Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

67 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Köy Enstitüleri Yeni Müfredat Programı Üstüne Tartışmalar; Sorular-Yanıtlar: 1

 

30 Mart 1944 Perşembe

 

Dün yazmak için çırpındığım Na't'ı yazamadım. Belki de yanılıyorum; verdiğim ilgi yeter! deyip geçecektir. İkide bir:

-Bu konulara gene döneceğiz, asırlar boyu süren bir saltanatımız var. Bu uzun saltanat yılları derya dolusu kendi zevkine uygun sanat eseri üretmiş, özellikle şiir türünün doruğuna çıkmıştır. Bunları, hiç değilse duymazdan gelmeyelim; diyerek dolaylı da olsa bizi uyarmıştı. Bu nedenle, özellikle Nef'i'yi hemen geçmeyecektir.

Bir çok derste Halil Dere bana yer ayırır, o öyle istediği için yerler çoğunlukla kenar köşede olur. Hamdi Keskin Öğretmeni o da sevdiği için olabildiğince kürsüye yakın yer tutar. Kürsünün hemen yakını tüm derslerde Fatma ile Dürüye'nindir.

Hamdi Keskin Öğretmen çoğunlukla çanta getirmez, elinde bir kitapla gelir. Dikkat ettim, tek kitapla gelince çoğu kez kitap eski yazı olur. Ancak tek kitaplar hep kaplıdır. Besbelli kendi kitapları, onları korumak için kaplamış ya da kaplatmış.

Öğretmenin bugün ilk sözü:

-Nef'i'ye dost bildikleri ya da dost sandıkları hep vefasızlık etmiş. Arkasından çok çok sözlenen de “Dilinin belâsını buldu!” türü bir halk sözü tekrarlanmıştır. Oysa Nef'i'nin şiirleri dikkatli okunup duygusal ağırlığı kavranınca çok insancıl, çok neşeli bir kişi olduğu ortaya çıkar. Onun, içinde bulunduğu toplumun, baskılı yönetim etkisiyle, susturulmuşluğunu göre göre böylesi coşması çok ileri görüşlülüğünü kanıtlamaktadır. Nef'i, günümüzdeki şairler gibi Batı şairleriyle, ilişki kurmamıştı. Kendi de söylediği gibi eski İran şairlerini, Hakani'yi, Hafız'ı, Hayyam'ı, Firdevsi'yi okumuştu. Ancak onlar, çok gerilerde kalmış örneklerdi. Bu nedenle Nef'i bizim şairlerimiz arasında insanları salt şiir okumaya değil, konuşmaya, düşündüğünü söylemeye, direnmeye çağırmıştır. Bir halk sözü vardır:

-Babasına bile meydan okumuştur. Evet, evet babasına meydan okuyan bir şairdir, Nef'i. 4. Murat için yazdığı Bahar Kasidesini anımsayalım; ne diyor orada?

"Sen Hakansan, ben de sözlerin Hakanıyım! diye biliyor. Hele, Nef'inin arkasından söz edenlere verdiği karşılıklar, insanları kışkırtma değil, alçak gönüllü birer savunma gibidir. Ancak salt söylediğini değil okuyanları, dinleyenleri de düşünmeye çağırır.

Nef'i için Hiciv şairi derler. Gerçekte hiciv, manzum olarak başkalarını küçük düşürmek anlamına gelir. Arapça hecv sözünden gelir. Gerçi Nef'i'nin doğrudan hiciv örneği olarak gösterilecek kasideleri vardır. Öncelikle Babası için yazdığı Siham-ı kaza ile Gürcü Mehmet Paşa İçin gerçekten hicivdir. Bunlardan parçalar okuyacağız. Benim demek istediklerim, Nef'i'nin hazırcevaplığını (zekâsını) gösteren sözleridir.

O dönemin ünlü müftülerinden biri, ki Nef'i'nin şiirlerini çok beğenen biridir. Eş dost arasında olduğu gibi Padişah 4. Murat'ın en yakınlarından, aynı zamanda da Şeyhülislâmdır. Şeyhülislâmlığı yanında ünlü bir şairdir. Nef'i'den söz ederken gerçekten güzel yazıyor anlamında bir dörtlük yazmış:

Şimdi hayli sühen veran içre,
Nef'i manendi var mı bir şair
Sözleri seb'a-i muallâkadır
İmriülkays kendisidir kâfir

Dörtlük, kesinlikle küçültücü değil biraz şiirden anlayanlar büyültücü olduğunu söyleyebilirler. İslamiyet önceleri Arap kabileleri arasında her yıl şiiir yarışı yapılır, birinci gelenin şiiri belli bir meydana asılırmış. İşte bu yarışların birini kazanarak ünlenen şair İmriülkays'tır. İmriülkays yedi kez kazanıp birinci gelen şiirini Mekke duvarlarına astırmayı başarmış Bu şiirlerin en ünlüsü İmriülklays'ın Muallaka adlı şiiridir. Seba-i sözü, asılma, sergilenme anlamına gelmektedir. İşte, Şeyhülislâm Yahya da bunu anımsatıyor. Ancak Nef'i söz altında kalıcılardan değildir. Belli ki ortak dostları Nef'i'yi konuşturmak için muştulamışlardır. Nef'i bunu duyar duymaz yanıtını vermiş:

"Bize kâfir demiş Müftü Efendi
Tutalım biz de diyem ona Müselman
Varıldıkta yarın Ruz-i cezaya
İkimiz de çıkarız anda yalan"

(Müftü Efendi, bana kâfir (Müslüman olmadığı anlamında) demiş, öyleyse ben de ona Müslüman diyeceğim. Ancak, İlâhi hesaplar sorulunca ikimiz de yalancı çıkacağız. Çünkü orada geçekler saklanamaz. Böylece ben Müslüman, Müftü Efendi kâfir durumuna düşecek. Bu, dostlar arasında sık sık yapılan lâtifelerden biridir.

Bir de Tahir Efendi lâtifesi vardır. Tahir Efendi, Padişahlarla görüşecek derecede ünlü bir kişidir. Belli ki o da Nefi'yi yakından tanıyor, bir yolunu bulup köpek anlamına gelen (kelb) demiş. Nef'i, bu söze kızıp köpürmez, sadece:

"Bana Tahir Efendi kelb demiş
İltifatı bu sözde zahirdir
Maliki Meshebindenim zira
İtikadımca kelb Tahir'dir"

"Tahir Efendi, bana kelb demiş, Bu sözünde iyi biliyorum ki gizli bir övgü var. Çünkü ben Maliki meshebindenim (Bunu Tahir Efendi de besbelli biliyormuş) Maliki meshebinden olduğum için bence kelb (Tahir) Tahir, sözlük anlamı olarak temizdir.

Nef'i yeri geldiğinde geçmiş şairlere de takılmışır. Bunlardan biri de Baki'dir. Baki'nin yetişmesine çok yardımı olan Zati, yaşlanınca yetiştirip ünlü ettiği öğrencisinden ilgi görmeyince üzülmüş. Bu duygusunu, çevresindekilere açmış olacak. Yıllar sonra bunu duyan Nef'i konuşur:

"Dediler Zati'ye bir kaç gammaz
Baki-i zâg uğurlar sözünü
Dedi ol bülbül-ü gülzarı suhan
Besle kargayı oysun gözünü"

(İnsanlar arasında söz getirip götürenler, Baki'nin, ustası Zati' küçümsediğini, onu unuttuğunu söylerler. Nef'i de ünlü sözü ekler:

-Besle kargayı oysun gözünü!

Hamdi Keskin Öğretmen gülerek bunları açıkladıktan sonra önce Siham-ı Kaza'dan beyitler okudu.

 

Kendi babası hakkında
Saadet ile nedim olalı peder Han'a
Ne mercimek görür oldu gözün ne tarhana
Züğürtlük afetim aldı acep midir etsem
Peder gibi buradan ben dearzğ-ı cer Han'a
Eğer müsaade etmezse bir tulum yağa
İki tulum kımız oldun nedir zarar Han'a
Buna da hısset olur mu ki günde bir tatar
Tulum ulum kımızı pişkeş çeker Han'a
Pederde mi acep imsâk Han'da mı bilmem
Nezaket ile bunu kim sual eder Han'a
Peder değildir bu bela-yı siyaktır başıma
Sözüm yerinde mi nola güç gelürse ger Han'a
Benim züğürtlük ile ellerim taş altında
Müzahrafatın O dürr ü güher satar Han'a
Ben ıztırap ile bunda semâa girmede ol
Dü beyt okur neğamat ile def çalar Han'a

. . . . . . . . . . . . . .

Beyiti açıklamadan önce Hamdi Keskin Öğretmen açıklama yaptı. Nef'i'nin gerçek adı Ömer, Erzurum'un Hasankale ilçesinde doğmuştur. Doğum tarihi kesimn olarak söylenememektedir. Eldeki belgelerin gelişimine, bağlantı kurulan olaylara bakılırsa 1570-80 yılları arası doğduğu varsayılmaktadır. O günlerin Osmanlı İmparatorluğu en yaygın günlerini yaşamaktadır. Karadeniz, bir Osmanlı gölü durumundadır. Örneğin Kırım bize bağlıdır. Bağlıdır ama kendi kurallarını uygular. Kafkas yöreleri de Kırım Hanlığına bağlıdır. Bu nedenle Nef'i'nin babası Kırım Hanı'na bağlı bir görevlidir. Ancak Nef'i'nin gözü İstanbul'dadır. Babasının İstanbul yerine Kırım'a gidişine içerler. Eldeki belgelere göre Nef'i, gerçek adıyla çok küçük yaşta şiir yazmaya başlamıştır. Kendine güveni vardır, İstanbul'da ünlü olacağını ummaktadır. Nitekim Ömer adıyla yazdığı şiirler çok beğenilince Hasankale'de daha Hasankaleli Ömer Bey, daha sonra da Erzurumlu Rumi Ömer Bey olarak ün yapmıştır. Çevresinde kısa sürede ün yapması babasının bulunduğu Kırım'a dek ulaşmıştır. Kırım Han ailesinden Canıberk Han, Erzurum'a gelen Sadrazam Koca Murat Paşa'ya Genç şair Ömer'i önerir. (Sonra da Nef'i', en uzun, en güzel kasidelerinden birini onun için yazar) Sadrazam Koca Murat Paşa, Erzurumlu Rumi Ömer Bey'i İstanbul'a getirir. Padişah 1. Ahmet'tir. Yıl 1603. Erzurumlu Ömer Bey'i, n şiirleri beğenilir. O günleri geleneğine uyarak Nef'i mahlasını alır. Edirne de görevlendirilir. Kısa bir süre kaldığı Edirne'den bir daha ayrılmamacasına İstanbul'a döner. Nef'i, Edirne için Bir kaside yazmıştır. Padişah 1. Ahmet için arka arkaya 4 kaside yazdığı bilinmektedir. 2. Osman için de bir kasidesi vardır. Na't, Mevlanaya Kasidelerinden başka , 4. Murat için 4, Atı için 1, Sadrazam Koca Murat Paşa, Nasuh Paşa sonra gelen sadrazamlar için de kasideler yazmıştır. Gürcü Mehmet Paşa'ya yazdığı doğrudan hakaret yazısıdır. Nef'i'ye sanırım sonradan yakıştırılan salt hicivci sıfatı bundandır.

 

Gürcü Mehmet Paşa İçin
 
Gürcü hınzırı, a samsun- muazzam a köpek!
Kande sen, kande nigehban-i âlem, a köpek!
Vay ol devlete kim ola mürebbisi anın
Bir senin gini deni cehl-i mücessem a köpek!
Ne güne kaldı, medet! devlet-i Al-i Osman. . . .
Hey yazık, hey ne müsibet, bu ne matem, a köpek!
Sen kadar düşman-ı devlet mi olur; a hınzır!
Ne durur saltanatın sahibi bilsem, a köpek!
Addolunsa eğer esbab-ı nizam-ı devlet,
Seni katleylemedir cümleden akdem, a köpek!
Sana şetmeylemek olursa eğer katle sebep,
Katliameyle hemen durma demadem, a köpek!
Hak götürdü Arab'ı gitti hele dünyadan,
Kim götürse akabince seni bilmem, a köpk!
File naçar meğer, yüklediler tabutun,
Çekemez ciyfe-i murdarını âdem, a köpek!
Çakiçek etmiş iken tiğ-ı zebanımla seni,
Kande buldun o kadar yareye merhem, a köpek!
Ki feramuş edip ol mertebe zahmin acısın,
Kudurup ısırdın beni muhkem, a köpek!
Kafirim ger seni hicvettiğime nadim isem.
Hak huzurunda ya senden utanırsam, a köpek
İtikadımca gaza eyledim inşaallah,
Hak bilir yok yere ben kimseye sövmem, a köpek!
Haşredek sağ kalırsam da sana şetmederim,
Hak sözü söylemeden hiç usanmam, a köpek
Nef'i

 

(Açıklama: Hınzır, Söz tutmayan acımasız, kısacası insanca davranmayan kişi, Burada fazladan bir de köpek bakıcılık eklenmiş. Bakıcılık nerede, sen nerede? Senin gibi birinin yönetimine bırakılan devletin haline acınır; çünkü sen cahilin en koyususun. Çok yazık Osmanlı devleti senin eline kaldı, Tanrı yardımcı olsun. Senin kadar kötüsü gelmemiştir, padişah seni nasıl görmez? Bana, devlet işlerini düzeltme yetkisi verseler, cümle ahlaksızlardan önce seni asarım. Söylediklerim doğru değilse durma gel sen beni as. Senin gibi bir de Arap vardı Allah onun canını aldı. Senin köpek canını kim alacak? Çaresiz tabutunu file yükleseler, o murdar bedenini fil bile taşıyamayacak. Kılıç gibi dilimle bunca yaralamama karşın o kadar yaraya ilacını nasıl buldun? Geçmişteki acıları unutmadın, tersine kudurup beni fena ısırdın. Seni hicvettiğime pişmanlık duyarsam ya da Tanrı huzurunda senden utanırsam kafir olayım. İnancıma göre dinim uğrunda seni hicvederek büyük bir savaş kazandım. Tanrı bilir, ben haksız yere kimseye küfretmem. Sağ kaldığım sürece seni hicvedeceğim. (Sana kötü söz söyleyeceğim) Kötü sözü hak edene küfretmekten hiç usanmam!

Hamdi Keskin Öğretmen bir daha dikkatimizi çekti:

-Sakın Nef'i'yi, bu sözleri söyleyen olarak bellemeyin. Yeri gelince o kendini de küçümser. Dinleyin bakın!

 

Gazel
 
Mahşer olmuş sahn- Kâğıthane dünya bundadır
Cennete dönmüş güzellerle temaşa bundadır
 
Bu da bir gündür kıyamettern nişanı âşikâr
İşte gör ol âfitâb -ı âlem-ârâ bundadır
 
Dilberin bâlâ -bülendi âşıkın üftâdesi
Bir yere gelmiş bugün âlâ vü ednâ bundadır
 
Anmasın sofi dahi kesrette vahdet âlemin
Yâri tenha avlayan uşşak-ı şeyda bundadır
 
Cümleden ol gûne sermestan-ı sahib-halden
Nef'i-i şuride-i bî-bak-ü rüsvâ bundadır.
Nef'i

 

(Ölçü-vezin)Takti: Dil be rin bâ lâ bü len di * â şı kın üf ta de si

Bir ye re gel miş bu gün â lâ vü ed nâ bun da dır

- . . - / - . - - / - . . - / - . -

Müf te i lün fa . la tün müf te i lün fa . lün

(Açıklama: Bir benzetme ile başlıyor, mahşer, kimsenin görmediği fakat varsayılan bir kalabalık. Kağıthane öyle bir kalabalıkmış. Ancak bu mahşer, dünyada, gerçek dünya budur; özelikle güzelleri görülmeğe değer, görme gözetleme bundadır. Sanki kıyamet kopmuş gibi, öyle bir durum var bu belli oluyor. Dünyayı ışıklandıran, süsleri beliten güneş görünmektedir. Güzellerin en çekicileri, güzellere düşkün olanların eğrisi doğrusu hepsi buradadır. Sofular ya da tasavvufa inananlar burada kendi ayırımcı inançlarını aramasınlar, çünkü sevdiklerini tenhada bekleyen coşkun-çılgın aşıklar hep buradadır. Bunlar ne ki, bunların söz mü olur, sıkı durun, o korkusuz, arsız, perişan Nef''i de buradadır. )

Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek yüzlerimize baktı. İşte şair Nef'i budur! Nef'i için:

- Anlatmak istediğini anlamlaştıracaksa “Babasını bile hicveder!” demiştik. Babası bir yana, kendisi için bile söylenmesi gerektiğine inandığı sözü çekinmeden kendisi için de söylemiştir.

Daha önce okuduğumuz iki gazelinde de şunları söylemişti. Örneğin Nazedrese redifli gazelinde:

"Görmedim Nef'i gibi bir rind-i âli gibi meşrebi
Hem gedâ hem padişah-ı kâmgâra nazeder"

(Dedâ, yoksul, dilenci. . . . . Kâmkâr, kâmgâr, tüm istediklerine kavuşmuş, mutlu, üst yönetici! )

Nef'i'nin şiir dünyasında sıradan bir insanla yüksek makamlarda oturanların önemli bir farkı yoktur.

Öğretmen, Nef'i konusuna Yahya Kemal Beyatlı'nın güzel şiiriyle başladık. Yahya Kemal Beyatlı büyük bir şair. Belli ki müziği de seviyor. Besbelli o nedenle Nef'i'nin Na't'ını besteleyen Itrî'ye şükranlarını sunuyor. Benim düşünceme göre burada Nef'i'ye haksızlık edilmiş oluyor. Şiir seviyorum ama şair değilim. Ancak, Yahya Kemal Beyatlı'nın bir başka şiirini okusaydık İtri'yi bilmeyecektik ama Nef'i konusunu da Na't'sız geçemeyecektik.

Okuyalım bakalım neler demiş Nef'i Peygamberimiz için. Bu arada Fuzuli'yi de anımsamaya çalışalım. Onun Na't'ı "SU" redifliydi:

"Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlare su
Kim bu denlü dutuşan odlare kılmaz çâre su
Ab-gündur günded-i devvâr rengi bilmezem
Ya muhît olmuş gözümden günbed-i devvâre su. . . . . "

"Ey gözüm ya da gözlerim, gönlümdeki ateşe sakın su verme-saçma. Böylesi yangınlara su vermek bir çare değildir. Gökyüzünün gerçek rengi böyledir yoksa ben im gözlerimden akan yaşlar mı onu bu renge bürüdü. . . . . . . . . . diyordu Fuzuli usta. Bakalım Nef'i ne diyor?

 

NA'T
 
Ukde-i ser-rişte-i râzı nihanîdir sözüm
Silki tesbihi düri Seb 'almesanîdir sözüm
Bir güherdir kim nazirin görmemiştir rûzgâr
Rûzgâra âlemi gayb ermânıdır sözüm
Rûzgâr ihsanımı bilmiş benim ya bilmemiş
Aleme feyzi hayat-ı câvidanidir sözüm
Ehl olan kadrin bilür ben cevherim medheylemem
Alemin sermaye-i deryâ ü kânıdır sözüm
Bî-araz bir cevher-i sâfidir amma muttasıl
Ehl-i tab'ın ziver-i tîğu sinanidir sözüm
Ya'ni kim endişe sencanı cihanın daima
Hem sariri kilki hem virdi zebanidir sözüm
Bir benim gibi cigerdar ehli tab'olmaz dahi
Cevheri tigı kaziyi nagehanidir sözüm
Gamzei dilber nola reşkeylese endişeme
Hırzı bazûyı dili sahipkıranîdir sözüm
Öyle bir pür şivedir güya ki bikri fikrimin
Gamzei merdefkeni namihribanidir sözüm
Ayeti" Nun vel Kalem" dir mushafı si nemde ya
Rüstemi endişenin tirü kemanidir sözü
Bir gülistandır hayalim dil şüküfte bülbülü
Ol gülistanın lâtif âbı revanidir sözüm
Bir şebistandır devatım hame zengi hadimi
Ol şebistanın arûsı dilsitanıdır sözüm
Aferiniş tütii endişeme bir dâmdır
Kim o dâmın danei pür imtinanıdır sözüm
Kimse inkâr edemez mahiyeti endişemi
Ehli reşkin nüshai akdi lisanıdır sözüm
Afeti aynülkemâli reşk kâretmez bana
Def'i zahmı çeşmi Hallâkı Maani'dir sözüm
Hâkipayım sürme eylerse acep mi rüzgâr
Unsurı ruhı Kemâl'i İsfahani'dir sözüm.
İşte Halkali Maâni şimdi geldi âleme
Güşedin asârın kim tercemanidir sözüm
Sonra gelsem dehre Hallâkı Maani'den n'ola
Kalebi uşki hayale ruhi sanidir sözüm
Nüktede âlem harif okmaz bana gûya benim,
Her ne söylersem cevabı "Len terani"dir sözüm
Her ne söylersem kaza mazmununu ıspat eder
Anı bilmez ki hitabı imtihanidir sözüm
Ben ne keşşafım ne sahipkeşf amma ma'nide
Muşikâfı nüktehayı asmânidir sözüm
Binde bir ma'nayı nazmetmem yine bir lâfz ise
Yoklasam mecmuai râzı nihanidir sözüm
Hasidi keçrev hayale rast gelmerzse nola
Ehli dil yârâna herdem yârı canîdir sözüm
Ben cıhan ârâ Şahenşahı cıhanı ma'niyim
Sözlerin de padişahı kâmrânidir sözüm
Dönse şemşiri hatibe nola şemşir zeban
Mülki nazmın hutbei emnü emanidir sözüm
Tab'ımın bir tercemanı terzebanidir kalem
Hamemin bir hemzebani nüktedanidir sözüm
Pasban olmuş bir ejderdir kalem genci dile
Kim o gencin şepçerağı pâsbanidir sözüm
Ta sabahı haşradek bin müptelâyı mesteder
Bezmi aşkın neşvei tıtlı giranidir sözüm
Rindi hüşyârım harabatı muhabbettir dilim
Aşıkı hercaiyim vahdet nişanıdır sözüm
Olalı peygamberi âhir zemana na'tgü
Abı rüyı ümmeti âhir zamânîdir sözüm
Na'ti şahenşahı evrengi nübüvvet kim anın
Feyzi methiyle dilin canı cihanidir sözüm
Canı âlem fahrı âdem Ahmed'i mürsel ki ta
Haşrolunca na'tgüyü na'thânidir sözüm
Olalı gavvası deryayı hayali mithatı
Cevherii tab'ımın zibi dükânıdır sözüm
Ol kadar elverdi ma'na feyzi evsafıyla kim
Güyiya miftahı genci şaygânidir sözüm
Maşrıkı suphı hidayettir senasiyle dilim
Mihri kutsi pertevi kepkep nişanıdır sözüm
Kepkep efşan âftâb olmazsa ger ol maşrikın
İkdı pervini güsiste rîsmanidir sözüm
Başlasam mi'racını tahkika abü tab ile
Gevheri şehvarı gûşı Ümmehanı'dir sözüm
Addolunmaz mu'cizatı hadden efsun neylesun
Gerçi kim bir ravii mu'ciz beyanidir sözüm
Gerçi ben dûrum cenabından hele şükrüm budur
Çihrefersayı cenabı asitanidir sözüm
Nef'iyim endişei na'tiyle oldum kâmyap
Nâmuradanı cihana müjdegânidir sözüm
Hakipâyi na'tgûyanım ki arşi âzamın
Zikrü tespihi lisanı kutsiyanidir sözüm
Şâtkâm oldum neşatı feyzi na'ti pâk ile
Şimdiden sonra duayı şâdmanidir sözüm
Ta ki manayı lâtifi lâfzı rengâmız ile
Rüzgârın bir dilârâ dâstanidir sözüm
Her dem endişemden olsun ruhuna yüz bin selâm
Arşa dek isâle peyki raygânidir sözüm.
Nef'i

 

(ölçüsü-vezni) Takti: Her de m - en di * şem de n-ol sun- ru * hu nâ yüz bin se lam

Ar şa dek i * sâ le pey ki * ra - y gâ ni* dir sö züm

Fa i lâ tün / fa i lâ tün / fa i lâ tün / fa i lün

 

Açıklama: Sözüm, gizli anlamı olan duygularımın kaynağıdır. Sözüm, kutsal ayetlerin buyruklarını bir araya getirmektedir. Öyle değerlidir ki öylesini şimdiye dek zaman görmemiştir. O nedenle benim sözlerim bilinmeyen bir (İlahi bir yerden) bir yerden yenice gelmektedir, dünya bu sırrımı bilse de bilmese de umurumda değildir. Ancak benim sözlerim insanlara aydınlık (Nur)getirmektedir. Gene de sözümün değerini bilenler vardır, o nedenle ben kendimi övmeyeyim; karada, denizde var olan tüm cevherlere eşdeğerdir benim sözüm. Bu denli değerli, kusursuz el değmemişliğine karşın benim sözüm, yalnız şairlerin kılıç ve mızrağı sayılan şiirlerine süslük eder. (Onları donatır. )

Hamdi Keskin Öğretmen Nef'i'nin övünçlü sözlerini açıklarken zil çalınca:

-Haftaya devam edelim mi? diye sordu. Arkadaşlar hep birden "Edelim!” deyince teşekkür edip ayrıldı.

Uykudan uyanmış gibi silkinerek yerimizden kalktık. Kalan arkadaşlar Nef'i üzerine konuşurken biz, Almanca dersi için kitaplığa geçtik. Aklım salonda kalmış gibi. Oradakiler dinlediğimiz şiir (Na't) için ne diyorlar? Çoğunun söyleyecek fazla bir sözü olmadığını biliyorum ama olanların kimi çarpıcı yorumları, beni daha doğru düşünmeye yöneltiyor.

O nedenle başkalarını dinlemek, bana yeni bir şey vermese de tartışılan konuya daha çok bağlıyor.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Niyazı Çitakoğlu, gene gecikmeli geldi. Yüzü asık gibiydi "Guten Tag!” deyip durdu. Görüntü olarak, sanki bildiğimiz neşeli öğretmen değildi. "İch bitte um Verzeihung!” dedi. Arkasından da:

-Entsculdigen Sie für die Veroetung! Az duraksadıktan sonra:

-Ordnun in ist alles? Bu kez soru sorduğunu anladık ama ne sordu? Sami Akıncı gülerek, önce, “Her şey yolunda!” dedi arkasından da “Alles ist in Ordnung!” diye ekledi.

O gülmeyen yüzlü öğretmen, bir kahkaha attıktan sonra:

-Biliyor musunuz, niyetim sizinle hiç değilse gelecek yıl bu sıralarda tüm dersleri böyle yapmak. Ben, yapabileceğimizi umudediyorum! Arkadaşlar; "Ah, ne iyi olur!” falan dediler ama ben söylenenlerin ne olduğunu anlamadığım gibi, bir süre de belleğimi zorladıktan sonra; İch bitte, sie, für, die sözlerinden başka ötekiler arasında bir tanıdık bulamadım. Bir süre gülüp şakalaştıktan sonra, öğretmen, tatilde çok zamanımız olacağını, bir Almanca dergisi izlememizi, bolca sözcük yazmamızı önerdi. Özel olarak bana:

-Sen şiir seviyorsun, şiir kitapları vardır; çocuklar için yazılmış kitaplar. O kitaplar hassaten çocukların yeni sözler öğrenmesi amacıyla yazılırlar! deyince nerede bulacağımı sordum. Bana özel olarak Ankara'da bir kitapçı ile İstanbul'dan da iki adres verdi.

Bundan sonra öğretmen, birer kağıt çıkarmamızı, adımızı, numaralarımızı yazmamızı istedi. "Korkmayın, sınav falan değil kişisel merak saikiyle bir yoklama! deyip:

-Anlamını bilseniz de bilmeseniz de kabul, belleğinizdeki Almanca sözleri okunacak düzgünlükte yazın! dedi. Açıklayıcı soru soranlar oldu. Öğretmen fazla konuşmadı, salt örnekler verdi:

-Gud, schmudsig, lernen, essen, mutter, und so weiter. . . .

Kağıtlar defter yaprağı olduğu için çabuk doldurdum. Bir çoğunun anlamını bilmesem de belleğimde kalmış olanlar kağıdımı doldurmaya yetti. Kağıdımı verince bana:

-Sana bir ödev getirdim, küçük ama anlamı büyük, yaz, çevir! dedi. Şiir gerçekten küçük ama altında Goethe yazıyor. Öğretmen:

-Goethe'yi sevdiğini biliyorum! dedi.

Hüseyin Orhan parmak kaldırdı:

-İçimizde başka şair arkadaşımız var, dergide şiiri çıktı! deyip Mehmet Başaran'ı gösterdi. Mehmet Başaran, utanır gibi yaparak Orhan'ı susturmak isterken Niyazi Çitakoğlu:

-Dikkat ettinizse ben arkadaşınıza şair değil şiirsever dedim, ben onu öyle tanıdım için öyle söyledim. İnsanlar şair olmaz ama şiir sevebilir. Ben de şiir yazmam ama şiir severim! Mehmet Başaran'a dönerek:

-Şair arkadaşınız söylesin, o şiirlerini şairlere mi yoksa şiirseverlere mi yazıyor? Yanıt verilmedi.

Öğretmenin bu sözü hoşuma gitti. Verdiği şiir bir dergideydi; dergiyi uzatınca, hemen alıp yazdım.

 

Wandrers Nachtlied
Der du von dem Himmel bist,
Allen Freud und Schmerzen stillest,
Den, der doppelt elend ist
Doppelt mit erquickung füllest,
Ach, ich bin des Treibens müde!
Was soll all die qual und Lust?
Süsser Friede,
Komm, ach komm in meine Brust!
Johann Wolfgang von Goethe

 

Çevirisi:

Gece gezenin Şarkısı. . . .
Sen ki göklerden geliyorsun,
Acıları dindiriyor rahatlatıyorsun.
Kederden kıvrananlara da
Sonsuz sevinçler getiriyorsun.
Bıktım artık bu sıkıntılardan!
Bu, ardarda gelip-giden kederler sevinçler niçin?
Ey salt mutluluk,
Ne olur sen gel doldur gönlümü!

Dergiyi verirken:

-Dersliğe girdiğinizde Guten Tag! (Günaydın!) sözünüzden sonrakilerin hiç birisini anlamadım! deyince Öğretmen:

-Doğrusu bu soruyu ben, senden bekliyordum. Sami'yi göstererek "O, anladığı için sustu! dedikten sonra kalkıp kağıtları toplarken sözler açıklandı.

-İch bitte um Verzihung! deyip Sami'ye bakınca Sami:

- Affınızı dilerim!

-Endschuldigen Sie für di ferpoetung! deyince de gene Sami; 

-Beklettiğim için özür dilerim!

Öğretmen, oldukça neşeli olarak ayrıldı. Ancak bir süre kimse yerinden kımıldamadı; karşılıklı bakışanlar oldu. Sami Akıncı'nın sözünü anımsayıp üzülenler olduğu belli oluyordu; Doçent Niyazi Çitakoğlu'nun buradan ayrılacağı varsayımı çok zayıf bir olasılık düzeyine düşmüş gibiydi. Hemşerim Kadir Pekgöz dayanamadı, ilk ufuldanan o oldu:

-Ne yapacağız biz bu adamla? Harun Özçelik yanıtladı:

-Öteki öğretmenlere yaptığımızı yapacağız. Sen bunun sözlerinden ürküyorsun git bir de Halit Kalkancı'nın derslerdeki konuşmalarını dinle, ilk derste daha paniklersin!

Dersten sonra Kadir Pekgöz'ün Halit Ziya Kalkancı'nın kim, ne öğretmeni olduğunu soruşturduğunu duydum. Yemek masasına gelince kendi kendine "Matematik Öğretmeniymiş! dedi. Öteki arkadaşlar bunu duyunca masada yemek boyu Halit Ziya Kalkancı konuşuldu. Halit Ziya Kalkancı adı bana önce yazar Halit Ziya Uşaklıgil'i, Mai ile Siyah'ı anımsattı, arkasından Ferhunde Kalfa öyküsünü. Ne zaman yalnız dolaşan bir yaz yaşlı bayan görsem hep onu anımsarım. Kalkancı soyadı da arkadaşım Arif Kalkan'ı anımsattı. Arif Kalkan okulda ağır yük taşıma arkadaşımdı. O sıralar bir "Radyolu Hammal!” söylemi vardı. Bunu bize kimse diyemezdi ama biz ikimiz yük taşırken kendimiz karşılıklı birbirimize derdik. "Radyolu!”

Bölüm salonuna gidince Öztekin Öğretmen kemancıları uyardı.

-Enstrümanları daha temiz tutalım, onlar ne denli temiz tutulursa o denli güzel ses verir; diyerek özel bezler verdi. Metodu alıp alt odaya doğrulurken Öztekin Öğretmen bana seslendi:

-İbrahim sana iki bez, bezleri piyano kapaklarında koruyabilirsin. Bezleri alıp önce üst piyanoyu sonra da alt piyanoyu bir temiz sildim. Yukarıda arkadaşların toplu çalışma yaptıklarını duyunca alt odada piyano çalıştım. Mozart 331 k. sonattan sonra 545 k. Do majöre de dört elle sarıldım. Dört bölüm olan bu sonatın sondan 2. bölümü, (Andante bölümü Beringer metodumda vardı onu çok sevmiş, Faik Öğretmene çok beğendirmiştim. Gerçi Beringer tamamını vermiyordu ama melodinin en güzel tarafı oradaydı; kulak dolgunluğum nedeniyle yakın ses değişimlerini çabuk kavradım. 545 k. 4 bölüm, 1. , 2. , 4. bölümler oldukça çabuk. 331 k. sonatı andıran yerler var, onlarda biraz zorlanacağım.

Yemekte yeni bir konu ortaya atıldı, Vatan Gazetesi birilerinden yazı istemiş. Kimmiş o birileri? Adlar sayıldı. Ahmet Emin Yalman geldiğinde konuşanlar, konuştuklarını daha doğrusu o gece okuduklarını yollamışlardır. Kimler konuşmuştu? Veli Demiröz, , Rahim Ünüvar, Musa Çınar, Ali Yılmaz, Satılmış Aslantaş, Mustafa Buğday, Enver Ötnü, Galip Şahin, Ekrem Ula, Rahmi Duman, Hüseyin Sezgin… Adlar söylenince hepsini anımsadım ama  içlerinde Ekrem Ule ile Enver Ötnü dışında hiç birisiyle doğrudan konuşmuşluğum yok. Uzaktan da olsa bir de Satılmış Aslantaş'ı takdir ediyorum. Burhan Güvenir'e "Satılmış!" dediklerinde gülerek karşı çıkıp işi tatlıya bağlayışı bence onun iyi niyetli olduğunu gösterir. Bizim masadan da yazı yazmak isteyenler soruldu. Sanırım beni yoklamak istediler. Yazı yazmayı sevdiğimi, ancak öğrenci notu yazdığımı, onları da ancak kendim okuyacağım için düzenli olmasına dikkat etmediğimi söyleyip savuşturdum. Öte yandan, 1939 yılından beri gazete okuduğumu, ilk abone olduğum gazete Akşam Gazetesi olduğunu, onu da Türkçe Öğretmenim Fikret Madaralı önerdiğini, Alpullu’da başlayan bu aboneliğin Hasanoğlan'a göçünceye dek sürdüğünü, Necmettin Sadak, Va-Nu, Şevket Rado gibi yazarları orada tanıdığımı, gazete okuma alışkanlığımı kazanınca okula gelen Cumhuriyet'le Ulus Gazetelerini de tanıdığımı, Cumhuriyetten Burhan Felek, Yunus Nadi, Nadir Nadi, Ulus Gazetesi'nden de Falih Rıfkı Atay, Ahmet Şükrü Esmer'i Peyami Safa ... tanıdım. Bunlar bana yetmiş olacak Vatan Gazetesi adını hep duydum ama alıp okumadım. O nedenle ona yazı göndermem söz konusu olamaz.

Konu, Sanat Tarihi dersine dönünce Ekrem Bilgin bir ay sonra yapılacağı söylenen Konya Gezisini yarın açalım mı? diye sordu. Arkadaşlar, erken buldular. Gerekirse öğretmen İstanbul'u anlatırken açarız, belki o İstanbul için bu yılı uygun bulup programı çevirtir. İstanbul'u bir an önce görmeyi hepimiz isteriz! Verdiğimiz kararı hep beğendik.

Masadan kalkınca bir grup arkadaş keman çalışmak üzere Müzik salonuna gitti. Ben yeterince piyano çalıştığım için kitaplığa gittim.

Nedense bu akşam kitaplıkta çok okuyucu var. Ansiklopedide Michel-Ange (Mikelanj) aradım yok. Elimdeki kitabı okudum. Namık İsmail adlı biri yazmış. Giriş bölümünde :

-Her yerde ve her zaman yaşayan, insanların kalplerini aynı heyecanla titreten, dimağlarını sihirli bir ağ ile birbirine bağlayan deha, insanlığın ortak varlığıdır. Özellikle insanlığın elemini, neşesini, çabasını, zahmetini tek başına taşıyan üstün insanlara sevgi ve saygı borcumuz vardır! dedikten sonra yazar ekliyor:

-Mikelanj, Rönesans Döneminin büyük sanatçısı ve insanlığın büyük dehalarından biridir. Doğum, 1475, ölüm , 1564. Bizim tarihimizde makbul sayılan padişah hakimiyetleri bölümlerine göre Fatih Sultan Mehmet ile oğlu 2. Beyazıt'ın torunu Kanuni Sultan Süleyman dönemlerini yaşamış. Fatih Sultan Mehmet 1481 yılında öldüğüne göre Mikelanj henüz altı yaşındaymış. Bu yaşta çalıştı denemez değil mi? Ne var ki çocuk Mikelanj, Fatih Sultan Mehmet'in ölüm yılında annesini kaybedince babası onu bir süt işleri yapan aileye vermiş. Küçük Mikelanj 6 yaşlarında süt işlerinde çalışmaya başlamış. Sonraları ünlü olduğunda soranlara takılarak:

-Ben o süt işlerinde çalışmasaydım bu beyaz taşlarla böyle oynayamazdım! diyerek süt işlerindeki çektiği zorlukları anlatırmış.

Yaşamın zorlukları onu yetişkin varlıklarının buyruğunda tutsa da içinden gelen bir hevesle renklere, şekillere doğanın oluşturduğu görüntülere karşı giderek bir ilgi uyandırmış. Bu ilgi giderek yanında çalıştığı insanların gözünden kaçmamış, bulunduğu yerin Prensi (O günlerin İtalya’sı kent devletler olarak yönetiliyormuş)

Yatınca köyü, çocukluğumu düşündüm. Yazın köylerde çamur karıp kerpiç yaparlar. Kimi zaman kerpiç işleri bitince ortalıkta çamurlar kalırdı. Kimi arkadaşlar o çamurlarla oynar, uzunca bir süre mıncıkladıktan sonra çanak, çömlek yapmaya kalkarlar; içlerinden bazıları, kuş bazıları çanak çömlek yapardı. Ben kendimi düşündüm, nedense böyle oyunlara hiç yanaşmazdım. Salt bu değil yumuşak ağaç dallarından, özellikle söğüt dallarından çakılarla birçokları bir şeyler yapardı. Bir de bostanlar çıkınca karpuz kabuklarından halkalar yaparlar, uzun halkalar oluştururdu. O arkadaşlar usta yanında çalışsalardı kesinlikle içlerinden sanat adamı çıkardı. El işlerine eli yatkın arkadaşları anımsamaya çalışırken uyumuşum.

 

31 Mart 1944 Cuma

 

Uyanınca akşamki düşündüklerime güldüm. Çevremdeki arkadaşlar nelerden söz ediyor, ben ne düşünüyorum? Rüstem Gündüz bizim sınıfı çok şanslı sayıyor:

-Biz geldik, inşaatlarda çalıştık, Sizler hazıra kondunuz. Üstelik önümüzdeki yıl kız-erkek eşit sayıda seçilecekmiş! Karşılık veren oldu:

-Eşit sayıda gelseler bile siz onların yarısını götürürsünüz. Bu yıl gittiğiniz yerlerden haberlerini alıyoruz, yakmışsınız birilerin canlarını… Hayda! Nerden çıktı bu şimdi? Birçokları kulak kesildi. Bizim Kepirtepe'ye gelenlerden böyle bir söz duymadık ama doğrusu ben sezinler gibiydim. Bizimle konuşurken takındıkları tavırlar kızlar gelince değişiyordu. Bunu ben kendi gocunmam olarak düşünüyordum. Çünkü birini açıkça kıskanıyordum. Ancak buraya gelince Kepirtepe'ye staja gelenlerde bir renk değişikliği olmadı. Mustafa Ersoy'a bazan takıldık ama bir renk vermedi. Hepsini öyle sanıyorduk. Bu sabahki konuşmalar konuyu depreştirdi.

Kahvaltıda Abdullah Erçetin beni uyardı:

-Sen herkesi kendin gibi sanma, "Karda gezip izini saklayanlar vardır!”

İçime bir kuşku düştü, yoksa mektuplaşanlar var da benim mi haberim olmuyor. Hemen Röslein'i düşündüm. Kafam karıştı. Oysa Malik Öğretmenin gözüne girmek için ne planlar kurmuştum.

Salona neredeyse korkarak girdim, Malik Öğretmen adımı sorsa kekeleyerek cevap vereceğimi düşünürken Malik Öğretmen yüzlerimize bakarak, dikkatinizi çekerim:

-Toplumların ortak sanatları, kendi yönetimleriyle sıkı sıkıya bağlıdır! dedikten sonra gülümseyerek:

-Gelin sizinle bugün biraz tarih konuşalım mı? diye sordu. Biz, hep bir ağızdan:

-Konuşalım! deyince Malik Öğretmen:

-Ancak ben işi hep sanatın gelişme açısından ele alacağım!

 "İlk çağları düşünelim, insanlar da tıpkı hayvanlar gibi doğup, içgüdüleri doğrultusunda yaşıyordu. Yaşamak için yemek, yemek için yenecek nesneler aramak. Yenecekler azalınca bolca olan yerlere göçmek. Yüzyıllar böyle geçmiştir. Ancak bir gün gelmiş, nereye gitseler kendileri gibi hazır yiyenlerle karşılaşınca kavgalar başlamış. Her canlının karşılıklı kavgasında biri yener öteki yenilir. Böylece ortaya bir güç olayı çıkmış. Bireylerin teke tek kavgaları giderek toplumlaşmaya, yani tek gücü topluca defetme dönemi başlamış. Bu kez de topluluklar güçlü yöneticiler edinip toplu kıyamlar başlamış. İşte Tarihte Göçler dediğimiz dönem böyle başlamıştır. İş burada da durmamış, belli  topluluklar yerlerini terketmemek için direnç gösterip gelenleri geri döndürmüştür. Böylece yer değiştirmeyen topluluklar ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan bu topluluklar uslu durmamış güçlüsü zayıf bulduğunu, kendine katmıştır. Kent ya da Site devlet dediğimiz bu küçük topluluklar bir birini ortadan kaldırarak büyük imparatorluklar ortaya çıkmıştır. İşte Pers, Hun, Roma imparatorluklarının oluşumu budur. İmparatorluk durumuna gelen bir toplum çok büyük varlık sahibi de olmuştur. Çünkü o büyük toplumun erki tek elde toplanmıştır. Başlangıçta kent devletlerde de toplumu oluşturan insanlar arasında fark görülmüştür. Bu farklar insanların yaşamlarını çok değiştirmiştir. Yunan filozofu Eflatun bu farkı altın, gümüş, demir olarak ayırmıştır. Kimi insan mayası altın, kimini gümüş, kiminin de demirdendir. Mayası altın olanlar üst katlara çıkarken onları gümüşler izlemiş. Böylece değersiz demir takımı alt tabakayı oluşturmuştur. Giderek toplumlarda iş bölümü bu anlayış üstüne kurulmuştur. Savaşlar sonunda alınan sürekli tutuklular da demir grubuna katılınca bir birinden çok farklı iki halk katmanı oluşmuştur. Soylular, soylu olmayanlar. Bunların yaşam düzeyleri salt yiyeceklerin de değil dinsel inançlarında olduğu gibi dünyalıklara sahip olma giderek bilgi, rahat yaşam, zevk, ün, ünvan, soy-sop fikrini geliştirmiş. Elimizdeki belgelere göre bunu Eski Yunan Tarihi'nde rahat görebiliyoruz. Örneğin önce Atina'da sonra da Atina'nın etki ettiği ya da egemen olduğu yörelerde görüyoruz. İyonya denilen bizim Ege bölgemizdeki kazılar bunu göstermektedir. Bu dönemde, resim, şiir tiyatro(Küçük çaplı), heykel olağan üstüdür. Matematik-Geometri-felsefe de öyledir. Ancak bu dönem çok sürmemiş, Kendini daha altın olarak benimseyenler, kentleri birer ikişer yutarak yönetimleri tel elde toplamışlar. İşte Roma. Roma'ya egemen olan buyruğundaki tüm toprakların kısacası bugün bildiğimiz Avrupa’nın tüm topraklarının sahibiydi. İstediklerine işlenmesi için veriyordu ama karşılığını da alıp güçlü bir ordu ile kendi erkini sürdürüyordu. 1000 yıldan fazla süren bu düzen sonunda dinsel kavgalar yüzünden yıkıldı. Yıkıldı ama bu kez de dinsel düzen yani Hıristiyanlık yönetimi bu topraklara el koydu. Hıristiyanlık yönetimi dediğimiz Papalık, sonsuz bir gelire sahipti. Sözde halk, İmparatorluğun zorbalığından kurtulmuştu ama bu kez de İsa adın a(Dinsel inançları öne çıkaran) Kilise elindeki parasal güçle dilediğini yaptırıyordu. Kiliseler aracılığıyla halkın yakınına (Ruhban sınıfı sayılan papazlar-rahipler) sokulan Papalık, kiliseleri donatımlı bir duruma getirerek insanların ruhsal duyarlığını etkileme yönüne yöneldi. Özellikle Büyük Roma İmparatorluğunun doğuda egemenliğinin sürer olması, Hıristiyan olmayan toplumlarla burun buruna kalmıştı. Bu arada Müslümanlığın doğup gelişmesi, Bizans İmparatorluğunun durumunu sarsmaktaydı. Yöneticiler halkı din yoluyla yanlarında tutmak için dinsel kurumların görkemli görüntüsünden yararlanma yolunu seçtiler. İ. S. 6. y. yılda yapılmış olan Ayasofya bunun bir örneğidir. İnsanların içlerinde bulunan bir estetik eğilim olduğunu biliyoruz. En eski dönemlerden kalma yerlerde yapılan kazılarda özellikle bayanların süsleri bunun en güzel örneğidir. Sonra sonra evlerde kullanılan ev-araç gereçlerdeki şekiller giderek el sanatlarının geliştiğini kanıtlamaktadır. Eski Yunan kalıntılarındaki çizimler, heykeller, tapınaklar bize ilkel insanda da var olan ancak zamanla gelişen bir ilk iç tepinin varlığına inandırmaktadır. İşte bu ilk tepi zamanla bireyin elinden alınıp toplu çalışma; toplu ürün verme dönemini açmıştır. Eski Yunan Akropol'undan başlayarak bunu Rönesans dek getirebiliriz. Atina Tiranı (Diktatörü) Perikles Akropol'u tanrılar için yaptırdığını söylese de o güzel anıt, Atinalıların göz zevkinin doyumu için yapılmıştır. Bir ilk değildir daha önce benzerleri de denenmiştir. Daha sonra Eski Yunanistan'a egemen olan Roma, orada gördüklerini daha görkemli yaparak Romalıların ruhlarını okşamıştır. Örneğin 100 kişilik tiyatrolar 10.000 kişiye çıkarılmış, agoralar, hamamlar, heykeller, anıtlar, köprüler görkemli Roma estetiğine dönüşmüştür.

Sözümüzün başına dönersek, böyle bir gelişmeyi önce durduran Hıristiyanlık, kendi geleceğinin de acı sonucunu duymaya başlayınca, halkının gözüne girme yöntemleri araştırmaya başlamıştır. İşte bunlardan bir tanesi kiliseleri halkın gözünde canlı tutmak. Oysa kiliseler sözüm ona eskiden de süsleniyordu ama süs dedikleri desenli mozaikti. Bunların en güzeli ünlü Ayasofya müzesidir. Mozaik Eski Yunan, daha sonra Roma ile Romalıların gittiği her yerde kullanılmış bir matah sayılıyordu. Bıkkınlık veren bu yöntemi yenilemek gerekirdi.

Bu nasıl olacaktı? Önce duaları müzikle daha etkili kılmak, dualarda ya da dinsel anlatılardaki kahramanların resimlerini duvarlara çizmek, İsa üstüne tüm söylemleri renkli resimlerle kiliseye yansıtıp, orada söylenenlerle dinleyenlerin düşlerini olabildiğince örtüştürmek. İşte bu isteklerin giderek yoğunlaşması, bunu yapma girişimini tetiklemiştir. Doğudan göç eden Türk-Müslüman zorlamaları Bizans'ın geleceğini tehlikeye atınca Hıristiyanlık Papalık çevresinde toplanmak gereğini duymaya başlamıştır. Bu durum, yukarda anlattığımız nedenlerden dolayı olağanüstü geliri olan Papalık sanatçıların dikkatini çekmiş, işine gelen ürünleri kiliselere aldırıp işletmiştir. O zamana dek süregelen dinsel yasakların bir bölümü kaldırılarak Resim sanatına da özgürlük kazandırılmıştır. Böylece o güne dek bir yaşam kazancı sayılmayan resim, müzik, süsleme heykel; mimarlık gözde mesleklerin başına geçmiştir. Aslında kilise önce müziğe el atmış, onu kendi emeline uygun yönlendirmek için çok çalışmıştır. (8-12. yy) Resim olayının kısa sürmesinde Reform hareketi de etkili olmuştur. Çünkü Reformcular, gerçekte başka değişiklikler için ortaya atılmıştı. Papalık, kilisede heykel, resim-renk oyunlarıyla Reformcuların hızını kesmiştir.

İşte size Rönesans olayının özeti, bence budur!

Resim sanatına gelince! … Resim, ressam her dönemde vardı. Resimler yapıldı, elden ele dolaştı. Bir süre sonra yok oldu. Kilise el koyuncaya dek nice yetenekli ressamın şaheserleri çöplüklere gitmiştir. Kilisenin ressamları sahiplenmesi 13. y. yıllarda başlar, 14. 15. 16. y. yıllarda doruk noktasına çıkar. İşte bu sürece Rönesans diyoruz. Bu süreçte yetişen çok ressam, heykeltraş vardır. Bunlar, Vatikan'dan uzaklaştıkça birer ikişer kiliselerde yer bulmuştur. Vatikan ya da Papalığın yakınında yer bulanlar ya da yer almak için ömür boyu çalışanlardan üçünü okul kitaplarında hep bunları görürüz: Ressam-(Mona Lisa ya da Madonna tablosu ünlü) mimar-bilgin Leonardo da Vinci (1452-1519)- Michelangello Buonarotti (Mikelanj) Heykeltraş -Ressam, Musa heykeli-Roma, Sistine Şapeli resimleri-Davut heykeli (1475-1564), Rafaello Sanzio, Heykeltraş- Ressam, Atina Okulu- ( Eflatun-Aristo da bu tablodadır. ) (1483-1520)

Malik Öğretmen:

-Rönesans, bir uzunca zaman kesimidir. İtalya yarımadasında başlayan bu atılım, büyük küçük öteki topluluklara da sıçramış yeni yeni akımlar oluşmuştur. Kuzeyde Almanca konuşan topluluklar, şimdi adına Hollanda dediğimiz Felemenk, okulu, İspanyol akımı gibi. Devlet olarak resim sanatına ya da güzel sanatlara ilk el koyan devlet (Kral 1. Fransuva) Fransa olmasına karşın Fransa ötekilerden çok denecek derecede geç uyanmıştır. (19. yy) Buna karşın Fransa, hani boynuz kulaktan geç çıkar ama kulağı geçer diye bir söz vardır. Fransa sonradan bu işin bayraktarı olmuştur. Ünlü müzeleri konuştukça değişik resim anlayışlarına da değineceğiz.

Veysel Öğretmeni görünce gülümseyen Malik Aksel Öğretmen bize dönerek:

-Bu ders ben çok konuştum, haftaya bu işi size devredebilirim! deyip ayrıldı. Öğretmenler kapı önünde konuşurken Abdullah Erçetin tahtaya, Rönesans demek:

-Leonardo Da Vinci; (1452-1519)- Michelangelo Buonarotti; (1475-1564)- Rafaello Sanzio (1483-1520) demektir, benden bu kadar! diye yazdı.

İçeri giren Veysel Öğretmen gülerek:

-Al benden de o kadar. Onların eserlerini görmeden büyüklüğünü düşlemeye çalışmak, İdris Dağına bakıp Himalayaların yüksekliğini kestirmeye çalışmak gibi bir durum. Olanaksız bir karşılaştırma, Şansı olanlar İtalya'ya giderse bizim için bakıp anlatırlar! Ekrem Bilgin hemen sordu:

-Siz gitmediniz mi? Veysel Öğretmen biraz üzgünce gülümseyerek:

- Sinyor Mussolini beni almamıştı. Neyse, ona da kalmadı; o gittiğine göre geç de olsa niyetim var; o ustaların yaptıklarını yerinde göreceğim umudumu daha yitirmedim.

Veysel Öğretmen, havanın güzelliğinden söz edince arkadaşlar dışarda çalışmayı önerdiler. Az ileride çalışan öğrenciler vardı; toprak kazıp, bir yandan da el arabasıyla taşıyorlar. Model seçip çalıştık. Ben, el arabası süren birini seçtim. Taşıyıcı öğrenci de durumu anlayınca çok sevindi, geldi yakınımda dinlenir gibi düzgün durup işimi kolaylaştırdı. Güleç yüzlü bir çocuk. Adını sorunca, neden kuşkulandıysa biraz telaşlanır gibi oldu. Önce resim yapmayı çok sevdiğini, o nedenle baktığını söyledikten sonra adının Ali olduğunu öğrendim. Hidayet Gülen Öğretmeni sordum. Ali birden değişti; onun için de (eliyle mızrap sallar gibi işaret ederek) "Bana bağlama çalıştıracak, çok seviyorum onu!” dedi. Biz konuşurken Veysel Öğretmen geldi. Ali resim yapmayı da çok seviyormuş. Veysel Öğretmen de Ali'nin tavrından hoşlandı, yaptığı resimleri görmek istedi. Ali söz verdi dosyasını bana getirecek, haftaya, Veysel Öğretmene göstereceğim. Böylece benim model, bir rastlantı resimsever çıktı.

Veysel Öğretmen yaptığımız resimleri topladı.

Öğle yemeğinde duyuru yapıldı:

-Saat 14:00'te Yüksek Bölüm 1. 2. sınıflar salonda toplanacak! Başka açıklama yapılmadı ama nedenini biliyoruz. Binbaşı Nuri Teoman gelmediği için Müdür Hürrem Arman Öğretmenlik Bilgisi dersi yapacak.

Öğretmenlik Bilgisi, Köy Enstitüleri Müfredat Programında geçiyor ama bir ders değil de dersler topluğu durumunda. Ancak, özellikle 2. sınıfların böyle bir Müfredat programından haberleri yok. Zaten bu program 5/5/1943 tarihinde yürürlüğe girmiş. Bizim sınıflar da üzerinde durmuş değil duyanlar olmuş, Kepirtepe Köy Enstitüsü Müdürü sıcağı sıcağına derslikte okutmuştu. Yüksek Bölüme gelip Sosyoloji, psikoloji dersleri başlayınca ders adları tartışmalara neden olunca Köy Enstitüleri'nde uygulanmaya başladığından Toplumbilim-Sosyoloji, Ruhbilim-Psikoloji söylemleri uzun tartışmaya neden olmuştu. Bu nedenle bizim birinci sınıflar çıkacak tartışmaya bir ölçüde hazırlıklıydı.

Müdür Hürrem Arman elinde Köy Enstitüleri Müfredat Programıyla geldi. Yerine oturup elindeki kitabı birkaç kez baştan sona, sondan başa çevirdikten sonra, konuşma tellerini gerdirmek için bir kaç kez ıhı, ıhı yaptıktan sonra:

-Bizim yapacağımız konuşmalar klasik bir okul dersinden çok pratiğe dayanan meslek konuları olacak. Biliyorsunuz Köy Enstitüleri, kitabî bilgilerden çok pratiğe dayalı eğitim kurumlarıdır. Başını tahtaya çevirip:

-Biriniz tahtaya yazsın! deyince Hüseyin Sezgin koşarca tahta başına geçti. Okul Müdürü eliyle tarif ederek “Şöyle büyükçe, başlık olduğu belli olacak büyüklükte bunu yaz!” deyip kitabı ona verdi.

Hüseyin Sezgin, tahtanın tam ortasına harfleri milimetrik ölçüler içinde ağır ağır özenle yazdı.

 

ÖĞRETMENLİK BİLGİSİ

1. Toplumbilim,

2. İş Eğitimi,

3. Çocuk ve İş Ruhbilimi,

4. Öğretim Metodu ve Ders Tatbikatı,

5. Eğitim ve İş Eğitimi Tarihi.

 

(Bu dersler, 4. sınıflarda haftada 2, 5. sınıflarda 6 saat olarak okutulacaktır)

 

1-Bu derslerin amaçları:

Okul Müdürü kitabı eline alıp oradaki yazıları izleyerek açıklamalar yaptı. Örneğin Tarih Dersinin amacını, Türk Ulusunun geçmişini, atalarının kökenlerini, bireylerin birbirine karşı sevgisi; saygısı, dinsel bağları, geçirdiği uygarlık evrelerini öğrencilere öğretmek! deyince parmaklar kalktı. Okul Müdürü Musa Çınar'a söz verdi. Ancak Müdür sözü soru sorarak verdi:

-Ekleyeceklerin mi var Musa? Musa Çınar ise:

-Hayır efendim, eklemekten çok konuyu kavrayamadığımı söylemek istedim. Bu söylenen amaçlar, her okulda anlatılıp oldukça da başarı kazanılıyor. Geçmiş sınıflarda okuduğumuz derslerden belleğimizde en fazlası tarihtir bence; İstanbul'un 1453 yılında alınışını, 1071 Malazgirt Savaşını hiç unutmayız. Ancak, bunu yeterli görmüyoruz, anladığım kadarıyla Köy Enstitülerinde daha değişik yöntemlerle okuyacağımız tarih bilgilerimiz daha çok olacak! Ben böyle anladım. Eğer yanlış anlamadımsa bunu nasıl yapacağız?

Okul Müdürü, Musa'ya:

-Hayır Musa yanlış anlamadın; yanlış anlamadın ama sabırsızlık gösterdin. Köy Enstitüleri yeni kurumlardır. Kendi ilkelerine uygun yöntemleri hazırlayarak, onlar doğrultusunda daha yararlı bir çalışma düzeni kuracak. Musa Eroğlu parmak kaldırıp sordu:

-Kitabı okuyup iyice anladıktan sonra üstünde konuşsak daha iyi olmaz mı efendim? Müdür bey gülümsedi:

-Haklısın Musa, bölümleri birlikte okuyup tartışalım! Çoğunluğu 2. sınıflardan olmak üzere bir grup Köy Enstitüleri Müfredat Proğramı verilmesini istedi. Gülenler oldu. Süleyman Adıyaman, Rıza Dönmez, Mustafa Barış, İhsan Güvenç, Satılmış Aslantaş, Ali Yılmaz, Mehmet Pekgirgin, Fevzi Özlem; kitap verildiğini söyledi.

Okul Müdürü bu ikircil durum karşısında durum değiştirmedi. Bizim tarafa dönerek “Sizde alan var mı?” diye sorunca ben el kaldırdım. Müdür bana sordu “Sen nereden aldın?” Ben de.

-Geçen yıl okul öğretmenlerine gelince aldım, yanımda getirdim! deyin Müdür gülümseyerek:

-Bir karışıklık olmuş, bir daha dağıtalım, bu bizim için önemli. İvedi okumak isteyenler (beni göstererek) bizimkilerden yararlanabilir! deyip kalktı.

Müdür gidince, tartışmalara bizim arkadaşlar da karıştı. Yunus Kazım Köni, İbrahim Yasa öğretmenlerle yapılan tartışmalar tekrarlandı. Bu kez de kesin karar alındı; Meslek Dersleri sürecekse Köy Enstitüleri Müfredat Programı satır satır okunup, tartışılacak!

Müzik Salonuna döndüğümüzde arkadaşlar olayları Öztekin Öğretmene anlattı. Öztekin Öğretmen kahkahalarla güldü. Müfredat Programının kimi bölümlerini yaşamında bir gün bile ilkokul çocuğunun karşısına geçmemiş kişilerin yaptığını, yapılırken kendisinin de bulunduğu Müzik bölümünde de aralara böyle anlamsız istekler katıldığını anlattı. Sonra da açılmışken bunu bir daha konuşalım! deyip proğramı çıkardı, satır satır açıklayarak okudu. Çok önemli gördüğü yerler üzerinde uzun uzun durdu.

Takıldığı noktalardan biri benim de dikkatimi çekmişti. Öğrenciler ilk müzik uğraşılarına kendi çevrelerindeki geçerli müzikle başlayacak! Diyelim ki Karadeniz yöresi kendine özgü çalgısı kemençeye uyarak genelde hızlı tempo eğilimindedir. Orta Anadolu göresi ise bozlak dediğimiz ağır bir müzik ortamında yetişmektedir. Trakya'nın da öyle, Anadolu'da uyulan ritimlere uymayan bir ritim. İstanbul çevresi ise hiç birine benzemeyen Divan müziği içinde yetişmektedir. Bu yörelerin çocuklarında doğal olarak ana dilleri gibi önemli bir fark olacaktır. Anadillerinde ödün vermeden önlerine kesin koşullar konup zorlanarak çevresinden farklı konuşturulurken müzikte doğal alışkanlıklar sürdürülmeye çalışılacak! Bu düpedüz, müzik olayını küçümseme, daha doğrusu:

-Böyle gelmiş böyle gitsin anlayışının sürmesini isteyiştir. Bizim aile geleneğimizde resim gibi müzik de yoktur. Dinimizi öne sürüp yıllar yılı din adamları, hiç bir ses eğitimi almadan sınırlı sesler çıkarmış, halk arasında da âmâ (görmezler) denilen insanlar kahırlarını sese dökerek "Hafız!” payeleri altında kendilerince müzik yapmıştır. Bu işin resmi tarafı. Bir de başka gerçek taraf var. Din adamlarının ürkütücü etkilerinden uzakta olup, köylerde yaylalarda yaşayanlar, içlerinden geldiği gibi doğal müziğini oluşturup, yüz yıllarca yaşatmıştır. İşte bizim Halk Müziği dediğimiz budur. Programı yapanlar bunu söylemekten kaçınıyor. Bunun da sahiden değerlisi var, değersizi var. İşte biz buna dikkat edeceğiz. Gerçekten halkın duygularını yansıtan, ses olarak müzik değeri olanları seçip öğrencilerimize öğreteceğiz. Zaten bunlar kesinlikle halkımızın bir yanını, göçünü, savaşını, zaferini ya da yenilgisini anlatan türkülerdir.

Bu tür halk müziği başka uluslarda da vardır. Müzik Tarihinde okuyorsunuz; konserlerde dinliyoruz. Rus Beşleri denilen besteciler Rimsky-Korsakov, Borodin, Mussrgsky, Balakirev , Cezar Qui, halk türkülerini çok sesli yaparak operalar, Senfoniler, konçertolar… yapmışlar, Çekoslovakya'da Smetana, Dv'orak Çek halk müziğinden senfoniler, operalar, Finlandiya'da Sibelius, Fin halk müziğinden senfoniler üretmiş. O memleketlerde çocuklar müziğe nasıl çalışıyor? O büyük orkestraları dolduran sanatçılar nasıl yetişiyor? Öğretmen Viyana Çocuk Korosunu dinlemiş. Övdü. Öğretmen duraksayınca ben de:

-Konserler senfonilerini dinlediğimiz Josef Haydn'ın da Viyana Çocuk Korosunda yetiştiğini okudum! deyince Öztekin Öğretmen yeni duymuş gibi:

-Şuna bakın, adam 1750 yıllarında doğmuştu. Bakın o zaman da çocuk koroları kurmuşlar. Çocuklar koro kurallarına uyuyor. Müzik, çocuk için bir iş değil bir eğlencedir. Müzik öğreten bunu bilip, çocuğun zevkini bozmadan vereceğini verebilmelidir. Gel de kızma! Bizim Müfredat programında bunları sezdirecek bir hava var mı?

Öztekin Öğretmen, bundan sonra bizi enstrüman çalışmak üzere serbest bıraktı. Alt odaya inerek bir süre çalıştım. Çalışırken aklım, gidip gidip Öztekin Öğretmenin dediklerine takıldı. Kendi kendime sordum:

-Kimler yapıyor bu müfredat programlarını? Yunus Kazım Köni, psikoloji öğretmenimiz, aynı zaman Milli Eğitim Bakanlığı Talim Terbiye Kurulu Üyesi, çantasında gezdirdiği kitapları göstererek:

-Bunları inceleyip görüşümüzü bildiriyor, olumlu bulunursa ona göre kitap olarak çıkıyor! demişti. Derslerinde de çok değişik bilgiler veriyor ama sanki bu işin tutulacak yerinden tutmuyor gibi bir hava seziliyor. Doçent İbrahim Yasa ise eleştirilerimize; “haklısınız!” diyor da “Şu, şu, şu kitabı okuyun!” demeden Burhan Güvenir'in köyündeki koyunları, keçileri saydırıyor.

Okul Müdürü Hürrem Arman da kendisinin, Pedagoji de pedagoji tarihi de okuduğunu söylüyor ama pedagojinin ne olduğunu söylemiyor. Oysa elimizdeki müfredat programından pedagojiden söz ediliyor. Psikoloji de öyle, çocuğun, öğrencinin ruhsal durumlarından söz ediliyor da ruhsal durumlar üstünde durulmuyor. Psikoanaliz akımının doğmasına neden olan durumlar konuşuluyor. Dostoyevsky'nin, Emily Bronte ya da Karaağaçlar Altında kitapları konuşulurken oradaki kişilerin sözgelimi, Raskolnikov, Smerdiyakov, Heatcliff, Ephraim Cabot gibi kişiler birer ruh hastası olarak anlatılıyor. Sigmund Freud bu gibi kişilerin davranış nedenlerini arıyor! deniyor da söz orada noktalanıyor. Doktor Ziya Talat'ın Ankara okullarında on yıldır yaptığı "Niçin Sınıfta Kalıyorlar?” araştırması bile defalarca anımsatılmasına karşın kısa bir yorumla geçiştirildi.

Ahmet Emin Yalman’a göre, Köy Enstitülerinin dünyada eşi yokmuş. Nasıl olur? Bizim Kepirtepe'de Öğretmenlik bilgisi dersimize gelen İhsan Kalabay, Booker Washinton'un Tuskegee okuluyla Köy Enstitüleri arasında pekala benzerlik kuruyordu. Ayrıca yazar Yaşar Nabi Nayır da:

- Yunanistan'da benzer okullar var, öğrenciler sürekli çalıştırılıyor, kendilerine giyecek bile verilmiyor, yalınayak dolaşıyorlar! diyerek Köy Enstitülerinin de öyle olmasını bile önermişti.

Bunları düşünürken vakit geçmiş, Abdullah gelmeseydi gerçekten ben de bu gece aç kalmış olacaktım. Yemekte arkadaşlar bu denli çalışmamın nedenini sordular. Onlara, inanacakları gibi bir olasılık anlattım:

-Çok çalışıp burada kalacağım. Askerliğimi atlatıp tekrar dönebilirsem bizim bölümü Gazi Eğitim Enstitüsüne benzer bir duruma getireceğim. Arkadaşlar kahkahalarla güldüler. Arkasından da sordular:

-Biz ne olacağız? Masadakilerin hepsini öğretmen olarak yerleştirdim. Üstelik öteki bölümlere de müzik dinleme dersi ekledim. Biz gülüşürken Halil Dere geldi. Olayı ona da anlatınca o da kendine yer istedi. Arkadaşlar bizim aramızdaki konuşmaları bilmediği için ben Halil Dere'ye özel bir görev önerdim; her konsere Mahmut Ragıp Öğretmeni davet edeceğiz, Halil Dere, özellikle onun yanına oturup onun eleştirilerini dinleyecek. Halil Dere birden sinirlendi:

-O zamana kadar! . . . deyip sustu. Arkadaşlar anlamadı ama Halil Dere:

-O zamana dek “ . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .  kalır mı?” demek istemişti. (*) Yer beğenmeyen Halil Dere:

-Yarınki konsere beni alın, ben onunla yetinirim! deyip ayrıldı. Halil Dere'nin "Beni konsere alın” demesi kimi arkadaşları şaşırtır gibi oldu. "Onu konsere biz mi götürüyoruz?" diye soran bile oldu. Ben de:

-Doğal olarak biz götürüyoruz. Biz gitmesek o gidebilir mi? Her Ankaralı gidebiliyor mu? Özel davetiyelilerle bilet alanlar gidiyor. Biz okul olarak özel davetiyeliyiz. 25 öğrenci için yer ayrılmış, hatta yerimiz de özellikle balkondan ayrılmış. Alt salona insek sorun olabilir. Bize kimse soru sormuyor ama Öztekin Öğretmen işi sıkı tutuyor da ondan. Ayrıca Faik Canselen, Mahir Canova, Hilmi Girginkoç Öğretmenler bizim koruyucularımız. Halil Dere Öztekin Öğretmenden izin aldı. Öztekin Öğretmen özel olarak Halil Dere'ye beni kılavuz olarak göstererek:

-İbrahim, arkadaşın olduğuna göre, olabildiğince beraber olursunuz! diye tembihledi. Halil Dere onun için öyle konuşuyor. Geleceği her konser öncesi de titizlikle üstünde duruyor. Örneğin opera provasına, Satılmış Nişanlıya, Yanlışlıklar Komedisine gelmedi.

Halil Dere ayrılınca ardından herkes olumlu konuştu. tanıyanlar hep seviyormuş. Hemşerim Kadir Pekgöz duramadı, bana sordu:

-Sen nasıl buldun onu? Ben de:

-Ben onu değil o gelip beni buldu, konserleri izlemesi için Öztekin Öğretmene sormuş; Öztekin Öğretmen de:

-Ara ara olma koşuluyla gelebilirsin, ben bu işi İbrahim'e bıraktım, kumanya işlerini o izliyor. O nedenle konser günlerini en iyi bilen odur, konuş; birlikte olursanız hiç bir sakıncası olmaz. Ancak yanında bir başkasını da alıp gelemezsin. Çünkü bize ayrılan yer sayısı sınırlıdır! demiş. Arkadaş da o kurallara uyarak bize katılıyor. Bizim arkadaşlığımız bu konser olayından önce başladı. Biz daha Kepirtepe'ye Trakya Köy Öğretmen Okulu olarak geldiğimizde, bizim gibi daha iki okul olduğunu duymuştuk. Bir konuşmasında Okul Müdürümüz kendisinin oradan geldiğini anlatmıştı. O sıralarda bir İlköğretim dergisinde bir yazı okudum, o okulun hem adını veriyor hem de güzel çalışmalar yapıldığını anlatıyordu. Bunu bir nöbetimde Cavit Kafkas'a da söyledim. Cavit Kafkas bana:

-Abi, oradaki numarana mektup yaz, sana yanıt verirse en güzel bilgileri ondan alırsın! dedi. Aynı öneriyi ben de ona yaptım, birlikte kendi numaralarımıza mektup yazdık, hem Kızılçullu, hem de Çifteler'e. Bana Kızılçullu'dan, Cavit'e de Çiftelerden yanıt geldi. Kızılçullu'dan Ziya Fikri Özlen, şimdi burada sık sık konuşuyoruz. Arkadaş Muğlalı. İlk günler onunla konuşurken öteki Muğlalı arkadaşlar da sık sık benimle konuştular. Halil Dere de Muğlalı. Karşılaşmamız böyle oldu. Daha sonra birçok konuda işbirliği yaptık. Zevklerimiz de uydu, benzer pardösü alıp giydik, benzer kravat taktık; derken arkadaşlığımız derinleşti.

Müzik Salonuna gitmedim. Kitaplıkta dergileri karıştırırken Nef'i ile ilgili bir yazı gördüm. Birisi Prof. Ali Nihat Tarlan'a soruyor "Nef'i gibi bir şair, Hasankale gibi küçük bir yerde nasıl yetişmiş?” Prof. Ali Nihat Tarlan:

-Bu konuda ayaküstü bir açıklama yapmak istemem ancak Nef'i, Hasankale'de doğmuştur ama babası o günün koşullarına göre Sipahi Mehmet Bey olarak maruf bir zattır. Nef'i'nin adı Ömer'dir. Nef'i de Ömer Bey olarak tanınır. O günlerin modası olan kazıttığı mühründe de Ömer Bey yazılıdır. O günlerin varlıklı, okur-yazarlığın değerini bilenler bir yolunu bulup kendilerini yetiştirirlerdi. Ömer Bey de küçük yaşlarından başlayarak güçlü bir eğitim görmüş, daha sonra Erzurum'a geçerek eğitimini sürdürmüştür. Erzurum o sıralar Farsçanın egemen olduğu bir yöreydi. Ömer Bey, Farsça yanında Arapça da öğrendi, şiir yazmaya burada başladı. İşin ilginci kendisine mahlas olarak da Zararlı anlamına gelen Zarri'yi seçmişti. Şair Zarri'nin şiirleri ortalığa çıkıştı. O sıralar Erzurum Defterdarı olan Gelibolulu Müverrih Ali (tanınmış bir Tarihçidir) Zarri'nin şiirlerini okuyunca yazarını uyarmış:

-Bunlar zararlı değil, sen yanlış yorumluyorsun; bunlar, (yararlı anlamına gelen) nafidir. O nedenle senin mahlasın yararlı anlamına gelen naffi'den Nef'i olsun! demiş. Nef'i böylece (kesin olmamakla birlikte) 1605-1606 yıllarında İstanbul'a Nef'i olarak gelmiştir. Ancak kendisini birden tanıtamamış, Padişah 1. Ahmet'in son saltanat yıllarıyla 2. Osman, ondan sonra 4. Murat dönemlerinde şöhretinin doruğuna çıkmıştır. 30 yıl süren büyük nafilik şöhretine karşın gençliğindeki kendine yakıştırdığı Zarri'liği bırakamamış olacak 4. Murat'ın:

-Hiciv yazma! uyarısına karşı geldiğinden boğularak denize atılmıştır. Olayın böyle olduğunu az-çok biliyordum ama gene de üzüldüm. 4. Murat için yazdığı Bahar Kasidesi, Peygamberimiz için yazdığı Na't, Sadrazam Koca Murat Paşa için yazdığı Kaside nasıl unutulur? Gazelleri de öyle! Ne var ki Gürcü Mehmet Paşa için yazdığı "A köpek!” redifli küfürname de kolay kolay affedilmez. Öyleyken ben gazellerini seviyorum, tekrar tekrar okuyarak ezberliyorum. Aşağıdaki gazelleri öyle yazdım

 

Gazel
 
Tutti mucize güyem ne desem laf değil
Çerh ile söyleşemem ayinesi saf deyil
Ehli dildir diyemem sinesi saf olayana
Ehli dil birbirini bilmemek insaf değil
Yine endişe bilir kadr-i der-i güfrarım
Rüzgar ise deni dehr ise sarraf değil
Verdi yine der-i genci mani elime
Aleme berri güher eylesen itlaf değil
Lev-i mahfus u suhandır dil-i paki Nef’i
Tab-ı yaran gibi dükkançe-i sahaf değil
Nef’i
 

Ölçüsü-Vezni-Takti: Lev i mah fus u su han dır dil - i pâ kî Ne fi

Tab ı ya ran gi bi dük ken çe i sâ haf de ğil

 

- . - - / . . - - / . . - - / . -

Fa i lâ tün fe i lâ tün fe i lâ tün fe lün

 

Açıklama: Sanki, hoş hoş öten bir papağanım, anlatmak istediklerim bayağı değildir. Feleğin buyruğuna kesinlikle uymam, çünkü onun mayası saf değildir. Özüyle gönlü saf olmayana temiz gönüllü diyemem. Çünkü gönlü temiz olmayanların anlaşamaması affedilmeyecek bir durumdur. Sözün doğrusunu, güzelini zaman değil, çünkü zaman kaypaktır, sarraflıktansa hiç anlamaz; onu, iyi düşünenler bilir. Benim elime anlamlı sözler hazinesinin anahtarı geçti, o nedenle herkese tükenmeyen hazineden inci saçabiliyorum. Nef'i'nin temiz kalbi, Allahın ona ihsan ettiği bir tükenmez şiir hazinesidir. Öteki şair geçinenlerin küçük kitap (sahaf) dükkancıkları değil.

 

Gazel
 
Naz ederse gamzesi uşşak-ı zare naz eder
Zülfü bir aşuftedir kim rüzgare naz eder
Böyle şuha müptela olmak pek güç
Bulsa cümle dilberan-ı şivekara naz eder
Dehre mağrur olma ey gafil ki bunda ademe
Tali-i yüz döndürür gahi sitare naz eder
Görmedim Nef’i gibi rind-i ali meşrebi
Hem geda hem padişa-ı kamkare naz eder
Çeşm-i gibi mestolup ruhsat verir nezzareye
Durmaz amma gamzesi ol ahd-ı karara naz eder
Nef'i

 

Ölçüsü-Vezni-Takti. Naz e der se * gam ze si * uş şak ı zâ re * naz e der

Zül fü bir â şüf te dir kim rü * zi gâ re * naz e der

- . - - / - . - - / - . - - / - . -

Fa i lâ tün fa i lâ tün fa i lâ tün fa i lün

 

Açıklama: (Birisi için!) Gamzesi nazlanırsa inleyen, aşk acısı çeken aşıklara nazlanır. Zülfü coşkun-çılgındır Rüzgara (zamana) nazeder. Böylesi şuha (Korkusuz güzele) aşık olmak kolay değil, çünkü bir sevgiliyle yetinmez, bulsa başka işvelilere de nazeder. Oysa dünyayı böyle sanmak gaflettir, geçici güzelliğine güvenme ola ki şansı ter dönebilir, bu kez de yıldızı nazeder. En iyisi Nef'i gibi yüksek karakterli kişiyi örnek al. Bak, o hem yoksuldur hem de muradınca yükseklerde yaşayan padişaha nazeder. Gerçi kimi zaman sarhoş durumdayken aşıkların kendisini izlemesine izin verir. Gene de kendini kapıp koyvermez verilen kavli karara nazeder. (Edeb ölçüleri içinde)

Hamdi Keskin Öğretmen, "Edebi sanatlar, vezinler üzerinde ayrıca duracağız. Divan bölümü sonunda Halk Şiirimizi de gözden geçirirken onlar gene karşımıza çıkacak. O zaman hem Divan, hem de Halk Edebiyatını karşılaştıracağız!” demesine karşın ben, bildiklerimi tekrarlayarak unutmamaya çalışıyorum. Fikret Madaralı Öğretmen sık sık:

-Bu sözümü sakın unutmayın çocuklar, “TEKRAR,  BİLGİNİN ANASIDIR!” Ne demek bu? Anne bebeğini nasıl sütüyle besliyorsa tekrar da bilgilerimize sürekli taze süt verip onları, canlı tutar.

Yatınca bunu anımsadım; o zaman bunu nasıl anlıyorduk? Mustafa Saatçı, Fettah Biricik'in şişmanlığını ön sürüp:

-Fettah’ın annesi sütünü idareli vermediğinden (çok vermiş anlamında) Fettah derslerde tekrarlayarak yararlanamıyor. Onun yerine bol bol azarlanıyor! derdi. Fettah Biricik, kendi köyünde çalışıyormuş. Dilerim başarılı olur. Bizim köyün Eğitmeni Mustafa Güvener, 6 yıldır başarılı çalışmasına, köyde de çok sevilmesine karşın kimi kez iki ikiye konuşurken:

-Görünüşte her şey güzel görünüyor ama gün oluyor, köyden kaçasım geliyor, der. Dilerim Fettah öyle daralmaz! Fettah Biricik'le uzun süre yıldızlarımız barışmamıştı. Dilerim o da anımsar, çocukça zıtlaşmalardan ileri gelen karşılıklı çatışmalarımızı çocukluğumuza yorup yok sayar. Arkasından 4 Mehmet Aygün'ü anımsadım. Arkadaş tam bizim bölümün adamıymış. Gelse sanırım Mahir Canova Öğretmenin elinden kurtulamaz, Konservatuvara geçer. Bunları düşünürken uyumuşum.

(*) Kınalı Saçlı Güzel

 

1 Nisan 1944 Cumartesi

 

Halil Dere, gidiyor muyuz arkadaş? deyince gözlerimi açtım. Bakındım ortalıkta Halil Dere falan yok. Bir kaç kişi mırıldaşıyor: Birisi daha yüksek sesle:

-Elinden bu kadar geliyor adamın! deyince eğilip baktım, Hüseyin Atmaca ile Süleyman Adıyaman. Hüseyin Atmaca'yı öteden beri sevdim, yanında Süleyman Adıyaman'ı görünce birden garipsedim. Birbirine hiç uymayan görünüşte kimseler. Nasıl olmuşta bir araya gelmişler? diye düşünerek yatağımı topladım. Bu kez gerçekten Halil Dere benzer sözü söyledi: 

-Ben de geliyorum, haberin olsun! Sakın " Bir Nisan!” yaptığımı sanma! Nerden çıktı bu bir nisan? demeye hazırlanırken anımsadım, sahiden bugün nisan ayına giriyoruz. Birlikte çıkarken duramadım, Hüseyin Atmaca ile Süleyman Adıyaman'ı anlattım. Halil Dere, sağ elinin parmağını dudaklarına götürerek “ŞŞŞİİİT! Bunu onlar duymasın, onlar değil kimse duymasın, onlar can-ciğer dosttur. Hem de hemşeri, Denizli'nin Çal ilçesinden, içtikleri su ayrı gitmez!” Şaşırdım. Hüseyin Atmaca, güler yüzlü, herkesle gülüşüp konuşan gönül alan biri, öteki için söz bulamıyorum; yerinden kalkmak için yardım bekleyen bir görünüşü var. Arada konuştuğunu da duymuşluğum var ama hep kendine yontan birisi. Halil Dere ekledi:

-İngilizcesi çok iyiymiş! Sordum:

-Sen nereden biliyorsun? O da güldü "Herkes öyle diyor." Olumsuz tutumumu üstümden atamadım.

-Bina yapılırken çalışmalarda ben onu hiç görmedim! Bu kez Halil Dere:

-Onda haklısın, çalışmalarda genellikle hastadır. Herkes iş ustası, Süleyman Adıyaman'sa hastalık ustası! Halil Dere, parmağını dudaklarına uzatarak beni uyardı: Takma ona kafanı, o aynı zamanda yöneticilerle ilişki kurma ustasıdır. Kızılçullu'da da öyleydi, çok yaşlı oluşundan olacak öğretmenlerce, yöneticilerce hep kollandı.

Kahvaltıya inince kumanyalarımızı aldık. Çay Bahçesi'nde çayla yemek hoş oluyor. Arkadaşlarla toplandık, yeni söylem Hasanoğlan İstasyonuna gidiyoruz. “Kırmızı şapkalı istasyon Müdürü Selim Beyin bizi uğurlaması hoşumuza gidiyor!” sözü üstüne Muttalip Çardak:

-Hadin oradan, dalgacılar, siz Selim Beyin kardeşi için koşuşturuyorsunuz! deyince Selim Beyin bir kız kardeşi olduğunu da öğrendim.

Öztekin Öğretmen bir grup arkadaşla geldi, Tren beklerken birileri Nisan şakasını tekrarladı. Öztekin Öğretmen ilgilenmez gibi davranarak:

-Onu öğrencileriniz size çok yapacak! derken trene atladık. Güneş ışınları Elmadağları'nın karını parlatıyor. Lalahan'a dek o tarafa baktık. Lalahan'ı geçerken Tiftik Çitliği yazılarını okuyan oldu. Hemşerim Kadir tiftik falan derken Fikret Madaralı öğretmenin derslikte okuduğu; daha doğrusu sora sora hepimize öğrettiği Sadri Ertem'in Çıkrıklar Durunca kitabını anımsattı. Kitap üstünde konuşulurken ben de aynı yazarın Silindir Şapka Giyen Köylü'sünden söz ettim. Az ötede konuşma oldu:

-Ne var yani, köylü silindir şapka giyemez mi? Baktım konuşan Azmi Erdoğan. Azmi Erdoğan, kendince bilgiç mi bilgiç! Benim de ondan kalır tarafım yok gibi. Ancak ben, onun az okuduğunu iyi saptadım. O, daha çok duyduklarını bir de kendi akıl-yordamıyla yakıştırdıkları arkasında duruyor. Ben, saptayabildiğim kadar belgeye, tanıdığa yaslandırıyorum. Azmi'ye dönerek

-Köylü, kentli ayırmadan herkes silindir şapka giyer. Konu bu değil, yüksek okul öğrencisi oldunuz diyerek bize asker giysileri giydirildiği gibi köylülere de silindir şapka giydirilirse bu biraz gülünç olmaz mı? Eşeğine binmiş bir köylü düşün, ya da sırtında bir çuval, başında, hem de kafasına uygun olmayan bir silindir şapka! Azmi duraladı. Sadri Ertem'in öyküsünü anlattım. Azmi trenden inince koluma girdi, Konservatuvara dek öyküye güldük, Sadri Ertem'e teşekkür ettik. Halkı böyle kandıranlara da dilimiz döndüğünce insaflar diledik.

Faik Canselen Öğretmen bizden önce gelmiş, üst odaya çıktık.

Faik Canselen konser programı için önce güzel, sonra da katıksız klasik müzik dinleyeceğiz. Orkestra şefi dr. Prof. Praetorius'un deneyimi, orkestranın da bunları defalarca çaldığını söyleyerek, çalınacak eserleri söyledi:

 

1. Ludwig van Beethoven Fidelio Üvertürü

2. Josef Haydn Senfoni (Gündüz)

3. George Fredrich Hândel (Haendel) Su Müziği

 

Önce Ludwig van Beethoven'den başladı. Faik Öğretmen:

-Müzik sanatının değişmez özelliği tekrardır. Çalınırken de dinlerken de ne denli tekrarlanırsa ondan sonraki dinleme o denli zevkli olur! dedikten sonra Beethoven'in 1770 yılında doğduğunu, Hollanda'dan Almanya'ya göçmüş bir aile çocuğu olduğunu söyledi. Babası da bir orkestrada çalışan bir müzikçiymiş. Faik Öğretmen gülerek dikkatimizi çekti:

-Eeeee, 1770'li yıllar size ne anımsatıyor? diye sordu. Arkadaşlar sustular. Ben tarih bilgime güveniyorum. Hemen 1772 Yaş anlaşması olduğuna göre savaş! deyince Faik Öğretmen gülerek:

-İbrahim genel havasında, biz işi müzik içinde tutalım. 1756 yılında doğan Mozart harika çocuk olarak tüm müzik severleri bu alana çekmiş. Mozart 1770 yılında piyanistliği; orkestra şefliği yanında operalarıyla da herkesin kafasını karıştırmıştı. Her baba kendi çocuğuna da bir Mozart gözüyle bakıyordu. İşte Beethoven'in babası da Ludwig’i Mozart yapmak için küçük yaşında piyanoya oturttu. Salt oturma değil kalkmaması için ayağından piyanoya bağladığı da söylenmektedir. Ludwig babasının umduğu bir Mozart olamadı ama Mozart’tan sonraki sırayı da kimseye kaptırmadı. Mozart kadar sayıca çok eser vermedi ama Opera dışındaki türlerde Mozart'la yarış etti. Mozart'ın 30 kadar operasına karşılık o bir tane yazdı, Fidelio! Bugün ilk dinleyeceğimiz bu operanın uvertürüdür. Ancak Beethoven ilk yazdığı uvertürü beğenmemiş ikinci bir uvertür daha yazmıştır. Ne düşündüyse sonradan bir üçüncüyü de yazmıştır. Üçü de güzel eserler olduğundan konserlerde de çalınmaktadır.

Beethoven, uvertür yazmayı sevmiş besbelli, onun Leonora, Egmond, Coriolanus uvertürleri de vardır.

İkinci dinleyeceğimiz senfonik türün babası sayılan Josef Haydn. Bunun üzerinde konuşmuştuk yüzden çok senfoni yazmış, bunların çoğuna ad da koymuştur. "Saat, Gündüz, Gece, Akşam-Sabah, Filosof, Merkür, Londra, Paris, Davul, Okul Müdürü, Maria Theresa, gibi senfonileri vardır. Bugün dinleyeceğimiz Sabah adını taşımaktadır.

Üçüncü dinleyeceğimiz Su Müzikleri, biraz daha öncesinin Barok türü olmasına karşın oldukça güzeldir. Georg Friedrich Haendel Alman olmasına karşın ömrünün yarısını İngiltere'de geçirdiğinden biraz İngiliz de sayılır. Ancak müziği katıksız Almandır. Haendel'in ilginç bir öyküsü vardır. 1685 yılında Hamburg kentinde doğmuştur. Johann Sebastian Bach'la yaşıttır. Almanya'da da onun kadar ünlüdür. Ancak çok kendini beğenmiş, çevresinden ününe yakışan davranışlar bekleyen bir huyu vardır. Bu yüzden çalıştığı bölgenin yönetici prensle araları açılır. Prense kızan Haendel, İngiltere’ye göç eder. İngiltere'de olağanüstü ilgi görür. Ancak o sıra İngiltere kral ölmüştür. Kralın oğlu-kızı olmadığından İngiltere Papalık aracılıyla bir kral seçimi ister. Haendel'in kendisinden kaçtığı Hannover Prensi İngiltere kıralı seçilmiştir. Haendel zor durumda kalır. Yeni kralın müzik sever biri olduğunu bilir ama; onu terkeden kendisidir. Yeni kral, haftanın belli günleri Tayms nehrinde sürekli eserler çalan orkestralı yatıyla gezerken içi giden Haendel bir kurnazlık düşünür, kralın beğeneceği bir eser yazmak. Bugün dinleyeceğiniz dört bölümlü eserini besteleyip o da Tayms nehrinde kralın duyabileceği yakın bir yerde yeni bestesinin çaldırır. Bunu dinleyen kral müziği beğenir Haendel'i affeder. Haendel, böylece kovulmaktan kurtulduğu gibi Kralın sarayına alınır, ölümüne dek orada çalışır.

Bugün dinleyeceğimiz eserin böyle bir öyküsü olduğu gibi gerçekten de türünün en güzel müziklerinden biridir. Şekil olarak Vivaldi'nin Mevsimler Konserto Grosso'larını andırır. Biraz daha gürültülüdür ama özellikle açık hava konserlerinde sık sık çalınır.

Salt bu müziklerle bestecileri için değil konser programlarına giren tüm öteki eserlerle, bestecileri için söylenecek çok söz vardır ama biz, sözlerimizi sıraya koymak zorundayız. Armoni derslerimiz ilerledikçe bu eserleri bir kez de armoni yönünden de ele alacağız. Umarım eksiklerimize o zaman da yeni yeni katkıda bulunacağız. Bilgilerin tamamlanması ise sizlerin yaşam boyu bu konuda yapacağınız uğraşılarla olacaktır!

Faik Canselen Öğretmen sözünü bitirince birer ikişer Anafartalar yolunu tuttuk.

Sümer Sinemasında bir Hint Filmi varmış, Halil Dere filleri görmek istedi, girdik. Gerçekten, kesilen ormanlardan koca ağaçları taşıyan filler, fillerin taşıdığı dal-budaklar arasında bir süre sinen maymunlar. Yerlerinden uzaklaşınca garip sesler çıkaran maymunların eski yerlerine dönmeleri bizi bir süre güldürdü.

Atlar üstünde top oynayan İngilizler, açık saçık gibi dolaşan İngiliz kızları, bir İngiliz kızına aşık olan Hintli delikanlının uşak gibi eğilerek konuşmasına hem güldüm hem de acıdım. Filmden sonra Hintlilerle Çingeneleri karşılaştıran oldu. Buna da katılmadım. Hindistan eski ülke, orada da çingene vardır ama hepsi çingene olamaz. Şair Tagor'un küçük ama güzel kitaplarını okumuştum. Avare Kuşlar, Bahçıvan, Gitanjali, Meyve Zamanı, Yurt ve Dünya . Okudum ama ben onları kitap yerine bile koymamıştım. Şarkı, türkü, ya da masal gibi şeyler. Okuyorsun, beğeniyorsun ama bir şeyler yazmak isteyince elde bir şey kalmıyor. Rabindranath Tagore, adı da ilginç. Hindistan deyince bir de Gandi'yi anımsıyorum. Beyaz bezlere sarınmış olarak öylece üzgün-büzgün bir kişi gözümün önünden çıkmıyor.

Sinemadan çıkınca Ulus'a dek filler konuşuldu. Ağaç taşıyan fil sürüsünün başında ya bir ya da iki adam bulunuyor. Filler kendiliklerinden bir birini izliyor. "Onlar öyle alıştırılmış!”

Kızılırmak Kıraathanesine girince Asım Öğretmenle karşılaştım, merhabalaştık ama yanında arkadaşları vardı, konsere gidecekmiş ama aşağıda oturacakmış. Onların okulun tüm Müzik bölümü bu konsere katılıyormuş. Haendel’in Su Müziklerini onlar da önemsemişler, pek sık çalınmıyormuş. Asım Öğretmenin kız arkadaşlarını merak ettim, acaba içlerinde güzelleri var mı? Pesent Öğretmeni görür gibi oldum, Asım Öğretmende kesinlikle gözü vardı ama Asım Öğretmen okuma sevdasıyla onu görmezden geldi.

Nihat'la Kamil, arkasından Halil Yıldırım bize takıldı Aile Çay Bahçesine gidip bir masa doldurup kumanyalarımızı çayla yedik. Böylece sinema parası kazancımız sayıldı. Nihat'la Kamil traş olacakmış, onları bizim berber Sabri'ye götürdük. Berber Sabri onları da kırk yıllık arkadaş gibi karşıladı.

Berberden sonra nereden anımsandıysa Etnoğrafya Müzesi sözü edildi. Halkevi yakınında. Oradan yürüyerek Cebeci'ye vaktinde ulaştık. Tam zamanında ulaşmışız, Alt salon tıklım tıklım. Ragıp Öğretmenin kızı gelmiş. Ancak arkalarındaki iki sıra da dolu. Halil Dere üzülerek:

-Kim çıkardı bu etnofya lafını diye söylendi. Etnoğrafya diye düzeltmeye kalktım, dilini çıkararak yanıt verdi. "Dilini tut, boş yere konuşma!” demek istemiş. Zaten alkışlar başladı. Bu kez yerimizden aşağısını göremiyoruz. Orkestranın arkalarını görüyoruz. Şef, Prof. Praetorius arka kapıdan çıkınca görebildik. Fidelio uvertürünü dikkatle dinledim.

Haydn senfoniyi dinlemiş gibiyim. Ancak büyük bir yanılgı, bizde plağı yok. Haydn senfonileri çok yumuşak seslerle örülü olduğundan benzetişler kolaylaşıyor. Gene de bu senfoniden özel bir melodicik yakalar gibi oldum.

Senfoni sevildi sanırım çok alkışlandı.

Haendel'den şimdiye dek çok az dinlemiştik. Bizde iki plağı var onlar da sonat türü. Dinlediğimiz müziğin adı Su Müziği olmasına karşın suyla falan ilgisi yok ama oldukça gürültülü. Dikkatle dinledim.

Yanımızdakilerin kalkmasına karşın bir süre oturduk. Ragıp Öğretmen elinin birinin tersini öteki elinin içine vura vura uzun bir olay anlattı sanırım Kınalı Saçlı Güzel kımıldamadan dinledi. Biz de, kalkalım mı yoksa onları bekleyelim mi? derken arkamızdan biraz bed denilebilecek bir erkek sesi “Ayhan, seni bekliyoruz!” deyip yürüdü. “Ayhan!” diye bağıranın operada olduğunu biliyordum, provalara geldiğimizde rolü vardı, ince uzunca boylu biri. Ayhan, sağ elinin parmaklarıyla saçlarını toplayarak yanımızdan geçerken bize bakmazmış gibi yürümesine karşın bizi de içine alan bir söz söyledi:

-Aaaa, sahiden kimse kalmamış! Halil Dere beklettiğim için bana kızdı:

-Saçmalıyorsun, baksana o bizi kimse yerine bile koymuyor! Ben de:

-Bizi adam yerine koymasa konuşur muydu? Neredeyse “Bizden başka kimseler kalmamış diyecekti!” Halil Dere ile şakalaşarak aşağıya indik. Abdullah Erçetin çıkışırca:

-Nerdesin? Senin Süheyla Öğretmenin az önce burdan geçti, beni tanıdı mı ne; dikkatli dikkatli baktı! dedi. Neden tanımasın, gülümseyip selam verseydin! dedim ama Abdullah:

-Benim fazla bir ilişkim olmamıştı, hoşlanmayabilirdi, zaten yalnız değildi, göz ucuyla baktı geçti! Ayhan, Süheyla diye diye Kızılırmak Kıraathanesine ulaştık. Burası bizim toplanma yerimiz. Çay dağıtıcılar da bizi tanıdı, taze çaylar hemen geliyor. İç köşede tavla, satranç takımları bu saatlarda boşalıyor. Hevesliler hemen kapışmışlar. Satranç oynamayı seviyorum ama Halil Dere daha çok tavlacı, hemen bir arkadaş buldu. Biz de Abdullah'la satranç oynadık. Az sonra Mehmet Yelaldı geldi beni kaldırdı.

-Bak sana ne göstereceğim! Kapıdan çıkınca anladım yan taraftaki İstanbul Pastahanesi denen yerde Falih Rıfkı Atay, çevresinde gençler konuşuyor. Mehmet Yelaldı az önce orada oturuyormuş. Daha önce konuşmuştuk, ben Falih Rıfkı Atay'ı çok sevdiğimi söylemiştim. Yelaldı onu anımsayıp beni çağırmak için kalkmış. Birlikte döndüğümüzde Yelaldı'nın yeri kapılmış. Falih Rıfkı Atay çok dikkatli, saygılı bir kimse, Yelaldı'ya gülümseyerek:

-Yerimiz çok sınırlı, bir başka zaman yine görüşelim! derken bana da gülümsedi. Falih Rıfkı o sıra çevresindeki gençlere 31 Mart olayını anlatıyormuş. O, o zaman hem öğrencilik hem de gazete haberciliği yapıyormuş. Bunu duyunca:

-İşte buna üzüldüm, dün 31 Mart, Falih Rıfkı yaşadığı bu olayı 36 yıl sonra anlatıyor, dün değil, geçen hafta değil, 36 yıl sonra. Onu dinlemek bence çok değerli bir anı olacaktı. Onu babam da yaşamış o da anlatıyor ama Falih Rıfkı'nın anısını da ona kataydım, babama; “Falih Rıfkı, onu böyle anlattı deseydim babam çok mutlu olacaktı!” Çünkü o ara sıra:

-Ben bunları anlatıyorum, bunlar benim yaşamımın bir parçası ama bunlar dinleyenlere masal gibi gelir, söylediklerin gene sende kalır! der. Oysa ona koşut bir başka anlatış katılınca inandırıcılığı artacağı, anlattıklarının sahiciliğine inanılacağı için pişmanlık duymaz.

Oturup dinleyemedim ama gene de bu günümün en güzel olayı olarak bunu saydım. Ne Süheyla Öğretmen ne de Kınalı Saçlı (Bundan böyle adını söyleyeceğiz; Ayhan! ) Adını söyleyenin adını da anımsadım Orhan Günek'ti. Sesi, Hilmi Girginkoç Öğretmenin sesini andırıyor. Bariton. . .

Hava güzel, yollar kalabalık, insanlar oldukça açık giyinmiş. İstasyon tıklım tıklım. Bilenler muştuladılar:

-Şimdi; ekim-kasım aylarına dek burası böyle olur. İstanbul'la bağlantılı olanlar her cumartesi, bir günlüğüne de olsa atlayıp trene gidermiş. Yarın akşam da Haydarpaşa böyle olurmuş. Bunu konuşurken bizi duyan Öztekin Öğretmen gülerek Yahya Kemal Beyatlı'nın sözünü tekrarladı. Yahya Kemal Beyatlı'ya sormuşlar:

-Ankara'nın nesini seviyorsun? Üstadın yanıtı:

-İstanbul'a dönüşünü! Öztekin Öğretmen de özlemle bakar gibi baktıktan sonra kendi kendine konuştu:

-Üstat haklı, tüm yolcular bayramlık sevinci içinde. . . . . Ne düşündüyse sözünü çevirdi, onlar yuvaları gittiği için sevinçliler, biz de yuvamıza dönüyoruz, onlara göre biz daha kârlıyız, onlar tüm gece uykusuz, biz bir saat sonra yerimizde olacağız! Öğretmen az öndeki kompartımana girince Abdullah Ön gülümseyerek:

-Anlat sen benim külahıma, işin doğrusu:

-Herkes gider Mersin'e biz gidiyoruz tersine! diyemiyor. Bizi çocuk yerine koyduğundan öyle yapıyor. Oysa gönlü şimdilerde onun da o trenle Polatlı’ya varmıştır. . . .

Durakta inince hepimiz çevremize bakarak, bazan da takılarak yoklama yaparız “Azmi trende uyumuş” Azmi ses verir. “Talip İstanbul trenine binmiştir…” Nerde o şans! gibilerde yoklama yapılıp yemekhaneye gideriz. Hep birlikte olmamıza karşın herkesin anlatacağı bir farklı konu olur. Onlar onu anlatırken ben, Süheyla Öğretmenin Abdullah'a dikkatle bakmasının nedenini buldum. Abdullah kimi zaman benim giysilerimi giyiyor. Bugün kahverengi, belik örgülü takımımı giymişti. Geçenlerde Süheyla Öğretmenle karşılaştığımda o takım benim üstümdeydi. Neşeli gibi geçen günüm birden karardı; Süheyla Öğretmen, başkasının giysilerini giydiğimi düşünecek. Onda böyle bir sanı uyanmasını hiç istemezdim. Bir an pişmanlık duydum, uzun zaman karşılaşmamak dileğinde bulundum.

Yemekte konu konsere döndü; önce Ekrem Bilgin Beethoven'in 3 adet Fidelio uvertürü yazmasını konu etti:

-Ben şef olsam, onların hiç birini çaldırmam, onların yerine Coriolanus'u çaldırırım! dedi. Güldük. Güldük ama ben yine de bir noktaya takıldım. Koskoca Beethoven'in düşündüğü bir durum vardır; biz olayın o tarafını bilmiyoruz. Halil Yıldırım, kendini İngiliz Kralı yerine koyup Haendel'i İngiltere’den kovdu. Ona da ben karşılık verdim:

-Dediğini yapsaydı, o kral bugün aptal olarak anılacaktı. Çünkü Haendel ünlü bir besteci, onun eserleri her zaman çalınacak, o kral da aptallığıyla kalacaktır. Faik Canselen Öğretmenin anlattığı Kreutzer Sonat olayını anımsattım. Ünlü Fransız keman virtüözü Joseph Kreutzer Viyana'da konser verince yer yerinden oynamış. Konserde bulunan Beethoven de bu konserden etkilenmiş, hemen bir keman sonatı yazmış. Kemancı Kreutzer'in adını yazıp yollamış (Kendisi götürmüş diyenler de var) Joseph Kreutzer, Beethoven için:

-Benim şöhretimden yararlanmak isteyen bir açık göz! diye düşünüp Beethoven'in bestesini çalmak bir yana almamış bile. Oysa şimdi Joseph Kreutzer adı Beethoven'in o sonatıyla anılıyor. O sonatı çok beğenen Tolstoy da sonra o sonatı anlatan bir roman yazıyor. Böylece Joseph Kreutzer küçümsediği Beethoven'in bestesiyle anılıyor. İngiliz Kralı da böyle olabilirdi. Olay hepimizin ilgisini çekti, salt müzik değil sanat üstüne anlatılan öyküleri toplamaya karar verdik. Toplayıcılık için de Kadir Pekgöz seçildi. Abdullah da yardımcılığı üslendi. Ben ikisine hemen Edirne-Selimiye Ters Lale olayını anımsattım. Böylece ortak iş başlamış oldu. Yazarken seçim yok, hepimizin bildiğimiz de yazılacak. Örneğin bugünkü Haendel (Hândel) olayı. Geçmiş konserlerden Tchaikovsky, Brahms, Beethoven, Mozart, Malik Aksel Öğretmen'in anlattığı "Bir Sergiden Tablolar" olayı, Andrea del Sarto olayı, Chopin-Liszt, Chopin-George Sand, Paderewski, Paganini, Johan Sebastian Bach olayı v.b.

Yatınca da bir süre kendimi eleştirdim:

-İnsan kendi giysilerini başkasının giymesine izin verir mi? Üstelik gözüm gibi koruduğum takım. Öteki iki takıma bu titizlikle bakmıyorum. İlk dikildiğinde o örme kemeri C'nin beliklerini andırdığı için çok beğenmiştim. C'nin gür, uzun saçları var, dört belik örüp onları da küçük örgülerle birbirine bağlıyor. Omuzlarından dört belik, belinin altına dek iniyor.

Daha güzel düşünecek olaylara karşın bir yanlış davranışım günümü berbat etti.

 

2 Nisan 1944 Pazar

 

Uyanık olarak yatakta yatma alışkanlığım yoktur, uyanır uyanmaz kalkarım. Bu huyumu tüm arkadaşlar bilirler. Buna karşın bu sabah uyanık olarak öylece gözlerim açık bakıyorum. Abdullah geldi, “Bak arkadaş giysilerini aldığım gibi getirdim. Teşekkür ederim!” dedi. İçimden üzgünüm ama ne diyeyim ki, daha önce sorduğunda “Al!” diyen bendim. Böyle bir olay olacağını da hiç mi hiç düşünmemiştim. Bu arada Yusuf Asıl geldi, hemşerisi Ali'den mektup almış, Ali Astsubay Okuluna girmiş, Çavuş olmuş, durumu iyiymiş, iyi çalışırsa ilerde muharip olmayan sınıflara subay olarak geçebilecekmiş. Ali'yi çok sevdiğim için ilgim değişti, Yusuf'la birlikte kahvaltıya gittik. Kahvaltıda dururu yapıldı Yüksek Bölüm Öğrencileri kendi salonlarında toplanacak, Sivas/Yıldızeli Köy Enstitüsü Müdürü Sayın Şinasi Tamer enstitü yöresi hakkında bilgi verecek!

Bir süre soru soruldu:

-Kim bu Şinasi Tamer? Bizim masadan tanıyan çıkmadı. Öyleyse o da Çifteler'den gitmiştir. Bizim masada Çiftelerli olmadığı için sen ben takazası pek olmuyor.

Kahvaltıdan sonra grup olarak banyoya gittik. Hava güzel ama bu kez de yürümek konu edildi:

-Neden banyo okul içinde değil? Bunu sorana yanıt hazırdı "Sakın bunu bir daha söyleme, duyarlarsa yaz boyunca banyo inşaatında çalışırsın! Bu kez de çalışmadan kaçma konusu ele alındı. Köy Enstitüsünde çalışanların er-geç inşaatlarda çalışacağı öne sürüldü. Kurulmuşların yapıları tamamlansa da yeni açılacakların giderek çoğalacağı, şimdilerde 18 olan Köy Enstitüleri'nin 60'a çıkarılacağı, daha sonra da bölge okullarına başlanacağı, böylece öğretmen olunsa da bu işin dışında kalınamayacağı konuşuldu. Konuşmalar arasında bugün konuşacak Müdür Şinasi Tamer'i tanıyan olduğunu, geçen yaz Yıldızeli Köy Enstitüsü'nde staj yapanların öve öve göklere çıkardıklarını söyleyen oldu. Daha önce Malatya/Akçadağ Köy Enstitüsünü o kurmuş, oradaki başarısından dolayı Sivas /Yıldızeli Köy Enstitüsünü kurma işi de ona verilmiş. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç Şinasi Tamer'i çok beğeniyormuş. Buna benzer konuşmalarla okula döndük. Bir konuşma anımsadım, bir zaman Sivas'taki sanat eserlerini konuşurken 2. Sınıflardan İhsan Güvenç Sivas'a gittiğini, ancak kendisine açıklayan olmadığı için gördüğü cami ya da medreselerin hangisi nedir öğrenemediğini söylemişti. Belki de staja gidenlerden biri odur. Sonra da aklımı buna neden taktığımı sorarak boş kalmış piyanonun başına oturdum. Salonda bir ya da iki arkadaş çok kısıtlı seslerle parmak çalışması yapıyordu. Ben de olabildiğince beğenilen parçalara çalıştım. Beethoven Für Elise, yine Beethoven Menuet, Mozart, Don Juan'dan Serenat, Zerlinda'nın aryasını çaldım. Çalışanlardan biri Talip Apaydın'dı, çalışmasını bırakıp geldi, parçaları çok beğendiğini söyledi. Parçaların ikisinin Piyano metodunda olduğunu, Faik Canselen'le çalıştığımı söyleyince bu kez arkadaşlar piyano metodunun zevkle hazırlanmış olduğunu, keman metotlarında ise tek parça bulunmadığından söz ettiler. Gerçekte suç kendilerinde, kitaplıkta keman parçaları olduğunu, çaldığım iki piyano parçasını kendiliğimden kitaplıktan seçtiğimi anlattım. Beethoven Für Elise ile Beethoven Menuet'i kendim seçtiğimi anlattım. Mehmet Yelaldı, henüz tamamlayamamakla birlikte Toselli Serenatı da kitaplıktan aldığını anlattım. Keman için, serenatların, gavotların, Menuetlerin bulunduğunu söyleyip dosyaları gösterdim. Ancak Öztekin Öğretmen izin vermeden böyle bir girişime hiç birisi kalkışmadı.

Toplantı saati gelince bizim bölüm olarak topluca gittik. Biz bir örnek durum yarattık sanıyorduk, baktık ki salon tıklım tıklım. Müdürler gelmemiş ama salonda çıt yok. Olağanüstü bir durum. Saat geldi, konuşmacılar yok. Kimse de tınmıyor. Yakınımızdakilere sorduk. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç da gelecekmiş, o bekleniyormuş. Uzunca bir süre bekledik. Genel Müdürün geldiği söylendi, az sonra da okul müdürü Hürrem Arman, Şinasi Tamer, Eğitimbaşı Tahsin Türkbay geldiler. Müdür Hürrem Arman açıklama yaptı:

-Genel Müdürümüz, bir süre dinlendikten sonra katılacaklar!

Okul Müdürü Hürrem Arman, konuk müdürü oldukça övdü. Akçadağ Köy Enstitüsünü yoktan varetti. Akçadağ, Şinasi Tamer'in çabalarıyla yokluktan Köy Enstitüleri içinde takdire değer bir hızla ön saflara geçti. Şinasi Tamer'in bu sihirli çabaları iki yıla varmadan Yıldızeli'ni de iki yıl geç açılmasına karşın 4 yıllıklar düzeyine ulaştırdı. Bu söz üzerine Şinasi Tamer bir bakıma Hürrem Arman'ın övgüsünden hoşlanmamış gibi hemen söze başladı, sözü de Akçadağ'dan yalnız gelmediğini, birlikte çalıştığı arkadaşları olduğunu, bu arkadaşlarının, Sivas, Erzincan, Tokat yöresinden Akçadağ'da kendisine yardım edenler olduğunu söyledi, “böylece iki yıl geç açılmamıza karşın biz de bu yıl bölge köylerimizi öğretmensiz bırakmayacağız! dedi.

Şinasi Tamer bundan sonra özellikle Sivas'ın çok geniş bir il alanı olduğunu, kendine özgü bir geçmişi olduğunu, ilçeden ilçeye büyük toplumsal farklar olduğunu, gelen öğrencilerde bunun hemen görüldüğünü, bu nedenle çocukların köylerinden getirdikleri alışkanlıkları kolay kolay bırakmadıklarını anlattı. Sivas tarihinden söz etti. Türklerin, 1071 Malazgirt Savaşını kazanmasından sonra Sivas'ın önem kazandığını, çevreye yerleşen aşiretlerin Sivas Yayla havasına uyarak sert mizaçlı olduklarını, bu mizaçları gereği özgürlükçü olduklarını, durmadan Bizanslılara saldırıp sahalarını genişlettiklerini, Anadolu Türkleşince kurulan Selçuklular zamanında da Sivas'ın önemle geliştiğini ancak yeni durumlara uyarak, yeni fikirlerin de merkezi olduğunu böylece sayısız isyanlara sahne olduğunu anlattı. Fikir yönünden de kutuplaşmalar olduğunu, bunların kalıntılarına günümüzde de az da olsa görülebildiğini söyledi: “Kadı Burhaneddin'den, Pir Sultan Abdal'ından Aşık Veysel'e dek uzayan bir halk hoşgörü-kültür geleneği karşısında buna zıt bir hoşgörüsüzlük de sürüp gitmektedir. Bir bakıma Sivas geneliyle, ülkemizin, uyuşması olanaksız iki zıt kardeşin bir arada zorunlu kaldığı beldedir. Bizim Enstitümüzün öğrenci aldığı öteki iki il de hem Sivas'tan hem de birbirlerinden farklıdır. Bu farklar salt insanlarından değil, işleri-uğraşları bakımından da farklıdır. Örneğin Tokat, genelinde tarıma dayalı yaşam sürdürmektedir. Hububat-Meyvecilik. Erzincan ise Sivas Tokat Karışımı gibidir. Dağlık, soğuktur. Yerler, çukurluklarında, sulak yerlerinde tarım-meyvecilik yapılır. Okulumuz bu değişik uğraş bölgelerinden gelen öğrencilere, oralara döndüğünde yararlı olacak bilgileri vermeye çalışıyoruz. Bu oldukça zor olmasına karşın çocukların kendi uğraş alanına daha yetişkin dönmesine yardımcı olmaya çalışıyoruz. Biliyorsunuz bu Köy Enstitülerinin kuruluş nedenlerinin başında gelen bir ilkedir. Ancak uygulaması oldukça zor oluyor. Okulumuz, bu konuda şanslıdır. Daha önceki deneyimlerimizden yararlanarak bölgemizde yetişen tüm ürünleri, yetiştirdiğimiz gibi halkın gereksinimlerini karşılayacak el sanatlarına da öncelik verdik.”

Şinasi Tamer bunları anlatırken Kepirtepe günlerime döndüm. Bizde bunlar düşünülmüş müydü? Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün de öğrenci aldığı üç ildi, Edirne, Kırklareli, Tekirdağ. Bu üç il birbirine çok yakın olmakla birlikte birbirinden farklı özellikleri vardı. O farklı özellikler içinden bir araya gelmiştik. Gerçi her üç ilde de tarım geçerliydi ama gene de farklar vardı. Örneğin benim köyümün karpuzu tüm Trakya'da ünlüydü. Bu ünü köyümdeki insanlar üstüne vara vara karpuzu ünlendirmişler, daha tarladayken toptancılar gelip alıyordu. Arkadaşlarım da bunu duydukları için karpuz mevsiminde benden karpuz istiyordu. Öğretmenlerim de bu takılmalara katılıyordu. Buna karşın bana hiç kimse bu karpuz olayını sormadı. İzinli gittiğimde köyden kimileri benden sordular:

-Sizin okulda bu iş nasıl yapılıyor? Tarım öğretmenlerinden biri (Besim İyitanır) köyümüzü bilirdi. Bir tek o, benden özel olarak çekirdek istedi, Karpuz çekirdeği getirdim, o çekirdekler bile doğru ekilip yetiştirilemedi. Istranca köylerinden arkadaşlarımız vardı. Onların köyleri "Orman köyleri olduğundan salt orman kesimleriyle uğraşır, geçimlerini öyle kazanırlardı. Bir gün olsun onların işleri de konu edilmedi. Meriçli arkadaşlar vardı, köylerinde pirinççilik yapılıyormuş. Oysa ben pirincin Çin'de yetiştiğini öğrendim. Ben tarım derslerini seviyordum, üstelik Tarım Öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy'u çok sayıyordum ama o bize kendi bahçemize ektiklerimizi anlattı. Köyüm Kepirtepe'ye 15 km. uzaklıkta. Okul toprağı ile köyümün toprağı arasında bir fark yok. Bu nedenle ben kazançlıyım Poyralılı Ahmet Arkadaşımın köyünde, ekilen tütün, darı, mercimek üzerinde ise hiç durulmadı.

Müdür Şinasi Tamer'in söyledikleri beni bir açıdan uyandırdı. Her öğrencinin köyü için söylenemez ama bölgelere göre ekimleri inceleyip o ürünler üstünde pekala daha önemle durulabilirdi. Örneğin bizim Kepirtepe çevresi pancar ekimi çevresi, üstelik 8 ay Pancar Fabrikası okulunda kaldık, fabrikayı gezdik. Çevre köyler hep pancar ekiliyor. Oysa tarım derslerin de bir kez olsun pancar sözü edilmedi.

Şinasi Tamer, yörede kullanılan tarım araçlarını anlattı. Gezdiği tarım bölgelerinde henüz pulluk bile kullanılmadığını, tarımda % 93 karasaban kullanıldığını söylemesi de ilgimi çekti. Demek gözlemlerini salt söze dayamıyor, sayısal sağlamlığa dayandırıyor. Aile yapıları ya da insan değerlendirmeleri de önemsedim. Ailede anne-baba-çocuk konusuna girerken karı-koca anlayışına dikkat çekti:

-“ Evlenen bay-bayan yasal olarak bir aile sayılmasına karşın bu bölgelerde anne erkek çocuk doğurmadığı sürece saygınlık kazanamaz. Kız çocuğu doğuranların evde hemen hemen hiç söz hakkı yoktur. Bunun bölgede kız çocuklara olan sevgisizlikten kaynaklandığı söylenmektedir. Eski Türk boylarında görülmeyen bu kız-erkek çocuk ayırımının hele kız çocuklara nefretin Müslümanlık öncesi Arap anlayışına nasıl dayandırıldığına değindikten sonra Sivas halkının tamamının değilse bile bir bölümü için hiç de küçümsenmeyecek olumsuz sözler söyledi. Genelde Sivas halkının Selçuk dönemlerinden bu yana ilginç olaylara neden olduğunu, bunların bazılarına çoğunluğun katılmamasına karşın, olayların Sivaslılar adına yazıldığına dikkat çekti. Örneğin halk kültürü gelişimi bakımından, daha öncelere de gidilebilecekken kısa kesmek için söylüyorum Pir Sultan Abdal'la başlayan, günümüz ünlü halk ozanı Aşık Veysel'le süren bir Sivas Halk müziği geleneği vardır. Bunlar arasında kopmadan bu geleneği sürdüren halk ozanını yetiştirmekle Sivaslılar için bir övünçtür. Sivaslıların bir başka övüncü ki bunu, onlar adına biz de alkışlayarak saygıyla anıyoruz, Kurtuluş Savaşı'nı başlatarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulma andını içenlere, bu yola baş koyanları bağırlarına basmalarıdır. Onlar bununla öğünmekte haklıdırlar. Ne var ki, küçük bir azınlık bile sayılsa yukarda değindiğim kız çocuklara karşı takınılan tavır, dolaylı olarak bayanlara karşı olumsuz tavrın kurulmasına yardımcı oldukları, bununla övündükleri Türkiye Cumhuriyet Devletinin ilkelerine ters düşmektedir. Öyle ki bu ters düşünceler bizlere ister istemez tarihin acı yanlarını da anımsatıyor. Öyle ki burada övgüyle andığımız Sivas, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğunu yıkma noktasına getiren eşkiyalara, (eşkiya deyince yol kesen haramileri anlamayalım bunlar koskoca paşalar, içlerinde Sadrazam olanlar vardır) da yataklık etmiş bir yanı vardır. Örneğin Sivas Valisi Mustafa İpşir Paşa bunlardan biridir. İsyan eder, halk kendisini destekler. Padişah tarafından üstüne gelen Vardar Ali Paşa’ya eden İpşir paşaya katılır. İpşir Paşa tam anlamıyla eşkiyadır, Padişahın gözüne girmek için kendisini koruyan Vardar Ali Paşayı öldürtüp, sadrazamlık mührünün alır. Bunlar çok gerilerde kalmış deyip geçemeyiz. Türk toplumunun ortak değerlerde buluşması için sürdüreceğimiz çabalar içinde ayrılık nedenlerini görmezden gelemeyiz. Çalışmalarımız geleceğe yönelik olmakla Atatürk'ün biz gençliğe emanet ettiği bu ülkenin tam bağımsızlığı için rehber olarak gençliğe hitabeyi iyi okuyup anlamalıyız!”

Şinasi Tamer bundan sonra sözü okul işlerine döndürdü, bu yıl köylere göndereceği öğretmen sayısını 60 olacağını, bu hesaba göre 10 yıl sonra bölgede okulsuz köy kalmayacağını anlattı.

Besbelli öyle anlaşmışlar, Şinasi Tamer sözünü bitirirken Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç gülerek geldi. Önce Şinasi Tamer'e:

-“Yetişemedim, onlara söylediklerinin hepsini ben de dinlemek isterdim, Biliyorum güzel haberlerdi, öğretici sözlerdi!” dedi. Önde oturan 2. sınıflardan birkaç kişi (Şevket Hızal, Hüseyin Sezgin, İhsan Güvenç, Hüseyin Yücel) “Biz tekrarlayalım!” dediler. Genel Müdür, yan bakar gibi yaptı, eliyle işaret etti, “Oturun!” Okul Müdürü Hürrem Arman fısıldar gibi Genel Müdürle konuştu, Şinasi Tamer'in koluna girer gibi dirseğinden tutarak, birlikte çıktılar.

Salon boşalmış gibi sessizleşti. Genel Müdürün hemen yanında yalnız Eğitimbaşı Tahsin Türkbay kaldı.

Genel Müdür:

-Zaman zaman gelip sizinle konuşacağımı söylemiştim. Umarım bunu düzenli bir ders gibi algılamadınız. Düzenli ders olarak gelmeyi çok isterim ama zamanın buna el vermiyor. Siz bilmezsiniz belki Ben Siyasal Bilgiler Okuluna derse gidiyorum. Orası yakın olmasına karşın gene de aksamalar oluyor. Size yetişmeyecek belki ama şu savaş durumunu geçiştirebilirsek ileriki yıllarda özel araçları çoğaltarak bu düşüncemi gerçekleştireceğim. O nedenle bir süre buradaki görüşmelerimiz düzenli olmayacak; gene de olanak buldukça buluşacağız, önemli bulduğumuz konuları konuşacağız. Bunu, şunun için söylediğimi anlamış olacaksınız; biliyorsunuz çok sorunumuz var, sorumlu olduğumuz toplu geleceğimizi biz kuracağız. Çok laf, az iş yerine az laf çok iş, vazgeçilmez ilkemizdir. O nedenler konuşmalarımız olabildiğince tekrardan arınsın, bir konuştuğumuzu bir daha tekrarlayarak zaman öldürmeyelim. Konuştuğumuz konu üzerinde düşünürken çok önemli bir noktaya takılanlar olacaktır. Bunları istisna sayıp ayrıca aramızda konuşabiliriz. Benimle iki ikiye konuşma olanağınız var; ben buna saygı duyuyorum. Ayrıca bana düşüncelerinizi ayrı ayrı mektupla da yazabilirsiniz. Ricam, yazacaklarınız çok kişisel olmasın, camiamızın işlerine müteallik ve münhasır olsun! (Toplumumuzu ilgilendiren sorunlar üstüne olsun! )

Genel Müdür, eğilip Tahsin Türkbay'a bir şey sordu. Tahsin Türkbay, biraz telaşlanır gibi toparlanıp:

-Evet Efendim oydu! deyince Genel Müdür:

-Siz, Köy Enstitüsü konusunda geçici bir kuşaksınız. Biz arkadaşlarla bu köy okulları konusuna başlarken Eğitim Kurslarını uygun bulmuş, işe öyle başlamıştık. Bu bir kişisel kuruluş değil devlet kuruluşuydu. Yetkili, yetkisiz bu konuda fikirler öne sürdü. Bu fikirlerin akla uygunu da uyun olmayanı da vardı. Bizim hazırlığımız tamamlanınca Eğitmen Kursları faaliyete geçirdik. İlk deneme çok başarılı olmuştu. Başarılı olmuştu ama ele alınan model, yaygınlaşmaya elverişli olmasına karşın gelişme olanağı yoktu. Yani, 30-35 yaşına girmiş insanları okulda okutamazdık. Öyleyse ilkokul sonrası çocukları alıp gerçek okullarda yetiştirme fikri gelişti. Böylece Eğitmen Kurslarının bulunduğu yerlerde Köy Öğretmen Okullarını açtık. Kızılçullu, Çifteler Köy Öğretmen okulları böylece faaliyete geçti. Yani sizler böylece okuma olanağına kavuştunuz. Ancak, size, eğitmenlerde olduğu gibi olay kolay açıklanamadı. Size gel, dediler siz de geldiniz. Söz olarak, köy okulunda okumak koşulu konmuştu ama, yeni kurulan bir kuruluş çok sınırlı koşul da koyamazdı. Köy ilkokulu yerine kent okulunu bitiren, ortaya devam eden, ortalarda kalıp köyüne dönen, hatta elimizde dosyalar var orta 3. geçip de türlü nedenlerle Köy Öğretmen Okuluna girenler oldu. Amaçları okumaktı, okuduğu yıl kadar zorunlu hizmet edip isterse ayrılmaktı. Hatta sınırlı tazminatını ödeyip başka işe geçmekti. Böyle düşünmek sizlerin hakkıydı, böyle düşünmemeniz bence yanlıştı, geleceğini düşünmemekti. 1937-38-39-40 yıllarına böyle gelindi. Sizler böyle düşünürken ülkenin geleceğini düşünenler, nasıl Eğitmenler Kurslarından Köy Öğretmen Okullarına geçtiyse bu kez daha keskin çizgilerle köy okulları olayını daha keskin çizgilerle çizdiler. 3803 sayılı yasa çıktı, Köy Enstitüleri kuruldu. Köyde 20 çalışacaksın, 6 değil 5 yıl okuyacaksın. İşi iş olarak yapacaksın, köyündeki insanlara örnek olacaksın. Sizlere bu duyuruldu. Öneriyi benimsemeyenler ayrıldı, sizler kaldınız, yeni koşullara uyarak bu güne dek geldiniz. 6-7 yıl önceki düşünceleriniz depreşip başka alanlara kaymanız sizin hakkınız. İşte elinizde bir diploma var. O diploma size istediğiniz kapıyı açtırmasa da aralık bıraktırır. Oradan ötesi sizin özel başarınız olacaktır. Benim sözüm buradan sonra içindir. 6-7 yıllık özlemi hala içinizde filizlendirip kendinizi yıpratmamanız ayrıca o tasarıları unutmuş arkadaşlarınıza anımsatma yapmamanızdır. Derslere geç başlandı, belli bir program aksaması oldu, bunu biliyoruz. Geçen yılsa iyice bocaladık, bunları da burada uzun uzun konuştuk. Geçen yıl burada kalan arkadaşlar anımsarlar. Az önce konuşan bir Enstitü Müdürü sizlere bir çok gerçeği anlattı. O gerçekler sizin de önünüze çıkacaktır. Onlar karşısında yılmadan yaşamaya hazır olacaksanız burada kalın! Elinizde bir öğretmenlik belgesi var, istediğiniz anda atamalarınız yapılacaktır. Unutmayın ki oralarda da sorunlar az değil. Köylere atanan arkadaşlarınızla haberleşin, işleri zor. Ama o zor olan işler yapılmayı bekliyor. Ben sözümü daha uzatmayacağım. Sizler Köy Enstitülerine öğretmen, yönetici ya da bölgelere müfettiş olacaksınız. Oralardaki işleriniz, öğretmenlerden bekledikleriniz, öğrencilerin bilgi düzeyleri hakkında önce sizin bilginiz olması gerekir. Bunun için hemen Köy Enstitüleri Müfredat Programını, 3803 ve 4274 sayılı yasaları okumalısınız. Ben bunu sizden özellikle istiyorum, gelecek konuşmamızdan hassaten hepinizden birer birer bunlardan sorular sorup yoklayacağım!”

Genel Müdür kalktı:

-Kolay gelsin iyi çalışmalar! deyip ayrıldı.

Önce bir suskunluk oldu sonra sonra konuşmalar açıldı. “Bu Müfredat Programı nereden çıktı?” En çok sorulan bu oldu. Bir süre dinledikten sonra ben de söze karıştım. "Konu okul, öğrenci-öğretmen olunca müfredat programı ortaya gelmez mi? Teftişe girdiğin sınıfın çocuklarına ne soracaksın? 2. sınıfa soracağın soruyu 5 sınıfa sorarsan, ya da tersini yaparsan neyi ölçmüş olursun? Anlatamadım, hemen İbrahim Yasa ya da Yunus Kazım Köni öğretmenlerin gammazladığı öne sürüldü.

-Üzüldüm! Bence Genel Müdür kimseyi hedef alıp konuşmadı, o, çok deneyimli bir insan, yaptıklarını birer birer anlattı. Köy Enstitüleri, biz de biliyoruz ki söylediği gibi kuruldu. O değil de Müdür Şinasi Tamer konuşurken başka bir olay anımsadım. Bizim 1941 yılında Hasanoğlan'a gelişimiz sanırım geri dönmemek üzereymiş. Okul Müdürünün, neredeyse tüm öğretmenlerin okulda kalıp dört öğretmenle öğrencilerin gelişi geri dönmemek üzereymiş gibi geldi bana. Yeni müdür atandı, harıl harıl yatakhane, yemekhane yapıldı 29 Ekim Cumhuriyet bayramına dek geriye dönüşten söz edilmedi. Cumhuriyet Bayramı için gittiğimizde İsmet İnönü'ye yazdığımız mektuplar, sanırım etkili oldu, 15 Kasımdan sonra dönme sözü edilmeye başlandı 7 Aralıkta da dönebildik. Döner dönmez de arkamızdan Hasanoğlan'a Çiftelerden bir grup öğrenci getirilip Hasanoğlan Köy Enstitüsü kurulmuş olmuş. Yıldızeli örneği de öyle; Müdür Şinasi Tamer bir grup öğrenciyle Sivas/Yıldızeli ilçesinde bir binada Köy Enstitüsü açmış (Bizim Kepirtepe gibi. Biz de önce Lüleburgaz içinde Atatürk İlkokuluna yerleştik, kendi binamızı yaptıktan sonra 5 km. uzaklıktaki Kepirtepe'ye geçtik) sonra kendi binalarını yapıp Pulur'a geçmiş.

Arkadaşların konuşmaları, yaptığı yorumlar güzeldi ama Faik Canselen öğretmeni anımsayıp Bölüm salonuna geçtim. Kimseler yok; ben de onu bekliyordum, oturup dilediğimce pedal kullanarak salonu çınlattım. Böyle rahat çalınca daha zevkli oluyor. Arkadaşlar şakalaşarak geldi

-Birine kızmış piyanoyu dövüyor! Ben de:

-Ben onu dövmüyorum, onun tuşları benim parmaklarıma yapışıyor. Arkadaşlar kalabalıklaştıkça alt piyanoya geçtim. Uzun zamandan beri Faik Canselen öğretmenle bu saatlerde orada çalıştığımızı bildiklerinden kimse gelip tebelleş olmuyor. Çalıştım ama Faik Öğretmenin geleceğinden umutlu değildim. Çünkü Hilmi Girginkoç Öğretmen gelmeyeceğine göre yarın onun saatlerinde beni dinler! Böyle düşünmekle birlikte sıkıca çalıştım.

Yemeğe gittiğimde Hilmi Girginkoç Öğretmenin geldiği söylendi. Yemeğimi oldukça çabuk yeyip salona döndüm. Az sonra Faik Öğretmen geldi. Önce kromatik çalışma yaptırdı. Mozart/Don Juan Serenadı çaldırdı, stakato duyarlığımı ölçtüğünü söyledi. (Noktalı notaların kesik çalınışı-Serenatın girişi tümden noktalı) Türk Marşı'nın çırpmalı bölümünü dinlerdi. Gülerek:

-Bunlar çok piştikçe daha zevk verir, arkadaşlar lokalde toplanmış bulunuyor, sen beklemeyesin diye geldim. Haftaya daha çok çalışırız! deyip gitti.

Hilmi Girginkoç Öğretmen belki son olarak geldi; onun için toplanmış olabilirler. Son geleceğine göre kuşkusuz tekrarlamalar yapacak, koro çalışmasına önem verecektir. Tiyatro tarihini açtım. Yazıları okumak istemedim. Resimler var bir süre onlara baktım. Nasıl yapmışlar onları?

Tiyatro derslerimizi izlediğimiz Doçent Bedrettin Tuncel'in Tiyatro Tarihi kitabında daha önce örnek aldığım renkli resimlerden başka numaralanmış inanılmaz güzellikte resimler var. Çoğu heykel olarak yapılmış, heykellerin resmi alınmış biliyorum ancak çizilmişler var; o çizgiler taşlara, (o zamandan günümüze kalacak sertlikteki taşlara) nasıl çizilmiş?

Kitabı yeni görmüş gibi dikkatle baktım. Sanat Tarihi dersinde Malik Aksel Öğretmenin kendinden geçerek sanat eserlerini anlatışının gerçek nedenini anlamaya başladım.

 

Kadın giysi örnekleri

 

Eski Yunan halkının beğendiği yüz şekilleri-Gerçekten soya çekimden gelen bir görüntü mü ? böyle olmasını isteme imrenimliği mi? Doç. Bedrettin Tuncel'in Tiyatro Tarihi (İsa öncesi 5. yy. )

       

Eski Yunan giysileri içinde iki kadın heykeli

Doç. Bedrettin Tuncel'in Tiyatro Tarihi kitabından!

 

Bu da o dönemlerin erkek giysi örneği (Doç. B. Tuncel, Tiyatro T. )

 

Çoktandır pazar akşamları Kitaplığa uğramamışım. Bizim Kepirliler beni görünce yapmacık da olsa "Nerdesin, kendini özlettin! falan dediler. Sami Akıncı sözü eveleyip gevelemeden “Doğru söyle bugünkü sözler doğrudan benim içindi, değil mi?” dedi. Birden durakladım:

-Neden senin için olsun? Tek senin için olsa çağırtıp seninle konuşur. Kesinlikle senin için değil hepimiz için. Baksana arkadaşlar en basit olaylarda bile öğrenmeden yana değiller, öğrenmeleri gereken konularla karşılaşınca yan çiziyorlar. Derslere giren öğretmenler bunları görmüyor mu? Bu adamsendecilik Genel Müdürün kulağına gitmişse bizlerin başka niyetler taşıdığımız kanısına varmış olabilir.

Sami kuşkulanmakta haklıydı; sık sık üniversitelerin birine geçip okumayı sürdürmek istediğini söylüyordu. Bu arada ben de, Öztekin öğretmenle konuşurken böyle bir isteğim olduğunu kaç kez söylemiştim. Üstelik Öztekin Öğretmen kendisi bana; Müzik Pedagojisi okuyup yurtta okuyarak müzik gelişmesine katkılardan söz etti, yardımcı olacağını söyledi. Mahir Canova bir değil iki arkadaşa “Ha gayret, az daha çabalarsanız sizi Konservatuvara aldırmaya çalışırım!” demektedir. Sami azıcık yatışır gibi oldu. Haftaya bizim Kepirtepe Köy Enstitüsü Müdürü İhsan Kalabay'ın konuşacağı duyurulmuş; neler söyleyeceği üstüne varsayımlar öne sürüldü.

Birbirimizi teselli ederek yattık.

Yatınca bir süre düşündüm; İhsan Kalabay Kepirtepe için neler söyleyecek? Ne söyleyebilir ki beş kez yer değiştiren bir okula hazır konmuş. Yapılan ne varsa bir öncekilerin yaptıkları. Onunsa belli başlı yaptığı unutulmaz olay belli bir nedeni olmadan 4. 5. sınıflara gelmiş öğrencileri okuldan kovmak oldu. Bunları söyleyebilir mi? Bir de okula, boyalı moyalı fayton alıp kendi çocuklarını okula getirtip götürtmek oldu. Oysa Kepirtepe'yi, gerçekten kepir kırlığı içine kurup suya kavuşturan Müdür Nejat İdil (Lüleburgaz'da kalmak zorundaydı) okula gelip giderken çoğunlukla yük kamyonlarını durdurur sürücü koltuklarında gelip giderdi. Asfalt yolu durağı, dersliğimizin pencereleri karşısında olduğundan çoğu kez sabahları, Okul Müdürümüzün indiği arabaları görür, üzülürdük. O, kendine bir okul aracı alıp kullanamaz mıydı? Bilmiyorum, İhsan Kalabay'ın yaptığı başka bir değişiklik varsa onları söyler de öğreniriz. Şinasi Tamer söyledi, ne güzel dinledik. Yatınca, kendi kendimle konuşarak uykumu kaçırdım. Sonra da ezberlediğim şiirleri okumaya başladım. Kimilerinin unuttuğum bölümlerini anımsamaya çalışırken uyudum. En çok tökezlediğim Faruk Nafiz Çamlıbel'in Ali'si oldu.

"Namlıya dayanmış yolu tararsın!” Tararsın mı yoksa ararsın mı? Tararsın olması gerekir? Taramak daha dikkatli bakmak anlamına gelmektedir.

 

3 Nisan 1944 Pazartesi

 

Uyanır uyanmaz akşamki sorumu yanıtladım, ne tararsın, ne de ararsın. Doğrusu, “DALARSIN!” olacaktır. Çünkü Ali'nin içi rahat değil, kuşku içinde, bilinçsiz olarak beklemektedir. Arama ya da tarama insanların bilinçli durumlarını belirtir. Oysa Ali, kuşku içindedir, "Acaba gelecekler mi? Acaba düşündüğümü yapabilecek miyim? gibi kaygılar içindedir.

Önemli bir sorun çözmüş gibi sevinerek kalktım.

Kahvaltıda daha çok Hilmi Girginkoç Öğretmen konuşuldu. Gitseydi-gitmeseydi. . . . “Askerlik görevinden kurtuluş yok, daha sonraya kalması işlerini daha da zorlaştırır!” diyenler etkiledi. Güle güle gitmesini konuştuk. Bu arada, “Yerine kesinlikle biri gelir!” dendi. Kim olabilir? Geçen yıl Ruhi Su gelmiş, sesi bas. Hilmi Girginkoç, bariton; öyleyse bir tenor gelir. Halil Yıldırım karşı koydu:

-Öyle bir kural mı var ki, bakarsınız bir soprano olur! Hepimiz güldük ama soprano sözü bize Rabia Erler'i anımsattı. O, konuk olarak geldiğinde biz onu Hilmi Girginkoç Öğretmene yakıştırmıştık. Bu doğruysa yerine onu getirtebilir. Bu olasılık hemen tepki gördü:

-O gelirse rezil olduk demektir! Şan dersi en başaramadığımız ders. Hilmi Girginkoç şakaya getirip çıkaramadığımız seslere hemen yardımcı oluyor, işi kapatıyor ama Rabia Erler bunu yapmaz. Böylece sesleri uzatırken (Kadir Pekgöz'ün benzetmesi) buzağı gibi bağırırız. Buzağılar, "Muuuuu!” diye bağırırmış. Biz de do seslerini uzatırken doooooooo! dediğimiz oluyor. O sesleri sahiden uzatılınca "U" sesine dönüşüyor. "doooouuuuu!” Rabia Erler'den başka opera sanatçısı da tanımıştık. Ben de onu, Mesude Çağlayan'ı söyledim. Onu yakından tanımıyoruz. Yakınımızdan geçerken Mahir Canova ya da Faik Canselen Öğretmenle yaptıkları karşılıklı konuşmalarından tanıyoruz. Mesude Çağlayan tavırlarıyla, bakışlarıyla oldukça olgun görünüşlü, şakaya gelmeyen bir görüntü izlenimi bırakmış arkadaşlarda. Adını söyleyince hemen:

-Kim, o çakır gözlü bayan mı? sorusu soruldu. Unutulmuş olacak, o çakır gözlü bayan bir sabah Faik Canselen Öğretmen bize konser programı anlatırken gelmiş, çok sevimli davranmış, özel konser için Hasanoğlan'a gelme sözü vermişti. Bunları konuşarak Güzel Sanatlar Salonuna döndük. (Yeni bir karar, bundan böyle Müzik salonu ya da Müzik Bölümü demek yok, bölümün adı Güzel Sanatlar Bölümüdür, öyle anılacak, bölüm başkanı bunu yazdırıp duyuru panosuna da özel olarak astırdı. )

Az sonra Hilmi Girginkoç Öğretmen geldi. Çok neşeliydi. Önce gülerek sordu:

-Size sorsam, bana üç güzel ad söyleyin ya da herkesin dediğince üç güzel şey söyleyin desem, ne yanıt verirsiniz? Abdullah Ön, "Yemekler olabilir mi? diye sordu. Öğretmen güldü, Almanca olarak bir şarkı söyledi. “Şarkıdan sonra bu!” derken daha ben" Schubert lied!” dedim. Öğretmen biraz şaşırır gibi oldu, sordu:

-Sen nerden biliyorsun? Ben de biraz omuz kabartarak:

-Sözleri Johann Wolfgang von Goethe, Röslein! dedim arkasından da "Röslein Röslein Röslein rod-Röslein auf der Hayden! dedim. Öğretmen geldi, eliyle omuzuma vurarak:

-İbrahim, sen bugün ne yaptığını biliyor musun? Beni çooook, çok mutlu ettin! Bildiğim, severek söylediğim bir parçayı karşımdakinin bilmesi, çocukluğumda bana sorulan sorulara doğru yanıt verdiğimdeki sevinç tadındadır. Bu lied'in bir çocuk tarafı vardır. Onu biraz da onun için severim.

Öğretmen notası var mı? diye sorunca, hemen almaya dolaplara yöneldim; öğretmen durdurdu; bir daha söyledi. sonra da Türkçe olarak açıkladı.

 

Delikanlı kırlarda dolaşırken

Yaban gülleri gördü, taze tomurcuklu.

İçlerinden biri yenice açılmıştı,

O kadar taze ve güzeldi ki,

Delikanlı kendini tutamayıp elini uzattı

Bir yandan da kendini kendine konuştu:

-Gonca gül gonca gül, güzel, kırmızı yaban gülü,

Seni çok sevdim, burada bırakamam, koparacağım!

Gül dile geldi:

- Sakın koparma delikanlı, benim iğnelerim var, seni iğnelersem

Çekeceğin acı, beni anımsatır sana

Beni böyle acılı anımsamandan üzülürüm. ( Gönlüm razı olmaz),

Delikanlı diretti:

-Gonca gül, kırların güzel gülü, acı duysam da seni koparacağım,

Ve dayanamadı delikanlı, acıyı göze alıp kopardı tomurcuk gülü.

Gül acımadı yaptı dediğini, batırdı iğnesini delikanlının eline.

Delikanlı, Acıyı göze alıp ah vah demeden kopardı güzel kır gülünü.

Böylece güzel kır gülü boyun eğdi delikanlının sevgisine.

Gül, gül, gül kırmızı gül, kırlardaki tomurcuk gül! (Yaban gülü gülü. )

Söz: Johann Wolfgang von Goethe, Beste: Franz Schubert

 

Arkadaşlar, liedi beğendiklerini söylediler. Öğretmense öğrettiği, Brahms, Ninni ile Offenbach barcarolu söyletti. Birincide azıcık kaşları çatıldı; ikincide kendisi de coşarak söyledi. Marşları tekrarlattı. Ziraat Marşı için Bölüm Başkanı bir şeyler söylemiş sanırım birkaç arkadaşa teker teker söylettikten sonra marş üstüne açıklamalar yaptı. Ziraat Marşının notasını alıp açıklamalarda bulundu. Elimizdeki notalara işaretler koydurdu. Bir de açıklama yaptı; “Marşları yürüyerek söylediğiniz gibi söyleyemezsiniz, o müzik olmaz. Salonda ya da belli bir topluluk önünde marş değil müzik söylenir. Bunu unutmayın, adı ne olursa olsun müzik yapılacak yerde müzik çalınır ya da söylenir! Anladığım kadarıyla sizin okulların benimsediği, işlevinize en uygun marş o. O nedenle onu daha farklı söylemek zorundasınız. Zorundasınız, sizin elinizdeki olanaklar gideceğiniz okullarda henüz yok. Siz ne verecekseniz onlar onu alacaklar!”

Hilmi Girginkoç Öğretmen söylenen parçaların ses durumları sağ eliyle şekillendirirdi. Ziraat Marşı'nı söylerken de; “Biz ulusal varlığıııııın!” derken elini yukarlara kaldırır parmağını oynatıyor. Arkasından "Temeliyiz!” derken kalkan elinin hızla inip, "Köküyüz!” sözünde üç kez yumruk atması, arkasından da elini okşar gibi gezdirmesi ilgimizi çekti.

Gülümseyenler oldu. Öğretmen de gülümseyerek:

-Gülersiniz ya! . . Size bunu anlatmaya çalışıyorum; sesler öyle dalgalanırken eliniz kazık gibi dik duramaz. Benim yaptığım kadar hareketli olmasa da sese uyan bir hareket yapmak zorundasınız. Az sonra öğretmen kendi kendine konuşur gibi:

-Bunu yapacaksınız zaten, deneyimleriniz sizin yetişmenize yardımcı olacak, kendi kendinize bu yolda yönünüzü bulacaksınız. Ders zili çalarken, Öğretmenin böyle konuşması, ayrılacakmış duygusu uyandırır gibi oldu. Ekrem Bilgin sordu:

-Ayrılıyor musunuz Öğretmenim? Hepimiz "Evet!” diyeceğine üzülürken Hilmi Girginkoç Öğretmen:

-Hayır, ay sonuna dek buradayım, yani Ankara'da. Ancak buraya gelişim ayrı, ben gelmek istiyorum ama bu olmayabilir de! Çünkü biliyorsunuz dünyaca büyük opera sayılan Mozart'ın Figaro'nun Düğünü operasını ilk kez Ankaralılara sunacağız. Sürekli provalar yapıyoruz. Rejisörümüz tüm dünyada sayılı rejisörlerden biri olan Carl Ebert, salt Ankara halkına değil gelecek olan Ankara'daki yabancılara da beğendirmek istiyor. Bölüm bölüm çalışmalar oluyor. Bir kayma olmazsa 16 Nisanda perdemiz açılacak. Bu nedenle buraya uğrayamamış olabilirim. Ancak nisan sonuna dek bir pazartesim boş olursa kesinlikle geleceğim. Orada da genellikle çalışmalar pazartesilere denk düşüyor.

Öğretmen bir kez daha barkarolu söyletti, sonra da:

-Şu sizin, bundan böyle de bir süre benim olacak türküyü söyleyelim deyip Ziya Aydıntan'ın Köy Yolu şarkısı istedi. Gülerek uyardı “Aslan yüreklilik salt köylülerin niçin olsun? Orasını da değiştirelim! Aslan yürekli Türk yiğitleri, orduya koşar, yarın subay olup döner geri! diyelim” deyip

"8 ay sonra kaldığımız yerden başlamak dileğiyle! el sallayarak ayrıldı.

Neden 8 ay? Bir süre bunu konuştuk. Doçent İbrahim Yasa'yı anımsatan oldu:

-O da asker, izinli olarak derse gelebiliyor. Hilmi Girginkoç Öğretmen neden gelmesin?

Mahir Canova Öğretmen piposu elinde geldi; "Günaydın!” dedikten sonra:

-Eee, sobayı kaldırdınız, ben pipomu nereye tıklatacağım? deyince arkadaşlardan çöp kovasına koşanlar oldu. Öğretmen onları durdurdu:

-Size takıldım; pipom yanmıyordu zaten! deyip bir sargıya sararak cebine koydu.

Tiyatro Tarihi kitaplarımızı açtırıp sayfalar söyledi. Söylediği sayfalarda gördüklerimizi anlattırdı. Az sonra ayırdına vardık, açtırdığı sayfalar hep resimli sayfalardı. Bu arada maske, makyaj, kostüm konularının önemleri üstüne sorular soruldu. Karşılıklı duran iki insan resmi üzerinde çok durdu. Kişilerin duruşlarıyla düşünce ya da niyetlerini kavrama konusu üstünde durdu; karşılıklı kalkarak benzer durumlar aldık. Bir süre öyle bekleştik. O bekleyiş sürecinde içimizden geçenleri sordu. Uzun süre soruyu anlamadık. Örneğin ben; Hilmi Girginkoç Öğretmenin, ayrılırken ummadığım kadar üzüntülü oluşunu düşünmüştüm ama bunu söyleyemedim; bunun yerine “öğlede ne yemek var acaba?” şeklinde bir anlamsız söz söyledim. Mahir Öğretmen biraz paylarca:

-Bu bir duygusal durum değil, bir umutlanmadır. Boyun bükerek umutlanma, taklit yapan komedi oyuncularının ucuz numaralarından biridir. Bu, salt halkı güldürmeyi düşünenlerce yapılır. Resme bir daha bak! diye uyardı.

Çin, Japon tiyatrolarında erkeklerin kadın kılığına girmelerinin nedenlerini sordu. Müslüman ülkelerde bayanların günümüzde de sahneye çıkmadıklarını, bizim Osmanlı döneminde de Zenne denilen bir meslek oluştuğunu anlattı. Zenne hakkında bilgim vardı. Kepirtepe'deyken bir kaç arkadaşla ben Milli Oyunları oynamaya başlayınca bize sataşanlar olmuştu:

-Erkekler oynar mı? Bu söz üzerine, zeybekleri Efeler, yiğitler oynar, senin dediğin ayıplı olan Zenneliktir! dediğim bir arkadaşın aramızdaki adı bir süre Zenne olarak kalmıştı.

Mahir Canova Öğretmen tiyatronun dinsel bir işlevi de yoktur, bay-bayan ayırımını da düşündürmez. Tiyatro bir toplumsal sanattır, tiyatro aynı zamanda insanlara geçmişlerini Tarih Biliminden daha canlı belletir! dedikten sonra İngiltere'den İngiliz Tiyatrosundan söz etti. Canova Öğretmen:

-Öğrenciler tarih derslerinde Roma Tarihini, Neron'u, Sezar'ı öğrenip unuturlar. Oysa onları Wilhelm Shakespeare'in dramlarında izleyince ömürleri boyu unutmazlar. Eski Yunan Tiyatrosunda okuduk; neler gelmiş neler olmuş, bunları sezer gibiyiz ama Aiskilos'un Agamemnon'unu, Sofokles'in Antigone'unu ya da Euripides'in Medea'sını izleyince salt olaylar değil tarihin derinlik bilinci de gelişir.

Mahir Öğretmen, günümüzde fotoğrafçıların resim çekerken serim çektirenlere söylediklerini ya da söylemeye çalıştıkları, ayrıca resim çektirmek isteyenlerin o anlarda neler düşünebileceği ise tiyatro maskeleri çeşitliliği arasında nasıl bir bağ kurabiliriz, bu konuda neler söyleyebiliriz? diye bir soru sorup gelecek derste konuşmak üzere ayrıldı.

Yemekte, içtenlikle üzüldüğümüzü konuştuk. Görünüşüyle bizim çok uzağımızda bir genç insandı. Giyinişi kusursuz, saçları gerçekten imrenilecek düzgünlükte taranmış oluyordu. Nihat Şengül'ün deyimiyle Hollywood artistleri gibi. Benzettikleri de vardı. Cary Grant, Robert Taylor, adlarını sıralıyordu. En benzettiği de Cary Grant'tı. Gördüğü filmlerini sayıp, bu bahaneyle gene gene anlatıp duruyor.

Öğleden sonra Faik Canselen Öğretmen, ilk söz olarak:

- Haftaya bizim dersi sabaha alalım mı? Boş zamanınızı öğleden sonra kullanırsınız! Arkadaşlar, “Bölüm Başkanı Mehmet Öztekin Öğretmen bilir!” deyince Faik Öğretmen kahkahayı bastı:

-Kendinize güven geliştirin; son sözün onda olduğunu ben bilmem mi? Ben, sizin gönlünüzü almak için söyledim! dedikten sonra iki sesli çocuk şarkılarını sordu, her birimiz iki sesli bir çocuk şarkısı bulacaktık. Asım Öğretmenin Kepirtepe'de geçen yıl söylettiği bir marşı (hem marş hem de şarkı olarak söylenebilir demişti. ) Ali Ulvi Elöve'nin Dağlarını seçtim. Faik Öğretmen, yan gözle bakıp bir "Hımmm!” deyip geçti. İki sesli yapmak üzere birer türkü seçmemizi istemişti; ona da Arpa da Buğday Çeç Olur türküsünü seçtim. Ona ise:

-Bu türkü kanon olarak söylenmektedir! deyip geçti. Ödevin ikisini de yapan çıkmadı. Tek tek bulanlardan beğendiği de az çıktı. Masa üstündeki çantasından kağıtlar aldıktan sonra bize dönerek:

-2. sınıflardan bunu kavrayanlar çıktı, bakın! deyip piyanoya oturup "Mavilim!” diye hem söylenen hem de oynanan kısa bir parça çaldı. Beğenip beğenmediğimizi sordu. Parçayı 2. sınıflardan Şevki Aydın, iki sesli yapmış. Şevki Aydın, geçen yaz stajını Kepirtepe'de yapmıştı, çalışkan, iyi bir arkadaş olduğunu biliyordum. Onun payına çok sevindim. Azıcık da uydurarak:

-Geçen yıl bizim Kepirtepe'de staj yapmıştı, sürekli çalışırdı! dedim. Faik Öğretmen:

-Elbette, çalışan yapar, çalışmayan da tembelliğine bahane arar! dedi. Piyanoya dönerek ikinci seste kullandığı notaları nasıl seçtiğini, kurduğu akorları göstererek anlattı:

 

Mavilim mavişelim, yol verin savuşalım, mavilim
Kaldır kız çemberini, bayramda görüşelim mavilim
 
Mavilim yazık sana, bal kodum azık sana mavilim,
Sen ölme ben öleyim, yiğitsin yazık sana mavilim.
 
Şu dağlar eze dağlar, yaz gele geze dağlar, mavilim
Yarim mendil yitirmiş, güvenim size dağlar, mavilim
 
Mavilim burda beni, koydun çukurda beni, mavilim
Sen bu ihmalinle, yedirdin kurda beni mavilim.

 

Not: Mavilim, değişik yörelerde tekrarlanarak da söylenir. Örneğin Şevki Aydın burada ilk sözleri tekrarlamıştır. Oysa bir çok bölgede salt ikinci dizeler tekrarlanır. Örneğin burada:

-Mavilim mavişelim, mavilim mavişelim, yol verin görüşelim mavilim, yol verin görüşelim mavilim

yerine Kaldır kız çemberini, bayramda görüşelim mavilim, bayramda görüşelim. türü değişik de söylenmektedir.

Öğretmen anlatırken üstüste gelen notaları göstererek:

-Buraya yazılmamış ama örneğin şu sesi buraya alırken kesinlikle akorunu düşünmüştür. Böyle yapmasa asonans (Uyumsuz) sesler kulaklarda sırıtır kalırdı! dedi. Oldukça dalmışım. Hiç beklemiyordum; "İbrahim!” deyince uyandım, “Yaz senin türküyü tahtaya!” dedi. Tahtada hazır portelerden birine Arpa da Buğday Çeç olur türküsünü yazdım. 4/4-C tonu. Do majör bir ton re ile başlarsa akor olarak hangisi kullanılmış. Duraladım ama içimden do-mi-so, mi-sol-do, dönüşte, soldan faya tınlayıp si-re-fa, ya da re-fa-la dedim. Faik öğretmen re'nin yerini buldun ama armoni matematik işidir, ya da yu da işin içine girince sesler kakafonik olur, deyip güldü. Arkasından da, "Ama gene de akor sıralayışını beğendim!” Seçtiğin parçanın sesleri çocuk sesine uygun olduğun ikinci sesleri ona göre seç! dedikten sonra Şevki Aydın'ın parçasını bir kez daha çaldı. Arkadaşlara, ödevlerin gelecek derse hazır olmasını tembihleyen Faik Öğretmen gülerek:

-Haydi İbrahim, biraz da seyircisiz kapışalım! deyip alt piyano odasına geçtik.

Geçen derslerin birinde "Dağarımızda bir de Tchaikovski olsun demiş, Beringer'deki Polis Dansı parçasını çalışmamı söylemişti. Kısa ama zorlu bir parça. Doğrusu kabataslak çalışmıştım. Öğretmen yüzünü ekşitti. Parçaya dikkatli baktı. Parçanın bulunduğu sayfada, öteki parçalar gibi çalış ya da son tarih gibi işaret yoktu. Belki beni üzmemek için gülerek:

-Ben bunu sana sınırlı bir zaman için vermemiş olacağım, verdiğime dair bir işaretim yok, ancak haftaya isterim! deyip sayfa çevirirken kendi kendime çalıştığım Beethoven'in Für Elise'si düştü. Öğretmen çok sevdiğini söyleyip çaldı. Cesaretimi toplayıp, çalıştığımı söyledim. Faik Öğretmen dinledi:

-Çalıştığın belli ancak büyük bestecilerin bu tür parçaları çok çalınır, herkesçe de az çok bilinir. O nedenle kusursuz olması gerekir, bu daha tam pişmemiş, özellikle son kısımları biraz ağırlaştırabilirsin. Ağır olsun kusursuz olsun. Oradaki kusurlar baş taraftaki zarifliği bozar! dedi.

Mozart 545 sonatın Andante bölümünü beğendi. Öteki bölümlere, bıkmamak için aralıklarla çalışmamı önerdi.

Birlikte gitmek üzere anlaştığı kimseler varmış, biraz erken çağırdılar. Öğretmen; “İyi çalışmalar!” dileyerek ayrıldı. Öğretmen gidince inadıma çalıştım. Andante gibi Menuette bölümünü de pişirmeye söz verdim. Gelen giden olmayınca yemek saatine dek çalıştım. Yemekten sonra Kitaplıkta kitap karıştırmam gerekiyor. Gerçi Sabahattin Öğretmenin bu sıra üstünde durduğu Yunan Klasiklerinden biz, Tiyatro Tarihinde yüzeysel de olsa bir şeyler okuduğumuzdan tümüyle habersiz değiliz. Gene de öğretmenlerce daha iyi tanınmak hoşuma da gidiyor.

Akşam yemeğini Faik Canselen'le Hilmi Girginkoç arasında karşılaştırmalarla geçirdik. Geçenlerde yapılan neşeli, acabalı olasılıklar suya düştü. Hilmi Girginkoç Öğretmenin “8 ay sonra!” sözü, Rabia Erler ya da Mesude Çağlayan adlarını rafa kaldırıldı.

Bugün 3 Nisan pazartesi, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10 nisan pazartesi; 11, 12, 13, 14, 15, 16, 17 Nisan pazartesi, bu iki pazartesi günleri gelemeyeceğine göre Hilmi Girginkoç Öğretmen "Gelmeyecek!” diyebiliriz. Eğitimbaşı Tahsin Türkbay'ın dediğine göre 17 Nisan Bayramımız kutlandıktan sonra gündeme Gezi çalışmaları gelir, dersler de kesilmese bile düzenli sürmezmiş. Gerçi geziler mayıs ayı programı içinde ama gidilecek yerlerin durumuna göre ileri-geri alınırmış. Örneğin Çifteler Köy Enstitüsü'nü iki grup seçerse birer hafta aralıkla gideceklermiş. Bölümün biri olmayınca genel dersler kesilmiş olacak! Doğru mu, değil mi? sormaya gerek yok söylenenler hoşumuza gittiği için inandık. Özet olarak; daha 15 gün düzenli ders yapacağız.

Kitaplığa gittim. Kitaplık dolu gibi, herkesin elinde bir beyaz kitap (Milli Eğitim Bakanlığı tarafından çıkarılan klasik kitaplar öyle anılıyor.) Birden içimde bir isteksizlik doğdu. Tercüme dergilerini karıştırdım, 7 Gün dergilerine baktım. Sabahattin Öğretmen bir kitap sorusu sorarsa Euripides'in Medea kitabını anlatmaya karar verdim. Tiyatro Tarihi kitabımızda özeti var. Özetten okuduğumu da açıkça söyleyeceğim. Kitabını aradım, bulamadım, bizim kitaplıkta yok. Amaç kitap hakkında bilgi edinmiş olmak değil mi? Üstelik Tiyatro Tarihi Medea trajedisi için geniş bilgiler veriyor.

Gerçi geçen ders Sabahattin Öğretmen Montaigne Öğretmenin kaynak kişileri üstünde durdu, bence bunu, bize kaynak kişileri de tanıtmak için yaptı. Voltaire, Pascal gibi ötekileri de tanımamızı istiyor. Ünlü Fransız yazar Sainte-Beuve de uzun uzun okuduktan sonra topladığı bilgileri okuyucularının önüne koymuş. Bu salt kitaplar için geçerli değil tüm öğretici çalışmalar için gerekli bir uğraş. Yıllardır Hasanoğlan'da çalışan Macar asıllı Sili Usta'nın, ilk geldiği gününü bile anımsıyorum. Biz o zaman köy okulunda, daha doğrusu okul bahçesine kurduğumuz bir çadırda kalıyorduk. Namık Öğretmen beni çağırıp Sili Usta'yı göstermiş; “Sili Usta, karşıdaki boş araziyi görmek istiyor, sen ona arkadaş ol!” demişti. Boş arazi dediği yer şimdiki Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün tüm kurulduğu alandı. Bir saat kadar öyle dolaşmıştık. İki gün sonra bana bir fotoğrafçı kutusu yükleyip resim çeker gibi, köylülerin Hamurbasan dedikleri yerin haritasını çıkardı. Ben harita demiştim ama o başka bir şey söylemişti. Sonra o çizgilere bakarak köyün içindeki çukurluktaki suyu tepenin ötesine akıttı. Köylülerin, "Olamaz!” dediği bir çok olmazı oldurdu. Dağdan su indirdi, tepeye su çıkardı. Temelden çatıya tüm binaların denetimini yaptı. Önceleri, "Nasıl yapıyor?" diyenler sonra sonra:

-Adamın birikimi var! demeye başladılar. “Adam, mühendismiş, Tuna Nehri üstüne köprü bile kurmuş!” diyenler çıktı. Ben bunu sordum; yakıştırmaymış ama, “Adamın birikimi olduğu” doğruydu. Sili Usta'yı gördükçe bunları anımsıyorum. Bina yapımı bakımından “Birikimli Adam!” Her alanda böyle birikimli adamlar vardır. İşte, Sabahattin Öğretmen de bence, dil-düşünce-kavrayış-okuduğunu, dinlediğini doğru anlayış, anladığını doğru söyleyiş açısından birikimli yapmaya çalışıyor. Öteki öğretmenlerden farklı oluşu bu bence. Öteki öğretmenler ele aldıkları konuyu kavratmaya çalışıyor. Bu da doğru; ancak bilgiyi öğrenmek, daldan elmayı koparıp yemek gibi bir şey. Oysa elmanın bedenimize yararlarını düşünerek gerektiği zamanda yemek, gerekmediği zaman dokunmamak başka bir durum.

Bunları düşünüp yarınki Sabahattin Öğretmenin dersini şansa bıraktım.

Yunus Kazım Öğretmen geçen dersin sonlarında biraz sinirlice insanların değişik huylarından söz etmişti. Halkın huy dediği bu değişiklikler insan cinsindeki bir takım mekanizmanın değişik çalışmasından ileri geldiğini söylemiş, "Bu konuya devam edeceğiz!” demişti.

Yunus Kazım Öğretmenin:

-Halk arasındaki konuşmalarda geçen ruhsal olaylarla, Ruhbilimde (Psikolojide) geçen ruhsal olaylar deyimleri çok farklı söylemler! demişti. Bunların önce ne olduklarını sonra da aradaki ayrılıkları öğrenmek istiyorum. Ben, salt halk arasında değil okuduğum Türkçe yazı ya da kitaplarda ruhsal olay değil de ruh, ruhum, ruhen, hâlet-i ruhiye, ruhum sıkıldı, ruhum karardı türü sözler dışında bir söylemle karşılaşmadım. Bakalım öğretmen bu konuda neler söyleyecek! Oysa İbrahim Yasa öğretmen bir gün pipo içme konusunda konuşurken:

-İnsan psikolojisinde koşullanma (Şartlanma) mekanizması çok önemli, paçayı ona kaptıran kolay kolay kurtaramaz! diye konuşmuştu. Bu, koşullanma mekanizması nedir? Anlam olarak biliyorum, alışkanlık ama, neden salt alışkanlık demedi? İnsanlar için hırsızlık da bir alışkanlık; yalan söylemek de. Bunlar da birer mekanizma mıdır? Dikkat ettim İbrahim Yasa Öğretmen bir de "İçgüdü!” sözü kullanıyor. “Hayvanlar onları kendi içgüdüleriyle yapıyorlar, insanlarsa aklıyla!” Bu iki canlıyı, bir iş yapmada ayıran bu farkların psikoloji ile ilgisi var mıdır? İçgüdü nedir? Bir yazıda okudum (Peyami Safa) "Köpekler, çok uzaklarda bırakılsa bile kendi insiyakıyla (parantez içine İÇGÜDÜ, yazmış) kaldığı yeri bulur! diyor. Ara sıra baktığım Cumhuriyet Gazetesinde upuzun adı olan biri Ziyaettin Fahri Fındıkoğlu da psikolojiyi ilgilendiren konulara değiniyor. Ne yazık ki gazeteleri sürekli izleyemiyorum. Benim gazetelerim burasını bitirinceye dek piyanom olacak; kendime kesin söz verdim, onu yüz akı ile başaracağım. Bunu söyleyince bir zamanlar çok sevdiğim belki de o dönem benim en büyük yazarım olan Ömer Seyfettin'i andım. Onun Yüz Akı hikayesi benim dediğimin tersi oluyordu. Bir an irkildim:

-Sakın öyle bir Yüz Akı olmasın? Dedim ama, sağlığımda bir ters durum çıkmazsa öyle asla olmam. İşte bir yıl bitmek üzere en korktuğum şan dersiydi. Çünkü o çalışmakla olmuyor, şarkı söylemen, hem de güzel söylemen gerekiyor. Ben, piyano yardımıyla doğru söylüyorum ama salt sesi doğru söylemek yetmiyor. Hiç değilse ben öyle düşünüp kendime bir ölçü biçiyorum. Ne denli çalışsam ses kirişlerimi daha fazla değiştiremem. Öyleyken ayrılmak üzere bulunan Hilmi Girginkoç Öğretmenimin tavırlarından bana geçit verdiğini anladım. Çünkü bana son sözü, “Schubert liedlerden birkaçının piyano partilerine bak, birlikte çalışalım, derslerimiz daha neşeli geçer!” oldu. Hatta yazın burada kalacağımı da bu arada muştulamış oldu.

Yatınca Schubert Serenad, zaten Beringer Metodunda onu çaldım, hem de iki kez. Nedense Oscar Beringer piyano metoduna o parçayı iki kez almış; düz melodi olarak ayrıca özgün piyano için. 2. Müziç İçin, 3. olarak Röslein. Bir de Röslein, seçilip gelirse (ailesinin göndermeyeceğini biliyorum) o zaman (! ? )… Birden Süheyla Öğretmen aklıma geldi "En sevdiğim parçalardan biri de Toselli Serenad!” demişti. 2. sınıflardan Mehmet Yelaldı da onu çok seviyormuş, ilk geldiğim günlerden beri onu çalışıyor. Toselli Serenad'ı akordiyonla çalıyorum, piyanoyla ona katılsam ne olur? Tolstoy'un Kreutzer Sonatında olduğu gibi belki ikimizin de ilgisini çeker severek çalışır; başkalarına da dinletmiş oluruz. Mehmet Yelaldı sanırım buna severek katılır. Bakarsın bir gün Süheyla Öğretmene de dinletiriz. Süheyla Öğretmen, Röslein diye sayıklayarak yattım.

Rüyamda köye gitmeye kalkıştım ama, önüme deniz çıktı. Ayaklarımı suya sokuyorum soğuk gelince çekiyorum. Ayaklarımı suya sokup çekerken uyandım; ayaklarım açıkta. Nisan sevinci yaşıyoruz ama geceleri oldukça serin geçiyor. Ayaklarımın iyice üşüdüğünü duyumsadım.

 

4 Nisan 1944 Salı

 

Birisi, “Nisan, bizim oralar gibi ılık değil, serin geçeceğe benziyor!” deyince Yusuf Asıl bilgi verdi:

-Biz buraya 18 günü geldik, yaz gibiydi. İnce birer pikeyle camide yatmıştık! deyince gülenler oldu. Abdullah Ön:

-Pike değil seccadedir onlar; camide pike ne arasın? Camide halı, kilim, seccade bulunur. Bizim Kepirtepeli bir grup açıklama yaptı:

-Köyde yatacak yer bulunamayınca bizi camide yatırdılar. Şevket Hızal bilgiç bilgiç konuştu:

-Köyün çoğunluğu Alevidir, ona göre konuşun! Ona da cevap veren oldu: “Ne anlamı var şimdi bu sözün? Kepirtepe'den öğrenciler gelince çaresizlikten kısa bir zaman camide kalmışlar.” Harun Özçelik söze karıştı, çevresinde durup dinleyenler Hasanoğlan Köy Enstitüsünün kurulmadan önceki durumu sanırım özet olarak bir daha dinlediler. Şevket Hızal'a geçerken dikkatle baktım, sözü söylendiği gibi anlayanlara benzemiyor; ne söylersen söyle o, anladığı gibi değerlendirenler türü bir tip. Başka zaman da tartışmalarına tanık olmuştum. “Hep ben!” taifesinden olduğunu saklayamıyor. Oldukça da atak. Bu yıl yapılacak 17 Bayramı konuşmasını bizim adımıza o yapacakmış. Kızılçullu Grubundan, sanırım ondan destekleniyor. Oysa o grup içinde çok daha güzel konuşabilecekler var.

Kahvaltıda da 17 Nisan Bayramı konuşuldu. Ekrem Bilgin:

-Kendi kendimize bayram yapacağız, buna bayram denir mi? diye sordu. Ekrem belki haklıydı ama öteki arkadaşlar soruya soruyla karşı çıktılar:

-Niçin olmasın? Ekrem diretmedi ana bence haklıydı. Bayramları gözden geçirirsek genel bir tanımla karşı karşıya kalıyoruz. Bayraklar halkın katılımıyla oluyor. Oysa biz her cumartesi ya da pazar günü yaptığımız bayrak törenlerinin biraz genişletilişi gibi bir toplantı yapıyoruz. Tek farkı bu törene birilerini çağırmamız oluyor.

Kitaplıkta yer tutma kaygısıyla tartışmayı kesip derse döndük. Sabahattin Öğretmen yeni giysilerle geldi. Her zaman gri ceketle geliyordu, bunlar da gri. Belki az yeşilimsi gri. Gülümseyerek geldi, Belki de yeni giysiler içinde görünce ne düşüneceğimizi aklından geçirdi: Fakirlerin çoğu asker çulları içinde otururken karşılarında böyle yeni giysili olmaktan tedirgin oldu! diyecektim, vaz geçtim; öyle olsa giymezdi.

Oysa, Sabahattin Öğretmenin aklında başka düşünceler varmış. Montaigne Öğretmen her zaman yazı ya da sözleriyle karşımıza çıkmasa bile ele aldığımız bir konuda biz onu buluveriyoruz. Elindeki kitabı gösterdi Atinalı Timon. Yazarı; William Shakespeare. “Ne ilgisi var? diyeceksiniz belki. Ama var bence. Atinalı Timon, adı üstünde Atinalı. Atina'da, Atina'nın görkemli dönemlerinde yaşamış biri. Yazarı William Shakespeare 15. yyıl sonları ile 16. yyıl başlarında yaşamış bir yazar. Montaigne, biliyorsunuz 1533 yılında doğdu 1592 yılında öldü. O da 16. yyılda yaşadı. İkisi arasındaki ilgi böyle aynı yüz yılda yaşamaları değil; geçmişle ilgileri bakımından bir ilişki kurabiliriz. Geçmişle ilgili olaylardan söz ederken, geçmişle ilgili işi ya da belgelere saygı. Kısaca doğru yazdığını belge ya da belge bırakmış kişileri tanık göstermek. Montaigne’de bunları bol bol gördük. William Shakespeare bunu bir başka şekilde yapıyor. Ondan, az da olsa birkaç kez söz etmiştik. Hemen hemen dramlarının hepsi tarihte olmuş olaylardan alınıp geliştirilmiştir. Ele aldığı olayları tıpkısı tıpkısına anlatmış demiyorum; öyle olsaydı o bir tarihçi olarak anılırdı. Oysa biz, William Shakespeare'i dram yazarı olarak tanıyoruz. Böylece Montaigne ile benzerlik kurabiliyoruz. O da tanık gösteriyor ama kendi fikrini söylüyor. Siz bu konuda düşüne durun, biz bugün Atinalı Timon'u okuyalım.” Öğretmen gülümseyerek:

-Okuyanınız var mı? diye sormuyorum, okuyanınız vardır, ama azdır. Gelin hep birlikte dinleyelim.

Sabahattin Öğretmen kitabı elinin ucuyla, her zaman yakınında oturma olanağı bulan Mustafa Parlar'a "Oku!" diyerek vereceği bir sırada Veli Demiröz:

-Ben okuyacağım!” deyiverdi. Danışıklı dövüş yapılmış gibi bir durum oldu; Sabahattin Öğretmen gülümseyerek:

-Evet, siz okuyun! dedi. Veli Demiröz'ün konuşması biraz hızlıca, duraksamaları, zaman zaman da ses yükseltmeleri yankılamalı olmasına karşın okuması güzel. Bir bakıma kendini hazırlamış. Sanırım kitabı da okumuş. Kitabı alınca gülümsemesi, daha önce birilerine numarasını anlattığı kanısını uyandırdı. Sabahattin Öğretmen de gülümsedi. Ancak Veli kitabı kusursuz bir ses tonuyla okudu.

Kitabın daha önce özetini çıkardığım için burada tekrarlama yerine kısaca özetini vereceğim. Timon, kendine güvenli, iyiliksever, eli açık denen varlıklı bir kişidir. Varlığının hesabı yok gibidir. Dost-düşman demez herkese yardım eder. Hep bilinir ki böyle kişilerin dostu (!) da çok olur. Kentin yöneticilerinden sıradan insanlara varana dek herkese kapısı açık olan Timon, bir gün gelirinin tükendiğini görür. Bunun gelip geçici bir durum olacağını umup bu kez borç alarak bu cömertliğini sürdürmeye kalkar. Ancak bu kısa sürer. Bir de bakar ki kapısına alacaklılar dolmuş, sofrasına gelenlerse kaybolmuştur.

Veli'nin sesi kısılır gibi oldu, öksürdü. Süleyman Karagöz parmak kaldırdı. Süleyman Karagöz:

-Kahyasını dostlarına göndermek zorunda kalmıştır. Ne var ki dostları, sözbirliği etmişçesine kahyasını kapılarından kovarlar. Timon, beklemediği bir durumda kalmıştır. Beklemediği bu durumu gerçekten öyle mi? kuşkusu içinde denemek ister. Uzaklaşmış olan dost(!)larına bir haber iletir: Timon bir hazine bulmuştur. Bunun sevincini dostlarıyla kutlamak ister, bunun için büyük bir şölen vermektedir; tüm gönül dostları davetlidir. Sofralar dolmuş, yiyecekler tepeleme görüntüsündedir. Ancak tüm yiyecek kapları kapalıdır. Timon'un böylesi şakalarını bilen konuklar, Timon'un konuşmasını sabırsızlıkla beklerken Timon konuşur:

-Yemek kaplarınızın kapaklarını açabilirsiniz köpekler! Gelenler şaşkınlık içinde kapakları kaldırırlar. Bir de bakarlar ki hepsi boş. Gelenlerin, böyle bir tepkiyi nasıl karşıladıkları bilinmez ama Timon onlardan nefret etmiştir. Tek başına yaşamak üzere insanlardan uzak bir ormana çekilir. Timon bundan sonra insanlar için daha önceki yaptıklarının tersine bedduaya başlar.

Süleyman Karagöz kitabın sonuna doğru bitirmek niyetiyle iyice hızlandı:

-İnsanlar için söylenebilecek en ağır sözleri söyler, lanetler okur! derken zil çaldı.

Sabahattin Öğretmen:

- Olayı anladık, günümüz insanları için de söylenecek sözler var. Üstünde durabiliz! deyip ayrıldı.

 

Yunus Kazım Öğretmen bugün erkenci, bizimle birlikte salona girdi. Elindeki dolu çantasını masaya koyup bir kaç kitap çıkardı. Kitaba bakarmış gibi yaparak bizi bekledi. Oturduktan sonra işaretleşip yer değiştirenler oldu. Öğretmen duramadı, sordu:

-Sizin belli yerleriniz yok mu? Herkes sustu. Öğretmen önerisini yaptı:

-Sayınız kadar yer var, bundan böyle herkes belli bir yerde otursun. Bu benim için önemli, sizi ayrı ayrı tanımak istiyorum. Hasan Özden "Liste yapalım!” deyince öğretmen:

-Hayır hayır, öyle tanıma değil dersliğin belli bir mekân konumu olur. Başka bir zaman bu mekân algılaması içinde sizlerin tavır tedaisi (çağrışımı) benim için önemlidir. Salt benim için değil, tüm öğretmenler için hatta öğretmenlik mesleğini seçenler için çok önemlidir. Alın size bir ruhbilimsel konu:

-Öğretmenler, öğrencilerin sık sık yer değiştirmesini istemezler! Bunu ben söylemiyorum, siz bunu soruşturun; bakalım nasıl bir sonuçla karşılaşacaksınız?

Hasan Gülel, tedai'iyi sordu. "Çağrışım!” diyen olunca öğretmen güldü:

-Nasrettin Hoca-Hoca Nasrettin! Çık çıkabilirsen işin içinden! dedikten sonra, Psikoloji Dersi için değil tüm dersler için önemli bir durumdur bu; eski anlam, yeni anlam. İdrâk, algılama. . . . . Önce bunlar üzerinde duralım. Psikoloji ya da Ruhbilim diye adlandırdığımız bilimin çok önemli, bilinmesi zorunlu olan terimleri vardır. Bunlar, öğretmenler için kesinlikle yabancı kalınamayacak terimlerdir. Eğitim işini yüklenen öğretmenler bunları iyi bilmesi gerekir; çünkü eğitim-öğretim olayının özü bu terimlerdir. Örneğin algılama, (İdrâk), tedai (Çağrışım), bellek (Hafıza), zekâ (Anlak), ruh (tin), kabiliyet (Yetenek), akıl (Us). . . Bakın, yalnız akıl için bile değişik anlamlara gelen türetmeler vardır: Akıllı, akılcı, akıldışı, akılcılık, akıllanmak, akıllanmamak. . . . . uzayıp gidiyor. Salt akıl üzerinde günlerce durulabilir. İsterseniz siz bir deneme yapın, ulaşacağınız sonuçları burada tartışalım. Örneğin akıl sözüyle ilgili dilimizde ne denli türetmeler var. Bunları öğrenciler küçük yaşta duymaya başlıyor, giderek kullanıyor da üstünde durulmazsa alığı gibi yaşam boyu kullanıyor. Oysa bilim dilinde akıl, Akılcılık adı altında felsefe alanında önemli bir akımdır. Felsefe Akılcı (Usçu) ya da genel adıyla Rasyonalist akım, (Buna eski dilimizde akliyatçılık da denir) bilinmeyen bir çok olayın çözümünde işe yaramıştır. Akıl, bazılarınca kişinin, çevresindeki insanların davranışlarını kavrayıp, onlara uyma gücüdür. Bu tanım, yeterince karşılamamakla birlikte akılda kalabilen şimdilik en doğruya yakın tanımdır. Çocuk, yaşdaşlarının öğrendiğini öğrenebiliyorsa, yaptıklarını yapabiliyorsa ona akıllı diyoruz. İşte bu karşılaştırmalarda gözlediğimiz farklar çocuğun daha akıllı ya da eksik akıllı olduğunu sonucunu çıkarıyoruz. Bunun ölçülmesi için kurallar geliştirilmiş, Ölçme Tekniği dediğimiz olay da budur. Bakın, psikoloji dediğimiz bilim ummadığımız yollardan öğretmen olarak karşımıza çıkıyor.

Öğretmen tahtaya gidip, psikolog=Ruhbilgini, Psikoanaliz=Ruh çözümlemesi, psikiyatri=Ruh hekimliği, Psikolojizm=Ruh bilimcilik, Psikometri=ruh ölçümü, Psikopati=Ruh hastalığı, Psikoz=Ruhsal bozulma. . . . .

Öğretmen olarak öğrencilerimizi değerlendirirken akıllı ya da akılsız ayırımı kesinlikle yapmayacağız. Yapmamalıyız. Örneğin askerlerin uygulanmakta oluğu bir yöntemi kesinlikle düşünmemeliyiz. Bilirsiniz, 20 yaşına giren erkek gençler asker olur. Bu gençler, daha askerlik şubelerinde sınıflara ayrılır. Piyade, Topçu, Levazım, Denizci v. b. Bunlar kıtalarına gidince de işbölümü yapılır. Fazla incelenmeden gençlerin bir bölümü gerçek askerliğe ayılırken birileri askerlikle ilgili olmayan ayak işlerine ayrılır. Örneğin bunların biri saka denilen su taşıyıcılığıdır. Askerler arasında bu iş, sevilmez. Sevilmediği gibi aşağılama olarak bakılır. Düşünün bu durumda sakalığa ayrılan insanın ruhsal durumunu. O askercik buna katlanarak Vatan görevini tamamlar. Bunu, eleştirmek için söylemiyorum; bu tür anlayışlarla öğrencilerimizi değerlendirmeyeceğiz. Bunun tam karşıtı, öğrencimizin yetilerini saptayıp, o yetileri daha da geliştirecek yanlarını sezerek, çalışmalarına katkıda bulunacağız. Bunun daha açığı, biz öğrencilerimizin hiç birisini kendi durumunda bırakmamaya çalışacağız. İyi bir usta nasıl elindeki malzemeyi, bir aşçı (iyi bir aşçı) nasıl kilerindeki birikimi ziyan etmemek için onu bir yerde kullanıyorsa biz de öğrencilerimizi yaşamın, genel ya da toplum yaşamının bir yerlerinde başarılı olmasına katkıda bulunacağız. Bu nedenledir ki psikoloji biliminin iyi bir uygulayıcısı olmaya çalışıyoruz. İşte, adına ne dersek diyelim, o dediğimiz şeyin ayrıntılı bilgilerini toplamak zorundayız!

Arkalarda konuşanlar oldu, sesinden ayıramadığım bir arkadaş da nedeni anlaşılmadan “Psikanaliz!” dedi. Öğretmen o tarafa bakarak:

-Benim ağzımdan psikanaliz diye bir söz çıkmadı. Psikanalizin bir başka adı var, “Ruh çözümü!” dedik. O, burada bir terim olarak geçti. Psikanaliz ya da psikoanaliz, ruhsal hastalıkları konu alan, psikolojinin bir dalıdır. Bizim şimdiki konumuz psikolojinin kendisidir. Psikolojinin kendi ana konularını bilirsek öğrencilerimizin yardımcısı oluruz. Psikanalizi de öğrenebiliriz, ancak bizim o alanda yapacak bir yardımımız olamaz. Çünkü psikolojinin psikanalistlik yanı bir Tıp işidir, (Doktorluktur) Çok özel bir eğitim ister!

Yunus Kazım Öğretmen:

-Haftaya devam edelim! deyip ayrıldı.

Öğretmen ayrılınca arkalarda “Psikanaliz!” diyene çıkıştılar. Onu diyen Mustafa Top'muş. Arkadaş, öğretmene duyurmak için değil, arkadaşına (Mehmet Kocaefe'ye) duyurmak için söylemişmiş. Mahcup olduğu için açıklama yapamamış. Çok üzüldü. Üstüne bir de arkadaşların takılması, tuz-biber oldu. Genelde sakin, sessiz olan arkadaşı bu olay, daha çok üzdü.

Öğretmenin arkasından koşup özür dilemesini isteyenler oldu. Bu kez de bir grup arkadaş (aralarında ben de varım) “Özür dileyecek bir durum yok! Öğretmen de bunu sorun yapmadı. Kendisine söylendiğini sanıp kısa bir açıklama yaptı. Konu üstünde haftaya durulacağına göre, sorun kendiliğinden kapanacaktır.” Mustafa Top rahatladı.

Kahvaltıda konu gene açıldı. Yunus Kazım Öğretmenin gerçekte derse girdiğinde sinirlendiği, yer değiştirmelere kızdığı öne sürüldü. Bugünkü ders boyunca sinirli olduğunu söyleyenler oldu. Sinirli olduğu zaman “Efendim!” demediği de öne sürüldü.

Konuyu değiştirmek için akşam dinleyeceğimiz plâklara çevirdik. Son verdiğimiz karara göre bir besteciden plâk seçilecekti. "Kim olsun?" Kim olsun? sorusunu tekrarlayarak Güzel Sanatlar Bölümüne gittik.

Öztekin Öğretmen önümüzdeki 17 Nisan bayramı için bir program yapmış, seçtiği parçaların adlarını okudu. Program iki, bölümlü:

1. Bölüm, tüm okul topluluğu ile gelecek konuklar önünde söylenecek, şarkı, türkü, marşlar.

2. Bölüm, kendi Güzel Sanatlar salonumuzda söylenecek şarkı, türkü marşlardan başka, 2. Sınıflardan Abdullah Ön iki şarkı söyleyecek, keman grubu topluca parça çalacak 2. sınıflardan Mehmet Yelaldı iki parça çalacak. Hüseyin Çakar kendi armonize ettiği Ankara Sinsin Oyunu adlı parçasını çalacak, ben de iki parça çalacağım. Durum böyle saptandıktan sonra, seçilen parçaları öğretmen yönetiminde bir süre tekrarladık, birbirine ses yakınlığı özelliklerine göre sıraya koyduk. Öztekin Öğretmen durumdan hoşnut oldu, kalan süreyi serbest çalışmamıza bıraktı. Daha önce kendi düşündüğümü Mehmet Yelaldı'ya söyledim. Yelaldı sevinerek:

-Ben, elimden geldiğince çalıyorum ama piyanoyla çok başka olacağını hep düşündüm de kendime güvenemediğim için öneride bulunamadım. Sen bana cesaret verdin, bir deneyelim. Amacımız çalışmak olduğuna göre hiç değilse denemiş oluruz. Toselli olmasa bile bir başkası pekala olur.

Küçük odadaki piyanoya geçip çalışmaya başladık. İkili çalışma başlarda ikimiz için de oldukça zor oldu. Karşılıklı gülüşerek, birbirimize belli etmeden kızarak akşam yemeğine dek çalıştık. Bana da, notaları çıkarmak değil kemanın sesini izlemek zor geldi. İkimiz de:

-Bu bayrama olmasa bile başka bayramlara bu işi pişireceğiz! diyerek yemeğe yetiştik. Ben kendi adıma çok sevindim. Ancak, kemana bağlılık pek hoşuma gitmedi. Bir iki parça olur ama sürekli, piyanoyu kemanın kuyruğuna takmak hoş olmasa gerek! diye bir kanı geliştirdim.

Yemekte de çalınacak plâklar tartışıldı. Güzel Sanatlar Bölümü salonuna dönünce listeleri ortaya döküp; Bu olsun, şu olsun, şunun arkasından bu iyi gider diyerek tüm bir Mozart proğramı sıraladık.

Görünüşte Mozart plâğı çok ya da bana öyle geliyormuş (Don Juan 23 plâk) tür olarak 10 tür müzik varmış. Bu gece için;

 

1. Figaronun Düğünü (Üv. ) 1 plâk

2. Klârnet Konç. 4 plâk

3. Piyano " 22 4 plâk

4. Serenad re maj. 2 plâk

 

Öztekin Öğretmen erken geldi, dinlenecek müzikleri de beğendi. Sessiz, sakin, fazla konuşmadan, soru sormadan, kendimizi dinlendirerek bir gece geçirdik. Ayrılırken Öztekin Öğretmen gibi arkadaşların çoğu bana teşekkür etti. Oysa plâk seçimini en az beş arkadaş yapmıştık. Başka programların da böyle tek besteciden (bir süre için) yapılması önerildi.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ