Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

18 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

İlk Yıldan Bu Yana Özlenen Temsil: Akın Piyesi

 

28 Aralık 1942 Pazartesi

 

Sabahat Öğretmen oğluna bizim kardan adamı göstermiş. Bugün derste söz konusu edecektir, gibilerde konuşmalar oldu. Mehmet Yücel, “Deli misiniz siz? Öğretmen derste ondan söz eder mi? Ne diyecek yani, çocuğumu götürdüm mü diyecek? Üstelik kardan adam değil yaptığımız kar yığını! ”deyince homurdanmalar oldu ama üstünde fazla durulmadı. Piyesçiler giderek bir birlerine yaklaşmaya başladılar. Daha başlamadan sanki başarılı bir sonuıç almışlar gibi tavırlar takınıyorlar. Özellikle Ceylan Köylü Küçük Mehmet Sami Akıncı ile Halil Basutçu arasında mekik dokur durumda. Geçen gün üslendiği rol için bayan falan denince ağlamasına karşın, “Ne olursa olsun, seçildim ya! ”dercesine ortalıkta geziniyor. Sami Akıncı daha önce ona hiç yüz vermezdi, bu kez işbirliği yapılacağını düşünerek konuşmaya başladı. Halil Basutçu da öyle. , şimdiye dek Ciğerciyle konuştuğu görülmemişti. Kahvaltıda aynı konu açıldı, “Ciğerci Mehmet mıymıntı konuşmasıyla nasıl rol yapacak? ”Hilmi Altınsoy arka çıktı: “Çocuğa önce Fenerci sonra Lüküsçü diyordunuz, şimdi de Ciğerci diyorsunuz ne alıp veremiyorsunuz çocukla; kime ne zararı var onun? ”Hasan Üner: “Sen öyle san, onun kadar karıştırıcı, içinden pazarlıklı biri, içimizde yoktur. Bunu bilmen gerekir, geçmişte yaşadığın olayları unutmamışsındır! ”Hilmi bu kez: “Unutmadım hemşerim, ben biliyorum da sizlerle olan ilişkisini iyi sanıyordum! ”Bu kez Mehmet Yücel’le ilişkileri konuşuldu. Benim de söyleyeceklerim vardı ama karışmadım. Masa arkadaşlarımızdan Orhan’la iyi geçindiklerini sandığım için karışmak istemedim. Meğer onda da yanılmışım. Az sonra Orhan da benzer sözler söyleyerek güvensizliğini perçinledi.

Birinci dersimiz boş olduğu için konuşmalar az sonra başlayacak Türkçe dersi üzerine oldu. Ben şiirlerimi hazırladım, Faruk Nafiz’den ezberlediğim şiirler tamam. Han Duvarlarını, Han Duvarları’ndan söz eden Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu Notlarını toparladım. Olanak bulursam tüm bildiklerimi ortaya dökeceğim.

Zil çalar çalmaz Sabahat Öğretmen gülerek geldi. Kolunun altında gene bir yığın kitapla kapıdan girdi. Kitapları masaya bıraktıktan sonra sıralar arasında gezdi. Gidip kitapları arsından bir kitap seçti. Kitap elinde: “Sizinle daha önce konuştuk ama ben bir kez daha sormak istiyorum, Türkçe Öğretmeninizle derslikte hangi romanları okumuştunuz ? ”diye sordu. Altı yedi arkadaş el kaldırdı. Öğretmen el kaldıranlara bakmadan Sami Askıncı’ya işaret etti. Sami Akıncı: “Çalı Kuşu, Yaban, Küçük Paşa, Bir Öğretmen Konuşuyor, Kuyucaklı Yusuf! ”dedi. Öğretmen iyi öyleyse derken ben, Çıkrıklar Durunca’yı ekledim. Öğretmen duymamış gibi sözünü sürdürdü: “Bugün de bir başka yazarımızdan Halide Edip Adıvar’dan bir kitap okumaya başlayalım! ”dedi. Halide Edip Adıvarda’dan ilk derslerde söz edilmişti. Bir öyküsünü de okumuştuk. Sinekli Bakkal romanını okuduğumu söylemiştim. Öğretmen unutmuş olamaz, diye düşündüm. Öyleyse niçin ilk kez konuşuluyormuş gibi davranıyor, anlayamadım. Azıcık üzülerek sustum. Öğretmen kendisi Halide Edip Adıvar hakkında bir süre konuştu. Halide Edip Adıvar, o günlerin kısıtlı koşulları içinde ailesinin uyanık anlayışı yardımıyla iyi bir öğrenim görmüştür. Genç yaşında ünlü bir yazar olmuş, ayrıca öğretmenlik yapmıştır. Kurtuluş Savaşına yazar olarak katılmış, Atatürk kendisine simge olarak Onbaşı rüdbesi vermiştir. Bu nedenle Kurtuluş Savaşı aşamasındaki basın Halide Edip adı yerine sık sık Halide Onbaşı deyimini kullanmıştır. Öğretmennimize göre çok kitap yazan yazarlarımızdanmış, Seviye Taslip, Handan, Yeni Turan, Son Eseri, Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye, (Aslı Urun Kahpeye)Zeyno’nun Oğlu, Sinekli Bakkal, Tatarcık adlı kitapları varmış. (Öğretmen başka kitaplar da söyledi ama ben hepsini yazmadım)Bu kez elindeki kitabı açıp, kitabı sallayarak kitabın konusunu kısaca anlattı. Anadolu’da bir köy. Yunan işgali söz konuu olduğuna göre Batı Anadolu’da bir yer. Köy, Köyün ağası durumunda bulunan Küçük Hüseyin’le onun çıkar ortağı İmam Hacı Fettah etkisi altındadır. Bunlar da işgalcilerle işbirliği etmektedirler. Köyden yetişme Tosun Bey düşmana karşı savaşan bir gençtir. Köye yeni bir bayan öğretmen gelir. Öğretmen Aliye İstanbul’da yetişmiş, uyanık, temiz giyinen güzel bir bayandır. Tıpkı Çalı Kuşu’n daki Feride gibi mesleğini sever. Ne var ki köylüler İmam Hacı Fettah! ’la Ağa bozuntusu Küçük Hüseyin’in dolapları sonunda Aliye’ye düşman kesilirler. Aliye yalnız kalmıştır. Köyden Ömer Ağa Aliye’yi evlat edinir. Amacı onu korumaktır. Bu arada Tosun Bey köye gelir. Aliye’yi sevmiştir, nişanlanırlar. Ancak ortam evlenmelerine pek elverişli değildir. Aliye Öğretmenle Tosun Bey nişanklıdırlar ama bir türlü evlenmezler. O sırada Yunanlı işgal komutanı Damyanos köye gelir, Aliye’yi ilk görüşte sever, gerçekten evlenmek üzere ister. Önceleri işi zorlamaya kalkar gibi görünse de sevdiği için kötülük yapmak istemez. Aliye Öğretmen ise öğrencilerinden başka bir şey düşünmez. Öğrencilerine içtenlikle sarılması köylülerin dikkatinden kaçmamıştır. Ne var ki, İmam Hacı Fettah ile Küçük Hüseyin Ağa da boş durmaz. Aliye tam anlamıyla kem gözlerin gözetimi altındadır. Öte yandan Tosun Bey düşmanlar köşe kapmaca oynamaktadır. Olanak buldukça köye gelip göreceklerini görür gerekli bilgileri alır. Bu arada Aliye de Tosun Beyle görüşür. Öte yandan Yunanlı subay Damyanos Aliye’yi sevdiği için ona kötülük yapmak istemez. Ama Aliye Öğretmenin gözleyerek de olsa izini bırakmaz. Aliye iki arada bir derede kalmış gibidir. Ancak gerçek düşüncesi halkın fazla zarar görmeden düşmandan kurtulmasıdır. Aliye’nin Damyanos’la ilişki kurduğu gizliden gizliye halk arasına yayılır. Köy halkına bu, büyük bir ihanet olarak sunulmuştur. Dedikodu, giderek yalanlarla katmerleştirilip eyleme dönüşür. . Aliye Öğretmeni elde edemeyeceğini anlayan Hüsyin Ağa ile Hacı Fettah halkı ayaklanıdırır. Yazık ki Aliye Öğretmen, çok sevdiği çocukların babalarınca ya da onların gözleri önünde öldürülür. Bu arada Tosun Bey’le arkadaşları da düşmanı köyden kovmuştur. Aliye Öğretmenin durumunu irdeler. Aliye Öğretmen gerçekten kötülerin saçtığı yalan mikropları etkisinde kalan cahil insanların hayvansı davranışları sonunda can vermiştir. Aliye Öğretmenin yazdığı mektup bulunur. Tosun Bey üzüntüyle mektubu okur: “Aliye Öğretmen bir hayin değil yurdunu, yurttaşlarını seven dürüst bir insandır! ” Tosun Bey bir ölçüde teselli bulur. ”İşgalci düşmanla işbirliği yapanla savaşını sürdürür.

Birinci dersin sonuda öğretmen hiç bir söz söylemeden gitti.

Öğretmen dönüşünde sordu, “Beğendiniz mi? Arkadaşlar çok beğendiklerini söylediler. Ben kitaptan çok Sabahat Öğretmenin okumasını beğendim. Sesi okumaya çok uygun, şarkı söyler gibi okuyor. Fikret Madaralı Öğretmen de çok etkili okuyordu ama bayan sesi biraz farklı gibi geldi bana. İkinci derste kitaptan okumadı ama adı geçen kişileri sordu. İsmet ortaya ilginç bir soru attı. Okuduğumuz bir çok kitapta, roman ya da öyküde çevresindeki insanlara zarar veren din adamları var. Üstelik bunlar hacı-imam-hoca olarak anılıyor. Örneğin bu kitapta da geçen İmam Hacı Fettah adını ya da benzerin biz başka öyküde de okuduk. Bu kötü adamların babaları çocuklarına kötü adlaerı mı seçip veriyor? ”Öğretmen güldü:

-Ben böyle bir ayırım yapılacağını sanmıyorum ama din adamlarının tarihimizde zaman zaman yanlış iş yaptıkları biliniyor. Özellikle savaşlarda düşmanlarımız onları kollayıp kolay kandırıyor. Çünkü onlar halkı arkasından sürükleyen dinsel lider konumunda. Halk dinine inandığı gibi din adamlarına da kolay inanıyor. O tür olayları anlatan yazarlarda olayları olduğu gibi anlatınca karşımıza din adamları çıkıyor. Ancak bunların ayni adla olacağını düşünmüyorum! deyince İsmet, İmam Hacı Fettah’ı öne sürdü. Hacı Fettah derken Fettah Biricik’e baktığı için öğretmen sordu, “Arkadaşınızın bir ilişkisi var? ”deyince İsmet: “Arkadaşımız da Hacı Fettah! ”deyip güldükten sonra özür dileyip, düzeltme yaptı; “Fettah Biricik! ”dedi. Öğretmen anladı, güldü. Öğrencilikte bu tür takılmalar olur. Siz öğretmen olacağınıza göre hacılıkla hocalıkla bir bağlantınız olmayacak. Arkadaşınız gibi nice iyi vatandaşımızın adı Fettah’tır. Bunlar içinde bir ikisi sevimsiz durumlara girmişse bunun adıyla ilgisi olacağı düşünülmemeli. Öğretmen bu kez bir grup arkadaşın adını sordu. İdris, Yakup, Yusuf, İbrahim, Harun, adlarını Peygamberlere, Orhan, Mehmet, Mustafa, Ahmet, adlarını padişahlara, dayandırıldı. İsmet kendi adını Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bağladı. Sabahat Öğretmen güldü: “Eyvah eyvah, biz galiba pek öksüz kalıyoruz! ”diyerek adı geçmeyenleri sordu. Sami Akıncı, Halil Basutçu, Arif Kalkan, Kadir Pekgöz, Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk, Hasan Üner, Bekir Temuçin, Abdullah Erçetin, Ali Önol, Sefer Tunca, Hüseyin Serin, Recep Kocaman, Fettah Biricik kaldı. Öğretmen, Ali Önol, Bekir Yemuçin, Hasan Üner, Hüseyin Serin’i ayırdı, “Bekir’e sen halife Ebubekir’in, Ali Önol’a Hazreti Ali’nin, ötekilere siz de Peygamberimiz Hazreti Muhammet’in torunlarının adı taşıyorsunuz! ”dedi. Sami, Halil, Kadir, Arif, Hüsnü, Emrullah, Abdullah, Sefer, Recep kaldı. Öğretmen uzun uzun güldü. Kendilerine yer bulamayan arkadaşlara da, “Üzülmeyin sizin de geçmişte ün yapmış bir addaşınız vardır, ararsanız bulursunuz. Mehmet Yücek parmak kaldırdı. Öğretmen Mehmet Yücel’in ciddi bir söyleyeceğini sandı, “Bakın arkadaşınız önemli bir ad anımsadı! ”deyip söz verdi. Mehmet Yücel, “Ben Emrullah arkadaş için düşündüm:

-  Lüleburgaz'daki eski Emrullah Efendi İlkokulu! deyince Sabahat Öğretmen kendini iyice bırakarak kahkahayla güldü. . Sonra da :

- Gülmeye hiç niyetim yoktu, demek ki gereksinimim varmış! dedi. Az sonra Emrullah Efendinin geçmişteki saygın eğitimcilerimizden olduğunu, arkadaşınız orasını bilmediği için binayı söyledi, ancak isabetli bir ad buldu! deyip başıyla Emrullah’işaret etti. Emrullah’a bakıyordum, arkadaş, Mehmet Yücel konuşunca kıpkırmızı olmuştu. Öğretmen konuşunca yüzünde gülümseme oluştu. Biz gülüşürken zil çaldı. Öğretmen gülmesini sürdürdü. Sami Akıncı tarafına bakarak:

-  Sizler de kendinize bir ünlü adı arayın! diyerek baktı. Parmak kaldırdım. Öğretmen pek önemsemeyerek: “Bir şey mi diyeceksin? ”dedi. Ben hızlı hızlı:

-  Deminden beri saydığımız ünlü kişiler tarihte uzun aralıklarla yaşamışlar. Arkadaşlarımız da çok çalışıp ünlü birer kişi olarak o büyükler zincirine katılsınlar! dedim. Öğretmen birden durdu:

- A bakın, bakın arkadaşınızın dediği çok önemli, sizler, sizden sonraki addaşlarınıza örnek olabilirsiniz, bu çok güzel bir dilek aynı zamanda önemli bir uyarı! ”deyerek ayrıldı. Öğretmenin arkasından çıktım. Öğretmen köşeyi dönerken arkasından geldiğimi gördü, gülümserek durdu bir söyleyceğin mi var? ”dedi. Müdür Beyi derse çağıracağımı söyledim. Öğretmen, Müdür Beyin olmadığını, sessizce derslikte oturmamızı söyledi. Dersliğe döndüm. Oldukça gürültülü bir hava vardı. Durumu yatıştırmak için doğruyu söylemedim. Müdür Bey Eğitimbaşının odasındaymış, ben giremedim, az sonra geleceğini söylediler! ”dedim. Herkes yerine oturdu. İsmet geldi yanıma oturdu. İsmet bunu pek yapmazdı, bir sorunu var anladım ama ne olduğunu kestiremedim. Sordum, kem küm etti. Sonra yavaşça: “Ben öğretmene Hacı Fettah’dan söz ettim, hangi kitapta geçmişti anımsayamadım, bana söyler misin?

-  Geçti biliyorum ama nerede geçtiğini bir süre düşünmeden bilemem. Üstelik kitap söyleyince gidip bakabilirler. En iyisi bakamayacakları bir yanıt ver, örneğin Aynaroz Kadısı filmi’nde de. Filmdeki adları kimse anımsamaz. Orada bir yığın sarıklı adamı anımsarlar ama adlarını daha o zaman tam olarak kavrayamamışlardı. İsmet sevinerek gitti. İsmet başına geleceği iyi kestirmiş. Bu kez değişik bir sorgulama oldu. Çoktandır hemşerilik gütmeyen, güdenlere de karşı çıkan Sefer Tunca İsmet’e sordu. “Ben, üstüme bir görev almış olarak sormuyorum ama gene de söylediğin Hacı Fettah adı daha önce nerede geçmişti, ben neden anımsayamadım? ”İsmet hemen yapıştırdı: -Anımsayamazsın doğal olarak, ikinci kez gitmeseydim ben de gözden kaçırmıştım. Aynaroz Kadısı filmini görmüşmüydün, gördünse anımsatmaya çalışayım. Film sözü işin içine girince başlar çevrildi. İsmet sözünü sürdürdü: “Hani kocakafalşı bir oğlan vardı, her sözü ters anlıyordu aptal bir oğlan, Kadının oğlu! ”Sorunun belli bir amaç için danışıklı dövüş olarak sorulduğu çabuk meydana çıktı . Bu kez Ali Önol: “Ama sen konuşurken kitap demiştin! ”İsmet onu da yanıtladı: “Filmler kitaplardan alınmıyor mu? Aynaroz Kadısı da bir kitap. Bul kitabını bak! ”İsmet bu kez başka bir olayı anımsattı. Söz konusu filmden sonra bir süre arkadaşlar fimdeki tombul oğlanı arkadaşlarımızın bir bölümü Abdullah Erçetin’e bir bölümü de Hilmi Altınsoy’a benzetmişti. Uzun süre de bu benzetmeler tartışılmıştı. Arkadaşlar bunları anımsayıp gülüştüler. Derken Abdullah Erçetin’le Hilmi Altınsoy kendilerine takılanlara veryansın edince Hacı Fettah unutuldu yerine gebeşlik, pırtlalık sıfatları kullanılmaya başlandı. Yemek zili çalınca her zamanki gibi derslikteki gerginlik geçici olarak biter gibi göründü. Öğle yemeği ya da yemekten sonra yapılacak çalışmalar üstüne varsayımlar başladı. Yemekte Halis Öğretmeni görünce ben de bozuldum; ya atölyeye çağırırsa? Neyse kuruntum uzun sürmedi. Bugün de atölye çalışması olmayacağı duyuruldu. Bizim sınıf derslikte çalışacak. Öğleden sonra Asım Öğretmenin odasında çalışacağıma sevindim. Ders zili çalınca kapıda bekledim Asım Öğretmen bana, “ Müjde, seni Talat Ayhan Öğretmen çok sevmiş, Resim Odası anahtarını al, zamanında aç-kapa, büyük akordiyonu da oraya al, resim dersleri dışındaki zamanlarda bildiğin gibi çalış! ”dedi. Arkasından da, “ Birlikte çalışmalarımız gene sürecek, sen boş kaldığın zamanlarını orada da değerlendir. Talat Öğretmeni hemen gör! ”diye tekrar uyardı. Öğretmen odası önüne dek gittim ama birden vazgeçtim. Böyle gidip anahtar istersem iyi karşılamaz, Perşembe günü dersi var, verirse o gün verir! ”deyip döndüm. Aklıma geldi, daha önce Harun Özçelik’e de anahtar vermişti. Harun neden o işten vazgeçti? ”Harun’dan bilgi almayı yeğledim. Dersliğe dönünce Harun’a baktım. Sıra arkadaşı Yusuf: “Harun Resim Odasında Talat Öğretmenle çalışıyor! ”dedi. Birden bozuldum: “Harun’la çalıştığına göre beni neden istesin? ”Gene de gidip görünmeye karar verdim. Kapıya yaklaşırken Harun dışarı çıktı; beni görünce de geri dönüp Talat Öğretmene seslendi: “Kendisi geliyor öğretmenim! ”dedi. Bana da, “ Öğretmen seni bekliyor! ” diyerek gülümsedi. Kapı açık ama durup vurdum. Öğretmen gel işareti verdi. İçeri girince : “Gel! ”deyip beni öğretmen masasının yanına götürdü orada masa yüksekliğinde bir dolabı göstererek: “Bu dolap senin, anahtarı var, notanı, akordiyonun oraya kilitle kendin aç-kapa. Benim ders proğramamı yaz, dersten 10 dakika önce aç, nöbeçler gelince sobayı yaktır. Ders bitiminde nöbetçiler yemizliğini yapmamışsa sapta, bana duyur. Pencereler, kapı açık kalmasın, işi olmayanlar girmesin. Senden istediklerim bunlar. Cumartesi-Pazar günleri Harun, zaman zaman gelecek, o senin arkadaşın bir birinize zararınız dokunmaz. Benim isteklerim bunlar! ”dedi. Bu kez bana sordu: “Senin bir söyleyeceğin var mı? ”Sevincimden boğula yazdım, “Sağolunnn! ” diyebildim. Talat Öğretmen başını kaldırıp: “Aaaaa! diye uzatarak: “Çalışırken başka kimseyi alıyor musun? ” diye sordu. Almadığımı söyleyince: “O iyi işte, giren çıkan, ne de olsa bir zarar verebilir. Kalemlerim, boyalarım, kağıtlarım açıkta görüyorsun! ”dedi, gitti. Harun’ûn gülerek ayrılması, cumartesi-pazar günleri gelip çalışması ilgimi çekti. Öyleyse sürekli kalmayı neden bıraktı? Dersliğe gidince öğrenmek istedim. Harun yok. Sordum, Harun bir hafta revirde gözetimde olacakmış. Yusuf’a sordum: “Aynı rahatsızlık, ilaçların etkilemediğini gören doktor, yiyecek gözetiminde tutmak istemiş. Yusuf gülerek bir de muştuda bulundu: -Hadiye bu kez kendisi bakacak Harun’a. Hadiye Ayşe Hemşirenin kızı. Yusuf’a: “Harun duyarsa üzülür, senden bunu beklemez! ”dedim. Yusuf :

-  Sen başka bunu bilmeyen yoktur, sanırım! dedi. İnanamadım. Şimdiye dek kızlarla ilgili çıkan yakıştırmaların hiç biri doğru çıkmadı. Bu neden doğru olsun? Yerime oturup tarih kitabını açtım. Tarih dersi için bir kurnazlık düşündüm. Günümüz savaşlarından yararlanarak eski ulusları anıp sözü göçlere götürmek oradan da İstemi Han’ın yaşayıp uyaşamadığını sormak. Arkasından Atalarımızda insanların kurban edilip edilmediği konusunda Selçuk Öğretmeni, konuşturmak. Esas amacım da, piyeste Sami Akıncı’nın rolünü yaptığı Demir’in (O bir genç delikanlı) İstemi Han’ı bile titreten, kendi babasının da aralarında bulunduğu üç hakanı ortadan kaldırması olayını irdelemek. Aklımca Sami’nin yüklendiği rolün abartıldığına dikkatleri çekip dolaylı olarak Sami’nin rolünün önemini azaltmak. Elimdeki Lise kitabında göçlerden söz ediliyor ama 4 yıl önce bizim okuduğumuz kitap kadar göçler konusunda ayrıntı yok. Attila ile Batı Hunları var. Onlardan esinlenerek soru hazırladım. Bir de kendim kuruntuladım. Yunan Yarımadasını okurken orada büyük bir uygarlık oluştuğunu, ancak kuzeyden gelen kavimlerin Yunanistanı yakıp yıktığını bir süre sonra orada kendilerinin kurduğu uygarlığın ise esintilerinin günümüze dek geldiğini öğrenmiş oluyoruz. Sokrat, Eflatun, Aristo gibi filozofların ya da Leonidas, Perikles, İskender gibi komutanları yetiştiren, Partenon gibi anıtları yapanlar da bunlar. Öyleyse göçle gelenler daha uygar insanlarmış. Hazırladığım soruyu kendim de beğendim.

Asım Öğretmen derste, gittim biraz piyano tıngırdattım. İçim rahat etmedi, büyük akordiyonu alıp Resim Odasına götürdüm. Talat Öğretmenin gösterdiği dolabı açtım karışık olarak konmuş ciltti kitaplar, resim tahtaları ile kitaplar var. Onları cinslerine göre sıraladım, boşalan yere de yatık olarak akodiyonu yerleştirdim. Öyle seviniyorum ki, yerimde duramıyorum. Gene dersliğe döndüm. Bu kez de sıradaki boş yere ayaklarımı uzatıp ters döndüm. Mehmet Yücel sordu, “Dayı çok sevinçli gibisin, birini mi gördün yoksa? ”Evet birini gördüm, daha doğrusu birisiyle konuştum! ”deyince Mehmet Yücel doğruldu: “Sahi mi? kimdi hadi söyle! ”deyince: “O sensin! ”deyince arkadaşlar güldüler. Mehmet Yücel diretti, “O ben değilim, sen bana bakıp onu görüyor olmalısın! ”deyin de: Ha işte şimdi tam bildin, sana bakıp onu görür gibi oluyorum, O da bir Ceylan Köylü, gözleri ceylan gözü gibi, saçları kömür gibi siyah, dalgalı dalgalı! ”deyince herkes birisinden söz ettiğimi anladı ama, kestiremediler. Mehmet Yücel bozuldu, “Sözünde durmadın dayı, hani ondan söz etmeyecektin? ”dedi. Ben de: “etmeyecektim ama sen beni zorladın. Ben sana sözünü etmeyeceğim diye söz verdim ama onu düşünmeyeceğim dememiştim. İstersen bundan sonra düşüncelerimden de sileyim! ”dedim. Mehmet Yücel gülerek, “İstemem, sen çok kurnazsın dayı, gene bir yolunu bulup sözü kendine çevirirsin! ”deyip başını çevirdi. Öbür tarafta Ceylan Köylü Küçük Mehmet: Kimden söz ediyor? diye sordu. Mehmet Yücel sesli olarak yanıtladı: -Ali Ceylan’ın kardeşi, Hüsnü dayımın kızını söyulüyor! ”dedi. Böylece ben söylemedim ama geçmiş yıllarda ona takıldığımı bu kez kendisi söylemiş oldu. . Kızı, üç yıl önce arkadaşların çoğu görmüştü. Çok saçlı, güzel bir kızdı. Ne var ki bizim arkadaşlar gördüklerini de duydukları gibi belleklerine pek kapatamıyorlar. Ya da bellekleri Nasrettin Hocanın türbesi gibi dört yanı açık. Bu açık bellek olayını Fikret Madaralı Öğretmen anlatmıştı. Nasrettin Hocanın türbesi, dört köşeli, köşeler arası açık olarak yapılmış. Buna karşın bir köşeye takılmış, kilitli bir kapısı varmış. İnsanlar görünce gülsünler, diye böyle yapılmış. Fikret Madaralı Öğretmen bize, “İnsanların bir birinden saklayacağı düşünceler olabilir. Böyle durumlarda ağzınızı açmamalısınız, açarsanız size bu türbeyi anımsatırlar! ”demişti. O sıralar, Reşat Nuri Güntekinden bir öykü okumuştuk. Çocuk, babasının kahramanlıklarını anlatırken biraz da abartılar katarak önüne gelene anlatırmış. Yunan işgali dönemindeymiş. Çocuk arkadaşlarına babasının kahramanlıkları üstüne düşler kurup anlatırmış. Yunan işgali günlerinde babasının Yunanlıları kestiğini anlatan çocuğun uydurdukları sonunda Yunanlıların kulağına gitmişİşgalci Yunaqn askerleri zaten bahane aradıklarından, adamcağız çocuğunun boşboğazlığı yüzünden canından olmuş. Bu öykü üstünde konuşurken öğretmen bize de uyarıcı övütler vermişti.

İçim içim sığmıyor gibi, Resim Odasında ne zaman, nasıl çalışacağımı bir türlü planlayamadım. Bir daha girdim, az durup çıktım. Talat Öğretmenin duraksayarak: “İçeri arkadaş alma deyişi acaba kızlar içinmiydi? diye de düşündüm. . Kapıyı kapatıp çıkarken. Röslein’la karşılaştım arkadaşı Sakine ile gidiyordu. Resim Odasından çıktığımı görünce orada ne yaptığımı sordular. Resim yaptığımı söyleyince güldüler, “Yok okadar da değil, resim çalışanlar var biliyoruz ama, senin resim çalıştığını bilmiyorduk! ”dediler. Doğruyu anlattım: “Boş zamanlarda akordiyon çalışacağım! ”dedim. Röslein hemen: “A, ne iyi dinlemeye geliriz! ”dedi. Talat Öğretmenin tembihini haklı gördüm ama gene de gülerek , “Her zaman beklerim! ”dedim. Mehmet Yücel’in şimdi görmesini isterdim. Deminkinden daha sevinçli olarak kitaplığa gittim. Kitaplıkta Lise 1. sınıf tarih kitabını açtım. Göçlerle ilgili bilgilerimi tazelemek üzere bir daha okudum. Özellikle Yunanistan’ı Dor’lar istila ettikten sonraki değişimleri dikkatle okudum. Ancak Dor’ların gerçekte nereden geldiğini tam olarak öğrenemedim. Şaştım, tarih kitabında bile olay anlaşılır gibi yazılmamış. Bir yerde Dor’ların Anadolu’dan geldiğini yazıyor. , az ileride kuzeyden gelen Dor’lar deyip Makedonya tarafından söz ediyor. Böylece ben, bu göç olayını büyütmeden salt İstemi Han’ın tarihteki yerini sormaya karar verdim. Mete, Teoman, Bumin Han, Kutluk ya da İlteriş Han, Bilge Han, Gültekin Han derken İstemi Han’ı da buldum. Göktürk Hakanlarından Bumin Han’ın kardeşi. İ. S. 6. yy’da yaşamış. İşin ilginci istemeye istemeye Mehmet Başaran’ı sevindirecek bir ad buldum. Avarların Hakanı Bayan Han (İ. S. 626) İstanbul’a saldırmış, Demek atalarımız bayan erkek adı kullanıyormuş. Bilmeden arkadaşa çıkıştık. Bayan Han, İstemi Han’dan yüz yıl sonra yaşadığına, İstanbul’a yakın olduğuna göre demek tüm Asya Türkleri arasında bu ad kullanılıyormuş. Bunu söylemek için iyi bir olanak bekleyeceğim. Önemli olan ona buna yaranmak değil haksızlığı önlemek bence. O nedenle bildiğim bir olayı açıklamak boynumun borcu olmalı. Bunu tarih dersini beklemeden de yapabilirim diye tasarladım. Dersliğe dönünce Mehmet Başaran’ı göremedim. O da revire yatmış. Hilmi Altınsoy, Yakup Tanrıkulu da rahatsızmış. Üzüldüm. Yusuf Asıl, “Arkadaşlarımız çok nazık bedenli! ”diye güldü. İdris Destan çıkıştı, “Hastalıklar alay edilmez:

-  Gülme komşuna gelir başına! Yusuf, “Hastalanırsam onlar için söylediğimden değil, kendimi koruyamadığımdan hastalanırım. Ne o, arkadaşların bedenleri çok nazık demek onlar için kötüleyici bir söz mü? ”diye sordu. Yanıt alamayınca:

-  Onlar kendileri de her zaman kendilerinden yakınmaktadırlar. Öyleyse kendileri kendilerine kötü gözle bakıyorlar! diye bir süre konuşltu. İdris sustu. Bu kez İsmet Yusuf Asıl’a katıldı, “Karıncanın kardeşi varmış, karınca karıncayı korurmuş! ”dedi. Arkasından da İdris için:

-  Osmancıklı da kendisi çok rahatsız olduğu için arkadaşlarını koruyor! deyince İdris bu kez, “Ne var yani arkadaşımı koruyamaz mıyım? Hem, benimn adım yok mu? adımı söylemiyorsun Kızılcıklı? ”diye çıkışınca arkadaşlar güldüler. İsmet’e Kızılcıklı demek gerçekte hakaret anlamı taşıyordu. Geçmişte böyle diyenlere İsmet sert tepki gösteriyordu. Oysa bu kez güldü. Buna ben de şaştım. Az sonra gülüşünü açıkladı: “Osmancıklı, onlar gitti ben revire neden gitmedim diye kendisini sınarken kalkıp ona kötü davranmam ekmeğine yağ sürmek olur. O nedenle üstüne varmıyorum. Hastalığının ilerlemesine neden olursam üzülürüm! ”dedi.

Akşam yemeğimiz Hilmi Altınsoy’suz oldukça sessiz geçti. Harun da yok ama o sık sık gelmediği gibi gelince de konuşmalara çok kez katılmadığından eksikliği pek belli olmuyor. Hilmi sürekli konuşan, olay çıkaran, ortaya konu getiren olduğu için eksikliği hemen belli oldu. “Hilmi bu mercimek çorbasına ne derdi? ”sorusuna ben, “Gidin revirde dinleyin, orada da Hilmi bu çorbayı yiyordur! ”diyecek oldum. Arkadaşlar kesinlikle hastalara ayrı yemek verildiğini söylediler. Bunu nereden bildiklerini sorduğumda arkadaşlar özellikle Salih Baydemir’le Mehmet Aygün:

- Dediğin gibi olsa onlar sık sık gitmezler. Mehmet Başaran’a Ciğerci adının neden takıldığını sordular. İnanmadım ama fazla da diretmedim. Öyle bile olsa ben gitmem, girmemek için de burada verilenleri sonuna dek yerim! ”deyip tabağımı boşalttım. Mehmet Başaran’ın yarınki Tarih dersinde olmaması planlarımı bozdu, onun olduğu bir sırada Bayan Han’dan söz etmek isterdim.

Yemekten sonra 9. sınıftan Hasan Gülümser’le Cavit Kafkas geldi. Yılbaşı gecesi bir eğlence yapacasklarmış. Oyunlar için Asım Öğretmene söylemişler. Asım Öğretmen: “Ben size bir iki parça çalarım ama oyun havalarını çalmam, çalan hem de çok iyi çalan arkadaşınız var, onu aranıza alın! ”demiş. Önce bu sözlere inanmadım, “Beni kandırmak için bir yakıştırma! ” dedim ama sonra inandım. Yusuf Asıl’la Ahmet Güneri de aramıza alarak konuştuk. Dört oyuna katılacağız. Oyunlar, on kişilik olacak, oyuncuları Yusuf’la Ahmet Güner seçecekOyunlar: Arpazlı-Bengi-Harmandalı-Dağlı) Akordiyonla iki parça çalacağım. (Harman-Avcılar) Biz konuşurken birileri dikkatle izlediler. Cavit Kafkas söylenenleri not etti. 31 Aralık Perşembe günü öğleden sonra yemekhanede buluşmak üzere sözleştik. Arkadaşlar sevinerek gittiler. Onlar gidince sesler yükseldi:

-Bunlar bizi defterden silmişler, gönül almak için bile katılıp katılmayacağımızı sormuyorlar! Mehmet Yücel yanıtladı, “Bile bile lades denmez. O arkadaşlar kaç kez gelip bize rica ettiler; hangisine katıldık? ”Katılanlar olduğu söylendi. Kim katıldı diye soran da oldu. Sami Akıncı’nın adı öne sürülünce Mehmet Yücel:

-  Sağolsun Sami Akıncı yüzümüzü güldürdü ama o toplantılar başkaydı. Bu, Yılbaşı Eğlencesi; bu gecede Sami bilgi verecek konuşma yapmaz ki! O nedenle ona öneri götürmeyi düşünmemişlerdir! Sami hemen söze karıştı:

-  Benim adıma kimse konuşmasın, ben buradayım, gerekirse kendim söz alıp savunmamı yaparım! Mehmet Yücel Sami Akıncı’ya teşekkür etti. Bu kez de İsmet, Mehmet Yücel’e takıldı:

-  Bu sınıfta iki değerli insan var, ötekileri işte şöyle öyle. Biri Sami Akıncı öteki de Sami Akıncı’ya teşekkür eden kibar Ceylan Mehmet, Kırklareli ortaokulundan belgeli Napreş Kemal’in arkadaşı. Herkes güldü. Sami Akıncı gülmekle gülmemek arasında gözlerini kırpıştırarak İsmet’e baktı:

-  Sen şimdi kurduğun tümcede virgül kullandın mı kallanmadın mı? diye sordu. İsmet anlamadı:

-  Konuşurken de mi virgül kullanacaktım? diye sordu. Sami Akıncı: Öyleyse sen bize arkadaşı daha iyi tanıtan bilgi verdin. Biz arakadaşı Kırklareli orta okulundan ayrıldı biliyorduk oysa o oradan belge almış; bunu öğrendik! ”deyince Mehmey Yücel’le İsmet ikisi birden: “Bunu nerden çıkardın? ”deyince Sami Akıncı tahtaya kalktı İsmet’in sözünü yazdı: “Sami Akıncı’ya teşekküğr eden kibar Mehmet Yücel Kırklareli Ortaokulundan belgeli, Napreş Kemal’in arkadaşı! Bekir Temuçin bağırdı:

-  Çalış oğlum, baban gibi eşşek olma! ”Koştu tahtaya yazdı: “Çalış oğlum, baban gibi eşek olma-Çalış oğlum baban gibi, eşek olma! ”Herkes güldü. İsmet kalktı Sami’nin yazdığı sözcükler arasına virgülleri koydu. Otururken de Mehmet Yücel’e dönerek:

- Farketmez, bana kalırsa onu okuldan kovmuşlardır. Bir gün okula uğrayıp özel olarak bunu araştıracağım! dedi.

Yatarken gene bizim derslikle köydeki kahvemizi düşünüp karşılaştırdım. Büyük bir benzerlik var. Konuşma konuları farklı ama insanların tavırları bir birini andırıyor. Biri ya da ikisi konuşuyor. Konuşanlar, sanırım önemli bulduğunu anlatmaya çalışıyor. Ancak onu dinleyenler zerrece konuşanın amacıyla ilgilenmeden ortaya anlamsız sözler atıp saptırma yapıveriyor. Kahvede konuşanın demek istediğini saptamak olası değil, gürültüye gidiyor. Bizim derslikte de genelde öyle. Ancak zaman zaman birileri bunu önlüyor ya da hiç değilse önlemeye çalışıyor. İşte bu akşam Sami Akıncı güzel bir örnek verdi. “Ortaokuldan belgeli olan kim? ”diye soran olmadı. Böyle nice yanlışlar gelip gidiyor. Oysa bu virgül olayı üstünde günlerce durmuş, aylarca şakasını sürdürmüştük. Kendi yaptığımı da bu arada beğendim. Arkadaş, Bayan sözüne üzüldü. Niçin? Koskoca Faruk Nafiz Akın piyesine yanlış bir sözü yazar mı? Piyes Ankara’da oynanmış, Atatürk izlemiş çok beğenmiş. Öyleyse bunda bir yanlış yok. Yanlış yok ama biz o yoku var gibi sürdürüp olay çıkarıyoruz. Benim gecikerek yaptığımı daha önce yapan olsaydı böyle bir üzüntü olmayacaktı. Vahit Dede’yi anımsadım. Fikret Madaralı Öğretmemne Madaralı soyadını duyunca Madara Efsanesini sormuştu. Bunun önemini o zaman kavrayamamıştım. Bir süre sonra ordu komutanı Salih Omurtag okulumuza geldi. Bu geliş bizim için uğurlu olmadı, okulumuz elimizden gitti. Ancak Biz Salih Omurtag adını unutmadık. Omurtag’ın Bulgaristan’da bir yer adı olduğunu duyduk. Bu iki adın bir biriyle ne ilişkisi olabilir? Oysa bu iki ad bir birine yakın iki yermiş. Omurtag çok büyük bir alan Madara da Omurtag yöresinin ünlü bir kalesiymiş. Bunu daha sonra Vahit Dede’den dinleyince düşündüm. İnsan ilk duyduğunu salt bir söz olarak bellememeli, onunla ilgili olabilen daha fazla bilgiyi toplayıp beynine öyle yerleştirmeli. Ancak o zaman bilgili olabilir. Tarihi sevdiğimi söylüyorum. Bu yeterli değil, tarihte bir Hakan Bayan Han varken, bir piyeste geçen Bayan adını hemen erkek değil diye ortaya çıkarsam, o bilgi tarih bilgisi sayılmaz. Bu bilgi insanı her zaman zor durumda bırakır. Oysa bilgili insan bilgi açısından kolay kolay kendini zor durumda bırakmamalı. Bu kolay bir iş olmasa gerek ama hiç değilse bir konuda iyice araştırma yapmadan ortaya çıkmamak insanın elinde. Hele işi boşboğazlık düzeyine indirerek başkalarına takılmak sanırım sakıncalı bir durum. Bu açıdan bakarak Sami Akıncı’yı bir kez daha övgüyle andım. Çalışıyor, kendi çıkarlarını düşünüyor, iş derslerinden çekiniyor hepsi doğru ama onun gözünden, arkadaşın söylediği, sözde olabilecek hata da kaçmıyor.

İlginç bir nokta, 9. sınıflar geldi, tüm sınıf ortasında Yılbaşı Eğlence Programı hazırladı. 29 kişilik bir sınıfta hiç kimse çıkıp, “Ben de katılmak istiyorum demiyor. Dört yıldır bu böyle geldi, geçti. Ama arkadan hemen konuşma başlıyor, “Sami Akıncı neden çağırılmıyor? ”Bunu söyleyenler acaba kendilerine sormuyorlar mı? “Ben de bu sınıfta bir öğrenciyim, tıpkı Sami Akıncı gibi bir sırada oturuyor, onun gibi bir kaşıkla yemek yiyorum, iki gözüm var onlarla bakıyorum. İki ayağım var onlarla yürüyorum! ” demiyorlar. Bu arkadaşlar köylerinde yalnız kalınca ne yapacaklar?

 

29 Aralık 1942 Salı

 

Soba nöbeti Harun Özçelik’teymişBunu sorun yapmışlar, atlasın mı yoksa yerine biri mi tutsun. Duyunca ben tutmak istediğimi söyledim. Hemen toparlanıp dersliğe gittim. Merdiven altında daha önce hazırlanmış odunlardan bir kucak alıp sobayı ateşledim. Dersliğ gelenlerin çoğu bana teşekür etti. Bu arada Tarım Öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenimizin çok tekrarladığı sözü anımsadılar, “Söz yerine iş! ”Salih Ziya Öğretmen:

“İş yapmadan sözle avunanlar, La Fontainn’in hayvanlarını okusunlar derdi. Hayvanları derken de özellikle bastırarak söylerdi. Arada sözüm ona düzeltmek için Fabl diyenlerimiz olunca:

-Biliyorum çocuklar, fabl, oradaki hayvanların durumunuı anlatan yazı türünün adıdır. Siz onu Türkçe-Edebiyat derslerinde öyle bilin ama o fabllerde konuşanlar kimler? İşte, “ O konuşanları iyi dinleyin! ” deyişim bundan. Fablı okuyup geçersiniz. İşte ben de, “ Okuyup geçme, söz gelimi aslanın ağa düştüğü zamanki durumunu göz önüne al, ağustos böceğinin yakarışını unutmayın! Buna karşın karıncanın ağustos böceğine aşağılayıcı çıkışını ya da farenin aslana karşı alçak gönüllülük görüntüsü altında takındığı tavrı değerlendirmeye çalışın! Benzer fabllerde de benzer durumlar vardır. ”deyip gülerdi. Salih Ziya Öğretmen şimdi Konya/İvriz Köy Enstitüsünde. Bekir Temuçin sınıfça bir mektup yazmamızı önerdi. Kim yazacak sorusu soruldu. Bana önerenler oldu. Sınıfça nasıl mektup yazılacağını bilmediğimi söyledim:

-  Şöyle şöyle yazarsın! diyen olunca:

-  Onu sen yaz! deyip savuşturdum.

Kahvaltıda gene Hilmi Altınsoy’la Harun Özçelik için kaygılandık. “Hilmi’nin şanssızlığı, çay-peynir olunca mutlu oluyordu! ”dedim. Revirde de verildiğini söylediler. Hilmi orada da sevinmiştir ama benim sözüm onun sevinmesi bizi de etkiliyordu. O bizi uyarıyordu! ”Yusuf hemen karşıladı, “Ya çorbaba olunca? ”O zamanda, Hilmi olsaydı bizi dertlendirecekti, diyecektim. Tamam mı? ” diye sordum, Yusuf güldü. “Tamam! ”dedi.

Zil çaldı, sobayı karıştırıp oturmak istemiştim, Selçuk Öğretmen giriverdi. Gülerek: “Ne o 66 üşüdün mü? diye sordu. Nöbetçi olduğumu söyleyip yerime oturdum. Selçuk Öğretmen kardan söze başladı, geçen yılkı Hasanoğlan karı ile karşılaştırma yaptırdı. Üşüme durumlarımızı sordu. Sami parmak kaldırarak benim kurcalamayı tasarladığım İstemi Han olayını sordu. “Böyle bir Hakan var mı? ”dedi. Selçuk Öğretmen önce kısaca, “Var! ”dedi. Sonra da, “Gerçi o, Mete, Teoman, Oğuz ya da Bilge Han kadar ünlü sayılmamakla birlikte var! ”diye tgekrarladı. . Sami oturunca bu kez ben temsil olayını anlattım, arkadaşların Bayan Han için yanlış bilgi edindiklerini oysa Bayan Han diye bir Türk Hakanı var! ”dedim. Selçuk Öğretmen: “Elbette! ”deyip göçler nedeniyle dağılan Türk boylarının değişik yerlerde devlet kurduğunu, gittikleri yerlerin halklarıyla karışıp zaman içinde Anavatandan farklı adlar aldıklarını anlattı. Attila için: “O şimdi bizim kadar Macarların da atası sayılşyor. Macaristan’da bizim memlekette olduğu gibi bir çok insanın adı Attila’dır! ”dedi. Başka soru sorulmadı ama Selçuk Öğretmen, “Mademki siz göçlere ilgi duydunuz, bir kez daha üstünde duracak kadar önemli bir konu saydığım için tekrarlamakta yarar gördüm. Bugün de genel bir özet yapalım! ”deyip Göç haritasını açtırdı. Harita başına geçerek, Çin’e yakın yörelerden başlayarak Asya kıtasının belli başlı engebe yerlerini gösterdi. Gobi Çölü olarak anımsadığımız alanların bir zaman deniz olabileceğini söyledi. O deniz kuruyunca toprağı verimsizleştiğini, oralarda yaşayan insanların oraları terketmeye başladığını anlattı. Ancak tarihin karanlık dönemlerinde başlayan bu olaylar üstüne fazla bilgimiz olmadığını, daha sonraki zamanlarda olan göçler üstüne edindiğimiz bilgilerden yararlanarak varsayımlar yaptığımızı söyledi. Sözünü keserek, “Dur bakalım eski bilgilerinizden neler kalmış? deyip Arif Kalkan’a:

-  Arif demek, bilgi demektir, bakalım bu söz doğru mu? deyip güldü. Arif biraz tedirgin olarak, “Yok öğretmenim, ben o Ariflerden değilim! ”deyince bu kez öğretmen, “Doğru söze ne denir? Madem sen bunu baştan söyledin, ben de başka ariflera danışırım! ”deyip İsmet’e sordu. : - -Daha önce okuduğumuz ülke tarihlerinde göçlerden söz edilmişti, anımsadıklarını söyle! İsmet Batı Hunlarını, Attila-Bleda kardeşlerden söz etti. Öğretmen : “Başka deyince sustu. Sami parmak kaldırdı: “İtalya’ya Etrüskler gelmişti! ”deyince. Öğretmen: “Değil miya, Etrüskler üstünde o zaman fazla durulmamıştı. Çünkü okunan Roma tarihiydi. Ancak Etrüskler oraya nereden gelmişti? Acaba gelen yalnız Etrüskler miydi? deyince ben: Yunanistan’a da Dorlar geldi! ”dedim. Öğretmen: “Ya, ya! ”diyerek daha başka göçler sıraladıktan sonra: “İşte bu eski göçlerin de Asyadan geldiği bilinmektedirAncak bunların döneminden elimizde fazla bilgi bulunmamaktadır. Batı Hunlarını biliyoruz, çünkü onlar Roma dönemlerinde gelip onlarla savaş etmiş, Romalılar da bunları anlatmışlar. Görüyorsunuz tarihlerde Attila’nın resmi bile var! ”dedikten sonra birden hepimize sordu: “Attila hangi yüz yılda yaşamıştır? ”Milattan sonra 4. yüz yıl denince Selçuk Öğretmen:  “Değil mi ya! ”derken ders zili, çaldı. Öğretmen sordu: “Sizin bu piyes işiniz uzayacak sanırım. Nasıl olsa bir gün İstemi Han’a da sıra gelir! ”deyip ayrıldı. Ben gene sobaya bakmak için gittim; tam karıştırıken Hikmet Öğretmen geldi. Gülerek “Ne o çok mu üşüdün? ”diye sordu. Bir kez daha soba nöbetyçisi olduğumu söyledim. Yerime oturunca öğretmen bana: “Geçen derste neler konuşmuştuk, anımsayabilecek misin? ”diye sordu. Son derste konuştuklarımızı birden anımsayamadım ama, hiç duraksamadan: “Bahçe tarımı için elverişli toprakları, tahıl tarımı için seçilecek topraklar! ”deyiverdim. Öğretmen dalgınlık mı etti, yoksa öylemi düşünmüştü:

- Eveeet! deyip her iki tarım için mevsiminde yağan karın da yararları vardır! deyip kar düşen yerlerde donların da çok olduğunu, oysa kar tabakasının toprağı korudundan başlayarak, “Bizim çok yakındığımız karı, n bahçemiz için önemli yararı var’diyerek, kar suyunun akar sudan farklı olduğunu. bu farklı suyun toprakta gizlenen sayısız zararlı böceğin yok olmasına da yaradığını anlattı. Biz kimye okumadığımız için fazla bilgimiz yoktu; Hikmet Öğretmen bize, suyun kimyasal oluşunu anlattı. Suyun oksijen-hidrojen (=H2O) olduğunu biliyorduk ama, suyun bir de karışımı varmış o konuda fazla bir bilgimiz yoktu. Öğretmen örneklerle anlattı. Özellikle yopraktaki madensel karışımların suları da değiştirdiğini, değişik sularda neden değişik canlıların yaşadığına dikkatimizi çekdi. Buradan yararlanarak tahılların topraklara göre değişmesi nedenlerini anlattı. Şimdiye dek toprak-tahıl arasında bir bağ olduğunu seziyorduk ama bunun kimyasal bir olay olacak ölçüde değiştinin ayırdında değildik. Öğretmen kurcaladıkça hem ilgimiz arttı hem de eksik bilgilerimiz oluğunun ayırdına vbardık. Fizik dersi hiç görmemiştik. Öğretmen su ile sütü karışımının bir fizik olayı olduğunu buna karşın sütün yoğurt oluşunun bir kimye olayı olduğunu anlatınca hep gülümsedik. Biz, fizik ya da kimya olaylarıyla hep karşılaşmışız ama onlardan habersiz olarak onlara bakmışız. Örneğin ben pancar çapaladım, söktüm Alpullu Şeker fabrikasına taşıdım. Bu kez Alpullu’da kalınca iki kez fabrikayı gezdim. Pancarların yıkanıp parçalanmasını, parçaların sıvılaşmasını, kahve rengi sivinin sonra beyaz şeker olduğunu (Kalıptan geçenlerin kesme şekere dönüştüğünü) gördüm. Gördüklerimin büyük bir bölümü fizik konusuymuş, sıvıdan şekere dönüşü ise kimyasal bir olaymış. Ders sonunda Hikmet Öğretmen ayrılınca bir süre boş geçen derslerde biz tembel tembel otururken neleri öğrenemediğimizi anlamış olarak bakıştık. Bekir Temuçin içimizde en ivedi karar verip karar önerenlerden biri, bu kez de, “Fizik dersimiz boş geçiyor, Hikmet Öğretmen gelsin çok gerekli olan bilgileri ondan öğrenelim! ”dedi. Sami Akıncı da aynı öneriyi paylaşınca Okul Müdürüne iletilmesi kararlaştırıldı. Sami Akıncı öneriyi özel olarak götürecek. Arkadaşlar, “Derste söylersek o denli etkili olmaz! ”dedi. Hikmet Öğretmen bu kez kooperatifler üstüne konuştu. Çiftçilerin kooperatifleşmesi gerektiğini öne sürdü. Parmak kaldırdım, öğretmen söz verince Trakya Genel Valisi Kazım Dirik’in bizim köye iki kez geldiğini, köyde dokunan dokumaların, örgülerin çoğaltılıp satışı için birlik kurmalarını, bunun yavaş yavaş koooperatife çevrilip makineli üretime geçilmesini, bunu yaparlarsa kendilerine yardımcı olacağını söyledi; belli bir süre verdi. O süre bitiminde geldiğinde hiçbir kımıldama olmadığını görünce üzülerek ayrıldığını anlattım. Hikmet Öğretmen: “Maalesef bizim halkımız, yeniliklere karşı oldukça ürkek davranıyorlar. İşte sizler bu anlayışı değiştirmek için uğraşacaksınız. Buna şimdiden kendinizi hazırlayın! ” diyerek çalışacağımız okullarda kooperatif denemeleri yapmamızı, ortam bulunca da köyde geçerli durumlara göre daha büyük koopetatiflere öncülük etmemizi önerdi. Bu arada okulumuzda neden kooperatif kurulmadığı soruldu. Hikmet Öğretmen bir sürer düşündükten sonra: -Geçmiş dönemi eleştirmeye dilim varmıyor, okul oradan oraya göçmüş durmuş. Yeni Yönetim ise henüz oturmuş değil, öğretmenler yeni yeni tamamlanıyor. Sanırım önümüzdeki dönemde burada canlı bir kooperatif etkiniği başlayacaktır! dedi.

Hikmet Öğretmen çıkınca Okul Müdürüne gittim. Kapıdan bakınca: “Geliyorum! ”dedi. Dersliğe döndüğümde: “Geliyor! ”dedim.  Bir kaç kişi birden yüksek sesle:

-Yalan söylüyorsun! dedi. Tam o sıra Müdür Bey kapıdan girdi. Yüzünü ekşiterek:

-Ne çirkin hitaplar bunlar? Kim kime yalan söylüyor? Velev ki biri yalan söyledi, siz de bunun yalan söylediğini anladınız. Nezaket denilen bir olay vardır. “Yalan söyleyen kendi utansın, ”deyip yüzüne vurmamalısınız. “Yalan söylüyorsun! ”dediğiniz gerçekten yalan söymemişse o zaten terbiye sınırını aşmıştır. Bu tür insandan sakınmalısınız. Ona onun tavrıyla karşı çıkarsanız siz de aynı duruma düşmüş olursunuz. Özellikle siz öğretmen olarak bu tür çatışmalardan sakınacaksınız. Sakınmazsanız, başınız derstten kurtulamaz. Çünkü siz halk arasında olacaksınız. Halk denilen insanlar arasında en terbiyelisinden en arsızına dek her türlüsü bulunacaktır. Kendinizi korumak zorundasınız. Siz sıradan insanlar gibi laübalı konuşmalara katılamazsınız. Katılırsanız çalıştığınız yerde suyunuzu çabuk ısıtırlar!

Müdür Bey, biraz acımsı gülerek: “Suyu ısınma ya da suyu kaynama! ”deyiminin anlamını sordu. Mehmet Yücel’le İsmet Yanar birlikte parmak kaldırdılar. Müdür Bey Mehmet Yücel’e sordu. Mehmet konuşmaya hazırlanırken İsmet bir şey söyledi sanırım, Mehmet güldü ama çabuk toparlandı, “İşi bitmiş, görevine son verilmiş, öğrencinin tüm derslerden zayıf alarak ders yılı sonuna dek okulda kalması! ”durumu diye tanımladı. Müdür Bey doğru olarak saydı. Konuyu değiştirip Mehmet’in boyunu, kilosunu sordu. Daha önce de sormuştu, onu anımsadı:

-  O günden buyana bir değişiklik var mı? dedi. Pedagoji Tarihi kitabı önümde açık duruyordu. Müdür Bey sıralar arasında dolaştı. Benim sıramda durdu. Kitabı alıp kartıştırdı:

-  Bu kitaptaki pedagokların hepsini biz okuyamayız. Petalozzi’yi okuduk! Okuduk değil mi? diye sordu. Arkadaşlar hep bir ağızdan, “Okuduk! dediler. Bu kez bana baktı: “Sen ne diyorsun? ”dedi. Ben daha önce bir soru hazırlamıştım, kitabın arasında duruyordu. Kağıdı elime aldım; salt soru sormuş olmak için onu sordum. “Pestalozzi büyük bir adammış, kendini eğitim işlerine vermiş, sayısız okul açmış ama hiç birinden iyi sonuç alamamış. Üstelik bazı ülkelerde bir süre çalıştıktan sonra oradan kovulmuş. Derdini anlatmak için Napolyon Bonaparta gitmiş. Kapısı önünde bir hafta bekledikten sonra girebilmiş olmasına karşın gene de sorunlarını çözememiş! dedim. Müdür Bey:

- Ben de bunu bekliyordum. Bizim sorunumuz da işte bu! Bunun neresinden başlayalım? Dedikten sonra gdene bana sordu, “İlkokulu nasıl okudun? ”Anlattım. Kaç öğretmen değiştirdiğimi sordu. Dört öğretmen değiştirmiştim. 1. sınıfı okutan öğretmen sene sonunda ayrıldı, 2. 3. sınıf öğrtetmenlerim de aynı şekilde sene sonunda ayrılmıştı. Müdür Bey: “Niçin? ”diye sordu. Yanıt vermeyince anlattı:

-  En büyük etken, öğretmenin köy koşullarına uyamamasıdır. Daha doğrusu okumuş bir insan olan öğretmene halk uyamamaktadır. Öğretmenin aydın tavırları onları rahatsız ediyor. İşte bu rahatsızlıkları ortadan kaldırmak için öğretmeni tedirgin edecek tavırlar takınarak, onun kendilerinden uzaklaşmasını sağlıyorlar. Bu salt bizim yurdumuzda değil tüm dünya topluluklarında da böyledir. Okumamış insanlar okumuş insanlardan hoşlanmazlar. Pestalozzi de bu acı durumu yaşamış. Ancak o yılmamış, sonuna dek direterek, kendisi gibi düşünenlere güzel bir örnek olmuş. Ondan sonra gelenler onun başaramadıklarını değil de başardıklarını daha da geliştirerek Pedagoji Bilimini kurmuşlar. İşte bizler de bizden öncekilerin başarılı taraflarını ustaca uygulayarak başarılı olmanın yollarını deneyeceğiz. Sık sık size anlatmaya çalıştığımız da budur. Halkımız! “Kim bunlar? Halk halk deyip duruyoruz, soruyor muyuz kim bunlar? ”Annelerimiz, babalarımız, amcalarımız, dayılarımı, z halalarımız, teyzelerimiz. İşte bunlar halktır. Bunlar yenilikleri sever görünürler ama o yenilikleri yükleyeceği bir takım uğraşları asla benimsemezler. Bunlar nelerdir? Bunlar sdaymakla bitmez, kaşıktan, çataldan tut, ilaca , temiz gıdaya varana dek en yaşamsal gereksinimlerdir! ”Zil çaldı. Müdür Bey gülerek: “İşte bizim asıl irdeleyeceğimiz konular bunlardır. Bunları sürdüreceğiz! ”deyip ayrıldı. Çoğu kez ben soru sorunca, sonunda yapılan konuşmalara takılanlar olurdu. Bu konuda olukça alınganlaşmıştım. Bu kez kimseden bir tepki gelmedi. Gene de bir süre sessizce oturdum.

Öğle yemeğinde Hilmi geldi, revirden ayrılmış. Sıkıldığını anlattı. Mektupları dağıttılar iki mektubum geldi. Biri İzmir/ Kızılçullu’dan, öteki Samsun/ Ladik’ten. Kızılçullu’dan bekliyordum ama Samsun/Ladik için umudu kesmiştim. Oldukça ara verildi. “Yoksa ben mi yazmadım, ya da yazıp atmadım mı ? ”diye kaygılanmaya başlamıştım. Samsun/Ladik deyince arkadaşlar oranın müdürü Nurettin Biriz’i anımsadılar: “O müdür duruyor mu acaba? ” diye soranlar oldu. Mektup yazınca soracağım. Bu arada ben de bizim müdürümüzün ayrıldığını duyururum. Okul müdürleri çok sık mı ayrılıyor? ”sorusu ortaya atıldı. Benim bildiğim Eskişehir/Çifteler müdürü iki yıl önce ayrılmıştı. O zaman mektuplaştığımız Ali Yılmaz yazmıştı. Biz Hasanoğlan’dayken Çoban Mehmet, geldi hemen gitti. Biz Kepirte’ye dönünce Kayseri/Pazarören müdürü ayrıldı. Sonra da bizimki gitti. Böylece ayrıldığını bildiğimiz müdürler 4 oldu. Fikret Madaralı Öğretmenin anlattığı Çukurbük köyü, Samsun Kavak bucağına bağlı bir köymüş. (Kavak sonradan İlçe olmuş) Kavak-Samsun yoluna yakınmış. Okullarında aynı köyden öğrenciler. Neden sorduğumu merak ediyormuş. Ben nedenini yazmamıştım. Bu kez yazıp, Fikret Madaralı Öğretmenin ektiği fidanlardan, özellikle cevizlerden kalan var mı? onu da ben nerak ediyorum. İsmet dayanamadı: “Dayı, sana şaşıyorum, kalsa ne olur, kalmasa ne olur? ” Arkadaşlar hep güldü. İsmet’e yanıt verdim: “Sen köye gidince sayısız fidan ekeceksin. Ayrılıp gidince o fidanlar kalacak. Bakalım senin fidanların Fikret Madaralı Öğretemeninkilerden çok yaşayacak mı? ” Öteki arkadaşlar sordu: “Sonra ne olacak? Sonrası şu olacak: “1930’lu yıllarla 1940’lı yıllar arasındaki anlayışlar değişmiş olacak mı? Ayrıca Samsun ile Kırklareli köylüleri bir birinden farklı mı? bunu saptayacağım!” İsmet bir kahkaha attı:

-Boşuna yorulma, ben köye verilirsem fidan değil bir çöp bile dikmeyeceğim. Zaten bizim okulun bahçesinde fidan dikecek yer yok. Ağaçlar da kara ağaçla meşe. . Yeter onlar bizim köye! ”

Biz tartışırken Halis Öğretmen geldi, yüzlerimize bakarak seçim yaptı. Salih, Orhan, Yusuf, Recep, Mehmet seçildi. Öğretmenle birlikte gittiler. Tekrar gelir, bu kez beni de alır, kaygısıyla derslikten çıkıp Asım Öğretmenin odasına yollandım. Asım Öğretmenin dersleri dolu, koridordan duyulmayacak şekilde piyano çalıştım. 2. dersin sonunda Asım Öğretmen geldi. Çalıştığımı görünce, devam etmemi söyledi. . Bir süre de”Tam tam pammmm, tam tam pammmm ! ”diyerek vurguları belirtti. O gidince daha cesaretle çalıştım. Son dersten sonra Asım Öğretmen gelince:

-  Bravo, sen bu işi başaracaksın. 3, 5-4 saat piyano başında oturan bu piyanoyu çalmaya hak kazanır, devam et! dedi. Aletter’in parçasını çaldırdı:

-  Çok güzel, hadi kalk biraz gezin, belin düzelsin! deyip güldü, kendisi oturdu O da Diabelli Romndo’yu açıp çalmaya başladı. Rondoyu akordiyonla denediğimi öğretmen bilmiyor. Birinci, ikinci bölümleri ezberledim bile.

Dersliğe gidince bizim marangozları somurtuk buldum. Atölyenin çevresini kürümüşler: “Ne yapalım, öğretmen sizi beğendi! ”diyecek oldum hepsi birden:

-  Ne yapsın adam senden kortuğundan çağıramadı! dediler. Herkes gibi ben de güldüm ama gerçekte içim sızladı, “Öğretmen benden niçin korksun? ”Şaka bile olsa böyle bir kanı doğmasını istemezdim. Az önce Asım Öğretmenin verdiği onur duygusu bir anda uçtu. Kızılçullu’dan gelen mektuu okudum. Arkadaşın ağabeyi bu yıl okulu bitirdi, Ankara/Hasanoğlan’a kursa gitmişti. Onu sormuşum. Arkadaş ayrıntılarıyla anlatıyor. Bu yıl Kızılçullu ile Çifteler Köy Enstitülerini bitirenler, 4’er aylık iki kurs görmek için Ankara/Hasanoğlan’a gitmişler. Derslerinin bir bölümünü Ankara içindeki yüksek oklularda görüyorlarmış. Konservatuvar, Yüksek Ziraat, Gazi Terbiye Enstitüsü, Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi ders gördükleri yerlermiş. Dönem sonunda isteyenler köylerine öğretmen olarak dönecek, okumak isteyenlerse daha iki yıl okumayı sürdüreceklermiş. İşte buna sevindim. Arkadaş bana öneriyor:

- Ben hazırlanıyorum, sen de çalış, Hasanoğlan’da buluşalım! “Söz”, dedim içimden. Konservatuvara derse gitmek beni düşündürdü. Süheyla Öğretmenle orada karşılaşmak ne hoş olacaktır! Kendi kuruntularımla serpilip geliştirdiğim duygularımı bir yana itip arkadaş gibi, hatta gene öğretmen öğrenci olarak karşılaşmak da benim için hoş olacaktır. Böyle diyorum ama belki orada göremeyeceğim. Çünkü Şerif: -Kararlıyım, onu bırakmayacağım, babası benim tarafımda, Süheyla’nın yapacağı fazla bir şey yok! demişti. Bunları düşünerek mektubu tekrar tekrar okudum. ”Dörder aylık iki dönem kurs görmek, yani gene öğrenci olarak okumak; sonunda isterse köy öğretmenliğine dönmek! ”Bu bizim okula girdiğimiz zamanki duruma uyuyor. Neden bir yıl daha okuma demiyorlar da kurs, diyorlar? Okuma süresinin 6 yıl sayılmaması için mi acaba? Yedek subay olduğumuza göre başka ne zararımız olacak. Belki başka okullara gitme hakkı tanımamak için düşünülmüş bir kurnazlıktır, “Siz, öğretmen okullşaı gibi tam üç yıl okumadınız, onların gittiği okullara gidemezsiniz! ”diyebilirler. Amaçları öğretmen okullarından ayrı tutmak. Giysi işlerinde böyle yapıldı. Öğretmen olunca alınacak aylıklar ise iyice acıklı. Herkes bir ay çalışınca aylığını alacak, Köy Enstitüsünü bitiren öğretmenler 3 ayda bir alacaklar. O da aylık değil ücret. Öteki öğretmenlerin ayda aldığını bizler 3 ayda alacağız. Bizim bahçemiz olacakmış. O olacak bahçeler kaç yılda yetişecek? Yasaları yapanlar acaba bir bahçe değil, bir meyve ağacı yetiştirdiler mi? Köyde eğitmen Mustafa Ağabeyle bunu konuşurken bizi dinleyen babam, bunun yanıtını vermişti: “Örneğini görmek istersen Hamitabat köyüne git, orada milletvekilimiz Zühtü Akın’ın köşkü var. Köşkün bahçesinde sayısız meyve ağacı var. Köşk yapılalı 5 yıl oldu. Köşkün bahçecisi bizim eski sığırtmaç Hüseyin. Sor bakalım bu süreçte hiç meyve olmuş mu? Üzüm bağı bile 5 yıldan önce üzüm vermez. Siz, okul bahçelerine ekeceğiniz fidanların meyvesini yiyene dek oralardan ayrılırsınız. Önünüzde askerlikleriniz var; kim öle kim kala! ”demişti.

Mektupları bir yana bırakıp Akın piyesine döndüm. Öğretmen: “Roman okuyacağız! ”demişti ama karar değiştirebilir, o ndenle konuyu, tarihteki sürecini bilmem gerekir. Selçuk Öğretmenin anlattıklarını, derleyip toparladım. Bayan Han üstüne yapılan tartışma nedeniyle Mehmet Başaran’a yapılan şakaların yersizliğini savunacaktım ama Mehmet Başaran revirde, derste olamayacak. O zaman konuşmama gerek yok. Ben onu memnun etmek istemiştim. Damyanos kimdi? Aliye niçin Feride gibi başarılı olamadı? Feride’nin Doktor Emrullah Bey'ine karşılık Ali’yenin de Ömer Ağası oldu. Ancak zaman Aliye için olumsuzluk yaratıyor. Köydeki işbirlikçiler Tosun Bey düşmanlığını Aliye’ye yüklediler. Aklımca böyle bir karşılaştırma yapmayı tasarladım. Sabahat Öğretmen değer görüp izin verirse kalkıp anlatacağım. İyi bir konu yakaladığıma sevinerek yattım.

Sevinçli bir duygu içinde yatınca daha rahat olduğumun bilincine varmaya başladım. Kendimi sıklıştırmadan, şiir okuyarak uyumak benim için vazgeçilmez bir rahatlık oluyor. Ezberlediğim şiirler içinde en etkili ama beni üzecek bir duyguya saptırmayanı Röslein. Koparılan gül de, koparan delikanlı da acı çekiyorlar ama, o acıları çabuk geçecekmiş gibi bir duygu taşıyorum. Delikanlı: “Güzel gül, seni koparacağım…Gül: “Delikanlı, koparırsan dikenimi batıracağım, dikenim canını acıtacak. Oysa ben senin canının acımasını istemiyorum, acı çekersen üzülürüm! ”diyor. Olay bu kadar açık. Acılar var ama iki taraf bu acılara katlanıyorlar. Aşk dedikleri bu mu yoksa!

 

30 Aralık 1942 Çarşamba

 

Akşam yatarken Türkçe dersini düşünmüştüm. Oysa bugün benim için daha önemli bir ders var; Resim. Talat Ayhan Öğretmen’le iyi anlaşmamız gerekecek. Acaba algıladığım gibi mi? Yoksa Rersim Odasının işlerini mi üsleneceğim? Harun Özçelik orada resim çalışması yapıyordu. Ya başka sınıflardan da öyle çalışanlar varsa da tüm zamanlar Resim Odası doluysa, ben ne zaman akordiyon çalışacağım? Akşam yatarken kendi kendimi tedirgin etmemeye söz vermiştim. Oysa bu kez sabah sabah aynı hatayı yaptım. Ancak bu konuyu iyi incelemem gerekmektedir. Belki Asım Öğretmen bu dediğim durumları bilmiyor, ders dışında orasının tümden boş olduğunu sanıyor. Dersliğe tedirgin olarak gittim. Bir gözüm de Resim Odasının bizim derslikten görünen tek penceresinde. Bir ara içerde gezinen insan var, gibi geldi bana hemen indim. Bir süre dinledim, kimse yok. Daha doğrusu giren çıkan olmadı. Bu kez dışarı çıkıp karşıdan baktım, kimseyi, göremedim, dersliğe döndüm. Arkadaşlarrın bir bölümü, Hikmet Öğretmeni fizik dersi için çağırma önerisinde bulundu. Öneride bulunan oldu ama kimse gidip söylemeyi üslenmedi. Sami Akıncı’ya söylediler. Sami Akıncı kestirip attı: “Size güvenemediğim için gidip söylemem. Öğretmen gelirse ciddi ciddi çalışmamızı ister. Oysa sizin çoğunuz öğretmeni olan dersleri bile çalışmıyorsunuz! ” Birden bir gürültü koptu; kimin, kimin için söylediği pek anlaşılmayan sözler söylendi. Sami Akıncı güldü, “Bana diyeceğinize kendiniz gidin söyleyin! ”deyip gitti.

Kahvaltıda kendi aramızda konuştuk. Bana göre Sami haklı, “Niçin gidip o söylesin? ”Niçin bu öneriyi ortaya getiren gitmiyor? Niçin bir başkası, “Sami gitmezse ben giderim! ”demiyor? Soruları uzattım. Arkadaşlar bana hak verdiler. Hak verdiler ya Hilmi Altınsoy bu kez bana: “Abi sen git, arkadaşların çoğu bunu istediğine göre, sana teşekkür edeceklerdir! ”Bu kez Mehmet Aygün başka bir öneri getirdi:

- Hikmet Öğretmeni dersliğe çağıralım, sınıfça rica edelim. Ya da gelecek ilk derste hep birlikte rica edelim. Bunu daha akılcı bulduk. Mehmet dersliğe gidince bu önerisini söyleyecek, çoğunluk benimserse ilk derse geldiğinde öğretmene söyleyeceğiz. Çoğunluk benimserse öğretmene duyurmayı da ben üstlendim. Dersliğe gidince biz birbirimize bakışarak önerimizi söyleme olanağı ararken Fettah Biricik yüksek sesle: “Nerden çıkardınız Fizik dersi sorununu, bundan sonra okuyacağınız birkaç dersle ne öğreneceksiniz? alın birer fizik kitabı okuyun! ”dedi. Tartışmaya girmeyi hiç düşünmezken birden karşı koymak gereğini duydum: “Biz, birer kitap alıp öğrenebiliriz ama seni düşündük, sen kitap okuyacak durumda değilsin, okusan da bildiğimiz kadarıyla anlayamayacaksın; o zamansen nasıl öğreneceksin? ”diye sordum. Bir kaç kişi dışında herkes güldü. Neyse Fettah yanıt vermedi, sustu. Mehmet Aygün konuştuklarımızı tekrarladı, çoğunluk sevinince, planımızı uygulamaya karar verdik. Yarınki derste konuyu öğretmene açacağız. Fettah sustu ama tümden geri çekilmiş değildi. Benimle karşı karşıya kalmamak için dişini sıktığı belliydi. En küçük bir olanak eline geçse bir başka konuda karşıtlığını sürdüreceği biliniyordu. Bu arada Bekir Temuçin Türkçe dersinde öğretmenin okuduğu romanı anımsatmak için yüksek sesle: “Son olarak İmam Hacı Fettah ne yapmıştı? ”diye sordu. Bunu duyan İsmet: “Son olarak Fizik dersi istememişti! ”yanıtını verince: “Fettah birden: “Şimdi ben bunlara ne diyeyim? ”diye hiddetlendi. Bir kaç kişi birden: “Sussss! ”dediler. Öğretmen geldi sandığımız için hepimiz sustuk. Bir süre kapıya baktık gelen olmadı. Meğer sus, uyarısı Fettah içinmiş, bir süre gülenler oldu. Bu arada Fettah da gülümsedi. Fettah susturulmasaydı sanırım bu kez ya İsmet’ten ya da benden birkaç yumruk yiyecekti. Böyle bir duruma hiç de düşmek istemiyordum ama, arkadaşın olay yaratması bizi zorluyor. Durup dururken yapılmaya çalışılan işleri baltalamak için elinden geleni yapıyor.

Sabahat Öğretmen gelir gelmez romanı açtı. Bir süre bize baktı: “Bitirelim şunu, gittikçe bizi üzüyor, daha da üzecek! ”deyip ilk tümcede: “İmam Hacı Fettah, Tosun Beyin yakalanmamasına çok üzüldü. Bunca beddua etmişti, bunların etkilememesine de şaşıyordu! ”deyince arkadaşlarda kıpırdanmalar oldu. Öğretmen bir süre durdu: “İmam Hacı Fettah işte böyle bir adam! ”deyip okumasını sürdürdü. Öğretmen çok çabuk aynı zamanda çok güzel okuyor. Çok dikkatle dinliyorum. İçimden de arasıra sorular sorsa da şu tembel, tembel olduğu kadar dikkatsiz arkadaşların durumu ortaya çıksa, diye düşünüyorum. Ben böyle düşünürken Sabahat Öğretmen kitabı sol eline alıp: “Hızlı okuyorum galiba, izleyebiliyor musunuz? ”diye sordu. Emrullah’a Tosun Bey neden ikide birde köyden uzaklaşıyor? ”diye sordu. Emrullah ağırdan alıp kalkmaya çabalarken arkadaşını korumak isteyen Hüsnü Yalçın yanlış anlamış gibi davranarak kalktı. Sabahat Öğretmen Hüsnü’ye oturmasını söyleyip Emrullah’a baktı. Emrullah Tosun Bey yerine Dursun Bey, dedi. İki kez Dursun Bey, Dursun Bey dedikten sonra: “Soruyu tekrarladı: “Dursun Bey niçin ikide birde köyden gidiyor! ”deyince Sabahat Öğretmen sağ eliyle ağzını kapatıp güldü. Bize dönerek Tosun’la Dursun ses yakınlığı olan iki ad değil mi? dinleyeni yanıltır! ”dedikten sonra Emrullah’a: “Tosun Bey’di, değil mi? deyip oturmasını söyledi. Bu kez öğretmen biraz daha ağırca biraz da yüksek sesle okumasını sürdürdü.

Ders zili çalar çalmaz Resim Odasına koştum. Talat Ayhan Öğretmen beni görünce: “Ben de seni çağıracaktım, geldiğin iyi oldu! ”deyip içeri girdi. Az ileride durarak: “Seninle bir anlaşma yapalım, seni Asım Bey bana çok övdü. Burasnın boş olduğu zaman çok, istediğin kadar çalışacaksın. Ancak benim de senden bir isteğim olacak. Bak şurada bir liste var. O listeye göre benim ders günlerim belli. Kış boyunca ilk derslerden önce gelip sobayı yakacaksın. Buranın temizlik nöbetçileri var, onlar temizleyip, yakacak hazırlıyor. Sen sabahları azıcık erken gelip sobayı tutuşturacaksın. Öğleden sonra boş saatlerde sen çalışır, çalışırken de soba yakmayacaksın! ”Hiç düşünmeden: “Olur, öğretmenim! ”dedim. Talat Ayhan Öğretmen de, “Anlaştık, öyleyse yak şimdi sobayı! ”deyip çıktı. Arkadaşlar geldiler. Halil Basutçu sordu:

-Ne o 66, soba nöbeti sende mi? diyerek telaşlandı. Bugün nöbet bende olunca yarın onda olacağını düşünmüştü. “Burada soba nöbetle yakılmıyor, erken gelen yakıyor! ”dedim. Arakadaşlar güldüler. “Öyleyse biz buraya erken gelmeyiz! ” sözlerini tekrarlayarak resim tahtalarını aldılar. Az sonra öğretmen geldi. Kısa bir açıklamadan sonra bir eski gazete üstüne çöp kovası ile küreği koyup kendi görüş açımızdan çizmemizi istedi. Harun Özçelik olmadığı için arkadaşlar benim Harun yerine soba yaktığımı sandılar. Bu arada öğretmen de bana:

-Resim tahtasını yerine koymayanın numarasını yazıp bana verirsin! demesi birilerinin ilgisinden kaçmadı, “Harun’un yerini almış! ”dendiğini duydum. Çok sevinçli olduğum zamanlardaki iyimserliğim çalışmalarımı da etkiliyor. Çizimleri çok rahat yaptım. Öğretmen durup durup tüm arkadaşlar gibi benim resmime de baktı. “Küreğin yere paralel olmaması resmi bozuyor dikkat et, kutuyla kürek çizgilerini doksan derece olarak düşün! ”dedi. Hemen düzelttim. Öğretmen ikinci kez bakınca:

- Ha işte böyle! deyip geçti. Zil çalınca öğretmen yerine oturdu, oturduğu yerden kağıtları aldı. Tahtaları bırakırken arkadaşları dikkatle izledi. Ben en sonra çıktım. Ayrılırken öğretmen, “İşte bu kadar! ”dedikten sonra Rersim Odasının ders çizelgesini gösterdi. Pazartesi-çarşamba-perşembe günleri 3. 4. dersler resim, salı-cuma-cumartesi günleri yalnız 4. dersler resim. Öğleden sonra iki günde resim dersi var. Şaşırdım. Resim dersleri bu kadar azmıydı? “Böyleyse ben çok rahat çalışacağım! ”diye düşünürken öğretmen, “Öteki günler hevesliler geliyor, onlarla da bir süre çalışıyoruz. Ancak onların sayısı çok az, iyi çocuklar geliyor, onlar bir sorun yaratmıyor, paydos olunca burasını hemen boşaltıyorlar! ”dedi. “Bana zaten paydostan sonrası gerekli!” diye düşünerek sustum.

Resim Odası görevim böylece başlamış oldu. Hemen akordiyonu çıkarıp çalışma koşullarını düşünmeye başladım. Akordiyonu zaten yerine yerleştirmiştim. Kararlar çoktan verilmişti. Bugünkü uğraş uygulama denemesiydi. Bu işin olabileceğine inandım. Öğleden sonra Tarım dersinde başka bir ek iş çıkmazsa ilk denememi yapmaya hazırlandım. Kapıyı kapatıp Müdür Beyin odasına dönerken Müdür Bey Eğitimbaşının odasından çıktı: “Sen git ben az sonra geliyorum! ”dedi. Dersliğe gidince herkesin somurtuk bir yüzle suskun olduğunu gördüm. Nedenini sordum; Bekir Temuçin: “Senden önce biz Müdür Beyin okulda olduğunu gördük! ”deyip durumu açıkladı. Az sonra Müdür Bey geldi. Gelir gelmez de Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un kendisine gönderdiği mektuptan söz açtı: ”Genel Müdürümüz, bizim okulu hem çok seviyor hem de çok iyi biliyor. Benim burada gözlediklerimi olduğu gibi yazıyor, öğrencilerin eğilimleri gibi öğretmenlerin tavırlarını da çok iyi biliyor! ”deyince sıralarda kıpırdanmalar oldu. Müdür Bey durumdan kuşkulandı: “Bir söyleyeceğiniz mi var? Söyleyin, dinliyorum! ”deyince İsmet parmak kaldırdı: “Bu söylediğiniz eski öğretmenlerimiz için geçerlidir. Ancak Genel Müdürümüz onları iyi tanısaydı “Çil yavrusu gibi hepsini bir yana dağıtmazdı! ”dedi. Müdür Bey dikkatle bakarak: “Öğretmenler devletin memurlarıdır. Devlet isterse istediği yerde çalıştırır. Bunu unutmayın. Burada birkaç yıl kalan öğretmen zaten kendisi gitmek ister. Siz öğretmenlerinize alıştığınız için ayrılmalarına üzülüyorsunuz ama onların çoğu sevinmişlerdir. Ben de Trabzon’dan geldim, koşarak geldiğimi mi sanıyorsunuz? Geldim ama birkaç yıl sonra bir başka yere gideceğimi de bilir gibiyim. Bu makamlar, bizim tapulu malımız değil. Atalarımız bunun içşin güzel bir söylemişlerdir, “Mahkeme Kadıya mülk olmaz! ”demişler. Siz Nejat Beyin burada ilel-ebet (Sonsuza dek)kalacağını mı sanıyordunuz? O bunu hiç düşünmemiştir. Belki şimdi gittiği yerden hoşnut olmamıştır ama bir süre sonra seveceği bir yere gitme umuduyla yeni görevini sürdürecektir! ” Müdür Bey bir süre sustu. Gene İsmet’e döndü:

-Böyle konuşmana bir bakıma sevindim. Açık yüreklilik işte budur. Sende böyle bir düşünce varken, açıklamadan onu içinde taşır, karşılıklı konuşmalarda anımsar, “Adam sende, ne Arabın yüzü, ne Şam’ın şekeri! ”dersen, işte o çok üzücü olur. Bir arada yaşayan insanların yapmaması gereken durum budur. Yanlış düşünmüş olabilirsin. Düşünceni açıklayınca yanlışını öğrendiğin gibi doğruluğunu da öğrenmiş olursun! ”dedi. Müdür Bey susunca Sami Akıncı parmak kaldırdı: “Kızılçullu ile Çifterler Köy Enstitülerini bitirenlerin durumu ne oldu eferndim, siz bir konuşmanızda açıklama yapacağınızı söylemiştiniz! ”dedi. Müdür Bey gülümseyerek: “Bunu konuşmadık mı? Ben konuştuk sanıyorum. Kesin olmamakla birlikte o konuda gelişmeler var. ! ”deyip bana da baktı: “Sizi sevindirecek bir durum var. Burasını bitirince siz de Ankara/Hasanoğlan’a gideceksiniz. Bu kesin. Ancak gelecek yıl için tam aydınlanmış bir durum yok. Bu yıl gidenlerin durumuna bakarak, siz daha şanslı olacaksınız. Bu yıl gidenler dörder aylık iki dönem okuyup seçim yapacaklar. İsteyen köy okullarına isteyen okumayı sürdürecek. Sizin için ise okumak isteyenlerin seçilip gönderilmesi, orada sınava girip kazananların üç yıl okuyacağı söylentisi var. Sanırım böyle bir karar alınmış ama bizlere böyle bir karar bildirilmedi. Buna karşın yapılacak atamalar için hazırlık yazıları gelmeye başladı! ”

Müdür Bey az durdu, gülümseyerek, “ Milli Eğitim Bakanlığı yasalar gereği kararlarını alıp işlerini sürdürüyor. Siz ne yapıyorsunuz siz? Soruyorsunuz ama verdiğiniz kararlar nelerdir? Ben de onları sorayım sizden. Sınıfınız kaç kişi? Kaçınız sınavlara hazırlanıyor, kaçınız doğrudan öğretmenliğe gidecek? Bunu düşünüyor musunuz? Bunu da ben öğrenmek isteyeceğim. Yavaş yavaş köylere çıkıp araştırma yapacağız. Bunun için emirler gelmeye başladı! ”dedi. Zil çaldı. Müdür Bey gülerek İsmet’e: “Nasıl benim de sizden soracaklarım var. Bu, daha da sürecek! ”deyip ayrıldı. Müdür Bey çıkınca herkeste bir sevinçle tedirginlik arası, “Biz şimdi ne yapacağız? ”Halil Basutçu: “Durun bakalım, daha Yerni Yıla bile girmedik. Hele bir yeni yıla girelim. Ondan sonra daha on ay var. Her şeyi şimdiden düşünürsek kalan on ay ne yaparız burada? ”İsmet hemen yanıtladı:

-  Senin işin hazır, tiyatroculuk yaparsın!

Mehmet Yücel İsmet’e takıldı:

- Senin işin de hazır, “Şuna buna takılmak! ”

Mustafa Saatçı karıştı:

- Tencere tavaya, senin yüzün kara demiş, tencere de tavaya, seninki benden kara demiş! deyip güldü.

Arkadaşlar hep güldüler. Sami Akıncı da güldü. Bekir Temuçin ortaya konuştu, “Yanlış söylenen söze de gülüyorsunuz! ”Sami Akıncı:

-  Yanlış söylendiği için güldüğünü söyleyince “Neresi yanlış? ” tartışması başladı. Yemeği tencere-tava sözleriyle geçirdik. Gerçekte Mustafa Saatçı’nın söyledi yanlış değil ama söylene gelen sözü açıklarca uzattığından Atasözü özelliğini kaybettiği için yanlış, deniyor. Atasözü kısa söylenmekte, “Tencere dibin kara, -Seninki benden kara! ”Biri bir başkasını eleştirince, eleştirilen kısaca yanıt verirse, sözün anlamı tamamlanmış olur. Ancak eleştirilen konuda ortaklık olmalıdır. çok uzun boylu biri boyundan dolayı eleştirilirken bunu kısa boylu biri söylerse asıl o zaman gülününür. Çünkü söz yerinde söylenmemiştir. Söyleyen de uzun boyluysa söz anlam kazanmış olur. Mehmet Aygün gülerek doğru anladım mı bakalım, “Ben Hilmi’ye “Şişko! ”desem, o bana karşı bu sözü söyleyebilir mi? ” Hilmi küplere bindi:

- Ulan oğlum, bana takılmak için fırsat kollayıp duruyorsun. Benim nerem şişko? Hiç mi şişko görmedin? Geçen yıl gelen müfettişi unuttun mu? Şişko, diye öylelerine derler. Benim boyumla kilom arasında 5 kr fark var. Buna şişko denmez! ”Mehmet Aygün’ün de tam tersi 5 kr boy farkı varmış. Bu kez de şişko-cılız tartışması başladı. Mehmet Aygün’e ad arandı, “Cılız Mehmet, Kuru Mehmet, zayıf Mehmet sıralandı. Bu arada ben de, “ Narin Mehmet! ”denmesini önerdim. Hilmi önce güldü ama çabuk toparlandı:

- Olmaz, taraf tutuyorsunuz. Neredeyse Zarif, yakışıklı Mehmet diyeceksiniz! deyince arkadaşlar gülüşerek:

-  Çok uygun düştü, zarif Mehmet çok yakıştı, böylece Ceylan Mehmet’e de rakip çıktı! dediler. Ad babası olarak da Hilmi Altınsoy olacak. Hilmi önce güldü, olumlu karşıladı ama giderek ortaya koşul getirdi “Razı olurum ama bana söylediği sözü geri alsın! ”Mehmet Aygün, “Ben tükürdüğünü yalayanlardan değilim; söylediğim sözü geri almam! ”deyince tartışma gene başa döndü.

Tarım çalışması yapılamadığı için derslike oturduk. Hikmet Öğretmen biraz geç geldi. O gelmeden daha önce konuştuğumuz Fizik Dersi konusundan vazgeçildi. Öğretmen kendisi anlatırsa dinlemeyi yeğledik. Böylece ben de verdiğim sözden yükünden kurtulmuş oldum. Bir ara öğretmen kendisi pancar ekimi konusuna değindi. Alpullu’da kalmış olmanız size fazla bir şey kazandırdı mı? ”diye sordu. Bu konuda en çok konuşan ben olduğum için arkadaşlar bana baktılar. Öğretmen bana takıldı:

- Naz ediyorsun sanırım ama, ben bu konuda sizin bilgi durumunuzu öğrenmek istiyorum! deyince ben köyde on yıldır pancar ektiğimizden başlayarak, ekimleri çapalamaları söküp taşımaları anlattım. Öğretmen, para alıp vermeleri sordu. Oradan girerek Pancar Kooperatiflerini anlattı. Pancar kooperatiflerini çiftçilere örnek verdi. Ancak, pancarın alımını pek anlayamadık. Ben bunada gene konuşmak istedim, “Bizim köylüler çok yakınıyorlar, kendilerine haksızlık yapıldığına inanıyorlar; bu, böyle sürerse pancak ekmeyeceklerini söylüyorlar! ”dedim. Öğretmen hiç umursamadan, “O sizin köyün sorunudur, onu genişletmek gerekmez! ”deyip geçti. Daha doğrusu öğretmen geçmek istedi ama önce Sami Akıncı: “Trakya’da en çok ekilen tahıl buğday. Buğday ekenler pancarda olduğu gibi bir kooperatif kurabilir mi? ”Öğretmen bu kez sözü değiştirdi, “Pancar birliğini de zaten köylüler kurmamıştır. Şeker fafrikasını kuran devlet böyle bir koşul köymuştur. Belki ilerde buğday ya da öteki ürünler için böyle kurumlar oluşturur. Bizim şimdi konumuz daha çok tüketim kooperatifleri. Köylerde niçin bir kooperatif olmasın? Köyede bir dükkan oluyor da kooperatif neden olmasın? ”Dükkanla kooperatif arasında farkları sıraladık. Öğretmen, özellikle karpuz-kavun-üzüm türü ürünler için kooperatif kurulabilinceği, bunun denemelerinin yapıldığını anlattı. Bana, “Öncelikle sen bunu düşün, köyünce bol karpuz yetiştiğine göre köylülerini açıkgöz pazarcılardan kurtarmış olursun! ”dedi. Ben bu arada bizim köyün en büyük sorunlarından birinin belki de en önemlisinin koyun sütlerinin olduğunu, koyunu olanlar mevsimi gelince sütlerini satamadığı için çok ucuza mandıracılara verdiğini anlattım. Öğretmen: Aaa işte bak, bunu kesinlikle yapmalısın! ”diye sıkıca tembihledi. Köyün yakın olduğuna göre okul olarak da yardım edeceklerini söyledi. Yapacağıma söz verince bu kez arkadaşlar, “O, okumayı sürdürecek! ”dediler. Öğretmen bana bakarak, “Olsun, o, girişimini yapar, asıl işin içinde olanlar öteki işleri sürdürürler! ”diyerek işe girişimin önemli olduğunu, Ege bölgesinde birinin el atmasıyla yurdumuzda pancar şekerinin üretildiğini, bir başka kişinin Doğu Karadeniz bölgesinde çay ürertim denemesi yaparak, o bölgelerde çay yetişeceğini kanıtladı. Bilirsiniz yurdumuzda kömür madenlerinin olduğunu da bir dikkatli insan başlatmıştı! ”deyince: “Uzun Mehmet! ” sözü edildi. Öğretmen gülümsedi, “Yaa, işte böyle bir işe girişmek, yarı yarıya başarmaktır!” Öğretmen çok iyimser sözlerle bizleri cesaretlendirmişti. Öğretmen ayrılınca bir süre köylere gidince ilk ele alınacak işler konuşuldu. Tekirdağlı arkadaşlar benim gibi karpuz-kavun-üzüm, Kırklareli ormanlık bölgelerdeki arkadaşlar, odun kömürü

kışlık odun, gibi değişik önemli konuları ele alırken bir süre sonra olumsuz bir hava estirildi: “Köylerde açıkgöz bakkallar, kasabalarda cingöz pazarcılar varken adama kooperatif kurdururlar mı? Köylerde gençler asker, yaşlılarla bu işler yapılır mı? Hükümet bütün satışları durdurduğuna, hububatları devlet aldığına göre neyin kooperatifini kuracağız? ”Söylemleri, dersteki olumlu tavrımızı bozdu. İsmet bana seslendi, “Dayı, senin köylüler sana bu konuda güvenmezler. İlk soracakları, “Senin okulunda kooperatifin var? ” olacaktır. Ötesini sen düşün! ”İsmet’e baktım, “Haklısın, bunu ben düşüneceğim; zaten böyle bir işe kalkışırsam senden yardım isteyeceğim! ”dedim. Sağı solu gözeterek Resim Odasına girdim. Askordiyonu çıkararak çok az sesle parmak çalışması yaptım. Suç işliyormuşum gibi geldi. Bir süre düşündüm; ben, başlangıçta atölyede de böyle korku içinde neredeyse titriyordum. Asım Öğretmenin odasında çalışırken de aynı durum olmuştu. Oysa şimdilerde orada rahatım. İlerde buraya da alışacağımı söyleyerek arpej çalışmaları yaptım. Sol elim iyice ağırlaşmış, bir süre akorları sıraladım. Zil çalınca şaşırdım. Kendimi kaptırınca vaktin geçişini anlayamamışım. Sevinerek çıktım. Yemekte Asım Öğretmenin yanında arkası dönük biri vardı, önce dikkat etmedim. Yandakilerle konuşurken dönünce tanıdım. Kırklareli Ortaokulu Müzik Öğrtetmeni Selahattin Yücesoy: “İyi ama bu neden geldi şimdi? Bugün perşembeydi, yarın cuma. Burada kalırsa, cumartesi, pazar günleerini de burada geçirebilir! ”Birden üzüntüye kapıldım. Oysa Selahattin Öğretmeni seviyordum. Yarın akşamki eğlenceye de gelirse iyice üzüleceğim. Özellikle çalacağım akordiyon parçalarını küçümseyeceğini biliyorum. Belki dönüşünde Hasan Amcama da anlatacak, “ Bir iki oyun havası çaldı! ”demesi Hasan Amcam için yeterli olacak. Hasan Amcam işin o tarafını hiç sevmez:

-Onu çalgıcılar yapar, Müzik severler kendisi için çalar; o çalarken dinleyen olursa sevinir ama asla birisi için çalmaz! der. Birden değiştiğimi gören arkadaşlar sordular, “Ne oldu, birden bire durgunlaştın! ”dediler. Olayın doğrusunu anlattım; Selahattin Yücesoy Öğretmen gelmiş, Asım Öğretmen ondan ayrılamaz, oysa yarın akşam için birlikte parça hazırlayacaktık! ”dedim. Hasan Üner, “Onun niçin geldiğini biliyorsundur! ”diyerek anımsatma yaptı. Birşeyler duymuştum ama inanmıyorum; “Hilmi için de bir çok yakıştırmalar yapıldı ama hiç birisi doğru çıkmadı! ”diyerek konuyu saptırdım. Hilmi sinirlerndi:

-İşt, işt; siz benim için ne konuşuyorsunuz? diye çıkıştı. Özür diledim; “Harun diyecektim, dilim sürçtü! ”dedim. Harun nasıl olsa yok, diye düşünmüştüm. Hilmi hızını alamadı; bu kez de Harun’u savundu. Karşılıklı söz yarışı içinde dersliğe döndük. Derslikte olasılıklar öne sürülüyor, “Hava açılır gibi ama, yarın gece Yılbaşı, insanlar eğlenecekler. Halkevinde balo yapılıyormuş. Askerlik dersine kimse gelmez. . Binbaşı gelmez belki ama üsteğmen niçin gelmesin? Derken İdris Destan:

-  Adam bırakmayacak arkasını, bak gene geldi! dedi. Adam dediğini herkes anlamış olarak güldü. Mustafa Saatçı kendini ortaya getirdi:

-  Benim gibi! Gülüşmeler arasında:

-  Hadi oradan, korkak, üç yıldır sözünü ediyorsun, kızla bir kez olsun konuşurken görmedik. Karşılaşınca “Günaydın! ”bile diyemiyorsun! dediler. Mustafa Saatçı kendini savundu, “Biz gözlerimizle konuşuyoruz! ”Bu kez Mehmet Yücel:

- Hafız Mustafa gözleriyle konuşurken başkaları ağızıyla konuşup o işi bitirecek! deyip güldü. Sefer Tunca Mustafa Saatçı’yı savunmak istedi:

- Ne yapsın arkadaş? Öğrenci olarak ne yapabilir? Sizin örnek gösterdiğiniz öğretmen. Gelecek yıl Saatçı da gelip aynı numaraları yapacak. Değil mi arkadaşım? Mustafa Saatçı Sefer Tunca’nın yüzüne bir süre baktı:

-  Sahi mi söylüyorsun, sen bunları? Ben de böyle yapacak mıyım? Arif Kalkan karıştı:

-  Yapacaksın, yapacağına inanıyorum! Mehmet Yücel sözünü tamamladı:

-  Hadi oradan, palavracı, lafı dolandırıyorsun. Baksana hala “Yapacağım! ”diyemedin. Halil Basutçu ortaya konuştu:

- Arkadaş haklı, kendisi öğretmen olacak ama kız, öğrenci olduğuna göre nasıl kesin konuşsun? deyince Mustafa Saatçı gülerek:

- Aldınız mı ağzınızın payını, ben adamı böyle boş boş konuştururum. Ben o sizin dediğinizi 1944 yılı sonunda yapacağım. O zaman gelin görün! İsmet konuşmalara karışmamıştı birden:

- Sakın, İmam Hacı Fettah gibi kıza kötülük yapmayı düşünme, iyi, İmam Mustafa olmaya çalış! deyince Fettah Biricik:

- Bak şimdi, şimdi buna ben ne diyeyim? diye sordu. Bekir Temuçin karşılık verdi:

-  Asıl şimdi sana ne oldu? İsmet okuduğumuz romandaki İmam Hacı Fettah’dan söz etti. İmam Hacı Fettah sen misin? diye sordu. Konuşmalar bu kez Fettah Biricik üstüne döndü. Ne kadar Vurun Kahpe’ye kitabı varsa hepsini toplatıp İmam Hacı Fettah adını silmesini önerenler oldu. Bu olur mu omazmı tartışması yapılırken Sami Akıncı başka bir öneride bulundu: “En iyisi arkadaşımız, arkadaşlarıyla iyi geçinsin, kimseyi üzmesin böyle olunca arkadaşlar da onu üzmekten kaçınırlar, böylece sorun çözülür. Ayrıca arkadaş da adını taşıyanların hepsinin kendisi gibi olacağını düşünmesin. Benim adım Sami, okuduğum kitaplarda Sami Bey de var eşkıya Sami de. Ben ne oyum nede bu? ” dedikten sonra taraf tutuyor durumuna düşmemek için olacak İsmet Yanar’a bakarak: “Herkes’in İsmet gibi bir Cumhurbaşkanı adaşı, ya da Mehmet Yücel gibi Milli Eğitim Bakanı soyadı adaşı olmaz ya! ”deyip güldü. Tartışmalar durdu ama bu kez de kimin adlarını taşıyan daha çok ünlü olduğu ortaya döküldü. En ilginç tepki de Salih Baydemir’den geldi. Hasan Üner ünlüleri sayarken Korgeneral Salih Omurtag’ı da andı. Salih Baydemir’e: “Adaşını da unutma! ”dedi. Salih birden: “Onu sevmiyorum arkadaşım, istemiyorum onun adaşlığını! ”dedi. Edirne/Karaağaç’taki okulumuzu onun aldırdığı söylenmişti. Arkadaş şaka da bile onu suçlu buldu, bir arada anılmayı istemedi. Oysa Salih Omurtag bize büyük bir kahraman olarak tanıtılmıştı. Sözde Salih Omurtag daha küçük rüdbeli bir subayken Bulgaristan sınırındaki kaçakçıları ta Tuna yakınlarına, Bulgaristan’daki Omurtag bölgesine dek izleyip yakalattığı için Atatürk kendisine bu soyadını vermişmiş. Bunu Fikret Madaralı Öğretmen anlattığında Salih Omurtag’ı bir kahraman olarak tanımışık. Ayrıca ben bizim köy muhtarı Hüseyin (Çavuş)Baştürk’ten dinlemiştim. Sarıkamış Cephesinde onların 2. mülazımıymış(Üsteğmen). Salih Omurtag’ın bizim köyden geçeceği söylenince Muhtar Amca bunu anlatmıştı.

Yat ziliyle kesilen ünlü adları yatınca da düşündüm. Bence ünlü adlar kimler. Bunu önce babamın ünlülerini saptamak istedim. Babam en çok kimden söz eder? Hz. Muhammet dışında en çok Hazreti Ali’den söz eder. Onu Peygamberin kılıcı olarak anar; damadı aynı zamanda koruyucusu olarak düşünür. Hz. Muhammet’in kızı Fatma için “Fatma Anamız “ der, saygıyla anar, tüm bayanlar için örnek gösterir. Hazreti Ali’ninFatma Anamız ölene dek başka biri ile evlenmemesini örnek gösterir, nikah bozmayı dinsel bir ihanet sayar. Hacı Bektaşi Veli ile başlayan bir dedeler zinciri vardır. Padişahlardan 2. Mahmut’u büyük padişah olarak anar, ondan sonrakilerden ise Abdülaziz’i sever. Nedenini de açıklar. Babmın çocukluk dönemi padişahı oymuş. Sonra da haksız olarak Tahttan indirilmiş. Hele yerine oğlunun geçmemesini düpedüz haksızlık sayar. Tahttan indirildikten sonra adına yakılan ağıt-şarkıyı sık sık söyler, “Uyan Aziz, sultan uyan-Kan ağlıyor bütün cihan” diye sürüp gider. Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzettin’i hep saygıyla anar. Onun da öldürüldüğünü düşünür. Babam, 2. Abdülhamit’i devrildikten sonra görmüş. Uzaktan da olsa görmüş ama gördüğüne de pişman olmuş. Görmediği zamanlar hiç saygı duymazken görünce acımayla birlikte saygı duymaya başlamış. Çünkü ona da haksızlık yapıldığı kanısına varmış. 2. Abdülhamit tahttan indirilince Selanik’e sürülme kararı verilmiş. Selanik’e gideceği gün tüm Trakya halkına duyurulmuş. İnsanlar İstasyonlara koşarak devrik padişahı görmek istemişler. Ancak o dönem hükümeti bir karar alarak devrik padişahın halkı selamlamasını yasakladığı gibi halkın da yakınlık göstermesini önlemiş. Trenle İstanbul'dan Selanik'e gütürülen 2. Abdülhamit kompartman penceresindenm emirlerle kısa bir bakışma yaptırılıp içeriye alınıyormuş. Babam bunu içine sindirememiş, “Otuzüç yıl bu ülkeyi yöneten insanı rahat bırakıp, kendisini görmeye gelenlere bakmalıydı. Bakmakla ne değişirdi? Konuşsa ne konuşacaktı? İstasyon o denli insan seliydi ki, zaten söyleyecekleri duyulmayacaktı. Bu nedenle gaddar padişah olarak tanıtılan Abdülhamit halkın gözü önünde gaddarca itilip kakıldı! ”deyip üzülürdü. Bu durumu gördükten sonra o dönem yöneticilerine güvenmez, Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzettin’i de onlar öldürtmüş olabilirler! ”derdi. Gene de babam o dönem yöneticilerinden Hacı Adil Bey’i çok severdi: “Koskoca Edirne Valisi Hacı Adil Bey, köy kahvesine girer bizimle konuşup kahve içerdi. Ona elimle kahve yaptım, kahvemi beğendiğini söyledi. Onun ne kahvecileri vardır. Bunu beni sevindirmek için söylemişti, biliyorum ama bu, o insanın insanlığını da gösteriyordu; bunu unutamam! ”diye ekler. Vali olarak bir de Faik Üstün’le Trakya genel Valisi Kazım Dirik’i saygıyla anar, “İkisi için de çok efendi insan! ”der. Babamın daha önceki yaşlılardan duyduğu belli ünlüler vardır. Bunlardan biri de Sultan Süleyman’dır. Sultan Süleymanı bazan peygamber bazan da padişah olarak söyler. Örneğin, “Dünya Sultan Süleyman’a kalmamış, bana mı( bazan sana mı olur) kalacak? ”der. Öte yandan ünlü türbelere adları verilmişleri çok önemser. Balım Sultan, Kızıldeli, Binbir Oklu, sık sık andıklarıdır. Bilecik’te satırlarını bileyip Rumeli’ye geçen erenlere karşı özel bir saygısı vardır. Onlardan kaldığına inandığı bir satırı(Nacak-Küçük balta) vardır. Onu gözü gibi korur, kimseye vermez, sık sık bileyip dükkandaki yerine asar.

 

31 Aralık 1942 Perşembe

 

Yılın son günü sözleri arasında kalkıp giyindim. Yılbaşının ne olduğunu biliyorum ama yılbaşlarında nasıl eğlenildiğini bilmiyorum. İlk yıl Alpullu’ya yeni gelmiştik. Yer değiştirmenin şaşkınlığı içinde 1939 yılına şakalaşarak geçirmiştik. İkinci yıl da, yeni bin- amıza başımızı ancak sokabilmiştik. Yılbaşı eğlencesi değil de Hidayet Gülen Öğretmenle konuşarak 1940 yılını karşıladık. Yılbaşı olarak derli toplu üçüncü yıl (1941) oturup, neşelendik. Dördüncü yıl, Hasanoğlan’dan dönünce köylerimize gönderildik. Köylerde yılbaşı diye bir olay olmadığı için biz de öylece yeni yıla 1942’ye girmiştik. Okulda bu son Yeni Yılımız (1943 ) olacak. Daha doğrusu olacaksa bu hem ilki hem de sonu sayılacak.

Derslikteki konuşmalara bakıyorum, değişen bir şey yok; hem yeniyıldan söz ediliyor hem de Yeni Yıla biraz değişerek girelim diyen tavırlar yok. . “Ne olacak yani, bugün cuma, yarın cumartesi”deyip söz kesiliyor. Mehmet Yücel gene bilgiçliğini kanıtladı: “Bugün İstanbul’a giden otobüsleri sayın, o zaman Yılbaşının ne olduğunu anlarsınız! ”Bundan şunu anladık, insanlar yılbaşını İstanbul’da geçirirmiş. Mehmet Yücel’e, “Sen de git! ”diyenler oldu. Mehmet Yücel, “Öğretmen çıkıncı ilk işim yılbaşlarını İstanbul’da geçirmek olacak!” deyince, “Bravo” sesleri yükseldi.

Kahvaltıda gözlerim Asım Öğretmeni aradı. Dersliğe dönünce yemekhane tarafındaki pencereden gözetledim. Asım Öğretmen kahvaltıya gitmedi. Mandolin grubundan iyi tanıdığım Mehmet Aydemir’le karşılaştım, Asım Öğretmeni bu sabah hiç görmediğini söyledi. . Odasına gidip kapısını vurdum, ses gelmedi. Baktım kapı kilitli değil, açıp baktım. Anahtarlar içerde. Öyle çekip çıkmış. Anahtarları alıp dışardan kapatmayı düşünürken Talat Tarkan Öğretmen geldi gülerek Asım Öğretmen konuğuyla birlikte gitti. Kapısını kilitleyebilirsin! ”dedi. Kapıyı kilitleyi dersliğe gittim. İyi mi oldu kötü mü? Akşam öğretmen olmayacak. Bir bakıma iyi, kendi istediğim gibi davranabileceğim. Askerlik dersi yapılmayacağını da öğrendik. . Hikmet Öğretmenle Müdür Beyin dersleri var. Onlar ders yapar mı? sorusu sorulurken Hikmet Öğretmen geldi Tarım binası çevresinde bir saat kadar çalışacağımızı, sonra dinleneceğimizi söyledi. Topluca Tarım binasına gittik. Öğretmen bizi gruplara ayrıldı. Ben, Hasan, Hilmi, Salih, 60-61-63-66 numaralar arılığı temizledik. . Önce süpürgeyle sandıkları, sonra da sandıklara tıklatmadan karları sıyırıp attık. Hikmet Öğretmen bizi arıcı olarak niteledi, “Değme arıcı bu titizliği gösteremez! ”dedi. Bu arada Hilmi’den bir teşekkür aldım, “Bana kalsaydı bu sandıklar takla bile atardı, sayende beğeni kazandık! ”dedi. Gerçekten işimiz bir saat kadar sürdü, sonra dersliğe döndük. Derslikte varsayımlar arttı. Öğretmenlerden bir grup İstanbul’a gitmiş. Gştmeleri bir yana başka işler de varmış. Mış, mış, mış…. Hiç ilgilenmedim, Asım Öğretmenin odasına gidip Hohner akordiyonu açtım. O denli güzel ses veriyor ki, çok da hafif. Akşam bununla çalarsam, öğretmen kızar mı? Kendi kendime “Kızmaz! ”diyorum ama ya kızarsa? O zaman bütün iyi niyetler kötüye yönelebilir. İyisi mi ben gene Verdi ile çalayım. Akşama dek Hohner, akşam verdi. . Dersliğe döndüm, Ahmet Güner’le Yusuf Asıl beni bekliyormuş. Alt katta bir alıştırma yapacağız. Onların seçtiği çocuklar hazırmış. Talat Ayhan Öğretmeni soruşturduk. İstanbul’a gidenler arasında o da varmış. Hemen masaları kenara çekip meydan açtık, oyunları orada hazırlayacağız. Yusuf kesin söz verdi, Resim Odasını gene eski durumuna birlikte getireceğiz. Akordiyonu çıkardım, rahat rahat oyun havalarını çaldım. Oyuncular toplandı. Kararlaştırılan dört oyunu birkaç kez oynadılar. “Bizim işimiz bu kadar” deyip dağıldılar. Bu kez şarkı grubu geldi, onların son çalışmasını da buraya aldık. Ancak onlar öğle yemeğinden sonra toplanacaklar. Onlar, deyip gidince ben gene rahat kalıp kendi çalışmamı sürdürdüm. Ellerim iyice alıştı. Asım Öğretmenin piyanoda çaldığı rondoyu denedim. Çok güzel gidiyor. Ancak akorları, daha doğrusu tempoyu bir türlü tutturamadım. Marşlarda olduğu gibi aynı sesleri basmak istemedim. Başka türlü de bir uyum sağlayamadım. Baslara durup durup basmayı yeğledim. Bir –iki, bir-iki(Bir-ki olarak) sus, bir-iki, bir-iki-sus olarak uydurdum. .

Öğle yemeğinde öğretmen olarak Talat Tarkan, Seyfi Çaçur, Pesent Ilgaz Öğretmenler vardı. Hasan Üner, “Rezzan Öğretmen gene İstanbul’a gitmiştir! ”dedi. Arkasından Mehmet Aygün de, “O giderse Cemile Öğretmen gitmez mi? o da gitmiştir! ”Hilmi Altınsoy: “İşt, dedikodu yok, öğretmen olunca siz de gideceksiniz! ”Buna hepimiz güldük, “Bize izin verilecek mi ki? ”Konu kendimize döndü:

-Sahi köye gittiğimizde, tatillerde köylerden ayrılamayacak mıyız? Kimden izin alacağız? Bunu ben yanıtladım, “Köy muhtarından! ”Arkadaşlar hep karşı durdular, “Olur mu? Gezici Başöğretmenler olacak! ”Bu kez Gezici Başöğretmenleri anlattım. “Bizim köy eğitmeni Mustafa Ağabeyin Gezici Başöğretmeni Lüleburgaz’da oturuyor. Mustafa Ağabey onunla görüşmek gerekince Lüleburgaz’a giderken Muhtar Çavuş Amcadan izin alıyor! ”dedim. Arkadaşlar bir “Eyvah! ”çektiler. Yusuf Asıl kolayını buldu, “En kısa zamanda köy muhtarlığını da alırım! ” Önce güldük, arkasından da Salih Baydemir Gezici Başöğretmenliği de üstüne alacak oldu. ”Eh, oldu olacak, Milli Etiğitim Memurluğunu, İlköğretym Müfettişliğini de üslenip kentlere taşınmak! ”diyerek gülüştük. Mehmet Yücel yanımızdan geçerken eğilerek:

-  Sizi izledim, durmadan sırıttınız, ne o, önemli bir durum mu var? Yusuf konuyu anlatınca o da güldü:

-  Aç tavuk rüyasında kendini buğday taralasında görürmüş! Tarla değil ambar! Mehmet Yücel:

-  Farketmez, siz sayıklayıp durun! deyip gitti. Konuşmalara hiç katılmayan Recep Kocaman hepimizden önce Mehmet Yücel’in arkasından:

-  Düşlerimizi bozdu, ne güzel üst makamlara doğru çıkıyorduk! dedi. Bu kez yüzler Recep’e döndü, “Ne, ne olmak istiyordun? Yusuf ekledi:

- Pınarhisar Milli Eğitim Memuru! Recep gülerek, “Bu bana yeter! ”deyip kalktı. . Pınarhisar Milli Eğitim Memuru Recep Kocama’ın arkasından kıkırdaşarak dersliğe döndük. Mehmet Yücel bizden önce bizim konuştuklarımızı derslikte anlatmış. Aynı düşler onlar arasında da kurulmaya başlanmış. Arif Kalkan yeni bir sorun ortaya getirdi:

- Köy muhtarına söylemek zor olmaz, muhtarlar nasıl olsa köyden biri. Bucak merkezlerinde çalışanlar ne yapacak? Bucak Müdürleri düpedüz amirlik taslayacak! Bu kez de köyden bucağa gitmek için, muhtardan, ilçeye gitmek için de Bucak Müdüründen izin alma olayı ortaya getirildi. “Ya İle gitmek gerekirse ne olacak? ”O zaman da ilçeden izin almak istenecek. Gülüşmeler arasında yumuşak tarafından da olsa küfürler savruldu. Bu kez de cesaret yarışı başladı: Fettah Biricik, “Vallahi kimseye duyurmam, gideceğim yere giderim. Tatilde bana kimse karışamaz! ”İsmet bunu bekliyormuş gibi:

-  Cart kaba kağıt, iki gün sonra seni öyle bir yere sürerler ki, hiçbir yere kıpırdayamazsın! Birden bir sessizlik oldu. Bekir Temuçin sordu:

-  Trakya’da böyle bir yer var mı? Ahmet Güner “İğneada! ”. Arif Kalkan: Keşirlik köyleri, Hüseyin Serin: Enes köyleri dedi. Sami Akıncı kitabından başını kaldırım sordu: “Yahu kardeşim, siz neden böyle işlerinizi hep zora sokuyorsunuz? İlçelere yakın bir yeri seçip orada usturuplu bir şekilde çalışıp başarı kazanmayı neden düşünmüyorsunuz? Başarılı çalışan insanları kimse kırmak istemez, izinini de verir ricasını da severek karşılar. Görev yapan insanlarla kontur gitmeyi neden düşünüyorsunuz? ”Mehmet Yücel yarı şaka olarak Sami Akıncı’ya yanıt verdi:

- Sami Akıncı, sen işine bak, biz senin gibi düşünsek, senin gibi kitaplarla da uyuşur gece gündüz okuruz. Biz başka türlü düşündüğümüz için kitapları bir tarafa atıp sürekli konuşuyoruz. Bu nedenle senin bizi anlamam olası değil. Biz bu kafayla nereye gitsek kendimize, kendimiz sorun yaratıp birileriyle didişeceğiz. Bunu bildiğimiz için bunları konuşuyoruz. Sen böyle düşünmediğin için bizim konuşmalarımıza şaşıyorsun. Gerçekten, biz de sana şaşıyoruz; nasıl böyle sessiz, sakin, insanlarla uyumlu oluyorsun? Sami gülümseyerek. “İşte ben de böyleyim der gibi omuzlarını oynatarak sağ elini açık olarak yukarıya kaldırdı. Yusuf Asıl:

- Merak etmeyin arkadaşlar, ben milletvekili olup bu yasayı değiştireceğim, köy öğretmenleri ilçelere istediği gibi gidip gelecekler! deyince. Karşı çıkanlar oldu, “Bunu bir milletvekili yapamaz, ancak bakan olunsa ancak olur! Yeni bir tartışma başladı. İsmet adından yararlanarak, “İsmet’ler, şanslıdır! ”dedikten sonra Yusuf Asıl’a:

- Tarihte Yusuf adlı hiçbir ünlü yok! deyip kestirip attı. Yusuf adlı padişah bile yok! ”diye ekleyince Yusuf kuşkuyla yüzlerimize baktı. Sanki bizden yardım bekliyordu. Nitekim hemen ünlü Yusuf’lar sıralanmaya başlandı. Pehlivan Koca Yusuf! Herkesin Yusuf düşündüğü belli oluyordu. Ben babamın sık sık andığı Padişah Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzettin’i söyledim. Yakup Tanrıkulu gülerek: “Kuyucaklı Yusuf! ”dedi. Fazla Yusuf söylenememesi Yusuf Asıl’ı üzdü:

- Olsun, bir de ben olunca çoğalacak! deyip güldü. Bu kez de İsmet’ler sayıldı. Daha doğrusu sayılamadı: “İsmet İnönü! ”dendi susuldu. İsmet sanırım bunu beklemiyordu, çoğaltacakmış gibi bir iki kez kaşlarını oynattı, unuttuklarını anımsamaya çalışır gibi gerindi. Yutkundu mutkundu ama bir şey söyleyemedi; gülerek bundan sonra çok İsmet olacak! ”deyip sustu. Bu kez de tartışmayı kızıştırıcılar çıktı:

- Okulda Yusuf mu çok yoksa İsmet mi? tüm arkadaşlar olaya katıldı, tanıdık adlar sıralandı sonunda 2 Yusuf’a karşı 6 İsmet çıktı. İsmet böbürlenerek gelecek yıllar burada yüzlerce İsmet olacak! dedi. Bu kez bana, “Dayı senin Cep Kılavuzuna bak İsmet’in anlamı neymiş? ”dedi. Daha önce bakmıştık, İsmet ondan cesaret alarak sormuştu, biliyorum. Ağırdan alarak açıp okudum, İsmet:

-  Arığ, arılık, temiz! dedim. Temizi ben ekledim ama arkadaşlar, arılık sözüne takıldılar: “Doğru oku, kümes var mı? ”Arılık, arıların bulunduğu yer olarak algılanmış; ya da onlar ona çevirdiler. Arkadaşlar şakalaşırken beni çağıran oldu, Şarkı Grubu gelmiş, indim, kapıyı açım. 40 kişilik bir büyük grup geldi. Yarıya yakını kızlar. Onlar söyleyceklerini daha önceden sıraladıkları için kolayca söylenip söyleyenlerin bir bölümü ayrıldı. Kızlar ayrıca söyleyeceklermiş, onlar seçimlerini zor yaptı. Ben hiç karışmadım. Söylenen şarkılarda bildiklerime katıldım. Sonunda hep bildiklerim seçildi. Böylece onlara akordiyonla katılmam kolaylaştı. Çalışma bitince, İsmet Özcan, İlyas Özcan, Fevzi Üner, Tevfik Uğurlu, Hasan Gülümser kalıp Resim Odasını eski düzenine soktuk. Onlar gidince bir süre daha çalıştım. Asım Öğretmenin tüm sınıflara öğrettiği Harman şarkısıyla, Avcılar Şarkısını çalmaya karar verdim. Burada olsaydı onlart Asım Öğretmen çalacaktı. Sevimnerek dersliğe döndüm. Arkadaşların çoğu akşam katılmamaya karar vermiş. Ben de gülerek, biraz da kasıtla, “Bekleyen yok zaten! ”dedim. Ortaya söylenerek bana yanıt verildi, “Beklenenler gidiyor zaten! ”Geri kalmak istemedim, ortaya, “Bekleyeni olanını bilen, kendisini bekleyeni neden bekletsin? Doğal olarak isteyerek gider! ”Mehmet Yücel, “Dayı haklı, bekleyeni olduğunu bile bile gidiyor. Biz fakirler, bekleyenlerimize, “Bekledin de gelmedim, kıymetii bilmedim! ”şarkısını söyletiyoruz! ”deyip bir kahkaha attı. İsmet sordu: “Bu söylediğin şarkıyı en çok kim söyler? ”Birkaç arkadaş birden SS, dediler. Mustafa Saatçı: Yanılınız işte, bu gece ben ona o şarkıyı söyletmeyeceğim. Gidip en önde aturacağım! ”deyince az önce gitmeyeceğini söyleyenler birden Mustafa Saatçı’ya : “Dönek Hafız, sözünde durmayan İmam gibi sözlerle sataştılar. Mustafa Saatçı sakin sakin:

-  Demin bu acıklı şarkıyı anımsamamıştım. Ben onun böyle boynu bükük şarkı söylemesini istemem. Bu kez Mustafa Saatçı, bir çok arkadaşça kutlandı:

-  Sevgilisine çok bağlı aşık, Aşık İmam, Aşık Hafız, Aşık Mustafa! ”diyenler oldu. Konuşmalara katılmayan Abdullah Erçetin sözkonusu şarkının başını mırıldandı. Bieden “Söyle, söyle diyenler oldu. Abdullah, “Söylersem doğrusunu söylerim, demin konuşulan yanlıştı. Doğrusu “Bekledim de gelmedin-kıymetimi bilmedin. Olacaktı. Siz “Bekledin de gelmedim. dediniz. Tartışma gene başa döndü. Bu arada Akşam yemeğinin erken yeneceği derslikler gezilerek duyuruldu. İsmet birden telaşlandı, “Ben neden izin almayı düşünmedim, üç gün tatil olduğuna göre rahat gidip gelirdim. Saate baktı, çıkardı defterindeki tren saatlerini gözden geçirdi. Yetişeceğini düşünerek Eğitimbaşını aradı. Eğitimbaşı okulda yokmuş. Talat Tarkan Öğretmeni salık verdik. İsmet koşarak evine gitti, soluk soluğa geldi, izin almış. Biraz şaştım ama gene de bir şey demedim. Birlikte yola çıktık. Lüleburgaz’a inecek, oradan ya istasyona ya da otobüs bulursa otobüsle gidecek. Trenle gitmesini önerdim. Bir kamyon durdurduk. Ne rastlantı, kamyon istasyona gidiyormuş. Kamyondakilerden biri, “Kırklareli trenine daha çok var, rahat yetişiriz, ben de aynı trenden yolcu alacağım! ”dedi. Gittiler. İsmet gidince sevinemedim, “Çok ivedi karar verdi, ya başına bir iş gelirse! ”diyerek dersliğe döndüm. Arkadaşlar duymuş, birden beni soru yağmuruna tuttular, “Bu kış gününde böyle geç yola çıkılır mı? İsteseydin önleyebilirdin! ”gibilerde çıkışmalar oldu. Kamyoncunun anlattıklarını tekrarlayarak arkadaşları yatıştırdım ama bu kez de ben içimi yedim. Yemeğe gittik, yemek mi yedim yoksa kendimi mi yedim? Öylesi bir dalgınlık içinde önüme konanları kaşıkladım. Hiçbir yorum yapmadan Asım Öğretmenin odasına girip Hohner akordiyonu alıp dersiğe getirdim. Arkadaşların çoğu ayırdında değil, akordiyon mu, akordiyon onlar için. İdris Destan, Abdullah Erçetin hemen farkettiler: “Vay vay, yeni akordiyon! ”Aklıma geleni çaldım. Üç yıldır akordiyon çalıyorum. daha derslikte böyle çalmamıştım. Bir ara kulaklarına ellerini kapatanlar bile oldu. . Öbür taraftan da derslik yabancı sınıflarla doldu. Herkes neşemden çaldığımı sanıyor. Oysa ben İsmet’e engel olmayışımın pişmanlığına üzüntümden vakit geçiriyordum. Akordiyon sesine kızların bile gelip kapıdan bakmaları olağanüstü bir durum sayıldı. Röslein’i görünce özel olarak Röslein şarkısını çaldım. Hem de iki kes tekrarladım. İkinci kez çalarken Röslein yanındakinin kulağına eğildi, sanırım: “Bu benim şarkım ya da benim için çalınıyor! ”dedi. Hiç değilse ben öyle yorumladım. Bu belki de benim yakıştırmam ama hoşuma giden bir yakıştırma. Zil çalınca akordiyonu alıp yemekhane yolunu tuttum. Öğretmenler için ayrılan masalara Talat Tarkan Öğretmenle ailesi, yanlarına Müdür Beyin eşi Leman Öğretmenle iki kızı, Pesent Ilgaz Öğretmen oturdu. Hikmet Özmen Öğretmen de ayakta öğrencilerin arasında gezindi. Talat Tarkan Öğretmen gecemizi, “ Bir aile toplantısı! ” olarak değerlendirdi, “Bu bir gösteri değil, ailece bir arada olmadır. Amaç çalışarak tüketilen bir yılı uğurlamak, yenisini gülerek karşılamaktır. Ayrıca biraz da şansımızdır, çok soğuk bir yeni yılla karşılaşıyoruz. Görüyorsunuz salonumuzu ısıtamadık bile deyip, başarılar diledi. Tevfik Uğurlu elindeki kağıttan etkinlik sırasını okudu. 4. Sınıflar birlikte iki marş söylediler. Tevfik Uğurlu kısaca Yılbaşı olayını anlattı. Rafet Topuz şiir okudu. Kızlar şarkılarını söyledi. Ben tasarladığım iki parçayı Avcılar Şarkısı ile Harmanı çaldım. Leman Öğretmen çocukların üşüdüğünü söyleyip kalkınca Talat Tarkan Öğretmenin eşi de birlikte kalktı. Bu kez Pesent Ilgaz Öğretmen ayaklandı kızlara baktı. Kızlar yürüyüp arkasından gitti. 9. Sınıflar inadına oturarak şarkılara başladılar. Talat Tarkan Öğretmen aralarına katılarak bir süre o da söyledi ama, gerçekten soğuk vardı, ellerimin, dizlerimin üşüdüğünü duyuyordum. Bir ara bir durgunluk oldu. Bundan yararlanıp Harman şarkıdını gene çaldım. 9. Sınıflar hep biliyor, sözleriyle katıldılar. Şarkı bitince herkesin kalktığı görüldü. Bu kez Harmandalıyı çaldım, oyuncular bekliyormuş, kalktılar. Ancak bilen de bilmeyen de kalkınca ortalık karıştı. Hikmet Öğretmen düdük çalarak durdurdu yeni yılımızı kutlayarak iyi geceler diledi. “Kısa sürdü-iyi oldu-Bukadar oldu-Olsun, bu da yeter! ”söylemleri arasında önce dersliklere sonra da yataklara dağıldık. Yatınca ismet’i düşünüp olumsuzluk kuruntuları kurmak istemedim. onun yerine akşamki olumlu olumsuz yanlarımı düşündüm. Derslikte akordiyon çalışımı, Röslein’i hangi amaçla olursa olsun derslik kapısına getirişimi, üstüne üslük özel şarkısı olan Röslein’i çalışımı, kimsenin anlamamasına karşın Röslein’i gülümsettirdiğimi düşündüm. Aynı sözleri tekrarladım. Ben Röslein’ı çalarken gülümseyerek arkadaşının kulağına ne söyleyebilir? Dese dese “ne güzel çalıyor!” der. Bu da güzel. Onun beğenmesi benim için değerli bir ölçü. Hele sandığım gibi: “Bu benim şarkım demiş olması, ayı bir değerdir. Ayrılıp gittiğimizde bunları anımsayınca belki o da mutlu olacak. Unutulup gitmektense güzel olaylarla anılmak bence daha güzel bir iz bırakmadır. Belki bir gün karşılaşınca bunları gene gülerek anacağız. C ile geçmiş günleri nasıl şakalaşarak anıyoruz. Bunlardan o da hoşlanıyor ben de. Röslein’la da bu olabilir.

 

1 Ocak 1943 Cuma

 

Askerlik Dersi var mı? diye soran oldu. Kim o? Sesleri arasında bir de: “Budala! ”sözü karıştı. Kim, kim, kimler arsında benim de adım geçti. Yatak komşum, “Daha neler, arkadaş burada uyuyor! ”deyince sordum:

-  Ne oldu? Orhan tekrarladı:

- Sen birilerine budala demişsin! Sordum, “Uykudayken mi demişim?

Orhan, “Uyanıkken dediğini söylediler. Önce, söylemediğimi söyledim. Ancak bu söz ortaya söylendiğine göre kesinlikle biri söylemiştir. Öyleyse orta bir söyleyen var, bir de kendisi için bu sözü söyleten.

Demek o kişinin budala olduğunu benden başkası da biliyormuş. “Kimse o budala, budala olmadığını şimdi daha zor kanıtlayacak! ”dedim. Sessizlik oldu. Halil Basutçu kolumdan tuttu: “Gel dolabını düzelt, dolap yeni yıla daha düzgün girsin! ”dedi. Birlikte çıktık. Halil, yavaş bir sesle, “Yeni yıla kavgasız girelim, bırak şu boşboğazları! Anladım!

Hava, daha da ayazlamış gibi. Ondan olacak, kar azalmış görünüyor. Halil bana göre kar üstüne daha deneyimli: “Hava soğudukça kar buzlaşıp serleşir, bir yandan da incelir! ”dedi. Dersliğe gidince İsmet’i anımsadım, gece Kırklareli’de inince gideceği yer var ama ya onlar bir yere gitmişse? Halil daha rahat, “Sorar soruşturur bir otele gider! ”dedi. O bunu deyince ben gene kendime kızdım. Geceleri sabaha dek açık Pehlivan Amcamın kahvesi var; hem de çarşı ortasında. İsmet’e tembihleseydim, oraya giderdi. Biz konuşurken Hüsnü Yalçın geldi, benden özür diledi. Önce şaşırdım: “Ne özrü bu? ”diye sordum. Hüsnü: “Demin yatakhanede senin adını ben verdim. baktım birisi kuşkulandığı ile kavga edecek, nasıl olsa senden korkar, üstüne varamaz diye düşünerek öyle deyiverdim! ”Benden önce Halil: “Hadi şimdi, unutun bunu, zaten üzerinde durulmadı! ”deyip kolumuzdan çekeleyerek kahvaltıya gitmek üzere merdivenlere indik. Öteki sınıflar birden çıkmış, onları bekledik. Biz beklerken Röslein geldi. Halil’e, rolünü yazmak için kitabı sordu. Bana da. “Halil Ağabeyle birlikte oynayacağız, ben onun kızıyım! ”dedi. Biraz çekimser durdum. Bu kez de: “Akşam iki kez çaldığın şarkının notasını alabilir miyim? ”dedi. Başımı atarak: “Olmaz, ben onu bulmak için iki yıl uğraştım, onu bana Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişi bir yıldan fazla arayarak bulabildiğini söylemişti, o çok değerli bir nota, o nedenle kolay kolay vermen! ”dedim. Röslein: “Ay o kadar değerliyse şimdi daha çok isteyeceğim tuttu, lütfen ver söz veriyorum, kimseye vermeyeceğim. Ben zaten çalamıyorum, biliyorsun! ”deyip güldü. Bu kez de, “İlerde belki gerekli olur, sen kaybedersen, benden alırsın!” deyince. Halil gülerek, “Ver o neyse, yalvartma benim kızımı! ”Bu kez bir koşul koydum:

-  Rolünü güzel yaparsan piyes oynandıktan sonra veririm. Röslein çok sevindi, “Göreceksin, sözümde durup rolümü çok güzel yapacağım. Ama sen de sözünde duracaksın! ”diye ciddileşti. Röslein ayrılınca Halil sordu:

-  Bu hangi şarkının notası?

Yemekhane kapısında, sonra anlatacağıma söz verip ayrıldım.

Anlatmalı mıyım? “Asla” diye kendime yanıt verdim. Piyes başarılsın o zaman belki Halil’e olayı da anlatırım. Röslein’in Halil’le konuştuğu sıra yanımızdan geçen bizim masadaki arkadaşlar, geçtikten sonraki konuşmalarımızı duymadığı için beni uyardılar:

-  Piyes miyes bahane, dikkat et, hemşerin elden gider! Bunu önce Yusuf söylemişti. Hemen Yusuf’un hemşerisini (Sırıklı) öne sürüp yakayı kurtardım. Hilmi Altınsoy Yusuf’un hemşerisini diline doladı, Yusuf da geri durmadı; kahvaltı sonuna dek karşılıklı olarak didikleştiler. Yusuf biraz da akşamdan üzgündü. Oynayacakları oyunları gösteremeden eğlence kesilmişti. Bu nedenle Yusuf’un isteği olmamıştı. Konuyu değiştirrmek için Yusuf’a, gündüz oynamalarını önerdim. Talat Tarkan Öğretmenden izin alabilirsek öğleden sonra Resim Odasında oynarız. Gerekçe olarak da temsille birlikte Milli Oyunları da göstermek istiyoruz. Sık sık Arifiye’deki Milli Oyunlardan söz eden Talat Tarkan Öğretmen’in izin vereceğini biliyorum. Özellikle Lüleburgazlılar, bizim oynayacağımız zeybekleri ilk kez göreceklerini söyleyince Talat Tarkan Öğretmen:

- Ne duruyorsunuz? Hemen başlayın! diyecektir, deyince Yusuf hemen değişti:

-  Söz mü? Ben:

-  Hem de efe sözü! diyerek Yusuf’u güldürdüm. Yusuf, Ahmet’e işaret etti, göz kırpıştılar. Ahmet Güner yüzüyle, daha doğrusu gözüyle, kaşıyla içimizde en iyi konuşan arkadaşımız. İçinden geçenleri yüzüyle çok güzel belirtiyor. O ndenle yanımdaki Yusuf’a bakmadan sonucu rahatça anladım. Nitekim Yusuf kolumdaki saati çevirtip kendisi baktı:

-  Hadi öyleyse izin al, yemekten sonra çalışalım! Talat Tarkan Öğretmenin Eğitimbaşının odasında olduğunu biliyordum. Öğle yemeğine dek çalışmak üzere Asım Öğretmenin odasına kapandım. Beringer Metodunu açıp 34-35-36-37-38 nolu parçaları denedim. Son ikisi ilgimi çekti; biri Schubert, öteki Beethoven’den. Scubert’in valsini kolay çıkardım ama Beethoven’de çok zorlandım. 6/8’lik, 3/4’lük gibi biliyorum ama eksik giriş yapınca tempoyu bir türlü tutturamadım. Üstelik sol elde diyez değişmesi var, ona bir türlü alışamadım. İşin ilginci parçanın üst notasını tek olarak da tam çıkaramadım. Bu kez akordiyonu alıp bir süre de akordiyonla çalıştım. Kapı vuruldu; biraz telaşlanarak açtım, Ahmet’le Yusuf geldi:

-  İzin aldın mı? Talat Tarkan Öğretmen yemekhane tarafına gitmiş, eve giderse gelmez, diye düşünmüşler. Çıkıp yemekhaneye gittim. Talat Tarkan Öğretmen mutfakta aşçıbaşı ile konuşuyordu. Beklediğimi görünce geldi, benden önce bana:

- Köye mi gideceksin? dedi. Hazırladığım sözleri sıraladım:

- Resim Odasında oyun provası yapacağız. On arkadaştan başkasını içeri almayacağız! dedim. Talat Tarkan Öğretmen gülümseyerek:

-  Hayhay, sana güveniyorum, yalnız oranın anahtarı Ayhan Öğretmendedir, bende yok! ”Anahtarın bende olduğunu, kendisinden daha önce izin aldığımı söyleyince:

-  Bak, sana işte bunun için güveniyorum, işini sağlam yapıyorsun. Anahtar sende olduğuna göre benden haydi haydi izin var demektir! deyip ellerini bir birine vurarak şaplattı. Dersliğe dönünce bir süre Yusuf, Ahmet üçümüz konuştuk. Çağıracağımız arkadaşları seçmek kolay değil. İstekli çok ama oyunlar sahnede oynanacağına göre 10 kişiden fazla olamayacaktır. Bu on arkadaşın seçimi kimi gücenmelere neden olabilir. Kararsızlığı görünce ben:

-  Bugün biz bize çalışalım. Temsil için daha çok zaman var. Havalar ısınınca daha geniş yerde çalışır, seçimi öyle yaparız! dedim. Onlar benim önerime katıldılar. Tıpkı Hasanoğlan’daki Küllükte çalıştığımız gibi gene üç kişi çalışmaya karar verdik. Tüm oyunları bir kez tekrarlayacağız.

Derslikte arkadaşlar bir süre tartıştılar, “Yarın ders yoktur! ”Gerekçe, İstanbul’a giden öğretmenler bir gün için gitmez, yarım gün izin alıp izinlerini pazara uzatabilirler. Benim için önemli olan, yarın müzik dersi var, Asım Öğretmen gelir mi, gelmez mi? dersinden çok, onun gelip benim özgürlüğümü kısıtlaması. Konuşmalara katılmadan bunları düşünüyorum. Ders olursa Talat Ayhan Öğretmen de gelecektir. Bize dersi yok ama öteki sınıflara tam dört saat dersi var. Halil yanıma geldi, durup duruken bir olayı anımsattı:

-  Akın piyesini getirtecektin, getirtseydin şimdi o kıza verirdin! dedi. Yüreğim cızladı. Arkadaş ne demek istiyor? O zaman bana ne demişti, şimdi ne diyor? konuyu kapatmak için:

-  Bana ne? Hem o kitabı benden değil senden istiyor. Elimde kitap olsaydı, “Bende kitap var, al vereyim diyeceğimi mi sanıyorsun? Kesinlikle vermezdim. Ben o öneriyi senin için yapmıştım. Hemşerime nota için söylediğimi duydun! ”dedim. Arkadaş ne düşündü bilmiyorum ama ben verdiğim yanıtımı beğendim. Konuşma konumuzu İsmet’e çevirdik:

-  İsmet, neden ani karar verdi, ne düşündü? Bu kış kıyamette iki gün için köye gidilir mi? gibi bilinmezlerden söz ettik. Onun da nedenini ben biliyorum ama, tıpkı öteki olay gibi saklanan tarafından uzak durdum. O tarafa kayılmasın düşüncesiyle başka alanlara oyalamalarla geçiştirmeye çaba gösterdim.

Öğle yemeğinde konumuz daha doğrusu tartışmamız gene oyunlar üste oldu. Öncelikle Hilmi Altınsoy, çıkıp ortalıkta oynamayı aklım almıyor! deyince Yusuf çılgına dönüyor. İlk karşılaştırması da güreş oluyor:

-İki insan giysilerini çıkarıp ortalıkta dolaşıyorlar, arada da naralar atarak bir biri üstüne saldırıyorlar! ben de buna şaşıyorum! dedikten sonra sözü Hilmi Altınsoy’a getirip:

-Sen buna bayılıyordun ancak arkasını getiremedin, biraz olsun becerebilseydin ortalığa çıkıp sen de dolaşacaktın! deyince biz kahkahadan, Hilmi de sinirden yerimizde duramıyoruz. Sözler giderek sen-ben şekline dönüşünce Hasanoğlan’daki durumu anımsattık. Gelen 12 Köy Enstitüsü ekibinin ortak yanlarının oyunlar olduğunu özellikle de Kızılçullu’da İzmir yöresinin zeybek oyunlarını öğrenme dersi gördüklerini tekraraladık. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un, oyunlara, müzik çalışmalarına öteki dersler denk önem verdiğini tekraraladık. Hilmi: “

-Ben bilmem, bizim köyde erkeklerin oynadığını görseler gülerler! deyince bu kez de:

-Sen belki kendi köyüne gitmeyeceksin, ya gittiğin köyde senden oyun isterlese ne yapacaksın?

Sonuç olarak Hilmi’ye oyun öğrenmesini ancak kendi köyünde oynamamasını önerdik. Hilmi, sonunda gülerek, “Peki! ”deyince, Yusuf hemen çalışmaya başlamasını önerdi:

-Yemekten sonra biz çalışacağız, gel bak, gözlerin alışsın! Hilmi buna da “Peki! ”deyince Mehmet Aygün Hilmi’ye :

-  Ne üç kağıtçısın sen, doğrudan gelip ben de öğreneyim, demiyorsun da dolambaçlı yollardan giderek kendine oyun öğrettirmeye çalışıyorsun! deyince Hilmi:

-  Bak işte ben buna katlamam! deyip oyuna gelmekten caydı. Bu kez de ben:

-  Bu daha iyi oldu, onlar konuşmuştu ama ben karşı çıkacaktım. Çünkü çalışacağımız yer için izin alırken gereksiz kimseleri içeriye almayacağıma söz vemiştim! Hilmi bu kez de bana:

- Demek ben gereksiz biriyim! Ben de, “Sen olaya öyle bakamazsın, içerde oynayan ya da çalışan iki insan var, onlara katılmayan o ettinlik için gereksizdir, bir katılımda bulunmamaktadır. O dışarı çıksa içerdekiler oyunlarını sürdürürler. Bu açıdan gereksiz, dedim. Yoksa sen bizim için çok değerli bir inatçı arkadaşsın! Hilmi bir süre baktı:

-  Siz beni dövmekten daha beter ediyorsunuz ama gene de sevdiğinizi biliyorum. Anam da beni dövüp dövüp severdi. Sevince de tüm acılarım geçerdi! deyip kalktı. Önce Yusuf sonra da arkamızdan gelen Ahmet Güner Hilmi’yi aralarına almak istediler ama razı olmadı. “Başka zaman! ”deyip ayrıldı. Bir süre derslikte oturduktan sonra Resim Odasına geçip çalıştık. Kapıya gelip vuranlar oldu ama kimseye açmadık. Ancak bir sürte sonra pencereler karşısında yığılmalar oldu. . Görmezden gelip terleyinceye değin. Oyunları sürdürdük. Dağlı-Bengi-Harmandalı-Arpazlı-Bergama ay da Kozak Zeybeği…Aayı azlığı nedeniuyle halay türü oyunları çalışmadık.

Dersliğe döndüğümüzde bize takılanlar oldu; özellikle de Resim Odasına girişimizi Talat Ayhan Öğretmenden habersiz sanıp uyaranlar oldu: “Talat Ayhan duyarsa! ” diyenlere: “Vay Harun’un başına gelenler! ”diyenler eklendi. Kendilerini hiç yormamalarını anahtarın Harun’da değil bende olduğunu anlattım. Akordiyonun birinin orada olduğunu, bundan böyle orası boş kalınca orada çalışacağımı anlattım. Bunu duyunca Sami Akıncı:

-  Piyes çalışması için yer arıyorduk, biz de orada çalışılım! deyince herkes sustu. Ben:

- Niçin olmasın? Öğretmenler aralarında anlaşınca pekala olur! deyince Sami sevindi, ötekiler de sustu. Düşündüm; piyes çalışmaları belli zamanda olur. Çünkü değişik sınıflardan görevliler var. Üstelik Sabahat Öğretmen çalışmalara katılacak. Bu ndenle ben de görevim olmamakla birlikte odanın bakımı açısından orada olacağım. Benim için iyi bile olacak! ”deyip düşler kurdum. Sabahat Öğretmene güven vermek için başladığım şiir çalışmalarına gene döndüm. Yazdıklarımı sıraladım. Önce Göl’ü vereceğim. İsterse ötekileri de gösterebilirim. Evvelki yıl Fikret Madaralı Öğretmen kar üstüne yazılmış şiirler okumuştu. Şaka yolu gülerek de olsa bize: “Siz de yazabilirsiniz, bir deneyin bakalım! ”demişti. O zaman İsmet’le ortak başlamıştık. Kartopu yuvarlamakla başladığımız bir iki girişimimiz iyi sonuç vermedi. İsmet uyaklara kulak asmamakta diretti, bense şiiri güzelleştiren uyaklar düşüncemden ödün vermedim. İsmet, bir süre katıldıktan sonra vazgeçti. Ben , bu konudaki umudumu daha kesmedim. İsmet’in başladığı, “Su üşürse buz (ya da kar) olur”ilk dizesine uygun bir dize bir türlü uyduramadım “Su uçarsa (Buhar olursa) tuz olur! ” Bu kez de “olur mu denmesi gerekir, yoksa kalır mı? ”diye düşününürken zil çaldı. Zamanın bu kadar geçeceğini hiç düşünmemiştim. Alphonse Daudet’in Kıra çıkan Kaymakam öyküsünü gene anımsadım; Kaymakam bir göreve giderken yeşil bir çayırlıkta arabasını durdurup az gezinir. Sonra da çayırlıkta biraz uzanır. Arabacı akşamüstü Kaymakamın yanına geldiğinde onun şiir yazmaya çalışıtığını görür. Fikret Madaralı Öğretmen Yahya Kemal Beyatlı’nın on dizelik Mahurdan Gazel’ini on yılda yazdığını söylemişti. Daha o gün ezberlediğim Mahurdan Gazel’in on yılda yazılacağını bir türlü aklım almıyor ama. İsmet’in: “ Su üşürse kar ya da buz olur! ” dizesine uygun bir dize bulma umudum da yok gibi. Kar olur-yar olur-dar olur-zar olur! ”deyip duruyorum ama doğru dürüst bir anlam yakıştıramıyorum. Çoktan uçtu yapraklar, karla kaplı dallar, buz kuşanmış ağaçlar. . Kaçıncı kez esnedim bilmem, Hilmi bağırdı, “Yapmaaaa! ”dinledim, konuşan yok. Belli ki Hilmi rüya görüyor.

 

2 Ocak 1943 Cumartesi

 

Akşam benim duyduğumu Kadir Pekgöz de duymuş, Hilmi’ye anlatıyordu. Hilmi de kendini zorlayarak rüya anımsamaya çalışıyor. Sonunda, rüya görmediğini, bağıranın kendisi olamayacağını olsa olsa bitişiğindeki Hasan Üner’in olacağını söyleyince Hasan Üner sinirlendi:

-Hemşerim kusursuzdur, gece boyu demlenir(Horlama anlamında) de gene, “ O ben değilim! ”deyip geçer. İşte okulu bitiriyoruz; ilk günden beri kabullenmediği horlamaya bir sahip bulamadı. Oysa her defasında “Ben onu bulacağım! ”diyordu. Sanırım evlenince yenge bunu yüzüne vuracak, hemşerim de, “Haklıymışsınız! ”deyip bize durumu mektupla bildirecek! ”Hilmi güldü:

-  Vay, vay, vay! bu kadar önemli mi bu hemşerim? Mektuba gerek yok, ben yatar yatmaz horluyorum. Bunu kimi zaman da bilerek yapıyorum. Durum aydınlandı mı şimdi? Halil Basutçu söze karıştı:

-  63, gene kurnazlığı seçtin, yazacağın 29 mektubun kağıdı, zarfı, pul parası gözünü korkuttu, işi ucuz tarafından atlatmayı seçtin! Hilmi söz yetiştiremeyeceğini anlayınca nöbetçi olduğunu söyleyip ayrıldı. Dersliğe gidince Hilmi’nin sahiden derslik sobasını yakarken görünce ben de duraksadım; Hilmi’den sonra benim sıram geliyor. O kadar zaman geçti mi? demeye kalmadı durum aydınlandı; Hilmi Harun Özçelik sırasında onun yerine yakıyormuş. Harun için olduğunu öğrenince ben de yardımcı oldum. Arkadaşlar müzik dersi telaşında. Asım Öğretmenin oda anahtarı bende, gelmiş olsa benim haberim olur. Ne var ki ben cıt çıkarmıyorum. Belli ki bugün de ders yok. Ortalıkta Talat Tarkan Öğretmenden başka görünen kimse yok. Bir de kızların öğretmeni Pesent Ilgaz Öğretmen görünüyor.

Kahvaltıdan sonra derslikte toplandık. Talat Tarkan Öğretmenin gelme olasılığı var. . Hiç beklemezken kapı açıldı Hikmet Özmen Öğretmen geldi gülerek:

- Ders yok diye, iş de yoktur, deyip kendinizi tembelleştirmiyorsunuz sanırım. Bizim okulda bunlardan biri ya da ikisi hep vardır. İşte bugün bunlardan biri! ”deyip yüzlerimize baktı. Başıyla bana işaret etti. Ayağa kalktım, dışarıya çıkmamı söyledi. Kapı önünde bekledim. Arkamdan Hüseyin Serin, Sefer Tunca, Halil Basutçu, Arif Kalkan geldi. Merdivende bir süre Hikmet Öğretmeni bekledik. Çıkınca doğruca Tarım binasına gittik. Önce kaygılanmıştık, gün boyu sürecek bir işi olabilir. Öyle değilmiş. Arılığı bir tarafı fazla ruzgar alıyor. Rüzgarın sürüklediği kar kırıntıları arı sandıklarını sık sık kapatıyor. Gene öyle olmuş. Görevimiz kovan kutularını oynatmadan çevrelerini temizlemek. . Öğretmen görevimizi anlattıktan sonra gitti. Öğretmen giderken çok üşürsek içeriye girebileceğimizi söylemişti. Özellikle arkadaşlar girmek istediler. Konu da okuldan atılan Ali Güleren arkadaşımızın gerçekten buradan birşeyler aşırıp aşırmadığı konusunda inandırıcık kanılarının pekişmesi yolunda yorumlar. Arif Kalkan, kesinlikle yapmadığını öne sürdü. Halil, hiç yorum yapmadı. Sefer Tunca arkadaş Ali Güleren’e güvenememekle birlikte buradan Lüleburgaz’a sırtla bir şey taşımnamayacağını tekraraladı. Özet olarak Ali Güleren arkadaşın bir haksızlığa uğradığı kanısına vardık. İyi ama, Lüleburgaz’da birileri Ali’den birkaç kez aşırma aldıklarını söylemişler. Gerçekte ise buradan kimse görmemiş ama Lüleburgaz’dan yapılan duyurular sonunda Ali suçüstü yakalanmışmış. Birden üzüntüye kapıldık. Bu, “Ali yerine içimizden biri de olabilirdi! ”İçimizi sızlatan bir söz. Bu kez de, bizim birbirimizi iyi tanıyamadığımızdan sızlandık. 4 yıldır bir arada olduğumuz arkadaşın adresini bile bilmiyoruz. Ali gitti işte. . . Bu olaydan bir ders alıp kalanların hiç biri adreslerimizi sormadı. Birbirimize baktık: “Sen sordun mu? Hıhı, sen, sen, sen? Hemsi hıhı…. Gülüşerek kalkıp kalan sandıkların çevresini temizledik. Öğretmen gelmedi. Kapıyı kapatıp yemeğe gittik. Yemekhaneye doğrulunca ortalıkta kimsenin olmadığını görünce duraksadık. Bayrak Töreni var, onu unutmuşuz. Adımlarımızı yavaşlattık. Tören gene okulun alt katında yapılmış, az sonra yemekhane kapısına yöneldiler.

Yemekte bizin ne yaptığımız soruldu. Meğer onlar derslikte düpedüz ders yapmışlar. Hikmet Öğretmen sinirlenmiş birkaç arkadaşı da fena halde azarlamış. Azarlananlardan biri de Mehmet Aygün’müş. Mehmet Aygün tek bir söz söylemeden lokmalarını yuttu. Mehmet Neşeli olmayınca bizim masa zaten durgun olur. .

Yemekten sonra bir süre piyano çalıştım. Beethoven’in Scubert’in parçalarını çok iyi çalıyorum. Hava oldukça ılık, Kamber Amcamlara gitmeye karar verdim. Asfalt yol iyice kurumuş, arabalar vızır vızır geçiyor. İçimde: “ İsmet olsaydı, şimdi konuşa konuşa gidecektik! ”diye düşünürken, şiirleri tekrarlamayı anımsadım. Yatınca yaptığımı yolda da yapabilirim. İlkokulda köyden köye giderken bağıra çağıra şarkılar söylüyordum. O zaman fazla şiir okumuyorduk. Namık Kemal, (İbrahim Alaettin Gövsa’nın) şiirini daha köy okulunda ezberlemiştim. Bu şiiri bu kez de iki yıl boyunca tekrarlamıştım. Şarkı sözlerini şiir gibi bağıra çağıra okuduğum oluyordu: “Yaslı gittim şen geldim-Aç koynunu ben geldim. Ya da plaklardan aldığım şarkı sözlerini okurdum: “Söğüdün yaprağı narindir, narin-İçerim yanıyor dışarım serin-Zeynebi bu hafta ettiler gelin-Zeynebim Zeynebim, allı zeynebim-Üç köyün içinde namlı Zeynebim. Köyümüzde Zeynep adlı kız olmadığı için üzülürdüm. Üstelik Hamitabat okulunda da yoktu. Bunları anımsarken Yeni Bedir köyüne girdim. Birden duraksadım, Köyde tüm evlerin bacaları tütüyor, amcamların bacada duman yok. Birden yuktun maya başladım. Kuşkulu adımlarla bahçeye girerken az ilerdeki komşu(Kamber Amcamın bacanağı, seslendi: “Yeğen(Nedense kamber Amcama özsenerek bana, o da yeğen der))bize buyur. Bacanak yok, sanırım bu gece de gelemeyecek! ” Olayı anlatarak yanıma geldi. Evli olan kızı gelmiş, rahatsızmış, Çorlu’ya doktora götürmüşler. Önemli bir şey değilmiş, doğumla ilgiliymiş. bacanağıo torun sahibi olacakmış. Kamber Amcam da kısa bir rahatsızlık geçiştirmiş. O da önemli değilmiş, soğuk algınlığıymış. Gülerek: “Şuna bak bacanak Balkan dağlarının soğuğunda sözü güderken üşütmüyordu. Ovaya geldi, soba başında burun çeker oldu. Baban duymasın, görünce paylar bacanağı! ”Konuyu değiştirip, yabancı sayılmamalarını, onlara gelmemi söyledi. Dirseğimdenden tutara götürmek istedi. İnandırıcı bir engel söyledim: “Kalmak üzere gelmediğimi, Kamber Amcama bir haber getirdiğimi, kendisini görmem gerektiğini, yarın gene uğrayacağımı, bugünkü izinimin kısa olduğunu sıralayarak, bir daha gelişimde onlara da uğrayacağımı söyleyip ayrıldım. Ayrılınca bir süre kendimle tartıştım: “Adam çıkıp bana yardımcı olmak istedi, ona uyup gitseydim, neyim eksilirdi? Gelip çağırdığına göne, gelmemi bekliyordu, belki bundan hoşlanacaktı. Onun iyi davranışına karşın benim, o inanmış olsa bile benim yalan söyleyerek dönmemin anlamsızlığını düşündüm. Gidişteki neşeli durumumu dönüşte kendim bozmuş oldum. Buruk bir şekilde okula girdim. Kısa bir duraksamadan sonra Resim Odasına girip ortalığı gözden geçirdim. Soba yakacaklarını hazırladım. Gelip geçenlere karşı, bir iş yapıyormuşçasına bir süre girip çıktım. Biraz sakinleşince akordiyonu çıkarıp, aklıma geleni çaldım. Rahatlayınca dersliğe döndüm. Mektuplar aklıma geldi; Samsun/Ladik’ten, İzmir/ Kızılçullu’dan gelen mektuplara yanıt hazırladım. Dersliğin sağ tarafında sıralarda oturan Halil Basutçu da sırada yazı yazıyormuş. Yusuf Asıl sordu: “Siz ne yazıyorsunuz böyle biriniz bir tarafta biririz bir tarafta? ”dedi. Sami Akıncı sözü doğru bulmadı:

-  Biriniz bir tarafta biriniz öbür tarafta denmesdi gerekir! dedi. Sami Akıncı’ya pek karşı çıkılmaz ama bu kez birkaç arkadaş birden karşı oldu: “Biriniz bir tarafta, biriniz bir tarafta! ”denir, diye direttiler. Giderek örnekler çoğaldı “Biri bir tarafta diğeri bir tarafta-Biri bir tarafta diğeri öbür tarafta-Biri bu tarafta, biri öbür tarafta! ” sözleri daha da karıştırılarak bir süre yaygara koparıldı. Sinirlenip “Yeter! ”bağırmaları sonunda şamata kesildi ama, Yusuf gene Halil’le bana ne yazdığımızı sordu. Ben, mektup yazdığımı söyledim. Bu kez Halil gülerek:

-  O mektup yazdığına göre benim de mektup yazmam gerekir:

- O tarafta mektup, bu tarafta mektup! Sami Akıncı:

-  Bunu Türkçe dersinde öğretmene soracağım! deyince tartışma kesildi. Abdullah Erçetin Halil Basutçu’nun Akın piyesindeki rolunu yazdığını görmüş. Yusuf’a söyleyince bu kez Yusuf gülerek bana:

- Senin de piyesteki rölünü yazdığını öğrendik! Yusuf bunu deminki tartışmanın devamı olarak söyledi ama birden gözler bana çevrildi:

-  Sen ne rolü yazıyorsun? Onların bu tepkisine bir anlam veremedim ama susmadım da:

-  Tüm piyesi yazıp ezberliyorum, hangisi aksatırsa o rolü ben oynayacağım! dedim. İnananlar oldu. Birileri de karşılıklı bakışarak, bunun düpedüz kıskançlık olduğunu söyledi. Yerinden kalkıp:

- Sahi mi diyerek yazdıklarıma bakmak isteyenler oldu. Mektupları topladım, gülerek:

- Akın Piyesini köye gidince yalnız oynayacağım! dedim. Bir süre gene bakıştılar. Sonunda kendileriyle alay edildiğini söyleyerek sustular. Halil bu kitabı kaldırarak İstemi Han! ı yazdığını gösterince ben de Kızılçullu Köy Enstitüsü öğrencisi Ziya Fikri Özlen’e yazdığım mektubu gösterdim. Gösterdim ama, okula geldiğimiz ilk günlerden başlayan kıskançlığın, “Acaba o ne yapıyor?” rahatsızlığının birkaç arkadaşta sürüp geldiğini, bu duygunun eksilmediği gibi giderek arttığını da iyice anladım. Piyeste rol alamamam onlara göre benim kayıbım. Bu kayıp onları mutlu ediyor. Oysa ben, onların eksiklerini gördükçe üzülüyorum. “Akın piyesini köyde yalnız oynayacağım! ”deyince bunun şaka olduğunu anlayamayacak kadar avanakların olduğunu gördüm: “Köylüler ne anlar Akın Piyesi’nden! ”demeleri bile akıllarından geçenleri açıklıyor; demek oynayacağımı düşünebiliyorlar. Gene de merak ediyorum: “Ben, Akın Piyesinde rol alamayınca Fettah Biricik, Hüseyin Serin, Ali Önol ya da Mehmet Başaran ne kazanıyor? Sanırım onlar kazançta değil, benim piyeste rol almamış olmamı, benim başarısızlığım ya da bir yenilgim sayıp, bekledikleri bir olaya kavuşmuş gibi seviniyorlar. Mehmet Başaran kaç gündür revirdeydi, çıktı diye: “Geçmiş olsun! ”demiştim. O da üşüdüğünü söyleyince kalkıp sobayı doldurmuştum. . Teşekkür beklerken tersiyle karşılaştım. Meğer Mehmet Başaran revirden tam çıkmamış; arkadaşlarını görmek için iki saat izin verilmiş. Ben böyle düşünürken Mehmet Yücel karşıdan beni izlemiş, gülümseyerek geldi yanıma oturdu. Neden geldiğini anladım. Yavaşça:

- Otekilere diyecek bir sözüm yok ama Ceylan Köylü Küçük Mehmet’e üzülüyorum; onun benimle ne sorunu var ki böyle karşı durum takınıyor? Geçen günler kendisine piyesteki rolü için Bayan diye takılanlara karşı savunduğumu çabuk unuttu! ”dedim. Mehmet Yücel o olayı bilmiyormuş sorunca anlattım:

-  Sabahat Öğretmen Akın Piyesi’nde Halil Basutçu, Sami Akıncı, Mehmet Başaran’a rol vermiş, diye sınıfta konuşuldu. Piyesteki önemli rolleri bildiğim için ben de açıkladım. İstemi Han’dan sonra önemli üç Han oğlu var: Demir Han, Bumin Han Bayan Han, dedim. Mehmet Başaran’ın bunlardan Bumin Han rolunu aldığını söylememe karşın arkadaşlar üçüncü kişi Bayan Han sözüne takıldılar. Bayan Han olur mu? Bayan’ı kız sıfatı olarak düşleyip gülüştüler. Bir süre sonra bu rolü Mehmet Başaran’ın aldığını öne sürdüler. Mehmet Başaran bunun yanlış olduğunu söylediyse de arkadaşlar takılmalarını sürdürdü. Bu takılma tarih dersinde de konu olunca ben Selçuk Öğretmene konuyu açtım. Selçuk Öğretmen tarihte ünlü Avar Hakanı Bayan Han’dan söz etti. Böylece tarihte Bayan Hakan olduğu anımsanınca arkadaşa takılmalar durmuştu. Konuyu önce kendim tarihten okuyarak sonra da Selçuk Öğretmene vurgulatarak arkadaşa yardımcı oldum. Benim bu iyi niyetli çabalarıma karşın bana karşı güvensizliğine şaşıyorum! ”dedim. Mehmet Yücel önce:

- Az önceki konuşmaları duydum, çok üzüldüm! ”Yavaş bir sesle “Benimle arkadaşlık edişine kızıyordur, benim hemşerim kıskançtır, öncelikle de en yakınındakilere üstünlük kurmaya çalışır. Onlardan, kendisinin hep ön planda tutulmasını bekler. Bunu bulamayınca da küsme yolunu seçer. Aynı köyden, okulda beş kişiyiz. Ona göre biz, dördümüz bir yanda, kendisi bir yanadır. Kendi kardeşiyle bile sürekli sorun çıkarıp anlaşamaması hemşeri olarak hepimizi üzüyor. Bugün böyle yarın baçş. ka türlü olabilmektedir, onun için sen onun durumana aldırma! ”dedi. Zaten aldıracak değilim ama niçin? Konuyu değiştirip İsmet’i andık. Mehmet Yücel İsmet’in en iyi arkadaşı. Çoktandır merak ediyorum acaba İsmet, kendi özel durumunu Mehmet Yücel’e anlattı mı? Bunu öğrenebilmek için olaya yakın bir konu açıp fikrini alabilirim! ”diye düşündüm. Bu nedenle, “İsmet bana söylemiyor ama galiba köyde birine tutuldu! ”dedim Mehmet Yücel, “Öyle bir şey olsa senden saklamaz! ”dedi. Niyetimi saklamak için uzattım: -Bana söylemez; söylerde özellikle babasına duyuracağımı düşünür. Sanırım anne-babasından gizli bir iş peşinde! . Mehmet Yücel güldü, “Yok arkadaş, İsmet açık yürekli biri, o ağzında söz gizlemez; gizlemek istese bile gizleyemez. Belki düşündüğü biri vardır, onu göreceği tutmuş olabilir. Ancak ciddi bir durum olsa kesinlikle bana söylerdi! ”dedi. Bu kez de ben:

-  Yoksa sen de mi benden saklıyorsun? İsmet, babasına benim duyuracağımı düşünerek benden saklamak ister. İnan ki İsmet’ten habersiz asla babasına duyurmam! Mehmet Yücel kesin konuştu:

- İsmet’in henüz kesin bir kararı olacağını sanmıyorum. İsmet bu konuda daha çocuk, konuşmalarından bu açıkça anlaşılıyor. Olsa kesin olarak hem sana hem de bana duyurmadan duramaz! ”deyince rahatladım. Arkadaşa da:

- Beni rahatlattın! dedim . Dedim ama, neden rahatladığımı ancak kendim bildiğim için acaba bu yaptığım bir iki yüzlülük müdür? ”diye düşünmekten de kendimi alamadım. Hava kararmak üzereyken elektirikler önce yandı, sonra söndü. Bir süre bekledik. Bu konuda kendini görevli sayan arkadaşımız Mustafa Saatçı gitti. Derslikte yerli yersiz takılmalara karşın teknik konularda çok güvendiğimiz Mustafa Saatçı’dan uzun süre haber bekledik. Nöbetçiler dersliklere deniz feneri dağıttılar. Akşam yemeği yarı karanlıkta yendi. Mustafa Saatçı yemeğe de gelmedi. Anladık ki önemli bir durum var. Resim Odasına inip bir süre akordiyon çaldım. Yat zilini beklemeden gidenler oldu. Mustafa Saatçı haberi getirdi: “Bir parça aşınması olmuş, ancak yarın yanabilecekmiş. Yat zili çaldı. Nöbetçiler ancak lüks yetiştirdiler. Lüks ışığında yattık. “Gene Lüks ışığına kaldık! ”diyenler oldu. Birden karşı sesler yükseldi:

- Unuttun mu? Hasanoğlanda ne yakıyordun? Ondan önceki seneler ne yaktın? Elektriği Alpullu’da, Lüleburgaz’da görüp alıştın. Sonra ne oldu? Yarın köylerde lüksü de bulamayacaksın! uyarıları sıralandı. Kimler kime çıkıştı pek anlaşılamayınca Halil Basutçu sordu:

-  Şimdi kimler kimlere övüt verdi? Bekir Temuçin, “Arif olan anlar! ”deyince bu kez Arif Kalkan:

- Ben Arif’im ama doğrusu bundan hiçbir şey anlamadım! Bir sessizlik oldu Kapıdan Talat Tarkan Öğretmen sordu:

- Bu yatakhanede Arif olanlar uyumaz mı? Konuşmalara katılmadığım için zaten uyumaya hazırdım. Bir süre Talat Tarkan Öğretmenin ayak tıkırtılarını dinledim. Ya kapıdan hiç girmedi ya da ayağında çok yumuşak ayakkabı vardı, hiçbir çıtırtı duymadım. “Köydeki yatışlarıma benzer bir durum! ”dedim içimden. Orada da çevremde çıt çıkmaz. Kimi zaman uzak mahallelerden köpek sesleri gelir. Yaz mevsimiyse onlara eşek anırtıları karışır. Bizim köyün özel bir sesi de Hamitabat köyü içindeki Zühtü Akın’ın un değirmeni motorunkidir. Pat, pat, pat diye gece gündüz duyulur. Nedense sayılacak ölçüde aralıklı patlar. Kaç kez saymaya kalkıştım. Bir defasında 600’e dek çıkmıştım. Bunu A’ya söyleyince bana “ Yalancı” demişti. Değirmen onların evinin az ilerisindeki çukurdadır. Duymamaları olanaksız. Ama o bana duymadıklarını söylerdi. Bunu o zaman babama anlattığımda babam, “Onlar alıştığı için, onlara doğal gelir! ”demişti. A şimdi bebeğini büyütüyor, dilerim bebeği değirmen sesinden uyanmaz. İçimden gülmek geçti. Çocuk değirmen sesinden uyanınca A benimle yaptığı konuşmaları anımsar mı acaba? Karşılaşsam, C’ye bir çok anlamsız sorular sorduğum gibi A’ya da bunları soracağım. A, benim bildiğime göre C’den daha girgin olduğu gibi daha da bilgilidir. Onun ailesinin çok geniş çevresi var. Görüşüp görüşmediklerini tam bilmiyorum ama koskoca Jandarma Genel Komutanı olan dayısı var. Türkiye Cumhuriyeti Jandarma Genel Komutanı, Korgeneral. Bir dayısı da Milletvekili. Babası ise bildim bileli köyün muhtarı. Onların varlığının vereceği güven onu yeterince cesaretli yapmıştır. Böyle düşünürken birden üzüldüm. Böyleyken A niçin okula gönderilmedi? Bitişik köyde Röslein geldi de kötü mü oldu? İşte bir yıl sonra öğretmen olup çıkacak. A’nın Münevver Öğretmene bayılarak baktığını anımsıyorum. Beki de o zaman çinden: “Ben de okuyup böyle öğretmen olsam! ”duygusunu geçiriyordu. Bana sık sık, “Oku, okumazsan aptallık edeceksin. Bu sözü, seni gördüğüm zaman hep söyleyeceğim! ”derdi. Ben ona:

- Sen de oku! deyince içini çekerek başını sallar:

- Ailem beni okutmaz! derdi. Demek daha o yaşta ailesinin kesin kararını anlamış, buna boyun eğmiş. Bu yanını da düşünerek A’yı sevdim ama kesinlikle bir düş kurmadım. Çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşım. Beni öylesi etkiledi ki okuduğum kitaplarda, sevdiğim şiirlerde sevgiden söz eden, sevgiye karışan güzel insanlar bana onu anımsatıyor. İlişkilerin ilerleyip bozulmasında ise onu görememem beni kıvandırıyor. Giderek benim A’ya bağlılığım aşktan öte bir gönül yaklaşımı, onun beni cesaretlendirme çabalarına karşı bir köklü bağlılıktır. Ahret bağlılığı dedikleri türden bir yakınlık duygusu. Düşünüyorum da C’ye ya da bir başkasına örneğin E’ye duyduğum yaklaşma isteği A’da söz konusu değil. Bazan düşünüyorum; Johann Wolfgagn von Goethe Röslein şiirini benim A’ya okumam için yazmış ama, ben o zaman bunu farkedememişim. O şiirde de bir acı var, bu oluşan bir yaraya dayanan bir acı değil, gülü koparırken diken batar kaygısının verdiği bir ürperme sanısı .

 

3 Ocak 1943 Pazar

 

Soba nöbetçisi olduğum söylendi. Önce telaşlandım. Baktım Halil Basutçu sordu: “Ne zaman bize geldi? Yanlışmış. Dün Harun Özçelik yerine nöbet tutan 63 Hilmi Altınsoy düşünülerek söylenmişmiş. Gerçek nöbetçi 50 Abdullah Erçetin uyarılıp gönderildi. Akşam bizi susturan Talat Tarkan Öğretmenin geleceği varsayılarak herkes toparlandı. Gelen giden olmadı. Derslikte yeni bir konu, “Yeni öğretmenler, eski öğretmenler! ” Eskiden öğretmen sayısı çok azdı, böyleyken okul nöbetçi öğretmensiz kalmazdı. Şimdi öğretmen sayısı çoğaldı, üstelik üç yönetici ile iki öğretmen fazladan okulda kalıyor. Hani Öğretmen Evleri yapılınca okul boş kalmayacaktı? İdris Destan hiç düşünmediğimiz bir soru sordu:

- Bizim şimdiye dek neden bir Eğitimbaşımız olmadı? “Ömer Uzgil, daha sonra İlhan Görkey Öğretmenler o işi görüyordu! ” diyen oldu. Sami Akıncı ise öğrenci sayısı artınca iki müdür yardımcısı atandığını, sayı iki olunca bu adlarla ayrıldıklarını anlattı. Bekir Temuçin, Hüsnü Baykoca’yı unuttunuz! ”diye ekleyince Hasanoğlan tartışması başladı. Hasanoğlan’da gelen ekiplerle sayımızın daha çok olmasına karşın orada da Eğitimbaşı yoktu, bu yeni bir unvan olarak değerlendirildi. Eğitimbaşının görevleri tartışıldı. Eğitimbaşı: Öğrencileri gözeten! diyenler olduArkasından da: “Öğrencileri gözetip Okul Müdürüne söyleyen! ”denince uzun bir “Suuuuss! çekildi. Gülmeler, fısıltılar arasında Sefer Tunca sordu:

- Ali Agamız, bunun ilk kurbanı mı yani?

Günlerdir güneşi görememiştik. Ortalık günlük güneşlik. Lüleburgaz’a gitmek isteyenler oldu. Gideceklerinden değil, konuşmuş olmak için konuşuyorlar. Pazar günleri sinema olduğunu bilenler öneride bulundu. Umut ettiğim gibi çalışamadığım için gitmeyi düşünmedim. Belki de Asım Öğretmen erken gelecek, hiç değilse bugün biraz çalışmaya karar verdim. Kahvaltıdan sonra piyano çalıştım. Schubert’in valsini iyi çalıyorum. Beethoven’in parçasında esli girişler var, onlar da tempo kaçırıyorum. Sol elimi piyanoda akordiyon gibi rahat kullanamıyorum. Asım Öğretmenin geleceğini düşünerek sobayı yaktım. Soba yanınca da sıcaklık beni gevşetti, çıkıp dolaştım. Resim Odasını gözden geçirdim, sobayı yanacak duruma getirdim.

Lüleburgaz yolculuğu sözde kalmış ama sinema sözleri kesilmemiş, film adları sıralanıyor, kimler hangi filmleri görmüş, onlar tartışılıyor. Sevdiğim filmlerden belli sahneleri çok iyi anımsıyorum. Bataklı Damın Kızı filmini aralıklı olarak iki kez gördüm. Tüm olayları anımsıyorum. Ben konuşunca arkadaşlar sordu, “Sen filmleri de mi yazıyorsun? ”Yazmıyorum ama sevdiğim olayları kolay unutmuyorum. İlginç olan benim anımsadığım olayların çoğunu arkadaşlar anımsamadılar. Hep birlikte gördüğümüz Şehvet Kurbanı filminden “Soğanlı sahneyi anlatın”dediğimde herkes sustu: “Öyle bir şey yok! ”dediler. Bu adda bir sahne yok ama böyle bir olay var; ona bu adı ben taktım. Bu adla o sahneyi olduğu gibi anımsıyorum. Örneğin filmdeki(Eski sevgili) yaşlı adam, soğan ekmek yerken sevgilisini anımsar, sevgilisini eski güzel giysiler içinde görür. Bir yanda soğan ekmek, bir yanda sevgilisinin dizlerine dek sıyrılmış bacakları! ”deyince bir çok arkadaş: “A, evet öyle bir şey vardı! ”deyip gülüştüler. Bir süre beni konu ettiler; “Tarihi iyi biliyormuşum, not tutuyormuşum, çoğundan daha yaşlıymışım v. b! ”

Akşam karanlıkta kalmıştık, akşamki olaylar unutulmuş gitmişti. Mustafa Saatçı gelince anımsandı. Neyse, parça eksikliği tamamlanmış, akşama yanacakmış. şimdi de mazot sorunu varmış; mazot yokmuş. Tümenden başka yerde de mazot yokmuş. Tümen Komutanı Müdür Beye söz vermiş, o söy yerine gelirse bir süre elektrikler yanacakmış. Olmazsa gene lükslere kalacakmışız. Fettah Biricik şaşırtıcı bir öneride bulundu:

-  Benim gibi, lüks yakmasını bilmeyen varsa, gelin bilen birinden öğrenelim! dedi. Bu öneriye bir çok arkadaş önce güldü ama konuştukça gülenlerin çoğunun lüks uyakmasını bilmediği anlaşıldı. Mustafa Saatçı’dan öğretmesi istendi. Mustafa Saatçı:

-  Lüks yakmasını öğretmek benim için işim değil, Elektrik Santralını öğrenmek istiyorsanız öğretirim! Konuşmalara hiç karışmayan Sami Akıncı, yanında oturan Mustafa Saatçı’nın omuzuna vurarak:

-  Bravo arkadaşım çok ders alıcı bir söz söyledin. Lüks yakmayı ben de biliyorum, bu arkadaşlar bak bunu bile öğrenmemişler. Gitsinler okula bu yıl giren 1. sınıflardan öğrensinler! “Biliyorduk, unuttuk! ” sözleri söylenince Sami:

-  Gene unutacaksınız, siz unutmayı öğrenmişsiz, aman onu bari unutmayın! deyince hepimiz güldük.

Banyo sıramız duyuruldu, İsmet’in yerine birinci sırada girdim.

Öğlede patatesle köfte bir de sütlü tatlı verildi. Tatlıyı bizim kızlar yapmış. “Kızlar yemek dersi de görüyor! ”dendi. Bunun yakıştırma olduğunu düşündüm sonra da anımsadım, Okul Müdürü ders proğramından söz ederken böyle bir ders adı vermişti. Kızların bir bölümü 4. sınıf olduğuna göre onlar o dersi görebilirler. Tatlının tatlılığına Hilmi hemen bir neden buldu: “Bizim kızlar acemi olduğundan gereğinden çok şeker koydukları tatlı, çok tatlı oluyormuş! ”Daha iyi değil mi? diyenlere Hilmi yanıt verdi:

-Tatlı, tatlı olmalı ama çok tatlı olmamalı! Çok tatlı olursa ne olur? O zaman tatlının adı da çok tatlı olurmuş! Herkes bir olasılık öne sürdü, “Yeni yılın ilk Pazar günü tatlı yiyenler her pazar günü tatlı yermiş. Bu tatlıyı yapan kızlarla evlenenler yaşam boyu tatlı yermiş. Mehmet Aygün: “Öyleyse üzülmeyeceğim. Bu kızların hiç birisi benimle evlenmez biliyorum. O zaman ben de Hilmi arkadaşa sık sık konuk olurum, özellikle pazar günlerini seçerim! ”deyince Hilmi başını kaldırıp Mehmet Aygün’e baktı:

-  Ana! Sen ne demek istiyorsun şimdi? Yusuf Asıl yorumladı:

- Sen nasıl olsa onlardan biri ile evleneceksin! Hilmi biraz sinirlenerek:

- O da evlensin! deyiverdi. Hepimiz güldük. Bu söz yetti. “O da evlensin! ”sözü, kendisinin kararlılığının kanıtı sayıldı. Mehmet Aygün kimseye yaklaşamamış ama Hilmi için en az iki aday saptanmış. Belki başka adaylar da varmış ama şimdilik bilinen kesin iki aday varmış. Zaten o sınıfta topu topu altı kız varmış. Hilmi baktı kaldı:

-  Vallahi azizim, siz yok musunuz siz, adamı delirtirsiniz! deyip kalktı. Yusuf eteğinden tuttu:

-  Kaçma kaçma, pazar günleri yaptırmazsın olur biter! Hilmi oturdu, gülerek sordu: “Kimmiş o benim iki adayım? Nahtigell ile Sazan’ı söylediler. Düzeltme yaptım: “Mukaddes o sınıfta değil! Hilmi yüzüme baktı, “Abi, sen de bazan hile yoluna kaçıyorsun. Bunu demin neden söylemedin? O zaman ad söylenmediği için sustuğumu, başka adaylar çıktı, sandığımı söyledim.

Dersliğe döndüğümüzde Eğitimbaşımızla karşılaştık, sıralanıp yol verince, güler yüzle selamladı, geçti. Yeni giysiler, şapkası, paltosu ilgimizi çekti. Derslikte giyim kuşam konusu konuşuldu. Herkesin gönlünde yatan güzel giyinmek isteği. Giyimiyle anılan öğretmenler sıralandı. Ben Ahmet Gürsel Öğretmeni öne sürdüm. Hidayet Gülen Öğretmeni övenler oldu. Giderek konu sürekli giyinen değil giyindiğinde güzel giyinen öğretmenlere dönüştü. Bu kez Namık Ergin Öğretmen ön plana çıktı. Yavaş yavaş konu en çok sevilen öğretmenlere dönüştü. Kimin gibi öğretmen olmak istersin sorusuna örnek olarak Hidayet Gülen Öğretmen geçti. Derslikteki arkadaşların çoğunluğu örnek olarak Hidayet Gülen Öğretmeni örnek almak istediklerini söyledi. Konuşmalara katılmayan Sami Akıncıya da soruldu. Sami Akıncı, beklenenin tersini söyledi:

-  O öğretmeni severim ama onu ben örnek almam, daha doğrusu alamam. Çünkü Hidayet Öğretmeni sevdiren onun on parmağındaki on hünerdir. Onların ben de çoğu yok. Onlar olmadan ben ne yapabilirim? Hidayet Öğretmeni örnek alsa alsa içimizde (Beni göstererek) İbrahim alır. Oynuyor, müziğin alasını, Hidayet Öğretmenin ötesinde beceriyor. Çalışkan. Sizlerin Hidayet Öğretmeni seçmenizi de yadırgadım. . Ben de Ahmet Gürsel Öğretmeni seçerim. Onun gibi giyinebilirim, matematiği iyi öğrenirsem onun gibi işime sarılır öğrencilerime bildiklerimi aktarabilirim! Herkes sustu. Fettah Biricik duramadı:

-  Bre anasını sattığım, bana bunda da iş kalmadı. En iyisi Fettah olarak kapıp, kapağı köyüme atmak!

Mehmet Yücel:

-  Elbette çocuğum elbette, bizim için en iyisi o. Ne demişler, “Sen bir garip ……… ne gerek telli zurna! ”

İdris Destan sordu:

- Kim çıkarıyor bu türlü sözleri, gidip gidip çıkmaza saplanıyoruz? Sami Akıncı gene:

- O çıkmazlar bizim içimizde be kuzum, biz onları biliyoruz da bilmezden geliyoruz. Böylece kendimizi aldatıyoruz. Her insan, iyi, doğru; erkekse yakışıklı, kızsa güzel olmak ister. Böyle birilerini görünce de içinden, “Ben de böyle olsam! ” der. Böyle diyorsa bu duygu onda var, demektir. Var olan bir duygu da önlenemez, belli zamanlarda kendini gösterir. Resim çektirirken aldığımız tavırlar bunun en büyük göstergesidir.

Hiç karışmadan arkadaşları dinlerken bizim kat nöbetçisi beni çağırdı: “Asım Öğretmen! ”Koştum, odayı açtım, oda sıcacık. Ahmet Kun Öğretmen de var. Asım Öğretmen bana teşekkür etti, Ahmet Kun Öğretmene de beni övdü:

- Bunun için anahtarı bırakıyorum, İbrahim benim eksikliklerimi benden daha iyi tamamlıyor! dedi. Güzel sözler dinledim ama gene de üzüldüm. Özgür olmak güzel sözlerden daha iyiydi. Bunu son 3 gün yaşadım. Dersliğe döndüm. Bir süre düşündüm, Türkçe dersi Akın piyesi ile Vurun Kahpe romanı arasında sürüp gidiyor. Tarih dersim çok iyi. Öğretmenlik Bilgisi dersimi daha ileriye götürmeliyim. Oturup büyük pedagogları tanımalıyım, hiç değilse dört beş tanesini kalkıp anlatabilmeliyim! ”diye düşündüm. Göl şiirim öğretmene verilecek temizlikte, isterse verebilirim. J. J. Rousso(Jean Jacques Rousseau), Pestalozzi, (Johann Heinrich Pestalozzi) Booker Washington, Herbart, (Johann Friedrich Herbart)(Frobel-Fröbel, (Friedrich Fröbel) ile Beyaz Zambaklar Memleketi kitabında geçen Snellman’ı, (Johan Vilhelm Snellman) iyi tanımaya karar verdim. Daha doğrusu bu kararı daha önce de vermiştim ama bugüne dek gönlümce kararımı yürürlüğe koymamıştım(Amacıma uygun bir çalışma yöntemi gerçekleştirmemiştim). Bu pedagoglar neler yapmış, ne gibi yenilikler getirmiştir. Bunları kısa kısa not edersem yeri geldikçe tekrarlayarak, belleğime yerleşritirimFikret Madaralı Öğretmen sıksık derdi; ”Tekrar, bilginin anasıdır! ”Ben bunu çok denedim; yazdıklarımı daha kolay öğreniyorum. Yazarken dikkat kesiliyorum, belki de ondan oluyor. . Şiir ezberlerken kaç kez denedim, beş kez okuyacağıma bir kez yazarsam daha kolay belliyorum. Kar şiirini bir türlü oluşturamadım

 

Kar
 
Lapa lapa kar yağar,
Karda oynar çocuklar.
Sıkıp karı top yapıp,
Bir birine atarlar.
Çoğu oynarken karda,
Dalar kalır dışarda.
Sonraki günlerini,
Geçirir yataklarda.
Karı sevmeyen de var,
Örneğin küçük kuşlar,
Kar toprağı örtünce,
Yiyecek bulamazlar.
 
Kar yağsın, çok kalmasın;
Toprak tam kapanmasın.
Bahar gelince kırlar,
Asla kuşsuz kalmasın!
Kar oyun için değil,
Ürünler için yağar.
Kışlar karsız geçince
Görür çiftçiler zarar.
 

Böyle versem, öğretmen beğenmeyip geri çevirirse bir daha şiirden söz edemem. Sabahat Öğretmenin tavırları beni ürkütüyor. Kendisinden hiçbir kırıcı tavır görmedim ama Eğitimbaşı olan eşinin sert çıkışlarının etkisi olacak, sanki onlara göre öğrenci değilim gibi geliyor. İlhan Görkey Öğretmenden ya da Nejat İdil Müdürümüzün verdiği güveni bunlarda bulamıyorum. Türkçe Dersinde Fikret Madaralı öğretmenin çok sertliğine karşın çekinmeden konuşabiliyordum. Kendime güvendiğim konuda söylediklerimin değerlendirileceğine inancım vardı. Bu inanç içinde kalkıyordum. Kalkınca da beklediğim oluyordu. Fikret Madaralı Öğretmen bir değerlendirme yapıyordu. Sabahat Öğretmen sorduğu zaman yanıt verince: “Öyle değil miydi ya! ”deyip geçiyor. Son derste Vurun Kahper’yi okurken birden durdu: “Tosun Bey, kimdi? ”diye arka arkaya üç arkadaşa sordu, üçü de sustular. Ben söyleyince de: “Değil mi ya? ”deyip okumayı sürdürdü. Bir başka zaman da arkadaşlar benim için: “Onun şair dedesi var! ”dediler. Sabahat Öğretmen güldü, bana dönerek: “Kimmiş o? ”diye sordu. Vahit Lütfi Salcı! ”deyince: “Hiç okumadım! ”deyip başını çevirdi. Oysa Fikret Öğretmen okusa da okumasa da böyle durumlarda insanın hoşuna gidecek bir iki söz söylerdi. Şaka olarak söylediği: “Senin Dede bu sıra ortalıkta gözükmüyor! ”dediği zaman bile bir sevgi-saygı durumu belirtiliyordu. Bunlara alıştığım için olacak, şimdiki değişik durumu farlı görüyorum, fazla bir şey de beklemiyorum. Gene Fikret Madaralı Öğretmenin çok tekrarladığı sözü anımsadım: “Gölge etme, başka ihsan istemem! ”(Diogenes’in sözü) Başka bir söz daha vardır ama ben onu kullanmayacağım. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! ”Çok kötü bir söz, bana dokunmadıysa başkalarına dokunacaktır. Bu nedenle kötülerin kökten yok olmasını isterim. Kalabilirsem, Diyojenin sözüyle sınırlı kalacağım. İşimi gördüğüm alanlarda kim olursa olsun yardım beklemiyorum. Ancak sevgimi de ona layık olanlara göstermekten geri dönmeyeceğim. Öğretmenlerin de öğrenciler gibi sınırlı görevleri var. Onlar da onlara çizilen sınırlar içinde davranmak zorundalar. Böyle olunca ben görevimi yaptıkça kimseden sakınmayacağım. Özellikle tembel arkadaşlarım bu anlayış içinde gittikçe ben, çalışkan olarak kalıp, emelime kavuşacağım. Bunun içn de durmadan çalışmak, hiçbir konuda açık vermemek. Örneğin hep karınca kalmak, ağustos böceği durumuna düşmemek. Tembel arkadaşımın biri, benim bir yere çekilip akordiyon çalışımı ağustos böceğine benzetmişti. O zaman o arkadaşın sözünü kimse düzeltmedi. Konu ben olduğum için ben de karşı durmamıştım. Onun ağustos böceği dediği ben, şimdi akordiyon çaldığımın yanında şimdi de piyanoya başladım, İşin ilginci o arkadaş geçen gün de piyano çaldığımı duyunca: “Sen daha Edirne/Karaağaçtaki okulda istiyordun bunu! ” deyiverdi. Arkadaşın kesinlikle bir ard niyeti yok. Yok ama olayı salt istemeye bağlayışı ilginç. Demek kendisinin doğru dürüst bir şeyler öğrenmemesini , öğrenmek istememesine bağlıyor. Ona göre içinden bir istek doğunca hemen yapacak. Arkadaş, Atasözlerini incelerken Fikret Madaralı Öğretmenin dikkatimizi çok çektiği bir sözü de iste memiş olacak: “Ağaç yaşken eğilir! ”Oysa Fikret Madaralı Öğretmen bastıra bastıra tekrarlamıştı; “Ağaç yaşken eğilir, dikkat, ağaçlar kartlaşınca ancak kereste yapılır, eğer kalıtesizse o zamanda parçalanıp yakılır. Bunu ağaç olarak düşünmeyin, siz insansınız, ağaç yerine kendinizi koyun! ”diye gülerdi.

İstiklal Marşını gene alt koridorda söyledik. Asım Öğretmen bile söyleyişi beğenmedi, yüksek sesle bağırarak kendisi iki dize söyledi, akordiyonu gereksis çıkarmışım. İkinci söyleyiş çok güzel oldu. Bu arada bazı sınıfların cansızlığından söz etti:

- Gelecek törende sınıfları ayrı ayrı söyletip size karşılaştırma yaptıracağım! dedi.

Yemekte yeni konu, “Müzik Öğretmeni bunu yapar mı? Ben, “ Yapar! ”dedim. Bizimkiler mızıkçılığa başladılar, “Bizim sayımız az! ”

Derslikte de aynı konu, aynı yanıt. “Bizim sayımız az! ”İşin ilginci konu tek tek söylense kazanan hangi sınıftan olur? ”Çoğunluk şansı bizim sınıfa verdi. Abdullah Erçetin. Abdullah biraz utangaç bir arkadaş: “ Böyle bir yarışmaya girmem, beni bırakın! ”dedi ama dinleyen yok. Bu kez ben okula gelmeden önce okuduğum kitaplardan esinlenerek Hazreti Ali, Hazreti Hamza gibi büyük kahramanların topluluklar önüne çıkarak savaştıklarını anımsattım. Gülenler oldu. Sami Akıncı, “Bunu tartışacağımıza, gelin birkaç kez birlikte İstiklal Marşını söyleyelim. Olmuyorsa birkaç kez tekrarlayalım! ”dedi. Herkes güldü de öneriye kimse yaklaşmadı.

Pedagoji Tarihi kitabından, Herbart’ı okudum. Öteki Eğiticilerden değişik konulara değiniyor. Çocuklara öğretilecek bilgileri sıralamaktan çok, çocuklar öğrenme olayının nasıl geliştiğini anlatıyor. Ya da, “ Öğreteceğimiz konuları çocukların önüne nasıl koyalım ki, hem kolay öğrensinler hem de belleklerinde temelli kalsın! ”diyor. . Tam benim beklediğim bilgi. Ancak okuyunca hemen kavrayamıyorum; yazar biraz dolambaçlı anlatıyor, gibi geldi bana. Belki de çeviricisi öyle anlamıştır. Kitabın yazarını Eski Müdürümüz Nejat İdil çok övmüştü. Ona bir şey diyemiyorum ama ortada bir anlaşmazlık ya da zor anlama var.

Yatınca şiirlerimi düşündüm; ya Sabahat Öğretmen bana: “Kalk oku derse! ” ne yapacağım?” Kendim yazdım ama ezber okuyamıyorum. Faruk Nafiz Çamlıbel’in, Ali, Çoban Çeşmesi, Veraset-Kemalettin Kamu’nun İzmir Yollarında, Gurbet, Akdenizden Geçerken, Enis Behiç Koryürek’in Süvariler, Gemiciler, İbrahim Aleattin Gövsa’nın Namık Kemal, Necmettin Halil Onan’ın Dur Yolcu, Yahya Kemal’in Mahurdan Gazel’i ile Akıncılar-Rıza Tevfik’in Fikret’in Mezarında’sını ezber okurken kendi yazdıklarımı okuyamıyorum. Sanırım benım yazdıklarım gerçek şiir olmuyor ya da ben onlara ciddi şiir olarak bakamıyorum. Anımsamaya çalıştığım dize yerine başka bir söz sıkıştırıp şiir düzenini bozuyorum. Oysa ötekilerde bu dize yakıştırma ya da sıkıştırma olmuyor. Gene de bir deneme yapacağım; olursa olur, olmazsa başkasının şiirlerini okumayı sürdürürüm. Tıpkı başkalarının şarkılarını, bestelerini çaldığım gibi.

 

4 Ocak 1943 Pazartesi

 

Zille birlikte Bekir Temuçin’in sesi duyuldu: Haftanın günleri yedidir yedi! ”dedikten sonra da, “Ötesini siz söyleyin çocuklar! ”diyerek kahkahayı attı. Böylece herkesi uyandırdığını söyleyip gitti. Kimisi: “Çok iyi yapıyor, içimizde Bekir gibisi yok! ”derken kimisi de: “Şımartmayın şu bacaksızı, öbür nöbetinde gece yarısı kaldırır! ”deyip arkasından konuştu. “Gene mi ders? ” sözleri arasında: “Ayıp ayıp, kaç gündür yatıyoruz, biraz da ders olsun! ” konuşmaları sürdü. Derslşiğe giderken kapının iç tarafında duran Eğitimbaşını gördük. Onu gören sustuğundan, dışarda süren yüksek sesli konuşmalar kapıda kesiliyor. Görmeye gerek yok belli ki orada birisi var. Zaten kapıda yürüyüşler de değişiyor. Eğitimbaşı, benden sonra gelen Mustafa Saatçı’yı çağırıp konuştu. Mustafa Saatçı dersliğe gelince herkes dikkat kesildi; “Ne söyledi sana? ”Mustafa Saatçı:

-  Söylemem, bana özel olarak duyuruldu! deyince Mustafa Saatçı’ya takılmalar başladı:

- Git bizim evdeki muslukları sıkıştır. Yok yok, bizim sobaları yak. -Çocuğun arabasını çalıştır. SS ile aran nasıl? Kandır artık şu kızı! . . . SS sana yüz vermiyor mu? Mustafa Saatçı bir süre dinledikten sonra:

- Bilemediniz, Sabahat Öğretmen biraz rahatsızmış, bugün dinleneceğimizi söyledi! Herkeste bir sevinç belirdi. Gene de, “Deminden beri ne söylemedin be İmam! Bu da bir Hafız yalanı olmasın? İmam, Hacı Fettah gibi konuşma! sözleri tekrarlandı. Gene de herkes inandı. Sabahat Öğretmen bir yerlere gitmişti, rahatsız olmuş olabilir. Önce Halil Basutçu, “İyi oldu, kaç gündür yazıyorum, rolümü hala bitirememiştim! ”Halil’in inanmış görünmesi, kuşkuları dağıttı. Gene de kuşkulu kalan olmuş İdris Destan:

- Hepimiz adamın önünden geçtik, neden Hafız’ı çevirip söylesin? diye sordu.

Kahvaltıda Rezzan, Cemile, Pesent, Asım, Ahmet Öğretmenler vardı. Talat Tarkan Öğretmen yanında bir gençle geldi. Kahvaltı eden öğretmenlere birşeyler dedi. Oturanlar gülümseyerek hepsi birşeyler söyledi. Yeni gelen Asım Öğretmenin açtığı yere oturdu. Esmer yüzlü bir genç. Hilmi Altınsoy hemen geleni Salih Baydemir’e benzetti. Mehmet Aydemir ise: “Hiç der benzemiyor; Salih somurtuk biri, bu gelen güleç yüzlü’”deyince Salih Baydemir somurtuk sözüne takıldı: “Ne yapalım, anamız beni somurtuk doğurmuş! ”Bu kez de bebekler doğunca somurtuk olur mu? Konuşmalar sonunda içlerinde yeni doğmuş bebeği gören ben çıktım. İyice anımsıyorum, Büyük Ablam, öteki yengelerim, ağabeylerimle birlikte orak biçmeye gitmişti. Sürekli çalışmıyordu ama, annemin gözetimininde işlere gidip geliyordu. Annem bana sık sık bebek doğacağını söylüyordu. Birgün Büyük ablam erken geldi. Babam beni alıp kahveye götürdü, eve girmeme de bırakmadı. Gözüm evin yolunda kalmıştı. Çünkü bizim eve kadınlar girip çıkırdu. Bayramlarda böyle olduğunu biliyordum, eve gitmek için sızlanmaya başladım. Babam, “Gel artık gidelim, olan olmuştur! ”dedi elimden tuttu birlikte eve döndük. Evin önündeki büyük ağaçta sürekli takılı salıncağım vardı, babam ona bindirip sallamak istedi. Salıncaktan sıyrıldım, içeri gitmek için direndim. Annem geldi, bebeğin doğduğunu söyledi: “Şimdi süt içiyor, karnını doyursun, sonra göreceksin! ”dedi. Salıncağa geçip kuruldum, sallanmadan öylece Büyük Ablamın olduğu odanın kapısına bakmaya başladım. Uzun zaman geçti, sabrım tükenmişti: Bebeği görmek istiyorum, getirin, göreyim! ”diye bağırmaya başladım. Annem bebeğin uyuduğunu söyleyip beni bebeğin yanına götürdü. Bebeğin küçücük bir şey olduğunu gördüm: Uyuduğu falan yok, başını oynatıyor, verin onu bana! ”diye bağırdım. Ablam uyuyormuş, annem eliyle ağzımı kapatıp beni dışarı çıkardı. Azıcık da tartakladı. Bu kez uslanır gibi oldum, sordum: “Onu ben ne zaman kucağıma alacağım? Yeni doğan kuzuları daha önce görmüştüm. Ayağa kalkmaya çalışırken yerlere yuvarlanıyor sonra gene ayaklanmaya çalışıyorlardı. Annem bana onları anlattı: “Bebekler de öyle, kolay kolay kalkamazlar. En kısa zamanda bebeği senin kucağına ben vereceğim. Ablan tarlaya gidince onu götürmeyecek, o bize kalacak, onunla istediğin kadar oynayacaksın! ”deyince içim rahatladı. Ancak ben o bebekle sanırım bir yıl kadar sonra ancak oynayabildim. Böyleyken doğan bebeğin yüzünü tam anımsamıyorum. Sanırım bebeğin yüzü sık sık değişiyor; geriliyor, yayılıyor, güler gibi genişlerken birden toplanıyor! ”dedim. Mehmet Aygün hazır bekliyormuş, gülerek, “Ha işte, ben de bunu diyecektim; Salih Baydemir’in yüzü toplanınca bir daha değişmemiş! ”Mustafa Saatçı’nın sözünün etkisinde kalarak dersliğe dönünce işi gevşetenler oldu.

Boş geçen matematik dersi bitince koridor nöbetçisi Sabahat Öğretmenin Halil Basutçu’u çağırdığını söyledi. Halil gider gitmez döndü. Öğretmen Akın kitabını sormuş: “Getirmedinse al getir, derslikte olsun! ”demiş. Bütün gözler Mustafa Saatçı’yı aradı. Mustafa Saatçı yok. Az sonra Sabahat Öğretmen geldi. Gülümseyerek üç günlük tatilimizi nasıl geçirdiğimizi sordu. Kardan o da yakındı. İstanbul’a da kar yağmış ama orada böyle sert rüzgar esmediğinden karlı havalar daha zevkli geçiyormuş. Elindeki bir kitabı göstererek okuyup okumadığımızı sordu. Kitap: Faruk Nafiz Çamlıbel-Yazarı: Yusuf Ziya Ortaç. Yusuf Ziya Ortaç’ın da tanınmış bir şair olduğunu biliyordum. Öğretmenin gösterdiği kitabı okuyanımız çıkmadı. Faruk Nafiz’i iyi öğrenmek isteyenlerin bu kitabı okuması gerekir! Deyince Hilmi Yücebaş’ın kitabını okuduğumu söyledim. O kitabı okuyan Hasan Üner, Hüsnü Yalçın, Mehmet Başaran da bana katıldılar. Sabahat Öğretmen: “Bunu yazan Yusuf Ziya Ortaç da ünlü bir şairimizdir. O nedenle Faruk Nafiz’i, onun şiir anlayışını daha doğru anlatmaktadır. O söylediğiniz yazar, salt yazarlık tarafını aktarmaktadır. Bir de bunu okuyunca aradaki farkı göreceksiniz! ”dedi. Faruk Nafiz’in şiirlerinden anımsadıklarımızı sordu. Parmaklar kalktı. Ben de parmak kaldırdım. Öğretmen bana bakarak: “Senin okuduğunu biliyorum, okumuştun. Okuduğun şiiri de anımsıyorum. Öteki arkadaşlarına bakalım! ”deyip gülümsedi:

-Son numaradan başlayalım! deyip 79 Ahmet Güner’e sordu. Ahmet susunca Hüsnü Yalçın’ı kaldırdı. Hüsnü, çok çekinden bir sesle, “ O şairin şiirlerini okudum, bir şiirini de ezberledim galiba ama, tam olarak da onun mu, değil mi bilmiyorum! ”deyince öğretmen:

- Aman aman böyle belirsiz(Müphem) işlere girmeyelim. Gene de sen oku o şiiri, arkadaşların, varsa yanlışını düzeltirler! dedi. Hüsnü, Fikret Madaralı Öğretmenin 1939 yılı ağustos ayında inşaatte çalışırken yanımıza geldiğ bir gün okuduğu Kör Adam şiirini okudu. Öğretmen şiirin yazarı bilmediğini ama Faruk Nafiz Çamlıbel’in olmadığını, olamayacağını bildiğini anlattı. Hüsnü Yalçın’ı oturttu ktan sonra, şairlerin özelliklerinden, şiir şekillerinden söz etti. Tahtaya İstiklal Marşı’ndan iki dize yazılmasını istedi. Halil Basutçu telaşlı bir tavırla tahtaya koştu, tebeşiri alarak yazmaya başladı.

 

“ Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Sönmeden yurdumuzun üstünde tüten enson ocak. ”

 

Halil yazıp yerine oturunca öğretmen 77 Emrullah’ iki kez okuttu. Yanlışı gördüm, öğretmen de gördü diye ses çıkarmadım. Emrullah ikinci kez de okuyunca, öğretmene bakarak: ”Yanlış ! ”dedim. Öğretmen gülerek: “Neresi yanlış? ”diye sorunca kalkıp yurdumun yazdıktan sonra yurdumuzun sözünden, “zu” hecesi ile en son bitişiğini “en son” olarak ayırdım. Sabahat Öğretmen teşekkür ederken zil çaldı. . Öğretmen dizelerin kalmasını, altına da Faruk Nafiz Çamlıbel’den iki dize yazılmasını istedi. Öğretmen çıkınca , bir itiş kakış oldu, Bekir Temuçin’le Yusuf Asıl Faruk Nafiz’den yazılacak dizeleri bölüşemediler. Daha doğrusu ne yazacakların ı ikisi de tam olarak saptayamadan yazmaya kalkmışlar. Ben:

“Yağız atlar kişnedi, meşin gırbaç şakladı! ”

derken öğretmen döndü. Bana: ”Hep sen değil, başkalarını da görelim! ”diyerek Mehmet Başaran’a baktı. İçinizde bir şair var, bunu da ona soralım! ”dedi. Mehmet Başaran’a baktı. . Mehmet Başaran hazırmış; deftere bakarak söyleyip söyleyemeyeceğini sordu. Sabahat Öğretmen: “Defterine bakarak söylemen, doğruluk açısından daha da iyi olur! ”dedi. Mehmet Başaran, defterini karıştırıp, Çoban Çeşmesi’nden iki dize yazdır.

 

“Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar;

Tarihe karıştı eski sevdalar! ”

dizelerini yazdı. Öğretmen gülümseyerek, “Bak bak bak! ”dedi.

Öğretmen defteri açıp sondan başladığı numara sırasını izledi. Arif Kalkan’a, “Yazılan dizelerin hecelerini sordu. Arif az duraksadıktan sonra hecelerin altını çizdi. 11 hece olduğunu söyledi. Öğretmen bu kez durakları sordu. . Öğretmen Arif! ’e arkasını dönmüş durumda ön sıradaki Bekir Temuçin’e bakarken Arif, Sami Akıncı’ya göz kırptı. Sami’nin yüzü tam da öğretmene dönüktü. Sami’nin yüzü kızardı. Öğretmen Sami’ye baktı. Ne düşündüyse, Sen söyle! ”dedi. Sami rahatlamış olarak kalkıp tahtaya gitti. İlk dizedeki dökerle 2. dizedeki karıştıdan sonra çizgiler çekerek 6/5 heceli öğretmenim! ”deyip sustu. Sami’nin bu tutuk durumundan kuşkulanan öğretmen Sami’ye:

-Türkçe’yi, özellikle bu konuları önemsemiyorsun galiba! dedikten sonra İstiklal Marşı dizelerinin ölçülerini sordu. Sami Akıncı biraz toparlanarak ilk dizenin hecelerini çizerek saydı: “Ondört hece öğretmenim dedi. Öğretmen tahtaya baktı:

-  Ötekini de çiz ki karşılaştıralım! dedi. Sami kendine güvenmiş durumda heceleri çizdi. Çizdiklerini saydı, eşit olmadığını gördü. Öğretmene dönerek “Bu fazla çıktı öğretmenim! ”dedi. Arkasından da “Bu onaltı hece! ”derken Bekir Temiçin:

- O zaten yanlıştı öğretmenim! ”deyince Sami, benim çizdiğim heceleri sildi. Özür diledi: “Bu da ondört! ”deyip kenara çekilince. Öğretmene baktım. Öğretmen gülümseyerek bana baktı: “Bu da mı yanlış? ”diye sordu. Ben, “ Sayı olarak yanlış değil ama biz bunu daha önce inceledik, başka dizelerinin sayıları uymayabiliyor! ”dedim. Öğretmen: “Evet doğru söyledin, bu dizeler hatta daha bir çok dizeler sayı olarak tutsa da bu başka bir ölçüyle yazılmıştır! ”deyince Sami gülümsedi: “Yahya Kemal’in şiirleri gibi! ”dedi. Öğretmen bu kez Sami’ye:

-  İşte ben bunun için sana demin takıldım, bundan sonra bu umursamazlığı bırakacaksın! dedi. Öğretmen: “ Yahya Kemal! ”derken daha ben, “ Mahurdan Gazel! ”dedim. Öğretmen güldü: “Yok, yok, o çok ağır, biz Tevfik Fikret’in şiirlerinden seçelim! ”deyip elindeki kitaptan Balıkçılar şiirini okudu. Şiiri okuduktan sonra tahtaya:

“Deniz dışarda uzun sayhalarla bir hırçın

Kadın gürültüsü neşr eyliyordu ortalığa”

Dizelerini yazdı. Bu kez defterine bakıp 75 Yakup Tanrıkulu’nu kaldırdı. Yakup heceleri doğru böldü; ilk dize ondört, ikinci dize onbeş hece çıktı. Yakup biraz şaşırmış olarak bize baktı. Öğretmen: “Geçen yıl bu konu üstünde durmuş olmalısınız! ”deyince Sami Akıncı, durduğumuzu söyledi. Öğretmen bizim tarafa bakınca ben de: “ Durduk! ”deyince öğretmen iyi öyleyse anımsamaya çalışalım! ”derken Zil çaldı. Öğretmen bu kez, “Devam edeceğiz! ”deyip ayrıldı. Öğretmen çıkınca birkaç kişi birden önce Sami’ye çıkıştılar: “Kendin okuyorsun, bizi de okudu sanıyorsun! ”diyenlerin yanın da bana da takılanlar oldu. Agah Sırrı Levent’in Lise kitabını gösterdim: “Bakın bu kitabın içinden 38-39. sayfaları okuduk. Okuduğumuz tarih üstünde yazılı! ”deyince biri yüksek sesle: “ Breh breh! ” dedi. Sami Akıncı gülerek: “Breh ya, hani ben okumuştum? İşin ilginci gene İstiklal Marşı dizeleri üzerinde konuşmuştuk! ” deyip o ders üstünde durduğumuz dizeleri defterinden okudu.

“Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal,

Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal! ”

Bakın birinci dize onbeş hece, ikinci ise ondört hecedir. İkinci dizenin ilk sözcüğünü okurken iki y harfinden yararlanarak bir hecelik ses türeterek sayıları denkleştirebilirmişiz! ”Bu kez birkaç kişi birden gene, “ Breh breh! ”çekti. Breh breler bir süre uzadı. Tam bu sıra İsmet dersliğe girdi. İsmet, breh , breh sözlerini kendi üstüne aldı: “Ne bresi, beş yılda bir gün izin geciktirdim, onun için mi breh breh ile karşılanıyorum! ”deyince herkes güldü. Dersimiz Öğretmenlik Bilgisi, Müdür Bey’e haber vermeye çıkarken merdivende karşılaştım. Müdür Bey elini kaldırarak: “Geliyorum! ”deyince geri döndüm. Arkadaşlar sordular. Elimle susmalarını işaret ederek yavaşça, “Geliyor! ”dedim. Uzun bir süre gelen olmadı. Bu kez tıs pıs gülmeler başladı. . Birisi, “Aldatılıyoruz, gelen giden yok! ”derken Müdür Bey kapıdan girdi. Söylenen sözü duymuş, “Ne o birini mi bekliyordunuz? ”diye sordu. Kimseden ses çıkmayınca Sami Akıncı’nın sırası önünde durup: “Sen doğru konuşursun, kimi bekliyordunuz? ”dedi. Sami üzgün bir şekilde: “Arkadaş bir hata etti: “deyince Müdür Bey iyice sinirlend: Biraz yüksek sesle:

-Canım, o hata değil haltetti, onu bırak siz birini mi bekliyordunuz? diye tekrar sordu. Sami bu kez: “Yok öğretmenim, sizin dersiniz var, arkadaş sizin geldiğinizi söyledi, sizi bekkliyorduk! ”deyince bu kez Müdür Bey:

-  Pekala öyleyse ben geldim. Geldim ama ben böyle şeyler istemem. Bakın geleli beri ne konuşuyoruz; bunu ilkokul çocukları yapmaz. Yakında uygulama derslerine gideceğiz. O küçücük çocuklar boylarından büyük çok katı kurallara uyuyorlar. Onları görünce umarım biraz toparlanacaksınız! diyerek öğretmen masasına oturdu. Çenesine eline dayar gibi yapıp bir süre hepimizi süzdü. Abdullah Erçetin’e: “Son dersimizde ne konuşmuştuk? diye sordu. Abdullah ayağa kalktı ama duymamış gibi ağır ağır toparlandı Pastalosi, Pastalosiyi okumuştuk! ”dedi. Müdür Bey gülümseyerek başını salladı: “Ne söylüyor arkadaşınız? ”deyince Aynı sırada oturan Bekir Temuçin: “Tuskigi (Tuskegee)Okulunu okuduk, Pedagog Booker Washington’un okulunu okuduk! ”diye tekrarladı. Müdür Bey Abdullah’a bakmadan eliyle oturmasını işaret etti. Bana baktı, ”Senin kitapta konuşacağımız biri vardı! ”dedi sonrada aslında konuşacağımız çok ama, biz birisine karar vermiştik! ”deyince ben: “Herbart, Johann Friedrich Herbart! ”dedim. Müdür Bey güldü: “Adamların göbek adları da alesta! ”dedi. Bu kez de bana alestanın anlamını sordu. “Bilmiyorum! ”deyince güldü: “Bak bak, benim gördüğüm kadarıyla derslerde her zaman alestasın, Sami bir sen iki! ”deyince Sami fısıltı gibi çekinerek: “Hazır! ”deyince Müdür Bey “Ya, bunları bilmelisiniz. Alesta için kimi zaman “Her yerde hazır ve nazır” da derler. Bu kez de bana, “Hadi bakalım biraz da kitaptan okuyalım! ”deyip okumama işaret etti. Tam başlarken, okuyacağım yazının sayfasını sordu. 22 sayfa olduğunu söyleyince; “A, pek de çokmuş! ”dedi. Ne düşündüyse, “Hadi oku, okuyabildiğimizi okuruz, bir bölümünü de özetleriz. Kitap bende de var, bakarım ben ona! ”dedi. İki sayfa okudum 3. sayfaya geçerken zil çaldı. Müdür Bey bana: “Sen okuduğuna göre, okuduğun yerin özetini yarın bize çıkaracaksın. Kalan bölümü de yarın da başkası okur, oranın özetini de o çıkarır. Böylece bir iş bölümü yapmış oluruz! ”deyip ayrıldı. Müdür Bey çıkınca arkadaşlar İsmet’e döndüler; nasıl gittiğini, niçin gittiğini, nasıl geldiğini, geciktiği için bir söz söylenip söylenmediğini sordular. İsmet, her sorunun yanıtını olumlu söyleyince haftaya izinli gideceklerin sayısı arttı. Her gidecek olan da birkaç gün uzatacak. Bu duruma göre bizim masada ben yalnız kalmış olacağım. Gülerek sözü tekrarladım: “Bu duruma göre bu masada ben yalnız kalmış olacağım, yemeklerinizi bir güzel yerim. Yusuf, Harun, Hilmi, Orhan, Recep, Salih yolcu. Hasan’la Mehmet kararsız. Ancak ben, onları da gitmiş sayabilirmişiz; kendileri böyle diyor. Ben de:

-  Kesin karar verin ona göre kendimi hazırlayacağım, sizsiz yemek yemenin zevkini tatmak istiyorum! Ötekiler yüzüme baktı. Yusuf Asıl ise:

-  Ondan kolay ne var, haftaya biz değil sen gidersin, evinde bizsiz rahat rahat yemek yersin! deyip, gülünce bir süredir karşılıklı konuşup kararlaştırdıklarının olmayacağını muştulamış oldu. Hilmi, buna da sinirlendi:

-  Vallahi azizim, siz insana düş bile kurdurmuyorsunuz! deyip kalktı. Öğretmenler masasının yanından geçerken yabancı kişinin yüzünü yakından gördüm, sürekli gülen biri gibi. Bu kez Halis Öğretmenle oturmuş, onunla konuşuyordu. Birden içime doğdu: “Sanat öğretmeni olabilir. Yapıcık bölümünde de Marangozluk bölümünde de öğretmen eksik! ”diye düşünerek dersliğe gitti. Az sonra Koridor nöbetçisi Necdet Şıpka gülümseyerek geldi(Hep gülümseyen birisi)Abiler, “Marangozluk grubunu Halis Öğretmen atölyede bekkliyor! ”dedi. Ben başta olmak üzere çoğumuz isteksiz Marangozluk atlyesine gittik. 9. sınıflardan da bir grup gelmiş. Atölye bizim alışmadığımız şekilde kalabalık olmuş. Yeni öğretmen de orada. Halis Öğretmen yeni gelen öğretmeni tanıttı Fahri Tosili. Arkadaşın on parmağında on hüneri vardır, futbol oynar, güreş yapar, şarkı söyler, iyi yüzücüdür! ”deyince Yeni Öğretmen, “Suda yüzerim, yanlış anlamayın koyun yüzmem”deyince Halis Öğretmen bu kez:

- Bak bunu unutmuştum hepsinden öte çok şakacıdır! dedi. Halis Öğretmen. 9. sınıfları alıp gitti. Fahri Öğretmenle biz kaldık. Fahri Öğretmen bize gelmeden önce başka bir Köy Enstitüsünde kısa bir süre çalışmış. Bizim çalışma durumumuzu biliyormuş. Namık Ergin Öğretmeni tanıyormuş. Zaten onun çağrısıyla buraya gelmişmiş. Kardeşi Kenan Ergini de tanıyormuş, o da yakın arkadaşıymış. Arada güldürücü sözler söyleyerek bize kendini tanıttı. Bir süre atölyede birlikte çalışacağımızı, birer çizim dosyası tutacağımızı, öğretmen çıkınca yapacağımız işlere ışık tutacak bazı çizimler yapacağımızı anlattı. Dolapları karıştırdı. Naci İnan Öğretmenin sık sık baktığı büyük bir dosya vardı, onu alıp açtı, “Ah, işte benim söyleyeceklerim, yapın diyeceklerim burada, böyle bir dosyanız olacak! ”deyip dosyayı tezgah üstüne açtı. Öğretmen konuşurken içimden geçirdim: “Tam benim beklediğim öğretmen, şakacı ama çalışmayı da önde tutan bir insan! ” diye daha ilk derste kararımı verdim. Bir olay aklıma geldi. Geçen yıl babamın dükkanında eski rafların yerlerini değiştirirken kendimi denedim. Burada atölyede birşeyler bildiğimi sanıyordum. Oysa köyde pek bir şey bilmediğimi anladım. Örneğin babam bana: “Geldikçe istersen çalışabilirsin, gerekli takımları alalım! ” demişti. Keser, destere türü gereçler evde vardı. Rende alınmasını isteyecektim. Özellikle dar-düz rende ile korniş açmak için kullandığımız dar-yuvarlak bıçaklı korniş rendesi düşünmüştüm. Babam bana istediklerini bir kağıda yaz Ali Ağabeyin unutkandır, yazarsan unutmaz, alır demişti. Düz-Dar rendeye bir Düztaban, ötekine de Korniş Rendesi diyoruz. Bunların ikisini de iki gün boyunca anımsayamadım. İçimden utanarak babama: “Şimdi kalsın! ” diyerek olayı savuşturmuştum. Oysa onların unutulacak bir tarafı yoktu; Düztaban, sözü her yerde söylenen bir söz, korniş de öyle. İşte Fahri Öğretmen bizi, ilk derste daha bu tür olaylardan kurtarmak için uyarıyla işe başladı. Marangozluk grubu olarak dersliğe sevinerek döndük. Az sonra Asım Öğretmen çağırdı, yemeğe dek Beringer’deki parçalara çalıştık. Asım Öğretmenin gideceği okulda piyano öğretmeni öğrencileriyle bu yöntemi kullanıyormuş. Onun başarısı için buna alışması gerekiyormuş. Bana, gülerek:

- Sanıyor musun ben salt senin için çalışıyorum, bu benim de yararıma! deyip gülüyor. Beethoven parçasını çaldım, beğenmedi. Üç kez kendisi çaldı, ben çalarken eliyle tempo tuttu. “Sonunda biraz yakınlaştın! ”deyip beni uğurladı. Çıkarken yeni öğretmeni sordu. Bugün onunla çalıştığımızı, çok sevdiğimizi söyledim. Asım Öğretmen inanmamış gibi bakarak:

-  Daha çok çocuk değil mi? ”dedi. İçimden geçirdiğimi söyleyebilsem:

-  Sen de çocuksun. Ne var yani sen de benden bir ya da iki yaş büyüksün; o da senin yaşında! (Diyemedim! )

Dersliğe dönünce İsmet geldi, biraz fısıltıyla da olsa uzun uzun konuştuk. Sabri de evlenmek üzereymiş. Biraz sinirlenerek:

-  Gene mi Zühre Teyzem? diye sordum. İsmet başıyla hayır işareti verdi:

-  Bu kez de babam, bizzat Muhintin Ağa, senin kıymetli Muhittin Enişten! dedi. Annesiyle babası küçüklüklerinden beri iki oğullarını paylaşmışlar, İsmet Zühre Teyzemin, Sabri Muhittin Enişteminmiş.

İsmet ayrılınca yarınki Öğretmenlik bilgisi dersini düşünerek Herbart’ı tanıtacak özeti yapmaya kalkıştım. Müdür Beyin dersinde okuduğum yeri iki kez okdum ama yazmaya gelince düşündüm kaldım. Bir süre okuduklarımı toparladıktan sonra Doğumundan başlayarak öğrenciliğini kapsayan süreci anlatmaya karar verdim.

Johann Friedrich Herbart

1776 yılında Almanya’nın Oldenburg kentinde doğmuştur. Çok zayıf bir çocuk olduğundan ailesi onun sağlıklı olması için çok emek vermiştir. Babası doktor, annesi de çocuk seven biri olduğu için küçük Herbart’la çok uğraşmıştır. Herbart yaşdaşları gibi yaşı gelince hemen okula başlamamış, övinde özel öğretmenlerden ders almıştır. Büyüdükçe güçlü bellekli bir kişi olacağı anlaşılmış, ona göre olanaklar hazırlanmış. 12 yaşında Jimnaz denilen okula başlamış kendi ana dili Almanca yanında kısa zamanda Latince ile Yunanca’yı da öğrenmiştir. Ayrıca Fizik, Felsefe derslerine ilgi duymuş okulunda çalışkanlığı ile tanınmıştır. 18 yaşına girdiği yıl okul birincisi olmuştur. O dönem okul birincileri önemli bir konuda okul çevresinde bulunan yetişkinlere konfrans verirmiş. Herbart okul birincisi olarak “Ulusların Ahlakının Bozulması” hakkında bir konuşma yapmış. Herbart’ın konuşması çok beğenilmiş, kentin gazeterelinde günlerce övücü yazılar yazılmıştır. Okulunu bitirince o dönemin ünlü Jena (Yena)Üniversitesine girmiş o ünlü Üniversitede ders veren dünyaca tanınmış profesöeler olan Fichte ile Emanuel Kant’tan ders almıştır. Burasını bitirince İsviçre’de bir süre kalmış, Oradan dönünce bu kez gene çok ünlü bir üniversite olan Königsberg Üniversitesinde Emanuel Kant’ın bıraktığı kürsüde ders vermeye başlamış. Herbart İsviçre’de kaldığı yıllar Petalozzi ile tanışmış, onun eğitim çalışmalarını yakından izlemiştir. Königsberg Üniversitesi’nde çalışırken Pestalozzi’nin eğitim yöntemleri uygulamak için bir öğretmen okulu seçip uygulama çalışmaları yaparak önce Petalozzi’nin daha sonra da kendi geliştirdiği yöntemleri uygulamaya koymuştur. Pedagoji Tarihinde Herbart Pedagoji İlkeleri diye anılan, günümüzde de uygulanan Pedagoji kuramları Herbart’ın Königsberg Üniversitesinde 25 yıl uygulayıp ortaya koyduğu görüşlerdir. Düşüncelerini, yaptığı eğitim deneylerini, aldığı sonuçları kitap olarak yayınlamıştır. Özet olarak Herbart’ın pedagojisi ahlak, psikoloji, iyilik, estetik ilkelerine dayanır. Eğtilmiş insan iyi karakterli olur. Buna ulaşamamış insan eğitimsizdir. Okuduğum yer burada bittiği için burada kestim.

Bunları yazdım ama anlayamadığım bir durum var. Burada söylenenler hep okullar için söylenmiş. Okula gitmeyen insanlar, eğitimsiz mi oluyor? Eğer eğitimsiz sayılıyorsa bunlar o zaman ahlaksız duruma düşmüyorlar mı? Köydekileri düşünüyorum, içlerinde çok dürüst insanlar var; okula gitmedikleri, için okumamışlar. Okumamış ama hiç kimseye kötülük yapmıyor. Diziyle beşibiryerde altın bulan insanın getirip kahveye astığını gördüm. O insan okumadığı için ahlaklı sayılmayacak mı? Sanırım benim anlayamadığım bir yan var, burada. Bakalım Müdür Bey ne diyecek? Buraları ben okudum, ben anlatacağıma göre, bu soruyu da araya sıkıştırabileceğim. Önce çok çekindim ama Herbart’ı birkaç kez okuyunca anlayabileceğime inandım.

Yatınca da Herbart’ı Pestalozzi’yi düşündüm. Bunlar çok eski dönemlerde yaşamış değil. Babam 1870 doğumlu olduğuna göre demek Herbart dedemin gençliğinde yaşamış. Babamdan 94 yıl önce doğmuş, doğumundan 39 yıl önce de ölmüş. Dedem se 1900 yılında ölmüş. 82 yaşında öldüğüne göre 1818 yında doğmuş olmaktadır. O zaman Herbart dedemden de önce doğmuş oluyor. Sözümü düzeltmem gerekiyor. Herbart, benim büyük dedem günlerinde yaşamış. Babam büyük dedem için fazla bir şey anlatmaz. Sık tekrar ettiği bir olay vardır. Babama göre her devrin şarkıları vardır. (O türkü der)Ağabeylerime: “Sizin türkünüz, Çanakkale içinde Vurdular beni, benimki ise Tuna Nehri akmam diyor, Uyan Aziz Sultan uyan. Babamın bize anlattığına göre ise onların kuşağının acıklı türküler, Sivastopol Ön ünde ile Nazlı Budin’miş. Bu son ikisini Mahmut Ağabeyimden duymuştum. Tuna ile Sultan Aziz’i de babam hep söyler. Çanakkale türküsünü plaklardan dinledim, Eğitmen Mustafa Ağabey de onu çok söyler. Babası Çanakkale savaşında şehit olmuş. Bazan söylerken ağlarmış. Ben çok dinledim ama ağladığını görmedim. Babamın saydıklarına benim de eklemek istediğim var ama nedense çekiniyorum. Dumlupınar ile Yaslı gittim Şen geldim, onlara eklenemez mi? Babam bunları bilmediği için eklemiyordur. Balkan Savaşı için nedense şarkı ya da türkü yakılmamış. Oysa o da büyük bir felaketmiş. Yoksa ötekiler Balkan Savaşından çok daha büyük oldukları için mi? onu önemsememişler? Bir de Yemen Türküsü var, o galiba bir savaş için değil, uzun askerlik nedeniyle her dönem için söylenmiş. “Yemen’e gideni gelir mi sandın? ”Ne acıklı! Gençler askere gidiyor, savaş mavaş yokken geri gelemiyor, yavukluları yıllarca onları beklemiş oluyor…Osmanlı İmparatorluğu çok genişmiş ama onun da büyük sorunları varmış. Sorunlarını zamanında çözemeyince yıkılmış. Kendi kendime güldüm. Yarın tarih dersimiz var. Tarih çalışmadım ama bir saattır tarih düşündüm. Bildiğim türküleri sıralasam büyük savaşlar üstüne bir çok söz söyleyebilirim. Selçuk Öğretmenin de çok sevdiğini söylediği bir olay. Kırımdan Gelirim Adım da Sinan’dır. Ya da Alişimin kaşları kare……

 

5 Ocak 1943 Salı

 

Uyandığımda bir kaç arkadaşın 24 numaralı İbrahim Ertur’un yatağı başında toplanmış gördüm. Fısıltılı konuşuyorlar. Arkadaş, çok sakindir ama gizliden gizliye kimi zaman benim karşıma çıkan grupla da ilişkilidir. Bu nedenle pek hayra yormamakla birlikte rahatsız olabileceğini de düşünerek sordum:

-  Önemli bir durum mu var? Nöbetçi Ali Önol, “Bundan daha önemli ne olabilir? Ertur’un ağabeyi Lüleburgaz’a geliyormuş, bizim derslere de gelebilir! ”Mehmet Yücel duydu:

-  Ölme eşşeğim ölme, yaz gelecek! Ben sevindiğimi söyledim, o gelirse derslerimiz daha güzel geçer! ”Dönüp giderken kulağıma çalındı, İbrahim Ertur:

-  Ağabeyim onu çok sevmişti! Bu sözün, benim arkamdan söylenen bir söze yanıt olduğunu hemen anladım. Dönüp orada fısıldaşanlara baktım. Fettah, Abdullah Erçetin, Mehmet Başaran, Kadir Pekgöz. Fettah için bir sözüm yok. O, oldum olası beni çekemeyen biri. Son zamanlar da Mehmet Başaran’ı da silmiş durumdayım. Ancak, Kadir Pekgöz’le Abdullah Erçetin’in benimle ne zoru var? Onlar neden benim arkamdan konuşurlar? Bunu düşünerek dersliğe gittim. Derslikte de Ertur’un ağabeyi neredeyse derse gelmiş gibi sevinç gösterisi yapıyorlar. Halil Basutçu, “Gelmesini isteriz ama Lüleburgaz’da tek o olmayacak ki, gördük Leburgaz’da yüzlerce üsteğmen var! ”Sami Akıncı:

- O daha üsteğmen olmadı! deyiverdi. Meğer bu yıl üsteğmen olacakmış. Mehmet Yücel sözünü tekrarladı: “Ölme eşşeğim ölme! ”Hasan Üner gülerek:

- Siz neden böyle arkadaşların isteklerinin karşısında oluyorsunuz? Onlar ne güzel kurmuşlar, beğendikleri bir öğretmeni getiriyorlar, bırakın getirsinler! dedi. Mehmet Başaran sinirlenerek Hasan’a:

-  Şuna bak! diyerek ters ters baktı. Hasan sözü uzattı:

- Bak bak, bana bak da nereye baktığın belli olsun. Belirsiz yerlere bakmaktan şaşılaşmışsın! dedi. İsmet hemen ekledi:

- Vay vay vay, Küçük Hasan’a bak ne okkalı söz söylüyor! Arkasından başka sözler geldi. “Çok okuyan çok bilir! ”Bekir Temuçin, bağıra çağıra sözü düzelmek için tahtaya gidip yazdı:

-  Çok yaşayan değil çok gezen bilir! Bekir bunu yazıp bize bakınca bu kez ben, bu sözün yallış olabileceğini öne sürdüm. Sami Akıncı sanki beni belkliyormuş gibi, tahtaya yazılan sözün doğruluğunu söyledi. Ben direttim, “Yaşamakla, gezmek ayrı şeyler, sözü kuran yanlış düşünmüş olabilir! ”dedim. Bu defa tahtaya kalkıp açıkladım: “Çok yaşamak, az yaşamakla ilgilidir; bir birini çağrıştırır. Çok gezmek de az gezmekle zıtlaşabilir. Böyle olunca sanki az yaşamak söylense daha doğru olacakmış gibi bir sanı uyanmaktadır. Yani çok yaşamanın özelliği burada küçümsenmiş oluyor! ”Sami Akıncı bana: “Kuzum sen Hasan Ali Yücel’in kitabını okumahakkını bunun için kendisinden almıştın! ”dedi. Arekaaşların çoğu Sami’nin dediğini anlamadı.

Kahvaltıda da bunu konuştuk. Ben tekrarladım: Bekir Temuçin’in tahtaya yazdığı yanlış değil. Yazılan Atasözünden çıkan anlam yanıltıcı, ben onu öne sürdüm. Asıl amacım da böyle bir savı öne sürüp öteki tartışmayı kestirmekti. Bunda başarılı oldum. Sami Akıncı da Hasanoğlan’a geldiğinde Hasan Ali Yücel’in bana söylediğini anımsatmadır. HasanAli Yücel’in sorusuna geç olarak doğru yanıt verince o bana, şaka olarak, “Başka kim kaldı ki? ”diye sormuştu. Ben de: “ivedi söylenen yanlıştan gecikerek verilen doğru yeğdir! ”demişim. O zaman HasanAli Yücel kitabı göstererk: “Sen bunu okumaya hak kazandın! ”demişti. Sami onu anımsattı. Arkadaşların kimisi olayı tam olarak anımsamadı. Ben onun ndenini de açıkladım. Otuz arkadaş 15'er olarak ikiye bölünmüştük. Çadırda ders yapıyorduk. O gün çadır dersliğinde sınıfın yarısı bulunuyordu. Masada bulunan arkadaşlardan 61 Hasan Üner, 72 Hüseyin Orhan, 11 Recep Kocaman, 48 Yusuf Asıl olayı anımsadı. 6O Salih Baydemir’le 63 Hilmi Altınsoy anımsamadıklarını söyleyince biraz da sinirlenerek sınıfın numaralarını sıralamaya kalkınca Hilmi sözünü geri aldı üstelik özür de diledi: “Abi, benimle senin numaran arka arkaya olduğuna göre aynı grupta olmamız söz konusu değil! deyince bu kez de öteki arkadaşlar. “Ha şöyle çiziye gel, deminden beri neredeydin? ”dediler. Hilmi konuyu değişirdi. Kahvaltıya gelen öğretmenleri göstererek: “Bunlar İstanbul’a niçin gidiyorlar? Orada hepsinin gidecek yeri var mı? diye sordu. Meymet Aygün de Hilmi’ye takıldı, “Sen de Sıksık Tekirdağ’a gidiyorsun, orada kalacak yerin olmasa gidebilir misin? ” deyince arkadaşlar güldüler. Tartışmanın büyümemesi için olayı anlamazdan gelerek sordum, “Bir birinin tıpkısı iki soru soruldu birincisine ses çıkmadı, ikincisine gülündü neden? ”Yusuf yanıtladı, “İkinci güldürmek için söylendi de ondan! Güldürmek için nasıl soru sorulur? Soruları ben çoğaltınca Hilmi sustu. Ancak kalkarken Mehmet Aygün’ün bileğini bükerek, “Alacağın olsun! ”demeyi de unutmadı. Biz çıkarken Selçuk Korol Öğretmen:

-  Nöbetçiyim, bir iki dakika gecikebilirim, görevliler haritaları hazırlasınlar! dedi. Bunu duyunca neşeli yorumlar başladı, “Selçuk Öğretmen bugün kendisi konuşacak! ”Büyük göçleri gösteren harita tahtaya, Avrupa haritası da yan tarafa asıldı. Yusuf Asıl’la Bekir Temuçin soru yarışına kalkıştılar: “Bütün göçler güneye, batıya yönelmiş kuzey ya da doğuya neden göç edilmemiş? Yusuf Asıl, kendi sorusunu kendi yanıtladı: “Doğuda Çin Seddi olduğu için gidememişler. Çin Seddi Çin’in neresinde? Sorusu hepimizi şaşırttı. Kuzey ise uzun uzun tartışma konusu oldu. Soğuk olduğu için gidilmediğini söyleyenlere soruldu. “Giden olmasa soğuk olduğunu nereden bileceklerdi? Hiç değilse o ilk gidenlerin yolları çizilmeliydi! ”derken Selçuk Korol Öğretmen geldi. Halil Basutçu’ya: “Senin bir sorun vardı, galiba! ”dedi. Halil, kendisinin rol aldığı piyesin konusu Göçlerle ilgili olduğu için soru sormuştu! denince öğretmen, “Anladım! ”deyip harita başına geçti. Selçuk Öğretmen “Gobi Çölü olarak bildiğimiz düz renkli yerlerin deniz olduğu sanılmaktadır! ”diyerek Asya kıtasının bazı özelliklerini saydı. Yer kabuğunun uzun zaman yeni yeni şekillere girdiğini, büyük depremler sonucu yer altı su yollarının yön değiştirdiğini anlattı. Bu değişimlerin iklimleri de değiştirdiği için insanlar geçim zorluklarıyla karşılaşınca yeni yerleşim yerleri aradıklarını anlattı. Asya kıtasındaki engebelere göre Avrupa’nın daha yaşamaya elverişli olması insanları buraya çekmiştir! ”derken zil çaldı. Selçuk Öğretmen bu kez de Halil’e takıldı, “Siz nereye gideceksiniz efendim! ”dedi. Halil, şakayı anladı ama anlamamış gibi, “Ben gitmiyorum efendim, çocukları gönderiyorum! ”dedi. Öğretmen gülerek çıktı. Arkadaşların takılmaları sürerken Hikmet Özmen Öğretmen geldi: Selçuk Beyi memnun gönderdiniz, yüzü gülüyordu! ”deyince Sami Akıncı:

- Selçuk Öğretmenimiz her zaman güler! dedi. Hikmet Öüğretmen Sami’nin sırası önüne gitti:

-  Yani sen şimdi bu sınıfa giren öğretmenlerin ders sonunda neşeyle çıktığını mı söylemek istiyorsun? diye sordu. Sami’nin birden bire yüzü kızardı:

- Onu demek istemedim! diye de anlaşılması zor, tartışma götürecek bir yanıt vermiş oldu. . Hikmet Öğretmen Sami’yi okşayarak oturttu, “ Birey olarak senin için demiyorum, çoğunluk olarak pek yerinizi doldurmuş izlenimi bırakmıyorsunuz. Bu salt benim görüşüm değil öteki arkadaşların da görüşü bu merkezde! deyip sözü kara getirdi. Salih Baydemir’e babasının ne iş yaptığını sordu. Besbelli Salih’in yanıtının çiftçi olcağını düşlüyordu. Salih “Babam marangoz, küçük bir dünkanı var. Zaman zaman da iş alıp başka yerlerde çalışıyor! ”dedi. Öğretmen az duraladı: “O nasıl oluyor öyle, köyde yaşıyor, hiç ekip biçmiyor mu? ”dedi. Salih sustu. . Bu kez Hüsnü Yalçın’a aynı soruyu sordu. Hüsnü Yalçın kendi durumunu anlatınca bana baktı, “Senden başka çiftçi çocuğu yok galiba! ”deyip güldü. Öğretmen gülünce arkadaşlar hep bir ağızdan:

- Hepimiz çiftçi çocuğuyuz! dediler. Öğretmen gülerek: , ellerini bir birine vurdu, “Ben nasıl seçtim bu olmayanları? ”diye sordu. Bu kez Mustafa Saatçı’yı kaldırdı, ailesi hakkında bilgi istedi, daha çok ne ekip biçtiklerini sordu. Mustafa Saatçı’nın köyünün adı geçince öğretmen köyün adına takıldı, “Neden Çöp Köyü denmiş? Mustafa bilmediğini söyleyince bu kez sorusunu değiştirdi:

- Hiç mi merak etmedin? Bekir Temuçin parmak kaldırdı. Öğretmen söz verince, “Biz hiç birimiz köylerimizin adlarının anlamını bilmeyiz. Bunu köylerimizde sorsak bile bize yanıt vermezler. Çünkü doğrusunu onlar da bilmezler! ”dedi. Öğretmen bu kez gene bana döndü: “Senin köy de böyle mi? Ben kendi köyümle 4. 5. sınıfları okuduğum köylerin adları için sorduğumu, o sorulara aldığım yanıtları anlattım. Çeşmekolu köyü ile Hamitabat köyleri çok yakın, aynı yıllarda kurulmuş. O yerler o zamanki padişahın çiftliğiymiş. Bizim köyün kurulduğu yere gene Çeşmekolu deniyormuş. Hamitabat için ise zamanın yetkilileri Padişahın çiftliği olduğundan Hamityeri, ya da kenti anlamında o adı vermişlermiş! ”deyince arkadaşlar güldü. Kimin söylediğini anlayamadım ama biri, “Başka bir adı daha var! ”dedi. Öğretmen güldü. Bu kez Kadir Pekgöz: “Benim köyümden söz ediliyor öğretmenim deyip bir şeyler söyledi. Ancak Domuzorman denmediğini, alay olsun diye bunun uydurulduğunu söyleyince Birkaç arkadaş birden parmak kaldırdı. Mehmet Yücel bir öneride bulundu:

-  Lüleburgaz’da bir soruşturma yapalım, Hamitabat diyen çıkmaz, herkes Domuzormanı diyecektir! dedi. Bu kez öğretmen gene bana sordu: “Bu değişikliği de biliyor musun? Padişah Abdülhamit’in sonradan 10 köy kurulan büyük çiftliğinin bölüm bölüm ayrıldığını, kiminde koyun, kiminde sığır kiminde deve yetiştirildiğini, Hamitamat köyünün kurulduğu yerde de domuz çiftliği olduğunu, bunu köy kurulduktan sonra duyan köylülerin çok üzüldüğünü, özellikle de Abdülhamit’in padişahlıktan düşürürülce onun adını anmamak içi kendi köylülerinin de bu adı benimsediğini, ancak Cumhuriyet yönetimi bunu ilk ada dönüştürdüğünü anlattım. Öğretmen Kadir’e döndü: “Bir diyeceğin var mı? ”Kadir gülerek: “Yok! ”deyince öğretmen zilin çalıp çalmadığını sordu. Zil çalmıştı, çaldığı söylenince öğretmen : “Öyleyse anlaştık! ” deyip çıktı. Öğretmen çıkınca Salih Baydemir’ sorular yöneltildi: “Neden öyle söyledin? Gerçekten baban çiftçilik yapmıyor mu? Salih, “O tür sorulara yanıt vermekten sıkıldığı için öyle söylediğini söylerken Hikmet Öğretmen geri geldi. Bu dersi de bizimdi ama progrm değişmiz, onun başka sınıflarda dersi varmış, “Sizinle bir başka gün ders yaparız! ”deyip gitti. Bu kez de Salih telaşlandı,  “Öğretmen beni duydu mu? ”Duydu, diyenler oldu. Boş ders Salih, Kadir, Mustafa Saatçı üstüne konuşmalarla geçti. Çöp Köy, Domuzormanı, Salih Baydemir’in Marangozluk atölyesi…. 4. Derse girerken Müdür Bey’e gittim. Kendi Pedagoji tarihi kitabını bulmuş, bana verdi: “Geliyorum! ”dedi. Arkadaşlar bu kez inandılar. Az sonra Müdür Bey gülümseyen bir yüzle geldi. Gelir gelmez de bana: “Haydi bakalım, neler hazırladın, görelim! ”dedi. Yazdığımı okumak istediğimi söyleyince, başıyla olur, işareti verdi. Yazdığım 2’5 sayfalık yeri konuşur gibi okudum. Ben susunca Müdür Bey Sami Akıncı’ya tekrarlattı. Sami Akıncı benden kitabı alıp okumuştu, neredeyse benim yüzünden okuduklarımı o anlattı. Müdür Bey ikimizden de hoşnut olduğunu söyleyip kitabını aldı. Bir süre karıştırdıktan sonra birden. Kim okuyacak? ”diye sordu. İsmet önceliği kaptı. Müdür Bey İsmet’e kitabı verdi. Küçük bir anımsatmadan sonra okumasını söyledi. İsmet bana göre daha hızlı okuyor. Yer yer durdurulmasına karşın dört sayfa okudu. . Arada geçen, metod, yöntem, psikoloji , felsefe, metafizik, edagoji, disiplin, karakter sözleri, Kant, Fichte, Wolf adlarını Mudür Bey kısa kısa açıkladı. Ders sonunda çıkarken Müdür Bey bana, “Arkadaşla birlikte hazırlarsanız memnun olurum, bunu sürdürelim! ”dedi. Müdür Bey gidince İsmet ellerini şıkırdatarak oynadı. Nedenini soranlara verdiği yanıt, “ İşi dayıma yıktım! ” Değişik tepkiler oldu: “Ah, ah, bizim de dayımız olsaydı! ” ya da “Olmaz öyle şey, parmak kaldırıp Müdür Beye söz verdin! ”İsmet oralı olmadı.

Yemekte Besim İyitanır Öğretmeni görünce şaşırdık. Onun da ayrıldığını söylemişlerdi, Ayrılmış olsun; gezmeye gelemez mi? ”Öğleden sonra Tarım dersimiz var, öğreniriz! ”demeye kalmadı duyuru yapıldı: “ Ders zili çalınca son sınıf Tarım barakasında olacak! ”Arkadaşların gözleri Besim Öğretmende kaldı. Çok neşeli bulanlar oldu. Hilmi yorum yaptı:

-  Azizim, bu adam buradan gitmemiş, baksanıza herkesten çok konuşuyor. Gitmiş olsaydı buraya yeni gelenlerle böyle konuşamazdı! Derslikte de Besim İyitanır Öğretmenden söz edildi. Tarım barakasına gitmekten çok Besim İyitanır Öğretmen ilgi topladı. Tarım barakasına bu ilgiyle gittik. Az sonra Hikmet Öğretmenle Besim Öğretmen de geldi. Bize gülerek: “Merhaba! ”dedi. Merhabayı hep biliyoruz ama okulda hiç söylenmediği için yadırgadık; bir iki arkadaş cılız seslerle: “Sağolun! ”dedi. Öğretmenler bir süre konuştular. Besim Öğretmen: “Hikmetçiğim, ben Müdür Beyle daha görüşmedim, bir merhaba deyip gelirim! ”deyip gitti. Yusuf Asıl sabırsızmış, hemen sordu:

-  Öğretmenin, Besim Öğretmen buradan ayrılmadı mı? deyince Hitmet Öğretmen gülerek, “Yo nereden çıktı bu? Besim Öğretmen yıllardır kullanmadığı izinini kullandı, arkasına da evlilik iznini ekleyerek hem uzunca bir dinlenme yaptı hem de dünya evine girdi! ”dedikten sonra, “Siz bunu duymadınız mı? ” deyince Mehmet Yücel:

-  Bizim okulda öğrenciler adam yerine konmaz öğretmenim, ne gidenleri ne de gelenleri bize kimse söylemez. Biz kendi kendimize öğrenmeye çalışırız! deyince Hikmet Öğretmen üzüldüğünü söyledi. Ne düşündüyse sonradan dönüş yaptı:

- Sizi üzmemek için saklamışlardır! deyip, bizi gruplara ayırdı. Tarım barakası ile at ahırları arasını 8 kişilik bir grup, Okul yoluna da 16 kişilik bir grup ayırdı. Yollar olabildiğince genişletilecek. Çalışma süresi iki saat. İki saat oluşuna sevindik. Hava soğuk değil ama gene de ellerimiz üşüyor. İsmet izinden dönerken eldiven getirmiş. Çıkarıp takınca İdris Destan’la Yusuf Asıl İsmet’ten eldivenleri almak istediler. İsmet karşı koyamayacağını anlayınca, “Eldivenleri dayıma getirmiştim! ”deyip bana verdi. Tartışma kesildiği gibi benim de işime yaradı. Ellerim daha az üşüdü. Ancak ellerim sıcak diyerek arkadaşlar benden çok gayret beklediler. Yamakhane önlerini açarken Besim Öğretmen geldi, beni eldivenli görünce:

- Çeşmekollu sen gene hepsine örnek, önlemini almışsın! ”dedi. Hikmet Öğretmene dönerek:

-  Köyünde dokuma, örme işleri iyidir. Kendi gereksinimlerini karşılarlar! dedi. Bunları duyunca içimden ürperdim, “Ya şimdi eldivenlerin benim olmadığı ortaya çıkarsa! Neyse öğretmenler mutfağa girdiler. Bu kez İsmet’e takılanlar oldu:

-  Senin eldivenlerinle dayın kendi köyünü övdürdü. Eldivenler sende olsaydı bu övgüyü sen alacaktın! Daha önce eldivenleri isteyip alamayan Yusuf Asıl:

-  Besim Öğretmen İsmet’in kövünü de övünü de bilmiyor! deyip arkadaşları güldürdü. Yusuf bu tür takılmaları sık sık yapar. İsmet kızar ama çabuk geçer. İşin ilginci İsmet bile bile eve, öv, köye de köv demeyi sürdürür. Köylerde böyle diyenler vardır ama İsmet’in annesi de babası da eve ev, köye de köy derler. Üstelik benim bildiğim 6 yıldır evlerinin üstkatında köylerini karı-koca, bay-bayan Nazif-Hamdiye öğretmenler oturmaktadır. İsmet sözlerin doğrusunu bunlardan duymamış olamaz. Hamdiye Öğretmen benim bildiğim İsmet’in annesi, Zühre Teyzeme Abla der çevresinde saygıyla döner. İşte İsmet’in bu vurdumduymaz tavrını Yusuf Asıl yeri geldikçe konu yayıp arkadaşları güldürür.

Paydos yapılınca arkadaşlar dersliğe ben Resim Odasına gittim. Akordiyonu çıkarıp parmak alıştırıken kapı açıldı. Asım Öğretmen gülerek geldi:

- İyi oldu değil mi İbrahim? gönlünce burada çalış. Ben, benim odaya gel diyordum ama gene de içim rahat değildi. Kendim de çalışmak zorundayım. Zaman zaman gene gel ama asıl akordiyon çalışmanı burada rahatça yapman daha güzel! Sence öyle değil mi? diye sordu. Öğretmen gidince daha rahatlamış olum. Anladım ki Asım Öğretmen gerçekten benim rahat çalışmamı istiyor. Zil çalana dek bildiğim tüm parçaları birer ikişer kez tekrarladım. Zil çalınca dersliğe geçim. İsmet geldi. Takıldım; eldivenleri mi istiyorsun? ”İsmet azıcık bozularak, “Yok dayı, yarın Müdür Beyin iki dersi var; ne yapacağız? Onun için geldim! ”Müdür Beyin dersinden önce iki saatimizin de boş olduğunu, bu akşam ben özeti çıkarayım, yarın da sen temize çek, çektiğini benim gibi oku! ”dedim. İsmet sevinerek ayrıldı.

Herbart 2. Bölümün özeti….

Herbart, İsviçre’ye gidince Pestalozzi, ’nin kurmuş olduğu okulu gezmiş, çok beyenmiş, Beğendiği için bir gönüllü olarak çlışmalara katılmış, Pestalozzi’nin kitaplarını okumuş, genç yaşında (1802 yılında) Pestalozzi’nin okul uygulamalarını anlatan bir kitap yazmış, ayrıca makaleler yayımlamıştır. Ondan önceki dönemlerde okullar genelde kiliselerin etkisinde olduğu için konular yaşamdan çok dinsel olaylardan seçilmektedir. Oysa küçük çocuklar soyut olan dinsel içerikli konuları öğrenmekte zorlanmaktadır. Pestalozzi’nin uyarısından sonra soyut konular yerine çocukların ilgisini çeken somut konular yoluyla öğrenimi gündeme getirerek, yeni bilimlerin de yardımıyla yeni çağa uyan bir eğitim oluşturmaya yolunu açmışlardır. Çocuğun bedeni gibi düşünsel yetileri de bedene koşut gelişmektedir. Öyleyse çocuklar, tinsel-tensel gelişmelerine uygun konuları onların içinde yaşayarak öğrenmelidirler. Çocuklar yaşamı doğal olarak çevresini gözleyerek öğrenmektedir. Bu da yalın olaylardan başlayarak karmaşıklaşmaya doğu gitmektedir. Öyleyse okullardaki öğrenmeyi bu yönde ele alıp, bunun için bilimsel kurallar koymak gerekir. Önce çocuğu eğitecek öğretmenlerin eğitilmesi zorunludur. Böylece yıllarca sürecek bir eğitim anlayışı gerekliliği ortaya atılmıştır. Daha önce John Locke, ondan sonra da J. J. Rouseau tarafından da yapılan uyarmaları da dikkate alarak Herbart salt okul açıp öğrenci toplamanın yararlı olmadığını, ele alınacak ya d çocukların öğrenmesi istenilen konuların çocuklara sunulmasının önemi ortaya getirilip kesine yakın kuramlar konulmuştur. Günümüzde de genellikle uygulanan ünlü Herbart 4 basamak kuramları, salt bir çocuğa konu sunma değil, aynı zamanda o konuyu çocuğa, onun gücü ölçüleri içinde sindirme kolaylığını da getirmektedi. Bu kuramlar Herbart’tan sonra da uygulanıp genişletilerek onun adıyla anılmaktadır:

1-Çocuklara öğretilecek konular, olabilindiğince somut konular olmalı ya da somut konulardan yararlanılarak öğretilmelidir.

2-Çocuğa öğretilecek konular, çocuğun yaşamıyla ilgili olmalıdır. Salt ilgi de yeterli değil çocuğun öğrendikleri onun yaşamında ona yarayacak seçme bilgiler, yeteneklerini geliştirecek etkinlikler içinde verilmelidir.

3-Öğretilecek konular tek duyum yoluyla değil çocuğun doğal sahip olduğu tüm duyu yollarıyla verilmelidir. Salt kulaklarıyla öğrenme her zaman işe yarayan bir öğrenme olamaz. Geçmiş dönemlerin çok denediği bu tür öğrenmeleri, çocuktaki doğar başarı gücünü kullanmasını önler. Örneğin büyük bir müzik yeteneği olan çocuk şarkı söylemez ya da bir çalgı üzerinde çalışmazsa dreslerde dinlediği kuru bilgilerle kesinlikle müzik öğrenemez. Müzik ya da resim çalışmalarının yasak olduğu ülkelerde bu nedenle besteci ya da ressam yetişmemektedir.

4-Öğrenme, aynı zamanda geçmiş olaylarla bağ kurarak gerçekleştirilirse köklü olur. Daha önce duyulan bir konu, öğrenilmekte olunan konuya ışık tutabilir. Örneğin çocuk evinde öğrendiği bir çok bilgiyi okulda duydukça anımsamalarla pekiştirebilir. Bu nedenle okuldaki öğretilenleri anne-babaların izleyerek çocuğa anımsatması kazanılan bilginin belleğe doğru yerleşmesini kolaylaştırır. Özet olarak çağrışımlar öğrenmeyi kolaylaştırır.

 

Herbart’ın Eğitsel etkinlikleri genel olarak 3 bölümde incelenmektedir: 1-Disiplin, 2-Eğitim, 3-Öğretim. Bu bölümleri başka bir arkadaşımız hazırlayacaktır.

Not: Herbart, daha önce okuduğumuz Pestalozzi ile Booker Washington’a göre eğitim konusunda yeni terimler üretmiş, yazdığı kitaplar aracılıyla daha yaygın bir ün yapmış, uygulayıcılarıetkilemiştir. ÖrneğinEğitimTarihine Pedagoji, Psikoloji, Felsefe, Matematik bilgileri yanında bellek, imgelem, disiplin, Eğitim, öğretim, ilgi, açıklık, çağrışım, sistem, metot gibi önemli terimlerin yerleşmesine yardımcı olmuştur.

Özeti bitirince konuşmaları duymaya başladımGünün konusu Besim İyitanır Öğretmen.

Onun bir süre görünmeyip gene ortaya çıkması uzun tartışmalara neden oldu. Türlü varsayımlar öne sürüldü: “Başka yere atanmıştır ama orasını beğenmediği için geri gelmiştir. Evlenmesi söz konusu olamaz o zaten evliydi. Gerçeği de tam bilmiyoruz. Ama Lüleburgaz Ortaokulu Müdürü ile bacanak olduğunu söyleyen olmuştu. Eşi ölmüş ya da ayrılmı, bir başkasıyla evlenmiş olabilir. Sefer Tunca sonunda çıkıştı, “Yahu bize ne öğretmenin osu busu, bizden soran mı var? Geldiyse geldi işte! Üç aydır buraya 30’dan çok öğretmen geldi, adını bile öğrenemediğimiz öğretmenler var. Onları öğrenmiyoruz da eski öğretmenimizi dilleyip duruyoruz! ”Sami Akıncı Sefer Tunca’yı alkışladı:

-Al benden de o kadar! dedi. Hüseyin Orhan yeni gelen öğretmenin adını sordu. Abdullah Erçetin:

-O esmer öğretmen mi? diye sorunca Sami Akıncı gene, “İşte bakın, yeni gelen öğretmeni kimse görmüyor. Bilinen öğretmenin üstünde duruluyor.

Mustafa Saatçı Abdullah Erçetin’e çıkıştı:

-  Ne demek esmer öğretmen. Erkeğin esmeri olmaz, kızlar için esmer sözü kullanılır. Bekir Temuçin düzeltme yaptı “Esmer sıfatı! ”Mustafa Saatçı, “Sıfat mıfat anlamam erkek için Karayağız denir! ”deyince :

- Karayağız Hafız, karayağız İmam. Sözleri tekrarlandı. Kadir Pekgöz: “Öyleyse biz bundan sonra Salih Baydemir’e Karayağız Salih diyebileceğiz! ”Salih Baydemir gecikmeden yanıtladı “Öyleyse sana da Köse Kadir diyeceğiz! ”Salih’le Kadir bir süre bakıştılar. Kadir beklenmeyen bir davranışta bulundu, “Arkadaşım, kızacaksan sözümü geri aldım! ”deyince Salih Baydemir de, “Kızsan da kızmasan da ben de sözümü geri aldım! ”deyince birilerinin apaçık beklediği kavga olmadı. Kadir bu kez açıklama yaptı: “Benim babama bizim köyde Kara Hafız derler. Beni tanık göstererek: “ Hüseyin ağabeyimin arkadaşıdır, söylesin işte; ağabeyime de Hara Hüseyin derler, değil mi? “dedikten sonra: “Bu nedenle ben arkadaşıma rahatça takılmıştım! ”diyerek tekrar özür diledi. Ortalık durulmuş gibiydi. Bu kez de ben sordum: “Yağız zaten kara demek değil mi? Bir de kara katılması doğru değil bence. Mustafa Saatçı bana biraz ters baktı. Aldırmadım Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları şiirinden girişi okudum:

Yağız atlar kişnedi, meşin gırbaç şakladı,

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda çelik yaylar,

Gözlerimin önünden geçti kervan-saraylar…

Şiiri okudum ama gerçekten yağızın tam anlamıyla kara yerine geçip geçmediğini bilmiyordum. Birden aklıma kara köpek, kara koyun sözleri geldi. Çocukluğumdan beri koyunlarımızın koruyucusu kara köpeklere yağız köpek dendiğini duymadım. Koyunların, keçilerin de karaları var onlara da kimse demedi. Özellikle de kapkara olan mandalar için de bu söz kullanılmadı. Ben böyle düşünürken Sami Akıncı söze karıştı: “Senin o şiirdeki yağız sözü atlar için galiba, kara tavuk, kara kedi deniyor da yağız tavuk ya da yağız kedi dendiğini hiç duymadım! ”dedi. Karaların arkası sökünetti: “Kara toprak, kara bulut, kara dut, kara çadır, kara göz, kara kuş, kara kaş, Kara kış, kara tren, kara bağt, kara talih v. b. Sami Akıncı’nın bir çok konuda bana benzer düşündüğüne sık sık tanık oluyorum. Benzer düşüncelerimiz var ama sanırım o, benden daha cesur, düşündüğünü söyleycek zamanı seçiyor. Bu konu da öyle oldu. Yağız atları ben söyledim ama sonrasını içimde tuttum. Oysa o sonrasını dışarı çıkarıp son sözü söyledi. Sami’nin bu tarafını haklı buluyorum, zerrece kıskanmıyorum. Ne var ki, çevresindeki mıymıntılar sülük gibi Sami'nin başarısınına sarıldıklarında, Sami de onların arasında kalmış duruma düşünce tümünün karşısında oluyorum. Sami de benim başarılı olduğum çalışmalarda kesinlikle beni övüyor. Geçmiş dönemlerde sanırım biraz matematikteki başarımı kıskanıyordu. Sami, okuduğu konuları belleğinde tutuyor. Tutmak için de sürekli okuyor. Öyle ki belli konuları, uyur gibi sıraya kapanıp, zaman zaman da uyuklar gibi defalarca okuyor. Ben de okuyorum ama ben özellikle matematik çalışırken benzer teoremlerden ortak sonuçlar çıkarmaya çalışıyorum. Çalışırken bilmediğim bir durumla karşılaşınca onun arkasını bırakmıyorum. Ahmet Gürsel Öğretmen benim bu tür çalışmamı çok beğendi, beni sürekli özendirdi. Yazık ki o gidince ben kendi kendime çıkış yolu bulamadım Salt ben değil Sami de orada kaldı. Sanırım matematik ortadan kalkınca aramızdaki anlaşmazlık bitmese bile azaldı. Sami’nin bir öcü de kooperatif olayından kalmıştı. Kooperatif olayı da ortadan kalkınca o da unutuldu. Akordiyon çalışım beni öteki sınıflara iyi tanıtmıştı. O nedenle yapılan kooperatif seçiminde Sami’nin iki katı oy alarak onun elinden kooperatifi almıştım. Bu da ona ağır gelmişti. Hasanoğlan’a göçünce o olay da unutuldu. Sami’nin Almanca çalışmasına bir diyeceğim yok . Benim Büyük Almanca Lügatımı benden çok kullandığına göre; başka tanığa gerek kalmıyor. . Bilgi derecesini pek bilemiyorum ama sürekli çalıştığı kesin. Bence şimdilerde onun en kazançlı tarafı da Almanca. Önümüzdeki yıl birlikte okuyacaksak Sami gene Yabancı Dil dersinde tepemde olacak.

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ