Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

60 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Şen Kal Alpullu - Günaydın Lüleburgaz ( 2. Göç )

 

30 Mayıs 1939 Salı

 

Lüleburgaz’da ilk günümüz…Seslerden uyandım. Arkadaşlar hepsi serilmiş uyuyorlar. Bir kaç kişi uyanmış. Onlar da benim gibi ne yapacaklarını bilmedikleri için öyle siniyorlar. Kapımıza hızlı hızlı vurdular:”Tak, tak, tak! ” Arkasından Salih Arı Öğretmen, gülerek, ”Bu sabah sizi ben kaldırmak istedim. Buranın kendine özgü bir zaman çizelgesi vardır. Bunu size ben anlatmak istedim. Burası aynı zamanda bir yönetim yeridir. Tüm Lüleburgaz okullarının işleri burada görülür. Sizin anlayacağınız buraya gelen giden çok olur. Sabahın saat dokuzu ile öğleden sonra saat 5 arası bu kapılar halka açıktır. Onlar yüksek sesle konuşurlar, bağırışırlar. Bu nedenle siz uykunuzuen geç saat dokuzda bitireceksiniz. Yarın sabah ben gelmeyeceğim. Uyur kalırsanız, tatlı uykunuzdan sizi uyandırırlarsa bu sözlerimi anımsayın, kimseye sinirlenmeyin! ”dedi, ”hepimize “Günaydın! ”dedikten sonra tekrar, ”Kasabamıza Hoşgeldiniz! ”deyip kapıyı çekerek gitti. Okulun bahçedeüstü kapalı oyun yeri var. Su muslukları sıralanmış. Su bol, temiz. el, yüz temizliklerimizi orada yapabileceğiz. Ayrıca içerde, alt katta tuvaletler, temizlik yerleri gösterildi. Bahçedeki musluklara giden arkadaşlar hemen kaçıştılar. ”Muslukları arılar sarmış! ”Salih Arı Öğretmenin söylediği buydu! ”diye uyardım. Muslukların dayandığı duvarın öbür tarafı Salih Arı Öğretmenin evinin bahçesi. Bahçede arı bakıyor. Bu yüzden onu herkes Arıcı olarak tanıyor. Soy adını da bu nedenle Arı almış. Arılar suya geliyor. Ancak arılara ellekarşılık verilmezse kesinlikle sokmuyormuş. Bunu söyleyince kimi arkadaşlar hemen karşı söz söylemeye başladıler. ”Burası bir okul, en az 500 öğrencisi var. İlkokul olduğuna göre, daha küçük öğrenciler bu musluklarda el yüz yıkamakta. Arılar sandığınız gibi saldırmış olsa, o arıları bir gün içinde oradan atarlar. Burada Kaymakamın, Hakimlerin, Belediye Başkanın, sayısız büyük rüdbeli komutanın çocukları okuyor! ”Herkes sustu. ”Fettah başta olmak üzere bir iki arkadaş, ”Biz de orada yıkanmayız! ”deyip, sustular. Öğleye dek bahçede, oturduk konuştuk, kendi kendimize yorumlar yaptık. ”Okul ne tarafta olacak?”Mehmet Yücel İstasyon yolunauygun görüyor. Trenle gelen, gidenler rahat edecekmiş. İdris Destan Turgutbey yolunu uygun buluyor, ”Elalemden bana ne?Ben rahat gelip gideyim! ”diyor gülüyoruz. ”En iyisi işte bu okulda kalalım! ”Kimsenin dikkatini çekmemiş, İsmet bir çığlık attı. Bahçenin öbür tarafında voleybol sahası var, ağ da takılı. İsmet koştu topunu aldı, oyun başladı. İşte bu iyi oldu. Birileri ter toprak içinde maç yaptılar. Sahanın altı oldukçatoz oluyor. Bizim yük kamyonu geldi. Marangozluk tezgahlarımız, Mutfak takımları geldi. İşbölümü yapıldı. Namık Ergin Öğretmen bir grup alıp mutfak yerine indi. Hamdi Bağ Öğremenleyeni Öğretmenimiz bizim gruba tezgahların kurulmasına yardım ettiler. Bahçenin kapalı bölümünü marangozluk atelyesine çevirdik. Kalan tüm kerestelerimiz gelecekmiş. Bu arada yeni öğrendik yakında kesme, delme makineleri gelecekmiş. Lüleburgaz’da ilk günün öğleden sonrasını geç saatlere dek çalışarak geçirdik. Marangozluk atelyesinin genişletilmesi çoğumuzun dikkatini çerki. ”Biz yazın tatile gitmeyecek miyiz?”Namık Öğretmene soranlar oldu. ”Bilmem ki, böyle bir şey varsa en çok sevinecek ben olurum. Ancak bana kimse tatilden söz etmedi. Siz sorun öğrenin. Sizin tatiliniz olursa benim de olur. . Müdür Beyi bulursanız sorun! ”Arkadaşlar gülerek:”Müdür Beyden vazgeçtik, Müdür yardımcımız Ömer Uzgil Öğretmeni de kaybettik! ”diyenler oldu. Namık Ergin Öğretmen gülerek “İşte bak bu doğru, Ömer Uzgil de kayboldu değil mi?” dedi. Sonra “Günahına girmeyelim Ömer Uzgil Öğretmen Alpullu’daki takıntılarla uğraşıyor. Orada daha çok eşyamız var, ayrıcabıraktığımız bazı pürüzler var, onları toparlayıp okulu aldığımız şekilde bırakacak, onunteslim işleriyle uğraşıyor. Bir iki gün içinde gelecektir! ”Ayırdında olmadan geç vakitlere dek çalıştık, onu getir bunu buraya şunu şuraya derken hava karardı. Karşımızdaki parkta radyodan , az ileride sinemadan sesler geliyor. Yemekten sonra yatakhaneye çıktık. Pencereler açık, parktaki konuşmalar bile rahatça duyuluyor. Sinemanın yakınlığına sevinenler düş kurmaya başladı. Lüleburgaz’a gelmiş olmaktan mutlu olanlar çoğaldı. Benonlara katılmıyorum. Sinema yakın amagitmek için izin verilmezse ne yapğacağız?Sesler uzun süre kulaklarımda kaldı. Bir ara gözlerimi açtım, ışıklar kapalı ama içersi aydınlık, dışarıdaki aydınlık içeriye de yetiyor. Gene uyudum.

 

31 Mayıs 1939 Çarşamba

 

Saat 9:00'da bahçeye inmek üzere akşam kararlaştırdık. Yenidennöbetçilik başlattık. 830 dakalkılacak, zorunlu olmadan gündüzyatak odasına girilmeyecek. Çünkü aynı kapılardan görevliler, iş kovuşturanlar girip çıkıyor. Alt kata arka kapıdan girebiliyoruz. Ön kapı yüksek merdivenli kapıyıgündüz kullanmayacağız. Gündüzleri oturmak için marangozluk atelyesi yanınakanapeler sıraladık. Yan taraf kapalı olduğu için yoldan görülmemektedir. Dinlenirken, kitap okurken orada oturacağız. Öğle paydosunda Fikret Madaralı Öğretmen geldi”Nerdesiniz?sizi arıyorum, bulamıyorum! ”dedi. Güldü, oturduğumuz yeri görünce”Çok güzel, öğle paydoslarında gelip size kitap okuyacağım, ister misiniz?dedi. Çok sevindik. Her gün değil, belli gün saptarız, siz de bıkmazsınız ben de yorulmam! ”dedi. Okulun yerini öğrendiniz mi?diye sordu. Biz susunca kendisi söyledi, İstanbul yolu üzerindeymiş, Lüleburgaz’a yakınmış! ”dedi. ”İnşaata da hemen başlanacakmış! ”deyince arkadaşlarsordular:”Biz inşaattaçalışacak mıyız?”Öğretmen, ”Hayır, siz çalışmazsınız, ancak sizin de yapabileceğiniz işler olacaktır, onlarda yardımcı olabilirsiniz. Bu nedenle uzunca yaz tatili beklemeyin. Yeriniz güzel, burada, hep birlikte bir tatil dönemi geçirebiliriz! ”Fikret Madaralı Öğretmen bize çok bilgi verdi ama biz gene de tam anlayamadık. Okulun yeri çoktan saptanmış. Kimi Öğretmenler yeni duyuyor, biz öğrencilere ise kimse bir şey söylemiyor. İnşaat başlayacak, oysa ortalıkta kimseler görünmüyor. Kendi aramızda gene varsayımlara başladık. Okul nasıl bir yerde kurulacak?. İstanbul yolu üzerinde benim Kamber Amcamın köyü var, Yeni Bedir köyü, orada mı acaba?Bunu söyleyince arkadaşlar bana takılmaya başladılar. ”Önce kendi köyüne dedin, şimdi de amcanın köyünü çıkardın?”Bu tür takılmalar ara ara sataşmalara neden oldu. Aldırmadım! . Kamber Amcam köyün muhtarı, onun buraya sık sık geldiğini biliyorum. Bir gün buradan elbet geçecektir. Görünce soracağım, o bana doğruyu söyleyecektir. Kendi kendime dedim, ”Onlara yakın olsa ne güzel olacak! ”Biz kanapelerde otururken Salih Arı Öğretmen gene geldi, ”Siz kendi işinizi görüyorsunuz, ne iyi, gelin birlikte bir iş daha yapalım! ”dedi, arkasından gitmemiziişareti edip binaya girdi. Onu izledik;binanın öbür tarafına düşen birodayı bize gösterdi, ”Aşağıdan sıraları taşırsanız, burasını derslik olarak kullanabilirsiniz! ”dedi yüzümüze gülerek baktı. Bir süre öyle durdu. Olayı anlamadığımız için biz de ona baktık. Bu kez gülerek, ”Konuşun, sevindiniz mi?”diye sordu. ”Biz sevindik! ”deyince “Hadi öyleyseaşağıdan sıraları alıverin, kaç kişiyseniz iki kişiye bir sıra hesabedin! ”dedi. Koşup sıraları getirdik. Kendisi yakın odadan bir de masa çıkardı, ”Bu da gelecek Öğretmenlerinize! ”deyip gitti. Derslik arka tarafta olduğu için çarşı pazar sesi gelmiyor. Arkadaşlardan hemen”Burasını yatakhane yapalım önerisi geldi. Ancak birileri kesinlikle karşı koydu”Buradan radyo dinleyemeyiz! ”Yatınca da bu tartışmaoldukça uzun sürdü, çoğunluklabenimsenmedi.

 

1 Haziran 1939 Perşembe

 

Namık Ergin Öğretmen bizimle kahvaltı etti. ”Bugün biraz çalışacağız! ”dedi. Az sonra Hasan Çevik, İrfan Evren, Hamdi Bağ, Naci İnanÖğretmenler geldiler. Hep birlikte bahçeye çıktık. Öğretmenler kendiaralarında bir süre konuştuktan sonrabizi 6’şar kişilik gruplara ayırdılar. Ben Naci İnan Öğretmenin grubuma düştüm. Bahçeninkapalıbölümüne gittik. Orası marangozluk atölyersi olarak kullanılmak üzere hazırlanmıştı. Naci Öğretmen, ”Haydi çocuklar, atölyemizi büyük işler için hazırlayalım. Az sonra Ahmet Gökay arkadaşımız bize istediklerimizi getirecek. Şimdi aletlerimizi hazırlayalım, tezgahlarımızı düzenleyelim! ”dedi. Bana, grubun ağabeyi durumundasın, ağır yüklerde yardımcı olacaksın! ”dedi. Arkadaşların yaşlarını sordu. Harun Özçelik, Recep Kocaman 14, Salih Baydemir15, Hasan Üner 13, Yusuf Asıl 12 yaşında olduğunu söyledi. Bana sormadan ben 17 deyince “Bak ne dediğimianladın, ben de 26 yaşımdayım! ”dedi. Tezgahları yerlerine pekiştirdik. Arka duvara raflaryapıp aletlerimizi oralara sıraladık. Okul binasını alt katından sıralar taşıyıp gölgeliğin bir bölümünü derslik gibi hazırladık. Bu sıra işinin nedenini merak eden arkadaşlarımız oldu. Naci Öğretmen, ”Yoruldukça oturur oralarda dinlenirsiniz! ”dedi. Öğleye dek atölyermizi hazırladık. Öğle yemeğine girmek üzereyken bir kamyon geldi. Kamyondan Hamdi Bağ Öğretmenle arkadaşlar indi. Meğer onlar Ahmet Gökay Ağabeylealışverişe gitmişler. Yığınla çıta, tel, çadır bezi daha başka bir şeyler indirildi. Yemeğe indiğimizde öteki arkadaşların mutfağı düzenlediklerini, yemekhane olarak kullandığımız yeri yeniden şekillendirdikleri gördük. Yemeğe arka kapıdan giriyorduk. Bundan böyle yatmaya da aynı kapıdan gideceğimiz söylendi. Ön merdiven, bizim Öğretmenlerle ilkokul yönetiminin kullanımına ayrılmış. Gölgeye çektiğimiz sıralar çok hoşumuza gitti. Derslik gibi rahat oturduk. Böylece paydoslarda da bir yerimiz oldu. İlkokul tatil olduğu için ziller çalmıyor. Bizim için de çalınmasını istememişler. Naci Öğretmen “Zili ne yapacağız?kaç kişiyiz ki?Bir birimize, “İşt! ” desek toplanırız! ”dedi. Yemekten sonra işbaşı yapınca 12 kişi olduk. Çadır bezlerini yüksek duvarın demirlerine taktık. Çadır bezi arıların geçmesini önlemek için düşünülmüş. Arılar, hemen bizim atelyenin dayandığı duvar arkasındaymış. Bahçe duvarı boydan boya kapandı. Okula giriş yönünden sağ bahçeana yoldan arka duvara dek bizim atölye kplamış durumda. Gelen keresteleri arka bahçeye yığdık. Akşam paydosunda Namık Ergin , Hamdi Bağ, İrfanEvren Öğretmenler takım kurup voleybol oynadılar. Voleybol sahası İstanbul Caddesinebitişik durumda, akşam üstü gezmeye çıkanlar ilgiyle maçı izlediler. Kol kola dolaşan baylar bayanların durup maç izlemeleri, bahçe duvarı önünde yığılma oluşturdu. Kaç gündür başını çevirmeden geçenler durup sormaya başladılar. ”Siz kimsiniz, nereden geldiniz, niçin geldiniz , burada ne yapıyorsunuz?”Oyun sonunda bunu Öğretmenlere söyleyince Öğretmenler güldüler, ”Biz de bunun için oynuyoruz, baksınlar, meraklansınlar, sorsunlar, öğrensinler! ”Öğretmenlerin bu sözleri arkadaşlar arasındakonu oldu. Lüleburgaz kızlarınınkapılara yığılması içinvoleybola gerek yok Mustafa Saatçı oralarda gezinsin “Tamam! ”diyenler oldu. Mustafa Saatçıbu sözlerdenmemnun olmadığını söyledi. ”O dediğiniz için benim saçları uzatmam, bıyık bırakmam gerekir. Kızlar, saçsız bıyıksız etkekleri sevmez! ”dedi. Bu saç, bıyık sözleri gece boyunca sürdü. Mustafa Saatçı’ya takma sakal, takma bıyıktakıp kapı önüne oturtmayı kurdular. Uzunca birşakalaşıp gülüşmeden sonra uykuyadalındı.

 

3 Haziran 1939 Cumartesi

 

Dün, gün boyu, kollu destere ile kolon kestim. Bir metre boyunda, bir ucu sivri kazık gibi parçalar. Öğretmene sordum, ”Bunlar yere mi çakılacak?”Öğretmen güldü, ”Hayır, onlarla topaç oynayacağız. Topaç oyunu bilir misin?”Biliyorum ama benim bildiğim topaç yumurta kadar birşeydir! ”Öğretmen güldü, ”Haklısın, bunlar sırası gelince yere çakılacak! ”Gelenler oldu, Öğretmeni söze tutular, sorumu tam yanıtlamasdan ayrıldı. Bir daha da soramadım. Herhalde tel örgü için kullanılacak! ”Saat tam13oo’da İstiklal Marşı bayrağı sirene çektik. Hamdi Bağ Öğretmen söyletti. Kendi de söylediği için daha candan söyledik. Yoldaki insanların durup selamlaması ilginçti. Onları biz durdurmuşuz gibi sevindik. Az sonra Fikret Madaralı, Ahmet Gürsel, Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenler geldi, bir süre bizimle konuştular. Lüleburgaz’ı iyi bulmuşlar. Trakya’nın tam ortası olduğu için Trakya Köy Öğretmen Okulu’na en uygun yermiş. Yeni okulumuz yapılınca çok dahamutlu olacakmışız. Salih Ziya Öğretmenden Alpullu’daki bahçeyi soran arkadaşlarımız oldu. Bahçe duruyormuş. Bekçi konmuş, zaman zaman oradan sebze alınacakmış. Öğretmenler ayrılırken Fikret Madaralı Öğretmen bize isterseniz gelmişken birkaç öykü okuyalaım! ”dedi. Çok istediğimizi söyleyince Öğretmen arkadaşlarından izin alıp bize Ömer Seyfettin’den, Bomba, Beyaz Lale, Piç, Ferman öykülerini okudu. Okumak isteyen arkadaşlara Halkevi kitaplığından kitap alabileceğini duyurdu. Ayrıca bizim uygun zamanlarda Halkevi’nden yararlanmamız için soruşturma yapacağını söyledi. Halkevi hemen karşımızda, izin alınırsa çok rahat yararlanabileceğiz. Öğretmen ayrıldıktan sonra Ömer Uzgil Öğretmen geldi, bize açıklama yaptı, iki saat izinli saydı. Küçük gruplar oluşturup değişik yollardan gezmeye çıktık. Sefer Tunca, Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, İsmet Yanar, Yusuf Asıl, Hasan Üner’le birlikte çarşıya, oradan bizim köy yolu tarafına, daha sonra da eski cami ileköprüye dek dolaştık. Daha sonraHalkevi bahçesine gelip oturduk. Öteki arkadaşlar da çabucacık dolaşıp bizim yanımıza geldiler. Bahçe giderek kalabalıklaşırken biz kendi bahçemize döndük. Voleybolcular maçlarına başladı. Onlar başlayınca da cadde gözleyiciler sıraya girdi. Karanlık oluncaya dek. izleyicilerimiz oldu. Yazlık sinema çağrıları kimi arkadaşlarımızı özendirmeye başladı. Namık Ergin Öğretmene söyleyenler olmuş. ”Kesinlikle olmaz! ”demiş. Sinema işi Öğretmenlerle birlikte belirli zamanlarda yapılacakmış. Kimi arkadaşlar sinema deyip duruyor ama benim böyle bir isteğim yok. Bu nedenleüzerinde durmuyorum bile. Sinema diye tutturanların bir bölümü dersleri zayıf arkadaşlar. Onlar sınıflarını geçti mi ki?Ne oldu Öğretmenlerin notları?Önümüzdeki yılkim çalışır ki?Böyle dedim ama ben gene de çalışacağım. Ben kimse için değil kendim için çalışıyorum. Bir soru sorulduğunda başımıöne eğmek istemiyorum. Yavaşça konuşan var, Çoğunluk uyudu…

 

4 Haziran 1939 Pazar

 

Saat 9:00’da birbirimizi kaldırıp kahvaltıya indik. Öğleden sonra saat 3:00’te topluca hamama gideceğiz. Hamam Edirne yolu üzerinde, Hükümet Konağı karşısında, az yürüyüp varacağız. Hamam, şehir hamamı, büyük ama bizim Karaağaç hamamından daha temiz, daha düzenli değil. Alpullu’daki gibidaracık olmaması bizi sevindirdi. Yıkandık çıktık. Lüleburgaz’da kaldığımız sürece burada yıkanacağız. Hamama girdik çıktık ama çamaşır durumumuz üzerinde kimse durmadı. Kirlileri ne yapacağız? Sami Akıncı durumu Ömer Uzgil Öğretmene duyuracak. Hamdi Bağ Öğretmen telaşla geldi, eliyle işaret ettti. “Bizim alışmadığımız bir durum. Güneş tam batarken bayrağı İstiklal Marşı ile indireceğiz!” Hemen toplandık, işaret üzerine marşı söyledik, bayrak indi. Bundan böyle her cumartesi bayrak törenle birden çekilecek, Pazar akşamları ise ağır ağır (marş biterken kola alınacak) indirilecek. Bayrak inerken de caddedeki insanlar esas duruşta bekliyorlar.

 

5 Haziran 1939 Pazartesi

 

Bugün Lüleburgaz’ın pazarı, bizim köyden kesinlikle gelenler olur. Ali ağabeyimin geleceğini umuyorum. Ancak okula uğramayabilir. Gene de gözlerim yol tarafında olacak. Kahvaltıdan sonra atölyeye indik. Hazırladığımız topaçları, (Naci Öğretmen öyle demişti) muslukların az ilerisine sıraladık. Tezgahlar tertemiz. Öğretmenleri bekliyoruz. Önce İrfan Evren arkasından Naci İnan, Hamdi Bağ Öğretmenler geldi. Kendi aralarında birşeyler konuşuyorlar. Daha sonra Nazmi Aybar Öğretmen iki kişiyle geldi. Gelenlerin durumundan demirci ustası olduklarıkolayca anlaşılıyordu. Bir süre konuştular, yola doğru bakıştılar az sonrabir kamyon atölyenin önüne dek geldi. Kamyonun arka kapağı açıldı. İçinden demir sandık gibi ağır birşeyler indi. Kamyon gitti. Biz sıralara oturduk. Usta olduklarını önceden anlattıklarımız uzunca bir uğraştan sonrapatur kütür ses çıkaran bir makine kurdular. Sandıklardan çıkardıkları başka parçaları da ekleyerek tezgahların yanlarına yeni birşeyler kurdular. Biz öylece baktık. Çalışmalar öğleyi buldu. Öğle üstü bizim makinelerin sesini duyan Salih Arı Öğretmen geldi. Beni görünce”Seni aramaya gelen oldu, ben de “O şimdi çok iyi, önemli bir durum yoksa gidip görmene gerek yok, işini gör, haftaya uğrarsın!” dedim. “İyi mi etmişim?” Ben zaten pek beklemiyordum”Sağolun!” dedim. Ali Ağabeyimin hemen öyle uğrayacağını, önemli bir durum olmadığını, eğer olsaydı gene de gelir görürdü, diye düşündüm, sustum. Ustalar ayrılıp gitti. Öğle yemeğini merak içinde yedik. Yemekten sonra hemen atölyeye döndük. Öğretmenler gelince bir tarafa toplandık. Naci Öğretmen destereyi denedi. ”Bunun adı hızar! ”dedi. Sonra öteki masaya geçti bir kalasın iki tarafını göz açıp kapayıncaya dek düzeltti. Birden irkildim. ”Güzel ama korkunç bir şey!” Öğretmen, “Haklısın, dediğin gibi güzel ama korkunç bir şey, dalgınlığa, yumuşakluğa gelmeyen bir şey. Bunu kullanırken gözünü dört açacaksın. Zaten bunu siz bir süre kullanmayacaksınız. Ben de, hatta Hamdi Öğretmen de bunları kullanmayacağız. Arkadaşımız İrfan Evren Öğretmen bize bu konuda yardımcı olacak! ”Denemeler yapıldı, destereler, biçaklar söküldü. Naci Öğretmen “İşte gerçek işlerimiz başlayınca böyle çalışacağız!” dedi, güldü. Biz bildiğimiz gibi çalışmamıza döndük. İrfan Öğretmen, 4 mt’lik tahtalardan bize 20 kadarını hazırlattı. ”Yarın bunları beraber keseriz!” dedi. Birbirimize dikkatli baktığımızda tahta tozu içinde kaldığımızı gördük, gülüştük. İrfan Öğretmen gülerek, ”Eeee, kolaylığı var ama tozu var, ne yapalım!Daha güzel bir buluş oluncaya dek buna katlanacağız. Koca bir inşaatın kerestesini el desteresiyle kesemeyiz. Bunu olmasına şükredelim. Birkaç yıl öncelere dek bu da yoktu. Yüzlerce insan toplayıp bu işler yaptırılıyordu! ”dedi. Anlaşıldı, bütün bu çabalar inşaat için! Dört metre yükseklikte altı direk Direklerin başlarını pekiştirecek altı adet dört metre uzunlukta 10x4 kalınlığında kuşaklar hazırladık. Üstüne gelecek 4 metre uzunlukta 4x4 kalınlıkta 20 adet çıta kolon hazırladık. Üstüne sac çakılıp gölgelik olarak kullanılacak. İrfan Öğretmen gülerek “İşte size bir inşaat başlangıcı !” dedi. İnşaat başlamadan önce gidilip inşaat yakınında bir yere bu dikilecekmiş. Çünkü inşaat yapılacak yerde gölge olacak bir ağaç bile yokmuş. Bu söz arkadaşlar üzerinde olumsuzluk havası yarattı. ”Nasıl olur?” Trakya’da böyle ağaçsız yer var mıdır?” Aramızda şaşkınlık yaratan konu bu oldu: “Hiç ağaç olmayan bir yer!” Birbirimize anlattıkça kimimizin tepkisi ilginçti. “Kim söylüyorsa bu yalandır!” Özellikle Lüleburgaz yöresindeki arkadaşlar buna karşı durdular. Yatınca ben eski bir olayı anımsadım. Birkaç yıl önce bizim koyunları bu taraflarda bir yere göndermişlerdi. sanırım yirmiden fazlakoyun sürüsü. Sütleri için geçici olarak mandıra yakınında olması istenmişti. Sürüler iki ay sonra geri gelince koyunların belleri hep yara olmuştu. Koyunlar öğle sıcağında gölgeye girmediği için güneş bellerini yakmış!” demişlerdi. O koyunların çoğu ölmüştü. Birden irkildim. Koyunların gittiği yer Umurca denilen tepelerin yanındaki köydü. Arkadaşlara bunu anlatmamaya karar verdim. Koyunlar gözümün önüne geldi, sürülerce koyun sırtları yaralı yaralı kırlarda dolaşmıştı… Sıkılarak bir süre uyuyamadım…

 

8 Haziran 1939 Perşembe

 

Pazartesi günüden beri tahta kesiyoruz. Belli aralıklarla tahtaları biz İrfan Evren Öğretmene hazırlıyoruz, o alıp makineye veriyor. Dakikada kesiliyor. Makineyi durdurunca kenarlarını biz rendelerle, sonra da planyalarla düzgünleştiriyoruz. Bir grup arkadaş bugün ilk kez okul yerine gitti. Onlar gelince gerçek bilgi almış olacağız. Okul inşaatı temeli atılınca bizim grup burada tahta işlerine başlayacakmış. Birinci kat tamamlanınca pencereler, kapılar hazır olarak takılacakmış. İrfan Evren Öğretmenin dediğine göre ben burada çalışanlardan biriymişim. Naci İnan Öğretmen öyle söylemiş. Buna sevindim. Bizçalışırken Belediye Başkanı Kemal Bey’le İlköğretim Müfettişi Yalçın Bey geldiler. İrfan Öğretmen onları tanımıyor, ben söyleyince onları gülerek karşıladı, ”Hoşgeldiniz! ”dedi. Onlar da bize “Kolay gelsin!” dediler. İrfan Öğretmen onları, Ömer Uzgil Öğretmenin odasına götürdü. Oradan dönünce İrfan Öğretmen bana “Sen onları nereden tanıyorsun?diye sordu. Arkadaşlar dabenim için “O herkesi tanır! ”dediler. Bu kez İrfan Öğretmen, ”Ne iyi, insanın çok tanıdığı olması gibi güzel bir şey yoktur, sen söylemeseydin ben onları görmezden gelecektim. Onlar da “Öğretmen bizi iyi karşılamadı!” deyip belki de alınacaklardı! ”Şimdi ne güzel oldu, Müdür Vekilimize götürdüm, sorumlu olarak o da çok güzel karşıladı! “Biz konuşurken arkadaşlar geldi. Hepsi yakınıyor. Okul yeri kupkuru, dikenlikli bir yermiş. Tek iyi tarafı İstanbul asfaltı üstündeymiş. Suyu falan da yokmuş. Toprağı çok kötü olduğundan ağaç yetişmiyormuş. ”Orada yaşanmaz! ” diyenden, ”Sık sık İstanbul’a gideriz! ”diyenine kadar değişik sözler edildi. Bense, Kamber Amcamın köyünün yanında oluşuna sevindim. Öğle yemeğinde okul yeri üstüne yapılan yorumlara kanıksadım. Yakında inşaat başlayacakmış. Okula yeni bir kamyon alınmış, inşaata onunla gelinip gidilecekmiş. Kimi arkadaşlar buna seviniyorlar. İnşaata gitmeyeceğimi kimseye söylemiyorum. Yemekten sonra genebahçedeki sıralarımıza oturduk. Fikret Madaralı Öğretmeni bekliyoruz. Öğretmen gülerek geldi, elinde çanta var. Halkevinden kitap almış. Kısa zamanda (On gün içinde) okunmak üzere bize verebilecekmiş. Parmak kaldırdım, kitap adı falan söylemeden bana 80 Günde Devrialem kitabını verdi. İyi ki almışım, zaten çantadaki kitapların hepsi bizim için değilmiş, bize 5 kıtapçık alabilmiş. Öğremen bizimle konuşurken bahçe kapısından okul müdürümüz Nejat İdil girdi. Fikret Madaralı Öğretmeni görünce “Merhaba Madaralı diyerek bize doğru geldi. Öğretmenle el sıkıştılar. Öğretmenden izin istedi”Bu Karaoğlanlara bir sözüm vardı, onu muştulayayım! ”dedi. Dikkat kesildik, Lüleburgaz’ın tam ortasındasınız, arada çıkıp gezmeniz sizin hakkınızdır. Edirne’de sizi giysileriniz için üzmüştük. Gerçi o bizim taksiratımız değildi ama, sizin ise hiç değildi. Birkaç gün içinde terziler gelip ölçülerinizi alacak, kasketleriniz de istediğiniz gibi olacak. Fikret Öğretmene dönerek “Bunları ne kadar sevdiğimizi biliyorlar mı acaba?” diye sordu. Gülüştüler. Giderken döndü, bundan sonrainşaata da kendi kamyonumuzla gideceğiz. Bir de kamyonumuz oldu. Umarım başka müjdeleri de yakın zamanlarda size verebileceğiz! ”dedi. Ayrıldı. Giysi işine çok sevindik. Sami Öğretmenin yanında arkadaşlara”Nasıl ben size Müdür Bey söz verdiğine göre, o sözü yerine getirir! ” dememiş miydim?”dedi. Öğretmen güldü. ”Müdürümüz, altı aydır, rahat uyku uyumadı, hepimizin sorumluluğunu sırtında taşıdı. Yükü henüz hafiflemiş de değil. Sabrediyor! ”dedi. . Fikret Madaralı Öğretmen fazla kalmadı, ayrıldı. Cumartesi kitapla geleceğini söyleyip gitti. Elbise sevinci hepimizi coşturdu. İrfan Öğretmen gelince sevincimize şaştı. ”Yatılı öğrenciye devlet giysi verir! ”diyecek oldu. Eski öykümüz Öğretmene baştan sona anlatıldı. Niçinleri, nedenleri sorulmaya başlandı. Yeni olmuş gibi yargılamalar yapıldı. Hamdi Öğretmen gelince susuldu, işlerimize koyulduk. Arkadaşlar konuşurken aldığım kitabın baş tarafını okudum. Çok ilgimi çekti. Hırsızın teki ne dalavereler döndürerek kaçmaya kalkışıyor. Birkaç günlük de olsa kaçıyor da. Bakalım ne kadar kaçabilecek? Ancak adam saat gibi, bir dakika bile duraksamıyor. Neye karar verirse onu hemen yapıyor. Hamdi Bağ Öğretmen gidince gene İrfan Öğretmenle kaldık. Öğretmen arılardan yakındı. ”Çalıştığımız yere gelmiyorlar ama musluklara çok geliyorlar. Musluklara giderken dikkat edin! ”dedi. Hasan Üner musluklarda yıkanırken sabahleyin arka bahçede konuşmalar duymuş, küçük bir aralıktan bakmış. Arıların sahibi (Salih Arı Öğretmenden söz ediyor) arılarla konuşuyormuş. Beline kadar üstü çıplakmış, arılar üstünde geziyormuş. Arılar üstünde uçuşurken o elinde bir şeylerle oralarda iş görüyormuş. Hasan anlatırken Öğretmen”Hasan’a, ”Benimle şaka ediyorsun, değil mi?”dedi. Hasan, yeminle doğru söylediğini tekrarladı. Bu kez ben, Salih Arı Öğretmenin bu bölgede çok tanınmış bir arıcı olduğunu, bu nedenle de Arı soyadı verildiğini tekrarladım. Öğretmen ilgiyle dinledi, gitti, Hasan Üneri’n tarif ettiği yeri gördü. ”İnanmadığımdan değil, merak ettiğimden, ben de bir gün görmek isterim! ”dedi. Bu konuşmalardan sonra biz gene çalışmaya başladık. Aradan bir saat ya geçti ya geçmedi. Salih Arı Öğretmen kolunun altında bir dosya ile bizim yanımıza geldi. Öğretmene kendini tanıttı, Öğretmenle el sıkıştılar. Tezgahın üstüne dosyayı açtı, çekilmiş fotoğraflar gösterdi. Tek koluna sarılmış arılar, iki koluna sarılmış arılar, boynunu şal gibi sarmış arılar. Bulut gibi uçarken arıların tam ortasında duruşunu, bir elini uzatmış, arılar yumak gibi eline sarılmış başından büyük bir top oluşturmuş resimlerin yanında daha sayısız şekiller oluşturulmuş resimlerle bir koca dosya doldurmuş. Ayrıca bal peteklerine şekil verdirmiş. Örneğin petek Atatürk yazıyor. Harfler bal dolu, harf araları boş. Benzeri İnönü yazılmış bal peteği. Resimleri çekilmiş. Öğretmen sordu”Bu resimler sahici petekten mi çekildi?”Salih Arı Öğretmen, ”Elbette, bu resimlerin petekleri, adlarını taşıdıkları büyüklerimize gönderildi, çok beğenildi, yazılı takdirleri geldi. Aslında çok da önemli değil, adınız petek ölçülerine uyabilecekse size bir hatıra yazdırabiliriz! ”dedi. İrfan Öğretmen sevinçle adını söyledi”. İrfan Evren! ”Salih Arı Öğretmen güldü, ”Adınız da soyadınız da uygun. Ancak birkaç ay bekleyeceksiniz. Siz tatil matil dinlemeden çalışıyorsunuz ama benim ustalar takvimlerini bozmazlar. Arılarım çok usludur. Onlara dokunulmazsa onlar kimseye dokunmazlar. Biliyor musunuz, benim evim hemen bitişiktedir. Arılar da hemen duvarın arkasında sıralanmış durumdadır. Uzun yıllardır bu okuldayım, arılarımın bir zararına tanık olmadım. Üstelik arıların arasında dolaşarak büyüyen üç oğlum vardır. En küçüğü şu anda bahçededir!” Salih Arı Öğretmen gidince, konuşmalarımızı duyduğu kanısına vardık. Bundan böyle daha sessiz olma yolunu deneyeceğiz. Özellikle İrfan Öğretmen çok etkilendi. ”Babam yaşında insan, onu üzdümse kendimi affetmem!” dedi. İrfan Öğretmenin duyarlığı bizi de etkiledi. Arıların çiplak bedende gezmelerine şaştık durduk. Aslında arıdan ben de korkmam, arılara saldırılmazsa konup ısırmadıklarını biliyorum ama çarpma, başkalarının kızıştırıp kışkırtığı arıları önlemek kolay değildir. Hamdi Öğretmen gelince olayı ona da anlattık. Ancak Hamdi Öğretmen gene de okul yakınında arı olmaması gerektiğini öne sürdü. “Neyse ki biz burada geçiciyiz, Lüleburgazlılar istediği gibi yaşasınlar. İsterlerse arılarla yatsınlar! ”dedi. Az sonra sözünü biraz yumuşatarak, ”Arı ısırması bir bakıma yararlı diyorlar. Romatizmalılara bazı doktorlar, arı ısırtması öneriyorlarmış. İçinizde romatizmalı kimse varsa hemen arılara sataşsın. Arı ısırdığı an acı yapsa da kısa zamanda geçer. Beni çok arı sokmuştur. Hele ısırma yüzde değilse hiç önemi olmaz. Özellikle gözlere yakın yerlerde fazla şişlik yapar. Siz gençlere fazla bir etkisi olmaz, üzerinde durmayın. Olmaz diye bir şey yok, o ki arılar tepemizde dolaşıyor, birisi gelip ısırabilir. Böyle olunca hemen soğuk su ile karşılayın. Bol soğuk su, şişmeyi önler, diye söylerler. BaşÖğretmenle bir daha konuşursanız, bunu sorun. Arı ısırınca şişmeyi azarlatacak bir ilaç var mıymış?”İki Öğretmenin ayrı görüşte olması bizi biraz durgunlaştırdı. Öğle yemeğinde bu iki anlayışı karşılaştırmaya çalıştık. Arkadaşiımız Recep Kocaman bir öneride bulundu. Arıların bulunduğu tarafa çadır bezi çekmiştik, oradan arı gelmiyor. Musluklar tarafı açık, oraya da çadır bezi çekelim. Bir rule bez artmıştı. İrfan Evren Öğretmene söyleyip gerelim. Yemekten sonra arkadaşlar, Öğretmene, bunu benim söylememi istediler. Öğretmen gelince söyledim. Öğretmen “Hemen, ne duruyorsunuz?Yalnız üst kısmından çıta ile çakın, gerekirse gene kaldırıp açabiliriz! ”Atölyemiz daha korunaklı oldu. Öğle dinlenmesinde çoğumuz kitap okuyoruz. Cumartesi akşamı için sinema planları kuranlar var. Gösterilen filmi bilenler muştulamış, çok güzelmiş. Şeyh Ahmet. Belediye bahçesinin kapısında resimleri var. Başı kadın gibisarılı bir adam. Çok iyi ata biniyormuş. Harun görmüş bana, ”Sen bir görsen bir daha gidersin! ”diyor. ”Öyleyse ben de geleceğim! ”dedim. Sinemaya cumartesi gecesi Öğretmen gözetiminde gidilecekmiş. Ben, ”İrfan Öğretmen bizi götürür! ”dedim. Arkadaşlar sevindiler. 80 Günde Devrialem kitabını yarı ettim. Daha doğrusu Hindistan’a geldik. Hindistan’dazor gidiyorlar. Yangından bir kadını kurtardılar. İnsanlar kadını yakmak üzere ateş yakmışlar, kadını ateşe atarken F. Fogg nasıl yaptıysa kadını aldı kaçtı. Şimdi de tren bir yerde durdu. Trenni yürüten, ”Yol bitti, buradan öte başka araçlarla gideceksiniz!” dedi. F. Fogg kaçırdığı kadını da beraberinde götürüyor. Yatınca ateşe atılan kadını görür gibi oldum. Kalabalık insanlar arasından nasıl alıp kaçırdı?onu pek anlamadım. Kadın neden yakılıyor? Yangın olarak iki büyük yangın gördüm. Küçük ablamların samanlığı yanmıştı. saatlerce alev çıkmıştı. Öteki yangın da bir koyun kışlasıydı. O samanlık gibi sürmedi;büyük bir alev yükseldi, çatı çabuk çöktü. Çatının çökmesiyle birlikte ateşler yere indi. Birkaç saat içinde de dumandan başka bir şey kalmamıştı. Yangınlar beni köye götürdü. Bir zaman da köyün camisi yanmış. Balkan Savaşı’nda Bulgar askerleri yakmış. Bulgar askerleri?Öğretmen Beyaz Lale’yi nasıl gerilerek okudu. Sanırım Bulgarlara çok kızıyor, babam gibi. Babacığım ne yapıyor acaba?Sanırım yakında beni görmeye gelecektir…

 

10 Haziran 1939 Cumartesi

 

Bugün öğleden sonra elbise ölçüsü vereceğiz. Arkadaşlar çok sevinçli. Ayrıca akşam İrfan Öğretmen bizi sinemaya götürecek. Harun Özçelik gösterilecek iki filmi de biliyormuş, anlatıyor. Meğer Harun Özçelik’in köyü olan Çerkezköy’de yazlık sinema varmış, sık sık gittiği için filmleri biliyormuş. Recep Kocaman da görmüş. Arkadaşlar gene okul yerine gitti. Bizim grup atölyedeyiz. Öğretmenler uzun uzun plan incelediler. Planlara göre tahtalar kesilecekmiş. Öğleye dek Öğretmenleri bekledik. Sonunda Hamdi Bağ Öğretmen bize “Bugün izinlisiniz, pazartesi uzun sürecek bir çalışmaya başlayacağız, böyle dinlenme kolay kolay bulamayacaksınız! ”dedi. Tam sözünü bitirirken bir kamyon dolusu kereste geldi. Daha önce ısmarlanmış. Ortaya döktüler. Öğretmenler güldüler, ”İşte dinlenme bitti, haydi bunları duvar dibine dizelim! ” Önce Öğretmenler taşımaya başladılar. Daha önce çadır bezi ile kapattığımız tarafa keresteleri yığdık. Musluklarla ara iyice bölünmüş oldu. Okul yerine giden arkadaşlar da geldi. Yakında inşaata başlanacakmış. Onlar bina yerini işaretlemişler. ”Çok büyük bina olacak!” diyorlar. “Ne kadar büyük olsa Karaağaç’takine yetişemez!” dedim. Mehmet Yücel güldü, ”Ne diyorsun sen, Karaağaç’taki binanın yarısını bile bulamaz, o bina çok büyüktü. Biz, onun neresini gördük ki?”dedi. Öteki arkadaşlardan bazıları, ”Burada birden çok bina yapılacakmış. Bu nedenle binalar ayrı ayrı, küçük küçük yapılacakmış. Terzilerin gelecek olması, konuyu değiştirdi. Öğle yemeğinde tatlılarımıza kavuştuk. Aşçıbaşı, ”Burada daha iyiyiz, istediğiniz yemekleri yapabilirim! ”diyor. Bayrak törenine çok önem veriyoruz. Bayrağı, çekme, indirme görevini Hamdi Bağ Öğretmen bana verdi. Önce boş iple deneme yaptım, birden çekmek. Bu kolay ancak indirirken çok ağır olacak, marş biterken bayrak sol kola alınacak. Öğretmenin dediği gibi yaptım, ”Aferin, bundan sonra hep böyle olacak! ” dedi. Törenden sonra bekliyoruz. Bu kez iki usta bir çırak geldi. Bizimle hiç konuşmadılar. Ancak Hamdi Öğretmen onlara takıldı, güldürdü. Ölçüleri aldıktan sonra uzun uzun konuştular. Arkadaşların ilgisi kasketler üstüneydi. Usta cebinden kasketlerin şekillerini, şeritlerini, şerit renklerini okudu. İnanamadık, şaka gibi geldi. Bize kimse sormamıştı ama tam istediğimiz gibiydi. Gene de içimizde bir kuşku var. ”Acaba sonuç böyle mi olacak?”Usta dükkanı tarif etti, ”Çarşamba gününden sonra”İstediğiniz zaman gelir bakarsınız, dükkanım size açık! ”dedi. Özellikle “Kasketlerin düzgün olması için kontrol edilmesi yararlı olur! ”demesi çok inandırıcı oldu. Yeni giysilerimizi giymiş gibi sevinç içindeyiz. Voleybolcular gösteri maçlarına başladılar. Yoldan geçenlerin durup bakmaları arkadaşları daha düzgün oynamaya zorluyor. Bugün öğrenci olduklarını söyleyen iki delikanlı, oyunlara katılmak istedikleri söylediler. ”Okul yönetiminden izin almadan bahçeye girilmediğini söyledik, çocuklar üzülerek döndüler. Onların da takımları varmış, ayrılırken maç yapmak istediklerini söylediler. Mehmet Yücel’in köylüsüAli Ceylan adlı öğrenci de onların takımındaymış. Bunu duyunca Mehmet Yücel, maç için izin istiyeceğine söz verdi. Akşam yemeğinden sonra tertemiz giyinip sinemaya hazırlandık. Namık Ergin Öğretmen uyarılarda bulundu. ”İrfan Öğretmeni üzecek bir durum olursa bir daha sinema sözü edemezsiniz! ”Topluca gittik. Sinema görevlisi bizi çok nazik karşıladı, yer gösterdi. Bizim dışımızdaki insanlar, çocuklar o kadar bağırıp çağırıyor ki bizim sessizliğimizin bir anlamı kalmadı. Ancak Öğretmen sinemadan sonra”İşte böyle olacak, siz böyle ağırbaşlı davranırsanız, ben sizinle her zaman gelirim! ”Filmin biri Hindistan’da geçiyordu. Fillerle insanlar gittiler geldiler. Maymunlar bahçeleri bastı, insanlar maymunları kovaladı. Yağmurlar yağdı, seller bahçeleri götürdü, film bitti. Şeyh Ahmet ise ağaçtan, sudan yoksun çöllerde at koşturdu, durdu. Kiminle, niçin kavga etti, atını niçin durmadan koşturdu?Tam kavrayamadım ama binilen at güzeldi, binici de çok çevik bir biniciydi. Arkadaşlar sevdiğini söylediği için sustum. Çünkü daha güzelini bilmiyorum. Zaten bu üçüncü ya da dördüncü sinemaya gidişim.

Yatınca köyü anımsadım. Köydekiler niçin sinemaya gitmezler?Ben köydeyken Kırklareli’deki Pehlivan Amcamın sinemasına gitmiştim. Onu da amcam babamı zorlayarak götürmüştü. Köye dönünce arkadaşlara anlattığımda kimse önemsememişti. Sinemanın az ilersinde Pazar meydanı var. Bizim köylülerin hemen hemen hepsi Pazartesi pazarına gelir, alışverişini yapar akşam köye döner. Kalmak zorunda olursa Enver Beyin hanın da yatar da karşıdaki sinemaya gitmez. Oysa bildiğim bir çok kimse eğlenceyi sever. Örneğin yaz-güz panayırlarında hiç işi olmasa da bir çoğu salt çadır tiyatrolarını izlemek için giderler, gördüklerini aylarca bir birlerine anlatırlar. Böyleyken sinemaya girmemelerini bir türlü anlayamadım. Alışsalar sanırım onlar da sık sık sinemaya gideceklerdir.

 

11 Haziran 1939 Pazar

 

Sabah sabah asker borazanlarıyla uyandık. Uzun bir asker dizisi İstanbul yolunda uygun adım yürüdü. Önlerinde bandoları vardı. Edirne yolu köprü yönüne gittiler. Askerler bize Karaağaç’taki okulumuzu anımsatıyor. Okulumuz askerlere verildiği için, askerler almış sayıyoruz. Mustafa Saatçı arkadaşımız hemen bir olasılık öne sürdü:Bizi burada rahat görürlerse, hemen çıkarırlar! ”dedi. Bir grup bağırdı, ”Rahat değiliz ki! ”Kendimiz söyleyip kendimiz güldük. Kimi arkadaşlar Lüleburgaz’da asker yok, sanıyormuş. Oysa Turgutbey yolunda asker kışlaları var, sayısız asker barındırıyor. Çarşı içine bırakılmadıklarından, sokaklarda pek rastlanmıyor. Mehmet Yücel bu konuda çok bilgili, açıkladı:”Trakya’da en çok asker bulunan yer Lüleburgaz! ”Öğleden sonra saat 16:00’da hamama gideceğiz. Ben kitabımı bitirmek niyetindeyim. F. Fogg kurtardığı kadını da alarak Çin yoluna yöneldi. ;işin ilginç yönü onu izleyen polis de beraberinde geziyor. Polis onu tutuklamak için fırsat kolluyor. O ise polisi bir dost olarak tanıyor. Önce Çin’e oradan da Japonya’ya uğrayıp Kuzey Amerika’ya geçecekler. Nedense binecekleri araçları hep haçırıyorlar. Sonunda Kuzey Amerika’ya ulaştılar. Amerika’yı boydan boya trenle geçecekler. Tren yolculukları da düzgün gitmiyor. Türlü engellerin içinde en ilginci, yerlilerle olan savaşları. Kayboldular, buluştular sonunda büyük bir uğraşla bir gemiyi satın alıp İngiltere’ye yola çıktılar. Ancak zamanında yetişemediler. F. Fogg çok üzgün, bahsi kaybetti. Polis Fix üzgün, hırsız başkasıymış. Meğer F. Fogg yanlış hesaplamış, doğuya gittiği için bir gün kazanıyormuş. Arkadaşları onu iyi karşıladılar, ödülünü aldı. Ayrıca canını kurtardığı Hintli kadınla da evlendi. Bu kitabı rahat okudum. Bir de coğrafya bilgim oldu. Yuvarlak dünyanın haritalarda gördüğümüz bekliyorum! Kendi boylamları, gece gündüz saptanmasında önemli ölçü oluşturuyormuş. Jüles Vernes. Hasan Üner, bu yazarın çok kitabı olduğunu söyledi, bulup okuyacağım. Bayrak törenimiz çok canlı geçti, Hamdi Bağ Öğretmen bizi kutladı. Törene Ömer Uzgil, Namık Ergin, İrfan Evren Öğretmen de katıldı. Bayrağı çok dengeli bir şekilde marşa uygun indirip topladım. Hiç kimseye bir şey demiyorum ama bayrak çekerken bizim köylülerin beni görmesini istiyorum. Bayrağı benim çektiğimi köyde söylerlerse yanına başka sözler de katarak övgüye dönüştürürler. Bu övgü aylarca sürer. Köye gittiğimde beni daha başka gözle görürler. Derslerim ne denli iyi olursa olsun onu önemsemezler ama otuz kişi içinde benim bayrak çekişimibenim için olağanüstü bir değer üstünlüğü sayarlar. Böyle düşünüyorum sonra da gendimi eleştiriyorum:Hem onların değerlendirmelerini küçümsüyorum hem de benim için böyle yakıştırma değerlerini ayıplarım içinde uyudum…. .

 

12 Haziran 1939 Pazartesi

 

Pazartesi pazarı olması nedeniylesabahın daha gürültülü olabileceğini söylemiştim. Dediğim doğru çıktı, erkenden seslerden uyandık. Hava sıcak olacağa benziyor. Neyse ki ağaçlar bahçeyi gölgeliyor. Bunu diyecek oldum, arkadaşlar birden bağırdılar. ”Sen bahçede kalıyorsun, biz güneş altına gidiyoruz, orası çöl, ”Şeyh Ahmet’in çölleri gibi!” diye bağırdılar. Ben de onlara “Size gölgelik hazırladık, götürüp kurun!” dedim.

Kahvaltıdan hemen sonra İrfan Öğretmen bizi topladı, hazırladığımız gölgelik direklerini meydana yığdırdı. Çivileri, çitaları öteki gerekli gereçleri birkağıda not edip beklememizi söyledi. Bugün bizim atölye kapalıymış. Az sonra kamyon geldi, gerekli yükü yükleyip, yeni okul yerine gittik. Gösterilen yere yükümüzü indirdik. Kamyon geri gitti. Gölgelik kurulması için gösterilen yer bina yerine 200 metre uzaklıkta iç taraftaydı. Yabanıl otları, dikenleri temizleyip hemen işe koyulduk. Direklerin uçları toprağa gömülecek şekilde sivriltilmişti. Böyleyken çakamadık. Kazmak istedik, toprak büyük parçalar durumda olduğundan kırıpdelik açamadık. İrfan Evren Öğretmen ufuldandı kaldı, ”Şimdi ne yapacağız?”Az sonra öteki arkadaşlar, Öğretmenler geldi. Namık Ergin, Hamdi Bağ, Naci İnan Öğretmenler bir süre görüştüler. Bidonlarla su getirip toprağı yumuşatmaya karar verdiler. Getirdiğimiz gereksinimleri bir yere yığdık, kamyonla Lüleburgaz’a döndük. Biz atelyede direkler için yeni kolonlar hazırladık. Nazmi Aybar, Ahmet Gökay Ağabey su bidonu sağlamak için gittiler. Medense çok geç geldiler, Nazmi Öğretmen bidonları inşaat yerine götürdü. Biz atelyede kaldık. İrfan Öğretmen”Yarın gider bitiririz!” dedi. Islandıktan sonra da direkler çakılamazsa? Çift kolonla tutturulup kurulacakmış. Hazırladığımız kolonlar onun içinmiş. İçim rahatladı, Ali Ağabeyimi gözetlemeye başladım. Bahçe önüne gelirse İrfan Öğretmenden izin alırım, diye düşünüyorum. Uzun süre gözledim, gelmedi. Herhalde sabahleyin gelip bakmıştır, diye düşündüm. Yeni okulun yeri sahiden Kamber Amcamın köyüne yakın. Yeni Bedir köyü okul yerinden görünüyor, höyüğün bitişiğinde. Lüleburgaz’dan daha yakın. Cumartesi, pazar günleri rahatça gider dönerim.

Arkadaşlar erken döndüler, dereden su taşımışlar, direk dikilecek yerlere dökülmüş. Toprakta büyük yarıklar olduğu için sular yok olup gidiyormuş. İrfan Öğretmen “Giderse gitsin, biz de bir başka yöntem kullanırız!” dedi. Yeni bir söylenti, önümüzdeki pazar günü okul inşaatına başlanıyormuş. Pazar günü tören yapılacakmış. Edirne, Tekirdağ, Kırklareli Valileri, Lüleburgaz, Babaeski, Çorlu kaymakamları daha bir çok konuk katılacakmış. O gün için çadırlar kurulacakmış. Gelecek valilerin adlarını öğreniyoruz. Herkes kendi valisinin adını söyleyecek. Tekirdağlılar bilmiyorlar. Kırklareli valisini söylüyorum, Hasip Soylan. Edirne?Ahmet Niyazi Mergen. ”O değişti! ”diyen oldu. ”O zaman yenisini sen söyle!” Tekirdağ, Sakıp Beygo. Bizim için değişik bir durum, kendimize yeniyeni konular çıkarıyoruz. . Konu ürettikçe de birbirimize sorular soruyoruz. Bu konuklar okul yerini görünce ne diyecekler? İçlerinden biri olsun, ”Ne güzel yer! ”diyecek mi? Yoksa susup, içlerinden “Bu çocuklar bu kırsal tepede ne yapacaklar, nasıl vakit geçirecekler?” diye üzülecekler mi?

 

Arkadaşlar çoğunlukla Öğretmenlerin etkisinde, özellikle sanat Öğretmenlerimiz çok umutlular. ”İnşaat başlasın, çabuk ilerleyecek, derslere başladığınızda derslikleriniz hazır olacak! ”diyorlar. Arkadaşları sevindiren diğer bir olay da kazma işlerinin işçilerce yapılacağı. Temel atılacak, toprak atılacak, duvarlar örülmeye başlanacak ondan sonra bizlerde çalışmaya katılacağız. Söylenen bu. O zamana dek öteki ara işlerde çalışacakmışız. Bir taraftan da İrfan Öğretmen bize”Bu iş, sizin omuzlarınızda!” diyor. Belki marangozluk için bunu söylüyordur. Arkadaşların dilinde pazar günü yapılacak Temel Atma Töreni. Törende ne olacak?Neler de anlatılıyor neler! Ben hiçbir şey düşünemiyorum;olsa olsa yer kazılmaya başlanacaktır. Valiler, kaymakamlar gelecek, onları göreceğiz. Bir süre sonra onlar gidecek, biz de arkalarından bakıp kalacağız. Vali Faik Üstün bizim köye geldiğinde böyle oluyordu. Vali Faik Üstün’ün bana elli metre hendek kazdırdığını anımsadım. O hendekler sonra hiçbir işe yaramadı. Yol başka yerden geçti, bizim hendekler gene toprak doldu. Dışardan sesler geliyor. ”Biz bu seslerden uyuyamayız ! ”diyenlerin hepsi uyuyor

 

13 Haziran 1939 Salı

 

Kahvaltıdan sonra öğle yiyeceklerimizi de aldık. Öğlede inşaat yerinde olacağız. Hazırladığımız kolonları da götürüyoruz. Kamyon büyük, hepimizi alıyor. Biz işbaşı yapmadan sıcak bastırdı. Su dökülen yerler oldukça yumuşamış. Biraz kazdık biraz da vurarak direkleri diktik. Altı direği önce üstten sonra altlardankolonlarla bağladık. İrfan Öğretmen atlayıpelleriyle tutunup sallandı. ”Rüzgar değil topla bile yıkılmaz! ”dedi. Üstüne kuşaklar çaktık. Saçlara sıra gelince Öğretmen bizden sordu. “Şimdi saçları nasıl çakacağız. Çok sıcak, saçların üstüne çıkılıp nasıl çakılacak?” Hepimiz düşüncelerimizi söyledik. Hiç birimizin önerisi değerli görülmedi. Öğretmen iki boş bidon getirtti birisine kendisi birisine de beni bindirdi. (En uzun boylu olduğum için) Saçları iki taraflı çaktık. Ortaları kaldı. Başlar bitince de saçların üzerime inca tahtalar atarak tahtaları değiştire değiştire saçları çiviledik. Böylece gölgeliğimiz bitti. Biraz sıkışarak da olsa öğleiçin getirdiğimiz yiyeceklerimizi gölgede yedik. Gölgeliğin altını çerden çöpten arındırıp toprağıezdik. Namık Ergin Öğretmen geldi, İrfan Öğretmene “Gölgeliğiniz buncağız mı olacaktı?”dedi. Gülüştüler. İrfan Öğretmen, ”Gölgeliğimiz kendimiz için değil, gelecek müstesna konuklarımız için, biz kendimiz güneşten kaçmayız! ”. Namık Ergin Öğretmen yemekten sonra çadır yerleri hazırlayacağız, akşama kadar benimlesiniz!” deyip gülerek ayrıldı. Gösterdiği yerlerin otlarını temizledik. Toprağı gibi otları da ilginç. Çoğu dikenli, kolay kolay kopmuyor, kürek ucuyla kesilmiyor. Arkadaşlar Öğretmene orak alınmasını, orakla kesilmesini önerdiler. Öğretmen, orakları keskin olduğu için sakıncalı buldu. Ben de bostan çapası denilen kazıcıyı önerdim. Öğretmen önerimiuygun buldu, ”Yarın aldıracak. Geç vakit Lüleburgaz’a döndük. Bizden önce gelenler voleybol oynuyordu. Oynuyorlar ama gözleri yoldan geçenlerde. Lüleburgaz kızları hep buradan geçiyormuş. Biz Lüleburgazlılara takılmalar başladı:Kızlarınızı peyliyoruz! ”Mehmet Yücel numarasını gene yaptı:”Sizin o Lüleburgaz kızı sandığınız kızlar kalaycı kızları, onlara burada çingene derler. Yerliler onlara değer vermediği için onlar da sizin gibi yabancıları kollarlar! ”deyip güldü. Mehmet Yücel şaka demişti ama etkili oldu. Bu konuda tutarlı olan arkadaşlarımız sormaya başladı, ”Bu gördüklerimiz beyaz tenli kızlar kalaycı kızı olur mu?Şakalaşmalar uzayıp gitti. Ben sanırım gene en erken uyuyanlardan biri oldum…. .

 

14 Haziran 1939 Çarşamba

 

Kahvaltıdan sonra bostan çapalarının yanında toplandık. Bir tanesini ben aldım. Nasıl kullanılacağını gösterirken İrfan Öğretmen, ”Sen onu bırak, biz burada kalıyoruz, daha önemli işimiz çıktı! ”dedi. bizim grubu atölyeye ayırdı. Kurulacak çadırların bağlantı kazıkları hazırlanacakmış. Kazıklar gürgen ya da meşe olacakmış, Ahmet Gökay Ağabey ile gidip alacakmışız. Bunlar odunculardan seçilecekmiş. Konuşmamızı duymuş olan Okul BaşÖğretmeni Salih Arı Öğretmen oduncuların yerini tarif etti. Ahmet Ağabey gelince birlikte gittik. Yük hesabı yapılarak gürgenler okul önüne geldi. Biz taşıdık, İrfan Öğretmen makine ile belli ölçülerde kesti, bir yanlarını da dikkatle yonarak düzeltti. Böylece bir yığın çadır kazığı hazırlanmış oldu. Okul yerine gideceğimiz düşünülerek öğle yiyeceklerimizi almıştık. Bahçede biz hem konuşup hem de yiyeceklerimizi yerken Salih Arı Öğretmen elinde bir tepsi ile geldi, parça petek bal getirdi. ”Sakın mumlarını meydanlara atmayın, arılar buna kızarlar. Bir de bal yedikten sonra hemen temizliğinizi yapın, arılar bal yiyenleri pek sevmezler! ”dedi, ayrıldı. Yemekten sonra biz kereste hazırladık. İrfan Öğretmen makinede kesti. Geçen gün yığdığımız keresteleri bu kez kesilmiş olarak bir daha yığdık. Öğretmen gülerek, siz bunları en az iki kez daha bozup sıralayacaksınız! ”dedi. Bugünkü hazırlıklar okulun çerçeveleri içinmiş. .

Arkadaşlar yeni yeni haberlerle geldiler. Okulun kondurulacağı yer saptanmış. Asfalt yola elli metreymiş. İstanbul’a gidecekler otobüslere kolayca bineceklermiş. Okula gelenler, zahmetsizceokulu bulacaklarmış. v.b. Bu çocukça sözlere bazen sinirleniyorum. Söylenenler Öğretmenler için geçerli olabilir ama öğrenciler için ne anlam taşır?. Öğrenci isterse İstanbul’a buradan mı gidecek?Lüleburgaz içinde bulunuyoruz ama kapıdan dışarıya çıkamıyoruz. Şimdi de otöbüsler Lüleburgaz’da okulun az ötesinden İstanbul’a kalkıyor. Ayrıca Edirneotöbüsleri okulun önünden geçiyor, neden kimse gitmiyor?

Böyle düşünüp karşı koyacağım tutuyor. Az sonra kendimi tutup onlarınboş sözlerine ben de katılıp gülüyorum. Bu akşamın konusu pazar günü yapılacak tören. Törende ne olacak?Hiç birimiz bir şey bilmiyoruz. İsmet Yanar’ın düşüncesi bir çoğumuzu etkiledi. İsmet’e göre Kırklareli valisi Hasip Kaylan, Kırklareli ilindenolan öğrencileri toplayıp konuşacak, ”Sizi çok seviyorum, öteki illerden gelenlere pek kulakasmayın, onlar yabancı sayılır! ”diyecekmiş. Mustafa Saatçı hemen karşı yanıtı veriyor. Edirne valisi Ahmet Niyazi Mergen Edirne ilinden olanları toplayıp”Ben sizi Karaağaçtan niçin çikardım biliyor musunuz?Hep bu Kırklarelili çocuklar için. Onları atlatıp sizi gene Edirne’ye alacağım! ”Mustafa Saatçı bunu söylediğinde oldukça ağır sözler işitti. ”Şaka ama şakanın da bir sınırıvar! ”diyenler bir hayli güldüler. Sıra Tekirdağlılara gelmişti. Onlar aralarından bir sözcü çıkarmak istediler. Hilmi Altınsoy konuşmak istedi. ”Adımıza konuşamazsın! ”diye bağırdılar. En güzel sözü Hasan Üner söyledi. ”Tekirdağ Valisi pazar günü törene katılamıyacakmış! ”Bu söze hepimiz “Bravo! ”diye bağırdık. ”Çok okuyan çok bilirmiş! ”Yanlış, çok gezen çok bilirmiş! ”diyenler oldu. Cumartesi sineması ortaya atılınca konu değişti. ”Aynaros Kadısı ya da Şehvet Kurbanı gösterilecekmiş. İkisi de güzelmiş. Ancak ikisini, de gören yok. Halil Basutçu bu kez “Ben gördüm!” dedi. Nerede, nasıl gördüğü sorulunca, ”Bir kavuklu adam oğlunu dövüyordu, ötekinde de bir adam soğana bakıyordu! ”dedi. Bir sessizlik oldu. Arkasından bir kahkaha koptu. Meğer Halil’in söyledikleri film gösteri resimlerindeymiş. (Reklamlarda) Halkevi bahçe kapısında, Pazar meydanında, İstasyon yolu köşesinde hep o resimler var. Dikkat etmemiş olduğuma üzüldüm.

Buraya geldiğimizden beri Öğretmenler yatıp kalkmamızdan söz etmiyorlar. Ömer Uzgil Öğretmen de arada kimi haberler iletiyor ama genelde o da hareketlerimizden memnun oluyor, sanıyoruz. Genelde birlikte yatıp birlikte kalkıyoruz. Buradaki yataklarımız daha düzenli. Birimiz hepimizin karyolasını görebiliyoruz. Salon geniş, kare şeklinde ortası boş. İkişer karyola sıralandı. Kimden ses çıksa herkes görüyor. Hele Öğretmenler gelip kapıdan baksa, kimin ne yaptığını apaçık görebilecek. Belki biraz da bu nedenle herkes kendini biraz tutuyor. Gene de arada tatsız tartışmalar oluyor. Çoğunlukla İsmet, o eski Benli tartışmasını sık sık açıyor. O “Ah Benli! ”dedikçe arkadaşlar, “Alpullu’da bir voleybol hakemliği yaptın, başımıza aşık kesildin! ”deyip susturuyorlar. Ancak İsmet’in susması olayı kapatmıyor. Birileri bir yerinden yakalayıp bu kez konuşanlar arasında başka bir tartışma başlıyor. Mehmet Yücel bir kural koydu:Lüleburgaz grubundan hiç kimse öteki arkadaşlarla tartışmayacak. Onlar ev sahibi imiş, onlara böbürlenmek yakışmazmış. Böbürlenme sözü yaygınlaştı. Biri ötekine “Böbürlenme! ”deyince bir duraksama oluyor. Eğer söz Lüleburgazlılara söylenmişse, kesinlikle karşılık verilmiyor. Lüleburgazlı olmayanlar önce duraklayıp sonra “Ben Lüleburgazlı değilim! ”deyip karşılık veriyor. Bu da hepimizi güldürüyor. Mehmet Yücel’in kuralı en çok benim zararıma olmuş. Fettah Biricik ikide bir bunu söylüyor. ”Sağol Mehmet Yücel, dayıyı susturdun , bir de yeğeni sustursan daha rahat olacağız! ”diyor. Mehmet Yücel’in Fettah’a yanıtı hepimizin yerine geçti. ”Onlar benim arkadaşlarım, söz dinleyen insanlardır. Onlar sustu diye, senin böyle patavatsızca konuşmanın bir anlamı var mı?Asıl seni susturacak birinine ya da birilerine gereksinim var. O olunca ahengimiz daha güzel olacaktır! ”Sami Akıncı Mehmet Yücel’e “Arkadaşım bu işi gene sen yap, sen çok güzel arabuluculuk yapıyorsun, bunu da senden bekliyoruz! ”Mehmet Yücel hepimize sordu, ”İstiyor musunuz arkadaşlar?”Başta Fettah olmak üzere hepimiz “İstiyoruz! ”dedik. Mehmet Yücel gülerek Fettah’a “Arkadaşım anladığım kadarıyla sen de benden yardım bekliyorsun. O halde sen bana yardımcı ol da, senin ağzını kapatalım! ”Sefer Tunca elini uzatıp, ”Ben onun ağzını kapatıyorum, söz veriyor bundan böyle hiç kimseye sataşmayacak! ”Fettah gülerek, ”Söz veriyorum, Sefer Tunca benim dayım olacak! ”deyince. Mehmet Yücel Fettah’a arkadaşım sen güzel bir dayak yemeden akıllanmayacaksın. Günah benden gitti. Ben şakamı geri aldım. Lüleburgazlı falan diye bir şey yok. Hepimiz kendimizden sorumlu birer öğrenciyiz. ”Arayan bulur! ”demişler. Mehmet Yücel sinirlendi arkasını dönüp gitti. Fettah “Ben şimdi ne dedim ki?”diye sormaya başladı. Sami Akıncı söze karıştı, Fettah’a “Sen şimdi“Dayı” sözünü neden ortaya getirdin?”dedi. Fettah, kem küm ettiyse de sözlerine kimse değer vermedi. ”Senin şimdi kasıtlı olarak “Dayı”sözünü ortaya getirmeniyi niyetle bağdaşmaz! ”dendi. Ben söze karıştım, ”Beni, ya da İsmet’le ilişkimizi kastediyorsa, Elbette bir başka zaman da aynı hatayı yapacaktır. İsterseniz bunun hesabını o zamana bırakalım?”Şimdiye dek susan İsmet “Di mi ama dayı?”deyince herkes güldü. Konu kapandı, ya da geriye bırakılmış oldu. Bir “Susalım! ”uyarısı hepimizi sessizliğe gömdü. İşin en güzel tarafı da bu! Yoldaki sokak lambalarının ışıkları yatakhanemizi aydınlatıyor. Ay ışığında yatıyor gibiyiz. Yoldan fazla gürültü de gelmiyor. Cumarteci akşamları Halkevi’nde düğün olunca biraz geçe kalan konuşmalar oluyorsa da, bunları zaten kimi arkadaşlar isteyerek dinliyor. Bir de bazı geceler Edirne-İstanbul yönlerinde gelip giden otobüslerden okulun tam karşısında inip binenler olunca, . onların seslerinden rahatsız oluyoruz. Onların sesleri gelince sinirlenip konuşan arkadaşlar işi iyice tatsızlaştırıyor. Ben erken uyuduğumdan böylesi durumlarda uykudan uyandırılmış oluyorum. Ben de bundan yakınıyorum. Çünkü beni kendi arkadaşlarım uyandırmış oluyor.

 

15 Haziran 1939 Perşembe

 

Hava çok sıcak. Kahvaltıdan sonra bahçede, hemen ağaçların altına sığındık. Kamyon gelince

arkadaşları çadır kurmaya uğurladık. Biz atölyemize geçtik. Öğretmenleri beklerken gruplar olarak insanlar okula girip çıkıyordu. Öğretmenlermiş. Daha doğrusu köy Öğretmenleri okulu bitiren öğrencilerin diplomalarını Salih Arı Öğretmene getiriyorlarmış. İlçe Milli Eğitim Memuru o olduğu için diplomalar onda toplanıyormuş. Birden aklıma geldi, ”O halde Mustafa Ağabey de bugün gelecektir. Onu çok görmek istiyordum. Biz bakınırken, Öğretmenlerimiz geldi . Üç Öğretmen kendi aralarında işbölümü yaptılar. İrfan Öğretmen makine kullanacak, Hamdi Öğretmen çizim yapacak, Naci Öğretmen ölçülü kesim yapacak. İrfan Öğretmen Hasan Üner’le beni ayırdı. Hamdi Öğretmen Harun Özçelik, Recep Kocaman, Hüseyin Orhan’ seçti. Naci Öğretmen, Salih Baydemir’i, Yusuf Asıl çalışacak. Bu seçim bugünmüş. Hasan’la ben yığından lentoları getiriyoruz, İrfan Öğretmen onları makinede verilen ölçülere göre bölünce gösterilen yerlere yerleştiriyoruz. Hamdi Öğretmen oradan alıp çizimler yapıyor. Naci Öğretmen çizimi yapılanları el desteresiyle kesiyor. Kesilenler sayılarak düzenli bir şekilde destek üstüne konuyor. Konuşlar çok önemli. Yığınlar baca gibi örülüyor. Böyle yapılmazsa tahtalar eğilirmiş. Yeni bir şey öğrendik. Kuru tahtalar bile doğru yere konmazsa eğilirmiş. Tam çalışmaya koyulmuştuk. Mustafa Ağabeyin bir arkadaşıyla Salih Öğretmenin yanına gittiğini gördüm. Ancak ben gördüğümde onlar merdivenden yukarı çıkmaya başlamışlardı. Gözetip çıkarken karşılamayı düşündüm. Öğretmenden saati sordum. Öğretmen güldü, acıkıp acıkmadığımı sordu. ”Çok acıktıysan simitçi çevirelim! ”dedi. Gerçekten sık sık simitçiler geçiyor ama, simitçi çağırmayı hiç düşünmemiştik. Mustafa Ağabey olayını anlattım. Öğretmen, ”Dışarıya çıkmamak üzere konuşabilirsin! ”dedi. Nedense Mustafa Ağabey öğle paydosuna dek çıkmadı. Çıkması uzayınca yemekhaneye gittim. Bir de baktım ki Mustafa Ağabey, Salih Arı Öğretmenle bizim yemek salonunda yemek yiyorlar. ”Afiyet olsun! ”dedim. Mustafa Ağabey, ”Bahçede bekle konuşalım! ”dedi. Yemekten sonra bizim dinlenme yerimizde oturup konuştuk. Arkadaşlar da konuşmalarımıza katıldılar. Mustafa Ağabeyi onlar da sevdiler. Mustafa Ağabey hepimize kendi Öğretmenlerimizden farksız övütler verdi. Öğrenci diplomalarını vermiş. ”Diplomalar bir süreç içinde imzalanıp geriye verilecekmiş. ”Almaya gelince gene görüşürüz! ”deyip ayrıldı. Ayrılırken özellikle, ”Seni iyi gördüğümü, babana, ailene köyde herkese söyleyeceğim! ”deyişi çok hoşuma gitti. İrfan Öğretmen gelince, ”Ne o köyden iyi haber almışsın, çok sevinçlisin! ”dedi. Ben, ”Tam tersine beklediğim Mustafa Ağabey benden köye çok güzel haber götüreceğini söylediği içinsevinçliyim! ”deyince Öğretmen önce “Anlayamadım! ”dedi. Az sonra, ”Aaaa, evet, tabii ya, sizin durumunuz gerçekten çok iyi. Sizi, kim görse takdir eder, iyi haberlerinizi götürür. Gelen kimse, takdir bilir bir kimse olsa gerek. Teşekkür etmelisin ona! ”. Arkadaşlar “ Gelen köyün eğitmeni! ”dediler. Öğretmen, ”Belli, değer ölçülerinden anlaşılıyor, sağduyulu biri olduğu;bir daha görüşünde selamımı ilet, sağolsun! ”Öğretmenin konuşması arkadaşları çok etkiledi. Naci İnan, Hamdi Bağ Öğretmenler gelince işlerimize devam ettik. Bizim kesme işi onlardan çabuk bitti. Hamdi Bağ Öğretmen, ”Atölyeyi siz kirlettiniz, şimdi temizleyin! ”dedi. Okul temizlik işlerine bakana gidip sordum. Bize kap verdi, talaş yeri gösterdi. Talaşları oraya taşıdık. Bu işimiz de bitti. Arkadaşların işleri bir süre daha sürdü. Biz onları bekledik. Bu sıra inşaat yerine gidenler geldi. Çadırların birini kurabilmişler. Çadır büyük olduğu için çok zor kuruluyormuş. Salih Baydemir takıldı”Sizler beceriksizsiniz, askerler onları on dakikada kuruyor! ”deyince Mustafa Saatçı başta olmak üzere bir çok arkadaş Salih’e çıkıştılar. ”Yarın sen gel de kur bakalım?”Arkadaşların bir çoğu bizim burada kalışımıza içerliyorlar ama sezdirmiyorlar. Mustafa onlara yol açtı. Uzun süre sıra ile kalınmasını öne sürenler oldu. Konu üstünde duranlar, gerçekte iş kaçakları;Ali Güleren, Ali Önol, Fettah Biricik, Hüseyin Serin, Bekir Temuçin, İdris Destan. . Uzun süre dinledim. Sonunda ben de söze karıştım. ”Kim istiyorsa onunla yer değiştiririm. Öğretmenler razı olunca neden değişmeyelim! . Ancak Öğretmene öneriyi yer değiştirmek isteyen gidip söyleyecek. Bunu gidip Öğretmenlere söyleyecek yüreği olmayanların, konuşmaya da hakkı yoktur. Yarından sonra aynı sözü söyleyenler, iyi niyetli davranmış sayılmayacaklar. Rahat bir çalışma içinde olmak istiyorsak bir birimizi dürtüklemememiz gerekmektedir. Öğretmenlere söylenecek sözleri bir birimize söylememizin bir anlamı yoktur. Ben şöyle düşünüyorum, hem çalışıyorum, hem de çalıştığım için ucundan ucundan yeriliyorum. Neden?Çalışmamın karşılığı üzüntü mü olacak?Oysa Öğretmenler çalışmanın karşılığını takdir ediyor, iyi not veriyor, sevindirici sözler söylüor. Böyleyken arkadaşlarımız nedenyerici sözler söylüyor?Bunu yapanların verecek bir cevabı varsa söylesin. Yoksa, sussun! Devam eden olursa sorumluluğunu daüslenmek zorunda kalacaktır. Biz bugün tam altı saat makine başında dikkat kesildik, saniye bile kıpırdamadık. Sizleli bekledik güzel haberler getirecek diye yanınıza koştuk. Sizlerden duyduklarımız bunun tam tersi oldu. ! ”Mehmet Yücel, Sami Akıncı, Hilmi Altınsoy, Sefer Tunca, Arif Kalkan “Hepiniz demeyin, bizler bu tür konuşmaları doğru bulmuyoruz. Kim söylüyorsa onlara söyleyin! ”Arkadaşlar böyle söyleyince ben, ”O zaman siz de böyle konuşanları, korumaya kalkmayın, sizlerin hatırı için onların çoğuna bugüne kadar göz yumdum. Bundan böyle beni rahatsız edecek şekilde haksız sataşmalara iki ikiye hesaplaşma yolunu deneyeceğim! ”İsmet dayanamadı, ”Yaşa dayı, ben arkandayım! ”Mehmet Yücel, ”Ben de!” Mehmet Başaran ise “Bütün Lüleburgazlılar! ” deyince iş biraz cıvıklaştı. Ancak ders alması gerekenler zılgıtı yediklerini belli edecek şekilde yutkundular. Bir haber, pazar günü gelenlere limonata verilecekmiş. Limonata dağıtacaklar seçilecekmiş. Bidon dolusu limonata yapılacakmış. Kim limonata dağıtır, kim dağıtamaz. İlk tepki benden oldu. ”Asla yapamayacağım iş limonata dağıtmak! . Bunun zorluğunu bildiğimi, babamın kahvesinde çalıştığım sıralar, bir bardak suyu verirken bile yarısını döktüğümü, suyu dökünce de nasıl mahcup olduğumu anlattım. Okuldan atacaklarını bilsem bile öyle bir işe girmem! ”dedim. Arkadaşların çoğu, benim demek istediğimi iyi anlamadılar. Salt kendileri içecekleri limonataları düşünerek çağırılırlarsa severek gideceklerini söylediler. Bir kere daha şaştım, ben ne düşünüyorum, onlar ne umuyorlar! Çoğu bir işi yapıp yapamayacağını hesaplamadan”Yaparım! “deyip ortaya çıkacaklar. Limonata dağıtma işi yemekten uyuyana dek sürdü. Ben dağıtmam dedim. Hiç ilgisi yokken gene gene sordular:”Öğretmenler dağıtacaksın!” derlerse ne yapacaksın?” Ben istemeyince Öğretmenlerin bana limonata dağıttıracağını düşünmüyorum!” deyip kestim. Kestim ama yatınca bir süre düşündüm, ya “Dağıtacaksın! ” diyen olursa? Çok mu önemli istemeye istemeye ben de dağıtırım. Yapamayacağım bir iş değil, sevmiyorum. Onun yerine kereste taşımaya razıyım. Varsın limonata içme sevdasında olanlar dağıtsın!

 

17 Haziran 1939 Cumartesi

 

İsmet’in yüksek sesle konuşmasıyla uyandım. Geç olmuş. İsmet tekrar tekrar söylüyor. ”Bugün, yarın olsaydı! ”Aynı sözleri İdris Destan tekrarlayıp soruyor, ”Ne olacak yarın olsa?” Okulun temeli atılacakmış. Bir gün sonra olunca ne değişecek? O zaman İsmet bu sözü söylemeyecekmiş. Arkasından gülüşmeler. Kimisi sözü geçmişe kimisi geleceğe, daha uzak günlere aktarıyor. Ali Güleren en hızlısı, ”Bugün okulun açılış günü olsaydı! ”Bu çok beğeniliyor. Mehmet Yücel konuştu:Ali Aga “Birsöyler pir söyler!” “Ne demek bu?”diye soranlara Mustafa Saatçı yanıt verdi. ”Ali Aga hiçbir şey söylemez!” tartışması başladı. ”Ömer Uzgil Öğretmenin sesi duyuldu. Kahvaltıya indik. Biz kaldık, arkadaşlar kamyona atlayıp, gittiler. Harun Özçelik, Salih Baydemir, Recep Kocaman Hamdi Öğretmenle çizim işine ayrıldılar. Önce kapı kornişleri çizilecek, arkasından pencere çerçevelikleri. O çizimlere göre biz onları alıp işleyeceğiz. 90 pencere, 20 kapı hazırlanacak. Bina katları çıktıkça takılacak. İrfan Öğretmen çoğunlukla Hasan’a takılıyor, gel-git işlerine onu gönderiyor. Ben rahatım. Çalışıyorum ama ne yaptığımı pek değerlendiremiyorum. Çünkü Öğretmen ayrıntıları kendi hesaplıyor. Arada bana, yavaş yavaş bu işleri ben sana bırakacağım! ”deyip beni cesaretlendiriyor, yapılanlara daha dikkatli bakmamı sağlıyor. Planyayı Öğretmen varken kullanıyorum. Testereye henüz el sürmedim. Kapı kornişleri çok kolay geldi. Yeni yeni sözler öğreniyoruz:Lamba açmak! Benim bildiğim gaz lambasıyla hiçbir ilgisi olmayan lamba. Şimdiye dek ben, lamba aç, sözünden, git yanan lambanın fitilini yükselt, ışık çoğalsın, olarak anlıyordum. Oysa burada, tahtaların birbirine takılması için oyulmalar sözkonusu.

Biz çalışmaları sürdürürken arkadaşlar geldi. Tüm hazırlıklar yapılmış, çadırlar kurulmuş, bidonlar dolusu su taşınmış. İpler çekilmiş, sandalyeler, masalar taşınmış. ”Bunların hepsini siz mi yaptınız?”Hayır, onlar yapmamış. Onlar sadece yerleştirme de yardımcı olmuşlar. Başka çalışanlar varmış. Ustalar getirtilmiş. Temelleri onlar kazıp ilk kat betonunu onlar yapacakmış. Yarın da bizim yapacağımız bir iş yokmuş. Biz sadece yol gösterici işlerde bulunacakmışız. Namık Ergin Öğretmenin ödev verdiği arkadaşlar saptanmış. Ötekiler belli bir yerde hazır duracaklarmış, gerekirse görevli Öğretmenler onlara iş göstereceklermiş. Bu habere çok sevindim. Limonata dağıtmaktan kurtuldum. Hazırlıklara katılan arkadaşlar, iş olmuş bitmiş gibi konuşuyorlar. Gelecekler sıralanıyor. Tekirdağ Valisi, denince ben Sakıp Beygo diyorum. Hilmi Altınsoy, ”O değişti!” diyor. ”O zaman sen yenisini söyle!” deyip susturuyorum. Edirne Valisi, denince gene Ahmet Niyazi Mergen diyorum. Değişti diyen yok, devam ediyorum, Kırklareli valisiHasip Kaylan, Trakya Genel müfettişi Kazım Dirik, Çorlu, Babaeski, Lüleburgaz kaymakamları, belediye başkanları, memurlar, halktan bir çok insan…Yemek biraz gecikecekmiş. Bayrak töreni yapıyoruz. Hamdi Bağ Öğretmen “İstiklal Marşı canlı söylenecek! ”diye uyarıyor. Başlar başlamaz bayrağı çekiyorum. Ancak bayrağı çektikten sonra yapacağım duruş ne tarafa olacaktı?Bu konuda beni uyaran olmadı. Tören boyunca üzüldüm. Törenden sonra kendim düşündüm. Arkam arkadaşlara doğru yüzüm yola dönmeli biçiminde karar verdim. Bunu Öğretmene söyledim. ”Haklısın, bundan böyle dediğini yap! ”Öğle yemeklerimiz özellikle cumartesi günleri , bana göre, güzel oluyor. Özellikle tatlılar. Lüleburgaz’da tatlı olarak baklava daha çok veriliyor. Lüleburgaz’da yoğurt da sıklaştırıldı. Voleybolcular hazırlandı. Okuyucular kitaplarını alıp sıralara çekildiler. Bugün Fikret Madaralı Öğretmen gelebilir. Derken Öğretmen elinde çantası doğru sıraların bulunduğu yere yöneldi. Arkadaşlar, hemen toplandı. Öğretmen kısa bir konuşma yaptı. Okuyacağımız kitapları rahat dinleyeceğiz, ders olarak düşünmeyeceğiz, salt kitapları tanımaya çalışacağız, seversek sonra kendimiz alıp dikkatlice okuyacağız. Sevdiklerimiz olursa kısaca özetleteceğiz. Bugün, “Beyaz Zambaklar Memleketinde” adlı kitabı okuduk. Bu kitabı ben okumuş, Türkçe dersinde de konu edip soru sormuştum. Öğretmen anımsadı gene soru sordu, fazla üstünde durmadı. Bitirince, ”Öğretmen olursanız, bu kitabı, bu kitapta yazılanları unutmayın. Finlandiya'da yüz yıl önce anlatılanlar, sizin karşınıza da değişik biçimlerde çıkacaktır. Sizin için önemli olan Snellman gibi yılmadan doğru yolda yürümek olmalıdır! ”

Öğretmenden sonra kendi aramızda gruplar oluşturup zamanımızı değerlendirdik. Ben bir ara voleybolculara baktım, heveslendim, ikinci sahada oynadım. Nedense bu gece kimse sinema sözü etmedi. Yarınki olay,hepimizde gizli gizli bir durgunluk yapıyor. Sık sık sözünü ediyoruz da uzun uzun konuşmalara dönüştüremiyoruz. “Ne olursa olacak, ya da yöneticiler düşünsün!” deyip kesiyoruz. ”Yağmur yağarsa, kimse gelmezse?gibi olumsuzluktan söz edenler oluyor. ”Olsun, biz kendimiz tören yaparız! ”deyip, işi tatlıya bağlıyoruz. Akşam da daha erken yattık. Uzun zaman konuşanlar oldu ama kimse kimseye kızmadı. Sanki barış ilan edilmişti. Töreni köye gittiğimde anlatacağım. Üç vali gelecek dört beş kaymakam. bunları toplu olarak çok az kimse görmüştür. Genel Müfettiş Kazım Dirik de gelirse bizim köylüler için bu olağanüstü bir olay olarak algılanır. Yakın köylerden kimseleri neden çağırmadılar acaba?Trakya Köy Öğretmen Okulu olduğuna göre köylülerin de okulu sayılıyor. Çağırılsa bizim köyden sanırım gelenler olurdu. Hiç değilse Ali Ağabeyim birkaç kişiyi getirirdi…. .

 

18 Haziran 1939 Pazar

 

Karşımızdaki, Belediye ile Halkevi bahçelerinde sessizlik var. Gerçekte her pazar sabahı böyle oluyor ama bugünkü sessizlik bizim ilgimizi çekti. Niçin?Arkadaşlar, ”Biraz sonra biz o sessizliği bozacağız! ”diyorlar. Gerçekten hepimiz neşeliyiz. Kendi okulumuzu sonunda kuracağız. İnşaata başladığımıza göre elbette bitireceğiz. Kapılar, pencereler yapılmaya başlandı bile. Arkadaşların çoğu bunu bilmiyordu, söyleyince şaşırdılar. Kahvaltıya Öğretmenler geldi. Ahmet Gürsel, Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenlerin dışındakiler hepsi tamam. Biz kamyona bindik, Öğretmenler faytonlarla yola çıktılar. Okul yeri temizlenmiş, ipler çekilmiş. Yakın yerlerin otları yok edilmiş. ş. İki büyük çadır, bizim yaptığımız saç gölgelikten daha görkemli. Masalar, sandalyeler sıralanmış. Ömer Uzgil Öğretmen sürekli düzeltmeler yapıyor. Yanında çalışanlar var. Uzun süre bekledik. Okul Müdürümüz Nejat İdil bir grup insanla geldi. Gelenlerin içinde benim tanıdığım İlhan Görkey, Müfettiş Yalçın Bilguvar, Lüleburgaz Belediye Başkanı Kemal Çağmangeldi. Az sonra bir o kadar araba daha geldi. Tekirdağ tarafından da arabalar geldi. Arabalar karşı yola bırakıldı. Birer ikişer gelenlerle çadır altları gibi meydanlar insan doldu. Kalabalık çoğaldıkça bizim olasılıkların hiç biri tutmadı. Biz kalabalığın dışında kaldık. Meydandaki insanlar ne konuştular, ne söyleştiler, tam anlayamadık bile. Son iki araba geldi. Herkes koşuştu, az sonra da alkışlar koptu. Kalabalık açılıp kapandı, tepsilerle limonatalar gezdirildi. Çadırlar altına insanlar girip oturdu. Bir ara herkes kalktı. Kişileri tam bilemediğimiz için konuşanları seçemedik. Okul Müdürümüz bir ara ortalıkta gezindi. Beyaz giysili biri konuştu. Alkışlandı. Onun çevresinde toplananlar oldu. Az sonra çember oluşturan kalabalık geri çekildi. Derken arabalar birer ikişer ayrılmaya başladı. Okul Müdürümüzle öğretmenlerimiz, gidenleri el sallayarak uğurladı. Bir saat kadar sonra daNamık Ergin, İrfan Aksu, Hamdi Bağ, Hasan Çevik, Nazmi Aybar, Naci İnan Öğretmenlerle bizler kaldık. Törende yapılan iş, bir metre kadar bir yer eşelenmiş. Bu, olaya devletin el koyduğunun, (Aynı zamanda sonuna dek destekleyeceğinin) belirtisiymiş. Bir süre sonra masaları, sandalyeleri kamyona yükledik. Kamyon bunları nereden aldıysa oraya götürdü. Uzun süre kamyonu bekledik. . Gelince biz de yerimize döndük. Dönünce oldukça düş kırıklığına uğradığımızı saklayamadık. Ne bekliyorduk?Ne olacağını tasarlamıştık?Bunları da bilmiyorduk ama sanki beklediğimiz olmamıştı. Hamam konuşmalarımız Temel Atma olayı üzerine sürdü. Akşam, yattığımızda hep temel atma anlatıldı. Temel atılan yerin çukuru, , susuzluktan meydana gelen çatlaklarıdan daha küçük kaldı, diyenler oldu. Buna çok güldük. Mehmet Yücel “Onu bilerek öyle bıraktılar, temeli o yarıklardan daha büyük açma şerefini bize bıraktılar! ”dedi. ”Olumsuz konuşmalarla bir birimizi üzmeyelim uyarıları yapılınca, şakalaşmalar kesilir gibi olmuştu. Mustafa Saatçı:”Çok önemli, söylemeden edemedim, . Bekir Temuçin, Hasan Üner gibi arkadaşlarımız bu çukurlara düşüp kaybolabilirler! Neyse; Mehmet Yücel, Yakup Tanrıkulu, Ali Güleren gibi zayıf, uzun boylu arkadaşlarımızbu yarıklara düşse de başları dışarda kalacak, onları düşünmüyorum! ”dedi sustu. Salih Baydemir:”. Bu yarıklar yüzünden ağaç yetişmiyormuş. Yarıklar ağaçların köklerini koparıyormuş! ”Salih de sustu ama. bu kez başka sızlanmalar başladı:”Bahçesi olmayan okul olur mu?, Ağaç yetişmeyen yerde okul kurulur mu?soruları soruldu. Gene kendimiz çözüm bulduk: “Hergün sulansa toprak neden çatlasın?Susuzluktan çatladığına göre, suyu verilirse çatlamayacaktır!”. Bu kez yeşil bahçeler içinde bir okul düşleri başladı. Hani bol su?Ergene Irmağı çok yakın oradan getirilir. Hamdi Bağ Öğretmen bizi toplamak için düdük kullanmaya başladı. Düdük duyulunca bahçe ortasında bulunan bayrak direği altında toplandık. Yol insan dolu. Öğretmen “Bizi dinleyenler çoğaldı, varlığımızı gösterelim, örnek olalım! ”dedi. Gerçekten arkadaşlar çok canlı söylediler. Ben de bayrağı Öğretmenin tarif ettiği gibi yavaş indirdim, yola dönük esas duruşta durdum. Törenden sonra bahçede serbest olarak dolaşıyoruz ama sanki bizi gözetleyenler varmış gibi kendimizi boş bırakmıyoruz. Yoldan geçenler gibi ikişer ikişer, üçer üçer kümeler oluşturup dolaşıyoruz. Geçenlerle ilgilenmiyor gibi duruyorsak da aslında gözlerimiz dışarda. Özelikle genç çiftler geçerken onları süzmeden edemiyoruz. Hilmi Altınsoy başta olmak üzere bazı arkadaşlar bir birlerine takılıyorlar, ”Seni ne zaman böyle göreceğiz?”Hamdi Bağ Öğretmen böyle bir sözü duymuş, ”Çok değil altı yıl sonra! ”demiş. Hepimiz utandık. Aslında Öğretmen doğru söylemiş, neden mahcup oluyoruz. Okulu bitirince evlenmek herkesin hakkı. Yatarken bir süre bunlar konuşuldu. Hilmi Altınsoy bana takıldı, ”Abi, hepimizden büyüksün, biz küçüğün olmamıza karşın kızlardan söz açıyoruz oysa sen hiç ilgilenmiyorsun! ”dedi. ”Sizin yaşınızdayken ben de ilgileniyordum. Benim yaşıma gelince sen de susacaksın! ”dedim. Hilmi şaşırdı. ”Bu neden böyle oluyor?diye sordu. Halil Basutçu yanıtını verdi”Söylene söylene yorulacaksın da ondan! ”Herkes güldü. “Boş konuşmalar insanları yorar! Arkamı dönünce düşündüm: Bu doğru mu?” Hem doğru hem de yanlış!” Neden doğru, neden yanlış? Yanıtını ver bakalım! …

 

19 Haziran 1939 Pazartesi

 

Artık arkadaşların konuşmalarında değişme başladı. İnşaata gidiyoruz, Yeni okula gidiyoruz, türünden konuşuluyor. Tabela asılacakmış. Trakya Köy Öğretmen Okulu inşaatı. Arkadaşlar daha istekli gidiyorlar. Gitmek burada kalmaktan daha iyi imiş. İrfan Öğretmen muştuladı. sınıf ikiye bölünecekmiş. Marangozlar, Yapıcılar. 15 biri, 15 öteki grup olacakmış. ”Yani bir iki gün içinde burası kalabalıklaşacak! ”dedi. İşler de o ölçüde artacakmış. Binanın alt katı çoğunlukla toprak altında olacakmış. Toprak boşaltılınca duvarlar çabuk çıkar. Biz beton kalıplarını yetiştireceğiz. Kalıplar zordur. Daha doğrusu kaba iştir, kalın tahtalarla uğraşacağız. Ne kadar kalabalık olursak o kadar iyi olacaktır! ”Kendi grubumuzu düşledim. Kimler gelir, kimler gelmez. Gelenlersanat olarak marangozluğu seçmiş olacaklar. Bundan böyle de hep burada çalışacaklar. Salih Arı Öğretmenin odacısı beni çağırdı, Öğretmenden izin alıp gittim. Salih Öğretmen beni niçin çağırdı acaba?diyerek kapısını çaldım. İçeri girince şaşırdım, Fikret Madaralı Öğretmenle Vahit Dede orada oturuyorlar. Vahit Dede Maşallah büyümüşsün dedi, elini öptüm, hiçbir şey düşüğnmeden yanında oturan Öğretmenim Fikret Madaralı’nın da elini öptüm. Öğretmen bir kahkaha attı, arkasından “Ak saçlı Vahit Dedesini görünce el öpmek aklına geldi, bu arada beni de unutmadı. Oysa her gün beraberiz bir kere olsun elimi öpmemiştir! ”dedi. Güldüler, aralarında şakalaştılar. Yaşlılık, ak saç üzerine söyleştiler. Vahit Dede dün gelmiş, buradaki tanıdıkları onu bırakmamış, yolculuğunu bugüne bırakmış. ”Büyük bir güvenle kefil olduğum, yakından izleyeceğime söz verdiğim Fikret Madaralı dostumu görmeden gitmek istemedim. Sen de hep aklımdasın, Öğretmeninden iyi haberler aldım. Daha büyük başarılarını da bekliyorum Pullu Mehmet dedenin torunu. Biliyor musun, senin Kırklareli’deki amcan soyadını Büyükeren olarak almış. Büyükeren ne demek?. Kimmiş o Büyükeren?Babası, yani benim ahret arkadaşım Pullu Mehmet Dede. Ayol, onun lakabını, onun kendine seçtiği mahlazı bırakan insana ondan büyüklük kalır mı?Çok kızdığımı her görüşümde yüzüne söylüyorum. Müderris Amcanı kaybettik. Mithat Beyi de tanırsın onu da kaybettik. Yazık genç yaşında gitti. Eşi, çocukları kaldı. Yazar Sedat Simavi’in kardeşiydi. Sanırım o, Mithat’ın çocuklarına sahip çıkacaktır. Fikret Öğretmen, ”Maşallah tanımadığın kimse yok gibi”!deyince. ”Simavilerin bir kanadı bizim tarikat dostlarımızdır. Mithat’ı da o yolla tanıdık, Kırklareyi’ye çektik. Kısmet bu kadarmış. Vahit Dede babamın gelip gelmediğini sordu . Salih Arı Öğretmen, “Babası arıcıdır, tanırım! ”dedi. Ben izin isteyip ayrıldım. Merdivenlerden atlayarak indim. Vahit Dede’nin söylediklerini değerlendirmeye çalıştım. Az sonra Vahit Dede çıktı,bizim yanımıza doğruldu, Öğretmeni, arkadaşları selamladı. Başarılar diledi. Fikret Öğretmenle birlikte çıktılar. İrfan Öğretmen, Vahit Dede, dediğim için bana “ Deden ne hoş adam, uzun beyaz saçlar, filozof adam! ”dedi. Gerçek dedem olmadığını, dedemin, babamın arkadaşı, benim gerçekte eniştem olduğunu,aile ilişkilerimizi, benim kayıt işlerimdeki yardımını anlattım. Öğretmen, ”Bak sen, o sana gerçek dedelerin yapamadığı dedeliği yapmış, yat kalk ona duacı ol! ”dedi. Öğle yemeğinde Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen geldi. Meğer Salih Öğretmen henüz Alpullu’dan ayrılmamış. Bahçe ile ilgili işleri, sürdürüyormuş. Temmuz sonuna dek oraya gelip gidecekmiş. Sebzelerimiz coşmuş, biz sebzelerin çoğunu oradan yiyormuşuz. Okulun toprak durumunu anlatmaya kalktık. Öğretmen, ”Sizi de susuz bıraksalar, susuzluktan kurursunuz. Su verilince toprak topraklığını anlar verimini ona göre verir! ”dedi. Salih Ziya Öğretmeni gördüğüme sevindim. Gülerek konuşuyor, bize çok güven veriyor.

Köyden arayan soran olmadı. Öteki ağabeylerim kolay kolay gelmezler, biliyorum. Ama Ali Ağabeyim arabasıyla çok kez başkalarını getirir. Tam yaz ortası, köyde iş zamanı olduğundan olacak o da ara verdi. Başkalarını zaten pek beklemiyorum. Geçen günler okuduğum kitabın yazarından bir kitap daha aldım. Hasan Üner seçmiş. Deniz altında 20. 000 fersah. Fersah, uzaklık, yol demekmiş. Hasan’a göre bu daha güzelmiş.

Arkadaşlar bugün daha neşeli döndü. Bizim gölgelik çok işlerineyaramış. Kazıcılar gelmiş, harıl harıl çalışıyorlarmış. Arkadaşlara da önemli işler düşüyormuş. Şimdiki durumda hemen hemen kimse fazla yakınmıyor. Ancak sıcak fena yakıyormuş. Arkadaşların yüzleri tümüyle değişti. Müdür Beyin deyişiyle “Karaoğlan”oldular. Bir başka değişiklik de eski şakalar oldukça azaldı. Herkes karınca kararınca çalışmaya başlayalı aylaklık anlayışı azaldı. . Genellikle herkes yaptığı işten söz ediyor, herkesin yaptığı işler önem taşıyor. Şimdilik görünürde bizim uyaptığımız işler pek belli değil (! ) gibi. Oysa tüm binanın kapı, pencere kerestesi kesilip hazırlandı. İlk kat beton kalıplarının yarısı bitmiş durumda. Bahçedeki yığınla kereste yer değiştiriyor, şekilden şekil giriyor. Bunun bizden başka kimse ayırdında değil.

Sinema severler yeni filmlerden söz ediyorlar. Şeyh Ahmet’in Oğlu oynuyormuş . Harun onu da görmüş. Gene atlı adamlar, çöllerde at koşturuyormuş. Develer, kavgalar varmış. Zaten. “Kavgasız film olmaz! ”diyorlar. Ben de Halil Basutçu’nun soğanlı filmini merak eder oldum, o ne zaman gelecek acaba?Duyurusu yapıldığına göre kesinlikle gelirmiş. Araya başka filmkatıp geciktirme de yapıyorlarmış. Bilenler sinemacılık üstüne söz ettiler. Bu gece, sinema üstüne konuşmalar sürdüğü için fazla tartışma çıkmadı. Belli ki benim gibi sinema üstüne hiçbir bilgisi olmayanlar çok. Bu nedenle biz sustuk. Konuşanlar da sınırlı konuştular, sonuç tatlıya bağlandı. Ben hiç bir konu düşlemeden uyumuşum.

 

20 Haziran 1939 Salı

 

Sabah kalkmaları, kahvaltıya inmeler çok rahatlaştı. Bir birimizi izleyerek gidip geliyoruz. Kahvaltıdan sonra arkadaşları uğurlamak gelenekleşti. Öğretmenler de bizimle gelip, arkadaşlara ”Güle güle! ” diyorlar. Atölyemize gidince Hamdi Bağ Öğretmen gülerek”Biz bir zamanlar Edirne’deydik değil mi çocuklar. ?”dedi. ”Evet! ”deyip sonucu bekledik. Öğretmen “Eee, Edirne’nin en ünlü yapıtı nedir?”Selimiye camisi! ”Bu camiyi hanginiz gezdi?Yanıtımız bir ağızdan”Hepimiz!” “Peki, camiyi gezerken size birisi açıklama yaptı mı?” “Yaptı!” “Düşünün, neler söyledi?”Bir çok söz anımsayıp söyledik. Ters Lale olayını anlattık. Ne söyledikse tutturamadık. Sonunda Öğretmen kendisi açıkladı. Sözde o gezdiği zaman anlatıcı, ”Mimar Sinan camiye başlamadan önce tuvaletleri yaptı! “demiş. Hayret bir durum, adam bize de aynı sözleri söylemişti. Ancak hiç birimiz anımsamadık. Öğretmen gülerek “Biz, ben, arkadaşlarım anımsıyoruz ama ne yararı var?Bir inşaata başladık. Tuvalet konusu unutuldu. Dünkü kalabalıkta aklımıza düştü. İşte bugün bu unutkanlığı gidereceğiz. İrfan Öğretmen de dinlemişti, sordu, ”Hepimiz mi bu işte çalışacağı?””Evet cancağızım, az sonra Naci Öğretmen de gelecek bugün bitirip yarın yerine koyalım! ” Hamdi Öğretmen keresteleri seçti meydana yığdık. Öğretmenler kağıt üzerinde çizimler yaptılar. Çizimler tamamlanınca parçalar numaralandı İrfan Öğretmenle Hasan, ben, Yusuf kesme işini sürdürdük. Naci Öğretmen geldi kapıları tartıştılar, kararlaştırıp şekillendirdiler. Onların kesmesini öne aldık. Harun, Salih, Recep hemen çaktılar. Önce kapılar tamamlandı, Kasalar hazırlandı. Öteki parçalar yerinde kurulmak üzere kesildi. İkişer gözlü iki küçük (1x1 mt. 4 göz, 2’şerli) baraka için giden tahtaları görünce şaşırdık. Nerdeyse bir kamyon tahta kesildi. Alt taban için kalın kalasların kullanılmasına ise biraz şaşırdık. Menteşesi, kilidi derken akşamı ettik. Dört göz tuvalet. Naci Öğretmen”Bu şimdilik, şantiye gereksinimi için, okul için geniş çaplı ayrıca yapılacak! ”dedi. Aramızda konuştuk. Hiç kimse açıklama yapmayacak, yalnız soracağız”Siz Edirne’ye gittiniz mi?Edirne nesi ile ünlüdür?Mimar Sinan önce ne yapmış? Kararlaştırdık ama uygulamamız olası değil. Daha kendi kendimize konuşurken cıvıtıyoruz. Sonunda bu sorunun Hasan tarafından sorulmasına kesin karar verdik. Arkadaşlar gelince kimisi başladı “Hadi ya Hasan, sor şu soruyu! ”O denli tekrarlandı ki sonunda Mehmet Yücel Hasan’a “Hadi ya Hasan sor şu soruyu! ” dedi. Hasan Mehmet Yücel’e sordu. Mehmet Yücel kurnaz “Ben Selimiye Camisini gezmedim, İsmet gezdi, ondan sor! ”dedi. İsmet, ”Biz dayımla gezmiştik, o çok dikkatli dinledi, ondan sor! ”deyince herkes kahkahalarla güldü. Sorulmadığı halde nerdeyse soru ortaya çıktı. Harun biraz daha toparlayarak soruyu ortaya koydu. Birkaç kişi birden “Tuvalet yapmıştır diye bağırdı. Hamdi Öğretmenin sorusunu, bugün 4 tuvalet hazırladığımızı anlattık. Arkadaşlar buna sevindiler. Tuvalet için ta aşağıdaki dereye dek gidiyorlarmış. Akşam yemekten sonra Ömer Uzgil Öğretmen bir süre beklememizi söyledi. Nöbetçi arkadaşımız tabakları topladı, durduk bekledik. Ömer Uzgil Öğretmen geldi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yeni bir emrini okudu. Kısaca şu söyleniyordu. Öğrenciler, gündüz sanat çalışmaları nedeniyle dağınık yerlerde bulunduğundan, toplu bulundukları akşam saatlerinde serbest çalışma yapmaları uygun görülmektedir. Söz böyle söyleniyorsa da bu, böyle yapacaksınız anlamındadır. Daha açıkçası bu bir emirdir, biz bunu uygulamak zorundayız. Konuk kaldığımız okulun sorumlusu Salih Bey bize bir yer gösterdi. Yattığınız yerin hemen ardındaki derslik.

Bundan böyle saat 18:00’den 19:00, 20:00’den 21:00’e dek adı geçen derslikte bulunmak zorundasınız. Genellikle ben geleceğim. Benim gelemediğim zamanlarda nöbetçi Öğretmenleri sizinle birlikte olacaklar. Uygulamaya yarın başlanacak! ”Öğretmen gidince bir süre bakıştık. Çok iyi oldu diyenler oldu. Mehmet Yücel arkadaşımız”Biz iyice hayta olmuştuk, bu ne biçim okul ne biçim öğrencilik?diyeceğim geliyordu, vallahi çok güzel oldu! ”Çoğumuz Mehmet Yücel’e katıldık. Hoşlanmayanlar olsa bile sustular. Çünkü gelen emir okundu. Bir süre sonra fısıltılar olarak”O saatlerde ne yapacağız?”Sami Akıncı “Ders çalışırız, ders çalışmayanlar kitap okur, mektup yazar, bana bakarak” Ruzname” yazar! ”dedi. Arkadaşlardan gülenler oldu. Halkevi kitaplığından kitap alma işi gündeme geldi. Hasan Üner, Mehmet Başaran, Hüseyin Orhan kitap alma işini düzenlemek üzere seçildi. Kitapları onlar alacak, isteyenlere dağıtacaklar, onlar toplayıp yerine teslim edecekler. Biraz burukluk gösterenler olmasına karşın fazla olumsuz çıkmadı. Her günkü genel şakalar içinde yattık. Bir ara “Ben buraya geleli rüya görmüyorum! ”dedim. Aydınlıkta yattığımız için rüya görmediğimizi, rahat olduğumuz için rüya yerine rahat uyuduğumuzu söyleyenler oldu. Aydınlıkta yatmanın rüya ile ilgisini bir çoğumuz merak edip sordu. Araştırmadan şu çıktı. Şeytanlar aydınlıkta gezemiyormuş. Rüyalar şeytan işiymiş. Birçok güzel rüyalar oluyor. Şeytan insanı sevindiren rüya gösterir mi?Gösterirmiş. Şeytan insanları avlayıp aldatmak için her türlü rüyayı gösterirmiş. Peki gündüz uyuyanlar rüya görmez mi? Bunu yanıtı yok. Bunu söyleyen Ahmet Güner arkadaşımız sonunda”Bana neden çıkışıyorsunuz? Gidin Poyralı köyündeki nenelere söyleyin bildiklerinizi! ”dedi. Güldük. Belki Poyralılı neneler haklıdır. Aydınlıkta yatıyoruz, rüya da görmüyoruz. Ne iyi! Ben bir süre bu rüya işini düşündüm. Anladığım kadarıyla ben sıkıntılı olduğum zamanlarda rüya görüyorum. Sanırım benim rüyalarım şeytan işi değil. Çünkü şeytan insanı kandırmak için aldatıcı rüyalar gördürüyormuş. Benim rüyalar acıklı;belli ki onları ben kendim görüyorum. Lüleburgaz’da rahatım, rüyalarım da azaldı. Bunu söyledim, söylediğime de iyice inandım.

 

21 Haziran 1939 Çarşamba

 

Dün yaptığımız tuvaletleri kurmak için yerine gideceğimizi düşünürken Naci İnan Öğretmen Salih Baydemir, Harun Özçelik, Recep Kocaman, Yusuf Asıl’ı alıp gitti. Oradaki arkadaşlardan da yararlanabilecekmiş. Biz gene kapı, pencere hazırlığına başladık. İrfan Öğretmen tam makineyi çalıştırdı, Hamdi Bağ Öğretmen geldi. Özür dileyerek yeni bir sipariş aldık!“dedi. On adet teskere yapılacak. Hemen çizim dosyası çıkarıldı, çizildi, ölçüler verildi. Gösterilen tahtaları seçip kestik. Bir taraf setli bir taraf açık. Kollar tutulacak büyüklükte yuvarlak. Öğretmen bir örnek gösterdi. Önce bana çok kolay gibi geldi. Ancak yapmaya başlayınca sanıldığı gibi kolay olmadığını anladım. Hasan öteki parçaların tamamını bitirdiği zaman daha yarısını yapabilmiştim. Akşama dek sürdü. Elle uygun olacak şekilde yuvarlatmak çok zor oldu. Dayanıklı olsun diye kalın konçlar seçildi. Onları inceltmek zor oldu. Gene de akşama yetiştirdik. Yarın götürecekler. Arkadaşlar geldi. Tuvaletler yerine konmuş. Orada çalışanlar sevinmiş. Kazma işini soruyoruz. Biz konuşurken Namık Öğretmen duydu, sordu. ”Siz hesap bilir misiniz, hesap?”dedi. Tam yanındaydım, susamazdım, yavaşça” Biliyoruz! ”dedim. Eliyle gel öyleyse buraya! ”dedi, beni bizim atelyeye getirdi. Tezgah üstünde marangoz kalemi vardı tahtaya yazdı 100x15x3=4500 m3 toprak. Sıra ile yola dökülse Lüleburgaz içine dek gelecek. Kolay atılır mı sanıyorsunuz?Özür diledim, ”Ben bir şey demedim! ”Öğretmen de “Ben sana demiyorum zaten, sen de bize yardımcı ol! ”diye söylüyorum. Bu hesabı, böyle konuşanlara yap, görsünler. Biz çıkan toprağı dökecek yer bulma zorluğu çekiyoruz! ”Öğretmen daha önce bir söze sinirlenmiş olacak. Arkadaşlara anlattım. Halil, ”Sen bilmiyor musun bazı arkadaşlar hiç değişmiyorlar, hep boşboğazca konuşmalar, hesapsız kitapsız istekler. Bugün gün boyu, akşamları yapılacak serbest okuma saatleri konuşuldu, ne yapılacakmış o saatlerde?”Ömer Uzgil Öğretmen bahçeye indi. Yakınındakilere kolundaki saati gösterdi. Yeni dersliğimize girdik. Benim kitabım hazırdı Denizler Altında 20. 000 Fersah okumaya devam ettim. Ömer Uzgil Öğretmen geldi aramızda dolaştı. Benim kitabıma baktı. Yazarı Jüles Vernes’i çok sevdiğini on kadar kitabını Almancasını okuduğunu söyledi. Adlarını saydı. Öğretmen Almanca olarak okudum çok zorlandım ama . ”Almanca’mı da onlar aracılığıyla ilerlettim! ”dedi. Kitapsız boş boş oturanlara yan baktı, hiç ilgilenmedi. ”Yemek saatinden sonra gene burada olacaksınız, zil çaldırmıyoruz. Hepiniz biliyorsunuz! ”dedi. Sami Akıncı’ya toplanınca bana haber verirsin! ”dedi. Yemekte birilerinin dertlerini dinledik. Gündüz yorgunluğundan sonra bu çekilmiyormuş. İkinci çalışma saatinde kitabımı bitirdim. ”Oh, ne güzel oldu, günde iki saat okumak çok işime yaradı! ”dedim. Kimse başını çevirip söz atmadı. Atsaydı ne diyecektim, bilmiyorum ama, kendi sevincimi söylemiş oldum. Sami Akıncı söyledi, bu haftadan sonra nöbetçi Öğretmenleri akşam nöbetlerine geleceklermiş. Ne iyi olur derslerle ilgili sorular sorarız. Buna çok sevindim, sevinç içinde yattım. Ahmet Gürsel Öğretmen gelince matematik soruları soracağım. Sormak için de çalışmak zorunda kalacağım. Bu benim için en güzeli. Öğretmen, Nerede kalmıştık?Deyince soracağım soruyu söylersem “Maalmemnuniye! ”deyip probleme sarılacaktır. 2. sınıf kitaplarını sağlamam gerekecek. Yeni bir sevinçle gözlerimi kapadım.

 

22 Haziran 1939 Perşembe

 

Arkadaşları uğurlayıp kendi işlerimize başladık. Uzun parçaları çok rahat planyadan geçiriyorum. Öğretmen bana güveniyor ama gene de gözleri üzerimde. Başka arkadaşlara hiç izin vermiyor. Bana izin verişini de yaşıma bağlıyor, ”O, hepinizin ağabeyi! ”diyor. Öğle yemeğinden çıkınca Kamber Amcam geldi. Yeni Bedir köyü muhtarı. Okul inşaatına gidip sormuş, burada kaldığımı söylemişler. Hasta olabileceğimi düşünmüş. Sağlıklı olduğumu, burada çalıştığımı söyleyince sevindi. En kısa zamanda köye, onlara gelmemi tembihledi. Yakın akrabalığımızı anlattı. ”Biliyorum, iki ay kadar önce Elfide Halama gittiğimi, sizden de konuştuğunu söyledim. Kamber Amcam “Öyleyse fena vurulduk, ona karşı çok mahcubum, kaç yıldır gitmedim. Onun oğulları ise bize hiç uğramadılar. Biz Bulgaristan sınırından buraya taşındık. Onların, gelip halimizi sorması gerekirdi, yapmadılar. Ancak teyzemin bundan sorumluluğu yok. Senin koca halan, benimse koca teyzemdir. Senin babanın ablası, benim de annemin ablasıdır. Bu yaz kesinlikle uğrayacağım. Aslında çok yakın, şimdi gitsem akşama dönerim. İstersen bir pazar günü beraber gidip döneriz, sen beni korumuş olursun! ”Hastalığını,daha sonra iyi olduğunu anlattım. Kamber amcam çok memnun oldu. ”Bak, gelmezsen her gün gelir okul kapısında seni beklerim! ”dedi. Bu sözüne çok sevindim. ”Yeni okulumuz size çok yakın! ” diyecek oldum. Amcam “Sen ne diyorsun, siz okulu bizim köyün merası üstüne kuruyorsunuz. Köylü karşı durdu, nerdeyse ayaklanacaktı. Ben, ”Yapılan bir okuldur, köyümüz adına ayıp olur! ” diyerek yatıştırdım. Aslında bu dava bitmiş değil ama binalar kurulduktan sonra kimse bir şey diyemeyecektir. Müdürünüz çok iyi bir insan, okulun bitişindeki derede hayvanlarımızın sulanmasına izin verecek. Ayrıca okula ait yerleri tel örgü içine alacak Böyle olunca da ilerde fazla bir sorun çıkmayacaktır. Ben okulun gelmesine çok sevindim. İleriki yıllarda köy gençleri de okuldan yararlanacak. Örneğin tarım, sanat konularında gece kursları açılacakmış, bunlara ben bile katılacağım! ”Kamber Amcam beni iyice ısındırdı, bir an için “Her hafta onlara gidebilirim, duygusuna kapıldım. Kamber Amcama göre okulla köy arası 15 dakika imiş. Kamber Amca evini tarif etti. Höyük olarak anılan sivri tepenin bitişiği. Kamber amcamın evi ile höyük arasında sadece İstanbul-Edirne yolu geçiyormuş. Höyük önünde durup karşıya geçince onun bahçesi başlıyormuş. Amcamı uğurladım. Çok sevinçliyim, Pazar günü gidip akşama döneceğim. Şimdiden daha gitmiş gibiyim…Hasan beni izlemiş, ”Ne çok konuştun, köylün mü?” dedi. Anlattım. Kardeş çocuklarıyız, deyince, ”İsmet’le de kardeş çocuklarısınız, İsmet sarışın, bu konuştuğun iyice esmer! ”İsmet’in anne kardeşi, bunun ise baba kardeşi olduğunu açıkladım. Gerçekten Kamber Amcam oldukça esmer. Biraz da kırda çalışmaları nedeniyle güneş yanığı. Aynı zamanda uzun boylu. Zaten soy adını da Uzun olarak almış. Aile adları eskiden de Uzun’du. O nedenle tanıdıklar amcama Uzun Kamber derler.

İrfan Öğretmenle konuşurken Namık Ergin Öğretmenin akşam yaptığı hesapları gösterdim. “İnşaattan çıkan toprakları sıralasak Lüleburgaz’la okul arasını doldururmuş! ”dedim. Öğretmen güldü, ”Haklı, bu işleri bilmeyenlere verilecek en doğru ders yolu bu! ”dedi. Daha sonra, kendi işimizi ele alarak örnekler verdi. Bir çerçeve kanadını aldı gitti işlenmemiş bir kalasın yanına koydu. İkisi arasındaki fark el emekleriyle oluşmuştur. Bunu, çalışanlar bilir, ona göre değerlendirir. Bilmeyenler bu konuda konuşursa, hele abuk subuk sözler söylerse bu, emek sahipleri için küfür yerine geçer. İnsanı işte bu tür konuşmalar çileden çıkarır. Namık Öğretmen böyle bir konuşma duyup sinirlenmiştir. ! ”İrfan Öğretmen eliyle yan köşedeki talaş yığınını, yakınındaki kesik tepesini gösterdi. ”Bak bunlar, hep bu çerçevelerin sırtından defalarca alınarak çıktı. Buna camı takıp duvara koyunca insanlar salt onu görmektedirler. Çoğunlukla onun, öylece bulunup konduğunu düşünürler. Görüyorsunuz işte, olayın iç yüzü çok başka. Ancak işe yatkın olanlar, emeğin payını bilenler, bu konularda konuşurken bugerçeği unutmaz, sözlerini seçerek konuşurlar. Bizim okulumuzun bir amacı da budur. Sizler, belki birer usta olmayacaksınız. İçinizden belki hiç biriniz bir gün benim size yaptığım gibi çocuklara bir marangozluk atelyesinde öğreticilik yapmayacaksınız ama, ormandan kesilen bir çam ağacının pencereyegelene dek geçirdiği evreleri çok iyi bileceksiniz. Bu bilgileriniz, bir çok yönden böyle gelişmiş olacak.

Bu birikimler sizi, bilinçli, ölçülü davranan , güvenilir bir insan yapacak. Güvenilir insanlar toplumlara örnek olur, örnek insanlarsa tavırlarıyla birer toplumsal eğiticidirler. Yurdumuzun böylesieğiticilere, böylesi öğreticilere gereksinimi olduğu için bu okullar oluşturulmaktadır. Öğretmen bizimle konuşurken Hamdi Öğretmen geldi. Gülerek “Ne oldu, bir sorununuz mu var?” dedi. Bu kez İrfan Öğretmen olayı Hamdi Öğretmene aktardı. O kahkaha atarak, ”İlahi Namık, bu günlerde biraz daha geniş ol, az daha sabret. Sayılı günler geçiriyoruz, sayılar çabuk biter. Bir, iki, üç, dört, değil mi çocuklar?” dedi, güldü. Biz kapı parçalarına devam ettik. Harun Özçelik, Recep Kocaman dört metrelik iki kalası birleştirip geçici bir okul levhası yazdılar. Trakya Köy Öğretmen Okulu-inşaatı

 

24 Haziran 1939 Cumartesi

 

Bugün hepimiz inşaata gittik. Biz okul tabelasını yerleştiriyoruz. Bir türlü yer seçilemedi. Önce asfalt yola yakın bir yere koyduk. Öğretmenler yoldan baktılar, ”Otobüslerden iyi görülemeyecek! ”deyip yer değişmesini istediler. Sonunda direkleri yükseltip az daha geriye çektik. Duvarlar biraz yükselince oraya asılacak. Balkonlar oluşunca da balkon önüne uygun daha büyüğü yaptırılacak. Tabela çok ilgi çekti. Öyle ki arkadaşlar tabelayı inşaattan daha önemli buluyorlar. ”Gelen, geçen tabeladan etkileniyor! ”.

diyorlar. Ben Kamber Amcamın köyüne bakıyorum, Sahiden çok yakın, evler sayılıyor. Höyük’ün dibinde. Oraya gidip gelmeyi düşlüyorum. Kamber Amcamın bir oğlu bir kızı var, biliyorum. Kızı benim yaşımda, oğlu daha küçük. Onlar beni nasıl karşılayacaklar? Okula erken döndük. Bayrak törenine Öğretmenlerhep katılıyor. . Tam saatinde bayrak çekiliyor. Gene öyle yaptık. Bayrağı bir çekişte yerine çıkarıyorum. Bu kez yüzüm tam yola dönük durdum. Öğle yemeğinden sonra Fikret Madaralı Öğretmen gelecek. Gelmesini istemeyenler daha doğrusu gelmese de olur diyenler var. Ben böyle düşünmediğime seviniyorum. Öğretmeni severek dinliyorum. Az bekledik, Öğretmen geldi, kitapları çıkardı. Kısa bir konuşma yaptı. ”İsterseniz bu okumaları akşam saatlerine alalım! ”dedi. Arkadaşlardan konuşan olmadı. Sami Akıncı sessizliği bozdu, sizisterseniz akşamları da gelebilirsiniz. Ancak biz okuma saatimizin gündüz olmasını istiyoruz. Cumartesi ya da pazar günleri sizin için zor olmuyorsa öyle sürdürelim! ”dedi. Öğretmen hepimize baktı, ”Ne diyorsunuz?” diye sordu. Çoğumuz “Gündüz olsun! ”dedik. Öğretmen memnun oldu. Kitap almak için üç arkadaş seçmiştik, onlar konuştular. Az sonra onlar Öğretmenle gidip Halkevi ilgilileriyle ilişki kuracaklar. Öğretmen buna da memnun oldu. Masa üzerine üç kitap koydu:Küçük Paşa, Yaban. Çıkrıklar Durunca. Kitapların konularını açıkladı. Arkadaşlar Küçük Paşa’ya öncelik verdiler. Öğretmen Küçük Paşa’ya başladı. Adı benimilgimi çekmişti. Gerçekten bir paşa bekliyordum. Olay çocukluk yıllarından başladı. Ben, ilgiyle çocuğun paşa olduğu günleri beklemeye başladım. Benim beklediğim olmadı, çocuk herhalde ilerki günlerde paşa olacak! ”Kitap eski yazı ile olduğu için Öğretmenden isteyemedim. Satılsa salt kitabın sonu için koşup alacaktım. Hiç kimse bilmiyor. Hasan bile bilmediğine göre, deyip sustum. Küçük Paşa bakalım nasıl büyük paşa olacak?Öğretmen, ders saati gibitam bir saatte okumayı kesiyor. Hatırımızı soruyor, gönlümüzü hoş edecek sözler söyleyip ayrılıyor. En sık söylediği, dersler kesildi diye ders kitaplarını kaldırıp atmayın, ders varmış gibi eski dersleri tekrarlayın. Yapabildiğiniz kadarıyla okunmamış konuları da gözden geçirin. Özellikle matematik derslerinde öğrendiklerinizi sakın unutmayın. Çünkü gelecek dersler onların üstüne binecektir. Öğretmen, görevli arkadaşları aldı, Halkevi’ne gitti. Biz de akşam sinemaya gitme konusunu tartışıp kurallarını saptandık. Hamdi Bağ Öğretmen bizimle gelecek. Katılmayan arkadaşlar var. Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk katılmıyorlar. Halil’e sordum, ”Neden katılmadıklarını biliyor musun?”Halil benim niçin sorduğumu bildiği için, ”Kesinlikle parasızlıktan değil, sıkılıyorlarmış! ”dedi. Onlar gibi düşünen on kadar arkadaş bugün sinemaya gelmiyorlar. Sami Akıncı, Mustafa Saatçı bunlar arasında. Özellikle Mustafa Saatçı daha önce sinema konusunda en istekli olarak öne çıkıyordu. Cumartesi, pazar günleri serbest çalışma saatleri yalnız 20:00-21:00 arası. Sinema olunca bu, gidenlere uygulanmayacak, kalanlaro saatte çalışmalarını yapacaklar. Saati yaklaşınca toplu olarak sinemaya gittik. Yer göstericiler Öğretmeni ayrı yere oturttular. Bunu sorun yapanlar oldu:Öğretmen neden bizden ayrı oturdu? Kimimiz konuşmalardan rahatsız olmamak için, kimimiz rahat konuşmamıza olanak vermek için, gibi olasılıklar öne sürdük . Hiç biri doğru çıkmadı. Öğretmenin yanına öteki Öğretmenler geldi. Gelenlerin yanlarına başkaları dasıralanınca, onlarbizim kadar kalabalıklaştı. Bir ara Öğretmen geldi , bizden izin istedi. ”Kusura bakmayın biz Öğretmenler ayrıca davetliymişiz! ”dedi gitti. Yanlarındaki insanlardan biriniben tanıyordum: Keresteciler olarak bilinen bir mağaza sahibinin oğlu Naci Bey, eşi de Öğretmendir. Fettah Biricik, bu sözümü duyunca dayanamadı. Yanındakine benim duyacağım bir sesle “Gene bir tanıdık gördü! ”dedi. Bir süre duymazdan geldim, sustum. Az sonra bana bakarak aynı sözü tekrarladı. Yavaşça kalktım, yanına gittim, ”Tanıdığım insanları tanıdığımı söylemeyecek miyim?diye sordum. Bize ne senin tanıdıklarından?”dedi. Ben sana söylemedim, bak sen dört sıra arkamdasın, arada 12 arkadaş var. Onlar susuyor, sen konuşuyorsun. Sen kendini sahnede mi sandın Zenne! ” dedim. Fettah herkese takılır ama en ufak uyarmalarda bile ağlamaklı bir duruma girer. Gene öyle oldu. Ona daha önce kız, sonraları da madam adları takılmıştı. Ancak hemşerisi Sefer Tunca’nın araya girmesiyle bunlar giderek kapalı bir şekilde arkasından konuşuluyordu. Bunların yerine son günlerde” Zenne “sözü geçmişti. Sahnede oynayankadın anlamında kullanılıyordu. Ben bir daha tekrarladım. ”Zenne, sahnede oynamıyorsun, benim sözüm üstüne bir daha ağzını açarsan, seni sahnede oynatırım, bunu unutma! ”dedim, yerime oturdum. Film başladı. Gülmeler, takılmalar, şarkılar derken birinci film bitti. İkinci film başlamadan önce Fettah ayrılmış, yeri boştu. Yanımdakilerden beni “Fena söyledin, bir zararı dokunur diye, uyaranlar oldu. Onlara, ” Çekinecek bir durum göremiyorum. Ben onu defalarca uyardım. Kendi memleketimdeyim. Köylülerim ailem, tanıdıklarım heryerde var. Ben onları gördüğümde “Aaa filan ya da falan kişi diyemiyecek miyim?Bunu demek için Fettah ya da onun gibi terbiyesizlerden izin mi alacağım? Yarın sabah Hamdi Bağ Öğretmene durumu anlatacağım, eğer o bana haksızsın derse, özür dileyeceğim! ”Filmden çok bizim tartışma sürdü. İlginçtir, arkadaşlar benim alınganlığımı öne sürdüler. Fettah’a kendileri ad takıp arkasından dedi kodu yaptıklarını unuttular. Ben arkadan değil gidip yüzüne gözünün içine baka baka söyleyince, bunu suç gibi görmeye kalkıştılar. Böyle düşünenlere, anlayacakları şekilde açıklama yaptım. Susarak namuslu olacağınızı sananlar, öc almak için fırsat kollamayı yeğleyenler korkaklardır. Ben yarın Fettah’la karşı karşıya konuşur, onun yanlışını yüzüne vururum, sözünü geri alırsa, ben de sözümü geri alır özür dilerim. O bir daha bana sataşmazsa yaşamım boyu onu incitmeyeceğime de söz verebilirim. Ama siz bunu yapamazsınız. Bakın 8 aydır beraberiz, o arkadaşa bu kaçıncı adı taktınız. Ya da birileri taktı. Bunu sorun yapıp ortaya döktünüz mü?Hep arkadan arkadan sırıtıp gizliliği yeğlediniz. Aramızda sanırım değişik düşünce farkları var. Ben açık açık kendimi savunuyorum. Gücümün yettiği ölçüde kendimi koruyacağıma inanıyorum. Yaptığımın karşılığına razıyım. İsterse Fettah gider okul yönetimine beni şikayet edebilir. Okul yönetimi gerekirse hak ettiğim cezayı verebilir. Ben bu duygular, bu ölçüler içinde davranıyorum. Siz bunları sanırım hiç düşünmüyorsunuz. Konuşarak okula döndük. Arkadaşlar uyumuşlar. Bu kez Fettah’a değil, konuşan arkadaşların söylediklerine üzüldüm. Onların bir değerlendirmesini yaptım. Üstünde durmaya değer görmedim. Kendi memleketimdeyim. Ölçülerime uymayan insanlarla arkadaşlık yapmak için kendimi zorlamamaya karar verdim. Lüleburgaz içinde iki tane yaşıt arkadaşım var, ikisi de Hasan, biri ilkokul arkadaşım fırıncı, öteki akrabamın çocuğu. İstersem her gün bana gelirler…Arkadaşlıksa arkadaşlık! Kendi memleketimde, kendi evimde gibiyim;kimseye sataşmıyorum. Bana sataşanlara göz yumacak değilim. Şuna bak, tanıdığımı görünce tanıdığım demeyecek mişim? İçimden konuştukça sinirlendim. ”Kendi evim saydığım ilçemde Fettah’ı ya da onun gibi dır dır edenleri susturmayacağımı sanıyorlar. Aptal şeyler! ”…

 

25 Haziran 1939 Pazar

 

Güneş şimdiden camları ısıtmış. İsmet yanıma geldi, çoktandır konuşmamıştık. Hiç böyle davranmazdı, bir durum sezdim ama belli birolaya bağlayamadım. Sordum, kem küm etti. Kahvaltıya indik, durum anlaşıldı. Fettah çok üzülmüşmüş. Söylediği yanlış anlaşılmışmış. İsmet’e sinirlendim. ”Sen yakınında idin. Benden önce sen duydun. Birinci sözünü duydun, aldırmadığını düşünüyorum. İkinci kez aynı sözleri söyledi. ”Ne çok tanıdığı varmış?” Burası benim ilçem, çarşıya çıksam bir yığın babamın, ağabeylerimin tanıdıkları var. Ben daha çıkıp buraya geldiğimizi bile duyurmadım. Onların bir çoğubana sahip çıkacaklar. Bunları görünce arkadaşlarımız sorun mu yapacaklar? Onlara ne? Kırklareli’ye gitse idik aynı durum sana olacaktı. Onların ilçelerine gitse idik onlar bu durumda olacaktı. Geçip karşılarına ben onlar gibi mi konuşacaktım?İsmet beni dinlemiyor bile “Hı, hı, hı! “deyip, ”Fettah’a kızma, o seninle arkadaş olmak istiyor. Özellikle Sefer Tunca bu durumdan çok üzgün. Barışın! ”Ben kesin olarak son sözümü söyledim. ”Ben Fettah’a şu anda bile dargın değilim. O benimle ilgili sözlerini daha tartılı söylerse hiçbir zaman da dargınlık düşünmem. Ancak o neden olursa onu zor duruma sokarım. Kendini korumak istiyorsa sataşmasın. Ben kimseye sataşmıyorum, sataşmadan durabiliyorum. Fettah’a söylediğim o sözü ben daha Edirne’de duymuştum, bunu sen de biliyorsun. Bu güne dek söylemedim. Şimdi de söylediğime pişmanım. O da söylediklerinden pişmanlık duyuyorsa vazgeçsin. Bana sataşıncaya dek benim onunla barışık olduğumu bilsin! ”İsmet gitti. Ne konuştular bilmiyorum, kahvaltıdan sonra ben okuma salonunda okuduğum kitabın özetini çıkardım. Notlarımı aldım. Yeni Adam dergisindeki yazıları okudum. Köy ya da Halk tiyatroları, eski Türk Oyunları üstüne İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun yazısını tekrar tekrar okudum. Hüsamettin Bozok diye birinin yazısını da okudum. Genç biri, Baltacıoğlu’na “Hocam! ”diyor. Hasan geldi, Halkevi’nden kitapları yarın alacaklarmış. Yeni bir yol öğrenmişler. Lüleburgazlı birileri aracılığıyla da kitap almak olasılığı varmış. Mehmet Başaran, Mehmet Yücel, ben bu yolla daha rahat kitap alabilecekmişiz. Yarın bir saat izinli çıkıp, Hasa n’ı bulalarak işimi yoluna koyacağım. Hasan’ın biri fırında çalışıyor, ötekinin kendi dükkanları var. Hükümet binası karşısında. Öğle yemeğinin hemen ardındanFikret Madaralı Öğretmen geldi. Gülerek hepimize takıldı. ”Lüleburgazlı oldunuz çıktınız! ”dedi. Hilmi Altınsoy, ”Öğretmenim Lüleburgazlılar öyle benimsemiş ki sadece kendilerini Lüleburgazlı sayıyorlar! ”dedi. Öğretmen gülerek “Haklılar, onlar şimdi size biraz geri durun bakalım, biz biraz daha Lüleburgazlıyız, derlerse sakın darılmayın, bu onların hakkıdır!” dedi. Arkadaşlar bakışıp susuştular. Öğretmen birden Fettah’aKüçük Paşa ne durumda, biz onu nerede bıraktık?”dedi. Fettah, dalgınlıkta birinci, olduğu gibi, unutkanlıkta da oldukça hızlı. Bir yanıt veremedi. Öğretmen bana baktı söyledim. ”Küçük Paşa, konağa geri döndü! ”derdemez Öğretmen“Değil mi ya! ”deyip okumaya başladı. Öğretmen oldukça çabuk okuyor. Öyleyken o denli tane tane okuyor ki anlamamak söz konusu değil. Kitap hiç de beklediğim gibi bitmedi. Küçük Paşa sözde kaldı. Alay edilir gibi bir de çocuğa “Paşa”sıfatı verildi. Bu tür kitapları sevmiyorum. Benim sevdiğim kitaplar, 80 Günde Devrialem türünden olanlar. Sonu iyi bitmeli. Dün geceki filmi de sevmedim. Ne oldu o adam öyle?Neden o konuyu film yapmışlar?Kadın değil de erkek perişan edilmiş. Nedense ben kitapların, filmlerin, hele öykülerin kötü bitmesine üzülüyorum. Ömer Seyfettin’in Bomba öyküsünü kaç gündür unutamadım. Böyle cinayet öyküsü yazılmamalı bence. Bilsem ben kendim okumazdım ama Öğretmen kendi okuyunca bir diyeceğim kalmadı. Öğretmen örnek olsun diye okuyor herhalde! ”Haftaya Çalıkuşu’nu okuyacağız. Hasan’a göre Tekirdağlı bir kızın başından geçenleri anlatıyormuş. O da Öğretmenmiş. Yeni baskısı çıkmış, alabilirsem kendim alıp okuyacağım. Bir grup arkadaş izin alıp gezmeye çıktılar. Hamam için nasıl olsa çıkıyoruz, şimdi ne gerek var?dedim, çıkmadım. Okuma odasında yalnız Sami çalışıyor. Hiç kimse ile ilgilenmiyor, kimse ile konuşmuyor. Nasılsa ben gelince bana eliyle işeret etti, ”Gel, bak! ”dedi. Gittim, yanına oturdum. Bir yığın yeni kitap. Ortaokullar 2. sınıf kitapları. Nereden aldığını sordum. Hüseyin Soysal göndermiş. ”Hiç aklıma gelmemişti, hemen alırım! ”dedim. Burada ortaokul olmadığı için bu kitaplar bulunmazmış. Ya İstanbul’dan ya da Edirne’den alınabilirmiş. Buna çok sevindim. Sami hiç beklemediğim bir öneride bulundu. Kitap alıncaya dek istediğimi alıp çalışabilirmişim. Sami bir anda en sevdiğim arkadaş oldu. Tarih kitabını aldım. Kitaplarını kaplıyordu. Yardım ettim. Daha doğrusu benim iş becerim ondan daha iyi galiba, onun yaptıklarını söküp yeniden yaptık. Hamam saatine dek ikimiz çalıştık. Gelenler olunca onlara uyup hazırlandık, grup olarak hamama gittik. Hamam iki saat için bize ayrılıyor. Çok rahat temizleniyoruz. Dönüşte büyük caminin önünden geçiyoruz. Kapılar açık, bahçede insanlar var. Yazın serin oluyor, deyip insanlar doluşuyor. Arkadaşların ilgisini çekmiş. Çok büyük bir cami diyenler oldu. ”Kimsenin canı sıkılmazsa cami konusunda kısaca bilgi verebilirim! ”dedim. ”Dinliyoruz! ”dediler. Edirne Selimiye Camisi gibi bunu da Mimar Sinan yapmış, Kanuni Sultan Süleyman’ın sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa için yapılmış, bilgim bu kadar! ”dedim. Yan tarafta oturanlar vardı. Yaşlı birisi, ”Çok güzel anlattın delikanlı, bu kadarı herkes için yeterli, daha fazla isteyenler olursa bizler gerekli malumatı veririz! ”dedi. Arkadaşlar “İsteriz! ”deyince oturanlardan biri kalktı, benim söylediklerimi biraz daha geniş olarak anlattı. Daha sonra bizim kim olduğumuzu sordu. İsmet açıkladı. Bu kez anlatan, ”Aaaaa, bu yetmez sizi bir başka gün daha hazırlıklı olup bekleyelim, camimiz Lüleburgaz’ımızın incisidir. Bunu iyi bilmelisiniz! ”dedi. Gene gelmek üzere ayrıldık. Cami Lüleburgazlı arkadaşlar için bile yepyeni konu oldu. ”Önünden hep geldik geçtik ama, bu kadar büyük olduğunun ayırdında olamadık!” dediler. İsmet Fikret Madaralı Öğretmenin sözünü tekrarladı, “Dayım, Lüleburgazlılardan biraz daha fazla Lüleburgazlı! ”dedi. Lüleburgazlı Mehmet Başaran bu kez konuştu. Dayın benden tam beş yaş büyük, beş yıl sonra gel benden sor, Lüleburgaz’ın bilmediğim bir tarafı kalacak mı?Gülenler oldu. İsmet diretti. O beş yılda dayım uyuyacak mı?”İş şakaya kaydırılı. İhtiyarlayacak diyenler oldu. Kadir Pekgöz noktayı koydu”Belki de evlenip eve kapanacaktır! ”Neşeli bir şekilde okula döndük. Hamdi Öğretmen meydana çıkınca toplandık. Hepimiz iyi durumdayız. Sıra olduk. Öğretmen hem saatine hem de okul binasının sol yanından tren istasyonu yönünden güneşin batımını izliyor. İşareti verdi İstiklal Marşı’nı her zamankinden daha canlı söyledik. Ben bayrağı tam istenen şekilde indirdiğim güveni içinde bayrağı sol koluma alıken Öğretmen birden, ”Hazıroldasınız çocuklar! ”dedi, yanımdan koşarak kapıya gitti, sol tarafa dönerek birileriyle konuştu. Öfkeli bir şekilde geri döndü bizi rahata geçirdi. Dağılmayın! ”dedi. Yanımızda durdu. Tir tir titriyordu. Kapıdan bir subayla bir hanımın geldiğini gördük. Subay bize selam verdi, özür diledi. Lüleburgaz’a yeni gelmiş, caddeye de yeni çıkmışmış. Halkevi bahçesine baktığı için okulu hele töreni, hiç fark etmemiş. Geçtikten sonra insanların duruşundan anlamış ama o sıra da Öğretmen yetişip uyarmış. Genç bir üst teğmen, gözleri yaşlandı. Bu bayrak için ölmeye andiçmiş bir insan olarak bu dalgınlığımı ben de affetmiyorum, hele siz öğrencilere böyle bir kötü örnek olmayıuzun süre unutmayacağım. Sizin, hele Öğretmeninizin bu konudaki duyarlılığı bana güzel bir örnek oldu. Bayrağa her yöneldiğimde sizi saygıyla anacağım! ”Biz önce şaşırdık sonra sonra Öğretmenin cesur davranışını alkışladık. Subay bizi selamlayarak ayrıldı. Ayrılırken adresini verdi, bizi dost olarak anacağını söyledi. Subayla eşi yürüyüp gittiler. Olayı sanıyoruz ki bizden başka kimse görmedi. Duvarlar yüksek, sesler de dışardan pek duyulmuyor. Olay böylece aramızda kalan bir anı olacak. Hamdi Bağ Öğretmenin duyarlılığı gibi cesaretini de alkışladık. Yoluna çıktığı bir subaydı. Subayların yoluna çıkıp onlara davranışlarının hesabını sormak pek görülen olaylardan değildi. Biz bunu gördük. Hem de bunu bizim Öğretmenimiz yaptı. O gece konumuz bu oldu. Hamdi Bağ Öğretmeni seviyorduk ama bu olaydan sonra biraz daha ısındığımızı anladık. Arkadaşlara göre bu günümüz güzel geçti. Ben sustum ama bana göre ise bu günüm çok güzel geçti. Bizi bayrak karşısında askerce durduran Hamdi Bağ Öğretmenimiz, gözümüz önünde dikkatsiz bir askeri, üsteğmeni de askerce durdurdu, hem de manımıyla birlikte! .

Yarın burada kalırsam bir saat izin alıp pazara kadar çıkacağım. Rahat yattım…

 

26 Haziran 1939 Pazartesi

 

Uyandığımızda yeni bir haber, elbiseler birkaç gün içinde verilecekmiş. Ölçüler alınırken bir ay, gibi bir söz söylenmişti. Daha yarısı olmadı. ”Olursa hayır mı diyelim! ”deyip gülenler var. ”Olursa sevineceğiz! ”Ben pazara çıkıp birilerini görmek istiyorum. Hasan’ların birine uğrayıp kitap işimi sağlama bağlayacağım. Kahvaltıda İrfan Öğretmeni gördüm. Ağır ağır kahvaltı ediyor. Belli ki buradayız. Sevindim. Gerçekten arkadaşlar kamyona doluştular. Neşeli neşeli gittiler. Biz burada yedi kişi kaldık. Üç arkadaşımız nedense tören sonrasında bizden ayrıldı. Onlar dülgerliğe ayrılmak istiyormuş. İrfan Öğretmen geldi”. Öğretmenleri bekleyelim! ”dedi. Az sonra iki Öğretmenimiz Hamdi Bağ ile Naci İnan geldiler. Zemin kat pencereleri ile kapıları şimdiden yapılabilecekmiş. Pencereler 70x120 yirmi adet, kapılar 200x80 altı adet. Onları bu hafta elden çıkaracağız. Öğretmenler kendi aralarında iş bölümü yaptılar. Çerçeveler boyut olarak küçük olduğundan geçmeleri bizim yapabileceğimizi söylediler. Bu kez Salih, Hasan üçümüz bir grup olduk. Ben kesici, Hasan temizliyor, Salih tutkala hazırlıyor. Deneme yapılıp istife konacak, hepsi bitince hep beraber yapıştırma yapılacak. Bizim heyecanımız bunca kesikten sonra ortaya bir çerçeve çıkması için. Ne yapıyoruz ki?Hele bir iki çerçeve çıksın bakalım! ”diyoruz. Öğle paydosunda Ali Ağabeyim geldi. İrfan Öğretmenden bir saat izin aldım. Ali Ağabeyimle önce Pazar yerinde dolaştık. Köyde Ahmet Ağa Salim olarak anılan benim de dayı dedeğim Salim dayı her pazar tezgah kurup satış yapıyormuş. Beni gördüğüne çok sevindi. Her pazartesi bekleyeceğini söyledi. Daha başka gelenler vardı ama ben acele ettim, çiftçi Hasan’a gittim. Hasan yok babasına da bir şey demedim. Selam bırakıp ayrıldım. Tavukçu Hasandiye anılan Ali Ağabeyimin arkadaşına gittik. Tatilde de geldiğimde onlara uğramıştım. Hasan Amca gülerek o günkü yağmuru anımsattı. Akşama dek yağan bir yağmur. ”Sıkıntın olunca gel, parasız kalırsan gel iste, işte Ali Ağabeyin burada, ben ondan alırım! ”dedi. Sonra da “Aklın varsa gel al. Bil ki, almasan da ben Ali Ağabeyinden gene alacağım! ”dedi. Gülüştüler. . Saatım doldu, ben ayrıldım. Evde herkes iyi imiş, herkesin selamı varmış. Lüleburgaz’da oluşumdan babam çok memnunmuş. Herkese selam söyleyip ayrıldım. Okula önünce İrfan Öğretmen bize ne getirdin?diye sordu. Yakında istediğiniz kadar karpuz getireceğimi, ancak henüz karpuzların olmadığını söyledim. Öğretmen “Karpuzlar bollaşınca biz pazardan da alırız dedi. Gülüştüler. Çalışmalara katıldım. Küçük müçük derken gerçeği görmeye başladık. Geçmeler, geçmeler için dişi, erkek lamlaba açmak oldukça zor. Kural hazırlanmış parçaları bozmadan kullanmak. Bozulması, büyük bir beceriksizlik sayılıyor. Bu beceriksiz duruma düşmemek için dikkat kesildik. Bu da işleri ağırlaştırıyor. Bunu Naci Öğretmene söyledim. ”Üzme tatlı canını, temiz olsun da geç olsun, biz ağır da yapsak zamanında yetiştiririz. Okulun genel işi bizim yüzümüzden gecikmez. Biz, bize düşen işleri arkadaşlarla iyi planladık. Siz de bizim istediğimiz gibi gayret gösteriyorsunuz. Buradan ötesi can sağlığı. Kaygılanmadan, işleri öğrenerek yapın. Bu çalışmalar sizin için iyi bir fırsattır. Yapmacık işlerde değil gerçek işlerde çalışıyorsunuz! ”. Öğretmenlerin bizlerle böyle konuşarak çalışması hızımızı daha da arttırıyor. Ben kendimi böyle konuşmalardan sonra daha büyümüş, daha becerikli, daha cesur buluyorum. Arkadaşlar dönene dek çalıştık. Makinelere dokunmamak koşuluyla bizim atelyede çalışma iznimiz var. Ancak tek olarak çalışamıyoruz, işimizden başka bir işe kalkışamıyoruz. Arkadaşlar geldi, biz de paydos yaptık. Arkadaşlar için Lüleburgaz pazarı ilginç olmaya başladı. Onların ilgisi beni bir başka düşünceye yöneltti. Arkadaşların çoğu gerçekte pazardan mazardan habersiz. Böyle şeyler konuşulunca bilgisizliklerinden tepki gösteriyorlar. Akıllarınca anlatılanlardan habersiz sanısı uyandırmayacaklar. Dikkat ettim, ben bilmediğimi söylüyorum, bana tuhaf tuhaf bakıyorlar. Yılbaşı olayını bilmiyordum, bunu söyledim, hepsi güldü, Bir Nisan Şakasını duymamıştım bunu söyleyince de bana güldüler. Oysa her derste onların bilmediği onlarca bilinmez çıktı. İçlerinde birisi de çıkıp “Ben bunu bilmiyorum! ”demiyor. Bilgisizliğini saklamak, bilgisize ne kazandırıyor, ben de bunu anlamıyorum? Bunları düşünerek yattım….

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ