Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

54 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Öğretmenli Derslerde Başarılı Olma- Okuma Umudunun Doğması

 

15 Kasım 1942 Pazar

 

Sevinerek kalktım, bugün sanırım iyi geçecek. Yapacak ödevim yok. Türkçe dersinde konuşmalar arasında temsil için kitap seçimi bir ödev gibi verilmişti ama sonra durum değişti. Daha önce saptanan beş kitap yeterli görüldü. Onları da sınıfça saptadık. Bu arada Sabahat Öğretmen, temsil için yazılmış (Tiyatro) en az iki kitap okumamızı önermişti. Listeme baktım; ben bu konuda çok rahatım; tam 6 adet tiyatro için yazılmış kitap okumuşum: William Shakespeare’den 1-Kral Lear, 2-Julius Caesar, 3-Romeo ve Jüliet, 4- Atinalı Timon, 5-Johann Wolfgang von Goethe’den Faust, 6- Friedrich von Schiller’den Mari Stuart. Arkadaşlar bunları okuyana dek ben en az 6 tiyatro kitabı okuyabilirim. Ayrıca Fikret Madaralı Öğretmenin derslikte okuduğu Wilhelm Tell’i de (Giyom Tel) sayarsam 7 kitap oluyor. Bugün tüm olarak akordiyon çalışabileceğim. Bunları hesaplayarak dersliğe gittim. Rüzgar durmuş, hava kapalı gibi ama ılık. Yeni dersliğimizi pazar rahatlığı içinde değerlandirdik. Sayı olarak arkadaşların çoğu durumdan memnun. Benim gibi sevinemeyen birkaç kişi çıktı. Onlar da neden memnun olmadıklarını pek söylemediler. Mehmet Aygün de memnun olmayanlardan; onun nedenine bir süre güldük. “Dersliğe girip çıkarken tuvalet kapılarını sık göreceğim için tuvalete de sık gideceğim!”deyince karşı olanlar da çıktı:

-Öyleyse büyük binanın buraya yakın iki sınıfından tuvaletler sürekli görünüyor, onlar çok mu çıkıyorlar? olur mu böyle şey? ”

Kahvaltıda mercimek çorbası, öteki konuları unutturdu. Hilmi Altınsoy mercimek çorbası çıkan günleri yazmaya başlamış. Arkadaşlar sordular: “Hangi günler mercimek çorbası verildi? ” Hilmi’nin yazdığı falan yok, öyle sıraladı. İşin ilginci dün sabahı bile kattı. Oysa dün sabah çay-peynir olduğunu hepimiz anımsıyoruz. Hilmi yapmadığı bir işi yapmış gibi görünmeye kalkışını bir yana itip masadaki arkadaşların onunla uğraştıklarını, sürekli açık kapı aradıklarını söyledi. Açık kapı sözünün ne anlama geldiği soruldu. Ben, daha basite indirgeyerek, “Açık kapı, kapalı kapı” tamlamalarını sordum. Ayrıca Kapalı sözünün nasıl oluştuğunu Hilmi’nin anlatmasını istedim. Hilmi’nin soruma yanıt veremeyeceğini biliyordum. Ancak o çok değişik bir savunma yaptı:

- Bu sabah bende kafa mı bıraktınız? Benim yerimde kim olsa kendini toplayıp bu soruların yanıtını veremez! “Vah, vah, vah!”deyip boşalmış mercimek çorbası tabaklarımızı bırakarak dersliğe döndük. Bizi çok neşeli gören Halil Basutçu sordu.

- Bu Hilmi arkadaşınız bizimle iş yerlerinde böyle neşeli olmuyor; siz ne yapıyorsunuz da onu neşelendiriyorsunuz? Salih Baydemir tersini söyledi:

- Biz onu değil o bizi neşelendiriyor. Halil arkadaş bu kez de:

- O bu neşeyi sizin yanınızda nasıl buluyor? Buna da Yusuf yanıt verdi:

-Biz ona soru soruyoruz, o soruya yanıt veremeyince o sinirleniyor biz de neşeleniyoruz! Halil Basutçu bu kez de:

- Anlamadım ama bari ben de güleyim! deyince konuşmanın sonunu bekleyen Hilmi de kahkahayı attı. Sonra da; “İşte bunlar böyle, bu nedenle ben onlarla bir arada olmaya bayılıyorum! Bu kez de kendisine sorulan soruyu Halil'e yöneltti:

- Kapalı kapı nasıl tamlamadır? Kapalı sözü nasıl oluşmuştur? Arkadaşlar gülerken Halil Basutçu:

- Haydaaaa! Bu da nereden çıktı şimdi? deyince Hilmi:

- Ya işte, bunların neşesi bunlarden geliyor. Düşünüp düşünüp böyle benim unuttuklarımı bulup çıkarıyorlar, benden yanıt bekliyorlar! Halil Basutçu sonucu iyi bağladı:

- Aaa, bak bu iyi işte, unuttuklarını buluyorlarsa böylece onları bir daha öğrenip bildiklerinin yanına koyuyorsundur. Oysa ben okuduklarımızın hepsini unuttuğum için senin gibi unuttuğum-unutmadığım gibi bir ayırım yapamıyorum! Hilmi:

- Hadi hadi, biz seni de biliyoruz. Sen konuşmalarda unutursun ama öğretmenler tahtaya kaldırınca açılırsın!. Arkadaşlar karşılıklı söz yarışı ederken aralarından sıyrılarak banyo saatini öğrenip Asım Öğretmenin odasına girdim. Akşam hemen olacakmış gibi telaş içinde parmak alıştırmaları yaptım. Mavi Tuna notasını çıkarıp bir hayli çalıştım. İki akordiyonu da açtım. Ayakta kendi akordiyonumla, oturunca büyük Verdi ile çalıyorum. Bir ara yüksek sesler duydum. Az dinledim, öğle yemeği zili çalmış. Sesler azalınca çıkıp yemekhaneye gittim. Banyoya girenler söylenmedik söz bırakmadılar; sular kesilmiş, soğuk akmış. Harun Özçlik, revirden yeni çıkmıştı. Titrediğini görünce üzüldük. Harun’u teselli edici sözler söyledik. Çobanlık yaptığım zamanlar yağmurlarda ıslanıp üşüdüklerimi, pancar taşırken derin sulardan bele kadar ıslanarak geçtiğimi anlattım. Hepsinden daha kötü Harun Özçelik’le Hasanoğlan’da bina çatılarında kar yağarken birliklte çalıştıklarımızı, birkaç yıl önce de kendi okul binamızı yaparken İrfan, Hamdi, Naci Öğretmenlerle çatılarda nasıl çalıştığımızı anımsadık. Her üşümese insanların hemen hastalanmadığını kanıtlamaya çalıştık. Harun’un titremesi geçer gibi oldu. Harun için geçmişi kurcaladık ama ben içimden bu haftaki banyoyu yok saymaya karar verdim. Odaya kapanacağım, ortalıkta olmazsam kimsenin dikkati takılmaz. Öyle yaptım. Önce saatimi okul saatine göre ayarladım. (Saatim nedense hiç doğru gitmiyor. Lüleburgaz’a gittikçe ayarlatıyorum. İleri gittiğini durdurmak için yapılan ayardan sonra geri kalıyor. Bu kez gene ileri ayarlanıyor ama en az 5 dakika ileri gidiyor) Önemli olan Bayrak Törenini aksatmamak.

Büyük akordiyonun sesi kapalı yerde çok güzel çıkıyor. Düğmelerine vurunca sesler değişiyor. Tekses klarnet sesiymiş. Hasan Amcamın klarnetini anımsadım. Klarnet sesi falan ama gene de klarnet gibi değil. Klarnetin sesi su akışı gibi gürül gürül çıkıyordu. Akordiyonunki belli tınıda. Bir süre ses değiştirmelerle oynadım. Skandalinin ses düğmeleri tuşların ucunda Verdininkiler farklı, çalarken kolay değişmiyor. Çok yavaş çalmama karşın dışardan duyulabileceğini hesaplayarak ara ara kapıda tıkırtılar bekler gibiyim. Zaman geçtikçe gelecekler için kaygılanmamaya başladım. Nasıl olsa öğretmen akşama gelecek, benim sevincim de bitecek. Bir ara dersliğe uğradım. Derslik gene karışmış. Soba tam ortada değildi, sobaya uzak kalanlar sobanın yerini değiştirmeye kalkmışlar. Ancak boru sorunu ortaya çıkmış. En az iki boru bir dirsek gerekli. “Bunları sağlamadan neden bozdunuz? ” diye sordum. Halil Basutçu da banyodan yeni gelmiş. Gülerek yanıtladı:

- Neden bozacaklar? Bilmediklerinden doğal olarak. Şimdiye dek soba mı kurdular? Başkalarının sırtından geçinerek çalışmaya alışmış olanların yapacağı budur işte. Bir de bunların yönettiği okulları düşünün; zavallı çocuklar kimbilir neler çekecektir? Mustyafa Saatçı Halil Basutçu'nun sözüne ek yaptı:

- Köylüler böylelerine katlanır mı? İki gün sonra “a. s. tir” deyip başka yere kovacaklar. Soba yeri değiştirme grubu içinde yeğenim İsmet var. Olaya çok üzüldü. Her zaman başkalarına söz yetiştirme yarışına kalkarken bu kez öylece boynunu büküp sustu. Ona kıyamadım, yardım isteyince eski yerine kurmalarına yardım ettim. Boru sağlanınca uygun bir zamanda değişiklik yapılacak. Soba eski yerine geçmesine karşın tartışmalar bitmediği gibi yön değiştirip tümüyle kişliselliğe dönüştürüldü. Beni ilgilendirmemesine karşın törene dek derslikte oturdum. Tören zili çalınca büyük akordiyonu alıp çıktım. Eğitimbaşı Enver Kartekin Öğretmen bana bakarak gülümsedi:

- Asıl olan sensin, okulun yetiştirdiğisin. Öğretmenler ne de olsa dışardan gelirler! türü sözler söyledi. Yüzündeki gülümseme ile bu sözler arasında pek bağıntı kuramadım. “Dikkat!” denince önce ses verip marşı söylettim. Bana göre güzel oldu.

Akordiyonu bırakıp dersliğe gelince bu kez İsmet “Dayı, Eğitimbaşının sözlerinden ne anladın? Seni övdü mü? yoksa “Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler!” sözünü kapalı olarak mı söyledi? ”Arkadaşlar güldüler. “Bu gülüşlerden de aynı anlamlar çıkarılabilir!” diye düşünüp ortalığa düşüncemi söyledim: “Ben bu okulun öğrencisiyim. Çok becerikli değilim, yapabildiğim kadarını yapıyorum. Başka bir arkadaşımız çıkıp daha iyisini yapana dek ben bu işi sürdüreceğim. Hiç değilse öğretmen olduğumda: “Ben bu işi okulda yapıyordum, burada da sürdürebilirim!” diyebilmek için gördünüz gibi çıkıp İstiklal Marşı’nı söyletiyorum. İsteyen “Abdurrahman Çelebi!” desin. Biliyorsun biz “Abrurrahman Çelebi!” deyimi ile birlikte bir başka söz de öğrenmiştik. ”Eşek Apşırdı!” Bana “Abdurrahman Çelebi!” yakıştırması yapana ya da yapmayı düşünene ben de rahatça, “Eşek apşırdı ya da Eşek apşırıyor!” diyebilirim. Böyle düşündüğüm için söylenecek sözler pek umurumda değil! Abdurrahman Çelebi-Eşek hapşırdı sözleri birilerinde geçmişle ilgili anımsamalar yaptırdı. Neydi, kim ne demişti? gibi sözler arasında her zaman olduğu gibi Hasan Üner 1. Sınıfta okuduğumuz Ömer Seyfettin’in öyküsünü söyledi. Falaka! Ardından yeni çağrışımlar sıralandı, özellikle de Fikret Madaralı Öğretmen bir süre anıldı.

Asım Öğretmenin odasına gidip odayı ilk girdiğim duruma getirerek gene dersliğe döndüm. Derslikte yarınki Türkçe dersi üstüne varsayımlar yapılıyor. Konuşmalara katılmadan, sınıfça saptadıklarımız 5 kitap dışında kitaplıkta başka piyes kitapları bulabileceğimi umarak kitaplığa gittim. Kitaplık oldukça kalabalıktı ama benimle ilgilenenler oldu. Defterden tiyatro ya da piyes sözlerini aramaya başladım. Müfettiş, Mağrur Adam, Nora-Bir Bebek Evi, Peer Gynd( Per Günt), Teklif kitaplarını buldum. Beş kitap da başka dillerden çevrilmiş. Dört kitabın adını, yazarlarını, çevirenlerini yazdım, Müfettiş kitabını okumak üzere aldım. Kitabı sıranın üzerine koyunca görenler oldu. Benden hep yeni bir haber bekleyenler var. Bunlar, hemen her harekete bir olasılık yapıştırılar. Müfettiş sözünü görünce hemen bizim tanıdığımız Başmüfettiş Hayrullah Örs’ün geleceğine hükmetmişler. Sözde ben o gelecek, diye böyle bir kitap seçmişim. İsmet bunu duyunca sordu. “Dayı o kitabı sen mi yazdın? ”Sözü tam anlamadım ama söz olsun diye, “İçini değil, kapağını ben yazdım!”dedim. İsmet Bu kez:

- O müfettişin adı ne? dedi. Ben anlamazdan gelip, “ Hayrullah Örs!”dedim. İsmet kalkıp geldi, kitabı karıştırdı:

- Aşk olsun bu bir piyes kitabıymış! deyip yerine oturdu. İsmet’in niçin böyle yaptığını anladım; “İşi tartışmaya dökmeden birilerinin niyetlerini boşa çıkarmak! Konuşmaları sürdürürlerse ben duyarım, duyunca da çıngar çıkabilir!”Şu işe bak, ben İsmet’i başka bir olaydan korumaya çalışırken o da beni kavga çıkarıp suçlu duruma düşmekten korumaya çalışıyor. Eski Müdürümüz zamanında oldukça güven içindeydik, kendimizi daha rahat sayıyordukŞimdi o rahatlığı duyumsayamıyoruz. Gene de belli ölçüler içinde onurumuzu koruyoruz.

Namık Ergin Öğretmen geldi. Yeni dersliğimizi kutladı. Arkadaaşlar hemen soba işini söylediler. Namık Öğretmen gülerek “Bunu aranızda çözümleyemediniz mi? Sizin yaşınızdaki başka ülke gençleri, deryalarda, göklerde çaresiz sorunlara çareler arayıp buluyor, siz burada otururken bir çare bulamıyorsunuz, üzüldüm!”deyip Mustafa Saatçı takıldı:

- Hani sen bu işleri iyi beceriyordun? Nazmi Aybar Öğretmen seninle övünüyordu, sakın duymasın!dedi. Mustafa Saatçı:

- İki boru ile bir dirsek gerekli, onları hemen yapamıyoruz öğretmenim! deyince Namık Öğretmen gülerek:

- Onları ne yapacaksın? Başka bir olasılık bulamıyor muısun? diye sordu. Mustafa Saatçı, bulamıyorum anlamında başını atınca Namık Öğretmen:

- Ben sizi daha pratik zekalı sanıyordum, yanılmışım. Soba değiştirmeye ne gerek var, sık sık yerlerinizi değiştirir, eşit ısınmayı sağlarsınız!deyip gülünce arkadaşlar bir ağızdan:

- Soğuk-sıcak günler denk olmuyor, soğuk günlerde bazılarımız çok üşüyecek!deyince bu kez Namık Öğretmen:

- İyi işte ya o zaman bazılarınız da çok ısınacak!deyip gitti. Namık Öğretmenden az sonra Asım Öğretmen kapıda göründü, anahtarı uzatınca dirseğimden tutup beni de götürdü. Kapıyı açarken kapını önünde duran bir çantayı gösterdi. Almamı söyledi sandım, eğilip aldım. Kapıyı açınca piyanonun yanına bırakırken gülerek:

- Açsana, ne duruyorsun, yeni akordiyon aldım!dedi. Ben ağır davranınca kendisi hemen kutuyu açıp çıkardı 80 bas (Benim akordion büyüklüğünde) kırmızı, yaldızlı renkli bir HOHNER akordiyon. Bir arpej yapıp bıraktı. Benim de siftah etmemi söyledi. Bir iki ses basıp bıraktım. Öğretmen, teşekkür etti, ben; “Sağolun!”dedim ayrıldım. Önce içim içime sığmaz gibi göğsümün kabardığını duyumsadım. Dersliğe girince ise birden bir üzüntüye kapıldım. Şimdi ne olacak? Öğretmen okulun aldığı akordiyonu büyük bulduğu için beğenmedi, gitti kendi istediği gibi bir akordiyon aldı. Öğretmen isteğine kavuştu. Ben, bana ait olan akordiyonumu 2 ay sonra geri alacağım. Sonra? Sonrası monrası yok, öğretmenin suyunca gidersem bana yakınlık gösterecek, uyumlu davranmazsan başka bir öğrenciye akordiyonu verip onunla ilgilenecek. Benim yapacağım, öğretmenle uyumlu olmak. Başka bir yol yok!Arkadaşların dediği gibi burada 7-8 ay kalmış. Bu süreçte boynumu büküp öğretmeni hoş tutmaktan başka bir yolum yok!

Abdullah Erçetin sıranın üstündeki Müfettiş kitabını alıp karıştırmış: “Çok güzel!”diyerek överken dersliğe gittim. Arkadaşların, Asım Öğretmenin İstanbul’a gittiğinden haberleri yok. Onu söyledim. Bu kez de arkadaşlar, sanki İstanbul yolu bugün açılmış gibi bir cumartesi günü İstanbul’ a gitme hesapları yapmaya başladılar. Harun Özçelik revirde Hemşire Ayşe Abla ile konuşurken(Ayşe Abla sık sık gidiyormuş)Gidiş geliş yol paralarını, İstanbul’da bir gecelik otel paralarını, yeyip içilecek harcamalarını hep not etmiş:15 tl. Bu parayı verebilenler İstnnbul’a gidecekler. Bir süre:

- Vay canına!lar çekildi. Konuşmalar giderek daha yakın yerlere gitme üzerin dönüştü. Örneğin Edirne’ye. Edirne’ye de sınıfın tamamına yakını gitmeye hazır. Edirne için de 10 tl. Kırklareli ile Tekirdağ 5 tl. Sonunda:

- En iyisi Lüleburgaz, o bedava!deyip gülüştük. Mehmet Yücel, Sami Akıncı’nın Fikret Madaralı Öğretmene verdiği bir yazıda söylediği, öğretmenin de uzun uzun üzerinde durduğu bir sözü anımsattı, “Çoban yatağında yatıp Padişah rüyası görmek, ”Bizimkisi de öyle, düşünmüyoruz ki biz bir ay öğremenlik yapınca ancak 20 tl. alacağız. Bir aylığımızla bile İstanbul’a gidip dönemeyeceğiz!”Arkladaşların bir bölümü bu söze gülerken Sami Akıncı başta olmak üzere bir bölümü de Mehmet Yücel’e karşı durdu, “Sus, sen bari bizim düşlerimi bozma!” Düşler, rüyalar derken zil çaldı.

Bu tartışmalardan sonra arkadaşlar nasıl bir düş kurdular bilmiyorum ama benim gerçeğim beni oldukça sıktı. Asım Öğretmen yeni akordiyon aldı. Öteki için de:

- Sen çalacaksın! diyor. Ama bu nasıl olacak? Asım Öğretmen bana “Kendi akordiyonunu alıp okul işlerinde kullanmak zorunda değilsin, götür evinde dursun, ekmk istemez, su istemez, kuru bir yerde durursa uzun süre bekler!”diyor. Bunu nasıl yaparım? Uzun süre yol düşündüm. Bunu hemen, hiç değilse yarın, öbürsü gün yapmazsam başka bir engel çıkabilir kaygılarına kapıldım. Sonunda Kamber Amcama götürüp bırakmaya karar verdim. Yarın akşam üstü bir saatlik bir izinle bu işi bitireceğim!

Geceyarısı uyandım, korkulu bir rüya; “Dereler taşmış ne yana gitsem geçit vermiyor. Bir yandan da seviniyorum; “Ne iyi etmişim de akordiyonu getirmemişim, şimdi ıslanacaktı!”diyorum. Ayrıca Asım Öğretmen akordiyonun ıslanmamasını söylemişti, getirmediğim iyi oldu!” diye söylenirken uyandım. Bir süre düş kurduktan sonra gene uyudum.

 

16 Kasım 1942 Pazartesi

 

Uyanır uyanmaz plan kurmaya başladım. İlk işim akordiyonu Asım Öğretmenden almak olacak. Akordiyon, götürmek üzere hazır olunca alıp gitmek kolay, yarım saatlik bir yolculuk. İsmet’i de kandırabilirsem, taşıma işim de hafifleyecek. Arkadaşlar Türkçe dersi gibi Türkçe Öğretmeninden de iyice çekinmeye başladılar; “Aman ha, duymasın!” sözleri sakıncalı sözlerin arada dolaştığını belli ediyor:

-Aman ha, duymasın! bunun belirtisi. İdris Destan bir öneride bulundu:

-İlk iki dersimiz de boş, Müdür Beye haber versek gelmez mi? Bunu uzaktan duydum ama söze karışmadım; duymazdan gelip yürüdüm. İdris Bu kez arkamdan bir daha tekrarlayınca:

-Ben normal zamanlar için görevlendirildim, o çok özel bir durum, onu siz gidip söyleyin! İdris alınır gibi oldu. Ben ayrıldım.

Derslikte bu kez İdris bana:

-Sen haklıymışsın, adam sabahları çok sinirli oluyormuş. Eşi bile öteki sınıflarda; “Aman, özellikle sabahları sakının çok öfkeli olur!”demişmiş. İdris’i dinledim, bana hak verdiğini söyledi. Ben gene de İdris’in gönlünü almak istedim: “Ben Okul Müdürünün sinirli oluşundan değil, görevim olmayışından ders dışı zamanda çağıramam. Müdür Bey kendisi bana öyle bir öneride bulunsa koşa koşa giderim. Nitekim giden Müdürümüz öyle tembihlemişti, boş ders olunca gidiyordum!İdris sevindi:

-Sen işini sağlam tutuyorsun, bunu hepimiz biliyoruz. Bize bakma biz canımızın istediğini hemen yapmak isreriz. İstediğimiz olmayınca da boynumuzu büker susarız!İdrisle derslik kapısında konuşurken Asım Öğretmenin odasına gittiğini gördüm, koşup yetiştim, daha ben demeden akordiyonu istiyorsun değil mi? diye sordu. Ben, evet demeye çalışırken öğretmen :

-Bence sen onu hemen evine gönder. Zor olur mu? diye sordu. Düşüncemi söyleyince gülerek : -Tamam tamam! Neden öyle söylediğimi ben sana sonra anlatırım!deyip kapıyı açtı, akordiyonumu aldım. Sırada tek oluşum da işime yaradı, akordiyonu saklarca yerleştirdim. Arkadaşlar özellikle Yusuf Asıl takıldılar:

-Çok kurnazsın, akordiyonu düşünerek tek yer seçimi yaptın, bizi atlattın!

dediler. Asıl şimdi atlıyorlardı ama ses çıkarmadım. İki dersimiz de boş geçti. Müfettiş’in yarısını okudum. Olay çok ilginç ama biz bunu oynayamayız. Kalabalık kişiler, özellikle de adlarını okumak olanaksız gibi; Opçinskiler Dopçinskiler, Aleksandovnalar, Niçinskiler sürüp gidiyor. Okuyacağım ama oynanması için önermeyeceğim.

Okurken güldüğüm yerler oldu. Gülüşüm arkadaşların ilgisini çekti. Azıcık anlattım. Müfettiş rolü için üç arkadaş gönüllü çıktı. Tam bunları konuşurken Sabahat Öğretmen dersliğe girdi. Girer girmez de:

-Nedir o, paylaşamadığınız bir konu mu var? diye sordu. İsmet fırsat bekliyormuş, olayı açıklayıverdi. Sabahat Öğretmen bana baktı: “Hangi kitap? ”deyince Müfettiş’i gösterdim. Öğretmen güldü: “Okumanızı öneririm ama biz onu bu okulaya yapamayız, o çok harcamalara yol açar. Giysileri oyuna uymayınca da bir güzelliği kalmaz. Ama okuyun. Ben kitaplığı henüz tam incelemedim. Ne var ne yok tam bilmiyorum. Böyle güzel kitapların bulunduğuna sevindim. Biz, bizim yazarlarımızdan seçeceğiz. Okumak için yazar sınırlaması yok. Özellikle de Moliere, Shakespeare, Schiller gibi dünyaca ün yapmış yazarların kitaplarını okumanızı isteyeceğim!”deyince arkadaşlar hemen kitap adı sordular. Bu kez de öğretmen: “Bu yazarları hiç duymamış gibi konuşuyorsunuz!”deyince Giyom Tell sesi yükseldi Arkasından. Romeo Jülyet, Kral Lear, Güles Cezar diye sıralarken öğretmen bana bakıp: “Dur, dur, duurrrrr!”dedi. Hepimize bakıp güldü. Az durduktan sonra:

-Sizin bazı tavırlarınızı çok seviyoruz çocuklar, çalışkansınız, fedakarsınız, kendinize güveni kolayca sağlıyorsunuz. Buna karşın neler yapıp yapamayacağız konusunda daha yeterli deneyimleri almış değilsiniz. Bu binayı siz yapmışsınız, bunu ben duyunca inanamadım. Otuz çocuk, dışardan alınan önemsiz yardımlarla bu binayı bir yaz içinde tamamlayıp sonbahar gelince de derslerinize başlamışsınız. Peki, yaptığınız binanın dışı hala sıvasız: “Neden? ”Çünkü sıva işi uzmanlık isteyen bir ince iştir. Bunun, sizin yaşınızla ilişkisi olduğu gibi daha büyük para işiyle de ilişkisi vardır. Tıpkı bunun gibi bizim yapmak için kalkıştığımız temsillerde de benzer durumlar vardır. Örneğin temsil yapacak bir sahnemiz yok. Sahnesiz çalışmalarda da temsiller yapılır ama onlar biraz çocuksu olur. Bu nedenle büyük yazarların oyunlarını biraz geriye bırakacağız. Size yetişmeyecek sanırım ama buraya kesinlikle sahneli , salonlu temsil yerleri yapılacaktır. İşte o zaman, Molier, Shakerpear, Schiller ya da öteki ünlü yazarların oyunları oynanacaktır. Söylediklerimi yanlış anlamayın; “Yapamazsınız demiyorum, sizin yapmanız için gerekli olacak öteki gereçleri sağmak olanaksız. Onlar olmadan o oyunların güzelliği yarı yarıya uçar. Siz buradaki öğrenim sürecinizi tamamlamak üzeresiniz. Buradan ayrılınca tümden kopmayacaksınız. Sizden sonra gelen kardeşlerinizisizin özlem duyduğunuz çalışmaları sürdürecekler. Onları görmeye geldiğinizde umarım bu dediklerimi görecek, siz onlardan onlar sizden kıvanç duyacaksınız. Onların yaptıkları, sizin yaptıklarınızı tamamlamış olacak. Böylece Kepirtepe deniler bu sıcak yuva asıl amacına kavuşmuş olacaktır!”Zil çalınca Sabahat Öğretmen bundan sonraki dersimizin boş olup olmadığını sordu. Müdür Beyin dersi olduğunu söyledik. Öğretmen:

-Sonraki serslerimizde bu konuyu gene konuşacağız!” deyip ayrıldı. Öğretmenin konuşmasından tüm arkadaşlar etkilendiler. Ders bitmesine karşın hiç kimse yerinden kalkmadı. Mehmet Yücel duramadı, kendi kendine konuşur gibi; “Sen bir garip çingenesin nene gerek telli zurna!”dedi. Bu sözü başka zaman söyleyince arkadaşlar gülmekten yerlere yatıyordu. Bu kez kimse gülmedi. İdris Destan Sami Akıncıya sordu; “Neydi o senin sık sık söylediğin söz? ” Birkaç kişi birden:

-Çoban yatağında yatarken padişah rüyası görmek ! İdris bir “Ihh!”çekti: -

-İşte onu yapmayalım, öğretmen bize onu söyledi! Arkadaşlar karşılıklı yorum yaparken ben Müdür Beyin odasına gittim. Müdür Beyin odasında konuklar vardı. Müdür Bey beni görünce yanındakilere “İşte bir zaptiye, beni derse götürecek!”deyip güldü. Arkasından da : -Geliyorum!dedi. Dersliğe dönünce arkadaşlar sustular. Durumumdan Müdür Beyin geleceğini anlamışlardı. Ancak Müdür Bey oldukça gecikti. Bir süre sonra arkadaşlar bana sataşmaya başladılar; “Müdür Bey gelmeyecek, gelecek gibi rol yapıyorsun!”Kendimi savunmaya gerek kalmadı, Müdür Bey geldi. Gelir gelmez de odasındaki konukları anlattı. Üç İlköğretim Müfettişi gelmiş. Edirne-Kırklareli-Tekirdağ illerinde görevliymişler. Bu yıl okulumuzu bitirenlerin atanacağı yereleri saptamak için bilgi topluyorlarmış. Müdür Bey bunu söyleyince Sami Akıncı hemen sordu:

-Müdür Bey, bize bu yıl atama yapılmayacağını, Ankara/Hasanoğlanda bir yıl daha okuyacağımızı söylemişlerdi!Müdür Bey:

-Biz de o tür tevatürleri duyduk, bu yıl mezun veren İzmir/Kızılçuıllu, Eskişehir/Çifteler Köy Enstitülerini bitirenlerin Hasanoğlan’gönderildiğini ya da gönderileceğini hep duyduk ama bügün de bu müfettişler kapımızı çaldı. Neyse bizim o işlerimize daha uzun bir zaman var, onların işleri şimdiden başlamış olsun. Biz istenen bilgileri verdik. Sizin de haberiniz olsun, işte yerleriniz bile hazırlanıyor!deyip Müdür Bey yüzlerimize baktı. Müdür Bey bana: -Senin köyün neresiydi, buralara yakın mı? diye sordu. Lüleburgaz’a 15 km. olduğunu söyledim. Müdür Bey bu kez: “Biz de kendimize göre bir proğram yapıp yakın köylerden başlayarak köylerinizi hep birlikte gezelim, genel bir bilgi edinelim. Bakın arkadaşınızın köyü çok yakınmış. Deyince 6-7 arkadaş birden “Bizim de yakın!” diye eklediler. Kadir Pekgöz daha da ileri gidip kendi köyünün benin köyümden daha yakın olduğunu söyleyerek önce onların köyüne gidilmesini önerdi. Müdür Bey gülümseyerek:

-Durun çocuklar, ben hemen diye söylemiyorum, önümüzdeki aylarda, örneğin nisan ya da mayıs aylarında gündüzler uzayınca sırayla yakın köylere gider geliriz!diye düşündüm. Bunu gene konuşup karara bağlarız! Bendeki kitabı Müdür Beye uzatınca Müdür Bey:

-Dur bakalım biz bu kitaptan neler okuduk, bir arkadaşınız özetlesin deyip Emrullah Öztürk’e sordu. Emrullah bir iki yutkundukdan sonra pek ilgisi olmayan bir şeyler söyledi. Bekir Temuçin okumuştu, o parmak kaldırdı. Müdür Bey güldü:

-Sen okudun, sen açıkla, sen çal, sen oyna! sözlerini birkaç kez tekrarladı. Bu kez 53 Ali Önol’a sordu. Ali Önal ders olduğu bir gün yokmuş, onu ileri sürdü. Müdür Bey:

-Bakın bunu bana söyleyemezsiniz. Şurada ders olarak 2 sayfa yazı okuyor topu topu dört söz ediyoruz. O saat burada olmayanlar bunu sorup öğrenmeli. Ben kalkıp bir de var olup olmayanları mı araştıracağım? Mesleğimiz öğretmenlik. Öğretmenliğin başta gelen özelliği, derse, öğretmene, bilgiye saygıdır. Beni bu konuda üzemezsiniz; buna kesinlikle izin vermem!dedi. Ben parmak kaldırdım. Müdür Bey bana:

-Sen otur!deyince önce özür diledim, başka bir şey söyleyeceğimi, öne sürüp izin istedim. Müdür Bey gülümseyerek izin verince “Geçen derste konu edilen Georges Washington’un gene bir Zenci öğretmen olduğunu, Amerika Birleşik Devletlerinden çok sevildiğini soy adının ise Craver, Georges Washinton Craver olarak tanındığını söyledim. Bunu dr. Halil Fikret Kanad’ın Pedagoji Tarihi adlı kitabından öğrendiğimi anlattım. Müdür Bey çok memnun kaldı. Arkadaşlara dönerek:

-Bakın arkadaşınız bizi kendi köyüne götürmek için nasıl çırpınıyor. Onun köyüne ben nasıl “Gitmem! derim!”deyip güldü. Sonra da Dr. Halil Fikret Kanad’ın kitaplarının kendisinde de olduğunu, dr. Kanad’ın, kendisinin olduğu gibi eşinin de öğretmeni olduğunu, onu çok sevdiklerini anlattı. Sonra da :

-Onun kitapları benim kitaplığımda da bulunacaktır, iyi ki anımsattın!deyip gene Bekir Temuçin’e döndü. Bekir Temuçin ilk soruyu anımsayıp anlatmaya kalkışınca Müdür Bey:

-Dur dur, ben senden başka bir şey isteyeceğim. Okuduğun kitapta bir okul anlatılıyor. Sen de benzer bir okulda okuyorsun; kendi okulunu sana sorsalar nasıl anlatırsın? Bizim okulun da anlatılacak güzel tarafları yok mu? Var, var olmasına da bunları derli toplu nasıl anlatalım? İsterseniz gelin bugünden başlayarak bunları saptamaya çalışalım!Müdür Bey gülümseyerek yüzlerimize baktı. Gülerek:

-Ne dersiniz, bilerek, severek yaptıklarımızı anlatamaz mıyız? diye sordu. En kendine güvenen Sami Akıncı çıktı:

-Anlatırız efendim!” dedi. Müdür Bey:

-Öyleyse bunun için size bir hafta zaman veriyorum, düşünün, konuşun, önemli bulduğunuz konuları başlık olarak yazın. Yazılanların bir dökümünü yapar, önemlilerini seçer çalışmaya başlarız!dedikten sonra; “Ne dersiniz? ” diyerek dört beş arkadaşa sordu. Sorduğu arkadaşlardan biri de Mustafa Saatçı’ydı. Mustafa Saatçı’nın sesi azıcık zayıf çıktı. Ya da Müdür Bey takılmak için:

-Boyposuna göre sesin cılız çıkıyor, sopranoluğa mı heveslendin? diye sordu. Mustafa bu kez ayağa kalkıp, “Hayır eferdim, müzikle aram iyi değildir!”deyince arkadaşlar; “Arkadaşımız motorcudur!”dediler. Müdür Bey bu kez:

-Biliyorum, bilmem mi? Bu okula gelir gelmez içinizden ilkönce onu öğrendim. Hatta ilk gün daha, “Saatçı soyadını almışsın ama bir saatin bile yok!”diye takıldım!”dedi. Bunu Mustafa’ya da sordu; “Öyle değil mi? ”Mustafa Saatçı, “Öyle efendim!”deyince onu yerine oturttu. Müdür Bey bu kez Kadir Pekgöz’e takıldı. “Köyü buraya en yakın sen miydin? Bunun sana nasıl bir yararı oluyor? ”diye sordu. Kadir azıcık duraksadı, biraz bocalayarak yanıt vermeye kalkışınca Yusuf Asıl beni göstererek: “Buraya köyü en yakın arkadaşımız, her cumartesi pazar gidip geliyor, çamaşırlarını bile orada yıkatıyor, karşıdaki Yeni Bedir köyü!”dedi. Müdür Bey bu kez: -Öyle miiiiii? diye uzatarak sordu. Amcamın orada oturduğunu anlattım. Akrabalık durumumuzu sordu: “Kardeş çocukları!”deyince:

-Bak, bak, bak!ne iyi, ne iyi! dedikten sonra da :

-Hem köyün yakın hem de okulun bitişiğinde amcan var, sen bizim gibi gurbette değilsin! diyerek güldü.

Müdür Bey ayrılınca arkadaşların çoğu dersin çok iyi geçtiği görüşünde birleştiler. Ancak kendilerine soru sorulan Emrullah Öztürk’le Ali Önol şanssızlıklarını öne sürüp kendi kendilerine söylendiler:

-Bu sınıfta en şanssız bizmişiz!Emrullah’üzüldüm. Bendeki kitabı gösterdim: “İstersen onu al oku, istersen Müdür Beyin kitabını kısa bir zaman için sana gizlice bırakayım, oku!dedim. Hüsnü çok sevindi. Buna karşın Emrullah:

-Artık çok geç, adam beni gözünden çıkardı, bundan sonra ağzımdan bal dökülse yarar sağlamaz! Böyle bir deyim olmadığını, bunu onun üzüntüden yakıştırdığını anlatmaya çalıştık ama inandıramadık.

Yemekte bir süre Türkçe, bir süre de Müdür Beyin sözleri üzerinde konuştuk. Köyleri gezme hep düşlediğimiz olaylar ama uygulamaya gelince kimse diretmiyor. Bu kez çok ciddi olarak Yusuf Asıl kendi köyüne çağırdı. . Zaman saptamadık ama gitmeye karar verdik.

Atölyede Resim Odasının masalarını yapmayı sürdürdük. Ayakları, alt bandlarını tamamladık. Masa üstlerine öğretmenler bir türlü karar veremedi. Talat Ayhan Öğretmen birkaç kez karar değiştirdi. Masa üstleri kontrplak olacak. Ancak kontrplak uçları gizlenmek isteniyor. Oysa o zaman masanın üst kenarlarındaki ek çizgi güzel durmayacak. Ayrıca haylaz öğrenciler sıkılınca kalem uçlarıyla sizikleri büyütebilir uyarısını yaptık. Talat Ayhan Öğretmen diretince bu kez de masa üslerinin cam olması önerildi. Talat Ayhan Öğretmen yetkililerle görüşmek üzere perşembe gününe dek süre istedi.

Halis Öğretmen bizi bugün erken bırakı. Bu da benim şansım, akordiyonu aldığım gibi asfaltın sağ kıyısından hemen fidanlığın kuytusuna sığınarak Yeni Bedir yolunu tuttum. Artezyen yokuşunda bir çiftçi arabasına yetişip akordiyonu koydum. Araba sahibi, Kamber Amcamların, gengem tarafından akrabasıymış. Babamı, Ali Ağabeyimi iyi tanıyor. Konuşa konuşa gittik. Akordiyonu niçin getirdiğimi Kamber Amcama anlattım. Özet olarak:

-Yeni Müzik Öğretmenimiz öyle istedi!dedim. Ali Ağabeyimin geldiği bir zaman alıp köye götüreceğini söyleyip ayrılırken yengem suda yumurta pişirmiş, ceplerime dört yumurta sıkıştırdı. Birini hemen köyden çıkarken atıştırdım. Serbest okuma zili çalarken dertliğe girdim. Benim arkamdan Nazmi Aybar Öğretmen geldi. Nazmi Aybar Öğretmen de Namık Ergin Öğretmen gibi en eski öğretmenlerimizden. İlk yıl Demircilik atölyesi açılmadığından onunla çalışmadık ama özellikle Hasanoğlan’da pek çok iş birliğimiz oldu. Tüm arkadaşların söz birliği etmişçe sevdiği bir öğretmenimiz. O geldiği için herkesin yüzü güldü. Nazmi Aybar Öğretme de bunu bildiği için her birimizle arkadaş olarak konuşuyor. Belleği de çok güçlü. Arkadaşların konuşmak istediğini görünce:

-Siz bilirsiniz, ancak ben sizin zamanınızı almak istemem! dedi. Mustafa Saatçı arkadaşımızı Nazmi Aybar Öğretmen kendine daha yakın sayar. Bunu bildiğimiz için öğretmeni konuşmaya zorlama konusunda gözler Mustafa Saatçı’ya döndü. Mustafa Saatçı bakışlarıyla: “Olmaz!” işareti verince herkes bir uğraşa yöneldi. Bu durum Nazmi Aybar Öğretmenin gözünden kaçmadı, gülümseyerek, “En iyisi ben size başka bir akşam geleyim, daha rahat konuşuruz. Bu gece çağırılabilirim!”dedi. Ne raslantı on dakika sonra nöbetçi geldi Nazmi Aybar Öğretmeni Okul Müdürünün rica ettiğini söyledi. Nazmi Öğretmenden sonra onun okulun açıldığı ilk günlere varan tanışlığı, sürekli çalıştığı, büyük binanın yapımındaki demir işleriinin onun elinden çıktığı, ayrıca Hasanoğlan’da da düpedüz inşaat işlerinin içinde olmasına karşın hiç birimizle en ufak bir sorunu olmamasını biraz da şaşarak konuştuk. Bu kez Mustafa Saatçı ek yaptı. Kendisi sorunların içinde olmamasına karşın bir çok karmaşık işin çözümünde de bulunduğunu, Hasanoğlan’da kalan Ali Yılmaz Öğretmenin kimi dengesiz tavırlarını düzeltmeye yardımcı olduğunu anlattı. Salih Baydemir’le karşılıklı gülüştük:

- Belki de bizim haberimiz olmadan Ali Yılmaz Demirbilek’e karşı bizi de korumuştur. Çünkü kaç kez kanlı bıçaklı gibi olduk ama arkasından hep güler yüzlü Ali Yılmaz Demirbilek çıktı!dedik.

Akşam yemeğinden çıkarken Asım Öğretmen Nazmi Aybar Öğretmenle yemek yiyordu, işaret etti. Yemekten sonra gelmemi söyledi. Bir süre bekledim, geldiğini görünce yetiştim. Beni odasına çağırdı. İçeri girince: “Bak İbrahim, sen küçük bir çocuk değilsin, beni dikkatli dinlersen dediklerimi kolay anlarsın. Heves edip müzik çalışmaya başlamışsın. Koskoca okulun akordiyonu yokken akordiyon almış, marangozluk atölyelerinde çalışıp birşeyler kazanmışsın. Bunu sürdürmek istediğini de biliyorum. Sana yardım etmek istiyorum. Bak akordiyonunu isteyince bana verdin. Buna çok teşekkür ederim. Şimdi okulun iki tane akordiyonu var. Bunların ikisi de şimdilik benim zimmetimde. Zimmet nedir bilmezsin belki, yani benim sorumluluğumda. Ancak ben bir insanım, iki akordiyon kullanamayacağıma göre biri boşta demektir. Biri çikip bunu benden isterse ben kolay kolay olmaz, diyemem. O nedenle ben bu akordiyonu senin kullanman için sana vereceğim. Ancak bu kez aynı durum senin başına gelmiş olacak. Bak burası çok önemli, akordiyonun bu okulda oldukça ben sana akordiyon veremem. Verirsem yanlış yapmış olurum, benim verdiğimi senden alırlar. O nedenle sen tezelden akordiyonunu ortadan kaldır!” deyince hemen söz alıp akordiyonu köye yolladığımı anlattım. Asım Öğretmen bu kez de gülerek, biraz da şaşarak:

-Yapma yahu! Ne zaman yaptın bunu? dedi. Olayı anlattım. Elini omuzuma koydu. Yumuşak bir sesle:

-Şimdi oldu işte! Bu iş tamamdır. Ben durumu Müdür Beye anlatıp sana verilmesine izin alacağım. O zaman o akordiyondan sen sorumlu olacaksın. Yani sen benim isteğimle, benim güvenim altında bu akordiyonu okul içinde olmak üzere istediğin gibi kullanacaksın. Yeri burası olacak. Daha iyi bir yer bulursan oraya da alabilirsin. Ama burada olursa istediğin zaman alabileceksin. Ben yokken de burada istediğin gibi çalışabileceksin! Gene güldü, :

- Sen benim sandığımdan da zekiymişsin buna da sevindim! deyip beni gülerek uğurladı. Dersliğe büyük bir sevinç içinde döndüm. Arkadaşlar dersleri bir yana itmiş; Piyeste kimler rol alacak? Mavi Yıldırım denemesinden sonra ben piyes hevesimi yitirmiştim. Oradaki rolüm düpedüz (Bana göre) komikti. “Huruç ettikte geldik Hafız!”deyip yarım saat oturuyordum. Arkadaşların konuşmalarına bakınca benim (Olursa) rolüm gene öyle bir şey olacak. Baştan söyleyip hiç değilse:

- Kendim istemedim!deme hakkımı kullanırım!deyip, temsil gecesinde akordion çalacağımı, ayrıca zeybek oynayacağımı söyleyip ortadan çekildim. Görünüşte çeklildim ama gene de Sabahat Öğretmen önemlice bir rol önerirse koşarak gideceğimi de biliyorum. Arkadaşlar piyes seçimini yapamıyor ama rol dağıtımını kolay gerçekleştiriyorlar. Olay gene Sami Akıncı çevresinde kümeleşerek olacak. Sami Akıncı baş rolü almalıymış. Bunu söyleyene:

- Evlenirken gerdek gecene de Sami’yi çağır!” diyecektim ama gene de kendimi tuttum. Konuşmalardan kendimi koparıp Müfettiş kitabını okudum. İnanılacak gibi değil koskoca bir kente bir yabancı geliyor. Daha önce geleceği duyurulan Müfettiş sanılıp gelen yabancıya herkes saygı gösteriyor. Bu saygı gösterme giderek öyle bir yarışa dönüşüyor ki, gelen yalancı müfettiş bile bu işe iyice şaşırıyor. Sonradan kendini toparlayıp çıkar sağlamaya dönüştürdüğü dalavere günlerce sürüyor. Kent halkı Müfettiş önünde tam anlamıyla bir hizmet yarışına giriyor. Yalancı Müfettiş bu arada bir de sevgili bulup evlenmeye kalkıyor. Eğlenceler, şölen çağrıları bir birini izlerken sonunda geleceği daha önce duyurulmuş olan gerçek Müfettiş çıkıp geliyor. Günlerdir kendilerini yalancı Müfettişe kaptıranlar Gerçek Müfettişe inanamıyorlar. Durum kısa zamanda anlaşılıyor. Sahte Müfettiş, gerçekte bir dolandırıcıdır. Eşine dostuna borçlanmış, borçlarını ödeyemeyince de kırsal kesimlere kaçmayı planlamış. Ukranya’nın kırsal kentlerinden birine uğrayınca böyle bir durumla karşılaşmış. Kırsal kesim insanlarının candan yaklaşmalarından yararlanıp borçlarını ödeme yolunu denemeye kalkmış. Nitekim önce kentin en büyük yöneticisinden büyükçe bir pay koparmıştır. Bundan cesaretlenip öteki paralıları sıraya koyarken girişimi yarım kalmış aldıklarıyla yetinip kurtuluşu kaçmakta bulmuştur. Yazarı:Gogol-Çevirenler:Avni İnsel-Vecihi Görk

Yatınca bu kez de o yalancı Müfettişle evlenmeye kalkışan kıza aklım takıldı. Kızcağız, koskoca bir Müfettişle evlenme mutluluğuna kavuşmak üzereyken ortalıkta kalıverdi. Kalması bir yana şimdi bir de elin diline düşecek. O kız, o kentte bundan böyle nasıl yaşar? Bizim köydeki Arzu adlı kızı anımsadım; evlenip ayrılmıştı, o bile yetti ona. Arzu, bizim köyde evlenemediği gibi, evlendiği köye gidince bir daha bizim köye gelemedi dedilerdi!Böyle düşünüyorum ama sonra gene bir karşılaştırma yapıp olağan saymaya çalışıyorum: “Biri gerçek olan bir olay, öteki ise kitap yazarınca kotarılmış bir kurgulama!”

 

17 Kasım 1942 Salı

 

Booker, Tuskegee sözlerinde harf değişikliği yapılarak acayip söylemler iyice yaygınlaşmış durumda:

-Bugün kaç saat Tuskegee okuyacağız? (Tuskegee değişik söyleniyor. ) Booker başka neler yemiş? (Booker'i b. o. k. y. e. r, diyebilenler çıkıyor)” gibi anlamsız sözleri fısıldaşanlar var. Sami Akıncı duymuş:

-Bu sizin yaptığınız iki yüzlülüktür, dürüstlükle bağdaşmayan tavırları size yakıştıramıyorum! dedi. Mustafa Saatçı savunma yaptı:

- İngilizce olan sözleri doğru okuyamıyorum. Amerika Birleşik Devletlerinin Cumhurbaşkanı olan Rooswelt’in adını da yanlış okuyormuş. Hele İngiliz yazarı Shakerpeare’in adını hiç söyleyemediği için kitaplarını da bu nedenle okuyamıyormuş. Mustafa Saatçı böyle deyince hepimiz Sami Akıncı’nın yanıtını beklerken Mehmet Aygün:

- Yalancı İmam, sen tek söz Arapça bilmezken Hafızlık taslıyorsun. Bilmediğin yüzlerce sözlükten sakınmıyorsun da iki İngilizce sözlükten mi çekiniyorsun? Sami Akıncı Mehmet Aygün’ e teşekkür etti. Mustafa Saatçı’ya da, “Kusura bakma arkadaşım, çok söylenen bir Atalar sözü vardır, bilirsin. İşte sen o duruma düştün, benden söylemesi, ötesi senin bileceğin iş!Bu dünya; “ Etme-bulma dünyasıdır!”

Derslikte Sami Akıncı’nın söylediği söz üzerinde duruldu. Bana da sordular: “Atasözü mü, yoksa deyim mi? ”Kesin bir hüküm bildirmediği, buna karşın bir isim tamlaması özelli taşıdığı için deyimmiş gibi geliyorsa da!”derken Sami geldi, sözünde düzeltme yaptı: “Atasözü demedim, atalarımızın bir sözü vardır, dedim. Benim söylediğimi olduğu gibi alamayanlar, Atasözü ile deyimi ayıramaz. İşte, örneğini siz veriyorsunuz. Bu söz, bir Atasözüdür. Nesini tartışıyorsunuz? ”

Sami Akıncı’nın çıkışı hepimizi düşündürdü. Önümüze çıkan soruyu iyice didiklemeden yanıt verilirse her zaman böyle bozulmalar olacaktır. Gerçi ben tam olarak deyim demedim, deyim olabilir ama ben gene de Atasözü diye sözümü bağlayacaktım. Ne var ki bu dediğimi tamamlamadığım için kendimi ben de suçlu saydım. Kahvaltıda aynı konu gene dile dolandı. Bu kez ben, Sami’nin sözü değil asıl önemli olan Mehmet Aygün’ün Mustafa Saatçı için söylediği sözdür. Onun üstünde durmak gerekir: “Bilgiye, düşünceye dayanan güzel bir soru!” deyince Mehmet Aygün göklere çıkarıldı.

Boş olan Almanca dersimizde tarih çalıştım. Selçuk Öğretmen başlık olarak 18. yy Osmanlı Rusya arasındaki ilk Büyük Savaş (1711 Prut) için bilgi toplayın demişti. Hayat An siklopedisinden Prut savaşından başka onun hemen ardından başlayan Venedik-Avusturya (1725-1718 savaşlarını okudum. Aldığımız büyük yenilgilerden son kaybettiğimiz topraklara şaştım. 100 yılda kazanılan yerler bir iki yıl içinde bırakılmış.

Öğretmenden önce dersliğe girdim. Selçuk Öğretmen bir süre dersiğimiz üzerine konuştu: “Okulun en güzel yerinde oturmak sizin hakkınızdır, bu okulun kurucuları sizlersiniz!”diyerek güzel sözler sıraladı. Ders konumuza dönünce; “Geçen yıl ucun ucun değindiğimiz konuları bu yıl biraz daha düşünerek konuşacağız!”dedi. Tarihi tarih olarak değil de ders alacak bir öğüt kitabı olarak okumamızı önerdi. “Ülkemizi yönetenler iyi yönetememiş deyip geçmemeliyiz, niçin yönetemediklerinin üzerinde düşünerek kendimize pay çıkarmalız!”dedikten sonra bize bir örnek verdi. 1640 yılında Padişah 4. Murat. O ölünce yerine 1. İbrahim geçer. Deli İbrahim diye tarihe geçen bu padişah 1648 yılında padişahlımtan indirilip yerine 4. Mehmet(Avcı Mehmet) geçer. Avcı Mehmet de 1687 yılında indirilip yerine 3. Süleyman geçer. Onun padişahlığı da uzun sürmez, yerin2. Ahmet geçer. O birkaç yıl içinde indirilir. Bu kez de 3. Mustafa padişah olur. Bu da ancak 4 yıl padişahlık yapabilir, yerine 1703 yılında 3. Ahmet padişah olmuştur. 60 yılda değişen bu 6 pad, şah yönetinlerindeki savaşlardaTuna Nehrinin kuzeyi tümüyle kaybedilmiş, Belgrat gibi büyük kentler yanında Adriyatik kıyıları hep gitmiş, Yunanistan’n yarısıyla tüm Ege adalarına Venedikliler el koymuştur. Bir başka örnek verelim; bu 6 padişah zamanında Fransa’yı ise bir kral, X1V Lüi yönetmiştir. Özellikle 1687 ile 1703 yılları arasında değişen üç padişahın yönetim beceriksizliği Osmanlı İmparatorluğunun yıkımını hızlandırmıştır. Buna karşın, savaştığımız düşmanlar gün günden değişen teknik bilgilerini arttırarak karşımıza çıkmışlardır. İşte burada da çok düşünmemiz gerekiyor. Savaşları salt asker mi kazanır? Değişen teknik dediklerimiz nedir. Bunu asker mi geliştirir yoksa halk hazırlayıp savaşacaklara sunar mı? Bence bu yılki tarih dersimiz bun minval üstünde gidecek, bunları dilimizin döndüğünce tartışacağız. Savaşları kaybetmişiz, büyük topraklar elimizden çıkmış. Hiç değilse bu kayıpların gerçek nedenlerini bizler iyi öğrenelim!”Öğretmen sözü bitirirken zil çaldı. Öğretmen gülerek: “İşte bu kadar!”deyip ayrıldı. Booker Washington, Tuskegee-Alabama sözleri arasında öteki sözler de arada karıştırılarak, bekleme başladı. Ben kalkınca; “Gitmesen olmaz mı? ”diyen oldu. Baktım Hilmi Altınsoy. Ben de:

-Sen bunu Müdür Beye söylesen olmaz mı? Gittim, az sonra döndüm. Müdür Bey çocuklarıyla, at arabasına binip gitmiş. Hilmi’ye takıldım:

-Dediğini Müdür Beye söyledim, selamı var, arada böyle güzel sözler söylesin!dedi, dedim. Olayın gerçeğini söyleyince herkes arkasına yaslanıp bir “Ohhhh!”çekti. Sanırım en sevinen Abdullah Erçetin’miş, yavaşça:

-Booker-Tuskegee sözlerini kendince söyledi. Mustafa Saatçı da yavaşça:

-Sen Tuskegee!deyiverdi. Uzunca bir süre “Sen tut onu!” tartışması sürdü. Selçuk Korol Öğretmenin sözleri anımsatıldı. Derken konu, Müdür Beyin at arabasıyla gidişine dönüştü. Koskoca okul Müdürünün at arabasıyla Lüleburgaz’a gidişi biraz küçümsendi. Buna da ben karşı oldum: “Bunca insan at arabasıyla gezerken bizim Okul Müdürümüz için neden sorun olsun? Üstelik kendi çocuklarıyla gitmiş!”Sözü ilk söyleyen Salih Baydemir’miş. Ben öyle konuşunca açıkladı. “Söylemek istediğim, Müdür Beyin binişi değil bizim gözümüzün buna alışık olmaması!”deyince hep güldük. Gerçekten Müdür Beyi at arabasına bir türlü konduramadık. Sonunda Mehmet Yücel konuştu:

-Siz Müdür Beyi at arabasında düşüneceğinize 6 ay sonra kendinizin eşek arabalarında ilçelere gidişinizi düşünün!deyince herkesin neşesi yerine geldi. Yusuf Asıl İsmet’in eşekle Kırklareli’ye gidişini, Mehmet Aygün Hilmi Altınsoy’un eşekle Tekirdağ’a gidişini anlattılar. İdris Destan kendi görüşünü açıkaldı:

-Hepimiz eşekle gezecek değiliz, sözgelimi Hafız Mustafa bisikletle gezer. Deyince Mustafa Saatçı teşekkür etti, bir de düzeltme yaptı:

-Bisikletle değil motosikletle!dedi. Bisiklet sözü birden önemsendi, para toplayıp bir bisiklet almaya karar verildi. Hiç aklımda yokken İsmet’in diretmesiyle ben de katılma sözü verdim. Böyle kararlar hep sürüncemede kalırken bu karar hemen uygulamaya kondu. Üstelik İsmet bana sormadan ikimizden 10 tl. olmak üzere söz de verdi. Bisikler alınmadan binme ilkeleri saptandı, koruma yeri bulundu. Markası bile Nusu(NS) olarak saptandı.

Öğle yemeğine neredeyse bisikletle gider gibi olduk. Bugün yemeklerimiz de iyi çıktı:Etli nohut, Bulgur pilavı, Erik hoşafı. Tarım dersinin derslikte yapılacağı söylendi. Önce sevinenler oldu. Ancak derse kim gelecek belli değil. Ya Besim İyitanır Öğretmen gelirse? ”Salih Baydemir’le Hilmi Altınsoy’u bir telaş aldı. Ben de Besim Öğretmen gelmesin istiyorum ama salt arkadaşlar takılmak için; “Ne var yani alt tarafı 4 saat!”diyecek oldum; “Hilmi neredeyse üstüme gelecekti:

-Hem de dört saat! diye çıkıştı. Neyse az sonra durum aydınlandı, Hikmet Öğretmen bir öğrenciyle kitaplarını göndermiş, onun geleceği belli olunca arkadaşlar biraz sakinleşti. Gene de dört saat olup olmayacağı sorusu uzadı. Bir süre de kitaplara bakarak yorum yapıldı. “Kitaplar çok ince, bu kitapların okunması 4 saat sürmez. ”İnat bu ya, bu kez de Halil Basutçu diretti. Zaten öğretmen bir parağraf okuyup 20 dakika konuşuyor. Böylece kalın kitaba gerek yok!”Tartışmalar sürerken Hikmet Öğretmen geldi. Önce dersliğimizi çok beğendiğini söyledi. Sonra da yıl içindeki çalışmalarımızı bir süre derslikte sürdüreceğimizi söyledi. Bugünkü konumuzun gübreleme olduğunu açıkladı. Sorular sordu. Sorular, köylerdeki gübreleme şekilleri, zamanları üzerine oldu. Hemen hemen tüm arkadaşları konuşturdu. Gübre çeşitlerini sordu. Yararlı hayvan gübrelerini sıraladı. Koyunlar başta olmak üzere öteki hayvanları saydırdı. Hayvanların tırnaklarına göre bir ayırıp yaptırdı. Tek tırnaklıların gübre değerlerini sordu. Ben çok değerli sayılmadığını söyleyince Hikmet Öğretmen bunun nedenlerini arkadaşlara sordu. Doğru yanıt alamayınca gene bana sordu. Özet olarak, geviş getiren hayvanların özellikle kırlarda çok değişik besinler aldığını, bu besinlerin kalıntılarının da ürünlere yarayacak besinler içerdiğini anlattım. Öğretmen doğruladı. Bunun, yenilen yemler kadar sindirim sorunuyla ilgili olduğunu sözlerine ekledi. Nedense öğretmen sözlerini kesti; İdris Destan’la Yakup Tanrıkulu arkadaşlarımızı göstererek:

-Sizler öemsemeyebilirsiniz ama biz burada bizce önemli bir konuyu konuşuyoruz. Hem bilmemek hem de umursamamak bizim kitabımızda yazmıyor. Cuma günü dersimiz için bu gübreler konusunu hazırlayıp bize anlatacaksınız. Ahırlara gelip yerinde aratırma yapmanızı da istiyorum. Ben her gün öğleden sonra oradayım, beni görebilirsiniz!dedi. Tüm arkadaşların durumu hemen değişti. İsmet salt bilgiçliğini ya da dersidin lediğini kanıtlamak için, “ Kuşların gübrelerindenden söz etmedik, onların gübreleri değersiz mi? ”dedi. Bir kaç parmak birden kalktı. Aralarında ben de vardım. Öğretmen bana baktı, kaldıracağını düşümndüğümden hazırlanırken, Recep Kocaman’a sordu. Recep Kocaman Salih Ziya Öğretmenin anlattığı bir memlekette kuş gübresi ile ürün artı öteki gübrelerden üstünmüş!”dedi. Hikmet Öğretmen: “Ya, işte arkadaşınızın dediği memleket Şili, bir Amerika ülkesi, oradaki kuşların gübresi o ülkenin ürünlerini besliyor!”deyince Kadir Pekgöz kendini tutamadı:

-Nasıl kuş bunlar böyle, deyip bakınca; Bu kez de Bekir Temuçin, “Deve kuşu!” deyiverdi. Arkadaşların izinsiz konuşmalarına öğretmenin kızacağı beklenirken Hikmet Öğretmen doğal bir tavırla:

-Hayır, hayır deve kuşu falan değil, deniz ürünleriyle beslenen kuşlar. Büyük Okyanus kıyılarında yaşayan milyonlarca kuş karaya çıkınca bir şerit gibi denizi saran Şili karalarına çıkıp tünekliyor. Yüz yıllardır süren bu olay orada bir gübre tabakası oluşturmuş. İşte o tabaka

zamanla toprakla kaynaşmış. Oluşan bu yeni gübreli toprak, belli ürünleri öteki topraklardan daha verimli yetiştirmektedir. Sami Akıncı yavaşça, “Güherçile!”dedi. Hikmet Öğretmen: “Bravo, evet onun bir de adı vardır:

-Doğal Güherçile!

Öğretmen saatine baktı, “Biz aralıksız ders sürdürdük, biraz erken ayrılabiliriz” deyip gitti. Öğretmenin ardından Yakup’la İdris:

- Biz ne yaptık ki? deyip bir süre söylendiler. Onları yatıştıranlar oldu. Bir ara kulağıma bir ses tınıladı, Asım Öğretmenin kapısını çaldım. Görünce, “Gel!”deyip kolumdan tuttu piyanonun soluna oturttu. Beringer metodu açık. İlk sayfaları göstererek, “Bunları biz biliyoruz!”deyip geçti 16. sayfanın 7. parçasını gösterdi:

- Bak Schüler (Öğrenci) yazıyor!dedi. Birer vuruşlu mi-re-do-mi diye 15 notalı bir parçaydı. Altında da Lehler yazıyordu. Biraz Almanca bildiğimi söyleyince öğretmen:

- Öyleyse yazıları kendin oku!deyip kendi bölümünü çaldı. Daha doğrusu bazı sesleri tam çalamadı, kekeleyip tekraralayınca:

- Bunlara ben hiç bakmadım, senin anlayacağın biz birlikte iki acemi olarak başlıyoruz!”dedi. Öğretmenin çaldığı bölümde ikinci nota sırasını önce kavrayamadım. Öğretmen onu da açıkladı. Fa anahtarı ilgimi çekti. Gerekçesini anlar gibi oldum ama notaları okuma oldukça karışık geldi. Öğretmen çok neşeliydi. Oynar gibi sayısız tekrarladık. 8. parçaya geçtik. Tek elle bunlar benim için oyuncak, hemen çaldım. Öğretmenin bölümü esli sürdüğü için birkaç kez gene yalnız çaldı. Hiç dikkat etmemişim, bu parçada bir değişiklik varmış. Öğretmen gülerek gösterdi. 3’lü dizinin ilk iki sırası Lehrer, 3. sırası Schüler. Fa anahtarına göre sol elimle bir, iki, üç diye sayarak birkaç kez tekrarladım. 7. 8. parçaları daha sonra tekrarlamak üzere 9. parçaya geçtik. Bu parça benim için çok kolay oldu. 10. parçada benden çok öğretmen tökezledi. Öğretmen Akorlu parmak değişimlerinin zorluğundan söz etti. Öğretmen:

- İşte böyle! deyip bana bir açıklama yaptı:

- Yanlış anlama, ben kendim için uğraşıyorum, bana bir arkadaş gerekli, bunun, benim gibi istekli olmalı. Bence o da sensin. Bu nedenle hem sen öğreneceksin hem de ben istediğim gibi çalışacağım. Söz aramızda kalsın; ben, önümüzdeki yıl Müzik Öğrenimimi sürdüreceğim. Bu nedenle çok çalışmam gerekiyor. Bu arada sen de çalışmış olacaksın. Bir kaç sayfa sonra çok güzel parçalar çıkacak, onları çaldıkça daha çok hevesleneceksin!Öğretmenin içtenlikli konuşması beni çok mutlu etti. Sevinerek dersliğe gittim. Piyanonun sesi uzun süre kulağımdan gitmedi.

Arkadaşlar kümeleşerek piyes seçmeye çalışıyor. Ben ilgilenmeyince, onlardan bana takılanlar oldu, “Sen bu sınıfın öğrencisi değil misin? ”Yusuf Asıl’la Ahmet Güner bana arka çıktı:

-O bu sınıf adına, geçmiş günlerde hem çalıp hem oynarken siz bu sınıfta değil miydiniz? ”Tartışmayı uzatmamamak üzere susmayı yeğledim. Geçmişteki dersleri anımsamaya çalıştım. Fikret Madaralı Öğretmenin üzerinde durduğu konuları sıraladım. Okuduğum kitapların önemlilerini özetleyerek Türkçe dersine hazırlanmayı planladım. Sabahat Öğretmen nelere dikkat ediyor, neleri önemsemiyor, hangi davranışları hoş görmüyor!Bunları bir bir değerlendirerek derse hazırlanmaya kesin karar verdim. Piyeste rol verirse elimden geldiğince çalışırım, vermezse hiç üzerinde durmam. Hidayet Öğretmen önemli bir rol vermemişti. O zaman önemsemiş Hidayet Öğretmene tavır koymaya bile kalkışmıştım ama sonradan bunun çok yanlış olduğunu kendim görüp utandım. Hidayet Öğretmen bunu kasıtlı yapmamıştı. Nitekim ilk müzik çalışmalarımda beni en çok destekleyen Hidayet Öğretmen olmuştu.

İsmail Habip’in Lise 3. Sınıflar için yzılmış Edebi Yeniliğimiz kitabını açtım. Bir çok yazar var ama biz bunların ancak bazılarından kitap ya da parçalar okuduk. Şöyle baktım, kitabını okuduğum pek az; bir Halit Ziya Uşaklıgil :Mai ile Siyah(Mavi ile Siyah)Ötekilerin parçalarını okuduk: Tevfik Fikret, Cenap Şehabettin, Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Ahmet Hikmet, Hüseyin Rahmi(Mürebbiye kitabını okudum)Celal Sahir, Mehmet Akif, Ahmet Haşim, Yakup Kadri(Yaban Kitabını sınıfça okuduk)Halide Edip Adıvar, (Sinekli Bakkal’ı okudum)

Tevfik Fikret:Millet Şarkısı, Devenin Başı, Haluk’un Vedaı, Bir İçim Su, Hasbihal, Öksüz şiirlerini biz okuduk, Fikret Madaralı Öğretmen de hem okudu hem de açıkladı. Cenap Şehabettin:Plevne’den Geçerken parçasını okuduk. Ayrıca Tiryaki Sözleri’nden seçmeler okuyup yazdık. Hüseyin Cahit Yalçın:Kayıkçı adlı parçayı okuduk. Süleyman Nazif:Esir Aslan parçasını okuduk. Ahmet Hikmet Müftüoğlu:Üzümcü parçasını okuduk. Ayıca Yeğenim adlı gülünç öyküsünü de kendimiz okuduk. Hüseyin Rahmi Gürpınar:Ecir-Sabır parçasını okuduk. Celal Sahir Erozan:O Geliyor şiirini okuduk-ezberledik. Mehmet Akif Ersoy:İstiklal Marşı’nı okuduk, ezberledik. İlk iki dörtlüğünü her hafta söylüyoruz. Ayrıca Bülbül şiirini okuduk. Ahmet Haşım:Atatürk, Kargalar, Frankfurt Seyahatnamesi’nden bölümler okuduk. Yakup Kadrı Karaosmanoğlu:Milli Savaş Hikayelerini okuduk:Kuşlarıma Dokunmayın hikayesi üzerinde çok durduk. Halide Edip Adıvar:Minnet Çocuk yazısını okuduk. Ayrıca kitapta, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Aka Gündüz, İbrahim Alaeddin, Enis Behiç, Faruk Nafiz de var. Bunların çoğu şair olduğu için şiirlerinden örnekler seçmek üzere onları başka zaman yazacağım. Enis Behiç’le Faruk Nafiz için yazılanları okudum. Faruk Nafiz’in bir de Canavar adlı piyesi varmış, onu da bu kitaptan öğrendim. Bu piyesten parçalar var. Ayrıca kitap, Canavar piyesi için bilgiler de veriyor. İlginç, arkadaşların seçtiği Akın piyesi için de bilgi buldum. Yazar Akın piyesini övüyor.

Yemek zili çalınca kitabın arasına işaret koyup kalktım. Dönünce arkadaşlara okuyacağım. İşte buna çok sevindim. Akın piyesi neden söz ediyor? diye herkes sorup duruyordu. Türk Tarihi ile ilgili diye bir söz dolaşıyor ama tarihin neresi, yeri nerede bilen yoktu. Üstelik şiir şeklinde yazılmış. Bu piyes seçilirse, rol alanlar şiir ezberlemek zorunda kalacaklar. (Seçilen öteki piyeslerin ikisi de şiir)

Yemekte Ahmet Kun Öğretmen vardı. Salih Baydemir:

-Bu öğretmenin tipini sevmedim!diye bir söz söyledi. Bu söze takıldım; “Ne var onun tipinde? ”Ben, tip deyince bir insanın kaşını, gözünün rengini, boyunu kısacası genel görünüşüğnü anlıyorum. Örneğin kısa boylu koca kafalıdır. Ya da boynu bir tarafa doğru eğri durur. Böyle bir durumu olmayanları ise düzgün sayıp onları tip sözüyle anmam. Ahmet Kun Öğretmen az esmer olmakla birlikte uzunca boylu, gayet düzgün duran, yürüyen, güzel konuşan özellikle de çok düzgün giyinen birisi. Bunun tipi demek biraz zor, bana göre. Salih’e bunu anlattım. Salih bana:

- Sen kusurlu bedenlileri düşünüyorsun, bana göre öyle değil. Ben en yakışıklı insanları da tiplere ayırırım!deyip kestirdi. Bu kez de tip, huy, gösteriş, davranış, görüntü sözleri üzerinde konuştuk.

Derslikte kitabı açıp Akın piyesi için yazılanları okudum. Arkadaşlar ilgilenince Canavar bölümünü de okudum. Kitap arkadaşların ilgisini çekti. Sami Akıncı hemen ekledi:

- Liselerde okutulan kitap, biz de lisede olsaydık aynı kitapları okuyacaktık!Kimi arkadaşlar bu sözlerden hoşlanmadılar. “Geçmiş ola!Burası lise değil. Bizim okulumuz Kitapsızlar Okulu!”Mustafa Saatçı Tuskegee okulunu anımsattı. Önce sözü doğru söyledi arkasından kendi düzeltisini tekrarladı. Hepimizin sıkıldığı bir an olacak, hepimiz sıralara yatasıya güldük. Halil Basutçu bu kez Mustafa Saatçı’yı övdü:

- Bir de arkadaşa İmam, mimam deyip takılırsınız. Bakın bizi ne güzel güldürüyor! İmam, Mimam arkasından Hafız mafız sözleri sıralandı. Mustafa Saatçı sinirlenip keni kendine söylendi. Halil Basutçu bu kez de üzülerek sordu:

- Arkadaşım iyi niyetle bir söz söyledik, bizi neşelendirdiğin için övmek istedik! Mustafa Saatçı, “İstemem, benim için övücü sözler söylemeyin. Övücü diye ortaya getirdiğiniz sözlerin arkasında bir “Bit yeniği oluyor!”Bu kez de başta İdris Destan olmak üzere birkaç arkadaş; “Mimam’la Mafız, “ Bit yeniği mi? “ oluyor? ”diye sordular. Mustafa Saatçı susunca öteki arkadaşlar da konuyu değiştirdiler. Ahmet Kun Öğretmenin gelebileceği varsayılıyordu. Konuşmalar hep o hesap üzerine sürdürülüyordu. Ancak bu gece kimse gelmedi.

Yat zili çalınca Halil Basutçu ile Mustafa Saatçı’nın kol kola girmesi, barş işaretiydi. Yatarken bir tatsızlık olmadı. Yatağa girince piyano çalışmamı düşündüm. Çocuk oyuncağı gibi bir olay. Öğretmenle yan yana; Şimdi sen çal, dur! Şimdi sıra bende!” derken parça bitiyor. Öğretmenin bundan mutlu olmasını anlamak da kolay değil. Belki de durumu tam olarak ben kavrayamıyorum. Bakalım gelecek günler ne olacak?

 

18 Kasım 1942 Çarşamba

 

Türkçe dersime iyi hazırlandığımı düşünerek kalktım. Arkadaşlarla yemekte tartışmıştık. İnsanların, tipleri, huyları diye. İşte benim huyun, daha doğrusu huysuzluğum. Arkadaşlar bu tarafımı bilmiyorlar. Belki biliyorlar da bana açıklamıyorlar. Onlara benzemeyen bir tarafım olduğu belli. Her soruya bir yanıt verme hevesi onlarda, hiç değilse çoğunda yok. Sami Akıncı dışında böyle bir çaba gösteren olduğunu söylemek zor bence. Bu düşüncelerle arkadaşların yüzlerine bakıyorum. Bunlar derslikte aynı sözleri konuşurken ben soğuk atölyelerde akordiyon çalıştım. Onlar Hasanoğlan’da öğle paydoslarını ağaç gölgelerinde geçirirken ben iki arkadaşımla 20 adet oyun öğrendim. 12 defter dolusu not yazdım, okulda geçen olayları saptadım. Bunları söyleyince bana tek soru soruyorlar:

-Bunları nasıl yaptın? İçlerinden bazıları da bunu kötüye yormaya çalışıyor; arkamdan konuşanlar da var:

-Yahu o bunları neden yazıyor? Bunları size yararlı olmak için yazıyorum, deyince ise:

-Biz senden ayrılınca ne yapacağız? İşte buna söylenecek söz:

- Tahtaya kalktığınızda nasıl susuyor, kara kara düşünüyorsanız, gene oyle olacak, bir süre utanacak, sonra da pişkinleşerek tüm cahiller gibi gerekli bilgileri başkalarından almaya alışacaksınız.

Kahvaltıda konu Türkçe dersi oldu. Akşam Akın Piyesi için bulup okuduğum yazı arkadaşların dikkatini çekmiş. Hilmi Altınsoy, “ Sabahat Öğretmenin gözüne gireceksin!”dedi. Ben de: -Yanlış söyleme, ben Sabahat öğretmenin gözüne girmeyeceğim; Sabahat Öğretmen beni not defterine iyi işaretleyecekBu işin gözle kulakla ilgisi yok!dedim. Sonra da dünkü piyano çalışmamızı anlattım. Salih Baydemir buna çok güldü. Sonra da:

-O öğretmen ilk geldiğinde bizim dersliğe gelmişti. Bir süre kalıp gidince ben:

-Bu öğretmenle ilk çatışacak İbrahim olacak! diye düşünmüştüm. Demek yanılmışım. Şimdi bunu düzeltiyorum; “ Olsan olsan, en son çatışan sen olacaksın!”Salih’e yanıldığını söyledim. “Görünüşe aldanmamalı!”Atasözünü unutmayalım!

Matematik dersi boyunca piyes düşleri yapıldı. Piyes, ad olarak seçilmiş durumda. Öğretmen değişik bir düşünce öne sürmezse Faruk Nafiz Çamlıbel’in Akın piyesi ele alınacaktır. Bunu düşününce Faruk Nafiz Çamlıbel hakkında tüm bilgilerimi hazırladım. Reşat Nuri Güntekin’in Anadolu notlarından başlayıp Han Duvarlarını, Han Duvarlarından başlayıp şiir içindeki Maraşlı Şeyholu şiirini(Ezberimde)ayrıca Ali, At şiirlerini, 10. Yıl Marşını tekrarladım.

Öğretmen zil çalar çalmaz geldi. Gene kolunun altında kitaplar vardı. Bizim piyesçiler öğretmenin kolunun altındaki kitapları piyes kitabı varsaydıklarınden karşılıklı göz-kaş işareti yaparak iyice mayıştılar. Bu duruma ben de azıcık kızmaya başlamıştım ki öğretmen:Bugün de biraz şiir üzerinde duralım. Konuşmalarınızdan anladığım kadarıyla siz şiir üzerinde fazla durmamışsınız!”deyince İsmet parmak kaldırdı Yahya Kemal, Ahmet Haşim diyerek şairleri sayarken Sabahat Öğretmen İsmet’i susturdu:

-Şiir okumamışsınız!demedim. Şiir üzerinde durmamışsınızdan amacım; şiir yazılışı, şiir kalıplarını kastettim. Sabredin az sonra konuşurken demek istediğin anlaşılacaktır. Az sabredin!” diye biraz sert söyledikten sonra bir kesik yapraktan “Kimlik Kağıdım” adlı bir şiir okudu.

 

Kimlik Kağıdım
Yalnayak basardım yaz-kış toprağa;
Odun toplamaya giderdim dağa;
Ata üzengisiz binmekti derdim;
Bazlamaya çaman sürer de yerdim,
Beziryağıydı yanan lambamda;
Yıldız saya saya uyurdum damda;
Yufka pişirmeye frez yolardım,
Yazları, üst daldan kiraz yolardım;
Yonca otlatırdım sarı tosuna.
Bayılırdım yanık un kokusuna.
Güzün değirmende nöbet beklerken.
Büyük annem “Yasin, ”babam “Türküm ben”
Ezberletirdi, kışın her gece;
Anam başucuma gelir, gizlice,
“Keloğlan” masalı söyler giderdi,
Nutuk söyletmekti hocamın derdi.
Amcamın yanında askerdim, dimdik.
Yazın köylü, kışın şehirli idik.
Mektepte leyliydim, bir uzun kıştı,
Kitaplar okudum aklım karıştı,
Dünya güzelini düşümde gördüm.
Denizi on altı yaşımda gördüm.
Maden mektebine zorla giderken,
Sonra Avrupa’yı dolaştım da ben
Çeşit çeşit süsler keyifler gördüm,
Yine de gözümde tüterdi yurdum;
Gurbette vatanı yaman özledim,
Yine acıkınca çaman özledim.
Yine yıkanmaya aradım dere,
Bildim, çabalamam benim boş yere;
Ben ki, hep bu dağın-taşın çocuğu;
Yüz yıl geçse on beş yaşın çocuğu.

Behçet Kemal Çağlar

 

Öğretmen, şiirde geçen bilemeyeceğimizi varsaydığı sözleri söyledi, kimilerini de sordu. Çaman, Üzengi, Beziryağı, Frez, Yasin. Çaman’la Frez’i bilemedik. Çaman’ı öğretmen söyledi:Adana-Antep-Hatay yörelerinde yapılan bir etli yiyecekmiş. Bizin burarın kebapları gibi. Üzengi ile beziryağını ben açıkladım. Yasin okumak sözüyle birliktye açıklandı. Frez sözünü uzun süre düşündük. Öğretmen gülerek:

-Her sözün, ararsan vardır Türkçesi! deyince “Ziya Gökalp!” diye bağırdık ama bu kez öğretmen sözlerin nasıl aranacağını sordu. Hemen soru değiştirdi:

-Evde ne pişiriliyormuş? Yufka nedir, nasıl pişirilir? Sorular arkasından yanıtlar derken Frez’in yakılacak bir nesne olduğunu, bunun da yerlerden toplananabildiğini, öyleyse bunun yerlere dökülmüş çer-çöp cinsi karışık kırıntılar anlamında kullanıldığı sonucuna vardık. Dersimizin 1. saati biterken öğretmen Ziya Gökalp’in söylediğinin bizim yaptığımız olmadığını, bunu da bir başka derste ararştıralım!”deyip ayrıldı. Piyes tutkunları 2. derste onların konuları ele alınacağına iyice inanmışlardı. Öğretmen gelince gene aynı şiiri açıp ilk dizeleri okudu:

 

Yalnayak basardım yaz-kış toprağa;
Odun toplamaya giderdim dağa;
Ata üzengisiz binmekti derdim;
Bazlamayı çaman sürer de yerdi.

 

Dizelerini tahtaya yazıp dikkatlice bakmamızı söyledi. Dizelere bakınca bildiğimiz bir çok şeyi görmemize karşın; “Ne sorulacak? ” kaygısına düştüğümüz için sessizce bir süre durduk. Öğretmen gülümseyerek, önce dizeleri, dize sonlarının özelliklerini sordu. İlk iki dize ile ondan sonrakilerin ayrı benzeyişlerinin nedenlerini sordu. Öyle ki öğretmen bazı soruları sanki yanıtıyla veriyor gibi kolay oluyordu. Daha önce hece ölçülerini gördüğümüz için çoğumuz doğru yanıtlar vererek öğretmeni neşelendirdik. Öğretmen bundan böyle rahatça derslikte şiir okuyabileceğini, okuduklarının da derslikte genellikle anlaşılabileceğine inandığını söyleyerek ayrıldı. Piyesçiler biraz bozulmuş olarak somurttular ama gene de dersten onlara da onur payı düştüğünden fazla yakınmadılar. Öğretmen şiirin tamamını parça parça aralıklarla tahtaya yazmasını, isteyenlerin de tahtadan defterine çekmesini önermişti. 4. Dersimiz boş olduğu için şiiri alıp hemen yazdım. Birkaç kez okuyunca şiiri sevmediğimi anladım. Dilerim öğretmen bunu ezberlememizi istemez. İsmet’e takıldım: “Bu da senin şiirlerine benziyor. Arkadaşların hoşuna gitti; onlar da İsmet’e şiirlerini öğretmene ver de bize yazdırsın!”türü sözler söylediler. İsmet sinirlenip ileri geri söylendi. Sözü ben başlattığım için de bana biraz çıkıştı. Yalnayak, Özengisiz ata binmek, Sarı tosun, leyli sözleri üstüne değişik sözler söylendi anılar anıldı. ”Türküm ben!” sözünün bir şiir’den alınmış olabileceğinde birleştik ama böyle bir şiiri anımsayanımız çıkmadı. Bir yandan da kulağım üst koridorda, merak ediyorum Asım Öğretmen odasında mı? Ara ara da içimden geçiriyorum, öğretmen bir gün:

- Eeeee, o kadar da değil, gel dedikse her gün her saat değil ya!”derse bir daha hiç gidemem. Bir bahane buldum:

- Bugün akordiyonu biraz alabilir miyim? diyeceğim. Tam odasına doğru dönerken kaşpı önünde duran Asım Öğretmen:

- Ben de seni soracaktım. Akordiyon işini hallettim. Okul Müdürünün izniyle akordiyon sana teslim. Serbest okuma saatinde benim odamda rahat çalışabileceksin. Soğuk ayları böyle geçirmek zorundayız, sonrası Allah kerim!deyip beni gene piyanonun soluna oturttu. 7, 8, 9, 10. parçaları tekrarladık. Öğretmen benden sevinçli. Ayrılırken tekrarladı: “Akordiyonu başkalarına kesinlikle vermeyeceksin. Ben, keman ya da mandolin çalışanlardan yapabilecek çocuklar seçtiğimde zaman zaman ikimiz de akordiyonları onlara vereceğiz. Ancak bu ilkbahar gelmeden olmayacak! “Peki!”deyip ayrıldım. Dersliğe girerken yemek zili çaldı, arkadaşlara katılıp yemeğe gittim. Yemekte duyuru yapıldı: “Son sınıflar derslikte toplanıp Talat Tarkan Öğretmeni bekleyecekler. Genel Temizlik- Düzenleme işlerini onun yönettiğini biliyorduk. Acaba nerede çalışacağız? Hava güzel, nerede çalışsak fazla zorluk çekmeyeceğiz. Talat Tarkan Öğretmen geldi. Önce kendi çalışma yöntemlerinden söz etti. Arifiye Köy Enstitüsünden önce Adapazarında çalışmış. Cadde üzerindeki bir çok ağacın fidanını o dikmiş. Bunu daha önce de söylemişti, tekrarladı. Fikret Madaralı Öğretmen'in diktiği fidanlarının söküldüğünü anlatan arkadaşlara Talat Tarkan Öğretmen, Adapazarlıların nankör olmadıklarını söyledi. Bugünkü işimize dönerek:

- Okulun asfalta bakan yanının görüntü olarak daha düzgün olmasını istiyoruz. “Bunu nasıl yapalım? İşte bunu konuşacağız!”dedi. Arkadaşlardan birileri:

- Siz düşünmüşsünüzdür, söyleyin yapalım!dediler. Talat Tarkan Öğretmen:

- Haydi öyleyse!deyip bizi okul önüne çıkardı. Asfalta paralel olarak Lüleburgaz tarafına gittik. Asfalt yolla bizim arsa arasında 2 metreye yakın bir alan gerçekte ne yol ne de bahçeye yakışacak bir durumdaydı. Oraları toprak yumuşakken kolayca düzeltebiliriz. Beni hala Tarım nöbettçisi sandığından: “Hadi bakalım birkaç arkadaş al, 2 el arabası, beş kazma beş kürek al gel, biz de dereye dek yürüyelim!”dedi. 4 arkadaş alıp Tarım barakasına gittim. Besim İyitanır Öğretmen oradaymış, izin verdi istediklerimizi alıp okul önüne çıktık. Arkadaşlar gelince işbölümü yapıp çalışmaya başladık. Gerçekten Talat Tarkan Öğretmen çamur demedi, çöp demedi bizden çok çalıştı, çoğumuzu utandırdığı için ummadığımız bir gayret içinde okul önünden Lülerburgaz yönündeki tepeye dek asfaltın okul tarafı yayaların rahat yürüyeceği gibi düzelttik. Talat Tarkan Öğretmen, çalışmamızdan çok hoşnut kaldı:

- Bir gün de öbür tarafı yaparız, yaptığımızı görenler isterlerse oralarını taş ya da beton yaptırılar. Okulumuza gelenler rahatçe gelirler!dedi. Okula dönerken durup durup baktık: - “Şaka değil daha güzel oldu!”deyip biz de sevindik.

Serbest okuma saatinde Seyfi Çaçur Öğretmen geldi. Dersliğimizi çok beğendiğini söyledi. Şaka söylüyor sandık. Konuştukça durum anlaşıldı. Harita asılacak yer öteki derslikten daha elverişliymiş. Oysa biz harita asmayı hiç düşünmemiştik. Öğretmen bir dergi okudu. Katlayarak okuduğu için adını göremedik. Zil çalıncaya dek okudu. . Giderken dergiyi eliyle düzeltirken Bekir Temuçin okumuş, “Varlık” dedi. Varlık dergisini gördüm ama tam bilemiyorum, Ankara’da çıkıyormuş. Bir eski Varlık okumuştum. Öğretmenden sormaya karar verdim. Lüleburgaz’da satılırsa alabilirim. Yemekte Seyfi Çaçur öğretmen olduğuna göre nöbetçi olması gerekir. Öyleyse bizim dersliğe gene o gelir, gelince sorarım. Yemekte okulumuzun güzelliğinden, daha güzel olması için neler yapılması gerektiği konuşulurken yakınımızdaki masada savaştan söz edildiği duyuldu. Yusuf duramadı sordu: “Ne savaşı bu? ”Nejdet Şıpka adlı öğrenci elinde bir gazeteyle bizim masaya geldi. Büyük yazılı bir başlık:Amerika Cumhurbaşkanı ile İngiltere Başbakanı, Cumhurbaşkanımızı, yanlarında Almanya’ya karşı savaşa zorluyor!Hep birlikte:

-Hoppala!dedik. Biz okulu güzelleştirmeyi düşünürken uzaklarımızda neler oluyor? Bu kez Seyfi Çaçur Öğretmen gelirse Varlık dergisi değil savaş soracağız. Neşemiz birden kaçtı. Kaşıkları sıklaştırıp dersliğe döndük. Bizim duyduklarımızı herkes duymuş. Dahası İsmet İnönü, “Olur!”demiş diyenler bile çıktı. Kurulmuş gibi tetikte öğretmen beklerken, Seyfi Çaçur Öğretmen gülerek geldi. Gelince de az önce duyulan haberler söylendi. Seyfi Öğretmen: -Gazetelerin her yazdığı doğru çıkmaz. O yazıları yazanların kendi yorumları bazan başlık gibi yazılır. Başlığı okuyan da koşar bir gazete alır. Yazanların çok kez amaçları da bir gazete fazla sattırmaktır. Bu demek değildir tüm gazete yazılarına inanmayalım. İç haberlere inanılır ama dış haberler çok kez doğru çıkmaz. Dünkü gazetelerde çıkan o savaş sözü de dış basından alınmış bir söze dayanmaktadır. Cumhurbaşkanımız bu savaşa girmemekte kararlıdır. O kararını değiştirirse Türk Ulusuna kendi duyurur. Biz buna inanıyoruz. Siz de inanın ki, bu tür haberlerden hemen etkilenmeyin!dedi. Arkadaşların yüzlerinde bir yumuşama oldu. Seyfi Öğretmen sordu:

- Ben şimdi gelmeseydim siz bu gece savaşa mı girecektiniz? Arkadaşlardan bazıları:

- Sağolun öğretmenim bizi savaştan kurtardınız!dediler. Öğretmen elindeki dergiyi gene açarken bu kez ben sordum ; “Varlık Dergisi Lüleburgaz da satılıyor mu? ”Öğretmen, derginin Lüleburgaz’da satılmadığını ancak bir grup öğretmenin önce toplu para yatırarak getirttiklerini kendisinin de onlardan alıp okuduğunu söyledi. Öğretmen gidince önce öğretmenin bizi cesaretlendirici sözleri sözleri anıldı; giderek konu dersine döndü. Yanardağlar, lavlar derken söz geldi Mağma tabakasına dayandı:

- Seyfi Öğretmen çok iyi niyetli bir insan, ona ad takılır mıdiyenler oldu. Buna karşın ad takmayla iyilik ya da kötülük arasında bir ilişki olmadığını, yatılı okullarda hatta tüm öteki okullarda öğrencilerin öğretmenlere ad taktığını savunanlar çıktı. Hasan Üner ise:

- Siz kendi kendinize gelin güveyi olun, öteki sınıflar ona adı çoktan takmışlar!dedi. Onlar da Magma diyormuş. Bu kez hepimiz güldük. Bu kez de Hikmet Öğretminin adı soruldu. Hasan Üner’in öteki sınıflarla ilişkisi yeğeni Fevzi Üner nedeniyle hepimizden çok. Fevzi Üner okulun en girgin öğrencilerinden biri. O nedenle kulakları delik. Hasan’la konuşurken söylüyor. Mehmet Yücel:

- İşte buna sevindim, adım ad koyucu olarak çıkmıştı. Bakın bunları ben şimdi duyuyorum. Benim neden olduğumu kimse düşünmesin!dedi. Gene de arkadaşlardan takılanlar oldu; “Öteki sınıflara yayılması seni kurtarmaz, ilk söyleyen gene sen olmuşsundur!”Mehmet Yücel sinirlendi; “Böyle söylerseniz elbette benim üstüme kalır. Oysa ben sizi en yakın olarak düşünüp, bu işle benim bir ilgim olmadığını söylüyorum. Siz benim sözümü duymazdan gelip kendi kafanızdan konuşursanız. Bu bana karşı bir haksızlıktır. Amacın ız bana haksızlık etmekse, edin; o da sizin bileceğiniz bir iş. Ancak ben bundan sonra bu tür şakalarla ilişkimi tümden kestim. Bunun nedenini de sizin anlayışınıza bırakıyorum!”Mehmet Yücel’i haklı bulan arkadaşları bir süre savunma yaptılar. Karşı taraf susunca konu kapanır gibi oldu.

Yatınca Mehmet Yücel arkadaşı düşündüm; neden tavır değiştirdi? Bir bildiği mi var? Yoksa o da benim gibi yeni yöneticilerin acımasızlığından mı kuşkulanıyor? Ali Güleren’in okuldan uzaklaştırılması gerçekten söylenen nedenlerden mi? Okulda Disiplin Kurulu olduğunu dört yıldır duymamıştık. Ayakkabılarım çalındığı zaman Fikret Madaralı Öğretmen:

- Durumu Okul Müdürüne bildirirsen, Müdür Bey hemen bir Disiplin Kurulu kurar onun vereceği kararı uygular; bu da kesinlikle okuldan atılma olur!demişti. Demek o zaman Disiplin Kurulu kurulmamış. Aklım Mehmet Yücel’e takıldı; neden tek yanlı olmuyor? Önce:

- Yatılı okullarda, hatta tüm okullarda öğrenciler öğretmenlerine ad takarlar! diyen oydu. Bizim çoğumuz başka okul görmedik, o nedenle bunları bilmiyoruz. Bu tür bilgiler ortaokullara gitmiş olanlardan geliyor. Bunların başında da Mehmet Yücel'di. Anladığım kadarıyla arkadaş; “ Bunlar olsun ama bu işe beni katmayın!” demek istiyor. Biraz düşündürücü bir durum!

 

19 Kasım 1942 Perşembe

 

Vezüv, Etna, öteki neydi? gibi soruları duyarak kalktım: “Stromboli!”İdris Destan: “Şaka ediyorsun, o dediğini bizim köyledi kayaycılar İstanbul için sözler; “Istonboli!”Bu kez de İdris’in, “Bizim köyün kalaycıları!”sözü dile dolandı:

- Sizin köyde kaç kalaycı var? Yoksa sizin köylüler kalaycı olarak başka köylere mi dağılıyor? İsmet Yanar:

- Bizim köye geldiklerini biliyorum!deyince İdris İsmet’e: “Sen şu köylüler tartışmasını açma, senin köylülerinin ne yaptığını herkes biliyor. İsmet gecikmeden:

- Bildiğini açıkça, Bir bildiği olup onu açıklamayanın yedi sülalesine…. !derken araya girenler oldu. Ayıplayanların yanında, Yanardağlardan söz ederken hemen parlamalarının beklenmesi gerektiğini söyleyip, gülenler oldu. Ben konuşmaları duydum ama duymazdan geldim. İçimden de İsmet’i haksız buldum. “Önce kendisi söze karıştı, benzer söz söylenince de birden kükredi. Söylenen sözde ne vardı ki? Bence kızıp bağırma yerine sakin sakin: “Ben bizim köyde, sizin köyden gelen kalaycılar gördüm. Onlarla konuştum. Sen bizim köylülerden necilerle karşılaşıp ne konuştun, bunu söyle. Ayrıca : “Herkes biliyor!”diye genel bir söz söyledin, o herkesin içinde bizim arkadaşların da olması gerekir. Yoksa o zaman sözünü düzelt: “Burada olmayanların bildiği gibi!” de. Arkadaşları tanık gösterince ben arkadaşlara bildiklerini sormak zorunda kalacağım. Sen nasıl kendi köylülerini savunmak gereğini duyuyorsan aynı duyguları ben de duyuyorum!deseydi bence daha yerinde olacaktı. Kalaycı sözleri Mehmet Yücel’e Dürrüye’nin Güğümleri Kalaylı şarkısını anımsatmış. O onu söyleyince ben de Rükiye Dökmen Öğretmeni anımsadım. O derse geldiği günlerde bu şarkı Dürriye yerine Rükiye geçirilerek çok söylenirdi. Kimseye bulaşmadan dersliğe gittim. Halil Basutçu bana:

- Dayısı, neredeyse yeğenini dövecekler, neden yardım etmiyorsun? dedi. Yeğenimin dövülemeyeceğini bildiğim için buradayım; dediğin gibi olacağı konusundan bir kuşku taşısaydım şimdi burada değil onun yanında olurdum!Konuşurken Yusuf Asıl’la Mehmet Aygün, İsmet’le İdris’i kolkola tutuşmuş olarak dersliğe getirdiler. Fiziki Dünya Haritası asılmış. Vezüv ile Etna yanardağlarını hemen buldum. Vezuv Napoli yakınlarında, Etna da Sicilya Adasında. Stromboli ortalıkta yok. Olduğunu ben söyledim. Daha doğrusu öğretmen söyledi ama ben not ettiğim için arkadaşlara karşı ben sorumluyum. Herkes :

“Yok!”deyip ayrılınca son kez denizleri de taradım. Sicilya Adasıyla Kıta çizmenin ara üstünde küçük bir nokta buldum. “İşte Stromboli”

Övünçlü konuşmaları pek sevmeme karşın bu kez kahvaltı boyunca kendimi överce konuştum. Haritaları çok iyi okuduğumu, okuyup öğrendiğim yerleri bellediğimi, yurdumuzun 63 İlini baş harfleri sırasıyla saydığımı anlattım. Hilmi Altınsoy bir süre dinledikten sonra: -Abi sen benim bugün hasta olmamı mı istiyorsun? diye sordu. Önce söze dikkat etmemiştim; “Yoooo!”dedim ama Hilmi hemen açıkladı:

-O söylediklerinin hiç birini ben bilemediğime göre hastalanmayıp da ne yapayım? dedi. Sözlerimi geri aldım. Stromboli yanardağı yerini bulunca çok sevindiğimi, o nedenle böyle konuştuğumu anlattım. Gerçekte benim de çok eksiklerimin olduğunu, sizden yaşça büyük olduğuma buna karşın sizinle aynı sınıfta bulunduğuma göre övünecek bir tarafım olmadığını, kızlar size yan yan bakarken bana :

Abi mabi! diyerek sokulması da bunun kanıtı!dedim. Bu kez arkadaşlar güldüler; “Gene numara yaptın!”Hilmi bu kez de ; “Sahi abi doğru söyle o kızlar senin dediğin gibi bize bakıyorlar mı? ”Bakıyorlar demeye kalmadı, Hilmi makaraları saldı:

-Enayi mi bunlar, bize neden baksınlar? Ayda 20 lira alacak koca arıyorlarsa onlar zaten akılsızdırlar. Ne yapayım ben akılsız karıyı!Bu kez, Harun Özçelik karşı çıktı:

-Sen öğretmen olacaksın, eşine öylemi davranacaksın? Evli öğretmen hiç görmedin mi? Bak Eğitimbaşımız, Müdürümüz öğretmenlerle evli, onlar eşlerine nasıl davranıyorlar; biraz dikkatlice bak!dedi. Hilmi, diliyle tutulmuştu, bir iki hık mık etti ama olmadı. Kurtuluşu kaçamakta buldu:

- Bana kim bakıyor zaten, bu kadar insan içinde beni neden seçsinler? deyip boyun bükünce bu kez de arkadaşlar eski konuşmaları anımsattılar:

- Nachtigall’den ne haber? Hani balık seviyordun? (Sazan’ı anımsatma)Benim övüngenliğimle başlattığımız konuşmaları, Hilmi Altınsoy’u teselliyle sürdürerek dersliğe döndük.

Az sonra Hikmet Öğretmen geldi. Gene bu yılki derslerimizin özelliğinden söz etti. Özet olarak; “Derslerimiz geçen yıllardaki gibi bir birini isleyen konular dizisi olmayacak. Zaman gelecek o günün konusu bir önceki hafta ile ilgisiz olacak-Gülümseyerek-Bu günkü gibi deyip Trakyada tarım araçlarından söz etti. Bu arada bizim traktör görmemiş olabileceğimizi düşünerek traktör resimleri getirmiş, sıraların üzerine koydu. Aldık baktık. Resimler sıradan tarla süren küçük traktörler. Bizim köyde gerçekten yok ama komşu köyümüz (Kadir Pekgöz’ün köyü) Hamitabat’ta var. Zaman zaman başka köylere gittiği gibi bizim köye de gelip tarla sahiplerinin işini görüyor (Kırklareli-Millet Vekili Zühtü Akın’ın) Bu kadar da değil biz sınıfça Sarımsaklı Çitliğinde büyük traktörler bir yana biçer-döğer, Biçer-döğer-sürer türünü de gördük. Bunu öğretmene nasıl söyleyeceğiz? Biz bakışırken Bekir Temuçin, beklenmedik bir öneride bulundu; “Öğretmenim resimler yerine bir gün buraya yakın Sarımsaklı çiftliğine gidelim, orada her türlü tarım aracı var, biz orasını çok sevdik!”dedi. Öğretmen çok anlayışla karşıladı:

-Onu ben de düşündüm, Besim Beyle de konuştuk ancak mevsim onlar için dinlenme mevsimi, biz bunu bahar çalışmaları başlayınca yapmaya karar verdik. Sizin orasını gördüğünüzü biliyorum!deyince birden pısırdık. Öğretmenin ayrıca Edirne Fidanlığına gidip bir hafta kalacağımızı, aşı uygulamaları yapacağımı söyleyince sevincimiz büsbütün arttı. Doğal olarak bu da yaz başlarında olacak. “Ancak onlardan önce İstanbul Asfaltı kuzeyine düşen dört köye(Evrensekiz-Ahmet Bey-Büyük, Küçük Karıştıran) gidip köylerin tarla tarımı özelliklerini yerin göreceğiz!” muştusuna ayrıca sevindik. Yarın gidecekmişiz gibi konuşmalar, günlere dökülmeye başlandı. Hikmet Öğretmen traktör resimlerini toplarken Seyfi Öğretmen kapıdan girdi. Biz ayakta dururken iki öğretmen selamlaşıp konuştular. Seyfi Çaçur Öğretmen gülerek:

-Biz iki arkadaş, birimiz yerin altını, birimiz de yerin üstünü anlatmaya çalışıyoruz, acaba siz bu iki olayı gerçeğine uygun kavrayabiliyor musunuz? Arkadaşlardan bir grup: “Kavrıyoruz!”deyince öğretmen;  “Ne iyi ne iyi!”deyip gülümsedi. Arkasından da:

- İnsanlar hep doğa olaylarını kavradığını söyler, bu inançları içinde yaşam sürdürürler ama arada sırada onların yanıldığı ya da yetersizliği acı bir şekilde anlaşılır. Örneğin yanar dağların bir çoğu sürekli duman tüttürür, ara ara da lavlar atar. Bu onun çalıştığının kanıtıdır. Buna karşın binlerce insan o dağın eteklerine gidip ev-bark kurar. Bu kuruluşlar zaman içinde bir hatta iki kent oluşturur. Bir de görülür ki büyük bir patmala sonunda iki kent yok olmuştur. Hani insanlar ders alıyordu? Bu, İtalya yarım adasında oldu, iki kent ateşler altında yok oldu. Salt İtalya’da değil, Japonya’da, Amerika’da Avustralya’da, Afrika’da olagelmektedir. Depremler de böyledir. İnsanlar sağlam yapılmış evlerde oturmayı düşünürler. Ancak sağlam evin sanıl olması gerektiği üstünde durmazlar. Yalap şap bir yer kotarıp içine girerler. Girerler ama gelen ilk depremde canlarından olurlar!Öğretmen gülümseyerek; “Hadi bunu konuyu bura keselim. Bizim yurdumuzda, özellikle de Trakya’da yanardağ yoktur. Yanardağ korkumuza gerek yok, depremler için de güvenli evler yaparsak onu da bir ölçüde atlatmış oluruz. Öyleyse bizim görevimiz, bu konuların çok önemli olduğunu halkımıza anlatmak olacaktır. Özellikle de ev yapımlarında depremlerin anımsatılması bir insanlık görevimiz olmalıdır!” Öğretmen:

- Yanardağları, dünya küresinin mağma tabakasından söz ederken depreme geçmemin bir nedeni var bir süre kaldığım bir değerli bölgesinde birkaç gün önce bir deprem oldu. İnsan kayıbı az ama(7 kişi)Buna karşın yıkılan bina sayısı 1100. O yöreyi bilirim; dayanaksız çamurdan kerpiç yapıp binaları diki dikiverirler. Bu 1100 ev, köylerdeki yıkım toplamıdır. Ne olur o insanlar biraz daha dikkatli yapı yapsalar daha iyi olmaz mı? Bu uyarımı oralara gidecek siz arkadaşlara yapar, onlar da bu görevi sürdürürlerse kuşkusuz aynı şiddetteki bir depremde yıkılan ev sayısı 5-10, bilemedin 10-50 olur. Bu ise 1050 evin kurtuluşu demektir. İşte sizlerin önemli görevleriniz bunlar olacaktır!dedikten sonra geçmişte püsküren dağların adlarını, memleketlerini, yaptyanarığı zararları anlattı. Kuzey Amerikadaki Alaska’dan Yeni Zelenda’ya dek değişik yerlerdeki yanardağları sıraladı. Sonunda da bu adlardan sorumlu olmadığımızı, bilgimizin olmasının yeterli olacağını anımsattıktan sonra ayrıldı. Bu kez de Seyfi Çaçur Öğretmen’le Talat Ayhan Öğretmen karşılaştılar. Bir süre ayakta bekledik. Talat Ayhan Öğretmen gülümseyerek; “Sizi ayakta beklettim, bu son kez olsun. Dilerim haftaya kendi dersliğimize geçeriz de beklemekten kurtulursunuz!”dedi. Öğretmen dersliğimizin güzel olduğunu tekrarladıktan sonra “Gene de Resim derslerini biz kendi yerimizde yapacağız. Resim çalışmaları da bir atölye çalışmasıdır. Atölyelerin kendine özgü araç-gereci vardır!”dedikten sonra gülerek bana baktı: “Değil mi!”diye sordu. Birden toparlanamadım, kekeleyerek , “Evet!”dedim ama doğru mu yanlış mı söylediğimi kestirmeye çalışırken öğretmen doğal olarak konuşmasını sürdürünce kendime geldim. “Yanlış bir durum olsaydı öğretmen sözlerini değiştirirdi!”deyip rahatladım. Bu kez de neden atölye sözü arasına beni kattı sorusuna takıldım. Sonunda onu da kendi açımdan değerlendirdim; “Öğretmen beni, marangozluk atölyesinde başarılı çalışan biri olarak gördü. O nedenle bana sordu!”deyip rahatladım. Rahatladım, diyorum ama gene de bir soru işareti aklıma takıldı.

Öğretmen kolunun altında getirdiği kalın dosyadan kağıt çıkarıp hepimize dağıttı. Tahtaya çizgiler çizerek okul numaralarımızın, adlarımızın , günün tarihinin yazılacağı yerleri gösterdi. Kağıtları katlamamamızı, dağıtıldığı gibi kırıksız toplayacağını anlattı:

- Bunlar birer ödev kağıdıdır. Ancak bu ödev aynı zamanda dikkat ödevidir!dedikten sonra tahtaya geçip bir çizgi çizdi. Sonra da başka çizgiler çizdi. Çizgiler önce karmakarışık oldu. Sonrada bu çizgilerin bazılarının aralarını tebeşiri yan çevirip boyadı. Sonuçta o dik çizginin çevresinde birkaç tane asılı, rüzgarda sallanan bayrak çıktı. Biz, biraz şaşkın:

- Aaa, maa derken öğretmen; “Siz böyle değil uygun bir sırada bahçeye çıkıp bayrağın o andaki duruşunu çizeceksiniz!dedi. Öğretmen bu kez bir kutu alıp gösterdi. Hepimiz sustuk. Kutunun ucunu açıp biraz eğdi bir çok kalemin ucu çıkı. Kutu kalem kutusuymuş. Öğretmen kalemleri masa üstüne döküp birer birer eline alarak bir kaçını gösterdi. Bu kez de bildiğimiz renkleri sordu. Tahtaya yakın arkadaşlar renk adları saydılar; “Kırmızı, yeşil, sarı, mor, mavi, pembe, siyah, beyaz!”deyip durdular. Öğretmen, “Kutuda 20 kalem vardır, her kalemin rengi başka olduğuna göre demek kaç renk oluyor? “20!” yanıtı verilince bu kez de öğretmen, “Gelecek derse ben büyük kutuyu ketireceğim, onda da kırk kalem olacak!”deyip güldü. Öğretmen gülünce Sami Akıncı parmak kaldırdı, “Öğretmenim Nevton çarkı!” derken öğretmen:

- Nevton çarkına gerek yok, yağmurdan sonra çıkan Ebem(Gök) kuşağında da 7 renk var, denip durulur ama o yedi rengin her biri içinde de en az on renk olduğu da söylenmektedir. Önemli olan onları algılacak gözleri eğitmektir!Tam bu sıra zil çaldı. Öğretmen kalemleri topladı. “Bu konuyu yine konuşacağız!” deyip ayrıldı. Arkadaşlar yedi renk, yirmi renk tartışması yaparken ben Müdür Beye gittim, hemen geleceğini söyledi, yerime otururken Müdür Bey kapıdan girdi. Girer girmez de Tuskegee okulundan söz etti. Müdür Bey Konuşurken tüm arkadaşlar soluksuz dinlediler. Oradaki okulun çalışmaları, doğrudan okulun bol ürün almasına yönelikmiş. Bu amaçla çalışılıyormuş. Biz bu mertebeye gelmemişiz. Müdür Bey, gelecek yıllarda daha çok çalışıp kendi ekmeğimizi kendimizin yapacağını, kendi etimizi kendimizin sağlayacağını söyledi. Buraya kadar sessizce duran arkadaşlar birden kımıldandılar. Önce Mehmet Yücel sordu:

- Biz onlarla bir miyiz öğretmenim, onlar annesiz babasız, bakıma muhtaç zenci çocukları, çalışmanın her türlüsüne muhtaç insanlar. Biz anne babalarımızı bırakıp öğretmen olmak üzere geldik. Bize sanat öğretileceği söylendi, sevinerek çalıştık. Okulumuz elimizden alındı, yerine okul yaptık. Şimdi de ekmeğimizi kendimizin yapması söyleniyor. Bu bence doğru değil öğretmenim!dedi. Ben parmak kaldırdım. Müdür Bey az düşündü; “Sen de konuş bakalım!”dedi. Ben, Kastamonu-Gölköy, Kayseri-Pazarören, İzmir-Kızılçullu Köy Enstitülerindeki çalışmaları anlattım. Bizim okulun oradan oraya göç etmesi nedeniyle çalışma düzeninin yeterince kurulamadı dedikten sonra, Tuskegee okulu özel bir okul, o tüm harcamalarını kendi karşılamak zorunda. Oysa bizim böyle bir sorunumuz yok. Biz salt yiyecek gereksinimlerimizi karşılayınca rahata kavuşmuş olacağız!dedim. Müdür Bey gülümseyerek:

- Ha şöyle, en doğrusunu sen söyledin!deyip beni oturttu. Sonra da kendisi, Köy Enstitülerinin kuruluş amaçlarını tekrarladı:

- Görevimiz, Atatürk’ün deyimiyle Türk köylüsüne yardım etmek, onların çocuklarını okutmak, topluca Türk Ulusunu Dünya Uygarlık düzeyine çıkarmaktır!dedi. Mehmet Yücel’e bakarak; “Böyle değil mi? ”diye sordu. Mehmet Yücel, “Evet efendim!”deyince nedense Müdür Bey de; “Evet efendim!”diye tekrarladı. Geçen derste kaldığımız yere işaret koymuştuk. Müdür Bey, “Kaldığımız yerden okuyalım!” deyince Bekir Temuçin okumaya başladı. Tam da okulu bitirenlerin iş yaşamına girişleri anlatılıyordu. Zenci çocuklarının hırsızlık yapmaktan vaz geçtikleri, beyazlara karşı nasıl navranılacağını bildikleri için beyazların yanında bile iş buldukları anlatılıyordu. Bu “BİLE” sözüne gülümseyenler oldu. Müdür Bey de gülümsedi. Sözü aldı:

- Biraz da tarih konuşalım!deyip Afrika’dan Amerika’ya zenci kaçırıp satmalardan, satılan zencilerin giderek Amerika’da çoğalmalarından, şimdilerde ise bu kavgaların sürdüğünü anlattı. Zil çalarken Müdür Bey son olarak: “Zenciler, Amerikan vatandaşlık hakkını almıştır. İçlerinden yazarlar, sanatçılar çıkmaktadır. Bazı eyaletlerde polis olanları bile vardır!”deyip çıktı. Müdür Bey gittikten sonra bir grup arkadaş Mehmet Yücel’in yanında toplandı; “Ne güzel söyledin. Sen konuşurken kaşlarını çattı, gözlerini gerdi!”gibi sözler söylendi. Mehmet Yücel sözlerini tekrarladı:

- Ne yani, ben zenci çocuğu muyum, yoksa yetim miyim? İyi fena bir okulda okurken daha iyi olacağını düşündüğüm için orasını bırakıp buraya geldim. İlk yıl, şu oldu, ikinci yıl bu oldu, üçüncü yıl ne oldu? Dördüncü yıla girdik bu kez de biz sorumluymuşuz gibi paylanılıyoruz!”Arkadaşlar Mehmet Yücel’i sakinleştirdiler; “İyi söyledin!”

Yemekte aynı sözler tekraralandı. Kimi kez fazlası eklendi, kimi kez kısaltıldı. Benim sözümü ise yerinde söylenmemiş olarak sayanlar oldu. Oysa ben konuşmasaydım arkadaşımızın başına kabak patlayacaktı. Bunu bildiğim için arkadaşın söylediklerini yumuşatacak sözler söyledim. Ne var ki arkadaşların çoğu bKonuyu depreştirmemek için sustum. Yusuf Asıl bir ara kendi düşüncesini söyledi:

(Benim için) O konuşmasaydı Müdür Bey Mehmet Yücel’e sorular soracaktı. Belki de bu sorular sırasında arkadaşı zor duruma sokacaktı!dedi. Yusuf'un uyarısından sonra benim konuşmam, tüm arkadaşlarca ço olumlu olarak değerlendirildi.

Marangozluk atölyesinde masa çalışmalarını sürdürdük. 6. sınıflardan bir grup geldi. Dikkatli dikkatli bizi izliyorlar. 6 kişiler. Üçünü daha önce tanımıştım, bana yakınlıkları bundan olacak:Ahmet Dökme, Mustafa Elbüken, Hasan Akyurt. Mustafa rende sürerken çenesini oynatıyor. Nedenini sordum. Ondan önce Hasan yanıtladı: “Onun ağzı hiç durmaz, hep konuşur. Şimdi konuşamadığı için öyle oynatıyor!”dedi. Halis Öğretmen konuştuğumuzu iyiye yormamış bana seslendi; “Sizi oyalıyorlarsa, buraya gelsinler!”dedi. Ben, : “Bize yardım ediyorlar!”dedim ama onların neşesi bozuldu, geri çekildiler. Paydosa doğru öğretmen yardımcılarımza atölyeyi yoplattı. Tüm araç-gereç yerine kondu. Elimizdeki masalar neredeyse bitti ama üstlerinin son şekli karara bağlanamadığı için çatmasını yapamadık. Üstlerinin cam olup olmayacağı kesinleşmedi. Böylece bizim resim dersi gene dersliğimizde olacak.

Dersliğe gidince bunu arkadaşlara söyledim. Herkes unutmuş, cumartesi günü anımsatmamı istediler; çıkıp bayrak resmi yapacaklar. “Yağmur yağarsa ne olacak? ”O konuda da öneride bulundum: “İki koridorun penceresinden de bayrak görünüyor, oralardan çizeriz!”. Arkadaşlar buna da sevindiler.

Serbest okuma saatinde Asım Öğretmenle çalıştık. Ben tek elle 3’lü, 4’lü noltaları bir arada çalıştım. Öğretmen, ellerimin, özellikle parmaklarımın piyanoya çok uygun olduğunu söyledi. Kendi ellerini göstererek

“Benim ellerim o kadar elverişli değil ama ben kendimi zorlayarak onları adam edeceğim!”deyip güldü. Kendisi metodun ileriki sayfalarından bir parça çaldı. Schubert’ten vals. Öğretmen, cumartesi-pazar günleri de uygun zamanları kendi seçip beni çalışmak için çağıracak. Pazartesi, çarşamba, cuma günleri de serbest okuma saatlerinde beni bekleyecek. Böylece piyano çalışmalarımız belli bir proğrama bağlanmış oldu. Öteki zamanlarda boş kalırsam, öğretmenin ders saatlerinde odasında akordiyon çalışabileceğim. Başka çalışacak uygun bir yer bulduğum zaman büyük akordiyonu her zaman alabileceğim.

Yemek zili çalınca çıktım. Arkadaşlar beni merak etmişler. Yemekte Asım Öğretmenin proğramını anlattım. Arkadaşlar inanamadılar. “O öğretmen bu anlattıklarını yapar mı? ”Öğretmenin kendisi böyle düşünmü!”deyince başlarını salladılar. Sevinçliyim, anlatıyorum ama arkadaşlar böyle deyince de kaygıya kapılıyorum:

-Bir gün kapısına gittiğimde; “Ne var? Şimdi git sonra gel!”derse, bir daha gidemem. Olsun, kendi akordiyonumu getirir keyfimce çalarım. Ne var yani? Hasanoğlan’da Behire Öğretmen nasıl engel olamadıysa özellikle burada, kendi ilçem olan Lüleburgaz’da ailemin burnu dibinde bana kimse engel olamaz.

Çalışma saatimizde öğretmn olarak kimse gelmedi. Mehmet Yücel’in Okul Müdürüne söyledikleri bir kez daha konuşma konusu oldu. Mehmet Yücel gene efkarlandı: “Bunun böyle olacağını baştan anlamamız gerekirdi ama biz düşünemedik. Daha birinci ayımızda bize bir takım işaretler verilmişti. Kendimiz kendimize ad bile bulmuştuk:

-Edirne Çöpçüleri. Sonra ne oldu? Geldik ne olduğu bilinmeyen garibanlar olarak Alpullu’da çalıştık. O da yetmedi, Lüleburgaz’da aldık soluğu …Sonra da Kepirtepe!Kepirtepe’ye gelince ne kadar mutlu olmuştuk. Nasıl da sevinerek çalışmıştık!Hasanoğlan’a gidiş belki zorunluluktu. Geriye gelince daha rahat olmamız gerekmez mi? Niçin rahat değiliz? Mehmet Yücel bunu sorup durunca Sami Akıncı konuştu:

-Mehmet Yücel arkadaşım, söylediklerine aynen katılıyorum. Katılmadığım bir taraf varsa, bu düşüncelerimizi şimdi söylemenin zamanı olmadığıdır. Lütfen hepimizi üzen olayları tek başımıza üslenim dertlenmeyelim. 6 ay sonra buradaki olayları hep arkamızda bırakıp yeni görevler üsleneceğiz. Onlar da belki pürüzlü olacak ama buradaki üzüntüler burada kalmış olacak. Sen bugün güzel söyledin, sanırım Okul Müdürü de sana hak verdi, yanıt vermek yerine geçiştirici konuşmalarla konuyu değiştirdi. Bunu burada keselim. Üzüntünü paylaşıyoruz, sen de bizim düşüncelerimizi paylaşmaya razı ol. Bu konuyu kapatalım!İsmet, Mehmet Yücel’e takıldı;

- “Ne bekliyorsun İskelet, teşekkür et, gül bakayım!dedi. Mehmet Yücel İsmet’e baktı. Başını sallayarak; “Ben sana ne diyeyim, Kızılcıkdereli kızılcık!”dedi. Bunun aslında arkadaşlar arasında önemli simge özelliği vardı, başka zamanlarda olsa uzunca bir çatışmaya neden olabilirdi. Ama bugünkü durum değişikti. İsmet sordu:

-Kızılcık sopası mı istersin yoksa kızılcık şurubu mu? Mehmet Yücel, “Şurup isterim, yapayım sopayı deyince İsmet b u kez de:

- İyi sçetin sopa bana gerekli olacak, iyi bir zamanında onunla seni bir güzel döveceğim!Herkes güldü. tam gülüş sırasında Eğitimbaşı kapıdan girdi. Gülerek:

- Sizi buraya neden aldık, hiç düşündünüz mü? diye sordu. Düşünmedik!”diyenler oldu. Eğitimbaşı bu kez:

- İşte bunun için, ötkie derslikte size doğrulununca haber yayılıyordu; “Geliyorlar!”Bakın burada iş değişti, kapıdan haberiniz olmadan giriverdim. Gene kollarını göğüs üstünde bağladı. Sağ eliyle önce çenesi kaşır gibi elledi. Bu kez sağ elinin baş parmağıyla işaret parmağını oynatarak birşeyler anlattı. Mehmet Aygün ile Kadir Pekgöz’ün adlarını sordu. Benim burada da neden yalnız oturduğumu sorüşturdu. Benden önce arkadaşlar

- “Oradaki düzeni aynen koruduk!” dediler. Hiç ilgilenmiyormuş gibi gezindi ama hepimizi izlediği belli oluyordu; yarınki dersleri sordu. 2 ders müzik sözünü duyunca, beni göstererek. Ondan başka müzik dersini seven yok galiba, önünde müzik kitabı olan tek o!”dedi. Kimse tınmayınca bana döndü:

- Sen buna ne diyorsun? ”diye sordu. Ben de; “Ben, bilmediklerimi öğrenmeye çalışıyorum; sanırım arkadaşlar benim çalıştıklarımı biliyorlar!”dedim. Eğitimbaşı gülümseyerek:

- Umarım öyledir. Yoksa senin bu sözün onlara acımasız bir sitem olacaktır!dedi.

Eğitimbaşı fazla kalmadan gitti. Arkasından olasılıklar öne sürüldü. “Sabahat Öğretmen nöbetçidir, onun yerine geziyor. ” “Evde dırdırlaştılar, sinirini geçiştirmek için geziyor. ” Ne o ne de bu? “Sabahat Öğretmen, sezdirmeden Türkçe çalışanları saptamak istiyor!”Bunu duyunca Mehmet Aygün bir çığlık attı. Meğer o an önünde açık bir öykü kitabı varmış. Eğitimbaşı o kitabı önünde görünce adını görmüşmüş. Bu kez de Kadir Pekgöz karşı oldu:

- Benim de adımı sordu, benim önümde kitap falan yoktu!deyince Kadir’e takılmalar başladı:

- Sen uyukluyordun!dediler. Kadir kesinlikle uyuklamadığını söyledi. Kadir öyle söyledi ama şakacılar onun yakasına yapışmışı. Önce Arif Kalkan; “Uykusu gelen önce ayırdında olmaz!”derdemez, Sefer Tunca:

- Doğrusunu isterseniz ben Kadır’in başı öne düşerken gördüm. Eğitimbaşı görür korkusuyla uyaramadım!dedi. Arkasından Yakup Tanrıkulu Kadir Pekgöz’e; “Ne var bunda kızacak, benim her akşam başım birkaç kez sıraya vuruyor!”deyince Kadir çılgına döndü; Bir ona bir ötekine söylendi:

- Sen nerede oturuyorsun? Oradan nasıl gördün? türü sorular sorarken ötekiler de:

- Ne var bunda kızaca İnsanlar uykusu gelince uyur!türü konuşmalarla uyuklamak şöyle dursun Kadir Peklgöz’ün uykusu iyice kaçırıldı. Yatınca duramadı benim yanıma çıktı. Hemşerim Kadir’e kıyamadım. Neden sinirlendiğini sordum. Neden sinirlendiği üstüne fazla bir şey söyleyemedi. Köyden, geçmişten söz ettik, yarın sürdürmek üzere konuşmamızı kesip yattık. Kadir gidince ona uykumuzu kaçırmayalım dedim ama benim de uykum kaçtı. Ben de kendi söylediğim söze karşı söylenenin nereye vardığını ya da varacağını düşündüm “Umarım öyledir, yoksa senin bu söylediğin onlar için acımasız bir sitem olacaktır!”ne demek? Sitemin ne oluğunu biliyorum. T. D. A. K Osmanlıcadan Türkçeye CEP KILAVUZU’nda sitem için gücem=gücen deniyor. Gücendirici, kırıcı anlamı taşıyor. Öyleyse acımasız sitem, çok büyük kırgınlık, güceniklik yapmak olacaktır. Neden? Ben ne dedim? Ben müzik çalışırken onlar çalışmıyor. Çalışmadıklarına göre demek o konuları biliyorlar. Bana göre bilmeleri gerekir. Hem bilmiyorlar hem de çalışmıyorlarsa, ben onların çalıştığını sanıyorsam, böyle sandığım için bana niçin gücensinler? Pek anlamadım!…

 

20 Kasım 1942 Cuma

 

Akşam kuruntular içinde uyumuştum. Uyanınca onları anımsadım. Sitem-gücem-gücen. Kadir de benim gibi huzursuzmuş herhalde, uyanır uyanmaz benim ranzaya tırmandı. Kadir. “ Günaydın!”deyince bu kez Orhan Kadir’e, “Ne Cingöz, gene birşeyler peşindesin, yoksa arayıp sormazdın!”dedi. Kadir bu söze çok sinirlendi; “Şimdi şakanın sırası değil, hem benim soyadım Pekgöz, senin söylediğinle bir ilişkim yok; bunu böyle bil!”diyerek Orhan’ı bir güzel payladı. Onlar iyi arkadaş oldukları için aralarına girmedim. Kadir de bana söyleyeceğinden vazgeçmiş olacak, söylenerek indi. Bu kez de Orhan bana:

-Hemşerin bir şeye kızmış, yoksa bu sözlere böyle tepki göstermezdi!deyip arkasından gitti. Derslikte gene dalaşmaya başlayacaklar, düşüncesiyle arkalarından çıktım. İkisi sıra arkadaşları olduğu için nasıl olsa sıralarına oturunca konuşurlar, diye düşünüyordum. Oysa dersliğe girince Kadir Pekgöz’ün benim sıradaki boş yerde oturduğunu gördüm. Gülümseyerek; “Hoş geldin!”dedim. Kadir yanıt verdi ama yorgun atlar gibi soluyordu. Müzik defterimi açıp sözleri yarım yarım yazılmış okul şarkılarını gösterdim; “Bildiğin varsa söyle tamamlayayım!”deyince Kadir bu kez bana:

-Beni yumuşatmak için yapıyorsun bunu biliyorum. Ancak çok sinirlendim, şimdi bir yardımım olmaz, sonra yaparız!deyip sustu. Ben defterimi karıştırmaya devam ettim. Kadir Kahvaltıya dek öyle kımıldamadan, uyur gibi dik oturdu. Kahvaltıya giderken dokundum: “Elim sende!”dedim. Kadir’in duruşundan beklemediğim bir yumuşaklıkla:

- Abi, sen yokmusun sen!deyip boynuma sarıldı. Kendi abisini anımsatmışım ona. O da kayga ettiklerinde, Kadir küsünce bir süre sonra gelip böyle yaparmış. Anımsadığı ağabeyi Hüseyin’i ben tanırım, ilkokulda birlikte okuduk. Şakacıydı. Esmerceydi ama nedense ona Kara Hüseyin derlerdi. Kadir’in babası da çok esmer değildir, ona da Kara Hafız derler. Babası bunu bizim köyle şöyle anlatmış. 300 hanelik Hamitabat köyüne iki Hafız atamışlar. Öteki çok sarışın olduğu için ona Sarı Hafız lakabı takılmış. Zamanla bu kez kendisine de bir renk katmışlar:”Kara Hafız!”Hafız Amca yakınırmış:

- Çocuklarım, bir çok insan gibi buğday rengi olmasına karşın onlara da KARA denmesine şaşıyorum!dermiş.

Kahvaltıya Kadir’le konuşarak girdiğimi görünce Orhan sevindi. Yavaşça:

- Yumuşatman iyi oldu, yoksa gün boyu kasılacaktı!dedi. Kadir bir masa ötemizde, duyabilir kaygısıyla bir süre fısıltılı takılmalar sürdü. Kadir’ın bir adı da Domuzormanlı. Köyleri Hamitabat adını çevrede pek kullanmıyorlar. Halk arasındaki yaygın adı Domuzormanı. Aynı köylü Kırklareli Milletvekili Zühtü Akın da köyün resmi adı olan Hamitabat denmesi için yöneticileri sık sık uyardığı söylenmekte ise de halk Domuzormanı söylemini sürdürmektedir. Neden Domuzormanı dendiğini geçmişi yıllarda ben anlattığımda Kadir de sinirlenmişti. Ancak Lüleburgaz’a geldiğimizde tüm Lüleburgazlıların tanıdığı Hamitabatlılara Domuzormanlı dediğini görünce Kadir de yumuşadı. Kimi kez Kadir’e takılmak isteyen arkadaşlar, “İşt, Domuzormanlı!”deyiverirler.

Kahvaltı süresince buna benzer olaylar konuşuldu. Kahvaltıdan sonra yanımdaki boş yere Abdullah Erçetin’in oturduğunu gördüm. Abdullah anlattı. Kadir’in yerinden kalkmasına Orhan üzülmüş. Bu kez Abdullah ile plan kurmuşlar. Boş yer gerçekte Abdullah’ın yeri. Bu nedenle Abdullah gelip yerine oturacakmış. Çaresiz kalan Kadir de yerine, Orhan’ın yanına dönecekmiş. Güldük. Biz konuşurken baktım Kadir’le Orhan da konuşuyorlar. Bu kez de ben Abdullah’ı bırakmadım, eksik şarkıların sözlerini yazdırdım. Abdullah’ın yazısı da çok güzel. Böylece boş dersimi çok iyi değerlendirdim.

Asım Öğretmen akordiyon omuzunda geldi. Günaydın dedikten sonra bana:

Bundan böyle, dersten önce gel de akordiyonu dersliğe sen getir!dedi. Do-mi-sol-do seslerini birkaç kez çaldı. Sonra do-re-mi-fa-sol-la-si-do sıralamasını yaptı. Arkadaşlar doğru yanıtladılar. Akordiyon uyumunda inici çıkıcı gamlar yapıldı. Bekir Temuçin, Yusuf Asıl, Hasan Üner, İdris Destan, Yakup Tanrıkulu “Aferin” aldılar. Öğretmen ses denemeleri yaptırdı. Bir arkadaş do sesini uzatırken bir başka arkadaş mi sesini uzattı. Bunu bir çok arkadaş denedi. Önce sesler çabucak birleşirken birkaç denemeden sonra sesler kendi yerinde durdu. Sesini bozmayanlardan biri de Halil Basutçu oldu. Öğretmen uyardı; “Müzik kulağın var, ses tının da müziğe uygun. Şimdiye dek çalışmamışsan bundan böyle çalış!”dedi.

İkinci derste de önce okul şarkıları söyledik. Gene inici, çıkıcı gamlar yaptık. Bu kez de do-mi-sol-do dörtlüsünü denedik. Oldukça zor oldu ama sonunda öğretmen birkaç arkadaşın dörtlüsünü beğendi:

- İlk derslerde bu kadar başarı bence umut vericir!diyen öğretmen zil çalınca akordiyonu alıp giderken koştum. Öğretmen gülerek; “Giderken değil gelirken almanı istedim!”dedi. Buna da sevindim. Akordiyon taşıyıcılık gibi bir işim olsun istemiyorm.

Okul Müdürünün kapısı çaldım, Müdür Bey yoktu. Talat Tarkan Öğretmen gördü: “Müdür Bey bugün derse gelemez, önemli bir işi çıktı, derslikte sessizce çalışın, bir ara ben uğrarım!”dedi. Arkadaşlara söyledim, herkeste bir sevinç. Ancak sevinç giderek dersin eleştirisine kaydı. Bütün yıl Tuskegee mi okuyacağız diyenler çıktı. Tuskegee sözü bizim sınıf diline çevrilerek tekrarlandı. Bu kez de Sami Akıncı sinirlendi; “Geçen yıl Pestalozzi’yi okurken de yakınıyordunuz, sizler ne okumak istiyorsunuz? ”diye sordu. Birkaç kişi birden. “Ne okumamızı istediğimizi söyleyelim mi? ”diye sordu. Sami gülerek, “Söyleyin bakalım!”deyip yerine oturdu. Sami oturunca kitap adları sıralandı. Hasan Üner: Homongolos’u, Mehmet Aygün:Aygır Fatma’yı, Arif Kalkan:Yakılacak Kitabı, İbrahim Ertur:Don Kişot’u, Bekir Temuçin:Devrilen Kazan’ı, Mehmet Yücel:Cinci Hoca’yı önerdi. Mehmet Yücel’in Cinci Hoca önerisi ilginç bulununca ben de Rasputin’i önerdim. Fettah nedense ben konuşunca“Raspotin diye bir kitap var mı? ”diyerek çevresine bakındı. Böyle bir kitap olduğu, Yusufov(Yosopov)diye bir yazar tarafından yazıldığını söylenince bu kez Yusuf Asıl:

-Okumadım ama hemen okuyacağım, o kitabı ben de öneriyorum!deyince ben sözümü geri aldım. Ancak arkadaşlar bu kez Fettah’a takıldılar: “Sen de bir kitap söyle. Arkadaş kesinlikle kitap okumaz. Arkadaşlar bunu bildiği için direttiler. Fettah anımsadığı bir adı söyledi:

-Çiroz Ahmet! Tüm arkadaşlar güldü; “Çiroz Ahmet kitap değil, bir öyküde geçen kişi!” Sami Akıncı Fettah’a döndü:

-Be kardeşim, bari sus! Fettah biraz kabararak:

- Benim konuşma hakkım yok mu? Sami sözünü sürdürdü; “Sen konuşma hakkını değil mahcup olma hakkını kullanıyorsun, bari haklarını bir düzene sok da yerli yerinde kullan!”dedi.

Yemek zili çalınca arkadaşlar:

-Ne güzel Öğretmenlik Bilgisi Dersi yaptık! diyerek derslikten çıktılar.

Yemekte Yusuf gerçekten Rasputin diye bir kitabın olup olmadığını sordu. Hasan da okuduğu için benden önce o, böyle bir kitabın oluğunu söyledi, kısaca da özetledi. Yusuf sahiden okuyacağını söyleyip teşekkür etti.

Tarım dersimizde dört grup oluşturarak fidanlıklara dağıldık. Fidanların köklerini merkez sayıp 30 cm yarı çapında kazdık. Daha doğrusu toprağı kabarttık. Bizim grup çamlıkta çalıştı. Sanırım en rahat bizimdik. Bağ grubunu uzaktan gördük, çok eğilip kalkılar. Bahçe grubu başında Besim Öğretmen gitti. “Bu da onlara yeter!” diye güldük. Özellikle Fettah Biricik’in o grup içinde olması, yeterince tehlike içinde olduklarını gösterdi. Çünkü arkadaşımız Fettah konuşmadan duramaz. Buna karşın Besim Öğretmen de konuşanı hemen saptayıp haşlar. Hikmet Öğretmen bizim yanımıza bir kez geldi; “Güzel, güzel, çok güzel!”deyip ayrıldı. Uzaktan gördük, bağcılarla uzun uzun konuştu sonra onları da bırtaktı.

Bugünkü tarım çalışmalarımız iyi geçti. Bizim grup, Marangozluk bölümünden 7 kişi, grup oluşturma bize bırakılınca bir araya geliveriyoruz. Hasan Üner, Yusuf Asıl, Mehmet Aygün, Hüseyin Orhan, Recep Kocaman, Salih Baydemir. Zaman zaman Harun Özçelik de bize katılıyor.

Dersliğe döndüğümde Asım Öğretmenin beni arattığını öğrendim. Pazartesi-çarşamba-cuma günlerini unutmak yok. Öğretmen saatine baktı: “40 dakikamız var, ona göre deyip beni yerime oturttu. Kısa bir açıklamadan sonra 7-8-9-10. parçalarını ikişer kez çaldık. 11 parça bana göre çok kolay geldi. 12 parça bir İngiliz şarkısıymış; ben bu kez fa anahtarını çaldım. Kolay yaptığımı görünce öğretmen, Schüler, Lehrer partilerini değiştirdi. 11 parçayı çok rahat çaldım. 12. parçada sekizlik notalarla bemol işin içine girince biraz duraksadım. Öğretmen tekrar lehrere geçince çok güzel çaldık. 13. Parça su gibi geçti. 14. parça da bir İngiliz( Scotch=İskoç) şarkısıymış. Ben, gene fa anahtarını çaldım. 7’den 14’e dek çalıştığımız parçaları tekrarladık. Öğretmen sevinerek; “Bu iş olacak, yorulacaksın ama hem sen öğreneceksin hem de beni çalışmaya zorlayacaksın!”deyip 15-16-17-18-19-20. parçaları ikişer kez çaldı. 18’le 20. parçalara bayıldım. Onları çalacağımız günü sabırsızlıkla bekleyeceğim. Sanırım onları akordiyonla da çalacağım. Birisi Röslein parçasını andırıyor. O da bir Alman şarkısıymış.

Yemekte bir haber:Askerlik Derslerine bir Binbaşı gelecekmiş. Zaten okullardaki Askerlik Derslerine binbaşılar geliyor bunu öğrendik ama, bizim okula gelecek olan belirlenmiş mi? Bunları tümen komutanlığı seçiyormuş. Lüleburgaz’daki Tümen komutanı değişince bizim iş gecikmişti. 9. sınıfların söylediğine göre bu kez bu haber doğru çıkacakmış. Nedense ben içimden salt Askerlik Derslerinin boş geçmesini istiyorum. Ancak öteki derslerin boş geçmesine karşı olduğum için bunu açıklayamıyorum. Askerlik Derslerinde sanırım biz pek bir şey öğrenemiyoruz. 20 günlük kampta bir yıllık dersten çok bilgi aldığımızı biliyorum. Derslikte anlatılanlar kolayca unutuluyor. Bizim okulun çalışma ilkelerne Askerlik dersleripek uymuyor. “Yaparak öğrenme, gerçek öğrenme oluyor, öğrenilen bilgiler kolay kolay unutulmuyor!” Hepsi değil, gene de unutulmalar oluyor. Ancak tekrarlar unutulanları azaltıyor. Bana göre öğrenilenler tekrarlanmazsa nasıl öğrenirsen öğren gene unutulur. Akordiyonla çaldığım parçaların bir bölümünü çok sık, bir bölümünü de arada tekrarlıyorum. Ara ara tekrarladıklarımda hep aksamalar oluyor. Kusursuz çaldıklarım, çok tekrarladıklarım parçalar. Bunu Türkçe dersinde de denedim; sık okuduğum ezber şiirler bütünüyle aklımda; önemsemediklerim uçuveriyor. İşte matematik dersi ortada, “ Ne Öklit kaldı ne trigonometri!Bir gün kare ya da küp kök almayı unutursam çok üzüleceğim ama buna şaşmayacağım. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Han Duvarları şiirinin neredeyse 100 dizesini ezberlemiştim. Bu sıralar ise 10. dizelerden sonrası karman çorman sıralanıyor. 11 heceli o güzelim üç ara dörtlükleri bile doğru okuyamadığım oluyor.

Arkadaşlar, Askerlik derslerinden giderek sözü, geçirdiğimiz Haziran Kampına getirdiler. Andıkları olaylar ilgimi çekti. Ben ezberlediğim şiirlerin parçalarını unuttuğumdan yakınırken kimi arkadaşların yaşadığı olayın tümünü unuttuğu ya da yanlış yerlere-zamanlara kaydırdığını görünce gülesim geldi. Turgutbey köyüne yürüyüşümüzü anlatan arkadaşın, Turgutbey köyüne Salih Ziya-Besim İyitanır Öğretmenlerle gittiğimizde tanık olduğumuz olayaları eklemesi, ötekilerin de bunu: “Ya, yayaaaa!”diye onaylamasına şaştım. Üsteğmenin bile; “Adı neydi? sorusuyla anılmasına iyice güldüm. Güldüm ama yanıtını da aldım; “Biz senin gibi her şeyi yazmıyoruz!”Verdikleri yanıt değil, değindikleri olayların yararsızlığına üzüldüm. Özlemle bekledikleri Yedek Subaylık için hazırlık sayılan kampta asker giysisi bile giyememelerini hiç düşünmeyip, askerlerin papağan gibi konuşmalarından, subayların sert davranmalarından söz etmelerini bizim köy kahvesinde köylülerin konuşmalarına benzettim. Sonunda bir kağıt çıkarıp Mangadan orduya dek birimleri, bu birimlerin komutanlarını, komutanların olabilceği rütbeleri sıraladım. Orduyu oluşturan tüm sınıflar, bu sınıfları muharip olanlarını, Muharrip olmayan yardımcı sınıflarını ayırdım. Subayların yetiştiği okulları sıralarken Subay doktorların ötekilerden çok okuduğunu saptadım. İlkokulu, ortayı, liseyi eşit okuyorlar. Liseden sonrta orduda subay olmak için Harp Okulunda 3 yıl okuyorlar. Başarılı olanlar daha 2 yıl okuyarak Kurmay oluyorlar. Böylece liseden sonra 5 yıllık bir öğrenim yapıyorlar. Oysa doktorlar liseden sonra 6 yıl okuyormuş. Kampta bana bakan doktor ne iyi insandı!Belki de uzun okuması onu bu denli iyi yapmıştır. Kırklareli hastanesindeki Dokor Cevdet Beyi de Hasan Amcam çok övüyordu: -İnsanlar ona inanarak gelip canını emanet ediyorlar!diyordu. Bizim okulun doktoru Sezai Feray da çok iyi insan. Kaç yıldır tanıyoruz, ne bizim okuldan ne de Lüleburgaz’da oturanlardan onun hakkında olumsuz bir söz duymadık. Ozellikle de iki çocuğuyla birlikte gezmesi, onları yaz kış hafif giydirip sağlam beden için nasıl giyinilmesi gerektiğini canlı olarak halka göstermesi onun ününü arttırıyor.

Doktor olmak için kesinlikle kentlerde oturmak, ortaokulu, liseyi iyi derecede bitirmek gerekiyor. Ayrıca tıp öğrenimi için İstanbul’da oturmak zorunlu gibi. Asker doktorların okuduğu okulu görmüştüm. Betazıt’ta. Akordiyon almak için Şamlı İskender’e gittiğimizde önünden geçmiştim. Tramvaylar da hemen okulun önünden geçiyordu. Ben düşlerde gezerken zil çaldı.

Yatınca yarınki Askerlik Derslerinin boş geçeceğini bile bile hazırlık yapışıma sevindim. Ya yeni bir Binbaşı çıkıp gelirse!Derken yaptıklarımı özden geçirir gibi rütbeleri sıralarken Deniz subaylarını düşündüm. Oramiral, Koramiral, Tümamiral! Bu kez de aklıma takıldı

“Ben tümen komutanlığı deyip duruyorum ama, Alpullu’da okurken ikide bir Babaeski’deki tugaydan söz ediliyordu. Tugay diye de bir birlik var. Tugay olduğuna göre Tugaykomutanı da vardır. Öyleyse Deniz Kuvvetlerinde de tugay vardır. Onun komutanına ne deniyor? Tugayamiral mı, yoksa Tugamiral mı? Amiral özü yakın zamanlar da öldürüldüğü söylenen Fransız Amiralı Darlan’ı anımsadım. Adam büyük bir kahramanmış, 1. Büyük savaşta Almanlara karşı büyük yararlıklar göstermiş oramiralliğe yükselmiş. Son savaşta da Fransız gemilerini Almanya’ya teslim etmemiş ama bu kez de bir kurşunla yaşamı sonlandırılmış. Cumhuriyet öncesi Osmanlı ordusunu yönetenler de böyle kurşunlara hedef olmuşlar. Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa böyle öldürülmüş. Ötekilerini pek bilmiyorum ama Roman’ı ile Zeytin Dağı’nı okuduğum Falih Rıfkı Atay'n yazdığına göre Cemal Paşa çok değerli bir komutanmış. Enver Paşa’yı ise babam çok sever. Kızılcıkdere’deki akrabamız Enver Ağabey geldiğinde, kesinlikle Enver Paşa anılır. Enver Ağabeyin babası da çok sevdiği için oğluna onun adını vermiş. Babam:

- Bugün burada dilimizi konuşarak otuyor, tarlamızı sürüp buğdayımızı biçiyor, ekinimizi un edip ekmeğimizi yiyorsak bunu Enver Paşa’ya borçluyuz!der. Arkasından da:

- Elinde 100. 000 kişilik ordu varken 30. 000 kişilik Bulgar çapulcularına yenilip Çatalca’ya çekilen Abdullah Paşa gibilerine kalsaydı Enez-Midye hattı kesinleşmiş sınır çizilmişti. Bizler gene yerimizden olacaktık. Enver Bey o zaman paşa falan da değildi, topladığı derme çatma gönüllülerle gözünü budaktan esirgemeden gidip Edirne’yi geri alınca Bulgar ordusu buralarını boşaltmak zorunda kaldı! der, Enver Paşa’yı saygıyla anar. Tarih dersini sevişimde babamın anlattıklartının etkisini giderek daha çok anlamay başladım. Şimdiye dek, babamın anlattıklarından iki olayı öğrendiklerimle bağdaştıramadım. Bunlardan biri, babama göre Abdülaziz’in iyi bir padişah olduğudur. Öteki de Mithat Paşa’nın iyi bir başbakan (Sadrazam) olmayışıdır. Babamın bu iki olayda söyledikleriyle benim öğrendiklerim tam örtüşmüyor. Kısa zamanda bunların nedenlerini öğreneceğim. Babam. Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa için yakılmış olan Plevne Türküsünü söylerken “Kör olası Murtat Paşa diye birinden söz eder. Burada geçen Murtat sözünün Mithat olabileceğini varsayar. Pilevne türküsünde geçen “Kılıcımı vurdum taşa, Taş yarıldı başran başa, Kör olası Murtat Paşa-Döktün bizi dağa taşa. diye söyler. Çocukluğunda duyduğu bu sözleri kendi kendine kaldığı zamanlarda da tekrarlar. Abdülaziz için de ölümünden sonra yakılmış bir türkünün kavuştak bölümünü sık sık söyler; ”Uyan Aziz, Sultan uyan-Kan ağilıyor bütün Cihan!Babam böyle düşünüyor ama sanırım bilgisine inandığı insanlarla karşılaşıp kon uşsa bu düşüncelerinden vazgeçer. Çünkü babam yeniliklere karşı duran bir kimse değildir. Ayrıca Cumhuriyet Dönemine inanan bir kimsedir. Anladığiım kadarıyla babam haksızlıklara karşı tavır almaktadır. Örfneğin 2. Abdülhamit'i hiç sevmez. O devrildiği zaman çok sevindiğini söyler. Nevar ki o devrildikten sonra Selanik'e gönderilirken o zamanın yöneticilerinin uyguladığı bir kararı yermeden edemez. 2. Abdülhamit padişahlıktan devrilince Selanik Kentinde oturması kararlaştırılır. İstanbul'dan Selanik'e trenle gidecektir. Devrik Padişahın geçec eği günler, halkın istasyonlara zorla getirilerek aleyhte gösteri yapması planlanır. B abam da o sıra köy muhtarıdır. Çağrıya katılır ama Devrik Padişah'ın zaptiyeler arasında tren pencerelerine çıkarılmasını onaylamaz. Bundan yaşam boyu utanç duyduğunu söyler. Bunu da kişi olarak bir kimseye dayandırmaz, araya dalkavukların girip işi soysuzlaştırdıklarına yorar.

 

21 Kasım 1942 Cumartesi.

 

Nuri Çavuş sesleri arasında uyandım. Nuri Çavuş, kamptaki çavuşumuz. Binbaşının adını sordum. İsmet yanıtladı; “Sabri!” Mehmet Yücel, Sabri kimin adı olduğunu bildiği için hemen bir başka ad verdi; “Namık. Bunu da Mehmet Başaran izleyip; “Hüseyin!” deyince durumu anlayanlar bağırdı:

-Bunlar kardeşlerini binbaşı yapıyorlar! Mustafa Saatçı; “Ne yapsın zamallıcıklar, kendilerinin adam olmayacağını anladılar. Bari kardeşleri olsun, istiyorlar. Zavallı sıfatı ağır kaçmış olacak. Mehmet Yücel, İsmet Yanar, Mehmet Başaran üçü birden: “Meymenetsiz İmam, zavallıcık da değil doğrudan zavallı sensin. Binbaşı olacak değil, Çöplü köyünü temizlecek bir kardeşin bile yok!”dediler. Mehmet Başaran okuduğu kitaplarda (Hüseyin Rahmi Gürpınar-Hayattan Sayfalar’dan Lakırdı Arasında) İmam Efendi dedi. Hasan Üner de arkasından ekledi: “Kurt Hoca!” (Ömer Seyfettin, Kurt Hoca) Bekir Temuçin onlara katıldı: “Hacı İmam!” (Ömer Seyfettin, Beynamaz) Başka bir iki arkadaş daha benzetme yaptı ama tam saptayamadım. Öteki arkadaşlar benzetmelerini gülerek yaptıkları için onlara Mustafa Saatçi kendisi de güldü. Buna karşın Mehmet Başaran’a kötü bir karşılık verecekmiş gibi baktıktan sonra, sanki onu görmemiş, ya da “Sen yoksun!”der gibi yürüdü gitti. Mehmet Başaran arkasından da sözlerini sürdürünce bu kez arkadaşlar Mehmet Başaran’ı uyardılar. Mehmet Yücel de köylüsünün koluna girerek onu dışarıya çıkardı. Kalanlar bir süre olayı konuştular. Sefer Tunca:

-Çoluk çocukla şakalaşırsan böyle olur, işte!”dedi. Bu kez de Sefer Tunca’ya sataşanlar çıktı: “Aramızda kaç yaş var? ”Halil Basutçu:

-Akıl yaşta değil baştadır!derler, siz bunu bilmiyor musunuz? ”diye sorunca bu kez de ona çatanlar oldu; “Sen kimden yanasın? ”Halil Basutçu:

-Aman aman, ben kimseden yana değilim, hemen öyle, ortaya konuştum; siz hepiniz akıllısınız!dedi. Bu kez de ben söze karıştım:

Söze başlarken “Çoluk çocuk diyorsunuz, sonra da salt çocuktan söz ediyorsunuz. Öteki çoluk sözü ne oluyor? ona hiç değinilmiyor. ”dedim. Bekir Temuçin yanıt yerine bir başka benzetmeyi öne sürdü:

-Çelik çolmak! Arkasından da yerli yersiz sözler dizildi; Derli toplu, ufak tefek, senli benli, abur cubur, kelli felli. Sami Akıncı araya girdi:

Kelli felli değil, kerli ferli olacak!Sami Akıncı'ya kimse karşı olmadı; olmadığı gibi örnekler de kesildi.

Derslikte aynı konu gene süedürülmek istendi. Ancak Mehmet Başaran konuşmaya başlayınca İsmet on un sözünü kesti:

-Aynı sözler bize de söylendi. Biz neden uzatmıyoruz. Üstelik sen küçüksün, ağabeylerine bak!”deyince bu kez de Yusuf Asıl, Bekir Temuçin, Hasan Üner İsmet’e çıkıştılar: “İşine geldiğinde bizimle yaşıtsın, işine geldiğinde bize ağabeylik taslıyorsun!” İsmet güldü: “Şimdi de işime böyle geldiği için sizin üçünüzü de!. . . . . . deyip kucaklar gibi üçüne de sarıldı. Hasan Üner’le Bekir Temuçin, kurtulup çekildiler. Yusuf’la İsmet bir süre itişip kakıştılar. . Öteki arkadaşların uyarması üzerine onlar da birbirinden ayrılıp yerlerine oturdular.

Halil Basutçu subay rütbelerini biliyor. Akşamki sorumu ona sordum. Önce Denizciler için hiç bilgisi olmadığını dediyse de, Tuğgeneralle, Tuğamiral arasında bir fark olmaması gerektiğini belirtti. Az sonra da ne düşündüyse, bunu kesinleştirdi. Sordum ama ben de bu kanıya kendiliğimden varmışım.

Kahvaltıda Öğretmenlik Bilgisi dersimiz konuşuldu. Hilmi Altınsoy bir konu getirdi. Okul Müdürümüzden soracakmış:

-Biz Amerika'deki bir okulu okuyoruz. Acaba başka ülkelerde de bizim okulu ya da bizim gibi çalışmayla okumayı birlikte yürütyen okulları okutanlar var mı? Arkadaşlar Hilmi’nin hem düşüncesini hem de cesaretini kutladılar(!)Ancak Mehmet Aygün karşı oldu:

-Müdür Beye sormaya ne gerek var? Sorunun yanıtını ben de biliyorum. “Okutmuyorlar!”Bu kez de biz arkadaşa sorduk:

-Neden okutmuyorlar? Mehmet Aygün bir süre güldükten sonra açıkladı:

-Biz atölye çalışmalarıyla derslik çalışmalarını birlikte götürüyoruz mu ki!” o gülünce biz de güldük:

-Haklısın! Tuskegee de bile zenci çocukları bir seçim yapıp, seçtiği daldan okulu bitirerek seçimi alanında bir iş tutuyormuş. Herhalde marangozluğu seçen bir çocuk, rende tutmayı öğrenmeden çıkmıyor. Hele öğretmen olmak isteyenlerin, matematik ya da coğrafya dersi görmeden okul bitirmeleri sözkonusu olamaz. Kendi sorularımıza kendimiz yanıt bulduğumuza gülüşerek dersliğe döndük. Yusuf dayanamadı hemen aynı soruyu bu kez arkadaşlara sordu:

-Bizim Kepirtepe okulunu başka ülkelerde okuyanlar var mıdır? ”Sami Akıncı hemen yanıtladı:

-Bizim Okulumuz henüz kurulmakta, daha tamamlanıp kitabı yazılmadı ki okunsun!Bu kez de; “ Ankara’da oturanlar yazmış olamaz mı? ”Çoban Mehmet’in yazmış olacağını öne süren çıktı. Olay cıvıklaştı. Bekir Temuçin “Ön bahçeye bir motosiklet geldi!”deyince tüm sesler kesildi. Mustafa Saatçı:

-Bak bacaksız Bekir, bu işin şakası yok; dediğin doğru çıkmazsa, seni boğazlarım!Bekir, “Vallah ben, motosikletle askeri gördüm. Kim olduğunu söylemedim zaten” derken Eğitimbaşı ile Binbaşı merdivenden konuşa konuşa çıktılar. Ayrılırken Binbaşının:

-Enver Beyciğim, sizin burada oluşunuz beni mutlu etti, sık görüşeceğiz, umarım!deyip bize döndü. Eliyle asker selamı verdikten sonra bir de “Günaydın!”dedi. Bir ağızdan; “Sağolun!”dedik. Hemen başını sallayarak düzeltme yaptı; Sadece “Sağol!”Gülümseyerek dersliğimizi çok beğendiğini söyledi. “Açıklık, açıklığı severim. Derin derslikler olur, sevmem onları. Öğrencilerin tembelleri için birer sığnak yeridir onlar!”dedikten sonra tahtaya gitti. Top. Bn. Muhsin Polat. dedi bize döndü:

-Son sınıfmışsınız, umarım sizinle verimli bir ders yılı geçireceğiz. Tümenime daha yeni geldim, hiç değilse bir yıl burada kalacağım. Planlarımızı ona göre yapacağız, ona göre de çalışacağız. Bizde gelenektir, bir Binbaşı öğretmen olarak atanır, atanır atanmaz da kıtadaki işlerini öne sürüp yerine üsteğmenleri gönderirler. Ben bunu yararlı olmadığını bildiğim için kendi işimi kendim görürüm. Sizin, öteki derslerinize göre çok hafif bir proğramınız vardır. Kitaba şöyle bir baktığınıdaz üstesinden gelirsiniz!”dedikten sonra:

-Ben söyleyeceklerimi söyledim, sizin de soracaklarınız vardır. onları da konuşalım. Bu ilk dersimiz bir tanışma dersi olsun!dedi. Sami Akıncı hemen ders kitaplarını söyledi. Binbaşı:

-Ders kitapları Enver Beyle konuştuk hemen getirtilecek, ben onları sağlatacağım, merak etmeyin!Biz susunca bu kez. “En arkadan başlayarak bir künye saptaması yapalım!”deyince bana baktı. Ayağa kalkıp kendimi tanıtım. Hiç beklemediğim bir soru sordu: “Kampa katıldın mı, atışta kaç vurduğumu sordu. Kısaca: “Katıldım, 12’den vurdum!”deyince sesli güldü. Bak bak, ben de 12’den vurmuşum!”deyip. Sorgu dizisini değiştirdi. Öteki arkadaşlara nedense atışlarını da sormadı. Daha çok nereli olduklarını, yaşlarını, kardeş sayılarını, askerliklerini hangi sınıfta yapmak istediklerini sordu. Birinci dersimizi böyle geçirdik. 2. Derse başlarken gene bana:” Geçmiş askerlik derslerinizdeki seremoniyi anlatır mısın? ”dedi. Seremoniyi anlamadığımı düşünmüş olacak düzeltme yaptı:

Derse girişlerde ne yapıyordunuz? Kamp yaptığınıza göre bunları unutmamalısınız!Yaşar Binbaşıya yaptıklarımı anlattım. Bu kez de:

-Onuda mı sen yapıyordun? Bak, bak bak!dedi. Tüm arkadaşları süzdükten sonra: “Hadi gene öyle yapalım, hiç değilse bir süre seninle çalışalım. O bildiklerini tekrarla. Ancak, dikkat, Sağol seslerinde değişme ya da titreme olmayacak. Bizim askerliğimiz budur!”dedi. Künye okuma sürdü. Önce Hüsnü Yalçın’a takıldı. Hüsnü Yalçın:

-Ben buradan değilim, Bulgaristan’dan geldim!dediği için, Binbaşı bu söze takıldı:

-Pişman mısın yoksa? diye sordu. Hüsnü Yalçın, pişman olmadığını, açık bir adresi olmadığını belirtmek için öyle konuştuğunu söyledi. Binbaşı, kendi taburundaki subayların yarıdan çoğunun göçmen çocuğu olduğunu, erlerin ise tamamına yakını göçmen olduğunu söyledi. Bir süre yurdumuzdaki göç konusu üstüne kon uştu. Güven verici güzel sözler söyledi. Emrullah’a geçince Emrullah, Hüsnü için söylenenleri duymamış gibi, adını söyledi arkasından da:

- Ben de öyle!deyip sustu. Binbaşı, “Neden sustu? ” der gibi bizlere baktı. Bu kez Hüsnü konuşmak istedi:

- Arkadaş da! deyince Binbaşı sert bir uyarıyla Hüsnü’yü susturdu:

- Sen kendini tanıttın, tanıtma sırası onun!dedi. Emrullah iyice şaşırdı. Başını, boynunu oynatarak:

- Ben de arkadaş gibi Bulgaristan gelmeyim, evim, ailem burada değil, demek istiyorum!Binbaşı iyise sinirlendi:

- Sen hala kendi demek istediklerinden söz ediyorsun. Ben senden, benim sitediklerime yanıt vermeni bekliyorum. Az düşün toparlan, sonra sana gene döneceğim! deyip İbrahim Ertur’a geçti. İyi bir rastlantı oldu. İbrahim Ertur kardeş sayılarını söylerken teğmen olan ağabeyinden söz edince Binbaşı:

- Sizin aileden bizim aileye biri katılmış, işte bu iyi! deyince İbrahim Ertur, uzak akrabalarımızdan yarbay var deyince Binbaşı bu kez yarbayın adını sordu. İbrahim Ertur:

Seyfi Kurtbek!deyince Binbaşı gülümseyerek; “Bak, bak, bak, benim Binbaşım senin köylündü demek. Ben onun taburunda batarya komutanlığı yaptım. Onun taburunda Binbaşı oldum, o da yarbaylığa yükselmişti!”deyip yarbayını saygıyla andı. Abdullah Erçetin’e baktı;

- “Sen de göçmen çocuğusun, bunu da ben söyleyeyim de sözü kısa keselim!”dedi. Abdullah Erçetin tane tane konuştu. Sıra Kadir Pekgöz’e gelince Kadir de köylerinden subay yetiştiğini, yeni teğmen olan benim okul arkadaşım İbrahim Sarıdemir’le Jandarma Genel Komutanı olan Korgeneral Rüştü Akın’dan göz etti. Nedense Binbaşı bunlar üzerinde durmadı. Taburundaki yedeksubaylardan en başarılılarının öğretmen kaynaklılar olduğunu anlattı. Bizlerin de bu farklı başarıyı sürdürmemizi isteyeceğini tekrarladı. Zil çalarken bana “; Çavuş, ayrılırken senin bir görevin olmasın, derse giriş seremonilerini düzenle yeter!”dedi. Ben: “Başüstüne Komutanım!” deyince Binbaşı güldü

- Sizin köyden de bir subay çıktığını şimdiden söyleyebilirim! deyip ayrıldı. Binbaşı çıkınca derslik birden anlaşılmaz seslerle doldu. Kimisi tam istediğim gibi komutan!”derken kimisi de; “ İşte şimdi ayvayı yedik!”dediler. Müdür Beye gittiğimi söyleyince sakinleştiler. Müdür Beye girdiğimde Binbaşı Müdür Beyle konuşuyordu. Müdür Bey: “Geliyorum!”deyip konuşmadan: “ Git!” der gibi işaret parmağıyla kapıyı gösterdi. Müdür Beyin geleceğini söyledim. Arkadaşların çoğu benim sözüme inanmadıklarını söylediler. Ben kitabı gene Bekir Temuçn’e verdi. Bekir Temuçin kitapta yerini bulmuş, baş taraflarda adı geçen Georges Washington Craver adlı öğretmeni okudu. Müdür Bey geldi, kendi kendimize okuduğumuza sevindiğini söyledi. Aynı yeri Bekir’e bir kez daha okuttu. Öğretmen Georges Washington Craver, çalışığı okul olan Tuskegee Koleji’nden daha ünlü birisiymiş. Müdür Bey, bir süre bunu konuştu; “İşte bizim de bu tür öğretmenlere gereksinimimiz var, sizler yetişip bu boşlukları dolduracaksınız!”dedi. Müdür Beyin yumuşak konuşmasından yararlanmaz isteyen Sami Akıncı Askerlik dersi kitaplarını sordu. Müdür Bey az önce onu konuştuklarını, Binbaşı kendisi bu sorunu çözeceğini, anlattı. Bu arada açık dersler için Tümenden Yedek Subay öğretmenler aranacağını muştuladı. Matematik, fizik, öteki sınıflar için coğrafya, kimya öğretmenleri sayıldı.

Son dersimiz daha sakin geçi. Gene de arkadaşlar yeni bir iki önemli nokta yakaladılar. İsmet, Yusuf’a sarılarak; “İşte o boşluğu dolduracak şey!”deyince Yusuf:

-O şey sensin, sen daha irisin, daha çok boşluk doldurursun!”deyince gülmelerin yanında başka boşluk dolduracak adaylar da seçilmeye başlandı. Bizimkiler boşluk doldurma yarışı yaparken Bayrak Töreni zili çaldı. Binbaşı da törene katıldı, İstiklal Marşı’na da katıldı. Müzik Öğretmeni ile tanıştı, elini sıktı. Onlar konuşurken Müzik Öğretmeni bana işaret etti. Akordiyonu alırken Asım Öğretmen beni gösterdi, “Benim yardımcım!”dedi. Ben ayrılınca gülüştüler. Sanırım Binbaşı, onun dersinde de benim yardımcı olduğumu söyledi. Çünkü Asım Öğretmen gülerek: “Öyme miiiii? ”gibi uzunca bir “Mi” sesi uzattı.

Yemekte de Asım Öğretmenle Binbaşı yanyana oturdular. Yanlarında başkaları da vardı ama çoğunlukla onlar birbirlerine bakarak konuşular.

Bizim masada konu: “Sonunda bir binbaşı daha tanıdık. Salih Baydemir bir olasılık öne sürdü. Yaşar Binbaşı gerçekte belki iyi bir insandı ama biz onu kötüledik. Kötü olduğundan değil ona öyle baktık, aleyhinde konuşa konuşa söylediklerimize inandık. Tıpkı Çoban Mehmet gibi!”dedi. Binbaşı için söylediklerine karşı olmadım ama araya Çoban Mehmet’i katınca karşı durdum. Ancak sözü uzatmadık. Salih Muratlı’ya gidecekmiş, Birlikte yola çıkıp Tekirdağ otöbüsünü bekledik. Otobüsü beklerken bir cumartesi günü Tekirdağ’a neden gitmediğimi kendime sordum. Bilal Dayım kaç kez çağırdı. Okula kadar geldi, söz aldı. Şimdi ötobüs beklerken işin kolay olduğunu anladım. İyice kış basmadan, İsmet’i kandırıp götüreceğim. Birlikte gidersek daha rahat olurum. Salih’in otobüs tam bir saat sonra geldi. Yolcu beklemişler. Tekirdağ’a saat kaçta vardıklarını sordum. Sürücü yardımcısı; “Gün batmadan varırız!”dedi. İçerden sürücü bağırdı:

-Saat söyle oğlum, yolcuya saat söyle!diye bağırdı. Sonra da; “Tam dörtte, yani on altıda, orada daha güneş batmamış olur!”Başını uzatarak bana baktı:

-Sen Tekirdağ’in neresine gideceksin? Ben; “İçine, Asmalı Kahve’ye!” deyince, sürücü: -Ahaaaa, bizim Bilal’a, atla götüreyim!dedi. Az kalsın atlayacaktım, geri çekilerek: -Haftaya!dedim.

Salih gitti, onunla yola çıktığıma iyi etmişim. Tekirdağ’a gitmek o denli kolay geldi ki, şimdiye dek gitmediğime pişman oldum. Dersliğe sevinç içinde döndüm. AsımÖğretmen beni aramış. Gidince:

-İşin mi çıktı, yap istersen!dedi. Hem özür diledim, hem de tasarılarımı anlattım. Öğretmen kendisinin de gezmeyi sevdiğini, ancak o otobüs yolculuklarından sakındığını söyledi. Metodu açarak çalıştığımız parçalara baştan başladık. Öğretmen belli bir hız verdi. 17. parçaya dek çok iyi gittik. 18-19-20. parçaların Lehrer bölümlerinde biraz bocaladım. Öğretmen serbest okum saatlerinde öteki sınıfları sırayla gidip çalışma yapıyormuş. Haftanın dört günü dört saat senin, gel çalış. Benden izinlisin, kimseden sakınma, müzik de kitap okuma kadar önemli sizin için!”dedi. Öğretmenin koşulu belli, “Yanıma kimseyi almayacağım. Çok sessiz çalışacağım. 20. parçaya dek ortak çalışmamız tamamlandı. Ancak ben son üç parçayı, 18-19-20. parçaların Lehrer basamaklarını da çalışacağım. Beringer metoduna göre bunları yaparsam bundan sonra iki el çalışmalarına başlayacağım. Benim de beklediğim buydu. 21. Parçadan önce numarasız 8 parçayı denedim. Öğretmen beğendi; “Biraz hızlandıracaksın. Ancak onu ilerde yapacaksın şimdi hız yok!”dedi. Numarasız parçaları kolay kavrayışım beni umutlandırdı. Fa anahtarına göre sıralamaları çok kolay öğrendim. Sol anahtarını sürekli aklımda tuttuğum için, bir altı, bir üstü söylemleri beni yönlendiriyor. Aslında öğretmen; “Gözlerin öğrenecek, porte üstünde anahtarı görünce gözlerin oktavı tüm olarak görecek!”diyor. Öğretmene, “Peki!”diyorum ama, gözlerim notaları sıralayamıyor. Salt fa gözümün önüne geliyor. Sonrasını aklımdan sıralıyorum. Piyanoda oktavları öğrendim de, her notayı gamlara göre tanımam olası değil. Ayrılırken Asım Öğretmen bir uyarıda bulundu; “Akordiyonu kimseye vermeyeceksin!demiştim, bu kimseler içinde, öğretmenlerle, öğretmen çocukları da vardır. Bunlardan biri gelip isterse, başını sallayıp olmaz, “Müzik Öğretmenine sormadan veremem!” diyeceksin. Okul Müdürüünün emri bana böyle, bunu bil. Sen, Müdür Beyden söz etme salt beni söyle! Ben bana gelenlere gereken yanıtı veririm”İyi anladığımı söyleyip, ayrıldım.

Derslikte beni bekleyenler varmış. 9. sınıflar kendi aralarında Cumartesi Eğlenceleri adı altında kısa gösteri hazırlıkları yapacaklarmış. Tüm 9. sınıflar aralarında anlaşmışlar. Bir öğretmen bulunması koşuluyla Müdür Bey izin vermiş. Asım Öğretmene söylemişler, o da; “Gelirim ama ben size sürekli eşlik edemem, İbrahim’i kandırın gelsin!”demiş. Onlar da beni kandırmaya gelmişler. Ben de Yusuf Asıl’la Ahmet Güner gelirse gelirim!”dedim. Meğer onlar daha önce konuşmuşlar. Anlaştık. Yemekten sonra 9 A Dersliğinde buluşacağız. Onlar gidince bizim derslik gene kaynadı. Ben olmasaymışım bizim dersliğe kimse gelmeyecekmiş. Ben de akordiyon nedeniyle aranıyor muşum. Hemen açıklama yaptım:

-Benim akordiyonumu aldılar!”dedim. Herkes ilgilendi; “Kim aldı? ”Akordiyonu ağabeyim kendi kızı için almıştı, benim biraz öğrenmem için izin vermişlerdi. Okula akordiyon alınınca benim emanet akordiyon sahibine gitti. O nedenle benim artık akordiyonum yok. Ancak gene çağırılıyorum. Bu çağırılışım akordiyon çaldığım için oluyor, akordiyonum için değil. Konuşurken buna dikkat edin. Fettah Biricik hemen yanıtladı, “Ne fark eder? ”Ben de:

-Farkı fark eden eder, sen etmemekte diretebilirsin ama o zaman da ben senin anlayışsızlığını öne sürerim. Ya da düpe düz inat etmek durumunda kalırsın!Fettah’ın arkasından çekenler oldu. Konu gene 9. sınıfların eğlencesine döndü. Yusuf Asıl:

-Biz aramızda anlaşıp neden birşeyler yapamıyoruz? diye sorunca Sami Akıncı:

-Biz de yapacağız, piyesleri seçip öğretmene bildirdik ya!dedi. Bu kez de onun olup olmayacağı, rol dağıtılsa bile görev alanların kaytaracağı öne sürüldü. Sami Akıncı bu kez de: -Böyle diyerek yıla çıkarsanız, yolda kalırsınız be kuzum!dedi. Sami’nin “Be kuzum” sözü(O her zaman böyle der) sözü bu kez değişik bir tepki gördü. Önceden anlaşmışlar gibi iki üç kişi birden “Meeee!”diye ses çıkardılar. Meleyenlerden biri de Mustafa Saatçı’ydı. Sami Mustafa Saatçı’ya ters ters baktı. İsmet Sami’ye sordu:

-Üç kişi “me’ledi, sen ikisini duymazdan geldin de Neden Mustafa Saatçı’nın “me’sine takıldın? ”Mehmet Yücel yanıtını hemen verdi:

-Sami arkadaşımız açık açık “Kuzum” demişti; oysa bizim Hafız kuzu gibi değil keçi yavusu gibi ses çıkardı!deyince Sami Akıncı ile birlikte Mustafa Saatçı da güldü.

Yemekte uzun süre bu yakıştırma üstünde durduk. Kalkmaya yakın Hilmi sordu:

-Bizim masada biri mi eksikti? Mehmet Aygün:

-Herkes tamam, bir tabak fazla koymuşlar!”deyince Hilmi sustu. Kalkarken bu kez Mehmet Aygün’ün yakasına yapıştı:

-Sen beni daldın mı sanıyorsun? Ben sizi denemek için öyle dedim!

Zıtlaşarak dersliğe döndük. Derslikte Hilmi yanıma geldi Salih’i sordu:

-Kara Salih hasta olmaz ama gene de merak ettim, nerede? dedi. Köyüne gittiğini anlattım. Evi, köyü gözünde tütüyormuş, bu kez bana:

-Beni de gönder be Abi!dedi. Ben de Tekirdağ gitme kararımı söyledim. Hilmi, yola çıkmış gibi sevindi. Yanıma oturdu, Tekirdağ, Tekirdağ yolları, deniz, balık, üzüm, kavun, karpuz derken kapıdan bana işaret eden oldu. Meğer sözleştiğimiz vakit gelmiş. Akordiyonu alıp 9A dersliğine gittim. Ahmet’le Yusuf daha önce gitmişler. Az sonra Asım Öğretmen geldi. Önce bir açıklama yaptı. Bahçe şenliklerinde yapılan coşkuların dersliklte olmaması gerektiğini. Derslik şenliklerinin birer prova sayılmasını istedi. Yapılmasını düşündüklerini derslikte bir deneyin, başarılı bulduklarınızı saptayarak bahçe eğlencelerini zenginleştirin türü övütler verdi. Kendi akordiyon getirmemişti. Benden akordiyonu alıp önce bizim bildiğimiz marşlardan üçünü çaldı. (Mülkiye-Dumlupınar-Ankara)Weber’den Avcılar, Schubert’ten İlkbahar, Mozart’tan Türk Marşını çaldı. Sonunda da Mavi Tuna Valsi, dediği uzunca bir vals çaldı. Bu valsi arkadaşlar ilk kez dinlediler. Türkü çalmasını isteyenler oldu. Öğretmen:

Türküleri kendiniz çalın!”deyip güldü. Öğretmen ayrılırken beni yerine bırakığını söyledi:

-O sizi memnun eder!dedi. Öğretme gidince biz de kendi kendimize bir süre çalıp söyledik. Asım Öğretmenin konuşmasından etkilenen Yusuf’la Ahmet oyun oynamaktan vazgeçtiler. Asım Öğretmenden az sonra Eğitimbaşı geldi, bir süre oturdu. Eğitimbaşı dinlerken Arifiyelilerin çok sevdiği Meşeli (Oyunlu) şarkısını çaldım. Enver Kartekin Öğretmen onu çok severmiş. Bitirince: “Hasanoğlan’a gelenlerden mi öğrendin? ”diye sordu. Selahattin Odabaş’tan öğrendiğimi söyleyince; evet, evet Selahattin’i tanıdığını söylemiştin!dedi. Eğitimbaşı ayrılırken:

-Yat zili çalınca kesersiniz!uyarısını tekrarladı. Az sonra da zil çaldı. Akordiyonu sıramın altına yatırıp yatakhaneye gittim. Asım Öğretmenin ışığı yanıyordu, duraksadım, akordiyonu götürmem gerekiyor muydu? diye düşündüm. Sonra da “Nasıl olsa ben kullanıyorum, istediğimi yaparım!”deyip yatağı boyladım. Bizim arkadaşlar eğlenceye çağırılmamalarını iyice onur sorunu yapmışlar; “Tez elden bir piyes bulup oynayacaklar. Son okuduğum Gogol’un Müfettiş piyesini salık verdim. Özellikle kız oluşu arkadaşlarca ilginç bulundu. üç kız, için hemen seçim yapmaya bile kalkıştılar. İşin ilginci piyesçilerin arasına bu kez Sami Akıncı da katılmıştı. Anımsadığıma göre piyesteki rolleri bizim arkadaşlar paylaşamazlar. Kuşkusuz hepsi Müfettiş olmak isteyecektir. Oradaki uşakları ise kimse istemez. Bunu düşününce, kitabı bir daha okumak gereğini duydum. Olayı biliyorum ama, kişilerin piyesteki önemli konumlarını anımsayamıyorum. Dalavereci Müfettişi, evlenmeye kalktığı kızı düşlerken, Hopçinski, Dopçinski derken uyudum.

 

22 Kasım 1942 Pazar

 

Uyanınca askerlikten, Binbaşıdan söz edildiğini duydum: “Binbaşı İbrahim Ertur’un köylüsü için ne dedi? ” gibi bir soru soruldu. Sahi Binbaşı onun için ne demişti? Binbaşının ne dediğine üstüne bir şey anımsamadım. Sanırım bir şey dememişti. Galib; : “O benim tabur komutanımdı, ikimiz de terfi ederek ayrıldık!”gibi bir şeyler demişti. Önemli olan İbrahim Ertur’un köylüsünün soyadı: “Kurtbek. Köyün adı, Kurtbey, neredeyse köyün adını almış. Konuşmalara İbrahim Ertur da katıldı. O konuşunca ben de Kurtbek’in ne anlam taşıdığını sordum. Arkadaş bilmediğini söyleyince Mehmet Aygün kendi yorumunu söyledi: “Adam, köyünün adını soyadı olarak seçmiştir ama nüfus kağıdına yazarken y harfi yanlışlıkla k yapılmıştır. Bu öneri dile dolanarak birileri karşısındakilere yakıştırma yapmaya başladı. Mehmet Aygün en çok şekillere sokuldu: “Aygüm, Aygüş, Aygüç, Aygüz, Algül sözleri sıralandı. İsmet Yanar için Yanak, Hasan Üner için Üneç, Üneş derken birisi inek deyince tartışma başladı. Hasan:

-Nüfus dairesine gitmeye gerek yok, seninkinin soyadını ben düzeltim “Eşek!”deyince önce gülüşler arkasından da küfürler sıralandı. “Her sabah aynı terane!”sözleri arasında dersliğe gittik. Hava çok güzel. Geçen yılın bu günlerini anımsadık. Hasan’ın dağı çoktan beyazlaşmıştı. İdris’in dağı nasıldı? gibi sözler arasında Halil Basutçu takıldı; “Yazık oldu bu arkadaşlara, oralarda koskoca dağlarını vardı, onları oralarda bırakıp geldiler!”dedi. Çok olagan bir takılma olmasına karşın İdris Destan alındı, Halil’e:

-Sen benim yerimde olsaydın kalırmıydın? diye sordu. Yanıt beklemeden de, “Hadi git öyleyse sana oradan bir karlı tepecik vereyim!”deyince arkadaşlar önce güldüler arkasından da:

-Ne olur bana da bir tepecik ver, diye tutturdular. İdris böyle bir söz söylediğine pişman oldu ama iş işten geçmişti. Bu kez de dağları üleştiren sıfatı takıldı. Tüm bu sözlerin altında İdris’i üzen bir söz yatıyordu. O bunu bildiği için diretiyordu. Yaşlı adam(Yüzüne söylenmiyordu ama bu, Moruk demekti)

Kahvaltıda pekmezli ılık su içtik. Ekmeklere iyice alışmış durumdayız. Sözde beyaz gibi görünüyor ama ufalanması, bildiğimiz ekmeklerden farkını gösteriyor. Cumhur Başkanı İsmet İnönü gidince, bizim ekmeklerin de askerlerin fırınlarından geleceği söylenmişti. Aradan 3 ay geçti ekmeklerde bir değişiklik olmadı. Geçen gün bu konuşulurken Mehmet Yücel arkadaşımız bizi güldürdü. İsmet İnönü’nün sözünü 1. Ordu Komutanı Fahrettin Altay’a söylemişler. Fahrettin Altay sinirlenmiş:

-Eeee, O Kepirtepeli çocuklar da çok oluyor. Oralarda çıplak dolaşacaklardı, askerlerin giysilerini verdik, etlerini butlarını kapattılar. Şimdi de ekmek mi istiyorlar? Kesinlikle askerimin ekmeğini vermem. Bu kez başka bir kapıya gitsinler!demişmiş. Böyle bir durum yok, biliyoruz ama nedense buna uΩun uzun gülüyoruz.

Hilmi, Tekirdağ’a gitme zamanını saptamak istiyor. Yusuf duydu o da gelecekmiş. Tekirdağ’da kalacak yeri yok. Bana:

-Sen nerede kalırsan ben de orada kalırım! deyip kestirdi attı. Bilal Dayımın kahvesini anlattım. Gece yarısına dek açık, sıcak, orada yatarız. Yusuf’un en büyük isteği sandala binmek. İlk kez binenlerin düştüğünü söylediler. Yusuf önce kıyıda bağlı duran sandallara binip alışacak sonra da denize açılacak. Derken söz Salih Baydemir’e döndü. Evi yakın olmasına karşın sık sık gitmediğini eleştirdiler. Ben de:

-Bemim evim de yakın sayılıyor ama gitmiyorum. Gitmek de bir takım sorunlar yaratıyor!dedim. Konuşa konuşa bir noktada birleştik. Gerçekte bizim masada tüm arkadaşların evleri yakın sayılıyor; “Öyleyse neden sık sık gitmiyoruz? ” sorusuna bir soruyla yanıt verdik; “Sık sık gitmemizin ne yararı olacak? ”Bunun yanıtını vermed, gülüşerek kahvaltıdan kalktık. Hava yaz gibi, ılık, aydınlık. Derslikte kimse yok. Akordiyonu çıkardım, daha dokunurken dersliğe öteki sınıflardan çocuklar doluştu. Amaçları dinlemek de değil, akordiyonu yakından görmek istiyorlarmış. Birileri de eline alabilse hemen çalabileceğini sanıyormuş. Mehmet Karadeniz, Kamil Varlık, Ramazan Korkmaz, Ali Şen böyle düşünenlerden. Mandolin için ise: “Onu çalmak zor!”dediler. Besbelli ki, ses çıkarmayı çalmak sayıyorlar. Arkadaşlar dersliğe gelmeye başlayınca akordiyonu kapattım. Asım Öğretmenin sesini duyunca akordiyonu ona götürdüm. Öğretmen öğleden sonra Lüleburgaz’a gideceğini, odasında çalışabileceğimi söyledi. Sevinçten uçacaktım. Hemen dersliğe döndüm. Öğleden sonraki banyo sıramı sabahçılarla değiştirdim. Müfettiş kitabını açıp bir daha okudum. Tamamını okumaya gerek görmedim. Biz onu oynayamayız. Salt kadın ya da kız değil yer, giysi kişi sayısı sorunu var. Ayrıca öğrencilikle de pek bir ilgisi yok. İsmail Habip’in Edebi Yeniliğimizi bir daha karıştırdım. Faruk Nafiz’in Canavar adlı piyesini anlatıyor. Konusu köyde geçiyor. Ancak buradaki bölüme göre hükümete karşı öfkeli insanları anlattığı için bu seçimi doğru bulmayabilirler. Gene de kitabı bulup okumalıyım. Akın piyesinden de bölümler var. İsmail Habip, Faruk Nafiz’i çok beğeniyor.

Canavar Piyesinden yağmur duası
 
Hocaların yükseğe çıktı en ihtiyarı,
Gökten su dileyerek elindeki tasına
Başladı en acıklı bir yağmur duasına:
Yarabbi gönder bize rahmetini ufuktan
Kullarının diyarı yanıyor susuzluktan.
Ekinler boy atmadan vakitsiz sararıyor
Her başak gök yüzünden bir damla su arıyor!
Muradın mahvetmekse bize bir zelzele ver
Yaşamaktan kavrulan tarlaları sele ver
Ta ki, ecel kesmesin bu öksüz nefesler”
O ne mahşerdi yarap, o ne “Amin” sesleri,
Bir taraftan kuzular haykırıyor”meee”diye,
Bir taraftan çocuklar ağlıyor”meme” diye

 

Kitabın özetlediğine göre Canavar piyesi Faruk Nafiz Çamlıbel’in Ali adlı şiirine benziyor. Kız kaçırılıyor, pusular kuruluyor, sonunda ölümler geliyor. Akın piyesi de şiir olarak yazılmış. Bir örnek:

 

Böyle uzaklaşınca ağır ağır o bizden,
Biz ayrı düşmemeyi tasarladık denizdem.
Biz de uğultularla denizin ardı sıra,
Başka bir deniz gibi dağdan aktık bayıra.
O gitti, biz yürüdük ; o saklandı, biz sorduk,
Deniz geriledikçe bizler ilerliyorduk.
O kaça biz yaklaşa; biz yürüye, o gide,
Bıraktık dünya değer ülkeleri geride.

 

Akın piyesinden bir çok örnek alınmış. Ben burada değinip geçiyorum. Sabahat Öğretmen temsiline karar verirse sanırım ilerde bu konuda gene yazacaklarım olacak. Bir dörtlük:

 

Benzemez girdiğimiz bu cenk öbür cenklere,
Bir milletin başından geçer ancak bir kere;
Kazanırsa dünyada artık ölüm ne bilmez,
Kaybetti mi bir daha Ahret’te de dirilmez!

 

Kısa açıklaması; “Orta Asyadaki Türkler, kuraklık yüzünden suyu bol bir yere göç etmek istemektedirler. Hakanları İstemi Han, yapılacak bu göçün çok önemli olduğunu, hatta bunun göçten çok savaş sayılacağını, öyle ki bu savaş ancak bir kez yapılır:Kazanılırsa o ulus bir daha başka savaşlarda yenilmez. Ancak bu savaşı kaybederse, yok olur gider!”diyor.

Sami Akıncı bana sırasını verdi, banyoya sabah grubundan girdim. Bu grupta benden rahatsız olanlar var, biliyorum ama aldırmıyorum. Varsınlar kendilerini bir takım sıkıntılara alıştırsınlar. Benim için bir sakınca yok; kimsenin hakkını yemiyorum. Söylenen saatte girip zamanında çıkıyorum. Ötesini onlar düşünsünler.

Yemekte tatlı olarak irmik helvası verildi. Hilmi Altınsoy numarasını gene yaptı; “Bu ne böyle yaaa!Böyle tatsız helva mı olur? ”deyince Mehmet Aygün, sakin sakin konuşlarak:

- Hoşgörülü olalım. Kusursuz insan olmazmış. Atalarımız ne demiş; “Kadı kızında bile kusur olur!”Aşçımız da bir insan, belki helvanın şekerini unutmuştur!Hilmi bu kez de Mehmet’e:

- Helvanın şekerini unutan aşçıyı hoş görmemi mi bekliyorsun benden? diye çıkıştı. Orhan izinli olan arkadaşımız Salih Baymmir’in tabağını uzattı:

- Al buna bak, belki senin tabağa az şekerli yerden gelmiştir. Hilmi yüzlerimize baktı. Kimse gülmedi, gülmediği gibi yakınmadan tabaklarını boşalttı. Hilmi kısa bir duraklamadan sonra Orhan’ın uzattığı tabağı aldı. Önce tattı. Bir fark yok dedi ama kaşıklamayı da sürdürdü. Bu kez arkadaşlardan tıs-pıs edenler oldu. Hilmi bir şeyler anladı; “Siz bana bir oyun oynadımız galiba, ben bu helvayı yedim ama bunu acısını benden çıkaracağınızı biliyorum!”dedi. Hasan Üner; “Hemşerim bundan daha acısı olabileceğini düşündüğüne göre demek bu o kadar da tadsız değilmiş!”der demez Hilmi:

- Bak işte şimdiden başladınız! deyıp kalktı. Hilmi kalkınca baktım önündeki iki tabağın ikisi de boştu. Gülüşerek dersliğe gittik. Hilmi’ye ilk takılmayı hemen yaptılar:

- Bu tok karınla banyoya sakın girme!”Hilmi hemen kükreti; “Hani yemekteki şakaları dersliğe getirmeyecektik? ”Karşılıklı bakıştık:

- Başka bir açıklama ytapılmayacak!

Derslikten Asım Öğretmenin odasına gittim. Öğretmen yok. Piyano üstünde rahat görülecek açıklıkta bir yazı, bana yazılmış; “İbrahim, ben Lüleburgaz’a gidiyorum. Bayrak törenini sana bıraktım. Bu gece gelmeyebilirim. Rahat çalış, çıkarken kapıyı kilitle, kapı açık kalmasın. Gelince ben seni buldurur anahtarı aldırırım!”Rahatladım. Akordiyonu açıp, yavaş yavaş çalmaya başladım. Önce ezberlediğim parçaları birer ikişer kez çaldım. Tam ezberleyemekdiklerimi ya da unuttuklarımı tekrarladım. Öğretmenin çaldığı Mavi Tuna ile bir süre uğraştım. Güzel ama notalar arasında çok açıklıklar var, ezberlemeden çalmak olası değil. Onun notalarını yazıp ezberlemeye karar verdim. Weber’in Avcılar Marşı kolay geldi, önce çok ağırdan alarak oldukça hızlı çalmaya başladım. Saate baktım tam iki saat durmadan çalışmışım. Kapıyı kilitleyip dersliğe gittim. Arkadaşlar bilinen konuları bir daha didikliyorlar. Yerime geçip biraz yayılarak arkama yaslanıp konuşmaları dinlerken Sefer Tunca; “Arkadaş, senin müzikçe saatlerce akordiyon çaldı. O seni çoktan geçti, bir daha yetişmen olanaksız!”dedi. Şaka ediyor, çalan ben olduğu mu biliyor sanarak:

-Yok ya, buradan ses duyuluyor mu? diye sordum. Konuşanlar hep birden:

-Sahi, kaç saattir durmadan çaldı!dediler. Hani? diyerek o tarafa yürüdüm. “Şimdi kesti!”diye tekrarladılar. Söyledikleri çok hoşuma gitti, gerçeği açıklamadım. Umutsuzluğa kapılmamış gibi:

-Olsun, şunun şurasında 6 ay kaldı. 6 ay sonra ben de kendime rahat yer bulup gönlümce çalışırım!dedim. 6 ay sözü herkesin hoşuna gitti. Parmaklarla aylar sayıldı. Ancak, bu yıl okullarını bitirenlerin hala okullarında oldukları anımsanınca bu kez parmaklar 6’yı geçerek sırayla 7, 8, 9, 10, 11’ uzadı. : “Yok deve diyenler oldu ama bir daha dikkatle sayınca 12. aya ulaşılınca hele “Hasanoğlan’a gitme gerçekleşirse!” söylemleri neşeleri kaçırdı. Asım Öğretmenin odasına gene dönerek bir saat kadar çalıştım. Akordiyonu alıp çıktım.

Asım Öğretmenin izinli oluğunu bilen Eğitimbaşı bana yardım etti. Sert uyarılar yaparak dikkatleri çekti. Sanırım bu uyarılar sonucu tören çok güzel geçti. Dersliğe gidince Asım Öğretmenin olmayışı, arkadaşların dikkatine takılıp benim durumumdan kuşkulacakları kaygısına kapıldımsa da bir süre bekledim. Baktım ki kimsenin umurunda değil. Canavar, Akın, Müfettiş piyesleri için topladığım bilgileri, özetleyip Edebi Yeniliklerimiz kitabından şiirler okudum.

Akşam yemeğinde konumuz gene irmik helvası oldu. Salih Baydemir arkadaşımıza Hilmi’nin bir irmik helvası borçlandığı söylendi. Hilmi karşı oldu; “O evinden geliyor anası ona daha güzel tatlılar yedirmiştir!”dedi. Salih önce olayı anlamadığı için çelişik sözler söyledi. Durumu kavrayınca, “Hakkımı isterim, hem de tatlı irmik helvası olduğu koşulunu koydu. Er-geç bir gün, alacağının ödenmesini bekleyecekmiş. Hilmi güldü; “Yavrum, sen koşa koşa köyüne gittin, senin anan, “Oğlum geldi, deyip sevinmedi mi? Sevindi de sana birşeyler hazırlamadı mı? Evinden gelmiş, burada benden alacak istiyor. Ben köyüme gidersem bütün yiyeceklerim size helal olsun, diyeceğim!”Hilmi Altınsoy’un bu cömertliği karşısında susmamız gerekiyordu ama biz; “Sağol, sen demesen de biz onları yiyeceğiz. Atalarımnız, “Tekkeyi bekleyen derviş, aşureyi de yermiş!”Hilmi bu kez aşure sözünü duyunca:

-Sahi arkadaşlar, kaç zamandır aşure sayıklıyordum, iyi ki anımsattınız; gider gitmez anamdan aşure isteyeceğim!

Dersliğe dönünce de bir süre aşure konuşuldu. Aşure diyorum ama sanırım aşurenin gerçekte ne olduğunu bilmiyoruz. Bana soran oldu. Aşure için ben; “Tatlı çorba!”dedim. Çorba deyişim, aşurenin karışık bir şey olduğunu söylemekti. Ne yazık ki çorba sözü arkadaşlarda olumsuz etki yarattı. Çoğu; “Aaaaa!”diyrek geri çekildi. Gene de bizim köyün geleneklerinde aşure günü hatta Aşure ayı gibi belli zamanlar vardır. O günler gelince sık sık aşurden söz edilir!”dedim. Arkadaşların çoğu bunu, Mustafa Saatçı bilir dediler. Mustafa Saatçı’nın olmadığı anlaşıldı. Mustafa Saatçı elektrik santraline çağırılmış. O gelince sorulmak üzere konuyu değiştirdik. Gene seçilecek piyese dönüldü. Önce Canavar’dan sonra da Akın’dan seçtiğim şiirleri okudum. Daha doğrusu okuyamadım galiba, arkadaşlardan dudak bükenler oldu. Okuduğuma pişman oldum. Buna üzülürken yat zili çaldı. Kendimi, kendime karşı suçlayarak yattım. Karar verip verip kendi kararımı kendim bozuyorum. Canavar ya da Akın piyesinden söz etmeme ne gerek vardı? Hep böyle yanlış davranışlarda bulunup kendimi üzüyorum!

 

23 Kasım 1942 Pazartesi

 

Uyanır uyanmaz Asım Öğretmeni anımsadım. Anahtar cebimde, gelmiş olamaz. Ama erken gelmiş olabilir. Beni aratmasına gerek kalmadan derslikte olursam, iyi olur!”deyip hazırlandım. Dersliğe ilk giden ben oldum. Az sonra Sami Akıncı geldi. Sami Akıncı hep erken kalkıyormuş:

-Sabahları unuttuğum konuları anımsamak çok işime yarıyor!dedi. Daha çok neleri unuttuğunu sordum. Sami gülerek; “Her şeyi, öğrendiklerimden ara verince unutmadığım yok. Ancak kağıt üstünde yaptıklarımı gene kağıt üstünde yaparsam aksatmadan yapıyorum ama belleğimde sürekli tutamıyorum. Arkasından da:

-Benim belleğim zayıf, bunu ben biliyorum. Bu nedenle bu eksiğimi sürekli çalışarak kapatıyorum. Oysa arkadaşlar beni çok zeki sayıyorlar. Sami bu kez de benim belleğimi övdü: “Senin tarih bilgin, belleğinin gücünü kanıtlıyor. Adları, özellikle müzik notalarını aklında tutman bundan!”dedi. Biz konuşurken Mehmet Aygün’ün köylüsü Numan Bayazıt geldi, “Müzik Öğretmeni”, derken daha kalktım, anahtarı kendim götürmek istedim. Asım Öğretmen iner inmez mutfağa gitmiş, nöbetçi olan Numan’ı da bana göndermiş. Numan’la birlikte gittim, anahtarı öğretmene verdim. Ben, böyle yapışımı bir nedene bağlamamıştım. Asım Öğretemen bana: “Aferin, işte böyle olacaksın. Anahtarı istemiş, gönderirim, iş biter; deseydin, üzülecektim. Bence hep böyle incelikleri düşün!”dedi. Kapıya dönerken kahvaltı zili çaldı. Yerime oturdum. N’de nöbetçi. Önce öğretmenle konuştuğumu görmüştü, sanırım o nedenle ben oturunca geldi: “Günaydın!”dedi. Ben de salt konuşmuş olmak için:

-Sen ne sık nöbetçi oluyorsun böyle? dedim. Meğer benim sandığım gibi sık nöbetçi olmuyormuş, Geçen bir nöbetini rahatsızlığı nedeniyle atlatmış bile. Arkadaşlar gelince benim N ile konuşmak için erken geldiğimi söylediler. Ben de Mehmet Aygün’e takıldım:

-Senin hemşerin yüzünden erken geldim, yalnız kaldığımı görünce N’de geldi benimle konuştu!dedim. Mehmet Aygün önce anlamadı: “Ne hemşerisi, kim? ”diye sorunca az ileride duran Numan Bayazıt’ı gösterdim. Ona bakıp konuştuğumuzu anlayan Numan galdi:

-Buyur Abi!dedi. Numana sordum; “Sen gelip beni çağırdın mı? ”Numan anlayamadı, telaşa kapılarak:

-Yok abi, beni Müzik Öğretmeni gönderdi, ben o nedenle gittim!dedi. Numan’ın kuşkulanmasına hep güldük. Bu kez de Numan; “Ne var abiler, bir kabahat mı yaptık yani? ”diye sordu. Bu kez de Hilmi Numan’a ; “Yok arkadaş, sen ağabeyi böyle sabahları erken erken çağır. Onun bizden önce gelmesi hayrına oluyor!”Numan gene üstüne alındı:

-Beni yollayan olursa gelirim!dedi. Numan gidince Yusuf Asıl Hilmi’ye:

-Sen başkasına ne karışıyorsun? Desen ya çocuğa, arada seni de çağırsın!Hiç değilse Nachtigall’in nöbetlerinde gel sen de iki laf et!Hilmi gene yakayı ele verdi. Savunmasına an asını da kattı:

-Anamın seçmediği bir kimseye ben gönül vermem!diyerek efeleşti. Bu kez de:

-Sen gene de ananın seçtiğini alırsın ama izinli gittiğinde anana böyle bir kızdan söz edersen, anan seçim işini ivedileştirir. Hilmi Salih’e sordu:

-Arkadaş sen yeni geldin, dikkat ettin mi senin annenin böyle bir beklentisi var mı? Hilmi Salih’ten olumsuz yanıt bekliyordu. Salih tersini yaptı; hem de yeminli:

-Vallah benim annem benden bunu bekliyormuş bunu bu kez apaçık söyledi!deyince Hilmi olabildiğince yüksek sesle:

-İşte bir yalan daha, vallahi de yalan billahi de yalan!hızını alamadı, “Vallahi bu yalan!”dedi. İki yeminli karşı karşıya geldiler. Bu kez de Mehmet Aygün:

-Vallah bunlar ikisi de yemin ederken ayaklarını yerden çekiyorlar. Onların yeminleri geçerli olmaz. Gerçekten hepimiz eğilerek baktık; arkadaşların ayakları hepimiz gibi masanın alt bağı üzerindeydi.

Yeminli yalancı tanıklık yapanlar üzerinde konuşarak dersliğe döndük. Bu kez de Yusuf Asıl derslikteki arkadaşlara Salih Baydemir’in annesi için söylediği sözü tekrarladı. İsmet, Sefer, Arif gülerek:

-Ne varmış bunda, bize yıllardır eve gidince salt annelerimiz değil, arkadaşlar, komşular bile soruyorlar!deyince Yusuf duraksadı. Bu kez de Mustafa Saatçı Yusuf’a

“Sen daha çocuksun yavrum!” deyince kızıyorsun, işte bak, çocuk olduğun için bunları sana henüz sormuyorlar!”Yusuf oldukça bozuldu. Çevresine baktı. İsmet’i gözüne kestirdi: “Sen ne gülüyorsun? İşte dayın burada, aranızda 4 yaş fark varmış, o benden 6 yaş büyük olduğunu söylüyor. O zaman sen çok mu büyüksün? ”diye sorarken kapıdan Eğitimbaşı başını uzattı:

 

-Bugün Türkçe dersinizi kendi kendinize yapacaksınız. Öğretmeniniz biraz rahatsız. Aslında oğlumuz Yaman bir haftadır yatıyor. Sonunda annesini de etkiledi!dedi. Hep birlikte; “Geçmiş olsun!”dedik. Eğitimbaşı gidince ben başta olmak üzere bir grup sevindik. Piyes sevdalısı gibi görünenler sözde üzülür gibi yaptılar ama, arkalarına dayanıp karşılıklı konuşmaları sürdürdüler. Nöbetçi Numan Bayazıt bu kez bana mektup getirdi, Kayseri-Pazarören Köy Enstitüsü’ndeki arkadaşım Veli Dalak’tan. Veli bu kez uzunca bir mektup yazmış. Arkadaş! diye başlayan mektubunda önce bizim buradan giden öğretmenimiz Fikret Madaralı Öğretmeni anlatıyor; “Sizde de böyle sertmiydi? ”diye soruşuna arkadaşlar güldüler. Mehmet Yücel hemen ekledi: “Daha dur bakalım, size daha yeni yeni SARSAK demeğe başlamıştır. Bekleyin arkasından neler gelecek? ”Önce Hüsnü Yalçın arkasından Halil Basutçu: “İnsaf edin arkadaşlar, okulumuzda dört yıl kaldı, bu dört yılda derslerimize girdi. Sarsak sözünden öte ne kötülüğünü gördük? ”Mehmet Yücel özünde düzeltme yaptı:

-Bize kötü davranmadı ama bizi okula kendisi kaydetti, bizi kendi doğrultusunda yönlendirdi. Biz de ona uyduk. Benim bildiğim kadarıyla Pazarörenliler bize göre biraz daha kaba saba insanlar. Neşeliler ama giyim kuşamlarından da belli olduğu gibi Fikret Madaralı Öğretmenin beklediği titizliği göstermekte zorluk çekeceklerdir. Ben bu açıdan öyle söyledim!Pazarören Müdürü ile bir grup öğretmen oradan da başka yerlere gönderilmiş. Ayrılan müdürleri, okulun kuruluşunu anlatan bir kitap yazıyormuş. Yazdıklartını parça parça onlara da gönderiyormuş. Bunu geçen mektubunda da söylemişti. “Zamantı Mektupları”Onlar bunu çok önemsiyorlarmışVeli’nin sanısına göre bizim Müdürümüz Nejat İdil de Kepirtepe kuruluşunu anlatan bir kitap yazmış olabilirmiş? ”onu soruyor. Ben kitaptan söz ederken konuşanlar oldu. Okumayı biraz kızarak kestim. Aralarında kon uşanlar oldu. İstemeyerek o tarafa baktım. Ben durunca herkes susup bana bakmaya başladı. Bir süre susuşup bakıştık. Arkadaşlar içinde öyle unutkanları var ki zaman zaman buna hep şaşmışltım. Bu kez de Mehmet Başaran bana sordu:

-Sana mektup yazanı sen nasıl tanıdın? Bu soruya gülenler oldu ama ben iyi niyetle sorulduğuna inandığımı söyleyerek anlattım. Pazarörenliler Hasanoğlan’a geldikleri ilk gün daha bahçesinde bizim büyükçadırın bulunduğu Hasanoğlan İlkokulu bahçesine gelip, eleel tutuşarak bizim hiç görmediğimiz Timurağa oyununu oynadılar. 20 öğrencinin de el ele tutuşarak oynadıkları bu oyunu izleyenler hemen sevdi. Oynayanların en önünde Veli vardı. En arkada da Hüseyin adlı bir öğrenciydi. Hepsi oynuyordu ama oyunu aslında bu söylediğim öğrencilerin yönettiği belli oluyordu. İkince akşamüstü gene geldiler. Onlar sıra olup oyuna başlarken ben akordiyonla onların müziğini çaldım. Onların mandolini vardı ama akordiyon sesi onların çok hoşuna gitti. 3. gece mandolini getirmediler, böylece tanışmış olduk. Öteki oyunlara benimle birlikte Ahmet Güner’le Yusuf Asıl da katıldı. Daha sonraki günlerde konuşmalarımız ilerledi. Ayrılırken de mektuplaşma sözü verdik. Bu 3. mektup oldu alıyorum. Hüseyin Öztürk birinci mektuba katıldı, 2. mektupta selam ekledi. Buna da selam eklemiş, imza atmış. Arkadaşlara imzaları gösterdim.

4. Ders zili çalınca arkadaşlar uyardı: “Müdür Bey!” Koştum, Müdür Bey bugün hazır beklyomuş, yanında Talat Tarkan Öğretmen vardı, beni görünce ; “Geliyorum!”deyip elini kaldırdı. Koşarak dersliğe döndüm. Arkadaşların çoğu; dillerinin uçlarıyla üst dişlerinin diplerine dokunarak“Çık, çık, çık!”yaptılar. Çık, çıklar kesilirken Müdür Bey içeriye girdi. Bekir’e bakarak; “Bugün o zenci çocukları bırakalım da biraz da kendimize bakalım!”dedi. Anne-babalarımızdan duyduğumuz okul anılarını sordu. Sınıfın yarısına ayrı ayrı sormasına karşın babasının ya da annesinin okul anısı diye bir söz edilmedi. Müdür Bey önce, “Anne-babalarınızla konuşmadınız mı? ”diye sordu. Sonra bir ip ucu vermek için kendi öğrencilik sürecinden söz etti. Nasıl öğretmen olduğunu, sonra gene bir süre okuyup Müfettiş oluşunu anlattı. Sami Akıncı:

-Bize o yol da kapalı deyil mi? diye sorduı. Müdür Bey anlamazdan gelerek:

-Hangi yol? diye sordu. İsmet gülerek:

-Bize bütün yollar kapalı!deyince gülen arkadaşlar oldu. Bu kez Müdür Bey de güldü. Müdür Bey gözlüğünü çıkarıp sildi. Belli ki gözlük silerden bir şeyler düşünüyordu. Gözlüğünü takınca konuşu:

-Ben öğretmen çıkınca benim yollarım da kapalı gibiydi. Hemen okumak istiyordum. Ama okumam için 4-5 yıl öğretmenlik yapmam koşulu vardı. Tam 5 yıl öğretmenlik yaptım, askerliğimi de bitirerek sonra okuma olanağı buldum. Sizin için de bir takım olanaklar kesinlikle çıkacaktır. Müdür Bey Sami Akıncı’ya baktı. Sami Akıncı:

-Anladım Efendim!deyip oturdu. Bu kez de ailelerimizde okuyan olup olmadığını sordu. İsmet Yanar salt konuşmuış olmak için kardeşi Sabri’nin ilkokulu bitirdiğini söyledi. İbrahim Ertur ağabeyinin subay çıktığını anlattı. Ben de parmak kaldırdım. Müdür Bey izin verince Ahmet Amcamın Bulgaristan’dan Edirne’ye gelişini, sonra İstanbul’a gönderilişini daha sonra okuduğu yüksek okulda öğretmen olarak çalıştığını, 1933 yılında da emekli edildiğini söyledim. Müdür Bey dikkatle dinledi. “1933 yılında mı emekli edildi , dedin? ”diye sordu. Ben: “Evet!”deyince bu kez: “Amcan emekli olduğunda kaç yaşındaydı? ” diye sordu. Tam bilmediğimi ancak babamın büyüğü olduğunu, babamın şimdi 70 yaşımnda olduğunu söyleyin Müdür Bey:

-Amcan yaşındn dolayı emekli edilmiştir. Memurlar ilanihaye ( Dilediği kadar) çalışamazlar!Müdür Bey ne düşündüyse gene Sami Akıncı’ya dönüp:

-Hasanoğlan’da açılması düşünülen yetiştirme kursu gerçekleşiyor. Sanırım bu kurs önümüzdeki sene, yani sizi okul olarak karşılayacak. Böylece, sizin kapalı sandığınız benimse açılacağına kesinlikle inandığım yol, açılmış olacaktır. Biraz daha sabredin. Ne demişler:

- “Sabreden derviş, muradına ermiş!” Ders zili çaldı. Müdüe Bey ayağa kalkarken aynı sözü tekrarladı; “Sabreden derviş, muradına ermiş!”deyip ayrıldı. Arkadaşlar bakışarak göz kaş edip gülüşürken Hilmi Altınsor bana çıkıştı:

- Hani sen, “Sabreden derviş aşureyi yemiş!”diyordun, bak öyle değilmiş!Bu kez bizim yemek masası arkadaşları kahkahayı bastı:

- Hilmi hala aşüre sevdasından!Bu kez öteki arkadaşlar aşure olayını anlattılar.

Yemekte de aşure tartışması bir kez daha bizi oyaladı…

Resim masaları karara bağlanmış. Üstlerine cam konmayacakmış. Kornişli kenar, içine kontrplak olacakmış. Öğretmen bir kez daha gösterdi. Kuşakları kesip planyadan geçirmiştik. Korniş çekip geçmeleri alıştırmaya başladık. Az sonra Talat Ayhan öğretmen geldi: “Benim işi ele almışsınız, çok sevindim. deyip ayrı ayrı yüzlerimize bakarak bizi selamladı. Halis Öğretmen de; “ Perşembe günü tamam olur!”diyerek güvence verdi. Masa işinin sürüncemede kalmasına biz de üzülüyorduk. Bugün işi sıkı tuttuk, beşini tutkala hazırladık, üçü de bitti bitecek duruma getirdik.

Serbest okuma saatinde Asım Öğretmenle piyano çalıştık. 20 ile 21. parçalar arasındaki numarasız parçaları çalışımı öğretmen çok beğendi: “Akordiyonun yararını görüyorsun, akordiyon çalmasaydın bunları çalmakta çor zorlanacaktın deyip 21. parçaya çeirdi. Onun da sol elini çabuk çaldım. Sağ el için zaten hiçbir sıkıntım yok. Öğretmen 21-25 arasını haftalık ödev verdi. Kendisi ayrıca çalıştığı 38 nolu Beethoven’in bir parçasını çaldı. Parçanın adı Almanca: Das Murmeltir-Fransızca:La Mormette…Dağ faresi ya da köstebek anlamına geliyormuş. Öğretmen çalarken buna güldüm. Bu parçayı öğrenip kızlara çalacağım. Adını sorup onları konuşturduktan sonra gerçek adını söyleyeceğim. Kesinlikle inanmayacaklar. Dağ Faresi ne demek? Dağı tepesi mi olurmuş farenin? Bu, hepimizin bildiği; sıçan ya da köstebek. Gülerken öğretmen baktı, beğendiğim için güldüğümü sandı. Gerçi parçayı beğendim ama benim gülüşüm parçanın adınaydı. Bunu öğretmene söyleyenmedim. O sözlerin anlamlarını öğretmen söyledi, o gülmediğine göre demek ortada gülecek bir durum yok. Kendimi kınadım. Öğretmen 39. parçaya geçiyormuş. Onun başında da bir besteci var. Öğretmen büyük bestecilerin parçalarını çalıyor. O, onları daha önce kitaplardan okumuş. Beethoven, Schubert, Mozart, Duport, Paisiello. Bu adların seslenişini önceden duymazsam okumaktan çekiniyorum. Mozart’ı çok duydum. Schubert’i de Süheyla Öğretmenden öğrenmiştim. Beethoven’i bildiğim gibi okuyorum. Bir de Weber öğrendim.

Yemek zili çalınca arkadaşlara katıldım. Öğretmenin odasında olduğumu bilen vardı, çıkınca sordular. Öğretmen çalışırken dinlediğimi söyledim. İdris Destan şaşarak sordu; “Nasıl sabırla dinliyorsun? Beni bağlasalar duramam!”Halil Basutçu gereken yanıtı verdi:

-Sen nasıl bağlamadıkları için duramıyorsan o da bağlamadıkları için rahatça duruyor!deyip güldü. Yemekte Halil Basutçu’nun sözünü tekrarlayıp güldük. Hilmi Altınsoy; “Beni assalar boyle bir söz söyleyemem!”demesina karşı, bu kez Mehmet Aygün; “Beni asmadıkları sürece böyle bir söz söyleyemem!”deyince Hilmi bir daha sinirlendi“Yahu siz delirdiniz mi ne? Neden böyle çapraşık sözler söylüyorsunuz? Şunu insanın anlayacağı gibi söyleseniz olmaz mı? ”Arkadaşlar, Hilmi’yi kızdırmakta kararlı. Kendilerine sorulmasını bekler gibi. Ancak Hilmi yanındakileri gözlemeden konuşuyor. Bu kez döndü arkadaşlara sordu:

-Siz anlıyormusunuz arkadaşlar? Arkadaşlar hepsi birden; “Ne var bunda anlaşılmayan? arkadaşlar ne güzel, insanı düşündürücü sözler öylüyorlar!”Hilmi bu kez; “Öyleyse ben keçileri kaçırıyorum arkadaşlar, inanaın ki ben, bu tür konuşmalardan hiçbir şey anlamıyorum!”Hilmi’ye öneride bulunduk:

-Böyle konuşma duyunca otur yaz. Yazdığını birkaç kez oku. Okuduktan sonra da anlamazsan o zaman…. Hilmi teleşla:

-O zaman ne olacak? İşte o zaman Hemşire Ayşe Ablaya adını yazdırır doktora gidersin!Hilmi bu kez de; “Hadi ya sende!Benim kadar kızı olan kadına Ayşe Abla diyecekmişim!Hemşire demek neyine yetmez!”Orhan Hilmi’ye sordu:

-Senin şimdi söylediğini de ben anlayamadım; “Hemşire demek neyine yetmez!”ne demek? Bu deminden beri anlayamadığını söylediğin cümlelerden farklı mı? Bunu bana açıkla!”Hilmi biraz düşündü, gülerek Orhan’a

-Sen de bunu bir deftere yaz, birkaç kez okuduktan sonra da anlayamazsan, git Hemşire Ablaya adını yazdır!”Arkadaşlar birden Hilmi’ye çıkıştılar; “Sıkışınca kaçma!”Hilmi benden yardım istedi. Hilmi’nin Ayşe Abla demediğini anımsayıp aradaki farkı söyledim:

-Siz Hemşire Ayşe Abla dediniz. O ise salt Hemşire Abla dedi. Hilmi kendini savunduğum için boynuma sarıldı, arkadaşlara dönerek:

-Hepinizi seviyorum, 6 ay sonra sizden nasıl ayrılşacağımmmmmmm!”diye uzattı. Bu kez de karşısında olanlar çıktı. 6 ay değil, Müdür Beyi dinlemedin mi? en az 12 ay ya da 18 ay. Hasanoğlan’ı unutma!Hilmi ona da kulp taktı. “Orada sizinle olacağım, ne haber!”

Derslikte Sami Akıncı bir öneride bulundu: “Müdür Bey, yurdumuzun geçmişindeki okulların durumuyla ilgili sorular sormuştu. Bu sorulara doğru dürüst yanıt veremedik. Yarın tarih öğretmenimizde öğretmenimize soralım bize anlatsın!”Tüm arkadaşlar sevindiler, soruyu da Sami Akıncı soracak!. .

Birileri:“İyi ama Selçuk Korol Öğretmen bu konuda ne biliyor? ”Bir başkası ise: “O öğretmendir bilir!”En güzelini Hasan Üner söyledi: “Biz de biliyoruz arkadaşlar, okuduk ya!deyince Bekir Temuçin sordu; “Kim hapşırdı? ” birkaç kişi birden; “Eşek hapşırdı!”deyince Ömer Seyfettin’in falaka öyküsü anımsandı. Bu konuda başka okuduklarımız da vardı. Ahmet Rasim, Hüseyin Rahmi Gürpınar anımsandı. Ancak onların yazıları o denli rahat adlandırılamadı. Sami Akıncı gene açıklama yaptı:

-O dedikleriniz çok yakın zamanların olayları. Ondan ötesi gerekli; hep okuyoruz, ordu düzenlendi, okullar açıldı, deniyor. İşte bu okullar nasıl okul? ”Mehmet Yücel yanıtladı:

-Nasıl okul olacak? Bizim gibi garibanları o zaman da toplayıp çalıştırmışlardır. Bunları okuyup, öğrenip de ne olacak? Başarılı olsalardı, Osmanlı İmparatorluğu yaşardı. Yıkıldığına göre, demek ki başaramamışlar. Birden aklıma geldi, Öğretmenlik Bilgisi için yazılmış Pedagoji tarihinde Avrupa Devletlerinde de okulların yeni açıldığı yazıyor. Çocuklar eskiden beri yetiştiriliyormuş ama sanırım bunu anne babalar kendi çocukları için özel yapıyormuş. İlk önemli okul açan kişi olarak Pestalozzi anıldığına göre o da ancak 1800 yıllarında bu işe başlamış. Okul açılmasını isteyenler çıkmış ama okul açan pek olmamış. Padişahların bile öğretmeni olduğunu biliyoruz. Ama onlar tek tek yetiştirilmiş. Babaların çocuklarını yetiştirdiği gibi. Yat zili çalınca benim açıklamam yarım kaldı.

Yatınca Pestalozzi’yi arkasından da Tuskegee okulunu; Booker Washington’u düşündüm. Bunlar niçin okul açıyorlar? Bizim okulları devletimiz açıyor çünkü devlete çalışacak insan gerekli. Pestalozzi ya da Booker Washington devlet değil ki!Öyleyken adamlar sıkıntılar çekerek okul açıyorlar. Babamın konuşmalarını anımsadım. Sık sık kahvede konuşulurdu. Hangi Vali ne yaptı? Babamın unutamadığı iki Vali vardır:Biri Hacı Adil Bey öteki de Faik Üstün. Bu iki Valinin başarısının ölçeği, babama göre çok okul açtırması. Hacı Adil Bey zamanında şimdiki tüm Trakya Edirne İline bağlıdır. Vali Hacı Adil Bey, önce atla, sonra otomobille tüm Trakya’yı gezer okul yaptırırmış. Babam o zaman yapılan okulları bir bir sayardı. Bunların bir bölümü Bölge Okulları olarak anılırmış(Saray’daki, Pınarhisar’daki okullar gibi)Faik Üstün’ü ben de biliyorum, o da köyleri çok gezerdi. Lüleburgaz ilçesinde okulsuz köy bırakmamıştı. Ayrıca köylerde Köy Odaları yaptırıp telefon bağlantısı kurdurmuştu. Babamın bunları sevmesi bundandı. Babam okula gidememiş ama o da okuyamadığı için mi okulu seviyor, bu sevgisi yüzünden de okul yaptıran Valileri saygıyla anıyor? Vali Faik Üstün’ün oğlunu tanımıştım. 1935 ya da 1936 yılında ilkokulu bitirecekti. 7-8 yıl geçti. Belki de o şimdi bir yüksek okuldadır. Babasının bir başka ile vali olduğunu Hasan Amcam söylemişti ama neresi olduğunu yam anımsayamıyorum:Sivas, Samsun ya da Seyhan olabilir. Neden S ile başlayan illere takıldım? Erzurum, Diyarbakır ya da Konya olamaz mı?

 

24 Kasım 1942 Salı

 

Yağmur sesleriyle uyandık. Gök gürlemesi, aydınlatan şimşek çakmaları, sabahları pek alışmadığımız görüntüler. Herkeste bir tedirginlik. Giyinen çıkıyor. Takılmalar, derslerden söz etmeler yok. Dersliğe gittik. Şimşekler, o denli ışık saçılıyor ki, az sonra yakınımızda patlamasını beklerken ta uzaklarda Ergene ovasından ses gelmesi bizi şaşırtıyor. Doğal olarak, okumadığımız fizik dersine döndük. Işığın sesten önce gelişini kanıtlayan unutulmaz bir deney oldu bize. Arkadaşların kulakları Sami Akıncı’da. Bu konuda en güvenilir bilgi onda. Sami benden saati sorup ışıkla ses arasındaki farki hesaplamak istedi. Arkadaşların çoğu şaşkın şaşkın baktılar. Işıkla ses arası bize çok uzun gibi geldi ama saate bakınca öyle olmadığını anladık. Çünkü o uzun dediğimiz aralık dakika değil tam saptayamadığımız saniyeler içinde oluyor. 5 saniye, 7 saniye derken kahvalı zili çaldı. Biz kahvaltıya çıkarken ışıklar, gürültüler kesildi; akşam karanlığını andıran bir hava içinde yoğun bir yağmur başladı.

Kahvaltıda neşesiz gibiydik. Gök gürültüsünden ben küçüklüğümden beri korkarım. Burada da korkuyorum ama bunu belli etmemeye çalışıyorum. İçimizde korkusunu saklayamayan Hilmi Altınsoy. Şimşek çaktığı zaman yüzü yayılır gibi oluyor. Konuşursa sözü kesiliyor. Ancak bu konu konuşulurken, Hilmi, “Cesur Tekirdağlı” numarasını elden bırakmamaya çalışıyor. Oysa iki kez arka arkaya şimşek çakıp gök gürlese rengi kül gibi oluyor. Bu konuda içimizde en kapalı durumda olan Salih Baydemir. Sorulunca:

-Neden korkacağım? Öyle bir şey olursa zaten alıp götürür. Korkarak önleyecek gücüm olmadığına göre, duymazdan gelip kafamı takmamaya çalışırım!

Eski dersliğimizde yağmur ya da kar yağdığı zamanlar pencerelerden bakar asfalttan geçen arabalar üstüne varsayımlar sıralar vakit geçirirdik. Bu dersliğimizde o tür oyalanmalardan yoksunuz. Yatakhane kiremitlikleri ile yemekhane önlerini gözlemekten öte bir de gün batımı Ergene üstü sisliğini görebiliyoru. Böyle yoğun yağışlarda orası da kapkaranlık bir durum alıyor.

Yağmurun değişmeden aynı hızla yağışı sürerken bu kez yıldırım düşme olasılıkları, yıldırımdan korunma konusu tartışıldı. Arkadaşların genel kanısına göre bizim dersliğe yıldırım düşmeyecek. Çünkü bitişikteki bina daha yüksek olduğundan yıldırım oraya düşecektir. Oraya düşünce de bizim bina ayrı olduğundan orası gibi zarar görmeyecektir. Bunu söyleyenin acımasızlığından söz ederken zil çaldı. Aşağılardan da Selçuk Korol Öğretmenin sesi duyuldu; “ Ziller sizin için çalıyor, toparlanalım!” aşağıdaki sınıflara söylenmiş bir söz ama, biz toparlandık. Az sonra da Selçuk Öğretmen geldi. Öğretmen önce yağmurdan, gök gürültüsünden söz etti. Sözünü bitirince Sami Akıncı’nın sorusunu beklerken İsmet, Gök gürültüsü, yıldırım, şimşek hakkında bilgimizin olmadığını söyledi. Öğretmen sanki buna hazırlanmış gibi: “Her insanın öğrenmek istediği kaçınılmaz bilgiler oluğundan söz ederek yıldırımın, şimşeğin, gök gürültüsünün oluşu hakkında bilgiler verdi. Bu arada Amerikalı Benjamen Franklen’in buluşu Yıdırım çeker-önler(Siper-i saika) hakkında bilgi verdi. Bizim binamız için böyle bir tehlike olmadı üstüne ilgililerin rapor verdiğini. Yıldırım olayının daha çok tepe üstlerinde dar uçlarda oluştuğunu anlattı. Öğretmen: “Söz gelimi düz bir binanın dorukta da olsa yıldırım çekmediğini, buna karşın yüksek bacası varsa, yıldırımın orada oluşacağını anlattı. Öğretmen bunu söyleyince hepimiz Alpullu Şeker Fabrikasının bacasını anımsadık. Öğretmen gülerek; “İşte yıldırım önler-çekeri öyle yerlere koyarlar!”diyerek sözünü bitirdi. Öğretmen bu kez de İsmet’e: “Sen bu soruyu biraz bencilce düşünerek sordun ama ben bunu çok yerinde bulduğum için yanıtladım. Şimdi söyleyeceklerimi sen çok iyi dinle, arkadaşlarının da dikkatle dinlemesini istiyorum!”dedikten sonra; “Öğretmenlikte çok önemli bir ilke vardır:Çocuklara öğretilecek bilgilerin öyle damdan düşerce ortaya getirilmemesi, tersine ele geçen olanakları sıcağı sıcağına kullanarak çocukların bilgisine sunulması övütlenir. Sizin bu sabah gözlerinizi açar açmaz gök gürültüleriyle karşılaştığınızı biliyorum. İşte bu durum sizde, bu konuya karşı bilgilenme isteği doğurdu. Öyleyse bu bilgiyi vakit geçirmeden vermek gerekirdi. Bunu ben düşünsem de sözünü ettiğimn ilke gereği ortaya kendim atamazdım. Karşımdaki topluluğun içinden birinin bu istemesi beni bu konuya eğilmeye zorladı. Bence iyi de oldu. Gelecekte sizler de bu konulara çok önem verecek çalışmalarınızı böyle durumlara uyduracaksınız. Zaten sizi, kontrol eden müfettişlerle, öteki görevliler bu konuda sık sık uyaracaklardır!”Öğretmin sözü biterken ders zili çaldı. Öğretmenin arkasından İsmet’e çatacaklar çıkar diye bir süre bekledim. Kimse tınmayınca Müdür Beye haber vermek üzere koştum. Müdür bey, Eğitimbaşı ile konuşuyordu. Eğitimbaşı, az beklememi söyledi. Kapının önünde bir süre bekledim. Ben kapı önünde beklerken karşıdan Röslein gördü, geldi neden burada beklediğimi sordu. Olayı anlatınca sevindiğini söyledi. Benim suçlu olarak bekleyebileceğimi düşünmüş. Biz konuşurken Eğitimbaşı çıktı. Röslein’e dersini sordu. Derslerinin boş olduğunu öğrenince onu evine gönderdi:

-Söyle, uyuyorsa Yaman’ı kaldırıp hazırlasınlar, doktor geliyormuş, de!dedi. Bana da: “Müdür Bey 5 dakika içinde derslikte olacak!”dedi. Dersliğe dönünce bana söyleneni söyledim. Arkadaşlar; “O 5 dakika yarım saat olur!”diyerek şamataya başladılar. Gerçekten Müdür Bey 20 dakika sonra geldi. Gelir gelmez de: “Bizim tarihimizde de okullar(O mektepler dedi) vardı!”diyerek söze başladı. Selçuklular zamanından Nizam-ı Mülk’ten söz etti, Yeniçeri Ocağını, Enderunu saydı. 1770 yıllarında Avrupa benzerı okullar açıldığını söyledi. Parmak kaldırdım. Müdür Bey önce görmezden geldi. Az sonra zil çaldı. Bu kez de bana:

Sorunu bile bile 2. derse bıraktım, onu az sonra konuşalım!”deyip ayrıldı. Müdür Bey ayrılınca arkadaşlar ilgiyle sordular: “Ne soracaktın? ”Arladaşlara anlattım: “Müdür Bey 1770 yıllarında Avrupa’dan yeni okul modelleri aldık!”diyor. Oysa biz geçen yıl Pestalozzi’yi okurken onun Avrupa’da 1800’lü yıllarda yeni okul açmaya başladığını öğrendik. Bizimkiler yeni okul diye, eski okulları mı almışlar? ”diye soracağımı söyleyince arkadaşlar hem güldüler hem de vazgeç bu soruyu sorma o adam seni azarlar!”diye uyardılar. Mehmet Yücel daha da ileri giderek sen başına dert mi açmak istiyorsun? diye sordu. Müdür Bey gelir gelmez bana baktı:

-Senin sorunla başlayalım!deyince aynı soruyu sordum. Ancak soruyu ters çevirerek sordum. Müdür Bey çok güldü; “Evladım” diyerek söze başladı. 1500 yıllarının sonmlarından başlayarak Osmanlı İmparatorluğunun duraklama dönemine girdiğini, giderek yıkılmaya başladığını, tutuştuğu savaşları kaybettikçe sorunlarının arttığını, devletin bütün kurumlarının bozulduğunu anlattı. Çaresiz kalınca Avrupa ülkelerinde onları ayakta tutan kurumları alıp kendisi de ayakta kalma derdine düştüğünü, aç insanları, dilencilerin ne bulursa yer, örneği Osmanlı yönedtimi de alabildiğini aldı. O senin eski dediğin o zaman bizim için yeniydi. O zamanın insanı da onları yeni olarak benimsiyordu. Tarihte okuduğunuz gibi onları bile istemeyen bozguncular durup durup isyanlar çıkardılar onları bile doğru dürüst çalıştırmadılar!”dedikten sonra. “Her kurum uzun süre çalıştıktan sonra gelişmek, yenileşmek gereğini duyar. Avrupa’da da gelişmeler durdurak bilmeden ilerlediği için yenileşme gereği duyuldu. Özellikle halk çocuklarını okullarda yetiştirmek, uyanık insan yapmak istediler. İşte bu konuda bilginler ortaya çıktı, onların bilgilerinden yararlanarak geniş halk kesimlerinin okuması sağlandı!”dedi. Müdür Bey, bu soruyu sorduğum için beni kutladı, arkadaşlara dönerek, “Aklınıza takılan konuları sorun. Sorunuz yanlış bile olsa, doğrusuyla karşılaşınca doğru yanlışı ortadan kaldırır, rahatlarsınız!”dedi.

Müdür Beyden sonra arkadaşlar yarım yarım sözleri alıp kendilerine uydurmaya başladı; “Benim için en rahatlatıcı haber, öğleden sonra ders olmaması!”Bu söz bir çoklarınca benimsendi. Ancak geçen hafta verilen karar yağmur yağsa da yağmasa da derslikte çalışmaktı. Bunu anımsatınca söz değiştirildi. Bu kez de Besim Öğretmenin gelmemesi dileği ortaya getirildi. Mehmet Yücel kendisi çok rahat, arkadaşları da rahatlattı; “Besim Öğretmen gelip burada saatlerce durmaz. Gelirse bir derste işini bitirir, gider. Siz gene onun gelmesini bekleyin!”dedi. Dedi ama böyle söylemesine karşın onun gelmesini istemediği anlaşılıyordu. Hikmet Öğretmen gelirse bir punduna getirip Kubilay olayından söz etmeyi tasarladılar. Kuşkular öne sürüldü

“Ya öğretmen anlarsa? ”Yemeğe giderken yağmurun aralıklarla sürdüğünü gördük. Yol kıyıları düpe düz gölleşmiş.

Yemekte söz konusu gene yağmur. Arkadaşlar yağmurda çıkıp sokakta oynadıklarından söz etti. Mehmet Asygün Hilmi Altınsoy’a takıldı; “Senin anan seni sokağa bırakmamıştır!”Bu kez de Mehmet Aygün’e sordular; “Kendinden söz edereken kendin annem ya da anne diyorsun, oysa Hilmi’den söz edilince neden “ANAN”, diyorsun? Mehmet, “O kendisi böyle dediği için!”deyince Hilmi bir den bağırdı:

-Ben kendi annem için diyebilirim, sen, nezaket olsun diye “Annesi!” demelisin!”diye bağırırca çıkışı. Salih Baydemir dayanamadı:

-Sizi bilmem ama ben, anneme evde ana diyorum. Diyorum ama ona hep anne olarak bakıyorum. Böyle konuşmalarda ana sözünü duyunca da hep kötü sözler anımsıyorum. Her kavga eden, her öfkelenen ilk kez anadan başlıyor!Salih’in sözü çok etkili oldu. Mehmet Aygün sözünü geri aldı, Hilmi de bundan böyle çok zorunlu olmadıkça ana dememeye söz verdi. Ancak söz burada kesilmedi. Bu kez de annelere yapılan küfürlerin yanlışlığından, gereksizliğinden yakınıldı. Bu küfürleri kimler çıkarıyor, kimler halk arasına nasıl yayıyor? Bunu konuştuk. Şarkıların, türküledrin, Atasözlerinin yayılışı için yollar bulup ortaya getirdik ama küfürler için doğru dürüst bir yol bulamadık. Bu konuşmamızın yararlı bir tarafı oldu, şimdiye dek hiç üzerinde durmadığımız askerlik sürecininin de insanlar arasında bir önemli bir etken olduğunu topluca konuştuk. Ben bunu daha köydeyken duymuş düşünmüştüm. Örneğin çocuklarına ad seçerken bir çok kimse asker arkadaşının ya da çavuşunun adını koyduğunu öğrenmiştim. Arkadaşlarla konuşurken bunu başka alışkanlıklara neden olacağı hatta küfre değin inebileceğini düşündüm.

Öğleden sonra tüm beklentiler çıkmadı, daha doğrusu bekleyipte açıklanamayanlar çıktı. Öğretmenler ikisi de gelmedi. Ben bir ders bekledikten sonra Müzik Öğretmeninin odasına gidip yoruluncaya dek piyano çalıştım. 30. parçaya dek iki elli parçaları çaldım. Notalar 2 vuruş, bir vuruş olduğu için çok kolay ses dengesi kuruluyor. Çok da sevindim. Bir ara dersliğe uğradım. Arkadaşlar Türkçe Öğretmenini görmüşler. “Hastaymış, kalkmış!”türü bir yakıştırma yapmışlar. Oysa ben sabah doğrusunu öğrendim, oğlu yaman hastaymış, Eğitimbaşı doktor geleceğini söyledi. Sabahat Öğretmen hasta değil, yarın kesinlikle derse gelecektir. Böyle düşündüm ama bunu açıklamadım. Bir süre boş konuşmalar dinledikten sonra gene gidip bu kez de akordiyon çalıştım. Avcıları çalarken öğretmen geldi. Gülerek; “Arkadaş sana paydos, nöbet benim!”dedi. Avcıları doğru çaldığımı, biraz daha hızlandırabileceğimi söyledi. Ayrıldım. Bu günümü çok verimli geçirdim. Dersliğe gidip bir süre arkadaşlarla konuştum. Ahmet Güner’Musa’yı, Yusuf Asıl’a Ali Ergin’i, sordum. Ahmet Musa için çok üzgün, akrabası olduğundan olacak, Musa’nın suçsuz olduğunu söylüyor. Yusuf Ali için fazla üzgün değil Ali’nin biraz dik kafalılığından söz etti. Köye gitmemiş ya da gitmiş hemen ayrılmış.

Yarın Sabahat Öğretmenin derse geleceğine inanarak Lise 5. sınıfların okuduğu Agah Sırrı’nın Edebiyat Tarihi Derslerini açıp karıştırdım:Abbas Amcamın çok sevdiği Şah İsmail’i buldum, bir adı da Hatai. Ondan bir şiir aldım.

 

Gazel
Eya gönül kuşi derler, bahar imiş mene ne
Bisatı ayş acep rüzigar imiş mene ne
Diyorlar oldu deli Leylin zülfüne Mecnun
Deminde ol dahi bikarar imiş mene ne
Ahıttı yaşımı devran batırdı kanıma el
Rakip elindeki desti nigar imiş mene ne
Lebin zülali ne sözdür tükendi ömrü azız,
Hayatı Hızr meğer paydar imiş mene ne
Bu bahtı bed kişi menim var Hatai ol şumi
Gam ehline diyeler gamgüzar imiş mene ne

Hatai (Şah İsmail)

 

Gazel, Eya, bisatı ayş, dem, bikarar, ahıttı, devran, rakip, desti nigar, leb, zülal, ömrü aziz, hayatı Hızr, payıdar, bahtı bed, şuhu=şuhi, gam ehli, gamgüsar. Kitap. Bisatı-döşek, nigarı-sevgili, Gamgüsarı-gam arkadaşı olarak vermiş. Ötekileri ben bulacağım. Gazel, bir şiir şekli biliyorum. Bir de şarkı gazeli var. Hafız Burhan’ın Her yer Karanlık’ı gibi. Bizim plaklar arasında gazeller vardı. Uzun uzun sıkıntılı bir şekilde, sözcükler uzatılarak söyleniyor. Kitapta Fuzuli’nin çok gazeli var. Fuzuli adını biz 1. sınıfta öğrenmiştik ama parçasını okumadık. Onun bir şiirinden iki dizeyi Atatürk söylüyordu:

“Canımı canan isterse eğer minnet canıma,

Can nedir ki anı terketmeyeyim cananıma!”

Diyordu. Fikret Madaralı Öğretmen o zaman başka şiirlerini de okudu ama bize; “Şimdilik bunları duymuş olun, ilerde kitaplarında bol bol bunlarla karşılaşacaksınız, o zaman yeterince okuyacaksınız!”demişti. Fikret Madaralı Öğretmenin varsayımı doğru çıkmadı. Hem kendisi ayrıldı hem de o bol şiirli kitaplara biz kavuşamadık. Fuzuli’den de bir gazel yazacağım:

 

Gazel
Beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı
Felekler yandı ahımdan muradım şem’i yanmaz mı
Kamu bimarına canan devayı dert eder ihsan
Niçin kılmaz bana derman beni bimar sanmaz mı
Şebi hicran yanar canım döker kan çeşmi giryanım
Uyarır halkı efganım kara bahtım uyanmaz mı
Gülü ruhsarına karşu gözümdern kanlı akar su
Habibim faslı güldür bu akar sular bulanmaz mı
Gamım pinhan dutardım ben dediler yare kıl ruşen
Disem o bivefa bilmen inanır mı inanmaz mı
Değildim ben sana mail sen ettin aklımı zail
Bana taneyleyen gafil seni görgeç utanmaz mı
Fuzuli rindi şeydadır hemişe halka rüsvadır
Sorun kim bu ne sevdadır bu sevdadan usanmaz mı

Fuzuli

 

Cefa-Eziyet, felek-gökyüzü, şem-mum, kamu-halk, bimar-hasta, deva-ilaç, giryan-ağlayan, uyarır-uyandırır, ruhsar-yanak, habibim-sevgilim, pinhan-gizli, ruşen-parlak, tanetmek-arkasından konuşmaka, yıplamak, görgeç-görünce, Rind-kural tanımaz, şeyda- aşk delisi-coşkun aşık, hemişe-her zaman, rüsva-rezil, kepaze. Sözlerin anlamlarını yerlerine koyunca birşeyler anlaşılıyor ama bana göre o zaman pek güzellik kalmıyor gibi.

Neyse ben bu gazel şiirlerini sevmedim. Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirleri daha güzel. Akın piyesinden aldığım şiiri okudum sonra da Ali aklıma geldi:

 

Namlıya dayanmış yola dalarsın-
Duruşun, bakışın yaman, be Ali-
Boşuna tetiği ne kurcalarsın?
Var daha ateşe zaman be Ali!
……………………………
Su gibi okunuyor. Veraset şiiri de öyle:
Ninem beş yüz altına satılmış bir esirdi,
Dedem beş yüz altını sayan bir derebeyi.
Kurt kanı köpek kanı bir birine girdi,
İkisinden meydana çıktı bir kurt köpeği.

………………………………………. .

Şiirlerin tamamını okurken yat zilini bile duymamışım. Arkadaşlar kalkışınca kendime geldim.

Yatınca da bir süye şiirlerle uğraştım. Nedense bu kez şiir yazmanın bir kolay tarafı olabileceğini düşündüm. Çok şiir okursam belki ben de şiir yazabilirim. Kendi kendime güldüm: “Şimdi de şiir!”deyip gözlerimi kapadım.

 

25 Kasım 1942 Çarşamba

 

Piyes sözü edilince bu kez de Mehmet Yücel çıkıştı: “Yetti be birader, yapacaksanız yapın şu işi!”Hemşerisi olan, köylülerinin deyimiyle Küçük Mehmet, bizim sınıfınsa Mehmet Başaran’ı yanıt verdi: “Yapacağız!” o öyle bilirce söyledi ki sanki karar verilmiş ama biz bundan habersizmişiz gibi bir hava esti. Bu kez Sami Akıncı sordu: “Sahi piyes seçildi mi? ”

Öğretmenin son derste konuşmasından Faruk Nafiz Çamlıbel’in Akın piyesi seçileceği kanısına varanlar olmuış. Bunlar aralarında konuşarak öyle bir sonuca varıp kendilerini inandırmışlar. Salt takılmış olmak için ben:

-Akın piyesi hiç uygun düşmez!dedim. Benim sözüme inananlar çok. Hemen sordular:”Neden? ”Akın piyesinin konusu kuraklık oysa burada sürekli yağmur yağıyor!”deyince arkadaşlar şaka söylediğimi anladılar ama gene de az önceki söylemlere katılmadılar.

Derslikte konu gene açıldı. Bu kez Küçük Mehmet, piyesin öğretmende olduğunu o ndenle benim piyesin konusunu bilemeyeceğimi söyledi. Bendeki kitabın(İsmail Habip’in Edebi Yeniliğimiz 11) 473. sayfasını açıp okudum. Küçük Mehmet renkten renge girdi. Az sonra Mehmet Yücel’in köylüsüne:

-Kardeş hemşerim, sen neden onunla tartışıyorsun? O bilmediği bir şeyi söyler mi? Sen onun söylediği bir sözün yanlış çıkığını hiç gördün mü? ”dediğini duydum. Bu benim için büyük bir onurdu. Çünkü bu, çok sevdiğim bir arkadaşımın övgüsü yanında, arada bir karşıma pürüz olarak çıkmaya çalışan bir çocuğun güvendiği biri tarafından uyarılmasıydı .

Matematik dersini piyes tartışmasıyla geçirdik. Arkadaşların tümü tartışmalara katıldı. Sınıf neredeyse ikiye bölünmüştü. Ancak kimin neyi savunduğu pek belli değildi. Anlaşılan arkadaşlar karşılıklı atışmak istiyordu. En çok isteyenlerden biri olan Halil Basutçu da sonunda piyesten vazgeçilmesini önerdi. Oysa tüm arkadaşlar onun rol alması düşüncesinde birleşiyorlardı.

Kolunun altında kitaplarıyla Sabahat Öğretmen geldi. “Günaydın!”dedikten sonra hemen piyesten söz edeceğini bekleyenler vardı. Umulanın tersine Sabahat Öğretmen pencereden dışarıya bakarak; “Ne çok yağmur yağdı, değil mi? ”dedi. Nedense gözlerim Sami Akıncı ile Küçük Mehmet’e takıldı. Ben onlara bakarken öğretmen kitapların arasından birini alıp sayfalar açtı. CANAVAR piyesindeki yağmur duasını okumaya başladı:

 

“ Hocaların en yükseğe çıktı en ihtiyarı
Gökten su dileyerek elin deki tasına
Başladı en acıklı bir yağmur duasına:
Yarabbi gönder bize rahmetini ufuktan,
Kullarının diyarı yanıyor susuzluktan
Ekinler boy atmadan vakitsiz sararıyor
Her başak gök yüzünden bir damla su arıyor……”

 

Diye okumayı sürdürürken nasıl bir ravır aldımsa öğretmen bana baktı:

-Tanıdın mı? diye sordu. “Tanıdım !”deyince öğretmen okumayı kesti. Bu kez de kitabı okuyup okumadığımı sordu. Kitabı okumadığımı ama o kitap hakkında başka kitaptan parçalar okuduğumu söyleyince öğretmen bu kez de kitabın adını sordu. İsmail Habip'in Lise 3. Sıflar için yazılmış Edebi Yeniliğimiz. Sabahat Öğretmen elinde iki kitap tutuyormuş bu kez de ötekini kaldırdı. O da Faruk Nafiz Çamlıbel'in Akın piyesi. Sabahat Öğretmen daha önce Akın piyesini, tiyatroda usta oyunculardan izlediğini, şiir olarak yazılmış olmasının zorluğuna karşın başarılırsa güzel olacağını düşünerek Faruk Nafiz Çamlıbel’in Akın piyesini seçtiğini söyledi. Kitabı kapattı başka bir kitap açtı. Bize bakarak. ” Bugün biraz şiir okuyalım!”dedi. İsmet parmak kaldırdı. Öğretmen İsmet’e sordu: “Bir şey mi soracaksın? ”İsmet şiir okumak istediğini söyleyince öğretmen gülümseyerek:

-Hayır, bugün ben okuyacağım, herkes şiir okur ama nasıl okuduğunu kendisinden çok dinleyenler değerlendirirler. Hazırlayacağımız piyes baştan sona şiir olduğuna göre bana, onu dinlemek sorumluluğu düşecek. Bu bakımdan nasıl şiir okunması gerektiğini, hiç değilse benim beğeneceğim durumu anlamanız için bugün ben okuyacağım. Dikkat ederseniz benim dediğimi daha iyi anlarsınız!”Dikkatle öğretmeni dinledik. Önce Tevfik Fikret’ten Bir İçim su ile Devenin Baş adlı şiirleri okudu. Ardından Rıza Tevfik’ten Fikret’in Mazarında ile Uçun Kuşlar’ı , Faruk Nafiz Çamlıbel’den Çoban Çeşmesi ile Sanat şiirlerini okudu. Soluğumuzu keserek dinledik. Öyle ki, her zaman kendi sesimizden zor duyduğumuz ders zili dersliğimizde çalmış gibi kulaklarımızdan çınladı. Ders arasında haklı-haksız Öğretmenleri karşılaştırdık. Arkadaşların çoğu Sabahat Öğretmenin sesi etkisine kapılıp onu beğenmiş görünmesine karşın Fikret Madaralı Öğretmenin okuması bir yana açıklaması, karşılaştırmalar yaparak kavratması bence daha etkiliydi. Ayrıca, ses inceliği belli şiirlerde etkili olmakla birlikte örneğin Tevfik Fikret’in Devenin Başı şiirinde Sabahat Öğretmenin sesi bence gereken etkiyi bırakamadı. “Küçük Mehmet şiir yazıyor!” derlerdi. Yakın arkadaşları:

-Kalk oku !diye takıldılar. Sonunda kendi yazdıklarını değil ama şiir defterinden okumaya razı oldu. Sevmediğim bir olay; arkadaşlar kendileri yokmuş gibi geriye çekiliyorlar ama birisini öne sürmede kahramanca ortaya çıkıyorlar. Gene öyle oldu: “Mehmet Başaran şiir okuyacak!Kendi yazdığını okuyacaksa bir diyeceğim yok. Ancak o da başkasından okuyacaksa, bu, seni, beni ilgilendirir mi? Okuyacaksan sen çık oku!Kendi kendime sinirlendim. Biliyorum, öğretmen gelince, “Şiir okumak isteyen var mı? ”deyince birkaç kişi birden: “Mehmet Başaran okusun!”diyecekler. Öğretmen geldi, benim sandığım gibi yapmadı: -Bir şiir daha seçmiştim, onu da okuyayım da sonra konumuza dönelim!dedi. Bu kez Mehmet Akif Ersoy’dan Bülbül’ü okudu. Bülbül’ü gerçekten çok güzel okudu. Öğretmen kendisi de okuyuşundan mı yoksa şiirin kendisinden mi bilmem ama, şiir bitince öğretmenin yüzü durgunlaşmış, sesi kederlenmiş gibi olmuştu. Az durduktan sonra:

-Bu şiiri özellikle sona bıraktım. Şairler şiirlerini yazarken bir şeyler söylemek isterler. Onlar söyleyeceklerini doğrudan söylemek isteseler, ele aldıkları olayları düz yazı olarak anlatırlar. Ama anlatmak istediklerini duygularını katarak anlatmak isteyince ki bunu ancak şairler yapabilir. Burada olduğu gibi başka bir olay anlatıyormuş gibi yaparak duyurmak istedikleri duyguyu okuyana iletirler!Burada şair insanların sesini çok sevdiği bülbülü almış!”dedikten sonra bu şiiri daha önce okuyup okumadığımızı sordu. Okuduğumuzun öğrenince: “Öyleyse üstünde durmayıp geçelim diyerek elindeki kitabı bırakıp bir başka kitap aldı. Bu kitabı hepimiz tanıyoruz. Hilmi Yücebaş diye bir yazarın. İçinde şairlerden şiirler var. Değişik bir şiir beklerken öğretmen İstiklal Marşı’nın tamamını okudu. İstiklal Marşı’nın tamamını ilk yıl ezberlemiştik. Dikkatle dinledik. Öğretmenin okutacağını beklerken öğretmen, parmak kaldırmamamasına karşın ilk soruyu Sami Akıncı’ya sordu: “Bu şiirin ölçüsü nedir? ”Sami ayağa kalktı, bir yandan parmaklarını sayarken: “Hece!”dedi. Öğretmen Sami’ye ilk iki dizeyi tahtaya hece hece yazmasını söyledi. Sami ilk dizeleri ağır ağır, ancak çok dikkatle hece hece ayırarak yazdı, altlarına da sayıları sıraladı. Aradaki farki görünce duraladı. Gülümseyerek:

-Bir hece fazla oldu öğretmenim!dedi. Bu kez de öğretmen gülümseyerek Sami’ye:

-Fazla heceyi at bakalım. Ancak hece atarken dikkat et, şiir bozulmasın!

İstiklal Marşı

Kork ma sön mez bu şa fak lar da yü zen al san cak

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14

Sön me den yur du mun üs tün de tü ten en son o cak

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15

Sami bir süre düşündükten sonra benim de fazla gördüğümü sandığın en(12) hecesini kaldırdı. “En son ocak, yerine son ocak!”denebilir!”deyip durdu. Öğretmen bu kez de Sami’ye dize daha yazdırdı:

 

Dal ga lan sen de şa fak lar gi bi ey şan lı hi lal

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15

Ol sun ar tık dö kü len kan la rı mın hep si he lal

………………………………………………………. .

Hak kı dır hak ka ta pan mil le ti min is tik lal

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14

Gene gülümseyerek: “Bu da olmadı öğretmenim!”deyince öğretmen:

-Olmayacak doğal olarak. Çünkü bu bildiğimiz Halk Şiirlerindeki gibi parmak sayarak yazılmamıştır. Bunun kendine özgü ses kalıpları vardır. Harfler ya da heceler o ses kalıplarına göre uydurulur. Eski şiirlerimizin büyük bir bölümü böyle yazılmıştır. Okumuş kent şairleri bu kalıpla şiir yazmışlardır. Buna Aruz kalıbı denir. Şairlerimizden Yahya Kemal bu kalıpla şiir yazar. Başka şairlerizden de yazanlar vardır ama en seçkini Yahya Kemal Beyatlı’dır. Faruk Nafiz’i soran oldu. Öğretmen:

- O da denemiştir ama onun büyük başarısı Hece ölçüsünde olmuştur!” dedikten sonra şiir okumak isteyenleri sordu. Ben de parmak kaldırdım. İsmet parmak kaldırmaktan başka’Ben okumak istiyorum!”demesine karşın öğretmen kaldırmadı. Sanırım herkesin parmak kaldırmasını bekledi. Fettah Biricik, Ali Önol, Sefer Tunca, Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, Hüseyin Orhan, Mehmet Başaran, İbrahim Ertur parmak kaldırmamıştı. Öğretmen onlara sordu:

- Sizler şiir sevmiyor musunuz yoksa cesaretiniz mi yok? diye sordu. Susanların içinden yalnız Mehmet Başaran’nın kıpırdanır gibi olduğu görüldü. Öğretmen hemen: Sen, konuş konuş; cesaretin mi yok? diye sorunca arkadaşlar sanki onu bekliyormuş gibi birden:

- O şiir yazıyor öğretmenim bize hiç göstermiyor, okusun!dediler. Mehmet Başaran renkten renge girdi, gözlerini sırasına dikerek öyle durdu. Bu kez öğretmen:

- Yok yok, bu kez onun şiirini değil sevdiği şairlerden sevdiği şiiri okusun. Başka bir zaman da onunkileri dinleriz!deyip o tarafa yöneldi. Başaran’ın önünde duran defteri aldı. Bak bak bak, kimler yok!”deyip defteri Başaran’a verdi, kalk birini oku!”dedi. Başaran bir süre karıştırdıktan sonra birini seçti:

 

Altın Saçlı Hatice
 
İnsanların hülyası
Yüce dağlardan yüce.
Saadetin manası
Bir karışık bilmece.
Düşündüğüm hep budur:
Saadet bir kaygudur;
O bir garip korkudur
Maksad olursa bizce.
Mesud olmak istersen
Yolunu benden öğren!
Zihnini boş yere, sen
Yorma inceden ince.
……………………
Garazın varsa unut,
Kederin varsa avut,
Paran varsa sıkı tut,
Hem otur say, her gece!
Aşka çabuk inanma.
Her gülen yüze kanma.
Çocuk gibi aldanma.
Muvakkat bir sevince.
Çok gezdim çok yer gördüm,
Sevindim, keder gördüm.
Ben neler, neler gördüm
Bu yaşıma gelince.
Bak şimdi kaygısızım;
Ne ağrım var, ne sızım,
Sen de öyle ol kızım
Altın saçlı Hatice!

Rıza Tevfik Bölükbaşı.

 

Öğretmen, arkadaşın seçtiği şiiri de , okuyuşunu da beğendiğini söyledi. Bu kez Sami Akıncı elini yükseklere kaldırarak şiir okumak istedi. Öğretmen dersliği bir süre gözleriyle süzdükten sonra Sami’ye işaret etti. Sami, iki yıl önce sınıfça ezberlediğimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın Akıncılar şiirini Akıncı adıyla okudu. Öğretmen Sami’ye kendi ayağına ökseye geldin!deyip gene tahtaya iki dize yazmasını söyledi. Sami tebeşiri eline alırken zil çaldı. Öğretmen, gelecek derste aynı konuyu işleyeceğiz!”deyip ayrıldı.

Sami tebeşir elinde tahta başında öyle kaldı. Sami tüm derslerden başarılı arkadaşımız; böyle bir durum beklemiyordu. Biraz üzgün. Arkadaşlardan da şaşkın şaşkın bakınanlar oldu. Bu kez ben tahtaya gidip iki dize yazdım.

 

Akıncılar

 

Bin at lı a kın lar da ço cuk lar gi bi şen dik

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14

Bin at lı o gün dev gi bi bir or du yu yen dik

Ak tul ga lı Bey ler be yi hay kır dı i ler le

Bir yaz gü nü geç tik Tu na dan ka a fi le ler le

15

Ben bunu gösterince, Sami bana: “ Haklısın!”deyip oturdu. Dönüp tahtayı silerken Fettah Biricik:

-Aha, kafile iki a ile mi yazılırmış? deyip etrafına bakındı. Ben hiç aldırmadan: “Ben de onun için siliyorum!”dedim. Bir çok arkadaş bana baktı. Bekir Temuçin:

-Ciddi olamazsın? deyince. Ben, Fettah’a dönüp biz Fettah’la anlaştık, ben tahtaya yazdıklarımı sileceğim o da Yahya Kemal Beyatlı’nın Akıncılar şiirindeki tüm kaafilelerin fazla olan a’larını silecek(!)

Boş olan 4. dersimiz Türkçe dersinin tartışmasıyla geçti. Fikret Madaralı Öğretmen bize bunlardan söz etti mi etmedi mi? Doğrusunu gene Sami Akıncı söyledi. : “Bu bilgiler sırayla verilmektedir. Lise kitaplarında da 2. sınıflar bunları okumaktadır. Sami bunu söyleyince Agah Sırrı’nın elimdeki Lise 2. sınıf Edebiyat Tarihi kitabını gösterdim. Sami de:

-Biz şimdi lise 2. sınıf olduğumuz için okursak şimdi, yani bu yıl okuyacağız!deyince tartışmalar durdu. Tartışmalar durdu ama şiddetli bir yağmur başladı.

Öğle yemeğinde duyuru yapıldı. Yağmur nedeniyle bahçe çalışmaları geriye bırakılmış. Çalışma saatleri dersliklerde sessiz çalışılarak değerlendirilecekmiş!Dersi olmayan öğretmenler dersliklere gelecek!Buna çok sevindim. Bugün benim müzik çalışma günüm. Ne var ki bunu kimseye söylemiyorum. Öğleden sonra dersleri olanlara zil çalınca Asım Öğretmeni gözetip arakasından odasına giriyorum. O bunu bildiği için ondan bir çekinmem yok ama başka arkadaşlar bunu bilmesin, istiyorum. Bugün çoğunlukla piyano çalışacağım. Kendimi öyle kurdum ki Asım Öğretmenin köstebek parçasını bile bugün öğreneceğim. Derken bizim derslik kapısında Talat Ayhan Öğretmenle Halis Öğretmen göründü. Halis Öğretmen suskun Talat Ayhan Öğretmen Masa ustalarının bugün çalışmasını rica etti. Talat Ayhan Öğretmen rica ederken de benim gözümün içine baktı. “Olur, değil mi? diye de gene bana bakarak sordu. Utandığım için hemen toparlandım. Arkadaşlara bakmadan: -Geliriz Öğretmenim!deyip kapıya yöneldim. Arkadaşlar da arkamdan sıralandılar. Atölyeye yollandık. Oldukça sinirlenmiştim ama Yusuf yardımıma koştu:

-Sen olmasaydın ben gelmeyecektim. “Her iş zamanında yapılır, bunu öğrenin deyip onları gerisin geri bol elle gönderecektim!”deyip kahkahayı atınca gülmeyen kalmadı. Biz gülerken Hali Öğretmen de geldi. O da soyunup bizimle çalışmaya başladı. Harun arkadaşımız rahatsız olmuş. Halis Öğretmen; “ Onun yerini doldurayım!”deyip tutkal işine başladı. Öğretmenin davranışı bizi etkiledi. Az sonra da Talat Ayhan Öğretmen geldi. Elinde bir kese kağıdı vardı. Şekerli leblebi, hepimize birer avuç verdi: “Çam sakızı çoban armağanı!”dedi. Sözün anlamını Yusuf Asıl’dan sordu. Yusuf gülerek: “İçimizde çobanlık yapan yalnız o var, bilirse o bilir!”deyip soruyu bana yıktı. Herkes gülünce ben de: “Ben eskiden çobanlık yapmıştım, o zaman çam sakızı yoktu o nedenle bilmiyorum!”deyince bu kez Talat Ayhan Öğretmen bizi çok neşeli bulduğunu söyleyerek bu neşemizin Resim Derslerinde de sürmesini istedi. Yusuf giden öğretmenimiz Ömer Uzgil’i andı: “Bizim marangozluktaki arkadaşların resimlerini beğeniyordu, o nedenle biz o zaman Resim Derslerinde de neşeliydik!”deyince Talat Ayhan Öğretmen:

- Bak, bak, bak, işi pazarlığa döküyoruz. Bu olmaz işte. Beğenilecek düzeyde çalışırsanız amenna!Dostluk başka çalışmalar başka!”deyip ciddileşti. Yusuf bu kez, ben kendi adıma konuşursam diyebilirim ki ben resim çalışmalarını seviyorum. Arkadaşlar da bilirler, tatillerde, boş zamanlarda resim çalıştım. Yaptığım resimlerimi de saklıyorum!”deyince Bu kez Talat Ayhan Öğretmen: “O zaman seninle anlaşabileceğimizi umuyorum. Ben de öyleyim, boş zamanım olunca resim yaparım; yaptığım resimlerimi saklarım!” Yusuf gibi Halis Öğretmen de güldü. Halis Öğretmen:

- Sonunda anlaştığınıza sevindim!dedi. Talat Ayhan Öğretmen bu kez : “İnsanlar konuşa konuşa anlaşır demişler!”deyip bana sordu; “Öyle değil mi? ”Bu kez de Yusuf, kendi kendi ne güldü. Bir kaç kez nedeni sorulunca bu kez açıkladı:

- Onun çocukluğunda bu söz belki yoktu!diyecekmiş. Talat Ayhan Öğretmen bu kez kırılasıya güldü, mendiliyle gözlükleini çıkarıp sildi. Az sonra Yusuf'a:

- Yo dostum, bu sizin atölyede iyi gidiyor ama bizim resim dersinde olmaz. Buna meydan verirsek haylaz takımından beyaz kağıt toplar dururuz!dedi Yusuf’un omuzuna dokunup yaşını sordu. Sıkılarak girdiğimiz atölyeden çok neşeli çıktık. Özellikle Halis Öğretmenin öğretmenliğinden öte uzun süre atölyelerde çalışmış olmanın alışkanlığı ile artmış olan beceri katkısıyla masaları tamamladık. Tutkal kuruması ile bir iki köşenin zımpara işi kaldı. 8 masa tamamlandı. Talat Öğretmen onları yarın sabah Resim Odasına taşıtacak. Böylece bizim dersimiz yeni masalarda yapılacak.

Serbest Okuma saatinde Asım Öğretmenle çalıştık. 32. Parçaya kadar iyi gitti. 32. parçada Schüler(öğrenci) bölümünü iyi çaldım. Asım Öğretmen el değiştirdi. Lehrer(Öğretmen) parçasındaki 4’lü akorları basmakta zorlanıyorum. Ayrık parmaklar rahat ama bitişik parmaklarda sesler karışıyor. Akordiyonda hiç yapmadığım bir durum. Benim tüm becerim akordiyon kazanımlarım üstüne. Bu parçayı ayrıca çalışacağım. Bundan böyle zaten tüm çalışmalar finger(parmak)çalışması üstüne. Resim masalarını tamamlandığını Asım Öğretmene söyledim. Talat Ayhan Öğretmenle konuışup benim akordiyon için bir dolap göze ayarlayacakmış. “Önce yer izini alalım sonra sonra çalşışma izinini de koparır, yavaş yavaş alıştırdıktan sonra düzenli bir çalışma proğramı oluştururuz!”dedi.

Dersliğe oldukça neşeli gittim. Arkadaşlar Marangozluk atölyesindeki neşeli konuşmaları anlatmışlar, bir de benden dinlemek istediler. Yusuf’un anlattıklarına bir şey ekleyemeyeceğimi söyledim. Çünkü: “Ortalığı yumuşatan onun şakaları, bana kalsaydı belki bir dırdır çıkabilirdi, arkadaş güldürdü, neşeli bir çalışma günü geçirdik!”dedim. Az sonra Hemşerim Pehlivan Amcanın oğlu İrfan Taşkın geldi. Müzik Öğretmeni sıkı ödevler vermiş: “Sıkı ödev dediği 1 dizeli, 2 diyezli, 1 bemollü, 2 bemollü majör gam gamları nasıl sıralanır? ”Ödev gününü sordum. Haftaya çarşamba gününe yetişecekmiş. Yanında nota kağıdı yoktu. Çalışmayı cumartesi gününe bıraktık. Eski günlerden konuştuk. İrfanların evi benim okula gittiğim günlere köy okulu onları bahçe bitişiğindeydi. Onların eviyle okul bahçesi arasınden bir araba yolu geçerdi. Okulun hemen bitişiğnde Nazike Teyzenin evi vardı. Yaramaz oğlu Mestan annesini dinlemez kaçardı. Öğle paydoslarında herkes evlerine gidince ben okulda kalır, Mestan’la, İrfan’la arkadaşlık yapardım. Onlar o zaman çok küçüktüler. Muhtar Sadık’ın oğlu Rifat da bazen bize katılırdı. İkinci yıl(Ben 5. sınıfa geçince)Ahmet Korkut Öğretmenin yeğeni Hasan’la Vehbi de bize katılmaya başlamıştı. Bir de evi çok uzak olan Zakir vardı. Bunları konuştuk. İrfan okuldan çok memnun:

-Başka okullara gidemeyecektim, annem-babam okumamı hep istedi ama okuduktan sonra köye dönmemden kesinlikle vazgeçmediler. Böyle olunca. : “ Burası benim için biçilmiş kaftan!”dedi, güldü. “Bu sözü babam hep söyler, ben de dinlerim ama anlamı üzerinde hiç durmadım, anlamını bana söyler misin? ”deyip güldü. Kaftan’ı bir giysi, söz gelişi bir ceket olarak düşünmesini söyledim: “Terziye diktirmiyorsun da hazır alıyorsun, bedenine çok iyi uyuyor!”güldük. İrfan:

-İşte öyle abi!dedikten sonra burada oluşunu da bana borçlu olduğunu tekrarladı:

-Sen burada olmasaydın beni babam kesinlikle göndermeyecekti. Hele Hasanoğlan’a gitme haberi gelince kaydımı sildirmeye karar verdi. Kim söyledi yoksa kendisi mi düşünmş, gidip Mahmut Amca ile konuşmuş. Mahmut Amcanın uyarması sonucu, bana . “Git tosunum, git kader senin. Arkadaşların ne yapıyorsa sen de onlarla ol!”demiş. Bir daha da hiç yakınmamış. İrfan’ın gelişine sevindim. Babası Pehlivan Amca kadar babamın da kulaklarını çınlattık. Gerçekten böyle bir çınlama varsa bunu babalarımızın hayra yormaları dileğiyle ayrıldık.

Yatarken aklımın köye takılmamasına dikkat ettim. Şiir okudum. Yahya Kemal Beyatlı’dan daha önce ezberlediğim Mahurdan Gazel’i düşündüm. Ezberlediğim iyi olmuş. Sanırım bu, önümüzdeki derslerde işime yarayacak!

 

Gördüm ol mehdüşuna bir şal atıp lahurdan
Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nurdan

……………………………………………. .

Bunu Sabahat Öğretmen okutur mu acaba? Gül yanaklar, falan filan? Bugün okunan Altın Saçlı Hatice’ye bir şey demedi!……

Böyle dedim ama dediğime ben de katılmadım. Altın Saçlı Hatice'de ayıp sayılacak bir söz yok. Oysa Mahurdan Gazel'de etekleri öpme, gibisine sözler var. Gerçi merdivenlerin öpmesinden söz ediliyor ama, öpme öpmedir.

Sonunda da, “Okumaktan çekiniyorsan okumazsın!” diye kendime çıkışıp gözlerimi kapadım.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ