Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

30 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

"Köy Enstitüleri Yarının Türkiyesi" Diyen Yazar Bizi Mutlandırdı

 

5 Mart 1944 Pazar

 

Dün öğle yemeğinde duyurulmuş, bugün saat 15.00’te Büyük Salonda toplanılacakmış. Açıklama yok. Ancak, duyuru Eğitimbaşı Tahsin Türkbay'dan geldiğine göre olası ki o konuşacak. Müdür Hürrem Arman olsa, onun adı duyurulurdu. O saate dek banyo işimizi atlatmamız gerekiyor. Biz, Halil Dere ile zaten onu konuşmuştuk; banyo işleri öğleden önce!

Kahvaltıda varsayımlar sıralandı, Tahsin Türkbay:

-Gelen müdürlere çok nazik davranın, bir iki yıl sonra onların emrinde çalışacaksınız! Araya söz sokuşturuluyor:

-Biz görevimizi tam yaparsak bize ne diyebilirler ki? Tahsin Türkbay adına yanıt veriliyor:

-Köy Enstitüleri'nde görev yapma diye bir durum sözkonusu değildir. Senin görev yapıp yapmadığını okul müdürü bilir; o, "Yaptın!” derse yapmış olursun. Bakın ben burada hiç bir iş yapmıyorum ama bana kimse bunu söyleyemiyor. Çünkü Müdür Bey, Allah razı olsun, benim de yapmadığımı sandığım görevlerimin iyi yürüdüğünü söylüyor. Sizi bilgilendirmeye gelecek olan müdürler daha deneyimlidir, içlerinde bizim müdürümüzden yaşlıları, daha okumuşları hatta Avrupa görmüşleri vardır.

Bu savaş içinde Avrupa’yı nasıl görüyorlar? Siz adam olmazsınız çocuklar, söz anlama yetenekleriniz gelişmiyor. Avrupa’yı "Gördüm!” demek için Avrupa’ya gitmeye ne gerek? Daha büyüklerimizden biri:

-O Avrupa gördü! derse kime ne söz düşer? Bunu hiç unutmayın:

-Söz gümüş ise sükût altındır. Sakın sakın altını bırakıp gümüşe yeltenmeyin!

Sözde karşılıklı konuşmuşçasına bu tür sözler yakıştırarak kendi kendimizi bir süre güldürdük. Başkan Hüseyin Atmaca duyuruyu tekrarladı, kimin konuşacağını o da söylemedi. Bu kez de Hüseyin Atmaca için laf uyduruldu:

-Başkanlık işlerinin çok ağır olduğu için kendisi bırakmak istemiyormuş. Bırakırsa o denli iş altına girecek bir başka arkadaşın ezileceğinden kaygılanıyormuş. O nedenle okulu bitirene dek Başkanlığı sürdürüp aynı zamanda bir demokrasi dersi vermek istiyormuş (!) Yerini alacak bir başkasının seçildiğini görmeden okuldan ayrılmak! (*) Atmaca'yı tutanlar önce gülmeyi kestiler, sonra da haksızlık edildiğinden söz ettiler. İki yüzlülük! gibi laflar edildi. Tahsin Türkbay'a gülmek, Tek yüzlülük, Hüseyin Atmaca'ya gülmek İki yüzlülük oldu. Üç yüzlülük var mı? diye sordum. Sorduklarım sustu ama ben konuşmamı sürdürdüm. "Yok mu? " Öyleyse 3. yüzlüler yerini Yüzsüzler dolduruyor! . . . .

Halil Dere imdadıma yetişti, konuşmayı kesip kalktım. Koşar adımla değilse bile duraksamadan traş olup banyomuzu yaptık. Toplantı uzun sürebilir, olasılığını düşünerek koşarca piyanoya döndüm. İki piyano da boş. Önce yukardaki piyanoda çalıştım. 2. sınıftan kimsecikler yok. Onlar olmayınca daha rahat oluyorum. Onlardan da bana pek karışan olmuyor ama gene de onlar olunca tuşları surdinliyorum.

Faik Canselen Öğretmenin İtalyan bestecilerinin armoni anlayışı üstüne söyledikleri aklıma takıldı Clementi'den çaldığım sonatı bir daha gözden geçirdim. Sahiden o sonatı Faik Öğretmenle birlikte çaldığımız Beethoven'ın sonatıyla karşılaştırdım. Beethoven sık sık akorlara bastırıyor. Zaman zaman akor sesleri uzarken parmaklar yardımcı seslerde geziyor. Böyle olunca sesler yoğunlaşıyor. Clementi’de böyle bir seslendirme yok. Sanki o, tek seslilikten kurtarmak için, kullandığı sese yardımcı sesler eklemiş gibi sürdürüp gidiyor. Ben mi yanılıyorum? Nota kitaplığımızda Clementi'nin 12 sonatı da var. Onu açıp baktım. Hepsinde güzel melodileri var ama sesler hiç bir zaman gürleşmiyor. Kimi zaman insanın hoşuna giden Beethoven ya da Mozart sonatlarındaki ses yoğunluğunu onda bulamadım. Faik Öğretmenin çok sevmesine karşın Çocuk şarkısı (!) dediği Beethoven'in Für Elise'si bile Clementi sonatlarından daha yoğun ses veriyor. Kendi kendime yorum yaparak kalkıp yemeğe gittim. Yemekte konu gene Eğitimbaşı Tahsin Türkbay'ın konuşması. Önce yaşı tahmin edildi. Halil Yıldırım 60, Ekrem Bilgin 50 sınırını koydular. Arkadaşların çoğu 60 yaşını çok buldu:

- 60 yaşında olsa kamburlaşırdı!

-Emekli olurdu!

-Dişleri dökülürdü! gibisine yorumlar yapıldı. 50 yaş için de olasılıklar öne sürüldü.

- 20 yaşında öğretmen olsa, 30 yıllık öğretmen olur ki onu çoktan emekli ederlerdi. Buna karşı da:

-Belki bu yıl emekli olur!

-Hayır olmaz, onu başarılı saymasalar buraya Eğitimbaşı olarak atamazlardı. Daha yeni atama yapıldı sayılır, bir yıldır burada.

-20 yaşında nasıl öğretmen olur? Yüksek öğrenim görmedi mi?

-Hayır görmemiştir. Onda yüksek öğrenim görmüş bir durum yok gibi; olsa bir derse girerdi.

-Belki gelecek yıl girecektir! Okul müdürü Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji bölümünü bitirmiş, yüksek öğrenim görmüş sayılmasına karşın o da derse girmiyor. Eğitimbaşı Tahsin Türkbay sonunda 40'lı yaşlara indirildi. Bu kez de yaşlı görünme nedeni içki içmesine bağlandı. İçki içtiğini nereden biliyoruz? İçki içme işi de 2. sınıfların şakalaşmalarına dayandırıldı, doğru olup olmadığı bilinmeden bir yakıştırma.

Sonunda, bugünkü toplantının içeriği anlaşılır gibi oldu:

-Eğitimbaşı, gelen müdürlerin, kendi çalışmalarının örnek almaları için bir gösteriş programı hazırlamıştır. Bu toplantı da onlardan birisi sayılmalıdır. Demek oluyor ki biz bir süre sık sık böyle toplantılara çağırılacağız. Toplantıya katılmama önerildi. Ancak hemen niçin sorusu yöneltildi; niçin katılmayacağız? Soru yanıtsız kaldı.

İki saat dolu dolu piyano çalıştım, Faik Canselen Öğretmen gelirse, hazırım. Clementi'nin yarım sonatını da Clementi Sonatları kitabından tamamladım.

Salona gittiğimde salonun dolmuş olduğunu gördüm. Halil Dere bana yer ayırmış, oldukça kenar, ilgi çekmeden oturabilirim. Çevremde konuşulanları dinledim, halâ kimin geleceği kesin değilmiş. Az sonra kesin olmayan şey kesinleşti. Hüseyin Atmaca ile Eğitimbaşı Tahsin Türkbay geldiler. Hüseyin Atmaca'nın elinde bir dosya, Eğitimbaşı'nın az arkasında. Görünüşte ikisi de oldukça telaşlı. Alışkanlık nedeniyle ayağa kalktık. Eğitimbaşı, elleriyle işaret ederek oturmamızı istedi. Önce çok kıymetli zamanımızı aldığı için üzüldüğünü söyledi. Ancak her zaman bir araya gelerek ortak sorunlarımızı görüşmek istediğini de ekledi. Köy Enstitülerinin öteki okullarda olduğu gibi yönetimin öğrencilere kapalı kutu olmadığını, öğrencilerin katılımıyla güçlendiğini anlattı. Çifteler Köy Enstitüsü'nde bu öğrenci-yönetim elbirliğini başlattıklarında bir çok öğretmenin buna karşı çıktığını ancak zaman içinde onlara karşı başarı kazandıklarında o karşı olanların hepsinin sustuğunu anlattı. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in öğretmenlikten geldiğini, uzun yıllar öğretmen camiası içinde kaldığını, okul müdürlüğü, genel müdürlük, müfettişlik yaptığını, bu başarılarından ötürü Fransa'ya gönderildiğini, Fransa’daki okulları, daha doğrusu Fransız eğitim sistemini ayrıntılı olarak bir kitapla bize aktardığını, anlattı. Arkasından İsmail Hakkı Tonguç'un ise, okuma hevesinin daha çocukluğunda belli olduğunu, bu nedenle Bulgaristan'ın ta Silistre kentinden gelip okuduğunu, köylerde, kentlerde öğretmenlik yaptığını, başarısından dolayı Almanya'ya gönderildiğini, dönüşünde de başarılı çalışmaları görülünce İlköğretim Genel Müdürü olduğunu anlattı. Bunları, hemen hemen hepimiz başka zamanlar değişik insanlardan dinlemiştik. Eğitimbaşı'nın bugün tekrarlaması bende bir kuşku uyandırdı:

-Yoksa bunlar görevden mi ayrıldı? Kaygım uzun sürmedi. Eğitimbaşı, o başarılı eğitimcilerin seçtiği insanların da başarılı olduğunu, yoksa başarılı olmasalar onlar tarafından seçilmeyecekleri varsayımını öne sürdü. Hemen gözümün önüne İlk Müdürümüz Nejat İdil geldi, İsmail Hakkı Tonguç'un yazdığı mektubu okumuştum. Nejat İdil'e başarısızsın! diyordu. hatta; "Git, bir yerlerde çalış, başarılı ol, seni gene yönetici olarak atayayım!” önerisini yapmıştı. Bir onu düşündüm bir de buradaki yöneticileri. Bunların hiç biri Nejat İdil'in başardıklarını başaramaz. Aklım karıştı, dikkatimi konuşmaya döndürdüm. Eğitimbaşı sözü sonunda gelecek enstitü müdürlerine getirdi. Onlar büyük zorluklar içinde çalışıyormuş. Bekledikleri de takdirmiş, bu da onlardan esirgenmemeliymiş. Bizim ağırbaşlı davranışlarımız onlara büyük moral verecekmiş. Eğitimbaşı sözünü bitirince hepimize sordu:

-Soru sormak isteyen var mı? Tek bir el kalktı; 2. sınıflardan Hüseyin Yücel. Hüseyin Yücel, Çifteler Köy Enstitüsü'nü bitirmiş. Ancak o ateşli Çifteler savunucularından değil ama gene de Çiftelerli (!) diye düşündüm. Eğitimbaşı da Çifteler'den geldiğine göre falan diye düşünürken Hüseyin Yücel:

-Siz bizden, yanlış anlamadıysam, bizimle konuşacak Müdürlere soru sormamamızı, sorduğumuz sorulara açık açık inandırıcı cevap vermeyen ya da veremeyenler karşısında da susmamızı mı öneriyorsunuz? deyince Eğitimbaşı gözlerini yumarak başını salladı; "Hayır, hayır!” dedi ama soruya yanıt vermeden:

-Yanlış anladın! diyerek Hüseyin Yücel'e baktı. Bu sıra birden eller, parmaklar kalktı, konuşmalar oldu. Hüseyin Atmaca Eğitimbaşından izin isteyip Hüseyin Yücel'e söylermiş gibi:

-Yanlış anladın, adaşım; bizler Köy Enstitülerinde açıklığı ilk kez uyguladık. Nöbetinde kusur eden öğretmeni, arkadaşlarım bilir, ben eleştirdim. Okul Müdürünün hakkımızda çıkan yasayı açıklaması için tüm öğrenciler olarak biz uyardık. Bu nedenle bizden bu konuda hiç kimse başka türlü davranmamızı isteyemez! Eğitimbaşı başını sallayarak Hüseyin Atmaca'yı onayladı. Ancak ok yaydan çıkmıştı. Hüseyin Yücel Hüseyin Atmaca'ya teşekkür edip oturdu. Oturdu ama gene parmaklar kalktı. Bu kez sorular Hüseyin Atmaca'ya yöneldi. El kaldıranlardan biri de Abdullah Ön'dü, Hüseyin Atmaca ona konuşması için işaret verince Abdullah Ön:

-Bir müdürler gelecek haberi yayıldı, günlerdir tekrarlanıp gidiyor. Benim bildiğim buraya her gün onlarca insan gelip gidiyor. 20 Köy Enstitüsü var bunların olsa olsa 20 müdürü olacaktır. Hepsinin bir günde gelmeyeceğini de duyuyoruz. Öyleyse bu müdürlerin gelişindeki olağanüstülük nedir? Arkadaşların çoğu güldü ya da gülümsedi. Hüseyin Atmaca da gülümsedi, yüzünü Eğitimbaşıya çevirdi. Eğitimbaşı, boğazını temizler gibi hıg, hıg, hıggg! yaptıktan sonra:

-Deminden beri ben de bunu anlatmaya çalışıyorum. Bunlar bizim özel konuklarımız! gülenler oldu.

İzin istemeden Süleyman Alkan kaşlarını çatarak konuştu:

-Durum anlaşılmıştır arkadaşlar, sözü uzatmanın bir anlamı yok, derslerimiz var, boşuna zaman kaybetmeyelim! Herkes sustu. Eğitimbaşı, bu tür toplantıların sık sık yapılacağını söyleyip ayrıldı. O gidince Süleyman Alkan, biraz da çıkışırca ortaya konuştu:

-Yahu, hep biliyoruz işte, bizim yönetim işlerinde bir kopukluk var. Bunu bile bile bilmezden gelip avunmanın bir anlamı yok! Biz, deneyimli insanlarız, gelen müdürlerle ne anlaşmazlığımız olabilir? Hakkı Tonguç söz arasında "Yüksek Bölümdekileri müdürlerin geleceğini önceden haber verin!” dediyse, o söz işte böyle bir duruma getirilmiştir!” Bir grup arkadaşın:

-Ağzına sağlık Süleyman Alkan! sözleri arasında dağıldık.

Salona inince herkes kemanlarına sarıldı ama yaylar bir elde kemanlar öbür elde bir süre gene konuşuldu:

-Gelecekse gelsin şu müdürler!

-Gelip ne anlatacaklar sanki bize, gitsinler Köy Enstitülerini karalayanlara anlatsınlar! Bunu söyleyince daha Köy enstitüsü olmadan başımızdan geçen bir olayı anlattım:

-Kepirtepe'deydik, kendi binamızı yapıp için girdiğimiz sıralardı, Trakya Köy Öğretmen Okulu'na satın alınacak yiyecekler için gazetelere ilan verilmiş. Bu ilânı gören İstanbul gazetelerinden bazıları hemen sordular:

-Hani bu okullar, yiyeceklerini kendileri çıkaracaktı? Daha buraya yeni gelmiştik, daha ne tarlamız ne de suyumuz vardı. Biz, dört ay içinde binamızı yaptığımıza sevinirken, bu görülmezden gelinerek, bizden buğday, arpa, biber patlıcan ya da peynir, tereyağ bekleniyormuşça yazılmasına tepki gösterip durumu okul yönetimine yansıttık. Okul müdürümüz de bizi haklı görünce, okul kamyonuna atlayıp İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğüne giderek yazı yazan gazetelerden temsilcilerle görüşmek istediğimizi tüm gazetelere duyurduk. İstanbul Milli Eğitim Müdürü Murat Uraz ile Milli Eğitim Bakanlığı Baş Müfettişlerinden Hayrullah Örs bize yardımcı oldu. Gazetelere telefon edildi, durum anlatıldı. Söz vermiş olmalarına karşın kendilerinin belirttiği buluşma saatinde, (Söz birliği etmişçesine) yazı yayınlayan gazetelerden kimse gelmedi. O gün tek Cumhuriyet Gazetesinden bir temsilci (Kemal Salih Sel) geldi. o gazetede zaten böyle bir yazı yazılmamıştı.

Şimdilerde ise, salt yiyecek değil her konuda yalan-yanlış acımasızca eleştiriler yapılıyor. Onlara yanıt verilse ya!

Susuluyor ama tüm arkadaşlarda bir kuşku, bir güvensizlik var.

Kendi kendime konuşarak, notalarım koltuğumda alt odaya geçip Tschaikowsky'nin Polis Dansı'nı çalıştım. Tüm çabama karşın olgunlaştıramadım. Faik Öğretmen verirken:

-Küçük bir parça sayılır! demişti. Yoksa "Demir leblebi!” mi demek istedi? Diretmedim, başka parçaları açtım, Beethoven sonatı tekrarladım. İçimden de "Bu hafta da Tschaikovsky'nin Polis Dansı çiğ kalsın!” demeye kalmadı Mehmet Zeybek ufuldayarak geldi. İlk sözü:

-Azıcıkta ben çalışsam! Arkadaş için zaten çalışamıyor, deyip üzülüyordum, hemen kalktım, başarılar dileyip ayrıldım. Mahir Canova Öğretmenin tembihlediği okunacak yazılar vardı, onları karıştırdım.

Yemekte gene gündüzkü toplantı konusu açıldı. O şöyle dedi, bu böyle dedi sözleri arasında Hüseyin Atmaca yanımızdan geçerken bana:

-Seninki geldi, haberin olsun! dedi. Bu, Faik Canselen Öğretmen geldi! demekti. Bende hiç bir tepki olmadı. Belki:

-Gelirse gelsin! şeklinde bir tepki olabilirdi, o da olmadı. Her zaman neden çok sevinirdim? Kendime bunu sordum. Gene de konuşmalara fazla kapılmadan yemeğimi yeyip gittim. Notalarımı hazırlayıp öğretmeni bekledim. Faik Öğretmen çok neşeli geldi, baharın belirtilerini anlattı. Yazın buraları çok güzel olur! deyince "Biliyorum!” dedim. Faik Öğretmen hiç duymamış gibi:

-Sen nereden biliyorsun, geçen yıl burada yoktun! deyince 1941 yazını tümüyle burada geçirdiğimi, Şimdiki Hasanoğlan Köy Enstitüsü ilk binasının temeline, öğrenci olarak ilk kazmayı vuran, ilk harcı atanlardan biri olduğumu anlattım. Faik Öğretmen hayret ederek:

-Ben Kepirtepe falan gibi bir takım sözler dinledim ama hangi taşı nereye koydumsa burayla Kepirtepe arasındaki ilişkiyi tam kurmamıştım. Gel, sen bana bunu bir güzel anlat! dedi. Notları alıp alt odaya indik. Ben de, Kepirtepe'den ayrılış nedenlerimizi, ayrılış koşullarımızı, Hasanoğlan'a gelişimizi, ilk günleri, sıkıntılı geçirdiğimiz ilk iki üç ayı, ondan sonra da sürekli inşaat çalışmalarını, öteki Köy Enstitülerinden gelenleri, tatil günlerinde müzik çalışması yaptığımızı anlattım. Müzik çalışmalarını anlatırken öğretmenlerimiz Behire Bil, Süheyla Başokçu öğretmenlerin adlarını da verdim. Faik Öğretmen birden:

-O bizim Süheyla mı? d iye sordu. Birden şaşırdım, kekeleyerek:

-O galiba, sizin orada, dün gördüm! diyebildim. Öğretmen sözümün üstünde durmadı:

-Vay İbrahim vay, sizin de başınıza gelenler pişmiş tavukların başına gelenlerden az değil! Böyle bir söz vardır; doğru söylememiş olabilirim deyip piyanoya döndü. Hiç çalmadığı bir ezgiyi tek elle çaldı. "Irmaktan geçemiyom da düş gördüm seçemiyom. Sen benden geçtin amma, ben senden geçemiyom." Faik Öğretmen çalmayı durdurup:

-Bu miyom, falan gibi ilkel söyleyişlere kızmasam bunları da ele alacağım. Nerede güzel bir melodi bulsam, balık kılçığının boğaza batması gibi bu tür bozuk söyleyişler benim beynime batıyor. Karşılıklı konuşurken "Gelemiyorum! deyip dururken müzikte bunun yerine yanlışını hem de kabasını kullanmak sanata da, güzelim Müzik sanatına da saygısızlık bence! deyip Brahms'ın Ninni'si ile başladı, birbirine takılı olarak, Schubert Serenadı, Für Elise'i, Schumann'ın rüyasını, Fransız , Alman Milli Marşlarını, İstiklal Marşını çaldı. Arkasında da:

-Bu da benim öğretmenimin! deyip kısa parçalar çalıp durunca yüzüme bakarak:

-Bak, bana unutturma onun küçük parçalardan oluşan bir piyano kitabı var, İNCİNİN KİTABI, onu çalmanı istiyorum. Unutursam bana anımsat, getireyim. Benim Öğretmenim de Ahmet Adnan Saygun, marşlarından adını duymuşsundur. Kitaptaki parçalar kısa ama çok şirin. Bu da benim sana yadigârım olsun, manevi yadigâr. Bir gün umarım sen de öğrencilerine böyle dersin, bu çok güzel, iç rahatlatıcı bir duygu:

-Benim öğretmenimin bestesi! . . . Gerçi, bunun tersi daha da mutlu bir olaydır sanırım: “Bu da benim öğrencimin bestesi!” Harika bir düş olmalı! ! ! Neyse, o da bir gün olacaktır, inşallah! Öğretmen kalktı, elini omuzuma koydu:

-Sen bu gece beni çok romantik duygulara yönelttin. Senin öğrencilik yaşamın da benimkinden pek farklı değil. Ama insanlar çalışınca bir çok zorlukları arkada bırakıyor. Onları arkada bırakan insanlar, yaşamayı daha çok seviyor. Güzel bir uğraş seçmişsin, bundan böyle geri dönemezsin. Tavırlarından belli, sen kendi istimini kendin veriyorsun. Ben bu akşam, yok bu akşam değil bu hafta sana izin veriyorum, haftaya gene yaman bir çekişme yaparız. Bu geceki konuşmalar beni etkiledi, seni daha yakından tanımış oldum. Bu biraz da benim, kendimi geriye doğru bir kez daha gözlemem oldu, teşekkür ederim! deyip ayrıldı.

Öğretmen gidince önce güldüm, Süheyla Öğretmeni anımsadım, titrer gibi oldum; piyanoya oturunca önce ben de tek elle, tininam türküsünü çaldım. Hoşuma gitti, sol elle de ses katmaya başladım. Daha da hoşuma gitti. Saate baktım, yat zili çoktan çalmış olmalı, üst salonun ışıkları kararmış.

Koşarca yatakhaneye gittim, uyuyanlar var. Sessizce yattım.

İncinin Kitabı, Faik Öğretmen, Süheyla Öğretmeni nasıl tanıyor? Yoksa öğrencisi mi? “Öğrencisi ise…” deyince sevinçten haykıracaktım. Öğrencisi olsa ne olacak? Karşılaşınca, ikimiz için ortak konuşma konumuz olacak. Daha fazla kuruntuya kapılmadan gözlerimi kapadım.

 

6 Mart 1944 Pazartesi

 

Uyanınca, akşamki durumu anımsadım. Benim şansım mı yoksa şanssızlığım mı? Tschaikowsky Polis Dansı'nı kıvıramamıştım. Faik Öğretmen kesinlikle:

-Bunu biraz daha pişirelim! diyecekti. Bu, benim için bir olumsuzluktu. Bundan kurtuldum ama yeni bir gaile ile karşılaştım. Süheyla Öğretmen bu kez de bir başka rolde karşıma çıkacak!

Toparlanıp salona gittim, nöbetçi sobayı hazırlamış; bana salt kibrit çakma işi kalmış. Kibriti çakıp bir süre bekledikten sonra yandığını anlayınca kahvaltıya döndüm. Arkadaşlar beni kutladılar:

-Ödevini yaptın, şimdi rahatsın! Ne rahatı? Hilmi Girginkoç Öğretmen piyano başına geçip do bassa, göz ucuyla görmezsem kesinlikle mi ya da sol diyebilirim. Ama bunu onlara söylemiyorum. Onların korkuları daha başka, onlar bilmemekten değil bilmediği zamanlar duyacakları acı sözlerden çekiniyorlar.

Hilmi Girginkoç Öğretmen yeni giysilerle donanık geldi. Saçlar uzun arkaya taranmış. Nihat Şengül Robert Taylor, Kamil Yıldırım, Gary Grant benzetmesi yaptı.

Hilmi Girginkoç Öğretmen oldukça neşeliydi, Figaro'nun Düğünü Operası'ndan bize bir arya okudu. Figaro'nun Düğünü arkadaşlara Satılmış Nişanlı Operasını anımsattı, hemen soranlar oldu:

-Operalar hep düğün, evlenme aşk üzerine mi yazılır? Öğretmen, böyle bir kanıya varışımızın nedenini sordu. Don Juan operasını plaktan, yabancı dilden izledik. Ancak siz, Bayan Rabia Erler'le ondan aşk aryası söyleyince biz onu baştan sona öyle belledik. Satılmış Nişanlı'yı gördük o da aşk üstüne kurulmuş, şimdi de düpedüz düğünden söz ediyorsunuz! Öğretmen güldü:

- Bir ila iki saat süren operalarda neşe de olur, keder de. Ancak oynayanlar onların daha çok neşe taraflarını sahne dışında taşırlar. Çevresindekiler isteyince de çoğunlukla neşeli taraflarını dile getirirler. Ama operalar da aryalar da her zaman neşeli, ya da aşk üstüne olmaz! Deyip oynayacakları Figaro'nun Düğünü Operası'ndan:

-Haydi askere, başarılı askerlik! diye dilimize çevrilebilecek bir arya söyledi. Aryadan sonra Barkarol, Ninni, Sensiz Geçti adlı şarkıları tekrarladık. Dört okul şarkını seçip onları kanon şekline döndürüp söyledik. Kuzu:

Mini mini bir kuzum var,

Çayırlarda gezer, oynar,

Hep arkamdan koşar gelir

Yaramaz çok neşelidir. . . .

Arkadaşlar türküler üstünde çalıştığımızı söylediler. Öğretmen olumlu karşıladı, türküleri istedi.

Ziller, Arpa da buğday, Sarı Kız. Süpürge. . . . .

Öğretmen, Süpürge, deyince, o seçildi.

 

Süpürgesi yoncadan Eminem

Beli gayet inceden of!

Ben seni sakınırım Eminem

Yerdeki karıncadan of! . . .

. . . . . . . . . . . . . . . .

Birini de yavrum birini

Harmana serdim kilimi aman (2)

Takıver de zillerin birini

Dönüver de meydan senindir aman(2)

. . . . . . . . . . . . . . . .

Arpa da buğday çeç olur a canım

Güzeller güleç olur hey aman aman

Güzellerin güleci a canım

Her derde ilaç olur hey aman aman

. . . . . . . . . . . . . .

Sarı kızın ayağında nalini

Saçın tarar örter ince belini

Kaşın çatar kurum kurum kurulur

Sanırsın ki kaymakamın gelini

Aman aman sarı kız,

Koma beni yalınız

. . . . . . . . . . . . . .

 

Dört türküyü kanon şekline dönüştürüp ilk ortak denemeyi yaptık.

Öğretmen salt koro değil ikişer ikişer de kanon yapılabileceğini söyleyip onu da denetti. Ancak ikişerli kanonları pek başaramadık. Öğretmen kısa bir ses yoklaması yaptı. Ekrem Bilgin, Talip Apaydın, Mehmet Ünver, İbrahim Şen için:

- Az da olsa bir gelişme var! deyip arkasından:

-O az gelişmeyi, hepimizden beklediğinin söyleyip ayrıldı.

Mahir Canova Öğretmen :

-Bugün size tiyatroyu anlatacağım! diyerek söze başladı. Tiyatro Tarihi kitabımızın yazdıklarının, ilkel de olsa bir tiyatro oluşmasından sonrasını yazdığını, oysa tiyatro, insanın içinden gelen bir tepkidir! diyerek küçük çocukların oyunlarını sıraladı. Küçük çocukların taklitleri kimseden öğrenmeden yapmalarını örneklerle anlattı. Okullarda yapılan araştırmalarda çocukların ilk eğilimlerinin taklit olduğunu, yapılan bir araştırmada öğrencilerin en çok öğretmenlerini taklit ettiklerini anlattı. Taklitlerin gülmeceye dayandığını, en gaddar hükümdarların bile yanlarında bir palyaço bulunduğunu, böylece tiyatronun önce komedi olarak ortaya gelmiş olabileceğini, ancak çoğunlukla sonradan benimsenen kitaplı dinlerin bir ölçüde gülmeyi kısıtladığında komedi eğilimlerinin kısırlaştırıldığını sözlerine ekledi. Eski Yunan Tiyatrosuna sözü getirerek:

-Onlar da ise gülmece arasına eleştiri dozu fazlaca kaçırıldığından bu kez yönetim erkleri tarafından konan yasaklarla insanların gülmesi frenlenmiştir! dedi. Tevrat, İncil, bizim kutsal kitabımız Kur'an belli kalıplar içinde gülünebileceğini uyarmaktadır! deyince, Azmi Erdoğan yerin kıpırdadı. Mahir Öğretmen Azmi'ye bakarak:

-Evet öyle, gerçi şu zaman bu kadar gülünür bu zaman şu kadar gülünür! diye bir ölçü vermiyor ama o denli gülünmezler var ki, onun dışında zaten insanların davranışları bir yerde tükenmiş oluyor. Öğretmen bundan sonra sözü Aristofanes'e getirerek:

-Aristofanes Komediyi insanlığa derli toplu tanıtmış olmasının yanında büyük bir kusuru da daha başlangıçta yapmıştır. İnsanlığa ışık tutan filozofların başında sayılan Sokrates'i tam anlamıyla anlamadan alay konusu yaparak bir dar görüşlülük örneği sergilemiştir. Tek neden bu olmamakla insanlar, günümüzde de komedilerden bireysel ders alma ummakla birlikte kitlesel bir etki yapacağına pek güvenmemektedir. Bu nedenle günümüzde de Tiyatro kavramı içinde komedi, hemen dudaklarda tebessüm uyandırır. Oysa yeni çağlarda, örneğin Moliere'le ardılları, günümüzde de Bernard Shaw gibi yazarlar bunda başarı kazanmıştır.

Öğretmen, Aristofanes'i okumamızı bir kez daha tembihleyerek onun kitaplarını gözden geçireceğimizi söyleyip, ayrıldı.

İçimden bir "Oh!” çekmek geldi. Pazartesi günüm iyi geçerse haftanın öteki günlerinin de iyi geçeceğine iyice inanmaya başladım. Bu haftaki pazartesi gününden biraz kaygılıydım. Buna da Tschaikowsky'nin Polis Dansı neden olmuştu. Onu, yarın, öbürsü gün değil hemen bugün pişireceğim!

Yemekte neşeli olduğum arkadaşların gözünden kaçmadı. Hiç bir neden göstermeden neşelenmenin inandırıcı olmayacağını düşünerek, son çalıştığım piyano parçamı Faik Öğretmenin çok beğendiğini söyledim. Bunu söyledim ama içimden bir ses az sonra Armoni dersi var, ya onda bir çıngar çıkarsa? Yavaş yavaş durum değiştirerek arkadaşların kaygılı tavırlarına katıldım:

-Armoni bizim neyimize? Yunan tiyatrosunu bize kim sorar? Hele şarkıların kanon şekline sokulmasının ne anlamı var? Halkımız yüz yıllardır onu yapmadığına göre! Bizim halkımız falan derken kafamda bir kıvılcım çaktı:

-Bizim halkımız kimi zaman geri kalmış bir topluluk, kimi zaman da üstüne toz kondurulmayan saygın insanlar topluluğu. Hem cahil halkı uyandırmak için yetiştiriliyoruz hem de onların alışkanlıklarına saygı duyacağız. Aklımdan, tüm derse gelen öğretmenlerimizi bir araya toplayıp bu konudaki tartışmalarını dinlemek istedim. Binbaşı Nuri Teoman'ın, Doçent Halil Demircioğlu'nun söylediklerini ötekilerin de dinlemesini ne hoş olur!

Faik Canselen Öğretmenin bu hafta iyi tarafına gelmiş. Tahtaya kendisi do majör gamı üstüne bir melodi yazdı, bir diyezli sol majöre transpoze yollarını gösterdi. Do sesinin beşlisi olan sol üstünde oluşturulan 3'lü 5'li akor seslerinden yararlanarak sol majöre geçtik. Yine aynı yolla geri döndük. Bunu hep biliyoruz ama Faik Öğretmen anlatırken biliyoruz (!) O ayrılınca tılsım bizimle kalmayıp onunla gidiyor. Derste öğrendiğimi sandığım kuralı çalıştığım piyano parçalarında bir türlü bulamıyorum. Faik Öğretmen Robert Schumann'ın Coral parçasında bana çizerek anlattığında o denli anlamıştım ki, bir daha unutacağımı aklımdan geçirmiyordum. Çizili parça şimdi de elimde ama o çizgilerin neden çizildiğini bile bir türlü toparlayamıyorum.

Verdiğim kararı uyguladım, Faik Öğretmen ayrılınca aşağıdaki piyanoya geçip durmadan çekiçledim. Bir iki aksama olmakla birlikte Tschaikowsky de çevrilmiş sayfalara katıldı sayılır. Polis Dansı beni çok yordu. İlk başlarda oldukça sevimli bir dans parçası olarak beğeniyordum, Çalmakta ustalaşınca gözümden düştü Czerny 19 ondan daha şirin. Bu şirin sözü bana Faik Öğretmenden geldi; onun öğretmeni Ahmet Adnan Saygun'un İnci kitabı için söylemişti. Haftaya getireceğini söyledi, dilerim unutmaz.

Yarınki derslerin konuları belli gibi. Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen La Fontaine'den okuyacağımızı söylemişti. Yunus Kazım Öğretmen kesin bir şey demedi ama Psikoloji biliminin kendine özgü terimlerinden söz etmiş, Algı, çağrışım, bilinç, dikkat sözleri üstünde duralım! demişti. Sanırım gene onlar üzerinde durulacak. Oldukça rahat olarak yemeğe gittim.

Yemekte genellikle armoni dersinin zorluğu üzerinde duruldu. Ekrem Bilgin'in ilginç merakları var. Faik Öğretmen'in sürekli derse getirdiği armoni kitabına bakmış. Kitaptaki eski yazıların yanında başka iki dilden yazılar varmış. Ekrem o yazıları seçememiş ama baş taraftaki bir boşlukta kurşun kalemiyle, Fransız besteci Jean Philippe Rameau'dan Rusçaya çeviren Rimsky Korsakov yazıyormuş. Türkçe ad ise Ahmet Muhtar Bey! Ahmet Muhtar Bey'in Müzik Tarihi adlı kitabın yazarı olduğunu biliyorum, O kitabı bir gün Faik Öğretmen bana göstermişti. Musiki Tarihi ile Balkanlarda Müzik hareketleri adlı iki kitabı karıştırmamım söylemişti. Mahmut Ragıp Öğretmenden Balkanlarda Müzik kitabını aldım. Öteki piyasada bulunmazmış. Ekrem'in sözlerine şaştık. Rameau'nun bizde notaları var, doğum-ölüm tarihleri yazıyor: 1683-1764 Demek en az 180 yıl önce yazılmış. Gençliğinde yazmışsa 200-220 yıllık kitap. Rimsky Korsakov da 1844-1909 yılları arasında yaşamış. Kitabın Rusça'ya çevrilmesi de en az 70-80 yıllık. "Vay canına!” diyerek bakıştık.

Sami Akıncı'nın köşesine gittim. Sami psikoloji kitaplarını karıştırmış; önemsemeden:

-Birkaç ezberlenecek söz var, onları da öğretmen önemserse üstünde dururuz. İstersen sen de bak! deyip kitapları uzattı. Gerçekten kitapta benim daha önce özetleyerek öğretmene verdiğim bilgiler anlatıldıktan sonra çocuksu bir takım ilgiler verilip sorular soruluyor. Üstelik kullanılan sözler de çok eski, hissi kablelvuku, hissiyatperes, Hodgâm, hodbin, hulâsaten, muamma, muamele, ruhiyat, sarahaten v. b.

Kendi notlarımdan Libido kuramını bir daha okudum. Kısaca, libido doyum isteyen bir ruhsal açlıktır. Id, ona, anne çocuğuna mama verir gibi istedikçe bir şeyler vermek ister. Ancak onun verebilmesi için bir aracıya gereksinim vardır. İşte ego, id uyarıyla libidoya istediğini ulaştırır. Bunu hayvanlardaki beslenme durumuna benzetebiliriz. ; görünüşte ne bulursa onu yerler. İnsanlarda durum biraz farklı, verilenlerin bir süzgeçten geçirilir. İşte bu olayda süperego bunu yapar. Bu anlatım bir şekil anlatımıdır. Libido olayı kesinlikle bilinç altına itilmiş duyguların karmaş-dolaş olmuş yumağıdır. . Özellikle çocukların görüp açıklanmasını beklediği süreçlerde ilgi çeken olayların toplumsal etkilerle üstü örtülürse o bilinmezlik çocuğun alt bilincine geçerek, kendine özgü bir çözüm bularak doyum yapar. Bu bir doğal zorunluluktur. İşte bu bilinç altı kendiliğinden doyumluluk bir çok hastalığın nedeni olur. Bu durumdaki kişiyi rahatsız eden ruhsal sayrılık, bilinç altındaki yanlış yorum sorgu yoluyla bilince çıkarılabilirse kişiler ruhsal sıkıntılardan kurtulur. Libido kuramı için bir tür alt bilinçte çözüm bekleyen olumsuzluklar yumaklarını sorgulama yoluyla kişileri konuşturarak boşaltma işlemi de diyebiliriz. Bunun, söylendiği ya da sanıldığı kadar kolay olmadığı yetkililerce sık sık söylenmektedir. Çünkü alt bilince kayan olayların çoğu cinsellik üstüne olduğundan özellikle de toplumsal ayıplar, dinsel yasaklar nedeniyle kişilerce kolay dile getirilememektedir. Aklıma bir anı takıldı. Annem öldükten sonra babam beni gündüzleri kahveye götürür, kışları dükkanın bir köşesinde, yazları da kocaman, çiçekli bahçenin beğendiğim yerlerinde oynuyordum. Zaman zaman sessizce kahve tarafına girer konuşmaları dinlerdim. Anlatılanları tam olmamakla birlikte kendime göre yorumlardım. Kimi kez benim tanıdığım bayanlar için açık saçık konuşulurdu. Birini bir gün, dükkanın kapısının içine çekilip dinledim. O dinlediğim teyzelere iki gün önce Ali Ağabeyimle büyük ablam da gitmiş, beni de götürmüşlerdi. Ev sahibi teyze, uzun saçlı, güzel yüzü biriydi. O geceyi henüz unutmamıştım, adı geçince teyzenin yüzü gözümün önüne geldi. Söylenenleri çok iyi anladım. Adı verilen biri bizim kahveye sık gelirdi. İşte o benim bildiğim teyzenin arkasına çok düşmüş, ama kandıramamış. Kandıramamış ama teyze sonra başkasının tuzağına düşmüş, şimdi de adamdan kurtulamıyormuş. Hemen başkaları söze karışmıştı:

-Ne kurtulamaması, kurtulmak istese kurtulur, kancık değil mi? İstiyor ki yapıyor! diye konuşuldu. O sıra dışardan gelen biri benim kapıda olduğumu söyledi:

-Yapmayın bunu, bunları konuşma yeri kahve olmamalı! gibi sözler söyledi. Ben çekildim ama sesler geliyordu. Birileri de:

-O daha küçük, ne anlar öyle şeylerden? Hemen hemen herkes gülmüştü. Oysa ben her şeyi anlamıştım. Annem ölmüştü, babam yalnız yatıyordu. Üç ağabeyim evliydi, akşam olunca onlar yengelerimle yatıyordu. Yengemle yatan ağabeylerimin bir başkasıyla da yatabileceğini düşünüyordum. Açık açık kahvede konuşuluyordu, bekarlar geldiğinde takılmalar başlardı:

-Bul birini de bari yatağını ısıtsın! Bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Bir gün kahve önünden karnı şişmiş bir teyze geçiyordu, teyzenin dört çocuğu varmış. Teyzenin kocasını kastederek:

-Duramıyor adam, kadıncağız ne yapsın? deyince ben de gülmüştüm. Güldüğümü görünce bir süre onlar da gülüştü:

-Anladı, ee, büyüdü gibi sözler söyleyip beni çağırdılar ama ben çoktan yakındaki Hanife Halamın evine kapağı atmıştım. Benim yaşımda, benden az küçük çocuklardan dükkana gelenler oluyordu. Şakacı olarak adı çıkmışlar, dükkana gelen çocukları kimi zaman kahve tarafına geçirip onu soruyorlardı:

-Anne baban güreşiyor mu? Bilmiyorum diyenler olsa da kimisi evet anlamında hıı ya da eee, diyordu. Hemen arkasından başka sorular soruluyordu. Bir keresinde babam, bu tür soru soran birini, bir daha kahveye gelmemesini söyleyerek kovmuştu.

Bu anımsadıklarım gibi, başka duyduklarım, kuşkulandıklarım, tanık olduklarım, örneğin küçük ablamla aynı odada yatarken ablamın bir gece kaçırılmasıyla karşı karşıya kalmıştım. Benimle kalan ablam 18 yaşında, ben 10 yaşımdaydım. Ablam ondan sonra eniştem olacak kişiyle yatmaya başlamıştı. Bu bana çok korkutucu gibi geliyordu. Ablamın ağladığını duyar gibi oluyordum. Sonra sonra bu kaygım azaldı mı yoksa ben önceki kaygılarımı yuttum mu? Babam ablamı bağışlayınca onlara gitmeye başladım. Hele, çocukları olunca onların evi de benim evim olmuştu. Ne olmuştu yani? İşte onların da herkes gibi bir yuvaları olmuştu. Ne var ki, bu süreçte, duygularım, düşüncelerim çocuk aklımın çözemeyeceği ya da taşıyamayacağı boyutlara varmıştı. Onlar, sonra ne oldu?

Tüm bunları toparlayınca Psikoanaliz görüşe ya da Libido kuramına ilgi duyuyorum. Çok küçük yaşımda anlamaya çalıştığım bu kapalı algılamalar, her çocukta benim gibi zararsız ya da az zararlı geçiştirilir mi? Çocuk yaşımda, burada anlattıklarımı bana açık açık söyleselerdi belki içimde şimdi küçük de olsa duyumsadığım kuşku mekanizması oluşmayacak, kimi zaman başarısızlığıma neden olan çekingenliğim bu denli yakama yapışmayacaktı.

 

7 Mart 1944 Salı

 

Islandım! diye bağıran oldu. Birisi yattığı yerden sordu:

-Altta mısın, üstte mi? Bir başkası karıştı:

-Adam ıslanmış, onun altla ya da üstle ne ilgisi var? Enver Ötnü'nün sesini ayırdım:

-Var var azizim, alttaysa üstündeki işemiştir. Rüstem Gündüz Enver Ötnü'ye sordu:

-Enişte, sen bu işleri iyi biliyorsun, üstteki ıslanırsa? Bir başkası ekledi:

-Kendi şeytmiştir! gülüşmeler arasında bir başkası bağırdı:

-Ulan oğlum, kaldırın koca kafalarınızı bakın yukardan su damlıyor. Aaaa, Sahi, Tavan akıyor, Yapıcılar! Ekrem Ula "Bağrışacağınıza sevinin, kiremit aralarından sızan karlar eriyor. Bahar geliyor! deyince sevinçler kahkahalar bir birine karıştı. Mart 7, daha iki gün var! Bir doğrucu başı eski martın dokuzunu anımsattı. Söyler söylemez de; Pişmiş aşa su katmakla! suçlandı. Rıza Dönmez'miş:

-Size iyilik yaramaz! deyip yanımdan geçti.

Kar erimesi olayı içimi rahatlattı. Sanki hemen bahar gelmiş gibi bedenimde bile birden bir değişme oldu. Hızlı yürüyerek gidip salonun sobasını yaktım. Ancak, havada sanıldığı gibi bir değişme yoktu, ya da bana öyle geldi.

Kahvaltıda arkadaşlar yatakhanede olduğu gibi sevinç gösterilerini sürdürdüler. Bizim arkadaşların özlediği iki önemli olay saptandı:

1. Resim derslerinde dışarı çıkılması,

2. Kemancıların alt katta tenha tenha çalışması.

Havanın gerçekten ısındığını belirtileri kardan belli oldu. Kırt kırt yapan buz donukları hemen kayganlaştı.

Kitaplığa sıkıştık. Bugünkü dersimiz için bir bilinmezlik yok; La Fontaine'den fabl okuyacağız. Ama ne okuyacağız? Sabahattin Öğretmen yanında Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca ile gülümseyerek geldi. Sabahattin Öğretmen, Hüseyin Atmaca için:

-O sizin başkanınız ama ben ondan bir başka iş daha rica ettim; bundan böyle benim yardımcım olacak. Bizim Üniversitelerde onlara asistan derler. Atmaca da benim asistanlığımı kabul etti. Hüseyin Atmaca, azıcık utanır gibi bir tavra girdi, dudakları da kıpırdadı ama ne söylediğini duyamadık. Atmaca elindeki dosyadan bize kağıtlar dağıttı. Selam verip çıktı. Sabahattin Öğretmen kağıtların bizde kalacağını ancak herhangi bir derste bu kağıtlara bakmak zorunda kalırsa isteyip bakabileceğini anımsattı. Bunun anlamı açıktı:

-Bu kağıtları saklayın! demekti. Nedense Sabahattin Öğretmen değişik söyledi. Kadir Aytekin, geçen günler, bundan sonra Mustafa Parlar'a rakip olacağını duyurmuştu. Gözlerim onu aradı. Yan tarafıma düşüyormuş , baktım dikkatle öğretmeni izliyordu. Öğretmen önce kağıtları kendimizin okumamızı söyledi. Birileri çok hızlı okumuş olacaklar, kağıtları dizlerine indiri indiriverdiler. Öğretmen bir süre gözlerini hepimizin üstünde gezdirdi. Sanırım herkes öğretmene baktı. Öğretmen başını kaldırarak Kadir Aytekin'e sordu:

-Okumak mı istiyorsun? Kadir hazırmış, soruya yanıt vermeden okumaya başladı.

 

Çok Başlı Ejderhayla Çok Kuyruklu Ejderha
 
Türk padişahının bir elçisi
Alman İmparatoruna gelmiş bir ara
Tarihlerin yazdığına göre bu elçi
Kendi padişahını övmüş Almanlara
- Bizim sultan demiş;
Çok daha kudretlidir sizin imparatordan
Almanın biri üstelemiş:
- Bizimkinin öyle beyleri vardır ki, demiş;
Her biri bir devletin başıdır,
Her bey bir ordu çıkarır.
Türk elçisi uyanık adammış,
Lafın altında kalmamış,
Evet demiş, duymuşluğum var;
Başlarına buyrukmuş sizin beyler.
Ama bakın bu durum ne getirdi aklıma,
Olmayacak bir şey, ama oldu, ben gördüm.
Çifte çevrili bir yerde oturuyordum,
Bir de baktım yüz başlı bir ejderha,
Yüz başını birden
Geçirmiş çitin deliklerinden.
Sen gel de korkma,
Kanım donacaktı nerdeyse.
Ama korktuğumla kaldım, o başka.
Ejderhanın başları girdi,
Gövdesi giremedi çitten içeri.
Bitti derken bu korkulu rüya,
Bir de baktım bir başka ejderha;
Bu seferki tek başlı, yüz kuyruklu,
Geldi çitin önünde durdu.
Ben başladım yine
Ecel teri dökmiye.
Bu ejderhanın tek başı
Giriverince bir delikten,
Gövdesi kuyrukları muyrukları
Süzülüp geldi ardından,
Deliği açtıkça açaraktan.
Ardından mı ne oluyor?
Bu iki ejderha?
Biri sizin imparator,
Biri bizim padişah.

La Fontaine

 

Sabahattin Öğretmen sesli sesli güldü. Neye güldüğünü pek anlamamıştım. Açıkladı:

-İnsanlar bazen kendi yaptığını beğenmeli. Ancak, bu beğenme, abartılıp övüngenliğe taşmamalı! En az ben böyle düşünüyorum. La Fontaine ustanın anlattığını ben çevirdim. Arkadaşınız da güzel okudu. Onu dinlerken kendi çevirimi beğendim. Çeviri işi çok başka bir olay. Özellikle bizim dilimize Avrupa dillerini çevirmek çok özel bir çalışma istiyor.

Öğretmen bu kez de:

-Bakalım siz nasıl yorumlayacaksınız deyip baktı. Parmaklar kalkınca öğretmen gene gülümseyerek sordu:

-Parmaklar neden kalktı, açıklamak için mi, yorumlamak için mi? Parmaklar indi. Tek parmak kaldı, Mehmet Gönül. Mehmet Gönül açıklamak için parmak kaldırdığını söyleyince öğretmen başıyla konuşmasını istedi. Mehmet Gönül, olayı düz yazı gibi açıkladı. Sabahattin Öğretmen beğendi mi, beğenmedi mi, pek anlaşılmadı. başını kaldırarak:

-Bunu, çok kısa olarak nasıl yorumlarız? Birbirimizden farkımız yok, Biz bize benzeriz. Ha Ali Hoca, ha Hoca Ali, Hık demiş, burnundan düşmüş, Al birini vur ötekine, İkiz kardeşler, Biri ötekinden beter. Tencere dibin kara, seninki benden kara, türü sözler söylendi. Sabahattin hepsi üzerinde durdu, benzerlik buldu ama, "Başka ya da daha!” diyerek kurcaladı. Birbirimize benziyoruz sözü ile birbirimizden farkımız yok sözlerinin inceliklerini sordu. La Fontaine'nin anlatışında şekil benzerliği mi oksa eylem benzerliği sezildiğini sordu. Bu arada İmparatorluk kavramının açıklanması yapıldı. Az konuşan arkadaşlardan Mustafa Buğday:

-La Fontaine deyince hep Fabl, yani hayvanları konuşturup insanlara ders verildiğini biliyoruz. Oysa bugünkü biraz başka! deyince Sabahattin Öğretmen hemen:

- Bu söze katılıyorum; evet, bugünkü görünüşte çok başka, teşekkür ederim, biraz sonra onu da soracaktım! dedi.

Şekil benzerliği, eylem benzerliği üstüne tartışmalar oldu. Öğretmen onları pek önemsemezce geçiştirdi. Mustafa Buğday'a bakarak:

Senin dediğin! derken ders zili çaldı. Öğretmen gülümseyerek, işaret parmağının ucuyla daire çizer gibi dersliği göstererek:

-Sizi buraya sıkıştırıyorum, buradan öteye, dersliğinize gideceksiniz; bu nedenle sözü hemen kesiyorum! deyip ayrıldı.

Mehmet Toydemir:

-Arkadaşlar Atalarımızın sözlerini değiştirmeyelim, tencere dibin değil! deyince Ali Bayrak karşılık verdi:

-O seninki!

Büyük bir grup birden:

-Hadi başlamayın şimdi! uyarısını yaparak yürüdü. Salona geçince tartışma gene başladı. Sami Açıklama yaptı:

-Bir kere o söz, bir deyimdir. Mehmet Toydemir haklı, halk onu öyle der. Gülenler oldu. Nasıl der? Söyle! Nasıl der? soruları sorulurken Kazım Köni Öğretmen kapıdan girdi.

Masaya arkasını dayayıp, havanın değiştiğinden söz etti. Havanın insan ruhu üzerindeki etkilerini anlattı. Baharın insanı rahatlattığını, yazın durgunlaştırdığı, sonbaharın kaygılandırdığını kışın ise düşündürdüğünü söyledi. Bu yakıştırmayı kendisinin yaptığını, bunu başkalarının çok değişik şekillerde ifade ettiğini söyleyince parmak kaldırdım. Öğretmen:

-Buyurun efendim! deyince, on konserde dinlediğimiz Vivaldi'nin Mevsimler Konçertolarını söyledim. Yunus Kazım Öğretmen gene teşekkür etti:

-Yaa, değil mi efendim, sanatçılar duyarlı insanlar; coşkulu duygularını toplumlarla paylaşıyorlar. Salt müzik değil ressamlar da öyle, kalemini fırçasını alıp bir ağacı, bir orman köşesini evlere taşıyıveriyorlar! dedi.

Öğretmen, bizim de öğretmen olduğumuzu, öğretmenliğin en önemli görevinin öğretmek olduğunu, öğretim tekniğinin çok geliştiğini, bunu öğrenmenin psikolojiden geçtiğini bu nedenle psikolojinin bizim için vazgeçilmez bir bilim olduğunu tekrarladı. Öğrenmenin dayandığı önemli etkenleri bildiğimiz zaman öğretmenin kolaylaşacağını, bunun bir sihir-keramet değil dikkatle okuyup öğrenilecek konular olduğunu söyleyip, sıraladı:

-Öğrenme, öğrenilecek konuyu seçip, dikkati onun üzerine çevirip, duyuları çalıştırarak olur. Öyleyse önce duyuları bileceğiz. Duyular bizim pencerelerimizdir. Ancak bizim pencerelerimiz salt dışa değil içe de açılmaktadır. Özellikle içe açılan pencerelerden gelenlere kendi duyumlarımız diyoruz. Bunlar dışardan gelen yankılardan farklıdır. Görme duyumlarımızla midemizden gelen bir sancı farklıdır. Bunun gibi yorgunluk, halsizlik durumlarımızı da anlarız. Bu düşünce mekanizmamız için de geçerlidir. Bunları bilmeden psikoloji bilimin insanlar için bir yararı olmaz. Zaten insan bedenin bu özellikleri bilinmeyen dönemlerde bunun için psikolojiye gereksinim duyulmamış. Öyleyse önce psikolojinin ana terimlerini iyi bileceğiz. Bunların başında duyumlar gelir. Gerçi duyumlar, kitapların yazdığı şekliyle bir kaç okumada öğrenilir. (Ezberlenir)Ancak bu bizim için yeterli değildir. Bizim gerçek işimiz bundan sonra onları kullanarak öğrenme mekanizmasını yralı olarak çalıştırmaktır. Bunu yaparsak öğrenme gerçekleşir. Çünkü öğrenme de başlangıçta pek önemsenmeyen bir etki-tepki olayıdır. Öğrenecek beyin hazırlanmadan ona bilgi sunmak olası değildir. İşte bizim mesleğin en zorlu yanı. O küçük çocukların henüz filizleşen beyinlerinde istek uyandırmak. Bu söylendiği kadar kolay olmamakla birlikte korkulacak ölçüde de zor değildir. Duyumları, çok yalınından en karmaşığına doğru sıralayabiliriz. Bu konuda çok araştırma yapılmış, iyi sonuçlar da alınmıştır. Bu konuda çalışan üç bilginin adıyla anılan üç kuram da vardır.

Müller Kuramı: (Johann Müller1801-1858 Alman bilgini)

1-Benzer uyarıcılar, değişik organlarda değişik duyumlar oluşturur. Değişik uyarıcılar da uygulanan bir organda benzer duyumları uyandırır. Bu şu demektir:

Göze, kulağa, deriye tek bir katı cisimle dokununca üç değişik sonuç görürüz; gözde görme, kulakta işitme, deride acıma. Oysa kulağa değişik etkiler yapılınca hepsi sese dönüşür. Metalle, tahta ile ya da değişik bir nesneyle dokunma ses olarak algılanır.

2. Weber Kuramı: ( Ernst Heinrich Weber(1795-1878 Alman bilgini)

Bu kurama göre, her duyu organının bir duyarlık eşiği vardır. Bir uyarının duyum olabilmesi için duyarlık eşiğini aşması gerekir. Tüm canlılarda duyarlık eşiği vardır. Köpeklerin, kedilerin sığırların duyarlık eşikleri farklı olduğundan gelen sesi değişik zamanlarda duyarlar. İnsanların cins olarak genel duyarlık eşiği yanında bireysel farklılıkları da vardır. Bunlar psikoloji laboratuvarlarında ölçülebilir.

3. Feschner Kuramı: (Gustav Theodor Feschner 1801-1887)

Bu kurama göre, Duyumlar, uyarıcılarının logaritmasına göre artar. Bu, şöyle de anlatılabilir; Söz gelimi 2 değerinde bir uyarıcı 2 değerinde bir duyum değil belki 2'nin küp artışı şiddetinde olur. Henüz tartışma aşamasını geçememiş bu kuramları eleştirenler de vardır. Ancak bu konuların laboratuvar çalışmaları bir yandan da sürmektedir.

Soru soranlar oldu. Sorulardan biri öğretmeni güldürdü:

-Psikologlar nasıl yetişiyor? Öğretmen, psikologların yetiştiğini hiç konu etmediğini, tanıdığı yaşayan psikologların da ölmüş olanların da konusu insan olan bilimlerle uğraşanlardan geldiğini, yüzde yüze yaklaşan ölçüde, menşe olarak öğretmenliğe dayandığını anlattı. Wilhelm Wund, Ernst Weber, Teodor Feschner'in, Jochann Müller'in Leipzic Üniversitesinde öğretmen olarak çalıştıklarını, Freud, Jung, Adler, Stanley Hall, Simon-Bizet ikilisinin tıp doktoru olduklarını anlattı. Konu insan olduğuna göre başka mesleklerden gelmesi istisna teşkil edeceğini söyledikten sonra gene güldü. Öğretmen iki kes İdrak dedikten sonra, şimdi Algılama diyeceğiz! derken dersimiz bitti.

Yemekte, geçen dört saat dersin konuları anılmadı. Önce deyim-terim-Atasözü tartışması yapıldı, söz hemen Mehmet Toydemir'e kayarak önce ayıplandı. Ayıplanması için de anımsattığı sözden değil, kızların yanında o açılır mıymış! Oysa Mehmet Toydemir bir şey demedi, salt anımsattı. Anımsatmak da mı ayıp? Ben de onun üstünde durdum. Önemli olan az önce tartışılan deyim-Atasözü hele terim tanımları yanlıştı, öyleyken geçiştirildi. "Sen biliyorsun ya ona bak! Biz, kendimizden sorumluyuz!” havasına bürünenler olunca sustum. "Bahar, ilkbahar gelir, korulardan yükselir-Nameler ince ince hafif hafif esince!” Abdullah Erçetin hafif hafif seslendirdi. Masada hava değişti. Sorular yöneldi:

-Akşama plak dinleme var mı? Vivaldi'den plağımız yok. Johann Sebastian Bach var. Brandenburg'ları çalacağız. Onun süitleri de var, dört süit, dörder plak.

Ohoolar arasında kalktık. Süitleri dinleyeceğiz. 12 plak. Ara ara dinlemiştik. Bu kez hepsini birden. Az önceki olumsuz havayı dağıttığıma sevindim. Çünkü durup dururken (Onlara göre) oyun bozanlığını ben yapmıştım.

Öztekin Öğretmen bizi kapıda karşıladı:

-Bugün siz mi geç geldiniz ben mi erken davrandım. Ben saati gösterdim. Öğretmen güldü:

-Ben saatimi saatçıya gönderdim, siz haklı olabilirsiniz! deyip geçti. Öztekin Öğretmenin özel olarak ders saati konmuş olmamakla birlikte zaman zaman genel Müzik bilgileri vermektedir. Bugün için de onu istedi. Bu saatte, Müzik eserlerinin çalgılara göre türleri, formlara göre türleri, devirlerine göre türleri diye adlar verildi. Çalgılara göre türlerde önemli bir özellik yok; piyano için yazılan eserler, keman için yazılan eserler, Çello ya da Viyolonsel için yazılan eserler diye sıralıyoruz. Kimi de keman-piyano ikili sonat (Bunlar bir orkestra ile birlikteyse ikili konçerto-Mozart kv 171 gibi, keman-piyano-çello triyo (Bunlar, bir orkestra ile birlikteyse üçlü konçerto-Beethoven Triple konçertosu gibi. Dört çalgı için kuartet, sonraki sayılar için İtalyanca sayı adları söylenir; Türkçe ise; 5'li, 6'lı, 7'li v. b. gibi. Form bakımından her bestenin bir kurgusu vardır. Bu kurguya göre adlanırlar; Sonat, Senfoni, Konserto (Konçerto da denir) Füg, Serenad, İntermezzo, Menuette, Messe, Rapsodi, Varyasyon, Romans, Kapriçiyo, Uvertür, Fantezi, Rondo, v. b.

Sonatlar genelde 3 bölümdür. Giriş-gelişme-Sonuç. Genelde böyle olmasına karşın değişik şekiller denenmiştir. 4, bir bölüm ekleyenler olmuştur. Örneğin Mozart Kv. 331 La majör sonatını varyasyonlu olarak 7 bölüme ayırmıştı.

Senfoni: Büyük çalgı topluluklarını çalması için bestelenen genelde 3 bölümlü olmasına karşın 4 bölüme de çıkaranlar olmuştur. Anton Bruckner ile Gustav Mahler senfonilerin bazıları 5 bölümlüdür.

Senfoni, Müzik tarihi açısından yeni bir tür sayılmaktadır. Barok dönem konserlerinde senfoni yerine konserto grossolar geçerliymiş. Bunlar da senfoniyi andırmakla birlikte değişik bir ses özellikleri, değişik bir yazım planları vardır. Senfoni türü günümüzdeki biçimini sonradan Viyana Klasikleri adı verilen 3 besteci, Josef Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig van Beethoven eliyle almıştır. Senfoni aynı zamanda günümüz konser orkestralarının şekillenmesine de yardımcı olmuştur. Günümüz orkestralarının kuruluş kurallarını oluşturan daha sonraki bestecilerden Fransız Hector Berlioz'dur. Berlioz 48 kişilik bir orkestrada çalgı dağılımını formülleştirmiş, o formül orkestraların büyüyüp küçülmesinde ölçü olarak benimsenmiştir. Anton Bruckner ya da Gustav Mahler'in oluşturmaya kalkıştıkları 1000 kişilik orkestralar kurulduğunda da bu orana uyulacaktır.

Öğretmen bundan sonra sık sık karşılaştığımız ya da karşılaşacağımız müzik türlerini yazdırdı.

Konserto: Bir orkestra eşliğinde bir çalgıyla çalınması için bestelenen eser. Başlangıçta bir çalgı olmasına karşın sonradan iki çalgılısı, üç çalgılısı denenmiş; Mozart, piyano-Keman, keman-viyola, keman -viyola-Viyolonsel, flüt-arp, klarnet, Beethoven, üç çalgı için, Johann Sebastian Bach ise 4 piyano için konçertolar yazmıştır.

Opera: Tiyatro eserlerini sahneye uygun teknikle izleyiciye şarkılarla sunmaktır. 16. yy sonlarında benimsenen opera, 18. yüzyılda değişmez şeklini almıştır. Önce İtalya'da eğlence amacıyla başlayan opera, Gluck, Mozart, Weber, Donizetti, Rossini, Verdi, Wagner, Puccini eliyle türünün doruğuna çıkmıştır.

Füg: Barok Dönemi formlarından biridir. Seçilen birden fazla melodiyi şarkı kanonlarına benzer arka arkaya kovarca süren bir duyumu vardır. Kontrpuvan tekniğiyle yazılır. Füg alanında en başarılı besteci Johann Sebastian Bach gösterilmektedir.

Serenad: Bir şarkı türüdür. Orta çağlardan sürüp gelen bir geleneğe göre gençler sevdiklerini beğendiğine duyurmak için gece gidip penceresi altında şarkı söylermiş. Sonra sonra bu tek söylemde çıkıp bir grupça yapılmaya başlanmış. Bu gelenek giderek bestecilerin ilgisini çekmiş, zamanla bir tür oluşturmuş; Serenad: Gece söylenen aşk şarkısı.

İntermezzo: Ara müzik anlamına geliyorsa da, sonradan kendine özgü bir tür olmuştur. Opera türünün geliştiği yıllarda, sahneler arasında dinleyicileri oyalamak için düşünülmüştür. Bu nedenle şen, melodik, dinleyicide hoş duygular uyandıran müzik olarak anılır.

Menuette: Eskiden kalma bir dans müziğidir. 3/4 ölçüleri içinde sürer. Genelde tek tür olarak anılmakla birlikte, sonat, konçerto hatta senfonilerde bölüm olarak da kullanılmaktadır. Bağımsız olarak çalınan menuette'ler vardır. Mozart, Boccherini, Beethoven menuetleri buna örnektir.

Messe: Koro, orkestra işbirliği içinde dinsel konuları işleyen eserlerdir. Beethoven Messe Op: 86, Johann Sebastian Bach: Messe, BVW 232, 233, 234, 235, 236 Messe'leri ünlüdür.

Rapsodi: Küçük ses motiflerinden oluşan müzik anlamına gelmektedir. Eser bir bütünlük duygusu vermekle birlikte içeriğindeki rapsodlar zaman zaman bütününden daha etkili olabilir. Franz List'in Rapsodileri ünlüdür.

Varyasyon: Bir müzik temasını ya da bir şarkı melodisini özgün düzeninden tümüyle uzaklaşmadan yaygınlaştırarak, daha büyük bir esere çevirmek.

Mozart, bir Fransız çocuk şarkısı olan Maman'ı KV 265'de 12 bölümlü bir varyasyona dönüştürmüştür, Chopin'in, Mozart-Don Juan Operası Don Juan-Zerlinda aryasını güzel örneklerdir.

Romans: Duygusal müzik. Çok yaygın olmamakla birlikte Ludwig Van Beethoven güzel örneklerin den sonra benimsenmiş sessiz şarkı özelliği taşıyan kısa bestelerdir. Beethoven'in romansları ünlüdür.

Kapriçiyo: Zaman zaman inişli çıkışlı, zaman zaman sertleşip yumuşayan bir ritim izleyen solo ya da orkestra eserleridir. İtalyan Paganini keman, Chopin de piyano örneklerini vermiştir. Tschaikoswsky'nin İtalyan Kapriçiyosu ünlüdür. (Capriccio İtalien)

Uvertür: Operaların açış müziğidir. Ancak, operayla ilgisi olmayan uvertürler vardır. Örneğin Beethoven'in Coriolan, Leonora 1, Leonora 2, Leonora 3, Egmont, uvertürleri salt konserlerde çalınır.

Fantezi: Türler hakkında konan kesin kurallara pek uymadan özgürce yapılan bestelerdir. Mozart, piyano için 3, org için 2 Fantezi bestelemiştir. Beethoven'in de piyano fantezisinden başka, çok ünlü korolu orkestra Fantezisi vardır.

Rondo: Eski halk oyunlarından kalmış, giderek bestecilerin ilgisini çekmiş hareketli bir türdür, Çoğunlukla tek, çift, üçlü çalgılar hatta orkestra için bestelenmiş rondolarla, özellikle piyano için bestelenmiş rondolar yanında başka bestelere de bir ek olarak katılır. Beethoven'in piyano, piyano- keman rondoları yanında orkestra için rondo bestelemiştir. Mozart ise orkestra için bestelediği gibi keman, piyano rondoları yanında nefesli çalgılar için de rondolar bestelemiştir.

Bir çok ulusun kendi dilinde daha başka türler oluşmuştur. Ancak bunlar bölgesel karakterde olduklarından çok yaygınlaşamamışlardır. Örneğin Polonez Mazurka, Çardaş, Prelude (Prelüt) Gavote, Gige, Habanera, Vals, Tango, Marş, Lied, v. b.

Öztekin Öğretmen “Bu söz ya da terimleri ezberlemek anlamsız, zaman içinde onları dinleyerek seçmek yetimizi geliştirelim!” diye bir de uyarıda bulundu. Arkasından da bu müziklerin çok geçerli olduğu dönemlerle, o dönemlere damgasını vurmuş belli başlı bestecileri tanımamız gerektiğini ekledi. O dönemlerin öyle İsalarla Musalarla ilgisi yok, Ayasofya Müzesi bile onlardan daha eski! deyip güldü. Arkasından da ne yazık ki onun altından da kilise çıkıyor. Bizim imamlarımız, hafızlarımız onda da uyumuş. Oysa bizim dinimiz müziği ad olarak değilse bile insanlara güzel sesi bakın nasıl buyurmuş:

-Hazreti Muhammet'in peygamberliği çevresindekilerce benimsenmiş. Onun her söylediği bir buyruk olarak algılanmaya başlandığı, daha ezanın ilk okunduğu günlerde ezan çağrısı yapılacak, el yordamıyla bu işe atılanlar olunca Hazreti Muhammet sesini beğendiği birini, bir zenciyi, Bilali Habeşi'yi seçmiş. Bilali Habeşi'nin köle olduğu öne sürülünce yanındaki Ebubekir'e hayrına, onun köleliğini azad edecek bedeli verdirip ezanı bir koşula bağlamış:

-Ezan, sesi düzgün biri tarafından okunacak! Sesi düzgün sözünün anlamı üstünde konuşmak bile abes. Bir topluluk içinde ses olarak en üstünü demektir. Öyleyse bu işe talip olanlar için bu bir ölçü olmalıdır. İnsan sesi de öteki organlarımız gibi geliştirilebilir. İşte Kilise bunu yapmıştır. Üstelik onlarda tek kişi için bizim ezanımız gibi bir ölçü yoktur. Onlarda sesli olarak dualar okunur. Onlar dualar için bugün meslek olarak seçtiğimiz müziği ilerletip önemli bir sanat yapmışlar. Bizdeki bu umursamazlık şimdinin değil ta baştan böyle algılanmış. Bakın ben size bundan 6-7 yüz yıl önce yaşamış bir büyüğümüzden Mevlana Celalettin Rumi'nin büyük kitabı Mesnevisinde okuduğum bir olayı anlatayım. Hazreti Mevlana ulu bir kişidir. Müslümanlar olduğu gibi Hıristiyan, Musevi dostları da vardır. İşte bu Hıristiyan dostlarından bir papazın kızı Müslüman olmak istemiş. Bir papaz kızı Müslüman olacak! O çağda çok önemli bir olay. Ancak papazın biricik nazlı kızını düşüncesinden caydıramamışlar. Sonunda Papaz, kızına :

-Bari, benim dostum Mevlana Hazretlerine gidip ondan Müslümanlığın ayrıntılarını öğrenelim de ibadetlerinde, arasına karıştığın insanların gerisinde kalma! Papaz kızını alıp Hazreti Mevlana'ya gitmiş. Hazreti Mevlana herkesi hoş gören bir kişi, gelenleri başı üstünde tutmuş, bülbül olup müslümanlığın inceliklerini bir bir anlatmış. Kız sevinmiş, Hazreti Mevlana sevinmiş. Haklı olarak Papaz üzgün. O geceyi geçirip konuklar sabah gidecekmiş. Sabaha doğru kız babasını uyandırmış:

-Baba kalk! Acayip bir bağırtı duydum, birileri birilerini öldürüyor galiba! Papaz da telaşla kalkıp sesi dinlemiş. Ses sabah ezanı. Papaz kızını bilgilendirmiş:

-Müslümanların topluca camiye gitmeleri için Ezan denilen bir çağrıları vardır, bu o. Bu sesle uyananlar, az sonra camide toplanıp Allah'a ibadet edecekler. Kız ağlamaklı bir sesle babasına:

-Baba, ben vazgeçtim, ezanı böyle veriliyorsa ötesini düşünmek istemiyorum; ben vazgeçtim bu sevdadan! deyip evine dönmüş.

Hazreti Mevlana bu olayı niçin anlatmış? Cumhuriyet Döneminde Atatürk'ün uyarılarıyla bu iş bir derece yoluna girdi ise de şimdilerde gene eski mecraına çekilmeye çalışılmaktadır. Bakın ben 7 yüz yıl dedim Papalar bunu ondan çok önce 6-7. yüzyıllarda ele almışlar. Öğretmen elindeki listeyi göstererek M. S. 340-397 yılları arasında yaşamış Papa Saint Ambroise bu işe ilk el atan olmuş. Bundan sonra kilise insan sesine eğilmiş. 7. y. yılda yaşayan bir başka Papa Gregorie sesleri işaretlendirmeye başlamış. Buna notanın gelişmesi de diyebiliriz. 11. yyılda gene bir Papa, Guido d'Arezzo müziği nota sistemine sokmuş. Öğretmen:

-Bundan sonrasını siz vereceğim bir listeden kendiniz yazarsınız! deyip ayrılırken plak dinleyecek miyiz? diye soran oldu. Öğretmen:

-İsterseniz, memnuiyetle gelirim! demesi üzerine karar verildi, plak dinleyeceğiz. Plak seçmeye çok meraklılar var: Yusuf Demirçin'le Talip Apaydın, bu gecenin plaklarını seçti.

1. Tschaikowsky  Vals-Serenad  1 plak

2. Mozart  Sihirli Flüt-Uvertür 1 "

3. "   Figaro'nun Düğünü -Uvertür  1 "

4. Beethoven  Menuett  1 "

5.  "  Koryolan "Uvertür  1 "

6. Bela Bartok Romen dansı  1 "

7. Paganini  Kapris   1 "

8. Tschaikowsky  Slav Marşı  1 "

9. Kreisler  Kapris   1 "

10. Wieniawski Legend   1 "

 

Bu akşam hepsi tek plak olduğu için benim işimin çok olacağını söyleyen oldu. Ne büyük yanılgı. Oysa içeriği ne olursa olsun her plakta ben gene oturup kalkıyorum. İşin doğrusu, oturup kalkmaktan hoşlanıyorum. Tek plakların salt yazması bir fazlalık oluyor.

Yemekte, Serenadlar üzerinde duruldu:

-Elin evinin penceresine gidip, evin kızını sevdiğini nasıl söylüyorlardı? Bizde bu tür gelenekler neden yoktu? Az önce Öztekin Öğretmenin anlattığı olayı anımsattım. Nihat Şengül de son gördüğü düello filminden esinlenerek biz de düello da olmamış! deyince bu kez de düello konu oldu. Ekrem Bilgin düello işini memleketimizde iyi kılıç bulunmamasına bağladı. Konu iyice gülmeceye dönüştü. Yan masalardan uyarı geldi:

-Ne oluyoruz? Topluca yanıtladık:

-Hiçbir şey olamadığımıza gülüyoruz!

Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'la Vatan Gazetesi sahibi-Başyazarı Ahmet Emin Yalman'ın okulumuza geldiği duyuruldu. Yandaki masalar sevinenler oldu. Ekrem Bilgin duramadı:

-Gelin onu da biz masamıza alalım! Halil Yıldırım uyardı:

-Sakın ha öyle bir işe kalkışmayın, Çiftelerliler ona çoktan sahip çıkmış, sevinçlerine bakın!

Nihat Şengül, konuştuğumuz konu yarım kaldı, konumuza dönelim:

-Nerede kalmıştık? Bize:

-Olmuşsunuz, olmuşsunuz! demişlerdi. Geç de olsa yanıt verdik:

-Siz de ham kaldığınıza üzülmeyin, hiç değilse turşuluk şansınız var!

-Susssss!

Salona dönünce plakları sıraladım. Öztekin Öğretmen biraz gecikti. Tchaikovsky serenadı koydum. Plak tam bitti, öğretmen geldi. Çalmamış gibi plağı tekrar koydum. Plak bitince öğretmen Tchaikovsky müziğinin kendi ülkesinde tartışma konusu olduğunu, gerçek Rus müziğinin temsilcisi olarak Rus 5'leri diye tanınan, Borodin, Mussorgsky, Balakirew, Korsakov, Cêsar Cui. . . Bunlar Rus halk melodilerini toplayıp çok sesli yaparak Batıda kullanılan teknikleri uygulamışlar. Korsakov'un Şehrazat'ını dinledik. Mussorgsky'den Bir Sergiden Tabloları dinledik. Ötekileri tanımadık ama onların da çok önemli eserleri var. Borodin'in Prens İgor operası ile Poloveç dansları çok ünlüdür. Tschaikoswky'ye gelince; o da Rus bestecisi ama o, halk müziğine pek eğilmemiş. bir Alman bestecisi gibi doğaçlama olarak çalışmış. Ne var ki Tschaikoswky dünya insanlarınca daha büyük sevgiyle karşılanmış. Gerçekte bu bizim sorunumuz değil, onların sorunu. Andığımız bu 6 Rus bestecisi çok eski değil, 1830-1890 yılları arasında yetişip Rus müziğini dünyaya yaymıştır.

Mozart uvertürlerini arka arkaya dinledik. Figaro'nun Düğünü operası hazırlanmış, yakında oynanacakmış. Onun sevincini yaşadık. Beethoven uvertür üstünde önceki dinleyişlerimizde durmuştuk. Bu kez de menuette örneği olarak beğeniler öne sürüldü. Paganini Kapris kemancıları bir hayli şaşırttı:

-Bu yay nasıl kullanılıyor? Yanıt veren oldu:

-Yay değil mi? yay gibi kullanılıyor!

-Bizimkiler yay değil mi?

- Bizimkiler yay değil, eğik birer sopa! Öztekin Öğretmen sesli sesli güldükten sonra:

-Kendinize bir pay yok mu? Abdullah Ön duramadı:

-Bizim yaylar sopa, tutan eller de birer sırık! bir kaç kişi birden:

-Ne sırığı doğrudan doğruya odun, kereste! Öğretmen doğruldu:

-Kendimizi ne denli küçültsek, biz o dedikleriz olamayız. Emsalimiz, gelmiş geçmiş kemancıların en üstünlerinden biri. Ona bakıp kahırlanmaya, şaka bile olsa onunla emsalleşmek, kendimize haksızlık olur. O zaman terazinin tokmağı hiç bir zaman yerinde duramaz. Neden Mozart gibi beste yapmayalım? Kendimizi böyle ünlülerin yerine koymaya kalkışırsak sonra kendi yerimizi de bulamayız. İşte buna hayatta; " Zübek gibi açıkta kalmak!” derler. Bela Bartok sessizce dinlendi. Kreisler'de öğretmen konuştu:

-Bakın bu yaşayan bir kemancı. Bizim yaşıyor, savaş haberlerini dinliyor, savaşın zararlarını görüyor. Soran oldu:

-O ne zarar görür? Öğretmen büyük sanatçıların sayısız ülke gezerek konser verdiğini, para kazandığını anlattı. Özellikle onun gibi sanatçıların en büyük dinleyici sayısının Avrupa! da olduğunu, oysa Avrupa'da insanların konsere gidecek hali kalmadığını anlattı. Wieniawski'yi de çok sessiz dinledik. Bu bestecinin nereli olduğunu bilmiyorduk. Öztekin Öğretmen de pek bilgisi olmadığını, geçen yüz yılın Paganini sonrası büyük kemancılarından biri sayıldığını, Belçika'lı olduğunu söyledi. Öğretmen bir öneride bulundu:

-Bir süre karışık besteci dinleme yerini tek besteci dinleyelim. Bir süre de onu deneyelim. Örneğin haftaya Johann Sebastian Bach olsun! Arkadaşlar öneriye katıldılar. Konuşmalar zamanı şırdkığı için biraz geç dağıldık. Herkes yatmış. Sessizce yatağıma girdim. Paganini, Tschaikowsky, Mozart, Mussorgsky, derken Malik Aksel Öğretmeni anımsadım. Mussorgsky'nin Bir Resim Sergisinden tabloları nasıl aklında tutuyor? Salt o değil dha önceki bir olayda da hemen söze katılmıştı Andre del Sarto, Alfred de Musset'in kitabıyla Ömer Seyfettin'in Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür hikayesini söyleyince hemen benzerlik, ayrılık taraflarını söylemişti. Uzun bir esnemeden sonra gözlerimi kapadım.

 

8 Mart 1944 Çarşamba

 

Gene 9 mart patırtısı, gene belli arkadaşlar. Hasan Gülel, çocuk sesiyle bağırdı:

-Siz yarından sonra ne konuşacaksınız? Enver Ötnü yanıtladı:

-Martlar üstüne çok laf edilir. 9 mart, 21, mart dahası 31 mart! deyince:

-Ohooooo! Ötnü, dilinin altındakini çıkar, sonra çarpılırsın! Veli Demiröz kapıdan çıkmak üzereyken geri dönüp bağırdı:

-Yok, artık 31 Mart olayını da mı rahat söyleyemeyeceğiz? O dediğin zaten eki takvime göre 13 martta olmuştu diyen oldu. Bu kez oldukça kalabalık bir grup güldü:

-Tersinden bakınca zaten o da öyle oluyor. Bu kez de eski yazıda sayılar nasıl yazılırdı? sorusu ortaya atıldı. Süleyman Karagöz'e bugünkü dersle ilgili soru soran olmuş, o da:

-Burhan Güvenir'e sorun diye bağırdı. Bunu duyan Burhan Güvenir bir önceki sorunun tekrarı sanıp Süleyman Karagöz'e küfretti. Süleyman Karagöz, neye uğradığını anlamadı, koşarak geldi, Burhan Güvenir'in karşısına dikildi. Araya girenler oldu. Kavga önlendi ama esas soru da yanıtlanamadı:

-Eski yazıda sayılar nasıl yazılırdı?

Burhan Güveni bu arada Doç. İbrahim Yasa'nın gelmediğini söyledi. Ben de bunu duyduğuma sevindim. Eski 7 Gün dergilerinden birinde Çerkez Ethem üstüne bir yazı görmüştüm ama okumamıştım. Bu derste Çerkez Ethem sözü geçecek, belki işime yarar; diye düşünüyordum.

Kahvaltıda, Doç. İbrahim Yasa'nın gelmeyeceği kesinleşti. Salt bu hafta değil, hiç gelmeme olasılığı da öner sürüldü. Doç. İbrahim Yasa'nın zaten asker olduğunu duymuştuk. Asker olmasına karşın bize derse, izinli olarak geliyormuş. Olasılıklar öne sürüldü. Başkan Hüseyin Atmaca açıklama yaptı:

-Yok öyle bir şey, bu hafta önemli bir işi çıkmış, ondan gelemedi! Bu kez de evleneceği varsayımları başladı:

-Evlenirse bir Amerikalı ile evlenir,

-Amerikalıyla evlenirse kesinlikle Amerika'ya gider.

-Gidecek olsaydı o neden gelsindi?

-Askerliği için gelmiştir!

Arkadaşlar hep Müzik salonuna gittiler. Aradığım dergiyi bulamadım. Bu arada Şeyh Sait İsyanı adlı bir kitap gördüm. Şöyle bir karıştırayım, derken iki saat oyalanmışım, ders zili çaldığı söylenince koşarak zor yetiştim. Ben salona girdim, arkamdan doç. Halil Demircioğlu geldi. Halil Dere yer ayırmış, oturur oturmaz öğretmen konuşmasına başladı.

Doç. Halil Demircioğlu Büyük Nutuk'ta Çerkez Ethem'in adının geçtiği yerleri saptamış birer birer okudu. Sonra da Atatürk'ün Çerkez Ethem'in ters çıkışları karşısında takındığı tavrı, Atatürk'ün ağzından çıktığı şekliyle okudu. Arkasından Çerkez Ethem'in Yunanlılara katılmasını, Yunanistan'a sığınmasını anlattı. Bir süre sonra Çerkez Ethem'in yaptıklarından duyduğu pişmanlıkları anlatan bir mektubunu okudu. Mektubu bitirince iki elinin avuçlarını masaya vurur gibi dayayıp, Çerkez Ethem üstünde neden önemle durduğunu tekrarladı:

-Çerkez Ethem ihanet edenler içinde gene de tipik bir örnektir. Dosttu, şımarıklığından ters düştü. Şımarıklığında diyorum, Çerkez Ethem. başlangıçta, Yunan yağmacılarına karşı, bir çiftlikte kurulmuş küçük bir birliğin başına geçirilmişti. Yunanlılar gibi, Yunan taraftarlarının yaptığı zulüm karşısında direnen Ege Halkının desteği ile bu birlik kısa zamanda büyük bir güç oldu. Başlarındaki Çerkez Ethem bir simge olmuştu. Salihli dolaylarında başlayan direnç, giderek, Çanakkale, Balıkesir, Bursa dolaylarına yayıldı. Erzurum-Sivas kongrelerinden sonra Ankara'da kurulan B. M. M. Hükümetiyle ilişki kurup onun emrine girdi. Ankara Hükümetini yok etmek için harekete geçen girişimcileri Adapazarı-Bilecik yörelerindeki Halifeci geçinen yağmacı anarşistleri yok etti. Bolu-Düzce dolaylarındaki isyanları bastırdı. Tokat-Yozgat yöresinde yüzyıllardır kişisel çıkarları için çevre insanlarını sömüren Çapanoğlu belasını yok etti. Konya-Bozkır isyancılarını zararsız duruma döndürdü. Bu başarılarından dolayı B. M. M. Hükümeti kendisini, o zamanki dil geçerliliği ile Münci-i Millet (Ulusal Kurtarıcı) ilan etti. Düşünün, Kurtuluş Savaşına hizmetten ULUSAL KURTARICI oluyor; nasıl bir yol izliyor ki sonunda ihanete düşüyor. Burada, Kurtuluşa karşı olanların kurduğu tuzaklara düşme gafleti olduğu besbelli. Bunun için de Atatürk, Türk Ulusunu, sizleri, Türk Gençliğini uyarıyor:

-Dahili ve harici bedhahların olacaktır! (Yurt dışında olduğu gibi yurt içinde de kötülüğünü isteyenler, sana kötülük yapmak isteyenler olacaktır. )

Çerkez Ethem, yaptığı yanlışı sonunda anlamış. O hiç değilse bu dürüstlüğü gösterdi. Ben biraz da bunun için önemseyip size bir değişik örnek verdim. Atatürk'ün Büyük Nutku içinde belli belirsiz olduğu gibi, açık açık da altı çizilen başka ihanetçilere de değinilmektedir. Bakın bunları, bu denli açıklayamıyoruz. Adamlar ihanetleri, yiğitlik gösterileri içinde değil, hinlik içinde yaptılar, hala da yapanlar var. Tilki gibiler, gezdikleri yerlerdeki izlerini hayvansal güdüleriyle ustaca saklıyorlar. Bu nedenle biz onları gerçek yüzleriyle görüp tanıyamıyoruz!

Sizler, Yurt düzeyine dağılıp görev yapacaksınız, bunlar değilse bile onların huyunu benimsemişlerle burun buruna olacaksınız. Bunları sezip doğru tanı koyamazsanız, sizin burnunuz dibinde yaşayıp yapacağınız hayırlı işlere sürekli engel olacaklardır. İşin korkunç yanı budur.

Öğretmen bundan sonra, Nutuk'tan Atatürk'ün 1 KASIM 1922 günü B. M. Meclisinde Hilafetle ilgili yaptığı konuşmayı okudu. Konuşma oldukça uzun. Önemli tarih bilgileri var. Nutuk kitaplıkta var, alıp önemli yerlerini yazacağım. İslam Tarihi ile Osmanlı Tarihi hakkında da bilgiler var. Öğretmen, soluğu soluğuna Atatürk'ün konuşmasını bitirdi, bizim de okumamızı önerip ayrıldı. Büyük Nutkun belgeler bölümünde Belge: 264

Yemekte, konu Tarih dersi oldu. Doç. Halil Demircioğlu için herkesin değerlendirmesi olumlu. Hemşerim Kadir, ir gerçeği söyledi:

-Adam, bize öğretmek için çırpıyor!

Öğleden sonra, hem şan dersi gibi şarkılar, türküler söyledik, hem de koro yönetimi denemeleri yaptık. Koro yönetirken ellerimi iyi kullandığımın ayırdına vardım. Bir ara Öztekin Öğretmen de "Aferini!” yapıştırdı. Ancak bu aferin, gerçekten iyilikten mi, yoksa “senden bunu ummazdım”ın karşılığı bir yalancı söylem mi?

Tam çalışmayı bırakırken Ahmet Emin Yalman'la beraberindekiler geldi. Ahmet Emin Yalman adını çok duymuştum ama Vatan Gazetesini pek bilmiyordum. Ancak, Rezzan Yalman adlı bir yazarın 7 Gün ya da başka yerlerde tefrikalarını biliyordum. Hasan Üner, onların karı-koca olduğunu söylemişti.

Öztekin Öğretmen işaret etti, çalışıyormuşuz gibi gene toplandık. Öğretmen çalışmamızı anlattı. İleri Marşını, Ninni ile Barkarolu arkasından da Bahar Şarkısını söyledik. Mehmet Yelaldı kemanla bir parça çaldı Hüseyin Çakar kendi parçasını çaldı. Hüseyin Çakar kalkınca öğretmen bana işaret etti ama ben piyanoya varmadan konuklar karşılıklı bakışınca gideceklerini anladığımdan yavaşça geri çekildim.

Konuklar gidince, Çiftelerli arkadaşların sevinci katlandı; kendi müdürlerinden sonra Ahmet Emin Yalman'ın gelmesini de sahiplendiler. Ahmet Emin Yalman daha önce onların okuluna gitmişmiş. . . . . .

Bugün, 2. sınıfların boş günü, Mehmet Zeybek üst, Hüseyin Çakar da aşağıdaki piyanoya geçtiler. Boşta kalmış gibiydim. Öztekin öğretmen gözlemiş sanırım besteciler listesini verdi. Liste bir kitapta ek olarak verilmiş, kitap eski olduğu için liste neredeyse dökülüyor. Liste içeriğini oluşturan besteciler zincirine bakınca; günümüze nasıl gelindiğini, kimlerin katkısıyla bu aşamaya ulaşıldığını; kısacası nereden nereye gelindiğini anlamak kolaylaşmaktadır:

-Senfoniler dinlediğimiz orkestraları, o eserleri besteleyen bestecileri, o eserleri dinlemek için can atan toplulukları, nota öğrenerek geçmişin duygularını yaşamak isteyen gençleri düşünürsek olayı daha sağlıklı değerlendirebiliriz. Ayrıca, müziğe tutkulu insanların öteki sanatsal etkinlikleri, düşünsel değerleri daha önemsediğini düşünürsek; müzikseverliğin salt bir çalgı oyalantısı değil dinlemenin de ruhsal bir beslenme olduğunu bir başka açıdan önemli bir uygarlık aşaması olduğunu yadsıyamayız.

Müzik üstüne kısa tarih bilgisi.

Müzik için ilk tartışmalar Eski Yunanistan'da görülmektedir. Sokrat öncesi yaşayan filozof Hanon, iyi müzik, kötü müzik olarak bir ayırım yapmış. Eflatun bunu Devlet kitabında, Sokrates'in kötü müziği eleştirisi ona dayanarak yaptığını yazar. İyi müzik yapıldığını ise; çizilmiş resimlerde Lir ya da başka çalgı çalanlar nedeniyle varsaymaktayız. Ancak Yunanlılarda olan müzik öteki toplumlarda da niçin olmasın? sorusunu sorarak onlarda da olduğu üstüne olasılıklar kuruyoruz. Örneğin Romalılar da Yunanlıları örnek alıp kendi uygarlıklarını geliştirmiştir. Uçsuz bucaksız Roma toprakları üstüne yayılan Hıristiyanlık, bu eski uygarlıklardan işine gelenleri almıştır. Sözgelimi kilise dualarında müzikten yararlanılmıştır. Örneğin M. S. 340-397 yılları arasında yaşamış Papa Saint Ambroise bu işe ilk el atan olmuş. Bundan sonra kilise insan sesine dört elle sarılmıştır. VII. y. yılda yaşayan bir başka Papa Gregorie sesleri işaretlendirmeye başlatmıştır. Buna nota fikrinin doğması da diyebiliriz. XI. yyılda gene bir Papa, Guido d'Arezzo müziği nota sistemine sokmuştur. Rönesans'a notalı müzikle giren kilise bu yeni anlayış içinde bestecilerin yetişmesine önayak olmuştur. Rönesansla başlayan notalı müzik gelişmesi, günümüze dek aşağıdaki besteci zincirini oluşturmuştur.

 
RÖNESANS DÖNEMİ
 
FRANCO-FLAMAN ÜLKELERİ
 
Guillanme Dufay  ( ? -1275)
Jean Ockheghem ( 1430-1512)
Josquin des pres  (1450-1521)
Clement Jannequin (1480-1570)
Rolond de Lassus (1520-1594)
Claude Goudimel (1505-1572)
Claude le Jeune (1530-1564)
 
İNGİLTERE
 
Dunstable  (1370-1453)
William Byrd   (1542-1623)
John Bull   (1563-1628)
Orlando Gibbons  (1583-1625)
 
İTALYA
 
Palastrina   (1224-1294)
 
ALMANYA
 
Luther   (1484-1546)
 
17-18. YÜZYILLAR KLASİK DÖNEM
 
İTALYA
 
Gaccini  (1550-1615)
E. d. Cavaliere  (1550-1600)
Gabrielli   (1510-1586)
Freacoballi  (1583-1644)
Monteverdi  (1568-1643)
Carissimi  (1604-1674)
Lulli   (1633-1687)
Corelli   (1653-1733)
A. Scarlatti  (1649-1725)
D. Scarletti  (1683-1757)
Pergolese   (1710-1736)
Cherubini   (1760-1842)
Spontini   (1774-1851)
Boccherini  (1743-1805)
Rossini   (1792-1868)
 
FRANCO-FLAMAN
 
Cambert   (1628-1677)
Romeau   (1683-1761)
Couperin  (1668-1703)
Monisigny  (1729-1817)
Gossec   (1733-1829)
Gretry   (1741-1803)
Dalayrac   (1753-1809)
 
ALMANYA
 
Schuts   (1585-1672)
Buxtehude  (1637-1707)
Proerger   (1637-1695)
Kuhnahu  (1660-1722)
J. S. Bach   (1695-1750)
G. Haendel  (1685-1759)
Ph. Em. Bach  (1714-1788)
Gluck    (1714-1787)
Haydn   (1732-1809)
Mozart   (1756-1791)
Sphor    (1784-1859)
Beethoven  (1770-1827)
 
İNGİLTERE
 
Pursel    (1658-1695)
 
19. YÜZYIL ROMANTİK SANAT DÖNEMİ
 
İTALYA
 
Donizetti  (1797-1848)
Bellini  (1802-1835)
Verdi  (1813-1901)
 
FRANCO-FLAMAN
 
Boildeu  (1775-1834)
Auber   (1782-1871)
Halevy   (1799-1862)
A. Adam  (1803-1856)
F. David   (1810-1876)
Berlioz   (1803-1869)
 
ALMANYA
 
Weber  (1797-1826)
Schubert  (1797-1828)
Meyerber   (1791-1864)
Mendelsshon  (1809-1847)
Schumann  (1810-1856)
Liszt   (1811-1886)
Wagner  (1813-1883)
Brahms  (1833-1893)
 
20. YÜZYIL ÇAĞDAŞ SANAT
 
İTALYA
 
Leoncavello  (1858-1919)
Puccici   (1854-1924)
Mascagni   (1863- .... )
Giordano   (1867- .... )
A. Boito   (1842-1918)
Respighi   (1879- .... )
Pizzetti   (1880- .... )
Malipiero   (1882- .... )
Casella   (1883- .... )
Davigo   (1889- .... )
Sabata  (1892- .... )
Tedesco  (1895- .... )
V. Rieti  (1898- .... )
 
FRANCO-FLAMAN
 
Gounod   (1818-1893)
C. Franck   (1822-1890)
Thomas  (1811-1896)
Deliebes   (1836-1891)
Chabrier   (1842-1894)
Bizet  (1838-1875)
Saint-Seans  (1875-1921)
Chausson   (1833-1899)
Massenet  (1842-1912)
V. d. İndy  (1851-1932)
G. Foure  (1845-1924)
Vidor    (1844-1937)
H. Dupere  (1848-1933)
Bruneau   (1857-1934)
Charpentier  (1860-1904)
Debussy   (1862-1934)
G. Pierre  (1863- .... )
P. Dukas   (1865-1935)
M. Ravel  (1875-1937)
F. Schmitt  (1870- .... )
A. Roussel  (1869- .... )
Erik Sati   (1866-1925)
F. Poulenc  (1899- .... )
D. Milhud  (1892- .... )
 
 
ALMANYA
 
Humperding  (1854-1921)
Mahler   (1860-1911)
Hugo Wolf  (1860-1903)
R. Straus  (1864- .... )
M. Reger  (1873-1916)
Schrekzer   (1873- .... )
Korngold   (1898- .... )
P. Hindemith   ( 1895- .... )
 
İNGİLTERE
 
Elgar  (1857-1934)
Hols   (1874-1934)
Stanfort   (1852-1924)
C. Scot   (1818- .... )
H. Pary  (1848-1818
Delius  (1863-1934)
İreland   (1879- .... )
A. Bax   (1883- .... )
A. Bliss  (1891- .... )
Goussen   (1893- .... )
Berners   (1883- .... )
Williams   (1872- .... )
Moeren  (1894- .... )
Walton   (1902- .... )
Britten   (1913- .... )
 
19. YÜZ YILDA MÜZİK ALANINDA YENİ GELİŞMELER GÖSTEREN ÜLKELER
 
RUSYA
 
Glinka  (1804-1857)
Dargomisky  (1813-1867)
C. Cui  (1835-1918)
Balkirew  (1836-1910)
Borodine  (1834-1887)
Moussorgsky  (1839-1881)
R. Korssakow  (1844-1909)
Rubinstein  (1830-1894)
Tchaikovsky  (1840-1893)
Glozuonow  (1865-1936)
Strawinsky  (1882- .... )
Prokofieff  (1893- .... )
Liadow  (1855-1934)
Rachmaninov  (1873- .... )
Scriabin  (1872-1915)
Miaakovski  (1881- .... )
Mossolow  (1900- .... )
Kabalevski  (1904- .... )
Şoştakoviç  (1906- .... )
Haçaturyan  (1904- .... )
Dzerjinky   (1910- .... )
 
ÇEKOSLOVAKYA
 
Smetana   (1824-1884)
A. Dvorak  (1841-1904)
Z. Fibich  (1837-1921)
Janaçek  (1854-1928)
J. Förster  (1859- .... )
V. Novak   (1870- .... )
J. Suk   (1874-1934)
Ostrçil  (1879-1935)
R. Karel   (1880- .... )
V. Stepan   (1881- .... )
Viepalek   (1882- .... )
Krşiçka  (1882- .... )
Jeremiaş   (1892- .... )
K. B. Jirak  (1891- .... )
A. Haba   (1893- .... )
Martinu  (1890- .... )
Weinberger  (1896- .... )
 
POLONYA
 
Chopin   (1810-1849)
Moninşko   (1819-1872)
Zelenski   (1837-1921)
Noskovski  (1846-1909)
Wieniawski  (1837-1912)
Statkowski  (1860- .... )
Opienki  (1870- .... )
Szopski  (1865- .... )
Karloviç   (1876-1909)
Szymavowki  (1882- .... )
Rozyeki   (1883- .... )
Fitelberk  (1879- .... )
Tansıman  (1897- .... )
 
İSKANDİNAVYA
 
N. Gade   (1817-1890)
E. Grieg   (1843-1907)
Sinding  (1856- .... )
Svendsen   (1840-1911)
Kjerulf   (1815-1869)
Schjelderun  (1859- .... )
Seymer   (1844-1910)
 
 
MACARİSTAN
 
F. Erkel  (1810-1893)
Szendy   (1863-1922)
B. Mosonyi  (1814-1870)
Dohnanyi   (1877- .... )
J. Hubay  (1858- .... )
B. Bartok   (1881-1945)
Z. Kodaly  (1882- .... )
 
 
İSPANYA
 
Albeniz  (1861-1909)
Granados   (1867-1916)
F. Pedrel  (1841-1922)
M. D. Falla  (1876-1946)
O. Espla   (1886- .... )
J. Turina   (1881- .... )
Rodrigo   (1902- .... )
 
BELÇİKA
 
P. Benoit  (1834-1901)
J. Blochx  (1851-1912)
E. Tinel  (1854-1912)
P. Gilson  (1865- .... )
V. Vreuls  (1876- .... )
J. Jongen  (1873- .... )
 
 
AVUSTURYA
 
Schönberg  ( 1874- .... )
A. Vebern  ( 1883- .... )
A. Berg  (1883- .... )
E. Vellesz   (1885- .... )
A. Jalowetz  ( 1880- .... )
Brukner  (1824-1896)
 
 
İSVİÇRE
 
Dalerose   (1865- .... )
G. Doret  (1866- .... )
E. Bloch   (1880- .... )
Hegar   (1841-1927)
Andres   (1879- .... )
Honegger   (1892- .... )
 

Not: Yukarda gösterilen besteciler, uzun yıllar önce hazırlanan bir listeden alınmıştır. O nedenle yaşıyor gibi gösterilenler (Ölüm tarihi yazılmamışlar) şimdilerde yaşamayabilirler.

 

Listede 206 bestecinin adı ile doğum (ölmüş olanların) ölüm tarihleri veriliyor. Nedense listede Avusturya için değişik bir ayırım yapılmıştır. Haydn, Mozart, Beethoven Almanya'da gösterilmektedir. Oysa o besteciler özel olarak Viyana Klasikleri diye tanınmaktadır. Ayrıca Barok dönemi büyük bestecilerinden Telemann, Manheim Okulu olarak bilinen bestecilerinden Stamits'lerle Michael Haydn, Johann Sebastian Bach'ın 2 oğlu Chr. Fr. Bach ile Ern. Bach listeye alınmamıştır. Oysa bunlardan biri ünlü besteci Wolfgang Amadeus Mozart'ın öğretmeni olacak denli ünlü bir bestecidir. Sanırım bu isteye eklenecek başka adlar da çıkacaktır

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Derste işime yarar, diye okuduğum Şeyh Sait olayında da öğretmenin anlattıklarına benzeyen durumları anımsadım. Şeyh Sait, çevresinde sayılır bir yaşlı insan. Muş, Çapakçur, (Bingöl) Darahini (Genç İlçesi) yörelerinde kendini sayanlar çok. Özellikle Darahini, 2. Abdülhamit'in gözdesi bir belde. Gözdeliği, ora halkının kendisine çok bağlı olmalarından ileri geliyor. Bu yakınlığı sağlayan Padişah, kendi korumacılarını oradan seçermiş. Bu ilişki tüm Doğu halkı için bir örnek oluşturmuş. Vergiler, sorumluluklar, askerlikten sıyrılmalar gelenekleşmiş. Cumhuriyet yasalarının işlemeye başlaması, kayrılmaya alışmışların hoşun gitmemiş. Bireysel kaytarmalar, dağlara çekilme şekline dönüşmüş. Askerin takip edip zararsız duruma dönüştürmesi, doğal olarak sert cezaların arkadan gelmesi sonucu başlayan yakarmalar kısa dönemde madur-masum türkülerine dönüşmüş. Geleneksel olarak onlara göre tek kurtuluş yolu isyan. Ancak isyanlar, çevrede ünlü bir ad altında yapılırsa daha yaygınlaşabilir inancı egemendir. O yörenin o zamanlar ünü yaygın kişisi, Muş'un Hınıs ilçesinde Şeyh Sait'tir. Kendisine liderlik önerildiğinde reddeder:

-İsyan, sonu kurtuluşa ulaşırsa makbuldür. Bizim böyle bir şansımız yok. Savaşmak için önce para gerekli! der. Böylece Şeyh Sait liderliği bir süre sağlanamaz. Ancak isyancıların bir ucu Irak'a dek uzanmaktadır. Irak, İngiltere'nin sömürgesi. İngiltere devlet olarak değilse bile Yeni Türkiye'yi dize getirmek için görevli şebekeler kısa zamanda istenilen parayı bulup verirler. Şeyh Sait'in oğulları da devreye sokulmuştur. Olayın büyüyeceğini anlayan Şeyh Sait Hınıs'tan bilinmeyen bir yöreye gitmiştir. Bilinmeyen bu yöre çok uzakta değil, Çapakçur'un hemen karşısında yükselen dağ yamacında büyükçe bir köydedir. Oğullar eliyle köy bulunur. Şeyh Sait adeta yakalanmıştır. Heybelerden altınlar önüne dökülür. Şeyh Sait'in söyleyecek sözü kalmamıştır. İsyan için mührünü kullanır. Orada bulunanlardan Fahranlı (Bingöl'de bir ilçe)Hasan koşarak Çapakçur'a ulaşıp dairelerin açılması bekler. Fahranlı Hasan, Çapakçur Kaymakamlığında çalışan bir kapıcıdır. Çalışkandır, uzun süredir orada çalıştığı için oldukça tanınmış biridir. Sabah, Çapakçur kaymakamı makamına gelince Fahranlı Hasan, bir iş için gelirmişçe kaymakamlığa girip Kaymakamı tutsak alır. Şeyh Sait isyanı böylece Fahranlı Hasan'ın Çapakçur Kaymakamı olmasıyla ilk başarısını (!) kazanmıştır.

Bunu bugün anlatamadığıma üzülmedim. Bence Doç. Halil Demircioğlu daha ilginç bir olay anlattı. Gerçekten Çerkez Ethem gibi cesur, atak bir insan bile başarısını tam değerlendiremiyor, hırsa kapılıp daha fazla derken o fazlaya ulaşamadığı gibi sonu acıklı oluyor. Napolyon Bonapart bunun en güzel örneği. İhtilaller içinde 10 yıl perişan olmuş Fransa'yı 2. 10 yıl içinde Avrupa'nın en güçlü devleti yapmış, tüm Avrupa'daki krallıkları kardeşlerine, arkadaşlarına taksim etmiş kanlan toprakları Fransa'ya katmış. Böyleyken gidip Moskova'yı da almış. Bari orada dursa ya. Adam besbelli artık Napolyon değil salt hırs olmuş. Ya sonra ne olmuş. Dünyadan uzak bir adada, 5 yıl mezarını beklemiş.

Geçen hafta Hamdi Keskin Öğretmen kesin söylemedi ama gene Divan Şiirine döneceğimizi belirtir gibi konuştu:

-Halk Şiirimiz de çok zengindir, ancak biz derinlemesine inceleme yerine şöyle biri tanıyıp geçeceğiz. Gelecek yıllarda biraz daha derinlemesine kurcalayacağız! demişti. Buna göre Divan Şiirine dönersek kesinlikle Baki gelecektir. Çünkü geçen haftaların birinde Fuzuli'yi konuşurken:

-Biz Fuzuli'yi bizden sayıyoruz ama o, kendini açık açık Iraklı Arap göstermektedir. Öyleyse bizim de Fuzuli'yi aratmayacak bir büyük şairimiz Baki vardır; biz de onunla övünüz! demişti. Bu nedenle daha önce Baki'den yazdığım şiirleri karıştırdım. Tamis-i Gazel Sultan Süleyman Han'ı, Mersiye'den 1. Bendi okudum. Bir de Gazel yazmışım:

" Nam ü nişane kalmadı fasl-ı bahârdan

Düştü çemende berg-i diraht itibârdan"

Baki, sonbaharı kendi dilince anlatmaktadır. Öğretmen bunları sorarsa mahcup olmayacak ölçüde açıklama yapabilirim.

Almanca ödevim yoktu. Öğretmen salt yoklamak için geçen ödevimden soru sorabilir, sanısıyla

Der Handschuh'u neredeyse ezberledim:

"Vor seinem Löwengarten

Das Kampfspiel zu erwarten

Sass König Franz

Und um ihn die Grossen der Krone

Und rings auf hohem Balkone

Die Damen in schönen Kranz. "

Aslanın bahçesi önündeki alanda, gösterileri izlemek üzere Kral hazırlanmıştı. Ya da Kral Franz aslanların kapışmasını bekliyordu. Çevresinde yardımcıları da sıralanmıştı. Ayrıca yakındaki yüksek balkonlar çiçek gibi güzel bayanlarla doluydu. İşte böyle gidecek. Olayın Türkçesini yuvarlak sözlerle yazdım.

Yemekte herkesin dilinde Ahmet Emin Yalman. Kim bu Ahmet Emin Yalman? Bir gazeteci olduğunu biliyorum dahası bir gazete sahibi olduğunu da biliyorum ama bilgim oradan öte geçmiyor. Bana soranlar oldu:

-Sen gazete okumaz mısın?

-Okumaz olur muyum? Öyle sanıyorum ki, içinizde benim gibi gazete okuyan azdır. Çünkü ben 1939 yılında Akşam Gazetesine abone oldum. Necmettin Sadak, Şevket Rado, Va-Nû, Hamdi Varoğlu gibi gazetecilerin yazılarını sürekli okuydum. O zamanki Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı okuma masası kurmuş, tüm arkadaşları gazete okumaya zorluyordu. Okuma masasının düzenlemesini de Halil Basutçu arkadaşla ikimiz yapıyorduk. Ben aynı zamanda Yeni Adam dergisine de aboneydim. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Hüsamettin Bozok gibi o dergide sürekli yazı yazanların yazılarını da okuyordum. Daha sonra okul yeri sık sık değişince okuma masaları kalktı. Cumhuriyet-Ulus gazetelerini okumaya başladım. Yunus Nadi, Ahmet Şükrü Esmer, Burhan Felek, Abidin Daver, Peyami Safa, Ömer Rıza Doğrul gibi yazarları okudum. Ulus Gazetesinden okuduğum Falih Rıfkı Atay'ın ayrıca Zeytin Dağı ile Roman'ını da okudum. Buna karşın Ahmet Emin Yalman'dan okumamı bana kimse salık vermedi. Ancak Rezzan Yalman adlı birinin roman tefrikalarından okuduklarım oluyordu. Yalman soyadını oradan anımsıyorum. Bir de Makale, başmakale yazı türlerini anlatırken Fikret Madaralı Öğretmen, başmakale yazanları Falih Rıfkı Atay, Yunus Nadi, Zekeriya Sertel, Necmettin Sadak sıralarken Arada Ahmet Emin Yalman'dan da söz ediliyordu. daha fazla bilgim olmadı.

Yemekten sonra Büyük salonda toplandık:

Ahmet Emin Yalman bizimle tanışacakmış. Sahiden Ekrem Bilgin'in dediği çıktı, Çiftelerliler Ahmet Emin'le tanışıyormuş, sözde Ahmet Emin daha önce oraya, Çifteler'e gitmişmiş. Ben de bunu anlamıyorum, bir okula gazeteci ya da başka mesleklerden insanlar geldiğinde okul öğrencileri onu tanımış mı oluyor? Öyleyse ben, İsmet İnönü, Fahrettin Altay, Salih Omurtag, Trakya Genel Valisi Abidin Özmen, Kırklareli, Edirne, Tekirdağ Valileriyle tanışıyorum. Evet ya da hayır yerine hahahi, vahahahi sesleri çıkarılarak yanıtlar verildi. . . .

Salona geçince de yorumlarla karşılaştık; gelenler arasında Çifteler Müdürü Rauf İnan da varmış, Ahmet Emin Yalman'ı o getiriyormuş. İnanılacak gibi değil, koskoca Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'la gelen Ahmet Emin Yalman'ı niçin Rauf İnan getirir? Genel Müdür belki, onu da çağırmış olabilir.

Konuklar karşıda görününce herkes yerine oturdu. Çiftelerli arkadaşların hepsi değil kimileri yapay bir gülümseme içindeler. Belki de ayrı ayrı ellerinin sıkılacağını bekliyorlar. Beklediklerinin tersine Ahmet Emin Yalman'la Okul Müdürü Hürrrem Arman, Hidayet Gülen, Ali Kılıç, İzzet Palamar geldi. Ahmet Emin Yalman hiç de öyle gösterişli falan değil, çekingen gibi bir görüntüsü var. Önce kendisinden söz etti. Sosyoloji Öğretmenimiz İbrahim Yasa ile tanışmış, onun gibi Amerika'da okuduğunu anlattı. Gazeteciliği geçici olarak düşünmediğini ta baştan gazeteciliğe baş koyduğundan söz etti. Yurdumuzun okur -yazar sıkıntısı çektiğini bunun için daha önceki girişimlerin başarılı olmadığını ancak Köy Enstitülerinin bu başarıyı yakaladığını anlattı. İlk gözlemlerini Arifiye Köy Enstitüsü yakınından gelip geçerken yaptığını, daha sonra bizzat Enstitüye inip yakından gözlemlediğini daha sonra da Çifteler'e gittiğini son olarak da Hasanoğlsan'a geldiğini tekrarladı. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'un büyük bir Eğitimci olduğunu, 18 Köy Enstitüsüne 18 kendisi gibi becerikli liderler seçtiğine inandığını söyledi. Gene yurdumuzun geri kalmışlığının okur-yazar eksikliğine bağladığını örneklerle anlattı. Çifteler Köy Enstitüsünde başarılı bir eğitim-öğretim projesi uygulandığını, bunun tüm yurda yayılmasını dilediğini söyleyince soru sormayı aklıma koydum. Sorumu hazırladım:

-Köy Enstitüleri bir ortak Müfredat programına uyularak yönetildiğine göre içlerinden biri ötekilerden nasıl başka türlü oluyor! demeden Ahmet Emin Yalman kendisi açıkladı:

 

 

Ahmet Emin Yalman

 

-Şimdiye dek Köy Enstitülerinde müfredat programı olmadığından her enstitü başka başka yöntemler uygulamıştır. Şimdi bir müfredatları varmış ama bu program da Çifteler uygulamasına yaklaşmışmış. Bu kez de bir başka soru tasarladım:

-Müfredat programını burada tüm derslerde eleştiriyoruz. Bu program tüm ülkedeki programlara ters düşmekte, genel pedagojinin dünyadaki uygulamalarına ters düşen uygulamalarla başarılı kazanmak olası mı? Batı uygarlığına ters düşen yöntemlerle yüz yıllardır başarılı olamamışız. Şimdi başarılı olmak için didinirken niçin Batının bilimsel yöntemlerine uymuyoruz. Örneğin Sosyoloji okumuyoruz da sosyolojinin salt köy dilimi üzerinde duruyoruz. Psikoloji okumuyoruz ama çocukların çocuksu durumlarını iyi anlama yollarını konuşuyoruz?

Ben sorma olanağı beklerken dört beş kadar el kalktı. Ahmet Emin Yalman, el kaldıranlara teşekkür etti. Şakalı konuşmalarla el kaldırmaları sınırladı:

-Tekrar gelmek için can atacağım, bu konuda salt konuşma değil bitmek üzere bir kitabım var gerekirse kitabı ikiye hatta üçe çıkaracağım, sizin ayrı ayrı hepinizin düşüncelerini almak isterim deyip parmak kaldıranların adlarını yazdı:

-Ali Yılmaz, Rahim Ünüvar, Hayretin Özer, Satılmış Aslantaş, Enver Ötnü, Fahri Duman, Ekrem Ula, Mustafa Buğday, Galip Şahin, Veli Demiröz. İhsan Güvenç.

Ahmet Emin Yalman, kalemin arkasıyla masaya tık tık vurarak adları saydıktan sonra:

-Onlar istemedi ama ben onlardan soracağım! deyip kalemiyle kızları gösterdi.

Ahmet Emin Yalman kendi yazdığı sıraya göre adları okudu.

Ali Yılmaz,

Rahim Ünüvar,

Hayrettin Özer,

Satılmış Aslantaş

Enver Ötnü

Fahri Dumanm,

Ekrem Ula,

Mustafa Buğday,

Galip Şahin,

Veli Demiröz,

İhsan Güvenç,

Fatma Ersan,

Dürriye Aran

 

İlk Sözü Ali Yılmaz'ın almasına şaşmadım. Kendisiyle sık sık konuştuğum biri değil ama çalışkan olduğunu yıllar önce arkadaşlarından dinlemiştim. Ali Yılmaz'la dolaylı da olsa yıllar önce mektupla tanışmıştık. 1939 yılı, o zamanki Köy Öğretmen Okulları dönemi, Bizim okulumuz Trakya Köy Öğretmen Okulu. Okulumuz gibi daha iki okul olduğunu öğrenince iki arkadaş (Cavit Kafkas'la birlikte iki okula da mektup yazmaya karar verdik. Birimiz İzmir Kızılçullu, ötekimiz Eskişehir Çifteler. Aramızda kura çektik, bana İzmir /Kızılçullu Cavit'e Eskişehir Çifteler çıktı. Önce adlarımız için düşündük. Adımızdan kime olmayabilir; öyleyse numaralarımıza yazmaya karar verdik. Benim numaram 66, Cavit'in 25. Mektupları birlikte yazdık. Cavit benden bir sınıf gerideydi, bu nedenle bana ağabey diyordu. Ağabeylik taslamazdım ama gene de değişik düşüncelerim vardı. Bu nedenle Cavit'in hazırladığı mektubun yazısını ben yazmıştım. Mektupları attık, ummadığımız kadar kısa bir zaman sonra benim mektuba karşılık geldi. 66 nolu Ziya fikri Özlen, çok sevindiğini, mektuplaşmayı sürdürmemizi dileyen güzel sözlerle bitiriyordu. Böylece Cavit'le İzmir/Kızılçullu Köy Öğretmen okuluna bir pencere açmış bulunduk. Aradan uzun bir süre geçtikten sonra kısacık bir pusula çıktı geldi. 25 numaralı Ali Yılmaz mektubunuzu aldı. Derslerinin çokluğu, iş derslerinin aralıksız sürmesi nedeniyle cevabın geciktiğini bildirdi. İki mektubu karşılaştıran Cavit, kendine göre yorum yaptı. 25 Ali Yılmaz Orta 2. sınıf, oysa ben henüz İlkokul 5. sınıftayım; o nedenle beni çocuk olarak gördü! Cavit'in üzülmesi beni etkiledi; bu kez de ben Cavit'ten habersiz Eskişehir/Çifteler Köy Öğretmen okulu 66 numaralı arkadaşa yazdım. Bu kez de bana bir başka öğrenciden karşılık geldi. Okullarında 66 numaralı öğrenci okumuş. Mektup ortalıkta çok uzun kalınca alıp açmış. O arkadaşla mektuplaşmaya başlamak üzereyken okulumuz şekil değiştirdi. O değişiklik sürecinde kafalarımız iyice karıştığından ye ni arayışlara son vermiştik. Ancak, Kızılçullu mektupları sürdü. Arkadaşım Ziya ile burada da o öyle istediği için karşılıklı olarak "ADAŞ!” diyerek ilişkimizi sürdürüyoruz. Şimdi karşımda konuşan Ali Yılmaz'ı dinlerken bunları düşündüm. Dilerim gelecek yıl Cavit gelir de burada karşılaşırlar.

Ali Yılmaz uzunca konuştu ama söyledikleri kesinlikle daha önce hazırlanmış sözler. Özellikle yapacağı evliliği bile planlamış olması az buçuk bir hazırlık sayılamaz. Sanırım daha önce benzer bir toplantı için yapılmış bir konuşmanın tekrarı. Bana göre arkadaşlar geçmiş günlerde bu konuda hazırladıkları basmakalıp konuşmaları yapıyorlar. Satılmış Aslantaş, tıpkı bizim Canbaz Osman gibi alıp satacağından söz ediyor. Galip Şahin'in uyarısına katıldım; kolay mı bunları yapmak? Ekrem Ula iyi bir Duvarcı, tuttuğu işi başaracak bir arkadaş ne var ki kendini o da öteki hazır konuşmacılara kaptırdı. Onlar daha enstitüdeyken hazırladığı konuşmaları tekrarlıyorlar. Dalgınlar mı, yoksa dinleyenleri aptal mı sanıyorlar? İki yıldır Yüksek Köy Enstitüsünde okuyorlar. Bir yıl sonra da bir Köy Enstitüsünde görev alacaklar. Oralarda ne yapacaklar? Yoksa orada da bunları mı anlatacaklar? Bu denli önemli planları varsa ne diye burada kalmışlar?

Fatma ile Dürriye en güzelini söyledi:

-Bizim erkek arkadaşlar gibi elimizde fazla çalışma alanımız yok. Ev işlerinde annelere, anne adaylarına yardımcı olacağız.

Ne ilginç, Enstitü bölümünden Fatma-Dürriye Ablalarına katılmış olan kız konuştu:

-Ben, Enstitü bölümünde okuyorum, kesin kararlıyım, Yüksek Bölüme kalmayıp köyüme döneceğim. Yapacaklarımı şimdiden planladım, bazı hazırlıklarımı da yaptım! deyip güven verici bir tavırla konuştu. 2. sınıflardan "Aferin Cemile!” diyenler oldu. Birden C'yi anımsattı bana. Bu ad oldukça yaygın her halde! Neden "Yalnızım!” dedi? Burada oluşunu mu anlatmak istedi, yoksa sınıfında mı yalnız?

Ahmet Emin Yalman sürekli gülümsedi. Umduğunu bulmuş olmalı! Okul Müdürü Hürrem Arman'la bakıştıktan sonra hepimize teşekkür edip kalktı.

Ahmet Emin Yalman'la birlikte olanlar çıkınca Rüstem Gündüz önce uzunca bir “yazıııık” çekti, arkasından da:

-Bütün bu dinlediğimiz güzel işler şimdi gene başka bahara kaldı! dedi. Soranlar oldu. O da devam etti:

-Baksanıza, arkadaşların hazırladığı planlar öylece kaldı. Buradan köye dönemezler. Neden dönemesinler? sorularına başkaları yanıt verdi:

-Güzelim maaşı bırakıp 3 ayda bir Gezici Başöğretmenin arkasında mı koşacaklar?

Yatınca bir süre uykum kaçtı. Sahiden bu gece ne konuşuldu? Arkadaşların söylediklerini hep konuştuk. Müdürümüz İhsan Kalabay bunları son yıl haftada 6 saat konuşturdu. Konuştuk ama ektiğimiz sebzeleri üç gün sonra seller alıp götürünce şaşırıp kaldık. O zaman Müdürümüz İhsan Kalabay:

-İşte Öğretmenlerim, canınız gibi severek ektiklerinizi, bir gün yağmur alıp götürecek. Dizlerinizi döveceksiniz ama geri gelmeyecek. Sevip okşadığınız atınız, bir de bakacaksınız ki hastalanmış, işinizi göremeyecek. Bunlar olağan, her gün yüzlerce, binlerce insanın başına gelen olumsuzluklar. Bunlar sizin de başınıza gelebilir. Hiç unutmayın "Bu ahval ve şerait içinde bile! (Burasını izinleriyle biraz değiştirelim! deyip, umutsuzluğa düşmeyeceksin! Giriştiğin işi bırakıp kaçmak yok gene gene denemek var. deyip, çalışma üstüne övütler verirdi. Bu arada köylerde başlayacağımız ilk işlerin neler olabileceğini de sıralardık. Ne ilginç, bizim işlerimizin hiç biri bu tür değildi. Yolları yenilemek, pazarlar kurmak, köyleri birleştirmek v.b. Kazım Dirik Paşayı anımsadım, köyümüze gelmiş, tüm halkı, bay-bayan toplamış, saatlerce örnekler vererek köyde dokumacılık için bilgi vermiş, gerekli araç-gereci parasız vereceğini söylemişti. Tek koşulu tezgahları kullanmayı öğrenmekti. Öğretici gelecek, belirli bir zaman burada kalacaktı. O nedenle bir süre işlerini ona göre ayarlayıp devam etmekti. Karar verecekler, öğreticiyi "Şu zaman istiyoruz!” diyeceklerdi. Kazım Dirik Paşa ikinci kez geldiğinde bir karar alınmadığını görünce o denli üzüldü ki, üzüntüsünü bile kekeleyerek söyledi. Son sözleri de şunlar olmuştu:

-Siz, şu dolaplattığınız şayakları daha bir iki yıl giyeceksiniz. Ondan sonra arayın da bulan olursa getirsin. Merak etmeyin yasak falan olmayacak. Size göndermek üzere hazırlanan tezgahları herkes kapışıyor. O tezgahlar su dolaplarının ipliğini pazara çıkaracak, dolap sahipleri başka işlere sarılacak. Bakalım o zaman ne yapacaksınız? deyip ayrılmıştı. Gerçekten su dolapları kalktı, bizim köylüler de şimdi, vaktiyle zibidi işi diye beğenmedikleri fabrika işi ketenlere kalmış durumdalar. Bunu bildiğim için bu tür işlere girişmeyi hiç düşünmemiştim. Takıldığı ikinci nokta da konuşanlar hep büyük işlerden söz ettiler. Oysa kendi binamızda çalışırken Ekrem Ula ile Enver Ötnü dışındakilerin çoğu işlere sarılmak şöyle dursun yan çiziyorlardı. Rahim Ünüvar'la, İhsan Güvenç'in çalışanlara takıldıklarını anımsıyorum.

Uykum iyice bastı. Belki de ben yanılıyorum. . . .

 

9 Mart 1944 Perşembe.

 

Dün sabahın tersine bu sabah kimse 9 Mart sözü etmedi. Konu, havanın ılımasına karşın karın bir türlü kalkmaması. Ayrıca çatının temizlendiği söylenmesine karşın damlaların sürmesi. Ekrem Ula açıkladı:

-Kiremitler arasına sıkışıp donan, daha doğrusu buzlaşmış karın süpürülmesi kolay değil, ufak kırıntıların erimesini bekleyeceğiz. Durmuş Ali yüksek sesle:

-Gel sen yat orada! diye dikeldi. Ekrem Ula çok sakin olarak:

-İki gözüm kardeşim, yatarım ama yatak değiştirmek zaman alacak. İyi mi, sen bir süpürge alıp benim yapamadığımı yapıversen daha iyi olmaz mı? Durmuş Ali Uğur şaşkın şaşkın bakarken gülenlerin yanında süpürgelerin yerini söyleyenler çıktı. Kadir Aytekin, Durmuş Ali Uğur için:

-Durmuş Ali Uğur öleceğini bilse o işi yapmaz!” “Canı isterse!” diyenler oldu.

Kahvaltıda bizim masadakiler Ekrem Ula'nın karşılığını çok zekice buldular. Özellikle Kızılçullu grubu bu arada, Ekrem Abilerinin bir çok özelliğini sıraladılar. İnşaat işlerindeki becerileri ile Zeybek Oyunlarındaki liderliğini biliyorduk. Çok iyi yürekliliği gibi kızınca da acımasız olduğunu da bu gün öğrendik .

Hamdi Keskin Öğretmen elinde tek kitapla geldi, Ciltli, kalınca bir kitap. Kaldırarak gösterdi; BAKİ DİVANI. . . .

Baki'yi anımsattı, yaşadığı dönemi tarih açısından anımsattı. 1526 yılında doğmuş. Kanuni o yıl Mohaç Savaşını kazanıp Macaristan'ı topraklarımıza katmış. Kanuni ondan sonra 40 yıl padişahlık yapmış. Böylece Baki, Osmanlı İmparatorluğunun en debdebeli gönlerinde çocukluğunu, gençliğini yaşamış mutlu bir insan, ayrıca büyük bir şair. Bu şair bir de padişahını çok severse ondan ayrılınca (ölümde) neler yazmaz! deyip bize baktıktan sonra Mersiyenin 1. Bendini okudu:

 

Bent ı

 

Ey pây-bend-i dâmgeh-i kayd-ı nâm ü neng

Tâkey hevâ-yı meşgale-i dehr-i bîdireng

An ol günü ki âhir olup nevbahâr-ı ömr

Berk-i hazâna dönse gerek rûy-i lâle reng

Ahir mekânın olsa gerek cur'a gibi hak

Devrân elinden erse gerek câm-ı ayşâ seng

İnsân odur ki âyine-veş kalbi sâf ola

Sinende neyler âdem sen kine-i peleng

İbret gözünde niceye dek gaflet uykusu,

Yetmez mi sana vâkıa-i Şâh-ı şîr ceng

Ol Şehsûvar-ı mülk-i saadet ki rahşına

Ceylân deminde arsa-yı âlem gelirdi teng

Baş eğdi âb-ı tiğine küffâr-ı Ungarûs

Şemşîr-i gevherini pesent eyledi Freng

Yüz yire kondu lütf ile gülbeng-i ter gibi

Sanduka saldı hazîn-i devrân güher gibi

Takti.     . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Ölçüsü(Vezni) Yüz yî re koy du lüt fi le gül ben gi ter gi bi

San dû ka sal dı hâ zi ni dev rân gü her gi bi

- - . / - . - . / . - - . / -  . .

mef û lü fa i lâ tü me fa î lü fa i lün

Öğretmen, ölçü bulma koşulu koymamasına karşın bildikleri unutmamak amacıyla daha ders sürecinde taktî'ini (noktalamasını) yapıyorum.

Öğretmen yüzlerimize baktı; besbelli bakışlarımızdan:

-Aman bana sormayın, hiç bir şey anlamadım! diyeceğimizi kestirdiğinden olacak, duraksamadan açıklamaya geçti:

-Ey şan ve şöhret tuzağına ayağı takılan, insan, bu gelgeç dünyanın işleriyle oyalanma isteği

son bulmayacak mı? Yaşamın ilkbaharı sayılan gençliğini arkada bırakarak yaşlılığa ulaşacağın günleri düşün! (Hesaba kat!) Kadehlerde kalan tortular( son yudumlar) gibi senin de durağın kara toprak olacak. Yaşama tad veren o zevk kadehine, kaderin amansız elinden taş düşecektir.

Hayırlı insanların kalbi ayna gibi açıktır. (Öyle görülmelidir.) Yiğit olanın göğsünde kaplanca (yırtıcı) kin bulunmamalı. Gafillerin, (Aklını kullanamayanların) bu umursamazlığı nereye dek sürecek? Ey gafil, (Bakarkör) padişahın başına gelenden de ders almayacak mısın? Düşün ki, o mutlu binici atına atlayıp sürdüğünde, dünya denilen alan (Ulu mekân) dar gelirdi. Kâfir Macar Beyleri aman dileyip onun kılıcı önüne başlarını eğdiler. Tüm frenk takımı onun kılıcından korktu (Elaman! dedi). İşte o padişah bile tomurcuk, gül yaprağı gibi nazik yüzünü (başını) bağışlarcasına yere bıraktı. Tüm zamanların değer bilir hazinecisi onu alıp, gerçek bir cevher olarak sonsuzluk sandığına itina ile yerleştirdi. (Tanrısal değerlere kattı. )

Hamdi Öğretmen gülümseyerek:

-Tam değil ama bir ölçüde anladık, sanırım. Tam olması için kendiniz okumalısınız. Bunu bir gün kendi isteğinizle yapacaksınız. Sizin yaşlarınızdayken ben de bunlardan uzak duruyordum. Ancak okumak için yola çıkmıştım bir kere. Hep çeviri okunmayacağını anladım. Dedim ki: Benim ülkemin büyük bir geçmişi var. Onların yaptıklarına neden bigâne kalayım? İlk okuduğumda yarı anlar yarı anlamaz, bir sure duraksardım. Bu kararsızlığıma direndim. Çok geçmedi, bir de baktım ki ben bu işi becermişim. Biliyorum, öğretmenlikte kalmak niyetindeyseniz, sizin yapacağınız da bu olacak. Biraz özveride bulunmak, biraz zaman ayırmak yetecek.

Öğretmen şiirin adını söyledi, Mersiye: Tanımını sordu. Çok parmak kalktı. Öğretmen gülümsedi. Süleyman Karagöz açıkladı. şeklini sordu. Onu da Mustafa Yüksel açıkladı. Son beyitin özelliğini sordu onu da Hasan Gülel açıkladı.

Öğretmen bu kez de Kanuni Sultan Süleyman'ın ünlü gazelini okudu. Kanuni'nin Muhibbî mahlasıyla şiirler yazdığını, Baki'nin de bu gazel üstüne yaptığı Tahmis ünlüdür! deyince dikkat kesilip öğretmene baktım. Öğretmen anladı:

-Hadi onu da sen söyle! deyince:

Gazel beyitlerin tamamlayıcı nitelikte üç dize ekleyerek beşli dizeler oluşturma! dedim. Öğretmen eliyle oturmamı işaret edip okumasını sürdürdü.

 

"Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya cihanda devlet bir nefes sıhhat gibi"

 

Muhibbî

 

Arkasından da:

 

Tahmis-i Gazel-i Sultan Süleymân Hân

 

Câme -i sıhhat Hudâdan halka bir hil'hat gibi

Bir libâs-ı fâhîr olmaz cisme ol kisvet gibi

Var iken baht u sa'âdet kuvvet ü kudret gibi

Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

 

Ehl- i vahdet kâ'inâtun âkil ü dânâsıdur

Merd-i fâriğ âlemün mümtaz ü müstesnasıdur

Gör nedir ol kim sözi güyâ Mesîh enfâsıdur

Saltanat didükleri ancak cihân gavgâsıdur

Olmaya baht u sâ'adet dünyede vahdet gibi

Ta'at-i Hak mûnis-i bezm-i bekâdur âkibet

Sıhhâtı- cân u beden senden cûdâdur âkibet

Bâd - ı sarardur fenâ âlem hebâdur âkibet

Ko bu ayş u hişreti çünkim fenâdur âkibet

Yâr- i bâki ister isen olmaya tâ'at gibi

 

Alemi gözden geçürsen eylesen bin yıl rasad

Devr içinde durmasan görsen hezârân nik ü bed

Her taraftan aksa dünya mâh gelse lâ-yu'ad

Olsa kumlar sayısınca ömrüne hadd ü aded

Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sâ'at gibi

 

Menzil - i âsâyiş-i ukbâya istersen vüsül

Hubb u dünyâdan feragât gibi olmaz doğruyol

Şâd-man erbâb-ı uzlet hemân Bâki melûl

Ger huzur itmek dilersen ey Muhibbî fâriğ ol

Olmaya vahdet makâmı gûşe -i uzlet gibi

 

Muhibbî-Bakî

Takti. Ölçü (Nazım) Ger hu zur it mek di ler sen ey mu hib bî fa ri ğol

Ol ma yâ vah det ma kâ mı* gû şe î uz let gi bi

- . - - / - . - - / - . - - / - . -

fa i lâ tün fa i lâ tün fa i lâ tün fa i lün

 

 

Öğretmen:

-2. Bendi okuyalım, zamanımız olursa açıklarız da! deyip okudu.

 

Bent ıı

 

Hakka ki zîb ü zînet-i ikbal ü cah idi

Şah - ı Sikender-efser ü Dârâ -sipah idi

Gerdun ayağı tozuna eylerdi serfüru

Dünyaya hâk-i bârgeh-i secdegâ idi

Kemter gedayı âz atası kılardı bay

Bir lûtfu çok mürüvveti çok padişâh idi

Hâk-i cenab-ı hasreti dergâh-i devleti

Fazl ü belâgat ehline ümmîdgâ idi

Hükm-i gazâye verdi rızayı eğerçi kim

Şah-i kaza-tüvan ü kader-destgâh idi

Gerdun i dune zar ü zebun oldu sanmanız

Maksudu terk-i cah ile kurb-i ilâh idi

Mülk-i cıhânı gözlerimiz görmese ne ola

Ruşen cemali âleme hurşîd ü mah idi

Hurşide baksa gözleri halkın dola gelir

Zira görünce hâtıra ol Mehlikâ gelir

 

Açıklama: Gerçekten yerini dolduruyordu, ya da yerine yakışıyordu, koltuğunu süslüyordu. Büyük İskender gibi erkli komutan, Dara gibi askeri boldu. Çevresindekiler ayağının tozuna başeğerdi. Ayaklarına kapanırdı. Sanki onun bastığı yer dünyanın eğilip öpeceği yerdi. En yoksulu bile verdiği bahşiş varsıl ederdi. Çok cömert, çok yardımsever bir padişahtı. Onun saltanatı zamanında devlet, muhtac olanlar için umut kapısı olmuştu. Tanrının buyruğuna gönül rızasıyla uydu. Kaderine boyun eğdi. Bu büyük kaza(Ölüm) herkes için geçerliydi, buna uymak gerekirdi. Bu aşağılık dünyanın bir oyunu sanılmasın. Maksat yer değiştirip yaşamayı sonuna kadar sürdürmek. Şu cihan denilen varlığı görmesek ne olur? İşte o, ay ya da güneş gibi bu âlemde sonsuza dek ışıldayacak biriydi. Halk ya da her insan güneşe baksa bir parlaklıkla karşılaşır. İşte o zaman kesinlikle o, (Kanunî-Ay yüzlü) anımsanacaktır.

Öğretmen, son beyit için:

-Oldukça abartılı değil mi? diye sordu. Tam anlamadığımızı düşünerek:

-Güneşe bakılsa, akla padişah gelirmiş. Divan Edebiyatında bu tür çağrışımların adları vardır.

Sanatlar için kısa anımsatmalar:

Mazmun, basma kalıp sözler. Ancak bunlar Divan şairlerinin vazgeçemeyeceği sağlam dayanaklardır. İşin ilginci, öteki Divan şiirinin öteki özelliklerine sırt çevirmiş olan Halk ozanları da mazmunlara özenmiş bol bol da kullanmışlardır. Sözgelimi, Servi revan: Yürüyen selvi. Selvi, uzun boylu. Bir bakıma konuşulan dilde ki şiirlerde çok geçen sözler için ikinci ya da özel anlamlı sözler demektir. Ateş-şem, yanak-gül, gonca-dudak, ay-yüz, la'l-şarap, göz-nergis, diş-inci, kaş-yay v. b gibi. . . .

Mecaz. Şiirlerde çok rastlanan bir sözlerde yer değişimidir. Yanık yanık kaval sesi, dendiğinde sesle yanığın ilgisi olmadığını bile bile yanığın orada etkileyici anlamını duyumsarız. Kaval, dinleyeni etkilemiştir. Belli ki bir oyun havası değildir. Bunun tersi de olur. Coşku verici bir bando.

Mürsel Mecaz: Bir sözcüğün benzetme amacı dışında bir başka söz yerine, ya da sözün yarım söylenerek bütün anlamı kapsaması. Yaygın olarak beş çeşidi kullanılır:

1. Bir şarkıdan: Yelkenimiz uçar gider. Yelken hızlı gidiyor.

2. Bütünü söylenerek parça anlatılmak istenir: Tren Ankara'da durunca birden sevince kapıldım. Tren Ankara'da değil istasyonda durur. İstasyon Ankara'nın küçük bir parçasıdır.

3. Kap söylenir, içindeki anlaşılır. Kadehleri bir kaldırışta bitirdik. Biten kadehler değil içindekilerdir.

4. Sonuç söylenir, koşula bağlı olarak işleve bağlanır. Çalışan kazanır. Türk, çalış, güven öğün!

5. Soyut söylemlerden somut sonuçlar çıkarılır. Atalarımızdan kalan maddi- manevi kalıtları koruyoruz. Köprüler, çeşmeler, camiler, müzeler, okullar, şarkılar, türküler, Türk Dili, gelenekler v. b.

Tevriye: Söylenmek isteneni, gizleyerek söyleme ya da dolaylı olarak duyurmaya kalkışma:

Fuzuli, "Perişan halin oldum, sormadın hali perişanımı!” der. Bu söylem, açık açık "Seni seviyorum!” demektir.

Tezat: Zıt anlamdaki sözleri bir beyitte ya da cümlede kullanmak: Namık Kemal'in yaptığı gibi:

"Esir-i aşıkın olduk-Gerçi kurtulduk esaretten!”

Hüsn-ü talil: Nedeni bilinen bir olayı daha başka bir olaymış gösterme hüneri. Baki, Kanuni'yi anlattığı Mersiyesinin Bent ıı Bendiye'sinde;

Hurşid'e baksa gözleri, halkın dolar- Zira görünce hâtıra ol Meh-lika gelir.

diyerek olayı daha renklendirmiştir.

İstiare ya da iğretileme: Gerçek söz yerine ödünç söz kullanarak söylemi daha da anlamlaştırmadır. Faruk Nafiz Çamlıbel At şiirinde:

Bin gemle bağlanan yağız at şaha kalkıyor;

Gittikçe yükselen başı Allah'a kalkıyor.

 

demiş. Besbelli ki Yağız At burada Kurtuluş Savaş'ı sürecindeki Türk insanının direnişini anlatıyor.

Kinaye: Bir sözü hem açık, geçerli anlamında hem de belli bir başka amaca yönelik kullanma hüneri. Atasözlerinde çokça kullanılan bir konuşma biçimi. Şair Nef'i'ye Müftü"Kafir!” demiş. Nef'i de Müftüye Müslüman diyerek karşılık veriyor:

 

Müftü Efendi bana kafir demiş,

Ben de derim ona müselman

Tanrı huzuruna çıkınca

Söylediklerimiz olacak yalan .

 

Nef'i, kinaye bilgisinden yararlanmaktadır.

 

Dörtlünün özgünü: Bize kâfir demiş Müftü Efendi

Tutalım ben diyem ona Müselman

Yarın varıldıkta rûz-ı cezaya

İkimiz de çıkacağın anda yalan

 

Öğretmen son sözü söylerken ders bitti. Devam edeceğiz! deyip ayrıldı.

Ufuldanarak Kitaplığa gittik. Başkan Hüseyin Atmaca Doç. Niyazi Çitakoğlu'nun gelmediğini söyledi. Önce şaka sandım. Yeminli olarak tekrarlayınca neredeyse oynayacaktım. Bunu bir şans saydım. Kadir'le Abdullah kalktı:

-Haydi piyano başına! dedi. Dediler ama içimden gelmedi. Hamdi Keskin Öğretmenin etkisi geçmemiş sanırım Baki'nin başladığımız şiirinin tamamını yazma isteğim ağır bastı. Hiç değilse yazabildiğim bölümleri şimdi yazar, kalanını da bir başka zaman tamamlarım! Necmettin Halil Onan'ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi'nden yararlanarak Mersiye'nin tüm bentlerini tamamladım. Daha önce ayrı zamanlarda Mersiye üzerinde durmuştum ama onları parça buçuk olarak düşündüğümden bir ikisinin tekrarlanmasına karşın bir bütünlük oluşturacağından tekrar edilmiş olmasına karşın tüm bentleri bir kez daha yazdım.

 

Bent ııı

 

Döksün sehâb kaddin anıp kadre kadre kan

Etsin nihâl-i nârveni nahl-i erguvan

Bu acılarla çeşm-i nucum olsun eşgbar

Afâkı tutsun ateş-i dilden çıkan dühan

Kılsın kebûd camelerin asuman siyah

Giysin libas-ı matem-i şahi bütün cıhan

Yaksın derun-i sine-i ins ü peride dağ

Nâr-i firâk-i Şâh Süleyman-ı kâmran

Kıldı firaz-ı künküre-i arşı cilvegâh

Lâyık değildi şânına hakka bu hâkdâa

Mürg i revanı göklere erdi hüma gibi

Kaldı hazîz-i hâkte bir iki üstühan

Çapüksüvar-i arsa-i kevn ü mekân idi

İkbâl-i izzet olmuş idi yâr u hem'inan

Serkeşlik etti tevsen-i baht-i sitîzkâr

Düştü zemîne saye-i eltaf-i girdigâr

 

Açıklama: Bulutlar boyunu, büyüklüğünü anıp, (anımsayıp) yağmur yerine damla damla kan akıtsınlar. Güzelim laleleri de kurutsunlar. Bu acılarla yıldızlarda ağlasın, ufukları sarsın gönüllerden dumanlar. Bütün gök yüzü cıhanın şahı için matem kılığına bürünsün. İnsanların soluk alıp vermeleri de ateşlensin, haşmetli Padişah Süleyman için. Göğün terazisi bir oyun oynadı. Ancak o bun layık değildi. Onun büyük ünü (Ruhu) gök yüzüne çıktı. Kıymetli bedeninde bir kaç emare (kemik ) kaldı. Bu dünyada hızlı koşan (Dolu dolu yaşayan) biriydi. Dikbaşlı bahtı ona haksızlık etti. Yuvarlanıp yere düştü o güzel beden !

 

Bent ıv

 

Olsun gâmında bencileyin zar ü bîkarar

Afâkı gezsin ağlıyarak ebr-i nevbahar

Tutsun cıhanı nâle-i mürgân-i subbdem

Güller yolunsun ah u fîgan eylesin hezar

Sümbüllerini matem edip çözsün ağlasın

Damane döksün eşg-i firavanı kûhsar

Andıkça buy-i hûlkunu derdinle lâle veş

Olsun derun-i nafe-i müşg-i tatâr tar

Gül hasretinle yollara tutsun kulağını

Nergis gibi kıyamete dek çeksin intizar

Deryalar etse âlemi çeşm-i güherfeşan

Gelmez vücude sencileyin dürr-işæhvar

Ey dil bu demde sen bana olan hemnefes

Gel nây gibi inleyelim bâri zâr zâr

Aheng-i âh ü nalelerin edelin bülend

Eshab-ı derdi cûşe getirsin bu heft bend

 

Açıklama. Senden yoksun kaldığı için, tıpkı benim gibi ilkbahar bulutları da ağlayarak kararsızlık içinde ufuklarda dolaşsın. Sabahın seherinde kuş cıvıltıları ortalığı oldursun, güller dökülsün, bülbüller yakarsın. Dağ-taş yas tutsun bağrındaki çiçekleri toplayıp eteklerine saçarak ağlasın. Gül için özlem duysun, nergis gibi kıyamete dek ayrılık acısı çeksin. Tüm gözler, inci saçan damlalarıyla deryaları doldursa içlerinde senin gibi olağanüstü bir pırlanta bulunmaz. Kederli gönlüm, bu sıra beni anlayan tek sensin, gel seninle ney gibi yanık yanı söyleşelim. Kederimizi öyle yüksek sesle yayalım ki, bu yedi bendi duyan (okuyan) herkes duygulansın. (Kedere boğulsun)

 

Bent v

Gün doğdu Şah-ı âlem uyanmaz mı hâbdan

Kılmaz mı cilve hayme-i gerdun-tınâbdan

Yollarda kaldı gözlerimiz gelmedi haber

Hâk-i cenab-ı südde-i devlet-meâbdan

Reng-i izarı gitti yatar kendi huşg-leb

Şol gül gibi ki ayrı düşüptür gülâbdan

Gâhi hicab-i ebre girer Hüsrevâ felek

Yâd eyledikçe lûtfunu terler hicâbdan

Tıfl-i sirişgi yerlere girsin duam odur

Her kim gamından ağlama şeyh ü şâbdan

Yansın yakılsın ateş-i hecrinle âfitab

Derdinle kare çöllere girsin sehâbdan

Yâd eylesin hünerlerini kanlar ağlasın

Tîgın boyunca kareye batan kurâbdan

Derd ü gamınla çâk-ı giriban edip kalem

Pirâneni parelesin gussâdan âlem

 

Açıklama: Güneş doğuyor, cihana hükmeden Padişah uyanmayacak mı? Semalar kadar engin, aydınlık mekanından yüzünü göremeyecek miyiz?

Gözlerimiz yollarda kaldı, her zaman basıp geçtiği kapı eşiği bile sessiz, bize haber vermiyor. Şimdilerde o, susuz kalmış taze gül yaprağı gibi rengi solmuş, dudakları kurumuş olarak hareketsiz yatmaktadır.

Ey Ulu Hakan, felek bazan böyle oyunlar oynar ama senin iyiliklerini hatırlayınca utanç terleri dökecektir.

İnançla dua ediyorum ki, genciyle, yaşlısıyla tüm insanlar senin yasınla göz yaşı dökmezse kesinlikle dökülmeyen o gözyaşlarını, sanki döllerini mezara koyuyormuş gibi toprağa akıtacak. (Ben öyle istiyorum. )

Güneş, senin özleminle yanıp tutuşsun, bulutlar da senin derdinle kara örtülere sarılmışa dönsün.

Kılıcın da senin, onu kullanma becerilerini anımsayarak kan ağlasın, tekrar kınına girip boylu boyunca yere batsın.

Kalem, senin yokluğunun kederiyle yakasını yolsun, bayrak ise sensiz kaldığı için gömleğini yırtsın.

 

Bent vı

 

Tîgın içirdi düşmene zahm-ı zebanları

Bahsetmez oldu kimse kesildi lisanları

Gördü nihal-i serv-i serefraz-nizeni

Serkeşlik adını anmadı bir daha Banları

Her kande bassa pay-ı semendin nisar için

Hanlar yolunda cümle revan etti canları

Deşt-i fenada mürg-i heva durmayıp döner

Tîgin Huda yolunda sebil etti kanları

Şemşir gibi ruy-i zemine taraf taraf

Saldın demir kuşaklı cihan pehlivanları

Aldın hezær büdgedeyi mescid eyledin

Nakus yerlerinde okuttun ezanları

Ahir çalındı kûs-i rahil ettin irtihal

Evvel durağın oldu cinan bûstanları

Minnet Hudaya iki cihanda kılıp said

Nam-ı şerifin eyledi hem gazi hem şehid

 

Açıklama: Senin kılıcın düşmanlara onarılmaz yaralar açtı da korkularından dilleri tutulduğundan söz söyleyemez oldular.

Düşman sürülerinin başları, senin mağrur, selvi boylu mızrağını görünce ürkerek dik başlılık tavırlarından vaz geçtiler.

İnsanları yanıltan bencillik kuşu dünya üstünde durmadan uçar, konduğu kalbi de yanıltır. Oysa senin kılıcın, bencil insan istekleri için değil, Allah yolundan sapanların haddini bildirir.

Yer yüzünde dört yana demir kuşaklı, ünlü Cihan pehlivanları (Kahraman askerler)saldın, her biri kılıç gibi ürkütücüydü.

Binlerce kiliseyi camiye çevirip oralarda çan yerine ezan okuttun. Sonunda senin için de İlahi takdir, göç davulu çaldı, İlk durağın Cennet Bahçeleri oldu.

Tanrıya çok çok şükürler olsun, senin saygın adını dünyada gazi, ahrette şehit kılıp sonsuz mutluluğa ulaştırdı.

 

Bent vıı

 

Bâki cemal-i padişe-i dilpeziri

Mir'at-i sun'ı Hazret-i hayyü kadîri gör

Pir-i Aziz-i Mısr-i vücud etti intikal

Miri civanü çapüki Yusuf-naziri gör

Gün doğdu şimdi gayete erdi sepidedem

Ruhsar-i hubı Hüsrev-i ruşen-zamiri gör

Behram-ı vakti gûre yetirdi bu saydgâh

Var eşiğine hidmet şah Erdüşiri gör

Berbat kıldı taht-ı Süleymanı rüzigâr

Sultan Selim Hân -i Sikender-seriri gör

Vardı peleng-i küh-i vega hâbı rahate

Kühsar-ı kibriyada duran nerre şiri gör

Cevlâne gitti ravzaya tavus-i bağ-i Kuds

Ferr-i hümayiı evc-i saadetmesiri gör

İkbâl ü baht-i Hüsrev-i âfâk müstedam

Ruh-i revan-- şaha tahiyyat vesselam

Açıklama: Baki, terü taze padişahı gör. Yaratan neler yaratıyormuşmgör. Sanki Mısır'dan kalkıp gelmiş, o cıvan Yusuf'un benzerini gör. Güneş doğdu ufuklar açıldı, ünlü hakan Hüsrev gelmiş. Behram da böyle çıktı bu meydana, onu öne çıkaran Erdüşiri gör. Zaman denilen acımasız süreç Süleyman'ın tahtını sonlandırdı ama şimdi gel de İskender’e denk Selim Han'ın tahtını gör. Onun buyruğu altındaki tüm halk rahata kavuştu, büyük çöllerde gezen erkek aslana sor. Güneş aydınlık yörüngesinde dolanıyor, Devleti oluşturanlardaki büyük sevinci gör. Yeni, şanslı büyük padişahımıza uzun saltanat yılları, sürekli sevgiler, Allah'tan uzun ömürler dileyerek selamlarım!

. . . . . . . . . . . . . . . . .

Bâki'nin Kanuni Sultan Süleyman'ın öldüğünde yazdığı Mersiye burada biter. Ancak Baki, Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa için bir bent eklemiştir. Bir çok kimselerce son bent olarak gösterilen ekin, beyit sayısı bentlerden farklıdır. Bu fark, Terkibi - Bent geleneğine de uymadığınden eklenti sayılmaktadır.

 

Sokullu Mehmet Paşa

 

Kıldıkça Şah-ı âleme Hak fazl ü rahmeti

Versin cenab-ı hazret-i Paşaya devleti

Sahibkıran-ı arsa-i iklim-i saltanat

Ol dem ki kıldı mülk-i bekaya azimeti

Ol cism-i paki canı gibi eyledi nihan

Asude kıldı hal-i sipah ü raiyyeti

Halk-i cihane kırk sekiz gün duyurmadı

Bir hafta etti gayriler ancak bu himmeti

Tedbiri gör ki ermedi kimse hayaline

Asaf cihanda gelse göreydi vezareti

Gayret kemerlerini kuşandı kılıç gibi

Aldı hisarı verdi Huda feth ü nusreti

Uyku gözüne girmedi çalıştı can ile

Çekti efendisi yoluna bunca zahmeti

Ya Rab kemal-i lütfuna kaldı heman

Paşa kulun bu yolda tamam etti hizmeti

Asîb-i dehr ü afet-i devr-i zemaneden

Hıfz ü himayet eyle bu sahib-seadeti

Ya Rab çerağ-devlet ü bahtın münevver et

İki cihanda gönlü muradın müyesser et

 

Açıklama: Ulu Tanrı Şahın ülkesine bereketler verdik, Paşaya da yönetme kudretini versin. Her zaman güçlü bir yönetici olduğunu gösterdiği gibi mülküm geleceğini gene kurtardı. O varlığı temiz hükümdarı (Kanuni) canı gibi bekledi. (Sakladı)Askerlere duyurmadı, tüm insanlarda 48 gün sakladı. Benzer duruma düşünler bunu ancak bir hafta saklayabilmişti. Paşadaki dirayete bakın ki undan kimseler kuşkulanmadı. Keşke Kanuni göreydi bu dirayeti. Paşa bütün gücüyle girişilen savaşı sürdürüp Tanrı'nın yardımıyla kaleyi aldı. Gecelerce uyku gözüne girmedi, canla başla çalıştı, bütün bu zahmetleri Efendisi için yaptı. Ya Rab, (Tanrım)bundan sonrası senin takdirin, Paşa kulun bu yolda büyük işler başardı. Onu zamanın kötülüklerinden koru, ona mutluluk bahşet.

Ya Rap! ona, devlet işlerinde güç ver, iki cihanda da istediği gönlünce olsun!

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Direttim, Mersiyenin hepsini yazdım ama kalem tutan parmaklarım da uyuştu. İş, bu şiirde geçen sözlerin anlamlarını bulmakta.

Halil Basutçu görmüş geldi; yavaşça kulağıma:

-İkidir buradan geçiyorum, Sami Akıncı ile ikinizden başka oturan yok. Ne o gene yarışa mı kalkıştınız? dedi. Yazdığım şiiri gösterdim. Halil şaşırdı:

-Nasıl yazdın bunu? Bugün ilk kez piyanoya oturmadım. Yemeğe birlikte gittik. Arkadaşlar beni alt odada sandıklarından:

-Alt odaya iyice kapandın! dediler. Şiir yazdığımı söyleyince Talp Apaydın hemen atıldı:

-Yazdıklarını okuyabilir miyim? Baki'nin Mersiyesi! deyince yüzü değişti:

-Ben sevemiyorum onları, yazmak da hoşuma gitmiyor. Talip'e gülümseyerek baktım ama içimden:

-Benim de hoşuma gitmiyor ama Hamdi Keskin Öğretmenin güzel şiir okuması, geleceğimiz için yol gösterici öğütleri beni zorluyor! demek geçti.

Yemekten sonra Ansiklopediden Edirne üstüne bilgiler not ettim. Köprüler üstüne bilgim yoktu. Meriç üstündeki köprü Abdülmecit döneminde yapılmış. Uzun Köprünün yapılışını da öğrendim. Onu da Fatih Sultan Mehmet'in babası 2. Murat yaptırmış 1421-1451 yılları arasında. kesin bir tarih bulamadım. 2. Murat 30 yıl Padişahlık yapmış; herhalde köprünün yapılışı 30 yıl sürmemiştir.

Bu kez, yat zili çalar çalmaz yattım; besbelli yorulmuşum hemen uyudum.

 

10 Mart 1944 Cuma

 

Erken yatmak her zaman böyle olacaksa bundan böyle erken yatmaya çalışacağım. Erken kalkanlar belki bu nedenden dolayı erken kalkıyorlar. Havalar da ısınacak, erkenden gider çalışırım. İçimden de gülmek geldi:

-Karar vermek lafta kalacaksa bir anlamı olmaz. Karar, uygulanırsa verilmiş sayılır! Hele bir havalar ısınsın! Bunları düşünerek bölüm binasına gidip sobayı yaktım. Malik Aksel Öğretmen çok üşüyen öğretmenlerimizin başına geliyor. Arkadaşlar bunu, onun yaşlılığına sayıyor. Ben öyle düşünmüyorum; yaşlılıktan değil, soğuğa alışmadığından olabilir. O bir Ressam, çocukluğundan beri resim çalışmış. Resim çalışmasını kırda yapılacak değil ya, korunaklı bir yeri seçer. Veysel Öğretmen, ilk dersten beri:

-Havalar ısınsa da kıra çıksak! dedi durdu. Üşümüş eller çizgi çizer mi? Malik Aksel Öğretmeni bu hafta da üşütmezsen kendimi başarılı sayacağım.

Kahvaltıda arkadaşlar Edirne'yi sordular. Masada, Edirne'yi bilen biz üç kişiyiz; Abdullah Erçetin, Kadir Pekgöz, ben. Abdullah açık yürekli:

- Vallahi bana sormayın, ben hiç bir şey bilmiyorum, dört minareli bir cami anımsıyorum ama ne zaman yapılmış, kim yapmış, onları bilmiyorum. Kadir Pekgöz hemen:

-Mimar Sinan! diye ekledi. Bu kez de Abdullah:

-İki gözüm arkadaşım, Mimar Sinan'ı da biliyorum; hatta İnanlı köprüsünden de geçtim. Ancak ne, neyin nesi? O ayrıntıları bilmiyorum. Arkadaşlar bu kez de, onların bilmemesine karşın benim bilmiş olmamı sordular. Farkın nereden ileri geldiğini anlattım. Önce okul açıldığında ben okula 17 yaşımda girdim. Okula kayıt yaptırırken herkes babasıyla gelmişken ben yalnız gelip kayıt yaptırmıştım. Bunun, önemli bir fark olduğunu daha o zaman kayıtları yapan Fikret Madaralı öğretmen anlatmıştı. İkinci bir fark da Okul Müdürüne karşı çıkışımda olmuştu. Bir akşam yemeği için görevliler ekmek getirmemişmiş. Okul Müdürü gelip olanı tüm öğrencilere anlattı:

-Bu akşam yemekleri ekmeksiz yiyeceksiniz! Görevliler işlerini aksattılar. Böyle durumlarda sizler böyle aksaklıkları kendiniz tamamlayacaksınız, buna hazır olun! demişti. Ben ayağa kalkıp Okul Müdürüne:

-İzin verirseniz ben, Karaağaç'a gider ekmekleri alır gelirim! dedim. Okul Müdürü bana :

- Aferin, hadi göreyim seni! deyince, yeğenim İsmet'i alıp fırına gittim. Adamlar, ekmek göndermeyi unutmuş. Bir çıraklarını yanımıza katıp gönderdiler. Okulla Karaağaç arası Hasanoğlan köy yolunun yarısı kadar. Arkadaşlar çok beklemeden ekmekleri yetiştirdik.

Ben bu tür olayları yaşarken bu arkadaşlar, haklı olarak; çocuk çocuk bana bakıyorlardı. Bir başka olay da, Edirne Fidanlığına ben iki kez gittim, arkadaşlar bir kez. İkinci gidişimde Edirne'yi daha bilinçli tanıdım. Konuşarak salona gittik.

Düşündüğüm gibi oldu, Malik Aksel Öğretmen kapıdan girerken daha sobaya baktı, gülümseyerek:

-Sobanın yanışına sevindim. Bizim evde bile:

-Baharın geldiği öne sürülüp! sıcaklık kısıtlamaları başladı. Burası, Ankara merkeze göre daha soğuk! deyip ellerini sobaya uzattı. Olası hesabımın doğru çıkışına sevindim:

-Bugün Edirne üstüne konuşabilirim!

Malik Öğretmen masasına oturunca:

- Geçen ders neler konuşmuştuk? diye sordu. Başıyla da Nihat Şengül'e işaret etti. Nihat, Yeşil Türbe'den söz etti. Ancak Yeşil Türbe'nin Orhan Bey zamanında yapıldığını söyledi. Ulu Cami'ye bu adın verilmesi nedeni üstüne de Nihat, Ulu Cami için inandırıcı bilgiler tekrarlayınca öğretmenin yüzü değişti. Yeşil Cami ile Yeşil türbenin bir birini tamamlayan iki kardeş yapı olduklarını tekrarlayarak Çelebi Mehmet'in . Bu kez de biz Trakyalıları kaldırıp ortaya, Edirne hakkında neler bildiğimizi sordu. Muradiye, Üç Şerefeli, Selimiye camilarini söyledik. Ben, Uzunköprü'nün yapılış nedenini anlattım.

Fatih'in babası Murat, sık sık Edirne'den Bursa'ya ya da Bursa'dan Edirne'ye gidiyormuş. Ancak baharlarda taşkınlık olunca Ergene suyunu geçmek olanaksızlaşıyormuş. 2. Murat, bir iki kez, Ergene'nin taşkın olduğu sıralarda beklemek zorunda kalınca kesin karar verip uygun bir yere uzun bir köprü yaptırmış. Köprünün boyu 1250 metre, genişliği 5'5 metredir. Uçlardan ortaya doğru yükselen 175 kemerden oluşur.

Uzunköprü’den bir yaz görüntüsü

 

Malik Aksel Öğretmen, "İşte böyle: Sizlerden çok önemli bilgiler istemiyorum ama ele alınan konuya düpedüz yabancı olmamanız için kesinlikle bir ön hazırlık yapmalısınız!" deyip konuya, ta Romalılardan, Edirne'nin kuruluşundan başladı:

-Edirne, çok eskilerde kurulmuş bir kent, Traklar dönemlerinde belki de daha eskilerde oraya yerleşenler olmuştur. Ancak eldeki belgelere göre Roma İmparatoru Hadriyanus (İ. S. 76-138) kesin olarak ilk kurucusu olmasa bile kent durumuna dönüşmesini sağlayan kişi olarak bilindiğinden Edirne adı da ondan, Hadriyanus'un kısaltılıp değişik söylenmesinden gelmektedir. Biz Türkler Edirne'yi 1362 yılında 1. Murat Hüdavendigâr zamanında Bizans'tan almışız. Alır almaz da Edirne, Bursa'ya eşdeğer tutulup 2. Saltanat merkezi olmuştur. Böylece Edirne, elimize geçtiğinden İstanbul'un alınışına dek 91 yıl gözde bir kent olarak gelişmiştir. İstanbul alındıktan sonra da Edirne gözdeliğini sürdürmüştür. 1402 Ankara Savaşında Yıldırım Bayazıt yenilince 5 oğlu arasında çıkan kardeş kavgalarında kardeşlerden Süleyman'la Musa Edirne'yi merkez yapıp 10 yıl kadar orada saltanat sürmüşlerdir. İmparatorluk, Çelebi Mehmet erkliğinde birleşince Edirne gözdeliğini pekiştirerek arttırmıştır. 1770 yılındaki bir kayda göre Edirne'nin nüfusu 350. 000 dolayındadır. Bu, o zamanın büyük kentleri sıralamasında İstanbul, Londra, Paris arkasından 4. sıra demekti. Osmanlı İmparatorluğu savaşları kaybettikçe Edirne de talihsizliklere uğradı. Bir yandan savaşlar bir yandan cehalet Edirne'nin gelişme hızını kesti. . Cehalet yüzünden yangınlar, Edirne'nin küçülmesine neden oldu. 1745 yılında bir yangında 60 mahallesi kül oldu. Onun acısı geçmeden gene o tip cehaletten 6 yıl sonra bir yangın kalan binaları kül etti. Edirne'nin verimli toprağı nedeniyle orada kalanlar toparlandıysa da savaşlardan aman bulamadılar 1828 Rus-Osmanlı savaşı sonu Edirne'yi Ruslar işgal ettiler. Bu Edirne halkı için manevi bir çöküş oldu. Dünyanın 4. büyük kenti Edirne 1900 yılındaki gene yapılmış olan bir büyük kentler sıralamasında Edirne 271. liğe gerilemişti. 1927 yılındaki sayımda ise Edirne'nin nüfusu 35.000 olarak saptandı.

Osmanlı payitahtı İstanbul'a geçtikten sonra Osmanlı ailesi Edirne ile ilgisi sürdürmüş Padişahlardan 2. Selim, özellikle Selimiye Camisi'ni bu sevgi nedeniyle orada yaptırmıştır. 4. Mehmet, 2. Süleyman, 2. Ahmet, 2. Mustafa Edirne'de kalmış, 2. Süleyman' 2. Ahmet Edirne'de ölmüştür.

Edirne için büyük felaketlerden biri de 1877-1878 Rus Savaşı olmuştur. Uzun bir süre Rus işgalinde kalan Edirne halkı manen çok şey kaybetmiş, arkasından gelen Balkan Savaşı, özellikle Bulgar mezalimi Edirne halkının başka yerlere göçmesine neden olmuştur. Onun manevi çöküntüsü tam olarak geçmeden Yunan işgali ise sözün tam anlamıyla tuz-biber ekmiştir. İşte biz bu hengamelerin içinden süzülüp elimizde kalan ata yadigarlarını öğreneceğiz. "Ne bulursak kâr!” diye bir söz vardır. Bize güzel geçmişimizden öyle bol bol bir şeyler kalmadı. Kalanlar, kalabilenler de bizim şansımızdır. Onları korumasını bilelim. Korumak için de ne koruyacağımızın ayırdında olalım. Bu da bilgilenmeyle olur.

Malik Öğretmen Edirne'nin İstanbul'a yakınlığını Edirne için bir şans, büyük savaşların yolu üzerinde oluşunu da şansızlık sayıp savaşlarda yüz binlerle söylenen büyük orduların gidip dönerken Edirne'yi durak yapmasını şanssızlık sayıp savaşların insanları yaşamdan kopardığını, kazansa da kaybetse de savaştan çıkanların yaşam zevkini zedelediğini, umursamaz bir duyarsızlığa ittiğini anlattı. Arkadaşlarda bir kıpırdanma oldu. Talip Apaydın “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey yok!” deyince Malik Öğretmen:

-Hep öyledir, işte 1517 yılında Suriyeler, Mısırlar alınırken de oralarda bir şeyler yoktu. 1526 yılında Mohaç'ta da bir şey yoktu. Hele 1683, Viyana bozgununda hiç mi hiç bir şey yoktu. Viyana'dan Tuna sınır çizgisine dek kazanılmış topraklar, şeker bayramlarında kağıt helvası dağıtılır gibi dağıtılmıştı, bunu nasıl gizleyecekler? Çalışıyorlar ama gizleyemiyorlar.

İnsanlar, üzüntülerinden gerçekleri görmek hassalarını yitiriyorlar. Şarkılara türkülere bakalım:

-Aldı hain düşman Nazlı Budin'i! şarkısı nasıl bir yürekten çıkmıştır! Biz istediğimiz kadar "Garp Cephesinde yeni bir şey değil hiç bir şey yok!” diyelim. Cepheler, bizatihi bir şeylerin olduğu yerlerdir. İşte bizim dersimizin konusu değilmiş gibi görünen bu üzücü durumlar, asıl bizim konumuzun kapalı sorunudur. Güzel bir sanat eseri, bir Bulgar sanatçının elinden çıkmıştır. Güzel bir beste bir Rus bestecinin olabilir. Puşkin'den bir şiir okursun, hayran kalmaman elinde değildir. Bakarsın bir gün bir yerde gözüne takılır. O Puşkin denilen adam kendi anılarında, Ruslar Erzurum'u 1828 yılında işgal ettiklerinde Erzurum'da bulunmuş. Kendi anlatıyor. Bir gece kendini tutamayıp elinde kılıç sokaklarda dolaşmış, çünkü içinde kabaran hınç, bir kaç Türkü öldürmek için sokağa atmış. Elinde kılıç, önüne geleni öldürmek isteyen bir canavar. Oysa ta Kafkas Dağlarından Erzurum'a gelinceye kadar ise suçsuz insanın ölümüne tanık olmuş. Bir ordu, savaştığı bir ülkenin kentlerine nasıl girer? Gospotin Puşkin, sokaklarda neden insan bulamamış, bunu düşünseydi sokağa çıkma zahmetine bile girmezdi. Alın işte, sevdiğiniz şair. Bakın sanat severlik için ne denli bir olumsuzluk. Sanatların gelişmesinde savaşların zararları o denli çoktur ki, savaşlar olmasaydı şimdi dünyamız bir ŞAHESERLER MÜZESİ olacaktı.

Malik Öğretmen gülümseyip arkasına yaslanırken zil çaldı. Öğretmen az duraksadıktan sonra:

-Sözümü tam da Edirne'nin ilk camisi, Eski Cami'ye getirecektim, haftaya oradan başlayalım! deyip kalktı.

Veysel Öğretmen kapıda bir süre Malik Öğretmenle konuştu. Gülümseyerek geldi. İlk sözü:

-Baharı getirdik mi? Arkadaşlar bir ağızdan.

-Haberini aldık haftaya gelecekmiş! Veysel Öğretmen gülümseyerek:

-Takvimi mi biliyorsunuz, yoksa gaiplerden aldıklarınızı mı söylüyorsunuz? Muttalip Çardak:

-Gaipten almanın ne demek olduğunu bilmiyoruz, biraz açıklar mısınız? deyince Veysel Öğretmen:

-İnan ki onu ben de bilmiyorum; onu bana ikide bir sorarlar da nedense ben onlara bunun ne demek olduğunu sormam! Muttalip özür diledi.

Öğretmen Muttalip'i sandalyeye oturtup eline bir kitap verdi. Muttalip o kitabı okuyup bize anlatacak. Sandalyesini pencere önüne çekip okumaya başladı. Biz de kitap okuyan bir modelden resim çalıştık. Veysel Öğretmen hepimize yardım etti. Benim resmimin neredeyse yarısını o çizdi.

Dersten sonra tartışma başladı:

-Öğretmen Muttalip'e kızdığı için kaldırdı. Ben tam tersini savundum:

-Muttalip'e kızdığından değil, gönlünü almak için seçti. Çünkü Muttalip'in sorusuna verdiği yanıtta azıcık incitici durum oluştu. Dersi düşünerek sözü uzatmadı, arkasını da dönemezdi, Muttalip'i öne çıkarıp bir tür gönül aldı. Tartışma yemekte de sürdü.

Öztekin Öğretmen hazırladığım besteciler listesini istedi. Liste bir kitabın arkasına eklenmiş, açılıp kapanırken oldukça kırışmış durumdaydı. Abdullah Erçetin'le onu temize çekmiştik. Öztekin Öğretmene ikisini de gösterdim. Öztekin Öğretmen teşekkür etti. İki listeyi de arkadaşlara gösterdikten sonra listeyi baştan sona okudu. Uzun tarih dönemlerindeki müzik değişikleri üzerinde durdu. Batı Müziğinin gelişme nedenini Kilisenin dinsel gücüne bağlayarak bizim din adamlarının bu konudaki umursamazlığını eleştirdi. Peygamberimiz Hazreti Muhammet'in Bilal-i Habeşi'yi seçimini göz ardı eden din adamlarının vaktiyle yaptığı umursamazlığı, Atatürk'ün Türkçe ezan okunmasındaki benzer uyarısına da bir süre sonra kulak tıkayan din adamlarımızın vurdum duymazlığına üzüldüğünü söyledi. Atatürk Türkçe Ezanın sevilmesi için gür, güzel sesli, müzik makamlarını bilenlerin seçilmesini öğütlemesine karşın bunun sürdürülmemesinin gene halkımızın uygarlık alanın girmesini geciktirecek, bir zaman kaybı saydığını söyledi. Öğretmen, listede papalardan sonra Martin Luther'in de bulunduğunu görünce gene dinlerin Müzik sanatından soyutlanamayacağını, ses, müzik, insan ruhu ilişkileri üstünde durdu. İnsan hançeresinin de el, kol gibi bir organ olduğunu, insanlar ellerini, ayaklarını nasıl belli işlere uydurmak için geliştiriyorsa, insanlar nasıl dilleri öğreniyorsa, hançeresini de geliştirip çıkaracağı sese egemen olmaktadır. Hilmi Girginkoç'un yaptığını küçük yaşta çalışmaya başlayan bir başka çocuk niçin yapamasın? diye sordu. Operalara ince sesli insanlar yetişiyor, ezanlar, dualar için neden bu tür bir yetiştirme yapılmasın? diye sordu. Yanıtını da kendisi verdi: İşte size bir geri kalmamız nedeni. Bu anlayış, Tanzimat Dönemine dek, tüm alanlarda vardı. Tanzimat'la başlayan Batı'ya uyum fikri kör topal Cumhuriyet'e gelip topyekün yenileşmeye dönüştü. Ancak Din Adamları halâ direniyor.

Öğretmen Romantiklere gelince durdu:

Bu romantik dönem biraz karışık, bu dönemde "Kural dışı gazel okuma!” diye bir söz vardır. Biraz öyle bir durum var, burada kişiler üstünde durmak gerekecek, başka bir gün konuşalım! deyip kalktı.

Öğretmen bu kez kemancılarla çalışmaya geçti. Ben de notalarımı alıp alt odaya indim.

Oldukça hevesle çalıştım. Mozart kv. 331 La Majör Sonatın sonundaki marş alaturkayı çaldığımda dinleyenlerin ilgisini görünce sonatın tamamını çalmaya heveslendim. Faik Öğretmen:

-Onun için daha erken sayılır demesine karşın ilk 3 bölümünü oldukça başarılı çalıyorum. Abdullah Erçetin geldi:

-Kolunda saat var, arada ona baksana; üşeniyorsan ver ben takayım, seni daha rahat uyarırım! dedi. Askerlik dersi için toparlanıp ucu ucuna yetiştik. Binbaşı Nuri Teoman'ın yerine Yüzbaşı Sıtkı Ulay geldi. Yüzbaşı daha önce de gelmişti. Onun da çok kullandığı bir söz var; "Yegân!” Yegâne olarak herkes kullanır ama yegân olarak kısaltılmasını ilk kez duyuyorum. Arkadaşların da gözünden kaçmamış hemen ad taktılar, YEGAN, Yüzbaşı Yegân.

Yüzbaşı Sıtkı Ulay, çizmeli topuklarını birbiriyle tokuşturarak selam verdi. Çok çevik hareket ediyor. Oldukça da sert bakıyor. "Uzunca bir zamandır görüşmedik!” diyerek söze başladı; söze başlar başlamaz da hemen savaşa getirdi. Almanya'yı tuttuğunu saklamıyor. Açık açık söylemiyorsa da sonunda Almanya'nın Rusya'yı savaş dışına atacağını kanısı kesin. 1. Dünya Savaşı'nda da benzer bir durum olmuş, onu anlattı. 1. Dünya Savaşı'nda Almanya-Avusturya gene Rusya, Fransa, Amerika, İngiltere'ye karşı savaşmış. Savaş 1914 yılında başlamış. Almanya tüm cephelerde başarılı savaşırken işe A.B.D girmiş. Bu kez Almanya'nın işi Batı'da zorlaşmış. Gene de 3 yıl, 1917 yılına dek savaşı üstün olarak sürdürmüş. 1917 yılında Rusya'ya yönelik yaptığı bir taktik savaşla Rus İmparatorluğunu tarihe gömmüş. Almanya olmasaymış, Rusya'da ihtilal çıkması olası değilmiş. Şimdi de Almanya bu kez, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini hedeflemiş, bu yönetimi yıkıp yeni bir Rusya kurulmasını amaçlıyormuş. Adolf Hitler'in gerçek planı kendi Almanya'sı gibi bir diktatörlük, Almanya-Rusya dostluğu kurmakmış.

Rusların asker çokluğuna karşın komuta, silah, özellikle de komuta zaafı olduğunu uzun uzun anlatan yüzbaşı bir de karşılaştırma yaptı. 132 yıl önce Napolyon Bonapart Moskova'yı almasına karşın vakitsiz çekilme kararı alınca askeri, alışık olmadığı kuzey soğuğu karşısında savaş gücünü kaybettiğinden, başıbozuk olmasına karşın Rus halkının Fransız ordusuna büyük kayıplar verdirdiğini, bunu duyan şimdiki Rus halkı da Alman ordusunun çekilmesini onlar gibi sanıp cansiperane saldırdığını, oysa Alman ordusunun üstün teknik gücü nedeniyle çevik hareket ettiğini, çekilmiş gibi yaparak Rusları yanıltabileceğini anlattı. Ayrıca Alman ordusunun gerçek Rus topraklarından çekildiğini, o nedenle oradaki halkın kendi toprağını kurtarma çabası gösterdiğini, Ukrayna, Kırım, Baltık ülkelerinde halkların Rusya taraftarı olmayacağını o nedenle oralarda bu başarıyı gösteremeyecekleri kanısında olduğunu söyledi. Gazete okuyan arkadaşlardan bazıları sorular sordu. İtalya teslim olunca, güneyden girecek İngiltere, Amerika ordularına karşı nasıl karşı duracak? Yüzbaşı:

-Halkın ağzına dek düşen Alman ordusu elinde yeni silahlar olduğuna kendisinin de inandığını, onları kullanarak savunmalarını yapacaklardır! dedikten sonra bir de başka olasılıktan söz etti:

-Hitler, sivil bir lider. Askerliğinde ancak bir onbaşı olabilmiş. Savaşı, sonunda askerlere bırakacaktır. Şimdiye dek işler iyi gittiğinden kimse ses çıkarmıyordu. Ancak şimdi o denli iyi sayılmıyor. Stalingrad faciasıyla sonuçlanan, Mareşal Paulus'un esir düşmesi, Afrika'da üstün bir savaş planı uygulayan Mareşal Rommel'in görevden alınması Hitler'i askerlerin gözünden düşürdü. Alman Ordusu çok güçlü bir ordu, komutanların hepsi "Topyekün Savaş" prensiplerine inanarak yetişmiş, Hitler'i ikna edeceklerdir. Yüzbaşı, burada da Bizim Kurtuluş Savaşı'na dönerek, Atatürk'ün tek başına karar vermediğini, kendisi Çanakkale savunmamızda Muharebe Kazanmış bir deneyimli kurmay olmasına karşın Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Paşalarla sürekli ortak kararlar aldığını anlattı. Bu arada bir arkadaş (Bekir Semerci) Rauf Orbay'ın asker olup olmadığını sordu. Yüzbaşı gülümseyerek:

-Bunu hep sorarlar, Rauf Orbay da ordu mensubudur. Deniz kuvvetlerimizin üst kademelerinde komutanlık etmiş, deniz savaşı kazanmış ünlü bir Deniz subayıdır. A.B.Devletlerinde staj yapmış, denizciliği uluslararası kurallara göre öğrenmiş, 1911 Trablusgarp İtalya savaşında büyük başarılar kazanmış o günlerin ünlü Hamidiye Zıhlı Komutanıyken bir yıl sonra 1912'de Bulgarlarla olan çatışmada gösterdiği başarıdan dolayı o günkü devlet, Rauf Orbay'a Hamidiye Kahramanı payesini vermiştir1. Dünya savaşı dediğimiz Büyük Savaşın bitiminin kararlaştırıldığı Mondros Mütarekesine de Osmanlı İmparatorluğu adına imza atan Rauf Orbay'dır. Albayken askerlikten ayrıldığından generalliğe yükselmediği için paşalar arasında anılmamaktır. Cumhuriyet öncesi Osmanlı hükümetlerinde bakanlık yapmış, Kurtuluş Savaşı'mızı daha ilk günlerde desteklemiş bir ara da Başbakanlık yapmıştır. Yüzbaşı, sözünü sürdürerek:

-Bizde gelenektir, askerlik salt kara kuvvetleri olarak anıldığından, denizciler es geçilir. Bu nedenle, denizlerimizin ebedî Paşası Barbaros Hayrettindir. Oysa Barbaros Hayrettin, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yaşamıştır; emin değilim ama sanırım 1546 yılında İstanbul'da vefat etmişti. Türbesini gördüm, Beşiktaş'tadır.

Yüzbaşı saatine bakarak:

-Vaktimiz var, dersimizle ilgili öğrenmek istediklerimizin olup olmadığını sorunca; Kemal Güngör, bu yıl gideceğimiz askerlik kampını sordu. Yüzbaşı, kamp üstüne genel bilgiler verdi. Daha doğrusu bilgi değil de kampı pek önemsemememizi dolaylı olarak anlattı:

-Buradan Ankara'ya nasıl gideceksiniz bilmem ama, oradan ötesini anlatayım. Bir cumartesi günü sizi Sarıkışla’da toplayacaklar. Orada kılıklarınız değişecek, cemselere doldurup Karabiberler Çiftliğine götürecekler. Orada sizi erler karşılayıp çadırlara onar onar dağıtacak. Sivil giysilerinizi paketleyip yastık altlarına saklayacaksınız. Karabiberler Çiftliği geniş bir alandır. Çiftlik denmesine karşın çiftlik falan yoktur. Bir tepeciğin üstüdür. Uzakları görme duyularınız sağlamsa Ankara'yı her yönüyle görebileceksiniz. Orada yapacaklarınızı ise size tam yirmi gün takım çavuşları anlatacak! deyip güldü. Arkasından da:

-Arada ben de geleceğim. Ancak Binbaşı'yı beklemeyin, o gelmez. Büyük rütbeli subay olarak Kamp Komutanı bulunur. Rütbesi albaydır. Geçen yılki komutan, Albay Şükrü Kızıltuğ idi. belki bu yıl da o gelir. Yüzbaşı bunları söyledikten sonra gene gülümsedi. Kemal Güngör'e sordu:

-Senin düşlediğin kampla benim söylediklerim uyuştu mu? Kemal Güngör:

-Evet komutanım, bizim geçen yılki kamplar da öyleydi! deyince Yüzbaşı kaşlarını kaldırarak, hayret ederce sordu:

-Sizi de mi Sarıkışla’ya topladılar? Kemal:

-İzmir'de bir kışla, ama adını bilmiyorum! deyince Yüzbaşı bu kez kaşlarını çatarak:

-İşte size bir tutarsızlık örneği; bakın, işler daha baştan gevşek tutuluyor. Bir yanda mehmetçikler askerlik adına, Vatan Borcu diyerek aylarca sağ-sol dönüşü yapıp 40 kg. yükü (Silah-teçhizat) sırtlarında taşırken, öte yanda Yedeksubay Efendiler, Asker Ocağına girdikleri kapıyı öğrenmiyorlar! deyip gözlerini sorgularca üstümüzde gezdirdi. Zil çalınca Yüzbaşı, rap, rap, rap, sesleri arasında selam verip ayıldı. Biz arkasından bakarken, Kemal Güngör'e sataşanlar oldu:

-Oh! olsun, sana mı kaldı, kamp işini karıştırmak?

-Şimdi sırası mıydı?

-Geçen yıl gidenlerden soramaz mıydın?

Yemekte de aynı konu tartışıldı.

Cuma akşamları, Kepirli arkadaşlar kitaplıkta toplanıyor. Gelmeyenler olsa da gelenler kendi aralarında bu alışkanlığı sürdürüyor. En az benim katıldığımı söyleseler de ben katılabildiklerimden hoşnudum. Kepirtepe anılarından çok, köylerdeki arkadaşlardan hayırlı haberleri o konuşmalardan alıyorum. Ben yeğenim İsmet dışında öteki arkadaşlarla olan bağımı koparmış durumdayım. İlk aylar selam-melam gönderip kimi kez arkadaş mektuplarına selâm çizdiriyordum . Onun önemli bir bağ olmadığını anladım. Ayrıca, köylere giden arkadaşların hiç birinin mutlu olmadığını da öğrenmiş bulunuyorum. Bu nedenle arkadaşların sağlığını duymakla yetiniyorum.

Bu akşam oldukça kalabalık toplandık. Sami Akıncı ile Mustafa Saatçı gelmedi. Sami gene rahatsız olmuş, hemşerisi Mustafa Saatçı Sami'nin yanındaymış. Sami'nin iki gündür revirde yattığını da yeni öğrendim. Hayret ettim, ben mi yanılıyorum, Sami dün derste değil miydi? diye sordum. Yanılmamışım, Sami Almanca dersini kaçırmak istemediğinden izinle revirden çıkmış. Bir süre bakışıp gülüştük:

-Bu Sami'nin öğrenme hevesi mi, yoksa doç. Niyazi Çitakoğlu'nun öğretmenlik becerisi mi? Topluca, bu başarının (! ) Niyazi Çitakoğlu'ya ait olduğu yorumunu yaptık. Adam boş yere ikide bir Sami'ye neden damat desin? Kızı daha ilkokuldaymış, Sami onu bekleyecek (? ) Mehmet Başaran:

-Ben olsam beklemem! dedi. Dedi ama başına dert aldı:

-Neden beklemezsin, yoksa sen de Sami gibi başını birisine mi bağladın? Hasan Üner ilk olasılığı öne sürdü:

-Eğitimbaşı Tahsin Türkbay'ın kızına bağlanmıştır!

-Onda bir yanlışlık var, okul Müdürü Hürrem Harman'ın kızına vurulmuş olabilir. Derken ilk kez Enstitü bölümündeki bayan öğretmenler konu edildi. Bedia, Fatma, Şadiye, Mücella, Aysel, Meliha öğretmenler sıralandı; bunlardan biri olamaz mı? Bunları tanımak şöyle dursun, hiç birini görmediğim gibi adlarını da duymamıştım. Mehmet Başaran'a birini uygun buldular. Mehmet Başaran, söyleneni bilmediği için, onu değerlendiremeyeceğini, bu nedenle söyleneni red değil kendisinin neden seçildiğine kızdığını öne sürüp söylenerek kalkıp gitti. O gidince ikinci bir tartışma başladı:

-Bir araya geliyoruz, her gelişte bir tatsızlık çıkıyor. Nedir arada paylaşamadığımız? Hem ayrılan arkadaşların özlemini çekiyoruz hem de bir arada olanları darıltıyoruz. En çok Harun Özçelik sinirlendi, bir daha da iki Kepirli bir arada olunca 3. Kepirli olmayacağını kesin olarak söyledi. Kalkmak isteyince elinden tutup oturttular. Bir süre sonra konu, gelecek Köy Enstitüsü müdürlerine döndü. Kepirtepe Köy Enstitüsü Müdürü İhsan Kalabay hem övüldü, hem de, öğrencilere sert davranışlarından örnekler verilip yerildi. Örneğin sınavlara yaklaştığımız sıralar inşaatlardan affımızı istediğimizde bizi sınıfça nasıl payladığı anımsandı. Özellikle sınıf temsilcisi seçilen Mehmet Başaran'a "Medine Dilencisi!” sıfatını yakıştırması o zamanki gibi bu gece de eleştirildi. Sessiz sakin durur gibi susan Harun Özçelik, gene ayaklandı:

-Sizler, durup durup eski masalları karıştırıyorsunuz, sizi dinlemek zorunda değilim! deyip gene kalkınca Halil Basutçu önlemek istedi. Buna da ben karşı oldum, Halil'in kolundan tutup, oturttum:

-Arkadaşlık, karşılıklı anlaşmalarla pekişir. Birileri kendi kurallarında diretirse orada arkadaşlık olmaz. Anlatılan olay oldu, ben bunu defterime bile yazdım. O yazıyı okumaya da gerek yok, dünkü gibi anımsıyorum. Okulun arka yüzünde, eski tuvaletin az önünde toplanmıştık! Halil yerine oturunca Harun Özçelik ne düşündüyse gitmedi, yerine oturdu. Masada bir sessizlik oldu. Sanırım benim gibi bu sessizliğin nasıl bozulacağı düşünülürken Mustafa Saatçı geldi. Sami Akıncı'nın iyi olduğunu, doktorun onu Ankara'ya yollamaktan vaz geçtiğini, anlattı. Biz tartışırken yat zili çalmış, duyamamışız. Toparlanıp kalktık. Harun Özçelik sevdiğim bir arkadaştı; onunla ters düşmek istemezdim. Yatınca bir süre düşündüm. Yusuf'un köyü Büyük Manika'ya gittiğimizde Harun'larda kalmıştık. Harun'un ailesi, annesi, babası bize çok yakınlık göstermişti. Özellikle amcasının bize yakınlığı unutulmayacak bir sıcaklıktı. Bunları düşünürken bir sallantı oldu. Baktım Harun; gözü yaşlı, sarıldı:

-Beni yanlış anladın, bu gece böyle uyuyalım, yarın akşam konuşuruz! deyip gitti. Neden yarın akşam, gündüz neden konuşmayacakmışız? diyecek oldum. Yarın sabah konsere gideceğimi bile unutmuşum. Demek Harun benden daha rahat ki, benim konserimi bile düşünmüş! deyip gözlerimi kapadım.

 

11 Mart 1944 Cumartesi

 

Uyanınca, akşamki dırıltıları anımsadım. Mehmet Başaran'ın ya da Harun Özçelik'in yapmak isteyip de yapamadıklarını ben yapsam daha iyi olacak. Ne işim var Kepirlilerin yanında? Ne ilgim kaldı ayrıldığımız arkadaşlarla? Aynı konuşmalar üstüne dedikodu yapıyoruz. Üstelik en az iki saatim de boşa geçiyor. Kimseye bir şey demeden, verdiğim kararı yürüteceğim!

Halil Dere geldi, bu hafta bize katılamayacakmış. Niçinini, nedenini sormadım:

-Sen bilirsin arkadaşım. Zaten ben bugün Milli Eğitim Bakanlığı kitaplığına gidip kitap değiştireceğim.

Ayrıldık. Yalnız olarak gidip kendi kumanyamı aldım. Pardösümün iç cebine koyunca kimsenin ilgisini çekmiyor. Paltosu, pardösüsü olmayanlar ellerinde taşımamak için almıyorlar. Benim öyle bir sorunum yok. Ancak bugün benim de elimde koca bir paket var. Burhan Toprak-Yunus Emre, Necmettin Halil Onan-İzahlı Divan Edebiyatı, Fuat Köprülü-Eski Şairlerimiz, Divan Edebiyatı Antolojisi, kalın kalın kitaplar.

Hava açık, şaşılacak bir durum, karlı günlerden daha soğukmuş gibi bir durum var. Öztekin Öğretmen durumu açıkladı:

-Rüzgar var, bakın rüzgar Elmadağlarından geliyor. Dağlar boyunca kar üstünden geldiği için rüzgar kendisi üşümüş durumda, deyince arkadaşlardan gülenler oldu. Takılmalar başladı:

-Rüzgarı nasıl ısıtırız? Elma dağlarının önüne büyük bir ateş yakarak!

-Rüzgarı başka yöne çevirerek! Muttalip Çardak ise kendine göre bir çare bulduğunu söyledi. Herkes merak etmiş sordular. Muttalip ciddi ciddi:

-Pardösülü bir arkadaş pardösüsünü bana verirse ben bu titremekten kurtulurum. Bu kez de o üşüyecek sözüne:

-Bana ne? Gitsin, o yaksın Elmadağlardaki ateşi!

Tren gecikmesi vardı, gelir gelmez trene atladık. Trende konserde çalınacak eserler için olasılıklar öne sürüldü. Konser programları nasıl hazırlanır? İki saatı geçmeyecek uzunlukta iki, üç, bilemedin dört beste seçilir. Olabildiğince değişik bestecilerden seçilmesine karşın çok farklı eserler de pek yan yana konmaz.

Bu kez hepimiz Kurtuluşta indik. Konservatuvar yolu kupkuru. Rüzgar da o denli sert esmiyor. Takılmalar başladı:

-Ankara rüzgarı, sıcak bayan mantolarına sürünerek geçtiğinden ılırmış. Konservatuvara girince iyice ısındık. Buradaki sıcaklığın nedeni öğrenmiş olarak dersliğe girdik. Az sonra Faik Canselen Öğretmen geldi. Bir süre kapı önünde Öztekin Öğretmenle birlikte Konservatuvarda görevli biriyle bir süre konuştular. Arkadaşlar hemen yakıştırma yaptılar:

-Adam bizi istemiyor! Fahri Yücel taklidini yaptı. Adam, boynunu sola, bahçeye doğru bükerek, "Atın şunları dışarı!” dediğini anlattı. Kendimiz için, acı, küçültücü bir yakıştırma ama hepimiz gülüyoruz. Öğretmenler içeri girince bir süre daha konuştular. Sonra da Öztekin Öğretmen açıkladı. Çoktandır görüşmediği bir arkadaşıyla konuşmuş. Arkadaşının dillere destan bir kızı varmış, 7 yaşında olmasına karşın Mozart keman konçertosu konserine hazırlanıyormuş. Cumhurbaşkanlığı Orkestrasıyla konserde çalacakmış. Yedi yaş hepimizi şaşırttı. Ancak şaşkınlık gene şakalara gömüldü:

- Biz ne güne duruyoruz, alıp kemanları inelim Prof. Praetorius'un karşısına! Faik Canselen Öğretmen bir süre bize baktıktan sonra:

-Sizin konser saatine dek bolca zamanınız var. Benim çalışma grubum aşağıda beni bekliyor. İsterseniz kısaca Konser programına göz atıp çıkalım! deyince sustuk.

Öğretmen önce programdaki adları okudu, eserleri sıraladı:

 

Karl Maria von Weber Dansa Davet/Oberon-Uvertür.

Franz Schubert Bimemiş Senfoni no: 8

Anton Dvor'ak  5. Senfoni.

 

Faik Öğretmen:

-Weber, Beethoven, Mozart hatta Schubert kadar yaygın tanınmamakla birlikte özüyle onlarla yarış edecek güçte bir bestecidir. Hatta opera alanında onların bile biraz önündedir. Weber'in eniştesi olan Mozart operada çok ünlüdür ama Alman Operasının kurucusu olarak Christoph Willibald Gluck'la birlikte Weber (1786-1826) anılır. Kısa yaşamına karşın oldukça çok beste bırakmıştır. Kendisi iyi bir klarnetçi olduğundan klarnet için iki, fagot için bir, piyano için de bir büyük konçertosu vardır. Klarnet konçertoları, özellikle Freischüts Operası ünlüdür. Bugün dinleyeceğimiz ilk bestesi, kendi türünde çok sevilen bir kısa parçadır. Romantik döneme yol açan bir başlangıç müziği sayılır. Aynı zamanda Avrupa dans salonların da gözde müziklerindendir. Dans eden bay-bayan ikilisinin tasviri başarılıdır. Oberon uvertürü tam anlamıyla romantik Oberon Operasının giriş müziğidir.

Franz Schubert, Weber'e göre daha yaygın tanınmasına karşın başarısı daha çok şarkı müziği alanındadır. Ünlü Alman şairlerinin sevilen 600 kadar şiirini bestelemiş, bunda üstün bir başarı kazanmıştır. Almanca adıyla Lied olarak anılan Schubert şarkıları, kendi türünün doruğundadır. Bu şu anlama gelmektedir:

-O şiirleri bir başkası kalkıp bestelese, Schubert'in önüne asla geçemez. Bakın işte güzel sanatlarda böyle bir inanç vardır. Leonardo da Vinci'nin Mona Lisa'sını kim yapmaya kalksa ondan geride kalır. Müzikte de bir başkası kalkıp 9. Senfoni benzeri bir senfoni bestelese Beethoven'i gölgeleyemez ya da Mozart bestelerini değerden düşürmek istese bir değil büyük bir insan topluluğu ortaklıkla çalışsa bunda başarılı olamazlar. Schubert'in liedleri de böyledir. Schubert de Mozart gibi hatta Mozart'tan daha az (1797-1828 arası, 31 yıl) yaşamasına karşın sayıca ona yaklaşan eser bırakmıştır. Müziğin her alanında unutulmaz Schubert melodileriyle karşılaşacağınızı şimdiden söyleyebilirim. Dinleyeceğimiz senfoninin de bir öyküsü vardır. Bu öykülerin kimileri sonradan yakıştırma olsa da müziklerin ya da bestecilerinin tanınmasına yardımcı olduğundan inanmasak bile bizden sonrakilere aktaralım. Ancak şimdi anlatacağım özüyle inanılacak türdendir. Schubert, Beethoven'den 27 yaş küçüktür. Beethoven'in ünü dünyaya yayılmıştır. 8. senfonisini besteleyen Schubert, eserini alıp Beethoven'e gösterir. Beethoven ilgilenmez görünür ama alıp besteyi çalar. Beethoven eseri çalarken adeta coşar, beğendiği besbelli olur. Onu izleyen genç Schubert beklediğini almıştır. Eser bitince Beethoven başını bile döndürmeden:

-Bu senfoni bitmemiş! der. Genç Schubert bununla yetinmiştir. Beethoven'in eserini sonuna dek çalıp sonunda da olumsuz bir tavır takınmaması, onun için büyük bir başarıdır. Bu eserinin üstünde bir daha oynamaz. Senfoni böylece 2 bölümlü ibretengiz bir senfoni olarak dünyaca sevilir. Faik Öğretmen gülümseyerek:

-İsterseniz sırası gelmişken burada bir not düşelim; Beethoven, çok ünlüdür ama aynı zamanda çok sinirli, huysuzluğu ile tanınmış bir kişidir. Bu yaygın sıfatından dolayı yanına insanlar kolay kolay sokulmazmış. Schubert'in davranışını bu bakımdan haklı görmemiz gerekir.

Anton Dvor'ak, Çek bestecisidir. Çekoslovakya eskiden Avusturya İmparatorluğuna bağlı olduğundan Viyana'da okumuş, Alman müziğinin etkisinde kalmıştır. Hemşerisi Smetana'nın Çek Müziğini canlandırma girişimine destek vermek için bir dönüş yapmış olmakla birlikte eserlerinin genel karakteri Alman bestecilerini andırır. Gene de küçümsenmeyecek bir Çek-Slovak esintisi vermektedir. Özellikle Johannes Brahms'ın Macar Danslarından esinlenerek yazdığı 16 Slav Dansı, Franz Lizst'ten esinlenerek bestelediği 3 Slav Rapsodisi, ayrıca halk ezgilerinden esinlendiği besbelli olan keman, piyano, viyolonsel konçertolarındaki çok renklilik ona, Çek Ulusunun Müzik simgesi olmasına yetmiştir. Bugünkü senfoninin de bir öyküsü vardır. Dvor'ak, ünü yaygınlaşınca (1880'li yıllarda) A.B.D'ye gitmiştir. O günlerin Yeni Dünyası sayılan Amerika Dvor'ak'ın da ilgisini çekmiş, sözde bu etkiyle bu senfoniyi besteleyip, adını da Yeni Dünya koymuşmuş. Dvor'ak'ı herkes büyük besteci olarak alkışlar ama o kendini bestecilikte öğrenci sayar. Ustası da Alman besteci Johannes Brahms'tır. Bu nedenle Dvor'ak Yeni Dünya senfonisini çaldırmadan önce Johannes Brahms'a göndermiş. Eklediği mektubunda da oralarda gördüklerini anlatmış, yerlilerin müziklerin de yararlandığını yazmış. Sözde kullandığı kimi melodileri de Amerika Yerlilerinden almışmış. Johannes Brahms, dostu Anton Dvor'ak'ın senfonisini incelemiş, düşüncelerini ona yazmış:

-Yeni Dünya senfonisinin yeniliği falan yok. Amerika Yerlilerinin müziği diye gösterilen ezgiler, senin memleketin olan Bohemya'nın halk melodileridir. Senfoninin yeni dünya ile hiç bir ilgisi yoktur ama güzel bir senfoni olmuştur.

Senfoni üstüne bu söylemler sürüp gider. Besteci sormuş, ustası eleştirmiştir. Ancak senfoni ilk olarak Johannes Brahms yönetiminde çalınıp ünlendiğine göre, demek oluyor ki iki dost ya da öğretmen-öğrenci arasında ciddi bir çatışma çıkmamış, belki bu ikisi arasında bir şakalaşma biçimidir. İşte biz, o iki büyük insanın şakalarıyla yoğurulmuş senfoniyi bugün dinleyeceğiz. Umarım beğeneceksinizdir.

Faik Canselen Öğretmenden ayrılınca her zamanki gibi belli gruplar oluşturup dağıldık. Geçen hafta tam merdiven altında karşılaştığım Süheyla Öğretmeni pardon onun deyimiyle Süheyla'yı (Öğrenci Süheyla'yı) görme umuduyla ağırdan aldım. Yalnız karşılaşırsam daha rahat konuşacağımı sanıyorum. Özellikle bizim Kepirlilerin konuştuğumu görmelerini istemiyorum. Konuştuğumu görür de okuldakilere duyururlarsa olayın, onların dilinde ne yöne gideceği kestirilemez. Merdivenden ağır ağır indim. Bir yığın çocuk geldi geçti. Nedense bugün ortalıkta gezenler gözüme hep küçük göründü. Biraz gönülsüz olarak çıktım. Abdullah ile hemşerim Kadir kapı önünde beni beklemiş:

-Nerde kaldın? diye çıkıştılar. Hemen anladım, özellikle Abdullah benim niyetimi iyi biliyor, Öğrenci Süheyla için onunla daha önce konuştuğumuz olmuştu. Bir tuvalet masalı uydurup konuyu kapattım. Zaten elimde kitap paketi var, onu kapanma saatından önce yerine vermem gerek. Üçümüz birlikte M. E. Bakanlığı kitaplığına gittik. Kitaplık bu gün kapalıymış. Kapıcı:

- Bayan Dora izinli olduğu için yerine bakan erken kapatıp gidiyor! dedi. Geri dönüp Kızılırmak Kıraathanesine girdik.

Sinemadan sonra Aile Bahçesindeki köftecilere gittik. Benim ekmekle helvam vardı, köfte alıp bahçeye çıktım. Daha önce denenmiş durumlar var, birlikte hesap ödenince bölüşüp ödemeler yapılmadığı için böyle bir kaçamak yol seçtim. Arkadaşlar kumanyalarını almadıklarından girip köftecide oturdular. Ben B.M. Meclisi önüne dek gidip döndüm. Nihat Şengül ile Kamil geldi. Nihat:

-Nerdesin seni arıyorum, Ankara Sinemasında Jose İturbi var, gel gör bak nasıl piyano çalıyor.

Daha önce Jose İturby'yi çok dinlemiştim. Adamın gerçekten piyano çaldığına inanamıyorum; öyle bir rahat el kullanışı var ki, sanki parmakları tuşlarla oynuyor. Gözler sağda, solda, aşağıda, yukarıda. . . Eller durmadan çalıyor; inanılır gibi değil.

Ankara sinemasına gittik. Gerçekten Jose İturby bir süre çaldı. Filmin kitabını okumuştum. Stefan Zweig. Genç bir subay yüzünü görüp beğendiği bir güzel kıza aşık olur. Kız gerçekte beden özürlüdür. Genç, görünüşe göre gönül verdiği sevgilide umduğunu bulamaz, ancak ondan kopmak da kolay olmaz. Kitap başlığında özetlendiği gibi büyük bir vicdan sorunu olur. Film Türkçe olmadığından, ayrıntılara inemedim.

Sinemadan sonra kestirmeden konservatuvara gittik. Bugün balkon tıklım tıklımdı. Ragıp Öğretmenin yakını değil uzakları bile dolmuştu. Kınalı Saçlı da yoktu. Ortalarda bir yer bulup oturdum. Az sonra da alkışlar başladı. Alkışlar kesilir kesilmez önce sesler duyuldu arkasından klarnet dallarda kuş uçuşunu andıran kıvraklıkla ortaya çıktı. Sorulu-cevaplı konuşur gibi ses dürümleriyle klarnet-orkestra çekişmesi orkestranın ağır bastığı zamanlarda klarnet durdu ise de ara ara gene çıktı. Parçanın adı zaten Dansa Davet. Bay-bayan bir çiftin dans edişini anlatıyormuş. Gerçekten güzel bir vals. Oberon Uvertürünü de beğendim. İlginç öyküsünden sonra merakla beklediğim Bitmemiş Senfoniyi dinlerken, sanki daha önce dinlemiş gibi bir duyguya kapıldım. Bir yandan dinlerken bir yandan da geçmiş konserlerde ya da bizim plaklar arasında olup da dinlemiş olabileceğimi düşündüm. Ancak belleğimde böyle bir ipucu bulamadım. Geçmiş konserlerin birinde 7. Senfoniyi dinlemiştim, onun bir andırması olur mu? diye düşünürken alkışlar başladı. Yabancılar arasında oturmanın rahatsız edici olduğunu bugün iyice anladım. Halil Dere benim için bir rahatlatıcıymış, bunu bu gün daha iyi anladım.

Şef Praetorius çubuğunu kaldırınca sessizliği bozacak kadar es oldu; derken birden sesler patladı. İtiş kakış oluyormuşça sesler birbirini kovalamaya başladı. Nefesli sazlar öne çıktı, çekildi gene sessizlik oldu, bu kez de nefesliler uzaklardan geliyormuşça aralıklarla çıkış yaptı. Seslerin kaybolup birden çıkmalarını gene bulutlara benzettim. Bulutlar da öyledir; bakarsın bir bulut yumağı yuvarlanarak giderken yandan gelen bir başla yumakla karışır. Karışan iki yumağın şekilleri bozulup yeni şekle dönüşürler. O yeni şeklin sonunu beklerken bu kez de bir başka bulut kümesi gelip onu da değiştirir. Bulutlara bakarken başında durduğun koyun ya da kuzuların yeşil ekin tarlalarına girdiğine çok tanık olmuşumdur. Her defasında da bulutlara baktığıma pişman olur, bir daha bakmamaya karar verir kısa sürede kararımı bozardım. Senfoni, giderek hızlandı, sesler de oldukça yükseldi. Belli bir melodi tekrarlanarak yükseldi. Birden yükselmesine karşın basamak basamak gene indi. Bitti sandım, alkışlamaya hazırlanırken baktım kimsede kıpırdanma yok, durdum. Senfoni, uzun uzun tahtaya çivi çakar gibi çat, çatçat! ya da tak, taktak, tak, taktak yapılarak son buldu. Oldukça gürültülü gibi geldi bana. . . . . Halil Dere geldi aklıma:

-İyi ki gelmemiş, gelseydi sıkılacaktı. Konserden sonra sözün tam anlamıyla çil yavruları gibi dağıldık. Hava oldukça ılık. Ekrem Bilgin de yalnız kalmış, söylenerek yanıma geldi:

-Her zaman onların dediğini yapıyorum, benim canım yok mu? Kendi keyfimce giderim! Ekrem'le Yeni Dünya Senfonisi'nin melodisini notaya uydurmaya çalışarak Anafartalar'a dek yürüdük. Taaaa ti ti taaa, taa ti ti taaaaa! soool, do re mi faaaa! soool, do re mi faaaa!

Arkadaşlardan yeni filmleri öğrenmek isteyenler sapmış, onlarla karşılaştık. İbrahim Şen bir konser programı almış, Dvor'ak'ı gösteriyor; Duvorak okunması gerekirken neden Duvarjak deniyor? Muttalip Çardak yanıtladı:

-Bunu bilmeyecek ne var kuzum, adam aynı zamanda duvarcı, göbek adı Jak, duvarcı Jak kısaltılarak Duvarjak olmuş.

Birileri hemen:

-Ellerin duvarcıları senfoni besteliyor, biz neden besteleyemezmişiz? Derken bir karşıt bir soru soruldu:

-Ellerin duvarcısı beste yapar da biz neden duvar yapamayalım? Duvarcı Jak, duvar yaparken beste düşünmüş, yapmış, biz de keman çalıp armoni öğrenirken duvar düşünüp pekala duvarcı olabiliriz. Zaten öyleyiz! diyerek Kızılırmak Kıraathanesine doluştuk. Koskoca salon boşalmış. Çaycılar bizi tanımaya başladır. Hemen taze çaydan söz ettiler. Kahvecilik yaptığım için bu saatte taze çaya inanmadım ama, olumsuz davranmak da istemedim. Çay söyledim, çayı alırken sordum:

-Bu ölü saatte çayı neden tazeliyorsunuz? Çaycıların başı olduğu anlaşılan önlüksüz biri geldi sorumu yanıtladı:

-Tüm Ulus Meydanı esnafı az sonra iş yerlerini kapatınca buraya uğrar. Bizim gerçek müşterimiz onlardır. Onlar gelip gittikten sonra gelenler bizim için yolcu sayılır. Kıraathane saat 24'e dek dolar taşar ama biz onlara hep yabancı gözüyle bakarız. Bizim konuşmamızı dinleyen tüm arkadaşlar çay söyledi. Ayrıca bana da teşekkür ettiler.

Konser dönüşü üşümeden, rahat rahat ilk kez istasyona indik. Öztekin Öğretmen konserden sonra bizden ayrılıp Halkevi tarafında bir yere gidiyor. Trene de Parkın oralardan bir yerden geliyor. Bu kez de öyle yaptı. Tam istasyon önüne çıkarken öğretmeni gören 2. sınıftaki arkadaşlar fısıldaştılar. Bu gizli fısıltı aklıma takıldı. Ancak, Kepirtepe'deki deneyimlerimden sonra öğretmenler üstüne yapılan fısıltılara katılmamaya karar verdiğimden duymamış gibi davrandım. Öyle yaptım ama gene de içime bir kurt düştü. Öztekin Öğretmeni bekar olarak biliyoruz. Hatta bir akşam arkadaşlarla şakalaşırken önümüzdeki yaz bekarlığa son vereceğini söylemişti. Konuyu kafama gömüp fısıltılara sırt çevirdim. Hasanoğlan Durağında inince Öztekin Öğretmen beni yanına çağırdı. Birden yüreğim hopladı:

-Yoksa fısıltılardan kuşkulandı da nedenini benden mi soracak? Çekinerek yaklaştım. Öğretmen:

-Bu habere en çok senin sevineceğini biliyorum, o nedenle önce sana söylemek istedim! deyince gene aklım karıştı. Yoksa öğretmen, benim Rauf İnan'ı beklediğimi mi sanıyor. Öğretmen:

-Geçen hafta konuştuğum arkadaşın Nuri, bugün gene bana geldi, orkestrada çalışan bir Alman, savaşın Almanya aleyhine döndüğünü düşünerek askere gitmek üzere yurduna dönmeye karar vermiş. Klasik eserlerde elli kadar plağı varmış. Bunları hayırına yararlanacak bir kuruma vermeyi düşünmüş. Arkadaşlar da bizim okul adına beni salık vermişler. Konsere gittiğimiz günlerin birinde o plakları alacağız.

Sevincimden neredeyse bağıracaktım. Ben bağırmadım ama arkamdakilerin sesleri birden yükseldi. Bir, öğretmenin önce onlara söylediğini düşür gibi duraladım ama öğretmen açık açık:

-Önce sana söylüyorum! dediğine göre… Çığlıklara bakıp öğretmen de duraladı. Yetişenler muştuladı; beklenen daha doğrusu benim nedense hiç beklemediğim haber:

-Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan gelmiş. Bunu duyan Çifteler çıkışlı arkadaşlar birden coştular. İçlerinden bazıları, örneğin Azmi Erdoğan:

-Geleceğini bilseydim, bugün konsere gelmezdim! deyiverdi. Buna ise şaşırdım:

-Neden konsere gitmeyecekmiş? Adam, gelmiş işte! Git, ne yapacaksan şimdi yap!

Sanırım yapay coşkunluğa Öztekin Öğretmen de katılmadı; duymamış gibi yürüyüp gitti.

-Bizim masada Çiftelerli kimse olmadığından Rauf İnan sözü etmeden yemeğimizi yeyip kalktık. Her cumartesi uğradığım kitaplığa bu akşam gitmedim. Rauf İnan geldiğine göre yarın uzun süre konuşur düşüncesiyle piyano ödevimi aksatmamak için hemen piyanoya koştum. Czerny, Tchaikovsky parçalarıyla Beethoven sonatı tam anlamıyla pişirdim. (3. Hafta)

Yorgun değilim, Bugünkü konseri de sevdim. Gerçi oturduğum yeri beğenmedim ama Faik Öğretmenin anlattıkları, Jose İturby'nin piyano çalışı, havanın ılıması, benim için sevindiriciydi. Özellikle de gelecek yeni plaklardan yeni eserler tanımak olağanüstü bir şans. Çünkü, savaş nedeniyle tüm dünya ülkeleriyle yurdumuzun ticari bağlantıları koptuğundan yenisini getirtmek olanağı kalmamışmış. Bu nedenle Öztekin Öğretmen, benden başkasına pikabı, plakları elletmiyor. Öztekin Öğretmenin bana bu konuda güvenmesi ayrıca onurlandırıcı bir yaklaşım. Kendi kendimi sevindirerek gözlerimi kapadım.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ