Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

68 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Kol Gezileri, Düşlerdeki Köy Enstitüleriyle Gerçeklerini Karşılaştırma

 

5 Mayıs 1944 Cuma

 

Akşam karmaşık düşüncelerle yatmama karşın iyi uyudum. Mehmet Gönül'le oyun yerine giderken Bedia Öğretmenle karşılaştık. Çok yakınlık gösterdi, oyunları sevdiğini, ancak beceremediği için katılamadığını söyledi. Aysel Öğretmenin tatil boyunca katılacağını söyleyince biraz anlamlı; “Aysel başka, o katılır, her şeye, her güzel harekete istekli; ben öyle değilim. Kendimi yaşlanmış olarak düşünüyorum.” Mehmet'i göstererek:

-Baksana, böyle gerçek efelerle oyun oynamaya kalkmak benim gibilerin haddi değil. Aysel denesin bakalım! Aysel Öğretmenden söz açmakta hata ettiğimi anladım. "Fatma Öğretmen de!” deyince Bedia Öğretmenin yüzü değişti; "A, Fatma yapar, Fatma becerikli bir kızdır, bir işi istemeye görsün! Mehmet Gönül öğrencilere bir şeyler anlatırken bunları konuştuk. Mehmet işaret edince Arpazlı ile Merzifon Halayı'nı tekrarladık. Kol kola tutuşmak ya da birbirini izlemek küçüklerin kolayına geliyor ama bir türlü de beceremiyorlar. Mehmet Gönül de çok titiz; "Hop, hop, hoooop! deyip durduruyor. Gerçekte bu hop, hoplardan ben de payımı alıyorum; dur, başla! dur, başla! . . . . .

Akordiyonu bırakırken Bedeneğitimi Öğretmeni Sıtkı Şanol'la karşılaştım. Enstitü bölümündeki Mustafa Güneri Öğretmenin arkadaşı olduğu için . Mustafa Güneri Öğretmenin beni (1941 yılından iyi tanığından) gördükçe içtenlikli konuşması nedeniyle Sıtkı Şanol Öğretmen de beni iyi tanıdığından, tatilde orada kalacağımı da biliyormuş. Günaydınlaşınca gülümseyerek:

-Bir kaç gün içinde işin bir süre kolaylaşacak! dedi. Nedenini sormama gerek kalmadan “iki son sınıf da uygulama dersleri için bölge okullarına dağılıyor. 2 birinci sınıfla, bir ikinci sınıf tatile çıkıyorlar. Bu nedenle sana üç sınıf kalıyor, böylece temmuz ayına dek işin azalacak!” dedi. Küçük sınıflar için değil de son sınıfların ayrılmasına sevindim. Onlar oldukça nazlı. "Leb demeden leblebiyi anlaması beklenirken, dilediğin kadar leblebi desen "leb!”i anlamazdan geliyorlar.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Kahvaltıda, Orta bölüm için duyduklarımı anlattım, kimse ilgilenmedi. Yarınki konseri konuştular; kimden çalınması istendiği soruldu. Mozart, Beethoven, Bach, Haendel, Mendelsshon, Weber, Tchaikovsky, Wagner, Rossini, Berlioz, Brahms, Schubert, Schumann, Chopin. 14 arkadaş birer besteci söyledi. Besteciler önemli değil ama herkes "Dediğim dedik!” havasına girince aklıma gelen bir formül uygulayıp önerdim:

-Bach, Beethoven, Brahms, Berlioz-Schubert, Schumann, Chopin-Wagner, Weber-Mozart-Haendel-Mendelsshon-Rossini-Tchaikovsky, istenenler. Bunlardan dört tanesinin adı "B" ile başlıyor: Bach, Beethoven, Brahms, Berlioz. Üç tanesinin adı da bizim okuyuşumuza göre, Schubert, Schumann, Chopin. İkisi de yine bizim okuyuşumuza göre "V" ile başlıyor. Ötekiler hep tek tek adlar. İsterseniz bu adlardan birer tane seçelim; isterseniz hepsini kâğıtlara yazıp üç ya da dört ad çekelim. Bir dizi öneriden sonra İbrahim Şen:

-Neden tartışıyoruz? Bu 14 addan herkes üçer tane seçsin. Onları yazalım, yarın konserden sonra görürüz isabetli olanları. Ona karar verdik. Ben fazla düşünmeden Haendel, Mozart, Weber yazdım. Az düşününce Haendel'den caydım. Beethoven senfonilerinden birini, Mozart için bir konçerte, Weber için de Dansa Davet'i düşündüm. Bu çalınmıştı biliyorum ama neden tekrarlamasınlar? Gerçekte ben arkadaşların ilgilerini toplamak için böyle oyunlar çıkarıyorum. Konu müzik olsun. Ortaya böyle bir konu atılmazsa öteki bölümlerdeki tartışmalar bizim aramızda da başlayabilir. Nitekim Konya gezisi kesinleşince Muttalip Çardak;

-Bizim Konya, diye bir olay anlatmaya kalkınca Kamil Yıldırım'la Halil Yıldırım, iki soyaddaş (kardeş değil) birden çıkıştılar:

-Konya, Türkiye'nin büyük bir ili olduğu için gidiyoruz. Konya'da sizin olabileceğini tahmin ettiğimiz yerlere gideceğimizi sanmıyoruz! gibisine küçültücü bir sözle karşılık verdiler. Muttalip öteki Konyalılar gibi birden alevlenenlerden olmadığı için, biraz acımsı olmakla birlikte gülümseyerek:

-Hepimizin gerçeği bu değil mi arkadaşlar? Bizler buralarda Ağaların, Beylerin soyup soğana çevirdiği köylerden gelmedik mi? Neden bizim olsun büyük kentler? Benimki bir ağız alışkanlığı. Benim, diyebileceğim yer aslında Konya sınırları içince Ortaca denilen garibanların oturduğu bir köydür. "Konya nire, Ortaca nire?” dedikten sonra arkadaşlara baktı:

-Buna bir diyeceğiniz var mı? diye sordu. Kamil Yıldırım, Muttalip'in Tiyatro çalışmalarında rol ortağı olduğu için, nazı geçer. Boynuna sarılarak:

-İşte şimdi bizi Ortaca'ya götürebilirsin! Öteki arkadaşlar da köyün adını beğendiler; “Ortaca!” Ne güzel, ne çirkin; ne büyük ne de küçük!

Bölüm salonuna yönelince sevinmemiz gerekirken, konuşmadık ama kuşku duyduğumuz belli oluyordu:

-Acaba bu boş dersleri nasıl geçireceğiz? Çok geniş yürekli olarak bildiğimiz Ekrem Bilgin dayanamadı, hem de hiç beklemediğimiz bir kesinlikle “Öztekin Öğretmen bugün pestilimizi çıkaracaktır; Son günlerdeki konuşmaları bunu kanıtlıyor. Doğru dürüst keman tutamadığımızı, yay çekemediğimizi söylediğine göre giderayak bize yay çekmeyi öğretmek isteyecektir.” Ekrem sözünü bitirirken merdiven basamaklarına gelmiştik. Öztekin Öğretmen gülerek:

-Malik Öğretmen sizi bekliyor. Kendisi gelmedi ama bana haber göndermiş haftaya benim dersimi de kullanacakmış! dedi, arkasından da güldü. Kendi kendine konuşarak “Bizim çalışmamız için farketmez, biz her fırsattan yararlanırsak bu deveyi güderiz! Bu halk deyimini bilirsiniz:

-Ya bu deveyi gütmeli ya bu diyardan gitmeli! Bu diyardan gitmek yok. Bu diyardan gidilirse belli olmaz; daha çok develeri sürmek gerekir!”

Böyle, sevimsiz şakalarla salonda toplandık. Öztekin Öğretmen kendisi bir günlük bölünmesi yapmış, ona göre ilk saat Müzikte Form Bilgisi dediği konuşmalar yapıldı. Orkestra, Şef ya da Konduktör dedi, konser yöneticisinden başlayıp bunların nasıl yetiştiği üzerinde durdu. Bizde ilk orkestra şefi olarak Donizetti Paşa'dan söz etti. Yeniçeri Ocağı kaldırılınca Mehter takımı da dağıtılmış. Avrupa biçimi kurulan orduya yine Avrupa'dakiler gibi bando kurulmuş. Bunları yönetecek Avrupa'da o zaman çok ünlü olan opera bestecisi Donizetti'nin kardeşi getirtilip Paşa rütbesiyle yetkilendirilmiştir. . Ondan sonra da Anjelo Marianni, Luigi Arditi, Guatelli Paşa, d'Aranda Paşa olmak üzere bu beş yabancı uyruklu şef paşalık rütbesiyle 80 yıl kadar Batı müziğini sarayda çaldırmış, bandolar aracılığıyla hem orduya hem de halka Batı müziği tanıtılmıştır. Bu arada Avrupa'ya da öğrenci gönderilip bunlar arasından sivrilenler olmuştur. İşte bunlardan Saffet Atabinen, ilk Türk şef sayılır. Onu Zatı Arca, Mehmet Ali Bey, Veli Kanık, Osman Zeki Üngör, onlardan sonra da Bando ile Orkestra ayrıldı, bando şefi İhsan Künçer. orkestra şefi de Prof. dr. Praetarius (yardımcısı Ferit Alnar) Öğretmen daha sonra şeflerin daha çok orkestra çalgılarından birini iyi çalması zorunlu olduğunu, çaldırdığı eserleri iyi tanıması gerektiğini anlattı.

Kısa bir aradan sonra kulak denemesi yaptık. Önümüzde nota defteri, öğretmen piyanoda tek nota çaldı, biz algıladığımız notayı portedeki yerine koyduk. Sol-si-re-do-mi-si-re-mi-la-sol-re. sol-do-sol. Yazılınca Beethoven'in An der Freude'si olduğunu anladım. Bir la atlamışım, son notayı öğretmen söylemeden son notayı eklediğimi görünce, Öztekin Öğretmen:

-Piyanonun avantajını kullandın değil mi diye takıldı. Öteki arkadaşlardan Abdullah Erçetin yakınlaşmış ama o da parçanın tüm notaların seslerini doğru alamadığı için sonuçta başka bir melodi çıktı. Öztekin öğretmen bu çalışmanın ses tınılarını tanımada yararlarından uzun uzun söz etti. Bu çalışmayı kemanlarda da yapmak olanağı vardır; iki arkadaş anlaşın, bir arkasını dönsün, aldığı seslerin notalarını yazsın. Hangi seslerde algılama eksiği varsa o sesler üzerinde dursun! deyip derse ara verdi.

Aş sonra şimdi de Veysel Erüstün'ün zamanını kullanalım! deyip nota yazdık. Her arkadaş kendi çalıştığı parçadan bir sayfa yazacak. Ben, Mozart, Don Juan Operası'ndan Serenad'ı yazdım. Piyano olmadığı yerlerde mandolinle çalmayı düşündüğümü söyledim. Öztekin Öğretmenin hoşuna gitmiş:

-Bakın İbrahim her olasılığı düşünüyor. Burada piyano var ama her yerde yok. Olmayan yerde mandolinle çalıp eski günlerini anımsayıp bir an olsun geçmişini yaşayacak! Hayata kendinizi böyle hazırlayın. Geçmişinize tümüyle arkanızı dönemezsiniz. Geçmişleri; insanların gelecekleri için güç deposudur. Karanlıkta bırakılan ya da önemsenmeyen bir geçmiş, bireyler için çamurda yürümeye benzer. "Battı batacak kaygıları için de ömür tüketilir. Oysa, bilinçli geçirilen gençliğin idealleri, uygulanamasa bile içinde yaşar. İnsanlar bunun için "Umut tükenmez!” derler. Bu sözün doğru söylenişi, "Tükenmemelidir!” Geçmişinden kopmamak, insanlar için yalnız kalmamaktır! Bu da insan için bir güç kaynağıdır.

Öğretmen, yemekten sonra çalışmamızı sürdüreceğimizi söyleyip ayrıldı.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Yemekte arkadaşların çoğu neşesizdi. İnsanların (Bireysel) geçişi ne demek? şeklinde soruldu. İnsan, aile, toplum, ulus geçmişleri bir süre ayrı ayrı tartışıldı. Savaşlardaki insanlar öne çıktı; Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok anımsandı. Ben de tarihten Viyana Bozgununu anımsattım; koca bir ordu gitmiş, savaş tam 16 yıl sürmüş, üç padişah kellesi gitmiş. O dönemde yaşayanların halleri niceydi? Plevne yenilgisinden sonra tüm Bulgaristan'daki Türkler göçmüş, yarısı yollarda ölmüştür. Bunlardan geçtim, köylerde Seferberlik diye anılan 1. Dünya savaşında öksüz kalanları hep biliyoruz. Bizim köyde üç kardeş vardır. Haydar, Nuri, Mustafa. Kahrından olacak anneleri de babalarının şehit haberinden sonra ölmüş. O üç kardeşi köyde üç aile yanlarına alıp büyütmüş. Üç kardeş, üç ayrı evin çocukları, ayrı soyadı yaşıyorlar. Evlerine de başkaları oturmuş. Ancak onlar konuşurken, başkasının oturmuş olmasına karşın halâ " Bizin ev!” diyorlar. Ne acıklı bir durum? Onlar şimdi evli, çocukları var. Belki çocuklarına da eski evlerini gösteriyorlardır. Bunları konuşurken çektikleri açıları içlerindedir, dışarıdan bakanlar göremez, ölçemez. Acıları çekenler bilir! . . . . . . . .       . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Mehmet Öztekin Öğretmen gecikmeli geldi. Daha önce karar verdiğimiz konser programımızı tekrarladık. Marşlar, şarkılar, türküler. . . . Bu kez öğretmen önce toplu keman çalışması yaptı. Sonra da konser için seçmeler yaparak çalışmaya başladılar. Seçkin keman eserlerinden parçalar, işaretlendi. Schubert La Major Rondo. Mozart, Menuette, Beethoven, Menuette, Martini, Gavotte, Joseph Gossec'ten bir parça olmak üzere kabarık bir liste oluştu. Seçilen parçaların bestecilerine baktım; hiç duymadıklarım var. Padre Martini, Joseph Gossec. Padre Martini (İtalyan) 1706-1784 yılları arasında yaşamış Messe'ler Oratoriolar, kantatlar, org konçertoları bestelemiş. Joseph Gossec (Fransız) 1734-1829 yılları arasında yaşamış. Büyük Fransız İhtilalini baştan sona yaşamış, ihtilali desteklemiş Yeni gelişmelere uyarak büyük eserler yazmıştır. İhtilal için 1000 kişilik koro, 1000 kişilik orkestra eserleri yanında 12.000 (on iki bin) korist için Te deum (Dinsel eser) 1.000.000 kişilik Matem Marşı bestelemiştir. (En uzun ömürlü besteci olarak da tanınır-95 yaş)

Çalışmalardan sonra bunları arkadaşlara okuduğumda hiç biri inanmadı. Kitapta yerlerini göster dediler. Kısa parçalar yazılı bir yığın nota kitabı var. Kitapta parçası olanların resimleri de var. Altlarına da ince yazıyla kısaca notlar yazılmış. (Almanca-Fransızca) Almanca yazılardan bunları çıkardım. Yine de içlerinde inanmayanlar oldu. Ekrem Bilgin akıl yürüttü:

-Adam, bir milyon kişiye söylemiştir, bir milyon kişi matem tutmuştur! İnatlaşmadım, Almanca bilgisine güvendiğim Sami Akıncı'ya okuttum. Söylediklerim doğru çıktı. Tartışmamızı Öztekin Öğretmen de duymuştu ama bilmediğini söyleyip çekilmişti. Sonradan doğruluğu söylenince beni övdü:

-Ben size her zaman söylerim, müzik tarihiyle ilgili konularda İbrahim'le tartışmayın!

Oldukça onurlanarak alt odaya inip bir süre Mozart 545 kv son Rondo bölümünü çalıştım. Bu kez de kulaklarımdan kemancıların çalıştığı Mozart No 17 menuette! Çok sevdiğim bir melodi, insanın içini yakan bir tarafı var.

Aklıma bir melodi takılınca piyanoda çalışma şevkim kaçıyor. Böyle zamanlarda iki kurtarıcım var; Beethoven Für Elise'si, öteki de Mozart'ın Allaturka'sı (Marş Türk). Bunları tekrarlayınca başım rahatlıyor. Gene aynı yöntemi uyguladım, önce Marş Alla Turka sonra da Für Elise'yi tekrarladım. İçim rahat olarak piyanoya yeni oturmuş gibi Mozart 545 Kv Rondo'ya(Son bölüm) başladım. zaten iki sayfa, bana mısın demedi; kabataslak çıkardım. Bir kez daha derken sanırım çok kezlemişim, Abdullah Erçetin yemeği anımsatınca bıraktım. Bıraktım ama doymamış gibi hevesim yarım kaldı. Sanki bir kez daha tekrarlasaydım kesinlikle pişecekti, gibisine bir duyguyla kalktım.

Yemekte gene yarınki konserde çalınacak eserler; kimden ne çalınacak? yapılan listeyi değiştirmek yok! Yeni bir soru, 1750 öncesi bestecilerin eserleri hep Barok sayılıyor da 1750 den sonrası özellikle bir kentin adıyla Viyana klasikleri olarak anılıyor? 1750-1830 yıllarını kapsayan Viyana Klasikleri gene yaygın olarak Romantik Dönem oluyor. Olayın böyle olduğunu duyduk ama kesin de bir şey söyleyemiyoruz. Ara konuşmalarda özellikle Mahmut Ragıp Öğretmen bir de Manhaym Okulundan söz ediyor. Senfoni türünü anlatırken Faik Canselen Öğretmen de:

-Senfoninin babası Josef Haydn'dır ama senfoniyi geliştiren Mozart, olgunlaştıran ise Beethoven'dir. Ancak bu konuda bir de Mannheim Okulu vardır ki, onlar pek duyulmamakla birlikte Viyana Klasiklerinin savunucusu, tamamlayıcısı olmuştur! demişti. (Mannheim, Almanya'da bir kent)

Daha önce yazdıklarımızı bir yana bırakıp bir barok, bir Viyana klasiği, bir de romantik olmasını diledik. Kimden olursa olsun. Barok olarak zaten Bach, Vivaldi, Haendel, Telemann dinledik. Viyana Klasiklerinden de Haydn, Mozart, Beethoven biliyoruz. Kimi zaman Franz Schubert, Karl Maria von Weber'i de araya katanımız oluyorsa da onu çabuk düzeltiyoruz. ˘Çünkü onlar romantik olarak da anılıyorlar. Franz Liszt, Robert Schumann, Frederic Chopin, Richard Wagner, Guiseppe Verdi, Felix Mendelsshon (Mendelsshon'un keman konçertosu ile Bir Yaz Gecesi'ni iyi biliyoruz) Brahms, Berlioz, Tchaikovsky grubuna giren bestecilere daha çok yabancıyız. Rus Beşleri de öyle; adlarını anıyoruz ama ezberden. Tchaikovsky'nin, İtalyan Capriccio'su ile Rimsky-Korssakof'un Şehrazat'ı dışındaki eserlerini seçemiyoruz.

Bir iki ad yazıp sildikten sonra:

1. Georg Philipp Telemann, 2. Josef Haydn, 3. Johannes Brahms yazdık. Bakalım biri olsun çıkacak mı?

Yarın mayıs ayının altısı. Bizim köyde bugün bayramdır. Aynı zamanda bugün, işveren -işçi anlaşma günüdür. 6 aylık işçiler bugün anlaşma yapar, 6 kasım tarihine dek çalışırlar. Aynı zamanda gerçek bir bayramdır. Özellikle bayanlar en cici giysilerini giyer akşama dek kendi aralarında, şarkı söyler, oynar, eğlenirler. Söyledikleri şarkıları, türküleri unutmadan yazacağım.

Gündüz duyunca nedense üstünde durmadım, pazar günü Samsun/Lâdik Köy Enstitüsü Müdürü Enver Kartekin konuşacakmış. Enver Kartekin bir yıllık müdür. Geçen nisan sonlarında bizim okuldan gitmişti. Ne gelişine ne de gidişine fazla ilgi göstermemiştik. Eski Müdürümüz Nejat İdil'i sevdiğini söylemesi, onu sık sık övmesi hoşumuza gidiyordu. Bizim dersliğe geldiğinde sakin sakin durur, ellerinin birini çok kez çenesine götürür. Kimi kez de kollarını dirsekten birbirine bağlar, düşüne düşüne konuşurmuş gibi bir etki bırakmaya çalışırdı. Gene yakınlık gösterir Müdür İhsan Kalabay gibi adlarımızı söyleyerek Kepirtepe'deki durumlarımıza değinirse Demokles'in Kılıcı olayını soracağım; "Neydi o olayın aslı?

Sabahat Öğretmen gözümün önüne geldi, onunla bir türlü yıldızlarımız barışmadı. Öyleyken zaman zaman gönlümü alıcı konuşmalar yapıyordu:

-Sen bu çalışma temponu sürdürürsen her alanda başarılı olursun! derdi. Belki o da gelir. Sabahat Öğretmen gelirse bir yolunu bulup ona kesinlikle Mozart 331 Kv, 11 nolu sonatı çalacağım. O sonatı çok seveceğini biliyorum.

Verdiğim Göl adlı şiirimi okuyamadan kaybettiğini söylemesine karşın; "Bir daha yaz, bakayım!” dememesine karşın, yanından geçerken “İbrahim'in gölü” diye gölü göstermesini ise hiç anlamadım. Salt şiirin adı aklında kaldığından mı, yoksa okudu da beğenmediği için mi öyle yaptı? sorusu yanıtsız kaldı. Trakya Genel Müfettişi Abidin Özmen dersliğimize geldiğinde Sabahat Öğretmenin Mehmet Başaran'ı şair olarak tanıtması, buna karşın Abidin Özmen'in Başaran şiir okuyunca hiç yorum yapmadan “Yahya Kemal'den okumuyor musunuz?” deyince kalkıp Mahurdan Gazel'i okuyuşum, Abidin Özmen'in bana teşekkür etmesi Sabahat Öğretmeni çılgına çevirmişti. Genel Müfettiş'in teşekkürü yanına Sabahat Öğretmenin teessüfünü yan yana koyup birinin yüceliği yanında ötekinin cüceliğini düşündüm. Nedendi öğretmenim?

 

6 Mayıs 1944 Cumartesi

 

Uyumadan önce aklımdan geçenleri uykum kesmiş olacak, uyanır uyanmaz onları anımsadım. Bu kez salt düşünme değil, yeni bir olaymış gibi buruklaştım da; "Piyano çalıp kendimi kanıtlamaya çalışırken o da geçmişi anımsayıp eski tavrını sürdürürse, onun değerlendirmesi karşısında, ona göre duyarsız ya da geçmişte bana verdi değersizlik sıfatını sezmemiş gibi bir kez daha onursuz duruma düşeceğim. Kendi kendime kararsızlığımı aşmaya çalışırken Ekrem Ula "Arkadaşım, bugün ben geliyorum, 4. sınıflara çağrılıyız. Onlar tatile çıkmadan, bir iki gün onları sıkıştıralım. Onlar tatilden dönünce son sınıf olacaklar.

Ekrem Ula ile giderken bizi Aysel Öğretmen karşıladı. Aysel Öğretmen Ekrem Ula ile iyi tanışıyormuş. Hemen Ekrem Ula'ya muştuladı:

-Bu yaz buradaymışsın, oyunlara ben de katılacağım. Birden içimde bir sıkıntı oluştu. Ekrem Ula'yı severim ama, işin bir aması var. Bunları düşünerek çok dikkatli çaldım. Ekrem Bengi Zeybeğini yer yer durdurup ortada kendisi oynadı. Uzun boylu, bedenine egemen, sahiden güzel oynuyor. Öğrenciler soluklarını tutarak izlediler.

Kahvaltıya birlikte gittik. Bizim konserciler gene konserde olası dinleyeceğimiz besteciler ya da eserlerinden söz ediyordu. Oturur oturmaz Josef Haydn'dan çalınacağını söyledim. Hiç düşünmeden söyledim. Daha doğrusu Ekrem Ula ile Aysel Öğretmenin konuşmalarını tekrar tekrar aklımdan geçirdim.

Halil Dere gelince, konu değişti, kumanyalarımızı aldık. Öteki arkadaşlar almıyor ama biz alıyoruz. Aşçıbaşı da bizi tanıdı, katığımızı biraz fazlaca koyuyor. Çoğunlukla Aile Çay Bahçesinde çay getirterek masamızda rahat rahat yiyoruz. Kimi zaman da Tavukçu denilen yere gidiyoruz.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Trene binmeden önce bizim bölümün salonunda toplanıyoruz. Daha doğrusu böyle bir zorunluk yok ama arkadaşlarla buluşarak binmek daha hoş olduğundan kendimizi buna alıştırdık. Buna uymayanlar oluyor. Örneğin Mehmet Zeybek çoğu kez trene bile yetişemiyor. Bu sabah erken hazırlanmış, bizi görünce geldi, özellikle Halil Dere'ye takıldı:

-Hemşerim beni yalnız bırakmamak için geliyor. Güzel Sanatlar Bölümünde Muğlalı olarak bir ben varım. Gerçekten Konservatuvar kapısına dek Halil'in yakasını bırakmadı. Arkadaş Faik Canselen Öğretmenin dersine girmeyince ayrıldılar.

Faik Canselen Öğretmen "Arkadaşım!” diye saçları aklaşmaya başlamış birini tanıttı, (Daha önce gördük ama) Besteci, keman virtüözü Kemal İlerici! Öztekin Öğretmen de tanıyormuş, bir süre konuştular. Kemal İlerici'nin elinde bir kitap vardı "Musiki Tarihi. Faik Öğretmen Kemal ilerici'ye takıldı:

-Hayrola, yeniden mi başladın? Kemal İlerici de:

-Adıma imzalanmış, çoktandır duruyordu, yazarı, (O adını söyledi) ara sıra geliyor, görürse beni kınar. Biliyorsun severim kendini. Faik Öğretmen bu kez de:

Sözünle yakalandın, okumadığına göre biz alalım, ara sıra derslerimiz de gerekli oluyor. Böylece seni sık sık anmış oluruz! deyince Kemal İlerici "Hay hay, ancak iadesini isterim! deyince Faik Öğretmen bana:

-İbrahim al, sana emanet; iadesini de sen yapacaksın! deyip kitabı bana verdi. Kitabı biliyordum Ahmet Muhtar Ataman'ın "Mufassal Musiki Nazariyatı" Kitabı aldım. Kitabı almam için seçilmiş olmam iyi de elimde kitapla dolaşacağım. Belli etmeden biraz buruklaştım. Öztekin Öğretmenle Kemal İlerici ayrıldılar. Faik Öğretmen:

-Bugün ilginç bir konser dinleyeceğiz. Dört besteci, dördü de Rus asıllı. Ancak birbiriyle hiç ilgisi olmayan yolda gitmişler.

1. İvanovich Glinka:    Rusland ve Ludmilla, Uvertür.

2. Piotr Tchaikowsky:   Senfoni no: 1

3. İgor Strawinsky:    La Sacre du Printems Bale için)

4. Sergei Prokofieff:    Lieutenant Kije (Süit-Biz Yüzbaşı diyoruz),

 

Faik Canselen Öğretmen gülerek:

-Bizim için yararlı bir program yapın! desek bu denli uygunu yapılamazdı. Glinka için Rus Müziğinin kurucusu olarak bakılmaktadır. Kendisinden önce Rusya'da dişe dokunur eserler yazılmamıştır. Bugün dinleyeceğimiz bir uvertürdür ama gerçek bir operanın uvertürüdür. Uvertürün adını taşıyan bir opera vardır. İlk milk diyoruz ama Glinka Rus Beşleri olarak tanıdığımız Mussorsgky, Korsakov, Borodin, Balakirev, Cesar Küi'lerden çok yaşlı değildir. 1804-1857 yılları arasında yaşamıştır. Rus Beşleri dediklerimiz beş besteci de yuvarlak olarak 1830-1840 yılları arasında doğmuştur. Örneğin Aleksandr Borodin, 1834-1887, Alexander Balakirev 1837-1910, Cesar Cui, 1835-1918, Modes Mussorgsky, 1839-1881, Rimsky Korsakov 1844-1908 yılları aralarında yaşamışlardır. Piotr Tchaikovsky de 1840-1893 arasında yaşadığına göre, değişik yolda gidebilmiştir. İgor Strawinsky ise tümden ayrı bir yol tutup Avrupa'daki akımları izlemiş. Sergei Prokofieff, 1891 yılında doğmuş olduğuna göre 20. y.yılda yaşamış oluyor. Rusya ya da Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği' nde sanatlar-sanatçılar politik baskılar altında kalmıştır. Çoğunun bu baskılar yüzünden yurtlarından ayrıldığını biliyoruz. İşte Prokofieff'in de böyle durumlarla karşılaşmasına karşın, kişisel anlayışına uygun bir yol tutup özgün bir müzik yaratmıştır. Bunların ne demek olduğu sözle anlatılamaz, anlatılsa bile anlamak kolay olmaz. En iyisi bizim yaptığımız, konserleri aralıksız izleyerek çok dikkatli dinleyip özellikleri doğru saptamak.

Faik Canselen Öğretmen bugünkü eserlerin karakteristik örnekler olmasına karşın bizim konserlerde çok sık çalınmadığını, bu bestecilerin kendi plaklarımızda da eserleri var; onları bir kaç kez arka arkaya dinlemek de onların özellikleri üstüne bizde bir fikir oluşturur. Faik Öğretmen gülümseyerek:

-Durun bakalım bizim plâk dinleticimiz, bu bestecilerin bizde olan eserlerini( Biliyorsa) söylesin, ona göre konuşalım! dedi. Prokofieff'in Yüzbaşı Kije'sini, Peter ile Kurt'unu-Tchaikovsky'nin, 4. senfonisini, İtalyan Capriccio'sunu, Vals Serenad'ını, Slav Marşı'nı-Rimsky Korsakov'un; Şehrazat'ını, İspanyol kaprisini, Rusia Uvertürü'nü-Stravinsky'nin bugün dinleyeceğimiz eserinin (Türkçe olarak Bahar Ayini adlı eserinin) olduğunu söyledim. Glinka'nın olup olmadığını anımsayamadım. Faik Öğretmen:

-Olanları, zaman zaman dinleyin, bak göreceksiniz, bunlar öteki dinlediklerinizden daha çok belleğinizde kalacaktır! dedikten sonra bizi serbest bıraktı. Öztekin Öğretmen gelince, konsere zamanında yetişmek koşuluyla ayrıldık.

Halil Dere, Zonguldak gezisine katılacakmış ya da katılacaklara bilgi vermek için Bakanlık kitaplığına gitmek istedi. Karayollarını ayrıntılı gösteren harita soracakmış. Daha önce sinemaya gitmemeğe karar vermiştik. Kitaplığa uğradık. Kitaplıkta çoğunlukla kimse olmuyor. Tercüme Bürosunda çalışan bazı gençler ara sıra uğruyor. Dora Abla'nın kardeşi, ablasının yerinde oturuyordu. Ciddi ciddi bize bakıp "Buyurun, bir isteğiniz mi var?" deyince Halil Dere hemen isteğini söylemeye başladı. Ben söze karışıp Bella'ya ablasını sordum. Ablası, bir tercüme işi için eniştesiyle birlikte çalışıyormuş. Bella Kent kalkıp Halil Dere için harita çıkardı. Bella Kent daha önce bizim okula geldi, konuştuk, başka zaman da burada konuşmuştuk. O beni tanıdığı için bir isteğimin olup olmadığını, piyanonun nasıl gittiğini sorunca, Halil Dere biraz garip garip baktı. Bella'nın bizim okula geldiğini, okulda konuştuğumuzu anlattık. Bella Kent'in çocuk görüntüsüne karşın öğretmenlik belgesi olduğunu, özel dersler verdiğini, öğrendik. Gelen giden olmadığı için konuşmayı uzatarak öteki daireler boşalmaya başlayınca biz de ayrıldık. Halil Dere, hemen karar değiştirdi; konser yerine buraya gelip kitap okuyacakmış. Tartışarak Kızılırmak Kıraathanesi'ne gittik. Oradaki arkadaşlar başka bir karar almışlar, TBMM'yi gezmek. Ben daha önce gitmiştim, mızmızladım ama Halil Dere sevinerek katılmak isteyince ona uydum. Meğer bu günün bir başka özelliği varmış; 19 Mayıs Bayramı nedeniyle halka belli günler açık tutulup bilgi veriliyormuş. Biz kapıda çekimser olarak bakınırken bir bayan bize doğru geldi; gülümseyerek öğrenci olup olmadığımızı sordu. Arkadaşlar durumu açıklayınca bayan çok memnun olduğunu söyledi. Derli toplu giyimli, güzelce bir bayan. Orada, arkalarda duran birine seslendi. İlginç, bayan arkada bekleyene biraz hesap sorarca:

-Öğrencilere biraz öncelik tanısanız ne olur! deyip geri döndü bizi içeriye aldı. Salonu, kürsüyü, arkada kalan yüksek balkonu göstererek:

-Oturumları izlemek isterseniz orada oturacaksınız, Oturum izlemek için bir milletvekilinden kart alabilirsiniz . Okulca gelirseniz, yöneticiniz izini daha kolay sağlar! . . .

Odaların kapıları kapalı. Bayan eliyle kapıları göstererek:

- Oralar zaten ziyaretçilere açılmıyor. TBMM bu değil doğal olarak, uygun bir zaman da arkadaşlar buradayken gelmelisiniz; konuşmaları dinlemelisiniz! deyince bayanın önce orada bir görevli olduğunu sandım. Ancak orada görevli olan biri milletvekillerine "Arkadaşlarım!” der mi? Önümüzden gidip kapıdan çıkınca "Allahaısmarladık!” dedikten sonra, "Gene beklerim!” deyip yürüdü. Tam o sıra bizi görüp gelenler oldu. Bizi durduran görevliler bu kez ikileşti. Sanırım o yeni gelen eski nöbetçiye çıkıştı. "Vakitsiz açarsan bu milleti durduramazsın aslanım! Ya. . bak, gördün mü!" deyince öteki kendini savundu:

-Ne diyem, Milletvekili öğrenci oldukları öğrenince içeri aldı. Birden durup bakıştık "Bayan Milletvekili, öğretmen gibi bir şey. Sonradan gelen Milletvekilinin adını öyledi:

-Bayan Salise Abonozoğlu, Trabzon Milletvekili, eski yöneticilerden, Bir komisyon çalışmaları var, bugün onun için gelmiştir!

TBMM bütünüyle silindi gitti; gözümde bir süre Bayan Salise Abonozoğlu kaldı. Oysa konuşması bizim Bedia Öğretmen gibi. . . Örneğin ben'i “Bien!” gibi yayarak söylüyor. Salise Abonozoğlu'nun gençliği, güzelliği üstüne konuşarak gene Ulus'a çıktık. Vaktimiz vardı, bizim berbere gittik. Gider gitmez yeni haberler aldık; İstasyon Gazinosu açılmış, berberimiz Sabri öncelikle orasını anlatı. Öylesine anlattı ki her zaman açık varsaydığımızdan biz de bir gün gitmeye karar verdik. Yabancı şarkıcılar varmış, gösteri yapan numaracılar varmış. Adamın biri 5 tane kızı, dizlerine ikişer, omuzlarına ikişer, birini de başına alıyormuş. Olayın gerçeğini öğrenince üzüldük. Meğer bu olayların olduğu İstasyon Gazinosu gece saat onlarda falan açılıyormuş. (Saat 22:00'de) Güldük, bizim yerimize gitmesi için Sabri'ye öneride bulunduk.

Kızılırmak'a (Kıraathanesi) döndüğümüzde arkadaşların kalktığını görünce oturmadan biz de onlara katılıp Cebeci'yi boyladık. Yolda herkesin anlatacakları varmış; birer ikişer ortaya döküldü. En ilgi çeken bizim İstasyon Gazinosu haberi oldu. Gitme yolları araştırıldı; örneğin gece konserlerine ya da tiyatrolara gidince kaçamak yaparız. "Kaçamak!” sözüne takıldım:

-Kaçamak, mısır unundan yapılır, ancak insanlar kaçamağı gece değil sabahları yer! Gece kaçamakları sağlığınıza dokunabilir. Söz yarışması yaparak vaktinde döndük.

Konservatuvar kapısından içeri girince Karşımızda Bölüm Başkanımızı bulduk; gülerek:

-Hepimiz geldik mi? Aman ha, bu konser kaçırılmaz! dedi. Saymadı ama herkes oradaydı, sinir bozucu bir durumla karşılaşmadığımız için rahat olarak üst salona çıktık. Oturunca Halil Dere fısıltıyla:

- Bu, benim için bir numara olabilir mi? diye sordu. Ne numarası olacak? O, gelmeyenlerin peşinde gelenlerin değil. Biz fısıldaşırken alkışlar başladı, ancak birden durdu. Sahneyi görebiliyoruz. Şef. dr. Prof. Praetarius kollarını kaldırdı, birden hızlı bir şekilde iki kolunu paralel olarak indirdi. Marş gibi bir müzik bir kaç çalgıyla başladı. "Tam tatam, tam tatam, tam tatam!" Hep böyle mi gidecek derken, öteki çalgılar araya girdi. Karşılıklı bir yarış duygusu uyandırmışken; bu kez ilk tamtamcılar, susar gibi geri çekilir gibi görünürken bir fırsat yakalayıp gene yaygaraya başladı. Bu kez yaylı sazlar araya girdi, çok güzel bir melodi doldurdu salonu; sesler, yaylanır gibi geldi geldi gitti. Zaman zaman "Bitti!” dedirtecek ölçüde susulmasına karşın aynı güzellikte tekrarlandı.

Geç girdiğimiz için geride oturmuştuk. Müzik durunca hemen iki öne, artık bizim dediğimiz yere geçtik. Azıcık tıkırtı yapmış olacağız, Kınalı saçlı, düpedüz dönüp baktı, olumsuz bir söz beklerken gülümsedi:

-İnsan alıştığı yerde oturunca daha rahat oluyor, değil mi?" dedi. Ne diyeceğimizi bilemedik. Neyse ki, Tchaikovsky bizi kurtardı. Şef. dr. Prof. Praetorius bagetini görünmeyecek şekilde orkestraya doğru uzatıp daha çok nefesli çalgıları dürtükler gibi yapmaya başladı. Halil Dere durmadan diziyle dizime vurdu. Böylece biz Tchaikovky dinlemedik diz vuruşu yaptık. Senfoni bitince bir bahaneyle bir şeyler söylemeyi kurarken, Mahmut Ragıp Öğretmen İgor Strawinsky üstüne durmadan bir şeyler anlattı. Konuşmayı dikkatle dinlediğini izledim. Bir ara Mahmut Ragıp Öğretmen sesini yükselterek:

-Paris'e 2. gelişinden sonra oraya yerleşti, Fransız vatandaşı oldu! deyince bizimki:

-Bak bak; Paris'in cazibesi ona Rusya'yı unutturmuş! dedi. Mahmut Ragıp Öğretmen onun sözlerini duymamış gibi:

-O zaten Rus Beşlerinden ayrı bir yol tutmuştu; kapalı bir çevrede kalmak değil, onların (Rus Beşlerinin) yaptıklarını  dünyaya açmaktı. O zaman da Paris, bu iş için en uygun yerdi. Strawinsky çok boyutlu bir sanatçıydı; bale, resim, opera, heykel sanatçılarıyla anlaşarak ortaya renkli bir mozaik (müzik) çıkardı! Mahmut Ragıp Öğretmen "Çıkardı!” dediğinde sahnede de ses çıktı. Şef. Praetorius ellerini kaldırıp indiriyordu ama orkestrada bir durgunluk vardı. Bir ara bir klârnet'in "Ben varım!” dediği duyuldu. Giderek bir çok çalgı konuşurca ortalığa dağıldı. Bir hızlanma oldu; giderek gene sessizliğe dönüşürken yere düşen bir boş bidon sesi gibi bir gümleme oldu. Ardından da çok değişik çalgı akımları bir birini izledi. Bir ara Smetana'nın Satılmış Nişanlı uvertürünü anımsar gibi oldumsa da bu sanım çok sürmedi. Birden tüm sesler durdu. Uzunca bir bekleyişten sonra tüm çalgılar, özellikle bizin salonda kemancı arkadaşların ayrı ayrı parçalara çalışlarının o kargaşalı ses yumağını duyar gibi oldu. Üflemelilerden bir flüt, uzun süre kendi kendine söylendi. Az sonra kuvvetli bir vuruştan sonra öteki sesler burgu dönüşünü andırarak bir süre söyleştiler. Ancak bu söyleşi de uzun sürmedi. Tüm sesler birden sertleşerek tren geçişi gibi bir ses yoğunluğu oluştu. Sesler, gene burgumsu dönüşe başlayınca Halil Dere'nin sabrı tükenmiş fısıltıyla " Daha sürecek mi?" deyince önümüzdeki komşumuz duymuş, sol elini kaldırarak iki parmağını bize dönük olarak oynattı. Bunu biz iki dakika olarak anımsadık ama oradan öte başka şeylere de yorduk. Halil diziyle dizime bir kaç kez vurdu. Sağımda oturduğundan dönüp sol kolumdaki saate bakmak istedi. Tam bu sıra alkışlar başladı. Hiç ummadığımız bir ölçüde alkışlandı. Komşumuzun da alkışladığını görünce doğrusu şaşırdık. Yakınımızda konuşanlar oldu:

-İsmet İnönü beğendi! Bir başkası bu söze karşılık olarak:

-Onun kulakları duymadığı için nezaketen alkışlıyor! Bizim komşu sesin geldiği yana dönüp oldukça sert bir yanıt verdi:

-Duymasa konserlere gelir mi? diye ciddi bir tavırla sorduktan sonra "Kim demiş onu duymuyor diye? " şeklinde bir de çıkışmalı soru sordu.

Lieutenant Kije başlamak üzere, Şef. Prof. Praetorius bizim tarafa bakıp arkaya dönerken ben, "Biz, şimdi çalınacağa Yüzbaşı Kije diyoruz!” dedim. Mahmut Ragıp Öğretmen,

-Doğru söylüyorsunuz, üstteğmen diyenler de var. Siz asıl müziği değerlendirmeye bakın! dedi. "Bizim arkadaşlar çok sevdiği için plâk dinleme saatlarında sık sık çalıyoruz!" deyince komşu ilgilendi:

-Sizi hep görüyorum ama, ben unutkanımdır, daha önce sormuşsam kusura bakmayın, bu kez unutmamaya dikkat edeceğim! deyip güldü. Bizden önce Ragıp Öğretmen:

-Onlar! derken Kije ıslığını çaldı. Biz de diz dürtüşüp karşılıklı üzüntümüzü paylaştık. Bizdeki plâklardaki Kije'yi ilk dinlediğimden beri kimi bölümlerini zaman zaman anımsarım; ses benzerliği olmamasına karşın kimi yerleri, eylem bakımından bizim evin arka bahçesinde dolaşan tavukları anımsatıyor. Çok izlemişimdir; horoz bir ses çıkarınca tavuklar kendi dilleriyle söyleşerek oraya koşarlar. Buradaki çalgılar da kimi kez öyle, tiz sesleriyle flüt ya da flütler "Füüüüy! deyince öteki çalgılar da söyleşmeye başlıyor. Seslerin tekrarlanması yankılara dönüşür. Eser uzadıkça değişir gibi gelse de değişmeyen bir çalgı kümesi birliği sürüp gidiyor. Müziği dinlerken insan, doğal olarak askerleri de anımsıyor. Parçanın adını bilmesem sanmam böyle bir sanı olsun. Gerçi ara ara marşımsı gidişler oluyor ama ya sessizliğe ya da yükselen ara seslerle tempo değişiyor. Birkaç kez bitti, sanılacak gibi kesilmelerden olduğundan, buna alışan izleyiciler gerçekten bitince bir süre sessizlik içinde öylece durdular. Bu nedenle gecikmeli olarak büyük bir alkış koptu. Kınalı saçlı gülümseyerek (gülümseyince iki yanağında da derin kırılmalar oluyor) etrafındaki alkışçıları gözler gibi bakındı. Halil Dere:

-Ben böylesi gamzeli güzel hiç görmedim! dedi. Ben hemen numaramı yaptım; "sen görmedin ama görenler var!" deyip Hamdi Keskin Öğretmenin ezber okuduğu Necâti'nin gazelini anımsattım.

 

"Gamzen çalışır lâzada kan eylemek ister
Busen dürüşür ânı yalan söylemek ister"

 

Halil Dere salt önümüzdekilerin kalkmasını beklemek için gazelin tamamını bilip bilmediğimi sordu. Ben de okumamı sürdürdüm:

 

Her âdemi bir busede bin yıl yaşatırlar
Sâkilerimiz tayyı zamân eylemek ister
 
Câne gelir meclise gelmez değil ammâ
Kendisi cân gibi nihân eylemek ister
 
Ben kastederim saklamaya aşkımı lâkin
Gönlüm dolarak ah ü figân eylemek ister
 
Elvermiş iken ayağına baş ko Necâti
Ol şuh-u cihân serv- revân eylemek ister

 

Bu kez de Halil Dere şiiri ezberlemiş olmama şaştı. Önce gerçekten âşık olup olmadığımı sordu. Sevmek istediğim biri olduğunu ancak, bunun sonuç vermeyeceğini de bildiğimi anlattım. Biz konuşurken çevremiz boşaldı, her zamankinin tersine güzel komşumuz Mahmut Ragıp Öğretmene yol vererek birlikte çıktılar. Bu kez ayrılık selâmını Mahmut Ragıp Öğretmen verdi:

-Bir başka konserde buluşmak üzere! Biz de "İyi günler!” diledik. Karşı yanımızda oturan arkadaşların bizi gözetlediğinin ayırdındayız. Kapıda yakınlaşınca:

-Amma da fıskos yaptınız! diyenler gibi, ne yapsanız yaklaşamazsınız, boşuna pabuç eskitmeyin övüdü verenler oldu. Bir ara dönüp bizimle konuştuğunu görenlerden de bizi payladı sananlar olmuş:

-Bunlar, ne dolaplar çeviriyor? diye bakışıp soranlar da oldu. Önümüzde oturanı tanımadığımızı gülerek söyleyenler de çıktı. Halil Dere salt ilgi attırmak için benim, ona duyurabilecek bir sesle şiir okuduğumu söyledi.

Halil, şiir okuduğumu söyleyince inanmadılar "Bize de okusun!” dediler. Benim olmazımı beklerken, hiç bir olumsuz tavır takınmadan Faruk Nafiz Çamlıbel'in Kalıtım (Secere) adlı şiirini okudum.

 

Nenem beşyüz altına satılmış bir esirdi
Dedem beşyüz altını sayan bir Derebeyi
Kurt kanı, köpek kanı bir biri ne girdi
İkisinden meydana çıktı bir kurt köpeği
 
İki zıt cevheri var nabzımda vuran kanın
Biri elpençe divan duran, öteki durduranın
Duran sana taparken düşüncem bir hayvanın
Sırtında bir kadınla aşar karşı tepeyi
 
Ben nenemden merhamet, dedemden kin almışım
Çini bir kâse gibi başkadır içim dışım
Elini öpmek için yalvarsa da bakışım
"Isır!” diye tepinir gözlerimin bebeği. . . . . . .

 

Kimisi, aşık olmuş! falan dedi kimisi de belleğini güçlendirmek için yapıyor! bilgiçliğini öne sürdü. Ulus Meydanı'na indik. Uğrak yerimiz Kızılırmak. Mehmet Yelaldı, eskiden beri konuştuğumuz bir dileğimiz vardı, bitişikteki İstanbul Pastanesine girip, oradaysa Falih Rıfkı Atay'la konuşmak. Mehmet Yelaldı daha önce konuşmuş, selamlaşacak kadar yakınlık kurmuş. Ben çok istediğim için aldı beni götürdü. Falih Rıfkı Atay, savaş üzerine konuşmuş; biz oturunca sözünü kesmedi; Arnavutluk, Irak, Suriye, Mısır, Fas, Cezayir, Tunus, Trablus savaş sonrası bağımsız olabilirler ama devlet olamazlar! Devlet olabilmek için ülke insanının devlet kavramına sadakat göstermesi gerekir! dedi. Karşısındakiler ise Hindistan, Tibet, Hindi Çin devletlerini saydılar:

-Onlar oluyor da bunlar niçin olmasın?

Zamanımız geldiğinden ayrılmak zorunda kaldık. Arkadaşlara TBMM önünde yetiştik. Mecliste bizimle konuşan bayan milletvekilinden söz edildi; bayanın adını kimse anımsamadı. Gar önünde dayanamadım, söyledim:

-Salise Abonozoğlu! Söylediğime pişman oldum, yanımdaki arkadaşım Halil Dere bile ilk dikelmelerde kuşkuya düştü. Çünkü sözü duyanlar "Salise değil o Halise'dir. Çoğunun köyünde Halise varmış ama Salise yokmuş. Trende de sorun yaptılar. Sanki ben suçluymuşum gibi yanlarına gidince konuyu değiştirenler oldu. Trende ise olay Mehmet Öztekin Öğretmene de yansıdı. Öztekin Öğretmen onurlu bir insan olduğu için kimsenin incinmesini istemiyor. Konuyu bir başka açıdan ele alarak:

-Bölgelere göre hatta zamana göre adlar değişir; çoğunlukla söyleyişleri bile farklı olur. Kendi köylerinizdeki adları düşünün çoğu, büyük kentlerdeki adlardan farklı seslendirilir. Türküleri anımsayalım:

-Aliş'imin kaşları kare diye bilinen Rumeli türküsünde Ali, Aliş olduğu gibi kara da kare olmuştur. Örneğin Peygamberimizin kızı Fatma bile bölgelere göre farklı söylenir. İstanbul'daki Fatma, Silivri’den öteye geçince hemen Fadime olur. Bir çok yerde nüfusa Fatma olarak kayıtlı insanlara Fati, Fatoş denmektedir. Öğretmen konuşurken ben de bizim köyü anımsadım; Fatme diyenler olduğu gibi Fatne diyenler bile olur. Öğretmen konuşunca tartışmalar kesildi. Durakta inince Abdullah Erçetin anımsattı:

-Bizimki gelmiştir! Bizimki dediği eski Eğitimbaşımız, Samsun/Lâdik Köy Enstitüsü Müdürü Enver Kartekin. Yarın onun konuşmasını dinleyeceğiz. Bu kez de ben:

-Bizimkiler (Kepirtepeliler için) karşılamıştır, soruşturalım! diyerek yemekhaneye gittik. Az sonra Halil Basutçu geldi:

-Arkadaşlar, kitaplıkta toplanacaklar, Kartekin gelecekmiş, haberiniz olsun! dedi. Gitmemem söz konusu değil, böyle bir zan uyandırmamak için sevindiğimi ekledim.

Yemekten sonra, Kadir Pekgöz, Abdullah Erçetin, üçümüz birlikte kitaplığa gittik. Arkadaşlar toplanmış; Müdür Enver Kartekin de gelmişmiş. Biz gelmeden önce bir süre konuşmuşlar. Biz gelince Enver Kartekin Güzel Sanatlar Bölümü özellikleri hakkında bilgi istedi. Abdullah'la Kadir bana bakınca onlar adına da diyerek çalışmalarımız üstüne Tiyatro Tarihi ile Sanat Tarihini özellikle abartarak anlattım. Enver Kartekin gülümseyerek:

-Biliyorum tarihi seversin, kronolojik diziyi bilince yeni bilgileri aralara yamamak kolay olur, sen formülünü bulmuşsun!” dedi. Arkasından:

-Sağ olun, hepiniz değilse bile hepiniz adına saydığımız arkadaşlarınızdan haberler alıyoruz. Biz Kepirtepe'de az kaldık ama öteki çalıştığımız yerlerden daha uzun kalmış gibi size olan duygularımız terütaze sürüyor. Beni göstererek:

-İbrahim'in Güzel Sanatlar kolunu seçtiğini duyunca Sabahat Öğretmeni özellikle sevindi:

-İbrahim'in tiyatroya ilgisini Akın Piyesinin rollerini dağıttıktan çok sonra sezmiştim. Bu duygu benim içimde kaldı; ona bu konuda kendimi borçlu gibi duygu taşıyordum. Bu nedenle tiyatro okumasını, sahneye çıkma hevesinin doyumsayacağına özellikle sevindi. Salt Sabahat Öğretmen değil, aramızda Kepirtepe'den söz edilince söze karışıp seni anımsayan biri daha var, Alpay; kollarını açıp kapatarak akordiyon çalışını anımsatıyor. Teşekkür ettim ama benim için pek inandırıcı gelmedi; içimden:

-Sabahat Öğretmen, dese dese ; "Ha şimdi ölçsün boyunun ölçüsünü! der!" Gene de saygılı bir tavırla:

-Türkçe dersinin devamı saydığımız Edebiyat Tarihi dersinde özellikle şiirlerden söz edilirkenki tüm derslerimiz şiirle geçiyor. Zaman zaman:

-Sabahat Öğretmen bu şiiri daha güzel okur! dediğim olmuştur. Şiir, deyince Enver Kartekin Mehmet Başaran'a baktı. Mehmet Başaran ürperir gibi oldu, bir süre önüne baktı. Bir söz söylemek gereğini duymuş olmalı:

- Bu yıl, Divan Şiiri okuduk! dedi. Enver Kartekin:

-Daha iyi ya, köklü bir Divan Şiiri kültürü alarak yeni akımlara katılırsınız. Yahya Kemal bunu yaptığı için el üstünde tutuluyor. Başaran'ın sözü ortalıkta kaldı. Enver Kartekin'in söz kendine kalınca konu içinden konu çıkarıp uzun uzun yorumlar yaptığını biliyorum. Edebiyat Tarihi gibi Tiyatro Tarihi de okuduğumuzu, özellikle sözü Devrim Tarihine saptırdım. Sami Akıncı da beni destekledi. Enver Kartekin kendisi de Tarih öğretmeni olduğundan Doç. dr. Hail Demircioğlu'nun üstünde durduğu konuları sıralayınca, çoğu üstüne kendisi de yorumlar yaptı. Örneğin; "İç ayaklanmaların çoğunun dincilere dayandırıldığını oysa dincilerin savaş yapacak ne örgütlenmeleri vardı ne de buna cesaretleri. Salt camileri dolduran sayısı kabarık bir ortak görüntüleri vardı. Türklüğün bölünmesinden yarar umanlar, dış kaynaklı düşman birimler eliyle başkaldırdılar. Bu salt Kurtuluş Savaşı'nda değil Yeniçeri ayaklanmalarında da böyle olmuştur! dedi

Karşılıklı konuşmayı yat ziline dek sürdürdük. Enver Kartekin çok memnun kaldığını söyledi. Samsun deyince hep Fikret Madaralı Öğretmenin yıllarca çalıştığı Kavak/Çukurbük köyünü andık. Enver Kartekin gülerek:

-Fikret'in hikayesini biliyorum, Fikret bize geldi, gelir gelmez de oraya gitmek istedi. Birlikte gittik, çok duygulandı. Gerçekte biz öğretmenlerin buna benzer bir hikayesi vardır. Fikret çok kaldığı, özellikle de İlköğretimin sahipsiz olduğu dönemde çalıştığı için onun çektikleri için çile demek yerinde oluyor. Sizler bilmezsiniz; o dönemlerde ilkokul öğretmenlerine devlet şimdiki gibi aylık ödemezdi. Öğretmenler aylıkları özel idarelerden alıyordu. Açıkçası ilkokul öğretmenlerinin kaderi valilerin insafına bırakılmıştı.

- Beni daha çok konuştursaydınız yarın ikinci kez dinlemiş olacaktınız. Böylesi sizin için daha iyi oldu! deyip ayrıldı. O gidince hepimizde bir acımsı duygu uyandı. Birkaç ay önce (Kasım 1943) Samsun yöresinde oldukça büyük bir deprem olmuştu. Enstitü binalarının çok zarar gördüğü söylenmişti. Gerçi gazeteler alışageldiğimiz deprem türleri gibisine yayın yaptı ama gerçekte (Deprem uzmanlarının diliyle 7.2) büyük boy depremlerden sayılırmış. Kepirtepe Köy Enstitüsü'nden bir ekibin yardıma gittiğini yazmışlardı. Başka enstitülerden de gidenler olmuş. Giden öğrencilerin, yakınlarına yazdıkları mektuplardan yayılan söylentilere göre Enstitü binalarının yarıya yakını hasar görmüş, Mutfak, yemekhane hamam gibi ikinci derece sayılarak üstünkörü yapılan binalar hep yıkılmış. Yatakhaneler aylarca süren onarımlardan sonra yatılır duruma getirilmiştir. Derslere ancak 1944 mart ayı ortalarına başlanmış. Yardıma koşan ekipler canla başla çalışarak okulu açılacak duruma getirmişler. Durumu yakından bilenler bunları tekrarladılar.

Yatınca belleğimi yokladım; depremin Enstitüye büyük zarar verdiğini ben ekip gittiğini duyunca daha anlamıştım; önemli bir durum olmasa başka okullardan ekipler, dersleri bırakıp neden oraya gitsinler? Belki yarın bu konuda Müdür Enver Kartekin'den daha sağlıklı bilgiler alacağız.

Deprem oluşuna, özellikle bunun, Kartekin'lerin yeni yöneticiliklerine rastlamasına üzüldüm. Daha biz Kepirtepe'deyken bir tevatür dolaşmıştı:

-Eğitimbaşının müdür olarak gittiği yerde sanat öğretmeni yokmuş, o nedenle bizim Halis öğretmeni Sanatbaşı olarak çağırmış! denmişti. Halis Öğretmen marangozluk işlerinde çalışır ama çatı işlerinden anlamaz bence!

Bir süre öteki konuşmaları anımsadım:

-İnsanlar, zamanla değişik değerlendirme yapıyor ya da eski değerlendirmeleri gözden geçirip başka gözle bakıyor. Sabahat Öğretmen o piyese beni bile bile almamıştı. (Faruk Nafiz Çamlıbel-Akın) Sufle işi için Halil Basutçu (İstemi Han'ı oynuyordu) çağırdığı zaman gittiğimde nedense Sabahat Öğretmen sinirli tavırlar takınıyordu. Bunları anımsadıkça üzülüyor gerçek nedenleri bulmaya çalışıyorum. Bu nedenle, sağolsun Müdür Enver Kartekin, ayrıldıktan sonra değişik-olumlu açıdan değerlendirmelerini söyleyince sevindim. Her nedense, benim hoşuma gitmeyen tavırlara karşın Kartekin ailesinde bir kinim yok. Hiç unutmayacağım o Demokles'in Kılıcı anımsatmalarını düşünüyorum da gülüyorum. Günlük tuttuğumu arkadaşlar hep biliyordu. Derslikte geçen olayları kimi kez arkadaşlara da okuyordum. Derse kalkıp paylananlar, aralarında anlamsız konuşma ya da kavga yapanları yazdığımı biliyorlardı. Özellikle kızlara, bayan öğretmenlere takılan adları yazıyordum. Bir gün Okul Müdürümüz Nejat İdil beni çağırdı, oldukça uzun bir girişten sonra imzasız bir mektupla benim yazdıklarım kendisine duyurulmuşmuş. İhbar üzerinde durulmazsa, üs makamlara kadar gidebileceğini düşündüğünden benim yazdığım bir defteri iki öğretmene inceletmek üzere almıştı. Okul müdürüne verdiğim defteri Türkçe öğretmenimiz Fikret Madaralı okumuş, zararsız bulmuş, bunu da bir yazıyla okul müdürüne bildirmiş. Bir süre sonra bir ün Okul Müdürümüz Nejat İdil beni görünce:

-Yazılarına devam edebilirsin; ancak öğretmenler için tek geçmeyecek. Arkadaşlar arasındaki tartışmalar; atışmalar da tüm yatılı okul öğrencileri düzeyinde olacak! dedi. Defterim için de, "Bir gün uğrar alırsın!” dedi. Hemen uğrayıp alamadım. Önce askerlik kampına sonra da tatile gittik. Tatil dönüşü uğradığımda Müdür Bey yazıyı bulamadı, "bulunca haber veririm!" deyip beni savdı. Ben de bir daha sormadım. Bir süre sonra Müdür Nejat İdil görevden ayrıldı. O ayrılınca okulumuzda Eğitimbaşılık oluşturuldu. Eğitimbaşı Enver Kartekin. Bir gün beni odasına çağırdı bu olayı sordu.

Olduğu gibi anlattım. Beni sakin sakin dinledikten sonra da dürüstlüğüm, çalışkanlığım üstüne övgülü sözler söyledi. Ayrıca, eşi Türkçe Öğretmenimiz Sabahat Kartekin'in de benden memnun olduğunu ekledikten sonra bana Demokles'in Kılıcı söylemini sordu. Bildiğim kadarıyla (Selçuk Korol Öğretmen, tarih dersinde anlatmıştı) olayı anlattım. Anlattığımı doğru saymış olacak ki:

-İşte senin dosyanda böyle bir şikâyet belgesi var. Sonuçlandırılmamış bir dava. Bundan sonra en küçük bir şikayette bu da eklenerek karşına çıkacak! O nedenle okul düzenine uygun davran, arkadaşları hele hele öğretmenlerini incitecek bir duruma düşme, Demokles'in kılıcı, yani Okul Disiplin Kurulu başın üstünde!" demişti. o zaman buna çok kızmıştım ama suç işlememe açısından bana etkili bir uyarı olmuştu. Salt bu değil, yeğenim İsmet köyde kız kaçırarak o sıralar evlenmişti. Okul yönetimi duysa son sınıfa gelmiş olmasına karşın okuldan uzaklaştırılacaktı. Bunun okulda duyulmaması için önce İsmet'i susturdum. İsmet şakacı, biraz da boşboğaz şakacılardandı. Onun çevresindekileri, bir yolunu bulup sürekli belli konularda birlikteliklerini sürdürmeye çalıştım. Bu da beni, uyumlu olmaya zorladı. Okulu bitirinceye dek İsmet'in evlendiğini kimse duymamıştı. Doğrusu bunu başarmama ben de halâ şaşıyorum. Kulakları çınlasın Muhittin Eniştem bana çok güvenirdi. Olaya önce kendisi engel oluyordu:

-Öğretmenliği yarıda bırakmak akıl işi değil, az kaldı sabredin! diyordu. Olay ondan habersiz olunca Muhittin Eniştem :

-Merak etmeyin , İsmet'in ağzında bakla ıslanmaz ama (benim için, İsmet bana dayı der) dayısı orada onu susturur, çevresindekilerden de korur. Arkadaşlarından kurcalayan olmazsa kim nerden duyacak? diyerek bana güvenini göstermişti. Sağol Muhittin Eniştem, bilsen seni nerede anıyorum! Sen bilemezsin ama ben biliyorum; Demokles'in Kılıcı altında! Sen, torunun Saime'yi benim için de sev! İsmet, kızının adını Saime olarak seçmiş. Oysa bizim ailede bu adı taşıyan biri yok! Buna babam şaşmıştır.

 

7 Mayıs 1944 Pazar

 

Erken uyandım, lavabo önünde Halil Basutçu ile karşılaştım. Halil Basutçu bana takıldı:

-Enver Kartekin'e çok politik davrandın! Duraksadım:

-Bu da nereden çıktı, Enver Kartekin'e neden politika yapayım?

Halil, kötü anlamda söylemediğini, onu sevmediğimi bildiği için, buna karşın çok saygılı davrandığımı, bundan kendisi de hoşnut kaldığını anlattı. Kendisi dün uzun uzun konuşmuş, Enver Kartekin'in çok zorlu günler yaşadığını, onun böyle konuşmalara, kendisine yakınlık gösterilmesine gereksinimi olduğunu anlatı. Depremi anlatırken gözlerinden yaşlar aktığını anlattı.

Mehmet Gönül gelince ayrılık. Gittiğimiz sınıfın bu, son oyunuymuş. Öğrenciler çok dikkatli. Mehmet Gönül yeni oyundan vazgeçti, seçimi çocuklara bıraktı. Çocuklar Merzifon Halayı ile Arpazlı oyunlarını seçtiler. Sıtkı Şanol'la Enver Kartekin yakınımızdan geçerken durdular. Zil çalınca çocuklar gitti. Enver Kartekin Mehmet Gönül'e:

-Pek kestiremedim ama sen şu benim Kızılçullu Efelerimden olmalısın, Ladik seni bekliyor, ya kendin gelirsin ya da Genel Müdürden seni isteyeceğim! dedi. Mehmet Gönül tatlı dilli:

-Siz zahmet etmeyin efendim ben gelirim; kura çekiyoruz, Lâdik çeken arkadaştan rica eder değişirim efendim! Enver Kartekin bana dönerek:

-Sana teklif etmiyorum, burada kaldığını müjdelediler! deyip gönüllerimizi alarak iyi çalışmalar diledi.

Kahvaltıda konu Enver Kartekin'di. Köy Öğretmen Okulu olduğu sırada Enver Kartekin Kızılçullu Köy Öğretmen Okulunda öğretmenlik yapmış. Arifiye Köy Enstitüsü açılınca oraya geçmiş. Anımsayanlar oldu. Okulları kalabalık olduğu için onların dersine gelmediğini söylediler. Tam bu sıra Halil Dere geldi, Enver Kartekin'i anımsattı, derslikteki kimi tavırları anlattı. Bu ara evlendiği söylendi. Ben hemen Sabahat Öğretmeni sordum. Derslerine girmemiş. 5 yaşında çocukları olduğuna göre evli olmalılar! deyince sinirlenenler oldu. Halil Yıldırım:

-Bana ne onun çocuğundan? deyince karşılık verdim:

-Senin umursamazlığın ya da vefasızlığından bana ne? Ben öğrenmek istiyorum, öğrenme zamanını sana mı soracaktım? deyince hava gerginleşti. Halil Dere'yi bekletmemek için kalktım. Banyoya giderken 2. sınıflardan, Hüseyin Sezgin, Nuri Adıgüzel, Musa Eroğlu vardı, onlardan istediğim bilgiyi aldım. Söylediklerine göre Sabahat Öğretmen İlkokul öğretmeniymiş. Enver Öğretmenlerini sevmişler ama orada fazla kalmamış. Daha sonra Arifiye Köy Enstitüsü'nden bir grup öğrenciyle gelmiş. Hele Kepirtepe'ye atandığını duyduklarında çok sevinmişler. Çok sevdikleri, eski arkadaşı (o da Kızılçullu'da bulunmuş olan) Nejat İdil'in yanına gittiğini bir süre varsaymışlar. Gerçek öğrenilince üzüntüleri iki kat olmuş. Onların kurucu Müdürleri Emin Soysal'ı sever görünen bir çok kimsenin o müdürlükten uzaklaştırılınca arkasından konuşanlara benzer bir durumu onda da sezmişler. Nejat İdil'in ayrılmasını bekliyormuşça bir tavır aldığı zannına kapılıp yermişler. Gene de öğretmen olarak saygıları sonsuzmuş. Ben bunları dinlerken kendimi yokladım, sanırım bizim dersimize girmediğinden, olayı hep yöneticiliği açısından değerlendirmeye çalıştım. Karı-koca olarak onları şimdi bir kez daha düşündüm:

-Sabahat Öğretmenin nasıl salt öğretmenliği yanından değerlendiriyorsam Enver Kartekin Öğretmeni de yöneticiliği yanından değerlendiriyorum. Dersime girseydi kuşkusuz başka değerlerini görüp daha sağlıklı değerlendirme yapacaktım. Bu duygusal, duygusal olduğu kadar mantıklı (aklımca) yorumlarla Bölüm Salonuna gidince yağmura tutulmuş gibi titredim; ses yağmuru! sanki İgor Stravinsky' nin La Sacre du Printemps'ın ( Bahar Ayini) sesli hiciv kopyası yapılmaya çalışılıyor. . . . Bir vurmalı çalgılar eksik. Onu da masada oturmuş söyleşi yapanlar, kemanları duymazdan gelip parmaklarıyla masaya vurarak, arada da yumruklayarak vurmalı çalgı görevi yapıyorlar.

Toplantıya oldukça uzun bir zaman var, alt odadaki piyanoya inip Mozart Kv. 545 sayılı C majör sonatın önce Allegro bölümünü (İlk bölüm) ilk başlıyormuş gibi ağır, çok dikkatli çalıştım. 2. Bölüm Andante'yi de (yarısını Beringer Metodumdan biliyordum; bilmiyormuşça bir süre dikkatli çalıştım. Bu bölümler dörder sayfa, oldukça yoruyor. Rondo bölüm üç sayfa ama daha dikkat isteyen bir ses dizisi var. Sürekli, birbirine bağlı notalar üstüne ya da (Sol el için) altına pusu kurar gibi ara ara noktalar konmuş. Staccato, noktalı notalar tık tık vurularak kısa kesilecek. Onlar belirtilmezse Faik Canselen hemen:

-Merhaba Legato, seni çağıran mı var? diyor. Staccato, kısa vurgu, Legato normal nota sesi, yani Staccato'ya göre uzun. Faik Canselen Öğretmen böyle deyince, parçanın olmamış ya da pişmemiş olduğunu anlaşılıyor. Sonatın rondo bölümünde nedense benzer mözürlerin (Porte ölçülerinin) kimisine nokta konmuş, kimisine konmamış. Konmamışlara konmuş ya da konmuşlara konmamış olarak çalınca hemen uyarı:

-Hoşgeldin staccato ya da legato!

Yemekte konular giderek çoğaldı. Staj süresinde öğretmenler gibi aylık alacakmışız. Buna sevinmemiz gerekirken, genel güvensizliğimiz yüzünden inanamıyoruz, buna karşın içimizde bir sevinç beliriyor. Bu arada Enver Kartekin'in anlattığı özel yönetimden aylık alma olayını konuştuk. Özel Yönetim, Özel İdare, Hususi Muhasebe, muhasebe-i Hususiye tamlamalarını tartıştık. Konu birden Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerin üç ayda bir maaş aldıklarına döndü. Üç ayda bir 60 lira. Öteki öğretmenlerin ne aldığını bilen var mı? Onların her 3 yıl sonra arttığını konuştuk. Staj sürecinde para alışımıza sevinerek masadan kalktık. İçimden hesapladım:

-Haziran, temmuz, ağustos; eylül. 240 tl. Ayda 10 tl. harçlık. Öğrenciyken de 10 tl'yi aşmıyorum. 100 tl. ile güzel bir takım giysi; ayakkabı, 2 gömlek, içine! Kendimi o denli kaptırmışım ki, Yönetim binasından çıkıp alt yoldan bizim salona yönelen grubu merdivenlere dönünce ayırdedebildim Bizim Kepirtepe arkadaşlarımdan bir grup Enver Kartekin'le kitaplıkta buluşup tüm bölümleri gezmişler, son olarak da bize uğramışlar. Yolda ne konuştuklarını tam bilemiyorum ama benden söz edildiği hemen ortaya çıktı, Yusuf Asıl:

-Ben demedim mi, o piyanodan uzakta duramaz! Hoş-beş sözlerinden sonra piyanoya oturup tüm bildiklerimi çaldım. Özelikle Mozart Kv. 331'ilk-son bölümleri ile 545 Kv. Andante bölümünü döktürdüm, diyebilirim. Piyanodan kalkınca Enver Kartekin ağır ağır elini uzattı. Elimi sıkacağını düşünerek biraz kasılarak elimi uzatınca elimden sımsıkı tutup kendine çekti, sarılıp öptü. Hiç alışmadığım bir olaydı. Gülümsemeye çalışırken ağlamamak için kendimi zor tuttum. Enver Kartekin:

-Şaşmadım ben de aynı duygular içindeyim! deyip gene ellerini sessiz olarak birbirine vurduktan sonra:

-Az sonra sizlere yaptığım çalışmalardan söz edecektim. İnan İbrahim o anlatacaklarımı seni düşünerek daha güven için de anlatacağım. Piyano bir simge, orada 400 İbrahim'in olduğuna inanmak bana güç verecek!

Enver Kartekin'in sözlerini, ben de içimden kendime söyledim. Birlikte Büyük salona gittik.

Eğitimbaşı Hürrem Arman, Sanatbaşı Mustafa Güneri, bizim Bölüm Başkanı Mehmet Öztekin, Tarım Bölümü Başkanı İzzet Palamar. Beden Eğitimi Sıtkı Şanal (Galiba o da bir bölüm başkanı) Hep geldiler. Enver Kartekin hepsinin ayrı ayrı ellerini sıktı. Özellikle de el sıkışırken hepsiyle karşılıklı söz ettiler. Bu sıra Okul müdürü Rauf İnan geldi, telaşlı bir tavırla içeri girdi. El mel sıkmadan ortaya:

-Hakkı Beyle konuştum, hepimize başarılı çalışmalar diledi! dedi, kendisine ayrılan yere oturdu. Rauf İnan oturunca Enver Kartekin Müdür Rauf İnan'a “Yarının güven verici öğretmenleriyle, idealist yöneticileriyle tanışma olanağı sağladığı için” teşekkür etti. Söze, Türkiye haritasını gözlerimizde canlandırmamızı, Kızılırmak, Yeşilırmak gibi iki büyük su arasında bulunan Samsun'un yeşilliğinden, verimliliğinden söz etti. Doğanın her türlü nimeti sunduğu bu bölge insanının bu cömert ortamdan daha fazlasını alması için onlara yol gösterici olacağımıza söz verip yola çıktık. Namık Kemal'in diliyle:

Yare, nişandır tenine erlerin,
Mevt ise son rüdbesidir askerin
Altı da bir üstü de birdir yerin,
Arş yiğitler VATAN imdadına!

diyoruz. Ancak biz vatanın yerine halkımızı amaçlayıp "HALKIN!” imdadına diyoruz. Hepimiz öyle değil miyiz? diye sorduktan sonra göreve başladığında oldukça tamamlanmış bir kurumla karşılaştığını, eksik değil genel planı gereği eksiklerini tamamlamak için çaba harcarken beklenmedik bir olayla karşılaştıklarını söyledi. (Deprem) Çaresiz, evi zarar görmüş öğrencileri kendi ailelerine yardım için bıraktıklarını, yetkili makamların izniyle derslere ara verdiklerini, genel durum sakinleşince Kardeş okullar, Köy Enstitülerinden ekipler geldiğini, arılar gibi çalışarak eksiklerin tamamlandığını anlattıktan sonra Samsun/Ladik Köy Enstitüsü'nün öğrenci alım alanı olarak Samsun'la Amasya illerinin tümü ile Tokat ilinden 3, Çorum ilinden de 2 ilçe olduğunu söyledi. Görünürde küçük bir alan sanılmasına karşın 1510 köy bulunduğunu, bu köylerde ilkokul çağındaki çocukların %85'i henüz okula gidememektedir! deyince bakışıp konuşanlar oldu. Enver Kartekin, bir süre konuşanlara baktıktan sonra deminki söylediklerini tekrarladıktan sonra bölgenin genel nüfusunun 676169 oluğunu bunun 120 739'nun kentlerde 555 430'un köylerde olduğunu belirtti. Ancak köylerin genelinde nüfus yoğunluğu olduğundan öğretmen gereksinimleri karşılanmaktadır. Bizim yaptığımız çalışmalar (Bir engel çıkmazsa) 5 yıl sonra tüm köylerimiz okula kavuşacaktır.

Enver Kartekin az duraksadıktan sonra gene Samsun-Amasya illerinin verimli; tür olarak çok çeşitli tarım yapıldığını, gelecekte de daha da değişik alanlara dönüleceğini umduğundan uygulanmakta bulunan Müfredat Programının yetersiz kalacağına dikkat çekti. Uygulanan proğram, yöresel özellikleri dikkate almamış ya da yeterince geniş tutulmamıştır. Kızılçullu, Arifiye, Kepirtepe, Lâdik üzerine gözlemlerim var. Bunlarda ortak noktalar bulunabilir. Ancak Akçadağ, Hasanoğlan, Yıldızeli, Cilavuz, Pulur bölgeleri çok farklı. Buralarda çalışacak özellikle Tarımsal çalışmalara daha aydınlatıcı maddeler eklenmelidir. Bu konuya değinmemin gerçek nedeni, Müfredat Programları üstüne dikkatinizi çekmek içindi. Asıl önerim, İlkokullar Müfredat proğramıdır. Eldeki İlkokullar Müfredat programı 4274 sayılı yasanın bizlere yüklediği ödevlere rehberlik edecek durumda değildir. Bunu, sizlerin irdeleyip gündeme getirmeniz yerinde olur! deyip kendisini dinlediğimiz için teşekkür etti. Başta Okul Müdürü olmak üzere öteki "Meslektaşlarım!” dediği öğretmenlere saygılar sundu. Başta Rauf İnan olmak üzere tüm öğretmenler ellerini sıktılar, değişe değişe Enver Kartekin'in kollarına girerek ayrıldılar.

Öğretmenler çıkınca bir grup salondan ayrıldı. Ben Enver Kartekin'in konuşmasını sıkılmadan dinledim. Kemal Kızılelma, Süleyman Karagöz, Mehmet Kocaefe, Kadir Aytekin, Bekir Semerci, Fatma Ersan, Düriye Aran, Mustafa Parlar beğendiklerini söylediler. Ayrıca Mustafa Parlar İlkokullar Müfredat Programı için teşekkür etti.

Öteki Müdürlerin arkasından atışıp takışmalar oluyordu. Bunda olmamasını güzel konuşmasından çok geçirdiği depreme yordum. Gerçekten deprem korkunç bir şey, gazetelerin yazdığına göre Lâdik dahil 5 ilçede 5000 insan ölmüş. Belki öğrenci de ölmüştür ama kimse soramıyor. Binalar yıkıldığına göre. . . . . .

Bugün pazar! dedim kendime Faik Canselen gelecek. Armoni ödevimi yapmadım. Şimdi başlasam, piyanoyu tekrarlayamam. Piyanoyu geçiştirirsem armoniye daha rahat çalışırım. Alt odadaki piyano boştu, gündüz verdiğim konseri anımsadım; içim oldukça rahat çalıştım. Abdullah Erçetin geldi, Enver Kartekin'i uğurlamışlar. Ayrılırken benden söz etmiş.

Yemeğe gittik, daha masaya oturmadan Faik Canselen Öğretmenin yalnız geldiği söylendi. Mahir Canova Öğretmen gelmemiş. Buna sevindim. Yarın, geniş zaman var Faik Öğretmen akşam gelmez, armoni ödevimi yaparım. Nitekim gelmedi, Abdullah ile birlikte yaptık. Daha doğrusu Abdullah bana yardım etti.

Erken kalkıp kitaplığa uğradık. Konu Enver Kartekin. Ancak buraya gelip konuşan Enver Kartekin değil Kepirtepe Köy Enstitüsü Eğitimbaşı Kartekin. İlk sözü Sami Akıncı söyledi:

-Bizim Enver Kartekin'imizle hiç bir ilişkisi kalmamış, adam bir yıl içinde 10 yaş ihtiyarlamış. Daha olgun görünüyor ama, o görünüş altında bir yılgınlık var gibi, bunu gizleyemiyor. Öteki arkadaşlar ise bizim okula geldiğinde akşamları dersliğe gelip bizi izlediğini, bir gece İdris Destan'a takıldığını, o ayrılınca İdris'in ağlamaklı olduğunu anımsattılar. En çok Mehmet Yücel'e, İsmet Yanar'a sataştığını, en çok da Mehmet Aygün'ü korkuttuğunu andılar. Mehmet Aygün sık sık kalkıp Müdür Nejat İdil'in taklidini yapardı. Örneğin bir elini pantolonun cebine sokar, el cepte sürekli kıpırdardı. Sözde müdür paraları sayıyormuş. Enver Kartekin de kollarını birbirine bağlar, böylece dakikalarca derslikte dolaşırdı. Herkes bu takliti yaptı ama Mehmet Aygün hiçbir zaman yanaşmadı:

-Ben bu adamdan korkuyorum, bu hoşgörülü değil, bu nedenle onun için taklit bir yana hakkında konuşmam da! demiş; sözünde de durmuştu. Mehmet Aygün'den başladık O sınıfın ilk numarasıydı) Ahmet Güner'e dek herkesi birer birer andık. Recep Kocaman, İdris Destan, İsmet Yanar, Yakup Tanrıkulu, Arif Kalkan, Ali Önol; Fettah Biricik, Hilmi Altınsoy. Hüseyin Serin, Mehmet Yücel, Mehmet Aygün, Sefer Tunca.

Uzun uzun hepsi üzerinde durduk ama yatınca bir kez daha düşündüm. Yanılıyorum belki ama hiç birini öyle candan özlememişim. Buradaki arkadaşları düşündüm, onları da öyle. Hüseyin Orhan'ı Almanca dersinde görünce anımsıyorum. Yusuf Asıl'ı da öyle! Halil Basutçu tanıdık bir yüz. Halil Dere hepsinin yerini doldurmuş gibi. O da ne zamana kadar sürecek bakalım! Köyde de arkadaşlarım vardı; Nebi, Bektaş, İbrahim, Ahmet, Halamoğlu Hilmi nerdeler şimdi? Ben okula gittikten bir süre sonra asker oldular. Onlar askerlik yaparken ben öğretmen oldum. İnsanların hasedi. . . Askerlik Şubesinde yapılan yoklamada adım okununca benim de askere alınacağım sanılıp sevinen olmuş. Halamoğlu Hilmi bisikletle Kepirtepe'ye gelip bana haber vermişti. Gecikirsem cezalanacağımdan korktuğunu söyleyince bizi dinleyen (işbaşıydı, iskele kuruyorduk) Namık Ergin Öğretmen Hilmi'ye:

-Sen haber verdin, görevini yaptın, için rahat olsun. İbrahim askerliğini burada yapacak. Bunu cümle cihan gibi sizin köylüler de duysun. Onlara bunu benim değil, İbrahim'in dediğini söylersen daha iyi anlarlar! Sana da savaşsız bir askerlik dönemi geçirmeni dileriz! demişti. Sonradan öğrendiğime göre sözde ben, öğrenci olduğumdan değil Askerlik Şubesindekilere para yedirerek kurtulduğumdan söz edilmiş. Eğitmen Mustafa Ağabeyin uyarıları da gerçeği anlatmaya yetmemiş.

Kahvede yapılan yalan yanlış haberleri nasıl önemsediklerini (!) anımsayarak uyudum.

 

8 Mayıs 1944 Pazartesi

 

Enstitü Bölümünden iki sınıf kalacak demişlerdi, Bir 1. sınıf, bir 2. sınıf bunlara çıktım ama hangisine kestiremedim. Derken tanıdığım bir öğrenci geldi Hasan Tekin, güleç yüzlü çalışkan bir öğrenci koştu akordiyonu getirdi. Mehmet Gönül de yetişti. Mehmet Gönül de Hasan'ı sevdi; hemen oyun seçimi yaptırdı. Hasan, seçim yapamadı, arkadaşlarına sordu. "Arpazlı!” sesleri yükseldi. Çok ağırdan başlandı. 40 kişilik bir grup, hepsi anlayışlı çocuklar. Yaptıklarından onlar da mutluluk duyuyorlar. Buradaki istekli grubu görünce geçen yıllar Kepirtepe'de çektiklerimizi düşündüm. Asım Öğretmen, Fahri Tosili Öğretmen zaman zaman da Talat Tarkan Öğretmen çıkar, oyun düzeni kurmaya çalışırdık. Çoğunluğu bizim sınıftan olmak üzere sayısız oyun bozucu çıkıyordu. "Oyun bozma!" deyimini ilke olarak benimsemiş insanlardı. Onlardan bir bölümü şimdi burada. Yüksek bölüm sabahları kalkmıyor ama öğretmen olarak Enstitülere dağılınca bunu yapmak zorunda kalacaklar. Yüksek Bölümde 130 arkadaşız. Benimle Yusuf Asıl dışında kimse oyunlara katılmıyor. Oysa, özellikle gezilerde Yüksek Bölüm tüm grup olarak konuk kalınan okullarda oyunlara çağırılıyormuş. Bu söylenince bizimkiler:

-Bir yolunu bulup sıvışırız! deyip gülüşüyorlar. Peki, gittiğiniz Enstitüde Küme öğretmeni olacaksınız; kümenizin başında bulunmak zorunda kalınca ne yapacaksınız? Yanıt vermiyorlar ama kafalarında gerçekten kaçamak yollar olduğu gülüşlerinden anlaşılıyor.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Bu sabah kahvaltıda bu konutu açtım. Masamızdaki 5 Kızılçullu çıkışlı arkadaş oynadıkları zeybekleri sıraladılar. Benim Kepirli arkadaşım Abdullah ile Kadir suçlu gibi sustular. Kepirtepe'de oyunlara en çok karşı olanlar arasında bunlar da vardı. Ben sustum ama öteki arkadaşlar şaştılar:

-Nasıl olur? Herkes oynarken siz neden katılmadınız? Soru yanıtsız kaldı.

Salona girdiğimizde Faik Canselen Öğretmen piyano çalıyordu. Ayaklarımızın burunları üstünde sessizce girdik. Sonunda Ziraat Maşını çaldı, oturduğu yerden arkasını dönerek:

-Bu marşı iki sesli olarak hemen hazırlayalım. Bestecisi benim öğretmenimdir. Ona verebileceğim en güzel hediye bu olacaktır. Son konuşmamızda, kısa zaman içinde buraya geleceğini söyledi. Söz yazarıyla birlikte gelecekler. Bizim için güzel bir deneme olacak; bir marşın bestecisi ile söz yazarını bir arada görmek. Şair Behçet Kemal Çağlar aynı zamanda Milletvekili, neşeli bir insandır. Konuşunca seveceksiniz. Dilerim bir aksilik çıkmaz da dersler kesilmeden gelirler! Öğretmen hiç uyarmadan, daha önce de arkadaşlara sözünü etmediği Saygun'un İncinin Kitabı'ndan İbrahim de bir sürpriz yapacaktır! deyip güldü. Ben, biraz duraksayınca gülümseyerek "zaten kitap yedi küçük parçadır bir ya da ikisini çalsan yeter. Yarım elma gönül alma!” dedi.

Faik Canselen Öğretmen gülerek:

-Bugün, öğleye dek beraberiz, Öztekin Öğretmen söylemiştir, Mahir Canova'nın sahneye koyduğu temsilin başlaması nedeniyle bugün gelemedi, sanırım haftaya da gelemeyecektir. Belki o sizi çağırır. Yalnız şimdilik geceleri gösterimde, gece gitme olanağınız olur mu bilmem! Öğretmen bunu anlatınca benim dışımda tüm arkadaşlarda bir gevşeme oldu. Hem tiyatroya gitme sevinci hem de dersler boş geçecek! Ben, çaresiz piyano ödevlerimi vereceğim.

Bizimle konuşurken piyanoya arkası dönük olan öğretmen birden yarı dönük olarak tek elle Ziraat Marşını çaldı. Kalkıp; marşın notasının olup olmadığını sordu. Hepimizde vardı. Öğretmen, Abdullah Erçetin'e marşın notasını yazdırdı.

 

ZİRAAT MARŞI

Notalar.

1

 

2

 

3

 

4

 

 

 

Ziraat Marşının Bestecisi Ahmet Adnan Saygun

 

Ziraat Marşı'nın sözleri

 

Ziraat Marşı
Sürer, eker, biçeriz, güvenip ötesine
Türklerin her kazancı, Türklerin kesesine,
Toplandık başçiftçinin, Atatürk'ün sesine,
Toprakla savaş için ziraat cephesine.
 
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz,
Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz.
 
İnsanı insan eden, ilkin bu soy, bu toprak
En yeni araçlarla en candan çalışarak,
Türk için yine yakın dünyaya örnek olmak.
Kafa dinç, el nasırlı, gönül rahat. alın ak.
 
Biz ulusal varlığın temeliyiz köküyüz,
Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz.
 
Kuracağız özyurtta dirliği, düzenliği,
Yıkacak engelleri, ulus egemenliği,
Görsün köyler bolluğu, rahatlığı, şenliği,
Bizimdir o yenilmek bilmeyen Türk benliği.
 
Biz ulusal varlığın temeliyiz köküyüz,
Biz yurdun özsahibi efendisi köylüyüz.

 

Not: Marş olarak söylenirken kavuştakların 2. dizeleri tekrarlanır.

 

Ziraat Marşının yazarı Şair Behçet Kemal Çağlar

 

Notalar tek ses için bestelenmişti. Faik Öğretmen bunun olanaksız olduğunu söyledi. Az durduktan sonra:

-Şimdilik bunu çalışalım ama en kısa zamanda ikinci sesi yetiştireceğiz, bunu es geçemeyiz! dedi. Ziraat Marşını daha önce söylemiştik, Hilmi Girginkoç Öğretmen de söyleyişimizi eleştirmişti ama onun marşlar konusunda gene de hoşgörülü bir tarafı vardı:

-Marşlar açık havada sözlendiği için gür sesle söylemek açıkları kapatır! demişti. Faik Öğretmen ise sözlerin net belirtilmesini, vurguların yerinde yapılmasını istiyor. "Biz ulusal varlığın temeliyiz köküyüz derken "Temeliyiz, arkasından gelen "Köküyüz! sözlerinin ilk heceleri vurgulanacaktır!” dedikten sonra sıra ile hepimize tekrarlattı. "Güvenip, ötesine, Türklüğün, her kazancı gibi sözlerin de vurgulanacağını işaretleyip çalışmayı durdurdu. Az bir aradan sonra Öztekin Öğretmen keman grubuyla çalıştı. Faik Öğretmenle alt piyanoya indik. Öğretmen marş konusunda yeterli durmadığı kanısında olacak. Beringer metodundaki marşları açtırdı, onları çaldırdı. Bu arada kendi kendine konuşur gibi :

-Müzikte, çaldım geçtim demek yok. Müzik roman değildir. Romanı okur atarsın. Müzikte çalınan parçalar insanın beyninde ebediyen kalır! Kalmalıdır da. . . Dinlenen ya da çalınan parça unutulursa o kişide müzik kültürü oluşmaz. Beethoven 'i çaldın ya da dinledin ama unuttun. Mozart çaldın, dinledin ama unuttun; işte bu olmaz! Mozart için müzik dehası derler. Bu dehalık yazdığı eserlerden değil, onun yazdığı kadar güzel besteleri Josef Haydn, Ludwig van Beethoven de bestelemiştir. Ama Mozart'ın onlardan farklı bir tarafı vardır. Üstün bir bellek. Mozart çocuk yaşlarındayken Roma'ya, Vatikan'daki Sixtine (Chapel) Kilisesi'ne girmiştir. O kilisenin bir özelliği vardır, çok özel olarak İsa için bestelenmiş Gregorio Allegri denilen bir besteci 6 sesli olan bir kutsal müziğin kopyasını başka bir kiliseye vermemek koşulu konmuştur. Bu gelenek, yüzyıllardır sürer. Bunu duyan Mozart Sixtine (Chapel) kilisesine gider dikkatle dinleyip eve dönünce oturup piyanoda çalar, sonra da notaya geçirir. Yüz yıllardır gizli tutulan Gregorio Allegri'nin Miserere'si böylece Mozart'ın kulaklarının gücüyle öteki kiliselere de geçmiş olur. İşte Mozart'ı ötekilerden bir adım öne geçirip Müziğin Dehası yapan üstünlüğü bu denli kulağın sesleri seçmesidir. Biz dehalık falan (olsa seviniriz ama) istemiyoruz ama az daha fazla önemseyebiliriz.

Faik Canselen Öğretmen hem konuştu hem de 57. Parade Marşla, Beringer'in öteki sayfalarını açarak Oskar Beringer'in 63 nolu Marş ile marş karakterli 64 nolu Czerny'yi arkasından da Beringer metodunun son sayfalarındaki Czerny etütlerini tekrarlattı. Son etüdü bitirince, piyano üstündeki Beringer'i alarak bana uzattı:

-Al İbrahim, bu benim sana hediyem olsun! Bundan sonra daha disiplinli bir Beringer daha çalışacağız. Onda bu tür parçalar yok. Parçaları bir süre kendin seçeceksin. (Yeni ders yılı başlayana dek) Ders yılı başlayınca onları da birlikte seçeceğiz. Çalıştığın küçük parçalardan bir demet yap (Biz buna repertuvar diyoruz. ) Çalman istendiğinde, duruma göre onlardan birkaçını çalarsın! Haftaya da Mozart Kv. 545 Do major 16 nolu sonatı iyice pişir. Unutma ki Mozart kusur kabul etmez. İlk dinleyenlerin bile Mozart'ta yapılan hataları anladığı üstüne çok denemeler yapılmıştır. Bu denemelerden sonra insanlar, bu gerçeğe inanmış olarak piyano çalışanlara durum anlatılıp dikkatleri çekilir.

Faik Canselen Öğretmen:

-Son ders mon ders diyerek sözü uzattık! deyip kalktı. Sahiden herkes yemeğe gitmiş.

Yemeğe gidince arkadaşlar sordu son dersi mi yaptınız yoksa? Sözü kısa kesmek için, "Yazın haftada bir derse gideceğim, onun plânlarını yaptık. Faik Öğretmenin haftada iki saat Konservatuvarda dersi varmış. Ancak o günleri kendisine henüz bildirilmemiş. O günlerin birinde ben de gideceğim.

Arkadaşlar, okulda kalmamın yararlarını sayıp döktüler. Onlar benim adım konuşurken benim de aklıma Kepirtepe takıldı. Kepirtepe'ye gitseydim daha iyi olmaz mıydı? Röslein bu yıl okulu bitirecekti. Sonra? Sonrası yok, ayrılıp köyüne giderse ne yapardım? Bizim okullara dağılmamız temmuz ayını bulacak. Geziler, arkasından Askerlik kampı, (Kamp 20 gün)geldi-gitti derken temmuzu bulmasa bile haziran sonuna yaklaşır. Röslein'ı nasıl olsa unuttum. O zaten:

-Beni, ailem daha fazla okutmaz! der dururdu. Belki bu fikirlerinden vazgeçip buraya gönderirler. Böylece bu işi şansa bırakıp buranın olanaklarından yararlanmalıyım.

Yemekten sonra Faik Canselen Öğretmen gene geldi. Bu kez de bildiğimiz marşları söyleyelim deyip Marşların adlarını tahtaya yazdırdı:

1. İstiklâl Marşı, (2)
2. 10. Yıl Marşı, (2)
3. Gençlik Marşı, (2)
4. İleri Marşı,  (2)
5. Mülkiye Marşı,
6. Öğretmenler Marşı (Gazi Eğitim En stitüsü)
7. Ziraat Marşı,
8. Ankara Marşı,
9. Toprak Marşı,
10. Dumlupınar Marşı,
11. Dağlar.   (2)

Faik Öğretmen gülerek:

-Epeyce varmış! dedikten sonra tahtadaki yazılış sırasına göre ikişer kez söyletti. Tek tek de birkaç arkadaşa tekrarlattıktan sonra bunları iki sesli söylemeliyiz. Bunların ikinci sesleri vardır. Her kitapta olmaz ama olduğu kitaplar vardır, ararsak buluruz. Hadi size bir araştırma görevi, gittiğiniz okullarda da olabilir. Alın size bir imece çalışması. . . .

2. sesi elimizde bulunanlar düşülünce zaten ne kalıyor ki? deyip tahtaya bir daha bakıp işaretletti. Ziraat Marşı için de "Var sayın, onu ben bulurum; onunla altı marş oluyor. Şimdilik bunlar, yeter de artar bile!

Sanırım Öztekin Öğretmenle önceden konuşmuşlar, Öztekin Öğretmen gülerek geldi:

- Bugün rekor kırdınız, ağır işçi mesaisi yaptınız! dedi. Faik Öğretmen saatine bakarak:

-Yok canım, tamı tamına vaktinde bıraktık! deyip bize dikkatle bakarak:

-Öyle değil mi çocuklar? diye sordu. Biz de, biraz kısık sesle de olsa; "EVET!” dedik.

Öğretmenler bir süre Bölüm Başkanının odasında konuştular. Faik Canselen Öğretmen elinde büyükçe bir paketle durağa yönelirken yetişip paketi aldım. Ağır değil; sanırım bir örgü işi ya da yün. Tiftik aklıma geldi ama sormadım. Tren beklerken Faik Öğretmen, merak ettiğim paketi çok kapalı olarak, zannımca açıkladı: “Köye gelip gittiğimi bilen tanıdıklar, ne olduğunu anlamadığım şu paketi benden istediler. İsteyenler, Girginkoç ailesinden olduğu için kıramadım.” Paketin bir kenarında sahiden Girginkoç yazıyordu. Tren gecikmesiz geldi, Nedense sevinerek salona döndüm. Kemancılar, sert komutlar içinde yay çekiyordu. Alt odaya geçip Faik Öğretmenin dediklerini bir bir anımsayarak çalıştım. Mozar, Marş Allaturka, Kv. 545 Sonat no: 16, Beethoven, Für Elise, Franz Schubert, Momend Muzikal no: 3, Beethoven Menuett, Mozart, Don Juan operasından Zerlina'nın aryasıyla (Mandolinli) Serenadı dinletme parçası olarak seçip çalışmaya başladım. Mozart sonat Kv 331 ile 545(11 no, 16 sonatları da biraz müzikle ilgilenmiş kimseler için hazır tutacağım. Tatilde olabildiğince Oskar Beringer 2. etütlerle Czerny, (30, 40) etütleri çalışacağım.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Yarın salı, salı günü derslerinde öteki günler gibi değil zorunlu olarak susuyoruz. Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen, bir konuda konuşmaya kalkana hemen soruyor:

-Nerede okudun bunu, doğru anladığının bilincinde misin ? Bunu yazanın da yanılmış olabileceğini düşündün mü? Bunların birine yanıt vermeyince hemen:

- Bir de orasını düşünelim bakalım; belki orada daha değişik bir görüşle karşılaşırız!

Yunus Kazım Köni Öğretmen de öyle.

-Sen bunu birinin sözlerine dayanarak söylüyorsan, önce, onun bunu niçin söylediğini düşünmelisin. Kesinlikle bir başka görüş vardır, belli ki ona karşı durulmaktadır. İlk görüşe hemen bağlanırsan öteki fikirlere ters düşebilirsin. İşte fî tarihinde felsefe ile başlayan bu kuşkulu görüş sonradan pozitif bilimleri doğurmuştur. Bir de doğrudan Kuşkucu görüş vardır. Onunla karıştırmayalım. Onlar, bizim varlık olarak benimsediklerimizi tümden "Acaba?" ile irdelemeye kalkarlar! diye konuşmaya başlayınca yutkunarak dinliyoruz. Bilim-Kuşku-Sezgi-Matematik kesinlikler. Bilimlerin felsefeden ayrılıp özgürleşmesi. Bu alanda çalışanlar: Thales, Pyhtagoros, Öklit, Arşimet, Kepler, Kopernik, Galile, Spinoza, Laipniç, Newton, Descartes, Pascal, Lavuaziye, Auguste Comte, Pascal, Emanuel Kant, Claude Bernard, Wilhelm Wundt, Sigmund Freud, Bertrand Russell v. b. Neler demişler?

Ya Montaigne öğretmen neler demişti? 20 yıl kadar Deneme yazmış. 1572'de başlamış. Bizde, 2. Selim zamanı bir bakıma Edirne Selimiye Camisi'nin yapım yılları. Denemelerin sonu ise 1591 Padişah 3. Mehmet zamanı, en küçüğü 1, en büyüğü 26 yaşında, yani kendisinden bir yaş küçük (Kendisi 27 yaşında) 19 kardeşini bir günde boğdurup, sedef kaplı sandukalar içinde, incili sakallarını sıvazlaya sıvazlaya, Allah'ı ağzından düşürmeyen, sözüm ona İslâm uleması eliyle toprağa vermiş kişi. Şair Baki henüz yaşıyor. İngiltere'de Kraliçe Elizabet, İskoçya Kraliçesi Güzel Maria Stuart'ı güzelliği için astıran gaddar kadın. William Shakespeare en verimli günlerinde, İspanya ile Portekiz Yeni Dünya dedikleri Amerika kıtasının görünür bütün değerlerini çaldıklarından başka yerlilerini de yok ettikleri süreç. Montaigne Öğretmen bunlardan habersiz (gibi-doğal olarak habersiz olabilir) kendisinden 1000 yıl önce yaşamışların süzme sözlerini bize iletiyor.

Bunlara üzülerek uyudum.

 

9 Mayıs 1944 Salı

 

Rüyamın etkisiyle uyandığımda oldukça şaşkındım. Rüyada olan canlı gibi halâ gözümün önündeydi. Bir gemi batıyormuş. Ortalıkta deniz meniz yok. Salt tanımadığım bir sakallı kişi bana:

-Beni tanımadın mı? O elindeki ekmekleri bana vereceksin! dedi kayboldu. Uyandım, elimde ekmek falan yok ama kendimi toplayamadığım için bakındım etrafımda ekmek varmış gibi. . .

Mehmet Gönül, gülümseyerek geldi:

-Aynı sınıfa gidiyoruz değil mi diye sordu. Kapıdan çıkınca Hasan'ı gördük. Hasan Tekin çakı gibi, derli toplu, sınıfındakilerden farklı gibi. Belki de alıştığımız için olacak, Hasan'a daha ısınığız. Hasan'dan söz ederek oyun alanına gittik. Hasan akordiyonu almış, bekliyor. Önce bir süre Merzifon Halayı oynandı. Çocukların bir grubu tekli (Zeybek)oyunları istiyor. Mehmet Gönül, göz kararıyla on öğrenci seçip "Biliyoruz!” dedikleri Harmandalı'nı oynattı. Dedikleri gibi olmadı, oynayamadılar ama gene de söz aldılar; değişe değişe sabahları tekrarlayacaklar. Kısa bir alıştırmadan sonra toplu oyuna başlanacak.

Kahvaltıda, Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen sınav yapar mı? Yaparsa ne sorar? İş şakaya döküldü ama ayrı ayrı hepimizin içinde bir kuşku var. Geçen yıl için söylenen bir olay (Asılsız denmesine karşın) aklımıza takıldı. Onlar, 100 kişi olarak gelmişlermiş. Sözde Sabahattin Öğretmen bir gün:

-Bu böyle sürüp gitmez, bizler, vermeye çalıştıklarımızın hiç değilse bir bölümünün alındığını görmek isteriz!” deyip yazılı yapmış. Bu yazılı sonunda sınıfın yarısı köylerine dönmüş. Böyle mi, değil mi? Yanıtın aslını araştırmaya kalkışamıyoruz; çünkü burası bir okul. Zaten öteki öğretmenler de arada çok kesin uyarılarda bulunuyor. Ben kendi payıma bunu hep düşünüyor, ona göre bir dakikamı bile boş geçirmiyorum. Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin gözünde, Faik Canselen, Malik Aksel, Hamdi Keskin, Yunus Kazım Köni, Bölüm Başkanımız Mehmet Öztekin ölçüsünde olmasam bile sınıf ortalamasının üstünde tutulduğumu seziyorum. O nedenle içimden rahatım ama, sonuç olarak sınav bu; sık sık söyleyenler olmuştur:

-Sınavdan, Napolyon Bonapart bile korkarmış. Gerçi bu sözü ilk duyduğum zaman bile mantıksız ya da uydurma bulmuştum ama içimden geçen kaygılara uyduğu için tekrarlayıp duruyordum. Çünkü Napolyon bu sözü İmparator olduğunda söylese bir anlamı olmaz. Adam, meclisi basarak Fransa'nın başına geçmiş. Öyle güçlü bir ordu kurmuş ki, İngiltere dışında tüm kralları tacından etmiş. Böyle bir kimsenin sınavdan korkmak değil sözü ağzına alması bile akıl işi değil. Olsa olsa Napolyon'un öğrencilik arkadaşlarından biri, Napolyon'un öğrencilik yaşamını anlatırken bir anı olarak bu sözü söylemiş olabilir! Arkadaşlar bana, "Bunu da bildin!" deyip gülüştüler.

Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen gülümseyerek geldi. "Günaydın! dan sonra karşı dolapların üstünde açılmamış kitap paketlerini göstererek:

-Bunlar ne zaman geldi? diye sordu. Dolapların üstündeki paketlerin ayırdında olmayan büyük bir grup dönüp o tarafa bakınca, yerine otururken yüzü birden bire değişen öğretmenin bir şeyler söyleyeceği sezilir gibi olmuştu. Nitekim yerine oturunca ellerinin parmaklarını bir birine dişli gibi takarak:

-Sakın içinizden, o paketlerin gelişinden öğretmen de habersizmiş gibilerde bencilce kuruntulara kapılmayın. Yeni basılan kitaplar kontroldan geçer geçmez ilk paketlenenleri önce buraya yolladığımı bilmelisiniz. Sizin bunu bilmediğiniz anlaşıldı, siz bunu doğal karşıladınız. Ancak benim de bir bilmediğim ortaya çıktı, işte ben onu doğal karşılayamıyorum. Bunca konuşmalardan, açıklamalardan sonra sizde kitap tutkusu yeterince filizlenmemiş. Ben bekliyordum ki, deyip yerinden kalktı gidip bir kitap paketini yırtarak rastgele bir kitap çekti, kitabın kapağını göstererek (Kitap Puşkin'in Yüzbaşının Kızı idi) sözünü tekrarladı:

-Ben bekliyordum ki, Yüzbaşının Kızı nedir? Yazarı Puşkin kimdir? Anlatılanların sahici bir tarafı var mıdır? diye soracaksınız. Öğretmen kitabı paketin üstüne koyup yerine oturdu. Gülümser gibi bakıp:

-Neyse çok geçmiş sayılmaz, önümüzde daha koca iki yılımız var. Bu zamanda ben paketleme işini ağırdan alırım siz de anlatmak istediğimi daha ciddiye alıp gelen paketleri açarsınız. Bunlar olmayacak şeyler değildir. Deyip sözü hemen Montaigne öğretmene çevirerek:

-Bakalım o, bıraktığımız yerde duruyor mu? Ona bugün, bizim yurdumuzda da çok konu olan bir konu üstüne düşüncelerini soralım! Mustafa Parlar alıştığı için el kaldı. Öğretmen bir süre kendi okumak istediğini söyleyip kitabı açtı.

Cinsel Yanımız.

Tanrılar, der Platon, bize buyruk dinlemez ve zorba bir uzuv vermişler. Azgın bir hayvan gibidir bu uzuv, amansız iştihasiyle her şeyi kendine kul etmeye kalkışır. Kadınlarda da öyle, obur, doymak bilmez bir hayvandır o zamanında yiyeceği verilmezse deliye döner, beklemek bilmez, bedenlerini kudurtur, damarlarını tıkar, soluklarını keser, türlü dertlere yol açar, ta ki ortak arzunun meyvasını içlerine çeksinler, rahimlerinin dibi bol bol sulanmış, tohumlanmış olsun.

Yasa koyucularımız bunu böylece bilip ona göre gereğini düşünmelidirler: Cinsel gerçeğin erken öğretilmesi daha iffetli ve daha verimli olmasını sağlar, yoksa herkes onu hayal gücünün keyfine ve ateşine göre bulmaya kalkar. Kimi kadınlar, arzu ve umut peşinde gerçeğin yerine ondan kat kat daha acaip, olmayacak şeyler koyarlar. Platon bunları düşünmemiş midir? Kadın, erkek, yaşlı, genç cimnastik yaparken birbirini çıplak görmesini isterken? Erkekleri hep çıplak gören Kızılderili kadınlar hiç olmazsa göz duyularını soğutmuş oluyorlar. Büyük Peru Krallığında kadınlar bellerinden aşağısına önü yırtmaçlı bir kumaş sararlar; öyle dardır ki bu etek, ne kadar edepli olmak da isteseler, her adım atışlarında edep yerleri gözükür. Gerçi kadınların bunu erkekleri kendilerine çekmek için yaptıklarını, çünkü o memlekette erkeklerin kendi cinslerine düşkün olduğunu söylerler ama şu da denilebilir ki, bunu yapmakla kaybettikleri kazandıklarından daha fazladır; çünkü tam bir açlık; hiç değilse gözle doyurulmazsa daha zorludur. Livia (*) da der ki, namuslu bir kadın için çıplak bir erkek bir resimden fazla bir şey değildir.

 

Livia (MÖ. 58-29) Roma İmparatorluk döneminin ünlü imparatoriçesi

 

Lakedemonyalı kadınlar, ki evliyken bizim kızlarımızdan daha bâkireydiler, her gün şehirlerinin delikanlılarını çıplak güreşir, yarışırken görüyorlardı, kendileri de yürürken bacaklarını kapamaya pek önem vermiyorlardı; çünkü Platon'un dediği gibi namusları, uzun eteksiz, yeterince örtüyordu onları. Ama Augustinus''un (*) sözünü ettiği bir takım adamlar çıplaklığı öyle akıl dışı bir baştan çıkarma gücü olarak görmüşler ki, kadınların mahşer günü kendi cinslikleriyle mi, yoksa, o kutsal ülkede bizi baştan çıkarmamak için, erkek olarak mı dirileceklerinden kuşkuya düşmüşler!

 

Aziz Augustinus (İS. 354-430) olarak anılan filozof-Tarih Bilimcisi, İtiraflar'ın yazarı

 

Kadınları türlü yollardan aldatıp azdırıyoruz, kısacası. Durmadan hayallerini coşturuyor, dürtüklüyoruz, sonra da dişiliklerine lânet okuyoruz. Doğrusunu söyleyelim:

- Biz erkeklerin hemen hepsi kendi günahlarından çok karısının günahlarından gelecek ayıptan korkar, kendi vicdanından çok karısının vicdanı üstüne titrer. (Aman ne fedakârlık! )Tek karısı ondan daha afif kalsın da hırsız olmaya, yemin bozmaya, karısının adam öldürmesine, afaroz edilmesine razıdır herkes. . .

Kötülükleri ne haksızca değerlendirmedir bu! Kadınlar da, biz de cinsel taşkınlıktan daha zararlı, daha insanlık dışı binbir ahlâksızlığa düşebiliriz; ama kötülükleri doğaya göre değil kendi çıkarımıza göre ölçüyoruz, bu yüzden de tutarsız, türlü biçimler alıyor kötülükler. Ahlak kurallarımızın sertliği kadınların cinsel düşkünlüğünü doğal niteliği aşan daha azgın, daha sapık bir hale getiriyor ve böylece düşkünlüğün sonuçları nedenlerinden daha kötü oluyor. Bilmem Sezar'ın, İskender'in kazandıkları savaşlar daha mı çetin olmuştur, genç ve güzel bir kadının, bizim gibi beslenen, gün ışığına, dünyaya açılan, bunca ters örnekler gördükçe gören, durmadan azgın saldırılara uğrayan bir kadının iffetini savunmasından! Hiç bir kuşatma bu dayatmadan daha netameli, daha çetin olamaz. Ömür boyunca zırh taşımak bir bakirelik perdesi taşımaktan daha kolaydır; ve bakireliği Tanrı'ya adamak fedakârlıkların en zoru olduğu için en yücesi sayılır:

-Diaboli virtus in lum bis est, şeytanın gücü beldedir, der Ermiş Hieronimus (*)

 

Albrecht Dürer'den Hieronymus (1514)

 

Sabahattin Öğretmen burada yazılanlarla geldiğimiz yörelerdeki kadın -erkek anlayışları arasında benzeşikliklerle, ayrılıkları düşünelim! dedi. Uzunca bir sessizlikten sonra Veli Demiröz parmak kaldırdı. Sabahattin ağır ağır tüm arkadaşların üzerinde göz gezdirdi. Başka parmak kaldıran olmadığını görünce Veli'ye işaret etti. Veli Demiröz, soruya karşı soru sordu:

-Bunu dinsel açıdan ele alabilir miyiz? Öğretmen hoşnut olmadığını belirte belirte "Elbette alabilirsiniz. Ancak, Montaigne'in çizdiği çizgiden dışarı çıkmak yok! Bekir Semerci ile Hasan Özden parmak kaldırdı. Öğretmen Hasan Özden'e söz verdi. Hasan Özden:

-Sorunuza karşılık vermeden, Veli arkadaşımı uyarmak istiyorum:

-Bu konuya dinsel açıdan bakarsak okuduğumuz yazıya ters düşeriz. Montaigne Öğretmenin yaşadığı zaman şimdi bilinen bütün dinler vardı. Kesinlikle bunlara değinmemiş, Değinmemiş ama konunun insan yaşamından ayrılmaz bir olay olduğunu şimdiki dinlerden önce de insanların önemli bir sorunu olduğunu anlıyoruz. Ancak eski dönemlerdeki çok Tanrılı yaşam sürecinde toplumlarının Tanrılara dayatılarak kurdukları ahlaksal düzenler bir birinden çok farklı oluyormuş. Örneğin Lakedemonyalı (Eski Yunanistan'da bir kent) erkekler çıplak spor yapar, çıplak dolaşırmış. Toplumca doğal karşılanan bu durum kadınlar için bir sorun yaratmazmış. Çünkü onların dinsel kuralları buna izin veriyormuş. Günümüzde de kitaplardan okuduğumuza, filmlerden izlediğimize göre Afrika yerlilerinde de çıplak ya da az giyinik kabileler varmış.

Hasan, çok Tanrılı dönemlerde giderek toplumlar, günümüz dinlerinin yasakçılık temelini atmıştır! derken zil çaldı. Sabahattin Öğretmen Hasan Özden'e teşekkür etti. Kalkarken:

-Montaigne öğretmen bize bugün daha evrensel bir konu getirdi, gösterdiği kaynak kişilerin tarih şeridi 2000 yıldır. Siz bir daha incelersiniz, Platon İsa öncesi 4. yy. Livia, İsa'nın çağdaşı, Augustinus, İsa sonrası 4. yy. Jheronimus daha yeni; İsa sonrası 16. yy. Biz de günümüzün modern dünyasındaki bağnaz toplumları karşılaştıralım! Atatürk'ün güzel sözünü anımsayarak, kıyıda köşede kara çarşaflara bürünenleri, onlara o kılığı Tanrı buyruğu gibi gösterenleri düşünelim. Yazları denize girenleri kınayanları izleyelim! . . . .

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Yunus Kazım Köni Öğretmen "Günaydın!” dedikten sonra gelen Köy Enstitüsü Müdürlerinden, Köy Enstitüleri Müfredat Programından yakınan olup olmadığını sordu. Önce bir kaç ses birden "Yok!” dedi. Dedi ama arkasından beş altı parmak kalktı. Sabri Taşkın dayanamadı Enver Kartekin, dedikten sonra, Samsun/Ladik Köy Enstitüsü Müdürü Enver Kartekin! dedi. Öğretmen konuşmaya başlamak üzereyken Bekir Semerci parmak kalırdı. Yunus Kazım Köni Öğretmen Bekir'e söz verdi. Bekir Semerci:

-Enver Kartekin, öğretmenimizin beklediği eleştiri üzerine değil, Bölge özelliklerine göre proğram önerdi! dedi. Karşılıklı söz atışması yapılınca öğretmen konuşanları susturduktan sonra; "Efendim!” deyip kendi beklentisini anlattı. Anlattıkları tıpkısı tıpkısına bizim ilk derslerde sorun yaptığımız konulardı. Psikoloji, Sosyoloji, Biyoloji, Kozmoloji. . . . . . . Oysa, Enver Kartekin, Cilavuz Köy Enstitüsü proğramında Beşikdüzü öğrencilerini ilgilendiren konuların değil deniz, denizden daha çok yararlanma üniteleri işlenmeli demişti. Öğretmen, bu konunun da önemli olduğunu, ancak bunun gerçekleşmesinin zamana, daha geniş kadrolu Milli Eğitim Bakanlığı örgütü gerektiğini anlattı. Günümüz Milli Eğitim Bakanlığının merkez örgütünü anlattı. Bina yetersizliğinden söz etti. Birden konuyu Psikolojiye getirip, "Bu bile halâ tartışılıyor, var mı, yok mu? Sözü bize çevirerek sordu:

-Psikoloji dersi okumadan önce hastalıklar üstüne az çok bilginiz vardı; birileri günlerce yatıyor, ya da doktora gidiyor, iyi olup kalkıyor. Umarım şöylesini de duymuşunuzdur:

-Yıllardır çekiyor bu derdi, kapısını çalmadığı, hacı, hoca kalmadı. Yazdırılan Muskanın haddi hesabı yok! Gene de şifa bulamadı. Böyle kişi görmüş olabilirsiniz. Ama bu kişi yatakta değildir. Onu neden doktora götürmüyorlar? diye sorsanız "Doktorlar, öyle hastalara bakmaz! yanıtını alırsınız. Günümüzde bizim ülkemizde olan bu olaylar, başka ülkelerde de oluyormuş. İşte böyle hastalarla 1850'li yıllarda bazı doktorlar ilgilenmeye başlamış. Dr. Beyer, Weber, Feschner bunların başında gelir. Onları izleyenler, işi daha ileriye götürenler olur. Avrupa ülkelerinde bu tür çalışanlar haberleşirler. Bunlar arasından birileri hastalar üzerinde deneyleri ilerleterek özellikle Wilhelm Wundt'la öğrencileri laboratuvar kurup deneylere başlar. Bu laboratuvarlara baş vuranlar arsında yukarda değindiğimiz muskacı, üfükçü ardında koşanlar da vardır. Ne yazık ki, Wilhelm Wundt yöntemleri bunların bir bölümüne yeterli olmaz ama bir umut kapısı açılmıştır. Böyle kişileri yoğun gözetim altına alıp geçmiş yaşamını ona bir daha yaşatmak. Tam olmamakla birlikte yöntem bulunmuştur; Kişinin ruhsal gözlemi (inceleme, ayrıştırma, analiz) Batı illerinde ruh, Psich, ayrım da analiz oluğundan yeni Psikoloji akımının adı Psikoanaliz olur. Kurucusu da Sigmund Freud adlı Avusturya'lı bir doktor (Hekim)

Bizim, bu yıl öğrenmemiz gereken bilgiler bunlar. Ruh, ilk insandan beri biliniyordu. Bu bilinen, bizim bildiğimiz ruh değildi belki ama hiç değilse bir ruh fikri vardı. En eski masallarda, ölümle ilgili anlatılarda ruhun bilindiği anlaşılmaktadır. Kutsal kitaplar, ruhsal sıkıntılardan arınmak için özel dualar olduğu gibi bunları yüze okuyup üfleyerek, yazıp hastanın üstünde taşıtarak önleme yolları denenmesi, ruhun var olduğu inancının bir kanıtıdır. Öyleyse insanlık bir yaradan bir şişkinlikten yakındığı zaman başka önlemler alma yolları aramış, bunun yolunu bularak Tıp bilimini geliştirmiştir. Tıp bilimine girenlerin bir andı vardır, duymuş olmalısınız Hipokrates Andı. Hipokrates (İÖ. 460-277) yıllarında yaşamış, uzun süre hekimlik yapmış bir aileden gelir.

Hekimlerin, mesleklerini dürüstlük içinde yapacakları üstüne bir ant koymuştur. İşte bu ant, dilimizde de Hipokrat Yemini adı altında Tıp okullarını bitirenlere topluca ettirilir. Aşağı yukarı 2500 yıllık bir olay. Bu denli eski olmasına karşın hekimler büyücülük, cin çarpması yani üfürük işlerine el atmamıştır. İşte 2500 yıl sonra gelişen öteki bilimlerin bulguları yardımıyla (Fizik-Kimya-Sosyoloji-Bioloji) özellikle de Pozitif felsefenin getirdiği yeni anlayış(Araştırma, deney, gözlem) doğrultusun da ruhsal alana el atılmış, Psikoanaliz ya da Psychiatrie (Psikiyatri) alanı açılmıştır.

 

 

Hipokratos(Hipokrat) İ. Ö. 460-377

 

Öğretmen, bundan sonra köylerdeki bu konuya değgin olayları nasıl araştırırız, saptama yapmaya kalksak hangi yöntemleri kullanır ya da yol göstericiliği yaparız? diye sordu. Kısa bir suskunluktan sonra en çok muska, üfürük olayları irdelendi. Özellikle çocuğu olmayanların bedenlerine yazı yazıldığından söz edildi. Çok yaygın olduğu anlaşılan bu olaya öğretmenin bir katkısı olamayacağı, çünkü bunları yapanların kurumlaşmış, çevrede her alanda etkili olduğu, çoğunun da resmen köyün din hocaları olduğu öne sürüldü. Bu arada Fatma Ersan parmak kaldırdı. olayın salt köy hocalarının değil asıl gizli olanların yaşlı bayanlar tarafından yapıldığını, özellikle de bu tür işlerin çocuk doğumu konusunda yoğunlaştığını anlattı. Fatma:

-Hiç değilse hocalar, az ya da çok Arapça yazısına yatkın, bayanlarda bu da yok. Sorulduğunda "Geçmişte böyle yapılırdı!" demekten ileri bir savunma da yok! Fatma'nın deyişine nedense katılmak, iyi fena yaşlı kadınların bir deneyim kazanıp kazanamayacağını sorma gereğini duydum. Sonuç olarak tüm bilimlerin bir yanı az çok deneylere dayanmaktadır. Fatma'ya bunu sorunca Fatma az sustuktan sonra benim bildiğim yok, zaten bu konuda bu derse girmeden önce hiçbir bilgim yoktu, salt olaylarım anımsadım! deyince öğretmen bana dönerek:

-Senin bir gözlemin var mı? diye sordu. Benim çok sağlam bir örneğim vardı ama arkadaş karşımda oturuyordu. Ona sormadan bunu anlatamazdım. Hemen, yer, zaman, kişi değişikliği yaparak olayı anlattım. Yıllardır, bir evin işlerini kusursuz yapan bir genç, birden bire değişmiş, verilen iş yerine gereksizini yapıyor daha doğrusu onu da yapamıyormuş. Aile gencin geçmişini bildiği için bir kasıt aramamışlar, iyi olması için çare düşünmüşler. Özellikle unutkanlığı aileye zarar vermeye başlamış. Son gittikleri iki üfürükçü de "Şeytan çarpması, bundan kurtuluş yok! demişler. Gençten umut kesen aile genci çok incitmeden savuşturmayı düşünürken, üfürükçülük ile anılan bir yaşlı konuk gelmiş " Şanslı hastanın ayağına doktor gelir!” deyimine benzer bir durum olmuş. Yaşlı kadın gençle ilgilenmiş. Bir iki gözlemden sonra yaşlı kadın gencin evin kızına sırılsıklam aşık olduğunu, bunu duyurursa kovulacağına inandığından akıl dengesinin bozulduğunu anlatmış. Gerçekten aile kızlarını evlerine bir damat getirerek evlendirecekleri duyurmuşlar, seçimi de yapmışlarmış. Aday bu arada asker olmuş, olay geriye itilmiş. Yaşlı üfürükçünün üfürüğü bir sıra sonra kendini göstermiş. Delikanlı ise kısa zamanda kendini toplamış. Eski sözlü askerden döndüğünde sözlüsü ile gencin bir bebekleri olduğunu duymuş. Öğretmene anlatmak için uydurduğum bu olayın gerçeği şöyleydi. Arkadaş okulun gözde öğrencilerinden; öyle ki oynanmak istenen manzum bir piyeste bir kişinin 800 ezberlemesi gerekiyor. Bunu içimizde ancak o arkadaş yapardı. Nitekim ilgili öğretmen onu seçip o uzun rolü ona verdi. Piyes başarıyla sürdürülüp başarıyla oynandı. Ancak bir süre sonra arkadaş eski çalışma temposunu yavaşlattı. Bir süre sonra revire yattı, doktorlara gönderildi. Sürekli bir unutkanlık özellikle de baş ağrısı çektiğini söyledi, okulu bitirmek üzereyken, başarısız olacağı kaygısına kapıldı. Salt bir iki gün değişiklik olur düşüncesiyle birlikte bizim köye gittik. Ablama durumu anlatınca çok üzüldü. Ablam, köydeki söylemlerin etkisinde olduğu için doktorların yararlı olmadığı bazı hastalıkları, dualarla, muskalarla geçiştirildiği üstüne inancı vardır. Köyümüzde de böylesi bir yaşlı nene varmış. Benim böyle bir durumdan haberim yoktu; yaşlı teyze ablama geldi düşüncesiyle bir merhaba deyip kalkmak üzereyken yaşlı teyze bize Maşallah büyümüşsünüz diyerek tatlı diliyle önce kendinden söz etti. Sonra sevecen bir tavırla arkadaşa sorular sordu. Ablam bana işaret etti, gidip kahveden (Kahve evin yakınında) çay getirmemi istedi. Arkadaşın ailesi göçmenmiş, yaşlı Teyze de göçmen olduğundan konu bulup ben gelene dek konuşmuşlar. Çayları içtikten bir süre sonra yaşlı teyze ayrıldı. Bir gün sonra biz de okula döndük. Arkadaş, yabancı bir yerde bulunmanın etkisiyle iyi gibi görünmesine karşın okula dönünce gene aynı durgunluğa döndü. Ertesi hafta ablamlar Lüleburgaz'a geldiler. Ablam yaşlı teyzenin arkadaş için söyledikleri bana söyledi:

-O çocukta hastalık falan yok, o, sevdiği kızın çok yakında olmasına karşın içini dökemiyor. Kızın bundan haberi yok , o da bundan bir tavır sezmediği için onu yok sayıp kendisine yakınlık gösterenlere karşı ilgisiz kalmıyor. Kızdan uzaklaşınca, hiç bir sorunu kalmayacak. Çok gururlu genç!

demiş, Ablamın dediklerini ben arkadaşa söyleyemedim. Çünkü kızı ben de seviyordum ama başka konularda olanak buldukça ya da kendim ilişki kurup ilgisini çekerek konuşuyordum. Bu arada onlar, uzunca süren yıllık tatile gitti, biz de bir süre sonra okuldan ayrıldık. Arkadaşın burada uykusu da iyi çalışmaları da; eski neşesine kavuştu.

Yunus Kazım Öğretmen sabırla birbirine benzeyen bir çok olayı dinledikten sonra:

-İşte görüyorsunuz; uygar ülkeler neden uygar olmuş; geri kalanlar neden geride! İşte Atatürk, bunun için “Hayatta, En Hakiki Mürşit Bilimdir!” demiş.

Öğretmen, Deprem, Ay ya da Güneş tutulması, Sel, yangın felâketlerini, hatta savaşları, dualarla önlemeye çalışan düşünceyle bilimlerin bağdaşmadığı anlattıktan sonra Psikolojinin, bir başka deyimle Wilhelm Wundt'la başlayan ruhsal laboratuvar çalışmaları, asıl büyük atılımı zekâ alanında yapmıştır. Günümüzde zekâ, psikoloji alanı dışında görünüyorsa da öz olarak psikoloji laboratuvarından uc almış bir buluştur. Bizim ülkemizde okul, çok yeni bir olaydır. Gerçi büyüklerimiz, özellikle de din adamlarımız kutsal kitabımız Kur'an buyruklarının başında "OKU!” övüdünden söz ederler ama okumak için bir düzen geliştirmemiştir. O nedenle halk, okur-yazar değildir. Yurdumuzda halkın okur-yazar olması için okul açma, öğretmen yetiştirme kurumunu, (Şimdiki Milli Eğitim Bakanlığının küçük bir örneğini Tanzimat Fermanı'nın okunmasından tam 30 yıl sonra 1869 yılında kurmuştur. Kurmuştur ama bir birlik oluşturamadığı için okullar okul değil, çocuklar için okumaktan çok, olur olmaz durumlarda bir dayak yeme yeri olmuştur. Bunun için eski yazarlarımızın kitaplarında FALAKA hikayelerini okumanız olayın acıklı durumunu anlamaya yetecektir.

Her konuda olduğu gibi uygarlaşma yolunda yurdumuz, okul işine de Cumhuriyet döneminde kavuşmuştur. Ne var ki bizim yeni başladığımız bu işe uygar ülkeler çok önce başlamıştır. Biz yedi yaşına giren çocuklarımızı bir okul çatısı altında toplamaya çalışırken bakıyoruz ki onlar; 7 yaşına girmiş çocukları bir araya toplamak yetmiyor. Çünkü çocukların öğrenme yetenekleri doğum yaşlarına koşut olmamaktadır. Bu konuda yapılan uzun araştırmalardan sonra gözlemlenen, kesin bilimsel ölçeklerle kanıtlanan şöyle bir gerçekle karşılaşılıyor:

- Her 100 kişilik yaşdaş grupta 20 öğrenci akranlarının çok altında; diğer bir 20 öğrencilik grup ise olağanüstü başarı gösteriyor. Kalan 60 öğrenci, olabildiğince birbirine yaklaşık başarı sürdürüyor. Bu konu, salt çocuk anne-babaların değil uygarlık sorunu durumuna dönüşüyor. Bu nedenle bilginler, bu işlerle ilgili kurumlar, insanlardaki zekâ güçlerinin bir olmadığı gerçeği benimseniyor. Böyle bir büyük kamuoyu gereksinimi karşında Yeni bir bilim sayılan Psikoloji Laboratuvarları da araştırıcılara yol gösterdi. 20. yüz yıla girerken önce "Binet-Simon ortak araştırmaları!” adı ile anılırken 1. Dünya Savaşının o korkunç yıkımına karşın çalışmalar durmadı, tüm olumsuzluklara karşın ilerledi.

Uygar ülkeler zekâ ölçümlerini öyle geliştirdi ki, çocuğun hangi işi becerecek olabileceğini küçük yaşında zekâsını ölçerek o yöne yöneltilmelere geçildi. Önceki derslerde adını andığımız (Dr. Ziya Talât Çağıl) bizim bir arkadaşımız da Niçin Sınıfta Kalıyorlar? sorusuyla konuya eğilmesinin temel dayanağı budur. Çocuğun zekâ gücü Lise Fen kolu derslerini yürütecek güçte değilse onu o bölüme zorlamanın bir anlamı olamaz. Bunun tersi de sorun yaratmaktadır. Bir çok zeki çocuk; onun zekâsına çoğunluğu düşük ölçekli okullarda okuyunca dersleri ciddiye almadığından uyumsuzluk yapmaktadır. Öğrenciliğinde başarısızmış diye anılan kimi büyük mucit, matematikçi, büyük sanatçı olan (Pascal, Gauss, Edison, Einstein v. b.) böyle bir bilgiden yoksun zamanlarda yetişmiştir. Oysa, Zekâ testleri aracılığıyla birbirine yakın zekâ grubundan oluşan sınıflarda toplanan öğrenciler daha uyumlu davranışlar içinde daha verimli yetişmektedir. Batılı araştırıcıların, çok azınlık bir bölümü, Rönesans (Aydınlanma) ışığı altında bu konuya eğilmişti, örneğin Wolfgang Amadeus Mozart'ın 5 yaşında halka konser verecek ölçüde piyano çalması, Friedrich Gauss'un 7-8 yaşlarında matematikte yüksek problemler çözmesi yanında yıldız kümeleri için teoriler öne sürmesi, Sir Francis Galton'un 8 yaşında kendi dili İngilizceden başka, Fransızca, Almanca, Latince yazıp okuması, insanlar arası bir iç güç ayrılığının olduğuna dikkatleri çekmişti. İşte bu tür farklılıklar üstünde uzun uğraşlardan sonra (1905 yılında) Fransa'daki Sorbon Üniversitesi profesörlerinden doktor Alfred Binet ile Prof. dr. Theodor Simon ilk başarılı denemeyi yapmış, bunu bilim dünyasına duyurmuştu. Öteki Avrupa bilginleri de durmamış, özellikle A.B.D'de Stanford Üniversitesi Profesörlerin LEWİS MADİSON TERMAN'ın katkılarıyla Zekâ ölçümleri büyük gelişme göstermiştir. Bir süre sonra da Binet-Terman işbirliği sonunda günümüzde de yaygın olarak bilinen STANFORD-BİNET testleri ortaya çıkmıştır. Öğretmen gülümseyerek:

-Bunları konuşa konuşa dilimizi alıştıracağız, sırası geldiğinde de fikrimizi ortaya koyup başka ülkelerdeki gelişmeleri bilmeyenlere anlatacağız. Zaten bizim öğretmen olarak görevimiz buraya kadar. Bunu yapabilirsek kısa zamanda bizim ülkemizde de bu tür bilimsel bulgulara inananlar çoğalacaktır! . . . . . .

Ders zili çalınca öğretmen, derslerin kesileceğini (durumunu bizden daha iyi bilmesine karşın ) bilmezden gelerek bize sordu:

-Kaç dersimiz kaldı? Arkadaşlardan parmak sayarak; "İki ders!” diyenler oldu. Öğretmen:

-Öyleyse son derste biraz tenha olacağız! deyip ayrıldı. Konuya eğilmemiş olanlar; neden, niçin diye sorarken 70 arkadaşın 23 Mayıs salı günü geziye çıkacağını söylendi.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Yemekte konu oldu; "Oh be nihayet sene sonunu getirdik! diyenlere karşı salt gıcık olsun diye:

-Yazık, ne güzel, dertsiz kasvetsiz yatıp kalkıyorduk! diyenler oldu. Bir süre kimin hangi derste çok sıkıldığı konuşuldu. Hemşerim Kadir Pekgöz'le Abdullah Erçetin, istisnasız tüm derslerden sıkıldıklarını söylediler. Abdullah'a inanmayanlar oldu:

-Müzik alanında sen kralsın! dediler. Arkadaşlar şakalaşırken Yunus Kazım Köni Öğretmeni düşündüm. Dersini, zorlamadan, güle oynaya benimsetmeye çalışıyor. 60 arkadaşız. Sanırım bildirdiği test kuramına göre 15'imizi geri zekâlı, 15'imizi de üstün zekâlı sayıp diğer arkadaşları göz önünde tutarak sabır gösteriyor.

Arkadaşlar, plakları sordu:

-Ne dinleyeceğiz? Ben de onlara sordum:

-Ne dinlemek istiyorsunuz?

Nihat Şengül:

-Kimsenin gönlü kırılmasın, bence bir piyano ile bir keman konsertosu dinleyelim! Kamil Yıldırım hazırmış:

-Ben de öyle istiyorum! Ad vermeden "Romantik!” olsun diyen oldu. Romantik bestecilerin adlarından bazılarını biliyorum ama bizdeki plağının ne denli romantik olduğunu söyleyemedim:

-Robert Schumann piyano konçertosu. Johannes Brahms keman konçertosu. Bizim masa böyle karar verince öteki arkadaşlar uyuyor.

Salona gidince Öztekin Öğretmenin katılamayacağını öğrendik. İlk plâk için küçük bir dırıltıdan sonra keman konçertosunu öne aldık. Brahms keman konçerto oldukça uzun. Sanırım bu 3. dinleyişimiz.

Keman konçertosunun sonunda az mola istendi. Kaçmak isteyenler olduğunu anladım. İçimden:

-Canınız isterse! dedim. Yanılmışım, herkes geri döndü. İşin ilginci Robert Schumann'ın piyano konçertosunu daha romantik bulanlar oldu. Elbette öyle olacak, Faik Canselen Öğretmen Romantik Çağı anlatırken Edebiyatta Victor Hugo, müzikte Robert Schumann Romantik dönemi açan kişiler dememiş miydi? Victor Hugo'yu okurken açıklamalarda okumuştum:

-Victor Hugo Cromwell adlı kitabının girişinde ilk kez Romantik eserlerden söz etmişti.

Program tamamlanınca arkadaşlar:

-Bu iş, öğretmensiz de oluyormuş! diyerek ayrıldılar. Oysa ben başka bir noktaya takıldım. Robert Schumann 1810 yılında doğmuş Johannes Brahms 1833 yılında. ; Üstelik Robert Schumann'ın öğrencisi. Neden böyle bir ayırım yapılıyor? Belki de söyleneni doğru anlamadım. Doğrusu ben Barok müziğini, özellikle de Viyana Klasiklerini de doğru anlamış değilim. Josef Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig van Beethoven deyip geçiyorum, bunların bir çok eserini de tanıdım ama bilinçli bir tanıma değil. Barok da öyle, Johann Sebastian Bach, Georg Friedrich Handel, Georg Philipp Telemann, Antonio Vivaldi. . . .

Daha fazla düşünemedim uyumuşum…

 

10 Mayıs 1944 Çarşamba

 

Bu sabah Mehmet Gönül gelmedi. Acaba beni uyurken gördüğü için mi uyandırmadı? diye düşünürken Hasan Tekin geldi, akordiyonu almış. Mehmet Gönül'ün gelmediğini görünce niçin gelmediğini benim bildiğimi sanarak, hoşgörü numarası yaptı:

-Mehmet Ağabeyi çok yoruyoruz! dedi. Ben de bir " Evet" anlamında "Hııı!” çekerek sözü savuşturdum.

Sabah oyunları gerçekte salt oyun oynamak için bir disiplin eğitimi, çocukların kendini düzenli yaşama hazırlıklı olması için yapılıyor. Ne var ki, çocukların çoğu bunu kavramadan okulun zil sesine koşullanması olarak algılıyor. Gerçi ilgili yöneticiler zaman zaman açıklamalar yapıyorsa da bunun da etkisi sınırlı. Daha doğrusu bazı öğrencilere sahiden oyun (Atlatmaca ya da zaman geçirme) oluyor. İki olay da oyun adını taşımasına karşın başka başka oynandığından sonuçlar başka oluyor. Bazı zaman da dağlar kadar farklı sonuç doğuruyor. Sık sık karşılaşılan bu farklı oyunları önlemek için yöneticiler gözlemler yapıyor, kendince oyunu seçenlere, yerine göre uyarılar yapıyor; tekrar edenlere cezalar da veriliyor. İşin bu yönü için görevli olmadığımdan olayların dışında bulunmakla birlikte tanık olunca etkilenmemek olası değil. Bu sabah öylesi bir üzücü oyuna tanık oldum. Oyun saatinde, uzaktan, yakından Eğitimbaşı Şeref Tarlan'ı görüyordum. Ayrıca Bedeneğitimi öğretmeni Sıtkı Şanol hemen hemen her sabah yanımıza uğrayıp geçiyordu. Bugün bir değişiklik oldu. Eğitimbaşı Şeref Tarlan'la Sıtkı Şanol birlikte gelip, benden oyunu durdurmamı istediler. Çocuklara önemli bir duyuru yapılacağı düşüncesiyle durdum. Duyuru muyuru yapılmadı. Dört öğrenci numarası okunarak adları da söylendi. Numarası okunanlardan biri ortaya çıktı. Çocuğa bir şey sorulmadan yerine dönmesi söylendi. Yöneticiler bana teşekkür edip gittiler. Oyun saati bitince olayı öğrendim. Zaman zaman kaçmalar oluyormuş. Oyun süresi kısa olduğundan yoklama yapılması istenmediğinden oyuna katılmayanlar gözetiliyormuş. Dinledim ama pek bir şey anlamadım. Ancak ben zaman almayacak hızda yoklama yapabilirim; deyip geçtim.

Kahvaltıda olayı arkadaşlara anlattım. Arkadaşlar bana yoklama yapma konusunda önerilerde bulundular. Böylece konuyu, hiç değilse şimdilik geçiştirmiş oldum.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

İbrahim Yasa Öğretmen, gülümseyerek geldi. Nedense bu sabah piposu yoktu. Masaya oturur oturmaz hepimize sordu:

- Ne dersiniz, bu savaş daha uzayacak mı? Konuşanlar hemen hemen yarı yarıya denecek ölçüde "Uzayacak-bitecek! dediler. Öğretmen bir uzayacak bir de kısa zamanda bitecek! diyene söz vereceğini söyledi. "Ben, ben, ben!” diyenler oldu. Öğretmen ortaya bir soru sordu:

-Neden "Ben!” diyerek kendinizi ortaya atıyorsunuz? Konuyu açtık, herkesin az-çok bildiği bir konu. Parmaklar indi. Öğretmen, siz hiç merak edip sormadınız ama ben Amerika denilen A. B. D. üniversitelerinde okudum, o üniversitelerde çalıştım. Onlar üstüne sizden çok bilgim vardır. Siz bunu kabul etmeseniz de bu böyledir.

Sizinle derslere başladığımız ilk dersten beri kimi konularda zıtlaşma oldu ama hiç biri sonuca gitmedi. Oysa benim okuduğum üniversitelerde bunun tersi yapılır. Başka bir deyimle ortaya gelen konu kesinlikle inandırıcı bir sonuca götürülür. Kendileri savaşın içinde, içinde ne demek? Savaşı onlar sürdürüyor. Adım gibi biliyorum orada üniversitelerde laboratuvar çalışmaları dışında konu savaştır. Savaşı kaybetme akıllarından bile geçmez:

-Şuradan girmedik ama buradan girmememiz için tüm yollar kapalı değildir!” der, olmayan yerlerden yol bulmak için tartışırlar. Hepsi mi? Evet, benim gibi başka ülkelerden gelenlerin dışında herkes. Onlar, konuları, önemine göre, kendi inanç noktasına kadar götürmeden bırakmaz. İşte bu yanlarıyla üstün olmaktadırlar. Bencildirler, hepbencidirler, çıkarcıdırlar ama onları iyi yaptıklarından sırtları kolay kolay yere gelmez. İsterseniz gelin biz de bir deneme yapalım. Almanya çok güçlüydü onca yeri aldı. Şimdi de geri çekiliyor. Yabancı ülkelerde çatışma yerine kendi ülkesini korumayı düşünemez mi? Ancak bunları tartışmak için elimizde sağlıklı bilgiler olması gerekir. Şu anda konuştuğumuz olay bile bizim bu çıkmazdan çıkacağa benzemiyor. Ben bir gazete haberine göre konuştum. O haberi yazan bunu dış kaynaklardan almıştır. Acaba doğru aldı mı? Ya da taraf tutan bir kaynağın uydurması mı? Bakın, tartışmaya kalkışınca nelerden yararlanacağız, nelerden sakınacağız, bunları bile önceden saptamak gerekir.

Öğretmen bundan sonra A.B.D.'nin ortaya çıkışını anlattı. Maden ocaklarında, altın arayıcılıkta çalışanların önce birbirini boğazlarken giderek yan yana yaşamaya başlamışlar. Köy, kasaba değil, dünyada bir eşi daha olmayan kentler kurmuşlar. New York denilen kentte kaç insan olduğunu söylemek bile olası değil, çünkü her gün binlercesi orada oturmak için baş vuruyor. Newyork'un içme suyu bundan yüz yıl önce yüzlerce km. yerden getirtilmiş. O vahşi gibi gösterilen Amerikalı iş birliğinde, çıkarına inandığı çalışmalarda kuzu kuzu boyun eğer, görevini yapar. Olaya dışardan bakıp kendi alışkanlığı içinde değerlendirme yapanlar ne Amerika'yı ne de Amerikalıyı anlayamaz.

Unutulmasın ki, insanlık tarihinde ilk kez insanların eşit olduğu üstüne bildirgeyi onlar yayımladılar (Amerika Birleşik Devletleri Özgürlük Beyannamesi) İnsan Özgürlüğü üstüne en büyük anıtı onlar diktiler. Kısaca birbirinden çok ayrı kültürden gelmelerine karşın birkaç yüzyıl sonra böyle bir toplum oluşturmuşlar. Bu toplumun bireylerindeki yaşam dinamizmini, bizdeki gibi kökleri karanlık dönemlere karışmış olan, insanların düzmesi masallara, mitolojilere, dayanan toplumların toplumsal değişmezliğini düşünmeden, onlarla karşılaştırmak, aralarında benzerlik kurmak bizi yanıltabilir. Salt toplumu değil toplumların ürünü olan bireylerin de farklı olabileceğini de düşünmeliyiz! dedi. Az duraksadıktan sonra:

-Gelin biz de bir ödev yapalım, herkes kendi köyünün ne zaman, niçin şimdiki yerinde, hangi olaydan sonra kurulduğunu, kuruluşu ile günümüze değin değişmiş ya da gelişmiş yanlarını anlatalım!

Arkadaşlardan bazıları, önümüzde bir dersimizin kaldığını anımsattılar. Büyük bir grubun yurt gezisine çıkacağını söylediler. Öğretmen görülecek yerleri sordu. Burhan Güvenir kalktı; Keskin, Çorum! deyince bir gürültü koptu. Burhan Güvenir Çankırı yerine Çorum demiş. Öğretmen bir süre Burhan'dan yana sözler söyledi. Öğretmen:

-Gidilecek yerin Çankırı olduğunu biliyordunuz, Burhan Çorum deyince neden tepki gösterdiniz? Sizler, bu tepkinin nedenini bilmelisiniz, Freud'a göre bu tepki, gerçekte sizin Burhan Güvenir'in size üstünlük kuracağı kaygısıdır. Gezi programına Çorum eklense hepiniz sevineceksiniz. Oysa bir yanlış söyleme nedeniyle Çorum İlini görmekten geçtiniz! Burhan'a dönerek gördükleri yerleri saydırdı. Burhan Güvenir "Gidilecek yerlerin belli başlı noktalarını biliyorum, ayrıntıları ancak dönüşte anlatabilirim!" deyince öğretmen güldü:

-Haklısın, ben de sorumu dönüşünüzde sorarım! deyip konuştuğu savaş konusuna döndü, Öğretmen :

-Savaş! der demez "Müttefikler 2. cepheyi açtı! diyenler oldu.

Öğretmen gülümseyerek:

-Biliyorum, biliyorum ama savaşın da hemen durmayacağını daha en az bir yıl süreceğini, sonuçta Amerika Birleşik Devletlerinin savaşı kazanacağını da biliyorum. Bunu bilmeyenlerin bir çoğu şaşkın şaşkın soracak:

-Amerika bu savaşı nasıl ya da niçin kazandı? İşte o zaman bu bilgiler, benim gibi sizin de işinize yarayacak. Biz, A.B.D. için bilgi toplayalım! demiyorum, köylerimizin kuruluş nedeni, tarihi, yer seçimi nedenlerini, gelişimini bilelim, o kadar! Az duraksadıktan sonra:

-İyi ki kurcaladınız, İlçe ile İl'e uzaklıklarını da belirtiniz! deyip ayrıldı.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Halil Demircioğlu Öğretmen, her zamanki gibi dolu çantasını önce masa üstüne koyup oturttuktan sonra "Günaydın!” diyerek söze başladı. Öğretmen derslik ortasında gezinerek konuşmaya başlayınca bir çok arkadaşın yüzü değişti, sevindikleri belliydi. Çünkü öğretmen geçen dersin sonunda:

-Önümüzdeki derslerin birinde bir sınav denemesi yaparız! demişti. Bu duruma göre sınav yapılmayacaktı. Öğretmen geçen dersteki konuyu kısaca anımsattıktan sonra cebinden bir kağıt çıkardı. Hepimiz kağıtta ne olduğunu merak ettik. "Yoksa numaraları okuyarak soru mu soracak? Öğretmen, Kağıttan adlar okudu. Refik Saydam, Kazım Dirik geçince ötekileri umursamadan, Geçen derste okuduğumuz Atatürk'le Samsun'a çıkanlar olduğunu anladım. Ancak, ötekilerin adlarını bir türlü anımsayamadım. Öğretmen gülümseyerek, elindeki kağıdın arkasındaki adları da okudu. Orada da Pire Mehmet, Kara Fatma, adları geçti. Ancak öteki on kadar adı anımsamadım. Öğretmen gülümseyerek size 30 insanın adını okudum, bunların hiç değilse yarısını bilmeniz gerekir. Eğer bunları anımsayamayacaksanız bilin ki bu yıl sizinle sağlıklı bir iletişim kuramamışım. Sizi suçlamayacağım; bir takım yararlı alışkanlıkları bu sıralara oturduğumuz küçük yaşlarda almamız gerekir. Sizi suçlamayışım bundan. Gene de içinizde beni sevindireceklerin çıkacağını umuyorum. Okuduğum adlar geçmiş derslerimizde geçti. Derken daha parmağımı kaldırdım. Yalnız ben kaldıracağımı sanırken giderek parmaklar kalktı. Oyun oynar gibi, parmaklar kalktıkça Halil Demircioğlu Öğretmen bana bakıp güldü. Sınıfın yarısı parmak kaldırmıştı. Öğretmen bana işaret edince kalktım. Önce ne soracağımı nasıl kestirdin? diye sordu. Kazım Dirik, Trakya Genel Valisiydi. Onu birkaç kez görmüştüm, hem köyümüze gelmişti hem de Edirne'de okurken okulumuza geldi bizimle konuşmuştu. Onun da Atatürk'le birlikte Samsun'a çıkışını geçen ders sizden öğrenince sevgim daha da artmıştı. Refik Saydam Başbakanımızdı, onu öyle tanımıştım. Ancak onun da Samsun'a çıkanlardan olduğunu öğrenince iki değerli insanın bir arada anılması bana Atatürk'ün Samsun yolculuğunu bir kez daha anımsattı. Şimdi konuşurken de yanlarına iki ad daha kattım. Muzaffer Kılıç, Cevat Abbas. Öğretmen gene gülümsedi, adımı sordu. "İbrahim!” deyince,

-Bari adaşını unutmasaydın ! deyince büyük bir çoğunluk "İbrahim Tali!” diye ekledi. Öğretmen çok memnun kaldığını söyleyerek:

-Ders yılımız pek verimsiz geçmemişe benziyor deyip, öteki Bandırma Vapuru yolcularını, parmak kaldıran arkadaşlara tekrarlayarak sorup tamamlattı. İkinci liste için bana dönerek:

-Senin mantığınla bunu da çözebiliriz! deyince ben hemen okuduğum bir kitapla tanıdığım bir gaziden yararlanarak çözebileceğimi söyledim. Geçmiş yıllarda "Atatürk'ün Dört Süvarisi adlı bir kitap okumuştum. Orada suvarilerden birinin adı Ali Kılıç ötekinin de Selim Beydi. Diğer ikisi adı verilmemiş iki rüdbesiz er olarak geçiştirilmişti. O günleri yaşamış, sağlıklı bilgisine inandığım, herkesin Dede, diye andığı, benimse sahici dedem gibi saygı duyarak Dede dediğim Yazar, şair, folklorcü Vahit Lütfi Salcı Dedem süvarilerden birinin de Pire Mehmet olduğunu söylemişti. Öteki adları da zaman zaman anımsıyorum ama Pire Mehmet'i hiç unutmadım. (Pire, sevimsiz bir sevimsizlikten de öte zararlı bir böcek ama bizim taraflarda canlı, çevik hareket eden çocuklara "Pire gibi!” yakıştırması yapıldığın, Pire Mehmet'e ayrıca yakınlık duyuyordum.) Belki bu adla başka kimseler de vardır ama ben Pire Mehmet'i Dört Süvari arasına yakıştırmıştım. Öğretmen bu kez de elindeki listenin arkasına bakıp adlar okudu. Dikkatle dinlerken kendisini yakından gördüğüm, hakkında zaman zaman dinlediğim kahramanlık öykülerini unutamadığım birinin adı geçti; Kara Fatma. Kara Fatma, ilkokula başladığım yıl bizim köye gelmişti. Gerçekte köyün konuğu olarak gelmiş ama bizim evde kalmıştı. Köyümüzde Kurtuluş Savaşı'na katılan, istiklal madalyası alanlar vardı. Onlar da madalyalarını takıp bizim kahveye geliyordu. Köy halkı onlara saygı duyup sessizce dinlerken, onların da konuk gelen Kara Fatma'ya saygıları beni şaşırtmıştı. Daha sonra Kara Fatma'nın kahramanlıkları üstüne çok öyküler dinledim. Böylece Kurtuluş Savaşı ile yanyana gelen bu iki ad bana Kurtuluş Savaşı'nı anımsattı. Listede adı geçen bir üçüncü kişiyi de şimdi anımsadım, bu yılbaşı gecesi buraya gelmişti Cevat Dursunoğlu. . . .

Öğretmen teşekkür etti, Ali Çetinkaya'yı sordu. Bir bakan olduğunu biliyordum ama doğrusunu söyleyemedim. Halide Edip Adıvar'ı sordu, Sinekli Bakkal, Urun (Vurun) Kahpeye kitaplarını okuduğumu söyledim. Öğretmen bir kez daha teşekkür etti. Atatürk'ün Dört Süvarisi kitabının bir roman olduğunu, tüm Kurtuluş Savaşına katılanların Atatürk'ün süvarisi olduğunu, o kitaptakilerin yazarın seçisi olduğunu, romancıya uyarak seçim yaparsak ötekilere haksızlık etmiş olacağımızı söyleyip parmak kaldıran arkadaşlara geçti. Öğretmen konuşan arkadaşlarla ilgilenirken Halil Dere önüme bir kağıt sürdü. Elimi üstüne koyup yavaşça çevirdim. "Kara Fatma seni öldürecek!” Bunun bir şaka olduğunu anlamama karşın düşüncemi bir noktada toparlayamadım. Gözüm karşıda oturan Fatma'ya takıldı. Gerçekten kaşları çatık, biraz daha esmerleşmiş bir yüzle bana bakıyordu. Meğer ona arkadaşları kızdırmak için Kara Fatma dediklerini duymuştum. Büyük bir üzüntü içinde öğretmeni izlemeye başladım. Kara Fatma üstüne başka öyküler de varmış onları anlatanlar oldu. Eğer doğruysa içlerinden biri çok ilginçti. Gözümde bir kahraman olarak büyüttüğüm Kara Fatma'yı bu kez tarih derslerinden öğrendiğim kahramanlar gibi yüceleştirdim.

Kurtuluş Savaşı, bizim tarih derslerinde öğrendiğimiz gibi düzgün ordularla olmamış. Öyle, Büyük İskender'in ordusu gibi Hindistan'a gidecek ya da Napolyon Bonapart'ın Moskova'yı alışı gibi düzgün ordu söz konusu değil. Osmanlı İmparatorluğu tümden dağılmış. Dışardan bizi yenenlerin gelip bir takım yaptırımlar için beklenmekte ama onlar bu işte pek aceleci değil. Ancak içten içten daha da çökertmek için aracı kullanıyorlar. Bu aracılar zaten yüzyıllardır bu işi yapıyordu. Azınlık diye küçümsediğimiz Ermeniler salt Doğu Anadolu'da değil İstanbul içinde de büyük örgütler kurmuştu. Bizans kalıntısı Rumlar zaten salt İstanbul'un değil tüm yurdun parasal egemeniydiler. Öte yandan on yıllardır savaşlarda ! 8989-99 Girit-DÖMEKE-1911, Trablusgarp-İtalya. 1912, Dört Balkan Devleti, Bulgaristan-Yunanistan-Sırbistan-Karadağ, arkasından aralıksız süren 1. Dünya Savaşında her şeyini kaybetmiş halk. Bu halk sözü de Osmanlılarca başka algılanmıştı. Karadeniz kuzeyinden Çin sınırlarına dek yayılmış Türk soylu (Gerçekte bu da tartışmalı bir konu) insanlar, işgalci Rus askerinden kaçarak Osmanlılara sığınmış ama beklediği bakımı görmeyince ortalıkta kalakalmış, yaşamak için soy sop bakmaksızın her türlü işe razı olmaktadır. Böyle bir karmaşa içine düşen soylu Türk halkı, bu kez küçük birlikler oluşturmuş azınlık dediğimiz yerli düşmanlarla karşı karşıya kalmış. Atatürk Samsun yoluyla Kuzey Doğudaki bu tür çatışmaları önlemek amacıyla görevlendirilmişti. Sözde Türkler, o bölgedeki Rum, Ermeni, Laz, Gürcü, Çerkez, ne türlü işbirlikçi varsa onları Türk halkından koruyacaktı. Oysa salt savaşı değil iş görecek bir kuşağını savaş meydanlarda kaybetmiş halk; kitap tanımlarına uygun sosyoloji bilimine uymayan salt; kadın-çocuk-yaşlı birimlerden oluşuyordu. Atatürk, az- çok bildiği olayı yerinde acı gerçeğiyle görüp işe el koyunca Türk Halkı'nın "Kısasa kısas deyip, çaresizliğine karşın nefis direnmesini yerinde görüp “Kısasa kısas!” kararını verip Türk halkının kendini savunmaktan başka bir şansı yoktur! deyip salt suskun yöneticilere değil dünya kamu oyuna duyurdu. Bu duyuru, yıllardır çile çeken halkın ateşlenmesi için bir kıvılcım etkisi yaptı. Bildiğimiz büyük olaylara inmeden Küçük, küçük olmasına karşın düşmanlara "Destur!” dedirtecek direnişler başladı. Özellikle Erzurum-Sivas Kongrelerinin verdiği umut yurt severler için son şans, "Ya yaşam; ya ölüm! boynu zincirli olmak yok! Bunu diyenlerden biri de Bayan Fatma Seher'di. Subay olan eşi Balkan Savaşı'nda şehit olmuştu. Onun için yaşam, uğrunda şehit olan eşinin ülküsünü sürdürmekti. Eşine dostuna danıştıktan sonra Atatürk'e başvurup görev istedi. Erzurum'da başladığı görev yolculuğu onu, İstanbul dolaylarına dek getirdi. Deneyim kazandıkça cesaretlendi, cesaretlendikçe başarılar kazandı. Kurtuluş Ordusu, düşmana son darbeyi vurmak üzereyken Osmanlı artıkları Kocaeli, Düzce, Bilecik, Bursa çevrelerinde o bölgenin karmaşık yapısından yararlanmaya çalışırken Bayan Fatma Seher vurucu birliğiyle karşılaştılar. Bayan Fatma Seher diye birini kimse tanımıyordu ama Bir Kara Fatma ürküntüsü Damat Ferit'e dek gitmiş Hilâfet Ordusu denilen derme çatma kalabalık dağılmıştı. İşte bu sıralarda Kara Fatma çetesinden bir grup Çerkezlerin bulunduğu bir bölgede düşmanı temizleme sevinci içinde dinlenirken baskına uğrarlar. Baskını yapanlara, yakın köylerden haber sızdıran olmuştur. Çeteden kurtulanlar olmuştur ama yaralananlar baskıncıların elindedir. Baskıncılar kazandığı başarının coşkusu içinde şamata ederken beklenmedik bir olay olur. Bir atlı elindeki tüfeği kullanarak topluluğun üstüne gelir, şaşkın bir durumda silahsız olarak donakalanlar sapır sapır yere dökülür. Tutuklu olan kurtarılır, yaralı birkaç düşman, sorgulanmak üzere karargaha götürülür. İşte Kara Fatma budur. Bu olaydan sonra o bölgede uzaktan gelen birkaç atlı görülse Kara Fatma anılır, selâma kalkılırmış! Öyküyü can kulağıyla dinledim. Ancak bir noktaya aklım takıldı. Ben küçüktüm ama anlatılanları çok dikkatli dinlerdim. Bu son anlatılanı da dinlemiştim. Kara Fatma'nın bu son hikayede kocası öldürülür. Düşmanın çok kalabalık olduğu, gitmemesi söylenir. Buna karşın o gider, kocasının öcünü alır. Sonuç olarak Kara Fatma iki öyküde de kahramanlığını göstermektedir. Ben Kara Fatma'nın bizim köye geldiğini, konuştuğumu söyleyince kuşku duyanlar çıktı. Bu kez öğretmen, Kurtuluş Savaşı kahramanlarını halkın tanıması için hükümet böyle bir girişimde bulunmuş kahramanları halka yaklaştırmıştır! dedi. Benim anımsayışımı da yaşıma bağladı. Önce benim yaşımı sordu, sonra da arkadaşların. Doğru mu bilmem ama benim yaşında 60 arkadaştan on kadarı parmak kaldırdı. Öğretmen konuşmalara olanak vermeden Erzurum'da 1877-78 savaşı anlattı Nene Hatun olayı da oymuş. Asker korunağı olan tabya (Adı Abdülaziz adından) Aziziye olarak anılırmış. Az sayıda askerin barındığı tabyaya Ruslar baskın yapınca Nene Hatun iki küçük çocuğunu evde bırakıp askerlere yardıma koşmuş. Bu büyük özveriyi unutmayan Erzurum halkı Nene Hatun'un anısına bir çok önemli kuruma onun adı vermiş; bir de heykelini dikmiştir.

Zil çalınca öteki öğretmenler gibi bir şeyler söyleyeceğini uman arkadaşlar öğretmeni dikkatle izlediler. Oysa öğretmen çok doğal olarak çantasını aldı:

-Bu topraklar için nice canlar gitmiştir. Şair ne güzel söylemiş:

"Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır;

Vatan, eğer uğrunda ölen varsa vatandır!”

Öğretmen gülümseyerek ayrıldı.

Derste anlatılanlara dikkat ederken Halil Dere'nin bıraktığı kağıdı unutmuştum. Kalkarken kağıt gözüme takıldı aldım. Fatma'yı gözlemek istedim ama cesaret edip bakamadım. Arkama dönünce bir de baktım Fatma gülerek yanındakilere bir film anlatıyor. Monte Kristo'nun Oğlu. Tam yanımdan geçerken de bana dönerek, "görmedinse gör!" dedi. Göğsümü doldururca soluklandım. Kağıdı Halil Dere'nin cebine koymak için plânlar kurarak yemeğe gittim. Yemekte de konu sinema, bilgiç bilgiç, az önce duyduklarımı söyledim:

-Monte Kristo'nun Oğlu'nu gören var mı? Kamil Yıldırım gördüğünü söyledi , Nihat Şengül ise filmde oynayanları; Suzan Hayword-Georg Sanders adlarını ekledi. Bilirmiş gibi; "Tamam! dedim. İçimden de kendime kızdım Tarih ya da öteki derslerde geçen adları aklımda tutabiliyorum da filmlerde geçenleri niçin unutuyorum?

Öztekin Öğretmen, önce Konya gezimizden söz etti. Muttalip Çardak'tan tren bilgisi aldı. Muttalip İvriz için yeterli bilgi veremedi 2. sınıftaki Orhan Doğan'ı salık verdi. Gezilerde gerektiğinde söylemek üzere hazırladığımız şarkıları, türküleri tekrarladık. İki sesli Marşlara Faik Canselen Öğretmen başlatmıştı, onlara çalıştık. Ziraat Marşının 2. sesi bizi bir hayli terletti. Faik Canselen Öğretmen piyano partisini de çaldığından sesleri kavramak kolay oluyordu. Ekrem Bilgin bunu söyledi. Öztekin Öğretmen birden sinirlendi:

-Düş kurmak bizim yapacağımız bir iş değil; Donkişot'luk yaparak müzik öğretmenliği yapılmaz; hele Köy Enstitülerinde iç yapılmaz; gerçekçi olmak zorundayız! Ziraat Marşı dışındakileri beğenen öğretmen:

-Faik Canselen'in gelmesine bağlı, bakarsın gelmeyebilir, biz de onu tek ses söyleriz! deyip kemancıları çalışmaya aldı. Rahat kalınca alt piyanoya indim. Ziraat Marşı'nın piyano partisini bir güzel hazırladım. Öztekin Öğretmenin çok hoşuna gideceğini biliyorum. Üstelik, koro ile çalarken o denli kim üstünde duracak?

Çalışmayı uzatmadım, kalkıp kitaplığa gittim. Hamdi Keskin Öğretmen, geçen ders bitiminde:

-Haftaya, genel bir değerlendirme yaparız! demişti. Bu nasıl bir değerlendirme olur? Sınav olamaz mı? Az sonra Sami Akıncı geldi; gelir gelmez o da benden sordu:

-Nasıl bir değerlendirme olur bu? Bunun yazılı bir sınav olmayacağı fikrinde birleştik. Öyleyse okuduğumuz parçaların türleri; içerikleri; yazarları, zamanları hakkında parça okutup, yazılış dönemindeki önemi üzerinde durur. Necmettin Halil Onan'ın kitabını açıp bir süre karıştırdım. Kitabı açınca her şeyi biliyoum da kapatınca dilim tutuluyor. Bu kez Edebiyat defterimi açtım, neler okumuşuz! Karıştırdıkça şaşırdım, neler okumamışız ki? Daha önceki yıllarda şiirlerini okuduğumuz Mehmet Akif Eroy, Ziya Gökalp, Tevik Fikret, Faruk Nafiz Çamlıbel, Enis Behiç Koryürek, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Yahya Kemal Beyatlı, Namık Kemal, Ziya Paşa, Şinasi, Nedim, Nef'i, Baki, Fuzuli, Fatih (Avni)Yavuz Sultan Selim (Selimî) Şah İsmail (Hatai) Ahmet Paşa, Necati, Ali Şi'r Nevai, Şeyhi, Yusuf Has Hacip, Edip Ahmet, Kaşgarlı Mahmut, Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Süleyman Çelebi, Dertli, Aşık Ömer, Gevheri, Karacaoğlan, Emrah. . . . daha var ama yazmıyorum. Bunlardan tüm şiir, kıt'a, beyit olarak örnekler de var. Terkibi Bend, Terci Bent, Mesnevi, Münacat, Na't, Kaside, Gazel, Şarkı, Türkü örnekleri de var. Gazel, Kaside türü önemli şiirlerin vezinleri de gösterilmiş. Fuzuli divanı, Yunus Emre Divanlarım var. Ayrıca Agah Sırrı'nın Divan Edebiyatı Tarihi, Necmettin Halil Onan'ın Divan Şiiri Antolojisi, Köprülüzade Mehmet Fuat'ın Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı ile İsmial Habib'in Yeni Edebî Yeniliklerimiz adlı kitaplarım var. Onları karıştırınca kendimi rahat sayıyorum. Sorulanı bilmesem bile verilecek yanıtın kitaplardaki yerini kolayca anımsıyorum. Bunu düşünüp ezberlediğim şiirleri sıraladım; Yahya Kemal Beyatlı'dan Mahurdan Gazel, Hatai'den "Gönül Kuşu, Yavuz Selim'den Murabba, Fuzuli'den Usanmaz mı, Gayrı redifli gazeller. Nef'i'den, Yazmışlar, Değil redifli gazeller. Nedim'den "Vardır, Kâfir redifli gazelleri, Müstezat (Sen kim gelesin meclise) gazelini; Gevheri, Dertli, Karacaoğlan, Aşık Ömer'in koşmalarını, Faruk Nafiz Çamlıbel'in Ali, Çoban Çeşmesi, Irsiyet şiirlerini ezber okuyorum. Bunları arkadaşlar arasında bilen kaç kişi çıkar? Bunu düşünerek kendimle gurur duydum. Kendi kendime sormadan da edemedim:

-Bunları öğretmen biliyor mu? Bugün bilmezse bir gün bilecek. Fatih Sultan Mehmet, dese gazelini okuyacağım. Hiç mi Kanunî demeyecek? Derdemez

"Halk içinde muteber bir nesne yok Devlet gibi,

Olmaya Devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi!” deyip, duruma göre konuşacağım. Yavuz Sultan Selim anılınca:

 

"Merdûmu dîdemi bilmem ne efsûn etti felek,
Giryemi etti füsûn, bağrımı hûn etti felek
Şirler kahrımda olurkn fezân
Beni bir gözleri ahûya zebûn etti felek!"

 

diyebilirsem öğretmen aldırmamazlık eder mi? Söz gelimi Edirne/Selimiye camisi anılırken:

 

"Bülbül-i muhrik-dem -i gülzar-ı firâkız
Ateş kesilir geçse sabâ gülşenimizden"

 

deyip 2. Selimi (Selimî'yi) aımsatmayacak mıyız?

Okuduğumuz Divan şairlerinden nedense Baki'ye uzak kalmışım, Kanunî Mersiyesini okurken gazellerini sanırım 2. plâna itmişim; ıkına tıkına ancak "İdelüm!” redifli gazelini anımsadım. Onu da belki kırk kez tekrardan sonra yarım yantalak ortaya çıkarabildim.

 

Nevbahâr oldu gelin azm -i gülistan idelüm
Açalım gonce-i kalbi gülü handan idelüm
 
Komayıp lâle gibi elden ayağı bir dem
Mest olup gonca- sıfat çak-i giribân idelüm
 
İçelim lâl-i muzâfı saçalım cûr-aları
Hâk-i gülzârı bugün kan-ı bedahşân idelüm
 
Meclis-i ayş-ı tarâb hürrem-i âbadolsun
Yakalım zerk-i riyâ deyrini virân idelüm
 
Okusun vasf-ı ruhi yâr ile Bâki şi'rin
Bülbülü Gülşen-i mecliste Gazelhan idelüm
Bakî

 

Ölçüsü(Vezin)  O  ku sun vas fı ru hi  yâr i le Bâ ki  şi' rin

Bül bü lü  gül şe ni mec lis te ga zel han i  de lim

-  . -  - / . . -  - / . . - - / . . -

Fa(fe)fe fe(fa)  fa i  fa tün fa i  la tün fe  fe i lün(fe-lün)

 

Açıklama: Yeni bahar oldu, biz de gülbahçelerine dönelim (Onlar gibi yeşerelim. Güller gibi açılsın. Kalplerimiz tomurcuklansın. Elimizdeki lale gibi kadehleri bırakmayalım ki açılıp solan güllere dönmeyelim (Hep taze kalalım)Al renkli şarabı içelim, ancak son damlasını toprağa katalım ki Toprak da şarap yakutuna dönüşsün. (Kıymetli taş, elmas gibi) Öyle kendimizden geçelim ki, başkalarının bu tür işler için onardığı yerleri yok delim. (Yıkalım!) Sonunda Baki, sevgilisinin dudaklarını anlatan şiirini okusun, onu da( Baki'yi) bu neşeli geçen şenliğin bülbülüydü diye analım.

Kanuni mersiyesinden "Tigin açardı düşmene zahmi zamanları-Bahsetmez oldu kimse kesildi lisanları! beyitini anımsadım ama onu da bir türlü anlamamıştım. Korkan insanların dilimi tutulur yoksan yoksa Allah vergisi olan konuşma yetisini mi kaybeder? Uygun bir olanak bulursam bunu soracağım. Nasıl soracağımın yerini, zamanını, nedenini düşünürken uyumuşum.

 

11 Mayıs 1944 Perşembe

 

Akşamki tasalarımı uykuda ekmişim. Ekmek, bizim oralarda kaybetmek; anlamında kullanılır. Salt kaybetme de değil; elindeki parayı güvensiz birine borç olarak verirsen; bunu duyan komşular, verdiğini geri alamayacağını anlatmak için:

-Sen o parayı" Ektim!” say derler. Bunları düşünürken Mehmet Gönül geldi, dün için özür diledi. Birlikte çıktık, Hasan Tekin hazır, bizi bekliyor. Oyun alanına çıkarken Bedeneğitimi Öğretmeni Sıtkı Şanol ile karşılaştık, spor giysili, elinde zincirli düdüğü bizden özür dileyerek:

-Size duyuran olmadı mı? 19 Mayıs gösterileri için hazırlık yapacağımızdan oyunlara bir süre ara verildi. Sıtkı Öğretmen, bize haber verilmemiş olmasına tepki gösterirken olayı çok doğal karşılayıp, Hasan'dan akordiyonu bizim Bölüme götürmesini söyleyip Sıtkı Öğretmene kolaylıklar diledikten sonra, bir bakıma da sevinerek kahvaltıya katıldım. Arkadaşlara:

-Bir hafta tatil aldım!” deyince şaşkın şaşkın bakıştılar. Ekrem Bilgin hemen sordu:

-Geziye çıkmak üzereyken bu tatil de ne oluyor? diye sordu. Olayı anlattım. Arkadaşlar gülüşürken hemşehrim Kadir hemen bir tanı koymuş, arkasından da sormadan edemedi:

-Şimdiden bu işten sıkılmışsın, burada kalırsan yaz boyunca nasıl katlanacaksın? Bana yanıt vermeye gerek kalmadan Halil Yıldırım konuştu:

-Hemşeri değil misin? Koşar yardıma gelirsin! Üzüldüm ama konuşmalara katılmadım. Kahvaltı boyunca, söylenenlerin hep yanlış anlaşıldığı üstünde duruldu. Yanlış anlamanın algılama ile bağlantısına kimse değinmedi. Oysa bu, "Dervişin fikri neyse zikri de odur!” halk deyimiyle bağlantılı bir olaydır. Neyse, araya bir başka söz girdi, onu, irdeleyerek dersliğe gittik.

Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek "Günaydıııın! derken "dın"ı biraz uzattı. Başkaları ne düşündü bilmem, ben bundan bir anlam çıkarmaya çalıştım. Nitekim arkadaşlar arasında fısıltılar oldu. Öğretmen duydu, güldü. Öğretmen:

-Sizler ne düşüyorsunuz ya da ne düşüneceksiniz bilmem ama bu yılki Edebiyat derslerimiz pek verimli olmadı. İşlediğimiz konuları aklımdan geçirince olukça önemli noktalara teğet geçmişiz. Bu, benim düşündüğümü içinizde de düşünenler olacağını var sayarak bir bakıma hesap verirce konuları gözden geçirip anımsamalar yapalım. Dersimiz Edebiyat, hem de şiir ağırlıklı Edebiyat. O nedenle biz de şiir üzerinde durduk. Şiirin kendine özgü konuları vardır. Bu konuları işleyen şiirler de kendine göre şekil alırlar. Biz bunların ayrıntılarına inmeden görüp geçtik. Örneğin Divan Şiiri başlığı altında küçümsenmeyecek sayıda şiir okuduk. Okuduğumuz şiirlerin konusu ya da şekline göre o türler üstüne söyleştik. Bu tür çalışmalar bilgi bakımından kalıcı çalışmalar değildir. Hele bizim için, Köy Enstitüleri için makbul da sayılmaz. Öyleyse ne yapmalıydık? Ya da ne yapmalıyız? Ne yapmalıydık? sorusuna yanıt bulamıyorum; sekiz aylık sürecek derslere görüyorsunuz, beş aydan biraz fazla zaman ayırabildik. Öyleyse "Ne yapmalıyız? sorusu üzerinde durabiliriz. Çalışan insanların boş zamanı olmaz, bunu kendimden biliyorum. Bunda sizin de bana katılacağınızı umduğumdan işlerinizin uygun düşen yerlerinde gelecek yıl yine karşınıza çıkacak bu konulara hepten yabancı düşmemek için sık sık anımsayacak olanaklar yaratın. Örneğin öğrencilerin okuma saatinde görev yaparken, göreviniz yanında örnek olmuş olursunuz. Çıt çıkmadan dinliyoruz ama sözün sonunu da merak ediyoruz. Hamdi Keskin Öğretmen birden yapılacakları sıralamaya başladı:

-Önce üstünde konuştuğumuz şairleri yaşadığı zamana göre bir sıraya koyalım. Okuduğumuz o şairin bir şiirini örnek alıp, örneğin özelliklerini sıralayalım. Örnekler o denli yer tutmayacağı için bir de bakacaksınız, giderek notlar kısalacak. Örneğin gazeli Fuzuli'de anlatınca Nedim'de ya da Yahya Kemal Beyatlı'da tekrarlamayacaksınız. Anlatılanı yanlış anlayanlar oldu; hemen:

-Yalnız gazeli mi yazacağız efendim? Hamdi Keskin Öğretmen güldü:

-Birinde gazeli ötekinde kasideyi, daha ötekinde Terkibi Bendi! deyip gene güldü. Arkadaşlarda bir duraklama oldu. Mustafa Buğday söz istedi, Öğretmen söz verince Mustafa Buğday doğrudan arkadaşlar:

-Şairleri sıralayınca ötekiler kendiliğinden önümüze geliyor; önce tutmadığın notu eklersen tamamlanır!

Öğretmen, Mustafa Buğday'a teşekkür etti, tuttuğu not defterini istedi. Mustafa defterini getirdi. Mustafa kendisi öyle tutmamıştı ama arkadaşların zamanlarını düşünerek öyle bir öneri yaptığını söyledi. Ortaya defter çıkınca dayanamadım, büyük defterimi çıkardım. Öğretmen gördü, eliyle gönder! işareti verdi. Aradaki Mustafa Yüksel defteri benim açtığım gibi öğretmenin önüne koydu. Defterin son sayfasında Baki'nin "İdelüm!” redifli şiiri vardı. Öğretmen hiç bir söz söylemeden Gazeli okudu, gülümseyerek :

-İstenirse yapılıyormuş! deyip kalktı tahtaya Baki'den iki beyit yazdı.

A Bu devr içinde benim pâdişâh-i mülk-i sühan

Bana sunuldu kaside bana verildi gazel

Anlamı: İçinde bulunduğumuz bu devirde güzel şiir yazma olayının padişahı benim; çünkü kaside yazma ustalığı bana (Tanrı tarafından) sunuldu, gazel söyleme ustalığı da bana verildi (Doğuştan gelen yetenek)

Vezni:  Bu dev-ri çin de be nim pâ di şah i mül-ki sü han

.  - .  - / . . -  - / . -  .  - / . . - İkinci Mısraı altına yazalım

Ba na* su nul du ka sî de* ba na* ve ril di ga zel (*) ses düzeltmesi yapılmıştır. Aruz kalıpları üstünde durmak için ön bilgiler edinmiş olmalısınız. Örneğin buradaki noktalar

Me fâ i lün  fe i lâ gün me fâ i lün fe i lü (Bazan da falün)

.  - . - / . . - - /  . - .  - / .  . -

 

B. Zenger - i kâmilidir san'at-i şi'rin Bâkî

Nicolur gel beru seyreyle kalemkârlığı

Anlamı: Bâki, şiir sanatının usta bir kuyumcusudur; gelin görün, kalemini nasıl ustaca kullanıyor.

 

Vezni: Zen ge ri* kâ mi li dir san a tı şî  rin Bâ ki

Ni * co lur gel be ru sey rey le ka lem kâr lı* ğı

- . - - / .  .  -  - / . .  -  - / - -

fa  i lâ tün fe i  lâ ün fe i  lâ tün fa lün

Failatün'la başlayıp feilâtünle sürdürmek normaldir. Sonda da feilün yerine falün olabilir.

 

2. Karacaoğlan'dan bir koşma:

 

Koşma
Dinleyin ağalar zamane azgın
Yiğidin başında döner bin kuzgun
Tohumu almış da tarlası bozgun
Yiğit de ne desin day olmayınca
 
Söylerim söylerim sözümden almaz
Nideyim cahildir halimden bilmez
Bu dosluğun senin boyuna sürmez
Anadan atadan  soy olmayınca
 
Amana da deli  gönül amana
Kalmadı iyi gün devr-i zamana
Cevheri de denk ettiler samana
Yük masnıtı bulmaz denk olmayınca
 
Karaca oğlan der ki yiğitler öğer
Açılmış meyvanın dalını eğer
Güzellik kıymeti bin altun değer
Netmeli güzeli huy olmayınca

 

1) Kafiye düzeni aaab-cccb-dddb, olduğu gibi abcb-dddb -eeeb-fffb olarak da sıralanır. Mısralar arası duraklar 6/5 hecedir. Genelde dört mısra ile kümeleşen (Kıt'a) dört kümeden (Kıt'a) oluşur. Koşmalar, genellikle dört kıta olmakla birlikte 5-6 olanları da vardır. Koşmaların konuları genelde aşk, güzellik üstünedir. Halk Şairlerimizin en çok kullandığı tür koşmadır. Bir de bunun kardeşi diyebileceğimiz Semai türü vardır. Konularını koşmalarla paylaşırlar. Genelde bunlarda mısralar sekiz hecedir. Kimi ozanlar mısraları dörder heceye bölmüş durak, dediğimiz ses kesimi uygulamıştır. Ancak semailerde ele alınan konunun durumuna göre dört kıt'a ile sınırlı değildir. Ayrıca Divan Edebiyatçıları tarafından da benimsenmiş olan semailer Mefâilün Mefâilün Mefailün Mefailün kalıbıyla yazılmıştır.

 

Halk Şiiri Semai örneği:  Karacaoğlan'dan.

 

Ben güzele güzel demem
Güzel benim olmayınca
Muhannitin kahrın çekmem
Gel deyip de gelmedikçe
 
Gelirim amma döğerler
Bizi bu ilden kovarlar
Güzel olanı severler
Ben ölürüm görmeyince
 
Var ol yürü var ol yürü
Kara bağrın yere sürü
Dövün dövün ağla bari
Benim gönlüm olmayınca
 
Senin çağın geçer olur
Bu dünyalar kime kalır
Tomurcuk gül gazel olur
Vaktinde derilmeyince
 
Karacaoğlan sözün haktır
Düşmanın dostundan çoktur
Bizim -çin ayrılık yoktur
Ya sen ya ben ölmeyince

 

Kafiye düzeni; abcb-dddb-eeeb-fffb. . . . olduğu gibi aaab-cccb-dddb olur. Hece ölçüsü 8'lidir, 5+3 de olabilir.

Divan Şairlerinden Koşma-Semai uyak benzerlikleri örneği:

 

Nedim, Şarkı.

 

"Sevdiğim cânım yolunda hâke yeksan olduğum
İddir çık nâz ile seyrâna kurban oluğum
Ey benim aşkında bülbül gibi nâlan olduğum
İddir çık nâz ile seyrâna kurban oluğum
 
2) Cümle yâran sana uşşâk olduğum bilmez misin
Cümlenin takatleri tâk olduğun bilmez misin
Şimdi âlem sana muştâk olduğun bilmez misin
İddir çık nâz ile seyrâna kurban olduğum. . . .

 

" aaaa-bbba. . . . . . . . . . .

Açıklama: Sevdiğim, geçeceğin yollara yatıp toprak olmak istediğim. Bugün bayramdır, görebileceğim yerlere çık. Senin aşkınla bülbüller gibi acıklı yakarışıyorum. Bugün bayramdır çık ne olursun göreyim. Benim sana tutkun olduğumu herkes biliyor, sen bilmez olur musun? Sana olan aşkıma karşılık vermediğine herkesin şikayetçi oluğunu bilmez misin? Ne olur çık, bugün bayramdır, nâzlanarak da olsa çık.

Vezin. . . takti. .  Cüm le yâ rân sa na uş şâk ol du ğum bil mez mi sin

Cüm le nin ta kat la rı  tâk ol du ğun bil mez mi sin

-  . -  - / -  .  -  - / - . -  - / -  .  -

fa i lâ tün fa  i lâ tün fa i  lâ  tün  fa  i  lün

 

Hatem'den Şarkı.
 
" Seyr'i bağ etmez gülistan istemez
Sendedir divâne gönlüm sendedir
Andelib-i hoşneva- han istemez
Sendedir divâne gönlüm sendedir.
 
3)
 
Zib -i gûş etmez neva-yi neyzeni
Aynine olmaz hezar-ı gülşeni
Merdum-i canım seni gözler seni
Sendedir divâne gönlüm sendedir. . . . . "

 

Açıklama. bağ-bahçe gözlemek, gül-gülistan gibi güzellikleri istemez (Onların önündesin) benim divane gönlüm sendedir. Güllü-bülbüllü saraylar, hoş havalı saraylar da istemez benim divane gönlüm salt seni istemektedir. Sazlı sözlü eğlenceleri sevmez, bin gülistan olsa onlara (Aynaya bakar gibi) çevirip başını bakmaz. Tüm varlığımla seni gözlüyorum; Benim divane (Sevgisinde kararlı ) gönlüm seni istiyor.

 

Vezin-takti:  Mer du mi* câ nım se ni* göz ler se ni

Sen de dir dî  vâ  ne gön  lüm sen de gir

-  .  -  - / - .  -  -  / - .  -

fa i  lâ tün  fa  i lâ  tün  fa  i lün

Not: (*) Ses düzeltmesi var.

 

Zil çalınca öğretmen gerçekten üzgün bir sesle: Ne demişti Bâkî?

 

Avâzeyi bu âleme Dâvut gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.

 

Dilerim bizim hoş kubbemizde de anımsanacak sadâlarımız kalır! deyip staj çalışmalarımızdan güzel anılarla dönmemizi diledi. . . . . . .

Böylece birinci yılımızın ilk kesilen Edebiyat Dersi, son anılan da Baki oldu.

Almanca dersi için ayrıldığımızdan salonda kalanları dinleyemedik. Ali Bayrak, Ali Yücel, Ahmet Allı, Hasan Gülün, karşılıklı konuştular:

-Adam çok kibar, keşke başka derse gelseydi! gibilerde konuştular. Bu sözlere bizim arkadaşlardan takılan oldu. Hüseyin Orhan, biraz sinirlice:

-Daha ne istiyorlar öğretmenden? Bundan daha iyi öğretmen olur mu? deyince Mustafa Saatçı:

-Olur arkadaşlar olur, (Almanca Öğretmenimiz Niyazi Çitakoğlu'nu kastederek) isterseniz az sonra size gösteririm! derken doçent Niyazi Çitakoğlu yanında birisiyle konuşarak kapıdan girdi. Gelen yabancı az daha kısa gibi görünüyordu ama Niyazi Çıtakoğlu ona kendisinden büyükmüş gibi davranıyordu. Bize tanıtırken "Hemşerim, ağabeyim, öğretmenim!" diye bir kaç görev sıralayınca gelen konuk gülümseyerek:

-Sadece meslekdaşlığımız gerçek, geçici bir ayrılık, ayrılık sayılmaz! deyip biraz utangaçça bize dönerek selâmladı. Kendi kendine konuşur gibi, "eski bir öğretmen; sürekli bir Almanca tutkulusu şimdi de politika kapanına tutulmuş bir av diyebilirsiniz." Niyazı Çıtakoğlu, hemşeri olduklarını (Kendisi daha önce Çanakkaleli olduğunu anlatmıştı. Şimdi Çanakkale milletvekili olduğunu) anlattıktan sonra da konuğun Prof. Selahattin Batu olduğunu söyledi. Biraz da paylarca bize:

-Yeterince dergi, gazete okusaydınız, profesörümü kolayca tanıyacaktınız! dedi. Hasan Üner profesörün atlarla ilgili bir yazısını okuduğunu söyledi. Profesör konuşmak üzere hazırlanırken Niyazi Çitakoğlu Hasan'ın at merakını sordu. Hayvan Bakımı Bölümündeki arkadaşlar hepsi birden atları sevdiklerini anlattılar. Meğer profesör Zootekni (Veteriner) profesörüymüş. Konuşmalar sürerken Sami Akıncı ile bakıştık. Ben Sami'ye sormuştum. Reiter, Wilder Reiter. Piyanoda çaldığım bir parçanın (Robert Schumann) adı Wilder Reiter. Kendim sözleri ayrı ayrı buldum ama Wild-azgın, Reiter-atlı, Wilder Reiter, azgın ya da şahlanan atlı olabilir mi? Sami bunu anımsamış olacak, özür dileyerek, benim sorumu ortaya getirdi:

-At sözü edilince anımsadım, (beni göstererek) arkadaşa karşı mahcubum!” dedi. Böylece konuşmalar Almanca dersine döndü. Öğretmen Niyazi Çitakoğlu bizim, bir ders yılı kadar bir resim dersi öğretmeninden pratik bilgiler aldığımızı bir daha ders görmediğimizi, savaş nedeni dolayısiyle beş kez de yer değiştirdiğimizi anlattı. Prof. Selahattin Batu, bu sözler üzerine, besbelli gönlümüzü almak, bizi daha da cesaretlendirmek için kendisinin Almanya'da okumasına karşın gerçek Almanca bilgisini kendisi bireysel çalışmalarıyla biriktirdiğini anlattı. Yılmadan çeviri yaptığını, özellikle şiir çevirilerine önem verdiğini, şiir çevirilerinin okuyucu bulması üstüne büsbütün sanata yöneldiğini anlattı. Çeviri sözü de bana Tercüme dergilerindeki çeviri şiirleri anımsattı. Birden toparlayamadım ama bu adla çevrilmiş şiirler okuduğumu anımsadım Bizden önce Niyazi Çıtakoğlu şiir okumasını istedi. Prof. Selahattin Batu gülümseyerek sordu:

- Bildiğiniz Alman şairi var mı? deyince birden canlandım, “Johann Wolfgang von Goethe, Friedrich Schiller!” diye nerdeyse bağırdım. Öğretmen de benim için:

-An die Freude'u okudu kendi kendine çevirdi! deyince utandım ama içimden ezber bildiğim Röslein'ı okumayı geçirdim. Prof. Selâhattin Batu birden değişti, Almanca kitaplarımda olan bir Goethe şiirini okudu:

 

Mailied
 
Wie herrlich leuchtet
mir die Natur!
Wie glanzt die Sonne
Wie lacht die Flur !
 
Es dringen Blüten
aus jedem Zweig
und tausend Stimmen
aus dem Gestrauch.
 
und Freud und Wonne
aus jeder Brust.
O Erd, o sonne!
O Glück, o Lust!
Johann Wolfgang von Goethe

 

Profesör, şiiri okuduktan sonra:

-Ben, şiiri sever okurum ama şiirde geçen sözlerin karşılığını dilimizde pek aramam! deyip gülümsedi; zaten arasan da bulamazsın! Bu nedenle anlatmak istediğini olabildiğince dikkatli seçerim! dedikten sonra:

Mayıs Şarkısı,

"Ben doğayı severim ya da doğa, aydınlığı canlılığıyla bana yaşama sevinci verir. Güneşin ışıkları, ışıkların rengarenk ettiği çiçekleri beni mutlu eder. Dalları doldurmuş ya da dallardan sarkan çiçekler, binlerce güzel sesler beni sevgimi yoğunlaştırır. Kalbim coşar seni düşünürüm, mutluluğum sonsuzlaşır!”

Sami Akıncı şiirle ilgilenmiyor ama parçayı anımsayınca söze karıştı. Oldukça düzgün konuştuğu için Prof. Selahattin Batu, Sami ile uzun süre sorulu cevaplı Almanca konuştu. Sami söze karışınca ortalıkta kalmış gibiydim ama dikkatle dinliyordum. beklemediğim bir sırada Profesör, gene bana döndü Friedrich Schiller'den başka okuduğum şiir olup olmadığını, birinden bir parça okuyup okuyamayacağımı sorunca ben:

- Okudum ama ezberleyemedim, okuduklarım hep uzundu, izin verirseniz Johann Wolfgang von Goethe'den bir şiir okuyabilirim! deyince:

-Memnuniyetle! deyip bana döndü. Tek bildiğim Heideröslen'ı okumaya başladım.

 

Heideröslein
 
Sah ein Knab' ein Röslein stehn,
Röslein auf der Heiden,
war so jung und morgenschön,
lief er schnell, es nahzu eshn,
sah's mit vielen Freuden.
Röslein, Röslein, Röslein rot
Röslein auf der Heiden.
Knabe sprach: "İch breche dich,
Röslein auf der Heiden !”
Röslein sprach: "İch steche dich,
dass du ewig denkst an mich,
und ich will's nicht leiden. "
 
Röslein, Röslein. Röslein rot
Röslein auf der Heiden.
Und der wilde Knabe brach
s'Röslein auf der heiden ;
Röslein wehrte sichu nd stach,
half ihm doch kein Weh und Ach,
musst es eben leiden.
 
Röslein, Röslein, Röslein rot
Röslein, auf der Heiden.
Johann Wolfgang von Goethe

 

İkinci kıtada "Röslein sprach: "İhc steche dich, deyip duraklar gibi yutkununca "Dass du ewig denkst an mich!” diyerek bana katıldı, “Röslein, Röslein , Röslein rot, Röslein auf der Heiden” birlikte dedik. Ben, durmadan:

-“Und der vilde” deyince, Profesörün de “Knabe brach!” dediğini duydum. Zorlandığımı anladığından mı, yoksa birlikte olmak istediğinden mi? Bundan sonra tümüyle bana katıldı, bitince de; övücü sözler söyledi. Ben de:

-Şiiri, Orta 2. sınıftayken ezberlemiştim; buraya gelince de Franz Schubert'in bestesini bulup piyanoda çaldım! deyince Prof. Selâhattin Batu'nun yüzü çok değişti. "Bak, bak, bak! Sen işi çok yönlü sürdürüyorsun, bak bu, özellikle çok önemli bence: başka zamanlarda da görüşelim, benim burada başka dostlarım da var; onlarla tanış!" dedi

Ders zili çalınca, hepimizle, tekrar görüşmek istediğini söyleyerek ayrıldı. Öğretmenle birlikte kapıdan çıktılar. Niyazi Çitakoğlu, telaşlı bir tavırla geri döndü:

-Size söyleyemedim, bu dersimiz, yılın son dersiymiş, iyi tatiller, başarılı çalışmalar, gelecek ders yılında görüşmek üzere! ' deyip döndü.

 

Gittiklerini görmemize karşın bir süre arkalarından konuşmadan bakıştık. Aramızdaki gereksiz tartışmalara hiç katılmayan Harun Özçelik bir varsayımda bulundu:

-Adam, gider ayak kendini bize sevdirmek için numarasını yaptı! dedi. Mustafa Saatçı, Harun'un sözünü değerlendirmeden:

-Ben onu baştan beri seviyordum, "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! deyip kalktı. Öğretmen Çitakoğlu ya da Prof. Selahattin Batu'yu unutup kendi sorunlarımızı, aramızdaki eski didişmelere döndük. "İmam ılımlı davranıp sevap kazanacak; staj için Kepirtepe'yi çekecek. Nedeni belli, “Şey!” orada, onu bekliyor!” Şey" dedikleri, sözde Mustafa Saatçı'nın sevgilisi. O kızı, (Sevim'i) tanımama karşın sınıfını unutmuşum; söze karışıp:

-Ne var bunda? Kız okulu bitirmiş olacak, evlenirler! deyince kızın okul bitirmesine daha bir yıl olduğu söylendi. Mustafa Saatçı ise:

-Beni dile dolayıp kendi yapacaklarınızı söylüyorsunuz; sözgelimi Harun Özçelik Kepirtepe'de dört gözle bekleniyor. Ayşe Abla, evini dayamış döşemiş, kızının gelinliklerini hazırlatmış, davetiyeleri bile bastırmış! dedi. Doğru mu? soruları sorularak yemeğe gittik.

Yemekte, bir değil, iki değil üç yeni haberle karşılaştık:

- 1. Pazar günü Malatya/Akçadağ Müdürü Şerif Tekben konuşacakmış. Geçen yıl orada staj yapanlar onu çok övüyormuş.

2. Pazartesi günü Ankara'ya tiyatro çalışmalarını izlemeye gidiyormuşuz.

3. Salı gününden başlayarak, öğleden sonraları Orta Bölüme uygulama dersi verecekmişiz.

Birinci ile üçüncü haber yeni bir olay değil, ikincisi önemli; Nasıl? Niçin? Nerde? Akşam mı? Günüz mü? Yemek bunu yorumla geçti.

Salona gidince sormamıza kalmadan Öztekin Öğretmen açıkladı. Yeni bir oyun sahneleniyormuş. Ankara halkının tutacağı bir oyun olarak düşünülüyormuş. Bizim geziler başlamadan görmemiz de yarar umulmuş, o nedenle son provalardan birini görmemiz istenmiş. Zaten görevi gereği (Sahneye koyucu) Mahir Canova Öğretmen o gün derse gelemiyormuş. Faik Canselen Öğretmen de haftaya çift ders yapacakmış. Ne sevindim, ne de üzüldüm; ancak durum bana biraz karışık geldi.

Öztekin Öğretmen, bu kez yapacağımız ders uygulamalarınd tümden özgür olacağımızı, bizim orada olmayacağımız düşünülerek bir haftalık program yapmamızı, bu bir haftada neler öğretebileceğimizi kestirmemizi istedi. Yarın öğleden sonra ders yapılmayacağını, isteyenlerin gidip öğretmenlerle konuşabileceğimiz gibi işlenmiş ders defterlerini inceleyip konularınızı da ona göre seçersiniz! dedi. Ders defterinin ne olduğunu bilmeyenler çıktı. Öğretmen açıklama yaptıktan sonra kemancılardan bir grubu dinledi. Onlar çalışmaya başlayınca ben:

-Faik Canselen Öğretmenin gelmeyeceğini bile bile ödevlerimi tamamlamak için çalıştım. Zaman zaman da ürperdim; öğretmen ara verince kendiliğimden çalışmayacağım kanısına kapıldım. Nedense bu gün parça çalmak istemedim. Buna karşın 2. Beringer etütleri çalıştım. Faik Canselen Öğretmen 2. Beringer için "Doğrudan piyanistler için hazırlandığından biraz serttir, istersen aynı işi gören Hanon çalış!” demişti Hanonu açtım; gerçekten daha yumuşak geldi, yemeğe dek çalışım. Kalkmak üzereyken Bölüm Başkanımız Mehmet Öztekin Öğretmen geldi; sanırım kapı önünde durup dinlemiş. Çok neşeli bir yüzle benim çalışmamı övdü. Bu arada da:

-Nasıl olsa buradasın, birlikte çalışacağız. Zaten uygulama için üç sınıf var, sen burada çalışmanı sürdür! deyince sevinçten az kalsın ağlayacaktım. Birlikte çıktık.

Yemekte neşeliydim, arkadaşların gözünden kaçmamış. Ancak neşemin nereden kaynaklandığını saklayarak; "Malik Aksel Öğretmen'e son kez Konya konusunu açalım!” dedim. Söz birliği etmiş gibi arkadaşlar birden:

-Sen aç! dediler. Bu yanıt beni duraksattı; arkadaşlar az önce Öztekin Öğretmenle konuştuklarımızı duymuşlar kuşkusunu uyandırdı. Gene de durumumda bir değişiklik yapmamaya dikkat ederek:

-Konya denince arkasından kesinlikle Mevlana sözü ediliyor. Mevlana'nın kim olduğunu kimlerden ya da hangi kaynaklardan öğrenebiliriz? Ekrem Bilgin de bunu düşünmüş:

-Ben de merak ediyorum, kimdir bu Mevlana ? dedi. Bursa'yı okurken oradaki Emir Sultan üstünde çok durmuştu, Mevlana'yı neden anlatmasın? "Mevlana falan derken bu Emir Sultan da nerden çıktı? "diyen oldu. Bir süre ona güldük. Bursa'yı iyi öğrenmiştik; Keşişdağı (Ulu Dağ), Nilüfer Çayı, Nilüfer Hatun. Yeşil Türbe, Yeşil Cami, Ulucami. Başka başka? Yıldırım Bayazıt, Çelebi Sultan Mehmet, Orhan Bey, Bursa çakısı, Bursa şeftalisi. . . . .

Nihat Şengül, bir "Ohooooo!” çektikten sonra bunların hiç biri benim aklında yoktu. Bursa için Malik Öğretmenini gelip gelip Bursa'dan söz edişi vardı. Buna da hep birlikte güldük; gerçekte hep öyle; böyle birlikte konuşursak bir çok şey ortaya çıkıyor ama tek tek olunca koca bir sus! Öyleyse biraz da Konya için konuşalım. Konya için benim konuşmamı istediler. Az düşünüm; Bekir Semerci ile Veli Demiröz'ün tartışması geldi aklıma; Veli Demiröz'ün ilçesi isyancıymış. Kurtuluş Savaşında iki kez isyan çıkarmışlar. Buna da karşı çıkan olu:

-Şimdi de tarih dersi mi başladı? deyip kalktılar.

Piyano çalışmak istemediğim için kitaplığa gittim. Kitaplıkta dolapların arkasında yığınla dergi oluğunu biliyordum. Ancak gelen karıştırmış öyle bırakmış, giderek dergiler kağıt yığınına dönmüş. Bir köşesinde küçük Varlık dergileri, onlar küçük, kitap büyüklüğünde olduğundan o denli karışmamış. Birisi de onların bir bölümünü dolabın arkasında kalan pencereye kaldırmış. İlgimi çekti Varlık. Bunu daha Kepirtepe'deyken öğrenmiştim ama İstanbul'da çıktığını sandığımdan 1941'de Ankara'ya geldiğimde aramamışım. Şimdi alıcı gözüyle bakınca hoşuma gitti, güzel yazılar var. Rüştü Şardağ adlı bir yazar (İlk kez adını duydum) Vefasızlık adlı bir yazı yazmış, geçmişten, Abdülhak Hamit'ten söz ediyor. Verdiği bilgiler, derslerde işe yarayacak bilgiler. Besbelli öteki Varlık sayılarında da buna benzer yazılar çıkıyordur. Sayılarına baktım 1941-1942-1943-1944 yılının da 15 gün de bir çıkmış sayıları var. Karıştırırken bir olayı anımsadım. Güzel Sanatlar Bölümü binasının genel temizliğini Enstitü bölümü nöbetçi sınıfları yapıyor. Ancak bizim salonun düzeninden ben sorumluyum. Tahtayı akşamdan siliyorum. Derslerde tahta kullanılırsa ya kullanan arkadaşlardan rica ediyorum ya da kendim siliyorum. Bir süredir akşamdan temizleyip gittiğim tahtada sabah gelince şiir yazıldığını görmeye başladım. Kısa, Anadolu'dan memleket sorunlarından aşktan söz eden kısa ya da öyle şiirlerden parçalar. Bunları yazanın Talip Apaydın olduğunu öğrendim. Talip Apaydın terbiyeli, söz dinleyen bir arkadaş. Yazıyor ama zaman zaman kendisi silip özür de diliyor. Yazdıklarını kendi yazıyor sanıyordum. Varlıkları karıştırırken ayni şiirlerin orada olduğunu gördüm; Şinasi Özden adlı bir şair, Varlık dergisinde bunları yazıyormuş. Uzun süre Talip'e tınmadım, o da yazmasını sürdürdü. Bir gün iki ikiye kalınca söyledim. O şairi çok sevdiğini daha doğrusu o tür şiirleri sevdiğini, kitaplıktaki Varlık dergilerini de o toplayıp koruduğunu anlatmıştı. Bu olaydan sonra ben de Varlık dergisinin ayrılmaz bir okuyucusu olmaya karar verdim. Okuduklarımda karşılaşmadım ama belki Hamdi Keskin Öğretmenin "Okuyun!” dediği genç şairler de orada yazar. Orhan Veli-Oktay Rifat-Melih Cevdet. Soy adlarını da öğrenirim.

 

12 Mayıs 1944 Cuma

 

Herkesle beraber kalkıp, sabah şamatalarını çoktandır dinlememiştim. Gezi gruplarının yerleri söylenince başta Rüstem Gündüz, Enver Ötnü bir “Eyvah, eyvah” çekiyorlar. Arkasından yorumlar, yapılıyor. Bazı Enstitülere gidenlere övütler başlıyor:

-Kızlardan korunun! Enstitülerin adlarını da söylüyorlar. Bizim Kepirtepe başta sayıldı hem de iki kez. İlgimi çekti, Kepirtepe'ye gelenlerin bu tür boşboğazlıklar yapmayacaklarını biliyordum. Buraya geldiğimizden beri üçüyle de iyi ilişkilerimiz sürüyor. Şevki Aydın bizim bölümde; akşam sabah beraberiz. Mustafa Ersoy'la Mehmet Pekgirgin ayrı bölümlerde ama o bölümlerdeki arkadaşlar ikisinden de hep övgüyle söz ediyor. Bu boşboğazlara kimler ip ucu veriyor ki? Enver Ötnü yanımdan geçerken sordum:

-Kepirtepe kızlarından söz ediyorsunuz, onların içinde benim sevdiğim de var. Onlar hakkında söylediklerinizin kaynağını bilmek istiyorum. Böyle deyince Enver Ötnü, birden ciddileşerek:

-Ben böyle birşey söylemedim, özür dilerim, senin sevdiğin benim kardeşimdir, Bundan böyle eniştemsin benim! deyip sarıldı. Konuşmanın öyle başlayıp böyle bitmesine önce sevindim ama sonra düşündüm; bizim Kepirliler buna ne diyecekler?

Kahvaltıda Malik Aksel Öğretmene Konya'ya gideceğimizi nasıl söyleyelim? Ya, "Konya'yı konuşmuştuk, gideceğinize göre yapacaklarınızı sizler söyleyin! derse. Der mi, demez mi? konuşmaları içinde salona girdiğimizde Malik Aksel Öğretmenin iki Enstitü bölümü öğrencisine taşıttığı kitapları sıralarımıza dizdirdiğini gördük.

Önce resim tarihi üstüne, yeni başlıyormuşuz bilgi verdi. Yer yüzünde insanın varoluşuyla resmin yaşıt olduğunu anlattı. Eski olarak bildiğimiz Mısır'ın şimdi yok olmuş durumda bulunan Büyük Sahra'nın bir zaman insanların yaşadığı bir yer oluğunu, burada yaşayanların bir uygarlığı olduğunu Mısır'ın onun etkisinde kaldığını anlattı. Benzer değişikliğin Çin'de de görüldüğünü, en yakın bulgu olarak bilinen İspanya'daki Altamira Mağaralarında bu resimlerin 16000 yıllık olduğunu anlattı.

Sıralara konan kitapların her biri bir ünlü müzenin içindeki tablo ya da heykellerle sanatçılarını gösteriyormuş.

 

Ermitage Museum /St. Petersburg. Antoine-Jean Gros-Napolyon Bonapart Arcole Köprüsü üstünde,
Musseo Del Prado/Madrid. Albrecht Dürer, kendi portresi,
Ermitage Museum/St. Petersburg. Anton Rafael Mengs-Kendi portresi,
Galleria Degli Uffizi/Floransa-Vigee-Lebrun-Kendi Portresi.
Musee du Lovre/Paris. Leonardo da Vinci-Mona Lisa
National Gallery/London. Hans Holbein-Elçiler
Tate Glary/ London. GeorgesBraque-Klarnet-Rom şişesi
Galleria Degli Uffizi/Florance. Filippino Lippi-İhtiyar Adam.
Victoria and Albert Museum. Dante Gabriel Rossetti-Düş Kurma
Musee du Louvre/Paris. Pisanello-Pano-Tempera
Musco Nacionel De Prado/Madrid. Taddxeo Gaddi-Aziz Eligius
Alte Pinakothek/ Münih. Albrecht Altdorfer-İskender'in İsus Savaşı
Hamburger Kunsthalle /Hamburg. Ernst Ludwig Krichner-Sanatçı ve Model
Kunsthistorisches Museum/Wienna. Benvenito Cellini-Tuzluk.
Metropolitan Museum of Art/Newyork. Gilbert Stuart-Georges Washington

Önümüze konan 10 kitaba değişe değişe baktık. Öğretmen kitaplara dikkatle bakmamızı içlerinden birini beğenip sanatçısıyla eserin adını yazmamızı istedi. Ya olay iyi anlaşılmadı ya da arkadaşlar ipe un serdiler, benim rahat yetiştirdiğim yazımı, onlar oldukça uzattılar. Veysel Öğretmen gelince, Malik Öğretmene saygısından bizim ödeve devam etmemize izin verdi. Bu kez de iş iyice ağırdan alındı. Resim Dersi süresi yarı yarıya geçince bu kez de Veysel Öğretmen haftalık ödev verdi:

- Hafta içinde kendi arkadaşlarınızdan birinin çalışırken resmini çizin. Bu çalışma son çalışmanız olacak. Nota dönüştürmeyeceğim ama benim için de bir uyarı olacak!

Veysel Öğretmen ayrılınca herkeste bir sevinç, "Dersleri atlattık! gibisine çocukça gülmeler. Arkasından da:

- Çıplak resimleri yapan ressamların sahici modelden mi çalıştığı konusu tartışıldı. Ben, sahici modelden çalıştıklarını savunmaya kalktım. Alfred de Musset'in Andre del Sortel kitabını örnek gösterdim. Kimi arkadaşlar haklı olarak, Hazreti İsa ile olan tablolardaki çıplakları örnek verdiler. Tartışarak yemeğe gittik. Yemekte ummadığımız bir duyuru yapıldı. Askerlik Öğretmenimiz Binbaşı Nuri Teoman saat 14:00'te iki sınıfın da hazır bulunmasını istemiş. Bu habere kızanlar oldu. Ancak en öfkelisi:

-İş mi bu şimdi? demekten öte gidemedi.

Herkes vaktinden önce salona geldi. 2. Sınıflar deneyimli, ikide bir bizi teselli ediyorlar:

-Yazılı falan yok, kesinlikle kamp için kesin bildirimler söyleyecek. Kamp kurallarını anlatacak. Özellikle şımarık öteki yüksek okullara uymamamızı anımsatacak!

Gerçekten de öyle oldu; kampın bizim için zor olmadığını; kamp zorluğunun sürekli yaşamdan farklı olduğunu, oysa bizim buradaki yaşamımızın zaten kamp yaşamı olduğunu gülerek anlattı. Kampta görevli olmamasına karşın sık sık geleceğini söyledi. Kamp yeriyle ilgili sorular soruldu. Soru soranlar 2. sınıflardan olduğunu görünce onlara geçen yılki kampa nasıl katıldıklarını, nereye nasıl gittiklerini açıklattı. Hafta arası kurallarını orada anlatacaklarını, dönüşlerde aksaklık yapılmamasını tekrarlayıp başarılar dileyerek ayrıldı.

Öbür bölümler, oldukça umursamazlık için de salonda oturup kaldılar. Biz, ağırdan almakla birlikte tıpış tıpış salona gittik. Öztekin Öğretmen saati göstererek:

-Yaylar; tuşlar sizleri özlemiş olarak bekliyor! deyip bir kahkaha attı. Gerçekten akşam yemeğine iki saatten fazla zaman vardı. Hüseyin Çakar çoktandır çalışmıyordu yukarıdaki piyanoya oturunca Mehmet Zeybek de alt odadaki piyanoya indi. Bunu bir zaman kazanma sayıp Sanat Tarihi dersinde yazdıklarımı temize çektim. Yazıları yazarken bir kaç tanesini anımsadım. Leonardo da Vinci'nin Mona Liza' sını daha önce çok gördüğümü anımsadım. İskender'in İsus savaşını bilmiyorum ama genel olarak büyük bir savaşçı olduğunu unutmuş değilim. George Washington'u biliyorum. Napolyon Bonapart ise hiç de yabancım değil. Onun resmini çok çok görmüş gibiyim. Bundan öyle o adların resimlerini gördükçe dikkatli bakıp tanımaya çalışacağım.

Piyanolar boşalmadı. Buna üzülmedim, nasıl olsa pazartesi günü Faik Canselen Öğretmen gelmeyecek. Yarın konserden dönünce, pazar günü, pazartesi dönüşlerinde zamanım olacak!

Yatarken Halil Dere geldi:

-Geleyim mi? Ben de neden gelmeyeceğini sordum. Karşılıklı gülüşerek ayrıldık. Belli ki gelecek. Milli Eğitim Bakanlığı Kitaplığından aldığım kitaplar var; onları götüreceğim. Dora Ablayı kızdırmayayım. Dora Abla derken kardeşini anımsadım; Bella Kent! Bella'sı güzel ama Kent ne oluyor ki?... Ne güzel yüzü var. Şimdi aklıma geldi, bugün gördüğüm resimlerden birine benziyordu. Kendi resmini yapmış. Bunu, konuşma olanağı bulunca kendisine söyleyeceğim. “Kendi resmini kendin yapınca çok beğenecek, hem de kitaplara geçeceksin!”

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ