Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

65 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Milli Oyunlara Özel İlgiyi Uyandırma Çabaları-Çalışmalar

 

24 Haziran 1942 Çarşamba.

 

Zil çalınca uyandık. Ben hemen aşağıya indim ama ötekilerin durumlarını merak ediyorum. Hamdi Bağ Öğretmenin önerisini nasıl uygulayacaklar. Bekir Temuçin’den ilk cıvıtma işmarı geldi: ”İçinizde Nuri var mı? Bir kaç kişi yok dedi ama arkasından var, var, lar geldi. Doğal olarak da arkasından gülmeler. Haziran başında Askerlik kampına gidince uzunca açıklamalar yaptıktan sonra Üsteğmen bizi çavuşa teslim edip yürüyüş yaptırdı. Çavuşun adı Nuri imiş. Önce bizi alıp çadırlarda az ileriye çıkardı, mevki tanıtması yaptı: Karşı tepe “Bağlık sırtı, Batımız, ova, Doğumuz höyükler, gibi tanıkmalardan sonra birden içinizde “Nuri var mı? diye sordu. Önce bakıştık, sonrada “Yok!”dedik. Onbaşı, öyleyse ben varım, ”Adın Nuri, rüdben çavuş!”deyip bizi selamladı. Çavuş bunu çok candan yaptı ama bu bize biraz şaka gibi geldi. Daha sonraki günlerde kimi arkadaşlar aynı olayı tekrarlayıp güldürdüler. Bu sabah spor saatinde de bir arkadaş yönetecek dendiğinden, Nuri çavuş gündeme geldi. Numara sırasına göre 4 Mehmet Aygün bugün Nuri Çavuş Mehmet Aygün karşı koydu. İlk numara olduğum için her zaman öne ben itiliyorum, bir süre sonra ortaya konan kural bozuluyor. Bu kez de sondan başlasın. 79 Ahmet Güner yüksek sesle bağırdı: ”Ben Nuri Çavuşunuzum marş marş okul önüne. Gülmeler arasından bir ses “Aferin, böyle olacak işte!”Hamdi Öğretmenin sesi tüm sesleri kesti. Kendimizi meydanda bulduk. Gösterilen yerde dizildik ama gene bir kargaşa başladı: ”Ne yapalım? Her kafadan bir ses çıktı. Hiç bir hareket yapmadan zil çaldı. Öteki sınıflar iyi fena dizildiler bozuldular çökerek yürüdüler. Oysa bir ay önce o hareketleri Nuri Çavuş bize üç hafta yaptırmışitı. İsmet’le Hüseyin Serin Nuri Çavuşluğu gönüllü üslendiler, onların dediklerinin yapılacağı üstüne söz verildi. Bu olaya ben içimden sevindim, kendi akordiyonumla yararlı olmaya çalışırken bir çok engellerle karşılaşıyordum. Kendi arkadaşlarım bile yardımcı olmadılar. Ancak bunu söylemedim. Yusuf Asıl benim gibi düşünmedi olaya üzüldü. . Cumartesi, Pazar günleri isteklilerle çalışmayı ele aldık. Bu kez işi sıkı tutacağız. Ben arkadaşlara böyle diyorum ama kendi içimden kendime soruyorum: ”Niçin? ”Ben, Hasanoğlanda oynana tüm oyunları öğrendim, melodilerini de çalıyorum. Benimle birlikte olanlar ise bir tanesini bile öğrenmedi. Ayrıca okul bu konuda yardımcı olmuyor. Yusuf da haklı. Oynamaya oynamaya unutacağız!”diyor.

 

Harmandalı Zeybeği: Yusuf Asıl-Sefer Tunca-Ahmet Güner(Arkası dönük yarık ceketli) İbrahim Tunalı

Öyleyse kendimiz için oynarız; bize katılacak az arkadaşa da yer veririz. Tam açıklamadım ama içimden bu konuda kesin bir karar vereceğimi sanıyorum. .

Atölyede geçici bir iş diye konuşulan ranza işine başladık üçlü 30 ranza, 45 sıra, 10 yemek masası, 20 kanepe. . İrfan Öğretmen ölçü verdi. , ölçülere denk düşen kerestemiz yok, az zararla yakın ölçülerden yararlanmayı deneyeceğiz. Olayı pek sevmedik. Salih Baydemir, ”İlerde bu işleri yapanlar bizim gibi sıkılmayacak çam ormanlarımızdan kesip işlerini görecek!”dedi. Yalnız çam ormanlarından mı? tarlalardan buğdayı biçip ekmeği yapacak, kuzuları kesip, pirzolaları yiyecek!” derken bir gülmedir başladı. Bunlar olur mu? Kastamonu/Gölköy’de öğrenciler inek sağıyormuş, kireç yakıyormuş. Oradan gelenleri geçen yıl gördük bizden farklı bir tarafları var mı? Üstelik oradan gelen müdürü daha ilk konuşmasında olumsuz olarak değertlendirdik. Ondan sonra da adam orada barınamadı, çekti gitti. Gölköy yazıldığı gibi olsa, ortadaki insanlar da bizden farklı olurlardı. Benim düşünceme göre Kö y Enstitüleri içinde İzmir/Kızılçullu en iyisi. Oradan Hasanoğlan’a gelen ekip hem güzel çalıştı, hem de hiçbir sorun yaratmadan ayrıldı gitti. Üstelik onlar biribirlerini çok korudular. Benden akordeon alan bir arkadaşları akordiyonu zamanında getirmediği için, 6, 7 tanesi gelip özür diledi. Akordiyonu alan ise yanlış anladığı için böyle bir kusur işlediğine nedeyse ağlayacaktı. Okullarında iki akordeon, bir piyano varmış. Okul açıldığından buyana hem müzik hem Beden Eğitimi öğretmenleri olduğu gibi Milli Oyunları öğreten ayrıca usta bir oyuncu varmış. Mektuplaştığım arkadaşın el yazısına bakıyorum da o yazıyı yazanın benden çok düzenli, çok bilgili olduğu kanısına varıyorum. İrfan Öğretmen gülerek: ”Haklı olabilirsin ama sen kendine de haksızlık etmemelisin. O okulda güzel yazan biri sdana rastlamış olabilir!”. dedi. ”Olabilir ama, Ekip olarak yaptıkları bina ötekilerden kat kat güzeldi. Zaten ekip olarak gelenler de çoğu son sınıf öğrencisiydi!”deyince İrfan Öğretmenİ”Ya, bak onların öyle de bir üstünlüğü varmış!”diye güldü. Sonra da” İzmir yöresi insanları uyanıktır, yudun öteki bölgelerine benzemez!”diye bir genelleme yapan öğretmen “Trakya insanı da İzmir’den geri sayılmaz!”diyerek sözü değiştirdi. .

Öğlede küçük de olsa bir sevinme oldu. Tüm öğrenciler geldi, öyleyken ekmeklerde bir azalma olmadı. Daha önce ekmeklerin büyümesini tüm öğrencilerin haklarını veriyorlar gibiisinden yaymışlardı. Demek ekmek kısıtlaması genişlemiş. Yemekler için de böyle bir artış olsa!”Bu kez de arkadaşlar sormaya başladılar: ”Hani bizim bahçelerin ürünleri? Hani bizim arıların balları? Mehmet Aygün özel olarak: ”Hani bizim ineklerin sütleri? ” deyince bir gülüşme oldu: ”Okulda inek var mı ki? ”Var-yok şakası biraz işi cıvıttı. İnek ineklikten başka alana kaydı. ”O nedenle de süt yok!”dendi.

Öğleden sonra İrfan Öğretmen çizim yaptı. Tavırlarından uzun uzun düşünüp hesap yaptı. Hesaplarını kesik tahtalar üstünde yaptığından, bizim de ilgimizi çekti.

Paydosta uzun süre akordiyon çaldım. Aklımda hep Röslein şarkısı melodisini ezberledim. Bunu Röslein’e nasıl söylemeliyim? İdris’le Abdullah geldi. İdris mandolini iyice bıraktı. Nedenini sordum. Sık sık rahatsız olduğundan neşesi kaçmiş. Abdullah’a nden çalışmadığını sordum. O da hiç rahatsız olmadığı için çok neşeliymiş. Neşesi bol olanların fazla müziğe gereksinimi yokmuş. Abdullah yeni şarkının arkasını anımsamış onu söyledi. Böylece kolay çalacağım bir güzel parça daha kazansım. Arkadaşlar fazla kalmadılar. Onların arkasından ben de bıraktım. Abdulolah’ın söylediği şarkı Hamdi Bağ Öğretmenin sorduğu şarkı olamaz. ”. Hatırla sevgilim o mesut geceyi-Çamların altında aldığım buseyi……Beni Mecnun sen de olasın…. . Allah’tan bulasın gibi sözleri Hamdi Öğretmen sever mi? ”Gene de ben çalıyorum, önemli o, kolay savuşturmak istediklerime çalar geçerim. Hasan Üner yanıma geldi, elimdeki kitabı sordu. Gösterdim. ”Sami Akıncı’nın çok yararlı olacak, bir tane de ben alacağım deyince Hasan. Ondan kitaplıkta var, oradan alabilirsin!”dedi. Duraksadım, bu kez sordu: Aynı kitap mı? ”Hasan: Bu kitap deyince , görmek istedim. Hasan aldı geldi. Benziyor ama aynı kitap değil. Bu da lise kitabı ama İsmail Habib Sevük’ün, Lise 1. Sınıf Edebiyet kitabını yazanın. Adı da Edebiyat Tarihi değil Edebi Yeniliğimiz. Aldım. Bu kez onu karıştırdım. Karıştırınca anımsadım ben bu kitabı geöeb yıllar da karıştırmış içinden şiirler almıştım. O zaman bilgi edinmek için değil karıştırmak için aldığımdan atlayarak geçmiştim. Bu kez tanıtılan yazarları öğrenmek istiyorum. Bu kitap bir bakıma daha öğretici. Hasan’a sordum bu kitap bende ne kadar kalır? Hasan’ın yanıtı hoşuma gitti: ”Bu kitabı bir başkası isteyene dek sende kalır. İsteyen olursa senden alır veririm, yerine gelince gene alırsın. Merak etme bu tür kitapları pek isteyen yok!”Kitap, Soyadı alınmadan önce yazılığından yzarların soyadları yok. Ahmet Haşim yaşıyormuş, yazar Ahmet Haşim Bey, deyip onunla konuşur gibi yazıyor. Kemalettin Kamu da Kemalttin Kami olarak geçiyorr. Yazar onun için çok güzel sözler söylüler. Gene de sanırım yazarın en beğendiği şair Faruk Nafiz. . İki de bayan şair tanıdım: Şüküfe Nihal, Halide Nusret. . Halide Nüsret Zorlutuna’yı daha önce tanımıştım ama bu denli ünlü olduğunu bilmiyordum. Bildiğim Kırklareli Ortaokulunda öğretmen olduğu. Vahit Dede, bana : ”Ortaokula gidebilseydin, onun öğrencisi olacaktın!”demişti.

Elimdeki iki kitabı karşılaştırdım ama bunlar birbirinden farklı kitapğlarmış. Agah Sırrı’nın kitabı farklı olarak yabancı yazarları tanııyor. Bunda o tür tanıtma yok. Bu daha çok bizim yazarlarımızı sevdirmek için ballandıra ballandıra onları anlatıyor. Yabancı yazarların kitaplarını okudukça gereken bilgileri almak gene ona başvurmak gerekecek. Bir bakıma Hasan haklı, bunu almayayım, yeri geldikçe kitaplıktan yararlanayım. Ben gene de kararımdan dönmeyip Agah Sırrı’nın kitabını alayım. Kuşkusuz daha çok yararalı kitaplar bulunur ama kimden nasıl öğreneyim? İsmail Habib Sevük’ün Lise 1. Sınıf Edebiyat kitabını da Hasanoğlanlı bir lise öğrencisinden almıştım.

Arkadaşlar arasında gene bir kaşıntı sözü yayıldı. Önce geçen günkü şaka konuşmaların tekrarı sanmıştım Halil de olaya katıldı; bana da : ”Şakası, yaygın olarak tahta kuusundan yakınma var. Çocuklar nöbetçi öğretmenlerine göstermişler. Tahta kurusunun nasıl bir şey olduğunu sordum. Bitten piradan büyükçe bir böcek olarak söylediler. Arkadaşlar güldü. Senin köyünde takta kurusu yok mu? Ben işi anlamazdan geldim: Tahta olan yerde kurusu da olur yaşı da. Ama kullanılan tahtalar hep kuru olur!”dedim. Mehmet Yücel, bana açıkları: ”Dayı, yer yatağında yatıyorsan, tahta kurusu olmaz, orada bit olur pire olur, karınca olur. Tahtalar üstünde yatıyorsan, işte o zaman tahta kurusunu tanırsın. Kasabalıların evleri tahtalı olduğundan onlar da çoğunlukla tahta üstünde yattığından tahta kurusu kasabalı bitidir!”dedi. Bu kez de ben. Biz kasabalı değiliz burada neden oluyor? Aramızda kasabalılar varionlar gelip giderken getirmiştir. Derken olay öğretmenlere yıkluılmaya kalkıldı. Onlara geziyor kasabalarda kalıyor, otellerde yatıyor. Sami Akıncı: ”İnsaf edin öğretmenlerin bizim yataklarımızla ne ilgisi var. Bu kadar yaygın olduğuna göre bumnun başka bir nedeni olmalı!”Sami Akıncı’nın uyarısı konuyu kesti. ”Öğretmenlere iletildiğine göre buna okulca bir çare bulunur!”umudu içinde yataklarımıza serildik. Ben fazla huylanmadığım için rahat uyuyorum.

 

25 Haziran 1942 Perşembe

 

6 Ali Güleren nöbetçi. Arkadaşın nöbetleri kesinlikle gürültülü başlar. Once Ali Önol adaşına takıldı Ali Onbaşı, bu sabah bize ne yaptıracaksın? Ali Gülerek beklenmedik bir yanıt verdi, “Senin o boşboğaz çeneni susturmak için ağzına ot tıkayacağım!”Birden bir sessizlik oldu. Fettah Biricik hemşerisine arka çıktı:

-Çüş!dedi. Ali Gülerek:

-Senden ne beklenir, ancak çüş, dersin, öyle alışmışsın. Çünkü sana hep çüş, demişler, alışmışsın, başka söyleyecek bir sözün olmadığı belli!Başka söz söylenmesine olanak kalmadı bir çok arkadaş:

-Bravo Ali Onbaşı, bugün tüm yetkini kullan, gün senin!dediler. Hamdi Bağ Öğretmenin sesi geldin:

-Kim o, Günün Adamı? deyince sesler kesildi. Spor yerine gidildiğinde Fettah gene Ali Güleren’e sataşmak istedi. Ancak arkadaşlar önlediler. Ayrıca Ali Güleren’e yardımcı oldular:

-Şunu şöyle yapalım, bunu böyle yapalım, derken zil çaldı. Ali Aga’nın komutanlığı geçti. Kahvaltıya giderken bu kez Ali gülerek Fattah’a:

-Onbaşılığı sana devrettim ama senden bir gün de olsa kıdemliyim, sataşmaya kalkarsan kıdem hakkımı kullanırım!Herkesi bir gülmedir aldı:

-Ali Aga’nın kıdem hakkı neymiş? Bir kaç kes soruldu, söylendi, sustum sonunda konuşum:

-Siz neye gülüyorsunuz? Ali Güleren, geçerli bir söz söyledi, askerliklde bir kıdem sıralaması var, üstler, altlar. Ali Aga bu olayı anımsatıyor. Açıkçası bu olayı doğru biliyor, şaka da olsa bundan yararlanıyor. Siz ne diyorsunuz? Ali Aga’nın doğrusuna mı gülüyorsunuz? Yoksa bu konuda kendi eksikliğinize mi? Yusuf Asıl:

-Doğrusu ben, Ali Aga’nın bunu söyleyeceğini düşünemezdim. Onun düşünmüş olmasına şaştım!deyince ben tamamladım. “Yani sen şimdi Ali Aga’nın doğrusuna gülmüş oldun!”Hilmi Altınsoy kendini sıyırma yolunu seçti:

-Yeter bu sabah Ali Aga lafından bıktım. Başka bir sözünüz yok mu? Ben, bu kez de “Var, sabahkiden bıktınsa akşamkini konuşalım!”dedim. Mehmet Aygun yapıştırdı:

-Tahtakurusu!Hilmi onu da beğenmedi, bu kez bir önceki günden söz arandı. Hasan Üner, Kasnamonu/Gölköy kızlarının inek sağmalarını anımsattı. Hilmi iyice sinirlendi, söylenmeye başlayınca masadakiler ona çıkıştı:

-Bulduklarımızı beğenmedinse kendin bul!Ne o köy ağası gibi karşımıza kurulup, bize çalım satıyorsun!Hasan Üner. “Yaban Romanındaki Salih Ağa gibi!” dedi. Hasan öyle deyince ben de gülerek:

-Yok yok Kuyucaklı Yusuf’taki Hacı Etem Efendi!dedim. Hilmi bu kez iyice sinirlendi:

-Hadi yaaa, iki kitap okumuşlar, insanı rahatsız ediyorlar! Hasan karşılık verdi:

-Ne sandın? Kitap okumanın yararlarını görüyoruz. Anla işte, okumayanlar sonunda pes demek zorunda kalıyor!

Atölyede, yapılacak işlerin parça ölçülerine göre kereste ayırımını sürdürdük. Okul sıraları, yemek masakarı ile oturakların ölçülerine uygun kalın tahtalarımızın eksik olduğunu gördük. İrfan Öğretmen onları saptayıp alınması işlemini hazırladı. Biz ranzaların parçalarını tamamladık. İrfan Öğretmen:

-Hiç değilse bunları tamamlayalım!dedi. Salih Baydemir bana baktı. Önce anlamadım, duraksadım. “Hiç değilse!” sözü Salih’te kuşku uyandırmış:

-Ötekileri ger mi bırakacağız!”diye bana sordu. Bu kez ben de kuşkulandım:

-Acaba araya gene başka bir iş mi girecek? Ayrılırken İrfan Öğretmene sordum. İrfan Evren Öğretmen biraz çekimser:

-Vallahi ben de bilmiyorum. Kullanacağımız keresteleri almakta bir takım kısıtlamalar yapılmış. Milli Eğitim Bakanlığı yeni bir karar almış, Tüm Köy Enstitüleri Devlet ormanlarından yararlanacakmış. Gereksinimler önce Milli Eğitim Bakanlığına bildirilecekmiş. Biz kısa zamanda bize düşeni yapacağız. Bu nedenle bir süre bu işe ara verebiliriz. Elimizdeki kerestelerı sonuna dek kullanacağız!”dedi. Bu haberi büyük bir olumsuzluk gibi gören arkadaşlara ben aklımca açıklama yaptım:

-Eskiden gerekli keresteyi Lüleburgaz'daki Keresteci Naci Beyden alıyorduk. Şimdi bu keresteler Devlet Orman İşletmesinden alınacak. Ne var ki ben Orman İşletmesi diye bir kuruluşu kendi kafama göre kotarmıştım. Orman Korucuları olduğuna göre böyle bir kurum olabilirdi. Çünkü Devlet Güçleri bildim bileli ormanları koruyor, ormanlardan ağaç kesenleri cezalandırıyordu. Bizim köyde giderek Tütün Kolcuları düzeyine çıkan korkulu güç, Orman Korucuları olmuştu. Kendi tarlasından ağaç kesenlerin bile para cezasına çarptırıldığını, bu parayı ödeyemediği için bir hafta tutuklu kalan kimseler biliyordum. Öyleyse bu örgüt pekala kereste daha doğrusu kereste olacak ağaç satabilirdi. Böyle konuşmalarla, yalan yanliş yorumlarla paydos ettik.

Akordiyonu alınca “Hatırla Sevgilim, Komparsite, Martılar, Gülnihal, LaPolama, Çok Ağladım parçalarını, Röslein’la, Hidayet Gülen Öğretmenin Kazaskasını da ekleyip isteyenlere çalmak üzere bir grup yaptım. Bunları ne denli gürültülü çalarsam arkadaşlar beğeniyor. Bunlara oyun havalarını bile katıyorum. Geçen gün bunlara Kurumuş Dallar Şarkısıyla EY Dağlar Marşını da kattım, söyleyerek katılanlar bile oldu. Kendime de Toselli, Schubert Serenadları, Türk Marşı, (Bir bölümü, ) Macar Dabsı, Volga, Tuna Dalgaları, Dalgalar Üzerind, Karmen Silva, O Çiçorniya, Çardaş Früstine parçalarını ayırdım. Güzel çalabilmem için bunlara daha titiz çalışmam gerekiyor. Toselli ile Türk Marşının zaten birinin girişini, ötekinin de iki bölümünü ancak çalabiliyorum. Komparsitenin de son solo bölümünü bir türlü tempolu açalamıyorum.

Okuma saatinde, İrfan Öğretmenin kereste sözü değişik biçimlerde anlatılıp yorumlar yapılıyor. Lüleburgaz kaymakamı, geçen gün gelmişti, sözde Müdür Beyin evini körünce kıskanmış:

-Daha üst makamda oturuyorum, önce benim evim yapılmalı!demiş. Müdür Bey buna razı olmayınca o da ödemelere imza atmıyormuş. Söyleyen de dinleyenler de bunlara inanmıyor ama söz giderek kaymakam yerine vali konuyor. Birada Trakya Genel Müfettişi Kazım Dirik Paşa bile anıldı. . Kazım Dirik Paşanın bu ev laflarına katılması, kimi arkadaşlarca çok çirkin hatta cahilce bulundu

-Kazım Dirik Paşa’nın geçen yıl öldüğünü bilmemek bizim için çok ayıp!diyenler de oldu. Böylece bir bilgisizlik olayı çoğumuzu uyandırdı:

-Şakalar genellikle gerçeklerden çok uzak oluyor. Gülerek geçiştiriliyor ama gene de akıllarda gerçek olmayan kimi kırıntılar belleklere yapışıp kalıyor. En güzelini gene Sami Akıncı söyle,

Benim için “Arkadaşımız bizi uyarmasaydı “Kazım Dirik Paşanın yaşadığını sanmayı sürdürecektik!”dedi. Ben zaten konuşmalara katılmıyordum. Kazım Dirik Paşanın adı geçince başımı döndürdüştüm. Kazım Dirik Paşa için “Geldi-gitti gibi sözler edilince:

-Bu olanaksız, ölen adam buraya nasıl gelsin? deyince çıngar koptu. Konu üstünde durmadım, benim asıl ilgim elimdeki kitapta okuduğum bir bölüm daha doğrusu bir kişiydi. Şah İsmail!Hazreti Ali, Hazreti Hamza, Hayber Kalesi, Uhut Gazvesi, Leyla ile Mec nun kitapları arasında Şah İsmal de vardı. Özellikle Abbas Amcam yakın zamanlarda şiirden, şarkıdan söz edip, bağlama çalarken aynı zamanda sözler de söylüyordu. Bu sözler arasında bir iki kez Şah İsmail geçmişti. Şah İsmail diye birini ben tarih derslerimden biliyorum. Abbas Amcama sormuştum:

-Bu Şah İsmail o mu? ”dediğimde Abbas Amcam:

-Bu olamaz yeğenim, bu bir Bektaşi nefesi, savaş etmiş dediğin padişah, bir hükümdar. Bizim yoldakilerin padişahlıkla falan bir ilgisi olamaz!demişti. Oysa bu kitapta bu kişinin hükümdar olduğunu, hem şair hem de hükümdar olduğunu yazıyor. Abbas Amcama bunu anlatma sevinci yaşadım. Hükümdar Şah İsmail, Hatai adıyla şiirler yazmış, halkınca sevilmiş biriymiş. 1486 yılında doğmuş 1523 yılında da ölmüş. İran’da hükümdarlık yapmış. Şah İsmail Safavi olarak da anılıyormuş. Şiirlerindeki adı ise Hatai olarak geçiyormuş. Ondan bir şiir( Gazel)

 

Gazel

Eya gönül kuşu derler bahar imiş mene ne?

Bisat ayş aceb rüzgar imiş mene ne?

Diyorlar oldu deli, Leyl’in zülfüne Mecnun,

Deminde ol dahi bikarar imiş mene ne?

 

Ahıttı yaşımı devran, batırdı kanıma el;

Rakip elindeki dest- i nigar imiş mene ne?

Lebin zülali ne söz tükendi ömrü aziz;

Hayat-ı Hızr meğer Paydidar imiş mene ne?

 

Bu bahtı bed ki menim var Hatai ol şuhi;

Gam ehline diyeler gamgüsar imiş mene ne?

 

Hatai(Şah İsmail Safavi)

 

Sözler: Bisat. sofra-döşek……Nigar: Sevgili  Gamgüsar: Gam arkadaşı…

 

Şiiri sevdim, köye gideceğim zamana dek ezberleyip Abbas Amcama bir numara yapacağım.

Böyle güzel kazanımlarla uğraşıp geleceğe daha bilgili geçmeyi düşünerek yattım. Yatınca da gene kederlendim. Ben çok mu şanssızım? Tanıdıklarımı bir bir göz önünden geçirdim. Bir bakıma hiç birisi benden daha şanslı değiller. Ama onlar kendilerini tanıdıkları bir çok kimseden daha şanslı sayıyor. Abbas Amcam, bir çok tanıdığından söz ederken:

-Fakirin şansı yardım etmedi! diye birilerine acıyarak konuşuyor. Oysa babam Abbas Amcam için:

-Şanssızmış çocuk, küşük yaşta bir kulak illetine tutuldu, okuyamadı kaldı!diyor. Vahit Lütfü Dede babam için: ”Benim şanssız dostumu, oğulları bu soyadı konusunda çok üzdüler!”demişti. Kırklareli’ye son gittiğimde Hasan Amcam Vahit Dede için: Şanssız adam, onu çok seven vali zamanında kendisine önerilen işi istemedi, bu vali gelince onu, Keşirlik'e Bucak Müdürlüğüne gönderdi. Çok uzak bir yer, yol yok, atla gelip gitmek zorunda kalıyor!”dedi. Öte yandan Hanife Halam kardeşi Hasan Amcam için:

-Benim şanssız kardeşim Müzika -i Hümayun'da okurken savaş çıktı, uzun süre ara verdi. Okul sonra gene açıldı ama açılan artık o eski okul değildi, uzun savaş yıllarında bandolar dağılmış, onun iş alanı daralmıştı. İstanbul da kalamadı, gelip Kırklareli gibi küçük bir yere sıkışıp kaldı. Mesleğini bırakıp memurluğa döndü!diye sık sık üzüntüsünü tekraralar. Hanife Halam için de konuşmalar dinledim. Büyük ablam, Hanife Halamı çok sever. Ancak sık sık, hem de açk açık:

-Şanssız Hanife Halam, İstanbul’a gitmişken tekrar köye gelmesi büyük bir şansızlık oldu. İstanbul özlemini duydukça kimbilir nasıl üzülmektedir? Ama o bunu kimseye açmaz kederini bir başkasına sıvaştırmak istemez, içinde tutar!der. Ya ablacığımın yüreğindekiler? Ya benimkiler? Benim kilerin şimdilik yer ya da işle falan ilgili değil, ama gene de çok önemli bir sızı var. Bu neden oluyor? İşte ben de bunu bilmeye çalışıyorum. Önceleri bunu A’ya ya da C’ye bağlamıştım. Karasızdım ama onlarla ilgili bir ip ucu buluyordum. O duygu iyice karıştı, Münevver Hemşire ile Süheyla Öğretmen bana daha değişik bir duygu aşıladılar. Çocuksu A-C yerine yetişkin özelliklerini sezdirdiler. Onların belleğimde bırakıkları izlere A-C konduğunda sanki boşluklar kalıyormuş gibi geliyor. Şimdilerde Röslein için de aynı duyguları yaşıyorum. Ancak C bu kez daha değişik bir iz bıraktı. Sanırım onun çocukluk izleri bir süre sonra tümden ya küçülecek ya da silinecek.

 

26 Haziran 1942 Cuma

 

Fettah Biricik nöbetçi. Fettah’ın nöbetlerinde en az üç nöbetçi var demektir. Ali Önol, boğuk sesiyle yüksekten konuşur. Yusuf Asıl, Bekir Temuçin, Mehmet Yücel, İsmet Yanar arkadaşlardan biri kesinlikle ona yanıt verir:

-Baba Ali gene homurdanıyor! “Homurdanma” hakaret sayılıyor. Tabiat Bilgisi derslerinde yıtıcıları incelediğimiz sıralar Salih Ziya Öğretmen hayvanların en ilginç özelliklerini sayarken. ayılar için, insan konuşmasını andıran “Homurdanma yapmalarıdır!”demişti. Mehmet Yücel bunu özel olarak Ali Önal için düzeltme yaptı. “Ali Önol arkadaşımızın en önemli özelliği konuşurken, ayı homurtularını andırmasıdır!”Geçmişte bu iki arkadaşı koruyan hemşerileri Sefer Tunca vardı. Sefer arkadaş sınıfımızda en çok sevilenlerden biri. Zaten o, koruyuculuğunu karşı durarak değil, lütfenli sözlerle kendi sevgisine güvenerek tapıyordu. İstese gene etkili olabilir ama sanırım o da yıldı. Çünkü olayları başlatan hep bunlar oluyor. Neyse bu sabah kimse fazla üstelemedi Baba Ali’nin “Homurtulu” konuşması anımsandı, gülebilenler güldü, “Hamdi Bağ Öğretmen geliyor!” uyarısı konuyu kapatmaya yetti. Spor yerinde Yusuf Asıl başta olmak üzere bir grup Fettah’a gene takıldılar: Hadi bakalım, toplu çalışmalara en çok sen karşıydın, şimdi ne yapacaksın? Fettah kızardı, bozardı öylece bir süre durdu. Hamdi Bağ Öğretmen tam karşısında duruyordu. Bekir Temuçin takıldı:

-Fettah onbaşı ne yapacağız? Hamdi Bağ Öğretmen durumu biliyor, gülerek durmak da bir harekettir, ancak düzgün durmak koşuluyla!”dedi, ayrıldı. Fettah “Sağ dön, tek sıra yürü!”dedi. En önde Bekir Temuçin öteki sınıfların arasından asfalta dek yürüdü. Arkasından arkadaşlar gülüşerek gittiler. Yola dayanınca Fettah komut verdi:

-Geriye dön!”Geri dön, biliyoruz ama geriye dön, kullanılmamıştı. Bekir, arkasındaki onkadar arkadaş küçük bir dönüş yaparak döndü. Ancak arkadaşların çoğu olduğu yerde geri döndü. Yarısı yürüyerek yarısı da olduğu yerde geri dönmüştü. “Fettah’ın komutu da Fettah’ça dendi!”Biz gülüşürken zil çaldı. Zil çalınca Fettah umursamazca:

-İşte geçti!”deyip her zamanki tavrını takındı.

Kahvaltıda bu durum konu edildi. Ne söylesem arkadaş için olumsuz olacaktı. Arkasından söylemeyi içime yediremediğim için salt güldüm. Ne övdüm ne de yerdim, rahat rahat güldüm.

Atölyede İrfan Öğretmen, yemek masalarıyla kanepelerden vazgeçildiğini, ivedi olarak ranzaları tamamlayacağımızı söyledi. Yeniden işbölümü yapıp işe başladık. Arkadaşlar arasında bu vazgeçme nedeni bir süre konuşuldu. İrfan Öğretmen konuyu açıkladı. 100 öğrenci daha alınınca yemek salonu çok sıkışacak. Salonu büyütme yeni bir sorun çıkaracak. Başlanmış işler bitirilmeden yenisine başlamamak için, yemek işinde değişik bir yöndem uygulacak!”dedi. Örneğin iki sınıf ayda bir değişerek yemeği geç yiyecek!”Öğretmen bunu dedi ama bu kez arkadaşlar bu yeni yöntemi oldukçe benimseyip yaygınlaştırmayı önerdiler:

-Ranzadan da vazgeçelim, iki sınıf nöbetleşe, gündüz yatsın!Bu gündüz yatma görüşü bir çoğunun hoşuna gitti. Atölyede öğleye dek konuşuldu. Öğle yemeğinde de bu değişiklik tekraralandı, derslere, tatillere nasıl uygulanacağı ortaya getirildi.

Atölyede İrfan Öğretmen uzaklaştıkça konuşmalar, gülüşler, hep bu şaka üstüne oldu. Gündüz uyuyan bir sınıf olsa, onların arasına nasıl gieceklerini anlatanlar, tanıdığı biri yerine girip yatacaklar çıktı. Arkadaşlar bunlara gülerken içimden:

-İşte bunlarla benim aramdaki ayrılık!dedim. Böyle bir durum olsa, gidip biririnin yerine yatmayı aklımın kıyısından geçiremiyorum. Bunu söyleyenler de bunu yapmayacaklar ama, “Yaparım!” deyip sevinmiş olması beni şaşırtıyor. İşin ilginci bu akşam derslikte de bu konuşulacak, yapıcı arkadaşlardan da bu konuşmalara katılacaklar olacak, yatağa dek bunu dinleyeceğiz.

Paydosta biraz buruk da olsa akordiyon çaldım. Röslein’i çalarken kendi kendimi sorguladım. Bununla neden uğraşıyorum? Çalsam ne olacak çalmasam ne olacak? Açıklanmayacak bir düşünce için günlerce çalışmanın ne anlamı var? A’yı ya da C’yi sevdiğimi düşündüm. Bunu, şimdi de düşündüğüm oluyor. Oysa anlamsız bir duygu. Neyse onlar geldi geçti. Ya bu nedir? Gizli gizli bir bağ kurup, kendimi onunla avutuyorum. İşin acı tarafı; bunu, kendimce bile benimsemediğimi bilmeme karşın gene kendimce uzatmam akıl işi değil. Bir an için Röslein olayını ortadan kaldırmayı düşündüm. Müziğini çalacağım ama o kadar. Akordiyonu bırakıp dersliğe gittim. Birden anımsadım, Bir Zamane Çocuğunun İtirafları kitabını okuyunca oradaki şairin sevgilisi olan yazarın kitabını okuyacaktım. Kitaplığa gittim. Kitapları birer birer gözden geçirdim. Jorj Sand diye bir yazarı kitabı yok. Şaşırdım: Herhalde bizim kitaplıkta yoktur. Yoksa 80 kitap yazan bir yazarın kitabu olmaz mı? dedim. Dedim ama bu kez 257 kitap yazan Alexandre Düma’nın da iki kitabı var.

Dersliğe gidince Şaheserler Antolojisindeki parçayı okudum. Yazarın Şeytanlı Göl adlı kitabından alınmış bir parça. Yaşlı bir adamla genç bir kız var. Kızın bir de kardeşi var; birlikte yoculuk yapıyorlar. Çok yoksul insanlar. Yoksulluklarına karşın başkalarına yardıma hazırlar. Bence yoksul insanlar içinde de iyilik sevenlerin bulunduğunu anlatmak için yazılmış bir öykü. Yaşlı yabancı erkeğin genç kızı erkek olarak rahatsız etmemesi bence öykünün en güzel tarafı. Şeytanlı Göl aklıma takıldı, bu kitabı bulunca okuyacağım. Çok merak ettiğim Jorj Sand hakkında yazı bulduğum için Şaheserler Antolojimi çok sevdim. Şimdiye dek ayırdında olmadım 216 yazarla kitaplarını tanıtan bilgiler var. Bunların çoğundan habersizim. Gene de 18 yazarın birer ikişer kitabını okumuşum. İçlerinde 4 kitabını okuduklarım bile var. Örneğin Shakespeare’den (Şekspir) Kral Lear, Atinalı Timon, Julius Caesar, Romeo Jülyet. Ömer Seyfettin’in 9 kitabını saymazsam bir kişiden okuduğum en çok sayı bu. H. de Balzac, . Gorky, Tolstoy’dan 3’er kitap, ötekilerin çoğundan ancak bir kitap okudum. Victor Hugo, Stendhal, Dostoyevky’den kitap bulsam hemen okuyacağım. Hasan’a söyledim, o kitaplıktaki tüm kitapları tanıyor. üçünün de başka kitabı olduğunu söyledi ama sanırım ben gevşek davrandım, o ada alıp getirmedi. Yarın kendim bakacağım. Bu akşamı da kitap sevgisine ayırdım.

 

27 Haziran 1942 Cumartesi

 

Nuri Çavuş adı iyice benimsendi. Bizim sınıfta Nuri adı yok. ”Okulda var mı? diye soranlar oldu. Nöbetlerimden tanıdığım Nuri Altınseven’i söyledim. Hayretime gitti, çocuğu kimse anımsayamadı. Oysa çok terbiyeli öğrencilerden biri. Bu kez bir çok arkadaş nöbetlerinde tanıdıkları adları saymaya başladı. Bu arada Nurı ile Numan’ı karıştıran oldu. Sonunda iki N uri daha bulundu. . Böylece okulumuzda 3 Nuri olunca Nuri adının da ilginçliği kalmadı. Oysa Bekir Temuçin’e Nuri Çavuşluk iyice yapıştırılıyordu. Dersliğe gidince Bekir Temuçin bana teşekkür etti:

-  Sen okuldaki Nuri'leri ortaya atmasaydın bunlar beni üzeceklerdi!dedi. Bekir’e Nuri Çavuş denmesinin bir nedeni var. Nuri Çavuş bize yürüyüş yaptırdı, sağa sola döndürdü. tüfek temizletti. Selam verişlerimizi bile o düzeltti. Ancak bir çok arkadaşımız sakin sakin dinledi ama Nuri Çavuşu gene de küşümseyen bir tavır takınmaktan kendini kurtaramadı. Bekir Temuşin, dikkatli, derslerde olduğu gibi eğitim çalışmalarında da dikkatle dinledi, sorulanlara yanıt verdi. Bekir Temuçin arkadaşın bu ilgisini gören Nuri Çavuş, bir süre sonra Bekir Temuçin arkadaşa ayrıcalıklı gözle bakmaya başladı. Bir gün de:

-  Aferin, benim bildiklerimi sen de öğrendin!dedi. O anda bir iki tıs pıs gülme ile geçiştirildi ama bu özel seçim, Nuri Çavuş’un olmadığı yerlerde onun yerine, onun bilgilerini almış olan Bekir almış sayılıyordu. Ancak, o bilgiler Nuri Çavuşun olduğundan Bekir de zorunlu olarak Nuri Çavuş'u çağrıştırdı. Bu sabahki tartışma da bunun devamıydı.

Kahvaltıda eski sızlanmalar biraz azalmış gibi. Saranlı Ovası içimizde birilerine az da olsa birşeyler öğretti. Hilmi Altınsoy:

-Okulumu seviyorum, aç bile kalsam burada olmak beni rahatlatıyor!deyip duruyor. Askerlerin yemekleri de yenirmiş ama, onları asker olunca yemeleri daha iyi olacakmış. Salih Baydemir takıldı:

-Ne o yedek subaylıktan vaz mı geçtin? Yedek subaylıktan kimse vaz gemiyor ama onu almak öyle kolay olacak mı? Bu kez de:

-Yedek Subay olmak kolay olacak mı? tartışması başladı.

Atölyede kısa bir duraksamadan sonra bizim grup gölgelik çatısına çıkıp yarım bıraktığımız yerden çakmaya başladık. Müdür Beyle Namık Öğretmen geldi. İrfan Öğretmen bizim yanımızda çatıdaydı. Müdür Bey eliyle işerek etti:

-İnme, biz gidiyoruz!Nöbetçi olan Hamdi Öğretmen görmüş karşıladı, tekrar gölgeliğin altına geldiler. Müdür Bey sordu:

-Gölge güzel de esinti bakımından böyle uzunlamasına olsaydı daha iyi olmazmıydı? Konuşup gülüştüler. Sonunda Müdür Bey, “Elinize sağlık, seneye de öyle yaparız!”deyip yürüdü. Biz konuşulanları tam duymadık ama bizim çalışmamızla ilgili bir durum mu var? gibilerde bakışınca İrfan Öğretmen açıklama yaptı:

-Okul yola çok yakın, akşam sabah yolcular geçiyor. Okulda okuyan 300öğrenci dersliklerinden çıkınca yol kenarına gidiyor. “Öğrencinin yola yaklaşması sakıncalı” deyip önlenince bu kez de öğrenciler okulun önünde toplanıyor, merdivenlere oturuyor. Buna da izin verilmiyor. Yoldan geçenlerce iyi karşılanmayacağı düşünülüyor. Bunlar tartışılırken özellikle yaz için geçici olarak bir gölgelik önerildi. Tamamlayıp altına girmeden yeni fikirler ortaya atıldı. Salt Gölgelik değil, yazın gölgelik, kışın da korunaklık edecek bir şekil düşünülsün!” denmeye başladı. Müdür Beye bu tür öneriler geldiği için o da kararsız duruma girdi. Ancak okulun bir genel planı var, o planda böyle bir bina yok. Böyle bir bina eklemek için Milli Eğitim Bakanlığından onay aynı zamanda da ödenek almak gerekmektedir. Bizden, salt yaz güneşinden korunmak üzere bir gölgelik istendi, işte onu bitiriyoruz. Üstüne kiremit çekip, üç yanı da duvarla kapatılırsa yıllarca kapalı salon olarak kullanılır!Son tahtaları çakıp indik. İrfan Öğretmen yere inince gülerek bana baktı: “Önce kendimize soralım, yaptığımız iş amacına uygun mu? sence bu çatı altında oturup kitap okur musun, ödev yapar mısın? Satranç oynar mısın? ”Ben de İrfan Öğretmene sordum:

-Bana mı soruyorsunuz? İrfan Öğretmen .

-Evet sana, senden başlayıp hepinizin fikrini almak istiyorum!deyince Bu kez de ben:

-Hasanoğlan’da söğut dallarıyla gölgelik yapıp koca bir yazı altında geçirdiğimizi, şimdi yaptığımızın onun yanında saray sayılacağını söyleyince İrfan Öğretmen:

- Tamam öyleyse arkadaşlara sormaya gerek yok. Ben de çok beğendim, beğenmeyenler gelmesin, yemeklerden sonra bunun altında bir süre soluklanırsak daha dinlenik çalışırız!deyip yürüdü.

Öğle yemeği törenden sonraya kalmış. Zil çalınca öğrenciler okul önünde toplandı. Biz biraz yabamcı gibi durduk. Özellikle ben arkalarda siner gibi durdum. Arayan soran olmadı. “Bir bakıma bu da iyi oldu”, dedim içimdenİlhan Görkey Öğretmen uyarılarda bulundu. “Tarım nöbetçileri görevlerinin başında olacak, sulamalar zamanında yapılacak!” uyarıları tekrarlandı. Dağılmadan yemeğe gittik.

Yemekte bizim masanın konuşması gene kamp, kampın yararları, zararları üstüne oldu. Kampta bize derse gelen subayların olmaması nedenlerini konuştuk. Gelecek yıl da aynı çalışmalar olacaksa kamplarda fazla bir şey öğrenemeyeceğimize üzüldük. İsmet geldi, Lüleburgaz’a gidip gitmiyceğimi sordu. Güldüm: “Lüleburgaz’a doydum, tutup gene Saranlı Ovasına götürürler, korkusuyla bir süre gitmeyeceğimi söyledim.

Yemekten sonra beni okul Müdürünün çağırdığını söylediler. Kamber Amcamın gelmiş olabileceğini düşünerek giderken odasından çıktığını gördüm. Müdür Bey beni görünce geri döndü, elini omuzuma koydu, odasına öyle girdik. Masasının önüne gidince kendisi geçip oturdu, ben karşısında durdum. Azıcık şaşırdım. Gülümseyerek övgülü sözler söyledi, bana güvendiğini tekrarladı. Az duraksayıp:

-Sadede gelelim! dedikten sonra:

-Yazdığın günlük notlarını Fikret Madaralı Öğretmene veriyor musun? diye sordu. Verdiğimi söyleyince de:

-Buna sevindim, içim şimdi daha rahatladı!deyip güldü. Bir süre yüzüme baktıktan sonra:

-Öğretmenler için yakışıkız sözler söylediğin, kızlar için çirkin dedi kodu yaptığın, sınıf arakadaşlarına şağılayıcı adlar taktığın bunları da notlarına eklediğin! Söyleniyor!Ben, karşı söze hazırlanırken Müdür Bey beni susturdu, bana inandığını tekrarladı, benim geniş bir aile içinden geldiğimi, amcalarımı, dayıcalarımı tanıdığını, çalışkanlığımı, doğruluğumu bildiğini ekledikten sonra kendisinin bu Okulun Müdürü olduğunu, okulda bulunan herkes için yeri geldiğinde koruyuculuk yapmak zorunda oluğunu anlattı. Söylediği sözleri kendisinin duymadığını, bunları kendisine yazılı bildirdiklerini söyleyince bu kez iyiden iyiye şaşırdım. “Getireyim, siz de okuyun!”dedim, güldü:

-Ben de onu anlatmak istiyorum, Fikret Madaralı Öğretmen okuduğuna göre bu benim için rahatlatıcı bir durum. Ancak ben bir görev yapmak zorunda olduğumdan, yazılarını, bir değil en az iki öğretmene inceletip onlardan bir rapor alacağım. Onlar bir suç saptarsa, cezanı da alacaksın, bunu da baştan söyleyeyim. Bu tür işlerin bir başka yolu yok. Sen şimdi, yazılarını bir daha gözden geçir, arkadaşların için öğretmenler için hakaretamiz sözler varsa onları ayıkla, pazartesi günü bana getir!Kalemi alıp masa üstündeki bir kağıda da yazdı. Pazartesi 29 Haziran 1942…Kapıya yöneldim. Arkamdan bana, “Buna da çok üzülme, suçun yoksa yazmana devam edeceksin!”deyince, birden aklıma geldi:

-Özür dilerim benim notlarımın hepsi köyde. Son yazdıklarımı da 18 Nisan günü sizin izninizle köye giderken götürmüştüm. Ancak mayıs ayından bu yana yazdıklarım burada, son iki aylıklar!”dedim. Müdür Bey şöyle bir düşündü. “Olur olur, iki aylık da olur. Gene de sen onları bir gözden geçir, küfürlü müfürlü olanları ayıkla!”dedi.

Dersliğe döndüğümde neşeli olmaya çalıştım ama başaramadım. Yusuf’la Ahmet oyunlar için bekliyordu, anladılar. “Ne oldu, köyden kötü haber mi aldın? diye sordular. Suskunluğum sürdü, doğruyu söyleyemediğim gibi, inandırıcı bir yalan da atamadım. Geçiştirici bir istek uydurdum, “Akşam yeni Bedir’de kalmak istedim, Müdür Bey, “İki adım yer, kar-kış değil, kurt murt yok, ne zaman olsa gelirsin!”deyip beni savuşturdu!”dedim. Arkadaşlarla atölyeye gidip akordiyonu aldık. Akordiyon sesine herkes geldi. Ben neşeli görünüp arkadaşları desteklemeye çalıştım ama içimden hep kuruntulandım. Benim notlarımda Müdür Beye söylenenlerin hiç birisi yok. Köydekilerde belki Hasanoğlan’daki olaylardan, Çoban Mehmet gibi öteki öğretmenlerden söz ediliyorsa da küfür söz konusu değil. Hele ad takmaların, oldum olası karşısındayım. Süheyla Öğretmeni anımsadım. Özellikle ona toz kondurmam. Bu kez son iki ayı anımsamaya çalıştım. Bergüzar Öğretmen için bir iki söz olabilir. Öteki öğretmenleri birer birer gözden geçirdim. Müdür Beyin derslerinden bölümler var. Bunları dikkatlice okuyacağım. Acaba, köye gönderip:

-  Tüm notlarını getir!derler mi? Bunları düşünüken bir yandan da akordiyon çalıp oyuncuları oynattım. Arkadaşlar, sanırım durumumdan pek bir şey anlamadı. Oyunlardan sonra ise, son iki ay öncekileri çamaşır torbama koyup, çamaşır götürüyormuş numarası altında Yeni Bedir köyüne amcamlara iletmeyi tasarladım. . Bir hafta sonra izinli giderken alıp, köyde hepsini rahatça gözden geçirebilirim. Buna düşünceme özellikle sevindim. Neşelendiğimi gören Yusuf benimle Yeni Bedir’e yürüyebileceğini söyledi. Arkadan Ahmet Güner, Kadir Pekgöz, Abdullah Erçetin, Mehmet Aygün, Hilmi Altınsoy, Arif Kalkan takıldı. Şakalar, şarkılar içinde köyün bitişiğindeki höyüğe dek gittik. Ben çamaşırlarımı bırakıp döndüm. Kamber Amcamın evde olmayışı da işimi kolaylaştırdı. Böylece iş bir çamaşır bırakma olarak bilindi. Okula dönünce konu Yarınki Turgutbey gezisi oldu. Bu ise benim işime çok yaradı. 22 Nisan 1942 - 27 Haziran 1942 arası notlarımı bir kez daha gözden geçirip, hazırladım. Önce titizlikle Röslein’la ilgili takılmaları, N ile ilgili tüm sözleri kaldırdım. Zaten iki üç yerde birkaç satırla geçiştirmişim. C ile bir iki değiniye, köyde olduğu belli olduğundan ilişmedim. A için de bir iki yerde anılar vardı, onları da olduğu gibi bıraktım. Köydeki anılarda, Güzel Arzu için anlatılanlar da öyle kaldı. İsmet’in Benli Kız sözlerini kaldırdım. Binbaşı için yazdığım bir sayfayı aradan çektim. Arkadaşlardan, Fettah Biricik, Ali Önol, Ali Güleren için söylenenleri de olduğu gibi bıraktım. Çünkü onlar için söylenenleri, özellikle de arkadaşların takılmalarını ben, yazılarımda eleştiririyorum, ayıplıyorum. O nedenle onlar öylece kaldı. Yazdığım yazılar okunaklı değil ama gene de dikkatli bakılınca okunabilir durumda. . Sayfalar da numaralı, atladıklarım olmuş, bu atlama işi de beni sevindirdi; çıkan sayfaları yeniden daha rahat numaraladım. 48 sayfalık defter, baştan numaralanmış gibi düzdün oldu. Bir günün çizilmiş tarihi dışında yanlış ya da kusur kalmadı. Kamptaki günlerimi çok özet anlatmışım. Nuri Çavuş dışında Üsteğmen, Yüzbaşı, Binbaşı, diyerek savuşturmuşum. . Ad olarak da salt Tümgeneral Şerafettin Paşa’dan söz etmişim. O da bize gelmemiş, Nuri Çavuş, ad olarak bize tanıtmış. Defteri kapattım, başımı sıraya koyup öyle durdum. Halil Basutçu geldi, “Ne o yazacak sözün kalmad mı? Defterini kapatıp düşünüyorsun. Yoksa defterin mi bitti? ” dedi. Defteri yenileyeceğimi, daha büyük defter kullanacağımı söyledim. Arkadaş inandı. Ne iyi, insanlar başkalarını söylediklerine inenıveriyorlar. Bakalım Müdür Bey benimkilere inanacak mı? Yazıları hangi öğretmenler inceler? Fikret Öğretmenin okumasını isterim. Acaba onun okuduğunu söylemem zararıma mı oldu? Bunları düşünürken yemek zili çaldı. Arkadaşlar her zamanki konuşmalarını sürdürdüler. Hilmi ile bu kez Sazan olayından söz ediliyor. Hemen kendi durumum aklıma geldi. Kıza Sazan diyenler başkaları. Benim yazılarımda da Sazan sözü geçiyor. Demek ben suçlanacağım, oysa kıza bu adı yakıştıranlar söylemlerini sürdürecekler. Sık sık karar değiştiriyorum:

-  Köye gidince istediğimi yazarım. Okula gelince de istersem hiç yazmam ya da, daha kısa notlar tutup onları daha sonra ayrıntılarıyla anlatırım!”. Çalışma saati boyunca derslikte bunu düşündüm. Altı gün sonra izinli gideceğim, Köyde daha rahat düşünüp bir karar veririm. Yazmaya alıştım, yazdıklarımı okuyunca bir çok olayı çok rahat anımsıyorum. Bir hafta sonra bugün 4 Temmuz 1942 cumartesi akşamı köyde olacağım…. Bunları düşünüp seviniyorum. Az sonra gene aklıma geliyor, şöyle olsa, böyle olsa türü düşünceler gene neşemi kaçırıyor. Arkadaşlara bakıyorum. Onların böyle bir düşüncesi de yok. Yat zili çalınca düpedüz üzüldüm. Oysa öteki yazıları amcamlara bırakınca sözde rahatlamıştım. Okul Müdürüne bunu kim yazmış olabilir? Bu kez de buna takıldım. Bizim sınıftan biri yazabilir mi? Birisi dolabımı açıp okumuş olabilir mi? Böyle olsa yalanı değil, doğruyu yazardı. . Çünkü notlarımda başkaları için özel bir sataşma yok. Anladığım kadarıyla:

-  Kızlardan birini ya da ikisini seviyor! dememiş. Şuna şöyle, buna böyle dememiş!diyorum, ama arkasından hemen fikir değiştiriyorum. “Belki demiştir de Müdür Bey bana bu denli açıklama yapmamıştır!”Böyle düşününce İyice sıkıldım. Hiç uyuyamayacağımı sanırdım, , uyumuşum

 

28  Haziran 1942 Pazar.

 

Yusuf’un dürtmesiyle uyandım. . Uyanınca da ilk aklıma o geldi:

-Biz kamptayken oyuncular ne yapmış? Yusuf gülerek :

-Oyun oynanmamış, oyuncular da spora gitmişler!dedi. Bir hafta sonra, gene spor yapacaklar!Bu kez, öteki oyuncuların çoğu da olmayacak. Oyuncuların çoğu 8 A sınıfında. Onlar da olmayınca çalışmalar hemen hemen bir ay sonraya kalacak. Gülüşerek oyun yerine gittik. Pazar günleri bizde de biraz aksamalar oluyor. Gene de bizim grup üç oyunu güzel güzel tekrarladı. Harmandalı, Arpazlı, Bengi.

Derslikte Turgutbey Gezisi heyecanı vardı. Gözler kamyonda. “Bu kadar erken mi gidilecek? ” diyecek oldum. Neredeyse azarlandım:

-Sen zaten istemiyorsun, gidilmezse sevineceksin!Sustum. Saat 12’00 ye dek kamyon gelmedi. Tam saat 12’00 Salih Ziya Öğretmenle Besim İyitanır Öğretmenler göründü. Bizi yemeğe biraz önce aldılar, ivedi yeyip yola çıktık. Kamp yerinden geçerken herkes buraya geldiğimiz 20 önceki günü anımsadı. O gün de kamyonla gelmiştik. Kamyon bizi bırakıp gitmiş, ortalıkta uzunca bir süre beklemiştik. Sonra bir çavuş gelip bizi giysi çadırına götürmüştü. Üzücü bir durum olmuştu orada:

-Arasıra bücür diye takılınan küçük boylulara verilen giysiler bedenlerine uymadı. Biz on kadar boylu olanlarımız giyinip ortalığa çıktk ama yarıdan çoğu kendine uyacak giysi bulamamıştı. Bir üsteğmen geldi, baktı. Bir yerlere gitti, geldi. Bu kez bize de giysileri çıkarttı. Sıra olduk, elimize, yüzümüze baktı. Temizlik konusunda konuştu, askerliğin disiplin işi olduğunu, aklımıza geldikçe soru sormamamızı tembihledi. “Nuri Çavuş, gel, kıta sana teslim; bunları 20 gün içinde yetişkin birer nefer yapacaksın. Sakın bunları öğrenci olarak düşünme, onlar şimdi acemi birer erdir. Onları, erler gibi 3 ayda değil 2o günde olgunlaştıracaksın!”deyip ayrılmıştı. Turgutbey köyüne girene dek bunları konuştuk. Nuri Çavuş, arkadaşımız Ali Güleren’in hemşeri çıkmıştı. Mürefte ya da oraya yakın Evreşeliymiş. Namık Kemal’in türbesine gittğini anlatmıştı. Sonra da bize sıra ile Namık Kemal’i sormuştu. Turgutbey köyüne girince Nuri Çavuş unutuldu. Köyde bir süre okul bahçesinde birilerini bekledik. Okul tatile girdiğinden öğretmen ayrılmış. Muhtar da köyde yokmuş. Muhtarın yerine onun yakınlarından biri geldi, muhtar adına yardımda bulunabileceğini söyledi. Besim İyitanır Örğetmen sinirlenir gibi oldu, “Size yazı yazıldı, kaymakamlıktan bize bu bildirildi, oysa muhtar ortalıkta yok!”deyince adam aynı şeyleri söyledi. ”Bizim muhtar köye ender uğrar. Vaktinin çoğunu Lüleburgaz’da geçirir. At koşuları düzenler, at koşularına gider; at meraklısı kaymakamla çoğu zaman da birliktedir!”Öğretmenler bir birlerine bakışıp güldüler. Salih Ziya Öğretmen:

-Öyleyse sen bizim muhtarımız sayılırsın, bize köyün bahçelerini, sebze yetiştirilen yerlerini göster!dedi. Adam önümüze düştü, bizi dere kenarında, tıpkı bizim köydekilei andıran küçük küçük bahçelere götürdü. Bahçelerde çalışanlar da varmış, onlarla konuştuk. Birisi Ahmet'i sordu:

-Arasnızda Ahmet yok mu? Aramızda 79 Ahmet Güner vardı, arkadaşlar ıo ona seslendiler. Soranlar gülüşerek:

Bu bizim Ahmet değil, oı biraz daha sarışındı!deyince bir çoğumuz güldük. Mustafa Saatçı:

-Arkadaş tanınmamak için sabahleyin boyandı!deryincer soranlar da güldü. Ahmet'in soyadı söylenince anladık. 8. Sınıflardan Ahmet Has sorulmuşmuş. Ahmet'i hep tanıyoruz ama buraya gelirken kendisiyle kon uşmadığımız için fazla bir söz söyleymedik. Selamlarını götüreceğimize söz verip ayrıldık.

Bahçe sahiplerinin çoğu sebzelerini taşıma suyla sulamaktaymışlar. Öğretmenler, yakın köy Taşlı için bilgi aldılar. Orasının da buradan farklı olmadığını öğrenince Lüleburgaz’a döndük. Lüleburgaz bahçeleri bizim köyün yolu üstü olduğundan çok iyi biliyordum. Besim İyitanır Öğretmen de biliyormuş. Elimizle koymuşuz gibi dosdoğru bahçelere gittik. Önce çift at koşulu bir dolaplı bahçeye girdik. Arkadaşların çoğu dolap görmüş ama böylesini yakından incelememiş. Birileri, dolap sözüne takıldı. Bir süre dolaplar üstüne tartışıldı. B uradaki dolaplara “Dolap!” denmesine şaşanlar oldu. Salih Ziya Öğretmen arkadaşlara:

-İlk gördüğünüzü söylediğiniz bir nesnenin adını eleştirmeye hakkınız var mı? diye sordu, ” “Dolap yerine su çarkı deyin, onu da beğenmiyorsanız, su çıkrığı da diyebilirsiniz!”dedi. Besim İyitanır Öğretmen. “Atlı sözünü söylememizi, çünkü bu gördüğümüüzün bir başka türlüsü olduğunu, onunsa doğrudan suyla döndüğünü, yüksekten atlayan suyun kovaları sıra ile doldurdukça yükselip ters dönen kovaların arklara boşaldığını böylece esas su çarkının o olduğunu anlattı. Salih Ziya Öğretmen gülerek:

-Bir deyim vardır, “Dolap beygiri gibi!”derler. “Dön babam dön, Dolap beygiri gibi!” bu sözleri duyup duymadığımızı sordu. Besim İyitanır Öğretmen kahkahayla gülerken Salih Ziya Öğretmen sözü bağladı:

-Halkımız bunları kullanıyor. Onlar bunları kullandıkça, yine onlar bunları bu adlarla andıkça biz onlara uymak zorundayız!Bahçe sahibinin izniyle etrafı dolaştık. Salatalık, Kabak, fasulye, biber, patlıcan, lahana olarak sınırlı sebze oluşu ilgimizi çekti. Bahçe sahibi, patates, havuç, pırasa , soğan türü sebzeleri sulamadıkları için onları ayrı bahçeye ektiklerini söyledikten sonra az ilerdeki bahçeyi gösterdi. “Onların kökleri derine gider, topraktan suyunu kendi çeker, böylece bizi eziyetten kurtarır!”deyip güldü. Az ileride salt lahana yetiştiren bir bahçe ile bir bostan tarlasını gezdik. Bu kez köprüden dönüp Lüleburgaz’da öğretmenleri bırakarak okula döndük. Dersliğe girince herkes kendi köyünü Turgutbey köyü ile karşılaştırdı. Bir ikisi dışında Turgutbey köyü arkadaşların köyleri yanında berbat olarak nitelendi. Ben, “Bizim köye göre hem büyük hem de daha düzgün kurulmuş!”dedim. İsmet kendi köyünü öyle övdü ki, sustum ama içimden biraz şaştım. Kadir Pekgöz işi salt kalabalık açısından ele aldı. Onun köyü 300 haneden fazla, Turgutbey”e göre büyüktür.

Konu giderek yapılacak bu tür gezilerin bizim için yararlı olup olmayacına döndü. “Çok yararlandım!”diyenler gibi, bo “Buna gittik, ne öğrendik? ”diyenler de oldu. Recep Kocaman, Pınarhisar, Kaynarca, Mehmet Yücel de, kendi köyüyle yakındakileri görmemizin yararlarını anlattı.

Bayrak töreninde, tatile çıkanların yerlerini boş görünce üzülür gibi oldum. Biz kamptayken 20 gün yerimiz boş kalmıştı. Bir kaç gün sonra gene yirmi gün öyle olacak!Hasan Üner geldi, bana “Senin akordiyonun var onunla vakit geçiriyorsun. Ben okumaktan başka bir iş yapamıyorum. Bol bol kitap götürüp okuyacağım!”dedi. Hasan’ın söylediğini ben de düşündüm. Akordiyonu götürsem, köyde okuldaki gibi çalışbilir miyim? . Çalışamayacağımı biliyorum. Yukarda evde çalsam, bitişik durumdaki yengemler, rahatsız olacaklar. Küçük çocukları var, ya koşup gelecekler ya da uykudaysalar uyanacaklar. Akordiyonu götürmesine götüreceğim ama öyle gönlümce çalamayacağım. En iyisi kitap götürüp okumak olacak!Hasan kendisi için 50 yazar saptamış bunlardan en az bir kitap okuyacak. Ben onu daha çok okumuştur sanıyordun. Hasan güldü”Sen elli yazarı az mı sanıyorsun, okuduğun kitapların bir listesini yap, bak göreceksin!”dedi. Hasan gidince kitabını okuduğum yazarları saptamaya çalıştım. Saydım saydım 20’yi geçiremedim. İnadım tuttu birer birer yazmaya karar verdim. Bu arada gene yarını anımsadım; defteri çıkarıp bir daha özden geçirdim: Hiç de ömenli bir şey yokmuş; içim rahatladı.

 

29 Haziran 1942 Pazartesi.

 

Yusuf’la birlikte çıktık oyuncuların sayısı azalınca daha kolay oluyor. Kenarda bekleyenler de azaldı. Ben böyle söyleyince Ahmet Güner”Abi, iki sınıf birden tatıle çıktı, en az 90 kişi azaldık!”dedi. İçimden bir düşündüm. Okulun öğrenci toplamı 280 olduğuna göre Ahmet haklı. Hatta az bile söylemiş . 3. sınıfların her şubesi 60 kişilik. 4 şube 220 eder. 2. sınıflar 35 dolaylarında, bizim sınıf da 30 olduğuna göre hesap tamam: en az 100 öğrenci eksik. Gelen giden olmadı. Akordiyonu bırakıp dersliğe gittim. Müdür Beyin yolunu gözler gibiyim. Ancak gelir gelmez gitmeyi de düşünmüyorum. Unutmuş olabileceğini düşünmeye çalıştım ama bundan vazgeçtim, çünkü elinde yazı olduğunu söyledi. Kafam gene takıldı:

-Kim , niçin böyle bir şey yazsın? Bizim arkadaşlardan ilk aklıma Fettah geldi. Ancak Fettah gidip konuşbilir ama kesinlikle yazı yazmaz. Daha doğrusu yazsa da anlatmak istediğini doğru dürüst anlatamaz. Başka da kimse aklıma gelmiyor. Özellikle Sami Akıncı’dan kesinlikle kuşkulanmıyorum. Birer birer arkadaşları suçlu yerine koyup sorguluyorum, bizim sınıfta böyle birisi yok. O zaman başka birini aramak gerekecek; bu kim olabilir?

Kahvaltıdan sonra atölyede toplandıkYeni öğretmen Remzi Bey gelmiş. Atölyenin yanında durdu, İrfan Öğretmeni bekledi. Birlikte geldiler. İrfan Öğretmen bize bakarak “Tanıştırayım. “Remz!i” derken Remzi Bey “Tanışıyoruz, yabancı değiliz!”dedi. Biz bir birimize baktık. ”Nereden tanışıyoruz acaba? ”İrfan Öğretmen de “Aaa, tabi tabi !”dedi. Öğretmenlerin masasında yer gösterdi. Biz bölüştüğümüz işlerimizi sürdürdük. . Kapı kanatları için kalas seçerken Müdür Beyin odasında olduğunu gördüm, cesaretlendim. İrfan Öğretmenden izin alıp gittim. Müdür Bey odasındaydı, gülerek:

-Unutmadın, beni de bekletmedin! dedi, teşekkür etti. Arkasından:

-Ama sen bir süre bekleyeceksin, ben bunları kendim okumam, iki öğretmene okutup bir rapor alacağım. Alacağım raporda sen suçlanmazsan, raporu buraya koyup yazılarını geri vereceğim. Bu arada bu mektubun kimden geldiğini ben de merak ettim; imzasız bir mektup. Aslında işin içinde senin gibi değerli bir öğrencim olmasaydı ben bunu yırtar atardım da. Ne var ki yazanın da bir bildiği, sağlam bir kanıtı olursa, bu kez seni korumak daha zor olacaktı. Merak etme; ben, kendi düşüncelerimi, sizler için verdiğim olumlu hükümleri kolay kolay değiştirmem. Bu nedenle için rahat olsun!. Yazacaksan bundan böyle başkalarını, düşüncelerinin, gözlemlerinin arasına katma. Bu tür yazanlar böyle şeylerde adlar yerine nokta nokta koyup geçerler, sen de öyle yap!dedi, Elini omuzuma kolarak benimle kapıya dek geldi. Atölyeye daha rahat olarak döndüm. Ancak mektubun imzasız oluşunu açık açık söylemesinden kuşkulanmaya başladım. Bunu bizim sınıftan biri yapmıştır. Geçen gün mektubun imzasız olduğunu iyi anlamamıştım. Yazıyı görsem kesinlikle tanırım. Arkadaşların yazılarını almak için bir numara uydurdum. Büyük resim defterimin ortasına çizgiler çektim. Numara sırasıyla olmak üzere arkadaşların köylerini, adreslerini, adlarını soy adlarnı yaz malarını isteyeceğim. Kalan boşluğa arkadaş isterse bir söz, ya da şiir yazabilecek. 4 Merhmet Aygün, 48 Yusuf Asıl, 79 Ahmet Güner, 49 Harun Özçelik, 11 Recep Kocaman, 60 Salih Baydemir, 61 Hasan Üner yazdılar. Bunları görünce defteri alan yazdı. Revirdeki üç arkadaş dışında yazmayan kalmadı. Buna düpedüz sevindim. Demek bizim sınıfta bundan kimse bir kuşku duymadı. O zaman bir öğretmenin sıramı karıştırıp, ya da dolabımı karıştırıp böyle bir mektup yazabileceğini düşünmeye başladım. O denli düşündüm ki, sonunda bunu, yapsa yapsa öteki sınıflardan biri yapmıştır! kanım, öteki olasılıkları silip süpürdü. Hem de Röslein’i seven biri, beni kıskandı, ad takmaları benim üstüme yıkıp gözden düşürmeyi hedefledi. Böylece Röslein de beni kınayacak, mektubu yazanın işleri kolaylaşacak. Müdür Bey bir zaman söylememesine karşın kısa zamanda bir sonuç alacakmışçasına olayı aklıma taktım. Paydosta atölyede kaldım ama sıkılıp o saat dersliğe gittim. Derslikteki konuşmalara karışmak istemediğimden bu kez kitaplığa gittim. Hayat Ansiklopedisini karıştırdım. Attila, Anibal, Büyük İskender, Jül Sezar, Fatih Sultan Mehmet, Napolyon Bonapart gibi ünlüleri okudum. Büyük İskender’in 34, Fatih Sultan Mehmet’in 51, Napolyon Bonapart’ın 45 yaşlarında ölmüş olmalarına çok üzüldüm. Annemin ölümü aklıma geldi, annem öldüğünde otuzlu yaşlarının henüz başındaymış. 32’si içinde ölmüş. Hem de sağlıklıymış, zorlu bir doğum nedeniyle kan kaybetmiş, doktorsuzlukdan ölmüş. Durup dururken ağlamak geldi içimden, kitaplıktan çıktım. İlhan Görkey Öğretmenin odası açıktı. Radyo da çalıyordu. Birisi tarih olaylarını, savaşları anlatıyordu. Hiç bir şey düşünmeden girdim. Bir yalan hazırladımÇok iyi biliyorum bu saatte İlhan Görkey Öğretmen okulda olmaz. Olsa olsa burada biri oturmuş, kalkıp gitmiştir, gelse gelse gene o geri gelecektir. Gelince ben İlhan Görkey Öğretmeni aradığımı söyleyeceğim. Gelen de bana o yok!”diyecek ben “Peki!”deyip gideceğim. Hiç de beklediğim gibi olmadı, Selçuk Korol Öğretmen geldi, gülerek “Yalnızlıktan sıkılıyorsan sana arkadaş olabilirim!”dedi. Meğer Selçuk Öğretmen biz kampa çıkmadan önce tatile gitmiş, yeni dönmüş. “Bir aydır okulda değilim, okulu özledim ama nöbet işlerini de unutmuşum!”diyerek konuşmasını sürdürdü. Bizim kamp çalışmalarımızı sordu, tatil sıramızı öğrendi. İlhan Görkey Öğretmen de bizimle birlikte izne çıkacakmış, Seçuk Korol Öğretmen onun yerine nöbet tutacakmış. Selçuk Öğretmen bir süre beni söze tuttu, evimizi, köyümüzü anlattım. Yat zili çalınca da izin alıp ayrıldım. Öyle iyi oldu ki, Selçuk Öğretmenin gülüşü, olayları yorumlayışı beni rahatlattı, neşeli bir şekilde yatakhaneye gittim. Kadir ranzama tırmandı, hafta sonu tatile birlikte gitmemizi önerdi. “Cumartesi günü geleceksen birlikte gitmemize sevinirim!”dedim, fazla bir şey söylemedim. Ancak Kadir’in köyden söz etmesi beni hemen A’ya götürdü. Acaba A’yı uzaktan da olsa gene görecek miyim? Biraz düşündüm; ben, A’yı hala çocuk olarak düşünüyor kendimi de küçültüyorum galiba. Oysa 21. yaşımdayım. A ise evli bir kadın, kucağında çocuğuyla gördüm. O, bunu bile bile bana bakıp gülümsedi. Bu, onun iyi kalpli bir arkadaş olduğunu gösterir. Ben onu ne olarak düşünüyorum? Çelişik duygular, yanıtsız kalan kendi sorularıma bir süre sağlıklı yanıtlar aradım. Kadir biraz olaya çocuksu bakıyor. Tıpkı derslikte arkadaşların konuştuğu gibi. Tek yanlı düşünüp sevdim, mevdim ya da seviyor meviyor, deyip geçiyorlar. Oysa karşılarında bu işlere gönüllerince bakıp kesin tavır bekleyen insanlar var. Onlara değer verilecekse, onları incitmeden ilişki sürdürmek önemli. Kalkıştığım işin sonunu benim düşündüğüm gizi sevdiğim insan da düşünür. Onu kandıran bir duruma düşersem, ya da bunu bile bile yaparsam, ben onun yaşamında çok kötü bir iz olarak kalırım. Onu anımsadıkça kendimi sürekli suçlarım. Ne denli anımsamamaya çalışsam unutmam olası değil. İlkokula gittiğimi anımsayınca A’yı es geçmem söz konusu olamaz. . C için ise bu tümden geçersiz. Doğup büyüdüğüm köyüm. Annemin mezarı orada, babam orada. Babamın içinde çalıştığı kahve C’nin evine bitişik denecek yakınlıkta. . Gittiğimde görüyorum. Gülümseyerek bakışı beni mutlu ediyor. Ya ona yalan söyleyip gönlünü kırsaydım ne olacaktı? Gene böyle gülümseyerek bakacakmıydı? Görünce başını çeirmesi, beni ne duruma düşürürdü? Bunu düşünemiyorum bile. Kadir’ciğim bunları hiç düşünmüyor. Kendi kendime sordum:

-Bunları ben neden düşünüyorum”Yanıtımı biliyorum:

-Ben, ağabeylerimin, ablalarımın konuşmalarını çok dinledim. Onların kendilerinden başka arkadaşları üstüne anlattıkları bana oldukça yararlı oldu. Okuduğum kitaplar da ayrıca etkiledi. Örneğin Çalıkuşu Feride böyle bir dışlanmaya tepki olarak yıllarca köylerde, kasabalarda çile çekti, zorluklara katlandı. Eski çobanımız Kamber sık sık AŞIK Kerem’den şarkı söyler arada da “Gönül yarası, yaraların en acısıdır!”deyip kendisi de “Ah!”çekerdi. Kadir gibi onun takımı, aşktan, sevgiden habersiz olarak haybeden konuşuyorlar. Kızlar insan değil, onların seçecek gönülleri yok, “Gel!” diyene koşacaklar. Olur mu öyle şey!?

 

30 Haziran 1942 Salı

 

Zilden az önce uyandım. Zil çalmadan kalkmamaya kararlıyım. Zil çalınca kalkmak yetişmeyi engelmemiyor. Atölye yakın, oyun yeri de hemen bitişikte. “Selçuk Korol Öğretmen nöbetçi olduğuna göre kesinlikle gelecektir!”, deyip çıktım. İyi tahmin etmişim, Selçuk Öğretmenle kapı önünde karşılaştık. O elindeki çubukla kapıya vurdu, “Uyanalım!dedi. Ben akordiyonu alıp meydana çıktım. Umduğum gibi Selçuk Öğretmen oyunları izledi. Gülerek, - “Hasanoğlan’ın havasını canlandırdınız, sağolun çocuklar!”dedi. Oyunlardan sonra derslikte toplanıyoruz ama kimsenin ders çalıştığı falan yok. Biraz fazla şamata eden olursa arada uyarmalar yapılıyor. “Arkadaşlar susalım, ders çalışanlar var. ”Arkasından, “Ne ders çalışması? Dersler varken neredeymiş o? Ders çalışması, dersler sürerken yapılır. Şimdi iş zamanı, işlerse iş yerinde yapılır!”Sami Akıncı yanıtladı:

-Kendinize göre her söze bir kulp takarsınız. Ama söylediğiniz sözde biraz mantık olmalı. Öyleyse yemekten sonra hemen atölyelere gidin. Neden dersliğe geliyorsunuz? Gülmeler arasında Sami’ye yanıt:

-Seni rahat bırakmamak için!Sami bu kez çok daha rahat:

-Umurumda değil, sizin az sonra zorla da olsa gideceğinizi biliyorum. Ondan sonraki saatler bana yeter! Bir iki ses:

-Yetmez yetmez, sana özel bir derslik yapalım, yemeklerini de getirelim!Mustafa Saatçı yetişti:

-Yemekler biraz fazla olsun, ben de burada kalayım! Birkaç kişi birden “SS n’olacak? ”

Kahvaltıda da aynı konu. Ezberden konuşmalar, şakalar. Ne Mustafa Saatçı’nın ne de soranın SS ile hiçbir yakınlığı yok. S’nin onların biriyle karşılıklı konuşuğu da söz konusu değil. S, aslında terbiyeli bir arkadaş, bu tür şakaları da kaldırabilir ama bizimkilerin o denli yakınlaşma cesaretleri yok. Zaten bu saldırganlıklar hep o cesaretsizlikten kaynaklanmaktadır. Kahvaltıya gittik. Rastlantı işte S nöbetçi, ortalıkta gülümseyerek dolaşıyor. Kimsede bir kıpırdanma yok. Sanki az önce bağıra çağıra konuşulan S bu değilmiş. Bizim masanın yanındn geçerken özellikle sordum:

-Nahide Öğretmen ne zaman gelecek? S gülümsyerek yanıt verdi:

-Abi tam olarak bilmiyorum, arkadaşlardan bilen vardır sorayım!deyip gitti. Ancak ondan önce kızlar kahvaltıdan kalkmıştı, arkalarından yetişti, . az sonra da kapıda karşıladı. Nahide Öğretmen raporluymuş, 15 gün sonra gelecekmiş. Hiç bir neden yokken salt kızla konuştuğumu kanıtlamak için bahane uydurup konuşmuş olmama içimden hem güldüm, hem de kızdım. Ancak, çevremdekilere sindirici bir numara yapmış oldum. Atöyledeki konuşmalardan da bir kahraman olduğum sonucu çıktı ama benim bundan kazacım ne oluyor? ”Kocaman bir hiç”Remzi Öğretmen Hamdi Bağ Öğretmenin yanına gitti. Şimdilik oradaki çalışmalara katılacakmış. İrfan Öğretmene sordularRemzi Bey öğretmen mi, ustaöğretici mi? İrfan Öğretmen biraz alıngan tavra girdi:

-Bu sorunun bir anlamı yok. Size bir şey öğretmk için çırpınıyorsa, siz de ondan yararlanıyosanız, karşınızdaki doğal olarak öğretmendir!Herkes sustu. Hiç konuşmadan öğleyi yaptık. Öğleden sonra Salih’le Recep delik oyma yerlerini çizdiler. Hasan Üner'le ikimiz deldik, kornişleri açtık. İrfan Öğretmen sessizliği bozdu, kapı parçalarına baktı: ”İşçiliğiniz olşağanüstü!”dedi. 3. kapıyı tamamlayınca hesap yapıldı: Yarın da üç kapı, Perşembe, cuma günlerine dörder pencere kalır, onları rahat rahat bitiririz. En çok sevinen İrfan Öğretmen. “Bu işler bir elden çıkmalı!” diyor. Bu gün biraz daha rahatladım, paydos olunca atölyede kaldım, hırsla akordiyon çaldım. Kapı açıldı, S ile bir grup kız geldi. S konuştu, gülerek dinleyebilir miz ? ”dedi. Notaları çıkardım, istediklerini seçmelerini söyledim. Hemen hemen hepsini istediler. Sonunda Röslein Gülnihali istedi. S , la Komparsiteyi çok seviyormuş. Onu da bir kez daha çaldım. Teşekkür edip ayrıldılr. İçim çok rahtladı, dersliğe döndüm. Kitaplıkta kimse yokmuş, Hasan beni de çağırdı. Gittim, kitabını okuduğum yazarları yazdım. 1-Honore de Balzac, 2-Pearl Buck, 3- Miguel de Cervantes, 4-Anton Çehov, 5-Alphonse Daudet, 6- Daniel Defoe, 7-Charles Dickens, 8-Alexandre Dümas, 9-Gustave Flaubert, 10- Anatole France, 11-Andre Gide, 12-Maksim Gorky, 13-Knut Hamsun, 14-Victor Hugo, 15-Pierre Loti, 16-Erich-MariaRemarque, 17-Fiedrich von Schiller, 18-Lev Tolstoy, 19-Jüles Verne, 20-Oscar Wilde, 21-Emil Zola, 22-Paul Morand23-Stendhal, 24-Reşat Nuri Güntekin, 25-Halit Ziya Uşaklıgil, 26-Halide Edip Adıvar, 27-YakupKadri Karaosmanoğlu, 28-Ömer Seyfettin, 29-Sabahattin Ali, 30-Sait Faik Abasıyanık, 31-Hüseyin Rahmi Gürpınar, 32-Ebubekir Hazım Tepeyran, 33-Falih Rıfkı Atay, 34-Sadri Ertem, 35-Aka Gündüz, , 36-Panait İstrati…Bu otuz altı yazardan 57 kitap okumuşum: Buna da çok sevindim. İşin ilginci bu kitapların uzun-kısa özetlerini hep çıkardım. B ir başka gün kitapları da sırayla gene yazacağım. Geçmiş dört yıla dağıldıkları için her zaman bir araya getirmem zor. Listesine bakınca anımsamam kolay olacak. Şöyle bir baktım. Balzac. Goriot Baba, Eugenie Grandet, İki Yeni Gelinin Hatıraları, (3) …Pearl Buck. Ana, Sarı Esirler, (2) Cervantes, (1) , Cehov: (2) , Daudet, (3) , Defoe, (1) , Dickens, (2) , A. Dümas, (2) , Flaubert, (1) , A. France(2) A. Gide(1) , M. Gorky, (3) , H, Knut, (1) , Victor Hugo, (1) P. Lotı, (1) , R Remarque(1) , Schiller(1) , Tolstoy(4) , J. Verne, (3) O. Wilde, (2) , E. Zola, (1) , , P. Morand(1) Stendhal((1) R. N. Güntekin, (3) , H. Z. Uşaklıgil(2) H. E. Adıvar, (1) , Y. K. Karaosmanoğlu(2) , Ömer Seyfettin(9) , S. F. Abasıyanık, (1) , H. R. Gürpınar, (2) , E. H. Tepeyran(1) , F. R. Atay, (1) S. Ertem(2) , A. Gündüz, (2) , P. İstrati, (3) , S. Ali (1) . , A. Hitler (1) , R. M. Ekrem(1) . okuduğum kitap toplamı tamı tamına 72 olmuş. Hasan Üner, geç kaldın aslanım!. Yetiş yetişebilisen, bundan sonra. En az 5 kitapla köye gideceğim. Bu sayı 77 olacak. Okulu bitirirken bunu 100 yapacağım!Yalnız bundan sonra kitapları biraz daha seçerek okuyacağım. Örneğin, Stendhal, V. Hugo, Tolstoy, Zola, Schiller, Dostoyevski, J. W von Goethe, Shakespeare(Şekspir) , oğul A. Dümas ile Jak London gibi seçkin yazarlardan olacak. Fikret Madaralı Öğretmen sık sık onlardan okuyup okumadığımızı soruyor. Dostoyevsky’nin iki kitabını getireceğine söz verdi. Çok mutluyum. Bu kitap işini hep düşünüyordum. Dört yılda yetmiş kitap bunların beş tanesini, (Küçük Paşa, Çıkrıklar Durunca, Yaban, Kuyucaklı Yusuf, Çalıkuşu) öğretmen kendisi derslıkte okudu, ötekileri ben kendim okudum. Yılda 18 kitap düşüyor. Fikret Madaralı Öğretmenin verdiği 30 kitap ölçüsünü tutmuyor ama, ben ayrıca özetlre çıkardığım için pekala ayrı bir değeri olacaktır. Arkadaşlara bakıyorum; içimden onlara acımak geliyor. Özellikle yeğenim için:

-Ah canım İsmet, senin bunların hiç birisinden haberin yok. Bir günları bunları okumadığın için pişmanlık duyarsan sakın bundan benim haberim olmasın! Fettah Biricik içinse:

-Bir gün bunlardan habersizliğinin sıkıntısını çekersen, bil ki ben seviniyorumdur!. Böyle düşler kurup kendi kendime konuşurken İsmet geldi, beni tatilde özel olarak onlara çağırdı. Daha önce de konuşmuştuk. Gene gene aynı tarihte gelmemi söylemesi ilgimi çekti. Üstünde durmadım, 10 temmuz günü onlarda olacağıma söz verdim. Mehmet Yücel bunu duydu, “Aranıza çomak sokmak için aynı tarihte ben de “Kızılcıklıdere de olacağım!”dedi. Köyün adı Kızılcıkdere, Mehmet Yücel bilerek Kızılcıklıdere deyince tartışma başladı. Kızılcıkdere mi, yoksa Kızılcıklıdere mi daha anlamlı olurmuş. Bir süre tartışıldı. Tartışanlar İsmet’le Mehmet Yücel, ikisi de inandırıcı savunma yapamadı. Bana sordular. biraz da bilerek, “Ben bu konuda taraf tutmuş olabilirim, en iyisi Sami Akıncı arkadaşı hakem yapın!”dedim. Sami Akını, Kızılcıkdere adının anlamlı olduğunu, Kızıkcıklı derenin, kesin bir özelik bildirmediğini anlattı. . İçimden, olayı Sami Akıncı’ya yıktığıma sevindim. Çünkü ben olayı öyle düşünmemiştim. Gerçekten birisi, (Kızılcıkdere) kızılcığı, bitki olarak dayanıklılığı anlatıyor. Oysa öteki(Kızılcıklı) orada kızılcık bulunduğunu duyuruyor. Böylece Mehmet Yücel İsmet’e karşı kusurlu davranmaktan, Kızılcıkdere’ye gitme hakkını kaybetti. Eğer gelirse, İsmet, ”Bu bizim köyümüzün düşmanıdır!”deyip Mehmet Yücel’i köyden kovduracakmış. Şamatalara katılarak ben de bu akşamı da böyle tamamladım. Böyle yaptığıma bir bakıma iyi ettimYatınca, kendimde rahatlama duyumsadım. Sanırım hemen uyudum.

 

1 Temmuz 1942 Çarşamba

 

Uyanınca Yusuf Asıl’ı ya da Ahmet Güner’i beklemeye başladım. Gerçekten onlar da beni kaldırmayı görev sayıyorlar, birlikte çıkıyor, marangozluk atölyesinden akordiyonu alıp meydana gidiyoruz. Orada ayrılık zorunlu. Ben özellikle önce Harmandalı’nın ilk seslerini birkaç kez tekrarlıyorum:

-Harmandalı efem, bakıyorrrrrr!Gözlerinden yaşlar akıyorrrr!Oyuncular hemen diziliyor. İlk uyarıları Ahmet Güner'den:

-Sekmeeee!Saymaaaa!Arkasından Devaaaammmmmm! Arpazlı'ya geçince, sekme, sayma sözleri kesiliyor. Sürekli yürüyüş, dönme, duraklama, arada bir tekrar!Bengi’de ise sağ ayak, sol ayak, tekrar sesleri egemen. . Bengi oynarken oyuncuların kusurları çabuk ortaya çıkıyor. Bu nedenle sık sık durma da oluyor. Durup başlama benim için biraz bıktırıcı oluyor ama alıştığım için önemsemiyorum. Ancak Dağlı Zerybeğinde bu yeniden başlama bana çok zor geliyor. Eksik tempo ile başladığından ritmi yakalamak kolay olmuyor. Onu bilmeyenler ayırdında olmadan atlayıp zıplıyorsa da oyunu iyi bilenler bakışmaya başlıyor. Bu nedenle Dağlı oyununna biraz uzak duruyorum. Yusuf’la Ahmet ikisi oynadıklarında zevkle çalıyorum.

Kahvaltıda çay-peynir oluşu bizi sevindirdi. İdris Destan bizim masanın yanından geçerken açıklama yaptı, “Tatile gidiyoruz, anne-babalarımıza güzel sözler söyleyelim, diye çay-peynir veriliyor!”dedi. Mehmet Aygün düzeltme yaptı:

-Alınmış peynirler sıcaklarda bozulacak, o nedenle veriliyor!Peynirin bozulup bozulmaması üstüne tartıştık. Ben, peynirlerin bozulmayacak şekilde tenekelendiğini, suyundan çıkarılmazsa bozulmayacağını, söyledim ama arkadaşların da bildikleri varmış:

-Peyniz kokar!diye direttiler. Tersini söylemekle birlikte konuştukça anımsadım. Gerçekten peynir kokar. Bizim köyde de peynir yaparlar. Ancak peynir yapmanın da bir ustalığı vardır. Her yapılan peynir uzun süre dayanmaz. Ablam hep peynirden yakınır:

-Turşu, yoğurt, bir çok hamur işinin yapılma kıvamını öğrendim ama peynir gizini öğrenemedim, bu nedenle yaptığım peynirler kısa zamanda ekşimikleşiyor!der. Ekşimik dediği ise yavan peynir kırıklarıdır. Böreklere, kaçamak ya da yumurta üstlerine dökerler. Bunları anımsayınca, “Peynir kokmaz savunmasından vazgeçtim. Peynir tartışması, yemek konusunda isteklerimiz olduğunu ortaya çıkarmış oldu. Hilmi eve gidince neler yiyeceğini sıraladı. Hasan Üner bir yazıda okumuş, “Birisi eve gidince soğanın cücüğünü yiyeceğim!” demişmiş. Hilmi’yi ona benzetti. Hilmi, kendini savundu:

-Ben tek şey değil bir çok şeyi özledim, beni öyle cücükle mücükle küçümseyemezsiniz!dedi Bu kez de Hilmi’nin mücük deyişi konu oldu. Cücük-mücük, soğam-moğan, Hilmi-Milmi, Hasan Masam, Yusuf-musuf. sıra Mehmet Aygün’e gelince Hilmi durdu:

-Mehmet-Mehmet dedi, gülerek, Mehmet Aygün’ün kulağından tuttu:

-Adamın adı bile bizden farklı! deyip kalktı.

Atölyede, bir bölümümüz pencere parçalarını, ölçüp hazırlamayı sürdürdü. Biz, kapı parçalarının, delik, korniş işlerini tamamladık. Onları ortadan kaldırınca bu kez pencerelere başladık. Pencereler daha kolay, küçük parçalar olduğundan daha dengeli tutabiliyoruz. Ancak onların işçiliği daha nazik, küçük bir dikkatsizlik parçanın bozulmasına neden oluyor. Bu konuda ben çok dikkat kesiliyorum. Kolay kolay parça bozduğum olmuyor. Sanırım İrfan Öğretmen de bu nedenle bana güveniyor. Geçen günlerin birinde, (Sanırım 8 Haziran için) sizinle çalışmaya başlayalı 4. yılım doldu 5. ye başladım. Ben çok memnunum!”diye konuşurken gülerek:

-En çok sevdiğim tarafınız da makine başındaki dikkatiniz!demişti. Makine başına benden başka kimse geçmediğine göre bu sözün tümünü kendi üstüme aldım. Harun Özçelik’le Mehmet Başaran Gene revire yatmış. Harun için özel olarak üzülüyorum ama arkadaşlar benim gibi düşünmüyorlar. “Hadiye orada oldukça. (Hadiye Ayşe hemşirenin kızı) Harun iyi olmaz!”deyip gülüşüyorlar. Mehmet Başaran neden yatıyor? O da Harun için sağdıçlık yapıyormuş. Başaran için “Şiir yazıyor!”diyenler de var, Ayşe Hemşirenin Harun’a arkadaş olsun diye Başaran’a da ciğer-böbrek yedirdiğini söyleyenler de var. Ben bunlara karşı çıkıyorum:

-Ciğer ya da böbrek ateşte pişer. Okuldas yiyecekler salt okul mutfağında piştiğine göre, siz hiç mutfakta böyle bir pişlirmeye tanık oldunuz mu? diye sordum. Doğru bir yanıt verilmedi. buna karşın Hilmi sinirlenerek:

-Eğer bu doğruysa, böylece bizim hakkımızı yiyorlarsa, kimse bana darılmasın, ben de onlara B. . yesinler diyeceğim!Hilmi'ye kızar gibi bakarak:

-Olmamış bir olaya olmayacak ve de anlamsız bir tepki! Dedim.

Sanırım bugün son kez akordiyon çalacağım. Akordiyunu köye götürmekten vazgeçtim, yarın ya da sonraki gün akordiyonu amcamlara bırakacağım. Kendi kendime “Amcam!” deyince Okul Müdürünün sözünü anımsayıp güldüm. Müdür Bey bana “Senin amcalarını, dayıcalarını tanıdım!”demişti. Amcamları anladım ama dayıcalar kim oluyor acaba? Müdür Bey besbelli bana sandığım ölçüde kızmış değil. Önce böyle düşündüm sonra da “Belki çok kızdığı için böyle demiştir!”diyerek sıkıntımı gene arttırdım. Röslein duyar düşüncesiyle aralıklı olarak Gülnihali birkaç kez çaldım. Gelen giden olmadı. Tam akordiyonu bıraktım. İsmet geldi, “Dayı seni Selçuk Korol Öğretmen çağırıyor, “Söyle, olabildiğince çabuk gelsin!”dedi. İsmet merak etmiş, bir kaç kes sordu, bir olay mı oldu? Ben de biraz şaşırdım ama gen e de hiçbir olay olmadığını söyledim. Birlikte gittik. İsmet, Selçuk Öğretmenin İlhan Görkey yerine baktığını bilmiyor. . Odaya girince anladı. Bizi görünce Selçuk Öğretmen radyoyu sonuna dek açıp, ”Ben gelene dek dinleyebilirsiniz!”deyip kapıyı kapattı. Az sonra Tangolar diye biri konuşmaya başladı. La Komparsite ile Lapolamayı çaldı. Onları biliyorum, dikkatle dinledim. Arada akordiyon çalıyor, şaşırdım: Ne güzel çalıyorlar, konuşur gibi. Belli yerlerde susuyor, belli yerlerde tüm gücüyle çalıyor. Sonunda “Akordeiyn solo diye bir şey söyledi. Akordiyon sola, bir parça mı? yoksa yoksa derken, ”Tangolar saatinin bittiği söylendi. Gelecek hafta buluşmak üzere, dendi, değişik bir konuşma başladı. Üzüldüm. İsmet üzüntü nedenimi anlayınca beni sevindirdi. “Dayı, bizim Nazif Öğretmenin radyosu var, ben onu izleyip, akordiyon çalındığı günleri öğrenirim, sen de o günler buraya gelirsin! “Güldüm. ”Selçuk Korol Öğretmenin görevi onbeş gün sonra bitecek!”İsmet’le planlar kurarak dersliğe gittik. Derslikte gene giysi işi alevlenmiş. “Hani bizim yıllık giysi hakkımız? Üstelik geçen yıl da almadık!Aldık-almadık. Geçen yıl, asker giysileri verilmişti. Sami Akıncı doğrucu başı oldu, “Askeri maskeri yok, onları verdiler. Tüm Köy Enstitüleri onları giydiğine göre biz de onlarla yetineceğiz!”Öteki sınıflardan ön bahçeye çıkanlar vardı, bizim arkadaşlar da çıktı. Okulun tam önünde bir otobüs durdu, inenler binenler oldu. Otobüstekiler yola yakın olanlara gazete verdiler. Bizim dersliğ de bir gazete geldi. Çoktandır gazete okumadığımız gibi üsteğmenden sonra savaş konusuna da değinen olmadı. Son bilgimiz, Rusya-Almanya savaşında Almanya’nın geri çekildiği, yine Almaya’nın Afrika’da İngilizlere yenildiği üstüne tevatürlerdi. Oysa bu gazetede, Almanya’nın Sivastopol’u, Rostov’u aldığı, Mareşal Rommel’in Tobruk’tan sonra Mısır’a yöneldiği, dün de Mısır’a girdiğini yazıyor. Ben ağabeylerimin geldiğine, evi neşe içinde bulacağım için tatilimin iyi geçeceğini düşlerken birden kaygılanmaya başladım. Kendi aramızdaki konuşmalar da bu yönde bir karamsarlık yaratmış durumdaydı. Gürültümüzü duyan Selçuk Öğretmen geldi. Her zamanki gibi öteden beriden sorular sormaya başladı. Gazete haberine ise güldü:

-Savaş acıklı bir olaydır, insanlar ölüyor. Ancak savaşı kazanmak için ölümler çok doğal karşılanıyor. Sizin bugün öğrendikleriniz, yani Mareşal Rommel’in Mısır’a girişi benim bildiğim bu üçüncüsüdür. Öyle sanıyorum ki daha birkaç kez gidip dönecek. Çünkü o almak istiyor karşı taraf ise vermemek için insan etinden kaleler yapıp düşmanının yolunu kesiyor. Öbür taraf da öyle Almanya Sivastopol’u aldıysa bu ikinci alışıdır. Bunlar sizin kısa tatilinizle ilgili olaylar değildir. Bunları herkes biliyor. Siz tümüyle ilgilenmediğiniz için ilk duyduğunuzda panikliyorsunuz!Selçuk Öğretmen gidince haritayı açıp adı geçen yerleri izledik. Sivastopol, 17 Nisan şenliğimizde arkadaşlar şarkısını söylemişti:

-Sivastopol önünde sıra sıra gemiler!” (Yatan gemiler de denir) Eskiden bizim ülkemizin bir parçasıymış Mısır da öyle Yavuz Sultan Selim 1517 yılında almış, 1880 yılına dek bizde kalşmış. Yerlere bakıp bakıp üzüldük. Oysa şimdi biz hepsinin yabancısıyız. Kemalettin Kamu’nun şiirini anımsadık: ……………. . (Akdenizden geçerken…. .

…………………………………………. .

Havada bir dost eli, okşuyor derimizi,

Boynu bükük adalar tanıyor sanki bizi,

İçimize çevirip nemli gözlerimizi,

Geçtik yabancı gibi yakınından Rodos’un….

Arkadaşların umursamazlığı ya da unutkanlığı kimi zaman yararlı oluyor. Mısır sözü edilince Mısır tarihi, ehramlar araya girdi. Ehramlardan höyüklere geçildi. Umurca ya da Yeni Bedir Öyükleri ile Ehramlar üstüne tartışılırken Yat zili çaldı. Yatınca evi düşündüm. Dilerim Selçuk Öğretmenin dediği gibidir. Ağabeylerim evdedir, Ali Eniştem oğlu Saim’i gene omuzlarına alıp kahveye gelir…. . Oradan öte geçmiyorum, geçmeyeceğim.

 

2 Temmuz 1942 Perşembe

 

Cumartesi günü gitmek istiyorsam, bugün akordiyonu amcamlara götürmek zorundayım. Bir yarın kalıyor, ne olur ne olmaz bir terslik olursa, akordiyonu köye götürmek zorunda kalırım. Geçen gün gittiğimde Kamber Amcam Çorluya gitmişti. Gene öyle bir durum olursa akordiyonu komşuların bırakabilir miyim? Bunu yapamam işte!Yusuf seslendi:

-Gidiyoruz! Yetiştim. Tatile gidecek bizim sınıf olduğundan işler bizim sınıfta gevşedi. Öteki sınıflar tertipli gelip oyunlarını istekle sürdürdüler. Selçuk Korol Öğretmen geldi, bir süre baktı. Akodiyonu dersliğe götürdüm. Hayret, hiç kimse bu değişiklikle ilgilenmedi. “Soraralarsa ne derim? ” diye düşünürken kimse ilgilenmeyince en arkadaki sıramın altına yerleştirdim. Tatilde, kimler kimlree gidecek? konuşmaları tekrarlandı. Her zaman dediği gibi Kadir Pekgöz bizim köye gelecek, ben onların köyüne gideceğim. Ben ayrıca İsmet’in köyü olan Kızılcıkdere’ye gideceğim. Ayrıca Kırklareli’ye gideceğim. Kırklareli’ de Şerif Baykurt’un ağabeyini bulacağım; Hasan Amcamla tanışıyorlarmış. Merak ediyorum, Süheyla Öğretmen ondan ayrıldığını söylemişti. Oysa Şerif Baykurt, “Ben ondan ayrılmam, dolayısiyle o benden ayrılamaz; çünkü babası beni çok seviyor!”demişi. Bunları ağabeyine soramam ama konuşurken sanırım söz sözü açacaktır. Özellikle Şerif Baykurt’la nasıl tanıştığımızı anlatırken Süheyla Öğretmenin adını anacağım. Ayrılmışlarsa “O iş olmadı, tekrar anlaştılarsa, Aaa, evet öyle bir kırgınlık oldu ama şimdi böyle böyle!”derse nasıl bir tavır takınacağımı da kestitemiyorum.

Kahvaltıda bu kez çay-zeytin. Mehmet Aygün takıldı. “Zeytinleri kokutmamak için verdiler. ” “Zeytin kokmaz!”Kimse tartışmaya yanaşmadı.

Ayölye önünde bir süre durduk, öğretmenler gelmedi. Yusuf, “Öğretmenler gelmezse ne yapacağız? der demez İrfan Öğretmen köşeden göründü:

-Herkes işinin başına, beni neden bekliyorsunuz? Yusuf Asıl gülerek:

-Herkes işinin başında öğretmenim, işinin başında da…. . İrfan Öğretmen ekledi:

-İşinin başında ama çalışmıyor mu ? diyeceksin? Yusuf, öğretmenin sözü ağzından almasına azıcık üzüldü. Ancak İrfan Öğretmen, “Sen, sen, sen diyerek, Salih Baydemir’i, Yusuf Asıl’ı, Mehmet Aygün’ü Hamdi Bağ Öğretmenin grubuna bu günlük yardımcı olarak gönderdi. Hasan Üner’le ben, makinede delip korniş açma işini sürdürüyoruz. İrfan Öğretmen bize yardım edeceğini söyledi. Az sonra da gerçekten tezgaha geçti, durmadan deldi, korniş çekti. Hasan, ara ara öğretmene yardım etti, ben de geçmeleri denedim, çoğu az düzeltmelerle uydu. . Üç çerçeve kaba taslak hazırlandı. İkisi de bitmek üzereyken öğle paydosu oldu. Hamdi Öğretmen az erken bırakmış, Salih Baydemir takılmak için bize :

-Bitirdiniz mi? ” diye sordu. Yaptıklarımızı görünce şaşırdı:

-Bu nasıl oldu? Bundan sonra siz, bizsiz çalışın, daha çok iş göreceksiniz!İrfan Öğretmen ayrılmak üzereydi, Hasan, başıyla İrfan Öğretmeni gösterdi…

Yemekte konu:

-Tam tatile çıkarken yemekler düzeldi, ekmekler arttı!” Arkasından da nedenleri. “Başımızdakilerden Almanya’nın kazanmasını isteyenler var; Almanya kazanınca sevinçlerinden bizim yemekleri çoğaltıyorlar. Kim yapar bunu? İlk akla gelen. Korgeneral Salih Omurtag, Orgeneral Fahrettin Altay. Salih Omurtag’ın Korgeneral mi yoksa orgeneral mi, olduğu tartışıldı. Kampta Nuri Çavuş rüdbeleri sayarken orgeneral demişti, iyi anımsıyorum ama, arkadaşlar hepsi tersini söyleyince sustum. Zaten Salih Omurtag konusunda olumsuz duygularımız var; bizi Edirne/Karaağaç’daki okulumuzdan o çıkarmıştı. Bu nedenle ondan bir yarar beklemiyoruz. Orgeneral Fahtettin Altay, iki yıl önce Cumhurbaşkanımız İsmet İinönü ile geldiğinde bize çok yakınlık göstermiş, “En yakın zamanda gene geleceğiz!” gibi, hoşumuza gidecek sözler sözlemişti. O nedenle Orgeneral Fahrettin Altay’dan her türlü yardım gelebilir. Bu tür varsayımlarla yemeği yeyip kalktık. Oysa gerçek, ne o, ne de buydu; gerçek, iki sınıf yani yüz öğrenci tatile gitmişti. Onların payları tümüyle değilse bile bir ölçüde bizim paylarımıza ekleniyordu. Örneğin ekmekler salt bu yüzden artmıştı.

Öğleden sonra da atölyede dött kişi çalıştık. Bir ara İrfan Öğretmen gene tezgaha geldi bir saat kadar çalıştı. Böylec altıncı çerçeveyi de alıştırıp sıraya koyduk. Hasan, ”Yarına iki çerçeve kaldı!”deyince İrfan Öğretmen, “Yarına daha çok iş var, pencerelerin dördü için tahta kapak hazırlanacak. Bu tür işi hiç yapmadık. Zor değil ama oyalayıcı!”dedikten sonra bizi masasına çağırıp çizdi. Tıpkı cam çerçevesi gibi çerçeve, ancak çerçevelere eğit tahtalar geçecek. Tahta aralarından ışık geçecek ama dışardan bakınca evin içi görünmeyecek. Önce aklımız pel almadı. Kapatacak ince dahtaları nasıl tutturacağız. . Öğretmen parçalar keserek gösterdi. Müdür Evinin dışarıya açılan dört penceresi de 140X100, çift kanat. Hasan boş bulundu, “Ohooo, dünyanın tahtası kesilecek!”dedi. İrfan Öğretmen ne düşündüyse “Üzülme onları ne zaman olsa keseriz. Hatta ben onları 8. sınıflara da yaptırırım!”dedi. Paydosa az kalmıştı. Bunu bile bile, kapak tahtalarını ayırmaya başladım. İrfan Öğretmen geldi, o da bizimle tahta çekmeye başladı. O zaman iyice anladık:

-İrfan Öğretmen tatilden sonraya da kalabilir, ya da onları ben 8. sınıflara da yaptırırım diyorsa da gene de gönlü bir an önce bitirmekte!Bu düşünceyle, paydos zili çalınca hemen bırakmadım, zili duymasına karşın İrfan Öğretmen de bizimle tahta ayırdı. Önce salt ölçüleri uyuyor diyerek, çıralı çamlar seçtik. Öğretmen bir süre düşündü:

-Bunların budakları ilerde açılıp kapatılırken sorun yaratır!diyerek, budaksız beyaz çam tahtalara döndük. Yuvarlak olarak 6 m2 kaplanacak(5, 60 m2) Ancak üst üste gelecek parçalar nedeniyle 8 m2 hazırlayacağız. İrfan Öğretmen kamyona yetişmek üzre ayrılınca biz de dersliğe gittik. Akordiyon derslikte, pencereye yaslandım Lüleburgaz yolunu gözlüyorum; o taraftan gelecek bir arabaya akordiyonu koyup, kendim yürüyeceğim. Uzun süre beklediğim olmadı. Sonunda akordiyonu alıp fidanlık arasından biraz ilerde asfalta çıktım. Dereye varmadan bir araba geldi. Kamber Amcamın komşusu, beni tanıyor. Söylemeden, ”Ver çantanı, sen bizim arabalara binmezsin, biliyorum!”dedi. Araba boştu. Onun öyle söylemesine aldırmadamn arabaya atladım. “Benim çocukluğum bu arabalarda geçti!”dedim. Adam güldü, ”Kaç yaşındasın ki, çocukluğunun arkada kaldığını söylüyorsun diyorsun!”dedi. 22. yaşıma girdiğimi söyledim. Önce inanmadı, sonra da kendi yaşını söyledi, önce 1312 tevellüt, dedi onra da 48 yaşımdayım, üç yıl önce beni askerlikten düşürdüler!”dedi. Askerlikten düşürdüler, drkeen neredeyse ağlayacaktı. İçimden buna şaştım. “Herkes askerlikten kurtulmaya çalışıyor, sen de kurtulmuşsun bak!”deyince “O iş öyle değil delikanlı, insan ele gün karşı mahcup oluyor, güzel bir şey değil. Neyse alıştım, konuşuyoruz işte; dünya Sultan Süleymana kalmamış, bize mi kalacak!? “Bu sözü anımsadın mı, bunu ben babandan duydum, o bunu çok söyler!” Bu kez de ben şaşırdım:

-Babamı tanıyor musun? Adam gülerek:

-  Elbette, Uzun Kambere gelen bana da gelir, kapı komşuyuz, sen de biliyorsun. Köylük yerleri böyledir, şehirler gibi değil, komşu komşusuyla lokmasını bölüşür, konukları gelince bir birlerine yerdımı angarye olarak görmez. Sen de köylüsün ama bunları bilmezsin. Bu nedenle ben sana daha kaç günlük adamsın? diye sordum!Konuşmamız Kamber amcamın kapısı önünde kesildi. Adam, “Adım Şerif, baban da Ali Agan da beni iyi tanır, selamlarımı söyle, bu konuştuklarımı da anlat onlara. Başka zaman uzunca kalmak üzere gelince bize de uğra, haydi selametle!”Görmüş, Kamber Amcam çıktı. Komşusuna takıldı:

-  Yeğenim çok şanslıdır, koca köyde bak seni bulup seçmiş!dedi. “Yaa, yaa. ya” diyerek gülüştüler. Azıcık oturup ayrıldım. İçim rahatladı. Konuştuğum adamın adı Şerif. Bizim köydeki Furtun Şerif de çok konuşkandır. Konuşkan olmakla Şerif adı arasında bir ilişki olur mu? Rastlantı!Okula tam zamanında girdim. Köye gitmem için izinim var ama gene de yaygın bilinmesini istemiyorum. Dersliğe girince Mehmet Yücel takıldı, “Dayı, akordiyonu kaldırmışsın!”Mehmet Yücel’e doğruyu söyledim:

-  Köye özellikle giderken, cumartesi dünleri araba bulmak zor, bir yere bıraksam sonradan aldırmak da kolay olmuyor. Zaten bu tatilde çok gezeceğim için, akordiyon çalacak vaktim olmayacak. Köyde gramofon var, arada dinlerim. Bu tatilde daha çok kitap okuyacağım: Goeth, Shakerpeare, Alexandre Dümas –fils, Dostoyevski gibi ünlü yazarlardan kitaplar okuyacağım. Werther-Faust, Jül Cezar, Kral Lear, Beyaz Geceler, Kumarbaz, La Dam a Camelia(Kamelyeli kadın) Bunların en az beşini okumaya niyet ettim. Mehmet Yücel hemen karşı durdu:

-  Aaaa, ben tatilde kitap okumam bak, tatil tatildir, gezer tozarım, yatar dinlenirim, iş miş de yapmam. Biz iki kardeşiz, ikimiz de böyleyiz. Anne-babamız da bizi böyle bilirler!İş konusunda al benden de o kadar ama ben bizim köyde kendi evimden, kendi kahvemizden başka bir yere gitmiyorum; gitsem bile gittiğim yerde duramıyorum. Gülüştük:

-  Her yiğidin bir yoğurt yeyişi olurmuş!Mehmet Yücel bu sözle ikimizin de haklı olduğunu, olayı böylece benimsememiz gerektiğini kestirdi attı. İsmet akordiyonu yalnız taşıdığıma üzüldü. Şerif dayının iyiliğini anlattım. Bu kez de adama dayı deyişimi eleştirdi. Ben dayı deyince onların köyü anımsatıyormuşum. “Burası senin babanın akraba yurdu, oradakilerin hepsine amca demelisin. Dayı deyince ben kendimi araya karıştırıyorum. Oysa Yeni Bedir'de benim dayı alanımda yok!”İsmet haklı, ben de nerden adama dayı dedim? Pekala Şerif Aga da diyebilirdim. Hasan Kumarbaz adlı kitabı bulamamış, ”Gel birlikte arayalım!”dedi. Diretmek istemedim, “Sonra bakarız!”deyip geçtim. Halil Basutçu yanıma geldi. “Bu tatil için ne planlar kuruyorsun? ” diye sordu. İyi ki sordu, birlikte Hüsnü Yalçın’a teklifte bulunmayı istedim. Halil Hüsnü ile iyi konuşuyor; hemen çağırdı. Hüsnü benim önerime çok sevindi, Emrullah’la konuşacağını, onu da beraberinde getireceğini söyledi. İşin içine Emrullah girince benim umudum azaldı. Çünkü Emrullah, yabancı insanlardan kaçan bir yaratılışta. Bizim köye gelip kahvede ya da bahçelerd iki söz etmek istemez. Hele köylülerin abuk sabuk sorularına kesinlikle yanıt vermez. Kesinlikle onlardan uzak durur. Ne var ki biizim köylüler bunu iyiye yormaz, olumsuz bir tavır takınıp hemen üstüne varmaya kalkışırlar. Bunları düşündüğümden Emrullah için fazla diretmedim:

-  O böyle düşünüyor. Onunj bileceği bir iş!dedim. Gene de Halil’le bir süre Emrullah’ı çekiştirdik. Hasan Üner Kumarbaz kitabını bulmuş, gülerek getirdi. ”Altı kitap almak yokmuş, 2 kitabı Harun Özçelik’e, ikisini de İsmet Yanar’a yazmış. Böylece 6 kitap almış oldum. Kitapları parmaklarımla yokluyorum, Üçü düpe düz ince, ikisi kalınca, biri biraz daha kalınca. Hepsini toplasan, Harp ve Sulh ya da Sefiller emez. Ama bana yirmi günü rahat geçirtirler. Romeo Jülyet’i açtım. Bu tür yazılan kitapları okumayı pek sevmiyorum. Kral Lear de öyleymiş, buna iyiden üzüldüm. Yoksa öbürleri de mi öyle? Telaşla karıştırdım. Neyse ki onlar öyle değilmiş. Hasan geldi, Romeo Jülyet’i anlattı. Hasan anlatınca daha çok sevdim. Kral Lear’ı okumamış. Hasan gidince Romeo Jülyet’i yarıya dek okudum. . Bir terslik olmazsa yarın akşam sanırım bitireceğim. Birden Romeo Jülyet’i bizim köyde çok konuşulan Hanife-Mehmet olayına bağladım. Mahmut Ağabeyimin arkadaşı Damgalı Mehmet, köyde Ahmet Ağalar diye anılan ailnin büyük kızı Hanife Ablayı seviyormuş. Hanife abla ile anlaşmışlar. Ancak iki tarafın aileleri bu anlaşmayı duyunca ortalık karışmış. Yıllarca uzaktan yakından söz yetiştirmeler olmuş. Bu arada Mehmet Ağabey, buzlu bir günde at koştururken atla birlikte buzdan kayıp düşmüş. Atın altında kalan sağ bacağı incinmiş. Bir yıla yakın acılar içinde kıvranmış. Kalkınca da bir süre aksayarak yürümüş. Bu olay kız tarafı için bir tutamak sayılıp türlü olasılıklar ortaya atılmış. Topal damat istememişler. Topallığı atlatmasına karşın bu tavırlardan incinen Mehmet Ağabey, bir başkasıyla evlenmeye karar vermiş. Bu da engellenmeye çalışılmış. Bu durumlardan en çok zarar gören de Hanife Abla olmuş, saramış solmuş yataklara düşmüş. Attan düşmemiş ama attan düşmekten daha perişan duruma girmiş. Mehmet Ağabeyden sonra onu da evlendirmişler. Ancak eski neşesini bir daha hiç bulamamış. Genç yaşta ölen Mehmet Ağabeyden sonra ise iyice içine kapanmış ailesinden hiç kimse ile konuşmamış. Romeo Jülyet’le doğrudan bir şekilsel benzerliği yok ama bir birini seven iki gencin, çeyresindekilerce etkilenmeye çalışması, giderek onların bir birlerini sevmelerinin önlenmesi, bende; iki olay arasında bir andırışlık duygusu uyandırdı. Zil çalarken tuttum kitbın sonuna baktım. Bu kez de çok üzüldüm. . Bunlarınki bizim köydekinden daha acı bitiyor. Hiç değilse bizim köydekiler başkalarıyla da olsa evlendi. Mehmet Ağabeyin Veli adında bir oğlu oldu, yaşıyor. Hanife Ablanın da oğlu var. Romeo-Jülyet ne yazık ki bir takım oyunlar sonunda zehirlenmişler. Çok üzüldüm. Bu kitabı okuyanlar çok sevdiklerini söylediler(Röslein) biraz şaşırdım. Niçin? Sevenler çok yaşamamalı mı? Belki de yanlış düşünüyorum.

 

3 Temmuz 1942 Cuma.

 

Herkes ayakta. İdris Destan, “Vallahi, bugün cumartesi sanıyordum, o nedenle erken kalktım!”dedi. Mustafa Saatçı, Yapma yahu, bugün cumartesi değil mi? Ben cumartesi diye yatıyordum! “Fettah Biricik baktı baktı, ”Ne diyor bu kaçıklar? İkisi de cumartesi diyor ama, bugün Cuma!Mustafa Saatçı gene, aynı ses tonuyla”Sahi bu gün cumartesi değil mi? ”Birkaç kişi birden “Selçuk Öğretmen geliyor!”dedi. Yatakhane birden boşaldı. Benim aralarında oluşuma şaşanlar oldu. Akordiyonu götürdüğüm için Yusuf’la Ahmet bugün için mandolin çalanlardan bir grup oluşturdu, beni de rahat bıraktılar. Kenardan bakanlara karışıp azıcık izledim. Doğrusu oynanan oyunları hiç beğenmedim. Her sabah böyle mi? Öyleyse ben dikkatli bakmıyorum. Azıcık üzüldüm. . Oynayanlar öyle gevşek deviniyorlar ki, oyun değil sırtındn bir şey silkeler gibi sallanıyorlar. Zil çalınca Yusuf’a durumu anlattım. Meğer o da durumdan memnun değilmiş. Dersliklte de bir süre bunu konuştuk. Tatilden dönünce daha sıkı önlemler alalım, sayıları azaltalım, akşamları, gündüz gözüyle bir süre oynayıp en küçük kusurları bile gösterelim. Düzeltmemekte diretenleri ikinci gruba geçirelim. Derslikte de bunu konuştuk. Ahmet Güner gelince düşüncemi ona da açtım. Ahmet Güner daha hoşgörülü. O bize Hasanoğlan’daki ekipleri anımsattı “. Ortaya çıkan 20 kişinin yarısı uyamıyordu. Toplu oyunlarda bunu kusur saymayalım. Törenlerde, toplantılarda bunlara izin vermeyelim, sabah çalışmalarında da biraz hoşgörülü olalım!”Arkadaş da haklı. Onlar ayrılınca Romeo Jülyet’i açtım. Gerçekten böyle piyes olarak yazılmışları rahat okuyamıyorum. Kitapta geçen adları yazıp tanıyıp okumayı denedim. Azıcık oyalayıcı oluyor ama daha iyi anlamaya başladım. Kahvaltıda Kitabı Hilmi Altınsoy’a salık verdim. O da okumaya kalkışmış ama yarıda bırakmış. Hilmi’ benden önce okumasına şaştığımı söyleyince, Mehmet Aygün hemen, “Hilmi onu ilk aşıklık döneminde okudu!”dedi. Hilmi’nin o zamanki Jülyet’i Nachtigell’mış. Hilmi sinirlendi, Mehmet Aygün’e “20 gün ayrı kalacağız, beni söyletme, kötü söz söylerim, sen de üzülürsün ben de üzülürüm, 20 günümüz zehir olur!”deyince Mehmet, “Üzülme, ben çok üzülürsem giderim!”diye bir söze başlamıştı. Hilmi bunu yanlış anladı:

-Gelirsin ama ben evde olmayabilirim, benim de gideceğim yerler var!”diye açıklama yaptı. Bu kez Mehmet Aygün:

-Yok yahu sana neden gidecekmişim? ”Giderim bir arkadaşa, yakın köylere, Babaeski’ye, Kırklareli’ye gün geçiririm!”deyince hepimiz güldük. Hilmi bu kez dönüş yaptı:

-Senin arkadaşlığın işte bu kadar. Oysa ben, gider senin gönlünü alırım, demeni bekliyordum!”deyince arkadaşlar:

-O kadar dolaşacağınıza burada kırılmasanız olmaz mı? diye sordular. Bu kez Hilmi sordu:

-Siz ondan yana mısınız? Yoksa ortalığı iyice karıştırmaktan yana mı? “Arkadaşlıktan yana!”diyerek kalktık.

Atölyede, dün ayırdığımız tahtaları verilen ölçülere göre kesip temizledik. 8X50 ölçüsünde bir kanat için 20, 2 kanat için 40 parça, 4 pencereye 160 parça temizledik. İrfan öğretmen çok sevindi, “Bugünün işini yarına bırakma!”sözü bu anlayışlar için söylenmiştir!”dedi. İrfan Öğretmen neden bilmem bu ara benim akordiyon koyduğum dola açtı, ”Akordiyonu aldın mı? ” diye sordu, Aldığımı söyleyince, ”Bak bak sen yokken çalacaktım!”dedi. Yusuf ilgiyle sordu, ”Siz akordiyon çalmasını biliyor musunuz? ”deyince öğretmen güldü, hırsızlığın çeşidi olmaz, göze kestirilen alıp kaçırılır!”dedi. Arkadaşlar yanlış anladık!”deyince bu kez İrfan Öğretmen güldü, ”Gördünüz mü anlamadınız, ben sizi daha sözün başında kandırmak istedim, çalma sözünü cinaslı kullandım!”dedi. Bir süre güldük. Özellikle cinaslı sözler aramaya başladık. Yusuf bir ara, çok ciddi olarak: ”Bizim izin işi yattı!”dedi. Arkadaşlar bir ağızdan Yusuf’a “Ağzını topla!”dediler. Bu arada pencere kapaklarının kasaları ile çerçeve parçalarını da tamamladık. Öğle yemeğinde İrfan Öğretmen bizim masada oturdu. Öğretmen olduğu için yemek bir sessiz yendi. Bu kez öğretmen: ”Ben sizi hep gözetliyorum, yemeklerde en çok konuşan masalardan biri de sizsiniz!”dedi. Yusuf bana bakıp gülümsedi. Anlamadım ama ben de gülümsedim. İrfan Öğretmen bir şeyler sezdi, sordu: ”Ne o söylediğim sözlerden birine takıldınız galiba!”deyince anladım Yusuf “Konuşan masa!”sözüne takılmış, olacak Öğretmen üstünde durmadı, biz de bir açıklama yapmadık. Böylece öğretmenin sözü öyle ce geçiştirildi. Öğretmenle birlikte kalktık, atölyeye döndük. İki çerçevemiz yarımdı onları tamamladık. Yaptıklarımızı bir daha gözden geçirerek numaralayıp sırasına koyduk. İrfan Öğretmen, “Yarın belki geç gelebilirim, erken ayrılanlara iyi tatiller dilerim!”deyip ayrıldı. Öğretmenin ardından baktık. O da bizim gibi bir insan, genç, iyi yürekli bir öğrtmen. Yusuf hemen anımsattı. “Konuşan masa!”Ben”Öğretmen onu bilerek, bizi konuşturmak için söylemiştir!”dedim. Güldük, neşeli olarak dersliğe gittik. Biz Müdür Evinin ağaç işlerini hazırladık. Yapıcılar daha ancak pencere altlarına çıkmışlar. Onlar kendilerini savundu:

-Biz iki bina birden çıkarıyoruz. Müdür Evi, bir de atölye. Atölye Müdür Evinin iki katı…Kadir birlikte gideceğimiz için sevindiğini söyledi. Bana takıldı”Seni köyün dışına dek izleyeceğim, elin gelinlerine bakarsan, gelip Müdür Beye söyleyeceğim!”Kadir’in Müdür Beye söyleyeceğim, sözü içimi burkuttu: ”Sözlü mü söyleyeceksin yoksa yazılı mı anlatacaksın? ”dedim. Kadir şaşırdı:   Ne yani ben Okul müdürü ile iki söz konuşamam mı demek istiyorsun? ”Güldüm, ”Yok arkadaşım, sen arasıra bana takılıyorsun ben de sana öyle takıldım. ”Sen beni, elin gelinlerine baktığımı mı sanıyorsun? Kadir her zamanki gibi gene: ”Yok be abi, ben o işlerden anlamam, hemen öyle sana takılmak için söyledim. O kızı vaktiyle sevdiğini duymuştum. Biliyorsun ilk günlerde olduğu gibi, şimdi de ara sıra takılıyorum. Hoşlanmıyorsan bir daha bu gibi sözleri ağzıma almam!”Kadir’e, kızmadığımı dahası hoşlandığımı söyledim. “Birlikte O’nun evi önünden geçeriz, sen öteki yoldan dönersin. Gören olursa senin de bizim köye gittini sanır!”Kadir iyi ayrıldı, Romeo-Jülyet’i okumayı sürdürdüm. Bitirmeye de niyetlendim. Ancak okurken Kadir’in içtenliğinden biraz kuşkulandım. Benim bildiğim Kadir benimle onların köyünde birlikte olmak istemiyor. Özellikle köye girişteki “Yukarı Mahalle Kahveleri’ne benimle girmekten çekiniyor. Ben, ilkokula giderken yaz kış oradan geçtim. Kahveler çıkanlar beni hep görüp tanıdılar. Şimdi gene oradan geçerken hiç ara vermemişim gibi tanışlığımız sürüyor. Yalnız olduğum zaman önüme çıkıp durdurdukları oluyor. Kadirle gittiğimizde de aynı ilgi bana gösterilince Kadir, elinde olmadan bu tavırlardan gocunuyor. Bu nedenle Kadir’in bu kez de benimle o kahvelerin önünden geçeceğini pek sanmıyorum. Belki de yanılıyorum, kendime bir övünç payı çıkarıyorum. Ayrıca benimle, söz konusu evin önünden geçecekmiş. Evden onu görenler, bunu iyi yorumlamazlar. Kadir kurnaz bir arkadaştır, bunları pekala düşünür. Gene de beraber olmamızı istemesine sevindim. Gerçekte Kadir, bana göre iyi yolcu arkadaşıdır. İyi yürüyor, mızmızladığı bir durum olmuyor.

Kitabın sonunu okumaktan vazgeçtim. Kişi konuşmalarını karıştırıyorum. Köyde daha sakin okuyacağımı düşündüm, kapattım. Nasıl olsa öleceklermiş! Hiç sevmediğim bir son. Ama kitaplarda bu sık sık yapılıyor. Sefiller’de bir çoğu oldu. Neyseki sonunda Kozet’le Marius kaldı, onların yaşaması gene de okuyucu için bir sevinç oluyor. Kırmızı ve Siyah’ı anımsadım; onun sonu bir başka türlü: Jülien cezasını çekiyor, Madame de Renal kahrından ölüyor. Buna karşın Bayan Mathilde ayakta kalabildi. En güzel sonuçlardan biri Kazaklar’da Tolstoy, Kont Olenin’i gönderdiği gibi geri döndurdu. Yeroşka, Marianka, Manyuşa gerçek yaşamlarını sürdürerek kaldılar. Harp ve Sulh’te de sayısız insnın yok olmasına karşın Piyer-Nataşa çifti kitaptaki yaşamı sürdürüyor duyguları içinde kitabı kapatmıştım. Yaban’da Ahmet Celal’in kaybolması nedense bana çok dokunmamıştı. Bu belki de Fikret Madaralı Öğretmenimin açıklamalarından böyle olmuştu. Kuyucaklı Yusuf bitince boğazımda oluşan düğümün geçmesini uzun süre beklemiştim.

Yeğenim İsmet yanıma geldi, “Dayı!”derken zil çaldı. İsmet’e takıldım, “10 Temmuz 1942 Cuma günü konuşacağız! “İsmet, ”Anlamadım, gece kalkıp mı gideceksin? ” diye sordu. Anlaştık. Yatınca, köyü düşündüm nedense bu kez okuldan kaçar gibi köye gitmek istiyorum. Okuldan mı soğuyorum yoksa köye özlemim mi artıyor? Köy üstüne düşler kurarken uyumuşum.

 

4 Temmuz 1942 Cumartesi

 

Yusuf’la Ahmet geldi. ”Bugün birlikte oynayacağız, kaytarmak yok. Buna sevindim, hemen çıktık. Ben oynana oyunları çok iyi biliyorum. Yazdığım için bunları okuyarak birlikte düzeltmeleri yapıyoruz. Harmandalı ile Arpazlıyı oynadık. Kalanlar, biz gelene dek, Harmandalı, Arpazlı, Timurağa, Trakya Horonunu oynayacak. Bengi’nin dönmelerinde, dumalarında tam birlik sağlanamamışlık var.

Zil çaldı; bizim derslik durulacak gibi değil. Ben her türlü hazırlığımı yaptım. Selçuk Korol Öğretmen gelince hemen izin alacağım. Hüsnü Yalçın’a son önerimi yaptım:

-İster şimdi, istersen pazartesi günü(Bu pazartesi ya da ondan sonrakiler de olur) Pazar yerinde bizim köylüleri sor, anlaş biriyle birlikte gel. Emrullah da gelirse sevinirim. Ama sen gelmezsen üzüleceğim!”Halil Basutçu da Hüsnü’yü sıkıştırdı. Kahvaltıya bunları konuşarak gittik. Kahvaltıdan çıkarken Röslein iyi tatiller diledi. Onun yanındakiler de aynı dilekte bulundular. SS’de aralarındaydı. Onun ayrıca “İyi tatiller!”demesi, bizim arkadaşları güldürdü. Dersliğe dönünce İsmet sordu: “Dayı, o kız sana ne dedi? ” Ben İsmet’in amacını anladım:

-Çok yavaş söylediği için tam anlayamadım, gelince görüşürüz, gibi bir şey söyledi, ”dedim. Mustafa Saatçı:

-Hop, hop, hop!diye yüksek sesle konuştu:

-Şakanın sırası değil!

Selçuk Korol Öğretmen gelmiş, ancak benden önce Hüseyin Orhan izin istemiş. Selçuk Korol Öğretmen. “Bayrak Törenninden önce hiç kimse gelmesin, izinleriniz cumartesi öğleden sonra olarak kararlaştırılmıştır, bu kuralı bozamayız”demiş. İzin istemekten vazgeçip yerime oturdum. Kadir de olayı duymuş, üzüldük ama, “Elle gelen düğün bayram!”dedik. Zil çaldı. Tarım nöbetçisi gelip bizim sınıfı Besim İyitanır Öğretmenin çağırdığını söyledi. Biraz yüksünerek Tarım atölyesine gittik. Besim Öğretmen güler yüzle bizi karşıladı:

-Öğleye dek canınız sıkılmasın diye çağırdım, sebze bahçemizi otlar sardı, sizin gelişinize dek toplanmazsa geldiğinizde çayırla karşılaşacaknız. İyisi mi bugün bir hamle yapalım!dedi. Gülerek, hepimize bir çepin verdi, bir de kendisi alıp önümüze düştü. Yolda Salih Ziya Öğretmenle karşılaştık. Salih Ziya Öğretmen yüksek sesle:

-Buna çok sevindim, kolunuza kuvvet!” diyerek bize katıldı. Gerçekten Besim İyitanır Öğretmen otlu arklar aralarına dalıp ot kazımaya başladı. Ne yapacağımızı iyi anlayınca biz de aynı işleri yaptık. İş kazma falan değil, salt çıkmış yaban otları toplama. Ot kazımamız öğleye dek sürdü. Gerçekten çok ot çıkmıştı. Aramızda ufuldanma olmasına karşın çalıştık. Çalışırken türküler de anımsandı. Türküler arasında biri tartışmaya da neden oldu. Burçak Tarlası. Tam bilen çıkmadı ama duymayan yokmuş. “Aman ne zor işimiş burçak yolması-Burçak tarlasında gelin olması. . Mustafa Saatçı fit attı:

-O kadın şarkısıdır, ben söylemem!deyince. Bekir Temuçin:

-İçimizden biri söylesin! diye öneride bulundu. Abdullah Erçetin'in adı geçti. Abdullah gülerek:

-  Kız mıyım ki? deyince Fettah'a bakanlar oldu. Fettah çok sinirlendi. Besim Öğretmen uzaklaştığındaı görünce kendisine sataşanları erkeklik yarışına çağırdı. Bu kez de tartışmanın dışında kalan arkadaşlar Fettah'a yareışmanın nasıl yapılacağını sordular. Fettah bu soruyu yanlış anladı, onlara da küfürlü söy söyleyince durum iyice tatsızlaştı. Bu arada Besim İyitanır Öğretmen paydos işareti verdi. Doğru Bayrak Törenine katıldık. Ben kenara çekildim. 3. sınıflardan biri İstiklal Marşı’nı söyletti. Bu da hoşuma gitti. Yemekte izin kağıdı alarak ayrılabileceğimiz duyuruldu. Kadir Pekgöz’le ikimiz ilk izini alıp yola çıkık. Tepede durup gülümseyerek okula bir daha baktık. Kalanlar koşuşup duruyor. El sallayıp tepeyi döndük. Kimi zaman kamyonlar durup alıyorlar, böyle bir şey bekledik ama çok kamyon geçmesine karşın duran olmadı. Lüleburgaz’a girince çarşıyı bir kolaçan ettik. Arkadaşımız Fırıncı Hasan’a uğradık. Hasan “Az önce Hamitabatlı iki araba gitti!”dedi. Yetişme umuduyla bir hayli koştuk ama yetişemedik. Tepeye çıktığımızda arabaların Büyük Göl denilen çukurlukta olduğunu gördük. Bu kez şansımız yürümekmiş deyip, kestirme patikalardan Hamitabat’a ulaştık. Kadir gerçekten benimle Yukarı Mahalle Kahveleri’ne geldi. Hamitabatlılar gene güler yüzle karşıladılar. Ben biraz da şaşırdım, Kadir’i tanıyan çıkmadı. Gerçi (İkimiz de) aynı giysiler içinde olduğumuzdan arkadaş olarak ayırmadılar ama Kadir’e (Köylüleri olarak) tek söz söylemediler. Sonunda biri bana, Kadir’i gösterek: ”Sizin köyü iyi tanırım, “Arkadaşın kimlerdendir? ” diye sordu. Hem utandım, hem de güldüm. “Arkadaş bizim köy İmamımızın oğludur, Kara Hafız’ın küçük oğlu!”dedim. Gülenler oldu. Biri de düzeltme yaptı, ”Tanımadın mı, Kara Hüsyin’in kardeşi!”dedi sonra da “Nereden tanıyacaksın, çocuk kahveye çıkmadan buradaki okulu bitirir bitirmez köyden ayrıldı!”dedi. Kadir azıcık üzüldü ama sonraki konuşmalar durumu düzeltti. Önceki kararımıza uyarak A’nın evi önünden geçtik. Evde kimseler yoktu. Kadir, Bağlık Yolu denilen öteki yoldan evine döndü. Ben düşler kurarak köye yürüdüm. Tepeden bakınca köy bana biraz değişik geldi; dere her zamanki gibi yeşillik ama tarlalar, meralar sararmış, küçülmüş gibi. Üzüntü duyarak köye girmeden dere boyunca yukarıya, eve gittim. Evdekilerin geleceğimden haberleri vardı ama santırm bugün beklemiyorlardı. Önce Gülsüm gördü, annesine “Müjde!”diye bağırdı. Ablam her zamanki gibi, “Ah benim kardeşim!”deyip boynuma sarıldı. Yüzüne bakamadım, ağladığını biliyorum. “Herkes nerede? ” diye anlamsız bir soru sordum. Herkes gündöndü çapalamaktaymış. Oraklara başlamadan, gündöndü, pancar, mısır, bostan türü tarlalar son bir kez temizleniyormuş. Ablam gülerek:

-  Sen bunları unuttun!dedi. İçimden: ”

-  Ne unutması, ben öğle saatine dek mısırlar, biberler, patlıcanlar arasında ot topladım demedim. Pek unutmadım ama, zamanını biraz değişik düşünüyordum. !dedim. Ablam:

-  Bugün- yarın orak da başlayacak!diye ekledi. Kahveye gittim, babam yalnızdı, tenekeleri hazırlamış, su getirecekmiş; tenekeleri alıp iki kez döndüm. Babam yeteceğini söyledi. Oysa ben birden eski bir olayı anımsadım, görürse C de gelir, diye düşündüm. Birden cesaratim arttı. Ancak umduğum olmadı, o tarafta hiçbir belirti yoktu. “Belki de onlar orak biçmeye başlamışlardır!”deyip kendimi teselli ettim. Birden bire kendimi boşlukta bulur gibi oldum. Daha ilk saatlerde, yapayalnız kalmıştım. Gene kahveye gidip babama yardım ettim. Bu kez gelenler oldu. İçimden “İyi ki geldiler, yoksa ilk gün daha sıkılacaktım!”dedim. Eski gazeteler varmış onları karıştırdım. Onlardaki haberleri bilen köylüler, kesinlikle bana onlarla ilgili soru soracaklardır. Nitekim az sonra gelen Arabacı Ali, ilk hoş beşten sonra bana Tobruk’un nerede olduğunu sordu. Tobruk yakın zamanda okulda söz konusu edilmişti: Alman mareşalı Rommel, Tobruk’u geri aldı, Mısır’ yöneldi deniyordu. Kuzey Afrıka’da, Trablusgarp taraflarında, deyip kestirdim. Sanırım bu bilgi yetti. Kendi aralarında konuşmaya başladılar. Kimisi Yemen’in oralardadır, kim ne bilsin? ”dedi kimisi de “Fizan, Fizan, deyip duruyorlar ya orasının gene nerede olduğunu hiç bilen yok, gelen giden memurlara hep soruyoruz: :

-  İşiniz mi yok sizin? Oralar padişahlık zamanının sürgün yerleriymiş, şimdi Cumhuriyet Devrindeyiz; ne padişah var ne de sürgün edilecek!deyip geçiyorlarmış. Bu kez ben, “Bu dediğiniz yer, insanların yaşadığı bir yerse ben okula dönünce öğrenirim!”dedim. Birkaç kişi birden:

-  Okuldakiler, genç adamlardır, nerden bilecekler eskileri? deyince canım sıkıldı. “Ne diyorsunuz? öğretmenler binlerce yıl önce olmuş olayları bilip anlatıyorlar. Örneğin “Mısır Uygarlığı bundan 4000 yıl önce!” derken Koca Şerif hemen “Mısır dediğin nah şurada, Seferberlikte bizim alayın yarısı kura ile oraya gitti, Mısır yakındır!”Gülümseyip sustum. Benim anlatmaya çalıştığımı onlar ya anlamak istemiyorlar ya da anlamıyorlar!Bir bahaneyle eve döndüm. Daha doğrusu babam benim sıkıldığımı anladı bana: :

-  Git evdekiler dağılmadan görüş, onlar yarın erken işe giderler!”dedi. Gerçekten herkes gelmiş, birkaç yıldır özlediğimiz beraberliğe kavuştuk. Onlar ne düşündüler bilmiyorum ama ben zaman zaman bu durumu özleyip ağlamaklı oluyordum. Mahmut ağabeyimin askerliği hemen hemen bitmiş durumda, ayrılırken yüzbaşısı: :

-  Sen asker olarak belki gelmezsin ama bizi unutma!demiş. Bektaş Ağabeyimin altı aylık bir borcu varmış. O da çok hava değişimi aldığındanmış. Ona da bir kaç ay için gelme olasılığın var!”demişler. Bektaş Ağabeyim bir kaç gün içinde gidip rapor işini asağlama bağlayacakmış. Onu yapabilirse hemen köye dönecekmiş. Bektaş Ağabeyimin birliği Kavaklı İstasyonu yakınındaymış. . Bektaş Ağabeyim gülerek:

-  Pancarları döktüğümüz çamurlu meydanı anımsayıp anımsamadığımı sordum. “Unutur muyum? ” Güldüm:

-  Ben, onları olduğu gibi yazıyorum!dedim. “Yazıyorum!”sözü hepsine Vahit Dedeyi anımsattı. Söz hemen ondan açıldı. Vahit Dede iki ağabeyimi de gitmiş çadırlı karargahlarında görmüş. O görüştükten sonra subayların tavırları değişmiş. Ablam bu olayı başka türlü değerlendirdi:

-  Ne de olsa ermiş adam, baksanıza Dede olmuş. Bazı insanlar böyle girgin olur. Şeytan tüyü var!dedikleri bunlardır. Yengemler bana sordu:

-  Sen okula gittikten sonra Vahit Dedeyi hiç gördün mü? Okula yazılırken yaptığı yardımları anlattım. Alpullu’ya da Lüleburgaz’a da geldiğini söyledim. Mahmut Ağabeyim:

-  Şimdi sözüyle tutuldu, Keşirlik'e bucak müdürü oldu. Çok uzak değil ama gidip gelmek zor. Hele kışları oradan dışarı kolay kolay çıkamayacak!”Herkes: ”Vah vah vah, deyip acımsı acımsı güldü. Bektaş Ağabeyim: ”O bulur başının çaresini, klarnet çalar, çocuklara müzik öğretir, şiir yazar, kitap yazar!”dedi. Ali Ağabeyim duramadı, ” “Babama yardım edeyim!”deyip kahveye gitti. Biz bir süre konuştuk; hepsinin benden sorduğu bizim okul: Ankara’ya gidişi, gelişi. Bir yıl sonra köye gelip gelmeyeceğim. . Köye gelirsem Mustafa ne olacak? . (Eğitmen Mustafa Ağabeyi hepsi çok sever) . Onlar, sabah erken kalkmak üzere yatmaya gittiler. Ben de yorgunluk sözüne sığınıp, bir yıl sonra ne olacak sorusuna yanıt arayarak yattım. Zifiri karanlık. Karanlıkta kolay uyurum ama nedense bu kez uyuyamadım. Bir ara saate bakmak istedim, göremedim. Bir başka akşam için kibrit hazırlamayı tasarladım. Sanırım benim tatil bu kez umduğum gibi rahat geçmeyecek!Oysa ağabeylerim gelmiş, evdekilerin hepsi sağlıklı neden bunlarla yetinmiyorum?

 

5 Temmuz 1942 Pazar

 

Neredeyse öğle olacak. Ablam, ”Gürültülerden uyuyamadın değil mi? diye sordu. ”Hı mı, dedim ama ne gürültüsü olduğunu bile bilmiyorum. Duymadım, desem belki ablam beni duyarsız olarak düşünecek. Kurnazca savunma yaptım:

-Uyansam bile çabuk uyuyorum. Ayrıca köy gürültülerine alışık olduğumdan bana yabancı gelmiyor. Üstelik, inanmayacaksın ama ben horoz sesleri, köpek seslerini özlüyorum bile!Ablam, söylemek istediği olayı duymadığımı anlayınca açıkladı:

-Bu defaki öyle horoz sesi falan değil, insanlar bayağı çığlık çığlığa sokağa döküldüler!Ben ablama bakınca ablam olayı anlattı. Komşumuz Kadirlerin evine köy boğası gelmiş. Herkesin korkup kaçtığı boğa, insanların bağırışlarını duyunca hayvancağız iki duvar arasına, o dar geçide girmiş. Geçidin bir ucu kapalı olunca hayvan geri dönememiş. İleri gitse gidemiyor. Hayvan (çok iri olduğundan) geri de dönemeyince, (arkası çıkılıcak yere dönük) öylece kalmış. Mahalleli toplandı; her kafadan bir ses çıkıyor. Sonunda dar geçitin önünü açtılar. O korkunç boğa insanların çığlıklarından erkilenmiş olacak, önü açılıncaya dek bekledi; açılınca da uslu uslu çıkıp gitti! “Boğanın bakıcısı vardı!”dedim. Ablam

-Var, köy kahyası bakıyor. Ama o başına buyruk kimi zaman alıp başını istediği yere gidiyor. Kahya, boğa yerine gelip girerse kapısını örtüyor. Onu da sanırım kış günleri yapıyor.

Ablam İsmet’i sordu, iyi olduğunu söyledim. Yakınlarda Muhittin Eniştem bize gelmiş, İsmet için:

-Okumayacağı belli oldu, bari burasını bitirse!”demiş. Ablam: ” Muhittin Eniştemi bu denli üzgün hiç görmemiştim, çok umutsuzdu!dedi. Arkasından, “Ayşe’nın evliliği iyi olmadı, damat gitti gideli hiçbir haber alınamamış, Erzurum taraflarına gitmişti. O da iyi süt emmemişin biriymiş. İki yılı geçti, insan hiç olmazsa buradayım, deyip yaşadığını duyurur!Burada bir çocuğu var, çocuk mocuk sevgisi de yok besbelli. İsmet’i de tevzem bile bile böyle bağladı!”Ablamın üzüntülü sözlerini dinledim, sözle katılamadım ama üzüntüm ondan az olmadı. İsmet’in beni 10 temmuzda çağırması acaba bu işle ilgili olabilir mi? Ablamın sözü oraya getireceğini düşünürken Mahmut Ağabeyimimn oğlu Yahya geldi, annesi ablamı çağırmış, gittiler. Bir süre kahveye indim. Kahvenin bahçesi çok güzel olmuş. Arkadaşlara övüyordum, şimdi tam görülecek zamanı. İlhan Görkey Öğretmen, Salih Ziya Öğretmen görmek isterdi. Hepsinin gelip görmesini istiyorum ama, bir ama sözü beni yutkunduruyor. Onlar gelince salt çiçeklere bakmayacaklar ki!Oturup kalkacak rahat yerler isterler. Oysa kahvenin kuru peykeleri dışında oturacak doğru dürüst bir yer yok. Hele gece kalmak gerekse işler daha da zorlaşacak. Şimdiye dek hiç üzerinde durmadığım konuları nedense bugün eni konu düşündüm. Belki de onların gelmekte naz edişleri bu yüzdendir. Eve yemeğe götürsem yere oturacaklar. Gerçi yazın kahve içine ya da çardak altın da masa kuruyoruz ama serin havalarda bu olanaksız. Ekmekleri, yemekleri, içilen suları birer birer gözden geçirdim. Tabak, çatal, kaşık, bardak turü araçların hiç birisi okuldakilere uymuyor. Oysa öğretmenler okuldakilere bile çoğu kez tepki gösteriyorlar. Yoksa arkadaşlar bu türlü sakıncalardan ötürü mü evlerine birilerini çağrıdan kaçınıyorlar? ”Aklım nedense bunlara takıldı. En aykırı olanı da tuvaletler oldu. Tuvaletler arasındaki büyük benzersizliği okula gittiğim ilk gün daha görmüştüm. Bunu daha önceleri de seziyordum. Amcamların evlerinde tuvalet temizliği ilk gözüme çarpan olaylardı. Babamın da bu konudaki titizliğini biliyordum. Bu kahvede oldukça düzenli uygulanıyordu. Evdeki tuvaletler de kerpiç duvarlı, hiç değilse üstü kapalı, ancak su hazırlanmış bidondan alınıyor. Bu bizde böyle ama köyde çok daha başka. Çoğu karaçalı dikeninden yapılmış korunaklar içinde, sokaktan görülen çukurluklar şeklinde. İnsanların gelip geçtiği yollara taşanları bile vardır. Zaman zaman kahya bağırtarak ev sahiplerinden temizlik yapılması istenir. 7-8 yıl önce bir hastalık kuşkusundan tüm köy doktor gözetiminden geçirildi, kullanılan araç gereçler temizletildi, giysiler özel olarak getirilen bir araçta ütüye sokuldu. Tüm köy halkını aylarca uğraştıran bu sağlık olayından sonra, tuvaletler için hükümet yetkilileri, önce tuvaletlerin sağlıklı bir şekle sokulmasını istedi. Giderek sorumluları buna zorladı. Bir iki yıl süren bu çaba yarı yarıya başarılı olmuştu. Sonradan ne olduysa işler gene gevşedi. Özellikle uzun süre askere alınmalar başlayınca temizlik işleri de iyice tavsadı. Karşı yoldan yeşillikler içinde köye girince eve iki yoldan gidebilmekteyim. Hangisini seçsem en az iki tuvaletin yola açıldığını üzülerek görüyorum. Ev sahiplerini tanıyorum, bunların dördü de konuşurken uslu akıllı olduğu kolayca anlaşılıyor. Hele bir tanesi, temizlik konusunda oldukça titiz görünür. Ancak bu titizlik salt giyim kuşamda kalmaktadır. Bayramlarda, düğünlerde, evdekiler giyim yarışındadırlar. Bir zaman bu konu açıldığında bir komşusu bunu anımsatmış. Sizin ayakyolunu(Köyde tuvaletlere kendi aralarında kenef, başkasıyla konuşurken ayakyolu derler) herkes görüyor, rahatsız oluyor, siz görmüyor musunuz? demiş. Adam gayet pişkince, görsek yapar mıyız? biliyorsun biz eve öbür yoldan girer çıkarız!”demiş. Uzun zaman bu söz dillerde gezdi, “Öbür yoldan girip çıkmak!”Kendi kendime gülüm. Benim durumum da ilginç. Tam da Sami Akıncı arkadaşımızın söylediği söze benziyor. “Çoban yatağında yatıp padişah rüyası görmek!”Kral Lear’ı okuyup anlamaya çalışıyorum. Kral Lear İngiltere kralı. Yanındakiler hep dükler, kontlar. Buradaki dükleri bilmesem de öteki kitaplardan öğrendiğime göre bunlar da krallar gibi varlıklı insanlar. Örneğin Anna Karenin’deki Prens Bronsky, Kazaklardaki Kont Dimitri Olenin, Basubadelmevt’teki Prens Neludov’un yüzlerle köyü, onlarca kasabayı içeren toprakları vardı. Ara verip kahveye indim.

Babamla Mezarlık Altı dediğimiz adaya, bostana indik. Tarlanın bir tarafından dere geçiyor. Dere taştığında tarlanın yumuşak toprağının altını oyarak toprakları götürmektedir. Bu oyulmayı önleyecek önlemler alınıyor. Bu nedenle bizim tarlanın başı söğüt, karaağaç gibi suya dayanık köklü ağaçlarla, , karamuk, lüfer, yemişen denen bitkiler dikilip kapatılmış. Babam zaman zaman onları budayıp, daha güçlenmesini sağlamaya çalışıyor. Her yaz uçlarından biraz almak, daha derin kök salmasına neden olurmuş. Cevize baktım çok sonra ekilmesine karşın tarlanın en büyük ağacı olmuş. Küçüklüğümden beri bildiğim ahlatlar, cevizin yanında küçülmüşler gibi. Adadan erken döndük. Eve gittim, Romeo Jülyet’i bitirdim. İyi ki okulda bitirmemişim. Okulda olsaydım olaya daha çok üzülecektim. Nedense köyde farklı düşünüyorum. Kitaptaki olaylar gibi insanlar da bana çok yabancı geldi. Okuduğum kitaplardan Tolstoy’un Kazaklar’ını bizim köye benzetiyorum. Gerçekten şekil olarak çok benzer taraflar var. . İnsanların konuşmaları, bay bayan ilişkileri, onlarda da çok farklı. Onlarda bayanlar, baylar gibi konuşabiliyorlar. Bizde de iki ikiye kalınca konuşuyorlar ama oradaki gibi bağıra çağıra konuşamazlar. Ayrıca bizim köylülerce hırsızlık, kesinlikle ahlaksızlık sayılır, yapanlar hiç hoş görülmezler.

Notlarımı çıkardım, Hasanoğlan’a gidişten başladım. Ara ara okuyacağım.

 

6 Temmuz 1942 Pazartesi

 

Konuşmaları duydum. Attan, koşumdan söz ediliyor. Gülsüm koşturuyor; sözler hep ona: ”Gülsüm o nerede? Gülsüm torbaları koydun mu? Bu arada beni ilgilendiren bir söz, bunu Ali Ağabeyim özellikle, sanırım biraz da anlamlı söyledi “Efendi uyuyor mu? Sorsaydık, belki o da gelirdi? Ablam yanıtladı:

-Gitmez, ne yapsın Burgaz’da(Köyde Lüleburgaz’ın lülesi hep düşürülür) dün geldi!”Efendi sözüne takıldım. Bu bana özgü bir söz değil, kentlerden gelen insanlara arkalarından çok söylenir. Kırklareli’den Hasan Amcam gelir; tatlı dillidir herkes soluksuz dinler. Ne var ki arkasından konuşmalarda adını söylemezler, “Efendi!” deyip geçerler. Efendi, çoğu kez olumsuz olarak da kullanılır. “Efendi adam!”, denince bilgili, terbiyeli adam anlaşılır. Kimi zamansa:

-O mu? İnsana bir bardak su bile vermez; öyle bir efendidir o!Ali Ağabeyimin “Efendisi” bu ikisi de değil, sanırım o, koruyucu, kollayıcı, sevgiye dayanan bir anlamda kullanıyor. Ancak ablama söylerken sanki göz kırpar gibi. Bu, sesinden belli oluyor. Sanırım ben yokken yapılmış konuşmaların bir devamı:

-Aramızdan ayrıldı, o bizden farklı, türü konuşmaların devamı gibi. Bunları düşünürken uyumuşum. Saat 10’15 te ablam uyandırdı. İçimden:

-Ablam da belki, “Şu efendiyi uyandırayım!”diye düşünmüştür Sonra da bu düşüncelerimi eleştirdim:

-Benim için çırpınan insanlar neden böyle düşünsünler? Onlar, her zaman kendi aralarında yaptıkları konuşmaları sürdürüyorlar. Ablam kendi kızı Gülsüm’e, büyüdüğünü anlatmak için nasıl; “Sırık gibi oldu!”diyorsa Ali Ağabeyim de bana öylesi bir anlamda “Efendi”demiş olabilir. Küçük Ablamı sordum. Eniştem geleli beri seyrek uğruyormuş. Ablam:

-Şimdi işlerin tam kızıştığı zaman; bu sıkışıklık harman sonuna dek sürer. Ondan sonra yavaş yavaş gezmeler başlar!dedi. Bana da, “Akşam bir ara uğra, sevinirler!”önerisinde bulundu. Akşam uğrayacağım. Romeo Jülyet’i bir yana koydum ötekilerden en incesini seçtim: Kral Lear(Lir)

Bu kitabı da sevemedim. Tiyatro kitaplarını okumak hem kolay hem de zor. Kişileri baştan tanımak bir bakıma işi kolaylaştırmış olsa da değişik yerlerde ortaya çıkmaları, onları tanımayı zorlaştırıyor. İki saattir dön döne okuyorum, ikinci perde bitti ama aklımda kalan pek bir şey yok. Genel olarak öğrendiğim: Kitaba adi verilen Kral Lear İngiltere Kralı. Büyük bir kralmış. Oğlu yok; üç kızı var. Goneril, Regan, Cordelia. Kral, kızlarının ikisini evlendirmiş. Büyük kızı Goneril'n kocası; Albany Dükü, ikinci kızı Regan’ın kocası, Cornwall dükü. Küçük kızı Cordelia evlenmemiş. Nedeni de Cordelia babasını çok sevdiğinden, evlenip ondan ayrılmak istememesi. Çünkü Kral Lear çok yaşlanmış durumda. Yaşlılığını o da biliyor. Bu nedenle geniş ülkesini üç kızına bırakmak istiyor. Buna kesin karar vermiş durumda. Üç kızını çağırıp konuşur. Evli olan Goneril’le Regan babalarına, onun hoşuna gidecek sözler söylerler. Kral Lear gerçekte küçük kızı Cordelia’yı daha çok sevmektedir. Üç ayırdığı krallığının ona düşen bölümünü överek söze başlar. “Ülkenin bu güzel üçüncü parçası için sen ne düşünüyorsun? ”diye sorunca Cordelia, “Hiçbir şey düşünmmüyorum!”der. Kuşkusuz bu, babasına olan sevgisinden, o andaki ayrılık üzüntüsünden verilmiş bir yanıttır. Yaşlı kral birden sinirlenir, küçük kızı Cordelia’ya vereceğini söylediği payı öteki kızlarına verip küçük kızı Cordela’yı, kalıtından yoksun bırakır. Cordelia, ablalarının durumunu bilmektedir. Özellikle enişte durumundaki Albany Dükü ile Cornwall dükünün hileli tavırlarını da çoktandır islemektedir. Böyleyken babalarına bu son olayda da oyun oynadıklarını görünce ürpermikş belki de nazı geçeceği düşüncesiyle üzüntüsünü gizleyememiştir. Ancak yaşlı kral Lear beklenmeyen tepkisini gösterir, sözünden dönmez. Kralın yakınları gerekli uyarıları yaparlarsa da kral Nuh demiştir peygamber demeye yanaşmaz. Bu sıra daha önce gelecekleri duyurulmuş bulunan Fransa kralı ile yanındakiler gelir. Fransa Kralı Kral Lear’ın küçük kızı Cordeli’yı istemektedir. Kızgın Lear, Fransa kralına (Kızı Cordelia’ göstererek) “Efendi! onu böyle olduğu gibi, bütün mahrumiyetiyle, dostsuz kalmış, kinimize yeni evlat olmuş, lanetlerimizle çehizlenmiş ve yeminimizle yabancılaştırılmış olduğu halde alıyor musun? Yoks bırakıp gidiyor musun? diye sorar. Fransa Kralı gibi yanındakiler şaşkındırlar. Burgonya Dükü Cordelia’yı Burdonya’ya götürmek ister. Bu arada Cordelia da konuşur, duygularını, düşüncelerini söyler. Fransa Kralı, Cordelia’ı dinledikten sonra kararını verir, Cordelia’yı Fransa Kraliçesi yapmıştır. Cordelia ayrılırken ablalarına, eniştelerine söyleyeceği sözleri söyler. Onların Cordeila arkasından söyledikleri ise Cordelia’nın tepkisinin haklılılığının kanıtı durumundadır. Babaları ayrılınca uygulayacakları pay büyütme planları konuşulmaya başlanmaktadır. Sonuç olarak, Kral Lear’ın yapmak istediği barışçı çözüm bozulmuş, tartışmalara yol açacak bir durum doğmuştur. Kral Lear çevresindeki Lortlar, dükler kaygılanmaya başlamışlar. Onların da kendi sorunları vardır. Bu nedenle olay içinde olaylarla karşılaşoyoruz. Örneğin Kral Lear’ın yakın adamı Gloucester’in(Gloster) iki oğlu Edgar ile Edmund bir aile sorunu olarak önümüze çıkıyor. Ayrıca o günlerin toplumsal değerlendirmelerini de öğreniyoruz. Dük Gloster’in iki oğlu ayrı annelerden doğma Edgar yasal anne sayılan eşinden, Edmund ise yasal olmayan anneden. Yasal anneden olmayan Edmund bu durumdan acılar çekmektedir. Buna karşın babası Gloster’i çok sevmektedir. Burada kestim.

Çocukluk arkadaşlarımdan Bektaş askerdi, izinli gelmiş, yarından sonra da gidecekmiş, onunla buluştuk. İlkokul ilk üç ınıfı beraber okuduk. Üç sınıfta da Bektaş sınıfın birincisiydi. Çok güzel yazı yazıyordu. 2. sınıftayken İlköğretim Müfettişi Hüsnü Baykoca gelmişti. Bektaş’a Hüsnü Baykoca’nın sonra bizim okula yönetici olarak geldiğini anlattım. Ondan önce ben Bektaş’a sordun: ”Hüsnü Baykoca’yı nasıl anımsıyorsun? Bektaş salt kendisi ile ilgili olanları anlattı. Hazırladığı yazıları öğretmen duvara asmıştı. Müfettiş yazıları beğendi, kağıt kalem vererek başka yazı yazdırdı. Bu da yetmedi, kendisi söyledi, Bektaş yazdı. Yanlışsız, güzel yazdığını görünce Hüsnü Baykoca “Aferin, ne güzel yazıyorsyun!”deyip Bektaşı okşamıştı. Bektaş bunları tekrarladı. Görünüş olarak sorduğumda da “Alaburuz traşlıydı!”dedi. Gerçekten Hüstü Baykoca Öğretmen bizim okulda kaldığı sürece öyle saç kestirdi. Başının arkaları kısa kesilip önden tepeye yüksekten alçalarak gider. Ben, son zamanlarda özellikle Hasanoğlan’da onu sevmemeye başlamıştık. Ancak arkadaşa bunu demedim. Anladım ki arkadaş onu güzel anılarına sarmış. Bir ara, o dönemdeki Hasan Öğretmeni anımsayarak(Hasan Öğretmen Bektaşların evinde, 2. katta kalıyordu. ) Hasan Öğretmenin Hüsnü Baykoca’dan yakındığını söyledi. Buna karşın ben kendi düşüncemi söylemedim. ”Aynı yıl gelen bir başka müfettiş daha vardı!”dediğimde Bektaş gülerek: Abdi Yalçın, o benim şimdi iyi görüştüğüm biri, avukatım; hem de Ortaokul Müdürü, yantını verdi. Av. Yalçın Biguvar!Bektaş, aynı köyde, ötki arkadaşlar gibi benzer işlerde çalışmasına karşın çoğundan daha derli toplu giyiniyor, düzgün konuşuyor, konuşunca da dinletiyor. Ayrıldıktan sonra da bunları düşündüm. Bu arada kendi sınıf arkadaşlarımı anımsadım. Aynı dersleri okuyoruz, aynı öğretmenleri dinliyoruz ama sorular sorulduğunda çoğumuz kendi yeyimleriyle “Tamsiper!”oluyorlar. Bu, yüzünü kapatıp yere yatma anlamı taşıyor. . Mehmet Yücel daha da ileri gidip kendince açıklıyor. “Düşman gelip kıçına tekme vurana dek yüzükoyun beklemek!Bektaş’ı uğurladıktan sonra Abbas Amcam, görmüş, geldi. ” “Gelmiyorsun, bari ben geleyim, deyip geldim!”dedi. Abbas Amcamı iyi gördüm. O da beni iyi görmüş, karşılıklı iyi oluşumuza sevindik. Abbas Amcam şakacıdır. “Konuşurken insan, söylediklerini karşısındakine dinledyicilerin, kupkuu sözleri dinlenmeyeceğini bilmelidirler. Bu nedenle araya şakalı sözler katılırsa dinleyen güler, o gülüş onu dinlemeye zorlar!”dedi. Hemen ardından da Bektaşi nüktelerinden söz etti. Bektaşilik aynı zamanda öğreticiliktir. Bilenler bildiklerini karşısındakine öğretmenle yükümlüdür. Eskidan şimdiki gibi böyle okullar yokmuş. İnsanları bilgilendirmek için yollar kurulmuş. İşte Bektaşılık de bu yollardan biriymiş. İki ikye konuşuyoruz, hep aklımdaydı ama nasıl soracağımı bir türlü kestiremiyordum. Birden cesaretlendim. ”Amca, bu mum sondü sözü neden söyleniyor? Abbas Amcam güldü:

-Yapma yeğenim sen bunu bilmiyor musun? Bilmediğimi söyledim. Amcam şaşırmış gibi, “Onun ne olduğunu Domuzormanlılar çok iyi bildiklerini söyler. (Hamitabat köyünün halk arasındaki adı) Bu, onların düşlerine yerleşmiş babadan oğula geçen bir masaldır. Sen orada okudun bunu sana kimse söylemedi mi? ”Bunu onlar uydurdurup kuşaktan kuşağa sürdürürler, Keşke onlardan dinleseydin. Şimdi benim anlatacaklarım, ne söylesem yarım kalacak. Gene de anlatayım. Ancak sen bunu bir kez de Domuzormanlılardan gene de dinle. Biz bunlara gülüp geçeriz. Bektaşilikte mum yakılır da söndürülür de. Köylerde de şehirler gibi elektrik olunca, ne mum kalacak ne de söndürme işi. Bakalım boşboğaz gacallarGacal, Türkler Rumeli'yi alınca korkudan Müslümanlığa geçip, gizli Hıristiyan kalanlar için kullanılan bir sıfatmış. ) o zaman ne diyecekler? ”Amcama gacal’ın anlamını sordum. Abbas Amcam bu konuda hazırlıklıymış, anlattı. ”Biz buralara çok az insan olarak gelmiş, buralarda yaşayan milyonlarca insanı yönetimimiz altına almışız. O milyonlar zaman içinde bize dönmüşler. İşte bu dönmelerin bir bölümü döndüğüne pişman olmuş, için için bu pişmanlıklarının acısını duymuşlar. Bunlar, zaman içinde kendilerini ilk alan erlere ebedi kin bağlamışlar. İşte bu ebedi kin, onlara göre Rumeli’ye çıkan Erenler. Bunlara Kırklar da derler. Bizim ilimizin adı da buradan gelir. Erenler ya da Kırklar kimler? Bizim atalarımız: Buradan Tuna’ya dek sıralanmış Evliye türbeleri bunun kanıtıdır. O türbe evliyaları her biri bir Bektaşi dedesidir. İşte kendilerini bu toprakların eski sahibi gibi gören gavur dönmeleri, bilerek ya da bilmeyerek bunun hıncıcı gevelemektedirler. Eliyle gösterek, “Şurada çok değil birkaç saat ötede Binbiroklu Ahmet Baba Türbesi vardır. Devlet, o çevredeki insanlar, o türbeyi yüzlerce yıldır ayakta tutuyor. Oradaki insanlar buna saygı duyuyor. Git bizim Domuzormanındaki Gacallara sor, Binbiroklu Ahmet Baba da kim deyip aval aval bakarlar. Çünkü onlar gacaldır. Tek bildikleri, geçmişte Erenlerden yedikleri tokatın acısını yalan dolanla çıkarmaya çalışmaktır!” Bu sözü başka yerlerden gelenler de söylüyor, dedim. Abbas Amcam: ”Çok doğal, Hacı Baktaş Veli buyurduğundan beri Rumeli bizimdir. Ta Tuna Boylarına dek gidildiğne göre; oralarda yaşayanlar hep öçlerine içinde sakladı. Bu nedenle onlar, buna benze, r akıllarınca incitici tevatürleri söyledi durdu. Bundan sonra da bu tür sözlerin söylenmesi sürecektir! “Abbas Amcamı çağırdılar, Gene görüşelim yeğenim!”deyip ayrıldı. Abbas Amcamı can kulağıyle dinledim. İlgimi çeken taraf, Abbas Amcamın anlattıklarının tarih dersleri ile ilgili yanları oldu. Ömer Seyfettin hikayelerinde geçen türbe sözleri geçince Fikret Madaralı Öğretmen onları tarih dersi gibi anlatıyordu. İçlerinde gülünçlü olanlarında bile olayın o tarafını çabuk geçip sözü türbelerin oluş nedenlerini geçiyordu. Bu konuda unutmadığım, nedenini de doğru dürüst öğrenemediğim bir olay vardır. 1936 yılında bir gece büyük bir ışık olmuştu. Birden her yer gündüz gibi aydınlandı. Karanlık maranlık demeden arkadaşlarla koşuştururken bir birimizi gördük. Kahvenin yakınındaydık, şaşkınlık içinde kahve önüne koştuk. Kahvedekiler de dışarı çıktı. Herkes kendine göre olasılıklar öne sürüyordu. Babamın yorumu bambaşka olmuştu, “Bu, büyük türbelerin aralarında bir işaret olabilir, belki de onlar böyle haberleşiyorlar!” demişti. Bu arada Kızıldeli, Gül Baba, Binbiroklu, Sarısaltuk, Balımsultan gibi büyük türbe adları sayılmıştı. Bunlar, Kırklar arasında en yaygın ünü olan ermişler, denmişti. Abbas Amcamın anlattıklar ile bu olay arasında bir bağ kurmaya çalıştım. Biz konuşurken babam, dinlemiyor, kendi işiyle uğraşıyor sanıyordum. Abbas Amcam gidince babamın bizi dinlediğini anladım. Birden bana döndü, “Abbas gene bilgiçlik tasladı!”dedi. Sonra da “Bunların en doğrularını kitaplarda yazar. Anlatılanlarla kitaplar bir birine uymaz. Sen kitaplara bak, onlara inan. Kişiler olayları aklında kaldığı gibi anlatırlar. Gerçk bir olayı kimse kitap gibi aklında tutamaz. Bir olay, bir birine anlatan üç kişiden sonra bir daha dinlesen bambaşka olduğunu görürsün. Abbas’ın anlattıklarını da öyle düşün. Örneğin Abbas Gacal, deyip Domuzormanlıları örnek gösterdi. Sözde Gacallar, yerli dönmelermiş. Oysa Domuzorman köyü bizim köyle birlikte kuruldu. Orası da bizim köy gibi Emlakşahane’nin bir parçasıydı. Onlar da bizim gibi Bulgaristan’dan göçtüler. Yarısı Varna-Burgaz’dan yarısı da Filibe’den gelmedirler. Onların neresi yerli? Onlar bizim köylülere yakıştırma yapıyorsa başka nedenleri vardır. Mum söndü söylemini onlar da başkasından duymuşlardır. Bu sözü benim büyüğüm olan Müderris Amcan benden birkaç kez sordu: ”Var mı böyle bir şey? ”diye. Anne-baba bir, kardeşiz. O 10 yaşındayken bizden ayrılıp okumaya gitmiş. Bir süre sonra bizler Bulgaristan’dan göçünce uzun süre bir birimizden kopmuşuz. Ancak o, söylenen bu tür tevatürlerin etkisinde kalmış, buna inanmış olacak ki, yıllar sonra bir değil, birkaç kez sordu. Bunu salt Gacallara yıkmak inandırıcı olamaz. Tarikatın kendine özgü gizlilikleri oldukça bu tür söylentiler sürer. En iyisi sen bunları kitaplardan öğren. Bunları doğru bilip yazanlar vardır!”Babamı dikkatle dinledim. Babam haklıydı ama bir noktada da anlatılanları dinlemenin yararlı olacağını da düşündüm. Nitekim Abbas Amcamın bu Gacal sözü bana ilginç geldi. Domuzormanlılar Gacal olmayabilir ama, Abbas Amcamın dediği yerli dönmüşler var. Tarih dersinde okuyoruz, Rumeli denilen yerlerde Türkler gelmeden de insanlar yaşıyormuş. O insanlar savaşmış, köyler, kentler kurmuş, kısa ömürlü de olsa devlet olarak tarihe geçmiştir. Türkler geldiğinde, Lüleburgaz, Babaeski, Edirne, Kırklareli varmış. Öyleyse o insanların hepsi değilse bile bir bölümü Türklere karışmıştır. Bunların içinde zamanla pişmanlık duyanlar Abbas Amcamın dediği öç duygusunu taşıybilirler. Abbas Amcamın Gacal sözü eksik olsa bile ortada bir dönme, bir dönmelerin öç alma olayı var, gibi geliyor bana. Bu nedenle Abbas Amcamın konuşmasından birşeyler öğrendiğime inanıyorum. Hiç değilse Gacalların kimler olduğunu öğreneceğim.

Babam tenekeleri hazırlarken gördüm, gittim aldım. Daha yakın olmasına karşın Abbas Amcamın kuyusuna gitmedim. Kendimden bile saklamaya çalışıyorum ama niyetim C’yi görmek. Karşılaşınca söyleyecek pek sözüm de yok ama gene de istiyorum. Ne söyleyebilim ki? Tek umudum, belki o güzel bir söz söyleyip, konuşma olanağı verir. Bunu yaparsa arkası gelir umuduna sığınıyorum. Üç kez gittim geldim. Evlerinde kimseler yok. Herhalde yaşlı, çocuk demeden aile tümüyle tarlalalara taşınıyor. Eve çıktım. Kral Lear, en sevdiği kızını bir öfke uğruna kovdu, arkasından da beddualar etti. Bu kez kardeşler ortaya çıktı. Önce baba oğul, Gloster Kontu ile Edgar konuşuyor. Bir süre sonra kardeş Egmund onlara katılıyor. Kitapta Kral Lear’la ilgisi yokmuş gibi değişik olaylar uzunca bir bölümü alıyor. Kılık değiştirenler, soytarılar, şiirler , öyküler anlatılıyor. Gloster Kontu, Kral Lear yerine geçen kızı Regan ile kocası Cornwall’ın hışmına uğrar. Cezası ağırdır, gözleri kör edilir. Oğlu Edgar kendini tanıtmadan yardım eder. Daver’e giderler. Öbür kardeş Edmund Kral Lear’ın öteki kral kızı Goneril’le işbirliği yapar. Fransa Kralı İngiltere’y savaş açmış, neredeyse sınıra yaklaşmış duyumu alınmıştır. Edmund, Goneril yanında savaşacaktır. Savaş neredeyse başlamak üzertedir. Ancak Fransa kraliçesi Cordelia babası Kral Lear için kaygılanmaktadır. Doktor, Kral Lear’ı gözetime alır. Öteyandan Kraliçe kardeşler savaşa çıkarken kişisel çıkarlar ortaya dökülür. Regan birlikte çalıştığı Gloster Dükünün oğlu Egmund’a aşık olmuştur, onu kollar. Baba Gloster Kontu oğlu Edgar’la Kral Lear’ ulaşmak üzeredir. Bu ara karşılarına öteki kraliçe Goneril’in adamı Oswald çıkar. Oswald küstahça davranır, Edgar’a hakaretli sözler söyler. Kavga başlar. Edgar Oswald’ı öldürür. Ôswald’ın üstünden bir mektup çıkar. Bu mektup, kraliçe Goneril tarafından Edgar’ın kardeşi Egmund’a yazılmıştır. Kısacası kraliçe Goneril Egmond’a: Kocamı savaş içinde bir yolunu bul, öldür benimle evlen. Senin karın olmayı istiyorum, seni sabırsızlıkla bekliyorum. Edgar babasını Fransa Kraliçesi Cordelia’nın çadırına götürmek üzere yola çıkarlar. Kral Lear küçük kızı Fransa Kraliçesi Cordelia’nın yanında, doktoru da başındadır. Kent Kontu da oradadır. Bu arada, bir haber gelir. mektupta söylendiği gibi Cornwall Dükü ölmüştür. Olay oldukça karışır. Savaşı İngiltere kazanır. Daha doğrusu Gloster kontu Egmond kazanır. Kral Lear ile Cordelia’yı koruma altına alınır. Ancak Cordelia’yı öldürmesi için bir de görevli seçilmiştir. Gloster Kontu zafer kazanmış olarak emirler verirken, gerçek Gloster Kontu Edgar kendini tanıtır. İki kardeş karşılıklı atışmalardan sonra kılıçlarını çekerler. Gerçek Gloster Kontu Edgar, kardeşi Egmond’u yere düşürüp kılıcını alır. Kraliçe kardeşler, Regan’la Goneril Egmond’un kaybetmesine üzülürler. Az sonra da iki kraliçe kardeşlerin bir birini zehirlediği haberi gelir. Albany Dükü karısıyla baldızının yaptıkları karşısında onlardan öç alırca durur, cesetlerini izler. Cordelia’yı kurtarmakata geç kalınmıştır. Onun da cesedini getirirler. Bu acıklı duruma dayanamayan Krak Lear da gözlerini kapar. Böylece Kral Lear kitabı bir büyük kralın görkemli sözleriyle başladı o görkemli yaşamın sürmediğini, neden sürmediğini biraz karışık da olsa(Örneğin soytarılar, yabancılar, kılık değiştirmeler) anlatıp, sonunda acıklı bir sahne içinde bitti. Kral Lear da Romeo Jülyet gibi ölümlerle bitti. Zaten kitabın başında uzun uzun anlatılıyor; bu tür olayları anlatan yazılar, bir yazım türüymüş: Dram, acıklı olay ya da oyun. Shakepeare’den bir kitabım daha var: Jülius Caesar o da dram. Okumaya çalışacağım.

Lüleburgaz’dan dönenler gazete getirecektir. Kahveye indim, az sonra Ali Ağabeyim geldi. Ulus, Cumhuriyet almış. Ulus küçük harflerle Başbakan doktor Refik Saydam’ın rahatsızlığından söz ediyor. Oysa Cumhuriyet Başbakan Refik Saydam’ın Istanbul’da Parti Merkezinde ilgililerle görüştüğünü yazıyor. . Ayrıca Alman büyük elçisi Von Papen’e yapılmış olan suikaste karışan sanıkların yargılanması yapılacakmış. Bu haber de gazetelerde farklı yazılıyor. Cumhuriyet mareşal Rommel’in ilerlediğini, ulus gazetesi durdurulduğunu yazıyor. Öteki savaş haberlerinde de farklılıklar var. Cumhuriyet Kırım’ın tümüyle Almanya eline geçtiğini, oysa Ulus Alman ordusunun çetin direnişçilerle karşılaştığını yazıyor. Bu farklılıkların nedenini bilmiyorum. Ancak bunları farklı olarak da okumuyorum. ”Aaaa!”deyip durdum. Meğer Cumhuriyet dünün, 5 Temmuz 1942 Pazar günü gazetesiymiş. Ağabeyim dikkat etmemiş, veren de ayırdında olmamış sanırım. Neyse bu gazetelerin haberleriyle pek ilgilenen yok. Karagöz’le Köroğlu gazeteleri bekleniyor. Cumhuriyet’e bir daha baktım: Erzurum’da bir günde iki büyük tören, biri Atatürk’ün gelişinin 23. öteki Aziziye kahramanlığının 65. yılları. Emekli General H. Emin Erkilet, “Alman ordusunun hedefi Kafkas-Moskova yolunu tutmaktır!”diyor. Fransız General De Gaulle, son muharebenin Fransa’da olacağını, bunu da kendisinin yapacağını söylemiş. Fazla beklemeden küçük ablama gitmek üzere ayrıldım. Onlar da eve geç dönmüşler. Ablam yorgun argın ev işlerine sarılmış. Eniştem Saim’le konuşa konuşa bahçe sulamaya çalışıyordu. Ellerinden kovaları alıp yardım ettim. Gene bir beklenti; Emine Abla ile karşılaşma umudu. Yok, Emine Abla da yok. “Olsun, ben Saim’e yardım, ettim!”diyerek, içimden söylendim. Bir süre konuştuk. Saim hemen uyudu. Gene görüşmek üzere ayrıldım. Emine Ablayı göremediğimne üzüldüm. Oysa kuyudan su çekerken konuşmak rahat oluyordu. Eve döner dönmez uyudum.

 

7 Temmuz 1942 Salı

 

Uyanığımda baktım saat 9’15 Evde ses yok, kalkıp bakındım. Ablam bana kahvaltılık hazırlamış. Sanırım önemli bir işi var. Kahvaltı yapıp, notlarımı okudum. Hasanoğlan’a yolculuktan Behire Bil Öğretmene dek yazdıklarımı okudum. Behire Bil Öğretmenle anlaşmazlığımı bir daha düşündüm. Sonunda kendimi suçlu buldum. Behire Bil Öğretmen:

-Keman çalış!”demişti. Bunu anlayamamışım. Kızıp uzaklaştım. Sonra ne oldu? Aynı durum Süheyla Öğretmende de sürdü. Oysa önce başladığım kemanı bırakmadan sürdürseydim, Süheyla Öğretmenden daha çok şeyler öğrenecektim.

Bir süre sonra ablam geldi. Küçük Bahçe dediğimiz biberliğe gitmiş. Ablama: ”Beni de götürseydın!”dedim. Ablam. “Sen de akşam gider sularsın, ne yapacağını biliyorsun!”dedi. İşte buna sevindim. Uzanıp bir süre daha okudum. Ali Yılmaz Demirbilek, Sili Usta, Mustafa Güneri öğretmenler gözlerimin önüne geldi. Onlara ne güzel alışmıştık. Beraberliğimiz sürecekmiş gibi geliyordu. Oysa ayrıldık, onların yerine değişik insanlar geldi, şimdi de onlarla birlikteyiz. Bunları düşünürken uyumuşum. Ablam ara pencereyi tıklattı. Uyuduğumu düşünmemiş, “Biberleri sulamaya gidecek misin? ” diye sordu. Toparlanıp kalktım, kahveden tenekeleri alıp dereye indim. Benim gibi sulama işine gelenler oldu. Onlarla konuşa konuşa işlerimizi gördük. Dönüşte kestirme yol olan dar patikadan çıkmak istedim. Bahçesi önünden geçerken Salim Amcamla karşılaştım. İzinli gelmiş, tuttu kolumdan bahçeye çekti. Mektup göndermiştim, çok memnun olmuş. Arifiye’den, Sapanca gölünden söz etti. ”Oraları şimdi göreceksin!”dedi. Oysa benim gördüğün karlı Arifiye, Kalaycı Köy bana göre çok güzeldi. Salim Amncam çok konuşkan bildiklerini, seve seve anlatıyor. Ancak onun değer verdiği bir çok konu beni ilgilendirse bile pek önemsemiyorum. Örneğin Arifiye Köy Enstitüsü Müdürü Süleyman Edip Balkır’ı öve öve bitiremiyor. Niçin bana övüyor? Müdür Süleyman Edip Balkır, biz orada kaldığımızda sınıf temsilcileri olarak altı sınıftan, içlerinde benim de bulunduğum, altı öğretnciyi evine çağırdı, güzel güzel konuştu, bana özellikle çalışmam, kitap okumam konusunda kişisel öğütlerde bulundu ama ben bunları bir kez anlatınca bir daha anlatmaktan çekiniyorum. Salim Amcamım bunu defalarca yapabiliyor. Tanıdığı çocuklardan başlayıp kantinci Recep ya da okul Müdürünün özel odacısı Saime Kadına dek herkesi anlatabiliyor. Salim Amcam anlatırken ben de bunları düşündüm. Orada üç beş insan tanıdım, akordiyon çalan Selahattin Odabaşı, Şarkı söyleyen Ahmet Yol, Saime Teyzenin kızı Yıkdız. Ben bunlardan ayrıldığım için bile derecesiz üzülürken Salim Dayım yüzlerce insandan nasıl ayrılacak? ”Görüşmek üzere izin istedim. Salim Amcamm 10 gün izinli gelmiş, , birkaç gün daha buradaymış. Buna da sevindim, Daha uzun konuşmak üzere ayrıldık. Dar patikadan belli bir amaçla çıkmıştım, Salim Amcamla karşılaştım. Başka karşılaşmak istediklerim de var!Biraz yandan da olsa evin birine baka baka geçtim. Evde bir kıpırtı yoktu. Bahçeye yayılmış tavuklarla, kapı önünden geçenlere dik dik bakan iri bir köpekten başta canlı göremedim. . Elimdekileri kahveye bırakıp eve çıktım. Yorgun falan değilim ama gene de yatağa uzandım. Uzun zamandan beri köydeymişim gibi bir duyguya kapıldım. Oysa geldiğimin daha 4. günümdeyim. Daha böyle tam dört tane dört gün geçireceğim. Kızılcıkdere’ye oradan da Kırklareli’ye geçersem hadi bu dört günün biri buralarda geçsin daha üç tane dört günüm kalıyor, göreceklerimi görürüm!Kitaplara baktım, bir Shkespeare kitabım daha var: Jülius Caesar(Jül Sezar) Bu kitabın adından, bunun Roma Tarihindeki ünlü kişi Jül Sezar olduğunu çıkarıyorum. Fikret Madaralı Öğretmen bunu çok övmüştü. “Veni Vidi Viçi”sözlerini ezberlemiştik. Ahmet Gürsel Öğretmenin çok kullandığı bir sözünü de yıllardır hem duyuyoruz hem de bir vbirimize söylüyoruz:

-Sen de mi Brütüs? Öyleyse yıkıl Sezar!”Ahmet Gürsel Öğretmen tahtaya kaldırdıklarından umduğunu bulamayınca hemen “Sen de mi Brütüs? ” diye sorar. Sonra da gülerek:

-  Ötesini benden beklemeyin; orasını soruyu yanıtlamayanlar kendilerine söylesin!”der. Jül Sezar’ı ben bir de Oktavius’un koruyucusu olarak öğrendim. Oktavius, (Ogüst) Benim ilk duyduğumdan bu yana hiç unutmadığım bir ünlü. Tarih dersi bile okumadığım sıralar, İlkokul 4. sınıftayken bir onur koruma çabası içinde (Oldukça sıkılarak) öğrendiğim için olacak belleğime silinmemek üzere yerleşti, bu güne dek orada öylece kaldı. A’ya olan ilgim arttıkça sıklaşan çağrışımlar türtüsüne tarih derslerine duyduğum özel ilgi de eklenince, Ogüst’ün gerçekten büyük bir Roma İmparatoru olduğunu öğrendim. Hem büyük hem de Roma’nın ilk imparatoru. Olayı unutamadığım için gene gene anlatıyorum. Bu davranışım da olayın, yaşam sürecimde boydan boya silinmez bir iz bırakmış olan sevginin göstergesidir. . İlkokul 4. sınıfta Pancarın Öyküsü diye bir temsil yapıyorduk. Tohumundan şeker olana dek geçen değişimleri, bir arkadaşımız simgeliyordu. Ancak bu simgelere çok sevdiğimiz Münevver Öğretmen duruş örneği veriyordu. Bana da duracağım biçimi gösterdi. Dediği gibi durmuşum; biraz sonra bana ogüst gibi duruyorsun demiş. Ben sözü tam duymadım, duyduğum kadarı bana yetti. Çünkü ben sözü öküz olarak anlamıştım. Bulunduğumuz salon üstüme yıkılır gibi oldu. Dizideki arkadaşlara zaten yabancıydım. Onlar aynı köyden, ben ayrı bir köyden tek başıoma gelip gidiyordum. Arkadaşların diline düşecek bir yanlık davranıştan da titizlikle kaçıyordum. Korktuğum başıma geldi diye ağlamaklı beklerken o güne dek konuşmakla birlikte çok yaklaşamadığım bir kız arkadaş bana geldi,

-  Neden öyle dargın gibi duruyorsun? Yoksa sen öğretmenin sözünü anlamadın mı? Ogüst’ bilmiyor musun? O Romanın kralı, hem de çok büyük kralı!”dedi. Bunu diyen arkadaşa baktım, dediğine inandım, birden değiştim. Başka işlerle ilgilenen öğretmen durumu sezmiş olacak geldi, en doğru duranlardan biri ben olduğumu söyledi. Böylece gönlüm alınmış oldu ama, o anda bende bir başka değişiklik oldu, bu değişikliği ancak bir süre sonra anladım; alındı sandığım gönlüm gerçekten alınmışmış. Benimle konuşan arkadaşı; sonradan ikimizi birlikte A olarak adlandırdığımız arkadaşı bir daha hiç unutamadım. Böylece benim A’yı tanımama neden olan Ogüst belleğime yerleştı. Tarih okumaya başlayınca da ilk öğrendiğim Ogüst oldu. Hem de Münevver Öğretmenin beğendiğini söylediği o duruşumla Ogüst’ün tarih kitabındaki duruşunu sürekli karşılaştırdım. Daha sonraları o resmin bir heykel olduğunu öğrendiğimde sonuç değişmedi. Bu kez de : ”Ogüst benim gibi durmuş!”diyerek kendime pay çıkardım. Ogüst, Ogüst deyip duruyorum. Oysa okuyacağım kütap Jül Sezar. yani Ogüst’üm koruyucusu. Öyle olduğuna göre bu kitapta sanırım Ogüst olacaktır. Zaten kitabı biraz da bu nedenle aldım.

Julius Caesar, (Jül Sezar) Yazan W. Shakerpeare(Vilyem Şekspir) 1600 yılında yazılmış. 342 yıl önce. Anlatacağı olay ise 1986 yıl önce olmuş. Roma büyük bir devlettir. Cumhuriyet olarak anılır ama, zaman zaman tek yönetici, zaman zaman da iki, üç kişi yönetimi paylaşır. Jül Sezar da böyle bir yönetime girmişir. 1. Triyumvirlik. Ancak Sezar, tek başına yönetmek ister, bahaneler çıktıkça öteki arkadaşlarını ortadan kaldırır. Son ortadan kalkan Pompeius’tur. Pompeius Mısır’da öldürülmüştür ama onu sevenler vardır. Bunların büyük bir bölümü Jül Sezar’a diş bilemektedir. Sezar’a diş bileyen bir de katıksız Cumhuriyetçiler vardır. Devletin yönetimi Cumhuriyet ama tek adam yenetmeye başlamıştır. Üstelik bu tek adamı krak yapmak isteyenler de vardır. Üstelik bunlar az da değildir, amaçları Jül Sezar’ı kral yapmaktır. Bunlardan bir grup, bir gün önce Jül Sezar’ın başına kral tacı koymuşlardır. Bu simgecel bir taçtır. Ancak bunu duyan karşıtları yer yer ayaklanır, geleceklerinden duydukları kaygıları seslendirmeye başlarlar. Bu arada Senato üyeleri de fısıltı olarak konuşurlar. Bunların içlerinde Jül Sezar’ın düşmanları olduğu gibi çok yakınları da vardır. Örneğin Marcus Brutus, Jül Sezar’ın çok sevdiği biridir. Öte yandan Jül Sezar da rahat değildir. Çünkü gelecekten haber veren kainler Jül Sezar’ı uyarmışlardır. “Dikkat’”Bu kadarla da kalmamışlar “15 Mart günü evinden dışarı çıkma!” uyarısını yapmışlardır. Jül Sezar bunlara uymaz. Ancak karısı Calpurnia rüya görmüştür, onun da etkisiyle Jül Sezar’ı dışarı bırakmaz. Jül Sezar Calpurnia’nın önerisine uyar ama, içinden de çıkıp halkın kendisine kral Tacı giydirmesini bekler gibidir. Oysa günlerdir Jül Sezarı ortadan kaldırmayı konuşan karşıtları onu beklemektedirler. Bunlar Jül Sezar’ın doymak bilmeyen bencilliğine kızmaktadırlar. Jül Sezar senatoya çağırılır. O da bu çağrılara dayanamayıp evden çıkar. Sezar, bir bayram havası içinde Senatoya gider. Oysa birkaç gündür toplanan karşıtları son gece aldıkları Jül Sezar’ı öldürme kararı gereği Kapitol(Senato) önünde beklemektedirler. Jül Sezar boru sesleri arasında gelir. Bekleyenlerin hepsi tanıdıkları, sevdikleri insanlardır. Ya da onlar bir birlerine öyle görünmektedir. Ancak Jül Sezar’ın konuşmalarından, onun karşısındakilerte bir kişisel kini olmadığı belli olmaktadır. Zaten onlar da kişisl olmaktan çok başkaları için konuşmaya başlarlar. İstedikleri ise birilerinin bağışlanmasıdır. Sezar bu bağışlamaları geri çevirir. Üstelik başkalarının adına konuşmaları doğru bulmadığını söyleyerek Senatoya girer. Bu kez de bir başkası bir dilekçe verir; üstelik Jüi Sezar’a. “Hemen oku!”der. Bu buyruk tavrı Jül Sezar’ı çileden çıkarır. Hem yürü hem de sorar:

-Ne oluyor ? (Dilekçe veren için) Deli mi bu? diye sorar. Jül Sezar yanındakilerle içeri girer. İçerde de yine bir bağışlama isteği ileri sürülür. Bağışmala isteklileri için Sezar öfkeli bir konuşma yapar. Bağışlanmak isteyenleri de bağışlatmak için araya girenleri de haşlar. “Yalvararak, Sezar’ın önünde eğilenler, onun damarlarında bir vurguncu kanı aktığını sanmasınlar. Budalaları baştan çıkaran tavırlarla, tatlı dillerle, iki büklüm bellerle, aşağılık köpek yaltanmalarıyla Sezar iş yapmaz. Bağışlanmasını istediğiniz kişiyi kanunlar yolladı sürgüne. Kurulu düzenleri, ana yasaları çocuk oyuncağına çevirmem ben. Sezar, yolsu iş yapmaz!”Sezar, benzer sözleri söyleyerek yürür. Ancak hazırlanmış olan katiller önüne yatıp yalvarmalarını sürdürürler. Amaçları Sezar’a biraz daha yaklaşmaktır. Bu kez Sezar katillerin hepsini tanıdığından adlarını söyleyerek onlardan anlayış bekler. Önce Brutüs arkasından Decius, sonra Casca Jül Sezar’a vurular. İlk vuruşlarda Sezar bir süre ayakta durur. Vuranlar arasında Brutüs’ü görünce sorar:

-Sen de mi Brutüs? diye sorar. Arkasından da:

-Öyleyse yıkıl Sezar!”eyip düşer. Katiller bir söylentiye göre 10 kişidir. Cassius, Cınna, Metelius, Decius, Trebonius, Artemiderius, Publius, Lepidus Sezar ölmüştür. Jül Sezar, senatoda gene o Senatonun seçkin üyeleri tarafından öldürülmüştür. Öldürenlerin haklı nedenleri vardır. Bu nedenleri halka anlatıp kurtulmayı düşlerler. Kendilerini haklı gördükleri için fazla kaygılanmazlar. Öyle ki Sezar’ın cesedini biye öyle orada kanlar içinde bırakırlar. Kaçma kaygıları da yoktur. Haklı olduklarına o denli inanmaktadırlar. Ancak halk başka türlü düşünmektedir. Ne var ki halkın duygusunu, düşüncesini derlyip toparlamak için özel çaba gerekir. İşte bu arada katillerin iyi arkadaşı aynı zamanda Jül Sezar’ın da çok güvendiği Marcus Antonius ortaya çıkar. Jül Sezar’ın böyle ortada kalmasını istemez. Jül Sezar’ı öven sözler söyler ama katilleri de yermez, onları da okşayıcı sözlerle avutur. Katiller gerçekte korkmaya başlamışlardır. Sezar’ı Romalıların çok sevdiğini yeni yeni düşünmeye başalamışlardır. Marcus Antonius giderek konuşmasını Jül Sezar tarafına kaydırır. Kısacası Marcus Antonius zaman kazanarak, Romalıları uyandırır. Halk Sezar için ortalığa dökülür. Bu arada Jül Sezar’ın yeğeni aynı zamanda onun yerine hazırladığı Oktavius Caesar ordusuyla Romaya yürür.

Kitabı bir türlü bırakamadım. Ablam yemeğe çağırdı:

-Kalk biraz gezin, dinlenmeye geldin, hep oku, hep oku, olur mu ya? dedi. Ablama baktım. Benim ders çalıştığımı sanıyor. Gerçi bugünkü kitabım bir değil birkaç tarih dersinden daha önemli ama ne de olsa gene bir kitap. Anlatılan olaydan 1644 yıl sonra yazılmış. Yazar anlattıklarını kitaplardan öğrendiğine göre çoğu özlerin yakıştırma olduğu söylenebilir. Sezar’ın sözleri, hele Marcus Antonius’un konuşmaları gerçekten o gün yapılmış mıdır? Öyle dememe karşın Jül Sez arkitabın ıçokbeğendim. Sanırım birkaç kez okuyacağım. Sevmediğim, Brutus’un, Cassıus’un özellikl ede Antnius’la Jül Sezar’ın konuşmaları gene gene okunmaya değer. Hazırlanıp kahveye indim. Babam da beni bekliyormuş, taze çay hazırlamış, birlikte içtik. Tenekeleri alıp suya gittim. Bu kez kuyu değiştirdim. Daha yakın olan Hamza Amcamın kuyusuna gittim. Hamza Amcam beni görmüş, geldi. Önce takıldı:

-Eliyle göstererek, burada kuyu varken, şuradan geçip oraya dek yürümenize gerek var mı, burası da kuyu değil mi? ”diye sordu. Babamın seçimi olduğunu söyledim. Bu kez babama çattı:

-İnsanlar yaşlandıkça küçük hesaplara saplanıyorlar; baban da öyle!dedi. Tenekeleri dolduyup döndüm. Kahve kuyudan görünüyor. Babam konuşuğumuzu görmüş, sordu:

-Gene gammazladı mı beni? dedi. Sonra da açıkladı. “Bekarların kuyusu en eski kuyulardan biriymiş. O kuyu yapılırken sahipsiz, daha doğrusu mahallenin ortak meydanına yapılmış. Ancan meydanda sahipsiz kalınca, çocuklar için giderek bir sorun olmuş. Küçük çocuklar, zaman zaman gidip kuyu başında toplanmaya başlamışlar. Buna tanık olup kaygılanan Bekar Hasan komşuların izniyle kendi bahçesi için almış. Daha doğrusu kuyunun çevresini çitle çevirmiş. Bu durumu bilen babam, kuyunun yapımında da yardımcı olduğundan orasını ortaklık olarak bilip o alışkanlıkla gidiyormuş. Sonraki yapılanların her biri, içinde bulunduğu bahçe sahibinin olduğundan zorun lu olmadan onlara gitmeyi pek istemiyormuş. Babam aynı zamanda bir başka deney de yapmış; bizim kahveye en yakın durumdaki 4 kuyu içinde en derin su, Bekarların kuyusundaymış. Ayrıca o kuyudan su alan komşu sayısı da azmış. Babam gülümseyerek:

-Kuyu dediğin kapalı bir kutu, akıntısı yok, ne kadar az kova girip çıkarsa o kadar temiz kalır!Babamın düşüncesini yerinde buldum. Gene de babam bana. “Sen oradan al, gitmem diye dayatma yapmıyorum, özellikle Hamza’ya fazla zararım olsun istemiyorum. Kıt kanat olanaklarla özen bezene ev yaptı, bahçesini donattı, kuyu kazdırdı, çıkrığını, ipini, kovasını taktı. Bunları kullanmak benim için biraz acımasızlık olur. Öteki kuyuda yalnız ip var, kendi kabımızı takıp çekiyoruz. Ben bunları düşünüyorum. Hamza ayırdında değil bu ya da buradan birileri günde en az dört kez kuyuya gidip geliyor. Ben bunları düşünüyorum!Babam, sözü değiştirip:

-Yarın bağa gidelim mi? dire sordu. Benim de aklımdan bu geçiyordu; bağ nasıl acaba? Kışın konuşurken bir ara “Bağa iki yıldır bakamadık, zamanında kazılmazsa ürünü azalıyor!”demişti. Sanırım bu yıl da gönüllerince kazdıramadılar. Lüleburgaz bağlarından söz ettim. Babam “Onların çoğu sahipsiz, Lüleburgaz’ın da Kırklareli’nin de bağları bitti. Bizim milletimiz bağcıklıktan anlamıyor. Bağları, ömründe hiç bağ görmemiş göçmenlere verdiler, onlar da iki yılda hesaplarını gördüler. Bağları, Yahudilerden önce Rumlar koruyordu. Onlar da bağları Bulgarlardan almıştı. Yunan Bozgunundsan sonra kaçan Rumların bağlarını Yahudiler sahiplendi Hınzırlar, kenardan köşeden bağcılığı da öğrenmişler Rumlar gidinmce bağları sahiplendikleri gibi iyi de bakmışlardı. . Onlar da gidince bu işin inceliğinden anlayanlar kalmadı!Babam içini çekerek:

-Bağlar gitti gitmesine ama o güzelim cevizler de gidecek. Cevizlerin gölgesinde başka bitki barındırmaz. Oralarını alanlar, vurup baltayı kesip kaldıracak. Yüz yıllar içinde gelişmiş güzellikler yok olup gidecek!Babama söylemedim ama, cevizsever öğretmenimiz Fikret Madaralı ile Salih Zeki Büyüaksoy Öğretmen de aynı sözleri söylemişlerdi. Sarımsaklı Çiftliğinden dönerken kamyonu sola çevirip bizim köy yoluna çıktıktan sonra Lüleburgaz bağlarına bakan Naci Birkök’le Salih Ziya Öğretmenlerin konuşmalarını anımsadım. Bağlığın hemen üstüne kurulmuş asker çadırlarına bakıp:

-Başka yer mi bulamadılar? Zaten bakımsız kalan bağlar için, “ Bu da tuzu, biberi!diyerek üzüntülerini belirtmişlerdi.

Eğitmen Mustafa Ağabeyi sormuştum ama görüşmek olanağı bulamamıştım. Ablam:

-  O da herkes gibi işini sürüyor. Okul açılınca okulunda, okul tatile girince o da işinde gücünde!dedikten sonra bana bakarak:

-  Bakalım sen köye gelince aynı gayreti gösterecek misin? diye sormuştu. “Daha fazlasını!”dedimse de ablam biraz güvensiz bakmıştı. Bunları karşıdan Mustafa Ağabeyin gelişini izlerken düşündüm. Tam Hamza Amcamın kuyusu yanından dönerken Hamca Amca söze tuttu. Bir süre konuştular. Sonunda Mustafa Ağabey geldi. Son gördüğüme göre kilo almış. İlk sözü “Okula bu yıl çok öğrenci isteniyor!”oldu. Bizde 5. sını olmadığı için doğrudan ilgimiz yok ama çevre köylerden öyle duyuyoruz, sınavlar da ya yapıldı ya da bugün yarın yapılacak!”dedi. Bir kaç yıl içinde bizim köyde de 5. sınıf açılacakmış. Mustafa Ağabey benim için, ”Herhalde seni bekliyorlar!”dedi. Söze karışanlar oldu, konu değişti. Mustafa Ağabey çok kalmadı, okulda lüks lambası olduğunu bir akşam gelmemi söyledi. Mustafa Ağabeyin “Herhalde seni bekliyorlar!”sözü bana dokundu. Sahiden ben bir yıl sonra köye mi geleceğim? Okuldayken kendimi yetişmiş, bilgili olarak düşünüyorum, her işi yapacağım, duygusuna kapılıyorum. Oysa şimdi köyde, dört yıl önceki gibiyim, herhangi bir işi yapacak gücü de kendimde bulamıyorum. Üzgün olarak eve çıkıp yattım. Yatınca Jül Sezar’ı anımsadım. Neler yapmış neler!Ya onun öcünü almak için ordunun başına geçen Ogüst, o daha 19 yaşındaymış. Bu akşam Gülsüm’le ikimiz yemek yedik. Akşam yemeği sırası Ayşe yengemdeymiş. Kalabalığı çoğaltmamak için ben gitmek istemedim, erkenden yattım. Okuldaykn sık sık rüya görüyordum. Oysa köyde rüya falan gördüğüm yok. Bir süre bunu düşündüm.

 

8 Temmuz 1942 Çarşamba

 

Akşam yatarken rüya görmemekten yakınıyordum; bu gece iki rüya gördüm. Ablam, “Sen tavuk etini severdin, bir horoz tut, pişireyim!”dedi. Horozun nasıl tutulduğunu çok iyi biliyorum, arkadaşlara da anlatıyorum. Arada da kendime soruyorum:

-Ben evde miyim, yoksa okulda mı? Arkdaşlardan da kiminle konuştuğumu tam bilemiyorum. Horozlar önüme gelmiş, birini gözüme kestirdim. Sepet aldım ip bağlayım horozu tutacağım. Gene arkadaşları düşündüm, gelip görsünler istiyorum. Ortada kimse yok. Birden tavuklar, horozlar kayboldu. Nereye gittiklerini düşünürken aklıma geldi:

-Onlar şimdilerde öterler, seslerine gider tutarım!deyip horoz sesi dinliyorum. Çok uzaktan bir horoz sesi geldi. “Eh, ”dedim tamam, dikkat kesildim!Tüm köyün horozları ötüyor. Horozlar saahiden ötüyor, bense yatağımdayım. Karma karışık rüyayı toparlamaya çalışırken uyumuşum. Birisi kapıya vurdu, kalkıp açtım, Besim İyitanır Öğretmen. Elinde çubuğu. “Günaydın!”dedi. üstüme başıma baktım, a “Ayıplanacak bir durum var mı? telaşı içindeyim. Besim Öğretmen elindeki çubuğu gösterdi. “Görüyorsun kapıya bununla vurmadım, vursaydım benim geldiği anlayacaktın. Bunu anlamanı istemedim. Çabuk, hazırlan kahveye gel!”deyip gitti. Hazırlanmak için kalkmaya çalışıyorum, kalkamıyorum. “Ne hazırlanması, ben hazır olarak yattım!” diyorum. Ellerimle bacaklarımı yoklarken uyandım. Saate baktım, saat 10’oo. Bir süre rüyamı toplamaya çalıştım. Kahvalı edip kahveye indim. Babam bekliyormuş, “Öğleden sonra sıcak artar!” dedi. Babam güldü:

-Bağa gittiğimize göre elimizde sepet bulunsun!dedi. Sepetin içine kendi bağ makasını koymuş, yola çıktık. Bağlık yolunun az yukarısına düşen tepede babamın bir büyük Ağabeyi Mehmet Amcamın mezarı var, ona uğradık. Mehmet Amcamı anımsıyorum, Pullu Dede olarak anılırdı. Kahveye geldiğinde benimle ilgilenirdi. İlkokul 2. sınıftayken ölmüştü, çok iyi anımsıyorum. Biz, torunu Hilmi, yanımızda C ile birlikte okula gidiyorduk. Bir sabah o da bizimle birlikte yolumuz üstünde bir komşuya girmişti. Okuldan dönerken cenazesi için toplananları görünce şaşırdık. Torunu Hilmi ağlamıştı. Giderek sesini yükseltince susturmak istemişlerdi. Hilmi sormuştu:

-Ölenler bu kadar çabuk mu ölüyor? Oradakilerden biri Hilmi’ye “Senin deden ERMİŞ bir kişi, (Gök yüzünü göstererek) Onu koruyanlar var, büyüyünce bunu sen de anlayacaksın!”demişlerdi. Büyük Amcamın mezarı tek olarak tepenin üstünde, çevresi çiçeklenmiş. Başka otlar da bitmiş. Babam:

-  Bir gün gelip temizleyelim!dedi. Yan gözle babama baktım, ne kederli ne de neşeliydi. Bir süre onu düşündüm. “Kederlidir ama bana sezdirmek istemiyor. ”

Yolumuz iki korunun buluştuğu yerden geçiyor. Sağdakine bizim köylüler Kocakoru, soldakine de Küçükkoru adını vermişler. Oysa yer olarak ya da ağaçlarını büyüklüğü olarak Küçükkoru ötekinden büyük. Koruların kesiştiği yerden çıkarken ilk tarla C’lerin. Oldukça da büyük bir tarla. . Tam yanından geçerken karşılaştık. Bu yıl oraya gene bostan, mısır, gündöndü ekmişler. Onların bakımıyla uğraşıyorlarmış. Babası el edip bizi durdurdu, yanımıza geldi, bizi gölgeye çağırdı. C ile kardeşi çapalar ellerinde ot kesiyorlardı, onlar da geldiler. C hiç değişmemiş gibi bizimle açık saçık ol konuştu. (Başında bir küçük örtü var ama saçlar, belik olarak omuzlarından beline dek yayılmış, üstünde incecik bir mintan. “Hoşgeldin, hoşbuldum!”dedikten sonra gülerek, benim bu işlerden kurtulduğumu, sözleri arasına ekledi. Ben de duraksamadan “Daha kesin değil!” dedim. C çekinmeden, babamların duyacağı bir sesle, bir kez daha:

-  Sen bu işlerden kurtuldun, kurtuldun, ben bunu rüyasını çoktan gördüm!dedi. Babam gibi babası da güldü. Ben de:

-  Bu işler rüyalarla oluyorsa halim duman, çünkü ben rüyalarımda hala buralarda koyun otlatıyorum, şu yoldan geçerken yılanlardan korkuyorm!”dedim. Bu kez de babası kahkahayla güldü:

-  Sen Yılanlı kuyuyu anımsıyorsun. Orası yıllar önce temizlendi şimdi oralarda yılan falan kalmadı!dedi. Babaannesi C’nin kızını getirdi, konuşmaya başlamış cici bir çocuk. C’nın konuşkanlığı üstünde, kızının güzel olup olmadığını sordu. Çocuğun yakasındaki nazarlığı göstererek:

-  Söyle söyle, mavi gözlerden korkmuyoruz değil mi kızım? deyip çocuğun yanağını sıktı. Uğradığımızdan babamın sıkıldığını düşünmüştüm. Oysa babam, benim sıkıldığımı düşünmüş.

-  Köy yeinde komşuluk önemli, çağırınca gitmemek olmaz, onlar bundan alınırlardı!diyerek kendisinin sıkılmadığını belirtmiş oldu. . Oysa ben çok mutlu oldum. Ne var ki bunu babama anlatamam. Zaman zaman aklıma takılan kuruntularım vardı, bu karşılaşma, beni çok rahatlattı: . C ‘de kortuğum türden bir değişiklik yok. Üstelik daha rahat bir görüntüsü var, bunu sezdim. Konuşa konuşa bağa gittik. Bağda fazla bir değişiklik görmedim. Ya da ben ayırdında değilim. Kirazlar olmuş, bitmiş. Vişneler pıtrak gibi, eriklerin bir bölümü renklenmiş. Kara erik olarak adlandırdığımız etli erikler, olmak üzere. Üzümler henüz koruk. Babam makasıyla bir süre kesme işleriyle uğraştı. Ben komşu bağlarına baktım. Hayret ettim çevremizdeki bağlar bozulmuş. Bizim bağ canlı canlı dururken onlar neden bozulmuş? Babam aradaki farkı anlattı. Bizim bağ, Bağlık denilen geniş bir tepenin batı ucunda. Bizim tarlamızın bir yanı köyde Kepir olarak anılan kara topraklı bir alan. Bizim bağın bir yanı özellikle bu kara topraklı yerde. Papazkarası dediğimiz üzümler buraya ekilmiş. Oysa tepenin öbür yüzü kırmızıya çalan toprak, düpedüz kumsal. Bağlar ekilirken bağ sahipleri küskü denilen yuvarlak demirle ekmişler. Küskü deliğine bırakılan çubuğun köklerı kırmızı çamuru telip uzaklara yayılamamış. Bu nedenle bağ kökü beş-on yıldır küskü deliğinde sıkışmış kalmış. Babam, bağı ekerken küsküyle değil geniş, çukur açarak ekmiş. Bu nedenle bizim bağın sorunu kök sorunu değil, bakım eksikliğiymiş. Babam, “En az yılda iki kez derinliğine kazmaz, , çubuklarını zamanında kesmez, gerekli temizliği yapmazsak, bizimki de birkaç yıl sonra bozulacaktır!”dedi. Babam ne düşündüyse dönüş yolunu değiştirdi. Alt geçittten konuşa konuşa eve döndük. Yemekten sonra babam kahveye gitti. Yalnız kalınca C’yi görür gibi oldum. C mi çok cesur? Yoksa ben mi çok korkak biriyim? Kuşkusuz bu konuda ne yapacağımı bilmiyorum. Bilsem, neyi bileceğimi kendime sordum. Babalarımızın yanında ben nasıl rahat olabilirim? Ne yapıp yapıp gitmeden önce C ile konuşmam gerektiğini düşünerek odama girdim. Kendi kendime konuştum:

-  Bakalım Jül Sezar, katillerin başına ne çoraplar örecek? Özellikle kurnazca konuşan Antonius, katillerin elinden nasıl kurtulacak?

Sezar’ı öldüren katiller senato üyesi oldukları gibi çok taraftarları da var. Ayrıca askerleri bulunmaktadır. Ordusuyla Roma’ya geleceğini düşündükleri Octavius’tan çekindikleri için ivedi olarak savaşa hazırlanırlar. Ancak bu pek kolay olamayacağa benziyor. Konuşmalardan bu, açık açık anlaşılır. Bunlar sözde birbirini övüp güçlü olduklarına inandırmaya çalışırken güçsüzlükleri de belli oluyor. Sonunda çaresiz kendilerini savunmak zorunda kalıp Octavius’la karşı karşıya kalırlar. Octavius’un güçleri parça buçuk Sezar katillerinin güçlerini sarıp teslime zorlamaya başladı. Zaten katillerin güvendiği kendi taraftarları birer ikişer sıvışıp katilleri ortalıkta bırakırlar. Onlar da canlı olarak Octavius’un eline düşmemek için ölümü seçerler. Kendilerini öldürmesi için arkadaşlarına yalvaranlar olur. İçlerinde en cesuru Cassıus bile kendi sancağını taşıyan askerinin kaçtığını görünce, sancağı eline alır. Ancak çok yalnız kalmıştır. İhanete uğradığını söyler. Oysa ihanetin en büyüğünü kendisi yapmıştır. Kurtuluşu olmadığını anlar. Yanında kendisine bağlı olduğuna inandığı Pindarus kalmıştır. Pındarus, Cassıus’un Partia savaşında esir alıp bağışladığı bir köledir. En sonunda köleye kılıcını verir, kendisine saplamasını ister. Çaresizlik içinde konuşur:

-Bu kılıç Sezar’ın karnını deşti, şimdi de beni öldürecek!der. Pindarus, kılıcı çekip Cassıus’u öldürür. Pindarus, “Özgürüm!” der, sevinç gösterisi yapar. Öte yandan Marcus Brutus, sonuna dek savaşır. Ancak karşısında gerçek savaşçılar vardır, onlar, katillerden Sezar’ın öcünü almaya kararlıdır. Son olarak, Marcus Brutus’la yanındakiler de sarılır. Brutus, yanındaki Starato’ya kılıcını verir dik tutmasını söyler. Strato söylendiği gibi Brutus’un kılıcını dik tutar. Brutus, kendi kılıcı üstüne atlayıp, oracıkta ölür. Öte yandan Octavıus’la Antonıus Brutus’u sağ olarak yakalamak için buyruklar verirler. Brutus diye gösterilen başka ölüler gözden geçirilir. Bu kez gerçek Brutus bulunmuştur. Ne var ki karşılarındaki Brutus’un cesedidir. Octavıus üzülür. Bu arada, başta Strato olmak üzere Brutus’un adamlarını kendi yanına alacağını söyler. Brutus’un dürüstlünü över. Brutus’e saygı gösterilmesini ister. Brutus’un cesedini kendi çadırına getirtir. Saygı gösterisi olarak cesedin asker giysileri içinde bir gece orada kalmasını ister. Antonıus:

-En soylu Romalı!der Brutus için. Katiller ortadan kalkınca savaş biter. Octavıus askerlerine savaşın bittiğini, onların dinlenmek için çadırlarına çekilmelerini söyler. Kitap bitince üzülür gibi oldum ama çabuk toparlandım. Bu kitaba, Julıus Caesar adı verilmiş ama (Bence) daha çok Jül Sezar’ı öldürenlerin durmunu anlatıyor. Onların konuşmlarında açıkça anlaşılan, Jül Sezar, haksız olarak öldürülmüş. Katillerinbeklediklerini söyledikleri, özgürlük, h ak, hukuk, adalet gibi duyguların hiç birisi katillerin kendilerinde yok. Sanırım, Shakerpeare’de böyle düşünmüş olacak ki, sonunda “Onların sürek avcılarının domuzları avlaması gibi hepsinin hay huy içinde öldüklerini sergilemiş. Brutus dışında hiç biri için olumlu bir söz söylenmemesi dikkatimi çekti. Çok önemli bir durum da bunca insan öldü. Bu ölümler karşısında öteki kitaplarda olduğu gibi ben de bir üzüntü duymadım. Bunun nedenini bulmalıyım.

Kahveye indim, kendi kendimi görevlendirdim, kuluyulardan birine üç kez gitme yerine üçüne de birer kez gideceğim. C’nin nerede olduğunu bildiğime göre ortalıkta dolaşıp bakınmama gerek kalmadı. Önce Abbas Amcamın kuyusuna gittim. Evde yoklar. Karar değiştirdim, bugün suyu bu kuyudan aldım. Kuyuların boş olmasını istiyorum. İnsan olunca konuşmak greği doğuyor. Hele yaşlı kadınların sorularına yanıt vermek kolay olmuyor. Yanındaki insanlaın durumuna bakmadan bana, evlenip evlenmediğimi soranlar oluyor. Evlenmediğimi söyleyince de nedenlerini soruyorlar. “Evlenecek kız bulamadın mı? ”diye soranların yanında, ”Köyden istesen hemen bulursun!”diyenler de çıkıyorBu yetmemniş gibi birilkerinin kızlarını söylsmsys başlıyorlar. Öğrenci olduğumu söyleyince şaşıp: ”Aaaa, emsallerin askerde, sen hala okuyor musun? ”diye acıyarak bakanlar bile oluyor. Oysa hepsi benim okulda okuduğumu biliyorlar. Nedense karşı karşıya gelince böyle konuşuyorlar. Köyde, erkeği olmayan hane yok. Şimdi askerde olanlar çok ama, onlar da sık sık gelip gidiyorlar. Üstelik ben dört yıl önce, 6 yık kalmak üzere yola çıkmıştım. O zaman herkes:

-6 yıl nasıl bekleyeceksin? tasası içindeydi. Böyle soru soranlarla azıcık konuşunca, bildikleri konuyu bilmezmiş gibi sordukları ortaya çıkıyor. Köyde Şehri kadın diye anılan Şehriban Teyze ile 5-6 y önce uzun uzun konuşmuştuk. Muratlı yakınındaki Davutlu köyünde akrabalarından söz etmişti. Eğitmen Ali Dinçe, Mustafa Ağabeyin arkadaşı. Geçen yıl geldiğinde konuşmuştuk. Onun oğlu Vehbi Dinçer bizim okulda. Şehriban Teyze onu bana birkaç kez sormuştu. Son soruşunda, ”Vehbi’nin 2’5 yılı kaldı, senin daha azdır!”demişti. Öyleyken Şehriban Teyze bana bugün, “Sen daha okulu bitiremedin mi? ”diye sordu. Hem de bitirmedin mi değil bastıra bastıra “Bitiremedin mi!”dedi. . Fikret Madaralı Öğretmen sık sık “Köylü kurnazlığı!”der. Yaban romanını okurken, Mehmet Ali ile Salih Ağanın bazı sözlerinde durup, gülerek “İşte bakın: ”Bunlar hep köylü kurnazlığı!”demişti. Şehriban Teyze bana bunların çok güzel bir canlı örneğini verdi. Kahvede fazla kalmak istemedim. Besbelli geçen günler bleli bir amaç için sık sık kahveye inip çıkıyordum. Bugün öyle bir isteğim yok. C’nin nerede olduğunu elimle koymuş gibi biliyorum. Gözetleyim görsem bile öyle bir görüşten hoşlanmayacağımı düşündüm. Akşama dek çalışmış, eve gelince de tüm işlere koşacak. Ne durumda olacağını görür gibiyim. Bu nedenle erkenden eve döndüm, yattım. Ablam bu duruma, “Bağ yorgunluğu, sen, ne de olsa hamladın, ayırdında değilsin ama o eski direncin kalmamıştır!”dedi. Bu söz de işime yaradı odama girip yattım. Yarından sonra İsmet’ gideyim mi, gitmeyeyim mi? İsmet’in beni çağırma nedeni açıklandı. Gidersem, burada duyduğumu orada gözlerimle göreceğim. Zühre Teyzemin sevinmesinden çok, Muhittin Eniştemin üzülmesi beni etkileyecek. Çünkü o üzülme içinde aynı zamanda tehlike de bulunuyor. “Ya bir çıkıp Okul Müdürüne mektup yazarsa!”Birden ürperdim, ya mektup yazan benim için o “O biliyor!” derse. Bu kez, Müdür Beyin gözünden iyice düşeceğim.

 

9 Temmuz 1942 Perşembe

 

Ablam camı tıklattı, kendi kendine de konuştu:

-Karar verdin mi? bugün mü gideceksin yoksa yarın mı? O denli gereksiz şeyler düşündüm ki, bunu düşünecek zamanım kalmadı!diye kendimle alay ettim. Birden yarın gitmeye karar verdim. Ablama da biraz sorgulayarak:

-Dün de söylememiş miydim? İsmet’le cuma günü olarak konuşmuştuk, belki bugün köyde olmayacaktır!Ablacığım:

-Haklısın, karar senin!dedi. Böyle söyledim ama bunun inandırıcı bir tarafı yok. İsmet bugün bir yere gitmiş olsa bile akşam dönecektir. Ben de gitsem Kızılcıkdere köyüne ancak akşam varacağım. Kararsız durumuma ben de içerledim. Sözde ablama , okumuşluğun kazandırdıklarını göstererek ona umut vermeye çalışıyordum. Oysa bu kararsızlığım, mızmızlamaktan başka bir şey değil. Biraz buruk olarak kahveye indim. Babam da gideceğimi biliyormuş. Rahatsız olup olmadığımı sordu. Ona da yanlış anladıklarını, “İsmet’le 10 Temmuz Cuma günü buluşacağımızı konuşmuştuk!”dedim. Babam da sen bilirsin, deyip işine koyuldu. Su fıçısına baktım, yarımlanmış, iki kez suya gittim. Babam anımsattı:

-Dut severdin, ilgilenmedin, dut en olgun döneminde, dökülmeye başladı!dedi. Sahiden baktım iri iri dutlar, pıtır pıtır düşüyor. Tırmanıp çıktım, gözümle beğendiklerimi toplayıp yedim. İnip bir tepsi aldım bir tepsi de eve götürdüm. Hasanoğlan notlarımın Cumhuriyet Bayramına dek olan bölümünü okudum. Okurken uyumuşum. Uyandığımda ablam:

-Derin derin uyudun, dün gece uyuyamdın mı? diye sordu. . Uyuduğumu sanıyordum, demek yeterince uyuyamamışım. Ablam gene İsmet’ten söz etti. “Okulda evlendiği duyulursa ne ceza verirler? ” diye sordu. Bu konuda tek bildiğim arkadaşların söyledikleriydi:

-Okuldan kaydı silinir!Ablam: ”Muhittin Eniştem de ondan kaygılanıyor; “Yüzdü yüzdü, iş burnuna gelince bozacak!diye gene gene konuştu!”dedi. Bu kez ben, okuldakiler kolay kolay duyamaz, duysalar bile İsmet, evlenmediğini söyler. Nikah yapmadıklarına göre nufus kağıtlarına bir şey yazılmayacak, o zaman benimle İsmet arasında ne fark olacak ki? Ablam i

“İşte tartışma buradan kaynaklanıyor. Kızın ailesi nikah istiyormuş. Nikah olunca da nüfusa işlenecek. O zaman okul duymuş olacak!”Bu kez ben :

-O zaman İsmet’i okuldan ayırırlar!yedip omuzlarımı oynattım. Ablam bu kez:

-Kendi düşen ağlamaz!derler. Ne yapalım İsmet’çik bu işi Zühre Teyzemizi hoşnut etmek için göze aldı. Umarım, kız tarafı biraz daha sabreder; şunun şurasında bir yıl kaldı. Ben düzeltme yaptım. Bir yıl da değil 10 ay; Mayıs 1943 sonunda derslerimiz bitecek. Sanki yarınmış gibi ablamla ikimiz de sevindik. Ablacığım herkese dengeli yaklaşmak istiyor, beni bir konuda uyardı: ”

-Şimdi sen İsmet için gidiyorsun; haklı olarak daha çok İsmet’le birlikte olacaksın. Mehmet Dayınla Efil Teyzeyi sakın unutma; git, onların gönlünü al. Ev çok yakın olduğu için görecekler. Yeterli ilgiyi göstermezsen çok gücenirler. Geçen yıl gittiğimde Mehmet Dayımın yaptıklarını anlattım. Mehmet dayım gelip beni alıp götürdü. Üstelik onları da azarladı:

-Gelen konukları tekelinize alıyorsunuz. Aileye saygı denilen bir şey vardır; annem varken son söz onundur. Annem bana :

-Git, al getir!dedi “Bunun lamı cimi yok, ben görevimi yaparım!deyip beni götürdü!”dedim. Ablam:

-Mehmet maşallah açık göz; doğru söylemiş doğrusunu yapmış. Sen, bu denli dikleşmeye meydan vermeden bir yolunu bul kendin git!Ablama söz verdim; iki gece kalırsam bir gecesini Elif Teyzemde kalacağım! Ablam sevindi. Notlarımın 1941 Cumhuriyat Bayramından Arifiye Köy Enstitüsüne kadarki bölümünü okudum. Birden üzüldüm. Bu bölümü Salim Amcama da okuya bilirdim. Kalaycı köye gidişimizi, pekmez yeyişimi, okula birlikte dönüşümüzü dinleyince çok sevinecekti. Bu arada Romeo Jülyet’i okumuştum. Her okuduğum kitap gibi onun da bir özetini çıkaracaktım. Onu çıkarmamışım. İşaret ettim, Kızılcıkdere’den dönünce onu ekleyeceğim.

Kahveye indim. Babama küçük bir yardımım olsun istiyorum, su fıçısı azalmış. Abbas Amcamın kuyusuna üç kez gidip geldim. Bahçede Hanefi Halamı gördüm. Bugün işe gitmemiş, diye düşünüp hemen uğradım. Hanife Halam çoktandır rahatsızmış. Ev dışındaki işilere gidemiyormuş. Oğlu Hilmi’ten uzun zamandır mektup almamış, ona üzülüyormuş. Hanife Halam, çoktandır, deyince kuşkulandım:

-Neden olabilir? ”Bu ara Hanife Halam son mektubu verdi. Bir de tarihine baktım, mektubun tarihi 14 Haziran 1942. Hanife halamın dar canlılığı günleri ay gibi uzatıyor. Ses çıkarmadım. Hanife Halamın güzel yüzü eski durumunu koruyamamış. Sesi de değişik, konuşma konuları da. Kırklareli!’deki kardeşi Hasan Büyükerenler Amcamdan söz açtı. “Hastanede oluşu bizim sağlık sorunlarımız için bir nimet; ne var ki köyden Kırklareli’ye ulaşmak hastalık kadar sarsıcı!”diyerek biraz içinde bulunduğu koşullardan yakındı. Yarından sonra Kırklareli’ye gideceğimi, Hasan Amcama uğrayacağımı anlattım. Buna çok sevindi, gözlerinden öptüğünü, tembihlerinin hepsini tuttuğunu, güzel kızlarıyla en yakın zamanda köye beklediğini duyurmamı söyledi. Hanife Halamın birden canlanışı dikkatimi çekti. Dönüşte uğrayacağımı söyleyerek ayrıldım. Babam, sabah erken gidip gitmeyeceğimi sordu. . Yolu konuştuk. “İki köy geçeceksin, köylere girmeden gidersen erken varırsın. Köylere girmene gerek yok zaten girsen de aradıklarını bulamayacaksın!”diye uyarıda bulundu. Sırt Yol denilen koruluktan gidince daha serin olacağını ekleyen babam, “Tek sakınca korulukta sürüler olabilir. Başı boş köpekler dolaşır. Sen onlara bir şey yapmazsan onlar saldırmaz ama gene de hayvandır, mukayyet olmak gerekir-!”dedi. Bektaş Ağabeyimin tabancasını aldığımı söyledim. Bu kez de babam benden kuşkulandı:

-Onu ne için kullanacaksın? Sakın köpeklere karşı silah kullanma çobanlarla başın derde girer. Sakın sakın sürü yanındaki köpeklere silah kullanma. Üstüne köpek gelirse yere otur, öylece dur. Oturan insana köpek yaklaşmaz, çevrende dolaşır durur. Bir süre sonra da çekilip gider. Babamın söylediklerini hep duymuştum, bir çoğunu da yaşayarak denemiştim. Ancak gideceğim yolu çok iyi biliyorum. O yol üstünde şimdilerde sürü bulunmaz. Sürüler hep suya yakın yerlerdedir. Dere yoldan gitsem kesinlikle sürüler içinden geçeceğim. Sırt yolda bulunan sürüler kesinlikle susuz kalır. Giden olursa Kırklareli’ye de gidecğimi söyledim. Babam da Hasan Amcama, Pehlivan Amcama selam iletmemi söyledi, Bir ay sonra onları köye davet etti.

Biz konuşurken gelenler oldu. Benim yarınki yolculuğum uzun uzun konuşuldu. Beni öteki memurlar gibi düşünenler çıktı. Bunlar biraz şaşırdılar. Koruluk yoldan gitmememi önerenler bile oldu. Korkacağımı sandıkları da yılan, kurt, tilki, başıbaoş kolaşan sığır, manda gibi tehlikeler öne sürüldü. Eskiden eşkiyalar varmış onlardan konuşuldu. Tüm bu söylenenlere karşı ben, “Karşıma çıkacak olanlarda korku denilen duygu yok mu? O benden hiç mi korkmayacak? Biraz da onu konuşun!”dedim. Furtun Şerif Enişte “Ha, şöyle, bekle biraz bakalım buna ne yanıt verecekler? Bu yol kesenler insan değil mi? Onların canları yok mu? Onlar gördükleri her insana saldırır mı sanıyorsunuz? Onlarında kendine göre ölçüsü ölçeği vardır. Etli canlı bir delikanlı yoluna giderken ondan bir şey isteyip alabileceğini ummayan asla ona saldırmaz!”Şerif Enişte Aydın yöresinde askerlik yapmış. Sık sık anlatır. Gene anlattı. Efe mefe derler ama heriflerin 90/100’ü düpe düz eşkiyadır. Onlar bile gençlere, kendilerine dikelmeyenlere kötülük etmezler!”Babam bana “Sen bunların konuşmalarına aldırma; geçti o devirler. 20 yıldır buralarda bir Çete Hasan çıktı, onu da yakaladılar. Yollar insan dolu, Kızılcıkdere’ye kadar 8-10 yolcuyla karşılaşacaksın. Belki de aynı köy giden çıkacak konuşa konuşa gideceksin!”dedi. Ötekiler “Ya, ya, öyle!” dediler. Ben, izin alıp ayrıldım. Eve dönünce bir süre gene Hasanoğlan notlarıma baktım. Süheyla Öğretmene düpedüz tutulmuşum herhalde. Ondan gelecek bir olumsuz tavırdan sürekli çekinmişim. Kendi kendime konuştum:

-İyi etmişim. gerçekten ondan bir olumsuz söz duymadığım gibi bakışlarından da böyle bir şey sezmedim. Düşündüklerimden sıkılır gibi oldum. Kalkıp gene kahveye indim. Köy delikanlıların bir grup geldi. Geçmiş günlerden konuştuk. Bana dayı diyen Fakir kardeşlerden(Yaşar-Ali-İsmail) Yaşar’la Ali de var. Konuşurken nasılsa aklıma geldi, onların akranı bir de komşuları vardı. O ailenin lakabına küçüklüğümdn beri aklım takılmıştır. Kantu. Ne anlama geliyordu kantu sözü? Altından kötü bir şey çıkar düşüncesiyle hiçbir zaman sormamıştım. Evin büyüğünün adı Hasan; Kantu Hasan. Babanın askerde olduğu söylendi. Sorduğum delikanlı içinse: ”Öldü!”dediler. Birden şaşırdım; ”Nasıl? Öldü mü? ”Komşusu Yaşar anlattı. Delikanlı koyun sürüyormuş. Bir gün köpeğin biri onun sürü bekçisi köpeklerine tebelleş olmuş. O da yabancı köpeği sıkıştırıp bir güzel sopalamış. Halsiz kalan köpek son gayretiyla fırlayıp çobanın elini kanatmış. Çok önemsiz bir olay. Köpeğin kuduz olacağı delikanlının aklından bile geçmemiş. İşin ilginci olayı bir başkasına da söylememiş. Bir süre sonra ağır bir hastalığa tutulduğunu anlamış. Anlamış ama çare bulma dönemini geçirdiğinden kuduza yakalandığı anlaşılmış. Lüleburgaz’a götürmüşler. Birkaç gün sonra öldüğü duyulmuş. Sorduğuma pişman oldum. Çok üzüldüğümü görünce arkadaşlar da hem benim için hem de arkadaşları için üzüldülerGüzel başlayan konşmalarımız üzüntüyle kesildi. Eve döndüğümde de üzüntüm sürdü. Köylerde her evde köpek vardır. Hele sürülerde 2-3-4 köpek çok doğal sayılır. Başıboş dolaşan bu köpeklerden sık sık kuduranlar olur. Bunlar üstüne çok söz edilir kuduz olayı için doğru dürüst hiç kimse bir uyarı yapmaz. İlkokuldayken bir gün bizim kahvenin önünde duran bir köpek için:

-Bu köpek kuduz galiba!dediler. Kahvede bizden kimse yoktu. Bahçeye giren köpeğe el kol hareketleri yaparak aklımca korkuttum. Nedense köpek az ilerine bahçe çitinin altındaki dar delikten geçmek istedi. Deliğe girince dışarda kalan kuyruğundan tuttum. Dar delikten geri dönemeyen köpek uzun sure mıyaklayıp kendini çekmeye çalıştı. Bırakınca daçitin öte tarafına çıkıp hızla kaçıp gitti. Zaten ben kavve bahçesindeydim. Köpeğin dolanıp gelemeyeceğini biliyordum. Bahçe kapısı önüne insanlar toplanmıştı. Yaptığımın doğru olmadığını söyleyenler yanında : “Köpek kuduz olsa bile kuyruğundan tutunca kuduz olunmayacağını söyleyenler de oldu. Her olasışığa karşın ben(Aklımca) ellerimi yıkadım. Ne yıkaması, ıslattım: . Ama ben bunu temizlik saymıştım. Bizim aileden bunu kimse görmediği için, arkadaşlar arasında büyük kahramanlık sayılmasına karşın unutuldu gitti. Yıllar geçti aradan. Çocukluk arkadaşlarım zaman zaman değindiler ama sıradan bir çocukluk olayı gibi geçildi, gidildi. Oysa şimdi ben birden irkildim:

-Ya köpek deliğe girmeyip üstüme atılsaydı!Olmadığnı bildiğim bir olayı, olacakmış duygusu içinde düşündüm durdum. Oysa ben ondan sonra büyüdüm, iki köy arasında her gün okula gidip geldiğim gibi, ilkokuldan sonra üç yıl da köyde her işe girdim çıktım. Koyun güttüm, bağ bekledim, yaz kış tarlalara yalnız olarak gittim geldim. O zamanlar bu olayı anımsayıp bir kaygı duymadım da şimdi neden dertleniyorum? Bunun yanıtını vermekte zorlandım. Yarın İsmet’in köyüne gideceğim. Yolum daha iki köyden geçecek. Bu iki köyün daha geniş otlakları olduğundan koyun sürüleri bizim köyün en az iki katıdır. Doğal olarak köpekler de daha çoktur. Bundan mı korkuyorum acaba diye kendimi yokladım. Hayır, böyle bir kaygım da yok. Demek beni rahatsız eden, tanıdık birinin dikkatsizlik yüzünden yaşamını kaybetmesidir. Yatınca bunu kafamdan atmak için okuduğum kitaplardan örnekler anımsadım. Örneğin Jül Sezar karısı Calpurnıa’yı dinleseydi hiç değilse o gün vurulmayacaktı. . Buna benzer saçma sapan olaylar anımsayarak uyumaya çalıştım

 

10 Temmuz 1942 Cuma

 

Herkes hazırlanıp işine gitmiş. Yola çıkmayacakmışım gibi kahvaltı edip ablama “Hoşça kal!”deyip kahveye indim. Babam susuzluğa iyi gelir diye bana çay yaptı. Saat tam 08’oo de yola çıktım. Süslü olma duygusuyla yanlış ayakkabı giydiğimi daha bizim mezarlık sırtına çıkınca anladım ama geri dönmek istemedim. Ökçem sıyrılabilir kaygısına kapıldım. Çorapları çıkardım, olmadı. giderek ağırlaştım. Deveçatak Köyü harmanlığına geldiğimde saat 10’15 olmuştu. . Deveçatak Köyünü geçince ayakkabılarımı çıkardım. Bu kez yol kumlu, küçük taşlı olarak uzun süre beni geciktirdi. Bayramdere sıtından sonra yumuşak tozlu yola çıktım. Gelen giden kimse de olmadı. Kızılcıkdere harmanlalığına dek ayakkabısız yürüdüm. Harmanlığa gelmeden büyük ağaçların biri altına oturdum, çoraplarımı, ayakkabılarımı giydim. Bir süre sonra köye giriş yolunu değiştirdim. İstanbul-Kırklareli şosesine çıktım. Oradan kahveler önüne geldim. Oradan da İsmet’lerin evine yöneldimOnların kapısına sönerken Karşı bahçeden çalışan Mehmet Dayım bağırdı: “Yanlış kapıya giriyorsun, giriş buradan!”O tarafa döndüm, Elif Teyzemlere girdim. Mehmet Dayım biraz payladı ama aldırmadım. Ben üç saatte gideceğimi umarken tam 7 saatte Mehmet Dayımın evine girmiş oldum. Hemen bir yalan uydurdum. “Ben, Deveçatak Köyüne bir at arabasıyla geldim. Araba biraz oyalandı sonra da Karınca’ya gitmek üzere yola çıktı. Bir süre de Bayramdere’de oyalandık. Bayramdere’den sonra ayrılıp geldiğim için yolum uzadı. Mehmet Dayım:

-Orası bizi ilşgilendirmez, sen bize şimdi geldin!deyip beni üzen haberi duyurdu. İsmet köyde yokmuş. Nereye, niçin gitmiş o konuda bilgisi yokmuş. Ancak İsmet, benim geleceğimi Mehmet Dayıma söylemiş. Ayaklarımın acısını unuttum. Akşam olmak üzere. Bu gece burada yatarım, yarın Kırklareli’ye giderim. Hasan Amcam kalmamı isterse bir gece orada kalırım. Böyle bir şey söylemezse gene buraya gelirr öbürsü gün köye dönerim. Eve, Elif Teyzemin yanına girdim. Elif Teyzem İsmet’in evlendiğini duyup duymadığımı sordu. Duymadığımı söyledim. O konuda türlü sözler söyledi, üzüydüğünü söyledikten sonra bir ara ağladı. Zühre Teyzemi(Kız kardeşini) eleştirdi. Zühre Teyzemin evliliğini anlattı. Evlendiğinden beri Muhittin Enişteme eziyet ettiğini, onu sevmediğini söylediğini buna karşın ondan 5 tane çocuk doğurduğunu, anlattı. Biz konuşurken Mehmet Dayım benim geldiğimi İsmet’in kardeşine duyurmuş. Sabri az sonra geldi beni, onlara götürmek istedi. . Yarın onlara geleceğimi söyleyerek Sabri’yi gönderdik. Zaten Sabri aracı olarak gelmişti, “Peki!”deyip gitti. Ben Mehmet Dayıma yarınki düşüncemi söyledim, Hasan Amcamın beni beklediğini bu arada uydurup planımı güçlendirdim. Dayım iyi niyetli, yarın Kırklareliye gidecek araba bildiğini, “Akşamdan ona söylememiz gerekecek!” deyip kalktı, arabacıya gitti. Arabacı benim tanıdığım Soti Veli’nin ağabeyiymiş, evleri de yakın, hemen gitti, geldi:

-Tamam, sabah saat 09’00!”dedi. Elif Teyzem erkenciymiş, izin isteyip ayrıldı. Yenge bana yatak hazırladı. Uykum yok ama yattım. Bir süre İsmet’i üşündüm. ”Acaba başına bir iş mi geldi? Yosa her evli gibi bir yerlere mi gittiler? ”Bir yandan da ayaklarımdaki yanma giderek artmaya başladı. Bunları düşünürken uyudum.

 

11 Temmuz 1942 Cumartesi

 

Horoz seslerin uyandım. Bu köyde bizim köye göre çok horoz olduğu besbelli, Hem çok hem de cins horozlar. O denli uzun ötüyorlar ki sona doğru sesleri neredeyse bitiyor. Onları dinlerken gene uyumuşum. Bu kez de hayvan seslerinden uyandım. Mehmet Dayımın evinin önünden köyün sığır sürüsü geçiyor. Uyanınca hemen kalktım. evde herkes çoktan kalkmış. Elif Teyzem beni beklemiş, birlikte kahvaltı ettik. Araba soruşturmaya gerek kalmadı; Soti Hasan arabayla evin önüne geldi. Ben bu arabacıyı da tanıyorum; sık sık bizim köye gelir, kahvede konuşurdu. . O da bana gülerek: ”Seni küçüklüğünden beri tanırım!”dedi. Birden bir olay anımsadım; doğru mu değil mi? tam bilmiyorum. O zaman sözü edilmişti. “Çete Hasan’ı bizim köye Soti Hasan getirdi!”demişlerdi. Bizim köyde bu ad biraz sabıkalı anılırdı. Aradan yıllar geçti, belki unutulmuştur. . Arabaya üç kişi daha bindi, yola çıktık. Şeytan deresinden yokuşa tırmanırken babamın anlattığı Asker kışlaları olayını gene anımsadım. Biraz çekinerek yaşlı olana, kışlaların yapıldığı yılları sordum. Adam ıslık gibi bir ses çıkardı. Daha doğrusu ses çıkaramadı ama garıp bir fısıltı oldu. “Bu kışlalar, fi tarihinde yapılmış, ben nereden bileyim? diye soruyu bana çevirdi. Adamın kestirip atması üzerine araba süren Soti Hasan bana: “Sen öğrenci olarak bilgi almak istiyorsan ben sana köyden o günleri iyi bilenleri bulurum. Onlardan biri sizin zaten akrabanız Efe Hafız, bir oğlu öğretmen, tanırsın Necmettin Efe. Ben düşlediğim amaca ulaşamayınca sustum. Kırklareli’ye girince arabanın kalkılacağı yer, saat söylendi. Ben, belirsiz durumumu anlatınca arabacı, “Sen buraların yabancısin değilsin, sığınacak bir yer bulursun. . Ancak biz, soranlara doğru bilgi vermek isteriz. Kalacğın kesinleşirse sözleştiğimiz saatten birkaç dakika önce gel, kalacağını bildir!”dedi. Bu arada gündüzleri çoğunlukla Pehlivan Amcamın kahvesinde oturduğunu, oraya uğrarsam önce de görüşebileceğimizi ekledi. . Ayrılıp doğruca hastaneye yollandım. Amcam çarşıya çıkmış, bir süre bekledim. Amcamın gelişi uzun sürdü neredeyse kalkıp gidecektim. Amcam elinde birşeyler gülerek geldi. “Bugün bizim sevinçli bir günümüz-evdekiler öyle diyor-kim çıkardıysa bunu babalara oyun oynamış!”dedi. Amcamın söylediklerinden bir şey anlamadım, biraz bön bön baktım galiba amcam açıkladı. “Seninkiler(Kızları için) Yaş Günü yapıyorlar. Onlar seviniyorlar biz de onların sevinçlerine katılıyoruz!”dedikten sonra bu kez bana:

-Eeee, ne var ne yok! Düğün değil, bayram değil, üstelik günlerden Salı da değil, hani pazara gelesin!Hoşgeldin, geldiğine sevindim ama; tatile mi girdin yoksa? ”deyince durumu anlattım. Amcam sevindiğini söyledi:

-Öyleyse bizim pandomimaya sen de katılacaksın, buna çocuklar da çok sevinecekler!dedi. Amcam birilerini çağırdı, onlara yapacakları işleri söyledi. “Cumartesi öğleden sonra ivedi bir durum olmazsa benim de tatilim var!”dedikten sonra amcam bana birşeyler verdi, kendi de birşeyler alıp, eve gittik. Evde 4-5 çocuk var koşuşturup duruyor. Yabancılar bana biraz ürkek baktılar. Onların çekingenliği bizimkileri de etkiledi. Atiye Yengenin uyarısıyle bir birine bakarak “Hoşgeldi!”dediler. Ben durumu açıklayıp, kalacağımı arabacıya söylemek üzere çarşıya çıktım. Arabacı, dediği gibi Pehlivan Amcamın kahvesinde birileriyle oturuyordu. Güldü, “Senin yerine ben zaten müşteri bulmuştum, köyden bir bayan, onu bırakamazdım. Yarın gene geliyorum, tam bu saatte, gelirsen buluşalım!”dedi. Sevinerek eve dönerken Hasan Amcam gene çarşıya çıkmış, karşılaştık. (Ev zaten çarşıya yakın) Çarşıda bir süre dolaştık. Amcam, “Bekarlıkta bunlar yoktur. Evlenince bir çok sorun çıkar, yeni evlenenler bunları acemice çözmeye çalışırlar. Bekarlığımda bunları hiç düşünmemiştim. Evlenince bunları döne döne öğrenmeye çalıştım. Meğer işler orada da bitmiyormuş, çocuk olunca bu kez daha yeni sorunlar çıktı. İşte yeğenim amcan şimdi bunları öğreniyor!”Eve döndük. Atiye Yenge:

-Sıkılırsan çık çarşıya dolaş, parkta otur, evde kalmak istiyorsan geç bu odada dinlen! dedi. Açtığı oda amcamı çalışma odasıydı. Klarnet masa üstünde. Yığınla notaları biliyorum. Sevinerek girdim. Bando için tek sayfalık notalar, çoğu marş. İzmir Marşı, Cezayir Marşı, Marşı Militer, Düğün Marşı, Aynı adı taşımasına karşın notaları değişik bir başka Düğün Marşı, Zafer Marşı, Karadeniz Marşı, Ankara, Dumlupınar Marşı. Ayrıca Alman Marşları, Fransız Marşları, İtalyan Marşları diye kitaplar var. Bir ara amcam geldi, klarneti aldı çalışır gibi seslendirdi:

-Çoktandır elime almadım, kızlarıma birkaç şarkı çalayım!dedi, arasında bildiklerim de bulunan şarkılar çaldı. Akordiyonu sordu. Ben de çalışmalarımı anımsattım. Amcam:

-Akordiyon için özel besteler vardır, onları bulup çalışmak gerekir. Öteki çalgılar için hazırlanmış notalarla akordiyon ilerletilemez!deyip, notalar üstüne konuştu. Süheyla Öğretmen de benzer sözler söylemişti ama ben o zaman hiçbir şey anlamamıştım. Amcam anlatınca daha iyi anladım. Amcam:

-Keman için yazılmış bir parçanın notaları, yani sesleri, keman üstündeki parmakların durumu düşünülerek konmuştur. Aynı notalar askordiyon parmaklarına uygun olmayabilir. Hele klarnet sesi için, klarnet düşünülmeden sıralanan notalar çalınınca, onun zevki de okadar olur. Amcan bir süre çaldı. Ben, şaşkın şaşkın baktım, dinledim. Ben akordiyonla ne olsa çalarım, diye düşünüyordum. Örneğin, Toselli Serenat, Schubert Serenat arkasından İzmir Marşı, Tuna Dalgaları onun arkasından La Komparsita çalabiliyorum. Bunu amcama anlattım. Amcam güldü:

-Sen haklısın, sen kendine çalıyorsun. Bu çok doğaldır. Ancak müzikten anlayan dinleyiciler bunu makbul saymaz, zorunlu olmadıkça da dinlemez. Benim söylemeye çalıştığım budur. Müzik iki açıdan düşünülmelidir. Seslerin çıkışı, yani çalma, bunun karşılığı, dinleme, zevk alarak dinleme. İkisi bir birini tamamlarsa müzik ortaya çıkar! Müzik öğrenimi görmeyenler bunları bilmezler. Onlar için “Vur patlasın, çal oynasın!” havaları da müziktir. Ancak bu tür gürültüler için hiç kimse müzik bestelemez. Müzik bestecileri söylediğim gerçek müzik için eserler yazmaktadır!Amcamın anlattıklarını ders gibi dinledim. Yengem amcamı “Yeter konuştuğunuz, haydi işbaşı!”diyerek çağırdı. Ben de, amcamla birlikte çarşıya çıktım, Halkevi önündeki parkta bir süre oturdum. Pehlivan Amcamın kahvesine gittim. Ali Ağabeyim tanıdığı, bize de sık sık gelen Soğan Mustafa’yı gördüm. Tanımamış gibi durdum, o beni gördü, geldi:

-Yalnız gelmiş olamazsın, nerde ötekiler, bu zamansız geliş neden? Bir yaramazlık yoktur umarım!”dedi. Olayı anlattım. Güldü: Gençlik böyle işte, olanak bulunca sapan taşı gibi fırlar evden dışarı. Benim iki tane var ikisi de günlerdir yok. Biri öğrenci, neyse belki haklı; ya öteki? “Odun kesicinin hık deyicisi”, ötekine yaslanarak eve girmiyor!”Çay söyledi, ama Pehlivan Amca, ”Delikanlılar çok çay içmemeli, o çay hakkını kullandı!”dedi, gülüştüler. Gene parka gittim, az sonra Hasan Amcam geldi, oturunca:

-Çocuklarla uğraşmak kadınlara vergi bir iş. Seviyorum onları ama bir yere kadar, o bir yerden sonra sabrım taşıyor. Bugün beşinci kez çarşı dolaştım!dedikten sonra Hasan Amcam birden söz değiştirdi:

-Yeğenim benim konuştuğuma bakma ev, evlilik, aile işte bunlar. Bunun içinde sevinçler, umutlar zaman zaman kederler hep olacak. Biz de bunları yaşıyoruz. Bizim evde şimdi, bizimkilerin dışında daha 12 çocuk var bunlar hep tanıdık çocukları. Bu işleri yapanların ilki biz değiliz. Çocuklar, birbirini tanıyorlar. Bu 12 aile, benim bugün çektiğimi ya çekti, ya da çekecektir. Modenleşiyoruz, bunlara katlanacağız!”deyip konuyu d eğiştirdi; babamı, evdekileri, Hanife Halamı, Abbas Amcamı sordu. Onların selamlarını, ailece köye beklediklerini ilettim. Amcam ayrıldıktan sonra da bir süre yalnız yalnız oturdum. Park tıka basa doldu. Radyo sürekli çaldı. Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu Başbakan olmuş, Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığında kalmış. Buna sevindim. . Radyoda tandolar çalınıp söylendi. Çalgılar arasında akordiyon vardı. Akordiyona dikkat ettim, benim çaldığım gibi zart zurt ederek değil yumuşak umuşak çalındı. Ayrıca sürekli değil yer yer kuvvetlendi yer yer de iyice sustu. Eve döndüm. Yemekte Atiye Yenge Hasan Amcama biraz çattı. Hasan Amcam yaş günü olayın azınlıkların yaptığını, bize onlardan geçtiğini, Yılbaşı olayının da onların marifeti olduğunuı söylemişti. Atiye Yengem: ”V

-Varlıksızlarla köylüler bu gibi işleri bilmezler!”deyince; . Hasan Amcam sanırım biraz da beni düşünerek karşılık verdi. “Biz şimdi bugün varlıklı mı olduk? ”diye sordu. Atiye yenge sözü uzattı, komşularını övdü: ”Hepsi hem varlıklı hem de terbiyeli insanlar!”dedi. Gelen çocukları ailelerini söylerken Ahmet Ziya adı geçti. Bu adı çok duyuyordum. ”Ahmet Ziya’nın fabrikası, en iyi un tapar!” türü sözler ediliyordu. : ”Ahmet Ziya dediğiniz fabrika sahibi midir? diye sordum. Onun olduğunu söylediler. Bu kez de salt sözü başka yana çekmek düşüncesiyle Ahmet Ziya’nin kızını sordum. Çocuklar içinde en büyüğü, beyaz yüzüne karşın simsiyah saçları, kaşları olan kızı söylediler. Yengem. “Beğendinse sana onu alalım, babası çok zengin, sen de varsıl olursun, çocuklarının yaş günlerinde amcan gibi alınacakları kendin taşımazsın!”diyerek amcama sataştı. Bu kez de amcam bana: “Yengenin varsıl dediklerinin en tanınmışı Ahmet Ziya’dır. Babadan kalmış bir un değirmenini fabrikaya dönüştürmüştür. İşinin başındadır, çarşı-pazar işlerini de kendisi görmektedir. O bir mirasyedi varsılı değildir. Bir de kendisine bırakılan varlıkları yeyip melul mahsun ortalıkta dolaşan takımı vardır. Onlara sorarsan gene varsılmış tavırları içindedirler ama yoksulun ta kendisidirler. Ne var ki, çalımlarından yanlarına girilmez. Ben, bunları yermekteyim. Modernleşme yarışnı bunlar sürdürüyor. Kendilerinin modernleştiği falan yok; çalımları öyle. Fötr şapka gilerler ama sigaralarını sokağa atmaktan vazgeçmezler. Dükkanlarını temizlerler ama çöpü kapılarının önüne bırakırlar” Amcamgülerek bana baktı:

-Yengenin varsıl dediği aileler, kendi ölçüsündekiler, çarşıda bir, bazılarının iki dükkanı vardır. Bunların gelirleriyle belli ölçülre içinde geçinip giderler. Benim anlatmaya çalıştığımvarsıllık bu değil. . Kırklareli şehir çarşısının bır yanı Mutafların, Kim bunlar? Bilen bilir “Bir eli yağda bir eli balda!”Kendileri nerede mi? Doğal olarak İstanbul’da. Halk bunlar gibileri bilmez. Dillerine dolamış, Ahmet Ziya, Dingiloğlu, Dursunkaya. Oysa ortada görünmeyen, işlerini el altundan yürüten varsıllar var. Ben bunları söylemeye çalışıyorum! Sonuç olarak yengemle amcam anlaştılar. Bana da:

-Bunlar bizim her zamanki konuşmalarımızdır, işte birini de sen dinledin!dediler. Amcam çok yorgundu, yarın gene hastaneye gideceği için erken yatmak istedi. . Ben zaten esnemeye başlamıştım. Yatınca amcamın anlattıklarını düşündüm. “Varsıl- istediği zaman parasını sayıp gereksinimlerini alıyor. Yeni bir girişimi varsa aldıklarıyla onu tamamlayıp belki delirlerini daha çok arttırıyor. Yoksul, ne düşünürse düşünsün yeni bir ürün için gerekli parayı bulamadığından ürün mürüm elde edemiyor. Tıpkı tarla gibi, en iyi buğday tarlasına tohum atamayınca nasıl buğday alınamıyorsa, ne denli akıllı olursa olsun yoksul insan da gelirini arttıramıyor. Ancak. uğraş değiştirip başka yerlerde çalışmayı gözlerine yedirebilenler, emeklerinin  karşılığını biriktirip değerlendirebilenler yoksulluktan kurtulabiliyor. Bunun değişmez koşulu da tutumluluktur. “Damlaya damlara göl olur!”özlü sözüne inanıp birikim yoksuk arasında farklar nasıl oluşuyor. Birinin gerekli olanları alacak parası var, yapanlar, düşlediklerini, geç de olsa gerçekleştirebilmektedir!”. .

 

12 Temmuz 1942 Pazar

 

Nedense erken uyandım. Kalktığımı gören amcam bana:

-İstersen biz, kahvaltıı dışarda yapalım; çocuklar geç kalkar evde sıkılabilirsin!dedi. Birlikte çıktık. Parkın karşısında küçük küçük yerler var, ben hiç girmemiştim, meğer oralarda özel kahvaltı yerleri varmış. Simit gibi halkalı yiyeceklerle süt içtim. Konuşa konuşa amcamla hastaneye gittim. Öğlede evde buluşmak üzere ayrıldık. Çarşı çok tenha. Buna karşın park dolu. Kahvaltı ettiğimiz yerin tam karşısına oturdum. Halkevine girenler var. Birden aklıma geldi; Lüleburgaz Halkevinde müzik çalışması yapılıyor. Burada neden yapılmasın? Kalkıp Halkevine girdim. 20 kadar insan, çoğu çocuk, benim yaşımda gençler müzik çalışması için gelmişler, bekleşiyorlar. Salon açılmamış. Her pazar erkenden açılırmış. . Bir kaçına soru ordum, hiç birisinden doğru yanıt alamadım. Şerif Baykurt’un ağabeyini öğrenecektim. Onu Hasan Amcam bilirdi. Ancak dün sormam gerekirdi, Pazar günü amcam nereden bulsun? Doğru yanıt alamayınca çıktım. Belediye binasına doğru gittim. Önümden faytonlar geçerken İstasyonu anımsadım, yürüyüp gittim. İstasyon kalabalık”Tren kalkmak üzere!”diye konuşmalar var. Trenin nereye gittiğini sordum. Sorduğum kişi benim nereye gideceğimi sordu. “Kavaklı!”deyince bana atla trene benim yardımcım ol!”deyip düdük çaldı. tren kalkınca, öğrenci olduğum için beni aldığını söyledi. Nerede öğrenci olduğumu anlatırken, tren durdu, birlikte indik adam bana güle güle, işin rast gitsin!dedi yürüdü. Kavaklı’ya beş dakika içinde indim ama birden afalladım. Nereye gideceğim, kestiremedim. Bektaş Ağabeyim, Subay kantininde çalışıyormuş. Ancak şimdi izinliydi. Rapor için gelmişti, acaba gene orada mıdır? İstasyon memurunun oraya gittim. Tam ben girerken bir Başçavuş geldi, memurla birşeyler konuştu. Onlar konuşurken biraz tedirgin onlara bakıp beklerken memur bana bakıp ne beklediğimi sordu. ”Subay Kantinini!”deyince gülerek Başçavuşu gösterdi, “Başefendi şimdi oraya gidecek, ona takıl!”dedi. Bekledim, askerler geldi birşeyler aldılar. ellerinde torbalarla çıktılar. Bu kez de Başçavuş bana, “Onlar oraya gidiyor, takıl arkalarına!”dedi. Buna sevindim giderken askerlere sordum. Bektaş Ağabeyimi tanıyorlarmış. Birisi :

-Bizim kahveci!dedi. Öteki de “O şimdi hava değişimine gittiğini söyledi. Sonunda anlaşıldı. Bektaş ağabeyim, izinli olduğu için işine dönmemiş ama oradaymış. Bana, “Burada bekle, az sonra buldururuz!”deyip gittiler. Part gibi bir yerdeki gölgeliklerin altlarında sandalyeler var. Oraya girip oturdum. Oturur oturmaz bir asker geldi, “Ağabeyin az sonra gelecek, ben arkadaşıyım. Gel şuraya gidelim!”dedi. Şuraya dediği yer de az önceki askerlerin torba götürdükleri yerdi. Orada da gölgelikli, oturacak yer var. Oraya oturduk. Büyük büyük çadırlar, sıra sıra kurulmuş. Yanımdaki asker de ikinci askerliğindeymiş. 3. yılını doldurmuş; verileerici söylenen teskereyi bekliyorum!”dedi. Pinarhisarlıymış. Bizim köylü Hoca Ali’yi sordum. ”Elektrikçi, Ali Ağabeyi iyi tanırım, Senin ağabeyinin de selamlarını götürüp getirdim. !”dedi. Sözü değiştirip, ”Buradan karşıtepeye dek burası hep çadırdır. Sen böyle büyük çadır görmemişsindir!”deyince bizim okulun Ankara’ya taşındığını, binalar yapılmadan önce böyle çadırlarda yattığımızı anlattım. Biz konuşurken Bektaş Ağabeyim geldi. Beni alıp Önünde Subay Kantini yazan yerin yakınındaki gölgeliğe götürdü. Onun çalıştığı asıl yer orasıymış. Kantin yazılı çadırın bir taraftaki etekleri iyice kalkık. İçerdeki subayların ayakları dizleri görünüyor. Yüksek sesli konuşmalar da duyuluyor. Biz konuşurken iki subay geçti. Ağabeyim selam için ayağa kalkınca biri gelip benim saçlarımı elledi. Önce kardeşin mi? diye sordu. Sonra bana, öğrenci kılığında asker, neden böyle, Askerlik şubesimi yakaladı? ”diye güldü. Ben, yabancılık duygusuyla tam anlamadım, “Okul yönetimi saç uzatmaya izin vermiyor. İzinli çıkarken özellikle kestirdiler!”dedim. Ağabeyimi görmeye geldiğimi söyleyince bu kez, “Ağabeyin yarın gidecek keşki gelmeseydin!”dedi çadıra girdi. Ağabeyim, ”Yüzbaşımız çok iyidir, herkesle ilgilenir derken çadırdan bir asker geldi, “Yüzbaşım sen çağırıyor!”dedi. Sıkılarak çadıra girdim. Konuşan yüzbaşının az ileride tek bir masada oturduğunu gördüm, yanına yürüdüm. Ben yanına varmada o kalktı, elimden tutarak karşıda oturanların yanına götürdü . “Öğrencilerinizi özlemişsinizdir, alın size bir öğrenci, sıkıştırın onu ama sakın sınıfta bırakmayın!”dedi gülüştüler. Yan taraftaki boş yere oturmamı söylediler. Konuşan dört subaydan birisi ötekilere göre biraz daha yaşlıydı. Böleyken omuzlarında bir yıldız vardı. . İçlerinde en genci ise(3 yıldızlı ) yüzbaşıydı. Önce yüzbaşı sordu. Okulun adını söyleyince yaşlı olan, “Bu işte bir tenakuz var, acaba bu tenakuz bende mi delikanlıda mı? diye konuştu. Tenakuz sözünün anlamını bilmiyordum. Soracaklar diye az kaygılandım ama sormadılar. Öteki subayların konuşana “Hocam!”demeleri de dikkatimi çekti. Hoca bana Kepirtepe Köy Enstitüsünü sordu. Okuduğumuz dersleri, işlediğimiz konuları, tarım, sanat çalışmalarını anlattım. Beni dinledikten sonra öteki subaylara dönerek “Tenakuz bende değil delikanlıdaymış!”deyip düşüncesini söyledi. Kısaca böyle bir iş okulunda okuyan bir öğrenciniz bu sıcak günlerde asker olan ağabeyini görmeye, öğrencilerin ancak törenlerde giydikleri kılıkla gelmesini, üstelik asker olan, kış-yaz , yağmur-çamur demeden , dağda-bayırda günlerini geçiren ağabeyini görmeye gelmesi bana göre bir tenakuzdur. ”dedi. Tenakuzu böylece anladım. Ancak birden cesaretlendim. ”İzin verirseniz açıklayacağım, Ben doğrudan buraya gelmedim, iki gündür Kırklareli’deyim. Bir önceki gün de Kızılcıkdere köyündeydim. Oraya beni düğüne çağırmışlardı. Kırklareli’de de iki yeğenimin yaş günlerine katıldım. Olanak bulduğum için de ağabeyimi gelip görmek istedim!”Genç subaylar gülerek, “Hocam, savunma nasıl? ”diye sordular. Konuşan bu kez kendisinin de öğretmen olduğunu söyledi. Ötekiler de “Ama büyük bir okulda!”diye eklediler. Bu kez konuşan sen Üniversite diye bir okul duydun mu? ”diye sordu. ”Çok duydum ayrıca gördüm!”dedim. Bu kez “Nerede? ” deyince ben, ”İstanbul, Beyazıt Şamlı İskender’in karşısında!”dedim. Hepsi birden güldü. Gençlerden biri, ”Hocam bunu Baha Bey duymalıydı!”dedi. Bu kez Hoca sordu: ”Bu Şamlı İskender nerede? ”Gene güldüler. Hiç konuşmayan bu kez”Şamlı İskender nerede olacak Üniversitenin karşısında!”Bir süre daha güldüler. Ben de güldüm. Bana sordular. ”Şamlı İskender, Üniversite bitişiğindeki Asker-Tıp Okulunun tam karşısında Müzik aletleri satan yer!”deyince bu kez hepsi kahkahayı bastı. Ben de güldüm ama . onların bu sözlerde takıldığı bir yer var, onu sezdim de tam olarak anlayamadım. Bu kez Hoca bunu anlattı. Bir arkadaşları, daha doğrusu onların ağabeyleri varmış. Bir yer anlatılırken büyük olan küçükle tarif edilemez, diye diretiyormuş. Örneğin bir dükkan söylenip onun karşısınkaki kos koca üniversite tarif edilmemeliymiş. Başka örnekler var. Örneğin köyün az ilerinde bir çeşme ya da kuyu var. O köy tarif edilirken , “Kuyunun karşısındaki köy, ya da mezarlıkların yakınında bulunan musalla için, Musallah karşısındaki mezarlık denirse sözünü ettiğimiz arkadaş öğrencilerinin gözünün yaşına bakmaz sınıfta bırakırmış. Konuyu değiştirip köyümü sordular. Bizim köyün karpuzunu yüzbaşı biliyormuş, anlattı. Bizim bostan ekip ekmediğimizi sordular. İki büyük tarla bostan olduğunu anlattım. Yüzbaşı kantine bakıyormuş, “Cemse gönderip karpuz aldırıyoruz!”deyince hepsi gelmek istediklerini söylediler. Çok kaldığımı düşünen Bektaş Ağabeyim, izin istedi. Selam verip ayrıldım. Konuşanın üniversitede profesör olduğunu, adının Hıfsı Veldet Velidede olduğunu dışarı çıkınca öğrendim. Bektaş Ağabeyim, benden önce benim nasıl döneceğimi düşünmüş, Kırklareli’ye pazar günleri ancak belli saatlerde otobüs kalkıyormuş; otobüse 10 dakika var, deyince koştuk. Zar zor yetiştim. Bektaş Ağabeyim, iki gün sonra köye gelecekmiş. Otobüs, öteki yolcuların isteğine uyarak bizi önce istasyona götürdü. Ben indim. İstasyondan dönerken geldiğim yolu bırakıp sağdan gittim. Bu yol beni bizim köy yoluna çıkardı. Asılbeyli yolu. Tam girişte iki katlı evler var. Birini anımsadım, tam yolun karşısındakinin ikinci katından biri bize küfretmiş, dövmek için de aşağı inmeye kalkışmıştı. Benim yaşlarımda bir çocuktu. Çocuğun yüzünü görür gibi olayı iyice anımsadım. Evde insan var ama, balkon kapısı kapal. . Çarşıya giderken insanlarla karşılaştım. Bunlardan biri benim yaşlarımda. İçimden:

-Belki de budur!diye düşündüm. O çocuğun beyaza yakın göz rengi vardı. Ablam ona “Çakır gözlü nalet!”demişti. Bunu anımsayınca geri döndüm. Önümdekiler de durdu tartışmaya başladılar. Yaşlı olan gence: ”Oğlum Mehmet, baban yaşındayım, bana inanmıyor musun? ”diye soru sorarken yanlarından geçerken durdum: ”Buradan istasyona gidilir mi? ” diye sordum. Öfkeli öfkeli konuşan genç bana baktı, asık bir yüzle “Gidilir!”dedi. Yaşlı adam da “Az ileride kesişen yoldan sola döneceksin!” diye yanıtladı. Oğlum Mehmet, dedilen kişi gerçekten benim aradığımdı. Gerçekten çakır gözlü. O çocuk birden gözümün önünden kayboldu Çakır Gözlü Mehmet yerine geçti. Az ileride durdum. Mehmet, o bildiğim eve girdi. Ne olduysa birden sevindim. ”Çakır Gözlü Mehmet”Saate baktım, saat 6'yı(18'oo) geçiyor. Amcamlara gitmeden arabacıya baktım. “Gelmese de olur, Kızılcıkdere yolunu biliyorum!”diye düşünürken Soti Hasan’la karşılaştım. “Saat tam 7'30 da(19'30) yola çıkacağız!”dedi. Tamı tamına 1 saat var. Duraksadım. Biraz da üzüldüm; bu kısa zamanda ne yapabilirim? Amcamlara gittim. Amcam gelmiş, yemek yedik. Amcamları rahattız ettiğimi düşünmeye başladım. Amcam neşeli ama, o zaten hep öyle. Yengemle kavga ederken bile gülüyor. Yemekten sonra amcamın özel odasına geçtik. Amcam klarnet çaldı, klarnet hakkında bilgiler verdi. Öğrenciliğinde yazdığı notaları gösterdi. Eski marşların adlarını saydı. Hamidiye Marşı, Aziziye Marşı, Mecidiye Marşı, Mahmudiye Marşı diye söyledi. Amcama, “Öteki padişahların neden marşı yok? ” diye sordum. Amcam, ” Bando, Sultan Mahmut zamanında kurulmuş, marşlarda onunla başlamış, !”dedi. Amcam, ”Yoruldum!”dediğinde saate baktım. Saat 8'30. (20'30) Tamı tamına 1'5 saat geçirmişim. Bunu Amcama söyleyemedim. Amcamsa gülerek:

-İşte müzik, insanı böyle kendinden geçirir. dedi. Amcam başka şeylerden söz ediyordu. Bense arabayı kaçırdığımı düşünüyordum. İçimden:

-Olsun, yolu biliyorum, kendim giderim: deyip Amcamı dinlemeyi sürdürdüm. Amcam:

-  Değerini bilenler için müzik, yaşamı güzelleştiren bir uğraştır, ilerde sen de bunun tadını alacaksın, sakın bırakma!Çaldığın saz önemli değil, yeter ki notaya dayansın, sen de nota okumayı iyi öğrenesin. Nota okumadıktan sonra, çalgı çalmak on para etmez!Yengem kızlarıyla parka gitmek için hazırlanmış. Kızlar her pazar akşamüstü parka gitmet istiyormuş. Arkadaşları da oraya geliyormuş. Ben, iyi günler dileyip ayrıldım. Pehlivan Amcamın kavesine gittim. Kimsecikler yok. Pehlivan Amcam kalıp kalmayacağımı sordu. Kızılcıkde'ye gideceğimi söyleyince amcam:

-  İyi öyleyse bizim Hasan burada, ama oı biraz geç gidecek, istersen onunla git!dedi. Hasan'ı çok iyi tanıyorum, sevindim. Hasan benim sevdiğim deliknlılardandı. Şimdi arkermiş, izinli gelmiş. Salt vakit geçirmek için gelmişmiş. Pehlivan amca ne düşündüyse:

-  İstersen sen de biraz dolaş, Hasan erken gelirse ben onu bekletirim!”deyince kahvede oturma yerine gezmeyi yeğledim, yokuş yukarı Ortaokula çıktım. Eski günleri anımsadım. Buraya geldiğimde yazılabilseydim şimdi liseyi bitirmiş olacaktım. Parmaklarımla yılları saydım. İkincir düşünceler geldi geçti; belki de sınıflarda kalacaktım. Mehmet Yücel arkadaşımız da zeki ama daha ilk yıl kalmış. Bunları diye diye, ağır adımlarla gene Pehlivan Amcamın kahvesine gittim. Pehlivan amca takıldı. “Ne o Ortaokula mı, gittin? ”Ben de “Evet, ortaokul önüne dek yürüdüm!”dedim. Amcam, iyi iyi, az öteye sakın gitme!”dedi. (Az öte dediği yer, genel ev) Anladım:

-  Yok amca, ben öyle şeyleri sevmem, öğrenciliğimi bitirmeden de düşünmeyeceğim!”dedim. Biz konuşurken Arabacı Soti Hasan geldi, gülerek:

-  Senin için geldim!dedi. Önce sahi sandım:

-  Ben arkadaş bulmuştum !deyince doğrusunu söyledi. Kasaabaya müşteri bulunca gene gelmişmiş. Hem konuştuk hem de çay içtik. Hasan geldi. Arabacının kardeşi Hasan'ın yakın arkadaşı. Onlar kendi aralarında bir süre konuştular. Yolculardan birisi benim tanığım çıktı. Mehmet Ali Solak. Köyde çoğunlukla Mehmet Ali Ağa diyorlar. Kırklareli’deki tanıdıklar ise Mehmet Ali Bey olarak anıyorlar. Az oturduktan sonra kalktı. Arkasından bir torba getirdiler: ”Mehmet Ali Beyin!”dediler. Öteki yolcu geldi, arabacıya “Mehmet Ali Ağa gelirse biraz erken gidelim!”dedi. Bekleşmeye başladık. Çok sürmedi Mehmet Ali Ağa(Bey) geldi. Ben ona dayı diyorum. Bizim köye çok geldiği, geldiğinde de bizde kaldığı için hiç yabancım değil. Çok tatlı dilli, yumuşak bakışlı bir kimse. Arabaya bindiğimizden Kızılcıkdere’de onların evi önünde ininceye dek konuştuk. Unutamayacağım bir yolculuk oldu. Kızılcıkdere köyü ile ilgili tüm sorularıma yanıt verdi. Sanırım ilk kez “Gözlerinden öperim!”sözünü de ondan duydum. Onlara gelmemi istedi. Durumu anlattım, ”Peki!”dedi. Mehmet Dayıma gittim. Elif Teyzem meraklanmaya başlamış. İsmet gelmemiş. İşte buna üzülüm. Söyleyecek bir söz bulamadm, yutkundum, sadece “İyi!”diyebilim. Mehmet Dayım güldü:

-  Bunun neresi iyi? Seni çağırmış, hem de gün bildirerek çağırmış. Sen onun için kalk buralara gel; İsmet ortalıkta yok. Bu iyi bir davranış değil. Sen büyüksün kusurunu bağışla ama, o da ayıp ettiğini anlamalı!Elif Teyzem Mehmet Dayımı uyardı:

-  Sen karışma onlar kardeş kardeş sorunlarını çözerler. İkisinin bir arada oluşu onları bir birine yakınlaştırmıştır. Biz onları doğru anlayamayız!Biz konuşurken Sabri geldi, “Dayım bize gelecek, annem bekliyor!”dedi. Elif Teyzem Sabri'ye “Gitsin ama yatmaya buraya gelecek, birlikte gelirsiniz!”Sabri bir “Olur” çekip elimi tuttu, çekti, konuşa konuşa gittik. İsmet’i sormadım, onun yerine Necmettin Efeyi sordum. “Nerede öğretmenlik yapıyor? ”Sabri köye geldiğini görmüş ama fazla bilgisi olmadığını, son zamanlarda görmediğini, asker olmuş olabilir!”dedi. Teyzem çıkıştı:

-  İsmet yoksa biz varız. İsmet görevli olarak uzaklara gitse, bize gelmeyecek misin? ”diye sordu. Onlara geldiğimi, ancak Mehmet Dayımın kapıda karşılayıp çevirmesi nedeniyle onlara gittiğimi anlattım. Gerçekte onlara geldiğimi, İsmet’le akşam sabah beraber olduğumuzu söyledim. Muhittin Eniştem İsmet’i savundu:

-  İsmet, sözünü unutmuş değil, çok üzülecek ama ne yapsın birilerine söz geçiremedi, onun adına hepimiz özür dileriz!dedi. Sofra hazırmış, oturduk. Muhittin Eniştem kendi gençliğinden bir olay anlattı. Askerlikte jandarmaymış. Karakola bir başvuru üzerine iki arkadaş görevli gitmişler. Olay bir köye olmuş(Muhittin Eniştem köyün adını Ermeni Mahallesi, olarak verdi) Düğünden sonra gelinle damat, akrabaları geziyormuş. Geleneklerine göre bu geziş, iki tarafa da eşit zamanlarda denk olarak yapılırmış. Ancak bu kez bir yanılma olmuş, kız taraflarından birine sırasında gidilmemiş. Bunu duyan kız babası, bir katakulli çevirip gelini evine alıp kapatmış. Oysa kızı nikahlı gelin olmuş, yasal olarak damadın ailesinden biri sayılmaktaymış. Damat tarafı işi zorbalığa dökmeden bağlı oldukları karakol yoluyla ilgili makamlara duyurmayı uygun bulmuş. (Muhittin Eniştem, bir kez daha onayladı “En doğrusu da budur!”) Jandarmalar köy muhtarını alıp kız evine gitmişler, yasa gereği gelini alıp damada teslim etmişler. Muhittin Eniştem:

-  Çok şükür bizde böyle bir şey yok, oğlumuzu kimse tutsak etmedi ama nedense ben bunu anımsadım!deyip güldü. Bir an sessizlik oldu. Bu kez Sabri:

-  Dayı bak!deyip kolundaki saati gösterdi. Benim ilk saatim. (Nacar) Sabri o saatin hala benim olduğunu düşünüyor. Oysa saat daha o zaman İsmet’in olmuştu. . Sanırım İsmet açıklama yapmamış. Saatin öyküsü, bizim Ankara’ya göç edeceğimiz günler evlerimizle vedalaşmak için verilen izinle başlamıştı. İsmet, trenle döneceği için gerekli olur diye saati benden aldı. İsmet’in kolunda saati görünce Sabri özenmiş, birkaç gün taşımak istemiş. Ayrılacağı gün de ikisi de unutmuşlar, saat Sabri’de kalmış. İsmet dönünce bana karşı suçlu duruma düştü ama aramızda bunu sorun yapmadık. İsmet parasını vermek istediğinde ben, ”Saat alacağım zaman, verirsin deyip, biraz dayılaştım. Ankara’da şimdiki Hislonu alırken, İsmet yarı parasını vererek benimle ortak oldu. Böylece ikimiz de ortak birer saat sahibi olduk. Ancak İsmet, saatini kardeşinden kurtaramadığı için saatsiz kaldı. Durumu kardeşine açıklamadığı için de kardeşi Sabri kendi saatlerini hala benim olarak biliyor.

Sabri açıkladı:

-Dayımın saatini gösterdim, bozmadan kullanıyorum!dedi. Kayışını değiştirmiş. Daha büyük gibi görünüyor. Evcek oturduğumuz için gerçeği uzatarak açıklamak istemedim. “O saat benim değil senin, bak ne güzel kullanımışsın!”yanıtını verdim. Saat konusu konuşmaları değiştirdi. Sabri, Elif Teyzemlere gönderilerek, benim burada kalacağım duyuruldu. . Herkes yorgun, kısa zamanda ortalıkta kimse kalmadıdı. Sabri ile aynı odada yattık. O benden sonra geldi, uyuduğumu düşünerek sessizce yattı. Ben, bir süre Muhittin Eniştemin öyküsünden anlam çıkarmaya çalıştım. “İsmet gerçekten evlendiyse, kız taraflarını görmeye gitmiş olabilirle. !”deyip, yarınki yolculuğu düşünmeye başladım. Ayakkabım ilk günkü kadar vurmuyor ama, saatlerce yürümedim, belki yol uzadıkça ayaklar şişiyor. “Kırklareli’de horoz sesi duymamıştım, bu gece gene uzun ötüşlü horozların seslerinden uyanacağım!”derken esnedim. Esneyince uyuyacağımı iyiden iyiye anlıyorum.

 

13 Temmuz 1942 Pazartesi

 

Horoz sesi falan dulmadım. Sabri birileriyle konuşuyordu. Muhittin Eniştem için “Babam şimdi kalkmaz boşuna bekleme, iki saat sonra gel!” dedi. Saate baktım saat 08’30. Sessizce kalktım. Muhittin Eniştem dışında herkes kalkmış. Zühre Teyzem, “Bugün de kal!”dedi ama gitmem gerektiğini söyleyerek, kendi kendimi gerçekten gitmek zorunda bıraktım. Kahvaltıdan sonra Elif Teyzemlere uğradım. Mehmet Dayım işe gitmiş, benim için, “Bugün gitmesin!”demiş ama ben kendimi gitmek zorunda bırtaktığım için dönüş yapmadım. Muhittin Eniştemin kalkmasını bekledim. Eniştem kalkınca bir süre konuştuk. Ondan da izin alarak saat 10’00 yola çıktım. Yolum hep iniş durumunda olduğu için rahat gideceğimi biliyordum. Bayramdere yakınına dek çevre açık, ayakkabıları gene çıkardım. Bayramdere’ye yaklaşırken karşıdan arabalar çıktı. Onları görünce ayakkabılarımı giydim. Onları geçince gene yalınayak yürüdüm. Bayramdere’den sonra iyice rahatladım. ”Oldukça geç oldu, bundan sonra bu tarafa fazla gelen olmaz, Kırklareli’’ye gidecekler çoktan gitmiştir!”derken gene dört-beş arabalık bir grup göründü. O denli ağır geliyorlar ki yandaki ağaçlar altına çekilip beklemek gereğini duydum. Gele gele dört uzun araba geldi. Bunlar araba da değil, tren vagonu gibi uzun ama kenarkarı açık. İğneada’dan ovaya kereste taşıyorlarmış. Birisi çok konuşkan bir insan, yüksek sesle konuşuyor. Arada da şarkı söylüyor. ”Yoculuk var, yolculuk var yarına-Sevenler diyarına!”diyor sonra da”Ahaaa a, ”Kimi seveceksin? Kereste taşıyanların kaderi. Anamız bizi yollarda doğurmuş!”Tam yanımdan geçerken, kılığıma, kasketime baktı:

-Öğrenci, seni de anan yolda mı doğurdu? diye sordu. Ben, “Annemle, konuşamadım, ben çok küçükken ölmüş!”dedim. Adam azıcık toparlanır gibi yaptı, doğruldu:

-Senin işin daha zormuş be kızanım, kusura bakma, biz yolculukta böyle boşboğazlık yapa yapa gideriz. Yoksa bu uzun yollar bizi çabuk bitirir!dedi, Köyümü sordu. “Çeşmekolu” deyince “Kahveci Mahmut Ağa’yı tanır mısın? ” deyince, güldüm, o, benim babam!”dedim. Biz , az önce oradan geçtik, çok selam söyle, gene görüşeceğiz inşallah!” dedi. Yanındakiler dönerek:

-Şu feleğin işine bakın, adamla uzun uzun konuşup ayrılıyoruz, 2-3 saat sonra da çöl gibi ıssız yerde oğluyla karşılaşıyoruz. Güle güle aslanım, annen için üzülme, aslan gibi baban var, ona şükret!diye bağırdı. Deveçatak harmanlıklarına gelince ayaklarımın sızladığını duyumsadım. Arabacılardan ayrılınca uzun bir süre ayakkaplarımı çıkarmayı unutmuşum. Önce söyledikleri kafamı karıştırdı sonra da bu uzun keresteyi nereye götürüyorlar? ” diye düşündüm. Telefon direği kesinlikle değil. Çünkü telefon direkleri genellikle 4 metre, bilemedin 5, daha daha 6 metre olur. Bunların arabaları en azından 10 metre. Arkaya da uç çıkarınca kuşkusuz 12 metrelik direkler taşıyorlar. Kendi kendime olasılıklar üzerinde durdum. Bunlar, bizim köyden geçtiğine göre Alpullu’ya gelip gidiyorlar. Köy içlerine uğramadan giden yol bu yoldur: İstanbul-Kırklareli şosesınden, Kızılcıkdere harmanlığı yakından ayrıldıktan sonra Bayramdere sırtından doğru Deveçatağı sırtına iner. Oradan da bizim köye ulaşır. Bizim köy içine de girmez, Çeşmedere’den Müsellim yanından Pancarköy’ iner. Belki de oradan trenle daha uzak yerlere iletilir. Ben, uzun arabaların yollarını düşlerken bizim tarlaların yanına geldim. Gübre adını merdiğimiz büyük tarlada bu yıl buğday var. Buğdayın sapları iyice sararmış, ancak başaklar öyle kuru sarı değil. Kuru sarı sözü büyük ablamın çok kullandığı bir söz. Olgun anlamını taşıyor. Ablam:

-Başaklar kuru sarıya dönüşmeden kesilirse onun harmanı zor olur!der. Mezarlığa yaklaşınca sağımdaki Kurudere’ye indim. Nedense Mezarlık yolundan inmek istemedim. . Çünkü yol, tam bizim kahvenin karşısına geliyor. Kahveden dikkatli bakılığında insanlar gelenleri rahatça seçilebiliyor. Kahvede sözüm edilsin istemedim. Dereden Göçmen evlerinin yanından eve girdim. Evde kimsecikler yok. Buna da bir bakıma sevindim. Ayaklarımı yıkadım, çorap değiştirdim, bir süre yattım. Geldiğimi belli etmek için ayakkaplarımı merdivene bıraktım. İsmet’i, Kızılcıkdere’yi, Kırklareli’yı, Hasan Amcamı, kızları Şetvan’la Elvan’ı, yaş günlerini, yolda karşılaştığım uzun arabaları, arabacının dediklerini düşünürken uyumuşum. Ablam gelmiş, uyuduğumu görünce, yorgunlüğümü düşünüp uyandırmamak için dokunmamış. Kendim uyandım, hava kararmak üzere, kalkıp kahveye indim. İyi etmişim, babam tam suya hazırlanıyormuş. Tenekeleri alıp Abbas Amcamın kuyusuna gittim. İlk selamı Abbas Amcama verdim. Çok sevindi. Babam akşam çayını yenilemiş, çay içtim. Getirdiğim selamları söyledim. Bektaş Ağabeyimi gidip gördüğümü söyleyince biraz duraksadı, sordu”Oraya neden gittin? O yeni gitti, bir iki gün içinde de gelecek!”Oraları görmek istediğimi, daha önce hep yağmurda karda gördüğümü, hazır tren çıkınca gittiğimi söyledim. Babam biraz anlamlı olarak gülümsedikten sonra herkesi ayrı ayrı sordu. İsmet’i sordu. Gerçeği babama söylemedim. “İsmet, her zamanki İsmet!”dedim. Babam ekledi:

-Evin şımarık çocuğu!Gelenler oldu birden anımsadım, Uzun arabalıları gördüm sana selam söylediler!”dedim. Babam: ”İğneadalılar, arasıra uğrarlar. İyi insanlardır. Gerçekte İğneadalı ya da Demirköylü değiller, O ormanlık alana yakın dağ eteklerindeki Sergen, Kurudere, Evciler, Yancıklar köylerindendirler. Köy toprakları bizimkiler kadar çiftçiliğe uygun olmadığı için geçimlerini odunculukla kazanırlar. Şimdilerde bu maden direği işini bulmuşlar!”dedi. Maden direği sözüne takıldım ama babama soramadım:

-Maden direği ne demek? Neyse benim sormama gerek kalmadı, konuşanlar değişik sorular arasında onu da açıkladılar. Toprak altından çıkan kömür madenlerini taşırken çöküntüleri önlemek için tuneller açılırmış. O tunelleri pekiştirmek üzere tavanlar yapılıyormuş, payandalar ekleniyormuş. Bu uzun direkler o nedenle taşınıyormuş. Alpullu’ya taşınmasının nedenleri de açıklandı. Kırklareli tren istasyonuna o tür arabaların girmesi olanaksızmış. Önce Kavaklı istasyonuna taşımışlar. Ora için de Kırklareli içinden geçmek sorun olmuş. En az zararlı bu yol bulunmuş. Birkaç yıl önceye dek bu taşıma işi denizden yapılıyormuş ama savaş nedeniyle deniz taşımacılığı sekteye uğradığından, böyle bir denemeye kalkılmış. . Babam gülerek bana:

-Bir selam getirdin, o selam senin bir çok bilgi edinmene neden oldu!dedi. Kızılcıkdere haberlerini koşurken, bizim köye de bulaşan eski bir olayı anımsattım. Çete Hasan’ı öldürülmeden önce bizim köye getiren Soti Hasan’ın arabasıyla Kırklareli’ye gittiğimi söyledim. Babam biraz şaşırarak:

-Nerden anımsadın onu? Çete Hasan için, O zaman öyle bir tevatür çıkarılmıştı ama o, doğrulanamadı. Çete Hasan da bir süre sonra zaten yakalanmıştı. Öldürüldüğü söylendiyse de o da doğru çıkmadı. Yaralı olarak yakalanıp tedavisi yapılarak hapse atıldığı söylenmişti. . Belki de şimdilerde çıkmıştır. Aklıma gelseydi o konuştuklarından sorardım. Onlar bilir, Çete Hasan’ın oralara yakın köylerin birinden olduğu söyleniyordu!Babam Ali Ağabeyimi bekliyor, dükkana birşeyler alacakmış. Bira isteyenler çoğalmış. Ben biraz şaşırdım; “Bira içenler askerde, kim içiyor bu biraları? ”dedim. Babam, ”Biranın bir zararı yok, tadını alan herkes içmeye başladı. Ama daha çok buradan gelip geçenler soruyor. Bizim köyün suyunu beğenmiyorlar. Belki bu bahane ama, köyümüz sularının da iyi olduğu söylenemez. Çeşme suyu için umutlanmıştık, o da fos çıktı. Biz de sizin okul gibi bir artezyen açmaktan başka kurtuluş yolu göremiyoruz. Ancak askere alınmalar, işleri geciktirdi. Biz konuşurken Ali Ağabeyim geldi. Yükleri indirdik, gazetelere göz gezdirdim. Almanlar ilerliyor: Wehrmacht Voronej, i aldı. Voronej diye bir yer bilmiyorum. Olsa olsa Rusya’da bir kent. Soran olursa “Rusya’da bir yer, tam olarak bilmiyorum!”diyeceğim. “Her yeri bilmek zorunda değilim!”İngilizler, Mareşal Rommel’in Mısır’a girdiğini yalanlıyormuş Almanlar ise Rommel’in Ehramlara yaklaştığını söylüyormuş. Eve gittim. Ayaklarımı yıkayıp uzandım. Kendi kendime sordum: “Ben bu dört gündür ne yaptım? ”Kırklareli’de çocukların “Yaş günü!” yaptığını öğrendim. Böylece çocuklar yaşlarını bilerek büyecekler. Yaşlar, basamak basamak büyümeyi öğretecek. Ağaç budakları gibi; her yaş bir boğum. Bektaş Ağabeyim bana çobanlığı öğretirken koçların boynuzlarını gösterirdi. Koçların boynuzlarında sahiden bilezik gibi boğumlar var. İşte onların her biri bir yaşı gösterirmiş. Bizim arkadaşların çoğu bunları bilmiyorlar. İçlerinde biri ikisi bilir belki ama onlar da bunu önemseyip üstünde durmazlar. Okumaya ara verdim, okunacak kitaplarım duruyor. Kendime söz vermiştim, onları bitirmeden okula dönmek yok!Yorgun olduğum için yattığımı düşünen ablam yemeğimi içeri getirdi. Gülsüm Fatma Yengemlere gitmiş. Ablam “Ben atıştırdım, sofra kursak bile sen gene yalnız olacaksın. Bu akşam da böyle olsun!” deyip tepsiyi önüme koydu. Yemek yerken gazetede okuduğum bir haberi anımsadım. Kişi başına günlük ekmek arttırılmış. Bizim ekmekler ondan büyümüş. Oysa biz izinli gidenlerin paylarını yediğimizi düşünüyorduk. Pay artımı geçen günlerde olmuş. Ancak bu uygulamaya geçmeyen yerler varmış, gazete onları duyuruyor. Okula dönünce 300 gram payımız sürecek. Sabah, oğle, akşam 100’er gram. Öyleyse ekmek götürmeye gerek yok. Bunu duymamış olan arkadaşlar sanırım, büyük ekmeklerle dönecekler. Erken yattım. Üst üste esnememe karşın bır süre uyuyamadım. Tam dalmıştım, Ali Ağabeyim Gülsüm’e seslendi”Hadi gel, geç oldu, sabah erken kalkacaksın!Ablam Ali Ağabeyimi uyardı:

-İçerde uyuyan var!Ali Ağabeyim rahat:

-Uyuduysa duymaz o. Koğuşta yatan kimse, oranın gürültülerine alıştığı için bu kadarcık sesleri duymaz!Ali Ağabeyimin söylediğine değil de bizim yatakhaneye koğuş değişine güldüm. Bizim arkadaşlar koğuş neden demiyorlar? Bu kez de yatakhaneyi düşündüm. Bizim köylüler görse kesinlikle bunu alay konusu yaparlar. Kendileri yerde yatıyor ama gene de 3 katlı ranza onlar için yergi konusu olur. Zaman zaman okulda konuk evi yok, gelmek isteyenler gelemiyor diye eleştirmeye kalkışırız. Bu bakımdan kimsenin gelmemesi sanırım daha yararımıza. Öğrenci anne-babaları çocuklarını pamuk yataklarda yaylı karyolalarda yatıyor, sanıyorlar. Biz de nasılsa Karaağaç/Edirne günlerinde o tür yataklarda yattığımızı, altın yaldızlı tabaklarda yemek yediğimizi söylemiştik. O olaylar sürüp gidiyor sanılıyor. Hiç değilse Karaağaç/Edirneye gitmiş olan 80 öğrencinin anne-babaları böyle düşünürler. Çünkü o öğrencilerin giysileri de o günlerdeki gibi sonra gelenlerin bize benzer anıları olmadığı gibi giysileri de yok. Ali Ağabeyimin deyimiyle onlar tam kovuşluk. Şimdiye dek bu tür şakalı konuşmalara katılmıyordum. Bu kez bu düşündüklerimi anlatmaya karar verdim. Yatakhaneye koğuş diyeceğm. Ayrıca , . Konuk monuk gelmesine gerek yok, bizimkiler nasıl olsa bundan sonra gelmez. Gelip görenler, buradan acıyarak gideceklerin göre, varsınlar çocukları düşlerindeki okullarda okuyor, bilsinler. Yaylı karyolalar, temiz yatak takımları, yaldızlı tabaklar, çatallar, kaşıklar, su-çay bardakları ile yemek yeyip su içtiğini sansınlar. Bir yandan esnedim, bir yandan da güldüm. Sami Akıncı'nın sözü, “Çoban yatağında yatıp Padişah rüyası görmek!”Çoban yatağında yatan anne-babaların çocuklarını padişah değilse bile Beyler yatağında yattığını sanmalarını nasıl anlatmalı? Dışardan gelen tüm sesler kesildi.

 

14 Temmuz 1942 Salı

 

Evde çıt yok. Saate baktım 10’20. Gerinerek kalktım. Kapıyı açınca sıcak bir hava ile karşılaştım. Bugün gene sıcak olacak. Geldiğimden beri günler hep sıcak geçti. Sıcak mıcak demeyip insanlar işlerini sürdürüyor. Kendimi düşündüm; bu yaptığım iyi mi? yoksa kötü mü? Neden ben de işe gitmiyorum? Gitsem birşeyler yapamaz mıyım? Emzikli anneler, yaşlı yaşlı insanlar birşeyler yaparken ben neden yapmayayım? Okulda arkadaşlara çalışma konusunda ders vermeye kalkıyorum, çalışmayı sevdiğimi söylüyorum. Oysa eve gelince Mehmet Yücel arkadaşın deyimiyle “Eşşek gibi!” yatıyorum. Mutfağa girdim; ablam kaynattığı sütten bana da ayırmış. Sütlü, yumurtalı, ballı kahvaltı yaptım. Bal yeyince, arılara bakmak aklıma geldi. Bir suçluluk duygusuna daha kapıldım. 1940 yazında arı kovanı yapmak üzere söz vermiştim. Geçen yıl bir bahanem vardı. Ya bu yıl? Kışın geldiğimde hiç dikkat etmemişim 8-10 sepet yanında dört sandık var. Bir süre düşündüm; bu konuyu açayım mı yoksa görmezden gelip geçiştireyim mi? Hiç değilse ablama açmaya karar verdim. “Geçen seneki göç, okuldaki çalışmalarımızı aksattı. Öğretmenlerden ayrı kalışımız, planlarımızı bozdu. Buraya dönünce de ayrılan öğretmenler yüzünden okul işleri bile aksamaya başladı. Araç-gereci kendimiz alsak, köyde yapmak kolay olmayacak. Bir yıl sonra öğretmen olunca bize gereken araç-gereç parasız verilecek; o zaman yapmayı düşünüyorum!”Söylemeyi tasarladığım sözlere ben de inanmadım ama hepten susmaktan daha iyi. Ablam döndü. Hanife Halam rahatsız olmuş, onu gidip görmüş. “Biberlğe gidecektim, gidemedim. Hadi bugün sen git. İş istiyordun, al işte yapabileceğin bir iş. Acele etmeden gölge yerden su alırsan daha az yorulursun!”dedi. Sevinerek tenekeleri alıp önce kahveye uğrayıp bir süre sonra dereye indim. Çok sıcak olmasına karşın dere serin. Hele büyük kavakların gölgesi bahar gibi. Kavakların gölgesinden çok yapraklarının en küçük esintilerde bile sallanmasını küçüklüğümden beri, severdim. Belli bir hışırtı çıkarmaları, sallandıkça değişik renge girmeleri hoşuma gidiyordu. Önlerinden geçerken altlarına gittim. Değişen bir durum yok, kavaklar gene o kavaklar, yükseklerde hafif esinti gene var; hışırtı sürüyor, yapraklar titreşiyor. Ne var ki ben değişmişim. Eskiden olduğu gibi ayaklarımı suya sokup bir saz tümseğine oturamadım. Az ilerideki biberlğe gidip su çekmeye başladım. Su yakın olduğundan yeteri kadar suyu yorulmadan çektim. Az ilerideki tarlada bizim bu yıl bostan var. Bitişik tarla komşumuz Şişman Hüseyin, bu yıl mısır ekmiş, tarla içinde gezinirken beni gördü “Hoş geldin, hoş geldin!”diyerek seslendi. Bostana bakmak istercesine yakınına gittim. O da asker, izinli gelmiş. “Benim, yakın birliğim Babaeski’de” deyince, tam yerini de sordum. Alpullu’daymış. Çatalca’dan bir kaç ay önce gelmiş. Alpullu’yu bilirmişçesine sorular yönelttim. Hüseyin Ağabey üzülerek, “Ben çok pısırık bir insanım, öyle bir takım açık gözler gibi bahane uydurup izin alamıyorum. Bizim pancar yolundan, tren istasyonundan başka bir yer öğrenemedim!”dedi. Konuyu değiştirdik. Mısır çok iyi büyümüş, insan boyunu geçiyor. İzini bitmiş yarın birliğine dönecekmiş. Konuşa konuşa bizim kahveye yürüdük. Kahvede komşusu Dedeahmet Ali ile karşılaştı. İki ikiye şakalaştılar:

-Sen ne arıyorsun burada? Senin işin gücün yok mu? Gülüştüler. Babam da onlara: ”İki yakın komşunuş, bir birinizi görmek için ta buralara kadar yürüdünüz mü? diye sordu. Meğer ikisinin de izinleri bitmiş, yarın yola çıkacaklarmış. Hiç değilse kahvede olan komşularla vedalaşmak istemişler. Ali Ağabey, uzunca bir hava deşiğimi aldığından çoktandır köydeymiş. Bu sürede birliği de yer değiştirmiş. “Ben, sil baştan askere yeni gidiyorum!”deyip güldü. Bize “Hoşçakalın, soranlara çok çok selam!”deyip ayrıldılar. Onların arkasından tam kalkarken bir otomobil geldi. Otomobilden 3 kişi indi. İnenler kahveye doğrulunca geri döndüm. Gelenler yabancı değilmiş, babamla senli benli konuşmaya başladılar. Konuşmalardan bunların karpuz alıcıları olduğunu öğrendim. “Karpuz, tam olarak çıkmadı, neden gelmişler? ” diye düşünürken durum aydınlandı; Bunlar, tane hesabı alanlardan değilmiş. Tarlayı gezip ölçerek, tümünü alıyorlarmış. Birisi alıcı, yanındakileern ikisi ekspermiş. Üç yıldır bizim köyle iş yapıyorlarmış. İlk karpuzları pazarlara, sonrakileri de ordu birliklerine veriyorlarmış. (Mühimmat Müteahhidi) Onlar, geç vakte kadar kalacaklarını söyleyince ben eve çıktım. Eve çıkınca karpuzcuları unutuverdim. E. Abla gene yalnız kaldı. Bir süre düşündüm. Küçük ablama gitsem mi? Yoksa, kısa bir görüşme yapıp kalmadan dönsem mi? Gitmemek olmaz ama onların evde olduğu bir sırada görüşüp ayrılmaya karar verdim. Onlarda kalırsam kesinlikle E. Abla gelirse, onunla üzüntülü olduğu bir durumda görüşmek istemem. Böyle karar verdim ama yüreğim gene de cız, etti. Oysa ben E. Ablaya bu kez Romeo Jülyet olayını anlatacaktım. Sonunda iki sevgilinin de ölümüne üzüleceklti ama olsun. Ben üzüldüm varsın o da üzülsündü. Bu arada Romeo Jülyet’i okudum ama sonra özetlerim, deyip geçmiştim. Neredeyse tatilim bitecek. Hiç değilse kısa bir özet yazayım. “Kentin birinde bir birine düşman iki aile yaşamaktadır. Bu aile bireyleri, dargın oldukları ailenin bireylerinden öc almak için bahane aramaktadırlar. Ancak bu ailelerin çocukları, büyüklerinin bu hınçlı durumlarını, yaşları gereği kavrayamazlar. Çocuklar için, sürekli öfke, öc alma söz konusu olamaz. Çocuklarda böyle olduğu gibi yetişme çağına giren gençler de büyüklerdeki kin tutkusu hemen hemen yok gibidir. Ya da sevgiye yönelik duygular bu türlü kinleri azaltır, giderek sevgiye bile dönüştürür. İşte bu kentteki karşılıklı kim güden ailelerin birinin kızı ile ötekinin oğlu, bir birine duydukları karşılıklı sevgi nedeniyle önce bakışırlar sonra da bir birlerini sevdiklerine inanırlar. Onlar için artık aile kini söz konusu değil gönüllerindeki sevgi önemlidir. Bakışırlar, bir birlerini özlerler, olanak buldukça bir araya gelirler. Ancak ailelerin öteki, bireyleri bunları izlemeye almakta gecikmez. Özellikle kızın ailesinden genç erkekler bunu bir onur sorunu yapıp, kızın, sevdiği erkekle ilişki sürdürmesini önlemeye kalkışırlar. Buna da önce Romeo yaşındaki gençler öncülük eder. Neredeyse çocukluk ya da gençlik oyunları şekkinde başlayan zıtlaşma kanlı bıçaklı duruma dönüşür. Bu arada Romeo ölümcül bir izlenmeye alındığı gibi Jülyet de Romeo’la görüşme değil onu düşünmesi bile önlenir. Oysa onların, yetişkinlerin bencil duygularından habersiz, tertemiz duyguları, bu tür yasakları, öc almaları, yürek özlemlerini kurutmayı kavrayamamışlardır. O günlerin değerleri içinde iki genç bir birinden uzaklaştırılmak için planlar kurulmuştur. Romeo, o yöreden uzaklaşacaktır. Gençlerin duygularını anlayanlar da vardır. Bunlardan yardım etmek , isteyenler çıkar. Amaçları, bu içi temiz duygularla dolu gençlerin, birbirlerine veda etmeleri ya da söyleyecekleri birkaç sözü söylemelerine yardım etmektir. Onlar da kendine göre planlar kuraralar. Ancak kana susamış kız ailesinin öldüresiye saldırıları karşısında az buçuk önlemlerle iki gencin bir araya gelmesi kolay olmaz. İnandırıcı nedenler ortaya koyarak kararlaştırılan plan uygulanır. Romeo uzaklaşır. Jülyet ise etkisi kısa süren bir zehir içer. Jülyet’in öldüğüne inanan gözü kanlı Kapulet ailesi geri çekilmiş yasa girmiştir. Romeo kararsızdır, geri döner, Jülyet’e koşar. Jülyet’in zehir içtiğini anlayınca, Jülyet’in öldüğünü varsayarak, Jülyet’siz yaşama yerine ölümü yeğler, o da zehir içer. Ancak o gerçek zehir içmiştir, o saat ölür. Jülyet’in zehir etkisi geçer, uyanır. Romeo’yu görünce kendi dumunu düşleyerek, sevinir. Ancak bu sevinç kısa sürer. Romeo’ya sarılıp zehirli ağzını öper. Zehir kıza zamanda etkisini gösterir, Jülyet ölmüştür. . Böylece Romeo ile Jülyet, karşı cinsten bir birini seven insanlar için bir ölçüt olmuştur. Zorlayıcılıktan uzak, hilesiz, çıkarsız kişilerin doğal güdüleri doğrultusunda sevişip eşleşenlerin simgesi Romeo-Jülyet. Olur. O günden beri de bir birini seven iki genç görülünce “Romeo-Jülyet gibi”, benzetmesi yapılır. Bu anlattıklarımı E. Ablaya nasıl anlatırım ki? Madam Bovary’yı anlatırken bile yarısını değiştirmiştim. Bunda da değişiklik mi yapacaktım. Örneğin, Romeo gidince arkasından Jülyet de giderdi. Gittikleri yerde evlenip yaşarlardı.

Kendi zevzekliğime kemdim güldüm. Okuyacağım kitapları yokladım; en kolay okuyacağımı sandığım Beyaz Geceleri açtım. Kitabın adına bakarak Beyaz Geceler’in, karanlık gecelerin karşılığı olan aydınlık geçeleri anlatacağını umuyordum. Gerçi kısaca değiniliyor ama başlangıçta gece beyazlığından çok, arkadaşsızlık, ya da yalnızlık, insan için yalnızlığın zorluğu belirtiliyor. Knut Hamson’un Açlık’ına benzeyen bir kişi kendine özgü yaşamını anlatıyor. (Benzetmeyi, kişilerin yalnızlığı açısından kurdum) Genç bir kişi, yazarın kendisiymiş gibi konuşuyor. Yıllardır yaşadığı koskoca Leningrad kentinde kendine uygun bir arkadaş edinememiş, kendi kendine vakit geçirmeye çalışıyor. Ancak içi de rahat değil, varsılların yaşamlarıyla yakından ilgili. Onlara katılamasa bile kendi varsayımları yoluyla onların sorunlarını dert ediyor, kendince yorumlar yaparak yalnızlık duygusunu bir ölçüde doyurmaya çalışıyor. Yalnız dolaşırken tek başına duran genç bir kız görür, Kızın ağladığı ya da çok kederli olduğu duruşundan anlaşılmaktadır. Bir an cesaretlenip kızın yanına sokulur. Ancak kız, onun beklediği yakınlığı göstermez. Ayrıldıktan bir süre sonra itiş kakış durumda olan yaşlı bir erkekle genç bir kıza gözü takılıyor. Erkek zil zurna sarhoş, zor yürüyor. Elindeki bastona güvenerek kavga edenlere yaklaşır. Kızı tanır, erkek ona musallat olmuştur. Erkeğin gözünü korkutup kızı kurtarır. Böylece azx önce yaklaşamadığı kıza yaklaşmış olur. Kız adı söyler; Nastenka. Kurtarıcı kahraman hemen çıkışır:

-Nastenka, demin benimle konuşsaydın, bu bela karşına çıkmayacaktı!Nastenka’nın yanıtı güven vericidir:

-Sizinle tanışmıyordum!Nastenka öyle çok alımlı çalımlı değildir ama gene de gençliğin verdiği bir sevimli tarafı vardır. Çok çekingen tavırlar içinde de olsa ilk karşılaşmada üç beş söz ederler. İkisi de birer arkadaş bulmanın sevincini içlerinden duymuşlardır. Nastenka’nın yaşamı da çok ilginçtir. Anne-babadan yoksun olarak büyümüş, gözleri görmeyen bir büyükanne ile yaşamaktadır. Büyükanne, kendi düşünceleri doğrultusunda Nastenka’yı korumaya çalışmaktadır. Doğal olarak korumaya çalıştıkları saldırganlar da erkeklerdir. Öyle ki, Nastenka kendisinden habersiz bir erkekle buluşur korkusuyla büyükanne onu eteğine bağlamıştır. Nastenka’nın günlük yaşamı büyükannenin eteği dibinde geçer. Böylece, şimdiye dek arkadaş özlemi çeken iki genç birbirlerine ısınmışlardır. Birbirlerine birden açılmaları olası değildir. Önce erkek kendini anlatır. Nastenka can kulağıyla dinleyince yürek yakınlığı kurulmuştur. Nastenka bu buluşmadan hoşlanlandığını içtenlikle söyler. Öyle ki, bir sonraki akşam kendi öyküsünü anlatamak üzere söz verip ayrılır. İkinci gece her ikisi içinde sabırsızlıkla beklenir. İki genç giderek birbirine yakınlık duymaya başlamışlardır. İkinci gece boyunca düşüncelerini, düşlerini anlatırlar. Gerçekte ise ikisinin de fazla düşleri yoktur, ya da onlar böyle sanırlar. Ne var ki, sözler ortaya döküldükçe onların da, sorunları ölçüsünde düşleri olduğu ortaya çıkar. Gece boyu konuşurlar. Nastenka’nın öyküsü bir gece sonraya kalır.

Nastenka büyükannenin dizi dibinden ayrılamaz ama, düşlerinde o da masallardakli Peri Kızı-Şehzade aşklarını yaşar. Küçük evlerini bir odasını kiraya verirler. Sık sık kiracı değişir. İşte bu kiracılardan bir tanesi de Nastenka’nın Şehzadesidir. Kiracı gelmiş, bir süre kalmış. Nastenka ile ayrı olarak görüşmemiş. Ancak bakışlarıyla görüşmeye gerek kalmayacak etkiyi yapmış. Sanatsever biriymiş. Babaanneyi, operalara götürmüş. Bir operasever olan babaanne, gence oldukça hoşgörülü davranmış olacak, kiracı ile Nastenka konuşmadan anlaşmışlar. Ne var ki, kiracı birden Moskova’ya gitmek durumunda kalmış. Moskova’da bir süre kalacağını söylemiş. . Kesin gün de vermiş. Bir yıl sonra gelecek, hemen Nastenka ile evlevecek. İşte Nastenka iki gün önce, biri yılı dolan Şehzadesini karşılamak için evden çıkmışmış. Ne var ki beklediği sözünde durmamış, iki gündür ortalıkta görünmemiştir. Şehzadesinin gelmediğini gören Nastenka umudunu kesmemiştir ama kuşkulu bir yürek çarpıntısı geçirmektedir. İşte bu süreçte kurtarıcı Şövalye çıkmıştır. Nastenka’nın üzüldüğünü görünce, onu teselli etmek gereğini duyar, sabretmesini, bir iki gün içinde kesinlikle geleceğini söyler. Nastenka umutsuzlaştıkça onun umutlanması için sözler söylenir. Öyle içtenlikli konuşmalar yapılır ki, iki genç kendinden geçmiş olarak gece boyu konulşmuşlardır. Nastenka eve gitmek için kalkar, bir süre sonra bir ses duyulur: ”Nastenka!Nastenka sesi tanır, ”Bu o!”deyip koşar. Gerçekten de seslenen Şehzadedir. Birbirine sarılan sevgililer yürüyüp giderler. Kurtarıcı Şövalye bir rüyadan uyanarak evine gider. Hiç bir şey olmamış gibi işleriyle ilgilenir. Ama düşünceleri durmaz. Öğleye doğru bir mektup alır. Mektup Nastenka’dan dır. “Evleneceğim, ancak bir arkadaş olarak seni hiç unutmayacağım!”diye yazar.

Kitap bitince bir süre düşündüm. Bu bir kitaptır. Öyküler, romanlar doğrudan olan olayları değil olabilirleri de anlatırlar. Buradaki olay olmasa bile olabilirliği düşünülen bir olaydır. İki insan bir birini severse pekala evlenmeden de sevgisini sürdürebilir. Nastenka, ”İkinizi de seviyorum; sakın bana kin bağlama!”deyince arkadaşını verdiği yanıt ilginç. Tıpkı benim düşüncemi anlattığı için buraya alıyorum:

-Sana kin bağlamak mı Nastenka, tertemiz, pırıl pırıl mutluluğuna gölge düşürmek mi? Acı sitemlerimle seni kederlendirip gizli azaplar vererek, en mutlu anlarında yüreğinin acıyla çarpmasını ister miyim? Gelin olduğun gün, onunla birlikte yürürken siyah saçlarını süslediğin narin çiçeklerden bir tekini bile soldurabilir miyim? Bunları ben mi yapacağım Nastenka? Asla, asla!Göklerin her zaman açık olsun, sevimli gülümseyişin parlaklığını yitirmesin. Yapayalnız yaşayan, sana karşı şükranla çarpan yüreğe tattırdığın mutluluk anından dolayı seni hep hayırla anacağım. Ulu Tanrım!O ne uzun, mutlu bir andı!Bir insana böyle bir an yaşam boyu yetmez mi? Ben de A ile C için böyle düşünmüştüm. Bu düşüncem değişmedi. Bu kitabı okuyunca da doğru düşünmüş olmamın sevincini duydum.

Ablam camı tıklattı:

-Uyudun mu? diye sordu. Odadan çıktım:

-Hem uyudum hem de bir süre okudum!dedim. Gerçekten uyumuş gibiyim. Okumamıın dışında bir süre de yazmam, beni biraz sıktı. Bu gece kahvede bir süre oturmaya karar verdim. Ablam su almaya hazırlanıyordu. Kovaları alıp kuyuya gittim. Ablam arkamdan uyardı, “Suyu Bekar kuyudan alıyoruz!”Bekar kuyu dediği, her zaman su aldığımız, Bekar Hasanlar olarak anılan evin bitişiğindeki kuyu. Yetişkin oğulları var, Arif. Ben Arif’lerin kuyusu diyorum. Kahveye inince de su aldım. Kahveye Abbas Amcamın kuyusundan getirdim. Kahveye gelenler oldu. Konu karpuz satışları. Sevinenler var. Henüz kimse satmamış ama gelen toptancının konuşmalarından geçen yıla göre iki kat değerle satılacağı muştusu alınmış. Önce tarlalar, bir biriyle karşılaştırılarak bir ortak ölçü tutturuldu. Ortak ölçüden sonra kaç araba çıkabileceği tartışıldı. Yaptıkları hesaplardan hiçbir şey anlamadığımı söyleyince güldüler. “Bizim hesaplarımız böyle!”deyip bir süre konuştular. Oysa yaptıkları yanlış değil belki ama uzun yoldan gittikleri gibi hesapladıkları ölçülerden da boyuna fire verdikleri için aldıkları sonuçler hiç de gerçekçi olmuyordu. Ben. “Örnek alınan tarlanın özelliklerine tıpa tıp uyanların dönüm hesabıyla karşılaştırılması yapılırsa doğruya yakın sonuç alınabilir. Ayrı özellikleri olan toprakta yetişecek karpuzların farklı olacağı doğaldır. En iyisi tarla karşılaştırması yerine araba hesabı yapıp, olası bir sonuç çıkarılabilir!”Gelen müteahhit Poyraz Mehmet’in yerine 100 tl. vermiş. Geçen yıl bir araba karpuz kaç lira idi? Örneğin 5 tl. Bu yıl 10 tl olacak, deniyor. Söz konusu tarladan 10 araba karpuz çıkar mı? Çıkar diyorsanız, siz de kendi tarlalarınızı, örnek tarlaya göre değerlendirerek, kendi kendinize bir sonuca varırsınız!”Komşu Arabacı Ali gülerek:

-Bizim başka başka konuştuğumuza bakma, biz hesaplarımızı içimizden hep kendimize göre yaparız. Bir yandan da komşular ne kazanacak? onu öğrenmek isteriz. O nedenle öyle hepsi ortaya getirilip konuşulur. Ben şu kadar alacağım ama bakalın komşu ne alacak? kaygısı bizim içimize işlemiştir bundan kurtulamayız!”Bu söze bir süre güldüler. “Arabacı bu kez iyice kendini ele verdi!”diyenler oldu. Furtun Şerif Enişte, konuyu bir başka yöne çevirdi. Önce azıcık beni övdü “Sen işi kısa yoldan sonuçlandırmak istiyorsun. Okumuş olmanın kazandırdığı düşünceler bunlar. Baksana adam arabasına almış, iki mühendisle köy köy geziyor. O mühendisler ne yapıyor? Senin benim gibi gidip tarlaya bakıyor. Gerekirse bir iki ölçü alıp görüşünü söylüyor. 100 tl. ya da 40 lt. Bize göre kafadan atıyor. Ancan sonuçta atmadığı anlaşılıyor. Benim bildiğim şimdiye dek bizim köyden böyle toplu yalnız koyun sütü olınıyordu. Sonra sonra tütün için böyle bir uygulama çıktı. Arkasından, anason, daha sonra haşhaş tarlaları böyle ölçülmeye başlandı. Gele gele iş bostanlara dayandı. Sen küçücük çocuktun buralarda oynuyordun. Tütün için gelenlerin arkalarından da biz böyle tartışıyorduk. Adamlar yanılacaktır, deyip gülüyordukYanılan adamlar değil biz olduk. Yapılan ölçümler sonunda kimsenin tarlasında bir tutam fazlalık kalmadı. Salt karpuz değil okullarda yetişenler, bizim buydaylarımızı, mısırlarımızı bir gün gelip başağa kalkınca gözleriyle ölçüp sonucu vereceklerdi. Ben o kadar yaşamam, bunu biliyorum ama burada olanlar o zaman da bunun yapıldığını konuşacaklardır!”Herkes güldü:

-Ağzına sağlık, sen her zaman doğruyu söylüyorsun ama çaresini söylemiyorsun!diye takıldılar. Hiç söze karışmayan Ali Ağabeyim de konuştu. “Yorgun argın gelip bir Kahve-çay içiyorsunuz. Başınızı dinlendireceğinize büyük işlere dalıyorsunuz. Gelen adamlar size güzel bir muştuda bulundu, bu yıl karpuzları geçen yıla göre iki kat pahalı satacaksınız. Buna sevinmiyorsunuz da tarlaların hesabını tartışıyorsunuz. Her götürdüğünüz karpuz arabasında bir beş lira artış az değil!”Ali Ağabeyim sözünü bitirenmeden bir bağırış koptu:

-Pulluk demiri yok, bir lastik ayakkabı oldu 5 lira. , sen çayı çıkardın 5 kş’a, daha sayalım mı? Bu arada yeni, Başbakan Şükrü Saraçoğlu anıldı. Kendisi köy kökenliymiş, köylülerin halinden anlarmış, sözleri edildi. Bu kez de babam konuştu. “O koltuklara oturanların hepsi köylülerin durumunu bildiklerini söylerler. Doğrudur, bilirler de bildikleri köylülerin perişan durumlarıdır. Onları perişan durumdan kurtarma yöntemlerini bilmediklerini hiç söylemezler!”Babam konuşunca çoğunlukla karşı duran olmaz. Zaten babam tartışmaya neden olacak konuşmalara girmez. Genel konularla, doğrusunu bildiği olaylar üstüne zaman zaman söze karışır. Bu kez konuşmalar, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’yı yermeden çok, içinde bulunduğumuz savaş nedeniylee onun çaresizliği üstüne döndü. Gene de birileri suçlandı. Bu birileri, anladığım kadarıyla bazı memurlarla tüccarlardı. Tüccarlar saklayıcı, görevli memurlar da görmezden gelici olarak küfürleri yediler:

-Alçaklar, yetim malı yiyenler, kanı bozuk yaratıklar!Arkasından da beddualar başladı. Savaş mavaş derken . Hitler, Mussoline, Stalin, Rozvelt, Çorçil anıldı. Onlara takılan adlarla özellikleri belirtildi. Stalin Palabıyık, HitlerBadembıyık Ruzvet, (Roosevelt) Koltuklu adam, Çorçil(Churchill) Kabaksurat, Mussolini Kalınense daha çok daKelle olarak anılıyor. Sayısız tekrarlandığını bildiğim bu konuşmaları gene gülerek dinledim. Yatınca yeni bir soru takıldı aklıma:

-Kahve konuşmalarını dinliyorum, tümüne katılamıyorum. Niçin? Aslı astarı yok da onun için. Konuşmalarda, devletleri insanmış gibi düşünüyorlar. “Bir vuracaksın yıkılacak” deyip sözü bitiriyorlar. Bulgaristan’a bir vuracaksın yıkılacak. Neden Balkan Savaşında bir vurmadın? diye sorsan, suç, o zamanki yöneticilere yükleniyor. Hem de başta bir komutana, örneğin Abdullah Paşaya. Oysa Abdullah Paşanın başında da sorumlu vardı, yanında da. Onlar neden “Bir vurmadılar? ”Bir vuracaksın, Rusya yerlere yatacak. Rusya’nın Türkiye’den 20 kat büyük toprağa sahip olduğunu söyleyince, bu kez de “Breh, breh, breh! Sahi, den okadar mar mı? demeleri çok ilginç. Rusya’nın batıdakı sınırı Adriyatik Denizi, doğudaki sınırı ise Japonya deyince bu kez breh, brehler tüm kahvedekilerce tekrarlanıyor. Böyleyken birkaç gün sonra benzer konuşmalar sürüp gidiyor. Bizim kahvedeki bu konuşmaların bir başka türlüsü de sürekli olarak bizim sınıfta yapılıyor. Konular değişik olmakla birlikte benzeyen yanları çok. Matematik dersi için“Sürekli çalışırsan, unuttuğunu anladığın kuralları hemen öğrenirsen, derslikte çözülmüş prablemleri deftere geçirip arada bakarsan, geometride çizilmiş şekilleri deftere alırsan, aldıklarını arada gözden geçirirsen, unutman söz konusu olamaz. Hiç değilse, unuttuğunu anımsarsın!”Bunları söyleyince bizim arkadaşlar, köylüler gibi “Breh, breh, breh!”demiyor ama onlar da “Ohooooo!”bu dediklerini ben yapamam!” O zaman da ben:

-Sen bunları yapmazsan, Ne, Tales, ne Phisagor, Öklit öğrenemezsin demiyeceğim, senin için yaşam boyu gerekli olan dört işlemi de öğrenemezsin. Salt matermatik değil, öteki dersler de öyle. Mandolin çalamazmış. Çalamazsın öğretmen olunca öğrencilerine şarkı öğretemeyeceksin. Etken, edilgen fiilleri öğrenemezmiş. Öğrenemezsen öğrencilerine kendi dillerinin kurallarını açıklayamayacaksın. Tarihi ezberliyemezmiş. Okutacağın ders proğramlarında bunlar var, o zaman ne yapacaksın? O, onları o zaman düşünecekmiş!Kendi kendimle konuşurken uyudum.

 

15 Temmuz 1942 Çarşamba

 

Bektaş Ağabeyim gelmiş, uzaktan Ali Ağabeyimle konuşurken seslerini duydum. Bektaş Ağabeyimin ameliyatlık bir durumu varmış. Asker olarak ameliyat olabilmesi için kıtasına gitmesi gerekiyormuş. Kendisi ameliyat olmak istiyorsa, raporunu Askerlik Şubesine vermeliymiş. Konuyu tam bilmediğim için üzüldüm. Uyanık olarak kara kara düşünmeye başladım. Bektaş Ağabeyim ameliyatlık bir rahatsızlığı varken durmadan çalışıyor. Tavana bakarken bir ses:

-Dayısı bak Saim geldi!Kalktım. Eniştem orak hazırlığı yapıyormuş, bugün çapa işlerine son vermişler. Ablam da, kendi deyimiyle:

-  Yukarıya bir uğrayayım!”deyip gelmişler. Ben de gülerek, “İyi öyleyse ben de bugün size bir uğrarım!”dedim. Ablamla konuşurken Saim önce, eli ağzında bana biraz yabancı olarak baktı, annesinin arkasına saklandı. Sonra sonra gülümsedi. Hiç oralı olmaz gibi durdum. Sonunda arkamdan geldi, eliyle elime vurdu. Bakıştık, gülüştük, anlaştık. Bugün Saim’le olacağım. Önce alıp kahveye götürdüm. Babamı çok seviyor, hemen kucağına çıktı. Saim işini biliyor. Babamın ellerini tuttu. Ancak babamın ellerine biraz hayretle baktı. Kahvedekiler gülüştüler. Neden böyle baktı? Ben tam görmemiştim; Saim babamın eline bakınca bir de kendi eline bakmış. Gülüşmeler bundanmış. Yorumlar başladı:

-  Çocuğun acayibine gitmiştir; benimkiler böyleyken dedeninkiler neden böyle? ” demiş olabilirmiş. “Demiş olabilir değil kuşkusuz öyledir!”diye de vurguladılar. . Onlar konuşup gülüşürken bu kez Saim babamın elini tutup okşadı. Bu okşayış yorumları çok iyimser yana çekti. “Bu buruşuk eller birer velinimet, biz her şeyimize onlara borçluyuz!” diyesiymiş. Bu kez de ben sordum:

-  Saim bunları nasıl düşünsün? ”Yanıtlar hazırmış,

“İlahi bir güç çocuğun gönlüne bunları fısıldarmış!”Azıcık diretecek oldum. Bu kez de İlahi güçlere inanıp inanmamam soruldu. . Ben de:

-Sizin inandıklarınıza ben de inanıyorum, ancak bu inandıklarımız nasıl oluyor? Bu soruma kimse yanıt vermedi:

-İşte o da bir İlahi gizdir. İnsanların öğrenecekleri şeyler sınırlıdır. Oradan ötesi insanların işi değildir!Bu kez ben:

-İnsanlarin yapacağı işler neden sınırlı olsun? Geçen yıl, Hasanoğlan denilen bir yere gittik. Hamitabat büyüklüğünde bir köy. Köyün hemen altında değirmen döndürecek büyüklükte bir çeşme var. . Çeşme, köye göre biraz çukurda. Çeşmeden sonra bir yokuş çıkılarak bizim okula gidiliyor. Çeşmeden okula su almak istedik. Köylüler:

-Bu bayırdan aşırabilirseniz, suyun hepsini alın! diyerek güldüler. O bayırdan suyu bir ay içinde aşırdık, hepsini değil ama ¼ kadarını aldık. Köylüler baktı kaldı. Çeşmenin bulunduğu yer çukurdaydı ama, o çukur bizim okulun bulunduğu yerden yüksekteymiş. Bakınca gözle anlaşılacak bir durum değil, Macar Mühendis Sili Layoş geldi elindeki ölçerlerle denemesini yaptı. Çeşme, sanıldığı gibi çukurda değil, okul yerindan 10 metre daha yüksekte çıktı. Çeşmeden yokuş aşağı hendekler kazıldı. Hendekleri kazarken köylüler hala, boşa çalışıldığını söylüyordu. Künkler döşendi; okul suya kavuştu. Köylüler, okul yerine çeşmelerinin suyunu aktığını görünce şaşırıp kaldı. Aynı köylüler kağnı denilen iki tekerli bir araba kullanıyorlar. “Neden at arabası ya da bildiğimiz araba kullanmıyorsunuz? ”diye sorduğumuzda, “Burada bu geçer, biz atalarımızdan bunu gördük, o dedikleriniz yararlı olsaydı onlar yapardı!” karşılığını verirlerdi. Okul yönetimi önayak olup atlı araba, daha sonra da kamyon getirtti. Atlı arabaların beş kağnı işi gördününe tanık olunca, bu kez onlar da atlı araba kullanmaya başladılar. Evleri toprak damlıdır. “Buranın karına, kışına kiremit dayanmaz, ” diyorlardı. Okul binaları kiremit olarak yapıldı. Önce şaştılar, sonraları kiremitin daha iyi olduğunu konuşmaya başladılar. Diktiğimiz bayrak direği için bile, ”Buranın rüzgarına dayanmaz, iki günde yıkılır, dediler. 15 metre yükseklikteki direği diktik. Direği görünce şaşırdılar. Biz oradan 10 Aralık 1941 tarihinde ayrılıncaya dek nice fırtınalar esti ama direğe hiç bir şey olmadı. Devlet yetkilileri, Hasanoğlan köylülerine inansaydı orada okul kurulamayacaktı. Ben bunları anlatınca herkeste bir suskunluk oldu. Hızımı alamadım, Almanlar koskoca Manş denizin üstünden İngiltere’ye pilotsuz uçakla bomba gönderiyor. Bu kadar tank, uçak, gemi yapmışlar, bunları nasıl bulmuşlar? İnsanlar, ortada olmayan bir çok nesneyi yeni buluşları yoluyla ortaya getiriyor. ”Ya ya ya!” sesleri çoğaldı. Bu kez onlar tanık olduğu yeniliklerden söz ettiler. Onların yenilikleri daha çok askerlikle ilgili bilgilerdi, Cemseler, tanklar, jipler, zıhlı arabalar, motosikletler, tüfeklerdi…Bu arada bir de ilaçtan söz edildi Kinin, sıtmayı önlüyormuş!.

Saim ortalıkta geziniyordu, birden bağırdı:

-Ayyyyyy!telaşla koştuk, bir şey yok. İçinden çıkılmayacak bir konuşmaya bulaşmıştım. Böylece benim konuşmam da tam yerinde kesilmiş oldu. Saim’i alıp eve götürdüm. Az sonra da Küçük Ablamla onlara gittik. Ben bunu istiyordum. Ancak benim istediğim biraz da başka bir şeydi. “Keşke E. Abla da gelseydi!”Bir ara eniştem, komşuyla daha önce karar vermişler Hamitabat’a gidecekler. Hamitabat 300 hanelik büyük bir köy. Orada iyi ustalar var, orak, tırpan, kazma, kürek, pulluk demiri türü çiftçi araç-gerecini onaran ustalar var. Bizim köylüler de bu tür gereksinimlerini orada tamamlıyorlar. Eniştem bu arada ablama sordu, E. Abla için, “Arkadaşının söyleyeceği bir şey var mı”? Ablam E Ablaya gitti sordu, “Yokmuş!”diyerek döndü. Burada olduğumu duyunca gelir-gelmez!. İçimden, ”Eğer gelmezse, aklını başaına topla!”diye kendimi uyardım. Saimle oynarken Saim’in başı dizime düştü. Ne ilginç, baktım Saim uyumuş. Ablam alıp yerdeki bir mindere yatırdı. Ablama göre çocuklar böyle uyurmuş. Özellikle yazın sıcak havalarda, dışarda oynarken bile oldukları yerde uyuyup kalanlar olurmuş. Beklediğim oldu, az sonra E. Abla gülerek geldi. O başka şeyler anlatmaya başlarken ben Saim’in dizimde uyumasını anlattım. Konuşurken başını dizime koydu uyudu!”dedim. E. Abla sözünü yapıştırdı:

-Çocuklar, sevdiklerinin kucağında öyle uyur. Çocuklar, sevip sevmediği kimseleri seçebilir mi? E Ablanın bu konudaki bilgileri kesin:

-Çocuklar, anne akrabalarını daha çok sever; baylarda dayıları, bayanlarda teyzeleri!Ben,

“Bende öyle bir seçim yok, en çok sevdiklerim, söylediğinin tam aksine halalarımı, amcalarımı seviyorum. . E. Abla: ”

-Sen kendini çocuk mu sayıyorsun? Emsallerinken baylar asker asker, bayanlar evlenmiş, çocuk büyütüyorlar. Sen bekaye(Bakaya) kaldın!E. Ablanın konuşmak istediğini anladım. Buna sevindim, ablama sordum:

-Yapabileceğim bir iş vardı? ”Ablam olmadığını söyledi. Ablam, E. Abladan da bir iki dakikalık izin istedi:

-Siz konuşunadurun az sonra geleceğim!dedi. E. Abla nedense kapı önünde oturmayı istedi, Direk altındaki yükseltiye oturdu. İşlerini sordum. Karı-koca bir yardımcı tutmuşlar. Annesi yanındaymış, çocuğa da annesi bakıyormuş. O da bana kitap okuyup okumadığımı sordu. Daha çok okuduğumu söyledimGüldü, :

-Sen köye gelince ne yapacaksın? onu merak ediyorum. Çocuklukta neyse ne ama yetişkinlikte köy çok sıkıcı. Sen oralara alıştın, köyde zor duracaksın!”dedi. Ben de:

-Sen bunları düşündüğüne göre çok sıkılmış olmalısın. Ben de bunları çok düşündüm, bu nedenle köye dönmemek için okulda çok çalışıyorum. Sanırım(Öyle de umut ediyorum) gelmeyeceğim!”edim. E. Abla bayağı sevindi, güldü. Ablama seslendi, “Bak duydun mu, kardeşin kesin kararını vermiş!”dedi. Ben düzeltmek istedim:

-Benim kararım son karar değil, bana sorulursa gelmem, ama sormadan gönderirlerse ne yapacağım? E Abla benim sorumu bana sordu:

-O zaman ne yapacaksın? Düşünmeden:

-O zaman da askerlikte kalırım!Askerlikte kalırım sözü E. Ablayı azıcık buruklaştırdı:

-A, askerlik güzel değil, ben; askerlikten hiç hoşlanmadım, kalaycı çengileri gibi, bir orada bir burada. Belli bir yerleri olmuyor onların!Ablam geldi, E. Abla konuştuklarımızı ablama tekrarladı. Ben, kalacağım askerliğin biraz değişik olacağını, “Bizi, yedek subaylıktan geçenleri, önce memur gibi aldıklarını, bunların daha çok yönetim yerlerinde yani kentlerde, kentlere yakın yerlerde çalıştırdıklarını anlattım. Sonuç olarak, askerlikte kalırsam paşa olamam ama köye gelmekten kurtulurum!”dedim. Ablam bana, “Sen bizim için her zaman Paşa’sın, elin paşası olmana gerek yok!”dedi. E. Abla gülmekten yerlere yaptı. Ablama, “Ne mutlu sana Paşa kardeşin var, bana da ne mutlu sana seni paşa olarak gören ablan var!”diyerek güldü. Bu kez ben de E. Ablaya:

-Ne mutlu sana, Paşa kardeşi olan bir arkadaşın var!dedim. Buna da ablam güldü. Ablam az önce ocakta bir şeyler yapıyordu, getirdi, kolaç dediği, lokmadan biraz daha yaygın yağda pişirilmiş tatlılar. Lokma tatlısı ile revanı arası bir şey. Ancak revaniden geri kalmayacak derecede tatlı. Ben zaten tatlının her türlüsünü sevdiğimden adlarını önemsemiyorum. Ancak bu tatlı da çok doyurucu bir tatlı, severek yedim. E. Abla giderken takılmadan edemedi:

-Paşa olamayacak Paşa’mız ne zaman gidiyor? diye sordu. Daha on beş günüm olduğunu, gene geleceğimi söyledim. Sanırım iyi konuştuk, iyi ayrıldık. E. Abla gidince ablam, azıcık eleştırdi:

-Emine çocuk kaldı gitti, böyle mi ihtiyarlayacak bu? gibi sorular sordu. Bunları niçin söyledi? Tam olarak anlayamadım. Sanırım salt bugünkü sözleri için değil, geneldeki konuşmaları için böyle bir değerlendirme yaptı. Ben oldukça uzun kalmışım, ayırdında değilim, eniştem Hamitabat’a gitti, geldi. İzin isteyip ayrıldım. E. Abla ile konuşurken ablamın kolaçlarından fazla atıştırmığım. Eve çıkınca ablama anlattım. Ablam gene de bir bardak süt içirdi. Odaya girip yattım. E Abla akıllı bir insan, romanlarda karşılaştığım kimi akıllı insanlar gibi. Bizim köyün insanlarından farklı gibi geliyor bana. Onu ilk tanıdığım zaman bir benzetme yapmıştım. Bugün onu anımsattı. O zaman yazması başında, saçını kıvırtarak yanlardan çıkartmıştı. Kınalı saçı(Ben kınalı sanmıştım, oysa onun doğal saçıymış) öyle çıkınca ben mısır püskülüne benzetmiştim. Onu unutmamış, bugün konuşurken, “Genç yaşımızda ihtiyarlıyoruz!”dedi. Ben “Hiç bile değil!”deyince, ”Hala mısır püskülü diyebiliryor musun? ”diye soruşu, onun ne konuştuğunu bilen biri olduğunu gösteriyor. İlk tanıdığımdan bu yana değişen tek yanı biraz daha umutsuzlaşması, yılgınlaşması. Bunu da kendisinden çok başkalarını anlatırken söylüyor. Söz gelimi bir komşudan söz edilince “Ne yapsın insancık? Elinden o gelmiş!” diyor. Ya da” “Yapacağı başka bir şey yoksa!”Türü sözleri giderek çok kullanmaya başlamış. “Amaaaan, ne olursa olur, onu mu düşüneceğim!”deyişi de ilginç. Çocuklar dayı, ya da teyzelerinin kucağında severek uyur sözünü söylerken, ben, ”Ben öyle değilim!”deyince, ”Sen ne dersen de, sen daha bazı şeyleri bilmiyorsun, büyük insanlar dayısının teyzesinin dizinde yatacak değil ya onlar da sevdiklerinin dizinde uyur!”deyişi ilginçti. Bunun üstünde duramadım. Bir şey dememi beklemişse susuşuma üzülmüştür. Oysa üzecek bir durum yaratmamaya dikkat edecektim, nasıl atladım!Karanlıkta tavana bakarken çocukluğumu anımsadım. Kimi zaman uyumak için babamdan önce gelip yatardım. Uykusuzluktan bayıldığım halde tavana bakınca bir şey göremeyişime karşın görmüş gibi olup daha dikkat kesilirdim. Ondan sonra uykum gider babamı beklerdim. Babam gelince de uyumuş numarası yapar, numara sırasında uyurdum. Sahi ben dışarda yatardım. Bu yıl neden içerde yatıyorum? Yarın bunu soracağım. Dışarda yıldızlara bakmak çok hoşuma gidiyordu. Üstelik şimdi daha çok yıldız tanıyorum. Kutup Yıldızını tanıyordum ama büyük ayı, küçük ayı küme yıldızlarını, Saman Yolunun gök yüzünde döndüğünü eskiden bilmiyordum. Bazı değişikliklri seziyordum ama nedenleri hakkında hiçbir fikrim yoktu. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel bize Kutup Yıldızı ile Büyük Ayı arka yıldızları arasındaki uzaklığı öğretti. Sordu, bilemeyince utandık, arkasından ilk işimiz onları öğrenmek olmuştu. Bir daha unutur muyum? .

 

16 Temmuz 1942 Perşembe

 

Evde her güne benzemeyen konuşmalar oldu. Gelen, giden mi var acaba diyerek kalkıp dışarı çıktım. Önce Bektaş Ağabeyimi gördüm. İçimden “Rahatsız mı açaba? Derken karşıdan Mahmut Ağabeyim çıktı, bugün birlikte çalışacağız hazırlan!”dedi. ”Olur!” dedim ama ne işte acaba? diye düşünmekten de kendimi alamadım. Ablam yetişti, bostanları gezeceksiniz, iş değil konuşmak için çağırıyor. Ne yapılacağını biliyorsun, karpuzlar yansa tutup doğrultacaksın. Eskiden severek yapardın. Anladım. Aklımdayken hemen sordum:

-Ben neden dışarda yatmıyorum? Ablam güldü:

-Öğleye dek uyuduğun oluyor, arabalar o saatlarda tarlalara ulaşmak zorunda. Sen dışarda arabalarda yatıyordun. Bir kaç gün sonra orak başlayınca arabalar evde kalınca gene yatarsın!”anladım. Ben sahiden arabalarda yatıyordum. O zaman harman zamanıydı. Şimdi ise daha orak başlamamış. Kahvaltı edip kahveye indim. Abbas Amcam gelmiş, Mahmut Ağabeyimle bir süre konuştular. Bektaş Ağabeyim Gülsüm’le geçti, ben de onlara takıldım. Birlikte önce dereye, Kavaklar Yanı dediğimiz bostana gittik. Karpuzlar kocaman olmuş. “Bizim karpuzlar da büyümüştür!”dedim. Gülsüm gülerek sizin de karpuzunuz mu var? ”diye sordu. Anlattım, “Salt karpuz değil, bizim tarlalarda olan her sebzenin ekildiğini anlattım. Gülsüm hemen, “ Onların bakımını kim yapıyor? ”diye sordu. 300 öğrenci olduğunu, bunların içinde en çok çalışanlardan biri ben olduğumu söyleyince Gülsüm gülmekten yerlere yattı. Gülsüm beni iyice tembel olarak tanımış. Karpuz çevirmeye başlayınca biraz kendimi sıktım. Gülsüm bir kez daha şaşırdı. Mahmut Ağabeyim, biz bitirmek üzereyken geldi. Oradan Mezarlık Altına geçtik orada iki bitişik tarla bostan. Dört kişi uzunca bir zaman konuşmadan çalıştık. Gülsüm kardeşimin yanlış kanısını düzeltmek için oldukça inat ettim, “Bitti!”deninceye dek başımı kaldırmadan çalıştım. Gülsüm, çalışırsam yapacağıma inandı. Bostan çalışması yaptık ama onların bugün dinlenme günüymüş, yarın arpaları biçmeye başlayacaklarmış. Kısacası bugün Orak öncesi dinlenmesiymiş. Bu kez de ben üzüldüğümü söyledim, Bu işi ben yapardım; dört gün gelseydim, hatta üç günde bile yapardım!”dedim. Mahmut Ağabeyim gülerek:

-Biz o zaman bugün ne yapacaktık? Köyde dinlenme mi olurmuş? Oturup kahvede laklaka yapacaktık. Sen bizim işlere bakma, kendi işlerini yoluna koy, dinlenmeye gelmişsin, hakkıyle dinlen! “Ben de öyle yapıyorum zaten. Gene de yapabileceğim, az yorucu işleri yapmak istiyorum!”dedim. Gülsüm eve çıktı, biz kahveye girdik. Ali Ağabeyim de gelmişmiş. Biz girince babam güldü, “Bana kahveyi kapat!”diyorlar. Neden kapatacakmışım? Bakın ne güzel toplanıyoruz burada. Kahve olmasaydı ben sizi böyle bir araya getiremezdim. Babam yeni çay demlemiş. Babam böyle bir durum olabileceğini düşünmüş sanırım. Hepimiz gülüştük. Çok doğal bir olay saydık. Ancak, çok da önemli bir durum. Geçen yıl babam dört oğlunun üçü için kaygı duyuyordu. Biri bilinmediği bir yere gönderilmiş, mektup göndermek bile oldukça zor. İkisi Vatan Hizmeti deyip alınmış, akşam sabah yerleri değişen bir zorlu yaşam içinde. Bir baba olarak kimbilir ne olumsuz duygulara kapıldı, bir takım olasılıklar kurgulayıp kaygılandı. Onları bilmeyenler, babamın bugünkü sevincini değerlendiremezler. Ağabeylerim ne düşündüler bilmiyorum, ben bunları düşledim. . Babam açısından gerçekten büyük bir mutluluk. Benim için de öyle. Geçen yıl Hasanoğlan’da evi çok düşünüyordum ama bir gün böyle toplanacvağımızı pek olası asayamıyordum. . Az sonra gelenler oldu. Gelenlerin de dikkatini çekti, Arabacı Ali, gülerek:

-Siz kapıya bir yazı asın “Bu kahve bizim aile kahvesidir, başkası giremez!”deyin. Gülüşmelerle olay geçiştirildi. Yarınki işler konuşuldu, derken ağabeylerim evlerine, ben de yatağıma döndüm. Odama demiyorum. Odamda masa falan kullanmıyorum. Kalın duvarın, pencere altında oluşan bir metre uzunluğunki boşluk bana masalık ediyor. Okumadığım kitaplara baktım. Faust’u okumaya karar verdim. Bu da tiyatro kitabı. Eskiden bu tür kitapları hiç sevmezdim. Kral Lear, ile Jül Sezar( Julius Caesar) , Romeo Jülyet(Juliet) kitapları bu tür kitapları okumayı sevdirdi. Önce, baştaki kişileri tanıyorum. O kişiler geldikçe, onun sözlerini okuya okuya kitaptaki durumunu da öğrenmiş oluyorum. Bakalım Faust nasıl çıkacak!Yazarı, şair Johann Wolfgang von Goethe. Mayıs Şarkısı ile Röslein şiirlerini Almanca derslerinde okumuştuk. Özellikle Röslein ‘i neredeyse dört yıldır sık sık okuyorum. Almanca kitaplarımda başka şiirleri de var ama onlar o denli hoşuma gitmedi. Röslein, Röslein Röslein rot-Röslein auf der Haiden!Delikanlı güle sormuş “Güzel gül, seni dalından koparırsam üzülür müsün? ”Kız, üzülüp üzülmediğini söylemeden delikanlıyı uyarmış, “Aman dikkat et, dikenlerim vardır, koparırken eline batarsa canın yanacaktır, ona üzülürüm!”Boğazımda bir düğümlenme oldu. Johann Wolfgang von Goethe bunu nasıl düşünmüştür? Sevginin böylesini biliyordu besbelli!

Yatınca geçmişime, köydeki olaylar üstüne düşler kurmuyorum. Oysa okuldayken köyden geçmiş olaylar daha çok düşlerimi dolduruyordu. İçinde bulunduğum yerle geçmişin karşılıklı bir yer değişmesi oluyor sanırım. Daha doğrusu köyde düşlere dalmak istemeyince kendimi dersliğe atıp kurtuluyorum. Oradaki gerçek beni buradaki çıkmazımdan kurtarıyor. Öyleyse oradaki ruhsal sıklıntılardan kurtulmak için buraya kaymam benzer bir kaçma oluyor.

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ