Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

63 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Sayın

En-Ar… Tempo Dergisi yazarı

İstanbul

22/7/1989

 

Yazınızda “Bey desem Sağcı, Bay desem Solcu diyorlar, iyisi mi Efendi diyeyim” yollu bir açıklama yapmışsınız. Oysa Efendi sözcüğü de oldukça netamelidir. Efendi sözcüğü, Rumca efentosun Türkçe söylenişidir. Bunun Rum kökenli olduğunu duymamış olmanıza üzüldüm! ”Tarafsız” gibi görünüp de ”İthal”  listesini” yeğlemeniz düşündürücü! Hiç olmazsa onları duymuşsunuzdur, başka belirleyici deyişler de üretildi; bunlardan birini kullanabilirdiniz, “Biri sağcı, biri solcu, ortalıkta Karambolcu”.Ya da “Ne sağcıyım ne solcu ,Futbolcuyum futbolcu(!)”

Kişilik haklarınızı göz önünde tutarak ben size Sayın diyeceğim, umarım kırılmayacaksınız! Neden kırılasınız ki? Sözcükler, konuşuldukları dillerde, insanların iç tepkilerini yansıtması açısından ödünç anlamlarda da kullanılagelmektedir. Şakalarda olduğu gibi yermelerde de zaman zaman bu yönteme başvurulur. Sözgelimi, paranızı alırken “Bir sayın!” denir. Bu, paranızın tam verildiğini onay içindir, güzel bir uyarıdır. ”Patronunuzu sayın!” dedikleri zamansa, gücendirirseniz, sizi işinizden eder vb. Daha da başka anlamlar kullanılabilir.Ben günümüzdeki geçerli anlamında kullandım, sizi sayınsamayı hiç düşünmedim!

 

Önce

 

Size neden yazmak gereğini duyduğumu bildirmekle söze başlamak istiyorum. T…. dergisinin (*) geçmiş sayılarının birinde yazınız çıkmış. Gecikmeli olarak karşılaştığım bu yazı, doğrusu beni hem şaşırttı hem de biraz gücendirdi. Bu kadarla da kalmadı, geçmişi bir kez daha gözden geçirmeye, anıları tazeleyip, yaşadığımız acı-tatlı olayları, günümüz gerçekleri açısından değerlendirmeye, söylene gelen yanlışları bir kez daha düzeltmeye, yapılmış olan haksızlıkların hiç değilse bir bölümünü sizin, sizin gibi düşünenlerin, sizleri etkileyip,(Buna, aldatanların, diyebiliriz.) yanıltanların gözlerine, kulaklarına kakıp tıkarca gerçekleri bir kez daha kamuoyu önünde yüzlerine fırlatma görevimi anımsattı. Böylece, bu günde yaşayan bizim doğrularımızın, karşımızdakilerin köksüz kökensiz eğrilerini nasıl çöpe attığını, bunları yapanların ulus bilincinden uzak, sıradan birer yaratık olarak gelip geçtiklerini bir kez daha yansıtma olanağı hazırladı.Sizin, ”Esdüdü” adını taktığınız, İZLENİMLERİNİZ, benim, ne amaçla yazdığınızı bir türlü anlayamadığım, bir lise öğrencisinin bile azıcık özen göstererek üstesinden gelebileceği bir “Kompozisyon” düzeyi tutturamamış, ilke ve içerik birliğinden yoksun, kavram karmaşası, olaylar resmigeçidi, noktamala işaretlerinin kullanımından bile habersiz. buna karşın söz seçme nezaketinine k.ını dönen, Edebi ekoller arasında bundan böyle adınızla anılacağından kuşku duymadığım, ”Murdar(Kokuşmuş) Edebiyat “akımı başlangıcı, tipik demagoji örneği yazınızdan söz ediyorum. ”Adını koymak için arkadaşlarla tartıştık.” dediğinize göre demek ortak bir ürün getirdiniz ortaya. Adlarını bilmediğim için arkadaşlarınızı anamıyorum ama sanırım, Yedi Meşale, Servet- i Fünun, Fecr-i Ati, Le Plelade, Abbabe vb. bir ekol olacağı için onları herkesle birlikte ben de öğreneceğim; Murdar Edebiyat! Akımı ya da Murdarlar grubu: Engin Ardıç, falan filan...Kaç kişi olduğunuz pek önemli değil, bunlara birkaç okuyucu da katılacak doğal olarak!( Katılacağı kes indir, bu umulmasa bunca safrayı döker miydiniz?) Sınırlı bir okur-yazar topluluğu! “Kesenize bereket!” demem gerekiyor sanırım ama ben:

- Yalan yanlış yorum ve yargılarla ütülenmeye devam!. Sahi geçen yüz yılda Pavlov ne deneyleri yapmıştı? Öğretmensiz geçen psikoloji derslerinde öğrenciler bu resimlere bakıp hâlâ şakalaşıyorlar mı?

Benim ölçülerime göre duyduklarınızı kendi dilinize çevirmeye çalışırken bir hayli zorlanmışa benziyorsunuz, Türk Ulusunun makûs talihini mutluluğa çeviren İsmet İnönü’yü, lânetli bir üslûpla anlatırken oğlu Erdal’ı Hoca olarak sunmanız dikkat çekici. Sanırım iyi araba kullanamıyorsunuz. Usta bir sürücü kesinlikle 5. Viteste giderken birden arka vitese geçmez. Yoksa tek yöne gitme yerine zikzaklı yolcuğu mu hesaplıyorsunuz? Anladığım kadarıyla şimdiki yolculuğunuz pek küçümsenecek türden değil. Hiç değilse; ”Yürünürse yollar biter! ”tevekkülüyle savuşturulacak türden değil. Baksanıza, bir dönemi, hem de bir devrim süreci yaşamış bir dönemi, bu dönemin acılarını çekmiş insanları, yönetenleri, yönetilenleri, içinde bulunulan koşullar görmezden gelinerek boy hedefi yapılmaktadır. Ayrıca, yazıya “İzlenimler” adını veren muhteremler(!) içinde, sözlük denen nesneden haberli olanlar bir de sözlüğe bakıp sözcüklerin anlamına uyulsaydı, demek aklımdan geçti. Geçmesine geçti de….Deveye sormuşlar, ”Boynun neden eğri? Deve oldukça pişkin,(Umarım siz öyle değilsinizdir.) tıs tıs gülmüş, ”Bu sözün devamı kitaplarda var!” demiş. Deve bu sözünü esirgeyecek değil a. İzlenimler için sözlükten söz etmek istedim ama bundan vazgeçtim. Burada anlamı çok geniş tutulmuş olmalı. Önce “Söylence!” akla gelmiş, bunu “ Sancı!” izlemiş ve de sonunda” El Yakan Enstitü!” ortaya çıkmış. Alışkanlık bu ya, ben hâlâ edebî bir metin beklentisi içindeyim. Oysa siz , belli bir meslek katmanında bulunan, yaşamını, ulusunun kıt kanaat koşulları içinde tamamlamış insanların duygularını, düşüncelerini ”İrdeleyelim!” diyerek açık açık yargılamayı da aşarak yargısız infaz ediyorsunuz. Bununla da yetinmiyor onları, kendiniz gibi düşündüğünü sandığınız(Sandığınız dediğime bakmayın, siz bundan çok eminsiniz, çünkü bir kuşak önceki daha iricelerinizin, şimdilerde toramanlaşmış beyinsel nadasları hazırlamıştı.) okuyucularınız karşısında onların, hem kendilerini, hem çocuklarını ve de torunlarını kısaca büyük bir halk katmanını, sorumsuz, duyarsız, suçlu, asalak, şanınıza layık(!)tüm kenef edebiyatı sözcükleriyle donatmaya kalkıyorsunuz.(!)Acul tavrınız, acınası ataklığınız, besbelli sırıtan yetersiz kültür birikiminizle!

 

Bir Soru:

 

Böylesi bir tarihsel, tarihe karışmışlığı kadar ahlâksal ( Ahlâksal alana, insanları işleri, yetişmeleri, çalışmaları hatta cinsel yaşamlarını dile dolayarak, soy-sop dışlaması yapıyorsunuz.) yargılamada hiç değilse, olaylara karışanlardan birilerinin tanıklık etmesi, tanıklık özelliklerini taşıyan belgelerin ortaya dökülmesi gerekmez miydi? Evrensel kuramdır, yargılamanın özünde bu istem vardır. Bu isteme uymadan yapılan yargılamalar, günümüz dünyasında ancak Hoollywood filmlerinde ibretengiz örnekler olarak gösterilmektedir. Böylelerinin ,bizim tarihimizde bol bol yapıldığı sözü edilmekte ise de. padişah fermanlarını geçtik Celâli isyanlarında, İpşir Paşa, Abaza Hasan Paşa, Yeğen Osman Paşa, Yadigar paşalar Mustafa, Ahmet türünden kan içici vampir yaratıkların uygulamaların dışında pek rastlanmaz. Bilinen şu ki, tarihe geçmiş toplumsal çatışıklıklarda iyi fena bir denge gözetilir, adalet terazisi ölçüsünde olmasa bile vicdan terazilerinde bir ortak denge tutturulmaya çalışılır. Siz, genellikle yazarlar,(Yazar olduğunuzu takındığınız tavır ve kullandığınız küfürlerle yadsımış olsanız da ben burada sizi hiç değilse bir yazar özentisi olarak düşlüyorum.) öyle bir konumdasınız, yaşadığınız çağın tanığısınız, uygar ülkelerde ve evrensel ölçekler içinde günümüz insanı buna inanmış, bu inanç ve güven içinde yazarların oluşturduğu basını yakından izlemektedir. Ancak, yazar bile olunsa tanıklık, kişiye yargıçlık hakkı vermediği gibi, onlara, başka tanıkları bulup dinleme, gerekli belgeleri inceleyip doğru değerlendirme görevi yüklemektedir. Ayrıca tanıkların yansız, belgelerin sağlıklı olma koşulları onlar için de geçerlidir. Bilindiği gibi yargı ilkelerinin değişmez kuramı olarak bu koşullar, insanlığın birincil ortak değerler ilkesi olarak benimsenmiştir. ”Benim söylediklerim ya da söyleyeceklerim doğrudur!” gibi bir tavır takınıp; diretmek niyetinde değilim. Ne var ki, sizin düpedüz karaladığınız, acımasızca yerdiğiniz, ”Ayıp Ediyorsun!” dedirtecek ölçüde toplumumuzun sık sık acınası bir sesle “Sözüne aldırmayın, Bakırköy’den döneli beri böyle konuşmaya başladı, aslında zararsızdır!” sözleriyle savunduğu bazı tiplerin konuşma üslubuyla belki onları bile kıskandıracak bir biçimde, Türkçe gramerin sokak kanadını kuşkusuz alengirli sıfatlarla kirletmeye kalkıştığınız o dönemi ben , yaşamımın en değerli süreci olarak algıladım, delikanlılığımla o yuvalarda başlayan yaşama sevincin, sizin gibilerin tüm saptırma gayretlerine karşın şu satırları yazdığım güne gelene dek arttı. Sizin kıyasıya küçümsediğinize, üstelik hiç hakkınız olmadığı apaçık görülen o günlerin yönetimlerine, yöneticilerine küfretmeniz en azından bir nankörlük belki de reddi mirastır. Topluma meydan okuyarak ortaya atılan bu tür savlar, aynı zamanda bireyin kendi gensel geçmişiyle çatışıklığının göstergesidir. Bu tür bireyler için dedenin savaşta ölmüş olması, Malûl Gaziler için aylık verilmesi, halkın okuması için parasız okullar açılması gereksizdir. Böyleleri için söylenecek fazla bir söz yok. Hiç değilse burada yok! Ancak yaşayarak, acı tatlı tüm varlığımla tanık olduğum, o günlerin çok zorlu bir süreç olduğunu bilmeyen var mıdır? Durum böyleyken gerçek nedenleri görmezden gelip hedef şaşırmaya kalkışanların, basının bir bölümü tarafından kınanan öbür taraftaki iş takipçilerinin, komisyoncuların, tarikatçıların, dışa bağlı işbirlikçilerin gensel derinliklerine uzanan ,bir DNA kontrolü yapılsa kesinlikle Cinci Hocalarla, İpşir Paşalarla, Yeğen Osman Paşalarla, kesinlikle de Yadigar Paşalarla bağları kurulacaktır. Kim bilir kaç yadigar tosuncuk, ağababaları gibi dağlarda değil, kentlerde, salonlarda, basında daha üzücüsü bunların bir bölüğü devletin yönetim basamaklarında “Yadigarlıklarını” sürdürmektedir.(*)

Geniş çaplı bir küfür salvosuna tuttuğunuz öğretmen kitlesinin yanında devrimlere yatkın tavırlı insanları da pek küçümsediğiniz anlaşılıyor. Sözünü ettiğiniz günleri yaşamadığınıza göre sizi bu denli keskin bir gözlemci yapıp ortalığa koyuveren gücü (!) doğrusu benim gibi merak edecekler çok olacaktır. Bir başka özellik de izlenimleriniz belli bir süreci kapsıyor ama o sürecin de özellikle bir kanadını, yani beğenmediğiniz, sinirlerinizi bozan tarafı okşar gibi yapıp nakavt etmek için tüm varlığınızla çullanıyorsunuz. Bir toplumu oluşturan katmanlar arasında istenmese de kişilerin kimilerine ters düşenler birimler olacaktır. Bu tarih boyunca böyle olmuş bundan böyle sürecektir. Ancak bireylerin içinde doğduğu aile giderek yakın çevresi ve de toplumsal dürtülerini yönlendiren genel kültür aşılayıp besleyen bir yakın katmanı da vardır. Bu katmanlar, tarikat, mezhep, parti marti adlarıyla anılıp geçilse de bireylerin aile dışı ruhsal sığınağıdır. Bunlar özellikle çocuklara ,gençlere bir tür akvaryumluk eder .Örneğin balıkların gereksinim duyduğu sudur, akvaryum değil. Ancak o olmadan suyu durdurmak olanaksızdır. Dolaylı olarak balıkların akvaryuma gereksinimi olmaktadır. Toplum katmanlarındaki ilişkiler de balık-akvaryum benzeri ya da bunlara daha güzel benzetmeler getirip açıklamak olasıdır. Bir toplumda bir takım fikirsel zıtlıklar, bir takım ibadet ayrılıkları, hele demokrasiler döneminde köşeli tavırlar takınmış gelgeç de olsa safraları artan gruplar da olabilir. Kim ne derse desin toplumumuz böylesi bir süreç içindedir. Tarihten öğrendiğimize göre bu toplumsal yaşamlarda doğaldır. Doğal olan bir başka tarafı da bu doğal süreci kendi doğal kuralları içinde sürdürmektir. Bireysel istekler, ben, ben ,ben türü değerlendirmelerin, toplumsal gelişmelerde “Biz” olabilmesi işleri güçleştirmektedir. Olaya bu açıdan balkınca hemen sorasım geliyor; sizin yerdiğiniz, yergiyi de aşarak küfürle sarıp sarmalamaya kalkıştığınız o dönemde sizi yaşama bağlayan hiçbir değer yok muydu? Sizce bu değerleri, o beceriksizlerin elinden kim kurtarmıştı? Size göre birileri Alamanlarla kol kola, def dümbelek günlerini gün ediyorlar. Ama savaşa girmemişler, bir bakıma kıvırmışlar. Anlayamadım, bu kıvırma kime karşı? Türk halkına mı, yoksa Alamanlara karşı mı? Bir de Kızıl ordu yandaşlığı var. Kim bunlar? Gene aynı kesim, karşınızda olanlar. Stalingrad’ı yok eden Paulus’un yanındalar. Hemen kıvırıp kime dönüyorlar? Müttefiklere. Neden müttefiklereymiş? Stalin’e, deyin şunlara! Merak ettiriyorsunuz insanı:

- Sizin takım nerede durdu, o zaman? Şimdilerde nerede duruyor? Tüm bunları ölçüp biçim şekillendiren yetenekler size nereden geldi? Bu olumsuzluklar içinde nasıl bir koruyucu şemsiye altında dört dörtlük yetişen bir mutlu çiftin dölü olduğunuzu gösteriyorsunuz. “Armut dalından ırağa düşmezmiş!” Sanırım bu güzel Türk Atasözünü doğrulayacak en klâs model siz olacaksınız. ”Hık demiş burnundan düşmüş” derler ya, bilirsiniz bu söz genellikle annelere söylenir. Anne bebeğini kucağında tutarken görenler, özellikle yaşlı kadınlar, tebessümle, “Maşallah, Allah bağışların!” Arkasından da “Hık demiş burnundan düşmüş!” sözlerini eklerler. Her çocuk için birkaç kez tekrarlanan bu gelenekleşmiş sözler, kesinlikle sizde uzun sürdüğü besbelli oluyor. Şu durumdaki performansınızı(!) birden yakalamış olamazsınız. Bu bir tırmanış sonucu olmalı, hamle üstüne hamle yaparak. Yoksa bu denli renkli, geniş kapsamlı, ya da değişik meslek erbabından derlediğiniz küfürleri böylesi ustaca(!) sıralamakta güçlük çekerdiniz. Öte yandan pratik kazanmadan kullanılan sözcükler yazarın üslübuna pek uymaz. Bu da özel okuyucularını yadırgatır. Şu durumda sikinkiler olaya ”cuk” oturmuş denilebilir. Her şey iyi düşünülmüş, taşlar yerine konmuş gibi tavırlar sergilenmeye çalışılıyorsa da benim gibi satrancı oldukça iyi oynayanlar, buradaki eksiklikleri rahatça görebiliyorlar. Atatürk şah ,İsmet Paşa vezir, dendiğine göre olay bir satranç düzeninden çok satrancın düşün kültürü içindeki seçkin ününden yararlanarak söylemlerinizin doğru olarak bellenmesini istemeye çalışılıyor. Bu nedenle soruyorum, Şah, vezir tamam, hani öteki taşlar? Siyah, beyaz olmak üzere bütün taşlar bu oyunda görevlidir. Siyahlar ya da beyazlar hamle yapıyorsa karşısındakiler de işlevlerini yerine getirmek zorundadırlar. Bu nedenle soruyorum, gene gene de soracağım; o dönemde tüm bu olumsuzluklar sürerken -size göre- hiçbir olumlu tavır sahibi yok mu idi? Kaşığınızı tabağa batırıyorsunuz, hep taş çıkıyor. Önünüze taş pilavı mı konmuş, yoksa siz afiyetle pilavı yutuyorsunuz da çıkan taşlardan mı yakınıyorsunuz? Kusura bakmayın ama burada, sapla saman karıştırılıyor ,bence. Sizin dilinizin altında ya da karnınızda tam söyleyemediğiniz ama söylemeden de edemediğiniz bir şeyler olabilir. Bu şeyler huzurunuzu kaçırdığı için bir takım yan düşüncelerin ardına takılmış olabilirsiniz. Üstünde durduğum yazınız da böyle bir ortalığı toz duman etme sevdası ya da çılgınlığı olabilir. Ne var ki toplumsal olaylarda bireylerin etkisi gibi gücü de ne denli güçlü olursa olsun bireysel kalır. Tarihimizde bireysel iradelere uyarak sayısız yanlışlarımızın olduğunu hep biliyoruz. Üç yüz yılda kurduğumuz Osmanlı İmparatorluğu’nu ardından gelen üç yüz yılda adım adım kan dökerek bırakmışız. Haritalara bakıp üzülerek saydığımız 32 devlet bizden ayrılmış. Bu ayrılıklar hep kanlar akıtmış, göçler olmuş, çocuklar yetim kalmış. Son 1.Dünya savaşına girişimiz de söylendiğine göre bireysel iradeyle başımıza dert edilmiş. Bu gerçekleri unutup ya da yok sayıp, henüz savaş yıkıntılarının bile kaldırılmadığı bir süreci,1923-1943 arasını dile dolayıp az buz değil tam kırk beş yıl sonra 1989 yılında küfürlerle karalamak sağlıklı insanları sinirlendirmekten çok acındıracak bir olay. Bu nedenle değinilen konuların söylenen acayip saptırmaları yerine kendi gerçeği içinde yansıtılmasına çaba gösteriyorum. İlginç olan bir yan da yapılanların beğenilmemesi bir yana, şunu şöyle yap, bunu böyle yap, biçiminde yol göstermeye yeltenilmesidir. Buna verilecek tek yanıt:

-Çok biliyorsan bu günkü güçlere buyur, o dediklerini tamı tamına yerine getirsinler. Daha güzel olmaz mı? Hem şimdi daha güzel olanaklar var. Açarsın telefonu “küt!” Ankara, karşında her türlü buyruğu alıp sindirecek türden kişiler. Başbakan bile “Benim memurum işini bilir!” diyor. İş bilmeyen mi kaldı? Bak siz bile Orhan Kemal’e acıyorsunuz. Fakircik kafayı takmış beş liralık şekere. Yaşasaydı şimdilerde bol bol yerdi, ucuz şekeri (!) Bir telefon ederdi “Küt” Fransa’dan, neden Fransa’dan olsun? canı istediği memleketten şekerini getirtecekti. Yalnız ben gene anlamadım; İstanbul’da oturuyorum, telefonum var. Hollanda’da kayın biraderim, Almanya’da yeğenim var. Suat Taşer’in bir şiirinde dediği gibi “ Cebimde param da var!” Böyleyken benim telefondan hiç “Küt!” sesi çıkarmıyor. Demek sizinle telefonlarımız da çok farklı çalışıyor. Besbelli ki değişik kulvarlardayız. Bu kez de kulvardaşlık bağımızdan söz etmeyi düşünüyorum. Size ilgisiz gibi gelecek ama ben ilgi kuruyorum. Siz yıllar öncesi yaşamış bir kesimi yerden yere vurdunuz ,öteki kesimi (Kayırma kurnazlığı) yok saydınız. Oysa onlar vardılar. Nitekim 1950 seçimlerinden söz ettiniz, karpuz gibi yuvarlandıklarını söylediniz; otuz dokuz yıldır iktidar görmediler, bir o kadar daha göremeyecekler, dediniz. Böylece karşınıza aldığınız kesim apaçık ortada.1950 seçimlerini kazananlar, kirli, yokluk vb. yılları dediğiniz süreçte sizce onlar neredeydiler? Cumhuriyet kurulduğu günden başlayarak Atatürk döneminin parasal işlerini kim yürüttü?1936-1938 arası başbakan kimdi? Bu süreçte, İspanya İç Savaşı için kimler uçak kaçakçılığı yaptı? Bu büyük ayıbın daha büyümemesi için kim(İntihar etti.) yaşamını noktaladı? O, yetmiş yıl Türk Ulusunun gözünde suçludur, diyerek küçümsediğiniz örgüt, karaladığınız dönemin sorumlusudur ,burası doğru. Pekiyi o kuruluşun içinde, derebeyi tavırlarıyla dolaşıp beğendikleri yerlerde özellikle de Ege Bölgesinde mal kapatanlar kimlerdi?(Falih Rıfkı Atay’ın Roman’ını birlikte okumaya var mısın?) Bunlar o dediğiniz günlerde ortalıkta yok muydular? Dediğiniz gibi, 1950’de küfeden düşen karpuz gibi mi gittiler? Bu çirkin sözü üzülerek yazıyorum. Onlar gitmediler, seçim yapıldı, seçimi kazanamadılar. Ama dürüst bir seçim için dürüst bir yasa hazırlamışlardı. Bu yasaya göre iktidara gelen, o sizin gizli tutmaya çalıştığınız, kayırgan gönülcüğünüzle(!) onları tül telek içinde gizlemeye çalıştıklarınız, gelecekte asıl küfeden düşecek, karpuz değil, kabak takımı, bir yıl içinde o güzelim yasayı, masaya çevirdiler. Arsız arsız da “Yasa oldu masa!” deyip akıllarınca toplumu “Tİ,, ye almışlardı. Olaylara dürüst bakmak isteyenler bence, aradan otuz beş yıl geçti, deyip işi savuşturma yerine tüm bu gerçekleri irdelenip taşları yerli yerine koyarak, önce doğru yorumlar yapıp gerektiğinde de kıyasıya yargılamalıdır.

Cumhuriyet dönemiyle birlikte yaşama başlamışım. O yerdiğiniz süreçte, sizin deyiminizle olumsuzluklar, bana göre ise (Salt benim değil, Tarih böyle diyor.) Türk insanın yüzyıllardır özlemini çektiği bir huzur dönemi içinde büyüdüm. Okuduğum okul, dört yılda dört kez yer değiştirmişti. Bir soru soracağım “Maraş Köprüsü” adını hiç duydunuz mu? Hemen söyleyeyim, haritaya bakıp köprüyü Kahramanmaraş dolaylarında aramayın, o köprü Edirne’dedir. Alman ordusu Yunanistan’a girip sınırlarımıza yönelince köprü bir önlem olarak yıkılmış. Ancak bunu halk, Alman uçaklarının attığını bombalarla yıkıldığını sanarak büyük bir telaşa kapılmıştı. Zaten yıllardır tedirgin olan halk, özellikle Trakya’da insanı bu haber üzerine tam anlamıyla panik oldu. O gece sabaha dek Lüleburgaz P.T.T binası önünde haber bekleyenlerden biri de bendim. Edirne Karaağaç istasyonu yakınındaki askeri birlikte iki ağabeyim vardı. Babam, yengelerim, çocukları, canları burnunda onlar için ağlaşıyorlardı. İyi haber çabuk geldi, Alman tankları Meriç’ e yaklaşmadan dönmüş. İstanbul-Edirne arası trenler normal seferlerine başladı. Telefonlara ek olarak canlı haberler geldi. Savaşı ben durdurmuşum gibi bir coşkulu duyguyla koştum, evdekileri de sevindirdim. O gün nasıl bir ruhsal bunalım yaşamışım, ne denli güçlü bir iç sıkıntısı geçirmişim ki, bu olayı bugün de burnumda sızı duyarak anımsıyorum.

Siz bir partiyi hedef seçip ağzınıza geleni söylüyorsunuz. Ben o partiyi savunacak kadar sempetizanı olmadığım gibi hadddini bilmeyen densizler durumuna düşmeyi de istemem. Biliyorum ki o partiye gönül bağlamış sayısız değerli insan partilerini savunur, savunmaya değer görürse size karşı da gerekli yanıtı verir.

 

Bir Öneri

 

Parti marti derken sorunun özünü gözden kaçırmak istemem. Siz partı olgusunu tümüyle buyruksal bir güç olarak algılamışa benziyorsunuz, bu belli. Hem “Esdüdü dalgası, köylünün azıcık uyanık, eli işe gelir, ağzı laf yapar takımının en ağır işlerde gaddarca çalıştırılması, Tek partinin, Milli Şefin köydeki. Mutemet adamı, falan filan diyorsunuz. Bir yandan da köylüyü eğitmek için, ”Herifçioğlunu şehirde ya da bölge bölge kombinelerde endüstri proleteri edeceksin efendi!” diyorsun. Nasıl olacak bu ?Sorduğuma bakmayın, açıklıyorsunuz:

-Asker gibi,”Askere nefer yazıp nasıl hizaya, nizama intizama sokuyorsan, işte onun gibi bir şey.

Senin yaptığın, sümüklü veletlere marangozluk, rençberlik, dülgerlik, nalbantlık, demircilik, duvarcılık öğretmek,arada iki de kitap okur, azıcık Platon Mlaton, Sophokles Mophokles öğrenirse ne devlet! Yahu, köylü bu işleri pek iyi biliyor. senin o gavur feylesoflarını da it hesabına almaz!”…Açık ve kesin yaptırımlar. ”Yapacaksın, edeceksin, hesabını göreceksin! Bu buyruklar kime? Uygar bir toplumda, seçimlerle iktidar değişimi benimsenen bir çağda bu nasıl bir otorite anlayışıdır ki, hem halkın güvenini yitirirsen “Küfeden karpuz gibi düşersin!” uyarısı var, hem de “Asker gibi, sıralayacaksın, düzene sokacaksın!”türünden ikili anlam taşıyan beğeni sunumu altında zorbalık salık veriliyor. Hele, köylülerin”Senin o gavur feylesoflarını da it hesabına almaz!”Söylemi alkışlara değer bir süzme söz(!).Dilerim bu söz yakın bir gelecekte çıkacağını umduğum Sapık Sözleri Kılavuzunda yerini alır Belki ufak tefek düzeltmeler yapılacaktır. Köylüler, it hesaplarına gâvur feylesoflarını almaz.”Nişadırsız kaplar kalay tutmaz!” benzeri. Ya da “Gâvur feylesofları köylülerin it hesaplarına sokulamaz!” Dam üstünde karga, vur beline kazmayı!” vb. gibi. Ben, köylülerin - gavur demek istemiyorum- feylesofları özellikle birini ikisini çok iyi tanıdığını, özellikle sevgi içinde andığını köylü olmamın bir ödülü olarak öğrenmiştim. Annem okuyormuş ama yazamıyormuş. Doğum tarihimi bile Kur’anın bir köşesine başkasına yazdırmış. Çocukluk anılarımın 4.yaşımdan başladığını bu Kur’an kayıtlarından anladım. Büyük ablam doğum yaptı, iâk kızı Gülsüm ailemize katıldı. Bebeği ilgiyle izleyip annemin kucağından itiyordum. Etraftakiler gülüp bana takılıyorlardı. Bu tavırlara karşı tepkim ağlamak oluyordu. Avutmak genel olarak anneme düşüyordu. Annem, bebeği göstererek “O bebek çok küçük, sen büyüdün, sen akıllısın sözlerinden sonra vurgulayarak hep: “ Eflatun gibi akıllı olduğum!” sözü tekrarlanıyordu. Eflatun sözünü böylece daha dört yaşımda duymuştu .Bundan birkaç yıl sonra da babam önüme bir Sokrat sözü attı. Okula yeni başlamıştım. İstekle çalışıyor ama kimi konularda zorlanıyordum. En yakın bilgi kaynağım kuşkusuz babamdı. Nasıl oluyorsa kimi zaman babam ”E.. çok oluyorsun ,Sokrat gibi ömrünü soruyla mı geçireceksin sen? Deyip ,sustururdu. Suskunluk uzun sürmezdi, babam bir bahaneyle söz açar, Sokrat sözü edilene dek gene sorular sorardım. Böylece doğduğum köyümde kendi annemle babamdan iki feylosofun adını öğrendim. Biliyorum bu bir rastlantı, bunun sizin Platonunuzla Mlatonunuzla ilgisi yok, kesinlikle bu benimki çok bireysel bir durum. Ancak söz konusu yergili sataşmadan alınmış olmam beni konuya değgin düşüncemi söylemeye zorlamaktadır.4 yaşımda annemden Eflatun adını duymam beni önce mlatona değil gerçek(Türkçe çevirileri gereği)Eflatun’a,onun aracılığıyla Sokrat’a, Aristo’ya, Truva söylemleri sonunda Homeros’a, takıldım. Homeros kahramanları her biri bir yana dağılarak büyük bir yelpaze oluşturdu, özellikle tiyatrolar, operalar derken günümüze doğru büyük bir zincir oluşturdu. Bu zinciri genel olarak Heraklitos, Protagoras, Sokrates, Aristotales, Aristipp, Epiciros, Zenon, Galinus, Seneka, Machiavelli ,Bacon, Descartes, Hobbes, Locke, J.J.Roussea, Kant, Hegel, A.Comte, Darvin, C.Bernard, Dürkheym, B.Russel, J:P:Sartre gibi feylesofları,Aşilos, Sofokles, Aristofones, Lukianos,Virgilyüs, Dante, Shakesbeare, Racine, Montagne, Voltaire, Beceria, Goethe, Schiller, Standhal, Hugo, Tolstoy, O.Vilder, A.Gide, Sholohov, H.Böll, Marques, N.Mahfuz gibi düşün yazarları, okuyup tanımaya çalıştım. Ayrıca bizden A.Yesevi, K.Mahmut, A.Ş.Nevai, Fuzuli, Mevlana,Yunus Emre, K.Çelebi, Baki, Nef’i, Nedim, Şeyh Galip, Yahya Kemal zincirine doğal olarak lise kitaplarında bulunan tüm yazarlarımızı Edebiyat Dersi okutmam nedeniyle ekledim. Bir söz vardır, ”Lafla peynir gemisi yürümez!” Bu söz kişiye, Söylediğini kanıtla!” bildirimidir. Keşke kanıtlama fırsatı bulsam da saplanıp kaldığınız o yersiz, yetersiz duyuntularınızı hiç değilse bu alanda sarsabilsem!

 

Tanıtım

 

Sanırım söyleme sırası geldi. Gerçi yanıtlama gereği duymam, niyeti açıklamak için yeterli görülebilecektir Gene de açıklamak yararlı olacaktır .Ben , Bir Köy Enstitülü” Köy Enstitüsü’nde okudum; oradan, Türkiye Cumhuriyet yasalarına göre devletimin göstereceği okullarda benim gibi okumak, okuyunca ulusuna daha yararlı olacağına inanları yetişip geliştirmek üzere görev yapabilirlik belgesi aldım. Köy Enstitüleri’nde okumak ne demektir? Bunu bilmeyenler, bilmek için en küçük bir çaba göstermeyenler, Özellikle karalamacılar ,kendilerini devrim karşıtı sayanlar, ağa, bey, paşa, hacı, hoca, şeyh gibi unvanları ata yadigârı sayıp onların şiltesi altında kalmaktan yarar umanlar ve de o tür düşler izinden gidenlere yardakçılık yapanlar, bu sorunun yanıtını veremezler. Lise düzeyinde okumuş olanlar hep duymuştur. Tarih öğretmenleri sık sık anarlar. Napolyon Bonaparte bir günlük emrinde askerlerine “İşte bir kahraman!” dedirtip kendinizin parmakla gösterilmesini istiyorsanız, Austerlitz Savaşında bulundum! demeniz yeter!” demiş. Bu sözü duymasaydım da söyleyeceğim söz kesinlikle gene bu olacaktı: ”Ben Köy Enstitüsü’nde okudum!” Buradan ötesi beni fazla ırgalamamaktadır. Parmakla gösterilmek, değer ölçülerim arasında hiçbir zaman yer bulmadı. Bu tür çalımları dert edenlerin çoğunlukla hüsrana uğradıklarını çok gördüm. Kişisel isteklerin genelde ego etrafında toplandığını çok iyi bilmekteyim. Buna karşın gene de hiç değilse şunu diyebilirim; keşke insanlar bu denli saftirik olmasa, gözlerini açıp, doğruyu görmeye çalışsa, gördüğünü kendi ölçekleri içinde değerlendirip, ödünç ölçeklere itibar etmese. Hele toplumsal konularda “Bana ne?”mantalitesini terk edip “Benim gerçek boyutum, toplumum içinde genişlettiğim oylumumla ölçülür!” diyebilecek düzeye erişse, kesin kez böyle tatsız sürtüşmeler azalacaktır. Nedenleri bulundukça tartışmaların tatlıya bağlanması hep beklenirse de istisnaları kesinlikle vardır. İşte bizimki bu istisnalardan biri. Öyle ki siz, hem konuyu hiç bilmiyor, bilmediğiniz konuyu işlev alanından çıkartarak kasıtlı sürüklediğiniz alanların vebalini de üstüne bindirme marifeti (!) gösteriyorsunuz. Üstelik, insan yaşamında kimi geçici durumları sanki doğal takıntısıymışçasına kişilerin yakasına yapıştırmaya çalışıyorsunuz. Olayın insancıl tarafını elden bırakmamak için annemden, onun bana Eflatun deyişinden söz ettim. Sizin de bir anneniz oldu. Anneniz size Eflatun dememiş olabilir ama kesinlikle biliyorum ki, “Ah benim minik Neron’ um, sevimli Karın Deşen Jak’ ım, kuzu Rasputin’ im, uslu Es Saffah’ım, ya da Meletos’um demedi. Çünkü doğanın dürtüleri, yine doğanın olumlu, yaşatıcı, geliştirici yönde işler. Özellikle insanlarda gelişen bilinç de bu yönde yardımcı olunca bizim de içinde yetiştiğimiz düzey gerçekleşir. Şimdi bu gerçeklik içinde doğal akışa karşı tavır dayatmanın sağlıklı bir anlamı olabilir mi? Şöyle de diyebilirim, yarım yüzyıl önce senin tasvir etmeye çalıştığın çocuklardan birileri ya da çocuklarından biri belki de senin okulunda okumuş bir genç, bu yazıyı okuyunca karşına geçip “Tüh be, sen misin bu lâfları sıralayan? Bir kendine bak bir de bana bak. Yok yok bana değil git aynaya bak!” dese gıkın çıkacak mı? ben de:

- Yazınızı okudum, konuşma biçeminize göre varsayımlar yöntemiyle bazı olasılıkları düşlüyorum; kaba saba bir görünümüz olabileceğini, kesin olmamakla birlikte düşlüyorum. Alman ruhbilimci Ernst Kretschmer teorilerine göre bir piknik tipsiniz. Adı üstünde piknikçi. Bu tiplerin belli başlı özelliği, yapay da olsa neşeli görünmek, öyle bir etkiyle insanlar arası ilişkilerini sürdürmeye çabalamalarıdır. Salt içgüdülere dayanan bu çaba ne denli başarı sağlar? Bu ayrı bir tartışma konudur. Çünkü kişinin beden ve ruh sağlığına yaslanan neşe aynı zamanda yaşam, görgü, kültür düzeyiyle de çok yakından ilgilidir. Halkımızın “Dangalak” olarak adlandırdığı gebeş şişkolar kime ne neşe verebilir ki! Bunlar işi şaklabanlığa döküp geçici bir ruhsuz topluluk içinde avunsalar bile kısa zamanda terk edildiklerini acıyla anlarlar.

Düzeyli tartışmaların yararlı olduğuna inananlardanım. Tartışmaların taban tabana karşıt düşünceler taşıyabileceğine, böyleyken bile tartışanların bir ortak noktada buluşabileceklerinden kuşkum yok. Feylosof Nietsche’nin deyimiyle “Gerçek, ne tezdedir, ne de antitezdedir; gerçek, belki sentezdedir!” Böyle düşündüğümden olacak, yazınızı üzülerek de olsa okudum, değerlendirmeye çalıştım. Önemle belirtmek istediğim bir nokta da, hiç kimsenin savunucusu değilim. Birlikte geçirdiğimiz o güzel günlerde, ortaklaşa sürdürdüğümüz etkinliklerimiz bendekine benzer izleri, unutulmaz duygusal öğeleri sanırım kimi arkadaşlarımda da sürmektedir. ”Benzer etkiler benzer tepkiler doğurabilir!” genel söylemine uyarak kimi kez düşüncelerimi, yer yer yorumlarımı, özellikle de değerlendirmelerimi “Biz’ ”söylemleri altında sürdürdüm. Bana katılacak arkadaşlara bir diyeceğim olamaz. Ancak benim değerlendirmelerim hiç kimseyi savunmadığı gibi bu konuda hiç kimse için de bir bağlayıcılık savı içermemektedir.

 

Açıklama

 

Yazınıza, özel olarak seçip koyduğunu ağzınıza lâyık sözler, poşetlik küfürler, sizin uzlaşmaz bir kişiliğiniz olabileceğini muştulamakta ise de, benim, ”İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar!” ilkesine saygım ve inancım ağır basmaktadır. Böyle bir değerlendirme ışığında, düpedüz saptırdığınız konularda beni ilgilendiren, iyi bildiğime inandığım olayları, yaşayarak algıladığım doğruları, açık seçik anımsadığım gözlemlerimi, sizin gibi saptırarak değil gerçek anlamında irdeleyeceğim. Ant içerek üslendiğim, severek sürdürüp kıvançla tamamladığım öğretmenlik mesleğimin genel işlevi de kuşkusuz budur. Çevremdekilere doğruyu, iyiyi, güzeli seçtirip sevdirmek, erdemin ve esenliğin yüceliğini sezdirmek, özünde var olan us gücü yetisini arttırıp yaşama daha güçlü hazırlanmalarını sağlamak, değişmez ilkemdir. Bu ilkem beni o denli mesleğime bağlamış olacak ki, öğretmenliğim dışında büyük boyutlu bir göreve ya da yurt dışı bir takım gel geç oyalantılara heveslenmedim Bu nedenle, birçoklarının haybeden söylediği bir sözü ben rahatlıkla tekrarlayabilirim:

-Ülkeme ve içinde yaşadığım toplumuma karşı verilemeyecek bir hesabım yoktur! Umarım beni çok içe dönük bir kişi olarak düşlemeyeceksinizdir.

Oldukça uzun bir girişten sonra, eskilerin sık sık tekrarladığı “Üslûp u beyan ayniyle insan!” diyerek iştahla beğenip seçtiğiniz besbelli sıfatlarınızı, beceriksizce sıraladığınız söz ve deyimlerinizi tıpkıbasım tekniği içinde size iade ederek konuya giriyorum.

 

Bir Kuşku

 

Kasıtlı yazıldığı açıkça belli- yazınızın demeğe dilim varmıyor-karmaşık karalamanızda Köy Enstitüleri üstüne aklınızca kimi edebî sanatları da denemişe benziyorsunuz. Bu, yanılmıyorsam bende, sizin bir süre edebiyat dersi izlediğiniz sanısı uyandırdı. Edebî sanatlar özellikle Divan şiirini sevdirmede önemli bir kapıdır. Çocuklar bunları öğrenmeye çalışırken, bunlara örnekler ararken özellikle gazelleri sevmeye başlayabilir. Ancak, bu o kadar da kolay olmaz. Önce bu sanatları kavramak için en az orta düzeyde zekâ sahibi olmak gerekir. Zekâ bölümleri diliyle konuşursak 80 ölçeğinin pek altına düşmemelidir. Zaten bilindiği gibi zekâ, 80 üstü makbul sayılıyor. Edebî sanatlar açısından tutuk zekâlıları anlamak için benim ölçeğim çok pratiktir. Adam lâf arasında “Teşbihte hata olmaz!” dedikten sonra sevmediği birini eşeğe benzetmeye kalkarsa, iş orada biter! Adama vaktiyle herhalde teşbihi hatalı yapamazsın, teşbih sanatı hata götürmez, demişlerdir. Söyleneni doğru anlamak da zekâ işidir. Adam 80 değil 70’in altındadır. Tam geri değil ama, yani idiyo değil ama coğrafyacıların diliyle deniz seviyesinde, yani bir ayağı suda öteki ayağı karada. Yazınızda böylesi bir acıklı durumu sezer gibiyim. Bunları siz bilgisizlikten çok kalem madrabazlığı havası içinde yapıyorsunuz da, umduğunuz ölçüde kusurları tümden kapatamıyorsunuz. Hani adam vardır, her nedense saçı dökülmüş, kafada bir tutam bir şey kalmıştır. Karşınızda durmadan konuşur, siz de saf saf dinlersiniz. Ama adamın bir eli uzakta birine sinyal verircesine kafaya iner kalkar. Çünkü adama kafadaki kellik takıntı olmuştur, onu unutmaz, hep aklındadır; orasını kapatmaya, o bir pürçek saçı, el yordamıyla oraya yapıştırma çabalar durur. Sizin sözlerinizde bunu anımsatan, kimi kez insanı güldürecek atlamalar, olaydan, konudan, kişilerden kopmalar kel adamımızın el, saç ilişkisini anımsatmaktadır. El ya da öteki organ alışkanlıkları ”Tik” sözcüğü ile geçiştirilmekte ise de sözsel ve de sözün yazıya dökülmesindeki alışkanlıklar, patolojik psikolojide, bizim dilimizde ruh sağlığı alanında önemli bir konudur:

-Obsesif Kompulsif Nevrotique. Kişilere asıntı olan fikir. Bu asıntı, fikrin kişiyi yönlendirmesi, onu eyleme itmesi ya da kişiyi eyleme itme güdüsü gibi adlarla tanımlanır. Bunlar, Psikonörotik, Schizofhirenik, Cyclothmoses ve Paranoik gibi adlar altında grup oluştururlar. Bu ruhsal sayrılıklar kişilerde basamak basamak gelişir. Asalak ya da sağlıksız fikir ,kişinin kendi üretmesi olacağı gibi, alınmış bir fikri bir süre beklettikten sonra ya olduğu gibi ya da kendince düzeltmelerle gündeme getirebilir.(Büyük siyasi cinayetlerin bir bölümü bu tür gelişmelerle olmaktadır.)Ancak bu tür nörotikler, asalak fikirlerini eyleme dökünceye dek sağlıklı insanlar arasında dolaşırlar, farklarını kesinlikle fark ettirmezler. Rastlantılar onları bir bilenle karşılaştırmazsa toplum içindeki birliktelik uzun sürebilir. Kimi kez de bu tür nörotikler( Psikopotlar ) kuruntularını eyleme dönüştürmeden yaşam sahnesinden çekilirler. Bunların unutulmaz kimi çıkıntıları anılır olsa da, toplum asıl büyük zarar atlatmıştır. Şunu demek istiyorum; biz insanlar nerede olursak olalım, sırılsıklam ruh hastası birileriyle her an burun burunayızdır. Karşımızdakilerden ya da bizden olağan üstü bir belirti çıkmadıkça da bu burun burunalık sürer. Bunun tipik örneklerini Rus yazarı Dostoyevsky romanlarında kişileştirdiği gibi belki de bir rastlantı en unutulmayanı da gene Rusya’da 20.Y.Yıla girerken insanlar bir yana tüm Çarlık Sarayı’nı eline geçirdiği bilinen Grigori Rasputin’dir.

 

İlk Karalamalar

 

Köy Enstitüleri konusunda yazık ki böylesi insanlar ortaya sürülmüş ve oldukça da tahribat yaptırılmıştır. Hemen belirteyim sizin bu tür kuşkularla doğrudan bir bağlantınız “Var!” diyemesem de vurgulamaya çalıştığım, başlangıçlarda, başka bir deyimle Enstitülerin açık olduğu günlerde bu tür psikastenik çıkışlarla karşılaşılmıştır.İşte bunların pislikleri günümüze dek el değiştirerek gelmiştir. Sizin irdelemelerinizde de bu pisliklerin bulaşıklığı sürmekte, öyle ki kullandığınız sözcükler bir yana rastgele kullandığınız noktalama imleri bile gözlere öcü görüntüsü verecek çoklukta sözcük aralarına serpiştirilmiştir. Sonuç olarak, yaşamadığınız bir dönemin, size öyle koşullandırdılar diye bu denli veryansın etmeniz yazık ki sizi de, benim açımdan o lânetliler zincirinin bir halkası mıdır? kuşkusnu uyandırdı .Ne var ki sizin marifetiniz bununla da sınırlı kalmadı. Siz, olayları bir başka yönden de saptırıp geleceğe yönelik bozgunculuğa, bir tür”İz saptırmacılığına ” soyunmuş durumdasınız. Hanı şu, ne amaca yönelik olduğu anlaşılmayan ama manevi destek olacağına inandığınızı belli ettiğiniz Yaşar Kemal’in İnce Memed’ inde bir iz sürücü var ya, tıpkı onun gibi...Köy Enstitüleri’ni açıp, sizin lâfınızla topluma bir “Sancı” getiren Hasan Ali Yücel’i yermenizi anlıyorum da enstitüleri kapatan Reşat Şemsettin Sirer’i neden küçümsüyorsunuz? Hele mezar tabelası yazdırıp fatiha okutur gibi el çabukluğu ile araya sıkıştırdığınız, sizin deyiminizle “İp çekici” Tevfik İleri’yi, gönlünüzce, içinizden geldiği gibi överek sunduğunuzu sanmıyorum. İstemeyerek yapılmış bir konuşma, mabadı var!,T.’yi okumaya devam!der gibi bir şey. Ötekilere doyasıya saldıramadığınız için sıkıldığınız gibi bunda da yeterince övgü gösterisi yapamamanın acısını duyduğunuz apaçık seziliyor. Bunda, belki konuşma biçeminizin de etkisi olabilir, diye de düşünüyorum. Öylesine, kişinin solunumunu yeterince doğru kullanamamaktan ileri gelen bozuklukları olur. Kişi akciğerlerden çok karın devinimiyle solur. Konuşmaları da buna uyar. Böylelerinin yazıları kuşkusuz kendine özgü düzen oluşturur. Sizinki böylesi kendine özgülükten çok düpedüz düzeysizlikten, dökülüyor. Söylenmiş bulunan bir münasebetsiz sözden sonra, bir de bakıyorsun iki tane daha tatara titiri sözcük sökün ediyor. Mitolojide yedi başlı yaratıklardan söz edilir. Hayvancık sinirlenince başlarının birinden, su, birinden ateş, birinden taş, birinden ok, birinden duman, birinden çamur, kalan birisiyle de yakın çevresini gözetler ona göre tavır takınırmış. Hayret bir durum, Mitolojideki yaratık bile bir başı ile çevresini düşünüyor, belki tepkilere göre tavır takınıyor. Oysa sizin o biçim yüz tane kafanız olsa sanırım hepsiyle etrafınıza ateş saçacaksınız. Yanılmıyorsam bir başınızla(O da yarım mı değil mi? Kesinlikle, tam olduğuna inanasım gelmiyor.)yeterinden çok safra atabiliyorsunuz. Bir başka ilginç özelliğiniz de tevatürleri doğruluğuna yürekten inanmışça sunuyor, gerçekleri ise ıskalamakta oldukça ustalık gösteriyorsunuz. Tam anlamıyla ders kitaplarına girecek bir MUGALATA örneği. Burada, beyinsel bir sayrılıktan çok, “O BİÇİM!” okuyucuya güdülerini karşılayacak malzeme temini gayretinizi gözden kaşırmış değilim. Ne var ki hasta beyinlerin, gerçek dışı üretilerle yapılan yorumlardan sağlıklı sonuçlar çıkaramayacağını daha kesin bir dille söyleyebilirim. Baksanıza, bir yığın konuya değinip, acımasızca yorumlar yapıyor ama herhangi bir kaynak göstermiyorsunuz. Yazınızın içeriği, yıllardır tekrarlanıp durulan, çoğu belgelerle çürütülmüş, çoğunun geçen uzun süreç içinde “Kör gözüne parmağım!” dercesine doğrulu iyice anlaşılmış olayları, temcit pilavı örneği, deli saçması tekerlemeleri içinde bir kez daha ortaya getiriyorsunuz. Bilimsel bir bulgu var mı elinizde? Tam tersine Köy Enstitüleri bu toprağın insanları tarafından kendi düşünsel gücü ile kotarılıp yüzde yüz bu toplumun, bu toprağın ürünüdür. Ben de orada okumuş olmanın mutluluğunu taşıyarak karşımda düşleyip yüzünüze sağ elimin şahadet parmağımı sallayarak söylüyorum. Ben bu toprakların insanıyım. Ailem en az dört kuşaktır belgelerle, anılarla sürüp gelmektedir. Dedelerim üç büyük savaşın acılarıyla kıvranmış, göç yaşamış ama özgürlüğümüzü babama emanet etmiş, babam da bana güven için de bu kutsal emaneti devretti. Babam rahmetli olmuştur. Kabri kuruluşuna katkıda bulunduğu köyün genel kabristanında değil, onu seven dostlarının takdiriyle köyün dışında, yüksek bir tepe üzerinde kardeşiyle birlikte ebedi uykusunu sürdürmektedir. Köydeki torunlar, torunların torunları, dedelerinin manevi varlığı içinde oldukça kalabalık bir aile olarak bu ülkenin bilinçli yurttaşı olmanın yaşama sevinci içinde bir sonraki kuşaklara daha onurlu ad bırakma savaşımlarını sürdürmektedirler. Aile kütüğümde ikisi Plevne-Rusçuk, biri Balkan, biri Çanakkale ‘de olmak üzere 4 şehit yazılıdır. Kore savaşlarında gazi olmuş bir yeğenim burnunuz dibinde İstanbul’da yaşamaktadır. Köyüm, İstanbul’a 160,Lüleburgaz’a 10 km. uzaklıktadır. Şu anda kızımın biri Ankara Siyasal Bilgiler fakültesi’nde, birisi de O.D.T.Ü’de okumaktadır. Öğretmen olarak yetiştirildim, 30 yıl gönderilen yerlerde, mesleğimle ilgili hiçbir sorun yaşamadan, bağlı bulunduğum bakanlığın bizzat Bakan’ı tarafından takdir belgesi ile ayrıldım. Şimdi soruyorum, benim künyem bu!. Bu bir Köy Enstitüsü öğrencinin değil aynı zamanda kökü yüz yıllarca en azından Balkanlarda ter ve kan dökmüş bir ailenin künyesidir. Seninkini sormuyorum, .İstanbullu tafrana kapılıp kalacak değilim. İstanbul’a gelip kimliklerini kaybedenler gibi onun onurunu yükseltenleri de tıtıl-kelebek başkalaşımı geçirdiklerini biliyorum.O nedenle geçmişleri için fazla söyleyecekleri olmnaya bilir.Bu nedenle durup:

--De buyur,senden ne haber? diye sormayacağım.

Köy enstitülerinde okuyanları kimler kimlere nasıl tanıtmışsa öyle tanıtmışlar ki bu tanıtmada Köy Enstitüleri değil de kesinlikle tanıyanlarla tanıtanlar bozulmuş. Bozulmak ne kanları kurumuş, O.Wilder’in Doryan Grey Portreasi örneği, gerçeği görmek için aynaya bakacak yüzleri kalmamış. Oysa Köy Enstitüleri, geleceğe açık, öğrenimi özendiren, bilginin her türlüsüne yönlendirmek için olanaklar sağlamaya çalışan bir kurumdu. Ödeneği azdı, belki bundan dolayı eksik kalan girişimler olmuştu. Ancak dünyayı kana bulamış savaşın içinde gelişmeye çalışırken düzenbazların “İstemezük” anırtılarıyla karşılanıp o ballandıra ballandıra anlattığınız sonuç ortaya çıktı. Bunları sapla samanı ayırmanız için yazıyorum. Köy Enstitüsünde okumak bir insanın gelişmesini körletir mi? Yukarda ailemi bir nebze açıkladım. Babamın bir büyüğü

Ahmet Amcam !933 Darülfünun-Üniversite değişimin emekli olmuş bir müderris, büyük enişte dediğim araştırmacı yazar folklorcu Vahit Lütfü Salcı, kardeş çocukları olmamıza karşın benden büyük olduğu için amca olarak andığım Hasan Amcam Kırklareli Devlet Hastanesi yöneticiliğini tam 40 yıl sürdürüp emekli oldu. Bunlarla bağlantım akrabalığa ek olarak öğretmen-öğrenci duyarlığı içinde yaşam boyu kesilmedi. Özellikle Vahit Lütfü Salcı’nın okumaya yöneltme itisi, okula başlayınca da özendirmesi benim için başlı başına bir üniversite sayılacak değerde büyük bir destektir. Ben, benimkileri sayıp döküyorum, kuşkusuz her arkadaşımın kendi gerçekleri içinde destekleyici güçleri vardı. Nitekim, okula beraber başladığımız arkadaşlarımdan Sami Akıncı daha ilk günlerde” Yüksek öğrenim yapacağım!” deyip kültür derslerine özel ilgi duydu, öğretmenliğinin yanı sıra kısa bir sürede hukuk öğrenimini tamamlayarak, İstanbul Hukuk Fakültesi kadrosuna geçti ve prof.dr.Sami Akıncı olarak yaşamını tamamladı. Salt Sami Akıncı değil benim 30 kişilik sınıfımdan bildiklerimi birer birer sıralayabilirim. Her insan gibi onlar da yaşamların gönüllerince düzene sokmaya çalıştılar, dostlarıyla sıcak ilişkilerini sürdürdüler, namertlere metelik vermeden onurlarıyla yaşadılar, yaşamaya devam ediyorlar. Bir kere, Köy Enstitüleri onların yolunu açmış, kesinlikle de önlerine bağlayıcı ya da tutucu bir ilke koymamıştır. Zihinsel gelişmelerini körüklemiş, iyiye, güzele evrensel duyarlığa ulaşmalarına yardımcı olmuştur. Şimdi soruyorum,1.Dünya Savaşı öncesi Anadolu’da 400 Amerikan koleji vardı. Kurtuluş Savaşı’na hazırlık için toplanılan Sivas ve çevresinde bunlardan 30 adedi harıl harıl mandacı adayı yetiştiriyordu. Köy Enstitüleri’nin sanırım en az beşi, altısı bu yabancı uyruklu okul yerlerinde onların kalıntıları üstünde açıldı. Bunun sizce hiçbir anlamı yok mu? Ya da şöyle sorayım, siz bundan hiçbir düşünsel sonuç çıkaramıyor musunuz? Bu denli kozmopolitseniz, Köy Enstitüleri sizin için kaç yazar? “Kostantinien not İstanbul!”,Adiyö Ankara! Selamünaleyküm Paris, Londra, Newyork! Yetmedi, oralarda kümeleşmiş Afrika, Uzak Doğu kökenli eski sömürge patron yandaşlarına kanıp gelen göçmenlerin tosuncukları 5. Sınıf Caffelerde kümelenmiştir, sokul onlara bir iki sosyalist mosyalist sözü kap, dön gel istanbul’a. ”Avrupa’dan dönen Entillektüel olarak dünyanın en kişiliksiz yayın organlarından birinin köşesi sana ayrılmıştır. Eleştiriyi, saldırmaya, onu da meşrebince havlamaya dökebilirsin. Nasıl olsa okunmayacaksın, okuyanların da algılama duyarlılığını sıfırlamıştır. Bu da bir bilimsel gerçektir:

-Organlar, işlevini uzun süre yapamazsa, özelliklerini kaybederler! Geriye ne kalıyor? At martini de bre Hasan dağlar inlesin!.... Köroğlu, Kozanoğlu, Dadaloğlu.Şişmanoğlu,Cambazoğlu ......... ve nihayet İnoğlu.........

Olayın bir de günümüze yönelik yüzü var. Köy Enstitüleri kapatıldı. Çalsın sazlar oynasın kızlar. Kim dümbelek çalıyor, kimler göbek atıyor? Böyle bir soruyu sorduğum için üzgünüm. Neden üzgünüm sizi zora soktuğum için değil, çok iyi bildiğim halde malumu, size ilân ettirmeye kalkıştığım için. Çok iyi bildiğimi, sizinle hatta arkadaşlarınızla tartışabileceğimi söylediğim, geçmiş dönemlerim ünlüler listesinde aradığınızda göremeyeceğiniz biri vardır. Evliya Çelebi. Onu bilerek oraya yazmadım. Niyetim burada anmaktı. Evliya Çelebi, ilginç bir öngörü sahibi kişidir, bana göre. Addaşı K.Çelebi, ya da çağdaşı Koçi bey gibi yetkililere, düzeltme raporu yazmamış. O gördüklerini, duyduklarını halka aktarmış. Daha doğrusu, işlerin iyi yürümediğini halka duyurmak istemiştir. Halk abartıdan hoşlandığı için o da abartılı anlatmıştı. İşte bu abartılı anlatışlar içinde günümüze değin gelen toplumsal sayrılıklar, bütün diriliğiyle sürüyor. Örneğin bir İbşir Mustafa Paşa olayı vardır. Adam Sivas valisi. Karısı şirin mi şirin. Padişah İbşir Paşa’nın nikâhlı karısını önce kendisinden ister. Zamanında yanıt verilmeyince üzerine serdar, yani savaş birliği ve komutanını yollar. Savaş komutanı Sivas’a gider durumu yerinde değerlendirip, padişaha, bu işi yapmasının doğru olmayacağını yazar. Padişah başkomutanı görevinden alıp yerine İbşir Paşa’yı yani karısıni istediği ibşir paşayı atar. İbşir Paşa ilginçtir. Bugünkü bozulmuşluğun kanserojen kökleri, yazık ki daha o zamanlar toplumsal organizmada yaşam ortamı bulmuş. Kadın getirmek için görevlendiren ünlü vezir Vardar Ali Paşa namusla namussuzluk arasında kalmıştır. Saray bu kez, Vardar Ali paşa’ nın kellesini ister. O da 80 yaşına karşın Saraya karşı durur, İbşir Paşa’nın karısı Perihan Hatun’u göndermez. Gönderilmesini önlemek için de kadını korumasına alıp Tokat’a gider. Gider ama o artık bir Celali sayılır. İbşir Paşa ise karısını padişaha gönderememenin derdine düşmüştür. Saraydakileri padişaha karşı görev yapmamış sayar. Anadolu’da isyancılar 40 yıldır cirit oynatmaktadırlar. Venedikliler Bozcaada’ya karargah kurmuş denizde kuş uçurtmazlar. Cinci Hoca Harem etrafında dümenini kurmuştur. Bir yıl geçmeden de bu padişah iki metre kare bir deliksiz tuğla örgü içine canlı gömülerek bağıra çağıra ölümle cebelleşir. Karısını gönderemediği için üzülen İbşir Paşa sadrazam olur. Bundan sonrası daha da acıklıdır. Tarih öğretmenlerimiz yükselişi Kanuni ile bitirir, yıkılışı da Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ile başlatırlar .Arada geçen yüz yıldan fazla bir sürece ancak Evliya Çelebi aracılıyla ulaşabiliyoruz. Sivas dolaylarındaki yabancı okullarla, Evliya Çelebi anlatılarını tamamlamak için günümüzden bir üçüncü ayak gerekmektedir. Bu ayağı kesinlikle Köy Enstitüleri’inde arayamayız ama onların son günlerine doğru halkımız bir başka devinime tanık olur. İstanbul’a ünlü bir konuk gelmiştir. Bu 2.Dünya Savaşı kahramanlarından Missury Gemisidir. Tüm Akdeniz’i dolaştıktan sonra, yurdumuza da uğrar. Politikacıların ufak tefek sıfatlarıyla sınırlandırdıkları bir iki olaydan sonra ayrılır. Bir süre sonra ise bir Missury çocukları tevatürü yayılır. Bu bir halk deyişi değil, tersine, kendilerine bilmem kaçıncı güç adını verdikleri, yeni türeme birilerinin özellikle halka enjekte edilmek istenen etik dışı bir söylemdir. Yıl 1950 olmuştur. Sizin yakıştırımınızla kimileri küfeden düşen karpuz gibi yuvarlanarak, Ankara’dan uzaklaşmış kimileri de kuyruğuna akrep takılmış yılan gibi dimdik yürüyerek Ankara’ya üşüşmüştür.Cumhuriyet döneminin Devri Saadet’i başlamıştır. Onların ilk icraatı kendilerini iktidara getiren seçim kanununu değiştirmek olur. Kuyruğunda akrep gibi yürüyenler, yavaş yavaş kuyruklarında akrep olmadığını öğrenirler ama gene de içlerindeki şeytansı dürtüler nedeniyle akrep fobilerinden kutulamazlar. Artık yurt çapında egemendirler. Sözü edilen 3.ayak bir gensel olay oluşum mudur, yoksa bir rastlantı mıdır? Mantar gibi yurt çapında boy atar. Örnek mi? İşte küçük bir belge, bir canlı örnek. Yıl 1952 aylardan kasım.Yer,Van-Ernis Köy Enstitüsü .Okulda 800 öğrenci,40 dolayında görevli vardır.Kar kalınlığı 40 cm. Bir steyşinden iki insan iner. Görevliler yönetim binasına getirip yöneticiyi gösterirler. Yönetici aynı zamanda satın alma sorumludur. Gelenler kendilerini tanıtırlar, Van-Erciş D.P başkanı Mustafa Bilici, kardeşi,Mehmet Bilici. Kuçük kardeş okulun yemeklik yağlarını sağlamayı ihaleye girerek üslenmiştir. Ancak son gelen 5 ton yağ, okulun teknik komisyonunca yenecek özellikleri taşımadığı gerekçesiyle geri çevrilmiş, bir raporla durumu Van İl yönetimine bildirmiş.(Yağdan örnek alıp kaynatılmış, yarısı patates çıkmış, sorumlular tutanak tutup yönetime sunmuşlar.) Yöneticinin hiçbir etkisi olmadığı gibi, olayın teknik sorumluları oluğundan ayrıntılı bilgisi de yoktur. Ernis Köy Enstitüsü, Erciş ilçesine bağlı,12 km. uzağında konumlanmıştır. Öğretmenler, öğrenciler bireysel gereksinimlerini Erciş’ten sağlar. Erciş’te bir manifaturacı vardır, C.H.P ’li olduğundan başka, İsmet İnönü ile uzaktan akrabalığını halk hep bilir. Yönetici ise bunları çok sonra öğrenir.1953 şubat ayında Milli Eğitim Şurası toplanacaktır, şura temsilcileri öğretmenler kurulunca seçilir. Yönetici temsilci olarak seçmiştir. Adı bakanlığa gönderilince şura hazırlık görevlileri katılacakları listeler halinde hazırlarlar. Yöneticinin bu hazırlıklarda çalışan arkadaşları vardır. Bir süre sonra yöneticinin listeden silindiği görülür. Arkadaşları durumun ayırdında olunca araştırırlar. Yöneticinin adı o günün Maarif Vekili Tevfik İleri tarafından görevden alındığı için silinmiştir. Görevden alınmasını bizzat Tevfik İleri istemiş, listeden adını da bizzat o karalamıştır. İşin gerçek yanı, Erciş D.P başkanı Mustafa Bilici bir yıl önce bir inşaat işine kalkışmış, nedense sürdürememiş, elinde inşaat malzemeleri kalmış. Örneğin 40000 tuğla öylece duruyormuş. İşte kardeşiyle geldiğinde bunların Köy Enstitüsü yönetimince alınmasını, parasının da hemen ödenmesini istemiş. Yönetici ödeneğinin olmadığını, üstelik bundan böyle inşaat yapamayacaklarını, bu işlerin durdurulduğunu, yana yakıla anlatmış. Kardeşinin yağ konusundaki diretmesine de olumsuz yanıt veren yönetici D.P’ li kardeşlerin öfkesini taşırmış. Biliciler ilçeye dönünce, değişik konularda telgraflar çekmiş, tuğlaların, sipariş verilmesine karşın alınmadığı, okulun ihtiyacı olmamasına karşın C.H.P’ li Sıtkı Kürüm’den mebzul miktarda tuğla alınıp devletin zarara sokulduğu, salt D.P li oldukları için mağdur edildikleri, yöneticinin C.H.P’li manifaturacı, İsmet İnönü’nün akrabası Sıtkı Kürüm’ün yanında ayrılmadığı, öğretmen ve öğrencileri D.P aleyhine kışkırttığı iddia edilir. Oysa yönetici buradaki görevine eylülde başlamıştı, henüz 5.ayını doldurmamıştır. Bundan sonrakiler genel panoramadan izlenebilir. Kore’ye asker göndermenin yurda yansıyan sancıları, Bunları bence gazeteci Emin Karakuş’un İşte Ankara kitabından izlesek sanırım Evliya Çelebi’yi aratmayacak bol malzeme görülecektir. Bu arada kimi yazarlar da zaman zaman ağızlarındaki baklayı çıkardılar. Örneğin Ece Ayhan bir “Çok Babalı Çocuklar!” lafı çıkarır. Arkadaşım Tahsin Saraç tanıştırmıştı Cemal Süreya’nın da bulunduğu bir konuşmada bunu kendisinden sordum. Ne düşündüyse, duraksadı, ”Ben böyle bir söz söylemedim!” dedi. Tahsin’le Cemal Süreya ise ;“O bunu söylemedi, yazdı! deyip üçü birden güldüler.

Bireysel anlatılar, dar bölge devinimleri kolay kolay genişleyemez, çoğunlukla da basının konusu olamaz ,bu böyledir .Ancak basın da seçkisini yaparken bu kuralı göz ardı etmemelidir. Demokrasimizi 1950’ ye bağlayıp da 1954 4 mayısındaki seçimi irdelememek, 1957 seçim sürecindeki olayları görmezden gelmek 1950 seçimlerini hiç anlamamış olmak durumunu kanıtlar. 1946 seçimlerin D.P sayılı illerden seçime girdi. Bu illerin millet vekili toplan sayısı 200’ün altında idi. Diyelim hile yapılmadı hepsini aldılar. Nasıl iktidar olacaklardı? C.H.P’ den belli amaçlarla fıydırmış olanlar, profesyonel çığırtkanlıkları sayesinde ülkeyi toz duman ederek o günlerde yaşayanları yanılttıkları gibi, günümüzdeki kimi yandan çarklı vatandaşlarımızı da hâlâ bu havada oyalayıp, avutmaktadırlar Bunların bir bölümü hödüklüğünden olabilir ama basın kanadının büyük bir bölümü kesinlikle sinsiliğinden, bir bölümü de araştırma alışkanlığı oluşturmadığından.

1954 seçimlerinde Bingöl ilinin Körtedev köyü seçim sandığı başkanı olarak görevli idim.3/Mayıs/1954 C.tesi günü akşamüzeri 3 askerle bir yedek teğmen (atlı)geldi, bir telgraf okudu. Telgraf,Başbakan Adnan Menderes adını taşıyor. İçeriği: Ferudun Fikri Düşünsel adayımız, ne bahasına olursa olsun kazanmalıdır. 5/Mayıs/1954 P.tesi on dolayında sandık görevlisi ile görüştüm, merkez köylerindeki sandıklar hep dolaşılmış. Orada bulunduğum sürece önemli olayları bir gazeteye duyuruyordum. Bunu da duyurdum. Haber çıkmadığı gibi sürekli muhabir bulduklarını bundan sonra onunla haberleşeceklerini bildirerek akıllarınca beni susturdular.

Yazınızda adı geçiyor, sanırım belki bir duygusal ilişkiniz de vardır. Cemil Sait Barlas,1957 seçimlerinde Gaziantep adayıdır. Yasaları bilir,ölçülü bir kişiliği vardır .Özellikle D.P’yi iktidara getiren yasanın hazırlanmasında büyük payı olduğu yadsınamaz. O günkü iktidarın minnet duyacağı bu insan, seçim günü tutuklandı, ailesiyle görüşmesi de önlendi. Ailesi ile yapılan bir telefon görüşmesini üzülerek anımsıyorum. Avukat Sahir Kurutluoğlu ki o günlerin en seçkin hukukçularından sayılırdı. Telefonda “Nasıl olur,nasıl olur? diyerek teselli edecek söz bulmakta zorluk çekti. Yer Ankara, Anafartalar-İşkurhan, avukatların işyeri. Kurutluoğlu’nun kaygısına ortak olurlar. Vedat Dicleli, Oktay Rifat, Şinasi Özdenoğlu, Nomer kardeşler, Sav kardeşler…Sözsel tepkileri diş sıkarak söylenir:

-Nasıl olur? Oldu işte. C.S.Barlas Gaziantep adayı,27/Ekim/1957 Pazar gecesi devlet denetimindeki radyo gece yarınına doğru yapılan seçimi C.H.P adaylarının kazandığını duyurdu. Bu haber üzerine D.P yanlıları çarşı pazar demedi kentin merkezini tahrip etti. Başta vali olmak üzere görevliler buna göz yumdu. Sayım bitip sonuçlar duyurulduktan sonra sanılsa sandıklar çıktı, yeniden sayıma kalkışıldı. Bu kez kazandıkları ilân edilenler karşı koydu ama herhangi bir tahribat yapmadılar. Ancak önceki tahribatı C.H.P yaptı diye tutanaklar tutuldu, sorumlulukları da C.S.Barlas’la arkadaşlarına yüklenmeye kalkışıldı. Belli bir nedeni yokken C.S.Barlas ve arkadaşları tutuklanıp ağır cezaya verildi. Mahkeme mahalli olarak Yozgat gösterildi. C.S.Barlas ve arkadaşları Yozgat tutukevine konuldu. Olayın bundan sonrasını çok iyi biliyorum, çünkü avukatlıklarını, branş gurubu öğretmen arkadaşım A.Korkmaz’ın ağabeyi Nedim Korkmaz yapıyordu, ondan dinlemiştim. Olay düpedüz tertip, D.P.yönetimi ile onların yaltakçıları, seçim yenilgisini kendileri için intihar olarak düşünmüşler, “Ya herro ya merro!” düşüncesiyle bu rezaleti hazırlamışlardı. Öyle ki, uzun süre sonra suçlu diye gösterilenler ilk celsede özgürlüklerine kavuştular. Ne var ki bu sarsıntı, kazanılmış hakkın gaspı, seçilmiş insanların itilip kakılması, Gaziantep’den Yozgat’a suçlu gibi götürülmesi C.S.Barlas’ı oldukça sarsmıştı.

Bu benim yakından tanık olduğum bir olay. Oysa yurt düzeyinde yüzlerce aday tutuklandı, tartaklandı. Kazandığı söylenenler, kazanmamasına karşın kazanmış olarak jandarma gözetiminde mazbatalarını alıp Ankara’ya yöneldi, kazananlarsa kazanmadıkları söylendiği için kazandıklarını bile bile hapisanelere girdi, ilk celselerde evlerine döndüler. Ama insanlara sadistçe davranılmış hakları gasp edilmişti. Seçimlerde söylenen sözler basının arşivlerindedir;1950 öncesi seçimlerde söylenenlerle sonraki barbarca tutumları karşılaştırılsa D.P. takımının tamamı insanlığın manevi hapsindedir. Hele İsmet İnönü için söylenenler, ibretengiz insankık suçudur. Adam İzmir belediye başkanı, idam sehpaları kurduruyor, ”İzmir’e gelirsen, sehpalar hazır,astıracağım!”diyebiliyor. Kim bu adam? Rauf Onursal. Belediye başkanı olduğuna göre İzmirli olmalı. İzmirliler daha iyi bilir, bilmem kaçıncı evliliğini tantanalarla yaptığına göre o zamanlar otuz yaşını geçmiş olmalıydı. Düş bu ya.. Tarih 9/Eylül/1922 İzmir. Bir yanda yangın, dumanlar deniz esintisiyle dağlara yükseliyor ,öbür yandan zafer sesleri, muzaffer Türk ordusu kurtardığı İzmir’e giriyor. Ayağa kalkabilen tüm İzmir insanı sokaklarda Mehmetçiği ve onun muzaffer komutanlarını alkışlıyor. Garp cephesi komutanı İsmet Paşa beyaz atı üzerinde güleç yüzüyle halkı selamlıyor. Tam bu sıra alkış dizisi arasında bir anneyi görür gibi oluyorum. Kalabalığın arasında bir eliyle çocuğunu tuttuğu için gönlünce alkışlayamadığına üzülerek, tüm gücüyle” Yaşa!” diye bağırıyor. Çocuk küçük, kalabalıktan, onların duygularından etkilenemiyor. Küçüklüğünden mi yoksa kalıtımsal bir kütlükten mi? bunu çözmemiz olanaksız. Ama o çocuk çevresinde olanlardan habersiz, bir gün, eş dost yardımıyla bir yerlere oturup topluma, gene o duyarsız gözleriyle içinde yetiştiği toplumu “ Kalabalık” olarak içtenliksizce görmeye devam ediyor. İşte Rauf Onursal ve benzerlerinin öyküsü bu. İzmir’in belediye başkanı olarak böylesi, İzmir’in Kurtuluş günlerinde halka ne söyleyecek? Buraya nokta koyup geçmeye çalışıyorum. İzmir’de kurulan sehpalardan bu yana tamı tamına 32 yıl geçti. Bu sehpalar gerçekten İnönü için mi kurulmuştu yoksa onun gibi düşünenlerin topu için mi? Bunun yanıtı da bizim basın arşivlerimizde vardır ama yoruma açılmaz. İnönü bir konuşmasında, apaçık şöyle demişti. ”Karşıma geçenler, politika sınırları içinde durmasını öğrensinler, geçmişi karıştırırken de gerçekleri altüst etmeye kalkışmasınlar. Buna tevessül ederlerse kendileri büyük zarar görürler. Biz, yurdun kurtuluşu için savaşırken, Kordonboyu’nda palikaryalarla kol kola gezenleri açıklamak zorunda kalmayalım. Biz onları affettik ama bilsinler ki bu kez Türk halkı affetmeyecektir!”. O zamanki ticaret bakanı Muammer Çavuşoğlu’nun bir sözü üzerine İnönü’nün yaptığı bu konuşmayı da Rauf Onursal, “ Salla,, anlamış olacak, bilmem nesini sallarken düşürdü, onsuz kaldı. Şimdi 1989 yılındayız. Kurtuluştan 30 yıl sonra gerçek saptırıcıların yaptıklarını kınamak için nefes tüketiyorum. Rauf Onursal’lar, Muammer Çavuşoğlu’lar geldi geçti. Gerçi oğulları, kızları ve de efradı başka başka çıkar dallarında hoplayıp zıplamaya, kendilerine özgü, soy sop “Yadigarı,, perendelerini sürdürüyorlar ama politik arenada esameleri sıfırlandı. Buna karşın sizin gibi yeni yetmelerin(!) Rauf Onursal tarzında İnönü yargılamasının nedenini çözmek için elimizde ne yazık ki yeterli ve de geçerli bir sihirli anahtar yok. Bildiğimiz,İnönü bir asker, görevler verilmiş, görevler yapmış. Yaptığı görevlerin bir bölümü birileri tarafından beğenilmemiş ama, halkın büyük bir kesimi beğenmiş. Olaya karşılıklı saygıdan ötürü, hoş görüyle bakılması gerekmez mi? Topraklarını aldık diye illâ Bizans mirasçısı mı olacağız? Maviler, Karalar! Örneğin İsmet İnönü’yü Köy Enstitüleri nedeniyle kıyasıya dil didiklemesinden geçiriyorsunuz. Köy Enstitüleri’ni İnönü açmadı. Köy Enstitüleri’nin açıldığı zaman Atatürk sağ idi, başkakan da Celal Bayar’ dı. Zaman, Eylül-1937. Milli Eğitim Bakan daı Saffet Arıkan. Bunlar devleti yöneten insanlar; gerek görmüşler benzer okullar gibi köyler için de yararlı görüp onların açmışlar. Yasaların elverdiğince kuşkusuz yönlendirip yoluna komuşlar.Sonraki yönetimler, yine yasalar çerçevesinde değişiklik yapmış olamaz mı?. Bir yurttaş olarak karşılaştırma yapıp “İlki daha iyiydi ya da sonradan şu nedenlerle iyi sonuç alınamadı, gibi eleştiri yöneltebilirdiniz. Siz, tümünü birden, başsız sonsuz bütün olarak bir günah ögesi gibi gösterip vebalini de kişilere yüklüyorsunuz. Oysa eleştirdiğiniz İnönü, Cumhuriyet Dönemi eğitiminde Köy Enstitüleri’ne gelinceye dek sayısız kurumu açmış, üniversitelerden ana okullarına inen bir eğitim zincirini var etmiştir. Yoksa siz bu gördüğünüz okulları hep vardı, mı sanıyordunuz? Pekâlâ bir Osmanlı sempatizanı da olabilirsiniz. Bunu da hoşlanmasam bile olağan karşılayabilirim ama nedenini kesinlikle araştırırım. Acaba? derim, sahiden Osmanlıcı mı, yoksa o dönemin yağmacılarından mı? Gerçekten bir imparatorluk sempatizanı olduğuna inanırsam söyleyeceklerim kısa olur. İmparatorluklar mozaik katmanlardan oluşur, katmanları oluşturanlar, olur olmaz durumlarda hesap sormaya kalkışamazlar. Nitekim geçmişte hiçbir padişaha Kanuni çocuklarını boğdurdu, diye bir yakınma götürememiştir. Yavuz Sultan Selim babasını neden hapsetti ya da sekiz yılda 10 adet sadrazamın kellesini uçurdu, diye dırıltı edememiştir. İmparatorluğun raconu budur. Gelelim öteki Osmanlıcılara, bunları çok önemsiyorum. Bunlarınki gönülden istemek değil kan bağıdır. Konuya eğildikçe Faruk Nafiz Çamlıbel’in Veraset şiirini anımsarım; şair ne güzel düşünmüş:

        Nenem beş yüz altına satılmış bir esirdi

        Dedem beş yüz altını sayan bir derebeyi

        Kurt kanı köpek kanı bir birine girdi

        Ortaya çıktı bir kurt köpeği.....................

Olur mu olmaz mı? Batılılar yıllarca bu olayı laboratuvarlara dökerek araştırmışlar. Oysa bizim tarihimizin laboratuvarlarında bunların daniskaları üretilmiş(!)halkımız bunların oldukça zakkumunu yemiştir. Rahmetli Reşat Ekrem Koçu - çok iyi bir tarihçi olmanın ödülü şimdilerde Göztepe’nin küçük ama sevimli bir sokağında anılarak onurlandırılıyor-Dağ Padişahları kitabında anlatır. Osmanlı İmparatorluğu diyemiyorum, imparatorluk falan yok. O kitaplarda destur diyerek andığımız Koca Köprülü Mehmet Paşa bile Celâlilerin tutsağı olduğu günler. Haydutlar Üsküdar’dan Halep’e Bağdat’a kadar ülkede egemen. Gençleri asker yazıp yanlarına alırlar. Kadınları bırakacak değiller ya onları da kaldırıp gönüllerince dağlarda değerlendirirler(!)”Su testisi su yolunda kırılır!” derler, daha azılısı zuhur edince kaybedenler kolayca kılık değiştirirler. Ancak bu ruhsal devşirmelik, o günlerde bilinmemesine karşılık günümüzde iyice saptandığı gibi gensel bir evrimdir. Zaten geçmişinde var olan kökleri henüz kazınmamış bulunan yağmacılık güdüleri depreşmiştir. Örneklemek için seçtiğimiz olay Sultan Ahmet Camisi’nin yapıldığı günlerde başlar.(1603-1617)Celâlîler Konya’dan Erzincan’a dek kan gövdeyi götüresiye taramışlar, halkın elinde olanı talan etmişlerdir. Para pul, yiyecekten başka kadınları, kızları da alıp giderler. Bilindiği gibi insanlar başına geleni kendi kaderi gibi algılar, bunu bir günah borcu ödeme sayar, böyle teselli olup çilesini çekmeye devam ederler.Anadolu insanı da böyle yapmıştır......

Burada bir not eklemek gereğini duyuyom.Bir olasılık okula gittiniz ya da büyüklerinizden tarih diye bir olgudan söz edildiğini duydunuz.Deminden beri Celâlîler deyip duruyorum,bunlardan da söz edenler olmuştur.Adım gibi biliyorum ki size Celâlîlerden söz edenler tıpkı sizin Köy Enstitüleri’nden dem vurduğunuz gibi “Havanda su döğmüşlerdir.”Celâlîler vardı, Celâliler kötüydü ya da eh şöyle böyle zararları dokundu türü eyyam kesmişlerdir.Benim anlattığım Celâlîler ise tıpkı Köy Enstitüleri üstüne söylediğim gibi gerçek Celâlilerdir.Ülkeye yaptıkları tahribat bir şekilde gözler önüne getilir.Lütfen buna dikkat edin:

-Bir Orta Anadolu kenti olan Kayseri,1600’lü yılların başında 100.000 nüfusuyla Avrupa’nın 5 büyük kentinden biridir.Osmanlı ülkesinde Dersaadet’ten sonra gelir! derler ama,bu, başa baş bir ikinciliktir.Kayseri o zaman bir sanayi kentidir.1800’lü yılların başlarında yapılan bir yoklamada Kayseri’nin nüfusu 10.000’in altına düşmüştür.İşte Celâlî deyip geçiştirilen olan budur.Buna,Malatya,Sivas,Niğde,Diyarbakır’ı da ekleyebilirsiniz.

Hikâyemize gelince...Örnek olarak seçtiğimiz( Bizim kahramanımız) hatun da böyle yapar. O bir anne olmuştur. Baba düpedüz hayduttur, Hatun’un gözleri önünde kaç kişiyi boğazlamış, kaç annenin kucağından çocukları alıp nehirlere, göllere atmış, kaç çocuğun babasını at kuyruğuna bağlayıp parçalatmıştır. Bunları bile bile Hatun çocuğunu doğurmuş annelik güdüleriyle onu koruyup büyütmüştür. Haydut baba haydutluğun kaderinden kurtulmak gibi bir şey düşünmediği için sonunda bir tuzağa düşer, niçin geldiğini, neler yapacağını, nasıl ayrılması gerektiğini öğrenmeden haydut gelip haydut gider. Hatun çocuğuna Yadigar adı koyar. Yadigar, bir baban vardı, sen onun hatırasısın, anlamında düşünülmüştür. Acılı ya da bahtsız anne çocuğunu gerçekten bir yadigâr özeni içinde yetiştirir. Annenin çektiği çile, elindeki olanaklar, yaşadığı koşullar ve çağ ,bir daha eski yaşama dönüş kapılarını kapamıştır. Ya da o öyle sanılıyordur. Tam tersi olur, Yadigâr istediği gibi bir ortam oluşmadığı halde biner atına dağlara çıkar. Yıllarca Celâliler adı altında soygun yapar. Osmanlı Sarayı aflar çıkarır, bağışlar, üstüne üslük, payeler verir eşkıya oğlu eşkıya Yadigâr bir gün Paşa olur, Yadigâr Paşa. Sıra sıra oğulları olur. Yadigar Paşa, bir gensel tutkunun yadigarıydı aslında, beyliğin paşalığın değil. Dağlara çıkışı bundandı. Bir gün oğulları da dağlara çıkar. Babadan oğula süren bu gensel tutku, devlet azıcık güçlenince yok olurlar. Oysa malları mülkleri vardır. Üstelik paşalık payesine nail olmuşlardır. O günlerin koşulları günümüz insanın şaşıp kalacağı bir âlemdi. İş tamamen padişahın iradesine bağlıydı. Halk deyimiyle saray vermişse ancak saray alırdı. Saray Yadigar paşaya bir şeyler vermiş sonra da kellesini almıştı. Oğulları Ahmet Paşa, Mustafa Paşa katil oğlu olarak değil verilmiş bir hakkın paşasıydılar. Paşa maşa diyorum ama gerçekle ilgisi yok onlar birer çocuktu. Saray onları öyle algılıyor, yönetim mekanizmasında onları öyle onurlandırıyordu.

Büyük Yadigar zamanında Celâlilerin eline esir düşen Köprülü Mehmet paşa bir kesim celâli üzerindeki saygınlığından bir şans üzere kurtuldu, Bir süre sonra sadrazam olup Venedikleri Çanakkale önlerinden, Nemçelileri(Avusturya) Engürü (Macaristan) önlerinden kovdu, sözde iç düzeni de kurdu ama başka türedi yadigarlar Anadolu’da hiç bitmedi. Köprülü Fazıl Paşa da geldi geçti, sıra Mezifonlu’ ya gelip Viyana önünde büyük bozgundan sonra asıl yadigarlar ortaya çıktı. Gerçi Ahmet ve Mustafa kardeşler çoktan öldürülmüştü ama, mantar gibi yeğenler, amcalar dayılar türemişti. Önemli olan, bunların esintileri günümüze nasıl yansıdı? Eskiden kan birliği, ırk birliği gibi genel söylemler içinde teoriler üretilerek geniş çevreleri kapsayan işlemlerle olayları boğuyorduk. Çok şükür(!) “ Komünist” deyip, Amerika’ya yolladığımız, onlar da komünist deyip Charles Chaplen’i, Orson Velles’i, Herbert Biberman’ı, Edvard Dmyryk, Dolton Trumbo’yu, Bertolt Brecht’i ve benzerlerini ülkelerinden kovarken, bize, ”Sizin komünistiniz bizimkilerden iyidir!” deyip kaparak andıkları Prof.Dr.Muzaffer Şerif Başoğlu, ırk safsatasını çürüttü de gereksiz avunmalardan kurtulduk. Ancak önümüze bilimsel bir sağlıklı ölçümlemesi çıktı .D.N.A. Bence buna da gerek yok, tapu dairelerindeki kayıtlara bakılsa Abaza Hasan Paşa, Yeğen Osman Paşa gibi Dağ Padişahları’nın ip uçları kolayca elde edilir. Yıllar önce bir aileler arası toplantına şakalaşırken bir fıkra anlatmıştım. İnsanlar güldü geçti. Toplantıda daha önce tanışmadığımız insanlar da vardı. Toplantıdan sonra biri yaklaştı benden yardım istedi. Fıkra Halep valisi Öküz Mehmet Paşa(1560-1619) ile ilgiliydi. Bu kişi sözü edilen paşanın mirasçılarındanmış ama yeterli belge bulamıyormuş. Yardım edemediğim için üzüldüm. Ancak, merhum Ahmet Adnan Adıvar diliyle “Durdum-Düşün!” ü anımsayıp duraksadım. Ne denli düşündüm? Nasıl düşündüm tam bilmiyorum, zaman zaman bu olayı çevremdekilere anlatır oldum. Yıllar sonra karşılaştığım, bir ara çalıştığım lisede ( Bana) müdürlük yapan bir arkadaşıma da anlattım. Güldü, ”Ne var bunda şaşılacak? diye sordu. Sonra kendi öyküsünü anlattı. O anda kız kardeşi Mısır’da imiş, miras işlerini kovuşturuyormuş. Ünlü Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın soyundanmış. ”Yasalar hak tanıyorsa neden almayayım? diye de tekrar sordu. Bir yanıt veremedim, ”Bende de olsa alırım!”. Gazi Osman Paşa Plevne’den geri çekilmeseydi, şimdi benim de Tuna’da dolaşan hiç değilse bir motorum olacaktı. O zamanlar Dobruca’ da buğday tarlalarım, Kızanlık’ ta gül bahçelerim olduğuna göre neden bana pay düşmesindi ki? Tüm bu dağıtıcı düşünceler gerçeğin özünü sildiremiyor. Yadigar paşaların torunları salt miras beklemiyordur. Onların yine Faruk Nafiz Çamlıbel’in deyişiyle” “Zerrelerim çözülmüş gibi sesler veriyor.”(Eriyen Adam şiiri)zerreleri çözülüp hangi sesleri veriyor acaba? Silah için yüzyılların yüreklere oturan iştiyakı, silah yerine kalemi kapınca kişinin mekanik devinimi munisleşecek mi? Hayatta olduğu için izin almadan adını veremediğim bir büyüğümün, gıyabında andığım için özür dileyerek anlatacağım, kişiler ne denli olgunlaşırsa olgunlaşsın bir ömür içinde aktan karaya kolay geçemez. Adı iyi yazarlığa çıkmış yazarlarımızdan birisi, şöhretin sınırsızlığına kapılır, politikaya sarkar. Sürgünlere gider, hapislerde yaşar. Politik zikzakları olan bir dönemdir, Bir ara yetkili makamlara da geçer, kılıcının keskinliğine inandığından, Don Kişot çalımlarıyla yeni başlamış bulunan Kurtuluş Savaşı için de kılıç oynatır(!).Kılıcı tahtadır ama yüreği kapkara dili ize zehirdir. Kurtuluş Savaşı bilindiği gibi mutlu bir zaferle son bulur. Büyük sarsıntı geçirilmiş, büyük haksızlıklar olmuş, hesaplar sorulmaya başlanmıştır. O günlere göre 42 ilin 22’sin isyan çıkmış cephe gerilerinde gereksiz yere kanlar dökülmüştür. Hesaplar kapanmadan yeni yola çıkılması söz konusu değildir. Yargılamalarda çoğunlukla “Aldatıldık, teşvik gördük!” sözleri geçmektedir. Basın kanadından en çok anılanlar arasında adını vermediğim kişi vardır. Yakalanıp yargıya verilmez, ama yurdu terk etmesi istenir. O da bir dış ülkeye gider. Yakın bir ülkede olabildiğince rahat yaşamını sürdürür, ilgilenenler gelir gider, politika dışı, sanatsal içerikli yazıları yurtta yayınlanır. Bir süre sonra yurda dönmesi için çağrı yapılır. O da çağrıya uyarak döner. Onun yokluğunda değişiklikler olmuştur. Örneğin Soyadı yasası çıkarılmış, lakaplar yerine insanlar beğendikleri sıfatları, adları seçip yazdırmıştır. Olayda tek koşul sıfatın seslendirilmesinde toplumu rahatsız edecek bir seslendirme olmamasıdır. Yasa çıkmış, uygulanmış geçen yıllar içinde insanlar alışmış, işler, kayıtlar, yeni düzen içinde sürmektedir. Söz konusu eski şöhret dikelir, ”Ben ünlü bir kişiyim, ayrı bir soyadına gerek görmüyorum!” Görevli memur amirine duyurur, amiri de amirine!. Sonunda o ünlü kendisine kendisinden çok daha ünlü olduğuna inandığı bir soyadı seçer. Görevliler çok önemsemezler, olay kapanır, gibi olur ama dedi kodu düzeyinde ünlü kişinin söylemleri, tavırları yayılır. Duyanlar, olayı geçmişin kini, olarak düşünüp üzülürler. Durup dururken yeni bir tartışma, bu kez nedensiz bir çıkış olarak görülür. Oysa kişiye basın kucak açmış eski çıtasını yükseltmesi için tüm gücüyle desteklemektedir. Babıali Caddesinde vitrinlerde onun yapıtlarıyla doludur. Öyle ki tüm yapıtları, o güne dek hiçbir yazara bahşedilmeyen bir özenle vitrinlerde sergilenmektedir. Kitapseverliğimin başlangıcında gördüğüm bu kitap gösterisi, yıllarca sürer. Geometrik çizgilerle Newton çarkını çağrıştıran kitap kapakları özellikle renkleriyle vitrinlere çiçekçi görüntüsü vermektedir. Ara tatillerimde özellikle gidip o vitrine uzun uzun baktığım olurdu. Sıraların hiç değişmediğini görünce çok üzülürdüm. Çünkü o bir yazardı. Ben onun hep yazar tarafını görüyordum. Öbür tarafının tıpkı yadigar taifesi olabileceğinden, gensel bir kalıtı sürdürebileceğinden habersizdim. Yukarda adını vermediğim büyüğüme yıllar sonra bu düşüncemi söylediğimde o da bana soyadı olayını anlattı. Söz konusu kişi: ”Bana ters gelenlere batsın, diye bu soyadı aldım, tarihe böyle geçeceğim!” deyip kendine övünç payı çıkarıyormuş. Yıllar sonra bile zaman zaman bu sözleri söylermiş. Bir gün gene böyle konuşmaya başlamış, onu tanıyanlar, alışkın bir tavırla, bıyık altından gülüp dinlerken, aralarına yeni katılan bir şakacı genç gülerek, ”Aman üstat siz bu durumda herkese ters düşüyorsunuz, ayırdında değil misiniz? deyivermiş. Uzun uzun gence bakan yaşlı ve inatçı yazar, acıklı bir sesle:

-Zaten sonunda öyle oldu, bu benim kaderim, elimde değil, ne yapabilirim!” diyebilmiş.

Bu anlattıklarım bireysel olaylardır, genele dönüştürülünce önemini kaybeder deyip teselli olanlar vardır. Bu yerine gere doğu olabilir ama toplumsal olayların kendine özgü can damarları vardır. Bu can damarlarına sayrılık mikrobu girerse bedenin sağlıklı kalması olanaksızlaşır. Şöyle de benzetme yapabiliriz. Büyük bir gemide tıkabasa yolcu vardır. Hepsi sağlıklı şen insanlar, tıpkı Aşk Gemisi dizisindeki yolcular gibi. Ama kaptan, doktor rahatsız, giderek bu rahatsızlık çarkçılara dek sarkabilir. Tanı konup önlem alınmazsa tüm sağlıklı topluluk bir gün büyük zarar görebilir. İşte toplumun bağlayıcı öğelerinde baş gösteren rahatsızlıklar giderek tamamını tedirgin eder. Değinmeye çalıştığım rahatsızlıkların dağılma aracı demokratik toplumlarda, partilerdir, derneklerdir, öğretim kurumlarıdır, dinsel birimler özellikle de medya ve basın kuruluşlarıdır. Bunların olumsuzluk yargılamalarıyla dile doladığı bir işin bir uğraşın ya da gelişmeye çabalayan yenileşimin başarı şansı olamaz. Bizim yurdumuzda buna çok örnek gösterilebilir. Ancak bizim örneğimiz Köy Enstitüleri olayı bunların en talihsizi, en çok yerileni, üzerinde en çok yapay fırtına koparılanıdır. Şöyle ki, bir kurum, beklenileni vermeyebilir. Zararına ayakta tutulması hoş olmaz, tartışılır, kimilerinin karşı koymasına bakılmadan ortadan kaldırılır. Yararı olmadığı için haklı bir savunulması yapılamaz. Unutulur gider. Kimi kurumlar yararlı olduğu ölçüde zarar da getirebilir. Kâr zarar karşılaşması yapılır, uzmanlar inceleme yapar, sonuç bilimsel değerlendirilmeler ışığında alınır. Eleştirmelere karşın son nokta konur. Kimi kurumlar vardır, kurum olarak içinden çürüme başlamıştır. Zaman içinde bu kangrene dönüşecektir. İlgililer çaresini düşünür bilimsel veriler içinde gereğini yapar. Köy Enstitüleri için böyle bir durum söz konusu değildir. Yeni kurulmuştur, yıl 1940.Öğretmen yetiştirecektir. İİk mezunlarını 1945 temmuz ayında verir. 1946 temmuz ayında kapılarına kilit vurmaktan söz edilir. Kim eder? Basının bir bölümü ile o günün Milli Eğitim Bakanı. Bir yıldır çalışan öğretmenler teftiş edilmiş, aldıkları meslek durumu raporları bu Bakanlığa gelmiş midir? İki üç yıldır binlerce köyde imece ile okul yapılmaya başlanmıştır. Bunların bir dökümü yapılıp kar-zarar durumu çıkarılmış mıdır? Bunların hiç biri yapılmamış, yapılmadığı gibi yapılması için bir gerek görülmemiştir. Oysa Köy Enstitüleri yapısal projelerini tamamlamış tüm güçleriyle kültür alanına yönelmişlerdir. Bir bakıma gerçek çalışmalarına henüz başlamışlardır. Bir talihsizlik eseri tam bu sıra, Toprak Kanunu adıyla sonradan çok sözü edilecek bir yasa meclise gelmiş, meclisteki toprak ağalarını rahatsız etmiştir. İktidar partisinin içinde bulunan müzmin muhalif bir grup, Toprak kanunu dolayısıyla partiden ayrılanlarla gizliden iş birliği yaparak parti erkini ele geçirmiştir. Bu işbirliği, kesinlikle yurdun sorunları ile ilgili değildir. Birileri topraklarını korumak, ötekiler de üstündeki baskıları hafifletip çıkarlarını artırma hesapları peşindedir. Yıllardır yönetim erkini elinde tutanların son yıllardaki büyük övünçleri Köy Enstitüleridir. Cumhur Başkanı onları övüyor, hükümet üyeleri onları anmadan söze başlamıyordu. Muhalifler onların bu kozlarını, lekeleme bahasına dile doladılar, kendi açılarından kazançlı çıktılar ama büyük bir vebal altında kaldılar. Örneğin bu karalama kampanyası sonunda Yüksek Köy Enstitüsünü kapattıkları gibi oradan çıkmış olanları topluca askere aldırıp yasal hakları olan yedek subaylıktan yoksun bıraktırmaya çalıştılar. Askerlik dönüşünde hepsini köy ilkokullarına kadrosuz atayıp terfilerini önleme dalaveresi çevirdiler. Ne var ki insanlarda köklü bir inanç vardır, Tanrının şaşmaz adaletidir bu. Onlar böylesi bir itiş kakış içinde birbirlerini yerken kendi kazdıkları kuyuya düştüler. Siz bunu “Küfeden düşmüş karpuza benzetiyorsunuz, bense bir ilâhî adalet deyip geçiyorum. İş burada bitmiyor. Toprak ağaları ile işbirliği yapanlar yuvarlanıp düştü ama bu kez toprak ağalarının borusu ötmeye başladı. Köy Enstitülerini kapattılar .Ancak namuslu insanlar sözünün ardında durmalıdır. Köy Enstitüsünde okuyanlar, oralarını babalarının tapulu malı bellememişti. Çoğu çağırılmadan okullarına gitmemiş bile olabilir. Onların üzüldüğü olay salt bir zümrenin çıkarı için yapılan itiş kaşın faturası Köy Enstitünde okuyanlara çıkarılmıştı. Okuyamamışlardı, yetişmemişlerdi! Bu anlamsız sözleri boy

boy yazdılar, meydanlarda söylediler. Söyleyenler, Halide Edip Adıvar’ın, Vurun Kahpeye romanındaki Küçük Hüseyin, Yaşar Kemal’in İnce Memet’ indeki Abdi Ağa, Ali Seyfi efendi türünsen toplum sülükleri. Köy Enstitüsünden çıkanların ne olduğunu merak ettiniz mi? “Etmiyorum!” deseniz de ben size yine bir yuvarlak döküm çıkaracağım. Bu sonuçlar bir bilgisayar kaydı değildir. Üstelik öğretmenlerin kayıtlı bulunduğu Milli Eğitim Bakanlığı arşivlerinden de tam olarak alınamamıştır. Buna karşın sevimsiz abartıya düşmemek için güvenilir kişilerden sağlıklı bilgiler alınarak yuvarlak bir sonuç çıkarılmıştır. Köy Enstitülerinden 15000 öğretmen çıkmıştır. Bu sayılar1938-1958 yılları arasını kapsamaktadır. Bunlar, Köy Enstitüsü kaşeli belge taşıyanlardır. Bunlardan 100 kadarı yazık ki D.P döneminde itilip kakılmaya dayanamayarak meslekten ayrılmış, kimisi aile işlerini sürdürmüş, kimisi kendisi iş kurmuş(Cesarettin Ateş, Numan Bayazıt, Süleyman Ege) oldukça da başarılı iş sürdürmüştür. Sayıları az olmakla birlikte kimileri de doğrudan gene devlete ait kurumlarda görev almış, saygınlık kazanarak çevresinde sevgi çemberi kurmuştur.(Rasim Köktürk) 300’ü Yüksek Köy Enstitüsü bitirmiş bunlar, uzun bir diretmeden sonra haklarını almış çeşitli kademelerde(Milli Eğitim Bakanlığ- Merkezde, birim müdürü, Genel müdür yardımcısı, T.T.K .üyesi, Bakanlık müfettişi, illerde Milli Eğitim Müdürü, yardımcısı, müfettiş, Ortaokul, Öğretmen Okulu ,lise müdürlükleri) yönetici olarak görevlerini tamamlamışlardır.400 dolayında öğretmen bir iki yıl çalıştıktan sonra branş sınavlarına girerek Eğitim Enstitülerine devam etmiş orta öğretime geçmiştir. Yüksek Bölümün kapanması üzerine 200 öğrenci denk okullara dağıtılarak, orta ve teknik okullara öğretmen olmak üzere oralardan mezun olmuşlardır.Sayıları100 dolayında bir grup ise çirkin politikacıların çemkirmelerine kişisel güvenleriyle karşı koyup doğrudan politik alanlara çıkmış, mertçe savaşlarını sürdürmüşlerdir. Bunların bir bölümü kendi yörelerinde oldukça başarılı çalışmalar yapmış, parti örgütlerinde sürekli kalabilmişlerdir. Bunların 40’ı seçimlerde daha başarılı olarak T.B.M.M’ ine girmiş, 5’i bakan olmak üzere üst düzeyde görev almışlardır. Bunların çoğu da M.Vekilliklerinin sonunda öğretmenliğe dönmemiş, seçtikleri alanlarda yaşamlarını sürdürmüşlerdir. 100 dolayındaki yazarla yine 100 dolayındaki ressamın adlarını, sanlarını basın içinde olduğunuza göre siz de bilirsiniz. Bunlardan özellikle resim alanında çalışanların günümüzde de akademilerin, üniversitelerin sanatsal etkinliklerini omuzladıklarını duymuşsunuzdur. Resim sergisi gezmek gibi bir sorununuz olduğunda, yapılacak açıklamalarda kulağınıza esintiler gelecektir.

Ben sözü isteyerek uzatıyorum, amacım sözleri belgelendirmek, bu düzlemde anlaşmaya çalışmaktır. Oysa siz bir yığın konuya değindiğiniz halde hiçbir belgeye yanaşmıyorsunuz. Rahmetli Behçet Necatigil’ in diliyle ”Bir kişi (çıkmış) ringde. Vuruyor da vuruyor, karşısında yokken kimse,, Aklınızca siz burada “Hafıza-ı beşer nisyan ile malûldur.” Özdeyişinin içerdiği ilkeden yararlanarak bir takım olumsuzlukları, unutkan beyinlere yeni bir mesaj olarak iletmeyi düşünüyorsunuz .Örneğin “Köy Enstitüleri dendi mi kıtlık yılları akla gelir!” gibilerde bir tanınız var. Bu tanı bile sizin, nasıl bir önyargı taşıdığınızın somut bir kanıtıdır. Nasıl bir bağlantı kuruyorsunuz, hangi söz sanatından yararlandınız? Yeni bir öneriniz de olabilir. Lütfen açıklayın da ilgililer kitaplarına, öğretmenler programlarına alıp öğrencilere anlatsınlar. ”Böyle bir yenilik düşünmedim, Edebiyat sanatlarında kimi benzer söylemler tekrarlanarak daha etkili olduğunu duymuştum, buna özenip ben de böyle yazdım!” derseniz, sakın üzülmeyin. Bu kez bir şey yaptınız ama, sanattan çok Tecahül-i Arifane konuşarak başarılı(!) bir TEVİL yaptınız. Tevil sözü çok geçer, zırvalayan biri olunca karşısındaki, direnerek ”Zırva tevil götürmez!” deyip susturmaya çalışır. Gene de insanlar Edebiyat Sanatlarından yararlanmayı denerler. Aklı başında olanlar oluşturulmuş kuralları hiçbir zaman göz ardı etmezler. Ancak kimi dangalaklar, örneğin “Teşbihte hata olmaz!” kuramını ters yüz edip ulu orta laf ettikleri, gaf üstüne gaf yaptıkları hep görülür. Bu tür enayilere “Teşbih yaparken dikkat etmeli, rasgele sözlerle teşbih yapmaya kalkmamalı!” ilkesini anlatmak “Deveye hendek atlatmak ’tan zordur. ”İşte bir örnek; ”Köy Enstitüleri dedin mi savaş yılları!”…Ne demek bu? Devam ediyor; kıtlık, pahalılık vb…Köy Enstitüleri ile kıtlığın hiçbir ilgisi yoktur. Tam tersine, üretimi artırma amacıyla kurulmuş, yıllarca yoktan var etme çabaları içinde binalarını dikmiş kuruluşlardır, Köy Enstitüleri. Bağları, bahçeleri bir yana 50 yıl önce öğrencilerin kurduğu binalar, birer anıt olarak dimdik durmaktadır. Bir de 10,15 yıl önce yapılmış bol kepçe tarifeli müteahhit yapımı devlet binalarına bakın. Özellikle okul binalarının çoğunun tiridi çıkmıştır. Burada yaptığınız düpedüz Alicengiz oyunudur. Gerçi kıtlıktan herkes gibi Köy Enstitülerinde okuyan, oralarda çalışan tüm kişiler etkilenmiştir ama “Kıtlık Yılları!” gene de 2.Dünya Savaşı’nı anımsatmaktadır. Çünkü kıtlığın gerçek nedeni o savaştır. Dürüst bir yazar, isterse o kıtlık yılları içinde Köy Enstitüleri’nin durumlarını inceler. Bu yapıldıktan sonra verilecek yargılar bir değer taşır. İşte bu yapılınca görülecek güzel ürünlerin varlığına inanarak, bunları görmeden, ”Görmüş gibi konuşan yaratıklara, yüksek sesle ”Homeros’un kör Kiklop’u gibi, göremediğiniz Odise’ye bundan böyle bir diş geçiremeyeceğinizi bildiğiniz halde sözüm ona sahiplik taslıyorsunuz. Oysa bu böbürlenme böğürtüleri gerçekte sizin takımın yok oluşunu muştulamaktadır. Kikloplar yok olmaya mahkûmdur, onlar zaten yokturlar. Onları birileri geçici olarak derip kotarır, yenilerini yapınca eskilerin üstüne bir çizgi çekilir. Olay bu denli basittir. Köy Enstitüleri bir kurum, bir kuruluştur. Kişiler onların serpilip büyümesinde kader birliği etmiş, onlardan ışık almış, kendi yaşamlarını sürdürmüştür. Ancak söz konusu olay, Türk Toplumu’nun sorunudur. Türk Toplumu sonsuza dek sürmek isteyecekse ki dileğimiz budur, bu uzun yolcuğu daha rahat yapması için yükünü hafifletmek zorunluluğunu duyacaktır. Bunu daha önce duydu.(Köy Enstitüleri bu duyarcalığın gereksinimiydi)Gene duyacak, bu konuda deneyimlerinden yararlanıp, yükünü hafifletmek için bu kez safralarını atacaktır. Bu safralar kesinlikle Kör Kiklop mukallidi böğürgenler gene olacaktır. İşte bu böğürgenlerin telaşı budur. Yok olmaya, insan belleğinden silinmeye mahkum olduklarını anladıkça yaygarayı basmaktadırlar. Yokolma da, tıpkı var olma, gibi bir felsefe kavramıdır. Ancak insanın duygu yumağının devinimini sağlayan bir özdür. Bu öze hangisi egemen olursa birey o yöne koşar. Tüm toplumsal safraların duygusal özü yazık ki “Yok olma, pusulası ile yönlenir .Kişi yaşam boyu tedirgin, yaşamı, dış savaş gibi algılar ama asıl sorunu iç savaşıdır. Tarih boyunca şeytan, insan ilişkisi olarak adlandırılan aslında budur. Olumsuzun tavırlarını kendi ölçüleri içinde değerlendiremeyen insanlık bu tür yaratıkları kendisinden farklı saymış, ona kuşkuyla bakmıştır. Yok olma korkusunu taşıyanlar da, kişisel kaygılarının baskısıyla hep istenmeyeni yapmaya eğilim göstermiştir. Bu zıtlıklar herhangi bir uğraşta ya da mesleklerde pek sırıtmamıştır ama toplumsal iletişimi çok yönlü olan mesleklerde yarar-zarar açısından insanlığın başına dert olmuştur. Kutsal kitapların buyrukları, geçmiş dönemlerden kalan anlatılar günümüz insanlarını bu bakımdan uyarmaktadır. İşte bu insanların günümüzde kalem kullanmaları insanlık için yeni bir tehlike oluşturduğu acı bir gerçektir. İnsanlık kendi haklarını korumak için önlemler alırken bu şeytansı yaratıkların da hak gölgelerinde korunduğunu acı acı düşünmektedir. Bir tarafta insanın ,tüm insanların haklarından yararlanması, bir tarafta “Ormana balta girmiş, sapı kendinden!” örneği yararına sunuları kötü kullanma!” İnsanlığın bu evrensel sorununu birkaç sözcükle anlatılamayacağını biliyorum. Ancak, “Neden-Sonuç,, ilişkisi üzerinde durunca konuyu iki bakımda değerlendirmek zorunluluğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. İlki, genel perspektif ki insanlığın etik kuramlarıyla bağlantısı, ikincisi, bireysel olarak, klinik vaka boyutunda tutmadır. Salt sizin yazınız olarak düşününce önemsiz bir klinik vaka demek olası. Ancak Köy Enstitülerine genel saldırılar, düpedüz bir insanlık saldırısı, toplumun bir bölümünün diğer bölümüne savaş açması dahası T.C. Devleti’nin kendi kurduğu kurumlara gene kendisinin saldırısı biçiminde gösterilmesi tekillikten öte, yani basit klinikliği aşan bir boyut kazanmaktadır. Salt Köy Enstitüleri’ne değil tarih boyunca sömürülmüş Türk köylüsünün kalkınmasına yardımcı olmayı da hoş karşılamıyorsunuz. Devlete verilen vergileri, çektirilen angaryaları, sınırları korumacılığı, hesaba katmıyor, ”Köylü kalkındı” diyebiliyorsunuz. Bu düpedüz yurdumuz gerçeklerine ters düşme olduğu gibi dünya insanlarının peşinde koştuğu bir takım emellerin varlığından habersiz olduğunuzu ya da önemsemediğinizi gösteriyor. Bunu sezdiğim için, size Yadigar Paşaların torunlarının piç olduğundan söz ettim.

 

Amaç Saptırma

 

Siz savaşın verdiği tarifsiz sıkıntılarla Köy Enstitüleri’ni bir arada ansıtıp çağrıştırılması yetmiyormuş gibi, film yıldızlarına öykünmüş sözüm ona kimi kent soyluları, kenar mahalle kıtıpiyoslarını da aynı kefeye koyup tam anlamıyla bir gıcık kokteyli oluşturuyorsunuz. Bu tür öykünmeler salt o günlere özgü toplumsal saçmalıklar mıdır? Kendinizi bundan tümden arınmış biri mi sayıyorsunuz? Çevrenize şöyle bir bakın, neler göreceksiniz? Bu toplumsal bir uyuşmazlık sorunudur, her devirde başka başka kılıklarda kendini gösterir. Halkımızın kısıtlı olanaklarıyla, uygar dünyadan ancak 30-35 yıl sonra gösterime sokabildiğimiz TRT, milyarlar harcayarak gösterime soktuğu yerli roman uyarlamalarındaki acayip tipler, o günkü Türk insanın tıpkısı mıdır? Ortaoyunu ya da Karagöz oyunlarının yarı yarıya repertuarı bir yana, Ahmet Vefik Paşa’dan, Ahmet Mithat Efendi’den, Recaizade Mahmut Ekrem’den, Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan Aziz Nesin’e uzanan yazarlar zinciri bu konuyu “Parmağım kör gözüne !” dercesine önümüze getirdi.” Öykünme, kişinin yapısında vardır!” deyip bunu toplumsal bir sayrılığa dönüştürmüşüz. Başınızı kaldırıp çevrenize baksanız, Lâleli, Pertevniyal, Orta Köy, Dolmabahçe camilerinin bile bu esintiden pay aldığını göreceksiniz. Kişiler içinde bulunduğu toplumda soyutlanamaz. Bu apaçık bir sosyoloji kuramıdır. Çağdaşlığın en özgün istemi de budur. Hele yazarlığa kalkışanların bu kurama sırt çevirmesi, ”Eşyanın tabiatına uyma koşulunu yadsıma olur. Kimileri bunu denemiştir. Kendi kurduğu hayali “Fildişi Kulesi’ne çekilip oradan buyruklar salar, kendince doğruları sergileyip savunur. Bunu yapanlar olmuştur. Özellikle romancılar, öteki sanatçılardan bazıları böylesi düşsel kurgular üstünde düş güçlerini çalıştırırlar. Ancak, yaşayan, canlı ve devinimli toplumlar için, bu tür bireysel direntiler etkili olmaz diyemem ama toplumu yönlendirecek ölçüde köklü tavır değişikliği yapamaz. Bunu söylemekle, toplum ya da kişiler eleştirmesin demek istemiyorum. Eleştiriler olmasa doğrular yanlışlardan nasıl ayrılacak? Özellikle geri kalmış toplumlarda geniş halk yığınları, çevrelerindeki yanlışları, haksızlıkları hatta kendi haklarını nasıl öğrenecekler? Ama eleştiri sizin yaptığınız türden davar sürücülerinin sözlerini kağıda geçirme, Sulu Kuleli ya da Hüsrev Paşalı söylemleriyle sayfa doldurma değildir.

 

Yanlış Kapı

 

Acaba siz uzaydan mı geldiniz? Yoksa TV. Dizilerindeki bazı düşsel kahramanlar gibi uzun bir süre uykuda kalıp yeni kalktınız? Baksanıza içinde bulunduğunuz onca olumsuzlukları solluyorsunuz da gidip 50 yıl önceki olaylara takılıp kalıyorsunuz. Takılmak ne, onları anımsayıp nerdeyse strese giriyorsunuz. Şu işe bakın, Gazi Eğitim Enstitüsü tümüyle felç edilmiş. Size göre amaçsız, işlevsiz bir kuruluş. Orada okuyanlar, oradan diploma alıp yurdun dört köşesine dağılanlar, orada kalıp görev yapanlar, bir ayırım gözetilmeden topuyla fırçalanıyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan günümüze dek yaygın ve etkin bir sorumluluk yüklenmiş bu kuruluşa, onun yetiştirdiği on binlerce insana, nasıl bir bilimsel değerlendirmeden sonra böylesi kıyıcı yargılara gerek gördünüz, bu denli çirkin sözler yakıştırdınız. Ayrıca kullandığınız sıfatlarınızı da en sivri uçlardan seçip ayıpları utanca çevirmeye özen gösteriyorsunuz. Kılıklar, işlevleri bir yana bu insanların organik yaşamlarıyla ilgilenip, defolu kumaş seçercesine, nerdeyse” Bunlar, yanlış yaşıyorlar, gereksizler!” dercesine, Adolf Hitler’i geride bırakan bir insan şablonu muştular gibi bir görüntü veriyorsunuz. Tarihte benzeri görülmemiş bir sav. Yazınızı okuyanlar, sözünü ettiğiniz insanların evliliklerinden de, kuşku duyuyorlardır. Hele çocuklarından kesinlikle kuşkuludurlar. Öyle ya, bunların, canlıların en doğal güdüsü sayılan cinsel itilerinden habersiz oluşları, haklarındaki kuşkuları düpedüz arttırmaktadır. Şu PAÇOZ insan tipini iyice çizdiğinden eminseniz, bilim tarihine kesinlikle geçtiniz, demektir. Doğrusu bu iyi oldu,90 yıldır insanlar, Freud, Jung, Adler ,Kretschmer gibi artık modası geçmiş(Zaten bize hiç uğramamışlardı ) bilginlerin tiplerini örnekleyip duruyorlardı. Bundan böyle sizin Paçoz tipiniz bu alanda mostralık olarak ele alınacaktır. Ben gene de sormadan edemeyeceğim; acaba bu kuruluş hakkındaki bilgileriniz de Köy Enstitüleri üstüne topladığınız seviyesiz dedikodular düzeyinde mi, yoksa düpedüz enstitü sözüne olan duyarcalığınızdan yola çıkarak mı gerçekleştirdiniz bu izlenimlerinizi(!?) Yukarda değindim, bir kez daha anmadan geçemeyeceğim, eskiler çok kullanırdı, ”Zırva tevil götürmez! ”Böylesi geniş bir topluluğa, belli sınırlar koymadan ortaya LANGADAK söz atmak sanırım ayıp, ayıbın da ötesinde, ”Kem söz sahibine aittir!” deyimi gereği bireysel değer yitirmedir. Ayrıca benimsediğimiz ahlâk kurallarına, geçerli mantık ölçülerine ters düşmektedir. Hele, ”Yaşam boyu bir kez bile spazm olamamışlardır!” gibi kesin bir sav, doğrusu “Şüyuu vukuundan beter!” bir durum İnsanların cinsel etkinliklerine neden el atmaya gerek duydunuz? Hiç değilse şu spazm, sözünü etmeden geçiştirseydiniz.40-45 yıl önce evlenmiş ,karı-koca olarak topluma girmiş insanların sek durumunu nasıl saptadınız?(Gazi Terbiye Enstitüsü 1927 yılında açıldı,1945 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü adını aldı. yılda yuvarlak olarak 250 mezun verdi) Bir iki kişi deseniz su götürür ama 10’binleri aşan bu insanların yarım seviştiklerini ya da bunu bile beceremediğini, zevklerini tamamlamadıklarını saptamak herhalde insanlığın son ve en ilginç mucize buluşu olmalı! İnsanlığın dediğime bakmayın, insanlıkla falan filan ilginiz yok, söz gelişi söylenmiş bir söz) Bunu başarmış olmaktan sanırım çok gurur duymuşsunuzdur. Belki de andığınız arkadaşlarınızla işbirliğini burada da yaptınız! Niçin olmasın? Bilim tarihinde böyle ortaklıklar vardır. Örneğin, Curie’lerin, uranyum, (karı-koca, Marie Curie-Pierre Curie) çalışmaları, DNA bulucuları, Watson, Wilkinson, Crick üçlüsü böylesi çalışmalara örneklerdir.

Neşenizi kaçırmış olmayayım ama ben dile doladığınız insanların, çocuklarının, aile soylarının, torunlarının, sizin söylediklerinizi okuyunca ne düşünecekler, nelerden kaygılanacaklar, nasıl bir duygu bozuma uğrayacaklar, üzülerek tasarlamaya çalışıyorum. O anda onlara değil size acır gibi bir duygu gelip gelip gidiyor. Beklide bu küçüklük, zayıflık, zavallılık duygusunun bir bilinç altı oyunudur. Buna, yetersiz kişiliğin nefis koruma güdü tepkisi de diyebiliriz! Siz ne dersiniz?

 

Seksin Tarihi

 

Sekste bilimsel açıdan basit bir kural geçerlidir. Tüm canlılardaki cinsel olgu gibi insan türünde de iki ayrı cinsin bir birine ilgi duyması, kendi içgüdüsel itileri doğrultusunda gerçekleşir. Soyunu sürdürmek isteyenler için bunun dış dürtülere gereksinimi yoktur. İstisnalar kaideleri bozmaz ilkesi burada da geçerlidir. İstisnalar bilindiği gibi kuralları bozmaz.Çünkü kurallar, çoğunluğun beğenisi sonucu kurallık özelliğini kazanırlar. Bu nedenle istisna dediğimiz azınlıkların kurallarla çatışıklığı çıkınca, kural bozma yerine hekimsel alanda yardıma koşulur, bu da yeterli olmazsa hukuksal alana devredilerek sorun çözülür. Geneliyle bu olgu, insan türünün varoluşundan bu yana gelişmiş ya da bilinçli örgütlenebilmiş toplumlarda böyle sürüp gelmiştir .Hayvanlarda daha izlenebilen cinsel etkinlikler, insanlarda bir dize fantezilerle bezendirilip özendirilmesinin yanında olağanüstü bir gizliliğe büründürülmüştür. Böyle olması karşın olayın özüne kesinlikle içgüdüler egemendir. Bir takım fantezilere ya da insan cinsine özgü yapaylıklara aldanarak “Bunlar herhalde eskiden yoktu, vah,vah,vah!.Eskiler, ya da yaşlılar bu tür bilgilerden yoksun yaşadılar!” demek, olayı tümden anlamamak olur. Cinsel eğilimler, özellikle karşılıklı ilişkiler içgüdüsel olduğu için, tarihle ya da takvimsel ölçütlerle değerlendirilemez. Bunun yerine tercihler önem taşır. Bu tercihleri dolaylı da olsa açıklamaya yardımcı iki atasözümüz vardır. ”İki gönül bir olunca ayıramaz padişah!” ya da “İki gönül bir olunca samanlık seyran olur!” Her iki söz de iki gönlü bir noktada birleştiriyor ya da birleşmesi gerektiğini öğütlüyor. Bu birlik olma aynı zamanda eylemin özüne eşitlik öğesini katıyor. Değerli yazarımız Melih Cevdet Anday, Güdük Sevgi adlı yazılarında bunu kendine özgü söyleşi biçemleri içinde anlatmıştır. Bireyler arasındaki bu doğal eğilimleri önlemek bazı toplumlarda neredeyse marifet sayılmış, bunun için yasalar çıkarılmış, dinsel barikatlar kurularak, gönül yolları tıkanmıştır. Gençlere yetişkin öğütleri, gelenekler, eğitim kurumları ya da öteki toplumsal kurumlar ve de çıkarcı odaklar bir ölçüde başarılı olmuştur. Günümüzde de en ilkel, toplumlardan en gelişmişlere uzanan yelpazede bunun değişik örneklerini görmek olasıdır. Toplulukların değerlendirmeleri ne denli çok ya da çarpıcı farklılıklar göstere dursun, kısıtlamalar şiddet yöntemleriyle sürdürüledursun, doğanın yasaları kendi gerçekleri içinde yürümektedir. Şimdilerde porno filmleri izleyenler, özellikle Uzak Doğu kaynaklı seks tekniği adı altında yayınları yeni yeni görüp karıştıranlar, kuşkusuz, onlara göre kendi eksikliklerini görüp, salt kendileri değil çevresinde herkesin öyle olabileceğini varsaymaları olağandır. Ancak, kendilerindeki kuşkulardan yola çıkıp, kendilerini bağladıkları varsayımların tutsağı olarak ortaya dökülenler, bu durumlarıyla, kendilerinin renksiz,belki de çok tatsız bir cinsel dönem yaşadıklarını ortaya dökmekten, renksiz, ritimsiz, sınırlı ve tekdüze cinsel yaşamlarını kamuya duyurmaktan öte hiçbir etkisi olmaz. Kesin olan şudur; cinsel duygular olduğu sürece seks vardır, o var oldukça da ayrıntılar üstünde durmaya kalkışmak, ”Abesle iştigal!” olmağa mahkûmdur. Bu konularda araştırmalarıyla ünlü Krafft-Ebing(*)”Sevişme sırasında güdüsel doyum için kabaran cinsel istek, insanlarla hayvanlarda aynı düzeydedir. Fakat insan bu noktada iradesini öteden beri kullanabilmiştir!” der. Bir başka yerde de, İnsanlık, cinsel etkinliklerinde seks öğesinden ve onun sağladığı ruhsal değerlerden yoksun olsaydı, yaşamının bütün şiiri ve belki de tüm töresel kavramları parçalamış olacaktı!” diyerek seks denilen cinsel etkinliğin albenisini tartışmasız noktalamaktadır. Bilindiği gibi Krafft-Ebing yüz yılımız öncesi araştırmacı, gözlemci psikologlarından ünlü bir kişidir. Kendisinden sonrakilere güvenli kaynak bırakan bilgin, seksi doğal güdülere bağlı bir üreme olayı olarak değerlendiriyor. İnsan türünün her konuda olduğu gibi onda da görüntü olarak yaptığı değişimler birer fantezidir. Bu duruma göre, geçmişte, birilerinin cinsel yaşamları üstüne ileri geri lâflar etmek,Napolyon Bonapart’ın uçağa binememesini, Fatih Sultan Mehmet’in TV izleyememesini konu edip zaman geçirmekten farklı bir olay değildir. Seks konusunda daha eskilere gitmek de elimizdedir. Belki de bunu karanlık çağlara dek sürdürmekte yarar bulunabilir. Ancak ben, Efes Müzesi’ni gezip görenlerin anımsayacağı Tanrı Bes * olayına değineceğim.İ.Ö.5.YY’da yapıldığı varsayılıyor. Bu yontu nasıl bir toplum kültürü anlayışı içinde yapılmıştır? “Tek bir tane yapılmış, o da günümüze kalmış!” demek, inandırıcı olamaz. Çünkü tüm yontu kalıntılarından, günümüzdeki cinsel yasaklı olamayan dönemler seçtiği besbelli oluyor. Örneğin, kimi aklıevvellerin sık sık söylediği gibi, Anadolu toprağının altı da üstü de altın değerinde turistik hazineler deposuymuş. Dünya müzeleri, bu hazinelerin parçalarıyla doldu taştı.Kimileri, bu hazineleri gavurlara transfer edip kendi hazinelerini doldurdu, kimileri de doldurma numaralarıyla Anadolu hazinelerinin zenginliğinden söz etmeye devam ediyor.İşte bu hazinelerin çok bulunduğu Dardanel yöresinde bir site devletin simgeleştirdiği Tanrı Bes’in Agorada büyük bir heykeli dikilmişti. O heykelin etrafında dolaşan insanların olaya bakış açısıyla günümüz korumacı polisliğe soyunmuş münasebetsizlerin komik durumlarını karşılaştırmak oldukça ilginç bir görüntü oluşturacaktır. Bu salt İlk Çağ için değil, Orta Çağ için de geçerlidir. Kiliseleri donatan resimlerin görüntüleri bu konuda ip ucu vermektedir. Bu nedenle Tanrı Bes için “O küçük bir heykelcik, ne var bunda?” demek yeterli değil. Bunda gerekli olan her şey var! İnsanlar geçmişte de cinselliği değişik boyutlarda önemsemişler, yaşamlarının vazgeçilmez bir gereksinimi olarak değerlendirmişlerdir. Homeros’un ünlü İlyada’sı bir gönül birlikteliği ile başlar, Odise’nin özellikle Kalipso sahneleri düpedüz günümüz insanı düzeyinde cinsel kışkırtıcı sözlerle sürer. Büyük İskender’e dalkavukları, ”Sen, Zeus’un oğlusun, o halde tanrısın!” dedikleri zaman İskender gülerek; ”Ben, Roksan’la sevişirken insan olduğumu anlıyorum!” diye yanıtlar. Hele Samsatlı Lukianos, Yosmalar adlı dört ciltlik kitabında kadın erkek cinsel ilişkilerinin 1700 yıl önceki durumunu günümüzün pornografik görüntüleri düzeyinde apaçık sergilemektedir. Evet sayın yazar, bütün bu sözlerden sonra size söyleyebileceğim tek tümce ,”Siz bu spazm ile kabızlığı karıştırmış olmalısınız! ”Çünkü birincisini gözleyip saptamanız zor. Özellikle binlerce insanın dağınık yerlerde sevişmesini saptamak inanılması olanaksız bir sav. İkincisi ise hem gözlenir, hem de çevrenizdeki sayısız insan kabızlık müptelasıdır. Özellikle yurdumuzda “Yemek için yaşayan!” çok geniş bir kesim müzmin kabızdır. Öte yandan sizin porno filmlerden izleyip bilgilendiğinizi sandığınız o spazm olayları bilin ki birer rol kesmedir. Başka bir deyimle yapaydır, iskambil kağıdı gibi oynatılan resimlerdir. En iyisi siz bunu bir kez de, o benim iyi tanıyıp sevdiğim, sizinse filmci arkadaşınız, abiniz Tarık Dursun K.den bir daha sorun ve de onu çok dikkatle dinleyin!

 

Konuyu Doğru Bilmek

 

Kemal Tahir’i öne sürüp abartılı bir gürültüyle ortaya koyduğunuz olay da size özgü bir saptırmadır. Bunu da işinize geldiği biçimde derip kotarmışsınız. Olay aslında düpedüz devrimlere karşı bir bakış açısı sorunudur. Genel boyutlarıyla konu, benim bireysel savunma gücümle aşılacak türden bir olgu değildir. Bunu sizden önce ben belirteyim. Gene de sormak isterim, düşünceler, kişisel görüşler hatta ortaya görüşleri yansıtan sanatsal ürünler eleştirilemez mi? Uygar dünyada bu, hoşgörü içinde yapılagelmektedir. Ancak bu, taraflar için eşit haklar ilkesine bağlanmıştır. Sizinkinin buna uyma olasılığı var mı? Baksanıza, siz Köy Enstitülerine kendinize yakıştığına inandığınız özel sözcüklerinizle saldırıyorsunuz. Onlar, Kemal Tahir’in yanıldığı noktaları belirtince demediğinizi bırakmıyorsunuz. Oysa siz belki yaşamınız boyunca bir Köy Enstitüsü görmediniz, sanırım bir köy Enstitülü ile karşılaşıp konuşmadınız. Böyleyken ölümüne fatiha okuyorsunuz. Kemal Tahir, aklınca kafasında bir Köy Enstitüsü kurup, var olan 21 Köy Enstitüsü’nün karşısına koymuş. Kapsamları, amaçları, içerikleri konusunda bir ilişki yok. Salt birisi yapay, sınırlı devinimler içindeymiş gibi söylemler ediliyor, cansız, ruhsuz bir düzmece yaratık. Yakıştırılıp yamanan kişiler de kişiliksiz, birer Karagöz oyunları kahramanı. Var oluşları, yaşamları, sonuçları da cılız bir kurgudan ileri geçemiyor. Besbelli ki öykünmeler, gerçekten örtüştürülmek yerine Köy Enstitüleri’nin kalıcılığı belirginleşmiş yönlerinin de beyinlerde deforme olmaları amacıyla kotarılmış, içtenlikten yoksun bir ürün. Şekilsel değil belki ama amaç bakımından ikiniz arasında kesin bir benzerlik var. Bütünüyle Köy Enstitüleri’ni kötülemek! Klasik anlamda bir kent soyluluğa soyunmuşsunuz, zeytin yağı örneği hep üstte, hep üstte! Kemal Tahir’inki zaten baştan belliydi, pastadan büyük pay almak, onun doğuştan hakkıydı(!) Bu, doğal olarak ona görelik. Yazık ki “El, elden üstündür!” sloganı uyarınca, mağdur(!) edildi. Ancak mağdurluk kaybı yeni ve güçlü bir hamiye kavuşunca kolayca karşılandı. Giderek de hamisinin manevi desteğiyle yolunu çabuk bulduğu gibi, kaybetmiş olduğuna çok üzüldüğü sahiplik asasına da yeniden kavuştu. Yeni donanımlar içinde bu kez kaldığı yerden değil, adına kazanılmış kat kat mesafeleri koşmadan, koştu varsayılarak finiş yakınlarına rahatlıkla yaklaştı. Kemal Tahir’in bu anlarına, Stefan Zweig söylemiyle “Yıldızların Parladığı Anlar!” diyebiliriz. İşte bu anlarda Bozkırdaki Çekirdek projesi, ötekiler gibi birden parladı. Kişinin özünde olunca olaylara uyumu kolaylaşır. Bu sahiplik duygusu Kemal Tahir gibi sayısız insanda vardır. Bu, onların hem doğuştan getirdikleri bir özelliktir, hem de sonradan çok etkili dış dürtülerle oluşup gelişir. Özellikle büyüklerinin özendirmeleri yanında filmlerin sergilediği hem görsel hem de derinliğine duygusal koşullandırmalar, kişileri zaten teşne olduğu alana hemencecik itiverir. Kemal Tahir’de doğuştan “Ben” duygusu oldukça egemendi. Kendinin de dediği gibi ”Kabuğuna sığmayan” hayaller kurardı. Sinemalar her genç gibi onu da etkilemişti. Okulunu yarıda bıraktı ama sahiplik duygusu hep içinde kaldı. Gençliğinde gittiği filmlerin çoğu acıma, merhamet temalarını işliyordu .Böylesi duygusal konularda karşıt olarak, koruyanlar, acıyanlar, yardım eli uzatanların bulunması doğaldı. İşte Kemal Tahir, her filmden sonra kendini, fakirlere, yardım bekleyenlere, el uzatan bir kişi olarak düşlerdi. Okuduğu kitaplarla da ilintisi bu minval üzerine gidiyordu. Nazım Hikmet’i okuduğunu söyledi. Söyledikleri buna inanmadılar ama gene de yakınlarına anlattılar. ”Sırrını söyleme dostuna, dostunun da dostu vardır, dostu söyler dostuna!” Bütün dostlar öteki dostlarına, onlar da ötekilerine söyledi. Böylece Kemal Tahir Nazım Hikmet’i okumuş oldu. Oysa o, salt Benerci’yi okumaya başlamıştı ki, hemen bıraktı. Çünkü onun sonunda ölüm vardı. Benerci de arkadaşları gibi savaşlarının kazanılmasını değil bitişini düşlemekteydi. Kemal Tahir’in savaşı kazanılmalıydı, onun savaşın bitişle pek ilişkisi yoktu, ya da öyle olmasını kesinlikle istemiyordu. O Benerci yerine Gungadin filmlerini izlemeye başladı. İşbirlikçi Hindularla sömürgeci İngilizlerin sulandırılarak Türkçeleştirilmiş filmleri izlemekten daha büyük zevk alıyordu. Bunlara Mısırlı Yusuf Vehbi-Ümmü Gülsüm ikilisinin melodramlarını ekleyerek kültür dağarını belli bir yönde, gün günden varsıllaştırdı. Böyle bir sentez oluşumunu mayalarken dostlarına anlattığı Benerci olayı patlak verdi. Dostları birbirine iletirken, iletilerin bir bölümü istihbarat makamlarına sızmıştı, mahkûm oldu. Bu kez gerçek Benerci ile karşılaştı. Kuşkusuz bu bir şanstı, yararlanabilirse pekâlâ yeni bir yön seçip onun pusulası doğrultusunda güvenle yürüyebilirdi. Madem ki olaylar böyle gelişmişti, o da denemeliydi, nitekim denedi. Dış görüntüsüyle, emin adımlarla yürür görünmesine karşın Kemal Tahir’in içinde değişim düşünceleri hep vardı. Bu değişimler, onu sık sık ad değiştirmeye itti. Kendince gerekçeler buldu ama asıl neden kararsızlıktı. Affa uğrayıp özgürlüğüne kavuşunca ,Kemal Tahir’lik ona şans getirdi, kamu katmanlarında olumlu karşılandı, ünü çabucak yaygınlaştı. Ne var ki tutukluluk döneminden önce etkilendiği karmaşık kültür birikimlerini eriterek son kazandıklarıyla harmanlayıp kalıcı bir sentez yapamadı. Ondan böyle bir sentez bekleyenler, aculca ortalığa dökülüp deha muştuculuğu yaptılar ama bu, balon uçurma söyleminden ileri gidemedi. Bir şeyler yazdığı doğrudur. Belki az da olsa günümüzde bile okuyanları bulunabilir. Ancak yazar olmaktan öte bireysel tavrı Hint-Mısır filmleri etki düzeyini aşamadı. Şu apaçık ki Kemal Tahir birey olarak bizzat kendisi Türkiye Cumhuriyeti gerçeğini kavrayamadı, Cumhuriyet Dönemi Devrimlerini doğru algılayamadı. Böyle olunca, ondan Köy Enstitüleri üstüne olumlu tavır beklemek ham hayal olurdu. Ne var ki o, hiç değilse susabilirdi. Belki susmayı düşündü de uygulamakta zorlandı. İçine girdiği kalabalığın kültürsel boyutsuzluğu onu büsbütün şaşırttı. Çelişkiye düşmüştü; azlık içindeki iç doyumluluğunu çokluk içinde kaybetmişti. Sanki, hapistekinden daha yalnız kalmış gibiydi. Bu ummadığı duygusal yalnızlığı onu bu kez, içtenliksiz kişilere yöneltti. Bir çok konuda bilgisi vardı, sahiplik duygusu iç dinamosunu ateşleyince çok şeyler yapacağına inanıyordu. Ancak toplumsal değişimlerin, başka bir deyimle çağdaşlaşma isteğinin insanlardaki coşkusunu kestiremiyordu. İlişkileri, üst düzey gereksinim erbabı katında saplanıp kalmıştı. Nereden bakılsa, sahiplik tutkusu egemendi. Bu duygu evrensel konulara bile kolayca dönüşüp son söz oluveriyordu(!) Örneğin Pazar Postası’ ında yaptığı bir konuşmada “Bence romancı, romancılığını varlığında taşır. Konusu ne olursa olsun, romancı için fark etmez. Romancı o adamdır ki, on dakika içinde gördüklerini toplar, eski birikimleriyle harmanlayıp romanını çıkarır!” diyebiliyordu.(*)(Alıntı:Milliyet Sanat,24 Haziran 1977,sayı 237) Bu nedenle Kemal Tahir’e Bozkırdaki Çekirdek adlı kitabının notlarını kimler verdi?” gibi yalınsal, gereksiz, çok kişisel tartışmaları sürdürmekte bir yarar görmüyorum. Oysa notları veren kişiyle,(“Vermek !”demek buysa!) az değil, 25 yıllık bir tanışlığımız vardı, olayı ayrıntılarıyla anlatmıştı. Aslında verdiği notların çoğu Köy Enstitüleri’nin uygulanmış ilkelerdi. Ancak olaylara “On dakika!” bakarak roman yapan bir anlayış Köy Enstitüsü gibi çağdaş bir kuruluşu yermek için bile olsa insaf ölçüleri içinde yansıtması olası değildi. Özellikle romanda…Kendisini de belirttiği gibi eski birikimlerinin köksüz ,bir bakıma pörsümüş durumda bulunması yapılan harmanlamayı daha baştan kokuşturmuştu. Tepkilerin özü buradan kaynaklanmaktadır. Gerçeklerin buralarda aranması gerekirken, romana karşı olanlara acımasızca yakıştırmalar yapılırken, gerçekte yazarı yıllar önce mahkum etmiş olanlar, bu mahkumiyetlere açık açık, def dümbelekle neden olanlar, sahte iftira belgeleri düzenleyenlerin hiç birisi anılmıyor. Bu bir unutkanlık mı (!?) Oysa Köy Enstitüleri’ni kuranlara, orada çalışanlara, orada okuyup, devletin en üst katmanlarında, Bakanlık, müsteşarlık, genel müdürlük yapanlara bile bir ayrıcalık tanımadan beddua dozunda küçümsemeler gırla gidiyor. Hiç değilse bu tür yetenekli insanların geçmişinin, onlarla kader birliği etmişlerin yerilmemesini, tersine övülmesi gerektiğini herkes anladı da, eşek çobanlığı bile yapamayacak derecede gabi olmasına karşın, eline kalem tutuşturup, havlama taklidi yaptırılan boynu kayışlılar, hâlâ bu gerçekleri görmezden geliyor. Tafralarına bakılırsa onlar, tüm ünlülerin hamisidir(!)Kemal Tahir’i hapse atanlar atmış, ama onlar çıkarmıştır. İyi ki “Köy Enstitülüler attırdı!” demiyorlar.(Burada boynu tasmalılara beddua yerine geçmek koşuluyla “Çok şükür!” diyebilirim.)Orhan Kemal’i yıllarca işsiz dolaştıran zihniyet kimlerindi? Sorduğuma bakmayın, biliyorum. Benim için hem acı hem de mutlu bir anıdır. Varlık Dergisi sahibi Yaşar Nabi Nayır’a gittiğim bir gün, seygili Orhan Kemal de oradaydı. Varlık’tan çıkan iki kitabını daha önce okumuştum. Adana’da çalıştığım için de Orhan Kemal’e özel bir ilgim vardı. Murtaza romanı basılmak üzere, çok sevinçli. Birlikte çıktık. Basıncıların ünlü köftecilerinden birine girip köfte yerken Reşat Könç geldi. Reşat Könç, Babıali kütükçüsü ya da kayıtçısı olarak tanınırdı. Orhan Kemal’den fotoğraf istedi. Benim tanımadığım ama o çevrenin insanlarından köfteciye gelenler gidenler oluyordu. Biz konuşurken Orhan Kemal birden sinirlendi, bana baktı, yavaşça “Ya sen çık, ya ben çıkayım!” dedi. Şaşırdım, nasıl bir hata yaptığımı düşünürken, pencere önünde oturan Reşat Gönç güldü, eliyle bana “Otur!” işareti yaptı. Hiç bir şey anlamamıştım ama çok üzülmüştüm, açıkladılar. Bir kişi, iki kez gelip camdan içeriye bakmış. Biz tam da pencerenin karşı köşesinde oturuyorduk. Orhan Kemal izleniyormuş. İzleyenlerin kaç kişi olduğunu ,şeklini şemailini tam bilmiyormuş. Aslında bunun üzerinde o da hiç durmuyormuş. Benim için telaşlanmış, öğretmen olduğumdan zarar görebileceğimi düşünmüş, telaşı da bundanmış. Reşat Könç, dönüp bakan kişiyi tanıdığını söyleyerek bizi teselli etti. Başka tanıdıklar geldi, söyleşi uzadı.(Fikret Otyam vb.) ben ayrıldım. Ancak Orhan Kemal’i okurken, ya da adı geçen konuşmalarda, ürpererek olayı o gün bugün, anımsarım. Birkaç gün sonra Murtaza çıktı. Köfteci penceresinden bakan insanı sözümün dışında tutarak, öteki tip gözetleyicileri, görev bile olsa abartılarla, baş döndürücü cerbezelikler yapanları, odun kesicilerin hık deyicilerini ve de bu tür iz sürücülerinin tümünü bir şapka altında toplayan Orhan Kemal, Murtaza tiplemesiyle tam olarak köklerini kazımasa bile bu tür yaratıkların yüreklerine birer çizik attı. Murtaza bir komünist avcısı değildi elbet. Ama kraldan çok kralcı aculluğu ile ağanın atına bakan at bakıcı, beyinin arabasını süren sürücü gibi, fişleme memuruna yardımcı olmak için iz sürücülüğü yapan keskin kokucu yaratıklığı yeğleyenleri sergilemişti. Bu tür yaratıklar, Murtaza’dan kesinlikle bir ders çıkardılar. Bireysel başarısıyla kazandığı üne yaslanarak söz konusu düzenbazların tümüne söylediği bir söz de anılmaya değer bir ders niteliğindedir. Edebiyat derslerine yardımcı kitaplar yazıp yayımlattığı için önce yazışarak tanıştığım daha sonra da bir rastlantı aynı lisede çalışmaya başlayınca arkadaşlığımız pekişen değerli dost Seyit Kemal Karaalioğlu bir kitapevi ile bağlantılı idi. Arkadaşın, yayınevinde bir de masası vardı. Sık sık uğradığım kitapevinde bir gün sahibinin de bulunduğu bir sırada, vitrinin önünde Yaşar Kemal bir süre durup kitaplara baktı. İçerdekileri görmüş olacak gülümseyip selâmladı. İçerden işaret vererek gelmesini istediler. Az kalmak koşulunu öne sürerek masamıza geldi. Yaşar Kemal’li çok uzun yıllar önce ben bir şairler topluluğu içinde tanımıştım. Sonraki yıllarda ben onun soy köyü olan Ernis Köy Enstitüsünde çalışırken amcası Mehmet Yaşar’la, oldukça da yakın ilişkimiz oldu. Yaşar Kemal Vatan Gazetesi grubuna katılarak 1952 yılında Ernis’ e(Van-Erciş) gelindiğinde yakınlığımız perçinleşmişti. Kısaca bunları anımsadıktan sonra konu, yeni romanlarına, basılanlara, basılacaklar vb üzerine döndü. Kendisinden “Kitaplarının basılması” ile ilgili bir soruya Yaşar Kemal, bana bakarak ”Kitap bastırmak için bir zaman kapı kapı dolaştım, bu komprodorlar bana hep arkalarını dönüp kapıyı gösterdiler. Şimdi o kitapların bir noktasını değiştirmeden verince sevinçlerinden takla atıyorlar. ”B..! desem kapışacaklar! ”Yaşar Kemal’in gür sesiyle konuşması, savaştan zaferle dönen komutanın gururu düzeyinde yükselirken, birilerinin kısık sesli esprileri ise geçmişlerinin ters yüz oluşunun bir yansımasıydı. Orhan Kemal olayını, can dostum ve yöresel dille dostluğumuzu “Ahretlik” olarak kutsadığımız Niyazi Akıncıoğlu’nun hiç yargılanmadan iki yıl tutuklu kaldığını acı duyarak anımsıyorum. Rifat Ilgaz, Aziz Nesin daha yüzlerce insanın gençlikleri, sağlıkları yarı yarıya heder oldu. Buna karşın komprodorların enseleriyle işkembeleri büyümeye devam etti.Yaşar Kemal’in dediği az, tüm insanlık bağırsa sağır beyinlerin duyacağı yok gibi.Köy Enstitülerinde okuyanlar, yazıları yüzünden yazarların hapiste yatmalarını gerçekten istemiyordu, ama devlet okulunda okurken böylesi başkaldırıyı nasıl yapabilirlerdi? Bu yüzden onlar, okumanın kazanımlarıyla yetinip, kitap kurdu sıfatlarını alana dek tutkuyla,yazarların yollarını gözlediler. Kitap, onların saygı duyulması gereken kutsal bir nesneydi, dolaylı olarak da yazarlarına olağan üstü bir değer gözüyle bakıyorlardı.Onlar için yazar,beynini okuyucuya açan,okuyucunun beynindeki kapalı tohumları çimlenmeye hazırlayan bir doğa olayıydı.Yazarın,kitabı dışındaki eylemsel tavrına saygı duymakla birlikte kesinlikle onlara özenmiyorlardı.Gerçekten böyle olduklarını,bunda da yanılmadıklarını zaman gösterdi.Onlara karşı yalan kampanyası yürütenler,bir süre sonra hapislerde yatanları baş tacı ettiler.Onlar değersizdi demiyorum,çok değerliydiler.İşte bunun için Köy Enstitülüler tarafından okunuyorlardı.Kemal Tahir’de okunanlar arasında vardı,hem de okunacak seçkinler arasında sayılırdı.Ne var ki onun değişken kişiliği kesinlikle bilinmiyor, hapishane dostlarının şemsiyesi altında o da onlardan biridir varsayımıyla olumlu puanlar topluyordu.Bozkırdaki Çekirdek bu görünümünü kararttı.Bu nedenle tekrarda yarar var,Kemal Tahir’e tepkiler salt Bozkırdaki Çekirdek için başladı ama,bu kez tüm yapıtları daha geniş bir perspektiften bakılarak irdelendi.Bunu salt Köy Enstitüsü çıkışlılar değil, tüm Türk aydınları yaptı.Kemal Tahir,sizin benzetmeniz türünden düşüşe geçmişse(Küfeden düşmüş karpuz)bu Türk okuyucusunun geri çekilişini gösterir.Burada da ikircil bir kararsızlık sergiliyorsunuz.Köy Enstitülüler Kemal Tahir’in okuyucusunu geri çekebiliyorsa,bunda bir değer artısı var,demektir.”Böyle bir durum yok!” deniyorsa,bu telaşlı başkaldırı neye? Tarihte iki örnek vardır.Servantes Don Kişot’u yazdığı zaman,Don Kişot havasındaki sayısız kişizade kendileri kastedildiği gerekçesiyle yazara karşı durmuşlardır.Uzunca bir direniş sonunda kişizade olmayan bu kişizadelerin(!) tümüyle pıstıkları görülür.Çünkü halk denilen çoğunluk,gerçek anlamda toplumsal sağduyu, yazarın yanında yer almış,kitabın kalıcılığı sürmüş, günümüze dek gelmiştir.Öteki örnek Almanya’da görülür.Martin Lüther tüm tuzu kuruları,onların kendi deyimlerine göre Tanrı’nın vekillerini hedeflemiştir,Cennet’i parselleyip satanlarca Martin Luther’in kellesi istenirken,tersi olmuştur.Tuzu kurularca küçümsenen halkın desteğiyle, tuzu kuruların,tuzları önce nemlenmiş,ağırlaşarak onları yokluğa göçürmüştür.İşte tarih böyle örneklerle doludur.Kemal Tahir Türk halkının gözde yazarı olsa hiç kimse onu halkın yükselttiği yerden indiremez.Sizin, bu konuda da bilgi sahibi olmadığınız belli. Kitap okuma konusunda azıcık kafa yoranlar,kasapların satırı kullandığı gibi sözleri patır kütür kesmezler.Köy Enstitüsü çıkışlıların yazılarını,Köy Edebiyatı yapanların kitaplarını okuyan var mı?Bir yazar için okunmamak ya da az okunmak görece bir yargıdır.60 milyon insanın yaşadığı bir ülkede bir yazarı size göre kaç kişi okursa çok okunmuş olur?Örneğin Fethi Tevetoğlu adlı biri, Köy Enstitüleri üstüne gene gene kitaplar hazırlayıp bol bol sattı.Adam,hekim doktordu,kendisinden deva uman hastaları vardı.Politikaya atıldı,senatör oldu,koyu bir particiydi.Üstelik kitaplarını o biçim(!) pazarlamasını beceriyordu.Seçilim bölgesindeki yandaşlarına(Seçim bölgesi olan Samsun 19 Mayıs Lisesinde 10 yıl yöneticilik ve öğretmenlik yaptım,yakından izledim) dağıttırdı,tüm partizan bakanlıklara baskılarla satın aldırdı,kitaplıklara,elçiliklere,bankalara,özel ve kamu kurumlarına,okullara,camilere,köy muhtarlıklarına dağıtarak,dünyalığını topladı.Öyle ki,Kemal Tahir ya da Orhan Kemal yazdıkları 30’ar kitabın getirisini senatör bir partide kat kat aşmıştı.Yaptığım karşılaştırmayı ne küçümseyin ne de yadırgayın.Bu tür izlemeler bende görkemli yel değirmenlerinin(!) esinti yönleri,esinti güçleri hakkında sağlıklı bir kanı oluşturdu.Ayrıca yerel gazetelerin denetleme kurullarında uzun süre bulundum,ilân olaylarının arka yüzlerini bir nebze gördüm.Bu deneyimlerin nedeniyle görecelikten söz ediyorum.Sizin,”Kim okuyor” Köy Edebiyatı yapanları?” deyişinize bu birikimlerime güvenerek gülüyorum. Bu, ” Kim sever ekşiyi?” der gibi bir şey bence.Şu, şu, şu sevmez ama birisi çıkıp sevebilir.Siz belki de “Çok Satan Kitaplar!’ ölçeğinde değerlendiriyorsunuz.Birden unutur gibi olmuşum,siz daima önde, daima bir numara.Mehter takımının sopa sallayıcısı.Duruş yeriniz hep önde ve de yüksekte.Bir gün birisinin karşınıza çıkıp ”Artin, in aşağı!” diyeceğini,bunun er geç kaçınılmaz olduğunu belk ide hiç düşünmüyorsunuz!

Köy Enstitüleri’ni amacından saptıran Reşat Şemsetin Sirer’di.Bunu siz bastıra bastıra yazdınız.Ancak Sirer bu olumsuz girişiminde yalnız değildi.O bakanlığa oturur oturmaz oluştuğu sanılan karşıt grup,daha önce de vardı.Belki biraz dağınıktı ama kesinlikle vardı.Bunlar salt Köy Enstitüleri’ne değil tüm devrimlere karşı tarihsel “İstemezük taifesinin mirasçıları olarak bir lider arıyor,çıkacak liderin işmarını bekliyordu.Salt Milli Eğitim Bakanlığında değil,T.B.M.M’ de de öbekleşme,yıllardan beri mayıs böceklerinin topları gibi yuvarlanarak büyüyordu.,Köy Enstitüleri kuruluşunu gerçekleştirecek 3803 sayılı yasa T.B.M.M.’de tartışılırken daha 148 Milletvekili oturumlara katılmamıştı Bu yüz sekiz kişinin yarısı görevli, hasta,izinli olsa bile yarısı karşıt sayılabilirdi.Özellikle Adnan Menderes ve onun gibi toprak ağaları köye gidecek olumlu girişimleri, güçlü bir ters tepkiyle durdurmaya çalışıyorlardı.Bunların desteğiyle Milli Eğitim Bakanlığı merkez yönetiminde gestapo özentisi güçlü bir istemezüg grubu pusuda bekliyordu.Bunlar,Hasan Ali Yücel gibi hoşgörülü bir bakanın yumuşaklığından yararlanarak tüm tuzaklarını kurmuşlardı.Öyle ki H.A.Yücel’den sonra kimin bakan olması gerektiğini çoktan kararlaştırmışlardı.Ş.S.Sirer! Eski bir öğretmendi, müfettişlik, İlköğretim, Yükseköğretim genel Müdürlükleri yapmış,bakanlığın merkez örgütlerini iyi bilen birisiydi.Ayrıca Cumhuriyet ilk dönemlerinin saygın bir kişisinin damadıydı.Bu özel durumunun ötesinde,H.A.Yücel döneminde yeterince önemsenmediğine(8 yıl) inanmışlığın küsüklük ezikliği içindeydi.Hitler döneminde Almanya’da bulunmuş,Nazi yöntemlerini incelemiş,Hitler Almanya’sının eğitim etkinliklerini kitaplaştıracak düzeyle benimsemiş, düşüncelerini kitaplaştırmıştı. Böylece, Milli Eğitim Bakanlığı merkez örgütündeki karşıt ekip özlediği lidere kavuşacaktu. Sizin V.Belgil’e yamadığınız taraf olmak ya da yan değiştirmek gibi sıfatlar,R.Ş.Sirer ve ekibi için “Devede Kulak!” türünden sözlerdir.”Tencere Kapağını Buldu!”diyerek sevinç çığlıkları arasında oluşan R.Ş.Sirer takımı, önemli makamlara kendi adamlarını yerleştirir yerleştirmez Köy Enstitüleri’ne el attı.Bu öyle kapatma mapatma değildi.Tam anlamıyla ekip olarak Bozkırdaki Çekirdek’e zemin hazırlamaktı.Bir başka deyimle olayı bozmak,kendi içinden çürüterek,geleceğe düşecek izdüşümlerini lekelemekti.Buna, fotoğrafın filmini bozmak da diyebiliriz.İlerde,bunların yeni bir girişimle fotoğraflar çoğaltılmak istenirse özgünlüklerini bozarak böylesi çıkışları önlemek ilk girişimleri oldu..Şeytanın düşünmeyeceği bir ter kurguydu bu(!).. Oysa Köy Enstitüleri 1940 yılında kurulmuş,ilk meyvelerini henüz vermeye başlamıştı.Kuruluşa katılan yöneticiler,görevliler,öğretmenler ilk günlerin sıkıntılarını aşmış huzurla çalışılacak sürece girilmiş,bunun sevincini yaşıyorlardı .Daha bir süre bulundukları yerlerde çalışıp Türk ulusuna verilen sözleri yerine getireceklerini umuyorlardı..Bu,Köy Enstitüleri’nin, orada okuyan öğrencilerin olduğu kadar Milli Eğitim Bakanlığının da yararına bir düşünceydi.R.Ş.Sirer ve ekibi bunu hemen bozdu.Yöneticileri sorusuz sorgusuz başka yerlere atadı.Atanan yerler kesinlikle bir tür rütbe indirimi yani ceza uygulamasıydı.Örneğin yıllarca Milli Eğitim Müdürlüğü yaptıktan sonra kendi isteğiyle Kepirtepe Köy Enstitü müdürlüğüne gelen İhsan Kalabay Kırklareli’de bir ortaokula verilmişti.Öğretmenlere ise alelacele gitmek istedikleri yerler soruldu ama istenen yerler “Kapalı!” gösterilerek tümüyle denk olmayan görevlere verildi.Böylece 21 Köy Enstitüsü deneyimsiz yöneticilerle yarı yarıya öğretmensiz bırakıldı.Bir yandan da yaylım ateşine tutar gibi karalama kampanyası başlatıldı.Ürkütücü sözler yayılarak Köy Enstitüleri’nde görev alacak öğretmenler niyetlerinden caydırıldı.Daha önce Yüksek Köy Enstitüsü’nü bitirerek buralara atanmış bulunan 160 dolayındaki öğretmenler T.C.Tarihi’inde görülmemiş hileli girişimlerle Yedek Subay Okuluna topluca gönderildi. Köy Enstitüleri adeta boşaltılmıştı.R.Ş.Sirer ekibinin en büyük bozum oyunu bu noktada başladı.Boşalan Köy Enstitüleri’ne yeni öğretmen sağlama yöntemleri Milli Eğitim Tarihimizde benzeri bulunmayan bir bozguncu girişimdir.1.O güne dek çeşitli nedenlerle “Öğretmenlik Yapamaz!” cezasıyla meslekten atılanlar,(Bunların içinde,zimmete para geçirme,öğrenciye sarkıntılık,amirlerine karşı gelme,yasalara karşı gelme,görevini kötüye kullanma,rejim karşıtı yeraltı birimlerle işbirliği yapma vb.)2.Orta öğrenim okullarına öğretmen olmak için okuduğu okuldan yasal süresi içinde sınav veremeyip hak kaybedenler(Belge alanlar),3.Bir iki yıl Köy Enstitüleri’nde çalışıp sonra istediği yere atanmak isteyenler,sözlü mülakatlardan geçirilerek buralara atandı.Sözlü mülakatlar hep Köy Enstitüsü geleceği üstüne idi,”Bu kurumlar zararlıdır,burada görülecek en küçük bir kusur,anında bakanlığa resen duyurulmalıdır!”Böylece Köy Enstitüleri’nde birer ispiyonluk kapısı aralandı.Örneğin benim bulunduğum Köy Enstitüsü’ne, Tabutluk olayı diye anılan başkaldırıda önemli rol oynadığı mahkemece belgelendiği için,öğretmenlikten uzaklaştırılmış R.T,Okulundan bitiriş diploması alamamış N.K,öğrencisine sarkıntılık yaptığı kanıtlandığı için meslekten uzaklaştırılan E.Ö yeniden atandı.Bunlar bile verdikleri sözleri göz ardı edemedikleri için çalışmadan çok çalışır görünmeye yolunu seçtiler..Ne var ki daha ikinci yıl geçmeden okulun bayrak sirenindeki bayraklar geceleri tekrar tekrar parçalandı,olay yurt çapında heyecan yaratmasına karşın,olaylar şaşılası bir giz perdesi altında kalıp aydınlanamadan unutulmaya bırakılmıştır.Okulun kurulmasına büyük katkıları olan, tüm önerileri geri çevirerek orada kalan iyi yöneticilerden M.T.öğrencilerine sarkıntılık suçlamasıyla meslekten atıldı. (Mahkeme kararıyla değil Bakanlık kararı).Aslında bu konu iyice araştırılsa Emile Zola’nın Dreyfus’unu gölgeleyecek yüz tane kitap çıkacaktır.Durum buyken Bozkırdaki Çekirdek için bence söylenecek fazla söz yoktur.Olayı önemseten bunu, Kemal Tahir’in yazmasıdır.Ondan beklenilmeyen bu tür olumsuz çıkışa ters bir tepkidir Bozkırdaki Çekirdek’e.Benim kişisel kanım biraz daha değişiktir.Olaya daha geniş açıdan bakılması gerektiğini düşünüyorum. Kemal Tahir bence, okuyucularının beklediği ölçüde,hatlarını keskinleştirmiş bir kişilik sahibi değildir.Kitaplarından birini ya da ikisini okuyup onun portresini çizmeye kalkışanlar,doğal olarak yanılacaklardır.Sözünü ettiğiniz patırtı da bence bu duygulardan kaynaklanmaktadır.Yukarda da değindiğim gibi Bozkırdaki Çekirdek,birinin cebinden alınıp sahiplenilen türden tekdüze ya da ucuz savuşturulacak bir olay değildir.H:A:Yücel sonrası dönemde R.Ş.Sirer’le başlayıp Tahsin Baguoğlu ile sürdürülen daha sonra da onlara taş çıkartacak ölçüde Köy Enstitüleri üzerine olumsuzluklar yağdıran Tevfik İleri gibi sokak bezirganları, öylesi beyin özürlüleri tutup Milli Eğitimin köprü başlarına oturttu ki,bugün onların hiç birisi anılmıyor. Çünkü hiç birisi Eğitim Kütüğü’ne bir çivi çakmadı.Tek yaptıkları,madrabaz numaralarıyla kütükteki çivileri sökmekti.O denli güçsüz ,o denli yeteneksizlerdi ki rüzgara kapılmış kuşkonmaz dikenleri gibi tarih sahnesinden yuvarlanıp gittiler.Bozkırdaki Çekirdek konusundaki tartışma dozunun artmasına birazda Dr.Fay Kırby’nin savı olmuştur.O,Köy Enstitüleri kitabında,Kemal Tahir’in konuyu birinden aldığını önemseyerek yazar.Bir çok kimse de salt bu görüş doğrultusunda çıkışını sürdürür.Oysa şundan ya da bundan not almak her zaman olasıdır.Ancak,kurulan tezgahın oylumunun ya da oluşumun kökenlerine inmek önemlidir.Bu nedenle olayı genelleştirip olumsuzluğun derinlerine inerek tanıyı yerinde koymak yazarın da ona yardımcı olanların da sorumluluğunu bireysellikten çıkarıp yandaş kanatlarına yaymalıdır.Köy Enstitüleri,bir yurt gereksinimini karşılamak için kurulmuştur.Tüm Türk halkı ile ülkeyi yönetenler belli bir süreçte Köy Enstitüleri’ne umut bağlamıştır. Tam ürün vermeye başladığı bir süreçte ise birileri bunları zararlı görmüş(Kendi çıkarları açısından) kapatıp kaldırmak yerine hileli, yollarla onların karakterlerini değiştirmeye kalmışlardır.Buna başka bir deyimle,” Onların ilkelerini bozup kendilerine benzetmeye kalkışmışlardır!”da diyebiliriz.Bu nedenle kurup yaşamalarını sağlayanlar da kişiler değil toplumun bir kesimi,kitlelerdir, karşı durup yıkanlar da karşıcı kitlelerdir.Bu bakımdan karşılıklı çıkışlarda olayı kişileştirip basite indirgemeye kalkışmak, kapanmalarından yarım yüzyıl sonra onların tinsel değerlerine yapılan bir saldırıdır ki bu da en az ötekiler ölçüsünde ahlak dışıdır.Örneğin siz,İnönü, Köy Enstitüleri’nin babasıdır, diyebiliyorsunuz. İnönü,yurdumun kurtuluşunda büyük hizmetler yüklenmiş başarıyla sonuçlandırmıştır.Her yurttaş gibi benim de büyük bir sevgim.saygım vardır.Bu sevgi baba sevgisiyle karıştırılırsa hiçbir anlamı kalmaz.Bunu toplumun ahlak değerlerine saygı duymayan,ruhen kozmopolitleşmiş Ece Ayhan deyimiyle çok babalılar kabul edebilir ama yedi kardeş olarak yetişmiş, yedi çocuk babası bir babanın yedinci çocuğu olarak yetişen ben, böyle bir sözü nefretle söyleyene iade ederim. Sevdiklerime karşı kullanacağım sevgi sözcüklerimi ancak ben seçerim,benim seçtiğim sözcükler bence yerine oturur.Bu ilkem,üstüme gelenlere hak ettikleri karşılığı vermede de söz hakkım benimdir,yukarıdaki kural burada da aynen geçerlidir.

Kemal Tahir tartışması gerçekte Köy Enstitüleri’nin yurt oylumu içindeki işlevi açısından “Devede Kulak!”ölçeğinde bir konudur.Bir bakıma bu da bir başka oyundur.Köy Enstitüsü çıkışlılar,Bozkırdaki Çekirdek’i içerik olarak eleştirebilirler.Kitabın okuyucuya sunuş şekli, içeriğe çağırır durumda.Böyle olunca Köy Enstitülü okuyucuların bir bölümü bu açıdan değerlendirecektir.Bir bölümü ise düpedüz yazarlığa soyunmuş kendi çapında yazım dünyasında varlığını sürdürmektedir.Bunlar hiçbir ayırım gözetmeden yazın dünyasında varlıklarını sürdürmek zorundadır.Beğendiğini,beğenmediğini okuruna ulaştırmayı bir görev sayarlar.Oysa T.Dursun K’ın belirttiği gibi bir de yazın dünyasının kendi kurallarının geçerliliği söz konusudur.Eleştirmen-Yazar işbirliği.Sıradan bir kitap için fazla ilgi çekmeyen bir durum burada çok yönlü eleştiri alanı durumuna dönüşüyor.Belki de sizin çok diye yakındığınız gürültülü patırtılı karşıtlıktan ileri geliyor.Şöyle de diyebiliriz,Kemal Tahir Yorgun Savaşçı’ yı da yazdı,Devlet Anayı da bunlar da bir yerde Köy Enstitülü okuyucuların duyarlılığıyla uyuşmamaktadır.Böyleyken dikkatinizi çeken bir eleştiri yapılmamış olacak ki buna değinmiyorsunuz.Yazın dünyasında özellikle romanlar üstüne hele toplumsal savlı romanlar üzerine her zaman patırtılar çıkmıştır.Bizim ülkemizde Yaban,Sinekli Bakkal,Bir Düğün Gecesi az tartaklanmamışlardır.Romanın vatanı sayılan Fransa’da mahkemelere gidenler bir yana,ünlü yazar Emil Zola’nın ölümü de bir roman yüzünden olmadı mı?

Her şey bir yana ben gene de kişisel kanımı söyleyeceğim.Kemal Tahir Bozkırdaki Çekirdek’i yazarak zayıf tarafını gösterdi ise de özellikle Yorgun Savaşçı’yı yazdığı için özel bir sempati beslemekteyim.Bir Köy Enstitülü okuyucunun hangi değerlere ne ölçüde gönül verdiğini,bireysel duygularla toplumculuk arasını ne denli bilinçle sınırlandırdığını örneklemesi bakımından kendi kanımı açıklıyorum.Bozkırdaki Çekirdek,yanlış toprağa yanlış cepten verilmiş belki de kavrulmuş çekirdektir.Bu nedenle tutmamıştır.Buna karşın Yorgun Savaşçı,bitmeyen bir savaşın gerçekten yaşamış bir kuşağın tamıyla yansıtılmasa bile onurlu direnişini yansıtmaktadır.Hiç değilse gelecek kuşaklara bir örnektir,o kuşakların ilgisini çekecek bir yol gösterici olabilir.Kimilerinin İttihat Terakki propagandası yaptığı görüşüne katılmıyorum.Böyle olsa bile yerinde bir övmedir.Gerçekte İttihatçılar dönemi,geniş çapta ve derinlemesine irdelemeye değer bir süreçtir.

Daha önce de soracaktım,şimdiye kaldı,sahi siz bir yazar olarak özellikle de meslektaşlarınıza nasıl oluyor da sokak insanı ya da pazarcı dili dediğimiz tarzda sözcük seçerek “Eşşeklik ettiler!” gibi yakışıksız hitapta bulunuyorsunuz?Eli kalem tutanlar yeni bir sınıflandırmaya mı tutuldular yoksa?Böyle bir sıralama varsa sizin oradaki yerinizi nedense pek merak ediyorum.Gerçi kendi ölçülerime göre sezinler gibiyim ama sizi, sizden duymak benim için zevkli olacaktır.lütfen!..

(*)Tarık Dursun K./Yeni Yayınlar-At İzi- İt İzi, 12/5/1070-Cumhuriyet Gazetesi/İstanbul.

 

Küçük Bir Uyarı

 

İlginç bir anımsatmanız da Kemal Tahir’in söz konusu kitabı Cemil Sait Barlas’a sunmasıdır.Bunu vurgulamanızın özel bir amacı olsa gerek.Niyetiniz rahmetli C.S.Barlas’ı anmak mı yoksa onun adından yararlanarak belli bir kesimin onayına sığınmak mı?Sakın kendinize üzüntü yapmayın,gerçekleri bilenler C.S.Barlas’ın nerede durduğunu unutmazlar.Bana kalırsa sizin bu konuda ikiye bir şansınız var.Çünkü Rahmetli C.S.Barlas bakanlık koltuğunda otururken R.Ş.Sirer’’in ardından üstüne üslük bir de T.Banguoğlu ile iş ortaklığını yapmasına karşın sonraki yaşam sürecinde küçümsenmeyecek ölçüde günah çıkartmıştır.Sayıları büyük bir toplam olmamakla birlikte eli kalem tutan Köy Enstitülü arkadaşlarımızın bir bölüğü onun basın rahleyi tedrisinden geçmiş, ondan berat almışlardır.Daha açık bir dille söylersek,arkadaşlarımızın bir çoğunu merhum C:S:Barlas yazmaya özendirmiş,bir ölçüde de yönlendirmiştir.Durum böyleyken,kuşkusuz siz bunu bilirken, bu konuyu ortaya getirmenizin başka bir nedeni kesinlikle vardır.Ben bu kuşkumu varsayımlarla çözmeye çalışacağım.Siz “Armut dalından ırağa düşmez!”özlü sözüne aldanarak,babasının oğlu M.Barlas’ı model alıp Atasözünü tersten yorumluyorsunuz. “M.Barlas yanımda olduğuna göre babası uzakta olamaz!”diyorsunuz.Görünüşte doğru gibi bir akıl yürütme,eğer öyle yapıyorsanız.Biliniz ki mantıkta önermeler eğilip bükülmeye gelemez Ayrıca mantık derslerinde geçen önermeler, derslerdeki o katı kalıbıyla insanlar üzerinde kolay uygulanamamaktadırlar.Bu birazda kişinin mayasıyla ilgilidir.Sözgelimi ünlü şairimiz Tevfik Fikret’in oğlu Haluk ya da gene ünlü şairimiz Mehmet Akif’in oğlu Asım babalarına çok uzaklarına düşmüşlerdir.Buna düşmek yerine yuvarlanmak da diyebiliriz.Buna yüzlerce örnek verilebilir,bunlardan birisi de M.Barlas niçin olmasın!Siz gerçekten M.Barlas’ı ölçü alıp değerlendirmelerinizi ona göre yapıyorsanız bu kez tümüyle yanılmış olacaksınız.Söz aramızda(İçtenlikle itiraf edeyim.)M.Barlas beni çok önceleri,bir birimizi hiç görmediğimiz,ben onu değerli insanlar aracılığıyla ad olarak tanıdığım sıralarda oldu bu yanıltma olayı..Yukarda anlatmıştım ya,1957 seçimlerinin yapıldığı 27 Ekim pazarını takip eden pazartesi öğleye doğru Ankara-Anafartalar,İşkur Han avukatları(Mehmet-Kadri Nomer kardeşler, Attila-Ergun Sav kardeşler,Şinasi Özdenoğlu,C.R.Eyuboğlu,V.Dicleli,Oktay Rifat)topluca seçimlerin durum değerlendirmesi yaparken, herkesin Sahir ağabey dediği ünlü hukukçu Sahir Kurutluoğlu’nun telefonu çalınca yakınında olduğum için telefonu ben açmıştım.Telefonda Emine Hanım, C.S.Barlas’ın,yukarda anlattığım acıklı öyküsünü anlattı,durumu Sahir Beye duyurdum,o gerekli ve yeterli bilgiyi aldıktan sonra gelecek günlere gebe görülen varsayımlar üzerinde duruldu,seçimlerin sağlığı üstüne tartışmalar yapıldı.Tartışanlar hepsi hukukçu,özellikle de doğru yorumcu olduklarından,aralarında bana çoğunlukla dinlemek düşüyordu.Bu kez Sahir Beyin bir sorusu ile karşılaştım.”,C.S.Barlas Gaziantep’in ileri gelen bir aileyi temsil ediyor.1950 seçimlerinden önce iki dönem milletvekili olarak,iki yıl kadar da bakanlık yapmış ünlü bir kişi.Böylesi bir ailede yetişen çocukların ne de olsa çevresindeki kişilerin tavır değiştirdiklerini görüp yadırgayacakları kesindir. Burada çocuklar için anlaşılması hatta anlatılması zor bir durum yaşanacaktır.Örneğin C.S.Barlas’ın oğlu beklide “Küçük dağları ben,.büyükleri de babam!” havası içinde,böyle bir ruh düzlemine alışmışsa, babanın birden bire talihsiz bir duruma düşmesi onu nasıl etkiler?Oğlu Mehmet,15-16 yaşlarında,öğrencidir,bu durumu okul yaşamını etkiler mi?(Çevresindekilere bakarak)”Konuyu hepimiz kendi açımızdan,yorumlamaktayız,siz bir öğretmen olarak ne söyleyeceksin?”Ben bir kaç söz söyledikten sonra söze karışıp ortak yorumlar yapıldıysa da ben,sanırım kendim gibi oradakileri de yanıltan şöyle bir öngörüde bulundum.”Çocuk, bülüğ çağı denilen insan yaşamının en duyarlı dönemini henüz tam olarak atlatamamıştır.Bu nedenle hiç etkilenmemesi düşünülemez.Özellikle baba,çocuğun arkadaş babalarının çoğuna göre özenilecek bir düzeydedir.Bu, oğul için güven arttırıcı bir durumdur.Babaya yaslatılan suç ise çocuğun suçlar sözlüğünde bulunmayan bir sözcüktur,”Seçim suçu işlemek onun dünyasına girmemiş bir kavramdır.Bu nedenle çocuk, kendi dünyasındaki doğru-yanlış sözcüklerini söyledikçe ya da düşledikçe duygu-düşün titreşimleri onu hep babanın yanında tutacaktır.Şöyle de diyebiliriz,çocuğun gözünde baba kesinlikle suçsuzdur.Ayrıca annenin, öteki yakınlarının belki de basının yansıtılarıyla doğal olarak da babanın yanında durdurulacaktır!Özellikle de seçimin,(Yurt çapında) sağlıksız yapıldığı söylentileri,babaya karşı saygı eksilmesinden çok,onu daha kahraman görmek eğilimini artıracaktır.Bu nedenlerle ilk günler, çocukta gelişmiş doğal baba sevgi yitimi için kaygı söz konusu değildir.Ancak tutukluluk uzun sürerse,durumdan bıkkınlık duyması sonucu çocukta bir ölçüde sevgi değişimi oluşabilir.Şimdiki durumda kesin olan,çocuk babasının yanındadır,belki de onun öcünü almak için bir an önce politikaya atılma yönünde yüreğinde filizcikler üretmeye başlayacaktır!”İnşallah!” sözleri arasında,”Kesinlikle babasının izinde yürüyecek,babasının hemşerileri arasında,babasından esirgenen politika bayrağını alıp kavgasız gürültüsüz seçimlerle,kararlı bir politikacı olarak kendi bileğinin gücüyle yükselme kararını bugünlerde verecektir.Bence bu tutuklama, halk deyimiyle çocuk Mehmet Barlas’ın ekmeğine yağ sürmek olmuştur.Orada bulunanların “İnşallah!”ları, benim varsayımlarım,nasıl bir etki bıraktı?Bunu üstünde durmaya gerek yok,önemli olan,”Armut’un daldan zaman zaman ne denli ıraklara düşebildiğidir.Tüm bunlardan sonra sizin beklentileriniz,dilerim sizin beklediğiniz ölçüde sonuçlanır!

 

Bir Kişisel Kanı

 

2.Dünya savaşı sırasında birilerinin Almanya yanlısı olduğunu,savaşı onların kazanacağına inandıklarını,biraz karışık olmakla birlikte(Biraz da ispiyonlayarak)ortaya getiriyorsunuz.Sizin amacınız ne olursa olsun, ben kendi durumumu hemen açıklayacağım.Gerçekten de Almanya tarafını tutuyordum.Tıpkı dediğiniz gibi,Paulus’uın Stalingrad’a,Guderdian’ın panzer grubunun Moskova’ya saldırışını alkışlıyordum.Rommel’in Afrika ‘da turistler gibi dolaşmasını da sevinçle izlediğimi,hele von Runsted’in Beneluz saldırısını umutla ve heyecanla karşılamıştım.22/Haziran/1941 sabahını ise hiç unutmam;Almanya’nın saldırışını duyunca” Rusya’nın işi bitiktir!” demiştim.Bunları derken kesinlikle iki taraf için de pek bilgim yoktu.Rusya’nın Finlandiya saldırısının uzaması üzerine bizim basındaki yalan yanlış yorumlar dışında olaylardan habersiz gibiydim.Almanya’nın saldırganlığı dillere destandı,bundan ürkmemek olası değildi.Üstelik bu günlerde elime geçen bir Almanca dergide tüm Avrupa ile İran’dan Fas’a dek uzanan bir harita görmüştüm.Ülkelerde çıkan önemli ürünleri ve bu ürünlerin Almanya’ya akışını gösteriyordu.Zaten kısıtlı bir yaşamımız vardı.Bu haritadaki durum gerçekleşirse daha uzun yıllar aynı acılarla yaşayacağımız kaçınılmazdı.Böyleyken ben Almanya yanlısı görünümündeydim.Bunda çevremden hiç kimsenin etkisi olmamıştı.Öyle ki kimi arkadaşlarım tarafsız duruyor beni yadırgıyorlardı.Oysa benim taraf tutmam, savaşan iki ülkeden birini zararlı çıkması durumunda bunun Rusya olmasını dilemek gibi bence doğal bir masum bir istekti.Yukarda “Hiç kimsenin etkisi olmadı!” derken belki eksik söyledim, bundan kastım, arkadaşlarım, öğretmenlerim ya da okuduğum gazeteler vb. gibi etki odakları idi.Oysa beni etkileyen,etki çemberinde sımsıkı tutan ailem vardı.Babam ve ailesi Tuna yakınlarında varlıklar içinde yaşamlarını sürdürürken 1877-78 patlak verir.Halkımızın 93 Savaşı dedikleri bu savaş sonunda bilindiği gibi biz yeniliriz.Her yenilgi sonunda olduğu gibi büyük parça toprakları bırakarak çekiliriz,diyemiyorum,yerlerimizden yurtlarımızdan kovuluruz.Bu savaşın durmasıyla savaşı kazanıp İstanbul-Yeşilköy’e dek gelmiş olan Rus işgal kuvvetleri tam iki yıl özellikle İstanbul-Tuna arası halkımızı soymuş,elinde ne varsa alıp götürmüştür.İşte bu soygunlar arasında bir de insanlara yapılan vahşice eziyetler vardır ki,günümüz insanına bunu anlatmak oldukça zordur.İşte babamın sık sık bize bir vasiyet gibi anlattığı,onun çocuk gözleri önünde babasına,bizim dedemize yapılan bir acı anı.Özellikle Rus askerleri arasında kışkırtılmış Kazak Tatarları altlarında hızlı giden atlarıyla,köyler,kentler arasında mekik dokur gibi gezerler.Halkın elinde ne varsa alır giderler.Gene gene gelip bu işkenceyi arttırdıkları gibi son insanların yiyeceklerini de götürürler.Dedem, çevresinde varlıklı gibi görünen bir aile büyüğüdür.Kazaklar bilmem kaçıncı kez gelip istekte bulunurlar.Son kerteye gelinmiştir,ortalıkta görülen yatak yorgandan insanların sırtında bulunanlardan başka bir şeyleri kalmamıştır.Dedem, yalvar yakın bunları anlatmaya çalışır.Çapulcular, evin büyük ocağına demir bir halka atıp kor kızılı oluncaya dek ısıtırlar.Bir yandan da ev halkını salon ortasına toplarlar. 6-18 yaş arası yedi çocuk önde,(babam 8 yaşındadır.) Kadınlar,evde bulunan öteki insanlar ağlaşırlar.Dedem ateşe eğilir,kızgın demir halkayı (Sacayağı) boynuna geçirirler.Bir yandan da sorarlar,”Altınları nereye sakladın?Tanıdıklarından kimlerde altın var,birini söyle kurtul!”Dedem baygınlık geçirir,kaskatı olup yığılır.Öldü diye bırakıp giderler.Boynunu bir yanı ile kulak uçları yanmıştır.Evdekiler perişanlık içinde koşuşurken en büyükleri yanıklara su döker.Dökülen su nasıl etki etti ise dedem birden bağırarak ayaklanır.Bundan sonrasına kendi deneyimlerine göre dermanlar bulunup yanıkların tedavisi yapılmaya çalışılır.Babam,60 yıl sonra bile bu olayı anlatırken göz yaşlarını tutamıyordu.Dedem bundan sonraki yaşamını yanık izlerini taşıyarak geçirmiştir.Anlattığım ne bir Kızılderili savaşı ne de Romalı lejyonların intikam savaşlarıdır.Babamla birlikte izlediğimiz bir filmi de ben unutmuyorum.Sessiz sinema dönemi doğal olarak siyah-beyaz.Bir savaş filmi.Avusturya-Rusya arasında bir savaş.Ben hangisinin Rus hangisinin Avusturya olduğunun ayırdında değilim.Babam giyimlerinden seçmiş,bana gösterdi.Zaman zaman Avusturyalılar zaman da Ruslar başarı kazanıyor.Bir süre sonra babamın,Ruslar kazanınca sinirlenip,ter sildiğini,Avusturyalılar kazanınca kendi kendine fısıldayıp rahatladığını saptadım.Sonunda Ruslar kaybetti.Film bitince babamın sevinci besbelli oluyordu.İşte beni etkileyen soy tarihim.İnsan olarak bunları dinledim,kuşkusuz üzüldüm.Yalnız bu kadar mı?Onurum kırıldı.Aile geçmişim için üzüldüm ama daha çok ulusum adına onur kırıklığı duydum.Okuduğum tarihler,kutlaması yapılan zaferler,dinlediğim tarih dersleri hepsi karınca kaderince iz bıraktı ama ailemden algıladıklarımı duymazlıktan, olayların kendi beynimde kurguladığım izlerini görmezlikten gelemedim. İsterseniz buna şöyle diyeyim;tarih okuyacağım,Orhun Kitabelerimiz olduğuna kıvanç duyacağım,Ergenekon,Turan,hatta Manas destanlarını okuyacağım,bir çok sahnelerini ezberleyeceğim,bundan mutluluk duyup sevinip kıvanacağım,böyle bir tarih bilincinden sonra babamın,dedemin çektiği acıları,ailecek terk edilen yerleri,bunlara neden olmuş düşmanları unutarak, bitkisel bir duyarsızlıkla başkalarının etkisinde kalıp duygularıma sırt çevireceğim.Ben bunu yapamazdım,yapmadım da!Sanırım bu konuda yalnız da değilimdir.Çevremdeki sayısız insan sussa bile benim gibi düşünüyor,beni haklı buluyordur.Soyadımın da tanıklık edeceği gibi benim bireysel ve duygusal düzlemim budur.Ülkemin tarihi içinde,onun koşullarıyla barışık niçin bir aile tarihim olmasın?Bu dilek,sanırım bencillikle karıştırılıp şamata tezgahına çekilmez.Böyle düşündüğüm için,benim dışımda sayısız insanın da bir ailesi acı tatlı bir geçmişi vardır.Kendi durumumu göz önünde tutarak,!877-78 Rus savaşı ile 1912-13 Balkan Savaşı ve bunların sonlarında yapılan anlaşmalar uyarınca Balkanlardan 2.ooo ooo insan yerinden edilmiştir.Bu insanlık tarihinde görülmüş en büyük yıkımdır.Bu insanların yarıdan çoğu dayanamayıp can verdiği kesin olmakla birlikte, kalanlar, yüreklerinde, kendilerininkilerle birlikte onların acılarını da yüreklerinde taşımaktadırlar.Bu nedenle size soruyorum,Sayın Vehbi Belgil bunlardan biri olamaz mı?O kendi yetişme kültürü içinde tavrını bir yöne döndürürse,bunu da çevresini incitmeyecek bir biçem içinde ortaya koyarsa bundan kim ne zarar görür?Eğer yanlış bir durum görülürse yanlışı doğrulanmak üzere yanıt verilir,gerçek ortaya çıkar.Sizin sataşmanız doğrudan doğruya fırsat değerlendirmesine dönüştürüp içinizdeki kini ortaya dökmek olmaktadır.Yazık ki bu konuda siz yalnız değilsiniz,yer yer kuşku duyup değindiğim gibi belli bir katman oluşturan duyarsızlar lejyonu, olayları salt kendi çıkarları açısından değerlendirip işin içinden sıyrılmayı marifet saymaktadırlar.Burada da kalıtımsal etkenlerin söz konusu olduğu yatsınılamayacak bir gerçektir.Yıllar önce Araştırmacı Tarihçi sabahattin Selek Anadolu İhtilali adlı kitabında önemli bir olaya parmak basmıştı.Kurtuluş Savaşı sürecinde askerlik çağında olup da orduya katılmayanlarla,bağımsızlığımızı umursamayıp baş kaldıran il ve ilçeleri derli toplu ortaya dökmüştü.Daha sonra şair Ece Ayhan bir soruşturmalı yazısında,aynı konuya değinip ekledi;”Başkaldırı yapılan yerlerde oylar sürekli Devrimler karşıtı partilere gitti!”diye yazdı.Çalıştığım lisede genç bir tarih öğretmeni derslerinde Kurtuluş Savaşı’nı işledikten sonra öğrencilerine, “Bu gün bir Kurtuluş Savaşı sorunumuz çıksa nasıl bir katkıda bulunmayı düşünürsünüz?diye sorar.40 dolayında öğrencisi olan bir sınıftır.Yanıtlar, sınavlarda olduğu türden derslikte sessizce verilmiş,öğrenciler bir birlerini etkilememiştir.Öğretmen yanıtları toplar,okur.Çok güzel yanıtlar alır mutlu olur.Ancak,derslerde oldukça canlı olan iki öğrenci ile orta ve altında olmak üzere dört öğrenci söz birliği etmişçe savaşa katılmayacaklarını yazarlar.Bunların kimisi,yapılması gereken etkinlikleri uzun uzun anlatmasına karşın,sonunda kendisinin savaşı sevmediğini,katılmayacağını belirtir.Genç öğretmen sinirlenir,ne yapması gerektiğini kestiremez,arkadaşlarına söyler.Olay güncel bir konu olur. (Soru,Yazılı sınavı nitreliği taşımadığı için not değerlendirmesi söz konusu değildir.) Uzun konuşmalardan sonra Rehberlik Görevlisi Savaş Karşıtı gibi algılanılan çocukların velileriyle görüşmeler yapar.Sonuç ilginçtir,çocukların aileleri 1925-35 yılları arası Yunanistan’dan göçmen olarak gelmiş,tütün başta olmak üzere tarımla uğraşıyorlar.Kurtuluş Savaşı üstüne tüm bilgileri,Atatürk’ün buradan (Samsun) savaş başlattığı,19 Mayıs için,lisenin adı olduğu bir de çarşı içinde bir ağaçta “ 19 Mayıs 1919” yazılı sözlerinin dışında konuşamadıkları saptanır.Kısacası insanların savaşla ilgili fazla bir yürek bağı bulunmadığı anlaşılır.. Böyle olunca çocuklar salt derslerin etkisiyle bilgi edinmekte ise de duygusal olarak katılacak bir duyarlık kazanamamışlardır. Bunu biraz daha açmak istersek Yurtseverlik belli ve sürekli bir kültür işidir.Büyük kentlerdeki suç artışları bile bu tür duyarsızlığa gidip dayanmaktadır.Özellikle yurdumuza eski topraklarımızdan haklı olarak sayısız insan gelmektedir.Bunların gelir gelmez uyumunu beklemek büyük bir yanılgıdır.Beklenen uyum, ancak kuşakların değişimiyle olabilecektir.İşte bu kaygılarla yazınızı,sanki geçmişi olmayan bir kalem heveslisinin olaylara kendi yalınkat aynasıyla bakıp büyüteçlik görevi yapmaya kalkışan biri gibi düşlüyorum.Kişiliğinizi küçümseme yerine duygusal yetersizlik içinde saldırgan tafralarla kendi kulvarınızda bir yer edinmek için deneme-yanılma mekanizmasının pupa yelken açılması olarak değerlendiriyorum.. Benim gibi,sizin de kopmadığınız, asla kopamayacağınız bir geçmişiniz olsaydı,bu tür çıkışlarınız kesinlikle frenlenecek,kullandığınız sözler taze fidanlara çizik atarca ortalığa savrulmayacaktı.Fidanlar bu tür çizikleri yıllar içinde kapatabilmekte ise de insanların içine işleyen çizikler kesinlikle kapanmaz,çizikçi adıyla ekleşip beyinlerdeki lanet(Beddua) arşivine yerleşir.Benden söylemesi!...

 

Belirsiz Suçlamalar   

 

Köy Enstitüleri’ni Stalingrad Savaşı’na Enstitüleri’ni Stalingrad Savaşı’na dek Almanya’nın yanında,bundan sonra karşı kanada sıvamak kendi kendinizi yalanlama olmuyor mu?Bu sizin çıkar çevreleriniz için söylenebilir.Söylenebilir, ne demek düpedüz böyledir ama Köy Enstitüleri için kesinliklesöylenemez.Hele sizin söylemeniz bir bakıma talihsizlik oluyor.Siz hem bu insanları.salya sümük,yarım bilgili insan yığını olarak gösteriyorsunuz hem de politik çıkarlarını disiplinli bir tutarlıkla gözetleyenler katına alıyorsunuz.Yazdığınız doğru ise,size inanarak”Keşke günümüz politikacıları da bu denli bilinçli olsa da ülkemiz dış politika sahnelerinde itilip kakılmaktan kurtulsak !”diyorum.Salya sümük değil doğal olarak, uluslararası düzey açısından kendine yakışır bir yer tuttursa! Gene Drama Köprüsü türküsünü anımsattınız.”At martini de bre Hasan, dağlar inlesin!...Breh,breh,breh…. Söz savurganlığı bu kadar olur!..Buna yargı fakirliği demek belki uygun düşecek,ama yeri geldikçe bu özelliğini vurgulamak daha tantanalı olacaktır.Şimdilerden geriye doğrubakarak Stalingrad’ı savaşın dönüm noktası saymak,sahiden büyük bir öngörürlük olur.Sanırım bu öngörülüğü tüm yalakalar,salak takım taklavatı alkışlar;belki de sizi Veliefendi At yarışlarına kumar kılavuzluğuna getirirler.Siz de “İşte Çakal,bu haftanın surprizi! deyip,beklentileri karşılatırsınız.Ne büyük duyarlık,ne büyük şans,ne büyük matematiksel beyin etkinliği.Tarih boyunca bu uğurda sansını deneyenler bu mutluluğa erememiştir.Benim anımsadığım birkaç üstün matematikçi var ama bunlar du düzeyi tutturamadı.Phisagor,Thales,Archimed,Descartes,Gallei, bir yana, bize daha yakındüşen Gaus,Laboçevsky,Riemann,Puankare,Einstein gibi dehalar bu düzeyi tutturamamışlardır.Yarış sonunda kazananların çevrenizde sevinçlerini duyar gibi oluyorum,”Sen neymiş be abi!” Hep bir ağızdan tekrar.Gene de size öneriyorum,!941-42-43 gazete arşivlerine bir girin,savaş sonuçları üstüne inandırıcı bir yorum görecek misiniz?Göremezsiniz,çünkü savaş çok yaygındı,savaşanlar değme insanın algılayamayacağı ölçüde yaygın alana dağılmış,doğru haber alma bile söz konusu değildi.Japonya Çin’den Avustralya’ya dek tüm doğu Asya’yı almış,bize göre çok kapalı bir savaş sürdürüyordu.Almanya kesin olarak teknik üstünlüğüne tüm insanları inandırmıştı.Buna,ben ya da gariban insanlar değil Roosevelt,Churchill gibi savaşan devletlerin başkanları da inanmışlardı.Özellikle pilotsuz uçaklardan sonra atom bombasının Almanya tarafından yapıldığını,sıkışınca bunu kullanarak savaşı bitireceğini evlerde kaynanalar bile söyler olmuştu.Buna karşın müttefik devletler için bu bir ölüm kalım savaşıydı,kolay yutulmak istemiyorlardı,canla başla karşı koydular.Öyle ki çok gizli tuttukları 6/Haziran/ 1944 Avrupa çıkarmasının ilk günü Omaha’da(Fransa’nın deniz kıyısı) 3000 Amerikan askerinin kaybı saptanınca İke bile(Başkomutan Eisenhover) umudunu yitirmişti.Daha sonra öteki çıkış noktalarından iyi haberler gelince çıkarmayı sürdürdü.Durum bu denli kaygan bir noktadaydı,şans iki yana da yeşil ışık yakıyordu. Böyle bir yaygın kararsız kanıya karşın aklı başında hiç kimse biri kazansın,onun yanında rahat yaşarız duygusuna kapılmamıştır.Hainler,duyarsızlar,çıkarcılar bir yana, ülkemizde hiç kimse savaşanların birine kesinlikle umut bağlamamıştı.O günleri, askerlik çağıma ulaşmış,okuyan bir genç olarak böyle algıladım,bundan mutluluk duydum,bu bana büyük umutlar verdi,çalışma yaşamıma bu güçle atıldım.Sanırım bu kıvanç verici,bir o kadar da itici güç beni, bu günlere dek getirdi.Şimdilerde sizin gibi kimi varsayım üretenler, o günlerde de vardı.Bunlara, ünlü İngiliz krallarından VIII. Henry’nin bir sözünü sık sık tekrarladığımı,çok iyi anımsıyorum.VIII.Hanry,”Bütün olasılıkları öne sürüyorsun,içlerinden biri nasıl olsa tutacak,o zaman da ben bildim,diyeceksin!”deyip,dolambaçlı konuşanları karşısından kovarmış.Savaş oldu,çok can aldı,çok acı çekildi,ama bitti.Uluslar arası belgelere göre bitiş tarihi 25/4/1945 tam 44 yıl geçmiş.Biz,bu 44 yılın sayısız başarısızlıklarını,sayısız ulusal kayıplarını görmezden gelip Stalingrad savaşından,Alman panzer tanklarından,Japonya’ya atılan atom bombasından, o, onu tuttu,bu, bunu tutmadı, tartışması yapıyoruz.Oldu olacak birkaç yıl daha ekleyip 1.Dünya Savaşını,çok değil iki üç yıl ekleyerek Balkan Savaşı’nı,Trablusgarp bozgunlarını tartışalım.O zaman hem acı sonuçları, hem de büyük suçluları görmüş oluruz!Kurtuluş Savaşı’nı demeye gerek görmüyorum,onu tepeden tırnağa ele alıp hallaç pamuğuna çevirenler(!) çok.Sizin de dediğiniz gibi onlar son olarak D.P’nin büyük zaferiyle(!) “Küfeden düşen karpuza döndüler!”Yine sizin deyiminizle millet onları öyle bir cezalandırdı ki daha 39 yıl iktidara gelemezler.Siz böyle dediniz ama ben gene de azıcık açıklanmasını isteyeceğim,neden 39 yıl?Bence siz, zamanı kısa tutuyorsunuz,oldu olacak 139 filan olmalı.Duymuş olacaksınız,1950 seçimlerinde büyük zafer kazananlar(Neyin zaferiydi bu?) 100 yıl sınırı koymuştu,Talat Mümtaz Göztepe,Mümtaz Faik Fenik,Adviye Fenik,Fevzi Boztepe,Mükerrem Sarol,Salamon Adato,Müfide İlhan v.b.gibi ünlü(!) gazeteciler yıllarca bunu yazdılar.Oysa siz bunları hiçe sayıp süreye yeni bir boyut biçiyorsunuz!

39 yıl ne ki,topu topu iki kuşak eder.Yetişecek yeni kuşaklar eskilerden iyice koparılmalı ki izler silinsin.Yoksa yaşlıların etkisiyle öc alma savları ortaya atılır,bu kez sizinkiler küfelerden bilmem ne dökülür gibi dökülürler.Benden söylemesi…Anlamamış gibi konuşmam sizi yanıltmasın,çok iyi anlıyorum,sizin ki düpedüz “Üzüm yemek değil bekçiyi korkutmak!” türünden ortalığı karıştırmak.Buna siz isterseniz “Arıya çomak sokmak!” deyin.Aman dikkat edin,arılarca balları çok değerlidir,balları için kendilerini arı gibi savunur,çekinmeden bu uğurda canlarını verebilirler..

 

Kimden Yanasınız?

 

Sizin,Köy Enstitüleri konusunda değil de köyler,köylüler hakkındaki tavrınıza acımamak elde değil.Köy Enstitüleri kurulmuş,iyi fena bir süre etkinlik göstermiş.Birileri oralarda salya sümük okumuş ya iyi yetişememiş ama devleti yönetenler bunlardan yararlanmayı tasarlamışlar.Parti marti kanatlarında bunları piyon olarak kullanmışlar.Bir iki Sophokles mfokles okuyup mandolinle Mozart çalmışlar.Bu kadarını biliyoruz.Sanırım burasını herkes ezberledi. Bunları doğru varsayalım.(Size göre) Köy Enstitüleri’nin başarısızlığını hangi ölçülere göre saptadınız?Mandolinle Mozart çalmak görevleriyse bak onu başarmışlar.Sophokles mophokles okumak görevleriyse bunu da yapmışlar.Peki yapamadıklarını sıralar mısınız?Yanıt verirken yutkunacağınızı sanmıyorum,doğru yanıt verebileceğinizi ise asla tahmin etmiyorum.Sizin katagorideki kimselere,bir okulun işlevini araştırıp öğrenecek, sonra da bu işleve göre değerlendirme yapacak türden ayrıntılı görev vermezler.Bunu siz de biliyorsunuz.Ancak bu ülkenin insanı olarak,eşinize dostunuza karşı mahcup olmamak amacıyla az da olsa bir ölçüde bilgi edinebilirdiniz.Örneğin Köy Enstitüleri’nin gerçek işlevleri yasalarla saptanmıştır.Yasalar T.B.M.Meclisi’nde görüşülmüş T.C.Devleti’nin yaptırım buyrukları sırasına girmiştir.Burada görüleceği üzere çiftçimiz Hamurabi döneminden kalma(Dikkat,N.Bonapart ya da O.Bismark demiyorum.)tarım etkinliklerini, değişmeyen görsel alışkanlıklarını,200 yıldır süren makine çağında hiç etkilenmeden sürdürüp geldi.İşte şimdi bilgisayar çağındayız,bu çağda da bir kıpırdama olmasın mı?Bir lokma bir hırka tevekkülüne sığınıp elde tespih, kağnılarla “Manda yuva yapmış söğüt dalına!” diyerek kapısına dayandığımız 21.yüz yıla da bu minval üzere girelim?Allah ömürler versin mirim,sen bilirsin kurbanım,ağamsın ,paşamsın,yağcı tavırları içinde, kendimizi aldatmanın bir sonu olmamalı mı?San Fransisko,Helsinki,Viyana anlaşmaları da 19.yy. Viyana, Paris, Londra, Berlin anlaşmaları gibi arşivlere mi kaldırılsın?Bunlar ve bunlara benzer gelişme muştulayan olayların bir anlamı olmamalı mı?Batı ile ilişkilerimizi salt döviz bazında tutup öteki sorunlarımızı sümen altında mı tutalım.Törenlerle işçi gönderip destansı nutuklar atanların sahtekârlığını hep görmezden mi gelelim.Dışarıya giden insanlarımızın çalıştıkları ülkelerdeki durumları, kendilerine yapılan insanlık dışı davranışlar,haklarında anlatılan incitici fıkralar,çizilen karikatürler içinizi sızlatmıyor mu?Şanlı tarihimizi bilelim,büyük savaşlarımızı anıp övünelim ama yenilip rezil rüsva olduklarımızı da unutmayalım.”Üç kıtada at oynatmak (Ayı oynatmak değil!) güzel de tası tarağı toplayamadan kaçtığımız da çok olmuştur.!”İşte ulusça ortak sorunlarımızın bir bölümü...Bunların sorumlusu kimdir?Siz,ben,o,bu,şu!Ünlü sözdür,Suçluyu gelin etmişler,alan olmamış, ya da sokakta kalmış!” derler.Birey olarak belki hiç birimizin olayda suçu yok ama halkımızı uyandırmakta hepimizin görevi vardır.İşte Köy Enstitüleri’ne böylesi geniş oylumlu bir işlev yüklenmişti.Yeni bir görevlendirmeydi,uygulanması zordu,yönetim erklerince yardım edilmesi zorunluydu,başarı sonuçlarının gözlenmesi için zamana gereksinim vardı.Bunların hiç birisi yerine getirilmeden salt köy öğretmeninden,tavuktan yumurta bekleyen Fatiş kadın aculluğuyla görev beklendi.Sizin beklentiniz de(Eğer vardıysa) bu genel yanılgı içinde benzerlerinin bir tekrarı niteliğindedir.

 

Tarihi Bilmek

 

Tarihimiz onurlu sayfaları içinde öylece durmaktadır.O sayfaları da hiç kimsenin sileceği yoktur.Birileri istese de bu olanaksızdır.Ne var ki, tüm gerçekli ile var olan o şanlı tarihimiz,Bugün tüm abartılı böbürlenmelerimize karşın sessizce bizim durumumuzu izlemektedir.Birer birer,kişi olarak o sayfalara karşı sorumluyuz,çağdaşlığımız hangi düzeyde,geçmişteki savaşları yaptığımız uluslarla boy ölçüşmemizin son durumu hangi ölçülerde?Toplumsal düzen olarak,evrensel kültür gelişikliği olarak insanlığın ortak kültür merdiveninin hangi basamaklarında bulunuyoruz?Kültür mültür deyip duruyoruz ama 21.yy’da en ilkel sorunlarımızla hızla yaklaşıyoruz.Örneğin akraba evliliği,bunun sonucunda doğan milyonları aşan özürlü doğumlar.Başlık parası ve buna dayalı binlerce dava,cana kıyma, aile yıkımları.İlginç bir yanımız da insanlığın yararına ortaya getirilen yeni buluşların ne kadarını amacına uygun olarak halkımıza sunulması.Örneğin sinema uygar ülkelerde bir kültür gösterinim özelliği kazanarak,tiyatroyla yarışmış,kitaplıkların işlevlerine yardımcı olmuş,operalarla,konser salonlarıyla işbirliği yaparak geleneksel ve göreneksel kültür sürerliğini zedelemeden gelişmiştir.Kısacası sinema,operanın yerine geçmemiş,daha çok onun yaygınlaşmasına, repertuvarını halka yaymasına yardımcı olmuştur.Aynı sözler tiyatrolar için de söylenebilir.Oysa bizde sinema, var olan her etkinliği önce zedelemiş giderek çürütüp yok etmiştir.Sonunda da engerek yılanı örneği kendi kendini ısırıp yok etmiştir.Örneğin geleneksel Türk Tiyatrosu kabul edilen Ortaoyunları,geri dönmemek üzere gitmiştir.Cumhuriyet Dönemi girişilen sağlıklı tiyatro kurulması Ankara’da gerçekleşmiş,olağan üstü başarı kazanılarak dış ülkelere taşan bir düzey tutturmuşken,sinemanın çarpıklığı üstüne üstelik bir de TV. Kamburu eklenince sizlere ömür, evrensel anlamdaki tiyatromuz da yokluğa karışmıştır.Oysa biz bir zaman Batı denen uygarlık temsilcilerinden kesinlikle üstündük ki onlara meydan okuyorduk.Hiç değilse onlar bizden pek farklı değillerdi.Örneğin en güçlü dönemlerimizde bizi yönetenlerin hükümdarlık anlayışlarıyla onlarınkiler nerdeyse bir birini gözetleyerek saltanat sürüyordular.Kanuni oğullarını boğdurduğu süreçlerde İngiltere’de 1.Elizabet kardeşi Mari’yi astırıyordu.Yavuz Selim babasını tahtından indirirken İspanya’da Don Karlos’la babası hem saltanat hem de kadın kavgası yapıyordu.Ancak tepedeki bu benzerliğe karşın halklarda değişik yaşam biçimleri göze çarpıyordu.W.Shakespeare,kan gütme konusuna el atmış toplumun bir kangrenini didiklemeye başlamıştı.Almanya’da M.Luther kilisenin sonsuz duygu saltanatını sarsmaya başlamıştı.Bunları bilim ve sanat alanları izledi.Mikelanşlar,da Vinciler,Rafaeller,Rambrant’lar,paralelinde Galilei, Kopernikler, Baconlar, Descartesler, Paskallar, C.F.Gauslar, H.Poincareler bir birini izleyerek içinde yetiştikleri toplumları uyandırarak düşünsel açıdan yönetenlerin daha yükseğine çıkardılar.Sonunda halk yönetenlere değil yönetenler halka uymak zorunda kaldı.İşte biz bu terazi ya da tahterevalli oyununu kıvırıp denge kuramadık.Kan davası simgesi Romeo Jüliet’nin ilk oynanışı 1595 yılındadır.Bu süreçte bizde Kanuni Sultan Süleyman’ın küçük torunu 3.Mehmet adıyla tahta çıktı .İlk buyruğunu ise 19 erkek kardeşinin boğdurulması için verdi.19 erkek kardeş bir gün içinde boğduruldu ve özenle hazırlanmış 19 sedef kakmalı meşe sandukaya konularak törensel bir tutku(!)gösterisi içinde gözlerden uzaklaştırıldı.Salt bunlar değil yedi de hamile cariye doğmamış bebekleriyle ondört can olarak gtoprağa gömüldü.Yanlış değil, tam 19 erkek kardeş artı 7+7 can.Bunun kendi prosüdürü içinde bir açıklaması yapılabilir elbet.Ne var ki bunun bir toplumsal kangren olduğunu,belleklerde iz bırakarak günümüze dek sürdüğünü aklı başında hiç kimse yadsıyamaz.Böylesi cinayetlerden ve benzeri toplumsal duyarsızlıklardan sonra bile ulusal bir kültür bileşkesi kurulamaması,kültür kavramını da salt alaturka şarkılarla , bayramlarda el öpme düzeyinde tutmakta diretilmesi uygar ülkelerle aramızdaki açığın sonsuza dek gideceğinin belirtisidir. Ne yazık ki geçmişimiz,tarihsel nutuklarda söylenen şiirsel anlatıların aksine geleceğimizin sırtına bir kambur olarak abanmakta, gün geçtikçe de bunun ağırlığı toplumun tüm kesimlerinde duyumsanmaktadır.İşte bizim toplumsal konulara bakış açımız bu minval üzeredir.Daha da ilerilere itmeden,toplumsal değerlere ökse ya da ayrık otu örneği yabanıl karışımlardan kendi özümüzü arındıramazsak gelecek kuşakların bedduasından kurtulamayız.Uygar ülkelerin başarı yollarını açan demokrasi, özellikle seçimlerle gelen yönetimlerin bizdeki görüntüsüne bakınca aramızdaki uçurumun korkunçluğu gören gözlerce apaçık seçilmektedir.Toplumsal sayrılığımız,köylüleri küçümsemekle,Köy Enstitüleri’ne küfretmekle, Cumhuriyet kurucularına çatmakla sağlığına kavuşacak türden yüzeysel değildir.Genç Osman, Lale Devri, 3.Selim-Alemdar, 2.Mahmut dönemlerinde baş gösteren fitne,tabandaki beyinlere kazınırca işlenmiş ya da gensel ortam bulup yerleşmiş,zaman içinde de fırsat buldukça yayılmış,şu anlarda da oburca gelişmektedir.Sayısız pisliği temizleyen Cumhuriyet dönemi, yazık ki bu toplumsal mikropların kökünü kazıyamadı.Belki de bunu toplumun kendine bıraktı.”Bu senin hastalığındır,bak,kendini bundan arındır!” deyip uygar ülkelerin yaptığının benzerini bizde de olabileceğini umdu.Gerçekten böyle bir umut nedeniyle el atılmamışsa maküs talihimize küselim,işi umuda bağlayanlar için bu,büyük bir yanılgıya düşmüşler,diyelim.Yukarda,toplumların aydınlanma sürecinde büyük payı olan bilginleri sıralarken, ayrıca değinmek üzere geriye bıraktığım bir de eğitimcileri vardır.Pedagoji tarihinde Comenius ile başlatılan bu sıralamada J.Locke,J.J.Rousseau, Basedov ,Salzmann, Pestalozzi, Herbart, Fröbel, Kerschensteiner, J.Dewey gibi pedagoglar halklarının uyanmasına yardımcı olmuşlardır.Pedagoji Bilimi,bir Aydınlanma Çağı ürünüdür.Bu nedenle bu pedagoglar,yurtlarında, müzelerle,başka değişik anıtlarla, özellikle de okulları donatan heykelleriyle özellikle de ortaya getirdikleri fikirleriyle anılıp yaşatılırlar.İşin ilginç yönü, bu insanların hiç birisi tek olarak,yurduna yaptığı hizmet, Hasan Ali Yücel’ in bizim yurdumuza yaptığı hizmetten büyük değildir. Buna karşın, yukarda saydıklarımın topu birden kendi ülkelerinde,Hasan Ali Yücel’ in bizde yerildiği ölçüde dillere düşürülmemiş sokak insanı düzeyindeki sataşmalarla değeri zedelenmeye kalkışılmamış,yaptıklarına at gözlükleriyle bakılmamıştır.

Eleştirilerimizi şanlı tarihimize yaslanarak yapmak hem kolayımıza gelmekte hem de bundan özel bir tat almaktayız.Haklı olduğumuz taraflar kesinlikle vardır .Ancak bu özelliğimizin giderek sayrılık düzeyine ulaştığını,çocuklarımızı da buna bile bile bulaştırdığımızı bilmezden gelmemiz şaşılası bir toplumsal kıvırmadır.Yetişkinin tam bulaşmış bulunduğu bu ilkel duyarsızlıktan soyutlanması olası değildir.Ancak gençlerin uyarılarak çağdaş insan duyarlığını yakalaması için yardımcı olunabilir.Tek tek sinikliğimizin yanında bir arada olunca da kaytarmayı yeğliyoruz.Uygar ülkelerdeki insanlar toplanıp,ortak işlerini yürütecek kurumlar oluşturmuşlar.Örneğin belediyeler bunlardan biridir. Bizde de 150 yıldır belediyeler kurumları etkindir. Gelgelelim,belediyelerin halkın hizmetinde olduğunu ne orada çalışanlar bilir ne de halk.Belediyeler örgütleri,halkın işlerini güçleştiren birer güçlük çıkarma bürosu durumundadır.Örneğin partiler,uygar ülkelerde bireylerin nabzına göre etkinlik sürdürürler.Bizde ise partililerin patronu oluverirler.Tüm dünyanın uygulamada yarar gördüğü dış ilişki sürdürücüsü elçiliklerin etkinlikleri incelenince şaşılası terslikler görülmektedir.Yurdumuzdaki yabancı görevliler,kendi yurttaşlarının işlerini dakikasında yapmak için uğraş verirler.Onlar için zaman eldeki iş bitince vardır.İş olduğu sürece etkindirler.Tanık olduğu iki olay ayrıntılarıyla belleğimdedir.A.B.D. uyruklu Miss Fay Kırby Köy Enstitüleri üstüne Colombia Üniversitesi’ne doktora tezi hazırlamaktadır.Yurdumuzda tüm Köy Enstitüleri etkinlikleri ile oralardan çıkmış öğretmenlerin çalışmalarını yerinde görmek isteğiyle T.C.Devleti’nin en üst makamlarından izin belgesi almıştır.Birlikte gittiğimiz Van İli’nde bu belge yeterli bulunmadı,Milli Eğitim Müdürü Hakkı Kadıoğlu Miss Fay Kırby’yi vali İlhan Engin’ne çıkararak, incelemesisin önlendiğini duyurdular.Ben Van’da kaldım,Miss Fay Kırby Ankara’ya döndü,bir gün sonra iki A.B.D.konsolosluk görevlisi ile geldi,belgelerinin geçerliliği kanıtlandı,3.gün Van-Ernis Köy Enstitüsü’ne birlikte gittik.2. olay buna benzemektedir.1966 yılındayız.Liselerde Barış Gönüllüleri adı altında A.B.D’li gençler gönüllerince dolaşmaktadır.Keza yurt çapında bir tartışma sürüp gitmektedir;Belli kentlerimizdeki A.B.D asker yığınakları üst müdür,değil midir?Bu tarrışmalar yurttaşlar gibi özellikle lise çağı öğrenci katmanlarında da ilgi bulmaktadır.Samsun Ondokuzmayıs Lisesinde bulunan iki barış gönüllüsünden birisi nasılsa bu tartışmalara karışmış,öğrencilerden büyük bir tepki görmüştür.Olay ilk bakışta bir öğrenci öğretmen arası tatsızlık dolaylı olarak da bir disiplin olgusu düzeyinde tutulmaya çalışılmışsa da öyle olmadığı, öğrencilerin incitildiği ortaya çıkmıştır.Okul yönetimi olarak benimde içinde bulunduğum sorumlular,İl yönetimiyle ilişki kurduğumuz ikinci gün,Ankara A.B.D.büyük elçiliğinden 4 görevli gelmiş,bize yardımcı olacaklarını vaat ederek olayı kendi çıkarları doğrultusuna döndürmeye kalkışmışlardır.Ancak

“Güneş balçıkla sıvanmaz!”türünden bir durum olduğu için fazla direnmemişler,”Barış Gönüllüsü”adı altında ileri sürdükleri gerçekte özel olarak yetiştirilmiş, kışkırtıcı olduğu apaçık ortaya çıkan görevliyi beraberlerinde götürmüşlerdir.Bir de bizim dış görevlilere yolu düşen dış ülkelere gidenleri dinleyelim;ne acayip mevzuatlar ileri sürülür,elçiliklerde çileler çektirilir,günlerce bekletilmelerden,gel-gitlerden yakınılır,haftalarca kapalı tutulan konsolosluklardan söz edilir.Bu benim gözlemim ya da yorumum değil,işi düşenlerin anlatılarıdır.Örneğin Türk Yazını’nda ad yapmış kişilerin anılarında bunlar,acı acı dillendirilir.Örneğin ünlü öykücümüz Sait Faik Abasıyanık,örneğin ünlü şair Cahit Sıtkı Tarancı,örneğin Melih Cevdet Anday vb.bu durumdan çok yakınmışlar yakıntılarını da yazılarıyla belgelemişlerdir.Türk insanı olarak yakınmalarımız salt elçiliklerden belediyelerden değildir,sözgelimi elektrik,su,telefon kurumlarıyla yapılan anlaşma belgelerinde kesinlikle yönetime yönelim bir yaptırım maddesi yoktur.bir ay sular akmasa, sorumlu yoktur ama abonelerin yapması olası hatalar için korkutucu yasaklı maddeler vardır.İnsanlık adına bir hukukçumuz çıkıpta “Yahu,bu yaptığınız doğru değil,anlaşmalar eşit haklar üzerine yapılır!”demiyor.Oysa bu hukukçular bitirdiği fakültelerin ilk sınıflarındayken J.J.Rousseau’nun 1761 yılında yayımladığı Du Contrat Cosial ya da dilimizce Toplum Anlaşması kitabında verilen şu örneği hep gülümseyerek okumuşlar ya ka okutulmuşlardır.”Seninle öyle bir anlaşma yapalım ki, sen hep benim dediklerimi yapmalısın,bense senin dediklerini değil hep istediklerimi yapmalıyım!”Yuvarlak olarak buna benzer bir eşitsizlik eşitliliği.Yumurta mı tavuktan,tavuk mu yumurtadan?Yüz yıllarca tartışılan budur.Böylesi bir kısır döngüde “Kamu Bilinci” oluşup gelişir mi?Kamu bilincinden yoksun olan insanlarla Kamusal düzen kurulup aksaksız yürütülebilir mi?Yürütülemeyince de askersel dille “Dirsek teması kurulması olanaksızlaşıyor.Bu kes de aralardan yaban sızmaları,denetimsiz alanlarda ortam bularak,kendine özgü yaşamlarını gelişerek sürdürebiliyor. Eskiden “Haramiler” başlığı altında anılan bu tür çıkarcılar, günümüzde sayısız sıfatlarla köşeleri tutarak egemen güçler durumuna geçiyor.Filmlere konu olan ibretengiz “Babalar” bu tür toplumsal duyarsızlıkların ürünüdür.Küçük köy birimlerinde ağaların,kentsel yörelerde beylerin,büyük kentlerde yer altı dünyası diye adlandırılan mafya örgütleri,bilinçsiz toplumların kendi var edip beslediği toplumsal urlardır.Toplum örgütlenemediği sürece onlar örgütlenip beklenenin tersine kokuşmuş bir yapı oluşur, ki bu da o toplumun sonunu getirir.Toplumlar,bilindiği gibi “Pat!” diye yıkılmaz.Önce tinsel değerlerini kaybeder. Bunu tensel değerler izler.Önceleri uğruna savaş verdiği değerlere gün gelir kılını bile kıpırdatmaz. Sözgelimi ”Toplumsal bir sorun değildir!” deyip yakın zamana dek izin vermediği genel evlerin patronu vergi rekortmeni olunca,bundan kimse gocunmaz. Tramvayın, telefonun, elektriğin, radyonun, televizyonun dinimiz açısından mekruh olduğuna dair yüz yıllık bir diretme, bir de bakarsınız 5 yıl içinde silinmiş, bütün bu buluşların ip uçları “Kutsal kitabımızda var!” muştularıyla ortaya dökülür.Ömrünün 70 yılını bu nesneleri günah olarak belleyen 80’lik kişiler,cennete kaçta kaçının, cehenneme kaçta kaçının gideceğini düşünmezler. Çünkü toplumsal bilinçten yoksundurlar. Duydukları tüm duyuntuları ölçüsüzdür ,kendilerincedir, dayanaksızdır, hiçbir fikirsel akıl yürütmeden geçmemiştir; modelsizdir, mantıksal önermelerden habersizdir.Sizin düştüğünü görmüş gibi anlattığınız karpuzların yuvarlandığını varsaydığınız 1950 yılında gerçekte karpuzlar değil kesik Baş menkıbelerinin yapay kelleleriydi.Her biri beyinsiz bir bedene takıldı,altı kaval üstü şişane kılıklı yaratıklar ortalığı dolduruverdi.Öyle doldurdular ki,işi yapanlar,düşünenler,sanatsal alanda duygularıyla didişenler yutkundu kaldı.Değerli insan Emin Onat’ı anımsıyorum,Anıt-Kabir’i var eden iki değerli mimardan biri,eserinin görkemli olması için canını ortaya koyan insan,en küçük ayrıntılar için kılı kırk yararak çalışıyordu. “Zafer kazandık!” diye bağıranlar, (aslında kazanmadılar,yurtta uygarca düzen kurulması geleneği yerleşsin diye adil bir yasa yapılarak iktardar kendilerine verildi) Emin Onat’a bir ültimatom!. “Anıt-Kabir hemen bitirilsin!” Emin Onat,bunun olanaksızlığından daha kubbesinin ekleneceğinden, söz etti.Karşısındaki sırıtarak işin çok uzatıldığını ileri sürünce Emin Onat,bilgilendirmek için,iyi niyetle, “Yeni Cami’nın yetmiş yılda bitirildiğini,Sultan Ahmet,Süleymaniye,Selimiye camilerinden hatta Taçmahal Türbesi’nden örnekler vererek açıklama yapıyordu.Sözleri kesildi,”Onlara bakma,onlar cami,türbe!”denilince, Emin Onat ürperdi, sustu,arkadaşı Orhan Arda ile anlaşarak kubbe projesini iptal ettiler.Böylece Anıt-Kabir plân değişikliği Cumhuriyet Devrimleri’nin saptırılacağı kuşkusunu arttırdı.Gerçekten bu kuşkuya kapılanlar haklı çıktı.Bir öğle vakti,Ankara-Yenişehir ortasında,özellikle de Ordu Evi karşısındaki Atatürk Heykeli, eli baltalı bir düzen düşmanı tarafından kırıldı.Etrafında toplanıp engel olan insanlarla sakin sakin konuşup Heykel düşmanı olduğunu bunu bilerek yaptığını, özelikle de burasını seçtiğini söyleyen adamın, göz altına alınıp”Meczuptur” diyerek salınması ilginç bir yönetim anlayışıydı. Bunu kışkırtanlar besbelliydi,dergahlarını kurmuşlar,yayınlarını yapıyorlardı. Nitekim birini sorumlu tutup sürgün ettiler.Oysa sürgün giden adam sürüldüğü yerin yarısını tapusuna geçirerek büyük bir gelir sahibi olduğu gibi mekânı ziyaretgah yaparak Devrim düşmanlarının sayısını arttırdı.Olaylar böylesine yayılıp gelişirken kulaklarının üstüne yatmış bulunan Babıali takımı(Büyük bir bölümü, başta besleme gürühü olmak üzere) Köy Enstitüleri üzerine yayın yapıyordu.Bu yayınlar öyle öğretmen-öğrenci üstüne ya da uygulanan programlar üstüne kesinlikle değildi.Örneğin okul bahçelerinde (Yasa gereği,köy okullarının bir köşesinde uygulama bahçesi bulundurma zorunluluğu vardı.Bunlar genellikle 40-100 m2 ölçeğinde yerlerdi,öğretmenler öğrencilere buralarda gözlemler,denemeler yaptırıyordu.)yetiştirilen soğanları ya da marulları öğretmenlerin yediğini sık sık yazıp halkı aydınlatma görevlerini yapıyorlardı(!)Oysa o marulları öğretmen tarafından yendiği söylenen okulların 9/10 u akıyordu,çoğunun tuvaleti yoktu. Hemen hemen tamamı sıvasız,badanasız bırakılmış, pencereleri, kapıları açılıp kapanamayan türden eğreti yapılardı.Yapanlar,”Yaptık!” demiş,alanlar da “Aldık!” deyip sıvışmışlardı. Sıvışıp da uzağa gitmiş değillerdi, moda olan beşüş çehrelerini takınarak dağıtılan parsa sırasına girmişlerdi.Sizin gibi 1950 seçimlerinin yenilik getirdiğine inananlara güzel bir örneği kendi çevremden Kırklareli’den vermek istiyorum.Kırklareli bilindiği gibi küçük bir ildir,orada olan bitenleri hemen hemen herkes duyar,olaya karışanları tanır,bilir.Değerli bir hemşehrimiz olan Zühtü Akın 1934 yılında Millet Vekili seçilip Ankara’ya gider.Ocak olarak köklü bir tarım insanıdır.Köyü olan Hamitabat’taki işlerini aynen sürdürür.Çalışanları vardır,onlara güvenir,onlar da bu güvenlerini sarsmadan işleri yürütürlert.Un fabrikasını Sakıp,çift işlerindeki Ali,Koyun sürülerini Hüseyin yıllarca aksatmadan yürütürler.Az değil bu tam 16 yıl aksatılmadan yürütülür. Zühtü Akın aralıksız T.B.M.M’inde üyedir.! 4 Mayıs 1950 seçimlerinde kazanamamıştır.vÜzülmez,memleketine dönüp işlerinin başında bir süre kalmaktan sevinç duymaktadır.Bu duygularla baba evine döner.İlk gelen koyunlara bakan Hüseyin olur.Hüseyin ailenin tanıdığı bir güvenilir kişinin oğludur.vKendisi Zühtü Akın’ca çok sadık biridir.Ama olay başka türlü gelişir.vKel Hüseyin,hiç görülmedik bir pozla Zühtü Akın’a çıkışır.”Yeter,söz milletindir!” der,”Bizi sömürmene son veriyoruz!” der,”Hakkımızı alana dek seninle mücadele edeceğiz!” der. Daha neler,neler!..Zühtü Akın şaşkındır, küçüklüğünden beri tanıdığı Kel Hüseyin’e birden kızamaz. Söyledikleri, Lüleburgaz sokak dedikoducusu parti çığırtkanlarının ezberletilmiş lâflarıdır. Kel Hüseyin’in babasıyla, ağabeyi Ali ile görüşür,durum anlaşılır.Kel Hüseyin azılı bir D.P’li olmuştur.Aynı sözleri sinirlendiği herkese söylüyor.Ama Zühtü Akın kendini, bu köyde herkesten biraz farklı düşünmektedir.Kel Hüseyin’i çağırıp sakin sakin konuşur,olayları anlaması için alttan alarak konuşur.Kar etmez,Kel Hüseyin “Yüksek Dağları ben yarattım!”tafrasıyla vurup kapıyı çıkar.Zühtü Akın’ın yapacağı bir iş kalmamaıştır.Köy muhtarını,heyetini bir araya getirir Kel Hüseyin için bir” Hak etmişlik!” belgesi hazırlatır,tamamını hemen öder.İşine son vermez,eskiden olduğu gibi,işleri aksatmadan çalışırsa kalabileceğini,bu tartışmaları da unutabileceğini söyler.Kel Hüseyimn yeni öğrendiği birkaç anlamsız sözle karşılık verip döner ardını gider.Zühtü Akın’ın işleri durmaz,oğlu avukattır,yardımcı olur,çalışanlardan biri yetkili kılınarak sorun çözülür.”Devri Sabık “yaratmayacak olanlar,pür heyecan,köy köy dolaşırlar,ilçelere giderler,eskiden beri söylenegelen yalan yanlış söylemleri tazeymiş gibi ortaya getirip tüm geçmişin öcünü almaya kalkışırlar.Örneğin 1920 sonlarında Yunanlılara ihbar edilip esir düşen Cafer Tayyar’ı ihbar edenler soruşturulur.Suçlu gösterilmeye kalkışılan iki kişinin İstiklal Madalyalı olduğu kanıtlanınca bundan vazgeçilir.Başka sorunlar ortaya atılır.Bu olandan birkaç yıl sonra köyde bulunduğum bir sıra Kel Hüseyin geldi,ağabeyimin kahvesinde uzun uzun konuştuk.Kel Hüseyin’in kardeşi Ferhat arkadaşımdı,o bunu iyi biliyordu.Kendisiyle de dostluğumuz vardı.Yana yakıla konuştu,Zühtü Akın’a yaptığı kabalığı gözleri yaşararak anlattığı gibi,onu ve onun gibi zavallıları(Zavallı sözü onundur) birer bardak limonataya nasıl sefil ettiklerini,sonra da kendilerinin nasıl ihya olduklarını,son kertesine dek anlattı.Bir de çarpıcı hakarete uğrayışını anlattı ki,o bile güldü.İlk günler bunları toplayıp limonata içiren Çancı Kamil,İstanbul yolunda bir bahçe kurmuş,cennet gibi çiçekli,canlı yeşillikmiş.Kel Hüseyin İstanbul’dan otobüsle dönerken,otobüsleri tam bahçe önünde bozulmuş.Haber gönderilmiş başka araba bekleniyormuş.Kel Hüseyin birkaç yıl önce sarmaş dolaş gezdikleri Kamil Beyin yanına uğrayıp hal hatır sormayı bir borç sayıp sokulmuş.Yazık ki eski dost onu tanıyamamış,tanımaması bir yana o artık parti marti bilmiyor, işiyle uğraşıyormuş,particilik karın doyurmuyormuş.Partinin başındakiler eşeği semeriyle yeyip çöpünü onların önüne atıyormuş....

Çok yakından tganıdığım Kel Hüseyin üstüne söylenenleri zman zaman dinlemişti.Bir defasında, eskiden olduğu gibi şek arabasıyla bizim köye gelmiş, kahvenin önünde arabasını durdurup geldi.Kel Hüseyin,onu gtanıyanların neşe kaynağı..Karılıklı takılmalar,eski yeni anılar... Hoş beşten sonra benim yanıma geldi, o da bana “Hoşgeldin! dedi. Elimi bir süre elişnde tuttu.İlkokul arkadaşım olan kardeş Ferhat’tan söz etti,İŞ-Bankası’nda muhasipmiş,adresini verdi.. karşıda oturanlar sataşırca Parti ,işlerini ortaya getirince,Kel Hüseyin,ayrıntıya girmeden aldatıldığını,parti değil düzenbazlar tezgâhı kurduklarını söyledikten sonrao Çancı Kamil başta olmak üzere bir düze insana küfreden Kel Hüseyin, pencereden görünen eşek arabasını parmağıyla göstererek ağlamaklı bir sesle benim payıma da bu düştü,iki eşek.Oysa bana traktör vereceklerdi,tarla vereceklerdi,”Nah,verdiler!”deyip kel kafasını iki yana salladı....Şakacı Kel Hüseyin,eskiden geldiğinde kahvede şenlik oluyordu,herkesle uyum sağlar,gönül alır,güldürürdü.Gene çaba gösteriyor ama,anımsadıklarım ölçüsünde değil neşesi olukça kaçmış durumdaydı.

 

Geçmişe Tarafsız Bakmak

 

İşte Köy Enstitüleri, insanların bu denli kandırılıp kullanıldığı bir dönemde önce kıyasıya ırgalanmış sonra da acımasız bir kıyıcılıkla kapatılmıştır.Buna kapatılmak demek bile yetmez,Türk halkının hakkı olan uyanması önlenmiş ya da uykusunun bir süre daha sürmesi için büyücü yöntemleriyle bir karambol uygulanmıştır.Gerçekte Köy Enstitüsü olgusu,tarafsız kişilerce ele alınıp incelense ve varılan kesin sonuçlar yayınlansa,halkımızın içler acısı geri kalmışlığı yanında,onlara uzatılan ellerin nankörce geri çevrilmesi insanlık tarihinde benzeri bulunmayan bir utanç belgesi olarak ortaya çıkacaktır.Üstelik halk adına bir çok sözler söylenmiş,halk bunu istiyor,halka şunu vereceğiz,bunu vereceğiz gibi haklar gösterilmiş tersine ellerindekiler de alınmıştır.İmeceyle köylerde okullar kurulmaya çalışılırken,buna karşı durulmuş,”Devlet Yapacak!” nutuklarıyla işler tavsatılmış,sonra da okullar birer ikişer kapatılmıştır.Keza öğretmenler için de benzer sözler söylenmiş,Köyler için yetiştirilen Köy Enstitüsü mezunlarının yetersizliği öne sürülerek üniversite mezunu öğretmenler vaatleri verilmişken,kentlerde açıkları bile Köy Enstitü mezunlarıyhla kapatabilmişlerdir.Kimi kara yürekli sahte aydınların çarpık amaçla öne sürdüğü”Hani Köy Enstitülerini bitirenler köyde oturacaktı gibilerde sızlandığı olayın gerçeği burada yatmaktadır.Kentler öğretmensiz kalınca çaresiz isteyenleri oralara atamışlardır.Yıllarca okulun,öğretmenlerin aleyhinde kirli dilli politikacılar,Devrim Karşıtlarının kurduğu tuzaklara burada da düşmüş tüm eğitim kurumlarını bunalıma sürüklenmiştir.Tıpkı bizim Kel Hüseyin gibi bu tür politikacılar da sonradan pişman olup yağıp esmişlerdir ama iş işten geçmiştir.Salt eğitim konusu değil tüm yurt sorunları aynı kargaşayı yaşamış ya da yaşamak zorunda kalınmıştır ki sizin 1950 seçimlerinde kazandığı büyük zaferden söz ettiğiniz çıkar topluluğu birkaç yıl sonra partilerine kedili köpekli adlarla doldurulmuş listeleri akşam sabah radyolardan okutma gereğini duymuştur.”Bent deresi 99 no’dan Tekir’le annesi dün Vatan Cephesine yazıldı!” türden haberler uydurma değil yıllarca o günün yönetimince halka dinletildi.1946 seçimleri için söyledikleri sözleri unutarak 1957 seçimlerinde daha kötüsünü yapmaları onların gerçek durumlarını sergilemektedir.1946 da “Hileli seçim” yaygarası doğrudur,azdır,çoktur,bunu belgeler gösterir.Ancak 22 temmuz 1946 sabahı tutuklanmış bir D.P adayı görülmemiştir.1957 28 Ekim sabahı ise en az 50 aday tutuklanmış ya da göz altına alınmıştır.Bunlarım 18’i seçim kazandığı için diğerleri de suçsuz oldukları için bırakılmıştır ama,”Yalancının mumu yatsıya kadar yanar!” sözü bir kez daha sakıtlarca kanıtlanmıştır.Bunları şu bakımdan Köy Enstitüsü olgusuyla bağdaştırıyorum,onlar da yasalara göre kurulmuş,yasalara göre yönetilmekte iken yönetimin başındakiler,daha önce değinildiği gibi yasaları hiçe sayarak Celâlî haydutları gibi ortalıkta sözüm ona kanun adına konuşup açıklama yaptıklarını söylemişlerdir.Hâttâ birisine “Hangi kanundan bahsediyorsun?diye sorulduğu zaman “Nuri Şenneyli’nin(*) kanunundan!” diye yanıt bile vermiştir.İşte bunlar, çıkarları için politikaya atılmış,çıkar ağlarına sarıldıkça politik açmazlara düşmüş,kurtuluşu koltukları bırakmamakta görerek tüm toplumsal değerleri gözden çıkarmışlardır.Bu nedenle günümüz insanı olaya “Olmuş da, bitmiş de,kapanmış da gibi koca karı dedikodusuna dökmeden,İçinde bulunduğu acıklı durumu sakin sakin düşünüp,neden bu duruma düşüldüğünü çözmeye çalışmalıdır.Bu tür önermelerle zihinler tamtakır cahil olsa bile doğal zekâ etkinlikleri sonunda bile doğruya yaklaşır.Dede Korkut’un Deli Duımrul’u gibi adamları üst makamlara oturt,yönetim yerine yıkım yapsınlar,40 yıl sonra “Canım,kapattılar,fatiha okuttular!” gibi inciler(!) yumurtla.İnci dediğime bakmayın,bu biraz da yumurtasız gıdaklama olur.Nitekim Köy Enstitüleri üstüne yazılan ,sorumsuzca yorumlar yapılan bir çok yazı,yumurtasız gıdaklama türündendir.Yazıldığında bir süre sonra yurt gerçekleri göz önünde tutularak okununca işkembe-i kübradan atıldığı ortaya çıkar.

Siz de yazınızda 1950 seçimlerini bir başlangıç sayıp,”Sonraki değişimi kimse kavrayamadı!” diyorsunuz.”Aman Tanrım!...Şu insanlar,yüzlerinin,yapılarının farklılığından çok düşüncelerinde zıtlık oluşturuyorlar.Sizin demeğe çalıştığınızın 180 derece karşıtını ben diyorum;olduğunu sezinlediğiniz değişimin nedenlerini asıl siz kavrayamamışsınız ya da işinize gelmediği için pas geçmeye çalışıyorsunuz.1941 yılında öğretmen okulundan dönüştürülen 4 okula ek olarak 10 daha eklendi.Bu on dört Köy Enstitüsünde yuvarlak olarak 4000 öğrenci vardı.Bunlar, 1945 yılında yetişkin birer genç olarak 4000 köye dağıldı.sonraki yıllarda bunlar on binlere ulaştı.Bu şu demekti,ülkenin A.B.C’sinden yoksun on bin köyüne kalem kağıt girdi.Annelerin askerdeki oğuluna selâm yazacak olanağı doğdu.Özgürlük sembolu bayrağının köyünde dalgalanışını bu on bin köy halkı bu olayda gördü.Sizin Milât olarak kıvanç duyarak(!) muştuladığınız 1950 seçimlerinde bu on bin insan görev aldı,dürüst seçimin onurunu paylaştı.Sizin Milât’ınızla köylere girdiğini söylediğiniz traktörlere köylerde ilk eller bu on binlerin elleriydi,onların, ellerinden tutup yüreklendirdikleri öğrencilerinin elleriydi.1943 yıllarında Köy Enstitüleri’nde başlatılan Milli Oyunları yayma çalışmaları giderek yaygınlaşmış,özellikle öğretmenli köylere çoktan ulaşmıştı.Köyüne traktör gelen köy halkı sevincinden ortaya çıkıp Harmandalı oynuyordu.Bu konuda ilginç bir saptama vardır. 1/Aralık/1954 tarihinde o günlerin en üst kat yöneticileri yeni il olan Adıyaman’a kutlama törenlerine katılmak üzere yola çıkarlar.Gölbaşı Adıyaman arasında bir köye uğrarlar ya da uğramak için yolarını değiştirirler.Halk kendilerine sevgi gösterisinde bulunur,öğrenciler şarkı söyler,gençler oyunlar oynar.Neşeli bir karşılaşma olur.Adıyaman resmen il olmuştur, konuklar o gece orada kalırlar.Ertesi gün dönerken devlet erkanı bu kez yolun öbür tarafında bir başka köyü görmek isterler.Köye girdiklerinde büyük bir hareketlilik göze çarpar,tıpkı dünkü köy halkı gibi insanlar ortalığa dökülmüştür.Yaklaşınca bir vaveyla kopar lülü,lülü,lülü... durmadan dakikalarca lülü çekilir.Özellikle kafilede bulunan meclis başkanı Refik Koraltan tepki gösterir.Büyük bir itiş kakıştan sonra lülü durdurulur.Herkeste sinirsel bir gerginlik görülür.Zaten dün de benzer bir durum sinirleri germiştir.Tören programına sonradan eklenen kurban kesme sırasında bir çocuk kurban olmak üzere ortaya getirilmiş,beyazlar girdirilmiş,üstü tüm Arapça yazılarla donatılmış,nerdeyse bıçak altına yatırılmak üzereyken kopan çığlıklar sonucu yetkililer tarafından önlenmiştir.Buradaki karşılama da benzer bir tedirginlik eklemiştir.Seçkin konuklar, karşılıklı şakalaşmalarla olayı geçiştirmeye çalışmışlarsa da hepsinde besbelli bir bozum sezilmiştir.Lü - lüleri kestirilen halk, konuklar ayrılırken ne yapacağını bilemediği için bu kes susmuş,suskunluk da ayrıca ayrı bir iç burkuntusu yaratmıştır.Ankaralı konuklar beklemedikleri bu suskun uğurlanma karşısında şaşkınlıktan susmuşlar alışmadıkları bir burukluk altında yola çıkmışlardır.Onlar ne düşünürler,dünkü köyle bu günkü köyü hangi boyutlarda karşılaştırıp nasıl bir sonuç çıkardılar bilinmez ama gerçek şuydur; iki köyde de okul vardır.Birinci köyde Akçadağ Köy Enstitüsü mezunu öğretmen çalışmaktadır.( Aynı köyden) bu yörenin insanıdır,8-9 yıldır aynı köyde kalmıştır.İkinci köydeki okul daha eskidir ama öğretmenleri sık sık değişmiştir.Son öğretmen, Adana Öğretmen Okulunu bitirmiş,iki yıldır burada görev sürdüren,kentler için sıra bekleyen biridir.(Hanım Öğretmen).

Adıyaman il olunca ilk vali olarak İbrahim Tevfik Kutlar gelmiştir.Bu kişi,bu yörelerde daha önce de görev yapmış çevreyi iyi tanıyan bir yöneticidir. 1950 öncesi Niğde valisiyken Mahmut Makal’ın ünlü kitabı Bizim Köy yayınlanmış yurt çapında yankı yapmıştı..Vali İbrahim Tevfik Kutlar o süreçte,Mahmut Makal’ı İller yasasından aldığı yetkilere dayanarak açığa almış,daha sonra da başka köylere sürmüştü.Bu davranışı,kamu oyunca iyi karşılanmamış, Köy Enstitüleri ile özdeşleştirdiği Mahmut Makal’a haksızlık yaptığı dolaylı olarak da Köy Enstitüleri karşıtı olduğu öne sürülerek uzun süre eleştirilmişti.Çok değil 4 yıl önce.Köy Enstitüleri karşıtı olarak dillere düşen İbrahim Tevfik Kutlar bu kez Adıyaman valisi olarak görevlendirilmişti.Belki henüz tam olarak göreve bile başlamamıştı ama törene katılmış,gelen devlet yüksek yetkilileriyle(Cumhur Başkanı,T.B.M.M.Başkanı,Başbakan,Tüm bakanlar) birlikte Adıyamanlıların mutluluklarını paylaşmıştı.Konuklarını karşılarken olduğu gibi uğurlarken de yanlarında bulunan Vali İbrahim Tevfik Kutlar, yakından tanık olduğu bu iki olayı,çok önemsediğini söyleyerek anlattıktan sonra ”Köy Enstitüleri’nin işlevi iyi anlaşılamamıştır.Onların gelişme sürecinin çok particilik didişmesine rastlaması Köy Enstitüleri’nin zararına olduğu kadar hatta daha çok ulusal bir kayıptır!”dedikten sonra iç çekerek üzüntüsünü belirtmiştir.Vali İbrahim Tevfik Kutlar’ın saptaması benim açımdan çok önemlidir, Köy Enstitüleri konusunda da önemli bir belge niteliğindedir.Adıyaman yeni il olmuştur ama,il olmayı hak etmiş görünümünde bir beldedir.Yeni durum, ora sakinleri için,bir canlılık getirmiş,kent merkezine özenerek,ilceleri,köyleri bir yaşama sevinci sarmıştı.Benim oraya atanmam da bu döneme rastlamıştı.Milli Eğitim Bakanlığı o günlerin kural tanımaz bakanının o günlerde çok duyulan bir deyimiyle resen müfettişlikten alıp ortaokul öğretmenliğine,daha doğrusu sürgüne göndermişti.Gösterilen görev yerine gittim ama,haksızlığa uğradığımı kesin bildiğim için Danıştaya da başvurdum.Bir ay kadar geçti geçmedi, teftişleri çok seven vali olarak anılan İbrahim Tevfik Kutlar dersime geldi,bir süre kaldıktan sonra “Çok müstefit oldum!” deyip ayrıldı.Büyüklerin ya da amirlerin böyle deyip ayrıldıklarını bildiğim için olağan sayıp hiç üzerinde durmadım.Bir hafta sonra Milşli Eğitim Müdürümüz Haydar Berköz, vali beyin beni görmek istediğini duyurdu,gün ve saatini de bildirdi.Belirtilen saatte gittim.Vali Bey,eski bir tanıdık gibi karşıladı.Bir iki sorudan sonra “Seni yönetici kadrosuna almak istiyorum,önce bir süre Milli Eğitim Müdür Yardımcısı olarak çalışacaksın ötesini sonra düşüneceğiz!” dedi.Bir bölümünü basından anımsadığım Bizim Köy ve Mahmut Makal olayından başka,aynı olayların Adıyaman yöresine yansımaları üstüne de izlenimlerim olmuıştu.Bunları duymamış gibi durumumu anlattım,müfettişlikten alınmamın gerçek nedeni Köy Enstitüsü çıkışlı olmamdan ve Köy Enstitülerinin kapanması nedeniyle üzüldüğümü bildiren yazı yazdığımı,bundan bakanlıktakiler hoşlanmadılar,bu yola saptılar diyerek durumumu ,düşüncemi,kökenimi ortaya döktüm.Vali Bey,sanırım sabırla dinledi.”Müfettişlik yaptığını bilmiyordum,buna ayrıca sevindim,beraber gezeceğiz benim işlerim daha da kolaylaşmış olacak.Danıştay davan ayrı bir mesele,oradan uzun zaman sonuç alınmaz,geç olur ama güven duyulan bir kurumdur.Müfettişliğin iade edilirse buradaki görevin ona engel teşkil etmez,tercihini sen gene dilediğince yaparsın!”Teşekkür ettim,”Güle güle diyeceğini sanırken,”Köy Enstitüsü çıkışlı olduğunu söyledin,buna neden gerek duydun?” diye sordu.Daha önce 1952-1953 yıllarında Van-Ernis Köy Enstitüsü yöneticisi olduğumu,Köy Enstitülerinin adını değiştirmek üzere toplanacak Milli Eğitim Şurasına (Şubat 1953 şurası)sunulmak üzere Köy Enstitüsü yönetimlerinden görüşleri soruldu.Ben bu soruya açık ve kesin olarak yapılması düşünülen değişikliğin karşısında olduğumu duyurdum.Şuraya çağrılı olduğum halde son anda listeden çıkarıldığım gibi şura sürerken müfettişliğe nakledildim.Bu da yetmemiş olacak bu kes müfettişliğim alındı buraya gönderildim.Bunu doğrudan Köy Enstitüsü kökenli oluşuma bağlandığını sanıyorum.”Müfettiş tahkikatı yapılmadı mı?” diye sordu.Hayır,ne müfettiş gördüm ne de bendim herhangi bir soru sorulmadı!deyince güldü.”Bunlar bizim çalışma hamlemize engel olacak şeyler değil,biz yeni hamlelerle kendimize daha geniş alanlar açabiliriz.Sana haksızlık yaptığın bakan da ,müsteşarı da görevlerden alındılar,mahkeme kadıya mülk olmazmış,biz yüklendiğimiz görevleri yaptıkça alnımız ak karşılarında dip diri dururuz.Bu anlattıklarına üzüldüm ama önemsemedim,benim teklifim sürüyor,sürecek;düşün,karar ver Haydar Beye söyle evrakın hazırlansın!”Teşekkür edip ayrıldım.Hayır demek için hiçbir neden kalmamıştı.Kısa olmasına karşın çok iyi iki arkadaşım olmuştu.Yargıç Kemal Denizci,savcı Yakup Yakut.İki hukukçu oluşları bir yana düşünce yollarını temiz tutup aydınlık sonuca varabilen türden önermeleri ustalıkla kullanabiliyorlardı.Benim düşünemediğim olasılıkları,ya da geçici kurtuluşlar için sığınabileceğim sığıntıları rahatça ayıklayıp, gelecekte yoluma çıkabilecek engelleri sıralayıp döktüler.”Sihirbaz falcılar!” diye takıldığım arkadaşlara uydum,yanıtımı olabildiğince geciktirdim.Bahanelerim çoktu,babama sordum,Evlenmek üzereydim,öğretmen olan nişanlımın gelip gelemeyeceğini sordum.Derken bir gün Vali Bey,memurların toplandığı Şehir Kulübu denen yere geldi,özel olarak bizi (Yanında jandarma üsteğmeni Şerafettin bey de vardı) her zaman oturduğu özel odaya çağırdı.Bir çok konudan sonra benim olası çekincelerimi sıraladı.Bu arada,yukarda değindiğim iki köyün konuk ağırlama farkını anlattı.”İşte bu bence Köy Enstitülerinin getirdiği farktır!” dedi.Bana dönerek”Senin sınıfındaki canlılığı görünce anladım,işini seviyorsun,öğrencine güven vermişsin,öteki işlerinde de kesinlikle bu tavırlarını sürdüreceksin.İnsan ilişkilerinde bu çok önemlidir.Ben ilk göreve buralarda bir bucak müdürlüğünde başladım.Bura insanına yararlı olacağıma inandığım için talip olup geldim.İyi bir ekip kurup geciken hizmetleri bir an önce tamamlamak niyetindeyim.Senin yakındığın bakanlıktan,oradaki görev anlayışının adam sendeciliğinden ben de rahatsızım.Şimdi yazsam on kişi gönderirler.Onların benim işime yaramayacağını bildiğim için olumlu cevabını bekliyorum!”Vali Bey o denli candan konuştu ki,hele o iki köyün durumunu anlatıp aradaki farkı Köy Enstitüsüne bağlaması benim olumsuz tavrımı arkadaşlar katında iyice çürüttü.Akşam evde toplanınca arkadaşlar beni haksız bulup hemen görevi almamı istediler.Ara tatilimden yararlanarak Ankara’ya gittim.Böyle bir istekte bulunursam en az 3 yıl nakil işin gecikebileceği söylendi.Danıştay işimi soruşturdum.5.Daire Başkanı Ali Doğan Beyi tanıyordum,davamla ilgilenmiş,leyhime kararı iletti.Bu ara arka arkaya Milli Eğitim Müdürü Haydar Berköz iki mektup yazdı.Vali Bey sıkıştırıyormuş,müracaat dilekçesini de eklemiş,”İmzala,işleme konsun!” diyordu.

Sizin,Köy Enstitülerini budayan olarak öne sürdüğünüz Reşat Şemsettin Sirer’le kapatan Tevfik İleri arası sürecinde koltuklarda oturan duyarsız yürekler,hantal kafalar ve de kalıpsız bedenlerde hiçbir titreşim olmamasına karşın tabanda,asıl işlevlerin harman olduğu yurt düzeyinde böylesi gelişmeler olmuştu.Siz Vali İbrahim Tevfik Kutlar’ı ya da öğretmen İbrahim Tunalı’yı bir ölçü tutmam diyebilirsiniz.Onları böyle sonuca götüren gerekçeleri de bir çırpıda yok sayabilirsiniz.Buna kimse bir şey diyemez.Bu bir kişisel kanıdır denilip geçer.Ancak yazdığınız gibi, olayı kendi işkembe-i kübranızdan yurttaşa ulaştırmaya kalkarsanız size Necmettin Halil Onan’ın ünlü şiirinden bir mısra okurlar “Dur yolcu!bilmeden bastığın bu toprak !….” sandığın ya da bir türlü öğrenemediğin gibi,kabak tarlası değil.Onun altında dökülen kanlar,üstünde damlamış terler var.Destursuz girmeye kalkanlara da “Çüş!” diyecek “ Erler” var.Önemli olan 21 öğretmen kaynağı kurutulmuş,yerine yüz yıldır denenip de yararı olmadığı kanıtlanmış eski sistem getiriliyor.20.yüz yılın ortası geçilmiş.İnsanlık pozitif çağı aşmış,atomu parçalayıp kullanmış,deneysiz işlemleri ilkel bulup gündemden kaldırmış,benim ülkemde kadertciliğe ,falcılığa dönülmek için fırıldaklar çevriliyor.İşte olay bu.Örneğin gene gene sorduğumuz şudur:Köy Enstitüleri açılmadan önce çağa uygun insan yetiştirilecek eğitimin oluşması için neler yapılmalıdır?Sorusu yanıtlanmaya çalışılmıştır.Bu çalışma yıllarca sürmüş örneğin A.B.D’li ünlü pedagok John Dewey yurdumuza gelmiş,yerinde araştırmalar yapmış,konferanslar vererek önerilerini sunmuş ayrıca sonradan çok anılan ünlü Türkiye’de Eğitim Üstüne adlı John Dewey raporunu yazmıştır.Bununla da yetinilmemiş dünyaca ünlü Alman pedagog E.Kerschensteiner’den görüş istenmiş o da görüşlerini bir raporla özel olarak sunmuştur.Ayrı zamanlarda hazırlatılan bu raporlarda ortak görüş,eğitim ve öğretimin el becerileri üzerine kaydırılması özellikle ilkokuldan sonra gerçek işin okullara sokulması şeklindedir.Özellikle Kerschensteiner daha önce Almanya’da kabul ettirdiği İş-Eğitimi ilkesini yurdumuz için de önermiş,uygulama alıştırmalarında yararlı olur düşüncesiyle bir yardımcısını bile göndermiştir.Bu büyük eğitimcilerin raporları ışığında bir sıra denemeden sonra(Bölge Okulları,Kısa devre Öğretmen Okulları,Eğitmen Kursları,Köy Öğretmen Okulları)Köy Enstitüleri üstünde karar kılınıp uygulamaya geçilmiştir.Köy Enstitüleri’nde görülen iş olayı bu denli yararlı bir eğitim uygulamasıdır.Ancak savaş sıkıntıları,ilk kuruluş günlerinin zoruyla olayın salt iş tarafı ağır basar görünmüş olabilir.Bu bir geçiş dönemi sayılıp beklenebilirdi.Üstelik bize öneride bulunan iki pedagokun ikisi de yurtlarında etkili olmuş kendi ülkelerinde uygulanan fikirleri günümüze dek uygulanagelmiştir.Örneğin John Dewey’in görüşleri A.B.D eğitimnin temeli sayılmakta,E.Kerschensteiner’in İş-Eğitimi öğretisi özellikle de Eğitimde 7 ilkesi tüm dünya okul proğramlarına geçmiş durumdadır.(Bizim İlkokullar proğramımızda bu yedi ilke aynen vardır.)Dahası İki büyük savaşı da kaybeden Almanya’nın,savaş sonrası hızlı kalkınmasındaki gizi,bireylerin iş içinde eğitilerek kişisel yetilerinin gelişikliğine bağlandığı bilinen bir gerçektir.Görüldüğü gibi insan yetişmesinde belirli ilkeler olması ilk koşuldur.Soruyorum; ilkel bir saldırıyla,utanılacak bir güç gösterisiyle,bu halkın vergisi, kendilerinin ve çocuklarının alın teriyle kurulan bu okulları karalayıp kapatmak için ortaya konmuş bir ilke var mı?Öyle pedagok medagok değil kırk yıl sonra adı anılmaya değer birinden söz edebilir mi?Bakın siz bile bir iki isim sıralıyorsunuz ama pek öyle saygıyla anarak değil,Neron’u,Brütus’u,İago’yu,Meletos’u anar gibi bir tavır takındığınız besbelli.Daha açık bir deyimle söylemek gerekirse siz,Neron diyorsunuz ama amacınız Neron’u anımsatmak değil Roma şehri’nin yanışını,”Brütüs!” deyince Cesar’n katledilişini,”İago!” deyince Othello’ya ihanetini,”Meletos!” deyince Sokrat’in ölümünü anımsatır gibisiniz. Burada da Reşat Şemsettin Sirer’le Tevfik İleri’yi anarak okuyucuya Köy Enstitüleri’ne dolaylı olarak da Türk Ulusu Eğitim gelişmesine ihanet edenleri bir kez daha nefretle anmaya yardımcı oluyorsunuz.

 

Bilmek İsterdim…

 

Tarihi sorgulayan bir tavırla bir çok konuda gönlünüzce ölçüp döküp yargılar yapıyor,hükümler veriyorsunuz.Üstelik bunları kişisellikten çıkarıp zaman zaman da halk adına yapar gibi şişinmelere de kalkışıyorsunuz.Ancak görünürdeki yaldızlı renkleri aralayınca altından halk adına bir pay çıkarmak olası görünmüyor.Köylüler diye dile doladıklarınız da günümüz insanı değil,orta çağ kalıntısı taş yontularından farksız gibi çiziktiriveriyorsunuz.Yazınızı okurken,hani o değiş tokuş günlerindeki meydan pazarları,deveden deveye yük nakli,çuvalıma karşı iki koyun,deveme karşı iki at türünden konuşmaları duyar gibi oluyorum.Genelde Afganistan,Pakistan,Orta Asya kısıtlı özgür insanlarının benzeri pazarlarını anımsatan bir hava sezinleniyor. İnsanlar geliyor,alıyor,gidiyor.Ne soğuk bir söylem,ne eğreti bir bakış.Gelen giden insanların arasında bir bağ,bir yaklaşım oluyor mu?Aynı dili mi konuşuyor bu insanlar?Bir birine bakışta bir içtenlik görülüyor mu?Bir satıcı ile bir alıcıyı can gözüyle izleyip aralarındaki kopukluğu sezemediniz mi?O köylüleri bir de kendi mekânlarında düşleyin.O zaman göreceksiniz ki o köylüler,salt giysileri,dış görünüşleriyle değil ruh dünyasıyla da satıcı kişilerden çok değişik bir dünyada yaşıyorlar.Kendi ölçeklerinizle değerlendirerek “Değişti!” dediğiniz şeyler(Neyse onlar.) var ya,onlar hiç mi hiç değişmedi.Süphan Dağı’nın eteğinde bulunan Parnas köyü,2.Sargon günündeki gibi gene toprak altında.Bingöl’ün Sağnıs köyü gene yolsuz,gene okulsuz gene yılın 6 ayı karlar altında.Ama insanlar yaşamlarını sürdürüyorlar.Belki radyo ya da tv. dinleyip görüyorlar,aynanın güneş ışığını yansıttığı gibi bir ışıltı görüp seviniyorlar.Belki zaman zaman şiir programlarında Kemalettin Kamu’nun Bingöl Çobanları dinleyip onlar da şiire konu olan çobanın acıklı öyküsüne üzülüyorlar.Çocuklar okuldan yoksun,tüm insanlar beslenme fakiri,bülüğ çağını aşar aşmaş diş derdine düşerler.Vitamin onlar için kalitesiz vita paketlerini anımsatan bir sözcüktür.Tek doğrunuz,aralarından birileri İstanbul’a eskisinden daha çok gelebilmesidir.Hastalık sorunuyla değilse buna çok demek pek gerçekçi olmamakla birlikte bu doğrudur.Ancak İstanbul’a gelmek Karlıova’nın Kargalık köyünden İstanbul’a gelen Hasan’a ne kazandıracaktır?Okul kitaplarına geçen ilginç bir belge vardır,öğretmenler birkaç lâfla geçiştirir gerçek yüzüne pek dokunmazlar.Yişrmisekiz Mehmet Çelebi Osmanlı dönemi elçilerindendir.Paris’te,Viyana’da bulunmuştur.Fransa’da kralın konuğu olarak(ismeye istemeye )operaya gider. Yıl,1720’ler.Opera, konusu olan sesli bir tiyatrodur. Çelebi gördüğü operayı anlatmaz,insanların gelişini, bakışlarını, alkışlamalarını anlatır. Ona göre acayip durum vardır.Bütün bu kargaşa neden yapılmaktadır? Beşiktaş-Fenerbahçe maçında İnönü stadı üstünde uçan kargalara sorulsa ne söylerler ki? Evrensel boyutları olan bir duygudur bu, Roma İmparatorluğu’nu çökerten Vandal komutanı Odaakr,imparatorluk armalarını reddetmiş,”Bunlar benim ne işime yarar ki? diye sormuştur.İspanya yarımadasını işgal eden ünlü komutan Tarık Endülüs sarayı’nın görkemi karşısında neler söylediğini büyük şairimiz Abdülhak Hamit Tarik yapıtında uzun uzun anlatır.Bu duygular hangi çağda ya da kültür basamağında olursa olsun değişmez.İnsanlar olayları kendi duygusal boyutu ve kazandığı kültürü ölçüsünde algılayabilir.Bunu isterseniz bizim Tanzimat Döneminde başlayan,günümüzde rezalete dönüşen,Avrupa’ya gidip görgü ve bilgi arttırtma furyası için de söyleyebiliriz.Keza oralarda gezen işçilerimizin sorunu da burada yatmaktadır.Yıllardır binlerce insan çoğunlukla da devlet ödenekleriyle dışarıya gönderilmektedir.Öğretmenler,kaymakamlar,valiler,polisler şimdilerde de imamlar bile bu acayip göçe katıldılar.Sözgelimi öğretmen bilgisini,görgüsünü nasıl arttıracaktır?Ya,görgüsünü arttırması için Avrupa’ya gönderilen imamlar?Onlar da papazlardan mı görgü alıyorlar?Almanya’da öğretmenler,spor yapar,hafta tatilini kesinlikle bir toplumsal etkinlik içinde geçirir.Haftada bir konsere,iki haftada bir operaya,her pazar kiliseye,c.tesi maça gider.Bu arada çoğunun özel kursları da olabilir.Şimdi bu programı gönderilen bir öğretmene uygulatmaya kalkarsak kesinlikle sonuç alamayız.Çünkü saatli,programlı bir yaşama alışkanlığımız oluşmamıştır.Kırk yılda bir çıktığımız yolculuklarda biletini aldığımız tren ya da otobüse yetişmek bile olağanüstü bir başarıdır.Bir yıllığına ya da iki yıllığına dışarıya giden arkadaşlardan hep dinledim,gidince kalacağı yerlerde kendilerine verilen programları hep yararsız bulmuşlar,kendi gönüllerince dolaşıp bir an önce yurda dönmeyi beklemişler.Gittikleri yerlerde meslekleriyle ilgili etkinliklerde hep küçüldüler,döndüklerinde de eksiklik duygularını böbürlenerek örtmeye çalıştılar.Çoğu bunu koz olarak kullandı,bir mevki kaparak üste çıktı.Dağa doğrusu milli eğitimin üstünde ağırlık yaparak başarısızlığın bugünkü düzeye inmesine neden olanlar zincirine takıldı.Oysa insanlık bakarak ya da görerek öğrenmenin sağlıklı olmadığını çoktan anlamış,öğrenmeyi salt buna bağlama anlayışını çoktan terk etmiştir.Üstelik bu konuda çok öğretici bir Atasözü müz vardır.”Bakmakla usta olunsa,köpekler kasap olurdu!”Bakmanın tümden yararsızlığı sözlenemez.Gözün öğrenmede kuşkusuz çok önemli rolü vardır.Algılamalarla pekiştirilen yeni bilgilerin tüm duyularımızla ortaklaşa kavranması,kazandırılması bunların belleğe geçirilmesi önemlidir.Bunların salt depo edilmesi bilgi olamaz.gerektiğinde bilince çıkarıp yararlanmakla bilgi oluştuğu görülür.Bunları düzene koyup yarar-zarar açısından tartışmak,belli yetilerin eğitilmesi,geliştirilmesi bütünlük kazanmış bir birikim bilgi olur.İşte eğitim bunun ardına düşmüş,bunu yakalamak için çırpınan bir uğraştır.Yasalar bu amaçla hazırlanmış,uygulayıcılar bir yığın uğraş sonunda bu amaçla yetiştirilmiştir.Her yurttaş okutulacak,yasal haklarından yararlanabilecek toplum içinde eşit bir varlık olduğunun mutluluğunu yaşayacaktır.İşte Köy Enstitüleri’nin macerası bu insancıl görüşlerin uygulamaya konmasıyla başlamış, topu topu on yıl yaşatılmış sonra fatiha okunmuştur(!) (Bu fatiha sözü sizin,sizin anladığınız ölçüler içinde kullanıyorum) Gel gör ki,Türkiye Cumhuriyet’inin 65.kuruluş yılında yapılan bir araştırmada,köylülerin kimileri,(sizinkiler değil her halde) devletin kendisinden aldığı vergileri bir gasp olarak nitelemekte,bedelini alarak verdiği malı ürünü için “Tüccar ürünümü çaldı!” demektedir.Kendilerine yardım için gelen sağlık uzmanlarına,(Onların bilgilerini ölçmek için) yanlış bilgi vermekte,bunu övünme konusu yaparak başkalarına anlatabilmektedirler. Kısacası köylerde devlet-halk ilişkileri bunca yıla ,bunca değişikliğe karşın düşünsel düzeyde,iltizam-mültezim ilişkileri sürdüğü sanılmakta,bu sanıyı değiştirmek için en küçük bir çaba gösterilmemektedir.Onlara göre halk ozanı Köroğlu ne söylemişse Dadaloğlu da onu söylemiştir Aşık Veysel de.Yüz yıllar,dün,bugün,yarın oylumu içine sıkıştırılıp yorumlanmaktadır.Hele kendi yararlarına çıkarılan yasalar kendilerine anlatılırken gösterdikleri inançsızlık görülmeye değer bir ters tepkidir.İşin bu yanı görmezden gelinip birilerinin açıkgözlük ya da el çabukluğu sayıp” Köylülerin yüzde bilmem kaçı kentlere göçtü” deyip işi çıkmazlara sürüklemesi ne anlam taşır?Hepsi kentlere göçtü mü?Sayısı az çok orada kalanlar oldukça bizim sorunumuz oraya dek uzanacaktır.Bunu biz uzatıp oralara yetişmek zorundayız.Tersini düşünmek olası mı?Şairin dediği geçmişte olduğu gibi günümüzde de tüm geleceklerde de geçerli olacaktır.Sizin gibilerin kolayca “Ti’ye aldığına tanık olduğumuz”Orda bir köy var uzakta gitsek de gitmesek de o köy bizim köyümüzdür!” dizeleri bizim gerçeğimizi yansıtmaktadır.Aslında bu sözü Osmanlı İmparatorlu’nun yıkılış yılların uzman olarak gelip,yurdumuzda kalan sonrada paşalık payeleriyle yüksek makamlara çıkan bir yabancı çok önceleri söylemiştir.Bizim için güncelleşmiş önemini hep korumuştur.Günümüzde biraz değiştirip şöyle de diyebiliriz;Orda bir çok köy var uzakta,sen gitsen de gitmesen de onlar orada durmaktadır.İşin acı yanı, sen gitmezsen onlar kalkıp gelecekler,birilerinin o yok olası huzuru tümden bozulacak.Nitekim sızlanmalar başladı:İstanbul’un ortasında İç Anadolu kasabaları kuruldu diye yakınmalar giderek artıyor.İç Anadolu ne ki,Doğu Anadolu,Güney Doğu Anadolu taşınınca ne olacak?Ne o bir sorunuz mu var?Paris’ten,Londra’dan,Newyork’dan dönünce bir Nev-Muş’a,bir Nev-Bitlis’e,bir Nev-Van’a inmek istemez misiniz?Buyurun sizi şöyle bir Nev-Kangal’ alsak mutlu olmaz mısınız?İstanbul mu?O zaten yoktu.Eski Konstantiniye bir zenci şarkıcı tarafından İstanbul yapılmıştı ama siz onu damla damla Batı’ya taşıdınız yerinde yeller esti.Şiir miir derken Kazak Abdal’ı ıskalamayalım,Ne demiş:

      Eşeği saldım çayıra-Otluya kanın doyura-Gördüğü düşü hayıra.-Yoranında…..

Bu düş,köylerin kalkınıp,telefonlarla “Tak!” diye sorun çözme ,ya da “Hop!”deyip Karlıova’dan İstanbul’a gelme düşü olabilir!

 

Topkapılar

 

Topkapı’da gördüğünüzü söylediğiniz köylülere gelince….Benim de sık sık gidip aralarında üzülerek dolaştığım köylüler kimler biliyor musunuz?Aldatılan, aldatılmak için özellikle oralara getirilen,gelmeleri için özel tuzaklar hazırlanan gariban köylüler.İstediğini seçip almayı beceremeyen,gideceği yolu soramayan,sorsa bile verilen yanıtları algılayıp gideceği yeri bulamayan,bir günde bitireceği bir iş için haftalarca köşede bucakta sürünen insanlardır.Memleketine gitmek için bineceği otobüsü seçemeyen,para verip aldığı biletin numarasına oturtulmayan,bunu bir hak olarak savunamayan,savunmaya kalkınca da kendisine yardımcı bir kul çıkacağını umamayan,yalnızlık duygusu içinde,koskoca İstanbul’u bir orman yabancılığı içinde algılamaya çalışan insanlar.Almanya’ya gönderilirken davullu zurnalı törenlerle,yaldızlı sözlerle uğurlanmalarına karşın izinli dönünce soyup soğana çevrilen,Hamburg için aldığı bilet elindeyken Münihte indirilip ortada bırakılan,Studgart’ta eliyle paketleyip postaya verdiği kolilerinin evine boş geldiğini görünce sorununu anlatacak bir yetkili bulamayan,soruşturmaya kalkınca da suçlu çıkarılan köylüler.Bunlar Topkapı’da güler yüzle dolaşmıyorlar,yüzler asık,sinirler gergin kısacası her an biraz daha aldatılacakları kuşkusu içinde dolaşıyorlar.”Oh!” demeleri kökten unutulmuş,sanki onlar başka bir insan türü, herkeste bulunan,sinsine güven duygusunu yitirmişler.Bir yabancı göründe adrenalleri sürekli çalışıyor.Buna karşın sürekli “Of,of,of!.... şarkıkları söylüyorlar.Gene de haksızlık etmeyelim,Topkapı’da sayısız uyanık (!) burada hekimler için çığırtkanlık yapıyor,avları yakalıyor.Hele kimi özverili (!) kişiler”Batan Gemilerin” mallarını Yağma Hasanın böreği fiyatına dağıtıyorlar.Dağıtılan malların hepsi ithal,hepsi garantili.İşte böyle benim Topkapım.”Ay az daha unutuyordum!”T.V’de ikide bir gösteriliyor,beyaz tenli tombulca bir bayan fiş alıp getiriyor,sonra da bu sözü ediyor.”Ay az daha unutuyordum!”Yoksa siz köy möy deyince Kadıköy’ü,Yeşilköy’ü,Ataköy’ü mü algılıyor.köylü deyince de oralarda oturanları mı düşünüyorsunuz?Hani şu filmci ağabeyiniz demişti ya,adamlar balık avlayıp satıyor ama İsviçre’de apartmanlar dikiyormuş.Şu süngercilerin tatilleri vb. demek istiyorum.Ataköyde de oturamazlar mı yani?Bir başka önemli durum takıldı aklıma.İstanbul’da Topkapı tek değil ki.Belki de ayrı Topkapı’lardan söz ediyoruz.Örneğin Topkapı Sarayı’nın çevresini kastetmiş olabilirsiniz.Çünkü oraya dediğinize uygun köylüler geliyormuş.

..Bu rastlantı iyi olmuş..”Git Topkapı’ya bak,gör!” gibilerde dikkat çekiyorsunuz.”Gittim, gördüm.Gerçekten gördüm diyecek ölçüde de gözlemim oldu. Söylemeye çalıştıklarınızı anlayabildiğimi sanıyorum.

Topkapı yeni kavşağı da anılmaya değer bence.Hani şu on yıl önce “Batı’da bir benzeri bulunmayan,bundan böyle de bulunamayacağı apaçık anlaşılan Topkapı!...

Temeli atılırken hemen bitirileceğine söz verilen geçit Topkapı’dadır.Hemen bitecek denmesine karşın on yıldır bitmeyen Topkapı’nın süsü,alt geçitlerle bir daha ün kazanıyor.Öyle ki,alt geçitler meydan kenefine dönüştüğü için emsalsizliklerini daha da arttırtmış durumda!Batı’da böylesi kenef görülmemiştir.Topkapı bu açıdan da övgüye değer…

Az daha unutuyordum,Unutsaydım ayıp olacaktı,bir de Topkapı basını vardır.Büyük pehlivanlarımızın emsalsiz rekorlarını dünyaya kazıtmış,benzeri görülmemiş madalyaları ülkemize taşımış,spor tarihine adları altın harflerle yazılmış pehlivanlarımız.Yazık ki onlar Topkapı basınını okuyamadan gittiler.Üzülmesinler,Türk halkı Topkapı basını aracılığıyla onları tanıyor,onlara özeniyor yakında onları bile gölgeleyecek rekorlarla Topkapı-Tercüman Köşk önünde yontuları dikilecektir.Salt pehlivan tefrikaları değil dinsel sohbetleriyle müminlerin gönüllerini alevleyen, bilumum din kardeşlerinin birlik ve beraberliği için fedakârca basarak dinsel külliyatı zenginleştiren,bu uğurda bilâ ücret milli lisan kongreleri düzenleyerek Türk dilinin kelime hazinesini alabildiğine zenginleştiren yazarları bağrında toplayan Topkapı basını.Biraz ayrıntı olacak ama,( Dil konusunda fedakârca çalışan kimi yazarların anılarını yaşatma bakımından ayrıntılara da yer vermek boynumuzun borcudur.) ateşli dilsever hanım yazarın,sınav sözcüğünü beğenmediğini anlatmak( Ailece yaptıkları) için lisân kongrelerinde, değişik ses tonlarıyla, bir süre “Miyav,miyav,miyav!” diyerek ortalıkta dolaşması,sayısız insanı şaşırtmış,kimi yaşlı konuklar heyecanlanarak,”Haziranda mıyız,Martta mı? diye,yanındakilere sormak gereğini duymuştu.Bu anım,o kongrelerden belleğimde kalan en çarpıcı,en traji-komik ve de Cumhuriyet dönemi getirilerine (sex) kadınsı tavırlarla vurulmuş olan bir hançerdi diyebilirim.Topkapı Basını toplumun her türlü gereksinimini karşılamak için geniş çapta fedakârlığı göze almıştı.(!)Örneğin Almanya’ya giden işçilerimizin mağdur olmalarını önlemek amacıyla işçi ücretlerinin döviz birikimlerini uzun süre”(Tek Elinde)” tekelinde tutmuş,işçilerimizin gurbet ellerde şeytana uyup gereksiz para harcamalarını önlemiştir(!).Salt bunlar değil doğal olarak,Topkapı yöresinin tarihine uygun bir dekor içinde güzelleşmesine de ayrıca önem verilmiş,bu konuda geçmişimize sadık kalındığına dair yıllarca yayın yapılarak,mimarimizin müstesna yapıları olan camilerimizi,defalarca renklendirilmiş resimleriyle okuyucuya sunmuştur.Ayrıca müstesna bir mimarlık dehası göstermek amacıyla uzaydan geleceklere inme kolaylığı olması için uzaya dönük kabinli bir orijinal köşk kurarak, savuna geldiği milli mimarimize çeşni olsun amacıyla bir mosturalıkla Topkapı sılüetini şey etmiştir.(Buraya uygun bir sözcük bulamadım)Bu arada köşkün düd gibi ortada kalmaması için çevresine bir miktar komşu edinme dileğiyle birkaç bulutdelen dikilmiştir.Bunlar pek öyle (Öbürlerinin yanında) önemsenecek bir kültür konusu değidir.Nihayet 30-40 apartmanlık küçük bir projedir(!).Bunlar olsa olsa Topkapı’ ya daha bir canlılık gelsin diye düşünülüp yapılması zahmetine girilmiştir(!)İşte böyle bir Topkapı, biliyorum ben ve de hemen hemen her gün oradan bunları görerek,bunlar üstüne düşünerek geçiyorum.Gelecek için de hiç mi hiçbir çözüm göremiyorum.Tek tesellim,vaktiyle gördüğüm bir A.B.D. filmi.Amerika’ya göçmen olarak kaçak giden insanlar,bir adada bekletilirler.Bu bir önlem düşüncesiyle alınmış karardır.Gelenler arttıkça denetlemeler uzar gider.Beklemede olanlar,zaten sıkıntı içindeki insanlardır.Beklerken büsbütün bunalımlara girerler.Film bu,birazda abartılmış olacak,Adadaki kişilerin çoğu hastalanır,ölüme terk edilir.Yaşayabilenler ise geçmişini unutup yabansı bir kişiliğe dönüşürler,geçmişleriyle hiçbir bağlantıları kalmaz.Kesinlikle abartılmışlıklar var ama,filmi izleyenlerde derinliğine izleri kesinlikle kalıyor.Oradaki anlamsız dolaşmaları,insanların birbirlerine yabancı hatta yabansı bakmaları ürpertici bir etki bırakıyor.

Topkapı’da dolaşanları gördükçe o filmi üzülerek anımsıyorum.Kesinlikle bir birinden farklı insanlar ama,umutsuz bakışları bir birini çok çağrıştırıyor.Umutsuzluk yıpratıcı bir olgudur.Yerinden olmuş bir kişinin umutsuzluğu ile yurdunda gurbete çıkmış bir kişinin derinliğine kederleri ölçülemeyecek boyutta farklıdır.Ancak İstanbul’a gelen özellikle de Topkapı kara ulaşımı ile yurdun çeşitli yerlerine dağılan insanların büyük bir bölümü sağlık nedeniyle gelmektedir.Bunların hekimlerden aldığı tanı haberleriyle sarsılışı,yaşamları konusunda artan kaygıları sonunda aldıkları görünümler, benim filmdeki gördüklerimden pek farklı değildir.Topkapı’da gördüğüm insanların hepsi böyle, demeğe dilim varmıyor doğal olarak.İçimi burkutan bu olumsuz görüntülere karşın yukarda anlattığım ( sevimsiz de olsa) canlı bir kesim(!)kargaşaya ters düşse de ayrı bir anlamsızlık katıyor.Bunlar kimler mi?Sormaya ne gerek bunlar da “Hayır sahipleri,doktorlara hasta arayanlar,bunlara kandıranlar da diyebiliriz,çürük mallara müşteri ayarlayanlar,insan pazarlayanlar vb .Ne var ki bunları özel arabalarıyla oradan geçenler,arabalarından dar çerçeveli gözlükleriyle bakanlar anlattıklarımı ayrıntılarıyla göremezler.Ben onların arasına giriyorum,onlarla dirsek dirseğe yürüyorum,konuşuyorum,sorduklarına doğru yanıtlar vererek yardımcı oluyor,bir an için de olsa yüzlerinde sevinç belirtisi görebiliyorum.Bu nedenle bilgiç bilgiç konuşarak diyorum;Topkapı’da durum içler acısıdır!Sanıyorum bu durumu siz de iyi biliyorsunuz da yansıtamıyorsunuz,yansıtmak işinize gelmiyor.Ne güzel söylemişsiniz!(Şeytan kimi kez kendine yakın bulduğu ya da kendisi ile yarışa kalktığına inandığı,kurnazlığıyla övünen kimseleri yanıltıp,onlara doğruyu söyletirmiş.)”OKUYUCUNUN BUDALASINI KOLLAMAZSAN GAZETEYİ KİME SATACAKSIN SONRA?”(*)Vay canına! Bu ne içtenlikle itiraf böyle!Kuşkusuz sizin de kendinize özgü DÜMENLERİNİZ olacaktır!Bakın,ne güzel sıralayıveriyorsunuz,porno filmleri,çanak antenleri.RAİ 1,RAİ 2,RAİ 3 yayınları vb.Merak bu işte,aklıma takıldı,siz İtalyanları tutuyorsunuz.Yazık,burada da bir zıtlaşma olacak, köylülerimiz İtalyanları pek tutmazlar.Biraz da bu nedenle sormak istedim;siz “Topkapı!” derken,Topkapı Sarayı’nı mı kastettiniz yoksa?Benim bildiğim bizim köylülerimiz Topkapı Sarayı’na pek gitmezler.Orasını nerdeyse gönül birliğiyle konuklara ayırmışlardır.Gerçekten Topkapı Sarayı,dolaylı olarak Sultan Ahmet yöresi yabancı konuklarla dolup taşar da bizden pek kimse bulunmaz.Bunun tam tersi öteki Topkapı’da da pek yabancı görülmez.Doğal bir ayrılım olmuş neredeyse.Yabancıların Sultan Ahmet çınarları altında oturup bağıra çağıra konuşmaları görülmeye değerdir.Kaygısız kasvetsiz tavırlarla şakalaşmaları benim hep merakımı çekmiştir.Onların dillerini bilmediğim için kimi kez bayağı üzülürüm.Buna karşın Esperanto mukallidi bir titizlikle ayrı ayrı sözcük ya da simge sözlerden bir sonuç çıkarmaya çalışırım.Bu arada en çok da trafik levhaları gibi uluslar arası bir ortaklık oluşturmuş T.V. simgelerini duyar,konuşma konularının içeriğini kolayca anlarım.En çok da ABC-CCS-ESP-SKY-CH/CAN-EURO/SPORT-ZUF-İOİ-5TV-BBC-NBC vb. kanallarının yaygın izlendiğini böylece saptamış bulunuyorum.Yoksa siz de bunlardan mı dinlediniz,o dediklerinizi?Buralarda dinlediniz sonra o tarafa transpoze ettiniz.Hani şu ünlü şaka gibi,Alafonten foni-Alev örten honi, ne güzel adapte ya da birazcık intihal!.Bence Topkapı Sarayı ile Sultan Ahmet özdeşleşmiş iki ünlü mekândır,bunları ayrı düşünemem.Gene de Sultan Ahmet denince özel olarak o Meşhur Köfteci’sini anımsarım.Zaman zaman uğramadan geçemem.Son uğradığımda komşun Ayhan Demirci ile beraberdik.Ayhan Demirci de sık uğradığı için işletici ile tanış olmuş, senli benli konuşuyorlar Ayhan Demirci,yük. İnş.mühendisi,siteler kuran bir müteahhit.Bizim girdiğimiz sıra salon tıka basa doluydu.Olağan üstü bir gürültü var.Ayhan Bey işleticiye sitem etti,eliyle kulağını tapattı.İşletici yanımıza gelip özür diledikten sonra “Beyim,bunlar Balkanlardan gelen turistler,içlerinde Polonya,Romanya,Çekoslavakya,Macaristan,Yugaslavya,Arnavutluk hatta Yunannistan’dan gelmişler var.Hemen hemen hepsi geldikleri ülkelerin köylü takımı,gelip geziyorlar ama para harcamamak için ucuz yerleri bulup seçiyorlar.Bu nedenle de (ucuz buldukları için )bize yığılıyorlar.Fakirliklerine karşın çok neşeliler.Bu bizim de işimize geliyor.Yerli müşteriye kalsak işi sürdürmemiz olanaksız.Kusurumuza bakmayın,Bu durum çoğunlukla yaz aylarında ve özellikle öğleleri böyledir!”.Ayhan Bey güldü,”Bu ne biçim fakirlik,biz sizin fiyatlarınızı yüksek bulduğumuz için her zaman gelemiyoruz,elin köylüleri burasını ucuz buluyor.!”Ayhan Bey,Tekirdağ Yeni Çiftlik’te 100 daireli siteyi tamamlamış bir müteahhit,ben 1.dereceden emekli bir yurttaş,karşımızdaki neşeli insanlar birer köylü.Hepsi sağlıklı,iyi giyimli….İşte,iki Topkapı meydanının benzer ve ayrı yanları…Bunları birbirleri yerine transpoze zevkli oluyor sanırım.Umarım bir başka İzlenimler’inizde tüm köylülerimize silindir şapka dağıtacağınızı duyurur,yazınızda köylülerin her şeyini tamam gösterme gayretinize karşın eksik bıraktığınızı üzülerek saptadığım silindir şapkalarına da kavuşurlar.Böylece rahmetli Sadri Ertem’in “Silindir Şapka Giyen Köylü!” kitabı,geçmişte kalan bir şaka olarak gülmece dağarımızda yerini alır. Siz de,köylülerin son uygarlık gereksinimlerini saptayıp karşılayan bir yazar olarak dünyaca ünlkü rekorlar kitabına geçersiniz...................

 

Mandolinle Mozart Çalmak

 

Köy Enstitüleri’nde mandolinle Mozart çalınmasına oldukça bozulduğunuz hemen anlaşılıyor.İşin bu yanı beni ayrıca ve de özellikle ilgilendirdi.Siz de bu konuya benim gibi önem vermişsiniz ki,üç kez tekrarlayıp,değişik puntolarla okuyucularının “Parmağım,kör gözüne!” diyesi bir biçimde ortaya sermişsiniz.Besbelli bir taktik bu,saftirik bellediğiniz okuyucularınıza,”Buraya dikkat,sakın uyuklayıp geçmeyin!”diyorsunuz.Konuyu uzatmaya gerek yok ben kendi değerlerim içinde irdelememi sürdüreceğim.Önce sizin bir Mozart sever olabileceğinizi varsayacağım.Siz niçin bir Mozart sever olmayasınız?Albert Schweizer Afrika –Gabon ormanlarında viyolenselle Bach çalınca vahşi yerliler bile etrafında toplanıp saygıyla dinlermişler.Ünlü bilgin” Candan dinlediklerini bakışlarından anlar,bana zarar veremeyecekleri bilirdim!” diyor.A.Schweizer’i bilirsiniz Nobel ödüllü,Alman-Fransz karışımı bilgin-müzisyen.Onun bu gözlemleri öylesine bir etki yapmıştı ki 1920-1930 sürecinde insanların dilinde olduğu gibi sanatçıların da uğraş alanlarında yerini almıştı.Yurdumuzda da etkisini göstermiş olacak,o günlerin tanınmış öykücülerinden Sabahattin Al,Viyolensel adlı öyküsüyle A.Schweizer Gönül Kervanı’nda yerini almıştı.Bu olayı anımsayarak diyorum,siz Mozart’ı niçin sevmeyesiniz?Ne var ki siz Mozart’ı daha baştan mandoline bağlayın onun dar kalıbına tıkmış durumdasınız.Oysa Mozart’ın çok geniş bir ses yelpazesi vardır,her türlü çalgıya uyarlanmış 626 yapıtından söz edilir.Bunlar tüm dünya sanatçılarınca beğenilip konser salonlarında çalınıp söylenir.Salsburg’dan (Avurturya) Pasifiklerdeki Togo’ya dek(Bir küçük ada devlet) sayısız ülkede Mozart dernekleri vardır,bunlar giderek de çoğalmaktadır.Bu arada sayısız Mozart melodisi öteki sazlar gibi mandoline de uyarlanmış başta özellikle İtalya olmak üzere tüm Akdeniz ülkelerinde çalınıp söylenmektedir.Mozart’ın özellikle bizim müziğimize ilgi göstermesi ayrıca yakınlaşma duygumuzu uyandırmaktadır.İşin bir ilginç tarafı da Mozart ünlü Don Juan Operası’nda seçkin aryalarından birini mandolin refakatinde yazmıştır.Hani Don Juan kandırdığı Zerlina’nı avutmak için bir takım numaralar yapar ya,işte o sıra”Deh vieni alla finestra” diyerek döktürdüğü serenat,mandolin için bestelenmiş,özgünlüğü bozulmadan günümüze dek gelmiştir.Böylece Mozart’ın mandolinden soyutlanması söz konusu edilemez,böyle bir girişim,Batı sanat dünyasında olduğu gibi,bizde de ipini koparan şeyler gibi fırsat yaratarak Batı göçmen mahallelerine sık sık gidip gelen entel(!) takımınca abesle iştigal sayılır. *** *Köy Enstitüleri ’inde Mozart gibi bir yabancı besteciye yakınlık duyulması doğru mu bulunmadı,diye de zaman zaman düşündüyüm oldu.”Köy Enstitüleri’ne yabancı eli girmemeli!”İlk görüşte istenebilecek bir özveri ya da sakınca olabilir.Bu kez,olay başka bir karmaşaya dönüşüyor.Açıkçası bunu isteyenlerin önce kendileri Köy Enstitüleri’ne yakınlık duyduklarını kanıtlamalı ondan sonra koruyucu tavırlarına girmelidir.Üstüne üslük Mozart,bizim ulusumuza,bizim kültürümüze cesurca yaklaşmış,kendi ülkesiyle kanlı bıçaklı olduğumuz bir süreçte bizim savunmanlığımızı yapmıştır.Örneğin Mehter müziğimizden esinlenerek marşlarına,serenadlarına,konçertolarına koyduğu ritm ve melodilerin kendi halkı üzerindeki acı çağrışımları aşarak hem sanatını yüceleştirmiş hem de sanatçının önsezi gücünü ve geçerliliğini kanıklamıştır.Hep bildiğimiz La majer piyano sonatıtın allegro bölümüne düpedüz allaturka(Türk biçimi) demesi tartışmasız bir ilgi olayıdır.Salt bu değil doğal olarak,Saraydan Kız Kaçırma Operası,başlı başına sanat olayı,Türk insanının,birey olarak ”İnsanlık değerlerine gösterdiği saygıyı kutsallaştırdığının bir anıt belgeselidir.Saraydan Kız Kaçırma Operası’nı günümüz propaganda ya da reklam furyası içinde değerlendirip hafifseyenler olmaktadır.Bu düpedüz bir plastik beyin düşüncesidir.Opera tam 202 yıl önce Prag’da ilk kez temsil edilmiş,ne yurdumuzla ne de yurdumuzdan bir insanla ilişki kurulmamış,ulus olarak bizi sanat sihri içinde savunup tanıtmıştır.Bu konuda Mozart’ın yaptığını daha ayrıntılı anlatmak için,onun yaşadığı süreçte öteki olaylara bakmakta yarar olacaktın.Araştırmacı yazarımız Metin And’a göre Avrupa bestecileri bizimle ilgili(Dolaylı ya da Doğrudan konu olduğumuz)200 operadan söz eder.Bu 200 operanın çok büyük bir bölümü(Hepsi de denebilir) bizi yerer,kişi olarak,toplum olarak küçük düşürür.Böyle bir ortamda Mozart bizi övgüyle sunar. Bu dost insanı, onun,insanlığı neşelendirmek için bestelediği olağan üstü müziğini duyup da çalmayı,söylemeyi denememek duyarsızlık olacağı gibi,bu tür girişime kalkışanlara kara çalmak ya da küçümsemeye kalkışmak gecikmeli bir barbarlık,acınası bir yaratılış eksikliğidir.Bunlara, Hasan Sabbah’ın afyonkeşlerinden kalma yaratıklar, onların DNA’larını taşıyan,insan türünün en yüce özelliği olan düşün(Beyinsel işlev) etkinliğini kösteklemek için özel yetiştirilen Lenı’ler(John Steinbeck-Fareler ve İnsanlar,öykü kahramanı) ya da Kodin’ler(Panait Istrati-Auynı adlı romanın kahramanı) demek terinde olacaktır. Köy Enstitüleri’nde Mozart çalınmasaydı acaba yurdumuzdaki okur yazarlık durum şimdikinden daha mı iyi olacaktı?”Evet!” deniyorsa sevinin efendiler!(Size, “Baylar!” demeye dilim varmıyo,”Bay!” olabilmeniz için,bir Kurtuluş savaşı vermeniz gerekecek.Yalnız bu kez öyle işbirlikçilikle,halife sığınmacılıyla,asker kaçaklığıyla işten sıyrılamayacaksınız,bunu iyi bilin!”.)Bilindiği gibi 1760-1923 yılları arası bu ülkede Mozart çalınmadı.Günümüzde de sayıları 700’lere ulaşan bir tür gözde(!) okullarda Mozart çalınmıyor.Dileriz Köy Enstitüleri’ne çemkirtenler şimdi gönül ferahlığı içinde Mozart dinliyorlardır.Nasıl mı? Nasıl olacak?TV’leri açınca elinde süpürgelerle dolaşıp fıkırdaşan (reklamcılar) dilberler ne söyleyecek ki?Münir Nurettin’den “Dönülmez Akşam’ı ya da Hafız Burhan’dan “Her Yer Karanlık’ı” söyleyecek değil a!

Bir başka olasılık da,Köy Enstitülerine mandolin çalgısının girmesine tepki gösterilmesi,şeklinde algılanabileceğidir.Belki birileri,”Üç telli sazımız neyimize yetmez,tel arttırmak da ne oluyor?” demiş olabilir.Hani, Nazım Hikmet bir zamanlar,”Hey bana bak avanak,Elinden o zırıltıyı bıraksana!Sana o üç telli saz yaramaz!” falan demiş ya,bunu kuyruk acısı yapanlar,(Koca kuyruklu oldukları için acıları da çok olmuştur.) ondan aldıkları öcle yeterince doyamadıklarından, bu kez egolarını Köy Enstitüleri’ne yöneltip sadist sülüklülüklerini olabildiğince sürdürme hevesine kapılmış olabilirler .Bence böyle bir kaygı söz konusu olamaz,olmuşsa tümden yersiz ve temelsiz oldurulmuştur.Yayılıp yaygınlaştırılması ise apaçık kötü niyetlilerin kör ve sağır olarak bellediği halka ibretengiz bir şeytanlık numarasıdır.O günlerde bunun ayırdında olmayanları bir ölçüde hoş görmek söz konusu olabilir ama günümüzde hala böyle bir saplantı içinde olanlara “Çüş!” dememek için oldukça güçlü bir irade gerekmektedir.Köy Enstitülerinde bağlama kesinlikle dışlanmamış tam tersine geleneksel bir saz olarak benimsenip sevgiyle kullanılmış yaygınca kullanımı için özendirici girişimlerde bulunulmuştur.Bağlama,hem geleneksel hem de yapısal olarak bireysel etkinliklerle öğrenilen bir özellik taşır.Günümüzde, kör kütük bilgilerle gruplar halinde izlenen gürültülü hayhuyların ciddi bir sanat olayı olduğunu söyleyen kişi kendi cehlini ilan etmiş olur.Bağlama,kendine özgü ses düzeni içinde bireysel etkinliklerle derin liğine ustalık kazandıran bir çalgıdır.Bu nedenle Köy Enstitüleri’nde daha çok bireysel seçkiye bırakılmıştır.Genelde böyle olmakla birlikte ekip çalışmaları da yapılmış,gelenekler ölçüleri içinde birliktelik sürdürülmüştür.Sık sık yapılan yarışmalar yapılmış,bu yarışmaların kazanımları sonucu usta bağlamacılar yetişmiş,onlar aracılığıyla yaygın bir uyandırılmıştır.Bu konuda sağlıklı bilgi edinmek isteyenler Prof,Dr,C.O.Tütengil’in Köy Enstitüleri Üzerine Düşünceler adlı kitabını okumalıdırlar.Tütengil,”Köy Enstitüsü öğrencilerinden bağlama dinledikten sonra üç telli saza yüz yılların melankolisini ve sevincini söyletenler,dağları dile getirip ceylanları ağlatanlar buradadır!” diyecek ölçüde etkilenmiştir.Köy Enstitüleri’nde enstrumanları salt mandolinle sınırlamak yersiz ve haksız yakıştırmadır.Bu konuda belki gerek yok ama olayın bir de bilimsel,kullanım ve gereksim açısından bir açıklaması vardır.Köy Enstitüleri’ne mandolini o günlerin yetkili müzik uzmanları salık vermiştir.Gerekçeleri de çok geçerlidir,bu gün de söz konusu olsa gene mandolin seçilecektir.Konu öğretmenliktir.Öğretmen bir çalgı kullanacak,öğrencilerine seslerine uygun düşen şarkıları söyletecektir.Öğretmen derslikte rahat gezinip öğrencileri sürekli izleyen bir kişidir.Özellikle sürekli konuşmak zorundadır.Bu nedenle oturarak çalınan,ağzı kapatan,görüş açısını daraltan enstrumanlar önerilemez.Bu nedenle mandolin yeğlenmiştir.Bir başka önemli neden de yurdumuzda yapılabilmesi,hem bol hem de ucuza sağlanabilmesidir.Bir başka neden de o dönemler mandolin yaygın olarak benimsenmiş bir çalgıdır.Ankara Radyosu’nun şef İhsan Atakurt yönetimindeki Mandolin (*)Orkestrasının sürekli konserler vermesi,,dünyaca ünlü bestecilerin mandolin için bestelediği mandolin dağarını sevenlere tanıtması ayrıca bir özendirme nedenidir.İhsan Atakurt’un 1941-1946 arası radyo programlarını arşivlerden inceleyenler,bu mandolin konusunu sanırım daha iyi kavrayacaklardır.

(*) Geçerli adı”Ankara Radyosu Mandolin Orkestrası-Yöneten:İhsan Atakurt

 

Hep O Şarkı

 

İşin gerçek yanı,sanırım birilerinin Köy Enstitüleri konusunda söyleyecek bir şeyleri kalmadı.Zaten yoktu ama gene de kıyıda köşede bir şeyler buluyorlardı.Hele halkı kolay kandırmak için yaptırdıkları saptırmalar dillere destan olacak utancalardı.Köy Enstitüleri için defalarca küçültücü yazılar yazmış bir yaşlı gazete-yazarının Taksim Sanat Sergi salonunda açılmış resim sergisini çok beğenip anı defterine övgüler yazdıktan sonra ressamını sözlerle de överken Köy Enstitü çıkışlı olduğunu öğrenince nasıl bozulduğunu hiç unutamam(M.Perin)Anadolu liselerinde bir süre çalıştıktan sonra kendi ilime (Kırklareli)atanınca,evraklarımın benden önce gelmesi üzerine okul müdürü,yöneticilikten geldiğimi görmüş,kendisine yardımcı gerekli olduğundan beni atamak üzere evrakım hazırlanmış.Okula iner inmez durum bildirildi.Kendime göre ölçeklerim vardır,iki gün izin istedim.Bu arada ,konuşurken yakın bir köyden olduğumu Köy Enstitüsünden yetiştiğimi söyledim.Müdürün,hazırladığı evrakı bir daha ortaya çıkarmaması benim için oldukça şaşırtıcı olmuştu.(Köy Enstitüsü kökenli olduğum için bir grup öğretmen karşı çıkmış)Buna karşın 40 öğretmenli bu lisede,yıl sonunda yalnız ben takdirname aldım.Bu gibi olaylar salt benim değil sayısız arkadaşımın başından geçti.Kimi arkadaşlarımız buna benzer çarpık olayları o günlerde basına yansıtarak kamuyu bilgilendirdiler .Daha acı olanları da görüldü; karşılıklı beğeni duygularını örtüştüren genç kız –erkek arkadaşların birinin salt Köy Enstitülü oluşu nedeniyle ayrılmaları,ayrılmadıkları zamansa baskı altında bırakılmaları acıklı güldürü olarak bu toplumun içinde yaşandı,yaşatıldı.Yazıyorum ama, günümüz insanlarının çoğu inanmayacak diye de duraksıyorum, kimi zaman.Çünkü doğal ortamda kolay kolay algılanamayacak bir olgudur.Hele birileri sık sık “Türk toplumu mozaik bir toplumdur,yurttaşı kardeş sayar,camilerle kiliseler,havralar yan yanadır!”vb. gibi lafları dinleyip inanların,eğilimleri gereği koşullandığı bir ortamda anlattıklarımın,doğruluğuna karşın doğruluk şansı az olduğunu biliyorum.Ama gene de arkadaşım Ali Y. Yakışıklı bir delikanlıydı, anlaştığı bir cici arkadaşıyla söz kesildi.Bir süre sonra,kız ailesinden tepki geldi.Kız bilerek “Evet’” demişti.Romeo Jülyet oynanmadı ama,oldukça buruk bir rüreç yaşandı.Köy Enstitüsü’nde okuttuğum bir öğrencimi yıllar sonra kız arkadaşıyla gördüm,geldi eli mi öptü.Bir öğretmen için olağan.Az sonra öğrencim İzhak kulağıma yaklaşarak bir uyarıda bulundu,”Hocam,Köy Enstitüsü çıkışlı olduğumu saklıyorum,sakın söyleme!”İzhak haklşımıydı değimliydi bilmem ama acısı beni yıktı,şu anda da içim yanarak anımsıyorum.İzhak’ı bu toplumdan kormuş olduğu için kınadım,toplumu da İzhak ve onun gibi korkaklarla dalaştığı için bilinçsiz,güdülmek için güdülenmiş ,”Azıcık aşım,kaygısız başım,Bana dokunmayan yılan bin yaşasın,türünden mavallarla uyutulmuş,Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın deyimiyle “Uyutumuş uyanacak değil!”dedim,demeye de devam ediyorum. Anlattıklarım geçmişte hep yaşanmıştır.İnsan insandır,az çok farklılıklarla hepimizin eksisi artısı vardır.Ancak bunu kitlelere yükleyip işin içinden çıkmaya çalışmak toplumsal bir kalıtım kalıtıdır.Köy Enstitüleri’nde mandolinle Mozart çalmak,Falanın anası şunu yaptı,fişmanın babası şunu dedi.Beş on yıl önce ünlü bir gazetecimizi susturmak için T.B.M.M’de yapılan da bu toplumsal hastalığımızın bir başka türüydü.Varsın bilim adamları bu tür davranışlara psikopat tavırlar desin,varsın düşünürler,bu tür anlayışlar toplumsal dirliği zedeler,desin.Yapanlar kendi dünyalarında yaşıyor,aldatılarak yaşamaya,kandırılmış olarak sürüklenmeyi yeğliyor.Ünlü bir sözdür,”Devenin düşü bir avuç ot!”toplumumuz içinde ayrık otu gibi yaşam tırnağı atmış ilkel yaratıklar tarih boyunca toplumumuzu tökezletmişlerdir.Fatih Sultan Mehmet’le başlatılan bir olumsuzluklar zinciri vardır.Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldığı için minnettardırlar.Ama Bellini’ye resmini yaptırdığına homurdanırlar.Kanuni Sultan Süleyman onların cihangirlik duygularını şaha kaldırmıştır.Ama damadının İstanbul’a heykel diktirmesi olağanüstü bir günahtır.IV.Murat Bağdat’ı kurtarır ama,içki kullanması affedilmez.3.Selimin Mevlevi olması,2:Mahmut’un bando kurdurması,Abdülaziz’ın güreş yapması hep malum ve mevsuk takımının alerji nedenleridir.Genel olarak halkımız bunlardan yaka silkmekle birlikte etkilerinden de kurtulamamıştır.”İt ürür ,kervan yürür!” tekerlemesiyle olayları karşılar,Eyup sabrıyla bekler.Gerçekten it ürümüş kervan yürümüş.Dolmabahçe Resim müzesinde bir tablo vardır.Son halife Abdülmecit Efendi imzasını taşır.Halife Abdülmecit Efendi ve resim.Hem de Lutvik van Beethoven’in bir üçlüsünü (Arşidük) çalan üç sanatçının tablosu.Zaman 1900 yılları.İstanbul sokaklarında yüzünü açan Türk kadınları gezemiyor,okullarda öğrenciler resim çizemiyor.Osmanlı sarayında Abdülmecit Efendi,Van Gohg,Gogen,Lotrec,Degas vb. biçiminde tablolar yapıyor.1826 yılarında başlayan (Notalı ) Batı müziği akımı sarayda gelişiyor, (Abdülmecit,Abdülaziz,5.Murat beste yapmıştır) ama halka bir türlü ulaşamıyor. Pera denilen Tepebaşı-Beyoğlu yöresinde modern 5 tiyatro,2 opera açılıyor,halk birilerinin şerrinden oralara gidemiyor.Biliyorum gerçek durumu bilenler”Sen ne söylüyorsun,halk kendi ata yadigarı çalgısı olan bağlamayı çalamıyordu!”diyecekler.Böyle olduğunu ben de biliyorum. Bilmez olur muyum?Eskilere gitmeye gerek yok 1830 yıllarında Dertli’nin başına geleni kim bilmez ki?Dertli Halk Ozanı’dır,kırsal kesimlerde, yobaz takımının hükmü geçmeyen uzak beldelerde sazını seslendirir.İyi bir ozandır,tatlı dillidir,kendini dinlettirir.Gel gör ki,bir tuzağa düşer ya da yanlış bir mekana girmiştir.Yerilir,c ehennemde yanacağı, şeytanla işbirliği yaptığı kısacası büyük bir sorumlulukla karşılaşır.Karşısındakiler hep olduğu gibi din ulularıdır.Dertli alır sazı eline yapar savunması.”Dut ağacındandır kolu-Venedik’ten gelir teli-Be Allah’ın sersem kulu-Şeytan bunu neresinde? vb .Dertli zun uzun dillenir.Aradan 160 yıl geçmiştir.Şaşılası bir durum bağlama telleri günümüzde de Venedik’ten gelmektedir.İşin acı tarafı görgü fakirlerinin,yobaz bozmalarının ağzındaki dişlerinden kullandıkları prezervatiflere dek her nesneyi benimseyip kullanır olması, söyleye geldiklerine tüm günahları meşreplerince maydanozlayıp afiyetle yutmalarıdır.

Olayları yaşayan bir kişi olarak zaman zaman,yazıların etkisinde kalıp bu konuda konuşmaya kalkışanları da gördüm,durumun elverdiğince tartıştım.”Efendim bizim milli çalgımız bağlamadır!”Sonra?Sonrası yok,adam bir “ Milli!” teranesi tutturmuş gidiyor.”Halkımızın milli duyguları önemliymiş,bunlar zedelenmemeliymiş.Gelenekleri güçlü olan toplumlar ayakta kalabilirmiş.””Efendim mandolin bir İtalyan çalgısıymış,yabancı bir çalgıyı bizim halkımız tutmazmış””Niçin yabancı besteciler çalınsın canım,bizim Dede Efendilerimiz,Münir Nurettinlerimiz yok mu? Bir üçüncü besteci söyleyen pek az çıkar.Radyodan aldıkları adları söyleyenler bile vardır.Selahattin Pınar,Sadi Işılay,Hacı Arif Bey vb. Konuştuklarımın kimisinin yüzüne kimisinin de arkasından hep Dertli diliyle söylenmişimdir.”Be Allah’ın sersem kulları!” siz mandolini,Mozart’ı değil sanatı sevmiyorsunuz.Siz çalışmayı,siz üreteni ,üretmeye yönelik tüm çabaları sevmiyorsunuz.Bırtakın şu Mozart’ı,bağlamayı bir yana,İstiklal Marşı’nı ele alalım,hanı şu uğruna ölebileceğinizi söylediğiniz marşınızı(Öleceklerine kesinlikle inanmıyorum,bunda da yalan söylüyorlar.)vatanın,özgürlüğün simgesi marşı söyleyebiliyor musunuz?Geçin birkaç kişi bir araya, söyleyin bakalım duyalım.Müzikten büzikten geçin bayramdan bayrama kıldığınız namazlardan sonra bir ağızdan söylemeye kalkıştığınız ilahilerden ne haber?Bir ses alıcıyla saptayıp dinleyebilir misiniz sesinizi?Katıldığınız mevlitlerde ağzınızı açabiliyor musunuz?Katılınca toplu söylemleri dinleye biliryor,ne denli acınacak bir ses kargaşası yaptığınızı fark ediyor musunuz?Yan yana gelip yaşamınız boyunca bir arkadaşınızla bir kez olsun bir türkü söyleme denemesi yaptınız mı? Radyolardan milli marşları izliyorsunuz, statlarda bir bizim sporcularımızın söylediği marşla ellerin sporcularının söylediklerini dinleyin,aradaki fark sizi üzmüyor mu?Bu soruları daha genişletilip uzatılabilir.Halkımızın eller düzeyinde yetişmesine neden engel olmak istersiniz?İşte Köy Enstitüleri böylesi bir eğitimi amaçlamış kısa sürede başarmış kuruluşlardı.B u söylediğime tanıklık edenlerden birisi de onların adını değiştiren,onlar için komunist yuvaları diyen Hemşinli Mehmet Tedvfit efendidir.1950 seçimleri öncesi Samsun Bayındırlık Müdürlüğü yapmış,bir grup gezisiyle 1944 yılında Ladik-Akpınar Köy Enstitüsü’ne uğramıştır.Orada yakından gördüğü çalışmaları o denli beğenmiş,öyle umutlanmış ki,dönüşünde Samsun’da çıkan 19 Mayıs adlı dergide (!944) duygularını uzun uzun yazmıştır.”Üç sesle söylenen bu marş kadar güzel söylenmiş bir İstiklal Marşı dinlemediğimi söylersem…..Evet,tesadüfen görmemiş olanların katiyen bilmelerine ve tasavvur etmelerine imkan olamayacak şekilde yepyeni bir gençliğin,yep yeni bir neslin bu Köy Enstitüleri’nde yaratılmakta olduğunu,zevk alarak,gurur duyarak gördüm!”Yazının tümünü okumak elbette daha zevkli olacaktır.Ancak insan bu kadarını okuyunca da “Bu ne perhiz,bu ne,lahana turşusu!” demekten kendini alamıyor.olayın bir başka boyutu,”Kara güç,o denli baskı yapmış ki,o türlü beyeni bir yana itilerek,sizin deyiminizle fatiha okunmuştur.Tevfik İleri ve onun gibi kendi duygu yumağını dönekçe(Kendine karşı) bozanlar ne derlerse desinler, özellikle Köy Enstitüleri’nde müzik olayı önemliydi ama her şey değildi.Piyanodan kemençeye dek çok değişik çalgılar,daha doğrusu 21 yörenin özelliklerine göre Gözde çalgılar ağırlık kazanmıştı.Bu konuda bir sınırlama yapılmıyordu.Serbest saat denilen zaman dilimlerinde öğrenciler dilediğini yapma özgürlüğüne sahipti.Örneğin ağız mızıkasından akordiyona,piyanoya dek Batı kaynaklı çalgılar yanında,kavaldan uda sıralanan yerli sazları da sevenler vardı.Bunlar kişisel seçmeler olarak sayılıyor,öğretmenliğin koşulu mandolin ise zorunlu tutuluyordu.Çocuk şarkılarını kusursuz çalmak, mandoline uyabilen notaları okumak, sınıf geçme ölçüsüydü.İki Köy Enstitüsü yöresel geçerliliği öne sürerek birer çalgıya ötekilerden daha çok değer vermişti.Trabzon_Beşikdüzü kemençeye,Kastamonu-Gölköy bağlamaya. çalgılarına özel çalışma programları uygulamıştır.Çevrede bulunan usta çalgıcılar çağırılarak özendirici örnekler verilmiş,kimi ustalar uzun süre görevlendirilerek (Usta öğretici )salt çalma değil çalgı bakımı,onarımı üzerine çalışmalar yapılmıştır.

 

En Güvenilir Tanık Aşık Veysel’dir

 

Köy Enstitüleri’nde genel ilke,biraz müzik,biraz folklor,biraz resim,buna karşın sürekli okuma alışkanlığını kazandırma olarak saptanmıştı.Aşık Veysel’in kıvanç duyarak katıldığı türkü ve bağlama çalışmalarının yapıldığı Köy Enstitüleri’nde bağlamanın dışlanarak mandolinle salt Mozart çalındı gibi saçma sapan sav öne sürenlere Aşık Veysel “Tüh!” dercesine bakın ne diyor.

     “Enstitüler bir kovana benzer

      Her çiçekten alır bal yapar

      Yurdumuz için doğru bir yoldur

      Halkımıza kanat takar kol takar

      Resim yaparlar plân çizerler

      Çözülmemiş sorunları çözerler

      Türkü söylerler şiir yazarlar

      Kimi saz düzenler kimi tel takar!”

Şunu bir kez daha vurgulamakta yarar vardır.Köy Enstitüleri’nde müzik bir sanatsal uğraştı ancak sanatçı yetiştirmek kesinlikle amaç değildi.Böyle bir duyuru hiçbir yetkilinin ağzından çıkmamıştır,orada okuyan hiç bir öğrenci de böyle bir düş kurmamıştır. A.B.D’liaraştırmacı dr.Fay Kırby haklı olarak:
 -Köy Enstitüleri’nde büyük sanatçı düzeyinde yer alan müzisyen yetişmedi,ancak müziğe eğilenler, Batı’daki öğretmenler düzeyinde müzik bilgisi kazandılar!”demektedir.Bu vurgulama, tarafsızlar, ilgililer, bilgililer ve de tüm karşıcı hatta karalayıcılar için kulak ardı edilemeyecek bir uyarıdır.

 

Kılavuz/Kösem ya da Joker Kullanma

 

Mozart ve mandolin konusunu kuşkusuz siz Attila İlhan’dan duydunuz.(Doğal olarak okudunuz.)Çünkü Attila İlhan bunu tekrarladı durdu.Oysa o da bir başkasından aldı.Aldı ama sizin yaptığınız gibi tıpkı basım yapmadı, kendine özgü kıvırmasını yaptı; Üslubu beyan ayniyle insan!”Siz olduğu gibi ona katıldınız.Günümüz deyimiyle onu joker olarak kullandınız.Eskiden buna Kösemlik derlermiş.Bir tür yol göstericilik.Sözün gerçek anlamından çok kullanıldığı alan ilginç.Çobanlık alanından ya da çoban sözcüklerinde dilimize hatta tarihimize geçmiştir.Çobanlık alanında kösemlik çok önemlidir.Sürüde bir lider koyun için kullanılır.Kösemsiz sürü olmazmış.Sözgelimi bir sürüde kösemlik oluşmamışsa o sürünün durumunda huzursuzluk parçalanmaya dek uzarmış.Doğanın kuralı,neyse ki sürülerde böylesi durumlarda hemen bir kösem ortaya çıkarmış.Kösem için, düpedüz çobanın koyun yardımcısı diye tanım yapanlar da vardır.Sürünün düzenini kösem dengelediğine göre gerçekten çobana yardım ediyor demektir.Ne var ki kşmş zaman da sürüyü kendi istediği yöne götürebilmektedir.Neyse,kösemlik insanlarca da önemli görülmüş olacak kimi zamanlarda kendilerine bir kösem seçip onun gölgesi gibi davranırlar. Adını kösem olarak anmasalar da durum odur. Kösemlik insanlar içi n her zaman iyi sonuç vermeyebilir. Bu biraz da kösem seçilen kişinin özelliklerine bağlıdır. Bilindiği gibi insanlarla koyunlar arasında büyük farklılıklar vardır. Bilindiği gibi koyun kösem,sınırlı kılavuzluklar yapar,sudan geçerken önce o atılıp yüzer,yön seçerken o gidecek teri seçer,dinlenmek için o bir yer beğenip oraya öbek olunmasını sağlar,bir koku duyunca o tarafa yönelip ilgiyi toplar vb. İnsanlarda bu ayrıntılar sayısızdır. Duygular, düşünceler,bilgiler,deneyler, insanlar için her an geçerliği olan özelliklerdir. Böylece insanların kösemleri tam anlamıyla rehberlik-kılavuzluk-öğretici niteliklerini zorunluluğu ile karşı karşıya kalmaktadır.Atalarımız bu durumu çok keskin ve de çok uyarıcı bir tümceyle özetlemişlerdir.”Kılavuzu karga olanın burnu boktan arınmaz!”Sizin köseminiz için böyle bir söze gerek var mıdır?Onu siz düşüneceksiniz.Burada koku yerine söz işiteceksiniz.Çünkü işin içinde görme olayı vardır.Burun yerine göz ve de kulaklar geçmiştir.Sizin burada asıl yanılgınız,bir bakıma zübek gibi ortada kalışınız,(jökerinizin )köseminizin 30 yıl önce bir başkasının şaka olarak söylediği bir sözü “Mal bulmuş Mıgribi gibi” benimseyip yazdığı bir yakıştırmayı tekrarlamanızdandır.C.H.P.hedefleyip eleştiren Şerif Mardin,o günün parti anlayışının düzeysizliğini anımsatırken,aynı zamanda bunların Köy Enstitüleri’ne eğreti bakışlarına da değinmiştir.Burada amaç ne mandolindir,ne de Mozart!Ünlü bir yakıştırma vardır.İki arkadaş bir gün ortak bir iş için yola çıkarlar. Birinin lakabı ördekmiş.Yol arkadaşlığında lakap söz konusu değildir.Yolda dostça yürürken gök gürler.Öteki kişi ”Gök gürledi!” deyiverir.Derdemez de tartışma başlar.Ördek lakaplı alınmıştır,”Gök gürlerse yağmur yağar.Yağmur yağınca su toplanır göl olur.Göllerde ördekler yüzer,öyleyse sen bana,ördek,dedin.!”Bu söz ilk bakışta, alıngan insanlar için söylene gelen bir öğreti nitrelinde gibi geliyorsa da,söz oyunlarını bir araç olarak kullanma merakına kapılan kimi üç kağıtçılar tarafından da tersine çevrilip kullanılmaktadır.Mandolinle Mozart çalmada olduğu gibi…İçinde yaşadığınız günlerin bir takım esintilerinden habersiz misiniz?Evrevsel konulara duyarsız mısınız?Duyarsızsanız Hitler’in gönderdiği mareşallık rüdbesini alamadan teslim olan general Paulus ya da Almanya’ya teslim olacağına Tulon’da denize batan Fransız kaç yazar?Belli ki evrensel olaylara es geçiyor,sanatsal etkinlikleri duyunca kulaklarınız tekliyor,duyarlığınız katılaşarak dışa açık kapıları kapatıyorsunuz.Filmlerdeki gibi tomrukla vurulsa bile duyarlık kapılarınız açılamayacak besbelli.Şöyle de diye bilirim,çevrenizdekilerin konuşmalarından duyup algılayabilseydiniz,kesinlikle başka türlü düşünecektiniz.Örneğin son 10-15 yıl içinde Uygar Dünya sanat kesimleri Mozart’ı yeni doğmuş,yeniden bul muşça gündeme getirdi,filmler yapıldı,bu filmlerden biri ise rekor düzeyde ödül kazan dı.Salt bu filmlerden birinde başarılı bir oyun sergilediği için çok ünlenen bir sanatçının yurdumuza gelişi ise günlerce yazınımızın konusu oldu,boy boy resimleri basıldı,uzunca bir zaman bir TV.dizisi gösterime girdi.Üstüne üslük tanınmış bir yazar gazetecimiz,Dostum Mozart adlı bir kitap yazdı,bu kitap okuyucu kesiminde büyük beğeni topladı.Bunlar bir yana Uluslar arası bir nitelik kazanmış bulunan İstanbul Festivali’nin ilk yılından bu yana tam 17 yıldır sürekli gösterilen Saraydan Kız Kaçırma Operası,Mozart’ın ülkemizde ne denli sevildiğini gö stermesi bakımından ilginç değil mi sizce?Ayrıca öteki operaları,Don Juan,Zaide,Cosifantüte,Bastian Bastian,Sihirli Flüt,Figaronun Düğünü, vb. birkaç yıl ara ile yurdumuzda gösterilmektedir.Bunlara ek olarak,Japon araştırıcılarının Mehter müziğimizle Mozart ilişkisi üstüne yaptıkları çalışmalar,ortaya çıkarılan bulgular,Mozart’ı bize daha yakın bir dost olarak önümüze getirdi.Geçek bu durumdayken sizin Attila İlhan’ın tutarsız savını bu süreçte tekrarlamanız biraz komik olmadı mı?İsterseniz önümüzdeki yılı dikkatlice izleyin, radyo ve TV programlarına ara sıra bakın,özellikle radyo programlarında Mozart’ın çalınmadığı bir gün geçmeyecektir.1991 yılı için bir söylemeğe gerek görmüyorum,o zaten ölümünün 200.yılıdır,doğal olarak tüm dünya onu anacaktır.

 

Bile Bile Lades

 

Ben,bunları gereksiz bulduğum halde gene de yazıyorum,sizin etkileneceğinize de inanmıyorum.Sizin,o kültür mültür dediğiniz,yaşamın güzel yanlarından bakma,güç verici olguyu kavrama,insanlığın daha iyiyi,daha duyarlı olmayı yakalamak için uğruna çırpındığı,yaşam boyu savaş verdiği,duygusal iletişim etkinlikleriyle bir ilginiz yoktur. Ya bir iki J.M.Simmel, R.Alley,H.Robbins,Trevanian vb romanı karıştırdınız ya da Zavallı Necdet, Yakılacak Kitap,Dağları Bekleyen Kız,Hıçkırık’başlayıp M.N.Sepetçioğlu’nun satırları arasında kaldınız.Sahiplenmiş gibi Kemal Tahir’den söz etmeniz ise hiç inandırıcı değil.Zaten savunma biçiminiz de bu konuda bir takım ip uçları veriyor.Hiç değilse Burada da Tarık Ağabeye sorsa idiniz,bu konuda o size en kesin bilgiyi verecekti.

 

Olayı Genelleştirebiliriz

 

Herhalde müzik deyince T.V. sık sık çıkarılan altın bilezikli (Fahriye Abla’nın altın bilezikli kolları gibi) kollarıyla görkemli bir Stanweg-Sohn marka piyanoya bin bir nazla elini uzatıp,Paris modası giysilerini bir süre sergiledikten sonra “tin,tin,tin” sesleriyle Tatyos Efendi’den, Nikaos Ağa’dan, Bimen Şen’den peşrevler, sirtolar, acemaşiran, şateraban vb. makamlarında sıraladığı ses dizilerini anlıyorsunuz.İçkili gazinolardaki nasipleri kesildikten sonra TV. Kameralarına renk renk giysiler içinde çıkan hanendeler,sazendeler günden güne arttırılan sayılarıyla sıralanıp başlarında maestroları ile ünlü korolar(!) Tek ses üstüne kurulmuş koro(!) ve de frak giyinmiş bir şef.Sizin için ideal bir müzik şölenidir,her halde!Varsın birileri çırpınsın,”Tek ses koro olur mu?” desin.Varsın tarihçiler sorsun,geleneksel müziğimizde fraklı şef var mı? diye.Varsın Ahmet Adnan Saygun sorsun,”Sizin yaptığınız sanat müziği ise bizim yaptığımız nedir? diye.Hanendeler olur korist,sazendeler olur solist,şarkılar birbiri ardın söylenir olur potpuri…Yaylı tamburun yan ına bir bir viyolensel eklenir bir de konturbas.Gitar,arp,kanun neden yan yana olmasın?Çalgılarda reform neden olmasın?Bağlamayı ekle üst üste “Olmaz!” diyen olur?Kim olur ki böyle diyen?Gelenek mi?Halk isterse simli zurna birinci kemanın yerine bile geçer.Yeter ki meyhane patronu böyle bir muziplik düşünmesin,hiç kimse “Yapma!” diyemez.Böyle bir perspektiften bakanlar için Mozart ya da mandolin doğal olarak yabancı nesnelerdir.Bu konuda ne size ne de size kösemlik edenlere söylenecek fazla bir söz olabilir mi?Baştan fora olmuş ya da edilmiş bir toplum,toplumun toparlanmasa olanak vermemek üzere koşullandırılmış bozucu güçler.Bence siz bu durumda bir işlev yükle nmiş yada size yükletişmiş durumdasınız.Bir şeyleri yeriyorsunuz ama savunduğunuz ya da savunmak için tutunduğunuz hiçbir toplumsal değeriniz yok.Ismarlama silahşör rolünü almışsınız ama neyi savunacağınızı isabetli seçme insiyatifinizi yitirmişsiniz.Buna idiş edilmiş demek daha doğru alacaktır.”Mandolinle Mozart çalanlar şimdilerde İbo’yu, Emrah’ı dinliyorlar!” diyorsunuz.Bu konuda hemen şunu sorayım,Köy Enstitülü olarak bunları dinlemeye gitmeli miyiz,gitmemeli miyiz?Mozart Jübiter Senfoni’den sonra İbo’ya yadırgar mısınız?Doğrusu ben bunu şimdiye dek hiç düşünmüş değildim.Ancak yazınızı okuyunca sezinler gibi oldum,siz böylesi değişikliklere daha hazır durumdasınız.Ben bun u salt konser için değil genel bir tavır olarak düşünüyorum.Örneğin Kuğu Gölü,Uyuyan Prens,Giselle balelerinden sonra deve güreşlerini keyifle izleyebilirsiniz.

 

Basına Sığınmak

 

Siz kendinizi haklı olarak bir yerlerde sayıyorsunuzdur.Bu sizin doğal hakkınız.Ancak bu hak gerçeği değiştiremez.Çıktığınız yol halka karşı bir yoldur,tuzaklarla,barikatlarla hatta günüm üz diliyle dinamitler döşenmiş bir yoldur.Siz ve sizi fitilleyen kösemleriniz istediğiniz kadar elinizi sallayarak,”Mozart kim, köylü çocukları kim?” deyin,istediğiniz sayıda çevrenize düdükçü toplayıp fıttırın,sanat gerçeği insanın doğa yetileriyle yakın ilişkilidir,alın teriyle yoğurulunca sokak dolusu dangalağı alt eder,etmiştir, bundan böyle de edecektir.Siz de bu tür düşünüp o yöntemlere gönül bağladınızsa ve bunu bilinçli yapmaya kalkışıyorsanız,durumunuz< saftiriklikle de açıklanamaz, Pavlov Yöntemlerinin geliştirilmiş çarkından geçmiş olmak gerekir.Az buçuk yontulmalarla böylesi bir çarpıklık oluşturulamaz. Çıplak bir erkek resmini isterik bir kadın avucuna yerleştirip seks manyaklarını tavlayıp dergi satmayı düşleyeceksin,kadın kukularını yapraklayacaksın,sonra da en kışkırtıcı sözcüklerle donatıp(Sizin sözcüklerin bile bir bölümü poşetlik) halka sunacaksın,bunun adı “Kültür Hizmeti!” olacak.Araya bir de Esdüdü ekleyip memleketin geçmişinde işlenmiş hataları(!) gösterip övütlerini,uyarılarını yapacaksın.Buradaki kurnazlık belli ki sizin de ötenize uzanan bir boyuttadır.”Dergi satmak!”Olayın kazanç yönünü eleştirmeye dilim varmadığını söylemekle birlikte,dürüstlükle bağdaştıramadığımı da saklamam olası değildir.”Yağma Hasan’ın böreği!” deyimiyle anlatılagelen,tarihsel bir iş sürümü düzeninin “Basin” adı altında somutlaşmış çıkar ağacı,40 yıllık acıklı bir filmin bir daha izlenmesi.Ünlü adlar,soyadları,hayır yapmışlar,görev yapmışlar,sayıları az da olsa yine de bir kesimi oluşturuyor.Vurguncular,dolandırıcılar,halkı kandıranlar,devleti soyanlar,anası skandallılar,politika madrabazları,gazeteler,gazeteciler,baş yaşarlar,köşe yazarları, ise küme küme,törensi bir gösteriyle usumdan geçiyorlar.İlginçtir,geçmişin sayısız şaibelisi yer,renk değiştirerek kimileri ise buna bile gerek görmeden baba marifetlerin(!) sürdürüyorlar.Bir de basınımıza bakıyorum,”Böyle başın böyle olurmuş tıraşı!”

Konuları,önemsedikleri,araştırmaları,haber kovuşturmaları,dahası kesin ve doğru haber gibi bir ilkeleri var mı?Doğal olarak sözde var ama uygulamada ara ki bulasın.Özellikle günümüzde,tencere,tava, cezve satarak,sabun tozu,tarak dağıtarak,boyalı, resimli kese kağıtlarını halka yutturma yarışında.Pek iyi öteki ülkeler de böyle mi?Kapanmış,küllenmiş olaylar bir bir tırnaklanıp çıkarılıyor.Bakanlar,başbakanlar sorguya çekiliyor.Olayların izleyicileri basın görevlileri.Örneğin yıllar önce A.B.D. başkanını indiren basındı.İtalya’da ortalığı hallaç pamuğuna çeviren basın.Fransa’da Emile Zola’dan bu yana gelenekleşen basın gücü hep doğrunun doğruluğun yanında, hep haksızlık yapanların karşısında.İnsanlara özellikle de topluma bir zarar doğrultulmuşsa,yasalara karşı bir durum belirmişse,buna kalkışanın işi bitiktir.Adam kırk yıl önce askerliği sırasında küçük bir suç işlemiştir.Politikaya atılmak ister,bütün geçmişi serilip dökülür.Öteki ülkelerde, toplumu ilgilendiren konularda hatalar geçmişte kalmamaktadır. Bunu basın namus görevi olarak yüklenmiştir,yerine getirir.Bir de bizden bir anı aktarayım.Hiçbir sorumluluğum olmamasına karşın içinde bulunduğum bir olay.Bir olgunlaşma Enstitüsü çağrılı illerde defile gösterileri yapar.Oldukça ilgi toplar.Bir ilde tekrar edilmek üzereyken ya da gösteri sürerken yakın maden ocağında çökme olmuş sayısı(İlk saatlerde) tam saptanamayan işçiler toprak altında kalmıştır.(60 kişi olduğu söylentisi yayılmıştı)Kurtarma çalışmaları tüm gece sürmüş,ertesin kurtarılamayanların sayısı duyurulmuştur.Olay politik bir tartışmaya dönüşmüş,muhalefet, hükümeti hedef gösterip halkı oldukça etkilemiştir.O günlerin çalışma bakanı (Yeterli önlemleri almadığı için eleştirilmişti.)sinirlenerek,basın görevlilerine “Ne oluyoruz yani ne var bunda,maden ocağı çökmüş,beş-on amele ölmüştür!”deyip arkasını dönüp gitmiştir.Bu tavır o günler çok eleştirilmiş,bunu söyleyenin politik yaşamı bitti!” gibilerde yazılar çıkmıştı.Dış olayların da etkisiyle ben de bu kanıya saplanmıştım.Bu çalışma bakanı kısa zaman sonra (Ayrıldı dememi beklemeyin) Dışişleri bakanı oldu.Bununla da kalmadı,1950 sonrası hükümetlerinin en uzun ömürlü dışişleri bakanı olduğu gibi senato üyesi oldu,senato başkanı oldu,bir yıl kadar da Cumhur başkanlığına vekalet etti.

 

Bir Anı

 

Sahi az önce adlar, soyadlar, derken anımsadım, soyadınız sahici ise tanık olduğum bir olay içinde ilginç bir tartışmaya neden olmuştu.!950’li yılların ortaları idi.Şimdiki açık tren vagonlarının ilk bu şekle sokulduğu günlerdeydi.Çoğu yolcu bu yeni düzene alışmaya çalışıyordu.Eski kapalılıktan açığa geçmek bir çoğumuz için yep yeni bir görünümdü.Ankara’dan İstanbul’a dönüyordum.4 kişilik öbekler halinde söyleşirken,benden daha genç iki arkadaş aralarında bir oyun başlattılar.Sözcük bulmak,üretmek,deyimlerde kullanmak vb.onların da öğretmen olduklarını böylece anlamış oldum.4.komşumuz nedense bizimle konuşmamak için oldukça direnç gösteriyordu.İki genç arkadaş,dergileri açıp okumaya başladılar.Birinin elinde Varlık Dergisi vardı.Daha çok yazılarından tanıdığım,birkaç kez de arkadaşlar aracılığiyle konuştuğum o günlerin genç öykücülerinden Muzaffer Buyrukçu’nun bir öyküsü vardı.Katran.Ben onu özel bir ilgi göstererek okurken konuşanlardan birisi ötekine Katran nedir? diye sordu.Ben bildiğim halde aldırmadım,okumayı sürdürdüm.Nasıl olduysa hiç konuşmayan 4. komşumuz birden,kendisine sataşıldığını öne sürerek yüksek sesle tehdit etmeye başladı.Yüksek bir makamda oturuyormuş,Milli Eğitim bakanlığı ile ilişkisi varmış,sataşan öğretmen olduğuna göre,özür dilemezse hesabını soracakmış.Bu kez öteki genç söze karıştı,”O size bir şey söylemedi,siz ona sataştınız,Milli Eğitim Bakanlığına gidip de ne diyeceksiniz ki?O şimdi tatilde sizin gibi bir vatandaş,mesleğiyle ya da göreviyle ilgili bir suç olsa şikayet edersiniz,

Şimdi gereksiz yere olayı büyütmeniz doğru değil!” diyecek oldu.Öfkeli komşu”Ne mi yaparım?Beni tanımak mı istiyorsunuz,işte hüviyetim, adım H.A.”dır.Onun siciliyle pekâlâ oynarım!” deyince,bu kez öteki genç iyice dikeldi.”Bakın bayım,sizin kim olduğunuzu bilmiyorum,inanın ki sizi ilk kez görüyorum.Adınızı şimdi söylediniz,adınızı da hiç duymamıştım.Neler yapıp neler yapmayacağınızı da hiç düşünmüyorum.Ancak şimdi öğrendiğim soyadınıza bakılırsa siz doğru dürüst bir ağaç olmayı bile istememişsiniz.Oldu olacak bir meşe,gürgen ya da çam türünden bir şey olsaydınız kereste olurdunuz.Şimdi izse bir alevlik bir yalından sonra pıslayıp duruyorsunuz.Size katran dediğimi mi sandın?Demedim.Elinizden geleni yapın,sizden de arkadaşlarınızdan da korkmuyorum.Öfkeleniyorsunuz ama doğru konuşmaya da yanaşmıyorsunuz.Asıl ben sizden şikayetçi olacağım.Belli ki siz Milli Eğitim Bakanlığında görevlisiniz.gidip sizi arayıp bulacağım,makamınızda sizi mahcup edeceğim.Öfkeli adam uzun uzun baktıktan sonra kalkıp başka bir bölüme gitti.Öfkeli kişinin adını duyunca anımsadım,gerçekten Milli Eğitim Bakanlığı önemli kurumlarından birinin yıllardır üyeliğini yapıyordu.Olgun davranışlar beklenirken böylesine boş bulunmasına hiçbir anlam veremedim.Genç meslektaşlarımı uyardım,İstanbul’a yaklaştıkça sevincimiz olayı unutturdu.Anacak bende bu olay bir soyadı merakı uyandırdı.Bu duyarlığım sizin için de geçerlidir.Kişiyle soyadı arasında bir bağ kurup titizce bir sonuç çıkarırım.Benim bu özel eğilimim ve bir anı olarak not ettiğim öykücük üzerinde sakın durmayın.

 

Yular Üstüne Çeşitlemeler

 

Şu yular yorumunuza gelince…Köy kökenli olduğum için hiç değilse bunu çok iyi bildiğimden kuşkunuz olmasın.Üstelik T.C.S.Kuvvetlerinde iki kez atlı birliklerde görev yapmış,ikinci yıldızı takmış bir başarılı biniciyim.Atları sevdiğim gibi onlarla ilgili araç ve gereçlerle de ilgilenmişimdir.Gerçi yular denen nesne salt at türevleri için değildir.Öteki hayvanlara da yular takılır.Örneğin tarihimizde ve özellikle de Divan Şiirimizin günümüze sarkıntısı sayılan Klasik Musikimizle ilgili sohbetlerde sık sık geçen Kağıthane,Göksu gibi mesire yerlerine öküz arabalarıyla gidilirmiş.İşte bu arabaları çeken öküzlerin yularları görülmeye değermiş.Kakma sedeflileri,sim işlemelileri, hatta altın tellerle örülmüşleri bile varmış.O günler için bir moda gösterisine dönüşen bu zevk çılgınlığı,sanırım öküz sahiplerinin o günlerdeki zevk düzeyini de gösteriyormuş.Böylesine önemsenen yular için yetenekli ustalar yetişmiş yular sektörü toplum içinde saygınlık kazanmıştır.Yuların böylesine önemsenmesi,insanlarla hayvanları bir moda çizgisinde birleştirmesine karşın o günlerde de günümüzde olduğu gibi insan için yular yapılmamış, böyle bir deneme tarihe geçmemiştir.Dahası,yapılan araştırmalara göre insanların,öküz,köpek,aslan,kaplan,çıroz,çakal,koyun,deve,balık,kartal,kumru hayvan adlarını,balta,bıçak,makas,keser,dere,tepe,dağ,deniz gibi somut yer ve araç-gereç adlarını almalarına karşın yuları ad ya da soy ad olarak almadıkları hatta lakap olarak bile takılmadığı saptanmıştır.Örneğin tarihimizde Öküz Mehmet Paşa, Sadettin Köpek, Kılıç Ali, Alp Aslan vb. Bu da gösteriyor ki,sizin şu yular sözünüz salt mecaz anlamındadır.O zaman da ben,bunun anlamını,bir kişinin, bir başka kişinin buyruğunda olma durumu, olarak algılayacağım.Sözgelimi,böyle bir durumda iki kişiden biri olan yöneten durumda olanı,ötekine dilediğini yaptırabilir.”Bu yaptığını beğenmedim,bir daha yap!”diyebilir.Yönetilen, biraz diretir gibi olur ya da bildiğini okumaya kalkarsa,çevresindekiler yönetene,”Şunun yularını biraz çeksene!’” demeye başlarlar. Bu ayrıntılara neden girdiğimi anlamış olmalısınız.Şairin biri ne demiş;”Ol mahiler ki derya içindedirler,deryayı bilmezler!” Nice gafil,yular boynundayken bundan habersiz dolaşır.Bir bakıma “Kendi gözündeki merteği görmez,el gözünde çöp gözetler!” Bir yazar olarak siz boynunuzdaki yuları duyumsamıyorsunuz? Dün patron diye,karşısında direk olduğunuz kişi yarın sizi tıpkı içinde bulunduğunuz kuruluşun masası,sandalyesi,çöp kutusu gibi başkasına devredebilir.Ayrılmak özgürlüğünüz var, elbette.Ama içinde bulunduğunuz düzenin raconu budur,bunu umursamayıp kendinizi vareste saymanız hele kendi (Durumunuzu) gömleğinizi başkasına giydirip yergi konusu yapmanız anlaşılır türden bir çarpıtma değildir.Oysa bu anlattıklarım günümüzde ne yasaktır,ne de ayıp.Ancak “Sezar’ın hakkı,Sezar’ındır!”Hiç kimse kendini bulunduğu yerden ötede göstermeye yeltenmemelidir.Bunu yapmaya kalkışanlar kesinlikle bir gün o sizin deyiminizle “Eşekten düşmüş karpuza !” dönerler.Özdemir Asaf ne güzel söylemiş:”Kendi bahçesinde bir dal olamayan,girmiş bahçemde ağaçlık taslıyor!”İnsan bu durumlara düşmemek için önlemini almalıdır….

Başka bir örnekle daha da açıklık getirebiliriz.Sözgelimi patron,”Vazgeçin şu çapkın kadın,travesti mravesti masallarından,bunlara yaslanarak bir yere varamazsınız.Sıkın pörsümüş popolarınızı da doğru dürüst yazı yazın,yoksa hepinizi kapının önüne dikerim!” dese. Dese,demeye gerek bile yok,”Her an der!”kaygısı içinizde olduğuna göre,ötesini tartışmaya gerek var mı?Başkalarına yakıştırdığınız yular,sizin yaşamınızın bir gereksinimi(Basın-yazın alanında çalışanlar için)bir zorunlu bağdır.Böylesi mantıksal yoldan giderek kendimi iyice inandırdığım için gönül rashatlığıyla size bir tarihsel örnekten yararlanarak öneride bulunacağım.Tıpkı Frikya kralları gibi “Velinimetim!”diyerek bir yuları baş ucunuza asmalısınız.Asacağınız nesne,yular yerine geçecek bir özellik taşırsa sanırım aynı işlevi görür.Amaç,simgesel bir somut varlık olsun.İnsanlar, kendi ruhsal dünyasında biriktirdiği rivayet kırıntılarıyla bütünleştirip kutsaya hazırdır.Böylece bir taşla iki kuşu vurmuş olursunuz.İşte sana bir inançlı yazar!Değme patran kendini İskerder sanıp üstünüze gelmeye kalkamaz.Yunus Emre diliyle söyleyeyim,sakın benim önerimi hafife alıp gönüllenmeyin.u da bizim bir şakamız olsun.Dikkatinizi çekerim, burada “Biz’li” konuşuyorum. Çünkü tüm Köy Enstitülüler,sizin ve sizin gibi düşünen toplumsal bilinçten yoksun kişilerin avurtlarına sıkıştırdıkları avsalalarıyla kavrayamayacağı bir seçim yaparak “Kula Kulluğu”reddedip bunun yerine “Devlete Kulluğu” yeğlemiştir.Bu kesin tercihi bildiğim için salt burada onlar adına da konuşuyorum.Adım gibi biliyorum,köy kökenlidirler ama kökeni olan ailelerden gelmişlerdir.Onların bu nitelikli özelliklerini bilmeyen varsa,bunlar kendi kökenlerini şöyle bir yokladıktan sonra Köy Enstitülülere dil uzatsınlar.Onlar,ayrık otu gibi uzun bir süre sonra toprak üstüne çıkıp makbul bir renk gösterdiğini sanabilirler ama işinin ehli çiftçiler( ayırık)ayrık otunu bakar bakmaz tanır,gereğini yapar.Çünkü o, her an başkasının hakkını almak için var olduğuna inanan bir yaratıktır.

 

Değerli Olmak Kimin Tekelinde?

 

Köy Enstitüleri’nde yetişenlerin çok önemli bir özelliği de insanları tabulaştırmazlar..Kesinlikle diyebilirim ki,ne ben ne de çevremde bulunanlar,kendimizi hiç kimseden bir adım geride sayarız.Daha öğrenciliğimizin ilk günlerinde böyle düşünmeyi öğrenmiştik.Bunu bize kimse aşılamadı.Başımızdaki yöneticiler,öğretmenlerimiz bize tartışmalı dersler veriyor,işlerde sorumluluklar yüklüyor,sonunda da titizlikle bir değerlendirme yapıp kazanımlarımızın belleğimize bilinçle işlendiğini duyumsuyorduk. Üzerimize aldığımız görevi başarıyla sonuçlandırınca,yaptığımız işi ya da ürünü gözlerimizle görünce bir yaş daha büyümüşçesine etrafımıza güvenle bakıyor “Ben de varım!”duygusuyla kendimize güvenimiz pekişiyordu.Kesin bir bilimsel çizgiyle ayıramamakla birlikte sanırım bu duygusal güven daha çok iş etkinliklerimizdeki süreçte oluyordu. (Salt iş atölyelerinde değil,Müzik, resim, beden,milli oyunlar, temsil çalışmaları) Kendi üstümde yaptığım gözlemlerinde bu kesinlikle bende böyleydi.Sayısı az sayılacak bir sınıfta (Önce 30, sonra 29) okumuştum.Derslerim, Kültür kanadında da,İş kanadında da çok iyiydi.10 üzerinden yapılan değerlendirmelerde, Matematik, Tarih, Edebiyat (Bizde Türkçe) Eğitim Bilgisi vb.derslerden ilk yılı 6-7-8 not düzeyinde geçirdim.Buna karşın iş derslerim ve müzik tam numara olmuştu.İş derslerindeki çalışmalarım ürüne dönüşünce,kendimi daha olumlu değerlendirmeye başladım.Çok titiz matematik öğretmenim Ahmet Gürsel bir gün “Senin ödev defterini çok beğendim,zevkli bir iç dünyan var,sen istersen özellikle geometride çok başarılı olabilirsin!”dedi.Geometri çizimlerine giderek ilgi duydum,yıl sonunda notum tam oldu,okul bitimine dek de hiç düşmedi.Sınıfımda salt kültür derslerine önem verip onlar üstünde duran arkadaşlarım iş derslerini önemsemedikleri için notlarını benim kadar dengeli götüremediler.Geriye dönüp baktığımda sınıf arkadaşlarımın da en başarılıları,iş derslerine candan sarılanlar olduğunu anımsayıp böyle bir genellemeyi rahatça yapabiliyorum.İş eğitimini uygar ülkeler gereksinim duyarak önemsemişler,genel eğitimin bir bölümü durumuna getirmişlerdir.Köy Enstitüleri, Pestalozzi ile 200 önce,(N.Bonapart günlerinde) başlayan İş-Eğitimini bir nebze denemeye başlamıştı.Yazık ki bizim ke-te-be ruhlu insanlarımız bu durumu algılayıp değerlendiremediği gibi özveriyle değerlendirmeye çalışanları da karalamaya kalkıştılar.Bizde”Tarih, ezeli bir tekerrürdür!” derler.Bize özgü bir anlayış.Bunun doğruluğunu kanıtlamak için tarihsel olaylar bile yaratabiliyoruz. 200 yıl önce Napolyon Bonapart, Pestalozzi’nin vermiş olduğu bir rapor üzerine okullarda bir düzenleme yaptırarak Fransız Devrimi’ni sürdürecek gençliğin yetişmesini düşlemiştir. Gerçekten o anlayış ve yöntemlerle yetişen insanlar,özellikle yurt savunmasında öyle bir bilinç geliştirmişlerdir ki, tüm Avrupa 10 yıl gibi bir kısa sürede Fransa’nın sınırları içine sığdırılmıştır.Ülkemizde Lale Devri dediğimiz yenilik kıpırtıları acı bir sonuçla kapatılınca uzun bir karanlık dönem yaşanmışsa da düşmanlar üstümüze geldikçe çıkış yolları aranmıştır.Bunlardan birisi ve beklide en kayda değer olanı Nizamı Ceditir.Nizamı Cedit olayını özü yukarda değindiğim Pestalozzi raporunun Fransa’da ele alınmasından sonra az da olsa bize bir nebze yansımasıdır. Ancak bizde Fransa’da olduğu gibi dinsel kanat susturulmadığından dinsel dirençlerle karşılanıp devre dışı bırakılmıştır.İşte tarih kitaplarımızdaki tek yanlı salt asker düzeni olarak değinilen Nizamı Cedit budur...”Bari olayın asker tarafını ele alıp,Fransa benzeri ordu oluşturalım!” denip Üsküdar’daki Selimiye Kışlası kurulasrak Nizamı Cedit etkinliği başlmıştır.”Tarih Ezeli bir Tekerrürdür!”buyuranlar,bilindiği gibi savlarını kanıtlarlar.”İsmezük!” bir kez daha yankılanır,Selimiye Kışlası bir anı olarak kalır.İşte burada biraz kapalı geçen ya da bağlantı kurmaya kimsenin yanaşmadığı bir başka “Tekerrür” vardır.İnsan eğitimi için ilk kez bilinçli ve inandırıcı görüşleri ortaya atan Pedagoji Biliminin kurucusu olarak bilinen Jean Jacke Roussaeu’nun fikirlerini uygulamaya koyan Pestalozzi’nin yurdumuzda ikinci kez reddi sayılan Köy Enstitüleri olayı;.Nizamı Cedit’e başkaldıran anlayış,ordunun eğitimini nasıl geciktirdiyse,Köy Enstitülerini kapatan kara güç tümden halkın eğitimi sorununu karanlığa yöneltmiştir.İlk bakışta insanlara bu iki olay arasındaki benzetmeyi anlatmak zor olsa da kayıpların karşılaştırılması,deyme vurdumduymazı düşündürecek boyuttadır.Nizamı Cedit sonrası o günkü yurt toprağının onda dokuzu kaybedilmiştir.Günümüzde henüz toprak kaybı yoksa da,bu olmayacak anlamı taşımamaktadır.Ancak topraklar lafla deği, toprak için mertçe savaşanlarca korunur.Şairin dediği gibi”Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır-Toprak,eğer uğrunda ölen varsa Vatandır.

Köy Enstitüleri kapanınca vatan toprağı gitmedi salt 21 güzel kurum çökertildi bir o kadar bağ bahçe gitti..Bu kadar mı?10.000 köy okulu yapılmıştı.Bunların üstünde kimse durmadı ama bu on bin okul o sayıya yakın öğretmen evi kasıtlı olarak boşaltılıp yıkılmaya terk edildi.”Fakir Millet!”teranesi yapan türemiş politikacılar,bile bile meydanlarda yalan söylerken,onlara özenen zibidi zenaatçılar(Onlar kendilerine saçtı diyor)”Çıktık açık alınla” sözlerini “Hamama girdik sedef nalınla”diyerek gülücükler dağıtmaya başladılar.

”Türk,Öğün,Çalış,Güven!” yerine “Vatan Millet,Sakarya!”(!?)dendi.Güzelim “Anavatan!” söyleminin yanına bir “Babavatan!”(!?)eklendi..Hepsin kötüsü,15000 Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmeninin yaşam boyu çalıştığı,çok başarılı olarak görevlerini tamamladığı T.C.Devletinin yönetim mekanizmalarınca raporlarıyla belgelendiği halde bunları görmezden gelen birilerinin “Hasan Kale’nin körleri)(*) gibi kaşıkları hala birbirinin ağzına sokarak lokma hesabı peşinde koşmalarıdır.Oysa Nizamı Ceditleri tuzbuz edenler,31 Martları yaşatanlar,Kurtuluş Savaşında ayaklanarak düşmanlara ümit verip üstümüze getirenler,onların ürettikleri,yeni yeni onlara katılanlar değil 15000,değil 150000 değil,1500000.tarihlerinde hiç ulaşamadıkları doruğa tırmandılar.50 yıldır adım adım ilerlediler.Satın aldıkları ucuz çığırtkanlar “Köy Enstitüleri!” diye diye Mevlevi dönekleri(Dönen insanlar) gibi ortalıkta fırıldaklık ederken,şimdilerde kendileri kapana kısılıyorlar bunun bile ayırdında değiller.Pardon,bunu saf okuyucuları,gelişmemiş geliştirilmemiş beyinlerine karşın bu ülkenin talihsiz kişileri için söylüyorum.Bunların sayıları sanıldığı ölçüde az değildir.Bu nedenle onlar avlanarak o biçin dergiler,gazeteler benzeri varak_ı pespayeler hem yaşıyor hem de o tip kalemleri kağıt üstünde gezdirenler midelerini dolduruyorlar.Bunların sultasına düşenleri uyarmak umudum tükenmiş değildir.Yoksa her devirde gömlek değiştirir gibi yön değiştirmiş,ne yönü?Din değiştirmiş,kılık değiştirmiş,bu değişikleri kullanarak devlet olanaklarıyla dışarılara gidip katman değiştirmiş;genelde kitapların arsız,yüzsüz,soysuz,soytarı,cinsi cibilliyeti bozuk kimseler diye uluslar arası sıfatlar takılmışlar için en küçük bir umut kırıntısı taşıdığım sanılmamalıdır

***************************************************************************

(*) Hasan Kale’ nin Körleri üstüne uydurulmuş bir fıkra vardır.Bunu genellikle doğuda anlatırlar.Ben,Samsun valilerinden değerli insan Ertuğrul’dan dinlemiştim.Görme özürlü bir gurup bir arada yaşamaya karar verirler.İşbölümlerine dikkat edip bir birlerini hoş tutmaya çalışırlar.Her şey iyi güzel gider ama gene de herkeste bir kuşku vardır.”Yemekte ne oluyor?”Uzun tartışmadan sonra buna da bir çözüm bulurlar.Herkes doldurduğu kaşığı yanındaki arkadaşın ağzına götürecek.Böylece birisi kaç kaşık uzattıysa o kadar kaşığı kendi ağzına beklemektedir. Arada fark olurca bunun ayırdında olmaktadır!

****************************************************************************

 

Hasan Ali Yücel-İsmail Hakkı Tonguç Gerçeği

Önce şunu belirterek söze başlamak istiyorum.Bu iki insan,Hasan Ali Yücel-İsmail Hakkı Tonguç,o günlerde,bir çok kişinin ağzı sulanarak baktığı,oldukça güç erişilebilinir makamlarda bulunuyorlardı.Unutulmamalı ki o dönemlerde makamlara basamak basamak başarılarını kanıtlayanlar çıkabiliyordu.Cumhuriyetin kuruluşunda başlatılan bu gelenek 1950 yılına dek sürmüştü.Hasan Ali Yücel 1938 yılına dek Milli Eğitim Bakanlığının tüm kademelerinde çalışmış,kitaplar yazmış konusun bilen bir eğitimci idi.Ayrıca Batı okullarını incelemiş özellikle Fransa’da Orta Öğretim adlı kitabıyla Orta Öğretim alanında ülkemize yeni görüşler getirmişti.Bu bilinçli durumu onun7 yıl,7 ay,7 gün, gibi uzun bir süreçte aralıksız bakan kalmasını sağlamıştı.İsmail Hakkı Tonguç’da ilkokul öğretmenliğinden başlayarak tüm kademelerde çalışmış,özellikle İş Eğitimi alanında hem fikirsel yönden hem de uygulamalarda başarılı çalışmalar yapmıştır.Okul kitaplıkları,Okul laboratuarları,Resim-İş atölyelerinin kurulması konusunda büyük hizmetleri olmuştur.Bu başarılarından dolayı kendisini İlköğretim Genel Müdürlüğüne sonradan yakıştırıldığı gibi Hasan Ali Yücel getirmemiş tam tersine o Hasan Ali Yücel’ den tam 4 yıl önce o makama atanmıştır.Bu iki insan makam sahibi olmaktan öte öğretmenlikten yetişme,öğretmenliği hiçbir değere değişmeyen anlayışta kişilerdi.Bu özelliklerinden ötürü çevrelerindekilere yan bakmadan iletişim kurma hoşgörüleri nedeniyle kendilerini sevdiriyorlardı.İkisi de sözün gerçek anlamıyla Pedagogtu.Pedagojinin bir kolu sayılan psikoloji de onların yaşam uygulamalarındaki yöntemlerini içeriyordu denilebilir.Bu özellikleri de onları, “Olağanüstü!” bir görünüme büründürüyor, öylesi izlenimlerle giderek çevrelerinde bir sevgi çemberi oluşturuyordu. Vurgulanması gereken en önemli bir nokta da ne bakan ne genel müdür,hiç kimseye en küçük bir ödün vermiyordu.Hele kendilerini ikinci plana alarak karşılarındakileri değerlendirmeleri,bir şeyler öğrenmek istiyor tavırları içinde karşılarındakilere bir şeyler öğretmeleri günümüz insanının çok yabancı olduğu hatta havsalalarının alamayacağı bir tavırdı.Uygar dünyanın insanına biçim veren pedagoji ilkelerini onlar,yalnız beyinleriyle değil tavırlarına,ruhsal ve duygusal işlerliklerine kaynatmışlardı.Bu olgun insanlar karşısına belli bir tedirginlikle çıkanlar,onlardan ayrılırken daha cesur,daha benlikli,daha güvenli olduklarını rahatça duyumsayabiliyorlardı.Konuşmaları da tıpkı yazıları gibidir. Yumuşak, açıklayıcı, iddiasız,içtenlikli. Almak,vermek türü kaygılardan çok, kişi kendini arar onlarda,bir ölçüde kendince bir şeyler bulur kuşkusuz.Masal anlatmıyorum,bu iki insan için yeterince güzel sözcük bulup onları gerçek değerlerine yaklaşan bir biçemde anlatamamanın üzüntüsünü duyuyorum.Öte yandan 1946 temmuz ve ağustos aylarında ayrılan bu insanların yerine gelen 30 genel Müdürle 40 bakan hakkında söyleyebileceğim olumlu kaç sözcük bulabileceğimi daralarak düşünmeye çalışıyorum.Makama oturmaları,oturuş şekilleri utanç verici olmakla beraber,yapanlar onlar değildir,onlar da belki bundan acı duyuyorlardır,deyip suçu politikacılara atarak işin içinden sıyrılmaya çalışıyorum.Eğitimin, sözün tam anlamıyla bir etkilenim işi olduğunu giderek unutan toplumumuz sanırım bir süre sonra eğitim söyleminden de yoksun kalacak,eskiden olduğu gibi köpek terbiyecisi,at terbiyecisi türünden insan eğitimini salt koşullanmaya bağlayan insan terbiyecisi düzleminde tutup “Eti senin kemiği benim!” diyerek falaka düzenine dönülecektir.Her ne ise, bir gün yabancı ansiklopedilerde eğitim sözcüğünün anlanını araştıran Türk çocukları, Hasan Ali Yücel,İsmail Hakkı Tonguç adlarında iki Türk eğitimci sinden övgüyle söz edildiğini okuyunca mutlu olacaklar!(mı? Yoksa benim, her 29 Mayıs İstanbul Fetih nutuklarını dinledikten sonra haritaya bakarak,”Peki,şu yurdumun etrafını çeviren 32 devlet nasıl oluştu,neden ben Kurtuluş Savaşımı verdikten sonra bir daha savaş görmedim.2.Dünya savaşı’nda yıkılıp perişan olan bu devletler toparlanıp bendi geçtiler,onlar birinci sınıf devletler arasında yerlerini aldılar bense 3.Dünya adı verilen henüz sömürgelikten kurtulamamış yarım devletçikler arasında sayılıyorum?”deyip iç burukluğuyla kıvrandığım gibi,çocuklarım,torunlarım,öğrencilerim,onların çocukları da”Niçin,niçin,niçin? diye çığlıklar atarak,başlarını yumruklayacaklar mı?

Bu iki değerli eğitimcinin yazdıkları ciltler dolusu kitapların okunmanız koşulunu öne sürmeyeceğim.Biliyorum ki bunu yapabilecek ne cesaretiniz ne de bu kitapların içeriğini kavrayacak algılama gücünüz vardır.Ancak onların söz konusu görevlerinden ayrıldıktan sonra bir yurttaş olarak öğretmenlere yaklaşımları apayrı bir olaydır.Bu nedenle Hasan Ali Yücel’ in Eski Bir Öğretmen adlı yazı dizisi ile İsmail Hakkı Tonguç’un Köy Enstitüsü yöneticilerine yazdığı mektupları okumanızı öneririrm.Bunlar bile onların ne denli içtenlikli ne denli yurt ve yurttaş sever özellikle de çalışkan insan olduklarını kanıtlamaya yetecektir.

Hasan Ali Yücel ’den sonra Milli Eğitim Bakanlığı makamına tam 30 kişi oturdu.Bunlardan biri ikisi dışında hepsi ayrılır ayrılmaz unutuldu ya da yaptığı kötü işleri için olumsuz izleri içinde silindi gitti.Örneğin Tevfik İleri, R.Ş.Sirer, T.Banguoğlu, C.Yardımcı, A.Benderlioğlu, İlhami Ertem, Orhan Dengiz, A.N.Erdem,  O,C,Fersoy, V.Dinçerler, H.C.Güzel v.b.  Bu kişiler başka alanlarda kuşkusuz başarılıdırlar. Ancak, eğitim, özellikle de çocuğun gelişmesini örselemeden yapılacak eğitilirken öğrenme, sokak politikacılığından gelenlerin harcı değildir.Böyle bir anlayış saltanat yönetimleriyle birlikte tarihe gömülmüştür.Yazık ki saltanatların gidişine üzülen ya da öyle görünen bir kısım hınzır yaratıklar bu görüşleri sahta kılıklara büründürerek gene gene gündeme getirmektedirler.Hasan Ali Yücel bu hileyi sezmiş,eliyle iterek,insanı insan yapacak ilkeleri,bilgi ve beceriyi arttıracak yöntemleri öne çıkarmış,bunları topluca işletme kuramlarını oluşturmaya çalışmıştır.Ülkemizde Milli Eğitim Şuralarını oluşturan,bu şuralarda kuramların dayanaklı ve değişmezlik ilkelerini,kendisi değil yurt çapında eğitimcinin görüş birliği ile almasını sağlamıştır.Onun 45 yıl sonra bile aranmasının asıl nedeni budur.Bu duruma göre 145 yıl sonra da aranacaktır.Orta yaşlarını bulmuş sıradan insanların hâlâ Milli Eğitim Bakanı kimdir? Sorusuna “ Hasan Ali Yücel!”demesinin asıl nedeni budur. Bu inanç aslında salt kırsal kesimde değil gerçek aydınlar arasında da böyledir.Nitekim bunun bir denemesi yapılmıştır.1960 Devrimi’nin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel,kendi imzasıyla tüm liselere(Lise öğretmenleri arasında anket) sormuştur.Lise öğretmen kurulları toplanmış,gizli oyla seçim yapmıştır.Soru şudur,Milli Eğitimimizin içine düştüğü bu günkü çıkmazdan kurtarmak için en uygun bakan olarak kimi öneriyorsunuz?İşin ilginç yönü,olay basına sızdırılamamıştır.Soru okul müdürlerine çekilmiş ve toplantı günü açılmıştır.Okullar arasında ilişki bile kurulamamıştır.Benim bulunduğum lisede okul müdürü kendi arkadaşı Nuri Kodamanoğlu’nu önermiştir.(N.Kodamanoğlu o sıra M.E.B.Müsteşarıdır.)Tekirdağ-Namık Kemal lisesinde 35 öğretmen vardır.Gizli oylama son unda 24 öğretmen Hasan Ali Yücel’i seçmiştir.Toplantı sonunda herkes şaşkındır.Seçenler de seçmeyenlerde garip bir duyguya kapılmıştır.Seçmemiş olan Türkçe öğretmeni neden Hasan Ali Yücel yazmadığına pişmandır,unuttuğuna yanar.İngilizce Öğretmeni Harun Kaya’ sorulunca yanıt hazırdır “.Hasan Ali Yücel,Köy Enstitüleri’ni açtı,ben oradan yetiştim,İngilizce öğretmeniyim.Arkadaşım Gülçin kolejden yetişme,aramızda bir fark görmüyorum.Köy Enstitüleri açık olsa benim gibi Harunlar yetişecektir!”Çok gizli tutulan bu anketin sonucu da bir süre gizli kaldı.Tüm liselerden gelen yanıtlar sonunda Hasan Ali Yücel’in seçildiği öğrenildi.H.A.Yücel o zaman bakanlığı kabul etmedi ama kurulan Milli Eğitimi Yönlendirme komisyon başkanlığını bir süre yürüttü.Ani ölümü ayırmasa idi kuşkusuz büyük yararı olacaktı.

Satranç Bilir misiniz?

 

Parti piyonu,birilerinin adamı olma gibi savlarınız zırvalığına zırva da bunu düpedüz içinde bulunduğunuz zamandan ve kendi dar çerçevenizden bakarak üretiyorsunuz.Görüyorsunuz ki, tüm birimleriniz bir yerlere yaslanıyor,kişiliği olan,amacı dışına çıkmamış bir kurum yok çevrenizde.”Eh bu bugün böyle,geçmişte de böyledir herhalde!” deyip kestiriyorsunuz.Sanırım Attila İlhan burada da köseminiz.O bu lafları yerli,yersiz bir zaman çok etmişti.Şu,”Hangi?”(*) sorularını sorarak karaladıkları var ya, işte onlarda bu tür varsayımlar çok bulunuyordu.Adam kendisini Oidipus efsanesindeki Sphinks mi sanmakta ne?Herkese bir takım sorular sorarak ürküntü yaratmaya kalkışıyor.Sonra da “Benim dediklerim doğrudur!” tafrasıyla veryansın ediyor.(Aklınca)Bunları üstünkörü okuyanların öylesi algılayıp kuşkusuz bir süre onun yanında olacağını umabilir.İşte sizin durumunuz da böylesi bir saptırma ya da doğrudan baş vurduğunuz kaynağın sizi bilmeden saptırmasıdır!O da “Sanayileşme Evresi!” diyordu.Köyler boşalmak zorundaymış.Batı’da da böyle olmuş.Siz de tıpkı basım,”Odun kesicinin hık, deyicisi!””El cevap!” doğrudur,deyip boyun eğiyorsunuz.Kime inanıp kime inanmayacağınızı seçmek sizin doğal hakkınız.Buma kim ne diyebilir?Ne var ki, sizin gibi herkesin de seçim hakkı vardır.Batı denilen uygar dünya,kendi oluşumu içinde kendi deneyimleriyle yolunu buldu.Kuşkusuz deneyimlerinde büyük yanılgıları da düşmüştü.Onların yöntemlerini günümüzde benimseyenlerin o yanılgıları bir kez daha yaşaması gerekli midir?Hangi Batı? gibi sorular sorulacağına, batıyı batı yapan ilkeleri savunmak gerekmez mi?Batı insanı çalışmış,batı insanı el becerilerini geliştirmiş,batı insanı ürünlerinde kalite olgusunu,insan yaşamında sağlığı ve eğitimi öne almış.Batı insanı,içinde bulunduğu toplumun değerlerine saygı duymayı ilke olarak benimsemiş.Batı insanı doğanın dokunulmazlığını bile bile üstüne varmış,doğa olaylarının niçinlerini,nasıllarını,nedenlerini irdelemiş.Hepsinin üstünde Batı insanı toplumuna karşı bir sorumluluk duygusu geliştirip olabildiğince bu duyguya bağlı kalmaya çaba göstermiştir.Örneğin Attila İlhan’da bunların hangisi vardır?Örneğin tarihimizde önemli bir aşama sayılan Tanzimat Dönemini eleştirir.Oysa Attila İlhan tam bir Tanzimat aydınıdır.Tıpkı Prens Sabahattin gibi,tıpkı Şinasi Efendi gibi,Agop Efendi,Kurken Efendi gibi ülkesindeki okulları yok sayıp Batı’ya kapak atmış,ne okuduğu ne yaptığı salt kendince bilinen,kendince değerlendiren ama tavır ve tafra olarak irfanı kamil edaları içinde yurda dönüp bir takım tevatürlerle iştigalden sonra gitmeden önce ( Mücehhez teçhizatıyla )bıraktığı yerden yazmaya başladı.Çok eleştirdiği Tanzimatçıların deneylerinden o denli yararlandı ki,örneğin bir Ahmet Mithat Efendi olamasa da onun gibi her konuya el attı.Belki de bu yönüyle Ahmet Mithat Efendinin çeşitleme rekorunu kırdı.Örneğin Ahmet Mithat Efendi şiirle iştigal etmemişti,Attila İlhan şiirde çağları aştı.(Geçmiş gibi geleceğe de taştı)Ahmet Mithat Efendi askersel olaylara pek yaklaşmamıştı,Attila İlhan bu konuda romanlar yazarak bir farklılık gösterdi.Hepsin öte Ahmet Mithat Efendi Tanzimat olayından habersizce yaşayıp gitti.Attila İlhan Tanzimat’ın cılkını çıkardığı gibi Cumhuriyet sürecini de katmanlara ayırarak bir operatör titizliği(!) ile yararlı-yararsız tüm organları gözden geçirdi.Çok önemli(!) bir artısı da,Cumhuriyeti kuranların,ebediyete dek yaşaması dileğiyle Cumhuriyet’e ekledikleri güç verici kuruluşları karşıcılar 1950 seçimlerinden sonra birer birer kaldırmıştı.Attila İlhan onların kalkışlarını alkışladığı gibi gereksizlikleri için defalarca fetvalar verdi.Halkevleri,T.D.Kurumu,T.T.Kurumu,Köy Enstitüleri v.b.Kısaca genç bir yurttaş olarak sizin bilmeden dile doladığınız olayların özü ya da püf noktası buradadır.Şah,vezir kale ve deeee…mat! Olaylar anlatılırken kimi kez sözcükler anlamı dışında kullanılmaktadır.Böylece oyun,”Oyuna getirilerek!”maç kazanılmaya çalışılmıştır.Kazanıldı mı?Böyleri oyun üstüne düzülmüş düzmece oyunlar kazanılmaz!..

Öne sürdüğünüz gibi Köy Enstitüleri’nde bir piyonluk olayı kesinlikle yoktur.Köy Enstitüleri’ni bitirip de politikaya atılan,seçimlerle T.C.B.M. Meclisine girenler araştırılınca görüleceği üzere 1954 yılından başlayarak hemen hemen her dönemde(Sonradan Senatoda) birden fazla üye bulunur ve bunlar bir rastlantı partilere eşit dağıldılar.Yurt gerçeklerini gözden geçirirken Köy Enstitüleri’ni ve oradan çıkanları toplumdan tümüyle soyutlamak elbette yanlıştır.Ancak olayı, Köy Enstitüleri kapatıldıktan sonraki süreçte,tarafsızca değerlendirmeli,yan tutmadan gerçekleri,kendi gerçekliği içinde sahneye getirmelidir.Sözgelimi “Köy Enstitülü öğretmenler x partisini tutmadı!” demek gerçeği yansıtmaz.Önce x partisinin çok büyük bir destekle seçim kazandığı olgusu üzerinde durularak kimi nedenleri çok yönlü irdelemek gerekir.Ayrıca bu büyük desteğe karşın kısa sürede eleştiri şimşeklerini üstüne çekmesi de özellikle değerlendirilmesi gereken olgulardır.Bir kez yönetimin yanlış tutumları yurttaşları kısa sürede yeni tercihlere zorlamıştır.Öğretmenler nerede olursa olsun,hangi kökenden gelirse gelsin önce bilinçli bir yurttaştır.En ilgisizi bile kişisel çıkarları için parti kapılarını aşındıranlardan çok daha sağduyulu,daha kararlı daha sağlıklı beklentiler içindedir.1954/1957 seçimlerinin sayısal sonuçları büyük bir ters dönüşü kanıtlamaktadır.Sözgelimi şu ünlü(!) Vatav Cephesi bölmecesi,tarafsız toplulukları,meslek kuruluşlarını tümüyle iktidar partisinin karşısına dikmiştir.Halkevlerinin kapatılması bir yana halkın vergileriyle alınmış sayısız şubenin demirbaşlarının yağma Hasanın böreği gibi taraftarlarına peşkeş çekilmesi utanç veren bir yağma anlayışıdır.Yurttaşların gözünden bu tür fırıldaklar kaçmamıştır.Bir Halkevi demirbaş sayımında komisyon başkanlığı yapmılştım.Birkaç yıl önce kurulan bir bando takımı müzik araçları ile öteki enstrümanlara verilen para toplam olarak 6000 tl. gösteriliyordu.Çalgıların bir bölümü yıpranmışsa da kimileri kullanılacak nitelikteydi. Bunların” Yok!” varsayılıp eşe dosta dağıtılması,hele sapasağlam bir jipin (Asker jipi) partiye yeni transfer olmuş bir gence ödül olarak verilmesi acıklı güldürü olarak insanların belleklerine kazınmıştır.Oysa1950 seçimlerinde halkımızın büyük bir bölümü muhalefete oy vererek iktidara getirmişti. İktidar olunca yaptıkları bocalamalardan gocunanlar genellikle aydın kanadı oldu ve sesini önce onlar yükseltmeye başladı.İktidar bunu değerlendirteceği yerde”Aydınlar bize zaten oy vermiyordu,onlar hep karşımızdaydı, gibilerden yakınmalar,kendi kendilerini aldatmaktan öte bir yankı yapmadı.Her kıpırdanma kurnazlık ya da tutarsızlık yaftaları olarak algılandı..1950 seçimlerinden bir ay önce İskenderun’da bulunuyordum.Cumhuriyet gazetesi yurdu dört bölgeye ayırmış,her bölgeye bir eleman göndermişti.Adana ve Hatay bölgesine Nadir Nadi kendisi gelmişti.Nadir Nadi aynı zamanda bağımsız-destekli,pek iyi anlayamadığımız bir şekilde seçime de giriyordu.Ben ve arkadaşlarım Nadir Nadi’yi Cumhuriyet gazetesi sahibi,tarafsız olarak bellediğimizden bir gece toplandık,adaylığına kuşkuyla baktığımızı,seçime girecekse tam bağımsız girmesini önerdik..Nadir Nadi çok net olarak “,Seçim kazanılır da,kazananlar,şimdi seçim meydanlarında verilen sözler yerine gelmezse salt ben değil,sizler,tüm oy verenler, hepimiz desteğimizi hemen çekeceğiz.Bu önerimi konuşabildiğim herkese iletiyorum!”.Bu bir demokratik görüştü,Nadir Nadi gibi çokları böyle düşünüyordu.Yazık ki,iktidar kendi cıvıttı,bildiğimiz sonuca kendisi gitti.Bu politik yelpazelenmede Köy Enstitüleri’ni bitirenler ne yapmalıydı?Öğretmen olarak ödevlerini yapıyorlar,mağdur duruma düşürtüldüklerinde bile işlerini sürdürüyorlardı.İktidar partisine girip millet vekili olanları bile vardı.Buna karşın akıl yolu herkes gibi onları da karşı yelpazeye çağırıyordu.Kısacası o günlerde politik durum bir kaynak sorunundan çok yönetenle yönetilenler arasındaki iletişim kopukluğundan ileri gelen bir yaşamsal savaşa dönüşmüştü.İktidar yandaşları kendilerinden olmayanları vatan haini sayıyor,muhalefet kanadı karşısındakileri vatanı satmakla suçluyordu. Basın iktidara karşı çıkınca susturulma yolları aranmış bir yandan da besleme basın pompalanmaya başlanmıştı.İbretengiz olaylardan bire de yalnız köpekli hanımlara randevu verdiği söylenen bir sosyete doktoru cebinden çıkardığı iki lirayı halka göstererek,işte cebimdeki para,geçmiş yönetimi bizi vergileriyle bu hallere getirdi diye yakınan kişi tam bir yıl sonra eşi benzeri olamayan bir basımevi kurarak çok baskılı bir günlük gazete çıkardı.Gerginliği iktidar yandaşları arttırdıkça karşı olanlar çoğaldı.Muhalefet liderine İzmir’de darağacı kuranlara giderek tepki öyle büyüdü ki gazeteleri de aşarak olay sanat dergilerine taştı.Oktay Rifat’ın “Met parmak,met parmak daha demişler,bok yemişler…Babalarının çiftliği sandılar memleketi… Nazım Hikmet’in Adnan Menderes için, adlı şiirinde “Türküler söylendikçe Türk diliyle-Seni seviyorum gülüm dedikçe Türk diliyle-Ben anılacağım,anılacak Türk diliyle sana sövdüğüm-Tarlamıza girmiş değildir senin gibisi yaban domuzunun.”dizelerini daha niceleri izledi.1950-1960 arası gazete arşivlerini inceleyen herkes tarafsız kalarak bir yargılama yaparsa,Köy Enstitülülerin yerini kolayca saptayabilir.Sanırım hiçbir sağ duyu sahibi çıkıp da Köy Enstitülüler için,”Kimin arabasına binerlerse onun türküsünü söylediler!”demiyecektir.

 

Salya Sümük Durumunuza Gelince

 

Doğrusunu isterseniz,gülümseyerek ekleyeceğim birkaç sözüm daha bulunmaktadır.Yarım yüz yılı aşan bir süre önce Köy Enstitüleri’ne sınavla giren köy çocuklarına “Salya sümük” deyimini kullanarak küçümsüyorsunuz.Doğrusu çocukla,sizin kullandığınız söylem arasındaki yakınlığı,gerçekleri bilen, yaşamı kendi koşulları ya da olgusu içinde görüp benimseyen pek çok insan yadırgamaz.Çocuklar, geneliyle pisliklerin,bilinci dışında tuttuğu için,uzun süre ayırdında olamazlar.Açıkçası çocuklar,belli bir süre bokla,pislikle iç içedirler.Bu durum ailelerinin eğitim düzeyiyle bağıntılıdır.Erken ya da geç değişime yönelirler.Kimi halk kesimlerinde 2 yaşında temizlik bilincine ulaşan çocuklar olduğu gibi kimi kesimlerde bu bilinç daha geç gelişir.Aslında temizlik bilinci toplumdan topluma da değişen eşikler oluşturmaktadır.Örneğin bizim gibi yukardan aşağı dürtüklenen,aşağıdan yukarı şaşırtmacı dümenlerinin köstekleriyle gelişmemekte kararlı toplumlarda temizlik, “Tem” hecesine “iz” ekinin getirilmesiyle önce bir sıfat kazanmaktan ibarettir.Sonra da bu sıfata bir “lik” takısı getirilerek bir isim(ad) kazanılır.Temizlik!Siz bu tanıma katılıyor musunuz?Bense sizi akşam sabah evinizden işyerinize gelip giderken ya da her hangi bir sokak gezintinizde paçalarınıza dek,kırk yıl öncesi köy çocuklarına yakıştırmaktan zevk duyduğunuz “Şeyler” içinde dolaşırken düşlemekteyim.Kenar köşe değil kentin en seçkin yerlerinde bile insancıkların ne yaptığını çok gördüğünüzü ve bu olaylarla bağışıklıklığınızı bilir gibiyim.Şimdiye dek ilgilenip gözlemediyseniz dikkatinizi çekeyim, ibadet için toplanan müminlerin vecibelerinin bitiminden sonra çıkış kapılarına bir göz atın.Sonra da gidip bir sağlık bilgisi kitaplarını karıştırın,TV sağlık bilgisi kitaplarını karıştırın.Sanırım temizlik kültürünüz oldukça genişleyecektir.Kısaca demek istiyorum ki, sizin köy Enstitüleri’nde varsaydığınız pislikler kesinlikle oralarda yoktu,olmadı.Siz onları kendi çevrenizde yaşıyor,alıştığınız durumların dışına çıkamadığınız için eldeki malzemenize uygun söz çizimleri yapıyorsunuz.Sözün doğrusu budur.Çünkü Köy Enstitüleri,”Çünkü!” sözcüğüne dikkatinizi çekerim;onlar,içinde bulundukları durumu sürdürmek için değil,YENİ BİR ÇAĞIN YAŞAMINI GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN;YENİ BİR İNSAN OLMA SAVASŞI İÇİN YOLA ÇIKMIŞLARDI;YA YENİ BİR YAŞAM YA DA HİÇ! Diye bir seçim yapmışlardı.Özet alarak, çıktıkları yolculuklarından geri dönüş söz konusu değildi.Tüm engellere karşın onlar ödün vermeden yollarında yürüdüler.Bazı avurdu solukluların sandığı gibi onlar yollarından dönmüş değiller,”O ki köyde kalmamızı istemediniz,bunun için entrikalar çevirdiniz,biz de kentlere gider yaşamlarımızı orada sürdürürüz,deyip yollarına devam ettiler.Örneğin köyünde kalması sakıncalı görülen Hüsnü Cila çalıştı,çok sevdiği İsmail Hakkı Tonguç’a çok görülen İlk Öğretim Genel Müdürlüğü makamına oturdu.Örneğin sakıncalı sayılanlardan Mustafa Üstündağ, Hasan Ali Yücel’e verdiği sözü yerine getirerek çıktı Milli Eğitim Bakanlığı makamına oturdu.Gerçekte insan doğasına ters düşen davranışlar üzerinde durmak gerçeğe ters düşmenin kendisi olur.Böyle düşünmeyenler toplumdan geçtik kendisi için bile özveride bulunamayan tutuk ya da özürlü yapıdaki insanlardır.Kendisi için belli ölçüler tasarlar,bu şablonu herkese uygulamaya kalkar.Yazık ki bu şablona uygun kimse bulmakta zorluk çeker,giderek kendi kendini yalnızlığa iterek ender nitelikli kişiliğini kimsenin anlamadığını söyleye söyleye helak olur.

Doğrusu beni bu satırları yazarken bile tiksindiren buna karşın sizin bağışıklık kazandığınızı anladığım bu konuyla ilgili bir olayı naklederek sözü değiştirmek istiyorum.Güzel İstanbul’un en seçkin yerlerinden birinde,20 dolayında insan otobüs bekliyor.Durak oldukça özenle hazırlanmış,renkli mozaikler,kenarlı tretuvarlar,zevkli afişler v.b.Buna karşın yolcular alışkanlıklarını sürdürüp yerleri kirletiyorlar.Yürürken pek ayırt edilmeyen bu durum,beklerken insanı düşündürüyor.Besbelli şu durumda olanlardan herkes yakınıyor ama,sessiz,sakin göz kaçırarak otobüs bekleniyor.Tam bu sırada karşıdan bir kadın,elinde 4-5 yaşlarında çocuğu durağa yetişmeye çalışıyor.Çocuk atlaya zıplaya yürüyor,arada kadına dikelerek bir şeyler söyleyip elini bırakmaya çalışıyor.Bu tartışmalı yolculuk tam önümüze gelince ayrılığa dönüştü.Çocuk kadına “Pis anne,yalancı anne!” deyince duraktakiler,ilgiyle baktılar.Anne çocuğun adını söyledikten sonra “Seni bir daha gezmeye çıkarmayacağım,yolda doğru yürümüyor,atlayıp duruyorsun.Gerçekten çocuk durağa doğru gelirken tek ayak oynar gibi atlıyordu.Bu kez çocuk “Yalancı anne ben zaten seninle gelmeyeceğim!” deyip kesti.Yaşlı hanımlardan biri besbelli torun sahibi,anne çocuk arasını bulmak için söze karıştı.Anne,yolda doğru yürümediğini,yürürken atlayıp zıpladığını söyleyince,çocuk yüksek sesle ağlayıp anneye vurmaya başladı.Hem ağladı hem anlattı.Annesi ona hep yollarda temiz yerlere bas! diyormuş.Oysa şimdi gelirken basacak temiz yer bulamadığı için atlıyormuş.Her zaman temiz yerlere bas! diyen annesi ise hiç bakmadan basıp geçiyormuş.Durakta herkesin bir ders çıkardığı kesindi ama hiç kimse olaya yönelik bir çıkış yapmadı.Yaşlı kadın anne-çocuğu barıştırdı.Çocuk yüzüne bakanlara tekrar tekrar sordu “Siz bu pisliklere basıyor musunuz?” Tam o sıra otobüs geldi,yolcular bindi.Son yolcu binerken sürücü başını sol pencereden çıkararak gürültülü bir sesle boşaldı.Anne ile çocuk yeni oturmuş,çocuk sevinçle etrafına bakıyordu.Sürücünün durumunu görünce,Hayvanat bahçesindeki domuzlara bakarcasına sürücüyü izlediklten sonra,yüzünü ekşitti,derin bir nefes aldıktan sonra var gücüyle annesini sarsarak “Anne inelim,anne inelim!”diyerek annesinin boynuna sarıldı. Bütün gözler çocuğa takılmıştı.Genç anne üstüne dönen gözlerden ürküyor,çocuğu yatıştırmaya çalışıyordu.Oysa yolcular kendi içlerine dönmüş belki de düşünüyorlardı:”Bu işlerde bir yanlışlık var ama nerede?”deyip bunu suçlu gibi içten içe kendilerine soruyorlar,ağızlarından bir söz kaçırmamak için de kendilerini tuttukları yüzlerinden okunuyordu.ı.Otobüs kalkınca yüksek bir duvar önünden dönüp geçerken tüm yolcular yüksek duvarda yazıları dikkatle okudu.”TEMŞİZLİK İMANDAN GELİR,GÜZEL KENTİMİZİ TEMİZ TUTALIM,TEMİZLİK SAĞLIKTIR, ŞEHRİMİZ, SOKAKLARIMIZ EVİMİZDİR!” Bu yazıları okuyunca ben,o çocuğun bu yazıları okuyamadığına sevindim.

Bu küçük öykü size koşullanmış ya da bağışıklık kazanmış kişilerle doğal eğilimlerin, katıksız katışıksız insanların büyük çelişkisini anlatabiliyor mu?Birinin kolayca boyun eğmesine karşın ötekinin direnç göstermesi,ödün vermenin zorlu bir nefis aşması gerektiğini kanıtlar sanıyorum.Kaldı ki 1950 yıllarına gelindiğinde İstanbul’un herhangi bir köşesine tükürmek ürkütücü bir ceza ile karşılanıyordu.Biliyorum,günümüz sloganlarından biri,ceza önleyici değildir Bunun tartışması yerine o günlerin basınına bakabiliriz.Basın bu olayı tümüyle benimseyip desteklemişti.Köy Enstitülülerin bundan habersiz olması nasıl düşünülebilir?Çünkü onlar basını,yeni yaşamlarının en sahlıklı rehberi,dünyaya açılan penceresi olarak sayıp sarılıyorlardı.Özellikle Köy Enstitülerinin kurulduğu yöreler incelenince görüleceği üzere su, onlar için konum yerinin baş gerekçesi olarak gösterilmiştir.Bir tanesi başlangıçta bu kuralın dışına çıkarılmış (Kırklareli-Kepirtepe) o da arka arkaya açtığı artezyen kuyularıyla sorununu çözmüştür.Özet olarak söylemek gerekirse,Köy Enastitüleri’nde süs,moda,konfor, gibi kimi varsıllık etkilenişimleri belki önemsenmezdi.Ancak insan sağlığı için gerekli olan temizlik sanılandan çok daha önemli sayılmıştır.Bu biraz da orada bulunan insanların yaşları gereğidir.Eskilerin deyimiyle Köy Enstitüleri’nde pislik,”Eşyanın tabiatına ters düşmek!”gibi bir şey olur.Şöyle de diyebiliriz.12-20 yaş arası gençleri toplayacaksın,onlara Mozart çaldırıp, Sofokles Mofokles okutacaksın,politik bir takım etkinlikler vehmedeceksin sonra da salyasümük sıfatlarıyla olay savuşturacaksın.Bu nasıl mantıksa kesinlikle bize yani Köy Enstitülülere işlemeyecek,onları etkilemeyecek bir zafiyet belirtisidir.Devri saltanatında Köy Enstitüleri kapatıldı ama lehte-aleyhte konuşmadığı için kesin ve kişisel kanısı pek bilinmeyen Adnan Menderes’i burada anmak isterim.1958 yılında,Londra gezisi sırasında geçirdiği uçak kazasından sonra ilk Trakya gezisinde Kırklareli’ye de uğradı, bir gece de kaldı.Sanırım en uysal zamanlarından biriydi.Öğretmenler derneği olarak piyango tertiplemiştik. Piyango geliriyle de Öğretmen Derneği binası yapılacaktı.Bina plânında Kitaplık ve Halk eğitimi için bölümler de vardı. Arkadaşlar,Başbakana bilet teklifinde bulunmayı tasarlamışlar teklifçi olarak da beni seçmişler.Yanıma bir arkadaş daha alarak gittim.Önce vali bir “Olmaz” çekti.arkasından öteki yetkililer mırın kırın ettiler.Kemal Aygün,Medeni Berk derken Adnan Menderes bizi gördü,çağırdı.Durumu anlattım.”Halk Eğitimi için salon da var!” deyince güldü,”Ben gelirken yolda okudum,”Okulsuz köyü olmayan Kırklareli’ne hoş geldiniz!” yazıyordu.Böyle bir ilde Halk Eğimi için yer bulunamamasına üzüldüm!’ dedi. Ben de:

-Beyefendi,yollarda gördüğünüz tüm yazıları ben yazdım, hepsi doğrudur. Ancak Halk Eğitimi ihtiyacımızı bizzat söylemek için yollara yazmadım, işte şimdi onu söylemek için sizi rahatsız ediyorum, sizden para istemiyorum, Piyango bileti bastırdık,alma olanağı bulunan kuruluşların rahatça alabilmesi için önce sizin uygun bulmanızı öğrenmek istedik!Adnan Menderes Medeni Berk’e baktı;Medeni Berk ;”100000 bilet alalım!”(Biletler bir liralıktı)değince bu kez Adnan Menderes 25000 de benim için ekleyin, dedi.Teşekkür edip ayrılırken, yemek sırasında yanına gitmemi istedi.Kemal Aygün’den rica etti,”Bizi buluştur!”dedi.Kemal Aygün’ün (Kemal Aygün o sıralar İstanbul Belediye başkanı idi) dediği saatte gittim.Gene Medeni Berk bir yanında Tekirdağ Valisi Cemal Tarlan öbür yanında oturuyordu.Gittim,yavaş sesle nerede çalıştığımı sordu.Lisede öğretmen olduğumu

Kırklareli’li olduğumu söyledim.Mezun olduğum okulu sordu,bunu soracağını anlamıştım,hatta salt bunu için çağırıldığımı da anlar gibiydim.Köy Enstitüsü çıkışlı olduğumu,yüksek kısımdan sonra da Pedagoji okuduğumu anlattım.Sanırım sonraki sözlerimi hiç dinlemedi Köy Enstitüleri adı değişince daha mı az faaller sence ?dedi.Yanındakiler konuşmaları kesti nerdeyse hepsi beni dinlemeye başladılar.Oldukça kalabalıktı.Kırklareli parti teşkilatındaki arkadaşlarımın gözleri pür dikkat üzerimdeydi.Bu durum bedi oldukça tedirgin etmeye başlamıştı.Menderes biraz daha yüksek sesle “Enstitüden sonra okuduğun okullardan farklı bilgiler andın mı? diye sordu.Pek almadığımı söyleyince de gülerek “Sizin şu inatçılığınız var ya!” diyerek çevresindekilere birer birer baktı.Hemen ardından ben,”Daha bitmedi,şimdi de Hukuk Fakültesini deniyorum,belki oradan bir şeyler alırım!” deyince ilgiyle,”Öğretmenliği bırakacak mısın? diye sordu…Benden yanıt beklemeden,Köy Enstitüleri, ilerde değişmeyi hesaba katarak kurulmuştu, sonra buna neden karşı olundu anlamadım! dedikten sonra,oralardan çıkan çok çalışkan insanlar tanıdığını,özellikle Aydın yöresindeki dostlarından söz etti. Konuyu,”Memleketin çalışkan insanlara ihtiyacı olduğunu söyleyerek,yerel teşebbüsler beklediğini,her yerel teşebbüsü desteklemek için karar aldıklarını söyledikten sonra sözü Medeni Berk’ bırakarak Kırklareli için ele alınan projeler ortaya getirildi.Adnan Menderes’in benimle ilgilenmesinin nedenini sonraları asılmış olan bir yazıya bağladık ”Okulsuz Köyü Olmayan Kırklareli’ne Hoş Geldiniz!” yazı bir rastlantı kente girişte,rahat okunan bir köşeye konmuş.Adnan Menderes bunu okuyunca, ilgilenmiş.Her gittiği yerde okulsuzluktan, öğretmensizlikten yakınılıyor.Burada çok değişik bir durum olunca,”Hoş geldin” için daha önce karşılamaya çıkan Vali Cenap Aksu’yu yanına almışmış.İlk sorusu ildeki okul,öğretmen durumu olmuş.Vali Cenap Aksu,bu başarıyı, halkın istekli oluşuyla birlikte Kepirtepe Köy Enstitüsü olayına bağlamış,sanırım biraz da övmüş.Cenap Aksu daha önce bir ilde vali iken ben de orada İlköğretim Müfettişi olarak görevliydim,beni iyi tanımış,bir üst makam için de tescil vermişti.Ben izin isteyip kapıdan girerken durumum azıcık açıklanmış.Bir rastlantı,iyi kötü anılar ama kaçınılmaz çağrışımlar bir birini izlemiş.Sonuçta şunu rahatça söyleyebiliriz,Köy Enstitüleri kimi salakların sandığı gibi “Kapattım,yok oldu!” ya da “Oldu,bitti!” türünden bir gel geç olayı değildir. Hiç beklenmedik yerlerde,umulmadık beyinlere izler etmiş,nice katı sanılan yüreklerde yanıklar bırakmıştır.

İlgimi çekti,siz yazdınız,Yaşar Kemal demiş ya ”O güzel insanlar atlarına binip gittiler!”Buna yürekten katılmamak olası değildir.Ancak Yaşar Kemal’in sözünü de evirip çevirmememiz gerekir.Doğrusu böyledir.”O iyi insanlar,o güzel atlara bindiler gittiler.”diye başlar Akçasazın Ağaları 2-Yusufcuk Yusuf,”O iyi atlar,o iyi insanları aldılar çektiler gittiler.” diye biter,Yusufcuk Yusuf.Yaşar Kemal bu kitabında kullandığı bu sözleri salt o zamanda düşlemiş değildir, kuşkusuz daha önceleri de söylemiştir.Belki de sizin değiştirdiğiniz biçimiyle de kullanmıştır.Önemli olan giden insanların arkasından söylenebilecek,en yapmacıksız sözler olmasıdır.”İyi insanlar!” sıfat tamlaması her yerde her ağızda genelenmesine karşın kimi zaman kişinin bamteline basar öylece kalır.İşte bir örnek,bu da Yaşar Kemal’den.Bu hem Yaşar Kemal’in bu sözü çok önceleri kurguladığını kanıtlayacak,hem de “İyi insanlar!” tamlamasının yerinde kullanılınca ne denli unutulmazlık etkisini gösterecektir.Tarih 17/Nisan/1945 yer Ankara-Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü temsil salonu.Melih Cevdet Anday,Şahap Sıtkı…..,Cahit Sıtkı Tarancı,Necati Cumalı,Cahit Külebi,Sabahattin Eyuboğlu,tüm Yüksek Köy Enstitüsü öğrencileri.Yaşar Kemal henüz bizim tanıdığımız Yaşar Kemal değil,sıcak kanlı,girişken bir genç.Bu durumu bizlere daha çekici geliyor,arkadaşlarımız ona rahat yaklaşıyor.Cahit Sıtkı Tarancı,35 Yaş’ı,Cahit Külebi Hikaye’yi,Necati Cumalı Kızılçullu ve de Günaydın Horozları okuyor.Melih Cevdet,Şahap Sıtkı,belleklerde iz etmiş tüm şairlerden okuyorlar.Alkışlar,alkışlar.Yaşar Kemal ağabeylerinin arasından olanak bulunca çıkıp küçük çaplı gösterisini yapıyor,en büyük alkışı da alıyor.İşte böylesi bir şiir şöleninden sonra ayrılık konuşması yaparken Yaşar Kemal söze “İyi İnsanlar!” diye başladı,bu iki sözcüğün içerebileceği tüm duyguları yüreklerimize akıtarak unutulmaz bir etki bıraktı.Bende bu etki hiç eksilmeden sürdü,öyle ki her satırınızı okurken artan öfkem Yaşar Kemal’in sözüne geçince bu tatlı anıyı çağrıştırıp bir ölçüde sakinleştirdi.

 

Köylerde Neden Kalınmadı

 

Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin köylerden neden ayrıldığı sık sık sorulmakta,bir açıdan da ayrılışları eleştirilerek,topluca suçlama yapılmaktadır.”Hani Köylerde kalacaklardı?”Aynı konuya siz de değiniyorsunuz.Ne var ki değinme,içtenlikten uzak,olaya iğreti bakmanın tipik bir örneği sizinki de.Bir asker fıkrası vardır,hep anlatırlar.Bir birlik,kendi yerleşke alanında önemli bulduğu birimlere nöbetçi bırakır,böylece araç gereci korur.Birliğe yeni gelen bir teğmen,gerekli gördüğü bir noktaya yeni bir nöbetçi ekler.Nöbet yerleri bir önceki görevlilerden sıradanlaşmış alışkanlıklar içinde düzgün yapılarak yıllarca sürebilir.Teğmenin nöbet yeri ardılları tarafından aynen benimsenir yıllarca değişmeden sürer.Teğmen terfiler eder sırası gelince general olur,eski birliğini teftiş için geldiğinde nöbetçilerin işlevlerini yoklarken bir nöbetçinin ne yaptığını,neyi beklediğini bilmediğini saptar.Olayın üstünde durunca durum açıklık kazanır.Generalin,teğmenliğinde gerek görüp diktiği nöbetçilik mahalli işlevi kalmadığı halde yıllarca sürmüş.Bilmem anlatabildim mi?İşlevler ortadan kalkınca kimi zaman sorunlar bitmemekte,komuta zinciri ortada kaldıkça işler tıngır mıngır sürdürülmektedir.İşte buna koşuk bir örnek;Köy Enstitüleri’ni yıllardır ağzına sakız edenler bu tür nöbetçi durumundadırlar.Onlara acımalı mı?Yoksa heder olan insan enerjisi için diz mi dövmeli?Fıkra düzenleyip gülmek belki de en doğrusu olmaktadır.Köy Enstitüleri’nin belli bir amacı vardı.Onlar belli ilkeler doğrultusunda yasalarla kurulmuşlardı.”Bir amaç!” diyorum ya,bu çok geniş oylumlu bir amaçtı.Açıklamak gerekirse bir çok maddelere ayrılıyordu.Önce yurdumuzun kırsal kesimi dediğimiz öncelikle köylerin gereksinimleri saptanacak,bu gereksinimlerin nasıl karşılanacağı plânlanacak,bu işlenin yürütülmesi için gerekli uzmanlar yetiştirilecektir Böylesi bir kalkınma hamlesi için tabandaki insanların bir ölçüde hazırlanması işlevi öncelikle eğitim açısından ele alınması öngörülmüştür.İşte bu büyük uygarlaşma girişiminin ilk basamağı sayılan okur yazarlık olayının Köy Enstitüleri aracılıyla yapılması işin aslında besmelesiydi.Köy Enstitülerinin gerçek amacı köyleri kalkındırıp allame yapmak olamazdı.Hiç kimse de böyle bir kehanet sözü etmedi.Böyle sözü edenler olduysa tıpkı yıkıcılar gibi gerçeği araştırmadan aculca sonuç muştuculuğu yapanlardır.Olaya bir ölçüde eğilenler bilirler ki,Köy Enstitülerini kuranlar, öğretmen olgusunu bir nebze geliştirince,Sağlık Bakanlığı ile işbirliği yaparak Köy Sağlık işlerini gündeme getirmiş,bunu tarım Bakanlığı ile birlikte ziraat işleri ilk basamak elemanlarını yetiştirme işi izlemek üzereyken yıkım tellalları ortalığı kaplayarak Zehirli(Sihirli değil)…. Flütlerini çalmışlardır.İsmail Hakkı Tonguç Siyasal Bilgiler Okulunda(O zaman fakülte olmamıştı)ders veriyordu.Nedeni sorulduğunda,bunu geçici bir önlem olduğunu,kaymakam olacakların bir ölçüde bilgilenmesi gerektiğini,ilerde açılacak Bucak Yönetici okullarıyla bu işlerin yürütüleceğini,bu okulların İçişleri Bakanlığınca ele alınıp planlandığını anlatmıştı.Olayı bu çerçeve içinde özetlemek gerekirse,diyebiliriz ki,Köy Enstitüleri programlarında ele alınan bütün etkinliklerin birer ipucu olduğunu,bunların uzmanlığa uzanacak boyutlarının birkaç yıl içinde uygulamaya konacağını,gecikmelerin ise salt bütçe yükü nedeniyle olduğunu,yoksa öğretmenlerin aldığı o iş eğitimi niteliğindeki sanatsal kazançlarıyla tüm geri kalmışlığın ortadan kaldırılamayacağını;eleştiri getiren munafıklar biliyor da Köy Enstitüleri’ni kuranlar bilmiyorlar,denilebilir mi? Diyen olursa dinleyen bulunur mu?Soruyu uzatmaya gerek yok,insafı oluşmamış beyinler de neler olmaz ki?İşte Köy Enstitüleri’nin sorunu da buydu.Oysa Köy Enstitüleri büyük bir ulusal projenin bir bölümüydü.Önce oraya alınan insanlar aydınlanmanın ip uçlarını yakalayıp,karınca kaderince uygarlığın nemene bir nimet olduğunu duyumsayıp çevresine iletme yetilerini geliştirecekti.Bu basamak bence sözün tam anlamıyla yerine getirildi.Diyebilirim ki,Köy Enstitüleri ,tarihimizde benzeri görülmeyen bir titizlik içinde plânlandı,bilinçle ele alındı,yasal düzenlemelerle tüm görevlerin sınırlarını çizerek olağan üstü bir iş bölümü ve düzenli çalışma örneği oluşturdu.3803 ve 4274 sayılı yasalar incelenince görüleceği üzere kılı kırk yaran ayrıntılarla görev paylaşımlarının sınırları tüm kaçamak kapılarını kapatarak kişiselliği,dolaylı olarak da genel bir dert olan o “Ben!”çıkışlarını yok etmiştir.Bu yasalar çıktıktan sonra haklı olarak İmece,”İnsanın insana yardım eli uzatması!” kavramı güncelleşmiş,sayısız insanın benimsediği bir yaklaşım simgesine dönüşmüştür.İşte bastıra bastıra söylediğiniz,Reşat Şemsettin Sirer salt Köy Enstitüleri’ni değil,önce T.C.B.M.M.’den çıkan ve o yasaları yürütmekle yükümlü olduğu halde sorumsuzca askıya almış,Adolf Hitler esintilerini yurdumuza getirip demokrasi türküleri arasında tüm halkımızın yüzüne avurdundan üflemiştir.(Sözün yanlış değildir.Söz konusu kişi a.Hitler dönemimde Almanya’da okumuş,o günkü yöntemleri incelemiş bir partizandır.)Gene de haksızlık etmeyelim,bir bölük millet vekili,Sirer’in Gestapo tavırlarına karşı durdu,kürsüden olmasa da kenardan köşeden sataşmalar geldi.Mahkeme kadıya mülk olmazmış,Sirer “Silindir gibi!” ezeceğini söylediği Köy Enstitüleri’ni ezmedi,beyinlerini bozdu,sancılı bir durumda arkadaşı ve kafadaşı T.Tahsin banguoğlu’na bırtaktı.Ama uzaklaşmadı,Banguoğlu’nu da ekleyerek Millî Eğitim Bakanlığı’na, dolaylı olarak Köy Enstitüleri’ne bir süre daha kötülük yaptı.Bunu şöyle de açıklayabiliriz.Yasaları yürürlükteyken kurumların, işlevlerinin engellenmesi söz konusu olunca bu kez,yasalar ele alındı.Değişti mi?Yok canım,yasanın tümünü değiştirmeye ne gerek,bu kez de birkaç madde değiştirip işleri iyice kuşa çevirmek dönemi başladı.Garip bir dişçilik anlayışı egemen kılındı.Çürük dişlerin arasından sağlamları alır gibi yasaların kimi maddeleri kaldırıldı,Ortam da tam onların havasına uygundu.Örneğin o sıralar İller Yasası olayı güncelliğini sürdürüyordu.İller ve valilerin yetkileri büyük bir sorundu.”Ben bir öğretmeni yerinden alıp başka bir yere atamayan valiye vali mi derim?”gibi “Cart-curt!” türü böğürtüler mecliste estiriliyordu.Bunu diyen Niğde Milletvekili Refik Soyer’di.Kardeşi o sıra Konya valisiydi.Yasaya böyle bir madde konmadan uygulamalarda bu sözlerin etkisi hemen görülmüştü.Örneğim Bizim Köy yazarı Mahmut Makal,Niğde ilinde,Niğde valisi İ brahim Tevfik Kutlar tarafından çalıştığı köyden alınarak başka köye gönderildi.Bu bir başlangıç oldu,daha bir çok öğretmenin yeri değiştirildi.Yeri değiştirilen öğretmenlerin tamamı Köy Enstitüsü çıkışlıydı.Herhangi bir soru sorulmuyordu,öğretmen niçin? Diye sorunca da “Görülen lüzum üzerine ve ihtiyaca binaen!” Öğretmenler “Yasa?” diyecek olsa”Yasa değişti!”basmakalıp yanıtları veriliyordu.

Köy Enstitüleri’ni bitirenlerin kendi amaçları doğrultusunda genel olarak başarılı olduklarını savunmasına karşın acaba gönüllerinden geçirdikleri kendi umut noktalarına ulaştılar mı?diye soranlar da bulunmaktadır.Duraksamadan “Asla!”diyebilirim.Bu denli kösteklenmelerden sonra takılmadan koşmak beklenir mi?Köy Enstitülüler yarıştı ama kiminle yarıştı,hangi kulvarda hangi ölçüler içinde yarıştı?Ne kulvarı onların yarış alanları özel molozlarla aklın hayalin düşleyemeyeceği pisliklerle doldurulmuş hesapsız ölçüsüz bir engelli yarışıydı.Üstelik yarıştıkları,hep ya hakem durumunda ya da amirlik makamlarına oturtulmuş özürlü kafalardı.Bunun için,ben kendi ölçülerim içinde genel başarısızlığımızı bir öykücükle anlatmayı yeğliyorum.Öykücük şudur;Güzel,gösterişli kısacası görkemli bir gemi,tıpkı T.V.de gösterilen Aşk Gemisi görünümünde.Belli bir yöne gitmek üzere hazırlanmış,o yöne gitmek için heyecanla gemini kalkmasını bekleyen yolcular.Kaptan duyurusunu yapar,deryaya açılan gemideki yolcuların sevinçleri bitecek gibi değildir,şarkılar,türküler,oyunlar.Tek kaygıları,gidecekleri yere bir an önce kazasız belasız varmaktır.Gerçi geminin sağlığından özellikle de kaptanın dirayetinden bir kuşkuları yoktur.Bu da onlara ilk umutlarını aşacak yeni güçler verir,kurdukları düşlerini daha da genişletmek için arada duraksayıp,gözleri deryaların enginliğinde süzülüp giderken,içlerine dönerek kurgularına ekler yapmayı düşlerler.Derken kaptandan bir duyuru gelir.Ses değişmiştir.Telaşa gerek yok konuşan 2.kaptandır.Çok önemli değildir sadece gemi rotasını değiştirecektir.Söz gelimi Afrika yerine Grönland’a gidilecektir.Yolcuların tüm hakları saklıdır.Yeni duruma razı olmayanlar isterlerse şimdi,isterlerse indiklerinde yerde gemide geçirdikleri günlerin bedelini ödeyip ayrılırlar.Afrika yerine Grönland,. ya da Grönland yerine Afrika!Yolcuların şarkıları kesilir,nefesleri durur.Tüm hayaller uçmuştur.Gözler az önce baktıkları uçsuz bucaksız deryayı duvar olarak görürler.İnsan yapısı sonsuz susmaya katlanamaz,şarkı söyleyen başlar kıpırdamaya,bu kez ağıtların sonsuzluğa ulaşması dileğiyle arka arkaya sıralanır.Şen şarkıların yerini ağıtlar almıştır.

Olayın neresinden bakılsa şaşılacak, bir şeyler bulunabilir.Şaşılacak ve de acınacak!Ama böylesi değerlendirmelerde kesinlikle Köy Enstitüleri’nde değil onların çevresine halka olmuş çıkar çevrelerine tanı koymadan varsayımlar üzerinde durmak tüm tarihsel yanılgılarda olduğu gibi bizi bir kez daha yanıltmaktadır.Bakın siz ilginç bir genelleme yapıyor daha doğrusu yapabiliyorsunuz.Köy Enstitüleri solcuymuş,nerde o günler,Köy Enstitüleri kim solculuk kim? deyip,60 yıldır insanlara yapıştırılan komünistliği bile çok görüyorsunuz.Gerçekten Köy Enstitüleri’nde komünist yoktu ve de olmadı.Onlar kitap okuyarak komünist olunmayacağını yine kitap okuyarak anlamışlardı.Bütün ithamlara karşın,arada tertipler yapılarak karakollara bile götürülmelerine karşın bir tek Köy Enstitülü mahkum olmamıştır.Olmadığı gibi çocuklarından,torunların da böylesi bir çıkmamıştır.Ama siz gene de Köy Enstitüleri’nden Milli Eğitim Bakanı,İç İşleri Bakanı,Çalışma Bakanı,Sosyal Yardım Bakanı,fakülte dekanı, çıktı ama bir tane bile komünist çıkamadı diyerek yeriyorsunuz.Ağzınıza sağlık demen olası değil,ancak sizin Medusa’ara dek uzanan bir ağız geni ilişkiniz olabileceğini varsayabilirim.Böyle olunca da ağzınızdan bal bekleyecek değilim.Medusa duymadınız ya da görmedinizse şu pek övdüğünüz Topkapı’ya,pardon saray Topkapı’sına gidince su sarnıcına bir uğrayın, orada, sol köşen yürüyünce dipte iki ibretengiz amuda kalkmış Medusa vardır.

Köy Enstitüsü kökenli bakanlardan söz ettim de 50 dolayında ün yapmış ressamdan, 50’nin üstündeki profesörden söz etmedim.İşte böyle, adamlar üniversitelerde ders veriyor ama komünist olamıyorlar.Sevgili arkadaşım ODTÜ.’de felsefeci Prof.dr.Cemal yıldırım,duy sesimi,45 yıldır boş şeylerle uğraşacağına İstanbul’uğrayıp bir komünist belgesi alsaydın bari.Çok makbule geçecekmiş.Ey benim Düziçili,öğrencim,arkadaşım,adaşım,can meslekdaşım prof.dr. İbrahim E.Başaran Hacettepe’lerde,Bilkent’lerde bir komünist belgesi alamamışsan,İstanbul’uğra,yeni formülleriyle şıpşak veriliyormuş…..

İnsan olarak acı duymamak elde değil,sizi yanıltan belgeler,sizi şişindiren söylemleri biz acı duyarak okuduk, sabırla dinledik,dilimiz döndüğünce doğruyu anlatmaya çalıştık.Zaman, olguların sergi vitrinidir.Bu vitrinde ne acı görüntüler vardır.”Köy Enstitüleri komünistleri gizliyor!” diyen kişilerin çocukları dağlarda vurulunca sevinmek mi gerekirdi? Mahir Çayan grubunun Sibel’i tutukladığı sıralarda beylik tabancasını çıkararak ben olsam onların beynini patlatırım diyen subayın bir süre sonra,kızı tutuklanıp mahküm olduğunda o babaya ne söylenebilirdi ki? Yurdun en büyük iş adamı olareak poliyika arenasına çıkan bir babanın kızı Sol arenada koşmadı mı?Olmak mı, olmamak mı?Biz Köy Enstitülüler,gelgeç düşüncelerin yorumlayamayacağı ölçüde kalıtsal duygularla yoğrulmuşuz. Bunu anlamak için ucuz yorumlar değil derinliğine ruhsal çözümler gerekir.Hele benzetmeler asla gerçeği yansıtamaz.Bu nedenle Köy Enstitülü insanların kültürel özümsemişliği ile görevsel tavırlarını Türk halkının askerlik tutkusuyla daha doğru bir deyimle Mehmetçiğin vatan tutkusuyla benzeşik bir tavır olarak ele alıp değerlendirmek sanırım en doğru sonuca götürecektir.Görev görevdir,yapabildiğin ölçüde yapacaksın,ölüm var dönmek yok!Bir de öteki kesimlere bakalım,onar yıl aralıklarda kendi askeri tarafından al aşağı edilen yönetimler,kan dökülerek ortaya getirilmiş kazanımların ters yüz olması,toplumsal dengelerin bozulması,tarihe gömüldü denilen terörün hortlaması,yasalarla kaldırılan tarikatların devlet yönetiminde geçer olması hele hele düne kadar Köy Enstitülerinde Tolstoy,Gorki,Puşkin okuyorlarmış gibilerde dedi kodu yapan sosyete artıkları Sarp Kapısı açılınca nasıl da Moskova’ya koştular, koşuyorlar.Yaz namert yaz,durmadan,Komünistler Moskova’ya,atıştır Rus salatasını Beyoğlu köftecilerinde Amerika söylemleri içinde.Yaz yeni yetme yazarcık,Köy Enstitülüler kim oluyormuş ki komünist olsunlar?Bu ne değişim, bu ne büyük atılım,kırk yıllık komünistlerin sahteliği kanıtlandı.Kim yanıldı doğru anlamak istiyorum.Köy Enstitülüler hiçbir zaman solcuyum molcuyum demedi,üstelik diyenleri yalanlamak için yaşam boyu savaş verdi.O halde onlara böyle diyenlerde bir yanılgı var.Uyuz hırsız ev sahibini şaşırtırmış!”(Sözün doğrusu Yavuz’dur ama,ben bu sözcüğü kullanmak istemedim. Birileri bu sözün gerçek anlamını saptırıp kahramanlık, cesaret gibi anlamlar yüklemiştir.Yaka silktiğimiz hırsızlara bir de paye vermeye gönlüm razı olmadı)Belli ki Babıali’de büyük bir değişim var.Gerçekteki ad anlamına yakışan şık bir değişim.Bab-ı Ali Yüksek Kapı,dilimizde tinsel anlamlar taşımaktadır.Ulaşılması zor kapı,herkesin ulaşamayacağı,seçkin yer.Daha çok kalem kullanmak isteğinde olanlar için önemsenen bir yer.Ora için düş kuranlar oranın nabzını tutmak zorundadırlar.İşte o kapıdaki sahipler,”Yeter!  “ Köy Enstitülülere bundan böyle solcu denmeyecek fetvası çıkınca akan sular durur,hatta tersine de akıtılmaya başlanır.Köy Enstitülüler komünist bile olamaz.Teşekkür ederiz.Özellikle ben neden komünist olamadığımı bir türlü anlayamamıştım.Tolstoy molstoy okudum,Puşkin Muşkin okudum.dahası Dosteyeyski,Çehov,Şolohof,Solyeniski,Yevtiçenko’ya dek hepsini okudum ama beni etkilemedi.Zaten çok önce anlar gibiydim.solcu olmak için çok okumak değil okumamak,okur gibi görünüp dış görüntüyle,etrafı saran salaksal çevreyi etkilemek,olma yerine olmuş numaralarıyla bir yere tırmanmaya çalışmak.İstediğini alamayınca da çemkirdici tavırlar takınıp gene bir kapı aralama denemesi yapmak.”Dönek mi?” diyecekler? ”Dönek değilim!”,deyip dönmeye devam etmek.Zaten bu tür dönüşler sonunda “Yüksek kapı” aralanır,dönüşlerinin beğenildiği söylenir,”Daha hızlı daha hızlı!” komutlarıyla eylemciliklerinin süreceği ima edilir.İşte basınımızın bir başka açıdan hazin öyküsü.Köy Enstitülerini ortaya getiren nedenler katmerleşerek sürerken, hatta bu durumun önlenemeyecek boyutlara vardığı görülürken hâlâ Köy Enstitülerini dile dolayıp geviş getirme zevki sürdürmeye çalışılması,gerçekte ivedi ele alınıp masaya yatırılması gereken klinik bir olaydır.

 

Size Gelince

 

Sizin gerçeğiniz ve de bu süreçte sebep-i zuhuratınız cümlece malumdur!Belli kesimlerde,sizin de değindiğiniz gibi,içine düşülen eğitim açmazının çıkış yollarının araştırılması zamanı çoktan gelmiş,kıvırmayla vakit tüketenlere halk katından “Sadede gelelim!” denmeye başlanmıştır.Bu bağlamda doğal olarak öneriler ileri sürülüp varsayımlar sıralanmaktadır.Bir yandan da 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasasının 50. çıkış yılı yaklaşmakta, gelenekselleşmiş törenlerden farklı gösterilerin yapılması için Köy Enstitüsü çıkışlılarla yandaşlarının hazırlıkları gündeme gelmiştir.Karşıcıların kulağına kar suyu bundandır.Onların pusudaki hazır kuvvetleri namı diğer susturucu ve de çarpıtıcı birimleri önlemlerini almaya mahkûmdur.Köy Enstitüleri’nin daha kuruluş günlerinde başlatılan bu zıtlaşma,açık oldukları süreçte de değişik boyutlarda hep görülmüştü.Belli ki sayın Vehbi Belgil bu karşıcı devinimleri sezmiş,gereksizliğine inandığı için de yatıştırıcı bir iki söz söylemek gereğini duymuştur.Oysa siz, tüm gönül ürpertici söz cihazlarınızla susturma yolunu seçip bu konudaki üstün(!) performansınızı kanıtlayarak geleceğe yönelik savaş hevesinizi de gösterdiniz. Vehpi Belgil’in olmazına karşın olurlarıyla ortaya dökülmeye niyetlenen kimi Köy Enstitüleri taraftarları vardır.Olur ya da olmaz,ama denenmişi denemek istemeyenler gibi,denenmişi denemeyi yeğleyen görüşler de bulunabilir.Özellikle demokratik ülkelerde bu tür tartışmalar her an ve her konuda gündeme gelir,kazanan taraf,toplumun beklentilerini karşılarsa,beğenilir,alkışlanır.Doyurucu bir sonuç alınmamışsa ilk seçimde o iş karşı tarafa bırakarak ortadan çekilir.Demokrasi tutkunları için en güzel örnek,(2.Dünya Savaşı sürecinde yaşayanlar iyi bilir.)Başbakan Churchill,ter toprak içinde savaşı kazandı ama ilk seçimde iktidarı kaybetti.Bizim gibi, halk oylamasına,daha doğrusu demokrasiye yabancı insanlar,Çok iyi anımsıyorum,Churchill adına krizler geçirmişlerdi.”Nasıl olur efendim ?””Bu bir nankörlüktür,vuracaksın,yapacaksın v.b.”Biz böyle “vuracaksın,yapacaksın!” derken İngiltere’de normal seçim günü geldi,seçim yapıldı.Bu kez Churchill kazandı.Sanırım anladınız,kahvelerimizdeki o sinirli hava gitti,Churchill’in öcünü sanki onlar almıştı bir güzel rahatladılar”Hak yerini buldu!” söylemleri bir süre gitmişti.Hangi hak?dense verilecek yanıt hava cıva, belki de bir küfür.Bu söylediklerim üstünden tam 40 yıl geçti.Ülkemizde de değişimler oldu olmadı değil.Şekilsel olmakla beraber seçimler,halkın seçim olayına uyumu uygar ülkelerle bol ölçüşecek olgunlukta yapılmaktadır.Ayrıca kavramsal dağarımızda giderek genişlemekte,bunlara karşı insanlarımızın ilgisi gün geçtikçe artmaktadır.Örneğin eğitim, yurt, insan, insanlık ,yasa, eşitlik, ulus, sanat, sanatçı ,(Gerçi sanat ve sanatçı sözleri yerlerine açık göz alaturkacılar bağdaş kurup oturdu ama) gibi evrensel kavramlar,yaygınca ilgi görüp benimsenmiştir.Toplumun, bu çağına uyma eğilimi zedelenmeden az daha hızlandırılsa,halkın kendi kendine gelişmesi için yardımcı olunsa kim zarar görür?Yasalar hazırlanmış,Devlet yasal olarak yükümlülük altına girmiş,bunlar uygulanıp sözler yerine getirilse bundan kim ne zarar görür?İşte bunları gerçekleştirmek için yol,yordam arayarak,yurt olanakları ölçüsünde geçmiş deneyimleri de göz önüne sererek yeni öneriler getiriyorlar ki,Eğitim konusunda en yakın deneyim Köy Enstitüleridir.Bunu kimse yadsıyamaz.Siz bunu duyunca niçin ve de ne hakla böylesi bir tepki gösteriyorsunuz?Her sözünüze karşılık verecek yanıtım var,her savınızı çürütecek belgelerim hazır,bundan kuşkum yok,sizin bunu bilmenizi isterim.Böyleyken kimi kez çarpıcı yanıltıları ya da kurt izi, it izi karışımı çıkışları çözmekte zorluk çektiğimi saklayamıyorum. Sayın Vehbi Belgil “Boş yara umutlanmayın,Köy Enstitüleri açılamaz,açılsa da yararlı olamaz!” demiş.Sayın Belgil, Köy Enstitüleri’nin gerçek ve büyük projesini göz önünde tutarak böyle söylemiştir.Siz hangi bilginizle ve de ne hakla bu çok önemli bu toplusal sorunumuz üstüne görüşünü açıklayanlara, benzetmek gibi olmasın ama “ İpini kopararak karanlıktan aydınlığa çıkmış yaratıkları andıran bir öfkeyle ortaya çıkıp yaylın ateşi edercesine çevrenizdekilerle takazaya tutuşuyorsunuz?Böyle tafralara ne gerek var?Hakaret etmeden,saldırganlık yapmadan eleştiri yapılmaz mı?Yönteminiz kesinlikle uygarca değil,çobanlıktan çağlarından arta kalmış bir yöntemdir bu,kurdun sürüye yaklaşmasını önlemek için gür sesli köpek kullanılırmış.Kurt uzaktan duyduğu sesten ürkerek sürüye yaklaşamazmış.Ülke insanlarının toplumsal ortaklığı olan konularda katılımda bulunma niyetiyle düşün üretmesine bu tür küfürlerle,incitici sözlerle karşı durma benzeşikliğine düşmeniz bence hiç de hoş olmamıştır.Eğitim konusunda yazmak istiyorsanız,buyurun,size bugünkü okulları gösterelim;Köy Enstitüleri gibi 21 değil,100 mü desem,200 mü desem?Tam bilemediğim için cesaret edip sayı veremiyorum.Gene de içlenmiyorum bilmediğime.Cesaretiniz varsa buyurun Millî Eğitim Bakanlığı’na,size hademe kadrolarını gösterseler,dudağınız uçuklar.Tüm okuyanları tam olarak sayısını öğrenseniz(Sanmıyorum,işte bunu hiç öğrenemezsiniz.)Köy Enstitüleri’nde okuyanların tümü onların yanında bir manga ölçeğinde kalır.(Daha önce yazılmıştı,Köy Enstitüleri’nden yuvarlak olarak 17000 can mezun olmuş) komaya girersiniz demeyeceğim.Çünkü koma için daha başka sorum olacak.Size,çok iyi bildiğinizi bildiğim halde gene de yazıyorum. Bu durum bana Yavuz Sultan Selim’in o güzel Murabba şiirinden bir mısraı anımsattı.”Bilmezem,sırrı nedir bilmiş iken yadlığın!”Hepsini çok iyi bildiğinizi bildiğim halde neden yazıyorum?Sanırım benim de bir sırrım olacak! 17000 insan,topu topu 10 yıl etkinlik sürdürüyor.Görev alıp alın aklarıyla köşelerine çekiliyorlar.Apaçık yasalarla sınırlı görevlerini çağdaş görüşler içinde ve de sıkı bir gözetim içinde bitiriyorlar.Buna karşın 40 yıl sonra birileri çıkıp,Molla Kasım’lık yapmaya kalkıyor.Bre Molla Kasımlar, hepinizden soruyorum,o görmezden geldiğiniz ya da adlarına ağzınıza almak yürekliliğini gösteremediğiniz,belli bir yasası olmayan,programlarının ilâhilik furyaları altında geçmiş yüz yıllarda çok denenmiş yanlışlarıyla dolu,dil birliği,kardeşlik,çağdaşlık ,ulusçuluk gibi ulusal birliği pekiştirecek ilkelerden yoksun,uygar dünya ile iletişim kuracak kültürel,sanatsal,sportif etkinliklerden habersiz 50 yıl önce 20000’lerle başlayıp günümüzde 200000’leri aşan bu okullardan çıkan kaç kişinin(Yalnız geçen yıl gidenler söylense de olur.) Batı’ya Görgü ve bilgisini arttırmak için gönderildiğini,kaç kişinin yıllardır oralarda kalıp T.C.Devleti’nin bütçesini kemirdiğini,kaç kişinin dışarıda Türk’lük karşıtı kurumlarla iş birliği yaptığını biliyor musunuz?Bunları yazamamanın utancını duymadan Köy Enstitüleri’ni dilleyerek geviş getirmek sizi hiç ırgalamıyor mu?

 

Yasalara Uymak Bir Görevdir.

 

Zorba dönemlerinde,Krallıklar,imparatorluklar,şeyhlikler,padişahlıklar,beylikler ve tüm kişi ya da ailelerin egemen olduğu sistemlerde halklar birer uydu,vazgeçilmez görevleri de emirlere uymaktı.Emirler, emir verme yetkisi olanın eşref saati ile ilgiliydi.Yüz yıllarca yapılan uğraşlardan sonra halk denilen saygın topluluklar o köhnemiş sistemi devirip kurallara bağladı.Buyruklar, eşit koşullar altında yazılı kurallar içinde olacak!İste yasa dediğimiz ortak hak ve görev sistemi bu ilkeler içinde oluştu.T.C.Devleti, yasalarla alışıla gelinmiş, ağalığı, paşalığı, beyliği, şeyhliği, hanlığı kaldırmış bunun yerine, kamu düzeninde çalışarak başarılı olanlara yetkiler vermiştir.Yazık ki halkımız eski alışkanlıkları nedeniyle, bu yeni düzeni tam kavrayamamış, hiçbir değeri olmayan, insana ait o güzel yeteneklerinden bir tanesini bile geliştirmeden iç güleri ya da hayvansı istekleriyle yaşamını sürdürenlerle 10 yıllık savaştan göğsünde İstiklal Madalyası’yla dönen gaziler arasındaki farkı uzun bir süre fark edememiştir.Cumhuriyetin ilk yıllarında karşılaşılan bu acıklı değerlendirme uzun bir süre tüm toplumsal birimlerde sorun olmuştur.Bu salt yan yana gelip oturmalarda, günümüzde sorun olan o günkü koşullar değil, görevlilerin iş alanlarına da yansımış, şöyle ki:Köye giden öğretmen,köy muhtarından çok ağalarla,ağa çocuklarıyla işbirliği yapmak zorunda kalmıştır. Bu toplumsal açmazı aşmak için hiç değilse öğretmenlerin köyde bir arabulucu olması uzun uzun düşünülerek Köy Enstitüleri programlarına konuyu yasal ve bilimsel yaklaşımlarla aşma yolları aranmıştır.3803 ve 4274 sayılı yasalar bu amaçlarla alışılagelmişe ivme kazandırmak için hazırlanmıştır.Öğretmen köy de bir yurttaş,köy işlerine bilinçle eğilip yüklenen görevi yerine getirmek sorumluluğu altındadır.Yüz yılların kemikleşmiş kalıntılarını birden kaldırmak zorluğu hesaba katılmadan, köy öğretmenlerinin başarısızlığından söz etmek,hele onların kültür dersleri açısından zayıflığını öne sürmek bir başka komiklik olmaktadır.Bunun için de elimizde bir belge bulunmaktadır.1953 yılında Milli Eğitim Bakanlığı yüksek düzeyde uzman yetiştirmek için A.B.D. ve Almanya’ya yetişkin,umutlu,çalışkan insan göndermek için karar alır.Bunun için sınav hazırlatır,duyurular yapılır,yurt çapında bir ilgi uyandırılır.8 uzman adayı gönderilecektir.Uzmanlık alanları,sınava girecekler için koşullar,sınav zamanı duyurulur. Konular, pedagoji, psikoloji felsefe, H.Eğitimi, E.Psikolojisi, R.Sağlığı, resim, müzik.

Gidenlerin kalacakları yerler,yaşam koşulları olağan üstüdür.Resim ve müzikten başarılılar. Almanya’ ya gidecek diğer altısı da A.B.D.Müzik ve Resim için tek kaynak o zaman Gazi Eğitim Enstitüsü olduğundan baş vuranlar oradan çıktı ve bunlardan ikisi seçildi. Resim Mustafa Aslıer, müzik Fahamettin Özgüç) Öteki altı yer için kaynak çoktu, Eğitim Enstitülerine neredeyse tepeden bakan İstanbul ve Ankara üniversiteleri başvurabiliyordu. Nitekim öyle oldu.Altı isteğe otuz dolayında başvuru yapıldı.Sınav sonunda iki Köy Enstitüsü kökenli adayın kazandığı görüldü. Şefik Uslu,Hasan Serinken.Milli Eğitim Bakanlığı merkez örgütündekilerin bunu gizlemek için yaptıkları Moliere komedilerini gölgeleyecek ölçülerde gülünçtür.Ayrıca sınava katılmak isteyen Köy Enstitüsü kökenlileri atlatmak için yapılan numaralar da kayda değer niteliktedir.Örneğin benim için çıkarılan engel,nüfus belgemde,doğum günümün yazılı olmayışıdır.Doğum yerim Lüleburgaz(Trakya)Yunan işgali dönemidir.1922’den sonra yapılan kayıtlar gecikmeli yapıldığından salt yılları yazılmıştır.İşin ilginç yanı böyle bir soru yaşam boyu bana bir daha hiç sorulmadı.(Evlenirken,Pasaport işlerinde,alım satım işlerinde,emeklilik vb.)

Neler söylüyorum ben? Sizin yazdıklarınızı okumamış gibi konuşuyorum değil mi?

Okudum okumasına da, sizin, sizin gibi düşünenlerin bir de benim değerlendirmemi duymasını istedim.Hep söylenir ama denemesi asıl 1954 de yapılmıştır.Ressamlar bir model üstünde belli bir süre çalışıp tablolarını ortaya koymuşlardır.Bu tür çalışmalarda iki sonuç beklenir.İyi ressam model kötü de olsa güzel bir tablo meydana getirir.Ressam beceriksizse güzel model berbat olup çıkar.Bu kez model ünlü İtalyan yıldızı aynı zamanda güzellik kraliçesi seçilmiş Gina Lollobrigida’dır.Otuz Lollobrigida ustalık ya da,bakış açıksı farkıyla duvarlara asıldı.Doğal olarak burada, aynı konuyu işlemenin zorluğu söz konusudur.Burada bir de modelden çok öteki meslektaşlara uyma zorunluluğundan,oto kontrolden ileri gelecek bir psikolojik gerilim söz konusudur.Sanırım bu olayda,bir otokontrol denemesi,bir komşu izleme sınaması,bir meslektaş dikizleme denemesi yapıldı . Gerçeğe yaklaşmak için aynı obje karşısında bireysellikten ödün verilebileceği sanatsal bir belge olarak ortaya kondu.Bu örnekten yararlanarak yazarlar için de bir kuram çıkarılamaz mı? “Bu, genel bir olay,ben böyle uyumlu çalışmalara yatkın değilim!” diyeceğinizi tahmin ediyorum.”Gök Kubbenin altında söylenmedik söz kalmadı !”diyenler var.Bir rivayete göre İspanyol yazarına Don Kişot’u niçin yazdın? diye sormuşlar.”Benden sonra bir başkası çıkıp yazma zahmetine girmesin!”yanıtını vermiş.Gerçekten Don Kişot daha sonra,değişik sanat alanlarında ele alınmış,opera,bale,film olmuş ama Servantes’in metni hep özgün kalmıştır.Bu olay ilgimi çekti,düşündüm.Siz aklıma geldiniz,acaba siz de böyle düşüncelere takılıyor musunuz?Sözgelimi “Bunu birileri yazmış,bir de ben yazarak kabak tadı ya da kabak tatsızlığı yapmayayım!”diyesiniz geldi mi hiç?

Sofokles Mofokles demiştiniz ya, keşke Sokrates Mokrates’te deseydiniz.Okumadığınızı adım gibi biliyorum ama gene de eşten dosttan duymuşsunuzdur.Gerçi onu da küçümseyerek yazacaktınız, ama olsun.O benim işime daha çok yarayacaktı.Çünkü Sotrates’in ibret-i alem savunması haklı-haksız tartışmalarının 2500 yıldır aşılamamış örnek belgedir.Bir yanda Sokrates,öbür yanda(Sayıları çok olmakla birlikte) Meletos. Sokrates yetmişinde bir filozof,Eflatun ve benzeri değerleri yetiştirmiş bir pîr öğretmen.Ama dürüstlüğü kimi çevrelerin dümenlerini delecek ölçüde sivri.Meletos ise çıkarcıların satın aldığı bir uşak.Ismarlama ya da düzmece laflarla Sokrates’e saldırır.Sokrates sorar,”Meletos, sen lavta çalgısı olsun ama onu çalanlar olmasın.Atlar olsun ama binicileri olmasın.Ya da tersini söyleyelim,biniciler olsun ama atlar olmasın,çalıcılar olsun ama lavta olmasın mı diyorsun?der.Nedense ben sizin yazınızda tıpkı böyle bir genel hava sezinliyorum.”Köyler olsun ama oralara öğretmen verilmesin.Ya da öğretmen olsun ama köy möy, iş miş,eğitim meğitim bir kenara bırakılsın.Hele devlet mevlet ne ola ki?İşte Topkapı! İnsanlar gelsin,oralarda dolaşsın,dönüp gitsinler.Yani statüko bozulmasın.Kentler,soylusuyla soysuzuyla,kafa özürlüsüyle, şehvet düşkünleriyle,üstüne üslük kapılarına dek yolları,parkları,gösteri yerleri halkın vergileriyle devletin numaralı Karayolları örgütünce yapılsın.Örneğin İstanbul’da salt 17.Bölge değil,(Bu yeterli olur mu?77’ye dek numaralı Bölge birimleri gelip ara sokakları,tüm siteleri asfaltlasın,mozaiklesin,denizdeki kotraları ayrı ayrı korunak altına alsın,hayvan sever kentlilerimizin sabahları sokaklara çıkarıp sıçırdığı köpeklerinin apış aralarını silici görevliler koysun,köpek gezdirenlerin ellerine kolonya dökücü görevliler dikerek güzel İstanbul’umuzun Batı kentlerinden geri kalmaması için,muhteşem adı gibi onun için can vermeye hazır müstesna sevenlerinin(!) sağlıkları da korunsun.Ne var yani,fena mı oluyor? Aralarından süperler,güneşler,krallar,starlar seçilip,devletçe ödüllendiriliyor,T.C.Devletini temsil ederek tüm elçilikler iş edinmiş,onlara dünyayı gezdirip ödüllendiriyor,bir çoğuna yaşamları boyu maaş bağlıyor,fena mı oluyor yani?Bu da yetmeyip,bol kepçe tarifesiyle avanta verilenle de oluyor.?Tüm İstanbullular eski görkemli günlerine neden dönmesinler?.Köyler emin ellerdedir,imamlar onların sorunlarını çözer,ölenleri kaldırırlar,yaşarken daha onları ölüme hazırlarlar.Kısacası, “Tekmil rezalet, 36 kısım birden oyuna devam!…. “Ah güzel İstanbul!”Senin güzelliklerin altında ne pislikler barınıyor!.”Surlarım eskidi !”diye sakın üzülme!Surlarına gelinceye !dek dökülen nice tarafların var,onları düşün!

 

Bu Bir Kalıtsal Tutku mudur?

 

İstanbul’un öyküsü “Kör Kandil” söylemleriyle başlatılmış ise de üç büyük imparatorluğun kuruluşlarına tam değilse bile yıkılışlarına bizzat tanık olmuş belki de yıkılışları o hazırlamıştır.Roma,Bizans,Osmanlı .Ondan sonra iki tanesi gelip geçmesine karşın hala biraz Roma kokusu sezen vardır.Örneğin Romalılar yatarak tıkınıyormuş,onları tıpkı izlemek zorunluluğu yok ama hiç olmazsa İstanbullu da yatarak kazanamaz mı?Kolay yoldan cebellezine!Bu para da olabilir, şöhret ya da arpalığı geniş makam falan filan!Bunca yıl sonra bazı farklılıklar olacak elbet.Zaten yatarak yemekle yatarken kazanmak arasındaki nüans çok sayılmaz.İstanbullu biraz da Bizanslı niçin olmasın?Suyunu Bizans sarnıçlarından içen,Bizans kaldırımlarında dolaşanlar hatta Bizans şarkılarını evirip çevirip terennüm edenler biraz Bizans koksa ne olur yani?Bu arada Ali’nin külahını Veli’ye giydirse,”Mehmet’im canım ciğerim!” deyip köylüyü ebediyete dek sömürse,çocuklarını “Mehmetçik yapıp yurdunu korutsa,onlar evlerine dönünce salt vergiler için kapısı çalınsa bu şimdi Bizanslılık mı olur, yoksa burada Osmanlılık mı egemendir.?Kimilerine göre İstanbul ve İstanbullular çoktandır Osmanlıymış.Onlar,Roma ve Bizans kültürlerini özümseyip kendi benliklerini kazanmışlar.Şaka bile olsa bu kadarına katılamıyorum.Tüm Osmanlı döneminde dünya insanlarına İstanbul,kendine “İstanbul!” dedirtemedi.Buna karşın bir gariban zenci şarkıcı,”Hayır,İstanbul Konstanopul değildir!” diye haykırdı da irili ufaklı onlarca gereksiz söylemlerden kurtularak berrak bir söylemle İstanbul olabildi.İstanbul için bizim de övücü şarkılarımız oluşturuldu.Hayret bir söz birliğiyle hepsinde “Dünyanın incisi olarak sunulan bu şarkıların Topkapı’dan dışarı çıkamaması,İstanbul’a gelen onca yabancıya karşın hiç birinin Edirne Kapı’dan dışarı çıkarılmaması kimin talihsizliğidir?Bunu ben bir türlü anlayamadım.Oysa biz yurttaşlara severceden çok döverce benimsetmeye çalışılan bu “En güzel olma masalı, her kuşağın taze çığırtılarıyla kalpleri, salt İstanbul insanının özel anahtarıyla açıp coşturuyor(!)Ne var ki.İstanbul sevgisini tümden şarkıcılara bırakmak haksızlık olur.Onu belki de gerçeğine uygun resmeden ressamlarla,kendi duyarlığı içince yaşatan şairleri saygıyla anmak boynumuzun borcudur.Nef’i,”,Mahşer olmuş sahn-ı Kağıthane dünya bundadır,-Cennete dönmüş güzellerle temeşe bundadır!”Nedim’in”Bu şehr-i Sıtanbul ki bi-misl ü bahadır-Bir sengine yek-pare Acem mülkü fedadır!”Yahya Kemal Beyatlı’nın”Çubuklu,Göztepe,Hisar ve Üsküdar gazelleri,Orhan Veli Kanık’ın İstanbul’u Dinliyorum vb.şiirleri kuşkusuz İstanbul’dan bir şeyler almakla beraber ona, aldığından çok fazla bir şeyler katıyor.Gene de İstanbul, kendi birikimi içinde düpedüz Osmanlıdır,Bizans’ı yutmuş Osmanlı.Sindirip sindirilmediği tartışılsa da gerçek budur.Bu durumundan dolayı İstanbul’a ya da İstanbullulara küsülmemelidir.Zaten İstanbul’a küsülmez,küsülemez.Atatürk bunu denedi ama küskünlüğü ancak yedi yıl sürebildi.Atatürk yedinci yılın sonunda bir de baktı ki İstanbul baştan ayağa Mustafa Kemal olup çıkmış,insan kendine küser mi?İstanbul 2000 yıllık bir özsuyunu küçük değişimlerle günümüze dek sürdürmüştür.Kimi zaman Roma lejiyonluğuna oynar,kimi zaman Bizans-Ortodoksluğu egemen olur,İslam-ı Muhammediye bunlar arasında yerini bulup çıkarını korur.Hadriyanus’un hipodrumundan,Jüstinyen’in Ayasofya’na nasıl geçildiyse,Ayasofya-Topkapı ikileminden Bab-ı Ali’ye aynı ivmelerle geçilmiştir.Gerçi son basamak biraz küçültücülük anımsatıyorsa da,insanlar buna alışıp,içlerine sindirmişler.Bâb-ı Ali=Yüksek Kapı. Ne demiş bir şakacı;Bâb-ı Ali yüksek kapısından mürûr edip geçerken yek bir atlı suvariye tesadüfen rast geldim.Bunu söyleyenin Bâb-ı Ali için iyi şeyler düşündüğünü söylemek kolay değil sanırım.Oldum olası “Kapı” sözcüğünün deyimsel anlamları oldukça renklidir.Örneğin,kapı komşu,kapıdan kovulma,kapı duvar olmak,kapının ipini çekmek,kapısı açık olmak,kapısında büyümek,kapısını aşındırmak,kapısını yapmak,kapıya dayanmak,kapıyı odun etmek v.b.Bunlardan Kapılanma ile Kapı Kulu olma tarihsel bir boyut da kazanmıştır.Kapı kulu bir tür görevli ama adı üstünde kayıtsız koşulsuz boynundan bağlanmışlık anlatmaktadır.Bâb-ı Ali Cumhuriyet Dönemi’ne dek değişik açılardan bakılarak böylesi anlamları çağrıştırılarak kullanılagelmiştir.Cumhuriyet Dönemi’nde geçici bir süre olduğu gibi kaldıktan sonra Ankara Caddesi’ne dönüşerek sözde değişim levhasını asmasına karşın içten içe Bizans transferi alışkanlıkları,dolaylı olarak da Osmanlı geleneklerini devrimsel sunular içinde yaşatmayı sürdürmüştür.Sözcüklerin halk katındaki anlamlarını kale almadan kendince değerlendiren eski Bâb-ı Ali,yeni Ankara Caddesi dilinde,eski iğneleyici,küçültücü anlamlara kolay kayabilen,kapı,kapılanma sözcüklerini,ganimeti bol,sessiz ve derinden vurgun,salla başını al maaşını türünden anlamlara kaydırarak yeni bir devinim kazandı.Gerçi eskiden de padişahlar,sadrazamlar,nâzırlar Bâb-ı Ali kodamanlarına dolgun el aldı nafakası veriyordu ama bunlar sınırsız geliri olan saray ganimeti olduğundan pek anlaşılmıyordu.Hoş, doğrudan devletin hazinesinden çıksa da alanlar alıyor,alındığını bilse de B ab-ı Ali sakinleri bu konuda ketum davranıp bu konuda “Ser verseler bile sır vermiyorlardı!” Örneğin Büyük Savaş sonunda sorumluluktan kurtulmak üzere ülkeden kaçan Enver Paşa,yanında oldukça büyük ölçüde para götürmüştü.(Bunun ölçüsü bilinmiyor,ya da üstünde yeterince durulmadı)Yönetimi sürecinde beslediği Bab-ı Ali sakinleri,bu kez dışarıda kaçak dolaşan Enver Paşa’dan eskisi gibi kendilerini beslemesini isteyebildiler.Kendisine yazılar yazıp hak talep ettiler.O da elinden geldiğince yardım yaptığını,yapabileceğini yazdı.Bu yazışmalar kesinlikle Bab-ı Ali’de yankılanmadı.Ben bunların belgelerini Japon yazarı Masayaki Yamasuhi’den öğrenebildim.Besbelli ki burada “Kol kırılır yen içinde!”ilkel savunma mekanizması egemen olmuş,hak adalet,halkın gözü,kulağı gibi gerçek basın ilkeleri görmezden gelinmiştir.Enver Paşa ya da o günkü yöneticilerden pay alanların Bâb-ı Ali şehsuvarları oluşu ise ayrıca şaşırtıcıdır.Böylesi bir geçmişe ve de “Al gülüm,ver gülüm,yerine “Al gülüm,yaz gülüm!” anlaşıklığını içinde yürüten bir basın mekanizması gerçeği yazabilir mi?İşte bir benzetme,tüm yurt çapındaki sorunları bir yana basının işlediği konuları bir yana koyup karşılaştırılınca Medrano Sirkine benzetmemek elde değil.Herkes başarılı,aslana kırbaç sallayan bakıcı,atına ters binen bayan binici olağan üstü, hele filleri iki ayağı üstüne dikelten alkışa değer.Hepsi hepsi başarılı.Peki sonuç ne?Bir görümlük eğlence.Afrika’da gün günden azalan aslan türü,giderek sayılarla ifade edilen filler,maymunlar için hayırlı bir durum,o türler için yapıcı, yararlandırıcı bir yenilik var mı?

Eşref Şefik’in radyo sohbetlerini bir yana bırakırsam ünlü pehlivan Koca Yusuf’un başarılarını anlatan tam 13 tefrikayı ,ayrı zamanda ve ayrı gazetelerde okudum,sonunda sinirlenerek saymaktan vazgeçtim.Buna karşın Kırkpınar güreşlerini yansıtan doğru dürüst bir yayın gördüğümü söyleyemem.Oysa Kırkpınarlar bizim, daha doğrusu Osmanlı’dan kalan birkaç değerden birisidir.Osmanlı demek,yiğitliğe hayran,savaşta yenilse de,”Yenildim,demeyen,topraklarından 32 devlet çıktığıyla övünen,Dünya kara küresi,deniz ve gök haritalarında karınca duası gibi doldurulmuş adlar arasında kendinden hiçbir ad bulunmayan,eczanelere girdikçe karşılaştığı ilaç kutuları üzerinde dilinden bir sözcük göremediği için üzüntü duymayan,ülkesinde ekilip büyütülen nesnelerin adları başka dillerin söyleyişi altında sofrasına konunca bundan gocunmayan,tavuğa,strip,balığa fişşer,çorbaya,sup deyip sofraya oturan,Beşiktaş’ta tam 120 yıllık ata yadigarı berber dükkanının levhasını babasının ağlamaklı yalvarmasına karşın çöplüğe atıp “Man Kuaföré yazan insanları arasında büyüyüp yetişen,bunlar arasından seçilip Bâb-ı Ali Ağaları’ınca besleyip geğirtilen,geğirdikçe de semirip irileşen yazarcıkların (Küçültücü değil aşağılayıcı anlamda) çoğu delision denilen ruhsal rahatsızlıktan mustariptir.Böyle bir denge sorunu olmasa normal bir kişi,bir değil,yüzlerce,binlerce kişi ve aileyi,anne-babayı,dedeyi torunu,geçmişi geleceği düşünmeden aşağılamaya kalkabilir mi?Bu tür olay yaratanlar,yaratmak için konu peşinde koşanlar salt saldırmak için değil,kendi ruhsal tözünü de gösterme güdüsünü doyurmaya çalışırlar.Yaygın deyimiyle köprüleri atarak çıkışa kalkarlar.Tarihsel benzetmeyle “Tarık,denizi geçince gemileri yakmalıdır!”Meletos mantığıyla özetlersek,”Köyler yerinde dursun,Hamurabi yasaları aynen yürürlükte kalsın,yardım mardım düşünülmesin,eğitim meğitim sözü edilmesin,Bâb-ı Ali taifesi isterse gitsin Topkapı’daki şenlikleri görsün.Pardon bu da benim uyarım,”Sakın at gözlüklerini unutmasınlar.Yoksa kenardan köşeden de olsa gerçeği görüp öyle bir apışırlar ki akşam evlerine dönünce güzelim dizileri izleyemezler.Ceyar’n Babi’den tokat yemesini, Suelin’in sığır biniciye(Rodeocu) cilvesi doğrusu kaçırılmamalıdır.Az daha unutuyordum,Hanedan’da da Viktor’la Ashly tam bu gece karşılıklı “Okeyleşecekler.”İyi ya bu köylüler eğer çanaklarından Messalina,özellikle de Emanuella’yı izliyorlarsa gel keyfim gel.Önce ben duyurmak isterim,Ataköy’lüler gözünüz aydın,bırakın şu kokulu yeri,nasıl olsa bir köyde oturuyorsunuz, gidin Kırklareli-Ahmetli köyüne, yeşillik içinde nefis bir havası vardır.Yeşil Köylüler Bingöl-Karlıova-Kargalık’ı da size öneririm.Cennetin ta kendisidir.Muhtar Körükçü’nün,Fikret Can’ın kaymakamlık yaptığı Karlıova.Kargalık dendiğine bakmayın karga bile yoktur.Ama çanak anten vardır.Kadıköy,Yeni Köy,tüm İstanbul köyleri,haydi marş marş.Yeter sıkıldığınız yüzyıllar boyu,söylemesi benden.Muştuyu önce ben okudum,okur okumaz da size ilettim.

 

Bir Fark Daha

 

İşte bu tür bilgi ve öğüdü kesinlikle biz,yani sizin solucanlı bağırsaklı dediğiniz Köy Enstitüsü çıkışlılar sevmeyiz,sevenleri de kınarız.”Yurt sorunlarını böylesi düzeye çekmeye çalışan beyni kurtlu,yüreği yarasa yuvasına dönmüş,dilleri baykuş nameleriyle örtüşen,mideleri sürekli LÖP beklentisi içinde titreşimleşen yaratıkların işidir bunlar!”,deyip geçeriz.Gene de acırız böylelerine,yeri geldiğince uyarmayı da bir insanlık görevi olarak yaparız.Sahiden, yazdıklarınızı okuyup sinirlendiğimi belli ettiğime,konuşma biçeminizi hiç mi hiç sevmediğimi apaçık yazdığıma göre,sizin iç dünyanızı nasıl tasarlayıp şekillendireceğimi hiç düşündünüz mü?Sakın yanlış anlamayın.Ben sizin gibi,karnı solucanlı,burnu sümüklü falan demeyeceğim.Benim söyleyeceklerim,genel kurallar içinde katagorik bilgilerle örtüşen,insan cinsinin genel özelliklerine uygun olacaktır.Deneyimli bir doktorun hastalarını tanı koyduktan sonra nasıl özenle koruyorsa sanırım ben de olaya böyle bakacağım.Örneğin kendim için ”Yemek için yaşamıyor, yaşamak için yiyorum!” demiştim.Bunun bilimsel adı,ya da tiplemesi Alman Ernest Kretschmer’e göre atletik tiptir.Bu tipler üstüne sayısız gözlemlerim oldu.Ancak sizin bu gruba gireceğinizi sanmıyorum.Siz olsa olsa E.Kretschmer’e göre piknik bir tipsinizdir.Adı üstünde piknik.Yeme-içme,gezme-tozma ve de sinirlendikçe saldırma!Bilindiği gibi salgı bezlerinin(Hormonların) etkinliklerini arttıran beslenmedir.Beslenme kaloriyi arttırır,kalori de devinimi.Zincirleme bir itiş kakış.A.B.D’li indocrinologist Louis Berman’a göre troit salgılamasında artış,kişiyi olduğundan daha böbürlendirici bir duruma sokar.Adrenalin artışı ise olağanüstü cesaret gösterisine kalkıştırır.Ancak bu artışlar kişiye gerçekte bir güç katmazlar,kişi yanılgı içinde böyle bir duyumsamaya kapılır.Örneğin adrenalin verilen fare gider kediye çatar ama kedinin avı olmaktan kurtulamaz.Bu insanlar için de geçerlidir.Sokaklarda kimi dangalakların eşek yükü sopa yemeleri işte bu duygu dengesizliğinin sonucudur.Bunu, yazarlar için de uygulayabiliriz.Bu düşünceler doğrultusunda sizin bu çıkışınızı adrenal artışına,adrenal artışınınsa piknik tiplerde çok görülmesi nedeniyle,sizin piknik bir tip olduğunuz sonucunu çıkarıyorum.Bu durumda troit salgıları da geri durmaz,sürekli artış gösterir.Bu ise olması gerekenden daha irice bir beden oluşturur.Şöyle toparlayabilirim.Siz,genç yaşında olacağından daha şişman,eskilerin deyimiyle,iri,tenasüp yoksunu,ya kemkelek,ya bücür,çarpık bacaklı,göbek denilen sarkık bir işkembe,tulum gibi aşağıya sarkmış,tamı tamamaına deforme dedikleri bir görünümdesiniz.Sokakta görsem,tanırım duygusuna kapıldığım oluyor.Kırkına varmadan Hamlet’i coşturacak bir çıplak kafa,ellisine varmadan eli,gözündeki gözlüklerde,birini çıkarıp birini takar durumda,şizofireni belirtileri gizlenemeyen huzursuz bir yaşlı.Bu tipler,kötüyü iyi göstermeye,eğriye doğru dedirtmeye bayılırlar.Kendileri bakımından süper derecede narsistirler.Nevrostenik süreç başladığından, durum içini kemirse de dışa karşı kahramanca savunma tutkusunu aşamayan bir Cyreno de Bergerac,günün koşullarına adapte olmuş bir çağdaş Cyrano rölü üslenir.Ancak bu Cyrano’da o tarihsel Cyrano’nuın o tutkulu bilgisi söz konusu değildir.Salt inat ve ben,duyarsız bir didişme egosunun devinimi gözlenir.

Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok.Yazdıklarınızı içine alan derginin kapağı,değer ölçülerinizi açık açık ortaya koyuyor.”Bir erkek bana az gelir!”diyebilen bir dişinin(Kadın) elinde bir zavallı adem(Erkek resmi)Simgesel bir tablo.Bugün böyle, yarın başka.Öbürsü gün sanırım bir erkeğin elinde birkaç kadın.Gerçekte yurdun bir çok bölgesinde olduğu gibi.Dergicilik değil yara kaşımak,Yönetimleri,kültür gelişmelerini sinsice yaralamak.Bence, yapılması gereken patronun elinin içinde birkaç uşak hepsi köşe menteşesi olmuş yaratıklar olsa daha anlamlı olacaktır.Köşe menteşesi ne demek,düpedüz köle eğilimleri içinde köle.köleleşmiş,köle oğlu köle.

 

Son Bir Anımsatma

 

Geçmişi kurcalama merakınız varsa özellikle son elli yılın sizin yazma biçeminize uygun düşecek mesaj vermek istediğiniz efsunlu katmanlara hoş vakit geçirtecek sayısız konu vardır.Örneğin Ankara Palas bayılmaları,Banka toplantıları,Londra gezileri,kaybolan şarkıcılar,def-dümbelek parti toplantılar,Kırmızı yorganlı şiirler,Sukarno’nun belsoğukluğu,Lüx Nermin ve kızları, Bayan Nil ve Şale Köşkü ziyaretleri,Mi’ci A’nın yastık kavgaları,Cemal Kutay ve F.Tevetoğlu gibi ünlü(!?)yazarların kitaplarının devlet kuruluşlarına ilgili ilgisiz nasıl satıldığını,bunlara aracı olan yumuşuk makam sahiplerinin bugünlerde hâlâ üst makamlarda tüneklediklerini pekâlâ araştırıp günümüz insanının önüne getirebilirsiniz.Bugün konuşur gibi dilsiz oyunu oynayan basıncıların o günlerde nasıl kandillik ettiğini böylece gençler öğrenmiş olurlar.Bunlara kaynaklık edecek kitaba gerek yok,ailenizden o günleri yaşayanlar hep bilirler.İllâ kaynak diyorsanız Yassı Ada tutanaklarıyla,yürekli gazeteci Emin Karakuş’un İşte Ankara adlı kitabına bakabilirsiniz.Patronlarınıza dikkat,onlar bu rezaletlere o günlerde de es geçmişti.İşte olayın püf noktası buradadır.

 

Küçük Bir Uyarı

 

Avantacı yazar takımının belli bir kesimi elli yıldır, daha doğrusu bunlara külhanbeyi,karaborsacı,yobaz bozuntusu,tembel devlet memuru da diyebiliriz, hep yalan üretti,yakıştırmalar yaptı.Sizse bunları da ıskalayıp neredeyse ipi göğüslemeye koşuyorsunuz.”Nerde o düzey?” diyerek, sözüm ona espri yapıyorsunuz.İşte size bir Atasözü,”İstediğini söyleyen,istemediğini işitir.”(*)Terazi elinizdeymiş gibi ya da tahterevalli oynarcasına kefenin birini indirip birini kaldırıyorsunuz.Köy Enstitüleri aşağıda komünizm yukarıda.Bu bir düşsel aşama mı? yoksa söz madrabazlığı mı?Komünizmi yüceltmeniz sanmam içten olsun.Salt Köy Enstitüleri üstüne eski söylemlerden çağrışımlar yapılması için uyuşmuş beyinlerde titreşimler yapmayı deniyorsunuz.Tehlikeli bir numara.Patronlar Moskova’ya uçtu düşüncesiyle böyle bir numara yapıyorsanız zılgıtı yediniz, demektir.Neden mi?Siz siz olun da komünizmi dilinize persenk etmeyin.Yok “Dilim alıştı,hani şu sokaklarda ikide bir “Anam avradım olsun!” türünden gerçeğiyle ilgisi olmayan ilkel söylemler yapanlar vardır ya,benim ki de benzer bir bilinçsiz tekrar!” diyorsanız,buna bir sözüm olmaz .Ama ciddi ciddi dilinize komünizmi taktıysanız başınıza gelecek vardır.Çünkü yetmiş yıldır koşullandırılmış toplum sizi tefe koyar.Daha doğrusu birileri çıkıp size bir oyun oynayabilirler.Benden söylemesi.İşte bizim de sorunumuz bu!Nerdeyse elli yıldır kendi gerçeğimizi anlatamadık.”Bre ne komünisti,nerede o düzey?Enstitüler bal gibi kelek karpuz sergisi,Gazi Eğitim taponlarıyla İsmail Hakkı Tonguç hayranı tıfılların yönetiminde,kel,uyuz,sıtmalı,bağırsak solucanlı köylü çocukları!”…Görüyorsunuz ya siz bile ne kırıcı,ne korkutucu,kısacası edep dışı sözler söylüyorsunuz.Böylelerine halk arasında düpe düz “Terbiyesiz!” derler.Arkasından da eklerler ”Kem söz sahibine aittir!”Bu bir kibarca rettir.Ancak burada da başka bir sorun ortaya çıkar.Böylesi sözleri söyleyenler,kem sözden,retten ne anlar? Bu tür saldırgan,sözünü bilmez,söylediğinin kat be katı kendisine iade edileceğini hesaplamaktan aciz,böyle bir durumda kalınca çevresinden arlanıp yüzü kızarmayan düzeysiz yaratıklar her devirde görüldüğü için geçmişte yaşayanlar kimi teselli verici sözler söylemişlerdir.”Görgüsüz,lâfını bilmeyen,seciyesiz,aile terbiyesinden yoksun yaratık!”v.b.Gerçekten tüm dünya insanlarının ortak kanısı şudur,Ailelerinden içine gireceği topluma uyacak yeterli önbilgi ve alışkanlıkları alamayanlar o toplumun değerlerini kavrayamaz,bunun sonucu olarak da hem toplumla hem de o toplumun bireyleriyle ters düşerler.Bunların kimileri işi iyice azıtıp toplumun başına dert olur.Aile içinde yetişenlerin de kimi özellikleri bilimsel verilerle saptanmıştır.Örneğin ailede babadan ya da anneden yoksun olarak yetişen çocukların kimi toplumsal uyum eksiklikleri bulunur.Baba eksikliği erkek çocuklarda doyumsuzluk güdüsü oluşturur.Bu da bir motivasyon bozukluğuna yol açar.Çocuk gereksinim duyduğu baba otoritesini kendisinde duyumsayıp tavırlarını “Agalık” motifi üstüne toplar.Bu güç, sanatsal ya da sporsal bir yöne döndürülemezse kişilik sorunları ruhsal bunalımlara dek gider.Anne eksikliği de benzer sorunlar geliştirir.Bu nedenle diyorum ki sizin yetişmenizde bu tür bir eksiklik sezilmektedir.Gerekçem açıktır,anneli babalı yetişmiş hiç bir çocuk(Ahengi olan bir ailede) yetiştiğinde(Ruh hastası değilse) aile kavramına bu denli saygısızca dil uzatmamıştır.Öyle ki sizin tahterevallinizde yükselttiğiniz komünist yönetim dönemi yazarları bile bu tür aile düşmanlığı yapmamış,anneleri,babaları kendi çocuklarına karşı böylesi mahcup etmemiştir.Kısacası sanırım sizi yetiştiren anneniz herhalde bol şefkat içinde sevgi pompalayarak büyütmesine karşılık siz bu bol şefkati algılayıp özümseyememişsiniz,bunu başka bir eksiklik güdüsü ile karşılayıp kolay doyum yoluna sapmışsınız.Bence bu ölümcül olmamakla birlikte çok önemli bir kişilik sorunudur.İstenirse bu sorun aşılabilir,Ruh sağlığı uzmanları size yardımcı olabilirler.

Sahi yıllardır öğretmen yetiştiren 12 Eğitim Enstitüsü varken salt Gazİ Eğitim Enstitüsü çıkışlılara saldırmanızın özel bir nedeni mi var mıdır? Olur ya, enstitü bahçesinde ya da yakınlarında (Çok geniş ve bakımlı bir bahçesi vardır.) birileri sizi özel olarak rahatsız etmek istemiş olabilir.Bunu anımsadıkça sinirlenip söylenebilirsiniz.Ünlü eğitimci-filozof J.J.Rousseau bile İtiraflar’ında bir papazın münasebetsiz teklifini yaşamı boyu unutmamış, anılarında acı acı anlatmıştır

 

Köy Enstitüleri’nin Başarısı

 

Köy Enstitüleri dinamizmi sürerken tanık olduğum başarılı çalışmalarla,sonraki yıllarda dökülen Millî Eğitim perişanlığın karşılaştırmak bile komik geliyor bana.Bu,insan bedenini tüm güzelliklerini gösteren bir heykelle yokluğu,bitişliği simgeleyen bir mezarın karşılaştırmasına benzer.İkisi de insan elinden çıkmıştır ama simgeledikleri çok başkadır. Köy Enstitüleri,Fransız yazarı Jules Romaıns’ın Dirilen Şehir adlı romanda anlatılmak istenen ruhu sahneye koyarak bir şehri değil tüm bir yurdu devindirmiştir.Jules Romaıns’ın bir kahramanı vardır,bir kente gider.Kent halkı tam anlamıyla gelenek ve göreneklerin ağına sarılmış,hiçbir değişimi kabul etmeyecek katılık içinde monoton yaşamını sürdürmektedir.Kahraman, kentte dolaşır,gözledikleri üstüne bir durum değerlendirmesi yaptıktan sonra genel tuvaletin kapı arkasına“Bu kentteki insanlar tembel,pis,hayvandan farksız yaşıyorlar.Aşağılık yaratıklar,uygarlık nerede siz neredesiniz? Uyanın!”gibilerde bir şeyler yazar.Bu yazıyı okuyanlar küplere biner,bir anda kent halkını bir ortak heyecan sarar.Yazanı bulup cezalandırmak için köşe bucak ararlar,bulamazlar.Günler gelir geçer,konu hep o yazı, hep o yazıyı yazandır.Bir süre sonra birileri kapısının önünü temizlemeye başlar.Giderek meydanlarda toplananların sayısı azalır.Toplandıkları zamansa yaptıkları işler ortaya dökülür, yaptıkları, yapamadıkları,yapılmayanların niçinleri, nedenleri tartışılır.Bir yıla varmadan kentin görünümü değişir, insanlar işlerine bağlı,zamanlarını değerlendiren bir duruma girmişlerdir.İşte bizde, Jules Romaıns’n bir yabancısına karşın Köy Enstitüleri, 17000 yabancıyı(Dost olacak!) 40000 köyün bir bölümüne gönderdi.Karınca kaderince onlar,köylerde tuvalet bulunmadığı için kapı arkalarına yazı yazmadılar ama dillerince söylediler,elleriyle yaparak, gözlere,kulaklara bir şeyler eklediler.Gerçekler romanlardan farklı olduğu için burada hemen işler yoluna girdi, diyemiyorum.Yazık ki burada yabancılar değil düpedüz bozguncular araya girip yanıltıcı,şaşırtıcı, kökten yıkıcı rollerini şeytanca oynayıp geriye doğru ilerlemeyi başarı diye yutturup,eskiden daha yumuşuk bir duruma getirdiler.Hani şu otobüslerde görevliler,yolcuları arkalara gitmeleri için uyarırlar.”Arkaya geçelim1”,arkaya ilerleyelim,derken kimi zaman da “Geriye doğru ilerleyelim!” demeye başlarlar.”Geriye doğru ilerleme!”Olayımızın, yani Köy Enstitüleri’nin gerçeği burada düğümlenmektedir.Onların kurulması,çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak amacını taşır,Kapatılmaları ise apaçık “Geriye doğru ilerlemedir.!”Bunu tartışmaya gerek yok,geçen kırk yıl yanlışımızı suratımıza şamar atarca, çarpıyor. Burada anlatmaya çalıştığım da,bu büyük oyunun belli başlı sahnelerinden ucun ucun görüntüleri ortaya getirmektir..Köy Enstitüleri’nin gerçek işlevi olan eğitim ve öğretim alanındaki başarısı saptamak isteyenler, olayı üç aşamalı olarak ele almalıdırlar.Böyle bir genel değerlendirme gerçekleri,daha sağlıklı rakamlarla ortaya getirecektir.1940 öncesi,1945-1970 arası ve sonrası.1940 öncesi için fazla söze gerek yok,olanaksızlıklar içinde bunalan halk ve yönetim için ne söylenebilir ki?.Gene de bilimsel temelleri arayan,doğru için titizlikle uğraş veren çabalar yapılmış,geleceğe güzel plân ve programlar bırakılmıştır.Okul azlığı,öğretmen yokluğu ,bunlar o günlerin koşullarında çok doğal.Aynı yokluklar 1940 sonrası da söz konusu ama deneyimlerden, Kurtuluş Savaşı bilincinin giderek artmasıyla ulusal güvenin pekişmesi,imece geleneğinin güncelleştirilerek eyleme sokulması, özellikle ilköğretim kanadının çok canlı yürütülmesi kısa sürede başarıyı rakamsal olarak yüksek bir düzeye çıkarmıştır.Okul sayısının 1000’lerden bu kısa süreçte 10000’lere yükselmesi olağanüstü bir başarıdır.Okul sayısı deyince salt binaları düşünmek de yanıltıcıdır.Bu bir bakıma yukarda anlatılan öykü benzeri, 10000 köye bir o kadar yabancı gelip tılsımlı değnekleriyle uyuyanları uyandırması anlamını taşır..1960 yılına gelindiğinde bu 20000’i aşmıştır.İşte bu nedenle 1960 devriminde Türk ordusu yanında bir İrfan Ordusu vardır,Bu iki orduyu Türk halkının ortak söylemleri yan yana getirmiştir.Salt sayısal artışla değil öğretmenler,kişilikleriyle, dernekleriyle,TÖDF’leriyle Türk halkının desteğini almıştır.Öyle ki T.Ö.D.F salt Türk halkının değil Dünya Öğretmenler kurumlarının ilgisini çekmiş; gücüyle,çağdaşlığıyla,örgütsel başarısıyla benzer amaçlı kuruluşlar tarafından örnek gösterilme düzeyini tutturmuştur.Dünya Öğretmenleri Birliğ’ne davet edilmesi bunun bir belgesidir.Yurt içinde ise Kurucu Meclise Temsilci veren saygın Anayasal beş kuruluşun arasında yerini almış ve dört temsilci katarak 1961 Anayasa hazırlanmasında temsil edilmiş Anayasa’ya öğretmen saygınlığına ters düşecek hüküm ve imaların konması önlenmiştir.İşin ilginç yanı, tüm bu saygınlığı,bu sağduyulu direnci ilkokul öğretmenleri göstermiştir.Daha açık konuşmak gerekirse Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin kurduğu dernekler burada da, öncü olmuş,özellikle yönetimlere seçilenler büyük bir dirençle sorunları çözmüşlerdir.1950-60 yılları arası TÖDF arşivleri ve o günlerin basın arşivleri incelenince görüleceği üzere yönetimler ve dayandığı taban Köy Enstitüsü kökenli öğretmenlerdir.Sizin için çok şaşırtıcı olacak ama değinmeden edemeyeceğim,İstanbul’un burnu dibindeki iki ilde o dönemde öğretmen Derneklerinde görev alıp katkılarda bulundum.Kent merkezindeki öğretmenler kahvelerde kümeleşip pişti oynamakla vakit öldürüyorlardı.Birinde Dernek Binası yaptırarak,diğerinde Belediye’den yer sağlayarak öğretmenlerin gazete,kitap okuyacağı,meslek dertlerini konuşacağı birer mekaân sağlanmasına birinci derece de yardımcı oldum.Böyleyken aşağıya örnek alıp anlatacağım arkadaşlarımın yaptıklarının yanında bunlar solda sıfır kalmaktadır.Birinci örneğim; Hüseyin Atmaca’dır.Kızılçullu Köy Enstitüsü’nü bitirince Yüksek Köy Enstitüsü’ne geçer.Burayı bitirdikten sonra atandığı ilde yönetimin ilk basamaklarında görev üslenir.Kısa sürede ilin üst yönetiminde söz sahibi olur.Hakkari’de başlayan Milli Eğitim Müdürlüğü görevini Rize,Maraş,Kütahya,Muğla,Aydın,İzmir düzleminde yürütür.Yirmi yıl aralıksız, üstün başarı ödülü alarak meslektaşlarına örnek bir çalışma grafiği çizer.Üstelik ilk on yılı,Köy Enstitülerine küfredilen bir süreçtir.Milli Eğitim Bakanlığı koltuğunun “Ne talihsiz başım varmış!” diye şarkı söylediği,gerçekten de Tevfit İleri gibi bir sadistin iğreti de olsa oturup emirler yağdırdığı bir süreçte neyse ki yurt sever valiler vardı,bunlar çalışanları takdir edip gerektiğinde blöfçü ve de löpçü politikacılara rest çekip işlerin yürümesine yardımcı oluyorlardı.İşte Hüseyin Atmaca çalışkanlığı sayesinde böylesi valilerin koruyucu gözlemleri altında güzel işler başarmış,İzmir gibi önemli bir ilimizde de yıllarca başarılı çalışmalarından sonra yarattığı sevgi çemberine güvenerek politika alanına kaymış T.B.M.M.’de ve Senato’da birer dönem görev yapmış Kanuni Sultan Süleyman’ın deyimiyle”Olmaya devlet makamı kuşe-i uzlet gibi!” deyip köşesine çekilmiştir.Hüseyin Atmaca’nın T.Ö.D.F.Başkanlığını yürüttüğü süreçte öğretmenler arası kaynaşma tarihinde görülmemiş bir uyum içinde sürmüş,önceleri yaratılan ikircillik tümüyle ortadan kalkmıştır.Onun birleştirici tavırları,inandırıcı ve tarafsız davranışları,o güne dek uzak duran üniversite mensuplarını da T.Ö.D.F.çatısı altına getirmiştir.

Bir başka örnek:Tayip Yılmaz.Sessiz,yumuşak huylu bir resim öğretmeni.Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü bitirince bir öğretmenlik denemesinden sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’ne girer,üç yıllık bir çalışmadan sonra burasını bitirip Resim Dersleri Öğretmenliği diploması alarak liselerde,öğretmen okullarında çalışmaya başlar.Edirne Öğretmen okuluna atanınca,Edirne’nin tarihsel zenginlikleri ilgisini çeker,dersleri yanında fotoğrafçılık,belge toplama,yöresel etkinlikler derken çevresinin önerisiyle Edirne Müzesi konusuna el atar.Edirne Müzesi günümüzde Tayip Yılmaz’la özdeşleştirilmiş,biri diğerini çağrıştıran iki varlık olarak Edirnelilerce algılanır olmuştur.1953 yılında Resim Dersleri Öğretmeni olan Tayip Yılmaz 36.yılını Edirne Müzesi ve Edirne Tarihi kalıtlarını değerlendirerek tamamlamaktadır.Nice yıllara Tayip Yılmaz!

Konu resimden açılmışken bir başka resim öğretmeninden de söz etmek istedim.Güzel Sanatlar Genel Müdürü Mehmet Güler’den.Mehmet Güler’i sanırım milyonlarca insan benden daha iyi tanımaktadır.Salt yurdumuzda değil,dünya insanlarını da kastediyorum.Ülkemizdeki plâstik sanatları dış ülkelerde tanıtan,ülkemize gelen giden sanatçıları karşılayıp değerlendiren bir kurumun başındadır.Öyle ki 20 yıldır bu görevi aksatmadan sürdürüyor.Sanırım bu alanda ayrıca bir rekora ulaşan kişidir.T.C.D.Güzel Sanatlar Genel Müdürü Mehmet Güler.

Üçüncü örneğim Çeltik Köyü öğretmeni Ali Yıldız.Ali Yıldız şimdi çok sevdiği köyünün mezarlığında benzerleri düzeyinde bir kabirde yatmaktadır.Buna ,kendi yetiştirdiği çamların altında ebedi uykusunu uyuyor desek daha doğru olacaktır.Ali Yıldız Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü bitirince önce bir başka köye sonra Çeltik köyüne gelmiş.İşte Köy Enstitüleri’nin vermeye çalıştığı,kesinlikle herkesten istediği değil, olanak bulanların yapabileceği işlere güzel bir örnek.Çeltik köyü,İstanbul- Çorlu yolu üstünde kurulmuş bir köy.Toprakları verimli ama ağaçsız bir yöre.Köy içinde bir iki karaağaç dışında yeşillik yok.Ali Yıldız,çam yetiştirmek istiyor.Köyün ileri gelenleri”Olmaz!”diyor ama nedenini söylemiyorlar.Tam Memduh Şevket Esendal’lık öykü.Onun domuz öyküsü burada bir daha yaşanıyor.Tüm dirençlere karşın Ali Yılmaz taraftar toplayıp yıllarca çabaladıktan sonra(10000 ağaç) bir çam ormanı yetiştiriyor.Şimdilerde Çeltik Köyü çam ormanıyla anılıyor.İstanbul’da bunalanlar ya da Çorlu’ya gidip gelirken uğrayanlar,isterlerse çam kokusu almak için Çeltik Çam Ormanı’na uğruyorlar.Uygar insanların,ailece gidip pazarlarını geçirdikleri bir seçkin mekân.Eskilerin “Çıplak bir köydü!” dedikleri Çeltik Köyü tümüyle bir çiçek cenneti.Ağaçsız bahçe çiçeksiz ev söz konusu değil.Ali Yıldız’ın bu konudaki uğraşlarının bir bölümünü,onu seven yaşlılardan,bir bölümünü de aynı köyde yaşayan oğlundan dinleyerek bilgileniyorlar.Bu bilgilenmeler sonunda Ali Yıldız’ın da, Tüm Köy Enstitüleri ile oradan çıkanlar için söylenen olumsuzlukla karşılaştığı bunlara göğüs gerdiğini hemencecik anlaşılıyor.İçleri burkutan bu söylemler,çamlığa bakınca siliniyor,Ali Yıldız’a teşekkürlerle,rahmet dilemekle,ona, onun gibi çalışırken engel olmaya kalkışanlar düşlenip, bir beddua da sanırım onlar için araya giriyor.Ali Yıldız’a rahmet okumak istemeyenlerin de karşıcılara lanet etmek istemeyenler de oradan geçerken çam ormanını görmesi önerilmeye değerdir,görenler mutlu olacaklardır.

Bu bölümde anlattıklarımın kuşkusuz bir şans etkeni vardır, kesinlikle genele uygulanamaz.Başka bir deyimle Tüm Köy Enstitüsü çıkışlılar böyle çalıştı denebilir ama bu denli somut sonuçlar aldı, denemez.Bunun olması da gerçek dışı bir umut ya da yanıltıcı bir dilek olur.Ancak Ali Yıldız konusunda söylenenler,her duyan için sarsıcı engeller,yıpratıcı oyalamaların bulunup çalışana karşı uygulandığı kanısını pekiştiriyor.Bunlar,varsayımlara yol açacağı için ben,başarıları engellemek için baş vurulan yollardan tanık olduklarımı ele almak istiyorum.Kişiler tıpkı yukarıdakiler gibi gerçek kişilerdir.Ali Yıldız dışındakiler yaşamaktadırlar.Anlatacaklarım da (Önce öğrencim) arkadaşlarımdır,gerçektir ve yaşamaktadırlar.Hasan kendi köyünü istemedi yakın bir köye atadılar.Atandığı köy deniz kıyısında oldukça varlıklı bir bucak merkeziydi.Hasan öğretmen girgin,çevresiyle kolay iletişim kuran bir kişilik sahibiydi.Bucak içinde ve dışında geniş bir çevre edinmişti.Yakın köylerdeki arkadaşları geldikçe onlarla ilgilenir,gerekirse yardımlarda bulunuyordu.Yaz tatilinde evlendi.İkinci ders yılına daha istekli daha düzenli başlamak istediğini sık sık söylüyordu.Okulun açıldığının ikinci günü Öğretmen Hasan’ı jandarma okuldan aldı,önce karakola sonra da 30 km. uzaktaki ilçeye yaya olarak götürdü.İlçede komutan vekili üsteğmen Hasan öğretmeni tanıyordu.Konuya el koydu.Bir ihbar vardı.20 imzalı bir ihbar.İnsanlar,çoluk çocuklarının namuslarını düşünerek ihbar yapmışlar, kullanılan sözcükler tam istidacıların ifadeleri,besbelli ki tertip.Üsteğmen şaşırır,çünkü Hasan öğretmenin nikahında bulunmuş,terzi olan dayısı ile yakın ilişkisi var.Hasan öğretmenin çocuk beklediğini bile biliyor.Sıtma Savaş doktorundan rica eder,Hasan öğretmeni ivedi okuluna gönderir.Doktor telkinlerle hanımını teselli eder.Hanım,eşinin birden jandarmalarca götürülmesinden derecesiz üzülmüş,düşük olayıyla karşı karşıya kalmıştır.Hasan öğretmen ilce milli eğitim Memurluğuna baş vurur,haksızlığa uğradığını öne sürer,suçluların bulunup cezalandırılmasını ister.Dilekçedeki 20 ad da sahtedir.Şikayet konusu ise iyice yalandır.Sözde Hasan Öğretmen okula nikahsız bir kadın getirmiş,onunla birlikte yaşıyormuş.Hasan öğretmen günlerce düşündü,olayı unutmak istedi,unutamadı,eşi düşük yaptı,ele güne karşı utanç duyduğunu söyledi,ağlamasını sürdürdü.2. yılın sonunda Hasan öğretmen, o güzel yöre içinde,eşiyle kurdukları hayalleri karartıp bir başka ile ayrıldılar.Hasan öğretmeni seven arkadaşları,dayısı terzi İzzet uzun süre soruşturdular.Buldukları tek ip ucu dilekçede geçen adların,soy adların o civarlardaki insanlardan esinlenerek düzenlendiği oldu.Belli adlar,belli soy adlar.Hasan öğretmen gitti ama kalanların tasaları gibi şaşkınlıkları da giderek arttı.Töreden, gelenekten,ahlaktan söz edilerek verilen dilekçenin işleme konduğu bucakta muhtar başta olmak üzere yedi kişinin nikahsız,üç kişinin de 2 kadınla yaşadığı ortaya çıktı.Ayrıca dilekçenin onbaşı tarafından işleme konması,bunun bilgisizlik ya da deneyimsizlik gibi varsayımlarla örtülmesi özellikle öğretmen yüreklerindeki acıyı katmerleştirdi.

Vahap Öğretmen de Hasan öğretmen gibi Düziçi Köy Enstitüsü’nü bitirmişti.Kendisini çok seven resim öğretmeni Şadiye Erdölen’e göre kesinlikle resim üzerinde çalışmalıydı.Öğretmenler kuruluna önerisini sundu benimsendi Vahap öğretmen yüksek öğrenime adayken, teşekkür edip kısa bir süre de olsa köyünde öğretmenlik yapmaya karar verdi.Köyün okulu daha önce açılmıştı.Bakımsızdı ama büyükçe bir bahçesi vardı.Vahap öğretmen bildiklerini uygulamak üzere bahçede çalışmaya başladı.Zaman zaman aileden de gelip yardım edenler oluyordu.Özellikle babası sık sık uğrayıp hal hatır soruyor,yan gözle de oğlunun hevesle bahçe düzenlemesine bakıp kıvanç duyuyordu.Okul köy içinde olduğu için öteki köylüler de olanı biteni izliyor,sık sık Vahap öğretmenle yarenlik ediyorlardı.Vahap Öğretmen şen bir insandı kendi çapında espriler yapar,karşısındakini güldürebilirse bundan mutluluk duyuyordu.Köyün çocuğu olduğu için herkesi tanıyor,herkesin de onu iyi tanıdığı kanısında idi.Geçenlerden kimileri “Kolay gelsin,kimileri Ne yapıyorsun şeklinde bir söz edip, laflaşıyorlardı.Kimi de salt şaka olsun,diye Vahap öğretmen “Hazine mi arıyorsun!” diyenler de çıkıyordu.Vahap öğretmen okuduğu bir masalı anımsayıp bir gün böyle bir soru sorana ”Evet,henüz bulmadım ama bir gün mutlaka bulacağım!” demiş.Vahap öğretmenin anımsadığı masal hep bilinir,bir baba çocuklarına, “Bahçeye bir hazine gömdüm,bulursanız zengin olursunuz!” der.Çocuklar hazine için bahçeyi kazarlar.Hazine çıkmaz ama iyice kazılmış bahçede ekilenlerden çok verim alınarak çocuklara zenginlik gelir.Vahap öğretmenin hazine sorunu,o bahçeyi düşlerindeki gibi kazıp düzenlemektir.Bir gece yatmak üzereyken jandarma jipi gelir,Vahap öğretmen babasına bile haber vermeden İskenderun jandarma komutanlığına götürülür.Dövülmez,işkence yapılmaz ama yapılmışçasına sıkıntılı iki gün geçirir.Olay kaymakamlığa oradan da il makamına yansıtılır.Vahap öğretmen bahçe kazarken bir küp dolusu altın bulmuştur.Bulduğunu da birkaç kişiye,kimseye söylenmemesi koşuluyla duyurmuştur.Tevatür, dal budak sararak,kem gözle bakanların dillerinde şekilden şekle girer.Kaymakam Mahmut Gürlük yanında bir teknik ekiple keşif yapar,komik bir durum ortaya çıkmıştır.Vahap öğretmenin bütün çabalamasına karşın kazdığı toprak derinliğinin 10-15 cm. yalınlıkta olduğu bununsa çömlek örtemeyeceği gerçeği apaçık ortaya çıkar.Vali Fuat Yurttaş Vahap öğretmeni çağırır,olayın, olağan sayılmasını,halkın dedikodulara duyarlı oluşunu anlatır,başarılar dileyerek,çalışmalarını aynı istekle sürdürmesini ister.Olaya Millî Eğitim Müdürlüğü değişik açıdan el koyup müfettişlerce araştırılmasını ister.Şikâyet dilekçesi Hasan öğretmen için verilen dilekçenin benzeri çıkar.Sorulunca adliye önünde seyyar istidacı Hacı Altındiş adlı kişi yazdığını gizlemez.Olayın boyutlarını öğrenince o da çok çok üzülür.Vahap öğretmenin ailesi çok incinmiştir.Konuyu kendi yöntemleriyle araştırırlar ve buldular.İlce merkezinde bir parti örgütü tarafından köylerden gelenlerle ilgilenmek üzere görevlendirilmiş bir ya da birkaç kişi bu gibi işleri kotarırlar,partilerine sempatizan toplarlar.

Bu olaydan sonra Vahap öğretmen eski hevesine ulaşamadı,köyden de bahçesinden de soğudu.Önünde askerlik süreci vardı,onu bekledi.Askerlikten sonra ilçe merkezine atanarak resim çalışmalarına başladı.İki yıl sonra da dışardan bitirme sınavlarına girerek başarılı olup Orta Öğretim kadrolarına karıştı.

Salim öğretmen de Vahap öğretmenin sınıf arkadaşıydı.O da Vahap öğretmen gibi Karı- koca Erdölen öğretmenlerin(Düziçi Köy Enstitüsü Resim-Müzik öğretmenleri) çok başarılı öğrencilerindendi.Resim öğretmeni Şadiye Erdölen Vahap öğretmeni,eşi Muzaffer Erdölen de Salim öğretmeni müzik bölümü için aday seçmişti.Salim öğretmen keman çalıyor sesini oldukça güzel kullanıyordu.Ancak ailesi daha önce geleneksel bir kararla söz kesmiş,okul bitince evlenmesini istemişti.Salim öğretmen ailesini kıramadı, evlendi.Eşi de öğretmendi,o Adana Öğretmen Okulunu bitirmişti.Karı koca aynı köye verildiler.Salim öğretmen kemanı bırakmak şöyle dursun giderek daha titizlikle çalışıyordu.Ayrılırken, Muzaffer öğretmen,”Salim,müzik eğitimine devam etmek istiyorsan,başladığın ve ikincisine geçtiğin Seybolt keman metodunun en az beşincisine tırmanmalısın,bunu yaparsan,dışardan bitirmelere de girer Müzik öğretmeni olabilirsin!” demiş.Salim öğretmen Seybolt metotlarını karıştırıp karıştırıp,”Bir gün bunları devireceğim!” deyip düşler kuruyordu.Emine öğretmen Adanalı idi bir kente atanmak için adeta sabırsızlanıyordu.Onlar güzel düşlerini kurarken öğretim yılı bir gün gibi çabucacık geçti.Tatil sonunda yeni yıl hazırlıklarını yapmak üzere okullarına döndüklerinden birkaç gün sonra müfettiş geldi.Aynı müfettiş derslerine de gelmiş,içtenlikle konuşmuş,beğendiğini söylemiş dostça ayrılmıştı.Gene gelince çok sevindiler,karıkoca aralarında bu kez müfettişe bir konuk gibi davranıp teşekkürlerini sunmak kararlar aldılar.Az sonra durum anlaşıldı,müfettiş onlardan ifade almak için gelmişti,biraz da acele ediyordu.Çünkü müfettişe bu iş çok önceleri verilmiş,tatilde oldukları için sorularını açamamıştır.Yeni atamalar yapılacakmış,onların durumu açıklık kazanınca bu listelere eklene bilecekmiş.Salim öğretmen sarsıldı.Tahkikat nedir bilmiyordu.Hele atama listesi filan deyince kaynar kazana düşmüş gibi oldu.Emine öğretmen iyice şaşırdı.Hiç bir şey düşünemiyordu.Gözleri müfettişe takılmış,”Az önce biz bu yüz için mi güzel şeyler düşünüyorduk?” deyip yutkunuyordu.Salim öğretmen sonunda suçunu sorabildi.Müfedttiş Emine öğretmenden özür dileyip çıkmasını istedi.Salim öğretmene soruları okudu.Suç: gece gündüz saz çalıp oynamak,naralar atmak,özellikle namaz saatlerinde kasıtlı şarkılar söylemek,saz çalıp ibadete oturan insanların manevî âlemini rencide etmek.Salim öğretmen sinirden gülmeye başlar,ilçede bir Salim daha vardır,biraz da içkicidir.Salim öğretmen onu düşler.O nedenle böyle karşılık verir.Müfettiş evrakı inceler,evrak doğrudur,Salim Öztorun,Köy Madenli.Emine öğretmen istemeyerek,dinlemiş fena halde sinirlenip içeriye girer ve müfettişe ”Siz bizim müfettişimiz misiniz, yoksa yalancıların,dolandırıcıların iş sürdücü müsünüz?Bu sorularla, gelip bizim huzurumuzu bozmadan önce çıkıp köyde bir araştırma yapamaz mısınız?Bu köyde ibâdet yeri var mı?

 Bu köyde cami var mı,camiye giden var mı? Müfettiş bey bu köy 200 yıllık bir alevi köyüdür,tek bir oruç tutan tek bir hacca giden görülmemiştir.Her şeye karşın iyi insanlardır,kesinlikle bu şikâyetleri de onlar yapmamışlardır!” Müfettiş donar kalır.Emine öğretmen haklıdır,köyde bir gözlem yapabilirdi,yapmamıştır.Geçen yıl teftişe geldiğinde bile muhtarla iletişim kurmamıştır.Onun için gerekli olan öğretmenlerden hoşnut kalmış,raporunu hazırlayıp gitmiştir.Bir süre düşünür,evrakı katlayıp çantasına koyar.O sıra krom madenlerinin sahibi Abdullah (Bilgin)bey gelmiştir.Maden ocakları köyün hemen üstüntedir.Abdullah Bey de eski bir öğretmendir,Emine-Salim öğretmenleri çok sever,”Merhaba!” demeden geçmez.Abdullah Bey buyur edilir.Müfettişle de tanıştırlar.Aradaki gerginlikten habersiz Abdullah Bey,müfettişe “İskenderun’a döneceksen,bana arkadaş ol!” der.Müfettiş birden neşelenir,tatlı bir muhabbet başlamıştır.Abdullah Bey Antakya Lisesi Beden Eğitimi Öğretmenliği yaparken Krom şirketine geçmiş,bir süre sonrada şirketin sahibi olmuş,ama öğretmenlere olan yakınlığını sürdüren bir vefalı kişidir.Müfettiş Abdullah Bey’in davetine uyarak İskenderun’a döner.Arkalarından bile bakamayacak ölçüde şaşkın kalan Emine-Salim öğretmen çifti.O geceyi nasıl geçirdiklerini anımsamak bile istemezler.Sabah olunca biraz sakinleşirler,sınıf defterlerini,fişlerini hazırlayıp,gideceklerse gelecek arkadaşlarına yardım olsun diye tamamlamaya karar verirler.Daha bir hızla çalışmaların sürdürürler.Bir kaç gün sonra Abdullah Bey uğrar,dereden tepeden konuşurlar.Abdullah Beyin kendilerini sevdiğini bilen öğretmenler,üzülmesin diye konuyu açmazlar.Sonunda Abdullah Bey takılır “Sizin burasın sevdiğinizi sanıyordum.Buradan ayrılınca üzüleceğinizi bile düşünüyordum.Duyduğuma göre ayrılacakmışsınız,bari şimdi söyleyin.Salim Öğretmen üzülerek,müfettitşin bir şeyler söylediğini,ancak kesin bir şey demediğini,ihtimalden bahsettiğini sonra da ifade bile almadan gittiğini anlatır.Abdullah bey o baba can tavrıyla bir kahkaha atar,”Ha işte böyle,konuşuın bakalım gerçekler ortaya çıksın!” der sözünü sürdürür.Emine-Salim öğretmenler hakkında şikayet Milli Eğitim Müdürlüğüne gidince onları sevenlerde soğuk su duşu etkisi yapmış.Uzunca bir süre de sümen altlarında bekleyince il merkezindeki öğretmenler arasına dek dedikodu yayılmış.Öğretmenler lokaline sık giden Abdullah Bey bunu duyunca ilgilenmiş,araştırmış,gerçeği öğrenmiş, Emine-Salim öğretmenlerin tatilden dönmesini bekliyormuş.Bir yandan da tahkikatını yapacak müfettişi öğrenip kendi maden bölgesi olan Madenli’ye gidişini gözlüyormuş.Öyle ki Abdullah Bey,şikâyeti yapanların kimliklerini,nedenlerini saptamış.Müfettişin Madenli’ye gittiği duyurulunca atlayıp arabasına gelmiş elindeki belgeleri müfettişe vermiş,müfettiş zaten bu işten tedirginmiş,Emine öğretmenin anlattıklarını da kendi gözlemi olarak ekleyip dosyayı Millî Eğitim Müdürlüğüne göndermiş.Bunları Abdullah Beyin kahkahaları arsında dinleyen Emine öğretmen, bu kadarı da olamaz.Bu benim tüm hevesi mi kırdı,der durur.Abdullah Bey,bu köy benim sayılır,hukuken değilse bile köyün hemen kıyısından başlayan krom sahası benim imtiyazımdadır.Köyün iş gücü benim madenlerimdedir.Bu insanlar kimseyi şikayet etmezler.Biri sızlansa öteki benden yardım etmemi ister.Rahat olun,işlerinize bakın!”Bu olaylardan sonra aynı okulu ve öğretmenlerin çalışmalarını ben de gördüm,Abdullah beyle uzun uzun konuştuk.Salim öğretmen biraz ağırdan almış ancak Seybolt üçe geçmişti.Bunlar ve bunlara benzeyen olaylar dışardan bakınca olağan gibi görünüyorsa da yaşama yeni başlayanlar için çok etkileyici,özelikle olumsuzluk tohumları eken,filizlendiren durumlar yaratmaktadır.Hasan, Vahap ,Salim, Ahmet, İzzet, Emine, Nimet ,Bekir gibi binlerce genç mesleklerinin ilk günlerinde böylesi şaşırtıldılar.Siz “Büyük işler başardılar,bütün bütün de haksızlık etmeyelim…Hatta hatta mandolinle Mozart sonatları,menuetleri çalmasını bile “ deyip aklınızca “Tiii”ye alıyorsunuz.Bir Atasözümüz vardır,burada size tam uyacağı için özellikle anımsatacağım; “Altı aylık seyistir,ahıra girince kırk yıllık bok eşeler!”(*)Beğendinizse sevineceğim.”İşte bir ortak noktamız!” deyip,”Oh!” çekerek güleceğim.

(*) Atasözleri Sözlüğü:Ömer Asım Aksoy.

 

Ben de Onlardan Biriyim.

 

İstisnalar kaideleri bozmaz!” derler, biliyorum. Ancak haybeden atılmış yalan ve yakıştırmalara bir ölçüde “Dur!” demenin de bir görev olduğunu duyumsayarak, gene gene yazmayı deniyorum.Benzer hezeyanlara geçmişte de yanıtlar vermiştim. “Kel, uyuz,sıtmalı, bağırsakları solucanlı!” dedikleriniz arasında yaşadım.Tamı tamına 12 yıl. Az sayılmaz.Sizin için çok çarpıcı bir dilek sayılabilir ama benim içimden gelen budur;”Keşke daha uzun birlikte olsaydık!” demekten kendimi alamıyorum.12 yıl lokmamı o insanlarla bölüştüm.1938 yılında köyüme öğretmen olabilmek için çıktığım bu yolculuk, haramilerin,Yadigâr Paşa artıklarının,Cinci Hoca kalıntılarının, Küçük Paşa döneklerinin tüm kuru gürültülerine karşın bu güne dek sürdü.Okula yazıldığım gün Münevver hemşirenin ölçümüne göre kilom 66,boyum 166 cm.idi.17. yaşımı bitirmek üzereydim.Münevver hemşire hiç unutmadığım bir konuşma yaptı,öğütler verdi.(Sağlıklısın,Boyunla kilon arasındaki bu uyumu hep koru.Bu oranı bozmazsan hastalıklar seni kolay kolay yenemez!)Sağlık açısından nasıl bir ölçüttür, hiçbir zaman doğrusunu öğrenmedim ,daha doğrusu bu konuda sayısız uzman kişilerle ilişkim olmasına karşın sormadım, soramadım.Çünkü gözlerimin ölçeğine göre çevremdekilerin hepsi bana göre sağlıksızdı, sorsam alay etmek gibi bir durum ortaya çıkacaktı.Köy Enstitüsü ilk bölümünde hiç hasta olmadım,okul revir binası yapımındaki ekipte çalıştım ama açılınca içine girmedim.Genel sağlık kontrolleri dışında hekim yüzü görmedim.Yüksek Bölüme geçince de askerlik kamplarına giderken ya da oralarda yapılan sıradan yoklamalar dışında bir sağlık görevlisiyle ilişkim olmadı.Bu sıralar 75 k..ile 175 cm. oranım tüm yaşamım boyunca sürmek üzere durağanlaştı.Değişmez ilkem,”Yemek için yaşama,yaşamak için ye!” söylemi oldu.30 yıllık öğretmenliğimde Millî Eğitim Bakanlığı ve 10 yıllık Emekli Sandığı sürecimde altı kez sağlık cüzdanı verildi, değişen koşullar nedeniyle eskiler alınıp yendiler verildi.Bu değişim sırasında ilgili görevlilerin sorusu hep aynı oldu:”E..bu boş,doktor fobiniz mi var?”Ben de gülerek şöyle söyledim “Hayır, tüm doktorlarda- sağlık- fobisi var.hastalıksız bir beden görünce onun cüzdanına imza atmaktan kaçınıyorlar.”Bu şakalardan sonra çok kez : “Bu sağlık olayını nasıl sürdürüyorsunuz?” Yanıtım,yarı şaka yarı ciddi hep “Mikroplarla Savaş!” Yaşamım boyunca mikroplarla savaştığımı söyledikten sonra sözü, Değerli öğretmenlerimden Doç.Dr.Mithat Enç’in çevirisi kitaba getirip noktaladım.”Siz de Mikroplarla Savaş,kitabını okuyun!”Onlar hep gerçek mikrobu anlayıp “O küçük hayvanlarla nasıl savaşalım ki?” deyip gülüşürken ben özel bir ketumluk hazzı içinde cinaslı sözlerimi,ima,tevriye ikilemiyle içimde sürdürüyor: “Yurt sorunlarının çözümü için yaşamlarını ortaya koyanlara, kendi toplumsal kansere bulaşmış beyinlerini görmezden gelip, bireysel yetersizliklerini bile bile,ortaya atılıp şamata taşaronluğu yapanları düşleyerek,onlar küçük mikropsa bizimkiler de büyük mikrop; hatta bunları kullananlara da(onların sahipleri-patronlarna) daha büyük anlamında “Bööööyüüük mikrop ya da İrriii mikroplar!”diyorum.

Şimdi de sizden soracağım,anlattığınız,sıtmalı,solucanlı karınlı çocuk bensem, bu elli yılı nasıl yaşadım?Pardon az daha unutuyordum,siz bunun yanıtını vermiştiniz;o küçümsediğiniz öğretmenler bana temizliği öğretmişti.”Ama ne öğretmişler!”Daha temiz olmak için de tam iki yıl su çıkarma savaşı verilmişti. Kepirtepe’de artezyen açma uğraşları o günün tarafsız basınında da anlatılmıştı.Kepiri acımasızca kurutan Doğa,irade sahibi yönetici Nejat İdil’in direnci karşısında insafa gelmiş,kepir yeşermişti.İkinci açılınca ise çevre tümüyle şenlendi.Bir başka örnek de Hasanoğlan’dan,orada da büyük bir su savaşı verilmişti.Köyün içinde ancak köy yetecek bir çeşme akıyordu.Geniş kapsamlı bir belde düşleriyle temeli atılan Köy Enstitüsü alanı için 5-10 km. uzaktan su getirildi.Benim için şanslı bir rastlantı saydığım bu su projesinin yürütücüleri yönetici Mustafa Güneri ve Macar uzman Layoş Sili gibi çalışkan insanı tanıdım,onların takdirlerini alarak kendime güvenimi perçinlemiş oldum.Salt su sağlayanlar değil tüm öğretmenlerimiz bize,beden temizliği gibi beyin temizliğini de öğrettiler.Hoş,düşünerek adım atmamızda başka etkenler de olmadı değil,kimi zıp-çıktıların yerli yersiz ısırganlık etmesi,önümüze çıkabilecek benzeri pisliklerin bir tür muştusu oldu,böylece de önlem alma ya da korunma mekanizmalarımız gelişti.Özellikle eğri gösterilmeye çalışılan doğrularımıza sarıldıkça,doğru savunma yetilerimiz kişiliğimizin değişmez belirtisi oldu.Hele ikide bir eğri diye önümüze getirilen evrensel doğrularımıza sahip çıkmamız sadakat konusunda da ne denli kararlı olduğumuz tüm ulusumuza gösterdik.Bu nedenle yurt düzeyinde bir Köy Enstitülü tanımış hiç kimse bizin için “Onlar dün dündü,bu günse bugündür!”derdi,diye bir sav ortaya koyamazlar.Bu kanı sizde de uyanmış ama yanlış pencereden gözlendiği için ters algılanmış.Örneğin,bir partiye piyon olarak yetiştirildiler, gibilerde lâflar ediyorsunuz.Bu yetiştirilme mavalları arasında kesinlikle bir güven ögesi bulunmaktadır.Sizin işinize gelmediği için yuvarlayıp geçişinizi kınayacak değilim.”Zurnada peşrev olmaz!” sözünü iyi bilirim.Ayrıca bu sözün çok yanlış,yerli yersiz kullanıldığına da çok tanık oldum.O çokluk içinde bir tanesi benim tercihim oldu,onu yeğledim.Peşrev müzik türüdür,öyle ki,sayısız türlere değinerek en tiz sesten en kalın seslere gitmek olasılığı vardır.Böylesi değişken ses zenginliğini zurnadan beklemek beyhudedir.Çünkü zurnanın ses vüs’atı çok sınırlıdır.Buna” Fakirdir”,demek daha doğru olur.Bu nedenle,anlatmaya kalktığı konuyu anlatamayan,yazmaya kalkıştığı yazıyı avur zavur durumuna getirenler için genellikle “Zurnada peşrev olmaz!” deyip kestirirler.”Olmaz!” sözü çoğu kez”Aranmaz!” olarak da söylenir.Özet olarak şunu diyebilirim: Bize,gönül dolusu sevgiyi,sınırsız yaşam deneyiminin gerekliliğini,geldiğimiz yolu gözden kaybetmeden gideceğimiz yolu doğru seçmemizi öğretenler,gerçekte Türk Ulusunun gereksinimi olan ilkeleri önermişlerdir.Bu ilkeleri benimseyen yurttaşlarımızla örtüşen tavırlarımız için bir diyeceğiniz varsa buyurun tartışalım.Ben sizin hangi okulda,neler öğrendiğinizi,ne yeyip ne içtiğinizi hiç mi hiç merak etmiyorum.Bireysel davranışlarınız,zevkiniz,beğenileriniz beni hiç ırgalamıyor.Ancak ortak sorumluluğumuz olan konularda çatışıklığımız ya da,ortak değerlerimizin çar çur edilmesi bağlamındaki duyarlığımız üstüne insancıl ölçekler içinde tartışmakta yarar görmekteyim.Salt ben değil,zamanın bu da yeterli değil,40-45 yılın( ki bu bir tarihtir.)bu arada 60 milyon insanın söz birliği etmişçesine “Kapatılmaları yurt çapında bir eksiklik olmuştur!”denilen Köy Enstitülerine,gerçek işlevleri göz ardı edilerek,oralardan yetişmiş yazarları,yazarlığı için,lehte konuşanları,geçmişlerindeki yanlışları,için eleştirilip Köy Enstitüleri hanesine sıkıştırılırsa burada iyi niyet mafiş demek oluyor.Böyleyken biz bu durumu da değerlendirdik.Eğriler durup durup önümüze kondukça doğruya koşmak ulaşma isteğimiz kamçılandı,doğrularımız çoğaldıkça mutluluğumuz arttı.Bu gelişme bize ruh zenginliği kazandırdı.Nice dengesizin küçümsediği insancıl kazanımlar bizim için kaynaklık etti.Çalışarak duyduğumuz kıvançlar,bizim başarıyla koşullanmamıza yardımcı oldu.Öyle ki bizim kurduğumuz bu yaşama sevinci düzlemi çocuklarımız aracılıyla çok geniş bir yurt düzeyine dağılacak,insanlarımızın vefalı anılarında Köy Enstitüleri’nin anısını yansıtacaktır.”Sizin gibiler bitecek!” demiyorum,onlar hep olduğu gibi gelecek günlerde de olacaktır.Can Yücel diliyle”Sizler,azalarak yaşayacaksınız!” Yeni türeme yazarlar,defolu beyin sahipleri,büyük çıkarları için insanlığını yitirmiş yaratıklar hep olduğu gibi, gelecekte de bulunacaktır.Buna karşın onların yalanlarına “Destur!” diyenler eksilmeyecek,kesinlikle daha da artacaktır.Mevlana diliyle söylemek gerekirse,”Köpeklerin havlamasıyla kervan, hiç yolundan kalır mı?(Mesnevi-6.kitap,s.4)

 

Bir Kandırıcı-Bir Kandırılan

 

Köy Enstitüleri ile yaşıt olan bir bayan öğretmen.Fakülte bitirmiş,öğretmenliği seçip benim de aralarında bulunduğum yüz dolayında öğretmenli liseye geldi.İlk günlerde deneyimsizliğin tüm kaygılarını yaşayan yeni arkadaşımız,bir konuda uzman tavrı ile konuşmaya başladı.Köy Enstitüleri.Lisede benimle birlikte 7 Köy Enstitü kökenli arkadaş vardı.1960 yılları başında sayıları arttırılan Yüksek Öğretmen Okulları yeterince mezun verince liselerin kadroları giderek onlara dönüşmeye başlamıştı.Yüksek öğretmen kuşkusuz onlara çok şey vermiş,sağlıklı bilgilerle donatmış karşılık köken olarak Köy Enstitülü gerçeklerini silememiş olacak,Köy Enstitüleri üzerine gerçek dışı konuşmalar duyunca savunuyorlar dahası işi kavgaya dek götürebiliyorlardı.Yeni gelen tarih öğretmenimize deneyimli bayan öğretmenler durumu zaman zaman anlattılar.Belki bundan belki de gereksizliğini anladığı için Köy Enstitüleri sözünü azalmıştı.Ben yönetici olduğum için kendi çalışma yerimden çıkıp Öğretmenler odasına pek gidemiyordum.Bir toplantı nedeniyle gittiğim bir gün tarih öğretmeni bayanın yüksek sesli konuştuğuna tanık oldum.Kendisini yetiştiren prof.ları övüyor,içlerinden özellikle üç tanesini göklere çıkarıyordu.Aynı fakültede okumuş Edebiyat öğretmeni ile tartışmaya girmiş inatla “Dediğim,dedik!” deyip sözü uzatıyordu.Toplantı başlama saatini beklerken salt tartışmayı yumuşatmak için saydığı üç prof’u da tanıdığımı,ikisini çok sevdiğimi,birisini ise öğrenciliğinden beri tanıdığım halde hakkında hüküm veremeyeceğimi söyledim.Bayan Tarih öğretmeni bana dönerek”Aa,siz bir kere Köy Enstitüsü’nde okumuşsunuz onları nerden tanıyorsunuz?”deyiverdi.Okulun sekiz yıllık Md.Başyardımcılığını yürütüyordum,o sıra ise Md.vekilliğini yürütüyordum.Arkadaşlar bu sıfatlarımı düşünerek sinirleneceğimi sandılar.Bakışmalar,kıpırdanmalar oldu.Hiç bir sinir belirtisi göstermeden,felsefeciye Davulcu sıfatını taktığımızı,nedeni de “Vur davulcu,vur!” diye manzumeler yazdığını,öteki ikisinin T.D.Kurumu üyesi olduğunu,her yıl Katıldığımız Kurultaylarda,görüşüp konuştuğumuzu,Köy Enstitüsü’nden sonra Yüksek bölümünü,ayrıca lise ve eğitim Enstitülerinden diploma aldığımı,şu anda da A.H.Fakültesi’nın 8602 numaralı öğrencisi olduğumu bir çırpıda sıraladım.Sayılarını o an saptayamadım ama sanırım beklenen arkadaşların çoğu gelmişti.Dinleyenlerin çoğu güldü,şakacılardan kimileri bana “Sen neymişsin be abi!” diye takıldılar.Toplantı başladı,kendi sıralacı içinde sürüp gitti,bitti.Olay benim için de bitmişti.Öğretmenin gelip konuşacağını,özür dileyeceğini bir ara düşümdümse de bunu onun takdirine bırakıp geçtim.Ertesi günler öğretmen odasında aynı tartışma açılmış.Bu kez konu Fakir Baykurt.Fakir Baykurt TÖS olayları nedeniyle Millî Eğitim Bakanı tarafından açığa alınmış.Samsun TÖS şubesi yöneticisi olan arkadaşlarımız var,dolaylı olarak konu önemseniyor.Genç bir hanım öğretmen arkadaşımız nedense gene söze karışmış bu kez”Köy Enstitüleri’nden ne hıyarlar çıkıyor!”demiş kestirmiş.Felsefe öğretmeni başta olmak üzere yedi genç arkadaş bana geldi,öfkelerinden titriyorlar.Ben gülüyorum,bu kez bana da sinirleniyorlar.Oturduk uzun uzun konuştuk.Olay, onu susturmaksa,onun beynine işlenmiş olan kötü izlenimleri silelim.Fakir Baykurt’un kitaplarını okumuş mu?”Hiç birini okumamış,okumazmış da.O zaman onu bu yanlış davranışla baş başa bırakalım,kendi kendine dersini kendisi alsın.Köy Enstitüleri için bunca saçmalayanları birer birer yanıtlayamayacağımıza göre bunu da yok sayalım.Ama tavrını da unutmayalım,yeri geldikçe hesabını soralım.Gençler beni dinledi,düşüncemi de anlattım,”Önümüzdeki haziran ayında T.D.Kurumunun kurultayı var.Prof,dr,Kenan Akyüz ve prof.dr.Hasan Eren’den soracağım,gerçekten öğrenciliğinde belirgin bir tarafı varsa onlar tanırlar,takdir etmişlerse daha hoş görüyle karşılayacağım.Tersi olursa zaten o kendi kendini yiyecek.Anlaştık,kimse karşılık vermeyecek,hiç kimse de kimseyi savunmayacak.Böyle konuşmama karşın söz konusu öğretmenin geleceğini benden özür dileyeceğini umduğum gibi bunu yapmasını da bekledim.Gelmedi.Bu kez haziran ayını beklemeye başladım.Genel seçim sürecine girilmişti,seçimler konuşuluyor,olasılıklar öne sürülüyor olaylar zenginliği içinde günler geçiyordu.Bir sürpriz haber geldi,senato adayı,okulları geziyor görebildiği ,öğretmenlerle sohbet ediyormuş.Fethi Tevetoğlu,şu Köy Enstitüleri üstüne kitaplar yazan,belki en çok aleyhinde konuştuğu söylenen kişi.Yanında gelecek olan da okulun Okul Aile Başkanı albay.dr.onun meslekdaşı benim de çok sevdiğim bir insan.Bekledik, geldiler.haller hatırlar soruldu,genel değerlendirilmeler yapıldı.Senato adayımız ağız ucuyla da olsa kendisine sorulacak sorular varsa açıklayacağını söyledi.Gerçekten sorular soruldu,yanıtlar alındı.Küçük bir sessiz oldu,adayımız egemen tavırlı bakışıyla hepimizi aklınca ezerek süzerken,izin isteyerek sorumu sordum.Bir konuşmanızda Köy Enstitüleri’ne harcanan paraların hesabı verilmelidir,oralarda harcanan paralar hiçbir denetime uğramadan dağıtıldı gibi sözlerdi.Bunların nasıl olduğunu,devlet harcamalarının,bütçelerle sınırlı olduğunu,hesapların her yıl sonunda Sayıştayca denetlendiğini tekrarlayarak,Köy Enstitüleri’ne böyle bir serbestliğin nasıl verilebileceğini bastıra bastıra sordum.Adayımızın aklından bile geçirmediği bu soru karşısında düpe düz afalladı,gerinip boğazını temizledikten sonra,gözlerini oturanlar üzerinde gezdirerek bakmadan bana “Öğretmen bey,siz beni yalancı mı ilân ediyorsunuz?dedi,bunu iki kez tekrarkadı.”Estafurulla!” diyerek,sözü uzattım.  “Ben bir hak aramak istiyorum.ben Bir Köy Enstitülü’yüm.Bir Köy Enstitüsü’nde yöneticilik yaptım.O yılın tüm hesapları Sayıştayca istendi.Yüz akıyla çıkmak için gece gündüz çalıştım.Hesaplarım aklandı,aklanmayla ilgili evrakları saklıyorum.Evim yakın, on dakikada getirip gösterebilirim.Bir süre bana baktıktan sonra aynı sözü tekrarladı “Siz beni yalancılıkla itham ediyorsunuz.Bu kez,”Siz bunu meclis kürsüsünden de söylediniz,gazeteler yazdı,kesiklerini saklıyorum!”Uzunca bir duraklamadan sonra “Biz öğretmenlerden tarafsız olmalarını bekliyoruz, öğretmenler taraf tutarsa o memlekette dirlik olmaz!”dedi, uzun uzun yüzüme baktı!Arkadaşlar ilgiyle sonucu bekliyor, çıt çıkarmıyordu.Ama benim çetin bir ceviz olduğumu senatörü sıkıştırdığımı anlamışlardı.Uzatmamak için “Sayın senatör,birlik çağrınıza hep katılıyoruz,özellikle bu lisede öğretmen arkadaşlar arasındaki birlik anlayışı size göre ideal,bana göre ise olağanüstü ölçülerdedir,bundan emin olun.Ancak öğretmenler yetişirken onlara politikanın dışında kalmaları önerilmektedir.Onlar bu öğütlerin ışığında politikanın dışında duruyorlar.Oysa politikacılar onları kendi saflarında görmeyince karşı tarafa karışmış olarak varsayıp o mantık doğrultusu nda değerlendiriyorlar.Alby.dr.Selahattin Ereren saatine bakınca senator adayı”Kalkalım mı? “diye sorup teşekkür etti.Buruk bir ayrılış olduğu kesindi.Kimi arkadaşlar beni tebrik etti,kimisi de “Valizleri hazırla!”dedi.Ondan önce tam on yere gönderildiğimi söyleyerek umursamazlığımı,buna karşın birisine,soruma hiçbir yanıt verememenin acısını çektirdiğimi tekrar tekrar söyledim.Arkadaşlar birer ikişer dağıldı,ben odamda çantamı toplarken karşıcı öğretmen ağlayarak odama girdi.Telaşlandım,o konuşmadan arkamı dönüp pencere önünde beni bekleyen kapı komşum müzik öğretmeni Türkay Beyi çağırdım.Türkay Bey kapıda öğretmen elimi öpmek için yalvarıyor.Şaşırtıcı bir durum,ağlamaktan ne dediği anlaşılmıyor.Oturttuk,sakinleşti,konuştu.Benim, F.Tevetoğlu’ya karşı Köy Enstitüleri’ni savunmamı çok içten bulmuş,onun bu konudaki bilgileri ise F.Tevetoğlu,o çok sevdiğini söylediği Selahattin Ertürk vb. gibi kişilerin yazılarındanmış.Az önce F.Tevetoğlu’na direnişimden mutluluk duymuştum.Öğretmenin daha önceki düzeysiz sözleri gibi bu kez de gerçek karşısında hemen tavır değiştirmesi,beni üzdü,binlerce aldatılmış gözümün önüne geldi mutluluğum uçtu gitti.Türkay bey,yolda şarkı söylerken ben, sayısız insanın bu konuda böylesi aldatıldığını,bunların bir gün ağlamasalar bile doğru karşısında irkileceklerini düşleyerek onlar adına kederlendim.Not olarak ekleyebilirim,söz konusu öğretmenle dört yıl çalıştık,gerçekten dediği gibi yaptı,hiçbir konuda araştırma yapmadan tartışmaya girmedi,kendine karşı kışkırttığı öğretmenlerle dostluklar kurdu,yalınkat yanılgıları ayıklayarak uyumlu,saygın kişiliğini kazandı.

 

Utku ve Yaşam

 

Mandolinle Mozart çaldıranlara binlerce teşekkürler.Yaşamın bir güzel tarafını,belki de en güzel tarafını bana Köy Enstitüleri’nde öğrettiler.Öyle ki ben Mozart’ salt mandolinle değil piyano ile de çaldım.Ha işte burada azıcık övüne bilirim,çaldığım piyano,sizi çatlatacak kişilerden Adolf Hitler’in hediyesi özel bir piyano.Yanlış anlamayın,Stalingrat kuşatması ya da Tobruk çıkarmalarını alkışladığım için değil bir başka piyanoda bir Köy Enstitüsü öğrencisinden beklenemeyecek güzellikte Mozart çaldığım için Adolf Hitler’in hediyesi Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne hediye edildi. Şimdilerde bir müzede olduğu söylenen,buna karşın benim ulaşma çabalarımın yetersiz kaldığı( Bu müzeyi isterseniz siz bulabilir bana da haber verirseniz mutlu olurum.)bu aramalardan söz etmeyeceğim.Almanya devlet başkanı Adolf Hitler,dostluk anısına T.C.Devleti Berlin Büyükelçisi sayın Saffet Arıkan’a bir piyano hediye etmiş.Saffet Arıkan Ankara’ya dönünce Köy Enstitüleri’nin etkinliklerini duyar duymaz ilgilenmiş.1937-38 yılarında onun bakanlığında Köy Enstitüleri’nin denemesi sayılan Köy Öğretmen Okulları açıldığı için özel bir ilgi duyuyormuş.İşte bu ilgi sonucu bir gün geldi.Yanında on dolayında saygın insan vardı.Örneğin Macaristan büyükelçisi vb.Ben Yüksek Kısım Müzik Bölümünde öğrenci olmama karşın orta kısımda öğretmenlik stajı yapıyordum.Öğrencilerim ders saatlerinde Yüksek kısım müzik salonuna geliyor,dersleri salonda yapıyorduk Konuklarımız geldiğinde raslantı, bir boş saatti, dilediğimce piyano çalıyordum.Nota albümleri masalar üzerinde, tam bir çalışma mekânı havasındaydı.Her zaman konuklar gelir,salonda bir süre çalınan ya da çalışılan müzikleri dinleyip giderlerdi.Çok olağanlaşan bu durum benim için daha da olağan olmuştu,iki yıldır aynı durumu yaşamıştım.Son gelen grubu da böyle düşündüğüm için geldiklerinde pek umursamadım,önümdeki Mozart kv.331 la Major sonatın girişiyle ilk üç bölümü bitirince,gelip arkadaki sandalyelere oturmuş olan konuklar uzun uzun alkışladılar.Aralarında bulunan bir hanım,sormadan oturduklarını,oturmaları için izin olup olmadığını sordu.”Estafurullah!” filân diyerek kalktım, başımı eğerek “Hoş geldiniz!”dedim.Hemen dikkatimi çekti aralarında biri,hepsinin titizlikle hepsinin tavırlarını toplar gibiydi.Önemli bir kişi olduğunu sezdim,fatoğroflardan tanır gibi oldumsa da tam karar veremedim.Yanındaki birisi “Beyefendiyi tanıyamadın,eski Milli Eğitim Bakanınız!” derdemez koştum,çekmesine rağmen elini tutarak,belki de nezaket çizgisini aşarak elini öptüm.Memnun oldu,nereli olduğumu sordu,anlattım. Yanındakiler ilgiyle izliyordu.Saffet Arıkan,”Sen bir köylü çocuğusun,bu piyano merakına nereden düştün?dedi.”Hiç beklemiyordu her halde.”Sayenizde!” deyince biraz ciddileşerek,Nasıl? Neden?anlat,gibi sorular sordu.Anlattım”Siz Köy Öğretmen Okullarını açınca ben 1938’de oranın sınavlarını kazanarak Edirne –Karaağaç Köy Öğtemen Okuluna girdim.Orada iki piyano vardı,ilgimi çekti,çalışmak için fırsat kollarken okulumuz,başka yere nakledildi.Ama benim ilgim hep sürdü,Kepirtepe’ye yerleşince az da olsa çalışabildim.Bu arada kendi olanaklarımla akordeon edindim.Buraya gelince tüm gücümle kayıplarımı karşılamaya çalıştım,çalışmaya da niyetliyim.konuk grubundakilerden biri ya piyanist ya da o düzeyde çalabilen biriymiş Prutt adlı bu kişi,piyanonun başına geçti Mozart sonatı benim bıraktığım yerden sürdürdü.Sonunda Alaturka ya da bizim söyleyişlimizle son bölümTürk Marşına gelince beni çağırdı,çalmamı işaret etti.Marşı tam bir yıldır günde en az dört beş kez çalıyordum.O denli dikkatle çaldım ki Prutt dahil hepsi beğendi.Bu kez Prutt Beethoven Patatik sonata başladı son una gelmeden kesti.Bense bu sonatın yalnız son kısmını çalmıştım,içimden gelen bir hırsla oturdum onuı çaldım.Benim başlamam Prutt’un bitirmesi,onun başlayıp benim bitirmen konuklar gibi sonradan gelenleri de çok etkiledi bu ara bizim bölüm başkanımız Öztekin bey gelmişti,beni oldukça övdü.Saffet Arıkan ve yanındakiler çok memnun olduklarını söyleyerek ayrıldılar.O gün akşam A.Hitler’in hediyesi olduğu söylenen Nordwic marka kuyruklu piyano müzik salonuna geldi ve dilediğim zaman rahatça çala bilmem için bir anahtarı bölüm başkanı tarafından bana verildi.Anahtar bir tatlı anı olarak bugün de anı çantamda paslı olarak durmaktadır.Anahtarı mezun olduğumdan sonra bir kez kullandığımı da söylemek istiyorum.Piyano Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapanınca anı piyano Ankara Devlet operasına verilmiş.Opera yönetimi de piyanoyu süs olarak fuayeye yerleştirmiş.Arkadaşlarla fuayede otururken gözüme ilişti,gittim,6 yıl önceki örtüsü bile değişmeden duruyor.Arkadaşlara anlattım,hepsi güldü,öykümü romantik bulum takıldılar.Bir başka akşam operaya gittiğimizde anahtar yanımdaydı,kilitli piyanoyu okus pokus dedikten sonra açıverdim.Salt arkadaşlar değil öteki izleyiciler de şaşırdılar.Öyle ki ben anlatırken fuadeki insanlar gonk seslerine aldırmadan hayretler içinde beni dinledi.

Söze Mozart’la başlayıp sürdürdüm ama,dağarımızda uygar ülkelerin beğenip dinlediği öteki besteciler aynı ağırlıkta tutuluyor Mozart’la başlayan liste daha doğrusu Mozart öncesinden başlayan liste Vivaldi-J.S Bach’tan başlatılan liste j.Haydn.J.Brahms’tan Bela Bartok’a dek geliyordu.Besteci adlarını sayarak size bir şey anlatmak olası değil,amacım siz bu konuda da “Tam takır kuru bakırsınız!” nerden mi biliyorum,anlatayım.Mozart sonat ya da menüet çalmak,deyimi müziğin “ Me”sini bilenlerce bile güldürecek türden bir cehalet belirtisidir .Menüetler,genellikle büyük orkestra parçaları içinde bir bölümdür.Bu bölümler,başlı başına da çalınabilir.Bunların kimileri kısa kesilmiştir.Bu kısa parçalar yarım olmakla birlikte melodik oluşları nedeniyle sevilirler.Örneğin Boccherini menüet’i bunun tipik bir örneğidir.Beethoven’de olduğu gibi küçük piyano parçası da bestelenmiştir.Menuet bestecisi Mozart olaya başka bakmış,Menuetleri orkestra için bestelemiştir. En kısası en az yarım saat sürer.Onbeş menueti vardır.Bunlarden bir tanesinın son bölümü zaman zaman konser bis’lerinde seslendirilir...Bu da gelenekleşmiştir ve usta kemancılar tarafından çalınır.2-4-5 kv.sayılı menuetler piyano için yazılmışsa da bunların mandoline uyarlanması olası değildir.Öteki sözünüz ise daha acayip,Mozart sonatını mandolinle çaldırmak Bunun yerine Köy Enstitüleri’nde ellerinin üstün yürüyorlardı deseydiniz, bu denli komiklik etmiş olmazdınız.Mozart,insan dehası temsil eden bir olağanüstü besteci,insan ellerinin on parmağını iyi inceleyip piyano tuşları üzerinde görevlendirmiştir.Onun bestelerinde tüm sesler bir uyum içinde Mozart güzelliğini paylaşarak sürdürür.Parmakların dokuzunu atıp, tekiyle,mandolin gibi zayıf tınılı bir çalgıda Mozart zarafeti aramak tam anlamıyla zurnadan peşrev beklemek olur.Bu olasılıkları bir yana atıp sizi yanıltan,buraya çok dikkat edin, sizi yanıltan kaynaklarınız.Şu alaturka kafalarla Paris’lerde dolaşıp,buradan götürdüklerin cim’lerin karnına bir nokta eklemeden geri dönüp,gitmeden önce kulaktan dolma duyduğu yalan yanlış söylemleri yeni kazanmış gibi yutturan düzenbazlardır.Sorun,araştırın Paris’te hiç değilse birkaç kez konsere gitmiş insanlar, size, mandolinle Mozart sonatı,menueti çaldırmak gibi salakça laflar etmezler.Kesinlikle Mozart’ın serenadını çaldı, ya da çalmaya çalıştı ama başaramadı,yazık oldu Don Juan’’ın serenadına derler.vb. Çünkü insanların,özellikle uygar insanların sanatsal alanlarda belirli ve de değişmeyen,değişmesine onların izin vermediği kurallar gibi, söylemler de vardır.Sözgelimi müzik onlar için salt dinleme değil düşünmeye yol açan,iç dünyasını devindiren aynı zamanda geçmişine rahatça köprü kuran bir olay olarak bakarlar.Bu özelliklerinden dolayıdır ki,bestecileri de yapıtlarını bu düzlemde oluştururlar.J.S.Bach müzik dünyasında 1100 yapıtıyla bir simgedir.Onun yapıtları belli koşullarda belli orkestralarla çalınır.Ancak J.S.Bach’ı tanıtmak için tüm entrumanlar üstüne gerçeğini yansıtacak partisyonlar hazırlanmıştır.Bunlar köşe bucak satılır,alınır çalınır.A.B.D okullarının çoğunda bu tür baskıların altına İngilizce sözler yazılıp şarkılar yapılmış,çocuklar yüz yıllardır söylenip durur.kırk yıl önce bir Fransız kızı(Fransuva Sagan)Brahms’ı Sever misiniz?’i yazınca J.Brahms’ın senfonilerinden bile şarkılar yapıldı.Mozart’ın 40’ıncı senfonisi hafif müziğe dönüştürüldü,çok da sevildi.Sayısız bestecinin parçaları milli Marş olarak seçilip söylenmektedir.Avusturya Mozart’ın,Almanya,J.Haydn’ın yapıtlarından Milli Marş seçmiştir.Tüm dünyada kullanılan enstrümanların metotları bestecilerin sadeleştirilmiş parçalarından oluşur. Evimdeki piyano metodunda,beşi Mozart, üçü F.Schubert, üçü Beethoven, olmak üzere 22 besteciden parça var. Weber’inki Klarnet’ten, Haendell’inki Arp’ten, Paganini’nin kemandan, G. Bizet’nin ise opera aryasından alınmadır. Bu örnekler yüzlere, binlere götürülebilir.Ama gerek yok.Aklı başında bir kimse,dünya kültüründen nasiplenmiş her insan kendi sağduyu dürtüsüyle,ele alınan bir çalgıyla iyi fena bir melodiyi çalar.Sayısız halk çalgıcımız duydukları melodileri kulaklarının duyarlığı ölçüsünde deneyip beğeni ölçüsüne gere dağarlarına alıp gene gene çalıyorlar.10.Yıl marşımızdan F.Mendellsson’un Düğün marşına,Doktor Cıvanım’dan La Raspa’ya dek geniş bir müzik yelpazesi, zurna, gitar, mandolin,keman, hatta bağlama heveslilerince hergün çevremizde denenmektedir.Bunlar için bir olmazlık düşüne bilir misiniz? Sanmam düşünesiniz.Sizin kontenjan salt mandolinle Mozart üstüne.O bile gerektiğince kapalı. Nerdesin Şerif Mardin, yetiş açıkla bu konuyu (*)

 

(*) Mandolinle Mozart çalma şakasını önce Şerif Mardin kullandı)

 

Müzik,benim algıladığıma göre,uygar dünyanın değer verdiği,kalıcı bir yanı olan yapıtların tutkusunu sürdürmek,bu gücü yitirmeden yaşam boyu izlemektir.Bu amacı gözardı etmeden dinlediğim özellikle çok sesli tapıtların ses örgüsünü izlerken düşlerim,çağrışımlarım,tüm duygularıma yeni yeni katkılar ekliyor,yaşama sevincim kesinlikle tazelenip gelişiyor.Her konsere gittiğim de bunu, A.K.M. kapısından girip çıkarken çok belirgin bir şekilde duyumsuyorum.Kimi kez girerken dışarıda aldığım olumsuzlukların etkisiyle durgunluğumun “La!” sesleri başlayınca uçup gittiğini somutlaşan bir duygunun içimde oluştuğuna iyice inanır oldum.Evde de,yorgun olduğum,rahatsız durumlara düştüğüm sıralarda dinlediğim bir konçerto ya da benzeri bir yapıt dinleyince gücümün yerine geldiğini sayısız denemelerden sonra “Gerçek bu!” deyip inanarak, rahatlıkla uygular oldum.Bu olayın dışında kalan,ya da müziği salt şarkı ya da eğlence aracı sayanlar benim evime geldiğinde yüzlerle plâğı,binlerle kaseti görünce şaşırmaları bundandır. Müzik uyarıcı,düşündürücü,dinlendiricidir ama bu özellikler bıktırıcılığa dönüşürse sıradanlığa kolayca dönüşür.Çoğu insanın kavrayamadığı bir durumdur bu müzikte bıktırıcılık.Yazık ki insanlar bu durumu yüzeysel algılayıp kendini suçlarlar.”Ben sizin gibi irademi zorlayamıyorum,müzik beni sıkıyor,çabuk kopuyorum!” gibilerde savunma yapıyorlar.Oysa onların algıladığı müzik,dinledikleri,yüzeysel,tek sesli özellikle de sözlü şarkı müzikleridir.Bu tür karşılaştırmalarda ben olayı hep 100 metre koşucularıyla Maratoncuları örnek veririm.Çok sesli orkestra konserleri birer maratondur. Adım adım koşarsan bir anlamı olur.Senfoni,konserto,opera,oratoryo,tüm oda müziği konserleri birer uzun koşudur,iç dünyamızla koşarsak bir anlamı olur.Yazık ki bizde böylesi bir müzik anlayışı kökleşmemiş,derinliğine de bir kaynak oluşmamıştır.Sayısız bestecimizden,binlerle olduğu söylenen müzik yapıtından söz edilmekle beraber ortada göz doyurucu müzik dağarımız yoktur.Olanlar da eğlence boyutlarını aşamamış ya da büyük acıları yansıtan tek sese bağlanmış yaratılardır.Günümüzde gibi gayretkeşlerimiz her ne kadar orkestra oluşturarak,renk renk giysiler içinde sahneleri süse boğarak,tek sesli müziğimize fraklı şef, saz topluluğuna kuyruklu piyano,Kontrbas,Çello,gitar,arp gibi aletler ekliyor ama sonuç değişmiyor.Hanendeye korist,sazendeye solist demekle,hatta sehpalara notalar takmakla sonuç değişmiyor gene keman yayları kamış tarlası gibi sallanıp duruyor,gene solistler,”Aldım seni sardım seni!” derken birileri akrep görmüş gibi dimdik dururken birileri “Gıdıgıdı!” yapılmışça gülebiliyorlar.Buna karşın ben müzik olgusunu insanların bireysel tercihleri gibi algılıyor “Özel tutkudur!” deyip saygı duyuyorum.Benim ölçeğim,”Al beni,sar beni ya da koştum tutamadım,tuttum kaçırdım” türünden ucuz ve günlük ömürlü,yaz yağmuru gibi ıslatıp kurutan,aynı melodileri boza çarpa ortaya getiren,beceriksizliği yorum adı altında dinleyenlere saygısızca sunulan,zevk okşayıcılığı yapayım derken,düşünceleri kurutan,bireysel ilişkileri sulandırırken toplum değerlerini yozlaştıran türden yalınkat bağırtıları saygı duyduğum müzik sanatından ayrı tuttuğumu rahatlıkla söyleyebilirim.Bu bir kişisel özellik sayılabilirse de ben bunu kuşkusuz Köy Enstitüleri’nden aldım.Bu nedenle “İbo mibo,Emrah,memrah” üzerinde durmuyorum.Onları asla küçümsemiyorum.İbo kendi çabalarıyla toplum içinde yerini bulmuş,belirli ilişkiler içinde etkinliğini sürdürüyor.Emrah,yaşamını bir bu uğurda savaşarak sürdürüyor.Benim onları insan olarak küçümsememin ne anlamı olur ki?Yukarda kendim için çizdiğim çerçevenin içinde onlar olmayabilir.Bu çok olağandır.Dünya içinde benim çerçeveme girmemiş nice sanatçı vardır,bunlar benim için kesinlikle büyük değerlerdir.Değerli olmak nasıl bir ölçekle belirlenir,tartışılabilir.Bence kişiliği olanlar,değer kulvarında yer bulabilirler.Örneğin İbo,Emrah sesiyle,sözüyle kendini, “Ben” olarak ortaya koyuyor,sürekli bir yerlerde şarkılarını söylüyorlar.Dinleyiciler eksilmeden geliyorsa ya da sayıları giderek artıyorsa bunun adı düpedüz başarıdır.Bunu alkışlamayan eller ya romatizmalıdır,ya da beyinle iletişimleri azalmıştır.Bu denli sağlıklı ölçü her alanda olmayabilir.Örneğın yazın alanında böyle bir sağlıklı ölçek.”Var!” denemez.On yazarı olan bir dergiye ite kaka sokulmuş biri okuyucu tarafından oldukça zor elenir.Günlük gazetelerde de böyledir.Bu nedenle kimi kapatmalar gazete ya da dergi köşelerinde boy gösterip bir yerde yitirdikleri değerlerinin hiç değilse bir kısmını,okuyucunun sabrını taşırma bahasına almaya çalışırlar.Siz bunları bilmiyor olabilirsiniz.Zaten bunlar kolay ortaya çıkmaz,birileri tarafından da eşelenip çıkarılamaz.Ancak büyük çıngarlar olursa,bir yerden koku verir o kokudan izlenerek bulunur.Bu arada ben sizin başarı şansınız için kehanette bulunmayı düşünmüyorum.Derginiz genel havasıyla gidecek gibi.Gerçi köşe başlarını tutan kasetçiler,onları kışkırtan renkli TV yayınları,sizin de söylediğiniz gibi köylere çoktan yayılmış olan çanak antenler,derginizin işlevini yüklenmiş durumda bir tehlike sizin için.Neyse arkadaşlarla bir kurmay stratejisi yapar istikbalinizi Bâb-Ali’ye tapularsınız.(!)

Ben,Köy Enstitüsü kökenli arkadaşlarımla A.K.M. hafta sonu konserlerine elverdiğince gidiyorum. Bakın, “Hep!” demiyorum.Çünkü benim belli seçkilerim var, onlardan ödün vermiyorum. Dinlediğim yapıt bir önceki izleri olumsuz yönden etkilememeli.Bu ise bir izlence sorunudur.Güzel izlenimlere ters gelen konserlerden kaçınırım.Dilerim bir gün siz de A.K.M’ye uğrar yeni İZLENİMLER döktürme olanağı yakalarsınız.Bu kez İZLENİM’nizin içeriğine uygun bir konu işleyeceğinizi umuyorum.İzlenim türü,yazanın cehaletini kolayca ortaya çıkaran bir yanı türüdür.Anlamı gibi sözcüğün çatısı da yanıltıcıdır.Dönüşlü mü edilgen mi?Sanırım sizin için bu tür sorunlar dır dır kabilinden sayılır.Köyün, köylünün acıklı durumuna sırt çeviren insana Türk dilinde sözcüğün kökü ya da eylemin yapısı- çatısı gibi sözler ne anlama gelir.Yapı deyince en fazla bir bankayı anımsayıp onun çağrışımları içine düşerler.Çatı daha kolay,herhalde Tepebaşı çevrelerinde bir tıkınma yeri, ya da Şişli taraflarında bir eğlence yeri,deyip geçilir.Geçmişte bir olaya tanık olmuştum.Rahmetli iyi bir insandı.Kendi anlatımıyla Robert Koleji bitirip A.B.D’ye gitmiş,orada öğrenimini tamamladıktan sonra uzun yıllar kalmış.Sonunda “Baba yurdu!” diyerek gelmiş.Çocukları en çok Türkçe derslerinden yakınıyormuş.Yine onun söylemine göre yeni sözcükler işi karıştırmışmış.Yeni sözcük dedikleri de sıradan ortaokul kitaplarındaki sözcükler.Lisan yeride dil,şehir yerine kent,hayat yerine yaşam v.b T.R.T sözcük yasaklarının dönemiydi,biraz da bu duruma yaslanarak yeni sözcüklere oldukça atıp tutuyordu.Konuşurken yargıcı,dönüşüm,izlenim sözlerini ortaya getirip benden anlamlarını sordu.Türkçe Sözlüğü alarak anlamlarını okudum.Özellikle izlenim üzerinde durarak,sözlüğün de izlenimi iyi açıklayamadığını öne sürüp diretti.Gerçekten Türkçe sözlük izlenimi sıradan birinin anlayacağı açıklıkta anlatmıyordu.Sanırım yazan kişi kendini yüz yıl önce Fransa’daki ressamların tartışmalarını anımsamış,olaya biraz o açıdan bakmış gibi.Hani onlar “Ben doğaya bakarım,algılayabildiğimi tuvale yansıtırım,doğadaki ayrıntı hatta renkler şekiller beni eski ustalar gibi bağlamaz!” diyorlardı ya sözlük sanki bu görüşleri yansıtıyor,gibi.Dostum, sözlüğün izlenimi,kişinin bir konuyu,bir olayı ya da duyguyu kendi algılamasını sınırları içine sıkıştırılmasını sınırsız özgürlüğe kayacağını, bunun doğrudan duygularla algılanan sanatlarda olabilmesine karşın yazın dilinde olamayacağını, olursa dilde anlaşmaların zorlaşacağını öne sürdü. Böylece ben ve sözlük savunucu karşısında yetersiz kalmıştık.Bu kez ben, yakın dostluğumuzun hogörü sınırları içinde,benzer bir sözden örnek verip inandırma yolunu denedim.Bilindiği gibi izlenim türü yapı-çatı karışıklığı olan sözcükler sınırlıdır. Görünüm, gözlenim ,soplunum ,donanım, etkilenim.v.b.gibi.Bunları istersek uzatabiliriz.Ancak halkımız sözcüklerin kolay söylenenini seçme eğiliminde olduğundan bu tür sözler konuşma alanına pek çıkamaz.Örneğin gözlenimi, gözlenmeyle, solunumu,solumayla geçiştirir gideriz.Komşum, bana inandığını söyleyip teşekkür etti ama ben,benzer eklerle yapılabilen “Beslenim!” sözcüğünü ele alıp izlenimin resim tekelinden çıkarılarak yazın alanındaki işlevini açıklamaya çalıştım.Şöyle ki, canlılar yaşamak için çeşitleri besinleri alır,sindirim mekanizmasının özelliğine göre bir süre değişik işlemler sonunda bedenin belirli yolları aracılığıyla güçlendirme depolarına kalori, dediğimiz nesneleri gönderir.Canlının ağzı ile aldığı besinlerin sözgelimi kana karışacak duruma gelmesine özümleme diyoruz.Özümleme bir oluşumdur.Bunu olanak bulup kana karışmadan tüplere alabilsek,damardan aldığımız kandan farksız olduğunu gözleyebiliriz. Beslenme, dediğimiz olay budur.Ancak beslenme sözcüğü yukarda sıraladığımız olayın tamamını değil salt göze görünen eylemleri kapsamaktadır.Ağıza alma,çiğneme,yutma.Oysa sağlıklı insanlar için bu yeterli değildir.Alınan besinlerin besin değerleri gibi besin yeterliliği,sindirim sürecinin özümlemeyi sağlıklı yapması için bedenin korunması v.b.beslenim olgusunu tamamlayan etkenlerdir.Şöyle de örnekleyebiliriz.Kişi,pis boğaz katagorisinden,ne bulursa yiyor,hem de oburca yutunuyor.Sık sık da fazlasını çıkarıyor.Bir bakıma beslenme mekanizmasını doğallığı içinde kullanılmıyor.Buna kötü beslenme deyip çıkıyoruz.Burada özümleme de özürlü oluyor.Bu durumlarda “Beslenme bozukluğu,deyip geçmek olası,çoğunlukla böyle diyoruz.Olayı sakin sakin çözümlersek karşımıza bir oluşmuş bir de oluşmamış beslenim söylemi çıkıveriyor.Abur cubur yenir kantarın topuzu kaçırılırsa beklenmeyen,bilinçli ve ölçülü besin alınırsa beklenen sonuç alınıyor.İşte sizin izleniminiz de durup dururken beni eskilere götürdü.İzlenimde çok boyutlu duygusal eylemler vardır.Burada mide devinimleri yerine beyinsel türevler etkinleşiyor.Dış etkenlerin duyumlarla alınışı,bunların kişi üzerinde etkileri,olabildiğince bir özümleme ya da sindirim daha sonra dışa vurum.Olayın can alıcı noktası burasıdır.Algıların özümlenip kişiye özgülük kazanması. Dışımızdaki olanların ruhsal ve beyinsel aynamızden dışımıza yansıyan görünümler kesinlikle aldıklarımızın tıpkısı değildir,üstlerinde kimi izler olduğu sezinlense bile büyük bir farklılık vardır.Bu olgu önemli bulup yapıtlarının bu açıdan değerlendirilmesini isteyen bir dize sanatçının uzunca savaşından sonra önemli bir sanat akımın da adı olmuş;Dışa vurumculuk.Dışa vuruşun renkli olması ya da oylumlu olması algılamaların zenginliği ile orantılıdır.Resim alanında çok çatışmalara neden olan bu tür ayrıntılar yazın için de aynen geçerlidir. Önce konu seçilir,modeller tasarlanır,gözlemler yapılır, araştırmaları, irdelemeleri, karşılaştırmalar izler, ayrıntılar elenip ayıklanır,kalanlar bir bütün oluşturacak şekilde birbirine eklenir.Tasarlanan ya da ortaya çıkan geçerliliği ölçüsünde mantık süzgecinden geçirilerek önceki ölçütlerle karşılaştırılıp somutlaştırılan izlenimler “Ürün” olur.Şimdi sadede gelebiliriz.Sizin izleniminizde sözü edilen işlemlerin “İ” si var mı?Yöntemlerini uygulamadan adlarını öne sürerek yazıların geçerliliği,pazarcı kalfalarını şarkılarından farksızdır.Pazarda birileri bağırır,”Dolmalık biber,doldur doldu ye!”Öteden biri ekler “Yetişen alıyor,yetişmeyen ölüyor!”Az uzaktan dinleyince tam bir kakafonik bağırtı kirliliği.Yazarlar böylesi bir zihniyetle ortaya çıkarsa okuyucunun yanılgısı dışında geçerli değerlerin hepsi alt üst olur.Özellikle de yazarın okuyucuyu bilerek yanıltması ayrıca ahlaksal bir sorundur.Ayrıca halkın yüzyıllar boyu titizlikle koruyup geliştirdiği güzelim Türkdili bencilce kullanılan sözcükler etkisiyle gerçek niteliğini kaybeder.Gerçi sözcükler zaman zaman anlam kaymasına uğrar ya da deyimleşerek oylumunu genişletir ama o kişi tekeliyle değil toplum eğilimi ile olur,kimseyi de yanıltmaz.Bu nedenle yazarların sözcükleri bilinçli kullanma zorunluluğu herkesten çok onların görevleridir.Değerli araştırmacı -gazeteci olarak ad yapmış gazeteci Uğur Mumcu gazetesinin Gözlem köşesinde yazdığı gibi T.V izlencelerinde de sık sık söylediği gibi “Bilgi sahibi olmak fikir sahibi olunmaz!”Burada kastedilen bilgiler,araştırmakla,soruşturmakla,bilimsel bir konu ise deneyerek kazanılan bilgilerdir.Bunları beyin süzgeci bir senteze dönüştürür.İşte bu yeni oluşum,fikir denilen,kişiyi yeni bir atılıma hazırlayan taze güçtür.Demek oluyor ki,yorumlar,tanımlar,yargılar,vargılar,kanılar,eskilerin deyimiyle ceffelkalem yapılmamalıdır.Gerçi her dönemde bu tür yazarlar ya da kendini yazar sananlar vardır.Günümüz gazete furyasında bunların sürüsüne bereket,deyip geçmek adettir.Unutulmamalı ki yazar okuyucu için vardır,böyle kalmalıdır.Kalıcılığı okuyucu sağlar, ama yazar kalıcılığa kararlı olmalıdır.Büyük şairimiz Baki:

      ”Minnet Hüdâ’ya devlet-i dünya fenâ bulur.

       Bâki kalır sahife-i Alemde adımız”

demiş.Böylesi bir ilkeyi benimseyenler toplumda yerini açar,mutluluğu da sonsuza dek uzanır.Tersini yapanlarsa “Sahife-i Alem yerine adlarını dile dolayıp karaladığı insanların günahlarıla birlikte çöplüklere, kereste kalıpları da canlı mevtâ olarak toplumdan soyutlanıp manevî cezalarının altın ezilirler.

 

Aman Dikkat!

 

Yukarda değindiğim gibi A.K.M. konserlerine Köy Enstitüsü çıkışlı arkadaşlarımla gidiyorum. Ailecek gittiğimiz de oluyor. Çocuklarımız, eşlerimiz, torunlarımız, zaman zaman oldukça kalabalık oluşturabiliyoruz. Yolunuz düşer de bir gün salona girerseniz, içlerinden biri sizi tanıyıp,ötekilere “Aaaa! Bakın ESDÜDÜ’cü de gelmiş!” diye bağırır, ötekiler de ilgiyle başlarını çevirip bakarsa, yüzlerindeki ifadelerden etkilenseniz bile sakın paniklemeyin. Onlar sizin salt fiziğinizi merak ederler. “Bu kişi nemene bir beden geliştirmiş, böyle bir yazıyı, özürsüz bir bedende duran bir ruh yapısına sahip insanlar yazmaz. Kesinlikle bir sorunu vardır!” Gibilerde düşünmüş olabilirler.Açık konuşmak gerekirse gerçekten de yazınızı okuyan hiç kimse sizin duyarlı bir insan olabileceğinizi düşünemez..Yazınızın ilk satırlarında daha ruhsal mekanizmanızın tutarlı çalışmadığı,bunun geçici bir hezeyan değil sürekli bir gel-git izleyeceği kolayca seziliyor.Bu da bilimsel dilde manikdepresif psikoz kişiliğinin belirtisidir.Bu kişiliği elimdeki Doç.Dr.Mithat Enç’in kitabı,”Bunlar sosyal bir çevre içinde kendileri ile meşgul edebilmek için çeşitli garabetlere başvurmaktan çekinmezler.Bu hastalık piknik tiplerde görülür.Bunlar, oyunlarda mütecavizdir,fikir ve duygulardan çok, nesnelerle uğraşırlar!” demektedir. Sahiden yazınızda daldan dala atlayarak sayısız olguyu insanla ilişkilendirip sorgulamaya kalkmanız ilk anda sarhoş ya da düpedüz deli türü kişileri çağrıştırıyor.Ancak ben sizin bu denli yüksek dozda M.D.Psikoz olduğunuza inanamıyorum.Belki extrovert kişiliğinizin coşkulu sürecinde kantarın topunu kaçırıyorsunuzdur. Bu da sakıncalı bulunmakla birlikte hiç değilse yaşama şansınız vardır. Ne var ki,seçtiğiniz yol yazarlık.Okuyucu sizden kendisine tepeden bakmamanızı beklemektedir.Sizin,okuyucunuz olarak varsaydığınız kesimdekiler bile karşıt görüştekilere bu ölçüde saldırmanızı istemezler.Hangi kesimde olursa olsun insanlar durup dururken kavga çıkarılmasını istemezler.Hele yarım yüz yıl önceki asılsız söylentileri güncelmiş gibi ortaya dökmeyi istediklerini hiç sanmıyorum.Bunların yerine günümüzden doğru haberleri,yanlışlığı apaçık olan büyük devlet işleri, bozucu beyanları,pahalılığı ele alıp halkın sorunlarını çözmede yardımcı olmak,okuyucuların önemli beklentileridir.Bunları yapmak gerçekte çok zor değildir.Ancak biraz,eskilerin deyimiyle biraz teemmül ister,Teemmül ise yazarı tefekküre götürür,Yazar ele aldığı konu üzerinde akıl yormalıdır.Böylesi bir çaba sonunda toplanıp biriktirilen bilgiler fikir olur,yazılınca da gerçek İZLENİM’e dönüşür.Böylesi bir süzgeçten geçirmeden,”Arkadaşlarla toplandık,konuştuk,karar verdik,ad bulduk!” yollu dedi kodu türünden bu yazınızı okuyanların,söylerken üzülüyorum ama söylememeyi de içime yediremiyorum,”Çüş!” dediklerini duyar gibiyim.Kimi yazarlar,biliyorum,çizdiğim yolun,uyulması gerektiğini kuralların çok yorucu olduğunu söyleyeceklerdir.Atalarımız onları da düşünmüşler ve demişler ki,”Yorgun eşeğin Çüş! Canına minnettir!”(*) Bu bir yaşam anlatışı bir değer seçip yol edinme sorunudur,kimse kimseyi zorlayamaz.Kişi algılayabildiği ölçüde yaşama ayak uydurur,çetin ve çetrefil yaşam yolunda ayak basacak yer bulur.Bu bir yaratılış,,bir yapı ve çaba,giderek bir kültür donanımı boyutuna dayanır.Her zaman tartışmaya açık bir konu.Bize gelince,sözü yine Baki Efendiye bırakarak,

 

“Baş eğmesiz edâniye dünya-ı dûn için

Allah’adır tevekkülümüz itimâdımız!”

 

deyip Kula kul olmamanın mutluluğunu duyumsadıkça şükredip yaşıyoruz 

 

 

 

(*) Ömer Asım Aksoy-Atasözleri-Deyimleri Sözlüğü

 

22/7/1989 Bakırköy

İbrahim Tunalı

 

 

 

 

 

   

 

Engin Ardıç-

Tempo:Sayı 28/9/7/1989

 

“Bu yazıya ne başlık atalım diye uzun süre düşündük….Tonguç Baba söylencesi olabilirdi sözgelimi.Ya da diyelim, “Köy Enstitüleri sancısı”…Ya da ya da “Enstitü El Yakıyor.”…

Sonunda “onlardan biri baklayı ağzından çıkardı:Cumhuriyet refikimizin 1/ Temmuz 1989 günlü Bilim ve Teknik ekinde Vehbi Belgil,”Köy Enstitüleri yeniden kurulabilir mi)” sorusunu ortaya atıyor ve de kurulamaz diyor….

Vehbi Bey,ya da Bay belgil,( Çünkü bu memlekette Bey dersen sağcı, Bay dersen solcu oluyorsun,onun için ortadan gidelim), kendi “camiasında” hayli vakvak ürkütmüş,epey tepki uyandırmış olmalı,kimbilir,belki azıcık”fırça bile geçmişlerdir kendisine,aman ha,bizi binlerce köy öğretmeni kökenli saftırık okuyor,darıltmayalım arkadaşları!

“Köy Enstitüleri,gözlerimizde bir renk,kulaklarımızda bir ses ve içimizde bir nefes olarak kalacaktır.”buyurmuş Sayın Belgil.(Yahu,böyle biri var mı,yoksa tanıdık bildik birinin takma adı, ism-i müstearı”mıdır?...Acaba öyle mi kalacaklar, yoksa, “mazi kalbimde bir yaradır”,”mani oluyor halimi takrire hicabım””titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” şarkılarını mı çağırmak gerekiyor?

Hele bir irdeleyelim” asık suratlı,sarkık bıyıklı arkadaşların pek sevdikleri deyimle..

Vaktiyle Kemal Tahir’e etmedikleri küfürü, yapmadıkları eşekliği bırakmadılar. Adamcağız Türkiye’nin en başta ta Cumhuriyet Halk Partisi’nin başına dert olan “esdüdü” tantanasını yerli yerine oturtmaya kalkmıştı, Anadolu köylüsünün çile çekme alışkanlığı ve azla yetinme yeteneğinin acımadan sömürülmesi diyordu bu “esdüdü” dalgası, köylünün azıcık uyanık, eli işe gelir, ağzı laf yapar takımının ağır işlerde gaddarca çalıştırılması, Tek Parti’nin, Milli Şef’in köydeki ”mutemet” adamı edilmesi…Kentli kentinde, köylü köyünde oturacak böylece, üstelik enstitüde yetiştirilmiş, fırka tezgahından geçmiş ”eğitmen” rejimi kırlarda kollayıp gözetecek…

Nitekim de gözettiler. Kırk yıl sonra, sosyal demokratlığı kendisinden menkul yeteneksiz ve beceriksiz memur kıyamına kalkışanların toplum tabanı bu zavallılar değil midir? Hani şu, kendilerine “misyon” vehmedip sonra da aylıkla geçinemiyoruz diye ağlayanlar, okul çıkışlarında gezici kokoriççilik, çeyrek ekmeğe soğanlı biberli köftecilik yapmak zorunda kalanlar?...Bunlar gazetelerini ceplerinde taşır, sağda solda ”bir bayrak gibi” açarlar ,faşistinden şeriatçısından bir ara sopa yeyip bunu da hemen ”iletirler” sevgili yayın organlarına, adıyla seslenerek cansız, sanayi ürünü basılı kağıt varakasına.

Oysa Anadolu köylüsü, hani şu milletin efendisi sanılan, topraktan öğrenip kitapsız bilen, övünüp çalışıp güvenmesi gereken yaratık, onlara ”ebedi muhalefet” görevi vermiştir! Üzülürler,1950 yılında yitirdikleri iktidarın, artık bir daha hiç geri gelmeyecek olan asr-ı saadetin anısına türküler yakarlar, yıllar önce kaptıkları köşelerde durdukları yerlerde kurumuş kalmış yazarların incilerini her sabah, demsiz, açık çaylarını yudumlayıp yavan simitlerini kemirirken okuya okuya.

Köy Enstitüsü dedin mi, savaş yılları…Orhan Kemal’in, acısı içine çökmüş, bir zamanlar yaza yaza bitiremediği ”kilosu beş yüz yirmi beş kuruşa toz şeker” dönemi, kötü İnhisarlar kibriti, gaz, tuz, patiska devri… Bay ve Bayan’ların dünyası, mantar topuklu, Veronica Lake ya da Betty Grable saçlı, çapraz yakalı tayyör etekli öğretmen hanımların, sivri gömlekli, dikine kalın çubuklu takım elbiseli bozkır memurlarının dünyası…Türkoloji mezunu tıfıllarla Gazi Eğitim mezunu paçozların, birbirlerinin daha elini bile tutamadan ,tutmadan yaptıkları mutlu “izdivaçlar” kırk yıl sonra torun torba sahibi ama ömrü hayatında bir kerecik bile orgazm olamamış zavallıların kırk yıl sonra hala domuzuna İsmet Paşa’ cı ufukları, Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirip ortalığa saldığı en acınacak, en harcanmış, en itilip kakılmış, en gariban kuşağı…Halkevi çocukları, tayyörleri vatkalı, iri kalçalı öğretmen hanımlar, Pazar filesini taze ve ucuz ıspanakla doldurmayı iyi bilen emekli mubayaa memurları.

Bunlar o yıllarda Dil-Tarih kantininde çay içip Halkevi müsamerelerine katılıyorlar, Türkiye savaşa bulaşır mı endişeleri yok değil ama Milli Şef ile Recep Peker hangi koşum takımını gösterirse onu takacaklar boyunlarına.. Büyüklerimiz her şeyi bizden daha iyi bilirler, biz gözlerimizi kapar vazifemizi yaparız, Nazi Almanyası’ na koşulmak gerekiyorsa ona da eyvallah!

Stalingrad dönüm noktasıdır.1942 sonlarında Wehrmacht ilk kez Kızıl ordu’ dan esaslı bir tokat yiyor ya, Von Paulus rezil kepaze olup haritadan sildiği şehrin göbeğinde teslim bayrağını çekiyor ossat ”Esdüdünün” kuyusu kazılmıştır. Ama cılkının çıkması için Hasan Ali ‘nin yürütülüp yerine Reşat Şemsettin denen hokkabazın gelmesi beklenecek, ipini çekmek de Demokrat iktidara nasip olacaktır,Tevfik İleri marifetiyle, mezar yazıtı, Köy Enstitüleri (1940-1954),ruhuna fatiha…

*

Yeniden kurulsun mu, kurulmasın mı?

Bre siz budala mısınız?1989 yılında köy enstitüleri yeniden kurulsun davası gütmek akıllı uslu işi midir, Feriha Tevfik yeniden güzellik kraliçesi seçilsin, ne bileyim, borulu Colombia gramofonunun iğnesini yenileyelim, yahut Charles Boyer mezarından çıksın gibi bir şey yahu! Bu avanaklar bir de bizimle “nostaljik” diye dalga geçerler. Türkiye’nin nereden gelip nereye gittiği üzerinde beş dakikacık kafa yormamışlardır., sonra da tutarlar,”zalım ağa namıssız imamla bir olüyür da evrimci öğretmeni saf dışı bırakıyür, köylüyü sömürüyür” edebiyatı yaparlar. Yazdıkları köylü, roman, üçüncü hamur iyi kese kağıdı malzemesidir.

Bir yandan dörtlü “takrir” sahibi toprak ağaları, sonradan Demokrat partiyi oluşturacaklar, CHP’nin kodaman takımı, öbür yandan Almanlar nasıl olsa gelecek diye köpeklik etmeye hazırlananlar bastırıyor o sıra,” enstitüler komunist yuvasıdır”..Bre ne komunisti, nerede o düzey? Enstitüler bal gibi kelek karpuz sergisi, Gazi Eğitim taponlarıyla İsmail Hakkı Tonguç hayranı tıfılların yönetiminde, kel, uyuz, sıtmalı, bağırsak solucanlı köylü çocukları..

Büyük işler başardılar, bütün bütüne de haksızlık etmeyelim. Çocukların ellerini yüzlerini temizlediler,        oturmasını, kalkmasını öğrettiler, hatta hatta, mandolinle Mozart sonatlarını, ”men üet”leri çalmasını bile…

Not:Dergide bir resim,altında bu yazı….

Köy çocuklarına mandolinle Mozart çaldırıp onları kendi kendilerine yeter derecede eğitecekler,tek parti kır kesiminde muteber adamı,ajanı yapacaklardı…Bu gün,tüh,beceremedik diye ağlaşıyorlar!...İşte “Maarif Vekili”Hasan Ali Yücel bir köy enstitüsünde teftişte..Bu da,Halk Partisi’nin “sağ kanadından,”enstitüleri budayan Reşat Şemsettin Sirer…

 

Ama bakın,” kendi adamları” söylüyor, o zamanlar ülkemizde başlıca taşıma aracı trendi, karayolu pek azdı, pek çok sanayi ürünü ya hiç bulunmuyor, ya yetmiyordu, diyor Vehbi Belgil. Köylünün bulup bulabildiği en büyük rahmet Sümerbank pazeni, İnhisarlar İdaresi şarabı içecek hali yok ya…. Köyler kapalı birer dünya, şehir gurbetine gitmeye gerek yok, kasaba gören yeniyetmeyi bir daha köylük yerde tutamıyorsun…Ne demiş anlı şanlı mareşal? Aman yol mol yapmayalım, bu millet bir ayaklanırsa bir daha oturtamayız, bir yollara düşerlerse bir daha geri dönmezler..

Osman Ulagay meselenin bamteline basıyor, koskoca bir tek parti dönemi, şehirleşmenin ,köyden kente göçün pek bilinçli ertelenmesi devridir, önce ”devrimleri tutturmayı” hedefliyor rejim, enstitü tornasından çıkan köylü çocuğu da satranç tahtasında piyon olacak, devrim ordusunda nefer, nasıl olsa atlar İstanbul’da, filler Ankara’da, kale Çankaya, Şah Atatürk, vezir İsmet!..

*

Köylü yarı aydınlarımızın hiç biri, Türkiye’nin 1950-1990 arası yaşadığı amansız alaborayı, dehşetengiz depremi göremedi, sezemedi. Yazdıkları hızla yıprandı,”kadüt “oldu, bugün var m artık Fakir Baykurt, Talip Apaydın,        efendim, Mahmut Makal’ı, Mehmet Başaran’ı ciddiye alan? Şehirli aydının tahta kaşık, oyalı kilim, menevilşli çorap, inek çıngırağı, zımbırtılı bağlama tutkusu bile geçti de, ablak suratlı köylü karılarına tapınma alışkanlığı, binlerce tabloda hep kendi kendini üretip kendi kendini yineleyen Nuri İyem resimlerinde can çekişiyor…

Osmanlı’nın son yıllarında operet köyü edebiyatı ne kadar yanlış ve budala işi, hani o şırıltılı akar su yanında kaval çalan yakışıklı çoban, cici cici meleşen kuzular, omzunda bakır bakraçla su taşıyan çakır gözlü Kezban, iyi yürekli Veli Dayı saçmalıkları, devrimci öğretmen, gaddar toprak ağası, kötü imam, yiğit delikanlı saplantıları da bir o kadar ters ve saflıktır….Gidip Topkapı otobüs garajlarına bir göz atmak yetiyor, köylünün bir daha oturmamak üzere yeniden kalktığını görebilmek için; İstanbul’un orta yerinde İç Anadolu kasabaları yaratanların çirkin görüntüsünü, sayısız bencilliğin, kaba hoyratlığın yaza yaza kalemde mürekkep, daktiloda şerit kalmadı.

Ama okuyucunun budala kesimini kollamazsan gazeteyi kime satacaksın sonra? Elbette arkadaşların da kendilerine göre bir bildikleri vardır, alt tarafı iki üç milyon lira verip çanak anten kurduran, uydu yayınlarından RAI televizyonunun gece on iki sonrası porno yayınlarını izleyen yiğit, fedakar, güçlü, cefakar,tertemiz pırıl pırıl Anadolu köylüsü safsatasını sürdürüyor.. Kendi bilecekleri bir iştir.

A şaşkın, hangi köyün hangi enstitüsünü yeniden kuracaksın, herif açıyor otomatik telefonu, küt New York! İngilizce bilmiyor ,kiminle konuşacak orada, ama olsun, Hannover ’deki emmioğlu jetonun ucunda ya…Kahvede video kaset seyreden kim? Sütyenini fora etmiş “türüz” garının röntgenine yatan? Bir zamanlar pek ünlü bir tiyatrocu arkadaşım, Tarık Abi’nin(Tarık Dursun Kakınç)”Deniz Kanı” romanını oyunlaştırmaya merak sarmış, kalkıp Bodrum’a gitmişti de, yaşamlarını canları bahasına kazanmaya uğraşan sünger emekçilerinin çileli yaşamlarını yerinde, yakından izleyip tanık olmaya, suratının ortasına güldüler…Vurgun yemiş süngerci sekiz tane beş yıldızlı otel dikmiş, oralarda pek takılmamış, İsviçre’de tatil yapıyor, daha serin ya…

Yaşar Kemal bile uyandı da yazdı, o güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler, kara sabanın çoktan traktör aldı da millet yedek parça fiyatıyla efektif satış kuru arasında bağlantıyı tartışıyor, bunlar hala kellim kellim layenfa, devrimci öğretmen, gaddar toprak ağası, yiğit eşkıya, yanık tenli Kezban edebiyatındalar! Ortakçının, yarıcının oğlu jandarma neferinden sabah akşam sopa yiyen kıroyu feodal senyor gibi yutturacaklar, topuğu şahrem şahrem, donu kirli, kıçı başı leş gibi kokan sefil karıyı dünya güzeli deyi ha… Sümüğünü çeke çeke itişip kakışmaktan öte geçemeyen kereste de, yiğit tarım emekçisi, milletin efendisi!

Yahu buna Milli Şef bile “hadi canım sen de”diyordu!

Milli Şef, köy enstitülerinin ve Erdal Hoca’nın babası.

Halk,affetmemiştir.1950’de iktidardan apar topar gittiler, küfeden düşüp patlamış karpuza öyle bir döndüler ki, otuz dokuz yıldır kendilerine gelebilmiş değiller, daha bir otuz dokuz yıl da gelemeyeceklerdir., şimdilik vaziyeti idare etmeye çalışıyorlar, nasıl olsa kendilerini bekleyen uzun, çok uzun muhalefet yılları boyunca şu köy, köylü, köy enstitüsü meselesini enine boyuna tartışmaya bol bol zamanları olacak.

*

Bin yıldır et yemeyen insancıklar bunlar, bulguru tandır ekmeğine katık edenler, kaynayan yemek suyuna kalın çaputa sarılı, bebe yumruğu kadar yağ topağını bir daldırıp çıkaranlar.. Bedeni, kafası durgun insancıklar…Çok şükür biz onlardan değiliz ,köylüyü demiyorum, köylü efendimiz edebiyatı yapanlardan, sabahtan akşama kadar beş öğün ”ayılar, kırolar” diye sövüp sayıp, daktilosunun başına geçince” yüce Anadolu emekçisi, halkın devrimci savaşımının bayrağının direği” tantanası yapanlardan…

 Köylüyü eğitmek istiyorsan sanayi kurup herifçioğlunu şehirde, ya da bölge bölge büyük kombinolarda endüstri proleteri edeceksin efendi, bunun başka oluru, çıkarı yoktur! Askere nefer yazıp nasıl hizaya, nizama intizama sokuyorsan, işte on un gibi bir şey. Senin yaptığın, sümüklü veletlere, marangozluk, rençperlik, dülgerlik, nalbantlık, demircilik, duvarcılık öğretmek, arada iki de kitap okur,azıcık Platon Mlaton, Sofhokles Mophokles, öğrenirse ne devlet! Yahu, köylü bu işleri zaten pekiyi biliyor, senin o gavur feylesoflarını da it hesabına almaz…Mandolinle Mozart çaldırdığın bugün gidip İbo, Emrah, ıvır zıvır dinliyorsa bunda büyük bir terslik, esaslı bir günah, adamakıllı bir aymazlık yok mudur, senin hanene yazılacak?

Sen önce komünistlerle ırkçıları bir birine kırdırıp savaş sonucu kollamanın kefaretini öde bakalım. Stalingrad bozgununa kadar Alaman kaşığıyla faşizm maması yemenin ,ibre müttefiklerden yana dönünce demokrasi tutkunu kesilmenin, Stalin belasını savuşturmak için Batı demokrasisine geçme manevralarının bilançosuna bağla

Not. Kemal Tahir’in bir resmi, altında not: "Kemal Tahir, Cemil Sait Barlas’a adadığı ”Bozkırdaki Çekirdek” romanında köy enstitülerinin gerçeğini enine boyuna incelemeye kalkmıştı da bizim sümüklü köy- yarı aydınları adamcağıza edilmedik küfür bırakmadılar!”

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ