayak sert bir şekilde yere basacak. Künye okunduktan sonra sol ayak sağın önüne boylamasına basacak; sağ kalkıp doğrudan arka ileri basacak. Aynı işlem tekrarlanıp eski duruma girilecek. Yavaş yavaş yapmaya çalıştık. İkişer ikişer ayrılarak uzun süre aynı hareketi tekrarladık. Sefer Tunca, Hüseyin Serin, İsmet Yanar, Mustafa Saatçı, Mehmet Yücel, Yusuf Asıl, Ahmet Güner, Salih Baydemir, Mehmet Aygün'le ben, biz 10 arkadaş tekrarlamaktan kurtulduk. Ancak biz bu kez de soldan geri dönüşleri denemeye başladık. Hilmi Altınsoy, Abdullah Erçetin, Emrullah Öztürk, İdris Destan, Mehmet Başaran, Ali Önol, dinlencelerde ayrıca bireysel çalışma yapma koşuluyla topluca yürüyüşe geçtik. Yeni yürüyüşümüz tören yürüyüşü:

–    Sağa bak dikkat!Sola bak dikkat!Dizler kırılmayacak, başlar sallanmayacak!

Akşam dinlencesinde Murat Çavuştan izin alıp asfalt tarafınına çıktık. Ben akordiyonu açıp oyun müzikleri çaldım, önce Ahmet Güner'le Yusuf Asıl daha sonra da Sefer Tunca, Yakup Tanrıkulu, Arif Kalkan, katıldılar. Murat Çavuş geldi. O gelince kestik. Murat Çavuş çadırdan uzağa gitmemize gerek olmadığını, çadıra yakın oynayabileceğimizi söyledi. Kozaklı Zeybeği için de:

–    Bizim oralarda da düğünlerde, bayramlarda oynanır!dedi. Murat Çavuş'un geldiğini görünce öteki arkadaşlar da bize katılmıştı. Murat Çavuş onlara sordu:

–    Siz neden katılmıyorsunuz? Kimseden ses çıkmadı. Bu kez de Yusuf Asıl:

–    Onlar Beyzade, Beyzadeler oyun oynamazlar! deyince homurtular başladı. Gece Dersi için az önce oynadığımız yerin Yeni Bedir tarafına gidip durduk. Tam karşımızda Yeni Bedir Höyüğü var, tamı değil karaltısı görünüyor. Orasını bilmemiş olsak, nasıl bir değerlendirme yaparız? Murat Çavuş'un sorusu hepimizin ilgisini çekti. Ne var ki biz yanıt ararken höyüğe çok yakın olan asfalttaki bir araçla köyun tam ortasından asfalta çıkan bir başka araç karşılaştı. Arabalar yavaşlayıp sağ sol yapınca farlar iki taraftan höyüğü yaladı. Bir rastlantı höyük gündüz gibi ortaya çıktı. Murat Çavuş güldü:

–    Şansınız varmış!deyince Mustafa Saatçı:

–    Işıklar olmasaydı da böyle olasılıkların olabileceğini söyleyecektim , ben kamyonla çok gece yolculuğu yaptım!dedi. Murat Çavuş anlamazdan geldi:

–    Bu yolda mı çalıştın? diye sordu. Mustafa Saatçı, Uzunköprü'de çalıştığını söyleyince Murat Çavuş Uzunköprü adını çok duyduğunu, böyle bir köprü olup olmadığını bir türlü öğrenemediğini söyledi. Mustafa Saatçı:

–    Arkadaşımız Sami Akıncı Uzunköprü'ye daha yakındır. Ayrıca orada kalmış o anlatsın deyince Sami izin isteyip Uzunköprü'yu uzun uzun anlattı. Ancak yaptıran padişah için Sultan Murat diye bir kaç kez tekrarladı ama hangi Sultan Murat olduğunu açıklamadı. İsmet salt söze karışmışolmak için sordu:

–    Hangi Murat? Sami duraksayınca ben yanıtını verdim:

–    2. Murat, Fatih Sultan Mehmet'in babası!Murat Çavuş bu kez de hepimize:

–    Sizler çok şeyler öğreniyorsunuz. Bunları başka okullarda okuyanlar pek bilmiyor. Ben 4-5 kadar yedek subay tanıyorum, hiç birisi bu tür bilgileri bilmiyor!dedi. Murat Çavuş'un sözleri bizi sevindirdi:

–    Dikkat!Yürüyüş kolu, uygun adım marş!denince daha canlı olarak toparlanıp yerimize döndük. Murat Çavuş bu akşam Mustafa Saatçı'yı seçti. Gece yürüyüşünü Mustafa Saatçı yaptırdı. Murat Çavuş Mustafa Saatçı' nın yaşını sordu. Mustafa Saatçı söyleyince Murat Çavuş gülerek:

–    Şu işe bak, aynı yaştayız; sen öğrenci olarak okulda meslek ediniyorsun ben de askerlik yapıyorum. Öğrenciliğin işte bu iyi tarafı var. Murat Çavuş Mustafa Saatçı'ya:

–    Yaşdaşız!deryince önden bir ses geldi:

–    Aynı yaşta olan birisi daha var!Murat Çavuş ya duymadı ya da aldırmadı. Söyleyen beni kastettiği için alındım. Söyledyen Mehmet Başaran'dı. Mehmet Başaran'ın bİzim okula gelmeden önce Uzunköprü Ortaokuluna gittiğini hatta İlkokulu da orada okuduğunu biliyordum. Çok gereksiz olarak beni ortaya sürmesinin hesabını sormak için hazırlandım. Yürüyüşten dönünce, kim oluğunu bilmeme karşın öndekilere sordum. Yusuf Asıl başta olmak üzere bir kaç arkadaş birden Mehmet Başaran olduğunu söylediler. söylediler. Mehmet Başaran'ın yanına gittim:

–    Yaşımı saklamıyorum, salt yaşımı değil gizli hiçbir tarafım yok. Beni, ilgilendiren durumlarda kendimi ben tanıtmak isterim. Birisi işimne karışırsa ondan niçinini, nedenini sorarım. Sana soran olmadan beni neden ortaya çıkarmak istedin? Bunu yanıtını istiyorum. Kamptayız; bir şey yapamaz diyorsan, doğrudur kampta bir şey yapmam. Ama bu unutacağım anlamına gelmez. Bak bu konuda neler düşündüm:

–    Bu Karıştırıcı iyi niyetli olsa, yıllarca kaldığı Uzunköprü üstüne bilgi istenince açık yüreklilikle bildiklerini anlatır. Uzunköprü'nün u'sundan habersiz olan ben söze karışırken sen sustun. Orada susan sen kalkıp sorulmayan bir sorunun yanıtını gizlenerek veriyorsun. Sana geçmişte Karıştıran falan gibi sıfatlar takılınca ağlardın. Bu yaptığın bir karıştıranlık değil de nedir? Bunun yanıtını vermezsen bil ki hesabını vereceksin! Dinleyen arkadaşlar hiç ses çıkarmadılar. Kadir Pekgöz:

–    Düpedüz boşboğazlık!dedi. Yusuf Asıl boşboğazlığı açıkladı:

–    Boşboğazlık, herkesin duyaileceği şekilde yüksek sesle yapılan konuşmalardır. Burada öyle bir şey yok!Bu doğrudan doğruya gizli ya da unutulan bir olayı fısıltıyla ortaya sürmektir.

Yat borusu anlamındaki “Tiii” konuşmaları kesti.

23 Haziran !943 Çarşamba ( Ektir)

Öğle dinlencesinde yazdığımı görenler, neler yazdığımı sordular. Dünden kalan bir iki olayla bu sabah önemli sayıp yazdığım notları arkadaşlara okudum. Okurken duraksayıp atladığım yerler oldu. Buralarda, günün olayına göre kimi arkadaşların adları geçiyordu. Adı geçen arkadaş çok önemseyip savunmaya kalkışırsa belki bir sorun çıkar diye düşünüp böyle yapmıştım. Dinleyenlerden ses çıkaran olmayınca yöntemimin doğruluğuna inanıp istenirse her zaman okuyacağımı düşünerek sevinmiştim. Aynı çadır için de ya da yakın yerlerde otururken yazdığımdan arkadaşların merakını çektiğimi biliyordum. Yeğenim İsmet bile zaman zaman alıp okumak istiyordu. İsmet'in ilgisi, kendisi ile ailesi üstüne neler yazdığımı bilmek isteğindendi. Aileden kimse için incitici bir düşüncem olmadığından yazmam da olası değildi. Bu nedenle İsmet'e veriyordum. Zaten İsmet'lde saklımız kapaklımız yoktu. İzinli gittiğimde zaten İsmet'e bırakıyordum.

Notları dinleyenlerden herehangi bir tepki gelmediğine içimden içimden sevinirken çadırın arkasın da konuşanlardan birisi:

-Yok yahu, yazdıklarını okur mu? Alıp kendim okumadan hiç bir sözüne inanmam!Tüm iyi dileklerim , olumlu kuruntularım sarsıldı. Yerime yattım ama konuşanların kimler olduğunu da saptamak için soluksuz durdum. Konuşanlar, konu değiştirip belli ses tonlarıyla konuşarak çadıra girdiler. Söyleyeni o saat saptadım. Salih Baydemir. Salih benim beş yıllık atölye arkadaşım. Benim zararıma bir davranışta bulunacağını hiç düşünmediğim biri. Öyleyse bu sözü neden söyledi? yanındakilerden ikisi, Hasan Ünder'le Hüseyin Orhan hem atölye hem de yemek masası arkadaşlarım . Öteki ikisi ise hemşerim Kadir Pekgöz'le Küçük Mandirisalı dediğim Mehmet Başaran. Bunlar ikisi ben notlarımı okurken yoktular. Bu konuışma raralarında nasıl başladı, nasıl süzdü. Salih bu sözü hangi sözden sonra söyledi? Bunu düşünürken uyumuşum.

 

24 Haziran 1943 Perşembe

 

Uyandığımda Hilmi Altkınsoy'un ayakkabı aradığını duydum. Ayak ucundaki ayakkabı ne olur? Benimkiler yerinde Hilmi'ninkiler yok. Gülenler var, besbelli işin içinde bir şaka var. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenlerimiz yırtıcı hayvanları anlatırken küçük yırtıcılardan Çakalların çok kurnaz olduklarını anlatmıştı. Verdiği örneklerden birine çok gülmüştük. Ormanlara yakın yerlere çadır kuran askerler sabah kalkınca postallarının yok olduğunu görürler. Uzun süre bu tür olaylarla karşılaşınca sıkı önlem alırlar. Onlar, içten ya da dıştan yapılan bir hırsızlık olayı sandıklarından hırsızı insan olarak düşleyip beklerler. Oysa postalları alıp götüren çakallardır. Çakallar seslere karşı çok duyarlı olduklarından en küçük çıtırtıdan kuşkulanıp kaçtığından yakalamak zor olurmuş. Sonunda postalların çakallarca aşırıldığı anlaşılmış. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen bunum bize güldürerek anlattığı için uzun süre anmıştık. Bunu anımsayan arkadaşlar bu sabah Hilmi Altınsoy'a çakallık yapmışlar. Murat Çavuş gelirken Hilmi'nin ayakkabılar ortaya çıktı.

Murat Çavuş çadırı gözledi, nöbetçiyi sordu. Çadırın temiz tutulmasını tekrar tekrar tembihledi. Remzi Aslan Yüzbaşı'nın bu konudaki titizliğini anlattı. Nöbetçi arkadaşımız Hüseyin Serin'e:

-Sakın, çadıra girip oturma, otururken yakalanırsan mimlenirsin, Yedeksubaylığına bile engel sayılacak ceza alırsın!

Murat Çavuş izin verdi sıra eşi olarak bir birimizi kontrol ettik, kusurlarımızı düzelttik. Tam hazırola geçtiğmzde bir jip geldi. Jipten bizim Üstçavuşla bir onbaşı indi. Onbaşının elinde tüfek vardı.

Üstçavuş Murat Çavuşa talimat verdi:

-Öğleye dek programını uygula, öğleden sonra tüfek bilgisine geçilecek!Uygun adımla asfalt yakınına gittik. Yürürken konuşan olmuş, Murat Çavuş topumuza birden çıkıştı. Kampı ciddiye almadığımızdan söz etti. Hareketlerimizin saptandığını düşünmediğimizi oysa tüm hareketlerimizin saptandığını söyledi. Bu arada benim numaramı okudu. Birden şaşırdım. Aklıma dünkü notlarım geldi. Titreyerek bir adım öne çıktım:

-Emret Komutanım!dedim. Murat Çavuş arkadaşlara döndü bakın asker böyle olur. Komutanlar sizden bunu bekliyor!dedi. Arkasından paylanma beklerken:

-Arkadaşınız geçen yıl kampı çok başarılı geçirmiş, atışta içinizde tek o 12'den vurmuş. Bu notu Yedek Subay okulu komutanlığına dek gidip oradaki başarısına eklenecek!deyince dizlerim çözüldü, yere düşmemek için dişlerimi sıktım, gözlerim önce karardı sonra da sulandı. Yerime geçmemi söyleyince dönüş mönüş yapmadan gerisin geri gitmemi Murat Çavuş hoş gördü. Sevincim birden uçtu. Bunu gevşekliğime yordum. Oysa arkadaşlarım duydukları ilk sözlere çakılıp kaldıklarından birinci başarımı gölgeleyecek ölçüde gaflet sayılan ikinci hatamı hiç biri farketmedi. Asfalta indik. Murat Çavuş bir sıra açıklamadan sonra uygun yürüyüş komutu verdi. 2'şerli uygun adım, uzun yürüyüş. Yolun sağından, kenar çizgisini izleyerek Yeni Bedir Höyüğüne dek yürüdük( 4 km. )Höyüğün az ilerisindeki tepede 10 kakika dinlendikten sonra bu kez de gene sağdan kamp alanına döndük. Gidiş dönüş 2 saat 10 dakika sürdü. Murat Çavuşa göre piyade birlikleri bu zaman içinde 10 km. yürürmüş. Murat Çavuş gene de bizim yürüyüşümüzü başarılı buldu. Gelen giden araçların çokluğu nedeniyle kısıtlı yürüdüğümüz söyledi:

-Piyade birlikleri de bu yolda ancak bu kadar yürüyebilir!diyerek bizi onurlandırdı. Piyade yürüyüşü de denilen belli bir hızla gidişte adımlar 75 cm sayılırmış. Hemen bize sordu, bu yürüyüşte kaç adım attınız? Murat Çavuş sözünü bitirmeden Sami Akıncı yanıtladı: 11. 000 adım. Murat Çavuş şaşırdı:

-Ne o önceleri adımladın mı yoksa? diye sordu. Sami Akıncı kendi adımının 70 cm. Olduğunu, ona göre hesapladığını anlattı. Mustafa Saatçı'yı göstererek:

-Mustafa 10600 adım attı. deyince Murat Çavuş oldukça şaşırdı ama belli etmemeye çalışt. Hedpiimizin bu hesapları yapıp yapmadığımızı sordu. Bir çok arkadaş “Yapıyoruz!” derken benim sesim bişraz daha yüksek çıkın ca Murat Çavuş bana dönünce Bekir Temuçin sabredemedi:

-O zaten bu köylü sayılır hergün gelip gidiyor!”deyince Murat Çavuş bu kez Hasan Üner'i gösterdi:

-Arkadaş kaç adım attı? Murat Çavuş sordu ama yanıt beklemeden:

-En iyisi herkes kendi hesabını yapsın!deyip Hazırol!komutu verdi. Öğleden sonra tüfek bilgisi üstünde durulacağı için olacak ayakta tüfek tutma, ayakta tüfek atış duruşu, dizüstü tüfek tutuş duruşu hareketlerini tekrarladık. ”Göz-gez-arpacık dizisini tekrarladık. Bunu söylemek çok kolay, ancak uygulamak söylendiği kadar kolay değil. Murat Çavuş bunu bildiğinden arkadaşların yanlarına gidip dikkatlice bakıp eleştiri yaptı. Emrullah Öztürk'e takıldı. Emrullah'ı yanına çağırıp az ilerideki İbrahim Ertur'u gösterdi:

-Onun gibi yap!dedi. Hepimiz serbest çalışıtğımız için göz ucuyla izledik. İbrahim Ertur “Hazırol” deyip kollarını kaldırıyor arkasından da:

-Göz-gez-arpacık-tetik!diyor. Emrullah ise daha başta yanlış yapıyor. Emrullah “Hazırol demeden önce esasa duruma geçiyor, hazırol dedikten sonra ise ayaklarını açtığı gibi bir güzel de sallanıyor. Kollarını kaldırmadan “göz”dedikten sonra ötekileri sıralıyor. Kısacası Emrullah, sözleriyle hareketlerinin bağlantısını kurmadan sırayla konuşuyor. Hepimiz bakınca da üzülüp iyice şaşırdı. Murat Çavuş hareketi değiştirdi:

-Merasim yürüyüşü, sağa bak, selam bitmiştir, sola bak!merasim bitmiştir! Komutları arasında yerimize döndük. Paydos olunca ilk Mehmet Yücel olmak üzere bir çok arkadaş bana takıldı:

-Yedek Subaylığı garantiledin! Kestirip atmak amacıyla:

-İşte tüfek geliyor, siz de 12'den vurun siz de garantileyin!Arkadaşlar hep güldü:

-Gelecek olan boş tüfek, boş tüfekle mi 12 vuracağız?

-Sabredin bir hafta sonra dolusu da gelecek, aceleniz ne? deyince Sefer Tunca sözü tamamladı:

-Dabakhaneye be. o. ke. yetiştirecekler!Sefer Tunca'ya takılanlar oldu:

-Şunu doğru dürüst söyle de herkes anlasın!Bu sözü de Halil Basutçu tamamladı:

-Herkesin anlamasına ne gerek var? Söze neden olanlar anlasın yeter!Arkadaşların konuşmalarına bakınca sahiden anlatılanları ya anlamıyorlar ya da çabuk unutuyorlar. Derslerde yedeksubaylık koşulları birkaç kez anlatıldığı gibi geçen yıl kampta bir Yedek Teğmen bize yedek subaylık aşamalarını anlatmıştı. Onları unutup bir kez 12'den vuranı hemen Yedeksubay yapıveriyorlar. Aslında çoğunun yaşı küçük olduğundan askerlik işleriyle ilgileri yok. Gazetelerde gördüklerini de değerlendiremiyorlar. Mayıs başında gazelerde hep okumuştuk, 2000 Yedek Subay adayı Gelibolu'daki 2 aylık Eğitim çalışmalarını tamamlayarak Ankara'ya döndüklerini yazmıştı. Oysa o zaman biz de asker olunca Gelibolu'ya gideceğimizi, 20 gün değil gerçek asker olarak iki ay erlik yapacağımızı sevinçli-kaygılı duygular içinde anmıştık. Aradan bir süre geçince yel üfürmüş sular götürmüş.

Yemek nöbetçisi olarak Raif Kayın'la Salih Sevilmiş geldi. Bu iki arkadaşı da bizim sınıftakiler çok yakından tanımışlar. Mustafa Saatçı Raif Kayın'a, Mehmet Yücel de Salih Sevilmiş'e takıldılar. Salih Sevilmiş'i ben, nöbetlerde biraz sevimsiz tanımıştım, benim ölçülerime göre oldukça kaytaran bir arkadaştı. Nitekim takılanlar yolda gelirken yemeklerden yeyip yemediğini sordular. Savunanlar da:

-Salih çok yemek yemez, yese şişmanlardı; türü sözler söylediler. Gerçekten Salih oldukça zayıf görünüşlü. Buna karşın sürekli gülümsemesiyle kendini sevdiriyor. Raif Kayın durdun durgun bakıyor. Takılmalara kızıyor mu, yoksa hoşgörüyle mi bakıyor; anlamak güç.

Yemekten sonra defterimi açıp bir şeyler yazmayı düşündüm. İlk aklıma Demoklesin Kılıcı öyküsü geldi. Bu öykünün gerçek olanı hangisi. Selçuk Korol Öğretmenin anlattığı mı, yoksa Eğitimbaşı Enver Katekin Öğretmenin anlattığı mı? Enver Kartekin Öğretmen, kralın kılıç altında oturup çalıştığını anlatmıştı. Oysa Selçuk Öğretmen kralın değil krala övgüler yağdıran, krallığın kolay olduğu üstüne söz söyleyen bir yakını olan Demokles olarak anlatmıştı. Selçuk Öğretmene göre bu olayı hazırlayan Sıraküze kralı Dyonizos kendisine sürekli krallığı kolay diye konuşan dostuna bir oyun olarak kurmuştur. Oyuna getirilen Demokles'tir. Kılıç Demokles'in başına asıldığı için de o günden bu güne Demokles'in Kılıcı deyimi olarak anılmaktadır. Ben bunları yazarken bana bakanlar oluyor. Bunların içinde şimdi ne yazdığımı düşünenler vardır. Acaba bu yazdığımı onlara söylesem inanırlar mı? Önce söyleyim sonra da okusam ne derler? İçlerinde inanacaklar olacağını biliyorum. Buna karşın bunun altında başka bir amaç olduğunu düşünecekler de çıkacaktır.

Murat Çavuş çadırdan çıkınca toparlanmaya başlıyoruz. Murat Çavuş özellikle öğleleri, doğrudan (Onu diliyle İçtima)

toplanma yerimize gidiyor. İlk olarak uzun bir düdük sesi geliyor. Arkasından ses:

2. Kamp Birliği, İçtima mahalli marş marş!Geri kalmamak için dikkatle Murat Çavuşu izliyoruz.

Esas duruş yapıp rahata geçtik. Murat Çavuş açıklama yaptı. Askerlikte, eski bilgiler tekrarlanırken de yeni öğreniliyormuş gibi dikkat istenirmiş. Gerekçesi de varmış. Yeni yeni savaş bilgileri geliyormuş. Eskiden olmayan bu yeni bilgiler. geçmiş zamanda öğrenilenlerin arasına ekleniyormuş. Örnek verdi:

-Eskiden makineli tüfekler için susturucu yoktu. Sonradan eklenen bu susturucuyu dikkatle ders dinlemeyen bir görevli eski bilgisine dayanarak ateş ederse, karşıdaki düşmana izini rahatça belli eder. Onun bu itaatsız davranışı yüzünden birlik düşmanın ateşi altında kalır. Bunun da cezası, suçlu baskında sağ kalırsa kurşuna dizilmektir.

Tüfekli onbaşı geldi. Murat Çavuş bize önce Murteza onbaşıyı tanıttı. Murteza Onbaşı sırılsıklam ter içinde kaldı. Bize tüfeği gösterdi:

-Alman yapımı Mavzer Tüfeği, savaşta en etkili silah, tüm piyadelerden başka; suvarı, denizcı, jan darma birliklerinde de kullanılır!dedi durdu. Bu kez de Murat Çavuş hemen hemen aynı sözleri söyledi. Ek olarak atış alanını, 100-1000 m. arası etkisini anlattı. Murat Çavuş tüfek tutuşlarını gösterirken üstçavuş geldi. Murat Çavuş tekmil verdikten sonra Üstçavuş tüfeği alarak kaldırıp gösterdi:

-Alman yapımı bir mavzerdir. Benzeri bir başka tüfek vardır, o Fransız yapımıdır; biz onu kullanmıyoruz. Tüfeğin adı, onu yapan kişinin adını taşımaktadır; von Mavzer'in sadece mavzeri alınmıştır. 7-800 metre içinde etkilidir. Salt ordumuzda kullanılır, sivillerce alınıp satılması yasaktır! Deyince ben:

-Özür dilerim, hep öğrenmek istedim ama bana kimse doğru yanıt vermedi. Tıpklı mavzere benzeyen tüfekleri köy korucuları da kullanıyor. Üstçavuş kızıp paylayacak diye beklerken, öyle olmadı, Üstçavuş:

-Özür dilemeye gerek yok, yeri gelince çok doğal olarak soru soracaksınız. Çok haklısın, gerçekten köy korucularına, devlet kurumlarının bekçilerine benzer tüfekler verilmektedir. Onlar, bir zaman bizim ordumuzda da kullanılmıştır. Avusturya yapısı Martin tüfekleridir. Yapı olarak mavzerden ağır, mermileri daha iridir. Kurşunu tahrip edicidir ama kısa alanlarda etkilidir. Mavzere göre Martin daha eski bir silahtır. Dünya üstünde martin kullanan ordu kalmamış gibidir. Üstçavuş gülümseyerek:

-Bu tür asker bilgileri üstüne sorularınız olursa çekinmeden sorun, bilgilenme konusunda yapılacak kusurları her zaman hoşgörürüz.

Üstçavuş mavzeri Murat Çavuşa verip çekildi. Murat Çavuş kendi kendine tüfeği elden ele gezdirdi. Sağ eliyle dipçik boynundan tutup namluyu göğe dik kaldırdı, sağ eli eğip namlu altı boynunu sol eline bırakıp yere paralel olarak tutarken başını tetiğe doğru eğip göz-gez-arpacık olarını gerçekleştirdi. Bize dönüp önce rahat sonra hazırol, dedikten sonra az yürüyüp gene durduk. Bu kez arkamızı güneşe döndük. Önümüz asfalta doğru olduğundan Murat Çavuş uyardı:

-Gözleriniz yolda olmasın, ellerime bakın! dedi. Çift sıradan tek sıraya geçtik. Baş-son durum dakiler 0-3 metre giderek ay şekline girdik. Bir baştan bir sondan ortaya çıkarak tüfek tuttuk. Bekir Temuçin'le Sefer Tunca, Hasan Üner'le ben karşılaştım. Bekir'le Sefer sanırım ilk çıkmaları nedeniyle kusur ettiler. Murat Çavuş tekraralattı. Hasan Üner'le ben kusursuz tamamlayınca Murat Çavuş bizi övdüğü gibi bir de kardeş misiniz yoksa? diye sordu. Yerime geçince eski bir olayı anımsadım. 1939 yılı haziran ayında Lüleburgaz Atatürk İlkokulu (Eski Emrullahefendi) bahçesinde çalışırken Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel gelmişti. Elektrikli hızar başında Hasan'la ikimiz çalışıyorduk. Hasan Ali Yücel sormuştu:

-Ne o ağabey kardeş mi çalışıyorsunuz? Kim kime yardım ediyor, ağabey kardeşe mi yoksa kardeş ağabeye mi? deyince biz de, ikimiz birden: İkisi de! Hasan Ali Yücel:

–    İkiniz aynı sınıfta mısınız? diye sormuştu. İçimden soruya yanıt verdim:

–    İkimiz de aynı sınıftayız, aramızda tam beş yaş fark var. Bugün de kardeş sanıldık. Belli ki Hasan zeki bir arkadaş, yakın günlere dek o bana okuyacağım kitapları bile söylüyordu. Ne olduysa oldu Hasan, birden okumayı durdurup futbola yöneldi. Ben de müziğe bağlandım ama okumayı bırakmadım. Hasan 'a bunu anlatınca onun yanıtı hazır:

–    Ağabey aramızda 5 yıl var. Bu beş yılın bir bölümünde dinlenip öte bölümünde sıkı bir çalışma yaparsam bir yerde gene buluşuruz. İçimden tekrarlıyorum:

–    Dileyelim öyle olsun!

Dinlenmeye geçince 1. kamptan Fevzi Üner'le İrfan Taşkın geldi:

–    Abi, arkadaşlar seni getirme koşuluyla bizi gönderdiler; akordiyonu alıp gidiyoruz. Oyun oynanacağını söyleyince

–    Yusuf Asıl'la Ahmet Güneri de alıp gittim. Bizim Üstçavuş da orada. 1. Kampın çavuşlarından biri Çorumluymuş. Yanımda konuşanlar o çavuştan söz ederken:

–    Çorumlu Çavuş dediler. Çorum deyince Çorum Halayı aklıma takıldı. Hasanoğlan'da öğrendiğimiz halaylardan biri de Çorum Halayıydı. Melodisini çok sevmiştim. Giciyorum Çorum'a diye başlayan sözleri de vardı. Hemen çalmaya başladım. Çorulu Çavuş gülerek geldi:

–    Nerden biliisin? (Biliyorsun)diye sordu. Ankara/Hasanoğlan'a gittiğimizde oraya gelen Çorumlu öğrencilerden öğrendiğimi söyledim. Çavuş çok sevindi:

–    Oyununu bilmiyorum ama şarkısını çok duymuşluğum var'dedi. 20 kadar arkadaşın katılımıyla Merzifon, Çorum Halayları ile Sivas ağırlamasını, arkadında da Timurağayı çaldım. Harmandalı başlayınca katılanlar çoğaldı. Ancak çoğalınca kargaşada gözden kaçmadı. Ahmet Güner oyunu durdurarak örnekler gösterdi. Durum oyundan çok öğrenmeye dönüştü. Çorumlu Çavuş düdük çalarak dinlenmenin bittiğini duyurdu. Bize de gene gelmemizi söyleyerek uğurladı. Başka günler de gidebileceğimizi konuşarak yerimize döndük.

Yemekte sık sık söylenen söz:

–    Türk askeri, önüne ne konursa yer! Bunu tekrarlayarak iki akşamdır mercimek yiyoruz. Mehmet Yücel sözü değiştirip:

–    Siz de önünüze konmasını beklemeyin, kalkın mercimeğinizi kendiniz alın!deyip kahkaha atıyor. Mustafa Saatçı yanıt veriyor:

–    Sana mı soracağım İskelet? Kalksam canımın istediğini alırım!Nedense arkadaşlar buna daha çok gülüyorlar. Kalkamamak, onları neden güldürüyor? Ben de bunu anlayamıyorum.

Gece dersinde önce yürüyüş yaptık. Oturarak bir süre gene yıldızları izledik. Samanyolu çok parlak görünüyordu. Arkadaşlar bir birine sorular sordular. Murat Çavuş açık açık söyledi:

–    Bana sormayın , ben onları bilmem. Bildiğim bir iki yıldız vardır, o kadar!deyip kestirdi. Sami Akıncı gezegenleri sıraladı: Merkür, Venüs, Dünya, Mars, Jübiter, Satürn, Uranus, Neptün. Hepimizin değişik adlar altında tanıdığımız Venüs,

–    görünüşe göre aydan sonra gök yüzünün en büyük ışığını vermesine karşın küçük bir gezegen olduğunu (Bizim arkadaşların bazıları gibi) Murat Çavuş da ilk kez duydu. Kalkınca eğilerek, çömelerek, uzun yürüme denemesi yaptık. Saat ölçüsü olarak dakika yerine içimizden sayarak hre 60 sayıyı bir dakika olarak düşünüp serbest çalıştık. Eğilerek 300 saydım ama çömelerek 90'ı zor yaptım.

Gece yürüyüşünü bir süre uygun adımla, bir süre rahatta bir süre de dağınık düzen şeklinde yaptık. Dağınık düzeni pek anlayamadım; bir birimizin karaltısını izleyerek rasgele yürüdük. Tek bildiğim çadırla asfalt arasında mekik dokuduk(11 kez gel-git yaptık)

–    Çadıra dönünce şansıma sevindim. 2. kez ilk nöbet tutuyorum. İlk nöbetle son nöbet, nöbetten bile sayılmıyor. Arkadaşlardan biraz geç yatmış ya da erken kalkmış oluyorsun. Benim şansıma bu kez en çok takılan hemşerim Kadir Pekgöz'le Mandirisalı Küçük Mehmet oldu. Konuşurken üstlerine gitmişim, saklayamadılar:

–    Büyüyünce sizin de şansınız artar!deyip geçtim. Ne demek istediğimi, ben de pek anlamadım. Ancak özellikle Kadir'in boy kısalığını, köseliğine; köseliğini de kıskançlığına yormaya çalıştım. Bizim köyde yaygın olan bir inançtır; köseler kıskanç insanlardır. Kıskançlıklarından huzurlu olamazlar. Bu da onların büyümelerini engeller(miş).

Arkadaşlar yatınca çadırın önünden bir kez de topluca yatışlarını izledim. 5 yıldır beraberiz ama böylesi toplu yatışımış olmamştı. Karyolalıu salonda yatarken karyola dem irleri bölüordu. Ranzalara geçince zaten ranzalar kapatıyor. Hasanoğlan'da çadırda yattık. Ancak onda da ranza vardı. Bir geçen yılki kampta çadırda yattık ama onlarda da 10 kişi olarak bölünmüştük. Bu kez bu bakımdan önemli, 28 arkadaş( 1 kişi nöbtte) bir çadıra serildi, sere serpe uyuyor. Hilmi, Fettah, İsmet, Emrullah, Abdullah, Ali Önol derin derin soluyor. Sami kıskıvrak, dizleri karnına çekik, Halil'in başı sola dönük, Hüsnü'nün gözleri yumulup açılır gibi kıpırdıyor. Yusuf sırtüstü, kolları iki yana açık, Mustafa Saatçı yüzükoyun, başı sağ kulağının üstünde. Bekir Temuçin uyanık gibi; sık sık sol ayağını oynatıyor. Önce uyanık sandım; yavaşça rahatsız olup olmadığını sordum. Bu kez öteki ayağını oynatınca uyuduğunu anladım. Hasan Üner gündüz olduğu gibi en rahatlarından biri; arada yüzü gerilip gülümsüyor. Arif Kalkan'la Hüseyin Serin benzer şekilde Arif sağ, Hüseyin sol tarafına dön müş, bacaklar dizlerden kırık koşar gibi birer kolları altta eller açık, ötekiler üstte dirsekten aşağı sarkık. Yakup Tanrıkulu, iki kolunu dirseklerinden kırıp karnı üstüne koymuş, sağ ayağı da tam bilekten sol ayağı üstünde duruyor. Harun Özçelik, gözlerini açar gibi yapıp derin derin soluyor, sık sık başını oynatıyor. Salih Baydemir, koşacakmış gibi iki dirseği de iki ya na düşmüş, bilekler göğsüne dönük, eller yumruk, yüz gülmeye yakın, göz kapakları oynar gibi, kirpikler her soluyuşta aşahyı yukarı oynuyor. Hüseyin Orhan sık sık soluğunu kesip bırakıyor. Koşmuş gibi, yutkunup yalanıyor. En rahatı Mehmet Aygün, az sağına dönük, sol eli sağ eli üstünde sessiz soluk alıp sesli veriyor. Sefet Tunca sol yanağını sağ bileği üstüne koymuş tam sırtüstü, ayaklar da ökçelerden sağa sola yıkılmış gibi, derin derin soluyor. Ahmet Güner tam karşımda yüzü sürekli gerilip açılıyor. Şarkı öyler gibi. Sağ yanına döndü. Rahat edemedi gene soluna döndü. Uyandı sandım: derin bir solumadan sonra kıpırdamaz oldu. Mehmet Yücel sağ kolu üstünde dizlerini kırmış sandalyede oturur gibi uyuyor. İdris Destan, avuçları boğazına yakın göğsünde kapalı, dizin biri yatık öteki dik. İbrahim Ertur, konuşur gibi çenesini oynatıyor. Ağzında sakız var sandım. Çocukların nen. nen, nen, diye ses çıkarmasına benzeyen dudak oynatmalarına karşın ses çıkarmamasına şaştım. Bir süre de ses bekledim. Kadir Pekgöz'le Mandirisalı Küçük Mehmet'e baktım; onlar için hiç değilse bugün söyleyecek bir sözüm yok. Zaten onlar ikisi de bir birine sarılır gibi sokulmuşlar. Gündüz neyseler gece de öyle olmaları doğaldır. Yazılacak bir özellik göremediğim için geçtim. Hüsnü Yalçın, yüzü görülmeyecek kadar yere dönük, Emrullah ise tam tersi, yüzü açık, gülümser gibi bakıyor, sanırım güzel bir rüya görüyor. Gözler kapalı ama dudak uçları gerilip toplanıyor. Saate baktım, ytarın Emrullah'a soracağım, bakalım ne rüya görmüş. Dalmışım, saate bakınca 5 dakika kaldığını görünce Halil'i dürtükledim. Halil tetikteymiş hemen kalktı.

 

25 Haziran 1943 Cuma

 

Geç yatmama karşın iyi dinlendiğimin ayırdındayım. Bunu dün iyi geçen günüm kadar akşamki nöbetimde kendim için bulduğum oyuna bağladım. Nöbetin nasıl geçtiğini anlamadım bile. Yazdıklarımı arkadaşlara okusam ne derler!Belki de okurum, çünkü yazdıklarım onların takındığı tavırlardır. Kapalı geçiştirdiğim ikisini ya siler ya da yazmayı unutmuşum derim.

Murat Çavuş düdük çalarak toplantı alanını gösterdi. Bir kaç kez hazırol, rahat dedikten sonra İstan bul yolunu hedef gösterip marş marş verdi. Uygun adımla döndük. 10 dakika serbest jimnastik yaptık. Biz hareket yaparken önce bir sepetli motosiklet arkasından da iki cemse geldi. Motosikletten inmeden üstçavuş, Murat Çavuş'a birşeyler söyledi. Murat Çavuş bizi ikiye bölüp cemselere bindirdi. Motosiklet önde cemseler arkada Lüleburgaz'a yöneldik. Murat Çavuş ö bür cemseye bindiği için rahat konuşuyoruz ama akla uygun hiç bir fikir de yürütemiyoruz. Asker giysisi giymekten Ergene'ye atılmaya dek sayısız olasılıklar sıraladık. Lüleburgaz içinden Kışlalara yönelince anlar gibi olduk. Az sonra da Piyade Atış alanı önünde durduk. Alanın bir köşesinde merdivene benzeyen derme çatma oturaklar var, oralara oturmamız söylendi. Kolunda kırmızı renkli bir bez olan bir çavuş gelip bizimle ilgilendi. Su içecek yerle tuvaleti gösterdi. Tek tek gitmemizi de tembihledi. Hepimiz bunu bekliyormuşuz, hemen sıraya girdik Atış alanı denen yerde bizden başka kimse kalmadı. Murat Çavuş'un da kaybolmasına güldük. Mustafa Saatçı bir deden buldu:

-Bu bize bir ceza, az sonra bir nöbetçi gelip bizi buradan kovacak, çaresiz Kepire dek yürüyeceğiz.  Biz gülerken bir birlik uygun adımlarla geldi. Hepsi tüfekli olduğu gibi törenlerde gördüğümüz asker tavırları içinde dimdik durdular. Komutlar verildi, tüfek çıkarıldı, tüfek çatıldı. Az ileri gidip bir şeyler kaldırdılar yerlerine bir şeyler koydular. Bizim gözlerimiz onların üzerinde onlarınsa bizden haberleri bile yok gibi, kimse başını çevirip bakmıyor. Silahlı gelenlere tüfeklere yakın bir yerde çöktüler. Bu kez 10 er, ellerinde tepsi gibi birşeylerle biraz uzakalara gidip oralara diktiler. Remzi Yüzbaşı ile iki Üsteğmen yaşlı iki Başçavuş geldi. Az sonra da bizim Üstçavuş geldi. Remzi Yüzbaşı bizim Üstçavuşa birşeyler söyledi. Üstçavuş topuk vurup selamladıktan sonra bize atış yapılacağını, atışı yapan erlerin 3 aylık asker olduklarını, üç ay önce köylerinden gelen bu erlerin nasıl yetiştiğini görmemniz için bizi getirttiğini anlattı. 10 er olarak komutla sipere yatan erler üçer el ateş ettiler. İlk grupta 2 er üç 12, 2 er; iki 12 , 5 er de birer 12 vurdular. 2. grupta 5 er üçer 12, 3 er, ikişer 12, 2 iki er de birer 12 vurdu. 4. grupta 9 der 3'er 12, 1 er 2 12 vurdu. 5. Grupta 10 erin hepsi 12'den vurdu. Askerler geldikleri gibi gitti. Remzi Yüzbaşı bizim Üstçavuşa gene bir şeyler anlattı. Onlar gidince biz askerlerin atış yaptığı yere gittik. Tüfeklerin kum torbalarına konduğunu gördük. Nişan levhalarına baktık. Gerçekten levhalarda 12 diye bir sayı yok. Bir ikisinde 10 belli belirsiz öteki sayılar çizildiği gibi duruyor. Üstçavuş ne düşündüyse bize:

- Gördünüz Remzi Yüzbaşımızın avcılarını, atış konusunda çok titizdir. Bu konuda sizinle kendisi konuşacak!dedi. Biz küçük dillerimzi yutmuş gibi sustuk. Cemseler bizi bekliyormuş, Murat Çavuş onların bekçisiymiş, bizi cemselere bindirince, istikamet kamp yeri!deyip kamyonları yola çıkardı. Bir süre sessiz durduk. Kuşkucuların başında gelen İdris Destan “Çık!” dedikten sonra bu iştde bir hile olabileceğini söyledi. Olasılıklar sıralandı. :

-En usta erler toplanmıştır!

-3 Aylık değil iki yıllık askerlerdir!

-Levhalarda mıknatıs vardır!

-Levhalar önceden delinmiştir!İşte buna bayıldık. (Gerçekte ben katılmadım ama, güldüm)Kampa gülerek döndük. Bir saat gecikmeli olarak yemek yedik. Yemekte de Murat Çavuş'tan sakınmakla b irlikte, nişan levhalarının nasıl delineceği üstüne yorumlar yapıldı. Sonuda Sami Akıncık dayan amadı:

-Ne adamlarsınız be, siz ciddi çalışmanın ne olduğunu öğrenemeyecek misiniz? Koskoca Yüzbaşı, yanına iki de Üsteğmen almış, babamız yaşında Başçavuşlar çevresinde. Hepsi, yetiştirdikleri erlerin ustalığına sevinirken onların mutluluğunu görmüyor da delik nişan levhası sayıklıyorsunuz. “Öküz altında buzağı arama !”herhalde buna derler. Tartışma büyüyebilecekti sanırım, Murat Çavuş'un düdüğü konuyu değiştirdi. Murat Çavuç'un gözündeyse bir başka durum çok önemli:

-Gördünüz mü? 3 aylık erler nasıl disipline alışmış. Belli ki Murat Çavuş bizim disiplinimizden hoşnuk kalmıyor. Gerçekten o atıcı erlerin hareketleri görülmeye değerdi. Bir an kendimi onların aralarında varsaydım. Bu varsayışım bende fazla bir etki yapmadı:

-Ne var yani onlar da insan, onlar dayanırsa ben neden dayanmayayım? Büyük binanın çatısındaki çalışmalarımızı anımsadım. Hamdi Öğretmen belinden bir ip bağlayıp saçağın yağmurluklarını çakarken bana:

-İbrahim, bunu sen de yaparsın, azıcık cesaretini topla gerisi kolay!dediğinde ipe bağlanıp saçağa sarktığımı hiç unutmuyorum. Onu yapınca ondan sonraki işlerde daha önceki kaygılarım yok olup gitmişti. Sanki o andan önceki benle ondan sonraki ben ayrı insanlardı. O erler de benzer bir durumlarda kalıp değişmiş olabilirler. Böyle olmasa, köydeki gibi kalsalar bunları yapabilirler mi?

Sabah eğitimimizi yürüyüşle tamamladık. Birerle kol, ikişerli, dörderli yürüyüşler yaptık. Tek tek sağa, sola dönüşleri kendimiz komut vererek tekrarladık. Hilmi Altınsoy ne yaptıysa Murat Çavuş'un sertleşmesine neden oldu. Önce asfalt yola sonra da artezyen tarafına marş marş aldı. Emrullah, Sami Akıncı, Ali Önol, Abdullah Erçetin, Mehmet Başaran cezalı olarak tek yürüyüş, duruş, dönüş yaptılar.

Öğle yemeğinde oldukça neşesiz bir durum vardı. Cezalı yürüyenler, Sami Akıncı dışındakiler, kendilerini ceza almayanlardan farksız gördüklerinden haksızlığa uğradıklarını öne sürdüler. Bu arada Sami Akıncı'ya da çattılar. Çünkü Sami:

-Demek ki yapamamışım, yapmış olsam Murat Çavuş beni neden koştursun? Bu söz eleştirildi:

-Murat Çavuş da bir insandır, yanılamaz mı? Bunu sorduklazrında istemeyerek b en de söze karıştım:

-Siz de bir insan olarak bu sözün içindesiniz, neden siz yanılmayasınız? Benim sorumun karşılığı olarak Mehmet Başaran da bana sordu:

-Bunları da yazacak mısın? Bunu hiç düşünmememe karşın, bu günün olaylarını yazarken bunu neden yazmayayım? Tanık olduğum bu olayı yazarsam suç mu işlemiş olurum? Olayın içinde olmayan Fettah Biricik söze karıştı:

-Arkadaşlığa yakışır mı? Bunu duyunca önce:

-Hoppala!dedim ama bunun yetersiz olduğunu düşünüpp ekledim:

-Mursat Çavuş'un söylediklerini doğru yapamamak suç değil de yapamadığını söylemek mi suç? Üstelik ben daha yazmış ya da söylemiş de değilim. Ayrıca yazmayacağım deyip de pekala yazarım. Beni bu konuda zorlayan yok. Ancak konuşulan olaylar bugün oldu. Olduğu için de burada konuşuyoruz. Fettah'ın ceza almamasına karşın aldı diye yazarsam ayıp olur. Böyle bir durum söz konusu olamaz. Çünkü yazdıklarımı ilerde ben okuyacağım. Yalan olan sözü kendime niçin yazayım?

Konu değişik sözlerle öğle dinlencesinde de sürdü. Öyle ki, cezalar, sağa sola dönüşler, olmadı bir daha tekrarla! komutları bir yana bırakıldı benim notlarım tartışılır oldu. “Tii!sesi ile toparlanıp toplantı alanına koştuk. Murat Çavuş, sıra ile komut vereceğimizi söyledi. Önce kısa bir uygun adım yürüdük. Durduk, koştuk, dağıldık toplandık. Murat Çavuş yüzlerimize bakıp seçim yaptı. 15 Hüseyin sıradan çıktı komut verdi. Asfalta yöneldik. Murat Çavuş biraz arkada kalınca sağımdaki Sefer Tunca koluma dokunarak yavaşça:

-Azizim, bu Murat Çavuş kesinlikle Pomak'tır. İkide bir Hüseyini seçmesi bundan!deyince kendimi tutamadım:

-Balıkesirli, orada da Pomak var mı? diye sordum . Mehmet Yücel duydu:

-Neden olmasın? Dünya Pomak dolu. Fısıltı yayıldı. Geri dönünce Murat Çavuş bu kez Sefer Tun ca'yı seçti. Çadıra yaklaşırken Üstçavuş geldi. Murat Çavuş tekmil için koşunca Üstçavuş onu durdurup Sefer'in tekmil vermesini istedi. Sefer doğru olarak tekmil verince üstçavuş bir aferin çekti. Sefer aferine sevinmesi gerekirken yanıma somurtuk olarak dönünce sordum:

-Neden servinmedin? Sefer:

-Murat Çavuş söylediğimi duydu sanırım, beni onun için seçti. Sefer sözünü bitirirken Murat Çavuş Mehmet Yücel'i çıkardı. Arkasından:

–    Bugün de uzun boyluları deneyelim!deyince Sefer rahatladı. Mehmet Yücel bizi arteziyene dek yürüttü. Artezyenden su alan küçük sınıf öğrencileri vardı. Döke saça bidon dolduruyorlardı. Murat Çavuş bu kez de benimle Halil Basutçu'yu seçti. Arkadaşlar dinlenirken biz bidon doldurduk. Meğer bidonlar kamp için hazırlanıyormuş. Bidonları doldurunca arkadaşlara yetiştik. Yorgunluğumuzu öne sürerek Murat Çavuş bizi çavuşluktan affetti. Halil buna çok sevindi:

–    Hoşlanmıyorum, aynı hareketleri yapmaktan!deyince:

–    Al benden de o kadar! Tepeye çıkınca komutları Murat Çavuş verdi. Dörtlü sıra olup tören yürüyüşü yaptık. Bu kez de Halil'le ikimiz selamlıkta durduk. Arkadaşlar en az on kez ön ümüzden geçtiler. Arkadaşların bakışlarını rahatça izleyebildim. Geçen akşamki yatışlarını anımsadım. Her birinin bakışı başka, Yusuf'la İsmet dışında bütün yüzler görmeye alıştığım yüzler değildi. Her zaman gülümseyen Mustafa Saatçı yüzünü gerdirip baknca tanınmayacak duruma giriyor. Bekir Temuçin ağlar gibi bakıyor. Hasan Üner korkmuş gibi yüzünü çarpıtıyor. Mehmet Aygün'ün çok ilginç. Çenesinin altını gösterir gibi başını iyice arkaya itiyor. Mehmet kendini görse sanırım hemen taklidini yapar. Yusuf Asıl güler gibi bakıyor. İsmet konuşmadan önce takındığı tavra benzeyen bir bakışla bakıyor. Fettah başını iyice kaldırıp dudaklarını toplayınca ağzı burnunun altında kayboluyor. Böyle olunca da zaten büyükçe olan burun iyice ortaya çıkıkyor. Recep Kocaman, Mehmet Aygün'ün yaptığını tersini, başını çenesi altını kapatacak şekilde geriyde çekiyor. Böylece başı tos vuracak gibi ileri çıkıyor. Hüseyin Serin başını sağa yatırıp yüzünü sola doğru çevirerek bakıyor. Gerçekte düzgün olan yüzü çarpılmış gibi görünüyor. Sami Akıncı kesinlikle bir gözünü kırparak bakıyor. Sami'nin ayrıca kolları da sarkık, sallanır gibi. İlginç bakanlardan biri de Mehmet Başaran. Başını zorlayarak öne çıkarıp çeneyi öne alnı arkaya doğru gerdiriyor. Yüzün böyle zorlanması alnı gerdirdiğinden gözler iyice açılıyor. Mehmet Yücel her zaman neşelidir diyenler gelsdin onu tören yürüyüşlerinde görsün.

Bakıp da göremiyormuş gibi araştıran gözlerle geçiyor. Öteki arkadaşlar arkalarda kaldığı için tam saptayamadım.

–    Murat Çavuş pazar günü bir süre serbest kalacağımızı, banyo için okula, kamp öğrencisi olarak gidip geleceğimizi duyurdu. Arkadaşlar fısıldaşarak birbirine soruyor:

–    Ne demek bu?

–    Ne demek olacak? Sırayla gidip sırayla döneceğiz; sağa sola bakınmak yok!

1. kamptan çağrı beklemeden bu kez biz gittik. Bizi bekliyorlarmış. Üstçavuş orada olduğu için Çorumlu gelemedi. Biz kerndi kendimize oyun kurduk. Yusuf onlara sordu. Arpazlı, Bengi, Mezifon Halayı, Timurağa ile Trakya Halayı istendi. Halaylara katılan çok, zeybeklere cesaret edemiyorlarmış. Bir ara Üstçavuş geldi, akordiyon çalışımı çok beğendiğini söyledi:

–    Bunları okulda mı öğrendin? deyince yanımdaskiler benden önce açıkladılar:

–    Okuldsa müzik öğretmeni yoktu, o kendisi çalıştı!dediler. Üstçavuş bu kez de oyunları nasıl öğrendiğimizi sordu. Bu soruyu da Yusuf'la Ahmet Güner yanıtladı:

–    Okulumuz Ankara/Hasanoğlan'a göçünce oraya başka okullardan da öğrenciler gelmişti. Yurdun değişik 12 bölgesinden gelen o arkadaşlardan öğrendik. Üstçavuş dikkatle dinledi:

–    Ne güzel, çalışmak kadar eğlenmek de insanlar için bir hak. Bu bizim askerlikte sürekli görevliler için yok sayılır ama tüm subayların gönlünde hep vardır. Bunu ancak ordu evlerinde kendi aralarındaki eğlencelerinde gösterirler. Zeybek oynayan bir general düşüneb ilir misiniz? Zeybek oynayan general gördüm. Ancak bunu erler gibi halk da göremez. O çok özel bir durumdur. Üstçavuş öğretmenliğin daha hoşgörülü bir meslek olduğunu, köylerde gençlerle oynayan öğretmenin daha çok sevileceğini söyledi. Daha önce Kandıra denilen bir yörede kaldığını oradaki bir öğretmenin gençlere oyun öğrettiği için öğretmenin beldede el üstünde tutulduğuna tanık olduğunu anlattı. Üstçavuşun konuşması herkesten çok bizi, bu işi yıllardır sürdürmeye çalışan Yusuf'u, Ahmet'i beni sevindirdi. Çadıra çok neşeli olarak döndük. Az ileride oturan arkadaşlar bizi neşeli görünce nedenini sordular. Yusuf yanıtladı:

–    Oynadık, sıkıntılarımızı, yorgunluğumuzu üstümüzden attık. Rahatlayınca sinirlerimiz düzeldi gülüyoruz. Siz de bize katılın; oynayın, rahatlayın, neşelenin!Ahmet Güner Üstçavuşun anlattıkları tekrarladı. Önce inanmadılar:

–    General zeybek oynar mı? Sami Akıncı Hidaydet Gülen Öğretmenin anlattığı bir olayı anımsattı:

–    Atatürk, rahatsızlanmadan önce çok gezer halk arasına girermiş. Bir düğüne rastlamış, gen çler coşku içinde oynuyormuş. Atatürk girince suçlu gibi boyunlarını büküp susmuşlar. Atatürk bu susuşun nedenini sormuş. Atatürk'ün önünde oynanmaz gibi söz edilince Atatürk kalkmış o zamanlar çok ünlü olan Sarı Zeybeği oynamış. Sami konuşunca özellikle de Atatürk örneğini verince kimseden ses çıkmadı. Sık sık olduğu gibi Mustafa Saatçı gene bir numara yaptı:

–    Bir zeybek de ben oynamak istiyorum, ancak oynayacağım zeybek Kara Zeybek olmalı!Yusuf Asıl:

–    Kara Zeybek diye bir oyun yok!deyince İsmet Yanar:

–    Salih sana bir zeybek öğretsin istediğin olur!İsmet'in sözüne başta Salih olmak üzere tüm arkadaşlar güldü. Salih biraz esmerce olduğundan ilk yıllar arkadaşlar Kara Salih diyordu. Salih bu sıfata kızdı, söyleyenlerle uzun süre cenkleşti. Son yıllar söylenmez olmuştu. İsmet'le Salih'in arası çok iyidir. Zatenİismet buna güvenerek bu sözü söyledi. Üstelik ağzından kara sıfatını da çıkarmadı. Yaptığını kurnazca yaptığı için aynı anlam çıksa da Salih gülerek karşıladı. Nitekim az sonra Kadir Pekgöz:

–    Biz söylesek Salih Baymedir kıyameti koparırdı, İsmet Yanar söyleyince gülüyor!dedi. Bu kez İsmet Yanar:

–    Domuzormanlıya bak Domuzormanlıya, insanlara kıyamet kopartıyor. Bir de İmam çocuğu olacak!Arkadaşlık birbirini hoşgörmeyle başlar, kıskançlık da bunu çok görmeyle. İsmet sözünü sürdüremedi. Gece Dersi borusu çaldı. Esas duruşa geçip kısa bir yürüyüşten sonra tepenin okul yüzüne dönerek bir süre oturduk. Sabahki atışlar için söz açıldı. Murat Çavuş Remzi Yüzbaşı'yı bir süre övdü. Özellikle 10 kişilik bir grubun tümüyle 12'den vurması, deyince Murat Çavuş:

–    Ne var bunda? Atışlarda çok rastlanan bir olaydır, onlar bunu pek önemsemezler; çünkü kum torbası desteği var. Onlara göre hüner ayaktaki atışlarda bu başarıyı tutturmaktır. Bunu du

yunca bizim de düşüncdelerimiz biraz değişti:

–    Kum torbasıyla atış yapsak biz de 12'den vururuz. Arkadaşlar kendi aralarında konuşmaya başladı:

–    Boyunlarımıza birer kum torbası asarız!

Murat Çavuş, gece derslerimizin konularından birini de karşıdan karşıya ışıkla işaretleşme olduğuınu söyledi. Sopa ucuna ateş ekleyip sallayarak karşı tarafa bilgi verildiğinden söz etti. Atdeş, in özellikle de kırmızı ışığın çok uzaklardan görüldüğünü söyleyince başka renkte olup olmadığı konusu ortaya geldi. Yeşil ışık gören görmeyen soruşturması yapıldı. Bu kez Murat Çavuş da duraksadı. Elektrik ampüllerinin ışık rengi bir türlü adlandırılamadı. Ben de bizim kahvede aydınlatan karpit lambasını söyledim; karpit lambasının ışığı neredeyse beyaza yakın. Murat Çavuş konuşmamızı kesti:

–    Siz öğrenmek isterseniz, yarın gece Cevdet Üstçavuş gelecek ondan sorun! deyip ateşle bazı işaretler yapıldığını anlattı, eliyle de gösterdi. Pazar günü okula gidince birer metre uzunlukta elle tutulacak iki çam parçası getirmesi için Hüseyin Serin 'i seçti. Hüseyin Serin kendisi yapı kolunda olduğunu Marangosluk atölyesini iyi bilen olarak beni söyledi. Murat Çavuş söylemeden ben üslendim. Ucu yanacak çam, çıralı 4X4 konçların olabileceğini düşündüm.

Yeni Bedir köyü yakınındaki höyüğün adı geçince, höyüklerin ateşle haberleşme olarak kullanıldıklarını anımsattım. Kepirtepe'ye geldiğimiz ilk yıl Fikret Madaralı Öğretmen bir tarih dersinde bizi götürmüş, höyükler hakkında geniş bilgiler vermişti. Bir başka zaman da Umurca Höyüklerine gitmiş, o zaman da Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenden benzer sözler dinlemiştik. Bunu anlatınca arkadaşlardan çıt çıkmadı. Yalnız kaldığımı anlayınca bu kez de Sami Akıncı'yı öne sürdüm:

–    Arkadaşımız bu konuda daha doğru bilgiler verebilir!dedim. Sağ olsun Sami Akıncı:

–    Arkadaş benim bildiklerimin hepsini anlattı, sanırım öğretmenlerimiz de bu kadar bil vermişlerdiAyrıca höyüklerde yapılan kazılar anlatılmıştı; Başkaca bir şey anımsamıyorum!

Murat Çavuş Umurca Höyüklerini biliyormuş, güldü:

–    Biliyor musunuz? Köylüler onların kaldırılması için direniyorlarmış, sözde oradaki yılanlar köye uğursuzluk getiriyormuş.

Murat Çavuş düdük çalıp yürüyüş komutu verdi. Asfaltla çadır arasında tam on gidiş dönüş yaptık.

Yatmaya hazırlanırken önce bu geceki yürüyüşün hesabı yapılmaya kalkışıldı. Çadırla asfalt arası tam ölçülmüş değil ama 800 m. olarak düşündük. Düz olarak 800X10=8000 m. Dön üşleri de yürüyerek yaptığımız için 1 km. olarak da onu ekleyince 9 km . yürüdüğümüz kanısında birleştik. Arkasından bir günde yürüyüşümüzü konuşurken “Tiii!” geldi.

Yatınca bir süre düşündüm. Bu tür düşünceler benim için yabancı değil. Babam sık sık kahvede ayakta kalışını hesaplamaya çalışırdı. Kahveci olarak sürekli ayakta olurdu. Tam olarka düşünmezdi ama bir ortalama çıkarırdı:

–    Bugün 9 saat ayakta kaldım, deyip sözü bitirmez; Deveçatak köyünde gittim geldim ! Der. Babam kuyulardan su getirdiğini; kimi kez de eve gidip dönüşünü katarak çalışma saatini 12'ye çıkarır. O zaman da Kırklareli'ye gidip döndüğünü sözler. Kırklareli bizim köye yaya olarak 5 saattır. Gidiş dönüş 10 saat, 2 saat çarşıda dolaştını gülerek sözlerine ekler. Babam eski alışkanlığını dirençle sürdürür. Örneğin gençler ya da dışardan gelen memurlar kilometre olarak konuşmasına karşın babam saati bırakmaz. Örneğin biri çıkıp

İstanbul 'la sizim köyün arası 200 kilometre dese, babam:

–    Doğudur, tam 40 saattır!der. Bununla da kalmaz; Edirne'yi de ekler:

–    Edirne de buraya 20 saattir. Kırklareli 5, Kırklareli Edirne arası 15 olmak üzere toplam 20 saattir! diye tekrarlar.

Babam , Edirne-İstanbul demir yolu yapılmadan önce bir kaç kez köyden köye geçerek İstanbul'a gittiği için onun etkisinden kurtulamıyor olmalı.

 

26 Haziran 1943 Cumartesi.

 

Tekirdağlı-Edirneli tartışmasıyla kalktık. Hilmi Alınsoy, Tekirdağlı Hüseyin Pehlivanı öne sürüp:

-Nesi var Edirne'nin? Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan yetiyor onlara, kıspeti giyip ortaya çıkınca Edirneliler çil yavrusu gibi dağılıyor. İbrahim Ertur:

-Çil yayrusu gibi dağılıyor'duuuu! diyeceksin! diye düzeltme yapınca tüm Tekirdağlılar dikkat kesildi. Arkası geldi. Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan geçen yıl,  yıllardır sürdürdüğü Başpehlivanlığı başkasına kaptırmış. Hilmi başta tüm Tekirdağlılar buna inanamadılar. Ancak Hilmi diretmeyi sürdürdü:

-Olsun, kazanan kesinlikle Edirneli olamaz. Murat Çavuş'un düdüğü tartışmayı kesti. Sabah Jimnastiği; önce ikili sıra olduk. Arkasından ikişer metre aralıklarla geniş alana dağıldık. Dik durma, sağa, sola dönüp dik durma. Belden kırıp baş-bel düzgün dik açı duruşu. Önce öne kollar düzgün eğilip ayak uçlarına değme(Bu hareket, dizler dik belden bir kaç kez ayak ucuna değme denemesi) Sami Akıncı, Himi Altınsoy, Emrullah Öztürk, Abdullah Erçetin öne çıkarıldı. Abdullah çabuk kurtuldu. Ötekiler ek çalışma yapacak. Murat Çavuş Emrullah'a takıldı:

-Bu senin kaçıncı cezan, nasıl ödeyeceksin bunları? Sami Akıncı'ya da baktı ama bir şey demedi. Sami'nin de bu tür cezaları olmuştu.

Kahvaltıda konuşma konusu oldu:

-Murat Çavuş bizim için not tutuyor mu? Ben tutmadığını savundum:

-Murat Çavuş sıradan bir çavuş, kısacası o bir er. Not değerlendirmesi için subay ya da hiç değilse sürekli asker olan çavuşların tutabileceğini öne sürdüm. Geçen yılki atışı örnek verdiler. Oysa atışta Üsteğmen de vardı Yüzbaşı da.

Üstçavuş geldi, yüksek sesle Murat Çavuştan asayişi sordu. Murat Çavuş gözlerini yumarak, yüksek sesle:

-Asayiş berkemal üstçavuşum, birlik sayısı tamam, emrinize amade! dedi. Ustçavuş önce;

-Merhaba! dedi. Pazartesi günü tüfeklerin geleceğini, tüfekli eğitimin bizi biraz daha kışla yaşamına yaklaştıracağını söyledi. Askerliğin dışardan görüldüğü gibi kolay olmadığını, ancak askerliğe alışanların da ondan vazgeçemediğini anlattı. Bu arada bizi de uyardı:

-Sizler de kısa bir süre de olsa bu mesleğe gireceksiniz. Pekala göreceksiniz ki bu mesleğin bir derinliği vardır. Askerlik severek yapılırsa hem başarılı olunur hem de kendisinden beklenen görevler yerini bulur. Üstçavuş sözü dünkü atışa getirdi:

-Dünkü atış, başarılı bir atıştı. Ancak bu başarı herkesten beklenmemeli, beklenemez de. Remzi Yüzbaşı bize “İstenirse neler yapılabileceği üstüne bir örnek gösterdi!Üstçavuş önce rahat ettirdi sonra da yön belirterek uygun adım yürüttü. Sık sık sağa sola döndük. Uzak hedefler göstererek sık sık da koşturdu. Durunca da yön buldurma çalışması yaptırdı. Yüz güneşe karşı marş!Güneş arkada marş, güneş sağda marş, güneş solda marş. İkişer ikişer ayrılıp aynı komutları birbirimize yaptırdık. Üstçavuş düdük çalıp durdurdu:

-Birinci kamptakiler sizden daha hareketli, sizin bu hantallığınız neden? diye sordu. Murat Çavuşa:

-Murat Çavuş bunları bol bol koştur, biraz silkelensinler!deyip ayrıldı. Üstçavuş gidince Murat Çavuş hazıra geçirip:

-Duydunuz, bence de siz biraz gevşeklik ediyorsunuz. Üsteğmen gelince daha başka türlü konuşacak, haberiniz olsun, benden söylemesi, tüfekli eğitimde üsteğmen sık sık gelecektir.

Paydos borusu çalınca Murat Çavuş bizi yerimizde bir süre bekletti. Nedenini pek anlamadık. Geçen cumartesi böyle bir şey olmamıştı. Bir “tiii” sesi geldi. Murat Çavuş:

–    Hazıroool, Dikkat! Çekti!1. Kampta İstiklal Marşı söylendi. Bayrak törenini böyle yaptık.

Hepimizin neşesi kaçtı. Birileri tüm derslerde, tarım ya da sanat çalışmalarında yaptığı gibi olaylara gönül eğlencesi gibi bakıyor; nasıl olsa sonunda yapan da yapmayan da bir sayıldığı için işi oluruna bırakıyor. Hemen hemen onların hepsi burada da işi ucundan tuttuğundan toplu çalışmaların başarısı azalıyor. Oysa arkadaşların bir bölümü başarılı olmak için dişini tırnağına takıp çalışıyor. Ne var ki sonunda, “Kurunun yanında yaş da yanar!” örneği azarlanıyorlar.

Yemekte herkeste bir somurtkanlık vardı. Pazartesi günü tüfekli eğitimi özlemle bekleyenlerde bile buruk buruk bakışıyorlardı. Sonunda Bekir Temuçin baklayı ağzından çıkardı:

–    Sivil giysi içinde boş tüfekle dolaşmanın ne zevki olur? Arkasından yakıştırmalar başladı. Ben, Bekir'in sözüne katılmadım:

–    Bütün Kaçakçılık(İnhisar ya da eski Tekel ürünleri gözetimcileri)Korucularıyla Köy Bekçilerini örnek gösterdim:

–    Onlar da sivil giysiyle gezmelerine karşın martinle dolaşıyorlar. Martinle Mavzer ayni görüntüyü veren tüfekler.

Yeğenim İsmet beni destekledi:

–    Sürekli taşımayacağız, burada bizi kim görüyor zaten? Biz bize olduğumuza göre bunu neden sorun yapıyoruz? Gerçekte düşünmemiz gereken bizim 1. Kamptakilerden geri kalışımız. Onların ilk kampı, oysa biz 2. kampımızı yapıyoruz. Savunmalar başladı:

–    Bu doğru değildir, bizi canlandırmak için söylenmiştir bunlar. Bu söze de Sami Akıncı karşı çıktı:

–    Gene bir bencilce düşünce; neden doğru olmasın? Biz yaptıklarımızı, o hareklerin en iyisi olarak yaptığımızı nasıl kanıtlarız? ”El elden üstündür!”Atasözu boş yere söylenmemiş!Sam i Akıncı'nın sözlerine genellikle karşı çıkan olmaz. Tartışma kapanır gibi oldu bu kez de. Öğleden sonra çok yorulacağımız için çok konuşulmamasını önerenler oldu. Kimileri de yarınki banyo yapmamız, ardından da yapacağımız dinlenme üstüne olasılıklar öne sürü:

–    Bir de bakmışsınız sular akmıyor. Sular akıyor ama öteki sınıflar ilk sıralara alınmış. Sabırsızlar hemen tepki gösterdi:

–    Olur mu öyle şey, bizim zaten zamanımız az!Bunlara yanıt verenler oldu:

–    Senin zamanını kim dinler? ”İş başaranın kılıç kuşananın!”Gülenler olunca herkes kulak kesildi. Sami Akıncı sözü düzeltti:

–    At binenin kılıç kuşananın, olarak söylenir o söz. Mustafa Saatçı'ya takılanlar oldu:

–    SS'yi görecek misin? Dikkat et, o seni tanımakta zorluk çeker. Mustafa Saatçı için söylenen bu söz herkesi düşündürdü:

–    Sahi biz bir haftadır ayna mayna görmedik, yüzlerimiz nicedir? diyenler oldu. Yusuf Asıl kendi kendine güldü. Önemli bir söz söyleyecek düşüncesiyle Mehmet Yücel sordu:

–    Yusuf Asıl kendi kendine kıkırdayıp duruyorsun, ne var, aklından ne geçiriyorsun? Bize de söyle gülelim!dedi. Yusuf Asıl: Ben kendi kendime gülüyorum , size de söyleyebilirin, ancak sozümden kimse alınmayacaksa söylerim!deyince herkes söz verdi. Yusuf yukarıda söylenen Atasözünü önce tekrarladı:

–    At, binenin kılıç kuşananın!Hepimiz ilgiyle dinledik. Yusuf gene güldü, arkasından da demin yanlış söylenen sözü tekrarladı:

–    “ş başaranın kılıç kuşananın!”Yusuf bu kez de tıkanırca güldü. Arkadaşların sabrı kalmasmıştı, çıkışanlar oldu. Yusuf bu kez:

–    Ben size söyledim önemli birşey yok, ben kendim bir yakıştırma yaptım ona gülüyorum. Gülmesi geçince söyledi:

–    Başarının sözünün salt başaran bölümünü alıp “Başaran'ın kılıç kuşanması”olarak düşledim. Arkadaşımız Mehmet Başaran kılıç kuşansa nasıl olur? Arkadaşlar gülerken Mehmet Başaran söylenmeye başladı. Ne söylediği pek anlaşılmadı ancak hemşerisi Mehmet Yücel ortaya konuşarak gerginliği önledi:

–    O kılıcı önce sen kuşan be çocuğum, seni görelim; sonra da hepimiz kuşanırız!Mehmet Yücel hemşerisi Mandirisalı Küçüğü korudu ama bu kez de kendisi kendisini ele verdi. Kılıç kuşanmış bir iskelet sözü ortada dolaşmaya başladı:

–    İskelete uygun kılıç kılıç bulunur mu? Kısa bir kılıç takınsa nasıl olur? En iyisi tahtadan bir kılıç yapıp takmalı önerileri sürerken Murat Çavuş'un düdüğü tartışmayı kesti. Önce toplan dık. asfalta dek gidip döndükten sonra toplantı yerimizde Murat Çavuş bize hava korunmalarından söz etti. Geçen derslerimizde Üsteğmen de bir ara değinmişti. Uçaklardan korunmanın ilk önlemi karartmalar. Bulunulan yerde ışık yakmamak, ateş tüttürmemek. Işık yakmamayı anladık ama kapalı ocaklarda bile ateş tüttürmemek niçin? Murat Çavuş'a göre ateş olan yerde duman olurmuş. Alçak uçuşlarda uçakta bulunan duyarlı cihazlar ateş yerini saptayabiliyormuş. Yer saptanınca da bombalama başlıyormuş. Murat Çavuş'un kon uşmalarından yer yer yararlanıp sorular soruldu:

–    Alçak uçuşlarda piyade tüfekleri, örneğin makineliler uçakları düşüremez mi? Murat Çavuş açık yüreklilikle bu sorunun üstçasvuş ya da Üsteğmenden sorulmasını söyledi. Onların bu konuda başka söyleyecekleri de olabilir, onlardan yararalanmamızı önerdi.

Ay giderek yükseldi, birbirimizi iyice görmeye başladık. Böyle ay aydınlığı gecelerde beyaz binalı kasabaların korunmasının zorlaştığını konuştuk. Murat Çavuş da bizim gibi bir çok olasılıklara katıldı. Ders sonuna doğru bizim derslik konuşmalarımıza benzer konuşmalarla dersi bitirdik. Murat Çavuş birden toparlandı; 4'lü yürüyüş koluna girdik. Bir kaç kez ileri; sağa, sola dönüp uygun adım yürüdük. Dörtlü olunca ayırdında olmadan ben, en arkada tek kalmıştım. Sınıfımız 29 kişi olduğundan bu çok doğaldı. Murat Çavuş arkadaşları durdurdu, beni Takım Çavuşu yaptığını söyledi:

–    Bu gece, Gece Yürüyüşünü sen yaptıracaksın!dedi. Çok olağan karşıladım. Önce uzun bir yürüyüş yaptırdım; kendimi alıştırınca da kısa dönmeler yaptırdım. Dörtlü yürüyüşü yediliye çevirdim . Özellikle dörtlü, yürüyüşü yediliye çevirişim Murat Çavuş'un hoşuna gitti. Murat Çavuş işlaret verince çadıra döndük. Benim komutlarımı beğendiğini söyledi. Bekir Temuçin duramadı:

–    O bizim sınıfımızın çavuşuydu zaten!deyince Murat Çavuş ilgiyle sordu:

–    Ne çavuşu? Bekir, Cindoruk Binbaşı'dan başlayarak Askerlik Derslerinde ders tekmili verdiğimi anlattı. Murat Çavuş ilgiyle dinledi, geldi yüzüme dikkatle baktı; ne düşündüyse içi ni çeker gibi bir “Hıııı” dedi. Bana dönerek:

–    Son komutunu ver, dinlenmeye geçir!dedi. Ben de:

–    2. Kamp birliği, hazırol dedikten sonra: Gece Yürüyüşü bitmiştir. Rahat komutundan sonra yatma hazırlığına geçilecektir. Rahat! dedim. Arkadaşlar güldüler. Onların gülmesi beni kuşkulandırdı:

–    Acaba yanlış bir söz mü sözledim? Söylediğim sözleri bir bir zihnimden geçirdim. Yaptığımın doğruluğuna inanınca rahatladım. Gene de arkadaşlardan gelecek tepkileri bekledim. Arkadaşlar, yarınki dinlenmeden; okula gitme sevincinden, pazartesi gelecek tüfeklerden söz ettiler. Çadırın önünde Hasan Üner'i görünce şaşırdım, Hasan nöbetçi. Ardından 63 Hilmi Altınsoy sonra ben . Üzüldüm. İki saat sonra nöbet! Yatınca uyuyup uyumamayı düşünürken uyumuşum. Dürtüklenince uyandım, Hilmi!Uyumam iyi olmuş, daha dinlenik kalktım. Geçen nöbetimdeki görünüşleri bir daha dikkatlice gözden geçirdim. Hemen hemen aynı görüntüler. Farklı olarak Yakup Tanrıkulu'nun diş gıcırdatması, Ahmer Güneri'nın konuşur gibi ses çıkarması, Hüsnü Yalçın'ın güler gibi yüzünü sık sık oynatması, Yusuf Asıl'ın uyanıkkenki gibi gülümsyerek uyuduğunu saptadım. Sefer Tunca'nın yüzünü kolu üstüne koyup uyumasına da aklım takıldı. Ben öyle kesinlikle uyuyamam.

Saat gelince Halil Basutçuyu kaldırıp, tekrar yattım.

 

27 Haziran 1943 Pazar

 

Kalk borusu ile kalktık. Birileri boru moru beklemiyormuş. Halil Basutçu sordu:

-Ne o, kamp bitti mi sandın? Daha 15 günümüz var. Okula nasıl gideceğiz? Birkaç arkadaş birden :

-Nasıl geldikse öyle gideriz, bunu bilmeyecek ne var? Tartışmaya gerek kalmadı Murat Çavuş geldi. Murat Çavuş:

-Okul programına uymak için saat 09' oo gideceğiz. O saate dek eğitime devam!dedi. 07'30 da “Tiii” çalınca toplandık. Murat Çavuş:

-Akşamki çavuş kimdi? diye sordu. Ben tam duyamadım; Bekir Temuçin uyarınca çıktım. Murat Çavuşa tekmil verdim. Gene beğendi. Beğendiğini söyleyince arkadaşları okula benim götüreceğim anlamını çıkardım. O saat plan kurdum:

-Okula önden girip yemekhane önünden bir tur yaptıracağım. Boşuna kuruntu yapmışım, Murat Çavuş:

-Birlikte yaptığımız tüm yürüyuüşleri tekrarlat, okula gidene dek komuta sende!Bütün yürüyüşler, sözü kafamı karıştırdı. Gene de şaşkınlığımı belli etmeden:

-Öğrendiğimiz bütün yürüyüşleri tekraralatacağım komutanım! yanıtını verdim. Arkasından da iyice alıştığımız: 2. Kamp Birliği hazıral; istikamet asfalt yol, uygunadım marş! deyip yürüttüm. Yola yaklaşırken yan gözle baktım, Murat Çavuş Üstçavuşun karşısındsa bir şeyler anlatıyor. Arkadaşlara sordum:

-Başka hangi yürüyüşler vardı? Arkadaşlardan bazıları:

-Başka yürüyüş yok, dinlenme var!dediler. Onlar öyle dedi ama ben birden anımsadım; sola döndürüp oklula doğru bir süre yürüttüm. Bu kez de gene sola döndürüp dörtlü olarak çadıra doğru yürüttüm. Çadıra yaklaşırken durdurup rahat verdim. Üstçavuş işaret verdi, durduk. Kendisi bizim yanımıza geldi. Üstçavuş yaklaşınca hazırola geçirip tekmil verdim. Üstçavuş gülümseyince başarım üstüne bir iki söz söyleyeceğini bekliyordum. Gene de söyledi ama benim beklediğimi değil de ken di düşüncesini açıkladı.

-Askerlikte başarısızlık yoktur. İyi bir asker verilen görevleri yerine getirir, Getirir değil, getirmek zorundadır. O nedenle ona görevini yapışınca kimse övgü yağdırmaz. Geçen gün atışta, tüm atışlarını 12 'den vurana kimse “Aferin”demedi; ya ne dedi? Dene dene şu dendi:

-Birliğimizde iyi nişancılar var, gerektiğinde onlar bizi sevindirecektir. Üstçavuyş bana döndü:

-Sen de, birliğini bir üst komutana takdim edecekler arasında girmiş sayılacaksın!Hazırol durumda dinlediğim için hiç kıpırdamadan dinlemiştim. Üstçavuş bu kez de:

-Bak bu da çok önemli; Siviller askerlerden farklı olarak kendileri için söylenen sözlere özellikle de övücü bir yanı olunca teşekkürle karşılık verirler. Senin, bu gaflete düşmemen de askerce bir tavır. Biz askerler için bu durumlar çok önemlidir. Yedek Subayların birliklerde en çok sıkıntı çektikleri bu durumlardır. Bir Yedek Subay başarılı bir iş yaptığında mafeykleri (Üstleri)onu över. Bu, denli onur verici olursa olsun mafeyke sivillikte yapılanlar ya da söylenen sözlerle karşılık verilmez. Bunun yerine sırası gelince esas duruma geçip bir selam vermek yeterlidir; geçerli olan da budur. Üstçavuş saatine baktı, Murat Çavuşa işaret etti. Murat Çavuş bizi 10 dakika serbest bıraktı, alacaklarımızı alıp toplantı yerine çıktık. Ancak ben akordiyon için kaygılandım, nöbetçi arkadaşımız da bizimle geldiğine göre çadırı kim bekleyecek? Murat Çavuşa söyledim. Murat Çavuş düdük çaldı, bir ad söyledi. Üstçavuşun çadırından bir er koştu geldi. Biz gelene dek bugünün nöbetçisi oymuş. Avcı yürüyüşüyle sebze bahçesinin yanına indik. Yol kenarından okul önün de toplandık. Bir rastlantı mı yoksa öyle bir görev mi üslenmiş, Talat Tarkan Öğretmen bizi karşıladı, hepimizi sağlıklı bulduğunu söyledi. Talat Tarkan Öğretmen Murat Çavuşa:

–    Bizim konuğumuzsun!deyip odasına götürdü bize de dersliktde bir süre beklememizi tembihledi. Az sonra Eğitimbaşı Kemal Üstün Öğretmen geldi, o da bizi iyi gördüğünü anlattı. Kendi öğrenciliğini, eski İzci Kamplarını anlattı. Askerlik anılarınını, Yedek Subaylığın yerine göre önemini anlattı. Atatürk'ün Yedek Subaylığa çok önem verdiğini hatta Sakarya Savaşı için:

–    Sakarya Zaferi bir bakıma Yedek Subay zaferidir!dediğini anlattı. Menemen'der Şehit olan Kubilay'ın bir yedek subay olduğunu (Aynı zaman da arkadaşı olduğunu) anlattı. Nöbetçi öğrenci banyonun hazırlandığını söyledince Eğitimbaşı sözünü keserek tekrar tekrar başarılar diledi. Banyodaki konuşmalar, karşılanışımızın gerçek nedeni irdelenmesi üstüne oldu.

Banyodan çıkınca derslikte toplanmamızın istenmesi de yorumlandı:

–    Açıkçası, okul içinde yabancı gibi dolaşmamız istenmedi. Banyodan sonra yatakhaneye indim. Kilitli valizim öylece duruyor. Kampta yazdıklarımı valize yerleştirdim. İki yeni fanila ile ile temiz mendiller aldım.

Öğle yemeğinde topluca yemekhaneye gittik. Yemekhanenin dip tarafındaki köşeye bizim masalar hazırlanmış. Bu da yorumlandı:

–    Arkadaşlar, biz burada bundan böyle yabancıyız!Söz gidderek gene takılmalara dönüştü:

–    Kızlardan uzak durmamız için bizi uzağa attılar. Doğal olarak buna Mustafa Saatçı neden oldu. Biz konuşarak yemek yerken salon iyice boşaldı. Fahri Tosili Öğretmen nöbetçiymiş, b izi görünce geldi:

–    Oooo, şanlı piyadeler gelmiş; ne haber, bitti mi yoksa? diye sordu. Mehmet Yücel yanıtladı:

–    Biter mi öğretmenim, daha birinci haftayı ancak tamamladık!Fahri Tosili Öğretmen bilmezmiş gibi yaparak:

–    Ben unuttum, sizin bu kamp 6 aydı galiba!deyince bütün arkadaşlar:

–    Yapmayın Öğretmenim, sen bizi askere mi gönderdi yoksa? Deyince Fahri Öğretmen:

–    Şaka şaka, özledim sizi, bir hafta bile çok uzun geldi, buna inanın!dedi. Mustafa Saatçı'ya beyazlaşmışsın, Yusuf Asıl'a ciddileşmişsin, İsmet'e kararmışsın, bana şımarmışsın!dedi. Önce, herkes gibi ben de güldüm; ancak neden bana öyle dedi, anlayamadım. Arkadaşların gülüşü, benim şımarabileceğim bir yanım oluştu. Özellikle sabahleyin Üstçavuşun sözleri için şımarabilirdim. Ne var ki Fahri Tosili Öğretmenin bundan haberi yoktu. Herkesle birlikte gülerken derinliğine düşünmeye başladım. Dersliğe dönerken nöbetçi öğrencilerden Rüştü Güvenç arkamdan.

–    Abi, sana mektub var! deyip arkamdan koşarak geldi. Mektup değil mektuplarmış. 4 m ektup verdi. Dersliğe gidince mektupların önce nerelerden geldiğine baktım. Kayseri/Pazarören, Samsun/Ladik-Akpınar, Seyhan/Haruniye, Malatya/Akçadağ. Önce Kayserri/Pazarören'den geleni okudum. Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı Öğretmenin oraya gittiğini duymuştuk, orada olup olmadığını sormuştum. Arkadaş önce onu yazmış. Fikret Madarı Öğretmen oradaymış ama bu kez Samsun/Akpınar Köy Enstitüsü'ne atanmış. Ayrılırken öğrencilerle konuşmuş:

–    Eskiden çok çalıştığım bir bölge oluğu için kendi isteğimle gidiyorum!demiş.

En güzel haber, Kızılçullu'dan, arkadaşın Ağabeyi Kızılçullu'yu geçen yıl bitirmişti. Daha önce duyduğumuz gibi bu yıl Hasanoğlan'da okudular. Onlar da kamp yapmış, şimdi de Köy Enstitülerine öğretmenlik stajı için gidiyorlarmış. Stajını başarıyla geçirenler okumalarına devam edecekmiş. Arkadaş:

-Ağabeyim Kepirtepeye gelebilir!diyor.

Ben mekupları arkadaşlar bilgilenip sevinirler, düşüncesiyle okurken Mehmet Yücel:

-Dayı, onları sonra da okursun, sen şu elden verilen mektubu oku!dedi. Elden verilen mektup sözünü anlamadım:

-Mektupların dördü de elden verildi. Mektuplar başka nasıl verilir? ”Anlamazdan geliyor!”gibi bir söz işitildi. Dönüp baktım ama kim olduğunu kestiremedim. Ancak neşem kaçtı:

-İstemeyenler var galiba!deyip kestim. Kızdığımı anlayan İsmet Mehmet Yücel'e çıkıştı: Söyleyeceksen sözü açık söyle: dayım senin söylediğinden birşey anlamadı. Kapalı sözler insanları gereksiz yere kızdırır. Bu kez Mehmet Yücel arkladaşlar arasında dolaşan bir söylenti var:

-Sözde mektupları getiren çocuk, kızların birinden de dayıya mektup getirmiş. Çocuğun öteki mektupları getirişi, kuşku uyandırmamak için bahaneymiş. Önce şaşırdımsa da kendimi çabuk toparladım:

-İşte şimdi çok üzüldüm. Çünkü olsaydı çok sevineceğim bir şey olacaktı. Olmadığı için üzüldüm. Ayrıca üzüntümü bir kat daha arttıran olaya da üzüldüm. Bana bir kızdan mektup gelişine üzülüp bunu sorun yapanlar, böyle bir olayın olmadığını öğrenince sevinecekler. Onların bu denli kolay sevinmesini istemem olası değil. Düşündüm ama gene de adı geçen o kız kimse kızçağızın adını ortalıkta dolaştırmak istemedim. İsteseydim, gelmemesine karşın o mektubu almış gibi davranır, ben gelmediğine, onlar da geldiğine içten içe üzülüp dururduk. Tartışma sanırım uzayacaktı. Ancak Ahmet Kun Öğretmen bir rastlantıymış gibi geldi. Gülerek:

-Ne o kampınız bitti mi? dedi. Konuşmalar döndü dolaştı sınavlara dayandı. Matematik dersinin b oş geçtiği tekrarlandı. Ahmet Kun Öğretmen gülerek:

-Ne zaman sizinle konuşsam bana bunu söylüyorsunuz. Doğrusu bunu anlayamıyorum. Bildiğim kadariyle coğrafya ya da fizik dersleriniz de boş geçmiş. Ben ne yapayım, boş geçen dersleriniz için? Sınavlarınızda benim bulunacağım varsayımıyla bu bir yakınmaysa özür dilerim, belki sınavlarınızda bile bulunmayacağım. Sınava gireceğinize göre size sorulacak sorulara yanıt verecek ölçüde oturup çalışmanız gerekmektedir. O bilgiler salt sınavlarda değil sınavlardan sonra da sizin karşınıza çıkacaktır. Ahmet Kun Öğretmen Sami Akıncı'nın yakınına gitti:

-Bakalım bir de Sami'ye soralım, matematik sınavlarından kaygı duyuyor mu? Sami gülümseyerek:

-Öğretmenlerimizden duyduğumuza göre koskoca Napolyon Bonapart bile sınavlardan korkarmış. Ben de zaman zaman kaygı duyuyorum ama en güvendiğim derslerimin başında matematik geliyor. Çünkü matematiğe çok çalıştım, çalışmamı da sürdürüyorum!Ahmet Kun Öğretmen bize döndü:

-İşte bu kadar!dedi. Ahmet Kun Öğretmen yeni bir söze başlar gibi yaptı ama nedense birden:

-Hayırlısiyle kampınızı bitirin, bunları sonra daha ayrntılı konuşuruz deyip başarılar dileyerek ayrıldı.

Akşam yemeğini de okulda yiyeceğimizi sanıyorduk. Öyle değilmiş, Murat Çavuş okul öünde toplanıp uygun adımla ayrılacağımızı söyledi. Oldukça isteksiz olarak derslikten çıkıp merdivenlerden indik. Bahçedeki küçük sınıfların bakışları arasında sıra olup asfalta çıktık. Asfaltta ikişerli sıra olup uygun adımla kamp alanına döndük.

Yemeğe dek serbest kaldık. Gene okuldaki konuşmalara dönüldü. Özellikle Ahmet Kun Öğretmenin sözleri kimilerine ağır gelmiş, veryansın ettiler. Özellikle tembel takımının konuşmalarına karşı çıktım:

-Ahmet Kun Öğretmen neyi yanlış söyledi? Sami çalıştığına göre biz neden çalışmadık? Bunun yanıtını vermemiz gerektiğini Ahmet Kun Öğretmen bize dolaylı olarak söylemiş oldu!deyince Hilmi Altınsoy:

-Senm şimdi böyle söylüyorsun ama geçmişte sen onu eleştiriyordun!Hilmiye açık açık sordum:

-Ne zaman, ne için eleştırdim? Benim Ahmet Kun Öğretmenle ne sorunum var ki eleştireyim? Yusuf Asıl anımsatma yaptı:

Bir gün yemekte soyadlarını konuşurken, sen Kun adının belki de güzel bir anlamı yoktur!demiştin,

Güldüm:

-Benim bu konuda bir bilgim yok, belki de demek biliyorum demek değildir. Belki da çok güzel b ir anlamı vardır. Bunu niçin konuşmuştuk? Belleklerimizi yoklayalım, konu Cemile Öğretmendi:

-Cemile Öğretmene bu soyadı pek uymadı!demek bambaşka bir olay, Ahmet Kun öğretmenin aleyhinde konuşmak ise çok başka bir olay. (*)

 

 

(*) Bu tartışma daha sonra başka bir olay nedeniyle gene konu edilecektir.

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ