Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

29 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Devrimlere Duyarlık Uyarıları, Mecmua-Dergi Tartışmaları

 

 

14 Nisan 1945 Cumartesi

 

Mehmet Gönül’le birlikte çıktık, Sıtkı Şanoğlu daha önce gelmiş; “Bugün ara verdik, bıktırmayalım!” deyip gülümsedi. Mehmet Gönül:

-Askerler nasıl katlanıyorlar buna? diye sorunca; Sıtkı Şanoğlu:

-Onlarınki katlanmanın ötesinde bir ölüm kalım savaşı; çaresizler.

Onlar böyle konuşurken ben de sık sık değişikliğin öğrencileri gevşettiğini düşündüm. Bir gün yürüyüş, ikinci gün oyun!

Güvende ile başladık. Sanki bunu beklermişim gibi, büyük bir kargaşa oldu. Oyun durduruldu, uyarılardan sonra tekrar başladı. Mehmet Gönül, koşarak birkaç kez yer değiştirdi. Oyun tekrarlandığından bu sabahı Güvende ile açtık gene Güvende ile kapattık. Mehmet Gönül olağan karşılamış gibi görünmeye çalıştı ama sinirlenmişti. Ayrılırken:

-Öğrenciler ara verince gevşetiyor! diyerek sanırım beni yatıştırmak istedi. Oysa yatıştırılmaya onun gereksinimi vardı. Olayı baştan görmezden geldiğini, doğabilecek kusurları baştan benimsediğini belli ettiği için susmayı yeğledim. “Gerçek, kişilere ya da zamana göre gömlek değiştirmez!,,

              *

Kahvaltımız her zamanki gibi konser bilmeceleriyle geçti; Kesinlikle bir Schubert dinleyeceğiz! Peki, ama nesi?

-Senfonisi!

-Hangisi?

-Kaç senfonisi var?

-Sekiz!

-Dokuz!

-On!

Aynı terane; 8. Senfoninin bitmemiş olması yarım kaldığından değil, Beethoven senfoniyi yarımken çalmış; beğenmiş ama “Bu senfoni bitmemiş!” demiş. Beethoven’i çok seven Schubert, onun anısına saygı duyduğundan senfoniyi öylece bırakmış. Daha sonra da 9. Senfoniyi bestelemiş. Schubert’in Beethoven’e hayranlığı bu kadar da değil, öldüğünde onun yakınına gömülmek istemiş. Schubert, Beethoven’den bir yıl sonra öldüğünde vasiyeti gereği Beethoven’in mezarı yakınına gömülmüş!

-Başka kimleri dinleyeceğiz?

Belli adlar üzerinde anlaşma sağlanamadan kalkıp tren durağına indik. Tren, Lalahan’a yönelince solda Elma Dağlarına bakıp:

-Kar görmek isterseniz sola bakın! diyenler oldu. Arkadaşlar, söz birliği ederce:

-Özledinse sen bak! karşılığını verdi. Oysa görüntü gerçekten güzeldi. Tren yolu boyunca yeşillikler artmış.

Cebeci Durağı’nda indik. Yollar oldukça kalabalık. Konservatuvar, yollara göre çok tenha. Faik Canselen Öğretmen alt salonun kapısından bize işaret verdi. Öğretmen söze bir müjde ile başladı:

-Bir çok sanatçıyı ait olduğu ülkesinin anıyla anarak söze başlarız. Avusturyalı Schubert, Alman Wagner, İtalyan Verdi gibi…. Kimi sanatçılarda bu ayırımı yapmak zorlaşıyor. İçte bunlardan biri de Walter Gieseking, Fransız-Alman karışımı büyük bir piyanist. Yazık ki programı gece. Gelebilseydiniz güzel bir resital (tek çalgılı konser) izleyecektiniz. Orkestra yok ama, piyanistin çalışı orkestra aratmayacak türden.   

Öztekin Öğretmen hemen söze karıştı:

-Gelebiliriz, yeri belli mi?

-Belli, Konservatuvar salonu.

Hepimizde bir sevinç!

Faik Canselen Öğretmen programa geçti. İlk çalınacak eser Richard Wagner Lohengrin Uvertürü. Arkasından da Mendelsshon 1.Keman konçertosu; çok dinlediğimiz bir eser.

Buna arkadaşlar çok sevindi; çalanı da tanıyoruz, Lico Amar! Avrupa kentlerinde verdiği konserlerde çok ün kazanmış bir Macar sanatçı; şimdilerde ülkemizde yaşıyormuş!

Sabahki kahvaltıda 3. eseri doğru seçmişiz, daha doğrusu bestecisini bilmişiz; Franz Schubert 9. Senfoni.

Faik Canselen Öğretmen, Wagner’in Lohengrin operası üstünde durdu:

- Lohengrin operasının konusu da bir Alman efsanesinden alınmıştır. Wagner zamanından önce küçük parçalara bölünmüş olan Alman toplumunu uyandırmak isteyen Wagner bu operada da gene birleştirici bir konuyu seçmiştir. Düşman eline geçen bir Alman yöresinin ana vatana kavuşması özlemi işlenir. Wagner’in öteki opera uvertürlerinden farklı olarak bu uvertür duygusal bir prelüttür. Göreceksiniz, Mendelsshon’ un konçertosuna uyan bir giriş etkisi yapacaktır.

Faik Canselen Öğretmenin dersinden sonra Ulus’a yollandık. Gazeteciler avazı çıktığınca bağırıyor:

-Roosevelt öldü, yerine Truman geçti. Amerika ağlıyor! Hepimiz duraladık:

-Şimdi ne olacak?

İbrahim Yasa Öğretmen anlatmıştı, Amerikalılar Roosevelt’i çok seviyormuş. Orada Cumhurbaşkanı seçilen ne denli başarılı olursa olsun ancak iki kez seçilebilirmiş (4’erden 8 yıl), ABD kurulalı beri 32 başkan seçilmiş, kurucu başkan Washington dahil tüm seçilenler, en fazla 8 yıl Başkanlık koltuğunda oturabilmiş. Ancak Roosevelt bu sınırı aşmış, tam dört kez seçilmiş, yaşasaymış 16 yıl Başkanlık yapmış olacakmış, bu durumda da 12 yıl başkanlık yapmışmış.

 

 

      

    Franklin D. Roosevelt(ABD 32. Başkanı)

 

Roosevelt gerçekte evvelki gün ölmüş, yurtlarımız arasındaki büyük saat farkı nedeniyle bize haberler geç geliyormuş. Kızılırmak’a girip bir süre bakıştık. Nedense kimse, her zamanki bireysel çıkışını yapmadı. Film sever arkadaşımız Nihat Şengül bile sinemaya gitmeyeceğini söyleyince, daha önce konuştuğumuz Çubuk Barajı gezisini anımsatanlar oldu. Bir başka toplu görmek istediğimiz de Rasat Tepe’de, Atatürk için yapılmakta olan anıt mezardı; Anıt- Mezarı görme önerisi ortaya atılınca, hepimiz hevesliymişiz, topluca yola çıktık. Ancak yolu bilenimiz olmadığından Kızılay durağına dek otobüsle gittikten sonra yapımı sürdürülen inşaatın yakınına dek yaya olarak gittik. Mimar Emin Onat’ı tanıdığımı söyleyerek arkadaşlara umut vermiştim ama gidince çok başka bir olayla karşılaştık. İnşaat, bizim ölçülerimizin dışında olan çok büyük bir alana yayılmıştı. Bir inşaat değil neredeyse birkaç inşaat yapılımı görüntüsündeydi. Gene de çalışanlar bizi bir noktaya kadar götürüp bilgi verdiler. En kesin edindiğimiz bilgi de yapımın daha en az sekiz yıl süreceğiydi.

    

     Atatürk’ün Anıt-Mezar inşaatı 1945

 

Geniş bir alanda kurulacağını anlamamıza karşın inşaat bitince ortaya çıkacak görüntünün büyüklüğünü gözlerimizde olası heybetiyle büyütmeye çalıştık. Tiyatro Tarihi kitabı ile Sanat Tarihi dersleri işimize yaradı; hemen Atina- Parthenon Mabedi anımsatıldı. 

 

        

        Atina Parthenon-M.Ö. 480

 

Ancak resim olarak anımsanan Parthenon örneğiyle yetinilmeyerek daha canlı bir örnek olur nedeniyle Ankara Garı ortaya getirildi. Bu kez de ben Haydarpaşa garını öne sürdüm. Bir süre de öne sürdüğümüz iki örneğin birbiriyle karşılaştırılması üstünde durduk:

-Ankara Garı mı büyük yoksa Haydarpaşa Garı mı? Ayırdında olmadan dönüş yolumuz bizi istasyona indirdi. İstasyon önünde tartışırken çok önemsediğimiz Ankara Garı gözümüzde birden küçüldü. Arkadaşlar, görmedikleri için Haydarpaşa Garı için bana katılmamıştı ama benim örneğim Haydarpaşa Garı da nedense gözümde birden küçüldü. Ulus’a yönelince Ankara Kalesi, “Beni görmüyor musunuz?,, derce ( hepimizin) gözlerimize takıldı:

-Bak, bak, bak! Koskoca Ankara Kalesi’ni görmüyor da başka örnekler arıyoruz! derce bize bakıyordu. Söylemedim ama Fikret Madaralı Öğretmenin çok kullandığı bir sözü anımsadım; “BAKARKÖR!,, İşte, bu söze güzel bir örnek olmuştuk. Birden hepimiz bir sevinç duygusuna kapıldık:

- Gerçekten, Atatürk, Ankara Kalesi’ne karşı aynı görkemde bir anıtta yatacak!

Topluca Kızılırmak Kıraathanesi’ne girdik. 3.Sınıflardan kimseler vardı:

-Neredesiniz? diyenler oldu. Olayı anlattık. Bize katılamayanlar hayıflandı:

- Keşke biz de görseydik!

Kolay gidildiği, ancak şimdilerde pek bir şeyler görülemediği anlatılınca konu değişti. Bir süre sonra konsere gitmek üzere yola çıktık. Hava güzel olunca yürümek de kolaylaşıyor. Konsere zamanında yetiştik. Mahmut Ragıp Öğretmen Kınalı saçlı ile konuşuyordu. Öyle olduğu zamanlar ben bir yabancı gibi duruyorum.

Alkışlar başlayınca kınalı saçlı da ellerini şaplatmaya başladı. Bunun anlamı belliydi, konseri, şef yardımcısı Ferit Alnar yönetecek! Gerçekten öyle oldu. Ferit Alnar koşarca geldi, selâm verip yüzünü hemen orkestraya döndü. (Şef, prof. Dr. Ernst Praetorius ağır hareketlerle gelir.)

Wagner opera uvertürlerinden bizde plaklar var. Örneğin, Tannhauser. O da yavaş başlar, fakat uzun seslerle girişten sonra giderek yükseliyor. Bunda, pek yükselme falan olmadı, sesler bir süre öylece uzadı gitti. Alkışlar olmasaydı, sürüyor sanacaktım, öylesine de sessizce bitti. Kısa bir alkıştan sonra Ferit Alnar arka kapıdan çıkıp yanında ince, uzun boylu Lico Amar’la döndü. Salon alkıştan sarsıldı. Hemen de, çok dinlediğimiz Mendelsshon Keman konçertosu su gibi başladı; Laa la laa, la la laaaa, la- la- la -la –la la la laaaa! Neredeyse ezberlemiştik bu girişi. Gene de sesler uzadıkça düş kurma devam etti. Konçertonun her bölümü birbirinden farklı, bu farklılık da düş kurmamı daha renklendiriyor. Alkışlar başlayınca benim düşler de kesildi. Arada, önümdeki konuşmaları dinlemeyi düşündüm ama vaz geçtim; daha doğrusu utandım, Mahmut Ragıp Öğretmen bunu sezerse onun gözünde küçülürüm, düşüncesiyle pek yapmadığımı yaptım; hemen kalkıp, sol tarafta oturan arkadaşların yanına gittim. Doğan, Abdülkadir ikisi de iyi dinleyici, onlara izlenimlerini sordum. Onlar da bana “o yaşlı adam”a (Mahmut Ragıp Öğretmen oldukça yaşlı görünümünde) nasıl yaklaştığımı sordular. Mahmut Ragıp Öğretmenin Varlık Dergisi’nde çıkan bir yazısını kaynak gösterip Vahit Lütfi Salcı Dede ile bağlantı kurduğumu, (Doğan Salcı Dede ile yakınlığımı biliyor) sonra sonra da yeni konular üreterek ilişkimi sürdürdüğümü, Müzik Tarihi ile ilgili sorular sorduğumu, onun Balkanlarda Müzik kitabını okuduğumu, ondan da sorular çıkardığımı, onun Varlık Dergisinde çıkan yazılarını okuduğumu anlattım. Doğan bunları dinledikten sonra:

-İşte ben bunların hiçbirini yapamam! deyince Abdülkadir:

-Yapamazsan, sen de oraya gidip oturamazsın! diyerek güldü. Yerime dönünce düşündüm:

-Arkadaş markadaş, kim olursa olsun, birileri, kendileri dışındaki insanların tavırları gözetilip eleştiri süzgecinden geçiriliyor.

Ben bunları düşünürken nefesli sazlar başladı, arkasından da akorlar geldi, tek tek nota okur gibi vurgulu seslerle senfoni ortaya çıktı. Sert başlayıp yumuşayan, yumuşak giderken birden sertleşen sesler kovalaşmaya başladı. Schubert senfonilerinde birbirini andıran bölümler oluyor; ya da bana öyle geliyor. Belki bu durum tüm öteki bestecilerde de var ama ben ayırdında değilim. Derken, bir susma oldu, bitti sandım az kalsın alkışlayacaktım, birden sesler patlarca, gene başladı. Utanarak etrafıma baktım, insanlar sakin sakin dinliyor. Bu kez üflemeli çalgılar çıktı, giderek gene biter gibi oldu. Bir daha dalgınlık yapmamaya kararlıyım; içerek dinledim. Yeni bir melodi başlar gibi oldu; anladım, Schubert bu tekrarları hep yapıyor. Gene bir dalgınlığa düşmemek için dikkat kesildim ama neredeyse sabrım tükendi. Bitti bitecek derken uzadı gitti. İçimden Schubert’e çıkıştım:

-Schubert, asıl Bitmemiş Senfoni adını buna vermeliydi; biter gibi yapıp yapıp uzatıyor. Oysa 8. Senfoni “Dank!,, deyip bitiveriyor. Sonunda (nihayet) bu da bitti. Bitmesini bekleyen biri daha varmış, alkışlar başlayınca, (Kınalı saçlı) duyulur duyulmaz bir sesle “Bravo!,, dedi, oldukça sesli, ellerini şap şapladı. Hemen kalkıp gitti. Mahmut Ragıp Öğretmen nihayet beni gördü, gülümseyerek:

-Tebrike gitti! dedi. Kınalı Saçlı’nın Şef Ferit Alnar’la ilişkisini bildiğim için, daha doğrusu bildiğimi belirtmek için gülümsedim. Mahmut Ragıp Öğretmen bu kez de:

- Hakkıdır! değil mi? deyip ayaklandı. Dikkat ettim, her zaman balkon boşalana dek oturan Mahmut Ragıp Öğretmen bugün erken kalktı. Yolda bir şeyler söyler düşüncesiyle birlikte yürüdüm. Bitişik odadaki yönetici, (Konservatuvar, md. Yardımcısı) şair Cahit Külebi:

-Üstadım, buyurmaz mısınız? deyip Mahmut Ragıp Öğretmeni odasına aldı.

Merdivenden inerken aşağıdaki kalabalığı görüp durduk. Cumhurbaşkanı ile eşi yeni ayrılıyordu. O nedenle bir süre merdivende aşağıdakileri gözledik. Kalabalık dağılınca biz de Ulus’a yollandık. Arkadaşların dillerinde Schubert 9. Senfoni’nin teması:

-Laa,la la-la la-la la-la la-la-la!…… Öyleydi, böyleydi diyerek Ulus’a indik.

Hava birden değişti, gazetelerde haberler. Sovyet ordusu Viyana’yı almış. Diğer yandan bir Sovyet ordusunun uçları Almanya’ya girmiş. Sovyetler daha doğrusu Stalin güçlendikçe güçleniyor. Oysa Amerika başkanını kaybetti, yeni Başkan Truman, Roosevelt’in yerini dolduracak mı, yoksa dizginler tümden Stalin’in elinde mi olacak? Öyle olursa Stalin bize gene sataşacaktır.

Trene binene dek konuşmalar bu yöne oldu. Hasanoğlan’a inince herkes kendi sorununa döndüğünden konular da değişti.

Yemekte, Gece konseri konu edildi, resital, Walter Gieseking! Bir konser 2 saat sürüyor, bir kişi bu denli uzun nasıl çalıyor? Bunu açıklamaya çalıştım, bir piyano sonatı, alkış zamanlarını eklersek 30 dakika tutar. Örneğin Mozart kv. 331, Beethoven, Patetik ya da Ay Işığı sonatları 30 dakika alır. Piyanist biraz ağır davranarak bir konser süresini 4 sonatla ya da daha kısa parçalarla araları çoğaltarak doldurabilir. Konuşmalardan şunu öğrendim: Arkadaşlar, benim yaptıklarımı kesinlikle kavrayamamışlar. Mozart kv.331’le kv 545’i bir yıldan beri tekrarlıyorum. Bu iki sonat 50 dakika sürüyor; bunlar bunun ayırdında değil.

Neyse ki mektuplar dağıtılınca konu değişti. Bu kez bana da mektup çıktı; mektup yeğenim Gülsüm’den. Çok sevindim ya, mektubu açmadan duraladım; Gülsüm’ü evlendirmiş olabilirler. Bu benim için bir merak konusu…Mektup bir hafta önce yazılmış, bir rastlantı, Gülsüm, günlük haber gibi müjdeliyor; babası (Ali Ağabeyim) askerlikten düşmüş. Yani, Ali Ağabeyim 45 yaşını doldurmuş, bundan böyle savaş bile olsa askere alınmayacak! Gülsüm, sanırım ailede sevinçli bir olay sayıldığından bunu önemseyip yazmış. Haklılar, bizim aile askerlikte çok zarar gördü. İki ağabeyim (Mahmut’la Bektaş) 2.Askerlik dedikleri geçici süreçte tamı tamına üçer yıl kaldılar. Evin işlerini tek Ali Ağabeyim üslenmişti. Herkes asker olduğu için çalıştıracak insan bulmakta güçlük çekildi. İşin bir başka acıklı yanı da Ali ağabeyim 44 yaşında olmasına karşı askere alındı, 4 ay sonra da yanlışlıkla alındığı söylenip geri gönderildi. Bu acılar nedeniyle olacak Ali Ağabeyin askerlikten düşmesi çok önemsenmiş.

Gülsüm, ilkokulu bitirdi. Ancak yazısı ilk okul 3. sınıf düzeyinde. Okumaya hevesli olmadığından olacak güzel yazmaya çaba göstermemiş. Ağabeyimin tek çocuğu olduğu için okutmak akıllarından bile geçmedi. Gene de el yazısını daha düzgün yazabilirdi. Güzel örgü örüyor, ince boncuk dizmeler, çevre işlemeler yapıyor. Kardeş olarak birlikte büyüdüğümüz Gülsüm’ün, gönlünce birini severek evlenme şansı da yok gibi. Damat getirecekler. Damat seçmenin ne mene bir iş olduğunu köydeki öteki damatlardan bilir gibiyim. Salim Eniştem, Salim Amcam, benim yaşımdaki Cafer, yakından tanıdığım damatlardır. Cafer dışındakiler, katıldıkları aileden ayrılıp kendileri yuvalarını kurdular. Dilerim Gülsüm, bu konuda şanslı çıksın.

Halil Dere uyardı:

-Yarın banyo günümüz!

Erkenden yattım. İstemeyerek köye gittim. Kırlarda dolaşırken uyumuşum.

 

15 Nisan 1945 Pazar

 

Enver Ötnü uyandırdı:

-Enişte kalk, sensiz bir işe yaramıyoruz! Gülenler oldu:

-Ha şöyle, haddini bil, sen birilersiz hiçbir işe yaramazsın! Enver Ötnü:

-Yapma ya! Seni okutanlar yanlış bilgiler vermiş, kendine bakıp başkalarına çemkireceğine, başkalarına bakıp kendine çekidüzen vermeni öğretmemiş keratalar! Kimseden ses çıkamadı. Çıkınca sordum:

-Kerata ne demek? Aldığım karşılık:

-Söyleyenin niyetine bağlı; ben şimdi, cahiller anlamında kullandım. İsteyenler bunu sevimli isteyenler ağır, hakaret olarak kullanıyor. Köyüne atanan bir arkadaşımla sık sık mektuplaşacaktık. Öyleyken arkadaş, ikinci mektubuma bile karşılık vermedi. Sevdiğim bir arkadaş, gene de ben ona “Vefasız çıktı kerata!,, diyorum. Burada kerata sözü sevgiye yöneliktir. Adamın karısı aşna fişne peşinde, bunu konu komşu biliyor; ancak koca olaylardan habersiz gibi davranıyor. Bunun için rahatça:

-Her şeyi biliyor, biliyor ama bilmezden geliyor kerata! deyince bu düpedüz küçük düşürücü bir sıfat olur. Mehmet Gönül, arkamızdan seslendi:

-Geliyorum! Sesi duyunca duraladım. Enver Ötnü yürüdü:

-Yetişsin kerata!

Enstitü bölümü 4.5. sınıflar katıldı, gösteri için son prova. Enver Ötnü ile Ömer Çiftçi halkaya katıldı. Mehmet Gönül ortada önce Harmanadalı, arkasından Bengi tekrarlandı.3. Oyun olarak Arpazlı seçildi, gerekirse Güvende eklenecek. Güzel bir tekrar oldu. Tören de toplanmak üzere ayrıldık. Yarın, tören günü yerleşim kolaylığı sağlamak amacıyla genel prova yapılacakmış. Buna da ben sevindim.

            *

Kahvaltıda gözüm Nebahat’a takıldı. Babası rahatsızdı, aklımdan geçti, üzüldüm. Rahmiye Tarıman Öğretmen nöbetçi, salon boşalınca gelip ondan sorabilirim deyip sustum. Arkadaşlar uçuyor, arka arkaya üç gün dinlenme! deyip gülüşüyorlar. Arkasından da gönüllerince lâf üretiyorlar. Neyse ki konu gene müzik. Almanya Sovyetler Birliği’ne savaş ilân edince Almanlar önce Baltık kıyılarına saldırmıştı. Bir Baltık kıyı kenti olan Leningradlılar, kent Alman ordusu tarafından sarılınca etkili bir yayınla Beethoven’in 5. Senfonisini çaldırmış. Bu, onlarca uğur sayılmış, yıllar boyu aynı yayını sürdürmüşler. Devran değişti, Sovyet ordusu neredeyse Berlin’e girecek. Acaba Alman halkı, Berlin’de Tschaikovsvki çalacak mı? Çalarsa Tschaikovski’den ne çalarlar? Slav Marşı,  1812 Uvertürü, İtalyan Kapricio’su, başka başla? Söz başka tarafa kaydı:

-Almanlar uygar insanlar, onlar Leningrad’ta öyle yapmışsa bunda bir incelik var. Sovyetler, bu tür incelikten yoksundur. Örneğin 1. Dünya Savaşında yenilen Almanya İmparatorlarını tahttan indirdi ama canına kıymadı. Oysa Sovyetler Çarlarını, eşi ve çocuklarıyla birlikte katlettiler.

Halil Dere karşıdan işaret edince konuşmaların sonunu dinleyemeden ayrıldım.

Köye giderken Halil Dere’ye haber ilettim. Gerçekte buna uydurdum da diyebilirim. Zaten o bunu bilir gibi, Kınalı Saçlı, gerçekte bizim sorunumuz değil, bunu ikimiz de biliyoruz da gene de anlattıklarımızı dikkatle dinliyoruz. Halil Dere o güzel kızın, yaşlı adama varmasına şaşıyor. Şaşılacak ne var bunda, adam çok ünlü! Orkestra şeflerinin, bestecilerin çok değerli insanlar olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Tschaikovski’nin hikâyesini anlatınca Halil Dere:

-Beni aptal buluyorsun, durup durup masal uyduruyorsun’ dedi. Yeminli sözlerle Tschaikovski’ye tutkun Kontes Nadezda von Meck’in yaşam boyu besteciye yardım ettiğini buna karşın besteciyle hiç yüz yüze gelmediğini, ayrıca Alman Besteci Richard Wagner’e Bavyera Kralı 2. Ludwig’in para yardımı bir yana besteci Wagner adını taşıyan görkemli bir Opera binası yaptırdığını anlattım.

Birlikte kantine gittik. Kantin, bizim köydeki kahveden farksız, ortalıkta sigara yok ama masa altlarından dumanlar çıkıyor. Sözde, Sigara içilemez! yazıyor.

Faik Canselen Öğretmen gelmeyecek, o nedenle piyano telaşım yok, bir süre oturdum. İsmail Koralay vardı heykelcilik hakkında ondan bilgi aldım. Çıkınca Nebahat’ı anımsadım, yemekhaneye uğrayıp Rahmiye Öğretmenle konuştum. Nebahat, bu hafta boyunca burada kalacakmış, buna sevindim, nasıl olsa karşılaşırız deyip rahatladım.

           *

Yemekte, genellikle kemancıların sıkıntıları konuşuldu. Yeni bir konu değil, yer darlığı… Salt onları konuşturmak için bizim köyde çok söylenen bir sözü tekrarladım:

-Yeni geline oyna! demişler, oyun bilmeyen gelin yerim dar! demiş. Arkadaşların bildiği bir söz ama tam da yeri. Hemşerim Kadir:

-Abi’nin işleri tıkırında, bizimle dalga geçiyor’ dedi. Ben, bu kez de nasıl bir tıkırsa, kendisinden her sabah yarım saat önce kalktığımı, Kantin etkinliklerinden (!) yoksun kaldığımı anlattım. Ekrem Bilgin duramadı:

-Kendim ettim, kendim buldum! şarkısını mırıldandı. Ben de:

-Kimseye etmem şikâyet, memnunum ben halimden! şarkısını değiştirerek söyledim. Gülüşerek masadan kalkıp dağıldık.

Notalarımı alıp alt odaya indim Çaldığım ya da sürekli çalmak istediğim geçmiş parçaları bir sıraya koyarak tekrarlamaya başladım. Önce kısa parçaları sıraladım. Kapıdan sesler geldi. Başımı çevirip baktım Yıldız:

-Gelebilir miyiz? dedi. Yıldız’la arkadaşları Necmiye, Halise dün konsere gelmemişti. Onlara, konsere gelmeyiş nedenini sormak üzereyken birlikte olduğu arkadaşlarından biri, (daha önce de gelmişti) Aksu’lu kız:

- Biz gene geldik! dedi. Daha önce geldiğinde müzik sevdiğini ancak kendisinde müzik yeteneği olmadığını anladığı için bu bölüme geçmediğini anlatmıştı. Ötekilere göre uzunca boylu, düzgün yüzlü, oldukça iri, kara gözlü. Tavırlarından kendine karşı güvenli olduğu seziliyor. Müzik sevenler için kapımızın her zaman açık olduğunu, daha geniş zamanlarda üst salonda plâk da dinleyebileceklerini söyledim. Her zaman yaptığım gibi önce Schubert Moment Muzikal’i arkasından Für Elise’i, üçüncü olarak da Mozart Türk Marşı’nı çaldım. Marş bitince konuşkan kız:

-Son parçayı biliyordum! dedi. Nedense ilgimi çekti, sordum :

-Nereden biliyordun? Verdiği karşılık ilgimi daha da artırdı:

-Arkadaşlar çalıyordu! Sevinir gibi bir tavırla:

-Ne iyi, okulunuzda piyano varmış; bizim Kepirtepe’de uzun süre piyano olmadı, bu nedenle biz ancak piyanoya burada kavuştuk. Düzeltme yaptı:

-Arkadaşlar mandolinle çalıyordu! İyi bir fırsat yakalamıştım, sağ elimle marşın vurgulu girişini çalarak sordum: “ Böyle mi?” Hazırmış, “Hı!” deyince anlattım:

-Sen dikkat etmemişsin. Ben öyle çalmıyorum, notalara bak, bu notaları bundan tam 170 yıl önce Wolfgang Amadeus Mozart böyle yazmış. Ne bir eksik ne de bir fazla, tamı tamına 1730 adet nota. Bunlardan bir bölümü eksik çalınırsa bu o eser o olamaz! deyip Mozart Maman varyasyona geçtim. Tek parmakla vurarak:

-Siz bunu da çalardınız. Ama bu eser o sizin çaldığınız değil, bu da Mozart’ın bir eseri, tüm dünya çocukları bunu tanıyor. Tanıyor ama neresini tanıyor? Salt girişini, kolay yerini.

Piyanoya dönüp Maman’ın ilk üç varyasyonunu çaldım. Arkasından, enstitülerde çalınan mandolinin, mandolin çalmak olmadığını, çok basit melodilerin tekrarı olduğunu, onu hepimizin ıslıkla ya da mırıltılarla da yaptığımızı, düğünlerde zurna çalanların da ancak bunu yaptığını; oysa mandolinin gerçekte önemli bir çalgı olduğunu, büyük bestecilerin, özellikle Vivaldi, Mozart, Beethoven gibi ünlülerin mandolin için besteleri olduğunu, Mandolin Konçertoları bulunduğunu, (örneğin Beethoven’in Op. 43 1. 2, eser, Op 44 1, 2 eserleri, Giovanni Valantini’nin mandolin sonatları, özellikle mandolin içindir), daha başka bestecilerin de orkestralarla çalınan mandolin için eserleri olduğunu anlattım. Mozart’ ın Don Juan Operası’ndaki Don Juan’ın söylediği Mandolinli Serenat’ın Beringer Metodundaki bölümünü çaldım. Hızımı alamamış olacağım, tek elle, Menekşe Buldum Derede türküsünü tek parmakla çaldıktan sonra gene:

-Bunu da çalıyorlardı değil mi? diye sordum. Karşılık beklemeden:

-Bunu çobanlar kavalı ya da ıslığıyla çaldığı gibi, alaturkacılar, tek tek çaldıklarından başka 10- 15 çalgılı topluluklarında da böyle tek ses olarak çalarlar. Oysa uygar ülkelerde insanlar bunları büyük salonlarda orkestralardan, kuyruklu piyanolardan çok sesli olarak dinliyor! deyip türkünün “Dilber, dilber canım dilber!” bölümünü (açık açık) kasıtlı olarak arpejli, akorlu, pedallı olarak tekrarladım. Gülümsedi. O gülümsedi ama yanındakiler biraz anlamlı anlamlı bakışınca başta İstiklâl Marşı olmak üzere, Ziraat Marşı’nı, Gül, Sonbahar şarkılarını, Timurağa, Hoş bilezik oyun melodilerini, tek parmakla çalarak; bunların çalma değil basit bir ses yansıtması olduğunu tekrarladıktan sonra konuşmamı sürdürmek için konuyu değiştirdim. Aksulu’ya:

-Sizin biçki-Dikiş öğretmeniniz Pesent Ilgaz Kepirtepe’ye gelmişti deyince, az önce suskunlaşan müziksever, bu kez Pesent Öğretmen üstüne güzel sözler söyledi. Pesent Öğretmenden çok şeyler öğrenmiş. Bu arada, Yıldız söze karışarak arkadaşı Necmiye Uçar’ın bölümden ayrılacağının kesinleştiğini anlattı. Ben de, sözde teselli ediyormuşçasına; Aksulu’ yu göstererek:

-Öyleyse onun yerine arkadaşı buraya alırız, çok iyi bir dinleyiciye benziyor, ona sürekli piyano çalacağıma söz verebilirim! dedim. Aksulu ”A, ma!” dedi ama besbelli ki çok memnun olmuştu. Suskun durmalarına karşın ayrılırken dilleri çözülen ötekiler, çok çok teşekkür ettiklerinden başka, sık sık geleceklerini tekrarlayarak ayrıldılar.

         *

Yemekte olayı anlatmadan edemedim. Kâmil Yıldırım:

-Kemanı alıp oraya geleceğim, ne bu yani, sen tek başına orada? Kamil, gerçekten dediğini yaparsa gocunmam, biliyorum ki, o sürekli çalışmaz. Ancak başkaları da dadanırsa işim bozulur. Gene de Kamil’i uyardım:

-Benim alt odada nasıl çalıştığımı bilmiyorsun, sürekli pedallı, gürültülü çalışıyorum, kasıtlı değil, parçalar öyle! Kâmil iyi yürekli, saygılı arkadaş, hemen düzeltme yaptı:

-Şaka söylüyorum, engel olmayı düşünür müyüm hiç!

            *

Kitaplıkta İhsan Güvenç’le karşılaştım. Daha önce onun tanıttığı kitap Tanrı üstüne konuşmuştuk. Ona Cemil Sena’nın Allah Fikrinin Tekâmülü adlı kitabı önermiştim. Aramış, bulamamış benden istedi. “Kitabı, bana bir arkadaşım emanet vermişti, geri vereceğim!,, diyerek savuşturdum. 

 

       

                  Cemil Sena Ongun     

 

Oysa geri falan verecek değildim ama söylediğim yalan da değildi, gerçekten kitabın üstünde bir başkasının adı vardı; Sevgili arkadaşım Faruk Yılmaz! Kitabı ben ondan okumak için almıştım; uzun süre okuyamadığımdan Faruk unutmuş olacak arayıp sormayınca umursamazdan geldim, ayrılınca da iyice sahiplendim. Rahim Ünüvar da vardı, adlarımızın benzeşikliği nedeniyle (İbrahim- Rahim!) yarım adaş olarak karşılıklı şakalaştığımız Rahim Ünüvar beni ayıpladı:

-Kitap vermek hayırlıdır, neden öyle diyorsun? Sordum; söz konusu kitap hakkında hiçbir bilgisi yok, bu konuda aydınlatmak için Montaigne’nin Denemeler’i ile karşılaştırdım. Sanırım biraz daha fazlaca övdüm. Rahim Ünüvar ilgiyle sordu:

-Kitabın özelliği nedir?

Kitabın özelliği, dünyaca tanınmış, gelmiş geçmiş yüzlerce filozofun Allah konusunda görüşlerini anlatıyor. Üstelik Montaigne’de olduğu gibi bir iki sözle ve de dolaylı olarak değil, ünlü kişiler, kendi görüşlerini uzun uzun, anlaşılır biçimde anlatıyor. Salt onların bu konudaki fikirleri değil yer yer kendileri üstüne de bilgiler var. Örneğin ben Leipniç (Leibnitz) adlı bir filozofu oradan öğrendim, orada adı geçen kitabını da alıp okudum, Monadoloji. Okudum diyorum ama okuyamadım ya da anlayamadım da diyebilirim. 30 sayfalık bir kitap Monadoloji. Kitabı okuduktan sonra söz konusu Allah Fikrinin Tekâmülü adlı kitaba baktım, orada okuduklarım bana yardımcı oldu. Üstelik, Laipniç’ten önce yaşamış Descartes’ın da bu konuda söylediklerini bu arada öğrenmiş oldum.

Rahim Ünüvar’la İhsan Güvenç benden böyle kitaplar okuyacağımı ummadıkların, çok takdir ettikleri söyleyerek ayrıldılar. Onlar ayrılınca, kendi eksiğimi düşündüm. Kitabını bunca savunmama karşın kitabın yazarı Cemil Sena’nın Varlık Dergisi’nde sürekli çıkan yazılarını düzgünce okumadığımı düşünerek kendimi kınadım. Oysa Cemil Sena buna benzer konuları hemen hemen Varlık Dergisi’nin her sayısında yazmaktadır. Karıştırdığım Varlık dergilerini görür gibi düşleyerek sayfaları gözlerimin önünden akıtır gibi geçirmeye kalkıştım; ancak Cemil Sena’nın yazı başlıklarını bile doğru dürüst anımsayamadım. Tedirgin bir duyarlık içinde uyudum.

 

16 Nisan 1945 Pazartesi

 

Akşam düşündüklerim beni rahatsız etmişti: Cemil Sena’nın onca yazısının görür gibi olmama karşın hiçbirinin adını anımsayamamak! Derken birini anımsadım:

-Saadet Yolları…. Ara ara başlıklarına bakıyordum, Güzel Sözler dizileri gibi bir şeylerdi; bugün ilk işim onları karıştırmak olacak.

Arkadaşlarla konuşarak kahvaltıya gitmeyi özlemiştim. Ayrıca, Nebahat’ı da uzaktan gördüm, bakışıp gülüştük. Bugün bir yolunu bulup konuşacağımı sanıyorum. Bu nedenle de kitaplıkta bir süre oturmam gerekecek. Öztekin Öğretmen, öğleden önce bizim salonda toplanacağımızı söylemiş, bundan haberim yoktu, duyunca azıcık bozuldum ama, sanırım o daha çok keman grubu için söylenmiştir. Çünkü onların toplu çalışmaya gereksinimi var.

Arkadaşlar kendi sorunlarını konuştular; toplu olarak çalacak henüz önemli bir eser hazırlayamadılar. Uzun süredir çalıştıkları Mozart Serenatlarından birinin (Mozart’ın orkestra için 13 serenadı var.) Kv. 525 13 nolu serenadın ancak iki bölümünü hazırlayabildiler.

            *

İyi ki kitaplığa gitmişim, Nebahat’la karşılaştım, babası hastaneden çıkmış, tam iyi olmamış ama evde daha iyi bakılıyormuş. Eniştesi henüz evine dönememiş, umutlularmış, yakında döneceği üstüne ilgililerden söz alınmışmış. Nebahat’ı iyi gördüm, sevindim.

Kitaplıkta ilk işim Varlık dergilerini karıştırmak oldu. Son sayılara baktım; ocak, şubat, mart, nisan, sayılarında Cemil Sena Ongun’un Saadet Yolları yazı dizisi sürüyor. Harf sırasına göre dizilmiş, J, K bölümlerine gelmiş. A’dan başlayacağına göre demek aylardır çıkan o yazıları ben görmezden gelmişim. Kendime ceza vererek, uzun süre son üç dergidekileri okudum. Atasözü ya da özlü sözler niteliğinde yazılar. Yaşar Nabi Nayır’ın Jean Jacques Rousseau’dan çevirdiği sözler benzeri, öğretici, uyandırıcı özlü bilgiler. Bundan böyle dikkatlice okuyacağım, çıkan tüm eski sayıları da tarayacağım üstüne kendime söz verdim, bunu görev saydım. Bu arada da, Şinasi Özden’in bir şiirini yazdım. Şair düpedüz aşık.

 

          Pişmanlık
 
Sen çılgınlıklar içinde sarhoş
Ben hatıralar içinde yorgun
Bu maceradan neydi umduğum?
Çiçek solmuş, saat durmuş, odam boş
Sen çılgınlıklar içinde, sarhoş..
 
Ah, toy gençlik, cömertçe akan oluk
Pişmanlık başlayacak bu yaştan sonra
Beni şimdiden geri sor dalgalara,
Gemi hazır, başlayacak yolculuk.
Ah, toy gençlik, cömertçe akan oluk…
 
Şinasi Özden - Varlık Dergisi, sayı 279, 1945

 

Ayırdında değilim, yan masalarda oturanların kalktığının ayırdına varınca ben de toparlandım, yemek saati gelmiş. Yemekte arkadaşlar oldukça suskundu; belli ki Öztekin Öğretmenden papara yemişler. Sonunda hemşerim Kadir bana takıldı:

-Abi, biz de senin gibi Mozart çalıyoruz! Mozart’ın hangi bestesini çaldıklarını sordum. Gülüşerek bakıştılar! İbrahim Şen:

-Serenat! dedi. Dedi ama ben hemen Mozart’ın 13 büyük serenadından söz ettim. Bu serenadların da senfoniler gibi konserlerde çalındığını, bunlardan ikisinin bizim plaklar arasında olduğunu, ara ara dinlediğimizi anımsattım. (Serenad, no 9,kv 320 Posthorn Serenad, no 13, kv 525 Eine kleine nachtmuzik) Üstelik söylediğim 2. Serenad, Eine Kleine Nachtmüzik, geçen konserlerin birinde de Cumhurbaşkanlığı Orkestrası tarafından da çalınmıştı.

Yemekten sonra kendi salonumuzda toplandık, herkese görevleri anımsatıldı. Benim görevim belli, genel tören sırasında oyunların müziğini çalmak. Oradaki işim bitince kendi salonumuza dönüp gruplar geldikçe onlara, dilerlerse piyano çalmak.

Öztekin Öğretmenin son uyarısından sonra ben serbest kaldım, alt odaya inerek, parçalarımı bir daha gözden geçirdim. Sıradan meraklılara, Für Elise, Moment Muzikal, Beethoven Menuet, Mozart Türk Marşı, müzikle ilgili kimseler olursa Mozart kv. 331 ile kv. 545 sonattan bölümler çalıp işi fazla uzatmamaya çalışacağım.

         *

Akşam yemeğinde, alışılagelen varsayımlar genelendi:

-Okul Müdürü, en az bir saat konuşur, kalan bir saatte de oyunlar şarkılar, türküler söylenir. Öğleden sonra da Açıkhava’da gösteriler yapılır, biter. Sorular soruldu:

-Açıkhava’da Okul Müdürü konuşmaz mı? Bir soru da benden:

-Tüm bu olasılıklar, havanın açık olmasına bağlı, ya yağmur yağarsa?

-O zaman da gelenler yemekhaneye tıkıştırılır.

Gerçekte bizim bir başka konumuz vardı, hazırlanan bir perdelik bir oyun sergilenecekti, ondan vazgeçildi. Neden? Bölüm Başkanımıza göre bizim hazırlığımız, 17 Nisan hengâmesine göre değil, daha karmaşık olmayan zamanlara uygun. Bu, belki de doğru. Ancak aylar önce 17 Nisan hep hedef gösteriliyordu. Belki de işimize öyle geldiği için olayı pek kurcalamadık. Nasıl olsa gezilere çıkınca gönlümüzce program yapıp uygulayacağız.

Yemekten sonra hep birlikte kendi kantinimize gittik. Halil Basutçu oranın sürekli müşterisi beni karşıladı, satranç oynadık. Arada da heykelcilik üstüne bilgiler aldım. Cuma günü çalışma varmış, ben de katılacağım. Aldığım bilgilere göre dört beş heykel ya da büstün yeri tamamlanmış, hemen oturtulacakmış. Malik Aksel Öğretmen haklıymış, arkadaşın heykel konusunda daha doğrusu sanat tarihi konusunda bilgisi bana göre çok eksik. İlk dikilecek Milo Venüsü öykünü anlatınca şaşırdı:

-Sen nerede biliyorsun bunları?

Fazla kalmak istemedim, arkadaşla birlikte yatakhaneye döndük.

Yatanlar vardı, ancak konuşmalar kantinden farksızdı. Bir süre oldukça düzeysiz (her zamanki gibi) konuşmaları ister istemez dinlerken uyudum.

 

17 Nisan 1945 Salı

 

“Tören kaçta başlıyor?” soruları arasında uyandım. Birileri kahvaltıyı gözden çıkarmış olmalı. Saat onda! duyurusu tekrarlandı. Arkasından “Kimler gelecek? soruları geldi. Şakacılar köy muhtarı Ahmet Çakır’ı söyledi. Süleyman Alkan:

-Böyle günlerde bari bu tür konuşmaları bırakalım arkadaşlar! çağrısını yaptıktan sonra Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un bir grupla geleceğini muştuladı.

Kahvaltıda gelecekler üstüne yorumlar yapıldı:

-Genel Müdür geldiğine ya da o gelecek dendiğine göre Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel gelmeyecek. Bizim bakanımız gelmediğine göre başka bakanlar da gelmeyecek demektir. Öyleyse gelenler Genel Müdürlük düzeyinde olacaktır. Bu olasılık yeni bir tartışmaya neden oldu:

-Milletvekilleri gelir. Onlar, Genel Müdür düzeyinde midir? Şimdiye dek hiç üzerinde durulmayan Milletvekilliği (Mebusluk) birden önemsendi. Milletvekili olarak ortak tanıdıklarımız var, Selahattin Batu, Çanakkale Milletvekili. Benim geçen yaz tanıdığım, şair Ahmet Kutsi Tecer, Reşat Şemsettin Sirer, Falih Rıfkı Atay milletvekili; bunlar hep genel Müdürümüz İsmail Hakkı Tonguç’la birlikte geldiler. Milletvekilleri için öğrenim belgesi önemli değil. Örneğin bizim Kırklareli milletvekilimiz Zühtü Akın ilkokul öğrenimlidir. Oysa Selahattin Batu prof, dr. yani üniversitede ders vermektedir.

          *

Kahvaltıdan sonra kendi salonumuzda toplandık. Bölüm Başkanımız sordu:

-Hazır mıyız? Olumlu karşılık alması üzerine:

-Haydi görev başına, herkes, kendine düşeni yapsın! deyip başarılar diledi, birlikte Yönetim binasına yöneldik. Ben arkadaşlardan ayrılıp Enstitü öğrencilerine katıldım. Az sonra Bölüm başkanımız Mehmet Öztekin’le Sıtkı Şanoğlu da yanıma geldi. Tüm sınıflar, başlarında küme öğretmenleri hazırlar. Komutlar Sıtkı Şanoğlu’da. Ancak İstiklâl Marşı’nı Öztekin Öğretmen söyletecek. İşaret verilince dikkat çekildi. Öztekin Öğretmen bana bakınca tüm gücümle akordiyona basıp iki kez çektim. Üçüncüde işaret verildi, İstiklal Marşı söylendi. Marştan sonra öğretmen Nazif Balcıoğlu kısa bir açış konuşması yaptı. Arkasından Okul Müdürü Rauf İnan uzunca bir konuşma yaptı. Havanın güzelliğinden söze başlayan Rauf İnan bu güzel günlerin, Köy Enstitüleri çoğaldıkça tüm ülkeyi bahara çevireceğinden başlayarak yapılan yapılmakta olan daha da yapılacak olanlardan söz ederek, bitmekte olan bir büyük savaşın sonunda daha rahatlayacağımızı, hızımıza hız katacağımızdan söz etti. Konuşmasının sonunda da bayramımıza katılanlara teşekkürler ettiğini, onlara, kendimize yakışacak ev sahipliği yapmamızın boynumuzun borcu olduğunu öğütleyerek sözünü bitirdi.

Arkasından Yüksek Bölüm son sınıf öğrencilerinden Süleyman Adıyaman konuştu. Süleyman Adıyaman’ın sesi kısık gibiydi. Zaten normal konuşmalarında da konuşması pek rahat olmayan Süleyman Adıyaman’ın böylesi bir günde konuşmasına doğrusu ben şaşmıştım. Kendi kendime hemen bir yorum yaptım:

-Öğrenci başkanı Hüseyin Atmaca’nın hem sınıf arkadaşı hem de hemşerisi. Hüseyin Atmaca, Eğitimbaşı Hürrem Arman’ın sonsuz güvenini kazanmış, bildiğini okuyor! Süleyman Adıyaman da Köy Enstitülerinin üstün başarılarından söz etti. Ancak, Köy Enstitülerinde yabancı dil çalışmalarının çok başarılı olduğundan söz etti. Burasını anlayamadım. Yabancı dil dediği sanırım kendi çalışması olmalı. Köy Enstitülerinde bir yabancı dil sözü var ama, o dersi okutacak öğretmen yok. Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde de Almanca vardı; ancak benim orada okuduğum beş yıl içinde ben Almanca öğretmeni görmedim. Almanca dersi olarak da salt 1939 ders yılında o zamanki Resim Dersleri öğretmenimiz Ömer Uzgil Almanca dersine gelmişti, o ayrıldıktan sonra Almanca dersi de rafa kaldırılmıştı. İlk Almanca Dersi öğretmenini ben burada, Yüksek Bölümde gördüm. Oysa Süleyman Adıyaman, Köy Enstitülerinde İngilizce, Almanca, Fransızca derslerinin düzenli okutulduğundan söz etti. Geçen yaz, üç ay Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğretmenleri içinde bulundum, tüm öğretmenlerle tanışıp konuştum, birlikte yemek yedik, tek bir yabancı dil öğretmeni tanımadım. Süleyman Adıyaman sanırım Yüksek Bölümü anlattı. Süleyman Adıyaman konuşmasını bitirince Enstitü öğrencileri şiirler okudu. Şiirler okunurken oyuncular yerlerini aldılar. İşaret verilince de oyunlar başladı. Oyunlar beklediğimiz düzen içinde sürdü.

Daha sonra da görevlilerin yemekten sonra görev yerlerinde olmalarını, değişik kesimlerden gelecek olan konukların değişik istekleri olacağını düşünerek her görevlinin bunu bilmesi anımsatıldıktan sonra saat 14:00’te görevlilerin görev başında olmaları söylenerek törenin ilk bölümü tamamlandı. Benim çok önemli görevim böylece son bulmuş oldu. Bundan sonra kendi salonumuzda bulunacak, gelen olur da ilgi gösteren bulunursa, ilgililerin durumuna göre, onlara piyano çalacağım.

Yemekte pek konu edilmedi. Oysa her zaman Okul Müdürü Rauf İnan’ın hemen hemen her sözü tekrarlanıp sorular çıkarılıyor, eni konu eleştiriliyordu.

Yemekten sonra kendi salonumuzda kendi kendime uzun süre piyano çalıştım. İlk konuk grubu Hasanoğlan köyünden geldi; öğretmen Hacı Karaca, bir grup baylı bayanlı köylüyü getirdi. Onlara, 1941 yılında buraya geldiğimi, kendilerinden çok yakınlık gördüğümüzü anlattım. Bayanlardan biri o zaman bizim mutfakta bir süre çalışmış, anımsadı. Yanındakilere dönerek, çok kez yemek yapacak malzeme bulamadıkları, aynı yemekleri gene gene verdiklerini anlattı. Ali Demirbilek Öğretmenin kiracı kaldığı ev sahibi Ali Öğretmenler için:

-Çocukları yoktu, hanımı çocuğunun olmasını çok istiyordu, çocukları oldu mu? diye sordu. Bayanın duygularını zedelememek için doğrusunu bilmeden “Oldu!,, deyip geçiştirdim. Oysa ayrıldıktan sonra Ali Yılmaz Öğretmenden bir daha hiç haber alamamıştım. 2. grup olarak baylı-bayanlı bir öğretmen grubu geldi. Aralarında geçen yaz tanıdığım şair öğretmen Mehmet Necati Öngay vardı. Önce kendisi anımsayıp anımsamadığımı sordu. Birlikte geldiği kişileri sıralayınca gülerek:

- Umarım bu arkadaşları da anımsayacaksındır! dedi. Faik Canselen Öğretmenle de tanışıyormuş, öğretmenim olduğunu bildiğinden bir süre ondan söz etti. Onlara, daha önce kurguladığım gibi, dört parça, Für Elise, Moment Müzikal, (Beethoven) Menuet, (Mozart) Türk Marşını çaldım. Övgülü sözler söyleyerek ayrıldılar. Az sonra küçük bir grup geldi, içlerinde Fikret Madaralı Öğretmen de vardı. Birden şaşkınlaştım, elini öpmek istedim, elini çekti. Sanırım elini öpünce ötekiler için büyük bir ayırım sayılacağını düşündü. Beni burada gördüğüne sevindiğini söyledi. Övücü sözler ekledi. Beş kişilik grupta Nurettin adlı biri vardı, tam seçemedim ama sanırım Lâdik kurucu müdürü Nurettin Biriz’di. Madaralı Öğretmen ona “Müdür Bey! diyordu. Onlara da aynı parçaları çaldım. Fikret Madaralı Öğretmen:

-Yarın da burada olacağım, arkadaşlarınla konuştuk, toplanıp dertleşeceğiz! deyip ayrıldı.

Geç saatlerde Enstitü bölümünden benim mandolin grubu öğrencileri geldi, bir süre onlara parçalar çaldım. Halil Dere, Faik Demir, Hasan Özden geldi, bana takıldılar:

-Ne bekliyorsun burada? Ben de onları oturtup, zoraki de olsa Mozart kv. 331 La Majör sonatın ilk dört bölümünü dinlettim. Arkadaşlardan gelenler oldu. Karşılıklı şakalaşmalar arasında uyarı yapıldı:

-Güzel Sanatlar Bölümü yemeği erken yiyecek!

Bizim bu gece konserimiz var, asıl konseri biz dinleyeceğiz.

Yemekte toplandık, şakalar arasında yemeklerimizi kaşıklayıp kamyona çıktık. Kamyonun üstü kapalı, giren görünmüyor. Tam girdim arkamdan Fikret Madaralı öğretmen geldi, şaşırdım. Yanına yaklaşarak:

-Öğretmenim! diyecek oldum; öğretmen beni susturdu. İyice şaşırdım. Öğretmen anlamış olacak eğilerek:

-Sizin müdürünüz benim kalmamı sakıncalı buldu, o nedenle kalamadım. Ne yapalım bazen böyle oluyor. İnince konuşalım! deyip arkasını döndü. Cebeciye dek kamyonda kendimi yedim; Neden?

Konservatuvara yakın bir yerde indik. Fikret Madaralı Öğretmeni aradım, ayrılmış Ulus Yönüne doğru gidiyordu. Arkasından baktım kaldım. Kendimi toparlayıp arkadaşlara karıştım. Az sonra balkona çıktık. Salon tıklım tıklımdı. Mahmut Ragıp Öğretme yerindeydi, yanında da genç biri vardı. Sessizce her zamanki yerime oturdum ama içim sıkıntılıydı. Ne oldu da Fikret Madaralı öğretmen ani karar verip ayrıldı?

Uzun alkışlarla karşılanan piyanist kısa bir konuşma yaptı. Sanırım Beethoven adı geçti. Sonra da uzun bir girişi olan bir sonat çaldı. Yazılı program alamadığım için dinlemekle yetindim. Ancak Fikret Madaralı Öğretmen sanki beynimde geziyordu. İkinci parçanın da Beethoven olduğunu anlar gibi oldumsa da dikkatimi bir türlü toplayamadım. Mozart kv. 331 La Major sonata başlayınca kendime geldim. Sonatın sonundaki Marş alaturka bölümünü çalıp bitirince o denli alkışlandı ki, piyanist ikinci kez çalmak gereğini duydu. İşte tam bu sırada piyanist çalmayı kesti, sahneye birileri çıktı, piyanonun yanında fısıltılar yayıldı:

-Piyanonun teli kopmuş. Az sonra piyanist gene Marştürkü çalıp alkışlar arasından sıyrılıp çıktı. Piyanist Walter Gieseking, piyanonun tellerini koparan piyanist.  

 

         

                     Walter Gieseking

 

Konserden sonra, kısa bir duraklama yaptık, kamyon için uzak bir duruş yeri göstermişler, sürücü konser sonunu tam kestiremediği için gecikti. Beklemediğimiz durumlar. Öztekin Öğretmen öğütler verdi:

-Armut piş, ağzıma düş! hazırcısı olmayalım, güzel bir konser dinledik mi dinlemedik mi? Gece konserleri için her zaman kamyon yoktu hesapta. Bir başka gelişimizde battaniyeleri alıp okulda kalacağız! dedi. Bu kez tavırlar değişti:

-Kalacağız öğretmenim!

Hasanoğlan’a rahat döndük. Unutmuştum, Fikret Madaralı Öğretmeni anımsayınca gene üzüldüm. Yatınca bir süre onu düşündüm. Fikret Madaralı Öğretmen Köy Enstitülerinde çalışan biri, Kepirtepe’den sonra Pazarören’de, Ladik’te çalıştı şimdilerde Savaştepe’de olduğunu duymuştum. Burada konuk olarak nasıl kalamaz? Yüzünü tam göremedim ama sesi kulaklarıma çok değişik geldi, belli ki çok üzgündü. Gözümün önüne gelen güleç yüzlü Fikret Madaralı Öğretmeni böylesi bir durumda başka türlü görüneceğini düşünmek istemiyorum ama kendimi bu duygudan da kurtaramıyorum. Bir süre sağa sola döndükten sonra uyumuşum.

 

18 Nisan 1945 Çarşamba

 

Uyanınca ilk aklıma gene Fikret Madaralı Öğretmen geldi. Az ötede yatan Halil Basutçu bilir diye düşünerek, onu bekledim. Halil Basutçu kalkmış, geldi. Benden önce:

- Fikret Madaralı burada, haberin olsun, bugün bizimle görüşmek istiyor! dedi. Önce duraksadım, besbelli Halil olaydan habersiz; birden:

-Madaralı Öğretmen gitmedi mi? diye sordum. Halil:

-Niye gitsin biz akşam konuştuk, bugün burada! dedi. Anladım ki arkadaş da olaydan habersiz. Durumu olduğu gibi anlattım. Bu kez de Halil benim durumuma benzer bir kaygıya kapıldı:

-Nasıl olur, eğer böyleyse, sahiden dediğin gibi bir durumla karşılaştıysa o adam kahrından ölür! Ama bu dediğinde bir yanlışlık olsa gerek, bu dediğin olamaz bence! dedi. Konuk evi ile ilgilenen öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca’dan doğrusunu öğrenmeye karar verdik. Rastlantı biz konuşurken Hüseyin Atmaca geldi. Üzgün bir sesle:

-Öğretmeninizin durumu hepimizi üzdü. Ayrılırken bir açıklama yapmadı, salt:

-Müdürünüz benim kalmama izin vermedi, nedenini ben de bilmiyorum, öğrenmek de istemem. İstenilmeyen yerde kalınmaz! dedi! Bildiğim bu kadar diyen Hüseyin Atmaca, yüzümüze bakarak sordu:

-Öğretmeninizle Rauf İnan’ın geçmişte bir ilişkisi var mıydı, bilirsiniz! Halil:

-Bildiğimiz kadarıyla yoktu!

           *

Kahvaltıyı, akşamki konser, resital, sonat, Walter Gieseking falan diyerek geçiştirdik. Abdullah Erçetin, Fikret Madaralı Öğretmenle konuşulacağını duymuş, saatini sordu. Önce şaştım, Abdullah da kamyondaydı, ayırdında olmamış. Buna da üzüldüm, Madaralı Öğretmen, üzüntüsünden büzülüp oturmuş, demek ki! Ayrılışını anımsadım, konuşmak bile istemedi. Oysa bizim sınıfı çok seviyordu. Lüleburgaz’da kaldığımız yaz, sık sık gelip bize hikâyeler, romanlar okurdu.

Abdullah’a:

-Öğretmen gitmiş! diyebildim.

Kahvaltıdan sonra Nebahat’ı görürüm düşüncesiyle kitaplığa gittim. Kitaplık oldukça kalabalıktı. Gözlerim karşı koridorda olmak üzere bir süre kitap karıştırdım. Nebahat çıkarsa oradan geçecektir; geçmedi. Geçmediğine üzülmedim, Varlık Dergilerini karıştırırken gene Fikret Madaralı öğretmeni anımsadım. Bana derginin ne olduğunu o öğretmişti. İlk tanıdığım dergi Yeni Adam’dı. Yeni Adam’a iki yıl abone olmuştum. Uzun tatillerde köye gidince okuldaki İlk Öğretim Dergilerini okumadan edemiyordum. Hasanoğlan’a göçtüğümüzde okumalardan kopunca Yeni Adam’dan da uzakta kalmıştım. Kepir’e dönünce, müzik etkinliklerim nedeniyle dergi karıştırmayı bırakmıştım. Burada bu alışkanlığım depreşti. Salt Varlık değil, Şadırvan, Aile, Yedi Gün dergilerine de bakmadan edemiyorum.

          *

Kendi salonumuza inip piyano çalıştım. Heykelcilik konusunu anımsadım, haftanın üç günü öğle sonları piyano olmayacak. Sanki o zamanları karşılayacakmış gibi piyanoya sarıldım. Birden duraksadım:

-Ya bir gün ben çalarken de tel koparsa? Akortçu Mithat Kurfalı Öğretmenin dediğini anımsadım:

-Bir telin gerginliği 18 ton ağırlık karşılığı direncindeymiş. Bunun nasıl bir olay olduğunu değerlendirmeye çalıştım. Bir ton hakkında en canlı örneğim bir araba dolusu pancar. Köydeyken Alpullu Şeker Fabrikası’na pancar taşıdığımızda bunu sık sık görüyordum. Dolu dolu bir araba pancar büyük baskülde tartılırken rahat okunuyordu; 1000, 1100-1050 kg. v.b. Kepirtepe’de kamyonla çalıştığımız süreçlerde de çok duydum, 2 ton kereste, 3 ton toprak v.b. Ancak onlarda görme söz konusu olmadığından o denli canlandıramıyordum. Bunları düşünerek uzun süre çalıştım. Kapıda tıkırtılar oldu; gelenler olduğu belliydi, nedense giren olmadı, kalkıp baktım. Kepirtepe çıkışlı arkadaşların hemen hemen hepsi gelmiş. Halil Basutçu, Hüseyin Orhan, Mustafa Saatçi, Harun Özçelik, Hasan Üner, Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk, İbrahim Ertur, Bekir Temuçin… Odada oturacak yer yok, yukarıya çağırdım, ayakta dinleyeceklerini söylediler. İki yıldır gelmemiş olanlar vardı, onların da gelişine sevindim. En rahat çaldıklarımı seçerek onlara dinlettim. Akordiyon çalışımı biliyorlardı ama piyanomu dinlememişlerdi oldukça dikkat kesildiler; güzel sözler söylediler. Niçin bir arada olduklarını hatta neden geldiklerini bilmeme karşın, konuya ben değinmedim, onlar da (belki benim sevincimi sektelememek için) söz etmediler. Piyanodan kalkınca da biraz direterek arkadaşları üst salona çıkardım. Üst salonda Abdullah Erçetin’le Kadir Pekgöz de varmış. Bu kez de onlarla ilgilendiler. Arkadaşları toplu olarak gören kemancılar, çalışmalarını kesince biraz direterek, plak dinlettim. Sonunda bizim salonda salt biz Kepirliler kalınca konumuza döndük. Ben gördüğümü anlattım. Arkadaşların tümü, Fikret Madaralı öğretmeni sevip sayıyordu, üzüntüleri belirttiler. Adresini bulup özür dilemeyi tasarladık. Bir suçumuz yok ama, olayı duyacağımızı bileceğinden sessiz kalmamızın ona büyük saygısızlık olacağı üzerinde duruldu. Geçen yıl Harun Özçelik karşılaşmış, daha sonra da tebrik yazmışmış, bu görevi gene ona bıraktık; Harun Özçelik Savaştepeli arkadaşlardan adres alıp mektup yazacak. Topluca yemeğe gittik.

Yemekte, dinlenmenin rahatlığından çok, çalışmaları gevşettiği üstünde duruldu. Hemşerim Kadir bunun tersini savunup beni de örnek gösterdi, her dakikamı değerlendirdiğimi anlattı. Doğal olarak da bunu piyano çalgısını seçişime bağladı. Ben de Kepirtepe’de akordiyon çalışıma durumumu anlattım. Marangozluk Atölyesinin anahtarı bende duruyordu. Daha doğrusu, boş kaldığı sürece orada çalışmak için anahtarları ben almıştım. Atölyenin temizliğini de üslenmiştim. Arkadaşlar oyun oynar ya da dinlenirken ben orada titreye titreye akordiyon çalışıyordum. Bir süre sonra ben akordiyon çalarken arkadaşlar da bana yabancı yabancı bakar olmuşlardı. Burada da öyle, ben her dakika çalışıyorum, her çalışım beni biraz daha ileri götürüyor. Nota okumayı ilerlettikçe çalma kolaylaşıyor. Gerçi ben haddimi bilmeyerek, beceremeyeceğim kimi eserlere takılıp terliyorsam da o benim kendi kusurum. Beethoven Pathetique Sonatı çalmaya kalkmam bunun güzel bir örneği. O sonatı geçen yıl, Konservatuvar Piyano yüksek Bölüm öğrencileri, Okulu Bitirme sınav konserinde çaldılar. Benim onlar gibi çalmam olanaksız. Bunu bile bile çalışıyorum. Rondo/Allegro bölümünü size de çalıyorum, dinliyorsunuz! dedim, karşılıklı gülüştük.

Uzaktan Nebahat’ı gördüm. Yalnız olarak benim çıkacağım kapıya yönelince sevindim, yönetim binası tarafına gidecek, arkadaşlara çaktırmadan, bir bahane öne sürüp ayrıldım. Nebahat’ın Eğitimbaşı Şeref Tarlan’la görüşmesi varmış, Yönetim binasında buluştuk. Şeref Tarlan, Nebahat’tan iki dakika izin istedi, birilerinden telefon bekliyormuş. Telefon konuşması uzayınca biz de sözü uzattık. Nebahat’ın Sincanköy nöbeti bu ay sonunda bitiyormuş. Daha doğrusu sınıfının nöbeti bitiyormuş; oradaki görevi belki daha sürecekmiş. Sürerse, yeni geleceklerden bir sınıf verilecekmiş. Nebahat şimdiden onları düşünüyor:

-Yeni öğrencilerle başa çıkmak zor! diyor. Kendi açmadığı için babasından söz etmedim, neşeliydi, neşesini kaçırmak istemedim.24 Nisan gününe dek burada olacağını söyleyince daha çok sevindim; nasıl olsa bir yolunu bulup konuşuruz! Nebahat’ten ayrılınca kitaplığa girdim. Amacım kitap ya da kitaplık değil, Nebahat konuşmayı uzatmak isterse, çıkınca beni görür, gelir gibisine bir umuda kapıldım. Gelmedi; konuşmanın neden uzadığını merak edip baktım, Eğitimbaşı kendisi de gitmişti. Üzülmedim ama dikkatsizliğim canımı sıktı. Kendi salonumuza döndüm. Salonda kimse yoktu; kuşkulandım:

-Arkadaşlar nerede olabilir? Kaygım gereksizmiş, gelenler oldu. Halil Yıldırım bana takıldı:

-Gün senin günün arkadaşım, çalış çalışabildiğin kadar; bize bakma; bizimki, “Battı balık yan gider!,, türü bir şey, önümüzdeki pazartesiyi de kaynattığımız için bayram sevinci yaşıyoruz!

Hiç düşünmemiştim, sahiden önümüzdeki pazartesi, salı günleri de tatil. Salı günü tatile gidiyor ama Sabahattin Öğretmenin istediği çalışma da önemli, uygarlığa katkıda bulunmuş kişilerden birilerini öğrenmek, yaptıkları katkılar üstüne birkaç söz söylemek olarak özetlenebilecek ödevi yapmak zorundayız. Sabahattin Öğretmen açık açık bunu istiyorum! demişti. Montaigne, Cervantes, Bacon, Moliere, Voltaire, Diderot, Rousseau diye adlar sıralamak kolay ama, bunların katkıları nedir? denirse karşılıklar nasıl olacak? Bunlardan Montaigne, Moliere, Cervantes ile Rousseau hakkında birkaç söz söyleyebilirim. Ötekiler sorulursa ne diyebilirim? Sabahattin Öğretmenin dersinde geçmemesine karşın kendi düşünceme göre Leipniç’i de ekledim. Kişileri kolay öğreniyorum. Ne var ki Sabahattin Öğretmen kişileri pek sormuyor. Onun gözünde ortaya atılan düşünceler önemli. Oysa düşünceler, kolay kolay kavranamıyor. Örneğin Leipniç, deyip duruyorum ama, onun Monadoloji’sinde anlattıklarını anlamakta zorlanıyorum. Tam olarak saymadım ama okuyup özetler çıkardığım kitapların sayısı yüz olmuş ya da yaklaşmıştır. Bunların hiç birisi için kimseye bir şey demedim, kimseyle de aramda bir takışma ya da tartışma olmadı. İhsan Güvenç’e iki söz söyledim, günlerdir beni tutsak eden bir olaya bulaştım. Okuduğumu söylediğim kitap bana sorun oldu. Kitap hakkında üç beş söz söylüyorum da yazarını atlamışım. Oysa yazarı, sık sık okuduğum Varlık Dergisinin hemen hemen her sayısında yazan bir kişi. Üstelik, oldukça da kendine güvenen biri olmalı ki, gençlere övütler veriyor. Geç kaldığıma yanmıyorum, bundan sonra onun yazılarıyla da ilgileneceğim. Bir başlangıç olmak üzere bir yazısı aşağıya aldım.

  

 

          Cemil Sena Ongun

         Varlık sayı 156, Ocak 1940

  Servet gibi şöhret de arayanın bulacağı bir hazinedir. Didinmekten, uğraşmaktan, çabalamaktan yılmayan insanlar, engellerini ve uçurumlarını başkalarının bencilci başarı kalelerini aşmayı göze alır. Ve bu iç kamaştıran hazinelere ulaşabilir. Fakat insan için en büyük amaç, servet ve şöhret kazanmak değil, bunları nasıl kullanacağını bilmektir. İnsana düşman olan varlıkları, sahibini küçülten ünlü kişileri görüp işitmediniz mi?

GENÇLER; başkalarından gelen ve başkalarının vermiş olduğu her değer, yine onlar tarafından geri alınabilir. Sizi, istenildiği zaman başınızdan alınabilecek birtakım kanlı çelenklerle süslü görmek istemiyorum!

MODERN POLİTİKALARIN, FELSEFEDEN AYRILAN YALINKATLIĞI

Bugünün politik olaylarında, filozofların ortaya koyduğu bazı ilkeler çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu ilkeler realiteden alındığı için, ideale tamamen ters gibi görünürler. Fakat bunların asıl kıymeti, bizzat kendilerinin de birer ideal oluşunda ve yine birer ideal olarak birbiriyle çarpışmalarındadır.

İnsanlık gelişiminin, her aşamasında, kuvvet ve hakkın birbiriyle savaşına dayanmaktadır; bunların hangisi haklıdır? Bilmiyoruz… Ancak her ikisini de savunanların kendilerini haklı ve mantıklı gösteren öyle bir akıl yürütmeleri vardır ki, bunları ayrı ayrı dinleyince her iki tarafın da doğru söylediğine inanmak gerekiyor. Kuvvetli olan, kuvvetli olmayı bile haklılığın yeterli bir belirtisi olarak görüyor, haklı olan amacına ulaşmak için kuvvetine başvurmaktan başka çare bulamıyor. Zayıf zamanlarımızda uğradığımız saldırıları haksızlık olarak yansıtıyor, kuvvetli zamanlarımızda yaptığımız direnişleri ise hakkımızın doğal bir kahramanlığı gibi gösteriyoruz.

Bu, sosyal Darvinizime dayanan bireyci filozoflar, nihayet toplumun varlığını inkar edecek kadar ileri giderken, ulusları harekete geçiren gücün üstün insanların elinde olduğunu söylemekten de çekinmiyorlar. Bu düşünceyi benimseyen devlet adamları da az değildir.

Bugünün olaylarına bakacak olursak kaynağını felsefe tarihinden alan ve bahsettiğimiz zihniyete dayanan üç ilkenin çarpıştığını görürüz: i) 1.Yasamsal hak,2.Kuvvet,3.Çıkar. Bu üç ilke üç büyük milletin siyasetlerine de esas olmaktadır.

Alman felsefesi, kuvvete dayanır ve bunu Hegel ile iradeci ve anarşist filozoflardan alır. İngiliz felsefesi, menfaat ilkesine dayanır ki doğanın zorunlu olan devinimselliğine değer vermiş olur ve çıkar ile kuvveti uzlaştırmaya çalışır. Fransız felsefesi ise hak ilkesine dayanır ve adaleti elde etmek için biricik yetenek ve kudrete sahip olan ahlaki iradeye değer verir.

Son günlerin siyasal savaşlarında, devlet adamlarının ortaya attığı ilkeler de bunlardan başka bir şey değildir. Ve bütün ulusal girişimlerin zaferle sonuçlanabilmesi için bu ilkeler birer tanrısal buyruk gibi etkisini göstermektedir.

Alman felsefesinde kuvvet fikrini en çok savunan ve Hitler’in “Mein Kampf,, adlı eserinde apaçık bir şekilde etkisini gördüğümüz filozofların başında Hegel gelmektedir. Hegel’e göre: Başlangıçta çok ilkel olan yaratıklar içinde organik gelişme sonucu insan, dolaylı olarak da insan farkılı bir görünüm kazanmıştır. Ve insanla beraber ruh felsefesi, yani aklın kendi mutlak kaynağından kazandığı gelişmiş bilinç başlamıştır. Başlangıçta birey, doğal haldeyken, yalnızmış, her şeymiş ve mutlak özgürlüğe sahipmiş gibi yaşadı. Bununla beraber insan, bu özgürlüğe sahip olmaktan başka bir şey yapmıyordu. Aslında bu özgürlük göreceliydi. Fakat daha sonra soydaşlarında da irade ve aklın varlığını gördü. Ve kendi saf özgürlüğünün başkalarının özgürlüğüyle çatıltığını anladı. Ancak insanlık sınırsız bir özgürlüğe sahiptir. Birey ise ancak sınırlı bir özgürlüğe sahiptir. Aslında özgürlük, bireyde bulunan bireysel bir kuvvet değildir. Belki o, bireysel olmayan bir kuvvettir ki, toplumdan doğar ve toplumu arkasından sürükler.”

Sonuçta, bireyin hükümette yeri yoktur. Hükümetlerin kuvvetliler içinde ve bütün hükümetlerin özellikle evrenin geniş hareketleri içinde olmasını kabul eder. Birey, ancak uygar topluluklar içinde yani uygar yönetimler altında gelişir. Bu ise bireysel özgürlük ve hakkın ancak toplumsal özgürlük ve hak içinde var olabilmesi demektir. Bu düşünceye göre, hükümet “bireylerin kaynağı”dır. Ve birey ancak bir diğer birey için kutsaldır ve sonunda bir hükümet içinde var olabilir. Yani bireyler,ister kanunu korumak ister çiğnemek yoluyla olsun, Yönetimi çaresiz bir parçasıdır. Eşitlik, yasaları korumak ve onun koyduğu kurallar altında bulunmak demektir. Bunun tersini düşünmek ise suçtur. Hegel’e göre, Yönetim, zorlayıcı olmalıdır ve onu bir (Güçlü) yerenekli bireytemsil etmelidir. Ve hükümet de üstün bir kuvvet olmalıdır. Hükümdar veya Şef, fikir ve haklarını kendi kuvvetiyle korumalı ve sürdürmelidir. Sonuçta, egemen olduğu devlette başka bireylere özgürlük vermesi, bizzat kendi etki ve kuvvetinden vazgeçmesi veya bir parçasını terk etmesi anlamını taşır. Ona göre “Evreni yöneten bir yüksek irade vardır ki onun yer yüzündeki temsilcisi, büyük ve güçlü devlet yöneticilerdir. Doğal olarak, güçlü ulusların yanında zayıf ve gelişemeyen ulusların yaşam hakkı yoktur. Zira, bir toplumun gelişememesi, o toplumun özellikle kendini koruyamama duyarsızlığının bir belirtisidir.

Bu değerlendirmeye göre kazanmak bir haktır ve sürekli savaş da güçlünün bir bakıma görevidir. Zaferi kazananlar, kesinlikle kaybedenlerden üstün bir özellik taşımaktadır. Bu, özellik de onların haklı oldukları açık açık kanıtlamaktadır Sonuç olarak:

- Zaferler, güçlülerin ürünleridir, bunu onlar hak etmişlerdir. Zira, gerçek olan her şey akıl süzgecinden geçerek uygun bulduğu yere oturur. Doğanın yasaları böyle gerçekleştiği gibi insanlık tarih de bunu, böyle yazmaktadır.

Alman emperyalizmine hizmet eden bu fikirlerin bugünkü Alman toplumunun zihniyet ve örgütündeki izlerini görmek için fazla uğraşmak gerekmez.

İngilizler’in çıkarlarını özellikle bir ahlaksal hak gibi savunan filozofların içinde az çok Hegel’e benzeyen Thomas Hobbes (1588-1679) da vardır. Ona göre, doğa yasası, zevke koşup acıdan kaçmak esasına dayanır. Ve insan insanın kurdudur. (Homo Homini Lupus) Bu nedenle insanda sosyal yetenek yoktur. Amaç kendi şahsi zevkimiz olunca, bu zevki sağlamak için savaş zorunludur. Ve hak daima savaşı kazananındır. Sosyete, (Toplum) bir tek varlık gibi doğanın kucağında ancak yeteneği ölçüde bir yaşam hakkına sahiptir, hakkımıza mani olmamak ve başkalarının haklarını elde etmekle temin edilir. Dolayısıyla, sınıf ve ulus savaşları haklı ve zorunludur. Daima kuvvetlilerin zaferiyle sonuçlanan bu savaşlar, kazananların isteklerini yerine getirmek ve onlara istedikleri yönde uygulama haklarını verir. Bunların, kazanılmış hakları olduğu kadar, kazananların başarı gururu hakkıdır. Gerçekte ise mutluluk ve yücelik barıştadır. Ve barış, kazananların ödülü ve kaybedenlerin bir tesellisidir.(Avuntusudur)

Hobbes, herkesin araması gereken barışın temeli için de:

- Her şey üzerindeki mutlak haklarımızdan vazgeçerek insanların kaderini, (beşeri mukadderatı mutlak ve müstebit bir ele tevdi etmeyi tavsiye eder.)acımasız ve zorba yöneticilere bırakmayı öğütler. Ve daha kuvvetliler tarafından ezilmemek için işleri en güçlüye devretmenin uygunluğuna inanır. Bu sonuç yalnızca bireyler için değil, uluslar için de geçerlidir. Yani Hobbes, kötünün iyisini seçmeyi önerir. Çünkü güçsüz birey ve güçsüz toplum nasıl olsa ezilecektir. Hiç olmazsa irade ve özgürlüğümüzü, kendi seçtiğimiz bir zorbaya devredersek, bu ezilme daha hafiflemiş olacaktır. Çünkü kuvvet, yaşamak ve zafer kazanmak için gerekli olan araçları, güçsüzlerin boyun eğmesinden o güce koşulsuz bağlılığından toplamaktadır. (Jeremy) Bentham dahil diğer çıkar esasına dayanan İngiliz filozoflarını Hobbes’un düşünceleriyle birleştirirsek İngiliz politikasının gerçek yüzünü görmüş oluruz.

Yazıyı bitirince hemen yattım. Yatınca da uzun uzun düşündüm, ben Adolf Hitler’in kitabı (Mein Kampf) Kavgam’ı okumuştum. Orada böyle bilgiler var mıydı? Vardı da ben mi anlayamadım? Yoksa yok mu idi!

 

19 Nisan 1945 Perşembe

 

Enver Ötnü ile birlikte oyun alanına çıktık. Benim aklımda, öğleden sonraki heykel çalışmaları, ilk kez katılacağım. Enver Ötnü, kestirdi attı:

-Ne var onlarda, gelince göreceksin! Adam hazırlayıp getirmiş; bunu buraya bunu şuraya deyip diktirecek. Zaten yapacaklarım geçici yerlerinde bir süre duracak. Onlar, için kesinlikle özel köşeler gerek. Hasanoğlan’a onlar şimdi “Kel başa şimşir tarak! Kabilinden bir şey. Düşlediğim, düşledikçe de çekindiğim olay birden gözümde küçüldü. Oyun müziklerini çalarken de, tıpkı oyun müziklerini bir zaman önemsediğim gibi önemsemiyorsam öyle bir duyguya kapıldım. İki sınıf geziye çıkmış, oyuna gelenler azdı, işimiz kolaylaşmıştı, fazla bir takaza olmadan paydos ettik. Ne düşündüyse Enver Ötnü oyundan sonra koluma girerek heykelleri anlattı. Venüs’le diğer ikisi (Disk atan atlet-Tanrı Nike) dışındakiler, hafifmiş. Onları tek tek taşıyabilecekmişiz. Söz konusu üç heykel için de yerler hazırmış, bize tutup dikmek kalıyormuş.

           *

Kahvaltıda, genellikle Hamdi Keskin Öğretmen konuşuldu. Saçı, giyimi, tavırları hiç değişmeden, yaşlanmadan öylesine yaşıyor. Kimisi içki içmemesine, kimisi ise içki içmesine ama kıvamında bırakmasına bağladı. Arkadaşlar konuşurken, Hamdi Keskin öğretmenin geçen yıl kardeşi için anlattıklarını anımsadım. Kardeşi çok tembelmiş, buna karşın Hukuk Fakültesini kör topal bitirmeye çalışıyormuş. Tek çabası, sınav süresince sınav kapısında beklemek, sınavdan çıkanlardan soruları, verilen yanıtları öğrenmekmiş. Öğretmen bunu üzülerek anlatmıştı ama anlattığı öz kardeşiydi. “Armut dalından ırağa düşmez!,, diye bir söz vardır. Kardeş olduklarına göre Hamdi Keskin Öğretmenin gençliği de şimdiki gibi olmayabilir.

          *

Hamdi Keskin Öğretmen genellikle çanta taşımıyor. Ender olarak da elinde bir iki kitapla geliyor. Çantalı geldiği zamanlarsa çantası oldukça kabarık geliyor. Bu kez de elinde iki ya da üç kitapla geldi. Gülümseyerek Osmanlı Devletinden önce Anadolu’da kurulan Selçuklular, daha sonra da onların dağılması sonunda kurulan irili ufaklı devlet ya da beyliklerden söz etti. 50 ile yüz yıl kadar yaşayan bu küçük devletlerin ayrı olmalarına karşın ortak bir edebiyatı olduğunu anlattı. Okuduğumuz şiirlerde kullanılan dile dikkatimizi çekti. “Böylesi bir dil birliği kurulmuşken sonradan Osmanlıların daha geri düşmelerinin inandırıcı bir açıklaması yapılamaz!” dedikten sonra Aşık Paşa, Eşrefoğlu, Yunus Emre, Hacı Bektaşi Veli, Ahmedî, Şeyhi adlarını sıraladı. Bunlardan Hacı Bektaşi Veli ile Yunus Emre dışındakileri pek tanımadığımızı, ancak bıraktıkları eserlere bakınca ayrı yerlerde bulunmalarına karşın (Türkçe) dil birliği bakımından aralarında sevindirici bir ortaklığı seziyoruz! dedikten sonra:

- Aşık Paşa’dan! deyip durakladı; buradaki paşalığı bir sıfat olarak düşünmemizi, günümüz ya da Osmanlı dönemi Padişah lütfu paşalıklarla bir ilgisi bulunmadığını, babasının da paşa olarak tanındığını anlattı. Bu kez de:

-Şiirin bir başlığı yok, biz buna Baba Öğüdü diyelim!

 
Bir zaman var idi bir namıdâr,
Saltanat sürmüş idi çok rüzgâr.
Dünyada çok dürdü iş görmüş idi,
Eyi yavuz çok işe girmiş idi,
Dünya içre nimeti key bol idi,
Ol zamanda ne ki varsa ol idi.
Otuz oğul vermiş idi Hak ana,
Bir key iştir, gör ki ne derim sana.
Hiçbir işin dünyede kim önü var,
Hiç güman dutma kim anın sonu var.
Nice uzak yol ise ucu dönüm,
Nice uzun ömr ise ucu ölüm.
Ol kişi çün belli bil kim ölür,
Dirdi oğlanlarını öğüt verir.
Eydür:- Ey oğlanlarım, geçti zaman,
Vakt erdi, ölirisem bîgüman.
Bari size ben öğüt vereyin,
Dünyede dirlik yolun göstereyin.
Dediler:-Ferman senin n’der isen,
Dutaruz biz her ne kim sen der isen.
Etti:- İrte kamu hazır olunuz,
Her biriniz bir ok alıp geliniz.
Her birisi bir ok alıp geldiler,
Etti:- Oklu okunuz sın, göreyin,
Ana lâyık size öğüt vereyin.
Sıdılar oklu okun söylediler,
Ne buyurursan buyurgıl dediler.
Etti:- Varın, getirin birer dahi,
Bana verin bu kez ol otuz oku.
Kim size ol öğüdü edem ayan,
Bilesiz her bir işi belli beyan.
Vardılar birer dahi getirdiler,
Oklu okun öğ’ne koyup durdular,
Gör bu kez n’tti ol iş bilen kişi,
Sen dahi öğüt edingil ol işi.
Otuz oku cem edip duttu bile,
Bağladı baştan başa bir ip ile.
Şöyle muhkem bağladı kim oldu bir,
Gitti andan ol otuzluk, kaldı bir.
Etti:-Bir görün,bu kez sıya mısınız?
Sıyasanız dediğim duya mısınız?
Ol otuz yiğit anı uçtan uca
Her biri güçlü gücün sınadılar,
Nice kim cehd ettiler sımadılar.
Kaldı âciz kim çün kamu baktı yere,
Ettiler kim atamız öğüt vere.
Ataları eydür:- Ey oğullarım,
Bu öğüt taptır âhır dutanlara,
İkilik kay’p birliğe yetenlere,
Kim ol ok yalnız ,iken hiç doymadı,
Çün birikti hiç kimesne koymadı.
Pes bilin: Yalnız kişi güçsüz olur,
Birikenin devleti uçsuz olur.

 

Şiiri okuyan öğretmen, bir süre yüzlerimize baktıktan sonra şiirde geçen namıdar, dürdü, key, güman, bîgüman, irte,edingil,sıya,biriken, sımamak, taptır, âhır, Çün, kimesne sözlerinin bize yabancı gibi gelmesine karşın Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde halkın kullandığını anlattıktan sonra yabancı gelen birkaç söze kapılmadan 14. Yüz yılda kullanılan dile dikkatimizi çekti.

Bu kez de gülümseyerek:

-Bizim de tarihimizde La Fontaine benzeri muzip yazarlarımız vardır! deyip:

-Aşık Paşa gibi bir başka Germiyanlı şair Şeyhî’miz var! deyip okumaya başladı. Harname, bunu okumuştum, elimde olmayarak gülümsedim. Öğretmen, gülümsediğimi gördü, birden toparlandım; azarlanacağımı sandım, buruklaşıp sessizce dinledim.

 
 “Bir eşek var idi zif ü nigâr,
Yük elinden kati şikeste vü zâr.
Gâh u odynda, gâh suda idi,
Dün ü gün kahr ile kusuda idi
      …………………………………………
Ol kadar çeker idi yükler ağır
Ki teninde tü kalmamıştı yağır.
Kargalar derneği kulağında,
Sineğin seyri gözü yağında.
Arkasından alırsan palanını
Sanki it artıydı kalanı.
Bir gün ıssı eder himayet ana,
Yani ki gösterir hinayet ana:
Aldı palanını vü saldı ota;
Otluyarak eşek yürüdü öte.
Gördü otlukta yürür öküzler:
Odlu gözleri, ger’li göğüsler.
Sömürüp öyle yerler otlağı
Ki kılın çekicek damar yağı.
Boynuzu kimisinin ay gibi,
Kiminin halk halka yay gibi.
Yürüyüp çün vurur avaze
Yankulanırdı dağ u dervaze.
Har-ı miskin eder iken seyran
Kaldı görüp sığırları hayran:
Ne yular derdi, ne gam-ıpalan,
Ne yük altında has vü nâlân…
Acebe kalır ü tefekkür eder,
Kendi ahvalini tasavvur eder.
Ki: Biriz bunlar ile hilkatte,
Elde, ayakta, şekl ü surette;
Bunların başlarında taç neden?
Bize bu fakr ü ihtiyaç neden?
Bizi ger arpa ok u yay etti,
Bunların boynuzun kim ay etti?...
 
Var idi bir eşek, ferasetlü,
Hem ulu hem dahi kiyasetlü.
Çok geçirmiş zamanede çağlar,
Yükler altında sızırıp yağlar.
Ol ulu katında bu miskin har
Vardı, yüz sürdü, dedi:-Ey server!
Bugün otlakta gördüm öküzler,
Gerüben yürür idi göğüsler.
Her birisi semiz ü kuvetlü,
İçi vü dışı yağlı vü etlü.
Yok mudur gökte bizim umudumuz
K’olmaya yer yüzünde boynuzumuz?
Böyle verdi cevabı pir eşek:
-Ey belâ bendine esir eşek!
Dün ü gün arpa, buğday işlerler,
Anı işleyip anı dişlerler,
Çün bunlar oldu ol azize sebep
Verdi ol i,zzeti bulara Çelep.
Tac-ı devlet konuldu başlarına
Et ü yağ doldu iç ü dışlarına.
Bizim ulu işiniz odundur
Ol uran içimize o dundur.
Bize yoktur hakîki buyrukta,
Nice boynuz,kulak u kuyruk da…
Döndü yüz dert ile zaif eşek,
Zar ü dilhasta vü nahif eşek.
Dedi: Sehl ola bu işin aslı,
Çünkü şerh oldu babı hem faslı.
Varayın ben de buğday işliyeyin
Anda yaylanıp anda kışlıyayın…
Gezerek gördü bir göğermiş rkin,
Sanki tutardı ol ekin ile kin,
Aşk ile değdi, girdi işlemeğe,
Gâh ayıklayu gâh dişlemeğe.
Arpa gördü göğermiş aç eşek,
Buldu can derdine ilâç eşek.
Başladı ırlayıp çağırmağa,
Anıp ağır yükün anırmağa…
Çıkarır har çün enker-ül esvât
Ekin ıssına arz olur arasât.
Ağaç elinde azm-i rah etti,
Tarlasını görücek bir ah etti.
Daneden gördü, yeri pâk olmuş.
Gök ekinliği kara hâk olmuş,
Yüreği soğumadı söğmek ile,
Olamadı eşşeği döğmek ile.
Bıçağın çekti, kodu ayruğunu,
Kesti kulağını vü kuyruğunu.
Kaçar eşşek acıyarak canı,
Dökülüp yaşı yerine kanı.
Uğrayı geldi pîr eşek nagâh,
Sordu halini, kıldı dert ile ah.
Yalvarup inleyip dedi: -Ey pîr!
Batıl isteyüp haktan ayrıldım,
Boynuz umdum, kulaktan ayrıldım….

 

Şiiri dinlerken öğretmenin kesinlikle bir şey söyleyeceğini bekler gibiydim. Gerçekten öğretmen son dizeleri okuduktan sonra:

Gülmek, gülümsemek doğal bir gereksinimdir, insan bu durumlarda rahatlar. Rahatlıksa kimi zaman insanları yanıltır. Okuduğunuz yazılarda buna dikkat edin; kimi rahatlatıcı söylemeler özellikle yanıltmak için o şekle sokulmuş olabilir. Sakın sakın konulara ya da gevşetici uyarılara kapılmayın:

-Burada ilginizi dil çeksin aynı yıllarda yaşayan halk ozanlarımız daha da da duru bir dille konuşup söyleşirdi. Bilirsiniz, Orhan Gazi yeni asker düzenini kurarken. zamanın saygın kişisi Hacı Bektaşi Veli’den duasını ister. Yeni Çeri Ocağı’nın ünlü duası, ki günümüzdeki İstiklâl Marşı anlamını taşır, Yeni Çeri Ocağı kaldırılıncaya dek her sabah her akşam okunmuştur.

 

“Allah Allah İllallah!
Baş uryân, sîne püryan, kılıç al kan
Bu meydanda nice başlar kesilir
Olmaz hiç duyan!
Eyvallah, Eyvallah!
Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan
Kulluğumuz padişaha ayân,
Üçler, yediler, kırklar!
Gülbang-ı Muhammedî, Nûr-ı Nebi,
Kerem-i Ali…
Pirimiz sultanımız Hacı Bektaşi Veli.
Demine devrânına hu, diyelim hu!……..,,

 

Bakın ne dendi günümüz konuşmasına yakın. Katıksız karışıksız bir halk insanı olan Yunus Emre de, aşık Ömer de, Karacaoğlan da hattâ hattâ bir Divan Şairi olarak adlandırılan ünlü Mevlit yazarı Süleyman Çelebî de böyle konuşmuş olacak ki yazdığını bugün de olduğu gibi okuyup dinliyoruz. Öğretmen sözü gene Sinan Paşa’ya getirerek onun yakınmasını okudu:

 

“Türk diline kimseler bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu, ol ulu menzilleri…,,
 

Yakınmayı açıklayan öğretmen:

-Bu dil dağınıklığı belki de atalarımızın çok göçer oluşundan kaynaklanmıştır. Ne var ki artık göç süreci tamamlandı, biz de öteki uluslar gibi kendimize bir yer bulduk, onun kutsallığına inanarak dört elle sarıldık, toprağımız gibi dilimizi de korumak zorundayız.

Öğretmen bundan sonra sözü, günümüz gazetelerine, gazetecilerine, yapılan dil tartışmalarına getirerek bu konuda öğretmenlere düşen çok önemli görevi anımsattı. Atatürk’ün onca işi arasında bu konuya özel bir yer ayırdığını, önce bir Türk Dili Araştırma Kurumu kurduğunu, bunu geliştirerek günümüzdeki Türk Dil Kurumunu oluşturulmasını buyurduğunu, bu kuruma sürekli yardım için kendi birikimlerinden pay ayırdığını, bu kurumun halk katında tutunup yaşamasının sorumluluğunun öğretmenler üzerinde olması gerektiğini özellikle belirttiğini bu nedenle bu sorumluluğu, yüreğimizde canlı tutmamızın önemli olduğunu söyledikten sonra da:

-Bu konuyu bir gün ayrıca konuşalım! Çok verimli çalışmalar yapan Türk Dil Kurumu’nu yakından tanıyalım! Öğretmen sözünü bitirmişti, belki ayrılacaktı; Mehmet Toydemir parmak kaldırdı. Öğretmen söz verince:

-Öğretmenlerimizin bazıları yazılı yapıyor, ödevler veriyor; sonuna mı bırakıyorsunuz? dedi. Öğretmen gülümsedi:

-İyi ki anımsattın, unutmuştum, ben de bir ödev istiyorum. Biliyorsunuz, iki öğretim yılıdır hep şiir üstünde durduk. Önümüzdeki ders yılında düz yazı alanımızı da gözden geçireceğiz. Sizler, buraya gelmeden de romanlar okudunuz. Biliyorsunuz bizim dersimiz Türk Edebiyatı üstünedir. Bu nedenle okuduğunuz Türk yazarlarından bir romanını özetlemenizi isteyeceğim. Fazla ayrıntıya girmeden, sevdiğiniz bir romanı tanıtın!

Öğretmen ayrılınca büyük bir kalabalık Mehmet Toydemir’e çattı. Savunanlar da oldu:

-İyi etti, öğretmen zaten bunu daha önce düşünmüş, arkadaşın anımsatması yararlı olmuştur, bir an önce hazırlamamız bizim çıkarımıza!

 

            *

Doç. dr. Niyazi Çitakoğlu gelmediği için, ağırdan alarak Kitaplığa gittik. Hepimiz Kepirtepeli olduğumuzdan konuşmalar hemen Kepirtepe’ye yöneliyor. Bir bakıma da iyi oluyor. Okulun genel havasından kurtulmuş oluyoruz. Ne var ki söz gene dönüp dolaşıp kendimize geliyor. Bugünkü konumuz, orada kalan Mehmet Yücel arkadaşımız oldu. Arkadaşımız Yapıcılık Kolu’ndaydı ama işin önemli taraflarında yok gibiydi. Zayıf bedeni nedeniyle işin ağır taraflarından kaytarıyordu. Şakacı, çok iyi niyetli oluşu, bu kaytarganlığını hoşgörüyle sarmallaştırıyordu. Ne var ki şimdi, Kepirtepe Köy Enstitüsü Yapıcılık Öğretmeni oldu. Kepirde çalışması bir yana ekip başında başka yerlere çalışmaya gidecek. Nitekim Diyarbakır’da açılmakta olan Dicle Köy Enstitüsü’ne bir grupla gitmiş. Arkadaşlar güldüler:

-Ne yaptı orada acaba? Ne yapacak, sıvadı kolları elinden geldiğince çalıştı. Yaptıklarına gelince; 1941 yılında hep gördük, gelen ekiplerin başında kaç tane yapıcılık öğretmeni vardı? Onlar o zaman ne yaptıysa arkadaşımız da onu yapmıştır. Sözgelimi öteki ekiplerin hiç değilse birinin başında gerçek yapıcılık öğretmeni varsa ona danışıp öğrencilerini yönlendirmeye çalışmıştır. Nitekim bizim Namık Ergin Öğretmen, saat geçmez birileri tarafından aranır yardım dilenirdi. Namık Öğretmenle birlikte çalıştığım için gün geçmez birilerinin geldiğini görürdüm. Salt 1941 yılı olarak düşünmeyelim, Köy Enstitülerinde sanat öğretmenleri şimdilerde daha eksik. Geçen yaz buraya gelen Kayseri/Pazarören Köy Enstitüsü’nden gelen çalışma ekibinin başında bir bayan vardı. Sabiha Öğretmen, çalışkan, iş bilir bir öğretmen ama gene de inşaat işinin dışında yetişmiş bir insan. Konuşmalar döndü dolaştı gene Fikret Madaralı öğretmene dayandı. “Bir gece bile kalmasına izin verilmemek!,, deyip hayıflananlar oldu. Ben de çok üzüldüm ama, üzüntüme bir başka üzüntü gelip yapıştı. Arkadaşlar o olayı benim gibi yaşamadıkları için kınamadım, ancak anımsattım:

-İlk müdürümüz Nejat İdil, bize bir “Allahaısmarladık!,, bile demeden ayrılmıştı. Oysa ondan hiç ayrılmayacağımızı sanıyorduk. Bir pazar günü, okula uğrayıp özel evraklarını alıp gitti. Onun yüzünü anımsar gibiyim; dört yıl bakıp en küçük özelliğine dek beynime çizilen yüz, o gün tanımadığım bir yüze dönmüştü. Zaman zaman anımsayınca gerçek Nejat İdil’in yüzünü o günkü yüzden kolay kolay kurtaramıyorum. Arkadaşlar da özlemiş bir süre eski anıları depreştirdiler. Bir ara söz, Kepirtepe Marşı’na döndü. Marşı yazan İlyas Özcan şiir yazıyor mu idi? Bizim sınıf, kendimizden başkasıyla ilgilenmediği için olayların çoğundan habersizdik. İlyas Özcan, çalışkan, saygılı bir kardeşimizdi. Müzik çalışmalarına katılıyordu. Belki çekingenliği yüzünden şiir yazdığını ortaya dökemedi. Kendi sınıfımızdaki Mehmet Başaran da şiir yazıyordu ama kalkıp okuyamıyordu. Sözüme karşı olan çıktı:

-Kim engel oldu? İçimde bir yara idi, hemen söyledim:

-Üç yıl, marangozluk atölyesinde akordeon çalıştım, bir kez olsun derslikte akordeon kutusunu açmadım. Millî oyunları oynadığımız için takınılan tavırları unutmadım. Öteki sınıflarla ilgi salt, kızlara ad takmak kendi aramızda konuşmaktı. Salt öğrenciler değil okulun öğretmenlerine karşı da aynı tavır sürmüştü. Derse gelmeyen bayan öğretmenler bizim dersliğimize gelmiyordu. Bergüzar Öğretmen birkaç kez geldi, bir daha gelmedi. Olayı unutanlar varmış, anlattım. Bergüzar Öğretmen okuma saatlerinde gelir, konuşanlara takılırdı. Bundan hoşlanmayanlar bir akşam numaralarını yaptılar. Dersliğin kapı karşısındaki pencere açıldığında kapı kendiliğinden kapanıyordu. Kapının kolu çıkarılıp dışarıya atıldı. Bergüzar Öğretmen gelince kapıyı açık bırakmıştı. Mehmet Yücel kalkıp arka pencereyi açtı. Az sonra kapı kapandı. Bergüzar Öğretmen sakin sakin derslikte dolaştı. Ancak yat zili yakınmış, çaldı. Öğretmen tek tek yüzlerimize baktı, suskundu ama kızdığı belliydi. Bir süre sonra pencereden aşağıdakilere işaret edilerek kapının kolu getirtilip takıldı da Bergüzar öğretmen çıktı. Bir daha da bizim dersliğe uğramadı. Son sınıftayken, altı bayan öğretmen gelmişti. İkisi bize derse geliyordu, Leman Kalabay, Sabahat Kartekin. İkisi de yönetici hanımı olduğundan nöbet bile tutmuyordu. Öteki dört bayan nöbet tutuyordu, hiç birisi nöbetinde bizim dersliğe uğramamıştı. Pesent, Cemile, Rezzan, Zehra, öğretmenleri biz bahçede, yemekhanede ya da kendi öğrencileri arasında görüyorduk.

Pesent Ilgaz Öğretmen müziği çok sevdiği için kimi zaman bana övücü sözler söylüyordu ama bu da nöbetçi olduğu zaman yemekhanede ya da gruplar olarak toplanıldığı zamanlarda oluyordu.

Halil Basutçu bu tür konuşmaları pek sevmiyor, bana takıldı:

-Yarına hazır mısın? Bir süre de heykellerden konuşuldu. Heykelcilik falan deniyor ama heykel yapma söz konusu değilmiş, Hiç değilse bu yıl değilmiş. Heykeltraş Nusret Suman, okula 20 kadar heykel ya da büst hediye etmiş, şimdilik onlar yerlerine (daha doğrusu geçici yerlerine) konacakmış. Arkadaşlar, erken yatmak istediklerini söyleyerek kalkışınca ben kendi salonumuza kendi döndüm. Orada da herkes ayaklanmış; Malik Aksel-Veysel Erüstün öğretmenlerin gelmediğini bildikleri için oldukça rahatlar. Onların, benim gibi heykel meykel sorunları yok, askerlik kampını, gezileri konuşuyorlar. Konuşulanları ister istemez dinledim. Dinlemek bir yana katıldığım yanlar da oldu:

-Kesinlikle bu yıl İstanbul’a gitmeliyiz. Sanat Tarihi dersinde okuduğumuz eserleri sıcağı sıcağına incelemezsek, kalıcı bilgi sahibi olamayız.

Ortak duygular içinde yataklara dağıldık. Yatınca bir süre düşündüm; arkadaşlara göre ben, İstanbul konusunda daha bilinçliyim, hiç değilse Sirkeci, köprü, Köprü Üsküdar arasını, Haydarpaşa garını biliyorum. Onlar için İstanbul, bilinmeyen bir olay; belki de İstanbul’dan farklı bir yer kuruntusu içindeler. Ankara’yı görmeden önce ben de Ankara’yı bir başka şekilde düşlerdim. Yüksek bir kalesi olduğunu biliyordum. Kenti oluşturan evleri, kalenin etrafında sıralanmış gibi düşlüyordum. Ankara’ya gelince düşlerle gerçeklerin örtüşmediğini öğrenmiş oldum.

 

20 Nisan 1945 Cuma

 

Konuşmalar nedeniyle uyandım. Enver Ötnü birilerine çıkıştı:

-Bizi kendinle bir mi sayıyorsun biz göreve gidiyoruz! “Ne göreviymiş o” sesi geldi, gülenler oldu. Enver Ötnü, İsmet İnönü’nün Atatürk için söylediği bir sözü değiştirerek tekrarladı: Tembelliğin banisi, kaytarıcıların hamisi, Vatan sana minnettar olmayacaktır, haberin olsun! Ancak bu günün öğrencisi geleceğin öğretmenleri bize minnettar olacaktır. Birden bir gürültü koptu:

-Ne oluyoruz? Enver Ötnü:

-Siz yattığınız yerlerde böğürüyorsunuz, oysa biz ayakta alesta, göreve gidiyoruz, ton tonlar! Gitmeyin! diyeceğinize, koşup gelseniz daha kıyak olmaz mı? Bu kez de gülenler oldu, daha sakin değerlendirme yapanlar oldu. Abdullah Ön de:

-Siz, söyleyene çatacağınıza eksik söylediğiniz sözün doğrusunu söyleseniz daha kıyak olmaz mı? diye sordu. Geç kalmamak için yürüdük. Dört sınıf bir arada genel bir çalışma yaptık. Tek değişiklik, sınıflar, dağılarak halka oluşturdular. Normal bir sabah oyunu oynandı.

          *

Kahvaltıda, Enver Ötnü’nün dedikodusu sürdü:

-Kendi isteğiyle gidiyor, gitmeyeneler sataşmaya hakkı var mı? Ben de Abdullah Ön gibi, Enver Ötnü’ye değil de onun yanlış ya da eksik söylediği söz üstünde neden durulmuyor? diye sordum. Bir Türk büyüğünün bir başka Türk büyüğü için söylediği önemli bir sözü (*) genç olarak neden bilmiyoruz? Hani Atatürk gençliği, hani Atatürk için içilen antlar? Kimseden pıs çıkmadı. Yeni bir fısıltı:

-Dersler 19 Mayıs Bayramından önce kesilecekmiş. Kaç gün kaldı? Parmaklar sayıldı; Nisan ayından dört, mayıs ayından da on iki eder on altı gün. Bu on altı günün kaçı hangi derslere düşüyor? sorusu kargaşa yarattı. Sevinçli bir hava içinde salona gittik. Orada da hesaplar yapıldı. Notalarımı alıp alt odaya indim. Kulaklarım üst salonda çalışmaya başladım. Bir ara üst katta sesler kesildi. duymazdan gelip çalışmamı sürdürdüm. Az sonra toplu çalışma sesi geldi. Belli ki Bölüm Başkanı toplu çalışma yaptırıyor. Öğleden sonra Heykelciliğe gideceğimi düşünerek sıkı bir çalışma yaptım. Sahiden günler azalıyor. Kamp, gezi, staj, derken eylül ya da ekim ayına dek piyano yok! İçim sızladı, beş ya da altı ay! Czerny etütlerini, Chopin, parçalarını, öteki irili ufaklı, geçtiğim tüm parçaları sıraya koyup tekrarlama planı yaptım. Bu işin şakası yok, hepsini bir kez daha gözden geçirmem gerekecek. Bunu yapmazsam birilerinin iyice yabancısı olacağım.

          *

Yemekte arkadaşların kaşları çatıktı, hepsi papara yemişler. Halil Yıldırım dayanamadı:

-İçimizde bir sen şanslısın arkadaşım, keyfince çalışıyorsun, çalıştığının da semeresini görüyorsun. Bizimki Nasrettin Hoca işi, göle maya atıyoruz ya tutarsa? Tutmayacağını bile bile bekliyoruz. Üzüldüm; bunu fırsat bilip kendi üzüntümü söyledim:

-Ben de aynı durumdayım, yirmi gün sonra dersler kesilince tam altı ay piyanodan uzakta kalacağım. Tüm bildiklerim havaya uçacak! Üstelik önümüzdeki yıl esas piyano öğretmeni gelecekmiş. Gelecek olan Konservatuvar öğretmeni, benden de konservatuvar öğrencilerinden beklediğini isterse ne yapacağım? Kâmil Yıldırım bir kahkaha attı, arkasından da:

- Vah, vah, vah! senin durumunu biz kıskanıyorduk, desen ya aramızda fark yok! Bu kez de ben:

-Fark nasıl olmaz? Sizler kemanlarınızı götürüp çalışabilirsiniz; ben ne yapabilirim ki? Oldukça neşesiz masadan kalktık.

Arkadaşlar kendi salonlarına dönerken arkalarından baktım, sanki uzun bir ayrılıkmış gibi garipsedim.

Yapıcılar, neşeli olarak beni karşıladılar: En çok da Ekrem Ula sahip çıktı:

-Hani sık sık gelecektin?

-Sen neden gelmedin?

-Ben geleceğime söz vermemiştim, bizim işlerimiz sürekli işler, yarım bırakamadığımız için sürekli çalışmak zorunda kalıyoruz. Paydos edince de takatimiz kalmadığı için çöktüğümüz yerden kımıldayamıyoruz.

Mimar Nusret Suman, mimar Mualla Eyuboğlu ile birlikte geldi. Mualla Eyuboğlu, bana dikkatli baktı, Yabancı gördü besbelli. Nusret Suman heykelin yapıma kadar seçilecek yerin de önemli olduğunu söyleyerek, okul binalarının yerleşimi tam oluşmadan heykellerin gerçek yerini bulamayacağını, bu nedenle heykellerin de gerçek değerinin görülemeyeceğini anlattı. İlk dikilecek heykel Venüs için Yüksek Bölüm Öğretmenleri Lokali önünde yer hazırlanmış, heykel de oraya taşındı. Heykelin dikiminde görevli arkadaşlar önceden seçilmiş, kenarda duranlar arasına katılıp seyirci kaldım. Mimar Nusret Suman, heykelin bir çiftçi tarafından topraktan çıkarıldığını, beceriksiz insanların elinde daha başlangıçta hırpalandığını anlattı. Olayın orasını ben de biliyordum, bir Yunanlı çiftçi bulup Fransız askerlerine satmış, onlar da kendi ülkelerindeki Louvre Müzesine devretmişler.

 

     

        Louvre Müzesi Paris

 

Heykel üzerine ilk soru Venüs’ün kolları oldu:

-Kolları neden kesilmiş? Heykeltıraş Nusret Suman soruyu önce sorana sonra da orada bulunanlara sordu:

-Sizce kolları neden yok? Genellikle kolların kırılmış olabileceği üstünde duruldu. Heykeltıraş Nusret Suman:

-Genellikle böyle sanılıyorsa da, kollarını heykeltıraşın yapmamış olabileceği görüşü de inandırıcı, deyip konuşmasını sürdürdü:

-Eski Yunan’da, günümüzdeki gibi bağnazlık (taassup) yoktu ya da başka türlü düşünülüyordu. Onlarda güzellik doğada olduğu gibi benimsenmişti. Örneğin onlar insanı, giysisiz de görebiliyorlardı. Çarşıda, pazarda görülen heykeller yarım giysili hatta giysisiz olabiliyordu. Bu anlayışta oldukları için heykelciler, modellerini yarı giysili seçebiliyordu.

 

      

                          Milo(Milos) Venüsü (İ.Ö.200-100 arası)

 

Amaçları insan bedeninin tüm güzelliğini sergilemekti. Böyle olunca, gerektiğinde bedenin kimi organlarını görmezden gelip görülmesi gereken yerlerini orta çıkarıyorlardı. Bayanların güzellikleri tamamlayan göğüslerini göstermek için kolların engellemesini ortadan kaldırmak düşünülmüş olabilir. İsterseniz gelin biz de düşünelim:

-Kolları takmış olsak onlara nasıl bir şekil verebiliriz?

Arkadaşlardan fikrini söyleyenler oldu. Ancak o fikirlere gene arkadaşlardan bazıları karşı olunca Heykeltıraş Nusret Suman gülerek:

-İsterseniz gelin biz bu soruyu ortadan kaldıralım. Venüs ya da Afrodit güzellik tanrıçasıydı, gerektiğinde havada da uçuyordu. Kanatlarına da takılırsak olayın güzelliği iyice gölgelenir.

Nusret Suman konuşurken Mualla Eyuboğlu suskun suskun dinledi. “Bayanların göğüsleri, güzelliklerini tamamlarmış,, O bu konuda neler düşündü acaba?

Nusret Suman daha sonra heykelin, korunaklı bir yerde konumlandığını, ancak, is, kurum bölgesinde duracağını, (yakındaki büyük yemekhaneyi göstererek) sık sık temizlenmek zorunda kalınacağını, bu yapılmazsa insanların kararmış (esmerleşen) bir Venüs’le karşılaşacağını anımsattı.

Nusret Suman, Eski Yunan güzellik tanrıçası Afrodit’in Roma’da Venüs olarak benimsendiğini, Afrodit’in Eski Yunanistan’da çok değişik heykelleri bulunduğunu, ancak bizdeki modelin Venüs adı taşımasına karşın Roma Dönemi Yunan eseri olduğu, tahminen İsa’dan önce 2 y.y.’da yapıldığını, Yunanistan’ın Milo adasında bulunduğu (1830 yılları) için de Milo Venüsü olarak tanındığını anlattı. Bir ara, heykelin bulunma olayını bildiğimi söyleyip söze karışmayı düşündüm ama sonra vazgeçtim. Konuyu çok iyi bilen Heykeltıraş Nusret Suman kimse bile, işin o tarafına geçmediğine göre benim gayretkeşlik göstermem doğru olmaz, Yapı Kolu arkadaşlarım da bundan alınırlar! diye düşünüp sustum. Ancak, olayın orası anlatılmayınca, bence öykü tamamlanmamış oldu.

Disk Atan Sporcu heykelinin konacağı yere geçtik. Açıkhava sahnesinin yanına neden konacağı anlatıldı. Bu da geçici olarak konduruluyormuş. İleride Spor alanı yapılınca oraya alınacakmış.

       

         

 

    Disk atan sporcu ( Heykelcisi Myron İ.Ö.450 )

 

Altlık önceden hazırlandığı için bunu daha çabuk diktik. Bu heykelin özgün yapımı için fazla bilgi bulunamamış. Ancak kopyaları varmış. Eski Yunan halkının spora düşkünlüğünü belgelemesi açısından önemli sayılıyormuş. Günümüzde de Dünya Sporcularının simgesiymiş.

3. Heykel, Zafer Tanrısı da geçici olarak kondurulacakmış; onun için de sapa bir yer seçilmiş; Yönetim binasının yan tarafına düşüyor. Yakın zamanda yol oradan açılacakmış. Kanatlı Zafer Tanrısı. İsa’dan önce 3. y.y. Özgün mermer olanı Paris Louvre Müzesindeymiş.

      

        Nike-Samotrake (Zafer Tanrısı İ.Ö.3.y.y.)

 

Bu tanrı da Romalılarda vardır, onlardaki adı ise Viktoria, zafer ve de hızlı koşan anlamı taşımaktadır. Bizim Semadirek, Yunanlıların Samotrake diye adlandırdığımız adada bulunduğu için Semadirek, ya da Samotrake diye adlandırılan heykelin başı sonradan kaybolmuştur.

Paydos olunca heykellerin yakınlarına toplanan öğrenciler uzun uzun izlediler. Yapı Kolundaki arkadaşlar önceden önlem almış, bir süre nöbet tutarak, eserlerine sahip çıkacaklarmış.

Paydos olur olmaz kendi salonumuza döndüm. Heykelciliğimin bir günü geçmişti. Uzun bir süre ayrılmış gibi piyanoya oturup gamlar, arpejler yaptım.

Yemekte herkeste bir ilgi:

-Heykelcilikte ne yaptın? Doğruca söyledim:

-Hiçbir iş yapmadım, yabancı gibi yapılanlara baktım. Gerçekte çalışanlar, tüm yapı kolu değil, onların içinden birkaç kişi: O kolda olup da benim gibi bakanlar var. Ben de onlara şaştım, onlar kendilerine sormuyor mu acaba:

-Benim burada ne işim var diye? Halil Yıldırım:

-Hop hop! diye seslendi.

-Arkadaş sen bu sözü bana söylüyorsun; benim bu bölümde ne işim var?

Öteki arkadaşlar da söze karıştı. Konuşmalar sonunda onları iyiden iyiye anlar gibi olum:

-Ben bugün nasıl yaşadımsa onların da tüm yılı, benim bu günüm gibi geçiyor!

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ