Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

67 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Müfettişlik Stajı Adı Altında Enstitüleri Gözlemliyoruz

 

6 Ağustos 1945 Pazartesi

 

Evde kimse yok, uyumuş kalmışım. Bahçeye çıkınca komşu teyze bana seslendi: “Onlar gittiler!” (Bana tembihledi) “Sen giderken bana haber ver, kapılarına bakayım!” Arkasından ekledi:

-Yiyecek bir şey bulmadınsa varmış, bak kapağın altında olur!

Kapak dediği bir ters kapanmış tepsi, açtım, altında ekmek, bal, yağ, peynir, süt. Tümünü temizleyip boş kapları gene kapattım. Komşu teyze dışarda hazır ve nazır bekliyormuş, teşekkür edip anahtarı verdim. Bir öteki komşu Lüleburgaz’a gidiyormuş, beni arabasına çağırdı. At arabasını biliyorum; ona bile katlanamazken öküz arabasına bindim; git git bitmiyor gibi geldi. Oysa gittiğim falan yoktu, artezyen yanında indim. Nöbetçi var, ona sordum:

-Bu su içilir mi? Öğrenci bana:

-Ne soruyorsun abi, bunu siz kazdınız, bilmiyor musun? Öğrenciye numara yaptım:

-İnsanlar her şeyi bilmez, kimi kez de bildiklerini unutur. Bak sen de bir şeyi iyi öğrenememişsin artezyen kazılmaz, o, delinerek açılır.

Öğrenci yüzüme biraz alıngan baktı. Gönlünü almak için adını sordum, derslerini, sevdiği derslerini sordum. Adı Nazif Karaçam. Bu kez de “karaçam”ı sordum. Bilmediğini söyledi ama bu kez susmadı Bana:

-Onu da sen söyle! dedi. Ben de bilmediğimi, öğrenmek için sorduğumu söyledim. Sonra da iki türlü çam bildiğimi, çıralı çam, çırasız çam; onların da ağaçlarını değil atölyelerde kesilmişlerini ayırabildiğimi anlattım. Nazif’in bana:

-Onu da sen söyle! demesi hoşuma gitti. İşinde kolaylıklar dileyerek ayrıldım. Okulun önüne dönerken Abdullah Erçetin’le karşılaştım:

-Neredesiniz? Biz konuşurken bir otobüs durdu, öteki arkadaşlar da geldi. Beş arkadaş merdivenlere tırmanırken, sol tarafımızdan Okul Müdürünün geldiğini görünce merdivene sıralanarak selâm verdik. Müdür de selâmımıza karşılık verdi, geçti. Sanki bizi tanımamıştı. Birbirimizle bakıştık. Müdür İhsan Kalabay bizim okula ilk geldiğinde eşi Leman Öğretmenin söylediği söylenen bir söz vardı:

-Sabahları, çok sinirlidir, olabildiğince uzak durun! O sözü anımsayarak aldırmadık. Gireceğimiz kapı, sürekli kapatılırmış. Müdür girince içerden nöbetçi gene kapatınca bir süre duraksadık. Az sonra nöbetçi bize:

-Müdür Bey sizi bekliyor! dedi. Hepimizden önce Mehmet Başaran:

-Eyvah, şimdi paparayı yiyeceğiz! deyince hep güldük. Mehmet Başaran’ın sözü bana bir olayı anımsadım. Son sınıfa geçtikten bir süre sonra arkadaşlar, bizim sınıfın inşaat işlerinden biraz affımızı istemeye karar vermişti. Bunu daha çok işten kaçanlar dilemekteydi. Bunların içinde Mehmet Başaran da vardı. Arkadaşlar bu teklifi Okul Müdürüne iletme görevini ona vermişlerdi. Bir sabah, okulun yemekhane tarafında Okul Müdürü ile karşılaşınca Okul Müdürü bize yakınlık gösterdi, hal-hatır sordu. Bu yumuşaklığa aldanan Mehmet Başaran konuyu açtı. Ancak, öyle cesurca söylemek yerine biraz çekingen davrandığından Okul Müdürü sinirlendi:

-Söyleyeceğini yüksek sesle söyle, ne o öyle Medine Dilencisi gibi mıy, mıy, mıy, konuşuyorsun! İşe gidince de senin çalışmadığı ben biliyorum, bari bunu çalışkanlardan biri söylesin! deyip yürüyüp gitmişti.

Kuruntularımıza karşın Okul Müdürü bizi çok neşeli karşıladı. Bir araya gelişimizin gecikmesine üzüldüğünü de söyledi. Hepimizin adlarını söyleyerek halimizi, hatırımızı, ailelerimizi, nasıl bir gelecek düşlediğimizi sordu. Bizler karşılık vermeden kendisi, bizim yaşlarımızdayken geçirdiği kaygılı evreleri anlatı. Ancak onun dönemi ile bizimki arasında, bizim yararımıza gelişen olayları anımsattı. Doğu isyanlarının bittiğini, Menemen başkaldırılarının tarihe gömüldüğünü, buna karşın şimdilerde kan kaygısı değil, daha güzel, daha müreffeh bir yaşam için hamle yapıldığını anlattı. Sonra da bize sordu:

-Ben böyle düşünüyorum, yoksa yaşlandığım için mi böyle görüyorum, bu konuda sizin düşüncelerini de öğrenmek istiyorum. Bu, benim kişiliğimle ilgili bir soru. Kendimi tartma merakımdan da olabilir. Benim, özellikle sizden öğrenmek istediğim bir başka konu var:

-Biliyorsunuz yurdumuzun değişik yörelerinde kurulan Köy Enstitüleri hızlı bir tempoyla çalışmaktadırlar. Bunlar birbirinden oldukça çok uzaklarda kurulduğundan, burada toplanan öğrenciler arasında, bölgesel farklılıkla olacaktır. Bunların ayrı ayrı bakıldığında hepsinin bir başarı düzeyi görülür. Öğrenmek istediğim bunlar (birbirleriyle) karşılaşınca nasıl bir başarı çizgisi oluşuyor; bu, şimdilik sizin okulda görülebilir. İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmışmış ama gene de onur sorunumuz var. Bu bölgeler arası bir tartışma yaratmasın diye pek üzerine varılmaz. Gene de insanlar bölge bölge farklı gelişirler. Bakın işte Avrupalılar kendilerini öteki ülke insanlarından farklı görüyorlar. Bu farklılığı kanıtlarca, tüm dünyaya el koymuşlar. Bizde böylesi bir büyük ayırım söz konusu olmamakla birlikte, bu biraz da okulların öğretim kadroları nedeniyle farklılıklar yaratabilir. Siz, üç Enstitü bir araya geldiniz, geçen yıl bu, sanırım on enstitüye çıktı. Siz, kendiniz bu konuda sezinlemiş olabilirsiniz, genel olarak bilgi düzeyiniz üstüne gözlemleriniz oldu mu? Öteki arkadaşlarınıza göre kendinizi nasıl değerlendirdiniz? Kısacası Kepirtepe Köy Enstitüsü bilgi düzeyi bakımından ötekilere göre nerededir?

Soruyu doğru anlamıştık, ancak karşılaştırma yapmak oldukça zordu. Çünkü bunu biz iki yıldır kendimiz de aramızda konuşuyorduk. Bense bunu 1941 yılından beri yapıyordum. Şimdi sorulunca karşılıklı bakıştık. Arkadaşlar bir şeyler söylememi benden bekler gibi bakınca ben:

-Bunu biz ilk günden beri aramızda konuşuyoruz. Ancak biz üç Enstitü bir aradayız. Eskişehir/Çifteler Köy Enstitüsü’ne göre genelde iyiyiz. Onların, kültür derslerine bizim kadar önem vermediğini ilk günlerde daha anladık. Sanat derslerine ise şaştık. Onlar besbelli bizim gibi atölyelere girip rende, planya kullanmamış. İlk gittiğimiz günlerde kendi binamızın yapımında birlikte çalıştık. Onların işe sarılışları bize göre çok gerilerdeydi. Kırk elli kişilik bir grupta içtenlikle işe sarılan üç ya da dört arkadaş görmüştük. Kültür dersleri ise daha da gerilerdeydi. Biz ilk üç yılda Ortaokul kitaplarını izlediğimiz için hiç değilse o kitaplarda geçen konuları anımsayıp konuşurken onlar hep sustular. Bölümlere ayrılınca bu fark iyice kendini gösterdi. Bizim bölüm Müzik çalışmalarına başlayınca Çiftelerli arkadaşların içinde notaları bile bilmeyenler çıktı. Biz burada, öğretmenimiz yoktu ama kendimiz çalışmıştık. Bir Kadir arkadaşımız burada müzikle ilgilenmemişti, cesaret edip bizim bölüme geldi. Öyleyken onlardan geri kalmadı. Abdullah arkadaşımız nota seslendirmede, bir önceki sınıf dahil, en öndedir. Ben burada akordiyona çok çalışmıştım, haklı olarak orada bundan yararlandım.

Çiftelerden gelen arkadaşlar sık sık çok kitap okuduklarından söz ediyorlar. İçlerinde bir ikisi dışında genelinin kitap okumadığı kanısındayım. Buna karşın hepsi övüngen, olabildiğince de alınganlar.

Kızılçullu Köy Enstitüsü, onlardan biraz farklı. Onlar da ilk yıllarda dersliklerde ders yapmışlar. Bu yüzden kültür derslerinde bir yakınlık kuruyoruz. Sayıları çok olduğu için toplu bir karşılaştırma yapmak güç ancak Kızılçullu çıkışlı çok iyi yapıcı arkadaşlarımız var. Hepsi değilse bile içlerinde benden daha usta akordiyon, piyano çalan var, bizim Kepirli Doğan Güney düzeyinde keman çalanlar var. Kültür derslerinde sayıları az da olsa bizden önce söz alma cesareti gösterenler var. Kızılçullu ile bizim Kepir’i karşılaştırmak oldukça güç, ancak Kızılçullu, Çifteler’den çok önde! diyebilirim. Bu da bir fikir verebilir düşüncesiyle anımsatmak istiyorum. Çıkarmakta olduğumuz dergide yayımlandı, Çifteler Köy Enstitüleri’nin çok önem verdiği halka inme, köy inceleme konusunda yapılan yarışmada bizim Sami Akıncı büyük bir farkla birincilik aldı. Oysa Sami bu araştırmasını daha buradayken yapmıştı.

Müdür Beyin dikkatle dinlediğini görünce fırsattan yararlanarak söylemek istediğim, okul değil de Köy Enstitüleri arasında farkın bölgelerden kaynaklandığına dikkati çekmek istedim. Geçen yıl, müdür bey de dahil tüm Köy Enstitüleri müdürleri Hasanoğlan’a gelip bizimle konuşmuşlardı. Kars/ Cilavuz Müdür Halit Ağanoğlu benim bir soruma karşı:

-Senin anlattığın Trakya, Türkiye’nin en batısı, ben yurdun en doğusu, Kars yöresinden söz ediyorum, bu iki yöre arasında tam elli yıl gelişmişlik farkı var! demişti. Bu bir sözdü ama bunu belgeleyen daha canlı bir örnek yakaladım. Sorunuzu tamamlamak için onu da anmak istiyorum. Belge dediğim yazı Köy Enstitüleri Dergisinin 2. sayısında çıktı. Arkadaşımız Süleyman Karagöz’ün Edremit Köyleri üstüne bir incelemesi. Süleyman Karagöz birkaç arkadaşıyla Edremit dolaylarında dolaşır, köyleri gezerler, okulları görür öğretmenlerle, köy muhtarlarıyla konuşurlar. Süleyman Karagöz’e göre, gördüğü okullar hep düzgündür, tüm gereksinimleri karşılanmış normal öğretim yapılmaktadır. Köyün birinde (Edremit-Güre) muhtarla konuşur. Muhtar liseyi bitirmiş aydın bir insandır. Süleyman Karagöz’e:

-Yaptıklarımı görünce bu işi durdurduğumu sanmayın bir de yapacaklarımızı dinleyin! deyip gelecek üstüne bilgiler verir. Oysa okul onarılmış, temiz, bahçesi, tüm gereçleri yerindedir. Köy, doğanın da yardımıyla okulunu yeşillikle içinde kucaklamış, bilgili köy muhtarı, öğretmeni çekiştirme değil köyünün okulunu geliştirmek için çırpınmaktadır. Arkadaşımız Süleyman Karagöz yazısının sonunda bu bölgenin Türkiye genelinin elli yıl önünde olduğunu söyler. Yazı bir yıl öncenin tarihini taşımaktadır. (Eylül 1944)

 

Süleyman Karagöz

 

Buradan ben, Köy Enstitülerinin çok farklı bölgelerde kuruluşunun o farkı göz önünde tutarak geliştirilmesini düşünüyorum. Oysa şimdi, al biri koy ötekinin yerine gibi bir durum izleniyor. Örneğin biz burada giysi konusunda hiç baskı görmedik. Buradan ayrılınca da karınca kaderince üstümüzü başımızı düzgün bir duruma getirerek Hasanoğlan’a gittik. Bir de gördük ki, Yüksek Bölüm Eğitimbaşı ayağında postal (Çorçil denilen asker postalı) sıradan bir asker kılığında. Çifteler’den gelen arkadaşlarımız da öyle. Neyse ki Kızılçullu’dan gelenler biraz bize yakın olunca rahatladık. Bir süre sonra okul müdürü değişti, Çifteler Müdürü Rauf İnan geldi. Adamın ilk işi, bizim giysilere takılmak oldu. Okulda kaldığımızda onun dediğine uyabilirdik. Ancak bizim Bölüm her cumartesi ders için Devlet Konservatuvarına gidiyoruz, öğleden sonra da Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserlerini izliyoruz. Konserlere Cumhurbaşkanı İsmet İnönü dahil Ankara’da bulunan elçiler, aileleri, Ankara’nın seçkin insanları geliyor. Öğretmenlerimiz aynı zamanda Konservatuvar öğretmenleri, insanlar film yıldızları gibi giyiniyor. Üstümüze başımıza çekidüzen vermeyi kurarken Müdür Rauf İnan, kumaş giysiyi yasak etti. Bunu ben başkasından duymadım o nedenle özellikle söylüyorum, Müdür ceketimin yakasından tutarak:

-Bunu bir daha giydiğini görürsem yırtarım! dedi. Okul Müdürüne karşı gelmeyi aklımın kenarından geçirmezken birden karşı durdum:

-O ceketin parasını babam verdi, ona babamdan başka hiç kimsenin el sürmeye hakkı yoktur! dedim. Okul Müdürü:

-Görüşeceğiz bakalım! deyip gitti. Onun haksız, benim haklı olduğumu biliyordum, benim gibi düşünen arkadaşım çoktu, durumu Millî Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel’e duyurduk. Benim ceket de kurtuldu, arkadaşlar da dilediği gibi giysi giymeye başladı. Bir başka olay da davul çalma ile ilgiliydi. Siz de biliyorsunuz, bizim okulda öğrenci etkinlikleri kendi müzik araçlarımızla olmaktadır. Hasanoğlan’a gidince, bölüm sınavlarına girdik. Benim akordiyon çalışımı dinleyen bölüm başkanı bana akordiyon verdi, sabahları da oyunlarında zeybekleri çalmaya başladım. Hasan Çakı Efe getirtildi, oyunları o öğretti. Biz kendimize göre ahenkli bir durumda çalışırken Müdür Rauf İnan sabahları davulcu getirtip bize katmak istedi. Gerekçesi de daha şerefli olurmuş. Bunu duyar duymaz:

-Ben gelemem, başınızın çaresine bakın! dedim. Arkasından da:

-Ben burada şan-şeref için değil ders saydığım için çıkıyorum. Akodiyonu yapan davulunu da ona eklemiş, baslar dururken davula ne gerek var? Sonradan duydum Müdür arkamdan:

-O gelmezse ben de ondan akordiyonu alır başkasına veririm! demiş. Ben değil, bunu duyan herkes güldü. Besbelli Müdür, bir müzik aletinin kullanışı hakkında oldukça bilgisiz. Bizim Bölümün kurallarını da bilmiyormuş. Güzel Sanatlar Bölümüne giren öğrenciler, iki enstrüman çalmak zorundalar. Arkadaşlar, mandolin-keman yazılırken ben akordiyon -piyano seçtim. Okul, öğrenciye bir enstrümanı demirbaş kaydıyla verir. Arkadaşlara keman bana da akordiyon verildi. Benden akordiyonu nasıl alacaktı ki?

 Bölüm Başkanımız bile bunu duyunca:

-O, şöhretini bu tutumuyla kazandı, Otoriter Müdür (!) Görenler onu bir şey sandılar ama yanıldıklarını anlayacaklar (!) demişti. Geçen yıl, arkadaşlar bilir, akordiyon çaldığım için Hasanoğlan’da kaldım. Bu yıl da kalmam içim bölüm başkanımız girişimde bulundu ama istisna olmaması için bir süre buraya gelmem uygun görüldü. Sanırım ay sonunda ben gene çağrılacağım. Bundan şöyle bir sonuca varmak istiyorum. Kimi Köy Enstitü Müdürleri, kişisel kaprislerle ortalığa çıkıp yanıltıcı önerilerde bulunuyor. Örneğin Rauf İnan böyle. Ahmet Emin Yalman’ın kitabında okuduk. Çifteler Köy Enstitüsü’nde Aşık Veysel 1100 öğrenciye bağlama çaldırıyordu. Çünkü Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan onu öyle yönlendirmişti. İki gözü görmeyen bir insanın, elinde bağlama dersliklere girip müzik öğretmesi olası mıdır? Aşık Veysel’le ben üç ay bir arada kaldım. Aşık Veysel ancak kendisine yetecek bir güce sahip, kendi yalnızlığı içinde yeşerttiği duygularını dışa yansıtabiliyor. Onun başkalarına katılacak bir gücü yok, o bunu bildiği için yapamayacağı işlere de kalkışmaz. Çok istekli bir ya da iki öğrenciyle, o da kesin koşullar içinde ilgilenebilir. Bir başka gerçek de, işin öğretim programlarına uyup uymaması sorunu. Okullarda müzik eğitimi belli koşullar içinde yürütülür. Millî Eğitim Bakanlığı derslikte yapılan derslerde kullanılacak müzik aracını saptamış, mandolin! Mandolin dense akla uygun; nitekim tüm köy Enstitülerinde bu uygulanmaktadır. Bu gerçeğe karşın Çifteler’de bu bağlama tutkusu neyin nesi? Peki nerede o Aşık Veysel’in yetiştirdiği öğrenciler? Üç yıldır oradan Yüksek Bölüme hem de müzik okunan bölüme gelenler eline bağlama almadığı gibi doğru dürüst mandolin bile çalamıyorlar.

Ahmet Emin Yalman ayrıca öğrencilerin yazdığı eserlerin sahnelere konduğundan söz etmişti. Nerde o eserler? Varsa yoksa bir iki öğretmen muhtar çekişmeleri. Muhtarları yererek öğretmenleri onurlandıracaklarını sanıyorlar. Benim köyümün Eğitmeni on yıldır başarılı olarak köyümüzde çalışıyor. Çünkü Köy muhtarıyla dengeli bir bağ kurmuş. Az önce yazısından söz ettiğim Süleyman Karagöz arkadaş da bunu belirtmişti. Köyün birinci sorumlusu muhtar! Öğretmen onun karşıtı olursa ne kazanılır? Öğretmen karşı olma yerine muhtarı kazanmak zorundadır.

Müdür Bey teşekkür etti, Müstefit olduğunu söyledi. Önceleri konuşmuş olsa gerek, Eğitimbaşı Kemal Üstün elinde bir yığın evrakla geldi, bize bakarak:

- İvedi karşılık bekleyenler var! deyip gülünce, ayrıldık. Müdür Bey arkamızdan:

-Konuşmamız bitmedi, benim de söyleyeceklerim var! dedi.

Dışarı çıkıp gölgedeki banklara oturduk. Beklemekten başka yapacak bir işimiz yok. Okul Müdürünün de söyleyecekleri olduğunu duyduk işte. Kendi kendimize konuştuk:

-Yoksa biz, bu konuda önemli bir noktayı mı unuttuk? Bize neden doğrudan doğruya kimse sahip çıkmıyor? Lüleburgaz Millî Eğitim Memurluğuna gitmeyi düşündük. Varsa, İlköğretim Müfettişleri oraya uğrar, durumu bir de onlardan sorarız. Buna karar verdik ama, Okul Müdürü arar düşüncesiyle bu girişimi yarına erteledik. Arkadaşlar uykusuzmuş, yattığımız yere çıkıp yatmak istediler. Nöbetçi öğrenciye haber bırakıp çıktık. Arkadaşlar yatar yatmaz uyudular. Benim uykum yok açıp Emil’i okudum. Emil, öyle okuyup geçilecek kitap değil, onu tüm annelerin, babaların hatta çocuklu evde bulunan tüm yetişkinlerin okuması değil, baş altı kitabı olarak izlemesi gerekir. Özellikle bu bölümü olduğu gibi aldım. On ikinci yaş, bizim Köy Enstitüler için birinci basamaktır. Günümüzde bu kurala hiç uyulmamakta ise de Köy Enstitüleri, istediğimiz özellikleriyle gelişip yaşayacaksa on ikinci yaş onlar için eşik yaşıdır. Bilindiği gibi yurdumuzda yedi yaşında ilkokul başlar. Beş yıl sonra çocuk on ikisindeyken isterse Köy Enstitüsü’ne gider. Günümüzde bu kural bozularak, yaş sınırı anormal bir basamağa çıkarılmışsa da bu yanlış tutumun sürmesi olanaksızdır. On iki yaş göz önünde tutularak yapılacak müfredat programları on iki yaşla birlikte okuyan 18, 17, 16, 15, 14 yaşlara uygulanırsa orada basamak yaştakilere sürekli kıyılmış olur ki bu kuralsızlık süremez, sürmemesi gerekir. Köy Enstitüleri bu umursamazlığı sür git yapmamalı Bu nedenle on ikinci yaş üstünde durmak istedim.

Emil’in on iki yaşında gelişimi!

Yöntemimin, insanın yaratılıştaki özüne, onun doğallığına tıpatıp uyamayacağımızı bilirsek, öğrencimizin duygu eğitimi alanında, onun çocukluğunu göz ardı etmeden her alanda son kertesine dek gidebiliriz. Ancak buradan sonra atacağımız her adım, artık çocuk değil yetişkin adımı olacaktır. Ne var ki, bu alana ayak basmazdan önce, atacağımız adımları nerelere basacağımızı biraz düşünmemiz gerekir. Çünkü her yaşın, yaşamın her evresinin kendine özgü bir gelişme süreci olgunluğu vardır. Oysa biz şimdiye dek hep gelişmiş bir insandan söz edildiğini duyduk. Gelin şimdi de gelişmiş ya da yetişmiş bir çocuktan söz edelim. Bu, bizim için yepyeni olmasına karşın pek de şaşırtıcı olmayacaktır. Sonu olan eşyanın varlığı o denli az görüntülü, o denli sınırlıdır ki, var olandan başka bir şey görmeyince, biz, kesinlikle etkilenmeyiz.

Gerçekte ise varlıkları görüntüleyen düşlerimizdir, düş gücümüz bu konuda bizi etkiler; gördüklerimizin çoğuna güzellikleri biz kendimiz katarız. Baktıklarımıza kendi düşlerimiz bir şeyler katmıyorsa biz onlara ısınamayız. Örneğin sonbaharın güzellikleriyle donanan çevremiz, gözlerimizin özlem duyduğu

tüm güzellikleri yansıtmaktadır. Böyleyken biz bunları gözlerimizin gördüğü gibi algılayamayız. Çünkü burada fikirsel yanımız ağır basar. Demek oluyor ki, duygularımızı etkileyen bir de fikir yanımız var. Söz gelimi ilkbaharda yaylalar, hemen hemen çıplak, toprak daha örtülmemiş durumda, ormanlar henüz yapraksız, gölgesiz, çimenler yeni yeni bitmelerine karşın insanların kalbi duygulanır. Çünkü insan doğanın uyanışı karşısında duygulanarak sanki doğayla birlikte yeniden uyanıyormuş duygusuna kapılır. Yaşama daha istekle sarılır. Buna karşın sonbaharda, söz gelimi bağbozumu görüntüsü insanları oldukça durgunlaştırır. Bu zıt durum nereden kaynaklanıyor? Bunu, İlkbaharın görüntüsü düşlere, salt kendi oluşundan değil söylemlerin düşlere ekilen izlerden, gözün gördüğü gönül alıcı çiçeklerin, meyvelerin, giz taşıyan yaprakların, kimi zaman da etkileyici söylemler böyle bir sonuç doğuruyor. Öyleyse önce alınan algılar, zamanla birleşerek nesneyi olduğu gibi görmekten öte isteğe göre dönüştürme yapabiliyor. İlkbaharla kış arasında gerçekte büyük bir sınır olmamasına karşın bizdeki izlerine göre büyük bir zıtlık vardır. Kış dediğimizde İlkbahar, yok olup gider. Yetişkin ya da olgun dönemi yaşları ile çocukluk dönemi yaşlarını da böyle bir durumda düşünebiliriz. Yetişkin bir insanın görüntüsü gibi tavırlarını da beğenebiliriz. Beğendiğimiz tavırlar acaba (yaş olarak) hangi dönemin eseridir? Bir de beğenilen kişinin yaşlılığını düşünelim, çökmeye başlamış bir bel, beyazlaşmış saçlar, titreyen eller, gözümüzün önünden geçerken, beğendiğimiz durum yerinde kalır mı? Bu değişikliği yapan bizdeki fikirlerdir. Biliriz ki ölüme doğru giden bir yaşamda beğenilecek bir durum yoktur, bu gerçek bize egemen olmuştur, kararlarımızı etkiler. Bir de, sağlıklı, iyi yetişmiş canlı, on on iki yaşlarında bir çocuğu düşünelim. Bu çocuk şimdi olduğu gibi geleceği düşlendiğinde de bizde bir olumsuz duygu uyandırmaz. Tersine, böyle bir çocuğu ben, canlı, ruhlu, korku, kaygı, abartılarından uzak, içinde bulunduğu duruma ilgi duyan, ona dört elle sarılan, sanki benliğinden dışa yayılmaya özenen, yaşam taşkınlığına ulaşmış bir güç olarak görüyorum. Çocuğu başka, fikir, zihin ve de tüm güçleri günden güne geliştiren, her an yeni yeni kazanımları özümleyen o coşkulu kanı, sanki benim kanımı da ısıtıyor, onu yaşamına ortaklık duygusuna kapılarak gençleşiyorum.

Okuyucularım! Başka bir saat çaldı, ne oluyor? Ne gibi yenilikler basamağındayız? Hemen gözü dolar, neşesi kaçar, oyunlara, şarkılara yol görünür. Sert ve kızgın bir adam, onun elinden tutar, bir de oldukça sert:

-Haydi gidiyoruz! Gittiklerini görür gibi oluyorum; girdikleri yerde kitapları görür gibiyim. Onun yaşı için ne kadar gereksiz araçlar bunlar! İsteği dışında sürüklenir, çevresindekilere üzgün üzgün bakar, suskundur, gözyaşlarını bile gösteremeden için için ağlar. Acılı kalbini kimselere açamaz.

Bu zavallı çocuk gibi, seni korkutacak hiçbir gücü olmayan yaşamı kaygı ve tasadan uzak kalan; gecelerin, gündüzlerin acısız gelip geçtiklerini gören, saatleri de kendi zevki için sayan benim mutlu ve sevimli çocuğum sen gel de huzurunla bu biçarenin ayrılık ve ıstırabından duyduğumuz acıları dindir, gel yavrum gel!

Derhal gelir, yaklaşınca saçtığı neşeleri beni de coşturur. Yaklaştığı adam, onun dostu, oyunlarının arkadaşı olmaktan başka bir şey değildir. Beni görünce eğlencesiz kalmayacağına inandığı kadar, birimizin önde olmadığına da inanmıştır. Yalnız biz, aramızda her zaman anlaşırız. Birbirimize olan güvenimiz başka hiç kimseye karşı gösterilmemiştir. Benimkinin yüzü, çevresindekilere güven verir, sağlıklı olduğu hemen sezilir. Güvenli oluşu adım atışından belli olur. Teru teni belki bayanlarınki kadar yumuşak, taze değilse de tatsız ve soğuk da değildir. Çünkü hava ve güneş onun cinsiyetine yakışan şekli, rengi vermektedir. Henüz daha tombul gibi görünen kasları doğmakta olan bir karakteri muştular. Duygusal heyecanlarla henüz ateşlenmemiş gözleri, doğuştan gelen bir parlaklığı yansıtmaktadır. Uzun acılar çekmediği için, göz yaşlarıyla yüzü buruşmamıştır.

Hareketlerinde yaşına uygun canlılık ve güven vardır. Bağımsız olmak isteği, tüm bedenindeki dengeliliğinden sezilir. Kendine güveni, tüm devinimlerinde görülebilir. Tavır ve hareketlerinde özgürlük egemendir. Buna karşın gevşeklik, vurdum duymazlık görülmez. Kitapların üstüne yapışmamış olan yüzü midesi üzerine sarkmaz. Ona, “Başını kaldır!” demeğe gerek yoktur, o kesinlikle utangaç değildir, çünkü, başını eğmeğe alışmamıştır.

Okuyucularım! Çocuğumuza toplum içinde yer verelim, sınava çekeceksek onu toplum içinde sınava çekelim. Ona güvenerek soru soralım. O size soru soracak diye korkmayalım. Onunla konuşursanız daha sonra size soru soracağından, sürekli size yapışacağından korkmayınız. Benim çocuğumun şakacı olmaması yanında uyduruk söz söyleme alışkanlığı da yoktur. O, her zaman açık, duru, gösterişsiz doğal ve gurursuz olarak gerçekleri söyler. Öte yandan, yaptığı ya da düşündüğü olumsuzlukları ise, özgürce, iyilikleri, doğrulukları söylediği gibi çocukluk duruluğu içinde söyler! …..

Jean Jacques Rousseau: Emil

 Çeviren. Prof. Hilmi Z. Ülgen -A. Rıza Ülgener- Salahattin Güzey (s.158)

 

Alıntımı tam bitirmiştim arkadaşlar uyanmış, geldiler. Lüleburgaz’a gidelim mi? Benim için hiçbir sakınca yok. Ancak, gece döneceksek, Eğitimbaşı Kemal Üstün’e duyurmamız gerekiyor. Bunu kim yapar? Hem şaştım hem de sevindim, Abdullah’a Müfettişlik yaradı! Abdullah Erçetin üslendi. Çünkü o böyle işlerde kesinlikle gerilerde dururdu. Kemal Üstün uygun görmesi yanında bizi bir araçla gönderemediğine üzüldüğünü söylemiş. Güzel bir yaklaşım ama biz gene de yola çıkınca Lüleburgaz’a dek bunu konuştuk:

-Kurnaz, nasıl olsa bizi gönderecek bir araç yok. Olmayan bir aracı verememe nasıl bir duygu ise? Hiç değilse bize yol boyu konuşma olanağı vermiş oldu.

Önce gidip yemek yedik. Hepimiz bu toplumun içinden çıktık ama çevremizdeki konuşmalar bize çok gülünç geldi; Yan masalarda bağıra çağıra konuşanlar var: A be Amet! (Ahmet için), te be senin tuttuğun ev, iyce virane (çok eski)…… Yok yav, sen yanış bakmışın, o deel benimkisi!

Hepimiz bu konuşmaları bildiğimiz için karşılıklı gülüşüyoruz ama fazla da yadırgamıyoruz. Köylerde kalsaydık biz de böyle mi olacaktık? Bu soruyu arkadaşların kendilerine sorduğunu bilmiyorum ama ben kendime sordum; karşılığım hayırdır. Çünkü ben, bu durumu ilkokul için Hamitabat’a gidince ayırt etmiştim. Bizim köyde eve, öv, köye, köv, babaya buba, denmesine karşın Hamitabatlı arkadaşlarım, baba, ev, köy diyorlardı. Bu küçük ayrılık bana yetti, sözlerimi giderek, yazıya döküp kitaplarda geçenlerin geçerliliğine inandım. Köydeki kavın, kavun, karpız, karpuz, Amet’i Ahmet, İlmi’yi Hilmi yaparak okuldan sonra çobanlık sürecimde bile buna dikkat etmiştim. Öyle ki, benzer söylemler içinden çıkarak Edirne/Karaağaç Trakya Köy Öğretmen Okuluna geldiğimizde yeğenim İsmet’in eve öv deyişi arkadaşların gözünden kaçmadı, bir süre İsmet’e takılma konusu yapıldı. Buna karşın, otuz kişilik sınıfımızın yirmisi ortaokullardan gelmiş olmasına karşın, içlerinde dil pürüzlüğü olanlara Türkçe derslerinde benim konuşmam örnek gösterildi. Bunu yazarken bile geriye bakarak, dil konusunda karşılaştığım tek uyarı bir deyim olmuştu, onu anımsadım. Marangozluk Atölyesinde zorlu bir çalışma yapmıştık. O günkü işte ben, çalışma grubunda, eldeki işin sorumlusuydum. Naci İnan öğretmenimiz bir süre dinlenme izni verince arkadaşlar adına sözde teşekkür edecektim. Gerçekten teşekkürümü ettim; ettim ya nedense arkasından da bir söz söyledim:

-Arkadaşlar biraz yellensin! Bu yellensin sözü bizim köyde sıradan konuşmalarda hava alma anlamında kullanılıyordu, o nedenle söylemiştim. Naci İnan öğretmen sözü duyunca bunu ne anlamda kullandığımı sordu sonra da uyardı:

-Senin köyünde çok özel ya da sınırlı bir kesimde bu anlam geçerli olabilir, ancak bu sözün geniş çevrelerdeki anlamı (Pırtlatmak!) başkadır. Bundan sonra bunu düşünerek kullan! demişti. Arkadaşlar karşı masalardaki konuşmalara kıs kıs gülerken ben de bunları anımsadım. Şimdilerde, özellikle Hasanoğlan Köy Enstitüsü Yüksek Bölüm öğrencisi olarak biz Kepirlilerin öteki arkadaşlara göre dilleri daha düzgündür. Ortaya olur olmaz atılıp konuşmazlar ama, konuştuklarında da sözcükleri doğru söylerler.

Yemeklerimizi yedikten sonra gene Halkevi Bahçesi’ne döndük. Bahçeye aileler geliyor, bir yere oturmak üzereyken Besim İyitanır Öğretmeni gördük, bir grupla geldi, hızlı yürüyerek iki masa seçti. Arkasındaki grupta Ortaokul Müdürü Yalçın Bilguvar da vardı. Öncelikle Mehmet Başaran, sonra da öteki arkadaşlar, seçtiğimiz yere oturmaktan vazgeçtiler. Haklıydılar; Besim Öğretmen belki tanımaz ya da görmezden gelir ama, bile bile bakışmak da hoş olmaz. Bunu konuşarak sapa bir yere geçtik. Oturduğumuz yerden 1939 yılında kaldığımız Atatürk İlkokulu görülüyor; bir bakıma iyi oldu, o günleri konuştuk. Sinemada aynı film, Errol Flynn -Olivia de Havilland, (Botlarıyla) Çizmeleriyle Gömüldüler. Kimse tekrar görmek istememesine karşın ben, bir süre eleştirimi yaptım. Sinema üstüne yazı hazırladığımı tekrarladım. Bu arada gene eskilere dönülerek birlikte izlediğimiz filmler anımsandı:

-Aynaroz Kadısı, Şehvet Kurbanı, Şeyhin Oğlu!

Aynaroz Kadısı filminin konusu, bir miras dalaveresi, hocalarla papazların çekişmesidir. Şehvet Kurbanı ise, sevdiğini sandığı bir güzel için elindekileri har vurup harman savurması sonucu dilenci duruma düşmesidir. Şeyhin Oğlu’ndan bende kalan tek iz, ata iyi binen bir süvari. (Jokey-Rudolph Valentino)

 

 

 Rudolph Valentino-Pola Negri

 

Bunlara ek olarak Ankara’da gördüklerimizden söz edildi. Hüseyin Orhan’la Mehmet Başaran’ın Ankara’da hiç sinemaya gitmediği ortaya çıktı. Aynaroz Kadısı filminden en canlı anı, filmdeki Kadı’nın oğluna sonraları arkadaşımız Fettah Biricik benzetilmişti, o anımsandı. Oğlan oldukça tombul, nazlı, şımarıktı. Derken Fettah Biricik, Sefer Tunca, Ali Önol, Meriçliler üçlüsü anıldı. Sefer Tunca da asker olmuş. Asker olanlar sayıldı, Sefer Tunca, Yakup Tanrıkulu, Mehmet Yücel.

Konuşmalar, dön dolaş gene yarına geldi:

-Sabah kalkınca ne yapacağız? Geçen yıl, yarım yarım tanık olduğum Fahri Yücel olayını anlattım. Fahri Yücel, Çifteler’i bitirmiş, geçen yıl bizim gibi o da Çifteler’e gitmişti. Öteki arkadaşları gibi günlerce bekledikten sonra Eskişehir merkez köy okul inşaatlarını denetlemek üzere görevlendirilmiş. Gittiği bir iki köyde yapılanlarla yapıldığı söylenenlerin başka başka şeyler olduğunu görünce bunu Eskişehir Milli Eğitim Müdürlüğüne bildirmiş. Fahri, Eskişehir Milli Eğitim Müdürlüğünden takdir beklerken, kendisine:

-Sen, okuluna çağırılıyorsun! denmiş. Fahri buna inanıp Hasanoğlan’a çıktı geldi. Geldi ama bir kaç gün, kendisini, okul müdürü çağırıp görev verecek beklentisiyle avunurken okul Müdürü Rauf İnan oralı olmadı. Fahri bizim yanımızda bir süre ufuldanarak bekledi. Tam bu sıra bana Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç bir davetiye gönderdi. Davetiye, İhsan Atakurt Mandolin Orkestrası’nın Ankara Radyosu konser salonunda vereceği gece konseri içindi. Genel Müdür konser öncesi jipini de gönderdi. Fahri Bizim bölüm öğrencisi, üstelik İsmail Hakkı Tonguç’un iyi tanıdığı birisi olduğunu bildiğim için gelmesinde bir sakınca görmediğimden, benimle gelmesini istedim. İkimiz cipe atlayıp Ankara’ya gittik. Jip, (sürücüsünün aldığı talimat üzerine) Genel Müdürün ev önünde durdu. Genel Müdür bizi güler yüzle karşıladı, üstelik bana:

- Arkadaş bulmuş olmana sevindim! dedi. Akşam yemeğini Genel Müdürün evinde yedik. Saati gelince Konsere gidip izledik. Çok mutlu olarak Genel Müdürün evine döndük. Yatmak üzereyken Genel Müdür, Fahri’yi ayrı bir odaya çağırdı. Konuşma çok uzadı, gece yarı olmuştu, uyumuşum. Sabah kalktığımda baktım Fahri gitmiş. Ben uyanınca oğul Engin (o zaman ortaokul 3 ya da lise 1’de idi) bana arkadaş oldu, birlikte kahvaltı ettik. Tonguç anne açıkladı:

-Arkadaşının sanırım önemli bir sorunu varmış, Hakkı Bey onu sezmiş, odasına çekip uzun uzun konuştu, erkenden de arkadaşını alıp Eskişehir’ e gitti! demişti.

Ders yılı başında Fahri dönünce sorduğumda Fahri tek bir söz söyledi:

-Eskişehir Millî Eğitim Müdürü’nün dalaveresi, Rauf İnan’ın da işgüzarlığı!

 Ne var ki hak yerini buluyor, Genel Müdürün işe el koyması, onların tezgâhını bozmuştu!

Bizim başımıza böyle bir engel çıkmaması dileklerimizle kalkıp Kepirtepe’ye döndük.

Kepirtepe şimdilerde tıpkı bizim ilk yıllarımız gibi, biz seksen kişiydik, şimdi de seksen-yüz arası. Ne fark var?

-Farkı sorarsan çok, bir kere o eski çamurlu yollar yok olmuş, düzgün tuvaletler, akan musluklar. Bunları küçümsemeyelim, biz bunlara özlem çekiyorduk. Bunları konuşarak uyuduk.

 

 7 Ağustos 1945 Salı

 

Her şey sanki değişmiş gibi geliyorsa da değişmeyen bir olay, kampana! Özellikle sabahları ta Yeni Bedir köyünden duyuluyor. Kamber Amcam kimi zaman bana takılıyor:

-Sizin okul açılmadan önce açılacak söylentileri çıkınca kimi muhtar arkadaşlar beni kutladılar:

-Senin orada açılacak okulun sana çok yararı olacaktır. Yalan değil, buna inanmıştım. Gerçi, doğrudan bir yardım beklemedim ama gene de umudu kesmemiştim. Neyse, şimdilerde soranlara söyleyecek bir sözüm var, onu söylüyorum:

-Özellikle sabahları çınlayan kampana sesi, köyümüzde saate gerek bırakmıyor. Köylüler, işlerini kampanaya göre düzenler. Birileri duymamışsa komşusuna sorar:

-Kampana çaldı mı?

-Çaldı, çaldı! Haydi işbaşı!

Kahvaltıya gidip gitmemeyi konuşurken Salih Baydemir geldi. Sevindik, Tekirdağ’dan yeni bir haber getirmiş olabilir. Salih çok rahat, soruya yer bırakmadan açıkladı:

-Ben Tekirdağ’a gitmedim, anasını sattığım, buradayım işte! Ben onları arayacağım onlar beni arasın! “Biz onları arayacağımıza onlar bizi arasın!,, Oldukça neşelendik!

Kahvaltıda Selçuk Öğretmen geldi, bizimle oturdu. Öğretim yılı içinde bir grup öğretmen iş bölümü yapıp köydeki arkadaşları işbaşında görmüşler. Selçuk Öğretmen Keşan köylerine gitmiş, arkadaşımız Hüseyin Serin’i görmüş, iyi olarak anlattı. Hüseyin Serin, çekingen bir arkadaşımızdı ama çok güçlü de bir yanı vardı. Sözün gerçek anlamıyla güçlüydü ancak o gücü çalışmakta değerlendiremiyordu. Okula girdiğimiz ilk günlerde yapılan güç denemelerinde üstünlük sağlamasına karşın dersler ilerleyince başarısız durumu düştü. Bu düşüş onu sindirdi. Üstelik bir de dil sorunu vardı, ailesinin anadili için “Bulgarca,, deniyordu. Bu yolda da ona takılmalar olunca arkadaş, başarılılık sıralamasında iyice geri çekildiği gibi ruhsal olarak bir ikircil duruma girmişti:

- Güçlü olmasına karşın beceriksiz. Öğrencilik sürecinde aşılması zor bir zıtlık içindeydi. Buna karşın bazan arkadaşlarının kışkırtmalarına katılarak çıkış yapar, çok kez de ortada yalnız kalır suçlu duruma düşerdi. Böyle bir durumda benimle karşı karşıya kaldığında, güzel bir patak yedi, bir daha da karşıma çıkamadı. Bu yanılgıyı bir kez de yeğenim İsmet’e yaptı, onda da pataklandı. Öğrencilik döneminin çocukça çatışması sayılan bu tür sivrilikler öğretmenlikte söz konusu olmamakla birlikte benzer çıkışlar bir başka görüntü altında olabilir. Hüseyin Serin için bu tür bir sapma beklemiyoruz. Selçuk Öğretmeni bu nedenle dikkatle dinledim. Selçuk Öğretmen Hüseyin’in özellikle halk ilişkilerindeki başarısını söyleyince sevindim. Keşan köylerinde bizden sonraki sınıftan çok arkadaş varmış, Selçuk Öğretmen onları da anlattı. Ancak, öğretmenlere yasal olarak verilmesi gereken araç-gerece söz gelince Selçuk Öğretmen’in kalenderce:

-Devlet elinden geleni yapıyor! deyip sözü kesmesi bizi ateşledi:

-Devletin elinden gelen nedir ya da nasıl bir nesnedir? Bu nesne öğretmenin önüne konan katı yaşam kurallarıyla yüklü 3803 sayılı yasaya uygunluğunun bir ölçüsü yok mu?

Selçuk Öğretmen rahat:

-Zamanla her şey yoluna girecek! Selçuk Öğretmen bizi anladı, içinden, silkip atmak gelmeyince örnek verdi. Öğretmen Okullarını bitirenlerin maaş durumlarının son bir iki yıl içinde düzelmeye başladığını, onların daha önce özel İdarelerden maaş aldıkları zaman yıllarca hak beklediklerini, yasa çıkmasına karşın günümüzde bile hâlâ alacaklı öğretmenler olduğunu söyledi.

Konuşmamız uzamıştı, Selçuk Öğretmen sabırlı olmamızı öğütlerken Harun Özçelik’le Hasan Üner geldi. Arkadaşlar, Tekirdağ Milli Eğitim Müdürlüğü’ne uğramış. Milli Eğitim Müdürü Nurettin Atasayar, Selçuk Öğretmen’e selam göndermiş onu ilettiler. Selçuk Öğretmen ayaküstü Tekirdağ Millî Eğitim Müdürünü övdü, Keşan’a gidişinde kendisine yardımcı olduğunu anlattı. Tekirdağ Valisi Ferit Nomer’in okul işlerine yakın ilgisini övdü. Böylece biz de Tekirdağ Valisi Ferit Nomer’le Milli Eğitim Müdürü Nurettin Atasayar’ı öğrenmiş olduk. Selçuk Öğretmen:

-Siz şimdi seferîsiniz, oruçlarda olduğu gibi haberlerde de seferîlik vardır, bu nedenle duymamışsınızdır:

-Amerika uçakları, Japonya’nın iki büyük kentini yerle bir etti. Japonya’nın yalnız başına direnmesi böylece önlendi. İşte asıl savaş şimdi bitiyor.

Biz bu sıralar, kendi sorunumuz nedeniyle savaşı, sanki bitirmiştik, Selçuk Öğretmenin muştusu bizi pek etkilemedi.

Selçuk Öğretmen ayrılınca Tekirdağ’dan gelen arkadaşları dinledik. Onlara da aydınlatıcı bir yazı gelmemiş. Tekirdağ’da da sayılı okul inşaatı varmış, onların durumunu da görevli müfettişler Valiliğe sürekli rapor ediyormuş.

Grubumuzun sayısı sekize yükseldi. Millî Eğitim Memuru Salih Arı ile görüşmeye karar verdik. Lüleburgaz’a gitmeden önce okul Müdürünü sorduk. Okul Müdürü, Trakya Genel Müfettişliği Millî Eğitim Danışmanlığında yapılacak bir toplantıya katılmak üzere Edirne’ye gitmiş. Öyleyse tüm Millî Eğitim Müdürleri şimdi bir arada, bizim işleri de konuşacaklar!

Daha rahat olarak Lüleburgaz’a gittik, arıcılık Öğretmenimiz Millî Eğitim Memuru Salih Arı bizi çok iyi karşıladı. O da önce Japonya’nın bombalanmasından söz etti. Durumumuzu bildiği için sözü uzatmadan bize 3803 sayılı yasayı birlikte okumamızı önerdi. İstersek bizi Lüleburgaz Bölgesi İlköğretim Müfettişi ile buluşturabileceğini söyledi.

-Buralara kadar gelmenize gerek kalmaz, Müfettiş Akil Mengü okula da gelebilir, o bu işlerin kompetanıdır! dedi.

Salih Arı, daha önce hazırladığını sandığımız yasayı bana verdi:

-Okuyun, not alın, gittiğiniz yerlerde soran olursa bilgi verin. Özellikle muhtarlara okursanız onlar daha yakınlaşırlar. Olanak buldukça öğretmenlere okuyun, kulaktan duyma sözlerle ortalığı karıştırmasınlar. Yasa köylüleri işe zorluyor ama onlar da kendilerine göre tutacak bir dal bulup kendilerini korumaya çalışıyorlar. Göreceğiniz gibi yasada başka bakanlıklara da görev verilmekle birlikte öteki bakanlıklar yardımdan geçtik işlere köstek oluyorlar. Yapacağımız küçük yanlışlar ya da yorumlar onların ekmeğine yağ sürme olabilir.

Teşekkür edip ayrıldık. Merdivenlerden inince sol tarafta kalan ağaçların altına oturup eski anılarımızı tazeledik. Az ileride Marangozluk Atölyesi kurmuştuk. Bir duvar ötede Salih Arı Öğretmenin evi var. Evin bahçesinde arılar. Arılar, okul bahçesindeki musluklara geliyordu. Arılara çok yabancı olan arkadaşlar musluklara gidemiyordu. Arıların bizim tarafa geçmemesi için duvarlar hasırlarla kapanmıştı. Gene de aralardan Salih Arı öğretmeni gözetleyenler olurdu Salih öğretmen atlet- pantolon, omuzlarına konmuş arılar, oralarda iş yapıyordu. Bir gün de bizi o çağırdı, baktık, arı oğul vermiş yeni arı tümüyle Salih Öğretmenin üstünde, yüzü, başı açık, omuzlar arı yığını. Arkadaşların “Aaa!,, diye çığlıklarını  anımsadım. Sonraları, göre göre buna alışmıştık. Daha sonra, kitap okuduğumuzu anımsadık, Fikret Madaralı Öğretmenin öğle paydoslarında gelişi, öğretmenin, neden öğleleri geldiğini yana yakıla anlatışı, evliliğin güzel yanları gibi, hareketleri kısıtlayıcı yanlarının bulunduğunu söylediğinde önceleri kavrayamamıştık. Ancak, zaman zaman akşamları Fikret Öğretmenin de eşiyle Halkevi Bahçesine geldiğini görünce, kısıtlayıcı sözünün ne anlama geldiğini anlamıştık. Bu kısıtlayıcılığın, gerçekte kutsallık yerine kullanıldığını anlamıştık.

Uzun uzun Fikret Madaralı Öğretmenden söz edince, onun bu kez Hasanoğlan’a geldiğinde neden aniden ayrıldığını anlattım. Sözün özü;

-Müdür Rauf İnan, okulumuzun konuk ağırlama olanakları sınırlı, şu anda yeni konuk almamız olanaksız, sizi bir başka zaman gene bekleriz! Gerçek neden doğal olarak bu değil. Fikret Madaralı, Nejat İdil’in arkadaşı, Nejat İdil ise Emin Soysal’ın çizgisinde. Açıkçası bunlar, Köy Öğretmen okullarının Köy Enstitüsü şekline sokulmasına da karşı durmuşlar. Karşı oluş nedenlerini de o zaman açık açık savunmuşlar. O savundukları noktalar şimdi ortaya çıkmaya başlayınca bunlar güçlenmesin diye, karşılarındakilerin kurnazlıkları; bunları görevlerinden uzaklaştırmak. Yöneticiyse görevden almak, öğretmense kısa zamanlarda yerlerini değiştirerek bıktırıp kaçırmak. Fikret Madaralı öğretmenin bu üçüncü yer değiştirmesiymiş. Konuşmayı uzattıkça üzüldük. Sözü değiştirerek yasayı okumaya başladık. Daha ilk maddede varsayımlara başladık:

-Köy Enstitüleri, salt öğretmen için değil köye yarayan elemanlar yetiştirmek için kurulmuş. Köye yarayan elemanlar üzerinde tartışmaya başladık. Açılmış olan Sağlık Bölümleri bunların birisi; bunu benimsedik. Hiç değilse öğretmenin üstünden sağlık işleri kalkmış olacak. Başka neler var? Tarım işleri. Köy Enstitülerinde Tarım Bölümü açılabilir mi? Tarım Bölümü Yapıcılıkla dülgerlik de açılabilir. Güldük, öyleyse unları şimdiden aç da öğretmenin yakasından bunlar kalksın. Bunları konuşurken başımızdakilerin gruplaşma nedenlerini anlamaya başladık. Yasaya madde koyup işin doğrusunu ortaya getir, maddeyi uygulamayı geciktirerek işleri zora sok. İki yüz öğretmen çıkaracağına yüz öğretmen çıkar, yanında da yüz öteki elemanlar olsun! Bir soru: Bunu sorumlular neden yapmıyorlar? Kendi düşüncelerini uygulamak için kurnazca davranmaya kalkmalarından. Gelecekte yapılacak umudu insanların tepkisini azaltır.

Yasanın maddesi neden böyle?

-Yasanın bu maddesi işi oyalamak için konduğundan. Madde böyle konmasaydı, belki T.B.M.M’den geçmeyecekti. Köy Enstitülerinde Sağlık Bölümlerinin açılışı da tartışma konusu. Sağlık Bakanlığı varken sağlık işlerine Millî Eğitim Bakanlığı neden el atıyor? Bunun karşılığı çok açık! Devlet düzeni içinde bir işbölümü vardır. Bu işbölümünde görev alanların da ayrı ayrı bir iş yapma, işinde başarılı olma anlayışı vardır; bunlardan aynı tavrı bekleyemezsin. Ancak hepsinin üstünde onların sorumlu olduğu bir yetkili bulunur. Bu yetkiliye kendini beğendirme gerçekte bir zorunluluktur. İşte bunda gizli bir yarış genellikle olur. Bu yarışı kazanma isteği kimi görevlileri ister istemez gösterişe zorlar. Bunu Köy Enstitüleri konusunda açıkça görebiliriz. Cumhurbaşkanına karşı bir “Ben!” tavrı gizlenemeyecek derecede ortaya çıkmış durumdadır. T.C yasalarına göre belli yaşlarda çocuğunu okula göndermeyen bir babanın arkasından öğretmenin ya da görevi salt bir gözetim ya da rehberlik olan İlköğretim Müfettişinin kovuşturmasının başka anlamı yoktur. Köylerdeki öğretmenlerin büyük bir çoğunluğunun öğrenci devamsızlığı nedeniyle başı derttedir. Kentlerde de devamsız öğrenci vardır, şimdiye dek devamsızlık eden bir öğrenci velisiyle karşı karşıya gelmiş kentlerde çalışan bir öğretmen var mıdır?

Eski çalışma yerimizde bir süre bunları konuştuk, Sol tarafımızda Edirne-İstanbul yolu, anı zamanda genel bir gezinti yolu. Okul bahçesinin ortasında yola yakın bayrak direği var. Bir olay anımsadık. Cumartesi öğlede oraya törenle bayrak çekip pazar akşamları yine törenle indiriyorduk. Tören sırasında oradan geçen insanların saygıyla duruşları bizi kıvandırıyordu. Bir pazar akşamı nasılsa genç bir subay kolunda eşi ya da nişanlısı durmadan geçti. Töreni yöneten Hamdi Bağ Öğretmen koşarak subayı çevirip getirdi, önümüzde özür dilemişti.

Özür dileyen subayın, el ele tutuştuğu bayanın o günkü görünüşü, Hamdi Bağ Öğretmenin bu konudaki titizliği hepimizi etkilemişti. “Bayrağa saygı!,, İlk bakışta önemsiz gibi görünen bu olay bizdeki bayrak sevgisini kamçılamıştı.

Konuşa konuşa Hükümet Binası karşısındaki köftecilere gittik. Mehmet Başaran o köftecileri çok severmiş, Uzunköprü’de kaldığı yıllar (ilkokulu, bir yıl da ortaokulu orada okumuş) gelip giderken hep burada köfte yiyormuş. Ben de farklı değilim, Lüleburgaz’a geldikçe gözlerim köftecilerde kalırdı. Özellikle Panayıra geldikçe (Panayır yerine yakın olduğu için) köfte yemek benim ilk isteğimdi. Tam da otobüslerin durduğu köfteciye girmişiz, az sonra Edirne’deki arkadaşlar geldi. Halil Basutçu ilk şakasını yaptı:

-Bu Lüleburgazlılar hep köftecilerde mi oturur? Karşılığı gecikmedi:

-Hep Lüleburgazlılar değil Kırklarelililer de var. Abdullah Erçetin böylece ayrılığını belirtmiş oldu. Emrullah’la Hüsnü yarın gelecekmiş. Arkadaşlar da köfte yemek istediler; masalar çekildi. Bizden çok onlar soru sordu:

-Ne yaptınız? Şaka olsun diye, az önce yaptığımızı söyledik:

-3803 sayılı yasayı okuduk!

-Bekir Temuçin heyecanla:

-Bize de onu okumamızı söylediler!

-Bize kimse söylemedi ama biz, okulun bahçesinde otururken yasanın birinci maddesine şöyle bir bakıp dedikodu yaptık. Onlar da doluşmuş, dördü birden:

-Bizim staj, dedikodu ile geçecek!

Halkevi Bahçesine gidip bir süre oturduk. Mustafa Saatçi bıyık uzatmış, bir süre o konu oldu. Edirne Millî Eğitim Müdürünün adını daha önce öğrenmiştim, Suphi Arman. Arkadaşlar güldüler:

-Ne çabuk öğrendin? Geçen ay gezide Edirne’ye gittiğimizi, o zaman yeni atandığını duymuştum. Biraz da öğünerek, gezinin öğrenci sorumlusuydum, Abdullah bilir, gittiğimiz yerlerdeki yöneticilerin çoğunu birlikte görmüştük.

Arkadaşlar okula dönmek istediler. Bu kez faytonlarla döndük. Gene de gösteriş olmasın düşüncesiyle tepeye çıkarken faytonlardan inip yürüdük. Yaptığımıza da güldük:

-İşte bu da bir aldatmaca!

Okula girerken bizi gene Kemal Üstün karşıladı. İlk sorusunu “He, he, he!” diye güldükten sonra sordu.

-Toplandınız mı? Bu kez bizi Öğretmen Odasına aldı. Tavırlarından belli ediyordu, Müdür Vekili! Kendisi açıkladı: Müdür Bey ayrılırken, özellikle tembihledi:

-Arkadaşlar gelince ilgilenelim!

Halil Basutçu hepimiz adına konuştu:

-Bize okuldan şunu söylediler, “Okullarınıza gideceksiniz, okullara açıklayıcı yazı yazıldı, o yazıya göre birer çalışma programı yapıp okullu ya da yeni okul yapılmakta olan köyleri gezecek çalışma durumları hakkında izlenimlerini okul müdürlüklerine vereceksiniz!”

Kemal Üstün, bir süre düşündü ya da düşünür gibi yaptıktan sonra:

-Sizin görevleriniz sanırım doğrudan 3803 sayılı yasa buyruklarına göre okullu köylerdeki gelişmelerin bir değişik gözden kontrol için bir tür denetleme mekanizmasının denetlemesi. Bakın bunu biz de düşünmüştük. Derginizde okumuşsunuzdur 2. sayıda çok muhtasar olarak çıktı. Doğrusu iyi bir yöntem. İl teşkilatlarındaki hantal devinimi bekleme yerine acil kararları verme bakımından çok yararlı.

Kemal Üstün, bugün ya da yarın Okul Müdürünün geleceğini, bizim işlerimizi kolaylaştırması bakımından istersek birlikte 3803 sayılı yasayı okuyabileceğimizi, daha önce okunmuş olsa bile tekrarlamakta yarar olacağını söyledi, “Barika-i hakikatin muhavere-i efkârda!” sözünü tekrarladı. Daha sonra kalkıp gitti. Biz, birbirimizle bakışırken elinde bir kitapla geldi. Yanımızda bizim de yasa olduğunu söyleyince, kendi elindekinin daha açıklayıcı olduğunu, onda ayrıca Meclis tutanaklarının da bulunduğunu söyledikten sonra:

-Bakalım, maddeler üstünde kimler konuşmuş, kim ne demiş, hepsi var! deyince Eğitmen Mustafa Ağabeyle Ali Dinçer’in dediklerini anımsadım. Arkadaşlar dikkat kesilince de aklımdan geçenleri geriye atıp dinledim. Yasadan önce milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in uzun bir konuşması var. Kemal Üstün elindeki kitabı Mustafa Saatçi’ye uzattı. Mustafa Saatçi, hiçbir tepki göstermeden, sanki aracıymış gibi Halil Basutçu’ya verdi. Halil Basutçu, olay çıkarmamak için olacak, sanki önce karar verilmiş gibi kitabın işaretli yerine parmağını koyup Kemal Üstün’e baktı. Tam bu sıra nöbetçi öğrenci Kemal Üstün’e konukların geldiğini söyledi. Kemal Üstün bize:

-Başlayabilirsiniz, dönünce ben size katılırım! deyip ayrıldı.

Hepimizde bir gülme belirtisi olduysa da durum çabuk normalleşti. Kısa bir bakışmadan sonra okumaya karar verdik.

Hasan Ali Yücel’in konuşmasını dikkatle izledik.

Uzun bir konuşma, birden okuyunca konuya neresinden başlayıp ne üzerinde duracağımızı toparlayamadık ama gene de tutunacak noktalarımız oldu. Harun Özçelik gülerek:

-Koskoca Millî Eğitim Bakanı’nın Mecliste konuşurken hem Muallim Mektepleri hem de Öğretmen okulları deyişine takıldı. Ben de:

-Üç Bakanlıkla anlaştık deyip, kendi bakanlığını da ekledi. İçişleri ile Tarım Bakanlıklarıyla anlaşmış. Nesiyle anlaştığı pek açık değil, İçişleri Bakanlığı görevlileri okullara yardımcı olmuyormuş, Tarım Bakanlığı ise hiç ilgilenmiyormuş. Eğitimbaşı Hürrem Arman bir kez bu konuya değinerek:

-İçişleri bakanlığı, 3803 sayılı yasanın kendilerine verdiği görevi umursamadığı görünce, kaymakamlar üzerinde etkisi olur, düşüncesiyle Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un Siyasal Bilgiler Okuluna derse gittiğini söylemişti. Ne etkisi olabilir ki?

Arkadaşlar Hasan Ali Yücel’in okulun adı üstüne yaptığı savunmayı yeterli bulmadı. Örnek alınan İsmet Paşa Kız Enstitüsünde değişik işler işlenmekte ise de hepsi ev ya da bayan ilişlerinde birleşiyor. Demircilikle, öğretmenlikle uyuşur mu? Köydeki demirci kül-kömür içinde çalışır, saban ya da pulluk demiri onanır, mangal, maşa, araba dingili onarır. Ateşi de kömürdür. Kül, kömür içinde bir öğretmeni gören öğrenciler bir yana köylüler ne der? Ziraat Enstitüleri de Tarım işlerinin değişik ürünleriyle uğraşmaktadır. Bunlar, söz gelimi, arpa, buğday tahıl, patates, pancar. toprak ürünü başka başka nesnelerdir Tarımcı bunlara uğraşır. Bizim Enstitüler böyle değil, Tarımcının tüm uğraşları, Veterinerliğin sorunları, çocukları yetiştirmekte, salt bu iş için altı yılda yetiştirilen öğretmenlerden farksız olmak için Enstitü adını az bulduk (!)Ne demeli? “Enüstürü, Enüstüntürü, Enstüttürü! Bir süre güldük. Ayrıca, işleri ucuza getirmek için, halkın sırtına yük bindirmek hüner değil. Bu işler ucuz oluyorsa, 30.000 köyün gereksinimini karşılayacak güçte Tarım Enstitüleri açılsın. Ankara’da bir Yapı-Usta okulu var, bunlar çoğaltılarak, yurdun her yanına dağılsın. Köy Enstitülerinde de gene çalışma olsun, ancak köye gelecek Tarımcı öğretmene değil öğretmen Tarımcıya yardımcı olmaya çalışsın. Çiftçinin verimli tohum kullanma düşüncesini öğretmen dili döndüğü kadar öğrencilerine aşılar. Ancak bunu çiftçiye Tarım uzmanlarının öğretmesi, işin doğrusudur. “Öğretmen Okulu çıkışlılar bunu başaramadı” deyip konuyu bir yana iterek “Vur abalıya!,, derce Köy Enstitülerine yapamayacağı işleri yüklemek, onların gelişmesini arttırmaz daha çok düşürür. Nitekim öyle olduğunu giderek görenler artmaktadır. Aradan beş yıl geçmesine karşın gelişen bir durum yok. Bir yılda iki sınıf geçirerek sayısal artış sağlandı ama, okulu bitirenlere söz verilen yardımlar kör-topal sürünerek gitmektedir. Hasan Ali Yücel açık açık ta baştan söylemiş:

-70 milyon yerine, 27 milyonla biz bu işi halledeceğiz! demiş. İyi bir başkası da çıksın, 15 milyona yapsın! Bu da pekâlâ olur, öğrenciler mercimek çorbası yerine arpa suyu içer, asker postalı yerine çarık giyerse neden olmasın? Zaten daha söz konusu yasa çıkmadan önce 1940 başlarında Yunanistan’dan bir örnek verilmişti. (Yaşar Nabi Nayır. Varlık Dergisi Ocak 1940 Say 156) Orada açılan bir okulda öğrenciler, yırtık pırtık giysiler içinde yalınayak çalışıp sanat öğreniyormuş. İyi ama onlar, anasız babasız kalmış çocuklar, üstelik, okulu bitirince öğretmen olmuyor, iş yaşamına katılıyormuş. Oysa bizi, yurdumuzda çok geçerli olan bir iş için, geçerli koşulları önümüze sürerek topladılar, sonra da tek yanlı olarak anlaşmaları bozarak gençliğimizi kurtulması zor koşullara dönüştürdüler. Ben, 1938 yılında okula, 6 yıl okumak, 9 yıl zorunlu görev yapmak koşuluyla girmiştim. Köyümde benim adıma kayıtlı 75 dönüm tarlam vardı. Öğretmen olup, bir yandan da topraklarımı işlemeyi düşlüyordum. Köyde üç ağabeyim vardı, üç çiftle işlerini sürdürüyordu. İkisi 2. askerliğe alınarak üç yıla yakın işlerinden uzak kaldılar. Tarlalarımdan alacağım ürün hakkımı satamaz duruma getirildim. Fazla ürününü satamayınca çiftçiler işi gevşettiler. Bu nedenle okuldan ayrılmayı göze alamadım ama, gönülden bağım da kalmadı. Gene de kendi ilkelerim gereği çalıştım, başarılı oldum. Başarımı onaylayan pekiyi derecede bir diploma aldım. Bizim köylerde bir yakıştırma söz vardır. Yeni gelinler için söylenir. Bilindiği gibi gelinler, anne baba evinden ayrılırlar. Bu ayrılışta doğal olarak bir üzüntü yaşanır, gelin olan kimse ağlar. Oysa gelin yeni evine gidiyor, doğal olarak kendi yuvasını kuruyor. Bu nedenle mutludur. Bu mutlu anında ağlaması bir bakıma çelişki gibidir. İşte bunun için bir söz söylenir:

-Hem (gittiğine) ağlıyor, hem de gidiyor! Benim yakınmam da biraz böyle! Salt benim değil, tüm arkadaşların kendine özgü çatışık sorunları var. Bu sorunlar, başımızdaki yöneticilerce çözümlenmek şöyle dursun daha karmaşık duruma getiriliyor. Bizim şimdiki durumumuz bile bu düzensizliğin sonucudur. Geçen yıl gidenlere teselli bulunmuştu:

-İlk yıl olduğundan! Eh, bu yıl da bir neden bulunacaktır:

- 2. yıl olduğundan! Halil Basutçu da bir örnek verdi:

-Biz olayı çıkarımıza olduğu için önemsedik ama gerçekte Yüksek Köy Enstitüsü’nün kuruluşu da çaresizlikten ortaya getirilmiş bir oyalama. İki Köy Enstitüsü’nden çıkan yüz öğretmeni köylere, söz verdikleri şekilde yerleştiremeyeceklerini anladıkları için işi onları yetiştirmek bahanesiyle Ankara’ya topladılar. Senenin ortalarında da işi okula çevirdiler. Bizden önceki arkadaşlar bunu Köy Enstitüleri Dergisi’nde enine boyuna anlattılar. Enstitüleri ilk bitirenler bizden, bizden sonrakilerden daha mı az bilgiliydi? Görüyoruz işte, ortalıkta görünen ne varsa onlarla izler yaptık. Bizim Bölümdeki yeni arkadaşları görüyorum, Ekrem Ula, Enver Ötnü, İsmail Koralay yanına yaklaşacak içlerinde kimse yok. Kimileri ise inşaat işlerine hepten yabancı.

Zil çaldı, Kemal Üstün gelmeyince biz de çıktık. Öğrenciler yemeğe gidiyordu, biraz bekleyip gitmeye karar verdik. Arkadaşlar alt kata inince fırsat sayıp piyanoya oturdum. Hafiften hafiften başladım, gittikçe cesaretim arttı, bir süre sonra alt salon öğrenci doldu. Öğrencilerin alkışları arasında salondan ayrıldım.

Seyfi Çaçur Öğretmen izindeymiş, yeni dönmüş bizi gördü geldi. Hepimize yüzlerimize bakarak:

-Büyümüşsünüz, ayrı yerde görsem tanıyamayacağım! dedi. Sonra da:

-Hep böyle olur zaten, öğrenciler büyür, öğretmenler bir süre yerinde sayar, sonra gerisin geri gidişe başlar. Öğrencilerini görünce tanıyamaz, öğrencisi de:

-O beni tanımadı nasıl olsa! deyip yürür. Öğretmenin az sonra belleğinde belirse bile artık iş işten geçmiştir; böylece bağlar kopar! Seyfi Öğretmen bunu dedikten sonra:

-Hayır arkadaşlar, bu öğrenciler için geçerli olabilir ama öğretmenlerde böyle olmuyor. Çünkü öğretmenler olaya öğrenciler gibi, bakmıyor. Öğretmenler, öğrencilerinde kendisinden bir şeyler kaldığını düşündüklerinden kolay kolay kopamıyorlar. Tanıdığı öğrencisiyle karşılaşıp hangi nedenle olursa olsun iki söz edemeyen öğretmen öğrencisini değil kendisi suçlar. “Demek ki ben onun üzerinde bir etki bırakamamışım!,, düşüncesi öğretmenlerin kendisi için en kahredici hükmüdür.

Seyfi Öğretmen ayrılınca, bu içtenlikli sözüne karşın gene de çekiştirdik:  Mağma!

Seyfi Öğretmen bize Mağma tabakasını anlattığı için adını “Mağma,, koymuştuk. Seyfi Öğretmen de okullar dinlenceye girmeden önce Uzunköprü ile Meriç ilçeleri köylerini gezmiş, arkadaşları görmüş, her biri için Robenson benzetmesi yaptı. Benzetmesini tam açıklamadı ama bizler kendimize göre değerlendirmeye çalıştık. Buradaki Robensonluk, kesinlikle insanlardan ayrı olmak anlamında değil, belli ki arkadaşların içine düştükleri çaresizlikleriydi. Seyfi Çaçur Öğretmen de biraz ıkınarak tıkınarak öğretmenlere verilmesi gereken araç- gereç için iyimserlik serpmeye çalıştı. Arkadaşlar sustular, ancak ben gene susamadım. Köy Enstitüleri Dergisi’nde çıkan haberleri anımsattım:

-Sizin Uzunköprü ile Meriç ilçelerine gittiğinizi ben Köy Enstitüleri Dergisinin 1. sayısında okumuştum. O haber gecikmeli bir haberdi. Oysa Nisan 1945 sayısında bir başka haber yayınlandı. O da Kepirtepe’den verilmişti. Onda ise, 1943 Yılı çıkışlı öğretmenlere hayvanları, (inek, sığır v.b. ) yeni verildiği bildiriliyor.

Seyfi Çaçur Öğretmen, omuzlarını oynatarak:

-Ben onları bilmiyorum, köylerdeki arkadaşların daha çok kendi alanımdaki konularla olan ilgilerini değerlendirmeye çalıştım. İlişki kurduğum arkadaşların sızlanmaları var ama, çaresine karşılık veremediğim için suskun kaldığım durumlar oldu. Sizin arkadaşlarınızdan Sefer’i, Fettah’ı, Ali’yi gördüm iyiler.

Seyfi Çaçur Öğretmen ayrılınca gene Öğretmenler odasına döndük. Müdür odasından bizi gözetlemiş besbelli, Kemal Üstün, biz Öğretmenler Odasına girer girmez yakınarak arkamızdan geldi:

-Köy Enstitülerindeki görevliler kendi yüklendiği işleri yapacak vakti bile bulamazken bir de ikinci iş üslenince daha yorucu oluyor. Halil Basutçu.

-Bu, insanına göre değişiyor galiba, bizim Müdürümüz Rauf İnan iki okul derken şimdilerde bir de üçüncüsünü üslenmiş durumda. Sağlık Kolu falan deniyor ama orası başlı başına bir okul. Şimdilerde 500 öğrencisi var, Enstitü Bölümü’nde, tam bilemiyorum, sanırım sayısı daha az. Kemal Üstün başını kaldırarak kaşlarını çatıp:

-Bizim okulun iki katı sadece Sağlık Kolu! deyip gülümsedi.

 

Kemal Üstün

 

Arkadaşlar geçen yaz staj için gittikleri enstitülerin öğrenci sayısını söyleyince Kemal Üstün kaşlarını daha da çattı. 1100, 1300 öğrencisi olan enstitü varmış. Akçadağ, Çifteler, Cılavuz, Gölköy, Pazarören Köy Enstitüleri geçen yıl 200 ile 250’şer öğretmen çıkarmış. Kemal Üstün:

-Geçen yıl biz de öyleydik, bu yıl 30’a indik! deyince Bekir Temuçin sordu:

-Onların teçhizatları tam olarak verildi mi bari? Kemal Üstün:

-Kısmen! deyip geçiştirecekti ama arkadaşlar, Öğretmen Seyfi Çaçur’a sordukları soruyu tekrarladılar:

-Bizim dönemin on üç arkadaşına bile henüz gerekli araç-gereç verilmemiş, iki yüz arkadaşa nasıl verdiniz?

Kemal Üstün, önündeki masaya bakarak konuştu:

-Devletin kendine özgü bir ödeme stratejisi vardır. Bu, biraz da ehem-mühim meselesidir! deyince, ben:

-İsterse vermeden de verdik diyebilir! Kemal Üstün birden bana döndü.

-Dilinin altında bir şey var, açıkla da biz de öğrenelim! deyince, açıkladım:

-Geçen yıl, Hasanoğlan’ da kaldığım için izinli ayrılamadım. Bu yıl köye gidince bana sordular:

-Atları, arabayı nerede, kaça sattın? diye. Olayı araştırdım, Cumhuriyet Gazetesi yazmış:

-Kepirtepe Köy Enstitüsü ilk mezunlarını verdi, köylerine giden 29 öğretmene, 300 tl. değerinde araba ile birer çift at verildi! Gazeteyi okuyan bizim köylüler, benim arkamdan bir süre konuşmuşlar. Babam buna inanmamışsa da içine bir kuşku girmiş:

-Neden kendisine bilgi vermedim? Neyse benim çok yakın bir tanığım var, İsmet Yanar, bunun ya yanlış ya da yalan bir haber olabileceğini anlatmış da bizim aile inanmış. Ne var ki olay kahvede bir süre tevatür olarak sürmüş. Köylülerimiz kurnazdır; konunun yanlış olduğu söylenmesine karşın bir yıl tekrarlanmış, durmuş. Geçen yıl öğretmen olanların bir şeyler almadan görevlerine başladıklarını görünce susmuşlar. Ne susması, iki yıl sonra köye dönünce benden atlarla arabası soruldu. Neyse ki çok uyanık bir Eğitmenimiz var, yaptığı inceleme sonunda bunun bir gazetecilik kusuru olabileceğini öne sürerek dedikoduyu kısmen frenlemiştir.

Kemal Üstün, acımsı acımsı gülümsedikten sonra:

-Arkadaşımız, üzülmüş besbelli, aradan iki yıl gibi bir zaman geçti, anımsadım, o zaman bu habere biz de üzülmüştük. Burada bir sayı hatası da olmuş olabilir. Hiç değilse biz öyle yorumladık. 20 yerine 30, denmiş gibi filan falan. İyi ki anımsattın, bir dakika! dedikten sonra Kemal Üstün çıktı, az sonra elinde bir dosya geldi. Dosyayı göstererek:

-Sizlerin çoğunu duymadığınız, bizimse içimizi sızlatan nice gerçek dışı haberler çıkıyor. Bakın, bakın! deyip Cumhuriyet gazetesini gösterdikten sonra haberi okudu..

Kepirtepe Köy Enstitüsü, ilk mezunlara törenle diplomaları verildi!

Edirne-hususi….dedikten sonra dikkatimizi çekti:

-Bakın, hususî kaydı konmuş. Devamla, Trakya’nın en modern kasabası olan Lüleburgaz’ın 5 km. ilerisinde asfalt boyunda yapılmış olan Kepirtepe Köy Enstitüsü ilk mezunlarını verdi. Bu münasebetle Enstitüde Trakya Umumî Müfettişliği Maarif Müşaviri Fakir Erdem’le cıvar vilâyetler Maarif Müdür ve kaymakamlarının da hazır bulundukları parlak bir tören yapılmış ve bu törende Enstitünün 29 mezununa hükümet tarafından birer çift öküz veya atla üç yüz lira kıymetinde birer araba ve demircilik, doğramacılık aletleri hediye edilmiştir.

Töreni güzel bir müsamere takip etmiş, arkadaşları adına konuşan yeni mezunlardan biri Cumhuriyet Hükümetinin kendilerine olan büyük lütfuna köylerinde Cumhuriyet Maarifinin gayelerini tahakkuk ettirmeğe çalışmak suretiyle mukabele edeceklerine söz vermiştir.

22 Kasım 1943-Cumhuriyet Gazetesi- Şehir haberleri…. Kemal Üstün yazıyı okuyunca yüzümüze baktı. Sonra da sordu:

-Sizler gitmeden önce burada bir ayrılık töreni yapmıştık, değil mi? Sanıyorum bu tören, söz konusu haber tarihinden çok önceydi. Bu yazı bu törenin karşılığı değil. Sözü uzatmaya gerek yok, bu haber bizden çıkma değil. Zaten gazete belirtiyor; Edirne-Hususî. Bu ne demek? Bu düpedüz, Trakya Genel Müfettişliği mahreçli. Genel Müfettişlik bizim çok üstümüzde bir makam, oradan çıkan haberleri biz değil ancak Millî Eğitim Bakanlığı bizzat Millî Eğitim Bakanı’nın oluruyla düzeltmeye kalkışabilir.

Kemal Üstün, bizim bu konuda duyarlığımızı haklı bulduğunu, Köy Enstitülerinde çalışanların olağan üstü gayretlerine karşın Devlet kanadının ağır işlediğini, ödeme işlerinin istenilen zamanlarda yapılamadığını, Okul Yönetimleri’nin çok az olanaklarla dertlerine çareler bulmaya çalıştığını anlattı. Topu bize atarak:

-Az kaldı, sizleri de aramıza alarak, daha sabırlı fakat daha dinamik atılımlar yapacağız! dedikten sonra yasanın birinci maddesini okudu. 2. ile 3. madde de geçildi, 4. madde üzerinde duruldu. 4. madde, okuldan ayrılan ya da atılanların borçlanması üstüne. Bu madde nasıl uygulanır? Kemal Üstün sözü biraz geveleyince Harun Özçelik, arkadaşımız Ali Güleren için bu maddenin nasıl uygulandığını sordu. (Ali Güleren son sınıfa geçince okuldan uzaklaştırılmıştı) Kemal Üstün önce bu konuda bir bilgisi olmadığını söyledi ise de gösterilen ilgiden sonra araştırıp bilgi vereceğine söz verdi. (Kemal Üstün bu olaydan 8 ay sonra gelmişti.)

5. madde okundu, ancak Kemal Üstün ara verilmesini istedi. Dosyasını alıp gitti.

Mustafa Saatçi artezyene gitmeyi önerdi, arkadaşlar sıkılmış hep birlikte asfalta çıkıp yürüdük. Halil Basutçu anımsattı:

-Bu yolda korkulu geçirdiğim bir süreç de motosiklete binmeyi öğrenme sırasında olmuştu! deyince hepimiz anımsadık, günlerce kılıksız bir motosikletle bu işlek yol üzerinde ter dökmüştük. Her dakika araba geçiyordu, her araba geçişte yoldan çıkıp geri geliyorduk. Karşılıklı bakışarak sorduk:

-Şimdi kim motosiklet yürütüyor? Kaç Enstitüde motosiklet var? Bir Mustafa Saatçi olumlu yanıt verdi. O zaten daha önce öğrenmişti. Motosiklet yerine bize neden ata binmeyi öğretmediler? sorusu soruldu. Bu kez de ben bir olumsuzluk olayı anımsattım. Tarım Barakası nöbetimde atı suya götürmüştüm; dönüşte ata binmiş olarak ahıra okulun önünden dönüyordum. Besim İyitanır öğretmen tam da okulun önünde gördü. Beni attan indirip, at yedeğimde gerisin geri dereye gönderdi (oradan gelmiştim), oradan at yedeğimde okulun önünden Tarım Bölümüne geçmiştim. Bu benim okulda aldığım en büyük, en ağır cezaydı, ata neden binmiştim? Bu tür olumsuzlukları konuşarak artezyene gidip döndük. Yemeğe geç gitmeyi yeğliyoruz. Yemekten sonra da geçmişte karşılaştığımız sayısız olumsuzlukları andık. Bu günkü düşüncelerime göre Hasanoğlan’a göçümüzün bile yersizliğin,, hele oradaki çalışmaların kargaşasını üzülerek andık. Tüm okul göç ettirildi de Okul Müdürü neden okulda kaldı? Okul Müdürü bırakıldıysa neden okulun Md. Yardımcısı yetkili sayılmadı da bir ilköğretim Müfettişi bizi yönetti? 8 ay ders görmeden inşaatta çalıştık. Okulun sayısal çoğunluğu bizden sonraki sınıftaydı (200 kişi). Oysa onların çoğu 3803 numaralı yasa çıkınca köylerden toplanan arkadaşlardı. 1940 yılının ancak ağustos ayında okula gelmiş, gelir gelmez de ders başlamışlardı. Dersleri Mart 1941 sonuna sürdü sürmedi Hasanoğlan’a geçtiler. Sözüm ona 7 ay ders yapmışlardı. Yarısı boş geçen bu yedi ay sonunda 2 sınıfa birden atlatıldılar, Hasanoğlan’da onlar 2. sınıftı. İçlerinde eline mala alan ya da bir destere, keser tutan yoktu. Çünkü atölyelere henüz gelmemişlerdi. Biz bunlardan yakınırken def dümbelek, öteki Enstitülerden böylesi 20 kişilik ekipler geldi. Pazarören, Akçadağ, Aksu, Beşikdüzü, Haruniye, Gölköy, Arifiye, Savaştepe Köy Enstitüleri’nden gelenler hep böyle sınıf atlama öğrencilerdi. Üstelik başlarında gelen öğretmenler de pek öyle ahım şahım işten anlayan kimseler değildi. Fazla bilgiye dayanmayan temel kazma, duvar örme işlerinde 20 gün çalışıp ayrıldılar. Yaptıkları iş, başladıkları binanın pencere düzeyine çıktı çıkmadı öylece bırakıldı. On Enstitüden 200 öğrenci gelmişti. 20 gün çalıştılar. Biz de yuvarlak olarak 200 öğrenciydik; yine yuvarlak olarak 8 ayda 240 gün çalıştık. Onların 20 gününe karşılık 240 gün. Kısacası onlardan 220 gün daha fazla çalıştık. Öyleyken:

- Hasanoğlan Köy Enstitüsü imeceyle kuruldu, kardeş Enstitüler ortaklaşa çalışıp kurdular! denip genel bir övüngenlik sürdürülüyor. Böylece, doğru dürüst 20 gün bile çalışmadan (bazı ekipler gezi nedeniyle erken ayrılmıştı) gidenler, Kepirtepe ile bir tutuluyor. Oysa dökülen ter, yuvarlak bir hesapla 1/12 denilebilir. Önemsiz görünen bu değerlendirme bence, kesinlikle maksatlı, Kepirtepe’ye karşı bir haksızlıktır. Bunu ben hep böyle düşündüm. Bu kez, kimi arkadaşın vurdum duymazlığına karşı kimilerinin gösterdiği ilgi beni sevindirdi.

Konu değişince iş şakaya dönüştü, Emrullah ile Hüsnü üstüne öyküler uyduruldu:

-Bulgaristan’a kaçarken yakalanmışlar (!) Gelince onlardan hesap soracaklar:

-Amacınız neydi, Bulgaristan’a el koymak mı? Hanginiz Kral hanginiz baş komutan olacaktı?

Bunları söyleyince Hüsnü gülüp geçer ama Emrullah kesinlikle sinirlenir! Aramızda olmamalarına karşın, onlar için yapılan konuşmaları yersiz bulduğumdan katılmadım. Konuşmalar sürerken uyumuşum.

 

 8 Ağustos 1945 Çarşamba

 

Uyanınca Hüsnü’ye takılmaları duydum; akşamki konuşmalar sürüyor, dedim içimden!

Bekir Temuçin sordu:

-Nasıl kaçtınız? Hüsnü Yalçın:

-Ne diyorsun Küçüğüm?

Hüsnü’nün sesi, meğer onlar gece gelmişler. Kadir Pekgöz, küçük sözüne hep alınır, duramadı:

-Büyüğe bak büyüğe! Halil Basutçu uyardı:

-Kepir’desiniz ama bu Kepir sizin bıraktığınız Kepir değil. Siz de öğrenci, ne öğrencisi öğretmen bile değil Müfettişsiniz. Mehmet Başaran da katıldı:

-Ne müfettişi, gezici başöğretmen desen a şuna! Aradaki farklar ortaya getirildi, biri biraz daha fazla okumuş. Onlar bunları konuşurken Kemal Üstün’ün Kızılçullu için yazdığı bir yazıyı anımsadım. Buraya gelmeden çok önce yazmıştı, köye izinli gittiğim günlerde İlköğretim Dergisinde okumuştum. (1 Ekim 1940) Kızılçullu Köy Enstitüsü ile Müdürü Emin Soysal’ı överce onun yazdığı kitabın okunmasını öneriyordu. Şimdilerde Emin Soysal gözden düştü, o bu konuda ne düşünüyor acaba? Bu soruyu bir ara Enver Kartekin’e de sormuştuk. Enver Kartekin hiç duraksamadan:

-Emin Soysal çok çalışkan bir insandır. Müdürlükten ayrılıp ayrılmaması başka bir sorun. Yetkililer hepimizi bir gün bir yerlere gönderiyor. Bu çalışanların değerini düşürmez! deyip kesmişti. Ancak o zaman Emin Soysal, kendisini müdürlükten alan sorumlu makamlardakilere şimdiki biçimde sataşmamıştı; sataştıysa da biz duymamıştık

Toparlanıp kahvaltıya gittik. Okul Müdürünün geldiği söylendi, sevindik. Muhip Kocaçınar da kahvaltıdaydı. Söylendiğine göre buraya atanmasını bekliyormuş. Ayrıca Hasene öğretmenle de sözlüymüş. Bu öğretmenin adına ilk geldiğinde takılmıştım, Hasene ne demek! Bayan adları, genelde erkek adlarının sonuna getirilen bir sesli harfle oluşur. Cemil, Cemile, Necip, Necibe, Hüsnü, Hüsniye, Necmi, Necmiye Ali, Aliye v.b gibi Oysa Hasene benim kuralıma uymuyor. Hasan, Hasane olsa, diyeceğim yok. Bunun aslı gene benim dediğim gibi olacak ama burada Hasan, Hasen durumuna getirilmiş. Bunu ben şöyle yorumlamıştım. Bu adı veren iyice Arap dilinin etkisindeymiş. Refik Halit Karay’ın bir öyküsü vardır Eskici. Ortaokullar için hazırlanmış Ortaokul Türkçe Okuma kitapları vardı. Millî Eğitim Bakanlığının hazırlattığı kitaplar. 1935-1040 yılları arasında Ortaokullarda bu kitaplar okutuluyordu. Bu hikâye, o kitapların birinde vardı. Adamın biri İstanbul’dan, Şam’a gider. Ancak, o zamanların uzun yolculuklarında çok değişik yerlere uğrar. Her değişen yerde insanların dilleri değişir. İstanbul’da Hasan’a Hasan denirken Şam’da Hasen dendiğini duyar. Öyleyse Şam’da doğan insanlar Hasan’a Hasen dediğine göre, Şam’da doğan kızların adları da Hasene olur! Bunu ben Hasene öğretmen için değil Hasene Ilgaz adlı bir Milletvekili bayan nedeniyle düşünmüştüm. Hasene Öğretmenin adını duyunca da ona çevirdim.

Kahvaltıda bir süre bakıştık, geçen iki yılda fazla bir şey değişmemiş, aynı bakır kazanlarda çaylar kaynatılıyor, aynı metal bardaklardan içiliyor. Bekir Temuçin bunu bir şakayla vurguladı, elindeki bardağı göstererek:

-Benim bardağım, bunu ben üç yıl önce yere düşürmüştüm, bakın burası eğilmişti. Halil Basutçu hemen yorumladı:

Bunda şaşılacak ne var, senin eğdiğin bardağı kaldırmışlar, gelince de sana getirmişlerdir. Hep güldük. Mustafa Saatçi, Bekir Temuçin’den yaşça büyük bunu düşünerek Bekir Temuçin’e bir ağabey olarak öneride bulundu:

-O bardakla bir daha çay içmek istemiyorsan onu saklarsın bir daha geldiğinde başka bardakla çay içersin, bak biz öyle yapmıştık, o nedenle bardaklarımız hep değişti. Arkadaşlar Bekir Temuçin’i uyardı:

-Sakın yapma! Hafız seni kandırıyor, jurnalcılıkcılık yapıp göze girmek istiyor! Biz gülüşerek kalkarken Tarım Öğretmenimiz Hikmet Özsan geldi, Tarım Bahçesini göstererek:

-Ektiklerinizi görün, onların her birinde sizin alın teriniz var! dedi. Hikmet Öğretmenle ayaküstü konuşurken nöbetçi öğrenci geldi:

-Müdür Bey sizi bekliyor! deyince toparlanıp Müdür Odasına gittik. Müdür Bey bizi güler yüzle karşıladı. Bizim için daha önce gelen yazının biraz muğlak olduğunu, ancak Edirne’deki toplantıda konunun açıldığını, Milli Eğitim Müdürlerinin ortak kanısının şöyle tebellür ettiğini (görüş birliğine varıldığını) söyledi:

-Sizler, illerdeki teftiş ya da okullarla ilgili kovuşturmaların nasıl yürüdüğü hakkında bilgi edinmek için kendiniz gözlemler yapacak, gördüklerinizi bir raporla kendi okulunuza bildireceksiniz. Sizin stajınız tamamen kendi ufkunuzu genişletmek için düşünülmüş ders mahiyetinde bir çalışma. Kırklareli Millî Eğitim Müdürü ile görüştüm. Bu konuyla ilgilenecek bir İlköğretim Müfettişi görevlendirmiş. Görevlendirdiği Müfettiş yabancımız değil, burada, Lüleburgaz’da oturuyor. Belki de tanırsınız, eskiden beri burada çalışan bir arkadaş, Akil Mengü! Görevi üslendiğine göre bugün yarın gelir. O Kırklareli grubu için görevli ama isterseniz bekleyin, durum iyice aydınlanınca illerinize gidersiniz.

Bizim Kırklareli grubu için bir sorun yoktu, sevinir gibi olduk ama öteki arkadaşlar için üzücü bir durum olmuştu. İkinci kez illerine gideceklerdi. Harun Özçelik, ilk tepkiyi gösterdi:

-Bunlar bizden korkuyor mu ne, neden doğru dürüst bir yol göstermiyorlar? Müdür İhsan Kalabay bunu beklemiyordu. Ya da hiç değilse Harun Özçelik’ten bunu beklemiyordu. Harun, Müdürün eşi Leman öğretmenin gözde öğrencisi. Öyle ki, Harun Leman öğretmenle mektuplaşıyor. Ayrıca Harun, Ayşe Hemşire’nin kızı ile sözlü. Leman Öğretmen onların anlaşmalarında önemli bir bağ durumunda. Sanırım bunun için Müdür, Harun Özçelik’e bir süre baktıktan sonra gülümseyerek:

-Bizim tarihimizde olduğu söylenen bir olay vardır. Okudunuz, duydunuz; Osmanlı Döneminde rüşvet almış yürümüştü. Rüşvetsiz devlet dairelerinde iş yaptırmak söz konusu edilmez dönemler yaşandı. En çok rüşvet alanların da Kadılar, Müftüler, kısacası din adamlarının olduğu bir dönemde zamanın Sadrazamı bir yöntem uygular. Medrese öğrencileri, henüz rüşvet olayını bilmediklerinden gördüklerini doğruca söyler düşüncesiyle bir ferman yayınlatarak Medrese öğrencilerini Ramazan aylarında köylere gönderir. Öğrenciler, böylece hem halkla ilişki kuracak hem de bir meslek uygulaması yapacaktır. Ramazan ayı gelince öğrenciler köylere dağılır. Bir ay gibi bir zaman halka ibadet görevlerinde yardımcı olan öğrencilere yardım ederler. Böylece bir kuş yerine iki kuş tutulmuş olur. Asıl amaç, köylere dağılan öğrencilerin duyacakları rüşvet olayını ortaya çıkarmaktır. Bir kaç yıl iyi bir sonuç alınmıştır. Öğrencileri ramazanlarda köylere gönderme de yerleşmiş, bunlara bir de ad bulunmuştur; Cer Hocaları. Bir süre sonra bir rivayet,:

-Cer Hocaları halkı soyuyor! Bu rivayet gittikçe dallanır. Yıllar sonra gerçek ortaya çıkar, Cer Hocaları halkı değil, Müftüleri, Kadıları soymaktaymış. Bu nasıl olur? Nasıl olacak, halkla ilişki kuran Cer Hocaları, soyguncu Müftü ya da Kadıyı saptayınca yakasına yapışıp, payını alıyormuş. Bu paylar o denli artmış ki, Müftülerin, Kadıların ellerinde bir şey kalmamaya başlamış. Bunun üzerine asıl suçlular halkı öne sürüp kendilerini soyanları ortaya çıkarmış. Ne var ki iş işten geçmiş, Cer Hocalığı dinsel bir boyuta sokularak Cumhuriyet Dönemi’ne dek gelmiş.

Müdür Bey, bunu anlattıktan sonra açıklama gereğini duymuş olacak:

-Bizim konumuzda rüşvet falan yok ama gene de belli makamlarda oturanların içinden neler geçer bilinmez!

Ben, fırsatı kaçırmadım, bizim Bölüm’ün hazırladığı Müfettiş piyesini anlattım, gezi olarak geldiğimizde burada piyesin oynanacağını ancak öğrencilerin olmaması nedeniyle vazgeçildiğini söyledim. Müdür Bey bundan sonra kendisi yokken neler yaptığımızı sordu. 3803 sayılı yasayı okumaya başladığımızı söyleyince:

-İyi işte, Kemal Bey’le başladığınız işi sürdürün. Akil Bey de gelirse, ondan da bilgi alırsınız. Burası sizin yuvanız, birkaç gün sonra da gitseniz olur! diyerek konuşmasını kesti. Biz de teşekkür ederek ayrılık! İlk tepkiyi Emrullah Öztürk gösterdi:

-Anasını sattığım, kovsalar da iki gün hiçbir yere gitmeyecektim! Bekir Temuçin, İbrahim Ertur, sıraladılar:

-Ben de, ben de, ben de! Böyle dedik ama, ne yapacağımızı da şaşırmış durumdaydık. Eğitimbaşı Kemal Üstün yetişti:

-Okumayı sürdürelim mi? Kitap elindeydi, nöbetçiye bizim eski dersliği açtırdı, sıralara oturduk. Kemal Üstün:

- Kalan maddelerden başlıyoruz! deyip 6. maddeyi okudu.

6.Madde- Köy Enstitülerinden mezun öğretmenler, tayin edildikleri köylerin her türlü öğretim ve eğitim işlerini görürler. Ziraat işlerinin fennî bir şekilde yapılması için bizzat meydana getirecekleri örnek tarla, bağ ve bahçe, atelye gibi tesislerle köylülere rehberlik eder ve köylülerin bunlardan istifade etmelerini temin ederler. Bu öğretmenlerin disiplin işlerinin ne suretle görüleceği bir nizamname ile tayin edilir.

Madde okununca Fennî sözü üzerinde duruldu. Fennî tarımı biz, Enstitüdeyken Sarımsaklı Çiftliğinde görmüştük. Fennî tarım Köy Enstitülerinde bile yapılamıyor. Fettah Biricik buradan götürdüğü inekle mi fennî tarım yapacak? Kemal Üstün güldü:

-Siz nereden biliyorsunuz Fettah’ın ineğini? Arkadaşlar mektuplaştıklarını anlattılar. Kemal Üstün, yasaların genel ifadeler kullandığını, bunun hemen olması söz konusu değil yıllar içinde gerçekleşeceğini anlattı. Bir de örnek verdi:

-Yasalarda bu ülkede doğan her Türk, bir vatan görevi olan askerlik yapar. Ancak bunu 20 yaşına girince yapar. Hiç kimse 16 yaşında, askerlik için zorlanamaz!

Verilen örneğe güldük ama karşı çıkmadık. Gene de ben duramadım bir örnek verdim. Kepirtepe’de biz örnek Tarım yapıyorduk, burada öğrendiklerimi köyde gidip uygulayacaktım. Oysa ben Kepirtepe’ye köyden karpuz çekirdeği getirdim. Bizim köylüler en az yirmi yıldır bu yörede Karpuzcu köy olarak biliniyor. Kemal Üstün:

-İstisnalar kaideyi bozmaz. İyi işte, Kepirtepe, sizin o güzel karpuzunuzu tüm Trakya’ya yayacak! Ancak bu, belli bir zamanda olabilecek bir değişim! deyip güldü. Maddenin son fıkrası disiplin işleri üstüne idi.

Disiplin işlerinin bir an önce aydınlığa kavuşturulmamasını eleştirdik.

7.Madde- Köy Enstitülerinden mezun olan öğretmenler, ayda (20) lira ücretle Maarif Vekilliğince tayin edilirler. Muvaffakiyetle hizmet görenlerin ücretleri 6 net ders yılı başında 30, 15 inci ders yılı başında da 40 liraya çıkarılır. Bu öğretmenlerin istihkakları üç ayda bir peşin olarak, yılda dört defada ödenir. Öğretmenlerin aylık ücretleri ve vazife mahalline gitme zarurî yol masrafları Maarif Vekilliği bütçesinden ödenir.

20 tl. ücretin azlığı dışında yıllara göre artışının da insafsızlık olduğu öne sürüldü. “Öğretmen Okulu çıkışlıların 3 yılda bir maaş artışları var, onlar 15 yılda beşinci yükselişini yaparken Köy Enstitülüler ancak ikinci yükselişine kavuşacaktır. Bu durum psikolojik bakımdan da sinir bozucu bir ayırım!” dendi. Bir başka önemli konu:

Öğretmenin görevden ayrılması durumunda tüm kazanımları yeni gelene devreder! denmesi. Gelen öğretmen belli ki hazıra konacak. Ayrılan öğretmenin durumu ne olacak? Yeni kurulan bir okula atanırsa sil yeni baştan kuruluş mu yapacak? Bir de emekli olduğunu düşünelim, 20 yıl çalışmış  bu süreçte bir şeyler oluşturmuş, ayrılacak. Kazanımların hepsi yerine gelen öğretmene teslim edilecek. Emekli olanın durumu ne olacak? Özellikle emeklilik üstüne inandırıcı bir şey söylenmiyor. Bir de işin kaçınılmaz, yaşamsal tarafı var, çalışma sürecinde vefat eden öğretmenleri ailesi, çocukları ne olacak? 18 yıl çalışan bir öğretmenin vefatında yerine gelecek öğretmene devredilecek kazanımlar, o aileden alınınca onların durumları ne olacak? Köy yaşamında çok paraya gerek yok gibi bir sav ortaya sürülüyor, bu doğru olamaz. Çalışan öğretmenin bir aile düzeni olacak; 20 yıl çalıştıktan sonra ayrılıp değişik bir yaşam sürdürmek zorunda kalabileceği gibi bunu isteyerek de yapabileceği düşünülmelidir. Yetişecek çocukların durumlarının aileleri etkilemesi kaçınılmazdır. Köy demirbaşına kayıtlı kaynaklarla geçinen öğretmen nasıl bir birikim yapacak ki yetiştireceği çocuklarının eğilimleri yönünde yeni bir aile değişimine kalkışacak? Sınırlı bir bütçe ile sürekli çalışması istenen öğretmen, istese de istemese de hastalanacaktır. Uzunca bir süre hasta yatacak bir öğretmenin okulu kapanamayacağına göre hasta öğretmenin ailesi için nasıl bir koruma yapılacaktır?

Bu soruları sorarken tanık olduğumuz bir olayı anımsattık. Kepirtepe’de tüm sıkıntılara karşın neşemizi canlı tutarak günlerimizi geçirirken bir gün top oynayan bir arkadaşımız (Ruşen Baksi) önce bir baygınlık geçirdi, kısa bir kıvranmadan sonra can verdi. Beklenmedik bir olay, arkadaşı kaybetme acısı bir yana olaya şaşırmıştık. Neyse ki öğretmenlerimiz, yöneticilerimiz var! derken bir de gördük ki onlar da şaşkın, ne yapacaklarını bilemiyor. Hep birlikte bir şaşkınlık geçirdikten sonra toparlanıp, doktor çağrıldı, imam bulundu, savcı getirildi, yakın köyle bağlantı kurup arkadaşın defin işlemi görüldü. Bizim dergide yayımlanan Kepirtepe Haberlerinde okumuştum buna benzer bir olay gene olmuş!

Kemal Üstün, üzgün bir sesle:

-Evet, evet, o üzücü olay gibi birini biz de yaşadık. Hem de kendi bayramımızda, 17 Nisan günü, Yaşar Coşkun adlı bir ikinci sınıf öğrencimiz bütün gayretlere karşın kurtarılamadı. Maalesef insanların yaşaması gibi kimi kez öyle aniden ayrılması da oluyor. Köy Enstitüleri’nin konumları bu tür olaylara elverişli değil, en iyisi bu tür olayların olmamasını dileyelim!

Bu kez de Halil Basutçu:

-Onları kuranlar da böyle düşünmüşler besbelli, “Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!,, deyip kentlerden uzaklara kondurmuşlar! dedikten sonra geçen yıl Pazarören’de arkadaşımız Yusuf Asıl’ın aylarca süren hastaneye yatırılma olayını anlattı. Ardından Bekir Temuçin Toplumbilim Öğretmenimiz doç. İbrahim Yasa’nın söylediklerini anımsattı. Üstelik konu bizimle ilgili değildi. Sömürge toplumların yönetimi konuşulurken, sömürgelere gönderilen görevlilerin yurtlarında çalışanla göre birkaç kat kazançlı olduklarında isteyerek gittiklerini, ayrıca tatlı kazancı kaçırmamak için daha başarılı çalıştıklarını anlatmıştı. O zaman arkadaşlar Osmanlıların neden çöktüğünü buna bağlamışlardı:

-Osmanlıların görevlileri kendilerine bağlı ülkelerde sınırsız rüşvet aldıkları için nefret kazanmışlar, çökmelerine bu da bir neden olmuş. Hasan Üner, yasada sözü edilen zaruri masrafın ne olduğunu sordu. Kemal Üstün zarurî masrafla Harcırah arasındaki farkı anlattı. Arkadaşlar ona da takıldılar. Salih Baydemir:

-Kefenlerimizi unutmuşlar, onun da rengini belirtseydiler! deyince Kemal Üstün bir süre yüzlerimize baktı, sonra da:

-Haklısınız arkadaşlar; ancak bunların cevabını ben size veremem. Bunları biz de aramızda hep konuşuyoruz. Ben buraya Trabzon’dan geldim. Orada İlköğretim Müfettişi idim. İnanır mısınız rahattım da! Üstelik şimdi aldığımdan daha çok para alıyordum. Ama şimdi bakın karşınızdayım. Üstelik, zar zor da olsa sizlere hesap vermeye çalışıyorum.

Hep birden teşekkür ettik. Biz de kendisini yakın bulduğumuzdan dertlerimizi ortaya getirdiğimizi söyledik. Kemal Üstün kalkınca bize:

-Burada sıkılabilirsiniz, okulun kamyonu bir iş için Lüleburgaz’a gidiyor, isterseniz gidin. Dönüşü faytonlarla yaparsınız, siz biliriniz! deyip ayrıldı. Ben gitmek istediğimi söyledim. Bir iki arkadaş çekimser bir tavır takınsa da sonunda hepimiz kamyona atladık. Halkevi Bahçesi’ne oturunca, bahçenin Ortaokul tarafında yemek masalarını gördük. Biz sözde Halkevi Bahçesini biliyoruz ama, bildiğimiz İstanbul yolu tarafı. Harun Özçelik, Salih Baydemir, Hasan Üner gidip baktılar, her türlü yemek varmış, üstelik bira içmek de serbestmiş. Kafa çekmek sözleri edilmeye başlandı. Halil Basutçu, koşullu katılacağını söyledi. Olay açıklandı. Birileri kendi aralarında:

-Şarap yoksa biz kendimiz götürürüz! demişmiş. Halil Basutçu geçen yıl böyle bir olaydan sonra Yusuf Asıl’ın başına gelenlere tanık olduğu için bu konuya duyarlı. Hepimiz söz verdik salt bira, o da sınırlı olarak tutulacak! Anlaştık. Sekiz ay içinde kaldığımız, Atatürk İlkokulu karşımızda. Bir yaz boyu genellikle okul bahçesinden buraya bakıyorduk. O zaman burası bize olağanüstü gibi görünüyordu. Oysa hiç de öyle değilmiş. Bizim gibi Enstitü bölgelerine giden arkadaşları anımsadık. Anımsadığımız arkadaşların çoğu Kızılçullu çıkışlı. Bizim bölümdekileri, bizim arkadaşlar genelde piyeslerden tanıyor. Çiftelerli Muttalip Çardak anıldı, Süleyman Karagöz anımsandı. Halil Basutçu İsmail Koralay’ı andı. Ben Halil Dere ile Ziya Fikri Özlen’i söyleyince onları herkesin tanımasına şaştım. Bekir Temuçin’in getirdiği toplu resim yanındaymış onu çıkardı, birer birer arkadaşları anıp anımsadık. Bizim gruptan Emrullah Öztürk, Hüsnü Yalçın, Mehmet Başaran resimde yok. Bundan söz edildi. Salih Baydemir, patavatsızlık etti:

-Keçi boku gibi, ne kokuyor ne bulaşıyorsunuz! Topluluktan siz kaçarsanız kimse sizin kolunuzdan tutup getirmez! deyince telaşlandık. Nasılsa, üçü de sustu. Emrullah ile Hüsnü adına üzüldüm. Çünkü onlar kendilerini hep dışlanmış sayıyorlar. (Bulgaristan’dan kaçarak gelmişler, aileleri Bulgaristan’da) Bence o söz tam da Mehmet Başaran’a uygundu. Yan gözle baktım, boynu bükük olarak konuşmaları dinliyordu.

Topluca kalkıp, Edirne tarafına doğru yürüdük. Önce Sokullu Camisi’ni sonra da Eski Cami’yi tanıttım. Hemen bitişiğindeki köprü pek öyle ahım şahım değil ama gene de bir gösterişli tarafı var, yüz yıllardır, insanları sellerden koruyor. Cami’nin minaresi yıkık, Balkan Savaşında yıkılmış. Balkan Savaşını herkes biliyor da Lüleburgaz’ın hemen kuzey-doğusunda olduğunu bilmiyor. Bir süre babamdan dinlediklerimi anlattım. Dönüşte, bir yıldan fazla bir süre temizlendiğimiz hamam önünde durduk. Sahibi Osman Özalp Amcayı andık. Oğlu Mehmet Özalp geçen yıl Kepirtepe’den mezun oldu . Osman Özalp Amcayı hepimiz tanıyoruz, bizim sınıfı Hamitabat köyüne davet etmiş, bize olağanüstü bir şölen vermişti.

Halkevi Bahçesine dönüp oldukça kenardaki masalara oturduk. Bahçenin yemekli bölümünde hemen hemen en canlı bizim masalardı. Masadan masaya sataşmalar falan derken çevredekilerin dikkatini çektik. Başlangıçta yüksek sesle konuşanlar giderek sessizleştikleri gibi gözlerini de bize çevirdiler. Görevlilerden birisi bizim kim olduğumuzu sordu. Yan masalardan sordurulduğunu anladığımız için ben, (Gogol) Müfettiş’teki adı verdim. “Hlestekof’lar! dedim. Görevli yüzüme tuhaf tuhaf baktı. Neşeli masadakiler, bir süre aralarından konuştuktan sonra bize bakarak kahkahalarla güldüler. Sanırım içlerinden birisi Müfettiş’i ya okumuş ya da görmüş; masadakilerin gözleri bir süre üstümüzde oldu. Mustafa Saatçi bana çıkıştı:

-Rus adı söyledin, adamlar güvenlikçi olabilir. Ben, savunmamı yaptım:

- Müfettiş, Devlet Tiyatroları’nda oynuyor, orada geçen bir ad için kim ne diyecektir?

Neşeli olarak kalktık. Faytonla dönmeye karar verdik. 4-4-5 olarak bölüşeceğiz. Bir süre tartışma yaşandı, 4’lü binenler daha fazla para ödeyecekler. Şaka yollu da olsa bir süre sen-ben dalaşması oldu. Dörderli olmaya razı olanlar faytonlara atlayınca ağırdan alanlar 5 kişi olarak kaldı. Bütün tartışma 25 kr. içindi. Faytonlardan inince Halil Basutçu yakıştırma yaptı:

-Hasan Ali Yücel’in öğrencileri, az para ile çok iş yapmaya alıştınız, az para ile faytonla da dolaşıyorsunuz, haydi hayırlısı! deyince hepimiz güldük.

Oldukça geç kalmıştık, sessizce yerimize geçtik. Son karar:

-Yarın da buradayız.

 

9 Ağustos 1945 Perşembe

 

-Bir ayımızı boşa geçirdik, diyen oldu. Salih Baydemir:

-Ötekilerin dolu geçeceğini mi sanıyorsun? Halil Basutçu:

-Olumsuz konuşmayalım, boşlukları kendimiz dolduruyoruz işte! Hüsnü Yalçın:

-Olanlar bize oldu, kaldığımız yere dönemeyeceğiz; temelli ayrıldığımızı sandıklarından yerimizi hemen doldurdular!

İbrahim Ertur, daha önce düşünmüş olacak:

-Altı arkadaşız, Edirne’de yatılı okullar var birinden yer ayırtabiliriz! Edirneliler sevindi. Gene de ben onlara bir öneride bulundum:

-Selçuk Korol, Lise Müdürü Cemal Gökçe’yi tanıyor. Biliyorsunuz Lise’nin yatılı olanakları var. İzin verilirse en rahat orada kalırsınız. Arkadaşlar çok sevindiler.

Kahvaltıya geç gittik. Selçuk öğretmen Lüleburgaz’da oturuyor, yönetici olduğu için her gün okula geliyor. Kahvaltıdan sonra karşılaştık. Selçuk Öğretmen, söyler söylemez:
-Onu hazır bilin, orada kalacaksınız! dedi. Az sonra da Kemal Üstün geldi, öğleden sonra işinin olduğunu söyleyip, “öğleye dek başladığımız yerden devam edelim mi?” diye sordu. Gene eski dersliğimize gidip oturduk. Her birimiz bir sıraya oturduk. Kemal Üstün:

-Cübbeli birini beklemiyorsunuz değil mi? diye sorunca ne demek istediğini ben anlamadım. Harun Özçelik karşılık verdi:

-Bize gelenler cübbesiz geliyor efendin, bize gelirken cübbelerini giymiyorlar.

Konu açıklandı, Cübbeli dedikleri profesörlermiş. Bizim bölüme profesör gelmiyor. Genel derslere doçentler geliyor ama profesör yok. İşletme Bölümüne Prof. dr. Hikmet Birand’la bir başka profesör geliyormuş. Ayrıca İngilizce derslerine Prof. dr. Saffet Korkut geliyormuş. Bize de Doç’lar, Halil Demircioğlu, İbrahim Yasa, Niyazi Çitakoğlu geliyor ama onlar cübbesiz. Kemal Üstün’ün şakası bize bir söylem kazandırdı; cübbeliler, cübbesizler.

 Elindeki kitabı açan Kemal üstün:

-7. maddeyi okumuştuk. Peki bu maddeler üstüne bakalım Milletvekillerimiz neler söylemiş? Hepsini okuyamayız ama isterseniz sizler okursunuz. Biz bir iki örneği okuyalım.

Sayfaları çevirerek 7. madde için söz alınmadığını, 8. maddenin de olduğu gibi benimsendiğini okuduktan sonra 9. maddeye geçti.

9. Madde: Köy Enstitülerinden mezun öğretmenlerin filî olarak askerî hizmetleri esnasında kayıtları terkin olunamayacağı gibi kendilerine asteğmenlik veya askerî memurluk tevcihine kadar almakta oldukları ücretin 2/3’ü aylık olarak verilir. Aynı öğretmenler, seferberlik, talim ve manevra gibi sebeplerle silah altına alındıkları takdirde, 3041 numaralı kanun ahkâmına tabi tutulurlar.

Madde hakkında söz alan, Millî Müdafaa Encümeni adına General Kâzım Sevüktekin (Diyarbakır):

Muhterem Maarif vekilinin güzel ve muknî beyanatından sonra, Köy Enstitülerinin talebesi beş senelik mektebi ikmal ettikten sonra alınacağı ifade olunduğuna göre enstitü tahsillerinde ziraat ve sanat mebadileri de gösterilecek. Sanat mektepleri orta mektep olduğuna nazaran bunların da orta mektep seviyesinden yukarı çıkmamaları zan ve hissini veriyor. O halde Maarif Vekaleti bir mektebin tahsil derecesini tayin ve tespit ettiğine nazaran acaba bunlar orta mektepten yüksek bir derecede, ihtiyat zabiti olacak bir derecede addedilecekler mi? Bunu soruyorum.

Maarif Vekili Hasan Ali Yücel, (İzmir) Orta okullar malûmu âliniz üç senedir. Bu enstitüler en az beş senedir. Binaenaleyh, üç senenin üstünde en az iki sene daha tahsil görüyorlar demektir. Bu, orta okul tahsilinin fevkinde bir meslekî tahsildir ve lise muadilidir. Onun için General Kâzım Sevüktekin arkadaşımın buyurdukları mahzur mevzuubahis değildir.

Gl.Kâzım Sevüktekin (Diyarbakır)

O halde müsaade buyurursanız, buraya (1076 numaralı kanun mucibince) ibaresini koyalım.

Bütçe En. M. M. Salâh Yargı (Kocaeli)

Esasen encümenler de buna muvafakat ediyorlar. Kanun numarasının konması muvafıktır.

Gl .Kâzım Sevüktekin. Şöyle denmesi icabediyor. Olunamayacağı gibi kendilerine 1076 numaralı kanun mucibince üsteğmenlik.)

Başkan. Teklif edilen kayıt encümence de kabul ediliyor. Maddeyi encümence kabul edilen şekilde reyinize arz ediyorum. Kabul edenler…. Etmeyenler…Madde bu şekilde kabul edilmiştir.

 

Kemal Üstün az durdu:

-Madde kabul edildi ama olay kapanmadı aynı madde üzerinde şimdi de genel konulmalar yapılacak. Böylece biz de T.B.M.M çalışmalarının seyrini biraz olsun tanıyacağız. Bakın şimdi, ele alınan konu, olumlu- olumsuz yönleriyle milletvekilleri tarafından irdelenip nasıl yasalaşacaktır!

 

Dr. Osman Şevki Uludağ (Konya)

 

-Efendim, Teşkilatı esasiye kanunumuzla vatandaşlara ilk tahsil mecburiyeti vermişizdir ve orada Devlet tarafından meccanen ifa edileceğine dair sarahat vardır. B.M.M. ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti şimdiye kadar vatandaşlara bu ilk tahsilden istifade etmeleri için pek çok tedbirler almıştır. Bununla beraber elimizde bulunan ve gayet umumi gayeleri istihdaf eden kanun layihasından anladığımız veçhile görüyoruz ki henüz daha köylere hoca temin edecek vaziyette değiliz. Muallim Mektebinden çıkanları köylere kadar yaymak kabil olmamıştır. Üç sene evvel Eğitmen usulüne başlanmış, fakat ancak maksadın ufak bir kısmı tahakkuk etmiştir.

Hasan Ali Yücel

Bugün, meslekinde cidden sayılı bir üstat olarak tanılan Maarif Vekilimiz umumi bir derdimize deva olarak bu Köy Enstitüleri kanununu getirdiklerinden dolayı kendilerini minnet ve şükranla karşılarım. Bunların gayesi şimdiye kadar yapılan hareketlerden başka bir hususiyeti ifade etmesidir. Şimdiye kadar bir daima şehirlerde yetiştirdiğimiz muallimleri veya diğer mutahassısları köylere kadar yaymak tasavvurunda bulunuyorduk. Fakat şehir hayatına, lüks hayata alışmış bir insanı köyün mahrumiyet muhitine atmak mümkün olmuyordu.

dr. Osman Şevki Uludağ

Şark vilâyetleri mevzuubahis olduğu zaman biz daima fedakârlık talebinde bulunuyorduk. Fedakârlık esbabımucibesini, bugün elinizde bulunan hükümetin esbabı mucibe mazbatasında görmekteyiz ki, muallimleri köylere, bu mahrumiyet muhitlerine atmaya o da imkân görmüyor. Binaenaleyh bu nokta i nazardan köy muallimlerinin ve bunlarla beraber köy ustalarının kendi muhitlerinden yetiştirilmesinde esbabı zaruriye ve ciddiye vardır. Bu köy çocuklarının kendi muhitlerinde yetişerek, kendi muhitlerinde hocalık etmelerinde bazı mahsurlar olabilir. İnsan mekteplerde kitaplardan ve hocalardan bir çok şeyler öğrenebilir. Fakat muhitinden öğrenecekleri birçok şeyleri kimse öğretemez. Onun için bunların köylüyü bir az yavaş kalkındırabilecek derecede olacaklarını tahmin ederim. Ancak bunu bir mazur olarak ortaya atmak istemiyorum. Maarif encümeni ve diğer encümenler esbabımucibelerinde köy çocuklarının köylerde yetiştirilmesi hakkında güzel mütalealarda bulunmuşlardır. Gerek kanunun heyeti umumiyesinde bu köy muallimlerinin terfilerine ve gerekse askerliklerine dair kayıtlar var ki bunlar da kendileri için hakikaten büyük cazibelerdir.

Bir şeye daha dokunacağım; o da enstitü kelimesidir. Niçin enstitü denmiştir? Buna enstitü demekten ziyade politeknik mektebinin daha küçük mikyasını ifade eden kelimeyi bulmak lazımdır. Ben bulamadım. Mamamfih kelimeleri aynen yazmak davasında olanlara iltihak ederek diyeceğim ki, enstitü kelimesine (enistitü) deyiverelim.(Gülüşmeler.)Burada en büyük dava köy enstitüleri veya şimdi teklif ettiğim gibi köy  (enistitü)lerinin memleket dahilin taksim ve tevzidir. On iki muhtelif mıntıkada köy enstitüleri kuruluyor. Bu mıntıkaları teşkil ederken Maarif Vekâletinin ne gibi zaruretlere istinat ettiğini esbabı mucibesinden iyice anlayamadım. Mamafih ben bunu kendi cephemden mütalea etmek istiyorum.

Arkadaşlar, Konya vilayeti bütün vilayetlerin en büyüğüdür. 48. 990 kilometre murabbaı bir yerdir, bir ucundan öbür ucuna gitmek için adetâ birkaç vilâyeti kat edercesine alınan yollardan daha uzun yollar katetmek lâzımgelir. Bu büyük vilâyetin köy muallimlerinin mahreci Isparta’da Gönen köyüdür. Gönen köyünde yetişecek muallim Konya da hizmet edebilir Fakat Konya’da hizmet edecek çocuğu günlerce uzağa atıyorsunuz. Konya bundan başka 890 köye maliktir. Bunların ancak 155 inde mektep vardır 735’inde yoktur. 255 köy mektebinde 225 muallim vardır, bu da ihtiyacı karşılamaktan uzaktır. Ben Konya için 1000 tane hoca istiyorum. Bunu bile nazarı itibara alsak, Konya’nın başlı başına hususi bir mektebe ihtiyacı vardır. Mahreci ve müşterisi bu kadar bol bir yerin çocuğunu uzak yerlere gön dermektense, mademki bir fedakarlık yapılıyor, Maarif Vekâleti muhitin uzaklığını nazarı itibara alarak kararını ona göre vermelidir ki, bu suretle daha ziyade müfid yollara çıkmış olalım.

Arkadaşlar, Konya’da okuma yazma nispeti tahsilde bulunanlar hariç olmak üzere, %18 dir. Yine vilayette okuyanların, yani 7-16 yaşında bulunan çocukların nispeti % 23’’6 dır. Köylerdeki talebenin adedi nihayet 14.000 tür. Bu 14.000 mevcut vilayetin %80 ini teşkil eden köylünün %2 sine muadildir. Konya vilâyeti bu kadar maarife susamış bulunduğu halde ve şimdiye kadar Devlet orada hiçbir büyük müessese yapmamış olduğu halde, burada Konyalıların arzusunu bildirmekle iftihar duyuyorum, bir mektep de burada yapılsın ve o kalabalık olan o muhitin halkı başka tarafa gönderilmesin!

Kemal Üstün, oldukça düzgün okudu, arada söz açıklamaları yaptı. Onu yormamak için araya girmedik. Ancak nedense o, kullanılan dil için hiçbir söz söylemedi. Önce ne amaçla sorduğunu anlamadığım Bekir Temuçin:

-Konuşmasını okuduğumuz Osman Şevki Uludağ’ın (*) kaç yaşlarında olabileceğini sordu. Kemal Üstün önce güldü:

-Bunu ben de merak ettim, adının önünde bir dr. var ama gerçekten bildiğimiz doktorlardan mı yoksa bir branş simgesi mi bilmiyorum. T.B.M.M. meclisine seçilmiş olduğuna göre 35 yaştan genç olmaması gerekir. Konya ilini çok iyi bildiğine göre ise eski bir Milletvekili olabilir. Radyoda konuşsaydı sesinden biraz kestirmeye çalışırdım. Gene de en az 40-45 yaşlarında olduğunu düşünebiliriz. Bunu dedikten sonra, Bekir’e bakarak neden sorduğunu söyledi. Bekir, konuşmacının dilinin yaşlı dili, oysa Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e üstat dediğine takılmış, “Üstat yaşlılara denmez mi?” diye sordu. Bu kez de Hasan Ali Yücel’in yaşı konu oldu. Kemal Üstün, Hasan Ali Yücel’in yaşını biliyormuş bu kanun çıkarken 43, şimdilerde de 47-48 diye karşılık verdi. Ancak, dr. Osman Şevki Uludağ içinde sanki bir çimdik attı:

-Eski Osmanlı kafalılar, huylarından vazgeçmezler, kendilerine söylenmesini bekledikleri karşısındakilere söylerler. Nezaket gereği karşısındaki de onu söylerse, kendi söylediğine bir sünger çekip mutlu olurlar. O nedenle söz konusu kişi yaşlı da olabilir.

Oturuşunu değiştirerek:

-Siz söylemediniz ama ben sizin bu konuda tedirginliğinizi biliyor, sizin adınıza üzülüyorum. Ancak ben size nazaran biraz daha deneyimli sayılırım ve de birkaç söz söyleme hakkım demeyeceğim borcum olduğunu düşünerek diyeceğim ki, bu yasalar da yasaları yapanlar da zamanla değişecek. Sizler de gelecek günlerde bu düşüncelerinizi daha ılımlı olarak yazıp söyleyeceksiniz, söylediğinizi benimseyenler çoğalınca ilgililer bu yasaları bir daha elden geçirmek zorunda kalacaklar. “Sabrın sonu selâmettir! ,, dedikten sonra daha önce söz verilmiş bir işi olduğunu, bu nedenle birlikte okumayı sürdürmek istiyorsak yarın devam etmemizi, eğer istiyorsak kendimizin okumayı sürdürmemizi önerdikten sonra:
“Bu yasayı, daha önce de okumuş olmama karşın ayrıntılar unutuluyor. Bunu bundan sonra derslerimde son sınıflara da okuyacağım, kendimi bunun için alıştırıyorum. Bakın, Milletvekilleri bile bu işle çok yakından ilgililer. Karşımızda olanlara en büyük silahımız, konumuzu iyi bilmektir!” deyip kalktı.

(*) Osman Şevki Uludağ. Notlarımı bilgisayara geçirirken ilgimi çekti. 3803 sayılı yasa tartışılırken en çok konuşanlardan biri Konya Milletvekili dr. Osman Şevki Uludağ idi. Ben de onun konuşmasını örnek olarak almıştım. dr. Osman Şevki Uludağ, güzel dilekler öne sürüyordu ama konuştuğu dil özellikle de kullandığı sözcükler tümden Osmanlıca idi. Notlarımı bilgisayara geçirirkenbu, bir kez daha benim o zamanki titizliğimi depreştirdiği için araştırdım, dr. Osman Şevki Uludağ, Üç dönem T.B.M.M. kalmış. (On iki yıl) Gerçekten bir Osmanlıcı imiş. Dil çalışmalarına sırt çevirmesi yanında koyu bir alaturkacıymış. Ney çalıyormuş, Bu nedenle 1940’ların o müzik atılımlarını duymazdan gelip, Yorgo- Aleko Bacanos, Tatyos Efendilerle işbirliği ederek Fasıl Heyetlerini, Tarihi Türk Müziklerini, (hangi tarihin, kimin tarihi?) vur patlasın çal oynasın, curcunalarını destekliyormuş. Buna ödül olarak da dava dostları onu neyi ile bilgisayara taşımış. 3803 sayılı Köy Enstitüsü yasası görüşülürken yaptığı eleştirileri okuyunca bir süre duraksadım. Onun nasıl bir Kültür Savaşçısı olduğunu anladım, diyemem. Ancak Köy Enstitüleri öylesi övgülerle ortaya getirilmesine karşın niçin entipüften bir iki söylem üzerine ortadan uçtuğunu anlamaya yardımcı olur düşüncesiyle bir savunucusunu (!) elindeki Kültür simgesiyle buraya alma gereğini duydum (!)

O gidince bir süre, bir birimizle bakıştık. Çok olumlu bir etki oldu sanıyordum. Oysa öyle değilmiş, Salih Baydemir, özür dileyerek:

-Kusura bakmayın, babam bir iş yüklenmiş, sıkıntı içinde, tam da benim yardım edeceğim bir iş. Bu kanunu ben başka zaman da okuyabilirim! deyince durum birden değişti. Ötekilerin de akıllarından bu geçiyormuş. Halil Basutçu:

-Ayıp olacak arkadaşlar, bari yarın gidelim. Harun Özçelik sinirlendi:

-Bizim durumumuz budur işte, kendi kendimizi aldatmayalım, beş yıl önce çıkan bu yasanın bir maddesini bile okumadan diploma aldık. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un Canlandırılacak Köy kitabı dağıtıldı, hangimiz oturup okudu? Benim de evimde işlerim var, görevlerimiz zamanında verilseydi evlerimize gidebilecek mi idik? deyip derslikten çıkı. Biz kalanlar bir süre konuştuk, Kemal Üstün’den özür dileyip arkadaşların sıkıntılı durumlarını anlatmaya söz verdim. İşin ilginci bizim Kırklareli grubu da buna sevindi. Hemşerim Kadir:

-Ne olacaksa bir gün önce olsun da, boyumuzun ölçüsünü alalım! deyince herkes gülümsedi. Hemşerim Kadir boyundan memnun olmadığı için yanında boydan söz edenlere kızar. Nasıl olduysa bugün kendisi boydan söz etti!

Arkadaşlar birer ikişer ayrıldılar. Kapı açık, Kemal Üstün elinde bir dosya ile tam karşımdaki Müdür odasına girdi. Çıkınca karşılarım düşüncesiyle oturdum. İşleri önemliymiş besbelli bir türlü çıkmadı. Beklerken konuşmaları bir daha belleğimden geçirdim:

-Sapık salak düşünceler. Öğretmen okullarında yetişenler köylere uyamazmış, nasıl da saçma bir söz. Lüleburgaz’da doğan bir çocuk, Edirne Öğretmen okulunda yetişince Ahmetbey ya da Turgutbey köyünde neden başarılı olamasın? Komşu köyüm sayılan Çavuş köyde doğup büyüyen, Edirne Öğretmen okulunu bitirdikten sonra Hamitabat köyünde beni okutan Ahmet Korkut Öğretmen nasıl başarılı oldu? Başarılı olmasaydı Erzurum/Ilıca Köy Enstitüsü müdürü olabilir mi idi? Turgutbey köyü muhtarı bile Lüleburgaz içinde oturuyor. Lüleburgaz’ın ne gibi bir lüksü, modern bir yaşamı var ki Turgutbey köyünde çalışan bir öğretmen Lüleburgaz ya da Tekirdağ özlemiyle işini aksatsın? Lüleburgaz ile Turgutbey, Ahmetbey, Hamitabat ya da herhangi bir Trakya köyü ile Lüleburgaz, Tekirdağ ya da Kırklareli insanlarının yaşam farkı bir ölçekten geçirilse, Paris, Berlin ya da Newyork ile Balıkesir, Yozgat ya da Bilecik, Edirne yaşamlarından daha mı düşük çıkacaktır? Bay Milletvekilleri neden bunları düşünmeye kendilerini zorlamıyorlar? Konya Milletvekili Osman Şevki Uludağ şehirlerimizin lüks hayatından söz ediyor, nerede bu lüks hayat? İşin en acı tarafı da Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel:

- Kaloriferli okullardan gönderdiğimiz için Öğretmen okullarından çıkanlar köylerde başarılı olamadı! diyebiliyor. Nerede o kaloriferli okullar? Ankara ya da İstanbul’da bulunan bir iki okul dışında kim kaybetmiş kaloriferli okulu da bizim kentler bulsun. Sayılı yerlerde Öğretmen Okulu var, Edirne, Sivas, Erzurum, Balıkesir, Konya, Bursa, İstanbul. Bunlarda bile kalorifer olduğunu sanmıyorum. Boş boş saplantılara saplanıp kalıyorlar? Kendileri, biraz daha geniş açıdan bakarak kendi yaşamlarıyla, salt köylerin değil kentlerdeki insanların yaşam anlayışını da dikkate alarak yorum yapmaya yanaşmıyorlar. T.B.M.M. Meclisinde bulunma mutluluğunu duyumsayarak, onların buyrukları altındaki halk katmanlarının getirdiği yeniliklerden bile habersiz gibiler. Kendileri diyorlar ki, “Yurdumuz geri kalmış”. Evet ama kimden, kimin yüzünden geri kalmış? Avrupa’dan! Demek Avrupa bizden daha rahat, daha lüks yaşıyor. Öyleyse Van ya da Malatya’da doğmuş birilerini Paris’e, New-York’a ya da Berlin’e göndererek yıllarca oralarda yaşadıktan sonra, o geri kalmışlığını söyledikleri ülkeye getirip Devlet örgütünün kilit noktalarına dikiyorlar. Bunlar, Paris’in, New-York’un Berlin’in lüks hayatından habersiz mi dolaştılar oralarda? Öğretmenimiz doç. İbrahim Yasa örnek, Amerika Birleşik Devletleri’nin iciğini, ciciğini biliyor. O nasıl gelip Ankara’da kalıyor? Hani gençliğe verilen idealler? Bir halk deyimine göre konular, gerçekten çözülmek için irdelenmekten çok “Eveleme geveleme,, olarak geçiştiriliyor.

Bir Dil Devrimi olmuş, bir Dil Kurumu kurulmuş, Milli Eğitim Bakanı bu kurumun başkanı, Atatürk bu kurumun yaşaması için özel ödenek bırakmış, coşkulu bir Öz Türkçe akımı var. Yapay, öğrenilmesi zor karmaşık Osmanlıcadan kurtulmak için on beş yıldan beri uzmanların geliştirdiği bir Öztürkçe akımı var, eski Osmanlı Saray besleme kalıntıları dışında yazarlar, şairler Cumhuriyet Dönemi getirilerini överken, bu coşkuyu T. B.M.M. üyeleri sanki Osmanlı Meclis-i Meb’ûsânı toplantılarında imişçesine basma kalıp sözleri ağızlarına geldiği gibi söylüyorlar. Öğrenciyim, elimde tren indirimi için belgem var, D.T. Yolları belgesi, üstündeki yazı Öğrenci Belgesi. Okulumda öğretmenler derse girip çıkıyor, konuşmalar hep öğrenci, öğretmen sözleri üzerine. Gazeteler, dergiler (sski özlemi çekenler dışındakiler) böyle diyor. Oysa T.B.M.M’de yasa yapanlar bunlardan habersiz gibi talebe, mektep, hoca demeyi sürdürüyor. Günlük gazeteler “Bakan!,, diye yazarken bunlar “Vekil!,, deyip duruyor

    

10 Ağustos 1945 tarihli Cumhuriyet gazetesinden

 

Üstelik “Talebeler!,, bile diyerek zaten çoğul olan talebe sözüne bir de kendileri zam yapıyor. Bunu diyen kimseler Osmanlıcayı bile bilmemektedir. Muallim ya da Hoca sözleri de böyle. İlkokullarda bile, ender de olsa bir öğrenci öğretmene “Hocam! ,, deyince öğretmen o öğrenciye:

-Hoca, camide olur, okullarda öğretmenler vardır! uyarısı yaparken 40.000 Türk insanı adına T.B.M.M.’de oturan bir kimsenin bir konuşmasında aynı nesne için hem hoca, hem muallim demesi duyanları kuşkuya düşürmüyor mu? Yoksa düşürüyor da aldırılmıyor mu?

İnsanlarda anadilin oluşması, görgü, deney kadar bir de alışkanlık işidir. Ancak alışkanlıklar, bilinçli bir irade yardımıyla daha güçlü alışkanlıklar durumuna dönüşmektedir. İnsanlarda bu özellik olduğu için uygarlık dev adımlarla ilerlemektedir. Türk Toplumunu uygarlık düzeyinin üstüne çıkarmak için ant içerek T.B.M.M’ye gelen insanların bireysel alışkanlıklarına sığınmaya kalkışması savunulamaz. Bunu bilerek dil savrukluğunu sürdürenler, Devrimleri benimsemediği için “Hiç değilse böyle engel olurum!” mantalitesi güdenler olabilir. Atatürk’ün, “Hariçte ve dahilde!” dediği düşmanlar da böyle davranmaktadırlar: Düzgün giden arabayı durduramayınca tekerine çomak sokmaya çalışırlar.

Bunları düşünürken Kemal Üstün, karşı kapıdan çıktı. Beni görünce, gülümseyerek durdu. Arkadaşların durumunu anlattım. Kemal Üstün arkadaşların haklı olduklarını söyledi. Kendisinin az sonra gideceğini, akşam belki biraz gecikeceğini, görüşemezsek arkadaşlara başarılı çalışmalar dilediğini söyledi. Rahatlamış olarak arkadaşlara katıldım. Kemal Üstün’ün anlayışlı karşılayışını anlatınca bir süre övgü sözleri döküldü. Arkasından yolculuk hesapları başladı. Salih Baydemir’in otobüsü varmış, o rahat olarak kenara çekilince Hasan Üner’le Harun Özçelik uyarıda bulundular:

-Biz Tekirdağ’a gidiyoruz, sorarlarsa senin için ne diyeceğiz? Salih Baydemir güldü:

-Siz nereye gidiyorsunuz? Biz birlikte bu gece Muratlı’da kalacağız, yarın sabahtan Tekirdağ’da oluruz, sizi bırakmam! deyince Harun Özçelik:

-Deli! diye bağırdı. Az sonra da birbirlerine sarıldılar!

Sahiden de bir saat sonra Tekirdağ grubu bir otobüse atlayıp gitti. Onlar gidince, sanki ayrılmayacakmışız gibi önce bir garipsi duyguya kapıldıksa da Edirne grubunun hazırlıkları bizim toparlanmamızı kolaylaştırdı. Onlar da yarına kalmama kararı verip Lüleburgaz yoluna çıktılar. Lüleburgaz’da buluşmak üzere geçen kamyonlara atlayarak birer ikişer ayrıldılar. Onlar gidince bizim işimiz olmuş gibi önce bir rahatlama duyduksa da konuştukça biz de tedirgin olduk. Müfettiş Akil Mengü’yü nasıl bulacağız? Hüseyin Orhan’la Mehmet Başaran sebze bahçesine gittiler. Onlar gidince ben de alt kata piyanoya indim. Kimse yoktu, pedalı kapatarak parmak çalışmaları yaptım. Uzun süre kimse gelmedi. Arkadaşlar gelince gene dersliğe gittik. Asfalttan arabalar geçiyor. Eskiden otobüslerden gazete atılıyordu diye konuşurken geçen bir otobüsten iki gazete atıldı. Nöbetçiler hemen gidip aldı. Kadir Pekgöz çıkıp gazeteyi aldı. Cumhuriyet.

Japonya savaşı bırakmış. Ne var ki karşısındakiler kolay kolay bırakmak niyetinde değiller. Bu kez Sovyetler Japonya’ya savaş açmış. 1905 Savaşında kaybettikleri yerleri geri istiyorlar. Japonya’ya atılan atom bombası iki kentin yarı nüfusunu yok etmiş (Hiroşima- Nagasaki).

Gazetede görünce aklıma geldi, gazete Sağlık Bakanı, Adalet bakanı, Dış bakanı diye yazıyor. Meclisteki konuşmalarda da bir önceki Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’dan Kültür Bakanı olarak söz ediliyor. Böyleyken birilerinin ballandıra ballandıra Maarif vekili, maarif işleri, maarifimiz demeleri iyi niyete yorulamaz! Bu düpedüz bir direnmedir.

Bir başka haber, Ramazan başlamış, Kadir dertlendi:

-Bak işte şimdi bizim evde takaza bitmez! Besbelli Hafız Amca Kadir’i oruç tutmaya zorlayacak. Hüseyin Orhan teselli etti:

-Biz seferî sayılırız. Kadir buna da karşı oldu:

-Ne seferîsi, bir yere gideceğimiz yok, buralarda pinekleyip duracağız! Hep güldük. Sahiden sözün tam anlamıyla pinekliyoruz! Pinekleme sözünü sordum; sözlük anlamını tam olarak bilemedik ama yakıştırma yaptık:

-İşsiz güçsüz oturma!

-İşsizi anladık, güçsüz ne demek? Onu da ben yakıştırdım:

-Kendi kendine karar verememe, kendini başkasının buyruğuna bırakma! Mehmet Başaran konuştu:

-Öyleyse biz yaşam boyu pinekleyeceğiz!

-Ne sandın, 3803 sayılı yasa bizi öyle sarmallamış! Önemli bir soru:

-Biz yüksek öğrenim görüyoruz, biz de 3803 sayılı yasa kapsamındayız?

-İlk beş yıl için öyle olduğumuza göre yakamızı nasıl sıyırabiliriz? Biz hayır desek bile ilgililer 3803 sayılı yasayı gösterecek. Abdullah Erçetin sanırım en rahatımız:

-Neden böyle düşünüyorsunuz, bakın buradaki insanlar sessiz sakin çalışıyorlar, biz de böyle çalışamayız mı yani! Besim İyitanır beş yıldır, Hikmet Özsan Öğretmen dört yıldır buradalar. Selçuk Korol Öğretmen de öyle, dört yıldır burada! Konuşa konuşa yemeğe gittik.

Yemekte Hikmet Özsan Öğretmen yanımıza geldi, nöbetçi imiş. Bizi Tarım Bölümüne çağırdı. Mehmet Başaran’la Hüseyin Orhan’ın Tarla-Bahçe Bölümünde olmalarına sevindiğini söyledi. Hikmet Öğretmen:

-Bir yılınız kaldı, çabuk geçer, gelin burada birlikte çalışalım. Kent gürültü patırtısından uzak; sakin sakin çalışma insan için çok yorucu olmuyor, alışınca da hiçbir zorluğu kalmıyor! dedi. Mehmet Başaran geçen yıl Antalya/Aksu’da çalışmış, orası için bilgi verdi. Hikmet Öğretmen düdenleri sordu. Başaran, Aksu’da kaldığını, zaten kısa bir süre kaldığı için çevreyi gezemediğini söyleyip soruyu atlattı. Hikmet Öğretmen, Mehmet Başaran’ın bu konuda bilgisinin olmadığını kestirince kendisi anlattı. Dağlardan ovalar inen akar suların zaman zaman yer üstünden çağlayan olarak zaman zaman da yer altından bulduğu yollarla ovalara inmesi dedikten sonra Antalya’da bunların çok değişik örnekleri bulunduğunu söyledi. Dağlardan çağlayan olarak gelenlerin ovaya inince kaybolduğunu denize yakın bir yerden gene çıkıp denize çağlayan olarak aktığını, kimilerinin ise sık sık göründükten sonra yıllarca kaybolduğunu anlattı.

Yemekten sonra yataklarımıza çekildik, bir süre geçmiş günlerden söz edildi. Konuşulan olayların çoğu benim dışımda olduğu için kendime döndüm. Emil’i öylece bıraktım. Bıraktım ama olaydan tam koparamadığım taraflar olduğunu sezinlememe karşın açık bir ilişki kuramayışıma da üzüldüm. Sanki üstünde durduğumuz 3803 sayılı yasanın içeriği, Emil’i de ilgilendiriyor duygusuna kapılmama karşın açıklayacak bir fikirsel düzene sokamamanın sıkıntısını duyuyorum. İkisinde de çocuğun, doğal olgusunu zedelemeden yetiştirme kaygısı var. Ancak Emil’de gelecek için bir yön çizme olmamasına karşın 3803 sayılı yasada tam tersi, yasal bir yönlendiriş var hem de zorlayıcı bir yönlendiriş. Bu zorlayıcılık, pek gösterilmemeye çalışılıyorsa da, tarihsel bir anlayışın esintilerini taşıyor. Örneğin Eflatun’un Devlet’inde Devletin korucuları için acımasız bir öneri vardır. Bu koruyucuların devlete bağlılığı için bunlar kim olduklarını bilmemeli, soy-sop fikri olmamalı. Kimsesizliği bile düşünmeyecek, akıl almaz bir yaratılışta olmalı. Tarihte böyle bir olay geçmektedir, Hasan Sabbah denilen acımasız biri, böyle bir asker tipini bir süre eğitmiş, geçici de olsa onlardan yararlanmıştır. Bizim tarihimizdeki Yeniçeri Ocağının da bir yanı böyle bir şeydir. Çocuk yaşta toplananlar özel bir eğitimden sonra kendi aile gerçeğinin çok ötesinde bir kimse olarak yaşayıp gitmiştir. Bunları anımsıyorum ama bizim durumumuz kesinlikle bunlara karşılaştırılamaz. Bunları düşünmem bile sanırım bunu kanıtlamaya yetecektir. Ancak az da olsa bir şekilsel benzerlik olduğu da yadsınamaz. Emil’e gelince! Onda bir korunma, bir (güçlendirilerek) fiziksel gelişme, nefis ya da sağlıklı duygu kazanma kaygısı var. Bu da belli bir yaşa dek sürüyor, sonrası Emil’in seçimine kalıyor. Emil bu seçimde özgür. 3803 kalıbı içinde olanlar böyle bir özgürlükten yoksun. 3803 kapsamındaki Emil, öteki Emil’in özgürlüğünü, kendi çocukları için bile düşleyemeyecektir. Düşlemeye kalkarsa, kendi düşlerinde bile bir başarısızlık sızısı duyacaktır.

Uykum iyice açıldı, vazgeçtim bunu düşünmekten.

 

10 Ağustos 1945 Cuma

 

Uyandırmayalım, uyusun! sözleri arasında gözlerimi açtım. Arkadaşlar ayakta. Yatınca bir süre uyuyamadığımı, evle ilgili sorunlarım olduğunu, eve gidince evdekilere yardımcı olamadığımı, gerçekte de kolları sıvayıp işe sarılmaktan kaçtığımı açıkladım. Arkadaşlar güldüler. Onlar sanki bana gülmüş gibi yaptılar ama aslında kendilerine güldüklerinin ayırdında bile değillerdi. Bunu ayıplamıyorum, onlar evlerinden ayrıldıklarında 13 bilemedin 14 yaşında idiler, bense 17. yaşımı bitirmek üzereydi. Benim şimdi yapmaya yanaşmadığımı söylediğim işleri onlar hiç yapmamıştı. Oysa ben o işleri yapıyordum. Atları, koşum hayvanlarını arabaya koşuyor, bir yere gidiyordum. Orak biçiyor, demet taşıyor, harman savuruyordum. Bunları yaptığımı herkes bildiği için şimdi yan çizmiş olmak onların gözünde işten kaytarmak olacaktır. Oysa arkadaşların henüz böyle bir başlangıcı olmadığından fazla bir etki bırakmayacaktır.

Büyük bir beklentimiz olmamakla birlikte gözlerimiz yeni bir durum gözler gibi. Kahvaltı ederken nöbeti öğrenci, bizi Eğitimbaşı Kemal Üstün’ün beklediğini söyledi. Kahvaltımızı çabuklaştırıp gittik. Kemal Üstün, önce biz bize kalmamızın bizim için daha rahatlatıcı olduğunu, sayısal azlıkların anlaşmalarda kolaylık sağladığı üstüne örnekler verdi. O konuşurken aklıma, halkın kullandığı bir söz geldi: “Nerde çokluk, ora da bokluk!” Ama Kemal Üstün başka açılardan bakarak arkadaşların sıkıntılarını anladığını, iki kez kendi illerine gidip gelmelerinin vereceği bıkkınlığı bildiğini anlattıktan sonra bize muştuladı:

-Müfettiş Akil Mengü, bugün gelecek! Kemal Üstün müfettişlik yaptığı sürelerde çok zorluklar çektiğini, bu süreçte öğretmenlerle çok ılımlı olduğunu, o günleri hep aradığını, buna karşın Trabzon yöresinin engebeli yollarında yaka silktiğini anlattı. Sözünü değiştirerek Akil Mengü gelince, eski anılı sınıfımızda konuşmamızı isteyip istemediğimizi sordu. Bizim için bir engel yoktu, gene de:

-Seviniriz! dedik. İzin isteyip karşı tarafa geçtik. Gerçekten az sonra Akil Mengü geldi. Akil Mengü beni çok iyi anımsadı, Asım Kaveller öğretmeni sordu. Cumartesi günleri buluştuğumuzu söyleyince bana:

-Ne mutlu, öğretmeninle birliktesin! dedi. Sonra da gecikmeli de ola selâmlarımı ilet, onu buralara bekliyoruz! dedikten sonra “o zaten buralıdır, Çanakkale-Gelibolu” diye ekledi.

Akil Mengü, Milli Eğitim Memuru Salih Arı ile görüşüp görüşmediğimizi sordu. Bana baktığı için ben, salt onunla değil, ile gittiğimizi, Millî Eğitim Müdürü olmadığı için onunla görüşemediğimi onun yerine Bilecik Millî Eğitim Müdürü İlhan Görkey’le görüştüğümüzü anlattım. Akil Mengü güldü:

-Müfettişlik bir bakıma gezginci bir meslektir, ayaklarınız alışsın! deyince biz, bir ağızdan “biz müfettiş değiliz olmayacağız da!” deyince:

-İyi ya müfettişliğin ne olduğunu bileceksiniz. Gerçekten özenilecek bir iş değil, onun bir de görünmeyen tarafı vardır, orasını bilseniz adını bile anmazsınız! deyip güldü. Kadir Pekgöz duramadı:

- Siz neden yapıyorsunuz? Akil Mengü:

-Benim, sizin gibi öyle bir şansım olmadı, bilmeyerek takayı ele verdim, bir daha da kurtaramadım. Ben yaşlıyım, benim gençliğimde böyle bol okul yoktu, Trakya sevdalısıyım, bırakıp uzaklara gitmeyi göze alamadım!

Çantasından bir defter çıkardı. Bana bakarak seninle tanışıyoruz deyip adları okudu. Abdullah Erçetin, İnece, Kadir Pekgöz, Hamitabat, Hüseyin Orhan İmralı, Mehmet Başaran Ceylan Köy, dedikten sonra Akil Mengü, geçen yılki çalıştığımız yerleri sordu. Ben, Hasanoğlan’da kaldığımı söyledim. Yüzüme bakarak:

-Bu, senin için iyi bir olay mı? diye sordu. Ben de benim için çok iyi olduğunu, piyano çalışma olanağı bulduğumu anlattım. Akil Mengü Başaran’a bakınca, o da Antalya/Aksu’ya gittiğini, kısa bir süre kaldığı için çevreyi gezemediğini söyleyip soruyu geçiştirdi. Akil Mengü:

-Ben sizi çok tutmayacağım, Kırklareli ili içinde gidebileceğiniz 10 köyün adını bana verin, adını verdiğiniz köylere giderek, o köy okulları ile öğretmen durumunu anlatan bir rapor hazırlayın, ay sonunda sizinle buluşalım! deyip güldü.

İçimiz rahatladı. Biz buna benzer bir iş bölümü konuşmuştuk. Bunu bilerek mi yapmıştık? Akil Mengü, kendisini Lüleburgaz Milli Eğitim Memuru Salih Arı aracılığiyle her zaman bulabileceğimizi söyleyip ayrıldı. Oldukça sevindik. Bizim ta baştan yaptığımız bölüşme de buna benzerdi. Abdullah Erçetin Kırklareli ilinin Şeytanderesi kuzeyi, ben de güneyini diye konuşmuştuk. Kadir Pekgöz’le de bizim Üsküpdere’nin kuzeyi benim, güneyi de Kadir’in olacaktı. Mehmet Başaran’la Hüseyin Orhan da Lüleburgaz’a bağlı öteki köyleri paylaşacaktı. Ben hemen gideceğim köyleri sıraladım; Kızılcıkdere, Çeşmekolu, Bayramdere, Deveçatağı, Kavakdere, Erikleryurdu, Kumrular, Müsellim, Çavuşköyü, Karınca! Bu köyleri biliyorum. Müsellim, Alpullu yolumun üstünde oradan defalarca geçtim. Çavuşköyü, Ahmet Korkut öğretmenimin köyü, okul arkadaşım Hasan Korkut okuyor ama yazın köydedir. Kumrular köyüne de çok gittim. Küçük Ali lakaplı, babamın bir dostu var, bize sık sık gelir. Ali Amca oğlu Mehmet’i okutacağım dedi okuttu. Şimdilerde Hukuk Fakültesinde. Erikleryurdu, bizim pancar yolumuz oradan geçer, en az yüz kez gitmişimdir. Kavakdere de öyle, Kırklareli yolumuzun üstünde. Kızılcıkdere annemin köyü, annemin kardeşleri (iki teyzem) orada. Şu işe bak, yeğenim İsmet’i teftiş edeceğim. Karınca’da akrabam var ayrıca çocukluk arkadaşım Poyraz Ahmet orada damat. Deveçatağı benim köyüm gibi, birçok yaşıt arkadaşım var. Kobak Aziz, Moçuk Veli, Dağlı Ali. İlyas Ali (Ellez Ali).

Abdullah Erçetin, trenle gitmeye karar verdi. Tren, saat 23:00’te Kırklareli’ de oluyormuş, kalacak yeri varmış. Arkadaşlar, Abdullah’ı Lüleburgaz’dan uğurlamak istediler. Abdullah hazır olunca yola sıralandık. Nasıl bir durumsa ya geçen arabalar doluydu ya da bir başka terslik oldu, hangisine el ettikse durmadan geçtiler. Tepeye dek yürüdük. Tepeyi az aşınca ilk araba kendiliğinden durup iki yolcu alabileceğini söyledi. Arkasından gelen üçümüzü aldı. Yeni bir durum öğrendik. Okulun az önünden sonra bayır dikleştiğinden arabalar orada durmuyormuş. Lüleburgaz’da buluşunca bir süre buna güldük:

-Bir artık Kepirtepeli sayılmayız! Abdullah Erçetin bizden ayrıldığına üzülüyor. Kadir takıldı:

-Gitme bizimle kal! Bir süre bunu konuştuk:

-Kim kime, dumduma! Arayan soran mı olacak? Ya arayıp soran olursa? Açıklamıyorum ama ben bunu zaman zaman aklımdan geçiriyorum:

-Gitsem, kim bilecek?

-Ya bilirlerse!?

Bir faytona atlayıp Abdullah Erçetin’i istasyona götürdük. Lüleburgaz tren İstasyonu, ilk kurulduğu günden bu yana hiç değişiklik yapılmamış bir durumda. Eskidiği görülüyor ama her yer temiz. Bizim bildiğimiz Lalabel, Lalahan gibi uyduruk yapılmamış, çizgili, renkli tabletler öylece sağlam duruyor. Durakta kalabalık da yok. Buradan kaç kez geçmişsem 4, 5, bilemedin 10 insandan fazlasını görmedim. Geçen trenler de öyle, pencerelerde sıralanan insanlar yok.

Abdullah’ı uğurladık. Varsayımlar başladı. Abdullah Erçetin, Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu üç hemşeri idiler. Bu üç arkadaşın ikisi Arif Kalkan’la Yakup Tanrıkulu, nedense Abdullah’ı aralarına almıyorlardı. Şimdi Abdullah onlara Müfettiş olarak gidiyor, acaba nasıl karşılayacaklar? Arif Kalkan için kimse olumsuz bir söz söylemedi, Yakup askere gittiğinden sorun olmaz! dendi. Döküle döküle dörde indik, biz de ikişer ikişer ayrılacağız.

Lüleburgaz’a dönünce Halkevi Bahçesi’nde oturup bir süre çevremize baktık. Bu insanlar, buraya çıkıp oturmaktan bıkmıyor mu? Neden bıksınlar, başka gidecek yerleri olmayınca ne yapsınlar? Ben hemen bizim kahveyi anımsattım:

-Kahvede böyle bakınacak bir durum da yok, bildim bileli insanlar gelip aynı yere oturuyor, benzer konuşmaları konuşup dağılıyorlar. Kadir Pekgöz, kestirip attı:

-Köy Enstitüleri’nde çok var! Kepirtepe’ dekiler burası için can atarlar.

Geçen yıl Hasanoğlan’da sinemaya gitmek için kıvır kıvır kıvrananları düşündüm. Ya Cılavuz ya da Pazarören’de olanlar? Hasanoğlan’da, Hüsnü Yalçın, Ekrem Ula üçümüz birlikte kalıyorduk. Cumartesi günleri Ankara’ya inince Yıldız Dergisi alıp filmleri, film yıldızlarını izliyorduk. Ekrem Ula’nın Pazarören’deki sözlüsünün kardeşi Sabiha Epçim, Ekrem için sık sık bizim oraya gelince özlemle Yıldız Dergilerini karıştırıyordu. Belki bizler de bir yerlerde öyle olacağız! Kadir Pekgöz beni teselli etti:

-Abi, sen Hasanoğlan’da kalacaksın, o şimdiden belli! Anlamsız gibi gelmesine karşın içimden sevindim. Fazla oturmadan kalkıp faytonla Kepirtepe’ye döndük. Kepirtepe’de bir kaynaşma vardı, izinden dönenler olmuş, bağıra çağıra yoklamalar yapıldı. Biz bir kenardan yerimize geçip yattık. Arkadaşlar yatar yatmaz uyudu. Ya da ben öyle sanıyorum. Kıpırdamamak için bir süre yılan gibi yattım. Yılan gibi, diyorum, aslında yılanlar eğri büğrü görüntülüdür. Ancak yılanlar bir durumda dimdik dururmuş. Zehirli akrepler yılanların üstüne binince iğnesini batırıp zehirlermiş. Bu nedenle yılanlar akrepten korkarmış. Ne var ki akrep yılanın üstüne çıkınca yılan kıpırdamazsa okunu vurmazmış. Bunu duyumsayan yılan üstüne akrep bindiğini anlatınca dimdik bir sırık ya da sopa gibi üstünden akrep inene dek dururmuş. Ben de bir süre öyle kıpırdamadan durdum. İyi de oldu, belleğimden bir şey geçmemiş oldu, uyumuşum.

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ