Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

27 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Köylü Kentli Ayırımında Görünenin Ötesini Sezme Duyarlılığımız

 

8 Şubat 1944 Salı

 

Akşam, Sabahattin Öğretmen sorar kaygısıyla kısa kısa yazdığım adlar arasında bulunan SOLON'un adı geçti. Solon, belleğimde kıpırdanır gibi oldu. Uyanır uyanmaz duyduğum "Solon!” bu nedenle ilgi yumağıma takıldı. Fikret Madaralı Öğretmen Yunanistan tarihini okuduğumuz sıralar ikide bir konuşmasını değiştirip Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'ne sözü getirir, eski dönemlerle karşılaştırmalar yapardı. Okulsuz, yoldan yoksuz köyler, adaletsiz vergiler, sınırsız süreli askerliklerin getirdiği bezginlikten sinmiş Osmanlı insanın Cumhuriyet döneminde canlandığını, okulların açıldığını, yol yapımına önem verildiğini, askerliğin eşit zamanlara bağlandığını anlatır, sonra da dersin konusuna geçerdi. Yunanistan Tarihini okurken gene bir gün bizim ülkemizdeki değişimi anımsattıktan sonra milattan 600 yıl kadar önce Atina devletinin başına geçen filozof Solon'un Atina Yönetiminde yaptığı yenilikleri anlatmıştı. Böylece biz Solon'u salt bilgin, filozof değil yenilikçi bir devlet adamı olarak tanımıştık. Solon'dan önce öteki kentlerden daha çok uygarlaşmış olan Atina giderek halkın değil sayılı zenginlerin eline geçmişti. Gene gösterişli gene debdebeli denecek bir yaşam sürülüyordu ama bunu sayılı insanlar yapıyordu. Kölelerin dışında halk olarak bilinen Atinalıların büyük bir bölümü borca gömülmüş, faizle yaşar duruma düşmüştür. Zenginlerin buyruğuna giren kent yönetimi, yasalar yaparak borcunu ödeyemeyenleri köle olarak satılma yolunu açmıştı. Bu nedenle Atinalı olmasına karşın köle olarak satılan Atinalıların sayısı giderek artıyordu. Köle olarak satılanların varı yoğu gene egemen para sahiplerinin eline geçtiğinden küçük bir azınlık neredeyse tüm Atina'yı sömürüyordu. İşte Solon böyle bir yönetim içinde Atina yönetimine el attı. Solon bir filozof olduğu kadar tanınmış bir ozan, konuşmasıyla dinleyenleri etkileyen bir söylev ustasıydı. Göreve başlar başlamaz düzenlemelere başladı. Önce, borç yüzünden Atinalıların satılmasını yasakladığı affederek haklarını geri verdirdi. Toprakları borçlanmalarla ellerinden alınmışların topraklarını geri aldırdı. Borç ödemeler için adaletli yöntemler getirdi. Geçim sıkıntısı nedeniyle Atina'yı terketmiş olanları geri çağırdı, gereksinimi olanlara yardım etti. Tüm köylülerin borçlarını bağışladı. Salt zenginlerin hakkı durumuna getirilen, işin korkuncu şimdiden sonra aralarına katılmayı önleyen kuralları kaldırarak, Atina'da başarılı olanların her zaman bir katmandan ötekine geçebileceği dört basamaklı bir halk düzenlemesi yap. Söz gelimi 500 kilo buğday, zeytin yağı ya da onlar değerinde altını olanlar kent yönetim seçim işlerine karışır, oy kullanır. Bundan düşük gelirliler de kentin öteki işleri için üç basamak oluşturmuştur. Fikret Madaralı Öğretmen bunları anlattıktan sonra derince soluyup:

-İşte bu Solon yasalarından sonra Atina'da, bizim okuduğumuz tarih kitaplarını dolduran ünlü insanlar; Talesler, Fisagorlari Öklitler, Periklesler, Aşiloslar, Sofoklesler, Öripidesler, Sokratesler. Platonlar, Aristolar yetişmiştir! derdi.

Bütün bunlardan sonra Montaigne Öğretmenin Mutluluk Üstüne parçasını bir daha okudum. Parçayı bitirince utandım. Meğer Montaigne Öğretmen bize başkalarının sözlerini tekrarlayarak dolaylı övüt vermekle birlikte “Ölüm karşısında ya da yaşamını tamamlarken başkalarının şu ya da bu şekilde savunma yapması onların sorunudur. Sen, bu konuda kendini, mutlu olacağın ölçüde hazırlayabiliyor musun?” diye soruyormuş. Evet, ne demeliyim? Hazırlayabiliyor muyum?

Geçen hafta dersten biraz umutsuz ayrılan Sabahattin Öğretmenin bugün takınacağı tavrı merak ediyordum. Aramızda konuşulmadı ama sanırım çoğunluk benim gibi düşünmüş, Kitaplığa tıkışırken geçmiş haftalardaki karışıklık bu sabah görülmedi. O anlamsız konuşmalar, karşılıklı takılmalar yok. Bütün yüzler kapıya dönük. Hasan Serinken yoklama yapmış; fısıltı düzeyinde söyledi:

-Bugün herkes tamam! Hık, mık edenler oldu. Kadir Aytekin gülerek:

-Ali Yücel burada mı? deyince Ahmet Allı:

-Başına Ali Yücel kadar taş düşsün! Ali Bayrak:

-Ali Yücel ölçüsünde taşı yeterli bulmadı:

-Hiç değilse Fakı Yörük kadar iri olsun! derken uzunca bir "Suuuuus!” çekildi.

Sabahattin Öğretmen elinde kitaplarla geldi. Oldukça durgun bir sesle:

-İlk dersimiz ya da derslerimizde kısaca değinmiştik, derslerimiz doğrudan bir edebiyat dersi olmayacak; serbest metinler inceleyip fikirler üzerinde düşüncelerimizi açıp geliştirmeye çalışacağız. Bu tür çalışmalar Batı ülkelerindeki okullarda daha çok Felsefe olarak adlandırılır. Bizim proğramlarımızda felsefe adı yok ama biz felsefenin ne olduğunu bilirsek, çalışmalarımızın, zaman zaman adı konmamış felsefe dersi yaptığımızın bilincine varacağız. Felsefe, insan düşüncesinin gelişmesinde önemli yeri olan bir düşünce sistemidir. Daha doğrusu insanı sistemli düşünmeye zorlayıp yönlendiren sistemler yumağıdır. Felsefe için bütün bilimlerin anası diyenler vardır. Bizim okullarımızda felsefe okumayan öğrencilerimiz daha ilk yıllarda felsefe okumamalarına karşın felsefe sistemlerini kurup geliştiren bilginleri filozof adı altında doğru öğrenmeseler bile duyagelmiştir. Örneğin, Sokrat, Platon (Eflatun olarak) Aristo.

Öğretmen ağır ağır, önce Sokrat sonra Sokrates, Aristo, Aristoteles diye tekrarlarken elimde olmayarak "Solon!” deyiverdim. Öğretmenden tepki beklerken Sabahattin Öğretmen gülümseyerek:

-Evet, evet Solon, Solon gibi daha niceleri! diye ekledi. Sonra da “Bunları, felsefe okutan okullarda başka türlü tanımıyorlar. Onlar da bizim gibi filozof denilen kişilerin ortaya getirdiği fikirleri inceleyerek; tartışarak öğreniyorlar.” Öğretmen bu kez bize sordu:

-Benim söylediklerim, söyleyecek olduklarımın ancak bir kaçı, siz bunlardan çoğunu tanımasanız bile duydunuz! deyip baktı. Geometri kitabından anımsadığım Fisagor, Tales, Öklit adlarını söyledim. Sabahattin Öğretmen:

-Bakın işte böyle! deyince, Perikles, Diyojen, Sofokles, Rıza Tevfik, Dekart, Kant, Tolstoy, Mevlana, Ömer Hayyam, Nasrettin Hoca diyenler oldu. Öğretmen:

-Epey oldu, bunlar da yeter. Bunların bir bölümünü belki felsefeciler aralarında tartışır ama biz tartışmadan hepsinden yararlanmaya çalışacağız. İşte bu tarafımızla felsefe okuyanların, felsefeyi bir kitaptan izleyerek sıkıştıkları dar kalıplarından kurtulmuş oluyoruz. Filozofların en filozofu da kendi toplumunun içinde yetişmiş, toplumdan aldıklarını daha iyi özümleyip ötekilerden bir kaç adım öne geçmiştir. Sporcuları düşünelim 10 sporcu 5000 metre koşsun. 4'ünü 4995 metrede geçen beşinci kişi birinci olur. Bir toplum içinde sayısız bilginler yetişir. Ancak bir ya da ikisi doruğa ulaşmış olur. İşte bu doruğa ulaşanlar, kendilerinden sonrakilerce anılır.

Öğretmen eline bir kitap alıp yazarını okudu:

-SOFOKLES! Sofokles'ten birçoğunuzun okuduğunuzu sanıyorum, filozof olarak yazdık ama filozof olarak anılmaz. Ama öyle bir kitap yazmış öyle bir insancıl konuya parmak basmıştır ki, bu konu insanlık tarihinde Tanrı vergisi niteliğinde yer etmiştir.

Sabahattin Öğretmenin Antigone'den söz ettiğini anladım, soru sorarsa yanıt vereceğimi hesaplarken dört beş arkadaş birden “Antigone!” deyince gözlerim Sabahattin Öğretmenin yüzündeki değişikliğe takıldı kaldı, "Antigone!” sözü öğretmenin yüzünü birden değiştirdi, asık duran yüz birden sevecen, şakacı olarak tanıdığımız Sabahattin Eyuboğlu oluverdi. Öğretmen:

-İşte bizim felsefemiz, hiç bir felsefe kitabı bize bu duyguyu kazandıramaz, yaşadığımız sürece de bu duyguya sırt çeviremeyiz. Ben böyle düşünüyorum ama bana katılmayabilirsiniz. Filozofların her dediğine katılınmaz. Bunun da örnekleri vardır. Bu kez uyanık durdum, oldukça heyecanlı, “Sokrates!” dedim. Sabahattin Öğretmen gülümseyerek teşekkür etti. Mustafa Parlar'a dönerek:

- Bizi kendine alıştırdın! deyip kitabı uzattı. Mustafa kitabı aldı başlarken öğretmen durdurup bir olay anlattı. Çok yaşlı bir tanıdıkları varmış. Evin büyüğü olduğu için evdeki konuşmalarda, tartışmalarda hep aralarında olmasına karşın söze karışmazmış. Evin radyosu da hep açıkmış. Konuşmalarda sessiz duran yaşlı bir radyo programı başlayınca dikkat kesilirmiş. Oysa program Ahmer Şükrü Esmer'in Dünya Politikaları üzerine karmaşık olayları yorumlayan Dış Politika programıymış. Yaşlıya sormuşlar:

-Sen bu konuşmalardan bir şey anlıyor musun? Yaşlı:

-Yok, yok hiçbir şey anlamıyom, anlamıyorum ama ben o sese alıştığım için anlıyormuş gibi dinliyorum! demiş.

Arkadaşlarla birlikte öğretmen de güldü arkasından Mustafa Parlar'a:

-Sakın yanlış anlama, biz de senin sesine alıştık ancak dikkatle dinleyip anladığımız için okumanı istiyoruz! deyip işaret etti.

Mustafa Parlar:

-Sağolun Efendim! deyip okumaya başladı. Mustafa Parlar bir kaç sayfa ancak okumuştu, öğretmen işaret edip durdurdu:

-Biz Sofokles deyip başladık ama Antigone onun üçlü trajedisinin sonuncusudur. Ötekiler hakkında bilgilerimiz var mı? İsterseniz onu konuşalım! deyince parmaklar kalktı. Numan Köseoğlu yanında oturan Hüseyin Elmasyazar'ın elini tutup kaldırdı. Sabahattin Öğretmen gördü, gülümseyerek, Hüseyin Elmasyazar'a:

-Cesaret edemiyor musun? Bak arkadaşın nasıl cesaretli, hem kendisinin hem de senin elini kaldırıyor! deyince Numan Köseoğlu birden elini çekip duraksadı arkasından da açıklama yaptı:

-Yok öğretmenim ben o kitabı okumadım, arkadaşın okuduğunu biliyorum, bize sık sık anlatırdı! deyince bu kez öğretmen Hüseyin Elmasyazar'a:

-Öyleyse arkadaşını kırma, o senin başaracağına güvendiği için konuşmanı istiyor. Hüseyin Elmasyazar oldukça sakin arkadaşlarımızdandır, kalktı:

-Üç kitabın ilki hepimizin bildiği gibi Kral Oidipus! deyince öğretmen gülümsedi:

-Bakın işte bu tür konuşmalardan olabildiğinizce kaçının, az söyleyin, gerçeği kestirme söylemeye çalışın. Gönül alıcı alanlara kayarsanız, onun sonu gelmez. Bakın bir arkadaşınız okumadığını söyledi. Öte yandan 60 kişiden parmak kaldıran, saymadım ama on kişi ya vardı ya da yoktu. Çoğunluğun bilmediğini düşünerek biz de açıklama yapmaya karar verdik. Oysa şimdi arkadaşımız açıklamaya başlarken hemen hepimizin bildiğini öne sürüverdi. Salt arkadaşınızın yanılgısı için söylemiyorum, önemli bir mantık hatası olduğu için dikkatinizi çekiyorum. Bizim dersimizin değişmez amacı bu noktada düğümlenmektedir. Bilen arkadaşlar bilmeyenleri bilgilendirecek! Arkadaşımız okumakta olduğumuz kitabın öncesi için bazı açıklamalar yapacak! Öğretmen:

-Doğrusu bu değil mi? diye sorduktan sonra Hüseyin Elmasyazar'a işaret etti. Hüseyin Elmasyazar Oidipus'un Thebai kentine gelirken karşılaştığı engelleri anlatırken dersimiz bitti. Öğretmen ayrılırken Sofokles'in edebiyatta özellikle de tiyatro sanatında önemli yeri olan trajedi türünü tutunduran bir kaç ustadan biri olduğu için unutulmaması gerekenler arasında yeri olduğunu söyleyip ayrıldı.

Öğretmen ayrılınca kısa bir iki yorumdan sonra büyük salona geçerken Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca, Yunus Kazım Köni Öğretmenin gelmediğini muştuladı. Sanırım herkes sevindi ama Sabri Taşkın, Küçük Hasan (Gülel), Mehmet Toydemir, Kadir Aytekin herkesten çok sevinmiş olacaklar, ellerini karınlarına çekerek:

-Ah, yazııık! gibi ünlemler çektiler. Onlara bakan Burhan Güvenir:

-Ne anlamsız manzara! dedi. Hasan Gülel gülerek:

-Anlamsız manzara olmaz, anlamsız söz olur, bayım; bu küçük ayrıntıları öğrenelim! deyince Burhan Güvenir biraz şaşırmış olarak:

-Breh, breh, dünkü çocuk neler de öğrenmiş! deyip yürüdü. Müzik Salonuna giderken Burhan Güvenir'in bizim bölümdeki arkadaşları:

-Bizim Satılmış burada iyice uslandı, Çiftelerde olsaydı şimdi o küçüğü bir güzel pataklardı! dediler. Kadir Pekgöz Azmi Erdoğan'a sordu seni hiç patakladı mı? Azmi'den önce Muttalip yanıtladı:

-Kuzu kuzu durunca neden pataklasın? Baksana o Küçük Şeytan (Hasan Gülel için) düpedüz sataştı; aynı tavrı bana karşı takınsa vallahi ben onu pataklarım!

Muttalip'in öyle deyişine biraz şaştım. Küçük Hasan falan deniyor ama boy olarak sanırım Muttalip'ten uzun. Hasan, sözün tam anlamıyla sırım gibi, çevik bir delikanlı. Sanmam Muttalip'e dövülsün! Ancak içimde bir güvensizlik belirdi; arkadaşız falan ama en ufak bir zıtlaşmada sille tokat kapışmayı düşünenlerle içiçe olduğumuzu duyumsadım. Bu tür çıkışlar da hep Çiftelerli arkadaşlardan geliyor. Geçen gün Ali Kuş arkadaşımız bir olay anlatırken:

-En iyisi, öylesine iki tokat atacaksın! dedi. Tokadı kime atacağını sordum, öteki bölümlerden kendi arkadaşlarından, Kütahyalılardan biriymiş; iyi arkadaşmış ama bazan cozutuyormuş. Arkadaşın adını vermediği hemşerisini tanıyorum, aynı zamanda adaşı Ali Yücel. Şakacı bir arkadaş, yumuşak huylu ama sanmam Ali Kuş'tan öyle çat-pat tokat yesin. Öz olsun diye konuşuluyor işte!

Derste olduğumuzu bildiği, daha doğrusu öyle sandığı için Öztekin Öğretmen salona gelmedi. Abdullah alt odadaki piyanoya gidince ben yukarda kaldım. Kemancılar, iştahlı iştahlı yaylara sarılınca parçaları bir yana bırakıp egzersizlere çalıştım.

Şimdiye dek minör gamlar üzerinde pek durmamıştım. Majör gamlardaki diyez, bemol dizisini çok önce öğrenmiştim, unutmamak için de sık sık diyez sırasını; Fa-Do-Sol-Re-La-Mi-Si, bemol için de, Si-Mi-Re-Sol-Do-Fa olarak tekrarlarım. Ancak minörlerin değişik (Üç türlü) oluşları yüzünden pek üstüne gitmemiştim. Beringer metodunda bir dizisinin verilmiş olduğunu, görünce sevinerek, uzun süre çalıştım.

Tekrarlamanın unutmamaya yararı olacağını bildiğimden çekinmeden gene gene yazıyorum,

1. Doğal la minör: Bir bütün, bir yarım, iki bütün, bir yarım, iki bütün olarak sıralanır.

2. Armonik la minör: Bir bütün, bir yarım, iki bütün, bir yarım, bir artık, bir yarım olarak sıralanır.

3. Melodik la minör: Bir bütün, bir yarım, dört bütün, bir yarım olarak sıralanır. Böylece doğal la minör de (si-do, mi-fa doğal olarak yarımdır) tıpkı do majör gibi (Sol anahtarı sıralamasına göre) işaret almadan sıralanmış olur. Beringer de salt doğal la minörü sıralamış(Almanca olarak)

Tabelle der Moll-Kreuz-tonleitern

A moll hat keine kreuze

E moll hat 1 kreuz =Fis

H moll hat 2 kreuz =Fis, Cis

Fis moll hat 3 kreus=Fis, Cis, Gis

Cis Moll hat 4 kreus=Fis, Cis, Gis, Dis

Gis Moll hat 5 kreus=Fis, Cis, Gis, Dis, Ais

Dis Moll hat 6 kreuz=Fis, Cis, Gis, Dis, Ais, Eis

 

Bunu hemen rahat okuyacağım biçimde Türkçe yazdım:

1. La minör, işaretsiz. . . . . . . . . . . .

2. Mi minör, fa diyez,

3. Si minör fa, sol diyez,

4. Fa diyez minör, fa, do, sol, diyez,

5. Do diyez minör. fa; do, sol, re diyez,

6. Sol diyez minör. fa, do, sol, re. la, diyez

7. Re diyez minör, fa, do, sol, re, la, mi, diyez

 

Not: Diyez sıraları minör gamlarda da major gamlardaki sıralamaya benziyor. Ancak fa diyez, do diyez, sol diyez, re diyez olarak sürüyor. Bemollerde de öyle; diyezli sıralamanın tersi bemollü notalar üstünde sürüyor. Ne var ki, minör gamların doğal, armonik ya da melodik olarak değişmesi nedeniyle major sıralamasından farklı olarak hem diyez hem de bemol gelebiliyor. Örneğin armonik Re minör gamında Si bemolle Do diyez arka arkaya gelmektedir.

Bu konularda daha ayrıntılı bilgileri gelecek derslerimizde tamamlayacağımı umuyorum. Özellikle armoni çalışmalarındaki ton değişimlerinde buna gerek duyulacaktır.

Ben çalışırken gelip bakanlar oldu. Çoğunlukla arkadaşlar, kimin ne yaptığıyla pek ilgilenmezler. Bugün bir istisnası çıktı; Ekrem Bilgin, Almanca yazdığımı görünce, Almanca çalıştığımı sandığından:

-Sen hepimizden çok çalışıyorsun, bizler bölüm derslerini yetiştiremezken, sen bir de Almanca çalışıyorsun! diyerek övgü yağdırdı. Övgüye karşın içimden kıskanmak geldi, doğrusunu söylemedim. Öyle yaptım ama bu da canımı sıktı; neden yalan söylüyorum? Bu kez dönüş yaparak:

-Hem Almanca hem de müzik! dedim. Neyse ki Ekrem yaklaşıp yazdıklarıma bakmadı. Onun da sorunu varmış, Sevdiği bestecilerin çoğu Alman olduğundan onların adlarını kendi dillerindeki harflerle yazmakta güçlük çekiyormuş. Bir Mozart'ı doğru yazıyormuş. Josef Haydn, Haydın, olarak yazıyormuş. Hele Mendelsshon yazmakta çok başarısızmış. Onun öteki adlarını zaten hiç anmıyormuş. (Felix Bartholdi) Hele kendisi Rus olmasına karşın adının neden Almanca yazıldığını anlamadığı Tschaikowski ile Rimsky Korsakov, yazmayı hiç beceremiyormuş. Ben de ona katılarak Dvorjak'ın neden Dvorâk şeklinde yazılmasına karşın Dvorjak okunduğuna şaştığımı anlattım. Ekrem Dvorâk üstünde hiç durmamış, şaşkınlığı bir kat daha arttı. Sonunda bunları ben Almanca çalışarak öğreneceğimi, oysa İngilizce bölümünde olduğu için o dilin bu konuda kendisine bir yarar sağlamayacağını tekrarladı. Bense içimden:

-Sen bizim öğretmen Niyazi Çitakoğlu'nun bir dersini dinlesen, düşündüğünün olmayacağını hemen anlarsın! dedim.

Yemekten sonra kitaplıkta bizim Kepirlilerin Sami Akıncı'nın çevresini sarmış görünce yanlarına gittim. Sami iyi gibi, neşeliydi, gider gitmez bana:

-Senin belleğin güçlüdür, anımsarsın; bizim Kepirtepe'deki son Eğitim Başımız Kemal Üstün bir çocuk kitabını okumamızı istiyordu, o kitabın adı neydi?

Bellek gücünden falan değil, o kitabı okumak istediğim halde okumadığım için hep hayıflanırdım. Buraya gelince de sık sık andım; bu nedenle hemen yanıt verdim:

-Çocuk Kalbi! Arkadaşlar hep güldüler. Yusuf Asıl:

-Ben demedim mi, o onu okumuştur! Okumadığımı söyledim, söyledim ama okumak için kararlı olduğumu tekrarladım. Meğer arkadaşlar benden önce o konuda konuşmuşlar. Eğitimbaşı Tahsin Türkbay Sami'ye o kitabı okuyup okumadığını sormuş. Sami Akıncı okumadığını söyleyince hemen okumasını önermiş. Önerenlerin ikisi de Eğitimbaşı olduğundan arkadaşlar bu rastlantıya gülmüşler. Bu arada ben gelmişim, benim dikkatimi denemişler. Eğitimbaşı Tahsin Türkbay kitabı okumak üzere Sami'ye verecekmiş. Soruyu bilmemin ödülü olarak Sami okuduktan sonra kitabı bana verecek. Kitabın adı ilgimizi çekti. Çocuk Kalbi. Kitap neden söz eder? Okuduğumuz kitaplardan yola çıkarak varsayımlar ürettik. Beyaz Zambaklar Memleketinde ya da Pol ve Virjini türünden bir kitaptır. Söz burada bitmedi, Çalınan Taç, İki Yetime filmlerinden Robinson Crusoe, Kurt Çocuk'a dek kitap adları sıralandı.

Sami Akıncı, doktor için Ankara’ya gitmişti, özel olarak soramadım ama neşeli tavrını görünce iyiliğine yorup hastalık konusunu depreştirmedim; umarım iyidir.

Yandaki masalarda oturanların konuşmalarını dinledim.

Köy Enstitüleri müdürleri gelip bize (Yüksek Bölüm öğrencilerine) okullarını, dolaylı olarak da öğrenci aldıkları yöreleri tanıtacaklarmış. Böylece biz yurdun çok geniş bir bölgesini yetkili ağızlardan dinleyeceğimiz gibi gelecekte çalışacağımız okullarla, olası yöneticilerimizi şimdiden öğrenmiş olacakmışız. Kızılçullu grubundan Kamil Yıldırım, Hasan Gülel (Küçük Hasan) Kızılçullu müdürü Hamdi Akman'ı tanıttılar. Salt güldürmek için abartılı olaylar anlatılınca Şükrü Koç; "Şişşşşt!” diyerek onları susturdu. Arkasından da:

-Belki gelecekler içinde bizi daha çok güldürecekler çıkacaktır. Onları görmeden Sevgili (!) Müdürümüze haksızlık etmeyelim! Mehmet Kocaefe ile Mehmet Toydemir düzeltme yaptı:

-Dediğin doğru da "Sevgili!” sözü gereksiz. Şükrü Koç:

 

Şükrü Koç

-Ben o sözün ünlemini parantez içinde alarak söyledim! Bu kez de Kemal Güngör sordu:

-O nasıl oluyor? Faik Demir de onu yanıtladı:

-O Aydınlılara özgü bir konuşmadır. Denizlilerin öylesi ayrıntıları anlaması olası değildir! Bu kez de Hasan Gülel, Ahmet Savru, Mehmet Kocaefe, Kemal Kızılelma, Muzaffer Kayhan söz birliği ederce Faik Demir'e çıkıştılar. Faik Demir; elini kaldırarak:

-Durun durun, bir parmağa beş parmak mı kalkıyor? Biz Aydınlıların önünde Beşparmak dağları bile eğilir de biz Aydınlılar üstün zeybek oynarız. Sizin parmacıklarınız kaç yazar! deyince herkes güldü. "Yaşasın Aydınlılar!” Yaşasın Aydınlılar, diyenlerin de çoğunluğu Denizlililerdi. Masadakiler kalkınca aralarından ayrılan Muzaffer Kayhan yanıma geldi. Sanırım onların konuşmalarından hoşlanmadığımı düşünmüş:

-Bizim arkadaşlar hep böyledir; bakarsın Aydın-Muğla birkaç saat sonra Muğla-Denizli tartışması başlar. Ancak tartışmaların sonunda arkadaşlıklar sürer.

Muzaffer Kayhan'ı daha önce Hüseyin Atmaca aracılığıyla tanımıştım. Sonra da ortak bir tanıdığımız çıktı; "Mehmet Tuğrul!” Biz Kepirtepeliler 1941 yazında Hasanoğlan'a gelince Müdürümüz Nejat İdil Kepirtepe'de kalmış, bize yeni bir Müdür atanmıştı. Nedense o müdürle bizim Kepirtepeli öğrenciler anlaşamadılar. Yeni Müdür Mehmet Tuğrul'un ilginç konuşmaları vardı. Bir keresinde Kepirtepe'de kalan müdümüz için:

-İyi bir çoban olsaydı, sürüsünün başında olurdu! dedi. Öğrenciler bu konuşmadan sonra ona Çoban Mehmet adını taktılar. Ancak, Mehmet Tuğrul üstüne benden önce Muzaffer çok olumlu sözler söyleyince ben ona bunları anlatmadım. Mehmet Tuğrul tanışıklığı bizi bir birimize yaklaştırdı. Daha sonra da ben, Halil Dere ile arkadaş olunca (Halil Dere ile Muzaffer Kayhan iyi arkadaşlar) arkadaşın arkadaşı benim de arkadaşım oldu. Muzaffer'le konuşurken Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca geldi, ellerini omuzlarımıza koyarak:

-Sizi böyle arkadaş arkadaş konuşurken görünce mutlu oldum, biriniz hemşerim (Muzaffer için), biriniz eski arkadaşım (benim için, 1941 yazı, Hasanoğlan binaları yapılırken tanışmıştık) ikinizi de hem kardeş hem arkadaş sayıyorum; bunu bilmenizi istedim! deyip ayrıldı. Atmaca ayrılınca Muzaffer, Hüseyin Atmaca'nın Kızılçullu'daki başarılarını anlattı. Orada da buradaki gibi yönetim işlerine girip hem yöneticilere hem de yönetime işi düşen öğrencilere yardım ediyormuş. Kültür derslerinde olduğu gibi sanat derslerinde de hep önde giden biriymiş.

Yatınca bir süre Hüseyin Atmaca'yı düşündüm. İki yıl önce biz tanıştık ama nasıl tanıştık, onu anımsamaya çalıştım. 13 Köy Enstitüsü'nden 20 kişilik ekipler gelmişti. 1. Kayseri/ Pazarören, 2. Samsun/ Ladik, 3. Kars/ Cılavuz, 4. Trabzon/ Beşikdüzü, 5. Malatya/ Akçadağ, 6. Kocaeli/ Arifiye, 7. Balıkesir/ Savaştepe, 8. Antalya/ Aksu, 9. Seyhan/ Haruniye, 10. Kastamonu/ Gölköy, 11. Isparta/ Gönen, 12. Eskişehir/ Çifteler, 13. İzmir/ Kızılçullu olmak her birinden 20 öğrenci hesabıyla 260 öğrenci gelmiş, 20 gün çalışmıştı. Bu olayı ananlar, bir de Kepirtepe deyip ekipleri 14'e çıkarırlar. Sonra da "Bu 14 ekip, Hasanoğlan'ı kurdu” derler. Kimler mi? Başta en yetkililer, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç olmak üzere onlardan sonra gelenler hep bunu dediler. Oysa oradaki çalışmaları iş günü olarak hesaplayacak olsak bu sözlerin ne denli yanlış olduğu ortaya çıkacaktır. Örneğin bir ekip 20 öğrenci, bir günlük çalışma saati 160x20=3200 saat. Her ekip, tam 20 kişi ise, 20 günü de çalışmışsa 3200 emek vermiş olur. 13 ekip 3200x13=41600 saat. Söylendiği gibi 13 ekip, 20 kişi olarak, 20 gün çalışmışsa 41600 saat iş yapmış olur. Bir de Kepirtepe'ye bakalım; 260 öğrenci. Günlük saati 260x8=2080 saat. Kepirtepe Hasanoğlan'da tamı tamına 8 ay kaldı, hafta tatillerinde de çalıştı. 240 gün eder. 2080x240=499200 saat eder. Gelen ekiplerin 12 katı emek vermiştir. Bunu düşünmeden söz yuvarlamak, olayı hafife almak ya da birilerin hakkını yemek olmaktadır.

Bunları düşünürken uykum iyice kaçtı. Daha geçen gün 2. sınıflardan biri (Vacit Akyol-Kızılçullu) ayaküstü konuşurken sordu:

-Burası kurulurken Kepirtepe'den ekip gelmiş miydi? Salt Vacit Akyol'un unutması önemsiz görülebilir. Ne var ki bunu, işin içinde olduğunu söyleyenler de böyle konuşup yayıyor. Gazetelerde, dergilerde çıkan yazılar hep böyle. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç bile son geldiğinde Köy Enstitülerinin çoğalacağını anlatırken:

-Bunun denemesini Hasanoğlan Köy Enstitüsü kurulurken yaptık; gene öyle tüm enstitülerden ekipler toplayarak her yaz bir değil birkaç enstitü kuracağız! demişti. Oysa Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün kurulması için 501000 saat çalışılmasına karşın hiçbir bina oturulacak duruma getirilememişti. Bu kadarı için bile 62. 625 iş gününe gerek olacaktır. Bunu ekip sayısına bölünce 3131 iş günü karşımıza çıkar. Bunu da aya çevirince zaman olarak 94 gün yani 3 ay. Öyleyse Hasanoğlan'da olduğu gibi bir yarım kurum kurmak için 520 öğrencinin 94 gün aralıksız çalışması gerekecektir. 520 öğrenci bildiğimiz ölçülere göre 26 ekip demektir. Köy Enstitülerinin 26 sayısını bulduğu zamanlarda, ekiplerin de 3 ay çalışması sağlanırsa belki böyle bir başarı beklenebilir. Ben buna, 1941 yılında Hasanoğlan'da çalışan biri olarak inanmıyorum. O zaman çalıştım ama içinde bulunduğumuz zaman koşulları nedeniyle kendimi zorlayarak katlandım. Okulu terketseydim hemen askere alınacaktım. Zaten iki ağabeyim iki yıldır askerdi. Öte yandan, ayrılacaklara, okul için borç çıkarılacağı öne sürülüyordu. Ailemin başına bir gaile daha çıkarmamak için diş sıkarak katlandım. Bu tür bir savaş sorunu olmayan, varlık içinde mutlu olarak yaşayıp giderken, devletçe yokluğa sürüklenmeyen zamanlarda öğrenciler gelip de yazları 3 ay inşaatlarda çalışır mı? Bu çalışmalara, öğrencilerin iş öğreniyor denmesine de şaşıyorum. Ne öğrenmesi, Köy Enstitülerinde yapılan binaların önemli bölümlerini öğrenciler değil, eğitmenler yapmıştır. O eğitmenler ki, Köy Enstitülerindeki inşaatlarda köydeki bilgileriyle çalışmışlardır. Köylerinden gelerek 6 ay sürdürdükleri kursları süresince kesinlikle bir ustalık çalışması yapmamışlardır. 1941 Yılında Sili Ustayla birlikte zaman zaman gelen ekiplerin iş yerlerine gittiğimde örülen duvar köşelerinde hep eğitmenlerin çalıştığını gördüm. Enstitü öğrencileri, 1941 yılı haziran, temmuz, ağustos aylarında sözde 2. sınıftılar ama okullarına geleli henüz bir yıl bile olmamıştı. Köy Enstitüleri yasasının çıkış tarihi 17 Nisan 1940 olduğuna göre o tarihten sonra açılan okulları, (Kızılçullu, Çifteler, Kepirtepe dışındakilerin) Mayıs 1940 tarihinde açılmış gibi göstermek, adı konması, yer saptaması bakımında doğru gibi görülse de inandırıcı bir sav olamaz. 1938 yılında açılmış olup kendi binalarını tamamlamış olmasına karşın Kepirtepe'de bile Köy Enstitüsü adıyla alınan öğrencilerin tamamlanıp derslere başlaması eylül sonlarını bulmuştur. Ayrıca, bir yılda iki sınıf geçirme çabaları nedeniyle öğrenciler, ilk yarım yılı salt kültür dersleri okuyarak geçirmiştir. Böyleyken, girse girse dört ay sanat çalışmalarına girmiş olan öğrencilerin bina yaptıklarını söylemek, söyleyenlerin bile söylediklerine inandığına inanmak oldukça güç. Gerçek şu ki, Hasanoğlan kurulurken ekipler geldi, Köy Enstitüleri arasında güzel bir ilişki kuruldu. Bu güzel ilişki sonraki yıllarda da sürdü. Ancak gelen ekiplerin hiç birisi bir bina tamamlayamadı. Tamamlama ne ki? Pencere lentolarını bile koymadan ayrıldılar. Onların bıraktığı yarım binaların altısını, Kepirtepe öğrencileri çatıyla kapattığı gibi diğer dördünün de yarım duvarlarını çatı düzeyine çıkardı. Bu büyük farkı görmek istemeyenlerin yukarıdaki hesabı duymalarını isterdim.

Metin İnceleme dersi için Not:

Titus Lucretius: Tüm canlılar, özgürlük güdüleri doğrultusunda yaşarlar. İnsanlar bunu bir tanrısal hak sayar, ondan ödün vermek istemez! sözleri ile özgürlüğü ilk kutsayanlardan biri olarak tanınır. (İ.Ö. 100 yy.)

 

9 Şubat 1944 Çarşamba

 

İlk gelecek Enstitü Müdürü kim olabilir? Orhan Doğan "Rauf İnan!” diye bağırdı. Rüstem Gündüz:

-Onun geçen yıl dinledik, başka söyleyeceği var mı? diye sordu. Fakı Yörük:

-Ohoooo! ! ! Onda söz çok! Olmasa bile o bulur! deyince, koruyucular çıktı:

-Müdürümüzü yermeyin, o yakında buraya Müdür olarak gelecek, sonra dönüş yapmak zorunda kalırsınız! ! Rahmi Özdemir kapıdan çıkmak üzereyken durdu:

-Bıkmadınız mı siz şu adamdan? deyip gitti. Arkasında bağıranlar oldu:

-Sen onu tanımıyorsun, tanısan böyle konuşmazsın, gelince göreceksin! Bu kez de Abdullah Ön:

-Mercimek yemekten de bıktık ama gene karşımıza çıkıyor! Bu kez de Rahim Ünüvar, doğrudan Abdullah Ön'e bakarak:

-Nankörlük etmeyelim, Rauf İnan'ın hepimize iyiliği dokunmuştur. Abdullah Ön, yapmacık bir gülüş yaparak:

-Mercimeğin de bize yararı olduğunu hep biliyoruz ama yemek masasına otunca burun kırıyoruz. Biz kimseyi kötülemeyiz, herkesin günahı, sevabı kendine! deyince alkışlayanlar oldu. Birisi de "Yaşa Kocabey!” dedi. "Koca Bey!” sözü ilgimi çekti. Yusuf Demirçin'e sordum. Koca Bey adlı bir türkü varmış; Abdullah Ön onu Çifteler'de çok söylermiş. Yusuf Demirçin de Rauf İnan'ın Müdür olarak gelmesini istemiyormuş:

-Adamı tutup başımıza gönderirlerse bizim yapacağımız bir şey yok! deyip iç çekti. Yusuf Demirçin, sessiz, sakin görünen bir arkadaş. Salondaki çalışmalarına bakıyorum, kemanı hep elinde. Çıkardığı ses tınılarına bakılırsa kemanı oldukça ilerletmişe benziyor. O da bizim Abdullah Erçetin gibi çekingen, becerisini ortaya çıkarmaya gerek görmeyen türünden. Becerisini şımararak çıkarmaya ben de karşıyım ama çalışarak kazandıklarımızı neden göstermeyeyim? "Gelin beni görün!” dercesine öne çıkılsın, demiyorum; yeri gelince insanlar bildiğini ortaya dökmeli ki o bilgilere özlem çekenler aradıklarını kolayca bilenlerde bulsun.

Hava gene soğudu. Yatakhanemiz oldukça sıcak. Yatakhane bina olarak iki yüksek bina arasına sıkışmış durumda, oldukça kuytu. Buna karşın yemekhanenin kapıları doğrudan İdris Dağı'na bakıyor.

Sabahları, günün nasıl olacağını kahvaltı masalarına oturunca anlıyoruz. Soğuk olduğu sabahlar çorba çıkmışsa ilk şakalar kaşıklar üstüne oluyor; "Bu kaşık bu çorbaya sokulur mu? Kaşıklar o denli soğuk ki, çorba sıcak bile olsa kaşığı sokunca soğuyormuş. Arkasından da; "Dikiver iki gözüm, köyünde yaptığını burada da yap, kimse ayıplamaz, hepimiz köylüyüz! Köylülüğümüzü ilan eden marşımız bile var:

-. . . Biz yurdun öz sahibi, efendisi köylüyüz!

Yeni duyduğum marş bu sabahın konusu oldu. Sözlerini Behçet Kemal Çağlar yazmış, Ahmet Adnan Saygun bestelemiş. Marşların yazarlarını, bestecilerini yeni yeni önemsemeye başladım. Bunu ilk kez İstiklal Marşı'na özgü bir tanıma sanmıştım. Sözlerini Mehmet Akif Ersoy yazmış, bestesini Zeki Üngör yapmış. Gerçekte, Onuncu Yıl Marşını daha 1933 yılında öğrenmiştim. Sözlerini yazanı, besteleyeni o zaman hiç merak etmemiştim. Oysa benim bu konuda belli bir fikrim olabilirdi. Örneğin gramofonda çaldığım plakların hangi şarkıcı tarafından söylendiği ya da çalındığı hep soruluyordu. Hafız Burhan, Zeki-Hamiyet Duygulular, Suzan Yakar, Yorgo-Aleko Bacanos'lar, Safiye Ayla, Kadri Şençalarlar, Münir Nurettin, Hamiyet Yüceses, Mefharet Yıldırım adları dilimden düşmüyordu. Bunların verdiği alışkanlıkla pekala okul şarkılarına, marşlara da bu açıdan bakabilirdim. Yazık ki bunu düşünememişim. Yıllar sonra, (sanırım 6-7 yıl sonra) Faruk Nafiz Çamlıbel şiirlerine ilgi duyup ezberlemeye başlayınca, birileri Onuncu Yıl Marşının sözlerini önce Faruk Nafiz Çamlıbel'e daha sonra da ortaklaşa yazdıkları kişi Behçet Kemal Çağlar'ı ekleyince, bu arada bestecisini de öğrenmiştim. Zeki Bey! Sonra sonra Üngör de eklendi, Zeki Üngör olarak gerçek "Ün" tamamlandı.

Bugün dile doladığımız Ziraat Marşı'nın söylenip çalınmasından önce söz yazarı ile bestecisini öğrenmem bir bakıma benim için bir ilk oldu. Behçet Kemal Çağlar'ın şirini daha önceleri ezberlemiştim. Bu arada üzülerek bir olayı da anımsıyorum, Türkçe dersinde Behçet Kemal Çağlar'ın ezberlediğim şiirini okuyunca Sabahat Öğretmen yüzünü ekşitmişti. Sanırım ben de öğretmene pek tatlı bakmamış olacağım, Sabahat Öğretmen hemen okumamı değil şiiri beğenmediğini söyleyip gönlümü almak istemişti. Şiir sahiden biraz çocukça yazılmış gibiydi, bazlamadan, börekten, çamurdan, çarıktan söz ediyordu. Bir çok dizesini anımsıyorum; adı da KİMLİK KAĞIDIM'dı:

 

Yalnayak basardım yaz-kış toprağa;

Odun toplamaya giderdim, dağa;

Ata üzengisiz binmekti derdim;

Bazlamaya çaman sürer de yerdim,

Beziryağı idi yanan lambamda,

Yıldız saya saya uyurdun damda;

Yufka pişirmeye firez yolardım.

Yazları, üst daldan kiraz yolardım;

Yonca otlatırdım sarı tosuna.

Bayılırdım yanık un kokusuna.

Güzün, değirmende nöbet beklerken,

Büyük Anam "Yasin", babam "Türkün ben"

Ezberletirlerdi kışın her gece ;

Anam başucuma gelir; gizlice,

"Keloğlan" masalını söyler giderdi.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Olaylar bir birine bağlanarak iple çeker gibi aklımıza çıkıyor. Sabahat Öğretmen bir süre sonra kendisine yazıp verdiğim bir şiirim için beni uyararak:

-Behçet Kemal Çağlar'n çok etkisinde kalmışsın, çok mu sevmiştin o şiiri? diye sorunca şaşırmıştım; "Okuduğumda isteksiz dinlemesine karşın şiiri biliyor ki benim, onun etkisinde kaldığımı söyledi. Daha sonra iki şiiri de birlikte okudum, sahiden söyleyiş benzerliği var. Örneğin:

 

GÖL

 

Ne çok hatırası var, hep içimde gömülü

Bir bir canlanıverir, nerde görsem bir gölü.

 

Kıyısında söz açtım, ilk defa sevgilime,

O gün tutup almıştım, ellerini elime.

Konuşmadı, dinledi bana dönmeden yüzü,

Sadece bir "Evet”ti o günkü büyün sözü,

Ne güzel titremişti "Evet" diyen dudaklar,

Yüzü bir tomurcuktu pespembeydi yanaklar.

Sonra bir yollamıştı, yanında bir hediye,

Hemen atmıştım göle, gülü solmasın diye.

Hediye bir mendildi, gençlik kokusu dolu,

Bugün bile açıyor, geçmişe giden yolu.

 

Bir gün ben de katıldım garipler kervanına,

Araya dağlar girdi gidemedim yanına.

Bilmem eskisi gibi gene öyle derin mi,

Gündüzleri durgunca geceleri serin mi!

Yüzünde sayılır mı gökte bütün yıldızlar,

Sahiline çıkar mı akşamları şen kızlar.

Karşı sıra çamlarda öter mi gene bülbül,

Suyuna atılır mı sevgiliden gelen gül?

 

Kıyında geçen günler tükenmez anmakla göl,

Benim hatıramı da var oldukça sakla göl!

 

Olayı anımsadıkça, zaman zaman Sabahat Öğretmeni haksız buluyorum. Beğenmeyebilirdi ama Behçet Kemal Çağlar'ın bazlamalı şiirine benzetmesi doğru değildi bence. Sabahat Öğretmenin değerlendirmesine o zaman olduğu gibi şimdi de katılmıyorum. Öğretmen olarak çalışacaksam, bu anıyı hep anımsayıp, bu tür bir davranışta bulunmamaya dikkat edeceğim. Üstelik bir acı anı da ondan sonraki bir olayda var. Sabahat Öğretmen, şiiri ona verince aldı, bir kaç gün sonra bana:

-Kağıdını kitaplarım arasına karıştırmış olacağım, bulamadım ama arayıp bulacağım! deyip olayı atlattı. Ben de üstelemedim. Aylar sonra Hamitabat'a gittiğimizde yolumuz üstünde bir başka göl görünce bana takıldı:

-İbrahim, senin göl burası galiba! dedi. Şaka ya da biraz daha ileri gidip "Alay" bile olsa şiir olayının belleğinde kalması, bana göre düşündürücü! Sabahat Öğretmen besbelli bana başka bir nedenden ötürü fena kızmış olmalıydı. . . . . . .

İbrahim Yasa Öğretmen oldukça gecikti. Gelmediğini söyleyenler de var ama bu doğru olamaz. Çünkü gelmeyen öğretmenler öğrenci başkanı tarafından saptanıp hemen duyuruluyor. Bugün böyle bir durum olmadı. Başkan Hüseyin Atmaca, kahvaltıda masamızın yanından geçti, öğretmen gelmeseydi kesinlikle duyuru yapardı.

Derslikte gürültü giderek arttı. Elinde kağıt kalem iki arkadaş arada dolaşıyor; Mestan Yapıcı, Ali Yücel. Sosyoloji dersinde öğrendiklerinizden çok önemsediğinizi söyleyin. Bana Mestan Yapıcı sordu. Yanıtım:

-Ankara ile New York'un aynı enlem üzerinde olduğu! deyince, gülenler oldu. Gülenlerden biri de Hasan Serinken'di. Çok yakınımda olduğu için yanıtlamak istedim:

-Ne o, enlemleri, boylamları çok iyi bilmiş gibi bir durumun var, ben bu konuda biraz yaya kaldım. Bana Avrupa kıtasıyla Çin'i sınırlayan boylamları söyler misin?

Hasan Serinken bunu hiç beklemiyordu. Yanıt yerine, niçin güldüğünü açıklamaya kalkıştı. Ancak o sıra öğretmen kapıdan göründü. Öğretmen, kapı önünde piposunu söndürüp yerine koyduktan sonra gülerek salona geldi. Önce, havanın geçen haftaya göre daha soğuk olup olmadığını sordu. Sabri Taşkın, Ziya Özlen, Fatma Ersin, "Bugün soğuk!” dediler. Turan Aydoğan'la Azmi Erdoğan parmak kaldırdı. Öğretmen Turan Aydoğan'a söz verdi. Turan Aydoğan havanını soğukluğunu bir yana bırakıp, konuşan arkadaşların iklime uygun giyinmediklerini, süse kaçarak ince giyindiğini söyledi. Birden bir parlama oldu. Mehmet Kocaefe, pek anlaşılmayan çabuklukta bir şeyler konuştu. Öğretmen kısa bir açıklamadan sonra izin alarak konuşulmasını rica etti. Hasan Özden, “Soğuktan korunmak için illa kalın kumaş giyilir diye bir kural söz konusu olamaz, ben içime en kaliteli koruyucu giyer üstümü ince tutarım. İçi kalitesiz bir kalın giyimli kesinlikle benden çok üşür!” deyince gülenler oldu. Bu kez öğretmen Hasan Özden'in söylediklerine dikkat çekti, sözü Amerikalılara getirdi. Amerikalıların kalınlığa inceliğe değil koruyuculuğa önem verdiğini, ağırlıktan kaçtıkları, sporu sevdikleri için hafife yöneldikleri anlattı. Hasan Özden gene el kaldırdı, bizim okuldan örnek verdi:

-Yemekhanemiz büyük bir yapı. Büyüklük soğuğu önlemiyor! deyin Azmi Erdoğan ayağa kalkarak:

-Arkadaş konuyu saptırıyor, bizim giydiklerimizi askerlerimiz, Mehmetçiğimiz de giyiyor! deyince öğretmen elini kaldırarak:

-Bakın burada giyimle ilgili en sağlıklı bilgileri olan iki bayan arkadaşımız var, onların görüşlerini alalım! deyince Düriye ile Fatma birbirlerine baktılar. Düriye konuştu:

-Giyim, bedenin korunması zorunluğu ile ortaya çıkmış bir sorundur. İnsanlar, bedenlerini doğanın olumsuz etkilerinden giysileriyle korurlar. Giysi salt koruyucu olarak düşünülmemelidir. İnsanlar, hareket etmek zorundadır. Hareketi kısıtlanan insan, doğal devinim özelliğini kaybeder. Bu nedenle insanlar soğuktan korunmak için hareketlerini engellemeyecek türden giysi gereksinimi üretmiştir. Müzelerde görüldüğü gibi eskinin kalın, ağır giyimleri giderek kalkmış, daha hafif giysiler üretilmiştir. Öteki canlılara bakınca bunların birçoğu çok ince tüyler içinde soğuklara katlanmaktadır. Öğrendiğimize göre onlar tüyleriyle korunmadan çok aldıkları besinlerin etkisiyle soğuklara karşı koymaktadır. İnsanlar da bu konuda beden ısısını artırıcı besin peşindedir. O nedenle öğretmenimizin Amerikalılar için dediğine katılmak zorundayız. Kısacası giyimimizin, kalınlığı -inceliği tartışmasından çok koruyucu özelliğini düşünmemiz gerekmektedir. Öğretmen gülümseyerek:

-İşte bu kadar! dedikten sonra tartıştığımız konunun dersimizi ilgilendiren tarafını sordu. Genel olarak giyim-Kuşam nedir? Toplumla doğrudan ilgili midir? Giyim iklim ilişkisi, sıcak iklimlerde, soğuk iklimlerde yaşayanların giyimleri üstüne konuşanlar oldu, örnekler verildi. Bunlar konuşulurken babamın Mehmet Amcamla çekilmiş sarıklı resmi gözümün önüne geldi. Oradan da Köprülü Mehmet Paşa'nın, Mimar Sinan'ın, Merzifonlu Karamustafa Paşa'nın tarih kitaplarındaki resimlerini anımsadım arkasından da kısa bir dönem benim de giydiğim fes gözümde şekillendi. Parmak kaldırdım. Öğretmen söz verince:

-Giyimlerin, insan hareketlerini kısıtlamaması gerektiği öne sürülüyor, Atalarımızın kavukları için ne diyeceğiz? Ayrıca daha sonraları erkeklerin başı için fes giyme zorunluluğu getirilmiş. Osmanlı İmparatorluğu, kuzeyde Kafkas -Balkan dağlarından güneyde Yemen'e Afrika'da Fizan çölüne dek yayılmıştı. Bu çok geniş alandaki çok değişik iklimlerdeki insanlar bu buyruğu nasıl uyguladı? dedim. Arkadaşlar suskun suskun bakılar. Öğretmense önce gülümsedi, arkasından da:

-Önce şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, o buyruklar hiç bir zaman uygulanamadı. Osmanlı buyrukları biliyorsunuz, bildiğiniz gibi yasa değil Fetva denilen, dinsel isteklerdi. Onlar da İstanbul'un biraz ötesinde hemen hemen hiç geçerli olmadı. O büyük kavuklar da belli zamanlarda giyiliyordu. Doğrusunu ben de bilmiyorum. Ancak benim mantığıma ters düşüyor, o koca kavukla ata binilir mi? Arkadaşlar güldüler, arada "Binilir!” diyenler de oldu. Öğretmen hemen sözü Cumhuriyet'in kurulmasına getirip, uygarlıkla Cumhuriyet yönetiminin yakın ilişkisine geçti. Gene A.B.Devletleriyle benzerlik kurarak:

-A.B.D de İngiltere Krallığından ayrılıp krallık değil Cumhuriyeti seçti. Bu nedenle eskiyi değiştirip Cumhuriyet olan tek biz değiliz ama biz de en doğruyu yaptığımıza sevinmeliyiz! Öğretmen ayağa kalkarak, daha önce Yurttaşlık Bilgisi derslerini tam olarak okuyup okumadığımızı sordu. Çifteler grubundan bir kaç arkadaş biraz çekimser olarak "Okumadık!” dediler. Kızılçullulu bir grup ise yüksek sesle "Okuduk!” deyince öğretmen başını sallayarak, doğrusu hangisi derce yüzlerimize baktı. Gene parmak kaldırmaya hazırlanırken Sami Akıncı, Kepirtepe'deki durumu anlattı. Kepirtepe'de biz de bir yıl okumuştuk. Bu kez parmak kaldırıp, yeni müfredat proğramında da Köy Enstitüleri'nde Yurttaşlık Bilgisi derslerinin 2. 3. sınıflarda okutulduğunu anımsattım. Öğretmen, toplumların, hükümet şekilleriyle de ilgili değişimlere uğradığını, bu nedenle dünyada uygulanagelen devlet-hükümet, din etkenlerinin az da olsa bilinmesi gerektiğini söyledi. Zil çalınca öğretmen:

- Bu konuyu biraz sürdürelim! deyip ayrıldı.

Devrim Tarihi dersimizde öğretmen Doçent dr. Halil Demircioğlu Atatürk'ün Büyük Nutuk 1. Cildinden İç İsyanların bastırılmasını, çekilen sıkıntıları, bazı ihanet çetelerinin Kurtuluşu önlemek için yaptığı akıl almaz dinsel saptırmaları, Padişah hükümetinin soygunculara bel bağlayıp devletin bütçesini çapulculara peşkeş çektiğini örnekleriyle anlattı. Çoğunlukla da kitaba bakıp, başlığa göre daha ayrıntılı anlattığı konular oldu. Bir ara özellikle Bolu Yöresi-Yozgat-Tokat dolaylarındaki isyanların bastırılmasında Çerkez Etem'in büyük payından söz edince parmak kaldıran oldu. Öğretmen parmakları gördü ama sözünü sürdürdü. Öğretmenin ilgi göstermediğini gören arkadaşlar parmaklarını birer birer indirirken Burhan Güvenir kolunu olabildiğince yukarıya kaldırdı. Burhan Güvenir, öğretmene göre az yana düşüyordu. Öğretmen o tarafa dönerek:

-Çerkez Etem'in kahramanlığını yeteri kadar övdüm sanıyorum, sizin de daha fazlasını söyleyeceğinizi sanmadığım için söz vermedim. Çerkez Etem ihanete yönelince Atatürk gibi ben de söyleyeceğimi gerektiğince söyleyeceğim. Bizim dersimiz, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş destanıdır. Bu destanın sonuna dek savaşanları olduğu gibi, yarıda bırakıp kaçanları da olmuştur. Ancak o kaçanların kaçmadan önce yaptıklarını görmezden gelemeyiz! Öğretmen:

-İçinizde Yozgatlı var mı? diye sordu. Olmadığı söylendi. Konyalıları sordu. Konyalılar parmak kaldırdı. Veli Demiröz hemen yakınındaydı, öğretmen:

-Konya isyanları üstüne ne biliyorsun? Veli Demiröz biraz çekingen olarak:

-Söylendiğine göre! diyerek söze başlarken, öğretmen Veli'nin sözünü kesti.

-Bizim dersimiz Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurtuluş-Kuruluş destanıdır. "Söylendiğine göre, duyduğum budur!” türü muğlak sözler kabul görmez. Konyalıysan, okumuş biriysen, Konya'da isyanlara katılmış, ancak büyük suç işlememiş insanlar vardır, bunlardan biriyle konuşmuş olabilirsin. Keza, isyanların bastırılmasına katılmış insanlar da vardır, bunlardan biri senin de tanıdığın olabilir. İsyan sırasında karşı karşıya gelmiş olanların bir bölümü günümüzde işbirliği de yapmış olabilir. Demek oluyor ki kanlı savaşlar geçip barış kurulunca insanlardaki öc alma duygusu geri plana itiliyor. Bu salt bizde değil tüm dünyada, ileri gitmiş, geri kalmış uluslarda da böyledir. Napolyon Bonapart'a yani Fransa'ya karşı işbirliği yapan İngiltere ile Almanya, Rusya, sonraki savaşlarda yan değiştirip eski dostlarla savaştı. Osmanlı İmparatorluğunun baş düşmanı olan Avusturya ile biz de 1. Dünya Savaşına girdik, onları Ruslardan korumak için Galiçya'ya dek asker gönderdik. Bunlar, savaşların bir yerde unutulduğunu, öc alma duygularının uyutulduğunu göstermektedir. Çerkez Etem'e gelince; o da ihanetinin karşılığını görmüştür. Sırası gelince onların neler olduğunu da göreceğiz. Biz şimdilik, tarihin zaman zinciri içindeki olaylarını izliyoruz. (Kronolojik olarak) Bu dizide Çerkez Etem gerçekten bir kahramandır. Bundan sonra bize yaptığı kötülüğü de tarihe geçtiği gibi değerlendireceğiz. Bu arada, Kurtuluş Savaşı sonuna doğru bize esir düşen Trikopis'e Atatürk'ün gösterdiği hoşgörüyü de anımsayalım!

Öğretmen az duraksadı, gözlüğünü çıkarıp sildi, tekrar takarken zil çaldı. Öğretmen zil sesini duyunca gülümseyerek; "Devam edeceğiz!” deyip ayrıldı. Öğretmen çıkınca Kadir Aytekin Burhan Güvenir'e takıldı:

-Öğretmene ne söyleyecektin? Onu bana söyle de sana bir aferin vereyim. Burhan Güvenir sinirlendi:

-Senin aferinine ihtiyacım yok! Bu kez de Ali Bayrak Kadir Aytekin'e çıkışırca bağırdı:

-Afyonlu, saaaaataşma hemşerime haddini bildirir sonra! Burhan Güvenir, Kadir Aytekin'i bırakıp Ali Bayrak'a öfkeyle:

-Şuna bak, aklınca beni koruyormuş gibi yapıp dilinin altında bir şeyler yuvarlıyor; çıkar şunu da senin “Saaa'na da, Aaa'na da diyeceğimi bir güzel diyeyim!” deyince "Hop, hop!” ünlemleri geldi. Ali Bayrak'ı alıp götürdüler. Burhan Güvenir bir süre başını sağa sola çevirerek, "Çık, çık, çık, çıkkkk! yaptıktan sonra "Ya sabır!” deyip yürüdü. Kapıdan birlikte çıktığımız Bekir Semerci'ye sordum:

-Bunlar bu tartışmayı sürdürürler mi? Bekir Semerci:

-Yok yahu onlar, Çiftelerde de böyleydi; gün boyu atışırlar bir de bakarsın sarmaş dolaş olmuşlar. Hep böyle dedim ya, bu ağız atışmaları içindir, kavga ettiklerine gerçekten hiç tanık olmadım.

Yemekte akşam çalacağımız plakları konu ettik. Franz Schubert, G. F Handell, Tschaikowski, Senfoni, sonat, marş. Haendel'den ilk dinleyeceğiz. Schubert'ten bir serenatla bir marşını çaldım bir de liedini biliyorum, Hayderöslein. Tschaikowski'den bir senfoni ile İtalyan Kaprisini dinledik. İtalyan Kaprisi söyleyince anımsayanlar oldu:

-Şu, çok yaygaralı eser mi? sorusu soruldu.

Öztekin Öğretmenin sesi kısılmış, şarkı çalışmalarını geri bırakıp nota yazdık. Öztekin Öğretmen eski dönemlerde tüm notaların elle yazıldığını anlattı. Johann Sebastian Bach'ın 1100 eseri varmış; bizdeki bir eserini örnek alıp (on yedi plak) yuvarlak bir hesap çıkardık. 1100 esere 11000 plak yakıştırdık. Hem plağı hem de notası olan eserler var, Johannes Brahms'ın Macar Dansları, Bela Bartok'un Romen Dansları, Chopin'in Mazurkası. Başkaları da var, Hepsi 4-6 sayfa nota. Ortalama olarak biz dört sayfayı benimsedik. 11000x4= 44000 sayfa nota. Bir süre tartıştıktan sonra benim Beringer metodumdaki Mozart sonatın bir sayfasındaki notaları saydık, bir sayfada 604 nota, bir o kadar da sus, ses kuvvetlendirme, ses hafifletme, noktalama işaretleri var. Onları saymadan 604'ü benimsedik. Plaklar iki yüzlü olduğu için 604x8=4832 bir plaktaki nota sayısı 4832x44000=212 608000 nota. Hepimiz şaşırdık. Bizi dinleyen öğretmen:

-Bu işi burada bırakın, buraya dek güzel geldiniz; buradan ötesini kendiniz deneyin. Kağıtları hazırlayıp saatle deneyin! Öğretmen gerçekten gerekeni söylemişti ama arkadaşların bazısı bunu ters anladı, öğretmenin uyarısını olumsuzluk sayıp ayrıldı. Kolumda saat vardı, Abdullah, Kadir, Halil Yıldırım dördümüz bir masada oturup yazdık. 1 dakikada, ben 22, Abdullah 26, Kadir 18, Halil 16 dörtlük nota yazabildik. Ancak biz, bir vuruşluk notaları hemen porteye sıralamıştık. Bestelenmiş notaların başka ayrıntılarla, 8'lik, 16'lık, 32'lik, 64'lük notaların eklerini düşürerek ortalamayı 10 olarak benimsedik. Bir kişi dakikada 10 nota yazabilir. 212608000/10=21260800 dakika, bunu saate çevirelim, 21 608000/60=360133 saat, bunu da güne çevirelim, 360133/24=15005 gün eder, bunu da aya çevirebiliriz. 15005/30=500 ay eder. 500/12= 42 yıl. Bize göre:

-Bizim hesabımıza göre, günde 24 saat çalışan bir kişi Johann Sebastian Bach'ın tüm eserlerini 42 yılda, günde 8 saat çalışan ise 126 yılda yazabilecektir. Sonucu öğretmene söyleyince öğretmen inanamadı, gülerek:

-Yapmayın çocuklar, bir yanlışınız olmasın! deyince arkadaşlar gene başımıza toplandı. Hesabı birlikte tekrarladık. Ekrem kendine çok güveniyor, elimden kalemi aldı, kendisi yazdı. Ne var ki gene benim söylediğim sayıları yazdığından sonuç değişmedi. Sonuçta bir çarpım hatası yapabileceğimiz kuşkusuna kapılarak öteki bölümlerin kontroluna başvurma kararı alındı. Öğretmen ise:

-Gereği yok, Bach, Mozart, Haydn, Haendel, Telemann gibi bir kaç bestecinin tüm eserlerini yazmaya bir insanın ömrü yetmez! diye hep söyleniyor. Siz bunu bir daha deniyorsunuz, 126 değil de 100 olsa ne değişir? İşte yazıyorsunuz, (Öğretmen kolunu uzatarak saati gösterdi) sayın bakalım kaç nota yazdınız!

Deminki değildi ama bu tam anlamıyla uyarıydı, herkes çekilip yazmaya başladı. Öğretmen arada gezerek yazdıklarımıza başlarımız üstünden baktı. Mehmet Ünver'in, Talip Apaydın'ın, Abdullah Erçetin'in yazdıklarını beğendi. Benimkileri beğenmediğini biliyorum, zaten ben de beğenmiyorum. Benden daha kötü yazanlar var, ancak bu beni teselli etmiyor. Çünkü onlar zaten güzel yazmaya özenmiyorlar. Oysa ben, benim yazdıklarım en güzeli olsun istiyorum; bunun için de tüm dikkatimle kendimi zorluyorum, yazık ki başaramıyorum.

Öğretmen ayrılırken çalınacak plakları sordu. Öğretmenin konuşmuş olması azıcık içimi serinletti. Demek ki benim notalarımı sandığım kadar kötü bulmamış gibilerde düşünerek kendimi rahatlattım. Öğretmenden sonra oturup az önceki hesabı bir daha yaptım. 126 yıl bana da çok geldi ama bizim plak hesabımız bu sonucu veriyor. Belki de plak, nota sayfalarında bir sayı hatası olmuştur, deyip bıraktım.

Yemekte de gene Bach'ın notaları konuşuldu: "Vay anasını, nasıl yazmış bu kadar notayı?” Konuşma uzadıkça kimi arkadaşlar, oturup hesap yapacaklarına bizim yaptığımız hesabın yanlışlığı üstünde durup işi cıvıtınca sonundaki Alla turca bölümünü çaldığım Mozart, K 331 nolu, la majör sonatın sayfalarındaki notaları saydım. Baktım inceden inceye saymak çok zaman alacak, sayfaları gözden geçirip en az notalı sayfalarla en çok notalı üçer sayfanın ortalamasını alıp sayfa sayısına çarpınca 24000 nota olduğunu gördüm. Bu sayı, bir sonatın sayısı; Mozart'ın 18 sonatı varmış. Öyleyse salt sonatların nota sayısı 432000 oluyor. Bu ortalamaya göre Mozart'ın 626 bestesi 432000x626=270432000 Yuvarlak olarak yaptığım bu hesapla sayıca yarı durumundaki Mozart, 270 milyon nota yazmışsa ondan iki kata yakın yaşayan (1685-1750, 65 yaş, Mozart 1756-1791, 35yaş) neredeyse iki katına yakın eser besteleyen (Bach, 1100- Mozart, 626) Bach neden yazmasın? sorusunu sorarak diretmeye karar verdim.

Bu gece çalınacak plaklar:

 

1. Franz Schubert,7. Senfoni, 7 plak,

2. Peter Tschaikowski, Slav Marşı, 2 plak

3. G. F Haendel, Sonat Mi Minör, 1 plak

 

Öğretmen, gene gecikerek geldi. Öğretmenin daha önce, özellikle kendisini beklemememizi söylemesine karşın bekledik. Daha doğrusu beklemiş numarası yapıldı. Çünkü, özellikle ikinci sınıflar; “Sigara molası!” deyip bekçi koyup kapı önünde sigara içtiler. Benim de işime geldiği için onlara uydum. Bach'ın notaları hesabı üstüne konuşulurken Kamil Yıldırım, sanırım ağzından kaçırdı:

- Böyle saçmalıklarla vakit geçiremem! gibilerde bir söz söyledi. Susmalarına karşın bu düşüncede olanlar vardı. Onları da düşünerek Kamil Yıldırım'a, biraz da zorla (BU, nezaket gereği de olabilir, Kamil beni dinledi) çocukluğumdan beri bu tür hesapları severek yaptığımı örneğin okuluna gittiğim komşu köyle köyüm arasındaki uzaklığı adımlayarak metreye daha 4. sınıfta çevirdiğimi, daha sonra Kepirtepe Köy Enstitüsü ile önce Lüleburgaz'ın sonra da Kepirtepe'nin köyüme adım olarak uzaklığını ölçtüğümü, ayrıca, nabzımı sayarak, dakikada, saatte günde, haftada, ayda, yılda kaç kez attığını, ortalama olarak birçok insana doğduğundan beri kalbinin kaç kez attığını söylediğimi, yaşını söyleyenlerin milyonlarca atış sayısını söylediğimi, yaşını bildirirse şimdi o da kalbinin atış sayısını öğrenebileceğini söyleyince Kamil, boynuma sarılıp özür diledi. Bize bakanlar, önce gizli bir şey konuştuğumuzu sanarak uzaklaştılar; öpüşürken de:

-Ne iyi, siz kavganızı da, barışınızı da kendiniz yapıyorsunuz! dediler. "Öğretmen geliyor!” duyusu yapılınca, yerler alındı. Orhan Doğan numarası yaptı:

-Dinleyeceğimiz plaklar içinde özellik Tschaikowski'nin marşından önce, hem marş hem de besteci üstüne bilgilenmek istedik. Besteci Rus olmasına karşın Rus Beşlileri arasında sayılmıyor. Çünkü o Alman Müzik akımı yöntemlerini benimsemiş. Adı da zaten bunu gösteriyor. Öyleyken Slav Marşı yazıyor.

Kuşkusuz öğretmen numarayı anladı ama anlamazdan gelerek Tschaikowski için:

-Kim demiş onu Alman diye? Adam düpedüz Rus. Salt bu marş değil, sayısız bestesi şimdiki Sovyetlerde olduğu gibi Çarlık Rusya'nın da baş yapıtı sayılıyor. Rusların en büyük şair olarak tanıdığı Puşkin'in bir çok hikayesini, tiyatrosunu, şiirini Tschaikowski bestelemiştir. Bestelerindeki üslup, kullandığı müzik türleri bakımından Alman etkisinde kalmıştır. Belki aile kökleri bakımında bir yanı Almanya'ya uzanabilir. Böyle bir ilişkilen dolayı kayıtları, Alman diliyle tutulmuştur. Orası zaten bizi fazla ilgilendirmez. Bakın bu da bir rastlantı; Haendel de İngiliz bestecisi olarak anılırsa da düpedüz Alman'dır. Çünkü Almanya'da doğmuş; 40 yaşlarına dek Almanya'da yaşamış, ünlü bir besteci olarak İngiltere'ye gitmiş, orada kalmıştır. Ancak ona besteleri için değil, orasını 2. vatan olarak seçip ölümüne dek orada yaşadığı için İngiliz denilebilir.

Öğretmen, müzik sanatının geliştiği ülkelerde iyi yetişmiş bestecilerin, virtüözlerin çağırıldığında başka ülkelere gittiğini, oralarda rahat yaşam ortamı bulunca da ayrılmayıp oralarda kaldıkları, örnek olarak da ülkemize gelen Prof. Zückmayer’den, şef Praetorius'tan, Osmanlı döneminde gelmiş Donizetti, Guatelli paşalardan söz etti. "Paşa!” sözü hepimizi şaşırttı. Öğretmen:

-Bu hikaye uzundur, bir başka zaman devam ederiz! deyip bana işaret edince Franz Schubert'in 7. senfonisini pikaba koydum.

Senfoni, ince bir sesle başladı. "Çalgıyı tanımıyorum ama flüt olabir!” diye içimden geçirirken yüksek sesli akorlar başladı. İnce sesler sel suyunun yayılışı gibi dalgalı dalgalı dağılırken orkestra tümüyle ortaya çıktı. Akorlar sık sık çok sert çıkış yapınca arkadaşlara baktım, onlarda da beğenmemişlik belli oluyordu. Neyse giderek belli bir ses uyumu oluştu. 2. plağın sonunda öğretmen Schubert müziği hakkında açıklama yaptı. Öğretmen Schubert için:

-Müziğin her türünden olağanüstü besteleri vardır. Ancak Müzik Tarihine rakipsiz Lied bestecisi olarak geçmiştir. Kitaplığımızdaki Liedleri lütfen alın bakın, içlerin de çalabileceğiniz sadelikte olanları vardır!

Öğretmen konuşurken hemen yakınımdaki Liedleri öğretmenin önüne sürdüm. Öğretmen çok bilinen Serenadla on kadarının adını okudu. Heidenröslein'ı okuyunca onu bildiğimi söyledim. Öğretmen konuşmasını kesip ilgiyle sordu:

-Buna ne zaman baktın? Kısaca anlatım:

-Kepirtepe'ye gelen Bakanlık Müfettişi Hayrullah Örs'e Almanca kitabımızdaki Goethe'nin şiirini Almanca okuduğumda; "Bunun şarkısı var, öğren! demişti. Ben de:

-Akordiyonum var, notasını bulsam hemen çalarım! demiştim. Müfettiş Bey bunu unutmamış, notasını bana gönderdi. Öztekin Öğretmen kahkahayla güldükten sonra arkadaşlara:

-Görüyor musunuz, İbrahim, "Tutuğunu koparanlardan!”

Senfoninin öteki plaklarını konuşmadan arka arkaya dinledik.

Tschaikowski'nin marşını 2. sınıflar çok dinlemişler, güleç yüzlerle izlediler. Haendel'in sonatı pek ilgi görmedi. Oldukça geciktiğimiz için sonunda yoruma kalkışmadan dağıldık.

Yatınca Öztekin Öğretmenin gülüşünü biraz manidar bulur gibi oldum; "Tuttuğunu koparan!” Müfettiş Hayrullah Örs'ün bana nota göndermesi için bana bir sıfat takılmaması gerekir. Müfettiş Bey bir büyüklük yaptı, ben istemeden kendisi gönderdi. Ben gidip isteseydim belki o zaman benim için bir sıfat gerekirdi. Sanırım Öztekin Öğretmen öyle yaptığımı varsayarak öyle dedi. Üzüldüm, önce anlattığıma pişman oldum, sonra da konuyu gene ortaya getirip ayrıntılarıyla anlatmaya karar verdim. Bu arada Röslein'ı düşündüm, ben onu içimde öylece yaşatıyorum; o ise bunlardan habersiz!

 

10 Şubat 1944 Perşembe

 

Uyanınca akşamki olayları anımsadım. Kendi kendime kuruntu yaparken Halil Dere'nin sesi geldi "Oğlum, Niyazi, sizin Denizlilerde hiç nezaket yok mu? "Bir başka ses:

-Nezaket, Denizlili bir kızdı kocaya kaçtı, Denizli Nezaketsiz kaldı! Niyazi Başkaya ise:

-Ortalıkta benimle, Denizli’yle alakalı bir şey yok, onu söyleyene sor! deyip yürüdü. Niyazi bana Almanca dersini çağrıştırdı, yazacak bir sayfa yazım vardı, nasılsa unuttum. Niyazi Çıtakoğlu'na verdiğim sözü tutacağım üstüne kendime söz vermiştim, toparlanıp kitaplığa geçtim. Schiller'in Balladlar'ından bir bölüm. Öğretmenin bilip bilmediğinden habersizim ama yaptığım çeviri, bir başkasının çevirisinin biraz bozulmuşu oluyor (Tıpkı olmaması için çeviriyi zorunlu olarak biraz bozuyorum.) Niyazi Çitakoğlu sanırım bunu anlıyor ama anlamazdan gelerek üstüme varmıyor.

Kitaplık sabahları soğuk, üstelik neredeyse geçit olarak kullanılıyor, giren çıkan belli değil. Titreyerek de olsa tamamladım. Oysa ben bu sabah bu çabamı Tanzimat Edebiyatı üstüne anımsamalar için gösterecektim.

Kahvaltıda arkadaşlar akşamki plaklardan söz ederken içimden içimden Şinasi ile onun şaraptan söz eden şiirini geçirdim. Şinasi düpedüz şarabı övüyor. Övüyor mu, ben mi yanlış anlıyorum. İkircil duygular içinde gidince notlarıma baktım. Öğretmen bu konuda bir kanı belirtmemiş.

Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek geldi. İlk sözü Mehmet Akif Ersoy üzerine oldu. Mehmet Akif'in Batı uluslarındaki gelişmeleri anlatan kısa şiirlerinden (Aslında uzun şiirlerinin bölümleridir. ) dizeler okuyarak anımsattı:

-Onlardaki oteller, trenler, sokaklarla bizdekileri karşılaştıran dizeler okudu. Sonra da:

-Mehmet Akif kendi titiz gözlemleriyle bunları çok güzel anlatmıştır. Ancak bu farklar yeni değildir, sanırım hep varmış gibi zan içinde olduğumuz kuşkusunu taşıyoruz. Örneğin Tanzimat Edebiyatımız büyük isimlerinden biri olan Ziya Paşa, bakın Akif'ten 50 yıl önce neler demiş:

 

Gazel

 

Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm

Dolaştım mülk-i İslâmı bütün virâneler gördüm

Bulundum ben dahi dâr-üş-şifa-yi Bâb-ı âli'de

Felâtûn'ü (*) beğenmez anda çok divâneler gördüm

Huzûr-i gûşe-yi meyhâneyi ben görmedim gitti

Ne meclisler ne sahbâlar ne işret -hâneler gördüm

Cıhân nâmındaki bir maktel-î âma yolum düştü

Hükümet derler anda bir nice salh hâneler gördüm

Ziyâ deymez humârı keyfine mey-hâne-yi dehrin

Bu işret-gehte ben çok durmadım ammâ neler gördüm

 

(*) Platon=Eflatun        Ziyâ Paşa

Not: Gazel'in ölçüsünü öğretmen istemedi, ancak ben kendim için bir hazırlık olmak üzere takdi ettim. (Ölçüsünü buldum. )

 

Zi yâ dey mez hu mâ  rı * key fi ne* mey hâ  ne yi* deh rin

Bu iş ret geh te ben çok dur ma dım am mâ ne ler gör düm

. - -  - . -  -  -  .  - -  -  .  -  -  -

Me fa î lün me fa î  lün me fa î  lün me fa î  lün

(*) Ses düzeltmesi var: İmale-zihaf

 

Açıklama: Kafirler (Hıristiyan ülkeler) diyarını gezdim bakımlı beldeler, güzel köşkler, evler gördüm, İslam ülkelerini gezince ise bakımsız, yıkıntı gibi binalar gördüm. (Mehmedt Akif bunu biraz daha açık anlatıyor. ) Ben de bir ara o, Bâb-âli denilen sözde şifa yurdu gibi görülüyor ise de gerçekte deliler evidir. Ne var ki orada Filozof Eflatun'u küçük gören akılsızlar (geri zekalılar) gördüm. Dünya denilen bir katiller evine yolum düştü (Kötü bir zamanda yaşadım) Hükümet dedikleri, kesilmiş bedenlerin bulunduğu (Kasapların işbaşında olduğu) yerler gördüm. Ziya, bu meyhanenin sonun vereceği keyif (Neşe-rahatlık-huzur) için kahır çekmeye değmez. Gerçi ben kısa bir süre buna katlandım ama keyif beklerken acı şeyler gördüm!

Öğretmen gazelin açıklamasından sonra Ziya Paşa'nın yaşadığı dönemin önemli olaylarını anlattı. Tanzimat Fermanı ile yenileşme olayında 15 yaşında bulunan Ziya Paşa'nın gerçekten yenileşmeye küçük yaşlarda gönül verdiğini, 20 yaşlarına devletin önemli görevlerinde bulunduğunu anlattı. Zamanın ünlü sadrazamı Mustafa Reşit Paşa'nın dikkatini çekmesi üzerine Babıali'de görev aldı, sık sık yer değiştirerek valiliklere, elçiliklere atandığı görüldü. Abdülaziz padişah olunca, onun despot yönetimine karşı çıktığı bahanesiyle gözden düşürülerek politik sürgünlüklerle yüz yüze kaldı. Namık Kemal'le birlikte Avrupa'ya kaçtı. Avrupa'da da boş durmadı, ülkesindeki insanları uyandırmak amacıyla özgürlük üstüne yazılar yazdı, yayınlar yaptı. Suçlu ilan edildiği gibi sık sık aflara da uğradı. Her aftan sonra önemli görevlere atandı. Bu görevler arasında Maarif işlerinin önemli bir basamağı olan Maarif Nazırlığı Müsteşarlığında bulundu. J. J. Ruso'nun eğitim görüşlerini benimseyip çeviriler yaparak yurdumuzda tanınmasına katkıda bulundu. Bu nedenle öğretmen olarak, Ziya Paşa'nın bu yanını da tanımamız bizim için bir borç olmaktadır.

Öğretmen, Ziyâ Paşa'nın Divan şiiri geleneğine uyarak kaside de yazdığını, Mustafa Reşit Paşa'ya yazdığı mersiye ile; Padişah Abdülaziz için yazdığı kasideden bölümler okudu. Ziyâ Paşa ile Namık Kemal'in "Hürriyet!” özlemleri nedeniyle kader birliği ettiklerini anlattıktan sonra aralarında bağlantı kurmamız için önce Namık Kemal'in "lazımsa” redifli gazelini okudu sonra da Ziyâ Paşa'nın ona nazire yaptığı “lazımsa” redifli gazelini okudu.

 

Önce Namık Kemal'den

 

Gazel

 

Tarik-i hakta cân ü tenden olmak yâd lazımsa

Beni hâzır bulursun her çi bâb-â bâd lâzımsa

Ne minnet intizâ-ı ber ke ey âhen-ger-i gayret

Benim gönlümden al gel tiğ için pulâd lâzımsa

Eden tahrib-i âlem inkisâr-ı kalbidir halkın

Gönül yıkma cıhanı eylemek âbâd lâzımsa

Fenânın en münir âyinesi müyi sefidindir

Sana aklınla pîr olmak yeter irşâd lâzımsa

Bu kaanun-i meşiyyet ferdi ferde etmemiş muhtâc

Sana Allah eder herhangi işde dâd lâzımsa

Hatâ-yi ehl-i kesret ol kadardır bahs-ı vahdette

Rakam kâfi değildir cümlesin ta'dâd lâzımsa

Şuhûd erbâbının re'yince ru'yet ayn-i vâkidir

Bu da'vâda ederler halkı ger işhâd lâzımsa

Gınâ geldi cihanda şöhretin sıytin kemâlinden

Kemâl'i gâh gâh etsin bilenler yâd lâzımsa

 

 

Gı nâ gel  di*  ci han da* şöh re  tin sıy tin  ke  mâ lin den

Ke mâ li * gâ - h  gâh et sin bi  len ler yâ - d lâ zım sa

.  -  -  -  .  - -  - .  -  - -  .  -  -  -

Me  fa î  lün me  fa  î  lün me fa î  lün me fa î lün

(*) Ses düzeltmesi var: İmale-zihaf ( ses uzatma- kısaltma)

 

Açıklaması: Gerektiği zaman canımı tenimden ayırabilirim (Bu gerekli olduğunda) Ben her türlü yardım için yardım kapısında hazırım. Birine yardım edilmek gerekince gel benim gönlümü al, muhtac olana kılıç yap. Cihanda kötülük yapanlar gerçekte halkın kalbini kırmaktadır. Eğer cihanı güzelleştirmek, onarmak istiyorsan sakın gönülleri kırma. Varlığın en gerçek aynası dış görünüşündür. Eğer aklını kullanabilirsen o seni yüceltir, başkasına minnet etme. İlahi kanun insanı insana muhtaç etmemektedir. Gereksinim duyduğunda sana Allah yardım eder. Hayatta ya da kaderde insanın yapı sınırlıdır. Bu iş sayıyla değildir, etrafına bir bak. Görebilenler gerçekleri olduğu gibi görürler. İstenirse bu uğurda halkı aydınlatırlar. Usandı insanlık şu sahte şöhret söylemlerinden. (Gerçek şöhret için tanımak istiyorlarsa)

Bilenler Kemal' i zaman zaman anımsayıp, ansınlar.

 

Ziya Paşa'dan     

 

Gazel

 

Kıyâm-ı mülk ümidin eyleme bidâd lâzımsa

Muhakkaktır zevâl-i Devlet istibdâd lâzımsa

Vücûd-i mülke efrâd-i raiyyet cûz'-i lâzımdır

Nasıl cem'-i ülûfa nusret-i ~âhâd lâzımsa

Bıraksın zikr-i hayır âsâr ü ef'âliyle âlemde

Eğer bir âdeme hayr-ül-halef evlâd lâzımsa

Menâfi' muhteliftir iktiza-yi rüzigâr üzre

Değil uryâna lâzım nâhüdâya bâd lâzımsa

Sakın ikbâl için eşhâsa olma âlet-î âğrâz

Sana lâzım mı olmak âleme cellâd lâzımsa

Umûr-i beyti hep var mı tasarruf etmeye hakkı

Eğer duhter için nâ-çâr bir dâmâd lâzımsa

Ziyâ âsâ Kemâl-i kâmile pey-reylik etsinler

Hüner-mendân için taklîde bir üstâd lâzımsa

 

 

Sa kın ik bâl  i çin eş hâ sa ol ma a * let î ağ  râz

Sa na* lâ zım mı ol mak â  le me cel lâ - d  lâ zım sa

.  - - - . - -  -  . - -  - .  - - -

Me fa î  lün me fa î  lün em fa î  lün me fa î lün

(*) İmale-zihaf var(Ses uzatması-kısaltması)

 

Açıklaması: Bir öc alma ya da kötülük düşünüyorsan sakın ülkenin kötülüğünü (yıkılıp dağılması) isteme, İstibdat yönetimi (sürdüğüne göre) olduğuna göre o zaten yıkılır. Ancak bir ailenin devamı için nasıl çocuk gerekirse, yurt için de halk gereklidir. Eğer o ocak devam edecekse hayırlı bir evlat çıkar gelir, o ocağı söndürmez. Hayatta (geçmiş zamanlardan kalma) çok değişik söylemler vardır, Gerektiğinde inançsızların yok olduğu da söylenmektedir. Sakın sen kişilerin görünüşlerine ya da varlıklarına bel bağlayıp boyun eğici olma. Bu sesin için bir cellat olma anlamı taşır, sakın bu cellatlığa düşme. Her ailenin varlığını sürdürmesi bile bir koşula bağlıdır. Eğer kızları için iyi bir damat bulunursa. Ziya, Kemal'i sana, namuslu insanların yolunda gitmen için rehber etsinler, bu sana lazım.

Öğretmen, gazelleri açıkladıktan sonra az duraksayıp gülümsedi. Ardında da:

-Şimdi de geçmişimize dönük olayları konuşurken üzülüyoruz. İnanasımız gelmiyor. Tüm Avrupa devletlerine yüzyıllar boyu meydan okumuş Osmanlı İmparatorluğu, kesinlikle alacağına inanarak girdiği 2. Viyana kuşatmasından yenik çıkınca bir daha kendini toparlayamadı. Topraklarının büyük bir parçasını kaybedince nihayet geri kaldığının ayırdına varıp Tanzimat ilan etmesine karşın yöneticiler, halkın uyanmasını bir türlü içlerine sindiremedi. Tanzimat, söz olarak tanzim etme düzeltme anlamına geliyorsa da Mustafa Reşit Paşa'nın okuduğu fermanın içeriği, Avrupalılar gibi uygarlaşma yolunun açılacağı yönünde yazılı bir belge olarak kaldı. Oysa aradan 25-30 yıl geçtikten sonra bile en küçük düşünce kıpırdanışları kuşkuyla karşılanıp, hapisler, sürgünler, işten çıkarılmalar acımasızca uygulandı. İşte bir örnek Ziya Paşa, salt şair değil, devlet mekanizmasında iyi yetişmiş yöneticidir. Şimdiki Milli Eğitim Bakanlığını eşanlamlısı olan Maarif Nazırlığı Müsteşarlığı yapmıştır. Yabancı dil bilir, Avrupa'daki Eğitim gelişmelerini izler, Jean Jacques Rousseau'nun ünlü Emile ya da Terbiyeye Dair kitabını dilimize çevirdiği gibi, acınası okul durumumuzun düzeltilmesi için çaba gösterdi. Yazık ki düşüncelerini uygulama alanına yansıtamadan benzerleri gibi görevden alınır. Ziya Paşa'nın bu eğitim arayışı bence çok önemlidir. Düşünün ki Batı ülkelerinde yayınlanır yayınlanmaz Yeni eğitim anlayışının rehberi olarak el üstünde tutulan Jean Jacques Rousseau'nun söz konusu kitabı Ziya Paşa'nın ölümünden 64 yıl sonraya, yani içinde bulunduğumuz bu yıla dek gecikmiştir; yeni yeni çevrilmekte olduğunu duyuyoruz. Sanırım yakın zamanda kitap olarak elimize geçecektir.

Öğretmen, Ziya Paşa'nın Emile çevirisini okumak için hazırlık yaparken ders zili çaldı. Öğretmenin ardından ilginç konuşmalar oldu. Özellikle de anlamadıkları şiirleri neden dinlediklerinden yakınanlara şaştım. Tartışmalara katılmamaya kararlıyım ama bazılarına az da olsa yanıt vermeyince bu kez de kendime kızıyorum. Neyse bugün benim için çok önemli, yalap şap yazdığım DER ANDSCHUH (Eldiven) çevirini, açık vermeden kabul ettirebilirsem bundan böyle daha ciddi Almanca çalışmaya başlayacağım. Oldukça iyimserim!

Öğretmen bugün erken geldi. Kapıdan girerken Almanca konuştu; ancak tam olarak anlayamadım. Çünkü sözünün yarısını kapıyı kapatmak için dönüş yaparken sürdürmüştü. Gene de duymuş olacağımızı düşünmüş, önce Mustafa Saatçı'ya sordu:

-Ben ne dedim? Mustafa Saatçı biraz yüksünmüş olarak kalktı, başını iki yana çevirip durunca Harun Özçelik öğretmene:

-Başınızı arkaya döndürünce sözlerinizin tümünü duyamadık! deyince öğretmen:

-Siz de duyduğunuz kadarını çevirin! deyip yerine oturdu. Harun "Früchlink!” (İlkbahar!) deyip sustu. Öğretmen Mustafa Saatçı'ya “Otur!” demediği için ayakta duruyordu. Öğretmen gene Mustafa Saatçı'ya:

-Sen bir şey söylemeyecek misin? "Früchlink” dediğimi de duymadın mı? diye sorunca Mustafa:

-Duydum öğretmenim, ancak sorunun yanıtını Sami Akıncı'ya bıraktım, çünkü arkadaş ilkbaharı benden daha çok seviyor! Öğretmen kahkahayla güldükten sonra:

-İşte şakanın böylesini severim, şaka insanın kendi ürünü olmalı! deyip kapıda söylediğini tekrarladı:

- Vann kommt Frühling?

-Nerede kaldın İlkbahar?

Sami Akıncı önce güldü arkasından da:

-Öyle dememişsinizdir efendim, wo bleiben sie demeyecek miydiniz? Öğretmen, "Hayır!” deyip Türkçe olarak; “Neden gelmiyorsun? Nerede kaldın? Neden geciktin?” sorularının aynı anlama geldiğini Almanca'da ise kesin olarak tek soru sorulduğunu anlattı. Ben bir şey anlamadım ama Sami'nin diretişinden öğretmenin bir kusur ettiği kanısına varınca gülmemek için kendi önümdeki yazımı bir kez daha gözden geçirmeye başladım. Öğretmen, ilgisizliğimi anlayınca bana:

-Senin çorap ne alemde? diye sordu. Çorap dediği benim yazdığım Schiller'in Der Handschuh (Eldiven) Balladıydı. Geçen derslerin birinde Der Handschuh'a yanlışlıkla çorap denmişti. Biraz rahatlamış olarak Balladın başlangıcını okudum.

 

Der Handschuh

 

Vor seinem Löwengarten

Das Kampfspiel zu ervarten,

Sass König Franz,

Und um ihn die Grossen der Krone

Und rings auf hohem Balkone

Die Damen in schönem Kranz.

 

Und wie er winkt miy dem Finger

Auftut sich der weite Zwinger,

Und hinein mit bedachtigem Schritt

Ein Löwe tritt

Und sieht sich stumm

Ring um,

Mit langem Gahnen;

Und Schütteilt die mahnem

Und streckt die glieder

Und legt sich nieder.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Devamı var. . . .

Çevirisi:

Eldiven

 

Aslanlarla her zaman yapılan vahşice oyunları izlemeye gelen Kral, kendisi için hazırlanan yerde oturuyordu. Etrafında ülkesinin büyükleri de hazır bulunuyordu. Arkalardaki yüksek gözetleme yerlerinde ise çiçekler gibi donanmış bayanlar bulunuyordu.

Kral oyunların başlaması için işaret verince demir kafesten bir aslan, biraz nazlanır gibi ağır ağır yürüyerek çıktı. Çıkar çıkmaz da birden koca ağzını açarak gerindi, umursamazca etrafına bakınıp yere çöktü. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Aslan gibi ben de umursamazca yazdığım parçanın hem Almancasını hem de Türkçesini okuyup öğretmene baktım. Öğretmen:

- Yabancı diller, o ülkelere gidilmeden öğrenilecekse bu kolay olmaz. Bunu kolaylaştırmayı düşünmek yerine uzun, yorucu çalışmayı göze almak gerekir. Çok çalışırsanız, konuşmayı öğrenemeseniz bile yazı çevirmeyi başarırsınız. Öğretmen olarak benim de size yararım bu açıdan olabilir. Sakın, "Öğretmen bize Almancayı öğretecek de Almanca konuşacağız!” hayaline kapılmayın. Bunu şimdiye dek Niyazi Çitakoğlu değil kimse başaramamıştır. Yurdumuzda başka dillerden kitap çevirenlerin sayısı çoktur ama içlerinde çevirdiği dili konuşanların sayısı elimin parmaklarından azdır.

Yazdığım bölümü okudum, çevirisini yaptım. Çevirisini bir dergiden almıştım. Hazır aldığım belli olmasın düşüncesiyle bile bile yanlışlar yaptım. Ancak yanlışların nerede olduğunu çok iyi saptadığımdan açıklarken sık sık "o mu, bu mu?” gibisine kurnazlığımı sürdürerek okudum. Öğretmen sonuç olarak beğendiğini söyledi. "Çalışma çalışmadır; insanda, kesinlikle az çok bir izi kalır. Bu izler, onları bırakanları kolay kolay bırakmaz! ' dedikten sonra çevirdiğim bir cümleyi Sami'ye örnek verdi:

-Bu cümleyi Türkçede böyle de söylersin ama Almancada başka türlü söyleyemezsin! deyip gene Sami'ye döndü. Sami bu kez de deyimlerden, Atasözlerinden örnekler vererek :

-Almanca'da da birçok anlama gelen sözler var, onlarla kurulan cümleler başka anlama gelmiyor mu? diye sordu. Öğretmen bu kez de Almancanın kuzey-güney hatta doğu-batı olmak üzere değişik bölgelerde değişik kullanıldığını söyleyerek bizim Karadeniz, Trakya, Orta Anadolu yörelerine benzediğini söyleyip önce Karadeniz kıyılarındaki konuşmalardan örnekler verdi. Verdiği örneklere bizden çok o güldü. Trakyalıların konuşmaları için arkadaşlardan örnekler istedi. Mustafa Saatçı:

- En çok Trakyalı! diyerek Emrullah'ı gösterdi. Emrullah birden sinirlendi, dili tutuklu gibi yarım sözler söyledi. Durumu anlayan Öğretmen Emrullah'a derslerde hiç konuşmadığını anımsattı; öğretmenlerin konuşmak zorunda olduğunu, derslerindeki konuşmaların da öğrencilikte kazanılacağını anlattı. Emrullah birden değişti:

-Öğretmenim, benden istenen konuşma değil alay etmek için fırsat kollamadır. Siz bizim gelişimizi bilmiyorsunuz; biz altı yıldır birlikteyiz. Ben okula Bulgaristan'dan geldim. Bizim oraların dili biraz başkadır. Ben de öyle konuştuğum için hep alay konusu oldum. Benimle alay edenlerin kendi köylerinde nasıl konuşulduğunu benim kadar onlar da biliyor. Öyleyken benimle alay etmeye kalkmalarını affedemiyorum.

Öğretmen Emrullah'ın yanına gitti. "Alay" sözünü unutmasını, bir daha da bu sözü onun dersinde kesinlikle kullanmamasını öğütledi. Birileri alay etmeye kalksa bile onu alay olarak düşünmemesini, çünkü kendisinin alay konusu olacak bir yanı olmadığını, bunaysa önce kendisinin inanması gerektiğini vurgulayarak söyledi. Elini Emrullah'ın omuzuna koyup öyle durarak Emrullah'dan yüzüne bakmasını istedi. O denli diretti ki Emrullah sonunda bakmak dahası gülmek zorunda kaldı. Gülerek bir süre öğretmene baktıktan sonra köyünden ya da dolaylarındaki köylerden ilginç söyleyiş örnekler verdi. Arkasından bir de çocukluğunda dinlediği Nasrettin Hoca fıkrasını, dinlediği şekliyle anlattı:

-Nasiradin oce bigün balta alı eşene bine daya çıka. Daya vadıktan sona bi acın altına bala eşeni. Acın dibinden başla acı kesme. Aç yıkılma başla sona da eşe savırı. Görü Nasredin oca, eşe savrili. Nasiredin oca güle, eşem uça ama inme bilme. . . . . . (Nasrettin Hoca, bir gün baltasını alıp eşeğine binerek dağa gider. Dağa varınca bir ağaca eşeğini bağlar. Nasrettin Hoca eşeğini bağladığı ağacı kesmeye başlar. Ağaç devrilirken bağlı eşeğı havada savurur. Nasrettin Hoca havada savrulanan eşeği için:

-Uçmasını öğrenmiş ama yere konmasını bilmiyor!) demiş. Anlattığına Emrullah da gülünce hepimizde iyimser bir değişme oldu. Bu değişmeyi gözden kaçırmayan Doçent Niyazi Çitakoğlu kendisinin de göçmenler arasında yetiştiğini, salt göçmenlerin değil okula gitmemiş tüm insanların kitap diliyle konuşmadığını söyledikten sonra Gelibolu dolaylarında yaşayanların konuşmalarından, şakalarından, manilerinden türkülerinden örnekler verdi. Böylece sıkıntılı başlayan dersimiz sona doğru oldukça rahatlatıcı bir havaya girdi.

Öğretmen ayrılınca Sami Akıncı:

-İşte arkadaşlar bu da olabilirmiş, gelin biz bunu hiç değilse nisan ayına dek sürdürmeye gayret edelim. Ondan sonrası için de gene bir çare düşünürüz!

En sabırsızımız Salih Baydemir'miş "Ohoooo o nisan ayı, "şubat, mart, nisan! diye sayınca; bu kez de Yusuf Asıl:

- Ne yani, şubatı yarıladık, nisana bir mart ayı var, demektir. Çoğunluk:

-Tamam tamam! deyince konu kapandı.

Yemekte önemli duyuru yapıldı: “12 Şubat Cumartesi günü Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç Yüksek Köy Enstitüsü öğrencileriyle konuşma yapacaktır, önemle duyurulur!” Bizim masada ilk tepki Nihat Şengül'den geldi:

-Yapmayın be, bu kaçıncıdır konserden kalıyoruz! 2. dendi, 4. dendi. Karşılıklı düzeltmelerle 3. de karar kılındı. "Başka bir günde olamaz mıymış bu konuşma?” sorusuna gene kendimiz yanıt verdik:

-Bize mi soracaklar? Bu kez de konuşma konusu ne, ya da neler? Buna da aynı yanıt verildi; bize mi soracaklar? Halil Yıldırım en doğrusunu söyledi:

-Sakin olalım arkadaşlar, hakkımızda hayırlı olacak konuşmalar olmasını dileyelim!

Öğleden sonra kemancılar öğretmen gözetiminde önce toplu keman çalışması yaptı, sonra da öğretmen kendi odasında tek tek dinledi. Üst salonda 2. sınıflar çalıştı. Yukarki piyanoda Hüseyin Çakar, aşağı odadakinde de Mehmet Zeybek çalıştığından bir süre serbest kaldım Sanat Tarihi notlarımı karıştırdım; Erzurum, Sivas, Kayseri, Niğde, Konya kentlerindeki sanatsal değeri olan cami, medrese, köprü gibi eserleri görmüşüz. Öğretmen, bunlar içinde kent olarak en çok Kayseri üstünde durmuş. Kayseri, 16. yüzyılda dünyanın sayılı kentlerindenmiş. Edirne, Bursa gibi büyük eserler yapılmamış ya da yapılmış da korunmamış ama el sanatlarında çok ileri gitmişmiş. 17. yüzyıldaki iç ayaklanmalarda en çok zarar gören kent olunca 100 bini aşan nüfusu 19 yüzyılda 10 binin altına düşmüş. Ancak halkı, özellikle el becerilerini sürdürdüğü için yurt çapında hep önde sayılan bir sanat kenti olarak varlığını korumuş. Malik Aksel Öğretmen özellikle:

- Mimar Sinan'ın Kayserili olması, kent insanlarının sanatseverliğinin bir kanıtı olsa gerek! demişti. Bunları okuyunca Kayseri'ye ilgim arttı. 1941 yılında ekip olarak Hasanoğlan'a gelen öğrencilerden Veli Dalak'la Hüseyin Öztürk'ü tanımıştım. Veli'yle bir süre mektuplaşmıştık. Sonra hangimiz aksattıysa mektuplar kesildi. Veli'ye buradan yazabilirim, sanırım sevinir. İyi düşündüm, hemen yazacağım. Belki o da buraya gelmeyi düşler, bilgi isteyebilir. Bunu düşündüğüme sevindim.

Mehmet Zeybek çalışmayı bırakmış geçerken haber verdi. Koşarca piyanoya gittim aklımda ne mektup ne de arkadaş kaldı! Önce Für Elise'yi tekrarladım, son bölümün temposunu bozduğumun ayırdındayım. Öğretmen "Weber sonatı sonraya bırakalım!” demişti. Sayfayı çevirince Schubert Serenad gözüme takıldı, melodisini bildiğim için hemen çaldım. Sayfayı çevirince birden Asım Öğretmeni anımsadım, Diabelli Rondo'yu uzun süre çalışmıştı. Rondo ses olarak kulaklarımdan gitmemişti birinci bölümü kolayca çıkardım. Az duraksadım; "Yoksa ben kendimi yanıltıyor muyum? Bana bu denli kolay gelen bu parçalara Asım Öğretmen neden uzun süre çalışıyordu? Kendimden kuşku duyarken Abdullah geldi. Abdullah'a rica ettim:

-Beni lütfen dikkatle dinle, kusurlarımı söyle. Abdullah önce inanamadı "Şaka ediyorsun!” dedi. Olayı ona da anlattım. Abdullah, Asım Öğretmenin çalıştığı piyanonun eskiliğine, akorduna yordu aynı zamanda öğretmenin kendi kendini dinlemiş olmasına yordu. Benim, sık sık Faik öğretmeni dinleyip temiz sesleri tanıdığımı ileri sürdü. Abdullah beni çok sevindirdi. Piyanoyu ona bırakıp yukarı çıktım; oradaki piyanonun boş olduğunu görünce hemen oturdum önce Für Elise'yi sonra da Schubert Serenadı çaldım, kemancı arkadaşlar yaylarını durdurup öylece dinlediler. Çevremde kimse yokmuş gibi davranarak Faik Öğretmenin; "Bunları dinletmek için ayır, çal!” dediği Mozart, Schumann parçalarını, İrlanda şarkısını, İngiliz Milli marşını çaldım. Az önceki umutsuzluğum uçtu gitti. Abdullah duymadı ama içimden ona teşekkür ettim.

Yemekte, başta Kamil Yıldırım'la Nihat Şengül arkadaşlar beni övücü sözler söylediler. Sinemasever arkadaşım Nihat beni Jose İturbi'ye benzetti. Sözler giderek şakaya döndü, daha sonra da abartı derecesinde abartı yapıldı ama benim hoşuma gittiği için söylenenleri benimsemişçe gülerek karşıladım; karşılık olarak da teşekkür etmekle yetindim. Bu hafta da konserden kalışımız arkadaşlar üstünde tatsız bir hava estirmişti. Böyleyken benim için olumlu sözler söylemeleri olağanüstü bir yaklaşımdı, bundan çok mutluluk duydum.

Yatınca, gündüz arkadaşların olumsuz tavırlarına katılmadım ama kendi kendime sordum? Genel Müdür bizimle ne konuşacak? Her halde gene bir bina yapmamızı istemeyecektir. İsterse ne olur? İsterse ben çalışacağım. Buraya geldiğime sevinmiştim. Sevincim buraya gelmiş olmamdı. Burada yapılanlardan haberim yoktu. Daha doğrusu ben, ne olursa olsun gelmek istiyordum. Zaten inşaat olsa da olmasa da burada kalacağım. Mehmet Öztekin Öğretmenin anlattığı gibi burasını başarırsam, başka yerde okuma şansım açılacak. Onun yaptığını ben de yaparak istediğim dala atlayabilirim. Okuduğum Güzel Sanatlar Kolu bana değişik alanları tanıtıyor. O alanlarda sür git inşaat yok. İnşaat yapacaklar ayrılmış durumda; Yapıcılık Kolu! Arkadaşlarım Halil Basutçu, Salih Baydemir o kola ayrılarak ömür boyu inşaatçılığı seçtiler; ben iki yıl daha çalışırsam ne kaybederim? Çok rahatladım! …

 

11 Şubat 1944 Cuma

 

Her sabah, belli kişiler şamataya başlıyor; "Bugün günlerden ne? Ayın kaçı? Kar yağmış mı?” Bu soruların basma kalıp karşılıkları var. Zaten soranlar o basma kalıp sözleri söyletmek için soruyorlar. İşte bir tanesi; "Şubat ayı bu yıl kaç çekiyor? " Birinci yanıt:

- Yirmi sekiz! Bir kaç ses birden:

-Hop hop, 1944'teyiz, bu yıl yirmi dokuz çeker! Enver Ötnü sözü tamamladı:

-Dikkat et enişte fazlasını bekleme, bu ay senin çektiğini çekmiyor! Gülüşmeler arasından Abdullah Ön'ün sesi yükseldi:

-Ayıp ayıp, enişte dediğin evlidir, o dediğini yapmaz! Rüstem Gündüz:

-Enver'in enişteleri bekârdır, bilmiyor musunuz? O eniştelerini bekârlardan seçer, çünkü fakirin ablası yoktur!

Kahvaltı masasında da benzer şakalar konuşuldu. Kızılçullulu arkadaşlar Enver Ötnü'nün iyimserliğinden, çok çalışkanlığından söz ettiler.

Ekrem Bilgin, bu tür konuşmalara hiç yanaşmıyor. Söylenenleri hiç duymamış gibi:

-Malik Aksel Öğretmen çok akıllı, belleği de çok güçlü! dedi. Ekrem'in en yakın arkadaşları, Halil Yıldırım'la İbrahim Şen. Halil Yıldırım Ekrem'e sordu:

-Nerden çıktı bu şimdi? Ekrem, soruya soruyla karşılık verdi:

-Sizce öyle değil mi? Arkasından da:

-Mussorgsky'nin Bir Sergiden Tablolar'ını, Antakya efsanesini, daha sayısız birçok, cami, medrese, han hamam, ressam, mimar adını nasıl aklında tutuyor, düşünsene! dedi. Bu kez de Kamil Yıldırım:

-İşim yok da bunları düşüneceğim, benim düşünecek daha değerli beklentilerim var, onları düşünüyorum. Örneğin ben kesinlikle hiç bir zaman Sanat Tarihi okutmayacağım; bana ne eski camilerden, medreselerden! Hemşerim Kadir bunu bekliyormuş:

-Yaşa arkadaşım, al benden de o kadar! deyince İbrahim Şen:

-A, a, aaa; imam oğluna bak, baban sesini duymasın! Kadir duraladı, hazırlandı ama yanıt vermekten çekindi. Nihat yardımına koştu:

-Babası İmam diye eski camileri bilmesi mi gerekir? Babası eski camilerde mi namaz kıldırıyor? Ekrem bana baktı. Bakışından "Sen neden susuyorsun? "der gibi bir anlam çıkardığım için:

-Eski camilerdenden kastınız, Edirne'de Selimiye, İstanbul'da Süleymaniye, Bursa'da Ulu Cami mi? Sanat Tarihi derslerimizde kesinlikle eski-yeni cami sözü edilmiyor. Yapılışlarına göre Eski Camiler denmesine karşın camiler her zaman ilk yapıldığı gibi yenidir. Çünkü Müslümanlar camileri kutsal saydıklarından yıkılması durumunda hemen onarırlar. Biz, Edirne'de Eski Cami denilen bir cami gezdik, adı eski ama yapı olarak ötekilerden bir farkı yok, Selimiye 1564 yılında yapılmış Eski Cami 1370 yıllarında. 200 yıla yakın önceliğine karşın hiç bir yıkıntısı yok. Ancak aralarında bina planı bakımından büyük farklar var.

Konuşmalarımızı tamamlayamadan öğretmenler geldi. Malik Aksel Öğretmen "Günaydın!” deyip hemen yerine doğruldu. Çantasını masaya koyup bize döndü. Biz, sandalyelerimiz elimizde öğretmenin bir şey demesini beklerken Malik Aksel Öğretmen eliyle bize yer gösterdi. Gösterdiği yer hemen masasının önüydü, biraz uzakça oturmaya çalışırken öğretmen gülerek:

-Şöyle yakına buyurun, benim sesim öyle uzaklara gidecek kadar bol kaynaklı değildir, duyamazsınız deyip güldü. Arkasından da:

-Duymasak ne olur? demeyin, bugün daha güzel konumuz var, seveceğinizi umuyorum! deyip arkasından da:

- Bursa'yı göreniniz var mı? diye sordu. İçimizde Bursa'yı gören çıkmayınca, ilk fırsatta Bursa'yı görmemizi önerdi. Biz üç Kepirliye:

-Ne olacak canım, İzmit'ten sapıp bir gününüzü verseniz, ne kaybedersiniz? diye sordu. Kızılçullulu arkadaşların memleketlerine dönüş yollarını sordu. Her biri için kısa yollar önerdi. Çiftelerli arkadaşları nedense anmayınca Ali Kuş hemen Kütahyalı olduğunu söyledi. Ancak Malik Öğretmen bu kez Ali Kuş'a neredeyse çıkıştı:

-Kütahyalıyım! demek yetmez, öyleyse bugüne dek neden gitmedin? diye sonra sorarlar adama! Öğretmen sözünü hemen değiştirip Bursa hakkında bildiklerimizi yokladı. Hemen hemen hepimizin yarım da olsa (Bursa üstüne) bildiklerimiz varmış, konuşarak parça buçuk öğretmene aktardık. Biz, “Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk başkenti!” deyince öğretmen sözü aldı Orhan Gazi hakkında kısa bir tanıtma yapıp, onun zamanında yapılmış yapıları anlattı. Babası Osman Bey'in, günümüzde büyükçe bir muhtarlık denecek kadar küçük bir alanda hükümdarlık yapmasına karşın Orhan Bey'in Bursa'yı alır almaz geniş kapsamlı imara kalkışmasının nedenlerini sordu. Ya soruyu tam anlamadık ya da gerçekten bağlantı kuramadık; biz, birbirimizle bakışırken öğretmen biraz acımsı gülümseyerek:

-Osmanlı Beyliği yeni kuruluyordu ama koca bir Selçuk uygarlığı içinden geliyordu! Osman Bey, Selçuklu Devleti'nin bir komutanıydı. Oğlu Orhan da Selçuklu Devletinin bir vatandaşı olarak oranın kültürünü almıştı! dedikten sonra başını kaldırarak bize:

-Siz şimdiye dek okuduğumuz Selçuklu sanat ürünlerini ya değerlendiremediniz ya da beni amiyane tabirle "Kös dinlediniz!” deyip hepimizin yüzüne bir bir dikkatle bakarak süzdü. Arkadaşlardan çok hafif de olsa tıs pıs edenler oldu. Ancak ben çok utandım. Hiç böyle bir uyarı beklemiyordum. Oysa tarih olarak Osman Bey'in beyliğini ilk kutlayan ya da onayan Selçuklu beyinin ona bir davul, bir kalkan-kılıç, bir bayrak gönderdiğini anıp duruyordum. Bu hem bir dostluk hem de bundan böyle başarısı için iyi dilek belirtisiydi. Öyleyse Osman Bey, önce bir Selçukluydu; oğlu Orhan da öyle. . . . . İçimden bunları geçirdim ama iş işten geçmişti.

Bundan sonraki konuşmaları daha dikkatle dinledim.

Öğretmen uyarı yaptı:

-Osmanlı İmparatorluğundan kalan sanatsal eserlerimiz genelde dinsel mekanlar, bunların yanlarında tamamlayıcı durumdaki, Medreseler, kitaplıklar, kalınacak mekanlar, çeşmelerdir. Bunları tamamlanmış olarak ilk kez Bursa'da göreceğiz. Neden Bursa'da? deyince, beklediğim fırsatı yakaladım:

-Bursa, ilk büyük payitaht! Öğretmen gülümsedi:

-Evet, Payitaht sözü de sık sık geçecektir. En önemlisi ise Külliye'dir. Külliye, günümüzde kullanılmaz, eski bir deyimdir. Ancak bizim dersimizde bunu ister istemez kullanacağız. Külliye, bir bütün oluşturan parçaların hepsi anlamına gelmektedir. Benim öğrenciliğimde biz bunu başka alanlarda da kullanıyorduk; örneğin dağ külliyesi, tepeler külliyesi hatta ağaçlar külliyesi diyerek ormanı tanıtıyorduk. "Kısmı külliyesi!” türlü sözler de vardı. Bunlar geride kaldı, şimdi dilimiz bu tür müphem söylemlerden kurtuldu. Öğretmen gülümseyerek:

-Arındı mı demem gerekiyordu? Doğru ya, arındı, demek doğrusu, kurtulma söz konusu değil, temizlenme var.

Öğretmen, Bursa'nın alınışını tarih olarak anlattı. Osman Bey, müstakil (bağımsız) bir beylik kurunca gözünü Bursa'ya dikmiş (6 yıl kadar kuşatma altında tutmasına karşın) ancak alamamıştır. Gene de son günlerinde oğullarının, (Başta Orhan) alması için onları o yön yöneltmiş, son günlerinde Bursa'nın alındığını duyunca yatağından doğrularak mutluluğunu göstermiştir. Böylece Osmanlı Beyliği ilk kurucusunu kaybederken oğlu Orhan'n çabalarıyla ilk büyük kente sahip olmuştur. Orhan Bey, ya da tarihçilerin deyimiyle Orhan Gazi, Bursa'yı alır almaz kendi düşüncelerine uygun bir Türk kenti olarak değiştirme planını uygulamaya başlamıştır. Bunun en güzel örneği, bugün de Orhan Bey Külliyesi dediğimiz Cami, medrese, Tekke, Darüşşifa, Çeşme, Hamam, kitaplık, sonradan eklenen Orhan Bey türbesidir. Osmanlı payitahtı Bursa'dan sonra Edirne'ye geçmiştir. Gerçekte Bursa'nın başkent oluşu pek öyle uzun sayılmaz, 40 yıldır. Bu kısa 40 yıla karşın Bursa'da Orhan Gazi'den başka Murat Hüdavendigar, (1. Murat) Yıldırım Bayazıt, 2. Murat zamanlarında yapılmış külliyeler bulunmaktadır.

Öğretmen kolunu kaldırarak saati gösterdi:

-Biz henüz külliyenin adını andık, Bursa değil, ilk külliye Orhangazi'ye başlamadan ders bitti. Ancak, bizim bu konudaki sözlerimiz uzayacak. Bursa üstüne öyle bol kitaplar yok, aslında var da onlar eski yazı olarak raflarda bekliyor. O nedenle sizlere “Okuyun!” diyeceğim öyle ahım-şahım kitaplar söyleyemeyeceğim; gene de Halkevleri kitap dizilerinde Bursa'yı tanıtan kitaplar var; görürseniz karıştırın!

Malik Aksel Öğretmen, Veysel Öğretmene takıldı:

-Bizim orada istesek de karşılaşamıyoruz. Burada kaçsak bile karşı karşıya geliyoruz değil mi? deyince Veysel Öğretmen:

-Estafurullah Hocam! deyip başıyla selamladı.

Veysel Öğretmen, önce Malik Aksel öğretmeni tanıtıcı konuşma yaptı:

-Derslerini bir dakika geciktirmez, çalışan öğrenciyi sever ama belli etmez. Çok güçlü belleği vardır, 40 yıllık öğrencilerini gördüğünde tanır. Öğrencisi onu tanımamış ya da görmezden gelmişse çok üzülür, adını söyleyerek anlatır, öğrencilerindeki özellikleri bir bir sayar. Arkadaşlar Mussorgsky'nin Bir Resim Sergisinde tablolarını söylediğini anlatınca öğretmen güldü:

-O da bir şey mi? Koca Luvr Müzesindeki tabloları oda numaralarını söyleyerek sayar! deyince dilimizi yutmuş gibi baktık kaldık. Veysel Öğretmen acayipleştiğimizi görünce, sanırım bizi teselli için:

-Gene de unuttukları olur, öğrencilerinin kusurlarını unutuverir. Şimdiye dek hiç bir öğrenciyle sorunu olmamıştır. Gönlü hep barıştan yanadır.

Veysel Öğretmen öyle mi düşünmüştü yoksa konuşmalar sonunda mı değişik düşündü, çantasından bir kitap çıkarıp gösterdi:

-Öğretmen çıktığınızda çaresiz kalır, Resim Derslerine girerseniz bakın neler yapacaksınız? deyip okumaya başladı. Öğretmen kitabın adını söylemedi ama daha ilk sözlerde ben, Köy Enstitüleri Müfredat Programı olduğunu anladım. İlk okuduğumda daha Resim-İş programının değişik bir dili olduğunu sezmiştim. Teknik ve Gözlem-Resim-Kroki-Gereç-Plastik-Ulusal Motif-Yabancı Motif söylemlerini uzun uzun düşünmüştüm; şimdi duyunca o günleri anımsadım. Zaten öğretmen de "Ders Konuları!” deyince açıklama yaptı:

-Siz öğretmen olunca bizim gibi kendiniz konu seçmeyeceksiniz, konularınız kitabınızda yazıyor. Konuları uygulama yollarını seçip o yollardan yürüyeceksiniz. Öğretmen ondan sonraki bölümleri durmadan okudu. Bitirince gülümseyerek:

-İstekler iki sayfa içine sıkıştırılmış ama uygulama süreci beş yıl. Merdiven basamağı çıkar gibi konuları, sınıfları yükselişine koşut olarak siz ayarlayacaksınız.

Arkadaşlardan soru soranlar oldu:

- Müfredat Proğramında bizden istenenleri biz burada öğrenecek miyiz? Öğretmen kısaca:

-Hepsini. Burada göreceğiz ki istedikleri zaman doğru yanıt veresiniz. Beş yıl olarak tasarlanan konuları biz burada daha yetişkin insanlar olarak üç yılda içimize sindireceğiz. Öğretmen özellikle programın işe yönelik bölümünü önemsemediğini, gerçek duvar ören ya da çatı yapan sizler Köy Enstitüleri olanakları içinde gönlünüzce bir ortam yaratırsınız, o açıdan çok şanslısınız; bakın ben de ders yılını yarı etmemize karşın İş Atölyesi konusunda rahatım; çünkü burada atölyelerin olduğunu biliyorum, sırası gelince uygulamaya rahatça geçeceğime inanma rahatlığı içindeyim.

Öğretmen ders bitince kitabı göstererek:

-Okumak isterseniz kitabı bırakabilirim! deyince ben:

-Kitabımız var öğretmenim, isteyen arkadaşlar alabilir! dedim. Öğretmen teşekkür edip ayrıldı. Öğretmen ayrılınca arkadaşlardan sorgulamalar başladı:

-Resim dersi okutmayı düşünüyor musun? İlk talip, Talip Apaydın çıktı:

-Neden okutmayayım, bence bunu herkes ciddi ciddi düşünmeli. Arkadan Mehmet Ünver, Kadir Pekgöz, İbrahim Şen "Biz de!” diyerek Talip'e katıldılar.

Yemekte kabak Kadir'in başında patladı. Halil Yıldırım:

-Ayıp be kardeşim, müzik okuyacağım deyip yola çık; sonra resme dön! Adama “Dönek!” demezler mi? "Dönek!” sözü Kadir'e çok ağır geldi, birden Halil'e dönüp:

-Senin a. . . . derken Abdullah elini Kadir'in ağzına kapattı. Ekrem'le İbrahim Halil'i alıp gittiler. Birbirini çok tutan Kızılçullulu Nihat'la Kamil kalkmadı. Ancak Kamil Kadir'e sormadan edemedi.

-A, dedin durdun, deseydin ne diyecektin? Kadir söze hazırlanırken bu kez de ben Kadir'in ağzını kapatıp:

-A'dan z'e dek harfleri sayacaktı ama çok uzun süreceğini düşünerek vazgeçti! deyince güldüler. Gülerek masadan kalktık. Bu arada Binbaşı Nuri Teoman'ın geldiği duyuruldu. Nuri Teoman gelince ders onun istediği saatte yapılıyor. Müzik salonunda bir süre serbest kaldık. Öztekin Öğretmen de gelmeyince kararsızlık içinde bir süre bekledik. Bu arada arkadaşlar Halil Yıldırım'la Kadir'i bir birine sarıltarak barıştırdılar. Onlar barışınca benim sözüm önem kazandı:

-Senin a. . . b , c, d, e, f, g, . . . . . . . . . . . olarak tekrarlandı. Ancak s harfine gelince gene tartışma çıktı. Son karar, s söylenirse işin gizi gene bozulacak, öyleyse s'den önce kesmeli.

Durum aydınlandı, Genel Müdür Geleceği için Okul Müdürü ders öğretmenlerini toplantıya çağırmış, öğretmenlerin isteklerini, önerilerini İsmail Hakkı Tonguç'a iletecekmiş. Böylece derslerden kurtulduk ama birbirimize bakarak yemek ziline dek aralıksız çalıştık. Ben, Für Elise'yi, Alla Turca'yı, Diabelli Rondo'yu toz ettim. Yarın konsere gidilemeyeceğine göre Robert Schumann'ın Wider Reiter'ini de halledeceğim. Yukarıya çıkığımda kimse yoktu. Saatime göre daha yemek saatine zaman var. Bir takım olasılıklar düşünerek Büyük Salona uğradım, herkes orada. İhsan Güvenç ortaya çıkmış konuşuyor. Meğer 2. Sınıflar İsmail Hakkı Tonguç'a iletilmek üzere önemli isteklerimizi saptamayı düşünmüşler. Süleyman Adıyaman'la Rıza Dönmez İngilizcelerini ilerletmek için pratik yapacak olanaklar istemiş. Ekrem Ula bunu eleştirip:

-Biz atölyede elimizle taş kırıntısı, toprak tırmalıyoruz, doğru dürüst alet-edevat isteyemiyoruz, efendiler, ayaklarına kendilerine dil öğretmesi için dadı istiyorlar!” deyince patırtı kopmuş. İhsan Güvenç ara bulmak için çabalıyormuş. Başkan Hüseyin Atmaca bir öneride bulundu:

- Bugün öğretmenler toplandı. Onlar da öneride bulunacak. Onların ardından benzer bir durumu biz de götürürsek pek etkili olmaz. Bu kez biz bireysel isteklerimizi söyleyelim, bunları dinledikten sonra bize “Bunları topluca getirin derse” bu dediklerimizi o zaman iletelim! Hüseyin Atmaca'nın dediği benimsendi.

Yemekte plak dinleme önerisi yapıldı. Yarın konser olmadığına göre plak dinlemeyi de yarın akşama bırakmaya karar verdik.

Büyük salondaki durum katlanılacak gibi değil, Kitaplığa gittim, bizim Kepirlilerden bir kaç arkadaş oradaydı. Kepirtepe'den haber varmış. Fevzi Üner Hasan Üner'e mektup yazmış. Eğitimbaşı Kemal Üstün, Zehra Öğretmenle evlenmiş. Muhip Kocaçınar da nişanlanmış. Selçuk Korol yönetici olmuş. Bir süre Kemal Üstün Öğretmeni konuştuk:

-Sık sık kitap okumamızı önerirdi; acaba kendi okuyor muydu? diyenler oldu. Okuduğunu bilmem ama dergilere yazdığını biliyordum, İlköğretim dergisinde bir yazısını okumuştum. Kızılçullu Köy Enstitüsünü övüyordu. Emrullah dışında tüm Kepirli arkadaşlar geldi. Yusuf Asıl gelir gelmez bir öneride bulundu:

-Biz Kepirliler olarak Genel Müdürden bir dilekte bulunalım; okulu bitirince bizim hepimizi Kepirtepe'ye atasın! Önce herkeste bir iyimserlik havası esti. Ancak bu uzun sürmedi, Mustafa Saatçı hemen müdürlüğü istedi. Mustafa Saatçı'nın müdürlük isteğine gülen Sami Akıncı:

-Mustafa; nerden aklına taktın bu Müdürlüğü? deyince Mustafa Saatçı:

-Sana bırakmak için talip oldum, başka türlü sana bırakmazlar, boşuna umut etme! deyince Sami kaşlarını çatıp baktı, yutkundu:

-Yanılıyorsun dostum, sen de biliyorsun ki benim Kepirtepe'ye falan gideceğim yok, iste al, senin olsun müdürlüğün! Konu, daha baştan çıkmaza girdi. Bu kez de Bekir Temuçin:

-Ne olur bana bırakın şu müdürlüğü! deyince Halil Basutçu:

-Kendi kendinize gelin-güvey oluyorsunuz ama oradaki öğretmenler ne olacak? 15 kişi oraya gidince çok olmayacak mı? Bekir Temuçin Müdür olunca Besim İyitanır nasıl karşılar? Selçuk Korol ne der? Onlar oranın demirbaşı, başka yere gitmezler. Keza Namık Ergin Öğretmen! denince Bekir de vazgeçti. Hasanoğlan'a gelip geri dönen arkadaşımız Mehmet Yücel'i müdür yapmaya karar verdiler. Ona da Kadir Pekgöz'le Hüseyin Orhan karşı oldu:

-Biz yüksek okul diploması alacağız, onun emrinde çalışmayız! deyince bu kez de Mustafa Saatçı:

- Biz aramızda bir birlik kuramadan karşısına çıkarsak İsmail Hakkı Tonguç bir astir çeker. O nedenle ben bu işten vazgeçtim! deyip kalktı. O sıra Emrullah geldi. Hemen Emrullah'a müdürlük teklif edildi. Emrullah sahi bir teklifmiş gibi elini başına götürerek düşünmeye kalkınca bu kez herkes kalktı:

-İsmail Hakkı Tonguç'un demesine kalmadan biz kendimiz kendimize dedik onu (!) Kepirtepe'de 5 yıl bir noktada birleşemeyenler bir okulun yönetimi konusunda birleşebilirler mi? Şaka bile olsa bu olası değil. Hemen hemen hepimiz bunu söyleyerek yataklara dağıldık.

Yatınca aynı konuyu düşündüm. İşin gerçeği nedir? İşin gerçeği, tüm arkadaşları atlatan bir kurnazlık, Mustafa Saatçı'nın eski numaralarından biri, kıskançlık. 15 arkadaş toplanmış şakalaşıyoruz. Şaka da olsa işin içinde bir seçim var. Buradaki durumlara göre arkadaşların yapacağı bir seçimde Mustafa Saatçı'nın hiç bir şansı yok. Onun olmadığı gibi arkadaşlığına sığınarak kendini de değerlendirdiğini sandığı Sami Akıncı'nın da bir şansı yok. Toplu derslerdeki çalışmalarıma ek olarak kendi Bölümümdeki başarımdan dolayı benim şansım çok. Ayrıca arkadaşların öteden beri tarafsız olarak bildiği Halil Basutçu, Harun Özçelik var. Ben olmasam bile bu iki arkadaşın seçilmesi benim seçilmem anlamına gelecektir. İyisi mi bu oyunu, Sami Akıncı'yı kızdırma bahasına da olsa çıkmaza sokmaktır. İşte Mustafa Saatçı bunu bu gece gönlünce yaptı. Ben böyle düşündüm ama arkadaşlar acaba benim gibi bu işlerin ıcığını cıcığını araştırıyor mu? Sanmıyorum. Öyleye benim düşünmem salt benim için bir anlam taşır. Önemli olan bu tür engelleri önlemektir. Bu gece ben bu oyunu bozamadığıma göre ne düşünürsem düşüneyim kaybetmiş oluyorum. Üzüldüm. Gene de Mustafa Saatçı'ya kızamadım, benim düşündüğümü düşünerek yapmak istediğini yapmışsa sevinmek onun hakkı. . . .

 

12 Şubat 1944 Cumartesi

 

Halil Dere'nin sesini duydum:

- Nerden bulaştın bu işe? Benim de işimi bozdun! Faik Demir yanıtladı:

-Benim şansım böyledir işte "Ağustosta suya girsem buz olur!” O bir şarkıdır! Az önümde durdular. Halil Dere:

-Şu şanssız olduğunu söyleyen adamı listenden çıkar. Onun adı oldukça konsere monsere gidilmez. Faik Demir:

-Sus, şaka konuşuyoruz, ellere duyurma şunu!

Konser, kumanya telaşı olmadan şakalaşarak kahvaltıya gittik. Kahvaltıda olasılıklar öne sürüldü, bizi orada göremeyince birileri üzülecek (?) Kim üzüleceğinden çok, kimin için üzülüneceği önem kazandı. Ben, benim için söyleneceğini beklerken Abdullah Erçetin'in öne çıkmasını biraz yadırgadım. Niçin Abdullah? Oysa konsere gelip giderken en çok bana takılırlardı. Üzerinde durmamış gibi davrandım hatta Abdullah'a ben de :

-Ağlama, sabret, bir hafta dediğin çabuk geçer! dedim. Neyse ki Abdullah bana:

-Sen de mi Brütüs? Hadi bunlar konserlerde uyuyorlar, senin numaralarını görmediğimi mi sanıyorsun? gibilerde bir şeyler söyledi de içim rahatladı. Bu kez de Kadir Pekgöz Abdullah'a asıldı:

-Ne var? Bana da söyle!

Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'un öğleden sonra geleceği duyuruldu. Bizim bölüm dışındakiler derslerine gittiler. Biz de kendimizin serbest kalacağımızı sanıyorduk. Öztekin Öğretmen erkenden gülerek geldi. “Günaydın!” dedikten sonra “8 günlük ömre 9 gün çalışma!” demişler. Arada kaçırdığımız ya da kaçıracağımız zamanlar için bu bir fırsattır. Konseri monseri bu günlük unutup bir güzel çalışalım! deyip avuçlarını şaplatarak kemancıları uyardı:

- Önce ikişer ikişer gelin, sonra birlikte bir Yaylı Çalgılar Oda müziği çalışması yapalım! Bu uyarı benim için, "Sen de al notalarını, aşağı odada çalış!” anlamını taşıyordu. Beringer'le birlikte Mozart Sonatları da alıp aşağıya indim. Sonunda, Türk Marşı dedikleri Alla turca'nın ulunduğu 331 kv sonatla gene sonunda benim Beringer'den çaldığım Andante bölümü bulunan 545 kv. sonatları açıp değiştire değiştire çalıştım. 331 nolu sonatın 1. bölümünü oldukça kıvırdım gibi çok da sevdim. İlginç bir sonat. Genel olarak öğrendiğimiz Sonatlara benzemiyor. Sonatları genel olarak Giriş, gelişe sonuç bölümlerinden öğrenmiştik. Ya da ben öyle anlamıştım. Oysa bu saymadım ama sanırım en az 7-8 bölüm kadar var. Her bölüm, ilk bölümün tekrarı gibiymiş geliyorsa da çok başka şekillere giriyor. 545 nolu sonatın Andante bölümünün sonlarında oldukça bocaladım. Bir ara çalamayacağım duygusuna kapıldımsa da böyle bir dönüşü kendime yediremedim; çok çalışacağım ama çalacağım! ! ! Sözüm söz!

Hüseyin Çakar geldi. Çalışmak için geldiğini sandım, kitaplarımı toplarken durdurdu. İki gündür baş ağrısı çekiyormuş. Bu durum zaman zaman oluyormuş ama bu kez daha şiddetliymiş. Üzüldüm. Mozart 545 nolu sonata o da başlamış ama bırakmış. Ona da üzüldüm. O, Ludwig van Beethoven sonatları seviyormuş. Özellikle Patetik Sonatı. Oturdu, özel olarak bana son bölüm olan Rondonun girişini çaldı. Dışardan sesler geldi, çıktık; paydos olmuş. Yemeğe birlikte gittik.

Kemancılar oldukça durgun, belli papara yemişler. Sonunda Nihat Şengül konuştu:

-Adamın sağı-solu belli değil; bir gün öyle bir gün böyle! Ekrem sordu:

-Sence öylesi mi, yoksa böylesi mi iyi? Nihat biraz dikelerek:

-Ne diyorsun kuzum? Öylesini böylesini ayıracak kadar sakin değilim, anlamıyor musun? Ekrem:

-Afedersin, sözümü geri aldım! Bir süre kimse konuşmadı. Arka masadan söz atanlar oldu, onlara bile karşılık veren çıkmadı. Muttalip geldi:

-Ne o yahu, siz bu gün neşesizsiniz. Muttalip'e:

-Genel Müdürümüzü dinlerken nasıl susacağımızın provasını yapıyoruz , sakın o zaman da böyle gelip sorma, yanıt alamazsın. Muttalip:

-Öyle miiiii? deyip gitti. Sessizliğimize karşın gene birlikte kalkıp Müzik Salonuna gittik. Nihat yolda bana, sağ elinin iki parmağını bir birine sürterek gösterince ben de başımı sallayarak yanıt verdim. Bu ikimiz arasında bir gizli anlaşmaydı. Nihat alttaki piyano odasında sigara içecek. Bu kez de Kadir Pekgöz bana takıldı:

-Neden işaretleştiniz? Kadir'in kulağına fısıldadım. Kadir katıla katıla güldü. Kadir gülünce bu kez de Ekrem:

-Kırk yılda bir söz söyledim herkes aleyhime döndü! Ekrem’in kuruntusuna üzüldüm, hemen açıkladım:

- Nihat'a Kamil alt odada sigara içecek, rahatsız olmamam için on dakika sonra gel! dediler. Konu bu. Bu, bizim zaman zaman yaptığımız bir anlaşma. Burada içmiyorlar, dışarısı da soğuk; ne yapsınlar?

Yemekteki sessizlik birden gürültü denecek kadar şamataya dönüştü. Usul usul keman kutuları açıldı herkes birbirine tembihte bulundu:

-Dalarsam, giderken beni uyar, geç kalıp sonradan salona girmem ayıp olur! Nihat'la Kamil çabuk geldi. Kadir, söylediğime inanmamış besbelli, gitti Kamil'in ağzını kokladı. Kamil durumdan habersiz olduğu için ağız koklamasını başka bir niyete yordu; Kadir'i iterek:

-Bedava koklamak yok; paran yoksa git, tiryakilerden dile. Sigara dilenmek "Gerçek Dilencilik!” sayılmaz. Kadir bir an için söyleyecek söz bulamadı, duraksadı. Öteki arkadaşlar ise Kamil Yıldırım'ın sözüne güldüler. Dilenci, Gerçek dilenci, Tiryaki dilencisi söylemleri tekrarlandı. Notalarımı alıp alt odaya ayrıldım. Piyanoya otururken arkadaşların uyarısını anımsadım:

-Geç kalırsam toplantıya girmeye utanırım! Utanmak da söz mü ki, ben hiç giremem! Bunu düşünerek dalgınlık yapmamaya karar verdim. Tetikte ya da tedirgin çalışırken Abdullah geldi. Abdullah benim toplantıya gitmeyeceğimi sanmış, o da gitmemeye karar vermiş. Gideceğimi söyleyince o da kararını değiştirdi, birlikte gittik. Biz tam zamanında gittik. Geç kalmamışız diye sevinirken Genel Müdürün henüz Hasanoğlan'a gelmediği söylendi. Uzunca bir süre gürültülü düzeyinde karışık konuşmalar dinledik. Söylenenden tam iki saat sonra yanında dört kişi ile Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç geldi. Yanındakilerden birini tanıyorduk, Hasanoğlan Köy Enstitüsü ilk temel atma günü o gelmişti, İlköğretim Şube müdürlerinden Ferit Oğuz Bayır, Genel Müdürün bir yanına oturdu, tanımadığım birine de genel Müdür eliyle işaret edip bir tarafına oturttu. Üçüncü kişiyi hemen yanımda oturan Şevki Aydın tanıttı; buranın ilk müdürüymüş. İlk Müdür deyince duraksadım. Kepirtepeli öğrenciler burandan ayrıldıktan sonra gelen müdürmüş, Mustafa Lütfi Ergin. Genel Müdürün öbür yanına oturttuğu ise Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan'mış. Rauf İnan deyince takıldım kaldım, ötekini soramadım. Yoksa Genel Müdür Rauf İnan'ı buraya Müdür olarak mı getirdi? Eğer böyleyse Çiftelerliler doyasıya böbürleneceklerdir.

Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç, o bildiğimiz ağır hareketleri içinde (Bu benim sayı olarak 11. görüşüm) konuşmasına başladı. Önce, arkadaşlarıyla aldıkları kararları anlattı, kararların içeriklerinin hep bizim gelecekteki başarılarımız için rehber nitelikli olduğunu söyledi. Bir kaç kez de, arkadaş dediklerinin meslekte hep başarılı kişiler olduğunu söyleyip zaman zaman sağdakilerin zaman zaman da soldakilerin yüzlerine baktı. Sözü bizim okula getirdi, kesinleşen kararları saydı:

1. Dersler mayıs sonunda kesilecek

2. Ders kesiminde 20 günlük bir Yurt gezisi yapılacak,

3. Birinci sınıflar Enstitülerde, 2. sınıflar, belli teftiş bölgelerinde Müfettişlik stajı yapacak. Bu çalışmalarda, öğretmenler statüsü için de maaş verilecek.

Genel Müdür bunları söyleyip gülümsedi. Gülerek başını kaldırıp:

-Biz bunları, zorla değilse bile tırnaklarımızla koparır gibi sizin için kazanmaya çalışıyoruz. Zor olduğunu bilesiniz diye de gelip size anlatıyoruz. Şimdi size soralım. Bu sözlerim 2. sınıflar içindir! Sizler; 4 ay sonra teftiş tatbikatına çıkacaksınız. Müfettişlik nedir, Müfettişler ne yapar? Bu konuda bilgi edindiniz mi? Edinmediğinizi düşünerek uyarıyorum; hemen edinmelisiniz. Bu da yetmez, sizin ayrı bir statünüz var, siz bildiğimiz klasik müfettişler gibi derslik teftiş etmeyecek, 3803 ve 2474 sayılı yasaların görevliler yüklediği sorumluların yaptıklarını, yapamadıklarını dahası yapmadıklarını yerinde inceleyeceksiniz. Bu konuda sizi yetkili kılan yasaları, hiç değilse ilgili maddelerini okudunuz mu? Çıt çıkmadı. İçime doğdu, bize de böyle soru sorabilir. Tüm dikkatimle hazırlandım. Genel Müdür:

-Şimdi de 1. sınıflara soruyorum, Köy Enstitülerinde çalışmak başka okullardan farklıdır, onların kendine özgü Müfredat Proğramları vardır, kesinlikle onlara oralarda uyulur. Böyle bir programdan haberli misiniz, okuyanınız var mı?

İşte beklediğim buydu; rahatlıkla (hem de ilk olarak) "Okuduk!” dedim. On kadar arkadaş da arka arkaya "Okuduk!” diyerek bana katıldı.

Genel Müdürün yüzü gülümser gibi oldu:

-Bak işte bunu duyduğuma sevindim, gene de daha çok ses beklemiştim. Umarım öbür defa bu da olacaktır.

Genel Müdür yanındaki Ferit Oğuz Bayır' a döndü yavaş sesle konuştular. Ferit Oğuz çantasını açarak bir kitap çıkardı, sayfa aralayıp Genel Müdüre uzattı. Genel Müdür açık sayfaya göz ucuyla baktıktan sonra:

-Gene 2. sınıflara dönelim, sizin bu yılki stajınız doğrudan 4274 sayılı yasanın 2. maddesi kapsamında olacaktır. Bu, öteki maddeleri yok saymak anlamı taşımaz. Ancak biz, bugün sifta ettiğimiz birlikte çalışmamızın ilk önemli konusu bu madde olacaktır. Sizler bunu tekrar tekrar okuyup içinize sindirmelisiniz, sindireceksiniz daha açıkçası sindirmek zorundasınız. Gelin şimdi birlikte bakalım bu madde neler içermektedir.

Genel Müdür elindeki açık kitabı hemen yakınındaki Süleyman Alkan'a uzattı, gülümseyerek:

-Bir de senden dinleyelim bakalım! Süleyman Alkan oldukça uzun boylu, ayağa kalkınca, boyundan mı yoksa kendisine özel olarak değer verildiğinden mi, Genel Müdür, oturmasını istendi. Süleyman Alkan oturup yüksek sesle, olabildiğince anlaşılır, açıklıkta istenen bölümü okudu.

4274 sayılı yasanın 2. Maddesi:

Eğitmen ve Köy Enstitüleri mezunu öğretmenler, Milli Eğitim Bakanlığınca saptanacak olan Gezici Öğretmenlik ya da Gezici Başöğretmenlik bölgelerindeki köylerde kurulan okullara atanırlar.

Bu bölgelerdeki eğitmen ve öğretmenlerin görevleriyle ilgili her türlü işlerini görmek üzere, her bölgeye köy enstitülerini bitiren ve köylerde başarı göstermiş öğretmenlerden 3238 sayılı yasaya göre bir Gezici Öğretmen ya da Gezici Başöğretmen tayin edilir.

Gezici Öğretmen ya da Gezici Başöğretmenler ilçe merkezlerinde görülecek işler bakımından ilçe Maarif (Milli Eğitim) Memurluğuna;

Eğitmeni, öğretmeni ve köy halkını yetiştirmekle ilgili işler yönünden bölge İlköğretim Müfettişliğe bağlıdır. Bunlar ziraat işlerinin gelişmesi için Tarım Bakanlığı uzmanları ile Valilik Tarım Müdürleri ve Tarım öğretmenleriyle işbirliği yaparlar. Bu işbirliğinin içeriği ve şekli, Milli Eğitim ve Tarım Bakanlıkları arasında kararlaştırılır.

 

Genel Müdür elini uzatarak kitabın verilmesi işaret etti. 2 sınıflardan İsmail Tıknaz aracı olarak kitabı Süleyman Alkan'dan alıp İsmail Hakkı Tonguç'a sundu. İsmail Tıknaz'ın durumu azıcık yapmacık kaçtığı için olacak, gülenler oldu. Mustafa Lütfi Engin'in de gülenlere katılması ilginçti.

Genel Müdür kitabı aldı, yanındaki Ferit Oğuz Bayır' a verip teşekkür ettikten sonra bize dönerek:

-4274 sayılı yasa bizim için bir bütündür, onu bölük börçük ederek uygulamaya kalkamayız, kalkmayacağız! Başladığımızın bu hayırlı işin amacına ulaşması, onu bütünüyle uygulamamıza bağlıdır. Gördüğünüz gibi; halk (köylü) öğretmen, müfettiş dışında tarım görevlileri yanında Bucak Müdürleri, Kaymakamlar hatta valiler de var. Bunların her birini bir çekiç sayarsak bu çekiçlerin örse uygun vurmasıyla iş bitirilir. Bu birliği biz kurmaya bir nebze kurmaya çalışıyoruz. Örneğin ilçe kaymakamlarını tek kaynağı olan Mülkiye'ye giderek, geleceğin kaymakamlarıyla yüzyüze konuşarak aydınlatmaya çalışıyorum. Sizlere yardımcı olacak bir kaymakam çalışmalarınızı doğru değerlendirirse başarınız o denli kolay olacaktır. Yöneticinin başarısı biraz da yönetenin ne istediğini kesin kes bilmesine bağlıdır. Sizinle çok açık konuşmak istiyorum; söylediklerimi herhangi bir ders havasında değil, yakın zamanda içine gireceğiniz önemli işinizin özü olarak algılamaya çalışın. Söyleyeceklerim salt sizin görevleriniz için değil genel bir beşeri sorundur. (İnsanların genel sorunudur. ) O nedenle ben bir kehanetten değil bizzat yaptığım genel işlerden çıkardığım sonuçlara bakarak sizi şimdiden uyarıyorum:

- Valiler, Kaymakamlar, Bucak Müdürler, bilumum (tüm memur takımı) öteki görevliler daha önceki kendi özel yasalarına göre yetişmiştir. İnsanoğlu denilen varlık çok bencildir; sonradan eklenen görevleri, angarya telakki eder. Bizim yasalarımız, görev başındayken bizi koruyan, üstümüzdeki makamlara ise yaptırımlar yükleyen maddeler içermektedir. İşte bu maddeler, söz konusu görevlilere zoraki yaptırımlar yüklemektedir. Bizler, bizim yararımıza olan bu yasa maddelerini iyi bilmezsek onlara anımsatma hakkımızı kullanamayız. İşte o zaman asıl görevliler işlerinden kaytarır, tüm iş yükü bize kalır. Halk deyimiyle söylersek “Alavere dalavere Kürk Mehmet nöbete!” durumuna kendimiz düşeriz. “İş bize kalır!” dedim ama bu sözüm eksik oldu; çünkü yasa yaptırımlarında bizim el atamayacağımız hükümler var. Onlar olmazsa tüm çalışmalarımız aksar. Örneğin öğrencilerin okula devamını sağlama yasal olarak öğretmenin yetkisi dışında bir olaydır. Bu tür örnekleri yasa maddelerini okuyunca daha ayrıntılı olarak göreceğiz.

Biz sizlerin iyi yetişmesini bu bakımdan tüm içtenliğimizle istiyoruz. Amaçlarınız salt öğretmenlikte değil, iyi yöneticilikte odaklansın. Bugün 2. maddeye bağlanıp kaldık ama gönlümüzdeki sizlerin, tüm maddeleri tezce uygulayacak duruma gelmeniz ve yetiştiğiniz yuvaların başında olmasıdır. Bu toplantımızı bir ilk buluşma sayalım. Bundan böyle hiç değilse bir süre 15 gün ara ile buraya gelerek sizlerle buluşmak, gelecekteki uğraşlarımız üstünde konuşmak, tartışmak yeni düşünceler üretme yollarını açmak istiyorum. Gelecek buluşmamıza kadar 2. sınıflar 4274 sayılı yasanın 2. maddesini, olanak bulanlar buna 3. maddeyi de ekleyebilirler,1. Sınıflar da Müfredat Programının tamamını bir gözden geçirsin. Bu kervana katılanlar, bu kervanla yola devam edecekler, bu kervanın sıkıntılarını göze almadan mutluğuna eremeyeceklerdi. Bizim mutluğumuz içinden yetiştiğimiz halkımızın mutluğundan soyutlanamaz; bu böylece biline! dedikten sonra yandakilere gülümseyerek bakan Genel Müdür kalktı. Kalkınca herkes kalktı; kalkınca yer değiştiren sandalyeler oldukça çok ses çıkardığı gibi birden konuşmalar arttı. Genel Müdür, elindeki şapkasını alnı üstüne kaldırarak selam verip kapıdan çıktı. Genel Müdür'ün yanındaki dördüncü kişiyi öğrenememiştim, sordum. Kimileri gülerek:

-Ne yapacaksın onu? diye sordu. Rahmi Özdemir sorduğumu duymuş, söyledi:

-Ankara Gazi Lisesi Müdürü Hasan Özbay, aynı zamanda Ankara Milli Eğitim Müdürü vekili! . . . .

Arkadaşlar sıkışarak kapıdan çıktılar, Genel Müdürü uğurlamak besbelli içlerinden geliyordu. Nedense bende öyle bir duygu yoktu. Olumlu yanıt alırım kaygısıyla soramadım, Rauf İnan, Genel Müdürle birlikte neden gelmiş acaba? Benim gibi ağırdan alanlardan biri de 2. Sınıf (stajını Bizim Kepirtepe'de yapan) Mehmet Pekgirgin'di, ben sormadan kendi kendine konuştu:

-Genel Müdürümüz bu adamı pek seviyor olmalı, sık sık yanında gezdiriyor. Biraz rahatlar gibi olunca, sordum:

-Belki de buraya Müdür olarak atamıştır! Pekgirgin:

-Öyle bir söz dolaşıyor ama o Çiftelerlilerin çıkardığı bir söylenti; öyle bir şey olsa bizim Atmaca onu zamanında duyardı. Şimdilik öyle bir değişim yok.

Biz kapıdan çıkarken büyük bir grup geri döndü. Genel Müdürle yanındakiler Müdür Odası'na girip oturmuşlar. Arkadaşlarla birlikte biz de geri döndük. Birileri, yapacaklarının zor bir iş olmadığını, Genel Müdür beklemeye gerek kalmadan kendileri okuyup öğreneceklerini söylerken birileri de dilleriyle cek-cak diyerek; bu işin öyle kitap okumayla değil gidilecek yerlerin özelliğine göre bilgilenmesi savını öne sürdü. Gruplar arsında yer yer tartışmalar sürerken Süleyman Alkan geldi. Meğer Süleyman Alkan'ı Genel Müdür kapıdan çıkınca yanına alıp birlikte götürmüş. Süleyman Alkan'ı daha Çifteler'de tanımışmış. Süleyman Alkan rahat, soru soranlara kestirip attı:

-Size ne söyleyim ben? Bana, nasıl olduğumu, memnun olup olmadığımı sordu. Buradaki konuşmasını orada da sürdürdü sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Onların kendi aralarında konuştukları bizimle hiç ilgisi olmayan şeyler. Örneğin, Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak, Maliye Bakanını haşlamış. O da onu İsmet İnönü'ye iletmiş. Bunun sonucunun ne olacağını, gülüşerek konuştular.

Süleyman Alkan'ı dinleyenler de güldü. İhsan Güvenç ellerini şaplatarak dikkat çektikten sonra :

-Gelin arkadaşlar biz de şu ikinci maddenin ne olacağı konusunu geleceğe bırakıp bekleyelim! “Sen bekle!” uyarıları, “Haklısın!” onayları, benzeri takılmalar arasında yemek zilinin çaldığı duyulunca ikişer üçer kişilik kümeler olarak yemekhaneye gittik. Yemekte de konu, 2. madde oldu. Bizim arkadaşlar ikinci maddenin içeriğinden ürkmüş olarak "Vay be, biz herkese karşı sorumlu olacağız!” gibisinden konuşulurken ben de:

-O gelecek yılın sorunu, bizim için önemli olan bu yıl, öğrencilerin karşısına çıkıp bir şeyler bildiğimizi kanıtlayacağız. Bir okula gideceğimize göre öncelikle bayrak törenlerini biz üsleneceğiz. Kendi okulumu düşünerek söylüyorum, bu da 2. Madde kadar önemli, tören yönetmek için merdivenlere çıkınca insanların dizlerinin nasıl titrediğine çok tanık oldum. Bu arada Müzik öğretmeni olarak ilk atanan Behire Bil'le, Süheyla Başokçu öğretmenleri örnek gösterdim. İkisi de törene ilk çıkıklarında elleri titrediği gibi konuşurken de sesleri titrek çıkıyordu. Sözlerim, arkadaşlarca önemsendi. Zaten Öztekin Öğretmen ara ara koro yönetme uygulaması yapıyor. Arkadaşlar bunu anımsayıp İstiklal Marşı söyletme çalışması yapmaya karar verdiler.

2. sınıflar plak dinlemeyi önerdiler:

-Öğretmen gelmese de biz dinleyebiliriz, öğretmen bundan memnun olur. Topluca Salona gittik. Plak seçme koşunu üstüne önce tartışıldı. Abdullah Ön'ün önerisi benimsendi:

-Değişik çalgılardan olabildiğince değişik eserler çalınsın. Şevki Aydın'la Talip Apaydın seçici olarak görevlendirildi. Onlar da:

1. Paganini, Kapris, 1 plak

2. Tschaikowsky, Melodi, 1 plak

3.  "   Slav Marşı, 1 plak

4. Schubert, Moment Musical,  1 plak

5. Bela Bartok, Romen Dansı, 1 plak

6. Brahms, Macar Dansı, 1 plak

7. Beethoven, Coriolan uvertür, 1 plak

8. Bach, Allegro, 1 plak

9. Chopin, Scherso no: 4, 1 plak

10. Sibelius, Vals Trieste, 1 plak

Öğretmen gelmedi. Gelmedi ama her an gelecekmiş gibi bekledik. Bu kaygımız bir bakıma iyi oldu; çok arkadaş:

- Biz bu işi öğretmensiz de yapabilirmişiz! diyerek olayı alkışladık. Bunu öğretmene emsal gösterip başka zamanlar da sık sık yapmaya karar verdik. Böylece konser dinleme alışkanlığımızın süreceğini konuşarak yataklarımıza dağıldık.

Yatınca Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'u düşündüm. Bu adı ilk kez 1939 yılı Alpullu'da kaldığımız sürede duymuştum. Sebze bahçesinde çalışıyorduk. İlkokul öğretmenim Ahmet Korkut'un birisiyle geldiğini görünce heyecanlanmışım. Öğretmenimin elini öpeceğim ama yanındaki kim, onun da elini öpeyim mi? diye tasalanırken Ahmet Korkut Öğretmenle yanındaki bahçenin öbür ucunda durdu. Ders öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen de oradaydı. Orada oturup konuştular. Öteki arkadaşlarca olağan karşılanan bu olay beni heyecanlandırmıştı. "Yoksa öğretmenimi göremeyecek miydim! Tarım Öğretmenimiz az sonra geldi. Bahçenin tam son ucunda Yapıcılık Öğretmenimiz Hasan Çevik'in bahçesi yanındaydık. Hasan Çevik Öğretmen, Salih Öğretmene seslenerek gelenleri sordu. Salih Zeki Öğretmen de yüksek sesle önce Ahmet Korkut Öğretmenini söyledi arkasından da öteki konuk için "İsmail Hakkı Bey! " demişti. "İsmail Hakkı!” denince arkadaşlardan "Tonguç!” diyenler oldu. Böylece İsmail Hakkı Tonguç diye birinin varlığını duymuştum. Bahçeden dönünce olay aydınlanmıştı. Gelen konuk İsmail Hakkı değil abonesi oluğum Yeni Adam dergisinden tanıdığım İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu ile karşılaşmıştım. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu aslında öğretmenim Ahmet Korkut'a konuk gelmiş, birlikte bizim okula uğramışlardı. Bu olaydan sonra İsmail Hakkı Tonguç'u da unutmadım. Kendisini ilk kez Kepirtepe'de okul inşaatı başladıktan sonra Lüleburgaz Atatürk İlkokulu bahçesindeki hızarda çalışırken gördüm. İki arkadaştık. Çok rahat konuşmuştuk; köyümüzü, ailelerimizi sormuş, kendisinin de göçmen olduğunu buralarda (Lüleburgaz-Kırklareli ile dolaylar) akrabaları olduğunu söylemişti.

Daha sonra Hasanoğlan'a göçünce sık sık geldi, her geldiğinde öğrencilerle konuştu; konuştuğu gruplarda hep bulundum. Özellikle de eğlenceli toplantılarda akordiyon çaldığım için bir kaç kez de beni çağırıp özel olarak konuştu. İnşaat çalışmalarında ise ilk çatıya bayrak çekme günü için neredeyse tartıştık. Bana bir gün verdi, o gün bayrağı görmek istiyorum! dedi. Bir gün sonra geldi, bayrağı çatıda görünce arkadaşlar adına beni kutladı, danışıklı dövüş gibi de olsa beni Sili Ustaya övdü. Sili Usta da bu övgü üstüne bana bir teşekkür yazısı, bir albüm, 40 renkli bir kutu kalem hediye etti. Bunları verirken de:

-Bunları Hakkı Bey'le birlikte kararlaştırdık, ortak olduğumuzu düşünebilirsin! demişti.

Bunları düşünerek oldukça rahat gözlerimi kapadım.

 

13 Şubat 1944 pazar

 

Bugün, banyoya gitme saatini seçme sırası bende. Halil Dere ile böyle karar vermiştik. Halil Dere gelince “Öğleden sonra!” dedim. Karşı gelirse neler söyleyeceğimi düşünürken arkadaş boynuma sarıldı:

-Ben de bunu demek için gelmiştim, Bölüm arkadaşlarımızla birlikte çalışmak zorundayım, onlar da bu işi öğleye dek bitirmek istiyor! dedi. Öğle yemeğinde buluşmak üzere ayrıldık. Koşarca Müzik salonuna gidip sobayı yaktıktan sonra kahvaltıya yetiştim. Arkadaşların konuşmasını dinledim, çoğu banyoya sabahtan gidecek. İşte benim de istediğim bu; salonda kalanların sayısı azalırsa üst salondaki Bercsteinde (Piyanonun markası) çalışma daha zevkli oluyor. Etütleri bırakıp parça çalınca kemancıların çoğu çalışmayı kesip beni dinliyor. 2. sınıflar zaten oldum olası pazar sabahları salona uğramıyorlar. Çok iyimser bir tavır içinde salona gittim. Salonda hiç kimse yoktu. Önce biraz garipseyerek piyanoya oturdum. "Yoksa unuttuğum bir durum mu var? "Bir süre sonra Ekrem Bilgin geldi. Gülerek:

-Beni beklemiyordun değil mi? Üzülme geldim ama kemanı alıp başında gıygıylamayacağım, arkadaşlar salonda beni bekliyor. Telaşlanır gibi oldum:

-Ne var salonda? Ekrem hiç bir şey yok bizin arkadaşlar bugün bir araya gelmek istemişler! deyince rahatladım. İstediğim parçaları dikkatle dinleyerek bir kaç kez tekrarladım. Etüt çalışmalarına geçtiğim sıralarda gelenler oldu ama umursamadım, aralıksız 3 saat dilediğim gibi çalıştım. Für Elise, Mozart Andante, Schumann Reiter Wilder (Wilder Reiter) yanında asıl haftalık piyano ödevim Diabelli Rondo ses olarak su gibi durulaştı. Faik Canselen Öğretmen isterse akşam, karşısına korkusuzca çıkacağım.

Halil Dere ile yemekte buluştuk. Onun ne yaptığını hiç düşünmemiştim, ezilip büzülerek bana:

-Kusura bakma sana yalan söyledim! deyince "Biliyorum!" dedim. O yalan derken, Kızılçulluların toplandığını Ekrem'den duymuştum; belli ki Halil Dere de o toplantıdaydı. Arkadaş:

-Nereden biliyorsun? deyince, oldukça inandırıcı şeyler söyledim. Sözde yalan söyleyen sözleri sıralarken dudakları titrermiş. Arkadaş bir süre dudaklarını oynattı. Hemen:

-Bak şimdi dudakların oynamıyor! deyince Halil Dere gene bir yalan denemesine kalkışır gibi oldu. Oysa bu tavrı çok çocukça bir girişimdi. Ben hemen:

-Bu işin şaka tarafı yok, uydurma yalanlar, söyleyenleri o denli etkilemez, çünkü düşünce ürünü değildir. Sözler düşünceyi ırgalarsa bedene yansımalar kaçınmaz olur. Beden meden, yansıma mansıma sözleri araya girince Halil Dere iyiden iyiye bana inandı. İçimden güldüm ama onun üzülmesine kıyamadım, sözü değiştirip doğruyu söyledim:

-Sabahleyin Ekrem Bilgin bizim salona geldiğinde Kızılçullu Grubunun kendi aralarında ortak çalışma için neler yapıp yapamayacakları konuşmak üzere toplanacaklarını söylemişti! Gene de banyoya giderken, banyoda ara ara yalan söyleme konusunda konuştuk. Ben çok yalan söylediğimi öne sürerken o bana inanmadı ancak o yalan söylemediğini söyleyince ben ona inandım. Bu çelişkiyi ona açmadan bir süre düşündüm. Neden? Yalan söylediğimi söylememe karşın benim yalan söyleyebileceğime inanmıyor. Bu doğru mu? Yoksa başka nedenlerle mi beni başka görüyormuş gibi davranıyor? Okula dönünce büyük salonda bir süre oturduk. Kızılçullu grubu sıradan bir konuşma için değil, gerçekten Ekrem'in söylediği dünkü Genel Müdürün önerisi için neler yapabilecekleri konuşmak üzere toplanmışlar. Başta Hüseyin Atmaca olmak üzere on kadar arkadaş yasaları okuyup arkadaşlarını aydınlatmayı üslenmişler. Halil Dere de Müfredat Programını inceleyecek gruba girmiş. Buna da sevindim. Programı ben okumuştum ama; program içeriği insanın aklında süreli kalmıyor. Halil Dere ile ortak çalışacak bir konu çıktığı için ikimiz de sevindik. Bir süre iyi şeyler yapabileceğimizi konuşarak düşler kurduktan sonra ayrıldık. Kitaplıkta bir süre çalıştım. Mahir Canova Öğretmenin Yunan Tiyatro yazarları tanıyalım dediğini anımsadım. Tiyatro Tarihini karıştırdım. İlk ünlü trajedi yazarı olarak Aşilos=Aiskhilos (Yazarın adı değişik söyleniyor. Mahir Canova Öğretmen Aşilos diyor. Tiyatro Tarihi kitabımızı yazan Bedrettin Tuncel ise Eşilos yazıyor. Ben, Mahir Canova Öğretmene uydum) gösteriliyor. Aşilos'u okuyunca “Ünlü” sıfatını göz önünde tutmama karşın trajedi yazarlarının daha eskilerde de olduğu kanısına vardım. Çünkü Aşilos ününü ilkliğinden değil, girdiği yarışmalarda kazanmış olması nedeniyle almıştır. Demek oluyor ki, Eski Yunanistan'da trajedi Aşilos'tan önce de vardı. Aşilos, İ.Ö. 525 yılında doğmuş. Sokrates'ten 55 yaş büyük. İkisi de Atinalı olduklarına göre genç Sokrates yaşlı Aşilos'un trajedilerini yazarının sağlığında izlemiş oluyor. Aşilos'un ölümü İ. Ö. 456. Sokrates henüz 14-15 yaşlarında. Bu karşılaştırma ilgimi çekti; acaba Aşilos Sokrates'in beğenisini kazandı mı? Eflatun'un anlattığı Sokrates'i hep okudum (4 kitap Devlet, Sokrates'in Savunması) ancak o zaman Aşilos'u tanımadığım için adı belleğimde hiç iz bırakmamış olacak. Aşilos trajedi yazarları yarışmalarına girip üst üste başarı kazandığına göre özellikle de tek başına yarış olmayacağından eski Yunanistan'da sayısız trajedi yazarının olduğunu düşlüyorum.

Aşilos kitaplarından önce bana bir yöreyi de öğrenme olanağı sağladı. Arşimet adını ben, ilk kez Siraküza kentiyle birlikte duymuştum. Daha sonra "Demokles’in Kılıcı" söylemi ile karşılaşınca Demokles'in de Siraküza ile ilgili olduğunu öğrendim. Bir süre önce izlediğimiz Wilhelm Shakespeare'in Yanlışlıklar Komedisi'nin bir ayağı da Siraküza'daydı. Bu denli karşıma sık çıkan Siraküza üstüne bilgi alacak kaynak soruştururken Aşilos (Aikhkilos) yardımıma yetişti. Onu okurken öğrendim ki Siraküza, uygarlıkta öncülük etmiş ünlü bir kent. Aşilos bile, kendi öz yurdu olan Atina'yı bırakıp oraya gitmiş. Gerçi Aşilos, Atina'nın ününü doruğa çıkaran Perikles-Fidyas zevk ustalarının elinden çıkmış görkemli Akropol taçlı Atina'ya yetişememişti ama gene de Atina, onun zamanında da kentlerin en seçkiniydi.

Aşilos'tan yitilmemiş kitapları:

1. Persler

2. Agamemnon

3. Zincirlenmiş Promete

4. Yalvaran Kızlar

5. Eumenide'ler

6. Thebai önünde 7 komutan

7. Choephore'ler

Agamemnon-Eumenide'ler-Choephore'ler bir birini tamamlayan 3 kitap.

 

Aiskhilos=Aşilos:

Solon'un getirdiği yenilikler sonunda daha düzenli bir yönetime kavuşan Atina'nın oldukça özgür sürecinde yetişti. Ancak ailesi, Solon öncesi varsıl katmandan olduğu için Solon düzenlemesine oldukça tepkiliydi. Buna karşın önemli görevler yüklenmiş savaşlara katılarak başarılar kazanmıştı. Çocukluğundan gelen düzensel tepki, Aşilos yaşlandıkça daha da artınca ölümüne yakın bir sırada Siraküza'ya gitti. Trajedileriyle halkın gözdesi olmasına karşın politik tavrı nedeniyle bir kesim halkın gözünden düşmüştü. Nitekim büyük ününe karşın, özellikle Siraküza'ya gittikten sonra ardından eleştiriler çoğaldı. Bunlardan biri de ölümü üstüneydi. Aşilos yaşlanınca başının saçı dökülmüştü. Söylendiğine göre bu sıradan bir dökülme değil, sanki hiç saç bitmemiş bir görünümdü. Başına başlık takmayınca Aşilos gezen bir yuvarlak taşı andırıyordu. Bunu böyle değerlendiren halk Aşilos'un şanssız ölüm şeklini bir gülmeceye çevirivermişti. Kartal ailesinden sayılan karakuş türü yeterli av bulamayınca yere iner kaplumbağaları avlar. Ancak kaplumbağalar kendilerini sert korunakları olan kabukları içine çekince kolay kolay yenmezler. Ne var ki, avcı karakuş bunu kolayını bulmuştur; kabuklu avını kaptığı gibi yükselir, yerde uygun gördüğü bir taş üstüne bırakır. Sert taşa yüksekten düşen kaplumbağanın kemikleri kırılınca karakuş inip avını yer. Bu olayı bilen halk, hemen bir gülmece yakıştırır:

-Yerden kaplumbağa kaldıran bir karakuş, Aşilos'un başını taş sanıp avını onun başına bırakmıştır. Böylece Aşilos'un ölümü üstüne yakıştırılan ölüm nedeni Aşilos'un onca (99 trajedi yazdığı söylenmektedir) trajedisine karşın bir gülmece (komedi) olarak sürüp gider.

Aiskhilos=Aşilos'un Trajedileri:

1-Persler. Trajedi, adından da anlaşılacağı üzere; Aşilos zamanında Yunanistan'ın başlıca düşmanı, Yunan Yarımadası'nı gelip haraca kesen düşman perslerle olan ilişkilerdir. Aşilos bu eserinde daha çok Perslerin bir bakıma iç yüzlerini ortaya getirerek Yunanlılara cesaret vermeye çalışır. Persler, öyle sanıldığınca cesur değil, onlar da insan olarak korkular, kaygılar taşımaktadır. Örneğin Kraliçe Atosa bir rüya anlatarak, iç dünyasını açıklayarak çevresini etkilemeye çalışır. Rüya doğru çıkar. Kraliçe Atosa'nın kocası büyük Daryüs'ün hayali görünür. Bu geçmişe bir özlemdir. Arkasından Atosa'nın oğlu kral Serhas yenilmiş olarak gelir. Bu yıkılmış Persler ağzıyla Aşilos Yunanlıların kahramanlıklarını anlatır.

2-Thebai Önünde 7 komutan. Bu trajedi, Sofokles'in Kral Oedipus trajedi konusunu işlemektedir. Oedipus öyküsü öylece anlatılır. Kral Oedipus'un oğulları gene bir birine girerler. Biri başka yerden yardım alıp gelir, çarpışırlar. Gelenler 7 Komutandır, yedisi de savaşırken ölür. Savaşa neden olan Kral Oedipus'un iki oğlu da ölerek Kral Oedipus'un izleri ortadan kalkar.

3. Promete ya da Zincire Vurulmuş Promete.

Bu trajedi, salt ilahlar arasın geçer. Promete, Zeus'tan gizli (Jupiter de denmektedir) ateşi çalarak insanlara verir. Buna kızan büyük Tanrı Promete'yi Kafkas Dağlarının en yüksek tepesine (Elbrus) demir zincirlerle sonsuza dek cezalı olarak bağlar. Promete'nin özür dilemesini bekler. Dayanılmaz işkencelere karşın Promete özür dilemez. Böylece Promete insanlara sabır örneği de olur. Bu kez de Herkül bir yolunu bulup Promete'yi kurtarır. Gösterdiği sabırdan dolayı Promete de ilahlar arasına katılır.

4. Yalvaran Kızlar.

Bu trajedi de ilahlar arasın da geçer. Zeus karısı Hera'dan gizli bir başkasını, rahibe İyo'yu sever. Kıskanç Hera bunu öğrenince güzel İyo'yu inek şekline sokar. Bunu anlayan Kurnaz Zeus, kendi de boğa şekline girip İyo'ya yaklaşır. Bunu da anlayan Hera bu kez de İnek İyo'nun başına amansız bir sinek musallat edip, İyo'nun Mısır'a dek kaçmasına neden olur. İyo Mısır'da Epafos'u doğurup büyütür. Epafos'un iki çocuğu olur, Danaos, Ejiptos. Bunlar büyüyünce 50'şer çocuk babası olurlar. Danaos'un 50 kızı, Ejiptos'un 50 oğlu büyür. Danaos 50 kızını da kardeşi Ejiptos'un oğullarına vermek ister. Bunda başarılı olursa krallığa sürekli sahip olacaktır. Danaos-Ejiptos kardeşler arasında kavga çıkar. Kavga ya da savaşı kaybeden Danaos alıp kızlarını Argos'a kaçar. Kardeş ama kendini güçlü sayan Ejiptos da oğullarını alıp Argos'a gelir. Amacı oğullarını Danaos'un kızlarıyla evlendirmektir. Olayın zorlaştığnı anlayan Danaos bir hile düşünür; kızlarını kardeş oğullarıyla evlendirecek ama kızları ilk gece damatları öldürecektir. Karşılıklı anlaşma yapılır, evlenme gerçekleşir ama sabah kalkıldığında damatların 49 ölü bulunur. Kızlardan biri, babasının önerisini kabul etmemiştir. Babasının dediğini yapmayan Hipermestra Argos krallığının atası olmuştur. 1. Trajedi burada biter ama konu daha iki trajedi olarak sürer. Böylece Aşilos'un ünlü triologia'larından (3'lü trajedilerinden) birini oluşturur.

5. Agamemnon. Bu da önemli Triologialarının birinin ayağıdır. Orestia. Bu triologia'nın üç trajedisi de korunmuştur, Eumenide, Chophore'lar.

Agamemnon yaygın olarak bilindiği gibi Truva savaşının Yunanistan kanadı başkomutanıdır. Savaş, Agamemnon'un kardeşi Menelas'un nişanlısı Helena'yı kendilerine konuk gelen Truva kralı Priyamos'un küçük oğlu Paris tarafından kaçırılması nedeniyle çıkmıştır. On yıl savaştıktan sonra Truva’yı dize getiren tarafın komutanı olan Agamemnon, zafer gururu içinde ülkesine dolayısiyle mutlu yuvasına döner. Kendisini bekleyen (O öyle sanmış olabilir) sıcak bir yuvası vardır. Ancak eşi Klitemnestra öyle düşünmemektedir. Çünkü onun bir kırgınlığı, savaşa çıkarken yelkenlere rüzgar gönderilmesi dileğiyle kızı İfigenia ilahlara kurban edilmiştir. Kraliçe Klitemnestra, bunu onaylamamıştır. bir başka neden de bir sevgilisi vardır, on yıl gibi uzun bir zaman onunla yaşamıştır. Bir bir üçüncü nefret, Agamemnon Truva'dan dönerken yanında güzel Kasandra'yı da beraberinde getirmiştir. Kraliçe Klitemnestra sevgilisi Ejist'le plan kurup Agamemnon'u öldürür. Oresteia triologiasının birinci bölümü Agamemnon burada biter.

Triologinin 2. bölümünde Klitemnestra ile sevgilisi, Agamemnon'u öldürür ama tanrılar bunu affetmez; Agamemnon'un oğlu Orest ile kızı Elektra birleşerek babalarının öcünü almak isterler. Uzun, karışık uğraşlardan sonra oğul Orest annesi Klitemnestra'yla aşığı Ejist'i öldürerek babasının öcünü almış olur.

3. bölümde anne katili Orest'in, bazı tanrılarca cezalandırılması istenir. Bu tür cinayetleri izleyen tanrısal görevliler vardır, bunlara Erinyesler denir. Ancak Tanrıça Athena araya girip Orest'i Erinyes ya da Eumenides denilen (İyilik korucuları) tanrıların affını sağlar. Böylece Orest ölümden kurtulur.

Mahir Canova Öğretmen, zaman sınırlamadan üç trajedi yazarı Aşilos, Sofokles, Euripides'i tanıyıp tanıtmamızı istemişti. Öteki arkadaşların hiç birini yapmadığını bildiğim için Aşilos'la yetiniyorum. İlk olanak bulunca onları da yazacağım.

Faik Canselen Öğretmenin geleceğini varsayarak piyano çalışmak için Müzik salonuna gittim. Yukarda Hüseyin Çakar, aşağıda Mehmet Zeybek vardı. Hüseyin Çakar sık sık oturmaz ama oturunca da kolay bırakmaz. Mehmet Zeybek çabuk bıkıp bırakır. Gene öyle oldu. Onun yukarı çıktığını görünce hazırlandım; sanırım hazırlandığımı gördü, gülerek:

-Sıramı sana bırakıyorum, bir zaman da sen bana bırakırsın! deyip ayrıldı. Yemek saatine dek çalışmamı sürdürdüm.

Yemekte, bizim bölüm öğretmenlerinin geldiğini öğrendik. Benim sinirler gerildi, iyi çalıştım ama beğenilmek başka! Salona inince hemen arkamdan Faik Öğretmen geldi. Gelir gelmez de bana:

-Gel İbrahim, şu ikimizin de işine gelen gece çalışmasını yapalım, arkadaşlara yarın araba gelecekmiş, onlardan ayrılmadan ben de Ankara'ya döneyim! dedi. Salonda çalışan yoktu, orada oturduk. Öğretmene dinletirken Diabelli Rondoyu oldukça güzel çaldım. Öğretmen bir yerinde ağırlaşmamı önerdi, orasını kendisi de çaldı. Öğretmen çalınca arkadaşlar hemen gelip öğretmenden çalmasını istediler. Faik Öğretmen beni göstererek:

-İbrahim var, bakın hızla geliştiriyor; bundan sonra, o size güzel parçalar dinletir! dedikten sonra bana da:

-Ara sıra arkadaşlarına çal, dinleyenlerin olduğunu bilerek çaldıkça, kendine güvenin artar! dedi.

Faik Canselen Öğretmenin söylediklerini gene gene duyar gibi anımsayarak uzun süre çalıştım. Arkama dönüp baktığımda salonda kimse kalmamıştı. İyi ki saatim var, baktım; o kadar geç değil, "Arkadaşlar erkenci!” deyip kapıları kapatıp gittim. Önce Kitaplığa uğradım, kimseler yoktu, yatakhaneye çıkarken Büyük Salonun kapısından baktım oldukça kalabalık, dönüp yukarıya çıktım. Yüksek sesle konuşmaların olmasına karşın yattım. Az sonra büyük bir grup geldi, onlar gelir gelmez de uyarılar başladı; "Uyuyanlar var, susalım!”

Faik Öğretmenin sözü kulağımda:

-İbrahim hızla geliştiriyor!” “Neyi?” diye sordum kendime; içimden yanıt verdim, “Piyano çalmayı!” Gülümsediğimi duyumsarken, gözlerim kapandı.

 

14 Şubat 1944 Pazartesi

 

Mahir Canova Öğretmen, belirgin şekilde öteki öğretmenlerden farklı; öğretmen değil arkadaş gibi ama bunu demek yetmiyor tüm öğretmenlerin yerini dolduracak ölçüde bilgili. Hiç değilse benim ya da bizim düzeyimizdeki insanlara ders verecek ölçüde bilgili. Çin Tiyatrosunu anlatırken Çin Tarihi hakkında anlattıklarına şaştığım gibi, William Shakespeare'i tanırken anlattığı İngiltere , ile Roma tarihlerine şaşmaktan öte inanasım gelmedi. Çünkü birçok olayı görmüş, içinde yaşamış gibi anlatıyor. Yanlışlıklar Komedisini sorduğumuzda:

-Uşaklardan Salih'in (Salih Canar'ın) nerede yanlış söylediğini, Nuri'nin (Nuri Altınok'un) kılıcı sol elle tutup, sağ eli üstüne koyması gerektiğini anlatmasına şaşmıştım. William. Shakespeare'den okuduğum kitapları sayarken hangisinin adını söylesem içinden beğendiği birkaç sayfayı söylemişti. Bir derste bizim yazarlar konuşulurken Falih Rıfkı Atay'ın adı geçtiğinde, arkadaşın birinin Falih Rıfkı Atay'ın gazete yazarı olduğunu söyleyince benden önce Mahir Canova Öğretmen :

-Yok yok, söyledikleriniz eksik bence, Falih Rıfkı Atay gazeteciliğinden önce dört dörtlük bir yazardır. Onun yazdığı kitaplardan özellikle ikisini, Zeytindağı ile Roman'ını okumalınız. Roman'ındaki Karaborsacı tipi, yaşamınız boyu çok karşılaşacağınız, öylesini gördükçe de “İşte bir ALİ KASIM BEY!” deyip Falih Rıfkı Atay'ı saygıyla anacaksınız! demişti. Böyle düşündüğüm için Mahir Canova Öğretmeni hem çok rahat hem de çok dikkatle izliyorum. Ayrıca onun da beni iyi tanımasını istiyorum. Bu nedenle dersin özü sayılan tiyatroyu özellikle de tiyatronun uygulaması sayılan temsil işini(Rol yapmayı) becerememe karşın dersin öteki yanlarında var olmak, özellikle de işin Edebiyat tarafı ile tarihte iz bırakan olayların tiyatroya yansıyanlarını öğrenip Mahir Canova Öğretmene kendimi kanıtlamak istiyorum. Aşilos'u dersten önce hazırlamam biraz da bundan. Sofokles de hazır gibi. Üçüncü Trajedi yazarı Euripides'le (Öripides) Komedi yazarı Aristofones'i de hazırlarsam Mahir Canova Yunanistan tiyatrosu üstünde durduğu sürece karşısında rahat oturabileceğimi sanıyorum.

Bu duygularla kahvaltıya gittim. Kahvaltıda Mahir Canova Öğretmenden ya da dersiyle ilgili bir konu açılsa diye beklemeye başlar gibi suskun çorbamı kaşıklarken ara verilen konserlerden, kaçırılan eserlerden söz açıldı. Sanki arkadaşlar benim düşüncemi okuyup beni sevindirmek zorundaymışlar gibi bencilce bir durum takınarak son gittiğimiz konserde neler çalındığını sordum. Sordum ama birden düşündüm; “Sahi son gittiğimiz konserde neler çalınmıştı?” Kendimi haksız bulduğumdan olacak bir an kendimi yokladım, kesinlikle son konser diye bir olay anımsamadım. İşin ilginci, az sonra dersine gireceğimiz Mahir Can ova Öğretmen üstüne sıraladığım tüm düşünceler kafamdan uçtu. Arkadaşların konuştuklarını bile duymaz bir duruma girdim. Haksız yere başkasını suçlayanlar herhalde böyle pusulayı şaşırıyorlar ki başları belalardan kurtulamıyor. “Eden bulur!” “Allah'tan bulsun!” türü ilençler belki de bu durumlar için söyleniyordur. Hemşerim Kadir:

-Abi bugün suskun, bir sorun mu var? diye sorunca konuşmalara katılmak gereğini duydum. Sözde yeni anımsamışça:

-Mahir Canova Öğretmenin ödevini düşünüyordum, o bizden üç yazarı da mı istemişti? diye sordum. Bu da bir kurnazlıktı; az sonra kendimi göstermeye kalkışırsam düpedüz saklayıcılık gibi olmasın diye bir tür duyuruydu. Bir bakıma da iyi oldu, Mahir Öğretmenin ödevi zamanla sınırlamadığını söylediler. Ekrem Bilgin Sofokles'e başladığını ancak tamamlamadığını söyleyince ben de ağız ucuyla Aşilos için bir kaç satır yazdığımı ekledim. Böylece planımı daha rahat uygulama sevincim arttı.

Hilmi Girginkoç Öğretmen yalnız gelince Mahir Canova Öğretmenin gelmediği sanısına kapıldım. Tuhaf bir ilgiyle arkadaşların biri tarafından sorulacağı beklentisine bile kapıldım. Kimse oralı olmayınca sanki önemli bir kayıbım olmuş gibi kederlendim. Bu arada geçen derslerde olduğu gibi, Hilmi Girginkoç Öğretmenin bana:

-Piyanoya geç ! demesini beklerken piyanoya kendisi oturdu, gülümseyerek bana baktı:

-Gel bakalım, bugün de seninle başlayalım! deyip do sesine bir kaç kez vurdu. Tuşları tanıdığım için bakar bakmaz anladım; önce "do!” dedim sonra da do, do, do, seslerini çıkardım. Öğretmen gülümseyerek:

-Piyano çalışmanın avantajını görüyorsun! deyince telaşlandım. Az kalsın "Görmedim Öğretmenim” diyecektim. Avantajın anlamını bilmediğimden bocalar gibi oldum. Muttalip yardımıma koşar gibi öğretmene:

-Bizi özendiriyorsunuz öğretmenim, izin verirlerse hepimiz piyanoya geçelim! deyince Hilmi Girgin koç Öğretmen gülerek:

-Yapmayın çocuklar, beni kışkırtıcı duruma sokacaksınız! Bu konuşma benim çok işime yaradı ; öğretmen do major dizisini inişli çıkışlı sıraladı. Bu benim için sıradan bir işti, daha sonra birli, üçlü, beşli, sekizli sesleri söyletti. Do seslerini iyi tutturduğum için ara sesleri kolay buldum. Sanırım biraz da şansım yardım etti, sesim de oldukça uyumlu çıkınca korkulu rüyamdan sevinçle uyanır gibi yerime geçtim.

Mahir Canova Öğretmene yaklaşıp sevinecek bir olay hesaplarken Hilmi Girginkoç Öğretmenden böylesi kolay kurtulmam beklemediğim bir olaydı. Bir süre kendimi düşünürken sıraya giren arkadaşları izlememiştim. Dikkatimi oraya çevirince işlerin hiç iyi gitmediğini görünce üzülür gibi oldum. Öğretmen sinirlen, söylendi, sorduklarını çok basit konular olduğunu, Konservatuvara giren ilkokul çocuklarının bunları doğru yanıtladığını zaten bu kadarını yapamayanları oraya almadıklarından söz edince, üzüldüm. Az önceki başarımı da başarı saymadım, öğretmen böyle bir karşılaştırma yaptığın göre kendimi de biraz aşağılanmış bile saydım. Ancak, öğretmen gülümseyerek bizi bir süre süzdükten sonra sordu:

-Sizi paylıyorum ama haklı olup olmadığımı da içimden sorguluyorum acaba haksızlık mı ediyorum? Siz ne dersiniz? İçimizde en cesur Muttalip Çardak çıktı:

-Öğretmenim haklısınız gerçekte biz yanlış bölüm seçmişiz. Bize, müzik diye bir iki mandolin parçasını gösterdiler. Biz de onları nasıl olsa yapacağımızı sanıp buraya geldik. Öğretmen:

-Yok, yok, yoook! Böyle savuşturucu sözler istemem! Bunları ben de söylerim:

-Buraya gelmişim! demek iş bitirmez. Hep geldik, yapmamız gerekenleri yapmak için, ne düşündüğünüzü öğrenmek istiyorum. Buradaki sorun, seçtiğiniz bölümün tümü değil, ses çalışması, Şan dediğimiz çalışmalar. Bu sınırlı konuda konuşalım. Hepimizin sesi var, bu var olan sesi şöyle değil de böyle kullanma sorun. Tıpkı ellerimiz gibi. Örneğin çocuk solak ama heves etmiş keman öğrenmeyi, orkestraya girmeyi düşlüyor. Solak yayın orkestraya uymayacağını öğrenince yayı sağ eline aldı, kusursuz çalıyor. Bakın bir başka örnek; bunlar benim tanık olduklarım. Bir b ayan arkadaşımız Şan Bölümüne geçti. Geçti ama tıpkı sizdeki gibi kulaklar sesleri ayırmıyor. Öğretmen piyanoya oturup ses verince arkadaş, verilen , ilk sese "Mi!” diyordu. Öyle diye diye adı "Mici Ayhan!” oldu. Sonra ne oldu biliyor musunuz? O Mici Ayhan şimdi operamızın önde gelen sopranolarından biridir. Hemen soruldu; nasıl oldu? Nasıl mı oldu? Çalışarak oldu. O da, solak kemancı da sorunlarını çalışarak çözdüler. Sizler aynı gayreti gösterirseniz çok değil yedi, yedi tanecik sesi bir birinden kolayca ayırabilirsiniz. Öğretmen gene gülümseyerek:

-Bu o kadar zor değil! Öğretmen piyanoya dönerek önce Ninni'yi sonra da Barkarol'u söyletti. Şarkıları söylerken öğretmeni haklı buldum. Ona kızmaya hakkımız yok. Çoğumuz daha önce müzikle hiç ilgilenmemişler. Örneğin hemşerim Kadir, geçen beş yılda müzikle hiç ilgilenmedi, ne mandolin çalıştı ne de bir şarkılı çalışmaya katıldı. Üstelik şarkı, müzik, eğlence, milli oyunlardan söz edilince karşı çıkmaktan öte o etkinliklere katılanlar karşı tavır alanlar arasındaydı. Buraya gelince nereden aklına takılmışsa çıktı buraya geldi. Doğal olarak şimdi bocalamaktadır. Abdullah Erçetin de Kepirtepe'de bu etkinliklere katılmıyordu ama onda özel bir yetenek var. Sesleri plak gibi tekrarlıyor. Pek çalışmamasına karşın mandolin çalıyor. Mandolin alışkanlığı nedeniyle kemana hemen uyum sağladı. Güçlü, güzel de bir sesi var. Öğretmen, Abdullah notayı yanlış söylese bile sesi uydurduğu için yanlış demeden gülümseyip geçiyor. Bugün Abdullah Erçetin'le bir ölçüde Talip Apaydın dışındaki arkadaşlar tümüyle Hilmi Girginkoç Öğretmenden oldukça zılgıt yediler. Önümüzdeki hafta tüm arkadaşlar her gün en az on dakika piyano eşliğinde ses çalışması yapacaklar.

Ders bitmek üzereyken Öztekin Öğretmenle Mahir Canova Öğretmen geldi. Mahir Canova Öğretmeni görünce hazırladığım Aşilos'u anımsadım. Anımsadım ama nedense aklıma Zeus'un yaptığı kurnazlık öne çıktı, neredeyse sesli sesli gülecektim:

-Vay canına, koskoca Tanrı Zeus, sevgilisini karısı Hera'dan saklamak için inek şekline sokup kendisi de boğa oluyor. Tanrı Zeus bu kurnazlığı yaparsa ona inanan insanlar neden kurnazlık yapmasın?

Mahir Canova Öğretmen söze:

-Koronuzu dinledim, tam değil ama yarım da olsa güzel deyip neden öyle söylediğini açıkladı. Koro türleri, sesli, sözlü olarak açıkladı. Sözlü koroların salt erkek olanlarının Yunan Tiyatrosunda çok geçeceğini, sözlü koroların ise bay- bayan sesleriyle tamamlandığını, o nedenle "Yarım!” dediği söyleyip Avrupa'da, Amerika'da ünlü koroların bulunduğunu, çoğunun da amatör müzikseverin oluşturduğunu anlattı.

Yunan tiyatro koroları için hepimiz ayağa kalktık. Öğretmen sözler söyledi, o sözleri biz tekrarladık. Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ni birlikte okuduk. Mahir Canova Öğretmen:

-İşte size uyumlu bir erkekler korosu! dedi. Arkasından da Yunan eski tiyatrosu denilince önce koro hatırlanır, çünkü o tiyatroda bildiğiniz gibi oyunlar oynanmaz sözler söylenir. Sözlerin anlamlarını ya da karşılıklarını da koro verir! dedikten sonra koronun söyledikleri izleyici için uyarıcı, öğretici, yol gösterici olduğunu anlattı. O nedenle tiyatronun ilk ürünlerinde sahneye çıkan aktörlerin rol yapmasına gerek görülmez. O salt gördüklerini anlatan bir bireydir. Tiyatro anlayışı geliştikçe sahneye çıkanlar yavaş yavaş rol yapmaya başlamıştır. Geçen derste size "Okuyun!” dediğim üç yazar bu nedenle tiyatronun ilk büyük ustaları sayılır. Çünkü onlar koronun görevini ya azaltmış ya da tümden kaldırmıştır. Öteden beri anlatıcı, sorgulayıcı, hatta yargılayıcı olan koro kalkınca onların yaptığını aktörler üslenmiştir. İşte bu yöntem günümüze dek öyle geldiğinden günümüzdeki Tiyatronun başlangıcını Yunan tiyatrosu olarak gösterilmektedir. Doğal olarak bir çok yenilikler katılmıştır, William Shakespeare, Moliere, Schiller, Goethe, Hugo gibi büyük yazarlar tiyatro sahnelerini genişlettikçe oyunlarda da gelişmeler olmuştur. Hele günümüzde sinemanın gözünü tiyatro alanına dikmesi tiyatrocuların uykusunu kaçırmıştır. "Yaşamak için yarışmak gerek!” ilkesine sarılarak Tiyatro yeni hamleler yapmaktadır, bundan böyle de yapacaktır.

Mahir Canova öğretmen bundan sonra Yunanistan'ın coğrafyası, iklimi üstüne bilgi verdi sözü bağcılığa getirip günümüzde de çok önemli bir olay sayılan Bağ bozumlarına getirdi. Bağ bozumu bizim köyde de önemli bir olaydır, onu anlattım. Öğretmen anlattığımı örnek verip:

-Bunu tüm ülkeye yayın nasıl bir coşku oluşur; deyip Eski Yunandaki Dionizos (Bağ bozumu tanrısı) için neşeli eğlencelerin giderek Ditirambos başlığı altında terli toplu oyunlara dönüştüğünü bir süre sonra da ortaya bir aktör ekleyip oyuna değişmez bir şekil verildiğini anlattıktan sonra kitaplarımızı açıp okumamızı istedi. Okumamız bitince bu kez bir de kendisi okudu. Kitaptaki resimlere dikkatimizi çekti. İsa'dan önce 7. y. yılda yapılmış heykellere şaşırırken bu kez de öğretmen arka sayfalardaki Akropol resmini açtırdı. Ben daha önce bu sayfaları karıştırdığım için olukça bilgiliydim. Örneğin Akropol'un İsa'dan önce 446-431 yılları arasında Perikles'in yaptırdığını biliyordum. Aiskhilos'un Perikles döneminden 10 yıl önce öldüğünü, Sokrates'ın 26-31 yaşlarını yaşadığını, Sofokles'in 40 yaşlarında olduğunu, Platon'un (Eflatun) henüz doğmadığını yazmıştım. Hatta Büyük İskender'in bile 85 yıl sonra doğacağını 100 yıl sonra kral olacağını eklemiştim. Öğretmen giriş bölümü sonunda, saatine bakarak:

-Burada keselim, haftaya da siz devam edeceksiniz, yazarları okuyacaktınız, değil miiii? diye uzatarak sorarken zil çaldı.

Oldukça rahat olarak yemeğe gittim. Piyano ödevimi kazasız geçirdim, Şan dersim şanslı geçti, Tiyatro dersim için üç yazardan biri yazmıştım, öteki ikisi de benzer kalıplara uygun hazırlanacak. Arkadaşlar ufuldanıp durdular. Mici Ayhan aklıma takıldı. Ayhan soyadı biliyorum, Resim öğretmenimiz Talat Ayhan. Ancak insan adı olduğunu duymamıştım. Arkadaşlardan duyan varmış, andılar. Ananlar da erkek olarak söylediler. Oysa Hilmi Girginkoç Öğretmen açık açık bayan, demişti. Biraz da arkadaşları neşelendirmek için konuşmuştum. Benim önerime kimse katılmadı. Başlangıçtan beri susan Nihat Şengül:

-Bir papara da Faik Canselen Öğretmenden yersek bugünü iyice karartacağız! dedi. Ekrem Bilgin, karatma sözüne katılmadı, uzun uzun öğrenciliği anlattı:

-Bir çok konuyu bilmiyoruz, öğrenmeye geldik, sayısız bilmediklerimizin olduğunu bildiğimiz halde günlerimiz kararmıyor da birilerini bizim bilmediğimizi söyleyince mi kararıyor? diye sordu. Nihat yerine Kamil Yıldırım Ekrem'e dik dik bakınca bu kez Halil Yıldırım elini kaldırarak Kamil Yıldırım'ın konuşmasını önledi. Kısa bir sessizlikten sonra Armoni dersi sözleri ortaya geldi. 1'li; 3'lü, 5'li dizisi tüm gamlar üzerinde sıra ile söylendi. Gam mam derken az önce benim söylediğimde önemsenmemiş görünen Mici Ayhan bu kez herkesin ilgisini çekerek ortaya geldi.

Salona döndüğümüzde Faik Canselen Öğretmeni bizi bekler bulduk. Önce bizim de çok iyi söylediğimiz kendi bestesi İleri Marşı'nın armonisi üzerine bilgi verdi. Daha sonra da 1935-36 ders yılında Cumhuriyet Gazetesinin tüm Türkiye bestecileri arasında açtığı çok sesli beste yarışmasında 1. lik aldığı Köy Düğünü bestesini çaldı, onu nasıl çok sesli yaptığını anlattı. O zaman onun da yeterli bilgisi olmadığını, mektuplarla öğretmenlerinden bilgi topladığını, bunu önek olması için anlattğını söyleyip:

-Sakın yılmayın, yılmak, insanın kendi kedini bilerek zehirlemesi gibi bir zayıflıktır, bir an gelir insanı titretir, o an kendini bırakmazsan kısa bir zaman sonra benliğin ortaya çıkar direncini toplar yaşam savaşını sürdürürsün! Bir ara öğretmen bunları bize neden anlatıyor? diye kendime sordum. Yerimde kıpırdandım sanırım, Faik Canselen Öğretmen bana baktı:

-İbrahim, bu hafta da senden başlayalım! deyip armoni defterimi aldı. Salt Armoni defterim değil bütün defterlerim temiz. Çizgili büyük defter kullandığımdan biraz da gösterişlidirler. Bu kurnazlığı okula girdiğim ilk yıl kazanmıştım. Matematik defterimi kaldırarak matematik Öğretmenimiz Ahmet Gürsel'in arkadaşlara göstermesi, ardından da " Bundan şimdi ben 10 numarayı nasıl esirgerim, eline sağlık oğul! demesi beni bu yola çekmişti. Sonra da alıştım, şimdi zorlasalar bile başka türlü ödev yapamam.

Faik Canselen Öğretmen de önce defterimin sayfalarını çevirdi. Sonra da gülerek.

-Sayfalarını cazibesi, varsa bile yanlışlarını saklıyor. Gel de biz gene seni piyanoda sıkıştıralım! dedi. Piyanoya oturdum. Diyezli gamların akorlarını yanlışsız geçtim ama bildiğimi bilmeme karşın bemollü gamlarda bocalarım. Faik Öğretmen önemsemez görünerek oturmamı söyledi. Öğretmen önemsemese de ben önemsedim, oldukça da üzüldüm.

Armoni dersimizin bitiminde Öztekin Öğretmen keman grubu ile salonda çalıştı. Ben alttaki küçük odada bemollü gamları baştan sona tekrar tekrar çaldım. Nasıl takıldığımı da bir türlü anlamadım. Tekrar tekrar yazdım, yazdıklarımı yavaş yuavaş basarak tekrarladım. Daha sonra da biraz öfkeli olarak yorulasıya tekrarladım. Abdullah dışardan duymuş, gülerek geldi:

-Ne o, öfkeni piyanodan mı alıyorsun? Döveceksen yukarki piyanoyu döv, seni o yanıltı! dedi.

Yemeğe birlikte gittik. Pazartesi günü bitince çarşamba akşamına dek içimde bir rahatlama oluyor. Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin Metin İnceleme yöntemlerini kavramış durumdayım. Gerçi onun beklediği ölçüde hazırlanamıyorum ama gene de dersi anlayarak izliyorum. Sabahattin Öğretmen çok kitap okumak üstünde dursaydı daha yararıma olacaktı ama umduğum gibi olmadı. 0, daha okunmuş kitap değil okunacak kitaba doğru bir yönlendirme yapıyor. Böylece, ele aldığı metin içeriğine göre kitap okumak zorunluğu doğuyor. Belki gelecekte benim okuduğum, özetlerini çıkardığım kitaplara da sıra gelecektir. İşte bir tanesine geldi bile. Sofokles'in Kral Oidipus'u. Geçen derste Sabahattin Öğretmen Kral Oidipus'u ele almış Hüseyin Elmasyazar'a anlattırmıştı. Kral Oidipus'un bir kitap değil Yunan Mitolojisi içinde önemsenen bir konu olduğunu Tiyatro Tarihi kitabımızdan öğrendim. Sofokles'ten önce yaşamış gene ünlü bir Trajedi yazarı sayılan Aiskhilos (Aşilos) da bu konuyu yazmış. Belki başka yazarlar da yazmıştır. Aiskhilos'un Kral Oidipus'unu okumadan üstüne fikir yürütmek istemem. Sabahattin Öğretmenin sevmediği bir durum olur bu. Geçen hafta arkadaşımız Hüseyin Elmasyazar'ın küçük bir dil hatasını bile hoş görmeyen Sabahattin Öğretmen, okumadan bir kitap için konuşmaya kalkılmasını sanırım hiç hoş görmez. Ancak adı anılıp geçilebilinir. Konu Sofokles olduğuna göre Oidipus Kolonos'ta ile Antigone üzerinde de durulabilir. Onlar hakkında kendi notlarımdan başka Tiyatro Tarihi kitabımızdaki bilgilerden de yararlanabilirim. Mahir Canova Öğretmenin vereceği bilgileri de ekleyip bu üç kardeş kitabı daha iyi tanımış olacağım. Ancak Kral Oidipus olayını Sofokles'ın anlattığından oldukça başka türlü anlatan Aiskhilos' u (Aşilos) okuyunca ne olacak? Ona göre örneğin Kral Oidipus'un iki oğlu Polinike ile Eteokl yaptıkları kardeş savaşında ikisi de ölüyor. Oysa Sofokles birini, Eteokl'u öldürür, Polinike'yi yaşatır. Yaşayan Polinike Oidipus Kolonos'ta da görülmektetir. Kral Oidipus yaşlanmıştır. Atinalıların iyilikseverliğine sığınmıştır. Atina Kralı Teze kendisini iyi karşılar. Ancak Oidipus'un yakasını bırakmayan Kreon tarafından rahatsız edilmektedir. Bu arada oğul Polinike de çıkar gelir. Baba Kral Oidipus, oğluna çok kızgındır, onunla görüşmez, karşısından kovar.

Konuyu iyice toparladığıma inanınca Sami Akıncının etrafına toplanmış bulunan Kepirlilere ben de katıldım. Bir de ne göreyim, bizimkiler ders öğretmenlerini eleştiriyorlar. Ben gelince hemen söz bana döndü; "Niyazi Çitakoğlu sana şunu demişti, bunu demişti”. . . Önce sert bir çıkış yapmayı düşündüm. Birden değişip Bölüm öğretmenlerimi övmeye başladım:

-Bir Mahir Canova öğretmenim için on tane Niyazi Çitakoğlu'nun nazını çekerim! dedim. Faik Canselen! derken Sami Akıncı:

-Bravo aslan kardeşim, işte bir güzel örnek! Bana dönerek; ben bunlara bir türlü anlatamıyorum. Biz öğrenciyiz arkadaşlar, öğretmenlerden bilgi almak için geldik. Onların bize borcu yok, verebileceklerini veriyorlar. İbrahim Yasa bize en doğrusunu söylemişti:

-Ben gelmezsen dersleriniz boş geçecek; ben de askerlik nedeniyle geliyorum! Dememiş miydi? Bundan daha içtenlikli söz olur mu? Ben de hemen Kepirtepe'deki Beden Eğitimi derslerimize gelen Bayan Rükiye Dökmen'ı anımsattım. O da bize

-Bu kıra gelip sizinle uğraşmaya mecbur muyum? diye sormuştu. Arkadaşlar anımsayıp gülünce Sami Akıncı:

-Öyleyse neden bir araya gelip gelip öğretmenleri eleştiriyorsunuz? Kepirtepe'de tüm kimya, fizik, coğrafya dersleri boş geçti. Kimyanın k'sini, fiziğin f'sini öğrenemeden okulu bitirdik. Sami'nin sert çıkışına yan çizmeyi yeğleyen Yusuf Asıl:

-Kimyacı' nın Aşkı’nı biliyoruz! deyince Yusuf'a:

-Oku öyleyse, çoktandır onu bulmak istiyordum! deyince Yusuf yutkundu kaldı. Kimyacı'nın Aşkı şiirini Edirne Lisesinde kaldığımız geçen haziran ayından beri arıyordum; kasıtlı değil sahiden inanarak sormuştum. Böyleyken Yusuf bana gücendiğini söyleyerek masadan kalktı.

Yatınca geriye bakıp düşündüm; Kimi kez çok sert çıkış yapıyorum, bu gece Yusuf'u istemeyerek kırdım. Çevremizdeki o suskunlar, benim söylediklerimi hep biliyorlar ama söylemiyorlar. Neden? Nedeni belli:

-Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur! da ondan!

 

15 Şubat 1944 Salı

 

Akşam yatarken, Yusuf Asıl'ı gücendirdim; diye düşünürken uyumuştum. Ne ilginç, Yusuf geldi, uyandın mı diye sorup yatağımın kıyısına oturdu. İlk sözü de Kimyacı'nın Aşkı şiiri oldu:

-Sahiden istiyorsan ben sana bulurum, o şiiri sana! dedi. Sonra da Çerkezköylü Mustafa'yı anımsattı. Mustafa'yı çok iyi anımsıyorum, Edirne Lisesinde kaldığımız günler şiiri zaten Mustafa okuyordu. Yusuf ona mektup yazıp isteyecek. Şiirden çok Yusuf'un kırılmamasına sevindim. Gene de bir kapalı nokta aklıma takıldı; Yusuf akşam kırıldığını söyleyip ayrılmıştı. Demek o da olayı gözden geçirip bir değerlendirme yapmış. Kahvaltıya bu kuruntular içinde gittim.

Kahvaltıda Sabahattin Öğretmenin Montaigne'i unuttuğu söylendi. Kaç derstir ondan söz edilmediği öne sürüldü. Ben de, bunun iyi mi, yoksa kötü mü? olduğunu sordum. Ekrem hemen:

-Burada, iyi -kötü sorulmaz, yararlı ya da yararsızlığı üstünde durulması gerekir! dedi. Ekrem haklıydı, "Yiğidin hakkı yiğide verilmeli!” sözünü anımsatıp sustum. Bu kez de bizim Tiyatro Tarihi kitabındaki Kral Oidipus'lar için Sabahattin Öğretmen neler diyecek? sorusunu ortaya getirdim. Arkadaşlar yüzüme biraz tuhaf baktılar. Belli ki kitabın oralarını karıştırmamışlar. Derste olanak bulursam anlatacaklarımı arkadaşlara özetledim. Benim için bir deneme oldu, daha güvenli olarak Kitaplığa gittim. Halil Dere Sabahattin Öğretmenin masasına yakın bir yerde sandalye hazırlamış.

Sabahattin Öğretmen iki öğrencinin elinde paketlerle gülümseyerek geldi:

-Size yeni nevale geldi; nevale nedir bilirsiniz. Sakın bunları yük telakki etmeyin, bunlar beyinleri güçlendirecek türdendir! deyip paketleri karşı dolapların üstüne koydurdu. Geriye yaslanarak iki kolunu koltuk sandalyenin iki yanına dirseklerinden yaslayarak:

-Yarıda kestiğimiz konumuzu sürdürelim mi? dedi. Hüseyin Elmasyazar hemen ayağa kalktı. Sabahattin Öğretmen:

-Öyle mi? Hazırsın demek! deyip konuşması için işaret etti. Hüseyin Elmasyazar özet olarak kon uyu hemen hemen baştan başlattı. Oidipus'un Thebai yakınına gelip kentin kralını savaşta öldürdüğünü söyleyince bir duraklama oldu. Arkadaşlardan "Ih! , mıh! "diyenler oldu. Mehmet Toydemir ise açık açık "Baba Katili! dedi. Öğretmen dinler gibi gözlerini gezdirirken Hüseyin Elmasyazar da konuşmayı kesti. Bunu fırsat bilip parmak kaldırdım. Öğretme izin verince; Aiskhilos'un bu olayı farklı anlattığını söyledim. Sabahattin Öğretmen, başını “Evet!” der gibi oynattıktan sonra:

-O konuya geleceğiz! dedi. Fazla bir şey diyemedim ama üstümden çekingenlik gitmiş oldu. Hüseyin Elmasyazar sözünü bitirince derslikte bulunanların yarısı parmak kaldırdı. Sabahattin Öğretmen parmak kaldıranları sıraya koyarak hepsini dinledi. Kimisinin sorusunu Hüseyin Elmasyazar'a yanıtlattı. Kimisini kendisi karşıladı, kimisini de sınıfa sordu. Bir ara neredeyse kalkıp:

-Boş yere zaman harcıyoruz! diyecektim. Deseydim, ayıp etmiş olacaktım. Çünkü öğretmen sonunda o boş konuşmaların da suskunluk karşısında yeğ sayıldığını anlattı. Sonunda da Sofokles'le başladığımız Yunan Trajedisinin daha iki büyük yazarı Aiskhilos'la Euripides’ten de okuyacağımızı muştuladı. Bu üç yazarın kitaplarını inceleyen Aristoteles'in ortaya koyduğu Trajedi Kuramının gü nümüzde de sürdüğünü, onu da gözden geçireceğimizi söyledi. Bunu duyunca derecesiz sevindim. Emeklerim boşa gitmeyecek, kalkıp dilediğim gibi anlatamasam bile işlenen konuların yabancısı olmama kıvancı bana yetecek. Bir bakıma planımın geri kalması işime de geldi. Tiyatro Tarihi derslerimizde, (Önümüzdeki hafta) Euripides'i de okuyacağız.

Sabahattin Öğretmen ayrılınca tüm arkadaşlarda bir sevinç belirtisi seziliyordu. Psikoloji dersi için salona giderken birçoğu sıkıntıya gittiğini söylerken, sıkılmadan çıkılan bir dersten söz ettiği besbelliydi.

Yunus Kazım Köni, kocaman çantasıyla geldi. Önce gülümsedi "Günaydıııın!” diye uzatarak selamladı. "Günaydın!” sözünü çok sevdiğini söyledi. Gün-aydın, "Anlamı olan, zamanı belirten çok yönlü bir söz!” dedi. Sonra da, insanlar arası selamın psikolojik etkilerini anlattı. İlkokul öğretmenlerinin çocuklara "Günaydın! dediğinde onların, büyüklerin selamlaşmasında olduğu gibi kuru bir karşılık vermediklerini, tüm bedenleriyle çıkardıkları söze katıldıklarını anlattı. Sami Akını parmak kaldırdı. Öğretmen söz verince Sami Almancada da benzer söz söylendiğini anımsattı. Yunus Kazım Öğretmen:

-Elbetteee, benim sözüm bize mahsusluk değil zaten, acaba yanlış mı ifade ettim, efendim? deyip Sami'ye baktı. Devam ederek:

-Sizler bilmezsiniz, bizim yurdumuzda geçmiş, çocuklar için oldukça karanlıktır. Bizde çocuklar asırlar boyu ihmal edilmiştir. Ancak Tanzimat'la birlikte bir uyanma başlamıştır. Ondan önce sanki yurdumuzda çocuk yokmuş gibidir. Bakın, araştırın şarkılarımız arasından çocuk şarkısı var mı? Masallarımızda da, sözde çocuklar için denir ama hep yetişkinlerin başından geçenler anlatılır. Selamlar da öyledir. Hoş, özellikle selam sözlerinin ne anlama geldiğini büyüklerin de anladığı falan yoktur. Örneğin "Merhaba ya da Selamınaleykum sözlerinin bir anlamı olmalı. Olmalı değil doğal olarak var. Merhaba, rahatolun, rahat oturun anlamı taşır. Ancak bu rahatlık yerine göre çok daha geniş anlamlara kayar. örneğin inançlarımız içinde Peygamberimizin müjdecisi olarak benimsenmiş, kutsal bir yanı bulunan Mevlit'in bir bölümünde:

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Cümle zerrat'ı cıhan idup nida

Çağrışuban didiler kim Merhaba,

Merhaba ey al'i sultan merheba,

Merhaba ey kan-ı irfan merhaba

Merhaba ey bülbül-i bağ-ı cemal

Merhaba ey aşna-yı Zülcelal

Merhaba ey padişah-ı du cıhan

Senin için oldu kevn ile mekan!

. . . . . . . . . . . . . . . . .

denilir. Buradaki merhabaların kapsadığı geniş anlamlarla sıradan iki insanın yolda karşılaşınca ağız ucuyla söylediği merhabaları aynı kefede tartamayız. Bir simgedir, biz onu olduğu gibi benimsiyoruz ama söz, anlam olarak, insanlarımızın konuştuğu dilden değil. Sanki bir başka dilin selamını söylüyoruz! Öğretmen bu kez Sami'ye bakarak güldü, "Ne dersiniz efendim? " dedikten sonra Almanca selamları sordu. Sami Akıncı, Gutentag, Gutenabend, Grüssen, Begrüssen! diye sıralarken öteki arkadaşlar da İngilizce olarak good afternoon, good bye, good eve-ning, good morning demeye başlanınca öğretmen:

-İşte duyuyorsunuz, anlam olarak pek fark etmiyor, hepsi işlev-anlam birliği içinde! deyip elini kaldırdı. Öğretmen bu kez:

-Bugünkü konumuz bu değildi. Ancak bu konuya da hep değinmek istiyordum. Biz kural koyucu değiliz, öğretmen kaldığımız sürece de böyle bir sorumluluk taşımayacağız. Ancak bireyle toplum arasındaki sıcak ilişkilere zaman zaman girmek zorunda kalacağız. Çünkü toplum yaptırımları değişmez değildir. Değişir ama nasıl değişir? Bireylerin sağduyulu (o aklıselim dedi) direnişiyle. Konuşmamıza neden olan "Günaydın!” bunun güzel bir örneğidir. Salt o mu? Süleyman Çelebi'nin Mevlit'i de bir bireysel çıkıştır.

Öğretmen yerinden kalkıp arada yürüdükten sonra, ilk derslerde sorulan soruların bir bölümünün Sigmund Freud üzerine olduğunu anımsattıktan sonra sorular sordu. Hasan Gülel, Veli Demiröz, Mehmet Goydemir, Şükrü Koç, Hasan Özden, Süleyman Karagöz, Faki Yörük, Burhan Güvenir parmak kaldırdı. Öğretmen parmak kaldıranlar arasında bir ayırım yapmamak için hiç bakmadan:

- İlk parmak kaldıran arkadaşımız! deyince Hasan Gülel kalktı. Freud'un bir tıp doktoru olduğunu, sonradan işi delilere döndürdüğünü söyleyince gene parmaklar kalktı. Hasan Özden ise oturduğu yerden düzeltme yaptı:

-Deliler değil, hastalar, bunalım geçirenler! Bu kez Azmi Erdoğan da söz almadan:

-O da aynı şey! değil mi? diye sorunca. Kalkık parmaklar çoğaldı. Öğretmen salonun tümünü gözler gibi yaptıktan sonra değişik bir sesle biraz da gülümseyerek:

-Bende, bu konuyu tartışmaya hazırsınız gibi bir kanı uyandırdınız, efendim! dedikten sonra kendisinin bir kaç söz söylemek gereğini duyduğunu, söz isteyenlerin bundan sonra konuşmalarını rica etti. Parmaklar indi. Öğretmen:

- Sigmund Freud öncesinde, Weber-Feschner deneyleri, arkasından da Wilhelm Wund laboratuvarı, Psikoloji biliminin pozitif bir bilim olduğuna inandırdı. Bu olumlu girişimi duyan insanlar, ne olursa olsun diyerek değil yarar umarak laboratuvarlara koştular. Ancak ortada pek kavranamamış bir gerçek vardı: Psikoloji bir genel tıp bilimi değildi. Bunu dertli insanlara anlatmak o denli kolay olmadı. Bunu anlatmak için uzunca bir süreç yaşadı. Bu süreçte bir ayırım olmadan tıp-psikoloji uzmanları birlikte çalıştı. Bu birlikteliğin birlikte yanılgıları da oldu. İşte bu yanılgılar sürecinde yapılan bir takım gözlemlerin, başvuruculardaki sayrılıkların kaynakları, tartışmalara yol açtı. Bu tartışmalar, tartışanları arasında büyük bir görüş ayrılığı yaratınca, Psikoloji bilimi değil hastaya tanı koyma yöntemleri, hastalığın türleri, kaynakları, hastalığın önlenmesi yöntemleri üzerinde iki görüş ortaya çıktı. Bu iki görüş bir birine karşıt değil. Görüşün biri ki bu psikologların görüşüdür. Psikoloji bir pozitif bilimdir, tıpkı Fizik-Kimya bilimleri gibi. . Bu bilimlerin alanına giren nesnelerle ilişkisi neyse Psikoloji biliminin de konusu olan insana yaklaşımı sınırlı kalmalıdır. Diğer görüştekiler ise; Psikolojinin konusu insandır. İnsanların sağlığı, insanlar için önemlidir. Tıp alanında çalışanların verilmiş sözleri vardır. Örneğin Hipokrat yemini gibi. Bir hekim, hastasını yüzüstü bırakamaz, buna hekimin vicdanı razı olmamalı. İşte bu sava katılan bir grup psikoloji uzmanı bu vicdani kaygılarla belli kaynaklı hastaların yardımcısı olabileceklerine inanarak genel Psikoloji kuramı içinde mikrobik yanı olmayan rahatsızlıkları ayıklayarak tedavilerini üslendiler. Bu yolun yöntemi ya da yöntemleri kişinin psikolojik durumunu irdelediği için de işlemin adına Psiko-analiz denmiştir. Genelde ruhsal ayrışım, ruhu irdeleme anlamı taşır. Bu görüşün en önde gelen savunucusu Sigmund Freud olduğundan Psiko-analizle Sigmund Freud birlikte anılagelmiş, bir bakıma özdeşleşmiştir. Öğretmen sözünü bitirirken ders bitti. Zil sesini duyan öğretmen:

-Ders bitti ama bizim sözümüz bitmedi, efendim! Gelecek derste siz de konuşacaksınız, efendim! deyip ayrıldı. Öğretmen çıkınca Burhan Güvenir ayağa kalktı, önemli bir duyuru yapacakmış gibi sağa sola bakındı. Doçent İbrahim Yasa hakkında bir şeyler söyleyeceği sanılarak susuldu. Böyle olacağını hesaplayan Burhan Güvenir:

-Arkadaşlar, psiko-analizi anlamadınızsa hiç üzülmeyin, bundan sonra ben size bunu dilediğiniz zaman anlatırım. Ben o denli güzel anladım, bunu bilesiniz! dedi. Dediğine de herkesten çok kendisi güldü. Kadir Aytekin "Bilgiç Burhan” deyip üstüne atladı, Fakı Yörük ise “yaşa açıkgöz Satılmış!” diye haykırdı ama Burhan Güvenir oralı olmadı, Kadir'i itekledikten sonra alnına dökülen seyrek saçını düzelterek:

-Size iyilik yaramaz, zaten terbiyesizler! deyip yürüdü. Gerçekten de arkadaş doğru söylemişti. Psiko-analizi tam olarak anlamadım ama psikoloji ile psiko-analiz ilişkisini ben de anlamış gibiyim ya da öyle bir sanıya kapıldım.

Yemekte, deli, ruh hastası, hasta ayırımları tartışıldı. Delilik üstüne tüm arkadaşların az-çok bilgisi var. Yalnız, Ekrem Bilgin kendi yöresi Ödemiş için deli olmadığını söyledi. Kamil Yıldırım da "Sen gidince o da olacak!” deyince hep güldük. Ekrem, "Sen gidince!” sözünü "Sence!” anlamış, savunmasını ona göre yaptı:

-Bence değil, tüm Ödemişliler böyle biliyor! deyince makaralar iyice boşandı. Bu kez de Ekrem sordu:

-Bu kadar gülmeniz için ben ne söyledim? Ekrem'in en yakın arkadaşı Halil Yıldırım yardıma koştu:

-Arkadaşım, sen hem atıştırıyorsun hem de bunlara karşılık veriyorsun, birinden birini bırakmazsan bunlar sana daha çok gülerler. Olayı değiştirmek için ben de bizim köyün delisi Ramadan'ı anlattım. Ramadan, görünüş olarak uzun boylu çok güçlü biri gibi görünüyordu. Onu iyi tanıyanlar zaman zaman takılır, karşısına birini çıkarıp güreştirmek isterlerdi. Ramadan güreş bilmediğini söyler yanaşmazdı. İyi tanıdıklarıyla senli benli konuşur; akıllı akıllı sözler söylerdi. Kendisini en çok kızdıran çocuklar olduğu için tüm çocuklara düşmandı. Ramadan üstüne kahvede çok üzücü sözler dinlediğim için öteki çocukların Ramadan'a takılmalarına katılmıyordum. Bir keresinde de birlikte oynadığım çocuklar, kuyu başında su içen Ramadan'ı taşa tutmuştu. Taş atanları durdurup, Ramadan'ın su içmesini sağladım. İyi bir şey yaptığımı sanarak orada durdum. Ramadan yanımdan geçerken elindeki sopayı bana vurmak için kaldırınca arka arkaya çekilirken yere düştüm. Arkadaşlar uzaktan beni izliyormuş birden adımı söyleyerek bağırdılar. Çağrılara gelen olmadı ama Ramadan sopasını atıp kaçtı. Ben suçlu değildim, Ramadan neden bana böyle davrandı anlayamadım. Sık sık kahveye geliyordu, çok uzun bir süre de gelmedi. Bir bayramda geldiğinde sordum:

-Neden bana vurmak istedin? Birden sinirlendi, elini yumruklayıp işaret parmağıyla sinirli sinirli beni göstererek:

-Bacak kadar çocuksun, sen benimle alay edemezsin, bunu bil! dedi. Arkasında da:

-Kahvenize geliyorsam senin için değil bunu da bil! deyip kapıya doğrularak hızla çıktı. Babam dükkanda ona bir şeyler hazırlamış, vermek üzere geldiğinde, gittiğini görünce arkasından seslendi. Ramadan birden durdu, ağır ağır döndü, bir süre düşünür gibi duraksadıktan sonra koşarak geldi, babamın elini öptü. Sanki az önceki Ramadan o değildi. Bana da gülümsedi. Ne var ki bu kez de ben gerçekten bir korkuya kapıldım:

-Bana kinlenmiş, ya bana bir kötülük yaparsa!!! Ramadan gittikten sonra durumu babama anlattım. Beni korkutmamak için mi, yoksa Ramadan'ın durumunu iyi bildiği için mi bilmem, babam beni dinlememiş gibi:

- O, senin düşündüğünü düşünebilse Ramadan’lıktan kurtulurdu. Benim bildiğim Ramadan 30 yıldır böyle. Onun dünü olmadığı gibi yarını da yok. O yatıp kalkıp değişmeyen bir gün yaşıyor. Biz onu Edirne'ye de gönderdik, İstanbul'a da. Verilen cevap aynı oldu; " Eceli gelene dek böyle yaşayacak!”

İşte deli denilen insanlar böylesi durumdakiler. Psikoloji uzmanları böyleleri üzerinde durmuyorlar. Bunların düşünce mekanizması herhangi bir hayvanınkine benziyor. İnsana benzeyen tarafları ise, daha önce edindiği alışkanlıklarla, sindirim, dil mekanizmalarıdır. Psikoloji laboratuvarlarında nelerin yapıldığını geçmiş derslerde az da olsa gördük. Ankara okullarında Dr. Ziya Talat'ın yaptığı çalışmaları anlatırken öğretmen bu konuda bilgi vermişti. Ancak o zaman öğretmen, Sigmund Freud'la arkadaşları daha ileriye giderek bireylerin salt son durumlarını değil geçmişteki yaşamlarını, karşılaştığı olayları hatta anne-baba ya da secere durumlarına vara dek araştırma yaptıkları ayrıntısına inmemişti. İşte bu söylenmesi geciken ayrıntı gerçekte Psiko-analizcilerin çalışma alanlarıydı. Küçük yaşta büyük bir korku geçiren kişinin bu korkuyu unutsa bile, beyninden silinmediğini belki de bir başka biçimde kişiyi etkilediği savı ileri sürülmektedir. Bilgin olmamakla birlikte gözlemlerine dayanarak bu savı dolaylı olarak da olsa ortaya döken romancıların, örneğin Dostoyevsky'nin Karamazof Kardeşler'indeki Smerdiyanikof, Emily Bronte'nin Rüzgarlı Bayır'daki Heathcliff, Jules Verne'nin Deniz Altında Yirmibin Fersah'taki Kaptan Nemo tipleri, çocukluklarında geçirdiği kimi zorlu olayların etkisiyle acımasız kişilikler geliştirmiştir. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Victor Hugo'da, Balzac'ta, Tolstoy'da da bu örnekler vardır. Dostoyevsky daha da ileri giderek Karamazof Kardeşlerindeki Başpapaz Starec Zosima'ya Psiko-Analiz akımının ilk muştusunu verdirmektedir.

Ben bilgiçlik taslayarak konuşmayı uzattım. Nöbetçiler masaları toplamaya başladılar. Masalar hep boşalmış. Enstitü Bölümü Yemekhane Başkanı Mesut Aygen (Müzik çalışıyor, beni iyi tanıyor) geldi:

-Oturabilirsiniz abiler! dedi. Teşekkür ettik:

-Bölüm Başkanımız aynı düşüncede olmayabilir! diyerek kalkıp Müzik salonuna gittik. Gerçekten Bölüm başkanı bizim gibi düşünmüyormuş:

-Nerde kaldı bunlar? deyip bizi çağırtmak için arkadaş yollamış. Muttalip Çardak yolda karşıladı:

-Nerdesiniz iki gözüm, kendinizi özlettiniz! türü nazik konuşma denemesi yaptı. Kamil Yıldırım gecikmeden yanıtladı:

-Nerden çıktı karşımıza şimdi bu "Ke-te-be" özentisi? Öztekin Öğretmen kapıdaymış, susarak salona girdik.

Öztekin Öğretmen çoktandır Koro çalışması yapmadık, hem parçaları gözden geçirelim hem de siz şu koro yönetim işini pişirin! dedi. Koroda söylenen türkülerin çoğu Çifteler Köy Enstitüsü'nden gelme. Şaka da olsa arkadaşların ara ara, onlar konuşulurken "Bizim!” demeleri sinir bozuyor. Koro çalışmalarında repertuvarımıza yeni şarkılar(Okul şarkıları) katmamızı önerdim. İlk müzik derslerimize giren Adem Gürçağlayan Kırat, son müzik Öğretmeniz Asım Kaveller de Kepirtepe'de bize özellikle çok sevdiğimiz iki şarkı öğretmişti, Tarlalar, Avcılar. Önce Tarlaları, arkadaşlara öğretmek istediğimi söyledim. Öztekin Öğretmen çok memnun oldu. Şarkıyı piyanoda bir kaç kes çaldım. Abdullah Erçetin iki kez söyledi, sözlerini büyük tahtaya yazdık. Öğretmenin bize ayırdığı süre içinde şarkı öğrenildi. Öztekin Öğretmen çok memnun kaldığını tekrar tekrar söyledikten sonra da:

-Ötekini de haftaya öğretir Abdullah'la ikiniz sıranızı savarsınız! diyerek güldü. Arkasından da:

-Haftada bir şarkı ya da türkü, on dört kişi olduğunuza göre 14 hafta eder, bakın bakın tam da mayıs sonuna uygun düşüyor; ne rastlantı!

Öğretmen, artadaşlara dönerek tekrarladı :

-Bundan böyle aynı yöntemle şarkı-türkü öğrenmeyi sürdüreceğiz, duyduk duymadık demeyin! Muttalip Çardak sözün özünü kaçırmadı:

-Öğretmenim, hiç değilse "Duyduk demememize izin verdiğiniz için teşekkür ederiz! dedi!” Öğretmen Muttalip'in sözünü önce önemsemedi, Arkadaşlar gülünce üstünde durarak yakınındaki Talip'e sordu:

-Ne dedi bu? Talip Apaydın biraz çekinerek:

-Kelime oyunu yaptı efendim, siz, "Duyduk duymadık demeyin dediniz ya, ondan; "Duymadık demeyin gibi duyduk da demeyin anlamını çıkarıyormuş. Öğretmen kahkahayla güldü. Muttalip'e dönerek sordu:

-Doğru söyle, ben senin kulağını Çifteler'de hiç çekmiş miydim? Muttalip:

-Çektiniz öğretmenim! deyince öğretmen:

-Öyleyse ödeşmiş olduk! deyip alışageldiğimiz el şaplatmasıyla kemancıları karşısına topladı. Ben de notalarımı alarak alt piyanoya indim. Diabelli Rondo'yla başlayıp arkasından tüm parçalarımı tekrarladım. Bütün dikkatımla Mozart 331 kv. No: 11Sonatın ilk 1. 2. bölümlerini çalıştım. Bu sonata bu ilk bakışım değil daha önce de bir kaç kez girişimde bulunmuştum. Bu kez işi daha sıkı tutmak niyetindeyim. 1. Bölüm Andante grazioso(Ağırca, yumuşak. ) Son bölüm olan Allaturca, Allegretto, çabukça. . . . Sözde burasını çalıyordum (! ) Bu sonatın, Faik Canselen Öğretmenin tanımladığı sonatlardan farklı olduğunu şeklinden anladım, Ağır bir girişten sonra 1'den 6'ya de ek numarala bölümler var, hepsi birbirini andırmakla birlikte çok değişik sesler veriyor. 1. bölümle son bölüm numarasız, apayrı karakterdeler. Mozart Sonatları kitabındaki eklere de baktım, ilginç açıklamalar var. Özellikle trillerin yapılacağı şekillere bakınca şaşırdım. Gerçekten onlara uyulacaksa işim oldukça zorlaşacak. Asım Öğretmeni anımsadım, notalar üstene konuştuğumuz bir gün sormuştum:

-Çaldığım parçaların notaları hemen hemen hepsi 4'lük, 2'lik 1'lik, 8'lik bilemedin 16'lık oluyor. Bu 32'liklerle 64'lükler nerede geçer? Asım Öğretmen gülerek:

-Ohoooooo o, sen onlara gelene kadar ihtiyarlarsın! demişti. Ne ihtiyarlaması öğretmenim? İşte önümde 32'lik, 64'lük notalar duruyor. Asım Öğretmeni görünce bu şakasını ona anımsatacağım; "Mozart Sonatı çalışıyorum, önümde bir sürü 32'lik, 64'lük nota var!” diyeceğim. Bakalım ne diyecek? Sanırım o da şimdi bunlarla uğraşıyordur. Bir basışta si-do-si-la-si, beş tane 32'lik. ya buna ne demeli? mi-fa-mi-re(diyez) mi-fa. altı nota. Ancak mi-32'lik, fa-mi-re(diyez) 64'lük, fa gene 32'lik. Bunlar bir vuruşta olacak. ya bu, ya bu? Do 4'lük, bağlı olan do-re-do 64'lük, bitişikse-do 32'lik, bitişik re 16'lık. Bunları çalarken sol el de 32'likler üstünde geziyor. Oldukça karamsarlaştım. Bu sıra Hüseyin Çakar geldi. Durumu ona da açtım. Çakar gülümseyerek:

-Sen çok erken girdin oralara. Geçen yıl bize derse gelen Prof. Zückmayer, piyanoyu sevdirmek için uzun uzun çalardı. Onun çaldığı notalarda bunları görünce hiç bir zaman böylesi parçaları çalamayacağımı anlamıştım. Biraz da bu nedenle elimizdeki metodun dışına çıkmayı düşünmüyorum. Sen daha heveslisin, hevesin kırılmasın, başkaları çaldığına göre istersek biz de çalarız. Geçen yıl, Prof. Zückmayer'in küçük kızını dinlemiştim; 6-7 yaşlarında Mozart sonatı çalıyordu. Hüseyin Çakar çok iyi niyetli, beni umutlandırmak için ellerimin piyano çalmaya çok elverişli olduğunu söyleyerek kendi ellerinin yetersizliğinden söz etti. Parmakları, hem kısa hem de kalınmış. Parmaklar kalın olduğundan kromatik nota seslendirmelerinde zorluk çekiyormuş. Hüseyin Çakar'ın konuşması geri tepen hevesimi bir noktada durdurdu. Faik Öğretmenin övütlerini de düşündüm, Faik Canselen Öğretmen:

-Yeni başlayacağın parçaları önce çok ağır çalacaksın. Ağır çaldığını çabuklaştırmak kolaydır ama bir parçayı normal temposunda çalışarak başarmak hem çalışmanı zorlaştırır hem de çok zamanı alır! demişti. Piyanoyu Çakar'a bırakıp yukarı çıktım. Yukardaki arkadaşlar Mehmet Yelaldı'nın çevresini sarmış keman dinliyorlar. Yelaldı'nın çaldığı parça, benim yıllardır kulağımdan gitmeyen bir ses; Toselli Serenad! Serenadın güzelliği mi yoksa anlatanın anlatış nedeni mi, bunu bana unutturmamıştı. Süheyla öğretmen çaldığında beğendiğimi söyleyince:

-Onun bir de öyküsü vardır, o daha ilginç, deyip neredeyse gülümsemesine acı katarak anlatmıştı:

-Enrico Toselli yakışıklı halktan bir İtalyan gencidir. Güzel bir kontese aşık olmuştur. İtalyan geleneklerine göre seven erkekler sevgilerine, gece gidip penceresi altında bir serenad çalıp söylemek zorundadır. Enrico Toselli'nin yüreği öyle yanmış ki bu serenadı besteleyip güzel kontesin balkonu altına giderek söylemiştir. Kontes serenadı çok beğenmiş, beğenince de anlaşmaları kolay olmuş. Ancak kontes, Toselli'yi bestecilikten vazgeçirmiştir. O nedenle Enrico Toselli, tek serenadla tanınan bir bestecidir. Bu öyküyü dinleyince, böylesi bir besteci olma tutkusuna tutulacağımı sanırken tersine alaturka şarkıları bile akordiyonla çalmaya başlamıştım. Kalamıştan Bir Vapur Kalkıyor, ya de Sende Kara Sevda Var Cevriyem. Daha sonra bu öyküyü Asım Öğretmene anlatınca, Asım Öğretmen gülmüş:

-Bu tür tevatürler sanatçılar için sonradan uydurulur. Bu anlattığın sevgililer pencerelerinde serenad söylemeler çok eskidenmiş. Enrico Toselli 1926 yılında genç yaşında ölen bir amatör müzikçidir. Serenadı gerçekten güzeldir ama, biz tam olarak İtalyan müziğini tanımıyoruz. İtalya'da binlerce Toselli ayarında serenad vardır. Asım Öğretmeni hem inanarak dinlemiş hem de belleğimdeki (Kontesli-Süheyla Öğretmenli) öykü için üzülmüştüm.

Mehmet Yelaldı, melodiyi anımsadığım kadarıyla başlarda güzel çalıyor. Hemen hemen yarıdan sonrasında sesler kayganlaşıyor. Keman çalışan arkadaşların buna dikkat ettiği yok. Zaten başkasından dinlemedikleri için buna razılar. Bu nedenle hayran hayran dinlediler. Keman çalmıyorum, doğrudan onlar gibi etkilenmedim ama bir yandan da Mehmet Yelaldı'yı kıskandım. İçimden "Yarımyantalak bir parça çalıyor, alkışlanıyor. Benim çaldığım Mozart, Schumann, Schubert, Diabelli parçaları değil aylarca önce çaldığım Beethoven'in Dağ Faresi parçası bile Toselli Serenad değerindedir!” deyip yerime oturdum. Gene de parça bana Süheyla Öğretmeni anımsattığı için melodi zihnimde uzun uzun tekrarlandı.

Yarın Toplumbilim dersimiz var. Öğretmen ayrılırken:

- Bu derste üstünde durduğumuz, kendi yörelerinizdeki halkın giysi durumlarını düşünün! demişti. Yöre sözü ile sanırım kendi köylerimiz denmek isteniyor. Öyleyse ben, bizim köyde giyilen giysileri anlatacağım. Önce kolayıma geldi. Köyde erkeklerin giydikleri kışları ya da serin havalarda şayak denilen evlerde dokumalar. Genelde kara koyun yününden önce iplik yapılıp evlerdeki, bizim köyde düzen delilen mekiklerle dokurlar, sonra Dolap dedikleri yerlere ötürüp, okumaları dolaplatırlar. Daha ince gibi olan dokumalar, dolaptan sonra tüylenip kalınlaşır. Onları terziye diktirip giyerler. Yazın ya da sıcak havalarda giydikleri de benzer şekilde hazırlanır. Renkleri değişik olur. Ancak genelde kara koyun yünü gene egemen olur, bunlar dolaplanmazlar. Bunlar terzilerde pantolon olarak dikildiği gibi evlerde elle de dikilir. Çocuklar, yaşlılar, çırak ya da çobanlar için elde dikilir, delikanlılar, yetişkin varlıklılar bunları da terzilere diktirir. Bayanlar için dokunanlar dolaplattırılmaz. Onlar daha ince iplikle dokunur. Genelde bayanlar kendileri için çok ince iplik yapıp yerine göre pamuk ipliği ya da satın aldıkları iplikleri karıştırarak renkli dokuma yaparlar. Salt koyun yününden yaptıkları, başka yerlerde bayanların sarındığı çarşaf yerine bizim köydekiler ferace denilen bir giysi örtünürler. Bu, genelde siyah istendiğinden, özellikle onları beyaz yünden dokuyup siyaha boyarlar. Bizim köyde yatak, yorgan, yastık, minder izi evlerde kullanılan tüm gereçler evlerde dokunan dokumalardan yapılır. Yataklar için okuldaki gibi çarşaf kullanılmaz, onların yerine yaygı denilen çok ince dokumalar vardır, onlar kullanılır. Yaygılar da iki, türlüdür, biri yataklarda kullanılan(Çarşaf gibi) ötekiler de işte, sebze, meyve kurutmalarda ya da ıslanmaktan, tozdan korumada kullanılmakta olanlardır. Kızların gelinlik hazırlıklarında da değişik dokumalar olur. Özellikle gelinin feracesi yeşil renge boyanır. Bu, çok eski bir gelenekmiş. Yeşil ferace bir kez giyilip bir daha giyilmez sandıkta korunurmuş. Bu yeşil ferace olayı benim ilgimi çekmişti. Annemin, büyük ablamın yeşil feracelerini gördüğümde, küçük ablamın neden olmadığını sormuştum. Yeşil ferace karşılıklı anlaşmalı evlilik gelinleri için hazırlanırmış. Küçük ablam tek yanlı evlilik yaptığı için (Kaçarak evlenmişti) onun yeşil ferace giymesi söz konusu değilmiş. Bu yeşil feracelere ben gülerken büyük ablamın gözlerinden yaşlar akardı. Ablamın yaşlı gözlerine bakamazdım, o burnunu silerken ben yanından hemen sıvışırdım. Sıvışırdım ama benim de gözlerim dolu dolu olur, burnum kaşınmaya başlardı. . . . .

Not: Bu anımı ekledim ama öğretmen benden soru sorarsa bunları anlatacak değilim. Giysi bölümünü anlatıp keserim. Bu konuda başkaca soru çıkarsa daha önce hazırladığım notlarımdan ekleyeceğim.

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ