Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

29 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Edirne Fidanlığında Uygulamalı Çalışmalar

 

21 Mart 1943 Pazar

 

Akşam yatarken Asım Öğretmenin:

– Şimdi geliyorum oraya………. “Oraya” sözüne gülümseyerek yatmıştım. Yanılmışım, o sabah olacakmış, ranzadan inerken sesi duydum:

– Şimdi geliyorum, oraya! Bu konuda arkadaşlarla hiç konuşmadık ama sanırım herkesin ilgisini çekmiş, Asım Öğretmen gene aynı sözü söyleyince gülüşmeler oldu. Ben hızla giderek akordiyonu alıp ortalığa çıktım. Arkadaşlar toplanırken Suna’nın Ağıtını birkaç kez çaldım. Piyesle ilgilenenler hemen anladılar. “ La la la la la la laaaaaaa!” diyenler oldu. Bu kez de Röslein melodisini çaldım. Güzel bir melodi. Onu daha hiç kimse bilmiyor.

Arkadaşlar toplanınca Harmandalı’ya başladım. Yeni katılanlar oldu, Yusuf Asıl birkaç kez durdurdu. Azıcık da çıkıştı. Yeni katılanlar uyamadılar, müziği yavaşlattım.

Dersliğe döndük, Sami Akıncı’dan başka çalışan yok. Konu, gene “ Alma ağacının altında oturma!” Babam ın çok söylediği sözler:

–    Yongacı keseri gibi kendine yonma!” ile “ Alma ağacının altında oturma!” Alma, elma anlamında kullanılıyor. Arkasından da:

– Hep bana, hep bana! der. Arkadaşlarınki de işte böyle:

– Pazar günü bu saatte oyun olmamalıymış! Sami Akıncı duramadı, söze karıştı:

– Düne dek böyle bir saat yoktu ama şimdi var. Bundan sonra da hep olacak. Biz dört yıl bundan kurtulmuşuz, sevinirsek buna sevinelim! Sami’ye :

– Sen sevin! diyenler oldu. Baktım, karşı duranların ya da karşıymış gibi olanların çoğu geçmişte bana da karşı duranla, Ali Önol, Fettah Biricik, İbrahim Ertur, Hüseyin Serin, Mehmet Başaran, Emrullah Öztürk, Kadir Pekgöz gibi çalışmaktan kaçan takımı. Bu kez ben Sami Akıncı’ya:

– Biz gerçekte sabah oyunları bakımından da karlıyız, öteki Köy Enstitüleri ilk günden beri bu oyunları oynuyorlar. Oysa biz buna yan çizdik, oyunu çingeneler oynar, müziği davulcular, zurnacılar yapar deyip yattık! Daha sözümü bitirmeden Fettah:

– Sen onları yaptın, şimdi seviniyorsun! Ben de:

– Evet o zaman sana göre çingene oluyordum, şimdi de gene -sana göre- seviniyorum. Ancak, sen o zaman ne yaptığının ayırdında olmadan inat ediyordun, şimdi de bacak kadar çocuklar arasında koskoca gövdenle -oyunlara uyamadığın için- rezil oluyorsun! Kendini toparlamamakta diretirsen kendi öğrencilerinin karşısında da bundan kurtulamayacaksın! Sami Akıncı Fettah’a döndü:

– Hadi şimdi konuş, ver bakalım yanıtını! Herkes sustu, İsmet, Yusuf Asıl, Ahmet Güner daha birkaç arkadaş güldüler.

Kapıdan bir ses geldi, başlar o tarafa döndü. Talat Tarkan Öğretmen gülerek geldi, oyunlara bu sabah yetişemediğini ama bizi gene de görmek zorunda olduğu için geldiğini söyledi. Günlük programımız olup olmadığını sordu. Gülerek bana:

-Köyüne gitmeyi düşüğnüyor musun? diye sordu. Bu soruya bir çok arkadaş şaştı ama ben anlamıştım, köyümden amacı Yeni Bedir’di. Köye değil ama sinemaya gideceğimi söyledim. Talat Tarkan Öğretmen “ Sinema önemli değil, izin vermem, sen de gidemezsin. Ancak köyüne izin vermemezlik edemem!” deyip güldü. Neşeli bir yüzle konuştuğu için oldukça meraklandık. Bana dön üp sözü gene sinemaya getirerek, göreceğim filmi sordu. Filmi bilmediğimi söyleyince: “ Ha şimdi; buna sevindim, dedikten sonra :

-Gel, biz bugün Türkgeldi’ye gidelim, sinemaya da bir başka gün gidersiniz! deyince arkadaşlar güldüler. Sefer Tunca Türkgeldi çifliğini bildiğini söyledi. Talat Tarkan Öğretmen: “Biliyorum, içinizden çoğu biliyor ama, bana orasını en çok bildiğini o söylediği için onunla konuştum!” dedi. Arkadaşlarda bir rahatlama oldu. Talat Tarkan Öğretmen:

- “Bugünkü işimizi on arkadaşın rahat göreceğini düşündüğümüz için hepinizi götüremeyeceğiz, kalanlar da bir başka sefer bir başka yere giderler!” dedi. İsmet, Sefer, Arif, Halil, Hüseyin, Mustafa, Fettah, Mehmet, İbrahim adlarını yazıp kağıdı cebine koydu. Saat tam 10’00 da okul önünde olmamızı söyledi. Talat Tarkan Öğretmen gidince derslikte bir çıngar çıktı:

-Hep aynı insanlar gidiyormuş. Az önce kendini savunamamış olan Fettah bu kez bizi savunur duruma girdi. Önce, kendisinin ilk kez seçildiğini anlattı. Üstelik ne için gittiğini de bilmediğini söyleyince arkadaşlar güldüler. Bekir Temuçin kendisinin ondan daha yararlı olacağını söyleyince Fettah küplere bindi ama bu kez Sami Akıncı Fettah’a:

-Her zamanki tavrının bu kez tersini yapıyorsun, inandırıcı olmuyor! Abdullah Erçetin Yalancı şarkısına başladı. Yalancı şarkısı eşliğinde kahvaltıya gittik.

Türkgeldi Çiftliğin niçin gittiğimizi bile düşünmeyen arkadaşlarımız oldu. Benim bu üçüncü gidişim olacak. Bizim yemek masasından salt ben gidiyorum. Arkadaşlara anlattım, toprak altından dallı fidanları çıkarıp kamyona taşıyacağız; oldukça zor bir iş. . Ayrıca çiftlik içinde de uzakça yerlerden taşınıyor. Kavaklar ayrı, elmalar, ayrı, çamlar ayrı yerlerde, diye anlatınca arkadaşlar gitmediklerine sevindiler.

Kumanya işini Aşçıbaşıya daha önce söylenmediği için kumanya hazırlanmamış. Kumanya için bir süre verildi. Azıcık bu işe sinirlendik. Sanki suç bizimmiş gibi, Aşçıbaşının, ayağını yere vurarak:

-Bu şimdi mi söylenir azizim? deyişi, Aşçıbaşı ile bizi karşı karşıya bıraktı. Halil Basutçu hep barıştan yana:

-Kızmayın arkadaşlar adamcağız ne yapsın, yetiştiremiyordur. Bakın gene de bize “ Azizim!” dedi deyince. İsmet düzeltme yaptı:

-Aşçıbaşı düpedüz bize çıkıştı hem de haksız olduğunu bile bile çıkıştı. Biz ilk kez kumanya için gelmemize karşın o, her zaman böyle yaparsınız!” dedi. Oysa biz ilk kez böyle bir pazar günü geldik. Ayrıca onun “ Azizim” deyişi bize değil, kendisinin “ Aziz” olduğunu anlatmak için, söyledi!” deyince hepimiz güldük. “ Azizim” sözünün “ Ben azizim” anlamında kullanılabileceği öne sürüldü. Bu arada kumanya denilenin de bir çeyrek ekmekle bir parça tahin helvası olduğunu öğrendik. Helva, sevdiğimiz bir yiyecek olduğu için sinirlerimizi yatıştırdığı gibi bir ölçüde neşelendik.

Söylenen saat gelince kamyon yanında toplandık. . Çevremizi çocuklar sardı:

-Nereye gidiyorsunuz? Sefer Tunca son sınıf olmanın işte bu tarafı iyi, istediğimiz zaman kamyonla gezebiliyoruz. İşte bugün de çıkıp Lüleburgaz köylerini gezeceğiz! deyince Köyü Lüleburgaz’a çok yakın olan Mürsel Dilek inandı:

-Abi benim köyüm çok yakın, beni de götürün! deyince arkadaşlar güldü. Sefer Tunca ise: -Eyvah, yalan söylemeyi bile beceremedim! derken Talat Tarkan Öğretmen geldi, yola çıktık. Lüleburgaz’a girerken İstasyona dönecektik. Oysa kamyon Hükümet Meydanı’na dek indi. Meydan da Hikmet Özmen Öğretmenle Ahmet Gökay Ağabey de bindi. Kamyon geri dönüp istasyona yöneldi. Türkgeldi bildiğimiz gibi. Tüm arkadaşlar burasını gezdi ama kurumun gerçek özelliğini ancak bir bölümü biliyordu. Belli yerlerde kökleri gömülü dal yığınları. Dallar sonbaharın belli zamanlarında kesilip uçları toprağa gömülür. . Mart sonu ile nisan başlarında gömülü dallar topraklı olarak çıkarılıp istenen yerlere ekilir. Ağacın cinsine göre köklü olanları da var. Örneğin çamlar tam köklü, kavak ya da söğütler düpedüz sopa gibi olabiliyor. Bu kez fidanlığı daha rahat gezdik. Daha doğrusu Talat Tarkan Öğretmen çok ilgilendi, sordu soruşturdu. Sonunda Fettah gene dayanamadı:

-Yahu şu adam Türkgeldi’yi mi satın alacak ki bu kadar soruşturuyor? Mehmet Yücel karşılık verdi:

-Bak, bak, bak! Belli ki sen de burasına almayı düşündün. Satın almaya karar vereceğin sıra daha uzun düşünmek üzere bugünlük kısa kestin! Sefer Tunca hemşerisine arka çıktı. Ancak Sefer sözle değil kurnazlıkla konuşmayı dolandır. Mehmet Yücel ayakta dururken yanına geldi, boyunu ölçerek: -Sen beni boyda geçmişsin! dedi. Arkasından da, “ Neden hala hemşerimle Boy ölçüşmeye kalkışıyorsun? diye sordu.

Talat Öğretmen gelince kamyonu gözden geçirdi, birimizi öne alabileceyini söyledi. Mehmet Yücel’i salık verdiler. en ince bedenli oydu.

Kamyon tıkabasa doldu. Talat Öğretmen:

-Yerimiz yakın , sabredin! deyip! kamyonu sürdürdü. Çömelik olarak kamyon kasalarına sırtımızı dayanarak Lüleburgaz yoluna çıktık. Hikmet Öğretmen’le Ahmet Ağabey Lüleburgaz'da inince İsmet’le Fettah itiş kakış onların yerlerine oturdular.

Törenden az önce okula döndük.

Kamyonun boşalması gerekiyormuş, şoför uyarınca Talat Öğretmen:

-İşe biz başladık bari biz bitirelim! deyip kendisi indirmeye başlayınca önce Halil Basutçu ile biz de taşımaya başladık. Arkadan arkadaşlar da katıldılar. Ellerimizi ovuşturarak törene arka sıralardan katıldık. .

Dersliğe girince bizimle olmadıklarına sevinenler oldu. . Yusuf Asıl İsmet’e takıldı:

-Sabahleyin sevinçten yüzün yayılıyordu, şimdi ise kaşların çatık, umduğunu bulamadın mı? dedi. İsmet gülerek:

-Umduğunu bulamadım. Bulamamak değil de güzel bir sopa beğenip seçmiştim. Onu alıp getiremedim. Getirseydim şimdi sataşanlara onunla vurmak zevkli olacaktı, ona üzülüyorum! Yusuf olayı tam kavrayamadı, İsmet’e takılmayı sürdürmek isteyen bir tavır içinde gülerek:

-Sen ona mı üzülüyorsun? istediğin sopa olsun, ben sana şimdi bulur bir sopa getiririm! diyerek güldü. Güldü ama gülmesiyle yüzünün alabora olması bir oldu. Çünkü Mehmet Yücel İsmet’e çıkışır gibi:

-Bırak getirsin çocuk, hem onun getireceği, seninki gibi adi bir sopa değil bir sırık! deyince herkes makaraları saldı. Sırık sözü Yusuf için “ Sus” anlamına geliyordu. O da sustu.

Akşam yemeğinde masa arkadaşları Türkgeldi Çifliğinin yüzeysel de olsa öyküsünün bir bölümünü duymuştum. Ben, o bilgilere bizim okulla ilgili yanını katarak anlatım. Bizim okul için daha biz Edirne/Karaağaç’tayken ilk yer aramaya kalkışılınca Trakya Genel Müfettişi Kazım Dirik Türkgeldi Çiftliğini salık vermiş. Bu görüşe katıldığını söyleyen Korgeneral Salih Omurtak da inşaat yardımı sözü vermiş. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı bu öneriye katılmamış. Bizim o zaman Alpullu’ya gidişimizin nedeni de buymuş. Oradaki işleri yakından izlemek için böyle düşünülmüş.

Göç öykümüzün bilinmeyen yanını anlatışım çok iyi oldu. Konu üstünde çok konuşmadık ama arkadaşlar, kulak dolgunluğu da olsa bilgilendiler. Eğitimbaşı Enver Kartekin Öğretmenin anlattıklarına ek olarak Talat Tarkan Öğretmeninkileri ekleyince Arifiye Köy Enstitüsü’nde okuyanların bizden çok rahat yaşadıkları daha iyi anlaşılmaktadır. Kastamonu/Gölköy, E skişehir/Çifteler, İzmir/Kızılçullu, Seyhan/Haruniye Köy Enstitüleri’nin belli eski kurumlar üstüne yerleştiğini, hep biliyoruz. . Hem çıplak bir tarla içine kurulmak hem de tam 5 kez ileri- deri göç etmek , bizim için büyük kayıp olmuştur. Başka konularda kolay kolay bir noktada buluşamazken bu gece tam anlamıyla anlaşmış olarak masadan kalktık. Dersliğe dönünce de aynı konu geneşletilerek tekrarlandı.

Kral Oidipus’u okumayı sürdürdüm.

İşin içinde kral olunca, hemen Shakespeare’in krallı kitaplarını anımsadım : Kral Lear, Hamlet. Özellikle Hamlet’e takıldım; bahtsız Hamlet kral olmuştu ama krallık yapamamıştı. Eski Yunanistan’da bir kent. Sanırım Dor’lardan önceki devirlerde geçen bir olay. Kral kendine özgü kurallar koyup kenti yönetmektedir. Kendisini koruyan askerleri gibi, akıl veren kahinleri de vardır. Gelecekte olacaklar için kral kahinlerden bilgi alır. Kentin bir başka koruyucusu daha vardır. Bu bir camavardır, kente girmek isteyenlere sorular sorar. Doğru yanıt veremeyenleri yok eder. Böylece Kral Laios’un işleri düşmanlarından korunma konusunda oldukça kolaylaşmıştır. Kral Laios güzel Kraliçe İokaste ile mutluca yaşarken kahinler bir çocukları olacağını haber verirler. Krak Laios bu habere çıkgınca sevinir. O zamanın geleneklerine göre doğan çocukların da geleceği kahinlerden öğrenilmektedir. Kral Laios oğlu için de kahinlere başvurur. Ancak bu haber Oidipus için korkutucudur. Çünkü oğlu çok güçlü biri olacaktır. İşin ilginci Laios’u devirip yerine kral olacağı gibi kraliçe İokaste ile de evlenecektir. Kral Laios göre göre buna razı olamaz. Hemen adamlarına emirler verip çocuğu uzak dağların en ıssız yerlerine atılmasını emreder. Çocuk alınıp götürülür. Uzak ıssız dağlar, gerçekten uzaktadır. Götürenler bu bahtsız çocuğa baktıkça acıma duyguları depreşir, uzun bir iç çekişmesi geçirdikten sonra o, çok uzaklardaki dağda bir çobanı görünce çocuğu ona verirler. Çobanın büyüteceği çocuk gene çoban olacaktır. Çoban nerede Kral Laios ya da kraliçe İokaste nerede! bir gün karşılaşmaları olanaksız deyip rahatça geri dönerler. Geri dönerler. Roma Tarihinden bir olayı anımsadım, Roma kentini kuran da buna benzer bir olaydan ötürü dağlara bırakılmıştır. Yalnız onlar iki kardeşmiş: Romus’la Romulüs. Onları bir kurt beslemiş. Belki burada da araya gene bir kurt girecek. Okumaya başladığım kitapların sonlarını hep merak ederdim:

-Okuyup öğrensem ne olur? Düşüncemi okumuş gibi bir gün Türkçe dersinde Fikret Madaralı Öğretmen açık açık bunun yapılmaması gerektiğini söyleyince saygı duydum, ne denli merakımı çekse de şimdiye dek hiçbir kitabın açıp sonuna bakmadım. Buna iyice de kendimi alıştırmış durumdayım. Böyleyken bu gece kitabı kapatırken az kalsın kesinleşen kararımı bozacaktım. İşin ilginci ben kitabı kapatırken yat zili yetişti. Gene de yatarken bir süre o çocuğa kimin bakabileceği üstüne yorumlar yaptım. Kendi yakınlarımdan gördüğüm için iyi biliyorum, çocuklar minicik doğuyor. Onlara hemen sarıp sarmalanıyor. Böyle yapılmayan çocukların yaşaması olanaksız. Kuzuları bile anne koyunlar doğurunca kalkar kalkmaz kuzunun üstünde ıslaklık yapan sıvılıkları yalayarak kurutuyor. Berslenmeleri de öyle. Bu nedenle dağ başına bırakılan bir çocuk yaşar mı? Yaşarsa kaç gün yaşar? Kurtlar orada hazır mı bekliyor? Bence yazanlar bunları, okuyucuda ilgi uyandırmak için yazıyor. Durup dururken kendime bir düşünce işi çıkardım:

-Kaybolan bir kuzuyu kurtlar büyütecek. Bir süre düşündüm. Bunun tersini yapmak daha kolay, kurt yavrusunu koyunlar büyütse daha iyi olmaz mı? Kurtların büyüttüğü bir koçla koyunların büyüttüğü bir kurt karşılaşsa ne olur?

 

22 Mart 1943 Pazartesi

 

“ Yağmur yağıyor, zili duymadınız!” uyarısıyla kalktık. Gerçekten bizim zil daha doğrusu zil gibi kullanılan ray demiri ıslanınca tınlama yerine lap lap lap gibi dağılmayan bir ses çıkarıyor. İvedi hazırlanıp çıktım, saçakların altından çıkmak bile sorun oldu. Saçak altları dolmuş. Bana sordular. Asım Öğretmen odasının pencerersinden seslendi:

-Tüm sınıflar dersliklerine! Az sonra Talat Tarkan Öğretmenin sesi duyuldu:

-Bahar Yağmuru, beklenen yağmur, az sonra geçer. Dersliklere doluştuk. Zil çaldı, gürültü kesildi. Müdür Beyin sesi geldi. Mehmet Yücel güldü:

-Susun arkadaşlar, adam erken kalktı, öfkesini birimizden alabilir! dedi demedi Müdür Beyin sesi bu kez yakınlardan geldi:

-Ya, öyle mi? Ben sana ne demiştim? Cat , cat , cat, Defol karşımdan! Fısıltı olarak konuşmalar sürdü:

– Kim o? Bağıran, gibi sözler edildi. Emrulah Öztürk olayları biraz değişik izler, yorumlarken de kimi kez değişik yorumlar. Bu kez de öyle oldu. Herkes dışardaki olayın sonu nasıl biteçek? merakı içinde bekleşirken kapıya yakın olan Bekir Temuçin fısıltıyla :

– Bağıran! dedi. Bunu duyan Emrullak yüksek sesle:

– Yok be, bağıran Müdür Beydi! derken Müdür Bey bizim kapıdan girdi. Hepimiz soluğumuz tutmuş beklerken bu kez aşağıdan Asım Öğretmenin sesi geldi :

– Müdür Bey, Müdür Bey! Müdür bey arkaya döndü:

– Ha siz misiniz? “ deyip geri gitti. Müdür Beyin payladığı çocuğun soyadı Bağıran’mış(İsmail Bağıran)Gülmemek için kendimizi zor tuttuk. Bu kez de yağmur sürerse fidanlar ne olacak? Halil Basutçu düzeltme yaptı:

– Fidanlar değil de onları bu çamurda dikmeye çalışanlar ne yapacak?

Kahvaltı zili çalınca arkadaşların bir bölümü Emrullah’a “ Geçmiş olsun!” dedi. Geçtiğini nereden biliyorsunuz? diye sorduğumda Müdür Beyin öfkesi salt sabahın erken saatindeymiş. Bunu, sözde eşi öğrencilere kendisi söylemişmiş.

Bizim masadakiler olayları getirip Emrullah’a yüklediler. Gün boyu susup dururken kimi zaman böyle yanlış yerde konuşmasının bir nedeni var mı? Yusuf “ Öyle olmak istemem!” gibi bir söz söyledi. Mehmet Aygün yanıtladı:

-Sen de bir gün az konuşmaya başlarsan benzeri olursun!” deyince tartışma büyüdü. . Emrullah daha önce çok mu konuşuyormuş? Ona da ben yanıt verdim:

-Emrullah daha önce hiç konuşmuyormuş, konuşmaya yeni yeni başladığı için, konuşma kurallarını daha tam öğrenememiş! Bu kez de bana Yusuf’u sordular:

-Çok konuşuyor o, kuralları çok mu biliyor? Ben de, “ Siz onu Dilbilgisi sınavına çekin, ne durumda olduğunu kendiniz öğrenin! deyince Yusuf meydan okudu:

-Var mısınız? Salih Baydemir dayanamadı:

-Neden Dilbilgisi, böyle bir ders var mı, biz hiç Dilbilgisi diye bir ders okuduk mu? Salih ciddi ciddi sorunca tartışmayı bırakıp okuyup okumadığımızı anımsamaya çalıştık. Gerçekten böyle bir ders okumamıştık. Ancak Fikret Madaralı Öğretmen, daha önceki yıllarda böyle bir dersin varlığından söz etmiş, bu dersin kaldırılmasına üzüldüğünü söylemişti. Yeri geldikçe de kurduğumuz cümlelerin kusurlarını gösterip doğru kullanışları okuma parçalarından bulduruyordu. Ancak Almanca derslerinde Grammatik bölümler karşımıza çıkınca bu kez Ömer Uzgil Öğretmen bizden Singular, plural ya da infinitif, imperfekt, akkusatif, nominatif çalışmaları yaparken bunların Türkçe karşılıklarını isteyince biz kendimiz Fikret Madaralı Öğretmene başburduk. Böylece kaldırılmış olan bu ders çaresiz önümüze çıktı. Sabahat Öğretmen gelince arada sormaya başladı. Biz işi yavaştan alırken bir de gördük ki İlkokullarda bu ders okutuluyor. Bunu öğrenince bu kez kendiliğimizden önemsedik. Yusuf, Harun bizim okuldan önce Ortaokula gitmişler. Ortaokulda okuduklarını söylediler. Recep Kocaman ise onların okulunda Dilbilgisi ya da gramer olarak bir ders görmedikleri söylediler. Benim okuduğum yıllarda gramer vardı, fiili, faili, mefulü, münferit, münharif, müstefit, dılı, müennes; mikap, Mütekabil, mütevazüladla, şibimünharif, şibimünkesir, mütesavi, mütenazin türü kavramlar vardı. Ben o zaman bunları zoraki olarak öğrendim. Ancakm bunların hiç birisi köydeki konuşmalarda geçmediği için bir iki yıl içinde unuttum.

Bu kez ilkokul müfredat proğramını bir kez de birlikte okumaya karar verdik. Buna en çok sevinenimiz Hilmi Altınsoy oldu.

Matematik dersimiz boş geçiyor. Hilmi yanıma geldi; o istediği için, Bileşik zamanlı fiil çekimlerini tekrarladık. Hilmi tüm çekimleri biliyor. Anlaması bu bakımdan kolay oldu. Geldim’i iki zamanlı yapmak için basmakalıp ek şeklini çabuk kavradı. Zaten, konuştuğu sözler içinde bunları şimdiye dek kullanmış ama adlandırmamış. Küçük uyarılarla adını kolayca koydu. Ancak ikircil bir kullanma şekli üzerinde azıcık durakladı. Örneğin geldim, geldim-di ya da geldiy-dim hangisi doğru? Hangisi doğru olduğunu tam olarak ben de bilmiyorum!” deyince Hilmi bu kez de:

-Haydaaa, onu öğrenmek için ben şimdi başkasını mı arayacağım? deyince güldüm. Bu kez örnekleri değiştirdim. İstersen :

-Geldi idim, geldiydim, doğruyu bulabilirsin . Dikkat edersen geldim; ikinci eki ayrı alınca birleşmiş oluyor. Geldi idim. . .

Geldiydim ise iki şeklinde de geldi idim biçimine giriyor. Geldim idim denmiyor. Öyleyse takıldığımız ikircillik gerçekte bileşik zaman sorunu değil, basit zaman sorunudur. “ Sen kolayına geleni kullan, çevrendekilerin kullanmasına dikkat et, okuduğun yazılarda nasıl kullanmışlar onlara bak, seçimini ondan sonra yap!” dedim. Bu kez geldim fiilinin mişli geçmişini ele aldık. Bu da tıpkı deminki gibidir. Salt bir ses değişikliği ile harf değişitliği olacaktır. Geldim-gelmiştim. Ya da gelmiş idim. Öteki çekim ekleri de bildiğimiz gibi değişir. Adı üstünde iki geçmiş ek, biri di’li, öteki miş’li. Bir iki kez düzeltmeme karşın Hilmi neredeyse direterek dili geçmiş deyince uyardım:

-Di’li geçmişi, “ İçi geçmiş” der gibi seslendiremezsin. . Bak ötekine de miş’li geçmiş diyoruz. İkisi de yukarıdan virgülle ayrılıyor. Hilmi iki örnek de kendisi yaptı. Zil çalınca ayrıldı.

Hilmi gidince kendi kendimi yokladım:

-Az önce ben arkadaşa di'li geçmiş fiilini anlattım. Böyle bir cümleyi önüme getirseler, tüm sözlerin yüklendiği ödevleri anlatabilir miyim? Az düşündükten sonra. sevindim, anlatabileceğimi anladım. Salt onu değil, bu yazdıklarımı da anlatabileceğime inandım.

Hilmi bunları neden anlamamış? Hilmi bunları konuşuyor ama sözlerin görevlerini seçemiyor. Hilmi'ye bir örnek verdim, güldü. Ona, Kepirtepe'de her gün gördüğün öğrencileri bir başka yerde görsen seçersin ama, okuldayken yaklaşıp konuşmamışsan kim olduğunu bilemezsin, salt Kepirtepeli olduğunu bilirsin. İşte kullandığımız sözcükler de böyle. Kurduğumuz cümleler, belli görev yüklenmiş sözcüklerden oluşur. Cümleyi oluşturan görevleri bilirsek, yüklendikleri tanıdık görevler nedeniyle onları kolay tanırız.

Yemekte Hilmi'ye bunları bir güzel anlattım, Yusuf Asıl beni dinledikçe açıldı, basit çekimleri, bileşik zamanlı çekimleri tekrarladı. Kimilerini de örnek cümlelerde kullandı. Salih Baydemir:

-Kafamı karıştırdınız! demeseydi konuşmamız sürecekti. Bu kez Salih'in izniyle salt iki fiili sordum:

-Demeseydi ile Sürecekti sözleri eğer fiilse çekimleri: zaman, kişi olarak. Demeseydi, o. . . Önce dese ile başlayabiliriz. Desem-desen dese . . . Olumsuzu, Dermesem, demesen demese. . . . . Ya da Demese idim, demese idin, demese idi. . . . . . Dilersek, sözü birleştirir, demeseydi durumuna sokarız.

Dilbilgisi konuşarak atölyede toplandık. Halis Öğretmen geç geldi. Gelir gelmez bizi iki gruba ayırdı. Birinci grup için:

-Siz, bugün Demircilik atölyesinde çalışacaksınız, ben de sizinle olacağım, orası boş! dedi. Vernik çalışmaları için orası daha elverişliymiş. Nazmi Aybar Öğretmenle öyle anlaşmışlar. Salih Baydemir,

Mehmet Aygün, Yusuf Asıl, Harun Özçelik, Hüseyin Orhan oraya ayrılmıştı. Harun Özçelik rahatsızlığını söyledi, özellikle “ Vernik kokusu!” deyince Halis Öğretmen: “ Anladım!” deyip Recep Kocaman'la yer değiştirdi. Arkadaşlar, biraz isteksiz olmakla birlikte vernik kovalarını torbaları, fırçaları alıp gittiler. Halis Öğretmen bana ölçü verdi. 8O cm yükseklik, 150 cm. en 275 cm boy olacak büyüklükte bir masa. Önce şaşırdım Bu ölçüde masa hiç yapmamıştık. Ben duralayınca öğretmen açıkladı:

-Üst konturplak olacak! Öğretmen çizerek açıklası. Ayaklar 10X10 , bağlantılar: 4X8, 2 adet 100 cm, 2 adet 150 cm. 4 adet 3X6X100, 2 adet 3X6X275 parça hazırnalacak. Parçalar budaksız olacak. Öğretmen gidince parçaları dikkatle seçtik kesmeye başlarken Fahri Tosili Öğretmen geldi. Masa üstündeki çizimi görünce: Birden:   Teşekkür ederim bu benim, benim siparişime başlamışsınız!” dedi. Arkasından açıkladı:

-Bu masa bir oyun masasıdır. Tıpkı santranç gibi oynayanları düşündürür aynı zamanda beden hareketlerini geliştirir! dedi. Masa için de açıklayıcı, rahatlatıcı bilgiler verdi. Örneğin konturplağın altına gelecek destek çerçeveyi anlamamıştım, Fahri Tosili Öğretmen onu bana iyice anlattı. Fahri Tosili Öğretmen gittikten bir süre sonra gelen Halis Öğretmen parçaları doğru hazırlayıp rendelemeye geçtiğimizi görünce çok memnun kaldı. Parçaların geçme çizimlerini kendisi çizdi. Paydosta arkadaşlar döndüler. Onlar oldukça sinirli, bizse yeni bir muştu vermek üzere sabırsızlık göstererek dersliğe döndük. Hasan Üner tahtaya yazdı:

-Pinpon nedir? Her kafadan bir ses çıktı. Bekir Temuçin gidip tahtaya Mustafa Saatçı yazdı. Arkasından birileri sevdiği ya da şakasını kaldıracağını bildiği arkadaşları yazdı. İsmet Yusuf Asıl'ı, Mehmet Yücel İsmet'i yazdı. Tahta adlarla dolmuştu. Tam o sıra 9. ınıftan Tevfik Uğurlu bizim dersliğe gelmişti; oda gitti ihtiyar, yazdı. Tevfik bana gelmişti, yanıma oturunca Mustafa Saatçı Tevfik'e:

-Beni kastederek söyledinse bak sana kızarım! deyince Tevfik:

-Yok abi, seni neden kastedeyim, ben okuduklarımdan öğrendiğimi söyledim! dedi. Bu kez Mustafa Saatçı Bekir Temuçin'e:

-Bak bücür, bana sataşıyorsun, sonuna katlanmak zorundasın! deyince Bekir:

-Vallahi ben bilerek yazmadım, pinponun yaşlı olduğunu bilmiyordum. Bu kez de Hasan Üner söze karıştı, Bekir Temuçin'e:

-Bilmiyorum diye yalan söyleme dergide birlikte izledik, yaşlı, şemsiyeli adamın altında ne yazıyordu? diye sordu. Bekir Temuçin söylenerek kalkıp tahtadaki yazıları sildi. Tevfik, benim Oidipus'u sevdiğimi söyleyince kitaplıkta onunla ilgili bir yazı olduğunu döyledi. Okuduğum kitabın anlattığını o yazı daha daha geniş, daha açık yazıyormuş. Birlikte kitaplığa gittik, yazıyı okudum. Okuduğuma çok sevindim, düz yazı olarak anlatıldığından daha rahat anladım. Yazı, Eski Yunan Mitolojisinin ünlü kişilerinden bir olarak Oidipus' anlatıyor

Yunanistan tarihini okurken üç büyük kent öğrenmiştik. Bunlar bir biri ile sürekli yarış yapıyorlardı: Atina-Isparta-Teb ya da Thebai. İşte bu Teb kentinin ünlü kralı Laios ile güzel eşi İokast gelecekleri üstüne görüşüü öğrenmek için ünlü Delfi tapınağına başvurunca büyük Kahin kendilerine kesinlikle bir erkek çocuk büyütmemelerini önerir. Eğer büyütürlerse o çocuk, kralı kendi eliyle öldürüp kraliçeyle yani annesi İokas'la evleneceğini söyler. Kral Laios kızar, küplere biner ama Kahinlere bir söz söyleyecek durumda değildir. İstemese de bir oğlu olur. Çocuk doğunca öldürmeyi düşünürler. Ancak öldürme yerine ayakları delinip çok uzaklardaki Khitarion Dağına bırakılır. Delindiği için ayakları çok büyüyen çocuk, başka çocuklardan farklı görünmektedir. Dağda yaşayan çobanlar çocuğu görüp alırlar. Ayaklarının şişliğinden ötürü de şiş ayak anlamına gelen Oidipus adını taktılar. Oidipus çobanlar arasında büyür ama gün geçtikçe kendisinin çobanlardan farklı olduğu kanısına kapılır. Sonunda o da kim olduğunu, geleceği için bilgilenmek üzere kahinlere başvurur. Kahinler Oidipus'a aynı bilgiyi verir:

-Babanı öldürüp, annenle evleneceksin!” Bu korkunç haberi alan Oidipus oralardan kaçıp yaşamını uzaklarda sürdürmek için çareler düşünür. Sonunda bunu uygulamaya kalkar. Amacı çok uzaklara gidip yakınlarda olabileceği, görmediği tanımadığı babasına bir kötülük yapmamaktır. Onun için çok uzak sayılan Teb ya da Thebai kentine doğru yönelir. Ne var ki Oidipus dağda yetişmiş, yol yordam bilen biri değildi. Karşılaştığı Kral Laios'la geçit hakkı benin-senin takazası çıkararak , dur sus dinlemeden Oidipus Kral Laios'u öldürür. Olay hemen kentte duyulur. Thebai kenti kralsız kalmıştır. Gerçek olaylardan habersiz Oidipus Thebai kentine yönelir. Ancak kente girmek kolay değildir Sfenks denilen bir yaratık kente girmek isteyenleri sorguya çeker. Soruları kolay cinsinden değildir. Doğru yanıt veren Thebai'ye girer, veremeyen vahşi yaratık tarafından uçuruma atılmaktadır. Oidipus'a sorulan soru: “ Önce dört sonra iki daha sonra da üç ayaklı olan canlı nedir? Oidipus hiç beklemeden:

-İnsan! yanıtını verir, arkasından da açıklar:

-Önce emekler; dört ayaklıdır, sonra büyür, iki ayağı üstünde yürür, daha sonra yaşlanır bastonuna dayanarak yürür. Sfenks'in büyüsü bozulunca güçten düşmüş olur. Güçsüz kalan Sfenks bu kez kendisi uçurumdan aşağıya atar. Thebai kenti baş belası canavardan kurtulmanın mutluluğu içinde şenlik yapar. Kralları ölmüştür. Ancak Sfenks'i yok eden kahraman Oidipus Thebaililerin gözdesi oluverir. Bu arada Oidipus kral seçilir. Yeni Kral şölenler, şenlikler içinde kral sarayına yerleştiği gibi, geleneklere uyarak kraliçe İokaste ile de evlenir. Yıllarca mutlu olarak yaşarlar, iki kız Antigone ile İsmene, iki de erkek oğulları, Etedokles ile Polineikes olmak üzere dört çocukları olur. Ancak bilmeden de olsa bir günah işlenmiştir, Tanrılar bunu affetmez. Thebai'de işler ters gitmeye başlar. Salgın hastalıklardan halk yılmıştır. Kahinler durumu mabetlerde halka duyururlar. Kral Oidipus büyük bir günahkardır. Tüm halkın duyduğu kendi gerçeklerini öğrenince önce kraliçe İokaste kendini asar. Arkasından Kral Odipus, kraliçenin süs iğnelerini gözlerine batırarak karanlıklara gömülür. Ne var ki kaçıp saklanmaz, kan revan içinde sarayının önüne çıkıp halka görünür. İşte okuduğum Kral Oidipus kitabı, olayın buraya kadarki bölümünü anlatmaktadır. Oysa bundan sonrası da varmış ; başka iki kitap o bölümleri anlatırmış. O kitaplarda Oidipus'un çocukları da babalarına karşı olup onu Tebai'den kovmuşlar yada kov durmuşlar. Bu bölümler o iki kitapta anlatılmış, Antigone, Oidipus Kolonos'ta. Olanak bulur bulmaz onları da okuyacağım.

Yatınca bir süre Mitoloji sözünü düşündüm. Fikret Madaralı Öğretmen, sık sık söz ederdi ama sanırım biz sormadığımız için üstünde durmadı. Romus-Romülüs kardeşlere değinirken bir de Ömer Seyfettin'in çevirisi(Lise 1. Sınıf Edebiyat Kitabı)Hektor'la Aşil'in dövüşünü anlatan yazıyı okuyunca da Mitoloji sözü geçmişti. Mitoloji, masal derken uyudum.

 

23 Mart 1943 Salı

 

Oyunlar başlayalı öğretmenler genellikle kapı önünde konuşup söyleyeceklerini önlerinden geçen lere söylüyorlar. Durdukları yer de daha çok 9. sınıfların tarafı. Özellikle Ahmet Kun Öğretmen bizim tarafa pek bakmıyor. Bu sabah da öyle yaptı. Bu arada Kamil Varlık'la Hasan Bozkurt'a çıkıştı:

-Kuru gürültü yapmak neşeli olmak değildir, tersine boşboğazlıktır, sevimsizliktir. Neşeli insanlar arkadaşlarını rahatsız etmez. Halkımız öylesine; “ Karıncayı bile incitmezder!” Bunu duyunca içim den; “ Karıncayı bile incitmemek!” sözünü içten içten tekrarlayarak akodiyonu alıp çıktım. Kamil bizim gruba geçenlerdendi; baktım hiç etkilenmemiş gibi, önündekine dokunuyor, arkadan gelenin önünü kapatıyor. Bir süre onu izledim. Oyun bitince Kamil'e takıldım:

-Karıncayı incitmemek! ne demek? Kamil, gülerek:

-Bilmem! Ahmet Kun Öğretmen o sözü çok söyler! deyip yürüdü. Kamil Varlık Hasanoğlan'da kaldığımız yaz benim grubumda çok çalışmıştı. Çok konuşurdu ama işini de yapardı. Büyüdükçe değişti mi yoksa? diyerek dersliğe döndüm. Sırama olturunca akşamki Mitoloji sözünü anımsadım: -Eski tarih kitabımda bu söz olacaktı! deyip karıştırmaya başladım. Ne var ki bulamadım. Bulamadım ama Eski Yunanistan Tarihini bu bahaneyle bir daha gözden geçirmiş oldum. İlias ve Odisseia Destanlarını, Homeros'u, Hippokrates'i, Diogenes'i, Herodot'u, Demostenes', Sokrates'i, Platones'i (Eflatun) Aristoteles'i, Büyük İskender'i bir daha anımsadım. Bu kez de İskender adı ilgimi çekti. İskender adlı Türkler var. Bizim köyde Çolak Hamza olarak tanınan Çanakkale Gazisi Hamza Amcamın damadı İskender. Lüleburgaz'da da İskender adlı insanlar tanıyorum. Bu nasıl oluyor? Yurdumuza yeni katılmış olan Hatay İlimizin ilçelerinin birinin adı da İskenderun. Olanak bulursam Selçuk Korol Öğretmenden soracağım.

Selçuk Öğretmene tek kişi olarak sormaya kalmadı, masadaki arkadaşlar da bana katıldılar. Arkadaşlar ilkokullarda okudukları tarih dersini konuşurken Mehmet Aygün bir öğretmeninden söz ederek adını söyledi:

-İskender Öğretmen. Arkadaşlara sordum:

-Bu adda başka insan tanıyor musunuz? Kimisi bir iki, kimisi de gülerek:

-Çooook! dedi. Ben bu kez de işi şakaya çevirdim:

-Biliyor musunuz? Dünyadaki bütün İskender'ler bir araya toplanıp içlerinden en büyüğünü seçmişler. Tarihte okuduğumuz Büyük İskender böylece tarihe geçmiş! dedim. Arkadaşlar önce güldüler ama az sonra kuşkulandılar:

-Sen bunu boş yere söylemedin, bunun arkasında ne var? Arkasında olanı söyledim:

-İskender bizim köyde de var. Oysa biz dört yıldır Büyük İskender deyip duruyoruz. Büyük İskender, bizim atalarımız Ortaasya'da yaşarken Makedonya'da krallık yapmış, Hindistan'a dek savaşarak gitmiş. Demek o zaman Makedonya'da da İskender adı bulunuyormuş! Arkadaşlar önce güldüler sonra da bunun sorulmaya değer bir soru olduğu kanısında birleştiler.

En çok sevinen Hilmi Altınsoy:

-Soru sorulursa Selçuk Öğretmen soru yanıtlarken ders biter; böylece yeni konu vermez! Hilmi böyle düşünüp seviniyor ama sevinci uzun sürmüyor. Arkadaşlar hemen:

-Selçuk Öğretmen dersi boşa geçirir mi sanıyorsun, o açıkladığı konuya yeni birşeyler ekler böylece gelecek sorular gene artmış olur. Örneğin eskiden Büyük İskender için söylemediği kimi sözleri bugün ekleyince gelecek sorularda onlar da olacağından sonuç bizim yararımıza olmayacaktır!” Hilmi Altınsoy bunu dinleyince:

-Öyleyse benim için yararı olmayan bu İskemder mi, İskender mi ? neyse onu hiç karıştırmayın! diyerek hepimize karşı oldu. Ayrıca ekledi:

-Demin size, bizim köyde İskender var, demiştim ya, yok öyle biri, şimdiye dek bu adı da hiç duymadım!” deyince hep güldük. Kimileri Hilmi'nin köyü olan Sırınsıllı için İskendersiz Köy, dediler. Mehmet Aygün Hilmi'ye sordu:

-Makedonya Kralı İskender’i de duymadın mı? Hilmi sinirlendi:

-Kuzum tarih dersinde bir sürü kral savaşıyor, askerleri öldürtüyor. Onları öğrenip hepsini anmak zorunda mıyım? “ Yusuf Asıl sordu:

-O söylediğin krallar arasında hiç Hilmi yok! deyince Hilmi sinirlendi:

-Ne var yani, Yusuf da yok, sen şimdi ne demek istiyorsun? Yusuf, Yusuf Peygamber olduğunu, onun aynı zamanda kral olduğunu anlattı. Sonunda Hilmi iyice sinirlendi. Yusuf'a bakarak:

-Bulmuşsun kenarı köşeyi karıştırarak bir Yusuf, onu kendine destek gösteriyorsun. İstesem ben de bulurum birini, ne yani tarihte Hilmi adlı biri hiç mi yoktur! deyip kalktı. Kalktı ama her zamanki gibi gene ayakta bizi bekledi. Konuşmalara katılmayan Recep Kocaman:

-Öyleyse bugün Selçuk Öğretmene tarihte Hilmi adlı ünlü kimse olup olmadığını soralım! deyince bu kez de ben:

-Biz bunu bir kez daha konuşmuştuk. Tarihte böyle birisi yoksa o boşluğu arkadaş dolduracaktı! deyince Hilmi işaret parmağıyla beni göstererk:

-Abi, bana ne hıncın var senin? Başıma bu tür pürüzleri hep sen çıkarıyorsun! dedi. “ Başa pürüz çıkarma!”  diye bir deyim olmadığını, deyimlerin uydurulamayacağını söyledim. Bu kez deyim tartışması başladı:

-Başa pürüz çıkarma! diye bir deyim var mı? Hasan Üner, Yusuf Asıl, Hilmi Altınsoy var, Benimle birlikte Harun Özçelik yok dedi. Salih Baydemir; Recep Kocaman, Mehmet Aygün, Hüseyin Orhan tarafsız kaldı.

Dersliğe gidince arkadaşlara soruldu. Onlarda da çoğunluk kararsız davrandı. Sami Akıncı. “ Başına çorap örmek, “ Başına bela olmak!” var ama pürüzlüsünü duymadım!” deyince tartışma durdu.

Selçuk Öğretmen gülümseyerek geldi. Gülümseme nedenini anlattı:

-Sizin dersliğinize bir türlü alışamadım. Tüm dersliklerin kapıları karşılıklı olarak sıralandığından ders zili çalınca oraya doğrulmak bir alışkanlık oluşturuyor. Bu nedenle sizin kapıya doğrulmak için alışkanlığı aşmak gerekiyor. Oysa kimi kez insan bu aşmaya yapamıyor. Bugün de öyle oldu, kendi kendime ona güldüm. Az kalsın bir başka dersliğe girecektim!”

İsmet sordu:

-Girseniz ne olur öğretmenim? Öğretmen:

-Girsem ne olacak? Ders öğretmeni gelince ya da benden önce gelmişse özür dileyip geri çıkacaktım; dedikten sonra sanırım sözü uzattırmamak için:

-Dersimizle ilgili sorularınız varsa onları sorun, günler geçiyor, siz bu yıl sınava gireceksiniz. Bir çok konular okudunuz; nelerden sorumlusunuz, hangi konulardan sorumlu olmayacaksınız , bunları konuşalım, Ben size sorumlu olacağınız konuların başlıklarını yazdıracağım! deyip yüzümüze bakınca arkadaşlarla tartıştığımız İskender adını sordum. Selçuk Öğretmen gene güldü:

-Bu bana sorulacak bir soru değil ama cefferkalem (Özet ya da kısaca) bir kaç söz söyleyeyim. Makedonya Kralı büyük İskender diye anılan kişinin kendi dilinde adı Aleksandır, (Alexandr) Eski Yunanistan ya da o zamanın Makedonya dilinden gelen bir addır. Aleksandır, sözünün söylenişi zaman içinde değişikliğe uğramıştır. Örneğin baştaki ale kaldırılarak Skandır denmiş; bu deniş de uzun zaman içinde sıkandır, ıskandır, sonra sonra da İskender'e dönüşmüştür. Günümüzde İstanbul olarak bildiğimiz kentin eski adı Kostantinopol'dur. Zamanla baştaki ko kaldırılmış Stantinopol olarak bir süre söylenmiştir. Uzun zaman içinde halk bu sözü de İstanbul'a döndürmüştür. Çok eskiye gitmeye gerek yok, bizim halkımız bildiğimiz bir çok adı yazılışından başka türlü söyler. Örneğin. Süleyman= Sülman. Recep=İrecep. , Rasim=Irasim, İbrahim, İbram olarak söylenmektedir. Yunanistan, Makedonya özellikle de Arnavutluk bölgelerinde yaşayan Hiristiyanlar gibi Müslümanlar da İskender adını benimsemiş, bu adı Aleksandır yerine kullanmışlardır. Arnavutluk toplumunun büyük kahramanlarından biri İskender Bey olarak anılır. Söylenmesi kolay olduğu için biz de Makedonya Kralı ünlü Alexandr'a Büyük İskender, diyoruz. Fransızlar Alexandr la grand, diyorlar. O da Büyük İskender, demektir. Ayrıca söyleye söyleye değişmiş başka adlar da vardır. Örneğin çok kullanılan adlardan biri İsmail'dir. Hıristiyanlar İsmail'i Smail olarak söylerler. İbrahim onlarda Abraham olmuştur. Bu adlar Peygamber adları olduğu için o peygamberleri tanıyan Hıristiyanlar gibi Museviler de bu adları yaşatmayı sürdürürler. Eyup, Davut, Yusuf, Harun, Süleyman, Musa, Adem, İdris, Salih, İlyas adları kutsal kitaplarda (Kur'an, Tevrat, İncil)saygıyla anılır. Selçuk Öğretmen bunları anlattıktan sonra:

-Bu anlattıklarımı unutmayın. Ancak bunlar, demin söylediğim sınavda karşınıza çıkmayacaktır. Bildiğim kadarıyla daha yakın tarihler üzerinde durulacak. Merak etmeyin, o konuları ben size yazdıracağım.

Öğretmen gidince yeni bir varsayım yarışı başladı.

-En çok bu sorulacak! Hayır bu daha çok sorulacak!

“ En çok Balkan Savaşı sorulacak, hayır, en çok Kurtuluş Savaşı çıkar, Neyeymiş o, en çok Osmanlı İmparatorluğunun yükselişi, Hayır hayır; çıkarsa Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışı!”

Türü sorular uzadı gitti. Resim Odasına bakmak için gittiğimde Talat Ayhan Öğretmenle karşılaştım. Öğretmen:

-İşin yoksa gel bana yardım et! dedi. Dersimizin boş olduğunu söyleyip gittim. Bir sandık içinde tomar tomar resim. Öğretmen, yer darlığından söz etti:

-Ayrı ayrı dolaplarımız olsa bunları ayrı koysak, ne güzel olurdu, değil mi ? diye sordu. Tomarları sınıf sınıf ayırmamı istedi.

Ders zili çalınca ayırdığım tomarları dolabın altına koyup kapattım. Az sonra arkadaşlar geldiler. Öğretmen kendi hazırladığı kağıtları arkadaşlara kendisi verdi. Kağıtları verirken de hemen hemen herkese takıldı:

-Kağıtlar özeldir, üstündeki resim ona değsin!

Konu:

-Bir ev. Herkes köydeki kendi evinin önden görünüşünü çizecek. Ben buna çok sevinim. Evimizin çizimi çok kolay; düz bir giriş, dört basamak verdiven, hayat denilen bir giriş bir pencere iki kapı. Saçak düzgün. Dalları saçaklara değen, kökü hemen merdiven dibinde bir armut ağacı var ama onu yok saydım. Çok rahat olarak çizdim. Öğretmen, iki kapılı tek merdivenli çizimi görünce:

-Bu şimdi köyünüzdeki ev mi? diye sordu. Ben de:

-Evet öğretmenim, bana söyleddiklerine göre şu sağdaki odada doğmuşum, tatillerde gidince de orada yatıyorum. Öğretmen ailenin öteki bireylerine ne kalıyor? diye sordu. Genel durumu anlattım; “ Evimiz genel olarak, parça parça , birbirinden ayrı 4 bölümde kurulmuş!” dedim. Öğretmen , inanamamış gibi sorular sorunca İsmet geldi tanıklık etti. Bu kez de öğretmen İsmet'le akrabalık durumumu sordu. Sonra da inandığını söyleyip kağıdımı ötekiler arasına koydu. Talat Öğretmen bundan sonraki dersimizin de boş olduğunu öğrenincde Harun Özçelikl'e ikimizi yanında alakodu, yarım kalan kağıt ayırımını sürdürdük. Sonra da tomarları açarak, düzeltip işkencelerle (Sıkma makinesi) sıkıştırdık. Böylece kağıtlar düzelmiş olarak bundan böyle dosyalarda kalacakmış. Okulu bitirirken de her öğrenci birikmiş resimlerini alabilecekmiş. Harun güldü:

-Biz çok şanssızız öğretmenim! deyince Talat Ayhan Öğretmen Harun'a bir dosya uzattı, 49 Numaralı öğrenci Harun Özçelik. İçinde 10 adet resim. 6 tanesi Ömer Uzgil Öğretmenden kalma. Meğer bu yöntemi daha o zaman Ömer Uzgil Öğretmen başlatmışmış. Bu kez de biz bu işi Ömer Uzgil Öğretmene bağlayınca Talat Ayhan Öğretmen açıkladı:

-Biz Ömer'le aynı okulda okuduk, aynı öğretmenlerden ders gördük. Tüm Resim Dersi öğretmenleri bu yöntemi uygular. Okulumuzun yerinde durup, kuruluşunu bir türlü tamamlayamaması nedeniyle bu işler gecikmiş bulunmaktadır. Gene de sizin için bile 10, 15 resim toplanmış olacak!”

Harun'la değişik bir duygu içinde Talat Ayhan Öğretmenden ayrıldık. İşte öğretmenlerin pek bilemediğimiz bir yanı, bizim için düşündüklerini açık açık söylemiyorlar ama bize yardım ettikleri apaçık. Harun da düşündüğünü hemen söyledi:

-Böyle bir dosyayı ta baştan neden tutmadım? diye üzülüyordum. Ömer Uzgil Öğretmen gittikten daha doğrusu o Başmüfettiş Hayrullah Örs bana dosya sorduktan sonra “ Ayaklarım suya değdi” dosya tuttum ama o ilk resimleri hep merak ediyordum!”

Yemekte yepyeni bir konu:

-Resim Dosyaları! Resim dosyalarından çok konu, bu dosyaların ne işe yarayacağına dönüştü. Yusuf Asıl işi hemen şakaya çevirdi; dosyalar köy muhtarlığına gönderilecekmiş. Muhtar dosyaları köylülere gösterecekmiş. Köylüler içinde bu resimlerden daha iyisini yaparım, diyenler çıkarsa ona da bir dosya hazırlatıp öğretmenle yarış edecekmiş. Köylüler hangisini üstün bulursa okulun Resim Derslerine o girecekmiş. Arkadaşlar hem gülüp hem de böyle olasılıklar öne sürdüler. Bir yandan gülerken bir yandan da kendileri araya söz sokuşturuyor. Biz bize hem söyleyip kendi sözlerimize gülerken arkadaşımız Hilmi birden sinirlendi:

-Beni aptal mı sanıyorsunuz? Baştan beri dinliyorum ama bunun, benim için uydurulduğunu ta baştan anladığımı bilmelisiniz. Böyle köylülerle yarışa kalkarsam ben o köyde bir gün bile kalamam. Benim köyümü siz bilmiyorsunuz; o kadar anasının gözü herifler var ki salt beni alt etmek için her türlü çareye başvururlar. Bu dediğiniz gerçekse ben şimdiden kendi köyümden değil, tüm Hayrabolu köylerinden hatta çok sevdiğim Tekirdağ'dan bile vazgeçerim! dedi. Söz burada bitmedi Hilmi'nin o “Anasının gözü “ dediği köylülerle baş edecek kimseleri seçmeye kalkışıldı. İlk aday Harun Özçelik özür diledi:

-Resim yarışında varım ama konu salt resim değil öteki çalışmalar da var; örneğin müzik. Biz aday seçmeye çalışırken yemekhanede kimse kalmamıştı. Kendi kurguladığımız olayla gülerek kalktık. Kapıdan çıkkarken Besim İyitanır Öğretmeni gördük. Hilmi gene bir “ Eyvah!” çekti. : “ Başımıza o gelecekse? “ Dersliğe çıkarken zil çaldı. Derslikteki arkadaşlar Tarım Binasına gidileceğini öğrenmişler, onlara katılıp gittik. Hikmet Öğretmen daha önec gitmişmiş. Bizi görünce, fidanları göstererek:

-Hadi bakalım, bunları topraktan biz ayırdık hayırlısiyle biz toprağa kavuşturalım!” dedi. Yarım ay şeklinde sıra olmamızı istedi. O zaman yüzlerimizi daha iyi seçip iş bölümü yapıyormuş. Önce Beni, İsmet'i, Seferi, Fettah'ı ayırdı. Biz dördümüz çamları ekeceğiz. Çamları ekmek değil de taşımak sorun oldu. Özel yapraklı çam olduklarından ekili çamların en başna asfalt boyuna taşıdık. Toprak yumuşak olduğundan kazmak zor olmadı. Besim Öğretmen geldi bize bir süre çamları anlattı:

-Nasıl dikilirse öyle büyürmüş. Başka ağaçalar öyle değilmiş. Örneğin bir kavağı eğri bir toprağa ekince kavak kendiliğinden güneşe doğru döner, beli kambur olarak büyürmüş. kırda belde gördüğümüz eğri büğrü ağaçların durumu bundanmış. Oysa çamlar kozalaktan çıkınca yöneldiği hedefe giden kurşun gibi büyür, kesinlikle yön değiştirmezmiş. Bu bilgilerden sonra gönye bulup ölçmeyi bile düşündük. Ancak kökleri saran toprak beton gibi kuru olduğundan toprağı düzgün koyarak Besim Öğretmenin övütlerine uyduk.

Fettah arkadaşın olumlu olumsu sözlerinden; tersine yeğenim İsmet'in birden parlamasından çekindiğim için başlangıçta oldukça kaygılanmıştım. Kaygım boşunaymış hiç bir terslik olmadı. Dersliğe döndüğümüzde Fettah ile İsmet'in izlenimlerini merak edip çaktırmadan din ledim. İkisi de memnun, çam dikme konusunda yarış ederce arkadaşları aydınlattılar. Resim Odasına inip akordiyon çalıştım. Parmaklarım oldukça tutuklaşmış, çok yavaştan gam çalıştım, kromatik gamları tekrarladıkm. Baslarla, Yalancık, Daha Dün Annemizin, Boş Fıçı, Ne güzel Anadolu'mu, Tarlalarda Altın Başaklar, gibi şarkıları, Timurağa, Hoşbilezik gibi oyun havalarını akorlarla tekrarladım . Dersliğe döndüğümde gene Müdür Beyin dersi tartışılıyordu. Son derste ne demişti? Ne ödev vermişti? Dikkatle not ettiğim için herhangi bir kaygım yok ama, baktım, İdris Destan'a takılıyorlar:

-Sözde Müdür Bey ona bir ödev vermişmiş. İdris de, böyle bir ödev anımsamamasına karşın huzursuz olmuş. Geçen derste tuttuğum notu okudum; “ Müdür Bey kendi müfettişliğinde karşılaştığı olayları anlattı (Bir kiremitçi gözlemi), Fuat Baymur'un Türkçe Öğretimi kitabından parça okuttu, Uygulama okulu seçilen köyleri söyledi, Emrullah'ı kaldırdı, köyleri tanıtma ödevlerimizi toplayacağını söyledi!” . Notumu okuyunca da bu kez kendim takıldım:

-Yarın dört saat Öğretmenlik Bilgisi, Müfredat Prgramlarından, okuduğumuz tüm derslerden. ayrıca İlkokullarda okutulan konulardan söz ediliyor. Bu arada zaman zaman J. J Rousseau, Pestalozzi, Herbart, B. Washington'dan da söz ediliyor. Öyleyse hepsini az da olsa anımsamak gerekiyor. Pedagoji Tarihinden önce Pestalozzi'yi arkasından Herbart'ın bir bölümünü okudum.

Yemekte Hilmi sordu:

-Ağabey, Müdür Beyin anlattığını söylediğin o kiremitçi öyküsü neydi? Arkadaşların söylemesini istedim. Önce şaka ediyorlar sandım. Recep Kocaman'a özel olarak sordum. Recep yemin ederek unuttuğunu söyledi. Şaştım, üzerinde durmamak için onu şaka söylediğimi öne sürüp sustum Yemeklerimi kaşıklarken not tuttuğuma bir daha sevindim .

Dersliğe dönünce notlarımı bir daha gözden geçirdim, J. J. Rousseau'un Emile'i için söylediklerinden notlar aldım, Herbart'ın öğrencilerinin onun yöntemlerine eklediklerini not ettim. İdris Destan'a yapılan şaka benim işime yaradı, yarına kendimi iyice hazırladım.

Yatınca da bir süre düşündüm, azıcık ara verince önemli bilgiler unutuluyor. Bilgileri atlara benzettim. Dizginleri bırakınca atlar nasıl bildiğini yapar istenmeyen yöne giderse bilgiler de öyle insanın kafasından çıkı çıkıveriyor.

 

24 Mart 1943 Çarşamba

 

Oyunlara sonradan girenlerden hoşnut olmayan Yusuf Asıl (Ben artık Yusuf Efe, diyorum) “Günaydın” dan sonra hemen yakınmayla başladı. Ben:

-60 kişilik bir grup oluştu. Hepsi düzgün oynayamaz. Biz onları bile bile görmezden gelelim. Onlar aksaklıklarını zamanla görüp kendileri düzeltirler. Düzeltmezlerse de aldırmayalım. Birgün gösteri için oyuncu seçersek onları almayız.

Önerim etkili oldu sanırım Yusuf koluma girdi, birlikte akordiyonu alıp oyun alanınma çıktık. Fahri Öğretmen -Sağ eliyle tuttuğu- ağzında düdük ağzında “ Düd, düd , düd !” ederken sol elinin işaret parmağıyla daire çizerek bizim grubu topladı. Yusuf açıklama yaptı:

-Bu sabah Harmandalı son kez oynanacak. Daha sonraları onu ara ara tekraralayacağız. Yarın sabah iki dizi olarak Merzifon Halayı! Sevinenler oldu; “ Yaşa!”

Sanırım, aynı oyunun oynanması iyi öğrenmiş olanlarda bıkkınlık uyandırıyor. Değişeceğini söyleyince dikkat ettim, çok düzgün bir oyun oynandı. Arkamızdan bizi izleyen Talat Tarkan Öğretmen de “ Mükemmel!” deyip elinin parmaklarını ters topaç yaparak salladı. Bunu duyan Yusuf, merdivenlerden çok neşeli çıktı.

Dersliklte, beklediğimiz gibi gene bir olumsuzluk esti:

-Bir birimize bakarak yapıyoruz ama yalnız kalsak ne yapacağımızı şaşırırız! Bu söz söylenince Mehmet Yücel, (Uzun süre o sözü, ben söyleyemediğim için kendime kızdım)gereken yanıtı verdi:

-Üzülmeyin arkadaşlar, size doğru yapmayı öğretecekler vardır. Görmüyor musunuz dağlardan indirilen ayıları bile oynatıyorlar! Söze herkes güldü, hiç kime üslenmemiş gibi tavır takınıldı ise de sözü söyleyen Mehmet Yücel arada paparayı dolaylı olarak gene yedi. Sözü beğendiğini söylerken arkadaşa İskelet, Kuru kemik, iftiracı, yakıştırmacı türü sözlerle, sıfatlarla sözde överken akıllarınca dolaylı olarak yeriler.

Yemekte konumuz öğretmenlerdi. Öğretmenlerin büyük bölümü zorunlu olarak Lüleburgaz'da oturuyor. Bu nedenle okulda kalmıyorlar. Kalanlar var. Nedense bunların bir bölümü okulda olmasına karşın öğrenciler arasına çıkmıyorlar. Öğrenci işlerinden sorumlu olan Eğitimbaşı bile örneğin alışverişten sorumlu Md. Yardımcısı Talat Tarkan Öğretmen kadar aramıza girmiyor. Bu konuşmaları doğru bulmadım:

-İnsanların belli işleri vardır, o işlerini yaparlar. Örneğin dersler de böyle, bu ilkelere göre bölünmüştür. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmene soru sorduğumuzda sık sık bizi uyarırdı:

-Bu soru daha çok Fikret Madaralı Öğretmeni , ilgilendirir; bu konuda onun söylediği doğrudur. Bu konuda benim bilgim sınırlıdır. Olayı böyle düşünün bana, ona göre sorun! der, arkasından da:

–    Sor bakalım şimdi! deyip soruyu dinler, çok da güzel yanıtlar verirdi. Onun söylemek istediklerini unutmayalım. Sonuç olarak, Talat Tarkan Öğrdetmenin bizim sınıfla neden çok ilgilendiği, tatil günlerinde bize iş yaptırdığı ortaya getirildi. Ona da yanıtım şöyle oldu:

–    Bizim sınıf genel tavırlarıyla okul müdürü başta olmak üzere herkesin dikkatini çekiyor. Onların umduğu gibi yetişmemişiz. Ancak son sınıfa kadar gelmiş olmamız nedeniyle karşılarına alıp istediklere yöne döndürmeyi düşünmüyorlar. Talat Tarkan Öğretmen daha deneyimli, neredeyse bizim kadar çocukları var. “ Olabildiğim kadar yardımcı olayım” , düşüncesiyle bize yakınlık gösteriyordur. Dersliğimize sık sık gelmesi hemen hemen hepimize güler yüz göstermesi, bence bundandır. Dikkat edersek ilk günden beri bizimle yakından ilgileniyor, şaka sözler söylüyor, özellikle iş derslerinde gelip sanat öğretmenlerimizin yanında bizimle yaptığımız işler üstüne konuşmalar yapıyor. ; İşin ilginci öğrenmek istiyormuşçasına sorular da soruyor. Arkadaşlar sözlerime katıldılar, bizim hep kaytarma tarafında olmamıza güldüler. Yusuf Asıl'ın kendisinin daha çocuk olarak göstermesi konuyu değiştirdi. Mehmet Aygün Yusuf'a:

–    Sen de çocukluğu arkada bıraktın, sırıl sıklam aşıksın, çocuklar aşık mı olur? deyince Yusuf birden renk değiştirdi. Kötü söz söyleyecek gibi baktı. Ancak Harun Özçelik ayağıyla dürtükledi. Sanırım bu dürtükleme etkili oldu. Yusuf bu kez iyice toparlanıp saldırıya geçti: -Aşıklıktan söz açtığına göre senin yarım kalan konunu tamamlarız ! deyip bir zamanlar Mehmet Aygün'e yakıştırılan olayı anımsattı. Bildiğim kadarıyla Mehmet Aygün için kurgulanan o olayda Mehmet'i susturacak bir taraf yoktu. Nobet tuttuğumuz sıralarda Mehmet'in nöbetine düşen bir kızın(Safinaz) Mehmet'e bakışı, sözde kuşku yaratmışmış. Onun üzrerine günlerce söz edilmişti. Sonunda Mehmet, bu konudan çok sıkıldığını söyleyerek kesilmesini istemişti. Ben bu kadarını biliyorum. Sanırım onlar ayrıca kendi aralarında bu işi daha da uzatmışlar ki, Yusuf konuşunca Mehmet birden sustu, az önce Yusuf'un aldığı renge fazlasıyla büründü. İşi tatlıya bağlamak için delikanlılıkta aşık olmanın doğallığından söz ettim. Onlara okuduğum Peer Gynt olayını anlattım. Hilmi Altınsoy hemen:

–    Bu kadınlar çok saf oluyor! deyip gülünce bu kez de Beyaz Geceler'deki kahramanı, Nastenka'ya görür görmez aşık olanı, Hilmi Altınsoy'un akıllı saydığı erkeği anlattım. Hilmi, öyküyü kısa kestiğimi sandı:

–    Benim bildiğim, o erkek o kızın arkasını bırakmamıştır, sanırın sen kısa kestin! deyince öyküyü okuyan Hasan Üner doğruladı:

–    Öyle azizim, adam düpedüz avucunu yaladı! deyince gülüşerek masadan kalktık. Bize bakan nöbetçi çocuklardan (3. Sınıf) Recep Türköz:

–    Abiler, hep size bakıyorum, en neşeli masa sizinki, sizinle olamadığıma üzülüyorum! deyince bakıştık. Demek uzaktan neşeli görünüyoruz. Oysa biz sürekli tartışıyoruz. Salih Baydemir hemen ekledi:

- Davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelir! derler.

Derslikte bir çok arkadaş arka arkaya:

-Şimdi dört saat nasıl geçecek? “ diye ufuldanmaya başladı. En çok yakınan da yeğenim İsmet. Oysa Müdür Bey derse gelince, en çok ilgilenenlerden biri o oluyor. Müdür Bey İsmet'in davranışından hoşnut kaldığı için hepimizden çok onunla konuşuyor. Zerrece kıskanmıyorum ama İsmet'in iki yüzlü durumunu da doğru bulmuyorum. Geçen ders sözü edilince Müdür Beyin anlattığı Kiremitçi öyküsünü anımsattım:

-Neydi o yahu? “ soruları başladı. Bana bakanlar oldu. Başımı kitaba döndürüp anlamazdan geldim. Sami Akıncı'ya sordular. Sami sinirlendi:

-Yahu kardeşim, onun dersimizle ne ilgisi var? Müdür Bey:

-Ben size bir gözlemimi anlatmıştım, neydi o anlatın mı diyecek? 0, onun gözlediği bir olay! deyip güldü. Arkadaşlar susar gibi oldu ama bu kez de Halil Basutçu bana dönerek:

-Hadi sen de söyle, senin söyleyeceğini de dinleyelim!” deyince herkes bana baktı. Sami öyle söyleyince konuşmak gereğini duydum:

-Müdür Bey, Milli Etittim Müdürlüğü yaparken, İlköğretim Müfettişi olark çalışırken öğretmenleri özellikle Hayat Bilgisi derslerinde öğrencilere gezi-gözlem yaptırılmasına çok önem verirmiş. Teftişlerinde de bu konu üzerinde titzlikle dururmuş. Gittiği bir köyde kiremit ocağı olduğunu görmüş. Ocağı çalıştıranlarla konuşmuş. Hepsi köyde oturan çoluk çocuk sahibi insanlarmış. Teftiş için girdiğinde Hayat Bilgisi dersinde Evimiz konusu işleniyormuş. Bina olarak yapılan bir evin hemen hemen bütün gereksinimleri sayılıp dökülmüş. İlginçtir, bu gereskinimlerin hep yakın kasabanın çarşısından alındığı söylenmiş. Oysa köyde kiremit; tuğla yapılıp kasabaya bile gönderilirken öğretmenin bunu amnımsatmaması teftiş eden kişinin(Müdür Beyin) dikkatini çekmiş. Sormuş, soruşturmuş; aynı köyde , ev yapımında kullanılan başka gereksinimler de bulunabiliyormuş. Üstüne üslük kiremitçi ya da tuğlacıların çocukları o sınıfta okuyormuş. Müdür Bey bu olayı kötü bir örnek olarak anlattı. Açıkçası “ Siz de böyle çevrenize duyarsız kalmayın!” demek istedi. Ben anlatırken arkadaşlar dikkatle dinlediler. Sami Akıncı gülerek: “ Duydunuz işte, Müdür Bey bunu soru olarak sorar mı? Ne diye sorsun . O, onun anısı! Fettah Biricik dayanamadı: “ Çok şükür, benim köyümde kiremit ocağı yok!” derken Müdür Bey kapıda göründü. Elinde kitap vardı. Müdür Bey elinde kitapla gelince kesinlikle bir yazı okunur. Gene öyle oldu. Bu kez kitap değil katlanmış bir dergi, İlköğretim Dergisi.

KÖY ENSTİTÜLERİ ve KÖY ÖĞRETMENLERİ başlıklı yazı Cumhur Başkanı İsmet İnönü'nün

“ İktidarlı, fedakar ve vatansever köy öğretmenleri yetiştirmek enstitülerin mukaddes emelidir!” Sözleriyle başlıyordu. Müdür Bey önce:

-İlk derse başladığımızdan beri size telkin etmeye çalıştığım düşünceleri, benden başkaları da söylemekte zaman zaman da yazmaktadır. Bunları okuduğunuzda ne denli haklı olduğumu göreceksiniz. İşte size bir örnek! deyip dergiyi Sami Akıncı'ya uzattı. Bu arada, Sami'ye:

-Senin sesine kulaklarım alıştı, sanıyorum arkadaşlarınız da alışmıştır, deyip işaretli yerden başlamasını söyledi. Yazı İsmet İnönü'nün sözünden sonra gene O'nun konuşmalarından özetler almış o sözleri genişleterek yorumlar yapmıştı. Müdür Bey yer yer okumayı durdurarak açıklamalar yaptı, , sorular sordu. Örneğin yazıda:

-Köy öğretmenlerinden niçin bu kadar iş istiyor ve ona neden bu kadar bağlanıyoruz? Sorusunu arkadaşlara tekrar tekrar açıklattık. Sonra da yazıdaki yanıtı okuttu: “ KÖYDE BAŞKASINI YÜKSELTMEK İSTEYEN TEK İNSANDIR DA ONDAN!” yanıtını açıklattırdı. Arkadaşlarda bir canlanma oldu, Müdür Beye sorular soruldu. Sorular arasın da en cesurcasını Sami Akıncı sordu. (Bu cesurca sözü Müdür Beyindir. Sami sorunca Müdür Bey gülerek; “ Cesurca sorulmuş ama haklı sorulmuş bir soru, dedi): “ Bizden bu denli çok, bu denli zor işleri bekleyenler neden öteki görevliler gibi maaşa bağlamıyor da 3 ayda bir öteki öğretmenlerin bir ayda aldığı kadar para veriyor? “ Müdür Bey soruyu beğendiğini söyledi ama verdiği yanıtların benimsenmediğini görünce biraz sinirlenir gibi oldu. Özellikle Sami Akıncı'nın soruların takıldı. Örneğin Müdür Bey:

–    Orta halli bir çiftçi kadar tarım yapacaksınız! deyince Sami Akıncı:

–    Orta hallı bir çiftçinin yıllak geliri ne kadar, bunu bilen var mı? Bu, benim köyüm olan Bayramlı'da başka, karşımızdaki Yeni Bedir köyünde başkadır! deyince Müdür Bey iyice sinirlendi:

–    Siz önce davanızın kutsallığına inanmalısınız, okulunuz Lüleburgaz gibi büyük bir kasaba yakınında olduğu için kent yaşamına özenmiş olabilirsiniz. Unutmayın, köyleriniz, yüz yıllardır o kasabalara yaklaşamıyor. Bunun nedenlerini siz bulup çıkaracaksınız; aradaki uçurumu kapatmak için yetiştiriliyorsunuz! Müdür Bey olukça sinirlendi ama gene de gülümser gibi bakarak:

–    Barika-i hakikat muhavere-i efkardan doğar! Önümüzdeki derste bunu da tartışalım! deyip ayrıldı. Arkadaşların bir bölümü Sami Akıncı çevresinde toplandı:

–    Müdür Bey kızarsa! gibi sözler söylediler. Sami, konuşulanlara aldırmadı:

–    Siz kendi aranızda konuşuyorsunuz ben de Müdür Beyle konuşuyorum, düşünecekseniz akıl siz bunu düşünün!” deyip kesti.

Müdür Bey gene elinde aynı dergi ile geldi. Dergiyi gene Sami Akıncı'ya verdi:

-Bitirelim şunu! dedi. Sami Akıncı derginin bir yüzünü dolduran uzunca bir bölümü duraksamadan okudu. Bir yerde duraksadı, sesini az değiştirerek okumayı ağırlaştırarak sürdürdü:

-Diyeceksiniz ki, bu kadar işi başaracak köy öğretmeninin iyi hazırlanması gerekmez mi? Kuşku yok ki bu işler bilgisiz, kitapsız, yeteneksiz ve hepsinin üstünde halk dostluğu ve ulus sevgisi olmadan yapılması olası değildir. Sami burasını okuyunca gülümsedi, durdu. Müdür Bey'e baktı. Müdür Bey:

-Evet ya, biz de oldum olası bunu söylüyoruz. Kendinizi iyi, yetiştirmezseniz ilerde zorluk çekeceksiniz!” Parmak kaldırdım. Müdür Bey besbelli isteksiz olarak:

-Söyle bakalım!” dedi. Sabahat Öğretmenin Türkçe dersinde bize söylediğini, olduğu gibi tekrarladım.

“ Milli Eğiim Bakanlığının çıkardığı kitaplar, Arifiye Köy Enstitüsü'ne 2 yıl önce gönderilmiş . Oysa bizim okula ancak şimdi geliyor. Onları okuyamamak bizim suçumuz mu? Milli Eğitim Bakanlığı sorumluları bu eşitsizliği neden yapıyor? Bunun hesabını soracak bir yetkili yok mu? !” Müdür Bey güldü:

-Dur bakalım dur! Okulumuzun başından geçenleri herkes biliyor. Yazışmada bir gecikme olmuşsa telafi edilecek!

Müdür Beyin bu Telafi edilir sözü arkadaşları cesaretlendirdi. İsmet, Bekir Temuçin, Mehmet Yücel parmak kaldırdı. Müdür Bey parmak kaldıranların yüzlerine baktı. Gülümseyerek Mehmet Yücel'e söz verdi. Mehmet Yücel de Müdür Bey gibi, gülerek: “ Öyleyse bizim için tasalanacak bir durum yok; herkesin bildiği göçler, gecikmeler nedeniyle iyi yetişemedik. İyi yetişemediğimize göre bu yazıları yazanların beklediği görevleri belli ki yapamayacağız. Lütfen sabretsinler, eksiklerimizi bir gün biz de telafi ederiz!” Müdür Bey kahkahayla güldü:

-Çıkarınıza olunca hemen “Taşı gediğine” koyarsınız, dedi. Sami'ye işaret etti. Sami uzunca bir süre okudu. Sami bir yerde gene duraladı, maddeler okudu. Özellikle Köy Enstitülerinde , üzerinde önemle durulması gereken 4 maddenin Köy Enstitüleri Müfredat programlarına alınmalarını önemle salık veriliyordu:

1. Ana dili ve cemiyet bağını güçlendiren dersler ve çalışmalar.

2. Esaslı bir tabiat bilgisi, tatbikatı , teknik beceriler.

3-Halk ruhuna dayanan bir sanat terbiyesi.

4-Meslek bilgisi ve terbiyesi.

Müdür Bey bu maddelerde durdurdu, önce genel olarak sonra da madde madde açıkladı, açıklattı. Yazının sonunda Köy Enstitülerinin 10 yıl içinde köy okullarının gereksinimini karşılayacağı, bu kez başka gereksinimleri de karşılamak için ayni sistemler içinde tarım, sağlık, yönetim işlerinin de ele alınacağını , köy kalkınmasının topyekün gerçekleşeceğini, böylece “ Atatürk'ün buyruğu olan muasır medeniyetler seviyesine (Çağdaş uygarlık düzeyine) ulaşacağız!” diyerek yüzümüze baktı. Ne düşündüyse Müdür Bey bu kez: Sizinle gen el konulara zaman zaman değin iyoruz ama, bizim göz ardı edemeyeceğimiz, daha doğrusu etmememiz gereken onemli noktalardan biri de, yurdumuzu kurtaran, bizim bugünlerde özgür yaşamamızı sağlayan Atatürk'ün direktifleridir. Deminki sözü bana anımsattı, Atatürk, özellikle sizlere, Türk Gençliğine görevler yüklemişti onları okuyor musunuz? Neydi onlar? deyince birden, “ Türk Gençliğine Hitabe!” diye yanıtladık. Müdür Bey gülerek:

-Yaaaa! diye uzatarak arkasından sordu:

-Okudunuz mu bari? Okuduğumuzu söyledik. Gerçekten daha ilk yıl Fikret Madaralı Öğretmen okutmuş, ezberlememizi istemiştik. Aralarda sık sık tekrarladığımız için unutmamıştım. Müdür Bey bizim tarafa bakınca ezberlediğimizi söyledim. Müdür Bey, sanırım pek güvenmedi, biraz ağız ucuyla:

-Oku bakalım! dedi. Daha önce bir kaç kez topluluk önünde okumuştum. Gene öyle başımla selam verip,

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen , Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegane temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni, bu hazinmeden, mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici, bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkan ve şeraiyetini düşünmeyeceksin! Bu im kan ve şerait, çok namüsait bir vaziyette tezahür edebilir. İstiklal ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın; bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraittten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalalet hatta hıyanet içinde b ulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhidedebilirler. Milldet, fakrü zaruret için harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklal ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda, mevcuttur! Müdür Bey gülümseyerek baktı. Bu iyi işte! “ Bunu hepiniz yapabilmelisiz!” dedikten sonra:

Sadede gelelim! deyip Sami Akıncı'ya dönerek:

-Her kuruluşun başlangıcında bir takım eksiklikler olduğunu, örneğin günümüzde İlkokuldan sonra 6 yıl esasına dayanan Öğretmen okullarının başlangıçta 4 yıl olduğunu söyledi. Köy Enstitülerini bitirenler için yetiştirici çalışmalar olacağını, Köy Enstitüsü çevresindeki Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerle sürekli haberleşeceğini, bu ilişkilerle bir çok yeni bilgilerin , yapılan olumlu deneylerin iletileceğini tekrarladı.

Ders bittiğinde Müdür Bey, her zamankinden farklı ayrıldı. Sanki son sözünü söylememiş gibi kapıya yürüdü. Çıkarken de:

-Bu konuyu daha görüşeceğiz! dedi.

Müdür Bey çıkınca belli arkadaşlar Sami Akıncı'nın yanına gitti. Neler dediler duyamadım, daha doğrusu dinlemedim. Ancak Sami: “ Ben düşüncemi söyledim , söylerim. Bunun için de kimseden korkmam. Ben söyledim kardeşim, siz neden kaygılanıyorsunuz? “ deyip sırasından kalktı.

Yemekte, öğleden sonraki, Tarım işlerini konuştuk. Kiraz, vişne, erik, ayva, kayısı, şeftali. Herkes sevdiği fidanı dikecekmiş. Bana da ne dikeceğimi sordular. Ben de üç yıl önce ektiğimi, bu yıl meyvesini beklediğimi söyledim:

–    Benim elmam bu yıl meyve verecek! deyince Hilmi Altınsoy:

–    Hoppala, onda da ektin bizi. Senin var da bizim neden yok? Benden önce Yusuf yanıtladı, onun da varmış. Yusuf:   Ektiğimizde Salih Ziya Öğretmen hepimize anımsattı, o zaman biz ektiklerimiz işaretledik.

Geçen yıl önlerinde fotoğraf bile çektirdik! deyince Hilmi benden özür diledi:

-Afedersin, ben gene uyumuşum!” Bu kez de arkadaşlar Himi'ye:

-Sen zaten bütün işlerde uyuyorsun! diye takıldılar. Hilmi arkasından ne geleceğini hemen anladı: -Çok beklersiniz, hangi işlerde? dedirtemezsiniz, demem , asla demem! Çünkü biliyorum ilk söyleyeceğinizi! Bu kez de arkadaşlar kahkahaları attı:

- Şimdi ne oldu? Bizim soracağımıı sen sormadan açıkladın!

Biz şakalaşıken bir nöbetçi Yusuf Asıl'ı Rezzan Öğretmenin çağırdığını söyledi. Niçin olduğunu hep biliyoruz. Çarşamba günleri Bayan Öğretmenler 20 dakika halay oynuyorlar. Yusuf onların aracısı. Oyunları Ahmet Güner'le birlikte yönetiyorlar ama sözcü Yusuf. Olay böyleyken artkadaşlar Yusuf'a bir oyun hazırladılar: Yusuf, öğretmenler oynarken gözlerini çok oynatıyormuş. (Hilmi gözlerini aşağı yukarı oynatarak taklit yaptı)Mehmet Aygün bunu Yusuf'a söyleyecek, Hilmi Yusuf'un göz taklitini yapacak. . Olay iyice tezgahlandığı gibi, yeterince gülündü ama Yusuf bir süre Rezzan Öğretmeni dinledikten sonra başını sallayarak kapıdan çıkgı gitti. Bu kez de biz kaygılandık, Yusuf kapıya dönüp giderken pek neşeli değildi; bilmediğimiz bir olay mı var yoksa? “ Şaka, küçük değişikliklerle Hilmi'ye döndürüldü. . Hilmi adı verilmeyen bir öğretmene bakmışmış. Bu kez ben:

- Hop, hop! deyip masadan kalktım. Elmadan, armuttan ekmekten başlayıp sözü nerelere döndürdük! Hani öğretmenleri konu etmeyecektik?

Yusuf'u merak ettim, dersliğe giderken karşılaştık. Hiç de sandığımız gibi değilmiş, oyunu bugün yerine yarına ertelemişler. Rezzan Öğretmen başka bir ricada bulunmuş, Yusuf onun için bizim yanımıza dönmeden o işe gitmiş.

Zil çalınca topluca Tarım binasına gittik. 3. Sınıfın erkekleri de bize katıldı. Besim İyitanır Öğretmen bana iki yardımcı verdi, Celil Altın , Rüştü Güvenç. Rüştü bizim yakın köylü; ben onu çok iyi tanıyorum ama besbelli daha önceki çalışmalardan bu tanışıklık. Celil Altın İstanbullu. Sınıfına göre yaşlı ama pek göstermiyor. Gene de Rüştü, Celil'in yanında daha çocuk kalıyor. Celil, şakacı gibi görünmesine karşın kendini saklıyor. Besim İyitanır Öğretmenden ikisi de korkuyor. Besim Öğretmen bana:

–    Köyüne bizi ne zaman götüreceksin? diye sorduğu için ikisi de şaşırmış. Öğretmen uzaklaşınca heyecanla soldular:

–    Abi, sen o öğretmenle nasıl böyle konuşabiliyorsun? Güldüm:

–    Ben onunla konuşmuyorum, o benimle öyle konuşuyor. Rüştü'ye takıldım:

–    Bizim köye geldiklerinde sizin köye de uğrarız. Rüştü ciddiye aldı, umuzlarını silkerek:

–    Bilmem! dedi. Öğretmen Evlerinin altındaki bahçenin kurumuş ya da tutmamış olanlarının yerine , gezerek aynı cinsten fidanları diktik. Bir ara Talat Tarkan Öğretmen geldi, Daha çok yanımdakilerle konuştu. O da; “ Benden yararlanmalarnı önerdi. Onun konuşmaları da dikkatle dinlediler. İşe başlarken olduğundan daha büyük bir saygı tavrı içinde ayrılıklarını sevinerek gözledim. Özellikle de yakın köylüm olması nedeniyle Rüştü'nün böyle bir izlenimle ayrılmasına sevindim .

Paydosta Asım Öğretmenin odasına gittim. Öğretmen 10 kişilik bir grupla Suna'nın ağıtını çalışıyordu. Piyeste söylemek üzere seçilmiş çocuklar. Öğretmen ağıtı çok önemsiyor:

- Piyes görülüp geçilecek ama melodi uzun süre belleklerde kalacak. Bunu ne denli güzel söylersek etkisi o denli sürer! diyor, Dersliğe döndüm. Sabahat Öğretmenin ödevi yarım kalmıştı onu tamamlamaya başladım.

 

 

Tevfik Fikret'ten    

 

BALIKÇILAR
 
-Bugün açız yine evlatlarım , diyordu peder,
Bugün açız yine, lakin yarın, ümid ederim,
Sular biraz daha sakinleşir. . . Ner çare, kader! . . .
 
-Hayır, sular ne kadar coşkun olsa ben giderim,
Diyordu oğlu, yarın sen biraz ninemle otur;
Zavallıcık yine kaç gündür işte hasta. . .
 
Biraz da sen çalış oğlum, biraz da sen çabala;
Ninen, baban iki miskin , biz artık ölmeliyiz. . .
Çocuk düşündü, şikayetli bir nazarla: -Ya biz,
Ya ben nasıl yaşarım siz ölürseniz?
Hala
Dışarda gürleyerek kükremiş bir ordu gibi
Döğerdi sahili binlşefce dalgalar asabi.
 
Yarın sen ağları gün doğmadan hazırlarsın ;
Sakın yddek biraz ip, mantar almadan gitme. . .
Açınca yelkeni, hiç bakma, oynasın varsın;
Kayık çocuk gibidir; ; : Oynuyor mu kayt etme,
Dokunma keyf. in e; yalnız tetik bulun, zira
Deniz kadun gibidir: Hiç inanmak olmaz ha!
 
Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın
Kadın gürültüsü nesr eyleyhe durdu ortalığa
 
-Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi balığa
- O gitmedk istedi; “ Sen evde kal!” diyor. . . ,
-Ya sakın
O gelmeden ben ölürsem? . .
Kadın bu son sözle
Düşündü kaldı; balıkçı ile oğlu yan gözle
Soluk dudaklarının ihtizaz-ı hasirine
Bakıp süküt ediyorlardı; başlarında uçan
Kazayı anlatıyorlardı böyle birbirine
Dışartda fırtına gittikçe pür gazap, cuşan
Bir ihtilaç ile etrafa ra'şeler vererek
uğulduyordu. . .
-Yarın yavrucak nasıl gidecek?
Şafak sökerken o yalnız, bir eski tekneciğin
Düğümlü, ekli, çürük ipleriyle uğraşarak
İlereliyordu; deniz azynı şiddetiyle şırak-
Şırak dövüp eziyor köhne tekn enin şişkin
Siyah kaburgasını. . . Ah açlık, ah ümid!
Kenarda bir taşın üstünde bir hayale-i sefid
Eliyle engini güya işaret eyleyerek
Diyordu: “ Haydi, nasibin o dalgalarda yürü!”
Yürür zavallı kırık tekcecik, yürür; Yürümek,
“ Nasibin işte bu! Hala gözün kenarda. . . yürü1”
Yürür fakat suların böyle kahr-ı hiddetin e
Nasıl tahammül eder böyle eski, hasta bir tekne? . .
 
Deniz ufukta, kadın evde muhtazır. . . Ölüyor:
Kenarda üç gecelik bar-ı in tizariyle,
Bütün felçaketinin dfarfba-i hasariyle,
Tehi, kaza-zede bir tekne karşısında peder
Uzakta bir yeri yum rukla gösteriyor;
Yüzünde giryeli, müzlim, boğuk şikayetler. . .

 

Ölçü: Yü zün de gir ye li müz lim bo ğuk şi ka yet le

Me fa  i lün fe i la  tün me fa i lün fa lünr

 

 

Ahmet Haşim    

 

MERDİVEN
 
Ağır, ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak,
Ve bir zaman bakacaksın sem aya ağlıyarak . . .
 
Sular sarardı. . . yüzün perde perde sol makta,
Kızıl havaları seyr et ki akşam olmakta. . .
 
Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller,
Durur alev gibi dallarda bülbüller,
Sular mı yan dı? Neden tunca benziyor mermer?
 
Bu bir lisan -ı hafidir ki ruha dolmakta,
Kızıl havaları seyr et ki akşam olmakta. . .

 

Ölçü: Kı zıl ha va la rı sey ret ki ak şa mol mak ta

Me fa i lün fe i lla tun me fa i lün  fa lün

Not: som hecelerin açıklığına kapalılığına bakılmaz, kapalı yanı uzun hece sayılır.

 

HECE ÖLÇÜSÜ ÖRNEKLERİ:

 

 

 

7 Heceli: YUNUS EMRE'den:

 

Canlar canını buldum
Bu canım yağma olsun
Assı ziyandan geçtim
Dükkanım yağma olsun
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Yunus ne hoş demişsin
Bal ü şeker yemişsin
Ballar balını buldum
Kovanım yağma olsun

 

Can lar ca nı nı bul dum

1  2 3 4 5 6 7

 

 

8 Heceli: AŞIK PAŞA'dan:

 

Yer yüzünü gezen kişi
Aşktan mı yoksa derd ü gam
Bunca bela cevr ü sitem
Bilsem nedendir bilmezem
. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Aşkın yürekte yaresi
Pes olmuşum avaresi
Ya Rab bu derdin çaresi
Bilsem nedendir bimezem

 

Yer yü zü nü ge zen ki şi

1  2  3 4 5 6 7 8

 

10 Heceli: ALİ CANİP YÖNTEM:

 

SOKAK FENERİ
 
Ölü bir camdan ağlıyor korku
İniyor serseri , boş geceye
Kaldırımlar bütün sükut, uyku. . .
Her duvar; her kovuk şimdi niye
Bir büyük göz niyaz eder, ağlar
“ Bitsin artık gizli şübhe!” diye?

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

 

Ö lü  bir cam dan / ağ la yan kor ku

1  2 3  4  5  6 7 8 9 10

 

11 Heceli; YUSUF ZİYA ORTAÇ:

 

EVİM
 
Dedemden yadigar olan bu evi,
Kışın fırtın ası, yazın alevi
Daha ben doğmadan ihtiyarlatmış
Gönlüm bir hülyaya bazı dalar da
Düşünür derim ki: Bu odalarda
Kim bilir kaç kişi oturmuş, yatmış

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

De dem den ya di gar / o lan bu e v i

1  2 3  4 5 6 7 8 9 10 11

 

 

14 Heceli: YAŞAR NABİ NAYIR:

 

MESAFELER
 
Mesafeler gözlerin gibi sonsuzdur senin,
Seyrettikçe kıpkızıl yanar göz bebeklerin
Bense engin denize bakan bir pencerenin
Önünde gelmeyecek saatleri beklerim.
 
Suları nasıl boşa akarsa bir derenin
Benim ziyan olacak öyle hep emeklerim.
Uzaktan bir el gibi beni çağırır engin ,
Ben bir sandalcıyım ki, kırılmış küreklerim,

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Me sa fe ler göz le rin / gi bi son suz dur se nin

.  1  2 3 4  5 6 7  8 9 10 11 12 13 14

 

Şiir yazdığım derslikte konu oldu. Şiir deyince arkadaşların sık tekrarladıkları bir söz var. “Yağmur yağdı, çaktı şimşek. “ Arkası . . . . . . . . . Ben hemen şiir yazmadığımı, başkalarının yazdığı şiirleri ödev olarak aktardığımı söyledim . “ Yağmur yağdı çaktı şimşek, senden şair mi olur eşek? “ Önce İsmet için söylenirdi. İsmet bir çok dersi bıraktığı gibi şiiri de bıraktı. Söz şimdi Mehmet Başaran için tekrarlanıyor. Bunu bildiği için Mehmet Başaran şiirden hiç söz etmiyor. Arif Kalkan az önce benim için, yakın çevresine mırıldanınca duydum hemen karşılık verdim:

-Aklı fikri yorgan, döşek; bence asıl onlar eşek! Meğer dinleyenler varmış birden gülüş koptu. Neyse sözü kimse üslenmedi, tekrarlandı, geçiştirildi. Az sonra Mehmet Başaran yanımdaki boş yere oturdu. Akın çalışmaşarının başladığı ilk günlerden sonra benden uzak duruyordu. Gelişine sevindim. İki dörtlüğünü yazdığım Mesafeler şiirini gösterdim. Daha önce okumamış, Mesafeler'i o da beğendi. Kendi şiirlerini neden sakladığını sordumYazdığı şiirleri kendisi beğenmiyormuş, beğenilmemekten çekindiği için saklıyormuş. Sabahat Öğretmene vermiş, Sabahat Öğretmen bazı şiirlerini çok beğenmiş:

- Sakın bırakma! diğe tembihte bulunmuş. Bunu dinleyince kendime pay çıkardım: “ Demek Sabahat Öğretemen benim şiifleri beğenmedi. Beğenmmedi ama yüzüme, “ Beğenmedim!” dememek için, “ Bir yerlere karıştırdım, sanırım bulunca konuşuruz, diyerek savuşturdu. Bir yerlere koyduğu da yok, şiirleri bana verdi, verdi ama vermemiş gibi savuşturdu. Yazdıklarımın bir değeri olmadığını giderek ben de daha iyi anlamaya başladım. Yukarı aldığım şiirler ne güzel dizilmiş. Şiir yazarken aklıma o tür sözler hiç gelmiyor. “ Dedemden yadigar kalan bu evin, ya da “ Suları nasıl boşa akarsa bir derenin!” Şairler düpedüz konuşarak yazmışlar. Bizim dereler hep boşa akıyorlar. Ne var ki, ben bunu şimdiye dek hiç önemsememiştim. Yaz tatilinde bahçede duran at arabasında yıldızlara bakarak yatarken bir ara ; bir bölümünü ezberlediğim Faruk Nafiz Çamlıbel'in Han Duvarları şiirini anımsayıp hem gülmüş hem de üzülmüştüm. Faruk Nafiz bir araba yolculuğu yapmış koca bir şiir yazmış, ben okuyup onu ezberlemekte zorluk çekiyorum. Buna karşın at arabası içinde yatıp uyuyorum, atlara atlayıp geziyor, koşturuyorum, koşup, araba sürüyorum. Ama benim meşin gırbaç nasıl ses çıkarıyor, hiç dikkat etmemiştim. Üstelik Ali Ağabeyim, at koşumlarını, gem , gırbaç, dizgin çalpara gibi araba donanımlarını özel olarak yaptırmaktadır.

Yatınca da bir süre bunları düşündüm. Gerçekte ise bunları düşünmemi bana Mehmet Başaran başlatmış oldu. Benim sürdürmediğim bir uğraşı onun sürdürmesi onun değerini arttırdığı gibi konuyu da benim düşündüğümün ötesinde önemsetti.

 

25 Mart 1943 Perşembe

 

Yusuf kolumdaki saate bakmak için tutunca uyandım. Zil de çaldı. Yusuf'un neşe nedenini biliyorum. Biliyorum da, onun ötesindeki gizi bir türlü çözemedim. Bir ara Feride için yapılan kon uşmalardan hoşlanırdı. Sonra sonra o ilgi azaldı. Ne var ki, onun oynama tutkusu altında kesinlikle bir başka giz var. Yusuf hiç açık vermiyor, işi şakaya getirip olasılıklar öne sürünce de güceniyor.

Bizim gruba bu sabah Talat Ayhan Öğretmen baktı. Oyunun adını sordu. Ben Merzifon Halayı deyince yüzüme baktı:

- Ben Mezifon'u bilirim, orada böyle bir oyun görmedim ! dedi. Oyunu , Hasanoğlan'a gelen ekiplerden öğrendiğimiz anlattık.

Dersliğe dönünce Talat Ayhan Öğretmenin sözü bir süre tartışıldı, Sonunda, Talat Ayhan Öğretmene sorulmaya karar verildi:

–    Siz Merzifon'da hangi oyunu izlediniz? Talat Öğretmen, gerçekten:

–    Ben Merzifon'da bu oyunun oynandığnı görmedim ! demişti. Bir süre tartışıldıktan sonra sorudan vazgeçildi. Türkçe dersinde bugün Sabahat Öğretmenin yazı getirip okuyacağı öne sürüldü. Geçen ders öyle yapmıştı. Onu yaptı bunu yapacak tartışmaları aralıklı olarak boş matematik dersi süresince uzadı. Zilin çalındığı bile duyulmadı, Sabahat Öğretmen toltuğunda kitaplarla geldi. Dersliğin kargaşasından hoşlanmadığı belliydi . Ancak Sabahat Öğretmen, : i

–    Sizin derslik binanın genel durumuna ters düştüğünden zilleri rahat duyamıyorsunuz! dedi. Arkadaşlar, İsmet başta olmak üzere bir çok arkadaş hemen eski dersliğimizde alınmamızı önerdiler. Sabahat Öğretmen taşı gediğine koydu: “ O zaman umarım dersliğe sessizce girebiliriz! Kimi zaman Sabahat Öğretmen de; “ Geçen ders nerede kalmıştık? Ya da, neler konuşmuştuk? Türü sorular soruyordu. Bu kez sormadı doğrudan: “ Türkçe dersimizin tüm okullarda bir benzer yolu vardır. Öğretmenler, bazı farklara karşın, aynı yöntemleri uygularlar. Öncelikle bizim okullarımız dışında; Köy Enstitüleri'ni kastediyorum, her okulun sınıfları için yazılmış ozel okuma kitapları vardır. Orta Okullarda Okuma, Liselerde Edebiyat gibi. .

Sizin çalışacağınız İlkokulların 4. 5. sınıflarında da Türkçe adlı kitaplar olacaktır. Bu kitapları önceden inceleyip hazırlık yaparak işleyebilirsiniz. Önümüzdeki aylar içinde de yapabildiğimiz sürece Türkçe metin okuyup incelemeye çalışacağız. Ancak size Dil Bilgisi konusunda çok yardımcı olacak kaynak öneremiyorum. Bu nedenle İlkokulların 4. 5. sınıfta okutulan Dil Bilgisi konularını başlık olarak gözden geçirmek, bu etkinliklerden yararlanarak hiç değilse başlıkları yazmanızı istiyorum.

4. Sınıflar:

 

1. Cümle ve çeşitleri, cümle yerine geçen isimler

2. Kelime yapısı:

a)Hece,

b)Sesli ve sessiz harfle

c)Hecelerde uyum,

3. İsimler:

a)Özel isimler, cins isimler,

b)Bileşik isimler,

c)Tekil ve çoğul isimler,

d)İsimlerde, sevgi, büyütme-küçültme anlamı alan durumlar, bu anlamı katan ekler.

 

İsim takımları.

Sıfatlar:

a)Sıfat çeşitleri, sıfatların kullanışları,

b)İsimlerden türeyen sıfatlar,

c)Sıfat yerine geçen isimler,

d)Sıfat takımları.

Fiil, üç basit zaman,

Şahıs zamirleri,

Başlıca imla kuralları:

a)Büyük harflerin kullanılışı(Özel isimler v cümle başları,

b)Dahi anlamı taşıyan de-da bağlaçlarının tanınması, ayrı yazılması,

c)Özel adların yazılması.

 

5. Sınıflar:

 

1. Zamirler:

a)Şahıs zamirleri,

b)Belgisiz zamirler, şahıs ve soru zamirleri,

c)İyelik zamirler(Ekleri),

2. Fiiller:

a)Öznede ve fiilde, zaman; şahıs,

b) Haber kipleri,

c)Fiillerden türeyen isimler ve sıfatlar,

3. Zarflar:

4. Edatlar ve bağlaçlar,

5. Söz dizimi ve belli başlı kurallar. Özne, yüklem, tümleç.

6. Cümlenin kuruluşunda kelimelerin yerleri ve halleri

7. Başlıca imla kurallarıu:

a)Büyük harflerin kullanılışı,

b)Özel adların yazılışı,

c)Ses benzeşmeleri,

d)Bileşik isimlerin yazılışı,

8. Noktalama işaretlarının hepsi.

Maddeleri yazdırınca Sabahat Öğretmen yazdıklarımızı okumamızı istedi. Okumamız sürerken ders bitti. Sabahat Öğretmen sorusunun gelecek derste de geçerli olduğunu söyleyip ayrıdı. Öğretmen çıkıncaOflar, puflar! başladı. Bileşik isim, Tümleç, iyelik ki, Dahi anlamı gibi sorular ortaya atıldı. Dahi ile dahi sözlerini Sami Akıncı açıkladı: Birinde ön hece uzatılacak ötekinde ikinci hece. Bir süre derslik Dahiii, daaahi söylemleriyle doldu. Bekir Temuçin tahtaya:

- Bunların çoğunu ben de bilmiyorum! yazıp imza yerine adını yazmıştı. . Mustafa Saatçı gidip Bekir'in yazının hemen yanına biraz büyükçe sadece” Ben de” yazıp imza yerine Mustafa Saatçı yazdı. Arkadaşların çoğu Mustafa'nın ne yaptığını anlamadan: “ İmam gene saçmaladı!” dediler. Herkes güldü ama kimin neye gülüğü bir süre tam anlaşılmadı. Sonunda İsmet kalkıp de'yi Daahi olarak düzeltince konu açıklandı. Dahiliği çok görülen Mustafa Saatçı bu kez kurnaz olarak sıfatlandırıldı.

Yemekte bizim masanın konusu Mustafa Saatçı oldu. Yusuf çok heyecanlı bir kaç kez oyun sözü etti ama arkadaşlar ivedilikle konuyu de, da bağlaçlarına döndürüp “ Mustafa Saatçı ya da İmam Mustafa !” diyerek gülüşünce Yusuf susmak zorunda kaldı.

Hava çok güzel. Bu kez Ahmet Güner, Arif Kalkan, Kadir Pekgöz arkadaşlarla bahçenin dere pareleline kavak çubuklarını diktik. Diktiğimiz kavaklar , Gümüş kavakmış. Besim Öğretmen dere kıyısın yakın sırayı küsküyle dikmemize izin verdi. Çok kumsal oluğu için rahat kök atabilirmiş.

Öğretmen bir de söz söyledi; “Onlar yerli kavak, arsızdır!” Acayibime gitti kavağın yerlisi yabancısı olur mu? Bizim köyün o uzun kavakları da yerli mi acaba. Babamın anlattı bir Kavak Öyküsü vardı, onun anımsadım . Sanırım o kavaklar yabancıdır. Öykü:

-Bir zaman kendi aralarında konuşan bir grup arkadaş, yalan söyleme yarışına girmiş. “ İnandıracak kadar gerçeğe benzeyen yalan söylenecek? Ancak yalanlar kavak ağacı ile ilgili olacak. İçlerinden biri:

-İyi ama biz ne ormancıyız ne de keresteci; kavağın nesi üstüne yalan söyleyebiliriz. Ötekilerden biri:

-Canım, kavak önemli bir ağaç, yüksek olur, serin sulara yakın yetişir, altında rahat uyunur!

Olay anlaşılır, anlatımlar kavak üstüne anlatılacaktır. Birinci kişi, nerede olduğunu unutmasına karşın kavak ağacının yüksekliğini anlatır. Kavak o kadar yüksektir ki öyle tepesinde okunacak ezanların değil, Davut Peygamber'in bile sesi altından duyulamaz. Öteki söz alır:

–    Bu önemli mi ? Benim gördüm kavağın dalları Medine-i Mükerreme'ye uzamış! der. Dinleyenler kendini tutamaz hep birlikte; “ Vayyy!” derler. Adam:

–    Vay ya! der. Kavak'a, Hacca gidenleri koruma görevi verilmişmiş! der. Ancak bir karşı ses yükselir:

–    Hac farizesi Medine-i Mükerreme'de değil Mekke'd deyince adam:

–    Canım, iki adım araları var, o kadarını da güneşte yürüsünler! deyip geçer. Üçüncü kişi, yıllardır un üğüttüğü değirmenlerden yakınarak söze başlar. Buğdayı iyi öğütmedikleri için ekmekler dilediği gibi olmamaktadır. Yeni bir değirmen arar. Aldığı öneriler sonunda bir değirmene gider ki, şaşmamak elde değildir. İnanamaz ama gerçektir, kavağın üstünde koca bir değirmen. Kavak öylesi büyüktür ki inen araba ile çıkan araba bir birine toslamadan merhabalaşarak geçebilmektedir. Dördüncü kişi öksürüp konuşmaya iyice hazırlandıktan sonra, tavırlarıyla sanki yarışmadan umutsuzluğunu belirtirce konuşur. O, ötekiler gibi çevresine dikkatli bakanlardan değildir. O neden arkadaşları gibi gördükleri arasından seçme yapamayacaktır. Ancak üçüncü yarışmacının anlattığı kavağı şimdi anımsar gibidir, Çünkü oradan geçerken gürbüz, bir biriyle oynaşarak inan sürüyle köpek görmüştür. Korkusundan tüğleri diken diken olduğu bir sırada kavaktan inenler kendisini uyarırlar:

–    Korkma bu köpekler insanlara saldırmazlar, çünkü aç değildirler. Yukardaki değirmenciler sürekli olarak fazla unları yakınlarından geçen derelere bırakırlar. Sulara karışan unlar hamur olur. Böylece köpekler, hamurları yeyip açlıkktan kurtulmuş olurlar. Üçüncü yarışmacı, kendi öyküsünün aldndığını öne sürerse de sözü geçerli sayılmaz. Çünkü kavağının üstünde dere akıtmamış, köpek sürüsü dolaştırmamıştır. Böylece son yalancı yarışmayı kazanmış olur. Babam; sıradan söylenen yalanların kolayca anlaşıldığını, böylece usturuplu yalan düzmenin bile kendine özgü raconu olduğunu söyler bu yalancı öyküsünü tekrarlar.

Paydos o zili çalınca Yusuf'un dediği oldu ama benimki olmadı. Ahmet Güner'le Tarım binasından dönünce akordiylonu alıp alt kata inecğim sıra Asım Öğretmen bana: Sen bugün git piyano çalış, akordiyonu ben çalayım!”   deyip akordiyonu alarak aşağıya indi. Yukarda durup dinledim, bir çok parça çaldı, öğretmenleri neşelendirdi. Azıcık keyfim kaçtı ama piyano başına geçinde sinirlerim düzeldi. Ne de olsa o bir öğretmen, istediğini yapar! Ben de Asım Öğretmen gelene dek çalıştım. Kapı tıkırdayınca kalktım. Akodiyonu Yusuf getirdi. Çok neşeli, bana sordu: “ Neden gelmedin? Doğruyu söylemedim “ Fırsattan yararlanmak için, “ deyip piyanoyu gösterdim. Ahmet gitmişti ama o da kenarda durup karışmamış. Yusuf tam anlamıyla umduğuna kavuşmuş. Öğretmen gelince Yusuf'la ben de dersliğe döndüm. Derslikte bir fiskos, önce benimle ilgili sandım, umursamaz gibi dayrandım ama gene de ne olabileceğini düşündüm. Bir süre sonra gizli konuşanların arasına İsmet girdi. O girince benden gizli bir konu olmaz, buna inandığım için rahatladım. Bir yandan da uzaktan uzağa gözlemeyi sürdürdüm. Konuşanların içindd en çok telaşlananın Hilmi Altınsoy olduğunu görünce olaya merakım gene arttı. Hilmi sinirlenerek dışarı çıktı, az sonra da bir küçük sınıflardan biri ile geldi. Çocuk bir kağıt çıkardı, okudular. az sonra da çocuk kağıdı alıp gitti. Yemekte nasıl olsa bu konu açılır düşüncesiyle umursamaz görünüp Sabahat Öğretmenin sabah yazdırdığı notları tekrar tekrar okudum. bir çok madde arasından iyi bildiğimden kuşkulu olduklarımı sıralamayı düşündümö. Örneğin sıfat yerine geçen isimler, sözünde durakladım. Ne olduysa birden başka yabancı gelen sorular da çıktı. Özellikle de : “ Başlıca imla kuralları!” konusu kafamı iyice karıştırdı. Bunların, izlenecek bir sırası var mı? Yoksa kendimiz bir sıraya koyup örnekler bularak öğreneceğiz. Şimdiye dek sayısız yanlış yazımızın doğrusunu , kesinlikle doğrusunu bilen birinin uyarısiyle öğrenmiştik. Örneğin ben ilkokul 4. sınıfta, “ Geleceğim, değil gelcem diyordum. Ahmet Korkut Öğretmen bana birgün bir parça okuttu, O parçada geleceğim, gideceğim, yapacağım, edeceğim gibi sözleri okurken aklıma takıldı. Çevremde konuşanlara dinledim. Arkadaşlar içinde benim gibi söyleyenler vardı ama dersleri iyi olan, öğretmenin esvdiği arkadaşlar benim söylediğim gibi değil kitabın yazdığı gibi konuşuyordu. Ahmet Korkut Öğretmenin söylemek istediğini anladım, kısa bir süreçte gelecek zamanın 1. şahıs ekini doğru söylemeye başladım. Köye gittiğimde dikkat ediyorum herkes, benim yıllar önce söylediğimi söylemeyi sürdürüyor. İşin ilginci bizim arkadaşlar içinde de bu yanlışı sürdüren var. Mehmet Başaran bunlardan bir tanesi. Gideceğim yazılı sözü ayırdında olmadan gitçem, olarak söylüyor. Oysa aynı göyden Mehmet Yücel yazılı olanı güzel güzel okuyor. Edirne grubundan Meriçliler Sefer Tunca. Ali Önol, Fettah Biricik'de gelecek zamanın 1. tekil çekimini kusurlu söylemektedirler. Geçen yıllar Fikret Madaralı Öğretmern sık sık uyarıp arada da “ Dilinizi Eşek arısı mı soktu? diye sorardı. Yeğenim İsmet'in de düzeltmediği sözler var. Ben de ona şaşıyorum. Çok yakından tanıdığım için söylüyorum babası Muhittin Eniştem, annesi Zühre Teyzem, kardeşi Sabri eve, herkes gibi “ Ev” derler. Oysa onlar köyde, İsmet okulda. Köyde çoğunluğun öv dediğini bilir gibiyim. Çünkü bizim köyde üç beş kişiin dışında hep ev'le öv arası bir ses çıkarırlar. “ Eöv” gibi bir ses oluşur. Hemşerim Kadir Pekgöz de kimi sözleri yazıldığı gib i okumaz ya da konuşurken değiştirir. Örneğin ne yapacaksın? Sorusunu napıcaksın? şekline sokar. Abla yerine abba, teyze yerine tete der. . Oysa onun köyündeki insanların çoğu bunları doğru söylemektedir. Bir ara arkadaşların belli başlı konuşma özellikleri yazmayı düşünüyordum. Hoşlanmayacak bir taraflarını yazarsam gücenirler kaygısıyla bunu geri bırakmıştım. Havalar az daha ısınınca bunu cumartesi ya da pazar günleri yazıp Kamber Amcamlardaki çantama koymaya başlayacağım.

Çok önemli bir başlık da cümle kuruluşunda kelimelerin yerleri, halleri. Yerlerini anladım, kelimenin hali ne demek? İsim hali dense anlarım.

“ Benim takıldığım üç-beş konu yanında öteki arkadaşların sayısız sorusu çıkacaktır. Sanırım o arada bunlara da değinilir, o zaman daha sağlıklısını öğrenirimn!” deyip defteri kapattım.

Yemekte beklediğim gibi oldu; fıskoslu okunu açık açık konuşuldu; konuyu benim bildiğim sanıldığından dikkatle de fikrim soruldu. Oysa konuyu bilmiyordum. Konu, altı ay önce okuldan uzaklaştırılan arkadadaşımız Ali Güleren yakın hemşerisi bir çocuğa mektup yazmış. İlkokul diplomasını almak istiyormuş. Mektup yazdığı çocuğa: “ Sana arkadaşım Hilmi Altınsoy yardım eder!” diye yazmış. Çocuk gelip Hilmi'ye durumu anlatınca, bizim arkadaşlar çeşitli yorumlar yapmışlar:

–    O buradan suçlu olarak uzaklaştırıldığına göre yöneticiler seni de onun suç ortağı olarak düşünebilirler. Başımı sallayarak :

–      Öyle şey olmaz. Mektup başkasına geldiğine göre, orada adın geçiyor diye seni kimse suçlamaz. Üstelik Ali'nin yazmasıyla zaten nüfus kağıdı da her hangi bir belge verilmez. Ya ken di gelip alır ya babası ya da okula kayıt yaptıran büyüğü gelir alır. Gerçekte ise ona üfus kağıdını şimdi kimse alamaz. Çünkü Ali'nim burada bulunduğu yılların harcamaları kendisinden istenecektir. Bunları o günlerde Namık Ergin Öğretmen bizim derslikte tane tane anlatmıştı. Hatta Namık Öğretmen:

–    Ben Ali'den çok onu okula yazdıran kimse adına üzüldüm, çünkü oldukça yüklü bir para ödemek zorunda kalacak! demişti. Arkadaşların bir bölümü olayı anımsadı. Hilmi sevindi, boynuma sarıldı. İyi hoş ama Ali Güleren arkadaş, olayı yeni olmuş gibi neşemizi kaçırdı. Ucundan ucundan arkadaşa yapılan şakalar sıralandı, ona yapılanlar gibi, zaman zaman onun yaptığı çıkışlar tekrarlandı, Bir ara Yusuf'a baktım; bu akşam Yusuf çok suskun . Oysa onun anlatacak çok sözü vardı.

Derslikte yarınki Askerlik Dersi için olasılıklar öne sürülüyor. Geçen yıl kampta atış yapıldığında çoğu karavana atmıştı. Gene öyle olmaması için atış yapmalıymışlar falan filan. Bu tür istekler sıralanınca Sami Akıncı dayanamadı; “ Armut piş, ağzıma düş!” dedi. Arkasındn da:

- Be kardeşim, bize yetişmemiz için bir fırsat verdiler, bunu iyi kullanarak daha iyi yetişmeye kendimiz gayret göstermiyoruz da neden hep, “ Verseler, yapsalar!” deyip duruyoruz. Üsteğmen üç haftadır üstüste ordunun tüm birimlerini anlattı. Yarın kaldırsa kaçımız soruların kaçına yanıt verebilecek? Kızanlar oldu, “ Sen verirsin!” diyenler oldu. Sami Akıncı'nın çıkışı gene de etkisini gösterdi, derslik uzunca bir süre gerçekten sessiz, sakin çalışılabilecek durumda kaldı. Ben bu ara olanak bulunca soracağım bir soru hazırladım. İçinde bulunduğumuz savaşın çıkmasında önemli bir payı olan Fransa herkesin bildiği gibi 15 gün içinde Almanya'ya yenilmişti. Sonra da sustu. Ancak şimdilerde gazeteler gene Fransa'dan söz etmeye başladılar. Geçenlerde Afrika'da bir Fransız Hükümeti kurduğunu söyleyen bir yetkili, savaşın yakın zamanda Fransa'da biteceğini söyledi. Bu doğru olabilir mi? ( Fransız Generali de Gaulle)

Yat zili çalınca içim rahat olarak yatağıma girdim . Sami Akıncı'nın arada böyle konuşması çok işime geliyor. O böyle ortaya konuşunca, söylediği sözlerden olumsuz pay çıkararak kesinlikle rahatsızlık duymuyorum. Keşke sınıfımızda onun gibi bir kaç arkadaş daha olsa. Öyle düşünen var ama onlar derslerinde çok çok başarılı olmadıkları için sözleri pek dinlenmiyor.

Hilmi yavaça başını uzattı:

-Senin düşüncelerine güveniyorum abi, bu mektup işinden bana bir kötülük gelir mi? Hilmi'yi rahatlatmak için, mektubun ona bile gelmediğini, başkasına gelen bir mektupta adı geçtiği için okul yönetimi kimseyi cezalandırmaz. diyerek yatıştırmaya çalıştım. Hilmi gider gitmez bu kez de Kadir Pekgöz kalktı, hiç üstüne olmayan olay için konuşmak istedi. Sözü, onların köyüne getirerek, uygulamaya Hamitabat'a gitmek için birlikte oradan gelmiş olan Cemile Öğretmenle konuşalım, onun yardımıyla isteğimizi Müdür Beye duyuralım önerisinde bulundum. Kadir “ Hayır!” demedi ama pek de memnun olmadı. Zaten amacım konuşmanın kısa kesilmesi için düşünülmüş bir öneriydi. Beklediğim gibi oldu, Kadir sözü uzatmadan ayrıldı.

 

26 Mart 1943 Cuma

 

İyice gündüzde kalkmaya başladık. 15 gün önce çok karanlık gibi geliyordu. Oyunlara da iyi alıştık. Öğretmenler uğramasa da arkadaşlar kendiliğinden toparlanıyor. Gene de uyarı bekleyenler oluyor. İsmet bile dürtükleme bekleyenlerden biri. Şaka da olsa bunu yapıyor. Bu sabah bana seslendi:

-Dayı kalkayım mı? İsmet benden yanıt beklerken kapıdan aldı beklediği yanıtı:

- Yok yok kalkma, dayın gelip sırtlar seni! Hikmet Özmen Öğretmen. . İlginçtir, İsmet benden önce çıktı. Meğer kalkmışmış.

Hikmet Özmen Öğretmen de ba sabah oyuna katıldı. Oynanan oyunda eller kimi oyunlardaki gibi sürekli sallanmıyor. Öyleyken Hikmet Öğretmen herkesten farklı ellerini salladı. Oyun sonunda oyun bilmediğini ama öğreneceğini söyleyince ben, “ Siz oynamışsınız, ellerinizden belli!” deyince açıkladı: “ Bir zamanlar merak sardığını ama yıllardır ellerini kaldırmadığını söyledi.

Kahvaltıda Hilmi Altınsoy'u neşelendirmeye çalıştık. Daha çok yakın arkadaşı aynı zamanda hemşerisi Hasan Üner'i araya sokarak konuşturmaya çalıştık. Hasan'ın köyünün adı Dedecik. Ben onu yanlış söyledim. Aklımda İnecik olarak kalmış. Bu, sözde büyük sorun oldu: “ Ben Hasan'ın köyünü nasıl unutur muşum?   Sonunda Hilmi, bizim aramızı buldu, böylece doğal konuşmalara dönüldü. Kahvaltıdan çıkarken Üsteğmeni görünce havamız değişti; dışarıya çıkacak mıyız?

Nedense arkadaşların bir çoğu dışarıya çıkmak istiyor. Benim de buna aklım sarmıyor; Üsteğmen bizi dışarı çıkarsa ne olacak? Beden Eğimi yaptıracak değil ya belki yürütecek. Yürütecek olsa yanında bir onbaşı getirir. Getirmediğine göre dışarı çıkmanın ne anlamı olur? Gel de arkadaşlara anlat!

Üsteğmen gelince nedense sordu:

-Ne yapıyoruz? Bir kaç kişi birden :

-Yürüyüş yapalım! dediler, Üsteğmen de bunu bekliyormuş; “ Pekiyi öyleyse!” deyip kapıyı gösterdi. Okul önünde toplandık, Üsteğmen cebinden düdüğü çıkarıp önce bir koşturdu. Kendisi merdivene çıkıp yön göstererek marş marş yaptırdı. Tek kol yürüdük, ikişerli olduk, geri döndük, sağa döndük sola döndük. Az ara verdi. Biz, “ Dersliğe!” komutu beklerken gene sıra olduk. Bu kez numara sırasıyla komut verdirip bizi yürüttü. Ne yaptırılacağını Üsteğmen komut verene söylüyor, nöbet alan arkadaş gereken komutları arkadaşlara veriyor. Bir taraftan da kendimizi tutmaya çalışıyoruz. Dışarı çıkalım yaygarası yapanlar dökülmeye başladı. Bu ara biri:

–    Üsteğmen bunu kasıtlı yapıyor! deyiverdi. Ötekiler yanıtladı:

–    Hepimize Oh olsun! Ders bitince hem gülündü hem de bir daha Askerlik kampına dek dışarı sözü etmemeye karar verildi. Oldukça yorgun görünenler vardı. Bunların bir bölümü hem şaşkın hem de kaygılı. Arada konuşmalar Müdür Beyin dersine döndü:

–    Müdür Bey gelir mi? “ demeye kalmadı Müdür Bey derslik kapısından girdi. İlk sözü de:

–    Sizi koşarken gördüm, sizin adınıza sevindim, kış boyu derslikte kapalı kaldınız; bundan böyle rahat rahat dışarda hareket edeceksiniz! dedi. İsmet (Duyulacak ölçüde )sesli güldü. Müdür Bey İsmet'e baktı:

–    Doğru değil mi? diye sordu. İsmet:

–    Doğru efendim, ama Üsteğmensiz olsun; o çok askerce hareket ettiriyor! deyince Müdür Bey de güldü. Arkasından da:

–    Eeee, her mesleğin kendine özgü kuralları, alışkanlıkları vardır. İnsanlar, girdikleri mesleklerinin icaplarına uyar, onu uygulayıp, uygulatır. Sizler de öğretmen olunca öğretmenliğin gereklerini birinci planda tutacaksınız. Durun bakalım; “ Söz sözü açar!” diye bir ıstıla(deyim)vardır. Yeri gelmişken gelin bugün biraz şu benim 25 yılımı alıp götüren, sizinse ancak burnun uzun ucuna gelmiş olan öğretmenliğin özelliklerinden söz edelim . İyi bir öğretmenin ne gibi özellikleri olmalıdır. Siz bu özellikleri üstünüzde toplamak için neler yapıyorsunuz, daha neler yapmalısınız? Müdür Bey sorusunu sorunca oturduğu yerden dersliğin sol tarafına doğru bakarak sözünü kendi kendine :

–    Neler yapıyorsunuz? bakalım diyerek yavaş sesle tekrarladı. En uçta oturan Ahmet Güner telaşlı birf hareketle kalktı:

–    Ben mi Efendim!  diye sordu. Müdür Bey, Ahmet Güner'in telaşlı kalkışına baktı, başını sallayarak; “ Eee, isenden başlayalım bakalım!” dedi. Ahmet Soruyu tam anlamadığını söyleyince Müdür Bey bu kez de, “ Soruyu doğru anyalanlar? “ diyerek hepimize baktı . Sami Akıncı'dan başka parmak kaldıran olmadı. Sami Akıncı:

–    İyi bir öğretmenin kazanıp taşıması gelen özellikler neler olmalıdır? diyerek Müdür Beye baktı. Müdür Bey de Ahmet'e dönerek: “ Şimdi anladın mı? “ diye sordu. Ahmet iyi bir öğretmenin giyim kuşamının düzgün olmasından köyün gençlerine örnek olmasından, okula geç kalmamasından, köy kahvelerine gitmemesine, erken kalkmasına dek bir çok özellikler saydı. Ahmet durunca Müdür Bey, memnun olmuş gibi:

–    Ya bakın, nelere dikkat edeceksiniz? dedi. Sami Akıncı başta olmak üzere dörtbeş arkadaş parmak kaldırdı. Müdür Bey arkadaşlara sordu:

–    Arkadaşınızın sözlerine ekleyecveğiniz mi var, yoksa eleştiri mi yapacaksınız? Müdür Bey sözünü bitirirken İsmet hızla parmak kaldırdı. İsmet'in tavrı Müdür Beyin gözünden kaçmadı, ilk sözü ona verdi. İsmet:

–    Arkadaş güzel söyledi, bizi hiç düşünmeden konuştu. 3 ayda bir öteki öğretmenlerin bir ayda aldığından daha az alacağımız parayla nasıl örnek giyiniriz. ? Ayrıca atölyelerde çalışacağız. Buralarda iş giysileri giyeceğimize göre gençlere nasıl örnek oluruz? Müdür Bey hiç yorum yapmadan İsmet'e oturmasını işaret etti. Parmak kaldıranlardan biri de Mehmet Yücel'di. Müdür Bey ona söz verdi. Mehmet Yücel de Ahmet Güner arkadaşı eleştirerek söze başladı:

–    Öğretmen, köyün kahvesine bile gitmeyecekse tertipli düzenli giyinmesine ne gerek var? “ deyince Müdür Bey Mehmet Yücel'i de oturttu. Gülümseyerek hepimize baktı:

–    İşte en büyük sorun burada:

–    Siz nasıl öğretmen olacaksınız? Bunu düşünüp müşahhaslaştırmaya (Somutlaştırma) çalışalım! Müdür Bey oturduğu yerden kalktı, öğretmen masası önünde sağa sola gitti, geldi. Durduktan sonra:

–    Hanginizin söylediği önemli değil, belli ki bu hepinizin sorunu ya da siz bunu sorun yapıyorsunuz. Bu aylık 20 lira sorunu öteki sorunların yanında, bir söz vardır; “ Devede kulak!” derler. Yani devenin yanında kulağı ne denli küçükse olay ona kıyas (Onunla ölçülür)edilir. Sizinki de buna benziyor. Gerçekte, okula gidip göreve başladıktan sonra çıkacak sorunlar çok daha şaşırtıcı olacaktır. Bu hepiniz için söylenemez ama kimi arkadaşlar zorlu sorunlarla karşılaşacaklardır. Bunu bir kez unutmayalım. Sizin çalışmalarınız tıpkı okuduğunuz okullar gibi yeni birer deneyimdir. Kepirtepe nasıl dört beş yer değiştirip sonunda yerine oturmuşsa, sizin içinizden bazılarının başlangıç yılları da benzer durumlar arzedecektir! (Gösterecektir)

Zil çalınca Müdür Bey kapıya yöneldi:

-Bunu etraflıca konuşacağız! deyip ayrıldı. Müdür Bey çıkınca neredeyse kavgaya dönüşecek sert tartışma oldu. Derste susan kimi arkadaşlar konuşanlar için ileri geri söz söylediler. Halil Basutçu bu ders hep susmuştu. Ancak konuşanları savundu:

-Susunca ne değişecek? Bakın Müdür Bey bizim aklımızdan geçmeyen kaygılardan söz ediyor. Biz 20 lira deyip duruyoruz ama belli ki daha zorlu olaylarla karşılaşacağız. Arkadaşlar kurcalamasaydı biz bunları hiç hesaba katmıyorduk. Halil sözünü bitirirken Müdür Bey bu kez elinde bir dergiyle geldi. Sayfaları kıvrılmış dergiyi Sami Akıncı'ya uzattı. Sami Akıncı dergiyi alınca önce İsmet İnönü-Cumhurbaşkanı sözlerini okudu. Uzunca bir yazıydı. Köy Kalkınmasından, okulsuz köylerden söz ediyordu. Bir süre sonra Köy Esntitüleri adı geçti. Müdür Bey dikkatimizi çekti: “ Cumhurbaşkanımızın koruyucu sözleri bize, bizim için güven kaynağı olacaktır. Devlet arkamızda oldukça bizi hiç bir olumsuz güç yolumuzdan çeviremez!”

Sami yazıyı bitirince Müdür Bey bu kez de Sami'ye yazıyı sen okudun ezcümle(Özet olarak) bize anlat!   “ dedi. Sami , yazıyı bize neredeyse yüzünden okur gibi anlattı. Sözünü bitirince bu kez de Müdür Bey gene Sami'ye: “ Bu yazıyı okumadan önce var olan kaygılarında bir azalma olup olmadığını sordu. Sami hiç duraksamadan; “ Ben zaten pek kaygılanmıyorum, çünkü okumaya kararlıyım, köyde çalışmak isteyen arkadaşlar için bu yazıyı okuyunca sevincim arttı. Umarım onlar daha çok sevinmişlerdir!” deyince Müdür Bey Sami Akıncı'ya “ Aferin!” İlk dersten sonra kon uşanlar-kon uşmayanlar ayrımı olmuştu. Müdür Bey sanki onları dinlemiş gibi:

- Durun bakalım biraz da susanları dinleyelim deyip Yakup Tanrıkulu'ya işaret etti. Yakup ya soruyu anlamadı ya da geçiştirmek istedi, gülümseyerek: “ Yazıyı beğendim!” dedi. Müdür Bey dikkatle Yakup'a baktı: “ Bu yazı iki yıl önce yazılmıştı, onu ben de beğendim, onun için de aldım sakladım, Sen, bir kaç ay sonra o korkulan, arkadaşlarının kaygılarına neden olan olaylar için söyleyecek bir sözün yok mu? “

Yakup sustu. Bu kez de Sefer Tunca'ya sordu. Sefer Tunca da soruyu kendine göre çevirdi, “ Ben ken di köyüme gitmeyi tasarlıyorum, ailem orada, onlarla yardımlaşacağımı düşündüğümden fazla bir kaygı duymuyorum!” dedi. Müdür Bey gülümsedi:

- Sen kurmuşsun tezgahını tasan yok. Bizim telaşımız da bu işte. Biz de senin gibi güvenecek dayanaklar bulsak, susacağız! dedi.

İlginçtir, bundan sonra soru sorulan arkadaşlardan çoğu benzer yanıtları verdiler. Bu kez Müdür

Bey soruyu değiştirdi. “ Sami gibi bu işi, başka yoldan çözümleyeyi düşüneniz yok mu? “ deyince parmak kaldırdım. Müdür Bey başıyla konuşmamı ışaretleyince: “ Siz daha önce bir yıl daha Ankara'da (Hasanoğlan) okuyacağımızı söyleyince orada çalışabileceğimi düşünerek köye dönmeyi önemsememeye başladım. Köye dönmek zorunda kalırsam kendi köyüme gideceğim. Köyümde 100 dönüm kendi tarlam var. Okul bahçesi dışında belki köyden tarla da almayacağım. Bunu sağlayamazsam köydeki tarlarlarımın geliriyle geçineneceğim. Bu nedenle de fazla bir kaygı duymuyorum!” deyince Müdür Bey:

-İşte bu hepsinden güzel, kimseye minneti olmayacak! dedi. Müdür Bey babamın sağ olduğunu sandığını söyleyince olayı ayrıntılarıyla anlattım.

Benim üstümde konuşulurken ders bitti. Müdür Bey ayrılınca değişik görüşler ortaya atıldı. Mehmet Yücel bu kez efkarlandı:

–    Ne babamızın bol toprağı var, ne de Allah bol akıl vermiş! deyince gülenler oldu. Mustafa Saatçı: -Allah sana boy vermiş, daha ne istiyorsun? deyince Bekir Temuçin:

–    Boy vermemiş “ Kapıp koyvermiş!” demeye kalmadı Mehmet Yücel'in hemşerisi Mehmet Başaran:

–    Senin payını da ona vermiş! deyince tartışma başladı. Bekir Temuçin oldukça laf bilen cinsinden cerbeze mi cerbeze; Mehmet Başaran'ı sindirdi. Bu arada ben sordum:

–      Kapıp koyverme mi? Yoksa Kapıp koyuvermek mi? Çoğunluk soruya ilgi gösterdi. Samı Akıncı anlamını : Bırakıvermek olarak açıkladı. Bu kez de Sami. Koyverme, koyuverme ya da bırakıverme fillerini sordu.

Yemek zili çalınca, “ Bo konuyu burada bırakıverelim!” diyerek yemeğe gittik.

Yemekteki konu sinema oldu. Sanırım yandaki masada bir tartışma olmuş. Fevzi Üner yüksek sesle. Hayır hayır: O üçlünün adı Üç Ahpap Çavuşlar, o ikili Lorel-Hardi. Bastonla tek olartak çıkan yampirik yürüyüşlü Şarlo!” Sinemalarda filmlerden önce ya da aralarda görünen kişilermiş bunlar. Ben de gördüm ama aklımda yalnız o üç kişi olanlar kaldı. Biri bıyıklı, biri kıvırcık saçlı. Kıvırcık saçlıyı birine benzetiyorduk. Şimdi de tam karşımızda; “ Susss!

Atölyede hemen işimize başladık. Pinpon mu? Pingpon mu? Pinpong mu? Yoksa Pingpong mu?

Yaptığımız masanın gerçek adını bir süre tekrarladık. Konturplak dışında tamamlandı.

Paydostan sonra Asım Öğretmenle bir süre piyono çalışıtık. Öğretmen bir ara yeterince çalışamadığından yakınınca bir yalan uydurup ayrıldım. Asım Öğretmene kızmadım. O, açık açık söylüyor, Müzik Öğretmeni olabilmek için gidip Gazi Eğitim Enstitülerisünde okuması gerekirmiş. Orayası ise öğrencilerini sıkı bir sınavla alıyorlarmış. Oraya girmek için yaş sınırlaması varmış. Asım Öğretemen bu yıl giremezse hakkını kaybediyormuş. Bu nedenle ona engel olmak istemiyorum. Bu günden sonra da çağırmazsa gitmemeyi deniyeceğim. Hiç değilse olmadığı zamanlar çalışma izni isteyeceğim. Derslikte Müzik defterimi açıp eksik kalan majör-minör gamları sıraladım. Do majör diyezsizdi, Sol majör, bir diyez, Re majör iki diyez, la majör üç diyez, mi majör dört diyez, si majör beş diyez. Diyez artışlarına göre. Gam sıralamasına göre ise şöyle: Gene do ile başlarsak. Do diyezsiz, Re iki diyez, Mi dört diyez, Fa bir bemol, sol bir diyez, La üç diyez, Si beş diyez. . .

Minör gamlar biraz karışık. Onlarda yalnız armonik minörleri seçeceiğim. Müzik çalıştığımı görmüş Abdullah Erçetin geldi. Abdullah müziği seviyor ama bu tür çalışmaşara hiç yanaşmıyor. Nedense bu kez hareket bildiren sözlerle ilgilendi. Greve, Allegro, Allegretto, Vivace, Presto, Moderato, Andante, Largo, Lento, Sustanito

Bu sözleri piyano metoduyla öteki parçaların üstünden okuyarak aldım ama çoğunun tam anlamını bilmiyorum. Abdullah'ın ilgisi benim de dikkatimi çekti. Asım Öğretmenle çalıştığımız parçalarda bazan öğretmen onları göstrerek beni uyarıyor:

-   Bak Moderato, bak bak bak, Lento ya da Andante ! diyor. Andante ile Allegrettoyu bilir gibiyim; birincisi orta ağırlıkta, ikincisi ona göre az daha hızlıca. Yemeğe bunları konuşarak gittik.

Yemekte gene sinema konu edildi. Gitmeye herkes kararlı da bu kez tartışma cumartesi günü mü olsun , pazar günü mü? Ben, “ İkisi de olsun!” dedim. Oysa gitmek niyetinde bile değilim.

 

27 Mart 1943 Cumartesi

 

Zil sesiyle uyandım. Yusuf, arkadaşları ciddiyete çağırıyor:

–    Elin çocukları yanında kendinizi azarlatmak istemiyorsanız, dediklerimi yapın ; yoksa diziden atarım! diyor. Sefer Tunca hemen karşılık verdi:

–    Ne çocuğu be çocuk? O senin çocuk dediklerinin içinde benim yaşımda olanlar var. Bakma onların boylarının kısalığına. Onlar boy kısası değil gerçekte boy kösesidir! Halil Basutçu da karıştı:

–    Hayda, şimdi bir de bu çıktı! Boyun kısasını öğrenmiştik, kösesi ne ola ki?

Sakal kösesi, boy kösesi, akıl kösesi gibi yakıştırmalardan söz ederek oyun alanına çıktık. Talat Tarkan Öğretmen'le Fahri Tosili Öğretmen sürekli nöbetçilik görevlerini sürdürüyorlar. Bu sabah Seyfi Çaçur Öğretmen de katıldı. Yusuf, oyunu durdurup birkaç öğrenciyi halkadan çıkardı. Talat Tarkan Öğretmen öğrencileri kenara çekip konuştu. Çıkarılan öğrenciler arasında benim iyi olarak tanıdıklarım var; Rafet Kurşun, Hasan Arabacı, Selim Gezen, Mehmet Özalp görebildiklerimden. Dersliğe dönerken Talat Tarkan Öğretmen gülümseyerek oyun bozanlar adına özür diledi, bir suç işlemeyecekleri üstüne söz verdi. Böylece Yusuf'un gönlü oldu.

Çalışma saatinde sürekli sinema sözü edildi Bir ara oldukça sert tartışma da oldu:

-Hep senin dediğin mi olacak? Ya da :

-Sen kim oluyorsun da bana dediğini yaptıracaksın? türü sözler söylendi. Sonra da sınıfça bir karar alınmamasına karar verildi. İsmet ise:

-Dayı, hava güzel Yeni Bedir'e gidelim, belki karar değiştirip yarın sinemaya gideriz, önerisin de bulundu.

Kahvaltıda yeni bir duyuru ile karşılkaştık. Bizim sınıfın banyo günü değişmiş pazar yerine bugüne alınmış. Arkadaşlar buna sevindiler. Böylece yarınki sinema işi gerçekleşecek gibi oldu. Derken kahvaltıdaki öğretmenlere Hikmet Özmen katıldı. Hikmen Özmen Öğretmenin katılması, öğleden sonra Tarım çalışması olasılığını anımsattı. Özellikle bizim masadaki kuşkulu arkadaşlar olumsuz olumsuz konuşurken Fahri Tosili Öğretmen duyuru yaptı. Son sınıflar ders zili çaldığında eksiksiz olarak derslikte Hikmet Öğretmeni bekleyeceklerdir. Arkadaşların çoğunun bardakları elinde, lokmaları ağızında bir süre kaldı. Hilmi Altınsoy ağlamaklı bir sesle bana bakarak:

-Abi, bu şimdi işmi yani? diye sordu. Salt teselli olsun diye ben de:

–    Ne olduğunu bilmeden üzülmenin bir anlamı yok. Belki de sevinilecek bir haber verilecektir. Örneğin çok önceleri daha gideceğimiz söylenen İnanlı Aygır deposuna gidebiliriz! Hilmi birden güldü:

–    Biliyordun da bizden sakladın, hayın gibi sözler söyledi. Bu tür ters-yüz konuşmalar yaparak dersliğe gittik. Az sonra da Hikmet Öğretmen geldi. Gülümseyerek benim az önce arkadaşlara söylediklerime benzer sözler söyledi:

–    Daha önce planladıklarımızı uygulamaya başlıyoruz! dedikten sonra, bu tür gezilerin üst makamlarca izin ilişkisi olduğunu onların onayı alınmadan yapılamadığını anlattıktan sonra cebinden bir kağıt çıkararak: “ Gerçekleştirebilirsek İnanlı'ya, Tekirdağ'a, Alpullu'ya, Kırklareli'ye birlikte gideceğiz. Bunlardan birini yarın gerçekleştireceğiz. Gerçi bu doğrudan doğruya bir gezi değil bir ders uyulması ama, bizim zaten çalışma yaşamımız düpedüz çalışma üstüne kurulmuş durumda. Eskilerin deyimiyle gezginci bilginleriz. Hikmet Öğretmen konuşurken Asım Öğretmen geldi. Dersi vardı, özür dileyip dönecekti ama Hikmet Öğretmen durdurdu, dersten sonra geleceğini söyleyerek ayrıldı. Asım Öğretmen bana akordiyonu getirmemi söyledi. Dersliğe döndüğümde, Ali Önol, Kadir Pekgöz, Mehmet Başaran, Hilmi Altınsoy, Yakup Tanrıkulu, Emrfullah Öztürk arkadaşların tahtaya dizildiğini gördüm. Akordiyonu bırakırken öğretmen uyardık:

-Akordiyonu tak söylediğim sesleri bas! Do-re-m-fa-sol-la-si-do, do-si-la-sol-fa-mi-re-do. . . do-mi-sol-dooooo. Do-sol-m i-do. . Arkasından do gamı çıkış, do-sol-mi-do ya da do-mi-sol-dooo. do-si-la-sol-fa-mi-re-do. . . Arkasdaşlasr oturunca bir süre bunlar arka arkaya yapıldı

2. Derste, bir diyezli, iki diyezli gamları sıralandı. Öğretmen akordionu alıp gam, arpeş, akor örnekleri gösterdi. Harman; Avcılar parçalarıknı çaldı. Akın Piydesindeki Suna'nın ağıtı istendi. Asım Öğretmen onu iki sesli çaldı. Ders sonunda Asım Öğretmenle birlikte çıkıp akordiyonu yerine koydum. Dersliğe dönünce arkadaşlar kıpırdamadan durduğunu görünce şaşırdım. Sordum:

-Ne oldu, birini mi bekliyoruz? Gülenler oldu. Fettah Biricik duramadı, kendi fikrini açıkladı:

-O, ne olacağını bildiği için rahat! deyiverdi. Sami Akıncı tartışma açılmasını istemediğinden olacak:

-Ne güzel söylüyorsun. Sen de bil de, için rahat olsun, be kardeşim!

Tören zili çalınca kuşkulu bakışlarla törene çıkıldı. Ben akordiyonu Asım Öğretmene verip yerime geçtim . Arkadaşların hala gezi sözü ettini şaşarak izledim. Eğitimbaşı hafta sonu anımsatmaları yaptı. Kesinlikle asfaltta gezilmeyecek, yol kenarında durup gelen geçen arabalara, otöbüslere bakılıp söz atılmayacak, sorulanlara kısa yanıtlar verilecek, izinsiz okul çevresinden ayrılınmayacak!

Öğle yemeğinde gözlerimiz öğretmenlerde oldu. Gerçekte bizim sınıftakilerin gözleri Hikmet Özmen Öğretmeni aradı. Yemekten kalkanlar hemen dersliğe döndü. Bir yandan banyo sıramızı düşünüyor bir yandan da :

-Sinema işimiz gene kaldı ! Hayıflanması yapılıyor.

Çok ilginç bir durum, herkes Hikmet Özmen Öğretmeni bekliyor ama hiç kimse neden gecikti Hikmet Öğretmen? demiyor. . Sanki o bugün gelmemiş, geziden söz etmemiş gibi sinemadan filmden söz ediliyor. Biliyorum ki arkaşların çoğu, bencileyin Hikmet Öğretmenin kapıdan görünmesini bekliyorlar. Sanırım gidilmekten vazgeçildiği için gelmediğini düşünenler de vardır. Nihayet Hikmet Öğretmen geldi. Önceki açıklamasına kısa bir eklenti yaptı. “ Hepinizin sevineceğini umduğum haberi veriyorum. “ Edirne'ye gidiyoruz. Fidanlıkta kazma, ekme, kesme, budama, uygulama çalışmalarına katılacağız. Kalan zamanlarımızda Edirne'nin görülmesi gereken yerlerini göreceğiz

Dedikten sonra sınıfı iki gruba ayırdıklarını, bir grubun gideceğini bir grubun kalacakğını, kalanların niçin kaldığını anlattı. 4 arkadaş revirdeymiş, 6 arkadaş görevliymiş. (Piyeste olanların provaları sürekli yapılacakmış)Edirne'de bize ayrılan yerde ancak 15 kişi kalabileceğini anlattı. Bu nedenlerle de sınıfı 14-15 sayı olarak ikiye bölmeyi yeğlemişler. Fidanlık Uygulama süresi 15 günden bir haftaya indirilmiş. Edirne Öğretmen Okulu başka illere taşındığından eskiden olduğu gibi oradan yararlanılamıyormuş. Biz, lisenin ek binasında bir yerde kalacakmışız. Arkadaşlar bir çok soru sordular. Sorular tekrarlanmaya başlayınca Hikmet Öğretmen :

-Merak etmeyin, ben de sizinle beraberim , ben saraylarda kalmayacağım. Çok çaresiz bir duruma düşersek atlayıp gününden önce geliriz! deyip sözü bağladı. Öğretmen son uyarısını yaptı:

-Bir hafta okuldan ayrı kalacağız, hazırlığınızı ona göre yapın. Sabah, her günkünden yarım saat önce kalkıp ayaüstü kahvaltı yaparak kumanyalarımızı alıp yola çıkacağız! Küçük çantalarınız varsa alabilirsiniz. Ortak kullanma koşuluyla iki büyükçe çanta da alabilirsiniz. Buna sevindim; İsmet son gelişinde kardeşi Sabri'nın ilkokul çantasını getirmişti, işe yarayacak.

Öğretmen gidince sevinçten atlayıp zıplayanlar oldu. Hemen yapılacaklar sıralandı varsayımlar, olasılıklar öne sürüldü. Hikmet Öğretmenin söylediği kazma, ekme, dikme sözlerinin anlamları tartışıldı. Edirne Fidanlığının yeri anımsanıp kağıt üzerin de gösterildi. Topluca yapılabilecek etkinlikler, ayrı ayrı yapılacak gezmeler tasarlandı. Karşılıklı sözleşmeler de oldu:

-Kimse kimseye karışmayacak!

Banyo sıramızı Edirne düşleri içinde geçirdik. Öyle ki, sanki şaka yapılıyor gibi sular bir ısındı bir soğudu. Her zaman öfkeyle karşılanan bu rahatsız edici durum bugün şakalarla atlatıldı. Sanki Edirne'de hamama gidilecekmiş gibi, su soğuyunca birisi hemen:

–    Edirne'de böyle soğumayacak! Herkesten:

–    Ha, ha, haa!” Ya da su çok ısınınca:

–      Edirne'de böyle ısınmayacak! şamataları sürdü. . .

Banyodan sonra derslikte toplanmaya başlanıldı. Edirne haberini alan rahatsız arkadaşlardan İdris Destan , Ali Önol, Hüseyin Orhan. (Orhan zaten hasta değil, burun kanamasından gözetim için yatmıştı)Piyes provasından dönenler de gelincde, beklenen çıngar koptu:

- Neden, hep belli kilşiler gidiyor? Bunu söyleyenler bu kez değişti. Her zaman böyle diyenlerin başında Fettah Biricik gelirdi. Bu kez Fettah gidenler arasında. Söyleyenler ise Bekir Temuçin ; Kadir Pekgöz gibi küçük takımı. . .

Nedense, gidenlerden de kimileri:

-Bu ayırım neye göre yapıldı? “ sorusunu birkaç kez soruldu.

Ayırım dedikleri de gerçekle ilgisi olmayan bir söz. Sinanlı deposundan ağır eşya geleceği zaman güçlü olanlar seçilip götürülüyor. Giderken kimse tınmıyor. Aradan Birkaç gün geçince gidenler gördükleri iyi ya da yararlı bir olay anlatırsa, bu kez başlıyor bu tür yakınmalar.

Bu konuda en çok konuşanların sanatsal çalışmalardaki etkinlikleri ise bu konudaki istekleriyle taban tabana zıt. Örneğin İdris Destan, sık sık rahatsız olduğu için zaten bedensel çalışmalarda korunma(Gözetim) altında. İdris Destan gibi hak arayıcılardan biri de Mehmet Başaran. O da, Bedensel olarak çok sağlıksız göründüğünden neredeyse Tarım, Sanat çalışmalarında varlığı ile yokluğu ayırdedilmemektedir. Bir üçüncü karşıcı da hemşerim Kadir Pekgöz. Kadir sağlıklıdır; ancak boyca yeterince gelişmediğinden, küçükler arasında sayılmaktaır. Ne var ki Kadir hak üstüne yapılan tartışmalarda boyuna bakmadan konuşur. “ Herkes boyu kadar konuşur!” sözünü Kadir Pekgöz bir türlü benimsemez.

Edirne'ye gidişimiz öteki sınıflarda duyulunca özellikle okulun Edirne)Karaağaç'ta açıldığı yıl oraya gelmiş olan o zamanın 4. 5 sınıflarında okuyanlar bizim dersliğe doluştular. Bunlardan benim de ta o günlertde tanıdıklarım vardı. 4. sınıfta Doğan Güney'le 5. sınıftan Cavit Kafkas benim yanıma geldiler. Goğan Güney Edirne/Karaağaç denince o yılki( 4. sınıf) öğretmenini hep saygıyla andığını(Öğretmen Ömer Tunalı, sonradan pilot olmuştu, uçak kazasında öldü)üzgün olarak söyledi. Cavit'in o yılki öğretmeni Adem Gürçağlayan sonradan öğrenci olarak Gazi Eğitim Enstitüsüne giderek müfettiş olmuştu. Onları andılar. İkisinin ortak görüşleri:

-O iki öğetmenin o yıl, onların her sorunuyla yakından ilgilendiğini, küçük çocuk olarak onların yakın ilgileri sayesinde ev özlemi çekmediklerini anlattılar. Onlar konuşurken gene o zaman onların sınıfında olan çocuklar geldi, onların da çok özlemleri, unutulmaz anıları varmış, uzun uzun anlattılar. Onlar arkadaş arkadaş konuşurken ben de onların hiç anmadığı, unuttular mı oksa bir birini incitmemek için anısatmadıklarını merak ettiğim bir olayı düşündüm. Bir raslantı Cavit'in sınıfından iki, Doğanın sınıfından da iki çocuk var. altı arkadaş da şimdi 4. sınıftalar. Oysa onlar anımsadıkları yılda bir sınıf ara ile okumuşlardı. Onlar değinmeyince ben de üçü için üzüldüm, öteki üçü için de sevinerek adalet terazimi denkleştirdim .

 

28 Mart 1943 Pazar

 

Bir birimizi dürtükleyerek kalktık. Toplantı yerimiz mutfak. Hikmet Öğretmen daha önce gelmiş, telaş etmeyin, vaktimiz var diyor. Fısıltılı konuşmalara şaştım. Zil çoktan çaldı sordum. Öğretmen, öğrenciler çok önemser çevremizi sararlar, nedir, nedirciktir soruları bizi usandırır!” dedi. Birerle koldan okulun alt yanına indik. Kaçar gibi okulu arkamızda bırakıp yola çıktık. Lüleburgaz’da az bekledik. Ahmet Gökay Ağabey de bizimle gelecekmiş.

Hepimiz sevinçliyiz ama nedense dillerimiz bağlanmış gibi bakışıp bakışıp gülüşüyoruz da konuşmuyoruz. Sağda Sarımsaklı, solda Türkgeldi Çiftliklerini arkamızda bırakarak Kırıkköy önüne indik. İsmet bana sordu:

–    Dayı sen bu köye hiç gittin mi? Gittiğimi söyledim. Soru bu kez değiştirilerek soruldu:

–    Bu köyde hiç kimseyi tanıyor musun? Başımla, “ Tanıyorum” anlamında : “ Hııı!” dedim. Mehmet Yücel dayanamadı:

–    Dayı bu köyde Kınalı Yapıncak vardı değil mi? Ona da gene, “ Hıııı!” dedim. Bu sefer Arif Kalkan sordu:

–    Dayısı bu köyde Pomak var mı? Arif’in kasıtlı sorduğunu bildiğim için:

–    Vardı ama şimdi yok, olanlar başka yerlere gitti! dedim O tarafta bir itiş kakış oldu. Pomak sözüne içerleyen Hüseyin Serin gülerek Arif’e sataşmış. Ben duymazdan geldim . Ancak bu işin uzayacağını da sezer gibi oldum . Uzaktan da olsa Alpullu’ýu özlemle izledik. Fabrika bacasının dumanı genelde olduğu gibi Babaeski tarafına gidiyordu. Arkadaşlar, coğrafya derslerinde yön bulmak için o dumanlardan yararlandığımızı andılar. Sabit Soysal Öğretmen Rüzgarsız zamanlarda “ Geçici bir gösterge sayılır!” derdi.

Babaeskiýe yaklaşırken Kiremitçi Hasan Amcamın ocaklarını gördüm . Dümdüz bir alan da oldukça geniş yer tutmuş bir kiremit-tuğla işletmesi. Babaeski’de bir saate yakın kaldık. Babaeski, Lüleburgaz’a göre daha küçük. Gene de görülecek yerleri var. Arkadaşların kimileri Hasanoğlan’da yaptığımız konuşmaları anımsadı. O zaman tüm Trakya gözümüzde tütüyordu, o nedenle, “ Bir gün dönersek Trakya'nın her köşesini göreceğiz!” gibi sözler veriliyordu. İşte şimdi Trakya’dayız, neresini gördük? türü serzenişler ediliyor. Mehmet Yücel gülerek:

–    Kasabayı götürecek değilsinizya, gördünüz işte, bu yetmez mi? diye sordu. Çok isteğimize karşın hiç gelemediğimiz Edirne'ye bir hafta kalmak üzere gelişimiz mutlu olmamız gereken bir olay!” Giderek konuşmalar Edirne’ye döndü. Kimler ne yapacak? Hepimizin özel düşünceleri var. Sefer Tunca’nın akrabası varmış, onları arayacakmış. Fettah Biricik de söze karıştı, onun akrab ası değilmiş ama çocukluğundan beri tanışıyorlarmış. Bu arada yeni öğrendim, Sefer’le Fettah, ilkokulu da birlikte okumuşlar. Fettah çıkardı bir ilkokul resimlerini gösterdi. Şimdi daha iyi anladım, Fettah’a çatanlar olunca Sefer arka çıkıyordu. Kimi zaman ben, buna şaşıyordum:

–    Köylünse köylün, o suçlu olduğu zamanlar bile kollamaya kalkman neden? diyordum. Sefer yanıt vermiyordu ama böyle sorular karşısında oldukça ıkınıp sıkınıyordu. Demek küçüklükten beri bir beraberlikleri varmış.

Havza’da da uzunca durduk. Havza denince Küçük Doğan’e anımsadım, Doğan Güney, toplantılarda keman çaldığı için Kemancı Doğan olarak da tanınıyor. Karaağaç'a ilk gelenlerdendi. O zaman 4. sınıftaydı. Mehmet Faruk Gürtunca onun eniştesiymiş. Onun bir şarkısını söyledi:

“ Sen ne güzel bulursun, gezsen Anadolu'yu,
Dertlerden kurtulursun, gezsen Anadolu'yu! ’”

diye sürüyordu.

Akordiyon çalışırken yanıma en çok gelenlerden biriydi. Kemanı çok ilerletmedi ama bırakmadı da. Şimdilerde de en iyi keman çalan o. Doğan Güney. Karaağaç’ta daha sonra Alpullu, Kepirtepe ilk yıl bizden iki sınıf geriyken Köy Enstitüsü’ne dönüşmede bir yılda iki, sınıf atlayarak bir sınıf arkamıza tırmandı. Bence o zaman en çok zarar eden C avit Kafkasın sınıfına oldu. Cavit Okul Karaağaç’ta açıldığında 5. sınıfta bir sınıf arkamızdaydı, şimdi gene öyle. Doğan Güney ise o zaman Cavit’in bir sınıf arkasındaydı. Hiç unutmuyorum, zaman zaman ikisi de yanıma geliyordu. İkisi de bana Ağabey derlerdi. Konuşmalarda Doğan Cavit’e de Ağabey derdi. Şimdi aynı sınıftalar, gene Ağabeyli olarak mı konuşuyorlar?

Hava birden kapandı, yağmur çiselemeye başladı:

–    Eyvah, yağmur başlarsa en az bir hafta sürer! Söyleyen ağzının payını aldı:

–    Sus be kalçan ağızlı, açacaksan ağzını hayıra aç! Kamyonun üstü kapalı olduğu için ıslanmadık ama gök gürültüleri arasında birden Edirne’ye girdik. Minareleri saymak olanağı olmadı ama olsaydı bile aklıma gelmemişti. Aynı yoldan gideceğimize göre giderken sayarım, deyip geçtim. Bildiğimiz Öğretmen Okulu önünde indik Büyük binanın kapısında Lise yazıyor. “ Okullar yer değiştirmiş!” Büyük binanın önünden girdik. Orada bekleyen biri, bizi bahçeye indirdi; az ötedeki bir küçük, eski binaya götürdü; “ Binada kimse kalmıyor, rahat edeceksiniz!” dedi. Ahmet Ağabey, binanın ötesine, berisine baktı. Odanın birin de sandalyeler yığılmıştı, onlardan sağlamlarını seçtik. Bir süre sonra Hikmet Öğretmen geldi:

–    İşte Edirne'deyiz, önce kendi kendimize “ Hoş geldik!” diyelim, dedikten sonra, hepimize iyi olup olmadığımızı sordu. . Öğle kumanyalarımızı yemiştik. Akşam için ise isteyenin gene kumanyasını isteyenin yakın bir yerden istediğini alabileceğini söyledi. Yatacağımız yeri inceledi, odanın birini kendisi için gösterdi. Gösterdiği odaya hemen bir yatak hazırladık. Hikmet Öğretmen:

–    İsteyen bizimle gelsin birlikte çevreye bakalım; uzaklara başka günler gidersiniz! diyerek yürüdü. . Bahçenin başka kapısı da varmış ama, bize büyük binanın kapısı gösterildi; sola dönünce hemen sokağa çıkılıyor. Mehmet Yücel köfteciyi görünce:

–    Ben aradığımı buldum! deyince Hikmet Öğretmen :

–    Hadi seni göreyim Mehmet, bir haftada en az 5 kilo alabilirsin, Edirne eti besleyicidir, kıvırcık etinin özelliği bu, yağa dönüşmez, butları güçlendirir! dedi. Sonra da:

–    Kıvırcık, Karaman, Dağlıç koyunlar hakkında fazla bilgi almadınız, bir gün bunları da konuşuruz! dedi. Hikmet Öğretmen :

–    Gezerseniz dağılmadan gezin, yorgunsunuz, erken yatalım! deyip ayrıldı. Gök gene gürlemeye başlayınca geri döndük. Yataklarımızı hazırlayıp bir süre uzandık. Bize yol gösteren geldi, Lise görevlisiymiş, tuvaletlerde zaman zaman su kesilirmiş. İstersek okulun paydos saatlerinde büyük binadaki tuvaleti kullanabilecekmişiz. Paydos saatleri: Saat 16’00 dan sabaha dek. Buna sevindik. Okulda gece kimse olup olmadığı sorulunca görevli gülümseyerek; Okul Müdürünün kaldıkğını söyledi. Sonra da sözüne açıklık getirdi:

–    Müdürün evi; Lisenin hemen önündedir, ancak o, her akşam kendi odasında sabahlara kadar çalışır, yazı yazar, dolaşır’dedi. Adını da ekledi, onu herkes tanır:

–    Cemal Bey!” dedi. Sonra da soyadını ekledi, Gökçe, Cemal Gökçe, 6 yıldır burada müdürdür! …Arkadaşlar gülüştüler:

–    Geç de olsa biz de tanıdık; Cemal Beyi! dediler. En ilginci, gece elektrik kesilirmiş. Zaten bina kullanılmadığı için elektrikleri sürekli kesikmiş ama arada böyle açılırmış. Böyle açılır demesine karşın elektrik olmadığı görüldü. Görevli :

–    Hemen açarım! deyip gitti. Arkadaşlara yeni bir eğlence çıktı, görevlinin konuşması, tavrı. İşini öğrenmiştik okulda belli ki hademe denilen görevlilerden. Ama o, daha yetkiliymiş gibi davranarak bizi korkutmaya çalışıyor. Az sonra elektrik geldi. Görevli gene gelince bu kez bir gemici feneri istedik. Görevli gemici feneri sözünü anlamadı, açıklayınca:

–    Hııı, yaylı fener, diyorsunuz, deyip gitti, bir değil iki fenerle geldi; gaz da doldurmuş. Hava kararırken gene sokağa çıktık. İsmet, “ Köfte iyiyelim!” diye tutturunca biz de köfteciye girdik. Hikmet Öğretmenin uyarısına karşın Mehmet Yücel köfte yemedi, iki yumurta pişirtti. Köşedeki şekerciden sabun gibi şekerlerden aldık. Kaba ama tatlı geldi, ba yükleyip, Kepirtepe’ye uğurlayacağız. Öğleden sonra da Fidanlık’ta çalışmaya başlayacağız.

Lise binasına girerken arkadaşlar:

–    Müdür Bey bu gece çalışmıyor! deyince Hikmet Öğretmen durarak sordu:

–    Nereden biliyorsunuz, dün gece çalışıyor muydu? dedi. Arkadaşlar anlattılar. Hikmet Öğretmen: unlardan dönüşte arkadaşlara götürmeyi konuştuk. Biz ağır aksak dolaşırken Hikmet Öğretmen geldi, birlikte döndük. Mehmet Yücel’in köfte yememesi konu edildi. Hikmet Öğretmen: “ Onun paşa gönlü bilir, benden söylemesi” , deyip konunu yarınki işlere döndürdü. En geç saat 10’00 da Fidanlık’a olacağız. Fidanlıkt’an alacağımız fidanları en geç öğleye dek kamyon

–    Yerimiz güzel, kuytu! diyerek kapıdan girdi, elektrik düğmesini çevirdi, yanmadı. Bir daha çevirdi gene yanmayınca:

–    Pasif korunmadayız; durun bakalım! deyip az düşündü. Fenerimiz çıkarılınca öğretmen:

–    Tam onu düşünüyordum, iyi oldu; deyip yaktı. Öteki fener de gelince öğretmen:

–    Pasif korunmaları onların olsun! deyip güldü. Erken yatmamıza karşın saat 10’00 a dek gene uyumadık.

 

29 Mart 1943 Pazartesi.

 

“ Hikmet Öğretmen kalktı” sözünü duyunca gözlerimi açtım. Oysa öğretmen kalkmamış, Fettah Biricik rahatsız olmuş. Sefer’le Hüseyin Serin onunla kalkıp dışarı çıkmışlar. Öğretmen: “ Günaydınlar!” deyip yanımızdan geçti. Alt bahçeden çıkmamızı söyledi. Kendisi Lise Müdürü ile görüşüp gelecekmiş. Yanımıza kalem kağıt almamızı, gerektiğinde not yazmamızı önerdi. O denenleri ben daha önce düşündüğüm için hazırlamıştım. İsmet dayanamdı:

-Dayım nasıl olsa hazırlamıştır! deyince Hikmet Öğretmen :

-İsmet, Her koyun kendi bacağından asılır! diyen bir sözümüz vardır, dayının bacağından asılırsan onun eti sayılırsın!” deyince Mehmet Yücel:

–    Yok öğretmenim İsmet öyle durumlarda önce tüm çengellere kendine yazdırır! dedi. Öğretmen kahkaha ile güldü. Öğretmen büyük binaya gidince alt kapıdan çıktık. . Buralarda bir semtin adının Ayşekadın olduğunu biliyorduk. Bu kez ters yönden dolandığımız için tam bulduramadık. “ Neresi? “ falan diye bakınırken yan ımızdan geçen biri:

–    İşte orada! diye az ilerisini gösterdi. Gösterdiği yerde bizim arkadaşlar, Sefer Tunca, Hüseyin Serin, Fettah Biricik vardı. Arif Kalkan biraz kasıtlı olarak; “ Adam, Fettah’ı tanımız olacak, onu gösterdi! dedi. Fettah, oldukça tombul; durmadan da konuştuğu için arkadaşlar daha ilk günlerde ona kadın adları takmıştı. Zenne, Akfatma, Ayşekadın(Kara Fatma’nın tersi , korkak, beyaz tenli, sevimsiz anlamında)diyorlardı. Özellikle Ayşe kadın sözü Edirne’den sonra unutulmuştu. Arif onu anımsattı. Hep güldük ama hepimiz; “ Sus!” işareti verdik. Akşamki yerde çaylı-simitli kahvaltı yaptık. Önce Ahmet Ağabey, az sonra da Hikmet Öğretmen yanında bir kişiyle geldi. Gelen bize yabancı değil ama kim olduğunu bir türlü kestiremedik. Arkadaşlar bana baktılar, göz kaş ettiler ama ben adını anımsayamadım . Kişiyi yüz olarak çok iyi anımsıyorum. İlk günlerdeki fotopğraflarda bizim öğretmenler arasında var. Hem de Okul Müdürümüz Nejat İdil’in sırasında. Demeye kalmadı Hikmet Öğretmen: -Ruhi Bey, yabancımız değil eski dost, sizi gördüğüne sevindi, bize yardımcı olacak!” dedi. Soyadını bilmiyorum ama Ruhi Bey deyince iyi anımsadım; okulun kurulduğu yıl Eğitmen Kursundaydı, okula sık sık geliyordu. Daha sonraki yıllarda da geldiği oldu. Özellikle Hidayet Gülen Öğretmenle konuşuyordu. Hemen bunu söyledim. Ruhi Bey duydu, gülerek bana :

–    İyi anımsadın, Hidayet benim eski arkadaşımdı! dedi.

Kamyon gelince atlayıp doğruca fidanlığa gittik. Bildiğimiz fidanlığın bir bölümü kesilmiş olduğu için, kesilmiş ormana dönmüş. Türkgeldi’de gördüğümüz görüntü burada da var. Ancak buranın yeri çok düz bir alana yayılmış. Bizim gözlerimiz fidanlardan çok Karaağaç yolunda, eski okulumuzun bulunduğu doğu tarafında:

–    Bir gün gidelim! “ Gidebilir miyiz? “ Askerler sokar mı? “ Önemli bir soru:

–    Bu Ruhi Bey neden buraya geldi? Fidanlık Müdürü Gümüş Bey aralarında öğretmenler geldi. Gümüş Bey kalın paltolu, ; paltosunu göstererek biraz üşüttüğünü söyledi. “ Edirne’nin değişken hava sürecindeyiz, siz de dikkat edin!” dedi. . Konuşmaları arasında birkaç kez Ruhi Beyi tanık gösterdi. Sonra da Fidanlıkta bulunan ağaç türlerine sözü getirdi. Defter açtığımı görünce bana baktı, yönetim binasını göstererek: “ İç duvarlardan birinde liste vardır; yazamadıkların olursa oradan bakarsın!” dedi. Gene de ben, yazabildiklerimi yazdım. Meşe, Kavak, Çınar, Söğüt, Dışbudak, Akçaağaç, Kızılağaç, Karaağaç, Atkestaesi; Ihlamur, Fındık, Çam, Ardıç, Katırtırnağı, Lüfer. Meyve Ağaları: Şeftali; Zerdali, Erik(Bir kaç şekli)Elma; göreceksiniz, sizi onların meyve zaman larında da bekleriz, o zaman daha güler yüzle karşılanacaksınıkz!” deyip güldü. Gümüş Bey öğretmenlerle önde, biz arkasında bir süre gezdik. . Geriye dönüşte Gümüş Bey bana yazdıklarını bir oku!” dedi. Okudum. Hikmet Öğretmenle konuştular. Az uzağımızda duran iki kişiye bir şeyler söylendi. Konuşuklarından bir anlam çıkaram adık ama başlarının sallanışlarından onların anlaştıkları belli oluyordu. Sonunda ellerinin on parmağı açılarak gösterildiğini gürünce onar tane birşeyler geleceğini kestirdik. Konuşmalar kesildi. Fidan öbeklerine yöneldik. Gümüş Bey bize işaret etti,

Yerden bir avuç toprak alıp un etti. Sonra da :

–    Nasıl bir toprak? diye sordu. Arkadaşlar, “ Mümbit!” deyince gülerek; onu biz böyle yaptık, çalışa çalışa uzun yıllar sonra böyle oldu. Sizin çalışmalarınız daha yeni, zamanla sizin orası da böyle olacak!” dedi. Sonra öbekleri göstererek her öbekten onar tane kamyona taşıdık. Taşıdıklarımızı işaretledim. Kavak, çınar, söğüt, dışbudak, Akçaağaç, çam ; ıhlamu. Ayrıca Meyve fidanlarından da Şeftali, Erik; Kayısı, dut, armut olmak üzere elli adet kamyona tıka basa yerleştirdik. Kamyonla Ahmet Ağabey de gitti. Arkadaşlar bakıştılar; belki hemen öyle: “ Ahmet Ağabey de gitti!” deyiverdiler. Hikmet Öğretmen: “ Ahmet Ağabey gittiyse burada Ruhi Öğretmen var, doğma büyüme Edirneli; sağolsun, bizim sorunlarımızla ilgilenecek!” dedi. Ruhi Öğretmen de gülerek:

–      Seve seve! diyerek yüzlerimize baktı. . Fidanlık Yönetim binasın döndük. Fidanlık binasında bir süre oturduk. Odanın birinde yeni Trakya Genel Müfettişi’nin resmi var. Abidin Özmen. Ruhi Bey açıklama yaptı: Bizim eski bakanlarımızdan, Atatürk dönemi Milli Eğitim Bakanlarındandır!” dedi. Hikmet Öğretmen bize İşte birinci gün etkinliğimiz bu kadar, yarın bıçakları bileyip kesme işine başlayacağız. Bundan sonra yük taşıma olmayacak!” dedi. Arkadaşlar Karaağaç İstasyonuna gitmek istediler. Ruhi Öğretmen saat verdi, o saattte hazır olursak, Karaağaç’tan Edirne İstasyonuna trenle gelebilecekmişiz. Buna çok sevindik. Öğretmenler geçen bir faytona atlayıp Edirne’ye döndü; biz sağlı sollu çevreye baka baka Karaağaç İstasyonuna gittik.

 

(Resim, Yöre dergisinden alınmıştır)

İstanyona gidince oldukça duygulandım. Tren yolu sahiden okulun hemen bitişiğinden geçiyormuş. Ben, BU YOLU; KARANLIKTA, KUŞKULAR, KORKULAR İÇİNDE OLMAKLA BİRLİKTE GENE DE GÜVENLE YÜRÜMÜŞTÜM. Yolu yürüdüm zamanı anımsamaya çalıştım. Yoksa hiç mi bir şey düşünmüyordum? Birden korkar gibi oldum. İsmet bir başka olayı anımsattı:

-Dayı, Okul Müdürü gelip bize :

-Bu gece ekmeğimiz yok, gelmedi! dediğini. . Hiç unutur muyum? O gece benim en cesur gecem olarak hep aklımda taze taze duruyor. 80 arkadaş olduğumuz söyleniyordu. Bizim sını 30, öteki iki sınıflar 25'er kişiydiler. Bir salonda toplanmıştık. Okul Müdürü ilk kez geldi, bizimle konuştu:

-İşte çocuklar, yeni kurulan bir okul, dsaha bir çok eksiğimiz var. Yakın zamanda herşey tamam olacak. Günlük bir çok işimizi de biz kendimiz yapacağız. Bakın bu akşamın ekmeği gelmedi; ekmeksiz kaldık. İlerde böyle bir durum olunca sizler koşup ekmeğimizi alacaksınız! deyince ben:

-Şimdi de alırız! demiştim. Müdür Bey, biraz hayrete bakıp: Karaağaç'ı biliyormuysun? diye sormuştu. Karaağaç'ı bilmiyordum ama Lüleburgaz'ı, Kırklareli'yi biliyordum. Belli yerlerden girilip belli yerlerden dönülüyordu. “ Gene öyle yaparım!” diyerek cesaretlenmiştim. Müdür Bey:

-Öyleyse yanına bir arkadaş al, git bakalım!” demişti. Sahiden gidip ekmekleri almıştım.

O gece öyle davravmam kendime güvenmemi arttırdı. O gece pısırıp otursaydım , sanırım şimdiki güvenimi kazanamayacaktım. Bir çok arkadaş değişik anısını anlattı, aynı olaylarda bizim paylarımızı da onların anılarında ortaya çıktı. Mustafa Saatçı ile Hasan Üner için kavgamızı Mustafa anlattı. Ben de Mustafa Saatçı'nın adaşı Mürefteli Mustafa'nın. Okuldan ayrılmasına neden olan top oyununu anlattım . Okuldaki ilk pazarımızda Namık Öğretmenle çevreyi gezişimizi, fotoğraf çektiğimiz yerleri saptamaya çalıştık. Ne var ki eskileri anıp mutlu olurken şimdilerde istasyonda kimselerin olmaması yüreklerimizi sızlattı. Çoktandır trenler çok aralıkla geliyormuş. İsmet sabırsız, kapı önünde duran bir görevliye:

-Neden istasyonda hiç kimse yok? diye sordu. Görevli:

–    İşte biz varız ya, bizi kimse saymıyor musun? deyince hepimiz güldük. Ara trenin çanı çalınca bir vagona atlayıp Edirne İstasyonuna geçtik. Yolcu olarak yalnız biz vardık. Binmemizle inmemiz bir oldu ama gene de mutluyduk. Köprülerde bir süre oyalandık. İbrahim Ertur’la Hüseyin Serin Uzunköprü’yü anlattılar. Topluca çarşıya çıktık. Arastayı gezdik. , Üçşerefeli camisi yanına dek yürüyüp gene geri döndük. Çarşıda lise öğrencilerini görünce okulun dağıldığını anladık. Arkadaşlardan bazıları geçmişte bisikler bindikleri yeri anımsadı, oraya yürüdük. Orada gene faytonlar var ama bisiklet yoktu. Arkadaşlar sordu:

–    Karşıda! diyerek bir yer tarif ettiler, yanlış yöne dönmüşüz orasını bulamadık. . Bu kez belediye önüne gittik. Bahçede sandalyeler var, oturanları görünce biz de girip oturduk. Radyo açıldı. , Mareşal Montgomeri’nin birlikleri Alman askerlerini Kuzey Afrika’dan tümüyle attığını duyurdu. Sovyet Ordusu, ikinci kez işgal eden Alman ordusundan Rostov’dan sonra Harkov’u da kurtarıp Kırım’a yönelmeyi planlıyormuş. Kafkasya yönünde kalan Alman Birliklerinin önü kesilmiş.

Bir başka önemli haber; Fransa'nın ülke dışındaki generallerinden De Gaulle Faransa'yı kurtarmak için yeni bir Fransız hükümeti kurmaya kalkışmış. İngilizler Kuzey Afrika'yı Almanlardan kurtarınca Fransızler ortaya çıkmış. Cezayir onların sömürgesiydi. Fırsattan yararlanıp özgürlüklerini alamazlar mı? Neden Mısır, yakınlarında İngiliz-Alman savaşları olurken kendi özgürlükleri için diretmediler? Fas, Tunus, Libya, Suriye, Irak, Arabistan sömürgeliği beyendiler besbelli. Habeşistan, Arnavutluk İtalya ile savaşırken Libya'nın susması sömürgeliği seviğini kanıtlamaktadır.

Radyoda türküler başladı. Araların da bizim bildiklerimiz de çıktı örneğin Ziller;

“ Birini de yavrum birini-

Harmana serdim kilimi aman,

Takıver de zillerin birini-

Dönüver de meydan sesnindir aman. “

Türküyü mırıldananlar oldu. Ben e İsmet’e dönüverle takıver fiillerini sordum. Gülenler oldu. Mehmet Yücel:

- Dayı sırası mı şimdi? Bize öğrenciliğimizi anımsatıyorsun “ gibi takılmalar oldu. Hep birlikte kalkıp yemek için daha önce seçtiğimiz yere gittik. Sinema sözü edildi. Hikmet Öğretmen çarşamba günü için sinema sözü verdi. Erkenden yerimize döndük. Hikmet Öğretmenin yatması bizi susturdu. Bir iki fısıltıdan sonra uyuduk.

 

30 Mart 1943 Salı

 

Erken yatmamıza karşın arkadaşların sere serpe uyumasına şaştım. Hikmet Öğretmen içerde öksürünce bir uyarı oldu. Konuşmalar başladı, hepimiz kalktık. Sularımız akıyor, yıkanıp dön dük. Çay-peynir-ekmekli kahvaltı yaptıktan sonra köfte-ekmek-helva sarıp kumanyalarımızı hazırladık. Hava güzel, yürümeye karar verdik. Yolda Ruhi Bey sözü edildi. Ruhi Bey Trakya Genel Müfettişliğinde görevliymiş. Genel Müfettişliğin geniş bir çalışma kadrosu varmış. Ruhi Bey bu fidanlıkla tüm Trakya okullarının iletişimini sağlıyormuş. Fidanlık, köy okullarına varıncaya dek isteyenlere salt fidan değil öteki ürünlerinden de örnekler gönderiyormuş.

Fidanlığa gittiğimizde 20 dolayında çalışan gördük. Bunlar belli zamanlarda gelip işlerini görüyormuş. Her biri kendi alanında uzmanmış. Gümüş Bey bizi karşıladı, yanında duran iki görevliye bize makas vermesi söyledi. Hepimiz birer makas aldık. Bunlara benzer makas daha önce görmüştüm . Ancak o daha ince, hafifti. Bunlar oldukça ağır. Görevli bir makas alıp açılıp kapanmasını gösterdi. İki görevli ile birlikte fidanlğın doğu tarafındaki sınıra gittik. Burası, bizim köy deresinin kıyısı gibi sık söğütlük bir yer. Sıraya girip gösterilen şekilde çubukluk uçları kesm eye başladık. Kestinlerimizi de düzenli olarak küçük demetler yaptık. Yaptıklarımız benim için hiç de yabancı işler değildi. Gene de sonucu beklemek üzere sustum. Bir süre sonra Gümüş Bey geldi, başım ızdakilerle konuştu, kesmeleri yeterli buldu, beş arkadaşımızı bir görevliyle yönetim binasına gönderdi. Arkadaşlar az sonra ellerinde kazma kürekle bir de kalın demir olmak üzere döndüler. Ben bu demiri de tanıdım. Biz de buna bağ küsküsü derler. Bu demirle yer delinir, deliğe bağ çubuğunu dikip toprak doldururlar. Yalnız bu tür ekimlerin sakıncalı olduğu anlaşıldığından şimdilerde büyük yataklar açılarak çubuk dikilmektedir. Hep birlikte bu kez Fidanlığın Edirne tarafına gittik, orada bir boş alana sık aralıklarla kestiğimiz çubukları diktik. Küsküyü kullanmadık. Küskü örnek olarak getirilmiş, kullanılması sakıncalıymış. Kürsünün deliği sıva yaparak açması ekilenin kök salmasını zorlaştırıyormuş. . 50 metre olduğu söylenen bir aralığa dört sıra söğüt çubuğu diktik. Yönetim binasına dönünce Gümüş Bey bize sordu:

-Siz bugün ne öğrendiniz? Yanıtladık:

-Makas tutmayı, söğüt dikmeyi! Gümüğş Bey, “ Hayırlı olsun! Köylerde bunların ikisi de çok gereklidir. Bunları öğrenip uygularsanız, köylerinize yararlı olursunuz!” dedi.

Hikmet Öğretmenle birlikte döndük. Hava güzel, 9 Şehitler denilen yere gittik. Yol boyunca ağaçları konuştuk. Hikmet Öğretmen hemen hemen tüm büyük ağaçlar üstüne konuşmalar yaptı. Halkevi bahçesine gittik. Tenha bir köşede kumanyalarımızı yedik. Hikmet Öğretmenle Ruhi Öğretmen birlikte geldi Sultan Selim Camisi ile Bedesten’i(Bezesten de deniyor) gezdik. İkisini de daha önce de görmüştük ama özellikle Bedesten’i gezdiren Ruhi Öğretmen ayrı bir ilgi uyandırdı, yapıldıktan sonra başlarından geçen yıkımları, onarımları özellikle de Balkan Savaşındaki acıklı durumları anlattı. Bedesten ile Arasta ilgimi çekti ikisi arasındaki farkı anlayamadım. Arasta Kırklareli’de de var. Küçük müçük ama var. Radyo haberlerini dinledik: Başbakanımız Saraçoğlu bir yere gitmiş. Mehmet Yücel şakasını gene yaptı:

-Biz de geziyoruz, neden radyoda söylenmiyor? Söyleniyor ama biz duymuyoruz, bizim haberler sessiz radyora konuşuluyor! deyip güldük. . Sinemadaki filmlere baktık; iki film oynuyormuş Hava kararınca yerimize döndük. Az sonra elektrikler yandı. Elektrikler yanınca yanımda kitap getirmediğime pişman olduğumu düşünürken gene karanlığa büründük. Arkadaşlar gülüştüler: “ Lise Müdürü kasıtlı yaktırmıştır, bizim elektriğimiz var, ancak size yaktırmıyoruz!” demek için yakıp söndürmüşmüş. Gene yanacak ya da Müdür yaktırmışsa bir daha yaktırır falan derken Söz Selimiye Camisine gitti. Camiyi daha önce gezerken dilediklerimizle bugünkü arasındaki farkların bir bölümü konuşuldu. Kanuni Sultan Süleyman ‘ın tek oğlu mu vardı? .

Selçuk Korol Öğretmenin anlattıklarını anımsamaya çalıştık. Özellikle Şehzade Mustafa ile Cıhangir'i’ öldürtmesini Selçuk Korol Öğretmen anlatınca çok üzülmüştük. Koskoca padişah oğlunu öldürtüyor, üstüne üslük belki öldürmezler kuşkusu içinde bitişik çadırda bekliyormuş. Cellatlar Mustafa'yı yorup yakalayınca Padişah karşısına geçip boğmalarını söylemiş. Üstelik Şehzade Mustafa'yı, çocuk yaşlarında iki oğluyla 23 yaşındsaki kardeşi Cihangir'i de birlikte boğdurmuştur. Salt bukadar da değil, Mustafa'dan sekiz yıl sonras bu kez de oğlu bayezit'iş de bu kewz tam beş oğluyla birlikte boğdurmuştur. Kanuni Sultan Süleyman bu boğdurma işini babası Yavuz Sultan Selim'den öğrenmiştir. Yavuz Sultan Selim de kardeşi Şehzade Korkut'u boğarak öldürtmüştür. Ne korkunç işler. Biz dört kardeş 400 dönüm tarlayı konuşa konuşa bölüştük, kimse kimseye küsmedi. Oysa adamlar koca Osmanlı ülkdesini paylaşamamışlar. Üstedlik Korkut bir yerlerde valilik yapıyormuş. Valilik neyine yetmedi ki?

Hikmet Öğretmen geldi:

-Erkenden yatmak ne iyiymiş! deyince boynumuzu büküp sustuk. Sahiden erken yatmayı yadırgamadık. Çok arkadaş benden önce uyudu. Yeğenim İsmet, şaşılası bir hızla, yatar yatmaz uyuyor. Bir ara Hemşire Münevver’i anımsadım, sokakta görsem tanır mıyım? Tanısam ne olacak? Durup benimle konuşur mu? Köydekiler gibi onunla fazla bir yakınlığım olmadı. Belki çoktan unutmuştur. Baki’yi anımsadım. Ah işte bunu yapmalıydım; Ahmet Ağabey Baki için sorsaydım bilgi verirdi. Ondan da umudu kestim. Baki de herkes gibi çoktan askere gitmiştir.

 

31 Mart 1943 Çarşamba

 

Uyananlar, “ Öğretmen kalktı!” diyerek şamataya başladılar. Fettah sordu:

- Bugün ne çubuğu keseceğiz? Her gün çubuk mu kesilirmiş; bugün meşe budayacağız! Söğüt çubuğu kesmek kolay, meşe dalları çok serttir, bu makaslarla kesilmez. Fidanlıkta meşe olmadığı bile söylendi. Oysa dün birer ikişer kök de meşeyi biz kendi ellerimizle kesip söğütlerle karşılaştırmıştık. Bu kez de meşelerin Kepirtepe’de nerelere dikileceği söz konusu edildi. Bu arada ben; meşelerin Lüleburgaz tarafına en tepeyi önerdim. Meşeler büyüyünce büyük ağaç olurlar; çok uzaklardan da görünürler!” derken Hikmet Öğretmen beni haklı bulduğunu söyledi. Okulun gelecekte çok genişleyecveğini; gelen gidenlerin çok olacağını; işte o zamanlar gelen konuklara büyük gölgelerin gereksinimi olacağını söyledi. Az önceki konuşmaları duyduğu için öğretmen: “ Gönderdiğimiz fidanlarıbn biz gitmeden ekilmeyeceğini, onların dikilleceği yerleri biz gidince de kendimiz birlikte karar verelim !” dedi.

Bizim yolumuz alt yol, öğretmen o tarafa yönelince arkasından yürüdük. Kahvaltı yerimizden memnun olup olmadığımızı sorunca öğretmene memnun olduğumuzu söyledik. Kahvaltı için hepimiz gene çay-peynir isteyince Hikmet Öğretmen Edirne Peyniri çok ünlüdür, İstanbul’da bile bu adla söylenir. Bunu bilerek mi her sabah peynir istiyorsunuz? “ diye sordu. Arkadaşlar, okulda bize verilen peynirleri sevmediklerini, buranın peynirini çok beğendiklerini anlattılar. Hikmet Öğretmen kumanya almamamızı, öğlede Karaağac’a gitmemizi önerdi. Buna çok sevindik. Hemen hemen hiç birimiz elimizde paket taşımayı zaten istemiyorduk. Ellerimiz boş gezmek bize daha rahat geliyor.

Köprüden geçerken Hikmet Öğretmen suya dikkatimizi çekti:

–    Su, git gide artıyor, bunun nedeni deyince hiç konuşmayan Hüsnü Yalçın Balkan dağlarında karlar erimeye başladı!” deyince Hikmet Öğretmen Hüsnü Yalçın’a:

–    Keşke bunu dün sorsaydım, sesisni dün duymuş olacaktım!” diye takıldı. Bu kez Hüsnü’yü yanına aldı, sorular sordu. . Hüsnü, Bulgaristan’dan kaçışını, Edirne Göçmen evin de aylarca kalışını anlattı. Fidan lığa girerken Hüsnü’ye: “ Öykünün devamını dinleyeceğim!” deyip an latacağına üstüne söz aldı. Ruhi Öğretmen bizi kapıda karşıladı. Gümüş Bey gelmemiş ama yapılacak işler için görevli iki uzman bizi karşıladı. Önce bir duvarın önünde durduk. Duvarda değişik büyüklükte makaslar vardı. İki tanesini tanır gibi baktım. Birisi koyunların yünlerini kestiğimiz makasa benziyordu. Biri daha büyük kollu, açılır kapanırdı. Babam onunla bahçedeki alçak dalların uçleri kesiyordu. Ötekiler de makas ama ne işe yararlar bilmiyorum. Bir el arabasına konulmuş makaslardan hepimize birer makas verildi. Benim koyun kırpma makası sandığım makaslardandı bu. Hemen bildiğimi tekrarkladım. Yanımda giden sorumlu, düzeltme yaptı:

–    Koyun makasının iki ucu da ince sivridir. Buna bak; bunun bir kanadı kalın bir kanadı ince. Ayrıca koyun makasları tek kat çelik, kendinden yaylıdır. Bak bunlar ortalarından vidalı, dediklerinden bizde de var, onları çiçekleri budarken kullanırız! dedi. Büyük bir çubuk yığını yanına gittik. Bağ çubuğu, karışık şekilde üst üste yığılmış. Önce kırıp dökmeden birer ikişer çekerek ayrı ayrı küçük kümelere böldük. Çubukların boyları bir- üç metre arası. . Ayırdığımız kümeleri aramızda bölüştük. Ustalarımız bize kendileri keserek birer örnek verdi. Örneklerin kesilme şeklini inceledikten sonra . birer örnek de biz onlara gösterdik. Birkaç arkadaşın örnekleri beğenilmedi. Bize başlama izni verilince dikkatle çubukları aynı boyda istenen düzgünlükte kesmeye başladık. Bir süre sonra Gümüş Bey geldi, birer birer çubukları inceledi. İsmet’le Emrullah’ı uyardı: Benim kestiklerimi çok beğendi, arkadaşlara örnek gösterdi. Önümüzdeki yığınları bitirince gene ayıklama yaptık. Ellerimiz uyuştu ama paydos verilmediği için dişlerimizi sıkarak çalıştık. Bir ara yeğenim İsmet’i gözledim, tam onun çıkış yapacağı bir durum. Benim bile sabrım tükendi. Gerçekten sağ elimin baş paramağıyla işaret parmağı arasındaki etli bölüm çürümüz gibi acımaya başlamıştı. Giderek ben de çalışmayı yavaşlattım. İçimden olumsuz kuruntular geçmeye başladı. “ Ya elime bir şey olursa!” O zaman piyanodan geçtim akordiyon bile çalamam. Çünkü akordiyon için bile sağ elin işaret parmağı çok önemli. Sonunda Hikmet Öğretmen az ileriden seslendi:

–    Karaağaç’a gidiyor muyuz? Hep birden :

–    Gidiyoruz öğretmenim! dedik. Ruhi Öğretmen de bizimle yola çıktı. Ruhi Öğretmen sağı solu gösterirken sık sık :

–    Bizim buraları! sözünü kullandığı dikkatimi çekti. “ Bizim buraları!” Gerçi hepimizin ama; gene de konuşurken bunu pek söylemeyiz. Karaağaç yaygın gibi görünmesine karşın küçücük bir çarşısı var. Benim yıllar önce karanlıkta rastgele arayıp bulduğum fırının önünden geçince bir aşçı dükkanıyla karşılaştık. Ruhi Öğretmen gene:

–    Bizim buranın ünlü aşçısıdır! diye başı bezle sarılı birini gösterdi. Adam başını açıp eğilerek bizi selamladı. İçerisi derinliğine büyükmüş, rahat rahat yerleştik. Öğretmenler kapıya yakın, bizden biraz uzağa oturdular. Mehmet Yücel, yoğurt köfte söyledi. O söyler söylemez sıra ile herkes, “ Bana da, bana da!” diyerek köfte yoğurt istedi. Köfteler azıcık gecikmeli geldi. Sinemaya yetişme kaygısı başlarken kalktık. Hikmet Öğretmen para ödemememizi söyledi, bugün Ruhi Öğretmenin konuğuymuşuz. . “ Bizim buraları!” sözünün anlamını öğrenmiş olduk. Ruhi Öğretmen burada oturuyormuş. Bunu duyunca aklım geçmişe doğru gidip gelmeye başladı, Ruhi Öğretmeni biz Kepirtepe’de değil daha önce Karaağaç’ta da görmüştük, sanırım…. Okulu terkederken o kargaşa günlerinde İlhan Görkey’le birlikte sık sık gelip gitmişlerdi. Yanlarında başkaları da vardı. Bu kez sokulup Ahmet Korkut Öğretmeni tanıyıp tanımadığını sordum. Ahmet Korkut Öğretmeni de eşi Behliyar Öğretmeni de tanırım!” dedi. Böyle deyince İlhan Görkey Öğretmeni sormaya gerek görmedim. Hikmet Öğretmen sinema için tembihatını yaptı. Faytonla dönecekleri de uyardı. Hüsnü Yalçın'la daha önceleri karşılıklı sözümüz vardı. Onun çok sevdiği Tarihçi Osman Nuri Peremeci’yi(Hüsnü’yü bizim okula yerleştiren öğretmen) görmeye giderse b eni de götürecvekti. Hüsnü bugün gitmeye karar vermiş. Osman Nuri Öğretmennin bugün Halkevinde bir görevi varmış. Sinemadan vazgeçip Hüsnü’ye takıldım. Daha doğrusu Hüsnü ile Emrullah tartışmışlar, Emrullah gitmekten vazgeçmiş. Bir faytona atlayıp Hüsn ü'yle Halkevine gittik. İyi ki faytonla dönmüşüz Osman Nuri Öğretmen gitmek üzereymiş. Hüsnü’yü görünce gülerek:

–    Vay vay vay! dedi. Önce beni Emrullah sandı, “ Seni unutmuş gibiyim!” dedi. Hüsnü düzeltme yaptı, beni tanıttı:

–    Sizi görmeyi çok istiyordu! dedi. Bu kez de bana onu neden görmek istediğimi, sordu. Bir süre elimi elinde tuttu. Sonra da az ilerideki masaların birine oturduk. Tarihi çok sevdiğimi söyledim:

–    Vahit Lütfü Salcı Dede’nin önerisiyle sizi arıyorum! deyince bu kez de: “ Ooooo, kıramayacağım bir yerden tavsiye getirdin! deyip güldü. Adresini verdi, mektuplaşalım, böyle ayaküstü konuşmalar yetmez, “ Yel üfürdü ne götürdü? Ötesini bilirsin!” Yel üfürdü, su götürdü. “ Evet, evet, öyleydi, doğru!” Mektuplaşalım!” dedi gene Hüsnü’e döndü. Hüsnü okuldaki durumu anlattı, ailesiyle yılda bir ancak haberleştiğini söyleyince; Peremeci Öğretmen herkes öyle deyip, Hüsnü’nün bana anlattığı arkadaşları Hasan Hepyılmaz'la Halil Kocabalkan! ’ında aynı durumda olduklarını anlattı. Sonra da bana dönerek. “ Bunun gibi 18 oğlum var, Onların çoğu birbirlerini bilmez ama ben hepsiyle haberleşirim. Hepsinden memnunum, hiç birisi beni üzmedi!” dedi. Gezdiğimiz yerleri sordu. Selimeye Camisi’ni gezdiğimizi söyledim. Gezdiren olup olmadığını sordu. Cami içinden biri bir şeyler anlattı ama çoğu doğru değildi!” deyince gülerek: Onlar öyledir, okumazlar, okumadıkları için de gerçeği bilmezler, bilmemeleri bir yana giderek de yanlışları iyiden iyiye safsataya çevirirler!” dedi. Hüsnü’ye bakarak: “ Sen neler öğrendin bakalım? “ Hüsnü bize anlatan adamın söylediklerini tekrarladı. Padişah Sultan Süleyman’ın biricik oğlu Edirne’de oturuyormuş. Arada da İstanbul’a gidiyormuş. İstanbul’a gittiğinde babasının İstanbul’a yaptırdığı camileri görünce dayanamamış, Edirne'ye de cami yaptırılmasını istemiş. Babası büyük padişah biricik oğlunun isteğini kıramamış Mimar Sinanı göndererek Selimiye’yi yaptırmış. Mimar Sinanı gönderirken de tembihlemiş:

–    Benim biricik oğlum için yapacağın cami, bir olacak ama pir olacak, sonra kelleni uçururum! demiş. Mimar Sinan o zaman 99 yaşında bir pirmiş. Padişahın dediğini yapmış. Gerçekten Selimiye Camisi, değil İstanbul'ða dünyada bir taneymiş. Bunca savaş görmesine karşın bir minaresi bile yıkılmamış. Balkan Savaşı’nda imansız Bulgar topçusu ateşe tutmuş ama kılı bile kıpırdamamış. Yalnız, ibretialem için bir köşesinden bir yara almış. Peremeci Öğretmen Hüsnü’ye eliyle işaret ederek:

–    Yeter yeter, umarım doğru söylenenleri de bu denli ayrıntılı kavrarsın! dedikten sonra bana:

–    Sen de ilk kez mi geziyorsun diye sordu. Ben:

–    Bu üçüncü! deyince bu kez bana Hüsnünün dediklerinden farklı ne biliyorsun? dedi. Ben Kanuni Sultan Süleyman'ın bir çok oğlu olduğunu, bunlardan bazılarını kendisi suçlu bulup öldürttüğünü. Kendisi öldüğünde de başka oğlu vardı ancak büyük oğlu Selim padişah olunca o da kardeşlerini öldürttüğünü, Selimiye Camisini Kanuni Süleymann oğlu 2. Selim Padişah olunca kendisi yaptırdığını anlattım. Peremeci Öğretmen gülerek:

–    Doğruları söyledin, bir iki düzeltme de ben yapayım! dedikten sonra caminin yapımından buyana geçen 370 yıl içinde Selimiye Camisinin dört minaresi de yıkıldı. Bunlardan üçü depremlerde birisi ise galiba rüzgardan yılıkdı. Bulgar topu yeri olarak gösterilen yer deprem kazıntılarından kalan yerlendendir. Bulgarlar topa tutsaydı o cami yok olurdu. Bulgarlar bizim düşmanımız ama bir de devletler arası kurallar vardır. Biz 500 yıldır Ayasofya’yı nasıl koruyorsak, onlar da bizim kutsal yerlerimize saygı duymak zorundadır. Bulgarlar, Ruslar Edirne’yi birkaç kez işgal ettiler ama camilere don unmadılar. Bu bir uluslararası kuraldır, bunu bilin ki, bu tür sözlere de pek itibar etmeyin!” derken bizden birkeç yaş büyükçe iki delikanlı geldi, eğilerek Peremeci Öğretmenin ellerini öptüler. Yeni görevlerini söylediler. Biri İpsala ilçesi Kaymakamı, biri de Şarköy savcısıymış. Onların soracakları bize göre daha önemli çıktı. İkisi de çalıştığı ilçelerin tarihiyle ilgili bilgi almaya özel olarak gelmişler. Hem de daha önce mektuplaşmışlar; Peremeci Öğretmen onlara bu günü göstermiş. Durumu öğrenince, cumartesi günü görüşmek üzere ayrıldık. Arkadaşlar sinemada, Hüsnü ile bir süre dolaşıp gene Arastaya gittik bir kaç kez girip çıktıktan sonra arkadaşlardan gelenler oldu. Filmi beğenenler kadar beğen meyenler olmuş, uzun süre beğeniler ile eleştiriler yarış ederce tekrarlandı. Belediye önünde bir süre radyo dinledik. Bu kez Fransızların da Cezayir’de Almanlara karşı savaşa girdiği duyuruldu. Bu habere güldük: Fransızlar nasıl savaşacak? Alman askerleri Paris’te dolaşırken Fransızlar Cezayir’de Almanya ile savaşacak?

Bu akşam daha iyi bir lokantaya girmeye karar verdik. İsmet ağır tatlı yemek istedi. Oysa ben geldiğimiz günden beri bunu istiyorum. Parası olmayan arkadaşları kıskandırmamak için susuyordum. Arasta yanındaki şekerciye gittik. Gösterdiğimiz tatlıları, orada yersek vereceğini söyledi. Yemek yemediğimizi, tatlıları yemekte yiyeceğimizi söyleyince adam bizi kovarca:

–    Yemeğinizi nerede yerseniz orada da bu tatlılardan vardır. Bunlar Edirne tatlısıdır! dedi. Bizden sonra gelen arkadaşlarla karşılaştık birlikte Halkevi karşısında bir aşçı dükkanına girdik. Bir çok yemek var ama hiç birisinin adını bilmiyorum. Sonunda etli fasulye, pirinç pilavı istedim. İsmet patatesli, köfteli bir yemek yedi. Bu kez Edirne tatlısı istedik. Bize bakan çocuk:

–    Usta, bunlar Edirne tatlısı istiyor! deyince ustanın:

–    Ekmek tatlısı götür! dediğini duyduk. Çocuk az sonra bildiğimiz revani tatlısına benzer bir tatlı getirdi. Onun da revani gibi üstünde beyazlık vardı. Önce biraz buruklaşır gibi olduk ama sonra sevdik. Ekmekle hiç ilgisi olmayan bir tatlı. Olayı sonra arkadaşlara anlatınca güldüler:

–    Sizin gibi başkaları da böyle davrandığı için adamlar adını değiştirip Edirne tatlısı demişlerdir! diyerek güldüler.

Yolda gezenler var, kızlı erkekli; yüksek sesle sinemadan konuştular. Amerikalı askerleri eğlendirmek için savaş yakınlarına giden şarkıcı kızdan söz ettiler. Kızın babası askermiş hem de albaymış. Bizimkiler hemen düzeltme yaptılar. “ Yok yahu, babası mabası yok, artist, filmlerde oynuyormuş. Gittiği yer de savaşa falan yakın değil!” Liseye dönerken film tartışması dinledik:

-Konuşmalar Türkçe de şarkılar neden Türkçe değil. Onu da ben açıkaldım:

-O şarkıları Türkçe söyleyecek şarkıcı gerekli, belki öylesi bulunamıyor! Açıkladım ama benim açıklamam makbule geçmedi:

- Amerikan askerlerine Türkçe şarkı söyletseler; ne anlar onlar Türkçe’den? Lise kapısından girerken Hikmet Öğretmen önümüze çıktı, Lise Müdürü ile konuşmuş, elektrikler saat 11’00’e dek yanacakmış. Gerçekten elektrikler geç vakte dek yandı.

Gündüz yazdıklarımı okudum; çoğu yanlış yazılmız, çok cümle de tamamlanmamış. Fidanlık Müdürü Edirne yöresinin ağaç yetiştirme yönünden çok elverişli olduğunu, yandaki ormanın küçük olmasına karşın bir ağaç koleksiyonu durumunda olduğunu yazmışım. Koleksiyon nedir. Çok anlamı taşıdığını anlar gibiyim ama, salt çok demek yetmiyor. Çok ne demek? 10, 20, 30, ya da 100 sayıları da ayrı ayrı çok oluyor. Ayrıca ağaçların işe yaramaları bakımından sıralamasını yaptı. Önce meşeden başladı dışbudakta uzunca durdu. Dışbudak için, kaşık yapılır, dedi. Salt kaşık için dışbudak yetiştirilir mi? Benim bildiğim, harman küreği de yapılır. Bunları düşünürken sormak aklıma geldi. Bizim köy Eğitmeni Mustafa Ağabey de buradan yetişme, aşıcılığı buradan; gene Gümüş Beyden öğrendi. Köyde iyi bir aşıcı olarak ün yaptı, kırlarda aşılamadık ağlat bırakmadı. Ancak bir denemesinde başarılı olamadığını söyler. Karaağaca dut aşısını bir türlü başaramamış. Hiç değil birkaç aşısı tutmuş ama onun istediği başarı sağlanamamış. Bunun belli başlı bir nedeni var mıdır?

Herkes uyuyunca benim de uykum geldi. Hayret, ne Kepirtepe’den ne de köyden kimseler aklıma takılmıyor. Anımsadıklarım çabucacık siliniyor. Babamın sık sık saygıyla andığı ünlü eski Edirne Valisi Hacı Adil Bey için Osman Nuri Peremeci’ye soru sormak aklıma gelmedi, buna da şaştım. Neden? Çok mu yoruluyoruz? Sanmıyorum ya da yorulduğumun ayırdında değilim.

 

1 Nisan 1943 Perşembe

 

İsmet fısıldadı:

– Dayı, bunlar fıkırdaşıyorlar, bugün 1 nisan; unutma! Bugün yalancılar günü!” Bir nisan için yalancı günü, denmez savı öne sürüldü. Hikmet Öğretmen gülerek kapıdan baktı:

– Yalan her zaman yalandır. Ancak bugün, yani nisan ayının birince günü yapılan şaka-yalanlar hoş görülür. Ne var ki bu, çok yakın insanlar için geçerlidir. Öğretmen-öğrenci, çocuklar-anne-baba, yakın arkadaşlar gibi. Doğal olarak bunun de bir sınırı vardır. Kısacası bu bir oyundur. İsterseniz biz de Gümüş Beye Bir Nisan Şakası yapalım! Arkadaşlar bir ağızdan; “ Yapalım!” dediler. Benim aklımdan:

– Bugün oraya gitmeyelim! diyeceğim geçmişti. Sanırım başkaları da öyle düşündü. Oysa öğretmen: B

– Bu sabah saat 9’00 da orada olalım! dedi. Arkadaşlar bu kez, “ Aaaaa!” dediler. Hikmet Öğretmen güldü:

– Alın size Bir Nisan Şakası! deyip yürüdü. Bu kes kahvaltımızı Halkevi bahçe köşesindeki yerde yaptık. Öğretmen çay getiren çocuktan çörek istedi. Çörek denilen bnlim bildiğim kuru bir ekmektir. Biz ona küçük ekmek deriz. Ablam benim için fırının bir kıyısına küçük küçük sıkıştırırdı. Öteki ekmeklerden farkı küçük oluşu bir de kenarı çok oluşuydu. Kenarlı olunca çok ufalanmazdı. Yan gözle baktım, öğretmene börek geldi. Kendimi yokladım ; börek sözünü çörek olarak mı anladım, yoksa kulaklarımda mı bir sorun var? Derken Hikmet Öğretmen çöreği çok beğendiğini söyledi. Çörek, börek sözlerini bir süre aklımdan geçirdim. Yarın sabah ben de yerim, deyip geçtim. Öğretmen bana takıldı:

– İbrahim, dışbudaktan kaşık dışında başka neler yapılırmış öğrendin mi? “ diye sordu. Ben de:

– Kaşık yapıldığını biliyordum öğretmenim, sanırım Fidanlık Müdürü kaşıktan başlasını bilmiyor, söylemedi. Oysa daha çok şeyler yapılıyor! deyince öğretmen gülerek gene, “ Neler? “ deyince ben de sıraladım, “ Elek, kalbur, tef; davul kasnakları, ellik, çoban gegeleri, oklava, lüle, ağızlık!” deyince öğretmen güldü:

– İyi ama sen ötekilerin hakkı yiyorsun, o dediklerin ötekilerden yapılmaz mı” Ben de :

– Yapılır ama ben bizim köy için söylüyorum. Bizim köyde kızılağaç ya da gürgen, fındık yok. Kavak, söğüt, dışbudak var. Bu üçü arasında dediklerime en uygunu dışbudak. Örneğin karaağaç, meşe çok ama onlar çok sert, işlenmesi zor olduğu gibi yapılanlar ağır olur. Bunlardan daha çok, kazma, kürek sapları, ev direkleri, çatılar yapılır. Meşelerin kalın kütüklerinden de yağrık denilen odun kesme altı olur! dedim. Bir “ Hayda!” sesi yükseldi. Arkadaşlar gülüşerek:

– Böyle bir şey var mı? diye bir birlerne sordular. Hikmet Öğretmen dikkatle yüzüme baktı. Ben de

– Onlar Bir Nisan Şakası, yapıyorlar ama; sanırım hiç birisi odunluktan, benim kestiğim gibi subaya uygun odun kesmemiştir. Onların babaları kendi ekip hazırladığı tütünü bilediği bıçakla kıymamıştır. Onların anneleri ya da ablaları kendi evlerinde yapılan örekelerle iplik eğmemiş, kurdukları düzenlerde kumaş dokumamıştır. Buralarda kullanılan tüm ağaçlar yerine göre değişir. Dut, akasya, kızılcık, karaağaç, söğüt, kavak, katırtırnağı; lüfer buralarda hep kullanılır!”

Hikmet Öğretmen bu kez:

- İbrahim, sen hepimize unutulmaz bir nisan şakası yaptın. Unutma bu anlattıklarından sonra senin köyünü görmeden edemem. İlk fırsatta senin köyündeyim. Zaten kaç zamandan beri Besim Öğretmen beni kışkırtıp duruyordu! dedi.

Bugün hep birlikte faytonla gitmeye karar verdik. Hava çok güzel. Edirne’ye bahar nisanla geliyormuş. Fidanlık önünde inince Hikmet Öğretmen fidanlığın doğu tarafını gösterdi. Ufka doğru bakınca dalga dalga renkler titriyordu. Hikmet Öğretmen gülerek:

– Asıl cemreler buraya şimdi düşüyor!” dedi. Gümüş Bey bizi kapıda karşıladı, birer birer ellerimize baktı:

– Çook iyi, çook iyi! deyip güldü. Bu kez de makas var ama, el değil kol, diyererek dirseklerini oynattı. Önce süs bitkileriyle ilgilenip ilgilenmediğimiizi sordu. Bizden yanıt çıkmayınca bu kez :

– Çiçeklerleeee!” diyerek le hecesini uzattı. Akasya ağacı görüp görmediğimizi sordu. Bizim köyde , Kırklareli’de, Lüleburgaz’da çok olduğunu, ayrıca İstanbul-Edirne asfaltının bir çok yerinde sıra sıra dikildiğini söyledim. Gümüş Bey gülerek:

– Bu yerlerde sen yalnız mı geziyorsun? dedi. Arkadaşlardan hık, mık edenler oldu. Azıcık alındım. Bu kez de mor salkım sordu. Ben sustum. Nedense herkes sustu. Gümüş Bey önümüze düştü. Gene makasların asılı bulunduğu duvar önünde durduk. Makaslara baktım :

– Koyun makası, dediğim yanlış çıktı, öteki büyük olanınsa adını zaten bilmiyıorum! Bugün de (Değişmiş olarak )gene iki görevli bizi bekliyor. Onlar da arkamıza takıldılar. Ortada duran bir sehpa üzerinde büyük kollu (Babamın kullandığı türden) makaslardan birer tane almamızı söylendi. Bir tane de Gümüş Bey kendisi aldı. Elinde birkaç kez oynattıktan sonra adını söyledi “ Bahçıvan Makası!” dedi. . Yanındaki görevliye dönerek:

–    Hani bunlar yağlanacaktı? diyerek sert sert baktı. . Fidanlığın Edirne tarafına doğru bir süre yürüdük. İki insan boyu yükseklikte bir genç fidan bölümüne girdik.

 

 Bağlardaki kütük sıraları gibi uzayıp gidiyor. Görünüşte yeşil; diken siz; mısırları andırıyor ama ağaç türü . , Gümüş Usta açıklama yaptı. Bunlar, böylece sökülüp isteyenlerin bahçelerine dikiliyormuş. Çok isteyen varmış. Devlet kuruluşları; fabrikalar, özel şirketler bunların müşterisiymiş. En iyisi de burada yetişiyormuş. Bizim okul için de önerdi. Gülümseyerek :

– “ Sizin asfaltınızın iki yanını iyi süsler!” dediBen de “ Eskiden oralarda akasyalar vardı!” dedim. Gümüş Bey:

– Vardı ama yolgenişletildikçe güzelim akasyalar hep söküldü, yerlerine yeniler dikilmedi! dedikten sonra bir süre akasyaların güzelliğinden yararlarından söz etti. Arkadaşların çiçeğinden başka ne yararı var? deyince Gümüş Bey, Akasyadan ilaç yapıldığını söyleyince ilgiyle baktık. Kendisinin Almanya’da okuduğunu, Almanya’da sayısız ağaçtan çok yönlü yararlanıldığını örneğin şu sizin hiç önemsemediğiniz karaağaçların Almanya’da en m akbul ağaçlardan sayıldığını anlattı. Elimizdeki açılır kapanır aletleri birkaç kez açıp kapamamız söylendi. Benim daha önce deneyimim vardı. İki tarafa da döndürerek rahatça kullandım. Elime verilen makas da iyisindenmiş, hiç zorluk çekmeden kesmeye başladım. Dikkatli olmamız, dalları top gibi yuvarlatmamız istendi. Fettah sordu:

– Yuvarlatamazsak ne olacak? Gümüş Bey yanıtladı. “ Onlar filiz çıkarınca sizin kusurlarınızı kapatırlar!

Bugünkü işimizi çok sevdik. Neşeli oluşumuz Hikmet Öğretmeni de sevindirdi. Okullla ilgili yeni planlar düşünüldü. Gümüş Beyin önerdiği okulun asfalt boyunca yeşillendirilmesi kararlaştırıldı. Bu arada Gümüş Beyin akasya ya da karaağaçtan ilaç çıkarma sözleri tekrarlandı. Hikmet Öğretmen Gümüş Bey için :

-İyi öğrenim görmüş, çok bilgili, burasını yıllardır ayakta tutan adam! dedi.

Paydosta yönetim binasının önünden geçerken makaslara bir daha baktım. Bizimle çalışan görevli birkaç tanesinin adını söyledi. Ötekileri için ise:

- Ben beş yıldır buradayım onları hiç kullanmadım, adları ben de bilmiyorum! dedi. En büyüklerden biri(Bugün kullandığımız) Bahçivan Makası, ötekileri de; Profil makası, Tavukçu makası, Düz makas, Tenekeci makası, Çoban makası (Benim bildiğim) Diken makası olarak sıraladı.

Makasları yazdığımı gören Hikmet Öğretmen, notlarımın bir kopyasını isteyeceğini söyledi:

-Tarım derslerinde seni izinli sayayım bir süret de bana yaz!” dedi.

Paydosta, faytonla dönmeye karar verdik. Sefer, Hüseyin, Fettah tanıdıklarına gidecekmiş. Bir grup bisiklet binecek, biz, Edirne’nin görmediğimiz yerlerini, Kıyık, Yıldırım, Saraiçi, Ayşekadın’ı dolaştıktan sonra Üçşerefeli camiyi gezeceğiz. İsmet’in isteğiyle gene tatlılı aşçıya girdik. Mehmet Aygün, Recep Kocaman, Yakup Tanrıkulu, Arif Kalkan, Ahmet Güner, İsmetle ben, 7 kişiyiz. Hüsnü, Emrullah, Ertur, Mehmet Yücel; Mustafa Saatçı ayrı gittiler. Sefer, Hüseyin Fettah bugünkü cami gezisine katılmayacaklar. Ötekilerle Üçşerefeli'de buluşacağız. Burmalı minare altı buluşma yerimiz.

Yemekten sonra iki fayton parası fazla geldiği için yürüdük. Sarayiçi denilen yerde Fatih Sultan Mehmet’in doğduğu evden söz ettiler. Oysa bir süre dolandıktan sonra oralarda yıkıntılardan başka bir yer bulamadık. İki kişiyle karşılaştığımızda sorduk: Buranın adı nedir? Lacivert ceketli, kravatlı olan bize sordu: “ Kardeşlerim neresini arıyor acaba? “ İsmet gülerek:

–    Fatih Sultan Mehmet’in evini! deyince ikisi birden güldü, gene lacivert ceketli yanıtladı:

–    Geç kaldınız kardeşlerim, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alınca orasını mesken tuttu, burayı bıraktığı için buraları yıkıldı. Buranın asıl adı nedir biz de bilmiyoruz . Ancak şimidilerde (Az ilerisini göstererek) güreşler yapıldığı için Kırkpınar Meydanı denmektedir! deyip yürüdü. Aradığımızı bulamadık ama Arda Nehri’ni gördük. Arda buradan geçtinten sonra dönüş yapıyormuş. Biraz şaşırsak da yer tahmini yapmaya çalıştık. Sokaklar oldukça karışık güçbela çarşıya çıktık. Arasta önünde karşılaşınca lacivert ceketlinin sözlerine gülüşerek Üçşerefeliye gittik. Uzun süre kapıya baktık. Daha önce duyduğum sözü arkadaşlar da duymuştu ama ben tekrarladım. “ Eski Caminin yazısı, Üçşerefelinin kapısı, Selimiyenin yapısı!” önemliymiş. Kapıdan girerken bir görevli saati gösterdi. İsmet acındırıcı bir sesle öğrenci olduğumuzu, yarın Edirne’en ayrılacağımızı anlattı. Adam, şalvar gibi bol pantolonunun cebinden köstekli saatini çıkarıp babamın kullandığı eski saati söyleyerek, biraz da söylenerek geri döndü. Fatih Sultan Mehmet’in babası tarafından yaptırılan biri olarak başladı. 2. Murat’ı hayırla andı, Onun yaptırdığı köprüleri, camileri saydı. Özellikle bu cami ile Uzunköprü’yü unutmamamızı söyledi. “ 2. Murak Müyük bir padişahtı, bize üç büyük eser biraktı!” dedi durdu. Bir Üçşerefeli, iki Uzunköprü, Üç dedi durdu. Bir süre yüzümüze bakrı: “ Hadisenize? derken benim aklıma geldi: oğlu Fatih Sultan Mehmet. Adam rahat solur gibi yaparak ; “ Diiimi iyaaa!” deyip yürüdü. Daha sonra yeri, kubbeleri için sözler söyledi. Bizim beklentimiz Yivli minare için söylenenlerin doğru olup olmadığıydı. Görevli meraklı bakışlarımızdan anladı galiba Kapının önünde durup eliyle camiyi gösterdi. Bu cami Edirde Osmanlı payıtahtıyken 1440 yıllarında yapıldı. Sizin ilgilendiğiniz söylentilerin tarihi 200 yıl sonraya dairdir, Deli İbrahim Edirne’ye nereden gelsin? Fakircik veliahtlığında zaten mahkum gibi göz altındaydı. Padişah olunca da eşkıya sorunlarından başı dertteydi. Tarihi iyi öğrenin, rivayetlere iltifat etmeyin: Adımı ben söylemedim, siz de sormadınız. Gene Ne de ben söyleyeyim, b elki bir daha karşılaşırız. Beni herkes tanır. Lisede de derslerim vardır. Turanlıoğlu dediniz mi bulmanız kolay olur!” deyip ayrıldı. Arkasından baktık kaldıkTuranlıoğlu!” Üçşerefeli Camisi uçup gitti. Bu bey ne demek istedi. Ne demek istediğini hep biliyoruz. Geçen kez gezdiğimizde burmalı minare için sözde padişah Deli İbrahim gelmiş, üçşerefeli minareyi göstererek bir füüüüü çekip parmağını döndürerek yukarıya kaldırmış. Padişahın ne dediğini soranlara yanındakiler:

–    Padişahımız buraya da bir burmalı minare istiyorr! demişler. Sonra da buraya bir burmalı minare eklenmiş. Geçen defa bunu duymuştuk. Sanırım bunu herkese söylüyorlar. Bu kez Turanlıoğlu o söylentileri yalanladı. Konuşa konuşa Halkevi bahçesine gittik. Arkadaşlar da geldiler. Onlar gördüklerini biz göremediklerimizi anlattık. Yıldırım neresi; Kıyık neresi buraları soruşturduk. Lise kasketli biri Yıldırım için: “ En iyisi Ayşekadın’dan gidin, lisenin altından, deyince Ayşekadın’ı da öğrenmiş olduk. Geldiğimiz Edirne girişi…Bahçeye başka insanlar geldi. Biraz daha toparlanıp yavaş konuşmaya başladık. Ruhi Öğretmen birisiyle geldi, selam verip az ilerimize oturdu. İyice göz altında kalmış gibi olunca kalktık. Birer ikişer kümeler oluşturup çarşıyı boydan boya birkaç kez arşınladık. Hava kararırken iki üç aşevine dağılarak yemeklerimizi yedik. Yemekten sonra günlerimizin bi, mekte olduğu tasası başladı:

–    İki günümüz kaldı; ne gördük ne öğrendik? Çok olumsuz konuşanlara sordum:

–    Okula geldiğimiz ilk günden bu yana geçen günlerin her birine düşen öğrenilmiş bilgilerimizin son dört gün dekilerden daha mı çok sanıyorsunuz? “ Gülenler oldu. Az düşünüp önemseyenler oldu. Yerimize dönerken Hikmet Öğretmen yetişti. Gülerek:

–    Bugün de akşam oldu!” dedi sonra da: “ Güzel bir şarkıdır; bileniniz var mı? “ diye sordu. Plaklarımız arasında olduğunu söyleyince de, Senin köye gidince bir hayli eğleneceğiz; sanırım!” deyince İsmet, karpuz zamanının beklenmesini söyledi. Hikmet Öğretmen sanırım vakit geçirmiş olmak için bizim köyün bostancılığı, geçmişi, çalışma yöntemleri üzerine sorular sordu. Bu arada Besim Öğretmenin de çok övdüğünü tekrarladı. Öğretmen sorunca, arkadfşlara tekrar tekrar anlattığımsa da sonuna dek dinletemediğim karpuz çekirdeği almasını bir kez daha(Bu kez arkadaşlar da öğretmenden çekindikleri için dinledi) ayrıntılarıyla anlattım. Çekirden almadan sonra ekim, kazım, bakım, özellikle de karpuzların büyüme döneminde gezilerek dik oturtulmasına Hikmet Öğretmen de şaştı. Arkadaşlar bu arada Gümüş Beyden söz açtılar. Hikmet Öğretmen Gümüş Beyin derin bilgisi olduğunu, Edirne Fidanlığını onun geliştirip ayakta tuttuğunu an lattı. Öğretmen ayrıca Kepirtepe toprağının daha verimli duruma getirilmesi için Gümüş Beyden yararlanacaklarını, ilişkilerinin süreceğini, Gümüş Beyin yakın zamanlarda bize konuk olarak geleceğini de muştuladı.

Öğretmen ayrılınca bir iki tıs pıstan sonra uyuduk. Hikmet Öğretmenin bizim köye gelmesini değerlendirmeye çalıştım. Gelmesinin bana ne yararı olur? Bir süre öyle durup olayı canlandırmaya çalıştım. Bizim köylüler dışardan gelenleri nasıl değerlendirirler? Kesinlikle gelen adamın değerini dikkate almazlar. Konuşmasına bakarlar, adam cerbeze ise sözlerine hemen kanarlar. Karpuz almaya gelen bir binbaşıyı anımsıyorum. Binbaşı bir tümenin alım satım işlerini yürütüyormuş. Ağır başlı, herkese saygı duyuyor, az konuşuyor. Yanında elpençe divan duran bir başgedikli var. Bizbaşının gözünün içine bakıyor. Başını çevirip baksa çavuş ayağa kalkıyor. Binbaşı kahvede otururken çavuş bahçeye çıktı. Bahçede bir iki insan vardı. Giderek kahvedekiler bahçeye çıktı. Binbaşı kahve içinde babamla kaldı. Bir ara Binbaşı babama:

–    Sen ilgileniver, parasını peşin almadan kimse bağlantı yapmasın! Babam bunu görüşebildikleriyle konuşup gereken uyarıyı yaptı. Yaptı ama insanların bir bölümü, parasını almadan verimkar olmuş. Cemse tarlaları gezdi, bir cemse dolusu karpuz gitti. Bir kaç ay sonra ufuldama başlandı:

–    O Binbaşı bizi dolandırdı! Babam ağır sözlerle yüzlerine vurdu:

–    Siz Binbaşıyı dinlemediniz bile, şarlatan Gediklinin şaklabanlıklarına kanıp karpuzlarınızı kendiniz verdiniz. “ Eşek eşeğe kendi yanaşır!” sözü size az bile, demişti. Bu insanlar Hikmet Öğretmenin iyi niyetini, hiç değilse bana olan güvenini güçlendirici tavrı gösterirler mi, yoksa kendilerine bile hiçbir yarar sağlamayacak aptalca konuşmalarla gözden düşürürler mi? Kesin bir karar veremeden uyudum.

 

2 Nisan 1943 Cuma

 

Akşamdan beri birileri göz kaş edip fısıldaşıyor, kendi aralarında gülüşüyorlar. Önce, benimle ilgili bir olay diye düşündüm. Ancak ara ara yeğenim İsmet aralarındayken de o çok gizli fısıldaşma sürüyor. Bir ara İsmet yüksesle:

–    Dayım bilir! dedi. O zaman anladım ki benimle ilgili değil. Değil ama ne? İşin içinde Fettah ile Hüseyin var; onlarla senli benli olmak istemiyorum. Fiskoslar yavaş yavaş hem seslendirildi hem de açıklık kazanmaya başladı. Dün tanıdıklarına giden üç arkadaş oradan dönerken yanlarından bir fayton geçmiş. Faytonda süslü giysiler içinde şen şakrak kızlar varmış. Bu kızlar bağıra çağıra konuştukları gibi şarkı da söylüyormuş. Bizim arkadaşlar durup arkalarından bakınca karşı kaldırımdaki boyacı, “ Bizim kilere açıklama yapmış:

–    Onlar gacolar, her hafta bugün buradan geçerler, doktordan geliyorlar! demiş. Arkadaşlar, arasında zaman zaman önemli bir konu olarak ele alınan bu olay, bu kez uygulamaya konmak istenmiş. Sözü sıkça edilmesine karşın denemeye geçilmediği için ne yapacaklarını da bilmediklerinden olasılıklar öne sürüp gülüşüyorlarmış. Mehmet Yücel’le İsmet benimle konuşmalarını önermişler. Hüseyin’in karşı koyması nedeniyle beni aralarına almadan bu işi kotarmaya kalkışmışlar. Konuyu öğrenince ben:

–    Edirne’yi bilmiyorum, ancak insan sora sora öğrenebilir. Atalarımız, “ Sora sora Bağdat b ukunur!” demiş. diyerek yönlendirici sözler söyledim . Kahvaltıda olay iyice açıklandı. Benim de inadım tuttu. Daha doğrusu bana zıt gitmeyi sürdüyen Fettah’la Hüseyin’e karşı bir üstünlük sağlamak için sanki bu işleri iyi bilirmişçe davranıp yol göstermeye kalkışım. Fikret Madaralı Öğretmenimizin bir sözünü anımsattım. Fikret Madaralı Öğretmen, “ Eğer bir yabancı köye giderseniz, soracağınızı çocuklara sorun, çocuklar yalan bilmediği gibi başkasına kötülüğü de düşünmezler. Eğer bir kente giderseniz soracağınızı köşesinde oturan boyacıya sorun; onlar da çocuklar gibi insan kandırmayı düşünmezler!” derdi. İşte biz de bunu boyacılara sorarak öğrenebiliriz!” dedim, bunu yapacağıma da söz verdim.

Hava güzel, güneşli Gümüş Bey paltosunu çıkarmış. Sizin şansınıza bu, nisan Edirne’ye hep yağmurla gelir!” dedi Gene ilk günkü görevliler gelmişti. Birisi hepimize birer bıçakla birer makas verdi. Makasları tanıdık; onlarla bağ çubuğu kesmiştik. Fidanlıktan bizin eski okula doğru bir süre yürüdük. Hiç ayırdında değildik orada bağlar varmış. Birinin kenarında durduk. Gümüş Bey bağın kendinin olduğunu söyledi. Bir kütüğün başına çöktü, hiç konuşmadan çubukları kesti. Çubukları görevlilerden biri kesilen uçları düzgün olacak şekilde sıralatıp bağladı. Gümüş Bey bizim dikkatimizi kütüğe çekti. Kütükte altı tanede çubuk ucu kalmıştı. İki tanesi 2. 4 tanesi de 3. boğumlarından kesilmişti. Bunların niçinlerini sordu bilemedik. Bilemediğimiz için şaşmadığını söyledi. Gülerek:

-Bir başkasının bağında bana da sorsalar bilemezdim. Çünkü bu tamamen yerel bir bilgi; deneye, gözleme dayanıyor. İnanın ki ben şimdi bilgiç bilgiç bir şeyler anlatıyorum ama bun ların bir bölümü bir süre sonra sizin yetiştirdiğiniz bağda geçerli olmayacaktır. . İşte bağcılığın gizi buradadır. Ektğiğin çubuğun toprağa uygunluğu ölçüsünde değişik geliştiğini göreceksiniz. İşte o değişikliği farkedip önlemini almanız sizi iyi bağcı yapacaktır!” deyip bir çubuk alıp gene geçen gün kü gibi makas tutup kesmeyi, bağ kütüğüne eğilmeyi anlatıp gösterdi. Bugünkü dikkatlerimizin bağ kütüğünde kalan çubuk kökünün zedelenmemesi, çatlamaması, kabuk kenarları kalırsa biçakla derinlik yapmadan alınması olacağını söyledi. Hepimize 3. gözden kesmemizi tembihledi. Gereken yerleri kendisi sonra gözetleyip temizleyeceğini ekledi. Hikmet Öğretmen de bir makas, biçak alıp sıraya girdi. Gümüş Bey hepimizi izledi, aramızdan geldi gitti, ara ara öğretmenle konuştu. Recep Kocaman’a daha önce bu işte çalışıp çalışmadığını sordu. Recep çalışmadığını söyleyince, Recep’i övdü. Bıçağı çok güzel kullandığını söyledi. Recep Kocaman marangozluk çalışmalarında da çok dikkatlidir, biliyoruz ama gene de arkadaşlar gülümsediler. Mehmet Yücel çok az arkadaşın duyacağı sessizlikte:

-Bundan önceki yaşamında Fidanlık Müdürlüğü yapmıştır! demiş. Arkadaşlar, Mehmet Yücel’in her sözüne gülmeye hazır olduklarından buna da gülmüşler. Bu kez de Hikmet Öğretmen kuşkulandı. Benim yakınımda olduğu için bana söyler gibi, “ Aman ha, Gümüş Beyi gücendirmeyelim. Bir iki sus pus’la işe koyulduk. En hızlı gidenlerden biri İsmet. Başka zaman işten yan çizerken bugün önde koşmaya kalkıştı. Az sonra Gümüş Bey İsmet’i göz altına aldı. Geçmiş köklerden birinin başına çağırıp kusurunu gösterdi. Bununla da kalmadı, İsmet’in sırası başa doğru bir daha gözden geçirildi. Hızlı giden İsmet, paydos olurken en geride kalmıştı. Gümüş Bey saatine bakıp gülümseyerek:

-Yarın devam edeceğiz. Kediler gibi biz de yaptıklarımızı gömelim!” dedi. Hikmet Öğretmen kahkaha attı ama biz ne sözü ne de öğretmenin gülme nedenini anlayamadık. Biraz kuşkulu bakınca Hikmet Öğretmen hepimize dönerek:

-Evlerinizde kedi bulunmaz mı? Ne yaptıklarını hiç görmediniz mi? deyince bizden de gülenler oldu. Kendi çubuk demetlerimizi alıp az ilerideki boş, oldukça da kumlu bir alana gittik. Alan yeni bellenmiş, hendek hendek de bırakılmış. Görevliler örnek çubuk gömdüler. Çubukların kesik uçları bir karış kadar toprağa gömülüp, üstüne de ayakla basılacak. Söylenenleri yaparak kestiklerimizi yatık olarak toprağa yatırmış olduk. Gümüş Bey sordu:

- Biz şimdi ne yaptık? Siz benden sormadınız, ben sorup anlatayım! dedikten sonra gülerek anlattı. Fidanlık kurulalı beri halka yardım ediyormuş. Trakya Genel Müfettişliğinin himayesindeymiş. Rahmetli Kazım Dirik Paşa öteki ürünler gibi meyveciliğe de çok önem veriyormuş. Trakya ikliminin elverdiği için özellikle de bağcılığın yaygınlaşmasını eskiden olduğu gibi Trakya üzümünün başka ülkelerce aranır olmasını istiyormuş. Bu nedenle gittiği en uzak yörelerde bile ilk önerdiği bağcılık oluyormuş. Ancak ekilen bağların sağlıksız ekildiğini saptamış. Tüm uyarılara karşın gene her türlü toprağa gene küsküyle çubuk ekip “ Eski hamam eski tas !” sözü örneği alışkanlıklarını sürdürüyorlarmış. Kazım Dirik Paşa buna kızmış, önleyici bir çare bulmuş. Fidanlıktan çubuk verilmeyecek. İsteyenler kök salmış çubukları alıp çaresiz kazılmış çukurlara ekecek. İşte bu yöntem böyle bir gereksinimden doğmuştur. Bu bizim işimize de gelmektedir. Çubukları bekletmek zor olmaktadır. Oysa haşılama olarak adlandırdığımız bu yöntemle tüm çubuklarımızı değerlendiriyoruz”

Çubukları azıcık gecikmeli olarak gömüp fidanlıktan ayrıldık. Arkadaşlar kendi planlarını rahat uygulamak için öğle yemeğini gene Karaağaç’ta yemek istediler. Hikmet Öğretmen geçerli koşullara uyma koşuluyla bize izin verdi, Ruhi Öğretmenle buluşacağını söyleyerek geçen bir faytona atlayıp gitti. Öğretmen gidince sabahleyin fis kosla sürdürülen konu açık açık tartışılmaya başlandı. Gitmeye kararlılar var. Ancak bazıları kesinlikle gitmeme kararına karşın gitmek isteyenleri de önlemeye kalkıştılar. Savunmaları çok inandırıcı:

–    Yabancı bir yerdeyiz, öğretmenimiz bize güvendiği için rahat bırakıyor. Gidenlerin başına bir iş gelirse öğretmene karşı hepimiz yalancı duruma düşecek, boyun bükeceğiz. Hele okula yansıyacak bir durum olduğunda tümden gözden düşeceğiz. Bu söylenince benim de yüreğim sızladı, okuldakiler bunu duyarsa yüzlerine nasıl bakarız!” Neredeyse kavga çıkacaktı. Böyle söyleyenlere “ Korkak!” sıfatı takıldı. Ben, kesin katılmayacağımı söyleyince sözümden döndüğüm öne sürüldü. Bu kez ben:

–    Gitme sözü vermedim. Ancak gitmek için yolunu bulurum! dedim. Ben sözümde duracağım, size kolay bir yol bulacağım, ötesine karışmam. Fettah dayanam adı:

–    İşte bir palavra daha! dedi. Güldüm , sustum. Treni beklemeden Soldaki büyük ormana sağdaki bahçelere baka baka köprülere ulaştık. Çarşıya dönerken sağımızda boş duran bir faytona baktım. Genç bir faytoncu. Bakınca faytoncu bineceğimi sandı sanırım; “ Boş!” dedi. Boş, deyince aklıma geldi, yanına gittik orasını biliyor musun? diye sordum. Faytoncu güldü:

–      Orasını faytonculardan çok kimse bilmez. Sen yabancısın belli, oraya gündüz faytonsuz da gidilmez! dedi. Bir dakika deyip ayrıldım. Karşıda beni bekleyenlere söyledim:

–    Hadi, cesur, verdiği sözü yerine getirdiğini söyleyenler, karşıdaki fayton sizi bekliyor. Cesaretiniz varsa atlayın, gidin! Fettah şaşırdı:

–    Sen onu mu konuştun? Biz fayton bulurduk!” deyince arkadaşlar bağırdı:

–    Dönek! Fettah çok fena oldu, titredi. Sefer’le Hüseyin Fettah’ın koluna girerek faytona bindiler. Bir kaç küme durumunda az ilerde duran arkadaşlar geldiler:

–    Ne oldu? Olayı anlattım, gülmekten yerlere yatanlar oldu. Halkevi bahçesine gittik. Radyo haberleri oradan daha iyi izleniyor. Bir süre sonra giden arkadaşlar gülüşerek geldiler. Yoldan dönmüşler. Faytoncu onları uyarmış. Cuma günü akşamları kalabalık olurmuş askerlere o gün serbestmiş. Faytoncunun aklına sonradan gelmiş. Onlar böyle dediler ama Mehmet Yücele İsmet onlara korkak yaftasını yapıştırdı. Yarın tutup kollarından kendileri götüreceklerini söylediler. Bu arada Arif Kalkan Fettah için:

–    Fettah gene bir özür bulup kaçar! deyince dişler sıkıldı. Ancak arkadaşlar önlediler. Az sonra da Hikmet Öğretmen’le Ruhi Öğretmen gelip bir süre bizimle oturdular. Konu hemen hemen Gümüş Bey oldu. Ruhi Öğretmen Gümüş Beyin Ermeni kökenli olmasına karşın yüzyıllardır Edirne’de yaşayan bir aileden geldiğini anlattı. Çalışkanlığı konusunda tüm Edirnelilerin aynı düşüncede olduklarını onu çok saydıklarını ekledi. Öğretmenler ayrılınca arkadaşlar gene aynı konuya döndüler. Arif'le Ahmet Güner sinirlendi. Onlar kalkıp gidince İsmet’le b en de arkalarından kalktık. İki Mehmetler de bize katıldı. Çarşamba günü sinemaya gitmemiştim, filmi görmek istedim. Arkadaşlar da bana katıldılar. Bilet aldık, beklerken Öğretmenler de geldi. Hikmet Öğretmen öteki arkadaşların neden gelmediğini sordu. Onların filmi ördüğünü söyledik. Öğretmen kendisinin de gördüğünü, bir daha görürse bir zararı olmayacağını söyledi. Bu arada Yakup’la Recep Kocaman da bize katıldılar. Sinema Üç Ahpap çavuşlarla başladı. Gelecek filmlerden parçalar gösterdi. Hindistan ‘da fillerle yapılan taşımacılığı gösterdi. Volga Mahkumları diye bir filmden insanların yük taşımaarını üzülerek izledik. Esas film genç bir şarkıkcıyla başladı. Bülbül gibi şakıyan bir sesi var. Gemilere bindi, uçaklarla gezdi. Her gittiği yerde askerler vardı. Kız askerler arasında rahatça dolaştı. Bir ara da askerler kızı omuzlarına aldılar. Askerler kızı omuzlarına alınca biraz şaşırdım. Bu nasıl olur? İlkoklulu bitirdiğim yıllardı. Lüleburgaz panayırında büyük bir çadır içinde bayanlar şarkı söylüyordu. Renkli giysiler içinde yüzleri; saçları boyalı, şen, şakrak şarkılar söylüyor arada biri ya da ikisi ellerinde bir tabakla para topluyordu. Yanımdan geçen bayanın tabağına 25 kuruş attım. Az mı attım oksa çok mu diye ilgiyle çevremdekilere bakarken az ilerimde birisi bayanın butlarına elini koydu. Elini çekip bu kez de eteğini tutup kaldırdı. Bayan durdu, arkaya dönüp adamın yüzüne sağlı sollu iki tokat attı. Çadırın yanında duran iki erkek düdük çalarak çadırı boşalttılar. Ben, bizim aileden ya da köyden kimsenin görmemesi için gizli gizli duruyordum. Bu olaydan sonra kapısı yakın olan cami bahçesine girip öteki kapıdan hükümet alanına çıktım. Oradan da panayır yerinde duran arabamızın yanına gittim . Ancak ne oldu, ne gitti bir türlü anlayamamıştım. Kimseye sorup bir şey öğrenmek istesem de kendimi ele vetmekten korktuğum için sustum. Köye dönünce olay anlaşıldı. Meğer aynı çadırda bizim köyden insan varmış, üstelik şamar yiyeni de tanıyorlarmış. Olay günlerce konuşuldu. Ancak insanlar hep bayanı suçlamıştı, “ Kaltak, ne işin var erkeklerin arasında? “ Bu söz, söylendi durdu. Şimdi onu düşünüyorum; bizim köylülere göre bu kaltak o askerlerin arasında ne arıyor? O kaltak o askerlerin arasında değil omuzlarında gezdiriliyor. Ayrılırken askerlerden ağlayanlar bile oluyor. Hele, şarkıcı kız aracılığiyle eşlerine , kardeşlerine, sevgililerine, an nelerine, arkadaşlarına selam göndermeleri benim bile ağlayasımı getirdi. Şarkıcı kızın gerçekten canlı insan olup olmadığından bir ara kuşkulandım. Sinemadan çıkınca Çarşamba günü bu filmi görenlere şaştım. Soranlara: “ Film işte, anlatacak nesi olur? diyen bile vardı. Hikmet Öğretmen, Amerikalıların savaş kazanmaktaki başarılarından biri de böyle güzel filmlerle askerlerin moralini yükseltmeleri!” deyince cesaretlendim. Düşüncelerimi içimde tuttum.

Yatınca, kısa da olsa arkadaşlar film için yorumda bulundular. Dinlemekle yetindim. Hele gelecek film için Fettah’ın:

-O mahkumlar, dört beş sopalı adama neden karşı koyup kaçmıyorlar? demesi güleceğimi getirdi. Kendisi olsa kaçarmış. Şarkı söyleyen kızın sesi kulaklarımda çınladı, ne güzel sesi var, nasıl çıkarıyor o sesleri?

Rüyama girse o rüyanın sabaha dek sürmesini isterim:

-Yok, yok! deyip sözümü geri aldım. Filmin bitişine üzüldüm; rüyamın bitişi daha üzücü olabilir, varsın böyle kalsın!

 

3 Nisan 1943 Cumartesi

 

Akşam yatarken, ondört arkadaş içinden neden Fettah Biricik arkadaşa takılıyorum? deyip kendimi sigaya çekmiştim. Beni duymuş gibi kalkar kalmaz yanıtını kendisi verdi. Filmi beğenenleri eleştirdikten sonra kıza öykünerek sesini çıkarmaya kalkıştı. Tavuk gibi bağırdığını söyledi. Gülenler oldu. Hiç kızmasmış olarak hatta gülümseyerek tavukların nasıl bağırdığını sordum. Fettah da gülerek, arkadan ne geleceğini düşünmeden:

–    Bilirsin bilirsin! dedi. Ben gene sakin sakin:

–    Yok sahiden horozları biliyorum ama tavukları bilmiyorum! deyince bir kahkaha koptu. Fettah renkten renge girdi ama karşı bir şey de söyleyemedi. Mehmet Yücel bir ağabey övüdü vereceğini söyleyerek dolaylı biçimde Fettah’a duyurdu:

–    Senin sevmediğini başkaları da sevmemek zorunda değildir. Sevenlerin olduğu yerde sen o sevileni eleştirirsen, eleştirdiğini savunanlar karşında olur. Bunu bil; ona göre ortaya atıl! Boş bulunursan , “ Eşekten düşmüş karpuza dönersin!” Hikmet Öğretmen :

–    Günaydın! deyince tartışma kesildi. Öğretmenle birlikte Belediye yanındaki Çayevine gittik. Çayevi deniyor ama bahçesindeki küçük masalarla maasalar üstündeki kırmızı beyaz kareli örtüleri dışında bizim köydeki kahveden farkı yok. Çaylarımızı taze simitle içebildiğimiz için oraya gidiyoruz. Öğretmen saatine baktı, kendisi Ruhi Öğretmen e buluşup faytonla gideceğini söyledi. Arkadaşlar yürümek istediler. Bu kez köprülerde yavaş yürüdük. Daha önce dinlediğimize göre köprüler yapılırken her taşın delindiğini, deliklerin bir birini karşıladığını ustalar belli zamanlarda o deliklere erimiş kurşun döküldüğünü, böylece köprülerin dökülmüş kurşunla bağlandığını dinlemiştik. . İkinci köprüde açılmış bir bölüme özellikle baktık. Ne yerin de duran taşlarda ne de kaldırılmış taşlarda delik vardı. Üçşerefeli’de karşılaştığımız Turanlıoğlu adlı kişinin anlattıklarını tekrarladık. Yapıldığından bu yana Selimiye camisinin minareleri tam üç kez yıkılmış gene yapılmış. Demek o minareleri yapan ustalar gene var. Gene var da ne demek? Her dönemde var ki yıkılınca yapılmış. Bu kez ben, Lüleburgaz'daki söylenenleri anımsattım. Köprü üstündeki yıkık minarenin neden yapılmadığını sorduğumda, bana, “ Yapacak ustasını bulamıyorlar!” demişlerdi. Mehmet Yücel güldü:

–    Dayı, seninle alay etmişlerdir! Ben de, “ Olabilir ama bizim için önemli olan, herkesin söylediğine inanmamak. Doğru bildiğine inandığımız insanların söylediğine inanmak inancımızı güçlendirmeliyiz. Tren istasyonuna gelince yeni bir konu bulduk kendimize: “ Şurada iki adımlık yer olan Karaağaç varken buraya istasyon neden yapmışlar? Değişik görüşler öne sürüldü ama en akla uygunu Recep Kocaman’dan geldi. Tren yolu Karaağaç’tan ileriye gittiğine göre orada istasyon zorunluydu. Kent olarak Edirne sağ içeriye düştüğüne göre de oraya tren gitmesi gerekiyordu. Bu nedenle iki istasyon kurulmuş oldu. İstasyon tarmışması yaparken Fidanlığa ulaştık. Ayırdın da değiliz öğretmenler gelmişler. Arkadaşların bazıları, bir ara yolda itiş kakış olmuştu. Öğretmenler faytondan gördülerse kaygısına kapıldılar. Karşılaşınca özellikle Ruhi Öğretmen bizden ayrılacağı için üzüldüğünü, çok az kaldığımızı, mevsimin henüz serin oluşu nedeniyle çevreyi gezemediğimize üzüldüğünü söyleyince arkadaşların içi rahatladı. İsmet gezdiğimiz yerleri söyleyince Ruhi Öğretmen: “ İyi iyi zaten birlikte gezince de oralara gidecektik. Bir Bülbül Adası kalmış bir de Kıyık. Gene de sizinle birlikte gezmek isterdim!” deyince Hikmet Öğretmen:

–    Üzülmeyin efendim, siz böyle güler yüz gösterdikçe biz gene geliriz, o zaman da birlikte gezeriz! deyince hepimizin yüzü güldü. Gezi 15 gündü, sonradan bir haftaya indirildi. Bir haftası daha sonra olarak söylenmişti; ancak buna kimse inanmamaktaydı. Bunun gerçek olabileceği sezinler gibi olduk.

Gümüş Bey “ Benim bağı bitirelim. İçinizdeki şanslıların hakkı için üzümlerin bol olacağını umut ediyorum!” dedi. Makaslar, bıçaklar hazırlanmıştı zaten, kararın önceden verildiği belliydi. Kaldığımız yerden işe başladık. Arkadaşlar aralarında konuşurken boğumlara kafa adı takmışlar. Gümüş Bey ellerini vurarakBağcılıkta yerteri kadar terim olduğunu, yeni icatlara gerek olmadığını o neden kafa gibi kelle gibi sözleri karıştırmayın!” dedi, Dedikten sonra da nedense güldü. Gümüş Beyin gülüşü arkadaşları gevşetti. Sık sık toplu gülüşler oldu. Gümüş Bey uzaklaşınca “ Gitti!” , yaklaşırken de “ Geliyor!” sözleri sık sık tekrarlandı. Ben en kenar sırada biraz ileride olduğum için onlardan ayrı durumdaydım. Tavırlarından, çeyrelerine sık sık bakışların olağanüstü bir durum olduğunu anlar gibiydim. Ruhi Öğretmen ayrılmak isteyince Gümüş Bey de Hikmet Öğretmenle birlikte Ruhi Öğretmeni uğurlamak için kapıya doğru yönelince durum anlaşıldı. Mehmet Yücel:

–    Günah benden gitti, adam kendi adını kendi koydu. Geldiğimden beri onuın kafasına bakıp “ Kelle!” demek istiyordum , dememek için kendimi kaç gündür tuttum. Bugün geldi kendisi bu sıfatı söyledi!” dedi. Kelle ne demek? Soru yanıtsız kaldı, Gümüş Beyle Hikmet Öğretmen birlikte döndüler. Aralarında ne konuşulmuşsa Gümüş Bey bize teşekkür etti, makasları, bıçakları bıraktık. Gümüş Bey önümüze düştü, meyve fidanlığını bölüm bölüm gezdirdi. Yapraksız meyve ağaçlarını sordu. Vişne ile kirazi karıştırmam dışında tüm meyve ağaçlarını bilmem Gümüş Beyi şaşırttı. Köyümü sordu. Eğitmen Musafa Güvener’den söz edince, gülerek: “ Mektup yazdı, geldi geldi!” diye tekrarladı. “ Geldi deyince iyice şaşırdım; Gümüş Bey Mustafa Ağabeyi başkasıyla karıştırdı sanırım. Zira Mustafa Ağabey buraya gelse gittiğimde bana kesinlikle söylerdi. Böyle bir söz olmadığına göre bu, bir başka Mustafa olmalı!” diye düşünürken Gümüş Bey bu kez de geçen hafta buradaydı!” deyince iyice şaşırdım. Gümüş Bey anlattı: “ Mustafa Ağabey, köydeki söğütlüklerden yararlanmak istemiş. Söğütler kolay yetişen arsız bir tür. Mustafa Ağabey bunlara iğde aşılamayı denemiş. Bir kaç denemesi başarılı olmuş. Hem bu konuda yeni bilgi edinmek hem de aşı almak amacıyla Muhtar Çavuş Amcayı da yanına alarak gelmiş. Ancak Gümüş Beyden olumlu yanıt alamamış. Çünkü söğüt bitkisinini ömrü birkaç yıllıkmış. İğde ise oldukça geç meyve veriyormuş. O nedenle söğütleri rahat bırakıp iğde yetiştiemesini öğütlemiş. Böylece Mustafa Ağabeyle Çavuş Amca bir düzüne iğde fidanı ile birkaç kiraz alıp dönmüşler. Gümüş Bey, bir metre kadar yer yükseğinden düz kesilmiş dört ağaç gövdesi önünde durdu. Biz de çevresini sardık. Düz kesilmiş. Kesiklerin kenarlarına insanların ağzındaki sigaralar gibi ucu kütüğe tutturulmuş çubuklar var; dört dik çubuk. Ağacın kesiği mayısa benzer bir nesneyle kapanmış. Gümüş Bey “ Mayıs “ sözünü duyunca: “ Mayıs, mayıs!” diye tekrarladı. Kesikleri göstererek:

–    Bunlar da aşı, deneme yapıyoruz. Avrupa bu konuda çok başarılı olmuş, biz de deneyeceğiz! dedikten sonra nasıl yapıldığını anlattı. Sert bir çubuk, ucu iskarpela gibi

Düzgün kesilir. Çubuk meşe ya da kızılcık olabilir(Kızılcık daha iyidir)Aşılanacak ağacın kabuğu ile gövde arasına çubuk çivi çakar gibi çakılır. (Tam ara olacaktır. ) açılan yere aşı kalemi konur. Kalem zedelenmeden çevresi yumuşak toprakla örtülür. (Bunun özel kaplayıcı macunu da vardır. )Ağacın uyanması beklenir. Aşı uyuşması olunca kalem tomurcukları kabarmaya başlar. Bu aşı tuttu anlamına gelmez. , sabırla beklenmelidir. Aşınını tuttuğu filizler dallaşmaya başlayınca anlaşılır.

Dönüşte, o biçim yapılmış aşılı ağaçları gösterdi. İlginç kütükler gördük. Bir tanesinde ana gövdeye yapıştırılmış gibi dört tane ayrı gövde. Kesiği kapatmışlar ama katmer katmer ayrı duruyorlar. Kiraz, vişne, elma, erik olarak dört kardeşmiş. Elması biraz ekşimsi oluyormuş. Onun da kusuru kökten değil seçilen aşıdanmış. Kayısı, şeftalı, Armut, dut, erik olarak örnekler gösterdi. Sonunda da bize uyarıda bulundu. Aşı güzel meyve yetiştirmek için iyi bir yöntemdir. Verimli olması için fantezi düşünceleri bırakıp teke tek aşı yapmalısınız. Gösterdiğimiz aşılar, güçlü bir rüzgar ya da fırtınalar karşısında kolayca kopmakdatırlar. Tek yetişenlerde böyle bir sorun yok, orada aşı kaynamaktadır! dedikten sonra yanından geçtiğimiz tek aşıları gösterip gösterip sağa sola sallayarak tartakladı.

Gümüş Bey bizi kapıya dek uğurladı, gene beklediğini tekraraladı, yarın özel, önemli bir işi olduğu için burada olamayacağını, görevlilerin bize yardımcı olacağını söyleyerek iyi yolculuklar, başarılı çalışmalar diledi. Ayrılırken bir şey unutmuş gibi geri döndü gülerek:

–    Bizim Edirneliler, kimlerdi onlar? diyerek yaklaştı. Sefer, Fettah, Hüseyin, Ertur, Saatçı öne çıktı. Gümüş Bey: “ Sizinle ilişkilerimiz farklı olacak. Yeni gelen Genel Müfettiş de eski Paşamız gibi bahçeciliğe çok önem veriyor. Bu da:

–    Önce Edirne köyleri! diyor. Benden söylemesi, haberiniz olsun! deyip döndü. Arkadaşlar salt öğretmenden ayrı kalmak için gene Karaağaç tartışması başlattı. Öğretmen bir faytona atlayıp gidince rahatlamış olarak tartışa, gülüşe köprülere vardık. Batıdan iki olarak gelen nehirlerin az ileride birleşmesini uzaktan izledik. Sular oldukça yükselmiş. Karaağaç tarafındaki ormanlığa çıkmak üzere. Yoldayken pek ayırdın da değildık. Köprüden bakınca iyice belli oluyor. Köprüden geçenlert Bülbül adasını sorduk. Orası şimdi suların “ Muhasarasında!” dediler.

Yemek konusunda topluca anlaşmaya varamadıkAncak, eski camiyi görmek üzre saat 15’te Halkevi bahçesinde toplanmaya karar verdik. İsmet, Mehmet Yücel, Arif, Yakup köfterciye girdik. Mehmet Yücel Gümüş Bey için kelle demişmiş, sözünü geri aldı:

–    Adam çok iyi insan ona ad takılır mı? diye sorunca bu kez ben de çıkıştım:

–    Sen aklına geleni nasıl söylersin? diye sordum. Sonra da :

–    İşte ayrıldık, ne dersen de o görevini yapıyor, biz çekip gidiyoruz. Bir arada olsan sorun olur ama ayrıldığımıza göre kim araya kim sora!

Çıkınca ayakkabılarımı boyattım. İsmet'le kırtasiyeciye girdik. Ciltli , kenarı kırmızı çizgili bir defter aldım, şiir defteri yapacağım. Bir şiir defterim var ama şiirler pek düzgün yazılmış değil.

İsmet bana söyleyemiyor sa da kendisi için bir giz olarak tutmak istediği bir kıvrantısı var, dükkanların önünde döndü durdu. Sonunda çıtlattım:

-Ne olur ne olmaz, burada tınmıyorum! Evdekilere bir şey almayacak mısın? İsmet gülerek: “ Deminden beri bunu düşünüyorum, bir şey alıp götürmek istiyorum. Ancak okulda onu nasıl saklarım. Yusuf dolabımı her gün karıştırıyor, görürse nasıl anlatacağım? Haklı buldum, almasını önledim.

Arkadaşlarla buluşup Eski Cami’ye gittik. Eski Cami gerçekten eski bir cami. Bakıcısı bile yaşlı, yerinden zor kalkan biri. Ancak Turanlıoğlu’nun dediği gibisinden sözler etmedi. Edirne ilk alındığında kiliseden çevrilmiş bir camiler vardır, eskikidir ama bu onlardan değildir diyerek söze başladı. Sonraki yıllarda zaman zaman yıkılmalar olmuş. Yeni onarımlarda hep cami özelliği gözetilerek onarılmış. Mimar Sinan’dan önce yapıldığından O’nun getirdiği özellikleri taşımıyormuş. Eski Cami daha çok Bursa camilerini andırıyormuş. Yaşlı kişi bunu söyleyince bize nedenini sordu. Edirne alındığında Bursa Osmamnlıların başkentiydi, dedik. Yaşlı adam bu arada bize yeni bir bilgi verdi. “ Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u almasaydı, Mimar Sinan da İstanbul'daki Ayasofya’yı rahatça incelemeseydi Selimiye Camisi bu denli güzel olamazdı!” dedi. Yaşlı adam Eski Cami’nın büyük yazılarını okudu. . Padişah Muradı Hüdavendigar’dan söz etti. Muradı Hüdavendigar deyince ben 1. Murat dedim. O da : “

-Evet, 1. Murad da 2. M da Edirneye . Gönül bağlamış padişahlardı, çok hayırları dokunmuştur. Ancak bu cami Bahtsız Padişah Yıldırım Bayezit döneminde başlanıp onun çocukları döneminde bitirilmiştir!” dedi. Kendisini saygıyla dinlediğiimizi görünce bize yazıları bir bir okuduğundan başka caminin yan taraflarındaki bölümleri gezdirdi, ortalarda, o devir öğrencileri barınıyormuş, aşevleri varmış, öğrenciler oralarda besleniyormuş. Yaşlı adam bize öğle iyi davran ki, ayrılırken gerçekten üzüldük. Yanıma yazacak kağıt kalem almadığıma üzüldüm. Tek aklımda kalan Eski Cami’nin Edirne’nin Türklerin eline geçişin 40 yıl sonra 1400 yıllarında yapıldığını, büyük kubbeli camilerden olmadığı, daha çok Bursa ya da Anadolu camilerine benediği ile yazılarının güzelliğidir.

Ben bunları düşürken arkadaşlar oralardan barının öğrencileri andılar. O soğuk yerlerde taş üslerin de nasıl yattıkları, ne yeyip ne içtiklerini konuştular. Mehmet Yücel arkadaşımızsa kendine göre yorumunu yaptı:

-Ne yaşaması, adamlar öldüğüne göre, demekki oralarda rahat edememişler! Beyle dedi ama az kalsın yerlerde yuvarlanacaktı. İsmet:

-Sen yokm usun? deyip üstüne atladı. Arif kurtarmak için koşar gibi yaptı ama İsmet’in üstüne atladı. Karşıdan gelen bir grup görünce çözüldüler. Genel Müfettişliğin önüne dek yürüdük. Liseye oralardan da bir yol olduğunu biliyorduk, Az yürüdükten sonra sağdan gelen lise kasketli öğrenciler gördük. Yolu tarif ettiler ama daha erken olduğu için geri döndük. Halkevi önünde radyo dinlemek için oturduk. Kızlar tangolar söyledi. Tango nedir? arkadaşlar benden sordu. Dans etmek için belli tempoda yazılmış parçalar!” deyip, Çok Ağladım’la la Komparsiteyi örnek verdim. Az sonra radyoda ikisi de çaldı. Meğer o saat tango saatıymış. Arkadaşlar yüzüme kaçamaklı bakışlarla baktılar. İçimden oldukça sevindim. Radyoda özel tango saati var. Üstelik tango çalan çalgılar arasında oldukça egemen olan akordiyon var. Radyo, çalanların da söyleyenlerin de adlarını söylüyor. Dikkat edersem adlarını bile öğreneceğim. Sinemaya gitmek üzere kalkarken İsmet mızıkçılık yaptı, gitmekten vazgeçti. Mehmet Yücel de istekli değilmiş:

- İsmet’i yalnız bırakmayayım! deyip çekildi. Mehmet Aygün’le ben, kesin gideceğiz deyip sinemaya yöneldik. Bilet alıp içeri girerken bizimkiler gene dönmüşler, geldiler. Onlar gelene dek yanlarımıza gelenler olduğu için ayrı yerlerde oturduk. Bu kez gelecek filmin yerine başka bir gelecek film kondu, bir deniz savaşı. Gemiler karşılıklı top ateşleriyle bir birini batırıyor. Üç Ahbap Çavuşlar çıktı; Arşak Palabıyıkyan’la Kıvırcığı tanıyorduk. Üçüncünün adını gene öğrenemedim. Şarkıcı kıza dikkat ettim , ne kadar güzel bir yüzü var. Asker kılığına girmiş, asker gibi ama çok farkı giysileri var. Askerler de çok değişik; komutan falan dinlemiyorlar basıyorlar yaygarayı. Hele ıslık çalmaladı çok ilginç. Bizim köydeki çobanlar bir birine karşıdan karşıya öyle ıslık çalarak bir şeyler anlatırlar. Bu kez sinema çoğu bayan olmak üzere tıkabasa doldu. Cumartyesi günleri böyle olurmuş.

Sinemadan çıkınca buluşup Lise yolu üstündeki köfteciye gittik. Son kez Edirne Köftesi yiyeceğiz. Sabun şekeri almak için şekerciye girdiğimizde bizim yaşımızdaki satıcı düzeltme yaptı: “ Onun adı Edirne Şekeridir. Sabun, sabundur, şekerden sabun mu olur? diye hem tarttı hem de söylendi. Bu kez de ben sordum:

–    Onun başka adı var mı? “ Genç biraz dikleşerek:

–    Edirne Şekeri, dedikya! deyince ben de inadıma, öteki şekerleri göstererek: “ Bak bunların hepsi Edirne şekeri ama üstüne yazılmış: Akide, Leblebi, Lokum………………. diyor. Onlar Edirne’de yapılmıyor mu? Genç bu kez güldü: Amma da sorun yaptık ha, gerçekte biz de aramızda onlara zaman zaman sabun şekeri diyoruz. Diyoruz ama bu doğru bir adlandırma değil:

–    Siz nereden geldiniz, ne iş yapıyorsunuz? deyince öğrenci olduğumuzu söyledik :

–    Ne öğrencisi falan diye sormadı, dikkatle yüzlerimize baktıktan sonra daha yumuşak bir sesle :

–    Ben de öğrenciyim , İstanbul’da Yüksek Ticaret’te okuyorum. İstanbul’da bu şekerlere kimse sabun şekeri demiyor!” Yüksek Ticaret adını duyunca Mehmet Yücel hemen Hüsnü Dayısının oğlu Ali Ceylan’ı sordu. Çocuk tanıyormuş: “ Aaa, Ali Ceylan!” deyip gülümsedi: -O, okulu bitirdi ama, benden bir sınıf yukardaydı, Lüleburgazlı, voleybol arkadaşımdı!” deyince Mehmet Yücel’le konuşma başka tarafa döndü. Bir süre Ali Ceylan sözü edildi. Bu kez de gerçekten bildiğimiz sabunu andıran renki çizgili kocaman (Gerçek sabun büyüklüğünde)birer şekeri bize hediye etti. Dükkandan çıkınca bir gülmedir tuttu bizi. Mehmet Yücel’e:

–    Gel öteki dükkanlara da girelim, orada da senin Ali’yi tanıyan vardır. Arkadaşlar gülğünce ben, bu öneriye karşı koydum. Mehmet Yücel hemen bir şeyler anladı ama, gene de ne diyeceğimi bekledi. Ben de:

–    Bakarsınız, içlerinden biri de Ali'nin kız kardeşini sorar, Mehmet Yücel zor durumda kalır! dedim. Mehmet Yücel kızmadı:

–    Dayı, sen de unutamadin gitti o çocuğu? deyince bu kez de arkadaşlar güldüler:

–    Dört yıl önce de sen ona çocuk diyordun, hiç mi büyümeyecek bu kız! dediler. Neşeli neşeli liseye döndük. Öteki arkadaşlar çoktan gelmiş; Hikmet Öğretmen yatmış bile. Az sonra, uyumasak bile uyumuş gibi sustuk. Konuşurken şaka olarak söylemiştim ama yakınca bir süre düşündüm. Ali Ceylan’ın kardeşi Mehmet Yücel’in dediği gibi küçük falan değil. Daha dört yıl önce kendisine bakılmaktan hoşlanan bir tavrı vardı. O zaman ortaokulda okuduğuna göre bizim 9. sınıf kızlarından küçük değildir. Yüzü çok beyaz olmasına karşın kömür gibi kara saçları vardı. Ben de saçlarını sevmiştim. Kendi kendime güldüm: “ Edirne’ye gelirken Münevver Abla lafı ediyordum. Münevver Ablayı çok gördüm(! )şimdi de Hüsniye Ceylan düşlüyorum. Daha neler? !

 

4 Nisan 1943 Pazar.

 

Arkadaşlar yağmurdan söz ettiler. Şaka ediyorlar sandım: “ Ne yağmuru sayıklıyorsunuz? “ diye çıkışmaya kalkıştım. Arkadaşlar güldü: “ Duymadın mı? gece o kadar gök gürledi!” dediler. Pencerelere baktım, gerçekten damlalar dizilmiş. Öğretmen kalkınca ortalığı düzeltip lise binası önüne gittik. Lise Müdürü Cemal Bey, gülümseyerek bize selam verdi:

-Size gönlümüzce ev sahipliği yapamadık. Dileğimiz, başka bir tatilde gene gelmeniz, bize, size daha . iyi hizmet etme fırsatı vermeniz!” dedi. Hikmet Öğretmen: “ Sizi bekliyoruz, sık sık okulumuz önünden geçtiğinizi biliyoruz. Bir gün sizi otobüsten indirmemizi istemiyorsanız, lütfen buyurunuz!” dedi. .Müdür Beyin evinden küçük bir kız koşup geldi. Yüksek sesle : “ Baba kim bunlar? diye sordu. Müdür Bey de: “ Sen sor, ağabeyler sana söylesin” derken birden yağmur başladı. Lise binasına girdik. Bu binayı Öğretmen Okulu olarak tanımıştık. Namık Öğretmen getirmişti.

Bir saate yakın lisede yağmur bekledik. Öğretmenin söylediğine göre kamyon Fidanlığa gelecek. Yağmur az kesilir gibi olunca kahvaltı ettiğimiz yere gittik. Öğle için herkesin kendi nevalesini alması gerekli. Bir ara dağılıp elimizde paketlerle gene toplandık. Elimizde paketle gezmeyi sevmediğimiz için hemen Fidanlığagitmeye karar verdik. Faytonların oradan üç faytonla Fidanlığın yolunu tuttuk. Yağmur gene başladı. . Bir ara Edirne üstüne öyle bir bulut çöktü ki Edirne sanki karanlıklara gömülmüş gibi oldu. Öğretmen geldi. Bizim telaşımızı görünce gülerek:

- Ya geldiğimiz gün böyle bir yağış olsaydı ne olacaktı? Ne güzel işlerimizi gördük gidiyoruz, kamyonumuz büyük, güçlü, tenteli olduğuna göre kaygılacak bir durum yok! dedi. Bizim için ayrılmış olan onar adet vişne ile kiraz fidanları ile dört demet bağ çubuğunu kuruluğa taşıyıp beklemeye başladık. Öğle kumanyalarımızı yediktan az sonra kamyon geldi. Şoför şaşırdı. “ Edirne’ye gelene dek hiçbir yerde yağmur yok!” deyince, bu habere hep sevindik. Fidanları kamyona yerleştirip yola çıktık. Kamyonun arkası açık, bir süre Edirne’yi gözledim. Edirne sis içindeydi. Üzüldüm, babamın söylediği iki minareli Selimiye’yi(Yoldan bakılınca minareler iki görünüyormuş) gene göremedim . Şoför, yağmur olmadığını sanki bize şaka olarak söylemiş, Havza’ya girerken bir yağmur sepelemesi oldu. , arkasından sürekli yağmaya başladı. Babaeski’de durmayı tasarlıyorduk, oysa yollar seldi, kamyondan inemedik bile. . Lüleburgaz deresi taşmış,

Panayır Alanı denen düzlük göl olmuştu. Hikmet Öğretmeni evine bırakıp okula yöneldik. Akşam yemeği bitimine doğru okula ulaştık. Okulda kalan arkadaşlar çevremizi sardı. . Onların bizi kem gözle karşılayacağını beklerken acınası bakışlarla karşılaştık; hepsi yürekten :

“ Geçmiş olsun!” dediler. Gitmek için Edirne grubuna katılamadığına en çok üzülen Bekir Temuçin (O Edirneli olduğu için Edirne’ye gitmeyi bir hak sayıyordu) bile gitmediğine sevindi. Doğrusu biz aynı kanıda değildik. Edirne günleri çok iyi geçtiği için yoldaki yağmur bizi fazla etkilemedi. Salt yollara rahat bakamadığımız için biraz üzülmüştük. Yağmurun yağmasına üzülmekten çok, dönüşte arkadaşların bizi böyle karşılamasına neden olduğu için sevindik bile.

Yemekte bir birimize bakarak gülüştüğümüz oldu. İsmet dayanamadı:

–    Edirne’de yağmur yoktu!” dedi. İsmet yanlış söylemişti, yağmur yağdı ama hafta boyu değil, dün gece başladı. Sabahleyin açılacak gibi olurken birden bastırdı, biz ayrılıncaya dek de açılmadı; Edirneyi yağmur içinde bıraktık!” Arkadaşlar yağmuru siz getirdiniz, türünden takıldılar. Merak ettiğimiz okul haberlerini hemen aldık:

–    Hiç ders yapmamışlar, onlar da tarımda çalışmışlar. Kadir Pekgöz bana özlemle sarıldı. Babası gelmiş, beni sornuş, kendi köyünden çocuklarla topluca konuşmuş. Piyesçiler sık sık prova yapmışlar; 17 Nisan Cumartesi günü okulda, 23 Nisan Cumartesi günü de Lüleburgaz Halkevinde gösteri yapılacakmış. Okuma saatinde dersliğe gelen öğretmen olmadı, karşılıklı konuşmalarla çalışma saatini tamamladık.

Yataklarımızı özlemişiz, yatağıma yatar yatmaz uykumun geldiğini anladım. Yakınımdaki Orhan’n sorularına bile tam yanıt veremeden uyudum.

 

5 Nisan 1943 Pazartesi.

 

Ah Edirne, vah Edirne gibi övücü, gitmeyenleri kıskandırıcı sözlerle uyandım. Bu tür sözleri en çok kullanan da Fettah Biricik oldu. Oysa arkadaş Edirne’de hiç de öyle mutlu davranmıyordu. Neyse bizim de hoşumuza gittiği için sorgulamaya kalkmadık. Gittiğine sahiden dertlenen biri ise Emrullah’mış; Edirne’deki. Suskunluğunun nedeni şimdi anlaşıldı. Çalışırken, gezerken sürekli sustuğu gibi onu okula yerleştiren dahası Bulgaristan’dan Türkiye’ye yani Edirne’ye geldikten okula girene dek her şeyiyle ilgilenen Sayın Osman Nuri Peremeci’ye bile olumlu birkaç söz söylememişti. Bu sabah açıldı:

–    Bir daha böyle bir yere gitmek söz konusu olursa ben gitmem, vallahi de gitmem billahi de gitmem!” gibi bir de garip yemin etti. Yusuf Asıl gülerek Emrullah’ın sözünü değiştirdi. Okulu bitirmişiz, atandığımız köyleri Okul Müdürü neşe içinde bize duyuruyormuş. Tüm öğrenciler de dinliyormuş. Sıra 77 Emrullah’á gelmiş, “ Okul Müdürü: “ 77 Emrullah Öztürk, Kepirtepe’ye verildin, başarılar dilerim!” deyince Emrullah: “ Gitmem Müdür Bey, vallahi de gitmem, billahi de gitmem!” demişmiş. Sözde Müdür Bey bu, “ Gitmem!” sözğünü yalnış anladı sanıp Emrullah’a: “ Nereye gitmiyorsun evladım? Kalmak istemiyorsan “ Kalmam!”   de bari!” diye bir bakıma Emrullah’a yalvarmış. Emrullah, Nuh demiş Peygamber dememiş: “ Ben bir kez yemin ettim, geri dönemem!” deyip diplomasını almadan dışarı çıkmışmış. Arkadaşlar gülmekten kırıldılar. Emrullah neye uğradığını anlamadı. Ortalıkta bakınırken Hüsnü Yalçın koluna girip aldı götürdü. “ Kırk yıllık yağni, olur mu Kağni? “ diyerek İsmet bir sözü anımsatırken Selçuk Korol Öğretmen yüksek sesle: “ Atasözlerimiz ölçüsünde güzel deyimlerimiz de vardır. Yanlış söz söyleyenler için sıksık kullanılardan bu sözlerden biri de: “ Dilini eşek arısı soksun!” deyimidir. Az önce Atasözünü söyleyen bence bunu hak etti:

–    Kırk yıllık Yani, olur mu Kani?” sözün doğrusudur. Yani bir Hiristiyan adıdır. Kani ise Müslümanların kullandığı bir ad. Yağni bir yemektir, ancak o da yahni olarak belirgince alfabemizin 10. harfı olan” He” ile yazılıp söylenir, Kani ise düpe düz uydurma bir sözdür.

Selçuk Öğretmen: “ Edirne sizi uyuşuklaştırmış, zilsiz yerlerde yattığınız belli, neyse ki bu sabah 15 dakikanız size bağışlandı, Yarın sabah böyle olmayabilir; benden söylemesi! deyip ayrıldı. Dersliğe giderken kafaları sararak koştuk, yağmur sesssiz sakin şırıl şırıl yağmayı sürdürüyor. Edirne’ye gelmeyenler:

-Biz pekala burada rahat rahat oturuyorduk! dediler. Sabah çalışması da hemen hemen Edirne üzerine anlatılarla geçti. Yapılmadık bir çok iş yapılmış gibi gösterildi. Bu tür anlatılara inananların yanında yaşanmış olan bir çok olay ise inanılmayanlar arasında kaynadı.

Röslein’i görgüm, nöbetçiymiş. Geçmiş zamanlarda bir çok kez böyle ayrılıklardan sonra özel ilgi gösterirdi, gene öyle yapacak sandım. Yanından geçerken gülümsedi, titrer gibi yaptı: Çok üşüyorum, soğuk mu, yoksa hasta mı olacağım? “ dedi. O öyle deyince söyleyecek söz bulamadım. Salt, “ İyi giyin!” deyip yürüdüm.

Kahvaltı masasında Edirne’ye giden olarak Mehmet Aygün’le ben vardım. Derslikteki konuşmaların tersine Edirne olaylarını bizim masadakiler daha dikkatle dinlediler. Fidanlıktaki çalışmalarımızı, camileri, gezdiğimiz öteki yerleri, sinema, Karaağaç’a gidişleri ballandıra ballandıra anlattık. Kaldığımız yer için biraz gerçek dışı konuştuk. Bir Karaağç’ta kalırken okulları gezmiştik. Öğretmen Okulları çok güzeldi. Bir gün , Erkek Öğretmen Okulunu görmek için gittiğimide görüp çok beğenmiştik. Ozdellikle de Kız Öğretmen Okulunun bahçesinden geçerken temizliğine hayran kalmıştık. Arkadaşlar o duygularla için için dinledi. Hele:

–    O bildiğiniz Öğretmen Okulu binasında kaldık!” deyince Hilmi dayanamadı:

–    Ohoooo, siz köşklerde kalmışsınız! Dedi. Oysa Öğretmen okulları 3 yıl önce Sivas, Balıkesir, Erzurum illerine gönderilmiş, binaları da Edirne Lisesine verilmiş, Lise yönetimi , onların birini kullanmış, ötekiler öyle boş olarak bırakılmış. Öğretmen Okullarını az çok biz de anımsıyoruz. Kaldığımız yerin, onlar olduğunu, oradakiler söylemeze kesinlikle düşünemezdik. Bahçeler öyle bakımsız kalmış, binalar, camlar, çerçeveler öyle eskimiş ki tanımak olanaksız. Olayın bu faraflarını atlayarak, genellikle Fidanlık üstünde durduk. Fidanlığın tüm Trakya’nın ortak bir değer merkezi olduğunu anlattık. Zaten fidanlığın gerçek adıda Trakya Örnek Kültür Fidanlı’ymış.

Derslikte, bir ara sıkılır gibi oldum, Bir hafta da olsa ara vermek insanı azıcık soğutuyor. İlk iki dersimiz boş geçecek. Matematik-Yabancı Dil)(Türkçe için bir hazırlık düşündüm. Sabahat Öğretmen böyle ara verilince ilk derslerde sorar:

- Bu geçen zamanda Türkçe Dersini hiç düşündünüz mü? der. Böyle bir soru karşısında hiç değilse “ Kitap okudum!” demek için yarım kalan Kral Oidipus’u bir kez daha karıştırdım. İkinci kez gözden geçirince olayı, Sabahat Öğretmene anlatacak ölçüde. toparladım. İlk bölümünü daha önce özetlemiştim. Okuduğum kitap olarak özetlenmesi isteneceğini düşünerek, burada olayın tümünü anlatmayı yararlı buldum.

Kahinler, Thebai Kral’ı Laios'a: “ Doğan oğlun, seni tahtından indiricek, gerçek annesi olan kraliçe ile de evlenecek!” deyince kral Laios çocuğunu öldürülmek üzere dağlara gönderir. Çocuğu öldürmeye götürenler güzel bebeği öldürmeye kıyamazlar (Ya da insanların kaderi o zamanların inancına göre Tanrıların çizdiği uzunlukta sürer.) Ne var ki kral Laios çocuğun yaşamaması için ayaklarını deldirmiştir. Doğal olarak kalkıp yürümesi söz konusu değildir. Buna karşın onu dağlara götürenler, karşılaştıkları bir çobana verirler. Çoban çocuğa bakar, büyütür. Çocuk çok güçlü, akıllı, cesur bir genç olarak yetişir. Delik ayaklarından ötürü, sıfatı da adı olmuştur: “Oidipus” Bir süre sonra dağlardan öteki insanlar gibi doğanın sert koşulları içinde gürbüz bir delikanlı olarak boy atar, karşılaştığı güçlükleri kolayca aşan bir kişi olarak dağlardan kentlere inmek ister. Ancak onun gideceği en yakın kent Thebai'dir. Bir yabancının girmesi çok sert koşullara bağlıdır. Amansız bir yaratık (Sfenks) kent kapısına gelen yabancıya sorular sorar. Yabancı soruları yanıtlayamazsa sorguya çekilen kişi canından olabilir. Soruya doğru yanıt veren zarar görmeden kente girer. Ancak şimdiye dek hiçbir yabancı bunu başarıp Thebai'ye girememiştir. Dağdan inen Oidipus Sfenksten önce bir başka olayla karşılaşır. Thebai kralı güçlü Laios sustan anlamayan Oidipus'la karşılaşır. Kral karşısındakinden boyun eğmesini beklerken Oidipus kavgayı seçer, Thebai kralı Laios'u öldürür. Oidipus kimi öldürdüğünün ayırdında değildir. Thebai kentine yönelir. Onun için zorlu savaş buradadır. Sfenks'le karşılaşınca önce Sfenks kendisine koşullarını anlatılır. Oidipus koşulları kabul edince soru sorulur. Bilindiği gibi soru:

-Önce dört ayaklı, sonra iki ayaklı daha sonra da üç ayaklı olarak yaşamını sürdüren hangi canlıdır? Oidipus soruya doğru yanıt verir. Ne var ki, yaratık Oidipus’u öyle rahat geçirme taraftarı değildir. Anlaşmazlık çıkar. Oidipus sonunda yaratığı öldürür. (Yaratık, gerçekte Savaş Tanrısı ARES'in oğludur. Oidipus bilmeden günaha girmiştir.) Thebai kenti bir beladan kurtulur. Bu arada kahinlerin geçmişte duyurdukları yavaş yavaş gerçekleşir. Ancak kimse bunun ayırdında değildir. Thebai kenti, neredeyse kederle sevince aynı anda boğulmuştur: Bir yanda sevilen kral Laios öldürülmüş öte yanda kentin baş belası Sfenks yok edilmiştir. Sfenks'i yok eden Oidipus Thebai'de bir kahraman olarak karşılanır. Günün kahramanı, ölen kralın yerine kral seçilir. Thebai geleneklerine göre, ölen kral yerine seçilen yeni kral, eski kralın eşi de dahil tüm varlığına konar. Geçmişte Kahinlerin bildirdikleri gerçekleşmiştir. Ancak bunlardan ölümlü insanların haberi yoktur. Oidipus gerçek kimliğini bilmemektedir. O bilmeyince de ötekilerin bilmesi olanaksızdır. Yeni kral Oidipus kraliçe İokast ile evlenir, yıllarca mutlu yaşarlar. İkisi kız dört çocukları olur. Erkekler: Polyneiskes, Eteokles. Kızları: Antigone, İsmene.

Buraya dek Oidipus, ölümlü bir insanın ulaşabileceği en büyük mutluluğa ermiştir. Thebai halkı giderek felaketlerle karşılaşmaktadır. Bu felaketlerin nedenleri araştırılır. Bunun araştırılıp bulunmasını, önlenmesi için her türlü ödünü vermeyi de kral Oidipus istemektedir. Bunun için de görünürde karısının erkek kardeşi, gerçekte ise kendi dayısı Kreon'u görevlendirir. Kreon kentin başına gelen nedenleri toplayıp açıklayamaz ya da açıklamak istemez. Bu kez Oidipus Thebailileri sarayının önüne toplar açık yüreklilikle konuşarak dinleyenleri ağlatır. Kesinlikle suçlu ya da suçlular cezalarını , günah işlemişler de günahlarının karşılığını ödeyeceklerdir. Kısa bir süre sonra Oidipus'un gizi açıklanır. Oidipus güçlü bir kraldır. O; yaşlılığına karşın kendini hep güçlü sayar. Bu gücüne güvenerek, Thebai halkı için başlarına gelen felaketin nedenini bulup suçluya cezasını vermek niyetindedir. Halk arasında eski kral Laios'u öldürenin de cezalandırılmasını isteyenler vardır. Oidipus yakalarsa onu da cezalandıracaktır. Bir yandan görevliler suçlu arar bir yandan da Oidipus kendisi soruşturur. Soruşturma için çağırdıklarından birisi de Teiresias'tır. Teiresias'in iki gözü de görmez. Ancak geleceğe yönelik öngörüleriyle ünlenmiş biridir. Teiresias biliğini söyler, kimsenin gönlüne göre konuşmaz. Bunu önce Oidipus'a söyler. Oidipus sarayının önüne çıkıp Teiresias'la uzun uzun konuşur, konuşma tartışmaya dönüşür. Ne var ki Oidipus kim ne derse desin Güçlü Kral konumundan ödün vermek istemez. Ama Teiresias' da kendi bildiklerini söylemekten geri kalmaz. Bildikleri ise geçmişte Thebai'de olanlar üstünedir. Oidipus nedense bunlardan hoşlanmaz. Sonunda Teiresias'a çıkışır: “Böyle şeyler duymaya tahammülüm yok, çekil karşımdan!” deyince Teiresias:

–    Beni sen çağırdın. Başa gelen felaketlerin nedeni sensin! deyincde Oidipus daha da hiddetlenerek:

–    Bize daha fazla eziyet etmeden çekil git! der. Teiresias:

–    Gideceğim, fakat daha evvel sana buraya niçin geldiğimi söyleyeceğim. Senden korkum yok, çünkü bana bir şey yapamazsın. Dinle bak; sana neler söyleyeceğim: Bu sabahtan beri Laios'un ölümünden bahsederek feryatlar ve tehditler yağdırdığın adam burada. Onu bir yabancı sanıyorlar, fakat pek yakında Thebai'de doğduğu anlaşılacak. Bu adam gözlerini, servetini kaybedecek ve bir deyneğe dayanarak kör ve perişan halde yabancı diyarlarda dolaşacak. Onun aynı zamanda çocuklarının hem babası, hem kardeşi; kendisini doğuran annesinin hem kocası hem oğlu olduğu, babasının karısından çocuk sahibi olduğu, babasını öldürdüğü meydana çıkacak. Şimdi sarayına gir ve düşün! Eğer söylediklerim çıkmazsa benim kehanet denilen sanattan bir şey anlamadığımı ilan edersin! Teiresias, yürüyüp gider. Oidipus ise sarayına girer. Teiresias'ın söylediklerini şaşkınlıkla dinleyenlerin sessizliği uzun sürmez. Teiresias'ın söyledikleri hemen yankılanır. Bunu duyan kraliçe İokast kendini asarak öldürür. Kraliçenin ölümü Oidipus'un kendine güven gücünü yok etmiştir. Kraliçe İokaste'yi görkemli giysileri içinde asılı olarak görünce Kral Oidipus kraliçenin süs iğnelerini alıp (Kahin Teireisas'n öngördüğü gibi) gözlerine batırarak karanlıklara gömülür.

Oidipus öyküsü burada bitmiyor. İokaste'nin ölümüne, kendi eliyle kör ettiği gözlerine karşın krallıkta direnip halk dedikodularına, kahinlerin duyurularına karşın bir kaç yıl daha tacını bırakmıyor. İlk duyuruları burada bittiği için ben de burada kesiyorum. Sabahat Öğretmen sorarsa, hiç değilse bu kadarını anlatırım. Zaten zil çaldı.

Sabahat Öğretmen gülümseyerek geldi. Önce:

- Edirne’ye gidenlerin bize anlatacakları olacaktır, onları dinleyelim! dedi. Sıralarda tıkırdamalar oldu ama kimseden bir ses çıkmadı. Sami Akıncı:

-Edirne’yi hep biliyoruz, bu konuda biz de konuşabiliriz öğretmenim! İsmet:

-Öğretmenim, biz Edirne’ye gittik ama Edirne'deki bir fidanlıkta çalıştık. Çalıştıklarımızı anlatmamızı isterseniz anlatalım. Doğrusu sizlere anlatacak ölçüde Edirne üstüne bilgi toplayamadık! dedi. Sabahat Öğretmen:

-Gittiğiniz fidanlığı, fidanlıkta yaptığınız işleri anlatın! deyince on kadar arkadaş parmak kaldırdı. Sabahat Öğretmen Mehmet Yücel’e sordu. Mehmet Yücel; fidanlığı anlattı, Fidanlık Müdürü Gümüş Beyi tanıttı. Öğretmen Hüsnü Yalçın’ı kaldırdı. Hüsnü Yalçın. fidanlıktan çok Osman Nuri Peremeci’yi anlattı, onun çok yaygın ününden söz etti:

-Eski bir tarih öğretmeniymiş, özellikle Edirne tarihini iyi biliyormuş. dedikten sonra biz yanındayken kendisini görmeye gelen savcı ile kaymakamın sözlerini anımsattı. Sabahat Öğretmen: -Bakın bunlar çok güzel konular. Çalışan, sevilen ; kendisine güvenilen insanlar için seçkin örnekler. Bunları küçümsemeyin, anlatın hatta bence bunları yazın! dedi.

2. dersten Sabahat Öğretmen hepimize ayrı ayrı sorular sordu. Konuşmalarımızı, olaylara bakma açılarımızı eleştirdi. İki kez parmak kaldırmama karşın nedense bana bugün söz vermedi. Konuşan arkadaşların çoğunun, kullandığı sözcükleri, ses durumlarını eleştirdi. En ilginci de gülerek:

-Birinize soru sorulduğunda kendine soru sorulanın işi ağırdan alması, buna karşın, öteki arkadaşlarınızın hemen yanıt vermeye kalkışması oluyor. Böylece soru sorulan arkadaş daha düşünce aşamasındayken tedirgin edilmiş oluyor. Ben böyle düşünüyorum. Siz bu durumdan rahatsız olmuyor musunuz? demesiydi. Öğretmen konuşmalar üzerinde bir süre duracağını, piyes çalışmalarında buna özellikle önem verdiklerini, çalışmalara izleyici olarak katılabileceğimizi belirtti. Sözü gene bir konu üzerinde durmaya, konuyu önce kendi aklımızda toparlayıp, toparlanmış olanları belli bir sıra içinde anlatmaya getirdi. Seçtiğimiz konuyu benzer konularla karşılaştırmamızın da işimize yarayacağını, özellikle de bizim bahçelerdeki çalışmalarımızla fidanlıktaki çalışmalar arasındaki farkları belirtmemizi istedi. Bu konuda hepimiz farklı sözler söyledik. En büyük etkenin de toprağın fidancılığa uygunluğunu söyleyenler oldu. Sabahat Öğretmen fidanlığın dışındaki olası etkenleri sordu. Besbelli sözü çalışmaya getirmemizi bekliyordu. Bir arkadaş; Fidanlık Müdürü Gümüş Beyin Almanya’da yetiştiğini söyleyince Sabahat Öğretmen gülümseyerek:

-İşte şimdi oldu, ben de bunu bekliyordum! dedikten sonra bizim bu olaydan kazançlarımızın ne olacağı sorusunu yöneltti. Biz gene, her türlü fidanı gördüğümüzü, tanıdığımızı, bundan sonra Trakya'da yetişem ağaçları tanıyabileceğimizi, soranlara söyleyebileceğimizi anlatınca:

-İşte bu güzel, bakın bunu ben söylemiyorum, sizi hiç tanımayan bir yazar sizlerden ne bekliyor. Üstelik o yazar salt kendisi için değil, tüm okuyucuları hatta tüm Türk halkı için yazıyor! deyip, kitapları arasından ULUS gazetesini çıkararak bize gösterdi. Başlık:

 

HALKIMIZI BİLGİLENDİRME

Yazan: Sadi IRMAK

 

“ Yurdumuz, bir sonsuz olanaklar ülkesidir. Topraklarımızda gizlenen servetlerle Türk insanında beliren yüksek yetenek göz önüne getirilirse Türkiye’nin en ileri ve refahlı bir memleket olması için yalnız üçüncü bir ögenin eksik olduğu göze çarpmaktadır: Bilgimiz eksiktir. Onun için ulusumuzu bilgilendirme işi en başta gelen davamızdır.”

Sabahat Öğretmen, oldukça uzun olan yazıyı hızlı okuduktan son bölüm bölüm açıklayarak:

-Her satırı size büyük ödev düştüğünü anlatıyor deyip yüzümüze baktı. Bilgi edinmenin tek ya da en kestirme yolu, karşılaşılan işin nasıl başarılacağını düşünerek doğru sonuca gitmek için bilgiyle beceriyi birlikte kullanmak olduğunu, tekrarladı. Edirne izlenimlerimizi ödev olarak yazmamızı istedi.

Ders sonunda öğretmen ayrılınca bir süre Sami Akıncı'ya baktım. Sami’de fazla bir değişiklik yoktu. Kendimden kuşkulandım; yoksa öğretmenin dediğini ben mi yanlış anladım? Belleğimi yokladım, yanlışım falan yok. Öğretmen düpedüz, “ Birilerinize soru sorunca çok yavaştan alıyor, buna karşın kimileri de arkadaşının ağır davranışını eline geçen bir fırsat sayıp hemen parmak kaldırıyor.” Sabahat Öğretmen kesinlikle bunu söyledi. Bunu niçin söyledi? Bu sözün devamı olsa olsa, “ Parmak kaldıranlar, soru sorulan arkadaşına haksızlık etmiş oluyor!” demek için olabilir. Bu durumlarda en çok parmak kaldıran Sami Akıncı. Alınganlık etmek gerekirse onun, bunu anlaması gerekir. Ancak Sami'ye bunu derslikte değil de iki ikiye sormayı yeğledim.

Türkçe dersimizden sonra Talat Tarkan Öğretmen bizi bahçeye çıkardı. Talat Tarkan Öğretmen tam Tarım Öğretmeni olacak ölçüde hevesli, gelen fidanların hemen ekilmesini istiyor. Önce fidanlaqrı gruplara ayırtıp konuşa konuşa yer seçtirdi. Seçilen yerlere göre fidanları ayırdık. Hikmet Öğretmen gelmeyince beni Tarım binasına gönderdi. Tarım binasında yalnız Besim Öğretmen vardı. Talat Tarkan Öğretmenin sözünü Besim Öğretmene söyledim. Besim Öğretmen anlamlı anlamlı gülerek:

-Senin bir yanlışın var, bu haber bana değil Hikmet Öğretmene gönderilmiş olacak, o daha gelmedi, şimdilerde gelir! deyip beni geri gönderdi. Dönünce Talat Öğretmenin gittiğini gördüm. Arkadaşlar da dersliğe dönmüşler. Dersliğe döndükleri için arkadaşlar seviniyor. Bense Besim Öğretmenin sözlerine takıldım. “ O sözler bana değildir, senin bir yanlışın olacak! ne demek? “

Sami'yi aradım, onu da Eğitimbaşı çağırmış. Boş durmamak için bir kağıt çekip, Hikmet Öğretmenin istediği listeyi hazırladım.

Öğle yemeğinde Hikmet Öğretmenin geldiğini görünce öğleden sonraki işlimizin ne olacağını kesin olarak anladık. Ancak yemekten çıkarken bardaktan dökülürce bir yağmur. Uzun bir süre derslikte Hikmet Öğretmeni bekledik. Hikmet Öğretmen gelince, sözü, okulda kalan arkadaşlara verdi, onların fazla bir kayıbı olmadığını anlattı. Esas aşı çalışmalarının haziranda olacağını söyleyerek, Edirne'nin o zaman görülmesinin yararlarından söz etti. “ Haziranda Lise de tatil olacağı için kalacağımız yerin rahatlığından söz etti. Yağmur bir ara açılır gibi oldu ama Hikmet Öğretmen ekimler için, “ Acelemiz yok, aldığımız fidanlar, kuruluktan korkar, yağmur onlar için şerbettir! deyip yarın görüşmek üzere ayrıldı.

Hikmet Öğretmen gidince Asım Öğretmenin odasına gittim. Asım Öğretmenin dersi vardı, özlediğim çalışmayı yaptım. Piyano çalışırken Edirne'de cumartesi günü dinlediğim tan goları anımsadım. İki kızkardeş söylüyormuş, Soy adları için tepsi gibi bir söz söylediler. “ Tepsi olmaz!” deyip Asım Öğreteme sorm aktan vazgeçtim. Nasıl olsa bir daha dinler doğrusunu öğre nirim. Öğretmen gelmedi, kalkıp dersliğe çıktım. Derslikte, Türkçe ödevi için ne yazılacağı tartışılırken Sami Akıncı geldi. Konuşmaları dinledikten sonra:

-Oh be, benim için böyle bir sorun yok, Edirne'yi görmediğime göre benden de kimse ödev isteyemez! dedi. Sami öyle söyleyince ben de bunu fırsat sayıp:

-Sen in de çok önemli bir sorunun olacağını sanıyorum, Sabahat Öğretmen bence, sana da bir ödev verdi! deyince Sami toparlanıp bana döünce, öteki arkadaşlar da dikkat kesildi. Sabahat Öğretmenin sözünü olduğu gibi tekrarladım. “Soru sorulduğu zaman ağırdan alanların durumundan yararlanarak parmak kaldıranlar! der demez Sami elini ileri atarak:

–    Aaa, o mu? Ben onu hiç önemsemedim. Derslikte hem soru sorulacak, hem de bilenler susacak. Olur mu öyle şey. Öğretmen onu, sanırım tekrar edip açıklayacaktır. Ben de senin gibi anladım ama, öğretmenin öyle düşüneceğini sanmıyorum!

Sami Akıncı, bu kez Müdür Beyin ders uygulamalarına çok önem verdiğini, uygulamalara başlayınca bize b ir İlköğretim. Müfettişinin katılması için Kırklareli Milli Eğitim Müdürlüğüne yazı yazdığını anlattı. İlköğretim Müfettişi sözü arkadaşları oldukça tedirgin etti. Birileri hemen, “Müfettişe ne gerek var? Biz, ciddi ciddi ders mi yapacağız?” türü sözler söyledi. Bu arada Eğitimbaşının sesi geldi. Eğitimbaşı çoktandır gelmemişti. Sessizce kapıdan girdi. Arkadaşların çoğunun önünde kitap falan yoktu. Benim, Hikmet Öğretmen için hazırladığım liste sıranın boş tarafın da duruyordu. Kral Oidipus'u da vermek üzere hazırlamıştım. Eğitimbaşı kapıdan girerken kitabı açtım. Dersliğin en gerisinde oturduğum için beni tam göremeyeceğini biliyordum. Kitabın ön sözünü açtım. Eğitimbaşı yanıma dek geldi. Bir eli öteki koltuğunda tam yanımda boş elini uzatıp kitabın kapağını okudu. Bana bakarak,  “ Bunu nasıl okuyorsun? diye sordu. Soruyu anlamadım, ya da anladığım gibi yanıtladım:

-Severek okudum, bitirdim de özetini bile çıkardım! deyince güldü, “Öyle yaptığını biliyorum. Kitabın başlığını nasıl okuduğunu sordum! deyip Oidipus yazısını gösterdi. OİDİPUS olarak, Türkçe okuduğumu söyledim. Eğitimbaşı, başını hafif oynatarak “İyi işte! Bazıları bunu yapmaz, yabancılar gibi okumaya kalkar. Oysa yabancılar bize göre çok, hangisinin dediğini yapacağız. Örneğin bunu ÖDİP olarak okuyanlar vardır. “

Eğitimbaşı sırası boş olanlara takıldı. Yusuf Asıl da boş yakalananlardan biriydi. Eğitimbaşı Yusuf’a bakarak, “ Edirne yorgunluğunu atamadın değil mi? “ diye sorunca Yusuf kıpkırmızı oldu. Çok sessiz bir tınıyla “ Ben Edirne'ye gitmedim!” dedi. Tam o sıra zil çaldı. Eğitimbaşı Yusuf'un saçlarını okşar gibi çekti. “ Ya bak gitseydin berbere de uğrardın!”

Eğitimbaşı gidince berber sözü bir süre uzadı. Mustafa Saatçı birilerinin saçlarını tutarak:

-Seni Edirne'ye gönderelim evladım! dedi durdu.

Akşam yemeğinde de aynı söz söylendi. Sonunda Mehmet Yücel, “Edirne'ye gönderilseydim; saçlarımı kestirirdim” diyenlere bağırdı:

-Deli misiniz siz, Edirne'de saç kesen berber olur mu? Orası asker şehri, tüm erkeklerin kafaları sıfır numara. Aklınız varsa gene Lüleburgaz'da tıraş olun.

Yarınki tarih dersi için tarih kitabını karıştırırken Eski Yunanistan sayfalarında ünlü kişileri okurken Oidipus aklıma takıldı. O bir kitap kişisi tarihte olmaz falan derken belleğimde bir başka olay canlandı. Ayrılan Müdürümüz Nejat İdil bir dersinde yabancı ünlülerin adlarını okumamız için bize bizim dilimizde söylenir gibi okumamızı salık vermişti. Seçtiği örnekler de Goethe ile Shakespeare'di, Goethe için Göte (Ö sesini az uzatarak) Shakespeare'i de Şekspir olarak okumamızı istemişti. Oysa Eğitimbaşının bu gece söylediği bunun tersi olmaktadır. Bunu arkadaşlara anlattım, Sami Akıncı'dan başka kimse anımsamadığı gibi üstünde de durmadı.

Yatınca da bunu düşündüm, okuduğum tüm yabancı kitapların adları kendi dillerinde ama okurken Türkçe olarak okuyorum. Kral Lear (Lir), Julius Caesar (JülSezar), Kreutzer Sonatı (Kroyçer), Werther (Verter)...

Ner var ki, yabancı dil açısından bu anlayış geçerli değil, tüm bir yabancı dille yazılmış kitabı öyle okuyamam. Örneğin Röslein'ı bile kendi dilindeki gibi söylemeye çalışıyorum.

 

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ