Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

68 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Yeni Bir Ders Eklendi: Pedagoji-Pedagoji Tarihi-Milli Eğitim Örgütleri

 

23 Mart 1944 Perşembe

 

Hamdi Keskin Öğretmen elinde bir kitapla geldi. Kitabı göstererek:

-İşte size bir divan daha, Nef'inin Türkçe Divanı!dedi. Sonra da:

-Nef'i için üç güvenilir tanık Nedim, Ziya Paşa ile Tevfik Fikret'ten söz etmiştik. Şimdi de bir başka tanıktan, adını vermese de onun kasidesi üzerine kurulan bir müzik eseri, dolayısiyle Nef'inin kasidesini sonsuzluğa dek yücelten Yahya Kemal'i dinleyelim deyip, Nef'i'nin Gönül redifli gazelinin son mısraının üstüne üç mısra ekleyerek yaptığı Tazmimi okudu.

 

"Aşkın irşâdiyle girdik manevî bir gülşene

Dolmasun bîhûde sâgar açmasun bîhûde gül

Câm-ı Cem bir lâhza devretmez bu zevkabâdda

Hem kadeh hem bâde hem bir şûh sâkîdir gönül"

 

"Sevginin çekiciliğiyle girdik düşümüzdeki gül bahçesine, kadehler dolmasın, güller açmasın Cem'in kadehleri elden ele gezmez bu zevk topluluğunda. Burada içki de, kadehte, içki veren de (Kişinin kendidir) gönüldür.

Tazmimi kısaca tekrarlayıp, açıklamasını yaptıktan sonra İtrî şiirini okudu,

 

Itrî
Büyük Itrî'ye eskiler derler,
Bizim öz musikimizin pîri;
O kadar halkı sevkedip yer yer,
O şafak vaktinin cıhangîri,
Nice bayramların sabâh erken,
Göğü, top sesleriyle gürlerken,
Söylemiş saltanatlı tekbîr'i
Tâ Budin'den Irak'a, Mısr'a kadar,
Fethedilmiz uzak diyarlardan,
Vatan üstüne hürr esen rüzgâr,
Ses götürmüş bütün baharlardan.
O dehâ öyle toplamış ki bizi,
Yedi yüz yıl süren hikâyemizi
Dinlemiş ihtiyar çınarlardan.
Musikîsinde bir taraftan din,
Bir taraftan bütün hayat akmış;
Her taraftan, Boğaz ve şehrâyin,
Mavi Tuncayla Gür Fırât akmış.
Nice seslerle, gök ve yerlerimiz,
Hüznümüz, şevkimiz; zaferlerimiz,
Bize benzer o kâinât akmış.
Çok zaman dinledin Nevâ-Kâr'ı,
Bir terennüm ki hem geniş, hem şûh;
Dağılırken "Nevâ"nın esrârı
Başlıyor şark ufuklarında vuzûh;
Mest olup sözlerin de her heceden,
Yürüyor fecre elli milyom rûh.
Kıskanıp gizlemiş kazâ ve kader
Belki binden ziyâde bestesini.
Bize miras kaldı yirmi eser.
"Nat'ıdır en mehibi, en derini.
Vakıa ney, kudüm gelince dile,
Hızlanır Mevlevî semâiyle,
Yedi kat arşâ çıkmış "Ayin"i.
O ki bir , ihtişamlı dünyâya
Ses ve tel kudretiyle hâkimdi;
Adetâ benziyor muammâya;
Ulemâmız da biliyor kimdi?
O eserler bu gün define midir?
Ebediyette bir hazîne midir?
Bir bilen var mı, nerdeler şimdi?
Öyle bir mûsikîyi örten ölüm,
Bir teselli bırakmaz insanda.
Muhtemel görmüyor henüz gönlüm,
Çok saatler geçince hicranda,
Düşülür bir hayale, zevk alınır:
Belki hâlâ o besteler çalınır,
Gemiler geçmeyen bir limanda.
 
Yahya Kemal Beyatlı

 

 

Feilâtün mefailün fa-lün

Ölçü- Vezi Takti: Bü yü k - It rî   ye es ki  ler  der ler

Bi zi m - öz mû / si kî mi zin / pî  ri

.  .  - -   . - .  -  - -

Fe i  lâ  tün  me fa i lün fa  lün

 

Öğretmen, beğenip beğenmediğimizi sordu. Çoğunluk beğendiğini söyledi. Öğretmen, gelecek günlerde Yahya Kemal üstünde de duracağımızı anımsatıp elindeki kitaptan Nef'i'nin Peygamberimiz, Hazreti Muhammet için yazdığı, Yahya Kemal'in değindiği kasideyi (Na't') okudu.

Öğretmen, “Na't üzerinde biraz duracağız. Nef'i kaside türünde başta gelir. Ancak o gazel türünde de iddialıdır. Gazelleri daha anlaşılır. Bakalım beğenecek misiniz?” deyip 3 gazel okudu.

 

Gazel
Tutti-i mu'cize güyem ne desem lâf değil
Çerh ile söyleşemem âyinesi sâf deyil
Ehl-i dildir diyemem sînesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insâf değil
Yine endişe bilür kadr-i dür-i güfrarım
Rüzgâr ise deni dehr ise sarrâf değil
Verdi miftah-i der-i genci maâni elime
Aleme bezl-i güher eylesen itlâf değil
Lev-i mahfuz u suhandır dil-i pâk-i Nef’i
Tab'-ı yâran gibi dükkânçe-i sahhâf değil
Nef’i

 

Ölçüsü (Vezin) Takti. (Feilâtün) failâtün feilâtün feilâtün feilün (Falün)

. . - - / - . - - / . . - - / . . - / - . . - / - -

Le_v i mah fuz u  su han dır dil i pâk î  Nef' i

Ta_ b ı Yâ  ran gi  bi dük kan  çe i sah haf  değ il

Fe i  lâ tün fe  i lâ  tün  fe i  lâ tün  fa lün

.  . -  - . .  -  -  .  .  -  -  -  -

Açıklaması: Öyle bir papağanım ki benim dediklerimi kimse diyemez. Yalnız felekle konuşmam, çünkü onun yüreği aydınlık değildir. Öylesine ben gönül ehli (Açık gönüllü) diyemem. Böyleyken felek, gene de felek beyim, inci değerindeki sözlerimi değerlendirir. Şiir gizinin aranan anahtarı benim elimdedir, o nedenle ben bol bol sözlerle güzellikler dağıtsam bu israf sayılmaz. Zaten Nef''inin temiz gönlü güzel dizelerin koruyucusudur. O dostlar gibi, güzel şiirleri dükkancılar gibi ortaya atmaz.

 

 

Gazel
 
Naz ederse gamzesi uşşak-ı zare naz eder
Zülfü bir aşiftedir kim rüzigare naz eder
Böyle şuha müptela olmak pek güç
Bulsa cümle dilberan-ı şivekara naz eder
Dehre mağrur olma ey gafil ki bunda ademe
Tali-i yüz döndürür gahi sitare naz eder
Görmedim Nef’i gibi rind-i ali meşrebi
Hem geda hem padişa-ı kamkâre naz eder
Çeşm-i gibi mestolup ruhsat verir nezzareye
Durmaz amma gamzesi ol ahd-ı karara naz eder
 
Nef’i

 

Ölçüsü- (Vezni) Takti  fa i lâ tü / fa i lâ tü / fa i lâ tü / fa i lün

(*) İmale-       - . - . - . - . - . - .  -  . -

 

Naz e der se gam ze si*  uş*  şâ  kı  zâ re  naz  e der

Zül fü bir a  şif te dir kim* rû  zi  gâ re naz  e der

- .  -  . /  -  . -  . / - .  -  . / -  .  -

 

 

Açıklama: Sevgilinin gamzesi naz ederse inleyen (Onun için yanan) aşığına naz eder. Zülüfler zaten rüzgarda oynaşır, rüzgara (Aynı zamanda, sırasın göre-Tevriye) ) naz eder. Böylelerine aşık olmak (tutulmak) çok tehlikelidir. Çünkü onlar tüm güzelliklere nazlanırlar. Sakın (zamanında) gençken mağrur olma (Burnun havada olmasın) çünkü devir değişir, sen de herkes gibi değişen devir içinde yıldızlara bakıp naz edersin, düşlerine dalarsın. (Övgü) Nef'i gibi olgun, anlayışlı bir Rind (Görmüş, geçirmiş, olgun kişi) görülmemiştir, Çünkü o, sıradan bir halk insanına (dilenciye) naz ettiği, gibi tüm isteklerine ulaşmış, Tanrı'nın koruduğu mutlu Padişaha da naz geçirebilir. Onu görünce, kendisine bakılmasına izin verir; böyleyken daha önce verdiği kararları yerine getirmekte nazlanır. (Burada da sevgilisine sitem etmektedir.

 

 

Gazel
 
Yazanlar peykerim destimde bir peymane yazmışlar
Görüp mest-i maili aşık olduğum mestane yazmışlar
Bana teklif-i züht etmezdi idrak olsaydı zaitte
Yazıklar ki ona akil bana divane yazmışlar
Değildir gözlerinde saye-i müjganı uşşakın
Hatın resmin beyaz-ı dide-i giryane yazmışlar
Benim aşık ki rüsvatlıkta tuttu şöhretim şehri
Yazanlar kıssa-ı Mecnu’nu hep yabane yazmışlar
Nice zâhirdir ey Nef’î sözünden dildeki sûzin
Yazınca nüsha-ı şi’rin kalemler yane yazmışlar
 
Nef'i

 

Ölçüsü: (Vezni) Takti.  Me fa î lün me fa î lün me fa î lün  me fa î lün

. - - - / .  - - - / . - - - / .  - - -

 

Ni ce* zâ hir dir ey nef' î sö zün den dil de ki*  sû zin

Ya zın câ nüs hâ yı şi' rin ka lem ler yâ ne yaz mış la

. - - - / .  -  -  - / . - -  - / . -  - -

 

Açıklaması: Kimler yazdıysa, sözde elimde içki kadehi varmış, sözde ben kendinden geçmiş bir aşık tavırları içindeymişim. Bunu bana yakıştıran zaitte (Neşe düşmanı) idrak ( dürüst anlayış) olsaydı bu yakıştırmazdı. Yazık ki birileri onu akıllı, beni de divane (Dengesiz) yazmışlar. Aşıklar salt gözleri ya da kirpikleriyle belli olmaz, baksanıza hattatlar çizimlerini göz yaşlarıyla beyaz üstüne yazmışlar. Ben öyle bir aşıkım ki aşk coşkum tüm şehre yayıldı. Bence bu denli aşkı Mecnun için yazanlar gereksiz yere yazmışlar. Ey Nef'i söylediklerin öylesine hararetli, öylesine gönül yakıcı ki senin şiirlerini yazan kalemler bile heyecana kapılıp ısınmışlardır, öyle ki kendi hararetlerinden az kalsın yanayazmışlar!

 

Öğretmen çok güzel okudu ama hemen hemen hiç bir şey anlayamadım. Belki kendim okuyunca anlarım ancak öğretmen eski yazılı kitaptan okudu. Sanırım yeni yazıyla olanı da vardır, Milli Eğitim Bakanlığı kitaplığından sormaya karar verdim. Na't, sözüm sözüm sözleriyle bitiyor. Özüm redifli. Fuzuli'nin Na't'ı su redifliydi. Nef'i de sözüm, sözüm! diye sürdürüyor.

Gazelleri anımsadım; ikisi Prof. Fuat Köprülünün Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antolojisi'nde, biri de Necmettin Halil Onan'ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi'nde var. Oradan alacağım.

Nedense öğretmen, gazelleri önemsemez bir tavırla açıkladı, kimi dizeleri gülerek tekrarladı:

"Bana teklifi zühd etmezdi idrak olsa zahitte

Yazıklar kim anı akil beni divane yazmışlar. "

Nef'i bu işte, yukarıda Hazret Muhammet için eşi menendi bulunmayan Nat'ı yazdı. Bakın burada da, "Aklı olsaydı (Din adamları için) bana ibadet teklifi yapmazdı, bana ibadet teklifi yapanı akıllı saymışlar da beni divane yerine komuşlar. Oysa gerçek bunun tersidir! diyebiliyor.

"Görmedim Nef'i gibi bir rindi âli meşrebi

Hem geda hem padişahı kâmkâra naz eder. "Burada da, öylesine bir Nef'i tipi çiziyor ki yeri geldiğinde kimsesiz gariban hatta dilenci ile senli benli olur, onunla nazlı niyazlı konuşur. Bakarsın biraz sonra Allah'ın tüm lütuflarına sahip olmuş hükümdarla birliktedir, onunla da kendini denk sayarak tartışır. Nef'i'den başkası bunu yapamaz.

"Levh-i Mahfüz-i sühandır dil-i pâk-i Nef'i

Tab-i yaran gibi dükkançe-i sahhaf değil.

Nef'inin gönlü, Allah tarafından özel olarak yaratılmış, güzel şiirlerin korunması için tertemiz tutulmaktadır. Onları yalnız o kullanmaktadır. Oysa öteki şairlerin söyledikleri sahaflar çarşısındaki karmakarışık, tozpas içinde durduklarında insanlar bir zevk vermezler. Çünkü bir yenilik getirmezler!

Öğretmen gülümsedi, ama yorum yapmadı.

Sözü gene Na't'a getirirken zil çaldı. Öğretmen. Gelecek derste devam edeceğiz! deyip ayrıldı.

Şakacı ya da geveze arkadaşlara yeni bir dil oyuncağı çıktı. Na't'taki "Sanadır sözüm" redifi, sık sık söylenmeye başlandı. "Sanadır sözüm!" karşıdan da "Benimki de sanadır!”

 

Almanca dersi için koşarak kitaplığa gittim. Sami Akıncı ile Yusuf Asıl vardı, beni görünce Yusuf güldü:

-Haberin mi yoktu, yoksa unuttun mu? Fakültelerde ara sınavlar varmış, Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesinden bugün de gelen yok! Abdullah ile Kadir de arkamdan geldi, onların da haberi olmamış, sevindik. Bir süre lafladıktan sonra kendi salonumuza döndük. Alt odadaki piyanonun boşluğundan yararlandım; Mozart 331 kv'yi iyice pişirdim. Faik Öğretmenin dediği gibi hileli kapatmak için seçtiğim yerleri gene gene çalıştım. Dikkatli çalışınca onlar da pişti. Tek düzeltemediğim, sol elimin yüzük parmağı; nedense o, ötekilerden tembel çıktı, onu yeni yeni çalıştırmaya başladım. Özellikle çalıştığım sonattaki "tr" ler 5 notayı kapsadığından sol yüzük parmağım önem kazandı. 5'li tirillerin çok olması, kusurumu ele veriyor. Onları atlayıp geçmek de onuruma dokunuyor. Sıkılarak da olsa onları çalışıyorum. Sağ elim kadar olmasa da sol elimi de toparlar gibi oldum. Böylece kazandığıma sevindiğim iki saat umursamazlığımın cezası olarak geçmişin gediğini kapatmaya gitti.

Öğle yemeğinde gene Köy Enstitüleri müdürleri konu oldu. Sırada Kızılçullu Köy Enstitüsü Müdürü Hamdi Akman varmış. Durup dururken hemşerim Kadir Pekgöz, Kızılçullulu arkadaşlara sordu:

-Sizinki neden bir kaç gün önce gelip de masaları dolaşmıyor? Önce herkes güldü:

-Dolaşmalarını mı istiyorsun? Ekrem Bilgin, Rauf İnan geldiği gün Kadir'in sustuğunu anımsattı. Bu kez de Kadir:

-Sizinki gelince susmayacağını, Ekrem'in Enstitüdeki durumunu soracağını söyledi. Buna Kızılçulluluların beşi birden tepki gösterdi:

-Kepirtepe Müdürü gelince biz de seni soracağız! Kadir:

- Sorun! deyince Ekrem, sözü değiştirdi:

-Soracağız ama ne soracağımızı bilmiyorsun? Önce onu öğren:

-Bu gelişmemiş çocuğu buraya neden gönderdin? diyeceğiz! Kadir çok fena kızdı ama tek söz söyleyebildi:

-Siz kendi gelişmişliğinize bakın!

Olayı daha fazla uzatmamak için söz tersine döndürüldü. Gelecek müdürlerin Rauf İnan gibi burada uzun kalmayacağını, onlar kalacaksa Ankara'da kalacağını, gelmişken başka işlerini kovuşturacakları varsayımları öne sürüldü. Bir süre susan Kadir eski öğretmenlerimizden Gönen Köy Enstitüsü Müdürü Ömer Uzgil'den söz açtı. Ekrem Bilgin bu kez de Kadir'e:

-Öğretmenleriniz içinden tek o mu müdür oldu? diye sordu, sonrada parmaklarını sayarak kendi öğretmenlerinden müdür olanları sıraladı. Nejat İdil, Enver Kartekin, Şevket Gedikoğlu, Talat Ersoy, Sıtkı Akay, Lütfi Dağlar! deyince Kadir gene sinirlendi:

-Yok deve! deyip kalktı. Bu kez Kadir sahiden haksızdı. Köy Enstitülerinden önce Köy Öğretmen okulları Kızılçullu, Çiftgeler, Kepirtepe idi. Kepirtepe yer değiştirdiği için öğrenci alamamıştı. Öğrencisiz okula öğretmen atanacak değildi. Ancak Kızılçullu ile Çiftelerin öğrenci sayısı 1000 dolayında olduğunda öğretmeni çoktu. 3803 sayılı yasa çıkıp Köy Enstitüleri çoğalınca o iki okuldan yönetici alınma durumu doğdu. Bu nedenle Ekrem az bile saymıştı.

Salona dönünce Öztekin Öğretmen Birer saat olarak bölüştürdüğü zamanın, önce genel müzik bilgisi üstünde durdu, özellikle porte üstü hareket bildiren sözleri soruşturdu; Allegro, Lento, Presto, Vivace, Moderato, Largo, Largetto, Grazioso, Adagio, Allegretto, Andante, Molto-Presto, Allegro- Molto, Andantino, Allegro-moderato, Grave, Allegro-Conbrio, Adagio-Cantabile, Andante-Conmoto alla marcia, Tempo di Menuetta v. b.

2. saatte nota yazdık. Bir bölümümüzü tahtaya kaldırarak, sınıf tahtalarına yazma alıştırma çalışması yaptırdı. 3. Saatte koro yönetimi çalıştık. Genelde koro yönetmek olmakla birlikte bildiklerimizi de tekrarlama oldu. 4. saatte genel müzik kültürü, dinlediğimiz eserler, eserlerin türleri, besteciler, bestecilerin ülkeleri. Öğretmen bu konuda bir de öneride bulundu:

-Bulabildiğiniz bestecilerin adını, yaşadığı tarihi, yurdunu yazın. Konserde ya da plaktan dinlediğini eserini yazın, yazdıklarınız, zamanla sizin çok yakından tanıdığını biri olup çıkacaktır.

Buna çok sevindim. Çünkü ben bunu yapıyorum. Gerçi ben salt konserleri yazıyorum. Plakların listesi var, onları sık sık dinleme olanağım bulunduğundan onları işaretlemeye gerek görmemiştim. Bundan böyle onları da işaretlerim.

Böyle alışkanlığı olmayanlar dersten sonra bir süre çık, çık, çık! yaptılar. Oysa önemli bir iş değil, konsere gidince o günün programını alıp uygun bir zaman deftere geçirince iş bitmiş olacak. İşte bir alışkanlık konusu! Yunus Kazım Öğretmen için çok canlı bir örnek. Alışkanlık aynı zamanda öğrenme olayının da vazgeçilmez bir ögesi. Çalışmaya alışmak, aynı zamanda tembelliği terk etmekmiş. Çalışmaya alışamayanlar yoksa tembelliği mi bırakmakta zorlanıyorlar? Sigara içenler de öyle! Bırakmak isteyenler bizim kahvede de sık sık konuşurlardı:

-Şu mereti bırakayım, deyip duruyorum ama bir türlü bırakamıyorum! diyenler gerçekte sigarasız duruma geçmekte zorlanıyorlar.

Mahmut Ragıp Öğretmenin daha önceki önerisine uyarak hazırladığım ünlü besteciler listesinin bir suretini Abdullah Erçetin'e yazdırıp Öztekin Öğretmene verdim. Çok memnun oldu. Bir de itirafta bulundu:

-Öğrenciliğimden beri böyle bir listeyi hep düşündüm de bir türlü gerçekleştiremedim. İbrahim kimi zaman seni kıskanıyorum, çalışkanlığın için değil, çünkü ben de çok çalışkandım Çalışkandım ama aklımdan geçenleri belgelere dökmekte gevşektim. Benim, düşündüğüm düşüncelerimde kalıyordu; oysa sen bunları hemen belgelendiriyorsun. İşte bu tarafını, kıskanmak ne söz; çok takdir diyorum. Bu bir kıskançlık değil yürekten gelen bir takdirdir.

Öztekin Öğretmen önemli besteleri tanımak için bestecilerini, yaşadığı dönemi hatta hangi türünde besteler yaptığını öğrenin diyor. Bunlarla ilgili bir ad listesi buldum, salt ad değil yaşadığı tarihlerle ulusları da yazıyor.

 

Besteleri Çok Çalınan Ünlü Bestecilerden Bir Grup
 
1-Henrich Schütz        (1585-1672)    (Alman)
2-Johann Sebastian Bach      (1685-1750)    (Alman)
3-Georg Philipp Telemann     (1681-1767)   (Alman)
4-Georg Friedrich Haendel     (1685-1759)   (Alman)
5-Antonio Vivaldi       (1678-1741)   (İtalyan)
6-Johann Pachelbel        (1653-1706)   (Alman)
7-Claudio Monteverdi      (1567-1643)   (İtalyan)
8-Jean-Philippe Rameau      (1683-1764)   (Fransız)
9-Domenico Scarlatti       (1685-1757)   (İtalyan)
10-Alexander Scarlatti       (1660-1725)   (İtalyan)
11-Girolamo Frescobaldi      (1583-1643)   (İtalyan)
12-François Couperin       (1668-1733)    (Fransız)
13-Johann Johacim Quantz      (1697-1773)    (Alman)
14-Henry Purcell        (1658-1696)    (İngiliz)
15-Jean-Marie Leclair       (1697-1764)   (Fransız)
16-Friedrich Silcher       (1789-1860)    (Alman)
17-Carl Philipp Emanuel Bach     (1714-1788)    (Alman)
18-Johann Christoph Bach     (1642-1703)    (Alman)
19-Wilhelm Friedemann Bach     (1710-1784)    (Alman)
20-Johann Christoph Friedrich Bach  (1732-1795)    (Alman)
21-Kral 8. Henry        (1491-1547)    (İngiliz)
22-Kral 2. Friedrich       (1712-1787)    (Alman)
23-Karl Ditters von Dittersdorf    (1739-1799)    (Alman)
24-Christoph Willibald Gluck     (1714-1787)    (Alman)
25-Giovanni Battista Pergolesi     (1710-1736)    (İtalyan)
26-Giovanni Pierluigi Palestrina    (1525-1594)    (İtalyan)
27-Joseph Haydn        (1749 -1809)   (Alman)
28-Carl Maria von Weber      (1786-1826)    (Alman)
29-Fernando Sor        (1778-1839)   (İspanyol)
30-Muzio Clementi       (1752-1832)    (İtalyan)
31-Giuseppe Torelli       (1658-1709)    (İtalyan)
32.Peter İlitsch Tschaikowsky     (1840-1893)    (Rus)
33-Ludwig van Beethoven     (1770-1827)    (Alman)
34-Gioacchino Rossini       (1792-1868)    (İtalyan)
35-Gaetano Donizetti       (1797-1848)    (İtalyan)
36-Giuseppe Tartini       (1692-1770)    (İtalyan)
37-Luigi Boccherini       (1743-1805)    (İtalyan)
38-Johann Nepomuk Hummel    (1778-1837)    (Alman)
39-Leopold Mozart       (1719-1787)    (Alman)
40-Wolfgang Amadeus Mozart    (1756-1791)    (Alman)
41-Franz Liszt        (1810-1883)    (Macar
42-Niccolo Paganini       (1782-1840)    (İtalyan)
43-Frederic Chopin       (1810-1849)    (Leh)
44 -Felix Bartholdy Mendelssohn   (1809-1847 )    (Alman)
45-Robert Schumann      (1810-1856)    (Alman)
46-Johannes Brahms       (1833-1897)    (Alman)
47-Richard Wagner      (1813-1883)    (Alman)
48-Giuseppe Verdi       (1813-1901)    (İtalyan)
49-Johann Strauss (baba)     (1804-1849)    (Alman)
50-Johann Strauss (Oğul)      (1825-1899)    (Alman)
51-Friedrich von Flotow      (1812-1883)    (Alman)
52-Anton Bruckner       (1824-1896)    (Alman)
53-Antonin Dvorak       (1841-1904)    (Çek)
54-Hugo Wolf        (1860-1903)    (Alman)
55-Ludwig Spohr       (1784-1859)    (Alman)
56-Franz von Suppe       (1819-1895)    (Alman)
57- Georges Bizet        (1837-1875)    (Fransız)
58-Camille Saint Saens      (1835-1921)    (Fransız)
59-Ottorino Respighi       (1879-1936)    (İtalyan)
60-Enrico Toselli        (1883-1926)    (İtalyan)
61-Arcangelo Corelli       (1653-1713)    (İtalyan)
62-Carl Czerny        (1791-1857)    (Macar)
63-Hector Berlioz       (1803-1869)    (Fransız)
64-Nicolai Rimsky Korsakov     (18 44-1906)   (Rus)
65-Alexander Borodin      (1833-1887)    (Rus)
66-Modest Peter Mussorgsky     (1839-1881)   (Rus)
67-Gustav Mahler       (1860-1920)    (Alman-Çek)
68-Giacomo Puccini       (1858-1924)   (İtalyan)
69-Charles Gounod       (1818-1893)   (Fransız)
70-Franz Lehar        (1870- )    (Alman)
71-Edvard Grieg        (1843-1907)   (Norveçli)
72-Cesar Franck        (1822-1890)   (Fransız)
73-Max Bruch        (1838-1920)   (Alman)
74-Jacques Offenbach      (1819-1880)   (Alman)
75-Carl Orff         (1895- )    (Alman)
76-Alexander Scriabin       (1872-1915)   (Rus)
77-Sergei Rachmaninoff      (1873-1943)   (Rus)
78-Zdenek Fibich       (1850-1900)    (Çek)
79-Dmitri Dmitriyevich Shostakovich    (1906- )    (Rus)
80-Paul Hindemith        (1885- )    (Alman)
81-Ruggiero Leoncavallo      (1858-1919)   (İtalyan)
82-Maurice Ravel        (1875-1937)   (Fransız)
83-Pablo de Sarasate       (1844-1908)   (Fransız)
84-Eric Satie         (1866-1925)   (Fransız)
85-Arnold Schönberg       (1874- )    (Alman)
86-Fritz Kreisler        (1875- )    (Romen)
87-George Enescu       (1881- )    (Romen)
88-George Gershwin       (1898-1937)   (Amerikalı)
89-Paul Dukas         (1865-1935)   (Fransız)
90-Anton Webern        (1883- )    (Alman)
91-Francis Poulenc       (1899- )    (Fransız)
92-Hans Pfitzner        (1869-  )    (Alman)
93-Jean Sibelius        (1865- )    (Fin)
94-Sergei Prokofieff       (1891- )    (Rus)
95-Bela Bartok        (1881- )    (Macar)
96-Dietrich Buxtehude      (1637-1707)    (Alman)
97-Anton Diabelli       (1781-1858)    (İtalyan)
98-Hans Pfitzner        (1869- )    (Alman)
99-Ahmet Adnan Saygun      (1908- )    (Türk)
100.Giuseppe Tartini       (1692-1770)    (İtalyan)
101-Pietro Mascagni       (1863- )    (Fransız)
102-Joaquin Rodrigo       (1902- )    (İspanyol)
103-Aram Khachaturian      (1903- )    (Ermeni)
104-Albert William Ketelbey     (1875- )    (İngiliz)
105-Emmerich Kalman      (1882- )    (Macar)
106-Leos Janacek       (1854-1929)   (Çek )
107-Mikhail Glinka       (1804 -1857)   (Rus)
108-Bedrich Smetana       (1824-1884)    (Çek)
109-Gabriel Faure        (1845-1924)   (Fransız)
110-Manuel de Falla       (1878- )    (Fransız)
111-John Dowland       (1562-1626)   (Fransız)
112-Michael Praetorius      (1571-1621)   (Alman)
113-Darius Milhaud       (1892- )    (Fransız)
114-Ontario Respighi       (1879-1936)   (İtalyan)
115-İgnace Paderewski      (1869- 1941)   (Leh)
116-Benjamin Britten      (1913- )    (İngiliz)
117-Richard Strauss       (1864- )    (Alman)
118-Max Reger        (1870-1916)   (Alman)
119-İgor Strawinsky       (1882- )    (Rus)
120-Jules Massenet       (1842-1912)   (Fransız)
121-Engelbert Humperdinck     (1854-1921)    (Alman)

Not: İkinci tarihleri boş olanlar yaşamaktadır. Bestecilerin en ünlü eserlerinden bir kaçı ayrıca bir başka listede gösterilmiştir.

 

24 Mart 1944 Cuma

 

Yeni bir söylenti, Siyasal Bilgiler Okulundan bir grup öğrenci gelecekmiş. Bizden onlara gidenlere çok iyi davranmışlar. Başta Ali Yücel olmak üzere birileri:

-Gidenler karşılasın! deyince büyük bir çoğunluk söze karıştı:

-Onlar geleceğin kaymakamları, yarın onlara hepimizin işi düşecektir. Bu kez de birileri:

-Biz Köy Enstitülerinde çalışacağız, kaymakamlarla ne işimiz olur ki? Gülenler oldu. Kimileri de Köy Enstitülerinin tümünün ilçelere bağlı olduğunu söyledi. Çoğu bilmezmiş, 18 Köy Enstitüsünün bağlı olduğu ilçeler sayıldı. Daha doğrusu sayılmaya kalkışıldı ama sayılamadı. İlkönce İzmirliler bocaladı, Kızılçullu doğrudan ile mi bağlı? Çifteliler ise ilçe ile bucağı karıştırdı. Hamidiye-Mahmudiye? Kepirtepe-Lüleburgaz, Isparta-Gönen, Savaştepe de bizim Kepirtepe gibi bir gariban tepe olarak düşünüp güldük. Haruniye ile Arifiye'nin köylerde olduğunu biliyordum; bunda diretince tartışmadan vazgeçtik. Bu arada Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca duyuru yaptı:

-Gelecek konuklar 20 kişi, özel arabalarıyla gelip akşama dönecekler!

Kahvaltıda bizim konumuz, gelecek konuklar üstüneydi, habere sevindik; gece kalmayacaklarına göre bizim bölüme bir yük olmayacaklar! Gezerken bizim salona uğrarlarsa hazırladığımız programı uygularız. Hemen Mülkiye Marşı'nı anımsadık.

-Onlardan güzel söyleyemezsek yazıklar olsun bize! "Ey vatan göz yaşların dinsin, yetiştik çünkü biz!"

Salona daha erken gittik.

Malik Aksel Öğretmen bir kucak rulo ile geldi. 4 cami, iki köprü, istasyon, arasta, kapalı çarşı, Saat kulesi. Malik Öğretmen gülümseyerek:

-İşte öteki kentlerimizi de hiç değilse bu kadarcık müşahhaslaştırabilsek; belleklerimizde silinmez izler bırakır! dedi. Resimleri masalara, piyano üstüne serdikten sonra elindeki cedvelle tek tek gösterdi; Selimiye, 3 Şerefeli, Eski Cami, Saat Kulesi, Arasta, İstasyon. Malik Öğretmen biraz kederli gibi, Selimiye Camisi'nin yapılış tarihini sordu. 1566-1574 arası yanıtını verdik. Malik Öğretmen çok yavaş bir sesle:

-Tarih Öğretmenlerimiz hep anlatırlar, Fransa Kralı 1. Fransuva İtalya'ya savaş açmış. Bu savaşın amacı da Büyük Roma İmparatorluk zamanından kalan eserleri Paris'e toplamakmış. Bu ne zaman oluyor? Bizim Süleymaniye, Selimiye camilerimizin yapıldığı yıllar. Öylesi sanat eseri toplanmış ki 1. Fransuva'dan sonra gelenler bu eserleri Krallık saraylarından birinde korumak gereğini duymuşlar. 1793 yılında koskoca bir saray, bu eserler için ayrılmış. Fransızların haklı olarak Büyük Kral diye andıkları 14. Louis Louvre sarayını müze kurulmak üzere verdiği için de müze, günümüzde de bu adla anılır olmuş. Müzeye girerken rehberler size sorarlar:

-Neresini gezeceksiniz? Sakın yanılıp:

-Hepsini! demeyin, sonra size gülerler. Çünkü müzede 100.000 görülecek eser vardır. İtalya'dan savaşarak aldıkları eserlerin neredeyse tamamına yakınını bizden götürmüşler. Öğretmen bunların kimisini el altından kaçırarak kimisini de padişahların izinleriyle götürdüklerini anlattı. Müzenin en değerli heykellerinden birinin, Milo Venüsü'nün öyküsünü anlattı. Bu heykeli kitaplarda hep görüyorduk, öğretmenle birlikte biz de üzüldük. Milo Venüsü! Bunu hep gördükçe “Kolsuz Bayan!” diyordum, öyküsünü dinleyince kollarını da görür gibi bakmaya başladım. Venüs, Eski Yunanlıların güzellik Tanrıçası Afrodit'in Romalılarca karşılığıymış. Romalılar Yunanistan'a egemen olduklarında Yunanlıların bir çok bakımdan etkisinde kalmış. Özellikle heykelciliği daha da yaygınlaştırıp ileri bile geçirmişler. İşte günümüzde Güzellik Tanrıçası olarak anılan Venüs bunlara ilginç bir örnekmiş. Yunan heykellerindeki Afrodit'le Roma Venüs heykellerini karşılaştırınca bir benzerlik bulamayız. Gerçi ikisi de güzel yüzlüdür ama benzemeyen başka büyük farklar vardır. Öncelikle Roma Venüsleri giyinik değildir. Asıl ayrılık da yüklendikleri görevlerdir. Örneğin Konsül Felix Sulla kendisi için koruyucu Tanrıça olarak Venüs heykeli yaptırmış. Ondan sonra gelen Pompeius koruyucusu da bir Venüs heykeliymiş. Böylece Venüs heykeli büyük bir ilgi toplamış. Daha sonra gelen Jül Sezar, arkasından gelen imparator Oktavius'un koruyucu melekleri hep, özel olarak yaptırılmış Venüs heykelleriymiş. Roma dağıldıktan sonra da heykeltraşlar bu konuyu sürdürmüşler. Rönesans dönemlerinde de bu konu çok işlenmiş.

Günümüzde çoğunlukla elleri görülmeyen Venüs heykeli, İ.S. 2. y. yüz yılda yapıldığı sanılan bir Roma heykelidir. Bir zamanlar bizim sınırlarımız içinde olan bir adada bulunduğu için o adanın adıyla anılır. Milo(s) Venüsü. Heykel, çalınmamış, bulunup zedelenmeden çıkarılmış, Padişah izniyle, Şeyhulislam Fermanı'ıyla Fransa'ya verilmiştir. Fransızlar şakacı insanlardır. Müzeye giden Türklere takılırlar:

-Mösyö, Müzenin yıllık masrafını sormayın, ürkütücü bir sayıdır. Sizlere sonsuz şükranlarımızı hep sunuyoruz. Çünkü bu masrafın yarısını sizin Milo(s) güzeliniz karşılıyor! (Yapılan anketlere göre gelenlerin çoğu Venüs için geldiğini söylermiş!)

Arkadaşlar genellikle Venüs'le Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa resimlerine bakarken benim gözüm Michelangelo Buonarrotti'nin Musa (Moiz) heykel resmine takıldı. Onun heykeli beni bir bakıma korkuttu. Öyle bir insan modeli olur mu? Ulus Meydanındaki Atatürk Heykeli ile karşılaştırmaya çalıştım. Saçlar, sakallar adamın duruşu, bakışı bana çok değişik geldi. Öyle bir kimsenin olabileceğini düşünmek bile ürküttü beni.

Malik Öğretmen, bizi öyle bırakmış, ilgisizce kendi işiyle uğraşıyor sanıyordum, birden:

-"Lüleburgazlı, Musa, daha doğrusu Mikelanj (Michel-Ange, böyle de yazılır), istersen sana bir görev vereyim, Musa'yı değil ustası Mikelanj'ı bize tanıt, hem heykeltraşını tanımış oluruz hem de sen Musa'yı daha yakından incelemiş olursun. Bu tür çalışmaları biz hep yapıyoruz." (Biz, dediği Gazi Eğitim Enstitüsü Resim bölümü) dedikten sonra çantasından oldukça büyük bir kitap çıkarıp verdi. Kitabın büyük oluşu beni (görünüş olarak) irkiltti mi ne, öğretmen hemen ekledi:

-Kitabın büyüklüğüne bakma, yarıdan çoğu resimdir, heykel resimleri. Açınca göreceksin! Bu çalışmaları bundan sonra hep sürdüreceğiz, seninle siftah edelim! Arkadaşlar ilgiyle dinleyince öğretmen ortaya konuşarak:

-Sanatçının kısa yaşamı, yaşadığı ortam; çoğunlukla sanat görüşü, çevresindeki insanların sanata anlayışları; seçtiğimiz sanatçıdan günümüze kalanlar! Arkadaşlar önlerindeki resimleri bırakmış dikkatle dinlerken öğretmen:

-Gene bakarsınız! deyip resimleri topladı sonra da Venüs dışındakilerin (Venüs için Roma tarihinden örnekler anlatmıştı.) yapılış nedenleri, Kiliselerin sanatçıları nasıl desteklediğini anlattı. O dönemlerde Papalığın çok varlıklı olduğunu, yetenekli insanları yaşamları boyunca koruyup özgürce çalışmalarına izin verilmiş olmasının sanatçıların duyarlığını arttırdığını belirtti. Sözü gene savaşlara getirerek, Fransız krallarının bu uğurda, günümüzde makbul sayılmasa bile o günün koşullarında ileri görüşlü davrandıklarını, bu arada bizimle sürekli savaşan Rusya'nın da 18. yy. başlarında sanata çok önem vererek Müze işini Devlet görevleri arasına aldığını tüm Avrupa sanatçılarıyla ilişki kurarak şimdilerde Leningrad Müzesinin (Ermitaj) Louvre müzesiyle yarış ettiğini anlattı.

Leningrad'ın Çarlık Rusya'sının yönetim merkezi olduğunu duyuyorduk ama şimdiki yönetimin bulunduğu Moskova yanında çok gerilerde sanıyorduk. Özellikle ben, babamın anlattıklarının etkisinde kalmıştım. Babam, (Ona göre 93 Harbi ya da Plevne Savaşı) yıllarında çocukmuş ama işgalci Rus, özellikle de Tatar askerlerinin halka yaptığı zulmü görmüş, ayrıca, Bulgaristan bağımsızlığını kazanıp, oradaki Türkleri kaçırmak için yaptığı insanlık dışı tavırlara tepki olarak Bulgaristan'da çalışan yabancı kuruluşlarda çalışmış. Bu kuruluşların çoğu Osmanlı dönemi anlaşmalarına göre kurulduklarından, Bulgaristan koşullarını da benimsemekle birlikte işçi çalıştırmakta ayırım gözetmeyip kendi yöntemlerine göre Türk-Bulgar-Romen-Rum-Sırp-Arnavut ayırımı yapmadan eşit haklarla çalıştırıyormuş. Babam da böyle bir işletmede uzunca bir süre çalışmış (Tuna Nehrinde çalışan gemi) Yıllarca birlikte çalıştığı arkadaşları içinde daha deneyimli, Sırp-Rumen hatta Rus asıllı kimseler varmış. Plevne Savaşı'nın kaybedilmesine hatta tüm Bulgaristan'ın elimizden çıkmasına karşın, bu olayların bireyler üstünde büyük olaylardır, bireyleri bağlamaz duyarlığı (duyarsızlığı da denilebilir) içinde (ya da öyle yapmak zorunda kalarak) işini sürdürmüş. Ancak bu süreç babam için salt bir çalışma değil bir tür okul, çalışarak öğrenme eylemine dönüşmüştür. Sık sık geçtikleri Romanya tarafında Roman halkını, Sırbistan'da kaldıklarında Sırp halkını dikkatle gözlemlemiş. Rusya'ya büyük bir kin gütmesine karşın Ustabaşı durumundaki Rus'un anlattıklarını özellikle belleğine yerleştirmiş. Bu anlatıların çoğu hep Rus Tarihi, özellikle de bizim Deli Petro, onlarınsa Büyük Petro üstüne olduğunun ayırdına varmış. Bizdeki Fatih, Yavuz ya da Kanunî, Ruslarda varsa yoksa Büyük Petro'ymuş. O konuşmaların etkisinde kalan babam, daha sonraları Leningrad'ın bir çok adı olduğunu bilmesine karşın Leningrad adını duyunca yüksek sesle:

-Yani Petropol! der, orayla ilgili eski anılarından birini anlatır. Petropol! Buna koşut olarak da hemen Odesa'ya geçer, dinlediğine göre orasını da Büyük Petro yaptırmış, ilk yapıldığında oraya da Odesapol! denmişse de, Karadeniz kıyısında bir de Sivastopol oluşu nedeniyle Odesapol kısaltılmıştır. Babam Odesa için de duyduklarını sık sık anlatır. Büyük Petro, Petropol'un yapımı için Almanya'dan 100.000 işçi getirtmiş, işleri bitince kalmaları için bol olanaklar sağlayarak Rusya'da kalmalarını sağlamıştır. Odesa için de 100. 000 Osmanlı tebasından işçi getirtip, onların da Odesa çevresinde kalmaları için özendirici olanaklar sağladığından hiç birisi geri dönmemiştir.

Öğretmen, Ermitaj, Louvre karşılaştırmasını yapınca bir süre elindeki kitaptan sayfalar açtıktan sonra bize dönerek,

-Leningrad'da bulunan Ermitaj Müzesi, dünyanın en önemli müzelerinden biridir. 1. Petro zamanında (1720'lerde) yapımına başlanmış Çariçe 2. Katerina zamanında (1764 yılında) tamamlanmıştır. Salt binayı tamamladığı için değil, değerli eserleri toplaması nedeniyle Ermitaj Müzesi 2. Katerina adıyla anılır. Çünkü Çariçe Katerina müzenin değerli eserlerle doldurulması için o çağın (Aydınlanma çağı-18. yy) ünlü yazarları, filozofları, sanatçıları, bilginleriyle ilişki kurup önerilerine uymuştur. Bunlar arasında Volter, Diderot, Faconet, Russo, Grimm, anımsanmaktadır. Zaten binayı yapan da o günlerin en ünlü mimarı Fransız Vallin de la Mothe'dir. Sonradan da yapılan bazı eklerle Ermitaj 75.000 m2 tutan bir alan üzerine dağılmış 322 salonunda 2.500.000 dolayında eser sergilenmektedir. Sergilenen eserler, en ilkel dönemlerden başlayarak bölümlere ayrılmıştır. Rönesans Döneminin ünlü sanatçılarının hemen hemen hepsinin (Andrea del Sarto, Leonrdo da Vinci, Raffaello, Botticelli, Van Dyck, Goya, El Greco, Brueghel, Van Gogh, v.b.) eserleri yanında günümüz ressamlarından Matisse'ye dek yer verilmektedir. En ünlü ressamlardan sayılan Rembrandt'ın 38 tablosu ise çok büyük bir olay sayılmaktadır.

Öğretmen sözünü gene kitaba getirip, eskiliğine, kağıdının yıpranıklığına, bu nedenle açıp kaparken hoyrat kullanılmamasına dikkatimizi çekti. Öğretmen ne düşündüyse sözünü değiştirerek salt bu kitap için değil tüm eski kitaplar için geçerli olduğunu anlattı. İki de örnek verdi:

-Müzikle ilgilisiniz, duymuşsunuzdur. Büyük Bach olarak anılan Johann Sebastian Bach'ın en güzel eserleri kaybolmuş. Kıymet bilmeyen bir kasap o eski kağıtlara et sararken gören genç besteci Mendelssohn duruma el koymuş şaheserler kurtulmuş. Bizim en eski dil kaynağımız sayılan Divanı Lugatı Türk de benzer bir olayla ortaya çıkmıştır.

Öğretmen birden heyecanlandı:

-Divanı Lügatı Türk deyince dinlediğim bir öyküyü anlatmadan edemem! deyip Ziya Gökalp'i rahmetle andıktan sonra olayı anlattı.

"Asya'da yaşayan Türk Boyları Müslümanlığı benimsedikten sonra, Müslümanlığın ibadet kurallarını uygulamakta zorluk çekiyormuş. Gerçi Müslüman uzmanlar gelip yardım ediyormuş ama bu çok sınırlı kalıyormuş. Çünkü gelen uzmanlar da Türkçe öğrenmekte sıkıntı çekiyormuş. İşte bu durumu dikkate alan Kaşgarlı Mahmut Türkçe-Arapça bir lügat yazmış. Bu lügat o zamanki insanların işine çok yaramış. Kaşgarlı Mahmut, Halife tarafından takdir edilip ödüllendirilmiş. İslamiyet kökleşip din dili tümden Arapça oluşunca bu lügata gerek kalmadığından unutulmuş. 12. yüzyıldan sonra büyük kitleler halinde Anadolu'ya gelen Türkler egemenlerini kazanıp Osmanlı İmparatorluğunu kurunca Asya'da kalanlarla da ilgilenmişler. Orada yetişenler de Anadolu Türkleriyle bağlarını koparmamış. Ünlü Çağatay Şairi Ali Şir Neva'i, Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u alınca onlarca övgü şiiri yazmıştır. Bu ilişkiler arasında unutulmuş olan Divanı Lügati Türk, Osmanlı azınlıklarının ayrılıkçı tutumları karşısında uyanmaya başlayan Türk Milliyetçilik fikrine geçişimizi gündeme getirmiş. Bu arada Divanı Lügatı Türk önem kazanmış. Ancak adı ortalıkta olmasına karşın kendisi bulunamamış. 2. Meşrutiyet diye adlandırdığımız 1910-14 yıllarında Ziya Gökalp aranan Lügatı Türk'ü bulup o günün yetkililerine haber verince, çoğu genç subay olan o günkü yöneticilerin sevinçten ağladıklarını, bunu Türk Kültürünün köklü bir kaynağı saydıklarını hem anlatanlardan dinledim hem de bu konuda yazılanları okuyup duygulandım. Divani Lügati Türk sözü edildikçe bu anılarım tazelenir, Ziya Gökalp'le birlikte ötekiler ki, içlerinde, Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa da vardır, hepsini rahmetle anarım.

 

 

Mikelanj adlı kitabın kapağı

 

6 Bölümlük bir anıtta bulunan Musa

 

Bu sıra Veysel Erüstün Öğretmen de gelmişti. Malik Öğretmen Veysel Öğretmene gülümseyerek:

-Biz doğrudan işi Sanat tarihine döndürmeye başlıyoruz. Bizim dersimize "Cami Tarihi Dersi" diyenler buyursun! deyince Veysel Öğretmen “Estağfurullah! Onu kim demişse cahilce bir şaka etmiş!” dedi.

Veysel Öğretmen, o sözü bizim söylemediğimizi savunarak bir süre Malik Öğretmenin duyarlı sanat anlayışı üstüne konuştu. Çalışkanlığı yanında bilgisinden, özgün bir ressam olduğundan öz etti. Arkadaşlar bu kez:

-O sözü biz ilk kez duyduk, öyle bir yakınmamız da yok! deyince söz değişti.

Veysel Üstün Öğretmen de bugün için dersi söze ayırmış. Daha önce yaptığımız resimleri, tarih sıralarına göre üst üste koydurarak sorular sorup yanıtlar aldı; karşılık verdi. Yanında getirdiği bir dosyadan resimler gösterdi; sulu boya çalışması. Bunların bir bölümü ilkokul, bir ölümü ortaokul diğer bir bölümü de kendi öğrencilerindendi. (G.E.E.R. Bölümü) Aradaki farkları dikkatimizi çekti. Ortaokul bölümünden kimi resimler arkadaşlarca, G.E.E.R. Bölümündekilerden daha güzel bulundu. Ya da biz öyle değerlendirdik. Oysa öğretmen, aynı resimleri arka arkaya dizince G.E.E.R. resim dizilerinde bir kişilik belirdiğini, ötekilerin sanki başka ellerden çıkma gibilikten kurtulamadıklarını anlatarak, resim çalışmalarında çalışanın değişmeyen ancak o değişmezlik içinde gelişmiş olmasının sanatçı için önemli olduğunu belirtti. Çoğunlukla söyleneni anlamadığımızı sezen Veysel Öğretmen, değişkenliğin sanatta, kopyacılığa kolay kaydığını, bu nedenle makbul olmadığını tekrarlayıp, bu konu üstünde gene durulacağını anlatıp, dağıttığı resimleri topladı. Bu kez de imzalı birer sayfa kağıt dağıtıp Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'nden birer sayfa yazmamızı istedi. Okumuş insanların yazı biçimleri üzerinde durdu. Ünlü kişilerin imzalarından örnekler verdi. İmzaların, onu atan kişinin kişisel direnci ya da kendine güvenini gösterir! deyip ünlü kişilerden söz etti. Ekrem Bilgin, bizim padişah tuğralarını sordu. Veysel Öğretmen bir tartışma çıkmaması için kestirmeden:

-Padişahlık babadan oğula geçen bir sistem. Birçok padişah çocuk yaşta o makama oturmuş, o makamda büyümüştür. Ayrıca, onların değişmeyen mühürleri vardı, bildiğim kadarıyla bunlar üstüne yaygın bir araştırma da yapılmamış, elimizde böyle bir örnek yok! dedi. Sonra da:

-Hattatlık denen geleneksel çizimciler var ama bizim çalışma programımızda böyle bir konu konmamış. İlgi duyan arkadaşlar onu da denerler. Öğrenmenin yaşı yok, birçok insan yaş-baş demeden öğrenmek istediğini öğreniyor. Öğretmen böyle der demez, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün söylediğini anımsadım:

-Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü 60 yaşında viyolonsel çalışmaya başlamış! deyiverdim. Veysel Öğretmen duymamış sanırım:

-Cumhurbaşkanımızın konserleri kaçırmadan izlediğini biliyordum ama bunu duymamıştım! deyince arkadaşların söylediğimi kuşkuyla karşılayacağını düşünerek:

-Geçen yıl Kepirtepe'ye geldiğinde törende İstiklal Marşını akordiyonla yönettiğimi görmüştü. Daha sonra öğretmenlerle yaptığı görüşmede okulda müzik öğretmeni olmadığını öğrenince İsmet İnönü beni çağırtmış. Karmaşık duygular, korkular içinde selam verip karşısına dikilince:

-Akordiyonu epeyce ilerletmişsin, kimden, nasıl öğrendin? diye sorunca; çalışımı beğenmemiş olabileceğini düşünerek:

-Kendi kendime çalıştım, geç başladığım için henüz istediğim gibi çalamıyorum! deyince İsmet İnönü gülerek:

-Sen ne diyorsun? Benim viyolonsele 60 yaşımda başladığımı duymadın mı? deyip kahkaha ile güldü , sonra da hanımına dönerek:

-Öyle değil mi Mevhibe? Ben de:

-Siz daha 60 yaşında değilsiniz Paşam! deyince İsmet İnönü dikkat kesilerek:

-Öyle mi? Bak onu da biliyorsunuz; öyleyse 58'inde diyelim; daha bir yıl olmadı! Yanındakilere dönünce ben geri çekilirken bu kez de “Size bir öğretmen bulmaya çalışılacak, umarım uzamayacaktır!” dedi. Yanındakiler söze karışınca ben de öteki arkadaşların yanına döndüm.

Veysel Öğretmen:

-Senin için çok güzel bir anı. Cumhurbaşkanımız insanlarımızın mutluluğunu isteyen bir insan. Bu tür ilişkilerin bizler için unutulmaz izler bırakacağını hesaplayarak konuşuyor. Seni dikkatle izledim, aynı durumu yaşıyor gibi heyecanla anlattın.

Veysel Öğretmen verdiği yazı ödevi için bir kez daha:

-Amacımız yazı dersi değil ancak yazı ile yazan elin ilginç bir ilişkisi vardır. Öğretmen olarak bunun üstünde durmamız gerekiyor; bunu gene konuşacağız! deyip ayrıldı.

Öğle yemeğinde beklenmedik bir duyuru yapıldı:

-Askerlik Dersi öğretmeni gelemeyecek. Ancak saat 14:00'te tüm öğrenciler salonda bulunacak, Okul Müdürü Hürrem Arman, yeni konulan ders için açıklama yapacak!

Arkadaşlar, oldukça yüksek sesle "Hayda!, ders yılı bitiyor derken yeni ders? Gülüşmeler takılmalar arasında önce kendi salonumuza döndük. Duyurudan haberi varmış, Öztekin Öğretmen azıcık çıtlattı:

-Kendisi Pedagoji, Pedagoji Tarihi dersi verecek. Ders nasıl yöntemle ne kadar sürer bilemem ama bu ders sizin için çok gereklidir. Siz değil tüm öğretmenler için en önemli derstir. Biliyorsunuz ben Gazi Eğitim Pedagoji Bölümünü bitirdim. Ondan önce de öğretmenlik yaptım. Yaptım ama o zamanki öğretmenliğimi anımsadıkça hem gülüyor hem de üzülüyorum. Pedagojik formasyon denilen o kendine özgü deneylerden habersiz yapılan öğrenci-öğretmen ilişkileri sıradan insanların bilinçsiz ilişkilerinden farklı değil, sürekli sinir gerginliği, sen haklı, ben haklı tartışması olarak sürer gider. Oysa pedagoji ki, adı üstünde çocuk bilgisidir. Öyleyse öğretmen kesinlikle çocuğa bir öncelik tanıyacaktır. Sözü edilen ders gerçekleşirse, siz kazançlı olacaksınız! Öğretmen bir de sevindirici müjde verdi:

-Dersi cumartesi gününe koyarlar diye kuşkunuz varsa sakın sakın tasalanmayın, cumartesi günümüzü kesinlikle vermeyiz!

Salonda toplandık. Okul Müdürü Hürrem Arman, yanında Eğitimbaşı Tahsin Türkbay gülümseyerek geldiler. Önce Tahsin Türkbay (2. sınıflar bir bölümü ona Tahsin Baba diyor) konuştu. Başlayacak olan ders için, yeni bir karar değil, ancak bizim için çok önemli olduğundan bizim çalışma tempomuza uyacak bir Pedagoji çalışmasının yöntemini saptama çalışmaları nedeniyle gecikme olduğunu anlattı. Bir süre durakladı, Nasrettin Hoca'dan fıkra anlattı; Nasrettin Hoca kavalını almış, çalar gibi yaparak gidiyormuş. Görenler sormuş:

-Hoca Efendi ne yapıyorsun? Nasrettin Hoca da kaval çaldığını söylemiş. Soranlar:

-Hani sesi gelmiyor? Nasrettin Hoca:

-Sesi arkadan gelecek! demiş. Müdür Hürrem Arman kıs kıs güldü ama besbelli fıkraya değildi. Ancak bir grup oldukça büyük bir kahkaha attı. Sabri Taşkın duramadı:

-Hoca kavalı yürütmüş! deyince Okul Müdürü bu kez daha rahat kahkaha attı. Okul Müdürü önce başını kaldırdı, boynunu oynatır gibi çevresine baktıktan sonra birden:

-Biz kavalımızı kendimiz çalacağız; nasıl yolumuzu, salonumuzu, çeşmemizi yapıyorsak gerçek bir öğretmen olarak kendi eğitim yöntemlerimizi de kendimiz çizeceğiz. Ancak, yapacaklarımızda bir ortak yan olması için neler yapabileceğimizi birlikte saptayacağız. Askerlikte buna Dirsek Teması derler. Görüyorsunuz Köy Enstitüleri bu dirsek temasını her konuda sürdürmektedir. Bakın Enstitü Müdürleri gelip konuşuyor. Bu da bir dirsek temasıdır! dedikten sonra sordu:

-Sizce öyle değil mi? Bu arada, hemen karşısında oturan Hasan Gülün, sanırım dalgınlıkla:

-Başka gelen olacak mı efendim? diye sordu. Gülenlere gülümseyerek bakan Müdür Hürrem Arman:

-Kapımız her an herkese açık, biz de gelenleri dinleriz! deyip güldükten sonra kaşlarını çatarak Eğitimbaşı Tahsin Türkbay'a sordu:

-Siz bunları duyurmadınız mı? Tahsin Türkbay, besbelli dinlemiyormuş, telaşlanarak cevap hazırlarken yakınlarında oturan Süleyman Adıyaman:

-Duyuruldu efendim, hepsinden haberliyiz! deyince öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca kalktı, duyurulduğu gibi kimin kimden sonra geleceği bile biliniyor. Arkadaşlar unutmuş olabilir. Kitaplıkta asılı bir de listemiz var dedi.

Hürrem Arman, derse şimdilik (Ders kesimine dek) kendisinin geleceğini, gelecek yıl sınıfların da çoğalacağı düşünülerek şimdiden öğretmen aranacağını, Köy Enstitüleri'nin bilinen özelliklerinden dolayı her “Pedagoji okuturum!” diyenle ilişki kurmadıklarını tekrarladı. Bir kıpırdanma oldu, Hürrem Arman o tarafa bakarak gülümsedi:

-Biliyorum, soracağınızı bekliyordum; siz sormadan ben söyleyeyim de tartışmayı uzatmayalım; öteki derslerde bu titizliği göstermedik, gösteremezdik de zaten. Yüksek Köy Enstitüsü öteden beri düşünülüyordu ama böyle birden bire olacağı hesapta yoktu. Geçen yıl bitirenlerin yerleşmesi bizi beklenmedik sorunlarla karşı karşıya bırakınca, köylere dağılırsak daha büyük düş kırıklığı yaratacağını anlayıp zaman kazanma amacıyla bir yıllık kurs olayına dönüştürdük. Kurs çalışmalarımızın yararlı olduğunu görünce mutasavver Yüksek Köy Enstitüsü böylece önce doğmuş oldu. Bu ivedi oluşumda istediğimiz öğretmeni bulamazdık. Gene de şansımız bize yardımcı oldu, bir iki değişimden sonra bu yılı övünülecek bir öğretim kadrosuyla sürdürüyoruz. Hürrem Arman gene başını kaldırarak sordu:

-Ben böyle inanıp böyle söylüyorum. Sizlerden başka türlü düşünenleriniz varsa onu da açık açık konuşalım! Hasan Özden parmak kaldırdı:

-Dersimize siz geleceğinize göre, değişik düşüncelerimizi izninizle o zaman da konuşabilecek miyiz? Zaman zaman arkadaşlarla anlaşamadığımız konular oluyor, ancak onları hemen ortaya dökmek pek yerinde olmayacaktır. Hürrem Arman, tartışma kuralları içinde, ders konusundan kopmamak koşuluyla taraftar olduğunu söyledi. Konuyu ders gününe çevirerek, değişik günlerde yapılacağını, Binbaşı Nuri Teoman'ın bir kaç ders ara vereceğini, birkaç ders de İbrahim Yasa'nın gelemeyeceğini, onlardan boşalan saatlerden yararlanacağımızı düşündüğünü söyleyip:

-Merak etmeyin, dopdolu olan programınıza hiç değilse bu yıl yeni bir yük getirilmeyecek dedi.

Müdür Hürrem Arman iki dirseğini masaya dayayarak baş parmaklarını bir birine takarak öteki parmaklarını bir süre oynattıktan sonra okul Müdürü olarak kendisinden sormak istediğimiz olup olmadığını sordu. Bizim bölümdekilerin bir süredir, Gece konserleri ya da tiyatrolarına okul kamyonuyla gitme düşünceleri vardı. Mehmet Yelaldı, hemen parmak kaldırıp kişisel olarak olup olamayacağını sordu. Belki de yöneticiler arasında daha önce konuşulmuş, Hürrem Arman:

-Bunu biz karara bağlamıştık sanırım, okul kamyonu geceleri genellikle boş, neden olmasın? deyince salonda hava birden değişti. Teşekkürler, sağollar arasında Hürrem Arman kalktı, haftaya görüşmek üzere ayrıldı.

Güzel Sanatlar Bölümünün sevinci öteki bölümlerce pek hoş karşılanmadı. Biz de topluca ayrılıp bizim salona döndük. Bölüm Başkanımız gelmişmiş, bizden önce o bize daha sevindirici haber verdi:

-Yarın konsere değil, yakında oynanmaya başlanacak olan Wolfgang Amadeus Mozart'ın Figaro'nun Düğünü operasının provasını izleyecekmişiz. Önce herkes sevinir gibi yaptı ama az sonra pişmanlıklar başladı. Çünkü provalar, tekrarlarla çok uzayabilirmiş. Oyunun oynanmasına daha çok zaman varmış. Hilmi Girginkoç Öğretmenin askerlik nedeniyle izinli ayrılması söz konusu olunca proğram öne alınmış. Ayrıca provalar da değişik günlerde yapılıyormuş. Cumartesi provalarının bu sonuncusuymuş.

Öztekin Öğretmen ellerini şaplatınca kemanlar çıkarılıp reçineler sürülmeye başladı. Hüseyin Çakar göz etti. Bu, “Ben aşağıdaki piyanoda biraz çalışacağım” anlamına geliyordu. Arkadaşın hakkıydı. Çünkü ben sürekli oturduğum zamanlar, kesinlikle gelmez. Arada da böyle nazikçe davranırdı. Kemancılar çalışırken yukarki piyanoda ben de rahat çalışamıyorum. Etüt çalışmaları oluyor da sonatlara çalışma olmuyor. Sonatların inceliklerini duymadan çalmanın bir tadı kalmıyor. Kalkıp kitaplığa gittim. Kitaplıkta aradığımı bulamadım. Milli Eğitim Bakanlığı Kitaplığını anımsadım. Ancak, ortaya gitmek için zaman olacak mı? Provalar öğleden sonra Halkevinde olursa iyi olur. Mahir Öğretmenin ödevini anımsadım, onu yapar pazar günü daha rahat çalışırım.

Son olarak Sofokles'in Oidipus Kolos'ta kitabını anlatmaya başlamıştım, öğretmen yarıda kestirip:

-Onu bir başka zaman sürdürürüz! deyip beni mi denemeyi aklına koydu; ansızın kaldırıp anlattırmak için yoksa sahiden konu değiştirip kendi programını mı uyguladı? Konu Eski Yunanistan Tiyatroları!

Kitabımızda, "Yunan Tiyatrosunun yapısı bugünkü tiyatrolara benzemez!" diye başlanıyor. Bugünkü tiyatrolar nasıl ki? Düşündüm, sahiden ben tiyatro, gerçek tiyatro gördüm mü? Tiyatro sözünü çok duydum, Kırklareli, Lüleburgaz panayırlarında çadırlarda şarkılı gösteriler yapılıyordu. Büyük çadırların önüne Tiyatro diye yazıyorlardı. Ancak ben tiyatro denince hep insanların yapmış olduğu oyunları algılamıştım. Edirne/Karaağaç Köy Öğretmen okuluna girdiğimde bizim derslik bana tuhaf gelmişti. Kapıdan girince genişçe bir alan, ortada öğretmen masası. Masanın karşısına merdiven gibi yükselen basamaklarda sıralar vardı. O yükselen basamaklarda üçer oturulacak öğrenci sırası vardı. İkişer ikişer oturuyorduk. İlkokuldaki duruma hiç benzemediği için ben ilkokullardan sonra tüm okulların böyle olduğunu sanmıştım. Çevremdekilere sormayı da kibir saydığımdan olayı öylece benimserken ortaokullardan gelen arkadaşların konuşmalarını dinledim; onlar da bu duruma şaşmışlar, geldikleri okulları anlatırken burasını tiyatroya benzetenler oldu. Konuşmalara dikkat ettim anlattıkları tiyatro giderek sinemaya geçti. Sinemaya gitmiştim. Kırklareli'deki Pehlivan Amcamın sineması vardı. Oradaki gösterilere sinema dendiği gibi, binasına da sinema dendiğini öğrenmiştim. Bir benzerlik kurup tiyatronun da tıpkı sinema gibi bir bina olabileceği sonucuna vardım. Böylece kimseye sormadan tiyatroyu kendi kendime öğrenmiş oldum. Derslikte zaman zaman kendimi tiyatroda zaman zaman sinemada oturmuş varsayarak içimden gülümsedim. Kısa bir süre sonra da derslerde uyarılar başladı:

-Oturduğunuz sıralara aldanıp kendinizi tiyatroda sanmayın burası okul, derslerinizi çalışmaz da işi komediyle geçirirseniz ders yılı sonunda kesinlikle dram oynarsınız! Böylece, doğru dürüst bir tiyatro binası görmeden komedi, dram tiyatro türlerini de (öğrenmeden) tanıdık. Ders yılı sonunda okul olarak Lüleburgaz'a göçünce Lüleburgaz Halkevi karşısındaki Atatürk İlkokulunda konaklayınca, Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı'nın sık sık söylediği,

-Sakın sakın o durumlara düşmeyin! dediğini bile bile sonunda o durumda olduğumu anladım. Köyüm, Lüleburgaz'a 15 km. uzaklıktaydı. Çoğunlukla pazartesi günlere sık sık geliyordum. Gece kalmazdım ama sinema olduğunu biliyordum. Yazın kalırsam, Bahçe sinemasına giderdim. Lüleburgaz Halkevi, bahçesi, bahçesindeki havuzuyla ilgimi çektiği için en çok uğradığım bir yerdi. Yolumun üstü sayılırdı ama içi ilgimi çekmemiş olacak kapısından hiç girmemiştim. Bu kez girince bir de gördüm ki, o tiyatro denilen nesnenin en güzeli burada varmış. Derslerime çalışıyordum, Türkçe Öğretmenim Fikret Madaralı o ünlü sözünü bana hiç söylememişti ama bu kez ben kendime tekrarladım:

-BAKARKÖR!

Bu da yetmedi, Divan şairlerimizden (16. yy) Hayalî ne güzel söylemiş:

"Cıhânârâ cihan içindedir arayı bilmezler

Şu mâhîler ki derya içredir deryayı bilmezler"

Dünyaya süs olarak gelmişler ya da gelirler de süslenmeyi (Süsü) bilmezler, balıklar da derya içindedirler ama deryayı bilmezler! (Habersizdirler)

Kepirtepe'ye geçince, biçimsel olarak tiyatro ya da sinemamsı yerimiz yoktu ama bu konuda oldukça bilgilenmiştim. 1941 yazında Hasanoğlan'a göçünce, önce değişik sinema salonları, derken görkemli Halkevi sahnesini, T. B. M. M. salonunu daha sonra da 19 Mayıs Stadını görünce oylumsal olarak tiyatro kavramım oldukça genişlemişti. Son gelişimde de bu mekanlarda yapılan gösterilerin amaç, şekil, içerik, bilgi olarak bana neler kazandıracaklarını ya da ben onlardan almam gerekeni olabilecek miyim? Tarihin derinliklerinden gelen, bu çok yönlü öğretici özellikli tiyatro etkinliklerini çağcıl ölçekler içinde tanıyıp yararlanmak için ayrıntılardan bütüne gitmek amacıyla Tiyatronun doğuşu, tiyatronun sergilenme alanı, nedeni, etkisi, yaygınlaşması, insanlara, uygarlığa katkıları, sonuç olarak benim yaşamıma ekleyeceklerini düşleyerek tiyatro konusunu ayrıntılı olarak öğrenmeye karar verdim.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Dergileri karıştırırken Figaro'nun Düğünü (1784) diye yazı görünce yüreğim hopladı; ben de bunu arıyordum. Sevincim uzun sürmedi; bu Figaro'nun Düğünü opera değil, operaya konu olan kitapmış. Beaumarchais diye bir Fransız yazarı yazmış. Halkı çok hor gören görgüsüz soylularla alay eden bir tiyatro kitabıymış. Hemen Edmond Rostand'ın Cyrano de Bergerac'ını anımsadım. Belleğim orada da durmadı hemen Moliere'in Kibarlık Budalası olarak dilimize çevrilen kitabından bir konuşmayı anımsadım. Adam soylu takımındandır. Her soylu gibi “Dediğim dedik, öttürdüğüm düdük!” der ama okumamış, zır cahildir. Soyluların yetişkinleri arasında küçük düştüğü zamanlar olur. Bunu önlemek için özel öğretmen tutup ders almaya başlar. Adam cahil, öğretmen işin neresinden tutsun? Önce konuşma ile başlarlar. Öğretmen, Edebiyat derslerinde olduğu gibi söze yazıyla, şiirle başlamak ister. Şiirler okur, öğrencisini özendirmek ister. Soylu (!) öğrenci şiiri karışık bulur. Öğretmen bu kez sözü nesre çevirir, örnek nesir parçaları okur. Adamın bön bön bakışına karşın, okuduğu nesirleri bu kez kendisi anlatım, karşısındakinden de tekrarını ister. Bir süre uğraştıktan sonra soylu, nesir denilen olayın günlük konuşmaların yazıya dökülüşü olduğunun ayırdına varıp rahat bir tavır takınarak:

-Vay be, ben bunca yıldır nesir yapıyormuşum ama bunun ayırdında değilmişim! diyerek cehaletini perçinlemiş olur.

İçerik olarak Figaro'nun Düğünü, Büyük Fransız İhtilali'nin de (1789) habercisi niteliğini taşıyormuş. Ne yazık ki bundan sonra anlatılanları pek anlamadığım gibi konumla da bağlantılayamadım. Tek kazancım, yarın göreceğimiz operanın önce tiyatro için yazıldığını, sonra da opera yapıldığını iyice öğrendim. Beaumarchais'nin bir başka eserinin adı da Sevil Berberi. Onu da 1755 yılında yazmış. O da opera yapılmış. . . . . .

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Aradığımı bulamayınca gene Yunan Tiyatrosuna döndüm. Az önceki yazdıklarım çok cılız kaldı, tiyatro salt oturulacak yerler değil ayrıntıları varmış; okudukça hem şaştım hem de kendi kendime güldüm. Babamın sık kullandığı bir ölçüsü vardır:

-Devede kulak! Deve koskocaman bir hayvan; oysa kulak insan eli kadar bir şey. Karşılaştırınca kulak, 1/1000 oranında kalır. Ağabeylerim, kimi kez büyük bir işe kalkışırlar. Bir süre sonra yaptıklarını gören babam, yapılanı yetersiz bulunca bu sözü tekrarlar. "Devede kulak! (Küçümseme) İşin çoğu yapılıp da kalanı küçümsediğini belirtmek isterse gene aynı sözü söyle "Devede kulak kalmış! (Olumlu anlamında!) "

Benim de tiyatro hakkında bildiklerim ancak "Devede kulak!" Hiç değilse bunu devenin iki kulağa çıkaracağım. Hem de bugün başlayarak!

Yunan Tiyatrosunun doğuşu:

Eldeki en eski yazılı belgelere göre tiyatro Yunanistan'da Tanrılara sunular değişimleri sonucu çıkıp gelişmiştir. ˘lok Tanrılı dönemde halk değişik yöntemlerle Tanrılarına sunuda bulunuyordu. Bu Tanrılardan biri de Diyonizos, öteki adıyla Baküs. Bu bağ bozumu Tanrısıydı. Eski Yunanistan için bağ çok önemliydi. Bağ bozumları, olgunlaştığı sırada üzümleri toplamak sevinç verici bir süreçti. Kazanılan  ürünler için Diyonizos'a sunulardan bulunmak bir kutsal görev olduğu gibi insanlar için de bir sevinç, bir coşku olayıydı. Bağ bozumlarında bu topluca kutsal-günsel coşkular zamanla bir biçime sokuldu. Halk bir meydana toplandı, Ditirambus'a yapılacak dualar için yetiştirilen görevlilerin bir yeri oldu. Onların çevresini saran halkın yapılanları görmesi, söylenenleri duyması için meydanlar hazırlandı. Giderek bu düz bir meydan, ortasında duacılar ya da sözlü sunucular, sonradan orkestra ya da koro olarak adlandırıldı. Bunlar zaman zaman hareketler yapmaya başladılar.

Bunları görebilmek için zamanla halk tüm çevreyi değil de alanın bir yanında durdu. Sonraları orkestra ya da koro ortada halk da yarım ay şeklinde az uzakta durmaya başlandı. Çünkü ortada duran koro ya da orkestra görevlileri salt söz söylemez oyun ya da gösteri de yapıyordu. Bu şekil zamanla daha düzene sokularak günümüz tiyatrolarını andıran izleyici-gösterici bölümlerine dönüştü. Önce düz bir yerde düzenlenen bu oyunlar, sonraları değişmez, dayanıklı yerlere yapılmıştır. Üstü açıktır, oyunlar ya da dinsel törenler yağmursuz; açık havalarda yapılmaya dönüşmüştür. Böylece Yunan tiyatrosunu yer olarak 3 bölümde görmekteyiz:

1. Koro ya da orkestra yeri, ortada olur, iki giriş kapısından girilir çıkılırdı.

2. Teatron denilen karşı alan, izleyicilerin yeri.

3. Skene, günümüzdeki sahne. Sahne de günümüz tiyatrolarından farklıdır. Ancak amaç, izleyicinin görmesi olduğundan buradaki değişiklik çok doğaldı. O nedenle onların Skene ya da sahneleri yüksek oluyordu. Bunun da sanatçıların kılık değişmesi için izleyiciye kapalı yerleri olurdu. Tiyatrolar önem kazandıkça mimarlık bakımından da gelişme göstermiş, izleyici durumuna göre boylarla sınırlandırılmıştır. Tiyatronun boyutu daire içindeki orkestra alanın çapıyla an ılırdı. 11 ya d 12 metre çaplı bir tiyatro genellikle küçük tiyatro sayılırdı. Atina tiyatrosunun çapı 22, 5 metre, Megalopolis'in ise 30 metreydi. Her tiyatroda bulunan yükselti üstünde bir Diyonizos anıtı bulunurdu. Kesin bir tarih söylenemese bile Yunanistan yarımadası dışındaki toplumlarla ilişkiler geliştikçe tiyatroların klasik düzeni değişmemekle birlikte işlevleri değişti. Diyonizos ya da Ditrambus-Baküs gösterileri yerlerinde başka şenliklere de yer verilmeye başlandı. Özellikle yapılan savaşların zaferlerini kutsama, zaferleri kazananları onurlandırmaları gösterileri tiyatro dediğimiz sanatı doğurdu. Önceleri doğaçlama olarak yapılan bu gösteriler geliştikçe yazılı metinlere geçti. Bunlar, daha çok tanrılar arasında güç yarışı ya da insanlara yaklaşımları üstünde dönerdi Aiskhilos (Eşilos) un Yalvaran Kızları) daha sonraları, (İsa’dan önce 10. yıllarda yapıldığı söylenen Truva savaşını anlatan) Homeros'un İlyada ile Odysseia destanlarında geçen olaylar, tiyatro yazı denemeleri için bolca kaynaklık etmiştir. (İ. Ö) 6. yy'den sonra yazılarak günümüze de gelen Agamemnon, Orestia, İfigenia Olis'te, İfigenina Torid'de v. b. gibi. Bu arada doğrudan insanların kendileri, tanrılarından güç alarak yaptıkları da sergilenmeye başlar. Eldeki kaynaklara, göre, Aiskhilos (Eşilos) , Sofokles, Euripides (Öripides) Aiskhilos) Eşilos'un torunu Filokles, Sofokles'in oğlu Ariston, daha önce tanrılar arasında ya da tanrılarla insanlar arasındaki aşk, kıskançlık gibi insancıl duyguları doğrudan insanlara indirgeme denemeleri yaptı. Gerçi araya gene İlahlar, efsaneler katılıyordu ama verilmesi istenenler doğrudan insanlar için gerekli görülen öğütlerdi. Sabırlı olmak, hakkından fazlasını istememek yanında hakkını da korumak, kıskanç olmamak ya da kıskançlığı bir yaşam hırsına dönüştürüp, başla yaşamları da yok etmemek (Medea örneği) Aşağılanmaya meydan vermemek. Başkasına kötülük yapmamak, yapanlara göz yummamak. Yaşamayı hak saymak, yaşamak için direnmek. Haksızlık etmemek, edenlere karşı durmak. İçinde doğduğu toplumun bir düzeni olduğunun bilincine varmak, onu korumak için direnmek, düzeni bozanlara karşı durmak. Hak saydığına saygısızlık edenlerle savaşmak gerektiğinde hakkı için canını verebilmek (Antigone örneği. )

Not: Tiyatro oyunlarının izleyiciye sunuş biçimlerini üzerinde daha önce durulmuştur.

Yatmak üzereyken Halil Dere geldi, konser olmadığı için gelmek istememiş. Ben onu hiç düşünmemiştim. Zaten biz de nerede ne göreceğimizi tam bilmiyoruz! deyip ona hak verdim. İçimden de: “Ya provalarda yakında oturup Ragıp Öğretmenin kızını görürsem?” (Kızın saçları için Halil Dere ile anlaşamayınca bu kez Ragıp Öğretmenin kızı adını taktık. Halil Dere kızın saçları için kızıl, diyor. Oysa saçlar kızıl değil, daha çok kahverengine çalan, A'nın, C'nin biraz da Küçük ablamın saçlarını andırıyor. Bunların saçlarına kızıl dendiğini hiç duymadım. A'nın saçları için bir kez bir kestane sözü duymuştum ama o zaman kestanenin ne olduğunu bilmediğim için benimsememiştim. Ragıp Öğretmenin kızı demek daha anlamlı. . .)

Yatınca bir süre saç düşündüm; kimin saçları hangi renkti, hangi saç rengi daha güzel? A'nın, C'nin, Süheyla Öğretmen hemen hemen yakın renktiler. Röslein'in belki kızıla çalan bir yanı vardı. Arkadaşım Mehmet Yücel o nedenle ona üzüm adı vermişti; Yapıncak! Üzüm rengi saç olur mu? Sanırım o bunu bütünü için düşünmüştü; sık sık:

-Senin Sarı yapıncak! derdi. Kurnaz, Hüsnü dayısının ceylan gözlü Suna Ceylan'a takılmayayım diye beni oyalamaya çalışıyordu. İçin rahat olsun arkadaşım Mehmet Yücel, Lüleburgaz kazan sen kepçe, dilediğin gibi karıştır; Ali Ceylan, Suna Ceylan hatta bana, "Senin!" dediğin Sarıyapıncak, bensiz olarak Lüleburgaz'dasınız, sağlıklar, iyi günler hepinize; Lüleburgaz'a da gönül dolusu selam!

Mehmet Yücel, deyip zaman zaman anıyorum ama kimi kez de düşünüyorum; acaba o benim için ne düşünüyor? Gerçekte o benimle değil yeğenim İsmet'le arkadaştı. İsmet'e olan yakınlık duygusuyla benimle de iyi denecek düzeyde konuşuyordu. Lüleburgazlı olduğumuzda tatillerde de Lüleburgaz'da buluştuğumuz oluyordu. Uzunca bir süre de sıra arkadaşlığı yaptık. O yapı bölümünde olduğu için iş derslerinde ayrıydık. Tarım derslerinde daha çok onun isteğiyle aynı grupta çalışıyorduk. "En iyi arkadaşım!" dediği yeğenim İsmet'e uyup bana da "Dayı!" diyordu. Bunlar yakınlaşmak için inandırıcı nedenler olabilir ama içinden geçen başka düşünceler yok muydu? Orta okulda okumuş, sınıfta kalınca bizim okula gelmişti. Bunu saklamadı, ilk gün daha söyledi. Ayrıca ortaokul sınıf arkadaşlarını bize öyle tanıttı ki, Kırklareli'ye gittiğimde Hasan Amcamla kasap dükkanına uğradığımda Mehmet Yücel'in anlattığı arkadaşı Kasap Sami'yi tanıyıp konuşmuştum. İnanılır gibi değil Kasap Sami de Mehmet Yücel'i candan ilgiyle sormuştu. Bu izlenimlere göre Mehmet Yücel özellikle benim için bir başkası olamaz.

 

25 Mart 1944 Cumartesi

 

Yağmur yağıyor! sesleri arasında uyandım. Kar yağdığında böyle sözlerden bıktığım için birden sersemledim, içimden bir titreme geldi. Az sonra toparlandım, yağmur! Ne var ki yağmurda, soğuk değil. Pardösümü almayacaktım, bugün de alırım. Sevincim içimi ısıttı. Provaların öğleden sonra olmasını dilemekten başka bir sorunum kalmadı. Pardösüm olduğu için kumanyamı da alıp cebime yerleştirdim. Yağmur oldukça hızlandı. Koşuşarak durağa indik. Durak artık durak değil istasyon; şefi bile var, Selim Bey! Selim Bey kırmızı kasketi başında bizi küçük kulübesine aldı. Çok şakacı bir genç. Hemen şakasını yaptı:

-Karda-yağmurda tren beklemek zorunda kalınca rahat olmak istiyorsanız hemen istasyon binasını elbirliği ile yapalım! Bu söz Öztekin Öğretmenin de hoşuna gitti:

-Bu öneriye hayır denmez çocuklar, hep birlikte "EVET, yapacağız!" dedirtti.

Hep birlikte Kurtuluş’ta indik, yağmur kesilmiş. Konservatuvara varınca provalara hemen başlanacağını, zaten bugün konser olmayacağını da öğrendik. Bu sabah bizi Faik Canselen Öğretmen yerine Mahir Canova Öğretmen karşıladı. Bu kez bizi alt katta bir salona aldılar. Orada da bir kuyruklu piyano var ama örtülü. Sanırım konser piyanolarından biri.

Mahir Canova Öğretmen önce takıldı:

-Bu haftaki konseri ben açıklayacağım. Ama önce ne çalınacağını siz bana söyleyin. Abdullah Ön yanıtladı:

-Öğretmenim, önce ne oynanacağını siz söylerseniz, çalınacakları bulmaya çalışırız. Mahir Öğretmen gülerek:

-Çok uyanıksınız vesselâm, size takılmak da zor. Gene de konuşmakta yarar olacak, oyunu söyleyeyim:

-Figaro'nun Düğünü, diye bir oyun oynanacak! deyince ben “Fransız yazarı Bonmarşe” dedim. Mahir Canova Öğretmen yüzüme bir tuhaf baktı. Arkadaşlar da duraksadılar. Öğretmenin bakışından onlar yanlış bir durum bekliyorlardı, oysa ben kesinlikle takdir geleceğini biliyordum. Ancak neden duraksadığını anlamamıştım. Mahir Canova Öğretmen eline tebeşir alıp tahtaya Beaumarchais yazdıktan sonra da "BOMARŞE!" ekledi. Tekrarladı, kendi dilinde böyle yazılır ama söyleyişi böyledir. Öğretmen, bir uyarıda bulundu:

-Bugünkü durumunuzu düşünerek belki önemsemez "Bırak Allah'ını seversen, biz bunları okutacak değiliz!" diye düşünebilirsiniz. Zaten ben de bu tür düşünecekleri hesaba katarak olabildiğince kestirme yoldan gidiyorum. Bu kadarcığı da söylemezsem doğru bilgi vermem bir yana yanlışları da perçinlemiş olacağım. Biliyorsunuz ben tiyatrocuyum. Opera denilen sanat dalı tiyatronun kökeninden gelme, tiyatronun eskiliğine bakarak opera onun taze bir filizidir. Bilirsiniz, tiyatro için daha eskileri bir yana bırakıp Aiskhilos'u başlangıç sayarsak (İ.Ö. 525- 456) İsa öncesi 5. yy'dır. Operada da, ilk opera bestecisi olarak Monteverdi adlı bir İtalyan bilinmektedir (İ.S. 1567-1643, yani17. yy) Görülüyor ki arada 2200 yıl gibi oldukça uzun sayılacak bir yaş farkı bulunmaktadır. Bu nedenle onlar hakkında, köken bilgilerimizi güçlendirirsek ayrılan dallar hakkında yanılgılarımız az olur. Bunları düşünerek ben bugün izleyeceğiniz olayı salt görsel yanıyla değil biraz hafifleterek ortaya çıkış nedenleri üzerinde duracağım. Başka bir deyimle yazar Beaumarchais'nin fikirleri üzerinde duracağım. Oyun olarak izleyeceğimiz konunun gerçek yazarı olan Beaumarchais'yi kendi ülkesi olan Fransa 'da nasıl değerlendiriyorlar, onun üstünde duracağım. Çünkü aynı yazarın başka eserleri de ilerde gene böyle şekil değiştirerek karşımıza çıkacaktır. Ayrıca derslerimizde geçen bir tür olan Komedi'nin de değişik biçimlerde ele alınıp salt güldürü değil yerine göre etkili bir düşündürü oyunu olduğunu üstüne dikkatinizi çekeceğim. Zaten gelecek günlerde kendi derslerimizde de Komedi konusunu incelerken benzer örnekler üstünde değerlendirmeler yapacağız. Bu bize bir ilk fikir olarak umarım yararlı olacaktır.

Yazı, bir kitaptan alınmıştır. Yazar Beaumarchais'in ölümünden 50 yıl sonra yazılmıştır. Yazıyı yazan, Fransa'nın o güne dek gelmiş geçmiş en büyük eleştirmeni olarak tanınır.

SAİNTE- BEUVE (Sen Böv) 14 Haziran 1852 Pazartesi günkü konuşmasında Beaumarchais için bakın ne diyor: (Saint-Beuve, yazılarına Pazartesi Konuşmaları, adını verdiğinden, o adla tanınmaktadır. )

-Diderot'suz ya da Mirabeau'suz bir on sekizinci yüzyıl tasarlamak ne kadar olanaksızsa Beaumarchais'siz (Doğum, Paris 1732-ölüm, Paris, 1799) bir on sekizinci yüzyıl tasarlamak da o kadar olanaksızdır. Bu yüzyılın en orijinal, en karakteristik en ihtilalci kişilerinden biri de odur. Beaumarchais alışkanlık ve heyecan itileriyle doğal olarak ihtilalcidir. Hiç bir ön yargı ya da kışkırtılmada bulunulmadan da bir insan ne ölçüde ihtilalci olabilirse işte o da o kadar ihtilalcidir. Bu bakımdan zamanının en zeki insanı olmak onurunu paylaştığı Voltaire'e de bir hayli benzer. Burada zeka sözünü ben kaynak, sürekli fışkıran anlamında kullanıyorum. Ama Voltaire'in fazla olarak bir de zevki vardır. Beaumarchais ise tümüyle zekasının ardından gider, kendisini ona teslim ettiğinden durmayı aklından bile geçirmez. Beaumarchais, buyruklara boyun eğmeyen bir insan olduğu için ondan söz edenlerin de onun gibi olması gerekir. Son derece doğal, alçak gönüllü bir insandı, yüzyılının dalgalarına kendini atan atan, bırakan ve bazan da boğulan, bununla beraber birçok coşkulu dalgaların üstünde yüzen bir insandı. Günümüzdeki büyük adamlarını yaşamlarını inceleyerek ün yapan College de France'da da profesör olarak çalışan M. de Lomenie bu yıl derslerinin çoğunu Beaumarchais'ye ayırmıştır. Özellikle de Beaumarchais ailesinden aldığı özel belgeler, bu olağanüstü insanın karakterini tüm açıklığı ile önümüze getirdi.

Mahir Canova Öğretmen Beaumarchais'nin bizim yurdumuzda tanınmamasının bir çok nedeni olduğunu söyledi: “Eleştirmen Sainte-Beuve'ün dediği gibi Beaumarchais önce ihltilalci bir yazar, Böyle bir yazarın fikirleri, saltanat yönetimlerince sevilmez. Ayrıca Beaumarchais fikirlerini tiyatro oyunları aracılığıyla yayıyor. Oysa bizim ülkemizde tiyatro yasak. Bir neden de, Eleştirmen Saint Beuve'nin söylediği gibi Beaumarchais fikirlerini öyle ustaca kullanıyor ki, oyunları, oynayanların sahnedeki tavırlarından esinlenen izleyiciler olayın ayırdına varıyor. İsterseniz bir karşılaştırma da yapabiliriz. Biliyoruz ki Eski Yunan tiyatro yazarı Aristofanes de kötü yöneticileri eleştiriyordu. Ancak o açık açık ad vererek ya da simgeler kullanarak yapıyordu. Beaumarchais'de bunlar yok. Üstelik Beaumarchais salt tiyatro yazarı değildir. Her konuda yazan ünlü bir yazar olduğu gibi, ünlü bir müzikçidir. Kral 16. Louis'nin kızlarının flüt öğretmenidir, Kraliçe Marie Antuanet'in dostları arasındadır. Genç yaşında Voltaire'i, Diderote'yu, Jean Jacques Rousseau'yu okumuş, Mirabo'yu, Condorse'yi, Danton'u Condillac'ı, Grimm'i tanımış. İlk komedilerinden Sevil Berberi (sonradan o da Rossini tarafından aynı adla bestelenmiş ünlü bir operadır) o denli ilgi görmüş ki onun getirilerinden Beaumarcais çok büyük bir gelir sahibi olmuş, gemiler işletmiş, henüz Kurtuluş Savaşı vermekte olan şimdiki A. B. D, o zamanki adıyla Kuzey Amerika Birleşik Eyaletleriyle ilişki kurup onlara yardımlarda bulunmuştur.

Eleştirmen Sainte-Beuve'ün dediği gibi Beaumarchais'in yaşamı çok önemli bir tarihsel çağda (Aydınlanma çağı) 1752-1799 arası, Amerika Birleşik Devletlerinin doğuşu, Büyük Fransız İhtilali gibi sonraki yıllara damgasını vuracak olayların içinde yetişip her biri tarihe damgasını vurmuş büyük insanlar, arasından kendine yer açmış, kul-köle ya da Soylu-soylu olmayan anlayışının sonlandırıp, günümüzdeki "İnsanlar özgür doğar, özgürlüğü, kişilerce kısıtlanamaz!" ilkesinin yerleşmesinde pay sahibi olmuştur.

Bugün izleyeceğimiz Figaro’nun Düğünü de yukarda söylediğim soyluluk savının çürütmek için Beaumarchais'nin yazdığı bir komedidir. Komedi Beaumarchais'nin olmasına karşın onun adı geçmemektedir. Çünkü, bir takım sanat kuralları vardır, O kurallar, sanatçıların haklarını korumak için konur, kurallara uyuldukça kimsenin hakkı kaybolmaz. İsterseniz kısaca ona da değinelim:

-İnsanlar okuyarak birçok bilgi sahibi olurlar. Buna kimse karşı koyamaz. Ancak okumak, okuyarak öğrenmek varken bu okullar neden açılıyor diye düşünenler olabilir. Açılmak zorunda kalındığından açılmaktadır. Çünkü okumak, özellikle sanatsal alanlardaki uygulamalara yetmemektedir. Bakın arkadaşınız (bana bakarak) güzel bir örnek verdi. Ben de onun örneğini fırsat sayıp işin bilgi yönünü aktarmak istedim. Yazarlar tiyatrolar için oyun yazarlar. Bildiğiniz gibi eski Yunanda Milat önceleri başlayan bu iş günümüzde de sürmektedir. Geçen derslerin birinde konuştuğumuz Karaağaçlar Altında adlı kitap bundan 20 yıl önce yazılmış; bizim için yenidir. Bizim yazarlarımızdan da tiyatro için yazanlar vardır, örneğin Reşat Nuri Güntekin (Ben hemen Faruk Nafiz Çamlıbel'i ekledim. Mahir Öğretmen başıyla "Evet!" işareti yaptı.) Mahir Öğretmen:

-Benim anlatmak istediğim, az sonra karşılaşacağımız gerçek. Size sorayım, söylediğiniz marşlar nasıl bestelenir? Çok güzel söylediğiniz Faik Öğretmenin marşının sözlerini incelediniz mi?

Orhan Doğan marşın sözlerini okudu. Yanıt verildi:

-Şiirler bestelenir!

Öğretmen, "Sözü uzatmayalım, tiyatro eseri bestelenmez. Belki çok istisna manzum tiyatro eserleri bestelenebilir. Bu nedenle arkadaşınızın verdiği ad doğruydu ama az sonra dinleyeceğiniz sözler bir başka elden dizelere dönüşüp Mozart önüne getirilmiştir. O nedenle basılacak programlarda siz:

Beste, Wolfgang Amadeus Mozart,

Söz, Lorenzo da Ponte

adıyla karşılaşacaksınız. Buna şaşmayın! Öğretmen bana bakarak:

- Bizim bir kuralımız vardı, onu unutmayalım; tiyatro gibi tiyatronun dili de özellikle eserlerin, yazarların adları kendi dilleriyle söylenir; neden Bomarşe değil de bonmarşe oldu? “Okuduğum kitapta Türkçesi Bonmarşe yazılmış!” deyince öğretmen “Hemen onu düzeltelim!” dedikten sonra “sahiden Fransız komedi yazarı olarak genelde Moliere'i tanırız ya da öyle duymuşuzdur. Moliere de sahiden büyük bir komedi yazarıdır. Bir örnek vermek için söylüyorum. Moliere bir komedi yazarıdır ama bir besteci onun bir komedisinin güldürücü taraflarını azaltarak bir başka yazardan libretto (Bestelenecek biçime getirme) alıp bestelerse ortaya çıkan opera komedilikten çıkabilir. Örneğin Wolfgang Amadeus Mozart'ın Don Juan operası böyledir. Don Juan komedisi Moliere'indir. Onun librettosunu da yine Lorenzo da Ponte yazmıştır.”

Mahir Canova Öğretmen, konuyu bilerek uzattığını, tiyatro-opera kardeşliğinin izleyici tarafından görülmeyen bir yanı oluğunu, bunu, bizlerin bilmemiz gerektiğini tekrarladıktan sonra sözü gene Beaumachais'ye getirip onun beğenilen bir çok komedi yazdığını, bu nedenle de tiyatro yazarları ayırımında komedi yazarı olarak anılmasına karşın, onun, Moliere gibi ağırlığı güldürüye vermediğini, kişilerden çok toplum katmanlarındaki bir birine yan bakışların eleştirisine yer verdiğini; örneğin bir cahil adamla bir bilgini karşı karşıya getirip izleyiciyi güldürme yerine cahiller katmanının çözümü kolayken çözülemeyen sorunlarıyla bilginlerin onlara doğrudan yaklaşamamalarının nedenlerini izleyiciye göstererek bir barışık yaklaşım kurmaya çalışan görüşler öne sürer. Ancak, bunları doğrudan söylemez ama izleyici kendi kafasında bunları giderek kendi bağdaştırır. Bu nedenle onun komedileri uyanan Fransız halkını güldürü yoluyla etkileyerek Büyük Fransız İhtilali öncesi aydın yazar, sanatçı, filozof uyarılarına koşut bir ortam oluşturarak İhtilali hazırlayanlar arasından saygın yerini almıştır. Bu komedilerinden biri de bugün izleyeceğimiz Figaro’nun Düğünüdür. Bu komediyi Lorenzo da Ponte adlı bir başkası şiirleştirip Mozart'a sununca, bunu beğenen, ünlü besteci Mozart kısa bir sürede besteleyerek tüm dünya operalarından beğenilerek oynanan DİE HOCHZEİT DER FİGARO (Figaro'nun Düğünü) ortaya çıkmıştır. Biz, Mozart'ın güzel müziğini dinlerken belki sözlerinin çoğunu anlamadan halk dediğimiz çevremizdeki insanlarla, "Doğuştan soylum öyleyse her istediğimi yaparım!" havasındaki insanların, barış içinde, ancak yer yer birilerinin küçük düştüğünü sezerek, bir bakıma bir bakıma karşılıklı bir onur savaşını izleyeceğiz. Bugünkü izleyişimiz, bir tanıma olacak. Bir aksama olmazsa önümüzdeki ay içinde de olgunlaşmış bir opera izleyeceğiz.

Öğretmen sözünü bitiremeden gelenler oldu. Birisini uzaktan gördükçe "Rejisör Carl Ebert!” diye gösteriliyordu. Yanında kendisinden çok genç bir bayanla geldi kapıda durdu. Mahir Canova Öğretmen kalktı, karşıladı. Kapıda konuştular. Meğer Mahir Öğretmen operada da görevliymiş. Gülümseyerek:

-Benim buradaki görevim başladı deyip ayrıldı. Bir süre biz bize kalıp olasılıklar üstünde tartıştık. Bir ara Carl Ebert'in karısının kendisinden çok gençliği konu edildi. Ansızın Hilmi Girginkoç Öğretmen geldi. Gelir gelmez de Carl Ebert'i övdü. Gülümseyerek de kızını güzel bulup bulmadığımızı sordu. Böylece güzel bayanın Ebert'in kızı olduğunu öğrendik. Kapı açıktı, Hilmi Girginkoç Öğretmeni içerde görenler kapıdan söz attılar. Söz atanların çoğu bayandı. Daha önce Rabia Erler'i tanımıştık, o da geldi. Mesude Çağlayan geldi, uzaktan görürdük ama oldukça yüksekten bakan bir görünüşü olduğunda bakmaktan bile çekiniyorduk. Oysa hiç de öyle değilmiş, Hilmi Öğretmene geldi, bizleri sordu. Okulumuza davet edenler oldu. Çok sevindiğini söyleyip ilk fırsatta geleceğine söz verdi. Faik Canselen Öğretmenle Kemal İlerici adlı arkadaşı geldi. Kemal İlerici Mozart müziğinin özellikleri üstüne konuşma yaptı.

Faik Canselen Öğretmen arkadaşına takıldı “Biz biraz farklı müzikseveriz, bir eseri inceden inceye öğrenmek isteriz, oyunu bize tanıtacak bir usta!” derken Kemal İlerici birine seslendi:

-Süleyman, Süleyman Bey! Süleyman, dediği, "Buyurun Hocam!" deyince Kemal İlerici, oyunun konusunu kısaca istedi. Süleyman Bey dediği de operacıymış, oldukça gür sesli birisi (Not: Süleyman Bey bir yıl sonra bize Şan Öğretmeni olarak geldi, Süleyman Güler), göreceğimiz sahneleri anlattı.

“Olay, İspanya'nın Sevil kentinde geçer. Kentin ünlü kontu Almaviva, eşi Kontes Almaviva geniş bahçeli sarayında yaşamaktadır. Bunların iki genç uşakları erkek Figaro ile hizmetçi Susanna nişanlıdır, bir an önce evlenmeye çalışırlar. Hizmetçi Susanna Kontese çok bağlıdır, çalışkandır, Kontes de onu çok sever. Kont Almaviva tüm soylular gibi gönlünün istediğini yapan ya da yapmaya çalışan bir yapıdadır. Kontesi sevmekle birlikte evlenmek üzere olan neşeli Susanna ile ilişki kurmak ister. İster ama aynı konak içinde üstelik Kontesle sürekli birlikte olan, ayrıca nişanlısının gözü önünde kolay başarılamayacak bir istektir bu. Ayrıca Susanna'nın amcası konağın bahçıvanıdır. Konakta bir de Kontun adamı Cherubina vardır. Nedir, ne iş yapar bilinmez ama her gördüğü güzele yaklaşma eğilimindedir. Susanna'ya olduğu gibi Kontes'e de bağlanmıştır. Sürekli konaktadır. Buna karşın Kont giderek Susanna'yı kollamaktadır. Bu durum konaktakilerin gözünden kaçmaz. Figaro durumdan kaygılanmaktadır. Susanna nişanlısı Figaro'ya güvence vermekle birlikte iki ikiye gelince Kontun sarkıntılığına da kesin bir karşılık veremez. Kontes de kontun kendisini sevmediği kaygısına kapılmıştır. Ne var ki Kontes Susanna'ya güvenmektedir. Konaktaki herkesin bildiği bir olay, neredeyse su yüzüne çıkmak üzeredir. Susanna ile kontes Konta bir pusu kurarlar. Kont durmadan Susanna'ya bir gece bahçeye inmesini ister. Susanna nişanlısı Figaro'yu da bilgilendirip Konta evet demeyi tasarlar. Ancak bu bir oyundur. Çünkü Kontun gece bekleyeceği yerde Susanna değil, onun giysileri içinde Kontes bekleyecektir. Böylece büyük bir beklenti içinde Susanna'ya gittiğini sanan Kont, eşi Kontesle karşılaşacaktır.

Konta kurulan pusu zor da olsa uygulanır, Kont, kontesle karşı karşıya gelmekle kalmaz, ortalığa hiç ummadığı insanlar da çıkar. Kont kısa bir şaşkınlıktan sonra Kontese sarılır. Figaro da Susanna'sını kurtarmış olur. Ancak burada bir başka engelle karşılaşırlar. Çünkü Figaro'nun öncelerden gelen karmaşık yanı vardır. Figaro, sanıldığı gibi kimsesiz bir yetim değildir. Bu arada o karmaşık düğüm de çözülmüş olur. Örneğin kimsesiz bilinen, konakta uşak olarak çalışan Figaro'nun ailesi çoktandır onu aramaktadır. Bu olay, o ailenin de aradığı oğlunu da ortaya çıkarır. İnanılır gibi değildir, işin içine noterler girer. Bu kez de, uşaklıktan sıyrılan Figaro karşısından Susanna kaygılanır. Sonunda herkes kendi yerini bulur, opera da neşe içinde perdeleri kapatır.”

Ayırdında değiliz öğle molası verildi. Faik Canselen öğretmen saatine bakarak bize bir süre verdi. Az ilerlerde küçük köfteciler var, oralara dağılıp yemeklerimizi yedik. Söylenen saatte toplandık.

Bizden önce gelenler olmuş, konservatuvar öğrencileri tam olarak gelmiş. Yüreğim hopladı, Süheyla Öğretmeni göreceğim. İtiş kakış arkalarda bir yere oturdum. Oturduğum yerden önleri görmem olası değil, ayağa kalkma da söz konusu olamaz. Figaro'nun Düğünü uçtu gitti, aklım Süheyla Öğretmende. Oysa bir başka önemli olay da vardı, iki piyano çalınıyordu, birini görebildim. Uzun saçlı biri çalıyordu, birisi ötekine:

-O da Alman Çaçkes! dedi. Oyuncular çıktıkça tanıyanlar adları söyledi, Nurullah Taşkıran, Aydın Gün, Mesude Çağlayan, Rabia Erler, Ruhi Su…

Nasıl olsa bir daha göreceğimizi düşünerek öteki adları yazmadım. Bir an önce bitmesini, erken çıkıp belli bir yerden durmak için tasarılar yaptım. En iyisi kapıdan çıkınca hemen merdiven kenarında durmak; çünkü oradan salondan çıkanlar da balkondan inenlerde rahat görünüyor. İkircil bir duruma girdim; orada durup görsem ne olacak? Durdurup konuşamam ki? Olduğunu görmek! Yoksa okumaktan vazgeçti mi? Birden alkışlar başladı, öğrenci grubu hemen kalktı. Az sonra da Öztekin Öğretmen bizim beklememizi, çıkanlara engel olmamamızı söyledi. Salon boşalınca biz de çıktık. Tren kalkmasına daha bir saat var. Arkadaşların hepsi anlatacak bir şeyler bulup konuşuyor, ne dinlemek ne de konuşmak istedim. Ulus Meydanı'na dek yalnız yürüdüm. Ulus'ta Erler Mağazası kapısından geçerken Rabia Erler'in adı geçmişti, hangi roldeydi, ona bile dikkat etmediğimin ayırdına vardım. Bu operada Cherubino denilen çocuk ne yapıyordu, Kontesin odasına giriyor, bahçeye atlıyor, sonra ne oluyordu? Mehmet Ünver'le Talip Apaydın yetişti. Onlar da bir şey anlamadığını söylediler. Baktım, hiç değilse onlar şarkıları sevmişler. Ben onun da ayırdında değildim; sahiden iki piyano konuşur gibi bir süre çalmıştı. Sonra da bir birlerine işaret verdiler, Tiiin tan tan tiiiin tan tan! Tiiiii… diye gitmişti. Kızılırmak Kıraathanesine girdik. Oradakilerde de aynı sorular, cevaplar. Kamil Yıldırım duramadı:

-Vallahi, bir daha böylesine gelmem!

Trende Öztekin Öğretmeni gücendirmemek için beğeniler yarış etti. Orkestra ile yapılacak provalara gelsek olmaz mı? Meğer Öztekin Öğretmen de memnun kalmamış:

-Öğretmenimiz Hilmi Girginkoç'un ayrılması bizi zorunlu kıldı. Rolünün azlığı öne sürüldü. Gene ayrılacağı bahanesi öne sürüldü. Bu kez de rollerden rol beğenildi. Boy-beden derken ses tonlarına geçildi. Figaro'yu herkes beğenmiş, Abdullah Ön bile Figaro'yu oynamak isteyince bir süre gülenler oldu. Arkasından rol dağıtımı yapıldı. İçimden doğmuş gibi “Beni bahçıvan olarak düşünebilirsiniz!” dedim. Orhan Doğan gülerek seni değil ama hemşerini Cherubino olarak düşündüm! deyince Kadir Pekgöz tepki gösterdi. Öztekin Öğretmen öğüt verdi:

-Yaptığınız şakaları kaldırabilenlere yapın. Herkes sizin yakıştırmanızı beğenmek zorunda değil.

-İstasyona geldik! diye uyaran oldu. "Ne istasyonu, bildiğimiz yük indirme durağı!" sözleri arasında, sabahki konuşmalar gibi yağmuru da unutmuş olarak kuru yoldan doğru yemekhaneye gittik.

Kızılçullulu arkadaşlar hemen müdürlerini sordu; "Geldi!" denince takılanlar oldu "Hani, kimin masasında oturuyor?”

Kızılçullulu arkadaşlar müdürlerinin masa masa gezmeyeceğini söylediler. Sevdiklerinden değil de Rauf İnan'ın yaptığına karşı olduklarından böyle konuştukları belliydi. Nihat Şengül sonunda:

-Eski müdürümüz gelseydi sırtımıza alırdık! dedi. Bir süre kendi kendilerine eski-yeni karşılaştırması yaptılar. Onlar konuşurken ben de bizimkileri düşündüm; arkadaşlar sanki benim yerime konuşuyorlar. Bu müdürleri Çiftelerden gelmiş, gelir gelmez oradaki durumu uygulamaya kalkmış, tatillerde okuldan dışarı çıkmak kısıtlama değil büsbütün kaldırılmış. Doğal olarak büyük bir dirençle karşılaşmış. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'un kardeşi Zekeriya Tonguç orada olduğu için ortayı bulmaya gayret göstererek az da olsa gerilimi yumuşatmış.

Pazar günümüzün yarısı toplantıda geçeceği için piyano ödevlerimi hazırlamak üzere salona gidince arkadaşların Kızılçullu-Çifteler tartışmalarıyla karşılaştım. Orada durulacak gibi değil, alt odaya geçip sakin sakin çalıştım. Faik Canselen Öğretmeni sevindirmek üzere İnci'den 5. parçayı da hazırladım. Nedense bu günümü iyi geçmedi sayarken, birden değiştim; piyano beni sakinleştiriyor. Gündüz gördüğüm piyanoları düşündüm. Onların da küçüğü büyüğü olsa gerek. Oturduğumuz odadaki piyano da kuyrukluydu ama sahnedekilere göre oldukça küçüktü. Belki uzaktan büyük görünmüştür! diye fikir yürüttüm.

Çıktığımda yukarda kimse kalmamıştı, sessizce gidip yattım. Konuşanlar vardı ama, duymazdan gelip gözlerimi kapadım. Bir an Süheyla Öğretmeni göremememin nedenlerini sıraladım; gelmemiş olabilir, evlenip okulu bırakmıştır. Hemşerim Şerif:

-O benim elimden kolay kurtulamaz, onun ressam babasıyla biz çok iyi anlaşıyoruz, Süheyla babasını kıramaz! demişti

 

26 Mart 1944 Pazar

 

Kalkarken Halil Dere geldi, sordu:

-Doğru söyle dün gelmediğime iyi mi ettim kötü mü? “İyi ettin, çünkü bir ay sonra zaten gerçek oyun gösterilecek. Biz gittik ama ne gördüğümüzü de pek anlamadık. Anlatanlar oldu da biraz bilgilendik. Bir bakıma iyi oldu, gerçek oyunu gördüğümüzde daha rahat anlayacağız. Oyun gerçekten çok karışık.”

Müdür Hamdi Akman'ın konuşması yemekten sonraymış, kahvaltıdan kalkınca oyalanmadan banyoya gittik.

Banyoya, daha doğrusu Hasanoğlan'a gitmek giderek rahat olmaya başladı. İdris Dağı tam çözülmedi ama Lalabel tepeleri neredeyse yeşerecek. Halil Dere'ye:

-1941 yılında biz o tepelerden kekik toplayarak gelmiştik! deyince şaşırdı. Yüzüme bakarak:

-O taşlıklarda kekik olur mu? Taşlık gibi görünüyor ama o taş araları öyle yeşillik doluyor ki, insan üstünde gezerken kendisini gerçek çayırda sanıyor. Yeşillik falan derken Halil Dere'nin de memleket özlemi depreşti, bir süre bana kendi yöresini, genellikle tüm Muğla'nın güzelliklerini anlattı. Rıza Dönmez bana daha önce oradaki bir depremden söz etmişti. Halil Dere:

-O biz Kızılçullu'yken olmuştu, 1941 ilkbaharında, bir değil arka arka iki ay aralıkla iki deprem olmuştu, biz Muğlalılar o zaman çok tedirgin olmuştuk. Halil Dere elini atar gibi yapıp:

-Deprem meprem olmasına karşın benim Muğla'm yaşanacak yerdir. Yaz çalışmalarında ara verilirse gel bizim Muğla'ya. Gelecek yıl da ben sana gelirim, İstanbul'u Edirne'yi görmek istiyorum.

Malik Aksel Öğretmenin gezi sözlerini anlattım; İstanbul'a müzeleri, camileri görmeye bizim bölümü okul götürecek. Meğer okulun tüm bölümleri için gezi programları varmış, Halil Dere ilk gezilerinin Karadeniz-Zonguldak olduğunu söyledi.

Yemeğe kadar az bir zaman olmasına karşın piyano parçalarımı bir kez daha gözden geçirdim. Faik Canselen Öğretmen gelebilir.

Yemek masasından biz Kepirlilerden çok Kızılçullulu arkadaşlar merakla beklediklerini söylediler, “Akman, neler söyleyecek. Halil Yıldırım'a göre Hamdi Akman, Rauf İnan'dan farksızdır, sözü tekrarlayarak zaman doldurur.” Kamil Yıldırım ise:

-Yok yahu, Kızılçullu'dan çok Köy Enstitülerini övüp sözünü kısa kesecektir.

Yemekten sonra salonda toplandık. Kızılçullu grubu bir birini uyararak salonda dağıldılar. Toplu olduklarını görürse gelip konu değiştirerek sözü uzatırmış. Buna da şaştım. Çiftelerliler özellikle bir araya toplanırken Kızılçullular tek tek dağıldılar. Bunu özellikle yaptılar öyle ki üç kişi yanyana oturmuşları uyarıp ayırdılar. Doğrusu, arkadaşların bu tutumunu yadırgadım. Neden böyle davranıyorlar? Bir süre sonra bizim müdürümüz İhsan Kalabay gelince değil bir karşı tavır almak, izin verirse elini öpeceğim. Ben böyle düşünürken Okul Müdürümüz Hürrem Arman'la Hamdi Akman kapıdan girdi. Rauf İnan'la olduğu gibi Hamdi Akman 'da Hürrem Arman'la iki ikiye konuştuktan sonra Hamdi Akman, önce kendini tanıttı, (arkadaşların anlattığının tersine) kırk yıllık dost gibi gülümseyerek, selam verdi, birlikte geldiği Hürrem Arman'a saygılı şekilde başını eğip konuşmaya başladı. Gözlerini izledim hiç de öyle Kızılçullu falan ayırımı yapmadı.

Önce Ege Bölgesinin coğrafya özellikleri belirtti, denizini, dağlarını anlattı, tarihine değindi. Köy Enstitüsünün kent içinde açılmasına karşın bölge özellikleri bakımından daha başka yerde olabilirliğine değindi. (Not: Aydın/Ortaklar Köy Enstitüsü kuruluş nedenlerinden biri bu görüşe dayanmaktadır.) Daha sonra da elindeki bir kağıttan şimdiki durumda, bölgedeki okulu-öğrenci-öğretmen durumunu, sayılarını verdi. Okulsuz köy sayısının çokluğuna karşın Kızılçullu Köy Enstitüsünü bitirenlerce kapatılacağını, buna şimdiden sevindiğini belirtti. Biraz övüngen ya da bencil tavrı var gibiydi.

Hamdi Akman'ı dinlerken okula girdiğim yılı anımsadım, 1938. Okulumuza Trakya Genel Müfettişi General Kazım Dirik gelmişti. Bizimle konuşmuştu. İyi yetişeceğimizi, iyi yetişmemiz için okulumuzun tüm gereksinimlerini sağlayacağını söylemişti. O ayrıldıktan sonra özellikle atölyelerde çalışırken sanat öğretmenlerimiz Genel Müfettiş General Kazım Dirik'in verdiği sözü yerine getiren, sözünün sahibi biri olduğunu, İzmir Valisi olarak çalıştığı yıllarda İzmir'e ünlü İzmir Fuarı yanında daha bir çok yenilikler yaptığını, 1922 yılında Yunanlıların giderken kül ettiği kentin kısa sürede onarılmasında Vali Kazım Dirik Paşa'nın büyük payı olduğu anlatılmıştı.

Oysa Hamdi Akman, var olan İzmir'den hiç söz etmeden Kızılçullu Köy Enstitüsü'nün öğrenci aldığı İzmir, Aydın, Manisa, Denizli, Muğla illerini sıraladı, sanki hepsi birmiş gibi, köylerinin okulsuzluğundan, insanların kahvelerde oturduğundan, yapılan işlerin ilkelliğinden söz etti. Gene de iş alanlarına, iş alanlarında kullanılan araçları anımsattıktan sonra köylerin kendine özgü oluşan kültürü olduğunu, bunun nasıl oluşup kökleştiğini anlattı. Köydeki Furtun Şerif Eniştenin anlattıklarını anımsadım. Her köyün Efeleri varmış, efelerin kendine özgü giysileri olurmuş. Baldırlar, dizlere dek özel çoraklı ya da sargılı. Dizler çıplak. Diz üstü gene kendine özgü potur ya da çakşırları (o öyle diyordu) varmış. Cepkenleri sırmalı, işlemeli, Başlarında sarlı, simgeli fesleri olurmuş. Milli oyunları öğrenirken hep bunları düşlerdik. İzmir'in Kavakları'nı ya da Kır Atını Sürüver türkülerini söylerken hele Kurtuluş Savaşı öncesinde Yunanlılara karşı durduklarını okuduğumuz Sarı Zeybekler, Çakıcı Efeler, Demirci Efeler üstüne bir şeyler beklerken bunlara değinilmemesi beklentime ters düştü.

Köy kültürünün oluşmasında Aile, Cami, Köy Odası yanına okulu da katması iyi oldu ama, yarıdan çoğu okulsuz olan köylerdeki kültürle okullu köylerin kültür farklarına da değinmedi.

Hamdi Akman halk için de ikircil konuştu. İyi niyetle yaklaşılırsa halkın okulu benimsediğini söyledi. Bu iyi niyet neydi ki? Reşat Nuri Güntekin'in Yeşil Gece romanını anımsadım. Yeşil Gece'ye ben salt bir roman olarak bakmıyorum, yaşamını öğretmenlikte geçirmiş bir yazarın gözlemleri olarak düşünüyorum. Öğretmen Şahin'den daha iyi niyetli öğretmen nasıl olunur?

Hamdi Akman, Köy Enstitüleri'nin geleceği üstüne umutlu. Eleştirmedi, öğüdümsü sözler söyledi, buraya dek eksik bile bulunsa bence iyiydi.

Bundan sonra, şimdiye dek köylerde çalışmış öğretmenlerin başarısızlıklarından söz etti. Başarısızlıkları da okulların müfredat programlarına yükledi. Kendisini yetiştiren okulların Müfredat proğramlarını eleştiren Hamdi Akman'a hemen sorasım geldi: İki yıldır köylere gönderdiğin öğretmenler hangi müfredat programlarına göre yetişmişti? Şimdiki Köy Enstitüleri Müfredat Proğramı 25/5/1943 tarihinde onanmıştır. Ondan önce kesin bir proğram yoktu. Derslere başladığımız günler burada Müfredat Proğramından habersiz arkadaşlarla karşılaştık. Ege bölgesi olarak bellediğimiz beş ilin ayrı ayrı özellikleri var bunları dengeli biçimde karşılayacak program gerektiğini söylerken tüm Türkiye'yi kapsayan şimdiki proğramı için suskun geçmesini eksik buldum. Bunları sormayı tasarladım ama hop diye kalkarak değil de konuşmalar arasında kişisel düşüncesini öğrenmek amacıyla sormayı tasarlarken Hamdi Akman, bölgenin, Kızılçullu Köy Enstitüsü'nden 1375 öğretmen bekleyen köyü olduğunu, bunu da ancak yılda 100 öğretmen yetiştirerek 12 yılda tamamlayacakları söyleyip önce Okul Müdürü Hürrem Arman'a sonra da bizlere teşekkür etti, başarılar dileyip önündeki notları kapattı.

Müdürler gidince bir süre oturup genel duruma baktım. Çifteler Grubundan en küçük bir eleştiri çıkmadı. Salt Kadir Aytekin:

-Sıra Kimde? Bundan sonra kimi dinleyeceğiz? deyince Sabri Taşkın:

-Ne soruyorsun, bunu dinledin mi sanki? karşılığını verdi. Kadir:

Neden dinlemeyeyim, adamcağız yaptıklarını yapabileceklerini anlattı, işte. O anlatmadı ama ben kendi payıma anladım; bizim işlerimiz kolay olmayacak arkadaşlar! "Ha şunu bileydin!" diyen oldu. Kadir Aytekin'in iyi günüymüş:

-Sen bildinse ikimize de yeter, belki aynı yerde çalışırız, senden yararlanırım.

Ayrılırken Halil Dere' ye sormadan edemedim. Halil Dere, Hüseyin Atmaca:

-Sakın bir yanlış davranış yapılmasın, bundan sonra olacaklardan biz sorumlu oluruz! demiş.

Kafam biraz karışık olarak Bölüm Salonuna gittim. Kimse gelmemişti Mozart Kv. 331'i baştan sona tekrarladım. Bercstein'de çalmak çok farklı. Arkadaşlar gelince alt odaya geçtim. Faik Öğretmenle ortak çaldığımız Beethoven var, onu geçmem gerekecek. Faik Öğretmen "Pişmiş!" derse sonatın tamamına geçmeyi tasarlıyorum. Birileri geldiği zaman “Bu Mozart, bu da Beethoven!” dersem sanırım daha gururlandırıcı olacak.

Abdullah Erçetin geldi, “Faik Öğretmen okula geldi ama Öğretmenler Evinde oturuyor, hiç bekleme, yanında bir sürü yabancı var” dedi. "Gelseydi şimdiye dek gelirdi!" deyip ben de çalışmayı bıraktım.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Biraz canım sıkıldı ama, önemsemez davranarak kitaplığa gittim. Kitaplık boş gibiydi, tiyatro tarihini okudum. Derslerde kesile kesile anlatılan tiyatro da öteki bilimler gibi çok yalından başlayarak günümüzdeki gelişmiş duruma gelmiştir. Yunan tiyatrosunu ele alırsak, öncelikle tiyatro değil dinsel ayinlerle başlamış. Ölenlerin ardından ya da onların tanrıları için yapılan sunularda bu işlerden anlayan birisi çıkıp konuşma yapıyormuş. Giderek bu ayinsel konuşmalara hareketler katılmış, konuşanların kılıklarında değişmeler olmuş. Önceleri seçilen bir yerde yapılan bu törenler giderek belli yerlerde yapılmaya başlanmış. Bunlar tekrarlanarak yıllar sonra doğaçlama konuşmalar yerine yazılı metinlere dönüşüp, metin hazırlayıcıların türemesine yol açmış. Metin hazırlayıcılar çoğalınca bunlar arasından seçme geleneği doğmuş. İşte tiyatro yarışlarının başlangıcı böyle doğmuş. Önceleri uzun süre metin yazarlarının değişmez kaynağı Homeros destanlarıyken (M . Ö. 6. yy) başlayarak tanrılar arasındaki ilişkiler, giderek tanrı insan yaklaşımları ortaya getirilerek süre gelen dinsel törenlerde yapılan gösteriler şenliklere özellikle Ditirambos, bağ bozumu sürecine yerleştirmiş. Özellikle o dönemlerde Yunanistan'ın bir parçası sayılan Sicilya ki onlar oraya Büyük Yunanistan diyordu, Sicilya halkı, kaba saba olmalarına karşın neşelendiklerinde kendilerine özgü eğlence buluyorlardı. Bu kaba saba gösteriler de zamanla belli kurallara bağlandı böylece dinsel törenlerden gelişerek ortaya çıkan Trajedi türü yanında Sicilya-Siraküze kökenli eğlenceler de Komedi dediğimiz gülmece oyunlarını başlangıcı oldu. İ. Ö. 6. Yüz yıldan sonra bir bölümü günümüze dek gelen yazılı oyunlar üretildi. Bu uğurda emek üretenler oldu. İşte bunlardan Aiskilos, Sofokles, Euripides trajedi alanında, Epiharmus, Formis, Sofran'la Siraküza'da başlayan daha sonra Aristofanes'le Yunan Komedisi belli bir düzey kazanmıştır. Tiyatronun uzunca bir gelişme süreci vardır. Tarih olarak bu süreci bellekte tutabilmek için öteki bilgi alanlarımızdan yararlanabiliriz. Örneğin Aristo Yunan komedisi ile ilgilenmiş uyarıcı bilgiler vermiştir. Ünlü komedi yazarı Aristofanes, Ünlü Atina Yöneticisi Perikles'in (İ.Ö 495-429) ölümü, sıralarında İ.Ö. 445-388) doğmuştur. Oldukça mutlu bir süreçte yaşamıştır. Sokrates (İ.Ö. 470-399) Platon (Eflatun) (İ. Ö 427-348), Aristoteles (İ. Ö. 384-322) gibi ünlü kişilerin yaşadığı bir süreç onun için sanatıyla düşüncelerinin ufkunu genişletmiştir. Bu nedenle olacak trajedinin çok uzun bir süreçte gelişmesine karşın neredeyse Aristofanes'in yaşamı sürecinde olgunluğa ermiş denilebilir. Böylece Yunan Tiyatrosunun, elimizdeki ürünlere bakarak İ.Ö. 525-Aiskilos (Eşilos'un doğumu) ile İ.Ö. 330 yılları arası en parlak dönemini yaşadığını düşünebiliriz. Çünkü bu tarihten sonra artık İskender İmparatorluğu dönemi başlamıştır.

Yunan Tiyatrosu döneminden günümüze ulaşan eserler:

1-Aiskilos (Eşilos) 90 piyes yazmış, 13 tanesiyle yarış kazanmıştır. Elde olanlar:

1. Yalvaran Kızlar,

2. Persler,

3. Teb Önünde 7 komutan,

4. Zincire Vurulmuş Promete,

5. Agamemnon,

6. Orestesia (Choephore) ,

7. Eumenide'ler,

2. Sofokles, yazdığı piyes sayısının yüzden çok olduğu söylense de ancak 7 kitabı elde kalmıştır. 24 kez yarış kazanmıştır. Eldeki eserleri:

1. Ajaks,

2. Antigone,

3. Kral Oidipus,

4. Elektra,

5. Trakisli Kadınlar,

6. Filoktet,

7. Oidipus Kolonos'ta.

3. Euripides,  92 trajedi yazmış 19 yarışma kazanmıştır. 18 eseri günümüze dek gelmiştir.

1. Alceste,

2. Medea,

3. Heraklitler,

4. Hippolit,

5. Andromak,

6. Heküp,

7. Herakles,

8. Yalvaran Kadınlar,

9. İyon,

10. Truvalı Kadınlar,

11. İfigenia Torit'te,

12. Elektra,

13. Helena,

14. Fenikeli Kadınlar,

15. Orest,

16. Bakkantlar,

17. İfigenia Olis'te,

18. Siklop.

Komedi olarak Aristofanes 44 eser yazmıştır. Günümüze kalan 11 eseri vardır. Yarışlarda kazandıkları da olmuştur. (Eşek Arıları-Bulutlar)

Eserleri

1. Aharnlılar.

2. Atlılar,

3. Bulutlar,

4. Eşek Arıları,

5. Barış,

6. Kuşlar,

7. Lizistrata,

8. Termoforistler,

9. Kurbağalar,

10. Kadınlar Meclisi,

11. Plutos

Aristofanes'in eserleri üzerinde ayrıca durulacaktır. Çünkü Aristofanes'in Sofistlere özellikle de Sokrates'e karşı oluşu, onu, oyunlarında gülmece konusu olarak kullanması, hatta yerden yere vurması Yunan Tarihinde fikirsel düzeyin bozulması (Özellikle BULUTLAR Komedisi) bakımından önemli ipuçları vermektedir.

Yazdıklarımı bir daha okuduktan sonra, bazı eksiklikler bulmama karşın beğendim. Her şeyden önce öğretmenle karşı karşıya geldiğimde çalıştığımı kanıtlayacak elimde belge olsun istiyorum.

Faik Canselen Öğretmenin burada olmasına karşın gelmeyişi için yorum yapmadım. Belki yarın erken gitme gereksinimi duymamaktadır.

Olayları yorumlamaya kalkarak kendimi sıkmak istemedim, oldukça rahat yattım, yattığım gibi de kalktım.

 

27 Mart 1944 Pazartesi

 

Ne denli ilgisiz gibi olsam da sanki içimden içimden bir Rauf İnan-Hamdi Akman karşılaştırması yapılıp birilerinin kapışmasını bekler gibiyim. Kavgadan yana değilim ama iyice sus-pusla geçmesi de sanki ilerde bu konu gene ortaya gelecek daha kötüsü olacak gibi bir duyguya kapılmış gibiyim. Böyle düşündüğümü üstümden atamadan Hasan Üner yanımdan geçerken aynı konuya değindi:

-Bu suskunluğa bakma, bunlar arasında kesinlikle bir patırtı çıkacak. Çünkü içlerinden birileri yokuş çıkan yorgun atlar gibi soluyorlar. Ancak iki taraf da adamlarını genelde beğenmedikleri için onlar üstüne değil de bir başka bahane ile atışmayı bekliyorlar. Bu sessizlik doğal değil, pusuya yatmışlık havası anımsatıyor.

Hasan'a katılmama karşın, kendimi olayların dışında saydığımdan Bölüm Salonuna gittim. Benden önce gelenler var, Hilmi Girginkoç Öğretmenin gelmediğini söylediler. Faik Canselen Öğretmenin gelmeyişini ona bağladım; şan dersi yapılmayacağına göre o zamanda benim piyano dersim olacak. Böylece bugün ilk saatte terleyeceğim. Öğretmenle iki ikiye kalındığı için piyano dersi oldukça sıkıntılı oluyor. Faik Canselen Öğretmen neşeliyse, kendimi toparlayıp neşesini kaçıracak bir hata yapmazsam ders güzel geçiyor.

Beklediğimin hiç birisi olmadı, Mahir Canova Öğretmen geldi, ilk sözü de Şu tiyatro konusunun mekanı olan Tiyatro yapılarını bir inceleyelim. Roma Tiyatrosuna geçince konu biraz daha çetrefilleşecek deyip bir tebeşir alıp tahtaya çizgiler çizdi. Kapı işaretleri koydu. İleyici yerlerini tebeşirle noktaladı. Bayramlarda özellikle Cumhuriyet Bayramlarında önlerinden geçenleri durdukları yükseltilerden izleyenleri anımsattı. Arkasından kitabımızdaki sahne resimlerini açtırıp sorular sordu. Yunan Tiyatrosunun Yapısı bölümünü Talip Apaydın'a okuttu. Talip okuyup bitirince resimlere bir daha baktık. Olayı anladığımız şekilde resimle göstermemizi istedi. Arkadaşlar Ankara Stadını konuşurken ben Edirne Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yeri anımsadım; daha dar alanda hem çok yüksek değil hem de gerçekten ay şeklini anırıyor. Salt ortada yükseklik yok. Orta güreş alanı olduğu için düzlük. O düzlüğü yükseltirsen, rahat görünen bir oyun yeri olur.

 

Eski Yunan Tiyatro Planı

 

Gerçek Bir Eski Yunan Tiyatrosunun Görüntüsü

 

Özgünlüğüne uygun olarak kurulan bir Yunan tiyatrosu (Berlin)

 

Arkadaşlar Hilmi Girginkoç öğretmeni sordular. Öğretmen ayrılmamış, 15 Nisan'dan sonra ayrılacakmış. Sesinde bir kısılma olmuş, o nedenle bugün gelmemiş. Mahir Öğretmen:

-Bizim işler ses ister, onu koruyamadın mı silahsız avcıya dönersin! deyip güldü. Sonra da silahsız avcıdan kastının ne olduğunu sordu. Bir kaç arkadaş örnek verdi ama öğretmen gülümseyerek, bir ötekine sordu. Beklediği ya da vurabileceği avın bol olduğu bir yerde silahının olmadığını düşünen avcı vurabileceği avları kendi kayıbı sayıp üzülür! Salt üzülür mü yoksa alışmış olduğunu yapamamanın eksikliğini mi duyar?

Mahir Öğretmen “Yunan Tiyatrosunu bir toparlayalım mı?” deyip yüzümüze baktı. Arkadaşlarda bir kıpırdanma oldu ama kimseden bir ses çıkmadı. Ben bir özet çıkardığımı söyledim. Mahir Öğretmen memnun olduğunu söyledi:

-Özetini konuşarak mı yoksa okuyarak mı duyuracaksın bize? diye sorunca "Okuyarak!" yanıtını verdim. Öğretmen az düşündükten sonra okumamı istedi. "Okursan daha rahat durdurur, kaldığın yerden başlamanı isteriz!" dedi. Baküs ya da Diyonizos için yapılan Ditirambos ayinleriyle başladığını sanılan Yunan Trajedisinin evrelerini; çok ün yapmış, eserleri günümüze üç trajedi yazarı, Aiskilos Sofokles, Euripides' andıktan sonra kitaplarını sayarken öğretmen durdurdu. Kitaplardan okuduklarımı sordu. Aiskilos'tan Kral Oidipus, Yalvaran Kızlar, Persler'in özetlerini, Sofokles'ten, Kral Oidipus, Oidipus Kolonos'ta, Antigone'u okuduğumu, Euripides'den Medea'yı okuduğumu, Agamemnon, İfigenia Olis'te ile İfigenia Toris'te nin özetini okuduğumu söyledim.

Mahir Öğretmen çok memnun kaldı; üstünde az durduğumuz Medea'yı özetletti. Çok memnun kaldı.

Bu kez de hepimize:

-Yunan tiyatrosu demek, günümüz tiyatrosunun, hatta sinemasının annesi demektir. O annenin de annesi mi, yoksa sütannesi mi diyelim Homeros'un İlyada ile Odise destanlarıdır. Bu destanları bir gün kesinlikle bulup okuyun. Bunu başarırsanız tiyatro kültürünüz sağlam zemine oturur, tiyatro ile ilginiz olmasa bile tiyatro zevkiniz olur. (Beni göstererek) Arkadaşınız güzel bir noktaya değindi, Komedi konusunda Aristofanes'in şanslı bir süreçte yaşadığını, Perikles, Sokrates, Pluton, Aristotales gibi ünlü kimselerin yönetimi, yönetim anlayışı, insana verilmesi değerin tartışıldığı günlerden yaşamak, yazarların da ufuklarını açmıştır. Perikles bir komutandır, unutulmuş olsa bile (Devlet yönetimi söz konusu olduğunda o da hep anılır) Sokrates, Platon (Eflatun) Aristoteles günümüz insanının da sağlıklı bilgi kaynağıdır. Bir halk deyimi vardır:

-Hangi taşı kalırsan, onun altından çıkar! derler. İnsan bilgisi alanlarında da hangi konuya biraz derince dalsan genellikle bu üç bilgin insan çıkar. Sokrates, sorgulayıcı, Platon, yorumlayıcı, Aristoteles, düşündürücü…

Sanırım biraz şımardım, sorulmadan, Sokrates'in Müdafaasını; Eflatun'un 4 Devlet kitabını okuduğumu söyledim. Mahir Öğretmen:

-Bakın ne iyi, bunu sürdürünce okumanın da zevki alınır, sonra istesen de okumadan edemezsin! Her işte olduğu gibi bunda da önce yaptığın işin zevkine varmaktır. Okuma zevki de okumakla sağlanır.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Faik Canselen Öğretmen: “Değişiklikler, bazan insanların enerjilerini arttırır. Bende bugün öyle oldu. Dikkat etmişsinizdir belki salona gülerek geldim. Bu neşemden mi yoksa kafamdaki kuruntulardan mı? Bugün işlenmiş parçalar üstünde bir uygulama çalışması yapalım. İstiklal Marşı'mızı iki sesli söylüyoruz. Bakalım bizim öğretmenimiz (Besteci Zeki Üngör, Faik Canselen Öğretmenin öğretmeni) marşı iki sesli yaparken nelere dikkat etmiş?”

Abdullah Erçetin'le Talip Apaydın marşı tahtaya ayrı porteler üstüne aralıklı olarak yazıp altına da sözlerini eklediler. Tahtaya bakınca çok kolay gibi geldi. Zaten iki sesli olarak söylüyoruz. Ayırdında olmadığımız bir yanı varmış, ikinci sesi yalnız söylemeye kalkışınca bocaladık. Sözde nota okuyoruz ama, nota sesleri kayı kayıverdi. Faik Canselen Öğretmen önce güldü, bize zaman ayırdı. Konunun etkisinden kurtulmamız için bildiğimiz marşları hep tekrarladık. Ayrıca tahtadaki birinci sesin notalarını da sildirdi. Abdullah, Talip, Ekrem, Nihat Bir iki tekrardan sonra doğru okudular. Bu kez topluca marşın notalarını okuduk. Yalnız, doğru okuyanlar ikinci ses oldu. Sonunda başardık.

Faik Öğretmen gülerek:

-İşte şimdi, İstiklal Marşı'nı iki sesli söylüyoruz! diyebilirsiniz. Müzik, notası okunursa müzik olur, notayı ya da bir fizik olayı dediğimiz diyapozondan ayrılırsak alaturka dedikleri gırtlak sesleri olur ki bunlarla disiplinli bir bileşke kuramayız. Batı müziğindeki ses renklerinin ayırımı da bunun içindir. Erkek seslerinden Tenor, bariton, basbariton, bas sesleri frekanslarla ayrılır. B ayan sesleri de öyle, soprano, mezzosoprana, alto, kontralto fizik kurallarının değişmez ölçülerine göre ayrılmıştır. Aynı notayı okuduklarında bile onların sesleri kendi renklerindedir. Tıpkı müzik çalgıları gibi. Kulaklarımız onları bir gibiymiş gibi alır ama gene de aradaki farkı sezer. Müziğin güzelliği de buradadır işte. Faik Öğretmen:

-İşte bunun ayırdına vardığınızda iyi müzik dinleme zevkiniz sizi bir çalgıya bağlayacak, olanak buldukça konser salonlarına koşturacaktır. Faik Öğretmen yüzlerimize gülecen gülecen bakarak:

-Sizler, geçmiş yıllarda da çok öğretmen dinlediniz; kuşkusuz tarih derslerinde Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u alışını görür gibi oldunuz, gemilerin karadan yürümesinde heyecanlandınız. Sonra ne oldu? Derslikten çıkınca ortada yine siz kaldınız. Aman dikkat edin burada da öyle heyecanlı sahneler yaşayabilirsiniz ama sakın bir şeyler almadan çıkmayın. Özellikle enstrüman çalışmalarınızda her yay çekiş, piyanoda her tuşa dokunuş içinize işleyerek tınlamalı. Konserler için de aynı sözleri söyleyeceğim. Bakın ben 1911 yılında doğmuşum, sizler de yuvarlak olarak 1925'lerde. Mozart 1756, Büyük Bach 1685. Babalarımızın yaşlarını ölçü alırsak hesaplayalım bakalım; Mozart kaçıncı dedemizin yaşdaşı? Hepimiz Mozart olacak değiliz ama emek verdiğimizi beynimize alıp yaşam boyu yararlanabiliriz. İşte sizin okullarınızın özelliği bu olacak. Uygar ülkelerde bu dediklerimi kişiler kendilerinden yapıp kalkınmışlar. Bizler, birlikte yapmayı deneyeceğiz. Bu ilkemizi, halkımıza beğendirip benimsetirsek Atatürk'ün vasiyeti gerçekleşecektir. "Muasır medeniyetler seviyesine yükselmek!"

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Yemekten sonra uzun uzun birlikte çalıştık. Çaldığım ya da çaldığım sandığım parçaları tekrar tekrar çaldı. Öğretmen Allaturca'daki kusurlarımı (Türk Marşı) gösterdi. Pedalları doğru kullanmadığımı söyledi. Diminiendo ile kreşiendoları sordu. Diminiendo'nun, sesi azaltıcı, alçaltıcı, Kreşiendo'nun da yükseltici, kuvvetlendirici olduğunu söyledim. Öğretmen:

-Öyleyse pedalları onlara göre kullanmalısın! Bir daha tekrarladım. Ayırdında olmadan bu kez de pedala basmadım. Öğretmen:

-Ses yükselirken pedal, pedaaaal! Dikkat! diye azıcık sertçe söyledi. Alışmadığım bir ses tonuydu, azıcık afalladım. Tekrarladım, daha iyice çalmama karşın alınganlığım tuttu, biraz buruklaştım. Faik Öğretmen bunu anladı ama aldırmadan bu kez parça üstündeki tüm işaretleri seslendirerek, "Bunların hakkını vermezsek olmaz!" deyip Mozart Sonat kitaplarını açtı. Gerçekten benim hiç dikkat etmediğim açıklamalı ek sayfalar vardı. O sayfalarda her triyole ya da dörtlü, beşli bağların, küçük notalarla vurgulanan notaların neden öyle yazıldığını hiç soruşturmadan kendi parmaklarımın hareketine göre çalıyordum. Oysa parmaklarımın notaların ölçüsüne göre hareket etmek zorunluğu olduğunu biliyordum. Bilmeme karşın buna neden uymadığımı bir türlü anlayamadım. Ara ara arkadaşlara çaldığım gibi işi gevşekten tutup öğretmene dinletmeye kalkmam büyük bir dikkatsizlikti. Öğretmenin kesin uyarısı bu bakımdan çok yararlı oldu. Bunu düşünmemi, çalışmayı giderek gevşettiğim anlamı çıkardım. Çok parçaya gönül kaptırıp zamanımı dağıtınca bundan kaçınılmayacağını düşünemediğime üzüldüm.

Faik Öğretmen, gönül almak için yaz aylarında yapacağımız çalışmalardan, yazın orkestra konseri olmamasına karşın sık sık büyük piyanistlerin gelip resital vereceğinden, resitallerin çoğunlukla gece olacağından, benim şimdiden daha gece kalacak bir yer ayarlamamdan söz etti. Öğretmen yeni parça vermedi. Czerny'den trilli iki parça gösterdi. Faik Öğretmene daha önce Gazi Eğitim Enstitüsünde okuyan müzik öğretmenim Asıl Kaveller'den söz ettim. Öğretmen onu anımsattı:

-Bak, piyano bölümünde olduğuna göre, orada piyano öğrencilerine bir ayrıcalık tanırlar. İsteyen öğrenciler, okulda kalabilirler. Bak, öğretmen arkadaşın kalıyorsa, onunla bir bağ kurabilirsin. Oranın Müzik Bölümü Başkanı Alman Eduard Zuckmayer (Geçen yıl buraya derse geliyordu, iyi tanışırız) hoş görülü bir insandır, seni tanırsa, orada kalmana izin verir. Gerekirse bir gün birlikte gideriz.

Ben hemen, paramın olduğundan söz ettim, "Otelde kalırım!" deyince Faik Öğretmen:

-Elbette, o son çare. Ancak otellerde ne denli güzel olursa olsun bir okul havası bulunamaz.

Faik Öğretmenin yaz çalışmalarımla ilgilenmesi içimdeki sıkıntıyı alıp götürdü. Hemen Asım Öğretmeni düşündüm. Bu arada arkadaşım Zekeriya Kayhan geldi. Onun ağabeyi Kerim Kayhan yaz tatillerinde Ankara'da kalıp bir süre resim ya da sergi işlerinde çalışıyormuş. Ondan da bilgi alır, gece orada kalabilirim. Kendi kendime güldüm; piyanist gelecek de, resital verecek de, bilet alacağım da, çıkınca kalacağım yer arıyorum. Oysa gece, hem Sivas hem de Seyhan tarafına giden tren oluyor. Ne var yani İstasyonda iki saat beklesem ne olur? En güzel çözümü buldum!

Mozart kv. 331 Sonatın Alla Turca girişinde ilk trilin örnekteki gibi gösterilmektedir. Oysa çalınırken bu küçük notalar da öteki 8'likler gibi çalınarak alttaki örneğe uyulmaktadır.

 

 

Çiftli küçük notalar çırpılarak arkasındaki notalara bağlanmaktadır. Bunlar, 2'li olduğu gibi 3'lü, 4'lü de olabilir. Öteki değişik trillerin çalınışları ayrı ayrı aşağıda gösterilmiştir.

Faik Öğretmen ayrılınca salon çıktım. Kemancılar, ter toprak içinde topluca yay çekiyorlar. Geri dönüp piyano çalışmayı sürdürdüm. Ara ara dinledim, paydos ziline dek çalıştılar. Paydosta yukarı çıktım, kemancıların yüzleri bozuk. Öztekin Öğretmen hepsini paylamış. Onlara çaktırmadan neşeli gibi göründüm. Doğru değil belki ama neden kendi kusurumu ortaya atıp "Ben de sizin gibiyim!" diyeyim?

Kitaplığa gittim. Bizim Kepirlilerden bir grup Sabahattin Öğretmenin geçen ders sorduğu soruyu konuşuyorlar. Sonu tümüyle anlam değiştirmiş; Mal canının yongası, Gözü doymaz, Gözünü toprak doyursun, Damlaya damlaya göl olur, damlacıklar sel olur. Mal canın yongası! sözüne takıldım. Mal, varlık, kişinin bir çok değerli, getirisi olan üretici değerlere sahip olması anlamındadır. Oysa yonga, bir nesneden koparılan bir parçacıktır. Yıllarca marangozluk işlerinde çalıştık. Paydoslarda atölyelerden ayrılırken nöbetçilere; "Talaşları bir yana yongaları bir yana ayırın, talaşla soba tutuştururuz; yongalar, gerektiğinde dolgularda kullanılır! derdik. Yusuf Asıl, Ekonomist olacağını marangozluğu geride bıraktığını söyledi. Marangozluk atölyesinde benimle en çok çalışanlardan biri de Hüseyin Orhan'dı. O da:

-Ben de Bahçecilik okuyorum, yongayla bir ilgim kalmadı! deyip güldü. Hep güldük ama yonga sözü bir ağaç gibi gözlerimiz önünde durmuş olacak. Sami Akıncı hemen:

-Buradaki yonga, sizin dediğiniz ağaç keseği değil be kardeşim; buradaki yonga canlının canından koparılmış anlamındadır. O nedenle canından koparılmış parçayı kimse elinden çıkarmaz, ya da çıkarmak istemez! Sonuçta bir sözde anlaştık ama asıl aranacak bu değildi. Sabahattin Öğretmene göre Montaigne Öğretmen, kaynak olarak Seneca'yı, Çiçero'yu, Horatius'u ya da Lucretius'u almaktadır. Demek oluyor ki onları sürekli okuyor. Bizim öyle kaynaklarımız olamaz mı? . . .

Birileri düşünür gibi duraksadı. Harun Özçelik Atatürk'ü önerdi. Yusuf Asıl, çocukluğu bir türlü bırakamıyor, bir süre güldükten sonra Nasrettin Hoca'yı kaynak olarak tuttuğunu söyledi. Tam o sıra Mustafa Saatçı geldi, gülümseyerek:

-Hemşerilerim kafa kafaya vermiş, besbelli beni çekiştiriyorlar!" dedi. Mustafa Saatçı'ya yarınki ders anımsatıldı. Mustafa Saatçı az düşünür gibi durduktan sonra; “Aklını malla bozmuş, aklını peynirle yemiş, akıl akıldan üstündür!” türü sözler söyledi.

Sami Akıncı, Mustafa’yı yanına oturtup Montaigne'den bir parça okudu.

"Her zaman, aklımızın ardı sıra gidelim, halkın takdiri de canı isterse ardımızdan gelsin. Bu takdir zaten talihe bağlı olduğu için onu kendi yolumuzda giderken de bulabiliriz. Doğru yolu yalnız doğru olduğu için tutmak istemesek bile, bu yolun eninde sonunda halk için de en yararlı yol olduğu nu göreceğiz ve yine ona döneceğiz:

 

"Dedit hoc providentia hominibus munus. ut honesta magis juvarent"

Quintillanus

Kaderin insanlara bir lütfu da, namuslu işlerin aynı zamanda en faydalı işler olmasıdır.

-İşte Mustafa, Sabahattin Öğretmenin öğretmeni, öne sürdüğü sözü; “Bu en doğru sözdür” demeden, söylüyor, arkasından bir tanıdığı konuşturup söylediğinin doğruluğunu kanıtlıyor. Ancak, gösterdiği tanıkları biz biliyoruz ama dünyaca ün yapmış güvenilen kişiler. Biz bu tür yazı yazmaya kalkışsak öyle güvenilir kişi bulabilir miyiz?”

Mustafa Saatçı Sami'yi hiç dinlememiş gibi hemen bulacağını söyledi. Sözün şakaya kayacağını bekliyorduk ama Mustafa Saatçı çok ciddi bir tavırla Eğitimbaşı Tahsin Türkbay! deyip kalktı.

Biz gülüşürken gelenler oldu; ilk sözleri:

-Neşeli Kepirlilerin işleri tıkırında! Konuşanlardan biri Süleyman Karagöz'dü. Yusuf Asıl yanıtladı:

-Sizin müdürleriniz geldi, okullarındaki atları, arabaları saydı, ne kadar domates, patlıcan kabak yetiştirdiklerinizi bile saydı, döktü. Bizim okulda bunlar ya yapılmadı ya da çok az yapıldı. Örneğin bizim bahçelerimizde hiç kabak yetişmedi. Müdürümüzün anlatacağı pek bir şey olmayacak. Size karşı mahcup olmamak için biz de bölgemizde daha önce yapılanların yanına yeni yapılacakları hazırlayıp müdürümüze vereceğiz; o da size okuyacak! Süleyman Karagöz gülüp geçti. Ancak arkadaşlar Yusuf'un şakasını beğendiler:

-Böyle bir liste yapsak neler yazarız? Herkes aklından geçeni söyledi; Edirne'ye bir köprü daha yapalım, Selimiye Camisine bir minare daha ekleyelim. Okulsuz köyü olmayan Lüleburgaz'dan Köy Enstitüsünü kaldırıp Eskişehir'e gönderelim. Son öneriye karşı duranlar oldu. Kepirtepeliler oraya gitmez. Çünkü onlar temiz giyimi sevmiyor, Kepirtepeliler onlara uymakta zorluk çeker. Öyleyse Kızılçullu'ya gönderelim. O da olamaz, Hamdi Akman zaten Kızılçullu'yu oradan kaldırmak isiyor. Kepirtepe'ye kentlerden uzak bir yer ararken Gobi Çölü önerildi. Gobi Çölü Asya da mı, yoksa Afrika'da mı? derken, yat zili çalınca gülüşerek kalktık. Tartışma nereden nereye kaydı... Sahi Gobi Çölü neredeydi?

Yatınca anımsadım, Asya'da en büyük çöl, Afrika'daki Büyük Sahra. Gobi Çölü ondan sonra geliyordu. En yüksek Dağ? Everest, (8948 m) Himayalar. Ondan sonra Aconcaqua, 6959 m. Şili, And Dağları; En büyük nehir Amazon (Brezilya) Ondan sonra Kongo (Kongo) En uzun nehir Missisippi; A.B.D. ondan sonra Nil, Afrika/Mısır. En kalabalık ülke, Çin, 1.000.000, Ondan sonra Hindistan, 500. 000. En çok toprağı olan ülke İngiltere, (Kanada-Avustralya-Hindistan-Afrika'dakilerle birlikte) 40.000.000 km2, ondan sonra S.S.C. Birliği, 18. 000. 000 km2. Başka önemli konular ararken uyumuşum.

 

28 Mart 1944 Salı

 

"Gene damlıyor!" yakınmaları arasında kalktım. Mestan Yapıcı ile Mustafa Acar, ranzalarının yer değiştirmesini istiyorlar. Bir grup toplanıp keşifler yapıp öneride bulundu. Yapı kolundan Ekrem Ula, Enver Ötnü, İsmail Koralay söz verdiler, hemen bugün onarılacak! Buna karşın Mestan Yapıcı diretti, ya ranzasının ya da kendi yerinin değişmesini istedi. Mestan Yapıcı ufak yapılı. Sakallı Ahmet, (Ahmet Özkan) takıldı:

-Sen küçüksün daha az ıslanırsın, büyük biri geçerse daha çok ıslanır. Gülüşmeler arasında hemşerim Kadir Pekgöz'le Bekir Temuçin'in adı geçti. Kadir Pekgöz kalkıp gittiği için duymadı. Bekir Temuçin ise, yarı şaka yarı ciddi, ancak biraz üzgünce bir sesle:

-Siz uygun görürseniz geçerim arkadaşlar! deyince, Süleyman Alkan yüksek sesle:

-Aldınız mı ağzınızın payını, Efendilik buna derler işte! Bekir Kardeş, rahat ol, sakın yatağını bozma, akşam oraya ben geçeceğim. Bir sessizlik oldu, arkasından az önce yakınan Mustafa Acar bu kez Mestan Yapıcı için:

-Hemşerim sizinle şaka etti, biz yerimizi değişmeyiz, biz hemşeri olarak bir birimizden ayrılmayız, o gitse ben onu bırakmam! diyerek Mestan'ı alıp çıkardı. Bu kez de Mustafa Parlar alkışladı:

-Barvo İzmirlilere, İzmirlilik budur işte!

Kahvaltıda da İzmirlilik sürdü, Nihat Şengül, Halil Yıldırım, Ekrem Bilgin de İzmirli. İzmir üstüne fazla bilgimiz yoktu, fuarını duyuyorduk, zeybekleri, bir de üzümü. Kubilay olayı nedeniyle adı zaman zaman geçiyordu. Ben de akordiyonla İzmir Marşı diye bir marş çalıyordum. Sözü ya yoktu ya da ben öğrenmemiştim. Ancak marşı çok güzel çalıyordum. Kızılçullu sayesinde bir de İzmirli arkadaşım (gerçekte Muğlalıymış) olmuştu. İzmir Marşını öne sürerek söze karıştım. Marşı hepsi biliyor ama çalmaya gelince sustular. Onların okulunda da akordiyon çalanlar biliyormuş o marşı. Onların okulundaki akordiyoncuları da tanıdığımı söyledim. Yaşar Özgün, (uzun boylu) , Hicri Kızık (kısa boylu) Şaşırdılar. Oysa ikisi de bizim buraya geldi. Yaşar yılbaşı gecesi buradaydı. Ben daha önce 1941 yazından tanıyordum. Hicri Kızık ise okulun açıldığı günler geldi, iki gün kalıp gitmişti. İzmir bir yana bırakılıp benim belleğim üstüne akıl yürütülmeye başlandı. "Nasıl aklında tutuyorsun?"

Hiç bir şeyi aklımda tutmaya çalışmadığımı, dinlerken başka bir konu düşünmeden salt söyleneni dinlediğimi, öğrendiklerimi de daha önce öğrendiklerimle bağlantıladığımı anlattım. Ekrem Bilgin Karaağaçlar Altında adlı kitabı sordu. “Öğretmen yarınki derste seni kaldırıp o kitabı sorsa anlatabilir misin?” Çok rahat anlatabileceğimi söyleyince, bu kez de "Onu nasıl aklında tuttun?" diye sordu. Kitabı daha okurken, daha önce okuduğum kitaplarla benzerlikler kurdum. Örneğin Dostoyevsky'nin Karamazof Kardeşler’iyle benzeşik bir tarafını buldum. Bu çocuklar, iki ailede de erkek. Ayrıca ikisi bir anne babanın biri ayrı annenin. İki ailede de öncelikle büyük oğullar babalarını sevmiyor. Karamazoflarda biri ayrılıp gitmiş ama iyice kopmamış. Karaağaçlar altında ise iki büyük hepten kopmuş, gitti gidecek durumdalar. Her iki ailede de küçük oğullar, ağabeylerden geçemiyor ama babalarından da tam kopamamışlar. Buraya kadarki benzerlik böylesi bir şekilsel benzerlik. Aradaki büyük fark çocukları tarafından sevilmeyen ya da oğullarının kendilerini sevmesini önemsemeyen babaların biri (Karamazoflarda) kadın düşkünü. Onun bu tutkusu çocuklarınca bilinmekte üstelik sorun olmaktadır. Karaağaçlar Altında ise bu aşamaya dek bu konuda bir sessizlik sürmektedir. İşte bir gün bu sessizlik, Karamazoflardan farklı bir şekilde ortaya çıkar. Baba Karamazof'un kandırıp bir türlü eve getiremediği Grunişinka'yı baba Karaağaç eş olarak alıp eve getirir…

Masalar boşalınca kalkıp Kitaplığa gittik. Kitaplık tıklım tıklım.

Sabahattin Öğretmen, elinde bir kitapla geldi. Kitabı tanıyoruz. Montaigne Öğretmen. Önce karıştırır gibi yaptı. Sonra bize dönerek, bir eliyle kitabı tutup öteki elinin parmaklarıyla tıp tıp tıp vurdurarak:

-Montaigne öğretmenin kaynak gösterdiği kitaplardan söz etmiştik. Gerçekleri Latince olan o kitapları bulup okumamız olanaksız. Gerçi gönül isterdi onları biz de okuyalım. Şimdi bu olmayacak, dileyelim bizden sonrakilerde olsun. Ben bundan umutluyum, karşılaştığım gençlerde yabancı dillere hevesliler çok. Montaigne Öğretmen'in kaynak kişilerini tam olarak bilmesek bile duymuşluğumuz oldu. Onları başka yerlerde gördükçe bilgimizi tazeleyerek öğrenmeye çalışacağız. Öğretmen, gülümseyerek:

-Yanılmıyorsam öyle konuşmuştuk! deyip kitabı açtı. Kitaba bakarak:

-Kitaplar, el terazilerinin üstünde gibidir. Bir tarafında yazıldığı zaman, öbür tarafında geçmiş zaman. Öylesi bir zamanda bir kitap çıkar ki, el üstünde tutulur; bakarsınız kısa zamanda unutulur gider. Üstüne bir kaç satır arasanız bulamazsınız. Montaigne Öğretmen geçmişi unutmamış, bir kaç sayfasında bizi bulmakta zorlayacak adlar anmış. Merak ettiniz mi onun kitabı için kendisinden sonrakiler ne demiş? Acaba onun anımsadıkları kadar, kendisini anımsayanlar olmuş mudur? Bu sözüm yazarlar için geçerlidir. Ancak bizim konumuz Montaigne olduğu için bu denemeyi onda yapalım.

Öğretmen, kitabı kendi çevirdiğini tekrarladı, çevirinin önsözünü de okudu.

Önsöz

Montaigne memleketimizde pek tanınmış olmamakla berber bu çevirileri uzun bir önsözle vermeye cesaret edemedim, buna gerek görmedim. Çünkü Montaigne eserini zaten kendisini tanıtmak için yazmış. Onunla okuyucu arasına girecek olan herkes boş sözler tehlikesine düşer. Üstelik de Montaigne'nin Türk okurlarına hiç de yabancı gelmeyeceğini sanıyorum; çünkü yeni Avrupanın ana kaynaklarından biri olan bu büyük düşünce kaynağının bize Avrupadan gelen her kitapta biraz payı vardır. Yeni düşünce, insan bilincinin insanı ve doğayı serbestçe Montaigne bu çabanın ilk büyük hamlesidir. Bugün bizim de kavuştuğumuz serbest düşünceye o, dört yüz yıl önce ve bizim uyanış devrimize bir çok bakımdan benzeyen coşkun bir devirde kavuşmuştur. Bugünkü Türkçe gibi değişen kıvra ve başıboş bir ille; şimdi anlamları çok değişmiş taze Fransızca kelimelerle, halk deyimleriyle yazılmış olan Denemeler, çeviriye en az elverişli kitaplardan biridir. Bu çevirileri, iddialı bir örnek olarak değil, birer deneme olarak veriyorum. Parçaların seçilmesi de daha çok gelişigüzeldir. Montaigne'de yapılacak her seçme, ister istemez, keyfi ve eksik olacaktır. Bunlar, Denemelerin ötesinden berisinden koparılmış düşüncelerdir. Montaigne'in bahçesinden her geçiş insan çok değişik demetler yapabilir. (1940)

Sabahattin Öğretmen Montaigne Öğretmen için, “Kendisinden sonrakiler sayılamayacak denli yazı yazmış, o ölçülerde de söz söylemiştir; ancak bunları bir araya toplamak bir yaşam boyu uğraş ister. Bu nedenle biz, sık sık başka yerlerde karşılaştığımız ya da karşılaşacağımız ünlü kişilerden örnekler okuyarak, onun Lucretius, Horatius, Persius, Gallus, Terentius, Virgilius, Tibullus, Seneca, Oidius, Catullus, Cicero'ya gösterdiği vefayı bir ölçüde kendisine de gösterenler olduğunu bilirsek uygarlık denilen insan gelişiminin nasıl bir altın zincir oluşturduğunu görmüş oluruz. Bakın sayacaklarımız arasında kim var: Pascal, Bu adı bilirsiniz, tanınmış bir bilgin. Mme. de Sevigne, bu da çağının aydınlarından. Bayle; belki bunu duymadınız. Voltaire, Bunu duymadığınızı düşünemiyorum. Grimm, bunu sakın Masalcı Grimm'ler olarak düşünmeyin, Voltaire günlerinde yaşamış bir filozoftur. Montesquieu, Kanunların Ruhu adlı kitabıyla insanlığı etkilemiş, günümüzdeki hukuk düzeninin kurulmasına yardımcı olmuştur. Emerson, önemli bir A. B. D'li şair-düşünür. Sainte-Beuve, ünlü bir eleştirmen yazar. Andre Gide, günümüzdeki en büyük düşünür-yazar. Daha yüzlerce eklenir, ancak olanlar sanırım bize yetecektir. Bunları okuyunca, az çok kendi edindiğimiz bilgiler daha da artacak, yerleşmiş bulunanlar da pekiştirilmiş olacaktır. Bakalım ne demişler:

Pascal:

Denemelerde gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde buluyorum.

Mme de Sevigne:

Bir kitap buldum burada, Montaigne'nin kitabı; yanıma almadım sanıyordum. Aman ne hoş adam, ne zevk onunla beraber olmak!

Voltaire:

Montaigne ne hoş sohbet insan-Bazan derin bazan sudan,

Şüphe etmesini bilmiş-Burnu bile kanamadan.

Kerli, ferli softalarla-Alay etmiş sakınmadan.

Mme. du Deffand:

Eminim, alışacaksınız Montaigne'e, insan oğlu ne düşündüyse onda var ve bu kadar kudretli üslûp zor bulunur. Bir şey öğretmiyor, çünkü hiç bir şeyi kestirip atmıyor. Doğmacılığın tam tersi. Mağrur adam; ama kim mağrur değil ki? Alçak gönüllü görünenler büsbütün mağrur değil mi? Her satırında ben, kendim diye konuşuyor ama, ben, kendim demeden hangi bilgiye varılabilir? Haydi, bırakın Allah aşkına hocam, filozofun, metafizikçinin bundan iyisi görülmemiş.

Grimm:

Montaigne, o Tanrı gibi adam. XV1. Yüzyılın karanlıkları içinde tek başına diri ve tertemiz bir ışık saçmış; dehası ancak zamanımızda, gerçek ve felsefî hurafelerin, geriliklerin yerini alınca anlaşıldı.

Montesquieu:

Yazarların çoğunda, yazan adamı görüyorum. Montaigne'de ise düşünen adamı!

Emerson:

Çocukken babamın kitaplığından bana Denemeler çevirisinin perişan bir cildi kalmıştı. Seneler sonra, kolejden çıkışımda bu cildi okudum ve ötekilerini arayıp buldum. Bu kitapla ne büyük haz ve hayranlık saatleri geçirdiğimi hatırlıyorum. Bu kitabı, yaşadığım başka bir hayatta yazmışım gibi geliyor bana, o kadar candan ki, benim düşüncelerimi, benim hayat tecrübemi söylüyordu sanki.

Beranger:

Montaigne, amma da fikir çalmış benden!

 

Öğretmen, bu söze çok güldü; kendi kendine konuşarak:

-Merak etme, biz seninle yarış ediyoruz! deyip gülümseyerek yüzlerimize bakarken zil çaldı. Zil sesini duyunca hemen kalkıp yürüdü. Dersler arasında yer değiştirdiğimizi bildiği için Sabahattin Öğretmen zil çalar çalmaz çıkıyor.

Yunus Kazım Köni Öğretmen, Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin tersine kocaman bir çanta ile geliyor. Genellikle de çantasını açıp kitap falan çıkarmıyor. Şakacı arkadaşlar zaman zaman çantanın yiyecek dolu olabileceğinden, zaman zaman da köyden ucuz yiyecek götürebileceğinden söz ediyorlar. Bunlara katılmamakla birlikte kimi kez ben de kuşkuya düşüyorum.

Gene geldi, çantasını usturuplu bir şekilde oturttu. İçimden:

-Dökülecek şeyler var ki, böyle yapıyor diyesim geldi. Her zamanki gibi hal-hatır sorarak söze başladı. Baharla insanların ruhsal bağıntısından söz etti. Bedensel rahatlamalar dışında içimizden de dış rahatlığa uyan bir değişimin bilincine varıyor muyuz? diye sordu. Mehmet Toydemir:

-Köy Enstitülerinde sürekli çalışma olduğundan mevsimler arasındaki değişimi ayırt edemediklerini söyleyince Yunus Kazım Öğretmen dikelerek:

-Olmaz, işte buna inanamam! Bu bir duygudur, normal olan tüm insanlarda bu vardır. Yapılan deneylerde buna kürek mahkumları bile olumlu yanıt vermiştir. Bu inancınızda direnirseniz, lütfen hekimlerle görüşün! deyip ruhsal bunalımlardan söz etti. Bu sıra çantasını açtı. Hepimiz dikkat kesildik. Yunus Kazım Öğretmen çantayı masa üstüne ters çevirip bütün kitapları döktü. İnanılacak gibi değil, 10 kadar küçüklü büyüklü kitaplar. Göz ucuyla baktım, Vasfi Mahir Kocatürk'ün Şaheserler Antolojisi ile Ragıp Rıfkı'nın Almanca Türkçe Büyük Lügatı da orada. Benim gibi öteki arkadaşlar da ilgiyle baktılar, dağılan kitaplar arasında onların da tanıdıkları olmuştur. Bakışlarımdan bir şeyler anlayan Yunus Kazım Köni Öğretmen gülümseyerek sordu:

-Bunca kitabı çantanda neden taşıyorsun? Bu soruya inandırıcı yanıt vermek zor biliyorum; gene de bir açıklama yapacağım. Sanırım ilk derslerde biraz konuşmuştuk. Ben bir süre öğretmenlikten sonra Bakanlık örgütü içinde önemli bir sorumluluğu olan Talim Terbiye Kurulu üyelerinden biriyim. Bizim, salt benim değil diğer çalışma arkadaşlarımızın da yönetimsel bir görevi yoktur. Açık açık bir bilimsel kuruldur. Türkiye Cumhuriyeti okullarında okutulan, bundan böyle de okutulması tasarlanan tüm kitapları gözden geçirip yararlı olacağını ya da yarar sağlamayacağı üstüne karar vermek. Bir kitap Talim ve Terbiye Kurulu'ndan "Olur!" alırsa o kitap basılır ülkenin her köşesinde satılır. Okullarla ilgili tüm kitaplarda bu onay vardır. İşte bizler, okullarla ilgili kitapları zaman zaman gözden geçiririz. Kimi kez de daha önce izin almış yazar ya da basım işlerini sürdürenler yeni ekler yapığını öne sürerek yeni basımlar için istekler de bulunur. Bu kez bizim işimiz daha zorlaşır; hem eskiyi hem de yeni denilen ekleri gözden geçiririz. Gerçekte bu görünmeyen büyük işlerden biridir. Bu işleri sürdüren geniş bir çalışma gurubumuz vardır; bunlar süreli çalışırlar. Aralarında benim de bulunduğum 10-12 arkadaş da, kendi ilgi alanlarına giren önemli bulduğu kitapları daha özenle gözden geçirir. Benim çantamdaki kitapların bir bölümü böyledir. Buraya geldiğimiz geceler, bizim için kimi zaman çok verimli geçiyor.

Öğretmen Almanca Lügati göstererek:

-Bakın bu lügatı dün gece inceden ince burada gözden geçirdim; belli işaretler koyarak uzmanlarımızın dikkatine sundum.

Öğretmen kitaplarını toplayıp çantasına sıkıştırdıktan sonra bize dönerek:

-Geçen derste konuştuklarımızı bir toplayalım! deyince özür dileyerek:

-Geçen dersin sonunda tam soracakken zil çalmıştı şimdi sorabilir miyim, efendim? Öğretmen, sanırım benim Efendim! deyişimi yadırgadı; gülümseyerek:

-Buyurun, buyurun efendim! dedi.

-Sorum; 1879 yılında Vilhelm Wundt Psikoloji Bilimini kuruyor, psikolojik davranışları Laboratuvarlarda saptayıp ruhsal aksaklıkları genel hastalardan ayırmayı başarmıştır. Onun öğrencileri de Avrupa'da Sigmund Freud, Carl Jung, A. B. D'de Stanley Hall, Wundt'un işaretlediği ruhsal hastaların tedavisi için ayrı kollarda neredeyse kırk yıldır yeni yeni buluşlarla yaygın bir durumda çalışırken neden söz konusu hastaları timarhane denen yere götürüyorlar? Götürmek bir yana bir de ad söyleyerek insanları korkutuyorlar. Çocukluğumda yaramazlık yapınca ağabeyim bana:

- Bir daha yapma, seni sonra Mazhar Osman'a götürürler demişti. Köyde Kel Osman vardı, onu anımsayınca gülmüştüm. Köyde kahvemiz vardı, sonraları kahve konuşmalarında bu Mazhar Osman'ı çok duydum. Gazete okumaya başladığımda, Mazhar Osman'ın doktorluk ilanlarını görünce doktor olduğunu öğrendim. Doktor Mazhar Osman Uzman. Öğrencilik yaşamımda bu konuda çok şakalar anlatıldı. Bazı olaylar için de "Tam Mazhar Osman'lık!" türü sözler duydum. Anladığıma göre babamın gençliğinden beri ünlü bir deli doktoru çıkmış, yeri de belli, İstanbul/Bakırköy. Kimi kez de doğrudan Bakırköy'e gidersin! gibi şakalar ediliyor. Avupa'ya öğrenime giden öğrenciler bu durum hakkında yakınlarına bilgi vermiyor mu? Hiç değilse doktor çocukları bunlarla ilgilenmiyor mu? Eller hastalıkları değiştirip insanları sağlığa kavuşurken bizim yurdumuzda yaramaz çocukların bile Mazhar Osman 'a gönderilirim! kaygısı doğru bir anlayış mı? Küçüklükte uyandırılan bu kaygı, gelecekte; çocukların başından zorunlu geçen kimi olaylarda yıpratıcı etkili bırakmaz mı?

Yunus Kazım Öğretmen gülümseyerek:

-Sordun ama neredeyse yanıtını da yarı yarıya verdin. Uygarlık alanında işte biz buyuz.

Bir derginin yazdığına göre (Mustafa Şekip Tunç) A. B. D'de Clifford Beers adlı bir hasta deli diye deliler evine kapatılmış. Oysa Clifford Beers deli değil ruhsal bunalım geçiriyormuş. Kapandığı yerde ona öyle kötü davranmışlar ki, çektiği acılara uzun süre katlanmış. Ancak çektiği kötü davranışları gerçek deliler gibi unutup geçmemiş. Bir süre sonra artık akıllandığını sanıp Clifford Beers’i deliler evinden çıkarmışlar. Özgür kalan Clifford Beers, rahatsız olmadan önce Yale Üniversitesinde öğrenciymiş. Çıkınca "Kendini Bulan Akıl” adıyla bir kitap yazmış. Kitap, tüm okuyanları etkilemiş, sonrasını daha önce de konuşmuştuk 1910 yıllarından sonra Wilhelm Wundt'un öğrencisi ünlü A.B.D'li psikolog Stanley Hall'in de desteğiyle 100'lerce Ruhsağlığı Dernekleri kurulup onların gözetiminde Psikiyatri kurumları kurulmuş. Aradan 30 yıl geçtiğine göre şimdilerde bu sayılar binlere varmıştır. Oysa yurdumuzda bu konuda bir kıpırdanma bulunmamaktadır. Geçen yıl çevrilen filmler getirilip halka gösteriliyor da bu konuda neden bir kıpırdanma olmuyor?

Yunus Kazım Köni Öğretmen acımsı acımsı gülümsedi. Az duraksadıktan sonra ortaya bakarak:

-Sizin de söylediğiniz gibi biz bu konuyu uzun uzun konuştuk. Dikkat edin, okuduk değil konuştuk! dedim. Daha da konuşacağız. Belki yanılmış olacağım ama bundan sonra da konuşacağız da okumuş olmayacağız. Okumak, öğrenme olayını tamamlamakla sonuçlanır. Öğrenme ise öğrenilecek nesnenin varlığıyla bağlantılıdır. Psikoloji biliminde, hatta öteki bilimlerde de kesinlikle nesnel ögeleri saptayıp ele almak zorunluğu vardır. Kimyacılar ne yapar? Fizikçiler de derslerini bizim gibi konuşarak mı yapar?

Mehmet Gönül, parmak kaldırdı, öğretmen konuş demeden “Biz öyle yaptık efendim!” dedi. Öğretmen gülümsedi, biliyorum, "Öğrenemedik!" diyeceğinizi de biliyorum!" deyip bir süre sustu. Öğretmen:

-Eskiler buna fasit daire! derler. İçinden çıkılamayan işler için kullanılır. 5-6 yıldır kıran kırana büyük bir savaş içindeyiz. İnsanlar mı savaşıyor yoksa insanlar teknik üstünlüklerin mi kanıtlamaya çalışıyor? Pilotsuz uçak sözleri dolaşıyor, insanların havalarda uçması, fizik-kimya bilgileri sonunda gerçekleşiyor. Fizik-kimya bilimine inanarak öğrenenler yapıyor bunu. 5000 metre yükseğe çıkan pilotların ruhsal durumları nasıldır hiç düşündünüz mü? Uzmanlar onları gözlemden geçirip inandırıcı bilgilerle donatmasa o uçaklar göklerde dolaşamaz. Bu insanlar, bilimsel donanımlarla donandıktan sonra başarı inancıyla kendilerini ortaya atıyor. Şimdilik buraya bir nokta koyup konumuza dönelim. Psikoloji bilimini şekilsel öğrenme yerine kendimizde uygulayarak öğrenmeye başlayalım. Bu şuna benzer, 15 yaşına girmiş iki delikanlı düşünelim. Bunların ikisi de dar gelirli aileden gelmiş olsun. Biliriz ki anne babalar, çocukları büyüdükçe aileleri üstüne bilgi verirler. Bunlardan biri ailenin dar gelirliliğini doğal karşılayıp sızlanmadan anne-babaya yardıma başlar. Bir diğeri ise arkadaşlık kurmaya kalkıştığı varsıl ailelere bakarak kendisinin neden öyle bir aileden gelmediği kaygısını geliştirir. Bu yolu seçenin, umduğunu bulma şansı yoktur. Ötekinde bu şans kapısı açıktır. Çünkü evde çalışan artmıştır, psikolojik olarak karşılıklı destek gibi ruhsal bağlar da artar, karşılıklı güven ruhsal mekanizmasını da sağlıklı geliştirir. Konumuza dönersek biz, komşunun, işleri tıkırında gidenlerin durumuna bakarak “Bizimkiler neden öyle?” diyeceğimize, onların öyle olmak için kullandığı yöntemleri daha hesaplı kullanarak, harcadıkları güçlerin üstünde güç harcayarak yolumuza devam edeceğiz. Atatürk, bunu vecizce "Uygarlık düzeyinin üstüne çıkmak!" olarak anlatmıştı. Uygarlık bir bütündür. Ayrıca uygar ülkeler dediğimiz ülkelerde de “Alınyazısı, kader” ya da “o neden böyle? Bu niçin öyle” sorgucuları bulunmaktadır. Ona karşın "İt ürür, kervan yürür!" diyerek insanlar yılmadan çalışıyor. Unutmayın ki sizler, sizlerin yetiştirdiğiniz öğretmenler, yüzyıllardır değişmeden yerinde sayan insanları uyandıracaksınız. "Taşıma suyla değirmen dönmez!" diye bir sözümüz vardır. Üslendiğiniz işleri kendi becerinizle çözeceksiniz. Sözün özeti şudur:

-Burada gördüğünüz dersler sizin için yeterli görülmeyebilir. Kimi, nasıl örnek alıyorsunuz bilmem ama o örneğinizi doğru seçip ona tez elden erişebilirsiniz. Bilimlerden söz ediyoruz. Bilimleri oluşturan insanlar aynı sıralardan çıkmış değildir. Birleştikleri tek yan, hepsinin bireysel olarak çok ama pek çok çalışmalarıdır. Mendel denilen bilgin bir papazdı, ama kalıtım konusunda buluşu onu bilginler altın zincirine taktı. Pastör bir doktordu ama tüm canlıları ilgilendiren bir derdi ortadan neredeyse kaldırdı. Paratoneri bulan Franklin bir politikacıydı. Ama o şimdi bilginler altın zincirinin bir halkası, Edison ise doğru dürüst bir okul bile bitirmemişti. Böyleyken bakın, neredeyse gecelerimizi gündüz etti. Bunu daha da çoğaltabiliriz. Bu, birer birer saydığım insanlar zamanında yaşamış öteki milyonlarca insan ise onu bu nu çekiştirerek yaşamlarını tamamladılar. Biz, kendimizi savaş için yetişen askerler gibi saymalıyız. Bizim savaşımız ölümcül savaş değil, yaşamı güzelleştirme savaşı. Bir bakım da buna, bahçıvanlık ya da çiçek yetiştiricilik diyebiliriz. Bahçelerimizin her yıl daha güzel bahar açması için durmadan bahçemizde çalışarak çeşitlerimizi çoğaltıp onaracağız. Yerimize gelenler hazır bulduğu bahçeyi daha da güzelleştirmek için kedi kendileriyle onur savaşı verecekler. Bunları gören gözler, kesinlikle görmezlikten gelemeyecektir. Çünkü insanların doğallığında bir yenileşme güdüsü vardır. Bu güdü, örneksizlikten ya da başka nedenlerle (toplum baskısıyla) geçici olarak susturulur. Susturgaçlar ortadan kalkınca insancıl güdüler kesinlikle depreşir. Güdüler, insancıl itilerle doğayla uyum içinde savaşarak kendine özgü olağanüstü yetilerini kullanıp mutlu olmaya çalışır.

Yunus Kazım Öğretmen az düşünür gibi durduktan sonra:

-Sizinle ilk günler, bu yılkı konularımızın biraz tekrar biraz karışık olabileceğini konuşmuştuk. Ancak ele aldıklarımızı kendimiz bir düzene sokabiliriz. Özellikle bizim dersimizde böyle bir düzene çok gerek vardır. Deminden beri güdülerden, yetilerden, insana özgü ön sezilerden söz ettim. Bunları günlük konuşmalarda bolca kullanırız ama, bunların bireylere görelik değişkenliğini düşünmeyiz. Arkadaşlarınızla günlük konuşmalarınızdaki değişkenliği düşünün; Ali'ye, bir eşyanıza dokununca "Dokunma!" deseniz, sakince elini çeker. Veli ise bir bakıma hesap sorar:

-Neden? Hasan'ı, Hüseyin'i araya katmayalım, bu böyle uzar gider. Bunun niçinini psikoloji okuyanlar rahatça yanıtlar. Okumayanlarsa arkadaşlarının kendisine karşı tavırlarını ölçmeye kalkar, işi öfkeye döker ya da kendini suçlar. Öğretmen, “yakın ilişkilerimizden başlayarak genel kurallara doğru bir dönüş yapalım!” deyip yüzümüze bakarken zil çaldı.

Parmak kaldıranlar oldu, bir kaç kişi birden bu konuda kitap sordu. Öğretmen gülümseyerek bunların kitabı olmaz, insanların kendi yaşamlarıdır bunların kitabı. Bunları yazan yazıları inanın ki yazan kendini yazmıştır. Bol bol tiyatrolara gidin, komediler izleyin. Oralarda göreceğiniz her yanlış, sizin yanlışınızdır. Tartışanlara uzaktan kulak verin; biri kuşkusuz siz olabilirsiniz. Sakin sakin bunu düşünüp kendinizi yargılayın. Vereceğiniz karar kesin olsun, sakın o kararın dışına çıkmayın!

Öğretmen çıkınca oldukça yüksek sesle bağırış çağırışlar olduysa da kimse birbirini dinlemeden yemekhanenin yolunu tuttu.

Yemekte, kendi bölümümüzle ilgili konuşmalar oldu. Akşam çalınacak plakları konuştuk. Mozart Don Juan Operası var, 23 plak. Bir gece de biter mi? Erken başlarsak biter. İki geceye bölelim! Bunları konuşarak Bölüm salonuna gittik.

Öztekin Öğretmen hazırmış, el çırparak yerlerimize oturmamızı söyledi. Pek böyle oturtmazdı. Bekledik. İçtenlikle konuşmamızı isteyerek cumartesi günü gördüğümüz opera provasının yararlı olup olmadığını sordu. Sanki kendisi değilmiş gibi bir tavır takınınca sustuk. Provalardan yararlanmak değil de Ankara'ya gitme kısıtlanması olabilir düşüncesiyle ben söz aldım:

-Bu ilk provadan belki gereği gibi yararlanamadık ama Mahir Canova Öğretmenin anlattıkları çok önemliydi, salt opera değil tiyatro dersimiz açısından da çok yararlı oldu! dedim. Arkadaşlar bunu bekliyormuş gibi, bunun sık sık tekrarlanmasını özellikle de tiyatro provalarına da gitmemizi önerdiler. Öztekin Öğretmen de bunu bekliyormuş, gülümseyerek:

-Beni mutlu ettiniz, ben bunu çok yararlı buluyorum, dersten daha öğretici bir yanı olan çalışmadır. Ancak gönülsüz gidince bir anlamı kalmaz. Öyleyse anlaştık. Haftaya konsere, ondan sonraki hafta da tiyatroda olacağız! deyip kemancılarla grup çalışmasına geçti. Ben de notlarımı alıp alt odaya indim. Saate bakmadım ama oldukça uzun çalıştım. Çoktandır alt odaya uğramayan Hüseyin Çakar geldi. "Çalışmak için gelmedim!  demesine karşın piyanodan kalktım. Mozart sonat piyanodaydı. Hüseyin çakar ara ara çalışmış olmalı son marş bölümünün tamamına yakınını çaldı. Sondaki çırpmalara gelince ellerinden yakınarak kalktı:

-Benim ellerim piyano için değil davul için yaratılmış, parmaklar hem kısa hem de çok kalın! Daha önce duyduğum bir olayı anlattı. Besteci Robert Schumann'ın parmakları da çok kısaymış. Oysa kendisi ünlü bir piyano virtüözü olmak istiyormuş. Parmaklarının uzaması için özel yöntemler kullanarak bir süre parmaklarıyla uğraşmış. Sonunda parmağının birinden olarak düşlerindeki piyanistlikten yoksun kalmış. Hüseyin Çakar bunu anlatınca ağlamaklı oldum. Hem de Robert Schumann!

 

Yukarıda sözünü edilen AllaTurca ya da Türk Marşı olarak andığımız bölümün zorlu çırpmaları.

 

 

Faik Canselen Öğretmenin zaman zaman Piyanoya oturunca Schumann'ın Rüyası (Trâumerei) diye ağır ağır çaldığı parçayı anımsadım. Schumann'dan ben de Beringer metodunda bulunan üç parça çaldım Choral, (Sözsüz Şarkı) Der fröliche Landman, (Mutlu çiftçiler) Wilder Reiter (Atlı)

Arkadaş, bu konuda çok üzgün; onun yanında çok başarılı olmak da kıskançlık duygularını kemirir, elinde olmayarak insana yakınlık duymaz. Hüseyin Çakar'dan böyle bir duyum almadım ama, olay genelinde bir psikolojik olaydır. Tepkisi bir başka yönde de gelişebilir. Acaba Hüseyin Çakar da bu tür düşüncelere dalıp denemelere kalkmak istiyor mu? İnsanlar kusursuz olmaz, arkadaşın gözlerinde de zaman zaman belli belirgin kaymalar oluyor. Özellikle karmaşık bölümlere gelince telaşlı bir gerilme oluyor. O zamanlar bakışları bir tuhaf oluyor. Ben kendimi gözetleyemediğim için ne durumlara giriyorum ayırdında değilim ama arkadaşı görünce kendimi de düşünüyorum. Eğer böyle bir değişim olduğunu kesin bilsem kendimden başkasına piyano çalmayı aklımdan geçirmem. Kimi zaman Faik Canselen öğretmeni de gözledim. Güler yüzle çalmaya başladığı bir parçanın kimi zorlu yerlerinde bir yüz gerilmesi oluyor ama bu gerilme çabuk geçiyor. Ben kendimi akordiyon çalışırken çok gözledim. Dersliğimiz bir süre lavabonın üstündeydi. Cumartesi; pazar ya da paydos sıralarında derslikte akordiyon çalarken gözetler, kimsenin olmadığını kestirince iner aynalarda kendime bakardım. Yüzümde bir değişiklik olmazdı ama yan dönünce özellikle 120 bas Verdi akordiyonla oldukça kambur bir duruma giriyordum. Verdi çok ağırdı. Bu yüzden, ilk fırsatta 80 bas Hohner'i aldım. Hohnerle çalışırken kendimde bir kusur görmüyordum. Şimdi piyanoda da bu tür kusurları hep aklımdan geçiriyorum ama kendimi gözlemem olası değil. Dersler kesilince dört ay müzik salon unda yalnız kalacağım, o zaman bir ayna alıp kendimi gözlem altına alabilirim.

Akşam yemeğinde yeni bir tevatür. Öteki bölümler gezmek için gidecek yerleri saptamaya başlamış. Tuhafım gitti, derslerin kesilmesine daha iki ay var. "Dersler erken kesilebilirmiş!" Bahçecilik Bölümü, Kastamonu/Gölköy'e, Duvarcılık Bölümü tam karar vermemiş ama Arifiye'ye göz dikmişler. Hayvan Bakımı ise Eskişehir/Çifteler. Arkadaşlar şaka olarak bana sordular. Malik Aksel Öğretmenin konuşmasını anımsatarak önce Konya/İvriz, dedim. Sonra da fikir değiştirip Kayseri/Pazarören! dedim. Arkadaşların hiç birisi bana katılmadı. Arka masadan duyanlar oldu, Muttalip Çardak beni destekledi (Kendisi Konyalı) Muttalip onları kışkırtınca büyük bir çoğunluk Konya/İvriz kararına katıldı.

Yemeğe oturduğumuzda haberi yeni duymuştuk; öteki bölümlerin yer saptaması söyleniyordu. Oysa bizim bölüm yeni duyduğu haberi bir iki atışmanın ardından hemencecik anlaşarak gidilecek yeri saptamış olarak yemekten kalktık; kesin kez, Konya/İvriz-Kayseri/Pazarören.

Yemekten sonra hemşerim Kadir Pekgöz'le Abdullah Erçetin, benim Konya / İvriz önerisine katılmama şaştığını söylediler. Önce ben de onlara şaştım:

-Siz neden başka yer önermediniz? Bunu sorunca birden aklıma geldi, onlara inandırıcı bir gerekçe buldum. Buldum değil de aklıma sonradan geldi; bizim çok sevdiğimiz Tarım Öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy, Kepirtepe Köy Enstitüsü tüm öğretmenleri 1942 Eylül sonu yurdun dört bucağına dağıtıldığında Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen de Konya/İvriz'e sürülmüştü. Öteki öğretmenler olaya çok üzülmüş, san ki suçlu bizmişiz gibi gelip bir veda konuşması yapmamalarına karşın Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen gelmiş, dersliğimizde bizimle konuşup, durumun olağan olmamasına karşın olağan saydığını söyleyip bizimle şakalaşmıştı. (İki gün sonra Fikret Madaralı Öğretmen de gelmiş, sınıfça resim çektirmiştik) Bizim ektiğimiz fidanları, bize emanet ettiği için mutlu olduğunu bile söylemişi. Arkadaşımız Sami Akıncı, sanırım konuşmuş olmak için:

-Öğretmenim, bir yıl sonra biz de ayrılacağız! dediğinde ise:

-Sizin ayrılışınız bizimki gibi değil, sizler hepiniz buralara yakın köylerde çalışacaksınız. Beni göstererek:

-Bakın arkadaşınız İbrahim'in karşı köyle (Yeni Bedir köyü) bağlantısı var. Buraya sık sık gelecek. Birlikte ektiğimiz fidanların koca ağaçlar olduğunu görünce eski günleri anımsayacaktır. O eski günler diyeceği süreçte sanırım kendini yalnız saymayacak bizleri de anımsayacaktır. Bu tür anımsamalarda kendi sevinciyle bizleri de ortak etmeyi düşünüp yıldan yıla bir kart atarsa hepimizi özellikle çok uzaklara uğurladığınız beni çok mutlu edecektir! demişti.

Salih Zeki Büyükaksoy Öğretmen şimdi orada çalışmaktadır. Gidip onun ellerini öperken:

- Fidanlar hakkında bilgi veremedik ama sizi çok özlediğimizden, ilk olanak bulunca kendimiz geldik! desek öğretmenimiz sevinmez mi?

Bunları söyleyince arkadaşlar çok sevindi, beni ağabey olarak tanıdıklarını söyledikten sonra Fikret Madaralı Öğretmenin de Kayseri /Pazarören’e gittiğini anımsadılar. Buna da ayrıca teşekkür ettiler.

Kitaplığa uğradığımızda Kadir Pekgöz, benim az önce onlara söylediğimi arkadaşlara anlatınca olay önemsendi, öğretmenlerin hangi Enstitülere dağıldığı konusu ortaya geldi. Ahmet Gürsel Öğretmenin Eskişehir/Çifteler'de olduğu yakında konu olmuştu. Seyhan/Haruniye, Faik Bakır. Malatya/Akçadağ, Latif Yurtçu, Okul Müdürümüz Nejat İdil Kastamonu İlköğretim Müfttişliği. Ancak o geçen yıl İstanbul'a döndü. Bu arada sürgün olmamasına karşın Isparta/Gönen Köy Enstitüsü Müdürü Ömer Uzgil, Marangozluk Öğretmenimiz Hamdi Bağ'ın da Erzurum/Pulur'da olduğu duyuldu. Samsun /Ladik'e müdür olarak giden Enver Kartekin'le eşi Sabahat Kartekin anımsandı. Onları gidip görmek üstüne varsayımlar yapıldı. Bu yaz staj için gidilecek yerlerde görüşmeler, olasılıklar konuşurken, araya acabalar da girdi:

-Onlar bizi nasıl karşılayacaklar? 1941 yazında çalışırken Isparta/Gönen Köy Enstitüsü Müdürü Ömer Uzgil'in geleceğini duyunca çok sevinmiştik. Sanıyorduk ki, öğretmenliğinde olduğu gibi her birimizle ilgilenecek, takılacak, gülecek. Oysa, Müdür Ömer Uzgil gelince bizimle değil, kendi okulunun sorunlarıyla karşılaştı. Ekip öğretmenlerinden biri hastalanmıştı, onu gönderip yerine bir yenisini getirtti. Ekipteki öğrencilerinin sorunları vardı, onları çözdükten sonra ancak bize 15 dakika ayırıp durumumuzu sorabildi. Üstelik biz onun öğretmenliği zamanında, onun istediği gibi giyimli kuşamlı değil, toz-toprak içinde, yırtık pırtık asker giysileri içinde 8 ay dur durak bilmeden güneşte çalışan kimselerdik. O Ömer Uzgil Öğretmen bizi öğrenciye yakışır kılıkta olacaksınız, siz, okul dışında yalnız olsanız bile tüm arkadaşlarınızı temsil ediyorsunuz! tembihini tekrarlardı. Sevdiği, çalışkan öğrencilerinden biri olduğumu söylemiş olmasına ayrıca kendisiyle bayramlarda tebrikleşmemize karşın Sili Usta ile onların iş yerine gittiğimizde beni tanıyamadı. Bir rastlantı Hidayet Gülen Öğretmen oradaydı da:

-İbrahim gel, Ömer öğretmenin başarılı çalışmalarını Sili Ustadan dinlesin! deyince Ömer Uzgil Öğretmen anımsayıp, Almanca çalışmayı bırakıp bırakmadığımı sorarak gönlümü aldı. (Almanca dersimize giriyordu)

Arkadaşlar, nedense böyle olaylar üstünde hiç durmuyorlar. Kalkmak üzereyken Selçuk Korol Öğretmenin nereye sürüldüğünü soran olunca bir kaç arkadaş birden:

-Kepirtepe'ye! diyerek kahkahayı bastı. Oysa o sürgün olayında öğretmen olarak Namık Ergin'le Selçuk Korol Öğretmen ikisi kalmıştı. Besim İyitanır ile Müdür Yardımcısı İlhan Görkey'in kadroları bizim okulda olmadığından İlhan Görkey Kırklareli İlköğretim Müfettişliğine, Besim İyitanır da Tarım Bakanlığı görevlisi olarak Lüleburgaz'daki görevine döndü . Okul tarım öğretmensiz kalınca iki ay sonra Besim İyitanır gene Kepirtepe'de görevlendirildi.

Yatınca bir süre düşündüm. Ömer Uzgil Öğretmen sahiden unuttu mu, yoksa öğretmen-öğrenci bağlılığı bu kadar mı? Ömer Uzgil Öğretmen müdür alarak gidince biz buna çok sevinmiştik. Gittiğinden bir süre sonra ne düşündümse kendisine çok dikkatli bir mektup yazmıştım. Almanca dersimize geldiğince özellikle Gotik yazısı üstünde durduğundan mektubumu gotik harfleriyle yazmıştım. Ömer Uzgil Öğretmen kısa zamanda bana karşılık vermişti:

-Özellikle Gotik yazını geliştirmişsin bunu sürdür. Mektubun beni mütehassis etti! demişti. Mütehassis sözünün anlamını bilmediğim için bir süre düşündükten sonra Hidayet Gülen Öğretmene sormuştum. Hidayet Gülen Öğretmen de:

-Gururlanma anlamına gelir ama, her yerde değil. Gururlanan bir insana “Gururlanma!” yerine “mütehassis olma!” diyemezsin. Bunu daha çok büyükler, küçüklerin kazandığı başarılar, yaptığı güzel işler için kullanırlar! demişti.

Hidayet Gülen Öğretmen burada, ayda yılda bir karşılaşıyoruz. Mustafa Güneri de öyle. Ömer Uzgil Öğretmen de buraya gelse öyle olacak!

Gezi için Konya/İvriz yerine keşki Kepirtepe için diretseydim!. . . . .

 

29 Mart 1944 Çarşamba

 

Uyanır uyanmaz Kepirtepe'ye gitme saplantısına tutuldum. Verdiğimiz kararın henüz kesinliği yok ama, ben önerdim; arkadaşlar uydular. Benim söyleyecek bir sözüm olmamalı. Bunu çevirtse çevirtse Malik Aksel Öğretmen çevirtebilir. "Sanat Tarihi derslerimizde İstanbul üstünde çok duracağız!" demişti. Öyleyse ona bir süre bu konuyu açmamalıyız. Bir yandan da içimden Kepirtepe'ye gitsem ne kazanacağım? diye soruyorum.

Kahvaltıda arkadaşlara baktım, onlar gezide falan değil, Sosyoloji Bilgisi nedir, bizler neler öğreniyoruz? Ben kendime göre yanıtladım:

-Biz sosyoloji diye bir bilim olduğunu öğreneceğiz. Onun ne olduğunu öğrenmemize gerek yok. Sosyoloji Bilimi içinde köyler de varır. Öyleyse Sosyoloji Biliminin köylerle ilgili taraflarını öğreneceğiz. Tıpkı öğrencilerimiz gibi. Öğrencilerimizin; sağlık, yiyecek. yatacak hatta gelecekleriyle ilgileniyor muyuz? Tıpkı öyle! Bakın tarım okuduk; bir çok bitki ektik, sayısız fidan diktik. Bunları nasıl yaptık? Başımızda; "Şöyle yap; böyle dik diyen oldu biz de öyle yaptık. Öğretmenliklerimiz de öyle olacak. Ekrem Bilgin sordu:

-Sen bunu nereden biliyorsun? Kırklareli Devlet Hastanesi Müdürü Hasan Amcamı anlattım; 21 yıldır aynı işi yapıyor. Hastanenin kayıt işleri, gelen gidenlerin kayıtları, doktorun çalışma saatinde yerinde olup olmamasından öte yaptığı bir değişiklik yok. Bir ilçenin kaymakamı öyle, bir okulun müdürü de. Köylerde yada Köy Enstitülerinde çalışacağımız düşünüldüğünden bize fazlası gerekli değil; deyip özel bir yöntemle yetiştiriliyoruz. Yapı Usta Okulunu bitirmiş çok iyi iki öğretmenimiz vardı, Namık Ergin, Hasan Çevik. Onlar bize çok güzel yol yöntem öğretti ama özellikle ben uyamadım. Onlar “Bu okulu bitirdikten sonra bir başka okul düşünüyorsan, hiç durma git lise kitaplarını al, durmadan onları çalış. Ayrıca bir liseli arkadaş bul, onunla bağlantını koparma!” dediler. Sami Akıncı ile buna birlikte başladık ama ben müziğe (akordiyona) bağlayınca işi sürdüremedim. Ancak 4. sınıfa geçince lise kitaplarını alıp fizik-kimya dışındakileri hiç değilse okudum. Sosyoloji. Felsefe, Psikoloji, ayrıca Pedagoji; ile Pedagoji tarihlerini karıştırdım. Hangi bilgilerin nerelerde bulunabileceği konusunda bir fikrim var.

Ekrem Bilgin dikkatle dinledikten bir süre sonra:

-Bu tüm derslerde belli oluyor! Bunu ben, ilk günlerden beri sezinliyorum! dedi.

İbrahim Yasa Öğretmen yeni giysilerle geldi. Pipo ağzındaydı, kapı açık, rahat görülüyor, pipo işini tamamlayıp gülümseyerek geldi. Önce yıllık bölüm gezilerinden söz etti. Gezilerde dersimizle ilgili notlar isteyeceğini söyledi. Ayrıca, dersimizle ilgili bir çevre gezisi önerdi. Küçük Yozgat, Lalahan, Çubuk önerileri yapıldı. Lalahan'da karar kılındı. Doçent Halil Demircioğlu ile anlaşabilirse haftaya Lalahan, Lalahan yakınındaki Tiftik Çiftliğine gideceğiz.

Konuşmalardan sonra öğretmen, Ankara çevresinin toplumsal özellikleri üstüne toplanan bilgileri görevli arkadaşlardan sordu. Grubun sözcüsü Burhan Güvenir adlar okudu. Arkadaşlar, ilçeleri bölüşmüş, Sözcü Burhan Güvenir önce kendi İlçesi Kızılcahamam'ı anlatmak üzere kağıtlarını sıralarken Hasan Özden parmak kaldırdı:

-Arkadaşın ilçesinin adı bana çok ilginç geldi; belki anlatacak ama önce onlar başlarsa ötelerini daha ilgiyle dinleyeceğimi arkadaşımın bilmesini istiyorum! dedi.

Hasan Özden'e doğrudan söz atanlar oldu. Ancak İbrahim Yasa Öğretmen söz atanları duymazdan gelmiş gibi yaparak:

-Bence de iyi olur, ilk duyunca ben de duraksamıştım; pek ilgisi olmayan iki sözcük (kızıl-hamam) neden birleştirilmiş, değil mi ya? diye de sordu.

Burhan Güvenir azıcık irkilir gibi bakarak durdu. Bir Hasan Özden'e bir öğretmene baktı, başını eğer gibi yaparak:

-Biz arkadaşlarla tarihinden çok günümüzdeki durumu üzerinde durmuştuk. Ancak ben oralı sayıldığım için bildiğim kadarını anlatabilirim. Bugünkü Kızılcahamam, adı üstünde ılıcaları olan bir yöredir. Gerçekte yakın zamana dek Şimdiki Pazar bucağının bit köyüyken salt doğa güzelliği ile bol sulu ılıcaları nedeniyle ilçe yapılmıştır. Şimdiki Pazar Bucağı ilçe iken oranın adı da Yabanabat'mış. Bu adların neye dayandığını doğrusu biz incelemedik ama oralardaki tevatürlere göre çok eskilere dayanmaktaymış. Örneğin Çıtak, Peçenek köyleri için Asya'dan geldiklerinden beri orada oturdukları söylenir. Verimli köyündeki cami için Selçuklulardan kalma denilmektedir.

Kızılcahamam 1500 nüfuslu bir yerdir ama günden güne nüfusu artmaktadır. Büyüklü küçüklü sayısız su kaynaklarından akan suların ayrı özellikleri vardır. Ayrıca kaynak sularının renkleri de değişiktir. Ben bir çoğunu gördüm ama kızıl akanını görmedim. Burhan Güvenir durup öğretmene bakınca öğretmen de Hasan Özden'e baktı. Hasan teşekkür etti.

Burhan Güvenir, elindeki kağıda bakarak Kızılcahamam-Ankara arasının 90 km olduğunu; Ankara’dan hamamlara gelenlerin giderek arttığını, bu nedenle oteller açıldığını, Kızılcahamam suları gibi çamlık ormanlarıyla da ün yaptığını, yazın çamlıklara gelenlerin çok olduğunu söyledi. Çeltikçi, Çamlıdere ile Pazar olmak üzere üç bucağı, 145 köyü olduğunu söyleyince köy sayısı hepimize çok geldi. Çok gelenlerden biri de ben oldum. Nedense öğretmen bana bakıp sordu:

-Neden olmasın? Ben de kendi ilçemi örnek gösterdim; Lüleburgaz 35 köy 9000, merkez nüfus 9000. Oysa burada merkez 1500, köyler 3000 olarak söylendi.

Öğretmen “Nüfus, bölgelere göre çok değişir. Nüfus dağılımı için ayrıca konuşacağız” deyip köylerin üretim durumunu sordu. Burhan Güvenir:

-Üretim konusunu başka bir arkadaş anlatacak! deyince öğretmen elini kaldırarak:

-İşte bizim çalışmalarımız bu minval üzere gidecek. Bu bir denemeydi, arkadaşlara ben ayrıntılı not vermedim. Yakında basılmış olarak ayrıntılı sorular vereceğim. O sorular karşılayınca soru sormaya bile gerek kalmayacak! deyip güldü. Parmaklar kalkarken zil çaldı.

Öğretmen daha kapıdan çıkmadan söylenmeler başladı:

-Bu bilgileri görevli memurlar topluyor. Nüfus Memurluğundan, Tarım Memurluğundan, Tapu Memurluğundan, Mal Müdürlüklerinden alacağımız bilgiler bize yeter (!) deyip gülenler oldu.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Doçent Halil Demircioğlu, İbrahim Yasa ile kapıda bir süre konuştular. Halil Demircioğlu Öğretmen besbelli dinleyici durumdaydı, başını sık sık aşağı eğer gibi, söylenenleri onayladı. Dönünce de bizi daha gülümser bir yüzle selâmladı. İlk sözü:

-Mart ayını bitirdik sayılır, haftaya inceleme geziniz varmış. Ben de bir gezi planlıyordum. "Evdeki hesap çarşıya uymaz derler! O kadar değil belki ama benim düşündüğüm planın haftası değişti. Biliyorsunuz bu ders yılımızı Atatürk'ün Büyük Nutku'nu izleyerek geçirdik. Gelecek yıllar da gene ondan uzaklaşmayacağız ama o zaman sorulu cevaplı bir yöntem uygulayacağız. Bu yıl ise kısa bir yoklama ile yetineceğiz. Son dersimizi Atatürk'ün manevi huzurunda geçirmeyi düşünmüştüm. Şimdi öğrendim ki, haftaya bir inceleme geziniz olacakmış. Böylece bir dersimiz ona gidecek. Bunu duyunca ben de tasarımı değiştirdim. Öbür hafta da biz Etnoğrafya müzesine gidelim. T.B.M.M sabahları açıktır, oraya da uğrarız.

Tüm arkadaşların yüzleri gülümser oldu. Öğretmen çantasından artık iyice tanıdığımız kitabını çıkarıp masasının üstüne koydu. Bize bakarak:

-Bu kitabın son sözlerini hepinizin bildiğine inanıyorum. Söylenenleri de haklı buluyor, buyrukları da yerine getirmeye kararlısınız. Bu nedenle size bunları sormayacağım. Ben sormayacağım ama soran olsa doğru yanıt veremeyeceğini düşünenleriniz varsa, hiç gecikmeden bir daha baksın. Atatürk'ün Büyük Nutku; tüm kitaplıklarda olduğu gibi burada da, sizin kitaplığınızda da var. Ben bugün, Nutuk'un girişinde geçen sözleri anımsatmak istiyorum. Atatürk, 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıktığı yurdumuzun genel durumu nasıldı?

Derin bir sessizlikten sonra kıpırdanmalar başladı. Mehmet Toydemir başta olmak üzere 10 kadar arkadaş el kaldırdı. Önceliği Mehmet Toydemir aldı ama salt Trabzon Pontus Devleti kurulduğundan söz edip sustu. Mustafa Aydoğan el kaldırdı. O da Mavri Mira cemiyetini söyledi. Mustafa Durunca öğretmen, Mavri Mira'nın ne olduğunu sordu. Sami Akıncı, Mavri Mira'nın Rum patrikhanesince çoktandır çalıştırılıp geliştirildiğini açıkladı. Öğretmen Sami'ye otur işareti verdi. Öğretmen gözlerini üstümüzde gezdirerek gene sordu:

-Bu kadar mıydı? Öyleyse Atatürk daha sonra Erzurum, Sivas Kongrelerindeki konuşmalarında nelerin üzerinde titizlikle durduğunu, kongrelere katılan delegeleri ikna için gece gündüz çalıştığını anımsayalım.

Şükrü Koç Mandacılar! deyince öğretmen bu kez de:

-Peki, memleketin kurtuluşunu derken, Bekir Semerci "Reddi İlhak! Bu kez de öğretmen söyle söyle! deyince Sami Akıncı “Trakya-Paşaeli Cemiyeti”, Mustafa Parlar “Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye cemiyeti”, Hasan Özden, “Trabzon ve Havalisi Ademi Merkeziyet Cemiyeti.” Öğretmen elini kaldırdı, “İstediğimi bulduk. Bu son üçü yurdun kurtulması için kurulmasına karşın, neden birleşmeyi düşünmediler?” Yine parmaklar kalktı. Bu kez Erzurum-Sivas Kongre kararları anımsandı, fısıltılar oldu. Öğretmen Halil Demircioğlu gülümsedi, Sami Akıncı'ya işaret etti, “Trakya Paşaeli Cemiyetinin amacı neydi?” Sami Akıncı:

-Tam olarak bilmiyorum ama Atatürk'ün sözlerine göre salt Trakya'yı kurtarıp İngiliz korumacılığı altında bir devlet kurmak. Öğretmen ekledi:

-Yani Manda! Öğretmen bu kez de:

-Bu manda sözü hep söylenir ama doğrusu pek bilinmez. Bu, değişik bir devlet olan A.B.D'nin yeni sömürge şeklidir. A.B.D. bunu Filipinler'de 80 yıldır uyguluyor. Filipinler dünyadan uzak olduğu için, işin iç yüzü pek bilinemiyor. Ne var ki sömürge hangi adı alırsa alsın sömürgedir. Belli ki Filipinliler A.B.D.'den hoşnut değil, bu savaşta Japonya'ya karşı patronlarına yardımdan kaçındılar.

Gelelim Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetine. Bunu da ben söyleyeyim. Daha doğrusu Atatürk'ün sözlerini tekrarlayayım:

-Bu cemiyet çok sinsice bir oyun oynamaktaydı. Sözde Türk yanlısı gibi görünüp doğu illerinde oturan Kürt, Ermeni, sayılarını el altından arttırıp devletler arası kuruluşlarca sayım yaptırarak doğu illerimizi elimizden almaktı. İşte Atatürk'ün ileri görüşlülüğü budur. Bunları, iyi niyetlilere anlatıp, çöplükten inci toplar gibi yurtseverleri yanına çekip genç Türkiye Cumhuriyeti'ni bize emanet etti.

Zil çalarken bize dönerek Almanca bilip bilmediğimizi sordu. Sami Akıncı yüksek sesle:

- Biliyoruz! deyince öğretmen:

-En de gut, alles gut! olmalı değil mi? deyip ayrıldı. Sami' nin çevresini saranlar oldu. "Ne söyledi? "

Sami sözü azıcık değiştirerek söyledi:

- Bir işin, başı da sonu da iyi olmalı!

Yemekte herkes neşeli. Parmak sayılarak 5 Nisan Çarşamba, 12 Nisan Çarşamba günleri hesaplandı. Bir arada Halil Yıldırım, öğretmenler için:

-Bu adamlar bizi bir sınavdan geçirse hepimiz dökülürüz! deyince Kamil Yıldırım:

-Ne dökülmesinden söz ediyorsun? Çeker giderim askere. Nasıl olsa Yedek Subaylığı hak ettik. Abdullah Erçetin eğilerek Hilmi Girginkoç Öğretmenin taklidini yaparak:

-Yarın subay olur döner gelir nazlı yar! Gülüşerek kalktık.

Öztekin Öğretmen bizi bekliyormuş. Nerdesiniz? diye takıldı. Bir saat ses alma çalışması yaptık.

Kendisi piyanoya oturdu, önce topluca piyanoya uyarak bir kaç kez gam yaptık. Sonra da ayrı ayrı sesler buldurdu. Kendisi piyano başında olduğu için arkasında sıra olmuştuk. Ben ellerini gördüğümden (bakmıyor gibi yapıyorum ama aralıkları tahmin ettiğimden) hemen hemen tüm soruları yanıtladım. Daha sonra beni piyanoya oturtup, arkadaşları geri aldı. Abdullah Erçetin dışındaki arkadaşlar başarılı olamadı. Muttalip Çardak, benimle Abdullah'ın başarımızı piyano çalmamıza bağlayınca Öztekin Öğretmen sinirlendi:

-Başarı, başarıdır; onun üstünde tartışma yapılmamalı. Biz burada kulak alışkanlığı çalışması yapıyoruz. Bunun başka yolları da vardır, bakın bir tanesi de budur! deyip nota defterlerimizi açtırdı. Kendisi piyano başına geçip notalar çaldı. do-re, do-re-mi, do-re-mi-fa, do-re-sol- la, do-mi-re-fa-do-re-mi-fa-sol-si-do-re-mi-fa-la-do. sıralamasından, la yerine dalgınlıkla sol yazmışım. Öğretmen defterimi alıp önce Muttalip'e gösterdi. Abdullah susuyordu. Öğretmen, susuşundan kuşkulanır gibi oldu, defteri alıp baktı. Abdullah'ın hepsi doğruydu. Öztekin Öğretmen bu çalışmayı salt piyanoya bağlamayın, keman seslerinde daha önemli, akort etmelerde bu yöntemi kullanacaksınız! deyip kemanı aldı, bir süre yayı teller üzerinde gezdirerek akort etti. Akorttan sonra ben piyanoya geçip seslere bastım. Gerçekten sesler tıpatıp uygunu. Öztekin Öğretmen bu kez kemancıların bu yönteme göre akort çalışması yapmalarını söyledi.

Ben de bunu bekliyordum. Yarın Edebiyat Dersimizde Hamdi Keskin Öğretmen Nef'i'den şiirler okuyacaktı. İlk derste Yahya Kemal Beyatlı'nın Itrî'sini okumuştu. Orada geçen Na't Nef'i'nin olduğuna göre bugün ona değinecektir. Sorarsa bir kaç söz söylemem yerinde olur. Böyle düşündüğüm için Prof. Dr. Köprülüzade Mehmet Fuat'ın Eski Şairlerimiz Divan Edebiyatı Antoloji kitabını alıp daha sessizdir düşüncesiyle kitaplığa gittim. Bir de gördüm ki kitaplık tıka basa öğrenci dolu. Orta bölüm öğrencilerinin kitap tanıma çalışması varmış. Başlarında iki de Türkçe Öğretmeni var. Nazif Balcıoğlu bana takıldı:

-Merak etmeyin, her gün değil haftada bir bugün öğleden sonraları. . . . . Geri dönüp alt odada piyano çalıştım. Robert Schumann aklım takılmıştı. Trâumerei -Rüya. . .

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ