Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

28 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Öğretmenlerimizin Değerini Daha İyi Anlamaya Başladık

 

11 Mart 1942 Çarşamba

 

Yatarken son konuştuğum Hasan Üner’di, sabah kalkınca da ilk konuştuğum gene Hasan Üner oldu. Bu sabah erken uyandıma ayrıca sevindim. Kalk ziline 6 dakika var. . Sözde kendim uyandım ama nedense bir esnemek tuttu. Bu ara Hasan uyandı. Uyanık olduğumu görünce saate baktı, zil çalmak üzere. Kapıdan çıkarken zil çaldı. Hava güzel, aydınlık. Herkesten önce dersliğe gideceğimi düşünürken Sami Akıncı’nın oturmuş çalışıyor olduğunu görünce biraz bozuldum. Almanca çalışıyor. Beni görünce: “ Bu perfekt’lerle, plusquamperfektlerle aran nasıl? “ dedi. Aramın nasıl olduğunu bilmediğim gibi onları salt ad olarak biliyorum: Perfekt, Plusquamperfekt, Futur. Bilgiç bilgiç “onlarla iyi de benimde futur’la sorunum oluyor! “ dedim. Sami inandı, futurun kolay olduğunu bana anlatmaya başladı. Futuru, gelecek zaman olarak düşünmemi söyledi. Perfekt= idim, idin…Plusquamperfekt= imişim, imişsin…Futur= eceğim eceksin……Arkadaşlar geldi. İsmet başta olmak üzere bir bölümü Sami ile çalışmamı yadırgadılar. Onlar sürekli karşıt olduğumuzu sanıyorlar ya da öyle olmamı istiyorlar. Aldırmadım, oturup Almanca 3. sınıf kitabımı çıkardım. Futur, Perfekt ya da Plusquamperfekt çalışmalarını açtım. Bir süre çalıştım. Daha önce de bakmıştım ama şu anda heveslendiğim için istekle baktım. Kadir Pekgöz hemşerim görmüş geldi “Hemşerim, gene Almanca’ya mı heveslendin? “ dedi. Kahvaltıya Kadir’le Almanca konuşarak gittik. Masaya oturunca aynı sözü söyledim. “Kadir Pekgöz’le Almanca konuşarak geldik! “ dedim. Yusuf Asıl:

-Seni bilmem ama Kadir’in bunu yapması olanaksız! Ötekiler de fikirlerini söylediler. Hiç birisi söylediğim sözün doğruluğunu kabul etmedi. Sonunda da “Söylediğin doğruysa, doğruluğunu sen kanıtla! “ dediler. Ben:

-Kadir Pekgöz’le Almanca konuşarak, derken anlatmak istediğim Almanca dili üstüne konuştuğumuzu söylemekti. Almanca’nın zorluğunu, bunu, öğretmen olmadan bizim yapamayacağımızı v. b. deyince “Olmaz, lar yükseldi. “Almanca olmaz, Almanca üstüne ya da Almanca için denmesi gerekiyormuş. Hasan Üner geldi. N de nöbetçiymiş. Hilmi Altınsoy hemen yapıştırdı. “ Sami Akıncı işini biliyor, kızını(Sevgilisi anlamında) güvenilir biri yanına koymuş. Sami Akıncı istediği kadar “Benim nöbet işleriyle hiçbir ilgim yok, her sınıf kendi nöbetlerini kendisi hazırlıyor! “ desin geçen yılki sözleri olduğu gibi söylüyorlar. Hilmi’ye sordum:

-Senin nöbetinde olsa ne yapacaksın? O da bana takıldı. “Sami’nin asıl amacı kızın senin nöbetine düşmemesidir. O kız anasının gözü, Sami’yi kıskandırmak için ne yapacağını bilir! “ Hilmi Altınsoy’a takıldım ama N’nin gerçekten öteki kızlara göre değişik bir tavrı var. Hüsnü Yalçın’ın deyimiyle insana sırnaşan bir bakışı var. Konuşurken de öyle, sanki söylemek istediklerinin hepsini söylememiş gibi in sanın yüne bakıyor. Hasanoğlan’da bir ara Süheyla Öğretmen aracılığiyle sık sık konuşuyorduk. Melahat Erkan akordiyon öğrenmek istediğini söylemişti. “ Öğretecek ölçüde bilmediğimi, ayrıca kimseye öğretmenlik yapmak niyetinde olmadığımı söylediğimde N’nin: “Ben istesem öğretirsiniz, değil mi?” diye soruşunu hiç unutmadım. Onu neden ayrı tutacakmışım? Masadaki arkadaşların N için oldukça değişik, ancak çoğu olumsuz görüşleri var. “İstanbul kızı ne olacak? Salih Baydemir, hiç karışmadığı bu kızlar konusuna ilk kez girdi:

-Siz onları küçümsüyorsunuz ama onların hepsinin sahibi var gibi. 8. sınıflar, sessiz sessiz onların arkasına düşmüşler. Korkularından açıklamıyorlar ama bakışlarından anlaştıkları belli oluyor! Hilmi Altınsoy Salih’in sözünü bir yakıştırma olarak yorumladı. O yaşta ki kızların böyle bir seçim yapamayacağını, aileleri görmeden söz veremeyeceklerini, öne sürdü. Mehmet Aygün gülerek:

-Boş boş konuşuyorsunuz, bu kadar erkek içinde kızlar zaten kolay kolay seçim yapamaz. Örneğin demin sözü ettiğiniz kız, Sami Akıncı’yı seçmez. Sami, sıska, zayıf. Dersleri iyi diye adı çıkmış. Kız ders mers dinlemez, yakışıklı bulduğuna varmak ister. Bence N birini seçmek istese (Hilmi’yi göstererek)arkadaşımızı seçer. İkisi de kısa boylu, beyaz tenli, şişman! “ Hilmi kızar gibi yaptı ama sustu. N tam o sıra öğretmen masasına dayanmış bizim tarafa bakıyordu. Yusuf yavaşça:

-Sahiden Hilmi’ye bakıyor! dedi. Kendisine baktığımızdan kuşkulanan N dışarı çıktı. Az sonra biz grup olarak çıkarken, N yanımıza yaklaştı “Bana mı güldünüz? “ diye sordu. Ben yanıtladım:

-Sana neden gülelim? Bu güzel havada nöbetçilik de güzel olur! “ dedik. . N güldü:

-A, ne güzel olurdu siz de nöbetçi olsaydınız, akordiyon dinlerdik! Hasan Üner yaklaştı:

-Yarından sonra o nöbetçi gene dinlersiniz! deyince N sevgi gösterisi yaptı, “Aaaa, gelirim, söz mü, çalacak mısın? “ Yusuf Asıl Hilmi Altınsoy’u gösterdi, “Arkadaş da iyi darbuka çalar, o da yarın nöbetçi! “ dedi. Bir grup öğretmen yaklaşmıştı, sözlerimiz yarım kaldı. Ancak az ileride Hilmi durdu:

-Siz arkadaş değil düşmansınız, insanı rezil etmekten hoşlanan düşman! deyip ayrıldı. Hep birlikte çevresini sarıp tuttuk:

-Acemi hovarda, kızlarla ilk önce böyle konuşulur, bunları öğren! Hilmi yumuşadı, dersliğe gülüşerek gittik. Tabiat Bilgisi mi, Tarım mı? İlk tepki İsmet Yanar’dan: “

-Toprak kazma yoksa Tarım olsun, dışarıya çıkalım! Herkes güldü. “Bahçede olacak, toprak kazma olmayacak! ? “ Bekir Temuçin muştuladı

-Öğretmen geliyor! Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen gülerek geldi, “Günaydın” , dedikten sonra hatırımızı sordu. Bir saat kadar derslikte konuşacağımızı söyledi. Daha sonra sebze bahçesinde çalışacağımızı duyurdu. Çantasında bir şeyler çıkardı; bize dönerek “Keenlem, keenlem” deyip güldü. Arkasından da “Layem fa! “ dedi. Gene güldü. “Okul açılalı neredeyse 4. yılı bitireceğiz. Bu zaman içinde size neler öğreteceğimizi konuşup duruyoruz. Sonuç olarak değişen bir yok ama yazıp çizilmeler sürekli yapılıyordu. Bu kez, yazılanlar ke-en-lem yekün sayılarak, bir bakıma da hepsini toparlayan son bildiriyi aldık. Okuduklarınızı, okumadıklarınızı bu yazıdan sonra öğrenecek, eksiklerinizi ona göre bileceksiniz !” deyip gene güldü. Yazının ana başlıklarını okuyacağını, bundan böyle burada not edilenleri konuşarak yapacağımızı, söyleyip yazıyı okudu. Tarım Dersi Çalışmaları:

-Her sınıfm için haftada 2 saat. Dersin amacı; “Öğrencileri, Tarım dersine konu olan bitki ve hayvanların yetiştirilmesi ile bakımlarını öğretip iş yaşamlarında kullanacak duruma getirmek. Çalışma alanlarında başarılı olacak düzeyde olmaları gibi o alanlarda doğacak yeniliklere da ayak uyduracak beceriyi kazandırmak. İklim koşullarının değişikliğine ayak uyduracak doğa bilgilerini öğrenip, uygulamaya koyacak girişkenliği kazandırmak. Öğretmen olacağı çevrenin özelliklerisi saptayıp gerekli uygulamaları yapacak bilgi ve deneyim cesaretini aşılamak.Öğretmen bu arada yazıdan kimi bölümleri okudu. Sonra da:

-Çalışma alanlatımız şöyle sıralanmış!” deyip ana başlıkları okudu: Tarla tarımı, Meyvecilik ve sebzecilik, Sanayi ürünleri, Zeotekni, Kümes Hayvanları, Arıcılık, İpekböcekçiliği, Balıkçılık. Arkadaşların soruları üzerine öğretmen açıkladı:

-Bunları her öğretmen mutlaka yapmayacak. Çevresinde olabilecekleri en verimli şekilde yapması istenecek. Öğretmen daha sonra yılın aylarına göre planlar yapılması istendiğini, belirtti. Örnek olarak Mart ayını seçti. İlkyaz sürüm ve ekimleri, sebze ekimleri, arıların gözetlenmesi, Aşı işleri, Bağların bakımı, zararlı böceklerin üremesini önleme . vb. dedikten sonra öteki ayların da bulunulan yere göre planlanmasını önerdi. Daha sonra bunları uygulayarak yapacağımızı, özellikle bu yaz bunları daha titizlikle kovuşturacağımızı söyledi. Gülerek, baştaki sözlerini anımsattı. “ Alın size iki eski söz! “ dedi. Ken lem(Keenlem de denir). kenlem la yem fa! “ Türkçe olarak, aynı sözlerin tekrarı anlamına gelir. Bilinen sözleri birileri sık sık söyleyince yanıt olarak bu söz söylenir. Tekrarlanan sözler anlamına gelir. Bizim aslında daha güzel bir sözümüz vardır. “ Benim oğlum bina okur, döner döner gene okur. Aynı anlamda kullanılan sözlerdir. Ke-en-lem yekün, topu birden, hepsi birden yok sayılan. Yekün, toplanmış olan sayılardır. Okulun yekünü kaç? diye sorarlar. Siz de 280 dersiniz. Bu okulda bulunan öğrenci sayısıdır. Ancak ke-en-lem olumsuz anlamı taşır. Bu nedenle tümü birden yok sayılan anlamına gerlir. “Cumhuriyet Yönetimi kurulunca Padişahların fermanları ke-en-lem yekün kaldırıldı! “ gibi. Öğretmen derslikteki numaraları istedi. Biri nöbetçi beş arkadaşımız eksikti. Öğretmen:

-Sözümü geri aldım, olmayan arkadaşları yazalım! deyip 61 Hasan Üner nöbetçi, onu işaretledi arkasından 28 İdris Destan, 49 Harun Özçelik, 74 Mehmet Başaran, 75 Yakup Tanrıkulu olmak üzere arkadaşları yazıp defteri arasına koydu. Hep birlikte Tarım aBölümüne gittik. Öğretmen, hemen ilerimizde bir atlı sürücüyü göstererek:

-Bu ne yapıyor? diye sordu. Arkadaşlar gülerek, “Tarla sürüyor! “ dediler. Bu kez de öğretmen güldü:

-Eveeet, işte biz o sürülen tarlaya tohum atacağız. Ancak atacağımız tohum belli aralıklarla olacak. Biz önce bu sürülen yerin toprağını bir daha karıştıracağız. Siz şimdi çapaları alarak sürülen yerleri bir güzel çapalayacaksınız. Çapalamanın yapılışını aranızda bilenler var. Bilmeyenler onlara bakarak öğrenecektir! Arkadaşlar: “

-Hepimiz biliyoruz! deyince öğretmen, “Umarım öyledir. Haydi bakalım! “ deyip tarlaya yöneldi. Kazılacak yer sürülmüş ama iri iri topaklar var. Ayrıca çizgiler düzgün gitmemiş. Belli aralıklarla kazmaya başladık. Toprak sürülmüş olduğu için kolay kazılıyor. Ancak topakları dağıtmak oldukça oyalayıcı. Ayrıca toprak daha çok yapışkan. Önce şakalaşarak oldukça hızlı gittik. Bir süre sonra ağırlaştık. Bunu gören öğretmen, duraksayanlara takıldı. “Tarlada çalışanlar, çapalara dayanıp durursa köylüler takılırlar:

-Hacı leylekler gibi süzülüyorsun! Bu sözü duyup duymadığımızı sordu. Duyan çıkmayınca:

-Siz zaten tarlada çalışmadınız, nereden duyacaksınız! deyince, İsmet yanıtladı:

-Öğretmenim, biz çalışırken durmadığımız, sürekli çalıştığımız için o sözü bize kimse söylemedi! Öğretmen gülerek:

- Ha şöyle, duymamışsınız ama duymak için bu günü beklemişsiniz. Karşıdan görenler, “Hacı leylek değil hacı leylekler gibi sıralanıyorlar” diyecektir. Hep güldük ama biraz daha toparlanıp kazmayı sürdürdük.

Öğle yemeğine ellerimizi ovuşturarak gittik. Çoktandır bu tür bir çalışma yapmamıştık. Öğleden sonra biraz daha buruk başladık. Öğretmen bbu kez Besim İyitanır Öğretmenle geldi:

- Besim Öğretmeni tanıtayım, “Sebzecilik Öğretmeniniz Besim İyitanır! “ Aslında biz bu öğretmeni tanıyorduk. Daha öncelerti de okula sık sık geliyordu. Öğretmenlerin toplu resimlerinde de hep vardı. Eğitmen Kursunda çalıştığı söyleniyordu. Şimdi ise bizim okula atanmış. Bir süre hiç konuşmadan bize baktı. Öğretmenler ayrılınca arkadaşlar laf yarışına başladı:

-Yeni öğretmen içimizde birilerini beğenmedi. Onu görünce sinirlendi hepimize ters ters baktı. O kim olabilir? Konuşmalara katılmadım ama sonunda beğenilmeyen kişinin ben olabileceğim öne sürüldü. Güldük geçtik. Salih Ziya Öğretmen geri gelince, aramızdan beş arkadaşı seçti. Aralarında benim de bulunduğum grup kazılan yerlere düzgün çizgi çizdik. Belli aralıklarla çektiğimiz çizgilerin ne işe yarayacağı konuşulurken ben, Herhalde mısır ekilecek, sulama düşünülmediğine göre, böyle sıralı ekim mısır için olabilir! “ Konuştuğumu Salih Ziya Öğretmen duymuş, “Duydunuz mu tarlada çalışan nasıl belli oluyor. Buraya mısır ekeceğiz. Çoğunuz mısır ekimi de görmemiştir. Bu tür ekimler, pamuk, pancar, gündöndü, fasulye, bostanlar için yapılır. Ancak bizim burası için bu yıl mısır düşündük. Gelecek yıllar başkalarını da deneyeceğiz! “ Öğretmen bana mısır ekip ekmediğimi sordu, gördüğümü ama kendimin yapmadığımı söyledim. “Dikkatlisin, gördüğünü bildiğinden eminim. Burada ekmiş olacaksın! “ dedi. Biz konuşurken Okul Müdürümüz yeni öğretmen Besim İyitanır’la birlikte geldi. Salih Ziya öğretmen beni, Tarım çalışmalarımdaki başarılarumdan söz ederek Okul Müdürümüze övdü. Müdür Beyden önce Besim İyityanır bana nereli olduğumu sordu. Köyümü söyleyince” Aaaa, bilirim gezdiğim yerlenden biri, karpuzcu köy. Kimlerden oluyorsun? “ diye sorunca şaşırdım, “ Babam kahvecidir! “ derdemez, “Çok iyi tanırım, Mahmut Ağa; bak, bundan sonra gözlerim üstünde olacak! “ dedi. Benim gibi tüm arkadaşlar dikkatle dinlediler. Besim İyitanır bizim köyü, köylülerin özellikleri konuşarak uzaklaştılar. Şaşırdım kaldım. Bir süre arkadaşlar da şaşırdı. “Bundan sonra gözlerim üstünde olacak! “ Mehmet Yücel şakasını yaptı, “Ben bu gözleri sevmemiştim, bu gözlerin Dayı’nın üstünde oluşuna sevindim! “ Arkasından İsmet, “Dayı bu kez iyi bir koruyucu buldun! “ daha neler! Bir yandan çalıştık bir yandan da sebzecilik derslerinde nasıl bir öğretmenle karşılaşacağımızı konuştuk. Arkadaşlar, şimdi takılmalarına karşın gerçekte benim bir dost bulduğum kanısında olduklarını söylediler. Bense, daha önce “O gözleri sevmedim! “ demenin üzüntüsünü duydum. Belki de çok iyi bir insandır. Özellikle babamı tanıdığına göre, benim hakkımda söyleyeceği en küçük olumsuzluk, babamı üzeceğini düşündüğümden ona karşı çok dikkatli olmamı gerektirecek. Zor da olsa bunu yapacağım. Paydosta ellerimizin yanması, 6 saat çapa çapalama bir yana itildi, Sebzecilik Öğretmeni Besim İyitanır konuşuldu. Bize derse geleceği sözkonusu olunca, fazla bir şey söylemek istenmemesine karşın, şöyle, baktı, böyle dedi, bir ara da Okul Müdürünün sözünü kesip konuştuğu gene gene anlatıldı. Bu arada Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenin yerine bizim derslere onun gelmesi olasılığı öne sürüldü. Bu olursa hepimizin rahatsız olacağı söylendi. Bu kez de ben istemeyerek, “ Öyle olsa ne olur, şunun şurasında bir yıldan biraz fazla bir zamanımız kaldı! “ diyecek oldum. Arkadaşların çoğu bağırdı:

-Tanıdık çıktı diye böyle konuşuyorsun! Gerçekte ise ben, bizim köyü, babamı tanımış olmasından üzüntü duydum. Salih, Hamdi, Naci, ya da İrfan, Ahmet Gürsel, Fikret Madaralı öğretmenler tanısa çok mutlu olacağım ama böyle bilmediğim birilerinin tanımasını istemiyorum. Bunu arkadaşlara anlatamam. Biraz canım sıkkın olarak kitabı açıp okumaya başladım. Birinci kitabı bitirirsem ikinciye bir süre ara verebilirim.

Kaldığım yere işaret koymamışım, bir süre baktım. Kostantin Levine ile arkadaşı Stepan Oblonski bir akşam birlikte yemek yerdiler. Oblonski, bir süre önce arkadaşına, istediği kiz Kitty’yi seven Kont Vronski’söylediğine pişman olmuş durumda. Bu kusurunu düzeltmek için sözü dönüp dolaştırıp evlilik üstüne getiryor. Ayrıca, açıklamıyor ama kendisinin de sorunu budur: Vazgeçemediği, hiçbir zaman da vazgeçemeyeceği evliliğinin yıkılmasından korkmaktadır. Yemek boyunca konu evliliktir. Duydukları sözler dışında geçmiş dönemlerin aşkları da bu arada sayıp dökülür. Öyle ki, Ünlü Filozof Eflatun’un aşk konusundaki fikirleri bile ortaya getirilir. Levine’in isteyeceği prenses Kitty henüz 18 yaşındadır. Oysa Levine çok yaşlıdır. Bu arada Kont Vronsky’nin de Prenses Kitty’yi isteyeceği duyulmuşur. Kitty’nin annesi telaşlanır. Prenses anne kızının, Levine ile değil Kont Vronsky ile evlenmesi taraftarıdır. Kızını sorguya çeker. Anne kız arasında bir soğukluk olur. Bu arada Levine Kitty’yi ister. Ancak olumsuz yanıt alır. Bu kez Kitty’nın annesi Levine, ile Kont Vronsky’yı davet eder. Önce gelip salona giren Levine, üzüntülü olarak Kitty’yi çaktırmadan gözleriyle izler. Az sonra Kont Vronsky salona girince Kitty onu sevinçle, mutlu bir yüzle karşılar. Levine, Kitty’nin Kont Vronsky’yi sevdiğini anlamıştır. Levine eli boş döner, üzüntülüdür. Bu arada Kont Vronsky ile de tanışmıştır. Kont Vronsky ise bir hafta sonra yapılacak baloya birlikte gitmek için Kitty’den söz almıştır. Kitty ile annesi durumdan memnuın gibi görünürler ama Prens baba başka türlü düşünmektedir. Ağzından baklayı birden çıkarır. Ona göre damat adaylarından Levine daha güvenilirdir. Kont Vronsky ise ciğeri beş para etmeyen bir serseridir. Öteki zamane miras yedilerinden farksızdır. Batıda gezerek para tüketmekten öte bir işe yaramazlar. Kitty, anne-babasının ayrı görüşte bulunduklarını, bu yüzden tartıştıklarını öğrenir. Ailede belli bir huzursuzluk çıkmak üzeredir. Bir süre sonra Anna Karenina kardeşi Oblonky’ye gelmek üzere yola çıkar. Trene binerken, kocası Anna’yı Moskova’ya gitmekte olan Kontes Vronsky’ye emanet etti. Kontes Vronsky, Moskova’da bulunan oğlu Kont Vronsky’ye gitmektedir. Anna karşılıklı konuşup iyi anlaşırlar. Kontes Vronsky Anna’yı çok sevmiştir. Anna’yı karşılamaya giden Oblonsky istasyonda Kont Vronsky’yi görünce önce takılır, Levine’nin istediği Kitty’yi onun da istemesini eleştirir. Konuşurken ikisinin de yolcu bekledikleri ortaya çıkar. Kont Vronsky annesini, Oblonsky ise kız kardeşini beklemektedir. . Tren gelince ikisi de beklediklerini karşıladılar. Böylece Anna Karenina ile Kont Vronski romanda ilk kez karşılaşmış oldu. . Kitapta böyle olmakla birlikte konuşmalarından onların bir birlerini daha önce tanıdığı da ortaya çıktı. Ancak, bu tanışıklık, uzaktan uzağa olmuş bugünkü gibi çok yakından bir görüşme olmamıştır. . İki yolcu ile yanındakiler konuşarak bir süre vagonda BEKLERLER. Bu arada karşılıklı güzel sözler söylenir. Vagondan ayrılırken bir kalabalıkla karşılaşırlar. Bir işçi vagon altında kalmıştır. Eşi, kocası için ağlamaktadır. Anna bu durumdan etkilenir:

-Bu kadına yardım edilemez mi? diye sorar. Kont Vronsky kısa bir süre bir açıklama yapmadan yanlarından ayrılmıştır. Az sonra geri gelir. Anna ile Kontes Vronsky aylılırken bir gar görevlisi Kont Vronsky’ye sorar:

-Bu verdiğiniz 200 ruble ne yapılacak? Kont Vronsky, “Ölen adamın dul kalan eşine!” yeanıtını verir. Bu tavır Anna’yı oldukça etkilemiştir. Güzel sözlerle ayrılırlar. Anna, kardeşiyle evlerine gider ama kardeşi Oblovsky eve giremez. Anna’yı bırakıp kaldığı yere döner. . Dolly Anna’yı çok iyi karşılar. Daha önce birbirini seven insanların yakınlığı içinde karşılıklı konuşurlar. Anna çok candan tavırları, sarılıp öpüşleriyle kızgın Dolly’yi yumuşatır. Oblonsky’ de yalvarıp yakarmalardan sonra eve döner. Bu arada Anna, Kitty ile yakınlık kurar, dertleşir. Kitty’nin Anna’ya olan hayranlığı ilişkilerini kolaylaştırmıştır. Bu arada Kont Vronsky’den sık sık söz açılır. Kont Vronsky’nin Kitty’yi davet ettiği baloya bu kez Kitty, Anna’yı da davet eder. Anna’nın Dolly’ye karşı içtenlikli davranışı etkili olmuş, karı koca Oblonsky’ler iyiden iyiye barışmıştır. Anna evine dönme hazırlığı içindedir. Bu arada bir bahaneyle Kont Vronski gelip, kapıdan konuşup döner. . Ancak Anna, onu görünce kendi açısından bir değerlendirme yapar. Gerçi salt Anna değil o sıra orada bulunan Kitty de kendi için gelinmiş olabileceğini düşünür. Oblonsky’lerin barışması Annna’nın gayretiyle olmuştu, Anna bunun bilince olduğundan çok mutludur. . Söz konusu baloya Anna da gider. İlk dans Kitty ile başladı. Daha sonra Vronsky önce Kitty’yı daha sonra da Anna’yı dansa kaldırdı. Kitty, Anna’dan, Anna’nın Vronsky’ye bakışlarından kuşkulandı. Kuşkulanmakta da haklıydı. Çünkü Vronsky apaçık Anna’ya bağlandığını belirtiyordu. Anna bir gün sonra Petersburg’a döneceğini söyleyerek, ayrıldı. Kont Vronsky tekrar tekrar sordu:

-Sahi yarın gidiyor musun?

Çevremde olanları duymadan okuyorum. Bir de baktım derslik boşalmış, arkadaşlar yemeğe çıkmışlar, yetiştim. Hasan Üner geldi, “Ne haber? Anna’yı buldun mu? “ dedi. Bulduğumu daha doğrusu, az önce bulduğumu söyledim. Hasan güldü:

-Ohooo, sen daha baştasın! Hilmi Altınsoy sordu:

-Ne anası bu, kimin anası? Hasan eğilerek, “Hemşerim ana değil Anna, güzel bir kadın, roman kadını! “ Hilmi bu kez, “Abi, arkadaşlar kızlara ad takıyorlar, senin okuduğun romandaki o güzel kadının adını biz de bu nöbetçiye takalım mı? “ Hilmi’ye bakarak “Takalım! “ dedim. Mehmet Aygün:

-Sizin sözünüzle kimse benimsemez, bu işin ustası İskelet; o yaparsa olur! Biz, ikimiz birden “Biz kendimiz için diyoruz, konuşurken bir birimize öyle diyeceğiz! “ Bu kez de Hilmi’ye yüklendiler. “Hani sen bu kızlara ad takma işine kızıyordun? “ Bir süre bunu konuştuk. N, bundan sonra bizim Anna’mız olacak. Yemekten sonra dersliğe giderken Hilmi’yi kolundan tutup yemek salonuna götürdüm:

-Yarın nöbetçisin, git yarınki yemekleri sor! Hilmi kesinlikle karşı koydu ama gene de benimle geldi. Ben de kasıtlı olarak gittim, karşıda duran N’ye sordum, “ Yarınki yemekleri bilirsiniz! der demez, “Sabah patates çorba, öğlede, etli nohut, pirinç pilavı, komposto, akşam, sulu köfte, bulgur pilavı. , deyip gülümsedi. Teşekkür ettim. Bu kez de N bana, “Oyunlar ne zaman başlayacak? “ diye sordu. “ Başlayınca oyunlara girecek misin? “ Gülerek, “Bu kez zorunluymuş, herkes girecekmiş! “ Geri döndük. Hilmi Altınsoy bana “Sen şimdi ne yaptın? Kızla kendin konuştun, beni de yanında sürükledin! “ Ben de, “Anna’yı yakından gördün işte. Şimdiye dek bu denli yakınına sokulmuş muydun? “ Hilmi gülerek, “Haklısın, ha vallahi gerçekten sokulmamıştım! “ Dersliğe gittik. Mehmet Aygün, Yusuf Asıl bizi karşıladılar:

-Siz neden döndünüz? “ Herkes bize bakıyor. Yarınki yemekleri sorduk! “Niçin sordunuz? Kime sordunuz? “ “Oradaki kıza sorduk. “ “Neden kıza sordunuz? “ Bizi o karşıladı, o nedenle ona sorduk! “ Mustafa Saatçı konuyu hemen çarpıttı:

-SS nöbetçi olunca sakın ona sormayın, soracaksanız bana sorun, ben gidip ondan öğrenirim! Yaşa Hafız, cesur İmam, Aşık Mustafa sözleri tekrarlanırken biz yerlerimize oturduk. Hilmi’nin başına üşüşenler oldu. İlgilenmedim. Yarın matematik dersi var, Ahmet Gürsel Öğretmen notlar yazdırmıştı, onlara baktım. Verilen denkleri çözmek, sorular üzerine denklemler kurmak! Bana göre çözmek, kurmaktan daha kolay.

 

1-Birbirini izleyen iki arabadan öndeki 25 km. arkadaki de 3o km hızla gitse, bunlar kaç saat sonra buluşurlar. (Dakika) Denklem olarak 25x+2=30x…2= 30X-25x kısaltılınca 2= 5x x= 2/5, 24 dakika sonra

2-Annenin yaşı, kızının yaşının 3 katıdır. 5 yıl önce ise kızın yaşı annenin yaşının ¼ idi. Bunu çözmek için bir denklem kuralım! 3x-5/4=x-5…. 3x=x-5x4, 3x= 4x-20. . 4x-3x=20, x=20 Not: Kızın beş yıl önceki yaşı annenin şimdiki yaşının ¼’ü(15) olarak düşünülmüştür. Öğretmen konuşurken tuttuğum notlara şöyle bir baktım. Logaritme, log falan deyince vazgeçtim.

Bakalım Anna Petersburg’a nasıl dönecek? Balo gecesi Anna Kitty’yi kızdırdı, bunu kendisi de anlamıştı. Çapkın Kont Vronsky belki de bile bile Kitty’ye bir kıskandırma numarası yaptı. Kitty de bu numarayı anlamadı. Gerçekten Anna’ya kızdı. Anna ise Kont Vronski’ye gönül kaptırdı ama, bunu geçici olarak düşündü. Düşündükçe de kendini tutmaya çalıştı. Karar verdiği günde trene bindi. Kardeşini eşiyle barıştırmanın mutluluğu içinde yola çıktı. Yolculuk boyu hep Kont Vronsky’i düşündü, düşledi, kimi zaman da düpedüz gördüğünü sandi. Gördüklerini Kont Vronsky sanmasından kaygılanmaya bile başladı. Petersburg istanyonuna inince Eşi güler yüzle karşıladı. Ummadığı yakınlık gösterdi. Herşey iyi gidrken Kont Vronsky çıktı geldi. Anna hem sevindi hem de şaşırdı. Çünkü, Kont Vronski Anna’ya “Sensiz yaşayamayacağımı anladım! “ deyince Anna bundan gurur duydu ama Kocasının Kont Vronsky ile tanıştığını öğrenince azıcık bozuldu. Kendini tutamayıp sordu:

-Siz tanışıyor muydunuz? İkisinden de benzer yanıt geldi:

-Kont Vronsky’yi kim tanımaz, sosyetenin gülüdür. Vronsky de: “Aleksis Alexandroviç(Alexis Alexandrovitch) Karenin’i kim tanımaz , devletin en saygın yöneticilerindendir! “ Kont Vronsky Anna’dan çok kocasıyla konuşur, konukları arasına girmeyi de başarır. Kont Vronsky bir süre kendi sorunlarıyla uğraşır. Hayırsız arkadaşları onu üzecek işler yapmıştır. İşlerini düzene koyar. Moskova’da kalanların bir bölümü çok mutludur. Anna’nın tatlı dili Oblonsky ailesini sevindirmiştir ama, güzel Kitty kederden yataklara düşmüştür. Öte yandan Levine, kardeşini güç hal bulur. Ancak kardeş(Ağabeyi) kendini içkiye vermiş, kısacası kendini tam anlamıyla harcamış durumdadır. Levine bir dizi paylanmadan sonra kardeşiyle konuşur, söyleyecepini söyler, görüştüğüne memnun olarak ayrılıp köyüne döner. Kitapta, yollara dökülenler yerlerine döndü. Levine ile Kitty gönül kırıklığına düştüler. Oblonsky, evine dönebildi. Prenses Dolly, kararını değiştirdi. Kardeşi Kitty’yi düşünmeye başladı. Tam sıkıntılı sırada çocukları rahatsız oldu. Buna karşın kardeşi Kitty’yi görmeye gitti. İki kardeş önce güzel güzel konuştular. Prens baba ile prenses anne de yanlarına geldi. Bu arada doktor getirildi. Doktorun tanısı verem başlangıcı oldu. Abla Dolly, çok iyi davranarak Kitty’yi kendi evine gelmeye razı etti. Prenses anne Kızı Kitty’ile Batı ülkelerine gezmeye gitmek üzere hazırlığa başladı. Abla Dolly, kardeşi Kitty’nın aşık olduğunu anlamış durumda. Ancak Kont Vronsky’nin yaptığı karşılık Konstantin Levine ile evlenmek istediğini anlamış durumda. Kitabı kapadım. Bakalım abla kardeş neye karar verecekler? Petersburg aşıkları gibi Moskova’da da aşıklar ortaya çıkabilir. Hasan geldi, önce kitabı sordu. Arkasından “Hilmi Altınsoy’la ne konuştunuz? “ diye sordu. . “ Sorduklarının yanıtını Hilmi versin, ben onun yanında arkadaş olarak bulundum! “ dedim. Hasan inanmadı ama: “ Peki, öyle olsun! “ deyip ayrıldı. Yatınca önce gündüz olan biteni anımsadım. Öğretmen Besim İyitanır. Bizim köye niçin gitmiş olabilir? Birden aklıma geldi. Besim İyitanır Öğretmen Eğitmen kursunda çalışmış. Kesinlikle Eğitmen Mustafa ağabeyin teftişine gitmiştir. Mustafa Ağabey sık sık gelenler oluyor, yaptıklarımız sürekli kontrol ediliyor! “ demişti. İçim biraz daha rahatladı. Bu kez de Anna’ya, bizim Anna’ya takıldı. Sami Akıncı için Hasanoğlan’dayken söylenti olmuştu. Sonra kapandı gitti. Belki de ben ilgilenmediğim için öyle sanıyorum. Anna Karenina yı bitirince nasıl bir sonuçla karşılaşacağım. Madam Bovary gibi acıklı biterse üstünde durmam. Ya da olayları değiştirip, acı taraflarını saklar, uyduruk olaylar ekleyip E ablaya anlatırım. Hilmi geldi, “ Abi, uyanırsan beni unutma, yarın nöbetçiyim! “ Unutmam, uyanırsam hemen uyandırırım, sen de Anna’yı unutmak! “ Hilmi gülümsedi ama görünüşte karşılığını gösterdi: “ Abi, ben o şakayı unuttum bile! “

 

12 Mart 1942 Perşembe

 

“Yağmur! “ sesleriyle uyandık. Hiç beklemediğimiz bir haberdi bu. Kış boyunca kar sözlerine alışmıştık ama yağmurdan söz edilmemişti. Bu günlerde ise yağmur çok önemli; hem çalışma açısından hem de ortalıkta gezme açısından. Kepir çamuru hepimizi yıldırmış durumdu. Hilmi kalkmış, gitmiş. Sordum Hasan’la birlikte gitmişler. Derslikte bir süre yağmuru izledik. İri taneli yağmur camlardan uzayarak düştüğü belli oluyor. Asfalt yol dere olmuş İstanbul tarafına akıyor. Geçen kamyon ya da otobüsler kenarlara sıçratıyor. “ Mısır ekimleri kaldı! “ diyenlerin yanında “Üç günra olsa bir zazarı olmaz! “ diyenler de çıkıyor. Gülerek dinledim; konuşanların çoğu mısırı patlamış olarak bilenler. Kahvaltıya koşuşarak girdik. Yemekhanede akıntı olmuş. “ Şimdiye dek olmamıştı! “ diyenlere: “ Yoğun yağış kiremit oluklarını taşırdığındandır, diyecek oldum birkaç kişi birden bana karşı durdu: “ Sen her şeyi biliyorsun(! )Bir süre susuştuk. Duramadım: “ Siz de hiçbir şeyi bilmiyorsunuz. Üstelik bilmek için de çaba göstermiyorsunuz. Ensenize su damlasa, ancask ensenizi çekmeyi düşüneceksiniz. Üstelik onu bile düşünerek yapmayacak, bedeniniz kendi kendşine biraz öteye eğilecek! “ Mehmet Aygün sordu “Sen ne yaparsın? “ Ben: “ İstiyorsan anlatayım, ben ne mi yaparım? çıkar çatıya bakarım, kırılan kiremit varsa değiştiririm. Kırılan kiremit yokken akıyorsa, olukların dar geldiğini düşünürüm. Bunun için yapılacak bir iş yok. O zaman da yağışın olagan dışı olduğuna inanır, azalmasını beklerim! “ Yusuf Asıl: “ Biz de öyle yapıyoruz zaten! “ dedi. Herkes güldü. Tartışma bitti, sorun çözüldü sanıldı. Yağmur tüm hızıyla sürüyor. Ergene tarafı m iyice karanlık Istrancalarsa yolmuşYeni Bedir köyü bile belli olmuyor. Öğretmenleri getiren kamyon bile geç geldi. Ders zilinden bir süre sonra Fikret Madaralı Öğretmen gülerek geldi. “ Günaydın ! “ dedikten sonra yağmurun bereket getirdiğini, ocak-şubat aylarında metrelerce yağan karların, böyle bol yağmurların soğuktan kara dönüştüğünü anlattı. “ Böylese baharın geldiğini daha iyi anladık! “ dedi. “ Yağmur, kara dönmüyorsa hava ısınmış oluyormuş. Masaya oturunca geçen hafta yazdırdığı kağıtları çıkardı, numaralarımızı söyleyerek kağıtları verdi. Ben, beyitlerin yerlerini değiştirmiştim, işaretmeliş ama “Önemli değil” yazmış. Ancak baş tarafta, “ Yazın düzeleceğini giderek bozuluyor, aynı yazıyı bir daha dene! “ yazmış. Herkes kendi kağıdını aldı baktı. Öğretmen: “ Hiç kimse yoğurdum ekşi demez! “ diye bir söz vardır. Siz de “Benim yazım kötü” demeyeceksiniz, bumnu biliyorumAma benisiz isterseniz daha güzel yazabilirsiniz düşüncesindeyim. Bu nedenle yazılarını beğenmediğimden değil, yaha düzgün olmasını istediğimden, bu konuda direteceğim. Bir süre, her hafta bir sayfa yazı istiyorum. Yazıları, perşembe günkü dersimizde toplayacağım! Öğretmen kalktı sıraların arasına girecekmiş gibi yöneldi, İsmet’in yanında durdu. İsmet’in sırası üstünde bnim kitabım, Şaheserler Antolojisi vardı. Onu aldı, yukarıya kaldırarak arada okunacak bir kitap, içinde kısa kısa güzel parçalar var! “ Öğretmen sözünü bitirmeden Sami Akıncı, “ Daha önce tanıtmıştınız öğretmenim! “ deyince, öğretmen gülerek: “ Öyle mi? “ diye sordu. Bu kez de: “ Ben b eyendiklerimi, özellikle size yararlı olacakları çok tekrarlarım. Tekrarlar, insanları uyandırır aynı zamanda öğretir. İstiklal Marşı’nı haftada iki kez söylüyoruz ama kusursuz hem söyleyemiyoruz hem de yazamıyoruz. Kimi zaman tekrarkar bile yeterince yararlı olmuyor. Askere giden insanlar aylarsa sağa sola döndürülür. Bilmediklerinden değil, düzenli yapamadıklarından en az 3 ay tekrarlayıp dururlar. Kitabı size daha önce anlattım. Bu kez de içindeki anlamlı parçalar üstünde durmanızı önereceğim. Bakın, bizim her zaman ele aldığımız konuları, başka ulusların yazarları nasıl ele almışlar! “ Öğretmen kitab açtı Akman Yazarı Theodor Körner’den Kılıcın Türküsü ile Çağırışı okudu. Kılıcın Türküsü üğzerinde fazla durmadı. Çağırış’la İstiklal Marşı’mızı karşılaştırdık. Arada değişik sözler olmasına karşılık çok benzerlikler çıkardık. Ders bitince öğretmen başka parçaları da okuyalım! “ deyince arkadaşlar derslerimizin boş olduğunu söylediler. Öğretmen, dersinin üstelik üç dersinin de dolu olduğunu söyledi. “ Gelecek derslerde gene okuruz! “ deyip ayrıldı. Öğretmenden sonra başka öğretmen gelebilir düşüncesiyle bir süre sessizce oturduk. Bir ara İlhan Görkey Öğretmenin sesi duyuldu, bekledik gelmedi. Salih Ziya Öğretmeni çağırmayı önerdim, arkadaşlar karşı koydu. Mehmet Yücel işi şakaya çevirdi, bana “Dayı senin ahpabı çağıralım! “ dedi. Buna herkes güldü. Duymamış gibi davrandım. Ancak İsmet, karşı koydu: “ Sizin babalarınızı tanıyanlar ahpabınız oluyorsa, herkesi kendiniz gibi düşünmeyin. Bazı babaların öyle tanıdığı vardır ki, bunu duyan çocuklar babalarından kuşkulanır, kndilerini şey sayarlar! Bir tartışma başladı: “Onu demek istemedim, yok sen bunu dedin yollu konuşmalar, revirde yatan arkadaşımız İdris Destan’ın dersliğe gelmesiyle tartışma kesildi. “Geçmiş olsun!” sözlerine karşılık İdris yarın gene İstanbul’a gidecekmiş. Öteki sınıflardan da çok hasta çocuk varmış, şaşırdık: “ Hastalıkları önemli olmalı! “ Romanı açıp okumaya başladım. Anna Karenina , dünür kızı Kitty’yi yüz üst bıraktığı için Kont Vronsky’yi yeriyor ama bir yandan da yaklaşmak için can atıyor. Kocasının Kont Vronsky ile tanış olması bir bakıma işi kolaylaştırdı. Anna’nın kocası Alexis Karenin kendine güvenen bir insan olmakla birlikte çevresinde dönen fırıldakları da gözardı etmemektedir. Karısı Anna’nın güzelliğinin ayırdında olduğundan kuşkulara kapılmış durumdadır. Öte yandan Alezis Karenin’in çevresinde bir birine zıt daha doğrusu bir birini yemeye çalışan iki zümre vardır. Bunlardan biri prenses Betsy, aynı zamanda Kont Vronsky’nin kuzenidir. Vronsky’mnin isteklerini iyi bildiğinden Anna’yı tuzağa düşürmek için tuızağını kurar. Çevirdiği fırıldakları anlayacak kadar zeki olan Alexis Karenin sonunda Anna’yı uyarır. İşte bu uyarma karı-koca Karenin çiftinin ilk çatışması olur. Alexis Karenin çok zeki, başarılı bir yöneticidir ama, çevresine karşı da çok duyarlıdır. Anna’nın yapacağı bir utançlı durum için öfkeye kapılıp ayrılmayı kesinlikle düşümnmemektedir. Bunu hem kendi işi hem de çocukları bakımından düşünmemektedir. Ne var ki Anna da Vronsky’ye tam anlamıyla bağlanmıştır. Bunu Vronky’nin ayağına kapanarak “Yaşamımda senden başka hiçbir değerli varlığım yok!” diyerek kocasından başka çok sevdiği oğlunu bile gözden çıkarmıştır. Belli ki Anna Vronsky’nin tuzağına düştüğü gibi bu tüm uyarılara karşın sürdürülmektedir. Sonunda Anna Kont Vronsky’den hamile kalır. Bunu duyan Kont Vronsky, Anna adına kaygılanır, boşanmasını ister. Boşanırsa kendisiyle evlenecvektir. Anna ise boşanmayı asla düşünmez. Daha doğrusu doğru düşünemez.

Öte yandan Moskova tarafında da hareketli bir durum vardır. Oblonsky Jevine ile ilişkilerini sürdürür, onun köyüne gider. Elinden geldiğince Levine ile Kitty’nin ilişkisini kurcalar. Levine Kitty tarafından reddedildiğini sanır. Ancak buna pek de şaşmaz. İçinde bir de kuşku vardır. Kendisi resmen Kitty’ye teklif etmemiştir. Sözde onun adına teklif edilmiş ama Kitty reddetmiştir. Bu durum Levine için kuşkuludur. Konuyu iyiden iyiye araştırmak ister. Tam bu sıralarda Oblonski Levine’in köyüne gider. İk eski dost olarak bir birine candan sarılırlar. Bir düzüne ortak işleri vardır ya da karşılıklı işlerinden söz ederler. Oblonsky Kitty olayını kurcalar. Gerçekte de o işte kendisinin umursamazlığı var gibidir. Öğle yemeğine gene yağmur altında gittik. Kapıdan girerken Besim İyitanır Öğretmenle karşılaştım. Görünce yandan kaçmak isterken beni gördü: “ Bu yağmur şimdi senin köyde yoktur biliyor musun? “ Bu, tam bie Ergene yağmurudur. Sizin oralar biraz daha yüksek olduğundan, oranın yağmuru kuzeyden gelir! “ Durdum kaldım, yaihı gibi sesler çıkardım. Soınra da Istrancalarda da yağmur var galiba! “ dedim. Besim İyitanır Öğretmen: “ Yok yok, burada bulut yere çöktüğü için oraları göremiyoruz. Bulut çekilince oranın açık olduğu gözlebcektir! “ deyip ayrıldı. Dikilip kaldığım için beni uzaktan gözleyen arkadaşlar güldüler: “ O adam seni iyice korkuttu! “ diyen oldu. İçimden hak verdim ama, görünüş olarak: “ Neden korkayım? Öğretmen benimle arkadaşça konuşuyor, ne yapacaktım yani? Dinlemeyip yürüyecekmiydim? “ Böyle yanıt verdim ama bir yandan da Besim Öğretmenin bizim tarafları çok iyi bildiğini anlamış oldum. . Yemekte duyuru yapıldı: Yoğun yağış nedeniyle dersliklerde toplanılacak, zil çalınca öğretmenler gözetiminde ders çalışmaları sürdürülücektir. Hilmi Altınsoy gülerek geldi. Bana “Müjde! “ dedi baktı. Hasan fısıldadı, “ Mek…! “ Hilmi zarfı uzattı. Trabzon Beşikdüzülü arkadaştan mektup. Çok sevindim. Hilmi’ye teşekkür ederken bir zarf daha verdi. Kayseri/Pazarören’den Timurağa oyuncu başı Veli Dalak göndermiş. Veli’yi tüm arkadaşlar tanıyorlar. “ Şu oyunu çeken esmer çocuk! “ diyerek andılar. Hilmi, şaka eder gibi üçüncü zarfı uzatınca inanamadım, Seyhan/Haruniye’den Salim Öztorun. Bir günde üç mektup. Önce Veli’nin mektubunu açtım. Mektubun ortasına kalın bir çizgi çizmiş. Bizden haberler, diye büyük yazmış. İlk haber okul müdürleri değişmiş. İlk sorusu da “Sizin müdür de değişti mi? “ Ötesini okumadım. Salim resim göndermiş. Sevincimden yemeği bile unuttum. Derslikte benim mektuplar konu oldu. Kaç kişiyle mektuplaştığım soruldu. Bu arada Sami Akıncı’ya sordular: “ Sen de mektuplaşıyor musun? “ Sami, “ Sabit Soysal Öğretmenin kardeşi Hüseyin Soysal’la üç yıldır sürekli mektuplaştığını söyledi. Biz konuşurken Selçuk Korol Öğretmen geldi. Öğretmen masasına oturup elindeki kitabı açtı. Gülerek: “ Hepimizin dersi var, çalışmamız gerekiyor! “ dedikten sonra okumaya başladı. Herkes susunca yavaşça mektupları matematik kitabını içine koyup okudum. Salim fıstık ekmekten söz ediyor. “ Okuılun altında kocaman bir fıstık tarlası varmış. Bie haftadır ona fıstık ekiyorlarmış. İçimden “Bizim mısırlar kaldı! “ diye düşündüm. Lütfü kemençeden sonra kemana başlamış. Benim kemana çalıştığımı biliyordu. Çok ilerlediğimi umuyormuş. Yazık ki ben kemanı daha onlar gidince bıraktım. Trigonometre konusunu açtım. Doğru dürüst okumadık ama öğretmen not yazdırdı: “ Çalışabilenler çalışsın! “ dedi. Sami kesinlikle çalışacak. Yapabildiğim kadar, ben neden çalışmayayım? Tanımlarını anlamaya çalışıyorum. sinüs, cosinüs, tanjant, cotanjant ya da sin-cos-tg-ctg. -cosenkant-sekant. . Logartme, trigonometre ilişkileri. . Öğretmen Selçuk Korol Öğretmen kalktı. Çok sessiz olmamıza karşın, sıralar arasında gezerek arkadaşların okuduğu kitaplara baktı. Kimseye bir söz sözlemedi. Benim önümdem Lise 2. sınıf kitabını aldı. Yazdığım deftere baktı. Gülümseyerek, “ Benim başarılı olamadığım bir ders de budur! “ diye konuştu. Arkadaşlar hep baktılar. Mehmet Yücel, İsmet, Mustafa Saatçı, Bekir Temuçin hep bilikte: “ Biz de başaramıyoruz Öğremenim! “ dediler. Ö ğretmenin kalkışını sonunda anladık. Zil çaldı, meğer nöbeti bitmiş, öğretmen gitti. Öğretmenden sonra bir süre gene biz bize kaldık. İsmet yanıma geldi, logaritme üstüne sorular sordu. Çok bilmediğimi, ama kitapların anlattığ kadarını öğrendiğimi gösterdim. Geometride basit olarak gördüğümüz şekillerin büyük alanlardaki benzerlerini (Tarla, orman, bahçe, deniz)daha kolay hesaplamak için bulunan kolaylıklar. İsmet hemen” Ben onları hiç hesaplamayacağım, o nedenle bana gerekli değil! “ deyip kalktı. İsmet kalkınca mektupları açıp sıra ile okudum. Üçüünün de yazılarını beğenmedim. İzmirli arkadaş Ziya Fikri’nin yazısına hiç biri yaklaşmıyor. Bunlar bizden küçük sınıflar. Üstelik bunlar, bir yılda iki sınıf geçtiler. Hava birden aydınlığa dönüştü. Yağmur ya kesildi ya da azaldı. Pencereden bakan arkadaşlar kesildiğini söylediler. Yemeğe rahat gittik. Akıntılar durmuş. Hilmi geldi, çok güleç. Bana teşekkür etti. Nedenini sormadım. Eğildi kulağıma, “ O geldi, bir süre konuştuk! “ dedi. “ O dediğiniz kim? “ diye soranlara söylemedik. Hilmi çok neşeli. Nedenini ben de anlamadım ama arkadaşın neşeli olması hoşuma gitti. Yarın da ben nöbetçiyim. Dilerim yağmur kesilir. Hilmi N ile konuşmuş. Az duraksadım, kendi kendime güldüm; kurnaz kız, Hilmi’den birşeyler öğrenmeye çalışmıştır. Başka bir olasılık düşünemedim.

 

13 Mart 1942 Cuma

 

Erken uyumanın yararını olduildn 5 dakika önce uyandım. Yağmuru merak ediyordum; yağmur dinmiş. Kalk zili çalarken mutfak önüne çıktım. Aşçıbaşı ile günaydınlaştık. Öteki sınıflardan Rasim Dereli, Mehmet Karadeniz, Mehmet Özeren, Zeynel Yalçın geldi. Zeynel Yalçın dışındakileri daha önceki nöbetlerden, bir ikisini de çalışmalardan çok iyi tanıyorum. Hepsi bana” Ağabey” diyerek yaklaşıyorlar. Buna sevindim, hemen işe koyulduk. Şansımıza bu sabah çay var. Yağmur dinmiş, gökyüzünden parça aralıklarla mavilikler görülüyor. Aşçıbaşı da benim gibi gökyüzüne baktı; “ Yağmur geçti, hava açılacak, mübarek iyi yağdı! “ dedi. Namık Ergin Öğretmen nöbetçi, o geldi. Gülerek: “ Bugün Nöbetçi Takımım iyi! “ dedi. Benim yatakhaneleri dolaşmamı istedi: “ İyi bak, tembel taifesi uyuyup kalmasın! “ diye de tembihledi. Yatakhaneri gezdim, tek tek yatakları yokladım, kapıları kapattım. İki nöbetçi daha geldi Selim Gezen, Mustafa Çörek. Masalar hazırlandı. Zil çalınca ortalıktan çekildik. Çocuklar, çayı, ekmeği görünce çığlık atıyorlar. “ Ay, çay var, ay ekmek de var! “ diyenler oldu. Kahvaltıya Namık Ergin’le Hamdi Bağ öğretmenden başka kimse gelmedi. Öğretmenleri getiren kamyon biraz gecikerek geldi. Ahmet Gürsel Öğretmene derse gelemeyeceğimi söyledim. “ Zararı yok, zaten yeni konu işlemeyeceğiz, bildiğin konuları yoklayacağım! “ dedi. İçim rahat olarak yemekhaneye döndüm. Nöbetçiler olarak biz de kahvaltı edip kapları taşıyarak genel temizliğe başladık. Geç vakitler İlhan Görkey Öğretmen geldi, dolaştı, benden çok öteki arkadaşlarla konuştu. Mustafa Çörek’in soyadına takıldı. “ Çörekçi falan da değil de doğrudan çörek oluşu ilginç! “ deyip ayrıldı. O gidince aynı konu aramızda da konuşuldu. Rasim Dereli, kendi adını örnek vererek çörekle çörekçi arasındaki farkı açıkladı. Rasim2in açıklaması çok hoşuma gitti. Karşı olan, ya da ne fark eder? Tavrı içinde konuşan Mehmet Karadeniz’i azıcık payladım. “ Çörek, undan yapılmış bir yiyecektir. Çörekçi ise çöreği yapan ustadır. Çörekçi bir işi, bir mesleği anlattığı için anlamlıdır. Çörek ise bir yiyeceğin adıdır. Bu kez Rasim Mehmet Karadeniz’in soy adına takıldı: “ Karadeniz, bie denizin adı. Sen, soyadı olarak kullanıyorsun. Hiç bir anlamı yok. Oysa Karadenizli dseydin, senin Karadenizle ilgin olduğu anlaşılacaktı! “ Rasim alkışlandı. Aşçıbaşı mutfağa ç arkadaş istedi, kura çekerek üç arkadaş gitti. (Rasim, Selim, Mehmet, Karadeniz)Ders arasında dersliğe uğradım, Ahmet Gürsel Öğretmen, üçgen, dörtgen, çokgen alanları üzerimde durmuş, tahtaya kaldırdıklarını paylamış. Bunlar içinde Sefer Tunca da varmış; buna üzüldüm. Müüüdür Beyin dersi var, bir saat ona girmek istedim. İlhan Görkey Öğretmenle karşılaşınca sordum. İlhan Görkey Öğretmen, “ Müdür Bey henüz gelmedi, gelir derse de girerse, sen de girersin. Ancak gelinceye dek buralarda gezin; benim biraz işim var, muhasebede Hikmet Beyle çalışacağım, soran olursa haber verirsin! “ dedi. Ders zili çaldı, Müdür Beyin odasına baktım yok. Yavaçka derslik kapılarını dinledim. Selçuk Korol Öğretmen bağırarak konuşuyor: “ Savaşların tarihini bilmezaen o savaşın özelliği kalmaz. Geçmişte bir çok savaş olmuştur, bunların nedenleri sonuçları önemlidir! “ Az ileride Ahmet Gürsel Öğretmen: “ Denklemi çözmek için x’a bir değer koy, ondan sonra problem çözmeye başla! diyor. Öteki dersliğin kapısına gidrken büyük kapıya dışardan vuruldu. Müdür Bey gelmiştie düşüncesiyle koşarak gidip açtım. Birden ürperdim, içeri giren Hasan Ali Yücel, gülerek: “ Dışardan gelenleri almamak için mi kapıları katıyoooorsunuz? diye uzatarak sordu. Ben “Hayır efendim, içerden dışasrıya çıköılmaması için! “ dedim. “ Bak açıkgöze! “ dedi yanındakine dönerek, “ Bari bir bir başka kapıdan çıkalım! “ dedi. İkisi de gülüştüler. Konuştuğu geçen yıl olkulumuzda uzun süre kalan müfettiş Hayrullah Örs. O gülümseyinc “Hoşgeldiniz! “ diyebildim. Hasan Ali Yücel, “ Nöbetçisin anladım, bizi Müdür Beye götür bakalım! “ dedi. Koştum Müdür Beyin odasını açtım, “ Müdür Bey henüz gelmedi, bekliyoruz! “ dedim. İçeri girdiler, ben İlhan Görkey Öğretmene duyurdum, geri döndüm. Hayrullah Örs ayakta ellerini sağa sola açarak birşeyler anlatıyor. Hasan Ali Yücel otuyor; arada oda “Eee sonra? “ yaaa! Gibi seslerle katılıyordu. İlhan Görkey Öğretmenden önce Müdür Bey yetişti. Ben geri çıktım, kapı örtüldü. Yüksek sesle konuşmalar, gülüşmeler oldu. Hasan Ali Yücel’in :

-Evet bu biraz baskın oldu! “ dediğini duydum. İlhan Görkey Öğretmen de onlara katıldı. Ben mutfağa gidip aşçıya durumu anlattım. Namıl Öğretmen de duymuş, önce mutfağa geldi, sonra okul binasına gitti.

 

 

 

 

Hasan Ali Yücel Kepirtepe

 

Olayı anlatınca arkadaşlar beni hem şanslı hem de cesur buldular. Oysa yaptığım en doğal hareketti. Üstelik benim Hasan Ali Yücel’le bu üçüncü karşılaşmam oldu. Ötekileri de anlattım. Bu okula taşınmadığımız süreçte biz kapı-pence hatta çatı işlerini Lüleburgaz, Atatürk İlkokulu bahçesinde hazırlıyorduk. Makine başında tahta biçerken geldi. Ne yaptığımızı sordu. İki arkadaştık (Küçük Hasan-Hasan Üner) Kardeş misiniz? diye sordu. Konuştuk, yaptıklarımızı anlattık. Belediye Başkanı Kemal Çerman’a, “ Sayın Başkan, bu çocukların okuluna elektrik verelim de gidip okularında çalışsınlar!” demişti. 2. Kez Hasanoğlan’da çadırda ders yaparken geldi. O derste de Newton’un hangi ulustan olduğun u sormuştu. Kalkan arkadaşlar Rus, Alman, Fransız dediler. Arkalarından ben de “İngiliz! “ deyince gülüp başka hangi ulus kalmıştı ki? “ deyince ben, “ Geç söylenen doğru, erken söylenmiş yanlışlardan iyidir! “ deyince bana baktığını, kendi yazdığı mantık kitabını göstererk, “Sen bu kitabı okumaya hak kazanmışsın! “ demişti. Bunları anlatınca arkadaşlar beni daha şanslı bulduklarını söylediler. Namık Ergin Öğretmen geldi. “Konukların yemekleri! “ deyince öğretmen “Konuklarımız gitti, onlar bize gelmemiş, geçerken Müdür Beye bir merhaba demek için uğramışlar! “ dedi. Hasan Ali Yücel’in gelişi günün önemli konusu oldu. Sanırım benden başka kimse görmedi ama herkes görmüş gibi ilgilendi, benim anlattıklarımı da önemsemeden değişik olasılıklar üretildi. Yemekte bizim masaya gidince bana takılanlar oldu:

-Hasan Ali Yücel seni kapıda görünce korkmuştur, kalmak istese bile kalmamaya karar verip gitmiştir yollu sözler söylendi. Hasanoğlan’da geldğinde benim söylediğim anımsandı. Daha doğrusu o da yanlış anımsandı. Sözde ben, onun böyledir dediğine “Hayır böyledir! “ demişim. Buna kızmadım ama güldüm. Yemeğe Müdür Bey de geldi. Mehmet Yücel dikkatimizi çekti. “ Müdür Bey sakal bırakmış. Milli Eğitim Bakanı onu böyle sakallı gördü. Bunu duyunca yüreğim hopladı:

-Müdür Beyi başka yere atarlar mı? Dün aldığım Veli’nin mektubunda onların müdürünün ayrıldığını yazmıştı. Daha önce Çiftelerden Ali Yılmaz da müdürlerinin değiştiğini yazmıştım. Böyle düşündüm ama sustum. Müdür Beyle öğretmenler yemekte bir süre konuştular. Onlar kalkınca biz de yemeklerimizi yeyip, temizliğe başladık. Akşama ekmekler patates olacak. Belli ki bir de pilav var. Patates dağıtmak ekmeklerden daha kolay oluyor. Hava iyice açıldı. Arkadaşlar atölyelerde çalıştılar. Bir ara dersliğe gittim. İdris Destan derslikteydi. Onların İstanbul’a gitmeleri pazartesi gününe bırakılmış. İdri iyi olduğunu söyledi, buna da sevindim. Ancak sık sık öksürüyor ya da öksürür gibi boğazını zorluyor. Bir süre roman okudum. Anna, Kont Vronsky’den hamile kaldı. Kont Vronsky hemen kocasından ayrılmasını istiyor, ayrılınca evlenecek. Anna ise ayrılığı düşünmüyor, böyle olmaktan mutlu olduğunu söylüyor. İki sevgili arasında tartışma başladı. Kont Vronsky aynı zamanda ünlü bir binicidir. At yarışlarına katılır, kazanmak için büyük çabalar gösterir. Çevresi onu ünlü bir binici olarak tanır. Yakında bir at yarışı yapıolacaktır. Kont Vronsky Frou Frou’la yarışa girecektir. At ünlü bir İngiliz cinsidir. Anna-Vronsky aracılığını yapan Kontes Betsy durumu ayarlar, Anna da yarış günü Kont Vronsky’yi izleyecektir. Alexis Karenin yüksek makamlarda bir kişi olduğu için üst tabakanın etkin liklerinden geri kalmaz. Yarışlaı oda izler. Karı-koca karenin’ler yarış günü yerlerini almıştır. A ncak yakın bir süre önce Kont Vronsky’nin kardeşi gelmiş, iki kardeşin tatsız takışmaları Kont Vronsky’yı biraz sarsmıştır. İşte yarışa böyle bir gerginlikle girer. Frou Frou iyi başlar, yarışı kazsan mak üzereyken sakatlanır. Beli kırılmıştır. Kont Vronsky atla birlikte düşer, kalkar ama at yerde kalmıştır. Uzaktan bakanlar Kont Vronsky’nin yaralandığını sanırlar. Oysa Kont Vronsky atının acı çekmemesi için bir an önce vurulması için uığraşmaktadır. Kont Vronsky için en çok kaygılanan Anna’dır. Alexis Karenin bunu görür, Anna’yı uyarır. Bir süre tartışırlar. Sonunda Anna kocasına ayır sözler söyleyip, ondan koptuğunu belirtir. Ancak Vronsky’nin durumunu öğrenemediği için içini yer. Bu sıra Kontes Betsy’den bir pusula alır: “ Vronsky, iyidir, en kısa zamanda size gelecek! “ Anna, birden değişir. Kocasına açık açık karşı geldiği için de sevinir. Ancak ayrılmayı da düşünmez. Anlaşılmaya n bir durumdur. Hwem kocasını sevmiyor, onun yüzünü görmek istemediğini söylüyor hem de ayrılmıyor. Öte yandan Kont Vronsky’ye de karşı oluyor: “ Kocamdan ayrılmayacağım ama seninle yaşayacağım. Onu sevdiğini söyleyen iki erkek de şaşkındır. Ayrılmadan bu yaşam sürebilir mi? Anna, apaçık kocasının yüzüne “Sizi dinlerken onu düşünüyorum. Artık sizden hoşlanmıyorum, iğreniyorum, korkmuyorum; bana ne isterseniz yapın! “ Bunları söyledikten sonra o kocayla aynı evde nasıl kalır? “ Kitabı kapatıp yemekhaneye gittim. Kitap güzel güzel giderken, kitaba adını veren güzel Anna sanki isteyerek kitabı güzelliğini bozuyor. Anna’sız sayfalar daha hoşuma gitmişti. Ancak gittikçe ilgim de arttı: “ Sonu ne olacak? Okumayı bırakıp Yemekhaneye gittim. Arkadaşlar hazırlığa başlamışlar. Bu arada bir arkadaşıyla N geldi, önce mutfağa girdi sonra da yemekhaneye uğradı: “ Kolay gelsin! “ dedi. “ Kolaysa başına gelsin! “ dedim. Güldü: “ Benim başımda zaten! “ dedi. Meğer onların atölye nöbetleri varmış, bu nöbetler bir hafta sürüyormuş. O da bu haftanın nöbetçisiymiş. Öğleden sonraları kimi zaman mutfakta işleri oluyormuş. Bunları anlatınca yutkundum. Ben de sanıyorkum ki öyle keyfinden geziniyor. Neyse, Hilmi’ye hiç değilse bir oyun oynamış oldum! “ Belki kızlara karşı inatçılığından vazgeçer. Şimdiye dek onları hep yabancı, zararlı yaratıklar olarak görüyordu. Akjşam yemeğini de büyük bir aksaklık yapmadan geçirdik. Yemeğe , öğretmenlerden yalnız Faik Bakır Öğretmen geldi. Söylemedi ama besbelli nöbetçi. Düşünceli düşünceli oturdu. Yemeğini Rasim Dereli götürdü, ona teşekkür etti. Patatesi yemedi, köftesini, pilavınıkaşıkladı, su içti gitti. Derslerine girdiği öğrenciler çok seviyorlar. Ödevini yapmayanlara kırıldığını söyleyip geçiyormuş. Sözlüye kalkıp başaramayanlara bir zaman verip tekrar kaldırıyormuş. En az üç kez yokladıktan sonra da. “ Ben sabır göstermekten yoruldum, sen de çalışarak biraz yorul da notun düzelsin! “ deyip geçiyormuş. Öğrencilerinin sevdiğini öğrenince Faik Öğretmeni ben de sevdim. İşlerimizi bitirinc dersliklere dağıldık. Bizim arkadaşlar, görmedikleri ama geldiğini başkalarından duydukları Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’i konuşuyorlardı. “ Sen gördün mü? “ diye soranlar oldu. “ Gördüm! “ deyip kestim. Arkasındandan da “Ne var ne olmuş? “ diye sordum. Kimileri güldü, kimileri de “Bak o da görmemiş! “ dediler. Bu kez ben, “ Gördüm, kapıyı ben açtım, müdür odasına ben götürdüm. Ne var bunda, neyi soruyorsunuz? “dedim. Herkes sustu. Eski Askerlik kitabımı açıp karıştırdım. Tam romanı açacakken yat zili çaldı. Yorgun değilim ama kafam karışık. Bugünkü olayların karışıklığı gibi okuduğum kitapta da olaylar iyice karıştı. Kitty hastalanınca onun geziye çıkması önerilmişti. Prens babası da Almanya’ya Karlsbach, , Baden Baden kaplıcalarına gitmek üzere yola çıkıldı. Benzer rahatsızlıkların giderilmesi için kurumları bulunan, özellikle şifalı suları buylunan bu bölge, aynı zamanda eğlenceleri bol bir, işsizliksen sıkılanları oyalayacı kurumlarla doludur. Giderek kendini buradaki duruma kaptırtan Kitty’nin gün günden iyileştiği görüldü. O çevrelerdeki insanlarla tanıştıkça eski neşesi yerine gelmeye başladı. Bu ara Kostantin Levine’in küçük kardeşi Nikolas Levine’i tanıdı, ondan nefret etti. Buna karşın yaşına yakın çok iyi bir arkadaş edindi Varinka. Varinkanın iyi arkadaşlığı Ketty’nin eski neşesini yerine getirmeye yetti. Yat zilinde bıraktım ama Ketty’li bölüm sanki bir başka kitapmış gibi yabancı olarak aklıma kaldı. Üstelik bu bölümde yeni bir yığın ad ortaya çıktı. Kitty, prenses annesi ile prens babası dışındakilerden Nikolas Levine ile Varinka’dan başkasını anmayı gereksiz buldum. Sayısız prens, prenses, kont ya da benzeri gezginci insanlar, bir birinden farksız, gezip tozuyorlar. Halil Basutçu benden sonra geldi, “ Komşu, nöbetlerde değişen bir şey var mı? “ dedi. Aramızda konuştuğumuz sözlerle: “ Tıpkısının aynısı! “ dedim. Güldü, “ Saatin var, yatar kalırsam beni uyandır! “ deyip yattı. Arkadaşın ricasını karşılayabilmem için fazla düşünmeden yattım; sanırım hemen uyudum.

 

14 Mart 1942 Cumartesi.

 

Nöbetçi arkadaşı kaldırmak için kendimi görevli sayıp yatmama karşın, arkadaş yavaşça “Ben uyandım, sen rahat uyuyabilirsin! “ dedi. İlginç bir teşekkür oldu bu bana. . Hemen ben de kalktım, birlikte çıktık. Arkadaş kendini şanssız saydı. Kahvaltıda çay verilmezse nöbetçi arkadaşlar için hep böyle deniyor. Halil gülerek: “ Dün sabah çay vardı, herhalde ilgililer, Hasan Ali Yücel’in oturup çay içeceğini düşünmüşlerdir! “ deyip güldü. Nöbetçileri geldi, arı gibi çabucack dağıtımı yaptılar. Hava güzel ama ortalık çamur. “ Bugün de Tarım çalışması yapılmaz! “ dedik ikimiz birden. . Öğleden sonra izin isteyip Lüleburgaz’a gidebiliriz. Halil, hem nöbetçiyim hem de ben zaten istemiyorum, needense gezmey de pek sevmiyorum! “ dedi. Bana da “Senin memleketin, tanıdıkların, haber göndereceklerin olur, sen gidersin! “ Dersliğe gitmeden yemekhanede bekledim. Zil çalınca arkadaşlar geldiler. İsmet, “ Dayı neredesin, sabahtan beri seni arıyorum! “ Gülerek, “ Sabah dediğin de şimdi işte, bak buradayım! “ Öğleden sonra izin alalım mı? “ Akmak üzere anlaştık. Başka arkadaşlar da bize katıldı. Kadir Pekgöz, Köylüsü İrfan Taşkın, Mehmet Özalp, Ceylan Köylülerin de katılımıyla bir grup oluştu. İzini İsmet isteyecek. Kahvaltıdan sonra gözler asfalta döndü: “ Üsteğmen geldi mi, gelecek mi? Derken motosiklet okulun önüne geldi. Üsteğmen inince şöyle bir okul pencerelerine baktı. Yukarda birine de el salladı. Bir süre herkes sordu: “ Kime el salladı? Az sonra güler yüzle geldi, gümbür gümbür çıkan bir sesle “Günaydın arkadaşlar! “ dedi. Çok canlı karşılık verdik. “ Sağolun! “ Önce iki haftadır neden gelmediğini, bundan sonra da bir iki atlatma olacağını anlattı. Arkadaşlar, derslerin kesilmesi yakındır! “ deyince üsteğmen: “ Olamaz, siz bu yıl kampa gireceksiniz, programı bile yapıldı, kolay kaçamayacaksınız! “ dedi. Kamp işini daha önce duymuştuk ama üsteğmenin söz etmesi ilgimizi çekti. İsmet, Mehmet Yücel(İkisini de üsteğmen hepimizden çok sevdiğini belli ediyor) sordular: “ Kamplar için bilgimiz yok, biraz aydınlatır mısınız? “ Üsteğmen hazırmış. Geçen yıl Balıkesir Lisesi kampını anlattı. Öğrenciler ilgili askeri birliğe gelmişler. Oranın kente yakın büyük bir çayırlığı varmış. Zaten askerlerin bir bölümü de o çayırlıkta çadır kurmuşlar. Lise için ayrılan bölümde öğrenciler tıpkı askerler gibi eğitim görmüş. . acemi erler ne yapıyorsa öğrenciler de onu yapıyormuş. Cumartesi öğleden sonra Pazar akşamına dek öğrenciler okullarına(Evci olanlar evlerine )gidebiliryormuş. İlgimizi görünc üsteğmen kendi öğrenciliklerindeki kampları da anlattı. Harp Okulunda onların kampları iki ay sürüyormuş. Ancak onlar kamplarda okuldan daha zorlu çalışma yapıyorlarmış. Kamp çalışmaları da notla değerlendiriliyormuş. . Dersimizin biri kamp konuşmalarıyla geçti. Ancak kampta başımıza gelecekleri azıcık öğrendik. Acemi erlere ne yapıyorsa bu yıl o olacakmış. “ Sağa dön sola dön! “ 2. derste üsteğmen Almanla Rusya savaşına değindi. Kışın rusların bir iki çıkışı oldu ama, kış geçiyor, Almanlar yeni silahlarıyla bu yaz bu işi bitirirler gibi sözler söyledi. Üsteğmenin Almanya’yı tuttuğunu biraz biliyorduk ama bugün iyice açıkladı. Rusya dağılırsa ortada esir olan 30 milyon türk rahat kalacak diyerek biraz da tarih anlattı. Ruslar daha önce Kırımdaki müslümanları Sibirya’ya sürmüşler. Almanlar onları geri getirip topraklarında bağımsız devlet kurduracakmış. Böylece Karadenizin öte tarafında yeni bir kardeş devlet olacakmış. Eskiden böyleymiş. Aynı zamanda Kafkasya! da da müslüman devletler kurulacakmış. . Bir ara sormayı düşündüm: “ O daha önce oralardaki müslüman devletler neden ortadan kalmış? “ diyecektim. Vazgeçtim. “ Neden olrsa olsun. Dilerim üsteğmenin dediği olur. Üsteğmen yazısı güzel olan arkadaşların biri bana sınıf listesini yazıp versin! “ dedi. Arkadaşlar Harun Özçelik’i önerdiler. Numara ad, soyadla birlikte, boy, kilo ile yaşlar da yazılacakmış. Zil çalınca üsteğmen, sorumuz olup olmadığını sördu. Ben binbaşıyı sordum. Üsteğmen ne düşündüyse güldü, bana doğrtu geldi, “ Binbaşıyı ne yapacaksın? “ dedi. İki ağabeyimi de 2. askerliğe aldılar. Binbaşım, biri geriye getirtilir, ben araştırayım! “ demişti, onu soracaktım! “ deyince “A, önemli, aynı konuyla ben de ilgilenebilirim, bir arkadaşım şubede çalışıyor! dedi, ayrıldı. Üsteğmen gidince İsmet bana “Dayı beni terlettin, arkasından kötü bir olay çıkacak diye korktum! “ dedi. Arkadaşlar güldüler. Mehmet Yücel gülerek, “ Dayı hepimizden akıllı, yanlış yapsa da üstüne üstüne gidip işine gelenlerı yaptırıyor. Biz akıllı geçiniyoruz ama korkudan siniyoruz. . Tavşan gibi sinen insanların başarılı olmasu zor! “ Mehmet Yücel’in güzel sözü “Yaşa İskelet, sen de sinmiyorsun, güldüre güldüre dediğini yaptırıyorsun! “ türü takılmalar oldu. Dersimiz müzik, boş. Bu nedenle biraz gevşek bir durum oldu. Ansızın kapı açıldı, Okul Müdürü içeri girdi. “ Dün misafirim vardı gelemedim, bugün biraz konuşalım! “ deyip sıraların önünde gidip geldi. Sami Akıncıyı İlhan Görkey Öğretmene gönderdi: “ Arayan olursa, burada oluğumu bilsin! “ dedi. İlgimi çekti, Müdür Bey dün sakal bırakmış gibi sakallıydı. Bugün ise traş olmuş. . Müdür Bey, eski okullarla yeni okulları karşılaştırdı. “ Anne-babalar çocuklarını okula verince öğretmene, “ Eti sesin kemiği benim derlerdi! “ bunu sahi anlayan o zamanın öğretmenleri de (Hocalar) bu sözü sahici sanıp eşşek sudan gelene dek çocukları döverlerdi. Bir arada da : “ siz bunları görmediniz, bilmezsiniz! “ deyince bütün arkadaşlar, : “Biliyoruz!” dediler. Müdür Bey durdu. sordu: “ Nerden bileceksiniz? “ Okuduğumuz öykülerden! “ deyince Müdür Bey güldü: “Öyle ya, siz okuyorsunuz, ben okumayan takımı için söylemiştim! “ deyip bu kez daha uzun güldü. Müdür Beyin bu sözü aklıma takıldı, “ Okumayan takımı” sözü bizim arkadaşlar için güzel bir ad. Önümdeki defterin kenarına yazdım. Müdür Bey, yağmurdan, baharın geldiğinden, önümüzdeki hafta başlanacak günlük çalışma programından söz etti. Zil çalınca da “Belki gene gelirim, Müfettiş Hayrullah Beyi bekliyorum, gelirse gelemem! “ deyip gitti. Benim defter kenarına yazdığm sözü Mehmet Yücel gülerek, tekrarladı: “ Okumayan takımı! “ bu söz tam bizim sınıf için düşünülmüş bi söz, Müdür Bey bunu bize özellikle söyledi! “ dedi. Bir süye öyle mi, değil mi? tartışması yapıldı. Müdür Bey Gelmedi. Bayrak Töreninde Müfettiş Hayrullah Örs’ün geldiğini gördük. Onun, dün geldiğini görmüştüm. İçimden “Demek Hasan Ali Yücel’le bu taraflara (Edirne ya da Kırklareli) gitti, bugün de dönünce burada kaldı. Törenden sonra İsmet izin istedi. İlhan Görkey Öğretmen adları numaraları, yaz, getir; demiş. Kadir’le İsmet liste yaptılar. Hava açık, esinti yok. Tam gezilecek hava. Yemekten sonra hemen yola çıktık. Mehmet Yücel arkadaşla yol yürümek de güzel, her konuyu şakaya çevirip güldürüyor. Lüleburgaz’a gülerek girdik. Hasanoğlan’dan döneli beri böuyle güzel bir günde Lüleburgaz’a gelmemiştik. Halkevi önünde ayrıldık. İsmet’le ben benim isteğime uyarak Halkevi salonuna girdik. Eski akordiyonculardan birini baktım. Acemi bir çocuk tek taraflı çalışıyordu. Ustanı bugün gelmeyecekmiş. Gece toplantıları onbeş günde bir yapılıyormuş. Çıktık. Dağlı Hasanların mağazasına uğradım, Özdilek kırtasiyeden kalem, kağıt, defter aldık. Fırıncı Hasan’ı gördüm. Benim işim bukadardı. İsmet ayakkabı baktı, mektup attı. Konuştuğumuz saatte Halkevi önünde buluşup, okula döndük. Bu gece 8B dersliğinde şarkı çalışması var. Ben de çağrılıyım. Yer olarak 8B deniyorsa da şarkı söyleyenler gene belli kişiler. Ali Ergin-Musa Güner çifti yanında öteki meraklılar. Mehmet Aydemir, Hasan Çetin, İlyas Özcan, Doğan Güney, Ahmet Güner. Atölyeye gittim. Bir süre parmak çalışması yaptım. Bildiğim türkülerde bir sorun yok. Kendi seçtiğim istek parçalarında kimi zaman atlama oluyor. Akordiyonu Kitaplıktaki Hasan Üner’e bıraktım. Derslikte Müfettiş Hayrullah Örs konuşuluyor. O geçen yıl da bu günler bizim okula gelmişti. Uğursuz geldi, Hasanoğlan’a taşındık. Şimdi de hemen hemen annı günlerde geldi gene bir şanssızlık olmasın. Sami Akıncı kalktı, “ O adam uğursuz falan değil, kimseye de zararı yok, bu bölgenin başmüfettişi, istediği zaman her yerde kalıyor. Üstelik burasını sevdiği için burada kalıyor. Burasını teftiş etmek için gelmiş değil. Okul Müdürümüz onun öğrencisi, öğrencisine geliyor! “ Bu konuda söyleyeceklerim vardı ama konuşmalara katılmadım. En güzelini Sami Akıncı söylemişti. Anlayan anlar! . Romanı açıp okumaya başladım. Kitty, Verinka ile birlikte daha neşeli günler geçirmeye başladı. Anne-baba bundan mutlu oldu, Rusya’ya dönme kararı alındı. Verinka ile döndüklerinde de ilişkilerini sürdürecekler. Ancak evlenme konusunda bir tartışmada azıcık çatıştılar. Öteyandan Oblonsky uzun süredir bir dert olan odun yığınlarını sonunda sattı, oldukça da para kazandı. Kendisine bu konuda Levine de yardımcı olmuştu. Levine’nin küçük kardeşi de yanına geldi, eskisi gibi anlaştılar. Levine bir birinden çok zıt düşünen kardeşlerine değişik açıdan bakarak yaklaşmak istiyor. Ilımlı tutumuyla bunda da başarılı olmaktadır. Oblonsky odun parasırı alınca bu kez Dolly de eski evini, onarıp bir süre orada kalmayı düşler. Dolly’nin çiftliği Levine’ 50 km. kadar uzaktır. Ancak onlar bunu ulaşılmaz saymazlar. Dolly kır evine yerleştikten bir süre sonra Oblonsky arkadaşı Levine’e mektup yazar, Dolly’ye gitmesini söyler. Kendisi de bir iş için Petersburg’a kardeşi Anna’ya gitmiştir. Dolly Levine’nin gelişene sevinir, bu arada kardeşi Kitty’den söz eder. Hastalığı geçmiş, sağlıklı olarak dönmüştür. Yakın zamanda da Kitty’nin Dolly’ye geleceğini sözler. Levine Kitty’yi görmek istemediğini söyler. Dolly ile Levine tartışırlar. Levine Kitty konusu için bier benzetme yapar: “ Çocuk öldü, ölen çocuk üzerinde çonuşulmaz! “ Dolly de sorar: “ Kitty bize gelince gelmiyeceğini mi söylemek istiyorsun? Levine, olumsuz yanıt vermedi ama biraz alıngan olarak ayrılmaya kalkıştı. Dolly de kalması için diretmedi. Levine kendi düşünceleri içinde yola çıktı. Tyürlü düşlerini bir bir gözden deçirdi. Son kararı ise bu içinde bulunduğu yaşamı sürdürmek oldu. Kentlerin o kararsız, üretimden yoksun yaşamlarına dönmeyecekti. Kötü köy yollarının kargacık burgacık dönüşleri üstünde yürürken inanılmaz bir mutluluk içinde olduğunu duyumsadı. Gördükleri insanların yoksulluklarına karşın yaşamı sevmelerini ibretle izledi. Düşleri içinde yürürken dört atlı bir arabanın, yabancı yabancı dar yollarda yürümeye çalıştığıı gördü. İlgilenmez tavrına karşın gözleri ayırdında olmadan yolcuları taradı. Tanıdıkları andıran yüzleri görür gibi oldu. Durup düşününce Kitty’nin de arabada olduğunun bilincine vardı. Dolly: “ Kardeşim Kitty gelecek! “ demişti. Levine: “ İşte geliyor! “ dedi. İçi burkuldu, Kitty’yi sevdiğini bir kez daha anladı. Ancak bunu bir başkasına söylemek aklından geçmiyordu. Oblonsky Petersburg’a gitti. Onun Petersbuırg! da da geniş bir çevresi vardı, ancak kardeşi Anna için giderek yaygınlaşan söylentiler karşısında durumu ne olacaktı. Öte yandan Anna yarış günü kocası Karenine, onu sevmediğinihatta tiksindiğini söylemişti. Vronsky için yapılan bu tepki o günlerin geçerli toplumsal değerlerine göre doğrudan bir düello işiydi. Kont Vronsky bu işi bir düello il temizleyeceğini umuyordu. Oysa deneyimli, oldukça da geniş çevresi olan yetkili Alexis Karenine düelloyu bir çözüm olarak görmüyordu. Onun amacı karşısındakileri toplumun vicdanında mahkum etmekti. Çocuğunu Anna! ya vermeyecek, Anna’yı bnoşamayacak. Böylece Anna ile Vronsky ahlak dışı bir ilişki içinde kalacaklardı. Anna, Kont Vronsky’nin kuzenlerince çevrilmiş durumda ama düpedüz yalnuz kaldı. Tek sığınağı ona göre Kont Vronsky’dir. Oysa Vronsky, kendi değerleri dışında bir şey yapacak durumda olmadığı gibi, bir bakıma yapmak gereğini de düşünmemektedir. Alexis Karenin üst yönetim görevlisiydi. Son bir toplantına büyük başarı kazanmış, Petersburg toplumu yüksek katmanlarının alkışlarını toplamıştı. Başarısından dolayı oldukça özgüveni artmıştı. Tam bu sıra Anna geldi. Alexis Karenin Anna’yı çok iyi karşıladı. Anna’nın bir süre önce söylediği kötü sözleri unutmuş gibi eski sıcaklığını göstererek geldiğine sevindiğini söyledi. Birlikteliklerinin sürebileceğini, ancak Vronsky ile görüşmesine izin vermeyeceğini söyledi. Anna bunu beklemiyordu ama öne sürülen koşulu da algılayacak durumda değildi. Çocukları Serge için konuştular. Anna istediği yanıtı alamamıştı ama Alexis Karenin son sözü söylemişti. Konuşmaları bitince Alexis Karenin Anna’ya kibarca yol verererek ayrılıp gitti. Anna, kocasının güvenli tavırları içinde söyleyeceklerini söyleyemeden kalmıştır. Alexis Karenin kesin koşul koymuş: “ İlişkini sürdüreceksen bu eve dostunu getiremezsin! “ Anna görüşmeyi sürdürmeye kararlıdır. Başka türlüsünü düşünemez. Vronsky’ye gider. Üstelik inadına yaparca Kont Vronsky Anna’ya gelir. Son kez Kont Vronsky’i evinde görünce Alexis Karenin Avukata başvurur. 1. KİTAP BİTTİ. İlgim arttı hemen ikinciyi açtım. Alexis Karenin’in yoğun işleri vardır. İçine düştüğü durumdan sıkılmakla birlikte işlerindeki başarılarından güç alarak direncini yitirmez. Ancak Anna’nın yaptıkları da gün günden çevreye yayılır, ta Moskova’daki dostlarının kulağına dek gider. Alexis Karenin göreviyle ilgili sorunları çözmek için Moskova’ya gider. Çok tanınmış bir kişi olduğundan kendisiyle ilgilenen satısız dostu vardır. Oysa o, özellikle Anna’nın kardeşi ya da tanıdıklarıyla görüşmek istemez. Çaresiz karşılaşınca kaçamak davranmasına karşın Anna’nın kardeşi Oblonskly ile karısı Dolly’ye yakalanır. . Onların elinden kurtulamayan Alexis öteki tanıdıklarla da birer ikşişer buluşur. Özel buluşmalarda tartışmalar olur. Tartışmalar genel felsefe konularından, aşk, evlilik, çocuk yetiştirme konularına dek çok değişiktir. İçindeki kedere karşın o, bunlara katılır. Moskova’da da değişiklikler vardır. Kitty Avrupadan döndükten sonra Levine ile ilişki kurmayı tasarlamış hatta onu görmek için çiftliğine bile gitmiştir. Levine herşeye karşın işlerini yoluna koymuş, sürdürdüğü yaşamdan hoşnuttur. Kitty’yi içten içe sever ama üstüne de varmak istemez. sonunda başbaşa kalırlar. Önce şifreli harflerle derken sözlere dökülen karşılıklı albenili bakışlarla anlaşırlar, Levine’nin isteğiyle ivedi bir evlilik yaparlar. Daha önce Kitty ile Levine’nin anlaşmazlığına neden olan Oblonsky bu kez olumlu tavırlarla onların yanında olmuştur. Oblonsky ile karısı Dolly (Kitty’nin ablası) Bu evliliğe çok sevinirler. Oblonsky kardeşi Anna ile ilgili haberlere üzülür ama, pek yaklaşmak da istemez. Levine kartdeşleriyle de daha yakın ilişkiler kurmuştur. Alexis Karenin, böyle düzenli akıp geçen bir zaman sürecinde Moskova’ya gelmiştir. Çekimser tavırlarına karşın tüm tanıdıklarla karşılaşmıştır. Kayın biraderi olan Oblonsky ile kendi durumlarını konuşmak zorunda kalır. Moskova günlerini, Petersburg sıkıntılarını bir ölçüde üstün atmışçasına, sıcak dostluk havası içinde geçirirken Alexis Karenin Anna’dan bir telgrafla bir de mektup alır. Anna doğum yapmış, zorlu bir doğum geçirdiğinden ölmek sınırına dayanmıştır. Hiç değilse ölmeden önce Alexis Karenin’den özür dilemek ister. İçinden gelmemekle birlikte Alexis Karenin Leningrad’a döner. Anna gerçekten ölmek üzeredeir. Alexis Karenin’in daha önce beklediği özür dilemeyi yapar ama bu özür onun için geç gelen bir tavırdır. Gene de ölüm pençesindeki bir insana verilebilecek karşılığı verir. Kont Vronsky de oradadır. Kont Vronsky’nin oluşu Alexis Karenin için bir olumsuzluktur, Anna’nın tüm dediklerini yapmakla birlikte, iyi olursa bunları unutabilir, kuşkusundan kendini kurtaramaz. Öte yandan Kont Vronsky çok zor durumda kalmıştır. Bir yanda Anna’nın acıları bir yanda Alexis Karenin’in kendisine karşı olağan dışı tepkisizliği içini daraltmıştır. Evine gidince tabancasını ateşler. Vurulur ama yarası ölümcül değildir, kurtarılır. Alexia Karenin doktorlar aracılığiyle Anna’nın çocuğunu yaşamasını sağlar. Anna ölümden dönmüştür. Verdiği sözlere, dilediği özürlere karşın Anna Konty Vronsky’den vazgeçmez, onunla görüşmeyi sürdürür Vronsky aldığı yara nedeniyle uzun süre yatmış, zayıflamıştır. İçten içe de bir pişmanlık duygusu sürdürmektedi. Karşılaşınca ikisi de kendi içlerinden geçenleri bir daha anımsarlar. Kont Vronsky albay olmuş, uzak bir yer olan Taşkent’e atanmış, ancak Anna nedeniyle bu görevden vazgeçmiştir. İyi yapıp yapmadığını içinden içinden kendisine sorar. Öte yandan ikisi de benze rüyalar görmüşlerdir. Acaba o rüyalar bu sıkıntılarının mı ışmarıydır yoksa daha kötüleri mi yaşanacak? Bunları açmadan bakışırlar. Kont Vronsky bundan böyle nasıl yaşayacaklarını sorar. Anna ise “Ben seninim, başka türlüsünü düşünmüyorum! “ deyip keser. Kont Vronski ağlamasını saklamaya çalışır. Anna, yeni doğan çocuk, yeni bir yaşam şekli. Kont Vronsky bunları düşünür. Bir süre sonra Anna ile Kont Vronsky uzak ülkelere giderler. Alexis Karenin konağında oğlu ile yalnız kalmıştır. Petersburg’un en ünlü avukatına, boşanma işlerini sürdürmektedir. Kitabı kapattım. Kendi kendime sordum: “ Ne oldu şimdi? Kısaca söylemek gerekirse: “ Yaşayıp duran bir güzel kadın, bir gün bir gence tutuluyor, arkasını bırakmayıp onunla birlikte kalıyor. Kadın aynı zamanda çocuk annesi. Kocası durumu öğrenince bağırıp çağırmıyor. Tatlı dil dökerek vazgeçirmeye çalışıyor ama kadın bunu anlamazdan gelip dostuyla ilişkisini sürdürüyor. Sonunda kadın, boşanması için kocasına yalvarma durumuna düşüyor. Öteyandan yeni dostu da uzayıp giden bu kaç göç evliliğinden bıkıp içten içten sıkılmaya başlıyor. Çünkü Anna ayrılamadığı için kocasının evinde kalmaktadır. Vronsky onu görmek için gittiğinde zaman zaman Alexis Karenin’le de karşılaşır. Eski tanıdık bu iki ünlü kişi bu kez bir birlerine düşmanca bakışıyorlar. Okuduğum kitaplarda böylesi bir inatlı olay görmemiştim…. Anna, neyine güvenerek böyle diretiyor? Çocuktan geçse, boşanacak, sevgilisinden geçse eski yaşamını sürdürecek. Oysa o iklisinden de geçmeyerek kendini zora sokuyor. Üstüne üslük yeni bebeği doğdu. Onu da yaşatmak için can atıyor. Kendi içimden Anna’yı paylayarak yemeğe gittim. Dalgın gibi bakınıyorum. Bizim Anna’yı gördüm. “ Neden bu kıza ben bu adı uygun gördüm? Güzelliğinden mi yoksa zaman zaman gösterdiği, hileli, inatçı konuşmalarından mı? Gene de onun kitaptaki Anna durumuna düşmesini istemiyorum. Okumamışsa Anna Karenina’yı okumasını övütleyeceğim. Yemekte Yusuf Asıl kaşıkla tabağıma vurdu, “ Gidiyoruz değil mi? “ Bakıştık, “ Elbette gideceğiz. Böyle toplantılarda bulunmak için Hasanoğlan Külhanında tam dört ay taban teptik, çene yorduk. Bir hafta sonra da meydana çıkacağız! “ Yusuf, “ Yaşaaaa! “ diye bağırdı. Yemekten sonra derslikte bir süre Ahmet Güner, Yusuf Asıl arkadaşlarla planlar kurduk. Nasıl çalışacağız? Hasanoğlan’a gelen ekipler gibi biz de 20 kişilik bir ekip kuracağız. O ekipteki arkadaşlarla bir süre ayrı çalışacağız. O arkadaşlar da daha sonra kendi sınıflarından ekipler oluşturup ayrı ayrı çalışacaklar. Biz, bize sorarlarsa böyle olmasında direteceğiz. Beğenilmezse, susup geri çekileceğiz. Birimiz ayrılıp kendi kendine çalıştırıcılık yapmayacak. Arkadaşlar ben böyle bir yapacağım sanıyorlarmış. Kesinlikle yapmayacağımı söyleyince boynuma sarıldılar. Söz verdim: Siz olmadan ne akordiyon çalarım ne de oyun gösteririm! “ . Yusuf Asıl’ın hemşerisi Rafet Topuz’la Cemalettin Mert adlı çocuk geldi. Daha önce pek konuştuğum biri değildi. Çocuğun canıgönülden konuşurak çağırması beni sevindirdi. Rafet’i tanıyordum, o tatlı dillidir, biliyordum. İlgisiz gibi görünen arkadaşların yakınlığı daha inandırıcı, akordiyonu kitaplıktan alıp indik. Akordiyonu görünce alkışlar başladı. Neden alkışlıyorlar? onu da bilmiyorum. Yavaş yavaş alışıyoruz. Kızlardan gene bir grup var. Bu kez 7. sınıf kızları çoğunlukta. Adını bildiklerim, Melahat Erkan, Feride Dinç, Mukaddes Yekin, Gülsüm Dinçer, Sevim Önal, Nazire İnan (Kızların soy adlarını Yusuf yazdırdı) Röslein, Hatice, Sakine az sonra katıldı. Rafet programcıymış. Hasanoğlan’da gelen ekiplerden alınmış şarkılar söylendi. Meşeli, Ziller, Giresun Kayıkları, Süpürgesi yonca, Menekşe, Çiğdem Derki. . Bunun arkasındam Ali Ergin-Musa Güner yeni bir türkü söyledi. Çarşamba’yı Sel aldı. Konuşmalaer yapıldı. “ 23 Nisan Bayramında Lüleburgaz Halkevinde bir Gece tertiplenecek. Geçen yıl da tasarlanmıştı ama öyle kalmıştı. “ Bu kez daha çok etkinliklerimiz var, daha güzelini yaparız. ! “ Herkes istekli. Özellikle kızlar: “ Sakın sözde kalmasın. Oyunlar üzerinde durulmadı. Bir süre sonra spor etkinlikleri başlayınca sahnede oynanacak oyunlar seçilip çalışmalar başlanacak. Herkes beni bekler durum alınca, okul şarkılarından başlayarak çoğunu bitirmeden ötekine geçerek( kendi kendime çalışırken yaptığım gibi) 8-10 parça çaldım ya da yarım yarım anımsatıp geçtim. Dinleyenlerin kulaklarına akordiyonun sesi bile yetiyor. Bunu bildiğim için çalmaktan çok yer yer baslarla ses kalabalığı yaparak ustalık taslıyorum. Dinleyenler seviniyorlar. Benim parmaklarımın gezdiğini gördükleri için çoğu o ses güzelliğini ben yapıyorum sanıyor. Oysa akordiyonun ses düzeni güzel yapılmış. Bir ses yerine dört ses çıkıyor. Biraz da basla destekleyince çalınan parça sesle söylenenden ya da mandolin sesinden çok farklı çıkıyor. Gerçekte bizim arkadaşlar doğru dürüst bir keman bile dinlemiş değiller. Yeni yeni bilinen okul şarkılarını seslendiren 4, 5 arkadaş çıktı. Onlar da sınırlı parçaları tekrarlıyorlar. Onları dinleyenler zaten alışmış durumdalarç. Bu nedenle akordiyon onların kulaklarına olağan üstü etki yapıyor. Özellikle şarkı ya da türküleri çalınca arkadaşların hemen katılması bence biraz da bundan. Kızların özel isteği tango. Komparsite, Martılar, Çok Ağladım bildiğim tangolar onları çaldım. Arkasında da en yaygaralı seslendirdiğim Çardaş Früstinle bitirdim. Akordiyon sesi öteki dersliklerden duyulunca kapıya yığılmalar oldu. Kesinceye dek içerdekiler dışarıya çıkamadılar. Latif Yurtçu Öğretmen nöbetçiymiş, geldi. 23 Nisan tasarımızı söyleyince; o da kemanıyla katılacağını söyledi. Bu katılma haberi, bizi daha da cesaretlendirdi. Kendi aramızda neşeli bir gece geçirdik. Gerçi ben daha önceki gibi (istediklerimle) konuşam olanağı bulamadım ama, bu biraz da derslikte oturuş değişikliğindendi. Biz erken gittik. Dersliğin en dibine girdik. Gelenler, bizden kapıya doğru sıralandılar. Röslein en sonra geldiği için, kapının yanında kaldı. Bir bakıma da iyi oldu. Anna’yı, Kitty’yi tanıdıktan sonra kızların pek iyi düşünemediklerini daha iyi anlamaya başladım. Gerçi ben bunu Emine Abla ile konuşurken de seziyordum ama, Tolstoy gibi yazarın da yazmış olması kanımı perçinlemeye yetti. Akordiyonu yatakhaneye götürdüm. Halil Basutçu takıldı: “ Hızını alamadın galiba burada da mı örttüreceksin! “ Öttüreceksin sözü hepimizi güldürdü. “Akordiyon öttürülmez, düdük öttürülür! “ demeye kalkan oldu. Mehmet Yücel: “ Kalçan ağızlılar, onu söyleyen, sizin bildiğinizi biliyor. Siz onun söylediğini bilmiyorsunuzi. Üstelik bilmediğinizi açıklayarak ortada kalıyorsunuz! “ Yaşa Ceylan Mehmet, HasanAli Yücel’in adaşı, sözleri arasına bir iki iskelet sesi de girdi ama. Mehmet Yücel’in sözü yanında bunlar etkisiz kaldı. Halil Basutçu bu kez de: “ Yazık, araya laf kattınız, akordiyoncu gücendi, akordiyonunu öttürmeden uyudu! “ dedi. Bir iki tıs pıs oldu. Kalınca bir ses: “ Bak, uyuyanlar olduğunu söyleyen arkadaşınız var, konuşmaları keselim! “ Latif Yurtçu Öğretmenin ayak seslerini bir süre duydum.

 

15 Mart 1942 Pazar. .

 

Uyandım, herkes uyanmış konuşuyor ama kimse kalkmıyor. İsmet geldi. Dayı bugün de çalışma yok, gidiyor muyuz? “ diye sordu. Dün Lüleburgaz’da gezerken iki köylü bize selam vermişti. Birden duraksayınca Yeni Bedirli oldukların söylemişlerdi. Kamber Amcamı sordum. İkisi de konuşkan insanlarmış, bize niçin geldikleri sık sık geldiklerini, tava ekmeği getirip sattıklarını anlattılar. İsmet benden daha kurnaz, Kamber Amcamlara gidip ekmek almayı önerdi. Kamber Amcam her zaman çağırır, bir isteğin olursa gel deyip duruyordu. İsmet’in önerisi hoşuma gitti. Arada bir tava ekmeği alırsak, ekmek sıkıntısı sorunumuz olmaz. Hatta bir de plan kurduk, onbeş gün ara ile bir hafta köyden bir hafta da Yeni Bedirden birer tepsi ekmeyi sağlayabileceğpimizi konuşmuştuk. İsmet kararı uygulamaya koymak niytinde. Öyle konuştuğumuza göre istersen gideriz deyip kalktım. Zaten zil de çalmıştı. Akordiyonu yan çevirip dolaba yerleştirdim. Hava gerçekten güzel. Dersliğe gittim. Yeni Bedirlilerin anlattığı aklıma geldi. Asfaltta iki eşekli köylü Lüleburgaz tarafına gidiyor. Köyden çok iyi bildiğim eşek yükleri oldukça dolgun, heybelerin iki yanlarının şişkinliğinden anlaşılıyor. Zaten adamlar da eşeklere binmemiş, biri önde biri arkada öyle gidiyorlar. Arkadaşlara gösterdim: “ Bunlar, kesinlikle Luleburgaz’a ekmek götürüyor! “ dedim. Pazar günü kim alır? Gibi karşı sözler oldu. Ekmek bulamayan insanların pazarı mı olur? Mahalle aralarında satarlar! “ Söz orada kaldı. Kahvaltıya gittik. Ekmek yok, patates var. Az önce Pazar günü ekmek satılır mı? diyenler sormaya başladı, ekm ek satılmaz mı? Satılır ama bu açıkta yapılamaz. Ancak gizli olursa alınır. Alandan çok satan ceza alacağı için insanlar açık açık satış yapmaz, el altından dağıtır. İsmet konuşmayı duymuş, geldi, dünkü olayı anlattı. O yetmemiş gibi bugün gidip ekmek alacağımnızı da ekledi. Arkadaşlar bana baktı. Mehmet Yücel, “ Dayı, hadi işini ge ne gördün! “ dedi. Yeni Bedir benim köyüm sayılır. Babamın ablası, ablasının oğlu orada yaşıyor. Nböyle şan istemen, gitmiyorum mu diyeyim? “ Babam bana sonra de der? Gene de gidip bu konuda bir şey söylemedim. Amncam sık sık buraya geldiğine göre okulun durumunu çok iyi biliyor. Bu konuda ses çıkarmadığına göre benim sizden farkım yok. İsmet’in söylediği bizim kuruntumuz; öyle bir çare düşündük. Gerçekte köyden getirmeyi planladık; her hafta ağbeyim Lüleburgaz’an geliyor. Gelmediği zaman da köyden kesinlikle gelen oluyor. İstesem ekmeğim gelir. Ancak ben köyden kolay kolay ekmek istemem. Okulda aç kaldığım duyulursa ben o köye kolay kolay gidemem. Siz başka türlü düşünebilirsiniz ama ben böyle düşünüyorum. Arkadaşlar beni sessizce dinleyip, haklı bulduklarını söylediler. İsmet sustu. Dersliğ dönünce İsmet’le bir daha düşündük. “ Karar verdik öyleyse gidelim! “ dedik, yemekten sonra Yeni Bedir’e gittik. Kamber Amcam evin bahçesinde yengeme yardım ediyor. Yengem de fideler dikiyor. . “ Yardıma geldik! “ dedik. Amcam gülerek” Ya aç kaldınız şimdi aklınıza geldi, yardım edip hak isteyeceksiniz; olmaz öyle şey! “ Yengem bağırdı: “ Sus kamber, onlar nasıl söz öyle? “ Amcam güldü , “ Onlar sahiden ekmeksizler, onlar değil tüm şehir halkı ekmeksiz durumda. Aç demiyorum, ekmeksizler. Amcamın gülüşü yengemi yatıştırdı. İsmet amcvamdan beli aldı, bir süre belledi. Yengem bize çay getirdi. Bizim köyde de benzeri yapılan kolaç dedikleri yağda pişirilmiş yiyecekler getirdi. Yengem bugün ekmek yapmamış, veremeyeceğini ama yarın kesinlikle bir tava ekmeği göndereceğini söyledi. İsmet’le bakışıp gülümsedik. Yengem içeri girince Kamber Amcam: “ Bu kadınlar böyledir işte, iyi düşüğnmeden hemen karar verirler. Verdikleri karartın doğuracağı zararları görünce de şaşırırlar hatta düşüp bayılırlar. Pirincin taşını ayıklamak kocalara düşer. Amcam İsmet’e döndü, “ Sen gözlemişsindir, öyle mi değil mi? Babanın bu yüzden kıyrandığı çok olmuştur! “ dedi bana, “ Sana sormuyorum, sen annesiz büyüdüğün için bunları bilmezsin. İsmet güldü. İsmet gülünce bu kez Amcam gülmeyi uzattı. İsmet’e haklı mıyım? Sizde de olmuyor mu bunlar? “ Yengem geri dönerken İsmet sustu. Yengem susuşunuzdan işkillendi. “ Benden saklı bir sözünüz mü vardı? ben içeri gideyim! “ dedi. Amcam olayı açıkladı: “ Serni çekiştyirmedik hanım, sen haklı konuştun. Ancak devlet işilerinde yetkili makamlar vardır. Bu yetkili makamları dolduran kimi yöneticiler de makamlarından da çok yetkili, ya da yetkilerini aşan işler yaparlar. Bu nedenle onların işleri arasına girmek bazı zamanlar Fincancı katırlarını ürkütür. Sadete gelelim seni değil de şu ekmek işini konuşalım. Yeğenlerin ekmeği az geliyor ama benim bildiğim o okulda tam 300 yeğen var. Bunların hepsi aynı ekmekleri bölüşüyor. Bunlardan birin ikisine fazla tayın vermek onların kurallarını bozar. Kimi zaman bozmasa bile, bozuyor mugalatasıyla ortalığı toz duman ederlerçİşte o zaman pirincin taşını ayıklamak güçleşir. Sen bunları düşümnmezsin ama böylesini çok görmüş olan ben ince eleyip sık dokumak zorundayım. Yeğenlerle bunu konuştuk. Bir kez de sana söyleyeyim. Sorun bir tepsi ekmeyi götürmek değil, ekmeği olmayan öteki çocuklar yanında bunu yemek önemli. O nedenle ben, ekmek götürmeyi ilkgünden daha aklımdan çıkardım. Şimdi kendilerine söylüyorum: Sizden lokmamızı esirgemem, gerekirse ailelerinizden un alır bu işi çözümlerim. Ancak alıp ekmeği o kapıdan içeri sokamam. Geçen yıllar bir gün okul müdürüuyle otururken, (beni göstererek) yeğen geldi, asanırım anımsar. Ben kendisine “Bir ihtiyacın olursa çekinme gel, elimden gelen yardımı yaparım! “ deyince Okul Müdürü, görünüşte şaka yollu ama abanın altından da çomağı gösterirce: “ Dur bakalım Kamber Ağa, yeğen bizim bayrağımız altında, biz ölmeden onların rıskı kesilmez. Azalır belki ama kesilmesi söz konusu değildir! “ dedi. Bu sözlerin altında bir çok anlam vardır. Ben bunu anladım. Anladığım gibi davranıyorum. Öyle davrandığım için de oraya gidişimde güler yüzle karşılanıyorum. Azıcık çizmeyi geçsem yüzlerin ekşiyeceğini biliyorum! “ Yengen konuşmaları dinledi ama ya anlamadı ya da anlamak istemedi: Amannnn Kamber, her konuda bir bit yeniği ararsın. Çocukların ekmeği yoksa neden alıp götürmesinler? “ Kamber amcam yüzümüze bakarak: “ Ben size düşüncemi açacağım, siz de düşüneceksiniz, ikimizin görüşlerinin ortasını bulacağız. Önce şunu açık açık söyleyin, siz buradan ya da evlerinizden ekmek alıp yüyeceksiniz, karnınız daha fazla doyacak. Aynı masalarda oturan arkadaşlarını ne yapacak? Biz sustuk, omuzlarımızı oynatarak kimi soruları yanıtladık. Amcam bize kesimkez, okul ekmek verfemeyeceğini buna karşın bizi cumartesi-Pazar günleri evci alabileceğini. İstersek öğleleri, istersek akşamları eve uğrayıp yemek yiyebileceğimizi, bunun için de özel izin alabileceğini söyledi. Bana, bunları aynrn babama da anlatacağını, babalarımızın da onun gibi düşüneceğini tekrarladı. İşimize gelmedi ama aramızda konuşmadan Kamber Amcamı haklı bulduk. İkimiz de “Haklısın! “ dedikten sonra Amcam sözü daha değişik anlara çekti. “ Yeğenlerim özel ekmeklerini yerken gören çocuklardan biri, çok canı çektiği için açıp dolabnımızdan alsa, ne yapacaksınız? Bunu bir, iki, üç hatta alışkanlık edinse susacak mısınız? “ Amcamın sözünü kestim, geçen yıl başımdan geçen ayakkabı olayını anlattım. Çocuk ayakkaplarımı çaldı, yetiştim aldım; bayramda giyim sonra getireceğini söyledi, çok bepenmiş ama alacak parası yokmuş. Bunu Fikret Madaralı Öğretmene anlattım, inandı: “ Disiplin kuruluna girmemesi için sakın kimseye duyurma! “ dedi. Böylece çocuk cezadan kurtuldu. Amcam başını sallayarak: “ İşte önemli nokta bu. Üstelik kendi arkadaşlarınız size düşman gözüyle bakacaklardır! “ Amcam para durumumuzu sordu, her zaman para desteği verebileceğini, yüyecek eksiğini paralı alışverişle yapmanın daha az sakıncalı olduğunu, çünkü yaralı desteği yapanların sayısı çoktur. Ancak ekmek getirebilecekler böyle değildir, onlar birkaç kişiyi geçmez! “ Yengem, “ Aman sen de, bir ekmek için neler düşünüyorsunuz, askerler de sizin gibi az yiyorlar, sık sıkgelin ben size mısır pişireyim, helva yapaım, yolboyunca yeyip gidersiniz, iki gün acıkmazsınız! “ deyip güldü. Saate baktım, bayrak töreninin yaklaştığını söyleyip kalktık. Amcam haklıydı ama gene de çok üzgün görünüyordu. Her Pazar bekleyeceklerini söylediler. El sallayarak ayrıldık. Ayrılınca da Kamber Amcama kesinlikle inandık. Gerçekten sürekli ekmeğimiz olsa nerede saklayacağız? Dolaplarımız yatakhanelerde, güğndüz girmek yasak. Derslik sıraları açık. İsmet gülerek: “ Dayı bütün sorun ne biliyor musun? Dün o köylülerle konuşmasaydık bunları hiç düşünmeyecektik. Ne güzel, herkes gibi biz de verilenleri yeyip geçiyorduk. Bunu unutulım, gitsin! “ Törenden az önce okul önünde olduk. Latif Yurtçu Öğretmen komut verdi, ses verdi. Latif Yurtçu Öğretmenin yönetişi çok değişik. Sol elini yukarıya kaldırıyor. Sol eli yukarda parmaklar açık, kimi parmaklar oynuyor. Sağ eliyle sıralara işaretler beriyor. Sol el hep yukarda. Sağ elin parmakları oynayarak ağzına doğru çekiliyor. Sol elin parmakları durmuş durumda. Bu kez de sağ elin parmakları oynamaya başlıyor. Yam bu sıra “Dikkat! AAAAAAAAA! “ bitmeden Koooork, deyince sol el inerken sağ el bilekten sağa sola dönmeye başlıyor. Törenden sonra derslikte bunları düşündüm. İstiklal Marşı’nı, Adem Gürçağlayan, Ahmet Gürsel, Hidayet Gülen, Behire Bil, Süheyla Başokçu, gene Ahmet Gürsel Öğretmenler yönetti. Şimdilerde de en çok Latif Yurttu Öğretmen yönetiyor. Hepsinin değişik görüntüsü var. Adem Gürçağlayan Öğretmen kollarını dirsekten kaldırarak ellerini yumruk yapıp bilklerinden oynatarak söyletirdi. Eller tam yumrup olmaz ama parmaklar aşağı sarkık olarak inip kalkardı. “Diiiir o benim! “ inceliği gelince parmaklar yukarı kalkar, yüzümüze şamar atacakmış gibi dik tutardı. Ahmet Gürsel Öğretmenin kolları yukarı kalkmıyor. Eller diseklerinden yere doğru açılmış olarak sürekli olnamakta. Ses incelmesinde ise sağ el yumru olup işaret parmağı yukarda yukarı yukarı çıkıyor. “ İstiklal! “ Denirken iki el, sağdan soldan bir birine hızla yaklaşıp yumruk oluyor. Hidayet Gülen Öğretmenin elleri çok değişkendi. Kollar, kol küreklerinden kalkar, kalkarken de bilekler dirseklerden yaylanır, eller bir birine yaklaşır, parmaklar yumuşak bir nesne yoklar gibi kıpı kıpır olnardı. İnce seslere gelince ise sağ el yükselir, işaret bapmağının ucu aşağıya doğru kıvrılmış olarak kol yükselirdi. Behire Bil Öğretmenin kısa süreli yönetiminde kesin bir biçim saptayamadım ama, iyi yönetemediğini anladım. Çok yeni olduğu için sanırım o da bir yol arıyordu. Ancak Bayan olmasına karşın sert bakışlarla bakıp ellerini de bakışlarına uyduruyordu. Ellerini topaç gibi yapıp sallaması benim hoşuma gitmiyordu. Yumruklaşan iki elinin beş parmağını topaç yapıp söyleyenlere doğru çekiçlemesi hiç güzel olmuyordu. İki elin dengeli bir biçimde ileri geri uzun süre tekrar kimi zaman bakanları gülümsetiyordu. Kendisine bunu bir kez anımsatmayı da düşünmüştüm. Bir şanssızlık oldu beni o gün başka bir konuda azarladı, bir daha da ona yaklaşmadım. Süheyla Öğretmen kollarından çok ellerini, parmaklarını kullanıyordu. Sanırım Süheyla Öğretmen Hidayet Öğretmeni izledi, onun ellerinden ettilendi. Bakışlarıyla da etkili olduğu için daha başarılı yönetmeye başlamıştı. Behire Bil Öğretmene söyleyemediklerimi ona rahatça söylediğim için sanırım o, sürekli düzeltmeler yaptı. Ellerini güzel kullanıyordu. Özellikle ellerinin bileklerden oynaması, seslerle uyumlu görüntü veriyordu. Yüzü de daha güleç olduğundan iyi etki bırakmıştı.

Akşam yemeğinde bir sevinç, daha doğrusu bir yanlış anlamadan doğan geçici neşe dalgası yayıldı. Herkes patates beklerken ekmek gelmişti. Sabah, öğle ekmek vardı; akşam da ekmekle karşılaşınca haber üretildi: “ Ekmek artmış! “ Nöbetçi arkadaşımız Orhan önce bizim masaya açıkladı. “ Ekmek artışı diye bir durum yok. Ancak yeni bıçak alınmış, ekmeklerin daha düzgün kesilmesi yolu buylunmuş. Hilmi Altınsoy herkesten önce: “ Öyleyse bizim patatesxlerimizi fazladan gene versinler! “ İki gündür ekmek işini çok konuştuk, sonunda bunun konuşmakla çözülmeyeceğini, iyisi mi, Kamber Amcamın dediği gibi “Elle gelen düğün bayram! ’” deyip bu konuyu kapatmak. Bunun yerine harçlığı iyi kullanıp açlığı biraz olsun önlemek! derslikte. Gene aynı sözler, ekmek artışının sevinci arkasından gelen üzüntü, bundan sonra ne olacağı. İçimden , bunları daha önce konuşmuştuk. Bir süre sonra da konuşacağız. İyisi mi, ben bu gece çalışıp ilerdeki konuşmalata katılmayı yeğleyip kök almaları, trigonometriye çıkan yolu açmaya çalıştım. Örneğin 100’e dek sayıların kendi çarpımlarını ezberleri. Aynı zamanda sıra artışlarının , iki katlarının 1 eksiği olduğunu da buldum. Örneğin 46x46=2116 buna 47 sayısının 2 katından bir eksik ekleyince 47x47’nin sonucunu verir=2209. 2116+93=2209…Bu böyle gider. Küçük sayılarda da böyledir: 10x10=100 - 11x11 =121 100’e 22-1 yani 21 katılmıştır. 12x12= 144 başka bir deyimle 121’e 12’nin iki katından bir eksik olan 23 katılmıştır. 121+23=144. 100 sayısına dek sayıların kendileriyle çarpımlarını sıraladım. Şimdilik 10’ dek de küplerini( sayıların kendisiyle 2. çarpımları) 2 üssü 3. = 8, 3’ün 3. çarpımı 027, 4’ün, 3. çarpımı= 64, 4x4= 5 üssü 3= 125, böyle uzattım ama benzerlşiklerinden yararalanıp bir yakın ilgi kuramadım. Oysa olacağını kesinlikle umuyorum

Yat zili çalınca hiç uykum olmadığını duyumsadım. Kafam x üssü 2, x üssü 3’lerle karıştı. Bunlar hep tam sayılarda yapılabiliyor. Bölünmeyen sayılarda artıklar geçiliyor. Bu gerçekten böyle mi? Yoksa bilmediğimiz bir taraf daha mı var? Gene aklım köye gitti. Köydekiler ne rahat; ne kare dertleri var ne de küp! Onlar küp deyince turşu küpü sanıp geçiyorlar. Koskoca insanlar okumak bilmiyor, yazmak bilmiyor. Bizim kahvede bir çok kimse çayı, kahveyi veresiye içer. Veresiye demek, parasını sonra toptan verecek, demektir. Bu nedenle sanırım kırk kadar komşunun adını gösteren bir Veresiye Köşesi vardır. Bir kaç tyıl önce, büyük bir kağıdı enlemesine çizerek herkesin adını yazmıştım. Her adın altında iki çizgi yeri var. Biri kahve öteki çay. Kahve 4, çay iki kuruş. Kahve ya da çay içenler isterse kendileri çiziyorlar. Ancak babam ya da ağabeylerim yazanları sürekli izler, unutanları uyarır. Bir çoğu kendi çizmez, çizilmesini söyler. Özellikle kendi yazmak isteyenler vadır. Kimileri de sık sık sayıp hesap yaparlar. . Babam onlara saygı duyar. Ne var ki bu komşuların çoğu, çizelgedeki adlar arasından kendi yerlerini seçemezle, sık sık sorarlar. Bazıkları da kendi yerini bulmak için özel bir işaret koyar. Örneğin kocaman harflerle adı yazılı Köse Mehmet, adının yanına bir şey çiziktirmiştir. Yıldızı andıran bu çizik onun için ayırıcıdır. Arabacı Alı bir teker çizmiştir. Buna benzer öteki bir çok adın yanında işaretler vardır. İşareti yapanlar bu işareti iyi seçerler. Önceleri tekrar tekrar söyledim: “ Bu işareti seçtiğine göre işte adın Ali de bir işarettir, Ali’yi öğrensen olmaz mı? “ dendiğinde hep: “ Olmaaazzzz! Bir Ali’yi öğrenmişsin neye yarar? Onu, vaktiyle kökünden halletmeliydi! “ deyip gülüşmüşlerdir. kumuşlukla okumamışlık arasında farkları düşünürken. okuduğum kitapları anımsadım. Bizim yurdumuzda olduğu gibi öteki ülkelerde de okur yazar olmayan sayısız insan bulunuyor. Örneğin Kazaklar kitabında adı geçen sayısız insanın okumakla hiç bir ilgisi yok. Anna Karenina’da da bir takım insanlar bizim köylülerden farksız. Bu arada Hasanoğlan’ı anımsadım; Hasanoğlanlılar bizim köylülerden daha geri gibi. Koskoca köyde doğru dürüst bir kahve bile açılmamış. İnsanlar toplanıp kartşılıklı konuşmaktan da yoksun. İçlerinden birileri camiye gidiyor, algılayabildiği kadar verilen bilgilerden yararlanıyor, karşılıklı ilişkileri o kadarla kalıtyor. Evlerinin önünde bir bahçe yok, bir meyve ağacı yetiştirmeyi düşünmüyorlar. Gerçi bağları bahçeleri var ama, evlerinde neden olmasın? Bizim köyün hiç değilse evleri bahçeler içinde, bahçelerde meyve ağaçları yetişiyor. Her evin bahçesinde en az 3, 4, 5, 6, çeşit meyve ağacı (erik, dut, ceviz, kayısı, armut, vişne, kiraz, elma) bulunur. Ayrıca bağlarda sayısız meyve ağacı yetiştirirler. Özellikle Eğitmen Mustafa Ağabey geldikten sonra kırlarda bile aşılı armut ağaçları çoğalmıştır. Ahlatlar zaten doğal olarak her yerde yetişmektedir. Sessizlik ilgimi çekti yavaşça saate baktım; tam göremedim ama galiba gece yarısı oldu. Bir öksürük duydum. İdris Destan olabilir. O yarın İstanbul’a gidecekti. Üzüldüm. Bu İdris’in doktor için ikinci İstanbul’a gidişi olacak.

 

16 Mart 1942 Pazartesi. .

 

Kadir Pekgöz, Guten Tag! diye Orhan’ı dürtükledi. Uzaktan biri der Esel, biri das Pferd, biri Dunkoff dire arka arkaya söylendi. Bu kez Kadir: “ Siz ne derseniz deyin, ben nasıl olsa anlamıyorum! “ deyip gitti. Kadir Pekgöz’un pek yapmadığı bir hoşgörüydü. Öğiretmen geliyor sözü herkesi canlandırdı. Geç uyuduğum belli oldu, ağırdan aldım. Önce Hasan Üner sonra da Hilmi Altınsoy bana takıldılar: Sen de bize katıldın! “ Derslikte arkadaşlar pencerelere üşüşmüş bahçeye bakıyor. “ Hani bir hafta sonra spor yapılacaktı? “ Sami Akıncı: “ Spor öğretemeni gelmeden sabah sporlarının yapılacağını sanmıyorum. 300 öğrenciyi başka kim bir arada tutabilir? “ dedi. Sami yöneticilerin yanına gidip geldiği için, birşeyler duymuş olabilir, diye düşünerek güldüler: “ Olmazsa seviniriz, zaten ne sporu yapacaktık? “ Yerlerimize oturmadan kahvaltıya gittik. “ Yerler kuruduğuna göre Tarım bahçesine çıkılır! “ sözleri genelenmeye başladı. Pazartesi günleri her sabah çay verilmeye başlandı. Ekmekler küçük ama var olması sevindirici. Kahvaltıdan çıkarken kamyon geldi. Öğretmenler neşeli neşeli konuşarak dağıldılar. Ahmet Gürsel Öğretmenin tane tane çıkan sesi hepsinden çok duyuluyor. “ Be birader, sorma yani, Ha şöyle söyle! “ sözleri besbelli oluyor. Bugün bize dersi yok rahatça dinliyorum. Biz dersi olduğu günler nedense gösünce ya da sesini duyunca bir çekingenliğe tutuluyorum. Oysa korkum yok. Üstelik dersinde çok rahatım, gereksiz tartışmalara bile kalkışıyorum. Sanıorum yarın gene bir direnmem olacak. Üst merdivenden inerken Fikret Madaralı Öğretmeni gördüm, elinde bir yiğin kitapla indi. Biraz hızlıca yerime geçtim. Az sonra Bekir Temuçin, sıraya kalemle vurdu, “ Öğretmen! “ der demez, Fikret Madaralı Öğretmen girdi, elinmdeki kitapları elinde değiştirerek sağ eliyle kapıyı örttü. Dönerek “Günaydın! “ dedi. “ Gördünüz, kapıyı kapattım; biz bize kalalım. Gizlimiz saklımız yok ama, sesimizden başkaları rahatsız olmasın! “ dedi; gene güldü. “ Bizim, çok güzel atasözlerimiz vardır. Atalarımız bilim dünyasına fazla bir şey katmamış belki ama dilimizi çok güzel sözlerle donatmıştır. Atasözlerimizden söz ediyorum, dedikten sonra Abdullah Erçetin’e Atasözü bilip bilmediğini sordu. Abdullah Hiç beklemiyormuş, birden kalktı, “ Biliyorum! “ dedi ama sesi azıcık kuşkulu çıktı. Az durdu” Sakla samanı gelir zamanı! “ dedi. Öğretmen Bekir Temuçin’e döndü, Bekir Kendisine sormadan kalktı Atasözü tanımına başladı. Öğretmen durdurdu. “ Dur, ben sana başka soru soracağm: Ben kapıdan girince neden bu konuyu açtım? “ deyince Bekir Temuçin: “ Biz çok ses çıkarıyoruz, başkalarını rahatsız etmememiz için kapattınız! “ dedi. Öğretmen, “ Aferin! “ deyip Bekir’e oturmasını söyledi. Hepimize dönerek. Yapmak istediğimi anlatan bir Atasözü bulun! “ dedi. Parmaklar kalkmaya başladı. Öğretmen bir süre çanrasından kitaplar çıkardı, kendi kendine konuşur gibi yaptı. Bize dönüp dinlemeye başladı. “ Üzüm üzüme baka baka kararır” “ Gülme komşuna gelir başına” “ Davulun sesi uzaktan çok gelir” gibi bir çok söz söylendi. Öğretmen başka, başka diyerek sıralatırken Sami Akıncı: “ Kol kırılır yen içinde! “ deyince öğretmen: “ Bravo, daha uygunu kuşkusuz vartdır ama ben bunu aklıma takmıştım, bunu bekliyordum. Tüm söylediklerinizin gerçek payı var, az yan da çok. ben bunu düşündüğüm için bunda karar kıldım. “ Kol kırılır yen içinde! “ bizim aile yaşantımızı güzel anlatır. kavgalar olur, tartışmalar yapılır ama aile bireyleri bunlasrı kolay kolay dışarıya çıkarmaz. Sizler de birer aile içinden geldiniz. aileleriniz bu kurala uyar mı? “ “ Uyar! “ yanıtı verildi. “ İşte bir acıklı itiraf! Öyleyse bundan böyle drslikte bu sözü düşünerek oturup, konuşurken seslerinizi ona göre ayarlayacaksınız. Yöneticimiz İlhan Görkey sizden, sizin sesinizden tedirgin olduğunu söyledi. dersliğinize gelip saöylamamasi onun nezaket anlayışındandır. Düşününki okula gelen tüm konuklar onun odasına giriyor. Sizler “Kol kırılır yen içinde! “ deriniz ama İlhan Görkey Öğretmen bunu diyemeyecek durumda. Çünkü onun odası dışarıya açık; gelenler hep dışardan. Bundan böyle de havalar ısınıyor, kapılar doğal olarak açık olacak. Az önce benim yaptığım gibi kapatılamayacak. Öyleyse iş size kalıyor. Sessiz olmak! “ Zil çalınca öğretmen gene güldü: “ Bakın ben bir dersimi buna ayırdım. Çünkü çok önemli bir konu. Bunu nefis sorunu yapıp derslikte sessiz çalışmalısınız! “ deyip yürüdü. Öğretmen çıkınca bir sessizlik oldu. Mustafa Saatçı el çırptı: “ Ben çok uygun bir Atasözü buldum! “ dediSöyle İmam diye bağırdılar. Mustafa: “ Asker oldum piyade! “ deyince birkaç arkadaş birden; “ Haydi cenaze namazına marş marş! “ derken Fikret Madaralı Öğretmen geri geldi. Konuşulanları duyup duymadığını belli etmedi. Tahtaya büyük harflerle Halk Edebiyatı yazdı. Edebiyet sözünü çok duydum. Ben iki, yıldır Edebiyet kitabı aldım(Lise 1. sınıf Edebiyet, İsmail Habip Sevük- Lise 2. n Agah Sırrı Levend, Edebiyat Tarihi Dersleri) kitapları okuyup yararlanıyorum ama Edebiyat sözünün gerçek anlamını bilmiyordum. Dikkatle izledim. Okuduğumuz Türkçe derslerinde okuduklarımızın üstünde daha ayrıntılı durulup öğrenilmesi edebiyat oluyormuş. Okuduğumuz romanlar, öyküler Edebiyat dersinin konularını oluşturuyormuş. Edebiyat kitabı okuduğuımu söyleyince öğretmen, Agah Sırrı Levend’in Edebiyat tarihi Dersleri kitabını alıp içinden şiirler okudu:

Aşık Dertli’den:

 

Dertliya çıkar mı bu işin ucu

Şimdi farkeden yok altunu, tuncu

Evvel beğenmezdim, mesti pabucu

Dedirdin çarığa mest, kara bahtım

 

Aşık Zihni’den:

 

Vardım ki yurdundan ayak götürmüş

Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı

Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş

Sakiler meclisten çekmiş ayağı

 

Öğretmen bunları açıkladıktan sonra Vahit Lütfü Salcı’dan da söz etti. Bana “ Salcı Dede ortalıkta yok nedenini biliyor musun? diye sordu. Ben yanıt vermeden nedenini de kendi söyledi. Kırklareli ilinin en uzak bir beldesine gönüllü olarak yönetici olmuş, gideli beri de Kırklareli’ye bile gelmiyormuş(Kırklareli-Sazara, Bulgaristan sınırı)Öğretmen, Salcı Dede’den bir dörtlük istedi. Defterimdeki şiirlerinden yazacağım. Ayrıca hepimiz, bildiğimiz türkülerden de birer türkü ile kendi evlerimizde dinlediğimiz bir masalı yazarak anlatacağız. Öğretmen, bana, “ Köyünde türkü söyleniyor mu? diye sordu. Ben azıcık duraksadım. Tüm arkadaşlar parmak kaldırdı. Biraz şaşırdım; arkadaşlar her zaman pısırık otururken benim üstüme parmak kaldırdılar. Şimdiye dek, bunu tek Sami Akıncı yapıyordu. Birden toparlandım, “ Türküyü söyleyeyim mi yoksa sözlerin mi? diye sorarken öğretmen sözümü keserek: “ Sözlerini söyle! “ deyince, biraz gülümsedim, çok sık söylenen gerçekte de ağabeylerimin benim içi, n ikide bir tekrarladıkları bir türküyü söyledim:

 

“Kavaktan bir dal kestim, baygın Cemile’m,

Gel benim eğri feslim!

Evvel kendin gelirdin, baygın Cemile’m

Şimdi selamı kestin!

Küp içinde unum var, baygın Cemile’m

Allah’tan umudum var,

Eğer benim olursan, baygın Cemile’m

Dedelere mumum var! “

 

“Daha var! “ deyip durunca öğretmen güldü, “ Dedeler, mumlar, eğri fesler; tam geçmiş zaman türküsü! “ dedi. Bunu sesyle söyler misin? diye sordu. Soruyu değiştirdi, hiç söyledin mi? “ dedi. “ Evet! “ deyince, “ Bir başka zaman dinleriz! “ deyip ayrıldı. Öğretmen çıkınca arkadaşların takılacaklarını bekliyordum. Yerime oturunca sözlenecek sözleri kestirip yanıt hazırlarken, arkadaşların: “ Derslikte miyiz, yoksa dışarı çağrılacak mıyız? soruları ortaslığı doldurdu. Benim türkü, hiç kimseyi etkilememiş besbelli, deyip sustum. Halis Basutçu konulştu, dfaha doğrusu bir çimdik attı: “ Kaç gündür yatıyorsunuz, sızlanmadan çıkın bakalım bahçeye! “ Çoktandır bu tür konuşmalara katılmayan Fettah Biricik, tıpkı bir zamanlar bana yaptığı gibi” Çok meraklısın al çapayı da git kazmaya başla! “ dedi. İsmet hemen yanıtladı: “ Sen burada şey büyütürken o neden gitsin? gidersek hep birlikte gideceğiz! “ Bekir Temiçin ekledi: “ Yemeklerde eşitlik istiyoruz, çalışırken kaytarmak yok! “ Halil Basutçu elini silkeler gibi yaptı: “ Fettah’a bakarak: “ Ben bundan daha güzel yanıt veremeyecektim! “ Arkadaşlar sağolsunlar, benim işimi kolaylaştırdılar! “ Bu arada Mehmet Yücel bana: “ Dayı, o Cemile senin sevgilin mi değil mi doğru söyle! “ dedi. Dosdoğru söyledim: “ Sevgilimdi, Dedelere mum yakamadığım, fesle gezemediğim, üstelik köyden de ayrıldığım için bir birimizi unuttuk! “ Sanırım söylediğime kimse inanmadı, Fesli zamanlarda kaldığı besbelli, eski bir türkü, bunu anlamadınız mı? “ diye sorarak Bekir Temuçin olayı kapattı….

Arayan soran olmadı. Derslikte oturduk. Fikret Madaralı Öğretmenin Atasözü övüdü etkisini gösterdi. Kimseden ses çıkmadı. Bu da benim işime yaradı. Trigonometri bilgilerinin ne işe yaradığını iyice öğrendim. Mühendislerin büyük ölçekli işlerdeki ölçüleri yrigonometriye dayanıyormuş. Ayrıca tüm yükseklik, alçaklık ölçü hesapları, deryalardaki gemi uzaklıkları için yapılmış dürbün türü ölçü araçlarınin hesapları daire – üçgen ilişikisine dayanan trigonometri bağlantılarına dayanıyormuş. Bunu düşünürken Hasanoğlan’ı anımsadım. Hasanoğlan’da 3-4 ay terigonometri ile çalışmışım da bundan haberim yokmuş. Hasanoğlan’a gittiğimiz 18 Nisan 1941 gününden bir hafta sonra 20 Nisan ile 10 Ağustos tarihleri arasında Sili Ustanın uzaklık-yükseklik ölçerini taşıdım, baktım zaman zaman da sayıları yazdım. Yükseklikleri, açıları hep görüp onlasrın geometri ile ilişkilerini sezinliyordum ama onların gerçekte bir dairenin sayısız açılara bölünüp milimetrik ölçüler ya da onlara dayanan ölçekler olduğundan habersizdim. Bu nedenle Sili Ustanın, benim deyimimle fotoğraf makinesini (Yükseklik Ölçüm makinesi) taşıdım durdum. Arada da kendi kendime soruyordum. Fotoğrafçı Ertuğrul Ağabeyin Fotoğraf makinesi bu denli ağır değildi, bu neden bu kadar ağır? Meğer onun içinde karınca gibi küçük sayısız açı ölçüleri, sayısız denklem varmış. Böyler dedim ama galiba gene yanılım. Ertuğrul Ağabeyin fotoğraf makinesi de ona benzer bir şey olduğuna göre belki onda da mibik trigonometre denklemleri vardır. Bunları öğrenmem gerekecek. Bunları düşününce içim daha rahat oldu. Yeni bir şey bulmuş gibi rahatladım. Öğle yemeğinde herkesten çok güldüm, arkadaşlara takıldım. Hilmi’ye uzaktan Anna’yı gösterdim. Hilmi kızardı: “ İştttt, yapma abi, duyulursa ben ne yaparım? “ dedi. Özür diledim. Atölyeye gittik. Atölyede yeni bir haber, arkasından varsayımlı konuşmalar başladı. Naci İnan Öğretmen iznini uzatmış. erçekten öyle mi yoksa ayrık falan mı var? Hamdi Bağ Öğretmen güldü. “ Sevgili çocuklar, bizim durumumuz böyle, buna alışmalıyız. Ali Beyimizi unuttuk. O buradaydı, ama şimdi Hasanoğlan’da. Hasdan Çevik vardı, uzun boylu, esmer adam. Voleybolda önüme topu çakınca tepem atıyordu. Am a ben onu çok seviyordum. “ Gitti de gelmeyiverdi” Bu bir şarkıdır, biliyorsunuz. Ama biz bunun acısını hep çekiyoruz. Naci İnan arkadaşımızın henüz askerlik durumu yok. Ama her an olabilir. Gelirse sevineceğiz, gelmezse de sevineceğiz. Çünkü askerlik de bir görev! “ deyip bana bakti; “ Değil mi ağabey! “ dedi. Ben sustum. Bu kez de “Sen zaten askerliğe baştan sırt çevirmişsin, böyle olmasaydın şimdi burada olmazdın! “ dedi. Yusuf Beni savundu. “ Öğretmenim o biraz büyükten atıyor, er olmak istemediği için subaylık bekliyor. ! “ Deyince Hamdi Öğretmen kahkahayı bastı: “Bak bunu düşünememiştim, demek aramızda bulunmasını buna borçluyuz. Hepimiz asker olup döndükten sonra en kıdemlimiz olarak seni selamlayacağız! “ deyip elini kaldırdı. Yavaşça bana bakarak “Abi, kızmıyoruz değil mi? “ Ne yapalım bazı haberler bizi daraltıyor! “ deyip elindeki çatı planını açtı. Yapılacak 3 öğretmen evinin çatılarını anlattı. Büyük okul bina çatısından sonra yapmadığımız dört yöne akımlı çatı özellikleri gördük. 1. tip biraz küçük olanlar 4 köşe kirişi bir baba üstünde birleşiyor. Bötlesini hiç yapmamıştık. 2. tip ikişer kiriş bir baba üstünde buluşuyor. Büyük binada uyguladığımız biçim. . Okul Müdürü için düşünülen birinci tip önerilecekmiş. o bina twek ev olarak kullanılaxcakmış. Ötekiler ikişer ev olarak düşünülüyormuş. İrfan öğretmen geç geldi, az durdu gene gitti. Sorduk, nöbetçiymiş, kilr teslimi malzeme gelmiş, muhasebeciye yardım ediyormuş. Arkadaşlar sorunca Hamdi Öğretmen güldü: “ Ne kadar da kuşkulusunuz! “ deyince arkadaşlar: “ Öğretmenlerimi çok sevdiğimiz için ayrılmalarını istemiyoruz! “ deyince Hamdi Öğretmen gülerek” Yapmayın çocuklar, “Derin sevgi tez ayrılık getirirmişé bunu şarkı bile yapmışlar, duymadınız mı? “ dedi. Çatılara ne zaman başlanacağını sorduk. Hamdi Ö-ğretmen biraz yüzünü ekşiterek: “ Kerestemiz gelince! “ dedi güldü. “Şimdi de kerestenin ne zaman geleceğini soracaksınız, bari onu da ben söyleyeyim, satın alacak paramız gelince! “ dedi. Hasan Üner: “ Yarım kaldı öğretmenim, paramız ne zaman gelecek? “ Onu siz bile bilirsiniz canım, Milli Eğitim Bakanlığı gönderince. Sakın zamanını sormayın onu kimsecikler bilmez. “ Bekleyen derviş muradına ermiş! “ biz bekliyoruz. Zaten başka işlerimiz var. Para gelirse o işlerimizi bırakıp bunları aradan çıkaracağız. Bişim şimdi yaptığımız bir ön hazırlıktır! “ İrfan Öğretmen geldi, zil çaldı. Hamdi Öğretmen bu kez İrfan Öğretmene takıldı: “ Sen yoksan cancağızım biz toparlanış çalışamıyoruz. Bak işte bugün çocuklar sustu ben konuştum. Yusuf bile ağzını açamadı, çünkü ben kimseye söz bırakmadım. İrfan Öğretmen güldü: İşte buna inanamam, Yusuf artada söze dirmesin bu olamaz, rahatsız falan mı acaba? “ Yusuf güldü: “ Yok öğretmenim hasta değilim, ben öğretmenlerim konuşurken onların sözleri arası girmem. Arkadaşları susunca ben onları neşelendirmek için konuşurum. Kendini tutamayan biri olmak istemem! “ Yusuf iki öğretmenden de birer aferin aldı. Paydos zili çalınca dersliğe gittik. Yapıcılar bizden sonra geldiler biraz çamurlanmışlar. Onlar da yapılacak öğretmen evleri üstünde durmuşlar. Onlar, evlerin salt yerini değil bahçe plan larını da ölçmüşler, yer planını yönlere göre hesapladıklarından defalarca oraya buraya döndüklerinden dizlerine dek çamur olmuşlar. Mehmet Aygün bir sevinç gösterisi yaptı: “ Öyleyse bu çarşamba da tarım çalışması yapılmaz! “ Hemen geometri kitabımı açtım. (Lise 1. sınıf Geometri) Trigonometri il ilgili bilgi yok. Şaşırdım. Tüm hesaplar benim istediğim gibi ancak tıigonometri sözü edilmeden yükseklik, uzaklık hesapları yapılıyor. Öğretmenin okuduğu yazıdan tutuğum notu bir daha okudum. Yanılmışım, Trigonometri bilgileri 5. sınıfta verilecekmiş. Ancak adı geçmeden hesapları yapılıyor. Logaritma cedvelleri hakkında bilgim olsun, yavaş yavaş ilerilerim. Gene de karekök gözlemlerimi öğretmene anlatacağım. Büyük sayılardan önce küçük sayılardan örnekler vereceğim: 5x5=25, 6x6=36. aralaında fark 11 yani 6’nın iki ktından eksik. . 8x8= 64 9x9= 81 aradaki fark 2x9=18’den bir eksik, 17, 10x10=100 iki on toplamı 20, bir ksiği 19, 81+19=100. . bunu ben uzatıyorum. %0 sayısına dek denedim. kural değişmedi. Arka arkaya gelecek sayıların hepsini çarpmadan bu yöndem le bulabilirim. Örneğin 45’i çarpmışsan 46, 47, 48, 49, sayınarını toplamlarını çıkararak bulurum. Ya da 50’nin çarpımı 2500 olduğuna göre 49’un 2401 olduğunu söyleyebilirim. Arkaya yaslandım. yeni bir kararverdim. Yarına dek çalışmayacağım. Kafama yeni matematik sorusu ya da yanıtlayamayacağım sorunlar sokmayacağım. Açıp romanı itirmeye çalıkşacağım. Öyle yaptım. Kont Vronsky il Güzel Anna Avrupa kentlerinde gönüllerince gezerler, Nasıl yaşadıklarını kndileri bilirler. Onlar gezerken Moskova’daki dostları da kendi aralarında ilişkileri sürdürürler. Hemen hemen tüm dargınlar bir ölçüde barışmştır. Dolly, kardeşi Kitty’nin onunda uyumlu bir evlilik yapmasından mutludur. Kocası da arkadağı Levine’in başarısından hoşnuttur. Kitty’nin yaşlı prens-prenses anne babaları her ne kadar Levine’nin iş sürdürmesine karşı iseler de kızlarınınmutluluğu onları da bir ölçüde mutlular gubuna katmıştır. Kitty’nın çocuğu olur. Oblonsky, arada opera sanatçılarıyla ilişki sürdürmeye çalışsa da Dolly ya görmezden gelir ya da haber almaz. Zaten ilişkiler de arada bir hediye alıp verme düzeyinde kalır. Dolly, çocuklarını büyütür. Alexis Karenin oğlu Sergey’le yaşamını sürdürür. Ortalık durulmuş gibi olmuşken Avrupa kaçakları çıkar gelir. Anna oğlu Sergey için değişik kılıklara girerek görmeye çalışır. Sonunda başarılı olur, oğlunu görür. Oğlu Sergey annasini çok özlemiştir, iyi karşılar. Alexis Karenin durumu öğrenir kızar ama fazla da üzerine varmaz. Bir süre durum yatışır gibi olur. Alexis Karenin oğluna vermediği gibi boşama işini de sürüncemede bırakır ya da o layın o günün koşulları i, çinde kolay olamayacağı iyice ortaya çıkar. Çünkü Rus gelenekleri, Ortadoks Kilisesinin yaptırımları katı, kesin yargılara dayanmaktadır. Üstelik halk da o kurallara boyun eğmiştir. Giderek Anna için başka bir sorun ortaya çıkar. Yandan sataşmalar. Örnğin operfaya gittiğinde yakın locadaki kimseler sataşırlar. Ağır sözler bir yana localarını terkedip söylenerek operadan çıkarlar. Bunların çoğalması Anna’yı yaralar. Sinirleri iyice bozulunca Vronsky ile araları da zaman zaman gerginleşir. Kont Vronsky bir çare bulur, uzak bir yerde topraklar alıp orada yaşamak. Bu işin nasıl olduğunu tam anlayamadan onları, Moskova yakınlarında daha doğusu Levine_Kitty çiftinin 50 km. kadar yakınında bir çiftlikte buluyoruz. Daha doğrusu Anna’yı çok seven eltisi Dolly buluyor. Duyar duymaz da koşup gidiyorlar. Anna da çok memnun oluyor. Anna çok mutlu görünür. Kandi güzelliğine uyan bir düzenleme yapmış, zevkli bir kurum oluşturmuştur. Dolly öve öve bitiremez. Eski tanıdıklar gelir görür. Kont Vronsky de çok mutludur. At yetiştirir koşulara hazırlanır. Gelenler yakınlık gösterir, dostları etrafına toplanmış, mutlu bir dostluk birimi oluşturmuştur. Böyleyken Anna kendi içinden birşeylerin eksik olduğu duygusuna kendini kaptırı. Bunu Dolly’ye de açar. Azt koşuları yaklaşmıştır. Kont Vronsky bir süre ayrılacvaktır. Anna, “ Ayrılma dese, ayrılmaz ama Anna bunu demek istemez. Ancak Kont Vronsky daha önce bir kaza geçirmiştir. Anna belki de bu nedenle kaygılanmaktadır. Zaten Anna, hatta Kont Vronsky daha önce de karşılıklı korkuya kapılıp, bir birlerini kaybetme kaygısına kapılmışlardı. Belki de bir rastlantı, ikisi de bir birine çok benzeyen rüya görmüşler. Anna, rüyasında bir cüce köylü görmüş, köylüden koktuğu için bağırarak uyanmıştır. Kont Vronsky’nin rüyasında da bir köylü tipi vardır. Onunki Anna kadar açık değilse bile fenalık yapabilecek bir kişi olduğu kesindir. Zaman zaman bunları anımsayıp gülmelerine karşın Anna yalnızlığını düşündükçe neşesi kaçmaktadır. Elti Dolly, Anna’yı rahatlatmaya çalışır. Ayrıca Kont Vronsky’yi çok sevmiştir. Mutlu olmalarını acılarının geride kalmasını diler. Anna-Vronsky çifti yeni yuvalarında dış görünüçüyle rahat gibi bir yaz geçirirlerBu arada Anna’ya kardeşi Oblonsky yardım etmek ister, özel olarak Alezis Karenin’le görüşür, tartışır dostça kişisel olarak ricada bulunur. Alexis Karenin boşanmak istediğini ancak Rus toplumunun tinsel değerleri açısından acis kaldığını, ayrılmanın bundan dolayı uzadığını savlar. Oblonsky buna inanır. Yaz boyunca Anna-Vronsky çifti konukları tarafından aranır, çoğunluk bu güzel çifti hoşgörüyle karşılayıp bağırlarına basarlar. Belki Kitty ile prens-prenses anne babası içten içe kırgınlıklarını sürdürür, kızları Kitty de anne-babası gibi biraz soğuk durmuş olsa da genelin içinde bunlarda kaynayıp gider. Anna önce yengesi Dolly’den sonra da bir zamanlar onu kendine rakip saydığı Kitty’den çekinmekteydi. Yenge Dolly Annayı çok doğal karşıladı, uzun süre yanlarında kaldı, Kont VronskyW’yi çok takdir etti kızları Annei’yi çok sevdi, özel olarak ilgilendi. Mevsin sonu bölgede seçim oldu. Seçime tüm erkekler gibi Kont Vronsky de katıldı. Kartşıcılarla kıtasıya tartışmalar yaptı. Seçimlerde Levine’nin kardeşileri de ytaraftılar. Böylece Levine de istemeyerek seçim tartışmaları içine girdi. Dolly Anna’nın yalnızlığını biliyordu, onu biraz olsun avutmak için tekrar geldi. Annei hastalanınca çok ilgilendi. Anna’nın ilgiyle izlediği kız kardeşi Kitty ile Anna’yı karşılaştırdı. Kitty başlangıçta biraz soğuk davranmakla birlikte Anna’nın korktuğu ölçüde zsaldırdan bir durum takınmadı. Anna’nın nazik tavırlarından hoşnut kaldı. Kocası Levine de Kitty’nin anlayışından hoşnut olum Anna’yas dostça davrandı. Dolly’ye göre Anna-Vornsky çifti mutlu bir yuva kurmuştu. Ancak zaman zaman Anna’nın ortaya attığı savlardan da gıcık alıyordu. Örneğin bir konuşmalarında çocuk yapmayacağını söyledi. Genç bir kadının böyle söylemesi Dolly’yi şaşırttı. Hele Anna’ın çocuk yapmama nedenlerini sıralaması, onun Vronsky ile arasının açık olduğu izlenimini vermişti. Anna’yı yatıştırmak için kocası Oblonsky’den sonra Alexis Karenin’e mektup yazmayı bile tasarladı. Tekrar görüşmek üzere ayrıldılar. At yarışları için uzun sdüreden beri hazırlanan Kont Vronsky, Anna’nın kimi zaman yersiz kaygılarından yakınıyordu. “ Sen gidince yalnız kalacağım! “ sızlanmalarını Kont Vronsky anlamsız bulduğu gibi zaman zaman da bu sızlanmalara sinirlenip konuşmaları kesti. İşte tam bu sıra böyle bir tatışma olmuştu. Kont Vronsky ayrılıp gitti. Kont Vronsdky’nin ayrıldığını gören Anna hemen pişman olup arkasından haber gönderdi. Kont Vrondky’nin arkasından gidenler gerçekten bulmadı mı? Yoksa buldu da atlatıldılar mı? Anna bir süre bekledi. Kont Vronky’nin gelmediğini görünce bir yere gitmek üzere arabaya atlayıp istasyona gitti. Nwerteye gidecekti? Bunu tam saptamamıştı. İstasyonda gözleri hep Kont Vronsky’yi aradı. İstasyonda telaşlıö telaşlı koşuşan insanlara bakarken geçmişi anımsadı. İşte Kont Vronsky’yi böyle bir anda görmüş, görür gömez aşık olmuştu. On anları yaşar gibi kendin geçtiği bir an bir başka olayı da görür gibi oldu. Bşir işçi gözleri öünde vagonların altın kalmıştı. Anna birden ürperdi, kendini tutamadı, vagonun altına doğru yürüdü. Az duraksadı, o vagonun altını uygun görmedi, arkasından gelen daha yakınından geçiyordu. Kendini beğendiği yere bıraktı. Vagonlar geçtikten sonra Anna parçalanmış olarak bulundu. Parçalar bir araya getirilerek ceseti kaldırıldı.

Kont Vronsky, mektubu alınca eve koşmuştu. Ancak Anna evde yoktu. Haber çevreye yayıldı. Kont Vronsky, önceki görevine döndü; gönüllü olarak birlikler kurdu, Rusya’dan yardım isteyenle cephelerinde çarpışmaya gitti. Not: Kitapta tam açıklanmıyor ama burada sözü geçen düşmanlar Türkler. Kitabın yazıldığı yıllarda Romanya’nın bir bölümü ile Sırplar Osmanlılara başkaldırmış, çete savaşları yapılıyordu. Bu savaşlar, daha sonra da sürdü. 1876-1877 yıllarındaki Plevne savaşı sonunda da bu yerleri elimizden aldılar. Bu kitabı okuduğuma bu bakımdan sevindim. Kitabın yazarı Tolstoy bir aşk kitabında bile Rusların Türk düşmanlığını yayıyor. Babamın Ruslar için söylediklerine bir kez daha inandım. Kitapta iki de söz ilgimi çekti 1-Komunist, 2-Nihilist Birinciyi çok duyuyorum ama tam olarak anlamını bilmiyorum. Ötekini ise hiç duymadım. Kitabı kapattım. Başımı kaldırdığımda gene üzüldüğümü anladım. Anna deden böyle yaptı? Bşirinci çocuğunu bırakmamak için diretirken içi çocuktan birden neden vazgeçti? Kont Vronsky mneden bir açıklama yapmadan çekipo gitti? “ Öfke baldan tatlıdır! “ diye bunun için mi söylüyorlar? Öfkeli insan ya da insan öfkeliylen doğru karar veremez mi? denmek isteniyor? Bu kitabın da adını beğenmedim. Bence bu kitapta en karalı ya da sabrlı insan bence Levine. Sabırlı çalışkan gösterişten hoşlanmayan, üreten insan. Sabretti, bekledi, Sevdiği Kitty’yı aldı. Kont-kontes anne-babanın küçümseyen sözlerine bakmadan kızlarıyla evlendi, onu kendisine bağladıKendisini başlangıçta atlatmış olan arkadaşı Oblonsky’iyi hoşgörü ile karşıladı, onunla dostluğunu sürdürdü. Kendisinden kaçan kardeşlerini hoşgörü ile karşılayıp yakınlaştırdı. Kitapta, bir başka özellik, bence bu çok önemli; Anna-Alexis Karenin-Kont Vronsky’kilerin olmadığı bölümlerde daha çok insan var. Aynı zamanda bu bölümlerde çok bilgiler veriliyor. Bu nedenle bu kitabı daha uygun bir ortamda bir daha okuyacağım. Bir başka yanılgım da başlangıçta Anna’yı Bovary’ye benzetmem. Şekil olarak benzerlik var; duygu deri nliği bakımıondan farklılar. Anna sevdiğini bir bir seçip vazgeçmiyor. Bovary ise bağlanacağını seçemiyor, seçtiklerinc de kolayca aldatılıyor. Tek benzerlikleri sonunda ölüm kararları. Bovary onu bile tam yapmış sayılmaz. Çünkü, yüzlerini görmemek için kaçtığı insanlarla günlerce gene yüz yüze kalmıştı.

Kitabı kapatıp Hasan’a baktım. “ Bitti mi? “ diye sordu. Başımla bittiğini belirttim. Bir daha sordu: “ Ne o sonunda kızıp bıraktın mı yoksa? “ Yine başımla “Hayır! “ dedim. Bu kez Hasan: “ Anna’ya sende mi üzüldün? Okuyanlar hep üzülüyorlar! “ Hasan geldi kitapları aldı. “Bunların özel isteklisi var! “ dedi. Bir süre sıraya yaslanarak durdum. Anna’dan çok Rusya’daki varsılların topraklarını düşündüm. Sayısız köyler, kasabalar tek ailenin çiftlikleri içinde. Evlerde ya da konaklarda onlarca çalışan var. Anna- Kont Vronsky ailesi , karı-koca bir çocuk olmasına karşın on kadar çalışanın bulunması kafamı karıştırdı. Bizim 14 kişilik ailede bir çalışan (Bir de hiç işlere karışmayan çoban var) ancak oluyor. Sanırım köyde öteki ailelerde o da yok. Zil çaldı. Yorgun gibi kalktım. Herkes yarınki matemarik dersinden söz ediyor. Oysa az önce derslikte, Kırkpınar Güreşleri’ni konuşuyorlardı. Onları da doğru düğrüst bilmiyorlar. Yalan yanlış pehlivan adlarını söyleyip inatlaştılar. Yatınca bir şey düşünmemekte diretimse de karekök alma yöntemimi öğretmene nasıl söyleyeceğimi saptamak üstüne bir iki yol seçmeye çalıştım. Önce kalkıp, doğrudan sormayı tasarladım. Belki de en iyisi bu ama, öğrertmen kimi kez bunu çabuk geçip kendi tasarladığı programına dönüyor, esas konuşmalar başka derse bırakılıyor. Bunu çok denedim. İkincı tasarım, öğretmen soru sorunca kalkıp tahtaya doğru yanıt verdikten sonra haklı olarak sormak. Öğretmen, göstereceğim başarı nedeniyle daha yumuşak davranacaktır. Üçüğncü yol beklemek! Öğretmen bir çok zaman yaptığı gibi: “ Bir sorunuz var mı? “ diye sorunca ortaya çıkmak. Sonunda bunlardan birini seçmeye karar verdim. Bu kez de Anna değil de Anna-Kont Vronsky ikilisinin gördüğü ruyaları anımsadım. Böyle bir rastlantı olur mu? Demek ki rüyalara tün insanlar önem veriyor. Ün lü bir yazar olan Tolstoy bile önemswediğine göre, olabilirliğine inanıyor, demektir. Gördüğüm rüyalar aklıma takıldı.

 

17 Mart 1942 Salı

 

Nöbet tartışmasıyla karşılaştık. 74 Mehmet Başaran, 75 Yakup Tanrıkulu rahatsız olduklarından revirde yatıyor. Onlardan sonra sıra 76 Arif Kalkan’da. Arif Kalkan : “ İki sıra atladığına göre bir daha atlasın ben yarın nöbet tutayım, matematik dersini kaçırmayayım! “ diyor. 77 Emrullah Öztürk’le 78 Hüsnü Yalçın da dersi kaçırmak istemiyorlar. kKalşıyor 79 Ahmet Güner. Onun da matematiği zayıf. Yusuf Asıl’la ben sonunda Ahmet Güner’i kandırdık, nöbeti bugün o tutacak. Bu arada ben şaka olarak . Ben bugün öğretmeni oyalayacağım, o nedenle yeni konu veremeyecek! “ gibi bir boşboğğazlık yaptım; daha doğrusu ağzımdan kaçırdım. Sami Akıncı hemen geldi: “ Bir şey mi soracaksın? “ Ben de: “ Bir değil bir sürü sorum var, Lise 1. sınıf Geometri kitabının tümünü soracağım! “ dedim. Sami güldü: “ Öğretmen öyle bir soruyu kesinlikle yanıtlamaz, boşuna sorma! “ deyip gitti. Dersliğe gidince Sami bu kez yanıma geldi: “ Şaka söylüyorsun, kitabı değil herhalde bir sorun var? “ dedi. Konuşa konuşa kahvaltıya gittik. Söz olarak Samiye anlattım ama, Sami galiba anlamadı, ya da önemsemedi, ayrıldık. Hava güzel, öğrencilerin yüzleri güleç güleç. Öğleden sonra tarım çalışmaları başlar mı? sorusu önce Hilmi Altınsoy’dan geldi. “ Başlar-başlamaz olasılıkları sürerken öğretmenler geldi. Salih Ziya Büyükaksoy önde Besim İyitanır az arkasında yemekheneye girdiler. Salih Öğretmenin boyu biraz kısa. Besim Öğretmen uzunluktan çok dik yürüyor. O nedenle boylu görünüyor. Üstelik bir de şapkalı dolaşıyor. Bizim arkadaşlar hemen bir yakıştırma yaptılar: “ Baston yutmuş gibi! “ Sözde baston yutanlar öyle dik yürürmüş. Güldüm ama aklım hiç yatmadı. Bunu söyleyince: “ Korktuğum öne sürüldü. Gerçekten korktuğumu söyledim. Köyümü, köylülerimi, babamı tanıyan bir öğretmenden korkmamı doğal bulduğumu söyledim. Bunlar bir yana, bastonun yutulamayacağını, b aston yutan bir insanın yaşayamayacağını anlattım. Bu nedenle söze katılmadığımı savundum.

Dersliğe giderken Ahmet Gürsel Öğretmeni gördüm. Koridorda 8. sınıflarla konuşuyordu. Beni çağırdı: “ 66 bak sana bir iş, bu kardeşlerin bir sorunu varmış, sen onlara yardım edebilirsin. Numaralarını bir kağıda yaz bana ver. Aranızda kararlaştırın, konu kavranıncaya dek, uygun zamanlarda birlikte çalışın. Çocuklara döndü. “Bu iş ciddiye bindi, “ Kendi düşen ağlamaz! “ derler. Dikkat ederseniz ağabey size yardımcı olacak! “ Bana döndü benim kolumdan tutarak dersliğe dek öyle gittik. Bir yandan da göz ucuyla arkadaşları izledim. Hepsi bana değişik gözle baktılar. Birden kendimde büyük bir onurlanma duyumsadım. Yerime oturmadan ayakta bekleyerek, herkesle birlikte “Sağol! “ diye bağırdım. Tüm sağol sesini ben çıkarmışım gibi yerime oturdum. Ne olduysa birden önceki tüm kuruntularım uçtu, soracağım sorular önemsizleşti. Ödev defterlerimi sıra üstüne koyup öğretmeni izlemeye başladım. 2x+y-10=30, 2x-20=100-y, 2x-6+y=40, x+18= y-2, x-10=y +10, 3/x+8=2y, 92-x=y+12, x+1=y-1

Sorularını yazdı. Bana göre çok basit denklemler. Öğretmen az durdu, düşüğnür gibi baktı; bir tane de x2+ 40=100-y yazdı. Onu görünce sevindim, yerimde kıpırdadım, gülümseyerek

etrafuma bakındım. “ Bu son denklemden yararlanabilirim! “ Öğretmen bu kez de gülerek “Biraz beyinlerimizi silkeleyelim, bahara zinde düşüncelerle çıkmatta yarar vardır! “ deyip 24, 45, 60 sayılarının E. K. O. K ları ile 90, 180, 216 sayılarının E. B. 0. B’lerinin bulunmasını istedi. Ben ömnce somndan başladım: 24-12-6-23-1……45-45-45-45-1r5-6-1…. . 60-30-15-15-5-5-1……. 2-2-2-3-3-3-5 yazdım. (24, 45, 60) E. K. O. K=2 üssü 3, 3 üssü 2X7=360…

90 -45-45-15- 5 – 2, 3, 3, 6…. 180 – 90 – 45 – 15 – 5 -1/ 2 – 2 - 3 – 3 -5…. . 216 -108 – 54 – 27 – 9 – 3 – 1/ 2 – 2 – 2 -3 – 3- 3- 3…(90, 180, 216) E, B, 0, B =2x3üssü 2= 18……Az duraksadım. Amacım öğretmen görüp sorsun, istiyorum. Ancak öğetmen Bekir Temuçin’e takıldı. “Öyle miydi, bir daha dene, başka yolu yok mu? “ türü konuşmalarla işi uzatınca son denklemi çözüp durdum. x2+40=100-y=x2=60-y= x=7, y=11 arkama yaslanıp gene baktım. Bu kez öğretmen gördü ama ders zili çaldı. Öğretmen devam edeceğiz deyip çıktı. Tam anlamıyla cesaretlendim. Son çözümü de akıldan yaptım. Söyleyecek sözü de hazırladım: “ 100’e dek sayıların karelerini/kare köklerini biliyorum, bildiğimi düşünmeksizin yerine koyuyorum! “ diyeceğim. Öğretmen geldi, ortada dolaştı. En kenarda arkada oturan 6 Ali’ye takıldı. Ali’nin yanında Hüseyin Serin oturuyordu. Hüseyine baktı. Gülerek:

-Kendisi yardıma muhtaç dede, gayrılara yardım ede! dedi. Sonra da sözü de berbat ettik, insanı şaşırtıyorsunuz. O söz galiba kendisi yardıma muhtaç bir dede, mümkün mü başkasına yardım ede! “ diye tekrarladı. Sami Akıncı arkasından Bekir Temuçin, sözü düzeltmek için konuşurken öğretmen onları susturdu. “Arkadaşlarınız yahşi birer delikanlı, tuttuğunu koparacak yaşta, isterlerde bu problemleri toz ederler. Dede mede deyip tembelliklerini görmezden gelmeyelim. Çoğunuzun rahatlıkla yaptıkları onlar da yapsın! “ dedi 6 Ali Güleren’i tahtaya çağırdı. E. K. O. K’nin anlamını sordu. Ali, unuttuğunu söyledi. Öğreetmen bu kez E. B. O. B'yi gösterdi. Ali onu da unuttuğunu söyledi. Yusuf Asıl kalktı Ali Güleren’e ikisini de anlattı. Tahtadakileri birlikte yaptılar. Hüseyin Serin’i çağırdı. Hüseyin Serin “Şimdi anladım öğretmenim! “ deyince öğretmen:

-İşte bu kadar, kim demiş sana dede? diye, haydi bakalım şimdi de tahtadakilere deyip tahtaya götürdü. Ancak Hüseyin Tahtadakilerde gene bocaladı. İbrahim Ertur’u kaldırdı. O da yapamayınca Orhan parmak kaldırdı, tahtadakilerden üç tanesini çözdü. Öğretmen, “ Kalanları hafta içinde yapmamızı söyledi. Soru sormayacağını anladım, kurnazlık yaparak son çözümümün yolunu sordum:

-Ben 100’e dek ezberledim. İyi bildiklerimi ketirme yapsam olur mu? Öğretmen güldü, gel tahtada anlat. koşar gibi gittim tahtadaki denklemi bildiğim gibi çözdüm. Öğretmen tamam dedikten sonra: “Senin takıldığın noktayı da ben anlamadım, yaptığın tamamen doğru! “ Bir daha anlattım: Kare kökü alınması istenen sayının kökünü biliyorsam kestirme denklem çözebilir miyim? Öğretmen yüzüme baktı, gülerek:

-Tabii ki çözebilirsin. Ancak bu koşula bağlıdır; öğenme amacıyla denklem çözümü yapılıyorsa kurala bağlı yolu sürdürmek zorundasın. Salt sonuç alma amacıyla işlem yapılıyorsa doğru yanıt esas alınır! dedi beni tahtaya kaldır. X2+40=100-y, yazdım. Öğretmen, “Şimdi sana iki soru soracağım: 1. soru X ile y değerlerini bul! “ dediğim zaman dilediğin yöntemi kullanabilirsin! “ X2+y= 60 yazdım. “Bir sayının karesi ile ona eklenecek bir sayı 60 olduğuna göre! “ deyince öğretmen, “Tarama yapıp ezberden! “ deyince ben, taramaya gerek yok ben o sayıların hepsini biliyorum, burada 7’den başka zaten uyacak sayı yok! “ dedim. Öğretmen:

- Haklısın, çarpım tabkosunu iyi bilince doğru kestirme yapılır. Matematik zaten bubu ister. Ancak bu küçük denklemler yalın kök hesaplarında geçerli, iyi uygulayabilirsen çok yararlanırsın. Zaten gelecek yıl bir süre trigonometri göreceğiz bu yöntem çok işine yarayacak. Aferin 66. sen eski ritmini yakalamak üzeresin. Biraz daha gayret edersen arayı kapatacaksın. Bak arkadaşın Sami kapatmış durumda! “ deyip yanıma geldi, denklemi göstererek, “Kök alarak da çözüyorsun, biliyorum, yerine otur! “ derken zil çaldı. Gene bana, “Küçükleri memnun edelim, sana da tekrar olanağı çıkmış olur, teşekkür ederim! “ dedi. Öğretmen ayrılınca, meraklılar sordu: “

- Küçükler dedikleri kimler? Ben sustum. Arkadaşların bazıları varsayımlar ürettiler. “Öğretmen alay etti, matematikten zayıf olan uzun boyluları kastetti! “ deyip, Sefer Tunca, Ali Güleren, Hüseyin Serin, Mehmet Yücel. Emrullah Öztürk gibi arkadaşların adı sayıldı. Tartışma başlayınca araya girerek, öğretmenin sabahki ricasını açıkladım. İki saat derslerimiz boştu. Tahtaya yazılan ödevleri sıra ile yazdım Büyükçe bir daire çizip 360 açı çizmeye kalkıştım. İki sayfa ziyan ettim, olmadı. Bu kez mürekkepli kalemden vazgeçip ince uçlu kara kelemle denedim. Sami Akınci dışında tüm arkadaşlar gelip gelip baktı. İsmet takıldı:

- Dayı, annemin gergefi gibi çiziyorsun! “ Arkadaşlar güldüler. İsmet’in annesinin gergefi! ’ Söz birkaç kez tekrarlanınca bir “İşttt! “ çektim. İsmet’in annesi benim teyzem, siz sıkılmadan analarınızdan manalarınızdan söz ediyorsunuz, biliyorum alışıksınız ama ben annemden, annem gibi sevdiğim annemin kardeşi teyzemden söz edilsin istemem. Şakanızı başka kişilere kaydırın, sonunda üzüntü olmasın! “ Takılmalar kesildi. Sami Akıncı yapmak istediğimi arkadaşlara anlattı. “Bir daire 360 derece diye öğrendik. Öğrendik ama biz bunu hiç denemedik. Bunun denenmesi sonucu açı ile merkezden geçen çizgilerin ilişkileri kurukacak. Bunların hesapları matematiğin fizikte, mekanikte işe yarayacak! “ dedi. Sami’nin sözü üzerine birden bir bağırışma oldu:

-Biz fizik okumadık, bize bunlar gerekli değil! “ Sami güldü:

-Bunu bana değil Milli Eğitim Bakanlığına söyleyin! deyip oturdu. Ahmet Güner geldi, elini ağzına kapayarak:

-Susun arkadaşlar, Besim İyitanır Öğretmen nöbetçi, önüne gelene bağırıyor. Aşçı başına bile bağırdı. Herkes ilgiyle dinledi; soranlar oldu:

-Ne diyor, küfrediyor mu? “ Ahmet Güner:

-Küfretmiyor ama söyledikleri küfürden de ağır! Mehmet Yücel:

-Küfretmiyorsa o da ötekilerden demektir. Kabadayı öğretmen diye ben küfredenlere derim. Bizim gibiler anlasa anlasa küfürden anlar! Mehmet Yücel’e sataşanlar oldu. “Madem istiyorsun, Besim İyitanır, seni iyi tanıyıp isteğini yerine getirir! “ Yemekler soruldu, Ahmet yemekleri sayıp gitti. Çorba, Etli patates, yoğurt. Çoktandır yoğurt verilmemişti. Öyle ki, Kepirtepe’de ilk kez yoğurt verildi diyen de oldu. Bunlar iyice yanılmışlardı. Hasanoğlan’da yoğurt verildiğinde Kepirdeki yoğurtlara benzemiyor, biz bunları yemeyiz, gibi tartışmalar olmuştu. Sonra sonra o kokmuş yoğurtları yemiştik. Yoğurt verilmeyen aylar aralık, ocak, şubat; tam kış ayları….

Öğleden sonra atölyede çalıştık. Harun revirden çıkmış, atölyeye geldi. Biraz solgun gibi ama, gülüp şakalaşıyor. Öğretmenler kendisiyle yakından ilgilendiler. Hamdi Bağ Öğretmen çizimler verdi, birlikte masada çalıştılar. İdris Destan İstanbul’dan gelmiş, bir süre dinlenecekmiş. Bir kamyon gürgen, meşe karışımı kabuklu odun geldi. Daha doğrusu gelmiş, okul önüne dökülmüş. Bizim atölyeye taşınıp kazık yapılacakmış. İrfan Öğretmen güldü. “Kazık sözünü öyle öfkeyle söylüyorsunuz ki kazıklar duysa üzülecekler. Çünkü kazığı kazık gibi söylüyorsunuz! “ Salih Baydemir, “Nasıl söyleyelim öğretmenim? diye sordu? Yusuf Asıl gene numarasını yaptı: “ Biz, o sözü öyle söylediğimizi bildiğimizdem kimseye kazık, demiyoruz. Çünkü öyle desek kesinlikle üzülecektir! “ İrfan Öğretmen:

-Bak, bak, bak, bakkkk! dedi, Hamdi Öğretmene seslendi. Ancak Hamdi Öğretmen:

-Geliyorum, bir dakika deyip kalkarken Namık Ergin Öğretmen geldi, konuşmaların konusu değişti.

Kazıklıkları atölye önüne yığdık. Verilecek ölçülerde kesip bir tarafarı sivrilteceğiz. Köyde çok yaptığımı söyleyince İrfan Öğretmen güldü:

-Köyde de “Kazık mı? “ diyorsunuz? Açıkladım, köyde bunlara kazık dendiği gibi insanlar biri birlerine de çekinmeden söylerler; örneğin orak biçerken herkes eğilmiş orak sallarken biri dikelip durursa hemen yanındakiler yapıştırır:

-Ne duruyorsun kazık gibi! “ deyiverirler. “Kazık gibi durdu kaldı, kazık gibi dikildi, kazık gibi boylandı sözleri çok söylenir. Taşımayı bitirince paydosa 10 dakika kalmıştı, öğretmenler yorulduğumuzu söyleyip bizi bıraktılar. Toparlanıp çıkarken zil çaldı. İrfan Öğretmen akordiyon çalışıp çalışmadığımı sordu. Kısa bir ara verdiğimi, yarın başlayacağımı söyledim. Aslında, yeni program tam uygulanacak, yoklama yapılacak! “ dendiği için ara vermiştim. Ancak saatlerin yerleri değişti ama yoklama falan yapan yok. Özellikle bizim dersliğe kimseler uğramıyor. İlhan Görkey Öğretmenden izin alıp çalışmaya kalabilirim. Derslikte, okumaya da bir süre ara verdim. Yazacak dört mektubum var. Trabzon/Beşikdüzü, Seyhan/Haruniye, K ayseri/Pazarören, Kocaeli/Arifiye…Lütfü Baykan, Salim Öztorun. Veli Dalak, Selahattin Odabaşı…Balıkesir/Savaştepe’den gelmedi, İbrahim’le Hasan söz vermişti. Asıl benim istediğim Şamlı Köylü çocuk nedense hiç yanaşmadı. Neden çekindi, onu da bir türlü anlamadım. Önce de çekinmişti. Ancak sonra kendisi yaklaştı, bir kaç kez konuştuk. Ayrılırken de özel olarak geldi. Öyle olunca umutlanmıştım. Gönenliler söz vermediler. Sevdiğimiz öğretmenimiz onların Müdürü

Ömer Uzgil, Hasanoğlan’a gelince bizi kardeş okul olarak seçti, duyurdu. . Okul olarak karşılıklı gelip ideceğimizi muştulamıştı. Belki de nasıl olsa gidip göreceğiz düşüncesiyle mektup yazmaya gerek görmediler. Yoksa hepsi çok iyi çocuklardı. Samsun/Ladik’ten geldi yazdım, 2. si gecikti. Önce Kayseriye yazıyorum, Okul Müdürleri niçin değişmiş? Müdürler nasıl değişiyor, onu merak ediyorum. Böyle düşünüyorum ama gene de kendi kendime soruyorum:

-Veli ne bilsin Okul Müdürünün nasıl değiştiğini? Bizim müdürümüz değişse biz bilecek miyiz ki? Hasanoğlan’da bir süre müdür yoktu. Bir gün biri çıktı geldi, Çoban Mehmet dediğimiz Mehmet Tuğrul. İleri geri konuştu, kendini sevdiremedi. Bir yığın şikayetten sağa sola mektuplardan sonra geldiği gibi ayrıldı gitti. Ben, öğretemenlere yakın olduğum için kimi konuşmalardan birşeyler aldım ama arkadaşların çoğu olaylardan habersiz kaldı. Çiftelerden mektup gönderen 25 numaralı Ali Yılmaz da yazmıştı. Onların Müdürü Remzi Özyürek de ayrılmış. “Niçin ayrıldığı bilmiyoruz ama çok üzüldük! “ demişti. Mehmet Tuğrul’un unutamadığım sözü: “ Çallı’nın eşek bağladığı ağacı kes! “ sözünü sık tekrarlaması, sanırım herkesi şaşırttı. O zaman bizim arkadaşlar bile(En pısırıklarını demek istiyorum) köye kelen kentlilerin at ya da eşek bağladığı ağaçları kesmeye kalksak Trakya da ağaç kalmaz demişlerdi. Sahiden öyle, bizim köye hergün bir Lüleburgazlı gelir. İşin ilginci gelenlerin çoğu bizim kahveye uğrar, atı, eşeği varsa çaresiz bizim ağaçlara bağlar. Hem bunları düşündüm hem de Veli Dalak ile Salim Öztorun’un mektuplarını yazdım. Yazdığım en önemli haber. Hasan Ali Yücel’in benim nöbetimde sabahleyin gelmesi, benimle konuşması, şakalı konuşma yapması oldu. “ Kapıda her zaman böyle bekler misin; yoksa geleceğimi haber aldığın için mi bekledin? “ deyince “İkisi de değil, kapıya vurulduğu için açtım! “ deyişimi arkadaşların eleştirdiğini, buna karşın Hasan Ali Yücel’in gülerek yanındakine “İyi ki hızlı vurmuşuz, nöbetçi duymasa bizi üşüteceklermiş! “ dediğini, bana teşekkür ettiğini yazdım. Ayrıca yanındaki kişinin Başmüfettiş Hayrullah Örs olduğunu, o nun geçen yıllar da bizim okula geldiğini bizimle çok konuştuğunu ekledim. Salim daha önce okullarını resmini göndermişti. Bu kez ben de bizim okulun resmini gönderdim. Çok ilginç, iki resme birlikte bakınca ayırdına vardım; onların okulu çok yüksek 4 katlı. Öyleyken bizim okuldan alçakmış gibi duruyor. Çünkü resim yukardan çekilmiş. Oysa bizim okul 2’5 kat, doğru yerden çekildiği için daha yüksek gibi duruyor. Veli’lerin okulu Kayseri’ye çok uzakmış, 70 km. diye yazdı. Bizim okul da ilimiz olan Kırklareli’ye 70 km. Ancak bizim ilçemiz 5 km. İlçemiz de ilimiz kadar büyük olduğundan Kırklareli ile ilgilenmiyoruz. Özellikle de İstanbul’a yakın oluşumuza seviniyoruz. Hastalanan arkadaşlarımızı da İstanbul’a gönderiyorlar. İstanbul’a gitmek öylesine kolay ki, ben, tekbaşıma gidip, akordiyonu İstanbul’dan almıştım. Veli’ye ayrıca, Trakya’daki illeri, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ, İstanbul olmak üzere dördünü de gezdiğimi yazdım. Oyun arkadaşı Hüseyin Öztürk’e de selamı ekledim. Halil Basutçu yanıma geldi:

-Boyuna yazıp çiziyorsu! diye takıldı. Halil Basutçu ile aynı sırada oturuyorduk. Halil pencere tarafında bir boş yer buldu, daha aydınlık, diye oraya geçici olarak gitti. Uzun zamandan beri de gelmedi . Bu kez de Abdullah Erçetin, Ahmet Gürsel Öğretmenin önerisi üzerine yanımdaki boş yere oturdu. Ancak Abdullah Erçetin sürekli çalışmaktan hoşlanmıyor. Ders olmadığı sürelerde hep, Bekir Temuçin, Yusuf Asıl, İsmet Yanar gibi biraz lafçı takımının yanına gidiyor. Bu benim de işime geliyor, rahat rahat çalışıyorum. Halil’e bunu anlattım. Yanımdan kalkışına üzülmediğime sevindi. Yemeğe birlikte gittik. Yemekte yeni bir haber, sözde Edirne’ye gidilecekmiş. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen söylemiş: “ Yarın, öbürgün Edirne’den gelecek fidanlar buraya ekilecek! “ gibi bir söz söylemiş. Bu söze öyle inananlar var ki, Edirne’yi bir daha göreceğiz! “ sevinci içinde neredeyse uçacaklar. Ben bu sözden Edirne’ye gitme gibi bir durum çıkarmadım. Fidanlıklarda fidanlar hazırlanır, gidip alanlar olduğu gibi getirtenler de çıkar. Ben daha önce Türkgerldi fidanlığına gittim. Satılık fidanlar ayrı bir bölgeye gömülmüş. Oradaki yetkili :

-Gelenler aldığı gibi, isteyenlere de biz göndeririz! demişti. Arkadaşlar bana kızdı:

-Sen bizim gitmemizi istemiyorsun! Oldukça zıt bakışlar içinde yemek yedik. En çok ters bakanlar da Mehmet Aygün’le Hilmi Altınsoy oldu. Güldüm, susmadım. “Edirne’ye fidan almaya gitmek Edirne’ye gitmek sayılırsa güle güle gidin! “ dedim. Hilmi sordu. “Sen gelmeyecek misin? “ Bu kez de:

-Götüren olursa neden gitmeyeyim? Selimiye Camisi minarelerinin ( dört minaresinin) Edirne girişinde iki göründüğünü duyuyordum, bu doğru mu, görmek isterim! Hilmi bu kez sözü çevirdi:

-Ben vazgeçtim arkadaş, sözlerimi geri aldım, Edirne’ye gitmeyi hak kazanan birini seç deseler, vallahi seni seçerim. Herkes gitmek istiyor ama niçin gittiğini söylemiyor; çünkü bir amacı yok. Oysa sen bak ne güzel bir amacı ortaya koydun. Sahiden biz fidan almaya gitsek nereye gideceğiz? Eski okulun yanına diyen oldu ama eski okulun neresine? Karaağaç’a gidip dönme de var, hatta Karağaç’a gitmeden dönme de olabilir! Bu kez bana:

-Abi, kusura bakma, gidilirse nereye gidilecek? Güldüm, tam bilmediğimi söyledim. Edirne Fidanlığı’nin Edirne Karaağaç arasında olduğunu, fidanlığa gideceklerin ne Edirne’ye ne de Karaağaç’a girmeyebileceğini söyledim. Bizim masada Edirneli arkadaş olmadığından fazla bilgileri yok. Bu nedenle hepsi sustu. İdris Destan revirden çıkmış, o gelince konu değişti. İdris, rahatsızlığının üşütmeden geldiğini, kendisini sıcak tutması gerektiğini anlattı. Sevindik. Derslikte de Edirne Fidanlığı konuşuldu. Edirneliler Edirne Karaağaç yolunu çizip çiftliğin yerini gösterdiler. En iyi bilenlerden biri Sefer Tunca, o da, hiçbir yere uğramadan fidanlığa gidilebileceğini söyleyince, ben haklı çıktım. Konuşmaları kesip Lütfü Baykan’a mektup yazdım. Ötekilere sormayı unutmuştum bu kez onların ekmek durumlarını sordum. Yarın sabahtan da tarım bahçesine gidebiliriz ama oğleden sonra kesinlikle atölyede olacağız, çünkü kazık işini tamamlayacağımızı İrfan Öğretmen söylemişti. Fikret Madaralı Öğretmenin ödevlerini hazırladım. Nedense bu akşam uykum erken geldi. Eskiden arabada giderken gözlerim kapanır, uyur uyanık giderdim. Hem uyur hem de konuşmaları duyardım. Bugün de öyle bir durumum var, arkadaşların seslerini duyuyorum ama bir yandan da uyuyorum. Zil çalınca ilk yatanlardan biri oldum. Son duyduğum sesler, Edirne üstüneydi. Tertemiz giyinmişim, arkadaşlar bir yere gidiyorlar. Onları uğurluyorum. Onlar başka yere gidiyormuş. Ben Edirne’ye gideceğimi söylüyorum. Sonra da kendimi çekiştiriyorum:

-Hani Edirne’ye gitmek istemiyordun? Edirne’ye gidince hemşire M’yi görecekmişim. M’ye abla mı demem gerekiyor. Koşul koyuyorum, çocuğu varsa abla, diyeceğim. Bir ses duyuyorum “Yokkk! “ diye bağırıyor. Utandım, benim böyle düşündüğümü kim biliyor ki? Baktım karşıdan biri geliyor; müfettiş Hayrullah Örs:

-Seni aradım, daha nazik olabilirdin, öncelikle Bakanımızın eline öpmeliydin. Sen öpmeyince hiç kimse bakanımızın elini öpmedi! Üzülerek kendimi sasvundum:

-Ben kapıyı açınca Bakanımız durmadan yürüdü, nasıl öpeyim? Bu kez de Müfettiş yürüdü, arkasından baktım. Arkasından koşup eli öpülür mü? Üstelik ellerini yumruk yapmış. Arkasından bir küfür savurup geri dönüyorum. Meğer giden bir yabancıymış, arkama dönünce gene Müfettiş karşıma çıkarak elini uzattı. Eli salt kemik. Beyaz beyaz kemik parmaklar. Korkup geri çekildim. Ben geri çekildikçe parmaklar üstüme geldi. Sonunda bağırdım. Daha doğrusu bağıramadım, bağırır gibi sıkınırken uyandım. Uyandığımda kemik eller bir süre gözlerimin önünde durdu. Uyuyamayacağım, diye korkmuştum, bir süre sonra sakinleşince uyumuşum. .

 

18 Mart 1942 Çarşamba

 

Uyanınca da önce tasalandım. Arif Kalkan, kolumu tuttu, “Saatin doğru mu? “ diye sordu. Okul saatine uyduğunu anlattım. Zil çaldı. Arif üzgün, keşki nöbetimi günümde tutsaydım. Bugün Edirne’ye gidilirse ben gelemeyeceğim! “ dedi. Arif’i üzüntüden kurtardım:

-Edirne’ye gidilecekse nöbetini ben alırım. Arif neşelendi, boynuma sarıldı. “ Yaşa! “ diye diye yemekhaneye koştu. Söylediğime pişman olmadım, tersine Arif’i sevindirdiğime de sevindim. Melahat Erkan da nöbetçiymiş. Arif’le konuşmuşlar. Melahat beni ilk geldiği günlerden beri tanır. Hasanoğlan’da müzik çalışmalarında, oyunlarda bize katılıyordu. Bu nedenle iyi konuşuruz. Geldi, çayımız var ister misin? “ diye sordu. Baktım Arif öğretmenler masası yanında gülüyor, istemedim. Ders zili çaldı. Edirne heveslileri boşuna yorulduklarını çabuk anladılar. Salih Ziya Öğretmen elinde bir yığın gazete ile geldi. Gazeteler, dergiler, bir de yazı dosyası. Gazeteleri görünce önce savaş aklımıza geldi. Çoğumuz içimizden “Eyvah, yeni bir durum var galiba! “ diye kaygılandık. Öğretmen önce Ulus gazetesini açtı. Geçen yılın gazetesi. Köy Enstitüleri yasası çıkınca getirdiği yenilikleri anlatıyor. Buna benzer üç dört Ulus gazetesi karıştırıp bir iki yerini okudu. Sonra Cumhuriyet, Tanin, Son Posta, Tan, gazetglerinden sonra, Varlık, Yeni Adam, Ülkü, İlköğretim dergilerinden yazılar okudu. Sonunda da “Yazarlar seberber oldular, halkımızı uyandırmak, çocuklarını bu okullara göndertmek için bunları yazdılar. Şimdi sıra bizde, herkes gözünü dikti: Bunlar ne yapıyor, kendilerine güvenmeyi sürdürelim mi? diye bize bakıyorlar! Akşamki bizim konuşmalarımıza ters düşen bir durum olmuştu. Pek anlayamadım ama sanki biz, bizden istenenleri yapmıyormuşuz gibi bir hava sezdim. Öğretmen de sanki bir değişik durumdaydı. Az ileri geri gidip durdu. Birden bana “Sen ne dersin, biz, bize bağlanan umutları karşılayacak mıyız?” dedi. Kendi içimden azıcık burkulmuştum. “Öğretmenim pek iyi anlamadım, ya da yanlış anlamadımsa bu yazılar eskiden yazılan yazılar. Bunları yazanlar bizlerden değil de yasadan beklediklerini yazıyorlar. Ne var ki yasadan beklediklerini bize yaptıracak yardımı bizden esirgediler. Biz, Kepirtepe olarak o yazarların dediklerini yapıyorduk. O yasa çıktığı zaman biz kendi binamızda oturuyorduk. Suyumuzu çıkarmaya çalışırken bizi buradan ayırdılar, biliyorsunuz, bağımız bahçemiz burada kaldı, biz başka bir tepeye, taşlı tepeye götürüldük. Bir yaz boyunca orada dinlenmeden, pazar tatili bile yapmadan, bir süre aç kalarak çalışıp 11 bina yaptık. Kış ortasında bizi geri gönderdiler, istemeye istemeye kış boyunca ailelerimeze yük olduk. Buna karşın çalışmak üzere sevinerek gene buraya koştuk. Ne var ki, bugün bizim hevesimizi kıran olayları yaşıyoruz. Doyacak ekmek bizden esirgeniyor. Parası olan arkadaşlar, alabileceği yiyeceği alacak olanaklardan yoksun. Ne bir dükkan bulabiliyor ne de ilk günlerden beri konuşulan kooperatif kuruldu. Bu okuduğunuz yazıların sahiplerinin birden başarı beklemeye hakkı yoktur. Yıllık bir giysi hakkımız vardı o bile kaldırıldı. Öğretmen Güldü:

-O kadar da değil canım, o hakkınız devam ediyor! “ deyince. arkadaşlar birden “Kaldırıldı! “ Yanıtını verdi. Hasanoğlan temeli atıldığı gün tanık olduğumuz olayı anlattım. Arkadaşların bir bölümü ya bilmiyormuş ya da unutmuş, anımsadılar. 15 Hüseyin Serin’i gösterdim. “Arkadaş olayın içindeydi. Temel atılacak yere büyük bayrağı açık, yanında on kişilik bir grupla yanımıza geldi. Ben Sili Ustanın yanında çalışıyordum. Elimde ya kürek ya da kazma , gösterilen yerleri kazıyordum. Arkadaş yanımıza geldiğinde Bakanlıktan gelen, yetkili müdür, Hüseyin arkadaşı göstererk:

-Bu da ne böyle, onun başındaki ne, kim giydirdi ona bunu? gibi sözler söyledi. Arkadaş bunları duyamadı, ama konuşanın yanındakiler bunları duydu. Hüseyin arkadaş tertemiz giyinmiş, kıpırdamadan bayrağı tuttu. Tören bitince yetkili olduğu söylenen kişi, Hüseyini çağırdı, düpedüz kasket giydiği için azarladı. Hüseyin arkadaş olayı anlamadı. Kasketsiz, başı açık gelmesi istendiğini sandı, “Öğretmen Ali Bey, kasket giymemi söyledi!  “dedi ayrıldı. Kasket giymesini Ali Yılmaz Demirbilek, Namık Ergin Öğretmenler söyledikleri gibi, Hüseyin'in giyiminin de en uygun olduğunu gene o öğretmenler söylemişlerdi. Biz o güne dek kasketsiz bayrak hiç tutmamıştık. Özellikle ben şaştım. Çünkü Edirne’ye geldiğimiz ilk günlerden beri bayrak indirip çekmelerde hep varım. Sili Usta yanına almasdaydı o bayrağı da sanırım ben götürecektim. Çünkü Hasan oğlan’da kaldığım sürede bayrağı ben çektim, ben indirdim. O gelen kişi düpedüz bizim Kepirtepelilerin giydiği giysileri, kasketi sevmemişti. Bir kaç gün sonra gelen ekipleri görünce bunu iyice anladık. Çünkü hiçbir Köy Enstitüsü’nde ne kumaş giysi ne de kasket vardı. Bu neden böyleydi? Köy Enstitülerinden çok şey bekleyenler, verilen haklar alınırken neden susuyorlar? Öğretmen bana baktı, güldü. “Bak bak bak! “ dedi. Sordu, “Siz bunları aranızda konuşuyor musunuz? Ben:

-Hayır, bunlar benim kendi düşüncem. Arkadaşlarımla bunları hiç konuşmadım. Öğretmenlerim, özellikle sanat öğretmenlerim bana zaman zaman “Sen asker kaçağısın!” diyorlar. Çünkü ben gerçekten nüfüs kağıdıma göre 20 yaşımdayım. Bunları düşünebiliyorum. Arkadaşların çoğu bunları düşünemezler. Okul kapansa ya da herhangi bir nedenle okuldan ayrılmak zorunlu olsa arkadaşların çoğu eve dönmekten başka bir olasılık düşünmezler. Oysa benim, eve dönme olasılığım 1/100 oranındadır. Öğretmen:

-Tüm sözlerine katılıyorum. “Al benden de o kadar! “ diye bir söz vardır: Al benden de o kadar! Siz Hasanoğlan'a gidince biz de burada tam anlamıyla “Zübek gibi ortada kaldık. Bu sözü bilirsiniz, halk yapmış yakıştırmış. Herkesle birlikte bir işe kalkışan insanlar kimi zaman yapa yalnız ortalıkta kalabilir. Böyleleri için sık sık (Acınası bir tavırla)” Zübek gibi ortada kaldı derler. Biz, Okul Müdürümüz, öteki (Burada kalan)öğretmenler yaz boyunca burada yapılması zorunlu işleri yapmak, canlı tutulmaası gereken okul varlığını ayakta tutmak için çırpındık. Okul Müüdürümüz Nejat İdil, bir erğreti çadır altında koskoca 1941 yazını bir dere kıyısında geçirdi. Şimdi bunları bir yana itip geleceğe bakalım. Onlar geldi geçti, Yakındıklarımızın çoğu yanımıza kalsa da bir ileriye bakıp yaşamlarımızı iyimser duygularla donatıp başarıya koşacağız. Ben o yazıları bir amaç için topladım, getirip size okudum. O yazılar bizi yıldırmayacak. Ancak o yazılar, bu halkın belleklerinde birer iz bıraktı. Onları yazanlar unutsa bile sizinle karşılaşanlar sizlerden o yazıların istediklerini isteyecekler. Sizler özel olarak yetiştirilmiş birer devlet görevlisi olarak o isteklerden kaçamayacaksınız. Halkın sizlerden neler bekleyeceğini anımsatmak için okudum. Ne denli karşı olsanız da bunları sakın unutmayın. Göreviniz salt çocuklara A. B. C öğretmek olmayacak. Siz haklılık savıyla bireysel olarak başka yollara sapar inancınız, gücünüz, olanaklarınız ölçüsünde yön değiştirebilirsiniz. Ancak Kepirtepe Köy Enstitü’nü bitirip görev alanlarınız bu gazetelerde yazılanları yapmak zorunda kalacaklardır. Gelelim şimdi senin takıldıklarına! O, giysi sorununda yerden göğe haklısın, biz o konuyu çok ayrıntılı olarak konuştuk, yüksek Bakanlığa raporlar gönderdik. Bakanlığımız bizi haklı da buldu. Ancak içinde bulunduğumuz genel koşullar bizim zararımıza gelişti. Bu nedenle diyebiliriz Adolf Hitler 2. Dünya Savaşını bizim Trakya Köy Öğretmen okulunu yok etmek için açtı. Düşünün 1938. Atatürk’müz sağ, hevesle Edirne’de toplandık. Ne açlık sorunu var ne de inşaat, bina yapmak. Edirne Fidanlığı burnumuzun dibinde. Küçük bir deneme fidanlığı ile orta çapta, kendimize yetecek kadar bir sebze bahçesi tasarlıyorduk. İyi mi? Nesi iyi olacak bunun? Çat kapı, asker içeri biz dışarı, gele gide dayandık bu günlere! “

Zil çaldı.

Öğretmen bu kez benim yakınıma gelerek:

-Sen beni efkarlandırdın, ama bir bakıma iyi oldu, değişik duygular içinde bir birimizle yabancı yabancı bakışacağımıza belli noktalarda birleşirsek daha içtenlikli oluruz, bir birimizi daha iyi anlarız! “ deyip gitti. Arkadaşlardan tepki bekliyordum, yanılmışım tüm arkadaşlar beni destekledikleri gibi, “bunları, bir bağlantı kurup Okul Müdürümüze de anlatalım, o da bilsin! “ diyenler oldu. Öğretmen geri gelince, elindeki bir kitapçığı gösterdi. Başlık, Köy Enstitüleri Kuruluş Yasası, Köy Enstitüleri’de çalışma ilkeleri ile Yönetmelikler. Öğretmen gülerek, “Ya siz yanılıyorsunuz ya da bu kitapçık yanlış yazıyor! “ dedi. Bir süre karıştırıp giysi verileceği maddeleri okudu, yılda bir giysi verileceği, ayrıca işlerde giyilecek giysiler olacağı yazıyordu. Sami Akıncı parmak kaldırdı. “Öğretmenim, biz hiç verilmedi demiyoruz. Ama alıştığımız gibi gitmedi. Siz de biliyorsunuz, 1938-39 öğretim yılında iki takım giysi verildi, arkası kesildi. Üstelik Hasanoğlan’a tüm enstitülerden öğrenci geldi. Bizden başka hiç birinde kumaş giysi, kasket yoktu. Arkadaşın değindiği gibi biz onlara yabancı kaldık. Okuduğunuz yasaya göre okula alınan arkadaşlarımız da öteki enstitülüler gibi iki yıldır ancak asker kılığında giysilerle gene asker postalları giydiler! “ Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen, söylediklerini anlamıyor değilim. Sizi dinleyince ben de kendime soruyorum:

-Neden böyle? Öğretmen kitapçığı masaya bıraktı. Nasrettin Hoca’dan fıkralar anlattı. “ Ye kürküm ye! “ fıkrasıyla bizi güldürdükten sonra kılık kıyafetin çok önemli olmadığını, bir iki yıl sonra dilediğiniz gibi giyineceksiniz, bunları kendinize sorun yapmayın! “ deyip bahçe işlerine geçti. Bağın, çamlıkların, ökeki fidanlıkların kazma zamanının geldiğini, soğanların , sarımsakların çıktığını, yakında kavun, kabak, karpuz fidelerinin boy atacağını, bu yıl daha verimli çalışacağımızı, kendi yağımızla kavrulup bir çok sorunumuzu çözeceğimizi anlattı. Bekir Temuçin duramadı, sordu; “Öteki sınıflar bizim Edirne’ye gideceğimizi söylüyor! “ deyince kim demiş onu? Öyle bir şey yok. Okul Müdüründen kamyonu koparabilirsem ben birkaç öğrenciyle fidan almaya gideceğim. Sizinle Edirne proramımız haziranda. Bunu daha önce konuşmuştuk! “ Zil çalınca öğretmen “Öğleden, sonra Tarım atölyemizde toplanalım! “ deyip ayrıldı. Edirne bekleyenler, düş kırıklığına uğradı. Ancak uzun sürmedi, giysi, öteki haklar konusu gene dillere takıldı. “Ekmek yerine patates yemek o kitapta var mı? Öğle akşam bulgur pilavı, çay yerine pekmezli, yazıyor mu? soruları soruldu. Durup dururken Mehmet Yücel bana, “Dayı senin başka işin mi yok, nerden açtın bu hak, hukuk işini, adamcağızın neşesini kaçırdın! “ dedi. Mehmet Yücel’in belki şaka olarak söylediğini sonra ben de düşündüm. Belki haklı ama, öğretmen konuyu kendisi açtı, bana soruyu öğretmen sordu. Sorulan soruya düşündüğüm gibi yanıt vermese miydim? bir süre bunu düşündüm. Öğretmen bana kızmışsa öğleden sonra bunu rahatça anlarım. Yemekte gene bulgur pilavı, etli nohut, üzüm hoşafı…Üzüm hoşafı ama herkes çanağındaki taneleri sayıyor, 7. 8, 9. 10 diyenler bir de “Yaşa! “ çekiyor……Yemekten biraz sonra hep birlikta Tarım binasına gittik. Arılar, vızıldamaya başlamış. Yeni kovanlar sıralanmış. Salih Ziya Öğretmen geldi, bana, “Sen takımını al, atölyeye gidin! “ dedi. Öyle diyeceğini biliyordum, çünkü kazıklar ivedi isteniyormuş, dün bunu İrfan Öğretmen söylemişti. Sevinerek ayrıldık. Arkadaşlar toprak kazmaktan kaçıyorlar ama ben:

-Ya öğretmen bana sabahleyin kızdıysa?” kuşkusu içindeyim; biraz uzak durursam unutur. Atölyede hemen kazık uçlarını sivriltmeye başladık. Hızarı ben kullanıyorum. Kazıkların ince taraflkrını dört yandan aldırıp düzgün dörtköşe sivrilik veriyorum. Oldukça da ustaca kesiyorum. Bir ara Salih Ziya Öğretmen geldi, benim yaptıklarımı görünce bir “Bravo” çekti, “Tam istediğim gibi oluyor. Hepinize teşekkür ederim! “ deyip arkadaşlara baktı. Gülerek:

-Aferin, siz marangozlar güzel işler başarıyorsunuz, sizinle övünüyoruz ama hepiniz küçük takımındansınız. Duvarcılığı bunun için mi seçmediniz? “ diye sordu. Herkes gülüştü ama kimse yanıt vermedi. Salih Ziya Öğretmen ayrılırken gene bana döndü, “ Sana gene bir angarye çıktı, cumartesi günü Edirne fidanlığına gidip döneceğiz. Yüklerimiz olacak, gönüllü birkaç arkadaş seç, biraz güçlüce takımından olsun. Birkaçını pekala 8. sınıflardan da olabiliriz! “ Birden kendimi toparladım, öğretmen benim düşündüklerimden çok uzakta. Hemen kimi seçeceğimi düşünmeye başladım. Bizim gruptan Salih Baydemir’i seçebilirim. Yapıcılardan, Arif Kalkan, Sefer Tunca, İsmet Yanar, İbrahim Ertur, Hüseyin Serin, 8. sınıflardan Cavit Kafkas’la Hasan Gülümser. Gerek kalırsa Süleyman Gege’yi alırız. Bütün kuruntularım geçti. Öğretmenler kendi aralarında bir süre konuştular. Ben, hızımı daha da arttırarak hızarı car car bağırttım. Kazıklıklar yaş olduklarından oldukça zor kesiliyor. Zorlama sese yankıyor. Arkadaşlar kulaklarını tıkadıkça ben hızlandım. Öğretmenlerin de dikkatini çekmiş, Hamdi Bağ Öğretmen seslendi. “Abiye söyleyin hızarı biraz dinlendirsin! “ Hızar durunca gönüllü katılmak isteyenler oldu. Fidanların toprakta gömülü olduğunu, toprağıyla taşındığını anlattım. Salih Baydemir önerime olumlu yanıt vermedi. Bu bir bakıma iyi oldu. Salih’in istememesini belli bir nedene bağladıklarından katılmakta direnmediler. Paydostan sonra bir küçük kaçamak denemesi yaptım, atölyede kalıp akordiyon çaldım. Çaldım ama kuşku içinde olduğumdan hiçbir tad alamadım. Zilden önce çıkıp İlhan Görkey Öğretmeni görüp izin istedim. Çok iyi karşılamasına karşın önce “Olmaaaaaz! diye uzatarak kestirip atarak, genel proğramı yerine oturtamadıkları için bir süre izin verebileceğini, ancak bunun sürekli hak sayılmamasını, bu saat için dersliğinize öğretmen gelmeye başlayınca derslikte bulunmak zorunda olduğumu anımsatıp şimdilik razı olduğunu söyledi. Yazılı izin isteyince güldü:

-Gerek yok, bu durum için yapılacak şikayetler bana gelir, verdiğim sözü de ben unutmam!” dedikten sonra okulu tatil olunca oğlu Doğan’ın buraya geleceğini, o gelince de onunla biraz müzik çalışmamı isteyeceğini söyledi. Çok sevindim. Ben İlhan Görkey Öğretmenin odasından çıkarken arkadaşlar görünce telaşlandılar. İzin aldığımı, bu saatte öteki günler de atölyede çalışacağımı söyledim. Herkesin ilgisi Edirne yolculuğu üstünde. Konu açılır açılmaz ben, Salih Ziya Öğretmenin koşulunu, oradaki arkadaşları tanık göstererek anlattım. Bunu duyunca kimse gönüllü olmadı. Gitmeye daha iki gün olduğunu, fikir değiştirenler olabileceğini, kimse katılmazsa 8. sınıflardan çok istekli olduğunu anlattım. Benim düşündüğüm gibi başta İsmet, Arif, Sefer, Hüseyin Serin gönüllü yazıldı. Cavit’le Hasan Gülümser’in geleceğinği biliyorum. Bizden çıkmazsa Süleyman Gege’yi çağırmaya karar verdim. Halil Basutçu’ya söyledim, kararsız gibi davrandı. Geçtim. Bekir Temuçin katılmak için çok diretti. Öğretmene söylemesini önerip bana kırılmasını önledim. Yemekte de Edirne Fidanlığı sözü döndü dolaştı, bizi gene Edirne’ye, okulun ilk günlerine götürdü. “ Orada kalsaydık çok daha başka olacaktık! “ diyoruz ama o başkalığın ne olduğunu da konuşmuyoruz. Örneğin derslerimiz mi daha iyi olacaktı? Daha iyi sanat mı öğrenecektik? “ Bunları konuşan yok, bisiklete binme, Edirne içinde gezme, yazları Meriç, Tunca, Arda nehirlerinde yüzme özlemleri tekrarlanılıp duruluyor. En çok konuşan da bizim masada Hilmi Altınsoy. Bir ara söze karıştım, “Geçmişe mazi, yenmişe de kuzu! “ derlermiş! “ dedim. Hilmi beni, “Eğlenmekten hoşlanmayan biri olarak” adlandırdı. Hasan, Yusuf, ikisi birden Hilmi'ye “Dur orada! “ uyarısında bulundular. Güldüm; Hilmi’ye dönerek sordum:

-Tekirdağlısın, kaç kez denize girdin? Yüzme biliyor musun? Ben şimdi, mandolin, akordiyon çalıyorum. 20 kadar da oyunu oynuyorum. İşte arkadaşım, birlikte başkalarına öğretmenk üzere de gün bekliyoruz. Biraz koşuyorum, iyice de yüzüyorum. Senden yaşlıyım, orası doğru ama ben koşmayı, yüzmeyi, ata binmeyi senden daha küçük yaşlarda öğrenmiştim! “ Arkadaşlar Helmi’ye “Haydi Tekirdağlı yanıt ver! “ dediler! Hilmi gülerek, “Tekirdağa’a gidince göreceksiniz nasıl yüzdüğümü! “ diyerek yanıtı savuşturdu. Şakalaşarak dersliğe gittik. Derslikte yarınki Türkçe dersi konu ediliyor. Öğretmen ödev vermişti, bu gün için miydi? “ Gözler Sami Akıncı’ya döndü. Kapı yanındakiler ayağa kalkınca toparlandık. Bir yabancı; daha doğrusu yabancımız değil arada okulumuza gelen Başmüfettiş Hayrullah Örs. Gülerek oturmamızı söyledi. “Bakalım eski dostlar bir yılda değişmiştir, göreyim, dedim! “ diyerek ortada gezindi. . Çalışma saati zili çalınca sordu:

-Bu ne zili? “Ders çalışma! “ denince, “İyi öyleyse benim de dersim var, kitabımı alıp geleyim! “ diyerek gitti. Herkes yerine oturdu. Az sonra geldi, ayağa kalkmamamızı işaret ederek ayaklarının burnuna basa basa gelip benim yanıma oturdu. Yana çekilip yeri genişletttim. Bana “Beni biraz şişman buldun değil mi? “ diye sorunca utandım, “Hayır efendim, rahat oturmanızı istedim! “ dedim. Oturdu, küçük bir kitap açtı. Bir süre hiç yokmuş gibi durdum. Şaheserler Antolojisini açıp okumadıklarımı okumaya başladım. Bir taraftan da içimden yanımdakinin küçük bir kitabın sayfalarını uzun süre çevirmeyen konuğumuzun sayfaya öyle uzun bakışına şaşmaya başladım. Benim kitabın kocaman sayfasını ben hemen çeviriyorum, o isese öyle bekliyor. Bizi mi gözetliyor, diye düşünmeye başladım. Tam bu sıra yavaşça elini uzattı benim kitabı istedi. Verdim, rahatça kendisine döndüm. Onun kitabı Almanca. O, geçen yıl da bizim dersliğe gelmiş Almanca kitap okumuştu. O zaman bunu kendisi anlatmış, bize de Almanca çalışma övüdünde bulunmuştu. Şaheserler Antolojisi’ni karıştırdıktan sonra, bir sayfa açarak sordu:

-Bunlardan hiç okudun mu? Kitapta görmüştüm, iki kardeş resmi vardı ama dikkatli bakıp okumamıştım. Grimm Kardeşler. Kitaptaki parçalarını da okumadığım için utandım. “ Oysa o, benim sözlerimi önemsememiş, kendi kitabını gösterdi:

-Onların kitaplarından birini okuyorum! deyip Şaheserler Antolojisini bana verirken, onların yazısını okumamı söyledi. Kitabı alıp okumaya başladım. Zil çalıncaya dek başka bir söz söylemedi. Ben parçayı okudum, konuşmak için bekledim ama o hiç oralı olmadı. Okuduğum parça bir masaldı: Altın Sakallı Dev. Dağ başlarındaki güzel köylerin birinde yalnız bir aile oturuyormuş. Çocukları olmayan bu ailenin bir oğulları doğmuş. Çok güzel bir bebekmiş. Görenler çok beğenmişler. Falcılar, çocuğun 22 yaşına girince Hükümdar olacağını söylemişler. Bunu duyan köylüler şimdiden onu hükümdar gibi görmeye, o şekilde övüp tanıtmaya başlamışlar. Adı da “Talihin Çocuğu” olarak anılıyormuş. Bir gün ülkenin gerçek hükümdarı kılık değiştirip sıradan bir yurttaş gibi o köye gelmiş. Halkla konuşurkern bu haberi duymuş” Bunun nasıl olacağını sormuş. Köylüler: Çocuk çok yakışıklı olacak, hükümdarın güzel kızı ona gönül verecek, kıral da kızını kırmayıp evliliklerine razı olacak. Böylece Talihin Çocuğu hükümdar olacak. Hükümdar kuşkuya düşmüş, Talih Çocuğunu satın almış. Ancak çocuğu sarayına götürme yerine, çok dayanıklı, su geçirmez bir sandık içinde dereye attırmış. Suda yüze yüze giden sandık bir değirmene varınca değirmenci çocuğu çıkarıp almış. Değirmencinin zaten çocuğu yokmuş, karı koca değirmenciler Talihin Çocuğunu severek yetiştirmişler. Aradan 21 yıl geçmiş. Talihin Çocuğu çok yakışıklı bir genç olarak dillere destan anılıyormuş. Bir rastlantı hükümdar bu değirmene uğramış. Yakışıklı genci görünce ilgilenmiş. Değirmenci bilmeden onun birgün hükümdar olacağını ağzından kaçırıvermiş. Hükümdar soruşturmuş, dereye attırdığı çocuğun bu olduğunu anlamış. Hemen bir plan kurmuş, oturup kraliçeye bir mektup hazırlamış. Mektuba da mektubu getirenin hemen öldürülmesi emrini yazmış. Talihin Çocuğu mektubu alıp saray yolunu tutmuş. Ancak saray çok uzaktaymış Çocuk bir ormanda gecelemek zorunda kalmış. Gördüğü bir ışığa gidince orasının devlerin yeri olduğunu anlamış ama kıpırdayak duru kalmadığı için hemen uyumuş. Devler gelince, kokusunu alıp yemeyi düşlerken devlerin annesi olan yaşlı kadın karşı koymuş, bu denli güzel bir yaratık yenmez deyip çocuğa kol kanat germiş. Devler gülüşerek çocuğun cebindeki mektubu alıp okumuşlar. Mektubun bir ihanet belgesi olduğunu anlayınca yırtıp yerine “Mektubu getirenle ivedi olarak kızının evliliğinin yapılmasını yazmışlar. Sabah çocuk kalkıp yola çıkmış. Saraya varınca mektubu kraliçeye vermiş. Hükümdarın emri yerine getirilmiş, Talihin Çocuğu güzel prensesle evlenmiş. Ancak hükümdar saraya dönünce şaşırmış. Araştırıp soruşturmuş. Çocuğun bir suçu olmadığını anlayınca başka bir yol bulmuş. Uzak bir yerde yaşayan bir devin sakalından üç tel getirirsen kızımı ancak o zaman alırsın, git telleri getir! “ demiş. Talihin Çocuğu yılmadan yola çıkmış. Ancak yolda değişik olaylarla karşılaşmış. Örneğin bir kente varınca insanlar ondan yardım istediler. Kente girişte kendisini karşılamışlar, gittiği yeri sormuşlar, kendilerine yardım etmeden izin vermeyecekleri söylemişler. İstedikleri ise, çeşmelerinin suyu kesilmiş, suyun akmasını saplamasıymış. Talihin Çocuğu “İzin verin, dönüşte çeşmenizi açacağım! “ deyip geçmiş. Bir başka yerde elma ağaçlarının kuruduğunu, her yıl altın veren elmenın gene altın vermesi istemişler. Delikanlı onlara da dönüşte yapma sözü vrmiş. Yol üstünder bir su varmış, sandalda bekleyen sandalcı nedense karşıya geçemiyormuş. Talihin Çocuğu onu da karşıya geçerse, tutukluktan kurtaracağı sözünü vermiş. olmuş. Delikanlı devin kulübesine varmış. Devin annesine durumu anlatmış. Anne dev çocuğa tardım etmek istemiş. Ancak onu insan olarak saklaması olanaksız olduğundan sinek durumuna sokmuş. Ancak sinek konuşmaları gene duyabiliyormuş. Dev gelince insan kokusu aldığını söyleyen devi annesi azarlamış. Azarı işiten dev hemen uyumuş. Dev uyanınca bedeninden bir kıl çekerken soru sorulmuş:

-Çeşmenin suyu neden akmıyor? Dev can acısı içinde deliği bir kurbağanın tıkadığını, kurbağa çıkarılırsa suyun akacağını, ikinci kılda da Dev of mof derken anne gene söze karışmış. Elmanın neden altın meyve vermediğini sormuş. Dev homurdanırken ağacın kökünü bir farenin kemirdiğini, üçüncü kılı çekince de kayıkçının neden elinde kürek durmadan nehirde dolaştığını sormuş. Dev gene “Beni rahat bırakın ! “ diye bağırmış, “O sandalcı elindeki küreği birisinin eline verinceye dek öyle kalacak. Ancak birinin eline küreği tutulturabilirse o zaman rahat kalacak! “ Talihin Çocuğu nehre geldi, sandalcıya yapacaklarını anlattı, karşıya geçip yoluna devam etti. Bekleyen elmacılara fareyi söyleyip geçti. Su bekleyenler kurbağayı öldürdüler. Talihin Çocuğu mutlulukla geri döndü. Kendisini karşılayan prenses mutluluktan uçuyordu. Talihin Çocuğu üç teli hükümdara verdi. İki çuval altını da Hükümdarın önüne döktü. Hükümdar altın delisidir. Daha çoğunu almak için kendisi gitmek ister. Talihin Çocuğu yolu tarif eder. Hükümdar hemen yola çıkar. Nehre vardığında sandalcı bir yolcu beklemektedir. Hükümdar biner binmez kürekleri eline tutuşturup yere atlar. Hükümdar ellerine yapışmış küreklerele etrafına bakar kalır. Böylece, gözü doymaz hükümdar cezasını çeker. Talihin Çocuğu güzel prensesle uzun yıllar mutlu olarak hükümdarlığını sürdürür. Zil çaldı, arkadaşlar Müfettiş Bey kalkadan kıpırdamadılar. Müfettiş Bey kolunu uzatıp dirseğinden döndürerek: “

-Çalışma saatiniz hepeyce uzunmuş! dedi. Kalktı, “İyi geceler! “ diyerek yürüdü. Arkadaşlar bana dönüp sordular. Konuştuğumuzu anlattım. Grimm Kardeşlerin resimlerini gösterdim; onların kitabını okuduğunu anlattım. Yatmaya bunları konuşarak gittik. Arkadaşların bir bölümü Müfettiş’in bizim dersliğe gelmesini açık açık istemiyor. Mehmet Yücel akıllı akıllı konuşarak gene güldürdü:

-Ne yapsın adamcağız? Okulda oturacak doğru dürüst sıcak bir yer yok, konuşacak insan da bulamıyor. Gene, iyi fena bunlar var, deyip bize geliyor! Kendi kendimize biraz da böbürlenerek gülüştük:

-Demek biz, ötekilerden biraz daha farklıyız? Sami Akıncı, Müfettişin geçen yıl anlattıklarını anımsattı:

-Almanca’yı kendi kendine öğrenmişAlmanca kitabı alıp hem okuyor hem de Türkçe’ye çeviriyormuş. Böyle 10 kadar çeviri kitabı olmuş. Müfettiş kendisi bu defa da bunları İlhan Görkey Öğretmene anlatmış. Yatınca gene aklım takıldı:

-Ben iki yıldır doğru dürüst kısacık bir şiiri ezberlediğim halde Türkçesini tam açıklayamıyorum. Müfettiş Hayrullah Örs kitapları çeviriyor! “Röslein Röslein Rölein rot. Röslein auf der Heiden! Gül, gül, Kırmızı gül; Çalılar üstünde duran gül! “ Seni kimse koparmasın. Koparmak bir yana koklamasın bile! Çalılar arasınsa gül çok gördüm ama bu şiirdeki gibisini sanıyorum görmedim. Bizim oralarda açanlar kırmızı bile olmaz; pembemsi renkleri vardır. Hele kokuları hiç yoktur. En çok da Koca korunun yılanlı kuyu yakınlarındaki dikenli çukurlarla Ardıçlık tepelerinde olur. Çiçek açar açmaz da taç yaprakları dökülür. Ortalıkta bir kuş burnu dedilkeri yuvarlak kalır. . Gül’ü onun nesine benzetiyorum ki? Biraz da Talih Çocuğunu düşündüm; böylesi olur mu? Ya o hükümdar ne yaptı o nehirdeElleri küreklere yapışık öylece kaldı mı nehirde? Bu masalı okumam iyi oldu. Romanlarda anlatılanlarla, masallarda anlatılanları iyice anlamış durumdayım. Anna Karenina’daki Kont Vronsky ile Talih Çocuğunu yan yana koyunca, Kont Vronsky bir insan olarak gözümde canlanıyor ama Talih Çocuğunu gözümün önüne rahat getiremiyorum. Hele o devler, kurbağalar, altın elmalar, elma ağacının kökünü ısıren fareler, devin sakalından kıl çekmeler, insanların yapamayacağı işler. Tren vagonları altında kalan insanı görür gibi oluyorun ama, bir kayıkta elleri küreklere yapışmış bir adamı düşünemiyorum. Üstelik buna güleceğim geliyor. Esneyince uykumu anımsadım, ortalığı dinledim; büyük bir sessizlik…

 

19 Mart 1942 Perşembe.

 

Zili duymamışım, Hilmi türtükledi. “Şaka mı ediyorsun? “ diye de sordu. Gerçekten herkes kalkmış. Akşam çok geç uyuduğumun şimdi ayırdına vardım. Önce masalı anımsadım. Müfettiş Hayrullah Örs’ü düşününce toparlandım. Adam dakikalarını boş geçirmiyor. Aklımca ben de çalışkanlık taslıyorum ama benimki galiba yetersiz bir çaba! Yatağım ı düzeltip indim. Yakınımdakiler gene Edirne yolculuğundan söz ettiler. “Öğretmenin sizin yanınızda söylediğinden farklı bir şey bilmiyorum! “ dedim. Hemşerim Kadir Pekgöz arkamdan “Biliyor ama saklıyor! “ dedi. Yürüdüm. Derslikte Kadir’e çıkıştım:

-Neyi saklayacağım? Öğretmen açık açık yük taşıyabileceklerden birkaç arkadaş alalım! dedi. Benim yapacak, saklayacak neyim olabilir ki? diye azıcık çıkıştır gibi yaparak bir kez daha açıkladım. Kahvaltıda konu Gene Müfettiş üstüne döndü, soru soru üstüne sıralandı. Müfettişler ne yapıyor? Neleri denetliyor? Nerede duruyor ya da oturuyor? Hangi okullarda yetişiyor? Buraya neden başka müfettiş gelmiyor? Konuştuk ama soruların hiç birine yanıt bulamadık. Derslikte Sami Akıncı, Hayrullah Örs’ün İstanbul’da oturduğunu, İlhan Görkey Öğretmene adres verdiğini anlattı. Fikret Madaralı Öğretmen kapıdan girince toparlandık. Ancak azıcık kargaşa oldu. Öğretmen sordu:

-Ne o bir sorun mu var? Sami böyle durumlarda çok tedirgin oluyor. Hemen açıklama yaptı:

-Arkadaşlar, Müfettiş Bey için soru sordular, ben de İstanbul’da oturduğunu anlattım! dedi. Fikret Öğretmen, müfettişler için açıklamalar yaptı. Onların doğrudan Milli Eğitim Bakanını temsil ettiğini, yıllık çalışma proğramları olduğunu, o programlar gereği yazılı yerleri gezdiklerini. Onları gözeten biri kuruluş bulunduğunu anlattı. “Hayrullah Beyin yıllık çalışma proğramında bu günler için burası yazılı olduğundan burada bulunuyor. Bunları zamanla öğreneceksiniz. Öğretmen olunca sizin de müfettişleriniz olacak, onlar da sizin çalıştığınız yerlere gelecekler! “ deyip güldü. Sonra da kendi öğretmenlik dönemlerinde karşılaştıkları müfettişleri anlattı. İlk gelen müfettiş, kusurlu gördüğü her şeyi yumuşak yumuşak konuşarak yaptırır ya da oturup kendisi yaparmış. İki yıl müfettiş değil bir yardımcı ile çalışır gibi öğretmenlik yapmış. Arkasından gelen biri ise her kusuru abartır, Milli Eğitim Müdürlüğüne rapor edermiş. Onun raporu sonunda bir başka müfettiş gelir olayları bir daha elden geçirirmiş. Bir kaç yıl böyle sürmüş. Öğretmen olaylardan ders alıp kusurlarını ortadan kaldırınca müfettişlerle bir sorunu kalmamış, gelmişler, geldikleri gibi gitmişler. Öğretmen konuşunca arkadaşlar müfettişin akşam dersliğimize geldiğini anlattılar. Nedense öğretmen önce güldü. Gülüşü biraz da anlamlı gibiydi. Arkadaşlar bana baktılar. Öğretmen bana:

-Sana soru mu sordu? “ yoksa diye sordu. Olayı anlattım. Kitabı açtım, resimleri gösterdim. Öğretmen, gülerek bu ne güzel rastlantı, son dersimizde ne konuşmuştuk? Arkadaşınız bize türkü okudu, hepiniz birer türkü hazırlayacaktınız, yapacağınız öterki ödev neydi? Hep birden “Masal! “ dendi. Öğretmen gene gülerek:

-Bir söz vardır, “Garip kuşun yuvasını Allah yapar! “ derler. Garip kuş değiliz ama çok iyi niyetlerle gövev yapmak, yurdumuza yararlı olmak için çırpınıyoruz. Hayrullah Bey de bize yardım elini uzatmış. öyleyse biz de bundan yararlanarak konumuzu işleyelim! “ deyip kitaptaki masalı okudu. Zil çalınca öğretmen bize, “Öğretmenliğinizde sık sık başvuracağınız bir yöntem de budur; fırsattan yararlanma! Karşılaştığınız, daha doğrusu öğrencilerin ilgisini çeken olaydan yararlanıp söyleyeceklerinizi söyleyeceksiniz. İlgisi artan çocukla, o zaman daha rahat öğreneceklerdir. Bakın müfettiş gelmiş, müfettişin gelişi ilginizi çekti. Müfettiş bir arkadaşınızın sırasına oturdu, elindeki kitabı aldı, birşeyler söyledi ama duyamadınız. Kendi kendinize sordunuz: Acaba ne söyledi? tüm bunlar bir ilgi nedenidir. Bu soruların üstüne şimdi biz de bir masal okuyoruz. Masalı hep bilirsiniz. Ama masallar bir yazı türüdür. Tıpkı romanlar, Öyküler, fıkralar, destanlar gibi bir yazış, bir anlatış biçimi vardı! “ Öğretmen konuya gelecek derste devam edeceğimizi, ancak dinlediğiniz bir masalı anlatacak şekilde anımsayıp hazırlamamızı bir kez daha söyleyip ayrıldı. Öğretmen gidince varsayımlar başladı 3 dersimiz de boş Derslikte mi kalacağız, çağırılacak mıyız? Benim sorunum başka:

-Çağırılırsak, “Gel! “ dedikleri yere giderim. Çağırılmazsak, oturur derslikte çalışırım. Almanca Lügatı açtım. Almanca Orta 2. 3. sınıf kitaplarım var. Onlara zaman zaman bakıyorum ama ilerleme şöyle dursun giderek gerilediğimi anlamaktan başka bir işe yaramıyor. Gene de açtım. Arkadaşlar da çok sessiz durdular. Öğle yemeğine dek derslikte kendi kendimize oturduk. Arkadaşlar öneride bulundular:

-Derslikte sessiz oturursak bizi kimse arayıp sormayacak! Yemek zili çalınca neşeli konuşmalarla yemeğe gittik. Müfettiş Hayrullah Örs, Okul Müdürü ile İlhan Görkey Öğretmen arasında oturuyordu. Nedense onların masasına başka öğretmen oturmamış. Gene de en yüksek sesle konuşanlar Fikret Madaralı, Ahmet Gürsel, Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenlerdi. Yan gözle öğretmen masalarını gözlüyoruz. Hilmi Altınsoy:

-Şimdi anladım! “ deyip başını aşağı yukarı oynattı. Anladığı da kimlerin müfettiş olduğunu bulmuşmuş. Arkadaşlar sordu, o da söyledi:

-En iri olan kimseleri! “ Hilmi Bunu söyler söylemez masdadakilerin hepsi güldü: “ Öyleyse sen de müfettiş olacaksın! Hilmi bunu beklemiyordu. Oysa onun en çok kızdığı da kendisine şişman denmesiydi. “Ben iri değilim! “ diyecek oldu. Yaşlanınca daha irileşeceği öne sürüldü. Hilmi söylediğine bin pişman oldu.

Öğleden sonra bir süre sırıkları(İrfan Öğretmen dün kazık sözünü değiştirelim, bunların çoğu sırık olarak kullanılacak demişti) tamamladık. Salih Ziya Öğretmene haber verdi. Öğretmen:

-Siz işlerinize görün ben aldırırım! dedi. Atölyeye döndüm. Sırıkları az ileriye yığın yaptık. Az sonra da kalabalık bir grup şakalaşarak sırıkları alıp götürdü. Kamil Varlık, Hasan Arabacı, Hasan Bozkurt, Ahmet Baştürk, İsmet Özcan, Hasanoğlan'da birlikte çalıştığımız çok konuşan ama çok dürüst çalışan arkadaşlar gene karşılıklı takılmalarını sürdürüyorlar. Onları görünce bizim arkadaşların öyle olmamasına üzüldüm. Yusuf, Mehmet Yücel, biraz İsmet öyle olmakla birlikte onlar da kısa sürede susuyorlar. Kendi kendime sordum:

-Ben kendim nasılım? Hiç şakaya gelemiyorum, şakacıları seviyorum. Bu nasıl bir durum? Yanımda başkaları şakalaşacak, onlara ben güleceğim ama onlar bana dokunmayacak! İrfan Öğretmen sessizliğimi değiştirdi. Demirbilek’ten mektup aldım, hepinize sevgileri, iyi dilekleri var. Aynı tempo ile çalışmalara devam ediyorlarmış. 3 Köy Enstitüsünden 200 kadar öğrenci toplanmış, “Onları kaynaştırıp işleri yürütmeye çalışıyoruz! “ diyormuş. Salih Baydemir duramadı:

-Ali Yılmaz Öğretmen bizi çok aramıştır! “ dedi. İrfan Öğretmen hemen sordu:

-Ne o Ali Yılmaz’la aran iyi değilmiydi yoksa? Hep birden iyiydik, ancak öğretmen daha biz oradayken:

-Sizi çok arayacağım! “ diyordu, yanıtını verdik. Bu kez İrfan Öğretmen:

-Ali biraz Delişmendir, ama iyi yüreklidir. İşine karışılmasını istemez. O daha çok yöneticilerle zıt gider! deyince ben, “Ali Yılmaz Öğretmen oradaki yöneticilerle çok uyumluydu, tüm işlere karışan Sili Usta ile Mustafa Güneri için tek söz işitmedik! “ dedim. Bu kez de İrfan Öğretmen:

-Yoooo, Ali kurnazdır, sözü öyle ortaya dökmez. O pasif direnç gösterir. Onun yaptığını öğrenciler sezemez. O öğrencileri alet etmez! Öğretmen sözü değiştirdi ama biz elimizdeki işleri sürdürürken bir süre Hasanoğlan’da dolandık. Hasanoğlan şimdi bizim bıraktığımız gibi değil, yeni binalara taşınmışlar. Bıraktığımızda binalar oturacak gibi değildi. Şimdi konuşurken Hasanoğlan Köy Enstitüsü deyince gözümün önüne köy okulu, bizim büyük çadır. Okul arkasından geçen bir yol, yolun hemen yanında bizim derslik çadırı, Köy okulu, okulun penceresinden bakan bizim kızlar. Bahçeye kondurduğumuz gölgelik, köşesine kurduğumuz çeşme gelmektedir. Oysa oraları kaldırılmış, Şimdi Hasanoğlan’a gidenler sıralanmış beş büyük derslik binası, büyük bir yemekhane, mutfak, üç atölye, küçüklü büyüklü depolarla köyden uzakta yeni bir yer. Sili Ustanın deyimiyle Hamurbasan Kırlığı, kırmızı kiremitli binalarla donandı. Belki de şimdi gitsem bana da yabancı gelecektir. Tarla gibi yerlerde çalıştık, binaları yükselttik. Oysa tüm yaz boyunca köy okulunun çevresinde dolaşmıştık. Keman çalışmaları, oyunlar, gece eğlenceleri hep okul çevresindendi. Yazın yemek yediğimiz bahçe, gölgesinde serinledipğimiz ağaçlar. Özellikle de bizim oyun öğrendiğimiz hamam arkasındaki külhan olmayınca benim belleğimdeki Hasanoğlan yarım olacak. Hele Süheyla Öğretmeni o okul bahçesinden bir başka yerde düşünmek sanırımki pek kolay olmayacak. Arkadaşlar ayrılırken Naci Öğretmeni sordular. İrfan Öğretmen gülerek:

-Ben söylemedim mi Naci Öğretmen iznini biraz uzattı; ama gelecek! İrfan Öğretmene akordiyon çalışmak için İlhan Görkey Öğretmenden izin aldığımı söyledim. İrfan Öğretmen:

-Çok iyi olmuş, rahat çalışırsın, öylesi daha iyi! deyip ayrıldı. Kapıyı kapatıp az sesle çalıştım. Dışarde gezenler çoğaldı, kimsenin gelmesini istemiyorum. Okuma zili çalınca sesi biraz arttırdım. Dağlı dışında tüm zeybekleri çalıyorum. Dağlıda bir eksik giriş var. O oyunda belli oluyor. Ben çalarken ritmi kaydırdığım için melodiği çalıyorum ama sanıyorum oynarken beni uğraştıracak ya da öyle oynanacak. Ancak Kızılçullu öğrenciler, iyi biliyorum, oyunu eksik ritimle başlıyordu. Mustafa bize benim çaldığım gibi oynattı ama o, o zaman söylemişti: “ Biz müziğini eksik söylüyoruz! “ Ezberlediğim notaların çoğunu unuutur gibi oluyorum. Ancak akordiyonu alınca parmaklarınm yerlerini buluyor Kızlar, Çok Ağladım, Martılar, Komparsite, Balalayka, Volga, MacarDansı, Çardaş, Gülnihal parçalarını çok istiyorlar. Onlara yenilerini de eklemeyi istiyorum. Ben Tuna Dalgalarını, Karmen Silvayı seviyorum ama onları nedense çok istemiyorlar. Sağ kolum biraz uyuşur gibi oldu. Yemek zilinde bıraktım. Yemekte Hilmi Altınsoy , nerede kaldığımı sorsu. Anlattım, “ Atölyede çalışmak için izinliyim. Okuma saati için haftada bir kitap okuyup Fikret Madaralı Öğretmene bildireceğim! “ dedim. Hilmi bağırta çağıra bana acıdığını söyledi:

-Hem çalışıyor, hem de çalıştığı için ayrıca kitap okuyacak. Ben olsam kesinlikle yapmam! “ Hemşerisi Hasan yanıtladı: “

-Söylemene gerek yok hemşerim, sen zaten yapmıyorsun, kitaplıktakı liste gösteriyor; Abi 50. kitabı tamamlıyor sen ikimiz arasında sıkışıp kaldın. 61 numarada 56, 63 numarada 5, 66 numarasa 49 kitap yazılı. Ancak Ağabey iki, iki cilt kitap okumuş onları da sayarsak 51 ediyor. Hilmi içinden gelerek bir “Ayyyy! “ çekti:

-Hemşerin, söz veriyorum sonra çok okuyacağım, ne olur oraya birkaç tane daha ekleyelim! “ Mehmet Aygün Hasan’ı uyardı:

-Sakın aldanma; . zaten ötekileri de öyle yazdırmıştı! Tartışmalı bir yemek yedik. Kalkarken müfettiş anımsandı, belki gene gelir. Ben, “Gelmesini istemiyorum, matematik çalışacağım; Abdullah yanıma gelmezse başka bir arkadaş çağıracağım! “ dedim. Hilmi gelmek istedi. “Matematik çalışırsan gel! “ dedim sevindi. Birlikte dersliğe gittik. Abdullah Erçetin gelmedi, Bekir Temuçin’le o da matematik çalışacakmış. Hilmi Altınsoy’la bir süre çalıştık çabuk bıktı. O kalkınca ben kendi çalışmamı sürdürdüm. 50’ye dek küp köklerini denedim ama iyi bir sonuş elde edemedim. ikinci çarpımda sayılar çok büyüyor. 5x5=25, 25x5=75, 40x40=1600, 1600x40=64000, 50x50=2500x50=125000 oluyor.

Vazgeçtim. En iyisi ben, gene kare kökler üzerinde durayım. 100 sayısına dek belli çarpımları yaptım. Çift haneli sayıların ikinci rakamlarıyla çarpım sonunda çıkan sayı arasında bir ilişki sezinledim ama bunu bir kurala bağlayamadım. 11x11=121, 21x21=441, 31x31=961, 41x41=1681 böyle gidiyor. 2’lilerde 4, 0luyor, 3’ler 9, 4’ler 6, 5’ler gene 5, , 6’lar 6, 7’ 9, 8’ler, 4, 9’lar ise 1 olarak sürüyor. Örneğin 12x12= 144, 32x32= 1024, 52x52= 2704… 13x13=169, 33x33=1089, 53x53=2809, 83x83=6889, 93x93= 8649, 14x14=196, 34x34=1156, 64x64=4096, 74x74=5476, 15x15=225, 35x35=1125, 55x55=3025, 37x37=1369, 87x87=7569, 97x97=9409, 28x28=784, 68x68=4624, 88x88=7744, 39x39=1321

Bunlar üzerinde daha duracağım. Öğretmen geçen ders daire üçgen ilişkisi üzerinde duracağız, demişti. Trigonometri sözü ederken de daire üçgen ilişkisinden söz etmişti. Geometri kitabımdan Çember açılarını açtım. Çevre açı, Merkez açı, kiriş, teğet, kiriş-teğet açılar geçiyor. Resimler çizdim, ayrı ayrı tanımları yazdım. Kitap ne güzel gösteriyor. Ben de sanıyordum ki, renkli çizimleri yalnuız ben yapıyorum. Oysa buradaki kitapta bile renkli çizilmiş. Kitaplarımızın olmayışına bir kere daha üzüldüm. Bu kitapları almasaydım, bunlardan haberim olmayacaktı. Sami Akıncı bu nedenle kazançlı. O nasılsa ders kitaplarını daha önceden hazırlıyor. Ya babası bu işleri biliyor, ya da ailesinden bir bilen var. İlginçtir, Hasdanoğlan’da hepimiz tanık olduk. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel gelecek, diye günlerce söylenmişti. Sonunda(6/6/1941) çadırdaki dersliğimize Hasan AliYücel geldi girdi. O tarihte yazdığım gibi bize bir çok soru sordu. Konuştu. Sahiden gördü mü yoksa rastlantımı Saminin sırasından bir kitap aldı. Kitap Hasan Ali Yücel’in yazdığı lise ikinci sınıflarda okutulan Mantık kitabıydı. Hasan Ali Yücel: “ Hepimize göstererek, bu kitabı siz daha okumuyorsunuz, bu lise ikinci sınıf ders kitabıdır! “ demişti. Oysa biz o günler henüz orta 3. sın ıf sayılırdık. Nitekim haziran sonunda sınıf geçtiğimiz söylendi, lise 1. sınıf dengi 9. sınıf olduk. Böylece Samşi Akıncı’nın o yılın kitabını değil iki yıl sonraki kitapları bile izlediği meydana çıktı. Ben de ancak bu olaydan sonra kitap almaya başladım. Ancak ben işi, içinde bulunduğum sınıfın kitaplarıyla sınırlı tuttum. Bunu yerine Almanca Büyük Lügar, Şaheserler Antolojisi, dergi türü kaynak kitapları sağlayabildim. Örneğin Matematikleri alsaymışım daha değişik kazançlarım olacakmış. Geometri çizimlerine bakınca üzüldüm. 180 sayfalık Lise 1. sınıf Geometri kitabının 30 sayfasını daireye ayırmışlar. Bu da dikkatimi şimdi çekti. Ahmet Gürsel Öğretmen trigonometriden önce daireye döneceğiz diye belki bunun için demişti. Biraz şaşırdım ama gene de umudum sürüyor, okuyup onları da aşacağım. Zil çalınca hazırlanıp kalktım. Arkadaşlar hep müfettiş beklemişler. Bir ikisi dönüp bana “Gelmedi! “ dediler. Gülerek. “Ben çağırsamdım gelirdi, isterseniz akşam çağırayım! “ dedim. Ali Güleren, “Ben istiyorum! “ dedi. Şaka dediği besbelliydi. Ancak öyle bir söz söylemesi, çoktandır bırakılmış yakasını gene ele verdi. Başladılar:

-Alaga” (Trakya söylenişi-Ali Aga, söyleminin kısaltılmışı) Bir sorunun mu var? Bize söyle, yardımcı olalım. Yatakhane ye dek bu takılmalar sürdü. Bir ara İsmet ortaya çıktı. Neyse Ali, İsmet’i duymazdan geldi. Birilerine açık açık küfürler savurdu. Bir bakıma üzüldüm. Şakalar azaldı, gün geçtikçe akıllanıyoruz derken bir küçük takılma olayı hemen ya kavgaya, ya da ağır küfürlere döndürüyor. Bunları düşünerek uyudum.

 

20 Mart 1942 Cuma

 

Sefer Tunca uyandırdı. “Sen bir zaman erkenciydin ne oldu arkadaş? “ dedi. O dediğin Hasanoğlan’daydı, orada kaldı! “ dedim ama hemen toparlandım. Sefer Tunca kendine görev edindi, hemşerisi Fettah nöbetçi olunca kesinlikle Sefer onun yanında oluyor. Fettah son zamanlarda biraz sustu. Yakın zamana dek kesinlikle nöbetlerinde kavga çıkarır, ayırma Sefer Tunca’ya düşerdi. Sefer de kolayını birlikte kalkıp yatakhane boşalıncaya dek ortalıkta dolaşmakta buldu. Fettah yatakhaneden çıkınca Sefer’in işi bitiyor. Birlikte dersliğe gittik. Edirne işine çok sevindi. Ancak gününü tam bilemediğimiz için “ACABA? “ diyoruz. Kahvaltıda çay, peynir. Fettah kendini şanslı sayıyor. Mehmet Yücel yüksek sesle “Fettah Biricik, bülbül gibi şakıyorsun! “ dedi. Fettah etrafına baktı, rendi değişti. Bülbül sözüne bozuldu. Nachtigal adını kıza takanlardan biriydi. Sonra sonra ad koyma işi tümüyle Fettah’a yıkıldı. Kız duyarsa telaşı içinde Fettah, geldi, elini ağzına tutarak bizim masalara birşeyler söyledi. Dersliğe gittiğimizde Ahmet Gürsel Öğretmeni derslikte bulduk. Gülerek. “ Bugün de siz bana “Günaydın ! “ deyin, bir de öyle deneyelim deyip, pencereden dışarıya baktı. “ İşte bahar geldi. Şaka maka değil bu yıl zorlu bir kış geçirdiniz. Siz diyorum, benimki geçen yıl bunun yanında felaketti. Arkadaşlar bu kışı da öyle yaşadılar. Kırklareli-Edirne arası Trakya’nın Sibiya’sıdır. Su bardağını havaya boşalt karşıya buz dökülür. Biri, şaka olarak arkadaşının yüzüne bir bardak su atsa arkadaşının yüzünü buzlar parçalar, o denli soğuk! “ Arkadaşlar birer ikişer geldi; gelenler hep ayakta. Öğretmen oturmamızı söyledi. Otuduk ama içimizde bir kuşku. Öğretmen gene ceketinin yenlerini geri çekip tahtanın yarısına denklemler yazdı; diğer yarısına da dörtgen , üçgen, daire çizdi. Geoımetri şekillerinin altına “Çeşitlerini ekleyin! “ yazdı. Ben anlamadım baktım. Arkadaşlardan bakanlar da oldu. Bana “Anlamadın mı? “ diye sordu ama beni dinlemeden açıkladı. “ Tahtaya kalkmamış olanlar bunları, bunların çeşitlerini defterlere çizsinler! “ dedi. Dik görtgenin yanına bir kare, üçgenin yanı üçgen çeşitleri, ayrıntıları, daire yanına da ayrıntılarını ekledi. Bunları siz çoğaltacaksınız! “ dedi. Kare ile dikdörtgeni bir araya yazdığına göre, bubnların çeşidi yok, siz bunları üçgenlere ayırın denmek istendiğini anladım. Hemen kareyi köşegenlerle böldüm. Dik dörtgeni de aynı şekilde çizip açılarını dik, dar, geniş diye belirttim. Üçgenleri çoğalttım: dik açılı, dar açılı, geniş açılı ikizkenar üçgenleri yaptım. Eşitkenar üçgeni tek olarak çizip bırakınca öğretmen geldi, “ Onu neden öyle yalnız bıraktın? “ dedi. Önce duraladım ama yanıtımı verdim, “ Onun eşdeğerleri vardır, pek yalnız sayılmaz ama türleri yoktur! “ dedim. Öğretmen, yüksek sesle “İşte ben bunu istiyorum, bildiğini direkt söyleyebilmek. Gerçekten eşkenar üçgen tektir, ailenin tek çocuğu gibi kardeşsizdir! “ Oğretmen bir süre yüzlerimize baktı, kendi kendine “Haydi bugün orta hallilerden başlayalım! “ deyip Yusuf Asık’ı tahtaya kaldırdı. Yusuf da sorulacakları iyi hesaplamış. Doğrudan üçgenin altına dik, geniş, dar üçgenler çizdi “Bunlar açılarına göre! “ dedi. Öğretmen, biraz sesini yükselterek, “Eeeee sonra? diye sorunca Yusuf, “Bir de kenarlarına göre” deyip eşkenar, ikizkenar , çokkenar üçgen! “ dedi. Kimseden bir ses çıkmaınca parmak kaldırdım. Öğretmen de dalgınlık yapmışmış, ben, “ Çokkenar üçgen demeyiz, çünkü kenarlar ancak üçtür! “ deyince öğretmen bu kez eeee, buna ne diyeceğiz? “ diye Yusuf'a sordu. Ben, “ Sırayı, söyleme sırasını değiştireceğiz: üçgen, ikizkenar üçgen, eşitkenar üçgen diyeceğiz! “ dedim. Sami Akıncı da beni destekledi, “Zaten öyle deniyor! “ Bugün ikinci aferini aldım. Yusuf Asıldan’dan sonra Harun Özçelik’i, Mehmet Yücel’i, Halil Basutçu’yu, Bekir Temuçin’i İsmet Yanar’ı kaldırdı. öğretmenin de yardımıyla sorulan sorular yanıtlandı. Ençok da daireler üğzerinde durdu. Dairenin de salt çizimi, çapı, yarıçapı, çevresi, alanı, çember uzunluğu, pi sayısı, bu sayının bulunması, ne işlere yaradığı. Daire için çizilebilen üçgen, dörtgen, kare özellikleri. , sayıları. Sayıları üzerinde söz aldım, düzeltme yaptım. Öğretmen gülerek dikkat, çekti, “ İçimizde bizi dikkatle dinleyenler var, uyanılsak bile düzelecektir, bundan eminim! “ dedi. Daire içine üçgen çizimleri konuşulurkenEn çok eşkwenar üşgen çizilebileceği söylendi. Öğretmen kaç tane? “ diye sorunca Sami Akıncı “Sonsuz! “ yanıtını verdi. Sami konuşunca ben de ilgilendim, “ Olamaz, ancak 360 çizilebilir! “ dedim. Trigonometri cedveli için hazırladığım derece çizimini gösterdim. Bir dereceden küçük açı sözkonusu olamayacağına göre, sonsuz sözü söylenemez! “ deyince öğretmen Samiye sordu: “ Söylenir mi? “ Sami de gülerek :

-Söylenemez. Öğretmen tahtaya çağırdı. Bir noktadan başlayarak on kadar açı çizdim. Ancak tebir çizimleri bir birine karışınca öğretmen kestirdi. Durum anlaşıldı. Bu biraz milimetrik bir çizim olacak, biz onu doğru sayıyoruz. Bunlardan sonra sıranın zaten bende olduğunu iyice anlamıştım. Başka soru beklemeye başladım. Oysa öğretmen:

-Bugün ortalaran yukarıya tırmandık, haftaya bir de iniş aşaya gidelim! diyerek sorgulamayı kesti. Sıra aralarında defter çalışmalarına baktı. Benim sıramda Lise 1. Geometri kitabını alıp kaldırdı. . Kitabın daireler bölümü açıktı. Öğretmen, “Bakın, “ Lise kitaplarından bunlar tüm ayrıntılarıyla veriliyör, sonra da öğrencilerden isteniyor! “ dedi. Daire bölümü sayfalarını saymaya başlayınca ben “Otuz sayfa öğretmenim! “ dedim. Öğretmen aynı sözleri tekraraladı, “Daireler, otuz sayfa. Konunun önemini belirtmeye bu da yeter! “ dedi. Zil çalınca öğretmen; Keşke boş zamanım olsaydı da size daha yakından yardım etseydim! “ diyerek ayrıldı.

Arkadaşların bir bölümü “Boş mu? yoksa dolu mu? diye sorarken Okul Müdürü kapıdan girdi. Biz günaydın beklerken Müdür Bey, “Beni arayıp sormuyorsunuz. Neden gelmediniz? desem yanıtınız hzzır

-Aradık, bulamadık! olacak. Haklısınız, arayıp bulamayan siz değil, Devletin koskoca Vekili bile aradı da beni bulamadı! “ deyip güldü. Sonra da, “ Siz bunları benim sorunum olarak bilin. ancak devlet görevi yüklenenlerin hepsinin başına bu tür sorunlar gelmektedir. Geçen gün öğretmeniniz Fikret Madaralı ile konuşurken kensini bilmem nerede öğretmenlik yaparken başından geçenleri anlattı; inanamadım. Ben ondan daha iyi durumdayım, halime şükrettim. Bizim Mustafa, şu sizin Hasanoğlan’daki Mustafa Güneri’niz bana yazıyor. “Nejat’çığım ya kaçacağım ya da kaçıracağım! “ Niçin? Çalışkan bir çocuktur, bilirim. Yıldığı iş değil, onu işlerini yapamayanlar ya da yapmayanlar yıldırmaktadır. Alın benden de o kadar! “ Bunları size benim derdim olduğuı için değil, sizin de bir gün başınıza bir başkası gelecektir. “ İşte bu ahval ve şerait içinde bile” size verilecek görevi yapacaksınız. Atatürk’ün söylediklerini derslerde öğrneceksiniz ama yaşamınızın her noktasında anımsayıp uygulayacaksınız. Ancak ilk uygulama kendi üstünüzde olacak. Hitabeyi okuyup yan çizerseniz, dürüstlüğünüzü kirli gömlek gibi sırtınızdan atmış olursunuz! “ Müdür Bey, sözünü keser gibi yaptı, Sami Akıncı’ya bana anımsat, ben gene unutabilirim, Gençliğe Hitabe çerçeveli hazırdı. Ahmet onu kaç kez sordu, çocuğa düzgün bir yer gösteremedik. Onu uygun bir yere asalım! “ Kapıya doğru giderken geri döndü” Daha doğrusu sen şimdi git, onu bana getir! “ dedi. Sami Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni almaya gitti. Okul Müdürü, bizim okulların niçin , nasıl açıldığını genel olarak anlattı. Kurtuluş savaşından önce de okullar açılmış, Batı anlayışı içinde dersler verilmeye başlanmış. Ancak tüm yurt yeni okullara geçememiş. Önce Padişahlık kurumu bu yeniliğe karşı durmuş. Ayrıca din kurumları, o zamanki adıyla Halifelik Batı tipi öğretimlerini küfür sayıyormuş. Batıyı uygar yapan buluşları kafir işi deyip önünden kaldırtıyormuş. Hastaların doktora gitmelerini bile hocalar önlüyormuş. Yurdumuzdaki azınlıklar, yeni okulları açar, modern hastanelerde bakılırken Müslüman Türk halkı ne okuldan ne de hastanelerden yararlanabiliyormuş. İşte Cumhuriyet Dönemi bu yanlış inançları ortadan kaldırıp Türk insanını da ötekiler gibi okula , sağlığa kavuşturmuş. Bunu yapmak için de okul açmayı tasarlamış. Ancak açılacak okullara eski, sarığı başından çıkarıp lşapka giyenlerin yeni okullarda da bildiklerini okuduğunu görünce, yeni okula yeni öğretmen yetiştirmeye başlamış. “Bizim okullarımız, bu girişimin son şeklidir! “ dedi. Sami Akıncı Gençliğe Hitabe’yi gertirdi. İsmet, Bekir Temuçin, arka arkaya okudular. Türkçe dersinde okuyup açıkladığımızı öğrenince Müdür Bey, gene okullara döndü, yasalardan söz etti. İlkokulu bitirme zorunluğunu söyledi. Ancak okulu olmayan yerde oturan insanların bir suçu olamayacağını öne sürdü. Sözü bizim görevlerimize getirdi. “ K öyde, yeniliklerin, doğrulukların önderi olacaksınız! “ dedikten sonra, mektup yazmalardan, temizliklerden, sağlıklarını korumalarından, karşılıkla saygı bağlarına dek bizim örnek olacağımızı, gülerek: “ İmam bilmem ne yaparsa, cemaatte bilmem ne yaparmış, derler. Siz bu sözü değiştireceksiniz “Öğretmen böyle yapmamızı söyledi, biz de böyle yaptık! “ dedirteceksiniz, buna mecbursunuz; yoksa bu halk sizi affetmez, çünkü topyekün umutlar size bağlanmış durumda, bunu iyi bilin! “ dedi. . Zil çaldı. . Müdür Bey gene geleceğini söyledi ama gelemeyeceğini biliyorduk. Çünkü aralıksız iki saat ders yapılmıştı. Sami, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni toplayıp götürdü. . 4. Dersimiz Resim dersi, boştu. Bekir Temuçin, Müfettiş için, resim öğretmeniymiş, gelebilir! “ dedi. İnandık, bir süre bekledik. Gelen olmadı. Öğle yemeğinde de gözlerimiz müfettiş aradı. Yemekten çıkarken Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen beni çağırdı, “ Sekiz öğrenci istiyorum, yarın sabah hazır olacaklar, kendilerine haber ver, sınıflarını numaralarını temiz bir kağıda yaz, bana getir. Ben onlar için Okul Müdüründen izin alacağım! “ dedi. Dersiğe gidip bir kağıt aldım. Önce kendimi, Arif Kalkan’ı, İsmet Yanar’ı, Sefer Tunca’yı, Hüseyin Serin’i, İbrahim Ertur’u, 8. sınıftan Cavit Kafkas! ı, Hasan Gülümser’i yazıp öğretmene götürdüm. Cavit’le Hasan Gülümser’e haber verdim. Çok sevindiler. Atölyeye az çek gittim. İrfan Öğretmene arkadaşlar, Salih Öğretmenin çağırdığını söylemişler. Az sonra gene bir öğrenci geldi, İrfan Öğretmene beni Salih Öğretmenin istediğini söyledi. İsfan Öğretmen olayı biliyormuş bana gülerek: “ Git bakalım, senden bugün bize bi yarar olamayacak! “ dedi. Tarım barakasına gittim. Öğretmen, önce herkes hazır mı? Sabahleyin mızıkçılık yapan olmasın! “ diye güldü. Besim İyitanır Öğretmen beni göstererek verdiğin ödevi kotaramazsa, tüm fidanları ona taşıtırsın, aklı başına gelir! “ dedi. Ne düşündüyse sonra da gülerek, “ O köyünde ne yükler taşımıştır, ben onlarn köylülerini bilirim, işten korkmazlar! diyerek bana gülümsedi. Az dikildikten sonra Salih Ziya Öğretmene sordum: “ Gidebilir miyim? “ Salih Öğretmen, “Yok yok, sen bugün buradasın, ben birini bekliyorum, seninle Ahmet Bey’le Hikmet Beyi göreceğiz. . Muhasebcimiz bize isimler adresler yazdıracak, onları birlikte yazalım. Bir eksiklik olursa Edirne’de dımdızlak kalır boş elle döneriz! “ dedi. Kapının önünde bir süre durdum, biraz da kendi kendimi korkuttum. Öğretmen kendisinden kuşkulandığına göre ben ona nasıl yardım ederim? “ Besim Öğretmen gidince içeri girdim, öğretmenden soracaktım. Gerek kalmadı, öğretmen kendisi anlattı. Fidanları almak sorun değil ama Devlet Fidanlığından parasız alacağımız için bir iki yere uğrayıp imza atılacakmış. Ben bu işleri sevmem, Katip Ahmet Beyi de götürmek istiyorum, onu bekliyorum, bu saatlerde gelecek, onun olurunu da alırsak işler tamam olacak. Ben kaldım, öğretmen okula gitti. Bir saat kadar geçti. Tarım barakasında yalnız oturdum. Sessizlik, bana köyü, köyde kırlarda yalnız kaldığım zamanları anımsattı. Beyaz bulutlar, tıpkı bizim köyün bulutları gibi. Bizim köyün bulutları diyorum ama ben bunları Hasanoğlan’da da görmüştüm. Onlar da bizim köyün bulutları gibiydi. Uykum geldi, neredeyse uyumak üzereydim. Salih Ziya Öğretmen geldi. “Tamam, Ahmet Bey bize katılacak. Bu çok iyi oldu, Ahmet zaten Edirneli, ne nerede iyi biliyor. Benim istediğim de buydu. Arkadaşlarını akşamdan uyar, yarın kahvaltıdan sonra yola çıkarız. Biz kamyona uymak zorundayız. Kamyonun ünlük işleri bitmeden bizi götüremiyor. Olsun, günler uzadı, erken döneriz. Aşçıbaşı size birer paket hazırlayacak, almayı unutmayın! “ Sevincimi belirtmemeye karar verdim. Ne denli saklasak arkadaşlar duyacak. İçlerinden bazıları kızacak biliyorum. Ne var ki, iş yapmaya götürülüyoruz. Üstelik ağır yükler kaldıracağımızı ben çok iyi biliyorum. Daha önce Türkgeldi Fidanklığından aldığımız fidanları unutmadım. Çamlar koca topraklı çuvallarıyla, bir çok fidan koca bidonlarıyla taşınmıştı. Gene zorluk çekeceğiz ama, Edirne’yi uzaktan görsek bile hoşumuza gidecek. Sanırım içinden geçeceğiz. Ahmet Ağabeyin gelişi M. Ablayı anımsattı. Bebeği olduğunu duymuştum. Benim de şansım bu işte. Tüm seydiklerim, evlenir evlenmez anne oluyorlar. A, C, M. üçü de anne oldular. Arkadaşlar hepsi dersliğe döndü. Arif Kalkan duramamış, Bekir Temuçin’e söylemiş. Bekir Temuçin Edirneli oluşunu öne sürerek hak savumasına kalkıştı. “ Sabah gelince öğretmene söylerim, benim yerime sen gidersin. Ben Edirne’ye gönüllü olarak gezmeye gitmiyorum. Gidenlerden de sorumlu değilim. Öğretmen kendi yazdı, bana da arkadaşlaera duyur! “ dedi. Fettah Biricik, Ali Önol, Bekir’e arka oldular. Sami, Akıncı yardıma koştu:

-Ben de Edirneliyim, gezmeye gidilseydi, gidip öğretmene söylerdim. Fidanlıktan fidan alınacağına göre gezemeyeceğimi anladığımdan, gitmeyi düşünmüyorum. Siz de öyle yapın! deyince herkes sustu. Halil Basutçu bir öneride bulundu. “Bunlar, fidan sökmeye fidan taşımaya gidiyorlar, biz de ilerde meyve toplamaya gideriz. O zaman biz de bunları götürmeyelim! “ deyince herkes güldü. Konu kapandı. Bir ara müfettişten söz edildi ama kimse gelmedi. Sami Akıncı “Müfettiş gitti sanırım, bugün ortalıkta hiç görünmedi! “ dedi. Bunu duyunca rahatladım. Kimseye tınmıyordum ama gelir düşüncesiyle hazır duruyordum. Bu kez de Almanca kitaplarımı açmıştım. Tüm çiçeklerin, meyvelerin, sebzelerin adlarını Lügatten buluyordum. GROSSES-Deutsch-Türkisches VÖRTERBUCH. Gerçekte ben bu aradıklarımı geçen yıllar bulup yazmıştım. Aklımda kalanların azlığını anlayınca şaşırdım. Sami öyle konuşunca kitapları topladım. İsmet yanıma geldi, sordu:

-Sahiden gidecekleri Salih Öğretmen mi yazdı? dedi. Onun yazdığını söyledim. İsmet, Salih Öğretmenin kendisini yazmayacağını sanıyormuş. Bunu duyunca iş ciddileşti, geri dönemem deyip yalanıma kendim de inanmaya başladım. Yat zilinde sessizce yattım. Amacım konuşmalara dalıp açık vermemekti. Dediğimi yaptım. Konuşmaları dinlerken erkenden uyudum.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ