Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

21 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

İkinci Kez Son Sınıf Olma Gururu İçindeyiz, Mutluyuz

 

30 Ekim 1945 Salı

 

Kalkarken hemşerim Kadir geldi:

-İlk iki saat dersimiz boş, Bölüm Başkanı gelir mi? Bilmediğimi söyledim. Konuştuğumuzu gören Doğan geldi, onun öyle bir derdi yok, Sabahattin Öğretmenin olup olmadığı ile de ilgilenmiyor. Sabahattin Öğretmenin adını duyanlar, ilgilendiler:

-Ne olmuş, gelmiş mi? Söz sözü açtı, iş dedikoduya döküldü; Sabahattin Öğretmenin Londra’da neler yaptığı söz konusu edildi. Londra hakkında bilgimiz olmadığı için, filmlerden öğrendiklerimizi sıraladık:

-Trafalgar meydanında gezer, Vaterlo köprüsünden geçer, Big Ben’de saatini ayarlar. Doğan dayanamadı:

-Bakın, siz neler biliyorsunuz, ben onları da bilmiyorum.

Kahvaltıda aklıma geldi; Doğan gibi bu söylenenleri de bilmeyen vardır, bir kurcalayayım, dedim. “Big Ben!” der demez Nihat Şengül bana baktı:

-Neler kuruyorsun kafan da gene? Karşılık vermeden:

-Trafalgar! dedim Nihat Leydi Hamilton-Amiral Nelson! dedi. Ben de:

-Bu yetmez, oynayanları söyle! Nihat:

-Lawrence Olivier-Vivien Leigh dedi. Vaterlo, der demez de, Robert Taylor, Vivien Leigh’ı ekledi. Arkadaşlar, dikkat kesildiler:

-Siz bize numara mı hazırladınız, nerden çıktı şimdi bunlar? Nihat hiç umursamadan:

-Ne bileyim ben, o söyledi ben de cevabını verdim.

Bana bakanlar olunca, doğrusunu söyledim:

-Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen Londra’da, acaba ne yapıyor? sorusu üzerine bu konuşmalar ortaya çıktı. Londra hakkında sizin başka bilginiz varsa ekleyin! İbrahim Kavasoğlu ekledi:

-Londra İngiltere’dedir? Kamil Yıldırım da duramadı:

-Londra İngiltere’nin baş kentidir. Halil Koçyiğit:

-Londra’nın gerçek adı London’dur. Konuşmaları dinleyen Ekrem Bilgin:

-Siz onu bırakın şimdi de bana söyleyin:

-Boş dersimizde salona gidecek miyiz? Önce ben cevapladım:

-Benim için fark etmez, siz karar verin! Gitmemeye karar verdik, kitaplığa gidip kitap okuyacağız. Bölüm Başkanı sorarsa:

-Sabahattin Öğretmen görev verdi! diyeceğiz. Sabahattin Öğretmen gerçekten görev vermişti, Sokrates’in Savunması gözden geçirilecekti.

Kitaplık tıka basa doluydu, tüm arkadaşlar gelmiş yerleşmişti. Bir ara kuşkuya düştüm; yoksa biz, Sabahattin Öğretmenin geldiğinden mi habersiziz? Az sonra durum aydınlandı, kitaplık gürültüden durulmaz duruma geldi. Okul Müdürü Rauf İnan’ın ortalıkta dolaştığı görülünce sesler kesildi. Sessizlik az sürdü, okumak için yeteri sessizliği bulamayınca Varlık Dergisi’nden bir yazıyı aldım.

 

 16 Ekim 1945, sayı 391- Yazan Yaşar Nabi Nayır.

 

 Liselerimizde Edebiyat Dersleri

Liselerimizin Edebiyat derslerinde öteden beri tatbik edilegelen sistem ve programdan hayli vesilelerle şikâyet etmiş olduğumu hatırlıyorum. Bu sistemde, edebiyatın, bir sanat oluğu unutularak, tıpkı müspet bilimlerden biri gibi, çocuklara ezbercilik yoluyla ve ne öğretebilirsek kârdır düşüncesiyle belletilmeye çalışıldığını görüyorduk. Öylesine ki, öğrenciler içinde edebiyata karşı hususi bir hevesi olmayanlar, hatta sanat mahsulü yazılara karşı alaka duyanlar bile edebiyat dersini bir angarye, bir baş belâsı, sınıf geçmeye karşı bir engel saymaktan kendilerini alamıyorlardı.

İmtihan korkusuyla çocuklara ezberletilen bütün o, sözüm ona edebî bilgiler, bir iki yıl içinde tamamiyle unutulup gidiyor, topu topu o gencin içinde edebiyata karşı bir irkilme, bir tiksinme doygusu bırakmaktan başka bir hayrı olmuyordu. Halbuki edebiyatı okullara bir ders olarak koymaktan maksat elbette ki bu olmamak lâzımdı. Edebiyat bilgisi hayatta ne işe yarayabilir? Ancak edebî eserleri okuyup daha iyi anlamaya ve sevmeye! Şu halde her şeyden önce öğrencinin içinde edebiyat sevgi ve alâkasını uyandırmak ve doğuştan bu meyle sahip olanları yıldırmayarak teşvik etmek icap etmez mi? Halbuki tutulan yol bunun tam tersineydi. Programın sakatlığı yüzünden, çocuk, anlayışlı bir öğretmenin sınıfına rastlamazsa, bir sürü boş ve lüzumsuz bilgiyi kuru kuru bellemekle kalır ve acı haplar gibi zorla yutturulan bu beyhude bilgiler onda sanat sevgi ve alâkasını uyandırmak şöyle dursun tam tersine körletirdi.

 

 

 

Aynı dergide, Sabahattin Eyuboğlu öğretmenin şair kardeş Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun şiiri de var, onu da aldım.

 Erimek
 Erimek, belirsizce her şeyde
 Karışmak sulara, yıldızlara
 Sinmek kokusuna mor menevşenin
 Yanmak damar damar, nefes nefes
 Yaşamak tükene tükene
 Bedri Rahmi Eyuboğlu

Yunus Kazım öğretmen elinde bir dergiyle geldi. Her zaman koca bir çantayla gelişine alıştığımız için yadırgar gibi olduk. O da bunu sezmiş gibi elindeki dergiyi kaldırarak:

-Kimi zaman yükün hafifi de değerli olur, değil mi efendim. Örneğin, parmaklardaki yüzüklerin farkında olmayan insanlar ellerindeki çantaların ağırlığından yakınırlar. İnsanların ağırlık fazlalığından yakınmaları yanında kendilerinin inançlarına göre yüksek zekâlarından hiçbir zaman yakınmaması ilginç değil mi? Ünlü Fransız Filozofu Descartes’in bir yorumu vardır. Dünyayı, dolaylı olarak insanları, yaratan Tanrı, bir süre sonra meleklerini dünyaya göndererek bir soruşturma yaptırır. Tanrı şöyle der:

-İnsanları yaratırken bir miktar akıl da verdim. Akıl onlar için çok gerekliydi. Sonradan farkettim, eldeki aklın tamamını dağıtmamışım, elde bir miktar kalmış, soruşturun bir miktar daha isteyen olursa istediği kadar verin! Melekler insanlar arasında dolaşıp sormuşlar:

-Aklınızdan memnun musunuz? Eğer daha fazlasını istiyorsanız, ekleyeceğiz. İnsanlardan istekli çıkmamış. Melekler geri dönüp istekli çıkmamasına Tanrı şaşmış olmalı:

-Hayret, insanlar akşam sabah benden istekte bulunuyorlar, onların isteklerini zaman zaman karşılamakta zorluk çekiyorum, demek ki akıllarından hoşnutlar! Descartes’in bu şakalı görüşü, onun gözlemlerinin bir sonucu olmalı; sahiden biz insanlar aklımızdan hoşnuduz. Bunu içimizden eleştirsek bile çevremize karşı söz birliği etmişçe aynı tavrı takınırız. Ancak, bir sözümüz vardır:

-Halep orada ise arşın buradadır. Halep kentinde yaptığını söylediğini burada da yap! derler insana! Bir başka sözümüz de:

-Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz! İşte, söz işe gelince değerlendirmeler, insanların becerilerini ölçerler. İşler arasındaki farklılığı, uzun süre sonra insanlar, bunun, insanların düşüncelerine dolayısiyle giderek akla (zekâya) bağlamışlar, bir süre sonra da insanlarda bulunan zekânın farklılığını düşünmeye başlamışlardır. Başarılı insanları, başarılarından etkilenerek gözetmeye başlayan bilginler, bunun, kişinin doğumda getirdiği, kolayca adlandırılamayan gizemli olgulara bağlamış, bilimsel çalışmalar ilerledikçe günümüzdeki zekâ ölçümleri doğmuştur. Bu süreç tümden bilimsel bir süreçtir, dinsel duygulardan arınmış bilginlerin sürdürdüğü bir süreçtir. Descartes’in alayımsı, sözünü göz önünde tutarak dinsel inançları bir yana itip laboratuvarında çalışan bilginlerin emekleri boşa gitmemiştir, Günümüzde bu çalışmaların ürünleri alınmaya başlamıştır.

Biz de birer insanız, bizim de bunlara uymadığımız söylenemez. Ne var ki, iki yıldır türlü konularda konuştuk, dertleştik, bilgilerimizin azlığından kitapsız ders yapmaktan söz ettik de bu konuda herhangi bir soru ortaya getirmedik. Zekâmız! Öğretmen gülümseyerek:

- Zekâmızda bir eksiklik görseydik kesinlikle bunu da konu ederdik. Hasan Özden parmak kaldırdı. Öğretmen işaret edince Hasan, bir yazıda okuduğunu, zekânın psikoloji konusu dışında tutulduğunu öğrendiğini söyledi. Yunus Kâzım öğretmen gülümseyerek:

-Bir şakacıyla karşılaşmışsınız efendim, Psikolojinin konusu insandır; öyleyse insanın her durumu onun konusudur! dedikten sonra, bu yanılgının, nereden gelebileceği üstüne bilgiler verdi. Özet olarak:

- Dağınık psikoloji araştırmaları sürecinde bağımsız olarak zekâ araştırmalarına da kalkışıldığını, bu konuda çok önemli araştırmacı bilginlerin ortaya teoriler attığını anlattı: Ünlü İngiliz Tabiat Bilgini Darwin ailesinden Sir Galton’ın bu konuda inandırıcı görüşler ortaya getirdiğini ancak verdiği ip uçlarını daha doğru değerlendiren ondan sonraki bilginler ayrı ayrı denemeleri bir araya getirerek psikolojiyi oluşturunca, insan denilen varlığı insan eden tüm yetileri bu bilim altında topladı.

İnsan zekâsı, insanların çok eskiden beri ilgisini çeken bir konuydu. Tarih boyunca bu konuda teoriler öne sürülmüştü. Örneğin kafatası büyük olanların zeki olduğu uzun süre benimsenmişti. Yapılan sayısız araştırmalar sonunda bunun gerçek olmadığı anlaşıldı. Yüzyılımızın başında, geçen yıl bir nebze üstünde durduğumuz, öğrencilerin çokça sınıfta kalmalarının nedenleri Avrupa ülkelerinde de sorun olmuştu. Özellikle okul ya da kültüre çok önem veren Fransa bu konuya bilginlerin eğilmesini istedi. 1905 yılında dr. Binet yönetiminde göreve başlayan bilginler, öğrencilerin bilgilerini değil zekâlarını ölçme yoluna yönelerek bu konuda büyük ilerleme yaptılar. Fransa’nın öncülük ettiği bu alandaki çalışmalara kısa zamanda Almanya da katıldı. Amerika’da ise bu işe ordunun el attığı görüldü. Büyük Savaş nedeniyle Avrupa’ya gönderilecek askerlerin becerilerini ölçme fikri ortaya atıldı. Terman adlı bir bilgin başkanlığında yapılan çalışmalar sonunda zekâ durumları ölçülen askerler gönderildi. Bilindiği gibi büyük başarı kazanıldı. İş burada da bırakılmadı, okullarda yapılan sürekli deneyimler sonunda insanların, belli zekâ seviyesi olduğu bilimsel ölçümlerle saptandı. Bu ölçümler için belli formüller öne sürülmekle birlikte kaba taslak şöyle açıklayabiliriz. Birim olarak 100 sayısını alırsak, 0-25 arası tutuk ya da geri zekâlı, 25-60 arası orta derecede zeki, 70-90 arası normal, 90 üstü yüksek zekâlı… Bunların ayrıntılı bilimsel simgeleri var, bizim alfabemizde olmayan harflerle gösterildiği için üstünde durmuyorum. Sözüm, insan zekası üstünde de psikoloji bilimi durmuş, onu da tıpkı ruh gibi safsatalardan kurtarmıştır.

Öğretmen bu konu üzerinde daha duracağımızı söyleyip ayrıldı.

Öğretmen çıkınca Descartes’in şakası üstünde duran oldu. “Koskoca filozof böyle sözler söyler mi?” sorusu soruldu. Bu arada ben de Bacon’un, Pozitif Bilimleri başlatan sözünü anlattım. Bilimsel deney yapılmaya Kilisenin engel olduğu dönemlerde Papazlar toplanıp her konuda kararlar alıyormuş. Bu kararlar zaman zaman tartışmalara da neden oluyormuş. Bir toplantıda konu atların dişleriymiş. Atların kaç dişi vardır, kaçı alttadır, kaçı üsttedir tartışması çok uzun sürmüş. O günkü toplantıya ilk kez gelen genç bir papaz, tartışmadan sıkılarak:

-En iyisi, yakındaki haradaki atlara gidip sayalım! demiş. Bunu diyen genç papaz paylanmış ama dediğinin izleri sürmüş, “Gidip yerinde bakmak, incelemek!” İngiliz filozofu Francis Bacon için pozitif bilimin babası derler. Oysa Bacon bir bilgin değil düşünür, onun anlattığı bu şaka gibi öneri onu, pozitif bilimin babası yapmıştır. Bacon üstünde bir ara Sabahattin öğretmen durmuştu. Beni dinleyenlerden Fatma Ersan:

-Şimdi Londra’da olan Sabahattin öğretmen gelince, kesinlikle ondan söz edecektir! Bacon dillerde dolaşmaya başladı.

Yemekte, suçluluk duygusuna kapılanlar oldu:

-Bölüm Başkanı, bizim numaramızı anlarsa, bizden öcünü alır. Kemancılar haklıydı. Yeni keman öğretmeni atanınca Bölüm Başkanı, bizim arkadaşlara:

-Sizi ben bırakmam, çünkü size çok özel bir program uyguladım, emeğim var; onun karşılığını görmeden ayrılmam. Arkadaşlar bunu aynı zamanda öc alma olarak da yorumluyorlar. Konuyu değiştirmek için topu Yunus Kâzım öğretmene attım. Descartes’in sözünü tekrarladım. “Cogito ergo sum!” Düşünüyorum öyleyse varım. Varlığımın özelliği düşünmektir. İlk kez, söylediğime bir karşı çıkan olmadı, Descartes’ın Mehmet Karasan çevirisi Metot Üzerine Konuşmalar’ını okuduğumu, Yunus Kâzım öğretmenin anlattığını bildiğimi söyledim. Arkadaşlar, oldukça durgun belki içlerinden inanmadılar ama inanmış görünerek, beni dinlediler. Yaşadığı çağı sordular. Tarih bilgim burada da işime yaradı. Birlikte gezdiğimiz Sultan Ahmet Camisini anımsattım, 1616 yılları. Descartes da o yıllarda 20 yaşlarındaymış, papaz okullarında okumuş, Fransız olmasına karşın Hollanda’da yaşamıştır. Çok ünlü olduğundan tüm Avrupa devletleri ona saygı duyup çağırmış, İsveç’te bulunduğu sırada (1650 yılında) ölmüştür. (Çocuk padişah 4. Mehmet-Avcı Mehmet zamanı.)

Üstünde çok durduğumuz Montaigne 1533-1592, Descartes 1596- 1650 yılları arasında yaşadılar, Kanunî Sultan Süleyman ile 9. torunu arasında yaşadılar. Bu süreçte bizim ünlü kişilerimiz Evliya Çelebi ile Katip Çelebimiz, şair Baki, Nef’i yaşadı. İsyanlar oldu, Genç Osman katledildi, dokuz padişah değişti, Celâliler Anadolu’yu soydu. 14 Padişah 1. Ahmet’in kızı Ayşe Sultan, eşkıya bozuntusu İpşir Paşa ile 6. sadrazam evliliği yaptı, İpşir Paşa eşkıyası böylece ortalıktan kaldırıldı

Halil Dere geldi, beni özlediğini söyleyerek aldı, Öğretmenler lokaline götürdü. Hüseyin Atmaca, Abdullah Ön, Hüseyin Çakar, Enver Ötnü, İsmail Koralay oradaydı. Halil Dere beni, özellikle ona götürmüş gibi Atmaca’yla konuşurken bırakıp giderek satranççılara katıldı. Bir bakıma iyi oldu, bu arada Hüseyin Çakar’la da konuşmuş oldum. İşin ilginci yeni öğretmenlerin hiç birisi burada kalmakla iyi etmediklerini söylediler. Bu benim için iyi olmadı. Çünkü benim amacım kesinlikle burada kalmaktı. Hüseyin Atmaca çok kesin, çok inandırıcı konuştu:

-Bu müdür burada kaldıkça Yüksek Bölüm Yüksek Bölüm olamaz. Onun amacı, Orta Bölüm gibi orasını da elinin içine alıp sıkmaktır. Ona göre eğitim, çocuğu sıkıp suyunu çıkarmaktır. Bu yapılmazsa, gönderilen köylerde kaytarmaya kalkışır. Kimse üzerinde durmuyor ama Rauf İnan çok sıkı bir çocukluk dönemi yaşamış olmalı.

Yatınca J. J. Rousseau’yu düşündüm. Derinliğine dalmamak için babamın bir sözünü anımsadım:

-Ne ekersen onu biçersin. Bu söz uydu mu? Kendim karşılık verdim:

-Uymadı ama, uyanı var: Böyle mangalın öyle olur, maşası! Bu sözü bir başkasından duyup duymadığımı düşünürken uyudum.

 

31 Ekim 1945 Çarşamba

 

“Doç” sesleri arasında uyandım. Doç. Burhan Güvenir. Ona soruyorlar:

-Bu yıl neler okuyacağız? Burhan Güvenir, adeta yalvaran bir sesle:

-Ben ne bileyim ne okuyacağımızı, bana ne soruyorsunuz? diyor. Soranlar da özellikle kendi arkadaşları (Çifteler Grubu) Ali Bayrak, Ali Yücel, Ahmet Allı. Arkasından başkaları da tekrarlıyor. Burhan Güvenir, en çok da Hasan Gülel konuşunca çıkışıyor:

-Şuna bak, dünkü çocuk bana hesap soruyor? Doç. bunu der ama, dediğine pişman olur. Bu kez de başkaları:

-O dünkü çocukla aynı sınıftasın, sen kendine bak! Burhan Güvenir de topu Ahmet Özkan’a atar:

- Onu bana değil Sakallıya sorun! (Sakallı, dediği Ahmet Özkan, Kızılçullu çıkışlı olduğu için) Sekiz yıldır aynı sınıftasınız, (Ne haber? demek ister. ) Ancak bu kez Ahmet Özkan nüfus kâğıdı incelemesini önerir. Tartışma giderek Kızılçullu-Çifteler çekişmesine döner.

Bu sabah öyle olmadı, nasılsa birisi, yapılacak Öğrenci Başkanlığı seçiminde Hasan’la Burhan’ı aday gösterdi:

-Hangisi kazanır? Burhan Güvenir:

-Bir o kalmıştı! deyip gidince gülenler oldu:

-Doç, çocuktan korktu!

Ancak, Öğrenci Başkanlığı seçimi gündeme girdi. Ancak Veli Demiröz, ortaya söyledi ama tam anlamıyla:

-Sana söylüyorum kızım, sen anla gelinim! özlü sözüne uygun düştü:

-Size mi düştü tasası? Hüseyin Atmaca burada olduğuna göre, sarıldığı işini kolay kolay bırakmaz, seçmiştir yerine birini!

Süleyman Karagöz karşı oldu:

-Yok yahu, o kadar da değil!

-Göreceğiz bakalım, o kadar mı, değil mi?

Kahvaltıda da başkanlık işi konuşuldu; neden bu kadar önemseniyor?

Yöneticilerin gözüne girip burada kalma! birinci neden olarak gösterildi. Halil Yıldırım, her zamanki şakasını tekrarladı:

-Hazır ol arkadaşım! Hemşerim Kadir karşı oldu:

-Onun yeri zaten burası, neden öyle bir derdi başına alsın? Bir süre dert mi, yoksa onurlu bir iş mi? tartışması sürdü. Nihat Şengül:

-Şunun bunun işlerini takip etmenin onuruna (!) deyince konu değişti.

Büyük salona döndüğümüzde de aynı konu konuşuluyordu. Muttalip Çardak adayını belirledi:

-Benim adayım Hasan kardeş! Gülenler oldu. Mehmet Toydemir:

-Herkes kendi boyuna göre aday göstersin! deyince gene tartışma başladı. Ancak doç. İbrahim Yasa kapıda göründü.

Girer girmez de başka okullarda özellikle Amerikan Üniversitelerinde yeni ders yıllarına törenlerle başlarlar, bizde böyle bir gelenek yok, bu, belki de yeni kuruluş olduğundan! dedi. Amerika Üniversiteleri sözü ilgi toplamış olacak parmaklar kalktı. Amerika üniversiteleri için sorular soruldu. Amerika üniversitelerindeki sınavlar ilgi çekti. Proje oluşturmak ya da çok sorulu sınavlar. Bu çok sorulu sınavlar sözünü daha önce de duymuştum, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde denemeleri yapılıyormuş. Ancak öğretmen ayrıntıya girmedi, daha çok Amerika’daki okullarda öğrenci başarılarının derslerden çok, gösterişe dayalı çalışmalarla kazanıldığını, anlattı. Orada her öğrenci, derslere yakın ancak pratik değeri olan etkinliklere katılırsa başarılı sayılıyormuş. Kendisinden örnek verdi:

-Ben burada okuduğumda salt derslere çalışıyordum, ne top oynuyor ne de oyun, dans etmesini bile bilmiyordum. Hele müzikle kesinlikle bir ilgim yoktu. Uzun süre oradaki gruplara katılamadım. Ders çalışmada neredeyse ilk sıralara tırmanmıştım ama, benim bilgilerime kimse ilgi göstermiyordu. Sonra sonra, geç de olsa ben de bir şeyler becermeye başlayınca rahatladım. Onlar kadar olmasa da eski kabuğumu kırmıştım. Öğrencilikten sonraki çalışmalarımda onlardan farkım kalmamıştı. Ancak, onlar aileden öyle geldiklerinden onlar kadar rahat hiçbir zaman olamadım. Bu nedenle sizin okulları, ders dışı etkinlikleri nedeniyle öteki okullarımızdan daha canlı buluyorum.

Şükrü Koç söz istedi. Öğretmen izin verince Şükrü Koç:

-Öyleyse biz Amerika okullarında başarı kazanacağız, buna inandım ancak merak ediyorum, bizim etkinliklerimiz orada geçerli olacak mı? Örneğin ben Aydınlıyım, Aydın Zeybeğini oynayınca alkışlayacaklar mı? Öğretmen bir süre gülümseyerek baktıktan sonra:

-Orada geçerli oyunlara kolayca katılırsınız. Ben kendimden örnek verdim, o güne dek oyun için ellerimi oynatmış değildim. Sizlerin durumunuz çok başka; ancak toplumların kendi değerleri var, imtizaç (uyum) meselesi…

Öğretmen saatine bakarak:

-Söz sözü açıyor, asıl söyleyeceklerimiz kimi kez geri kalıyor; gene öyle oldu! deyip ayrıldı.

Öğretmen ayrılınca oturduğu yerde konuşan Fakı Yörük:

-Ulan oğlum, sizin başka işiniz yok mu, nenize gerek elâlemin okulları! Birkaç kişi birden elâlemin ne olduğunu sordu. “Elâlem, elcevap başka başka?” soruları sorularak salon boşaldı. Bizim bölüm arkadaşları da topluca kendi salonumuza gittik.

Bölüm Başkanı gelince sordu:

-Bu günkü iki saati nasıl değerlendirelim? Muttalip Çardak başta olmak üzere bir iki arkadaş, “Serbest çalışma!” önerisinde bulundu. Bölüm Başkanı, kendi daha önce kararını vermiş:

-Serbest çalışmalar, yeteri kadar veriliyor, gerektiğinde bu saatlerde de verilebilir. Ancak bizim oldukça eksik kalan yanlarımız var, onları ne zaman tamamlayacağız? diye sordu. Onlar dediğinin ne olduğunu anlamadığımızdan sustuk. Kendisi açıkladı:

-Kulak eğitimimiz yeterince gelişmedi. İsterseniz gelin bir deneme yapalım deyip piyanoya oturdu. Öğrenciliğinde o da bir süre piyano çalışmış, gamları sıraladığı gibi arpejleri de oldukça düzgün çıkarabiliyor. Bir iki tıngırtıdan sonra tek tek seslere vurmaya başladı. Bize dönerek:

-Bu sesleri iyi tanımak sizin görevleriniz arasında bulunan halk türkülerini notaya almada çok işinize yarayacak. Amaç do ya da fa demek değil, türkünün gerçek melodisini kendi doğallığı içinde yakalamak gerekecek. Böyle yapılmayanlarla zaman zaman alay ediyoruz. Onların olmaması, değişken seslerden ileri geliyor.

Hepimize sürekli söylediğimiz türkülerden bir tanesini başlattı. Beni sona bırakmıştı, kurnazlık yaptım, daha önce Ali Kuş arkadaşın türküsünü söyledim. İlk konuşmalarda önemsenen noktalara dikkat etmiştim, bu nedenle fazla eleştiri almadım. Çalışma giderek kulak eğitimine döndü. Öğretmen beni piyanoya geçirip verdiği notaları çalmamı söyledi. 1’lik, 2’lik, 4’lük, 8’lik, 16’lık notalardan oluşturulmuş kısa parçaları çaldım. Her biri bir gerçek eserden alınmış, ikisi benim piyanoda çaldığım Schumann’ın Coral’indendi. Çalışmaya başlarken öğretmenin; “Kısa keseriz!” demesine karşın iki saati doldurduk.

Öğle yemeğinde arkadaşların neşesi yoktu. Kısa bir sessizlikten sonra Halil Yıldırım:

-Vallahi, doğusunu söylemek gerekirse ben, türkü mürkü toplamam. Zaten ben öğretmen oluncaya kadar ortada toplanmadık türkü mürkü kalmayacak. Baksanıza o Muzaffer Sarısözen denilen adam, tüm türküleri söyletiyor.

Muzaffer Sarısözen, bir önceki yaz Hasanoğlan’a gelmişti, fazla konuşamadım ama ayaküstü de olsa sorular sormuştum. Muzaffer Sarısözen kendisi türkü toplamıyor. Türküleri toplayanlar başkaları. Muzaffer Sarısözen, toplayanlardan alıyor. Varlık Dergisi’ndeki yazıları, o yazıları yazanları anımsattım, Halil Bedii Yönetken, Sadi Yaver Ataman, Ahmet Yekta Madran, Vahit Lütfi Salcı gibi bu konuda araştırıcı, Halkbilimcilerden söz ettim. Özellikle Ahmet Yekta Madran, Günümüzde çalınan Ege Zeybek havalarının hemen hemen tamamını notaya almıştır. Ahmet Yekta Madran’ı tanıyan Kızılçullu çıkışlı arkadaşlar, beni onayladıklarından söylediklerim dikkatle dinlendi. Bu arada Vahit Lütfi Salcı için de dilim döndüğünce açıklamalar yaptım. Bektaşi nefeslerini notaya alması, o konuyla ilgili kimselerce alkışlandığını, Mahmut Ragıp Kösemihal’in bu konuda yazısı çıktığını, onun bile Vahit Lütfi Salcı’ya, “Ustamız, üstadımız!” dediğini anlattım. Aynı zamanda Ankara Marşı’nın bestecisi olan Halil Bedii Yönetken’in Gazi Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen olduğunu, söylenen türkülerin yerinde söylediği gibi alınması için sürekli gezdiğini, gördüklerini de sürekli gene Varlık Dergisi’nde yazdığını söyledim. Şimdiye dek Varlık Dergisi okumadığını söyleyen Ekrem Bilgin bundan sonra okuyacağını söyleyince başka arkadaşlar da ona katıldılar.

Yemekten sonra Bölüm Başkanı kısa bir çalışma yaptıktan sonra bizleri serbest bıraktı. Tüm arkadaşlar kemanlara sarılınca notalarımı alıp Yönetim binasındaki piyanoya gittim. Fazla ses çıkarmadan bir süre çalıştım. Bir ara kalabalık bir grup sesi geldi, merak ettim, baktım. Gerçekten bay-bayan bir grup bir kapıdan girip öteki kapıdan çıktı. Bayanlar oldukça renkli giyimliydi. Bir süre sonra Bella geldi, gelenlerin İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi öğrencileri olduğunu söyledi. Anımsadım, onlardan bir grupla Bursa-Uludağ gezimizde karşılaşmıştık. Sabahattin öğretmenin şair kardeşi de aralarındaydı, geleceklerini söylemişlerdi. Bedri Rahmi Eyuboğlu, geçen gün Varlık Dergisinde şiirini okumuştum. Piyanoyu bırakıp Yapı Kolu Bölümüne gittim. İsmail Koralay, açıkladı, gelenler arasında yabancı yokmuş, onların öğretmeni Orhan Alsaç ile Heykeltraş Nusret Suman varmış. Gelenlere karşı ilgim dağıldı, kendi salonumuza döndüm. Kemancılar azalmıştı, bu kez de küçük odadaki piyanoda çalıştım.

Akşam yemeğinde Güzel Sanatlar Akademisi dilimize dolandı:

-Nesi Güzel Sanatlar oluyor? Resim, Heykel, Mimarlık, bunların üçü tüm güzel sanatları temsil edebilir mi? Bizim bölümde ise resim, tiyatro, müzik! Tiyatro ile Müzik güzel sanatların özü sayılır. Kendi kendimize karşılaştırmalar yaptık. Onlarda var mı, bilmiyoruz ama bizde Edebiyat dersleri de önemli. Salt okuma değil araştırma var.

Yemekten sonra kendi salonumuza döndüm, bir iki arkadaş geldi, onlar da erkenden ayrıldı. Salondaki piyanoyu açtım, bir süre çalıştıktan sonra tam kalkacağım sırada kapıdan sesler geldi. Baktım, konuklar, önlerinde heykelci Nusret Suman! Geçen yıl bir ay kadar heykel çalışmalarına gitmiştim, o nedenle Heykeltraş Suman’ı tanıyordum. O da beni anımsadı, gülerek:

-Heykel çalışmalarına gelmemekte haklısın. Çamurla uğraşma yerine böyle bir güzel piyano başında oturmak insanı daha mutlu eder! dedi. Yanındaki Orhan Alsaç Öğretmeni de tanıyordum ama konuşmuşluğum yoktu. Orhan Alsaç gülümseyerek “dinliyoruz!” deyince özür diledim, piyanoda takılı parçayı göstererek:

- Birkaç gündür sürekli çalışamadım, o nedenle bunu çalmaya cesaret edemiyorum. Sizlere, eski parçaları dinleteceğim! deyip, Für Elise, Beethoven Menuet, Schubert Moment Muzikal, Diyabelli Rondo, Mozart, kv. 331 Sonat girişini, sonunda da Marş alaturkayı çaldım. Gideceklerini sanmıştım bayanlardan biri:

-Dans müziği çalmaz mısınız? Akasından geleceği düşünemediğim için:

-Dans müziklerini akordiyonla çalıyorum! deyince birkaçı birden:

-Lütfen! dediler. Salt çalmak için akordiyonu çıkarıp, Brahms 5 nolu Macar Dansını, arkasından Çardaş Früstin’i, devamla La Comparsita, La Paloma, Çok Sağladım, Papatya, arkasından da Tuna Dalgaları’nı sıraladım. Daha başlarken gençler birbirlerine sarılıp dans ettiler. Tam kesmiştik ki okul müdürü Rauf İnan geldi. Beni göstererek:

-Arkadaşın on parmağında on hüneri vardır! gibi övücü sözler söyledi. Birlikte konuşa konuşa gittiler. Oldukça gururlanmıştım. Biraz gecikerek yatakhaneye gittim. Uyumamış olanlar fısıldaşıyordu:

-Kimi nasıl seçtiririz? Hiç ilgilenmedim, kimi seçerlerse seçsinler! deyip yattım.

Akademi öğrencileri, öğretmenleriyle birlikte geziyor, soru sual etmeden kalkıp dans ediyorlar. Biz onlardan oldukça farklıyız, dans etmek bir yana, kız arkadaşlarımızla doğru dürüst konuşamıyoruz bile. Kimse engel olmasa da bunu yapamıyoruz. Köylü oluşumuzdan mı acaba? Kendimi düşünüyorum, ben bu konuda, küçüklükten beri böyleyim. Sanırım benim, çocukluğumda yakıştırılan o, “Göbekten nişanlı!” olayı üstüne konuşmalar beni kız arkadaşlara karşı ilişkide ters yöne yönlendirdi. C ile çocukluğumda çok uyumlu olmama karşın sonra sonra yan bakmaya başladım. Uzaklaşmıyordum ama yaklaşmaktan da çekiniyordum.

Daha sonraları da kız arkadaşım oldu. Ancak onlara bakışım da C’den farksızdı. Nasıl bir duyguysa, şimdi de onun etkisindeyim. Yıldız, açık açık Müjde Abla dediği tanıdığı üstüne benimle, adını söylemeden karşılıklı sevgiden söz etti. Yıldız’ın rahatlığı yanında ben hep çekimser kaldım. Nebahat’la konuşurken de çok rahat değilim. Neden? Akademililer, işaretleşerek kalkıp dans ettiler, içlerinde birileri gene karşılıklı işaretleşerek eş değiştirdi. Öğretmenleri onlara bakıp alkışladılar. Buna karşın ben hâlâ, o olayı olağan sayamıyorum. Anlıyorum ki, bu duygu salt bende değil tüm arkadaşlarda var. Bunu Konservatuvara girip çıkarken yapılan konuşmalardan da belli oluyor. Dahası bu konuda ben daha yumuşak ya da olaya daha yatkınım, hiç değilse zaman zaman birileriyle konuşuyorum. Arkadaşların çoğu bunu da yapmıyor ya da yapamıyor. Tersine, yaklaşma şöyle dursun gizli gizli saldırgan duygular taşıyorlar. Konuşmalardan bu, açık açık anlaşılıyor. Bu da köylülüğümüzün bir özelliği besbelli?

 

1 Kasım 1945 Perşembe

 

Akşamki düşüncelerim, kalkınca da depreşti. Akşam gördüklerimi anlatsam, acayip yorumlarla karşılaşacağım. Söylememek de elimde değil, belki bu da bir köylü özelliği, bir olayı saklayamamak. Oysa o salonda olanların benimle ilgisi yok, benim yerimde kim olsa o tür olaylar olacak. O dans edenler, kimbilir kaç kez bir yerlerde dans ettiler. Filmlerde görüyoruz, yüzlerce insan bir arada dans ediyorlar. Bella gelmiş burada da dans öğretecek. Gerçi o, bale diyor ama bale ne ki, o da dans değil mi?

Hemşerim Kadir, kuruntularımı bozdu:

-Hemşerim, akşama hazır ol, büyük bir grup seni destekleyecek! Şaka olduğunu sandığımdan:

-Büyük bir gruptan geçtim, bizim bölümdekiler dışında kimse beni istemez. Kadir şaşırarak:

-Ne diyorsun bizimkilerden seni isteyen olmaz, öbür bölümler! Şakayı sürdürdüm:

-Bizimkiler ister, çünkü Başkan olursam işler nedeniyle sık sık salondan uzaklaşacağım, rahat keman çalışacaklar. Kadir, bir süre güldükten sonra:

-O da var ya! diye ekledi.

Kahvaltıda da benim Başkanlığım olayı sürdü. Oysa benim adayım belliydi, Hüseyin Atmaca’nın yerini ancak o doldurabilirdi:

-Hasan Özden! Kızılçullu grubu beni haklı buldu, onlar da Hasan Özden’i düşünüyormuş. Ancak Hasan Özden kestirip atmış:

-Ben, Hürrem Arman’ın nazını çekemem, adam tüm işlerini Atmaca’nın üstüne yıkmış. Ben öyle angaryelere katlanamam, başım derde girer!

Şaka da olsa, ben de öyle düşündüğümü, üstelik, yeni piyano öğretmenimden daha çok yararlanmam için aralıksız piyano çalışmam gerektiğini tekrarladım.

Büyük Salona gittiğimizde, herkesin dilinde akşam yapılacak seçimdi. Dikkat ettim, benim şansım yok gibi, birileri sürekli kendi grupları için yoklama yapıyor. Kızılçullu, Çifteler egemen, bizim Kepirtepe’nin şansı olsa olsa 10, 12… Çünkü sayımız o kadar.

Hamdi Keskin Öğretmen, elinde kitaplarla geldi. Önümde 60 kişilik yazar listesi, öğretmen “Hıg!” dese okuyacağım, tetikteyim. Öğretmen gülümseyerek:

-Bilirsiniz, güzel bir söz vardır, biz de insan olduğumuza göre bunun dışında kalamayız:

-Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür. Günümüz diliyle anlamı için şöyle denebilir: İnsan hafızası, bellemek gibi, bellememeyi de görev edinmiştir. Şöyle de diyebiliriz, belleğimiz, bilgileri topladığı gibi bunları, bir süre sonra atabilir de.

Gözden geçirdiğimiz edebiyatçılar geneliyle kendi ülkemizde yaşamış kişilerdi. Biliyorsunuz, bizim bir de geçmişimiz, Asya sürecimiz var. Gerçi, Asya kökenli dört yazar ve düşünür, Ahmet Yesevi’den, Kaşgarlı Mahmut’tan, Yusuf Has Hacip’ten, Edip Ahmet’ten söz ettik bunlardan kalan Hikmetler, Divanı Lügati Türk, Kutadgu Bilig, Atabetul Hakayik adlı eserlerin olduğunu biliyoruz. Ancak bunlar, bulundukları çevrelerin dışına pek taşamamıştır. Dilimizin zenginliği üzerine adeta kılıç oynatan biri vardır. Tıpkı günümüzde, Cumhuriyet insanının geçmiş Osmanlı dil anlayışına baş kaldırdığı gibi ta o zaman, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u aldığı günlerde Farsça ile Arapçaya karşı durmuş, Türkçe’nin onlardan daha zengin, daha güzel olduğunu yaşamı boyunca savunmuş, belgeler öne sürerek örnekler vermiştir. Ali Şir Nevaî’den söz ediyorum. Adı, Ali, biliyoruz bu ad bizde de çoktur. Şîr, aslan demektir. Neva, yer belirttiği gibi yeni anlamına da gelir. Şairimiz, İran’ın doğusuna düşen Herat’ta doğmuş, hemen hemen ömrünü oralarda geçirmiştir. Şairliği yanında yöneticiliği de sürdürmüş, devrinin hükümdarı ile uyumlu bir ortam yaratmış, bu nedenle de bildiğimiz şairlerin ulaşamadığı yüksek denecek bir sayıda eser bırakmıştır. İşin ilginci, Asya’dan kopup gelerek Batı’da devlet kuran Türk boyların ilgi duymuş, Fatih’in İstanbul’u aldığını öğrenince Fatih’i öven şiirler yazmıştır. 1440-1500 yılları arasında yaşamıştır.

Cengiz İmparatorluğu dağıldıktan sonra kurulan Çağatay Devleti bölümünde yaşadığından dili Çağatay Türkçesidir, dikkatinizi çekerim. Onlar, bugün de bu dili konuşuyorlar.

Örnek okuyalım! dedikten sonra bir dörtlük okudu. Türklerin eski bir şiir şekli olan Tuyug örneği

 La’lidin canım-ga odlar yakılur
 Kaşı kaddim- cefâdın ya kılur
 Min vefâsı vâ’desi-din şâd min
 Ol vefâ bilmen ki kılmas yâ kılur

Sevgilisi için söylüyor. O konuşurken yüreğim neredeyse yanıyor, hele kaşını anlamlı anlamlı oynatınca neredeyse ayakta duramayacağım geliyor. Böyleyken ben ona bağlıyım, acaba o bana verdiği sözde duracak mı?

Öğretmen gülümseyerek baktıktan sonra, da konuşma dilimize çok yaklaşan bir gazelini okudu.

 Gazel
 Yardan ayrı gönül mülki durur sultânı yok
 Mülk kim sultânı yok cismi duru kim cânı yok
 Cismdin cansız ni hâsıl ey müselmânlar kim ol
 Bir kara tofrak dik dur kim gül-ü reyhanı yok
 Bir kara tofrak kim yoktur gül ü reyhânı anga
 Ol karangu kice diktür kim meh-i tâbânı yok
 Ol karangu kice kim yoktur meh-i tâbân anga
 Zulmetidür kim anıng ser-çeşme-i hayvânı yok
 Zulmeti kim çeşme-i hayvânı anıng bolmagay
 Düzehidür kim yanıda revza-i Rızvânı yok
 Düzehi kim revza-i Rızvândan olgay nâümid
 Bir humâridür kim anda mestlig imkânı yok
 Ey Nevaî bar ana mundak ukulbetler ki bar
 Hecrdin derdi vü likin vasldın dermânı yok
 Ali Şir Nevaî

İlgi duyanlar için not edelim, ölçüsü. Mefâilün feilâtün mefâilin feilün (fa’lün)

 Şair, gönlünü maddeleştirip, mülk olarak sıfatlandırıyor. Gönül mülkü ortada duruyor ama, onu sahiplenecek ya da yönetecek Sultan yok! diyor. Şair haklı onun zamanında mülkler baştan sona sultanlarla yönetiliyordu. Günümüzde yaşasaydı, kuşkusuz bunu söylemezdi. (Sembolik olarak söylediğini unutmayalım) Bir ilginç söyleyiş biçimi ile karşı karşıyız; usta şair, söz oyunlarıyla ilk sözünü gederek perçinlemektedir. Mülk dediği kara topraktır, Müslümanlar, yanlış anlamayın, öyle bir toprak ki, salt sultandan yoksun değil, işin acısı, bu toprakta güller, fesleğenler de bitmiyor.                                         Kısacası, yâri olmayan bir kimsenin, ya da sevgiden yoksun bir gönlün, onun sahibi olan insanı mest etmesi ya da mutluluğu tattırması beklenmemeli.

Öğretmen bir süre sayfa çevirdikten sonra bir gazel daha okudu.

 Gazel
 Bahar boldu vü gül meyli kılmadı gönglüm
 Açıldı gonca ve likin açılmadı gönglüm
 Yüzüng hayali bile valih irdim andak kim
 Bahâr kilgen ü kitkenni bilmedi gönglüm
 Güm oldı bağda ağzıng hayâlidin yüz vay
 Ki goncalar ara istep tapılmadı gönglüm
 Közümde cilve kılur gönglüm almak istedi gül
 İting izivçe anı közge ilmedi gönglüm
 Yüzüng nezâreside mest -ü mahv idi ya’ni
 Ki gül çağıda zamani ayılmadı könglüm
 Zamane gül-bünide gönce diktur il köngli
 Alarga şükr ki bâri katılmadı gönglüm
 Nevaî gonça tilap könglüm azgın itti heves
 Eğerçi tapmadı likin yangılmadı gönglüm
 Ali Şir Nevaî

 

Gönlüm redifli bir gazel okuduk. Redif, tekrar anlamına gelir. Genellikle gazellerde çok kullanılmıştır. Fuzuli’de okumuştuk.

 “Hasılım yoh ser-i kuyunda belâdan gayrı
 Garazı yoh rey-i aşkında cefâdan gayrı
 …………
 Ne yanar bana kimse ateş-i dilden özge
 Ne açar kimse kapım bad-ı sabâdan gayrı…. .

 Gazelin tümü de güzeldir ama özellikle bu beyit çok söylenir. Anımsayalım gazellerin belli özelliği olan beyitlerine şah beyit, (seçkin anlamında) denir.

Bu gazelin bir özelliği de, Fuzuli kendisi de bunu itiraf eder, bu beyiti bir Türk şairi olan Necati’den almıştır. Buna eskiden çalma, aşırma, aparma anlamında intihal derlerdi. Ancak Fuzuli aldığını bizzat kendisi söylediğinden ona bu lekeyi yamayamıyoruz.

Halk şairleri de redifli yazmayı denemişlerdir.

Karacaoğlan’da bunun örnekleri çoktur. İşte bir Nasihat Koşması:

Dinle sana bir nasihat edeyim
Hatırdan, gönülden geçici olma
Yiğidin başına bir iş gelince
Anı yadellere açıcı olma
Meclist ârif ol kelâmı dinle
El iki söylerse sen birin söyle
Elinden geldikçe sen iylik eyle
Hatıra dokunup yıkıcı olma
Dokuur hatıra kendişni bilmez
Asilzadelerden hiç kemlik gelmez
Sen iylik et ki o zayı olmaz
Darılıp da başa kakıcı olma
İl âriftir yoklar senin bendini
Dağıırlar duzağını, fendini
Alçaklarda otur, gözet kendini
Katı yükseklerden uçucu olma
Muradım nasihat bunda söylemek
Size lâyık olan onu dinlemek
Sev senbi seveni zay etme emek
Sevenin sözünden geçici olma
Karac’olan söyler, sözün başarır
Aşkın deryasını boydan aşırır
Seni bir mecliste hacil düşürür
Kötülerle konup göçücü olma
 Karacaoğlan.

Dikkat edersek, koşmada tekrarlanan sözler gibi ekler de vardır. Halk şiirlerine geçince bu konuya da değiniriz.

2. Gazelin mealen anlattığına gelince:

Bahar geldi ama gönlüm gül falan görmüyor, nedense goncalar açılıp dururken, gönlümde bir kıpırdama bile yok. Gönlüm, sevgilimin yüzüne öylesi kapılmış ki baharın gelip geçtiğinden bile habersizim. Sevdiğimin güzelliğinin karşısında öylesine mestolmuştum ki, o güzel gül çağının bile gelip geçtiğinin ayırdında olamadım. Eloğlu, bahçelerdeki güllere hayran olup teselli bulur, çok şükür ki ben onlar gibi bu tür gelip geçici heveslerle avunmuyorum. (Gerçek güzeli sevdiğimden)

Öğretmen, açıklamayı keserek, sözcüklerin ses olarak benzerliğine karşın yazılarda harf eklenmelerine dikkat çekti, gönlüm, gönglüm, lâkin likin, çağında, çağıda, yüzün, yüzüng, kilgen- kitgen, geldi-gitti, yangılma, yanılma gibi farklılıklar göze çarpıyor. Şiirleri ele alıp bakınca çoğunu kolayca bizim sözlerimizin yerine geçirebiliyoruz.

İkinci gazelin açıklaması sürerken zil çalınca Hamdi Keskin öğretmen:

-Devam edeceğiz, deyip ayrıldı.

Dersten sonra Almanca dersi için Kitaplığa gittik. Öğretmenin gelmesi azıcık gecikti. Bu sıra nöbetçi öğrenci beni Müdür Beyin istediğini söyledi. Ders boş deyip gittim. Müdür Beyin yanında Eğitimbaşı Şeref Tarlan vardı. Az bekledim, izin isteyerek konuşmalarını bölüp dersim olduğunu söyledim. Müdür Bey:

-Öyleyse dersten sonra gel! deyince, derse döndüm. Doç. Niyazi Çitakoğlu önce bazı açıklamalar yaptıktan sonra arkadaşlara ödev vermiş. Bana takıldı, geç gelişimin nedenini merak etmiş. Okul Müdürünün çağırdığını anlattım. Önemli bir sorunum olup olmadığını tekrar sordu. Önemli bir durum olmadığı için “Yok, okul işleri için olabilir!” deyince öğretmen bu kez:

-Öyle mi? Seni bu ders izinli sayıyorum! dedi. Önce şaka sandım, baktım ki öğretmen ciddi ciddi bana gülümseyerek, “gidebilirsin” deyince ayrıldım. Kendi salonumuza gittim ama tedirgin olmuştum. Az durduktan sonra piyanoya oturdum, tam tuşlara basarken Bölüm Başkanımız geldi. O sormadan durumu anlattım. Önce çekimser bir tavırla Okul Müdürünün çağırışı ile Almanca öğretmenin hareketinin bir ilgisi olamayacağını, “Almanca  öğretmenin seni takdir ettiği için gecikmeli bir ödev vermek istediğini düşünmüş olabilir” gibi yorum yaptı. Ancak okul müdürünün çağırışı için bir yorumda bulunmadı. Bu sıra akşamki olayı anlattım. Bölüm Başkanı:

-Bunu önce söylemeliydin, kesinlikle bunun içindir. Neden, nasıl? diye düşünmeye gerek yok, o kendine göre değerlendirme yapmıştır, sana bir sürü neden ileri sürüp suçlayacaktır. Dersin yoksa hemen git! deyince, tekrar gittim. Müdür beyin kapısı açıktı, beni görünce “Ha, geldin mi?” diye sorup kalktı, beni içeri alıp kapıyı kapattı. Akşam konuklara akordiyon çalışımın nedenini sordu. Biraz alaysı:

-Güzel, yeni piyanon orada dururken neden akordiyon konseri verdin, açıklamanı istiyorum dedi.

Olayı anlattım:

- Önce piyano çaldım, özellikle öğretmenleri beni alkışladıklarından başka, övücü sözlerle öğrencilerine tanıttılar. Müdür Bey, “hı, hı! diyerek dinledikten sonra, yüzüme bakarak:

-Evet, evet, evet! diye beni bir süre süzdükten sonra:

-Filmlere öykünerek o kasabalıların hayran olduğu, ne idüğü bilinmeyen oyunlara sarılmanı beğenmedim. Bizim Millî oyunlarımız, bizim halk türkülerimiz bize yeter, gelen konuklara onları dinletelim! deyip yüzüme gene dik dik baktı. Ben de:

-Söylediklerinizde haklı olabilirsiniz diyerek eğer olabilirsem Müzik Öğretmenliğim sürecinde akordiyon çalacağımı, o nedenle akordiyonu en az arkadaşların kemanlarını kullanması derecesinde kullanmam gerektiğini düşündüğümü söyledim. Her hafta Radyo proğramlarında birileri salt akordiyon çalıyor, öğrenciler onu dinledikçe, benim o parçaları neden çalmadığımı soruyorlar. Onları ben çalamam mı diyeceğim ya da sizin dediğiniz gibi sözler söyleyerek onları susturacak mıyım?

Oldukça yumuşak konuşan Okul Müüdürü birden sertleşerek:

-O zaman ben de, okulun demirbaş akordiyonunu senden çeker alırım; var mı buna da bir diyeceğin? diye sordu. Duraksadım, tavrına göre, bana çık demesini beklerken tersine gülümser gibi yaparak sordu:

-Neden konuşmuyorsun, bunu bana söyletmek için mi direndin?deyince ben:

-Hayır, siz akordiyonu alırsanız, benim evde akordiyonum var onu getirtir, daha rahat istediğimi çalarım. Piyano öğretmenim, gerçekte benim parmaklarımın düzeyi bozulmasın düşüncesiyle akordiyonu sınırladığından gerekli olmadan zaten çıkarıp çalmıyorum. Ayrıca ben, az önce dediğim gibi, eğer burasını bitirip öğretmen olursam benim esas çalgım akordiyon olacak. Zaten, ben bu bölüme girerken akordiyon bana imza karşığı teslim edildi. Siz onu alınca ben haksızlığa uğramış olacağım, tüm arkadaşların kemanları ellerindeyken benim çalgımın alınması, benim için büyük haksızlık olacaktır.

Okul Müdürü beni dinlerken önündeki yazılara bir süre baktıktan sonra bana dönerek:

-Seni bu okulda herkes iyi tanıyor, inatçısın ama işine sarılan bir insansın. Benim söylediklerimi de, söylemek istediklerimi de anlıyorsun. Bunlar da iyi birer meziyetlerdir. Bu sorun zaten bir kez konuşmayla aşılacak bir konu değil. Bu ayrıca, yalnız seninle benim sorunum da değil, bir ilke meselesi bu! Köy Enstitüleri, adı üstünde köy kalkınması yönünde uğraş veren kurumlardır. Köyde çalışacak arkadaşların olabildiğince, o ne idiği bilinmeyen, bulaşıcı illetlerden uzak durmalarını istiyoruz. Senin akordiyon çalman çalmaman değil, o bulaşıcı sosyete hastalığına yakınlık duyup duymamak davasıdır. Bu konu üzerinde biraz düşün, bunu bir kez daha tartışalım!

Müdür odasından çıkınca Kitaplığa baktım, arkadaşlar gitmiş. Dersi kısa kesmişler her halde, deyip oturdum. Dergileri karıştırırken Varlık Dergisinin Kasım sayısı gelmiş, açıp baktım Yaşar Nabi, Milli Eğim Bakanlığı klasik kitaplar çeviri sayısının 130’a ulaştığını muştuluyor, övücü sözler söylüyor. A. Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din adlı bir kitap yazmış. Cemal Sezgin adlı bir yazar kitabı övüyor, alıp okumaya karar verdim. Dergide Özdemir Asaf’ın iki şiiri var. Olmalı mı, Acaba Neden. Bir de Necati Cumalı’nın şiiri var, Mayıs Ayı Notları II. Şiirlerin üçünü de beğendim. Yazmak üzereyken arkamda bir gürültü oldu, baktım arkadaşlar, Doç. Niyazı Çıtakoğlu beni görünce takıldı, bizsiz duramadın değil mi? Meğer onlar köye gitmişler. Köyde gördüklerinin Almancasını tekrarlamışlar. Öğretmen beni sorguya çekti. Ev, bina, ağaç, yol, tarla, inek, at, eşek, araba, ağaç, köy, kır, çiftçi, çocuk, kadın, yaşlı, hala, teyze, amca, su, ekmek, kaşık, çatal, okul, cami, öğretmen, öğrenci, hoca sözlerinin Almancasını sordu, hepsini doğru söyledim. Doç Niyazi Çitakoğlu, gülümseyerek:

- Köye gelmemekle bir şey kaybetmedin, gene de bir dahaki gidişimizde birlikte olalım! deyip ayrıldı.

Yemekte, İngilizce okuyanlar daha dertli çıktı, yeni öğretmenleri, zor parçalar çevirtiyormuş. Ben de bana sorulan sözleri onlardan sordum. Doğru mu, yanlış mı? Onlar böyle tek söz ya da adlar üstünde durmuyormuş.

Öğleden sonra, koro çalışması yapıldı, koro şeflerimiz Fahri Yücel, Orhan Doğan diploma alıp ayrıldığından, yerlerini dolduracaklar denendi. Yazık ki, içimizde, onlardaki ses gücüne erişecek kimse yok. Ses açısından, bizden bir önceki sınıf çok üstündü, Abdullah Ön, Fahri Yücel, Orhan Doğan ses bakımından, Mehmet Yelaldı hem ses hem de keman çalışıyla dikkat çekiyordu. Öğretmen belli etmedi ama sanırım benim düşündüklerimi aklından geçirdi. Bir ara da ortaya konuştu:

-Önümüzdeki çalışmalarda daha dikkatli oluruz, “Azmin elinden, iş kurtulmaz!” diye bir söz vardır dedi. Bizimkiler sözü hemen Azmi’nin elinden iş kurtulmaza çevirdiler. Azmi Erdoğan’a baktılar. Ancak az sonra en çok paylanan Azmi Erdoğan oldu. Azmi Erdoğan kemanı alturkacılar gibi tutup, yayı bilekten oynatıyormuş. Azmi’den bu beklenir diye düşündümse de bunu söylemedim. Arkadaş zaten söylenenlere çok üzüldü, bir de ben üstelemeyeyim! Öğretmen ayrılınca kümeleşmeler oluştu, konu akşamki toplantı; Öğrenci Başkanı seçilecek. Bizim bölüm bu konuda en iddiasızlardan, şaka olarak bana sataşıyorlar ama benim seçilmem olanaksız. Çünkü Kızılçullu-Çifteler çatışması gizli gizli sürüyor. İki yıldır, Kızılçullu grubundan Hüseyin Atmaca’nın başkanlığına katlananların bir başkasını istemedikleri belli. Ne var ki Çifteler grubundan Atmaca türü girgin, kendini her konuda herkese kabul ettirecek biri yok gibi. Uslu akıllı olanlar var ama onlar da bu tür işlere yanaşmıyorlar. Bir de yeni söylem ortaya atıldı, Hüseyin Atmaca, derse gelen öğretmenlerle senli benli olmuştu. Sabahattin Eyuboğlu öğretmenin sınav notlarını bile biz, önce Atmaca’dan öğrenmiştik. Bu tür girişkenliği içimizden kim yapabilir? Böylesi konuşmalarla bir süre durum değerlendirmesi yapıldı. Gene de ben Hasan Özden’i, kendi adayım olarak öne sürdüm. Kızılçullu kökenli arkadaşlar bundan hoşnut oldu.

Akşam yemeğinde de neredeyse başkan yedik, başkan içtik.

Toplantıya gitmeden bir süre çalışmayı düşünerek salona döndüm, kimseler yok, salondaki piyanoyu açıp çalıştım. Kapaklarını açıp çalışmak her zaman olmuyor, bu kez rahatça denedim. Kendimden geçmişim, kapıdan gelen oldu, dönüp bakınca Okul Müdürü Rauf İnan’la göz göze geldim. Okul Müdürü:

-İyi güzel ama dostum, başka işlerimizi de ihmal edemeyiz, arkadaşların sizi temsil edecek başkanı seçmek için toplandı, sen bu işten vareste kalamazsın, kalmamalısın! Özür diledim, ağır ağır piyanoyu kapattım. Okul Müdürü:

-Ben de oraya gitmek için çıktım, birlikte gidelim! dedi. Piyanoyu çabucak kapatıp Okul Müdürüne takıldım. Salona gittiğimizde heyecanlı tartışmalar oluyordu. Okul Müdürü girince gürültü kesildi. Tam da oylamaya geçiliyormuş. Parmaklar sayıldı, adaylardan Kastamonu/Gölköy kökenli Hasan Yılmaz oy çokluğuyla Başkan seçildi. Hasan Yılmaz 2. sınıfta, iyi tavırlı biri olarak öne çıkmıştı. Alkışlandı. Toplantı dağılacak sanılırken Okul Müdürü bir öneride bulundu:

-Öğrenci Başkanı esas olarak Yüksek Bölümü temsil edecektir. Ancak bizim okulumuzun bir özelliği vardır, tek okul değil, iki hatta üç okul bir aradadır. Bu üç okulun yönetimi nasıl bir elde toplanmışsa öğrencilerin tüm işleri de bir elde toplanmalı ki, birlik beraberlik olsun. Bu nedenle ben Öğrenci Başkanlığının belli statüden çıkararak okula daha yararlı bir şekle sokulmasını istiyorum. Doğal olarak bu, alışılagelen Başkanlığın işini çoğaltacaktır. Bunu da enine boyuna düşündüm, başkanı yalnız bırakmayalım. Tüm kurumlarda olduğu gibi yanına bir de yardımcı seçelim. Hatta ben bunu iki olarak önereceğim, kızlarımız var, onlardan biri de bu işe katılsın.

Okul müdürü önerisinin kabul edilip edilmemesini el kaldırarak onaylattı. Tüm arkadaşlar el kaldırınca teşekkür etti. Arkasından da önerisini tamamlamak için açıklanması gereken noktalara değineceğini söyleyip yardımcının, özellikle ilk seçilecek yardımcının Hasaoğlan Köy Enstitüsünü, öğretmenlerini iyi tanımasını, böylece ilk denemenin daha yararlı olacağını söyledikten sonra

-Tüm bu sıfatları üstünde toplayan bir arkadaşınız var. O arkadaşınız, Hasanoğlan Köy Enstitüsü kuruluşunda bulunduğundan başka stajlarını da burada yaparak öğrtmenler gibi, öğrencilerce de iyi tanınmaktadır, dedikten sonra bana bakarak:

-İşte benim adayım! deyip elimden tuttu kaldırdı. Neye uğradığımı anlayamadım. Arkadaşlar sanki buna hazırmış, alkışlayarak el kaldırdılar. Ancak ben özür diledim:

-Son sınıftayım, derslerim, çalışmalarım var! deyince bir grup, benim son sınıf sözümü değişik açıdan değerlendirdiler. Başkan 2. sınıf, yardımcısı 3. sınıf! Okul Müdürü direterek:

-Arkadaşımız bunu onur sorunu yapmasın, görevlere kutsal gözüyle bakalım. Ancak bir başka açıdan değişiklik yapabiliriz, yardımcılar her ay değişsin. İlk kurulduğu için arkadaşın deneyimlerinden yararlanalım. Herkes susunca, Okul Müdürü bu kez bir kız arkadaşın seçimini istedi. Mahide Kiremitçi aday gösterildi, doğal olarak seçildi. Hiç beklemediğiim bir durumla karşı karşıya kalmıştım, öylece durdum kaldım.

Herkes gitti, Hasan Yılmaz, çok anlayışlı bir arkadaşmış, geldi boynuma sarıldı:

-Abi, ben sana değil sen bana başkanlık yapacaksın, inan ki Müdür Beyin yaptığına sevindim. Bir ay ne ki, birlikte güzel çalışmalar yaparız.

Mahide Kiremitçi ile çok az konuşmuşluğum vardı, onun da memnun olduğunu görünce birden ısınır gibi oldum. Halil Dere, Şükrü Koç, Hasan Özden, Kemal Karadeniz geldiler. Onlar önce, benim Müdür Beyle gelişimden, aramızda kararlaştırılmış bir durum sanıp şaşırmışlar. Gerçeği duyunca beni yatıştırdılar.

Gerçekte, olan olmuştu, durumu değiştirecek bir gücüm olmadığı gibi görevden kaçmaya da hakkım söz konusu olamazdı; arkadaşlar seçtiler. Neyse ki bir yıl olarak yapılan ilk seçim, sonradan bir aya indirildi. Bu bile güzel bir dönüş. Oldukça rahatlayarak yatağa uzandım. Uyudum uyumadım, bir rüya gördüm. Rüya, çok küçüklüğümde başımdan geçen bir olayla ilgiliydı. Bektaş Ağabeyime yardım için demet taşırken onun yanında tarlalara gelip giderdim. Bir keresinde demet yüklü arabanın tepesine çıkıp oturmuştum. Oturduğum yerde beşik salıncaktaymışım gibi sallanıyordum, karşılara bakarken uyumuşum. Pat diye yere düşünce uyandım, Bektaş Ağabeyim telaş içinde koşup geldi, ben üstümü silkerek kalktım, hiç bir yerimde bir ağrı duymadım. Duymadım ama evdekiler iki gün beni göz altında tutmuştu. Bu kez de rüyamda gene yüksek bir yerdeyim. Oturduğum yer sallanıyor, düştüm düşecek durumdayken ellerimle çevreme tutunmaya çalışırken uyandım. Nedense, bir süre uyuyamadım. Rüyalara inananmamak gibi bir inadım olmasına karşın bunu oldukça düşündüm; başıma bir iş mi gelecek yoksa? Kendimi toparladım, böyle saçmalıklar düşünürsem, bunun arkası gelmez, kendi kendimi dizginlemiş olurum! deyip bir an duraksadım. Neden böyle düşünüyorum? “Rüyalar, insanların uykudaki düşünceleridir, ancak onları bilinçlerine çıkaramazlar!” diye Fikret Madaralı öğretmen kaç kez anlatmıştı. Böyle derken yazar Senkiyeviç’in Rüya’sını anımsadım. Fikret Madaralı öğretmen o hikâyeyi okumamış olmalı!

 

Senkiyeviç’in hikayesi.

Yazar, hikâyesini bir başkasından dinlemiştir. Anlatan bir doktordur. Doktor, gezmesini seven biridir. Tatillerinde görmek istediği yerleri gezer, eğlenir. Gittiği kentlerin birinde büyük bir eğlenceden sonra rahat olarak otelindeki odasına çekilip sakin sakin uyumuştur. Bir rüyanın etkisiyle aniden kalkmış, bir süre de o etkiyi üstünden atamamıştır. Olay şöyledir. Doktorun bulunduğu yerin yakınında bir cenaze arabası durmuştur. Arabadan çıkan üniformalı bir genç gelip doktoru arabaya çağırır. Çağıran genç özel bir kılıktadır. Cenaze arabası, üniformalı genç doktorun gözü önünden bir türlü gitmez. Kaldığı yerde huzurunun kaçtığını anlayan doktor hemen bir başka kente geçer. Kentin en seçkin otellerinden birinde yerini ayırtıp yerleşir. Kısa bir dinlenmeden sonra akşam yemeğine inmek ister. Yemek salonu alt kattadır. Saati gelince inmek için otelin asansörüne gidip parmağına basınca asansör açılır, içinden asansörcü, doktoru davet eder. Doktor şaşırmıştır. Kendisini davet eden genç tıpkı olarak rüyasında gördüğü gençtir. Doktor birden geri döner, özür diler, az sonra inecektir. Asansör kapanır. Doktor şaşkın şaşkın merdivenlerden alt salona iner. Salon ana baba günüdür, asansör bozulmuştur. Doktoru davet eden üniformalı genç yerde yatmaktadır. Hikâyeyi bilmeme karşın ben de, okudukça hatta anımsadıkça kendime hep sorarım:

-Rüyalar gerçek olur mu?

 

2 Kasım 1945 Cuma

 

Uyanınca bir süre, akşamki olay hakkında konuşmalar bekledim. Konuşanlar oldu ama, beklediğim gibi değil, Hasan Yılmaz’la Hürrem Arman anlaşabilecek mi? Gölköy kökenli Cemal Türkmen konuştu:

-Hasan Yılmaz, çok zekidir, çok uyumludur ama kesinlikle kendini kullandırmaz. En dar köprüde kiminle karşılaşsa karşıya kendisi geçer. Cemal Türkmen’in benzetmesi, bir zamanla hepimizin okuduğu inatçi keçi masalını anımsattı. Arkadaşımız Muttalip Çardak söze karıştı:

-Yok yahu, o kadar abartmayın, Yeni Başkanımız, oldukça şişman, onu öyle dar köprülere sıkıştırmayın, başka masal bulamazdınız mı? diye sordu. Bulamadık! diyenler oldu. Muttalip Çardak inatçı:

-Bilmediklerinizi yok saymayın, ayrıca kendinizi geçirmek istemediğiniz köprülerden başkalarını da geçirmeye kalkmayın! deyince Muttalip’in rol adı ortaya atıldı:

-Haklısın Bopçinski! Bopçinski, Muttalip’in Gogol’ün Müfettiş piyesindeki rol adıydı.

Kahvaltıda benim yeni görevim konu edildi:

-Bir ay ne yapacaksın? Ne yapacağımı ben de bilmiyorum, okul müdürü birşeyler düşünmüş ki ortaya getirdi. Türlü olasılıklar öne sürüldü. Ben de salt arkadaşları sevindirmek için Okul Müdürü akşamki gibi yumuşak davranırsa keman odalarını yaptırmayı tasarladığımı söyledim. Arkadaşlarda olumlu bir etki yarattı. Neşeli bir hava içinde salona döndük.

Malik Aksel öğretmen yerine oturunca bize dönerek:

-Geçen hafta eski defterleri karıştırıp beni gerilere götürdünüz. Geçmişten tümüyle kopmuş değildim Zaman zaman da geriye dönüp, geçtiğim yolları bir kez daha görmek istiyordum. Buna siz vesile oldunuz. Sizinle okuduğum yazımı bir kez de kendim okudum. Ara ara dostlarımdan da o yazıdaki görüşlerimi kurcalayanlar olurdu. Biliyorsunuz yazı tümüyle Resim Sanatı üstüne geliştirilmiştir. Bunu başka konulara da niçin uygulamayalım? Memleketimiz dolayısiyle atalarımız çok uzun bir süre kötü yönetilmiş. Batı dünyası bize göre erken uyanmış. Biliyorsunuz, biz çok övündüğümüz İstanbul’u aldığımızda Avrupa Rönesansı yaşıyordu. Ressam Bellini Fatih için geldiğinde, Venedik ya da İtalya’nın öteki kentlerinde nice Bellini’ler vardı. Bellini bizim için bir ilk olsun. Tıpkı onun gibi her konuda ya da sanat dalında Batı ile ilk temaslar hakkında birer araştırma yapalım. Resim gibi müzik, mimarlık, edebiyat ne varsa Batı ile ilk temasları saptamaya çalışalım. Bu benim size vereceğim ilk ve son ödev olsun. Elinizden geldiğince önemseyin, Batı ile ilk temasları not edin. Göreceksiniz, o ilk temas, size benim yazımdaki duyguyu verecek ummayacağınız yorumlar yapacaksınız. Bakın, yıllar önce Almanya’da kaldığım sıralarda bir kitapçıda bir kitap gördüm, Adı ilgimi çekti. “Türkiye’den yazılan Mektuplar!” olarak adını Türkçeleştirebileceğiiz bu kitap, Türkiye’den Almanya’ya bir subayın yazdıklarından oluşur. Bir genç subay Padişah 2. Mahmut zamanında yurdumuza gelmiş, dört yıl kadar görevli olarak yurduğumuzun geniş bir alanını dolaşmıştır. Bu genç subay, sonraları Almanya’da çok ünlü bir komutan olarak uzun süre o zamanki Almanya, namıdiğer Prusya Ordusunun üst kademelerinde çalışmış, genel kurmay başkanı olarak Alman ordusunu Avrupa standartların üstüne çıkararak Napolyon Bonapart zaferleriyle övünen Fransa’yı 1870 savaşında yenerek Alman ulusunun öcünü almıştır. Bu subayın adı Moltke’dir. Ünlü adıyla Feldmareşal Helmund von Moltke. Moltke kitabında bizim göremediğimiz bir çok kusurlara değinmektedir. Biz onları tarih derslerinde okuduğumuz için önemsemeyebiliriz. Ancak aradan geçen zamana bakarsak, asır dediğimiz yüz yılı da geçmiştir. 1830’lu yıllarda yazılan bu mektuplardaki kusurlar, Cumhuriyet ilânına dek sürmüştür. Demek ki, Moltke’nin gördüğü kusurları biz görememiş ya da görmemize karşın giderememişiz. Öyleyse bizim üstünde duracağımız, bizim bu yanımızdır. Bizi uyaran salt Moltke değil, daha niceleridir. 2. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı kaldırınca büyük bir Müzik denemesine girişmiş, Avrupa’nın ünlü bir Müzikçi ailesinden uzman getirerek, tam yetkiyle Avrupa ölçeklerine uygun bandolar kurdurmuştur. Donizetti Paşa, ondan sonra gelenler bu konuda oldukça mesafe almıştır. Sonra ne olmuş efendim? Ne olacak? Bütün dünya, yeni keşifler yaparak, gramofon, pikap ve nihayet radyo ile gökleri müzikle çınlatırken bizim bandolar susturulmuş, orkestraların önü kesilmiş, radyoda Tatyos Efendiler, kemanî bilmem kimler, çocuklara ninni söyler gibi uyutucu, baygın nağmelerini sürdürmeyi giderek arttırmış, daha da arttırmak için çabalamaktadır. Cumhuriyet yeniliği bu mudur?

İşte siz bunları, benim dediğim gibi bir başlangıca bağlayıp gelişmesi gereken noktaya doğru uzatabilirsiniz. Mareşal Moltke bir örnektir. Lâle Devri öteki kanlı olayların gerçek nedenleri, bir yeniliğe karşı tepkilerdir. Acıklı sonuçları tarihçiler kendi meşreplerince anlatıyorlar. Oysa anlatmaları gereken asıl o tepkileri kimler niçin, neden dolayı yapmıştır? Osmanlı döneminde böylesi ince eleyip sık dokuma beklenilemezdi. O dönem geçti, Cumuriyet dönemi, olayların niçinini, nedenini, başlangıcını, sonucunu halkın önüne koymak zorundadır. İşte bunu, böyle bir ruhu siz öğretmenler, bir kıvılcım olarak başlatmalısınız. Ortaya şöyle de söyleyebiliriz. Donizetti neden getirtildi. Donizetti kimdi? Ömrü boyunca yurdumuzda kaldı, uzunca saltanat süren iki padişah (2. Mahmut 32-Abdülmecit 20 yıl) zamanında sarayda bulundu. Onu başkaları izledi. Dolmabahçe sarayını gezdiniz, size söylemişlerdir. Macar asıllı ünlü piyanist, besteci Frans Liszt iki kez padişah çağrısıyla İstanbul’a geldi, konserler verdi. Piyanosu anı olarak alındı, Dolmabahçe sarayında durmaktadır. Bakın müziğin böylesi bir serüveni var, bunları neden ortaya getirmeyelim? Kim getirecek? Alaturka şarkıları kolay tarafında, ucuza plâk yapan alaturka tutkunlarından beklersek, vay bizim halimize, vay Türk milletine, hele de Genç Türkiye Cumuriyetine!

Malik Öğretmen, gülümseyerek bu dersi biraz ders dışına taşırdık ama düşünce olarak kendimiz çıkmadık, çıkmayacağız da! deyip çantasını toplayarak ayrıldı.

Veysel Öğretmen belli ki dinlemiş, biraz gülümseyerek geldi. İlk sözü:

-Malik Öğretmen’in çok duyarlı olduğu noktalardan biri, yurdumuzda Güzel Sanatlara karşı olanlarla olaya yeterince ilgi göstermeyenlerdir. dedikten sonra dışarda çalışmak isteyip istemediğimizi sordu. Arkadaşlar çıkmak için can atıyordu, hemen ayaklandılar. Model olarak, Kırmızı Kedi seçildi. Binanın rengi bildiğimiz gibi kireç sıvalı olmasına karşı adının neden öyle olduğu uzun süre konuşuldu. Yapı olarak önemli bir görüntüsü olmamakla birlikte bağın içinde oluşu görünüşünü güzelleştiriyor. Çalıştırıcısı da oldukça uyanık biri, geldi, Veysel Öğretmenle konuştu, onu davet etti. Öğretmen de dersten sonra gideceğine söz verdi. Bina oturduğumuz yerden bir dikdörtgeni andırdığından aklımızca kolay yaptık. Nedense öğretmen de bizimle pek ilgilenmedi, oturdu kendisi karşı Lalabel bayırını çizdi. Yamaç, yarı gölgeli yarı güneşli, öğretmen bu özelliği iyi gördüğünden çizdiği neredeyse fotoğraf gibi oldu. Öğretmen bizim resimlere değil bu kez bizler öğretmenin resmi çevresinde toplandık. Veysel öğretmen de bir başka zaman konuları değişiriz deyip, geçiştirdi. Salona dönünce resimleri toplayıp öğretmene teslim ettim. Öğretmen davete icabet edeceğini, gelmek isteyen olursa gelebileceğini, gelecek olanlarla saatini konuştu. Ekrem Bilgin, Halil Yıldırım, Halil Koçyiğit katılmak istediler.

Yemekte konu, hemen hemen Malik öğretmenin anlattıklarıydı. Lâle Devri için gerçekten tarih derslerinde yobazların söyledikleri anlatılıyor. Onlar anlatılınca insanın “Oh olsun, iyi etmişler” diyesi geliyor. Lâle Devri 1715-1730 yılları arası. Müzik tarihinden öğrendiğimiz Bach, Haendell, Telemann, Vivaldi gibi büyük bestecilerin yaşadığı dönemler. Onları saraylarında yaşatan kralların dönemi. Fransa’da 15. Louis, Prusya’da 1. Friedrich, Rusya’da 1. Petro, İngiltere kralı 1. George. Her birinin sarayında müzisyenler, ressamlar, yazarlar söz sahibi.

Oysa Osmanlı Sarayında, Evliya Çelebi’nin anlattığına göre palyaçolar, üfürükçüler, Meddah adı altında ilkel maskaralıklarla sözüm ona Saraylıları eğlendiriyordu. Lale Devri’nde bile, Fransa’da elçilik yapan 28 Mehmet Çelebi, Fransa’da operaya gitmiş, “Acayıp kılıklı insanlar durmadan bağırdılar, şeytanlarla konuştular” diye anlatmıştı. Oysa gördükleri, daha yüz yıl önce Monteverdi’nin başlattığı şarkılı oyunlar, Lully geliştirmelerinden sonra Rameau tarafından bir düzene sokulan operalardı. İtalyanlar bunu daha da geliştirmiş, tüm Avrupa saraylarında gösterime sunuyorlardı. 28 Mehmet Çelebi, kendi memleketinde, eğlence denilince, ne yaptığı pek belli olmayan palyaçolarla, Evliya Çelebi’nin uzun uzun anlattığı sırığa tırmanan, ya da ip üstünde dolaşan şaklabanlar dışında bir eğlence görmediği için şaşırmakta haklıydı.

Uzun konuşmalara pek yatkın olmayan Nihat Şengül:

-Bütün bunları bizler değiştireceğiz arkadaşlar, kendinizi yormayın. Bakın operamız da var, tiyatromuz da; yarın konsere gideceğiz! diyerek bizi dertlenmekten kurtardı (!)Arkadaşlar, bunu bekliyormuş, gülüşerek Nihat’a katıldılar. Bense direnerek:

-Lale Devrinde de sizin gibi düşünenler vardı, o saraylar, şair Nedim’in o güzel şiirleri mutlu günlerde söylendi. Bakın genç şairlerimizden Cahit Sıtkı Tarancı yazmış,

 

Saadabat,
Mevsim tam lâle zamanı,
Geçtim bir akşam Sadabat’tan
Koltuğumda Nedim Divânı.
Sorma ne kalmış o hayattan;
 Ne def’i gam eyleyen şarap,
Ne mest-i naz, saadabat harap.
Saadabat değil, Kâğıthane;
Çingenenin fal baktığı yer,
Lâle Devri ancak efsane!
Koca Nedim, ne oldu o günler!
Dilde lezzet bunca mısraın,
Söylemiyor nerede mezarın!

 

İyi ki okumuşum, şiir birden gözde oldu. Şiirle pek ilgilenmeyen hemşerim Kadir bile, yazmak için istedi.

Masadan kalkarken Öğrenci Başkanı Hasan Yılmaz geldi:

-Abi, kendi odamızda bir toplantı yapacağız, lütfen gel!

Kalkınca doğrudan Öğrenci Başkanı odasına gittim. Daha önce de birkaç gitmiştim. Ancak bu kez biraz irkilerek girdim. O zaman hiçbir sorumluluğum yoktu, şimdi neredeyse verilecek iş bekler gibiyim. Mahide Kiremitçi de geldi. Hasan’la Mahide aynı sınıfta olduğundan daha önce konuşmuşlar; oturur oturmaz, odanın donanımı üstüne anlaştılar. Mahide önce odanın donanımını istedi. Hasan anlayışlı bir arkadaş, odanın düzenin Mahide’ye bıraktı. Pazartesi günü, Okul Müdürü ile toplanılacakmış, Okul Müdürü’nün bu konudaki direktifleri öğrenilecekmiş. Hasan Yılmaz, bu konuda bilgili, rahat. Okul müdüründen yapılmayacak talimat gelmeyeceğine güveniyor. Bu kez de biz birlikte görev sınırı çizmeye çalışık. Bir ayda neler yapabiliriz? Benim amacım belli, bizim salonun altına bölmeleri ekletmek. Bir de Açıkhava Sahnesinin çevresindeki inşaat artıklarını oralardan kaldırtmak. Bunları söyleyince Hasan Yılmaz sevindi. Benim seçilmemi Okul Müdürünün istemekte haklı olduğunu söyledi. İyi niyetler, uyumlu duygular içinde ayrıldık. Yatınca Mahiye Kiremitçi’nin yapıcı tutumuna şaştım. Ben onu, sessiz, üfürsen uçacak gibi cansız, çevresiyle bağı olmayan biri sanıyordum. Meğer o, çetin bir cevizmiş. “Çetin ceviz!” sözünü babam çok kullanırdı. Mahide Kiremitçi bana göre çetin ceviz. Babam duysa buna güler. Çünkü onun çetin cevizleri, çok zorlu, yapılması olanaksız işleri yapanlar, karmaşık olayları çözenler için kullanırdı. Mahide Kiremitçi’yi bir de bu bakımdan gözümün önüne getirdim. Maide ablamın kızı Gülsüm dengi. Babamın Gülsüm için böyle bir söz söyleyeceğini aklımdan hiç geçirmezdim.

 

3 Kasım 1945 Cumartesi

 

Benim yeni görevime en çok şaşıran Doğan Güney oldu, sık sık soruyor:

-Piyano çalışabilecek misin? Kalkınca da sordu:

-Konsere geliyor musun? Konsere gidip gitmeyeceğimi kimseye sormadım ama gideceğim. Sorsam belki “Gitme!” denir, bilmezden gelip gideceğim. Eğer gitmeyeceksem, hiç değilse birini atlatmış olurum. Doğan’la birlikte kahvaltıya gittik. Neyse ki bizim arkadaşlar sormadılar. Onların sorunu her zamanki gibi:

- Konserde ne çalınacak?

Benim değişmez, basma kalıp isteklerim var, olsa da olmasa da onları söylüyorum:

-Mozart, Haydn, Beethoven. Pek ender de Bach, Telemann ekliyorum. Hele Telemann, hemen hemen ya çıkmıyor ya da ayda yılda bir çıkıyor. Oysa Telemann’ın beste sayısı, ötekilerin topundan fazla. 3700 olarak bir yazıda okudum. Bestesini parayla satan ilk besteci oymuş. Öyle ki besteleri daha hazırlanırken kapışılıyormuş. Bestelerinin sayılarını çoğaltarak satan ilk besteci de Telemann’mış. Telemann adı da oradan geliyormuş, uzaklarla bağlantı kuran adam! Benim söylediğim 3700 sayısı tüm arkadaşlarca benimsenmedi:

-Bunda bir yanlış olmalı, 370, hiç değilse 1700 gibi sayılar öne sürüldü. Yazıyı bulup gösterme sözü verdim. Ancak Telemann’ın Johann Sebastian Bach’dan yaşadıkları sırada daha ünlü olduğunu, Leipzig kilisesindeki büyük Müzik örgütünü onun kurduğunu, kendisi oradan ayrılırken yerine Bach’ı önerdiğini Faik Canselen öğretmen de anlatmıştı, onu anımsattım.

Bach, Haendell, Telemann karşılaştırmaları tren durağına dek sürdü. Trene atlayınca, her zamanki gibi küçük grupçuklar kendi aralarında kendi konularını sürdürdüler. Cebeci’de inince Öztekin Öğretmen bana görev verdi:

-Nurettin Sevin’e uğra, bize kitap ayırmıştı, eğer duruyorsa versin! dedi. Olayı biliyordum, alacağım kitaplar, Bedrettin Tuncel’in Tiyatro Tarihi kitapları. Geçen yıl da almıştım. Uğradım, Nurettin Sevin bizi tanıdığı için sordu:

-Şimdi mi alacaksın yoksa konserden sonra mı? Konserden sonra almayı yeğlediğimden bu kez de ben sordum:

-Konserden sonra burası açık olur mu? Nurettin Sevin çok iyi bir insan, kapıcıyı çağırıp gösterdi:

-Paket Ağabeyin, ona taşıtmayalım, konserden sonra veriver! dedi. İçimden güldüm, kapıcı bizim, yaşlı, şişman olduğu için biraz küçümseyerek, kimi kez baba, kimi kez de amca falan dediğimiz kişiye Nurettin Sevin beni göstererek “Ağabey” olarak tanıttı. Sevinerek yukarı çıktım. Faik Öğretmen orasını göstermiş ama gelmemiş. Az sonra geldi. Bizim olasılıkların hiç biri gerçekleşmedi, program doğrudan Fransız bestecilerindendi. Cezar Franck senfoni, Georg Bizet Arlesien süiti, Ravel, habanera… Faik Canselen öğretmen Cesar Franck’ı sever, biliyoruz, onu gene Fransızların Bach’ı olarak tanıttı. Oysa besteci tek bir senfoni bestelemiş. Plâk olarak da bizde tek senfonisiyle bir keman piyano sonatı var. İçimden bunun neresi Bach? diye sordum ama, sorum içimde düğümlendi. Bilmediğim taraflar vardır herhalde!

       

             George Bizet      Cesare Franck     Maurice Ravel

Faik öğretmen, güzel bir konser dinleme dileğiyle bizi uğurladı. Kapıdan çıkarken, hemen bitişik odadaki Cahit Külebi kapısı önünde duruyordu. Talip Apaydın bana:

-İbrahim gel bana cesaret ver ben konuşmak istiyorum! dedi. Soru sual etmeden Talip’le döndüm. Kendisine yönelince Cahit Külebi, odasına girdi. Biz bakışıp “Kaçırdık!” derken, o geri dönerek “Bana geliyorsanız, buyurun, ben odamda daha rahat konuşurum!” deyip güldü. Teşekkür ettik. Talip:

- Şiirlerinizi çok seviyoruz, sizi gördükçe de bunu hep söylemek istiyorduk. Bugün cesaretlenip geldik dedi. Cahit Külebi güldü:

-Tanımadığım insanlarla konuşmaktan ben de çekinirim. Bu huyumu zaman zaman sevmem ama galiba böylesi daha iyi. İnsanlar, her isteyenle sahiden konuşmamalı. Konuşma bir karşılıklı istekten gelirse daha candan olur. Ancak şairler sanırım farklı, benim şiirlerimi sevdiğini söyleyenlerle ben hep konuşmak isterim. Bakın buradayım, burada olduğum zamanlar sizleri hep beklerim. Teşekkür ederim! deyince kalktık. Çıkarken dönüp:

-Varlık Dergisinde size bize asıl tanıtan Şahap Sıtkı adlı yazar olmuştu. Son zamanlarda yazmıyorsunuz, şiirleriniz başka dergilerde mi çıkıyor, biz her dergiyi izleyemiyoruz! deyince heyecanla sordu:

-Varlık’ı okuyor musunuz? Varlık okuyorsanız bundan sonra şiirlerim hep çıkacak; Yaşar Nabi ile konuştum! Başka dergiler de şiirlerimi basıyor ama, ben Varlık Dergisi’nde çıkmasını istiyorum. Orada yazan şairleri tanıyorum, yakın arkadaşlarımın şiirleri de orada çıkıyor! dedi. Bu kadar konuşma bize yetti. Ben duraksadım, masanın üstünde fotoğraflar vardı. Yüzüne bakarak:

-Bir fotoğrafınızı istesek ayıp olur mu? diye sordum. Hiç duraksamadan:

-A , neden ayıp olsun! Bak, imzalamam ha! Daha fotoğraf imzalayacak seviyeye gelmediğime inanıyorum. Ancak bu fotoğrafları, ben pek beğenmedim. deyip masadan iki fotoğrafı bize uzattı. Teşekkür ederek ayrıldık. Talip sevinçten uçacak; kapıdan çıkınca boynuma sarıldı:

-Sen yok musun sen! Merdivenlerden inerken dayanamadı, durup sordu:

-Kimdi onu tanıtan? Gene Varlık’ta sık sık yazıları çıkan biri, Şahap Sıtkı, Varlık Dergisi’nde sürekli yazdığı için yazılarını hep okuyorum. Ayrıca geçen yaz, bir yazar grubu ile Hasanoğlan’a gelmişti. Senin sık sık okuduğun Masaldaki Yalnızlık’ı, ben onun yazısında görmüştüm. İkimiz birlikte:

“Ben yalnızlığı-Gökte uçar gördüm.

Ben yalnızlığı- Garip, naçar gördüm.

Ben yalnızlığı- Gelir, geçer gördüm. , ,

Biz de yalnızlığı sevgiyle, gönül birliği ile biter gördük!

 

 Cahit Külebi

diyerek koşarca yürüyüp arkadaşlara Esen Tepe’de yetiştik. Yıldız yaklaşarak, geldiğimize sevindiğini söyledi, birlikte gezmek istiyorlarmış. Melâhat, Halise, Küçük Fatma (bölümde iki Fatma oldu, biri biraz tombulca, aynı sınıftalar ama zayıf olana Küçük Fatma sıfatı yamanmış) Yıldız resim çektirmek istiyormuş, fotoğrafçı sordu. Benim de bildiğim doğru dürüst bir fotoğrafçı yok ama birlikte bulabileceğimizi söyledim. Özellikle Yenişehir’de dolaşırken şık şık foğrafçı dükkanları görüyordum. O nedenle Yeni Şehri önerdim. Otobüsle gittik. Bilirmişçe kılavuzluk etmeye kalkıştım, Ankara Sinemasını geçince ilk fotoğrafçıya girdik. Şansım varmış, iyi bir usta fotoğrafçı ile karşılaştık. Öğrenci olduğumuzu öğrenince bize oturacak yerler hazırladı, üç çocuğu varmış üçü de öğrenciymiş. Kızlarından söz etti. Bize çay getirtti; fotoğrafları çekti. Haftaya hazırlayacak. Çıkınca Ankara sinemasına girdik, Gandi resimli afişlere kapılarak girdik ama film doğrudan Hindularla (sivil halkla) İngiliz askerleri arasında kovalamaca şeklinde sürdü, İngilizce olduğu için de pek bir şey anlamadan çıktık. Çıkınca Gençlik Parkına uğradık. Yıldız’ın gözü kayıklarda. Kayıklar her saat çalışmıyormuş. Tavukçu’ya uğrayıp yemek yedik. Yıldız annesine telefon etti. Doğan, Ahmet Yol bizi aramışlar, buluşunca Aile Çay bahçesinde bir süre oturup, Cebeci’ye yollandık.

Mahmut Ragıp Öğretmen yerindeydi, biraz çekinerek geçip arkasına oturdum. Az sonra Sabahattin Kalender geldi, oturdukları yerden tokalaştılar. Sabahattin Kalender durmadan bir konu üstüne açıklama yaptı. Bir beste işi idi ama pek anlamadım. Sabahattin Kalender tekrar tekrar:

-Ama bu çalma olmaz mı hocam? diye sordu durdu. Mahmut Ragıp öğretmense “İntihal” diyerek söze başladı, “intihal ile iktibas ayrı şeyler” diye sözü sürdürürken Şef. Ferit Alnar sahneye çıkınca alkışlar başladı. Bu senfoniyi ikinci dinleyişimiz. Anca dinledikçe melodilere yakınlık duysam da belleğimde fazla bir iz yok. Zaman zaman ses yoğunluğu olmasına karşın, bellekte kalacak belli motifler ya yok ya da ben sezemiyorum. Brahms senfonilerini andırıyor diyemiyorum, onlarda zaman zaman sert çıkışlar oluyor, derken bunda da azarlar gibi çıkışlar başlıyor. Gene de bir süre sonra beni kendi içime döndürdü, yolum çobanlık günlerime dek sürdü. Koyunların çanlarını nazıl dizdiğimi anımsadım. Gerçekte fikir benim değil Hasan Amcamındı. Arastaya onunla gittiğimde asılı çanlara bakarken, alıp almayacağımı sordu. Almaya kalkışınca da kendisi bir sıralama yaptı. Köy dönünce bunu kimseye söylemedim. Böylece bir yeni buluş sahibi oldum. Az önce duyduğum sözü anımsadım:

-Ama bu çalma olmaz mı Hocam? Çalma, aparma, intihal derken alkışlar başladı. Senfoni bitmiş. Bir bakıma sevindim, konuşmaları dinlemeye karar verdim. Ne var ki Sabahattin Kalender izin alıp kalktı. Onu uğurlarken arkasına bakan Mahmut Ragıp Öğretmen beni görünce:

-Merhaba! dedi. Der demez de çalınan senfoniyi övmeye başladı: “Kıymetli halılar gibi sıkı bir ses örgüsü vardır, Franck bir senfoni yazmış ama pir yazmış. Çok iyi bir öğretmenmiş, öğrenci yetiştirmekten besteye zaman ayıramamış. Fransız müziği öteki Fransız sanatlarına göre geri kalmıştı. Franck, işte o açığı kapattı. Üstünde durulacak bir bestecidir!”

Faik Öğretmeni düşündüm, o da Ragıp Öğretmenin etkisinde kalmış olmalı, sözleri bir birine çok benziyor. Alkışlar başladı, su gibi bir müzik başladı. “Başımız göklerde dağlar aşarız!” marşının müziği başladı. O söz gene aklıma takıldı, bu da intihal mi acaba? Elin müziğini al, altına Türkçe söz uydurup marş yap. Gençlik Marşı, bir İsveç melodisi imiş. Verdi’nin Aida operasından alınma “Artık savaş bitti ey şen arkadaş!” diye başlayan marş, daha başkaları da var. Bunlar hep intihal mi? İntihal özünün anlamını kimse biliyor. En iyisi çalma! derken Arlesienne Suiti de bitti.

Ravel Bolero başladı. Bu eseri sevdiğimi söyleyemem, bıktırıcı bir tekrarı var. Gerçi Faik Canselen öğretmen armonize işlenişi açısından bir harika diyorsa da ben olayın o tarafını kayrayamamışım besbelli. Alaturkacılar için söylenen sözü tekrarlamak içimden geliyor. Arabın yalellisi! Gene de dikkatle dinledim, besteci bunu neden bestelemiş olabilir? Belki de Arabistan’da da orkestralar var, sanıyordu, orada sevilir diye düşünmüş olabilir. Ne var ki bu olasılığın bir anlamı yok, böylesi ünlü bir Fransız, sömürgeleri olan Arap ülkelerinden habersiz olması olası değil.

Konser bitince Mahmut Ragıp Öğretmenin dönüp konuşacağını sanmıştım. Ben kalkarken iki genç gelip onun yanına oturdular. Sanırım benim beklediğimi düşündü, arkasına dönmeden bana “Güle güle” anlamına gelen el işareti yapıp, gençlere döndü. Ben de arkadaşlara katılıp Ulus’a yollandım. Genellikle arkadaşlar Kızılırmak kıraathanesine giriyorlar. Biz İstanbul Pastanesine girdik. Yıldız, arkadaşlarına tatlı sözü vermiş, kazan dibi diye bir tatlı seçti. Benim pek yediğim tatlılardan değildi, yeyince beğendim. Arifiye Köy Enstitüsü Müdürü Süleyman Edip Balkır bu tatlıyı çok severmiş, o nedenle öğrencilere de sık sık veriliyormuş. Güldüm, kazan dibi tatlı! Sordum, başka ne tatlılar yiyordunuz? Halise benden önce konuştu: “Bizde böylesi bir tatlının adı bile söylenmezdi. Arada bir irmik helvası diye bir tatlımsı yanık unlar yiyorduk. çok ender de Ekmek Tatlısı diye şekerli ekmek verilirdi” deyip güldü. Kars/Cılavuz Köy Enstitüsü müdürü Halit Ağanoğlu ile Arifiye Köy Enstitüsü müdürü Süleyman Edip Balkır’ı gözümün önüne getirdim. İkisi ile de karşılaşmış, tartışmış, kendime göre bir hüküm vermiştim. Halit Ağanoğlu, biz Yüksek Bölüm öğrencilerine kendi bölgesini tanıtırken öylesi inanılmaz olaylar anlatmıştı ki, parmak kaldırıp sormuştum. Halit Ağanoğlu benim soruma cevap verme yerine nereli olduğumu sormuş, Trakyalı olduğumu öğrenince:

-Trakya, benim anlattığım bölgeden 50 (elli) yıl ilerde o nedenle sen benim anlattıklarımı anlayamazsın, deyip sıyrılmıştı. Süleyman Edip’se benim de içinde bulunduğum bir grup Kepirtepeli öğrenciyi kendi evine çağırmış, güzel bir akşam yemeği yedirmişti. Tüm söyledikleri, çektiğimiz sıkıntıların geçici olduğu üstüneydi. Bunları düşünerek Yıldız’la Halise arasındaki benzersizlikleri rahatça anladığıma inanıyordum. Arkadaşlar giderken bizi de uyardılar, birlikte istasyona indik. Akşam serinliği kasım ayında olduğumuzu bize anımsattı. Konuşmalar soğuklara, kışa dönüştü.

Hasanoğlan durağına indiğimizde bir başka olayı da farkettik, hava da sanki gecikmiş gibi geldi, oysa saatlerde bir değişiklik yoktu. Farkında olmadan Kış Baba gelmişti.

Yemekte gördüklerimiz ortaya döküldü. Konser eleştirildi. Söylenenlerin bir sanatsal ya da bilimsel tarafı olmamakla birlikte gene de birilerinin hükmü niteliğinde olması nedeniyle önemli sayılırdı. Gerçekte kendi ölçülerime göre ben de beğenmediğim için arkadaşlara uyar göründüm. Genel hüküm:

-Fransızlar, Almanlara göre müzik alanında biraz gerideler. Cezar Franck’ın Bach’la boy ölçüşmesi söz konusu olamaz!

Yemekten sonra salona dönerek uzun süre piyano çalıştım. Selçuk Öğretmen gelirse, çalıştıklarımı böyle tekrarlatıyorsa hiç değilse çalıştığımı kanıtlamış olurum. Yatınca, bir süre belleğimi yokladım. Cahit Külebi’nin şiirleri, Talip’in verdiği şiirleri anımsadım.

 

İlkbahar Geldi
Niçin ilkbahar akşamları
İnsanın canı sıkılır?
Vapura, trene binmeden,
Niçin isterim uzakları?
Toz ol, rüzgâr ol derim , bazan,
Yağmur, içime yağsana!
Yüzümü semâ gibi seyrederim,
Güneş, gelsene uzklardan!
Bir gün ilkbahar akşamı,
Evimizde yemek yiyebiliiz.
Ve sessiz seyredebilirim
Vatan haritamı!
 
 Bir Eski Şiir
Sen, penceremde süzülen damla,
Hey, kuşların konuştuğu sen…
Bilinmeyen esrarlı dünya,
Buharların uçjuştuğu sen. .
Sailleri kucaklayan su,
Yelkenlerin konuşuğu sen. .
Rüzgârla gelen yosun kokusu,
Dudaklarımın buluştuğu sen. .
Penceremdeki kırizantem,
Korsanların vuruştuğu sen!
 Cahit Külebi
 

Cahit Külebi, 1917 doğumluymuş, kendisi söyledi. Benden üç yaş büyük. Neler düşünüyor, neler! Oysa ben onun söylediklerini çözmekte bile zorluk çekiyorum.

Biraz kuruntulanarak gözlerimi kapadım.

 

4 Kasım 1945 Pazar

 

Kar, yağmur sesleri arasında uyandım. Kasım ayında kar olur mu? Burası Orta Anadolu oğlum, İzmir değil! Bir başka ses:

-O İzmirli değil Aydınlı!.

-Ne fark eder, Ege Bölgesi, birbirine yaklaşıktır. Burada, ekim ortalarından sonra her an kar düşebilir.

Bunları dinleyince 1941 yılını anımsadım. Tam kestiremedim ama kasım ayı içinde birkaç kez kara tutulmuştuk. Tutulmuştuk diyorum. Biz o zaman köydeki çadırlarda yatıyor, çalışmak için buraya geliyorduk. Ben genellikle çatılarda çalıştığımdan, inip sık sık ısındığımı anımsıyorum. Belki kasım başında değil ama kasım ortalarında diz boyu kar yağdığını biliyorum. Bildiğim bir başka olay da 1 Aralıkla ayrıldığımız 10 Aralık arasında karda zor yürüyerek buraya çalışmaya geliyorduk. Ayrıldığımız 10 Aralıkta ise her taraf kardı. Karda trene bindik, karda Arifiye’de trenden indik. İşin ilginci o yıl Trakya’da da çok kar yağmıştı, köyde geçirdiğim iki aya yakın zamanda köy de hep karlıydı. İster misiniz gene öyle bir karlı kış geçirelim! “Ağzın hayıra!” diyen oldu. Ben de:

-Keşke o zaman da bizimle olup böyle deseydin! Onu diyen Ali Bayrak’mış. Arkadaşı Ahmet Allı açıkladı:

-Dedi dedi, bizim Çifteler’de onu hep diyordu ama kışın benden çok titriyordu! Sen mi, ben mi tartışması başlayınca aradan sıyrıldım. Dışardaki durum abartılmış, yağmur taneleri arasında ufak kar kırıkları uçuyor. Böyle havalarda babam yorum yapardı:

-Yukardaki düşünüyor, (Allah kastedilerek) şunları biraz korkutayım da toparlanıp hazırlansınlar! Arkasından da:

-Ama nerde, birilerinin kafasına “Dank!” demeden hazırlanmazlar. Kafaya “Dank!” demek üstüne yorum yaparak kahvaltıya gittim. Salonda soba kurulu değil, hemen sorun yapıldı. Kendimiz kurmayı önerdim. Arka masadakiler duymuş, Azmi Erdoğan başta olmak üzere öteki arkadaşlar da katılmak istediler. Ancak soba kurmakla salon ısınmayacak, yakacak nereden bulacağız? İş şakaya dönüştürüldü, Azmi’nin kemanı eski onu yakalım! Bitmedi, Ali Kuş’un yayı uzun, bir başkası da:

-Piyanonun birini yakarız!

Salona gittiğimizde hiçbir şeye gerek duyulmadı, çünkü salon normal sıcaklıktaydı. Daha doğrusu gün ilerledikçe havada bir ısınma oldu. Zaten yağış da geçmişti. Küçük odada piyano çalışırken yeni görevimi anımsadım, benim yapacaklarımdan biri de bu olmalı, sobaların kurulması, yakacakların hazırlanması. İlk işim kendi salonumuzun altına büyük bir yakacak istifi yaptırmak. Bunu düşündüğüme sevindim:

-İşte sana bir iş! Kimse, “Sana ne?” falan diyemez. Tertip ve Düzen sorumlusuyum! Zaten geçen yıllarda bunu kendi salonumuz için yapıyordum, ne var ki o zaman kendimi pek sorumlu tutmuyordum. Bu kez sorumlu olarak yapacağım. Böyle düşünerek bir süre çalıştım. Birden içimde bir istek doğdu:

-Acaba, Başkan şimdi ne yapıyor? Özel bir odası var. Belki de arkadaşlarıyla toplanmış bir takım kararlar alıyordurlar. Gitmeye karar verdim. Hiç de umduğum gibi değilmiş, odada Mahide Kiremitçi ile Pakize Yılmaz oturuyordu. Birden aklım karıştı; Pakize Yılmaz, Hasan Yılmaz. Karı koca gibi bir yakınlık. Belki de Mahide Kiremitçi’nin öne çıkarılması bir numara. Birden içimde bir merak doğdu. Pakize Yılmaz gözümde değişti, kıskanır gibi oldum. Gerçekten bir ilişkileri varsa, sık sık gelirse nasıl davranırım? Bu arada Pakize bana:

-Sık sık piyano dinleyeceğiz değil mi? Aklımca tuzak kurdum; biraz da böbürlenir gibi bir tavırla:

-Piyanonun sesi buraya gelmez, ancak sizin atölyeden dinleyebilirsin! Pakize gamzelerini belirterek güldü:

-Zaten orada dinleyeceğim, yerim orası! deyince inadıma:

-Belli olmaz, belki bundan sonra burada daha çok olacaksın, arkadaşın burada olduğuna göre! Pakize kaşlarını çatarak:

-A, ne işim var burada, bugün Mahiye ısrar ettiği için geldim, işi varmış, arkadaş olmamı istedi, kıramadım.

Azıcık rahatlar gibi oldum. Ancak tam rahatladığımı söyleyemem. Kuşkulandığım varsa, hemen açıklayacak değil ya deyip konuyu değiştirdim. Sözü Bella’ya çevirip sordum: Anlaştınız mı? O, senin oyunda rol almanı istiyor. Pakize bu kez:

-Biz onu konuştuk, sizin bölümdeki kızlar daha uygun, onlar bunun dersini görüyor, daha da görecekler. Üstelik sizin Melâhat’la Arifiyeli Nebahat çok hevesliler. Onun neden istemediğini sordum. Hiç deneyimi yokmuş, üstelik oyun salt bir sahne oyunu değil hayaletli falan birşeymiş. Bir süre hayaletli sözüne güldük. Konuyu kısa da olsa biraz bildiğim için üstünde durdum. Eski Yunan Tiyatro geleneklerine uygun düzenlense de usta yazar Shakespeare onu kendine özgü bir düzene sokmuştur. Günümüzdeki oyunlardan tek farkı, kahramanların Eski Yunan kahramanlarının adıyla anılmasıdır. Helen, Demetrius, Lysander, Titania, Hermia, Egeus, Theseusi, Hippolyta, Oberon gibi. Ancak bu adlar eşleştirilince olay daha rahat kavranır. Örneğin, Demetrius- Lysander. Bir başka kişi Puck’tur. Onun yapay bir görevi olduğundan ötekilerle kolay kolay karıştırılmaz. Lysander, ikinci olarak Helena ile yan yana olur. Helena’dan sonra Oberon belirir. Oberon’un derdi başkadır, söz konusu iksirden karısı için ister. Karısı Titania ile bir çocuk sorunları vardır. Daha önce anlaşarak yanlarına bir çocuk almışlardır. Aralarında anlaşmazlık çıkınca Titania çocuğu sahiplenmiştir. Oberon bunun peşindedir. Sonuç olarak Oberon karısı Titania uyurken çocuğa sahip olmuştur. Ancak olayların karışmasından da hoşnut olmamıştır. Aina Dükü’nün ormanda düğün şöleni vardır. Titania bu sıra uyanır uynır uyanmaz törendeki birine aşık olur. Ne var ki Oberon bu kez Titania’dan yardım istemek gereğini duyar. Titania, olaya karışanların tümünü uyutup bir süre sonra uyandıklarında bu, olan bitenin bir rüya olduğu sanısına varmalarını ister. İstediği gibi de yapar, sonuçta herkes bir rüyadan uyanır. Rüyalarında çok eğlenmişlerdir, sevinerek Atina’ya dönerler. Olay bitmemiştir Egesus, Theseus ile Hippolita’nın, Hermia ile Lysander’in evlenmelerine izin verir, neşeli bir şekilde bu kez bu düğünler yapılır.

 Pakize sakin sakin dinledi, Mahide ise yüzüme şaşkın şaşkın bakarak:

-Siz bunları nereden biliyorsunuz? diye sordu. Benden önce Pakize:

-Onlar, bunları derslerde okuyorlar, elbette bilirler! diyerek benden yana oldu. Tam bu sıra Başkan Hasan geldi. O gelince benim kuşku kuşum, dikkat kesildi. Düşündüğüme uyacak bir saptama hazırlığına kalkıştım. Daha önce aralarında konuşmuşlar, Kız arkadaşları Hasan’a nasıl yardımcı olacaklarını görüşmüşler. Önce Mahide bir şeyler söyledi. Dikiş atölyesinde Pakize söz sahibiymiş, o nedenle onu getirmiş. Dikiş atölyesinde neler yapabileceklerini anlattılar. Yatak çarşaflarından, yastık kılıflarından söz ettiler. Yatakhane temizlikleri için uzun uzun konuştular. Gözlerim gibi kulaklarım da hep onların karşılıklı konuşmalarında, ses tonlarındaydı. Ne var ki, hüküm verecek en ufak bir ip ucu bile sezemedim. Kızlar gidince biz, yapabileceğimiz işler üstüne konuştuk. Hasan Yılmaz iyi niyetli, birlikte yapacağımız çalışmalardan çok, bu bir ay içinde onun yıllık çalışma proğramını saptamamız niyetinde. İki sözünden biri:

-Abi, ne olursun bana yardımcı ol, geleceklere güvenim yok, onlar da benim gibi deneyimsiz olacaklar! Söz verdim, iyi duygularla ayrıldık. Ayrılınca bir süre kızları düşündüm, sahi onlar genel dersler dışında ne yapıyorlar? Dikiş diktiklerini biliyordum, bizim kuyruklu piyanonun kadife örtüsünü onlar dikti, çok da güzel dikmişlerdi. Şimdi öğrendim ki, durmadan, okulun gereksinimlerini tamamlamaya çalışıyorlarmış. Kitaplığa geçtim, kitaplıkta birkaç arkadaş vardı, ellerinde kitaplar, kitaptan çok kendilerini övüyorlardı. 20 kitap okumuş, 30 kitap okumuş olanlar var. Birileri de bunlara şaşıyorlardı:

-Bunca kitabı nasıl okudun? Varlık Dergisi gelmişti aradım yok, üzüldüm. Geri dönerken baktım Ahmet Allı, oturanlara gösteriyor:

-Bizim şairler, şiir görsün eller nasıl yazıyor. Varlık Dergisini gösterdi, sonra da yerine koydu. Daha önce okumuştum, yazmak için aramıştım. Sanki görmemişim gibi konuşarak,

-Ben de okuyayım o güzel şiirleri, deyip dergiyi aldım.

Muvaffak Sami Onat yazmış. Benim için önemli, kendisini tanıdığım birine Şahap Sıtkı’ya yazmış. Şahap Sıtkı, dün konuştuğumuz Cahit Külebi için de güzel sözler yazmıştı.

 

Korkuyorum
 
 Şahap Sıtkı’ya
 
Neden korkuyorum çocukluğumdan,
Neden gözlerimde bu manasız nem?
Yetişir, kırılsın bu zincir
Kurusun muhayyelem!
Hani alâimsemâdan geçmek,
Hani o ümit ki; çözülecek bağım?
Nerede gökler dolusu yolculuk,
Nerde, nerde Rabbim, ağlayacağım!
Oysa ki ben memnunum dünyadan,
Kuşlardan, havadan öylesine keza.
Lakin neden bir mahşer halinde çocukluğum,
Ve neden bu ceza?
Fecir, ıtır, huzur, yelken, masal v mde vsim:
Bıktım bu kelimeletrden ve böyle şiirdenm
Ve bu kelimelerde hortladığı için çocukluğum
Korkuorum, korkuorum, korkuyorum ben!
 Muvaffak Sami Onat
 
Acaba Neden Olmalı mı?
 
Bir roman severim. . Ölüp zamandan,
Delice bir aşka dairdir. Ağlayıp gözden olmalı mı?
Fakat ayrılıkla biter. Bıktım herşeyin başlayıp bitmesinden
Bir masal severim. . Kavuşup senden olmalı mı?
Bir gençlik masalıdır. Belâ oldu şairliğim başıma,
Fakat ayrılıktan söz eder. Değişip belâdan olmalı mı?
Bir şarkı severim. . Hayatın tadını arıyor herkes,
Mükemmel bir şarkıdır. Bulup dünyadan olmalı mı?
Fakat ayrılığı anlatır. Seni bana tanıtan tesadüf,
Bir şiir severim. . Seni bana veren rüya…
Güzel mi güzel! Hakikat tatlı. . Hayal bu ya!
Fakat bir ayrılığa bedel! Uyanıp rüyadan olmalı mı?
 Özdemir Asaf 

 

Muvaffak Sami Onat’ın şiirini, salt Şahap Sıtkı hatırı için yazdım, sevdiğimden değil. Şahap Sıtkı Varlık Dergisinde sürekli yazan biri, onunla İhsan Akay’ın yazılarını daha önce de beğeniyordum. İhsan Akay son zamanlarda kesti. Onun yazıları, çoğunlukla müzik üzerineydi, umarım gene yazacaktır, sabırsızlıkla bekliyorum.

Yemekte bana takılanlar oldu:

-Şu yemeklerin biraz daha düzelmesine yardım edemez misiniz? Güzel bir istek ama altında biraz alay kokusu var. Öğrenci başkanı ya da yardımcısı yemekleri nasıl düzeltir? Gene de olumlu karşılık verdim:

-Yarın Okul Müdünü bizi çağırıp konuşacakmış, uygun bir durum olursa söylerim. Halil Dere geldi:

-Banyoya gidiyoruz! Bizim bir banyo grubumuz var, çoğu Halil Dere’nin arkadaşları, beni de aralarına aldılar. Halil Dere uyarmayınca banyoya gitmiyorum. Benim de huyum bu! Halil Dere sektirmiyor, bu da benim işime geliyor, haber verince katılıyorum. Hava esintili, yer yer serin rüzgâr esiyor, eşarplarımızı aldık. “Kafaları üşütmemek” sözü dile tespih oldu, üşütürsek ne olur? Bu gün hedef Sabri Taşkın seçildi:

-Sabri Taşkın olursun! Sabri gülüor ama belli ki sinirleniyor:

-Herkes aynada kendine baksın! Faik Demir karşı oldu:

-Ben aynaya bakamam, aynada burnum büyük biraz da çarpık görünüyor. Sabri Keskin cevapladı, yamukluğu düzeltmen için yatarken burnuna patlıcan bağla. Bu patlıcan olayı bir Mısır filminde vardı. Ünlü sanatçı Yusuf Vahbi’nin eşi (Leyla Murat) ve kızları gece yatarken hepsi birer patlıcanı yarıp burunlarını içine sokuyordu. Öyle yapınca burunlar hem küçülür hem düzelirmiş. Sabri onu anımsattı ama kurtulamadı. Çünkü onun burnunda da hafif bir yamukluk var. Birkaç arkadaş birden:

-Sen kendine bak! dediler. Ne var ki, Yusuf Vehbi’nin filmlerini sevenler varmış, bir süre ondan konuştular. Yusuf Vehbi’nin filmlerine 1. sınıftayken ben de girmiştim. En çok Sümer Sinemasından gösteriliyordu. Konservatuvardan dönerken yol üstü olduğundan Sümer Sinemasına giriveriyorduk. Sonra sonra filmler arasındaki farkı farkettikçe o filmlerden vazgeçtim. Şimdilerde görsem bile ilgi duymuyorum, hep göz yaşı, acıklı hikâyeler, birbirini andıran aşk şarkıları, Ümmü Gülsüm, Leylâ Murat ya da benzerleri…

Bamyodan dönünce, küçük odadaki piyanoya oturup bir süre kaytarmadam Hanon çalıştım. Czerny etütleri tekrarladım.

Akşam yemeğinde arkadaşlar tiyatrodan, konserden söz ederken kulaklarım gelen öğretmenlerin adlarındaydı. Her zaman istekle beklediğim Selçuk Öğretmenin gelmediğini öğrenmek beni nedense mutlu edecekti. Öğretmenlerin adları söylenince neredeyse “Oh!” diyecektim, duyamamışım, Abdullah Erçetin uyardı:

-Öğretmenin geldi, okuyan Bayan Öğretmen diye sonradan okudu! deyince Abdullah’a neredeyse çıkışacaktım. Kendimi topladım. Konuşulanlara katılmadan, kalkınca gene salona dönüp bir güzel çalıştım. Bu kez daha kendime güvenerek yatakhaneye döndüm. Neden korkuyorum ki? Kendime güvenmezsem bana kim güç verecek? Yatınca da bunları düşündüm. matematik çalıştığım zamanlar da böyle güvensiz günlerim oluyordu. O zaman bir utancım, Sami Akıncı vardı, benim yapamadığımı o yaparsa utanırım diye korkuyordum. Şimdi böyle bir durum yok. Czerny etütlerin giriş notalarını anımsadım tram, tram, tram! daha kesik çalınacak! Bir ses gelir gibi oldu. Dikkat ettim ses falan yok. Arkasından biri öksürdü, öteki de güldü:

-Sigarayı arttırırsan babam gibi öksürürsün. Neden başkası değil de babası?Arkası gelmedi…

 

5 Kasım1945 Pazartesi

 

Naci Ön geldi:

-Abi, ben ikinci çalgı olarak piyanoya ayrıldım, sen şimdi çalışmıyorsun, Beringer Metodunu bana verir misin? Önce doğru algılayamadım:

-Neden vermeyeyim, sen alıncaya dek kullanabilirsin! Naci sevindi. Ben de:

-Kitap nasıl olsa ciltli, kolay kolay yıpranmaz, Naci de güzel kullanırsa sorun olmaz diye düşündüm. Dahası, belki de piyanosuz bir yere atanırsam metoda da gerek kalmaz, deyip konuyu geçtim.

Kahvaltıda, arkadaşlar daha çok Şan dersi üstünde konuştular. İlk sene Hilmi Girginkoç öğretmene bir süre ısınamamıştık. Sonraları da ayrılacağını duyunca neredeyse ağlamaklı olmuştuk. Aydın Gün öğretmen daha ilk derste kendini sevdirmişti, bu sıcak yakınlık yıl sonuna dek sürdü. Yeni öğretmenimiz Süleyman Güler de çok yumuşak bir insan, sanırım onu da seveceğiz. İlk günlerin çekingenliği zamanla aşılacaktır. Ben böyle dedim ama arkadaşlardan bazıları, bana katılmadıklarını bakışlarıyla açıkladılar. Karşıt olmadılar ama öteki öğretmenlerle kıyaslamaya da yanaşmadılar. Onlar da haklı olabilir ancak, bizim olaya başka türlü bakışımız da söz konusu olamaz, sevmesek ne yapabiliriz? Sevilmeyen öğretmen görmedik mi ki, ne yapabildik? Askerlik Öğretmeni Yaşar binbaşı Yaşar Cindoruk’la bir yıl cebelleşmiştim. Soyadı başkaydı, bu soyadını ona ben takmıştım. Askerlik Dersi kitabımızın yazarının adı Yaşar Cindoruk idi. Ders yılı başında yeni bir öğretmen gelmişti, Ders öncesi kendini tanıttı:

-Adım Yaşar! dedikten sonra bir süre durunca ben, ayırdında olmadan:

-Cindoruk! deyiverdim. Arkadaşlar güldü. Binbaşı soyadını söylemedi ama açtı ağzını, yumdu gözünü, beni sınıfta bıraktı, yedek subaylık hakkımı aldı hatta benim askerlik tecilimi kaldırtıp, askere yollayacağından söz etti. Korktum, çok çok üzüldüm, özür diledim. Nefretle, eliyle iterek reddetti. Dersten sonra olay öğretmenlere dek iletildi. Arkadaşlar söylenenlere benden çok inandılar, açık açık bana acıdılar. Olay kısa zamanda öğretmenlere dek yayıldı. Bizde, öğrencilerle, kültür dersleri öğretmenlerinden çok sanat öğretmenleri öğrencilere yakınlık gösteriyordu. Atölyelerde çalışırken onlarla daha rahat konuştuğumuzdan bizleri daha yakından tanıyorlardı. Örneğin Namık Ergin öğretmen hepimizin sorunlarını yakından biliyor, çözümlerine yardımcı oluyordu. Bu olayı duyunca beni çağırdı, önce yaptığımın bir saygısızlık olduğunu, askerlerin, meslekleri gereği sert olduklarını, onlara karşı öbür öğretmenlerden farklı davranılacağını bilmemiz gerektiğini anlattı. Arkasından da özür dilememi önerdi. Özür dilediğimi, özrümü kabul etmediği gibi daha da hakaret ettiğini söyleyince Namık Öğretmen:

-İbrahim, olmuş bitmiş bir olay, derslerde dikkatli ol, o dersi ötekilerden önde al, fırsat buldukça kalk, gözüne girmeye çalış. Binbaşı da bir insandır, bakarsın bir gün “Aferin!” deyip seni affeder. Namık Öğretmene söz verdim, o derse ötekilerden daha çok çalışacağım. Marangozluk atölyesinde bu kez Hamdi Bağ öğretmen konuyu açıklattı. Olayı benden çok arkadaşlar anlatmıştı. Hamdi Bağ öğretmen:

-O binbaşı söylediklerini, önce “Yapmaz” diye düşünüyorum, sonra ise zaten yapamaz. Bir kez öğrencilik hakkını kaldıramaz. Çünkü o iş Askerlik Şubelerinin işi, bir binbaşı ortaya çıkıp o şubenin işlerini durduramaz. Çünkü Lüleburgaz Askerlik Şubesi’nin başında bir albay var. Bir binbaşının albaya iş buyurması söz konusu olamaz. Yedek subaylığa gelince bu da boş bir tehdit. Çünkü daha o dersi başka yıllar da okuyacaksınız, ayrıca o dersin çok önemli sayılan kampları var. Kampların başında o binbaşı olmayacak. Bu nedenle İbrahim, derste daha dikkatli olup, özellikle de o dersi başarırsa ders yılı sonunda her şey düzelecektir.

Gerçekten öyle oldu, yıl boyu kimsenin yapmadığı kadar Askerlik dersi kitabını okudum, her soruda parmak kaldırdım. Ders yılı sonlarına doğru, aferinler arka arkaya geldi. Kamp atışlarında 12’den vurunca kampın da yıldızı olmuştum. Yaşar Binbaşı belleğimde kendi soyadıyla değil başkasının soyadıyla kaldı. Onu öyle anıyorum, Binbaşı Yaşar Cindoruk! Kitap yazmamış olan Binbaşı Yaşar Cindoruk!

Mahir Canova Öğretmen gülümseyerek geldi:

-Hani ya! Sizin büyük bir ısıtıcınız vardı, onu çıkarmamışsınız. Üşümüyoruz ama gene de gözlerim aradı! deyip güldü.

Arkadaşlar beni sorumlu gösterdiler, sözü uzatmamak için gelecek derste sobanın kurulacağı üstüne söz verdim. Mahir Öğretmen şaka söylediğini tekrarlayıp, Eski Yunan tiyatrosunun devamı gibi sayılan Roma tiyatrosu üstüne konuşmasını sürdürdü. Titus Plautus’un, Çifte Bakkhisler, Urgan, Çömlek kitaplarını göstererek okumamızı istedi. Arkasından ikinci bir komedi yazarı olan Terentius Afer’den söz etti. Terentius Afer adını geçen yıl kitaptan okumuştuk ama üstünde pek durmamıştık. Mahir Öğretmen bu kez onu neredeyse Plautus önüne çıkardı, gerekçe olarak da Roma dışından oluşana, iyi yetişmesine bağladı. Terentius, doğuş olarak Kartacalıdır. Roma Kartaca’yı yerle bir edince küçük yaştaki Terentius varlıklı bir Romalıya satılır. Ancak varlıklı Romalı, köle Terentius’u iyi yetiştirmiştir. Terentius, genç yaşında Yunanistan’a gider incelemelerde bulunur. Böylece Roma komedisine yeni boyutlar kazandırır. Yazık ki çok genç yaşında ölmüştür. Yazdığı altı eser, iyi korunmuş, günümüze dek gelmiştir.

1Andria, 2. Hecura (Kaynana), 3. Heautonimoumera (Kendi kendinin celladı), 4. Ennuchu (Harem Ağası), 5. Formio, 6. Adelphe….

Mahir Öğretmen, Terentius’ta sözü noktalayarak bu hafta dersimizi kısa keseceğimizi söyleyip ayrıldı. Az sonra Bölüm Başkanımız gelip olayı anlattı:

-Bugünkü öğretmenlerimiz, aynı zamanda Konservatuvar öğretmenidir. Onların da bugün toplantıları varmış, hiç gelmeme yerine kısa bir çalışmayı yeğlediklerinden gelmişler. O nedenle bugünkü dersler biraz kısalacaktır. Az sonra Süleyman Güler Öğretmen geldi. Süleyman Güler Öğretmen daha önce açıkladığı ses geliştirme çalışmalarına hemen girdi. Önce örnekler verdi, arya okudu, alaturka söyledi. İki örneği de beğenmiştik ama aradaki farkı anlattıktan sonra alaturka yöntemiyle söylediği aryayı tam olarak söyleyemediğini belirtti. Başka örnekler verdi bizlere de kafa sesi, gırtlak sesi çıkarttı. Bu olayı biliyorduk ama böylesi sık boğaz ederce üstünde durmamıştık. Süleyman Öğretmen kestirdi attı:

-Kafa sesi ile gırtlak sesini ayırmayan ya da bunu önemsemeyen bir Müzik öğretmeni düşünemiyorum, buna göz yummak alaturkacıların ekmeğine yağ sürmek olur, bunu da benden kimse beklemesin! deyip yüzlerimize baktı. Sesini biraz yumuşatarak açıkladı:

-Arya söylemeyebilirsiniz, çalıştığınız yerlerde de arya okunmayabilir, Ancak Müzik öğretmeni, müziğin bu memlekette ilelebet alaturka olarak sürmesine yardımcı olmamalı. Öyleyse bu işin doğrusu halka, tabana götürülerek, çocuklara ulaştırılmalı. Siz burada öğrenir, öğrencilerinize bunu anlatabilirseniz, onlar da karşısına gelen genç dimağları uyandırarak bu, şimdilerde adı bile anılmayan buna karşın tüm uygar dünyanın yaptığını temelde yapmaya başlar. Batı müziği denilen mucize, büyük konser salonlarında yapılıyor sanmayın, Batılılar bunu kiliselerdeki çocuk korolarında kotarıp konservatuvarlarda olgunlaştırıyor.

Öğretmen konuşmasını sürdürürken Bölüm Başkanı, beni rica etti. Meğer Selçuk öğretmen beni bekliyormuş. Küçük odada piyanoya oturdum. Selçuk Öğretmen defterini açtı, Czerny, no 19’u çaldırdı. Defterine işaret koydu. Bu beğendim anlamı taşıyordu. Beringer metodumu istedi. Metot yanımdaydı. Metodu açtı, sonlara doğru 4 el için Mozart sonatı açıp:

-Bunu Faik Öğretmenle çalışmışsınız. Mozart sonatlar hatta salt sonatlar değil Mozart’ın tüm eserleri ne kadar çalınsa son şekline varılmaz, Mozart piyano için yaratılmış bir deha bestecidir! dedi. Sonatın öğrenci bölümünü çaldı. Benim bir kez daha çalışmamı, sonra birlikte çalışacağımızı söyledi. Ödev defterine yazıp kapattı. Parça uzun ama gene de dura aksata, baştan sona çaldım.

Öğretmen ayrılınca kalkmadım, bir süre çalıştım. Parça dört koca sayfa. Faik Öğretmenin geldiği söylenince salona geçtim. Faik öğretmen Bach’ın Anna Magdalena için yazdığı nota kitabını istedi. Oradaki Menuet’nin ilk bölümünü tahtaya yazdırdı. Parçanın ilk beş bölümünün fa anahtarı portesindeki notalar, akor olarak kullanılıyordu. Öğretmen bunu sordu. Kimseden ses çıkmayınca, ben:

-Parça sol majör olduğu için ilk vuruş Sol, si re akoru üstüne kurulmuştur! dedim. Faik Öğretmen arkadaşlara dönerek sordu:

-Siz beni çıldırtmak için sözbirliği mi ettiniz? diye çıkıştıktan sonra tebeşiri tahtaya sertçe vurarak örnekler sıraladı:

-Sol-si-re- sol, re- fa-la-re, mi-sol-si-mi notalarını sıralayıp sol majör tonuna göre diyezleri koydurdu. Abdullah Erçetin’i kaldırıp açıklatma yaptırdı. Abdullah dikkat etmiş, olayı anlatınca Öğretmen yumuşadı…

Dersin bundan sonrası daha ılımlı geçti.

Öğleden sonra Kemancılar sıkı bir çalışma yaptılar. Onların keman öğretmenleri Şükrü Arseven Cumhurbaşkanlığı orkestrasından geldiği için konservatuvar toplantısına katılmadığından akşam da kaldı. Ben de küçük odada doyasıya çalıştım. Aklıma yeni bir kurnazlık geldi. Bu Mozart sonat gerçek sonatların birinden alınmış. Onun gerçeğini bulup onu da çalışmak. Mozart’ın tüm piyano sonatları iki kitap olarak bizde var. Onların birinden alınmıştır.

Akşam yemeği oldukça neşeli geçti Keman öğretmeni Şükrü Arseven, keman konçertoları üstüne bilgi verecekmiş. Kemancılar, heyecanla o saati bekliyorlar. Bu gece için istekli değildim ama kuralı bozmadım. Şimdiye dek pikabı kimseye bırakmadım. Bölüm Başkanı benim bu yanımı beğendiğini sık sık söylüyor, biraz da bu nedenle direniyorum. Babamın değişmez sözlerinden biridir: Kurda sormuşlar:

-Boynun neden kalın? Kurt:

-Kendi işimi kendim görürüm de ondan! demiş. Buradaki kalınlık güç, kuvvet anlamındadır.

Tüm arkadaşlar geldi. Otuz kişi bir arada her zaman olunmaz. Cumhurbaşkanlığı Orkestra üyesi Şükrü Arseven ilgi topladı. Ben önce plâk listesini Şükrü Öğretmene verdim. O listeye hiç bakmadan bana sordu:

-Hangi keman konçertoları var? Başta Beethoven olmak üzere, Bach, Mendelsshon, Brahms, Tschaikovsky diye sıraladım. Başta söylediğim Beethoven konçertoyu koyduk. Şükrü Öğretmen konçertoyu sonuna dek konuşmadan dinledi, plâk bitince de hemen hemen bildiğimiz ya da çok duyduğumuz sözleri tekrarladı. Bu arada soranlar oldu:

-Konçertoları dinleye dinleye neredeyse öğrendik gibi, bu konçerto grossolar nedir? Şükrü Öğretmen bana sordu:

-Konçerto grosso var mı? Haendell ile Vivaldi’den vardı, onları söyledim. Nedense onları dinlemek istemedi. Ancak Konserto grossoları, günümüz oda müziklerine benzeterek:

-Tek çalgının değil grup çalgılarının ortak solo yapması! diye bir tanım yaptı.

Kız arkadaşlarda bir kıpırdanma olunca öğretmen sordu:

-Sıkıldınız mı? Halise açıkladı:

- Yat zili çalınca bizde yoklama yapılıyor! deyince Öğretmen, bir başka toplandığımızda devam edeceğimizi söyleyip konuşmasını noktaladı.

Şükrü Öğretmenle birlikte onun kaldığı yere kadar gittim. Öteki arkadaşlar deneyimsiz olduklarında öğretmeni bırakıp dağılıverdiler. Oysa öğretmen yeni, nereye, nereden gideceğini tam bilmiyor; ayrılırken bana teşekkür etti.

Yatarken Doğan geldi, üzüldüğünü söyledi:

-Aklıma gelmedi, buraya gelince ayaklarım suya erdi: Öğretmen yalnız mı gidecek? dedim, dizime vurdum, seni burada görmeyince azıcık rahatladım: İbrahim, onu yalnız bırakmaz! dedim.

Hiç değilse Doğan, sonradan da olsa uyanmış, ya ötekiler?

Yatınca Selçuk Öğretmen’in çalışma plânını irdeledim, benim için de yararlı olacak. Sandığım gibi, sevdiğim parçaları gönlümce tıngırdatıp geçemeyeceğim.

Kendimi, karışık yorumlara kaptırmadan uyudum.

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ