Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

55 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Tüm Köy Enstitülülerin Tanışması, Büyük İmecenin Doğuşu

 

18 Haziran 1941 Çarşamba

 

Uyanınca akşamki düşündüğümü anımsadım, Abdullah’ın şakasına uyduracağım bir nedenden dolayı katıldığımı anlatacağım. Abdullah’ın çok güceneceğini de hesaplıyordum. Onu, böyle enti püften bir nedenle gücendirmek istemiyorum. Meğer kuruntularım boşunaymış, Abdullah çok neşeli bir yüzle geldi, gülerek, akşamki konuştuğum kızları sordu. Merak ettim, ne yapacağını sordum. Akşam o da düşünmüş, ilk söylediğinin değil de sonraki sözünün yalan olması gerektiğinde karar kılmış. Ne demek istediğini anlamadım. Abdullah akşam:

-Çeşme başında kızları gördüm! diye yalan söylemişti. Sonradan, kızları görmüş olmasının daha doğru olacağı kanısına varmış. Güldüm, yavaş bir sesle ben, akşam kız mız görmediğimi, kızların o saatte dışarı çıktığını da sanmadığımı anlattım. ”Çıksalar bile belki kimse olmadığı sıralarda çıkarlar! Ben o saatlerde çeşme başlarında kız mız beklemem, bunu senin de bilmen gerekir.” Abdullah :

-Biliyorum! deyince içim rahatladı. Böylece ikimiz arasındaki konu kapandı.

Kahvaltıda, 260 kişilik Kepirtepe öğrencilerine karşın 60 kişi olan konukların daha çok gürültü etmeleri ilgimizi çekti. Üstelik onların masalarında öğretmenleri de oturmaktadır. Bizim masalarımıza öğretmen gelince çıt çıkmaz. Bunu konuşarak dersliğe döndük. Akşam yatarken Abdullah’la beni dinleyenler, benim iki kızla konuştuğumu, Abdullah’ın da kızları hem görmüş hem de görmemiş olabileceğini duymuştular. Ders için toplandığımızda Mustafa Saatçı şakasını yaptı: Doğru söyle, çeşme başında konuştuğun kızlar arasında SS yoktu, değil mi? ” dedi. “Yoktu!”deyince de “Yemin et!”dedi. Ayağımı kaldırarak yemin ettim. Teşekkür etti. Teşekkürü bana ettiğini sandım, “Teşekküre değer bir şey yapmadım!” deyince Mustafa Saatçı, “Teşekkürü sana değil, seninle konuşmadığı için SS’ye ettim!”deyince arkadaşlar kahkahalarla güldüler. Ben tam ağzımı açıp bir şey söylemeye hazırlanırken, Selçuk Korol Öğretmen gülerek, “Ben sizi akşam yatmaya gittiğinizi sanmıştım, oysa siz akşamki şamatalarınızı aynen sürdürüyorsunuz, bu nasıl oluyor? ”dedi. İsmet, “Öğretmenim siz akşam bize anımsattınız, biliyorsunuz biz bu yıl Kakavalara katılamadık. Akşam anımsatılınca, burada da Kakava yapmaya karar verdik. Hiç birimizi uyku tutmadı, biz de kalkıp kaldığımız yerden devam ettik!” Bekir Temuçin:

-Güzel bir kakava olacak, gelen konuklarımız çok güzel oyunlar kıvırıyorlar!” dedi. Öğretmen güldü:

-Haydi bakalım derste de bugün kakavayı konuşalım, ben de bu işin öteden beri meftunlarından biriyim! dedi. Hemen düzeltti:

-Siz şimdi benden “Meftunu da soracaksınız, o olayın sevenlerinden, tutkunlarından biriyim!” demek istedim! dedi. Öğretmen sözünü sürdürdü: “ Mevsimlerin, iklimlerin canlıları nasıl etkilediğini, özellikle insanların bu etkileri nasıl karşıladıklarını, korunmak için gösterdikleri çabaları başlı başına incelenecek bir bilim konusudur. Trakya bölgesinde Hıdırellez, denilen 6 mayıs ile kasım ayının 6. günü çiftçiler için şölen günleri sayılır. Hıdrellez’in baharı, 6 kasımın da kışı karşılaması gibi söylense de bunların toprağın ekimi, bakımı, toplanması gibi tarımsal yaşamdan kaynaklandığı besbellidir. Başka ülkelerin tarihlerinde de böyle şölen günleri vardır. Örneğin Bağ bozumları belli bir tarihte yapılır, bu günler, özlemle beklenir. Kakava dediğimiz de benzer bir şölen günüdür. Ne zaman başlamış, neyi amaçladığını tam bilmemekle beraber, göçebe yaşamlarını sürdüren esmer yurttaşlarımızın baharı karşılamak için yaptıkları şölene Kakava diyoruz. Gülümseyerek hatta kimilerimizin küçümseyerek baktığı Kakava, insanların bir araya gelip topluca eğlenmesidir. Esmer yurttaşlarımız gibi onların kollarından olan öteki ülke insanları da buşöleni yapmaktadır. Belli ki çok eski günlerden kalan bir gelenektir!” Öğretmen, az duraladı:

-Benim Kakava üstüne söyleyeceklerim bu kadar, içinizde Kakava şenliklerine katılan varsa o da gördüklerini anlatsın, dinleyelim!”deyip yüzlerimize baktı. İsmet parmak kaldırdı. Öğretmen İsmet’e “Seni düşünerek sordum, öteki arkadaşlarından pek beklemiyordum!” dedi. İsmet, iki kez Kakavaya gittiğini, Kırklareli-İstanbul yolu üzerinde Şeytan Deresi denilen büyük su kenarında toplanıldığını, ateşler yakıldığını, gün boyu davul-zurna çalındığını, kadın erkek; karışık oynandığını, çocuklar gibi yaşlıların da kalkıp göbek attığını, anlattı. İsmet’e “Sen de oynadın mı !”diye soran oldu. İsmet, ilk gittiğinde oynadığını, ikinci gidişinde babası da orada olduğu için oynamadığını anlattı. İsmet böyle söyleyince Selçuk Öğretmen:

-Evet, işte bu çok önemli, bizim esmer vatandaşlardan ayrıldığımız bir tuhaf özelliğimiz:

-Babam varken oynayamam, annem görürse utanırım Bu tür çekingenliklerimiz bizi donuklaştırıyor; sonra sonra da bunu huy edinip yaşam boyu, elimizi, kolumuzu kaldıramıyoruz. Bu da bizi hep seyirci yapıyor. İşte bunu önlemek için, yapılmakta olan yeni çalışma programlarımızda sizlerin, en az bir müzik aleti çalma becerisi gibi kalkıp oyun oynama becerici kazanmanız da istenmektedir! Öğretmen gülerek İsmet’e döndü:

-Merak etme İsmet, bir daha gittiğin Kakava'da sen de doya doya oynayacaksın. ! İsmet, karşılık verdi

-Belki beraber gideriz Öğretmenim, siz de oynarsınız! Öğretmen az duraksadı:

-Umarım o günleri de göreceğiz! Öğretmen saatine baktı:

-Susamış olanlarınız vardır, gidin gelin! deyip çıktı. İsmt’e soruların en çoğu kızların oynayıp oynamadığı oldu. İsmet biraz abartarak anlattı. Kızların hiç durmadan oynadığını, ayrı kümelerdeki kızlarla bir araya gelip karşılıklı göbek attıklarını anlattı. Göbek atma sözü herkesin ilgisi çekti, göbek atmanın nasıl yapıldığı soruldu. Hilmi Altınsoy göbek atma numarası yaparken Öğretmen geldi:

-Kendinizi Kakava'da mı sandınız!” Sami Akıncı parmak kaldırdı:

-Bir soru sorabilir miyim? Öğretmen izin verdi. Sami Akıncı ders dinlerken olaylara kendini kaptırmıyor, işine gelen konularda sorular hazırlıyor. Gene öyle yaptı. Öğretmen yeni programdan söz ederken:

-Oyun da oynayacaksınız! demişti. Sami Akıncı, Öğretmenin söylediğini tekrarladıktan sonra:

-Pazarörenliler, 20 kişilik gruplarıyla oyunlar oynuyorlar, acaba bu yeni programı onlar daha önce mi uyguladı? ” Selçuk Öğretmen:

-Olabilir, onların okulu açılalı henüz bir yıl bile olmadı, açılır açılmaz bir arayışa girdiler, Milli Eğitim Bakanlığının ön çalışmalarından yararlanmış olabilirler. Biliyorsunuz bizim okulumuz eski. 3803 sayılı yasadan önce biz çalışıyorduk, bu çalışmalarımızın bir programı vardı, biz o programı uyguluyorduk. Şimdi de biz yarı yarıya gene onu uygulamaktayız. O nedenle farklılıklr olacaktır! Arkasından da Sami Akıncı’ya bu soruyu soruş nedenini sordu. Sami, Pazarörenlilerin toplu oyunlarını örnek verdi:

-Bunlar derslerde öğretilmişse bizim okulda neden böyle bir etkinlik olmadı!” Selçuk Öğretmen, kesin bir bilgi veremeyeceğini, oyun bilen bir Öğretmenin boş derslerde de öğretmiş olabileceği, öğrenciler içinden çıkan bir usta oyuncunun arkadaşlarına öğretmiş olabileceği olasılıklarını öne sürdü. Bu kez de:

-Pazarörenlilerin oyunları sizi etkilemiş, hemen katılın öğrenin!” dedi. Daha önce derslikte kendi kendimize tartıştığımız durum Öğretmenin yanında da tekrarlandı. Fettah Biricik, Ali Önol, İbrahim Ertur, Emrullah Öztürk, Ali Güleren, Mustafa Saatçı, Mehmet Başaran arka arkaya kalkıp:

- Öğretmenlerin oyun oynamasına iyi gözle bakılmayacağı, bunun özellikle Trakya köylerinde doğru görülmeyeceği görüşünde direttiler. Sami Akıncı da bu görüşte olasına karşın karşı konuşmadı. Ben birkaç kez söz aldım ama Selçuk Öğretmen gülerek: “İbrahim, senin bu konudaki fikrini sen zaten ortaya çıkarak kanıtlıyorsun, bu nedenle söyleyeceklerini de bilir gibiyiz!”deyince bu kez ben ayağa kalkarak. “

-İzin verin Öğretmenim, ben arkadaşlara onların düşünmesi gereken bir noktayı anımsatacağım. Bu nokta onları daha farklı düşünmeye zorlayacaktır!” deyince Selçuk Öğretmen:

- Bak bak, galiba dikkatimizden kaçan önemli bir nokta var, dinleyelim bakalım! deyip konuşmama izin verdi. Ben de gülümseyerek:

“Arkadaşlar, hepimiz gibi KEPİRTEPELİYİZ deyip öğünüyorlar ama acaba şu sıralar biz Kepirtepeli miyiz? Kepirtepeliysek neden bahçesinde konuk olarak kaldığımız Hasanoğlan Köyü okulunun duvarlarına Hasanoğlan Köy Enstitüsü yazısı yazıldı. Geçici bir levha değil, duvarlara özel olarak koskoca harflerle yazıldı. Milli Eğitim Bakanlığı sorumluları geldikçe gördü, Bakanımız Hasan Ali Yücel kendisi de gördü. . Öyleyse biz hiç değilse şimdilik Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğrencisiyiz. Öyle olunca bizim bölgesel bir ayrıcalığımız düşünülemez. Bunu kendimiz yaparsak ancak aramızda yaparız; bizim dışımızda hiç kimse bunu benimsemez!”. Arakadaşlar bir an duraladılar. Yattığımız çadırın kapısı karşısındaki çift sıra Hasanoğlan Köy Enstitüsü yazısını okumuşlar ama anlamı üzerinde hiç durmamışlar. Fettah acelecilik etti: “Ne var bunda? ”dedi ama benden önce Selçuk Öğretmen Fettah’ı azarlarca: “Ne var bunda? diyerek dar anlamda sorularla yanıtlamak sorun çözmez, o yazının ivedi olarak köy okulu duvara yazılmasının belli bir amacı olmalı, bunu düşünmeden bunun üstüne yapılacak yorumlara yanıt verilemez. Oturun bunu düşünün: O okul, gerçekten köyün okulu değil mi? Bizim o okulla nasıl bir ilişkimiz var? ” Birkaç kişi yanıt verdi: “Kızlar kalıyor!” Öğretmen güldü, beni göstererek: “Anladık ama bu, arkadaşınızın kurduğu bağlantıyı çözmeye yetmeyen bir yanıt. Siz daha önce köy camisinde de yattınız. Bugünlerde de çadırlarda yatıyorsunuz. 260 öğrencinin yattığı yerlerde bir yazı yok 20 kızımız için köyün okulunun adı neden değişsin? . Bence bu yeterli değil. Gelin bunu daha etraflıca araştıralım!”Öğretmen bir süre susarak arkadaşların yorumlarını dinledi. Genelde arkadaşlar yazıyı yazanların bizden olacağını, onlara sorulursa en doğru yanıt alınacağı sonucunda birleştiler. Bu karar benim katılıp kalımadığım sorunca: “Katılmadığımı katılmayışımın nedenini de açıklayarak karar dışında kaldım Konuyu ortaya getirmeden önce çok düşündüğümü, bizi ya da beni Kepirtepe bağlılığımdan koparmak düşüncesini sezdiğim için tepki gösterdiğimi, ben tepki gösterene dek o yazıyı günlerdir görüp susan ya da görmezden gelen dahası görmeyen kimselerin derinliğine düşünmeden verdiği savuşturucu yanıtların gerçeği yansıtmadığını bildiğim için katılmadım!”dedim.

Öğretmen:

-Bu da bir derstir, konuyu dilediğinizce irdeleyin, sonuçta içinden çıkılmaz bir yere giderseniz ben de fikrimi söylerim. Öncelikle sorun sizin sorununuzdur, çözmeye çalışın! dedi.

Konuşmalar tüm Köy Enstitüleri, konuk gelen ekipler, bizim onlarla ilişkilerimiz üzerine başlamıştı. Öğretmen:

-Sadede gelelim ! deyince, esas konuya dönüldü. Genellikle; bu tür öğrenci buluşturulmasının yararları sayılıp döküldü. Ne var ki, oyunların şarkıların dışındaki olasılıklar belirginleşemedi. Gene de , gelen konukların salt iş yapmak için değil öğretmenlik ilişkileri açısından da daha geniş yurt alanlarından arkadaş edinileceği; görgü, bilgi alış verişi yapabileceği, bu nedenle bizim de onlarla her konuda ilişki kurmamız gerektiği sonucuna varıldı. Öğretmen, “Aferin çocuklar, konuş, dediğinizde konuşsaydım, ben de ancak bu kadarını söyleyebilecektim. , İşte hep böyle olacak, kendiniz konu saptayın, sorun varsa sorunu siz çözeceksiniz. Hiç beklemeksizin, gelen çocuklarla yakınlık kurun; onlar sizi ev sahibi olarak biliyor, iyi birer ev sahibi olun, öncelik olarak siz onlardan ilerisiniz, ağabeylik yapın, bu işte en karlı siz çıkacaksınız!”Öğretmen gülerek, “Bir şaka ile söze başladık, bu şaka beni üç saat konuşturdu. Kitaptan bir konuyu anlatsan bu denli yorulmazdın. Gene de çok mutluyum, en güzel derslerimden birini bugün geçirdiğimi söyleyebilirim. İyi ders bence, ele alınan konunun ders vermeye çalışanın iletmek istediklerinin yerini bulmasıdır. Sizin de böyle düşüneceğinizi sanıyorum!”dedi hepimize baktı, gülümsedi, selam verip ayrıldı. Öğretmen gidince herkes yerine oturdu. Mustafa Saatçı, dirseklerini sıraya dayayarak Hilmi Altınsoy’a “Kaldığın yerden devam eder misin? ”dedi. Hilmi önce şaşkın şaşkın baktı. Öğretmenden önce göbek attığını un utmuştu, göz kırparak sordu “Ne?” Anımsatınca sinirlendi, ”İpsiz İmam!” dedi. İpsiz sıfatı aramızda şimdiye dek söylenmemişti. Sordular: Bir öyküde okumuş, ama hangi öykü olduğunu unutmuş. Hasan Üner anımsattı, Osman Cemal Kaygılı’nın bır romanından alınma, İpsiz Cemal’i Hilmi İpsiz İmam” yaptı. Mustafa Saatçı’ya takılan bu kaçıncı sıfat! Neşeli bir hava içinde yemeğe gittik. Ali Yılmaz Öğretmen bizim masaya oturdu, bana gülerek, ”Abla bugün beni kovdu, eve gidemedim!”dedi. ”Şaka söylüyorsunuz öğretmenim, abla sizi kovamaz!”dedim. Ali Yılmaz Öğretmen dik dik yüzüme baktı, ”Kovamaz mı? ” diye sordu. Bu kez bastıra bastıra “Kovvmazz!”dedim. Güldü, ”Seni kurnaz seniiii!”Arkadaşlar bu konuşmamıza şaştılar. Benim Ali Yılmaz Öğretmenin evine gittiğimi unutmuş olacaklar! O nedenle şaşırarak baktılar. Ali Yılmaz Öğretmen bu kez, eşinin, Müzik Öğretmeni (Behire Bil) ile Nahide Öğretmeni davet ettiğini sözlerine ekledi. Konu Pazarörenlilerin oyunlarına geçti. . Arkadaşlar oyun öğrenmekten söz açtılar. Ali Yılmaz Öğretmen beni uyardı: “Dikkat et, oyunların melodilerini öğren!” dedi. Yusuf Asıl öğretmene sordu, “Siz oyun biliyor musunuz? ” Ali Yımaz Öğretmen bildiği oyunları sıraladı:

-Pişpirik, altmışaltı, domino, iskambil, tavla. ! Yusuf ellerini şıklatarak, “Böyle oyun deyince, öğretmen bu kez, elindeki kaşığı gösterdi “Kaşık oyunu! Ali Yılmaz Öğretmen Kaşık oyununu çok iyi bildiğini söyleyince, Salih Baydemir öğretmene gülerek baktı. Salih Baydemir bir süredir Ali Yılmaz Öğretmene biraz uzak durmaktaydı. . Salih Baydamir’in çok çalışkan olduğunu bildiği için Ali Yılmaz Öğretmen de onu aslında sever. Ancak gene de aralarında bir gerginlik olduğunu hep biliyoruz. Konuşmalara katılmayan Salih Baydemir kaşık oyununu yemek yemek olarak algıladığından gülerek kaşığı kaldırdı: “Bunu ben de çok iyi bilirim!”dedi. Öğretmen ilgiyle:

-Sahi mi Salih’le karşılıklı oynamak isterim! Arkasında da bana “Akordiyonla Kaşık oyunu havasını çalabilir misin? çalamıyorsan abla biliyor, udla sana öğretsin!”deyince hepimiz şaşırdık. Salih Baydemir kaşığı bıraktı bana bakıyor. Duraksadım. Öğretmen bana “Nasıl bilmezsin, Konyalı da derler, deyip umuzlarını oynatarak la la la la la la la laa la la laaa!”diye başladı. . Salih Baydemir, üzgün:

-Öğretmenim özür dilerim, siz kaşık oyunu, deyip kaşığı gösterince ben yanlış anladım, kaşıkla yemek yeme oyunu diyorsunuz sandım, o nedenle öyle dedim, ben oyun falan bilmem! Ali Yılmaz Öğretmen, Salih’e :

-Üzülme, bilmediğini anladım, aslına bakarsan ben de bilmem, hemen öyle söyledim; öyle bir oyunun olduğunu duymuşluğum var. Galiba onu bilmeye de gerek yok, herkes kalkıp oynuyor! diye ekledi, Yemekten sonra Öğretmen ayrılınca okul bahçesine gittik. Behire Öğretmen çok geç geldi. Kemanları açıp reçinelerken işbaşı zili çaldı. Öğretmen özür diledi. Oysa ben sevinmişim. İşbaşı yapınca konuşmalarımız, Konyalı, Kaşık oyunu, Çiftetelli, Hidayet Öğretmenin oynadığı Rıza Tevfik Zeybeği ile Harmandalı, oyunları üstüne oldu. . Onlara şimdi bir de Timurağa eklendi. Timurağa’dan sonra oynanan bir oyun daha var ama onu tam anlayamadım. Kastamonuluların da oyunları varmış, iki oyundan söz etmişler. Bakalım, onları da öğreneceğiz.

Mustafa Güneri Öğretmen geldi, gülerek, “Masaları yarın tamamlıyoruz değil mi? ”diye sordu. Bugün tamamlayacağımızı söyleyince sevindi. Sili Usta izinli ayılmış, yarın geliyormuş, “Gelir gelmez yeni iş açacaktır!”dedi, gitti. Kaşık oyunu, Konyalı derken otuzuncu sırayı da çakıp bitirdik. Paydostan sonra oyuncuları bekledim, nedense gelmediler. Çadıra girip az az basarak çalıştım. Arkadaşlar geldi, onlar beni dinlemeye gelmişler. Oysa ben rahatsız olacaklarını düşünerek, omuzlarımın ağrıdığını söyleyip akordiyonu bıraktım. Çeşme yanına indik. Konuklar bugün geç iş bırakmış. Atölye yeri hazırlıyorlarmış. Atölye yeri deyince biz geçici tahta baraka sandık. Oysa onlar, dübedüz derin temelli, betonlu taş duvarlar üstüne kurulacak bina yapıyorlarmış. Öteki ekipler de ilerde değişik işlerde kullanılacak böyle iki küçük bina inşaatine başlamışlar. Akşam yemeğinde, genellikle konukların neşesinden, oyunlarından söz edildi. Yermekten sonra konuklardan bir grup bizim çadıra geldi. Kayseri, Pazarören’den Veli, Kastamonu –Gölköy’den Abdullah, Kars-Cılavuz’dan Osman, beni aramışlar:

-Akordiyon çaldığın için seni aradık 2. sınıftaki arkadaşlarınız senin adını verdiler, cumartesi akşamı için bir program yapalım!

Bu öneriyi ben sınıf arkadaşlarıma götürdüm. Arkadaşlar, Ahmet Güner’le Yusuf Asıl’ı bana yardımcı olarak önerdiler. Yusuf Asıl’la Ahmet Güner de 2. sınıflardaki tanıdıklarını çağırdılar. Ali Ergin, Rafet Topuz, Musa Güner, Recep Türköz, Tevfik Uğurlu, Hasan Gülümser, Hasan Çetin toplanıp bir taslak hazırladılar. Daha önceki toplantılar için hazırlanmış konuşmalardan, şiirlerden , şarkılardan bir seçme yaptılar, Sami Akıncı konuşma yapacak, Tevfik Uğurlu bir fıkra anlatacak, Ahmet Güner Edirne köprüsünü, Ali Ergin-Musa Güner dört türkü okuyacak (Maya Dağı-Saray Burnu-Çubuğum yok aman-Üsküdar) Hasan Çetin, bağlama çalacak, ben iki parça çalacağım. Yakup Tanrıkulu, Mehmet Özeren, Rafet Kurşun, Naci Aydın, Hasan Bozkurt, Hasan Gülümser, İsmet Özcan, İsmet Yanar, (Başka katılacaklarla) Trakya oyununu oynayacaklar. Ayrıca Recep Türköz’le Hasan Gülümser kız arkadaşlarıyla konuşup onların da iki ya da üç şarkı söylemelerini ayarlayacak. Yapılan tasarıyı arkadaşlar çok beğendi. Yalnız Halil Basutçu arkadaşlara:

-Hadi gene idare ettiniz, hiç birinizin en ufak bir katkısı olmayacak, bari iyi dinlenin, pazar günü bir önceki akşamın kusurlarını sayıp dökerken çok yorulacaksınız! dedi. Sami Akıncı’ya ne konuşacağı soruldu. Sami Akıncı:

-Okulumuzun dört kez göç ettiğini, bunun üzüntüsünü çektiğimizi, üzüntülü zamanımızda bize katılarak, neşe aşıladıkları, bu nedenle iş yardımları ölçüsünde sevinç gücümüzü artırdıklarını anlatıp, teşekkür edeceğim! dedi. Sami Akıncı'nın düşüncesi tüm arkadaşlarca paylaşıldı. Uygulanması tasarlanan tanışma gecesi programından herkes hoşnut oldu. Konuşmalar kesilip sessizlikle dönüşürken, baştan beri sessiz duran Ali Güleren:

-Demek şimdi Kakava olacak ha? deyip gülünce. Mehmet Yücel:

-Kakavadan önce sen gene kakavanlığını ilan ettin! dedi. Herkes güldü. Sami Akıncı başta olmak üzere bir çok arkadaş:

-Ali Aga, bu kez bir şeyleri hak ettin! dediler. Ali gülerek:

-Siz öyle diyorsanız öyledir! deyip sustu. Konuşmaların havası birden değişti; kakava ile kakavan, salak ile malak, sarımsak ile sarsak, türü sözlerin ilişkileri üzerine konuşmalar, gülüşmeler sürerken yatma zamanını getirmişiz, nöbetçi öğrenciler uyardı.

Yatınca, Hüseyin Serin sordu:

-Bu akşam kızlarla konuşan yok mu? Mehmet Yücel yanıtladı:

-Bırakın şu kalçan ağızlılığı, kızlarla kim ne zaman konuştu ki? diye sordu. İsmet, bana seslendi:

-Dayı sana laf atılıyor! Ben de ortaya söyledim:

-Her koyun kendi bacağından asılırmış, kimin ne yaptığı bir başkasını ilgilendirmez. Birileri kızın haberi bile olmadan sahiplenirken susanlar, gidip kızlarla konuşanlara ne hakla laf atacaklar ki? diye sordum. Hiç ses çıkmadı. Mustafa Saatçı bir süre sonra öksürdü. Az sonra onu İsmet izledi, iki kez öksürdü. Öksürüklerin nedenlerini pek anlamadım ama işin içinde İsmet olduğundan kötüye de yormadım. Aklım gene Kırmızı ve Siyah kitabına takıldı. Mathilde, o güzel dal gibi uzun boylu güzel kız daha akıllı davranıp, kararsız, kararsız olduğu ölçüde kurnaz papaza neden bağlandı? Giderek Julien’e de acımaya başladım. Eline güzel güzel olanaklar geçmişken, annesi yaşındaki kadının arkasına neden takıldı? En sonunda da kitabın yazarını düşündüm; Stendhall, kitabın kahramanlarını neden böyle kötü duruma soktu? Julien’le Mathilde evlenip doğacak çocuklarıyla mutlu olarak yaşasalardı, roman daha çok sevilmez miydi? Kitabın adını düşündüm: Başlangıçta Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai(Mavi) ile Siyah’ında olduğu gibi bu kitabın da belli nesnelerden esinlenerek ad alacağını sanmıştım. Oysa öyle bir açıklık göremedim. Kırmızının kandan, siyahında Güzel Mathilde’nin yas kılığından olduğu belli oluyor, Mathilde’nin daha önce takındığı bir siyah kurdele de ad konusunda bir uyarı olabilirdi diye düşündüm ama hemen yakınında bir kırmızı kullanılmadığı için kurdeleyi kitabın adıyla ilişkilendirmedim. Kısacası kitabın adını, içeriğiyle pek uyuşturamadım. Bence romanın baş kişisi Julien’dir. Gerçekten Julien’se kitabın adı, Julien’i çağrıştırmalıydı. Adda Julien geçmese bile onun davranışlarını anımsatacak türden bir ad olabilirdi. Örneğin, Doyumsuz Aşk, Kararsız Aşık. Yarım Kalan Düşler. Yanlış Aşk, Aşk ve Gurur, Aşk Bölünmez…vb. gibi adlar verilebilirdi. Ayrıca “Dengi Dengine!” diyerek okuyucuyu daha uyarıcı bir adla karşı karşıya bırakmak da düşünülebilirdi. .

 

19 Haziran 1941 Perşembe…

 

Orhan, ”Guten Tag!”dedikten sonra, ”Sehr schön Heute!” dedi. Türkçe olarak doğru ama Almanca böyle mi? deyip düşündük. Geçen gün 20 kadar söz seçip cümleler yapacaktık. Sözcükleri seçtik ama çalışma yarım kaldı. Sili Ustaya Almanca “Hoş geldin!”demeyi düşündük. “Nasıl diyeceğiz? ”önce demeli miyiz? Ya sinirlenirse? Vazgeçtik. Kahvaltıda bir değişiklik olduğunu hemen anladık; Konuk grupların masalarında Öğretmenleri yanında bizim Öğretmenlerden kimseler vardı. Bunun için olacak onlardan çıt çıkmıyordu. Onların sessizliği bizim arkadaşları da etkilemiş. Bunu önce anlayamadığımızdan yorumlar yapıldı. “Bizim Öğretmenler gürültüden yakınmışlar, Okul Müdürü de “Gidin masalarında oturun!”demiş. Bu yoruma bizim grup inandı. Ders öncesi bu konuşuldu. Sami Akıncı sonunda bu yoruma karşı çıktı; Okul Müdürü böyle söylemişse bizim Öğretmenlerin gidip onların masalarına oturması doğru değildir, bunu bizim öğretmenlerimiz yapmaz, bu bir nezaketsizlik olur! dedi. Ben karşı olmadım ama Sami’nin sözünü de önce pek iyi anlamadım. Karşı çıkanlar olunca bu kez Sami sözlerini tekrarladı; Öğretmenler, kendi meslektaşlarına karşı öyle bir duruma girmezler, Öğretmenleri susarken konuşan öğrenci olsa bizim Öğretmenler konuşan öğrenciye “Sus” mu diyecek? diye sordu. Arkasından da “İşte bu nezaketsizliktir!”dedi. Sami sözünü bitirirken Selçuk Korol Öğretmen dersliğe girdi. Selçuk Öğretmen “Günaydın!”dedikten sonra, Yanlış geldiğimi sanmayın, bilerek geldim, siz ders çalışacaksınız, ben de aranızda dinleneceğim! dedi. . Öğretmen gülerek Bekir Temuçin’e Edirneli hemşerim, senin Türkçen iyi olmalı, benim cümlemin anlamını açıklar mısın? diye sordu. Bekir az durakladı, kalktı cümleyi tahtaya yazdı. “Biz derslerimizi çalışacağız, siz de arka sıralardan birine oturup dinleneceksiniz, yani yorucu bir iş yapmayacaksınız! dedi. Selçuk Öğretmen, “Aferin Edirneli hemşerim!” der demez Sami Akıncı ile İsmet Yanar parmak kaldırdı. Selçuk Öğretmen parmaklara baktı, kendi kendine konuşur gibi, “Biri Edirneli biri Kırklarelili; hadi bu kez Kırklarelili konuşsun dedi, İsmet’e döndü. İsmet, birden toparlayamadı ama dinlenmeyi iyi anladığını göstermişti. Birileri bir şeyler söyler, bir şeyler söyleyenin karşısında birileri olursa onlar dinleyici durumundadırlar. Biri söyler ötekiler de söyleyeni dinler; söyleten söyleyici, dinleyenlerde dinlenici olurlar. İşte sizi dinleyenler, sizin dinleyicileriniz olurSiz bir dinletici onlar dinleyici aynı zamanda siz bir söyleyen kişsiniz. Size söyleyen kişi dendiği gibi. Size dinleten ya da dinlenen kişi de denmektedir. Siz bir başka yerde konuşmuşsanız, dinleyicileriniz sizi orada dinlemiştir. Bu kez bizim aramızda konuşacaksınız, dinleyicileriniz de sizi burada dinleyecekler. ! İsmet sözünü bitirememişti Sami Akıncı hızla parmağını kaldırı. Öğretmen o tarafa bakınca Sami, Bunu anlamdan çok dilbilgisi açısındanyanıtlayabiliriz! dedi. Öğretmen, İsmet’eİsmet , dosdoğru söyledin, yanlış söylediğin için değil bir başka yoldan da üstünde durulacağına olanak sağladığı için arkadaşını dinleyelim, sonra gene devam ederiz! dedi. Sami, Dinlemek gibi dinlenmek de bir mastardır. Burada yapılan bir iş vardır. Ancak burada yapılan işi başkası değil özne kendisi yapmaktadır. Burada bir kendine dönüş durumu vardır. Bence bu açıdan üstünde durulsa daha yerinde olur. İsmet arkadaşın anlattıkları da doğrudur ama, gerçekte uygulama olanağı olmayan bir savdır. Biz çalışırken aramızda siz konuşmayacağınıza göre, hele biz çalışırken çevremizde dinleyici olamayacağına göre siz, apaçık aramızda oturacak, bir iş yapmayacak yorgunluğunuzu gidereceksiniz!”dedi. Öğretmen İsmet’e baktı. İsmet, omuzlarını oynatarak: Arkadaş haklı, ben dilbilgisi açısından düşünmedim, açıkçası arkadaşın anlattığını da tam olarak bilmiyorum! Öğretmen iki arkadaşa da teşekkür etti. Bu kez de gülerek “Bilgiçler içinde dinlenmek çok zormuş!”dedi. Tam 15 Hüseyin’in önünde duruyordu, başını eğdi, Hüseyin’e sordu. Hüseyin böyle bir soru beklemiyordu. Ayrıca böyle tepeden inme sorularak yanıt vermekte her zaman zorlanıyordu. Gene öyle oldu: Bilgiçler için onların arasında dinlenemez, dinlenmek için sakin yerler gerekir!” deyince Öğretmen, “Oooohhh, ne alaaa! insanların işi kuytulara çekilip kestirmek!”dedi. Hepimizi kapsayacak bir bakışla süzdükten sonra:

-Sizin aranızda benim dinlenmem olası değil, en iyisi siz birbirinize bilgiçlik taslayın, ben de gidip bir tenhada dinleneyim! . Sami Akıncı’ya eğilerek “Sen buna ne demiştin, ne demiştin ne”diye sordu. Sami “Öznenin kendine dönüşü!”deyince, Öğretmen “Özümü dinlendireyim!”deyip gene geleceğini, bizimle rahat konuşup anlaştığını söyleyerek ayrıldı. Selçuk Öğretmen gidince arkadaşlar, boş geçen Türkçe dersine Selçuk Öğretmenin gelmesi için Okul Müdürlüğüne başvurma önerisinde bulunanlar oldu. Ancak çoğunluk:

- Çoban Mehmet’i biz Müdür yerine koymadığımıza göre onun kapısını çalmamız doğru olmaz! denince konu ortada kalır gibi oldu. Bu kez de ben:

- Hüsnü Baykoca Öğretmene anlatırız, o bize aracı olur! dedim. Böyle deyince bu iş için beni görevlendirdiler. Hüsnü Baykoca Öğretmen izinli gitmişti, yeni geldi, hemen gideceğime söz verdim.

Öğle yemeğine oldukça olumlu duygularla gittik. Bu kez masa başlarına Öğretmenler karışık oturdular. Bizim masa başında Kars-Cılavuz Öğretmeni, onların masasında Namık Ergin Öğretmen oturuyordu.

Burada kaldı. Orhan’la Sili Usta için Almanca söz tasarlarken Ali Yılmaz Öğretmen geldi, ”Bugün bana yardım edeceksiniz diyerek, bizi saydı, ”İki eksik!”deyip sordu, iki arkadaş nöbetçiydi. Toplanıp yola çıktık. Yol boyunca kimse konuşmadı, hiç kimse de Ali Yılamaz Öğretmene bir soru sormadı. Gide gide, pazar günleri yıkandığımız göllerin yanına gittik. Bu kez de düş kırıklığına uğradık. Tam yıkandığımız yerde Hüsnü Baykoca Öğretmen duruyordu. Bizi çok sevecen bir yüzle karşıladı, çoktandır görmediği için özlediğini söyledi. Sonra da Ali Yılmaz Öğretmene dönerek bir şeyler anlattı, elleriyle bir yerler gösterdi. Adımlar atıldı, Öğretmenler kendi aralarında bir süre daha konuştuktan sonra Ali Yılmaz Öğretmen Salih Baydemir’le Hasan Üner’e Hüsnü Baykoca Öğretmenle gitmelerini söyledi. Onlar gidince durum anlaşıldı. Buraya bir çadır banyo yapılacakmış. İsteyince Öğretmen aileleri, çocuklarıyla gelip burada oturacaklarmış. Öğretmen bize, bilmediğimizi sanarak, oranın dinlendirici olduğunu söyledi. Doğal olarak gülümsedik. Bu kez Öğretmen sordu, ”Neden güldünüz, yanlış bir söz mü söyledim? ”dedi. Gene gülümseyince bu kez Öğretmen biraz kuşkuyla yüzlerimize baktı, parmağıyla beni göstererek, “Sen söyle, neden güldün? ” dedi. Ben de anlattım:

-Biz buraya bir aydan beri her pazar günü gelip yıkanıyoruz. Kimse bilmiyor, diye de seviniyorduk. Şimdi bu sevincimizin bittiğini anladık, o nedenle bir birimize bakışıyoruz! Ali Yılmaz Öğretmen:

-Be birader bunu açıkça söyleseydiniz ya! dedi ama, bu kez de o gülmeye başladı. . Az sonra da, “üzülmeyin ben Baykoca babaya söylerim, haftanın bir gününü size ayırtırız, öğle paydosunda gene gelirsiniz. Zaten yakın zamanlar tüm işlerimiz buralarda olacak!” dedi. Ali Yılmaz Öğretmen bir taş üstüne oturduktan sonra ellerini bir birine burarak “Bak sen, siz gariplerin bir küçük sevincinizi bile elinizden alıyoruz, hem de gene sizin ellerinizle bozuyoruz!”dedi. Ne düşündüyse, ”Aldırmayın çocuklar, biz şimdi, arkadaşlarınız gelene dek şurasını düzeltelim !”deyip dere kenarından taş aldı, çukurluğa attı. Biz de yanlara yığılmış taşları alıp çukurları doldurduk. Bir süre sonra arkadaşlar iki kağnı ile geldi. Çadırlar, kazıklar hazırmış indirip kurmaya başladık. Bir yandan da taş dolguların üstüne kum yığdık. Çadırları yukarı set üstüne kurduk. Çadırlardan kuma inmek için uzunca bir aralık var, Kazarak bir de merdiven hazırladık. Paydos edip dönerken ben, “Arkadaşların verdiği görevi yapmayacağım!”dedim. Arkadaşlar unutmuş “Ne görevi? dediler. ”Türkçe dersimize Selçuk Öğretmenin gelmesini, Hüsnü Baykoca'ya söyleyecektim, bencil adam bizim göllerimizi aldı!”dedim. “Bencil Adam”sözüm beğenildi, yol boyunca gülüşerek, derslik çadırımıza döndük. Olayı öğrenince öteki arkadaşlar da üzüldüler. Birileri de yeni öneri getirdi, Lalabel deresinde öyle yerler vardır, biraz daha yürüyüp bulalım. Birileri ise işi şaklabanlığa döktü:

-Değişik kılıklara girip öğretmen ailelerini korkutalım. ! Bu şaka benimsenmedi. Öğretmen aileleri, öğretmenlerle gider. Öğretmenler böyle saçmalığı yutar mı? diye soranlar oldu. Bir kısım arkadaş da dağa çıkalım, su gelen kaynakların yukarısında çok su varmış. Halil Basutçu arkadaşları uyardı:

-Siz gezip tozmayı düşlüyorsunuz, yakında inşaatlar başlayacak, şimdiki kadar zamanımız alacak mı? Kepiri unuttunuz mu? O zaman, şimdiki gibi yıkanmayı, gezmeyi düşünüyor muydunuz? Kadir Pekgöz, Yakup Tanrıkulu, Ahmet Güner Halil Basutçu’ya yanıt verdiler:

-Orada böyle akar su yoktu. “Ergene vardı!”diye bağıranlar oldu. Bu kez de Ergene’nın uzaklığı tartışması başladı. Lalabel deresi ile Hasanoğlan arası mı daha uzak yoksa Kepirtepe ile Ergene arası mı? Ben, “Eşit uzaklığı” savundum. Bana gülenler oldu. Ancak yanılmış olsam bile benim gibi, görüşünü kesin olarak ortaya koyan çıkmadı. Tartışma yeni yeni konuların ortaya gelmesine neden oldu, giderek Kepirtepe’ye dönüp dönemeyeceğimiz varsayımlarına dönüştü. Sonunda genel bir üzüntüye saplanıldı. “Burada kalıp okulu burada bitirirsek. Ankara köylerine mi atanacağız? Arkadaşların çoğu, bu olasılığa karşı durdu. Hilmi Altınsoy birden “Anaaaa, bu da mı gelecekti başımıza!”diye bir çığlık attı. İdris, Yusuf, Yakup, İsmet okulu bitirince kaçmaya karar verdiler. Sami Akıncı bir başka öneride bulundu: “Nasıl olsa Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i tanıdık, ona gider, bizi okulumuza göndermesini isteriz!” Bu öneri olumlu bulundu, “Gitmeye gerek yok nasıl olsa o gene gelecek, geleceğini kendisi söylemişti, o zaman söyleriz!”dendi. Kendi kendimize, ileri geri konuşarak bozduğumuz sinirlerimizi gene kendimiz düzelttik. Hasan Ali Yücel bizi bu üzüntüden kurtaracak! Yemekten sonra Reşat Tekinay Öğretmenin verdiği ödevi yaptım. Daha doğrusu herkes birkaç söz toplamış, ortaya getirince ödevler kendiliğinden yapılmış oldu. Köyün nüfusu, tarihi, gelir durumu, okul durumu, su durumu, neler ekildiği v. b. Arkadaşlar konuşurken kurulacak okulun yerinden söz edildi. 10. 000 m2. Alpullu’da okurken okul yeri arandığı söylenmişti. Tatile gittiğimde köylüler bana takılıyorlardı: Sizin okulu bizim köye kursunlar, Papazın Tarlası denilen kepir tarla okul için uygundur!”diyorlardı. Onlar bunu takılmak için diyordu, biliyorum ama, şimdi düşününce çok uygun bir yer seçtiklerini, Papazın tarlası denilen yeri, Kepirtepe’den de Hasanoğlan’daki yerden de okul kurmaya daha uygun. Orman içinde, çok verimli toprak, suyu bol, Edirne-İstanbul yoluna 10 km, . Babaeski’ye 15 km. , Lüleburgaz’a 15km. Kırklareli’ye 20 Kavakder Kumrular , Hamitabat, Çeşmekolu, Erikleryurdu köylerine 5’er km. uzaklıkta, cetvelle çizilmişçesine de bu köylerin tam ortalarında bir yer. Ayrıca Alpullu şeker fabrikası ile Sarımsaklı, Türkgeldi gibi büyük Devlet çiftliklerine de 10 km. uzaklıkta. Olduğu gibi Edirne’ye de 60 km . Kısacası şimdiki yerine göre olağanüstü elverişli bir yer. . Tren yolu ise şimdiki Kepirtepe’nin Lüleburgaz istasyonu uzaklığında Hem Alpullu hem Babaeski hem de Kavaklı istasyonları bulunmaktadır. Kepirtepe’yi yer olarak seçen komisyonda bizim köyü çok iyi bilen İlhan Görkey, Hüsnü Baykoca, Yalçın Bilguvar bulunmuş, burasını önermemelerine şaşıyorum. Hüsnü Baykoca Öğretmene bunu soracağım. Bunu Kepirtepe’deyken nedense düşünememişim. Hasanoğlan’ı görünce daha iyi değerlendirebiliyorum. Hasanoğlan’da kurulacak okulun yeri için ”Çok elverişli!” diye konuşanlar duyuyorum. Belki bu çevre içinde çok elverişli ama çıplak dağların ortasında. Yeşillik denilen yerler de ara ara bizim Kel Hüseyin’in kafası gibi öbek öbek el içi gibi yeşillik kümeleri. Onlar da seyrek seyrek. . Dağların ortasında, çevreye bakınca belli oluyor. Karşıda Elma Dağları, arkada, Hasan Dağları, İdris Dağları, Kuzeğ Doğudakiler de Lalabel dağlarıymış. Bunların başka adı da varmış ama ben öğrenemedim. Batıdakilerin de adları varmış. İdris dağının yüksekliği 2000 metreymiş. . Buna önce şaştım: Istrancaların en yüksek tepesi için 1000 metre diyorlardı. Orası buradan çok yüksek görünürdü. Oysa burası pek öyle yüksek durmuyor. Öğretmen açıklama yapınca anladım: Burada sıradağlar yüksek olduğu için İdris dağının onlardan farkı azmış. Oysa Istrancalarda yandaki tepeler çok alçak olduklarından fark fazla görünüyormuş. Ayrıca Ankara çevrelerinin denizden yüksekliği Istranca dağlarından daha yüksek olduğundan görüntüler farklı oluyormuş. Bunları tam olarak kavrayamasam da doğru olduklarına inandım. Hepsinden iyisi, Trakya’nın yeşilliyi, yollarının düzlüğü, gidilecek yerlere kısalığı bence güzel. Buradan Ankara’ya 35 km. Arada belli bir yer yok, bir iki istasyon binası var. Oysa Lüleburgaz-Babaeski ya da Çorlu araları da 35 km. ama aralarda güzel köyler, bağlar bahçeler vardır. Muratlı, Alpullu gibi güzel beldeler vardır. Hasanoğlan köyünde 2500 insan yaşamasına karşın okulun hala 3. sınıf olmasına da ayrıca şaştım. İsmet’in köyünde 2000 kişi yaşıyor ama, orası on yıllardır 5. sınıflı. Bunları düşünürken köyümü özlediğimi anladım. Papazın tarlası denilen yer aslında, şimdiki Çeşmekolu, Kumrular, Erikleryurdu köylerinin arasında Yeni Çiftlik adlı bir Rum köyü varmış. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra o köy Yunanistan’a göçmüş. Söz konusu köye göçmen yerleştirilmeyince toprakları komşu üç köy tarafından bölüşülmüş. Ancak kaldırılan köyün en seçkin yerinde bulunan sanırım kilise toprakları, ki bunlar kilise yerine Papazın yeri olarak alılıyormuş. Çok verimli olan bu yerleri çevre köyler paylaşamamış, hazine yeri olarak kalmış, üç köyün ortak merası olarak kullanılmaya başlanmış. Mera olarak kardeşçe kullanılmasına karşın genç kuşaklar zaman zaman konuyu ortaya getirmiş, köyler arasında kavgalara neden olmuştur. Son senelerde bizim köyün ağır basması sonunda genel olarak bizim köyün merası içinde sayılmaya başlanmışsa da, sınır aşmaların da önü alınamamıştır. Bu nedenle bizim köylüler bu şakayı ortaya getirmişlerdir. Bu şaka bana söylendiğinde çok sinirlenmiştim. Sanırım bunu konuşanlara da haksız sözler söylemişti, aklımca okulumu savunmuştum. Oysa bu sözlerden sonra, son değişikle 3 kez olmuş oradan oraya taşındık. Bunun savunulacak bir tarafını olduğunu bugün göremiyorum. Köye gittiğimde konu açılsa söyleyecek bir sözüm olmayacak. Savaş mavaş var, anladık ama, sık sık yerinden edilmek de kolay savunulacak bir olay değil.

 

20 Haziran 1941 Cuma …

 

“Son dersimiz!” diyen birine birkaç yanıt birden verilince başlayan tartışma içinde uyandım. Mehmet Yücel “Son dersimiz!”deyince İsmet Yanar, ”Senin için son ders ama bizim için son değil, arkadaşların yarısı daha bir hafta ders yapacağına göre, buna son ders demeye hakkın yok!”diye çıkışmış. Son ders sözü aynı sınıfta olanların hepsi için geçerli, öyleyse bu söz doğru değil!”diye tartışma giderek kızıştı. Mehmet Yücel, şakacı olduğu ölçüde uyumlu bir arkadaş, sözünü düzeltti:

-Benim derslerim bugün bitiyor, bazı arkadaşlarımın da haftaya bitecek! Arkasından da:

-İsmet bunun böyle olduğunu anladı ama inadım inat tarafına geldi, işi uzattı! diyeedi. O sıra yanına İsmet geldi, bir birine sarılıp dışarı çıktılar. Sözlerinden kavga beklediği anlaşılan Hüseyin Serin:

-Ne adamlar yahu, kavgaya hazırlanıyorlar, birden vazgeçip bir birlerine sarılıyorlar! deyince Sami Akıncı:

-En iyisini yapıyorlar, hepimiz onları örnek almalıyız! Arkadaşlardan gülenler oldu. Yusuf Asıl:

-Sami Akıncı’nın önce atışıp sonra kavgadan çekindiğinin nedenini şimdi anladım! Bu kez hepimiz güldük, çünkü Sami Akıncı üç yıllık beraberliğimiz içinde hiç kimse ile böylesi bir tartışmaya girmemişti. Onun başkalarını kışkırttığı söylenip duruyordu ama kendisi tartışmaz, tartışıya dönüşen konuşmalardan kaçınır. Bu nedenle söylediği söz ilgi çekti.

Kahvaltıda Sili Usta Mustafa Güneri Öğretmene, iki elinin avuçlarını bir birine karşı paralel masaya kaldırıp indirerek bir şeş anlatıyordu. Uzun süre ellerini masaya vurdu. Orhan’la olası işleri düşünüp, hangisini anlattığını anlamaya çalıştık. Orhan, ”Beton kalıp, döşemeyi anlatıyor, dedi. Abdullah Erçetin gülerek :

-İstiklal Marşı’nın nasıl yönetileceğini gösteriyor! deyince hepimiz güldük. Özellikle benim hoşuma gitti. Behire Bil Öğretmenin marş yönetirken el sallayışına hep takılıyordum. Abdullah’ın sözünü bahane ederekonu ortaya getirdim. Adem Gürçağlayan Öğretmen , Ahmet Gürsel Öğretmen, Hidayet Gülen Öğretmenler hep ellerini açıp parmaklarını oynatarak yönetiyordu. Behire Bil Öğretmense beş parmağını toplayıp bize gösterir gibi oynatıyor!”deyince bu kez de İdris Destan:

-Sahi, ben bunu sormak istedim ama utandım; bize müzik dersine gelenler Gerçek Müzik dersi Öğretmeni değildi belki bilmiyorlardı, diye düşündüm, sustum. Bunun doğrusu hangisi? Bekir Temuçin İdris Destan’a:

-Sen sor oğlum, Behire Öğretmenden en çok aferini sen alıyorsun!”

Sili Ustanın elleri unutuldu, bu kez marş yönetme tartışmaları yaparak okul önüne çıktık. ”Reşat Tekinay Öğretmen geliyor!”diye bir ses duyunca dersliğe koştuk. Az sonra Öğretmen gerçekten geldi. Önce ödevleri sordu. Arkadaşlar, ödev kağıtlarını çıkarınca Öğretmen, ”Yok yok, ödevleri şimdi toplamayacağım; önce derslikte üstünde genel olarak konuşalım gerekirse bazılarınızın ödevlerini isteyeceğim!”deyip 78 Hüsnü Yalçın’ı kaldırdı. Köyün nüfüsunu, tren yoluna olan uzaklığını sordu. Hüsnü hazırlanmış, doğru yanıtlayınca. Öğretmen”İşte bu kadar, kalkıp köy danalarını da sayacak değiliz ya!”deyip 76 Arif Kalkan’a geçti. Ona da tek soru sordu, ”Köy okulu kaç sınıflıdır? ”Okulun 3 sınıflı olduğunu hepimiz biliyorduk. Arif duraksamadan söyledi. Bu kez 4 Mehmet Aygün’e sordu. ”Dikkat ettin mi, köyde kaç kiremitli bina var? ”Mehmet az düşündü, ”Üç deyip saydı. Cami, okul, Muhtar odası! Oturduğum sıra tam öğretmenin karşısındaydı, beni kaldıracağını anlamış gibi hazırdım. İşaret edince kalktım. Öğretmen gülerek:

-“Yeter bu kadar değil mi? ”dedi. Anlayamadım, biraz garipseyerek baktım. Öğretmen:

-Dokuz soru sordum hepsi olumlu olarak yanıtlandı, onuncu soruyu da sana sordum, doğru yanıtlarsan, şeytanın ayağını kıracağız, on soruya on doğru yanıt, çabuk söyle tamam mı?” diye biraz hızlıca söyleyince ben de:

- Yeter Öğretmenim, dedim! Öğretmen:

-Ah şöyle, on soruya on yanıtla şeytanın ayağını kırdık! diye aynı sözü tekrarladı. Öğretmen, bu kez de:

-Yürümek isterseniz Hasan Dere’ye bir gezi yapalım! Arkadaşlar istediler. Ankara yolundan batıya yönelip oldukça kırlık yerlerden dağların daha açık görülebildiği bir açıklığa gittik. Öğretmen, köylülerden topladığı bilgileri bize aktardı. Dağların doruğunda çok çok eskilerden kalma yollar varmış. Dağlarda çok savaşlar olmuş. Öğretmen böyle söyleyince, savaşları sorduk:

-Hangi savaşlar? Öğretmen gülerek,

-Çocuklar, ben size tarih dersi anlatmıyorum, ben köylülerden dinlediklerimi anlatıyorum, doğruluk derecelerini ilerde derslerimizde irdeleyeceğiz. Burada doğup büyüyen insanlar bunları dinleyerek büyüyüp yaşıyor, çocuklarına da bunları anlatıyorlar. Biz önce onların bildikleri öğrenelim, sonra da doğrusu öğrenip onlara farkları anlatacağız. Ancak doğruyu da kolay bulacağımızı sanmıyorum. Şimdi benim anlattıklarımı benim bilgilerim olarak değil duyduklarım olarak algılayın. Örneğin ben sordum:

-Burada hangi savaş oldu? verilen yanıt:

-Rus-Osmanlı savaşı. Bildiğim kadarıyla Rus-Osmanlı savaşlarının hiç birisi buraya dek sarkmadı. Ruslar en fazla 1828’de Erzurum’a, 1877-78'de Kars'a, 1915’lerde de Erzincan dolaylarına dek gelebildi, sonra da geri döndüler. Biz çönce bunların doğrusunu öğreneceğiz! Öğretmen konuyu değiştirdi, kendi öğrenciliğinde de bize yapıldığı gibi bu konulara hiç değinilmiyormuş, biz çok şanslıymışız. Örneğin Öğretmen Edirne’de okurken Edirne tarihi ya da coğrafyasıyla hiç ilgilenmemiş; bunlara değgin sorular da sorulmamış. Edirne tarihi ile ilgili bayram törenlerinde bir yaşlı gelip bir şeyler anlatıyormuş ama onların bir kulağından girip bir kulağından çıkıyormuş. Arkadaşımız Hüsnü Yalçın yavaşça o yaşlının adını fısıldadı:

-Osman Nuri Peremeci! Öğretmen bunu duyunca, sesini yükselterek:

-Aa, evet, evet Osman Nuri Peremeci’ydi galiba; bakın sizler bunu da bilebiliyorsunuz! Reşat Terkinay Öğretmen içimizden bazı arkadaşları daha çok sevdiğini açık açık belli ediyor. Bunlardan biri de Mehmet Yücel. Arkadaşımız ortaokulda okuduğu için çoğumuza göre daha anlaşılır sorular sorabiliyor. Sanırım bundan dolayı Reşat Öğretmen Mehmet Yücel parmak kaldırınca “Buyur, Mehmet Yücel!” bile diyor. En çok soru soranlardan biri benim; bir kez bile bana “Buyur”demedi. Ya ne var? ya da gene ne var? Çok ender olarak da sor bakalım!”deyip bekliyor. Az önce de Mehmet Yücel arkadaşımız Öğretmene:

-Siz de yatılı okudunuz, ders dışı zamanlarınız nasıl geçiyordu? ”diye sordu. Öğretmen gülerek:

-O zamanlar bize tüm zamanlar az geliyordu, bu yüzden ara ara dersleri bile kırıyorduk! diyerek sık sık anlattıklarına benzer olayları bir daha anlattı. Sonunda gene sözü, bizim şanslı olduğumuzu getirdi, boş şeyler arkasında koşmadığımızı, karınca kaderince dağarımıza bilgiler yerleştirdiğimizi anlattı.

Mehmet Yücel’in sabah kalkınca “Son dersimiz!”dediği bu dersimiz, söylendiği gibi dersler bu hafta kesilirse gerçekten son dersimiz olacak. Fettah Biricik:

-Yazık, bu son derste nedense okul müdürünün baldızı Nurefşan’la olan aşkından söz etmedi, konuştuklarımızı duydu mu yoksa? deyince. Arkadaşlar hep bir ağızdan:

-Sen söylemedinse kimse söylememiştir!” diyerek tepki gösterdiler. Ders süresince devam eden sessizlik birden bozuldu; huylu-huysuz, o sensin, sesi geliyor! Türü sözler yankılandı.

Az gecikerek yemeğe girdik. Hayret ettik, Çoban Mehmet yemeğe gelmiş. Hüsnü Baykoca Öğretmenle Mustafa Güneri arasında oturuyor. Arkadaşlar karşılaştırma yapıp gülüyorlar. Hüsnü Baykoca Öğretmenin başı büyük ama yüzü geniş, arkaya basık gibi. Çoban Mehmet’inse kulaklarından basık. Kafalar aynı büyüklükte olmasına karşın birinin yüzü geniş, ötekinin dar. Hüsnü Baykoca konuşurken, gülerken yayılır gibi oluyor. Çoban Mehmet ise gülerken ağzını sıkıyormuş gibi yapıyor. Sanırım o yüzden kahkahayla gülemiyor. Hüsnü Baykoca etrafı çınlatırken Çoban Mehmet’in sesi duyulmuyor. Mustafa Güneri ise ikisinden de farklı, gözlüklerinin arkasına çekilmiş olan gözleri, onlar konuşurken başka şeyler görüyor gibi, yüz gülümsüyor ama söylenenlere değil de niçin söylendiklerine güler gibi…Reşat Tekinay Öğretmen Behire Öğretmenin yanına oturdu. Arkadaşlar, özellikle Mustafa Saatçı, İsmet, Mehmet Aygün fısıldaştılar:

-Bizimki Nurefşan’ı bugün neden anmadı? Nedeni buymuş, derken arkamızdan gelen Namık Ergin Öğretmen:

-Bana kadarcık yeriniz yok mu? ”deyince toparlanıp, masa başını boşalttık. Öğretmen oturunca konuşma konusu değişti. Namık Öğretmen önümüzdeki hafta düzenli şekilde kendi okul sahamızda çalışacağımızı anlattı:

-Önce Kepirtepe’deki gibi geçici atölye yeri yapacağız, arkasından da küçük binalar olarak yatakhanelere, dersliklere başlayacağız! Arkadaşlar, gelen konuk öğrenciler ne yapacak? diye sorunca Öğretmen:

-Onları genellikle kazma kürek işlerinde kullanmaya çalışacağız. Onlar ancak bunları yapabilirler. Onlar da bizim sonradan gelen yarım senelik 2. sınıflar gibi, atölyelerde hemen hemen hiç çalışmamışlar. “Acemi nalbant çoban eşeğinde öğrenirmiş!”derler, onlar da bizim burada bir şeyler öğrenirler inşallah! Bizim onlara fazla gereksinimimiz yok. Zaten başlarında gelen öğretmenlerin de çoğu atölye Öğretmeni değil, Beden Eğitiminden Tarım öğretmenine dek değişik daldan olanlar var. Namık Öğretmen Kepirtepe’den mektup almış, onu anlattı. Artezyen çalışmaları sürüyormuş, okul müdürü akşam sabah artezyen çalışmalarını izliyormuş. Bahçeler çok güzel yeşermiş, Salih Zeki Büyükaksoy, Naci Birkök, Besim İyitanır Öğretmenler bahçelerde çalışıyormuş. Okul Müdürümüz Nejat İdil, “Ankara’ya gelince uğrayacağım!”demiş. Çok sevindik. Öğretmeni dinlerken ayırdında olmadık, Hidayet Öğretmen yüksek sesle bağırdı, ”Ne o Kepirliler, yemeğe mi doymadınız yoksa söyleşiye mi? diye sordu. Namık Öğretmen “İkisine de doyduk!”deyip kalktı. . Az sonra tüm sınıf, Namık Öğretmenle okul yerine gittik. Mustafa Güneri Öğretmenle Sili Usta da geldi. Onlar kendi aralarında bir süre konuştular. Mustafa Güneri Öğretmen Namık Öğretmene:

-Namıkçığım, hayırlı olsun, uğurlu elinle ilk kazmayı vur, geçici meçici demeyelim, yapacaklarımız yıllarca kullanılabilir. Biz o niyetle çalışıyoruz. Planlar yaz sonuna dek gecikebilir. Yapacaklarımız içinde olası ki, bu kışı geçirebiliriz! deyip ayrıldı. Namık Öğretmen işaretler koydu, kazıklar çakılıp ipler çekildi, temel kazmaya başladık. Çalışırken nedense Namık Öğretmen bize hep Kepirtepe’deki çalışmalarımızı, Öğretmenlerimizi anımsattı, sorular sordu. 10 Kasım 1938 gününden 20 haziran 1941 Cuma gününe dek birlikte geçirdiğimiz önemli olayları anımsadık, anımsattık. Namık Öğretmen benim belleğimi güçlü bulduğunu söyledi ama asıl biz, tüm arkadaşlar Namık Öğretmenin belleğine şaştık: Bizim ortaklaşa anımsadığımız bir çok olayı Namık Öğretmen duraksamadan anımsayıp anlattı. Ben bir çoğunu yazdığımı söyleyince Öğretmen:

-Ben bunları işim gereği yazıyorum, zaman zaman da okuyorum, siz de ufak ufak notlar tutsanız kolay anımsarsınız! deyip günlük not tutma alışkanlığını kazanmamızı önerdi. . Uzun kenarı 18 metre olan bir binanın bir taraf temellini tamamladık. Öğretmen, ”Kalanını gelen ekiplerden biri yapacak!”deyince, Öğretmenin yüzüne baktım. Öğretmen gülerek “Ekip sözüne sende mi takıldın yoksa? ”dedi. Gelen konuklara, Milli Eğitim Bakanlığı yazılarında “Ekip”deniyormuş. Biz de bundan sonra Pazarören ekibi, Ladik ekibi, diyecekmişiz. ”Ekip sözünü duymuştum ama böyle bir grup adı olarak düşünmemiştim!”deyince Namık Öğretmen “Al benden de o kadar, bundan sonra biz de deriz, ”ekip sözü güzel bir söz!”Paydostan sonra derslikte, çalışırken yapılan konuşmalar bir kez daha tekrarlandı. Bu arada unutulduğu söylenen başka olaylarda baştan sona değişik belleklerin eklemesiyle ortaya getirildi. Yetersiz bulduğumuz Kepirtepe hepimizin gözünde tütüyormuş ama belli etmiyormuşuz. Bunu da söyledik. Bense kendi içimden, :

-Çok değil dün defterime yazdım: Bizim okul, Kepirtepe yerine bizim köydeki Papazın tarlasına kurulsaydı, daha iyi olacaktı! dedim. Kendi kendimi mi kararsız duruma sokuyorum acaba? Ama ben, okulu değil okul yerini eleştirmiştim…

İsmet, kitap okumaya karar vermiş; Dayı bana bir kitap ver! dedi. Ben de “Senin bir kitabın var zaten, al onu oku! Kırmızı ve Siyah verdim. Mehmet Yücel, İsmet’e takıldı: ”Sahiden okuyacak mısın? Yoksan dayın okumasın, diye mi alıyorsun? Ben, kitabı okuduğumu söyledim. Şaşkın şaşkın bakanlar oldu. Fettah Biricik kendini tutamadı, ortalığa konuştu:

-Yahu bu alem durmadan bir şeyler yapıyor, ben neden yapamıyorum? Yakup Tanrıkulu, yavaş bir sesle:

-Sen de büyütüyorsun!”demiş. Birden patırtı koptu. Arif Kalkan’la Sefer Tunca araya girdi. Olayın nedenini daha sonra öğrendik. Yakup Tanrıkulu:

-Sen de yeyip içip popo büyütüyorsun, bu yetmez mi? ”demişmiş. Fettah Biricik birden parladı, arkadaşların uyarıları sonunda sustu. İsmet’i özendirmek için ben de kitap okumaya karar verdim. Dersler kesileceğine göre rahat okuyacağımı sanıyorum. 2. sıflardan çocuklar geldi, ”Yarın gece gelen ekiplerle tanışma gecesi yapılacak, hazırlıkları sordular. Sami Akıncı konuşma hazırlamış, Ahmet Güner’in türküsü, benim çalacağım iki parça hazır. Onlar da hazırlıklarını söylediler. Bizim arkadaşlar onlara gelenlerle ilişkilerini sordular. İlişkileri çok iyi imiş. ”İyi anlaşıyoruz!”dediler. Biz onlardan biraz uzağız. Önce yatak çadırımız onlardan ayrı yerde. Gene derslik çadırımız onlardan uzakta. Biraz da biz bir üst sınıfta olmamız nedeniyle onları küçümsüyoruz, ya da onlar bizi öğle değerlendiriyor. Bu nedenle kaynaştığımız söylenemez. Kaynaşmak bir yana bir kaçı dışında selamlaşmıyoruz bile. Onlar gidince Sami Akıncı yazısını okudu; Edirne’de başlayan okulumuzun, buraya gelişine dek kısa bir tanıtma. Sami hem iyi düşünmüş, hem de güzel anlatıyor. Sami Akıncı’nın yazısını dinleyince İsmet Yanar da konuşmak istediğini söyledi. Arkadaşlardan gülenler oldu, ”Kıskandın!”diyenler çıkı. Sonunda bir başka toplantıya hazırlanması uygun görüldü. İsmet, Trakya’yı anlatacak. Trakya’nın nesi anlatılabilir? tartışması başladı. Yapılan konuşmalar sonunda, tanıtılacak çok özellikler ortaya çıktı. Yatarken bile sayısız öneriler ortaya sürüldü.

 

21 Haziran 1941 Cumartesi…

 

Dün sabahkine benzer bir tartışmayla güne başladık. Bizim grubun son dersi bugün. Dün sabah Mehmet Yücel arkadaşımız, ”Reşat Tekinay Öğretmenle son dersimiz!”demişmiş. Bugünkü dersimiz Selçuk Korol Öğretmenle. Öğretmen geçen ders benimle birlikte beş arkadaşa ödev vermişti, incelemek için beş tür canlı örnek istemişti. Arı, Mayıs böceği, Kırkayak, örümcek, karınca. Beş arkadaş yazı tura atarak her birimiz şansına çıkanı bulacak. Bana arı düştü. Buna çok sevinmiştim. Ancak gene çok sev diğim Recep Kocaman arkadaşa kırkayak düştü. Recep kırkayaktan çok korkarmış, Recep adına üzüldüm, değiştik; o arı ben de kırkayak buldum. Bugünkü dersimizin konusu bunlar. Belirli özelliği olan beş ilginç yaratık. Arı, çalışkanlığı, çalışkanlığı yanında toplu yaşaması, bir birine bağlılığı ile doğada en tatlı nesneyi üretmesi ile, Karınca çalışması, biriktirmesi arıda olduğu gibi toplu yaşaması ile Mayıs Böceğı ise kendi atığını kullanarak olağanüstü bir top oluşturması, topu yuvarlarken arka arkaya gitmesi, topu cam bilye düzgünlüğe getirmesi, bunun içine yumurtalarını saklaması, örümceklerin usta ağ örmesi, süs gibi işleyerek yaptığı bu ağı gerçekte av yakalamak için kullanması insanlar için ibret alınacak olaylar olarak gösterilmektedir. Öğretmen bunlara 5. olarak ipek böceğini katıyordu ama, bunun buralarda sağlanması olanaksız olduğundan bun yerine görüntüsüyle ilgi çeken kırkayağı eklemişti. Kırkayak, yararsız olmakla birlikte çok ayakları ile hem ilgi çekmekte hem de halk arasında ürkütücü bir nesne olarak bilinmektedir. Öğretmen, bunun abartıldığını, kırkayakların çok çeşitleri olduğunu, çevremizde gördüğümüz çok ayaklı türünün korkulacak kırkayak olmadığını anlatmıştı. Bu nedenle ben, Recep Kocaman arkadaşla değiştim; kırkayağı kolayca buldum, kibrit kutusuna koyup bağladım, akordiyon kutusuna sakladım.

Kahvaltıda fısıltılar yaygınlaştı, ”Öğleden sonra işbaşı varmış!” 2. Sınıflardan bir grup, açık açık buna karşı duruyor:

-Biz bugün iş gitmeyeceğiz, iki haftadır çamaşırlarımız yıkanmadı, banyo yapamadık, temizlik yapacağız! Biz de aynı durumdayız ama susmayı yeğledik. Derste Selçuk Korol Öğretmenin tepkisini bekleyeceğiz. Ders ziliyle çadıra girdik. Aklıma geldi, koşup kırkayak kutusunu aldım. Öğretmenden az önce çadıra girdim. Öğretmenin ilk sözü:

-2. sınıflarla ağabey ağabey konuşun, öyle ikide birde “Yapmıyoruz, Etmiyoruz!” olmaz, burada “Yeniçeri İstemezük’leri sökmez, elebaşlarını bir gün yolcu ediverirler. Ağabeyler olarak söyleyin o açıkgözlere, akıllarını başlarına toplasınlar! Hiç duraksamadan “Geçen ders konuştuklarımızı biriniz özetlesin!” der demez Sami Akıncı parmak kaldırdı, Öğretmenin baş işaretiyle anlatmaya başladı. Sami ayrıntılara inerek dersimizde geçen canlılarla ilgili deyimleri bile sıraladı, Arı Kovanına sopa sokmak, Bok böceği gibi pisliğe batmak, karınca gibi çalışmak, örümcek gibi pusu kurmak, ipek böceği gibi yuva yapmak söylemlerini tekrarladı. Sami konu ettikçe arkadaşlar hazırladıkları örnekleri çıkardılar. Öğretmen yapılan değişikliği unutmuş görünerek ipek böceğini sorunca Recep Kocaman yapılan değişikliği anlattı sonra da bizim yaptığımız değişikliği açıkladı. Öğretmen biraz isteksiz olarak benden kırkayağı istedi. sarılı kibrit kutusunu Öğretmenin önüne bırakıp yerime oturdum. Öğretmen gülerek bana:

- Öyle baştan savma iş yapılmaz, gel getirdiğin örneği sen göster, arkadaşların görsün! dedi. Gittim yavaşça kutuyu açtım, kutudan kırkayak çıkmadı; şaşırdım. Öğretmen gülerek :

-Pes doğrusu bana bu sürprizi şimdiye dek kimse yapmamıştı. O nalet hayvancığı hiç sevmem, üstünde de durmak istemezdim. Baktım Sami de durmadı. Bu nedenle senin şakan benim işime yaradı. Ama dikkat et bu şaka her zaman böyle gülerek atlatılamaz. Bir daha boş kibrit kutusu ile ortaya çıkarsan o şakayı pahalı ödersin! Utandım, arkadaşlar gülmekten sıralara yattılar. Ben söyleyecek söz bulamadım, izin isteyip akordiyon kutusunu silktim, pantolon ceplerimi aradım. Gerçekten kırkayak yok olmuştu. Dersliğe dönünce Öğretmen üzüldüğümü anladı, teselli için benzer bir olayın onun da başından geçtiğini anlattı. Anlattığına ben de güldüm ama içimdeki sıkıntı geçmedi, “Kırkayak ne olmuştu? ”Öğretmenin anlattığı da tıpkı benim olduğu gibi, Öğretmen için de bir şanssız durum. Askerliğinde, bağlı olduğu birlik, ilkbaharda çayıra çıkmış. Erler atlı eğitim yaparken Komutan gelmiş, ata binenlere bakmış, beğenmedikleri olmuş, galiba biraz sinirlenmiş. Komutan gelirken arabayla gelmişmiş. Atlı eğitimdekilere gösteri yapmak için kendi atının getirilmesini istemiş. Bu arada, bizim Öğretmene:

-Erler giderse doğru at getiremezler, her atla uyuşamam mahcup olurum, asteğmenim lütfen! demiş. Bizim Öğretmen bir koşuda komutanın atını alıp gelmiş. Ancak atı gören komutan:

-Sen beni mahcup ettirmek için kasıtlı olarak başka at getirdin!”demiş. Oysa Öğretmen gittiği yerdeki ilgililere durumu anlatmış, onlar da o atı vermişler. Komutan anlayışla karşılamış ama Öğretmen yıllar sonra bile olayı anımsadıkça, kendi kendine sormuş:

-Bu yanlışlık nasıl oldu” demiş durmuş. Öğretmen, genellikle konuşma konusunu değiştireceği zamanlar ya saati ya da günün tarihini sorar. Gene günün tarihini sordu. Arkadaşlar “21 haziran!”deyince Öğretmen bu günü özelliğini sordu. Sami Akıncı, İsmet Yanar, Bekir Temuçin parmak kaldırdılar. Öğretmen onlara baktı, başını çevirdi bana sordu, ”Senin köylüler bu günü biliyorlar mı? ”dedi. ”Biliyorlar, onlar bu güne “Gündönümü!”diyorlar, dedim. Öğretmen “En güzelini de onlar söylüyor, evet bugün, gün dönümüdür: Uzayıp giden gündüzler, bu günden sonra kısalacak. Ne zamana dek? Sami Akıncı 20 aralık gününe dek!”Öğretmen” 20 ya da 21. Zaten birer gün fark hep olur!”dedi. Saatine baktı, ”Biraz ara verelim, toplanıp Çeşmealtı’na gidelim!”dedi. Çeşme altı dediği yer, köy hamamı denilen yerin arkasındaki ağaçlar altıydı. Toplanıp gittik. Bizi görenler oturuyoruz sandılar, gelip çevremizde sıralandılar. gören geldi daha sonra da oralardaki köylüler üşüştüler. Öğretmen köylülere 21 haziranı sordu. 7-8 köylünün hiç birisi 21 haziran değil haziran ayından bile habersizdi. Birisi “Ne bilelim beyim, biz okul görmömüşük!” Öğretmen “Haydi bakalım bundan sonra göreceksiniz!”deyince gençlerden birisi, ” Yohsam bizi okula mı alacakla? ” diye sordu. Sorana gene arkadaşları yanıt verdi, ”Yoh yaa, te orda Estütü mektebi yapılaya, oraa diyo!”Arkadaşlar hep güldük. Çevreye toplanmalar artınca Öğretmen rahatsız oldu, kalkıp dersliğe döndük. Öğretmen kesin olmamakla birlikte bu ay onu derslerimize ara verilecek. Böyle olursa sizinle bu son konuşmamız olacak. Hep buradayız ama karşılaştığımızda konularımız bunlar olmayacak. Bir daha ders döneminde görüşmek üzere iyi çalışmalar diledi, ”Gülerek:

-Sakın ha iş bırakmak yok; bu size yakışmaz, siz İş- Eğitimi içinde yetişeceksiniz. İş sizin yakanıza yapıştı, yakanız kopmadan onu atamayacaksınız, atmamalısınız, yakanız kopmamalı, yurdumuz, insanlarımız sizden bunu bekliyor!

Bayrak töreninde Hüsnü Baykoca Öğretmen duyuru yaptı, ”Bundan böyle cumartesi günleri öğleden sonraları öteki günler gibi tüm gün çalışılacak, pazar günleri ise bir atlayarak tüm gün olarak çalışılacaktır. Öğle dinlenmeleri 90 dakika, akşam okuma süresi 90 dakika olarak saptanmıştır!”diye duyurdu. İstiklal Marşı gene güzel söylenemedi. Behire Öğretmen sinirlendi, söylendi.

Yemekte Selçuk Öğretmen bizim masamıza oturdu. Günlük çalışma programını eleştirdik, Öğretmen bizi haklı bulduğunu söydi ama gene de:

-Ancak, haklı ya da haksız bulmak yeterli değil, varsa kusurlarını saptayıp bunu ilgililerle konuşa konuşa değiştirtmek yolları varken, bu olmamış diyerek karşı olmak okul geleneklerine uymaz. . Yönetmelikler sorumlu makamları sıralamıştır. Yoluyla yordamıyla baş vurular yapılır; kuzurlar, haksızlıklarilgililerce düzeltilir!

Selçuk Öğretmenin dediklerini ben çok iyi anladım. Geçen yıl okul süresi kısalınca daha doğrusu Köy Öğretmen Okulu Köy Enstitüsü olunca çok üzülmüştüm. O zaman aklımca değişik çözümler düşündüm, sordum soruşturdum; hep bu yetkili makamlar önüme çıkarılmıştı. Bu yetkili makamların yetkileri sanırım düşüğnemeyeceğim kadar geniş.

Yemekten sonra müzik çalışması yaparken Hidayet Öğretmenin beni çağırdığı, söylendi. Hiç bir neden bulamadım ama gene de Behire Öğretmenden izin alıp gittim. Hidayet Öğretmen: -İbrahim, Müdür Bey beni çağırdı, akşamki eğlenceden haberin var mı? diye sordu. Sen biliyor musun, benim bundan haberim var mı? Şaşırdım, anlayamadım Öğretmenim!”dedim. Hidayet Öğretmen güldü, ”Ben de anlayamadım zaten!”dedi. Sonra da sözü değiştirdi. ”Akşam eğlenecekmişsiniz. Bunun için önce okul yönetiminden izin almak gerekirdi, izin alınmamış. Ben senin katılacağını düşünerek adını Müdür Beye verdim, o seni çağıracaktır. İlgin olmasa bile çağırılınca sen git, bu konuda bildiklerini söyle, sorumlu bir arkadaşın varsa onu da alıp götürürsen sorun daha kolay çözülür! Sami Akıncı’nın konuşma yapacağını söyledim. Öğretmen:

-Şimdi oldu işte, çağırılırsan, al Sami’yi birlikte gidin, bildiklerinizi anlatın! Kuşkular içinde çalışma yerine döndüm”Neler oldu ya da neler oluyor? ”diye düşündüm. Çalışma bitmişti. Kemanı toplayıp yerine bıraktım, Sami Akıncı’yı buldum, durumu anlattım. Sami gülerek:

-Ortalıkta bir sorumlu olmadığına göre yönetimden izin alan olmamıştır. Bu Müdür buna izin vermez!”dedi.

İşbaşı yapılınca su deposu kalıplarını sökmeye giderken Hüsnü Baykoca Öğretmenin Sami Akıncı ile beni çağırdığı, söylendi. Nedenini anladığımız için rahat gittik. Müdür Bey Hüsnü Baykoca Öğretmenin yanındaydı. Önce bana sordu:

-Bu akşam için hazırladığınız programın içeriği(Muhteviyatı) nedir? Ben sözü pek anlamadım anlamadım ama olayı bildiğim için kendi dilimce özetledim:

-Oyunlar oynanacak, (Sami’yi göstererek) arkadaş bizim okulu tanıtacak! Hüsnü Baykoca Öğretmen sabredemedi:

-İzin almadan mı yapacaksınız bunları? Arkasından da gülerek bana:

-Çeşmekollu, bizim Kepirde böyle izinsiz eğlenmeler varmıydı, neden önce bana bunu duyurmadınız? Bakın, Müdür Bey akşam Öğretmenlerle toplantı yapmak için pazartesi günü yazı yazdı, Öğretmen arkadaşlar bunu imzaladı. siz Öğretmensiz, yöneticisiz toplanıp oynayacaksınız, bu haksızlıktır, bizler de sizinle olmak isteriz! Sami Akıncı söz aldı, her zaman olduğu gibi inandırıcı bir sesle, seçilerek söylenen sözlerle olayı gerçeği gibi anlattı:

-Bize gelir misiniz dediler, biz de ayrılık yapmamak için katılmaya söz verdik! dedi. Müdür Bey, teşekkür etti. Hüsnü Baykoca Öğretmene:

-(Bizi göstererek) Arkadaşları biz serbest bırakalım, onlar bu işin içinde yoklar, ötekilere de, yapmayı tasarladığınız ortak tanışma toplantısı haftaya bırakılmıştır, bu gece de her günkü günlük programa uyulacaktır! dedirtiriz. Öğretmenler toplantısını duyacakları için nedenini kolay anlayacaklardır!”dedi. Bize teşekkür ettiler, ayrıldık. Su deposuna gidince arkadaşların yüzlerine neşe geldi. Meğer Sami Akıncı ile benim çağırılmam olağan üstü bir olay olarak algılanmış. Kimisi bizim ikimiz arası sınavdan geçirildiğimizi, kimisi ikimizi de başka okul sınavına socakları, kimisi kavga edip bir birimizi şikayet ettiğimizi, kimisi ikimizi de kıskanan birinin şikayet ettiği, kimisi Kepirtepe’de bulunan Okul Müdürümüzün bizi oraya istediği, türünden varsayımlar üretilmiş, bunların hepsi bizim adımıza üzüntü olmuş, ilgiyle bizi bekliyorlarmış. Gülerek döndüğümüzü görünce olumsuz varsayımlar toz olmuş ama gene de bir takım kaygılar kalmışmış. Olayı anlatınca da gülerken yerlere yattılar. Ayrıca akşamki eğlencenin geriye kalmasına sevindiler, Geriye kalışı sanki biz sağlamış gibi, bize teşekkür ettiler.

Kalıpları söküp yakında temelleri kazılan atölye yanına yığdık. Biz oradaki temel kalıplarını hazırladık, duvarcılar da depo sıvasına başladılar. Sili Usta geldi, temeli kazanları eleştirdi. Önce bana çıkışır gibi konuştu. Özür diledim, buraya ik kez geldiğimi, temel kazma il hiç ilgimin olmadığını söyledim. Sili Usta güldü, ”Biliyoorumm. Ama sen de bu kusuru görmedinnn!”dedi. Duvar temel derinliği ile taban derinliği aynı düzeyde bırakılmış. Oysa temel en az 10 cm. daha derin olacakmış. Bu kusuru ben görmeliymişim, benden bunu bekliyormuş. Bundan böyle bu tür inceliklere çok dikkat edeceğimi söyledim. Sili usta:

-Dikkat etmezsen, (Dilini göstererek), yorulmadan söyleyecek!”dedi. Ben de başımı salladım:

-“Yorulmadan sallanacak!” dedim. Arkadaşlar bana “sus kızdıracaksın!”dediler. Sili Usta yanıma geldi, çenemin altın iki parmağıyla başımı dikleştirdi,

-Seni hep böyle göreceğimi umuyorum!” dedi, yanımda duran Orhan’a göz kırptı:

-Seni deee! Sili usta gidince arkadaşlar, ” Sili Usta sizi çok iyi tanımış!” dediler. Biraz böbürlenerek:

-Onun verdiği işleri anlattıklarına uygun olarak yapmaya gayret ediyoruz, o bunları çok iyi görüyor, sevgisi işlerin düzenli yürümesiyle koşut gidiyor!

Paydosta gruplar oluştu, eğlencenin yapılmaması türlü yorumlara yol açtı. Daha çok “Çoban Mehmet kendisi eleştirilecek korkusuyla yaptırmadı!”gibilerde söylenti yayıldı. Öğretmenler kurulu için yazının pazartesi günü çıktığını oysa eğlence daha önce kararlaştırıldığını yayanlar oldu. Bizim derslikte de konu konuşuldu Sami Akıncı’nın uyarısı arkadaşları yatıştırdı:

-Okul müdürü en yetkili kişidir, o ne derse onun dediğine uyulur!” Hasan Gülümser, Cavit Kafkas, İsmet Özcan, Rafet Topuz, Tevfik Uğurlu, Recep Öztürk geldiler. Konuşunca onlar da bize uydular. Ancak tatil günleri çalışıp çalışmama konusunda yapılacak diretmelerde birlikteliğimize karşılıklı sözler verildi. Gelecek hafta cumartesi akşamı yapılacak toplantı için Okul Müdürlüğünden pazartesi günü izin alınması da konuşuldu, Sami Akıncı, Tevfik Uğurlu, Recep Öztürk üçlüsü bu işle görevlendirildi. Ayrıca Hidayet Gülen Öğretmenin de yönetici Öğretmen olarak katılması çağrısı yapılması kararlaştırıldı. 2. sınıf arkadaşları gidince bu yolun daha iyi olduğu vurgulandı. Selçuk Öğretmenin söyledikleri bir daha yorumlandı: :

-Elebaşılık yapıyor, deyip içimizden birilerini okuldan atabilirler!” diyenler oldu. Ben de, okulun açıldığı ilk günlerde biraz taşkınlık eden 45 Mustafa’yı, 43 İsmail’i, 39 Kemal’i anımsattım: Ardı ardına gidivermişlerdi. Konu birden değişti, okuldan çıkarılan arkadaşları şimdilerde neler yaptığı, onları tanıyanlardan soruldu . Ali Güleren 45 Mustafa’yı, Yusuf Asıl 43 İsmail’i, Hilmi Altınsoy da 39 Kemal’ı anlattı: Üçü de asker olmuş. Yat zilinden sonra bile konuşmalarda arkadaşların adları geçiyordu. Ben üçüyle de konuşuyordum ama en çok Çeneli 39 Kemal’in ayrılışına üzülmüştüm. Mustafa ile İsmail de okuldan uzaklaştırılacak ölçüde bir suç işlememişlerdi. Hele Kemal’in bence hiçbir suçu yoktu. Mustafa, çok ataktı, kabadayılık taslıyordu. İsmail şakacıydı ama zaman zaman işi yalana kadar götürüyordu. Sanıyorum bu huyundan dolayı çıkarıldı. Bir an o günler, onlara uyduğumu düşündüm, ürperdim; şimdi askerde olacaktım. Askerlik nemene bir iş tam bilmiyorum ama oradan köye dönünce ne yapacaktım? ”Bunu düşünmek bile beni terletti….

 

22 Haziran1941 Pazar.

 

Guten Tag! Wieviel Uhr ist es jetzt? Guten Tag, Es ist jetzt acht. . Uhr. . İsmet geldi, ”Dayı ben bugün burada nöbetçiyim neler yapacağım? diye sordu. Mehmet Yücel yanıtladı:

-Perdeleri açacaksın, salonu havalandıracaksın! Başkaları da söze karışı, bir çok söz söylediler. Sonunda ben de şaka olsun diye:

-Yatakları kaldıracaksın!”dedim. İsmet, dediğime inanmış olacak”

-Sahi mi söylüyorsun? ” diye sordu. Mehmet Yücel İsmet’i uyardı:

-Dayına inanma, o kaybettiği kırkayağı buldurmak için yatakları kaldırtıyor, aklı hala kırkayakta! dedi. Arkadaşlar güldüler. Neşeli olarak kahvaltıya indik. Genelde akşamki gerginlik geçmiş, herkes değişik konulardan söz ediyordu. Mustafa Güneri Öğretmen, öğleye dek çalışılacağını, öğleden sonra dinlenme olacağını uyurdu. Birden bir homurtu başladı ama uzun sürmedi. Namık Öğretmen bizim masalara geldi:

-Biz, dünkü işlerimizi bitireceğiz, ben gidiyorum, siz de gelirsiniz! Halil Basutçu’yu sordu. Halil kalkmıştı, arkadaşlar koşup çağırdılar. Halil Öğretmene yetişti birlikte gittiler, arkalarından biz de onları izledik. İşyerine gittiğimizde Namık Öğretmen:

-Sevinelim mi yoksa biraz daha sevinçlerimizi içimizde mi tutalım, önemli bir haber duyduk: Almanya Rusya’ya savaş açmış. Bu, bizim için hiç değilse bir süre rahatlatıcı bir haber” dedi. Arkadaşlar üsteğmeni anımsadılar. Ben daha öteye gidip Fikret Madaralı Öğretmeni andım: Fikret Madaralı öğretmen daha biz Alpullu’dayken, ”Hitler, Ukrayna zengin topraklarını almak zorunda, yoksa Alman halkını doyuramaz, önünde sonunda bu iki canavar kapışacak!”diyordu. Namık Öğretmen de Fikret Madaralı Öğretmenin anlattıklarını tekrarladı:

-Fikret Madaralı Öğretmenin kulaklarını çınlatalım ! dedi. Devamla:

-Hiç değilse şimdi bizim Kepirtepe’ye dönme şansımız arttı! O denli sevindik ki, savaşa başlayan iki devletin hangisinin daha güçlü olduğunu, kazanma konusunda hangisinin daha şanslı olduğunu bile konuşmadık. Yarın dönecekmişiz gibi kuruntulara kapılıp, kendimizi Kepirtepe hayal etmeye bile başladık. Öteki sınıflara anlatırken arkadaşların yavaşça :

-Yeni Bir savaş başlamış, duydun mu?” demeleri bile ilginçti. Oysa savaş başlayalı üç yıl oldu, Avrupa’da 15 devlet (Fransa, Lüksenburk, Belçika, Holanda, Danimarka, Norveç, Polonya, ÇekoslavakyaAvusturya, Macaristan, Romanya, Yugoslayya, Bulgaristan, Arnavutluk, Yunanistan)ortadan kalkmıştı. Bu kez haberleri dinlemeye karar verdik. ”Ama nasıl? ”Namık Öğretmen ayrılınca onu konuştuk: Okul Müdürüne çıkıp düzenli radyo çalınmasını isteyeceğiz. Bu öneriyi önce ben ileri sürdüğümden Müdür Beyle konuşma işi bana yükletildi. Namık Öğretmen geri gelince bu isteğimizi ona da açtık. Namık Öğretmen duraksamadan:

-Bu isteğinizi ben iletirim!” deyince ben rahatladım, arkadaşlar da işin olabileceğine inandılar. Paydos olmak üzereyken bizim grup temel kalıplarını sıvacılar da su deposunun ince sıvasını tamamladılar. Namık Öğretmen çalışmalarımızdan memnun, gülerek:

-Kepire gidemedik ama gidebileceğimiz umudunu uyasndıran habere sevindik. Baksanıza, Kepir havasına bürünmüş gibi iş gördük! Yusuf Asıl dayanamadı sordu:

-Öğretmenim, siz de bizim kadar Kepirtepe’yi çok seviyorsunuz değil mi? Öğretmen Yusuf’a bakarak:

-Sizin kadar mı? Sizden biraz daha fazla sevmek benim hakkım değil mi? Bunu bana çok mu görüyorsun? ”diye yüksek sesle sorunca Yusuf sakınır gibi yaptı. Öğretmen güldü, Yusuf’un omuzundan tutarak:

-Korkma, kızarım ama vurmam, şaka konuşuyoruz. Sevgiler metreyle, kiloyla değildir, kiminki fazla kiminki eksik bilinmez! Az sonra da:

-Haydi gidiyoruz! deyip yola çıkınca biz de takılarak okul bahçesine döndük. Öğle yemeğinde bir gecikme olmuş, az bekledik. Yemekten sonra bir grup keşfe çıkmaya karar verdik, tren yolundan ileriye geçip derin su arayacağız.

Eski çimme yerimiz, önce çadırlandı, sonra da çadırlara insanlar gelmiş. Ateş bile yakmışlar. Uzaktan uzaktan özlemle hem bakıyoruz hem de öfkemizi yatıştırmak için kendi kendimize konuşuyoruz:

-Başka yer vardır, biz de oralarda yıkanırız! Tren yoluna yakın gibi görünen söğütlüklere ulaşmak çok zor oldu. Yakın gibi gördüğümüz yerler git git bitmeyen uzaklıktaymış. Su bulsak bile bir başka zaman gelemeyeceğimizi anladık. Zaten tren yolundan geçmeye izin verilmiyor. Bugün bir kaçamak yapıyoruz. Lalahan’ı görünceye dek yürüdük, İki köylü ile karşılaştıkAz ileride su olduğunu söylediler. Ancak orada yıkanamazsınız, çok yılan var!”dediler. Yılan deyince arkadaşlar korktu. Suda yaşayan yılanların zarar vermediğini, görünce ben su yılanlarını tutabildiğimi anlattım ama Meriç’te yüzmesiyle övünen Sefer Tunca bile “Yılanlı suya girmem!” deyip, döndü. Gene Kepir’e dönme kurguları içinde konuşarak önce inşaat yerlerinde kimlerin neler yaptığına baktık. Gelen ekipler de birer temele başlamışlar ama daha belli bir iş ortaya çıkaramamışlar. Onlar 20 gün kalıp gidecekmiş, yerlerine başka okullardan gene onlar gibi başka ekipler gelecekmiş. Dersliğe girmek üzereyken tören zili çaldı, törene katıldık. Kepirtepe’ye dönme umudu herkesi canlandırmış, İstiklal Marşı çok canlı söylendi. Behire Öğretmen beğendi. Hidayet Öğretmen “Yarın yeni programa göre erken kalkılacak, değişik saatler duyurulacak!”dedi. Derslikte de gene Kepir sözü döndü dolaştı. Bu kez de “Ne zaman Kepir’e döneceğiz? ” soruları başladı. Yusuf Asıl, ”Hemen gidelim, yoksa kaçarım!”diyor. Nereye kaçacağı sorulduğunda gideceği yolları bile söyleyemeyince kendisi de güldü. Bu kez bana sordu, ”Sen kaçsaydın nereden giderdin? ”Arkadaşlar bana “Sakın söyleme, biz arkadaşımızın gitmesine istemiyoruz!”diye bağırdılar. Yusuf çok sevindi, ”Ben arkadaşlarımı bırakmam zaten!”dedi. Kendi kendime, seviniyoruz ama gene de buradayız, Almanya öteki devletler gibi Rusya ile de savaşacak, Fransa gibi Rusya’yı da kısa zamanda yenerse ne olacak? Namık Öğretmen “Bunların savaşı uzun sürer dedi ama Fikret Madaralı Öğretmen Rusya için: Koskoca Rusya Finlandiya’yı bile yenemedi, büyük ama kof demişti. Buna göre Almanya karşısında çabuk teslim olur. O zaman ne olacak? Dört tarafımızda da Almanya olacak. Sıkıldım (Germinal) Jerminal kitabını okumaya başladım. Kitabın girişi rahat anlaşılan bir yolculuk ya da iş aramaya çıkan bir gencin bilmediği yerlere yolculuğunu anlatarak başlıyor, Etienne. Bu da Julien gibi benim yaşımda 19-20. Ancak Etienne’in geçmişi hakkında hiç bilgi verilmiyor. Rastladığı bir ihtiyarla konuşarak bir süre yürüyor. Yaşlı adam, tam elli yıldır kömür ocaklarında çalışıyormuş. Şaka sözler söyleyerek gerçeği kolayca anlatıyor: Kömür ocaklarında sağlığını kaybetmiş durumda, sürekli öksürdüğü gibi kirli balgam da çıkarmaktadır. Yaşlı Bennemort (Takma adı: Ölü küfe) Etienne, maden ocaklarının durumunu ayıntılı olarak anlatıyor. Son sözü: Etienne’e burada iş yoktur! Etienne umutsuzdur ama aynı zamanda çaresizliğinden maden ocaklarının bulunduğu yere gider. Bennemort’un ailesini tanıyoruz. . Oğlu Maheu, evli, yedi çocuk babası, üç çocuğuyla birlikte maden ocaklarında çalışmaktadır. Çocukların en büyüğü Zacharie 20 yaşında Catherine 15 yaşındadır. Aile yoksuldur, kendileri gibi yoksul maden işçileri arasında yaşamaktadırlar. Kardeşler, içinde yaşadıkları ortama uyarak büyürler; yataklarından kalkarken bile dedikodu yaparlar. Günlük yaşamları bu tür konuşmalarla geçtiğinden, evlerinde de bu alışkanlıkları sürdürürler. Kim kiminle ilişki kurmuş, kim kimden ayrılmış kardeşler bunları konuşmaktadır. Catherine’in komşusu için, ağabeyine”Tamam, Levaque gitti, Bouteloup gelip onun karısıyla tüm gün beraber olacak! diyebiliyor. Dedi kodusu yapılan kadının kızı da ağabey Zacharie’nin metresidir. ”Etienne, maden ocakları arasında sabahı yapmış, iş bulamayacağını iyice anlamıştır. Kiminle konuşsa, iş bulunmadığı söylenmiş, buna karşın umutsuzca bir maden ocağının kapısını daha çalar. Bir rastlantı çalışan birisi o gün işinden ayrılmıştır. Bunu duyan birileri yetkiliye söylerler. Haber çevreye yayılır. Yaşlı Bennemort’un oğlu üç çocuğu ile işe giderken bunu duyunca Catherine Etienne’e koşarak haber verir. Etienne, Catherine’e dikkatli bakmaz onu erkek sanır. Daha sonra konuşunca, kız olduğunu öğrenir. İki genç, böyle bir telaş içinde tanışırlar. Ethiene işe girer. Ethiene 20, Catherine 15 yaşındadır. Kitabın ancak giriş bölümünü okuyabildim: Catherine’nin ailesini öğrenmiş durumdayım, çok fakir. 15 yaşında olmasına karşın hem gündüz çalışıyor hem de eve dönünce evin işlerini görüyor. Anne, evin tüm işlerini yapmakta zorlanıyor. Evin durumunu anlamak için sabah kalktıklarında yüzlerini yıkamaları olayına bakmak bile yeter. Evde yedi çocuk, karı-koca, yaşlı arabacı Bennemort: On insan. Yatarken düşündüm, Kırmızı ve Siyah varsıl insanların yaşamıydı. Onlar varlıklarını nasıl kazanmışlardı? Kitap bunu yazmadı ama yazılanlardan parça parça öğrenmiştim. Bir zamanlar ailenin kurucuları çok kazanmış, sonrakiler de var olanlara yeni yeni ekler katarak, “Damlaya damlaya göl olur!”örneği büyük bir varlık ortaya çıkmış. Güzel Mathilde de gönlünce bunları harcamıştı. Mathilde ile Catherine’i bir arada düşündüm. Catherine erkekler arasında yaşıyor, kralları, dükleri anıyor, çevresindekilerle ahlak kurallarını tartışıyor. Okul görmemiş Catherine ise, komşu kadının gece kocasıyla olduğunu, kocası gündüz işe gidince dostunu eve alıp gündüz onunla seviştiğini anlatıyor. Tek bu değil öteki komşular için de söyledikleri bundan geri kalır gibi değil. Ağabey 20 yaşında metresi var, o metres iki de çocuk doğurmuş. Okumuşlarla okumamışlar arasında bazı farklar olduğunu iyice anlamaya başladım. Örneğin bayan Öğretmenler erkek Öğretmenlerin arasında duruyor, oturup konuşuyorlar. Bir de köydekileri düşündüm, çok yakın akraba dışındakiler karşılaşıp bay-bayan iki ikiye konuşmazlar. Konuşurlarsa hemen kötüye yorulup dedikodu başlar. Küçük Ablama gittiğimde Emine Abla gelince kimi zaman bu konuda konuşulurdu. Bir keresinde Emine abla:

-Ben seninle burada böyle konuşuyorum; burası ablanın evi, biz bize olduğumuz için konuşuyorum, dışarıda olsa konuşmam, konuşursam senin de adın çıkar benim de! demişti. Ben, “Konuşulanlar yok mu? ” diye sorduğumda, ”Var ama onların boynu bükük, adam yerine konmamanın acısını hayatları boyu çekiyorlar!”demişti. Emine Abla ad vermedi. Vermesine de gerek yoktu çünkü ben ben daha önce öyle iki kişi için söylenenleri duymuş, arkalarından yapılan yakışıksız konuşmaları dinlemiştim. Bu nedenle kitaptaki kardeşlerin konuşmalarından, orada bu tür olayların daha yaygın olduğu sonucunu çıkardım. Bundan sonra Julien gibi Ethiene’in de aşık olup ortaya çıkacağını sanıyorum. Şimdilik, kim olduğu üstüne bir bilgi edinmedim. Kırmızı ve Siyah’ta kendimi Julien’in yerine koymaya kalkışınca biraz çekiniyordum. Şimdi kendimi Ethiene yerine daha rahat koyacağımı sanıyorum. Evden ayrılınca ben de kendimi bir gece karanlığında bilmediğim bir yerde yapayalnıoz kalşdığımı duyumsamıştım. Karmakarışık duygular içinde esnerken uyudum. .

 

23 Haziran 1941 Pazartesi…

 

Dışardan birisi çadıra vurdu:

-Kim, kim o derken; Ali Yılmaz Öğretmenin sesi geldi:

-Uyanalım arkadaşlar! Çadıra vurulmalar tekrarlandı. Az sonra da elinde çubuk, Ali Yılmaz Öğretmen kapıdan baktı. Herkes kalkmıştı. Öğretmen sordu;

-Kalkmışsınız, neden dışarı çıkmıyor sunuz? Benden mi korkuyorsunuz, ben adam yemem korkmayın deyip bir kahkaha attı. Öğretmen çadır kapısından çekilişnce musluklara koştuk.

Program değişti falan dendi ama büyük bir değişiklik yok, yarım saat erken kalkıyoruz, o kadar. Kahvaltıdan sonra biz, bir grup olarak işyerine gittik. Ders grubu da çadıra girdi. Yapılacak yeni okulun geçici binalarından birinin ilk temelini bugün betonluyoruz. Namık Öğretmene “Neden geçici diyoruz? ”diye sorduk. Öğretmen, işimizi Kepirtepe’ye benzetti. Kepirtepe’ye yerleşme öncesinde geniş bir okul alanı düşünülmemiş. Edirne-Karaağaç okulu gibi birkaç büyük bina tasarlanıp inşaata başlanılmış. Bizim yaptığımız bina da bunlardan biriymiş. Ancak 3803 sayılı yasa çıkınca işler değişmiş, okul yerleşimleri geniş alanlara yayılmış, bina sayıları arttırılmış. Bu kez de ayrıntılı planlara gerek görülmüş. İşte, Kepirtepe’de büyük binadan sonra, geniş binalar alan planı yaptırılarak, büyük binalar yıkılıp plana uygun yenileri yapılmaya başlanmış. Burada da aynı durumun olmaması için toplu plan çizimleri beklenmekteymiş. Namık Öğretmen:

-Ya, böyle işte; oldu-olacak genel planları bekliyoruz. Yapacağımız binaların plana uyma zorunluluğu var. Ancak plana uygun yapılacak binaların kışa yetişmeme olasılığı da var. O nedenle biz genel plan gelesiye dek, geçici atölyeler kurup içinde çalışmaya başlayacağız. Temeli kazılan şimdiki binalar bunlar. Genel plana zarar vermeyecek durumda olanları zaten kullanılmaya devam edecektir. Genel planların önümüzdeki ay içinde geleceği söylenmektedir. Biz zamanlarımızı değerlendirme amacıyla kışa hazırlığımızı yapıyoruz!

Namık Öğretmen genel planın ne olduğunu sordu. Ben erken davrandım, anlattım. Geçen yıl bir marangozluk atölyesine genel planı incelemiştik. Ayrıca Kepirtepe genel planını çizen Mimar Emin Onat Kepirtepe’ye geldiğinde okul alanını onunla birlikte gezmiş, binaların serpiştirilme nedenlerini kendisinden dinlemiştim. Namık Öğretmen:

-İşte bu kadar, önümüzdeki günlerde buraya da mimarlar gelecek, bilgiler verecek, ondan sonraki işlerimizi de ona göre yapacağız

Salih Baydemir, pusuda bekliyormuş gibi:

-Öğretmenim biz radyo dinleyemedik, ne oldu dünkü savaş? dedi. Namık Öğretmen:

-Savaşın başladığı doğru, savaş sürüyor. Ancak verilen haberler doğru mu? Eğer doğruysa fazla sevinemeyeceğiz galiba. Alman ordusu akıl almaz bir hızla ilerliyormuş. Böyle giderse Rusya kısa zamanda çöker. Oysa bir, kafirlerin denk olarak yıllarca savaşacağını bekliyoruz. Bir birini yiyip bitirirlerse biz o zaman daha rahat olacağız. Şimdilik bunu bekliyoruz! Benden verilecek haberler bukadar!

Su deposu yanından kalıpları taşıdık, duvar dış kalıplarını çaktık. Öğretmen, Alman ordusunu bize örnek gösterdi:

-Siz de onlar gibi elinizi çabuk tutun, bu kalıp işi akşama bitsin! Arkasından “Gözünüz yılmasın, öğleden sonra öteki arkadaşlarınız da bize katılacak!”dedi.

Öğlede, haberler açıldı, bizim haberlerden önce Almanya’nın Sesi, Türkçe haberleri dinledik. Alman orduları üç koldan Rusya içlerinde yürüyormuş: Bir kol doğrudan Moskova’yı, bir kol kuzeye Leningrad’ı, bir kol da güneye, Kırım’ı, Odesa’yı hedef almış. Türk Marş’nı kendim çalıyorum ama çoktandır dinlememiştim. Savaş havasını bir yana atıp müziği düşündüm. Radyodaki çalınış çok güzel, onun gibi çalmak olanaksız gibi geldi. Onu nasıl çalıyorlar acaba. Sesler çok değişik. Arkadaşların kimileri, Namık Öğretmenin dediklerini dinlemiş, birkaç gün içinde Almanya’nın Rusya’yı devirmesinden söz ediyor. Ben bunu istemediğimi söyledim. ”Sen Rusya yanlısısın!” diyenler oldu. Onlara babamın anlattıkları, gerçek düşmanımızın Rusya olduğunu uzun uzun anlattım. Sonra da Namık Öğretmenin sabahleyin söylediğini tekrarladım. Hilmi Altınsoy, Kadir Pekgöz, Yusuf Asıl, Mehmet Başaran beni dinlediler, sonunda gene de Alman ordusunun Rusya’yı yıkmasını istediler. Ben de onlara, ”Ben de öyle istiyorum ama, şimdi değil en az 5 yıl sonra olsun bu iş!” dedim. Beni dinleyenler tam çocuk. Bilgileri var ama benim gibi düşünemiyorlar. Benden 4-5 yaş küçükler. Onları azarlayıp:

-Almanya yıkılsın, diyeceksiniz! desem, beni dinleyip kırmazlar, biliyorum ama, kendiliğinden böyle düşünüyorlar işte! . Güldüm.

Öğle çalışmasında Behire Öğretmen önümüze notalar koydu, kendi yazmış. Açık teller, 1. parmaklar, 2. parmaklar 3. parmaklar. Dörder kez dört teli dolaşıyoruz. Doğan Güney adlı çocuk Leopold Mozart kitabından çalışıyor. Yayı tüm telleri geziyor. Öğretmen benim seslerimi beğeniyor, parmaklarımı yumuşatmamı istiyor. Elimi eline aldı ovaladı, bıraktı sonra kendi ellerini ovalayarak gösterdi. Sanırım benim elimi ovalayınca yüzümdeki değişikliği sezdi birden bıraktı. Öyle düşündüğüm için üzgünüm ama gerçekten öyle oldu! Küçük, yumuşacık elleri var. Ben , sol elimi açarak uzattım:

-Öğretmenim akşama dek tahta taşıyıp yontuyoruz!”dedim. Gülümseyerek:

-Marangoz musun? diye sordu. Öyle olduğumu söyleyince:

-Buna sevinmelisin, içinizde bazıları duvarcılıkta çalışıyormuş! dedi. Arkasından:

-Sen gene çok iyisin, sesleri doğru, güzel bulduruyorsun, ancak pratiğin yok, çalıştıkça o da gelişecek! Behire Öğretmen kızdığı zaman bambaşka oluyor, yüzünün çilleri büyüyor gibi oluyor, böyle yumuşak konuşurken çok güzel. Onun söylediklerini duymaz gibiyim, içimden utanıyorum da. Ayrılırken:

-Söylediklerime kızdın mı? diye sordu. “Hayır, kızmadım, kızacak ne var ki? ”dedim. Behire Öğretmen dikkatle yüzüme bakarak:

-Neden öyle baktın, birden durgunlaştın? dedi. Bu kez de yalan söyledim:

-Kemanı bir türlü ilerletemedim, sizden utanıyorum! dedim. Behire Öğretmen gülümseyerek:

-Aşkolsun, ben utanılacak bir insan mıyım? Ben sizleri arkadaş gibi biliyorum, azarlar gibi yaptığım zamanlar içimden üzülüyorum. Kemana, keman için geç bir yaşta başladın, bu senin suçun değil, bir Öğretmene yetecek ölçüde öğrenmeni istiyorum; sen bunu yapacak durumdasın. Bu nedenle ben. senden, sizlerden yapabileceğiniz kadarını bekliyorum. Bu nedenle benden çekinmeyin! deyerek ayrıldı. Kemanın kutusunu kapatırken birden açıp kemanı aldım, bastıra bastıra çalmaya başladım. Öyle bastırdım ki, uzaktakiler bile duydu. Çadırın önünde duran arkadaşlar öğretmenle konuştuğumu görmüşlerdi. İsmet koşarak geldi:

-Dayı, sevinçli misin, yoksa bir şeye mi sinirlendin? diye sordu. İsmet’e baktım:

-Bende sinirli bir durum var mı? Kemanın böyle çalınacağını bugün öğrendim! İsmet:

-Dayı sen o Öğretmene aşık olmuşsun haberin olsun! İsmet'e kötü söz söylememek için kendimi zor tuttum. Arkadaşlar işbaşı yapmak üzere yürüyüşe geçmişti, arkalarından yetiştim. Kadir Pekgöz:

-Hemşerim abi, senin bu müzikle ne zorun var? Akordiyon çalıyorsun, şimdi de keman davasına kendini kaptırdın! İsmet duramadı, gene söze karıştı:

-Ama o öğretmen akordiyon öğretmiyor! deyince arkadaşlar da takılmaya başladılar.

Ladik ekibinin kazısı bitmiş, önemli bir haber.

Biz, bir süre Sili Usta'yı bekledik. O gelince, bizim grup Ladiklilerin beton kalıplarını yapmaya başladık. Onlar, marangozluk üstüne ayrıca çalışmamışlar, bizim gibi deneyimli değil. İçlerinde keser, destere tutan bir iki arkadaş var. Onlar da bizimle katıldı: Ahmet, Yusuf, Ziya, Enis, Yusuf, Ömer onları yakından tanıdık. Onlar da müdürlerini çok seviyorlar. Nurettin Biriz. Onların müdürü Nurettin Biriz'i biz de sevmiştik. Arkadaşların birinin soyadı Deveci. Arkadaşları bağıra çağıra Deveci diye sesleniyor. Önce şaka ediyorlar sandım, söyleyeni uyarmaya kalktım:

-Öyle deme gücenir! deyince söylediğim arkadaş şaşırdı:

-Onun soyadı Deveci!”dedi. Arkadaşları O'na Deveci dedikçe Ömer Seyfettin’in öyküsü anımsadım. Edirneli açıkgöz bir çingene, çingenelikten kurtulmak ister. Önce İstanbul’a gider. Burada kendisini tanıyanlar çıkacak kaygısıyla Çanakkale’ye geçer. Parası vardır, giyim kuşamını değiştirir, gönlünce bir başka adam olmuştur ya da o kendisini öyle sanır. Kentin çevresinde gezerken bahçelikte bir deve keyifli keyifli dinlenmektedir. Hacı olmayı bile hesaplamakta olan çingene, ilerde deveye bineceğini düşünerek, hazır burada duran deveye binip bir deneme yapma hevesine kapılır. Deve uslu uslu dururken çingene devenin sırtına apışır. Deve kalkar. Ancak kalkar kalkmaz huylanıp koşmaya başlar. Koşan deveyi durdurmak kolay olmaz. Deve koşarken etraftaki (yeşermiş tarlaları) ekinleri ezerek, büyük zarara neden olur. Bahçe sahipleri yetişip, çingeneyi bir güzel döverler. Çingene günlerce dayak acısı çeker, düşüncesinden ötürü kendini kınayıp memleketine döner. Çocuklar Deveci diye konuşureken ben bu öyküyü düşündüm. Deveci dedikleri çok güleç, arkadaşları arasında sevilen biri.

Ladiklilerle iyi konuştuğumuzu görünce Namık Öğretmen :

-Ortak çalışmaların size en büyük yararı, arkadaş edinmenizi sağlamasıdır, Bunu fırsat bilin memleketin her köşesinden arkadaşlar edinin!”dedi. Bana dönerek:

-İbrahim, söyle bakayım, Pazarören ekibinden kimseyi tanıdın mı? ”Tanıdığımı söyledim Veli Dalak ile Hüseyin’inÖztürk'ün adlarını verdim. Biri Veli Dalak, öteki Hüseyin Öztürk. Namık Öğretmen :

-İşte bu kadar, 2o arkadaşı da öğrenecek değilsin, karşılıklı bir iki arkadaş seçmek yeterlidir. Namık Öğretmen öteki arkadaşlara da sordu. Güldüler, kimseden bir olumlu yanıt çıkmadı. Nedense Öğretmen :

- Henüz vakit var, olanak yaratıp siz de tanışırsınız, bakın ben gelen Öğretmenlerin hepsiyle tanıştım, adreslerini aldım! dedi.

Namık Öğretmenin uyarısını arkadaşlar haklı buldular. Hasan Üner, Yusuf Asıl, Hüseyin Orhan, Salih Baydemir aralarında konuştular: Nasıl tanışırız? Onlara bu kez de ben öneride bulundum:

-Adlarınızı taşıyanları, yani addaşlarınızı, numaralarınıza uyanları sorun! Yusuf Asıl’a Ladikli Yusuf’u gösterdim. Yusuf duraksadı, bir iki ytkunduktsan sonra:

-Sonra, şimdi olmasın! O öyle söyleyince biz de sustuk.

Paydostan sonra arkadaş avlamaya çıkacaklarını söyleyerek işi gene gırgıra döktükleri anlaşılmıştı. Dersliğe dönünce de bu olayı, tüm arkadaşlara alaycı tavırlar içinde önererek iyice cıvıttılar. Konuşmaları bir süre dinledikten sonra ben de:

-Canınız isterse! deyip kitabımı okumaya başladım.

Catherine, yaşını küçüklüne karşın, büyükler gibi düşünmekte, büyüklerden duyduğu kadın erkek ilişkilerine özlem çeker gibi davranmaktadır. Etienne, önce dikkatli bakmadığı için Catherine’i erkek sanmış, Catherine buna fena sinirlenmişti. Oysa Catherine, Etienne’i görür görmez sevişmek için seçmiştir. Erkek sanıldığını duyunca birden Etienne kötü gözle bakıyor, içinden sersem bile diyor. Ancak Etienne çabuk uyanır, Etienne: ”Vay canına sen kızsın ha? ” diye sorunca Catherine tekrar umutlandı. Birlikte kirli, kirli olduğu ölçüde tehlikeli yollardan, ölümle buru buruna derin kömür kuyularına indiler. Kuyularda başka kadınlar da vardır. Bu kadınlar hem hor görülürler, hem de orta malı gibi kullanılırlar. Catherine bunları hep bilir. Çalışanlar arasında işi külhanbeyliğe dökenler de vardır. Bunlardan biri de Chaval denilen serdengeçtidir. Bu boyuna bosuna bakmadan Catherine asılır. Bu kez de karşılarına o çıkar, Etienne’e aldırmadan Catherine’e sarılıp öper. Etienne’ şöyle bir tepeden bakıp “Bu benimdir sakın takılayım deme!”dercesine gülerek ayrılır. Etienne girmiş olduğu bu madenden iyice soğumuştur. Ancak Chaterine, Chaval denilen hergeleyi sevmediğini, bakire olduğunu anlatınca Etienne gene Chaterine sıcak bakmaya başlar. Salt Chaterine değil ocakta çalışan aile bireyleri Etienne yakınlık duyar, kalmasını isterler. O sıra Ocak sorumlusu mühendis gelir, Etienne’in sorulmadan alınmasına kızar ama bu defalık affeder. Etienne Chaterine’in kadınsı yaklaşımlarından cesaret almıştır, hiç değilse öpmek ister. Ancak öpmek için de uygun bir zaman kollamaktadır. İşte tam bu zamamnda Chaval haydudu çıkmış Chaterine’i öpmüştür. Etienne daha önce davranmadığına bin pişman oluştur. Şimdi öpse, Chaterine Chaval’dan gördü o nedenle öptü, daha önce cesaret edemediği için korkak diyecek gibi düşüncelere takılır. Gene de gizli istekler içlerinde karanlık, dar yollarda arabalarını sürerler. Catherine’in babası kızının Etienne yakınlığını görür, kötüye yormaz, terfsine kalmasını ister: Paran yoksa faizle para bulalım! der. Bu bir yakınlık davranışıdır. Maden işçileri ocaklara girerkenki gibi çıkarken de gürültü patırtı ile çıkarlar. Küfürler, sataşmalar gırla gider. Paydostan sonra Chaterine’in babası kızıyla Etienne’yi meyhaneye götürür. Meyhaneye gidiş, içmek için değildir, amaç Etienne yatacak bir yer bulmaktır. Baş vurdukları yerlerden olumsuz yanıt alınır. Etienne, istemeyerek bir konuşma dinler. Bu bir gizli konuşmadır. Chaterine’in babasıyla Meyhaneci Rasseneur’dur. Rasseneur üç yıl önce maden ocaklarından çıkmış bir eski madencidir. Madencilerin haklarını yendiğini düşünür, onlara yardım etmek ister. Gizli kararlar verilmektedir. ”Ya ücretler artacak ya da grev yapılacak!”Etienne gündüz gözüyle çevreyi dolaştı. Yollar, ağaçlar, özellikle akan sular kömür tozudur. Suları kapkara akan derenin kenarındaysa komür taşıyan gemiler dolup dolup gönderilmektedir. Etienne bir an düşünür, Chaterine’yi görür gibi olur. Genç kızın yeşil güzel gözleri gözlerine takılmıştır. Birden kalmaya karar verdi. Chaterine’in babasının dediklerini duymuştu, kalacak, sonuna dek onun yanında olacaktır.

Birinci bölüm böyle bitmektedir. Etienne, Chaterine’öpemedi ama daha büyük bir olay için karar verdi. Acaba ne yapacak? Kimi zaman okuduğum kitabın sonunu karıştırdığım olur. Bu kez bunu yapmıyorum. Etienne ile Chaterine önemli işler yapacaklarını bilir gibiyim ama, kitabı açıp bakmayacağım. Kitabı kapattım. Etienne’i düşündüm. 20 yaşında, başarısız bir genç. Chaterine’in ağabeyi Zacharie 20 yaşında bir metresi var, dillere düşmüş, iki de çocuğu var, çocuklara piç diyorlar, bunu yüzüne bağırıyorlar, o bunları dinliyor, hiç oralı olmuyor. Chaterine Röslein yaşında, seveceği bir erkek arıyor, ilk karşısına çıkan, ne idiğini bilmediği birinin kendisini sevmesini bekliyor. Evinde yemeklik parası bekleyen bir kadının kocası, kömür ocaklarını durdurma planları kuruyor. Çok karışık bir durum…Röslein kaç yaşında?

 

24 Haziran 1941 Salı. .

 

Hilmi dürtükledi, “Ağabey, nöbetçisin unutma, Çoban Mehmet erkenden denetleme yapıyor!”dedi. Hemen toparlandım. Zil çalmamış, buna sevinip çıktım. Öteki nöbetçiler de geldi. Gelenlerin hepsi tanıdık ama daha önce birlikte nöbet tuttuğumuz iki arkadaş var: Raif Kayın, Mürsel Dilek. İkisi de iyi çocuklar. Ötekiler de beni iyi tanıdığı için sorun yok, herkes işine koyuldu. Buradaki yemek durumu Kepirtepe’den biraz farklı. Aşçıbaşı yeni gelmiş erkek ama işi bir süredir kotaran bacı var. (Bacı, daha önceleri yemekleri yapan kadın) Nazmi Aybar Öğretmen nöbetçi. Konuk ekiplerden de birer arkadaş geldi. Onlar arkadaşlarının yemekleriyle ilgileniyor bizim masalara dokunmuyorlar. Kahvaltıda çay-pevnir vardı. Peynir bizim alışmadığımız türden kaypak kaypak; sevemesek de yiyoruz. Beni görünce Hüsnü Baykoca Öğretmen çağırdı:

-Memleketten mektup alıyor musun? diye sordu. Sonra da:

-Asker ocağında böyle sorarlar, bu bir gurbet sorusudur! dedi. Ben Hüsnü Baykoca Öğretmeni dinlerken Nazmi Öğretmen de Hidayet Gülen Öğretmene sordu :

-Radyo dinledin mi? Hidayet Gülen Öğretmen dinlediğini, Alman ordusunun Leningrad’a yaklaştığını, Almanlar çok hızlı başladı, bu gidişle işi çabuk bitireceğe benziyorlar! dedi. Nazmi Aybar Öğretmen, hayretle:

-Rusya gerçekten bu kadar kof muymuş! deyip güldü.

Kahvaltıdan sonra bir süre temizlik işleriyle uğraştık. Açık havada olduğu için masalar kirleniyor. Bu nedenle masalar yemeklerden sonra siliniyor. Nöbet sandığım gibi olmadı, kahvaltı döküntülerini tam bitirdik, öğle yemeği hazırlıkları başladı. Oysa eskiden aralarda oldukça uzun zaman oluyordu. Ben gene öyle olacak diye akordiyon çalmayı hesaplıyordum. , olmadı. Öğle yemeği de oldukça sakin geçti. Masaları. toplayınca bir süre dinlendik. Hava oldukça sıcak, Akordion işinden vazgeçtim romanı okudum. İlginç, yazar benimle alay eder gibi yazmış: Bıraktığım yerde. Catherine, Etienne tarafından öpülsün istiyordu. İkisinin de aklından öpüşmek geçiyordu. Bölüm burada bitmişti. Başlayacak bölümde kesinlikle öpüşme olacak ama nasıl olacak diye ilgiyle beklerken, okuduğum bölümlerde Etienne yok oldu. Chaterine’n babası Maheu ortaya çıktı, ilişkisi olanlarla gizli konuşmalar yaptı. Parasız kalmış, çaresizlik içinde ama oldukça onurlu bir insan. Özelliklle de çocuklarını çok seviyor. Ayrıca karısına da çok saygılı. Karısı Maheude ev işlerinden başını kaldıramıyor ama gene de kocasına yardım için çırpınıyor. Sıkıntılı günlerinde umutlandığı yerlerden borç almak için kapı kapı dolaştı. Bu arada sanırım ilerde ortaya çıkacak bir aile ile tanıştı. Kırmızı ve Siyah’taki Mathilde ailesi türünden bir varlıklı aile ile tanıştı. Ailenin güzel kızı Cecile, iyiliksever tavırlar içinde giysi yardımları yaptı. Cecile, Gregoire ailesinin kızıdır. Bu aile çok varlıklı, yardımseverdir ama, para olarak kimseye metelik vermezler. Ailede yardımları da güzel kızları Cecile yapmaktadır. Anne Maheude, çevrede dolaşır, sevdiği sevmediği insanlarla konuşur. Konuşmalar hep terbiye dışı konulardır. Çevrede Maheu ailesinden başka dürüst insan yok gibidir. Onlarında oğulları Zacharie’nin ötekilerden kalır yeri yoktur. Metresiyle meydanlarda sevişmektedir. Bu arada maden ocaklarının denetimi yapılır: Paris’ten gelen yetkililer, ortalıklardaki pislikleri görmez özellikle titiz Maheude’nin tertemiz evini görüp kendisine teşekkür ederler ayrıca Paris’e de rapor yazarlar. Maden ocakları düzenli çalışmaktadır, çalışanlar sağlıklıdır, evleri tertipli, karınları toktur, doktorların gözetimi altında sağlık sorunları yoktur. Maheu, eski madenci, şimdilerde dükkan çalıştıran Rasseneur’la gizli konuşmaktadır. Uzun süredir ortalıkta görülmeyen Etienne, Rasseneur’un küçük bir odasında barındığın i öğreniyoruz. Bu arada uzun süredir Chaterne’in arkasında koşan Chaval, nihayet onu kandırır, tarlalık içinde yapacağını yapar. Caterine artık Chaval’in olmuştur. Etienne bunu öğrenince çok üzülür ama ses çıkarmaz. Kitap buraya kadar bence çok önemli bir olay anlatmamktadır. Kötü koşullar içinde çalışan fakir insanlar geçim sıkıntıları içinde onursuz olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Onların bu denli fakir kalmalarını maden sahibinden bilmektedirler. Maden sahibi ya da sahipleri bolluk içinde büyük kentlerde yaşamaktadırlar.

Kitabın iki bölümünü bitirdim Akşam yemeğinde Çoban Mehmet geldi. Konuk ekiplerin masalarını gezdi. Onlara sorular sordu, güler yüzle konuştu. 2. sınıfların masaları yanından geçerken neredeyse yan dönerek yürüdü. Çocuklar bunun ayırdında ki, topluca güldüler. Raif Kayın bile sınırlendi:

- Ayıp değil mi ağabey, koskoca müdür! dedi. Gülümsedim ama bir şey söylemedim. Yemekten kalkınca geri gelip konuşanlar oldu:

-Yapacağınızı yaptınız, daha üzerinde durmanın bir anlamı yok! dedim.

-İşbitiminde dersliğe gidince arkadaşlar da aynı konuyu konuşmuşlar. Onlar da:

-İşi uzatmaya gerek yok, biz bu adamı sevmiyoruz, o da bunu bildikçe bize sevgiyle bakmayacaktır!

Tüm gün ayakta kalığımdan mı nedir, yoruldum, uykum da geldi. Yat zili çalar çalmaz yattım.

 

25 Haziran 1941 Çarşamba…. .

 

Halil Basutçu yemekhane nöbetçisi, erken kalktı. Çıt çıkarmadı ama ne de olsa ranzalar sallanıyor. Kadir Pekgöz laf attı:

-Nöbetçi çabuk ol, Çoban Mehmet senden önce gelip olmadığını görürse cezalandırır! dedi. Halil, Basutçu:

-Ben de ondan korkuyorum zaten, adam bana ilk geldiğinde daha yan bakmıştı, bunu da hiç unutmadı, selamımı bile almıyor! Kadir güldü:

-Yok yahu ben şaka söyledim, koskoca Müdür kin tutar mı? Halil:

-Sen ne dersen de ben o adamdan korkuyorum, Mustafa Güneri Öğretmen bizi korumasaydı, birkaç arkadaş bizi, o adam okuldan kovacaktı; buna niyetlenmişti. O zaman kaç kez çağırdı çağırdı aynı sözleri söyledi:

-İşbaşı yapılmamasını sen mi söyledin? Ben o gün nöbetçi olduğumdan gözü bana takılmıştı. Şimdi çalışırken gelip görüyor da ortalığa övücü sözler söylüyor ama beni hep görmezden geliyor. Geçenlerde su deposunu sıvarken geldi. Namık Öğretmenle konuştular. Namık Öğretmen bir yazıdan söz etti. Çoban Mehmet Namık Öğretmene yazıyı hemen göndereyim!”dedi. Bunun üzerine Namık Öğretmen bana “Halil, yazıyı alıver!”deyince, Çoban Mehmet yanımda duran Arif’e :

-Gel oğlum birlikte gidelim!”deyip Arif Kalkan’ı aldı götürdü. Adam bu derece kinci, ben onun karşısında mahcup durumuna düşmek istemem! Ben bunları bilmiyordum, şaştım. Arkadaşlar Halil’in anlattığı olayı bile unutmuş; konuşa konuşa birbirine anımsattılar: Cumartesi öğleden sonra “Çalışmayız!”diyenler olunca, Çoban Mehmet, grup grup arkadaşları odasına çağırmıştı. Herkesi dinledi, ”Size bunu önce kim söyledi gibilerde sorular sordu. Ben bir gün önce kalasları taşırken belimi incitmiştim, beni ilk çağırışında dinlenmeye göndermişti. O gün nöbetçi olan Halil en çok sıkıştırılanlardan biriydi.

Kahvaltıya gittik, İdris Destan Halil Basutçu’ya:

-Seni müdür bey çağırdı! Halil inandı, gitmeye hazırlanırken, şaka olduğu söylendi. Halil fena halde kızdı, dişlerini sıkarak İdris Destan’a:

-Bana bak “Dede” seni boğazlarım! diye bağırdı. İdris’e geçmiş yıllarda “Dede” sıfatı verilmişti, o buna çok kızıyordu. Halil, böyle takılmış sıfatları hiç söylemezdi. O denli kızdı ki İdris’e “Dede!”diyebildi

İş yerine gidince, Ali Yılmaz Öğretmenle Sili Usta birlikte geldiler, bizim marangozluk grubunu. Ayırdılar. Sili Usta ellerini iki yana açarak:

-Artık size yok toprak kazmak, var ağaç kesmek! Kazılan yerin uzakça bir yanına gidip orasını düzelttik. Sili Usta Lalahan yoluna bakıyordu. Bir beklediği olduğu belliydi. Sonunda öğrendik, kamyonla kereste gelecekmiş. Kamyon geldi, keresteler yere atıldı. Sili Usta bir plan açtı, Ali Öğretmene verdi. Öğretmen önce bir uzun 10X12 lik parça istedi, ölçtü başını 45 derece eğik kestirdi. Sili Usta ile bir süre koşuştular. Karar verildi. Gelen kerestelerden 10X123X400 cm. olanları ayırıp bir uçlarını kesmeye başladık. Sili Usta muştuladı:

-Yarın hızar gelecek. Kollarıyla da çekerek hem gösterdi hem de seslendirdi:

-Hart, hart, hart! Sili Usta gittikten sonra bir kamyon kereste daha geldi . Bu kez gelen keresteler iki metrelik parçalar şeklindeydi. Ali Öğretmen bize:

-Bugün işimiz tamam, kirişlerle yan kanatları tamam olmadan başka parçaları kesmeyeceğiz. Öğleden sonra kendimiz gidip durumu anlatalım, kamyoncu ona göre kereste alıp getirsin!”dedi.

Behire Öğretmen nöbetçi olduğu için öğlede müzik çalışması yapılmadı. Ben Halil’e yardım için yemekhanede kaldım. Sili Usta beni gördü, çağırdı. Namık Öğretmenle satranç oynuyorlardı. Gittim. bana oturmamı söyledi. Oturdum. Ne söyleyecek diye uzun süre bekledim. Sili Usta güldü, bana:

-Bakarak öğreneceksin dikkatli izle, bu oyun zeki olanların oyunudur, öğren! dedi. Bu kez de Namık Öğretmen bana, değiştirdiği taşlarını niçin değiştirdiğini anlatmaya başladı. Giderek bir birlerine takıldılar. Halil Basutçu da geldi. Halil gelince daha rahatladım. Halil de ilgilenince Sili Usta taşları bize bırakabileceğini söyledi. Sili Usta bizim hiç satranç görmediğimizi düşünmüş, olac ak. Oysa biz az da olsa sa ntrancı b iliorduk.

-İşbaşı yapınca Ali Yılmaz Öğretmen Salih Baydemir'le Hüseyin Orhan’ı yanına alıp Lalahan’a gitti. Kamyon gelene dek biz gelen keresteleri türlerine göre sıraladık. Kamyon gelince de gelen keresteleri de sıraladık. Öğretmen ikinci kamyonla geldi. Öğretmen gelince kendimize bir gölgelik yaptık. Ancak gölge edecek yükte hafif bir nesne bulamadık. Ali Öğretmen :

-Kafanızı çalıştırın bir yol bulalım! Ben bir yol önerdim: Dereden söğüt dalı kesip, söğüt dalı ile kapatalım. Arkadaşlar gülerek hep birlikte “Olmaz!” çektiler. Ali Yılmaz Öğretmen dinledi. Bana sordu:

-Nasıl olur? Ben de:

-Olur, olur hem de bal gibi olur! dedikten sonra anlattım:

-Lalahan deresine gidip dal keseceğiz. Kesilen dalları yola çıkarıp geçen kamyona atarak getireceğiz!”Öğretmen bu önerimi beğendi, ”Yarın git, dalları hazırla, getir!”dedi.

Arkadaşlara nedense benim önerim çok ters geldi. Paydosa dek benim dal getirmem ya da getirememem konuşuldu. Arkadaşların tüm olumsuz konuşmalarına, varsayımlarına karşın olumsuz hiçbir düşünceye sapmadım, olayı da hiç düşünmedim. Bir bakıma da bu iyi oldu, ; dediğimi yapmak için bunu da bir fırsat saydım. Okuma saatinde açıp kitabımı okudum. Başlangıçta baş kişi olacağını sandığım Etienne, sonra sonra ortalıktan kaybolmuşu. Chaval zıpırı, Catherine’ elinden alınca çok üzülen Etienne gitti, sanmıştım. Bu bölümde gitmediğini gördüm. Etienne duruma oldukça alışmış, günler geçtikçe de oradan ayrılmamak için kendince haklı nedenler bulmaya başladı. . Catherine’den uzaklaşmış gibi duruyorsa da içten içe ona bir eğilimi olduğunu iyice anlamaya başlamış durumda. Catherine ile soğuk ilişkiye karşın ağabey Zacharie ile dost oldu. Zaman zaman Zacharie’den ağır sözler hatta bir keresinde tokat yemesine karşın ilişkilerini sürdürmektedir. Catherine’i Chaval’la sevişirken gördüğünde sinirleri bozulursa da bunu çabuk geçiştirdi. Catgherine ile Chaval’le sevişmeyi iyice ortaya çıkarmıştır. Gizli kapaklıları yoktur, tarlalıklarda yol kenarlarında doyasıya sevişirler. Etienne yeni arkadaşlar bulmuştır. Örneğin Rus asıllı Souvarine bunlardan biridir. Etienne ondan Rusya’daki işçi sorunlarını öğrenir. Gerçekte Etienne’in işçi hakları üstünde çalışan eski dostları vardır. Mektuplaştığı Pluchart bunlardan biridir. Etienne işçi sorunlarıyla sıcak ilişki kurarken bir yandan da Catherine’in izindedir. Annesiyle babasıyla dosttur. Özellikle de babanın, Catherine'in bu yaşamına nasıl katlandığına şaşırmaktadır. Anne ise önceleri, “Kızım, Chaval gibi hayduta varmaz!” derken, şimdilerde “ Kızım Chaval’la yatıp kalkıyor ama ondan çocuk yapmaz!” gibi anlamsız savunmalara şaşmaktadır. Aslında Etienne yakışıklı bir gençtir. Ancak bu çevrenin insanlarını aşk anlayışına şaşar. Kimi kez bir kadın gelip onunla yatmak istediğini söyler. Etrafını saranlar Etienne’e gitmesi için baskı yaparlar ama o böyle yapay oyunları benimsemez. Günler böyle gelir geçer: Kış bitmiş, bahar gelmiştir; bahar da bitmiş yazın ortalarına , temmuz ayına ulaşmışlardır. Yeni maden damarı bulunmuş , eskilerin kimileri yenı satışlara sunulmaya başlanmıştır. Madenciler için bu günler önemli günlerdir, ücretlerinin artıp artmayacağaı bugünlerde belli olmaktadır. Catherine’in ağabeyi Zacharie evlenmiş, başka bir eve geçince Etienne Catherine’lere taşınmıştır. İşte burada akıl almaz bir durum vardır. Etienne ile Catherine neredeyse aynı odada yatarlar, soyunurlar, bir birlerine yardım ederler ama bir birlerine dokunmazlar. Oysa ikisi de bir birlerini isterler bu yüzden sinirleri oldukça gergindir. Günler böyle geçerken bir yandan da Etienne madende çalışanların haklarını nasıl alacakları üstüne düşünmektedir. Daha doğrusu grev yapma yollarını araştırırİkirfcil bir durumdadır. Hem grev yapıp ücretlerinin artmasını isteyecek, hem de “Ya başarılı olamazsak eldeki işten de olacağız!” kaygısını taşır. Bu, tek Etienne'nin değil tüm madencileri, n ortak kaygısıdır. Bu sıralar bir kaza olur, çöken bir bölümde Caherine’in kardeşi Jeanlin kalmıştır. Jeanlin yıkıntı altından iki bacağı kırık olarak çıkarılır. Maheu ailesi kederler içinde kalır. Bu arada dede Maheu ayağa kalkamamaya başlar. Tüm bunların üstüne Catherine Chaval’le kaçar. Bu durum karşısında Maheu ailesi, zor durumda kalır. On kişilik aileye tek baba Maheu geliri kalmıştır. Çaresizlik onları şaşırtmıştır. Bu acıklı durumu yakından gören Etienne, Maheu ailesinin bir bireyi gibi üzülür. Kurtuluş grevdedir. Kesin karar verilecek, verilen karar uygulanacaktır. Jeanlin’in bacakları kesilmez ama topal kalacaktır. Maheu ailesi, kızları Catherine’in kaçtığına inanamazlar: Olsa olsa hain Chaval kızımızı zorla alıkoydu!” derler. Oysa Catherine gönüllü olarak Chaval’a gitmiştir. Maheu düşünce olarak bir çıkmazdadır, yaşamları bu çizgide süremeyecektir. Bu nedenle yapılacak grev belki yollarını açacaktır. Biraz sıkılmıştım, kitabı bıraktıp, yanımda oturan Orhan’a sordum: ”Grev nedir? ”Orhan bilmediğini söyledi. O ona bu buna sorarken, Bekir Temuçin:

-Cumartesi günü çalışmayız! deyince Hidayet Öğretmen :

-Ne o grev mi yapıyorsunuz? demişti. Bekir Temuçin konuya bir açıklık getirdi. Grevin, İş Bırakma olduğunu anlamış durumdayım ama kitapta greve, büyük bir olay olarak bakılıyor. “Ölüm kalım savaşı!”deniliyor. Kitap bir süredir durağan bir biçimde kişileri anlatırken bu kez bütün madencileri belli bir dirence yönelmiş göstermeye başladı. Bu ayaklanmada Etienne ne yapacak? Catherne’in Etienne’i bırakmasına ben de üzüldüm. Acaba işlerde Etinne, varlıklı aile kızı Cecile ile mi ilişki kuracak? Kitap yarıya gelmiş durumda, verdiğim kararı bozmuyorum: ”Arkayı karıştırmak yok!”deyip kitabı kapattım. Arkadaşlar, yeni haberler almışlar, Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç gelecekmiş. Heyecanlanarak anlatıyorlar. Ben böyle anlatılara oldukça sinirleniyorum:

-Ne var yani, Genel Müdür gelirse ne olacak? 10 gün önce Milli Eğitim Bakanı geldi de ne oldu? dedim. İsmet bana karşı:

-Dayı kızma, size bakan geldi, biz ses çıkarmadık bari bize de Genel Müdür gelsin!”dedi. Arkadaşlar güldüler. Mehmet Yücel bana:

-Dayı ne uslu yeğenin var, hep senden azına razı oluyor. Benim kendi kardeşim Namık bunun tersini yapıyor, hep onun payının büyük olmasını istiyor:

-Mehmet Başaran, İdris Destan, Recep Kocaman Mehmet Yücel’i yalanladılar. ”Senin kardeşin hiç de senin anlattığım gibi değil, o çok arkadaş canlı, kendini arkadaşlarına sevdiren biri, sen kendini söylüyorsun!”dediler. Bu kez İsmet:

-İskelet, bu kez fena yakalandın!” deyince Mehmet Yücel:

-Senin yüzünden!”deyip sustu. İsmet:

-Benim fedakar arkadaşım, benim için papara yedi! diyerek gitti Mehmet Yücel’e sarıldı…

Yatınca gene Etienne ile Cecile’i düşündüm. Nasıl buluşacaklar? Cecile, daha önce Maheu ailesine giysi yardımı yapmıştı. O bunu hep yapıyor. Ailenin yardım işlerini Cecile yapar, diye annesi söylemişti. Belki gene yardım için bu kez Maheude’nin evine gelecek, Etienne’i orada görecek. Cecile Adı bana C’ yi anımsattı. C sahiden güzel miydi? C’yi anlatmaya kalksam nasıl anlatırım? Bu kitaptaki kadınları okuyunca, oldukça rahatsız oldum. Bizim yurdumuzun kadınları da böyle mi? Bizim kitaplarda böylesini pek okumadım. Kuyucaklı Yusuf’ta bir gece alemi vardı ama o da sonunda kanla bitti. Burada kan man söz konusu değil, anne-baba kızlarına engel olmaya bile kalkışmıyor. Birisi nikahsız olarak baba evinde iki çocuk doğuruyor. Bizim köyde nikahsız evlilik sözünü hiç duymamıştım. Evlenmelerde hep nikah sözü ediliyordu. Nikah için mahkemede yaş büyütmekten söz edildiğini hep duyardım. Bunları düşünürken esnedim…

 

26 Haziran 1941 Perşembe

 

Nöbet sırası bizim numaralara gelince çaresiz birbirimizi uyandırıyoruz. Bugün de Orhan nöbetçi. Sessiz sakin kalkıp indi ama gene de bir sallanma oldu. Hele çadırın kapakları açılınca güneş kamyon farları gibi içeri giriyor. Yıkanıp çadıra dönerken Röslein’i gördüm, “Günaydınlaştık”. Nöbetçiymiş, birden üzüldüm. Bir gün önce olabilirdi. İçimden “Öyle olsaydı ne olacaktı? demek geldi ama kendi kendime bunu demedim. Arkadaşı Sakine ile gülüşerek gittiler. Kahvaltıda, az ilerimizde oturan kızlara baktım. Onlar bu kitabı okusalar ne düşünürler acaba? Hiç birini kitaptakiler benzetemiyorum ama gene de bir rahatsızlık duyuyorum. Bir an bu kitabı okumakla iyi etmediğimi düşündüm. Sonra da “Bu bir kitaptır, ünlü bir yazar yazmış. Onun HAKİKAT adlı kitabını Fikret Madaralı Öğretmen önermişti, Onu bulamadık yerine de bunu almıştık. Hilmi Altınsoy geç geldi, gelir gelmez kulağıma eğildi:

-Abi seni izledim, kızlara yiyecekmişsin gibi bakıyorsun, ne düşünüyorsun öyle? ”dedi. “Birini seçmeye çalışıyorum!” deyince de :

-Vazgeç abi, onlar sana yaramaz, sen daha iyisini bulursun, sabret! Hilmi’nin sözü hoşuma gitti.

İşbaşı yapınca Ali Yılmaz Öğretmen bana:

-Haydi bakalım hazırlan, iki arkadaş seç, kamyon gelince söğütlüğe git! Sen gitmek istemezsen başkasını göndermem! dedi. . Salih Baydemir’le Harun Özçelik gönüllü olarak bana katılmak istediler. Kamyon 2-3 üç saat içinde geliyor. Geldi, boşaltınca kamyonla dere kıyısına indik. Yola yakın bir yerde köylüler vardı, onlarla konuştuk:

-Karşı köşedeki söğütlük beyliktir, yani köyün ortak malıdır, kesebilirsiniz! dediler. Yanlarındaki genci de bize yardıma gönderdiler. Genç orakla balta arası bir keseceği de alarak bizimle geldi. Dalları, bizden çok genç kesti , yol kenarına taşımaya da yardım etti. Kestiklerimiz ince dallar, buğday demeti yapar gibi gene dallarla bağlayıp demet yaptık. Uzun süre kamyonu bekledik. Meğer bize uzun gelmiş, kamyon her zamankinden erken gelmiş, paydostan önce iş yerine geldik. Arkadaşlar dalları hemen serpiştirdiler. Tam bu sıra Sili Usta geldi Ali Yılmaz Öğretmeni kutladı, Dalları göstererek eliyle güzel işareti yaptı. Ali Yılmaz Öğretmen yakınımdaydı, elini omzuma koyarak:

-Hepimizin teşekkürü İbrahim’e ! dedi. Bu kez Sili Usta bana baktı, ellerini çırparak “Bravo!” dedi.

Öğle yemeğinde yan gözle Röslein’e baktım. Duruşu, bakışı, gözleri, saçları çok güzel. 15 yaşındaki Catherine’in yaptıklarını düşünerek Röslein’i küçük görmüyorum. Bir ara Orhan’la konuşurken gördüm. Bakalım Orhan Röslein’den söz edecek mi? Edecekse nasıl edecek? Öğle aralığında keman çalıştım. Öğretmen daha çok mandolincilerle uğraştı, On kadar mandolinci birlikte çalışıyorlar. çalışma sonuna doğru Öğretmen geldi, ”Bugün seni ihmal ettim, yarın seninle çalışacağım!”deyip güldü. Gülünce çok güzel oluyor; bu kez bunu daha iyi saptadım. Benim kemanı aldı, yayı tüm tellere dokunarak sürdü. Yayı geri çekerken bir tanıdık melodi çaldı. Nedir? diye sordu. ”Gezsen Anadooluuyuuuu!”dedim. Behire Öğretmen gülerek “Bravo!”dedi. . Beni bekleyen arkadaşlar hemen yakınımızdaydı. . Hasan Üner: Abi bugün kısmetin hep bravolar!”deyince Öğretmen baktı. Öğretmen gülümseyerek bakınca Hasan, Sili Ustanın da “ Bravo!”dediğini anlattı. . Behire Öğretmen:

-Öğretmenler, çalışan öğrencilerden aferinlerini, bravolarını esirgemezler, onlar bundan mutlu olurlar! dedi. Biz de bir ağızdan:

-Sağ olun! dedik.

Öğretmen ayrıldı. Ben kemanı bırakıp arkadaşlarla birlikte işyerine gittim. Eşit büyüklükte yapımına başlanan üç atölyenin çatılarını hazırlamaya başladık. Tıpkı Lüleburgaz Atatürk İlkokulu bahçesinde olduğu gibi. Atatürk İlkokulunun ilk adı Emrullah Efendi okuluymuş. Emrullah Efendi, Osmanlı dönemimde Milli Eğitim Bakanlığı yapmış Lüleburgazlı bir ünlü Öğretmenmiş. Geniş bahçesi olan bir okul. Hemen bitişiğinde arıcı Öğretmenimiz aynı zamanda okulun yöneticisi olan Salih Arı Öğretmen otururdu. Arkadaşlar ilk günlerde arılardan çok korkmuştu. Salih Öğretmen yakın aralığa geçici olarak hasırlar, çadır bezleri asmıştı. Sonra sonra alışıp aylarca o arılı bahçede çalıştık. Arılar iki arkadaşımızı ısırdı . Ne ilginç, o arkadaşlar da bizim gruptan değildi; öğle paydosunda kitap okumak için toplandığımızda gelen arıları kovmaya çalışırken ısırılmışlardı. Bunları anımsatınca Yusuf Asıl içini çekerek:

-Gene orada olsak, dört arı ısırmasına katlanırım deyince Hasan Üner sekiz arıya, Ahmet Güner on arıya, Mehmet Başaran yirmi arıya dek çıktı. Neşeli durumumuzu gören Ali Yılmaz Öğretmen sordu:

-Nedir bu sizi neşelendiren konu? Anlattık. Öğretmen:

-Yahu bu Lüleburgaz’ın arısız yerleri de var, oraları neden anmıyorsunuz? Bu kez ben Öğretmene:

-Oraları size bıraktık!” dedim. Öğretmen, :

-Örneğin karpuzunu konuşun! deyince ben, duraksadım, Öğretmen karpuzdan söz ederek bana takılacak sandım. Arkadaşlar güldüler. Bu kez Öğretmen durdu, neden güldüğümüzü sordu. Mehmet Başaran:

-Lüleburgaz’ın o ünlü karpuzları, (Beni göstererek, ) onun köyünde yetişiyor! dedi. Bu kez Ali Yılmaz Öğretmen bana :

-Aaaa, bu kadar da olmaz, nereye baksam sen varsın, şimdi de köyünle karşılaştım. Daha kalan bir şey varsa onları da anlatta bitsin bu iş! dedi. Az duraksadktan sonra:

-Kepirtepe'ye dönünce bitecek dedim Kepire dönebileceğinizi düşünüyor musunuz? diye sordu. Düşündüğümüzü söyleyince :

-Malum oldu mu? diye sordu “Oldu!”deyince. “Tamam, aptala malum olur! derler, bunu unutma! Ben:

-Kepire dönelim de bana aptal desinler ! deyince Ali Yılmaz Öğretmen sözünü geri aldığını, şaka konuştuğumuzu, kendisi de geriye dönüşü beklediğini söyledi.

Salih’le Harun çizimleri sürdürürken biz de kirişlikleri kısa parçalardan ayırdık. Öğretmen kesim için hızar beklediğimizi söyledi:

-Yarın da gelmezse, kesmeye başlarız! Sili Usta gelince hızarı sorduk. Sili Usta:

-Gelse ne olacak? Hızar büyük bir şey, yerde yok kesmek, güksek, yüksek!”deyip elini başıma dek kaldırdı, elimden tutup kerestelerin yanına götürdü. Gösterdiği keresteleri alıp ayırdım. ”Tamam!”deyip gitti. Ali Yılmaz Öğretmen yanda çalışanların yanına gitmişti, gelince durumu anlattık. Öğretmen gülerek:

-Hızarın elde değil tezgahta kullanılacağını, tezgahı yapmamızı söylemiş! dedi. Ayırdığımız parçaların kesilecek yerlerini gösterdi kesip çaktık. Atları bağladığımız gibi bir nesne ortaya çıktı. Ben bunu söyleyince Öğretmen, yarın tamamlanınca öyle bir şey olmadığını göreceksiniz! dedi.

Paydosta Öğretmenle konuşa konuşa döndükk. Öğretmen bizi gene çaya çağırdı ama gitmedik, ”Kalabalık olduğumuzu!”söyledik. Öğretmen gülerek, ikinize bir bardak veririz!”deyip güldü. Yusuf Asıl:

-Öğretmenim en iyisi karavanadan kaşıkla alırız! Ali Yılmaz Öğretmen gülerken çöker gibi yaptı:

-Bravo, sizinle konuşunca moralim düzeliyor, bunu bilmenizi istiyorum! deyip bahçe kapısından girdi.

Öğretmenden ayrılınca dersliğe dek morali konuştuk. Moral sözü geçiyor ama, tam karşılığını bilemiyoruz. Üsteğmen askerlik dersinde açıklamışı. İtalya Yunanistan’ı kısa zamanda işgal edemeyince morali bozuldu! demişti. O zaman sorduk üsteğmen açıkladı ama galiba tam anlamadık. Bu kez de Ali Yılmaz Öğretmen, ”Moralim düzeliyor!”dedi. Moral hem bozulan hem de düzelen bir nesne ama ne? Derslikte ortaya atıldı. Sami Akıncı, ”Cesaret” olarak karşıladı. Örnekler üzerince konuşunca bunun yetersiz olduğunu anladım ama, işi uzatmadım. Etienne ile Cecile’in karşılaşıp karşılaşmayacağını merak ediyorum. Julien’le Mathilde arasında olduğu gibi bir durum olacağını varsayıyorum. Fakir oğlan, varsıl kızı. Hiç de beklediğim gibi çıkmadı, Cecile bir bahane bulunarak giyinip kuşandırıldı, kendinin haberi olmadan görücüye çıkarıldı. Maden sahiplerinden birinin mühendis oğullarına gösterilecek, iki genc anlaşırlarsa evlenecekler. Böylece iki varsılın çocukları da katmerli varsıllaşacak. Şimdiki durumda fakir Etienne gene Maheu’larda sığıntı kaldı. Cecile’in ailesi Gregoire’larla Hennebeau’lar buluşacaklar. Bu bahane içinde Cecil ile mühendis Paul Negrel tanışacak. Sonrası adım adım gelştirilecek. Annelerle babaların planı bu. Burada bu aileleri tanıyoruz. Şimdiki bu varlıklı durumları sonradan oluşmuştur. Özet olarak maden vurgunu onları böylesi bir lüks yaşama çıkarmıştır. Maden ocakları bir bakıma emme basma tulumba ya da tahterevallidir. Biri çıkarken öteki yere iner. Gregoire’ler, Hannebeau’lar çıkarken Maheu’lar yerle bir olmuştur. Salt onlar mı, binlerce Maheu türü aile yoksulluk çukuru içindedir. Tahterevallinin üst ucunda oluğu gibi alt ucunda da kendilerine özgü etkinlikler sürmektedir. Tahterevallinin üstündekiler Binbirgece Masallarına yakışan düğünleri Karun hazinesine varacak bileşimleri, birikimleri hesaplarken, damat adayı Paul Negrel pişmiş aşa su katar: Madende çalışanların hali perişandır. Bu insanlar daha fazla dayanamaz. Daha doğrusu yaşayamaz, son takatlarını kullanarak bu madenleri de bu bölgeyi de yok ederler. Durum bunu gösteriyor. Bu haksızlığa karşı bugünkü sessizlik, geleceğin daha da kötü olacağını göstermektedir. Tahterevalin üstü ateşlenmiştir: Paul Negrel doğruyu söylemiştir ama olağanüstü düşleri de dondurmuştur. Tam bu sıra kapılar çalınır, karşı taraftan haberciler gelir. Maheu da gelenler arasındadır. Kırk yıllık işçidir, sözünü bilir, sakindir, haksızlık etmez. uzun tartışmalardan sonra Maheu son sözü söyler: Biz nasıl olsa ölüyoruz, size çalışarak ölmektense yatarak ölürüz, hiç değilse yorgun ölmemiş olacağız. Sahipler bu sözleri iyi değerlendiremediler. Onlar yalancı müfettişlerin doldurduğu raporlardan kendi adamlarını düzdüğü yalanlardan söz ettiler. Onlara göre madenciler memnundu, gelen birkaç insan sahtecilik yapıyordu. Madencilerin bir çoğu işi bırakmaya başladı. İki hafta içinde ocaklarda çalışanların sayısı neredeyse bitmişti. Ancak çalışmayı bırakmak yeterli değildi, işi greve çevirmek, grev olgusu içinde yasal hakları geliştirmek gerekiyordu. Günler gelip geçti, temmuz ayından ocak ayına dek gerginlik sürdü. Maheu balık tutmaya gitmişti. Etienne ile Mahede otururken elinde hediyelerle Catherine çıkı geldi. Annesi kızıne söylemedik söz bırakmadı, kızını kovdu. Bu sıra Chaval içeri girdi, Maheude’yi orospulukla suçladı, Etienne ile aşk yaptığını söyledi. Catherine’i alıp gitti. Etienne grev olayını düşünürken birileri madene başka birliklerden akıl danışmanları getirdiler. Her kafadan bir ses çıkmaya başladı. Ocak sahipleri gündelikleri arttırmıyor, işçiler ede çalışmıyordu. İş gittikçe çatallaştı. Araya girenler Londra’daki Entenasyonal’a dek duyuru yapıldı, oradan parasal yardım sözü alındı. Ne var ki yardım sözleri sözde kaldı. Ya da yeterince olmadı. Bu arada en iradeli insanlar da giderek güçten düştüler, sefalet ölüm çizgisine indi.

İyice sıkıldım. başımı kaldırıp sürekli konuşanlara baktım. Gündüz iki kişi oturduğumuz sıralarda dörder kişi oturuyoruz. Bir tek Sami Akıncı ile Mustafa Saatçı iki kişi oturuyorlar bir de biz: daha doğrusu en arkada iki sıra arasına sıkıştırılmış bir yarım sırada oturuyorum, yanımda bir kişilik yer oluyor, oraya da çoğunlukla eski sıra arkadaşım Halil Basutçu, yeğenim İsmet ya da Orhan sıkışarak girip oturuyor. Bu akşam yalnız oturmuştum. Başımı kitaptan kaldırınca Orhan geldi. Sevindim, nöbetçi arkadaşından söz edecek diye umutlandım. Röslein de bugün nöbetçiydi. Kitabın belli yerlerinde anlatılan kız-erkek ilişkileri inanılacak gibi değil . Onları okurken elde olmayarak bizim kızlar gözümün önüne geliyor. Bu nedenle Röslein’i sık sık anımsıyorum. Öyle ki, Etienne, öteki madenciler gibi değil, o tür ilişkilere istese bile kaçınıyor. Böyleyken son bölümde pek beğenmediği birisi ile yatmaya başladı. Ayrıca evinde kaldığı Maheude’ye, yani Catherine’nin annesine bile bakmaya başladı. Belli ki insanlar bu işler yaygınlaşınca kendilerini kaptırıyorlar. Bu duygular altında Orhan’dan haberler beklerken Orhan, Almanca Lügatı aldı, sözcük aramaya başladı. Bulduğu sözleri bir kağıda yazmaya başladı. das Veilchen, Die Tulpe, die Rose, die Nelke, dier Blume. Önce sormayı düşündüm sonra vazgeçtim: Kendisi anlatmadıktan sonra sorsam bir önemi kalmaz. Çünkü o zaman da istemezse işi yalana bile döker ki beni iyice atlatmış olur. Gene de aklımdan bir takım olasılıklar geçti. Söz konusu sözcükler çiçek üzerine olduğuna göre, sanırım benim Röslein sözümle ilgisi olabilir. Gül kurnazlık edip rosun gül olup olmadığını öğrenmek ister. Ya da Orhan’a sormuştur. Orhan yazılışını öğrenmek için bakmış, bana çaktırmamak için de birkaç tane çiçek adı eklemiştir. Baktım ki olasılıklarla bu iş çözülmeyecektir, vazgeçtim, gene kitaba döndüm. Orhan da az sonra kalkıp Kadir’in yanına gitti. Baktım, yazdığı kağıdı Kadir’e verdi. Kenki kendime güldüm. Kadir, Bekir, Yusuf, Hilmi, Yakup, Abdullah sürekli oyunlar oynuyorlar. Bu oyunların bazıları dersleri ilgilendiren sözlü sormacalardır. Nitekim az sonra Yusuf, Tulpe nedir diye sormaya başladı. Ben neler düşünmüştüm, sonuç ne çıktı? Buna gülerken yat zili çaldı. Yatınca bir süre gene Etienne’ne, Cecile, Catherine özellikle de annesi Maheude’yi düşündüm. On çocuk doğurmuş kadın, onbeş yaşında ilk kez bir erkekle yatmış. Sonra evlenmiş bir daha kocasını aldatmamış. Bunu Etienne söylüyor. Arkasından da kocasını aldatmayışı namusluluğundan değil kendisini isteyen bir erkekle karşılaşmamasına bağlıyor. Etienne de hazır, annesi yaşındaki kadına sarılmak üzereyken gelen oluyor da istekleri içlerinde kalıyor. Bu kitabı okumak için kimseye vermemeye karar verdim. Ben verirsem bunu sorun yaparlar. Kitabı ne yapabilirim? Yırtmam, belki birilerine ilerde anlatabilirim. Yalancı duruma düşmemek için kitabı gösteririm. O zaman kitabı güzelce sarar, kimseye verilmemek üzere saklamış olurum. Arayıp bulan olursa, ”Bilmeden aldım, kendim okudum, arkadaşlarıma vermedim! derim.

 

27 Haziran 1941 Cuma

 

Kadir Pekgöz Nöbetçi, zilin çaldığını duymuş, “Uyanın arkadaşlar!” diye seslendikten sonra çıkıp gitti. Mehmet Yücel:

-Bu kısa bacaklılar hep böyledir, insanı rahatsız etmek için fırsat gözlerler! dedi. Yusuf Asıl hemen yanıtladı:

-Uzun bacaklılar ne yapar? Mehmet Yücel Yusuf’un gönlünü aldı:

-Yusufçuğum, sen alınma, sen daha çok küçüksün ama büyüyeceksın. Benim sözüm sana değil, artık büyümesi durmuş, kartlara! Hasan Üner Mustafa Saatçı’ya :

-Bu laf sana, dikkat et bak kart! dedi, deyince Mustafa Saatçı:

-Burada kart olarak ben yalnız değilim başkaları da var! Bu kez İsmet bağırdı:

-Dayıma söz atmayın! Kahkahalar kesildi, benim tepkimi beklediler. Ben, duymazdan gelip çıkınca arkamdan:

-Dayı henüz uyanmamış, söylenenleri duymadı! Yüzümü yıkayıp dönünce Selçuk Öğretmenin elinde çubukla çadıra vurduğunu gördüm. Arkadaşlar birer birer delikten çıkar gibi çadırın kapısından çıktılar. Kahvaltıda Süleyman Gege:

– Akşam yemekten sonra külhanda toplanıp hazırlıklarımızı gözden geçireceğiz! deyince şaşırdım, külhan neresi? Süleyman eliyle gösterdi, yemek yediğimiz yerin az ilerisinde köy hamamının arkası, üç tarafı kapalı bir tarafı açık bir yer.

Çalışma yerimize gittik. Hızarlarımız gelmiş. Bir düzine kollu destereler, işkenceler, tutkal kovaları, çiviler. Arkadaşlar, görünce:

– Oho, falan dediler. Ali Yılmaz Öğretmen:

– Günaydın baylar, büyük bir inşaata kalkışmış bulunuyoruz. Siz şimdi bunlara “Ohoooo!”diyorsanız gelecekleri görünce diliniz tutulacak! Eliyle demir yolu tarafını göstererek :

– Şuradan aşağıya 20 bina yapılacak! dedi. Bu kez arkadaşlar, özellikle Yusuf Asıl’la Salih Baydemir birlikte:

– “Ohoooo!”çektikten sonra, 20 binayı da biz mi yapacağız? diye sordular. Ali Yılmaz Öğretmen gülerek:

– Yok nenem yapacak, tabii ki biz yapacağız! Bu arada da:

– Gelen ekipler? diyen oldu. Öğretmen gülerek:

– Onlar 20 kişilik gruplar, 20 gün kalacaklar. Siz 20 kişi 20 günde bir bina yaptınız mı ki onlardan bunu bekleyeceksiniz? Onlar bize yardımcı, bize moral vermek için geliyorlar. Yapılacak binaların sıvalarını, özellikle de çatılarını, diğer tüm ayrıntılarını biz yapacağız. Onlar on okuldan ayrı ayrı zamanlarda toplam olarak 200 kişi gelecek. Geli-gidi içinde 20 gün kalacak. Biz, 270 kişiyiz, 40 gündür burada çalışıyoruz. Daha ortalıkta bina olarak görünen bir şey yok gibi!

Öğretmen bıçkı tezgahının başına geçip işaretler koydu. . Salih’le beni görevlendirdi. Öteki arkadaşlar gelen malzemeleri sayıp döktüler, yazdılar. Harun , Orhan, Recep kollu testereleri gerip ayarladılar, çalışır duruma getirdiler. Sili Usta gelince gülerek, çok sevindiğini söyledi:

– Binalar oldu! dedi. Ali Yılmaz Öğretmen, gelmiş olanlara, daha gelecek araç gereç için bir çadır istedi. Sili Usta söz verdi.

Arkadaşlar konuşurken ben “Moral” sözünü düşündüm. Morali bir daha önce tartıştık, cesaret gibi bir anlam üzerinde bırakmıştık. Moral, bozma, moral verme! Gelen ekipler bize moral verecekler. Gücümüzü arttıracaklar. Gene eksik kalan bir anlam tarafı var. Sözgelimi Kayseri-Pazarören ekibi bizim atölyenin duvarlarını yapacak, biz duvar yapmaktan kurtulmuş olacağız. Şimdi bu moral vermek mi oluyor? Yardım etmek değil, cesaret verme değil, güç verme de değil. Belki de hepsi birden. Birden karar verdim, yeni duymuş gibi:

– Öğretmenim, gelen ekipler bize moral vermek için geliyorlar! dediniz. Moral vermek ne demek? Öğretmen yüzüme baktı, Gerçekten bilmiyor musun? diye sordu. Bilmediğimi söyleyince:

– Bir şey vermek falan yok işin içinde ama arkadaşlık denilen dayanışma duygusu var. Sıkışırsak bize yardım edecekler, bu bazen bir şey verme de olabilir. Annesi babası sağ olan bir öğrenci onlardan para almasa bile yaşamış olmaların sevinci onlara moral verir, duygusal güç. Bunun içine yardım da girer, sevinç de, cesaret de, güç de! … Öğretmen anladın mı? ”diye sordu “Anladım!”deyince güldü:

– Bir örnek ver!” dedi. Biraz düşünüm. Geçmiş günlerden bir örnek verdim. Bağımız köyden çok uzaktaydı, üzüm zamanı bağı bekliyordum. Yalnız olduğum için zaman zaman korkuya kapılıyordum. Özellikle geceleri gelen ağabeyim gecikince korkudan titrediğim oluyordu. Bunu anlayan ağabeyim, tabancasını, kullanmamak üzere bana bıraktı. Tabancayı kullanmayı bilmiyordum ama nedense tabanca olduktan sonra o eski korku bende kalmadı. ! Öğretmen:

– Bu örnek, doğrudan bir cesaret işi, moral, cesaret yerine geçmiş durumda ama olsun, gene de içinde bir moral öğesi var!

Mustafa Güneri Öğretmen geldi. Öğretmenle çadır işini konuştular. Öğle yemeğinden hemen sonra işbaşı yapmamız istendi. Ben durumu Behire Bil Öğretmene söyleyip izin aldım. Mustafa Güneri Öğretmen çadır göndermiş, çadırı kurduk. Bir çadır araç gereç depomuz oldu. Bıçkı tezgahımızı kurduk, kesme denemeleri yaptık. Sonunda Salih Baydemir’le ben kesici olarak seçildik. Harun Özçelik, Recep Kocaman çizici. Küçük bir iş bölümü yapıldı. Mehmet Başaran sucu, Hasan Üner, kelleci, (Bu adı kendisi taktı, adı okuduğu bir kitaptan almış. Bizim kestiğimiz kirişlerin kısa parçalarını, belli bir yere yığıyor.) Öteki arkadaşlar kollu testerelerle çatı kirişlerini hazırlamaya başladılar. Ali Yılmaz Öğretmen hepimizden hoşnut olduğunu söyledi. Bu söze belli bir karşılık vermek gerekirdi ama nedense hepimiz sustu. Az durduktan sonra Salih Baydemir zayıf bir sesle “Biz de!”dedi. Öğretmen gülümseyerek “Sen de miiiiii? ” diye Salih’e baktı. Salih bu kez daha cesaretle:

– Evet ben de, dedikten sonra; öğrenci öğretmenine kin tutar mı, tutmaz! diyerek sorulu yanıtlı konuşup sustu. Öğretmen Salih’e sarılıp:

– Senden beklediğim de buydu. Ne öğrencisi Öğretmenine, ne de Öğretmeni öğrencisine kin tutmaz, tutamaz, tutmamalıdır da! dedi. Konuşma nereden nereye gelmişti, başını unuttuk ama konuşma iyi sonuca bağlandı. Paydostan sonra bizim toplantı merak etmeye başlamıştım. Okula dönerken Ahmet Güner’le bir süre konuştuk, Yemekhanenin yanın da geçerek Külhan dedikleri yeri gördük. Akordiyonu alıp geldim. Gerçekten önü kapalı, gelen geçenin göremeyeceği bir yer. Akordiyonu çıkarıp ellerimi alıştırdım, gelenler oldu. Ancak gelenlerin akordion sesine geldiklerini kısa zamanda anlaşıldı. Zaten işte bir yanlışlık olmuş, çalışma yemekten sonra yapılacakmış. Benim için iyi oldu, ellerimi alıştırdım. Zaten iki parça çalacağım. Onları da ben seçeceğim. O anda ne istersem çalabilirim. Yalnız, Yakupların oyun havasıyla, Kayseri –Pazarörenlilerin Timurağa oyun havasını çalacağım. Timurağa çok kolay, tekrarlanarak süren bir oyun havası. İki dizi sesi var, ikişer kes tekrarlanıp gene başa dönülüyor. Akordiyon sesini duyan Pazarörenliler geldi. Onlar gelince ben gene Timurağa çalmaya başladım. Veli, Hüseyin, yanındakiler el ele tutuşup küçücük yerde bile oynamaya başladılar. Oyunu ben tam daha önce iyi görememişim, el çırpmaları da var. çok güzel bir oyun. Onlar oynarken sözlerini de söylüyorlar. Onlar bir mandolin sesiyle oynuyorlardı, akordion sesini daha çok sevdiler. Çevremize çocuklar yığıldı. Bir iki tekrardan sonra onlar durunca ben de kesip akordiyonu kapattım. Veli ne düşündüyse akordiyonu aldı, ”Ben götüreyim!”deyip yürüdü. Bizim çadıra dek birlikte gittik. Herkes çekilince Veli de ayrıldı. Ben de dersliğe gittim. Ahmet Güner’le Yusuf Asıl, ”O oyunu biz de öğrenelim!”dediler. Onların bu isteklerine sevindim, ”Veli’ye söyler birlikte çalışmanızı sağlarım!”dedim. Bu girişimimize gene karşı olanlar çıktı. Bu kez hiç beklemediği biri yeğenim İsmet, Fettah Biricik’le söz birliği ederek soruşlar sormaya başladılar. Yusuf elinden geldiğince savunma yaptı. Ben, tartışmaya katılmadım, kitabı alıp okumaya başladım.

Kitap hiç de beklediğim gibi çıkmadı. Etienne, Souverine ile işçiler, işçilerle ilgili işler üstüne konuşmaları sürdürdü, eski arkadaşlarından da yardımlar istedi ama işler onun istediği gibi gitmeyeceğe benziyor. Ocakların birinde başlayan dineniş, işçileri sokaklara döktü. Baş kaldıran işçiler önüne gelene bilinçsizce saldırmaya başladılar. Günahsız Cecile sokak ortasında tartaklandı. Neredeyse parçalacaktı. Sözde başkaldıran işçiler kan dökmemek üzere söz vermişlerdi. İşler çığırından çıktı. Cecile saldıranlardan birisi de arabacı yaşlı Bonnemort, şu Cecile’in eliyle giysi yardımı yaptığı, daha sonraları da yapacağına söz verdiği Maheu ailesinin dedesi. Cecile dedenin üstüne atılışını bir türlü unutamamaktadır. Yaralı olarak kurtulur ama olay onu çok etkilemiştir. İş veren taraf da işçiler gibi önlem alırlar. Örneğin Belçika’dan işçi getirme girişiminde bulunurlar. Başkaldıran işçiler atılacaktır. Paris’ten dostları aracılığıyla asker getirtilir. Bir yüzbaşı komutasında askerler ocakları korumaya almıştır. Paul Negrel, iki tarafı da idare etmeye çalışır. Bir çirkin olay da burada ortaya çıkar. Güzel Cecile’e kayınvalide olacak bayan Hennebeau , Paul Negrel’le sevişmektedir. Negrel’le rahat sevişmek için Cecile’i getirip kalkan edecektir. Öteden beri karısından kuşkulanan baba Hennebeau durumu nihayet öğrenmişir. Madenci sorunları arasında bu da çıkmıştır. İşçilerle askerler karşı karşıya gelmiştir. Kan dökülmez ama bu didişme çok uzun sürer. Sonbahar geçer derken kış gelir, geçer. Cecile kararlaştığı üzere Paul Negrel’le evlenir. Bayan Hennebaue emeline kavuşmuş gibidir. İşçilerin bir bölümü uzun acılardan sonra gene yok bahasına ocaklara girmeye başlar. İşçilerin ocaklara inmesi hükümet kanadında başarı sayılır, en büyük nişanlar verilir. İşçilerin tamamına yakını gene ocaklara dönerler. Yorgundurlar, bitkindirler. Her aileden insanlar ölmüştür. Maheu ailesinin neredeyse tamamı ölmüştür. Bir Maheude anne ile yaşlı arabacı Bennemort yaşamaktadır. Gerçekte Bonnemort bir sandalyeye çakılmış gibi ölü-diri arasıdır. Gregoire ailesi yardımlarını sürdürür. Yardımları gene Cecile yapmaktadır. Elinde listesi kapı kapı dolaşıp gönül alır. Maheu’ları da unutmamıştır, kapılarını çalar, Komşu evde kimse olmadığını, ancak bir yaşlının bulunduğunu, onunda kalkıp kapı açacak hali olmadığını söyler. Cecile dönüp gidemez, zorlayarak kapıyı açar, yaşlının yanına dek gidip yardımını yapar. Ancak içinden bir duygu , bu ihtiyarı daha önce görmüş gibi ilgisini çektirir. Biraz dikkatli bakınca kendisini tartaklayanlardan biri olduğunun ayırdına varır. Dahası bu ihtiyar kendisici boğazlayıp öldürmek üzereyken elinden kurtarıldığı ayan beyan bilincine çıkar. Aynı durum ihtiyarda da olur, öfkeyle boğmak üzereyken elinden kaçırılan kızı tanır. “Yarım kalan işimi bitireyim!”dercesine kalkıp Cecile’i boğazlar. Cecile oracıkta ölür. Duyulur duyulmaz yer yerinden oynar ama nafile; suçsuz, günahsız güzel Cecile kurtarılamaz. Olay bayan Hennebeau dışında herkes üülmüştür. İşçilerin ocaklara dönmesi Etienne’in umutlarını kırmıştır. Gene de bir süre ayrılıup geri dönecek bir başka zaman şansını gene deneyecektir. Sauverine’le karşılaşınca arkadaşının ayrılacağını öğrenir. Sauverine eski öykülerini anlatır, Rusya’daki karısından, acılarından, özlemlerinden söz eder. Ayrılırlar. Sauverine’nin gizli bir planı vardır: Ocağın yollarını çökertmek, asansörleri bozar, uzaklaşır. Etienne madene dönmüştür. Chatherine’le Chaval da madene girmişlerdir. Onlar indikten bir süre sonra ocaklarda çökme başlar, sular dolar. İnsanların çoğu ölür. Chaval’la Chaterine birliktedirler. Etienne bir arkadaş gibi yanlarındadır. Ancak zaman zaman Chaval’ın Chaterine’ye kaba davranmasına kızar, kavga ederler. Aradan günler geçer. Son kavgada Etienne Chval’ı öldürür. Birbirini ilk günden beri seven iki sevgili rahat kalmışlardır. Ancak başlarından geçen olaylar onlarda sevişecek güç bırakmamıştır. Şimdi yaşam için güçbirliği etmektedirler. Açlığa, susuzluğa bir süre katlanırlar. Chaterine dayanamaz ölür. Etienne kurtulur. Kurtulur ama buraya geldiği günkü gibi yalnızdır. Sağ kalanlar ona yardım ederler. Mahedu tek başına kalmıştır. Gerçi babası Bonnemort yaşamaktadır ama bu yaşamak değil işkencedir. Cecile’i öldürdüğü için ona ceza bile verememişlerdir. Etienne uzaktaki arkadaşlarıyla ilişki kurar, kendine önerilerde bulunurlar. Bir türlü karar veremez. Yaptığı incelemelerden son maden çökmesine neden olanın arkadaşı Rus asıllı Sauverine olduğunu anlar. Nisan ayı gelmiştir açmış oldukların savaşın uzun olup olmadığını düşünmez. Düşündüğü, “Ayaklarını altında kazma sallayan madencilerin, eski arkadaşları olduğu, vurdukları her kazmanın gelecekleri için bir umut kaynağı olduğu, bunların yüz yıl sonra kazınalacak insanca hakların belirtisi olduğudur!”. Kitabı ağlamaklı bir duygu içinde bıraktım, doğru dürüst kapatamadım. Yemek zili çalmış, arkadaşlar hep gitmiş, İsmet koşarak geri dönmüş, ”Dayı hasta mısın, yemeğe neden gelmiyorsun? dedi. Kalktım, boğazımda düğümler oluştu:

-Bu ne biçim kitap? diyebildim. İsmet hızlı hızlı giderken, ölenleri hep tanıyor muşum gibi gözümde canlandırmaya çalıştım. Yemek masalarından gelen tıkırtıları duyunca biraz kendime geldim. Etli mercimekle bulgur pilavını maden ocaklarından çıkmış gibi iştahla yeyince biraz canlandım. İnsanların yemeden 15 gün nasıl dayandıklarını anımsadım. İçimden:

-Bu kitabın yazdıkları gerçek olamaz, yazar bunları çok abartmış! dedim. Arkadaşlar sorular sordular, çoğuna anlamsız yanıtlar verdim. Sonradan çok üzüldüm ama bu ara Yusuf Asıl’ı azarladım, Çocuk şaşırdı:

-Ben ne yaptım ki bana kızdın? diye sordu. Veli masamıza gelince durumu düzelttim, Yusuf’u göstererek:

-İşte bir oyun meraklısı, onun oynayacağı her oyunu yorulmadan çalacağım!”dedim. Yusduf sevindi. Birlikte kalkıp okul bahçesine gittik. Veli kendini çok güçlü biliyor, bu nedenle akordiyonu taşımayı görev sayıyor. Birlikte külhana döndük. Görevliler toplanıncaya dek oynayanlar oldu. . Herkes tamam olunca Sami Akıncı arkadaşla birileri bir sıra yaptılar, o sıraya göre görevliler arka arkaya dizildi. Ben, Gülnihal’i, Tuna Dalgalarını, Türk Marşı’nı, Çardaş Früstin’i yazdırdım. Bir de oyunlar oynanırken çıkacağım. Yalnız görevliler çağrılı olduğu halde tüm öğrencilerin yığıldığı görüldü. Bir ara biri az uzaktan “Müdür geliyor!”diye bağırdı. sesler kesildi. Tam bu sessizlikte birisi “Eee, ne var müdür gelirse!”dedi. Tam arkamda duranlardan biri Müdür beymiş, Arkadan geldiği için çoğunluk görememiş. Görenlere de “Sus!”işareti yapmış. Hepimiz donduk. Müdür Bey gülerek:

-Neşeleniyorsunuz, Müdürden korkacak ne yapıyorsunuz ki? Müdür ya da Öğretmen, dese dese, “Haydi çocuklar derse ya da işe der!” Öyle değil mi? diye sordu. Arkasından da “Devam edin, benim size bir zararım olmaz!” deyip az arkaya çekildi. Bizim programın bitiminde Kastamonu-Gölköylü arkadaşların da bir oyunu eklendi. : Sepetçioğlu…Ovun bölümünü hemen çıkardım ama girişte sesli bölüm var oldukça zor geldi. Zaten onlar da benden çalmamı istemediler. Müdür Bey, sonuna dek ayakta durdu, Sandalye getirmek isteyenler oldu ama Müdür bey kesinlikle oturmayacağını söyledi:

-Siz ayakta dururken sandalyede oturmayı kendine karşı’ayıp’ sayarım! dedi.

Yat zili çalınca paydos edildi. Yatarken arkadaşlar yorumlar yaptı. Çoban Mehmet gönül almaya çalışıyor, ya da Çoban Mehmet Kaskamonuluları öne çıkarmaya çalışıyor!” Ben gene Etienne, Chaterine, Cecile, Chaval, Negrel, Sauverine, Maheude’lere döndüm. Hiçbir şey düşünemiyorum ama bir türlü de unutamıyorum; olaylar, kişiler, öylece beynimde duruyorlar. Onları unutmak için köyü anımsadım, Babamı, ablalarımı, küçük yeğenlerimi, Gülsüm’ü, bebek yaşında ölen küçük Zeynelabidin’i düşündüm. Aradan başını uzatır gibi, Etienne, Cecile ya da Chaterine düşüncelerime geldi durdu. Bir daha kitap okumaya başlarken bu kitapta olduğu gibi olasılıklar öne sürmeyeceğim. Öne sürdüğüm olasılıkları, olacakmış gibi beklemeye kalkışınca daha çok düş kırıklığına uğruyorum.

 

28 Haziran 1941 Cumartesi

 

Mustafa Saatçı akşamki oyunlardan çok etkilenmiş, ikide bir:

-Sepetçioğlu bir ananın kuzusu! deyip duruyor. İdris Destan, bağırdı:

-İmam, çamura saplanmış eşek arabası gibi aynı sözleri söylüyor! deyince, Abdullah Erçetin sözlerin arkasını getirdi:

-Hiç bitmiyor dizlerimin sızısı!”dedi. Mustafa Saatçı:

-Hadi oradan cahiller, zevkimi bozmayın, dizlerimin değil, benim başka yerim ağrıyor, ben bunu size söyleyemem!” deyince bu kez de:

-İmam kabız olmuş söyleyemiyor! demeye başladılar. Mustafa bu kez, ”Siz çocuksunuz ana kuzusu, siz daha ne sevgi bilirsiniz ne de yürek sızısı! deyince bu defa da:

-İmam şair oldu, uyaklı konuşuyor diye güldüler. Mustafa Saatçı bana pek sataşmazdı. Bu kez:

-Dayı, şunlara sevdanın ne olduğunu anlat da öğrensinler! dedi. Ben bilmediğimi söyleyince, bu kez de sesini değiştirerek:

-O senin bilmediğini söylediğin şeyi biz biliyoruzzzz! diyerek beni olayın içine çekmeye çalıştı. İsmet söze karıştı:

– Sepetçioğlu dedikleri galiba çingene, bizim esmerlerden, sepetçiliği onlar yapar! deyince konu Kastamonu’da çingene olup olamayacağı tartışması başladı. Arif Kalkan, Kastamonu’da çingene olup olmadığını en iyi Çoban Mehmet bilir, ondan soralım! deyince bu kez Mehmet Yücel:

– Bunu içimizde sorsa sorsa Halil Basutçu sorar! diyerek güldü. Halil Basutçu, şakalara karışmaz, hemen kestirdi:

– Beni bu işlere karıştırmayın, biliyorsunuz paçamı o adamdan zor kurtardım, o da kurtarabildimse!

Cumartesi olduğu için olacak nöbetçi Öğretmeni gelmedi. Kahvaltı ziline dek sabah takılmaları uzadı. Kahvaltıda da neşemiz sürdü. SS'nin nöbetçi olduğu anlaşılınca Mustafa Saatçı’ya takılmalar gene başladı. Kızların masalarında kahvaltı eden bayan Öğretmenlerin işlerini, o görüyor. O gelip giderken, (O çok uzakta, duyması olanaksız)”İmam, koş yardım et!” gibi sözlerdi. Yakın masalardaki çocuklar duyup anlayacaklar, telaşı içinde Mustafa Saatçı kahvaltısını ivedi olarak yapıp kaçarca masayı terk etti. . Yanımızdan geçerken İdris’e “Alacağın olsun, moruk!”deyip hızla ayrıldı. İdris Destan bu “Moruk”sözünden çok alındığı için arkadaşlar kolay kolay söylemezler, İdris’in birden neşesi kaçtı, rengi değişti. Elini sallayıp, kendi kendine konuştu:

– Sana ne elin kızından, imamından! deyip masadan kalktı.

Kahvaltıdan sonra topluca işyerine yollandık. Yolda, Ali Yılmaz Öğretmenin arkamızadan geldiğini gören olmuş, ağırlaştık. Öğretmen bize yetişince:

– Sporculuk buna denir, koşmayacaksın ama koşarca yürüyenlere yetişeceksin! dedi. Öğretmenin sözene hep güldük. Gülüğümüzü görünce Ali Yılmaz Öğretmen durup yüzlerimnize baktı:

– Ne tuhaf, sizin güldüğünüze ben gülemiyorum! dedikten sonra bir süre güldü. Hepimiz neşeli olarak işe başlamamıza karşın İdris uzun süre neşesiz çalıştı.

Hızar kullanmayı iyice öğrendim. Ancak sanıldığı kadar kolay değilmiş. Kısa işlerde önemli değilse bile uzun çalışmalarda oldukça yorucu. Yapılacağı söylenen on binanın çatı kerestelerini hep biz keseceksek, oldukça zorlanacağız.

Mustafa Güneri Öğretmen gölgeliğimizi beğendi, biraz oturdu:

– Kendinize kanepe yapın! dedi. Daha sonra da Ali Yılmaz Öğretmene:

– Kavaklardan oturaklar yapsın çocuklar! dedi. Mustafa Güneri Öğretmen çok sıcak bir yaşadığımızı söyledi. Bizim fikrimizi sordu. Salih Baydemir:

-Biz gülerek serinliyoruz, öğretmenim deyince Mustafa Güneri Öğretmen:

- Gençlik böyledir işte, “Ne mutlu genç olanlara! deyip ayrıldı. Mustafa Güneri Öğretmenin yaşı tartışıldı. Ancak Mustafa Güneri Öğretmen daha önce bizim Okul Müdürümüz Nejat İdil'in okul arkadaşı olduğunu söylemesi anımsatılınca varsayımlar durdu. O bizlerden oldukça uzakta sayılarak, söylediği sözü yerinde bulduk.

Bayrak töreni nedeniyle erken paydos ettik. Okul bahçesine girince sıcağı biz de duyumsadık. Behire Bil Öğretmen İstiklal Marşı’nı söyletikten sonra Hidayet Öğretmen öğle paydosunda müzik çalışması yapılmayacağını duyurdu.

Yemekhane iyi ki ağaçların gölgesinde, güneşte olsaydı zor oturacaktık. Kepirtepe’de de sıcak oluyordu ama böylesini sanırım görmedik. Yemek, sıcaktan yakınmalarla geçti. İşbaşı yapınca nasıl gideceğimizi konuşanlar bile oldu. Buna karşın kimi arkadaşlar Mustafa Güneri Öğretmenin sözlerini tekrarladılar:

– Gençlik böyledir işte, sıcak soğuk dinlemez çalışır, gü cünü neşesinden alır!

Yarım saat gecikmeli olarak çalışmaya gittik. Çalıştığımız yer biraz yüksekte, bize daha serin gibi geldi. Gevşetici bazı konuşmalara karşın çalışmamızı sürdürdük. Ali Yılmaz Öğretmenbir ara:

– Başı açık olanlar, arasıra gölgeye geçsin, diyerek bize izin verdi. Yusuf Asıl, gölge sırası nöbetçisi oldu, sıra ile çağırarak mola verdirdi. Öğretmen Yusuf Asıl’ın titizce sıra sürdürmesini izlemiş”, Yusuf'a:

– Ne yaman çocuksun, her işte bir uca yapışır, kendince şekillendirirsin! dedi. Yusuf bu sözü önce doğru anlamadı, işini bırakmaya kalkıştı. Öğretmen sözünü açıkladı, yaptığını başarı olarak gördüğünü, bundan hoşlandığını söyleyerek arkadaşın gönlünü aldı. Kamyon gelecekti, gelmeyince yolda kaldı sanısına kapıldık. Geç vakit gelince şoför, sıcak yüzünden yola çıkmadığını “Çıksaydım, kesinlikle yolda kalacaktım, bugün çok sıcak oldu!”dedi. Az önce azıcık buruklaşan Yusuf gülerek:

– Biz de burada su kaynattık! deyince bu kez de şoför: Ohoooo, siz burada daha çok su kaynatacaksınız; bunun bir de kışı olacak, o kaynayan sular var ya, onlar kışta buza dönecek! dedi. Bu söz hemen:

– Biz kışa kalmayacağız, geri döneceğiz, tepokisiyle karşılandı. Şoför bir şey anlamadı ama, isteklerimizin gerçekleşmesini için:

– İnşallah dönersiniz, buranın kışı felakettir!”dedi. Şoför gidince Ali Yılmaz Öğretmen bizi teselli etti. Öğreteme de bizim gibi gideceğimizi, eğer gitmezsek, binalarımızın biteceğini söyleyerek korkularımızı giderici sözler söyledi. Bugün, yarım saat önce paydos ettik. Ben buna sevindim. Akşam için belki yapılacak bir iş çıkar, diye düşünüyordum. Dersliğe döndüğümüzde okul bahçesinde birileri vardı. Gidince gördüm ki, programda adı olanlar canla başla hazırlık yapıyor. Okul sıralarını çıkarmışlar, okuma yeriyle müzik çalışması yapılan yerlerdeki oturakları taşıyıp sıralamışlar. Lüks lambaları hazırlanmış. Yemek az öne alınmış, yemekten sonra yavaş yavaş insanlar gelmeye başladı. Şaşıp kaldığım, köyden insanların gelmesiydi. Bir süre yemeklerimizi hazırlayan teyzeler kalabalık bir grupla gelip oturdular. Hepimizin tanıdığı muhtar Ahmet Çakır, yanında bir grupla geldi. Öğrenci konuklarımız da banklara oturtuldu. Üç yüzden fazla insan okul bahçesini doldurdu. Öğretmenler hep geldi. Okul müdürü nedense geç gelebileceğini duyurmuş. Hidayet Öğretmen kısa bir konuşma yaptı. Sami Akıncı, okulumuzu tanıttı, Hasanoğlan’a gelişimizi, çok iyi karşılanmamızın sevincini belirtti. Konuk ekiplerinden birer arkadaş kısaca kendilerini tanıttılar. Müdür Bey de bu sıra geldi. Önce Pazarörenliler, oyuna kalktı. Akordiyonla ben ortaya çıkınca bizim çocukların bir bölümü “Aaaaaa!”dedi. Bunu neden dediler, o an düşünmedim. Halayın başında Veli, en ucunda Hüseyin, işaret verince, çok yavaş çalmaya başladım, Veli işaret ettikçe çabuklaştırdım. Çok güzel oynadılar, çok alkışlandılar. Gözüm, Behire Bil Öğretmene takıldı. Yanında Ali Yılmaz Öğretmenin hanımı ile Nahide Öğretmen vardı, onlar gülerek alkışladıkları halde Behire Öğretmen gergin bir yüzle bana bakıyordu. Timurağa oyun havasını yanlış çalmış olamazdım, çünkü oynayanlar duraksamadan oynadılar. Oyuncular, çekilince ben de çekildim. Pazarörenliler etrafımı sarıp teşekkür ettiler, ”Mandolinle olsaydı böyle coşamazdık!”dediler. Bu sözleri duyunca sevineceğim yerde içimde bir burukluk oldu, müzik Öğretmeni neden öyle baktı? ”deyip düşündüm. Yakuplar oynarsa onlara da çalacağım, seçtiğim parçalar için bir kuşkum yok, onları çok rahat çalıyorum. Şiirler okundu, olaylar anlatıldı, Kastamonulu dört öğrenci, Sepetçioğlu ile Çıtırdak adlı iki oyun oynadı. Ladikliler de iki oyun oynadılar, Karadeniz türküleri söylediler. Ladiklilerin birinci oyunu yavaş başlayıp çok hızlıya dönüyor. Zıp zıp zıplıyorlar. Güzel ama ben sevemedim. Daha doğrusu ben o şekilde zıplamak istemiyorum. İkinci oyunları, Merzifon Halayı, (Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dan anımsıyorum)çok güzel, onlar da çok güzel oynadılar. Sanırım bizim Kepirliler, bu oyunu Timurağa ölçüsünde sevecekler. Çarşamba, Ordu şarkılarını özellikle de Şışmanoğlu Karadeniz türküsünü çok sevdim, Karslılar, marşlar söylediler. Karslıların oyunları da çok hızlı oynanıyor. Onları herkesin oynaması olanaksız. Mustafa Kemal Paşa şarkısıyla, Ağrı Dağı şiiri çok güzeldi. Bizden, Tevfik Uğurlu, Recep Türköz, şiir okudular, fıkra anlattılar. Bizim kızlar grupça şarkılar söyledi. Mandolin grubu dört parça çaldı. Behire öğretme izledim, yüzü düzeldi, güldü alkışladı. Arkalarından ben çıktım, önce Gülnihal’i oldukça çok bastırarak tam bir vals ritmiyle çaldım. Arkasından Çardaş Früstin, Tuna Dalgaları ile radyodan kaptığım Türk Marşını çaldım. Behire Öğretmen dışında herkes alkışladı, Okul Müdürünün alkışı son alkışa dek sürdü. Müzik Öğretmeni gene somurttu. Anladım ki benim bir müzik hatam var; arkadaşlar bunu anlamıyor ama Öğretmen bunu herhalde görüyor. . Sorup öğreneceğim, varsa bu hatamı düzelteceğim. Arkadaşlar alkışladılar, kim söylediyse Pazarörenliler gene kalktı. Ben de çıktım, gene işaretlerle başlayıp sonuna dek sürdürdük. Oyunlarda bir aksama olmadı, oyuncu başları Veli Dalak’la, Hüseyin Öztürk beni kutladılar, ayrıldık. Gözlerim Behire Öğretmende ama o gene somurttu. Bu defa kendimce bir neden uydurdum, ”Öğretmen beni kıskandı!”Arkadaşlar beni öven sözler söyledikçe ben Öğretmeni düşündüm. Sonunda arkadaşlara da söyledim. Önce İsmet, ”Dayı seni kıskanmıştır!”dedi. Buna katılanlar oldu, ”Böyle saçma söz olur mu, Öğretmen öğrencisini kıskanmaz!”diyenler de çıktı. Yatınca uzun süre bunu düşündüm. ”Ben neyi yanlış yaptım? ”Uzun süre uyuyamadım.

 

29 Haziran 1941 Pazar…

 

Akşamki şenliğimiz üstüne yapılan konuşmalardan uyandım. Gene Behire Öğretmen aklıma geldi. Öğretmenin takındığı tavrı bir fena niyete de da bağlayamıyorum: Çünkü son 2-3 derstir bana karşı çok iyi davranışları vardı. Yay çekişimi, sesleri buluşumu övmüştü. Kahvaltıya bu burukluk içinde gittim. Öğretmeni görsem, bir bahaneyle yanına gitsem, belki bana söyleyeceği olur, ondan bir şeyler anlarım gibi kuruntulara kapıldım. Ortalıkta yok, pazar günleri görmem de sözkonusu değil. Namık Öğretmen kahvaltıya geldi, ben bakınca işaret etti, . koştum, ”Bugün çalışma olduğunu biliyorsundur, kendine uyan arkadaşlarından on kişi seç, Halil de bizimkilerden on kişi alacak, bugün birlikte çalışacağız!”dedi. Ne yapacağız diye sormak üzereyken, ”Lalahan istasyonuna gideceğiz, bizim vagonlarımız gelmiş, onları bopşaltacağız!”Mehmet Aygün, Recep Kocaman, İdris Destan, Yusuf Asıl, Harun Özçelik, Abdullah Erçetin, Salih Baydemir, Hasan Üner, Hüseyin Orhan arkadaşları yazdım, hazırlandık. Ali Yılmaz Öğretmen bizi çalışma yerinde bekleyecekmiş. Kamyon gelince gideceğiz. Hazırlandık, sevinçliyiz:

Lalahan’ı göreceğiz. Lalahan’da Tiftik keçisi çiftliği olduğunu duymuştuk. ”Çıkrıklar Durunca kitabından tanıdığımız tiftik keçilerini göreceğiz. !” deyince Salih Baydemir. ”Ne sen tiftik keçisi gördün mü? ” diye sordu. ”Sen görmedin mi? ” Salih, sözü tam anlamadığı için böyle sormuştu, arkadaşlar anımsattılar. Kamyon gelince atladık, Lalahan’a gittik. Lalahan küçük bir istasyon, sayılı bina var. Bize gelen vagonları bulduk, hemen tırmanmaya kalktık. Görevli:

-Olmaz, kim teslim alacaksa o gelsin! deyince duraksadık. Ali Yılmaz Öğretmen geldi, bir tomar kağıt çıkardı, görevliyle önce sakin sakin konuştu. Bir ara yüksek sesle çıkıştı. Vagonların tutsak edilme durumları varmış, belli bir sürede boşalması gerekirmiş. Uzun tartışma sonunda bir yerlerle telefonlaşıp anlaştılar. Bizim vagonlar önce bir başka istasyona gitmiş, oradan geri getirtilmişler, ondan böyle gecikme olmuş. Tren bekledik. Lokomatifle bizim vagonları boşaltılacak yere yakın çektiler. Önce tartışan görevli, sonra sonra Ali Yılmaz Öğretmenle çok iyi anlaştı. Görevli, bize dinlenmek için bir yer gösterdi. Boş bir oda, istersek orada kalabilecekmişiz. Bu sıra Namık Öğretmen geldi. Geç kalışımızın nedenlerini sordu. Demiryolu görevlisiyle Namık Öğretmen de azıcık atıştılar:

-Sizin yanlışınız, sizin dikkatsizliğiniz yüzünden bizim işlerimiz geciyor! dedi. Göreyli:

-Yahşi Han! diyerek bir söze başlarken, Namık Öğretmen sözünü kesti:

-Bana ne senin Yahşi hanındananındfan vahşi hanından hanından, vahşi hanından, vagonlar buraya bugün geldi, ben de bugün alıyorum. Geçmiş günler için sen benden değil ben senden hesap istiyorum! dedi. Ali Öğretmenle görevli, Namık Öğretmenin koluna girip konuşa konuşa, istasyon binasına girdiler. Az sonra Öğretmenler geldi. Vagonun birini açtık, sandıkları indirip kamyona yükledikten sonra okula döndük. Yermeğe ucu ucuna yetiştik. Ali Yılmaz Öğretmen evine gitti, Namık Öğretmen bizimle yemek yedi. İstasyon görevlisinin bize dinlenmek için yer gösterdiğini söyledik. Namık Öğretmen:

-Evet onun için bizim D. D. Yollarına başvurumuz olmuştu, demek izin gelmiş! dedi. Sonra da açıklama yaptı: Okul için yapılan tüm alımlar oradan gelecek. Bu nedenle orada zaman zaman öğrenciler, zaman zaman da bir görevli kalacak, bu nedenle öyle bir yer düşünüldü!”dedi. Namık Öğretmen :

-İyi dinlenin yarın yoğun çalışmalarımıza başlayacağız! deyip ayrıldı.

Dersliğe gittiğimizde sıralar boştu. Arkadaşlar, konuk öğrencilerle köyün üstündeki dağ patikasından su kaynaklarına doğru gezmeye çıkmışlar. Gidelim mi, gitmeyelim mi? ikileminde kaldık. Ben, gitmeyeceğimi söyleyip sıraya oturdum. Az sonra arkadaşlar geri geldi, gitmekten onlar da vazgeçmiş:

-Gitsek bile onları dönmüş olarak karşılayacaktık! deyip oturdular. Konu gene akşamki eğlenceye dayandı. En çok beğendiklerini sayıp dökmeye başladılar. Yusuf Asıl bana:

-En beğendiğin hangisi ? Hiç düşünmeden kendi beğenimi söyledim:

-Ali Ergin-Musa Güner ikilisi! Ali Ergin Yusuf’un hemşerisi, sevinecek sandım. Yusuf susunca ben, beğeni nedenlerimi açıkladım:

-İkisinin de sesleri güzel, iyi uyum sağlıyorlar, Söyledikleri türküler güzel, Demek oluyor ki, söyleyeceklerini iyi seçiyorlar. Yusuf:

-Ama hep aşk şarkısı söylüyorlar! Bu kez de ben:

-Tüm güzel şarkılar aşk üzerine, suç söyleyende mi? diye sordum. Okulda müzik Öğretmeni olsa, daha güzel şarkılar öğretse, onlar da onları söylerler. Ama gene de bence en güzel söyleyen olurlar. Bana göre onlar bunu severek yapıyorlar.

Gelenler oldu, konu değişti. Ancak Yusuf’un söylediği ama onlar hep aşk şarkısı söylüyorlar sözü bana, Kepirtepe’de yapılan bir eğlence üzerinde konuşurken Okul Müdürünün uyarısını anımsattı. “ Öğrenciler için erken sayılırAşk şarkıları!”Büyükler böyle düşünüyorlar ama çocukların önüne güzel dedikleri şarkıları koymuyorlar. Bizi yıllardır onlar Öğretmensiz bıraktılar. Buna karşın bizler, el yordamıyla kendimiz bir şeyler öğrendik. Onların bizim öğrendiklerimizi eleştirmeye hakları yok bence. Üstüne üstlük onların sözlerini benimseyip kendi arkadaşlarımızı eleştirmeye kalkmamız da yanlış bence. Yusuf sustu. Ancak, bizim arkadaşların çoğu Yusuf gibi düşünüyor. Üç yıldır beraberiz, bu konuları hep tartıştık. ”O yapılmasın, bu yapılmasın!”diye diye hiçbir şey yapamama aşamasına geldik. Dün gece Kars ekibi, o yörenin şarkılarını söyledi, Ladik ekibi Karadeniz şarkılarını söyledi. Ahmet Güner Edirne Köprüsü türküsünü söylemeseydi Trakya’dan salt Sami Akıncı söz etmiş olacaktı. O da Sami’nin özel çabasından oldu. Yakup Tanrıkulu’nun oyunu diye andığımız oyun da Trakya havası ama, onu Yakup kendi çabasıyla öğrenmiş, yanında kalkanlar salt arkadaş durumunda Yakup’un arkasında gezindiler. Benzer şekilde sıralanıp oynayan Pazarörenlilerin oyunu yanında bizim Trakya oyunu oldukça pısırık kaldı. Arkadaşlar işin bu yanını hiç düşünmüyorlar. Nitekim Pazarörenli Veli hemen “Bu oyun daha canlı oynanamaz mı? Kızlarımız şarkı söyledi, sesleri ince güzel gibi geliyor ama ağlar gibi söyleştiler. İşte Ali Ergin-Musa Güner ikilisi bu bakımdan söylediklerini çok canlı söylüyor. Karşılarındakileri etkileyebiliyor. Beni esneyerek dinleyen Yusuf sonunda hak verdi. Sözümüzün üstüne Ali Ergin’le Musa Güner geldi. Yusuf gülerek:

-Biz de sizi konuşuyorduk, Beni göstererek, sizin şarkılarınızı çok beğenmiş! dedi. Hemen düzelttim, ”Salt şarkıları değil, söyleyişinizi, şarkı seçişinizi, uyumlu söyleyişinizi beğeniyorum! dedim. Söyledikleri türkülerden biri de “Kavak kavağa yaslanır’la başlayıp sürüyordu. Onu nasıl öğrendiklerini sordum. Musa Güner anlatırken akrabası Ahmet Güner söze karıştı, kendi köyleri olan Poyralı da söyleyenler varmış. İsteyenlere sık sık söylüyorlarmış. Özellikle de öğrencilere öğretmek için çırpınıyorlarmış. Anlattığı kişi radyocular tarafından da dinlenip sesi alınmışmış. Biz konuşurken tören zili çaldı birlikte törene çıktık. Gözlerim dik olarak değilse bile yandan yandan Behire Öğretmende. Neşeli neşeli İstiklal Marşı’nı söyletti. Dağılırken ayırdın da olmadan yakınında kaldım. Bana mı öyle geldi gerçekten de kasıtlı mı yaptı, bana bakacakken başını birden çevirdi. Bu bir rastlantı değilse besbelli bana fena kızmış. Yarın öğleye dek sabretmekten başka yapacak bir şansım yok. İsmet’e anlattım, İsmet her olayda olduğu gibi gene:

-Dayı o kadın sana aşık olmuştur! dedi. “Aşık olanlar küser mi? ” diye sorunca İsmet, ”Umutsuz aşıklar küser!”dedi. İsmet biraz da işin şakasında Mustafa Saatçı’yı örnek verdi. ”SS deyip duruyor ama kıza yaklaşıp bir selam bile veremiyor! dedi. Bir kez de yemekte Behire Öğretmeni izlemeyi düşündüm, bu kez uzaktan uzağı bakacağım. Başka zaman bakıyordum, gene öyle. Bu niyetle gittim, ancak Öğretmen gelmedi. Ayrıca Pazarörenli arkadaşlar geldi. Oyun oynayacakları günü, saatı, yeri konuşacaklar. Yer olarak ben gene Külhanı söyledim. Ahmet Güner, Yusuf Asıl geldi. Yusuf 2. sınıflardan üç dört kişi çağıracakmış. Paydostan sonra Külhanda buluşacağız. Dersliğe gidince Orhan, ”Abi, Almanca’yı bıraktık, biraz çalışalım mı? ”diye sordu. Hiç istemiyordum ama, Orhan’ı kıramadım. Lügatı çıkardım, Almanca defterimi açtım. Orhan yerleşmeye çalışırken Mustafa Saatçı geldi. Çok ciddi bir yüzle :

-Bir ricada bulunacağım; bıktım şu bana takılmalardan, bundan böyle bana takılanlara Almanca küfredeceğim. Lütfen bana şu sözlerin Almanca’larını yaz!”Kağıdı aldım, ”Lügatta olanları yazarım!”dedim. Mustafa yerine gitti. Orhan’a söyledim, Orhan “Yazalım!”dedi. Sözcükleri aradık. Ancak Sözlere baktıkça güldük. Belli ki bu da bir şaka. Biz hiç anlamamış gibi lügatten yazdık: Zırzop: Verruekt-Kukumav: Steinkauz-Zurna: Oboe-Sazan: Karpen-Sarsak: Taperik-Zom: Betrunken-Davar: Vieh-Miskin: Trege-Mecnun: Sterblich verliebt-Cılk: Faul-Saçma: Unsinnig-Dumnes Zeugrede……. Orhan hiç gülmeden kağıdı verdi. Yan gözle isledik. Mustafa sözleri birkaç kez okuduktan sonra başını kaldırıp, kime ne söyleceğini ayırmaya başladı. Biz çalışmayı bıraktık belli etmeden onu izliyoruz. Önce Mehmet Yücel’e bağırdı: ”Hey uzun boylu sen, Herr Faul, bana bak!”dedi. Mehmet Yücel anlamadı sanırım favori dedi sandı, saçlarını göstererek, ”3 numara traşta favori mi olurmuş!”dedi. Sami Akıncı gülünce, Mehmet Yücel kuşkulandı ama, sustu. Bekir Temuçin bağırdı, ”Wachemosche, Oberrichter!”dedi. Mustafa hem anlamadı, hem de dinlemedi. Elindeki kağıda baktı, Bekir’e, Steinkauz! diye bağırdı. Sami, gene gülünce arkadaşlar durumu anladılar. Bu kez de Sami Akıncı’yaçıkıştılar:

-Sen veriyorsun bu sözleri ona! Sami Akıncı:

-Yemin ederim ben vermedim!”deyince, İdris Destan, nerden bilecek bu imam bu sözleri der demez bu kez Mustafa İdris’e küçümseyerek baktı, dudağının ucuyla “Oboe”diye bağırdı. Herkes bir birine bakmaya başladı. İsmet söze karıştı ona da Sterblich, Fettah kahkahayla gülünce”Trege”deyince kendisi de güldü. Bu sıra Yusuf Asıl Mustafa Saatçı’nın elinde kağıdı kaptı. Mustafa’ya Vieh”diye bağırdı. Sözlerin bizden alındığı söylenince bana sataşanlar oldu. Ben de hepsine birden Fikret Madaralı Öğretmenin sözünü tekrarladım:

-Taperik! İsmet lügatı alıp kendisi söz seçmeye kalktı. , ancak işin içinden çıkamadı. Lügat Almanca’dan Türkçe’ye olduğu için sözcükleri bulamadı. İsmet’e anlattım:

-Önce sözlerin Türkçe’sini bir kağıda yaz, onları uzun zaman içinde birer birer bulalım!

Yat zili çalınca sözcük aramalar yarına kaldı. Yatarken Mustafa Saatçı’nın söyledikleri tümüyle değişti: Taperik oldu toperik, Oboe oldu abooo, Bir faul, favul olarak doğru söylenir kaldı. Ancak Türkçe’leri tekrarlandı. Cılk, sarsak, zırzop…Ne var ki Mustafa Saatçı’nın şakası, Almanca için bir anımsama oldu, arkadaşlar Almanca lügatın ederini, adresini aldılar. Yatınca Mustafa Saatçı’yı düşündüm, okula geldiğimiz günden beri yıldızlarımız barışmadı, önceleri her gün atışıyorduk Sonra sonra bir birimizi görmemeye çalıştık. Sanırım Sami Akıncı yüzünden bir birimize pek yakınlaşamadık. Ama olsun, arkadaş gerçekten neşeli olmak istiyor, düşünüp taşınıp yeni bir gülme numarası buluyor. SS’ye aşık olma işi de gene böyle bir oyun. SS’yi sevse bir yolunu bulup konuşur. Oysa Mustafa konuşmak şöyle dursun yakınlaşmaya bile yanaşmıyor. Ancak sözde var. Kültür derslerine hiç çalışmıyor ama, makine, motor işlerinde hepimizden önde. Özellikle elektrik işlerinde oldukça usta…. Mustafa ile arkadaşlık yapabilir miyim? diye düşündüm. ”Zor!”diye kendim yanıtladım, Sami ile arkadaş olduğu sürece bu olamaz. Çünkü o kardeşi gibi, Sami’yi koruyor. Sami ise kıskanç biri. Kim olursa olsun başarılı olunca ona karşı tavır alıyor. İşte o zaman Mustafa körü körüne Sami’nin yanında görünüyor. Bu anlamsız tavrı yüzünden sevgisini yitiriyor. Ne zaman başarılı oldumsa Sami bana soğuk davrandı. Bu zamanlarda Mustafa, bana değilse bile kesinlikle İsmet’le dalaştı, dolaylı olarak benimle gerginlik yarattı. Zaten aramızda geçen kırgınlıklar hep böyle oldu…. .

 

30 Haziran 1941 Pazartesi….

 

Uyandım öyle yatıyorum. Kadir Orhan’la fısıldaşıyor. Şılaf şılaf diye sesler duyuyorum. Anladım, Hemşerim, Domuzormanlı Kadir bana Almanca söyleyerek takılacak ama ne söyleteceğini bilemiyor. ”Schlafen!”dedim. İch schlafe nicht aber İch bin Schlafmütze…. Orhan güldü. Kadir şaşırdı. Orhan , söylediklerimi doğru varsayarak açıkladı. Uyumuyormuş fakat, o gerçekten bir uykucuymuş. Kadir iyice telaşlandı. Siz sahiden Almanca’yı çok ilerlettiniz, nerden buluyorsunuz bu sözleri? diye sordu. Ben söze karıştım: Her gün on sözcük ezberliyoruz, on günde yüz sözcük oluyor. Bunların yirmisini unutsak bile gerisi kalıyor! dedim. Kadir duraladı. Başını kaldırarak “Hı’ıııı, ben bunu yapamam!”diye kesin bir tepki gösterdi. Üzüldüğü besbelliydi. Orhan dayanamadı:

-Şaka söylüyoruz, zaten biz de yapamıyoruz. Konuştuklarımız doğru değil, salt sözcükleri bulup, Türkçe gibi söylüyoruz, gönül eğliyoruz! dedi. Kadir bu kez, bizi yüreklendirdi:

-Olsun ama, bir Alman’la karşılaşsanız derdinizi anlatırsınız! Ben:

– Çok doğal bizim karşılaşacağımız Alman zaten Türkiye’de olacağı için kesinlikle Türkçe bilmiş olacak, bu nedenle kolayca anlaşacağız!” dedim. Kadir bu sözden çok hoşlandı, kollarımızı tutarak bizi itekledi:

– Siz benimle dalga geçiyorsunuz ama gene de sizi arkadaş olarak seviyorum! Kahvaltıda da buna benzer konuşmalarla bir birimizi güldürdük. 76 Arif Kalkan nöbetçi, geldi:

– Sizin masadan daha gevezesi yok, ne gülüşüp duruyorsunuz! diye sordu. Ben de:

- Jemenden fröchlich stimmen; aber nachdem vir heiter verden!”Arif bana baktı:

– Ne söylediğini anlamadım ama atıyorsun, biliyorum! diyerek uzaklaştı. Ben bir yandan da Behire Öğretmeni gözetliyorum. Kahvaltılara pek gelmiyor, bu sabahta yoktu.

Kahvaltıdan sonra sınıfça iş yerine gittik. Mustafa Güneri, topluca gidip gelirken doğru olmak koşuluyla marş söyleyebileceğimizi anımsatmış. Ladik ekibi ile Cılavuz ekibi arada söylüyorlar. Bizim 2. sınıflar da söylenecek marş araştırmasına başlamışlar. Benden sordular ama adını bildiğim marşların sözlerini tam olarak bilmediğimi söyledim. Onuncu Yıl, Gençlik Marşı, Biz Kimleriz, Dumlupınar marşlarını çalıyorum çalıorum da söz lerini tam olarak biliyorum.

Biz çatı hazırlığımıza başladık. Bugün Lalahan’a yapı grubundan gidenler oldu. Onlar da tiftik keçisi görecekler. Onlara bunu söyledik ama, biz tiftik falan görmedik. Tiftik keçileri, karşı tepelere yayılıyormuş. Onlar Lalahan'daki , ağıllarında belli saatlerde kalıyormuş. Tıpkı bizim koyunlar gibi. Sabah erkenden ya da akşamları görmek olanağı varmış. Ya da önceden izin alınarak, bekletebiliyorlarmış. Tiftik keçilerinin kaldığı yerleri gördük, bizim koyun yerleri gibi değil, çok temiz, kiremit çatılı yerler. Biz çalışıyoruz hem konuşuyoruz. Ali Yılmaz Öğretmen birden çıkıştı:

– Çalışırken çene çalıyorsunuz! Salih Baydermir, yavaş bir sesle:

– Hızar sesini duymamak için!”dedi. Öğretmen bu kez de:

– Kimin sesini, benim sesimi mi? diye sordu. Salih sustu. Harun Özçelik:

– Siz konuşmuyorsunuz ki Öğretmenim, neden sizin sesiniz desin?

Gülerek Sili usta geldi:

– Muşte muşte, dedi, olayı anlattı, okulun genel planları tamamlanmış, ya da yapılan planlardan biri seçilmiş, mimarları gelip yerleri gezeceklermiş. Yakında planlara göre binalara başlanacakmış. Ali Yılmaz Öğretmen fazla bir tepki göstermedi. Sili Usta sordu: Alı Bey, memnun olmadın? dedi. Sili Usta soru mi ekini çoğu kez kullanmıyor, sesi vurgulayarak soruyor. “Gitmiyorsunnnn? , Yapmıyorsunnn? , Bilmiyorsunnn? ”Ali Öğretmen gülerek:

– Nasıl sevinmem Usta, kış gelmeden, tamamlayıp içlerine girmeyi nasıl istemem? Dedikten sonra da arkasından değil mi arkadaşlar? Kışı rahat geçirmeyi kim istemez? Öğretmenle Sili Usta kol kola girip Namık Öğretmene gittiler. Bu kez arkadaşlar Salih’i uyardılar:

– Ali Yılmaz Öğretmenin heyheyleri gene üzerinde, aman dikkat edelim. Mehmet Aygün:

– Karısıyla küsüşmüştür, Yusuf Asıl:

– Hanımı onu dövmüştür, Hasan Üner:

– Kötü bir rüya görmüştür!” dedi. Bir süre sonra Öğretmen geldi, “Gözümüz aydı çocuklar, önümüzdeki hafta okul yapımı resmen başlanacak. Sanırım o zaman işlerimizi daha rahat sürdüreceğız; yaptığımız, yapacağımız işler daha belirginleşecek! dedi. Öğretmenin yumuşak konuşmasından. cesaretlenen Yusuf:

– Öğretmenim Kepirtepe’de tek bina yapılırken üç marangozluk, iki de yapıcılık Öğretmenimiz vardı. Burada ise birer Öğretmen var. Üç Öğretmen yerine siz yalnızsınız; başka Öğretmen gelmeyecek mi? dedi. Yusuf güzel bir soru sorduğu düşüncesiyle yanıt beklerken Öğretmen, arkadaşa:

– Yusuf, ben bugün çok sinirliyim, akşam kötü bir rüya gördüm, hala onun etkisindeyim, beni sinirlendirmeye çalışma, döverim seni! dedi. Yusuf, Öğretmeni hiç duymamış gibi, gene gülerek: Biliyoruz Öğretmenim, biz sizin kötü rüya gördüğünüzü de biliyoruz! deyince Öğretmen birden:

– Siz benim rüya gördüğümü nereden bilecekmişsiniz, siz benimle alay mı ediyorsunuz? diye bağırdı. Yusuf durumu anladı ama susamadı da:

– Hasan söyledi Öğretmenim!” deyince Öğretmen Hasan’a baktı:

– Hasan gel bakayım, sen falcı mısın? ”dedi. Hasan oldukça çekinden olmasına karşın cesaretle yanıtlar verdi:

– Falcı değilim ama, insanların değişen tavırlarını görünce nedenlerini yorumlamaya çalışırım!”Öğretmen bu kez güldü:

– Sahi benim bugün değişik bir tavrım var, değil mi? dedi. Hasan:

– Var, sinirlisiniz, Salih Baydemir arkadaşımızı haksız yere azarladınız! Öğretmen kahkaha atarak, bak bak baaaak, şimdi de beni yargılıyorsun! Hasan özür diledi:

– Sordunuz ben de söyledim, sormasaydınız söylemeyecektim, sizin haberiniz olmayacaktı ama biz bunları konuştuk, Ali Yılmaz Öğretmen oturuyordu, ayağa kalktı:

– Bak bu harika işte:

– Ben duysam da duymasam da siz benim hakkımda konuşuyorsunuz. Bunları benim duymam benim çıkarıma olacak. Peki, konuştuklarınızın hepsini acaba söyler misiniz? Elimi ileri uzatarak söz istedim, Öğretmen izin verince, ben:

– O sorunuzun yanıtı sizin tavırlarınıza bağlı Öğretmenim, siz çok kırıcı olursanız, size karşı tepkiler o ölçüde kırıcı olacaktır. Böylesi kırıcı sözler doğal olarak söylenmeyecektir. Bazı kimselerin tavırları ortaya çıkarılamayacak ölçüdedir, küfür derecesinde çirkindir. Bunları kimse açıklayamaz. Ancak sizin, bazen sinirli olmanıza karşın hiçbir tavrınız söylenemeyecek bir sıfata dönüşmemiştir. Bunlar konuşulursa anımsandığı kadarıyla ortaya getirilebilir. Öğretmen yanıma dek gelerek, ”Dur dur dur, ”Siz benim arkamdan kötü söz söylemiyor musunuz yani? Buna sevindim. Peki başkalarına söylüyor musunuz?" Ben, duraksamadan:

– Ben söylüyorum” dedim. Öğretmen:

– Bana da söylüyor musun? diye sorunca:

– Siz, öğretmenlik ölçüleri içinde davranıyorsunuz, sizin için neden kötü söz söyleyeyim. Ben sizi, Öğretmenliğin de ötesinde bir ağabey olarak tanıyorum tıpkı ağabeylerim gibi. Belki de bu nedenle kimi zaman nazım geçer diye size daha yaklaşıyorum. O zaman da siz, kimi kez bunu fazla görüp beni paylıyorsunuz! Öğretmen:

– Oğlum sen öğretmen değil, bir yolunu bul da avukat ol, sen insanları rahat inandıracak konuşmalar yapabileceksin! dedi. Hasan Üner’rin omuzuna elini koydu:

– Abi iyi, inandırıcı savunma yapmasaydı seni paylayacaktım. Ama şimdi buna gerek görmüyorum. Sizin yüreklerinizin de benimki gibi. Benim yüreğimde hiç biriniz için olumsuz bir nokta yok, iyi dileklerle dolu!”dedi. Saatini gösterdi, yolu işaret etti, yemek için yola çıktık. Öğretmenin kapısı önünde ondan ayrılırken bizi uğurladı. Ayrılınca arkadaşlar Ali Yılmaz Öğretmenin sözleri üzerinde dururken benim, aklım gibi gözlerimde de Behire Öğretmeni görür gibiydi. Yemekhaneye gittik. Behire Öğretmen bir yabancı bayanla birlikte oturuyor. Yeni bir bayan Öğretmen gelmişi olabilir. Örneğin Resim Öğretmeni. Arkadaşlara gösterdim, “Resim Öğretmeni olabilir!”dedim. Arkadaşlar, Mustafa Güneri’nin Resim Öğretmeni olduğunu, o varken bir başkasının gönderilmeyeceğini öne sürmeleri, benim olasılığımı ortadan kaldırdı. Yemekten sonra içimdeki kuşkuyla keman çalışmaya gittim. Beş kişilik keman grubumuz bir tarafta, on beş kişilik mandolin grubu öbür tarafta. Öğretmen mandolincilerle uzun uzun ilgilendi. Sonunda bize geldi. Doğan Güney’i dinledi beğendi. İlyas Özcan'ı da beğendi. Sıra bana gelmişti; ancak beni sıranın sonuna gönderip, Abdullah ile Nedim'i öne aldı. Onlardan sonra bana dönerek:

– Seninle nasıl anlaşacağız bilmem! deyip yüzüme dik dik baktı:

– Sen akordıyon çalıyorsun, akordiyon bir gazino çalgısı, hem akordiyon hem keman nasıl olacak bu iş? Ya ondan ya da bundan geçeceksin; ikisi bir arada olmaz! Keman çalacaksan akordiyonu bırakacaksın, keman nota ile çalınan bir çalgı, nota çalışacaksın! deyip durdu. Yalvaran bir sesle, akordiyon parçalarını notalardan çıkardığımı, nota bilgimin iyi olduğunu söylemeye kalktım. Öğretmen:

– İyi biliyormuş, iyi bildiğin ne ki? Senin iyi dediğin senin iyindir. Ben anlamam, akordiyonu bırakırsan gel benimle çalış, yoksa gelme, git akordiyonunla oyna! dedi. Üzüldüm:

– Keman çalışırsam akordiyonu aralarda alırım! demeye çalıştım, Öğretmen son sözünü söyledi:

– Akordiyonun sözünü edeceksen benim karşımdan çekil! Dilimin döndüğü kadar seçtiğim sözleri yumuşatarak konuştum:

– Öğretman olacağımı öğrenince, müzikten anlayan (Bandoda çalan )amcam bana akordiyonu önerdi, aileme büyük bir istekle akordiyon aldırdım, tümden bırakırsam. . . Öğretmen:

– Onlar beni hiç ilgilendirmez. Bandoda çalışan amcan müziğin ne kadarını bilir ki? deyip arkasını döndü, gitmek üzereyken ben, durgun bir sesle:

– Buyurun kemanınızı öğretmenim! deyip kemanı önüne bıraktıktan sonra, çıkış kapısına bile gitmeden korkuluktan atlayıp toplanmakta olan arkadaşların yanına gittim. Kızgınlığımı gizlemeye çalıştım, sanırım bunda başarılı da oldum. Öğretmenle konuştuğumu uzaktan gören arkadaşlar, özellikle İdris Destan, ”Hadi, hadi, öğretmenle iki ikiye kaynattın gene!”deyince, öyleymiş gibi davrandım, inandılar. İçimden de:

– İyi oldu, bundan böyle alıp akordiyonu öğle saatinde herkes mandolin çalışırken ben de akordiyon çalışacağım! Zaten küçük çocukların yanında keman çalışmamı önce kendim yadırgıyordum. Arkadaşlara üzüntümü yansıtmadım, neşeli gibiyim. İdris’le Hasan fısıldaştılar. Aldırmadım, yanlarından ileri geçtim. Arkamdam başkaları da güldü. Yusuf dayanamadı:

– Behire Öğretmenin gözüne girmişsin!”dedi. Yusuf'a bakıp:

– Tamam, bir gözüne değil iki gözüne de girdim! dedim.

İş yerine varınca konular değişti. Yeni kereste geldi, onları ölçülerine göre yerleştırdik. Ali Yılmaz Öğretmen kendisine bir yardımcı istedi. Arkadaşlar:

– Hepimiz yardımcınıyız! diye bağırdılar. Öğretmen çok memnun olduğunu söyledi, Ancak gelen keresteleri birinin kaydetmesi gerektiğini, bunun da gönüllü yapılması gerektiğini, bu arkadaşın zaman zaman dinlenme saatlerinde de çalışacağpını açıkladı. Salih Baydemir, Harun Özçelik, Recep Kocaman, Hüseyin Orhan gönüllü oldular. Öğretmen “Kocaman Recep’e kocaman bir teşekkür!” diyerek Recep’i görevlendirdi. Bundan böyle kamyon geldiğinde Recep, inen keresteleri gözetleyip, getirilen pusulaları deftere yazacakmış. Lalahan’da bundan böyle bir okul görevlisi olacakmış. Kamyona ne yüklendiyse bir belgeye yazacakmış. Kamyon boşaltılmadan bu belge gözden geçirilip ona göre teslim alınacakmış.

Duvarları örülmeye başlanan bir geçici atölyenin çatısına yetecek keresteyi hazırladık. Öğretmen gülerek:

– İster misiniz, yere bir mostralık çatı yapalım? dedi. Hepimiz istedik. Ali Yılmaz Öğretmen gülderek mostralık çatıyı bilip bilmediğimizi sordKepirtepe'dekşi büyük binanın çatısını öyle yaptığımızı anlattık.

Yeni çatıkya yarın başlayacağız. Öğretmen, Harun Özçelik’e:

– Kamyon işini Kocaman’a verdiğim için üzülmedin değil mi? diye sordu. Harun üzülmediğini söyleyince bu kez, :

– Eğer üzülseydin sana başka bir önemli iş verecektim! Harun sustu. Bu kez de Hüseyin Orhan:

-Ben üzüldüm, Öğretmenim! dedi. Öğretmen teşekkür ettikten sonra:

– Sen de şu çadıra sahip ol, bir defter tutalım, ne girecek ne çıkacak? İzleyelim bakalım! dedi. Orhan azıcık duraksadı ama nedenini açıklamadı. Bu kez ben:

– Çadır açık, eksilen bir şey olursa kim sorumlu olacak? diye sordum. Öğretmen: Haklısın, ilerde değerli araç-gereç gelecek, onların hesabını tutacak sorumlu görevli olacak. Biz onlar göreve başlayana dek kendimiz bir denetim kuralım, eksileceklerden arkadaşlarınız sorumlu tutulmayacak, ne var ne yok biz bilelim diye böyle düşündüm! Arkasından da:

– Bakın ağabey neler düşünüyor! diyerek beni onurlandırdı.

Paydosta biz kestirmeden depo önünden geçerek dereye indik. Arkadaşların bir bölümü Öğretmenle birlikte yoldan döndüler.

Derslikte gene Ankara’dan gelecekler konuşuldu. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç gelecekmiş. Biz de Sili Ustanın anlattığı okulun binalarının yapımına başlanacağını söyledik. Hayret, yapıcılar henüz bunu duymamış. Bir hafta içinde esas binaların temeli atılacağını, belki Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç onun için geleledcektir, diyerek söylentileri gerçeklere yaklaştırmaya çalıştık.

Abdullah Erçetin, ben Behire Öğretmenle konuşurken yakınımdaydı, sinirlenip ayrıldığımı İsmet’e söylemiş. İsmet geldi sordu ben de olayı olduğu gibi anlattım. Kısacası:

– Keman çalışmaktan vazgeçtim! dedim. Bizi dinleyenler olmuş, abuk subuk sorular başlayınca işin doğrusunu tüm arkadaşlara anlattım:

– Behire Öğretmen yalnız keman çalışmamı istiyor. Ben de akordiyonu bırakamıyorum. Bu nedenle kemandan ayrıldım, kavga mavga yok! dedim. Hasan tanıklık etti, Behire Öğretmen geçen hafta benim yanımda ağabeye “Bravo!”dedi, araları çok iyiydi, neden kavga etsin? ” şeklinde açıklama yaptı. Konu kapandı. Ahmet Güner’le Yusuf yanıma geldiler, ”Öğleleri oyun öğrenmeye başlayalım mı? ”Söz verdim. Nerede? “Siz nerede çalışırsanız ben oraya geleceğim!”Sorulunca rahat rahat anlatıyorum ama gene de içimde bir kırıklık var; başladığım bir girişimi yarım bırakmam benim için üzücü oldu. Yemekten sonra İki Şehrin Hikayesi kitabını okumaya başladım. Charles Dickens, yazarın adını doğru dürüst okuyamadığım gibi kitapta geçen kişi adlarını da okumakta güçlük çekiyorum. Her yabancı çevirilerde böyle olmakla birlikte nedense bu kitaptakiler bana daha yabancı geliyor. Örneğin, Calais, Concord, Southcoot, Cly, Gruncher, Stryver, Bailey, Foulon, Conciegerio v. b. gibi . Daha çok var ama onları Türkçe seslerle, yakıştırarak okuyorum: Joe, Lorry, Jeery, Tellson, Temple, George, Manette v. b. İlk elli sayfayı, eski alışkanlığımın tam tersine, geriye dönerek tekrarladım. Daha önce , ilerde neler olacak merakıyla gelecek sayfaları zaman zaman açıp bakıyordum. Bu kitapta zorunlu olarak geri bakıyorum, çünkü kişileri hemen tanımak zor. Sonuç olarak zor okunacak bir kitaba benziyor. Bir bakıma da sevindim, sanırım bu kitapta son okuduğum Kırmızı ve Siyah ile Jerminal(Germinal) gibi derinliğine, sonu kötü biten aşklar yok. Gelecek sayfalarda da çıkmazsa sevşineceğim. Kitabın sekizde birini okumuş durumdayım. Bu bölüm parça parça gelişti, Sanırım bu parçalar ilerde birleşip etkili bir aşk anlatmayacak; ben de Renal-Jülien-Mathilde, Catherine-Etienne, ya da talihsiz güzel Cecile'in acılarıyla karşılaşmayacağım.

 

1 Temmuz 1941 Salı. .

 

Kalk zili çalmadan dışıırdan gelen seslerle uyandık. Kızlar seslendi: Güle güle, Allahaısmarladık! Mehmet Yücel, Mustafa Saatçı’ya yapıştırdı:

-Hafız seninkini götürüyorlar, çık bak! Mustafa Saatçı:

-Ben buradayken onu kimse götüremez!” Cart kaba kağıt!” diyenler oldu. Mustafa Saatçı istediği zaman konuyu kolayca değiştirmesini biliyor. Gene numarasını yaptı; ona takılmalar sürarken, o:

-Nöbetçi gel beni kaldır! diye bağırdı. Nobetçi 77 Emrullah Öztürk. Emrullah Öztürk benim ranzanın az ötesinde, kapı yanında. Kendisine sataşılacağını anladığı halde durdu, baktı. Bu kez başkaları da aynı sözü tekrarladılar. İsmet, Mehmet Yücel, Hilmi Altınsoy, Mehmet Aygün gülerek aynı sözü tekrarladılar:

-Nöbetçi gel beni kaldır. Emrullah bir süre bekledikten sonra hepsine birden küfredip çadırdan dışarı çıktı. Bu kez arkasından birkaç kişi birden “Gulü gulü gulü gulü!” yaptı. Okula girdiğimiz günlerde Emrullah’a Hindi diyorlardı. Unutulmuş olan bu sıfat birden ortaya geldi. Hüsnü Yalçın arkadaşı Emrullah’ı korumak istedi:

-Hepiniz birden üstüne gidince üzüldü, kendini tutamadı küfretti, suç biraz da sizde değil mi? deyince. tarafsız olanlar bile küfretmesi, ona yapılan takılmalardan daha ağır! diyerek Hüsnü Yalçın’a:

-Sen ortaya çıkma, kendisi hesabını versin! dediler. Bu kez de Halil Basutçu:

-Sizin şakalarınızın bir sınırı yok, nerede duracağı belli değil, Emrullah bunu düşünerek küfredip kesilmesini düşünmüştür! deyince Halil Basutçu’ya da sataşanlar oldu:

-Sen neyi savunuyorsun? Sana da şaka olarak takılıyoruz, susturmak için küfretmeyi mi aklından geçiriyorsun? ”dediler. İsmet Yanar:

-O küfürler bizde de var, başlarsak iş nerelere varacak? Şimdiye dek hep bu şakaları yaptık, kim kime küfretti? Halil Basutçu:

-Ama sız belli kimselere şaka yapıyorsunuz, onlar da size yapıyor. Emrullah’ın size şaka yaptığını görmedim! Sami Akıncı söze karıştı:

-Siz olayı büyütüyorsunuz. Herkes gibi ben de duydum, arkadaşlar, nöbetçiye “Gel beni kaldır!”dediler. Her sabah birinin ötekide bu tür takılması, çok olağan bir söz. Emrullah bu söylenenlere daha başlangıçta bir yanıt verseydi ya da çekip gitseydi hiçbir sorun çıkmayacaktı. Emrullah bekledi ; o bekleyince arkadaşlar aynı sözü tekrarladılar. Bence bu olayı öteden beri yapılan şakalara katmadan konuşmalısınız! İsmet bir öneride bulundu: -Arkadaşlar, bizimle şakalaşanlar, onların şakalarına biz nasıl katlanıyorsak onlar da bizim şakalarımıza katlansınlar! Bu kez Halil Basutçu, İsmet’in sözünü keserek :

-İşte o kadar, siz de sizinle şakalaşmayanlara sataşmayın, olsun bitsin!”dedi. İsmet aradan çıkarak Halilş Basutçu’ya “Sözün bu kadar mı? ”diye sordu, yanıt beklemeden:

-Demek biz şakalaşacağız, sen bizim şakalarımızı dinleyip neşeleneceksin, karşımızda kakır kakır ya da kikir kikir güleceksın, sonra da ben sizden ayrıyım diyeceksin. Bizimle değilsen, neşemizi de bölüşmeye hakkın yok, bir daha biz şakalaşırken güldüğünü ya da dişlerini çıkararak sırıttığını görürsem ben de Emrullah gibi küfrü sallarım! İsmet yakınımdaydı, kolundan çekip götürdüm; arkadaşlar da bizi izlediler. Kahvaltıda Emrullah olayından söz edenleri susturdum:

-Bu konuşmaları onun bulunduğu zamanlarda onun yanında yapalım, hem kendini savunur hem de bizim düşüncelerimizi öğrenir!

İş yerine gidince bu tür konuları konuşmamaya karar verdik. Yoğun işlerimiz dururken bunları konuşmanın anlamı yok. Bunları tartışırken bir yandan da kamyon gözlüyoruz. Kamyon Lalahan yokuşuna tırmanınca yoldan savrulan toz havalanıyor. Bövlece biz kamyondan önce tozu görüyoruz. Çalışmaya daldığımız bir sırada Yusuf “Kamyon!”diye bağırdı. Çalışırken kamyonun geldiğini gören Yusuf bu kez kaytaran duruma düştü. “Dermek işine bakmıtyor, yolları gözetiyor”. Biz bu konuda tartışırken bir otomobilin yaklaştığını gördük. “Kaç gündür Ankara’dan Genel Müdürün geleceği söyleniyordu, nihayet geldi!”dedik. Öbür taraftan da Mustafa Güneri ile Sili Usta, arkalarından Namık Öğretmen gelenleri karşıladı. Ali Yılmaz Öğretmen de onlara katıldı. Arabadan dört kişi indi. Biz içlerinden hangisi genel müdür diye yakıştırma yaparken onlar okul alanı olarak ayrıldığı söylenen inişli-yokuşlu kırlığı gezdiler. Biz, hem çalışıyoruz hem de onları izxliyoruz. “Geldiler, gittiler!”derken araba yanımızdan geçip köye gitti. Ali Yılmaz Öğretmen ayaklarını yere vurarak geldi. İlk sözü:

-Dizlerim kırıldı!” oldu. Daha sonra sürdürdü:

-Biz, genel müdür beklerken, okul planını hazırlayan mimarlar geldi. Daha önce de gelmişlerdi. son bir inceleme yapmak gereğnii dulmuşlar. Genel bilgi alış-verişi yaptılar. Yüksek Mimar Ahmet Karayavuz-Kemal Arun-Orhan Sefa. . Öğretmen anlatınca anımsadım:

-Kepirtepe’ye de gelmişlerdi! dedim. Öğretmen başını sallayarak:

-Senin yanlışın var, onlar bunlar olamaz!”deyince, ben:

-Bunlar değil, zaten oraya bir kişi geldi, Yüksek Mimar Emin Onat! dedim. Öğretmen:

-Sen yok musun sen, akıl defteri gibisin! dedi. Arkadaşlara döndü:

-Bak bunlar anımsamıyor oysa sen unutmamışsın? Olayı açıkladım:

-Yüksek Mimar Emin Onat geldiğinde okul sahasını onunla ben gezdim, konuştuk. Mimar sözünü ben Mimar Sinan’dan , onun adıyla anılan yerlenden duydum ama, yaşamımda gerçek mimar olarak Emin Onat’ı tanıdım. Üstelik çok tatlı dilli bir insan, benimle arkadaş gibi konuştu. Unu kolay kolay unutacağımı sanmıyorum. Mimar olarak Mimar Sinan gibi benim bir de ikinci mimarım Emin Onat oldu! Ali Yımaz Öğretmen, çok memnun kaldı:

-İşte bunlar da o derece yüksek, bilgili insanlar, güzel düşünmüşler, binalar onların çizdikleri gibi bitirilirse burası küçük, ama şirin bir kasaba olacak! dedi. Öğretmen, önümüzdeki hafta törenle inşaata başlanacağını, gülerek :

-Biz başladık zaten!”deyip hazırladığımız keresteleri gösterdi. Gülerek:

-Yani haftaya herkes başlayacak! dedi. Arkadaşlar:

– Genel Müdürü bekliyorduk, deyince Öğretmen:

– Sanırım o da temel atma günü törenine katılı! dedi

Öğle yemeğine dönüşte biz bir grup, daha kese deyip doğrudan dereye inerek yemekhaneye çıktık. Konuk mimarlar yemeğe kalmışlar. Herkesin gözleri onlarda. Onlar çoğunlukla Sili Ustayla konuştular. Sili Ustayla konuşmaları hepimizin ilgisini çekti. Salih Baydemir:

– Zaten o da mimarmış! deyince :

– Sili Usta mimar değil mühendis. Peki, mimar nedir, mühendis nedir? Konu tartışmaya dönüşmeden ortak bir tanımda birleşildi:

– Planları çizenler mimar, planları uygulayıp bina edenlere de mühendis deniyor.

Yemekten sonra verdiğimiz karar gereği külhanda toplandık. Ben, Yusuf, Yakup, Ahmet. Veli ile Hüseyin de geldi. . Bir iki bozup düzelmeden sonra ben daha güzgün çalabildim, arkadaşlar oyunu kavradılar. Özellikle Yakup’un oyununa Veli de Hüseyn de bayıldılar. Yakup zaten Trakya horasını da çok güzel oynuyor. Ahmet’le Yusuf da bence güzel oynamaya başladılar. Bir hafta devam edeceğiz. Öğle dinlenmesinde bir saat ayakta kalıyoruz ama çok mutluyuz. Ben oynamıyorum ya sanki gözlerimle oynuyormuşum gibi öğreniyorum. Çalışırken, arada Yusuf yanıma geliyor, o gelir gelmez de oyun sözü ediyoruz. Bizim konuşmalarımıza Salih Baydemir gülüyor:

– Siz oyuncu mu olacaksınız? diyor. Yusuf Asıl’n yanıtı hazır:

– Oyuncu olmayacağız ama oynayacak bir durum olursa biz de kalkıp oynayacağız, yaşlı insanlar gibi oynayanların karşısında oturmayacağız! Bu oyun konuşmaları uzadı. Bir ara Ali Yılmaz Öğretmen de karıştı, kendisi Misket oyununu çok sever, severek de oynarmış. Bana bir gün çal da oynayayım! dedi. Bilmediğimi, misket üzümü duyduğumu ama bunun oyununu duymadığımı söyleyince Öğretmen:

– Aaa, şimdiye dek duymamanı anlarım ama bundan sonra Ankara’da olup da Misket’i duymadım demen ayıp olur, bunu hemen öğrenmelisin. Behire Öğretmene söyleyeyim, sana hemen öğretsin”dedi. Behire Öğretmenin dersinden ayrıldığımı söylemedim, teşekkür ettim.

Sili Usta geldi, bizim gölgeliği çok beğendiğini söyledi. Ali Yılmaz Öğretmen beni gösterdi:

– Ustası odur, size de yapsın mı? diye sordu. Sili Usta:

– Ben istemez, bir tane büyük yapın, gelenler ister! dedi. Şaka gibi başlayan söz gerçekleşmeye yüz tuttu. Sili Usta Ali Yılmaz Öğretmeni alıp az ilerideki düzlükte doğru gittiler. Öğretmen dönünce:

– Başımıza iş çıkardık, Bay Sili bizden ivedi bir çardak istiyor, söğüt dallarını kendisi kağnılarla taşıtacakmış! dedi. Bizim dört kişilik gruba iki Mehmet'leri de ekledi, 4 Mehmet, 74 Mehmet, Salih Baydemir, bunu duyunca:

– Ya sabır! çekti. İki Mehmet’le de çalışmak istemiyor. Salih'i yatıştırmak için:

– Ben çalışabilirim! deyip konunun çıkmaza girmesini önledim:

– Yapacak ince bir işçilik yok, dört direk dikip üstünü Birkaç dayanıkla tutturacağız. Önemli yerlerini ben yaptıktan sonra yardımcıların bana ne zararı olacak? Hemen dört direk seçtik. Öğretmen bizi durdurdu:

– Ona yarın başlarsınız!

Zaten paydos zamanı gelmişti, araç-gereçleri topladıktan sonra, okula döndük. Okula dönerken Yusuf Asıl Öğretmene sordu:

– Öğretmenim, şimdi işi paydos edince okula dönüyoruz”diyoruz. bir hafta sonra kendi okulumuzun temeli atılınca, gene okulumuza gidiyoruz mu diyeceğiz? Öğretmen, belli ki başka bir şey düşünüyormuş, Yusuf'un sorusunu anlamadı, sordu:

– Ne diyorsun? Yusuf bir daha tekrarladı. Öğretmen gülerek:

– Maşallah bizim okul, geniş alanları kaplayan bir büyük okul olacvak; İdris dağlarına bile çıksak, bizim sayılacak. O nedenle Hasanoğlan köyü de içinde olmak üzere gittiğin her yer için okula gidiyorum, diyebilirsin! Yusuf gülerek:

– Arkadaşlar, okuldan geliyoruz, okula gidiyoruz! Bu kez Öğretmen Yusuf’a:

– İşin gücün muziplik!”deyip elini Yusuf'un omuzuna koydu:

– Bu neşenin sürmesini dilerim, neşeli insanlar fazla sıkılmazlar. Ancak kimi zaman sıkıcı olarak karşılanırlar. Bu da onlar için acı sonuçlar verebilir. Örneğin uzun bir tren yolculuğunda birlikte oturduğun insan nemrutun teki ise yaptığın şakalara, hatta gülmene dayanamaz, olay çıkarabilir. Konuşmak, gülmek senin için ne denli rahatlatıcıysa onun için de o denli sıkıcıdır. İşte bu zıtlık nedeniyle arada takaza çıkar! Kapısının önüne geldiğimizde Öğretmen ayrılırken, gülerek:

– Bizim yolculuğumuz takazasız bitti, değil mi çocuklar? diyerek ayrıldı.

Öğrdtmen ayrılınca Salih Baydemir:

– İki sözcük daha öğrendim, muzip, nemrut; bu ikisinin karışımı bence Ali Yılmaz Demirbilek Öğretmen! Harun başta olmak üzerte bir çok arkadaş Salih’e karşı çıktı:

– Haksızlık ediyorsun, o seni affetti, sen hala kin tutuyorsun! Salih Baydemir:

– Yok yahu, ben de muziplik ediyorum (! )

Çeşme önünde birikmiş öbek öbek çocuklar vardı; kendi aralarında konuşuyorlardı:

– Pazarörenliler cumartesi günü Ankara’ya gidecek! Daha önce söylenmişti, gelen ekiplerin programlarında Ankara geziileri varmış. Ben de:

–Bizim de var, o gün gelince biz de gideceğiz! Yusuf Asıl, gülerek :

– Biz zaten Ankara’dayız! Değil mi ya:

– Biz Ankara’yı zaten gördük, boydan boya içinden bile geçtik! Gülerek dersliğe döndük. Derslikte İki Şehrin Hikayesi’ni açıp okumaya başladım. Geçtiğim bölümde belli başlı olay olarak aklımda ne kaldı? diye sordum. Özetlemek istenirse ne anlatabilirim: İngiltere’den Fransa’ya (Paris’e) bir araba gitmektedir. Bu arabaya değişik yolcular inip binmektedir. O günlerde yolculuk oldukça tehlikelidir. Soygunlar olur, yolcular öldürülür. Buna karşın insanlar gene de zorda kalınca yolculuk ederler. Genç bir kız oyan Bayan Manette bu arabada yolcudur. Gizli bir iş kovuşturmaktadır, kaybolan babasının izini izler. Daha önce babasının öldüğü söylenmiştir ama, o babasının yaşadığı kanısındadır. Ayrıca kendisine yardım edecek biri vardır: Jarvis Lorry. Bayan Manette, Jarvis Lorry ile buluşur. Uzun, tehlikeli, oldukça karmaşık bir yolculuktan sonra Paris’e ulaşırlar. Paris’te kendilerine yardımcı olabilecek kişiyi de bulurlar, Defarge. Bu kişi meyhane ya da han türtü bir işletmenin sahibidir. Tam açıklanmamakla birlikte bir takım gizli işleri de çevirdiği sezinlenmektedir. Eşi bayan Defarge de bay Defarge’la çalışır. Bayan Manete ile bay Lorry geldiği zaman Defarge’ların çevresinde bir çok olaylar olur; örneğin büyük bir şarap deposu patlar, sokaklar şarap olur, insanlar yollardan şarap toplayıp içer. Bu sırada bayan Manette’le bay Lorry ortaya çıkıp Defarge’la buluşurlar. Konuşmalar oldukça kapalıdır. Giz içinde sürdürülen konuşmalardan sonra, yaşlı bir adamın çok gizli bir yerde yaşadığı ortyaya çıkar. Adam kaçırılmış, ne, nasıl olmuş bilmiyoruz ama, şimdiki durumda, ak saçlı bir kişi, geçmişini unutmuş, karanlık bir çatı arasında ayakkabı yapmaktadır. Yanına girildiğinde sorulan soruları yanıtlamaz, Sürekli ayakkabı yapışından söz eder. Bayan Manette, yaşlıya büyük bir yakınlık duyar ama tanıma söz konusu değildir. Uzun konuşmalardan , uyarmalardan sonra yaşlı adama bayanın kendi kızı olduğu söylenir. Söylenen sözleri anlamadığı sanılan yaşlı bu kez üzerinde sakladığı bir çıkını çıkarıp içinden üç dört tel saç çıkarır; bir saça bir de bayan Manette’in saçına bakar bayan Manette’e sarılır. Yanlarındakiler, yaşlı adamın bayan Manette’e zarar verebileceğini düşünürken yaşlı adam bayan Manette’e iyice sarılır, ellerini eline alır. öylece kalır. Durum anlaşılmıştır. Yaşlı adam kaldırılıp çıkılabilecek yollardan geçirilip bir arabaya bindirilerek yola çıkarılır. Defarge bu tür işlerin ustasıdır. Yolda ki sorguculara gereken yanıtlar verilir, Yaşlı adam bayan Manette, yanlarında bay Jarvis Lorry ile İngiltere’ye dönerler. Olayı böyle özetlemekle birlikte içimde kuşkular beliriyor: Sahiden bayan Menette, bu yaşlı adamın kızı mı? yoksa başka bir numara mı dönüyor. Ben özete almadım ama işin içinde bir kalıt işi var. Bu kalıtı kurtaran çok büyük bir varlığın sahibi olacak. Özellikle Jarvis Lorry’nin konuşmaları hep gizlilik üzerine. Özellikle kendisini ortaya koymuyor: Bu bir iştir!”diyor. Kendisi bankacı, işi hep para açısından görüyor. Yukarda duyduğum kuşkular biraz azaldı. Son okuduğum sayfalarda. baba kız, dr. Manette ile kızı Manette, bir mahkemede tanıklık ettiler. Karanlıkta tanıdığımız ayakkabıcının doktor olduğu da ortaya çıktı. Tanıklığı sırasında gayet akıllı yanıtlar verdi, soranların saygısını aldı. Yargılanan ise Posta arabasında bulunan Charles Darnay’dır. Posta arabasında olduğu ginb gemide de bayan Menette dr. Manette ile konuşmuş. Konuşurken çok insancıl davravmış, onlara yardımda bulunmuş. Baba kız, onun bu özelliklerini öne sürdüler. Charles Darnay mahkemece aklandı, dr. Manette ile kızına teşekkür etti. Sanırım bundan sonra Charles Darnay gene önümüze çıkacak. Şimdiye dek yirmiyi aşan kişiden ortalıkta, dr. . Manette, bayan Manette, (Lucie Manette) Lorry, yardımcısı Stryver şimdi bir de Charles Darnay kaldı. Bundan sonra bunlar arsında geçecek olayları izleyeceğimi sanıyorum. Okumadan varsayımlar yapmayacağım. Hele merak edip arkaları asla karıştırmayacağım. Bu romanda üzüleceğim bir sonuç çıkmayacağını anlamış durumdayım. Ancak bunda da olaylar çok ayrıntılı olarak anlatılıyor. Örneğin sokağa şarap dökülme sahnesi neden o denli ayrıntılı anlatılmış ki. Ayrıca anlatıldığı ölçüde sokağa şarap dökülmedi için o şarabın sel suyu olması gerekir. Anlatılan büyüklükte bir fıçı olur mu? Buna benzer bir fıçı delinmesine biz de tanık olmuştuk. Benim boyumdan büyük bir fıçıyı, yasak olduğu için ağabeylerim büyük samanlıkta saman yığınlarının altına gizlemişlerdi. Kolcular gelip gittikten sonra çıkarılacaktı. O yıl kolcular çok geç geldi. Onlar gelmeden de fıçı oradan çıkarılamadı. Kolcular nisan ayı başlarında gelip gidince çıkarıldığında fıçının boş olduğu görülü. Samanın verdiği sıcaklık nedeniyle fıçının tapasını attığı söylendi. Birkaç. ton saman da şarapla birlikte gitti. Kitaptaki olayla doğrudan bir benzerliği olmamakla birlikte olayı anımsadım. Kitaptaki şarap olayından bir şey daha öğrendim: Paris’teki insanlar çocuklarına da şarap mı içiriyor? Yetişkinleri anladım ama çocuklara da verildiğini bilmiyordum. Oysa bizde küçük çocuklara değil 15-16 yaşına girmiş delikanlılara bile içirmezler, içenleri duyarlarsa ayıplarlar hatta cezalandırırlar.

Yatınca kitabın anlattıklarını bir bir düşündüm. O zamanlar, İngiltere ile Fransa çok fakirmiş. Hırsızlık, haydutluk gırla gidiyormuş. Kitap 1775 yıllarından söz ediyor. Babamın anlattığına göre bizde de bu hırsızlık olayları eskiden çokmuş. Babam 1908 yılında İstanbul’a giderken Çekmeceler yakınlarında eşkiyaların baskınına uğramış. Yolcuların silahla karşı koyması sonucu baskıncılar kaçmak zorunda kalmış. Bir rastlantı o sıra bir de devriye müfrezesinin oradan geçişi onların kurtulmasına yardımcı olmıuş. Böylece babamlar o gün kurtulmuş ama sonraki günlerde ara sıra soygunlar hep olmuş.

 

2 Temmuz 1941 Çarşamba…

 

İsmet uyandırdı:

-Dayı senin işini aldım, kusura bakma dedi. Ne işi, hangi işimi? diye sordum :

-Radyo işini? deyince şaşırdım, içimden radyo işim mi vardı, bunun nesini aldı ki? Anlattı:

-Eski radyo bozulmuş, yeni bir büyük radyo alınmış. Nazmi Öğretmen yardım için İsmet’i çağırmış kurulmasına yardım etmiş. Hüsnü Baykoca Öğretmen de açıp kapama işini İsmet’e önermiş. İsmet'e göre eski radyoyu Çaban Mehmet aldırdığı için ben dinmlemeye gitmezmişim. Şimdi yeri değişmiş, undan böyle İsmet bakacakmış. Aklımdan böyle bir şey geçmezdi. Gene de sevindiğimi söyledim. Oysa ben zaten boş zamanlarımda özellikle şimdi oyuncu arkadaşlarımla (sanım uzun bir süre daha) oyun öğrenme uğraşındayız. Ayrıca İsmet için sevindim, giderek tembellerin tarafına kaymaya başlamıştı. Bağlanacağı bir uğraş olursa onlardan kopar. Öte yandan, Hüsnü Baykoca Öğretmen de İsmet’i sever, kolay kolay onu bırakmaz. Böylece İsmet biraz başıboş kalmamış olur. Gerçekte İsmet'in başka bir sıkıntısı varmış, son unda onu açtı:

 

 

İsmet radyo başında-radyo dinleyen çocuklar

 

-Dayı ya, Radyo açık kaldığı sürece beni orada bekletirlerse? Öneride bulundum:

-O zaman da 2. sınıflardan yanına yardımcı alırsın, bunu yapacak çok istekliler vardır, nöbetleşe yaparsınız. İsmet’e önce bizim sınıftan İdris Destan’la Abdullah Erçetin’i önerdim. Onlar isteksiz olursa 2. sınıflardan birlikte, söz dinleyen birkaç aday seçeceğiz. Kahvaltıya azıcık geç gittik. Hasan Üner bize bir sıfat taktı. Önce ben öyle sandım:

-Ne konuşuyor bu kuzenler? dedi. Doğrusu bu kuzen sözünü daha önce de söylemişlerdi ama tam anlamamıştım. Meğer yeğen sözünün Türkçe’siymiş. Hasan bu adda bir kitap okumuş. Balzac'tan, Cosine Bette(Kuzen Bette) “Çok okuyan çok bilir!”deyip güldük. Kahvaltıdan sonra “Nereye gidiyoruz? ” Okula! Hem sorusunu soruyor hem de yanıtını verip gülülüyoruz.

İşbaşı yapınca biz gölgelik için önce 10X10X400 cm’lik dört parça ayırdık. Üste gelecek yerlerin iki yanlarına tutaçlar hazırladık. Oğretmen bakıp sordu:

-Bunlar ne? Anlatırnca da:

-İyi düşündünüz, buraları çok ruzgarlıdır! dedi. Kendimize iskele yapıp hazırladık. Direk yerlerini kazdık. Namık Öğretmenden de yeteri kadar beton istemeye karar verdik. Şansımıza Namık Öğretmen geldi, Ladiklilerin öğleden sonra beton karacağını söyledi:

-Kendiniz taşımak koşuluyla alırsınız! dedi. Sonra da:

-Sizin aceleniz yok, bugün yarın bize kağnı gelecek, size iki kağnı beton gönderirim, işinizi görürsünüz! dedi. Buna çok sevindik. Ali Yılmaz Öğretmen bize:

-Hadi gene teskere taşımaktan kurtuldunuz, oradan kendiniz taşısaydınız, oldukça terleyecektiniz! Yusuf Asıl:

-Bizim için fark etmez Öğretmenin! deyince Öğretmen:

-Haydi haydi, içinden nasıl sevindiğini biliyorum! Yusuf bu sözden alındı: Peki Öğretmenim siz böyle söylediğinize göre, inancınız böyle demektir. Bu benim için olduğu kadar öteki arkadaşlar için de geçerli. Bu nedenle biz de beton hazırlanınca kağnı beklemeden kendimiz taşırız! Ali Yılmaz Öğretmen:

– Bak, bak, bak! Şaka seven Yusuf, bugün alınganlık yapıyor. Öyleyse ben sözümü geri alıyorum, Öğretmeniniz olarak da size teskereyle beton taşımanıza izin vermiyorum! . Bir sessizlik oldu. Öğretmen oturuyordu, birden:

– Konuşmuyorum sizinle!” dedi arkasını döndü. Önce Recep Kocaman, arkasından Salih Baydemir, Hüseyin Orhan, hık-kırk-mırk yaparak güldüler. Öğretmen döndü:

– Nasıl güldürdüm sizi!” dedi gülerek kalktı, saatını gösterdi:

– İyice acıktım, önce sizin yemeklerinizden yiyeceğim, doymazsam evde devam edeceğim! deyip yürüdü. Yolda yine her günkü konuşmalara dönüldü. Öğretmen kendi evi önüne gelince eve girdi. Arkadaşlar arkasından:

– Öğretmenim, unuttunuz, hani bizim yemeklerden yiyecektiniz! . Öğretmen:

– O da şakanın bir yanıydı. Başka zaman onu da yaparız! deyip kapıdan girdi. Arkadaşlar Yusuf Asıl’ı uyardılar: Özellikle Salih Baydemir, önce beni sonra da kendisini örnek verip, geçmişteki olayları anımsattı:

– Ali Yılmaz Öğretmen şakacı gibi görünüyorsa da, şakayı hep kendi yapmak istiyor. Onun yaptığına bakıp karşısındaki de onun gibi yapmaya kalkarsa, o zaman türlü yollardan giderek onu paylıyor! Yusuf’un azıcık neşesi kaçmıştı, sessiz sakin yemek yerken Mustafa Saatçı gelp kulağına bir şeyler söyledi, Yusuf’un rengi değişti, Öğretmen masalarına baktı. Kaşığını atıştırıken gözleri o tarafa bakıyordu. İlgimi çekti ama sinirlendirmemek için sormadım. Bu kez Hilmi takıldı:

– Yusuf, seninki nöbetçi, azizim bununla iyi geçin, bu seni döver”dedi. Konu anlaşılşdı. Yusuf’un köylüsu uzun boylu kıza bizimkiler, uzun boyundan dolayı “Sırıklı!”diyorlar. Kız buna gücenmiş. Tam öğrenemedim ama galiba kız:

–Onların arasında benim hemşerim var, neden savunmuyor? ”demişmiş. (Bu sözü de bizimkiler uydurmuş olabilir) Arkadaşlar bu sözü alıp genişletiyorlar:

– Yusuf, hemşerin sana takmış, ayağını denk al, bu kız güçlü, seni bir gün dövebilir! Mustafa Saatçı bu söylemler doğrultusunda gelip kulağına fısıldamış. Yusuf bu sözlere aldırmıyor, kızdan da korkmuyor, biliyorum ama ne de olsa bir yakınlığı var, ilgisiz de kalamıyor. Her türlü şakaya katlanmasına karşın bu konuda kırılgan davranıyor. Bu kez ben Hilmi Altınsoy’a çıkıştım. Hilmi kimi zaman çok insancıl konuşmalar yapar. Kızlara ad takılmasına da karşıdır. Takılan adları tekrarlayanları ağır sözler söyler. Böyleyken bugün, genel kanısının dışına taşarak Yusuf’u üzdü. Yusuf'la birlikte oyunlar için önce çadıra gidip akordiyonu aldık. Ahmet’le Veli de geldi. Çalışmamızı dört kişi olarak sürdürdük. Ahmet’le Yusuf oynarken, Veli benim yanıma geldi, az durdu, geçti karşıdan baktı, ”Timurağa tamam! “dedi. Sivas halayı’na geçtiler. Ancak ben onun melodisini henüz öğrenememiştim. Veli hem melodiyi hem de oyunu tekrarladı. Oyunun melodisi de oyun gibi değişken. Yarın mandolin çalan arkadaşı getirecek. Ben, mandolinden sesi daha kolay alacağımı, sanıyorum.

İşbaşı yapınca Ali Yılmaz Öğretmen:

– Gölgelik işine ara verelim! dedi. Bunu dedikten sonra bir süre sustu, az ileriye giderek bir yerlere baktı. Arkadaşlar arasında fısıltı başladı:

– Öğleden önceki konuşmaları, düşündü, için için bize daha çok kızdı! diyenler oldu. Olay, Mustafa Güneri Öğretmen gelince anlaşıldı. Mustafa Güneri Öğretmen elinde bir karton rule ile geldi, Öğretmenle birlikte açıp baktılar. Öğretmen:

– Bu ne zaman isteniyor”diye sordu. Mustafa Güneri Öğretmen

– Zamanı yok, olabildiğince ivedi yapılsın, kısmetse haftaya töreni yapacağız! dedi, gitti. Konuşulan konu , uzaklardan bile görülebilecek yazı. Hasanoğlan Köy Enstitüsü. Harfler, önce tahtalara yazılıp kesilerek çakılacak. yükseklik dört metre olacak. Öğretmen dört metre deyince ben hazırladığımız direkleri gösterdim. Öğretmen tamam dedi. Ayrıca yazı çerçevesi olarak 2X4 metrelik bir latalar hazırlandı. Çerçeveyi hemen çaktık. Öğretmen yer kazdırdı çerçeveyi kazılan yere koyduk. Kesilen harfler çerçeveye konup bakılıyor. İki kez ölçü değiştirildi. Harun Özçelik çiziyor, Salih’le Recep kesiyor. Önce tüm harfler aynı büyüklükte düşünüldü. 40 cm. Üstüste konunca beğenilmedi. Bu kez alt yazışların 30, üst sıranın 20 cm olması benimsendi. . Hasanoğlan üstte, 20 cm. , Köy Enstitüsü altta 30 cm. Ali Yılmaz Öğretmen Hasanoğlan köyü için yapılacak olanı geri bıraktırdı:

– Benzer şekilde yapılırsa güzel olmaz, onu başka biçimde yaparız! dedi. Biz çerçeveyi hemen bitirdik. “Boyanacak!”diyenler oldu. Yazı takılınca siyah bir çerçeve çekilecekmiş, Öğretmen:

– Yazıları yerleştirince boyanacağını söyledi. Namık Öğretmen geldi, gülerek:

– Haydi bakalım, köylüler levhamızı okuyunca okulumuzun adını doğru söylerler, belki! Şimdi ne diyorlar, biliyor musunuz? diye bize sordu. Arkadaşlar sıraladı:

– Köy enistosu, köy esdüdüsü, köy estosu, Estu okulu, estüt mektebi gibi garip adlar takmışlar. Ali Yılmaz Öğretmen köylüleri savundu:

– Ne yapsın insanlar okul görmemişler, kendi köylerinin adını bile doğru söyleyemiyorlar! dedi. Yusuf Asıl, köylüler gibi söylemeye kalkıştı”:

– Hasanılan, hasanolan, Hasan dağına da, Hasanda diyorlar! dedi. Salih Baydemir:

– Kendi köylerinde okul var, köylerinin içindeki okulu görmeyenler, gelip bunu görecekler mi ki? ” diye sordu. Namık Öğretmen:

– “Kör gözüne parmağım “hesabı biz yollarının üstüne yazıyoruz, kapılarımızı da sonuna dek onlara açıyoruz, buna da sırt çevirirlerse daha ileriye gidecek bir gücümüz yok, kendileri bilirler! dedi. Yarın Sili Usta ile yazının dikileceği yer saptanıp direkler dikilecek. Beton için Namık Öğretmen kağnı verecek, direkleri dikeceğiz, Harfler tamamlanınca da levha yerine takılacak.

Paydos olunca Namık Öğretmen de bizimle yürüdü, ”Önümüzdeki hafta başlayacak iş, sözünü birkaç kez tekrarlayınca, ben:

– Şimdiki durumdan değişik ne olacak? diye sordum. Namık Öğretmen:

– Sizler için fazla bir değişiklik olmayacak ama benim için farklı olaca; söz verildi, okula bir kamyon gelecek. Kamyon gelirse, bizim işlerin çoğu daha düzenli yürüyecek. Şimdi elimiz kolumuz bağlı gibi! dedi.

– Derslikte de benzer konuşmalar oldu. İsmet değişik bir haber verdi: Alman ordusunun kuzey kanadı, Leningrad’a, güney kanadı da Odesa önlerine ulaşmış. Asıl büyük ordu ise doğrudan Moskova’ya gidiyormuş. Mehmet Yücel İsmet’e bağırdı:

– Sen dinlediğin haberleri kendine sakla, bizim canımızı sıkma. Her akşam gelip böyle haberler getireceksen, vazgeç o işten! . Başka arkadaşlar da onu desteklediler. Bir tartışma başladı. İsmet’i savunmaya doğrudan kalkışmadım. Daha Kepirtepe’deyken radyo için can attığımızdan söz ettim. Bu isteğimizi Okul Müdürümüze de Hüsnü Baykoca Öğretmene de söylediğimizi anımsattım. O zaman da radyo gözetimini bizim sınıfa vermişlerdi. Hüsnü Baykoca Öğretmen o eski düşüncesiyle İsmet’i çağırıp teslim etmiş. İsmet gidip özür dilerse, 2. sınıflardan hazır bekleyenlerden biri çağırıp teslim eder. Büyük sınıf olarak bu bize dokunmazsa, İsmet gidip özür dilesin, Hüsnü Baykoca Öğretmen hoşgörüyle karşılayıp, pekiyi diyecektir. Radyo haberlerini duyurma bir suç olamaz. Önemli haberleri duymamızın bize yararı olacağını Öğretmenlerimiz defalarca söylediler. Herkesin duyduğu haberi biz duyarsak zararımıza mı olur? Mehmet Yücel:

– Dayı haklı, bırakın şu yan çizmeleri, eller Kars’lardan, Kayseri’lerden gelip kendini göstermeye çalışıyor, biz hala kenara çekilip pısırık pısırık oturuyoruz! Mehmet Yücel sözünü tamamlamadan birileri sordu:

– İsmet’e kim ne dedi? O yapsın verilen işini!” homurdanmalar arasında İsmet’, yüksek sesle :

– Bana verilen görevi yapabildiğim kadar yapacağım, duyduğum haberleri de gelip burada söyleyeceğim. Bir daha bu konuyu açıp gevezelik edenlere de beklemedikleri yanıtı vereceğim! Halil Basutçu:

– İşte bu kadar, deminden beri bunu neden söylemedin İsmet Yanar? dedi. Konu değişti, okul levhası, temel atma töreni gibi konular ortaya getirildi. Tartışmanın etkisinden tam kurtulamamakla birlikte İki Şehrin Hikayesi’ni açıp okumaya başladım. Kitabın özelliği galiba, yazar daha önce hiç değinilmemiş bir konuyu, adı geçmemiş kişileri ele alıp uzun uzun anlatıyor. Bu bölümde de Monseigneur, Tuileries, Clerkenwel gibi adlarla karşıklaştım. Bunları okuyamamın üzüntüsü bir yana aklımda kalmadığı için hangi konuyu etkiledikleri üstüne belleğimde pek tutamıyorom. Mahkeme sonunda ortada kalan adlar, dr. Manette, Luice Manette, Charles Darnay, JarvisLorry, Sydney Casrton, Stryver. . Bu kişiler değişik sahnelerde ortaya getirilmektedir. Kimisi kendi arasında konuşmakta kimisi de Luice Manett için gönül bağı kurmaya çalışırlar. Karşılıklı bu kısa konuşmalardan sonra Charles Darnay, Fransa’ya döner. Faransa’da çok önemli bir ailenin çocuğudur. Ağabeyi yüksek bir makamda oturmaktadır. Marki ne makamdaysa, çok önemli bir kim se. Darnay ağabeyine gider. Bundan böyle İngiltere’de yaşayacağını anlatır. Marki kardeşini sevmez, onu küçümser. Anlaşamazlar ama gene de kardeş kardeş konuşurlar. Marki’nin gaddar biri olduğunu bu arada öğreniyoruz. Çok geniş toprakları, o topraklarda büyük konakları vardır. Marki bu sıra köylerini gezmeye çıkar. Çok atla çekilen büyük araba ile gezer. Arabası köyden hızlı geçer, bir çocuk ezilir, Anne baba ağlaşır. Marki onları, paylar, çocuklarını yola bıraktıkları için cezalandıracağını söyler. Bu arada bir altın atar. Marki bu tavırlarını başka yerlerde de sürdürür. Halk kendisinden nefret etmekte ama o gene de acımasızlığını sürdürür. Bu arada daha önce, çatı arasında dr. Manette’i tutsak eden Defarge ortaya çıkar. Pek açıklanmamakla birlikte sanırım Defarge karanlık işlerdi sürdüren bir kimsedir. Marki Defarge ile karşılaşır. Defarge kendini hem otelci hem de şarapçı olarak tanıtır. Marki Defarge’nin işlerini ilginç bulur: Hem şarapçı, hem de otelci!”deyip güler. Marki, Defarge’ye de bir altın atar. Tam bu sıra Marki’n in arabasına bir altın atılır. Marki için bu büyük bir aşağılama sayılır. Marki o an üstünde durmaz. Charles Darnay gelir Marki ile konuşur. O gece orada kalacak, sabah ayrılacaktır. Gece Marki bir takım planlar kurar, birilerinin hesabını görecektir. Olay , ters yönde gelişir; Marki yatağında öldürülmüştür. Charles Darnay İngiltere’ye gider, Londra’da Öğretmenlik yapar. Manette ailesiyle dostluğu sürer. Bir gün dr. Manette’den kızı Lucie’yi ister. Dr. Manette olur, ya da olmaz demez, işi kızına bırakır. Charles Darnay kararlıdır, kararlıdır ama aceleci değildir. Tam bu sıra Lucie’ye bir talip daha çıkar: Avukat Stryver. Avukat, önce Luice ile konuşur. Lucie o denli nazik konuşur ki Stryver, isteğinin kabul edilmediğini anlar uzaklaşır. Bu arada, Marki’nin öldürülmeden önce köyde çocuk ölümüne neden olan olaya karışan birisi fena halde cezalandırılır. Bu çevrede bomba etkisi yapar. Halk Marki’nin aleyhinde dedikodu yapar. Karanlık işler ustası Defarge bu işe bulaşır. Tanıdıkları vardır. Daha önce bir ara değinip geçilen Jacquesler ortaya çıkar. Bunlara bir Jacques daha eklenir. 3. Jacques bir köylüdür, Defarge onu haberci olarak kullanır. Aslında Marki’yi iki Jacques’tan biri öldürmüştür. Bayan Defarge de bu işlerin içindedir. Marki’nin benzeri tüm Marki'ler Fransız halkını çileden çıkarmıştır. Halk gizli örgütler kurarak zulmedenleri birer birer temizlemeye başlamıştır. Gizli örgütlerle kral taraftarı casuslar topsuz, tüfeksiz savaş yapmaktadır. Öte yandan Londra’da Luici Manette ile evlenen Charles Darnay mutlu bir yaşam kurmuştur. Çocuklarını büyütür. Kızının adını da Lüice koymuştur. Ancak bir olaydan dolayı Fransa’ya gider. O sıra Büyük Fransız Devrimi patlamıştır, tutuklanır. Eşi ile dr. Manette görmeye gelirler. Giyotine gitmek üzereyken eski dostu Sydney Carton bir hile ile onu kurtarır, ailesiyle İngiltere’ye döner. Şarapçı Defarge ile karıs giyotin jürilerinde görevlidirler. Paris’te uzun bir süre kan gövdeyi götürür. Dr. Alexandre Manette kızı evlenince gene bir beyinsel sarsıntı geçirir ama dostlarının yardımıyla bunu da atlatır…Karışık olaylar içeren bir roman. Yazar, geçmiş devirler üstüne oldukça geniş bilgi veriyor. Yazarın başka kitaplarını da okuyacağım…. Kitabı Hasan okumamış, istedi. Buna sevindim; demek Hasan Üner’in okumadığı kitap da varmış! …Yatınca kitabı düşündüm: Tek bir olaya bağlı değil, tek bir ya da iki insan üzerinde de durmuyor. Hele Jerminal’deki gibi insanların cinsel takıntıları üzerinde hiç durmuyor. Bu bakımdan sevdim. Lüice’yi çok güzel olarak tanıttı ama, öteki kitaplardaki gibi uzun uzun anlatarak değil, kısa değinilerle, güzel tavırlarıyla beğendirdi. Ne var ki kitap ortaya getirdiği bir çok olayı tam olarak açıklamadı. Örneğin dr. Alexandre Manette neden kuleye kapatıldı? Kapatanlar tam belli olmuyor. Ya da ben öyle anlıyoum. Gerçi dr. Manette kanıyla yazdığı bir mektupta bunu açıklıyor ama, o mektupta da kapalı noktalar bulunuyor. Doktorun çağırılıp baktırıldığı kardeşler kimlerdi, bunların ölümüne neden olan olaylar nelerdi? Böylece kitabın, zincirleme sorulara neden olan bir anlatışı var. Tüm bölümleri bitirince toplu bir sonuca vararabildim. . Kötülüklerin başı (Bu kitapta) Marki Evremonde ailesinin başının altından çıkıyorYani bizim tanıdığımız, Charkes Darnay, güzel Luice’nin kocasının ailesi. Markinin ölümünde parmağı olan Defarge’nin dr. Manette’nin kaçırılışında bulunması da şaşırtıcıdır. Ayrıca bayan Deforge’nin yaptıkları, üslendiği görevler gibi ölümü de yeterince aydınlanamamaktadır. Genel olarak, İki Şehrin Hikayesi: Su destiti su yolunda kırılır özlü sözüne uygun olarak kahramanlarının çoğunlukla kendi seçtikleri yollarda yok olduğunu kanıtlayan bir kitap olarak algıladım. Not: İlgimi çeken bir başka nokta da kızıyla damadı geziye çıkınca dr. Manette gene eski durumuna döner gibi oldu. Bu kez dostları aracılığıyla çabuk sakinleşti. Bunun nedeni anlayamadım. Unutkanlık belli bir beyin etkinsizliğinden ileri geliyorsa, burada nasıl bir etki beyni normal etkinliğe döndürdü? Kitap daha başlangıçta, (Arabada, gemide) Jacques’lardan söz ediyor. Kitabın sonunda ise bu Jaques’ler önce bir, iki, üç diye numaralanıyor sonra da sayısız olarak gösteriliyor. Jaques’lerin artması bir simge özelliği midir? İngiltere ile Fransa’yı karşılaştırıyor. Özellikle o dönemim krallarını karşılaştırıyor. İki ülkedeki yönetimi de beğenmiyor: İnsanlar, zorluk içinde yaşarken üstelik dinsel baskılarla kıvranırken iki insanla iki güzel bayan mutlu yaşıyordular, diyerek kralların halklarından uzaklığını belirtiyor. Ayrıca da Fransa kralı 16. Louis’ koca kafalı olarak anıyor, besbelli ki Fransa’yı daha çok yermektedir. Bu nedenle de romanın sonu Büyük Fransız Devrim’ne bağlanıyor. Fransa’da devrim nedenleri araştırılırken bu kitap okunabilir. İngiltere Fransa’ya göre biraz daha düzenli, belki de bu yüzden orada Fransa’daki gibi bir devrim yaşanmamıştır. Kitabın sonunda bunları düşündüm.

 

 

 

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ