Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

32 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Geziler, Coşkulu Karşılanmalar, Kaynaşmalar; Yer Yer Düşkırıklığı

 

13 Mayıs 1944 Cumartesi

 

Fuzuli, Yunus Emre, Fuat Köprülü' nün Divan Edebiyatı gibi değerli kitaplar vardı; Dora Abla sınır koymamıştı ama götürmeyi doğru bulduğum için paketledim. Halil Dere paketi büyük buldu; ikiye böldük. Birini o aldı. Arkadaşlar, kumanya sandıkları için takıldılar:

-Bizim paylarımızı da almışlar! diyenler gibi, bize ikram edecekler! diyenler oldu. Hemşerim Kadir çok meraklıdır; kuşkulanıp eliyle yoklayarak, olayı doğruladı:

-Yok be, ellerindeki kitap paketi! Kitap paketi sözü daha geniş bir yankı yaptı (!) fiskos yapanlar oldu.

Akıllarından geçenleri anladığım için paketleri açıp gösterdim. Kitaplıktan onların da almaların ı önerdim. Özellikle Yunus Emre ile Fuat Köprülü'nün kitaplarını başka yerde bulamayacaklarını ekledim. Hlil Dere önce sinirlendi:

-Neden gösteriyorsun? İsteyen arar bulur! Ayrılınca Halil Dere'ye anlattım; daha doğrusu anımsattım. Bir kaç ay önce konu olmuştu; bizim kitaplıktan kitap çalınıyordu. Bunu derste Sabahattin Öğretmene söyleyenler olmuştu. Biri bunu anımsayıp ortalığa dökebilir. Çıkacak söylentiden arınmak kolay olmaz:

-Paketle kitap götürdüğünü ben de görmüştüm! diyenler olunca aklanabilirsen aklan! Halil durdu kaldı; bir süre sonra:

-Vallahi bunu hiç aklıma getirmedim, sen çok ince düşüncelisin; haklısın! dedi. Paketleri aldı, trenden inmeden Büyük İstasyona, oradan da Kızılırmak Kıraathanesine geçip beni bekleyeceğini söyledi. Konser öncesi konuşmalar tümüyle bizim ders konuları olduğu için sıkıldığını bildiğimden diretmedim. Kurtuluş’ta topluca indik. Hava güzel, soğuk günlerdeki koşuşmalar yok. Öztekin Öğretmen, Konservatuvar binasının yapılışını anlattı:

-Şu şimdi Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün bile rahatça girip çıktığı binanın ilk günlerde içi-dışı çamur deryasıydı. Müdür İhsan Künçer, şimdi Bando Şefi olan Albay, elinde bir sopa çocukları çamursuz yerden yürütmek için dolaşıp duruyordu!deyip gülerken Abdullah Erçetin 'le bakışarak, içimizden :

-Çamuru Kepirtepe'de görmeliydin!Konservatuvara gelen bu cicili bicili giyinen çocuklar, orada bir gün bile durmazdı!

Faik Canselen Öğretmen bizi kapıda karşıladı, alt odalardan birine girdik. Girdiğimiz yerde piyan o yoktu. Bu, benim dikkatimi çekti. Çünkü tüm konser açıklamalarında Canselen Öğrtmen piyano başına geçer, konserde çalınacak eserlerden kısa da olsa melodiler tınılatırdı. Bu kez böyle bir duruma gerek olmadığı belliydi. Zaten konuşmaya başlar başlamaz bunu belirtti:

-Bugün tüm dinleyeceğimiz eserler bir kişinin denmese bile bir elden çıkmışçasına birbirine yakın, baba, oğullardan (üç kardeş) Johann Stauss'lardan. Kısa kısa ama etkileyici olduklarından radyolarda olduğu gibi konserlerde de çalınırlar. Struss, denince Mavi Tuna valsini anımsadım.

Faik Canselen Öğretmen, müziksever Viyana halkı, bir yandan büyük bestecileri Josef Haydn, Wolfgang Ameddeus Mozart; Ludwig van Beethoven, Franz Schubert gibi dehaların eserlerini dinlerken bir yandan da Hafif Müzik bestecilerine kucak açarak bu tür müziğin de merkezi olmuştur. Günümüzde Viyana Vals'leri diye bir söylem vardır. Oysa vals, ya ni 3/4 ölçüde müzik her ulusun müziğinde vardır. Vardır ama Viyana Vals'lerin de bu durum değişir. 19. yüz yıl başlarında Avrupa'da bir eğlence müziği başlamıştı. Bunu Fransız İhtilali ile başlayan halk canlanmasına da bağlayabiliriz. O zamana dek soyluların eğlencesi olan operalara halk rahatlıkla gidemiyor, gidemeyince de fazla ısınamıyordu. Ama halkın gözü açılmış, yaşamına eğlence renk katmıştı. İhtilalde olduğu gibi bunda da Paris öncülük etti. Fransızlara göre müziğe daha önem v ermiş olan Almanlar Paris' de önce kendi müziklerini götürüp daha önce Fransa'da moda olmuş İtalyan müziğini de kendi müzikleri ile harman ederek opera yerini tutacak ancak konuları daha halkça operetleri ürettiler. Viyana'da da bu tür denemeye başladı. Operet şarkıları halka daha yakın geldi. Sözlü şarkılar yerine sözsüzler yazıldı. Oyun havası olarak yazılan parçaların 3/4'lük dediğimiz valsler Viyana'da çok sevildi. İşte bu sevgi bestecileri vals türü bestelemeye yetti. Bunlar arasından biri, sonradan baba Strauss olarak anılacak bir besteci bu türün bayrağını eline aldı. Küçük denecek bir orkestra ile Viyana dışlarına taştı. Babasının izini izleyen oğul Strauss ise kısa zamanda ba basını gölgeleyecek bir başarı gösterdi. Öteki oğulların da bu yolda yürümesi, "Viyana deyince akla vals gelir, vals deyince de Strauss'lar!"deyimini üretti. İşte bugün Strauss ailesinin kısa ama etkileyici bestelerini dinleyeceğiz. Önce büyük oğulun bir operet üvertürü, arkasından baba Stauss'un bir marşını sonra sıra ile Viyana'yı ünlendiren dört besteciden seçme valsler dinleyeceğiz.

1, Johann Strauss (Baba) Radetky Marşı-  Opus:228
" "  Viyana Karnavalı Vals, Opus: 2
2. Johann Stauss (Oğul) Yarasa Opret Üvertürü, Opus:263
"  "  Güzel Mavi Tuna valsi, Opus:314
"  "  İmparator Valsi,  Opus:437
"  "  Viyana Ormanları Valsi, Opus:325
3. Eduard "  Bahn frei, Polka schnell, Opus:45
"  "  Ohne Bremse Polka.  Opus:238
4. Josef "  Dorfschwalben aus öster- Opus:164
"  "  Dynamiden Vals,  Opus:173

Görüldüğü gibi bir baba ile üç oğul bir konser programını kapatıyorlar. Bunların gerçekte besteleri, kısa, küçük olmakla birlikte halkın beğeneceği öğeleri içerdiğinden yüz yılı aşkın bir zamandır ayakta kaldılar. Baba Johnn Strauss 1804 doğumludur. Oğulların en küçüğü Edvard 1920 yılında öldüğüne göre Strauss ailesi 100 yıl varlığını sürdürmüş oluyor. Bilmiyoruz, aileden yeni gelenler de olabilir. Müzik sevenlerde böylesi soyca uzayıp gidenler de oluyor. Bach ailesinde bu iki yüz yıl sürmüştü. Çalınacak eserler için küçük sıfatını kullanmam, senfoni ya da konçertolar gibi uzun sürmediğini anlatmak içindi. Bunu sakın değersiz gibi anlamayın. Zaman zaman bestecilerin çatıştığını, zaman zaman da biri birine hayranlık duyduğunu bilirsiniz ya da bileceksiniz. Bakın, Alman besteci Johannes Brahms, özellikle Almanya da çok beğenilir, senfonileri Ludwik van Beethovenn'in deva mı değerinte tutulur. Özellikle onun Büyük Alman Requemi, keman, piyano eserleri el üstünde tutulur. İnsan olarak kişiliği ise bir efsanedir. Bakın bu büyük besteci Johan Strauss'ın (oğul) Mavi Tuna adlı valsi için ne demiş:

-Johann Stauss'un Mavi Tuna valsi için tüm bestelerimi feda ederim. Onu besteleseydim başka bir besteğe gerek duymazdım, onun şöhreti bana yeterdi!"

Faik Canselen Öğretmen:

-Kesin olmamakla birlikte bu son orkestra konserimiz olabilir. Konser olmayacak demiyorum, konuk sanatçılar geldikçe özel konserler verilir. Nitekim ünlü bir piyanistinbu yakınlarda geleceğini duyurdular. Umarım sizler dağılmadan onu da dinleriz. Bizim bir de geleneksel öğrenci konserimiz vardır. Araya bir engel girmezse haftaya onu izleyeceğiz. Konser solistliği yapacaklar ilk sınavlarını Konervatuvar ailesine verir. Biz de bu aileden sayılırız, o nedenle dinleyeceğiz!

Elimizde paket olduğu için Halil Dere ile az bekledik. Arkadaşlar hep gittiler. Ağırdan alıp salona çıkarken Süheyla Öğretmenle karşılaştım. Doğrusu, ilgileneceğini ummadığımdan, ağız ucuyla bir merhabaya hazırlanırken Süheyla Öğretmen öyle bir candan ilgi gösterdi ki şaşırdım. Kapıdan birlikte çıktık. Onların da çalışması varmış, bir şeyler anlattı. Nedense, kendisinde bir değişiklik görüp görmediğimi sordu. Arkasından da bu sıralar çok konuşur oldum!Bir yanıt veremedim. Bu sıra arkadan gelen iki öğrenci adını söyleyerek "Süheyla, bizi de bekle!beklemesini istediler. Duraksayınca kendisi açıkladı.

-Öğrncilik insanı çocuklaştırıyor, kendinden küçüklerle arkaş olunuyor!dedi. O arkasına dönünce biraz dikkatli bakınca saçlarını kısalttığını farkettim:

-Saçlarınızı kestirmişiniz, nasıl kıydınız, onlar sizi kraliçe yapmıştı!Deyince anımsadı; bize derse geldiği günlerin birinde öğrenciğini anlatırken arkadaşları arasında okulun Saç Kraliçesi seçildiğini söylemişti. "Ay onu da mı unutmadın? dedikten sonra yetişen kızın birini gösterdi. Kızın uzun gür saçları vardı, saçlarını da belik yapmıştı. Benim ceketim kemeri de belik örgüsüydü. O dikkatini çekti sanırım beni kıza göstererek.

-Bak birisi senin saçlarını çok sevmiş!deyip kızın beliğini tutarak ceketimin kemerimi gösterdi. Kız güzel yüzlü biriydi, biraz mahcup :

-Bu doğru olamaz, biz ilk kez karşılaşıyoruz! deyince Süheyla Öğretmen kıza sarıldı:

-Seni çok seviyorum, takıldım Muazzez'ciğim!diyerek kızın adını da açıkladı. Muazzez, yaş olarak da boy olarak da küçük ama kararlı tavırları vardı. Özellikle saçlarının örgülü olması öteki kızlara göre ayrı bir özellik taşıyordu. Belikleri de sık örgü olmasına karşın kalın, beline dek uzundu. Onlar kendi aralarında bir süre konuştular. Karşılıklı iyi günler dileşerek ayrıldık. Biz, Esentepe yönünden Anafartalara, onlar trenyolu tarafına yönelip bir aralığa girdiler. Konuşmaları katılmyan Halil Dere bana:

-Sen bana yalan söylüyorsun, bu kız senin öğretmenin değil, yakın bir akraban, öyle olmasa seninle böyle konuşmaz!dedi. Milli Eğiim Bakanlığına varana dek bunu tartıştık. Kitaplığa girince birileri vardı. Dora Abla yanıda duran kardeşi Bella'ya kitapları almasını, "Aldı-verdi!" defterine işaret etmesini söyledi. Öğrenciler için ayrı bir defter tutuluyormuş. Bella bir süre onu aradı. Defteri bulunca önce benimkileri aldı. "Bunlar da benim üstüme yazılı!" demeye meydan vermeden Halil Dere'nin adını sordu. Halil Dere'den önce ben:

-Arkdaş adını yabancılardn gizler, o nedenle kitapları benim adkıma yazdırdı!deyince Bella gülümseyerek:

-Yani o, kitap okumayı sevmiyor mu demek istiyorsun ? deyip Halil Dere'yi gülümseyerek süzdü. Halil Dere önce sinirlendi ama siniri çabuk geçti, üstelik kendisini suçladı. "Sen , o adını vermez!"deyince ben pekala:

-O herkes için geçerli değil, "Siz müstesna olabilirsiniz"diyebilirdim! gibisine tavır takınıp söylendi.

Kızılırmak Kıraathnesine döndük, Sinemacılar toplanmıştı. Greto Garbo varmış, Anna Karanina de nince, roman falan diyecek oldum; Halil biraz roman sevmezlerden; nazlanır gibi oldu. Aile Bahçesi 'indeki köftecimize gittik. Ben, filmin olayını biraz anlattım. Nihat Greto Garbo'nun bakışlarını kendine göre taklit etti. Kamil Yıldırım da filmde göreceğimiz Kont Wronsky'nin pozlarını takındı. BHalil Dere'i kandırmaya bunlar yetti, arkadaşlara katılıp Ankara Sinemasına gittik. Konuyu bildiğimi söylememe karşın. Film bana yabancı geldi, anımsadığım kişilerin çoğu yok. Zaten Rus adlarını bir türlü aklımda tutamıyorum. Daha doğrusu doğru okuyamadığımdan belleğimde kalmıyor. Anna Karanina neredeyse Türkçe. Sevgilisi de romanda çok geçtiği için ancak onu anım sadım Kont Wronsky. Kont Wronsky olan kişi artist Friedric March'mış. Benim Kont Wronsky'me göre biraz zayıf geldi. O romanı ben çok dikkatli okumuştum. Anna Karanina daha yumuşak yüzlüydü. Romnda başka güzel yüzlü bayanlar da vardı. Bir süre onları bekledim. Tren sahneleri de kısa kesildi. Hele Kont Wronsky'nın ilk sevgilisi ki, romanda önemli yer tutar, film de kısacık geçildi. Ben , film gösterilince romanda olanları anımsamaya çalışırken Anna Karanina istasyonda göründü. O dörünür görünmez de ötesine bakmak bile istemedim. Gene de gittiğime pişman olmadım. Ancak okuduğum romanları, anımsadımı sandığım ölçüde anımsayamadığımı anladım. Anna'nın kardeşi vardı, kocası çocukları vardı. Wronsky'nin eski nişanlısıyla ilişki kurmuştu. Kocasının tarafında onunla ilgilenenler, ayrılmalarını isteyenler vardı.

Yola çıkınca bunları düşündüm. Konservatuvar kapısına dayanınca ise önce Muazzez'i görür gibi olum. soyadı soylenmişti, tam anımsayamadım ama ya Önaldı ya da İnal. Bizim okulda bu iki soyadı olduğunda dil alışkanlığı beni yanıltabilir; Önal, Mustafa Saatçı'nın SS'si. öteki Ahmet İnal, Arkadaşımız Ali Önol, Bunlar; ağız alışkanlığı, işin bir de kulak algılaması var; Muazzez önal y da Ünol. Kulaklarıma ısınmadı. Derken Ahmet Ünal'ı anımsadım, Muazzez Ünal, Muazzez Ünal!İçimde bir sıcaklık duyumsadım, Buldum sanırım!

Bu günkü konserin dinleyicisi çok. Yerimiz dolmuş. Zaten kınalı saçlı da yok. Mahmut Ragıp Öğretmenin yanında biri var, onu tanıdım, Faik Canselen Öğretmenin arkadaşı, geçmiş yıllarda orkestrada çalışmış. Bana bir kitap vermişti. Besteci Kemal İlerici. Halil'le arka arkaya oturduk, o önde ben arkada. Halil iyi düşündü:

-Ben sana sormadan duramam, arkama dönmek olmaz, yer değiştirelim dedi, öyle yaptık. Az sonra alkışlar başladı. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile yanındakiler yerlerini aldı. Orkestra şefi bu kez az öne geçip konuştu. Prof. şef. Ernest Praetorius'un Alman olduğunu biliyorduk ama o, nedense Fransızca konuştu. Kemancılardan biri Türkçe olarak:

-Çok yaygın olarak tanınan, çok sevilen bir besteci ailenin eserlerinden oluşan bir program sunuyoruz. . Bu tür programlar Batı ülkelerinde gelenekleşmiştir. Biz de bu yıldan başlayarak bu geleneğe katılacağız! dediğini tekrarladı. Parçalar kısa olduğundan her parça sonu uzun uzun alkışlandı. Böylece bu konser yarı yarıya alkış konseri oldu. Özellikle Mavi Tuna çok alkışlandı. Sanırım o nedenle son parça bittiğinde alkışlar sürerken (Kalkanlar bile olmuştu)Mavi Tuna tekrarlandı. Oturduğumuz yerden Cumhurbaşkanı görünüyordu, alkışlara o da katıldı. Duyulmadı ama sanırım ayağa kalkınca bile alkışladı. Faik Canselen Öğretmenin anlattığı Johannes Brahms hikayesine inandım. Mavi Tuna gerçekten güzel. Ben yıllardır akordiyonla çalıyoru ama, orkestranın çalışı başka oluyor.

Konser sonunda bir süre bekledik, konservatuvar öğrencilerinden konsere katılan çoktu ama bizimkiler yoktu. kendimize bir yeni söylem seçtik; "Bizimkiler (Kınalı Saçlı)! Halil Dere sonunda bir itirafta bulundu:

-Vallahi azizim, sen beni sonunda bu kıza bağlayacaksın!

Geç çıktık, çıktığımızda ortalıkta kimseler yoktu. içimizden iyi şeyler geçmemişti ama karşılıklı konuşmalarda bunlardan söz etmedik. Salt ben, sanki elindeymiş gibi stajta onun da burada kalmasını önerdim. Kesinlikle karşı koydu; kalırsa Tarım işlerine bakan İzzet Palamur'la çalışacakmış; "Adamı zerrece sevmiyorum!"deyip sözü kapattı. Hava güzeldi, İstasyonda dolaşmak istedik. Gelen giden trenleri bekleyenler vardı. Hep gelip gidiyoruz ama durup böylesi dolaşmamıştık. Meğer bizim bindiğimiz Kırıkkale istasyonun kıyıcığında duruyormuş. İstasyonun en canlı yeri İstanbul tarafıymış. Ankara'da hiç görmediğimiz bir insan seli içinde kaldıkAçık saçık insanlar, yüksek sesli konuşmalar, karşılıklı takışmalar. Rengarenk giyinmiş bayanlar. Çoğu da tanışıkçasına bakışıp gülüşüyor. Yaban yaban onlara bakarken azkalsın treni kaçırıyorduk.

Gündüz gözüyle Hasanoğlan'a dönmek de güzelleşti, çevrede olanı biteni görüyoruz.

Gündüz dinlediklerimden Mavi Tuna valsini akordionla çalıyordum. Konserde dinliğim bana farklı gibi geldi, salona girer girmez ona baktım. Viyana Valsleri adlı bir kırmızı kaplı üstünde dansedenleri gösteren bir kitap vardı, arayıp onu buldum. Kocaman bir süslü yazıyla VİYANA VALSLERİ yazıyor ama altında Johann Strauss (Sohn) varmış dikkat etmemişim. Baktım, Mavi Tuna, İmparator, Viyana Ormanları, Viyana Kanı vb. var. Piyano için hazırlanmış ama ilk bakışta pek sevinemedim. Çünkü notalar çok değişik, süslü yazılmış.

Yemekte arkadaşlardan bugünkü konser hatta gelecekteki konserlerden söz beklerken onlar yarın konuşacak Malatya/Akçadağ Köy Ensitüsü Müdürü Şerif Tekben'i görmüşler, neler söyleyeceğini kestirmeye çalışıyorlar. Birden tepki gösterdim:

-Burya konuşmya gelen kişi söyleyeceklerini beynine yerleştirmiştir, yarın onları getirip önümüze koyacaktır. Onları o zaman düşünürüz. Oysa bugün gördüklerimizi, taze taze konuşup yanılgılarımızı düzeltirsek yanlışlar beyine yerleşmeden defolup gider!Bu kez de çok ince düşündüğüm dile dolan dı. Aldırmadım. İçimden de:

-Siz bugün sözde konser dinlediniz ama aklınızda ne kaldı? Hiç değilse ben, oğul Strauss'un kitaplığımızda kitabıı olduğunu öğrendim. Yarın konuşak kişinin de söyleyeceklerinden sizden daha sağlıklı ilgi alacğım!Karşılıklı gülüştük. Ama neye? Bunu şimdiden bilmek olası değil.

Yarın Faik Canselen Öğretmen gelmeyecek, içim rahat, Hanon etütlerine yarın başlayacağım! demeye kalmadı öğrenci Başkanımız Hüseyin Atmaca, Piyano bakımcı Öğretmeniniz geldi, seni akşamdan görmek istedi!muştusunu verdi. Mithat Kurfalı Öğretmen, hemen gittim. Sabah kahvaltısından sonra hazır olmamı söyledi. Mithat Kurfalı Öğretmeni bekliyordum ama bügün değil. O bugünü istediğine göre benim isteğimin bir önemi yok. Bu arada bir muştuda bulundu. Konervatuvarı yeni bitiren biri gelip bize bir resital verecekmiş. İşte buna sevindim. Piyano ların ikisi de biraz gevşemişti. Dönünce arkadaşlara haberi verdim , onlar da sevindi. Bu kez de onlar kemancı getirtmeyi düşlediler. Mithat Kurfalı Öğretmene bunu söyleyip sağlatacağıma söz verdim. (Öztekin Öğretmen aracı olacak ama, burası söylemedim)

Yemekten neşeli kalktık.

Kepirli arkadaşlar kitaplıkta toplanmış, eski konuşuklarını tekrarlıyorlar. Şimdi tek yeni konu Kepirtepe Köy Enstitüsü'ne staja kim gidecek? Şaka olsun diye ben:

-Kepirden buraya gelmeyi sorsanız kesinlikle Sami seçilirdi, ama burası için bir şey diyemem!Böyle dedim ama, arkadaşlara pek dikkat etmemiştim, Sami aralarında yokmuş. Arkadaşlar, arkasından konuşma Sami bir haftadır hasta! denince, özür diledim! Ancak niçin öyle dediğimi bilen arkadaşlar gülmeden de edemediler. Yusuf Asıl:

-Bu yıl Mustafa Saatçı gitse SS öğrenci olduğu için evlenemez Sami giderse kesinlile evlenir!dedi. Sami olmadığı için sözü kestirdiler. Ancak fısıldaşmalar oldu. Sami Akıncı'nın gitmesi olayı geçen yıl oynanan Akın Piyesiyle ilgiliymiş. İstemi Han'ın kızı Suna, Demir Han'la (Sami Akıncı) nişanlıydı. (Rol gereği)Suna bu yıl okulu bitiriyor. Varsayımlar bunun üstüne sürülmüş. Suna deyince aklıma bizim köydeki Şehri Kadın geldi. Halil arkadaşla gittiğimizde onunla konuşmuş Halil'in rahatsızlığı için)arkasından ablamlara:

-O delikanlı sırılsıklam aşık!demişmiş! (Ben sonra öğrendim. )Bu olayı kimse bilmiyor ama ben gene de sözü uzatmamak için, Sami gitmezse yerine gidecek biri var, o da Suna'ya aşıktı! deyince olayı unutanlar kim? diye sordular. Halil Basutçu yanımda, elini omuzuma koymuş olturuyordu, onu söyleyemezdim. Mehmet Başaran'ı gösterdim. (Mehmet Başaran, Akın piyesinde Bumin Han rolündeydi. ) Mehmet Başaran celallenerek, bunu bir sataşma saymaya kalktı. Sordum:

-Sen piyeste vardın, arkadaşının biri Demir biri de Bayan'dı üçünüz de Suna'ya aşıktınız. İstemi Han üçünüz için de ok attırdı. Suna Demir'in okunu saklattı, böylece Demir hile ile İstemi Han'ın damat adayı oldu. Demek alın yazısı hileli ok atışlarla değişiyormuş. Ben bunu demek istedim. Herkes sustu; sanırım olayı unutanlar da anımsadılar. Bu kez de Hüseyin Orhan (Burada aynı bölümde olunca Mehmet Başaran'la sıkı arkadaş oldular. )gülerek:

-Suna'yı değil bütün Hun İmparatorluğunu verseniz arkadaşım oraya gitmez. Çünkü oraya gidince ilk karşılaşacağı Besim İyitanır Öğretmen olacak!Buna da şaştı; çünkü; Besim İyitanır Öğretmen, hepimizin bildiği gibi, çalışanı seven, çalışmayanları das defterden silen bir öğretmen. Mehmet Başaran'ın tarım derslerinden kaytardığını unutmamıştır. Bunu, Aynı bölümde oldukları için sanırım Orhan'la zaman zaman konuşmuşlar. Arkadaşlar da Besim Öğretmenin mert tavırlı bir öğtmen olduğunu öyleyince Mehmet Başaran'ın tavrı değişti. Değişti ama bu kez de ben bırakmadım, hemen yeni bir öneri öne sürdüm. :

-Sanatbaşı Mustafa Güneri Öğretmen'den bir yapıcılık belgesi alalım, arkadaş Yapıcılık stajı için gitsin! (Mehmet Başaran da Sami Akıncı gibi tüm iş derslerinden kaytarıyordu.) Bunu anımsattığımı bildiğinden boynunu büküp oturdu.

Konuşmalara hiç katılmayan Salih Baydemir:

-Siz Kepirtepeyi hiç düşünmeyin oraya ben arkdaşım Harun Özçelik'i göndereceğim! deyince herkes gülümsedi. Harun Özçelik de teşekkür etti. Harun Özçelik'in Hemşire Ayşe Ablanın kızıyla sözü ediliyordu ama Harun Özçelik çok kırılgan , kimsenin tavuğuna kişt demeyen bir arkadaş olduğu için olayın üstünde durulmuyordu.

Şakalar, varsayımlar derken gerçek ibr olay bu gece biraz daha açıklığa kavuştu. Gerçi konuşmamızın staj yerleri henüz açıklanmadığın bir gerçek tarafı yoktu. Stajta çalışacağı yeri belli olan bir ben vardım. Tüm bu konuşmalar şakalaşma sınırları içinde dönüyordu. Ne var ki, geçmişten gelen bazı acıların izleri ( Belli Belirsiz de olsa) sürdüğü anlaşılmışı. Benim Mehmet Başaran'a sataşmamın altında bu vardı. Eğitimbaşı Enver Kartekin'in Kepirtepe'deyken ikide bir bana Demoklesin Kılıcı olayını anımsatması, üstelik Samsun/Ladik Köy DEnstitüsü Müdürü olarak bizimle konuşmaya geldiğinde de (Bu kez şaka olarak) anımsattığı Demoklesin Kılıcı olayı hakkımda okum müdürlüğüne yazılmış bir imzasız mektup yüzündendi. O mektubu yazanın Mehmet Başaran olduğu inancım hiç bir zaman değişmedi. O zamanki okul Müdürümüzün konuşmsından onun da Başaran'dan kuşkulandığı izlenimini almıştım. Müdür Bey:

- Olayı kanıtlamaya kalkışmak "Şuyu vukuundan beter!" bir durum olacak, biz seni tanıyoruz! deyip rahatlatmıştı. Olay özet olarak, benim günlük not yazdığım, öğretmenlere ad taktığım, ken dimden küçük öğrencileri dövdüğüm, okulun aleyhinde konuştuğum, okul dışında kimselerle mektuplaştım, sık sık izinsiz hem kendi köyüme hem de Yeni Bedir köyüne kaçtığım, oradan yiyecek getirip arkadaşları özendirdiğim üstüne bir takım olabilecek olayları olmuş gibi yansıtmıştı. Müdür Bey olayı incelemek üzere Fikret Madaralı Öğretmeni görevlendirdi. Kendisi de notlarımdan bir bölüm almıştı. Fikret Madaralı Öğretmen yalnız dışardan kiminle mektuplaştığımı sordu. İzmir/Kızılçullu Köy Enstitüsü öğrencilerinden benim numaramı taşıyan arkadaşı söylemiştim. Öğretmen arkadaştan gelen bir mektup istedi, mektubu okuduktan iki gün sonra geri verdi, bir de "Aferin!"dedi. Mektupla birlikte Müdür Beyin aldığı yazıları da verdi. Zamanım olursa ötekileri de okurum, merak etme!demişti. Onlar iki yıl sonra ayrıldılar. Enver Kartekin dosyamda imzasız mekubu görmüş, bunu bana karşı bir silah olarak kullanmaktan çok, "Kullanabilirim!" havası içinde sözünü etti durdu. Önce bir süre kaygılandım. Sonra bir çok olay benden yana gelişti. İşte bu olaydan kala kala içimde bir bu kuşku kaldı:

-Bu yazıyı yazan kimdi? Bu akşamki sataşmam da bunun bir uzantısı.

Yatınca da bir süre bunu düşündüm. Şimdi bir anı olarak andığım bu olay beni okuldan uzaklaştırma nedeni olabilirdi. Gerçekten arkadaşlar öğretmenlere, özelliklere de kızlara incitici yakıştırmalar yapıyordu. Bunların pek azını ara ara yazdığm da olmuştu. Ali Güleren arkadaşımız sanırım böyle bir iftira üzünden gitti. Gitmeseydi şimdi köyünde bir yıllık öğretmen olacak

ya da yanıbaşımızda eskiden olduğu gibi şakalacaktı.

 

14 Mayıs 1944 Pazar

 

Mithat Kurfalı Öğretmenle çalışıcağım. Bir bakıma mutluyum. Kepirtepe'yi, oradaki piyanonun durumunu düşündüm. Yıllarca önce kullanılmış. Kpakları falan çok süslü, oymalı olduğuna göre iyi bir marka olmalı. Sonra Karaağaç'taki binaya gelmiş. Binanın yapılışını 1910 yıllarına dek geriye götürenler var. Hastane olmuş, askeri okul olmuş, Kız okulu olmuş, Eğitmen kursu, arksından da Trakya Köy Öğretmen Okulu yapılmış. Bu değişik işlevlere katıla nlar arası nda piyano heveslisi varsa onu kullanmıştır. 1938 yılında biz dokunamadık. Çünkü tuşları çürük dişler gibi sallanıyordu. Zaten bir kaç ay içinde ayrı düştük, piyanolar (İki piyano) Sinanlı Köyünde depoya (Bir ahırdan bozma mekân) atıldı. Çok istememize karşın 4 yıl orada kaldılar. Okulun, güçlü-sağlıklı öğrencilerinden biri olduğum için depodan eşya getirileceği zaman ben önde çağırılıyordum (Beş kez gittim) Her gittiğimde okşayıp, bir gün çalmak için o mutlu günün gelmesini diliyordum. 5. yılın başında Müzik öğretmeni geldi. Öğretmen piyano çalmıyordu, o da benim gibi akoriyon çalıyordu ama Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümüne hazırlanmak için piyanoya ısınmak istiyordu. Uzunca bir diretişten sonra depodaki piyanonun birini sonunda okula getirdik. Ancak piyano dökülmüş durumdaydı. Lüleburgaz'da piyano ile ilgilenmiş kimse bulamadık. Kırklareli Ortaokul Müzik öğretmeni Selahattin Yücesoy'un piyano çaldığını biliyordum. Kırklareli Devlet Hastanesi Yöneticisi olan Hasan Büyükeren Amcamla birlikte Klarnet-Piyano ikilisi olarak çaldıklarını görmüştüm. Öğretmene durumu anlatınca, öğretmen ya kendisi gitti ya da başka bir yolla Selahattin Yücesoy'u bizim okula getirtti. Selahattin Yücesoy tanıdığı bir bando çavuşundan da yararlanarak kısa zamanda bizim piyanoyu çalışır duruma getirdi. Bizim öğretmen Asım Kaveller'in çocuklar gibi sevinerek, Selahattin Yücesoy'un boynuna "Yaşa, varol Selahattin Abi!" diyerek sarıldığı gözlerimin önünden hiç gitmiyor. Öyle ki, bu sevinç gösterisi beni de umutlandırmıştı. Ondan sonraki günler de, Asım Öğretmenin ayrıldığı mayıs ayına dek onun gözetiminde ondan sonraki aylarda da tüm üyle özgür kalarak o eski piyanodan yararlanmıştım. Böylece 4 yıl özlemini çektiğim piyano beni, buradaki piyanolara kavuşma yolunu açmıştı. Bunları aklımdan geçirerek salona gittim. Bercstein beni bekliylormuş, hemen açıp, Hanan'dan ilk etüde başladım. Arkamdan bir ses "Orası nı tekrarla!" dedi. Baktım Mithat Kurfalı Öğretmenin dediği yeri ağır ağır tekrarladım. Benim bile ayırd edeceğim ses düşüklüğü var. Mithat Kurfalı Öğretmen gülerek piyanou gösterdi:

-Bunlar öyledir işte, beni görünce gevşeyiverirler. Kendilerini gerdiğim için öfkelir, öc almak için vörümnce hemen gevşerler!" diyerek piyanoyu okşadı:

-Şaka ediyoruz değil mi? diye de sordu. Bu ikinci yrdımım olduğundan yapılacak işlere hemen başladım. Mithat Öğretmen de soyunup çalışma giysilerini giydi. Arkadaşlardan gelenler oldu. Onlara giysilerini göstererek:

-Piyanolar böyle görünce daha sevimli buluyor. Çünkü onları piyanistler gibi insafsızca dövmüyorum. Beni bu kılığımla daha dost sayıyorlar.

Arkdaşlara daha önce söylenmişti, akort sürecinde salonda keman çalışmak yok. Bunu bildikleri için gelenler döndü gitti.

Salondaki piyano çabuk bitti. Alt odadaki piyanoyu açmıştık. Olaydan habersiz olan Halil Dere geldi. Benim orda görevli oluğumu düşünmediğinden doğrudan bana:

-Hadi gelmiyor musun? diye sordu. Halil'e:

-Bu hafta gelemiyorum! deyince Mithat Öğretmen elinde anahtar bükmeyi bırakıp bna döndü:

-Daha önce verilmiş bir sözün varsa git!şimilik göreceğini gördün. Gelecek sefere daha çok yardımcı olursun , lütfen!deyince gerçek nedeni saklayıp Malatya/Akçadağ Köy Enstitü Şerif Tek ben'in yapacağı konuşmayı öne sürerek teşekkür edip ayrıldım. Oysa arkadaş beni banyo için çağırmıştı. Biraz pişmanlık duya duya köy yoluna çıktık. Konu dünkü olaylara dökülünce pişmnlık falan kalmadı. Banyomuzu yapıp geri dönünce bu kez utanma duygusuna kapıldım. Mithat Kurfalı Öğretmen toplantının saatini öğrenirse!Korka korka Güzel Sanatlar salonuna gittim. Kimseye birşey soramadım.

Yemekte arkadaşlarbeni kutladılar:

-Piyanoların yenilendi!oldukça boynum bükük takılmaları dinledim. Meğer okulun kamyonu A nkara'ya gidiyormuş, Hüseyin Atmaca haber vermiş, Mithat Kurfalı Öğretmen şoförün yanına atlayıp gitmiş. Bunu duyunca içim rahatladı. Hemen salona koştum. İkisi de dolu. 2. sı nıflar pazr günleri aksatmadan bir süre geliyor. Mehmet Zeybek yukarki piyanodaydı; az sonra bıraktı. Hanonu açtım, bir süre tekrarladım. Toplantı saaati gelince istemeyerek bıraktım.

Toplantı salonu dolmuştu. Halil Dereher zaman yer ayırıyordu, bu kez o da geç kalmış. Çaresiz konuşmacının, bir bakıma okul yöneticilerinin burnu dibine oturdum. Konuşmacıyı dikkatle dinlemek istiyorum ama yanındakilerin yüzlerine sürekli bakmak istemiyorum. Sözde din lermiş gibi bakıyorlarsa da hiç sanmıyorum, kafalarının içinde başka düşünceler, belki de bir takim hinlikler geçiyordur. Şimdiye dek yapılan konuşmalarda sürekli bulunan Eğitimbaşı (Eski müdür) Hürrem Arman , dinlemek şöyle dursun sürekli öksürdü, sesli olarak bağazını temizledi; mendilini çıkarıp çıkarıp silindi. Giden eski Eğitimbaşı Tahsin Türkbay da öyleydi. Hele onun öksürmesi dayanılır gibi değildi; önce uzun uzun bir gırtlak sesi çıkarır arkasından silah sesine ben xeyen bir patlama olur sonra da basamak basamak iner gibi ses kesilirdi. Bunları aklımdan geçirirken Müdür Rauf İnan önde, geldiler. Neyse , Eğitimbaşı Hürrem Arman bizim tarafa arkası dönük oturdu. Tam karşıma yüzünü tanıdığım ama adını bilmediğim biri geçti. Müdür Rauf İnan oldukça tepeden bakarak bizleri selamladı, sonra da gelenlere dönerek bize tanıttı;

-Malatya/Akçadağ, eski adı Arga olan şirin ilçemizin Köy Enstitüsü Müdürü Şerif Tekben, Benim söylememe gerek yok, içimizde en müteşebbis, en başarılı arkaşımız, sizlere başarılarının bir bolümünü anlatacak. Tamamını da ancak sizler gittikçe göreceksiniz!Müdür Rauf İnan, konuşmasını sürdürecekmiş gibi süzü bizlere dönük bakarken besbelli bir anlaşmazlık oldu ; Konuşmacı Müdür Şerif Tekben, hareketlenip kalkarak Rauf İnan'a teşekkür ettikten sonra:

-Köy Enstitülerini , doğruluk, dürüstlük, başarılı, başarmaya inançlı, hoşgörülü, alçak gönüllü insan yetiştirme ilkelerine dayanan kuruluşlar olarak Türk Halkının önüne çıkardık. Onların buna büyük gereksinimleri vardı. Büyük Önder Atatürk'ün güç verici buyruklarını yerine getirmeye kendini adamış İlköğretim Genel Müdürümüz İsmail Hakkı Tonguç'un güvenini kazanıp sonsuzza dek sürdürmek için ant içmiş bir insan olarak yaptıklarımız övünüp oyalanmak yerine yapacaklarımııızı tartışarak kaşılıklı güveni, bölünmez gönül birliğini kurmuş olmamız. bizi , özlenen başarıya ulaştıracak, Atatürk'ün çizdiği uygar ülkeler arasındaki yerimize oturtacaktır.

Şerif Tekben böyle dedikten sonra Malatya/Akçadağ Köy Entitüsünün kurucusu olmadığını, başlanmış bir iş devraldığını anlattı. Sonra da kendi çalışma anlayışını, nerelerde okuduğunu, nerelerde çalıştığını, kimi kişisel özelliklderini nlttıktan sonra Malatya, Malatya çevresinin iklim koşullarını, Enstitüye öğrenci alınan illeri birer birer anlattı. Elazığ, Tunceli, Urfa, Mardin illerinin iklimleri gibi insanlarının da farklı geleneklerinden, alışkanlıklarından söz etti. İlk yıllar ömenlice bir dil sorunuyla karşılaştıklarını, ancak bunu sonraki yıllarda aşıldığını, dil sorununun aşılmasında yararlı olacağını düşündükleri için dergi çıkarma girişimlerini anlattı.

Ayrı bölgelerden gelen öğrencilrrin kaynaşması konusunda soru soran oldu. Soran arkadaş il söylemedi ama bir başka arkadaş ekledi Tunceli (!)

Müdür Tekben bu kez, bölgedeki beş ilden en yoğun öğrencinin Malatyalı olduğunu, bu ilin yüz ölçümünü 20. 000 mk. Nüfusunun 600. ooo dolaylarında olduğumu, 7 ilçesi bulunduğunu, öteki illerden farklı, çevreye kara-demir yollarıyla bağlı olması nedeniyle daha canlı olduğunu, fabrikalar bulunduğunu söyledi. (Bunları biraz çabukça kağıttan okudu)Tunceli için de özel olarak bir şey söylemedi. Bunun yerine Malatya tarihini anlattı. "Malatya yöresi 1. Dünya Savaşı sonrası düşman eline düşmemiş şanslı bölgelerimizden biridir. 1. Dünya savaşında verdiği şehit sayısı 214 olarak saptanmıştır. Biz Köy Enstitüsü olarak Cumhuriyet Döneminde doğduğumuz için Eskilere Osmanlı dönemlerindeki olaylar için derinliğine inceleme yapmıyoruz. Buna ne zamanımız var ne de olanaklarımız. Bunları burlarda sizler yaparsanız bizler de öğrenme mutluğuna ereriz!"Bu söze başta Eğitimbaşı Hürrrem Arman olmak üzere ötekiler de güldü. Müdüfr Şerif Tekben bundn sonra Malatya ilçelerini, köy sayılarını verdi. Yörenin dağlık bölümlerindeki köylere bağlı mezra olayını anlattı. "Bu yüzden ben size, bölgemizde okulsuz köy kalamayacak diye bir muştuda bulunamayacağım! dedi.

Malatya ilceleri; Arakkir, Adıyaman, Akçadağ, Darende, Doğanşehir, Hekimhan, Kâhta olarak sıraladıktan sonra illerin okullu-okulsuz köylerini verdi.

 

İl.   Okullu Köyler  Okulsuz Köyler  Köy Sayısı 
Malatya   265        598                     863
Mardin    102        610                     712
Urfa         71         307                     378
Tunceli    41       1618                   1659
Elazığ    37          723                     760

 

Bundan sonra da okulun öğrenci sayısını 400, bunların 170'ini bu yıl köylere göndereceklerini, dlecek yıllar daha çok öğrenci alarak arayı kapatmaya çalışacaklarını söyleyip sözlerine son verirken, giriştikleri işleri yürütecek gönüllü öğretmenlere çok geresinim duyduklarını o nedenle sizleri özlemle, dörtgözle bekliyoruz diyerek konuşmasını kesti.

Yöneticiler teşekkür etti. Tüm arkadaşlar alkışladı, hepimiz gönüllüyüz, yakında geliyoruz! diyenler oldu. Yöneticiler çıkınca bir grup kalan birinin çevresine toplandı. Arada kalıp konuşan kişi Trabzon/Beşikdüzü Köy Enstitüsü Müdürü Osman Ülkümen'miş. Çevresindekiler de Çifteler kökenli arkadaşlar. Osman Ülkümen, geçen yıl Trabzon/ Beşikdüü Köy Enstitüsün müdürü olmuş, şimdi de Eskişehir/Çifteler Köy Enstitüsüne geliyormuş. Çok başarılıymış. İsmail Hakkı Tonguç onu çok tutuyormuş. Şaşırdım, arkadaşların böyle, " Birisi bir başkasını tutuyor, deyip deli gibi onun başına üşüşmesi aklımı karıştırdı. "Ne demek birinin başka birini tutması? "Birinin başka birini tutmasını, kendi öğrencilik sürecimde gördüm. Okula ilk girdiğimizden birkaç gün sonra okul müdürüz, arkadaşımız Sami Akıncı'yı aratmıştı. Sami Akıncı, aranıp bulundu çağrılan yere gitti. Hiç birimiz bunu o zaman önemsemedik. Kültür Dersleri gibi İş Atölyeleri de düzenlerini kurmuştu. Günler geçtikçe okulun düzenine uyup işe koyulduk. İlk yıl haftanın birinde marangozluk, ötekinde Yapıcılık atölyesinde çalışıyorduk. Birgün, iki grup bir arada toplandı. Çalıştıran öğretmen sınıfın tamam olup olmadığını sordu. Sami Akıncı eksikti. Durumu Sami'nin yakın arkadaşları biliyormuş öğretmene:

-Sami Müdür odasında çalışıyor!dediler. Olayı bencileyin ilk duyanlar şaşırdı. Öğretmenin tepkisini bekledik. Öğretmen, bir arkadaşımızı Sami Akıncı'yı çağırmak için gönderdi; gönderdiği arkadaşa da Sami Akıncı'nın bilmesi için açıklama yaptı:

-Çok önemli bir fabrikayı gezeceğiz, (Alpullu Şeker Fabrikası) tek olarak sonra görmesi olanaksız!Sami çıktı geldi, fabrikayı bizimle gezdi. Çok dikkat çekici bir olaydı, fısıltılarla durumu öğrendik. Sami Akıncı Müdür odasında çalışıyormuş! Köy Öğretmen okullarına, ilkokulu bitirmiş ya da bitirmemiş (4. 5. sınıflara) köy çocukları alınacaktı. Nedense kimi yerlerde bu kurala uyulmamış; köy-kent demeden ortaokullarda okumayı sürdüren, sınıfta kalıp ayrılan, ikinci, hatta 3. yılına başlayanları bile almışlar (Okula girdiğimiz ilk günlerde çekilen ekli fotoğraf bunun kanıtıdır) Sami Akıncı da bunlardan biri. Üstelik bir tartı kayıt işinde de bir süreçalışmış. Bize göre cdeneyimli olduğundan okulun belli birimlerine yardımcı oluyormuş. Okul Müdürü bunu öğrenince Sami Akıncı'yı ilk yıl İş Atölyelerinde çalışmasına gerek görmedi. 2. yıl da okul kooperatifi adı altında bir odaya oturtup, kalem, defter, silgi türü öğrenci gereksinimlerini sattırdı. Böylece öğldeden sonra bizler atölyelerde 4 saat çalışırken Sami Akıncı, Sa bahlarfı gördüğümüz kültür derslerini çalıştı, ödevlerini tamamlayarak ders öğretmenlerinin dikketlerini üstünde topladı. Zaman zaman çalışkanlığı ile övgü kazandı, örnek gösterildi. Bir gün geldi, uygun bir dille bunu önce öğretmenlere duyurduk. Öğretmenlerin çoğu bize şu yanıtı verdi:

-Müdür Bey Sami'yi tutuyor! Biz de bunu büyük bir haksızlık sayıp, en güven duyduğumuz Fikret Madaralı öğretmene anlattık. Madaralı Öğretmen bize bir süre Kooperatifçilik dersi vermişti. Öğretmen bizi haklı buldu, durumu Okul Müdürüne yansıttı. Okul Müdürü:

-Kooperatif dedikleri kooperatif değil, ben kendi cebimden 50 tl. verdim. Sami onunla Lüleburgaz'a inemeyedn çocuklar için kalem, defter, silgi gibi gereksinimleri bulunduruyor. Oraya bir de aylıklı adam mı tutayım? demiş. Arkasından da:

-Kursunlar kooperatiflerini işletsinler!Müdür Bey böyle demiş ama sonradan öğrendiğimize göre Fikret Madaralı Öğretmenden bu işle ilgilenmesini rica etmiş. Olayı duyar duymaz Madaralı Öğretmenle ilişki kurduk, disiplinli bir çalışmayla tüm öğrencilerin ortak olduğu bir kooperatif kurduk. Kooperatifçi Sami yapılan seçimde yöntim kuruluna bile seçilemedi. Ama adı uzun süre kooperatifçi olarak değil de "Sami Akıncı'yı okul Müdürünün koruduğu anıldı. 1941 yılı Hasanoğlan'a gidince Okul Müdürü gelmemişti. Bu kez de Md. Yardımcısı Hüsnü Baykoca masasının yanına bir masa ekleyip Sami Akıncı'yı memur gibi çalıştırdı. Böylece Sami Akıncı arkadaşımız, bir İş Okulu olduğu dünyaya duyurulan Köy Enstitüsü'nden eline bir iş gereci almadan, bir tarım ürününe elini sürmeden çok başarılı sayılmış olacak ki benimle aynı derecede (PEKİYİ) diploma almıştır. Oysa tüm kültür derlerinde (Almanca dışında) ikimiz de tam not alıyorduk. Buna karşın benimMüzik, Rersim, Tarım, Marangozluk derslerinde notların tam, onunkiler orta olarak kayıtlara geçirilip bize duyuruluyordu. Böyleyken diploma derecelerinde neden eşit olduk. Çünkü Sami Akıncı'yı Okul Müdürü tutuyordu. Bu nedenle bu "TUTUYOR!" ya da tutuluyor sözünün edildiği yerde bir görmezden gelme, bir kayırma, bir başkasının hakkını yeme, yedirme; kıscası bir pislik bir kokuşmuşluk olduğu kanısını taşıyorum.

Söz, çevresinde Çiftyelerli arkadaşların toplandığı kişiyi; (İlginç bir görüntüsü olduğundan ya daz bana öyle geliğinden)ben 1941 Nisan 18 tarihinde görmüştüm. Kepirte'den Hasanoğlan'a giderken bizi taşıyan vagon Ankara garında kesildi, bir başka trene bağlandık. O trenin dört saat sonra kalkacağı söylenince çok uzaklaşmamak koşuluyla Namık Ergin Öğretmen bize izin vermişti. O sıralar gelip gelmediğimizi öğrenmek isteyen üst makamdakiler istasyona iki görevli göndermişti. Bu görevlilerden biri, sonradan bizim öğretmenimiz olacak Mustafa Güneri , öteki de Osman Ülkümen'di. Osman Ülkümen o zaman Eskişehir/Çiftler'de öğretmen ya da müdür yardımcısıymış. Oradan Beşikdüzü Köy Enstitüsü'ne müdür olmuş, şimdilerde de Çiftelere müdür olacakmış. Çünkü, onu Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç çok tutuyormuş. 3 yılda 3 yer değiştiren bir kimse tutulacakölçüde ne yapar ki?

Az önce konuşan Şerif Tekben 'i düşündüm, acaba o da TUTULAN'lardan mı? Sanmıyorum, anlattığına göre Edirne Öğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra 8 yıl köylerde öğretmenlik yapmış, ondan sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümünü bitirerek İlköğretim Müfettişi olmuş. Müfettişlikten Köy Enstitüsüne müdür olması çok doğal. O, bu iş için yetişmiş sayılır; sanırım biri tarafından tutulma gereksinimi yoktur. Yeter ki, bizim Müdürümüz Nejat İdil gibi kösteklenmesin!

Yemekten sonra bizim bölüm salonunda toplanmamız duyuruldu. Ben zaten salonda olacaktım; çağrıyı önemsemedim, Birileri önemsediler. Birileri de köylülerin gelinler için söyledikler benzetmeleri yaptı:

-Hem ağlar hem de gider!

Öztekin Öğretmen yarın için açıklama yaptı:

-Her zamanki gibi gene konservatuvara gideceğiz. Ancak Konservatuvar bugün, cumartesi günlerine göre daha kalabalıktır. Bize daha değişik bir yer gösterecekler, sanırım biraz bekleyeceğiz. Öztekin Öğretmen gülümseyerek:

-Alışmadığımız bir yeni denemeye kalkışıyoruz; alışmadığımız bir durumla karşılaşınca bunu hemen kendimize karşı bir tavır sanıp gocunmayalım!

Öğretmen ayrılınca bir süre Hanon çalıştım. Hanon, onlara yabancı geldi. Oysa kendi çalıştıkları Seybold Keman etütlerinden farkı yok; onlar tek parmakla çalışırken ben, 0n parmağımı çalıştırıp çok ses çıkarıyorum. Alt piyanoda çalıştığım için ara arfa yukardan gelen sesleri dinliyorum. Orada sessizlik olunca ben de toparlanıp yukarıya çıkıyorum. Saatım var, yat ziline dek yukarki piyanoda da bir süre deneme yapıyorum. Yat zili çalınca da kapatıp kapıları genellikle mutlu olarak yatağıma gidiyorum. Bu gece de öyle oldu. Yatar yatmaz esnedim. Sonrasını anımsamıyorum.

 

15 Mayıs 1944 Pazartesi

 

Zil sesiyle uyandım. Kendime göre ince hesaplarım var, ona göre giyindim. Halil Dere geldi. Önce:

-Seni kıskanmıyorum arkadaş, ancak çok şanslı olduğunu söylebilirim!Halil'in ne demek istediğini biliyorum. Söyleyecek benim de sözüm vardı, gelenler olunca sustum. İçimden geçirdim, ben ona göre şanslı falan değil, girişken gibi davranıyorum. O ise çok ağırdan alıyor. Cumartesi günü birlikte yürürken pekala söze karışabilirdi. Belki onun da benim anlayamayacağım türden bir görüşü vardır. Cumartesi 19 Mayıs Bayramı, birlikte gezeceğimizi söyleyrek ayrıldık. Tren oldukça tenha. Öztekin Öğretmen gezi için tam kararlı olmdığıı söyledi. Bunu geziden vazgeçme olarak anlayanlar oldu. Özellikle 2. sınıflar, geçen yıl gezi yapmamışlar. Öğrtman sözlerinde düzeltme yaptı:

-Geziye gidilecek , gideceğimiz yerlere resmen yazıldı, ben yola çıkış günü ile ilk uğrak yeri için kararsızım!dedi. Konyalılar İvriz'e öncelik istediler, yola çıkışı da 24 Mayıs perşembe gününü önerdiler. Gerekçe de bir gün hem dinlenir hem de duruma göre hazırlanır cumartesi akşamı gösteri yaparız. bir sonradaki uğrak yerimize de hata ortasında ider cumartesi gününü birkikte geçirir öteki günleri rahat rahat gezeriz. Öğretmen:

-Kurtuluş'ta inelim !derken tren Kurtuluş Durağında durdu. Oldukça sevinçliyiz, şakalaşarak Konservatuva'a ulaştık.

Gerçekten de dar bir odaya alındık. Öztekim Öğretmeni çağırdılar. Az sonra ince uzunca boylu biri geldi. Sanırım sıkılmmamı için hazırlanmış bir durum, gelen kişi adını tanıttı:

-Ertuğrul İlgin, Tatbikat Sahnesi Rejisör yardımcısı. Biz, rejisör olarak Carl Ebert'i yardımcısı olarak da kendi öğretmenimiz Mahir Canova'yı sanırdık. Küçük bir çekiniklikten sonra durum anlaşıldı. Ertuğrul İlgin usta bir oyuncuymuş ama rejisör yardımcısı değilmiş. O, bu oyunda rol gereği rejisörmüş.

Ertruğrul İlgin güzel konuşan bir insan söylemek istediğini rahat söylüyor halk deyimiyle dobra dobra konuşuyor. Bize sordu:

-Tiyatro bilginiz ne durumda? Tiyatro Tarihi okuyoruz, Çin, Japon, Hint, Mısır, Yunan tiyatrolarını okuduk! deyince güldü:

-O zaman anlaşmamız kolay olacak. Bugün göreceğiniz oyun bir tiyatro değil, günlük yaşamın bizim yabancısı olduğumuz bir yerde geçecek. Uzun bir süre rol filan görmeyeceksiniz. Biri ortalarda dolanacak ama rol yapmayacak, yaşamda ne yapıyorsa onu yapacak. Onun anlatmadıklarını da ben anlatacağım. Çünkü oyunun rejisörü benim. Eski Yunan da bunu kim yapıyordu? "Kahin ler, kutsal kişiler. Burada rejisör anlatacak. Kısacası burada nasıl bir ilişki sürdürüyorsak, oyunda da öyle olacak. Oyunda kişiler var, var ana bu kişiler rol yapmak için değil yaşamlarıı sürdürüyorlar. Tiyatrolarda olduğu gibi izleyici oyuncuları değil oyuncular izleyicileri gözleyecek.

Yaşamlarını izleyeceğimiz kişiler, zaman zaman yalnız zaman zaman da , ikişer üçer çıkacak. Onlar çıkınca sakın olağanüstü bir durum beklemeyin; oyun zaten oyun değil bizim her gün yaptıklarımızı başkaları yaparken bir bakıma kendimizi aynalarda göreceğiz. Sözlerim yanlış anlaşılmasın, biz derken tüm insanlığı demek istiyorum. Zaten tiyatroda bireylik söz konusu değildir. Hepimizin bildiği hatta seve seve andığı Nasrettin Hoca bile sahneye çıkarılsa; o benim ya da senin Nasrettin'liğinden çıkar oyunu izleyenlerin Nasrettin'i olur. Birey algılaması adı üstünde bireyseldir. Oysa toplum algılaması daha oylumludur. Bu genel sözlerden sonra izleyeceğimiz oyuna dönelim. Demin dediğim gibi bu olayda kendimizi ister oyuncu ister izleyici sayalım yazar bizi kendi kişileriyle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu kişiler:

Rejisör,
Doktor Gibbs,
Joe Crowell (Gazete müvezzii),
Onofrio Newsom (Sütçü),
Miss Gibbs,
Miss Webb,
Corj Gibbs,
Kristina Gibbs,
Billi Webb,
Emilia Webb,
Bir Kadın, (Galeride)
Uzun Boylu Bir Adam, (Salonun gerisinde),
Başka bir kadın, (Localardan birinde)
Simon Stimson, (Kilisenin orgçusu)
Miss Soames,
Ernsto Warren, (Bekçi),
Silwestr Crowel,
Sam Graig,
Jozef Stoddard,
Kadın ve erkek hemşireler.

Her tiyatroda olduğu gibi izleyiciler salona girip yerlerini alır, salon yavaş yavaş kararmaya başlar. Az sonra Rejisör sahnenin önüne çıkarak konuşmaya başlar.

Rejisör, önce piyesin adını, bir bakıma piyese adı verilen Bizim Şehir'i anlatır. Yer olarak Amerika'nın bir yöresini anlatır. Sonra geçecek olayları hemen hemen anlatır. Ancak sözler gösteriye önüşmeden salt dinlenip geçilir. Gene de izleyicide bir ilgi uyandırır. Oyuna çıkacaklar tanınır gibi olur. Bizim Şehir (Gerçek adı "Our Town) nesi var nesi oksa ortaya dökülür. Yönler, yollar, okul, kilise gibi her toplu yaşanan yrde bulunan kurumlar orada da vardır. Yazar, (Thornton Wider) Our Town yeri bir yerden gözeterek gördüklerini rejisöre anlattırır. Rejisör de ara ara gördüklerinin kimi ilginç yanlarını kndi anlatmaz gerçek kişilerini göstererek izleyici kendinin tiyatroda olduğunu duyumsar. Örneğin bir gazete dağıtıcısı ortaya çıkar. Herhangi bir kentteki benzerleri gibi gazete dağıtıcı müşterileriyle konuşur. Burad da öyle olmuşur. Burdaki dağıtıcı bir doktorla konuşur. Böyle bilinen tiyatrolarda olduğı gibi burada da iki rol yapan ortaya çıkmışkır. Doğal olarak Gazete dağıtıcı kendi işlevini, müşterisi doktor da kendi işleviyle ilgili konuşur. O gece bir çoğuk doğmuştur. Böylece, Bizim Şehir oyununu izlerken kendi yaşamımız dışında fazla bir olay bekelmememiz kapalı olarak muştulanmış oluyor. Önce yeni bir durum yokmuş gibi susan gazdeteci de bu kez birilerin evlenmelerinden söz ediyor. Ağız ucuyla söylense bile iki haber de çok önemli, yeni yaşamların muştuları. Böylece oyun sessiz, sakin gibi geçip giden günlerin öyle sanıldığı gibi sessiz, sakin görünmesine karşın sürekli değiştiğini, yaşamı, duragan sanmanın büyük bir yanılgı olduğu konusunda önemli bir uyarıda bulunuyor. Salt bu değil, insan yaşamın ın karmaşık bir yanı olduğunu, Doğumlarda tıp biliminin yaptırımları doğrultusunda in sanı yaşama geçiren doktor, yağmurla gazetecinin dizkapağı arasındaki ilişki için susuyor.

Bu kez rejisör sütçüyü sahnye çıkıyor. Sütçü Onofrio da tıpkı gazeteci de günlük işini yapar. Bir çok kez yaptığı gibi yükünü taşıttığı beygiriyle konuşur. Söylediğini dinleyen yoktur ama o varmış edasıyla merhabasını çeker, hâl hatır sorar. Onun görevi greksinimi olanlara sütünü vermektir onun ötesindeki konuşmalar, salt alışkanlık, gönül almadır. Ancak yeri gelince mahalle dedikodusuna dönüşecek konuşmalar da olur.

Ertuğrul İlgin burada açıklamasını keserek:

-Bu söylediklerimi sahnede göreceksiniz. Tiyatro bilginiz oluğuna göre sahneye çıkacak kişilerin rollerini kolay kavrayacakınız. Bu oyundaki Rejisörü de eski tiyatronun korosu olarak düşünebilirsiniz !dedikten sonra; bizi yakından tanıma olanağı bulduğuna sevindiğini söyleyip ayrıldı.

Bir süre Öztekin Öğretmeni bekledik. Öğretmen gelince Halkevinde buluşmak üzere ayrıldık. Halil Dere'ye iyiden iyiye alışmışım bir süre kendimi 20 arkadaş arasında yalnız saydım. Şevki Aydın'da kitap varmış, birlikte bir süre okuduk. İlginç bir kitap okuması kolay da Rejisörün anlatması oyuna ne katacak?

Topluca Halkevine gittik. Bizi gene balkona aldılar. Buna sinirlenenler oldu; izleyici gelmeyeceğine göre neden balkonda oturtuluyoruz? Bu soru birkaç kez tekrarlanınca Öztekin Öğretmen duydu, gülümseyerek açıkladı:

-Görevliler kendi derdinde, bizimle ilgilenecek vakitleri mi var ki, onlar kendi aralarında uyum sağlamaya çalışıyor. Kapıdaki görevliye yeni bir talimat verilmediği için o da eski bildiğini uyguladı. Kalkıp şimdi kapı görevlisiyle tartışmaya mı girelim? Öğretmenin sözü bitmeden alt salon doldu. Meğer bizden başka okulları da davet etmişler. Bizim, matematik okuyan bölümlerin öğretmeni Hasan Özbay bir grup öğrenciyle geldi, yakınımızda oturdu. Benim tanıdığım Fatma Özbay'ın ağabeyi Hasan ÖzbayAnkara Gazi Lisenin Müdürü. Nedense bizimkiler suspus oldu. Bu kez de alt katta bir gürültü oldu. Yetkililerden biri konuştu, Tiyatro Adabından söz detti. Konuşanın Konservatuvar Müdürü Tevfik Ararat olduğu söylendi. O susar susmaz salon karardı. Bunun olacağını daha önce duymamıza karşın, Konervetuvar Müdürünün konuşmasıyla bağlantılı sandım. Saölonu susturmak için karartmış olabileceklerini düşünürken; bizim tanıdığımız bir ses, öğretmenimiz Mahir Canova ; konuşmya başladı. Pür dikkat sahne tarafına döndük. Az önce bize:

-Rejisör sahneye çıkar, olayı açıklar de nmişti; ya da ben öyle anlamıştım. Gerçi dendiği gibi, yer, tanınacak kişiler, olacaklar anlatılıyordu am a kişi yani rejisör; daha dloğrusu b izim öğretmen Mahir Canova belli belirsiz alt salonda gezindi. Sonunda sahnenin arkasında durup önce caddeden başlayıp görülecekleri görüyormuşça anlatmaya başladı.

Anlatılanları ikinci kez dinlemiş olmamıza karşın çok gelgeç bir izleme oldu ama gene de bizm için hepten boş geçmdi; imi olaylrı daha rahat dinledik. Çünkü olayın akış şeklini, giderek genişleyerek süreceğii anlamıştık. Ancak Mahir Öğretmen, yani Rejisör, değişik olarak arada gezdi, söz gelimi doktorun evini göstererek:

-Bu bizim doktorumuz Gibbs'in evi! diyerek kapısını bacasını gösterip söyleyeceklerini söyledi. Bu yetmedi izleyicilere:

-Güzel bir şehirciktir ha!Ne dersiniz? diye sorar. doktor Gibbs'le başladığı sözlerini, mezarlığı da gösterip, orada yatan kişilerden söz ederek Grover's Corneste tarihine de değinir. Açıklayıcı bilgiler verdikten sonra bir yerde durur. Burası, dokor Gibbs'in evidir. Rejisör bunu söyleyip evi göstererek susar. Çünkü doktor Gibbs elinde koca çantasıyla gelip evine girmiştir. Biz Doktor Gibbs'i evinde görebilik. Yukarda kısaca değindiğimiz konuşmlar burada başlar. O konuşmalar ittikten sonra

Mahir Canova Öğretmen (Rejisör) gnde göründü:

-Bayanlar-Baylar, 1. perde burada bitmiştir, sigarasını içmek isteyenler, dışarıya çıkabilir!dedi.

2. Perde başladığında sahnde fazla bir değişiklik yoktur. İzleyiciler girerken Rejisör onları izler.

Rejisörün ilk sözü, aradan üç yıl geçmiştir, bu üç yılda neler olduğuu sıralasak özümüz uzar gider. Örneğin güneş, bin kez doğup batmıştır. Kışlar, yazlar geçmiş, yağmurlar, karlar, fırtınlar bir çok değişikliklre neden olmuş, yeni doğan çocuklar konuşmya, yürümeye başlamış, gençler değişmiş, yaşlılar daha yaşlı olmuştur. . . . . . Rejisor, hemen hemen, değişebilen sayısız nesnenin değiştiğini ayrıntılı olarak uzun uzun sıraladıktan sonra daha önce tanıdığımı iki bayanı örnek vererek perdeyi açar. Bu bayanlar tanıdığımız doktor Gibbs'in eşi Miss Gibb ile Miss. Vebb. İki de ikişer çocuk annesidir. Son üç yıl içinde yaz tatili yapamamışlardır; gene durumlarından hoşnutturlar.

Bu arada Silvestr Crowel (Olmayan) gazetesini getirerek sahneye girer. Sütçü Onofrio Newsom arabasıyla gelir. Sahne böylece açılır; perde gene açık sahne olarak sürer. İlk konuşmalar spor ya da yarışlar üstüne başlar:

Sütçü Onofrio:

-Dehh. Bessi deyip (Sözde) atını durdurur. Gazeteci Silwester:

-Günaydın Onofrio!Omofrio da:

-Günaydın Silwestr, gazete de okumya değer birşeyler var mı? Silwester:

-Okumaya değer yenibir haber yok. Yalnız, bizim takım, şimdiye dek yetiştirdiği en güçlü ayuncusunu kaybedebile cdeğii yazıyor. Buna çok üzüldük!. . . . . . .

Onofrio ile Silvestr'in konuşmsı sürerken araya girenler olur. Bu araya girişler hep konuşmaları değiştirir ama bir yenilik getirmez. Üç beş söz söyleyip ayrılanlar olur. Onların yerine gelenler kendi sorunlarını ortaya getirip kimi kez konuşmalar genelleşir. Kimi kez de iş dedikoduya dönüşür. Evlenmeler de taraflara takılınır. Örneğin

Doktor Gibbs, oğlu evlevecek birine:

-Büyük gününüz geldi, kaynana oluyorsunuz, horozlardan birini kesecek misiniz bari!Gençlerin yaşlılara uymadığı da konu olur. Evlenecek Jorj, yaşlıların sürekli buyruklarkının kimilerini kendi açısından doğru bulmaz. Evlenmek istediği Emilia'yayı görmek ister. Ancak buna izin verilmez; çünkü geleneklere göre damat gelini kiliseden çıkınca alabilir. Damat adayı Jorj'a bu kolay anlatılamaz. Böylece Bizim Şehir'in (Grower's Corneste) göründüğü gibi sakin olmadığı, o sakin görüntü altında "Neden? , Niçin? sorularının alttan alttan filizlendiği sezilir.

Rejisör ortaya çıkar. Önce sözkonusu düğün olayı nedeniyle aile büyüğü Bili Webb'e teşekkür eder. Arkasından da tüm izleyicileri geçmişe daha doğrusu geşmişlerini anımsamaya çağırır; 22-23 yaşlarındaki durumlarını anımsattıktan sonra sözü, Jorj ile Emilia'ya getirir. İkisi de öğrencidir. Jorj, sınımının mümessili seçilmiştir. Eilia da kendi sınıının önemli bir görevine seçilmiştir. İkisi de mutllu olarak öğrenciliklerini sürdürürler.

Rdejiör burada sözü kesip iki sandalyeyi yanyana koyup araya da bir tahta ekleyip sözünü sürdürür:

-İşte burası Mister Morgan'ın bakkal dükkanı, İşte her şey burada olmuştur. Rejisör Morgan yerine geçer. Emilia elinde kitaplar bir arkadaşıyla gelir, Arkadaşı eine itmek zorundadır. Emilia'dan izin isteyip ayrılır. Tam bu sıra Jorj gelir, Emila'ya kitaplarını taşımak için yardım etmek ister. Emilia kitaplarını vermez. Ancak konuşmaya hazımış gibi bir tavır alır. Jorj buun ayırdındadır, kn disinden için uzak durduğunuEmilia'dan sorar. Emilia, duum dan hyararlanıp Jorj'u eleştirir; hrkee karşı kırıcı davrandığını, arkadaşlarkını kaçırdığını anlatır. Jorj, özür diler; bundan böyle değişeceği üstüne söz verir. Birşeyler ısmarlar. Konuşmalar olumlu bir yöne dönmüştür. Jorj, üç yıllık bir okul ayrılığından söz eder. Bu süreçte Emilia'nın kendisine mektup yazıp yazmayacağını sorar. onuşma uzadıkça karşılıklı sıcak yaklaşım ortaya çıkmışır. Rejisör, e (Mister Molgan'a borçlarını ödemek için bir dakikalık zaman isterler, Mister Morgon onlara 10 yıllık kredi açığını söyler. Arkasından da takılır:

-Tam 10 yıllık, 10 yılı bir gün bile geçirmeiniz!Jorj, Emilia'nın kitaplarını alır, Webb'lerin (Emilia'nın) evine giderler.

Onlar gider gitmez Rejisör Jorj'un yani Gibbs ailesini ortaya getirdi. Doktor Gibbs; eşi Gibbs. Dokor Gibbs, kızı Kristina'ya artık yat, uyu! uyarısı yapar. Kristina yanıt verir:

-Anne, daha İngilizce ödevimi bitiremedim!

Miss Gibbs konuşur:

Eminim, daha eline ile almamıştır. Moda dergilerini karıştırıyorsundur. Sana 10 dakika izin, bitiremezsen de yatağa. . . . Bu kez de Jorj'a sorar:

-Jorj sen ne yapıyosun? Jorj'un sesi gelir:

-Tarih çalışıyorum!

Karı-koca Gibbs'ler çocuklarını hem çok severler hem de çalışarak dü, zeyli ir yaşam sürmesini isterler. Ancak içleri biraz dardır, beklediklerinin olmayacağı kaygısını taşırlar. Arlarında konuşrak sözde, içlerini rahatlatmaya çalışırken umutsuzluklara da kapılırlar. Son uzun konuşmaların da bunlardan bir tanesidir. Son karar; Jorj, 3 yıllık bir okula gitmek üzere evden ayrılacak. Bunu Jorj'a söylemek bir sorun olur. Derken Rejisör sözü alır, salt Gibbs ailesi için değil, tüm insanların sorunu olan mutluluğa gitmenin yollarını göterirken mutsuzlukları da içeren, bunlara neden olan olaylar, bu yold anne-bbalar gibi çocuklara da düşen görevleri anlatır. Özellikle yetişkinlerin, geçmişlerine eğilip bakmalarını, nler ypıp ypamaıklarını düşünüp gençlerden ona göre istekte bulunmalarını, kesinlikle de evliliklerin sürdürülmesi önerir.

Dekorda bir değişiklik olur; bir org yerleştirilmiştirir, Haendell'in largosu çalmaya başlar.

Düğün töreni başlamışır ama sevinç yerin herkestebir burukluk vardır. Kız annesi Miss Webb ağlamaklıdır. Damat Jorj yerinde duramaz, sahne içinde dolaşıp sonun da bir köşeye oturur. Beyzbol takımındaki arkaşları Jorj'a takılır:

-Maçda zorlanırsan sana taktik konusunda yardım ederiz!

Rejisör şamataları keser; Pekala; pekala, şimdi kesin!deyip onları çıkrır. Jorj, e vlnmekmten vazgeçer durumdadır. Annesi kaygılanır. Jorj annesine ihtiyarlamaktan korktuğunu söyler. Emilia de çok yalnız kaldığından yakınır. Gençlerdeki bu gerginlik yetişkinleri de etkiler uzun bir ruhsal kargaşa yaşanır. Jorj'la bir süre cebelleşen annesi sonunda oğluna çıkışır:

-Sen artık bir erkeksin, beni neredeyse utandırıyorsun! Jorj birden değişir, Emilia'yı sorar. O sıra Emilia duvaklı olarak gelir. Geleneksel koro başlamıştır. Emilia de Jorj'u görünce bir irkini duyar. Durum kesinlşmiştir, glenekler gereği anneler, babalar söyleyeceklerini söyler. Arkasından Emilia ile Jorj karşılıklı bağlılık sözleri verir. İzleyi ciler mutluluk diler. Kimi konuklar da düğünün görkeminden söz eder.

Rejisör; 200'den fazla çift evlendirdiğini söyler; sonra da e vliliğin kutsllığına onlrın da katılıp katılmadığını sorar. Şaka ediyormuşça:

-Önce evlenilir, dar ya da geniş bir mekan; derken bir çocuk, bakımı, hastalığı derken ikinci çocuk, onu da başkaları . Bu arada ölümler, vasiyetnameler, arkasından torunlar. Bunların ayrı ayrı bir önemi yok gibidir. Gelin şimdi Mendelsshon'un Düğün Marşı'nı dinleyedlim. İzleyicilerden Miss Soames:

-Ne güzel bir düğün ne uygun bir çift; kaç zamandır böyle güzel bir düğün görmedim. Eminim ki mutlu olacaklardır. Mutluluk! Ben her zaman söylerim, onun üstünde daha değerli bir nesne yoktur.

Rejisör duyurur:

-İkinci perde bitti, 10 dakika ara sayın arkadaşlar!

3. Perde.

İzleyicilerin oturduğu yerde yani sahnede fazla bir değişiklik yoktur ama sandalye diilişlerinde bir fark göze çarpar. Uzaktan bakınca, tam değilse bile mezara benzetilmiş bir sanı uyanır.

Sessiz, sakin duran sahnede sıra ile oturmuş geçen perdelerden tanıdığımız bazı kimseler oturur. örneğin boş bir sandalye yanında Miss Gibbs, öbür yanın da Stinson. İkinci sırada da Miss Soames. Hani şu:

-Ben yaşamımda böylesi. neşeli düğün görmedim diyen. 3. sıkrada ise Joe Webb görülmektedir. Görünenler ölü gibi değil sanki yaşıyormuşçasına değişmemiş olarak dururlar. Öyle ki, yüzlerinde bir acı çekmişlik ya da kahır görmüşlük belirtisi yoktur. Rejisör yerinde bie şey bekliyormuş gibi durur. Işıklar sönünce de konuşmaya başlar:

-Sevgili arkadaşlar tam 9 yıl geçti aradan. Şimdi 1913 yılındayız. Bu geçen zamanda bir çok değişiklik oldu , Grover's Corners'te. Atlar arabalar azaldığı için, sütümüz, öteki eksikliklerimiz gelmez oldu. Otomo biller çoğaldıkç atlara gerek kalmadı. Çocuklarımız da değişi; örneği n kıkzlarımız film artislerini izler oldu. İş uun la da klmadı hırsızlık çoğaldı, herkes kapısına kilit vurmak zorun da kaldı. Az durup baktıktan sonra eski günleri anar. Yanların dakı tanık ölüler gününden başlayarak 1600 yıllarına dek inerek Grover's Corners adı altında hem Amerika hem de dolaylı olarak insanlık evrimini anlatır. Özellikle kazanç hırsıyla insanların didişmesine eleştirel bir açıdan bakarak, insan yaşamı denilen sürecin "Kaçınılmaz sonucunun!" herkesin başında olduğunu canlı olarak göstererek 3. perdeyi açar. Sahnede bir değişiklik yoktur. Kaliforniya'dan gelen bir hemşerileri Josef Stoddard sahnenin bir yanında girer. Az sonra da Sam Graic, koluğunda şemsiyeiyle gelir. İki eski tanıdık yıllardır görüşmemiştir. Belli ki görev gereği başka yerlerde çalışıyorlar. Niçin dönükleri de hemen anlaşıldı, ortak bir cenaze olayı var. 12 yıldır dışarda olduklarını da hemen öğreniyoruz. Hemen mezarlığa gidiyorlar. Mezarlık onları istemeseler de eski günlere götürüyor. Mezar taşlarını okudukça anılar canlanıyor. Derken ölüler de konuşmalara katılır. Ölülerin konuşmaları genellikle yaşam özlemi, örneğin Emilia'nin bir gün olsun dünyaya dönmek için yalvarması, insana tiyatroyu unutturup kara kara düşünceye sokuyor. Hele "Dünlara dönmek için tek bir hakkın var, dendiğinde 12 yaşındaki bir günü seçmesi, yaşamın ne denli bir değer olduğunu anlatmaya yetiyor.

Ölülerin salt kendilerini değil tanıdıklarını da dile getirmesi biraz ayrıntı hatta yapaylaştırmasın karşın düşünürücü. Sonunda Rejisör; ünlü söz:

-Tarih, ezelî bir tekerrürdür! dercesine:

-Bu satte Grover's Corners'te herkes uyuyor. Şurada burada birkaç ışık görünüyor. Albani'ye giden son tren kalktı, havada yıldızlar görünmekte, milyonlarca yıldır yaptıkları gibi sessizc yer değişirmekteler. Grover's Corners't saat 8'11 olmuş, biraz sonra yeni bir gün başlayacak, siz de artık gidin, geceniz hayırlı olsun, iyi uykular! dedi.

perde kapandı.

Perde olmadığı için kapanan birşey yoktu ama Mahir Canova Öğretmen geri çekildi. Başlangıçtaki kalabalık ortaya çıkıp bizim gibi konuşmaya başladı:

-Muazzez iyi misin? Salih beni bekle, Ulviiiii, ben de geliyorum!Yan tarafımızdaki Müdür Hasan Özbay kalktı:

-Çocuklar, geldiğimiz gibi çıkacağız, koşuşmak yok!Biz de çocuklar gibi koşuşmadan indik. Bizim grupta bir duraksama oldu:

-Mahir Canova Öğretmene görünmemiz gerekir mi? Soru Öztekin Öğretmene yansıdı. O da:

-Mahir şimdi yalnız değilir, gelince konuşuruz. Bunları konuşarak Ulus'a dek toplu gittik. Fahri Yücel , içinden çıktığımız tiyatro konusuna ilk fiskeyi vurdu:

-Albani treninin kalkmasına zaman var mı? traş olacaktım. Berber sözü gürültüye gitti, Fahri'nin oynanan oyundan hiç değile bir ad alması üstünde duruldu. Arkasından Jorj geldi, Emilia, Gibbs derken topluca Kızılırmak'a girdik. Ad saymalar tartışılıken Abdullah Ön:

-Bana sorarsanız tek aklımda kalan Mahir Canova! deyince olay gene cıvıdı.

Gene de Bizim Şehir sık sık anıldı. Özellikle Jorj dile dolandı. Oysa kitabın içeriği üstünde durulması önemliydi. Kimseyle konuşmadım, Mahir Öğretmen gelince nasıl olsa irdelenecek!deyip geçtim.

Yemeğe zamanında yetiştik. Konu, yarınki Sabahattin Eyuboğlu oldu. Hiç belli etmeden sınav yapabilirmiş. Bu konuşulurken "Ne öğretti ki sınav yapacak? diyen oldu. Bunu diyen Halil Yıldırım arkadaşa sordum:

- Bugün gördüğümüz tiyatrodan ne öğreniğimiz sorulsa ne söyleriz? Bu kez de ne ilgisi var? diyen çıktı. Şaşırdım, ben yanılıyorum galiba, bugünkü gördüğümüzden 100 soru çıkarılsa ancak birine ikisine yanıt verebilirim. Kitapta ne yok ki? İnsanlık tarihini, tüm insan duygu, üşünce, çocukluk, gençlik, aşk, arkadaşlık, yaşlılık, özleme, unutma, unutamama, değişme hepsi var. Hepsi bir yana çocukluğumda, benim anlamayacağıım düşünerek konuşulan ölüm, ölmüşlerin özlemlerini, ölürken söylediklerini anarlardı. Onları bir kez daha dinledim. Bir bakıma bugün çocukluğumu yaşadım. Öyleyken kitaptan alamadığım, almaya gereksinim duyduğum yüzlerce içimdeki düğümleri açacak anahtar var. Tam anlamıyla Sabahattin Öğretmenin üstünde duracağı kitap.

Kitaplıkta yeni Varlık dergilerini ararken Tiyotro Kitapları yazısı ilgimi çekti. En üstünde de Bizim Şehir. Elle yazılmış gibi bir yazış. Altta da gene kırmızı Komedya. Komedi değil. Komedya ile komedi aynı şey sanıyordum. "Daha neler? " diye kendime çıkışıp kitabı aldım. Kesinlikle bildiğim komedi, bir tiyatro türü, İsa öncesi 4. y. yılda yaşamış Aristofones'ten beri bu böyle. Komedya, olsa olsa komedi durumuna dönüşen gerçekte komedi olmayan olaylardır. Örneğim Bizim şehir, gerçekte bir komedi değil. Sorayım bakayım altından ne çıkacak?

 

16 Mayıs 1944 Salı

 

Herkesle birlikte olmak, o bitmek bilmeyen tartışmaları dinlemek zaman zaman istenir gibi oluyor. Özellikle Rüstem Gündüz'e takılmalar apayrı bir gülmece. Bu sabah, Kars/Cılavuz Köy Enstitüsü Müdürü Halit Ağaoğlu'nın anlattığı "Tüğ dikme!" olayı. Erzurum-Ağrı-Kars yörelerindeki halk yaşamını anlatan Halit Ağanoğlu evlerde tuvalet bulunmadığını söylemişti. O; belki bunu ibretlik bir olay olarak söyleyip geçecekti ama arkadaşlar önemsediler. Sorular soruldu. Halit Ağanoğlu da, bölgenin soğuk oluşunu anımsatarak:

-İnsanlar, akşamdan , işlerini görüp daha önce hazırladığı bir tüğ saplar. Gecenin soğuğundan donan o nesneyi sabah kalkınca tüyünden tutup komşusunun bahçesine atar! demişti. Bu "Tüy dikme!"sözü ötedenberi başka anlamlarda kullanılıyordu. Bu konuşmadan sonra yöresel anlamına yaslayıp daha sık kullanılır oldu. Ne var ki, duyuklarını irdelemeden benimsemeyenler sözün doğru olamayacağı savını ortaya atınca Halit Ağanoğlu'nun sözü bir takılma, bir güldürü söylemi durumunda kaldı. Çünkü tüm doğudaki köylerin genelde Hasanopğlan tipi kuruluşlar olduğu, bu nedenle bahçeleri olamayacağı, öyleyse kapısı önüne atılanın nereden geldiğini herkes kestirebileceği konuşulurken birisi, sanırım Enver Ötnü; "Zaloğlu Rüstem!"bu işte de kârlı çıktı; güçlü-kuvvetli, uzun boylu; tüyü tuttuğu gibi köyün ötesine fırlatır. Böylece yakın komşu takazalarına karışmaz!Herkes güldü. Rüstem Gündüz:

-Rüstem Gündüz, onların da rüyalarına girer, uyanınca böyle "Öterler!"dedi. "Öterler!", sözü, özellikle Enver Ötnü için özel bir simgeymiş.

Düşündüm, tüm konuşmaların, tartışmaların hiç bir anlamı yok ama gene de, onlar şakalaşırken akordiyonu sırtlanıp onlardan ayrılmam bir an için hoşuma gitmedi.

Kahvaltıdan önce Salona uğrayıp ortalığı gözden geçirdim. Tahta da bir şiirden alınmış dizeler. Talip Apaydın'ın yazısı, şairi de belli, Şinasi Özden.

 

"Yalnız bir mektup gelse arada sırada,
Bir tek mektup, bir tek selâm,
Unutulmadığımı anlasam , teselli bulsam
Ne âlemde bizimkiler? "

 

 

Şinasi Özden

 

Şinasi Özden'in Varlık dergisinde yazdığını biliyorum. Salt şiir değil yazılar yazıyor, birilerine sorular soruyor. Suut Kemal Yetkine sormuştu. Bizim Şehir piyesinde bir ara Şinasi Özden'in şiirini anımsamıştım. İnsanların ölümü üstüne ileri geri yazmak ya da konuşmak üzücü ama insanlar bunu duymuş, görmüş gibi pekalâ yazıyorlar. Abdülhak Hamit Tarhan üstüne yapılan bir konuşmada Hamdi Keskin Öğretmen uzun uzun anlatmıştı. Bizim Şehir'de ise olayı canlı canlı tiyatroda gösterdiler. Şair Şinasi Özden de böyle dertlenmiş.

 

DERTYANIŞ
 
1  Ölüler
 
Ah, demek elveda o mutlu günlere?
Kuş sesine, mey tasına, aşk türküsüne, ,
Oraya bir daha dönmek mümkün mü?
Dönmek, yeniden İnsanlara kavuşmak ne hoştur.
 
Ah, mevsimler ne güzel geçiyor orada.
Engin bir ışık selinde yıkanıyor insanlar
İnsanlar ki, yaşamanın tadıyla sarhoştur. . .
 
Kör bile yaşamanın zevkinden bahsediyor
Kötürüm, hayata dört elle sarılmıştır
Sağır, ömrün musikisinden dem vurmada
Dilenci, hayatın safasını sürmede. . .
 
Tanrım, can almanın sırası mıydı?
Urubamı doyasıya giymedim
Başımı yâr dizine koymadım,
Tanrım şu deli dünyaya doymadım
Canımı almanın sırası mıydı?
 
Öküzlere nal çakılacaktı
Çay boyuna fidan dikilecekti
Beni yiyen toprak ekilecekti. . .
 
İşlerimi görmek nasip olmadı
Gayrı, hiç birine fırsat kalmadı. . .
 
Ben toprağı sevdim sevdim okşadım
Ayrığını ayıkladım, pakladım
Gelin gibi duvakladım süsledim
Ah, her şey her şey iyidir orada. . .
 
Yalnız, bir mektup gelse arada sırada
Bir tek mektup, bir tek selâm
Unutulmadığımı anlasam, teselli bulsam
Öğrensem ne âlemde bizimkiler?
 
Anamın başına kar mı yağmış?
Kimler ölmüş, kimler kalmış?
Kim sevişmiş, kim evlenmiş?
Ne olmuş kitaplarım, elbisem?
 
Ah, bir tek mektup alabilsem. . .
 
 
2.
 
Pılıyı, pırtıyı, çulu, çaputu
Toplayıp; eşle dostla helâllaşmadan
Azrail elçin kapımı çaldı
Canımı aldı; didişip savaşmadan. . .
 
Tanrım can almanın sırası mıydı?
Muradım vardı alınacak
Hesabım vardı görülecek
 
İşi, gücü koyup geldim, yüzüstü
Girdim bu toprağa, yattım sırtüstü
Ayak tembel, tohum eken el tembel
Ne dizimde derman, ne gözümde uyku
Toprak, bana yapacağın bu muydu?
 
Toprak kırdın kanadımı, kolumu
Toprak, büktün bükülmeyen belimi. . .
 
Ellerimiz sende nasır bağladı
Gözlerimiz senin için ağladı
Senin için dua ettim Tanrı’ya
Senin için başkasına el açtım. . .
 
En sonunda beni yedin, bitirdin
Toprak, kırdın kanadımı, kolumu
Toprak büktün bükülmeyen belimi. . .
 
3.
 
Kurtuldum zamanın çarkından
Çürümüş tohum gibiyim toprak altında
Ne filiz verecek hayat bende
Ne de dalbudak saracak kudret. . .
 
Artık dışındayım zamanın
Tamamlandı devir, bitti istihalem
Üstümde: uluyan deniz, soluyan yanardağ
Üstümde: yağan yağmur yeşeren bağ
Üstümde: yaşayan, coşan bir âlem. . .
Ve hayatın kopmayan zinciri. . .
 
Yanımda sükûtun somsuz senfonisi
Yüreğimde sabır, bitmeyen sabır. . .
 
Sendeyim, ey toprak sendeyim
Senin, doymayan, ihtiyar midendeyim. . .
 
 
A Diriler
 
Ey ölüm, ey her ağrıyı dindiren ilâç!
Ey, hâkimlerin hakimi müsavatın kılıcı
Gel, boynumuz hazırdır vuruşuna!.
 
Ey her yarayı gizleyen örtü, iyi toprak!
Ayağına düştük, acı bize, kucağını aç
Ve sonra huzur. . Mekâna sığmayan huzur,
Bize mahşeredek yetecektir. . .
 
Ey, ölüyü çürüten, dünyayı arıtan toprak!
Cüzamlı eşiğinde uluyor, kapında sürünüyor kötürüm;
Aç kapını her şey bitecek bir lâhzada. . .
 
İşte, sefiller, mahkumlar alay alay
Çaresiz hastalar tümen tümen
Hepsi diz çökmüş önünde yalvarıyor
Sarsıyor gökleri inilti korosu
Taşlıyor canevimizi Ehrimen
Ey ölüm! Gözlerimiz seni arıyor!. .
 
Sen ey şaşmayan saat, ebedî hükümdâr!
Sonsuzluğun ipini geçir boğazımıza
Sükûtun memesini ver ağzımıza
 
Yanımda sükûtun sonsuz senfonisi
Yüreğimde sabır!

 

Şiiri yazdım ama ya anlayamadım ya da sevmedim. Başka dillerden çevrilen şiirleri andırıyor. Çok değil, son dizdelerdeki "Şaşmayan saat, Ebedî hükümdâr, Sonsuzluğun ipi, Sükûtun sonsuz Senfonisi benzetmelerini sevimsiz buldum. Senfoni sese değgin bir olay, ses olmazsa senfoni olur mu? . Bunu şiirsever arkadaşlarla konuşacağım.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Saabahattin Öğretmen geldi, gülümseyerek bir uzunca "Eeeee!"dedikten sonra:

-Geç başladık, kimi ben kimi de siz ara verdiniz, bunu biliyorum, kimseyi zan altın komak da istemem ama salon kimi günler öteki günlere göre daha tenha oluyordu. Her neyse, işte ders yılını, üçlü bir bütünün birinci dilimini bitirmiş sayılıyoruz. Bizim zamanımızda böyle son günler biraz daha patırtılı geçiyordu. Onun iyi olmadığını dünya anladı. Bundan kastım, sınavlar olduğunu anlamışsınızdır. Geçici de olsa bu durum sizler için bir ayrıclıktır, hayırlar dileyerek defterleri kapatalım!dedikten sonra, üzerinde durduğumuz parçaların adlarını sordu. Biri kışında arkadaşlar tüm parçaların adlarını söylediler. Besbelliydi ki öğretmen konuşturmak, konuşmalar arasından önemlice bir ip ucu yakalayarak dersin genel durumu üstünde konuşmak istiyordu. Bu kez de parçalarda geçen kişileri sordu. Sokrates, Platon, Aristotales, Homeros, Krezüs, Solon, Safo, Çiçero, Seneca adları sıralanıp duruldu. Söylenen adlar üstüne sorular soruldu, Platon dışında pek azının kitabı sayıldı. Bu kez ben:

-Platon'un müzik konusunda Sokrat'ı bir müzik düşmanı gibi göstermesi, onun da böyle düşündüğü anlamına gelir mi?

Öğretmen:

-Çok önemli, önemli olduğu kadar taraf tutup tartışılamayacak bir konu. Zaten Platon da bunu tartışmıyor. Sokrat'a da kendisinden önce yaşamış bir filozofun, DAMON'un düşüncesi olarak ortaya getiriyor. Batı yanlısı bilginler bu konuya yeni yorumlar katarak reddetmek şöyle dursun kiliseye güçlü bir bağ olarak müziği geliştirmiştir. Benim bu konuda fazla bir uğraşım yok, ancak kendimce iyi bir müzikseverim. Biraz uzaktan da olsa sezinlediğime göre Platon büyük bir öngörüyle günümüzdeki çok karmaşık bir duruma getirilen olayı sezmiş, ilgilileri uyarmıştır. Alaturka-Alafranga. Bunun tartışmasını yapacak değiliz. Olay kendi içinde tartışılıyor, uygarlık ilerledikçe bir taraf sürekli kazanıyor, öbür taraf geriye çekiliyor. İsterseniz bu konuyu gelecek çalışmalarımızda ele alıp, bizden önceki tartışmaları da gözden geçirerek daha kapsamlı bilgilenelim!

Öğretmen, kendi kendine konuşur gibi:

-Platon, Sokrates, Damon!. . . Bunların Müzik konusundaki ileri görüşlülüğü gibi, başka filozofların da kalıntıları henüz ortadan kalkmamış tartışmaları vardır. Bunların adları sık sık önümüze çıkacaktır. Montaigne Öğretmen bize bu konuda yol göstericilik etmektedir. Okuduğumuz günlüklerde geçen kaynak adları yazanlarınız olduğunu sanıyorum!deyince Mustafa Buğday, Süleyman Karagöz, Sami Akıncı parmak kaldırdı. Öğretmen bizim tarafa dönünce ben de parmak kaldırdırm. Öğretmen bana işaret etti. Ben , Lucretius, Horatius, Ovidius!, Livia, Augustinus, Ermiş hieronimus (Jheronimos)der demez; öğretmen, derse yeniden başlar gibi neşeli bir yüzle:

- Bu tür kısa bilgiler size gelecekte geniş ufuklar açacak, Kazanılacak en sağlıklı bilgiler geçmiştedir. Geleceğin yenilikleri, kesinlikle geçmişin sıcağında, kurulu düzeninde kendini olgunlaştırır. Yenilikleri bir bebeğe ya da bir canlı yavru doğumuna benzetebiliriz!

Öğretmen, insanların ilk çağlardan bu yana tüm buluşlarını birbirine takılı halkalara benzettikten sonra büyük kültür ya da uygarlık devinimi saydığı Reform, Rönesans, Aydınlanma süreçlerinin nedenleri, niçinleri üstünde durdu. Zil çalınca da:

-Ders yapmasak bile tekrar görüşeceğimizi umuyorum, o nedenle bir ayrılış konuşması düşünmedim! deyip gitti.

Sabahattin Eyuboğlu öğretmenin ayrılmamasına karşın ayrılıyormuşçasına konuşması hepimizi etkiledi. Arkdaşlar, ikişer üçer konuşurken Fakı Yörük gülerek uyardı:

-Yunus Kazım Öğretmeni buraya getireyim mi? Oturanlar birden ayaklandı. Ali Bayrak, Fakı Yörük'e seslendi:

-Erkeksen onu buraya getir!

Şakalaşmalar sürerken telaş içinde büyük salona indik.

Tam yerimize otururken Yunus Kazım Köni Öğretmen geldi. Her zaman yaptığının tersine:

-Geçen hafta ayrı dünyaların insanlarından söz etmiştik. Kimileri bedeninde bir rahasızlık duyunca bunun nedenini bir bilenden sorar, özellikle isabetli birine soracak olursa (Bundan kastım doktordur)kısa zamanda derdinden kurtulur. Kimi insan vardır, derdini kimseye açıklamaz, çekebildiği kadar çeker. Oysa derdi bir organındaysa ötekilere de sıçrar, dayanılmaz bir duruma düşer, genç yaşında yaşamını yitirir. Salt günümüzde değil geçmiş yüzyılda da bu böyle olmuştur. Geçmiş yüz yılların büyük kıranları, tifo, tifüs, frengi, Kolera, veba, dizanteri, kuduz, çiçek, trahom, verem, cüzam şarbondan söz etmiyorum. O insanları toptan götüren afetler, tip bilginlerinin çabalarıyla

tümden değilse bile, ülkelerin uygarlığı düzeyine göre azalmış ya da ortadan kalkmıştır.

Günümüzde Tıp bilimi bu denli ilerlemiştir. Bunu kime borçluyuz? diye bana sorsalar:

-O sorucu, "Derdini anlatıcı kişilere! derim. Onlar sorarak konuyu ortaya getirdi, ortaya gelen konu da günümüzde moda olan "Deneme-yanılma yöntemleriyle gelişerek bildiğimiz, gelişmiş Tıp Bilimi doğu. "Tıp Bilimi Doğdu" derken neyi kastettiğimi bilmem anlatabildim mi efendim !deyip susunca

Çoğumuz soruyu anlamamış, anlayanlar da anlamamış gibi bakarken az ilerimde oturan Şükrü Koç parmak kaldırdı. Öğretmen söz verince de, (Her zaman öğretmenin dediği gibi Şükrü de):

-Efendim, eskiden; sizin verdiğiniz örnek gibi hasta gelmesi beklenmeden olası hastalıkların, giderek insan bedeninin tanınması konusu ele alındı!Şükrü sözünü tamamlamadan öğretmen soruyu genişletti:

-Kaç yüz yıllık bir konu bu, biliyor musun? Şükrü yine:

-Efendim, kesin olark sayılı yüz yıl söyleyemem ama Milattan önce 4. yüz yılda Doktor Hipokrates adına dürüstlük yemini kabul edildiğine göre ki, bu bir gelişme sürecinin belirtisidir. Bir o kadar da öncesini en az o kadar olarak düşünürsek 5000 yıl diyebiliriz.

Öğretmen, hepimizin yüzlerine baktıktan sonra birden:

-İşte efendim, bizim derdimiz bu!İnsnlık 5000 yıl emek verip bir başarı kazanıyor, hastaların tedavisi değil hastalıkları önleyici dermanlar buluyor. Bizim din adamlarımızsa onları halkımıza haram kılıyor. Yaygın sıtma afetinden gelişip serpilemeyen çocuklarımız günümüzde bile kininden yararlanamıyor, halk bîzar olduğu haşerâtı yok edici tozu kullanamıyor. Gel de şimdi Sigmund Freud, Carl Jung, Alfred Adler, ruhsal tartışmalarından ya da Standart -Bine testlerinden söz et!Ama bunu yapmak zorundayız efendim. Biz, bugünlerden yakınıyoruz, bir de bugünlere nereden geldiğimizi düşünelim.

Adını günümüz diliyle andığımız eski Mahalle Mekteplerini bir düşünelim, ders veren kişi mesleği babasından devralıp sürdürür. Okula başlama yaşı söz konusu değildir; baba oğlunu, dikkat edin kızını değil, alır gelir. Hoca Efendiyle bir de devriteslim yapılır. Baba çocuğunun elindenden tutup Hocaefendinin elini öptürür. Çocuk el öpünce baba öğretmene emanet sözü verir:

-Eti senin kemiği benim!Bu ne anlama geliyor? Açık açık dayak atılmasına razı olmaktır. Çocuk dayakla eğitim görecek!Bir de şu yazıdan bir bölüm okuyalım:

-Ruh Sağlığı koruma örgütü, A. B. D'inde çocukluk yıllarını özel bir problem olarak ele almıştır. Örneğin Adalet kurumu, çocukların gelişme aşamasındaki zorlukları önlemek için özel çalışmalar başlatmıştır. Öncelikle çocuk mahkemeleri kurulmuş, çocuk suçlarının nedenleri üstüne geniş araştırmalar yapılmış, bu araştırmalar hgız kesmeden sürmektedir. Çocukları suça yönelten nedenler incelenekte, yoplum olarak bunlar ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. "Çocukları, Yönlendirme Klınikleri!" kurulmuştur. Çünkü, çocuklar, yetişkinler gibi büyük suçlar hemen işleyemez. Onların gelecekte yapacakları hırsızlık, yalancılık, tahripkârlık gibi istenmeyen dayranışlarının ilk belirtileri önce kıkançlık, uyumsuzuluk, gereksiz korku ya da kâbuslar şeklinde ip uçları verir. Her anne-baba, bu belirtileri değerlendirip tavında önlem alamaz. İşte "Ulusal Ruhsağlığını Koruma Kurulu, Çocuklara Eğitsel Yol Gösterme Klinikleri çocukları, bilinçsiz anne-baba elinden alıp Devlet Kurumlarının gözetiminde uzmanlara bırakır. Ayrıca uzman yetiştirmek için New-York'ta "Çocuklara Eğitsel Yol Gösterme Enstitüsü kurulmuştur. Ayrıca, okullarda sorunlu öğrencilerle ilgilenen uzmanlar bulunmakta, anne-babalarla el birliği ederek çocuğun saplantı ya da sapkınlık belirtilerini değerlendirip önlemler almaktadır.

Yunus Kazım Köni Öğretmen, zaman zaman yapığı gibi iki elinin avuçunu biraz hızlıca şaplatarak kapayıp:

-İşte efendim, işlerimiz oldukça yoluna girdi ama yolumuzun daha "çooook"onarılacak yanları var!

 

Zil çalınca öğretmen:

-Bu, son dersimiz de olabilir. Geçmişin karanlık günlerinden, onursuz savaş yenilgilerinden, geri kalınmış bağnazlığımızdan söz ederek bize ayrılan zamanımızı doldurduk. Lâfla peynir gemisi yürümez! derler. Lâfla devlet, hele hele Eğitim İşleri hiç yürümez!Bunları bile bile bize verilen görevleri yapacağız. Tekrar buluşmak umuduyla esen kalın! deyip ayrıldı. Yunus Kazım Köni Öğretmen hakkında zaman zaman eleştiriler yapılıyordu. Doğrusu ben psikoloji dersini sevmiştim ama lise psikoloji kitabını karışırdığım için çoğu kez onun konuyu baside indirgediği kanısına kapılıyordum. Tıpkı Köy Enstitüsü'de yapıldığı gibi, öğrenilsin öğrenilmesin konulara değinip geçme taraftarı olduğu sanısına kapılmıştım. Ancak son derslerde öyle olmadığını anladım. Öğretmen açık açık:

-Ben size bir ders kitabı seçme yetkisinde değilim. Ancak, ele aldığımız konuları kıtaplarda bulabilirsiniz. (Bulmalısınız! derce)Psikoloji, alanı genişletilmiş, salt sağlıklı insanın değil, ruhsal sağlıksızları kapsadığı gibi doğum öncesi çocuğun bile ruhsal sağlığını gözetim altına alacak ölçüde etkinlik alanını genişlettiğini özellikle belirtmiştir. . Bizler bunların isleviğini, yolunu yöntemini değil varlığını bilip çevremizin dikkatini çekersek görevimizi yapmış oluruz. Buradan ötesini bizden görevi devranlar daha ötelerini gündeme getirip konuyu Türk Halkını bilinçlendirir! demesi, özellikle Dok. Ziya Talat Çağıl'ın "NİÇİN SIFIFTA KALIYORLAR!" araştırmasına kalkışını bir "BİR İLK GİRİŞİM! olarak alkışlaması kendimce bir değerlendirme gereğine neden oldu. Gene de ortalığa atılan yalan yanlış rivayetleri dinledim. İleri geri konuşup ivedi hüküm verenlere karşı çıkanlar olduğunu görünce ise sevindim. Özellikle teke tek hiç konuşmadığım, ancak onu iyi tanıyanlardan olumlu izlenimler edindiğim arkadaşımız Mustafa Buğday'ın birisine:

-Öğretmene haksızlık ediyorsun, Yunus Kazım Köni, psikoloji bilgisi yanında tanınmış bir yazardır. Varlık eski sayılarını karıştırırsan onun gelecek Türk Edebiyatı, Yeni Türk şiiri üstüne görüşlerini, yazdığı şiirleri okuyabilirsin!

Tartışmaya yan olmamak için uzaktan dinlemeyi yeğledim ama bir an önce Varlık eski sayılarını elden geçirmeyi kafama koydum. Hemen kitaplığa koştum, birde baktım ki, yeni karıştırılıp bırakılmış. Karıştıran kitapserermiş besbelli yeni sayıları üste koymuş, bir, iki derken üçüncüde arkadaşın dediği şiir bu mu? bilmem ama, olsun onun adını taşıyan bir şiir buldum. Onun yerildiği konuşmalarda onu savunmak için bundan yararlanabilirim.

 

Liman
Denizi özledim batı zamanı,
Martı çığlığını bozar düdükler.
Aydınlık bir gemi süzülür ufka,
Bir tayfa aban mış küpeşteler.
 
Aralık sokakta meyhaneler loş
Bir yosma gözlüyor belâlısı.
Ejdâd mirası han, ardiye, depo,
Satıcı sesleri, satıcı çocuk.
 
Kahveden yayılır "Şahane gözler. "
Uçtu güvercinler çan kulesinden.
Karanlık bir evde tek lâmba yanmış,
Kuşkusuz bir bekâr yazıyor mektup.
 
Şubatta, tipili yayla akşamı,
Denizi özledim ocak başında.
Böylece sevmiştim kırda uzleti
Temmuzda gezerken rıhtımda yalnız.
Yunus Kâzım Köni

Yemeğe arkadaşlardan biraz sonra katıldım. Geçikmeme neden olan Yunus Kazım Öğretmen bizim masada da konuymuş. Nihat Şengül:

- Bir derste 80 kez "Efendim!'" dediği ni, Halil Yıldırım ise bunu 100'e çıkaranlar olduğunu söyledi. Bunlraa tepki olarak yerime oturur oturmaz Ömer Seyfettin'in öyküsünü anımsattım; "Kim hapşırdı. eşek hapşırdı!"Hemşerim Kadir Pekgöz bilmeden bana yardım etti:

-Nerden çıktı bu? Bunu okumuştuk değil mi? Adı öylemiydi; böylemiydi? derken yemek bitti.

Bölüm salonuna gidince bir tatsız havayla karşılaştık. Hüseyin Çakar geziye katılmak istemediğini söylemiş. Kesin değil, "İzin verilirse!" kaydını koymuş. Öztekin Öğretmen bunu duyunca sözün gerçeğini arayıp sormadan Hüseyin Çakar'ı disiplinsizle suçlamış. Gittiğimizde Hüseyin Çakar'ı ağlamaklı bulduk. Hüseyin Çakar, çok konuşmaz, övünme nedir bilmez ama onurludur. Çok da özverilidir. İkimiz bir piyanoyu bölüşerek çalışırız. Ben ona göre çok bencilim, piyanoyu boş görünce otururum. Oysa Hüsyin Çakar kendi saati kışında piyanoda bir dakika oturmaz.

Arkadaşlar araya girdiler, Orhan Doğan, Mehmet Yelaldı öğretmenle konuştu, sorun geçii olarak çözüldü ise de Mehmet Öztekin Öğretmenin geçen yıldan kalmış bir öcü olduğiu anlaşıldı. Anlaşmazlık da geçen yıl staj için burada kalan Hüseyin Çakar'a karşı davranışından patlak vermiş. Hüseyin Çakar benim burada kalacağımı duyunca bana bir şey demedi ama arkadaşım Abdullah Erçetin aracılığıyla bir iki konuda uyarmıştı.

Az gecikmeli olarak toplandık. Konu, bütünüyle gezi. Öztekin Öğretmen öteki bölümlerle hiç ilgilenmediği için onların durumlarını bizden sordu. Abdullah Ön Öztekin Öğretmene karşı çok saygılı. Salt burada değil Öztekin Öğretmen Çiftlerde çalışırken de öyleymiş. Sözkonusu edilince Abdullah Ön:

-Meslek seçtiğim müziği ondan öğreniyorum. Yaşam boyu onu anımsayacağım; saygısızlık edip alacağım olumsuz yanıtları mı taşıyayım anı olarak? Benim yaşam anlayışım budur!

Abdullah Ön'un bu düşüncesine tıpatıp katılıyorum. Salt Bizim bölümün değil genel ders öğretmenlerimiz için de öyle düşünüyorum. Örneğin bu sabah Yunus Kazım Köni Öğretmen için ileri geri sözler edildi. Daha fazla ne edecekti? Vaktiyle (Kepirtpe Köy Enstitüsü'nde)Bir konuyu beş on kez anlatıktan sonra da anlamayan olunca Ahmet Gürsel Öğretmen:

-A yavrum, sözle anlatamıyorum, ağzına kaşıkla mı dökeyim? Öğrenceksen onu da yaparım; yeter ki sen öğrenmiş ol! derdi. Benzer olaylar burada da oluyor ama öğretmenler o denli diretmiyor.

Öztekin Öğretmen konuyu açar açmaz Orhan Doğan, Abdullah Ön'le yaptıkları tasarıyı açıkladı. Tren durumlarına göre ya pazartesi ya da çarşamba günü yola çıkmak durumundayız! deyince Öztekin Öğretmen hemen çarşamba gününü önerdi. Gezi süreci de 15 gün olarak sınırlandı. Öğretmen üstünde fazla durmadan:

-Dört gün Konya/İvriz, 3 gün Isparta/Gönen, 4 gün de Kayseri/Pazarören'le çevresi, dört günü zaten yollarda geçecek! deyip kapattı. Kimseden ses çıkmadı. Öğretmek gidince tartışma başladı, özellikle Muttalip Çardak 2. sınıftakilere:

-Ne diyorsunuz Abiler? Önce nereye nereden gidiyorsunuz? İsparta nire, Konya nire? Konya'ya gidip oradan Isparta yerine önce Isparta yapıp Konya'ya, ondan sonra Kayseri'ye gitsek daha iyi olmaz mı? Muttalp'in çığlığı önemsenmedi. "Trenle gezeceği mize göre pek önemli değil!" diyenler oldu. Muttalip harita açıp yol gösterdi. Ancak haritaya bakanlar da benim gibi, bir fikir enicecek ölçüde konu üstünde durmadılar. M uttalip Çardak kendi kendine söylendi.

-Siz bilirsiniz, söylemesi benden! deyip sustu.

Gezi, yarınmış gibi herkesin yüzü güleç, dilinde "Gezi, yüreklerinde de bir yerler görmek sevinci içinde dağıldılar. Salon boşalınca içimden, gezi sonrası süreci başlamış gibi sakin sakin salonda çalıştım. . . . . Herkes gitmiş, özgür olarak kalmışım!Önce sevinç gibi başlayan bu duygu, birden yalnızlık sıkıntısına dönüşür gibi oldu. Hiç düşünmediğim bir ilgi aklıma aklıma takıldı; öteki bölümlerden kimler kalacak? Bunu nasıl öğrenirim? İl aklıma Halil Dere geldi. Kepirtepe'ye buradan gideceklerle burada kalacak Kepirtepeli arkadaşları öğrenmek gereksinimini duydum. Nedense Sami Akıncı'nın gitmesini istemedim. Bunun bir kıskançlık duyguu olduğunu bir süre düşündüm, kendimi ayıpladım. Biraz da kendimi zorlayarak gitmesini istedim. İsteme gerekçemi de beğendim. Sami Akıncı Kepirtepe öğrencilerince işten kaçan biri olarak tanınır. Şimdi öğretmen olarak staja gidecek. Tıpkı geçen yıl gelenler gibi. Geçen yıl Yapı Kolundan gelen Mustafa Ersoy sürekli Yapıcılık Öğretmeni Namık Ergin'in yanındaydı. Keza Tarımcı (Zirai Ekonomi) Mehmet Pekgirgin de Hikmet Özmen/Besim İyitanırla birlikteydi. Öğrenciliğinde bunların derslerinden kaytaran Sami Akıncı şimdi ne yapacak? Sorumun yanıtını kendim verdim:

-Ne ypat, ne eder benim bildiğim Sami Akıncı Kepirtepeye gitmez!Acayip bir akıl yürütme oldu ama rahatladım. Kendimin olmadığı bir Kepirtepe düşünmek ne işime yarayacak? dememe karşın başımdan bir türlü atamadım.

Bu arada günün salı olduğunu anımsayıp akşam dinlenecek plâkların seçimini yaptım. Kolayıma geldiğinden değil, birbirlerine yakın eser dinlemiş olmak üzere biraz da üstünde durulup konuşma konusu olur, düşüncesiyle Josef Haydn'dan üç senfoni seçtim.

 

1. No:22 Filozof Senfonisi,  4 Plâk

2. No:55 Okul Müdürü Senfonisi, 3 Plâk

3. No:72 Avcı (lık)Senfonisi  3 Plâk

Plâkları silip hazırladım, kimsecikler yok. Oturup bir güzel çalıştım. Sonra açtım Hanon'u ilk üç parçayı arka arkaya saymadım ama parmaklarımın duyarlılığı iyice azalınca bıraktım. Çıkmayı tasarlarken Talip Apaydın geldi. Çok sevdiği şair Şinasi Özden'den yeni bir şiir bulmuş, onu okudu. Aklıma takılan Mustafa Buğday nedeniyle okunan şiiri dinlemedim bile. Sonunda Talip'e sordum:

-Yunus Kazım Köni'den hiç şiir okudun mu? Talip okumuş olabileceğini , ancak anımsayamadığını, eğer şiir yazıyorsa Mustafa Buğday'ın bileceğini tekrarladı. Konuşa konuşa yemeğe gittik. Yemekte plâk tartışması çıktı; benim seçtiğim Josef Haydn'ı beğenmeyenler oldu. Özellikle üç senfoni arka arkaya olmazmış. Neyse ki biz tartışmayı gereksiz sözlerle uzatırken duyuru yapıldı:

-Yarın öğlede Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç bizimle konuşmak üzere gelecekmiş. Duyuruyu yapan Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca'ya. takılanlar oldu:

-Başkan, Genel Müdür öğleden önce mi yoksa akşam mı gelecek? Hüseyin Aymaca güçlü bir sezgi sahibi, ne demek istendiğini hemen anladı:

-Yarın 18 mayıs, sonraki gün 19 Mayıs Bayramı. Ankaralılar, bayramları İstanbul'da dxaha çok sever. " Biz de severiz!" diye bağıran oldu. Hüseyin Atmaca:

-Sesin buradan onlara ulaşamaz, gidip Ulus Meydanı'nda bağırsan belki duyanlar olur!Hep güldük ama içimizde bir acaba? Genel Müdür neden geliyor? Sonuç olarak bir teselli nedeni bulduk, "Gezilerimizin hayırlı olması dileğinde bulunacaktır!"

Plâk dinlemek için toplandığımızda Genel Müdürün gelec eğini öğrenen Bölüm Başkanımız azıcık duraksadıktan sonra:

-Gideceğimiz Enstitüleri dikkatle incelememizi, ayrıca gittiğimiz yerlerde iyi izlenimler bırakmamısı isteyecektir. Hakkı Bey bu tür ilişkileri çok önemser!dedi.

Öğretmen seçtiğim plâkları beğendikten başka:

-Avrupa'da ünlü bestecilerin tüm eserlerini aralıksız dinleten konser salonları vardır. Almanya'nın Bayreut kentinde yalnız Wagner operaları temsil edilir. Salsburg Mozart Konser salonunda yalnız Mozart'ın eserleri çalınır. Bunlar ne ki? Ben de yeni duydum; Savaş başlar başlamaz Almanlar Sovyetlerin kurucusunun adını taşıyam Leningrat'a saldırmışlar. Leningrag Belediyesi saldırıya karşı Ludwik van Beethoven'in 5. senfonisini tüm çevrede duyulacak bir sistemle başlamış, o gün bugündür bir daha hiç durdurulmamış, savaş bitmeden de durdurulmayacakmış. Biliyorsunuz 5. Senfoni, Kader senfonisi olarak tanınır. Yumuşak sesle başlar ama arkasından Da, da, da; daaaaan!. . diye sesler yükselerek talih kapısını açtırmak için diretir.

Önce 4 plâk olan Filozof senfonisini dinledik. Neden Filozof adı verildiğini sezemedik. Öztekin Öğretmen de müzik eserlerine adları sonradan, ileyici, baskıcı ya da söz sahibi olmuş şeflerin taktığını anlattı. Örneğin besteciler içinde en . itiz kimze olarak Wolfgang Amedeus Mozart bilinir. Mozart yaptığı bestelerde kopye bile kullanmamış. Tüm eserleri olduğu gibi saklanıyor. Böyleyken b, üyük sen fonilrinden biri olan 41. Senfoniye Jübiter adı takılmış. İyi yakıştırıldığından bundan öyle elindeyse değiştir. Josef Haydn bir çok senfonisine hatta 4'lülerine ad vermiştir. İmparator, Maria Tereza, v . b. gibi.

Sonun da herkes memnun kaldı. Başran tüm dilenenlerin ahyn kı besteciden olmasına diretenler de memnun oldu.

Ayrılırken Öztekin Öğretmen:

- Hakkı Bey geleceğine göre bizim oraya uğrar; hepimiz hazır bulunursak hoşnut olur!demesi pek sıcak karşılanmadı ama çaresiz, gideceğimize söz verdik.

Yatınca, önce bir rahatlar gibi oldum. İnamaz gibiyim, dersler kesildi sayılır. Bu duruma göre 17 Mayıs yarın Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç, 18 Mayıs için de bayram heyecanı (Arkadaşların göz kırparak, "İstanbul özlemi (!) sözünü anımsadım . . . . ) 19 Mayıs, hepimizin bayramı. Ona kimsenin bir diyeceği yok. Herkes kafadan bir söz söyleyip gülerken ben de gülmüştüm. Şimdi, kendimi toparladım:

-Sen , burada kalmayı sevinçle karşılıyorsun ana 19 Mayıs Bayramını Enstitü Bölümü yörenle kutlayacak. Ne haber? Akordiyon sırtında bekleyeceğini unutma! 2 saat mı, 4 saat mı, onu düşün! Neşem kaçtı, kendimi öyle, boşluğa bırakır gibi bıraktım.

 

17 Mayıs 1944 Çarşamba

 

Kalkar kalkmaz Bizim bölüme koştum. Büyük haritadan gideceğimiz yolları izlemeye çalıştım. Önce Isparta/Gönen'e gitmek bence en doğrusu. Ancak Isparta'ya dorudan tren yok. Bir yerde tenden inilerek karayollundan gidilecek. Isparta/Gönen'den sonra da Konya'ya da gene karayolu. Konya'dan Kayseri/Pazarören kolay gibi geliyorsa da orada da uzun bir karayolu var. (70 km. )Kendi kendime sevindim:

-Bilgilendim, bilir bilmez konuşanlara karşı birkaç sözüm olur. Ancak, Karayolu olan yerlerin yol durumu nedir? Lüleburgaz-Edirne, ya da Lüleburgaz-İstanbul gibi mi? Yoksa bizim Kırklareli-Lüleburgaz gibi mi?

Kahvaltıda tüm konuşmalar Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç üstüne oldu. Hakkı Tonguç'u ilk gördüğüm zaman daha göçmen olduğunu öğrenmiştim. Tüm arkadaşlar Kepirtepe'de yapılmakta olan binada çalışıyordu. Bizim marangozluk işlerini biz, Lü

leburgaz'da kaldığımız okulun bahçesinde yapıyorduk. Bir gün salt Hasan Üner'le ikimiz kaldık. Öğretmen olarak da İrfan Evren Öğretmen vardı. O gün Bakan Hasan Ali Yücel geldi. Daha doğrusu gelenlerin Kepirtepe'deki binaya gittiği söylendi. Buraya da uğrarlar düşüncesiyle çalışırken Md. Yardımcımız Ömer Uzgil'le uzun boylu birisi geldi. İsmail Hakkı Tonguç'u ad olarak okula girdiğimiz günlerde duymuştuk. Alkpullu'da kaldığımız sıralar, bahçene çalışırken biri gelmişti. İsmail Hakkı adı geçince hemen "İsmail Hakkı Tonguç!" yakıştırması yapmıştık. Oysa o İsmail Hakkı, "İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu!" çıkmıştı. Gene öyle bir kuşku içindeyken Ömer Uzgil Öğretmenimiz:

-Çok değerli Öğretmenim İlköğretim Genel Müdürümüz İsmail Hakkı Tonguç! diye bastır bastıra söyleyince Hasan'la selâma durduk. Hakkı Tonguç, İefan Öğretmene bir şeyler sordu, sorular için de bizim niçin ayrı çalıştığımız da vardı. Hakkı Tonguç, köylerimizi, kentlerimizi sordu. Benim Lüleburgazlı olduğumu öğrenince ailemle ilişkimi öğrenmek istedi. Köyümün Lüleburgaz'a 15 km. olduğunu, her pazartesi kurulan pazara (Pazara derken hemen yolun ötesinde o gün de pazar kurulmuştu, orasını gösterdim. )gelen olduğunu, ayrıca yapılmakta olan okul binasının bitişiğindeki köyde babamın ablasının oturduğunu, büyük oğlunun köyün muhtarı olduğunu anlattım. Hakkı Tonguç beni dikkatle dinledikten sonra kendisinin de göçmen sayıldığını buralarda akrabaları olduğunu, arkasından da Silistre adını duyup duymadığımı sordu. Ben önce Namık Kemal' in Vatan yahut Silistresi'ni sonra da Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı! derdemez de "Ha işte onunla da hemşeriyiz. Yani ben de biraz Lüleurgazlı sayılırım! dediğini anlattım.

Arkadaşlar, içten dinlediler. Azıcık kuşkulu tavır alan olsaydı hemen Hasan Üner'i çağırıp olayı ona da tekrarlatacaktım. Öyle olmadı, önce Ekrem Bilgin:

-Bizim de bir Tonguç'umuz var. Ama o bu tür konuşmaları asla yapmaz. Ona göre söylemek yerine sormak, , yeri gelince de sürekli sormak. Sorunları sorarak çözer. Ekredm bir şeyler anlatcaktı sanırım, ötekiler araya girerek Ekrem'e sordular:

-Unutamadığın bir kuyruk acın mı var? Ekrem başını sallayarak:

-Kardeşler arasındaki farkı belirtmek istemişim!

Kahvaltıdan kalkınca topluca salona gittik. Öztekin Öğretmen uzun süre gelmedi.

Talip Apaydın tahtaya gene bir şiirden parça yazmış. Yanına gittiğimde tahtayı karaladığı için çıkışacağımı sandı; şiiri silmeye kalkıştınca durudurup sordum:

-Kim yazmış bu şiiri? Doğru söyle, kendin yazıp saklıyorsan ayıp ediyorsun. Bizim Kepirtepeli arkadaşımız Mehmet Başaran da şiir yazıyor (muş)ama şimdiye dek bir mısrağını bile görmedik. Ben şiir yazmam ama okumasını severim. Defterimde 50 kadar şiir var. Tamamını verirsen bunu da yazarım.

Kitaplıktaki Varlık'lardan aldığını söyledi. O da Şinasi Özden'denmiş. Şinasi Özden'in kim olduğunu sordum. Talip:

-Vallahi ben insanları kolay tanıyamıyorum. Zaten dergileri de düzenli izlemiyorum. Arkadaşım Mustafa Buğday bu işleri titizlikle yapar, ondan aldım. Konuşmamız yarım kaldı.

 

"Hatırla hür olan kalplerimizi
Kuşlar gibi hür olan bir zamanlar
Bizim şarkımızı çalacak kemanlar
Her şey huzur içinde temizdi.
Yâdet kalbim yâdet onun adını!. .

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Öztekin Öğretmen küplere binmiş olarak geldi. Kendi kendine bir süre yüksek perdeden konuştu. Karşısında kimse olmamasına karşın birileriyle hesaplaştı:

-Birisi, "Cim karnında bir nokta!" Ötedeki desen, "Para pul hesaplarından habersiz! Ad geçmedi ama arkadaşların gülüşünden bildiğimiz birileri olduğu anlaşıldı. Zaten Öztekin Öğretmen kendini tutamadı:

-Bizim şanşımız da bu demek!Adam doğru dürüst iki laf edemez, getirip yüksek okula

Eğitimbaşı yaptılar. Yaptılar ama bir yıl bile dolmadan alıp gönderdiler. Kimsenin arkasından konuşmayı sevmem ama işler engellenince de kendimi tutmakta zorlanırım!

Öğretmen, kendini tutamadı olayı anlattı.

Tüm Gezi programları ayrıntılı olarak Okul Müdürlüğüne veriliyormuş. Okul Müdürlüğü ödenecek hesaplar nedeniyle bir ön program istiyormuş. Bizim gideceğimiz üç Köy Enstitüsü de D. D. Yollarına uzak düştüğünden yol masrafı çok görülmüş. Bu nedenle ya üç yerine iki enstitü görmek ya da gideceğimiz yerlerin yönetimleriyle ilişki kurup onların araçlarından yararlanmak önerilmiş. Düşünce güzel ama, gidilecek okul yönetimleriyle kim ilişki kuracak? Bu işi geziye gidecek bölüm başkanları yapmalıymış. Öztekin Öğretmen bunu yanlış bir işlem olarak geri çevirip sakıncalarını da anlatmış. Öteki bölüm başkanları da bu işin Okul Yönetiminin işi oluğunu öne sürünce sorun çözülmüş ama Öztekin Öğretmenin sinirleri o denli bozulmuş ki olayı bize anlattıktan sonra bile bir süre yatışmadı; ara ara da:

- Şuna bak yahu, ben istasyonda inip gideceğim yerin sorumlularından ricada bulunacağım!Rica etmek kolay, ya adamların durumu buna uymuyorsa? Sanki Köy Enstitülerine kamyon yağdırmışlar. Bütün olanakları kullanmalarına karşın buraya, Hasanoğlan'a bile ikinci kamyonu alamadılar!

Öğretmen bu kez de:

-Neyse bırakalım şimdi bunları, gideceğimiz yerlerin söylediği, söylenince dinleyeceği türkülerden seçmeler yapalımOyunlar için buna gerek yok; oyunlar zaten aynı kaynaktan hepsine dağıldı. Öğretmen öyle söyleyince Kayseri/Pazarören için oyun konusunda uyarıda bulundum:

-Pazarörenliler, Temurağa, Sivas Halayı (Bölümleri var) gibi oyunları çok güzel oynuyorlar. 1941 yazında buraya gelince ekipler içinde tüm ekip olarak onların oynadığına tanık olduk.

Öğretmen benim söylediklerime ilgi gösterdi, duraksadı. Mehmet Zeybek, hemşerisi Ekrm Ula'nın geçen yıl orada staj yaptığını, Ekrem Ula'nın tüm oyunları çok iyi bildiğini, ondan sağlıklı bilgi alabileceğimizi söyledi. Türküler konusunda da üç Konyalı; Orhan Doğan, Ab dullah Ön, Muttalip Çardak görevlenirildi. Öztekin Öğretmen (Biraz yapmacık olmakla birlikte) neşelendi:

-Bunu hallettik, haydi şimdi kemanlara sarılalım!deyip kalktı. Asıl söylediğini unutmuş gibi durara:

- Bizim oralarda bırakacağımız en olumlu etki, keman orkestramız olacak. Biz burada istediğimiz kadar Güzel Sanatlar Kolu diyelim, gelen müdürlerin ağız birliğiyle benden sordukları nedir biliyor musunuz? "Bize ne zaman Müzik Öğretmeni göndereceksin? "Gel de şimdi adama"Tiyatro Tarihi, Sanat Tarihi, Armoni, Konturpuvan, Potpori, Variyasyon! !"de. . . . . . . . . . Öğretmen kendi sözüne kendisi uzun uzun güldü; arkasından da: (Yavaş sesle konuşarak)

-Bizimki biraz "Müslüman pazarında salyangoz satmak, türünden bir şey!

Kemancılar yaylarına sarıldılar. Hanon'u alıp alt piyanoya indim. Bir yandan da yukardan gelen sesleri dinledim. Sesler kesilince kalkacaktım. Abdullah Erçetin geldi. Yemek zili çoktan çalmış. Abdullah'ın da sorunu var; ortak parçalarda A bdullah'in iki denemede çaldığı parçayı iki günde çalamayanlar var. Durup durup:

-Bunlar nasıl Müzik Öğretmen olacak? diyor.

Yemekte Fantazya filminden söz açıldı. Filmi hepimiz gördük. Film, bu kez Yeni Sinemada gösteriliyormuş. Filmde çalınan müzikleri anımsayan var mı? Fimde çlkınn müziklerin dördünü çok iyi anımsıyordum. Johan Sebastiyan Bach, Toccato-Fuge, Beethoven 6. (Patoral )Senfoni, FrznzSchubert, Ave Maria, Tschaikowsky; F ındıkkıran Suiti (Bazı bölümler) Daha var ama onları bilmiyorum. Onları kimse bilmedi. Benim söylediklerimi de çoğu, ben söyleyince anımsadı.

Öğleden sonra, sabah hazırladığımız taslak programı saat tutarak tekrarladık. Abdullah Ön, iki türkü söyleyecek, Mehmet Yelaldı keman çalacak. Abdullah Erçetin'i öne sürdüm:

-Okul şarkılarını çok güzel söylüyor. Öğrencilerin çok hoşuna gider!Abdullah kesinlikle karşı koyunca Öztekin Öğretmen.

-Aşkolsun Abdullah, hepimiz senin gibi bu işlere sırtımızı dönsek bir arada kalmamızın bir anlamı olur mu? diye sordu. Sonra da:

-Neyse kapatalım bu faslı, eldekilerle idare edelim!

Öğretmen erken bırakınca bir süre tartışma oldu. Tartışmalara katılmadığıma sevinirken hemşerim Kadir Pekgöz doğrudan bana:

A. -Abdullah'ı öne sürceğine kendin şarkı söylemek istediğini söyleyeydin ya! diyerek bana sataştı. Neyse ki Abdullah o zn da salonda yokmuş, o nedenle rahatladım; Kadir'e karşılık vermek benim için önemli bir olay sayılmaz. Ancak Abdulllah'ın yanında Kadir'e söyleceklerimden o da alınabilirdi. Abdullah olmayınca rahatladım:

-Ben dalgınlıkla Abdullah dedim, aslında senin adını verecektim. Kendimi söyleyemiyorum. Nasıl olsa akordiyon sırtımda ortalıkta olacağım, benim boyumu görecekler!dedim. Dedim ama bunu dediğime de üzüldüm. " Boyumu görecekler!" deyimini kullanmam, Kadir için doğrudan ciddi ir sataşma. Çünkü o, içimizde en kısa boylumuz. Onun en kızdığı sataşma da bu boy konusu. Bir filmden söz ederken rol sahibi Mike Rooney'e (Kısa boylu ama çok ünlü bir aktör)benzetildiği için olayı büyütmüş, arkadaşlar arasında gereksiz bir tatsızlığa uzun süre neden olmuştu. Haksızdı, ancak Abullah ile konuşuk, öteki Kepirli arkadaşlara da danıştık; hemen hemen hepsi bize sorumluluk, arkadaşlık sorumluluğu yüklediler, uzaktan uzağa da bizi izlediler. Sağ olsun Abdullah öteki arkadaşları, tek tek yumuşatıp barışı sağladı. Kadir'e kalsaydı, diz dize oturduğu insanlarla konuşmadan, masa, sandalye türü bir cansız gibi ortalıkta dolaşıp duracaktı. Abdullah ile zaman zaman bu duruma gülüyor zaman zaman da üzülüyorduk. Dil bilmeyen biri imişçesine arkadaşlarla iletişimi imkimize kalmıştı.

    

Micke Rooney

 

Bu nedenle içimden kendimi suçlayarak kitaplığa gittim. Meğer, Talip Apaydın çoktan gelmişmiş. Beni gürünce Varlık dergilerinin yererini gösterdi. Varlık Dergisi deyince ben büyük boy, Yedigün gibi büyük boy Varlık yığınını karıştırıyordum, bunlar daha eski Varlık'lıklarmış. Oysa iki yıldan beri kitap gibi küçük basılıyormuş. 1942-43-44 sayılarını topluca aldım. Aralarında olmayanlar var. Onları sıralayıp, Şinasi Özden ararken bir de bakım ki karşımda Vahit Dedem ( Vahit Lütfi Salcı) Vahit Dedem bana her karşılaştığımızda:

-Benim yazılarımı oku derdi. Demekle de kalmaz Kırklareli-Yeşilyurt gazetesinde çıkan yazı ya da şiirlerini Kepirteye'ye göndertiriyordu. Sağ olsun gazete yöneticisi Rıza Bey, Okulu bitirene dek bunu sürdürmüştü. Başka yerlerde de yazdığını da söylerdi ama doğrusu Varlık olduğunu düşünmemiştim. Zaten Kepirtepe' de Varlık'ı bir kaç kez öğretmenlerde görmüştük. Bir de1941 yılında Hasanoğln köy Halkodası kitaplarını Muhtar Ahmet Çakır bize devregtmişti. O zaman da birkaç Varlık karıştırığımı anımsıyorum. Ama çıkaran kişi Yaşar Nabi'yi Köy Enstitüleri için yürüttüğu mantıksız fikirleri, acımasız öneriler içeren yazısından dolayı kınamıştım.

Talip Apaydın'ın parçasını yazdığı Şinasi Özden'in şiirinin tamamını bulunca sevindim. Ancak şiirin başında 2 var. Bu 2, 2. şiir mi yoksa aynı şiirin 2. bölümü mü? Şiirin giriş bölümüne bakınca bir şiirin 2. Bölümü kanısı olabileceği öncelik kazanıyor.

 

Romans
2
 
Hatırla hür olan kalblerimizi
Kuşlar gibi hür olan bir zamanlar
Bizim şarkımızı çalacak kemanlar
Her şey huzur içinde temizdi
Yâdet kalbim yâdet onun adını.
Çalın kemanlar çalın ilkbahar sonatını.
Bir çocuk gibiydin benim dizimde
Ceylân gibi ürkek, su gibi durgun
Rüyaların ki, iyiye yorduğun
Başlardı birer birer Hint Denizinde
Çırpın rüzgarlar çırpın ruhumun kanadını
Yâdet kalbim yâdet onun adını
Issız bir çatının loş balkonunda
Bıraktığımız hatıraları bir düşün
Saat çalacak, erişecek o gün
Ve sen bana döneceksin sonunda
Kurun ustalar kurun gönül saltanatını
Yâdet kalbim yâdet onun adını. .

Eğer öyleyse başka sayılarda bunu kanıtlayan parça bulunur. Şiir ilgim birden azaldı. Vahit Lütfi Salcı Dede gözümün önüne geldi. Onun bana verdiği öğütleri anımsadım. O kendini örnek vermiş beni kendine göre çok şanslı saymıştı. Uzun savaş yılları içinde yaşamış, öğrenciliğinde halka yönelik çalışmaları (Folklör) nedeniyle sürgüne gönderilmiş Kolluk Güçleri gözetiminde Sivas, Elazığ, Erzurum, Kars yörelerin de zorunlu olarak yokluk içinde yaşamak zorunda kalmıştı. Buna karşın yılmamış, gerçek mesleği olan müzik bilgisinden yararlanarak o çevrelerde söylenen katıksız halk müziğini, yörede yetişmiş halk ozanlarının yazılarını toplamıştır. Sürgüncü Padişah düşünce affa uğramış, yıllar sonra İstanbul'a dönebilmiştir. Bunları anlatıp arkasından benim, devletin kanatları altında korunduğumu, bu zamanı çok iyi kulanmamı öğütlerdi. Ayrıca yapacağım çalışmalardan haber bekleyeceğini, bu konuda bana söz verdirmişti. Kırklareli içinde otururken her gidişimde uğrardım. O zaman İl Yönetim işlerinde çalışıyordu. Son uğradığımda Kırklareli İl'inin en uzak Beldesi Kofçaz'a atandığını öğrendim. Belde, Kırklareli'ye 30 km. Ancak düzenli giden motorlu araç yok. O nedenle okumamı sürdüreceğimi, Ankara'ya gideceğimi bildiren bir mektup yazdım. Mektup eline ya geçti ya da geçmedi. Köye yazdığım mektuplarda sordum. Onlar da uzun süreden beri görmediklerini; ancak Kofçaz'da olduğunu yazdılar. Köydekiler Kofçaz bölgesini bildiklerinden Kofçaz Kırklareliye salt uzaklığı ile değil iklim olarak da çok farklıdır. Istrancaların Bulgaristan'na dayalı, yüksek, ormanlık, en çok kar düşen yeri. Kasım ayında düşen kar mayıs ayında ancak kalkarmış. . . . .

Vahit Dede'mi düşünerek Varlık'larda başka yazısı olup olmadığını aradım. Arıyorum ama olduğu bu yazıdan anlaşılıyor. Yazmasa "Geşmiş Varlıklardaki yazılarımdan!" diye söz eder mi? Vahit Lütfi Salcı' yı bizim köylüler çok severler; büyük küçük herkes ona Salcı Dede der. Vahit Dede diyenler de olur. Bizim köyden evlilik yaptığı için Salcı ya da Vahit Enişte diyenler de bulunur. Büyük amcam gençliğinde Vahit Dede ile Bektaşi tekkesine katılmış. Büyük amcamın oğlu, tarikat geleneği babasının görevini üslenmiş. Vahit Dede'nin dediği gibi (Az okumuş olmasına karşın) Gevheri, Emrah (ları), Gencî, Dertli, Yunus Emre, Pîr Sultan Abdal, Hatai (Şah İsmail) gibi şairlerden, Leylâ ile Mecnun, Ferhat'la Şirin, Arzu ile Kamber özelikle de Aslı ile Kerem gibi Halk hikayelerinden inanılmaz şiir parçaları okur. Vahit Dede'nin yazısını okuyunca arkadaş bulmuş gibi sevinecektir. Orası öyle de; Abbas Amcam başta olmak üzere bizim köyde herkes onu Bektaşlerin "Giz Yumağı!" olarak bilir. Oysa o, bu yazıda kendini ele veriyor. Ayrıca dinsiz olduğunu açıklıyor. Bu durumu köylüler nasıl karşılayacak? Bu arada ben de bir tür gammazlık yapmış olacağım. Sevincim birden uçtu. Son karar bu yazıyı gönderemem!Vahit Dede, dolaylı falan değil, ayan beyan açıklıyor.

İşte yazı!

 

Gizli Halk Musikisi

Vahit Lütfi Salcı

Türkiyede asırlardan beri "Gizli Türk Halk Musikisi"nin akıp gelmiş olduğuna ve bu nevi musikide"çok seslilik" işaret ve alâmetleri bulunduğuna dair bu defa neşrettiğim "Gizli Türk Halk Musikisi adlı kitabım üzerine Varlık mecmuasının 1/12/1940 tarih ve 178 sayılı nüshasında Bay SadiYaver Ataman arkadaşımızın eserim hakkında tenkit yazısının çıkmış olduğunu gördum ve okmudum. Muharririn, eser hakkındaki bütün bu yazısının güzel bir niyetle yazılmış olduğunu görüyorum. Yürütülen düşünceler arasında yalnız iki nokta nazarı dikkatimi çekmiş olduğundan bu noktaların tarafımdan tavzi olunmsı eser mevzuunu biraz daha aydınlatacağını düşünerek bu yazıyı sırf bu maksatla yazmak istedim. Bay Sadi Yaver Ataman benim yazılarımı uzun müddetten beri takip ettiğini ve bunların muhteviyatından benim halk musikisinin açık kısmına temas etmeksizin sırf gizli kısmı ile meşgul olduğuma hükmetmek mecburiyetinde olduğunu söylüyor. Halbuki ben açık halk edebiyatı ve musikisi ile de ve açık halk musikisinde "Çok seslilik olup olmadığını elden geldiği kadar tetkik ederek bu açık kısmın "Dem tutmak" meselesinden öteye geçemediğine vakıf olup bu tetkiklerimi 933 yılında Edirne'de çıkan Milli Gazetede uzun uzun anlatmıştım. (1)Bunun böyle olmasıyla beraber halk edebiyatı ve musikisiyle daha çok meşgul olduğum da doğrudur. Bunun sebebi şudur:Folklor demek, halkbilgisi demek olduğuna göre folklorcu da halk bilgisinin arayıcısıdır. Öyle ise folklorcu araştırmaları esnasında malzemesinin kıymetini ölçer, ve ona göre bulduğu malzemenin üzerinde işler. Bundan basit ve bundan tabii ne olabilir? Evet; Halk edebiyatı ve halk musikisi artık tamamiyle anlaşılmıştır, ki biri açık, biri gizli olmak üzere iki kısımdır. Fakat bu iki kısımdan ikincisi yani gizli kısım millî bakımdan daha çok temiz ve tarihî bakımdan daha çok zengindir. Böyle bir malzeme hazinesi bulan bir folklorcu artık geri döner mi?

Şunu çok iyi bilmelidir ki, asıl halk edebiyatı ve musikisi yuvaları bu gizli kalmış kısımdadır. Hatta bu kısımda divan edebiyatı ve açık divan edebiyatına nispeten daha ziyade zenginlikte ve hatta bâkirlikte kendisini gösterir. Bu bâkir Türk edebiyatı ve musikisi varlığı asırlardan beri Türk Alevi kabilelerinin süregeldikleri içli ve tarihî töre ve an'aneleri kalmış ve bizden pek çok kısknçlıkla saklanmıştır. Bunalım nüvelerine hulûl edebilmek için o hususiyet âlemlerinin hiç de yabancısı olmamak ve yadırganmamış bir mûnis uzvu bulunmak iktiza eder. O zaman Fuzulileri, Nef''ileri, Bâkileri, Nedimleri, Behâyileri, Yahyaları, Arif Hikmetleri, Şeyh Galipleri hakikate yakın başka bir adeseden görür ve yine o âlemde Yunus Emreleri, Kaygısızları, Hatâileri, Pir Sultanları, Kul Himmetleri, Kul Hüseyinleri, Türabîleri, Viranîleri, Meratîleri ve sonra Emrâhları, Seyrânileri, hatta Gevherîleri, Aşıkları, Karacaoğlanları ve Kâtibileri bile oldukları değişik çehre ile daha yakından bulursunuz. Benim tetkiklerime göre bu hakîki görüş ve buluş mazhariyetine nail olmak isteyen bir folklorcuda mutlaka üç hassanın bir arada bulunması lâzımdır. :

1)Edebiyatçı olmak, 2)Musikici olmak, 3) Halk tasavvûfunun ve hususiyetlerinin bütün inceliklerine vâkıf olmuş bulunmak. Bu üç hassanın üzerinde bir de yüksek bir meziyete mâlik olma şartı gelir ki o da "Hükümde bîtaraflık!"tır. Bu ise, din ve mezhepten Alâkayı kesmek, dinsiz olmakla, hiçbir tesir altında kalınmıyarak fakat tetkikât esnasında icap eden inanış şekillerinde görünmek sûretiyle malzeme toplayabilmek sanatıdır.

O zaman, tahmin edilemeyecek kadar malzeme bolluğu ve zenginliğine rastlarsınız. Yine o zaman

bu kaynaklarda, bu yuvalarda bu malzeme bolluğu sizin üstünüze iki cepheden hücum eder:

Bunların birisi cönkler, birisi de şifahi malzemedir. Cönklerin bulunmasının ne kadargüç olduğu her meraklıca belli bir şeydir. Şifahî malzeme tedariki ise bundan yüz kere daha fazla zordur. Ben tetkiklerimde Türk Alevî kabilesine mensup öyle şahsiyetlere tesadüf ettim ki kendisi okumak yazmak bilmediği halde hafızasında her meşhur Türk şairinden yüzlerce beyit saklıdır. İşte bu canlı cönkleri okumak daha çok önemlidir. Çünkü o kıymetli malzeme o kıymetli vücutlarla kaybolmaya mahkûmdur. Kırşehir, Çorum, Yozgat, İskilip, Eskişehir, Seyitgazi, Kütahya ve Trakya gibi bölgelerin Alevileri hep bu canlı cönklerdenir. Bu yuvalariçinde yazılı cönkler de çoktur. Sonra, bu cönkler ve bu kabileler vasıtazsıyla öyle Türk şairlerine rastlıyoruz ki bunların adları ve eserleri ne tarihlerde ve ne de tezkerede kayıtlı değildir. Böyle şairlerden öylesini buluyoruz ki bunların bugün yaşayan oğulları ve de torunları bile babalarının ve dedelerinin şair olduklarından haberleri olmamıştır. Ben Kırklarelin'de çıkan"YeşilYurt"gazetersinde Kırklareli Şairleri'ni yazarken"Mestan Baba"ismindeki, şairin hal tercümesini okuyan oğlu orman memurlarından Bay Hüseyin Avni Üzgün Uzunköprüden yanıma gelerek bana:-Vallahi Bay Vahit; ben babamın kim olduğunu senden öğrendim !" diyerek teşekkür etti.

Yine bu yuvalarda tetkikat yaparken açık halk edebiyat ve musikisine çok mebzul olarak ratslanır.

Herhangi bir cönkte mutlaka Gevheri, Aşık Ömer, Aşık, Karacaoğlan, Semanî, Köroğlu emsalinin lirik koşmaları vardır. İşte bu mebzul ve bol malzemeye malik olmuş

bulunmak suretiyledir ki bu nevi üzerinde gittikçe artan bir şevk ve hevesle meşgul olduğum için onun meyvalarını toplamış bulunuyorum. Bu sebepledir ki "Bartın" gazetesinde tefrika edilen Trakya'da Türk Kabileleri'ni yazdım. Yine Bartın'da tefrika edildikten sonra şimdi İstanbul Eminönü Halkevi tarafından çıkarılan "Halk Bilgisi Haberleri"mec muasında tefrika edilmekte olan Kızılbaş Şairleri'ni yazdım. Yücel mecmuasında kısmen tefrika edilip şimdi Bartın gazetesinde tamamı tefrika edilmekte olan Türkleşmiş Hıristiyan Bektaşi Şairleri 'ni de yazdım. Edirne'de çıkan Milli Gazete adlı gazetede açık edebiyat ve musikiye ait olan Halk Musikisi'ni yazdım. Alpullu'da çıkan Alpullu mecmuasında Musiki ve Edebiyatımızı yazdım. Yine Kırklareli'de çıkan resmi Kırklareli gazetgesinde Köylü Edebiyatı'nı yazdım. Henüz neşredilmemiş olan Türk Kadın Alevi Şairleri'ni yazdım. Mevzuumuz olan Gizli Musiki'yi yazdım. Yakında neşredilecek olan Gizli Türk Oyunları'nı yazdım. Hiç kimsenin koleksiyonunda olmadığına kani bulunduğum "Gizli Halk Musikisi beste notalarını topladım. Fena mı yaptım? Ben bütün bunları temeddüden söylemiyorum. Yazı mevzuunun icap ettirdiği sebeplerle, meşgul olduğum sahalarda elde edilen malzemenin kıymetlerini tevazu ile arzetmek istiyorum. İşte bu sebeplerledir ki bu kısım üzerinde daha çok meşgul oluyorum, demek istiyorum.

Bu münasebetle bu hakikatlere ehemmiyetli bir hakikat daha ilâve etmek isterim. Bütün bu eserlerin isimlerine bakıp da bunları yazmak için din ve mezhepten müteessir olduğumu zannetmek çok büyük bir haksızlık olduktan başka kültürel hakikatler namına çok yanlış bir istikamette hüküm yürütmek olur. Çünkü beni yakından tanıyanlar pekâlâ bilirler ki:Türkiye'de benden dinsiz bir Türk pek azdır. Ben otuz sene vardır ki, şu çizgileri kalınlaşmış alnımı, ne sünnî namazının, ne de şi'i niyazının secdesine indirmiş bir adam değilim. Ben, din ve mezhep inanışım hususunda kendi eserim olan bir manzumenin bir beyitinde:

" Hak seni halkeylemiştir kendini bil kendini

Enbiyadan, evliyadan kimseler gelmiş değil. ".

demiş ve işin içinden çoktan fırlamış ve çıkmışımdır.

Şimdi Bay Sadi Yaver arkadaşımızın beni tavzihe sevkeden ikinci ilişik noktasına gelelim:

Benim; numunelerini verdiğim gizli halk musikisindeki "Çok Seslilik"i ihtiva eden "Deste Nefesleri"ne dair, muharrir, yazısında "Şu hale göre Bay Salcı; bizim için tetkiki güç bir mevzuu ortaya atmış bulunuyor. !"diyor. İşte, ikinci nokta dediğim muharririn yukarıya naklettiğim ifadesindeki "Tetkiki Güç" tabiridir. Bana kalırsa iyi ve hakiki bir foklorcu için "Tetkiki Güç" bir şey olmaması icap eder. Bana öyle geliyor ki bütün folklorcu arkadaşlar da muharrir gibi düşünüyorlar.

Alevî kabilelerinin içine girmenin imkânı olamayacağından, bu cihetin ve davanın da tetkikinin mümkün olamayacağını zannediyorlar. Ben bu meseleye kitabımda, son söz faslında işaret etmiş ve demiştim ki:

-Benim bildiğim folklorcu, karda kışta titreyerek, donarak, yazda güneşte ter dökerek, bunalarak, yayan yürümeli. Kırlarda çobanların, kavallarını dinlemeli. Köylerde

çeşme, pınar başlarında gizlenip türkü söyleyerek, su almaya gelen al yanaklı kızların şen veya yaslı şarkılarını işitmeli. Fakir ihtiyarların evlerine konuk olarak onlardan menkıbeler, maceralar

kaydetmeli, Alevilerin yanında koyu bir kızılbaş, sunnilerin yanında, abdessiz yere basmaz

bir sofu olmalı. !

Düşünmeliyiz ki, Avrupa âlimleri yamyamlar içinde canlarını dişlerine takarak tetkikat yapıyorlar. Biz, kendi içimizde, uysal halkımız arasında neden tetkikat yapmaktan acz

göstrelim? Hulûle mani hususiyetler olsa da o maninin kalkması o kadar güç olmadığını yakından biliyorum.

Muharririn yazısında gördüğüm bu iki ilişik noktayı böyle tavzih dettikten sonra bu yazıdaki başka ufak bir noktaya işaret ederek sözüme nihayet vermek istiyorum.

Bay Sadi Yaver yazısının bir yerinde de Bektaşi folkloru için:

-İşte Türklerde folklor budur ve bundan başka folklor yoktur, şeklinde bir tefsire uğrayacağımdan korkmaktayım"diyor. Bana kalırsa folklor umumî halk bilgisi malzemesi demek olduğuna göre herhangi bir zümre folkloruna inhisar ederek böyle bir tefsire uğrayacağına ihtimal veremem!

Bu nevi folklor da "Folklor" çerçevesi içinde alelâde bir folklor malzemesi olmaktan öteye geçemez. Yeter ki bunları lâyıkile görerek tesbit edelim ve memleket irfan hazinesine olduğu gibi verebilelim!

Bu yazı yerine dergiyi göndersem daha mı iyi olur diye bir süre düşündüm. O da, dolaylı olarak aynı anlama gelecektir. Bunu önemlice sayıp bir süre bekletmeye karar verdim. Kararıma sevindim o sıralar uyumuşum.

 

18 Mayıs 1944 Perşembe

 

Hasan Gülel çocuksu sesiyle mantık yürüttü:

-İsmail Hakkı Tonguç Genel Müdür, Hamdi Keskin de onun yardımcısı; Genel Müdür gelir de yardımcısı kalır mı? O da gelir. Geleceğine göre ders yapmaz mı? sorusuna"Yapar!" sesleri yükseldi. Bu arada zaten Hamdi Keskin Öğretmenin geldiği söylendi. "Geçen ders gelmeyeceğini söylemişti!Genel Müdür gelince o da gelmeyi uygun bulmuştur. "Uyduruyorsunuz, sinir yapıyorsunuz, günaha giriyorsunuz!"diyenler oldu. Kimisi de :

-O neden günaha girsin? Asıl ona karşı söylediğimiz sözlerle biz günaha giriyoruz!Hasan Gülel haklı çıkt; , kahvaltıda; Hamdi Keskin Öğretmenin ders yapacağı duyuruldu. Toparlanıp salona gittik. Az sonra da elinde çantasıyla Hamdi Keskin Öğretmen kapıdan girdi. Girer girmez de:

- Genel Müdürümüz sizlerle yapacağı konuşmada bizlerin de bulunmasını isteyince bunu bir fırsat sayıp geldim. Son konuşmalarımızda mütereddik hükümler verdik gibi geldi bana. Ünlü halk sözü vardır:

-Aklı sonradan gelmek! Bizinki o kadar değil ama hiç olmaması daha iyidir. Öğretmen bunları öyledikten sonra çantasındn dergiler çıkardı. Tercüme, Varlık, Ülkü, Hisar, Çınaraltı, İ stanbul, Aile, Şadırvan, Türk Dili dergilerini sıraladı. Her birini kaldırıp götererek:

-İçinde kesinlikle okuyack bir şiir bulursunuz!dedi. Arkasından da daha önce içinden şiiler okuduğu Baki Suha Ediboğlu'nun kitabını gösterdi. Bireysel zevklerin farklı olabileceğini söyledikten sonra:

-Halkımızın güzel bir deyimi vardır; "Zevklerle renkler tartışılmaz!"Bir süre yüzümüze bakıp dergileri sıra ile gösterdi. Tercüme adı üstünde, buraki yazılar, başka dillerden çevrilmiştir. Ancak başka dillerden çeviri yapanlar çoktur. Sizler bunları her dergide görebilirsiniz. Ancak bunların doğru çevrilip çevrilmediği tartışılır. Bu derginin özelliği, salt Tercüme yazıları yazar, tercüme ettiği dildeki asıllarıyle birlikte vermesidir. Tercüme, biliyorsunuz, günümüz diliyle çeviridir. Bu derginin bu adı alması da bir Çeviri Süzgeci olduğunu duyurmak içindir. Sıradan bir dergide okuyacağınız çevirilerde bu titizliği bulamazsınız. Bu nedenle de kendi dilinden okuyanlara verdiği lezzeti-zevki alamazsınız.

Bakın, birlikte baktığımız şair Baki Suha Ediboğlu'nın lütfen kitabının son sayfasına adlarını koyduğu; ayrıca kuşkulu sözlerle adlarını andığı üç genç şairden biri olan Melih Cevdet Andan'ın İngilizce'den (A. B. D. şairi Edgar Allen Poe'den) çevirdiği bir şiir.

 

A N N A B E L  L E E
 
Senelerce, senerlerce evveldi
Bir deniz ülkesinde
Yaşayan bir kız vardı, bileceksiniz
İsmi Annabel Lee
Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
Sevmekten başka beni
 
O çocuk, ben çocuk, memleketimiz
O deniz ülkesiydi
Sevdalı değil, karasevdalıydık
Ben ve Annabel Lee
Göklerde uçan melekler bile
Kıskanırlardı bizi.
 
Bir gün işte bu yüzden göze geldi,
O deniz ülkesinde,
Üşüdü rüzgarından bir bulutun
Güzelim Annabel Lee;
Götürdüler elüstünde
Koyup gittiler beni
Mezarı oradadır şimdi
O deniz ülkesinde.
 
Biz daha bahtiyardık meleklerden
Onlar kıskandı bizi-
Evet!-bu yüzden (şahidimdir herkes-
Ve o deniz ülkesi)
Bir gece buluunun rüzgârından
Üşüdü gitti Annabel Lee.
 
Sevdadan yana, kim olursa olsun,
Yaşça başça ileri,
Geçemezlerdi bizi;
Ne yedi kat göklerdeki melekler,
Ne deniz dibi cinleri,
Hiçbiri ayıramaz beni senden
Güzelim Annabel Lee.
 
Ay gelip ışır, hayalin irişir
Güzelim Annabel Lee;
Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
Güzelim Annabel Lee;
Orda gecelerim, uzanır bekleri
Sevgilim, sevgilim, hayatım; gelinim
O azgın sahildeki,
Yattığın yerde seni.

İngilizceden çeviren, Melih Cevdet Anday

 

Bir de Orhan Veli Kanık'ın Fransız şairi Pierre de Ronsard'dan çevirdiğini okuyalım.

 

Helene için Sonnet
 
Siz de ihtiyarlayacaksınız gün gelecek
Yün bükmek için bir mum ışığında hayran hayran,
"Ronsard ne kadar da çlok övmüş bir zaman!"
Diyeceksiniz mısralarımı söyleyerek.
 
Bu söz üzerine hizmetçiniz irkilecek,
İşten yorgun düşüp bir kenarda uyuklayan
Ve adımı duyar duymaz yerinden fırlayan
Hizmetçiniz. . . ömrünüze dualar edecek.
 
Kemiklerim bile kalmamış toprak altında,
Rahat olacağım o gün ruhlar katında;
Sizse ocak başında çömelmiş bir ihhtiyar.
 
Eski günleri o zaman ararsınız arar;
Hemen yaşamaya bakın dinlerseniz ben;
Dem bu dem devşirin hayatın çiçeklerini.

 

Pierre de Ronsard-Çev. Orhan Veli Kanık

 

Hamdi Keskin Öğretmen, Melih Cevdet Anday'dan sonra Oktay Rifat'tan söz etti. Üçlüyü oluşturan yeni şiirimiin bu Üç Ahpap Çavuşlarından ikisinden okuduk üçüncüyü geçmeyelim manen gücendirmiş oluruz. Ondan da hiç değilse bir şiir okuyalım!deyip defterini açtı.

 

Başka Bir Şehre Doğru
 
Karanlık sokağın başında
İçi pırıl pşırıl yanan kahve
Ben aydınlığı severim ve işsizliği
Düşünceyi yağmurlu gecede.
 
Ben karanlığın adamıyım
Ömrüm büyük şehirlerde geçmeli.
Eşim, dostum, sevdiğim
Cebimde param olmalı.
 
Karnım mı acıktı, buyur etmeliyim;
Kadın mı, al gönül eğlendir.
Ve aklıma esince düşünmeden
Başka bir şehre çekip gitmeliyim.
 
Başka bir şehre gitmeliyim
Mademki sıkılmışım burada.
Artık bu park bu meyhane
Neylesin avare olan bu ruha?
 
Bu hasret ölümden beterdir
Ne uyku kor ne durak.
Elveda, dostlarım elveda!
Yolcu yolunda gerek.

Oktay Rifat

 

Öğretmen, Oktay Rifat için:

-Babası da şairdi, şair bir aileden geliyor. Babasının bir şiiri bestelenmiş Kurtuluş Savaşımızın simgesi olmuştur! deyince arkadaşlardan, çoz kısık seslerle:

-Yaslı gittim, şen geldim! diyenler oldu. Hamdi Keskin Öğretmen ; "Evet evet, biliyorsunuz bakın!dedikten sonra Orhan Veli üstünde az da olsa durduğumuzu, yeni şiir akımını bunlar başlatmakla birlikte daha çok taraftarı olduğunu, bu taraftarlar içinde çok umut vericiler bulunmaktadır deyip, elindeki kağıtttan adlar okudu. Yazmak isteyenler olduğunu görünce söylediklerini tekrarladı:Cahit Sıtkı Tarancı, Şinasi Özden, Cahit Külebi, Behçet Necatigil, Emin Ülgener, Rüştü Onur, Seyit Sütüven v. b. dedikten sonra bunlardan önce ad yapmış şairlerimizi de unutmayalım; geçmiş derslerde üstünde durduğumuz GÖl şiirinin çev iricisi Yaşar Nabi Nayır, Ziya Osman Saba, Vasfi Mahir Kocatürk hele hele Atatürk'ümüzü hiç unutmayan bizim de unutmamamız için sürekli güzel şiirleriyle beyinlerimizi çimdikleyen (!) Behçet Kemal Çağlar! deyip durdu. Behçet Kemal Çağlar'dan şiir okuya cağını anlarınca dikkat kesildik. Ben, Behçet Kemal Çağlar'ın o kadar yabancısı değildim; 10. Yıl Marşı, Zirat Marşı, Toprak Marşı sözlerini yazdığını biliyordum. Hamdi Keskin Öğretmen:

-Sizler bu şairi radyolarda dinlemişsinizdir. Onun kendine özgü bir şiir okuyuşu vardır, gerçekten soyadına uyan bir çağlayan gibi şiir okur!Şiir okumada kendine özgü bir yöntem sahibidir!deyip Behçet Kemal Çağlar!dan bir şiir okudu.

 

Toprak Ana
 
Onsuz nasıl farkederim büyük gerçeği?
Sırtında hem doğduğu, hem canvereceği
Attan düşmüş, baygın kalmış Mogul gibiyim;
Anasına hasret giden oğul gibiyim:
Penceremden görünmüyor toprak aylardır.
Ondan başka anlayacak beni kim vardır?
Başka şeyler gözlerimde uzak ve ürkek
Benim hayat masalımın kahramanı tek:
Bir dudağı gökte, öbür dudağı yerde,
Hasret ağız gibi kuru bozkırım nerde?
Ne içimin coşkunluğu, ne boğazımdaki kan;
Mıknatıstan uzak düşüp başı boş kalan
Demir gibi başladım, ah, ben pas tutmağa:
Yalınayak bastığım yok çoktan toprağa. .
Onsuz bende yersiz demek hem neşe, hem gam;
Ben onunum, , ben ondanım, onsuz olamam.
Gelmez bana"soysuz"denmek onu unutup. . .
Rastgeldiğim her köylünün omzun dan tutup
"Dur, kayıp öz kardeşine haber ver asıl"
Deyip sormak istiyorum:"Anamız nasıl?

Behçet Kemal Çağlar

 

Öğretmenin, şiir ya da şair üstüne söyleyeceklerini dinlemek için dikkat kesildiğimiz anda dersliğin kapısı önünden otomobiller geçti. Hamdi Keskin Öğretmen aldırmaz gibi davranarak; sözde dersi sürdürüyormuş tavrı içinde konuşmasını sürdürerek:

-Tatil sürecinde böyle şiirler bulursanız okursunuz. Söylemeye pek dilim varmıyor ama, içinizde benim gibi şiir severler olduğunu biliyorum. (Öğretmen cebinden bir cep çantası büyüklüğünde defter çıkarıp kaldırarak gösterdi:

-Sevdiğim şiirleri buraya yazarım; bu benim hazinemdir!Sizler de böyle bir şiir hazinesi oluştursunuz! derken Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca geldi. Atmaca bir şey söylemek için ağzını açmadan Hamdi Keskin Öğretmen Atmaca'ya "Geliyorum!" işareti verdi. Bize de iyi çalışmalar diledi. Kapı önünde durup:

-Unutmayalım, yeni ders yılında derslerimize bıraktığımız noktadan yani günümüz Edebiyatından başlayıp geşmişi gözden geçirerek, dünya Edebiyatı ortalamasında yerimizi saptamaya çalışacağız!deyip ayrıldı.

Öğretmen çıkınca fiskoslar başladı. Hamdi Keskin Öğretmenin Genel Müdürün gelişiyle ilgisi var. Birlikte bir iş sürdürüyorlar. Bu iş ne olabilir? Her kafadan bir ses çıktı. Ben sustum ama gönlümden okul müdürü geçti; Rauf İnan! "Belki onu müdürlükten atarlar!"

Bir süre oturduk, yakındakilerle olasılıklar sıralandı, uzaktan uzağa takılmalar sürdü. En sevindirici olasılık ki, söylenir söylenmez genelde gerçek olarak algılandı:

-Önümüzdeki dönem 100 kız alınacakmış. Hemen hesaplar yapıldı. Köy Enstitüleri'nde 100 kız var mı? İnanılmaz bir ilgi topladı. Özellikle 2. sınıflar geçen yaz stajlarını oralarda yaptıkların yuvarlak olarak 100 üstünde sayı çıktı. Ancak gerçekçi takımı bunların kaçının son sınıfta olduğu sordu. Soru yanıtsız kaldı ama bunu soran Süleyman Koyuncu duydu-duymadı ya da duymazdan geldi, biraz papara yedi. Neyse 2. Sınıf doğrucularından İsmail Koralay, Yapıkolu saygınlığı olan bir arkadaş:

-Tamamlanmakta olan kızlar yatakhanesi 20 kişilik olarak hazırlanıyor. 100 kız isteyenler bu konuda direnirlerse:

-Buyurun Baylar, Enstitü bölünde yerimiz var!davetine hazır olsunlar. Benzer şamatalar sürerken saati anımsadım. Toplantının saati değişmemiş öğle yemeğine iki saat var. Azıcık içim sıkıldı. Bu durumlarda tesellim Hanon'dan etüt çalışmaları oluyor. İki elimin de yüzük parmakları ötekilerden tembel. Onlar için özel bir çalışma yöntemi buldum. Kitap okurken ya da masada otururken kesinlikle bir elimin yüzük parmağı tık tık inip kalkmaktadır. Ünlü Alman Besteci Robert Schumann'ı anımsadım; Piyanist olmayı bersteciliğin üstünde saydığından kısa parmaklarını uzatmak için yöntem bulup uzun süre uygulamış. Yazik ki bir hata sonucu bir parmağı incitmiş, ondan sonra da kendi bestelerini eşi de ünlü bir piyanist olan Clara Schumann'a çaldırmak zorunda kalmış. Ben de o şanslar yok; parmak giderse "Parmaksız olarak anılıp giderim!"Böyle dedim ama, ben o denli hırslı da değilim. Zaten yöntemim de masa ya da benzeri bir nesneye tıp tıp vurmak. Uzunca bir süre Hanon çalıştım, konser parçalarımı gikkatlice tekrarladım.

Yukardan sesler gelince çıktım, arkadaşlar bir birini heyecanlandırak olasılıklar söylüyor. Örneğin Bölüm Gezileri kaldırılmış. Bunu duyar duymaz panikledim. Öteki varsayımları dinlemedim bile. Öztekin Öğretmen geldi, Genel Müdürün geldiğini bizden duyunca umursamazdan geldi ama gene de olasılık üretmekten kendini alamadı:

-Gezilerden gereğince yararlanmanızı ya da gezilen Enstitülerdeki öğrenci durumlarını değerlendirmenizi isteyecektir! gibisine ilgilerimizi yönlendiri. Sonra da değişmez şaplağını (İki avucunu birbirine hızla kapatmak) duyurup:

-Genel Müdürümüz bize de uğrayabilir, çalışır karşılanmak için toplu çalışma yapalım!deyip önce kendi kemanını çıkardı. Bana da:

-Az tınılı olarak burada çalış!"dedi. Bir süre çalıştık, yemek zili duyulunca çalışmalarımıza ara verip yemeğe gittik. Öteki bölümler daha önce oturmuşlar; şaşılacak bir durum, koskoca yemek salonunda çıt yok, kaşık sesleri rahat rahat sayılabilecek olağanüstü bir durum . Bunun bir nedeni olduğu belli. Bizim bölümün habersiz olduğu bir durum var; acaba nedir? diye düşünmeye başladık. Bunu bilse bilse Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca bilir; ondan olmasa bile yakın arkadaşlarından öğreniriz! deyip, biz de suskun suskun yemeğimizi yedik. Kalkınca Halil Dere ile karşılaştım, o da birşey öğrnememiş. Ancak:

-Geldiğinden beri Genel Müdür, Müdür odasından çıkmamış; arada odaya giren Müdür Rauf İnan, çok bozuk bir tavır içinde önüne gelene çatıyormuş. Halil Dere sözünü tam b itiremeden, başka arkadaşlar başımıza üşüştü. Halil konuyu değiştirdi. İnandırıcı olması için Zonguldak gezi yolunun değiştiğini söyledi. Onun tartışması yapılırken beklenen haber geldi, oldukça suskun bir hava içinde salonda toplandık. Genel Müdür İsmil Hakkı Tonguç bir yanında tanımadığımız biri. (Oldukça iyi giyimli; simsiyah saçlar, düzgün taranmış; filmlerde gördüğümüz artistleri andırıyor. *) öbür yanında Okul Müdürü Rauf İnan ile Yükek Bölüm Eğitimbaşı Hürrem Arman, arkalarında Hamdi Keskin, Yunus Kazım Köni, doç. Ferruh Sanır, Prof. Hikmet Birand olmak üzere geldiler. Hepisinin yüzleri güleçti. Ferruh Sanır, yakınındaki arkadaşlara takıldı: (Çoğu kendi öğrencileriydi)

-Tek tek geldiğimizde sizi daha rahat görüyoruz, topluca geldiğimiz için mi bu durgun tavır? diye sordu. Doç. Ferruh Sanır iki bölüme derse geliyormuş, O nedenle tanıdığı çok öğrenci var. Ayrıca çok hoşgörülü, şakacı olduğundan arkadaşlar da ona çok yakınlık gösteriyorlar. Bu kısa konuşma gerçekten nedeni bilinmeyen bu toplantının bilinmezliği üstüne uyanan kuşkuyu oldukça dağıttı. Genel Müdür konukların tam ortasına oturdu. Biri dışında hemen hemen hepsini tanıyoruz. Ben , yan gözle hepsini kendi değerlendirmeme göre sıraya koydum. Genel Müdürü yıllardan beri gördüğümden yüzü üstünde durmadım. Ancak benim Lüleurgazlı olduğumu bildiği, karşılaşınca bunu anımsadığına göre kendimi ondan uzak bulmuyorum. Sili Usta ile çalıştımız yaz, gerek iş başında gerekse ortak Milli Oyunlarda, gerekse başka yerlerde görünce başarılı çalışmam üstüne söylediği beni gönendirici sözlerini unutmuyorum. Ne var ki, Kepirtepe Köy Enstitüsü'nü yoktan var eden o çalışkan insan Nejat İdil için yazdığı yazıyı, kullandığı dili hele hele tepeden bakarak:

-Git başka işlerde çalış, başarılı olursan, seni gene alırım!diyecek kadar aldığı o küçültücü tavrı hiç unutmuyorum. Yukarda sıraladığım saygınlığı bir an ortadan kalkıp yerine o mektup çıkıyor. Salt bu da değil, burada öğrendiğim olayları da gözden geçirdikçe Nejat İdil'in başına gelenler, başkalarının da başına gelmiş olduğu konusun da kanım giderek artıyor. Ahmet Korkut, Remzi Özyürek, Sabri Kolçak, Nurettin Biriz, Emin Soysal gözlerimin önüne geliyor. Bunlar görevlerini yapamamış. Peki, Trabzon/Beşikdüzü'de görevini yapamamış, bir Hürrem Arman neden oradan alınıp Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü-Köy Enstitüsü daha zorlu bir göreve verilmiş? Bunu benimsesek bile, buradaki başarısızlığı görülünce Yüksek Köy Enstitüsü Eğitimbaşı olarak atanmış. Nejat İdil'e ise düpedüz git, başka yerlerde çalışıp başarı göster, başarını bir görelim; ondan sonra gene alınmanı düşünebilir!denmişti. Öylesine kendimi kaptırmışım ki Genel Müdürün söylediği bir söz için tüm arkadaşlar bir ağızdan "Sağol!"dediler. Kendimi toparladım dinlemeye başladım.

Genel Müdür uzun uzun Köy Enstitüsü fikrinin nasıl başlayıp ne gibi yollardan geçtikten sonra icraata başladığını anlattı. Gene dikkatimi çeken bir durum sezinledim. Genel Müdür, Köy Enstitüleri'nin bir okul kavramı olarak değil, var olan ya da süre gelen okul kavramı içinde çok özel bir yer tutmaya çalışan bir çabadan söz ediyordu. Eğitimin, uygar ülkelerde de tam uygulanamadığını, bunun sayısız nedenleri olduğunu anlattı. Zaman zaman kendi kendini eleştirir duruma da düştü. Örneğin bizim halkımızın her işi devlettden beklediğini, iki köyü birbirinden ayıran bir dere varsa iki köy halkı anlaşarak araya bir köprü kurmazlar, yıllarca o ara sudan zarar görürler, ölenleri olur; ölenlere türküler yakarlar da alıp kürekleri, kazmaları bir imece oluşturmazlar!deyip acımsı yüzle güldü. İşin bir başka yönü de kendilerini devletiyle barışık saymazlar. Bu nedenle devlet de kendiliğinden gidip onların köprüsünü yapmaz. Ünlü bir halk sözümüz vardır, bilirsiniz:

-Ağlamayan çocuğa meme verilmez!Bu söze mi, köylülerin ağzına meme yakıştıramadıklarından mı? gülenler oldu. Genel Müdür benzer bir iki işine gelen sözü söyledikten sonra:

-Bu eskiden kalma anlayışları terketmemizin zamanı geldi! Az duraksadıktan sonra da tekrar:

-Geldi de geçti bile. İşte Köy Enstitüleri , bu birbine bağlı ama birbirinden kopuk duruma gelen unsurları bağdaştırmak için tek çıkar olarak düşünülmüş, fiiliyata geçirilmiştir. Devletimizin başında bulunan iradeyle bu davaya inanmışlar, el birliği ile bu işe koyulmuştur. Bu işin en ucunda siz olmakla birlikte başarının en büyük payı sizin olacaktır. Türk halkı dediğimiz bu insanlar, inançları canlarını feda ederler. Yeter ki inansınlar. Bu sözümle az önce söylediklerim arasında bir tezat dikkatinizi çekmiştir. İçte bu tezat, gerçekte tezat değil ortaklık konusunda fikir ayrılındadır. Halkımız yerinde, elinden tutulmasını bekliyor. Oysa iş irliği için devletin gönderdiği görevli halkın eline elini bile sürmüyor. İçten gelerek bir el sıkışsalar, sorun çözülecek. Cumhuriyet 20 yaşını aştı, köye hizmete gönderiler görevliler halk nazarinda hala Padişah Dizdarları seciyesinde. İlk işimiz bunu ortadan kalırmak. İşimiz diyorum ama bu görev gereği söylenen bir söz. Bunu gerçeğini bir kez daha açıklamış olayım, bunu sizler yapacaksınız. Bu öyle ahım şahım bilgi işi değil. Böyle olmadı grekgiğini savunnlar var. Ancak onlar nedemse günümüzde böyleleri makamlarda oturuyor. Dedikleri niçin olmuyor. Sözü uzattım ama işin püf noktasına da getirdim. Sizlerin, gelecekte yükleneceğiniz görevleri yapamayacağınızı şimdiden kestiren allameler var. İşin acı tarafı, sizin başarısız olacağınızı onların gibi okumamış olmanıza bağlıyorlar. Adamlar olunu bulup Avrupa üniversitelerinde okumuş. Elinde kocaman bir diploma var. İstanul'a yerleşmiş. Kadıköy, Yeşilköy, Yeni Köy, Vani Köy, Yan i Köy (!) karış karış biliyor. Gazetesi kapısına geliyor. Tranvay ya da yaylılar, arabalar eli altında. Bunlara da bir "Yabancı Dil Okumuştur!" belgesini ekleyin, durdurun durdurabiliseniz. İşte bunlar, kendi yanlış yönlerini doğruymuşçasına önünüze dikecekler. Dikecekler demek için de geç kaldık , oldukça uzun bir yol almış durumdalar. Göz dolducu nedşeli gruplar olarak gezilere katılacaksınız. Bu, onlar için bir olamazlıktır. Çünkü okuduğu Avrupa Üniversitesinde salt bir belge koparmak için kalmıştır. Gdenş öğrenci katmanlarına karışamaz. Gençliğin izlediği eğlence, spor, müzik, sergi, yüzme ya da dağ sporlarıyla bir bağ kuramamıştır. Haklı olarak sizin yirmi gün süren yurt gezinizi değerlendiremez; ayrıca içine de sindiremez. Hele bunun sizlere vereceği öğrenme hazzını aklının kıyısından bile geçiremez. Onlara göre bu kesinlikle gizli amaç taşımaktadır. Çünkü güzelim kentler dururken yolsuz belsiz köylerde gezmenin kesilikle gizli bir amacı vardır. İşite bu amacı bulma halka büyük hizmettir (!)Oturduğu yerden bunu bulma yarışı başlatım iyi niyetli çalışmları sekteye uğratmak için kalemler açılır. Öte yandan kulalara yanıltıcı tevatürler doldurulur. Bunlar Batı diye diye uygarlığını benimsediğimiz ülkelerde de bnzer olaylar olmuştur. Ancak onları halkları bizdeki gibi sırtını tümden devlete dönmemiş; hak, adâlet çığlıklarıyla sorumluların uykularını bozmuştur. Biz kimsenin uykusu bozma taraftarı değiliz. Yapılması gerekeni önce kencimiz yapacağız. Evimiz, köyün en temiz evi olacak. Okulumuz, öğrenciler için gerçekten bilgi öğreten bir kutsal yuva olaczk. 40. 000 de böyle 40. 000 yuva olduğunu düşünelim. Orada yaşayanlar tümden körkütük yaban değil insandır. Gözleri önünde öylesi örneği görünce kesinlikle tavır değiştirecektir. Yetişen çocuklar, okuduklarırın etkisinde kalacaktır. 40. 000 öğretmenin beş yıl sonra 40. 000 Sağlık Bilgisi uzmanı, 40. 000 uzman Ebe. Bir de şimdi gözlerinizi kpatıp kendi köylerinizi düşünün. Burada dikksatinizi bir noktaya çekeceğim. Bazı sayılı büyük köylerde birkaç öğretmen yanında bir Ebe ya da Tarım temsilcisi olabilir. Ancak bunlar öğretmenlerle ilişki kurup halkın ortak sorunlarına uzak dururlar. İşleri salt meslek açısından değerlendirip gün sayarlar. Öğretmenleri anmayacağım. Bu konuda konuşmak bile istemiyorum. Şimdiye dek uygulanmış yöntemlerin "Akıntrıya kürek çekme olduğunu cümleâlem biliyor. O nedenle ben sizden şimdi tek öğretmenli (Gelecekte çok öğretmenli de olacaktır. )bir köyle öğretmenl işbirliği yapan sağlık uzmanı, tarım uzmanı, Ebe, yapı uzmanı olan, bunların bu işleri severek seçtiğini, halkına yardımcı olmaktan mutluluk duyan insanları düşünün!Durun, daha bitmedi; şimdi öğretmenlere yardımcı olan Gezici Başğretmenler gibi kendi bakanlıklarınca yetiştirilmiş gezginci uzmanları düşünün. Bir an için düş kurun kafanızdaki o cansız köy birdenbire değişecektir. İşte bu çabalar bunun içindir. Siyasal Bilgiler Okuluna derse giriyorum. Bu anlattıklarımı gleceğin kaymkamları, valileri heyecanla karşılıyor, kendi başarı şanslarını da bu girişimin gerçekleşmesine bağlıyorlar. Onların bu tavırları beni daha da umutlandiriyor. Siz de öyle düşün müyor musunuz? diye sordu. Dikkatle yüzlerimize süzerek baktıktan sonra:

-Siz susuyorsunuz ama ben yeri geldikçe gereken uyarıları yapacağım. İçinizden bir ya da iki arkadaşınızdan iki mektup aldım. Bir diyemiyorum çünkü postaya ayrı zaman verilmiş iki mektup. İki demeye de mantığım izin vermiyor. Çünkü birinde yazılanlar, 2. de harfi harfine tekrarlanmış, imzasız olarak Genel Müdürlüğe göndermiş. Konusunu da açıklayayım; (Başını kaldırarak) Sizsiniz! (Bir de işaret parmağıyla hepimizi içine alan daire çizerek tekrarladı) İstisnasız hepiniz!

Yokmuş gibi soluksuz dinlerken birden bir uğultu oldu. Parmak kaldıranlar, el kaldıranlar, arkasından ayağa kalkanlar oldu. İhsan Güvenç, Mehmet Toydemir, ikisi birden:

-Yazısını tanırız! dediler. Genel Müdür, ayağa kalkanları oturttuktan sonra değişik bir ses tonuyla:

-Şüyû' vukûundan beter! diye bir söz vardır. Bu nedenle gelin bu olayı yok sayalım. Ancak yazıda duyurulan önemli. "Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü öğrencileri yasaklı kitapları okuyor. Kitaplar, başka kitapların kapakları içine yerleştirilip elden ele dolaştırılıyor. Bunları izleyen kimi öğrenciler de bu tür öğrencileri polise ihbar ediyor. Okul tatile girmeden polis baskını yapılacakmış!

Kısacası, içimizde birileri öteki birilerinin yaptığını yanlış buluyor, bu yanlışı arkadaşına duyurmadan polise duyuruyor. Öyleyse bu gibiler; polisin kendileri gibi düşünceğine kesinlikle inanıyor. İste benim şaştığım, sizlerin arasında bulunmayacağını sandığım mantık bu. Benim bildiğim köy kökenli insanlar oldum olası çilekeş insanlardır. Çile çekenler kendilerine benzeyenlere kolay ısınır. Bu sıcaklığı duyan kalpleri yaşamı boyunca sürer. Bunu daha önce sezmedinizse köylerinize ilk gittiğinizde bir araştırın; 30-40 yıl önceki asker arkadaşlarını nasıl candan anarlar. Sizler onların birer parçasınız, aynı kazandan aynı yemeği yiyorsunuz. 2 ya da 3 yıl değil beş yıl aynı işlerde tertoprak çalışıyorsunuz. Sizin bağlılığınız daha köklü olmalıdır, demiyorum"Sözüme dikkat edin!"OLACAKTIR!içinden çürüyen meyveler gibi olgunlaşmadan dalınızdan düşmemelisiniz. Görüyorsunuz işte önünüze gelen olay, bir çürük meyve olayıdır. Bir çürük meyvenin, dallarında sağlıklı büyüyenle hiç bir zararı olmaz. Eskazara çok yakın bir ikisi çopışık durursa onları da çürütür. Ama mevsimi gelince tüm mevveler emek verenlerin yüzünü güldürür. İnsanlar, tarih boyunca çürüksüz meyveleri yetiştirmiş, bunun sevincini yaşamış, kutsallaştırarak çlok Tanrılı dönemler de bile insanla Tanrıları birleştiren bir olay olarak yaşamıştır. Sinemalara gidenler oluyordur, Fantaz'ya adlı filmi görmedinizse görün. O şenlik çürük değil sağlıklı meyvelerin insanları çoşturan, yaşamı sevdiren bir görüntüsüdür. Genel Müdür, yanındaki okul müdürümüz Rauf İnan'le çok yavaş sesle neredeyse el işaretleriyle konuşur gibi konuştuktan sonra bize dönerek:

-Konuşmamdan yanlış sonuçlar çıkarmanıza gönlüm razı olmaz. Biliyorsunuz ben, Türkiye Cumhuriyeti Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürüyüm. Çalışma alanım içinde Edirne İlinin Sinanlı, Hakâri İlinin Ortaç köy okulları yanında Galatasaray Lisesinin ilkbölümü, tüm azınlık okullarıyla Öğretmen Okullarının açılma, kapanma, atama işleri vardır. Azıcık düşünürseniz, size anlattığım olayın dağlar kadar büyüğü hergün masamdan geçer. Bunlarla ilgili işlere bakan bölümlere gönderir yaptırırım. Kepirtepe'nin tarım işlerinden yakınan öğretmen mektup yazar, araştırırım. Aksu Köy Enstitü öğrencilerinin isteği de beş yıldır, beş km. uzaklıktaki tiyatroya (Romalılardan kalma Belkıs Harabelerine) götürülmemeleridir. Niğde köylerinden birine atanan öğretmen muhtardan şikayetçidir. Beypazarı köylerinden birine geçen yıl buradan atanan bir arkadaşımızdan da kaymakam şikayetçidir. (Kaymakamı tanırım, inanırım. )Belli ki size anlattığım bir çürük elma durumu orada da var (? )Bunları da duymuş olun. Mektup almak beni şaşırtmış değil, ben 10 yıla yakındır bu işin içindeyim. Benim sizden istediğim birbirinize açık olun, "Hodri meydan!deyin çözümü size yararlı olacak her konuda tartışın. Bir sonuca varamadığınız zaman işte size yardım için hazır, seçkin fedakâr, her biri kendi dalında başarılı uzman öğretmenleriniz!

Gezileriniz sonunda edindiğiniz izlenimleri dinleyeceğim. O zaman daha geniş, değişik konularda da konuşacağız. Şimdilik sabırlı olun, konuyu irdelemeye kalkışmayın!deyip Doçent Ferruh Sanır'a baktı. Ferruh Sanır Öğretmen, Genel Müdürden izin isteyerek; "Zonguldak gezisi yörelerinden olanların gruptan ayrılmayacağını, ancak mola zamanlarıyla uyuşan durumlarda tanıdık görüşmelerine izin verileceğini anlattı. 22 Mayıs günü geleceğini, böylece kendisinin geziye bir gün önce çıkmış olacağını söyleyince gergin yüzleri azıcık yumuşattı.

Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç da Ferruh Sanır'a takıldı:

-Sporcular beni kayıttan düştü, jipimle katılsam olmaz mı? Ferru Sanır hazır cevap bir kimse hemen:

-Olmaz Genel Müdürüm, biz de izinli gezi grubu olarak kayıtsız koşulsuz spor kurallarına bağlıyız bu nedenle Hasanoğlan- Zonguldak arasını tabanvayla gezmek zorundayız!Genel Müdür başta olmak üzere konuklar gülüştüler. Gülüşleri sürerken kalktılar. Böylece neşeli (? ) bir toplantı yapılmış oldu. Herkes bir şey söylemek için hazırlanıyor; yüzlerden bu anlaşılıyor ama kimse bir yerden girip konuşmayı denemiyor. Sonunda biri, Süleyman Adıyaman sessizliği bozdu:

-Romalılardan kalma o eski tiyatro, Aspendos, Aksu Köy Enstitüsü'ne sahiden 5 km. midir? Gülenler oldu, gelecek toplantıda Genel Müdürden sorması önerildi. Süleyman Adıyaman birden şakacıların baskınına tutuldu. Hemşerisi Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca yardımına koştu:

-Bende oranın haritası var, size getirir gösteririm!deyip Süleyman Adıyman'ı kurtardı. Atmaca ortaya çıkınca benim gibi meraklılar varmış:

-Genel Müdürün yanındaki o suskun yakışıklı kimdi? Hüseyin Atmaca:

-A, o mu? O, Yükseköğretim genel müdürü, Özalp Paşa'nın damadı, Yunus Kazım Köni Öğretmenimizin de okul arkadaşı, bu kadar bilgilendirmem yeter mi? diye sordu. "Yeter!" yanıtı veren birkaç kişiye kalabalık bir grup karşılık verdi-Yetmez, o film yıldızı Gary Grant'ın ne işi varmış burada? Ne Gary Grant'ı? Douglas Fairbanks'ı da mı unuttunuz? Yok, yok bilemediniz, Anna Karenina'nın aşığı rolünü oynayan Friedrich March'dı o!

-Onları rüzgar aldı götürdü baylar, şimdi moda Clark Gable .

 

      

 Clark Gable Reşat Şemsettin Sirer Douglas Fairbanks

 

    

 Friedrich Marc Cary Grant

 

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Bizim bölüm hiç yorum yapmadan topluca salonu boyladı. Herkeste bir neşesizlik var. Ama " Neden? " diye kendimize bile soramıyoruz. Hiç umursamamış gibi piyanoya oturdum. Önce konser için seçtiğim parçaları:

-Beethowen, Für Elise, Menuet-Mozart, Türk Marşı-Schubert, Moment Müzikal-Diabelli, Rondo. (Bunlar dinlemek için gelen arkadaşlar ya da tek gelen konuk için. Önemli konuklara ayrıca Mozart kh. 331, 11 no, 12 sayfalık La majör sonatı ayırdım)sonra da etüt çalışması yaptım. Dinleyen arkadaşlar beğendiler. Beğenilmek insanın içini rahatlatıyor. Böylece çalışıp birşeyler becermiş olmak iç rahatlığını da beraberinde getiriyor. Hiç geçmeyeceğini sanığım az önce üstümdeki olumsuz hava uçtu gitti.

Yarın için Ankara'ya inmeyi konuşmuştuk. Oynayan Fantazya'yı bir daha izlemeye karar vermiştik. Sayımız 5-6 kişiydi. Genel Müdürün filmden söz etmesi çok arkadaşı uyarmış olacak, bizim bölümün tamamına yakını gitmeye karar verdi.

Yemekten sonra kitaplığa gittim; bizim Kepirliler konuşmadan, özellikle yorum yapmadan duramaz. Ben gidince hep birden:

-Nerdesin? seni bekliyoruz! türü özlenmiş duruma geldiğime inandırmaya çabaladıklarını kolayca sezdim. Nedenini biliyorum ama gene de neden? diye sordum. Onlar çok konuşmuşlar, öyle ki, genel Müdüre böyle bir mektup yazılmadığı ancak buradaki tartışmaların sözlü olarak Genel Müdüre yansıtıldığı kanısında birleşmişler. Onlara göre Okul Müdürü Rauf İnan, Çiftelerdeki olayın depreştirilmesi, daha doğrusu burada da benzer bir olay çıkacağını sezince Genel Müdürü kalkan edip geri plâna çekilmeye çalışıyormuş. Hiç yorum yapmadan arkadaşlara katıldığımı söyledim. Ancak Çiftelerde olaya karıştığı söylenen arkadaşlardan benim tanıdıklarım çok iyi arkadaşlar; özellikle Talp Apaydın için kesinlikle gizli bir tarafı olmadığını söyleyebilirim. Mehmet Ünver de öyle. Çiftelerdeki olay için söylenen tek suçlama Fontamara kitabını okumakmış. O kitabı herkes okuyor, ben de okudum. Anlatılan olaylar, bizim köylerdeki olayların benzeri. Örneğin benim köyümün komşu iki köyle olan toprak kavgası, 4 km. afralıklı iki köyün yıllardır bir biriyle konuşması şöyle dursun biri, diğer köyün içinden geçmez. Köyler 1900 yılında kurulduğunda dostça bir paylaşım yapmışlar. Araya Balkan Savaşı bozgunu girince iki köy halkı da Anadolu'ya, Bursa-Balıkesir taraflarına göçmüşler. Savaş bitince komşu köy halkının büyük çoğunluğu bizim köylülerden önce dönmüş, döner dönmez yeni bir köy sınırı çizerek bizim köyün mezarlığını bile kendi taraflarına almışlar. Bizim köyün o köya dönük trafta oturanları tavukları onların tarlalarına giriyor diye yakınıyorlar. Biizim köyle kuzeydeki Dedveçatak köyü aynı derenin biri kuzeyde biri güneyde olmak üzere 5 km. uzaklıktadır. Ancak bizim köyden olraya ya da oradan bizim köye söz konusu gaspçı köyden geçilir. Bu haksızlık yıllarca dev letin her kademesine duyurulmuş, ancak sonuç alınamamış. Çünkü o köyden ordunun üst basamaklarında bir general varmış. 1934 seçimlerinde o köyden bir de milletvekili seçilip vekilliğini şimdilerde de sürdürünce bizim köylüler durumlarını sorumlulara duyuracak bir İgnazio Silone beklemektedir. Halil Basutçu her zaman olduğu gibi takıldı:

-Onu da sen yap! Ben de:

-Yaparım ama cesaretle okuyacağınıza söz vermensi isterim, Yusuf Asıl duramadı:

-Hikayesini dinledik, okumaya gerek var mı? Zil çaldı, arkadaşlar ayaklandılar. Acı-tatlı takılmalara gülüşerek yatakhaneye yollandık.

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ