Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

47 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Yurt Çapında Dağılarak Kardeşlerine Yardıma Giden Kırlangıçlar Yuvalarına Dönüyor

 

22 Eylül 1944 Cuma

 

Ekrem uyanmış, benimle geleceğini söyledi; buna çok sevindim. "Çakı Efe sevincinden göbek atacak!" dedim. Ekrem halâ akşamki kuruntular içinde, hemen:

Cumartesi akşamı o fakirciği, Efeyi de çağıralım dedi. Birlikte oyun alanına gittik. Çakı Efe çok sevindi, Ekrem'e sarıldı. Sarılmak, efelerin dostluk belirtisiymiş. Ekrem, Harmandalı, Güvende, Bengi oyunlarından örnek figürler gösterdi. Ekrem'i tüm öğrenciler tanımış, alkışladılar. Güzel bir bayram sabahı oldu. Ekrem'in katılışı öğrenciler üzerinde çok olumlu etki yaptı. Nöbetçi Öğretmeni Abdülrezzak Tığlı da dikkatimizi çekti:

-Bayram olduğu için mi, yoksa başka bir nedenle mi bu sabah öğrenciler birer melekti! dedi. Sonra da Ekrem'e takıldı:

-Bunu seninle bir ilgisi var, ara ara gel! önerisinde bulundu. Oyun bitiminde konuşa konuşa kahvaltıya gittik. Kahvaltı oldukça kalabalıktı. Ziya Kaplan, Abdülrezzak Tığlı öğretmenler de Cemil Toygar'la Nazif Balcıoğlu öğretmenin yanına oturmuş, oldukça ağırlıklı bir durum oluşturmuşu. Bayanlar da dört kişiydi ama nedense daha az görünüyorlardı. Biz üçümüz birlikte girdik, selam verdik. Dağılabilirdik ya nedense birbirimizden ayrılmadık. Masaların önünde küçük bir duraksamadan sonra Ekrem sağda oturan bayanların yanına geçti. Arkasından Hüsnü, hiçbir ayrılık gayrılık düşünmeden ben de Hüsnü'nün yanına oturdum. Biz oturunca Cemil Toygar Öğretmen bize bakıp:

-Biriniz ikiniz bu tarafa buyursaydı! deyip güldü. Ekrem karşılık verdi:

-Sizi karşıdan görmek istedik. Nazif Balcıoğlu güldü:

-Bizi karşınıza alma isteğinin kaynağı kurcalanabilir! Ekrem karşılığını verdi: Benim bayramım akşam bitti. Sizin Bayram Tatiliniz sürüyor. Zamanınız var, dilediğiniz kurcalamayı rahat rahat yapabilirsiniz. Abdülrezzak Tığlı Öğretmen, bizim bu masalardaki tartışmalarımızdan habersiz, sözleri başka anlamlarda yorumladı: “Biz de bugün görevliyiz. Sizin gibi inşaatta çalışmıyoruz ama evlerimize de çekilemiyoruz.” Ekrem gülümseyerek:

-Özür dilerim, sözüm size değil, dün, ondan önceki gün yaptığımız tartışmaları başlatanlara! deyince Ziya Kaplan Öğretmen de Abdülrezzak Tığlı Öğretmene:

-Biz bu konunun dışındayız! Bu kez de Nazif Balcıoğlu onlara dönerek:

-Taş hepimize atıldı, bizi kalabalık buldular, zayıf gördükleri kanada geçtiler. Kalabalık olan biz ikimiz miyiz? diye sorarak Cemil Toygar Öğretmene baktı. Bu kez de Bedia Öğretmen:

-Hadi çırpınmayın, söz yarışını kaybettiniz işte! deyince sessiz dinleyen bayan öğretmenler kahkahayı bastılar. Arkasından da bize teşekkür ettiler. Hüsnü ile ben, sessiz sakin konuşmaları dinledik. Ekrem, savaşı kazanmıştı. Söz yarışının aslı, bayanları kendi yanına çekmekti. Ekrem, bu konuda başarılı olmuştu. Gülüşerek birlikte kalktık. Nazif Balcıoğlu, Ekrem'in kulağına:

-Gördün ya yeğenim, senin kahraman olmana bir nebze olsun yardımda bulunduk. Buna devam edelim! dedi. Ekrem teşekkür etti.

Normal günlük çalışmaların süreceği söylendiğinden ben salona indim. Piyanoya otururken birden yarın cumartesi, bayramın son günü, biz bayram yapmıyoruz ama herkes bayramı bayram olarak kutluyor. Hiç düşünmedim, Faik Öğretmen yarın benim için Konservatuvara gelmez. Kendi kendime söylendim:

-Kıvır zıvır olayları belleğimde tutarım, en gerekli durumlarda kendi işimi düşünmem! Weber Dansa Davet'i pikaba taktım. Arkasından da Beethoven Coriolanus Uvertürünü dinledim. Biri neşe biri keder müziği. Bu kez Coriolanus daha etkili oldu. Karar verdim, Faik Canselen Öğretmen gelecekmiş gibi Ankara'ya gidip yalnız yalnız sokaklarda dolaşacağım. Bir şişe şarapla yarım kilo peynir alıp döneceğim. Hayırlı bir karar vermiş gibi piyanoya oturdum. Bir yandan da düşündüm. Yarın 21 Eylül cumartesi. Gelecek cumartesi 28 Eylül. Eylül bitmese bile benim Ankara'ya gidiş sürecim bitiyor. Arkadaşlar gelince tek başıma kalmam olanaksız. Nebahat'la gidiş-geliş bitti sayılır. Üzüldüm. Babam ikide bir “Sayılı gün çabuk geçer!” derdi. Benim sayılı günlerimi ben oldukça hesapsız yitirdim. Mozart Kv. 265 Varyasyonu açtım. Hiç değilse onu, haftaya pişirmiş olarak Faik Öğretmene sunayım. . .

Gelen giden olmadı, yemek saatini varyasyon çalışarak getirdim.

Yemekte sabahki gruptan salt bayanlar vardı. Cemil Toygar'la Nazif Balcıoğlu Öğretmenlerden “Yaşlılar” olarak söz edildi. Kendi dediklerine göre 32-33 yaşındalar. Onlara yaşlı deniyorsa ben 23 yaşındayım. On yıl sonra ben de yaşlı olacağım. O zaman da bana birileri yaşlı olarak bakacak. Bunları düşünerek suskun suskun yemeğimi yedim. Nebahat sabah kahvaltıya gelmemişti. Öğlede de gelmeyince içimde bir “Acaba?” sorusu oluştu. Dün buradaydı, törenden sonra gitmesi olanaksız. Bugün Nebahat'ın öğrencilerinin günü, buradaysa çıkar gelir, gelmezse habersiz gitmiştir! diyerek salona gittim. Az sonra Nebahat öğrencileriyle geldi. Oldukça neşeli…

Bu kümeyle belirlenmiş bir programımız var. Başta Maman, arkasından birlikte mandolin çalışması, marş, şarkı, türkü tekrarı. Mamanı söyleyince durmadan varyasyonun tamamını çaldım. Öğrencilerin dikkatle dinleyeceğini biliyorum. Bir iki yerde tökezlememe karşın durmadım. Sonunda öğrenciler alkışladılar. Bugün mandolin çalışmasıyla programı tamamladık. Ben sormadan Nebahat yarın Ankara'ya geleceğini söyledi. Koşulu varmış, Etimesgut'a gitmek! Dünden razıydım. Beni götürürsen severek gelirim! dedim. Gülümseyerek:

Başka bir programın yoksa gel! dedi. Ben, trene binene dek Konservatuvara gitmeyeceğimi söylememeye karar verdim.

Nebahat gidince içimden birden sevinmek geldi. Bundan iyi haber olur mu? Bu kez piyanoya başka bir istekle oturdum. Wachet auf, arkadaşlar için ezber olarak hazırlanacak! Tekrar tekrar çaldım. Bu arada Öztekin Öğretmeni de bekler gibiyim. Bir yere gitmediğini biliyorum. Yalnız gelmeyeceğini de hesaba katıyorum, yanında birileriyle gelirse:

-Haydi İbrahim göreyim seni, en beğendiklerinden bize bir kaç parça çal! diyecektir. Kısa kısa Beringer parçalarından Mozart Don Juan Operasından Zerlina'nın aryası ile Don Juan'ın Mandolinli Seranadı, arkasından Türk Marşı. Yine Mozart, kv, 545 Andante ile Rondo bölümleri son olarak da Maman'dan bir bölüm deyip herkesin bildiği ve de hiç değilse başını rahatça söylediği Maman ya da Daha Dün Annemizin Kollarında deyip ana Tema ile bir iki varyasyonu çalmayı kurdum. Kalkıp bunları bir kağıda da yazdım. Kağıda yan gözle bakarak parçaları bir kez tekrarladım, oldukça uzun bir zaman alıyor. Kulaklarım kapıda bir kaç kez tekrarladım. Gelen giden olmadı. Paydos zili çalmadan kalkıp kulübeye gittim. Arkadaşlar gelmemiş, tonbergi açtım. Hayali Küçük Ali, Karagöz'le Hacivat'ı tokuşturuyordu. Arkadaşlar geldi. İkisi de yorgun; onlara takıldım:

-Bayram yorgunluğudur, çabuk geçer! Ekrem:

-Sen öyle bil! İşin içinde olanlar onun ne olduğunu bilirler, dışındakilerin eyyam kesmelerine gerek yok! dedi. Arkasından da, Pazarören'deki arkadaşımız Zekeriya Kayhan'dan bayram tebriği almış, selâmını öyledi.

Yemekte gene biz bizeydik. On gün sonraki durumları düşleyerek olasılıklar kurduk. Aramızda bir tartışma çıktı. En çok sözü Müfettişlik stajına gidenler edecek. Yani 3. sınıflar, Ekrem'in arkadaşları. Ekrem bir dize ad saydı; kim ne söyleyecek? Ekrem nedenini de açıkladı:

-Bizimkiler tek tek gittiği için nişangâhsız atacaklar. Sizinkilerin yanında arkadaşlarınız vardı, biri atsa öteki düzeltir! dedi. Bunları konuşurken Ahmet Emin Yalman'ın kitabından söz edildi. Orada konuşanlar, acaba o eski düşüncelerini sürdürüyor mu? Bu konuda olasılıklar öne sürerek Kulübeye gittik. Hüsnü tonbergi açtı, günün haber özetleri verildi. Eylül ayı savaş durumu, Avrupa'da Almanlar, bir süredir üretildiği söylenen V2'leri Londra'ya attılar. Buna karşın İngilizler karada ilerleyerek Belçika merkezi Brüksel'i işgal etti. Sovyet Ordusu Macaristan'da. İlerleyen Amerika ordusu Almanya sınırında… Müttefik liderleri, Kanada'nın Quebec (Kebek) kentinde toplandı… Hüsnü bir "Vay anasını! " çekti. Ekrem de:

-Ne bekliyordun? Almanya'nın bu savaşı kaybedeceği, Leningrad'ı, Moskova'yı bırakıp Stalingrad'a saldırınca belli olmuştu. Nitekim öyle de oldu, Stalingrad'da durdurulunca geriye dönüş zorunda kaldılar. Bu savaşın dönüm noktası Stalingrad oldu…

Arkasından Saz Eserleri, Bayram konuşmaları sonunda da Gece Konseri, plâktan Beethoven Egmond Uvertürü, 5. Senfoni. Arkadaşlar erkenden uyudu. Konseri önemsediğim için bekledim.

Yatınca savaşın başlangıcını anımsadım. Savaşa girmedik ama bu savaş bana çok zarar verdi. Okulumuzun Karaağaç/Edirne'den göçü umduğumu kökünden kazıdı. Daha sonra iki ağabeyimin ikinci kez askere alınıp 3'er yıl evden uzaklaştırılması evimizin düzenini iyice bozdu. Ayrıca yokluk yaratması, Devlet'in gelirlere el koyması, çiftçinin ürünlerini zararına alıp karşılığını zamanında ödememesi, tüm yurttaşlara olduğu gibi bizim eve de yıkım oldu. Babam, kendi deneyimlerine göre geçen yıl bir benzetme yapmıştı:

-Bu savaş bizim insanımızı yok etmedi ama varlığımızı, geleceğe dönük kazanç umutlarımızı sildi süpürdü. Benim zararını gördüğüm Balkan Savaşı ile Yunan İşgali gibi iki afetle karşılaştırıyorum. Balkan Savaşı ile denk, Yunan İşgalinden ise daha fazla zararımıza olmuştur. Yunan, işimizi engelledi, malımızı alıp götürdü. Üzüldük, aşağılandık ama gene kazanırız! deyip defolup gidince var gücümüzle işe sarılmıştık. Oysa bu savaşta kendi Devletimiz çiftçinin çalışma, üretme şevkini kırdı. İşte savaş bize gelmedi. Askerler evlerine döndü. Bakın bakalım savaş öncesi duruma dönüldü mü? Toprak Mahsulleri Ofisinin çürüttüğü buğdayların kokusu bu milletin burnundan kolay kolay gitmez!

Babam yüzde yüz haklı olmayabilir ama, acısını çekmiş bir insan olarak tümden haksız da sayılmaz. Bizim ailenin gördüğü zararları ben bile seçebiliyorum. Örneğin güzelim bağımız bozuldu. Çünkü iki üç yıl iyi bakım yapılamadı. Tarlalar da öyle; yıllar yılı kurulmuş bir düzen içinde tarlalar sıra ile nadasa bırakılır, değişik ürün ekerek bir bakıma güçlendirilirdi. Bir tarlaya bir yıl mısır ekilince o tarla buğday için beklemiş olacağından ikinci ya da üçüncü yıl buğday ekilince buğday verimli olur. Bu nedenle tarlalar bir düzen içinde değiştirilerek ürün ekilir. İşte bu düzen, 1940-1943 yıllarında tümüyle bozuldu. Bunları düşününce uykum iyice açıldı. Bu kez de kendime kızdım. Bu düşündüklerim şimdi olmuş değil, geçmiş yıllara karışmış. Ağabeylerim gene düzenli çalışarak işlerini yoluna koyacaklardır; bunu düşünerek iyimser olmalıyım! deyip gözlerimi kapadım.

 

23 Eylül 1944 Cumartesi

 

Ekrem kalkmış, bana seslendi:

-Şarap, peynir sakın unutma, paran yoksa verelim, azıcık sucuk ya da salam alırsan iyi olur. Onları sakın çok alma, kokuturuz! Sucuk biliyorum, babam sık sık sucuk yapardı. Salamı ilk kez duyuyorum:

-Nasıl bir şey bu salam? Ekrem bu kez de:

-Salam bilmiyorsan onu pastırma da yapabilirsin! Sonra da Ulus'taki Mandıra Mağazasını tarif etti; bakarsan orada hepsi vardır.

Mandıra, mandıra diyerek oyun Alanı'na gittim. Çakı Efe Ekrem'i sordu. Ben gelmediğini söylerken Ekrem gülerek geldi, meğer verdiği sözü unutmuş. O özür dileyince ben de takıldım:

-Ben de Mandırayı unuttum ama seni görünce anımsadım. Mandıra!

Ekrem, Efe'den önce Bengi işaretini verdi. Bengiyi çaldım. Ekrem ortada oynarken Efe halkada avlandı. Çekip çekip oyunlardan birilerini ortaya aldı. Bengi sonunda büyük halka bekledi. Efe onlarla özel olarak oynadı. Ortaya çıkanlar yerlerine dönünce gene Bengi tekrarlandı.

Ekrem'le birlikte kahvaltıya gittik. Hüsnü daha önce gelmiş. Ekrem bana gene Mandıra'yı anımsattı. Mandıra, mandıra diye tekrarladıktan sonra beynimdeki Mandıraları sıraladım. Bizde, koyunların sütlerini peynire çeviren süt evlerine mandıra derler. Söz gelimi bizim köyde peynir yapımı için ocak kurulur çevre köylerin sütü gelirse bizim köy Mandıralı köy olur. Bir de Babaeski’de Mandıra adlı köyler vardır. Hüsnü anımsar, Alpullu'da kaldığımızda Büyük Mandıra köyüne banyo için giderdik. Büyük Mandıra, Küçük Mandıra. Bu köylerin ilginç bir hikâyesi vardır. Padişah Abdülaziz veliahtlığında spora merak sarmış, Sonra sonra da sporu salt güreş sayıp yağlı güreşe gönül bağlamış. Padişah olunca bu merakını tüm yurda yayma hevesine kapılmış. Yurt düzeyinde bir pehlivan arayışı yaparak ülkenin sayılı pehlivanlarını Sarayına toplamış. Bir süre kıran kırana güreşler düzenledikten sonra üste çıkanları sarayında alakoyup kendinin de katıldığı yağlı güreşleri sürdürmüş. Bu arada usta güreşçiler de yeni yeni çıraklar yetiştiriyormuş. Kendisi de güreşiyormuş ama tutuştuğu pehlivanlar padişahtan çekindiklerinden yapmacık olarak yeniliyormuş. Ancak içlerinden biri, Deliormanlı İbrahim Pehlivan tuttuğu gibi padişahı yere yatırıyormuş. Padişah bu cesur, içinden pazarlıklı olmayan İbrahim Pehlivanı çok sevmiş. Onu sürekli sarayında alakoymak istemiş. Oysa İbrahim Pehlivan'ın ata yurdu Deliorman burnunda tütüyormuş. Sonunda dayanamamış, padişahtan izin istemiş. Padişah ricada bulunmuşsa da İbrahim Pehlivan, anne babasını, hemşerileri, kısacası tüm köylülerini özlediğini söyleyerek direnmesini sürdürmüş. Bir süre sonra arabulucular bir öneri getirmişler:

-İbrahim Pehlivan'ın Deliorman'daki köyünü İstanbul'a yakın bir yere göçürmek. İbrahim Pehlivan bunun için koşul koymuş:

-Yeni köy, eski köye tıpatıp uymalıdır. Bunu da ancak kendi köylülerinden bir heyetin bulmasında direnir. Padişah Abdülaziz için bu sorun değildir. Her yana emirler verilmiş, İbrahim Pehlivan'ın adamları Deliorman’daki köye denk yerler aramış. Sonunda Babaeski'ye bağlı Ergene Ovasının en verimli yeri sayılan belde seçilmiş. İbrahim Pehlivan’la hemşerileri gelmiş, beğendikleri beldeye iki köy olarak yerleşmiş. Köylerin adı Büyük Mandıra, Küçük Mandıra olarak Babaeski kayıtlarına geçmiş. Mandıra’lar, çayırlık çimenlik, bol ürünlüdür ama ormanları yoktur. Odun gereksinimlerini Istırancalardan karşılarlar. Kış gelmeden tüm Mandıra köylüleri arabalarına binip Istıranca köylerine gider, ucuz yakacak alırlar. Odun arabalarına gelip gidişlerinde bizim köye uğrar, genellikle bizim handa kalır, kahvemizde vakit geçirirler. Bu nedenle babamın Mandıralarda sayısız tanıdığı vardır. Sözümün uzayacağını sanan Ekrem beni uyardı:

-Anladık, Mandıraları sıraladığına göre sözün uzayacak, akşama anlatırsın, tren saati geldi!

Gerçekten daha sözüm vardı. Alpullu'da bulunduğumuz süreçte Büyük Mandıra'ya gittikçe sorup İbrahim Pehlivan'ın mezarını öğrenmiştim. Ekrem onu anlatmama engel oldu. Kalkıp doğru tren durağına indim. Nebahat'tan umudu kesmek üzereyken bir grup bayanla telaşlı telaşlı geldiklerini gördüm. Bir arka vagona bindiler. Çok dikkatli bakmadığım için kimler olduğunu seçemedim. Nebahat'ın aralarında olması beni umutlandırdı. Nasıl olsa bir yolunu bulup benimle konuşacağını düşündüm. Cebeci Durağına yaklaşırken çıkıp geldi. Hızlı hızlı soluyarak:

-Yetişebildim, bir türlü ayrılamadım, ineceksin diye soluk soluğa geldim! dedi. İnmeyeceğimi, bunu bir sürpriz olarak sakladığımı söyledim. Güldü:

-Bu da bir sürpriz oldu! dedi. Duraklarda inmeden Gar'a geçtik. Gar'da inince kolumdan çekerek, beni yandaki çay bahçesine davet etti. Ben kimi kez onu Aile Bahçesi'ne kimi kez de Gençlik Parkına davet ediyordum. Sahiden Gar'daki Çay Bahçesini bilmiyordum, girdik. Kimseler yoktu. Garsonlar bile dakikalar sonra geldi. İyi de oldu. Sabahki durumu, takıldıklarının kimler olduğunu anlattı. Çay bahçesinde uzunca bir zaman oturduk. Konuşmalar uzadıkça Nebahat'ın Etimesgut'a ya gitmek istemediğini ya da gecikerek gitmeye niyetli olduğunu sezer gibi oldum. Kalkıp Gar'a geçince tahminim doğrulandı. Geziyoruz, konuşuyoruz, bakışıyoruz ama banliyolar iki tarafa da gelip geçiyor. Sormayı düşünürken Nebahat açıkladı:

-Eniştem evdeyken ikimizin gitmesini doğru bulmuyorum kusura bakma. Biliyorum, eniştem de verilen sözün yerine gelmesi taraftarı. Benim istediğime yanaşacak türden değil. Gerçi bana bir söz söylemiyor ama teyzeme sitemleri bunu kanıtlar durumda. Bu kez ben:

-Buna gücenmem, sen gir, ben bir yerlerde beklerim. Nebahat ona da razı olmadı. Ancak başka bir yol da bulamadık, sonunda ben dışarda beklemek üzere Etimesgut'a gittik. Durağın hemen yakınındaki çay bahçesine girdim, Büfede gazete var, bir Ulus gazetesi alıp okumaya koyuldum. Az sonra Nebahat geldi, kolumdan çekerce beni eve götürdü. Bir yandan da gülüyordu. Fazla soru sual etmeden gittim. Evi biliyorum, daha önce de girmiştim. Girince Nebahat kapıyı kapatıp olayı anlattı. Teyze, eşiyle istasyonlardaki ailelerle bayramlaşmaya gitmiş. Çocuğu bakıcı kıza bırakmışlar. Ancak çocuk, Çocuk Bahçesi'ne gitmek için ablanın başını etini yemişmiş. Nebahat gelince bir saatliğine izin isteyen bakıcı çocuğu alıp parka götürmüş. Nebahat bunu anlatınca yüreğim hopladı. Bir kaç kez yutkundum. Çok önemli bir rastlantı. Kurmak istediğim tuzakların hepsinin üstünde bir hazır tuzak. Üstelik böylesi bir tuzağın içine giren av, olacaktan habersiz gibi seviniyor. Kendimi toparlamaya çalıştım. Oldukça kısık bir sesle:

-Teyzenler çıkıp gelirse? Nebahat:

-Demir Yolcuların geleneksel bayramlaşmaları vardır, Bayramın 3. günü özel trenleriyle istasyon istasyon dolaşıp meslekdaşlarının bayramlarını kutlarlar. Onların gelmesi söz konusu değil. Sen sıkıldınsa Çocuk Parkı şuracıkta, uğrar anahtarı kıza veririz. Sıkılmadığımı söyledim. Arkasından da:

-Seninle birlikte olmak benim için tarifi olanaksız bir mutluluk, sıkılır mıyım? Seni üzüleceğin bir duruma sokmak istemiyorum. Nebahat, karşıma geldi:

-Sen merak etme, ben rahatım. Gitti, az sonra küçük fincan içinde bir sıvı getirdi, öteki elinde de ondan bir tane vardı. Bana verdiğine elindekini vurarak yudumladı. Olayın yabancısı değilim, bizim kahve düğünlerde, bayramlarda kadeh tokuşturmalarla şenlenir. Ben de o kadeh tokuşturmalara çok katılmışımdır. Ancak olay değişik mekânda değişik ortamda tekrarlanmaktadır. Sıkılgan Nebahat, kimsenin bulunmadığı bir yerde kadeh tokuşturuyor. Ben onu nasıl düşünüyorum o ne yapıyor? Göz kadar fincanımsı nesnenin içindekini bir çekişte iç ettim. Tatlımsı nesne, zeytinyağı gibi yoğun ama tatlı. Bira değil, şıra ya da şarap değil. Ben Beş Yıldız Kırklareli rakısı da içmiştim o ise hiç değil. Bir lokma sıvı benim içimi ısıttı, gözlerim daha da açılır gibi oldu. Nebahat'a baktım, daha uzun boylu daha güzel neşeli neşeli ortalıkta dolaşıyor. Gitti bir süre gelmedi. Yavaşça kalkıp ayaklarımın burnuna basa basa öteki odaya baktım. Nebahat ayna karşısında boyanıyor. Aynadan beni görünce:

-Gel bak, doğru söyle güzel oluyor muyum? diye sordu. Çok sevdiğini bildiğim için benzetme yaptım; “Greer Garson kadar güzelsin! Ancak o, Mrs. Miniver (Misis Miniver) filminde böyle boyanmıyordu!” deyince Nebahat, hızla boyaları silerek, boyanmayı sevmediğini söyledi. Ancak yüzünde belirli bir değişme oldu. Belli bir ölçüde neşesi kaçmıştı. “O verdiğinden birer tane daha içelim!” dedim. Sanki içtiğimin adını sormuşum gibi:

-Likör, deyip bana getirdi ancak kendisi içmedi. Boyanması için söylediğime üzülüp üzülmediğini sordum. Üzülmediği söyledi ama üzülmüştü. Konuşurken bir ara:

-Sen evlenince eşinin boyanmasına razı olmayacaksın! dedi. Ben de:

-Ben seninle evleneceğim, o nedenle senin istediğin gibi boyanmana şimdiden izin veriyorum! dedim. Sahi mi? diye sordu. Karşı duvarda saat tik tak yapmasına karşın bileğimden tutup bana saati gösterdi:

-Bir saati geçirdik. Çocuk gelir görürse seni anne babasına söyler! Toparlandım, Nebahat'ten önce aşağıya indim. Çocuklar gelmiş olabilir. Evin köşesini dönerken çocukların az öteden geldiğini gördüm. Tren durağına yürüyüp Nebahat'i bekledim. Nebahat:

-Tam zamanında ayrılmışsın, çocuklar geliverdi! dedi. Bana:

- Pek memnun olmamışa benziyorsun! diye takıldı.

Gazi'de trenden indik. Parkta büyük bir kalabalık var. Bahçeler dolu. Bir yanda Caz çalıyor, danslar ediliyor. Boş bulduğumuz bir yere oturduk. Bir süre ikimiz de çevremizdeki insanlara baktık. İçimden “bunlar da benim gibi gariban!” diye düşündüm. Giderek içime döndüm. Nebahat anladı:

-Benimle olduğuna pişman mısın? diye sordu. Pişman olmadığımı tersine çok mutlu olduğumu, bugün umduğum bir şeyleri kaybetmiş saymadığımı, onların benim olacağına inandığım için hiç bir pişmanlık duymadığı söyleyince Nebahat güldü:

-Böyle konuşmanı bekliyordum! dedi. Vakit oldukça gecikmişti, otobüsle Ulus'a indik. Alacaklarımı aldım. Gençlik Parkında her zamanki kuytuluğa oturduk. Nebahat, gönül alma gereğini duymuş olmalı ellerimi tutarak:

-Ellerini piyano üstünde gördükçe tutmak istemişimdir. İşte şimdi elimde! Ben de “piyano çalarken tuşlar yerine ellerine dokunmayı çok istiyorum, işte şimdi elimde!” deyip ellerini avuçlarıma aldım, çekmedi. Trende bizden kimse yoktu, rahat rahat konuşarak Hasanoğlan'a döndük. Durakta inince ayrıldık.

Elimdekileri Kulübeye bırakıp yemeğe gittim. Bizimkiler beni bekliyormuş, Ekrem “Tamam mı?” diye sordu. “Tamam!” deyince kalktılar. Tamam değil desem tabakları boşaltacaklarmış. Ekrem söylendi:

-Mubarek, tok karınla gitmez! Hüsnü, "Mubarek" sözüne takıldı.

-Kutsal söylemleri, boş boş kullanmasak! Ekrem cevapladı:

-Kullanmayanların sevabı, kullananları affettirir. Din işlerinde de imece vardır, ekip çalışması makbûldür. Sen bizim affımızı dilersin!

Kulübede doğru dürüst masamız yok. Ekrem oldukça becerikli, sandalyelerden masa yaparak gazeteleri yaydı. Çay bardaklarını doldurarak ilk tadımlar yapıldı. Şarap içtiğim için bildiğim dışında bir değişme olmadı. Hüsnü yüzünde bir iki kekremsi şekil çizdiyse de, sonunda sordu:

-Yusuf bundan neden bozulmuş olabilir? Ekrem hemen karşılık verdi:

-O senden daha toy da onun için. Ekrem'e likör içip içmediğini sordum. Ekrem bir "Aaa! " çektikten sonra:

- Bizimkiler, bizim Epçimler, likörü çok sever, onlarda içtim. Likör, sosyete içkisi, birinin evine mi gittin yoksa? Ben:

-Ne evi ? Şarabı alırken raflarda gördüm! Ekrem efkârlandı:

-Likör mikör derken beni efkârlandırdın! dedi. Önce yakından tanıdığımız Sabiha-Ömer Epçimlerden söz açtık. Onların, Pazarören’de bize (geziye gittiğimizde) gösterdiği yakınlığı anlattım. Arkasından Ekrem sözü aldı, Pazarören'e gidişinden ayrılışına dek geçen zamanı, bu zaman içinde önemli saydığı kendisiyle ilgili olayları anlattı. Anladığım kadarıyla sevgilisi Saliha Öğretmenle bire bir ilişkisi benden farklı değilmiş, ben de buna sevindim. İçimden, Bayan Saliha da öğretmen, demek öğretmenliğin kazandırdığı değerlendirme ölçülerinde bir benzerlik var; Ekrem anlatırken bugünkü durumumu düşünüp karşılaştırma yaptım. Anladım ki, yaptığımdan fazla bir şey yapamayacakmışım, üzülmem yersizmiş.

Ekrem:

-Üç kişiye bir şişe ne ki? deyip son yudumları alırken Hüsnü, sarhoşluk numarası yaparak kalktı. Ancak o numara inanılmaz bir hızla gerçeğe döndü, Hüsnü Tonberg'de söylenen Giriftzen Asım'ın Cana Rakibi Handan edersin, şarkısını tekrarlayarak yattı. Caaaaa naaa, rakibiii, handaaaan edersiiiin! Baaanaaa! . . . . . Ekrem Hüsnü’ye takıldı:

-Evet evet sana! Acemi çaylak, bir bardakla şarkıcı kesildin!

Hüsnü sustu. Baktım uyumuş. Tonbergi kapattım. Ekrem yatarken kendi başladı:

Cana rakibiiii. . . . .

Yatınca ben de Cana rakibi. . . Ben de dedim ama şarkı söylemek için değil de dinlediğim, şarkının olağanüstü hikayesini anımsadım.

Giriftzen Asım, o şarkıyı bestelediğinde çok genç bir subaymış. Şarkı, o günün koşulları içinde beklenmedik bir ilgi görmüş. Bu ilginin yaygınlığını bir başka genç subay olan Mustafa Kemâl'in Şam-Selânik gibi İstanbul'dan uzak yerlerde duymuş olmasından anlıyoruz. Genç Subay Mustafa Kemal arkadaşlarıyla içkili sohbetlerde bu şarkıyı sık sık söylermiş. Subay arkadaşları bu şarkıyı duydukça aralarında: “Mustafa Kemal'in şarkısı” demeye başlamışlar. Yıllar Sonra Kurtuluş amacıyla Anadolu'nun uyanması ateşini tutuşturmak üzere arkadaşlarıyla Samsun'a çıktıktan sonra Amasya'ya geçince Mustafa Kemal Paşa'ya halâ sık sık söylediği şarkının bestecisi Giriftzen Asım'ın Amasya'da olduğu söylenmiş. Mustafa Kemal Paşa, derhal görüşmek istediğini bildirince buluşma gerçekleşmiş. Bu olayı, daha Kepirtepe'deyken bir kaç kez dinlemiş, besteci Giriftzen Asım'ın oğlu Kırklareli Ortaokulu Müzik Öğretmeni Selahattin Yücesoy'u Hasan Amcam aracılığıyla tanımıştım. Buraya gelince de Konservatuvar Tatbikat Sahnesi, temsillerine, temsil provalarına gittikçe kızı Muazzez Yücesoy'u (soyadı şimdi Bilgin) tanıdım. Böylece bu şarkı, bana çok yakın bir belge, bir müzik tutkusu belgesi değerinde sayılmaktadır. Üzerinde duruşum da bundandır. Giriftzen Asım'ın müzikle, ayrıca öteki güzel sanatlarla yoğrulan 7 çocuğu varmış. Bunlardan Musa Süreyya da bestelediği Mülkiye Marşı nedeniyle tanıdığımız ünlü bestecilerimizden biridir.

Giriftzen Asım'ın Uşşak Şarkısı:

Cana! rakibi handan edersin
Ben bînevayı giryan edersin
Bîgânelerle ünsiyet etme
Bana cıhanı zindan edersin.
 

Günümüz diliyle: Öteki sevenlerini neşelendirince, beni kederlendirip ağlatıyorsun. Lütfen yabancılarla ilişki kurma. Seninle benim kadar yakın olmayanlarla ilişkilerini böyle sürdürürsen, dünyayı bana zindan edeceksin, çok mutsuz olacağım!

 

24 Eylül 1944 Pazar

 

Ekrem, traş olurken kalktım. Hüsnü uyuyor. Ekrem takıldı: “Hüsnü kalk, ağzını iyi temizle kokmasın. Palamar, kokuyu alırsa sana zorla içirir, bir daha kurtulamazsın. İçki düşkünlerinin böyle bir huyu vardır.” Hüsnü duydu:

-Palamar'la koku duyacak kadar yakınlaşmıyoruz. Ayrıca onun kadeh arkadaşı Hürrem Arman, bana ihtiyacı yok. Hüsnü'nün bu sitemli savunmasına ben takıldım:

-Sahi, Hürrem Arman oraya geliyor mu? Hüsnü güldü:

-Geliyor mu ne demek? Oradan gidiyor mu desene! Sözü keserek oyun alanına koşarca gittim. Çakı Efe Ekrem'i sordu. Sormadan ayrıldığıma üzüldüm. Belki Ekrem gelecekti! demeye kalmadı Ekrem geldi. Gelince de:

-Be birader, gelirken bana ne duyurmadın? Hani birlikte gelecektik?

Dünkü durum aynen uygulandı.

Ekrem olunca Çakı Efe daha yumuşak oluyor. Bu durumu sezen öğrenciler Ekrem'in katılmasını alkışlarla karşılıyorlar. Oyundan sonra Efe yorum yaptı:

-Ayrılınca gözüm arkamda kalmayacak. Ekrem burada oldukça oyun prensipleri değişmeyecek diye seviniyorum! dedi. Bunda biraz kıskançlık sezdim ama üstünde durmadım. Gerçekten Ekrem, Çakı Efeden geri kalmayacak güzellikte zeybek oynuyor. Ne var ki o bunu meydanlarda sürekli yapmak niyetinde değil. Sanırım Efe ayrıldıktan sonra buraya çıkıp oynamayı düşünmüyor.

Kahvaltıda gene biz bizeyiz. Nebahat Öğretmen, öğrenci masaları arasında. Nöbetçi olacağını söylememişti. Aklımdan bunları geçirirken bizim masa yakınına geldi, çaylarımızı tazelettirebileceğini söyledi. Ekrem, teşekkür edeceği yerde bana dönerek:

-Taze çay istiyorsan söyle! dedi. “Neden yalnız ben?” demem gerekirken, bunu demekten vazgeçtim. Nebahat'a bakarak evet işareti yaptım. Hüsnü de aynı işareti yaptı. Ekrem bu defa:

-Çaylar üçledi! dedi. Böylece Ekrem'in kuşku uyandıracak türden başlatmak istediği sondaj girişimi bilerek yapılan bir anlayışsızlık (!) numarasıyla normal şekle sokuldu. Ancak Nebahat, çok çekindiği olayın birilerinin gözünden kaçmadığını anlamış oldu. Nedense ben de önceleri, kimsenin duymamasını isterdim. Oysa şimdi bilinmesini istiyorum. Bu isteğim bende kendim için bir kuşku da uyandırıyor:

-Yoksa ben gerçek aşık mı oluyorum? Böyle bir duruma düşersem başıma gelecekleri aklımdan geçirmeye başladım. Nebahat, gerçekten güzel, birçok kimsenin göz koyacağı biri. Şimdiye dek koyanlar da olmuştur. Benimle adı çıkınca daha koyacaklar da olacaktır. Evlenme olanağımız olmadığına göre yıllarca sürecek böylesi bir duruma nasıl katlanırım? Onun bana sadık kalıp kalmaması ötesinde yakıştırmalar da üretilebilir. Bunlara katlanmak zor olsa gerek. Nebahat bir öğretmen, ortalıkta görünecek, insanlarla konuşacak. Benim yapmaya kalkıştığım numaraları ona herkes yapabilir. Bunları sezer ya da duyarsam ne yaparım? Sorumun cevabını verdim:

-Çatlarım! Öyleyse çatlamamak elimde:

-Yavaşla, hatta dur! Konuştun, hatta söz bile almış durumdasın. Daha ne istiyorsun? En azından bin doksan beş gün beklemek zorundasın. Bu süreç 36 ay, üç yıl eder. İstersen saatını da söyleyebilirsin:

-Yirmi altı bin iki yüz seksen saat! Bari dakikasını da söyle de için rahatlasın:

-Bir milyon beşyüz yetmiş altı bin sekiz yüz saat. Doksan dört milyon altı yüz sekiz bin dakika! İstersen saniye de hesaplayabilirsin: Onu zaten nefesinle sayacaksın!

Arkadaşlar, banyoya gitmeme kararı almış, Bayram dinlenmesi yapacaklarmış! Ben zaten böyle bir atlatmaya (!) dünden razıyım. Hemen salona gittim. Faik Canselen Öğretmenle kavlimiz haftaya bitecek. Güzel bir bitiş olsun isterim. Son pişireceğim parçaların iyi pişmesi hem geçmişi hem de geleceği kapsayacak. Faik Öğretmenin gözünden düşmek istemiyorum. Böyle diyerek piyanoya oturup Hanon'u açtım. Sayfa 84, no 51.

Oktavlı Gamlar İçin Hazırlayıcı Çalışmalar.

Bilekler gayet oynak, oktavları yakalayan parmaklar son derece sıkı fakat yumuşak, ortada kalan parmaklar da hafifce yuvarlak tutulmalıdır. Bilekler kolayca hareket edinceye kadar, ilk iki satır yavaş olarak tekrar edilmelidir. Bundan sonra yavaş yavaş hızlanacak ve durmadan çalışmaya devam edilecektir. Bileklerin yorulduğu hissedilirse, dinleninceye kadar yavaşlattırılır ve tekrar yavaş yavaş aynı hızlılığa gidilir.

 

 

Bizim bölümün geçen yılki piyano öğretmeni, Prof. Eduard Zückmayer Kırşehir'deki gözaltı durumundan özgürlüğüne kavuşmuş. Buna en çok Asım Öğretmen sevinecektir. Prof. Zückmayer'den piyano öğrenmek için Gazi Eğitim Enstitüsü'ne girdiğini söylerdi. Girdikten bir süre sonra Prof. Zückmayer, Alman uyruklu olduğundan bir süre Kırşehir'de kalmıştı. Asım Öğretmen her görüştüğümüzde ondan söz ederdi. Gerçi öteki piyano öğretmenlerinden özellikle Ferhunde Erkin'i çok övüyordu ama gene de Zückmayer der başlardı anlatmaya:

-Adam, müziğin beşiği sayılan Almanya'da yine müziğin krallarından biri olan Johann Sebastian Bach Piyano Parkuru'nda 1. olmuş. Bakmayın bizim ülkemizde olduğuna, Nazilerin hışmından kurtulmak için Almanya'yı terketmiş. Gönlü gene Almanya'da olsa da bizim memleketimizi de sevmiş. Git denmezse gitmek niyetinde değil. Eşini bile serbest bırakmış:

-İstersen, gidebilirsin! demiş. Bu gözaltı olayı çıkmasaydı, eşi kızını alıp Almanya'ya dönecekti.

Geçen yıl, bizim Hüseyin Çakar da çok memnun kalmıştı, ders yılı başlarında beni de Prof. Zückmayer'in evine götürmüştü. Prof''un küçük kızı Michelle'in piyano çalışını dinleyince şaşırmıştım. Benim şimdilerde kenarından kenarından seslendirmeye çalıştığım Mozart sonatları o, Faik Canselen Öğretmenin deyimiyle çoktan pişirmişti. Daha fazla efkârlanmamak için not defterime baktım. Yapılacak doğrudan ödevim yok ama yapılmasında yarar gördüğüm ödevimsi tembihler var. Örneğin Sabahattin Öğretmen'in derslerde sık sık üstünde durduğu Montaigne Öğretmen'in fikirlerini dayandırdığı kaynak kişileri tanımak, bunlarla ilgili kitap ya da yazılar okumak, notlar tutmak. Hemen hemen ders yılı boyunca üzerinde durduğumuz Montaigne -Denemeler kitabını bir daha okudum. Okuduğum parçaların hepsi sahiden okunması gereken parçalardır. Sabahattin Öğretmen, Montaigne'in kitabını çevirmemiş, onun tüm düşünce kitabının içinden seçtiklerini çevirmiş. Bunu Sabahattin Öğretmen önsözde açıkça açık yazmış. Amaç Montaigne'i öğrenmekse önsözde söylenenleri iyi kavramanın, Montaigne Öğretmeni tanımak bakımından iyi bir başlangıç olacağını düşünerek olduğu gibi yazmayı gerekli buldum.

Montaigne-Denemeler-Önsöz,

"Montaigne memleketimizde pek tanınmış olmamakla beraber bu çevirileri uzun bir önsözle vermeye cesaret edemedim, bunu gerekli görmedim. Çünkü Montaigne eserini zaten kendisini tanıtmak için yazmış. Onunla okuyucu arasına girecek olan herkes boş sözler söyleme tehlikesine düşer. Üstelik de Montaigne'in Türk okurlarına hiç de yabancı gelmeyeceğini sanıyorum; çünkü yeni Avrupa'nın ana kaynaklarından biri olan bu büyük düşünce kaynağının bize Avrupa'dan gelen her kitapta biraz payı vardır. Yeni düşünce, insan bilincinin insanı ve doğayı serbestçe tanımak çabası ise, Montaigne bu çabanın ilk büyük hamlesidir. Bugün bizim de kavuştuğumuz serbest düşünceye o, dört yüzyıl önce ve bizim uyanış devremize birçok bakımlardan benzeyen coşkun bir devirde kavuşmuştur. Bugünkü Türkçe gibi değişen kıvrak ve başıboş bir dille; şimdi anlamları çok değişmiş taze Fransızca kelimelerle, halk deyimleriyle yazılmış olan Denemeler, çeviriye en az elverişli kitaplardan biridir. Bu çevirileri iddialı birer örnek olarak değil, birer deneme olarak veriyorum. Parçaların seçilmesi de daha çok gelişigüzeldir.

Montaigne'den yapılacak her seçme, ister istemez, keyfi ve eksik olacaktır. Bunlar, Denemelerin ötesinden berisinden koparılmış düşüncelerdir. Montaigne'in bahçesinden her seçişte insan çok değişik demetler yapabilir. “Sabahattin Eyuboğlu-1940”

 

* * *

 

Montaigne üstüne söylenen sözlerden örnekler:

 

Denemeler'de her şeyi Montaigne'de değil kendimde buluyorum, BLAİSE PASCAL.

 

Montaigne, o hoş sohbet insan, bazan derin bazan sudan. Şüphe etmesini bilmiş, burnu bile kanamadan; kerli ferli softalarla alay etmiş durmadan. VOLTAİRE

 

Yazarların çoğunda, yazan adamı görüyorum. Montaigne’de ise düşünen adamı. MONTESQUİEU

 

* * *

Denemeler'de geçen kaynak kişi adlarından bazıları. Bunlardan, Denemelerdeki sözlerinden başka şiir ya da önemli göreceğim deyişlerini yeri geldikçe yazmayı sürdüreceğim: Demades, Horatius, Lucretius, Persius, Terentius, Virgilius, Tibullus, Ovidius, Seneca, Catullus, Titus-Livius, Ariosto, Orlandu-Forioso, Cicero, Quintillianus, Martialis, Tasso, Quintus, Tusculanes, Maccenas, Plautus, Juvenalis, Callus, Manilleus, Claudianus, Ennius, Puellae, Prudentius, Publius-Syrus, Augustus, Sevius-Tullius

 

Dermades: M. Ö. 5. 4. y. yıllar arsında yaşamış bir politikacı Yunanlı filozof.

Horatius FLACCUS: M. Ö. 1. yüzyılda yaşamış bir Romalı şair. Jül Sezar'ın öldürülmesinden sonraki kargaşada Brutüs tarafını tutmuş, onun yenilişinden sonra politik arenadan çekilmiştir.

 

Virgilius'u Yolcu Ederken

Hakim tanrıça Kıbrıs'a!

Yıldızlar, Elen'in kardeş ışıkları!

Vursun zincire hepinizi

Rüzgarlar kralı cümle felâketin;

Göstersin yolu böylece.

Bindirdim sana Virgilius'u isterim,

Sağ salim çıkar, ey gemi,

Ruhumdur o benim-karşıki sahile!

Valarieus CATULLUS: M. Ö. 1. yüzyılda yaşamış, gününe göre yenilikçi bir şairdir. Sevgilisi Lesbia için bir dizi şiir yazmıştır.

LESBİA

Senin yüzünden ve sana sadakatımdan

Gönlüm bak ne hale geldi, Lesbia'am!

Artık, dünyanın en namuslu kadını da olsan, seni sevemem,

Her kötülüğü yapsan da senden vazgeçemem.

Lucretius CARUS: M. Ö. 1. yüzyılda yaşamıştır. Roma kentinde doğmuş, hayatının büyük bir bölümünü akıl sağlıksızlığı içinde geçirmiş, genç yaşında ölmüştür. Ünlü Yunan Filozofu Epiküros etkisinde şiirler yazmıştır. Şiirlerini, dönemin ünlü hatibi Çiçero, "De Rarum Natura!" adı altında kitaplaştırmıştır.

 

Epiküros'un Övülüşü.
Korkunç kayalıklar içinden bu kadar parlak çırağanı
İlk olarak kaldırıp hayatın iyiliklerini aydınlatan
Senin ardından yürüyorum, ey Hellen soyunun süsü, ve şimdi
Senin bıraktığın izleri arıyor ayaklarım yerde.
Yarışmak değil niyetim, duyduğum sevgi yüzünden
Seni taklittir dileğim.
Bir kırlangıcın hiç görülmüş mü kuğuyla boy ölçüştüğü?
Titreyen uzuvlarıyla tekeler
Ateşli atlarla nasıl yarışa girebilir?
Ey babamız, sensin hakikatların ulucusu, sensin bizlere
Çiçekli çayırlarda bal toplayan arılar gibi,
Topluyoruz bütün altın sözleri.
Yakışır edebî hayata sözlerin böyleleri.

 

Ovidius NASO: M. Ö. 1. Yüzyıl sonlarıyla, M. S. 1. Yüzyıl başlarında yaşadı. Babasının isteğiyle Roma kentine politika öğrenmek üzere gitmesine karşın şiir alanında ün yaptı. İmparator Augustus tarafından bugünkü Romanya yerindeki Roma beldesine sürüldü. Aşk Sanatı, Değişmeler, Pontus'tan Mektuplar, Hüzünlü Mektuplar adlı şiir kitapları vardır.

 

Narkisos
Teiresias, o ünü her yana yayılmış kâhîn Aonin şehirlerinden geçerken
Soranlara bir çok sözler söyledi kusursuz ve doğru.
İlk defa gövel gözlü Leiriope denedi
Sözlerin gerçek ve o un güvenilmeye değer olduğuna.
Günün birinde Kephisos sularını döndür döndüre onu kovaladı
Dalgadan kollarıyla sardı, dileğine erişti.
Gebe kaldı o güzel Leiriope ve dünyaya geldiği anda nymphaların bile
Gönül vereceği bir çocuk doğurdu, adını Narkisos koydu.
Danışanlara, onun uzun bir yaşın senelerine
Erişip erişmeyeceğini soranlara geleceğini söyleyen o falcı
"Kendi kendiyle tanışmazsa! "buyurdu.
Boş sanıldı toyunun uzun zaman sözleri.
Sonunda olaylar, sevdasının garipliği ve ölüşü
Gösterdi doğru olduğunu dediklerinin. . . .

 

Montaigne Öğretmenin kaynak kişilerini tanıma çalışmaları devam edecektir.

 

Yazılarımı toplayıp Kulübeye gittim. Arkadaşlar beni beklemişler, gelmediğimi görünce bensiz gitmeye kalkışmışlar. Ekrem Yüksek sesle:

-Nerdesin be birader? diye çıkıştı. Yaptıklarımı anlattım. Hüsnü sordu:

-Böyle bir ödev var mıydı? Genel olarak ödev olmadığını, sözlü öneri yapıldığını anlattım. Ekrem gevşetici sözler söyledi:

-Sabahattin Öğretmen, iki yıldır bize de onları önerdi, yapanlar da oldu ama yapmayanlara; “Neden yapmadınız?” demedi! deyince Hüsnü rahatladı.

Yemekte, Türkçe Öğretmenlerimiz vardı. Benim ödev konum açıldı. Aslında konu başka maksatla açılmıştı ama Türkçe Öğretmenleri ödev konusunda zaten yakınmakta olduklarından benim tarafımı tuttular, toplum olarak okumadığımızdan yakındılar. O nedenle okuyan bir kimse duyunca onun savunmasını üslenmeyi bir borç saydıklarını söylediler. Konu kitap okumaya kaydı. Okuduğum kitapların anımsayabildiklerimi ad olarak söyleyince duraksadılar. Önce Nazif Balcıoğlu Türk yazarlarından okuduklarımı sordu. “Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan başlayarak Reşat Nuri Güntekin, Halide Edip Adıvar, Aka Gündüz, Peyami Safa, Sait Faik Abasıyanık, Esat Mahmut Karakurt, Sadri Ertem” deyince kestirdi! Peyami Safa'nın kitabını sordu. 9. Hariciye Koğuşu! deyince Sait Faik'i sordu. Ondan yalnız Semaver'i okumuştum. Meğer henüz tek kitabı çıkmışmış. Bu arada onu da öğrendim. Ömer Seyfettin'in hayatı dışında dokuz kitabını okuduğumu söyleyince Cemil Toygar yabancı yazarları sordu. Tolstoy, Dostoyevsky, Puşkin, Turgeniev, Anton Çehov, Gorki deyince bu kez de yazarların kitaplarını sordu. Harp ve Sulh, Kreutzer Sonat, Kazaklar, Anna Karanina, Basubadelmevt! deyince Cemil Toygar Öğretmen, ellerini kaldırarak:

-Tamam tamam, olağanüstü bir durum; doğrusu ben bunu beklemiyordum. Şimdi inandım ki kitabın birini seçsem bana özetini anlatacaksın. Ben hemen:

-Lütfen sorun, hiç değilse bir tanesini anlatma fırsatı bulayım. Cemil Toygar Öğretmen başını sallayarak:

-Bir başka zamanda böyle tartışırca değil de dostça konuşuruz. Kitap tanımak, tanıtmak bizim branşımız. Böyleyken ben senin gibi bu denli şuurlu kitap okuyan meslekdaş görmedim. Saydığın altı yazarın birinden 4 kitap okumuşsun tahminim altısından okuduğu kitap sayısı yirmiyi bulacak! deyince parmakla saydım. Okuduklarım, ancak 14 kitaptı. Cemil Toygar Öğretmen ne düşündüyse Henrik İbsen'den okuyup okumadığımı sordu. İki kitabını okumuştum, Nora ile Peer Gynt. Kitap adlarını verdikten sonra gene anlatmak istedim. Bu kez Nora'nın kararını yerinde bulup bulmadığımı sordu. Bulmadığımı söyleyip “Kaçmanın bir yararı olmaz, üstelik iki çocuğunu bırakıp gitmesi, bence intihar etmek gibi bir olay!” dedim. Cemil Toygar Öğretmen gülerek:

-Bunu da uygun bir zamanda konuşalım! deyip konuyu kapattı.

Bizim konuşmamızı dinleyenler, bize katılmadıklarını söylediler:

-Siz, yemek sohbeti değil edebiyat gösterisi yapıyorsunuz. İnsanlar yemekte eğlenirler. Ciddi düşünmek sindirimi zorlar. Bu da bir sağlık sorunudur. Tartışma Kulübede de sürdü. İşin ilginci radyoda, tam bu sıra Dr. Ata Ataç sağlık konusunda mide-sindirim üstüne konuşma yaptı. Tıpa tıp demese de arkadaşların dediğine yakın, mide koruması üstüne öneriler ileri sürdü. Ekrem, bahsi kazanmış gibi bir süre konuştu. Ben de:

-Bir hafta sonra arkadaşlar gelince nasıl olsa midelerimizi koruyacağız. Onlarla böylesi konuşmamız söz konusu olmayacak! deyip sözü kestim.

Bu kez Hüsnü:

-Sahiden bir hafta sonra bizim rahatımız bitecek mi? diye sordu. Konu değişiverdi. Meğer üçümüz de durumdan hoşnutmuşuz. Ekrem ellerini çırpıştırarak:

-Benim için iş olarak bir fark yok ama, beraberliğimizi mutlak arayacağım. Bu yıl son sınıf, öğrencilikten çok uygulamalarla oyalanacağız. Sene sonunda da "Pır!" edip bir başka mekâna! Hüsnü düzeltme yaptı:

-Pır, Pazarören’e! “İnşallah!” dileklerimizle yattık.

 

25 Eylül 1944 Pazartesi

 

Hüsnü erken kalkmış, yüksek sesle parmak sayarken Ekrem, yattığı yerden:

-Bırak şu gün saymayı da son günleri değerlendirelim!

Arkadaşları dinlerken az kalsın geç kalacaktım. Koşarca Çakı Efe'ye yetiştim. Efe Ekrem'i sordu. Gelmedi diyemedim. Yatıyordu demek de istemedim; rahatsız olduğunu sanabilir diye düşündüğümden:

-Yarın sabah gelecek! deyip kesin bir çizgi çektim. Efe, Arpazlı! deyip ilk figürü gösterdi. Arpazlı oldukça neşeli geçiştirildi. Bengi de, bir iki duraklamadan sonra beğenilen düzeyde bitti. Efe, koluyla halay işareti verince Hoşbileziği çaldım. Öğrencilerin toplu olarak güzel oynayamamalarına karşın oynadıklarını sanıp neşelendikleri halaylardan biri Hoşbilezik. Kendileri oynarken şarkısını da söylediklerinden oyuna daha istekle sarılıyorlar. Oldukça karışık oynamalarına karşın onlar mutlu. Çakı Efe halkadan çıkıp gülümseyerek bakarken oyun bitti. Bana dönerek:

-Böyle olsun, ne yapalım? Çırpınmakla iş bitmiyor. Gene de Güvende'yi, Arpazlı'yı, Bengi'yi, Harmandalı'yı iyice kavrattık! dedi. Timurağa'yı ekledim. Efe:

-Evet, evet o da var! deyip gülümsedi. Sonra da:

-Bu zaman içinde tek grupla çalışamadık, sık sık grup değişti. Okul Müdürü, iki ay daha kalmamı istiyor. Karar veremedim. Savaştepe'ye verilmiş sözüm vardı. Orasını nasıl ikna edeceğimi düşünüyorum. Sizlere alıştım, kalmak zor olmayacak, biliyorum.

Birlikte kahvaltıya gittik. Ekrem, gelemediği için özür diledi, bundan sonraki günler için söz verdi. Güldük:

-Hangi günler için? Ekrem, kendi kendine konuştu:

-Öyle ya, gün mü kaldı ki? Gene de fırsat buldukça sizinle birlikte olacağım! diye tekrarladı.

Salona inince ortalığı topladım, Öztekin Öğretmen kesinlikle gelecektir; salonu düzgün görürse hep öyle algılayıp burada kalmama yardımcı olduğuna pişman olmaz. Pişman olmayacağını bilir gibiyim, geçen yıl Hüseyin Çakar kalmış, ondan memnun olmadığını sık sık söyledi. Çakar, mandolin çalışmalarını öğrencilerin dersliklerinde yapmış. Öztekin Öğretmen bunu:

-Kurnazlık, ne yaptığının bilinmesini istememek; bir bakıma benden kaçmak! diye değerlendirdiğini gene gene söyledi. Benim, gözlenmeye açık çalışma biçimimi sık sık övdüğüne bakarak kendimi cesaretlendiriyorum:

-Öztekin Öğretmen, benim çalışmalarımdan hoşnuttur!

Piyanoya oturdum. Ayak sesi duyunca kalktım. Bella çıktı geldi. Önce sordum:

-İzinin bitti mi? Bella, izninin bitmediğini ancak Sabahattin Öğretmen kendisine:

-Neden buradasın, senin yerin orası; işim yok diye düşünme kendine iş bul. Oradakilerin çoğu işlerini kendileri bulur. Senin yeni kurulmakta olan bir kitaplığın var, onu canlandırmak için kendine iş üret! demiş. Bella omuz silkerek:

-Bir yığın kitap gelmiş, onları yazıp yerlerine koyacağım. Sana yazı bırakmışım, aldın mı? Onu merak ettim!

Aldığımı söyledim, teşekkür ettim. Bella, bir de kaygısını söyledi:

-Sana alışmıştım, arkadaşların olunca böyle rahat gelemem. Plâkları gözden geçireceğim, işime yarayan bildiklerimden başkası var mı? Ona bakmak istiyorum.

Bella'ya plâkları gösterdim:

-İstediğin gibi bakıp, dinleyebilirsin. Öğle dinlenmeleri ile akşam dinlenme saatları dışında salon da plâklar da senin emrinde! dedim. Bella hemen Öztekin Öğretmeni sordu:

-O yok mu? Azıcık durakladım:

-Öztekin Öğretmen seni sevdi. Senin oluşunun bu bölüme kızların gelişine neden olacağını söyleyerek sevindi! dedim. Bella gülümseyerek:

-Sahi mi söylüyorsun? Sakın bu bir şaka olmasın, sonra çok üzülürüm! deyince tekrarladım:

-Bu konuda şaka söylemem, biliyorum ki sen rahat çalışmak istiyorsun. Bunu ben de çok istiyorum. Öztekin Öğretmen'in sana karşı olduğunu sezsem inan ki hemen söylerdim. Bak, okul Müdürü Rauf İnan için böyle konuşmam. Bella çocuk gibi sevindi. Piyanodan kalkmıştım. Bella piyanoya oturup Carmen Miranda'nın söylediği Ticu ticu'yu çaldı. Tam bu sıra Öztekin Öğretmen gülerek geldi. Oldukça yüksek sesle "Günaydın! "dedikten sonra Bella'ya:

-Ne güzel çalıyorsun! Bana bakarak:

-İbrahim, dikkat, sana bir rakip çıktı. Ona da çalışma programında yer verelim, bize Caz Müziğini sevdirsin! Bella, Öztekin Öğretmene de plâkları tanımak için geldiğini söyleyince Öztekin Öğretmen:

-Hayhay, çalışmalarında Güzel Sanatlar Bölümü olarak hepimiz yardımcı olacağız. Ritmik Jimnastik bizim bölümün tiyatro derslerinde bir eksiklikti, onun tamamlayacağınız için şimdiden teşekkürler! deyip odasına çekildi. Öztekin Öğretmen çıkınca Bella, ritmik jimnastik falan düşünmedi, düpedüz gülerek göbek attı. Onun sevinci beni de etkiledi. Bella plâkları karıştırırken piyanoya oturup Bach Wachet auf'u baştan sona çaldım. Öztekin Öğretmen giderken gene kapıdan baktı. Bu kez Bella'ya:

-Bizim ticu ticu'larımız bunlar. Eğer sevmiyorsan buraya geldikçe bunlara katlanacaksın. Tıpkı yolda yürümen gibi. Ritmik Jimnastik, raks bilirsin ama gene de yolda adımla yürürsün. Biz de caz, saz müziklerini hatta türküleri hem dinler hem de söyleriz ama, bizim asıl yolumuz Klâsik Müzik, ondan geçemeyiz! deyip ayrıldı. Bella bu kez bana:

-Sana çok inanmak istemiştim, gene de içimde bir kuşku oluyordu. Şimdi bu kuşku uçtu gitti! deyip arkamdan boynuma sarıldı. Soluğunu boynumda duydum. Kıpırdamadan durmayı doğu bulmadığım için tuşlara dokunmayı sürdürdüm. Bella eğilerek yüzüme baktı:

-Beni dinlemiyor musun? diye sordu. Candan dinlediğimi, ilerde bu tür konuşmaların daha çok olacağını düşündüğümü, mutlu olduğumu söyledim. Bella, ellerini şıkırdatarak plâklara döndü. Ben de Hanon, 1-5 parmaklar, çift el hızlı oktav çalışmalarını sürdürdüm. Oldukça gürültü çıkarttığım için Bella sordu:

-Çalışıyor musun, yoksa beni kaçırmak için mi böyle yapıyorsun? deyince yüzüne dik dik bakarak:

-Deli misin sen, seni kaçırmak için yapar mıyım? Gitmemen için iple bağlamayı düşündüğümü bilsen kim bilir neler söyleyeceksin? Bella "Daha neler?” dedi ama çok memnun olmuştu. Gülerek, ayrıldı.

Bella gidince neşem de gitti gibi. Arkadaşlar gelince bu tür konuşmam da Bella'nın buraya gelişi de bu çizgide gitmeyecek. Öncelikle Bella belki de buraya hiç gelmeyecek. Geçen bir yıl içinde sınıf arkadaşımız Fatma ile Dürriye'ye öğretmenlik eden Nafıa Öğretmen bir kez olsun nasıl gelmediyse, Bella da gelmeyebilir. Seyrek olarak gelse bile bizim arkadaşların onun üstüne kuracağı söylemler can sıkabilir.

Zil çalınca yemeğe gittim. Son sınıflardan dört kişi gelmiş, Süleyman Adıyaman, Enver Ötnü, Abdullah Özkucur, Rıza Dönmez. Bizim masada oturmuşlar. Hepsinin anlatacak çok hikâyesi var gibi. Öğretmenlerden sorular soruldu. Süleyman Adıyaman ayrı, Abdullah Özkucur ayrı cevap verdiler. Hemen içimden olumsuzluklar geçti:

-Kızılçullu, Çifteler çatışması burada da kendini gösteriyor. Süleyman Adıyaman'ın söylediklerine Abdullah Özkucur'un “Ama” diyerek ek yapmaya kalkışması, ancak yaptığı eklerin olayla ilgisizliği niyetini açık açık sergiledi. Süleyman Adıyaman halkın, okul yapımlarına canıgönülden katılmadığını söylemesine karşılık Abdullah Özkucur'un “Ama!” diyerek katılması gerektiğini söylemesi olaya bakış açılarının çarpıklığını kanıtlıyordu. Cemil Toygar Öğretmen'in Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün söylev etkisini sorması da değişik yorumlara yol açtı. Süleyman Adıyaman Denizli, Rıza Dönmez ise Muğla ilindeki okul durumlarını anlattı. İki ilin de oldukça tempolu gelişme gösterdiği anlaşıldı. Atanan öğretmen sayıları da oldukça kabarık.

Ben, bizim Trakya yöresini düşündüm. Geçen yıl, Edirne'ye 4, Kırklareli'ye 7, Tekirdağ'a 1 arkadaşımız atanmıştı. Oysa teftişlerden dönen arkadaşlar çift sayılı rakamlardan söz ediyorlar. Bu yıl bizim de öyle olacak. Komşu köyüm Hamitabat'lı biri kız, üç arkadaşımız, Mehmet Özalp, İrfan Taşkın, Rafia Altan atanacak. Bu yılkı mezun sayısı 180 dolaylarında. Yuvarlak olarak üç ile 60'şar öğretmen düşer. Bu illere İstanbul'la Çanakkale'nin Trakya yakaları eklenince beş ile bölünse bile, il başına 36 öğretmen düşecek. Geçen yıla göre bu sayı çok demektir. Dilerim bu yıl ilgililer, geçen yılki gevşekliği sürdürmezler.

Öğle çalışmasına Sağlık Kolu geldi. Ömer Çiftçi sözüne sadık, ilgileneceğini söylemişti. Gerçekten ilgilenmiş. Ömer'e hiç karışmadım. Akor işini tamamladıktan sonra birlikte seçtiğimiz parçaları çaldırdı.

Çalışma sonunda öğrencilerin istediği marşı, (DAĞLAR) birlikte söylettik.

 

Sırtların senin sağlamdır,
Mis kokan orman çamdır.
Kırların yeşil serindir,
Her zaman keyfin tamdır.
Üstünde koyu duman var
Taç olmuş sana karlar.
Bahrında coşan kavaldır,
Akseder, yanar ağlar.
Bin davar, bin pınar,
Buz gibi çaylar,
Ne güzel çağlar,
Bu hava nerde var?
Ey canım da ey dağlar! (Devamı vardır)

 

Öğrenciler gidince doktora içimden teşekkür ettim. O gelip açıklama yapmasaydı bu çocuklara gereksiz yere kızıp duracaktım. Oysa onlar uyumluymuş da benim bilgisizliğimden zorlandıkları için ortaya bir olumsuzluk havası çıkmış. Ben onları, öğretmen çıkacaklar, neden ötekiler gibi çalışmıyorlar? deyip sıkıştırıyordum.

Öğrenciler gidince bir süre plâk dinledim. Beethoven 3. senfoni. Besteci bu senfoniyi Napolyon Bonapart için bestelemişmiş. Napolyon sonraları İmparator olunca Beethoven, senfoninin üstündeki Napolyon Bonapart adını çizip Kahramanlık yazmış. Böyle anlatılıyor. Ben de bunu anlamıyorum, böyle olunca ne değişir? Burada Napolyon mu kaybediyor yoksa besteci Beethoven mi? Bence bestecinin kararsızlığı, bencilliği kendini gösteriyor. Dahası Napolyon Bonapart olduğundan daha kahraman yapılmış oluyor. Çünkü kahramanlık bir kişi olarak Napolyon'dan daha geniş bir kavram. Bunu başkalarına da yamarsak, Kurus, Leonidas, Büyük İskender, Anibal, Sezar, Augustus, Attila, Cengiz, Fatih, Kanuni, Cromwel, Napolyon v. b. olmak üzere hepsini içerir. Bunlar düşünerek 3. Senfoniyi dinledim. O yetmedi bir Coriolanus Uvertürünü pikaba taktım. Coriolanus uvertürü de kahramanlık üzerine bir beste. Ünlü Roma komutanlarından Gaius Marius Roma'nın yıllardan beri savaştığı Corilin ordusunu yenip zaferinin anısı olarak Coriolanus adıyla anılır olmuş. Ancak konsül seçiminde kaybedince Roma'ya kattığı ülkeye giderek oranın ordusunu canlandırıp Roma üzerine yürümüş. Bunu duyan Roma halkı telaşlanıp, Gaius Marius, son ünlü adıyla Coriolanus'a barış önerileri getirmişse de öfkeli Coriolanus, önerileri reddedip Roma kapılarına dayanmış. Coriolanus'un askeri Roma'ya girmek üzereyken Coriolanus'un annesi Veturi ile eşi Volimni gelip Roma'ya zarar vermemesi için Komutan Coriolanus'a yalvarmışlar. Annesi ile eşini kıramayan Coriolanus, ordusuna "Geri dön!" emri vererek Roma'ya girmemiş. Büyük kinine karşın, anne, eş sevgisini ön plana çıkaran Coriolanus olayı Beethoven'in kahramanlık anlayışına uygun olduğundan bu uvertürü aynı konuyu opera için hazırlayan Collin adlı bir yazar için bestelemiş. Uvertür büyük bir coşku ile başlayıp sürer sonu ise sakinleşerek biter. Tıpkı komutan Gaius Marius ya da Beethoven'in yaşattığı adıyla Coriolanus'un yaşamı gibi; olağanüstü parlama, giderek sakinleşip sessizliğe karışması gibi. Ancak, sesler söylemese bile parlayan çok önemli bir olay, anne, eş sevgisinin ülke yok etmekten, konsüllükten, kısacası dünya nimetlerinden üstün olduğu gerçeği anıtlaşmıştır. Beethoven, çocukken, bir orkestra kemancısı olan babası tarafından, piyanoya bağlanarak zorla çalıştırılıyormuş. Leopold Mozart'ın oğlu Wolfgang Amadeus Mozart ünlü olur da benim oğlum neden olmasın? deyip oğlunu zorla çalıştırıyormuş. Besbelli, o dönemde annesi oğlu küçük Beethoven'e arka çıkıp gizli gizli desteklemiş ki, Beethoven anne sevgisini burada yüceltmiş. Ancak, hiç evlenmemesine, eş konusunda bir deneyimi olmamasına karşın burada eşle anneyi bir tutması düşündürücüdür. Evlenmemiş ama eş konusunda tutarlı bir düzey düşlemiş, annenin yanına getirip eşi de oturtmuş. Bunu, gerçek olaya da yükleyebiliriz. Ancak Beethoven bunu uvertürün müzik örgüsünde önde tutmuştur. Uvertür, bu açıdan bakarak izlenirse konu daha rahat anlaşılacaktır. Coşkulu Coriolanus'u anlatan seslere sanki iki yumuşak sesin karşı durur gibi ortaya çıkması başka türlü yorumlamaz.

Plâkları toplarken Nebahat'in grubu geldi. Nebahat, gülümseyerek belli belirsiz selâm verip her zamanki yerine oturdu.

Grup yerleşince, öğlede tahtaya yazdığım Dağlar marşını sordum. Öğrenciler bildiğini söyleyince hemen söylettim. Bir uyumsuzluk oldu. Bir iki tekrardan sonra anlaştık. Nebahat da biliyormuş, bize katıldı. Düzgün, oldukça kaygan bir sesi var. Sesi için söz hazırlamaya çalıştım. Soprano, Lale Sanders, Sarah Bernhardt, Kathryn Grayson falan deyip deyip gülümsedim.

Mandolin çalışmasına geçtik. Bu grup tam istediğim gibi. İçimden kendime sordum:

-Sahiden iyiler mi? Yoksa ben ayırdında olmadan taraf mı tutuyorum?

Bu grubun çalışması da bana göre çabuk bitiyor. Oysa bu düpedüz bir yanılgı. Ziller, kendi süreçlerinde çalmaktadır. İlk sözü Nebahat'tan bekledim. Beklediğimi anlamış gibi gülümseyerek:

-Son cumartesi demek hiç istemiyorum ama ne yazık ki son cumartesi. Arkadaşlarınız gelmeye başladı. Senin de rahatın bozulacak!

Rahatımı düşünmediğimi, sınıfıyla gene Etimesgut'a giderse cumartesi günleri oraya damlayacağımı, burada kalırsa uygulama için onun sınıfını seçeceğimi söyledim. Konuştuğumuz engellerin varlığını bir türlü düşünmek istemedim:

-Bir fırsatını buluruz! dedim ama ona da inanamadım. Nebahat cumartesi günü geleceğini söyleyince çok sevindim. “Son, mon düşünmeden bu kez her şeyi söyleyeceğim!” deyip arkasından baktım. Piyanoya dönerken kendime sordum:

-Ne söyleyeceğim acaba? Coriolanus'un eşini düşündüm; bayan Volimni, eşine iyilik mi yaptı, yoksa kaynanasının ağzına bakıp eşini zaferden yoksun mu etti? Nebahat'la bir saat bir arada kalmam, o denli senli benli konuşmadan sonra daha kalıcı karar vermemiz için onu sıkıştıramaz mıydım? Bazı kurnazlıklar aklımdan geçti. Son gün mon gün düşünmeden cumartesi günü yapabileceklerimi düşünmeye çalıştım. Her düşünme girişimimde Coriolanus olayı karşıma çıktı. Sanki dün olmuş gibi, taze algılamalar duyumsar gibi oldum. Piyanoya tekrar oturup, Bach Musette'leri ezberlemiştim, ikişer kez tekrarladım. Paydos zilini bekler gibi kulaklarım uzaklardan ses aradı durdu zil çalınca "Hop!" deyip kalktım.

Kulübeye uğradım. Kulübe dolmuştu. Gelenler bizim yaşamlarımızı merak etmişler. Ekrem çay hazırlamış. Gene konuşanlar yeni gelenlerdi. Ancak konuşmalardan geleceğe yönelik hiç bir sağlıklı bilgi alamadım. Benim merakım, Müfettişlik stajı, gitmeye değer mi? Öztekin Öğretmen daha şimdiden:

-Hakkı Bey’e çıkar seni burada tepeden emirle bıraktırırım! diyor. Buna seviniyorum ama bir yandan da Kepirtepe'ye uğramayı, Lüleburgaz hattâ Kırklareli'deki tanıdıklara görünmeyi ister gibiyim. Gelenlerin anlattıkları değil de niçin erken geldikleri ilgimi çekti. Süleyman Adıyaman'la Rıza Dönmez, İngilizce çalışmak için geldiklerini söyleyince biraz şaşırdım. Sözde ben Almanca çalışacaktım. Beringer Metodundaki piyano terimlerinden başka Almanca bir satır bile okumadım.

Enver Ötnü inşaat çalışması nedeniyle gelmiş. Abdullah Özkucur'a sormadım. Bildiğim kadarıyla o, 1941 yılında da gelmişti. O zaman "Gideceği yeri yok!" denilmişti. Acıklı bir durum olduğu için kurcalamadım.

Birlikte yemeğe gittik, ayrı bir masaya oturarak öğretmenlerden azıcık uzaklaştık. Balcıoğlu Öğretmen bize takıldı. Gelenleri göstererek:

-Onlar aceleci, gittikleri yerleri erken bırakıp gelmişler. Siz, bizden hemen neden ayrıldınız? Ekrem güzel bir karşılık verdi:

-Bu akşamlık, arkadaşlara “Hoşgeldiniz!” demek için, yarın akşam oradayız; hem de siz kovuncaya dek orada olacağız! Balcıoğlu Öğretmen teşekkür etti.

-Bunu beklemiştim! dedi.

Büyük yatakhane açılmış, arkadaşları oraya götürdük. Ayrılıp Kulübeye dönünce şaşkın şaşkın bakıştık. “Sahiden bizim saltanat son buluyor!” Uzun süre bunu konuşup tekrar tekrar teselli konuşması yapmamıza karşın teselli bulamadan yattık.

Yatınca önce Bella'yı anımsadım ama, kafamda onunla oyalanacak bir bağ kuramadım. Nebahat için bir şeyler düşünmeye kalktımsa da ona da Coriolanus olayı engel oldu. İnsanlık, Coriolanus uvertürü ile 2000 yıl öteden sesleniyor:

-Sevgi, kuru bir söz değil, bir tavır, bir tutarlı davranıştır! Senden ne haber? diye kendime çıkıştım Dilerim hiç değilse kendi uyarılarıma kulak asarım!

 

26 Eylül 1944 Salı

 

Ekrem sevinçli, “Enver'in gelişi iyi oldu, ilk işim, cumartesi günü Ankara'ya inmek olacak!” dedi. Önce önemsemedim. Sonra sonra jeton düştü. Ankara'da karşılaşabiliriz! Gene de takıldım; “Oldu olacak Kayseri'ye bir uzan!” Ekrem bir “Ah, ah!” çekti. Arkasından da özlemle:

-Bir gitmekle ne kazanacağım ki? diye sorunca ayak üstü Coriolanus hikâyesini anlattım. Nedense Ekrem biraz yüzünü ekşiterek:

-Seviyorum ama Saliha'nın o denli annemle yakınlaşacağını beklemiyorum, o değişik bir kişilik sahibi! dedi.

Geç kalmamak için sözü uzatmadım ama bir mim koydum. Bu nasıl sevgi? Sevgilisinin annesiyle uyuşamayacağını bile bile onu eş olarak seçiyor. Ekrem arkamdan seslendi:

-Dur, ben de geliyorum! Birlikte gittik. Çakı Efe Ekrem'i görünce alkışladı. Efeyi gören öğrenciler Ekrem'i coşkuyla alkışladılar. İyi bir havada oyun başladı. Ekrem'le Efe birlikte ilk figürleri gösterdi. Öğrenciler pür dikkat kesilerek baktı. Olağanüstü bir oyun çıkardılar. Özellikle Bengi, şimdiye dek böyle düzenli oynanmamıştı.

Oyun sonunda Efe Ekrem'i aynaya benzetti:

-Bu çocuklar oyunları bu sabah öğrenmediler. Bu denli güzel oynadıkları şimdiye dek farketmemiştim. Sen geldin ayna gibi onları bana iyi gösterdin! dedi.

Kahvaltıda gene arkadaşlarla birlikte oturduk. Enver Ötnü de oyunlara çıkmak istediğini söyledi. Yarın sabah o da katılacak. Süleyman Adıyaman'la Rıza Dönmez'e baktım, tınmıyorlar. Ekrem'le göz göze geldik, Ekrem kaşlarını kaldırdı. Bu, “sakın onlara dokunma” anlamına geliyordu. İşaretine uyarak onlara dokunmadım ama Enver Ötnü'ye Ahmet Emin Yalman'a söylediklerini anımsattım. Enver Ötnü şakacı konuşanlardan biri:

-Sorma Enişte, o adam hepimizi büyülemiş. Biz saf saf konuştuk. O ise bildiğini okumuş. Kısaca bizi diş dolgusu gibi kullanmış! deyip güldü.

Kahvaltıdan sonra kitaplığa uğrayıp Bella'ya Yarınki Türkiye'ye Seyahat'i verip Enver Ötnü'nün sözlerini yazmasını istedim. Bella sahiden sevinerek teşekkür etti. Yazı makinesini hızlı kullanma alışkanlığını kazanması için yazı yazmak istiyormuş:

-Senin piyano tuşlarına bastığın gibi ben de bu makinenin tuşlarına basacağım! deyip güldü. Bir an Bella'yı Tahir Erdem'in yazıcısı olarak düşledim. Kendi düşüme kendim kızdım. Bella, sıradan bir yazıcı olur mu? Ben, yıllardır Almanca öğrenmek için didinirken o, çevresinde konuşanlardan duyarak bir kaç yabancı dili konuşma düzeyinde öğrenmiş. Ablası, dört beş dilden çeviri yapıyormuş. Eniştesi için:

-Onun kaç dil bildiğini tam öğrenemedim, Türkçe de sayılırsa sanırım on kadar dil biliyor! demişti. Erol Güney. Rusça'dan çevirdiği bir hikâye okumuştum. Güney soyadlı bir arkadaş bu yıl Kepirtepe'den geliyor. Sanırım bizim bölüme gelecek. İyi mandolin çaldığı gibi okula gelmeden önce kemana başlamıştı. Müzik sevdiğini biliyorum. Kepirtepe'de müzik konusunda benimle en yakından konuşan Doğan Güney'di. Güney soyadı, onu çağrıştırdı. Güney bir coğrafya terimi. Soyadı olarak niçin kullanılıyor? Güney, dünya küresinin simgesel bir dilimi. Madde olarak varlığı düşünülemez; daha doğrusu düşünülmemesi gerekir. Kuzey, güney, doğu, batı; sınırsız birer uzay alanı.

Kitaplıkta bir süre kalıp Varlık’ları karıştırdım. Vahit Lütfi Salcı'dan yazı aradım. Aşık Veysel gelecek, ona anlatacak yeni bir konu hazırlamak istedim. Gitmeden önce Salcı Dede'den konuşurken:

-Onun yazılarını senden dinlemek isterim! demişti.

 

 

Vahit Lutfi Salcı'dan Alevî Kadın Şairler; Varlık Dergisi 1/4/1941 tarih ve 186. sayıdan alınmıştır.

 

 

Yazıyı, Aşık Veysel'e okuyacağımı düşünerek dikkatle gözden geçirdim. Özellikle şiirler ilginç. Hep Muhammet, Ali, Hasan, Hüseyin, Hacıbektaş. Tıpkı Şah İsmail ya da Pir Sultan Abdal gibi. . .

Salona dönüp piyanoya oturunca Bella geldi:

-Neden beklemedin? Yazını bitiriyordum! dedi. Ben fırsat bilip (Gerçekte ciddi, ancak güvensizliğimden şakaya getirerek) fikrimi açıkladım:

-Seni buraya getirtmek için.

Bella çocuk! Geldim işte! dedi. "Hoş geldin, buraya gelmen için sık sık yazı yazdıracağım! deyince güldü:

-Arkadaşlarınız geliyor, ben buraya gelmem her halde! deyince benim gideceğimi söyleyerek sözü saptırdım. Bella pikaba Weber, Dansa Davet'i koydu. Çok candan dinlediğini bildiğim için piyanoyu kestim. Öztekin Öğretmen geldi. Gülümseyerek:

-Ara ara böyle sakin sakin müzik dinlemek yararlıdır; iyi yapıyorsunuz, "Müzik, ruhun gıdasıdır!" diye boş yere söylememişler. Her dinleyişten sonra insanda bir değişme olur!

Öztekin Öğretmen Bella'ya sorular sordu. Bella ısrarla Öztekin Öğretmen'in "Bale" sözünü, "Ritmik Jimnastik!" olarak düzeltti.

Öztekin Öğretmen fazla kalmadı; o gidince Bella'ya sordum:

-Bölüm Başkanımız bale deyince neden ritmik Jimnastik olarak düzeltme yaptın? Bella sinirlenir gibi oldu:

-Neden olacak, baksana adam, küçümseyerek bale, bale deyip duruyor. O baleyi de bale olarak düşünmüyor. Bale onun için ciddi olmayan bir oyun. Bella kaşlarını çatarak:

-Ay senin şu Bölüm Şefin mi ne o? Onu, senin hatırın için sevmek istedim ama sevemedim. Kusura bakma, onda bayanların beklediği incelik yok!

Bayanların beklediği inceliği sordum. Bella da azarlar gibi bana sordu:

-Ne yapacaksın onu?

-Bayanlarla iyi anlaşmama yardımcı olur.

-Farkında değilsin sanırım o sende var. O nedenle senden korkmuyorum. Bunu ablam da söyledi. O seni benden çok önce tanımış, Seni bu kadar kolay tanıyacağımı düşünmüyordum. Sabahattin Emmi ile gelince senin, ablamın söylediği olduğunu anlamıştım. Sordum:

-Sarışın olduğumu da söyledi mi? Bella güldü:

-Şimdi de renk körlüğü soruşturması mı yapıyorsun?

-Bayanlarda da, erkeklerin beklediği inceliği gösteremeyenler var mı? Bella çekinmeden söyledi:

-Var ya, akşam sabah karşılaşıp konuştuklarında bunun olmadığını farketmedin mi?

Bella'nın sorusunu kendisine yönettim. Farkettim ama seni görünce. Onlarla bir yıldır karşılaşıyorum ama yakınlaşmayı hiç düşünmemiştim. Oysa seni görünce bir yakınlık duydum. Bella güldü:

-Öpmeye kalkıştım, de!

-Öyle mi?

-Unuttun mu?

-Olmamış bir olayı neden aklımda tutayım?

-Oldurmadığım bir olayı ben unutmuyorum ama!

-Sen kurnazsın!

-Senin kadar değil!

Bella "Böyle konuşabilmemiz bile o dediğinden ikimizde de olduğunu kanıtlamaktadır. Senin Bölüm Şefinle bunlar konuşulamaz. Sonunda benim dediğime geldin!”

Bella'ya teşekkür ettim. Bana güzel bir ders verdiğini, “Aklın yaşta değil başta olduğu!” gerçeğini kanıtladığını söyledim. Güldü:

-Ya işte böyle, o var olmasını söylediğim şeyin sende de olduğunu sen de biliyormuşsun ki uyguluyorsun. O nedenle senden çekinmiyorum, üstelik çok çok da güveniyorum.

Bella gülerek elini kaldırdı, neşeli olarak gene geleceğini söyleyip ayrıldı. O gidince bıraktığı yazıyı okudum. Dilinden nedense "Enişte" sözünü bırakmayan Bergamalı Enver Ötnü bakalım neler plânlamış.

 

Bergamalı bir gencin otuz yıllık plânı

Bergama’nın Boyraca köyünden Enver Ötnü, Hasanoğlan’da rastgeldiğim canlı Türk akıncılarından biridir.

Kendisine söz sırası gelince ayağa kalktı ve kendisinden emin bir idealist insan tavrıyla plânlarını anlattı.

-Köyüme gittiğim zaman birdenbire harekete atılmayacağım. Şöyle bir hazırlığımı tamamlayacağım. Otuz senelik bir zamana göre hazırlanmış plânlarım vardır. Mektebi, köy halkına faydalı bir şekle sokacağım. Müfredat programının verdiği bütün imkânları, Köy Enstitüleri kanununun bütün icaplarını yerine getireceğim. Köyün hususî ihtiyaçlarını daima düşüneceğim. Mektepte okuyan çocuklardan başka yarın ana olacak kızlar için dikiş, nakış, dokuma, çocuk bakımı, sağlık malûmatı gibi kurslar açacağım. Köy delikanlılarına da kurslarla hizmet etmeye uğraşacağım. Mektep, köyün kültür, iktisadî ve içtimaî faaliyet, spor ve eğlence merkezi olacak. İyi eğlence imkânları bulup zararlı eğlence istidatlarını boğacağım. İhtiyarların yeniliğe yakınlığı ve rağbeti mahduttur. Onun için her işi gençlerle halletmeyi daha kolay buluyorum. Eğer yaşlılar arasında ilerleme ihtiyacı duyanlar ve bize ayak uyduranlar olursa onları da genç sayarım ve yaşlarından başka yeni fikirli olmalarına da saygı gösteririm. Esas itibariyle gençlerle elele vererek köyün seviyesini her cihetle yükselteceğim.

İşlere gelelim: Bergama'da kırksekiz nevi mahsül çıkar. Bunlardan bazıları köyün esas gelirini, bir kısmı da gelirinin az nisbetini teşkil eder. Yeni yeni mahsulleri de bu araya sokmak da mümkündür. Mevcut durumu tetkik edeceğim. En verimli işlere gayretimi çevireceğim, en iyi tohumlarla kaliteyi yükseltmeye ve satışları çoğaltmaya gayret edeceğim. Vasıtalar geridir, pulluk ve sabandan ibarettir. İcap eden ziraat aletlerini muhitime sokarak kol kuvvetini âlet sayesinde genişletecek ve istihsali çoğaltıp ucuzlatacağım. Yalnız alıp satmak için değil, işlemek ve şekillerini verim hududu içinde de geliştirmek için de kooperatifler kuracağım. Bunları kurmakla işim tamam olmayacak. İşin idaresine ve köyün istihsal hayatına karışacağım. Yazın, köylü gibi ziraatle meşgul olacağım. Sonbaharda ev sanatlarıyla uğraşacağım. Dokumacılık bu arada yer tutacak. Bunun her türlü ham maddesi muhitimizde vardır. Zeytin, susam, üzüm gibi mahsüllerimizi müstahsil hesabına kıymetlendirmek için bir atölye kurmaya gayret edeceğim. Bahar mevsiminde atölyem, büyük küçük hayvanlarla meşgul olacak, süt toplayarak, yağ ve peynir yapacağım. Nitekim atölyenin her mevsimde ayrı bir vaziyeti bulunacak ve benzer atölyelere örnek olacak.

Üç esas sanatla meşgul olacağım. Marangozluk ve demircilik için bunları bilen arkadaşlarla işbirliği yapacağım. Bizim tarafımızda süpürge yetişir. Süpürgeciliği teşvik edeceğim. Kamışlar var. Örgüleri çoğaltacağım. Saplardan hasır şapka yapmasının yolunu bulacağım. Kargılardan istifade ile sepet gibi şeyler yaptıracağım. Arabacılığı ilerleteceğim. Köy, bunları yapacak küçük atölyelerle örülecek, hem mükemmel bir çalışma yeri halini alacak, hem de seviyesi her cihette yükselecek.

Köyün umumî hayatına ait düşüncelerim de var. Köyüm büyüktür. Elektrik motoru tedarik ederek aydınlığa kavuşturacağım. Yollarımız yapılmamıştır, sıkıntı çekiyoruz, bunları elbirliği ile yaparak bir defalık zahmetle sıkıntıdan kurtulacağız. Spor zevkini ve heyecanını köye sokacağım. Yardımlaşma ananelerini canlandıracağım. Sıhhat cephesinde ilk önce bir ecza dolabı ile işe başlayacağım. Sonra imkân oldukça bir revire çevireceğim. Köy merkez olduğuna göre 10, 15 hastayı barındıracak bir hastane yapmak imkânsız değildir.

Bütün bu işleri yapmak için bir desteğe, bir arkadaşa, bir öğretmen bayana ihtiyacım var. Aynı şartlar içinde yetişen, benim gibi duyan, benim gibi çalışmaktan zevk alan bir arkadaşla hayatımı birleştireceğim. Ben erkekler arasında yapılabilecek işlerde ihtisas kuracağım. O da kadınlar âleminde çalışacak. Beraberce köyde manevî bir cephe kuracağız. Bu cephede bıçaklı eğlenceye yer kalmayacak, insanların kâtil olmasına yol açan fazla içkiye ihtiyaç duyulmayacak. Tatlı, insana yakın eğlenceler olacak. Millî oyunları canlandıracağız, ortalıkta bir ahenk, kardeşlik ve haz havası esecek.

Bu plânlarım, otuz senelik devamlı bir çalışmaya göre düşünülmüştür. Bunların bir, iki senelik bir gayretle başarılacağını hatırıma bile getiremiyorum. Bir, iki senede ancak gösteriş yapılabilir.

Emeklerimin asıl mahsulünü otuz sene nihayetinde bekleyecek kadar sabrım vardır.

Otuz sene sonra ben elli bir yaşında bir adam mevkiinde bulunacağım. Etrafımda gürbüz delikanlılar ve kızlar göreceğim. Köyde refah ve sağlık vardır. Etrafı ağaçlanmıştır, yollar yapılmıştır. Köy gülmeyi öğrenmiştir. Yardımlaşmanın zevkine varmıştır.

O zaman ben işimi yaptığıma kani olacağım. Etrafımda göreceğim manzara, zahmetimin en büyük mükâfatı yerine geçecek.

Eğer memleketimin bana vereceği vazife, doğrudan doğruya köye gitmek değilse, köye gidecek arkadaşlara telkinlerde bulunacağım. Onlar benimde kardeşlerimdir. Enstitü hocası diye vazife alırsam; otuz yıllık plânımı bir köyde değil, bir çok köyde başarılması için bir çok bakîr ve aslî ruhlara tohumlar ekmek fırsatına kavuşmuş olacağım.

Ahmet Emin Yalman:

-Enver yerine oturunca, gözlerim tatlı tatlı yaşarmıştı. Onun vakur azminden, heyecanından yayılan dalgaların tesirlerini bütün sinirlerimde ve damarlarımda duyuyordum!

 

Yazıyı tekrar tekrar okudum. Bu yazıyı Enver Ötnü'nün yazdığına kesinlikle inanmadım. Enver Ötnü bu düşünceleri taşımış olabilir ama bu düşünceleri bu sözlerle açıklamazdı. Bunu kanıtlamaya şu söz bile yeter:

-Enstitü Hocası olmak! Hoca ne demek? Halkımız hoca olarak din adamlarını bilir. Şimdilerde üniversite asistanlarına, doçentlere, profesörlere öğrencilerinin "Hoca!" dediğini görüyoruz ama bunun yanlış bir adlandırma olduğunu da kesinlikle biliyoruz. O nedenle bu söz, olsa olsa Ahmet Emin Yalman'ın vazgeçemediği bir “Söz seçme” diretmesidir. Genel Müdürümüzün, Milli Eğitim Bakanımızın hatta Cumhurbaşkanımızın, okul, öğretmen, öğrenci adlarını özenle söylemesine karşın deneyimli bir gazetecinin umursamaması kasıtlı değil de nedir?

Yazıyı okuduktan sonra, Bella'ya nasıl teşekkür edeceğimi düşündüm. Nelerden, hangi tavırlardan hoşlandığını bilir gibiyim; doğrudan söylenen sözlerden etkilenmiyor. Çok dolambaçlı olmamak kaydıyla cinasımsı konuşmalardan hoşlanıyor. Ancak bunun derecesini iyi tutturmak gerek. Bilgisinden, becerisinden güzelliğinden dolaylı olarak söz edilince hemen karşılık verdiğine göre hoşlandığı açık. Öyleyse, yazıyı dikkatlice, doğru, çabuk yazmış olması, makine kullanmayı kısa zamanda becermeyi dile getirip karşılıklı konuşmayı başlatabilirim. O karşılık verirse, yabancı dil, müzik, dans becerilerini, açık yürekliliğini öne sürerek konuşturabilirim. Bu arada bir sözünü de anımsadım:

-Ablam, seni bana Sabahattin Emmi'den önce tanıtmıştı. Bu nasıl olur? Gerçi, aylar önce Dora Abla bana güvendiğini söylemiş, aldığım kitaplar için hiç bir koşul öne sürmeden vermişti. Kitap alıp vermedeki titizliğim gözünden kaçmamış olacak ki, bana bu konuda güler yüz gösteriyordu. Ancak adımı bile sormamıştı. Beni, kardeşine nasıl tanıttı? Buraya geldiklerinde de iki ikiye konuşma olmamıştı. Yoksa kurnaz Bella, bana numara mı yaptı?

Piyanoya oturup Hanonu açtım. Oktav çalışmaları. Kitabın üstünde Virtüöz Çalışmaları yazıyor. Çalışılan parçaların kimi teknik açıklamaları için metodun arkasına açıklamalar konmuş. Faik Canselen Öğretmen onları gösterdiğinde:

-Bunlara, ortaya ulaştığında bakacaksın! demişti. Sayısal olarak ortayı geçtim ama nedense bakmamıştım. Bugün bakasım geldi. Gördüm ki, açıklamalar, çalışmalardan daha zor. Kısacası, çaldığım parçaları ton değiştirerek çalmamı öneriyor. Diyezsiz çaldığım do major tonundan sonra aynı parçayı 7 diyezli si majöre dek sıralamam isteniyor. Ayrıca minör tonlarda da aynı çalışma öneriliyor. Bunlara bakınca Hanon le Pianiste Virtuose 60 Exercices sözlerinin ne anlama geldiğini anlar gibi oldum. Kitabı verirken Faik Canselen Öğretmen, Hanon Metodu'nun üst düzey piyanist yetiştirmek için büyük bir piyanist olan Fransız, Charles Louis Hanon tarafından

Charles Louis Hanon

 

hazırlandığını anlatmıştı. Ancak ben onu, salt parmak alışkanlığı için algılamışım. Ton değiştirmeyi aklımdan bile geçirmemişim. Diyez, bemol dizilerini ezber biliyordum ama "Si-mi-la-re-sol-do-fa, fa-do-sol-re-j-mi-si!” deyip geçiyordum.

Faik Canselen Öğretmen, armoni derslerimizde bizi çok sıkıştırdığı sıralar bazan fıkralar, özellikle büyük besteciler üstüne kurulmuşları seçerek anlatır. Bu ton değiştirme olayıyla ilgili anlattığını hep düşünürdüm.

Büyük bestecilerden Johannes Brahms ömrünü Viyana'da geçirmiştir. Gezmeyi çok seven Brahms, Viyana dışına çıkmamasına karşın bu kentin en küçük birimlerini bile bilir, ora insanları tarafından tanınırmış. Sık sık gidip oturduğu yerler de o zamanın çok ünlü Viyana Kahveleriymiş. Bu kahveler, bahçeler içinde, her birinin orkestrası varmış. Olmayanlar da bir orkestra ile anlaşır, zaman zaman konserler verilirmiş. Bu tür kahvelerin birinde oturan Brahms, kahve sahibinin telâşını görünce sormuş. Kahve sahibi çok üzgün olarak olayı anlatmış. Orkestra gelmiş ama, orkestranın yaylı çalgılar üyeleri çalgılarını piyanoya göre akort etmişmiş. Oysa buradaki piyano yarım ses düşükmüş. Onlar "Do" çaldıklarında piyano "Si" çalacakmış. Piyanonun akordu konsere yetişmeyeceği gibi, bir başka piyano getirmek olanağı da yokmuş. Konser programı dağıtılmış, çalınacak eserler de piyanoluymuş. Brahms, patronu teselli etmiş:

-Üzülme, karşılıklı bir merhabamız var, dostuz, ben senin üzülmeni istemem, piyanoyu ben kullanırım! demiş. Adam inanamamış ama çaresiz razı olmuş. Brahms piyanoya oturunca halk çılgınca alkışlamış. Konser başladığı gibi kusursuz bitmiş. Nasıl olmuş? Nasıl olacak? Brahms, piyanoyu yarım ton kalından, do yerine si tonundan çaldığı için konser başarılı olmuş. Bunu anımsayıp güldüm:

-Sanırım Koca Johannes Brahms da Hanon çalışmış (!) Gerçekte ise Charles Louis Hanon, Brahms'dan sonra yaşamıştır.

Yemekte arkadaşlarla ayrı oturduk. Nebahat'a uzaktan baktım. Konuştuklarımız, konuştuğumuz gibi geldi çattı. Nebahat:

-Arkadaşların gelince ister istemez uzaklaşacağız! diyordu. İçimden:

-İşte uzaklaştık! dedim.

Az önce altı yedi ay önce Ahmet Emin Yalman'la yaptı konuşmasını okuduğum Enver Ötnü konuşuyor. Enver Ötnü çalışkan bir arkadaş, kendi arkadaşları arasında da bu sıfatı önde anıyor. O nedenle üstüne varılmıyor ama yer yer, Fikret Madaralı Öğretmenimizin deyimiyle nişangahsız atıyor. Okuduğum yazısında Bergama köylerini övmesine karşın, şimdi açık açık yeriyor. Ne değişti ki? Değişen, bir önceki söyledikleri karinedendi, şimdikiler gerçek. Otuz yıllık projesinde okul yapımına hiç değinmemişti. Oysa şimdi tüm sözleri okul yapımları üzerine. Gene eski konuşmasında halkın direncinden söz edilmiyordu, şimdi iki sözünden biri direnç; hem de sinsi direnç! Bilinen direnci daha da güçlendiren bir durum. Söze karışmadan da oluyormuş, hem de daha rahat bir olay. Salona dönünce tahtadaki yazıları değişirdim. Köy Yolu, Dağlar, Ilgaz, Efem şarkılarını yazdım. Ziya Kaplan Öğretmenin grubunu Ömer Çiftçi getirdi. Tam çalışmaya başlarken Öztekin Öğretmen geldi. Bana:

-İbrahim, sen yavaş yavaş geriye çekil, meydanı Ömer'e bırakalım! dedi. Ben zaten Ömer geldikçe ona bırakıyordum. "Peki!" deyip geri çekildim. Öztekin Öğretmen önce kendisi el çırpıp dikkat çektikten sonra çocuklara bundan sonra buraya gelmemelerini, dersliklerinde çalışma yapılacağını anlattı. Bunu duyunca rahatladım:

-Üç gün, üç gündür! deyip sevindim.

Ömer, önce mandolin çalıştırdı. Şarkılara geçerken zil çaldı. Çocuklar çıkınca, Öztekin Öğretmen yeni çalışma yöntemlerimizi açıkladı. Bana:

-Sabah oyunlarına Ekim sonuna dek çıkacağımı, ondan sonra derslerin başlayacağını söyledi. Böylece bizim derslerin gene kasım ayında başlayacağını öğrenmiş oldum. Öğretmen erken ayrıldı. Yalnız kalınca nedense piyanoya daha istekle, daha rahat oturdum. Baş parmaklar, küçük parmaklar gergin-açık çekiçlemeye başladım. Orta parmaklar rahat, yumuşak. Uzun süre çalıştım. İlke olarak bıkmak yok! Müzik çalışmalarında bıkmanın, o işten vazgeçmek olduğunu çok duydum. Sanırım, akordiyona başladığımı söyleyince klarnet çalan Hasan Amcam söylemişti:

-Klarnete bir ara verdim, "Koydunsa bul!" oluverdi. Müzik sazlarının hepsi birdir, ha klarnet ha akordiyon; başladığın gibi sürdürmek zorundasın! Yoksa o seni bırakıverir!

Piyanonun beni bırakmasına meydan vermeyeceğim.

Kendi kendimle konuşurken, nasıl olduysa Wachet auf çalmaya başladım. Bunu yorgunluğa yorup bıraktım. Bıraktım ama mandolin grubu gelecek, onu anımsayınca gene oturdum. Maman, tüm mandolincilerin istediği bir parça, ona başladım. Sanki öğrenciler kapıdaymış gibi koşuşarak geldiler. Rahmiye Öğretmenin grubu. Çok uyumlular. Rahmiye Öğretmen başlarında. Biliyorum dövmek, paylamak yapmıyor ama tüm grubu elinin içine almış. Bunu, görevini yapmakla sağlıyor.

Baktım, mandolin parçalarını bile dikkatle dinliyor. Şarkılara geçince kendisi de söyledi. Zaten çocuk yapılı. 4. sınıftaki kız öğrencilerden farkı yok. Sarı Kız şarkısından esinlenerek öğrencilerin "Sarı Kız!" dedikleri (gerçekten sarı saçlı) öğrenciyle Rahmiye Tarıman öğretmen eşleştirilebilir. Ancak bu çocuksu yaklaşım, öğrencileri şımartmak yerine daha saygınlaştırıyor.

Öğlede yazdığım şarkıları tekrarlattım. Son kez geldiklerini söyleyince üzüldüler. Mamanı çaldım, hemen üzüntüleri dağıldı. Rahmiye Öğretmen teşekkür etti. Tüm küme öğretmenlerinin benim çalışmamdan hoşnut kaldıkları söyledi. Rahmiye Öğretmenin teşekkürünü bir veda gibi algıladım. Nebahat böyle konuşursa nasıl bir tavır almam gerekeceğini düşündüm. Aralarında konuşup böyle bir karar almışlarsa kuşkusuz o da konuşacaktır. Özel olarak ona ne diyebilirim? Bunu bir süre düşündüm. İşte o "Veda Konuşması" olur!” deyip iç çektim.

Hüzünlenir gibi oldum, dalgın dalgın kulübeye gittim. Ekrem gelmiş, sınıf arkadaşı aynı zamanda hemşerisi olan Rıza Dönmez de gelmiş. Muğla'dan söz ettiler. Muğla üstüne tüm bilgim, Ekrem Ula'nın Ahmet Emin Yalman'a anlattıkları ile arkadaşlarım Halil Dere ile Ziya Fikri Özlen'in ara ara verdiği bilgilerdi. Oldukça kenarda kalmış bakımsız bir il. Ege Bölgesi denince İzmir anımsanıyor. Zaman zaman Aydın, Manisa, Denizli adı geçiyorsa da Muğla'dan kimse söz etmiyor.

Hüsnü gelmedi. Ben de ayrılamadım, Muğla sorunlarını dinleye dinleye yemeğe gittik. Masamız ayrıldığı için demirbaş masa arkadaşlarımız Cemil Toygar'la Nazif Balcıoğlu öğretmenlere selâm verdim. İyi ki vermişim, Balcıoğlu Öğretmen Aşık Veysel'in geldiğini, gelir gelmez de beni sorduğunu söyledi. Bunu bekliyordum, gene de çok sevindim, güzel haberi için karşıdan teşekkür ettim.

Yemekten sonra da Ekrem'in arkadaşları geldi. Bu kez Muğla'ya, İzmir, Denizli illeri katıldı. Genel hava hep yakınma üstüne esti. Enver Ötnü ile Rıza Dönmez gıdım gıdım, Süleyman Adıyaman dobra dobra konuşarak sayısız olumsuzluklar sergiledi. Kaymakamların vurdumduymazlığını, Milli Eğititim Müdürleriyle İlköğretim Müfettişlerinin açık açık ihanetleri anlattı. Konuya ilgisizliğimden değil, başkalarını dinlemeye pek alışmadığımdan uyumuşum. Arkadaşlar kalkarken uyandım. “Güle güle!” dediğimi anımsıyorum gene uyumuşum.

 

27 Eylül 1944 Çarşamba

 

İlk kalkan ben oldum. Tonbergi açtım. Sofya radyosu çalarken kapanmış, orası açıldı. Ekrem, yüksek sesle:

-Kapat şu mereti, sabah sabah bağırmasın! dedi. Hüsnü'ye baktım, esmer yüzü iyiden karardı. Ancak tınmadı. Alındığını anlamıştım. Hüsnü, çok duygulu bir arkadaş, dışarı belli etmeyecek ölçüde de duygularını gizler.

Ayrılırken Ekrem'e sordum:

-Oyunlara geliyor musun? Ekrem:

-Yetişirim! deyince yürüdüm. Gerçekten az sonra yetişti. Enver daha önce gelmiş. Arpazlı, Güvende, Bengi Zeybekleri oynandı. Ekrem'le Enver’in güzel oyunları öğrencileri çok etkiledi. Çakı Efe'yi gözledim. Azıcık gıcık aldı ama çabuk toparlandı:

-Bir kaç yıl önce gördüğünüz ağabeyler sizin gibiydi, dikkat kesildiler, çalıştılar gördünüz oyunlarını. Bir kaç yıl sonra isterseniz siz de böyle oynayabilirsiniz! dedi. Bu sözü öğrenciler alkışladı. Bunu da ben anlamadım:

-Alkışlar Efe için mi, yoksa başarılı oyunları için ağabeylere mi idi?

Oyun sonunda Çakı Efe de:

-Aşık Veysel seni sordu, ilk fırsatta birlikte geleceğimizi söyledim, bekliyor! dedi.

Kahvaltıda, Hüsnü'nün önünde tonbergi görünce içimde bir cızıltı duydum. Hüsnü fena halde içerlemiş, tonbergi sahibine götürüyor. "Teşekkürlerimizi ilet!" dedim. Eliyle "Peki" işareti yaptı.

Salona dönerken insanların zaman zaman pişkinliğini, zaman zaman da o denli kırılgan olduğunu düşündüm. Nedense üzülmüştüm. Ancak ben neye üzüldüğümü de tam kestiremedim. Sanırım benim üzüntüm Hüsnü'nün üzüntüsünden farklı. Ben onun üzüntüsünü bahane edip kendi üzüntümün ağırlığı altında eziliyorum. Arkadaşlar geldikçe rahatım kaçacak, bu belli. Salt bu değil, benim sandığım başka değerler de şekil değiştirecek ya da ortadan kalkacak. Senli benli olduğumuz Cemil Toygar, Nazif Balcıoğlu Öğretmenler bana gene öğrenci olarak bakacak. Ya Nebahat hatta Bella'ya ben nasıl bakacağım? Onlar birer arkadaştı. Neye göre? Kendimi öğretmen yerine koyduğuma göre. Onlar gene oldukları gibi, bense tırtıl-kelebek örneği gömlek değiştiriyorum, bu değişikliğin tırtıl ya da kelebek dönemlerinin ayırdında da değilim. Eğer bu aşamada tırtıl oluyorsam Nebahat'a elveda!

Salona uğradım. Tam piyanoya oturdum Ömer geldi. Öğle çalışmamız Sağlık Kolu grubuna. Ömer yerlerini biliyor, birlikte gideceğiz. Buna sevindim. Akşam grubu Aysel Öğretmenin öğrencileri. Ömer tahtalara bir şey yazılıp yazılmayacağını sordu. İlk günleri, şarkı, türkülerle değerlendirmemizi, gelecek hafta için ayrı bir program geliştireceğimizi söyledim. Ömer tam anlamıyla bana bir yardımcı oldu. Bunu büyük bir şans sayıp sevindim.

Hanon sayfalarını karıştırdım. Dünyaca tanınıp kullanılan bir egzersiz metoduymuş. Kimbilir kimler bu metodu kullandı! Mithat Fenmen, Ferhunde Erkin, Roji Sabo, Walter Gieseking, Alfred Cortot, Samson François gözümün önüne geldi. Daha istekle çalışmaya başladım. Bir yandan çalıştım bir yandan da aklımdan değişik konular sıraladım. Dersler bir ay geç başlayacağına göre bu bir ayda arkadaşlar ne yapacak? Benim, oyunlara, grup çalışmalarına devamım belli, onlar ne yapacak? Hasan Çakı Efe geldi. Selâmdan sonra ilk sözü:

-Veysel'e gidelim mi? Akşam paydosundan önce gelmek üzere gidebileceğimi söyledim. Anlaştık. Yemekten sonra Kitaplıkta buluşup gideceğiz.

Vahit Dedemin Şair Alevi Kadınlar yazısını hazırladım. Çakı Efe fazla kalmadı. Hanon ekzersiz 51 noyu defalarca tekrarladıktan sonra oldukça pişirdim diyemiyorum ama tekniği kavradım. Bu kez de ezberimdeki tüm parçaları sıraladım. Sanki salonda birileri varmış gibi öylesine, aralıksız küçüklü büyüklü 20 kadar parçayı dikkatle çaldım. Bunların içinde Robert Schumann Choral ya da Atlı'sı gibi bir sayfalığı olanlar yanında Mozart'ın Kv. 331, 545 sonatları gibi 8-10 sayfa olanları da var. Sonunu, Bach Wachet auf 'la bağlayıp kalktım. Az sonra da zil çaldı.

Yemekte bizbize oturduk. Karşı masadakiler bildiğimiz gibi gülüşerek konuşuyorlar. Birden bire yabancılaştılar. Bana mı öyle geliyor? Nebahat'ı yabancı saymıyorum ama gene de aramızda bir mesafe olduğunu görüyorum. Cemil Toygar'la Nazif Balcıoğlu Öğretmenler de öyle. Bunları düşünerek, köy okulları yapımlarındaki bozukdüzen işler üstüne konuşmalar dinliyorum. Enver Ötnü, elimdeki yazısında 30 yıllık bir çalışma programından söz ederken mayıs ayında yapımına başlanan okulların natamamlığından söz ediyor. Suskun bir öğle yemeği daha yedim.

Yemekten sonra Ömer'le kitaplıkta buluşmaya karar vermiştik. Bella'nın orada olacağını ummuyordum. Karşılaşınca sevindim. Gülüşü, çocuksu hareketleri insanı rahatlatıyor. Salonun boşaldığını söyledim. O da günleri hesaplamış besbelli; kaşlarını çatarak:

-Kaç gün kaldı ki? diye sordu. Ömer akordiyonla gelince yeni çalışma yerimize gittik. Yer, bizim salon büyüklüğünde, yadırgamadım. Fazla oyalanmadan akordiyonu alıp bir iki parça çaldım. Ömer defterinden marş, şarkı, türkü adları yazdı. Benim için yabancı değiller. Çocukları baskı altında tutmak için kullandığım taktik, akordiyonu olabildiğince seslendirmek. Özellikle daldan dala atlayarak melodi değiştirmek hoşlarına gidiyor. İlk deneyimimiz iyi geçti. Çıkınca Efe'nin beklediğini gördüm, hemen yola çıktık.

Aşık Veysel bizi çok güler yüzle karşıladı. Önce Çakı Efe'nin sadakatinden söz etti. Efe kendisine mektup yazmış, Bergama'ya davet etmiş:

-Gidemem ama gitmiş kadar oldum. Bergama'da bir dostum olduğunu unutmayacağım! dedi. Bana hemen Vahit Dede'yi sordu. Yalan söylemeyi tasarlamıştım ama söyleyemedim. Vahit Dede mektubuma cevap vermedi ancak, babama yazdığım mektupta sözünü etmiştim. Babam, Vahit Dede'nin müdürlük yaptığı Keşirlik'in yol durumunu anlattı. Kırklareli ile bağlantıları henüz at arabasıyla bile değilmiş. Atla gelip gidiliyormuş. At arabası için yapılmış yolları bizim askerler özellikle bozmuş. Balkan Savaşı'nda Bulgar Ordusu oralardan sızdığı için, Almanlar Bulgaristan'ı alınca, oradan geleceği varsayılarak tüm Balkan köyleri yolları yolluktan bizim askerlerimizce çıkarılmış.

Bunları anlatmadım ama Vahit Dede'nin köyleri gezdiğini, zaten o köyleri gezmek için görev aldığını anlattım. Daha delikanlılığında Sinop'a sürgün edildiğini, Sinop'taki görevlileri ikna ederek, Yozgat, Sivas, Tokat, Elazığ, Malatya, Erzincan köylerini dolaştığını tekrarladım. Aşık Veysel güldü.

-Belli belli, irfan sahibi, görmüş geçirmiş insan dedi. Bir yazısını getirdiğimi söyleyince dikkat kesildi. O sormadan yazıyı nasıl sağladığımı anlattım. Buna ayrıca sevindiğini, gerektiğinde kendisinin de aratıp buldurabileceğini söyledi. Küçük Veysel bize çay getirdi. Yazıyı okudum. Yazıdan çok şiirler üstünde durdu. Şiirleri tekrar tekrar okudum. Tekrar:

-Trakya'da Alevi olduğunu bilmiyordum! dedi. Trakya'da Alevi değil ama Bektaşi olduğunu söyledim. Güldü:

-Bektaşi, Şii, Alevi, Kızılbaş hepsi bir kaynaktan besleniyor. Onları böyle ayıranlar, onların gücünden korktukları için nifaklayanlar! deyip bir süre düşündü. Nesimi'yi sordu. “Derisi yüzülen!” deyince Çakı Efe:

-Vay! dedi. Aşık Veysel efkârlandı:

-Vay ya! Pir Sultan da öldürüldü. Daha niceleri Hak yolunda can verdi! dedi. Az durduktan sonra Efenin sözü üstüne söylediklerinin yanlış anlaşılacağını düşünerek; halkın bunları bilmediğini, bazı gaddar yöneticilerin hileleri nedeniyle kanlar döküldüğünü, Cumhuriyet Yönetiminin bu gaddarlığı ortadan kaldırdığını söyledi.

Köyden bir grup gelince biz izin isteyip ayrıldık.

Çakı Efe yolda azıcık kuşkuluca bir sesle sordu:

-Ne bu konuştuğunuz, eski hikâyeler? Neden icabediyor şimdi bunlar? Dilimin döndüğünce anlattım:

-Olaylar eski olaylar ama o olayların içinde yaşamış insanlar, anılarını da anlatmaya devam ediyor. İnsanların bir bölümü ailelerinin geçmişiyle ilgileniyor. Babam eski memleketlerini anlatırken yeni bir olaymış gibi dikkatle dinliyorum. Oysa anlattığı yerlerde şimdi Bulgarlar yaşıyor. Aşık Veysel de doğup büyüdüğü yerlerde eskiden olmuş olaylara ilgi duyuyor. Üstelik onun bir de şairlik yönü var. Şiirlerini, şiirlerinden oluşturduğu türkülerini, geleneksel ölçülere oturtmak istiyor. Biliyor ki bunu başarabilirse ünü halk arasına yayılır, yurt çapında anılır. Geçmişte böyle yapanları öğrenmiş. Daha öğrenecekleri olduğuna da inanıyor. Bu inançla soruşturuyor. Benim, yazısını okuduğum kişi, padişahlık zamanında İstanbul'dan Sivas’a sürgün cezasıyla gönderilmiş bir genç. (Sürgün yeri Sinop kalesi-Kalebend) Genç durmamış, Sivas, Erzincan, Yozgat, Tokat, Amasya, Erzincan, Malatya yörelerini gezip halkın söylediği şarkıları, türküleri toplamış (Kendisi Müzik öğrenimi görmüş, bandolarda çalışmış bir müzisyen), onları notaya almış. Bu arada halk arasında söylenen Bektaşi Nefeslerini de toplamış. Bunları dergilerde anlatıyor. Merak edenler o yazıları okuyor. Okuyan olmasa dergiler yayınlamaz. İşte bu kişi benim, salt benim değil ailemin tanıdığı, sevdiği bir yazar. Sivas'la ilgili yazıları nedeniyle Aşık Veysel ilgi duydu. Bunun için, Aşık Veysel gibi, kimseden ders almadan kendi kendine saz çalmayı öğrenmiş, okula gitmeden şiir yazmış birini tanımayı kendi istediği için ben de yazıyı bulup okudum. Sen de gördün, çok memnun oldu, başka yazılarını da duymak istediğini söyledi. Olay bundan ibarettir.

Çakı Efe'ye yabancı olan konuyu daha fazla irdelemek istemedim. Çakı Efe'ye:

-Yazı okuyacağım zaman ben yalnız gideyim, seni sıkmayalım! dedim. Efe, özür diledi, “Ben konuştuklarınızın yabancısıyım, merakımdan sordum. Siz çok güzel anlaşıyorsunuz, sizinle olmak beni mutlu ediyor. Yalnız gidersen üzülürüm!” deyince ben de rahatladım.

Efe'den ayrılınca Kitaplığa uğradım. Bella için uğramıştım, baktım Süleyman Adıyaman'la Rıza Dönmez ayrı masalarda oturmuş ama karşılıklı konuşuyorlar. Ben girince güler yüzle gel mel dediler ama hoşlanmadıkları belliydi. Selâm verip kapı önüne oturdum. Az sonra Ömer Çiftçi geldi. Mandolin grubunun dersliğine birlikte gittik. Öğrenciler kendi dersliklerinde daha rahatlar ama azıcık gevşek oldukları da gözden kaçmıyor. Bunu sezdiğim için Asım Kaveller Öğretmenimden öğrendiğim yöntemi uygulamaya karar verdim. Kepirtepe'de Asım Kaveller Öğretmenle birlikte akordiyon çalışıyorduk. Birlikte, törenlerde, okul temsillerinde de çalmıştık. Asım Öğretmen bana sık sık:

-İbrahim sana bir sırrımı açıklayayım; derse girdiğimde, öğrenciler beni dinlemez ya da fısıldaşırsa onlara sus mus demem, akordiyonun baslarını da kullanarak; onların tanıdık olduğuna inandığım melodileri yarım yarım çalarım. Onlar, kendi içlerinden:

-Bu parça o mu, bu mu? diye sorgulama yaparken susarlar. Bir de bakarım, derslik boşmuş gibi sessizleşir. Konuşma başlarsa bu kez çalmaya gerek kalmaz basları uzun uzun seslendiririm. Konuşmalar kesilir, bütün yüzler bana döner. İşte o zaman söyleyeceğimi söyler, soracağımı sorarım.

Asım Öğretmeni anımsayarak ben de aynı yöntemi ucundan ucundan denemeye başladım. Ancak ben işi biraz da hileye çevirdim. Kendi salonumuzdaki rahatlık yok. Dersliklerin kara tahtaları küçük. Sınırlı yazı yazılabilecek durumda. Ayrıca her ders için önceden gidip yazmak gerekecek. Önümüzdeki zaman kısalığı nedeniyle buna kalkışmadım. O yüzden derse başlarken üzerinde durulacak marş, şarkı, türkü ne varsa onların ilk ezgilerini duyurup dikkatleri topluyorum. Arkasından istenen parçada birleşmek kolay oluyor.

Ömer, daha önce bizim salondan farklı durumu görünce sordu. Niyetimi Ömer'e de anlattım. Grubun sevdiklerinden bir karışım yaptık. Öğrendiklerini bir süre söyleterek uzun süre unutmamalarını sağlamış oluruz.

Müzik çalışmasından sonra geçerken gene kitaplığa uğradım. Deminki çift yerlerinde bu kez uyur gibi önündeki kitaplara bakıyorlar. Kapıdan döndüm. Bella'yı düşündüm, bu durum onun neşesini kaçırmıştır. Nedense üzüldüm.

Salona girerken piyano sesi duydum. Birden ürperdim. Olsa olsa Hüseyin Çakar gelmiştir. Onun gelmesi önemli değil ama piyano özgürlüğüm beklediğimden önce kısıtlanacak. Bir de ne göreyim Bella oturmuş benim çalıştığım parçaları çalıyor. Beni görünce ağlamaklı bir sesle:

-Ben çok sıkıldım, kitaplığa git bak, iki sevimsiz yaratık bana günaydın bile demeden gelip oturdu, gün boyu da kalkmadılar. Kapıdan baktım baktım döndüm. Onlar orada oturursa ben bir daha oraya giremem! Ben de:

-Buraya gelirsin, istersen plâk çalarsın ben alt piyanoda çalışırım. İstersen alt odada sen çalışırsın! Sevindi, gülümsedi, gamzeleri derinleşti ama çok sürmedi:

-Ya öteki günler, arkadaşların gelince ne olacak? Arkadaşlarımla birlikte yeni öğrencilerin de geleceğini, içlerinde 10 dolayında kız olduğunu, onlarla tanışıp düşlerinin gerçekleşmesi için çalışacağını söyledim. Ellerini çırpıp parmaklarını şıkırdatarak bana teşekkür etti. Pikaba Weber Dansa Davet'i koydu, birlikte dinledik. Bella dirseğini masaya dayayıp elini yumruk ederek çenesine dayadı. Piyanoya oturduğunu kaç kez görmeme karşın elindeki yüzüğü görmemiştim. Elini yumruk edince dikkatimi çekti. Sanki bana göstermek istemiş gibi bir duyguya kapıldım. Müziği içerek dinler gibiydi. Plâk bitince kımıldamamasını söyledim. :

-Bir plâk da benden! deyip Beethoven Coriolan Uvertürü koydum. Bella onu da dikkatle dinledi. Plâk bitince sordum. Dinlediğini söyledi, Hikâyesini sordum, sustu. Baktım, dikkat kesildi, Komutan Coriolanus'un hikâyesini anlattım. Bella, hikâyeyi ilginç bulduğunu ancak, komutanın anne-eş sözüne uymasını saçma bulduğunu söyledi. Arkasından da:

-O bayanların yerinde ben olsam, öyle yapmam, komutana katılırdım! dedi. ben de:

-Vay vay, serde kahramanlık da var! deyince:

-Ne sandın, beni korkak biri mi sanıyorsun? diye dik dik yüzüme baktı. Çok cesur olduğunu, korkak olsa buraya gelmeyeceğini özellikle de benimle konuşamayacağını söyleyince:

-Daha neler? Kendini öcü mü sanıyorsun? Senden hiç korkmadım. Şimdi de korkmuyorum. Ben çocuk değilim. Ben ancak sevmediklerimden korkarım. Gerçekten onlardan çekingenliğim korkmaktan çok çekinmemdendir.

-Mademki çok cesursun, öyleyse soruma doğrudan açık karşılık ver: Parmağındaki yüzük nedir?

Bella elini kaldırarak yüzüğü gösterdi:

-Aaa, o mu? Süs yüzüğü. Nişan yüzüğü mü sandın? Biz nişan yüzüğünü o parmağımıza takmayız

Zil çalınca Bella hemen kalktı. İçimden:

-Cesur Bella (!) benimle birlikte çıkmak istememen korku değildir de nedir? sorusu geçti ama, kendimi haksız buldum. Bu bir önlemdir, elin diline düşmektense önlemini almak akıl işidir. Korkunun başka bir tanımı olsa gerek!

Bella'dan az sonra Kulübeye uğradım, kimse yoktu, yemeğe gittim. Kitaplık sakinleri gene iki ikiye oturuyordu. Selâm verip oturdum. İlk soruları, "Derslerin başlaması konusunda bilgimin olup olmadığı" oldu. "Bir ay sonra olduğu!" konusunda bir tevatürün olduğunu anlattım. İkisi de bozuldu. Rıza, geri gitmeyi önerdi. Adıyaman:

-Gitmek bir çözüm değil, yoklama yapılır. En doğrusu burada bir çare bulmak! dedi. Ekrem'le Enver gelince konu değişti. Eski Kızılçullu Müdürlerini görmüşler bir süre onu konuştular. Kızılçullu'dan başka enstitülere atanan müdürlerin hepsi görevden alınmış, bir süre onları saydılar. Pazarören Köy Enstitüsü Müdürü Şevket Gedikoğlu da Kızılçullu'dan gitme, onun görevde olduğunu söyledim. Aa, maa, deyip, onu unuttuklarını söylemelerine karşın parmak sayma sürdü. Onlar konuşurken Bella gözümün önüne geldi. Süleyman Adıyaman, Bella Kent. Birbirinden oldukça uzak iki insan. 20 yaşında cici bir yetişkin bayan. İnsan ona bir günaydın demez mi? Kitaplığa geldiğine göre herhalde yabancı değildir. Yarın sabah gene geldiğini görünce ne diyecek acaba? Bella:

-Ben burada görevliyim deyince nasıl bir tavır takınacaklar?

Neyse, bu gece bizim oraya gelmediler. Ekrem de Enver'le gitti. Hüsnü Kulübedeymiş, ikimiz kaldık.

Hüsnü'yü yemeğe Bölüm Başkanı İzzet Palamar alakoymuş, Hüsnü çakırkeyf. Belli, şarap içmiş. Ellerini şaplatarak:

-İki Kepirliyiz! deyip konuşmaya başladı. Kepirtepe'den gelecek üç arkadaşı sordu. Hiç birini tanımıyormuş. Doğan Güney, İbrahim Öznal, Tevfik Uğurlu. Üçünü de anımsatmaya çalıştım. Tanımaması olanaksız, unutmuştur. Örneğin Doğan Güney ta Edirne'de bizimle birlikte katılan öğrencilerdendi. 4. sınıfa alındı, 5. sınıfı okudu. Enstitü olunca iki sınıf birden atlayarak, arkamızdan gelen sınıfa katıldı. Kemancı Doğan olarak tanınır.

Baktım Hüsnü, giderek şarabın uyuşturucu etkisinde. Sustum. Hüsnü de bir iki sallanmadan sonra yatağına serildi.

"Erken yatarım, erken kalkarım! " çocuk şarkısını mırıldanarak yattım

 

28 Eylül 1944 Perşembe

 

Akşamki şarkım işim yaradı, uyanınca onu anımsadım: “Erken yatarım, erken kalkarım!” Eğitmen Mustafa Güvenir Ağabey, öğrencilerine ilk olarak bunu öğretir. Çocuklar, yatıp kalkmayı da elleriyle gösterir, gözlerini de açıp kapatırlar.

Ekrem geç gelmiş olabilir, ayaklarımın ucuna basarak oyun alanına gittim. Enver Ötnü, geldi. Enver, hemşerisi Çakı Efe'yi sahiplendi. Kozak Zeybeği'ni sordu.

Efe, onun yerine Güvende'yi öğrettiğini söyleyince Enver diretti:

-Hemşerim, Kozak Zeybek'i olmadan olmaz! Enver oynadı. Öğrenciler istedi. Efe programına Kozak Zeybek'ini ekledi. Ancak öğretme konusu tam karara bağlanmadan zaman geçti. Sonunda Enver bir sınıfa öğretecek, öteki sınıflara sıra ile geçilecek. Konuşurken Sıtkı Şanoğlu Öğretmen geldi. Konuşmaları dinledikten sonra fikrini söyledi. 1 Ekim tarihinden sonra öğrencileri Jimnastik için alacağını, Cumhuriyet Bayramına dek bize, her hafta değişmek üzere bir grup bırakacağını söyledi. Buna benim gibi Çakı Efe de çok sevindi. Enver Ötnü de bir süre bize katılacak.

Çalışma dönemimiz bitmek üzereyken, yeni başlıyormuşçasına sevindim. İçimden bir ses:

-Ne bitmesi, daha bir ay buralardasın! dedi. Enver Ötnü ile birlikte kahvaltıya gittik.

Ekrem'le Hüsnü yalnız oturuyordu. Ötekileri gözüm aradı. Benden önce Hüsnü sordu. Enver Ötnü:

-Onlar, ağırdan alır. Aydınlı değildirler ama işleri Aydın havasıdır.

Benim de dördüncü kişinin yokluğu aklıma takıldı. Abdullah Özkucur! diyecek oldum. Enver güldü:

-O, işini bilir, Tahir Amcasına gidip iş istemiştir. Amcası onun ne iş yapacağını bildiği (!) için, önerisini yapmıştır. Abdullah Özkucur, şimdi o iştedir. Enver kalkıp Enstitü bölümüne baktı. Gülerek:

-Bakın, arkadaşımız, Enstitü bölümünde oturuyor. Demek ki iş bulmuş (!) deyip oturdu. Enver oturunca Abdullah Özkucur'un 1941’de bizim aramıza katıldığını, hiçbir işe elini sürmeden kenarda köşede kitap okuduğunu anımsadım. Ancak, Genel Müdür ya da bir yetkili gelince ilk sıralara sokulduğunu, temel atma töreninde Sili Usta ilk kazmayı vururken onun elinden kazmayı almaya çalıştığını anımsar gibiyim.

Merak ettim, orta bölümde şimdi hangi işi yapıyor?

Kalkmak üzereyken Süleyman Adıyaman'la Rıza Dönmez geldi. Enver, şakacı onlara takıldı:

-Rehavetten uyanın baylar, unutmayın ki burada bir Rauf İnan var, adam, gün doğmadan Hasanoğlan'ın ufuklarında doğuyor. Rıza Dönmez:

-O kadar da değildir; arada bir gösteriş için dolaşır ama her sabah öyle bir şey yapmaz!

Enver:

-İki sabahtır, onu görüyorum; dün sabah oyun alanı çevresindeydi, bu sabah ise bağlar tarafından geliyordu.

Süleyman Adıyaman aldırmaz görünerek:

-Senin gözünü korkutmuş, hayalinde onu görüyorsun! deyip güldü. Ekrem, arabuluculuk yaptı:

-Müdürümüz çalışkandır, gezer görür ama öcü değildir. Staj süresince ondan hiç bir rahatsızlık yaşamadık. Kulübemize geldi, bizimle seni benli konuştu. Bakın bunu bile beklemiyorduk. O ayrıldıktan sonra kendimizi suçladık.

Ekrem haklıydı, ben de onu doğruladım. Bu kez Enver bana:

-Enişte, bir yanlışınız var. Siz görevlerinizi yapıyorsunuz, adam bunu görüyor, size ne diyecekti ki? (Karşısındakileri göstererek) Bunlar öyle mi? İki tüfeyli, gelmiş, "Ekmek elden su gölden!" deyip yan gelip yatıyor. Bunlara, benim bile “Hadi oğlum, başka kapıya!” diyesim geliyor.

Enver Ötnü'nün sözlerine hepimiz güldük. Süleyman Adıyaman, Enver Ötnü'ye:

-Sen bu sözleri hep söylersin ama bak gene beraberiz, aramızda ne fark var? Bizim gülüşümüz Enver Ötnü'ye uyarı oldu sanırım, sesini yumuşatarak:

-Şaka şaka, onlar da bu da şaka. Önümüzdeki iş alanı çok geniş, hepimize yetecek de artacak bile! diyerek sözü tatlıya bağladı. O bağladı ama, onun söyledikleri benim dünkü manzara, sonraki Bella'nın yakınmaları kafamda büyük bir olumsuzluk yumağı oluşturdu. Zaten daha ilk yıllarda dikkatimi çeken bir haylazlar taifesi olduğunu saptamıştım. Demek onlar salt Kepirtepe'de değil öteki Enstitülerde de varmış. 1941 yılı Çifteler ekibi gelince çalışma anlayışı acayibime giden Abdullah Özkucur'u sorduğum arkadaş (Mustafa Atavcı):

- A, o mu? O işten kaçar, şiir yazıp yöneticilerin gözüne girdiğinden hoş görülüyor. Ancak öğrenciler tarafından sevilmez! demişti. Bizim Kepirtepe'de Sami Akıncı da öyleydi. Okul Müdürü 100 lira verip kalem, defter satılan bir minik dükkânı kooperatif adı altında üç yıl Sami Akıncı'yı korumuştu. Sami Akıncı kesinlikle bu süreçte atölyelere uğramadı. Rahat rahat kültür derslerine çalıştı. Böylece derslerine çalışan öğrenci plakasını göğsüne taktı. Atölyelerde çalışan bizler de zamansızlıktan yakınarak ödev yapıp Sami Akıncı ile yarış ettik. Tüm öğrencilerin Sami Akıncı'yı sevdiği söyleniyordu. Gerçek okul kooperatifi kuruluğunda Fikret Madaralı Öğretmen tarafından yapılan serbest seçimde Sami ile ben karşı adaylardık. Sami hiç denecek düzeyde oy alırken ben büyük bir çoğunluğun seçimini kazanmıştım. Bunu bildiğim için, okul yöneticilerinin tuttuğu kimi öğrencilerin tüm öğrencilerce sevildiği savını aldatıcı buluyorum.

Kahvaltıdan sonra salona indim. Az sonra da Bella geldi. Dünkü gibi tedirgin değildi. Kitaplığa gitmemiş:

-Kapıyı açık görünce girmedim, Md. yardımcısına gidip sordum. O ne düşünmüşse benim için yeni bir kolaylık getirdi. Yazısı olunca onun odasında yazacağım. Sevmediğim yaşlı adam benim iyiliğimi düşünmüş:

-Öğrenciler geliyor, orada rahat çalışamazsın, buraya bir masa hazırladım, iş çıkınca bana yardım edersen memnun olacağım! demiş. Bella'nın sevinci bundanmış.

Bella alt odaya inince piyanoya oturdum. Hanon 51 piyanoda durak noktam oldu. Parmaklarım alışır gibi oldu, bu kez de bileklerin yumuşaması sorun oldu. Ne kadar zaman geçti, saate bakmadım. Bella yukarı çıkınca sordu:

-Aynı parçayı durmadan neden çalıyorsun? Fransızca açıklamaları göstererek:

-Senin gelmeni bekliyordum, bak bakalım buralarda neler yazıyor? Bella, anlamadı:

-Bunların Türkçesi var, var ama Türkçe yazdıklarını çalıyorum. Fransızca açıklamalar belki daha kolayı gösterir. Bella yüzüme baktı:

-Kurnaz, bana gene numara yapıyorsun! dedi. Gülümseyerek Hanon'u alıp açıklamalara baktı. Az sonra Türkçe açıklamalara benzer sözleri tekrarladı. Sonra da:

-Haklıymışsın, sözümü geri alıyorum. Ben de:

-Sakın alma çok hoşuma gitmişti. Sana kurnazlık yapmak için aklımı iyi çalıştırıyorum. Yoksa duracak gibi ağır çalışmaya başlamıştı.

-Öğretmenlere kur yapamıyor musun? diye sordu. Kur yapmanın ne olduğunu bilmediğimi söyleyince güldü:

-Şimdi bana yapmaya çalıştığını bir başka bayana yaparsan o "Kur" olur. Ama bana yapmaya kalkarsan boşuna zahmet etmiş olursun. Onun adı da “Boşuna Zahmet!” olur.

Bella ile zıtlaşmak da hoşuma gidiyor. O ayrıldıktan sonra bir süre terleyesiye çalıştım. Ellerimin yumuşadığını duyumsamaya başladım. Zaten gözleyince de belli oluyor. Başla küçük parmak arasındakiler yumuşak yumuşak kendiliğinden inip kalkıyor. Sanki onlar benim parmaklarım değil, oraya takılmış ekler. Onları ben oynatmıyorum, kendiliğinden oynuyorlar. Buna karşın başla küçük parmak tuşlara çekiç gibi vuruyor. İki sert parmak arasında üç yumuşak parmak. Bunları piyano çalmayanlara anlatsam gülerler. “Olur mu öyle şey? İnsanın elindeki beş parmak beş kardeştir, biri neyse öteki de odur, ayrı çalışmaları olası değildir!” deyip bir de ders verirler.

Yemekte, eski masa arkadaşlarımızla bakıştık. Nazif Balcıoğlu sonradan geldi. Yanımızdan geçerken bize takıldı:

- Bizden bıktınız mı ki, arkadaşlarınız gelince hemen terkettiniz? Ekrem:

-Sizden ayrılmadık, arkadaşları ısındırınca size döneceğiz. Enver Ötnü:

-Olmaz öyle şey, biz de geliriz. Cemil Toygar Öğretmen seslendi:

-Buradaki yerler sınırlı. Enver, ona da çare buldu:

-Ayakta kalan buraya gelir.

Konuşmalara neden olanlar, başlarını kaldırmadan, konuşulanları duymamışça yemeklerini kaşıkladılar. Enver'i örnek alıp bir iki söz söyleyebilirdiler. Bella'ya hak verdim, suskun insan karşısında iyimser olmak zor olsa gerek. Üstelik, konuşmalardan hoşlanmadılar. Rıza Dönmez, Yüksek Bölümün ayrı yemekhanesi olmamasını eleştirdi. Hemşerisi Ekrem karşılık verdi:

-Yapma hemşerim, öyle bir ayrılık olursa bu yaştan sonra bize tabak, karavana taşıtırlar. Şimdiki gibi Enstitü öğrencileri gelip bize hizmet etmez. Süleyman Adıyaman:

-Ne olacak, kendimiz yapıveririz! Bu kez de Enver Ötnü:

-Yapma Abi, bu yaştan sonra masalardan çatal kaşık toplayabilir misin? Ekrem Enver Ötnü'ye dönerek:

-Abi şaka ediyor. Ayrı yemekhaneye şimdi başlansa ancak bizden sonrakilere yetişir. Abin onu hesaplamıştır.

Abdullah Özkucur bizim masanın yanından geçerken söz atanlar oldu:

-Gene yürüttün dümenini! Abdullah Özkucur Eğitimbaşı Şeref Tarlan'ın teklifini kıramadığını, izinli öğretmenlerin yerine baktığını söyledi. O geçip gidince bir süre çekiştirildi.

Çalışma saatimi anımsatıp ayrıldım. Ancak aklım orada kalmıştı. Ne kadar rahatlar. Bunlar İngilizce bilse ne olacak? Onlara bakınca Ekrem Ula'nın mumla aranacak insan olduğunu bir kez daha anladım. Öncelikle dört kişi geldi. Bu dört kişinin biri hiç zorunlu olmadan işe gitti, sabah oyunlarına katıldı. Üçü ise tam mostralık! Babam, olumsuz çıkışlar yapan ya da yanlışta direnenler için “mostralık” der. Bunlar tam mostralık.

Ömer'le buluştuk. Sıra bizim Kepirtepe levhasını taşıyan binadaymış. Yazıyı okuyunca duygulandım. Ömer'e anlattım:

-Bu binanın temelinden çatısına dek tüm işlerinde emeğim var. Ömer şaşırdı. Burada başka enstitülerden gelip çalışanları duymuş ama böyle benim gibi yaptığı işi anlatanla karşılaşmamış. Ömer de biz ayrıldıktan bir kaç ay sonra gelenlerdenmiş. Dersliğe girdik. Rastlantı, içerde Abdullah Özkucur var. Var ama biz kapıdan girerken içerden gelen sesler, sokak gürültüsü düzeyindeydi. Biz girince sessizlik oldu. Arka sıralardan Abdullah Özkucur kalktı. Kendisinin de öğrenciler arasında kalmasını rica etti. Mandolin çaldığını, müziği çok sevdiğini söyledi. Söyleyişinden, amacının ne olduğu belliydi; öğrenciler üstünde otorite kurmak. İçimden:

-Çaldır şuna bir kaç parça da öğrenciler görsün gerçeği, düşüncesi geçti ama gene de sustum.

Ömer tahtaya listemizdeki adları yazdı. Grup Fatma Özbay Öğretmenin grubu. İyi öğrenciler. Çıt çıkarmadan dinlediler, çok uyumlu söylediler. Sanırım, müziksever-mandolin çalar öğretmenleri bir ders almıştır. Tek olarak Ilgaz şarkısını söyleyen öğrenciye önce söylettim, arkasından topluca söyledik. Ses farkı dışında bir ayrılık olmadı. Çocuğun sesi olağanüstü. Üç Güzel Şey diye bir şarkı söyledi. Öğrenciler, soluksuz dinledi. En kısa zamanda birlikte söyleyeceğiz. Özkucur Öğretmene yardımları için teşekkür edip (!) ayrıldık. Ömer hayretle sordu:

- O ağabeye neden teşekkür ettin? Ömer'e mantıklı bir karşılık veremedim, “Orada bulunduğu için!” deyip konuyu değiştirdim. Gerçekte tepkim salt Abdullah Özkucur'a değil, birlikte çıkıp geldikleri öteki iki kişinin, kendilerine ayrıcalıklı imişçe bakışlarıydı. Bencillik mostraları.

Salona dönerken Kulübeye uğradım. Ekrem'le Hüsnü orada. Bir grup öğrenci de bekliyor. Ekrem gülerek:

- Biz de seni aratıyorduk. Kulübeniz işgal ediliyor. Kovuşa gitmemiz emredildi. Geriye marş marşla gidiyoruz, haydi toplan!

Fazla kıvır zıvırımız yoktu, iki öğrenci giysilerimle yatak örtülerimi aldı, biri de kitapları, kulübeye veda ettik. "İşte bu kadar! "Ekrem Ula'nın sık sık söylediği “İşte Bu Kadar!” bu kez “Cuk!” diye yerine oturdu. Kendi yataklarımıza döndük. Ekrem, çok uzağımızda. Biz Hüsnü ile yakınız. Eşyalarımızı yerleştirdikten sonra ayrılırken, karşılıklı olarak “Sık sık görüşelim!” dileğinde bulunduk. Salona dönerken içim cızladı. Bizim ayrılığımız ayrılık bile değil, neden üzülüyorum? Nebahat'la böyle bir ayrılık olursa ne yaparım? Ağlamaklı olarak salona döndüm. Bella Santa Luçiya çalıyor. Dr. Adnan Adıvar'ın yazısını anımsadım. "Bella onu yalanlıyor, sakın duymasın!” dedim. Dr. Adnan Adıvar; “Orada Santa Luçiya çalınıp söylenmemektedir!” diyerek bunu bir övgü olarak söylemektedir. Ona göre Bella Hasanoğlan'ın değerini düşürmektedir. Bunu Bella bilmiyor. Bilse yapmaz. Az kalsın söyleyecektim, vazgeçtim. Güzel çaldığını söyleyip alkışladım. Deniz diye bir başka parçası var onu çaldı. Deniz ne kadar güzel hoş-Haydi koş dalgalara koş! diye Türkçe söz yakıştırmışlar. Aslı Almancaymış. Daha sonra bütün dillerde söylenmiş. Bella İspanyolcasını biliyormuş. Kendimi tutamadım:

-Haydi, şimdi de İspanyolca! deyince Bella güldü:

-Benim ana dilim İspanyolcadır, sen benim Musevi kızı olduğumu bilmiyor musun? Bildiğimi, ancak Musevilerin İspanyolca konuştuğunu bilmediğimi söyledim. Bella bu kez de “Bizim dilimiz tam İspanyolca değilse bile yakın olduğundan kolay öğrenilir!” diyerek açıklama yaptı. Konuyu değiştirip yatakhane değişimini anlattım. Üzüldüğüme üzüldüğünü söyledi. Ben de:

-Dün senin üzüldüğünü görünce çok üzülmüştüm; ödeştik! deyince Bella sordu:

-Sahi üzüldün mü? Yüzüne baktım. Nasıl baktığımı tam kestiremiyorum, Bella teşekkür edip elini piyanoya uzatarak tek elle Besame Muço'yu çaldı. Arkasından da:

-Bunun sözleri de İspanyolca! dedi. Sözlerinin anlamını sordu. Bildiğimi söyleyince, nedense yüzünde renk değişimi oldu. "İyi işte! "deyip Ticu Ticu'yu çaldı.

Bella, rahat olduğunu tekrarladı:

-İhtiyarın odası çok sakin orada kitap okuyabiliyorum, pek giren çıkan da olmuyor. Tek sıkıntım, okul müdürünün sık sık gelmesi. O adamı da sevemedim. Her geldiğinde:

-Burada rahat mısın? diye soruyor. Dün sorduğunda, odayı sordu sandım, “Kitaplıkta da rahattım” dedim. O ise:

-Hayır hayır, Hasanoğlan'da rahat mısın? diye sormuş. Hasanoğlan'da olduğuma sevindiğimi söyledim. O da:

-Öğrenciler, bir kaç gün sonra gelecek, onlar gelince yapacağınız çalışmalar sizi daha mutlu edecek! demiş.

Bella ayrılınca, bir yarınım kaldığını düşünerek telaşlanır gibi oldum. Oysa geçmiş günlerde, bu günün gelmesini iple çeker gibiydim. “İşte, beklediğim gün geldi!” deyip sevinmeyi beklerken üzülmeme şaştım. Dersler kesildiğinde çaldığım parçalara bir daha baktım. Bir de tatil sürecinde çaldıklarımı sıraladım. Arkadaşları düşündüm:

-Hiç birisi benim çalışma ortamımı bulamamıştır!

Öztekin Öğretmen geldi. O da, tatilin bittiğini söyledi. Onun derdi, bodrum katındaki çalışma odalarının yapılmaması. Kemanını alıp odasına gitti. Kapısını açık tuttuğu için, piyanoya daha yavaş vuruyorum. Bu nedenle Hanon'u kaldırıp Mozart varyasyonu koydum. Öztekin Öğretmen duymuş, keman çenesinde öylece gelip beni pöhpöhledi:

-Eminim ki, bu parçayı sana Faik vermemiştir. Bunu sen buldun değil mi? Benim bulduğumu söyledim. Ancak ben, salt girişi çocuklara çalarken, onların, bu parçayı çok sevmesini Faik Öğretmene söyleyince serbest olarak çalışmamı önerdiğini anlattım. Öztekin Öğretmen benim araştırıcı tarafımı överek seneye de kalmam için şimdiden yol arayacağını tekrarladı.

Öztekin Öğretmen gidince Hanon 51 noyu bir süre çekiçledim.

Yemekte bizim kulübenin kaldırılması karşı masaların da diline düştü. Üzüldüğünü söyleyenler oldu. Nebahat'ın söze karışmamasını yadırgamadım. Ötekilerin üzüntüleri de yapay, söz olsun diye konuşulmuş lâfıgüzaf kabilinden sözlerdi.

Nebahat'ın grubuyla çalışmamızın gününü düşünerek salona gittim. Salondaki listeye bakarken Ömer geldi, çalışma yerine birlikte gittik. Gittiğimiz derslik, Nebahat'ın sınıfınınmış. Nebahat bizi karşıladı. Gireceğimiz derslik boş sandım, o denli sessizdi. İlk aklıma gelen Abdullah Özkucur'un emanet grubuydu. Ömer'le uyguladığımız programı bu grupla hazırlamıştık. Kusursuz tekrarladık. Ömer iki mandolin eksersizi hazırlamış, onları tahtaya yazdı. İki kez kendisi çaldı, sonra gruba çaldırdı. Nebahat dışarı çıkmıştı. Dışarı çıkınca bekler gibi algılayıp sevindim. Bu cumartesimizin son olacağını söyledim. Nebahat benim son sözümü beğenmedi:

-Niçin son olsun? diye sordu. Kem kümle geçiştirmeye çalıştımsa da o:

-Belli zamanlarda ben izin alabilirim. Okul Müdürü teyzemleri tanıyor. Okula gelecek yükler için vagon tahsislerinde eniştemden ricada bulunuyor.

Benim bildiğim Nebahat, Müdür Rauf İnan'dan çok çekiniyordu. Oysa şimdi çok olumlu konuşuyor. Bu bir teselli de olabilir. Her ne ise benim için hiç değilse şimdilik sevindirici bir durum. Konserlere gelmesini söyledim. Nebahat güzel düşünmüş:

-Bölümünüze kızlar gelirse, konserlere de gelebilirim! deyince rahatladım. Zil sesiyle birlikte içerden de sesler gelince dersliğe girdim. Çalışmalarımızın Cumhuriyet Bayramına dek süreceğini söyledim. Öğrenciler sevindiler, alkışlar arasında derslikten çıktık.

Ömer çok neşeli, öğrencilerin sevinçlerini paylaşıyor. Bizim bölümün bir üyesi olduğunu duyumsamış durumda. Ben de böyle bir yardımcıyla karşılaştığıma seviniyorum. Ömer olmasaydı, sanırım çok sıkıntı çekecektim.

Salona dönünce bir süre bunları düşündüm. Öztekin Öğretmenin beni olduğumdan çok övmesinin nedenini anlar gibi oldum. İnsanlar, ne denli çalışkan olursa olsun bir yerde bunalıyorlar. İşte burada, az da olsa yardıma yetişenler, onların gözünde kurtarıcı oluyor. Öztekin Öğretmen de sırtında akordiyon, her müzik olayında hazır oluyordu. Akordiyon çalışım onu bu dertten kurtardı. Çoktandır akordiyona dokunmuyor bile.

Salona dönünce kendimi yokladım; Nebahat, olayı önemsemeye başladı. Konser işini, kendi açısından inandırıcı bir nedene dayamış. Bu çok olumlu bir adım. Rauf İnan için söylediği ise ilgimi çekti. Salt ilgimi çekmesi değil beni insafa da çağırdı. Adamcağız okulun işlerini yürütmek için nelere başvuruyor. Okulunda çalışan bir öğretmenin, Tren yollarında çalışan akrabasını duyunca ondan yardım istiyor. Bunun ne anlama geldiğini yıllar önce öğrenmiştim. Kepirtepe’de inşaatlar sürerken gerekli kereste parası okula gönderilmemiş, kerestenin Çanakkale yöresindeki Orman işletmelerinden getirtilmesi salık verilmişti. Hamdi Bağ Öğretmenimiz bu için gitmiş, yeterli keresteyi ayırtmıştı. Ancak ayrılan kerestenin okula gelmesi büyük sorun olmuştu. Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, nakliyenin ucuz olması için D.D. Yollarını öneriyordu. Bu önerisinde uzun süre direndi. Oysa Çanakkale ile ilçelerinde D.D. Yolu yoktu. Olay, işlerin çok gecikmesine neden olmuştu. Müdür Rauf İnan'ın bu çabasını övgüye değer bulduğum bundandı. İşi üst yetkililere bıraksa kim bilir ne mantıksız önerilerle karşılaşacaktır.

Bugün, akşam çalışması yok, çalışma grubu izinli. “Uzun bir zaman!” deyip piyanoya oturdum. Hazırladığım listeyi piyano kapağına takıp baştan sona bir kez sıraladım. 20 parça. Parçalar, 5 dakika ile 30 dakika arasında sıralanıyor. Aralıksız çalınırsa 2 saat 10 dakika sürüyor. Uzunca bir konser programı. Konserler genellikle bir buçuk saat sürüyor. Arada, on dakikalık bir duraklama da oluyor. Operalarla tiyatro oyunları da böyle. Bu süre tüm uygar ülkelerde böyleymiş. Mahir Canova Öğretmenin söylediğine göre yalnız Çin geleneksel tiyatrolarında bu zaman çok uzatılırmış. O nedenle tiyatroya gidenler yanlarına yiyecek de götürüyormuş. Mahir Canova öğretmen bunu anlatınca arkadaşlar sormuştu:

-Nasıl yemek, tencere tava yemeği mi, yoksa kuru yiyecekler mi? Mahir Öğretmen gülmüş:

-Bana ne soruyorsunuz? Şunun şurası iki adım yer, gidin bir gün kendiniz görün! demişti.

***

Ezberden çaldığım parçalar:

Beethoven-Tarla Faresi(Mulmertier), Für Elise, Menuett, Ay Işığı Sonatı 2 bölüm. Patetik sonat, son bölüm. Clementi-Do majör sonat, Diabelli- Rondo, Robert Schumann- Atlı, Choral, Rüya, Mozart- Arya (Zerlina), Serenad (Don Juan) Sonat kv. 331, sonat kv. 545, Schubert-Serenad, Moments Musicaux, Bach-Musette 1, Musette 2, Wachet auf. Notasına bakarak çaldıklarımı saymıyorum. Haydn 49-50 sonatları çaldım ama sonradan tekrarlamadığım için ezberlemedim. Beethoven Ay Işığı son bölüm ile Patetik girişi de pek sevimli gelmediği için onları önümüzdeki günlere bıraktım. Onlara başlayınca ötekilere bir süre ara vereceğim.

Akşam yemeğine gecikerek gittim. Öğretmen masaları boş. Bizimkiler heyecanlı heyecanlı konuşuyordu. Baktım kalabalıklaşmışlar. Fahri Yücel, Mehmet Yelaldı, Şerif Yalman. Üçü de bizim bölümden. Ötekiler de sevdiğim kimseler ama Fahri Yücel'i çok merak ediyordum. Geldi, birlikte mandolin konseri izledik sabah kalkığımda yoktu. Olayı biliyorum ama yarım biliyorum, ben uyurken nasıl oldu da gitti? Genel Müdür niçin onu alıp götürdü? Olayı o zaman anlattığımda Ekrem beni paylayarak:

-İşin gerçek yüzünü bizden saklıyorsun! demişti. Oysa ben de bir şey bilmiyordum. Hemen bunu öğrenmek istedim. Fahri Yücel'e anlatmasını söyledim. Arkadaşlar da dikkatle beklediler. Fahri Yücel:

-Konserden sonra yatınca uyuyamadım. Herkes uyumuştu. Ben öyle sandım, salona çıktım. Karanlıktı. Bir de ne göreyim, Genel Müdür karanlıkta sigara içiyor. Beni görünce yanına çağırarak:

-Gündüz konuştuk ama konuşmamız yarım kalmıştı, gel otur da şunu bana bir daha anlat! dedi. Ben de olayı ayrıntılarına dek anlattım.

Olayın aslı şuydu. Eskişehir Milli Eğitim Müdürü adam kayırıyor. Örneğin, kendisine yakın iki İlköğretim Müfettişini düpedüz koruyor. Adamlar, okul yapımlarıyla, hatta tümden köy okullarıyla ilgilenmiyorlar. Bölgedeki öğretmenler bunlardan şikâyetçi ama kime dert yansınlar? Milli Eğitim Müdürü çok pişkin, Vali'yi de elinin içine almış. Okul yapımlarıyla ilgili bir işte ben direndim. Enstitü Müdürü Osman Ülkümen beni çağırdı, çok yumuşak davrandı, benim düşüncemi öğrendi. Ben gerekirse olayı, Genel Müdürümüze, Milli Eğitim Bakanımıza dek götüreceğimi söyledim. Bir hafta geçti geçmedi, Enstitü Müdürü Osman Ülkümen bana bir pusula yazdı:

-Okul Müdürünüz Rauf İnan, seni ivedi olarak bekliyor. Bunu duyunca sevindim. Öncelikle müzik çalışmaları için ihtiyaç duyulmuş olacağını düşünerek geldim. Gelir gelmez de Müdür Rauf İnan'a gittim. Müdür, geldiğime sevindiğini söyledi. Uygun bir zamanda konuşalım! deyip beni savuşturdu. Siz de gördünüz, üç dört gün buralarda pinekledim. (Beni göstererek) Sen, beni bir gece konserine götürdün. Doğrusu bilmeden gitmiştim; Genel Müdürümüzün davetiymiş, evine gittik birlikte yemek yedik, birlikte mandolin konseri izledik. Kesinlikle durumu ona yansıtmak niyetim yoktu. Bir rastlantı, gece karşılaşınca sordu, anlattım. Anlattığımda bana hiç bir söz söylemedi:

-Haydi biz de yatalım; “Sabah ola hayır ola!” deyip ayrıldı. Rahatlamıştım, yatar yatmaz uyudum. Kendimi rüyada sanıyordum, Genel Müdürün beni uykudan uyandırması önce beni şaşırttı. Kendimi çabuk topladım. Topladım ama, Eskişehir yoluna çıkmıştık. Yolda hemen hemen hiç konuşmadık. Doğrudan Milli Eğitim Müdürlüğüne birlikte gittik. Olayın iç yüzünü bildiğim için bir çıngar bekliyordum. Oysa Genel Müdür, Enstitüyü ziyarete geldiğini, arkadaş olarak yanında beni getirdiğini söyledi. Riyakâr müdür kalkıp benim elimi sıktı, daha önce hiç görmemiş gibi ortadan lâflar etti. Tüm stajyer arkadaşlardan memnun kaldığını söyledi. Genel Müdür bana teşekkür etti, “Enstitü'ye Müdür Beyle birlikte gideriz, seni işinden alakoymayayım!” deyip elimi sıktı. Ondan sonra da bana Eskişehir’de kimse yan bakmadı.

Ekrem güldü.

-Senin defterin bir yanı açık, bakalım burada neler yazılacak? Fahri Yücel:

-Bundan bir ders aldım, çok üzüldüm sonra da neden üzüldüğüme üzüldüm. Bir daha üzülmek niyetinde değilim. Biz burada hayal kuruyoruz, dışımızdakiler kendi hesapları peşinde. Mehmet Yelaldı söze katıldı:

-Ya ne sanıyordun? Senin başına gelen bizim de başımızdan geçti.

Birlikte kalkıp yatakhaneye gittik. Yatakhanede onlar bir küme olarak yakın yataklarında uzun uzun konuştular. Hüsnü ile ben de bir süre uzaktan dinledik. Gerçek yatağımda erkenden uyudum.

 

29 Eylül 1944 Cuma

 

Enver Ötnü, telaşlı telaşlı “Enişte kalk!” dedi. Sesi önce yadırgar gibi oldum ama gene de kalktım. Enver'in güldüğünü görünce toparlandım. Oyun alanında bir sınıf vardı. Sıtkı Şanoğlu, tüm öğrencileri yürüyüşe çıkarmış. Efe ile hemşerisi Enver Ötnü önce bir gösteri yaptılar. Enver iki öğrenci seçip onlara da gösterdi. Bu kez de Enver öğrencilerin aralarına girdi. Efe ortada Enver arada, ara ara uyarılar yaparak dura başlaya saati geçirdik. Paydos ederken Rauf İnan geldi. Gülerek:

-Efelerinizi azalttık. Cumhuriyet Bayramında tüm liseler 19 Mayıs Stadı törenlerine katılıyor, biz neden katılmayalım? diye sordu. Arkasından da müracaat ettiklerini, kabul göreceklerini umut ettiğini söyledi.

Akşam Fahri’nin anlattığı müdür bu olamaz diye düşündüm. Ağzından tam anlamıyla bal akıyordu.

Yemekte, Yelaldı, gibi Şerif de keman çalışamadığını, salt biraz çalışmak için erken geldiklerini söylediler. Onlar konuşurken ben de Bella ile konuşmamın yarım kaldığını bundan sonra da zor konuşacağımı düşündüm. Belki kızlar gelince hemen derslere başlarsalar, o zaman plâk, pikap aracılığıyla konuşabileceğimi düşündüm.

Hep birlikte salona indik, Öztekin Öğretmen geldi, arkadaşları görünce oldukça neşeli bir karşılama yaptı. Arkasından da masasına oturarak uzun uzun konuştu. Beni övmeyi de unutmadı. Önümüzdeki çalışma yılı için düşündüklerini anlattı. Anlattıklarında hemen hemen hiç bir yenilik yoktu. Tek değişiklik, gece konserlerine gideceğimizdi. O da olursa, dışardan gelen ünlü solistlerin konserleri için verilmiş bir söz. Öztekin Öğretmen gidince arkadaşlar kemanlara sarıldı. Sanki bu salonda keman çalarken piyanoya hiç oturmamış gibi yadırgadım. Hanon'u alıp alt odaya gittim. Az sonra Şerif geldi:

-Keman sesinde çalışamıyorum, piyano sesi başka deyip yayını çekmeye başladı. Duymamaya çalışarak bir süre çalıştım. O bir süre, öğle paydosuna dek uzadı.

Hep birlikte yemeğe gittik. Öğretmen masası doluydu. Saymadım ama on kişi kadar vardı. Bizim masa henüz dokuz kişiydi. Nazif Balcıoğlu Öğretmen takıldı:

-Bizim kadar oldunuz! Ekrem:

-Estafurullah, sizin kadar olmamız için bu masalarda daha yıllarca oturmamız gerekecek! Bu kez de Cemil Toygar Öğretmen:

-Sayısal çokluk kastedildi! diye açıklama yaptı. Bizim masadakilerden birileri bu tür konuşmaları ciddi bulmadı, eski masalarımıza geçmeyi önerdi. Eski masalarımız, öğretmenlerden oldukça uzaktı. Aramızda tartışma çıktı. Ekrem kızdı ama belli etmemeye çalıştı. Bir ara da:

-Siz keçi şeyi gibi insanlardan hep ayrı mı kalacaksınız? diye sordu. Herkes güldü. Söz kimin için söylenmişti? Kimse oralı olmadı. Gülmeler Ekrem'in sözüneydi. “Keçi şeyi!” söylemi güldürücü bulunmuştu. Süleyman Adıyaman doğruladı:

-Halkımız onu çekinmeden söyler:

-Keçi boku! Ekrem direndi:

-Halkımızın her söylediğini söylemek zorunda mıyız? Halkımız akşam sabah birbirinin anasına küfrediyor. Çocuklara bile ilk öğretilen sözler küfürlü. Biz bunları olduğu gibi mi kabul edeceğiz, yoksa bu çirkinlikleri ortadan mı kaldıracağız? Ortayı bulma yarışı başladı:

-Şaka, şaka, şaka!

Yemekten sonra kitaplıkta Ömer'i bekledim. Sıra Ziya Kaplan Öğretmenin grubundaydı. Bu grup da beğendiğim bir grup. Ömer durumu iyi kavradı, mandolinlerin akordunu dinleyip gerekli uyarıları yapınca tahtaya çocukların isteğine göre bir marş, iki ya da üç şarkı ile iki türkünün adını tahtaya yazıyor. Genellikle Ziraat Marşı isteniyor. Kimi kez mandolin çalışması öne alınıyor. Bugün de öyle yapıldı. 20 dakika mandolin çalışması yapıldı. Son 20 dakika sözlü çalışmaya ayrıldı. Mandolin çalışmasını Ömer üslendi. Hem yönetiyor hem de çalıyor. Onun çalışı öğrencileri etkiliyor. Yeni mezun bir ağabeylerinin başarısı kendileri için bir ölçü oluyor. İçten içten :

-Ben neden öyle olmayayım? sorusu kafalarında sanırım oluşuyor. Sözlü bölümde ben akordiyonu olabildiğince körüklüyorum. Bu da öğrenciler için bir özenme sayılabilir. Özellikle baslara basışımı dikkatle izliyorlar. Ziraat Marşı'nı tek olarak akordiyonla çalmamı istediler. Şarkılardan, türkülerden isteyip istemediklerini sordum. Menekşe'yi istediler. Ondan sonra ben de Weber'in Avcılar'ını çaldım. Çok ritmik bir parça. Ne olduğunu sordular. Ben de fırsatı kaçırmadım:

-Bir yıl önce Kepirtepe Köy Enstitüsü'nde öğrenci olduğumu, son sınıftayken öğretmenimizin bize bu şarkıyı öğrettiğini anlattım. Sözlerini istediler. Gelecek derslerde öğretebileceğimi söyledim. Çalışma sonunda çıkarken Ziya Kaplan Öğretmen'in beklediğini görünce grubun neden düzenli olduğunu bir kez daha değerlendirdim. Tutarlı tavırları olan öğretmenlerin grupları açık açık belli oluyor. Yemek masalarında dır dır edenlerin öğrencileri de öylesi dırdırcı olarak yetişiyor.

Salona dönerken istemeye istemeye kitaplığa uğradım. Bella kitaplıktaydı. Nasıl oldu? “Kovdun mu yoksa onları?” dedim. Bella güldü:

-Ayaklarımın ucuna basa basa kapıya dek geldim. İçerde kimse olmayınca girip kitapları ortaya yığdım; az sonra geldiler. Birisi;" Kolay gelsin!" dedi. Ben de Sabahattin Öğretmenin:

- Kitap kayıtların bir an önce çıkar! dediğini söyledim. "Kolay gelsin!" diyen ötekine:

-Gel, başka yere gidelim, rahatsız etmeyelim dedi. Dönüp gittiler! Bella neşeli neşeli güldü. Sonra da sordu:

-Yaptığım, dürüstlük sayılmaz değil mi? "Dürüstlük!” dedim, arkasından da sözümü kanıtlamak için açıklama yaptım:

-Orası senin iş yerin. Sana orada bir görev verilmiş. Gelenler oradan kitap alıp okumuyor. Bir ağaç gölgesinde bile yapabilecekleri çalışmayı senin iş yerinde yapıyorlar. Önce onların yaptığını sorgulamak gerekir. Gittiklerine göre onlar da yaptıklarının dürüstlük olmadığını kabul etmişler. Bella sevindi. Yarın Ankara'ya gidip gitmeyeceğimi sordu. Gideceğimi söyleyince ablasına uğramamı, çok rahat olduğunu söylememi istedi. Sözlerini aynen söyleyeceğime söz verdim. Ancak sahiden rahat olup olmadığını sordum.

-Yapmak istediklerimi yapmak için burasını uygun bulmuştum. Atanmam için çok uğraşıldı. Şimdi nasıl dönüş yaparım? Burada kalmak için başka nedenler de var. Bana destek olacak insanların olduğuna inanıyorum. Sayıları az da olsa onlar bana güç veriyor. Ben sana çok alıştım. Senin arkadaşlarından da senin gibilerin olacağını umut ediyorum. Öğrencilerim de olacak! Gözlerime bakarak elini yumruklayıp işaret parmağını burnuma uzatarak:

-Bana kızıp sırtını çevirmeyeceksin değil mi? Arkadaşlığımız sürecek değil mi? Bella bunu söyleyince birden dizlerim çözülür gibi oldu, ayaklarım karıncalandı. Gözlerim doldu, az kalsın ağlayacaktım. Sesimin bile kısıldığını anladım. Başımı sallayarak:

-Senin arkadaşlığın benim için çok önemli, sana asla sırt çeviremem, bu benim için bir dürüstlük ölçüsü olacak! Bella gülümsedi, filmlerde gördüğümüz bayanlar gibi iki eliyle eteklerini tutarak çöker gibi yaptı. Anladığım kadarıyla bu ona göre bir sevgi-saygı selâmıydı. Ablasına selâm söyledi:

-Fırsat bulursan bu konuşmamızı abloşa söyle o buna çok sevinecektir! dedi. Abloş sözüne takıldım. Dora Abla, sevilen sayılan biri, genç şairler, çeviri işlerinden ondan yardım istiyormuş. Onu ilk gördüğümden beri saygı duyuyordum. Bella'nın ablası olduğunu çok sonraları öğrendim. Yılbaşından sonra oradan kitap almaya başlamıştım. İkinci ya da üçüncü alışımda beni tanıdığını söyleyip aldığım kitapları yazmadığını söylemişti. Hem bunları düşündüm hem de Bella’yı. Bella'nın çok sıkıldığını anladım. Zaten bunu bekliyordum. Bella yirmi yaşıyla övünüp büyüklük taslıyor ama, ruhen çocuk. Evinden kalabalık ailesinden ilk kez ayrılıyor.

Köyde, çobanlıktan gelen ben bile sıkıldığıma göre o buraya nasıl ayak uydurur? Sabahattin Öğretmeni düşündüm. Bu, onun düşüncesi. Sabahattin Öğretmen, kendi kız kardeşini de buraya getirmiş, mimar. Mimar ama burada inşaat işleriyle uğraşıyor. Ayağında postallar, Sili Ustayla binadan binaya dolaşıyor. Bella postal giymeyecek ama yapacağı iş gereği çok değişik giyinecek. Onun çalışma alanı bile buradakilerin çoğuna ters gelecek. Bakanımız Hasan Ali Yücel, bizim bölümün asıl görevinin Atatürk'ün özlemini duyduğu Batı sanat değerlerinin köylerimize dek iletilmesi olduğunu söylemişti. Kumaş elbise giyilmesini yasaklayan yöneticiler Ritmik dansı sever mi? Salt yöneticiler değil, Kepirtepe'de kendi arkadaşlarımız zeybek oynadığımız için bizi yermişlerdi. Onların çoğu şimdi buradalar. Merak ediyorum, onların gittikleri Enstitülerde her sabah saat altıda ya da yedide öğrencilerin zeybek oynadıklarını görünce yürekleri cızlıyor mu?

Bella beni hem duygulandırdı hem düşündürdü hem de dikkatimi çekti. Gelecekte, onu şimdi üzen tavırların benzerleri bizim karşımız da çıkacak. Örneğin benim ucuzca atlattığım davulla akordiyon çalma olayı tümden geçmiş değil. Kızılçullu Köy Enstitüsü Müdürü Hamdi Kalas gibi kalaslar, Aksu ya da Akçadağ'da pekala olabilir. Oradaki müzik öğretmeni ne yapabilir ki? Kalaslar adama davul bile çaldırır. "Davul müzik aleti değil mi, çal!" derse öğretmen ne yapsın? Adam, Milli Eğitim Bakanlığında yetkili, Hasanoğlan Köy Enstitüsü temeli atılırken İlköğretim Genel Müdürü yerine Bakanlığı temsilen geldiğinde bayrak taşıyan kasketli arkadaşımız Hüseyin Serin'in başındaki kasketi göstererek "Bu ne böyle bunu neden takıyorsun!" diyerek paylamıştı. Oysa o kasketleri bize okulumuz vermişti. Okulun verdiği kasket için öğrenci paylayan yönetici kimin düşüncesini temsil ediyordu? Bu yıl da Rauf İnan Müdür olarak gelince önce Yüksek Bölümün giysilerine takıldı. Benim ceketimin kemerinden tutup koparacağını söylemişti. Olay Bakanımız Hasan Ali Yücel'e yansıtıldı, sanırım bir zılgıt yedi. Yedi ki, kedi gibi sustu. Demek adamlar bir genel ilkeye göre değil karineye göre yöneticilik yapıyorlar.

Oldukça efkârlı olarak salona gittim. Çalışamayacağımı biliyordum. Salonda kimse yoktu. Şaşırdım. Hani çalışmayı özlemişlerdi? Piyanoya oturup bir güzel çalıştım. Bir yandan da “şimdi gelen olur!” kaygısını taşıdım. Bu kaygı hep sürecek. Geçirdiğim bu üç aylık özgürlük belki de son şansım. Gelecek yıl düşüm gerçekleşmezse ancak öğretmen olunca tek başıma kalacağım. O zaman da piyanosuz bir yere düşersem işte felâket o zaman olacak. Hanon 51 oldukça pişti. Birden üstümdeki karamsarlık geçti. Neden öyle düşündüğüme şaştım. Az önce de piyanoya kaygı içinde oturmuştum. Oysa kimse gelmedi, dilediğimce çalıştım. Ders yılı içinde de böylesi fırsatları kaçırmazsam gene dilediğime kavuşurum. Yeter ki fırsatları kollayıp boşa geçirmeyeyim!

Piyanodan kalkarken Mehmet Yelaldı geldi. Rahat piyano çalışıp çalışmadığımı sordu. Kendi gerçeğimi anlattım. Arkasından da bestecisini söylemeden Bach musette'leri çaldım. Mehmet Yelaldı keman çalıyor ama tüm sesleri değerlendirmekte oldukça usta. Bach'ı çok sevdiğini söyledi. Bu kez de Wachet auf'u çaldım. Alkışladı. Küçük bir de dedikodu kapısı araladı:

-Geçen yıl burada kalan Hüseyin Çakar, Bölüm Başkanımızla kontur gidince rahat çalışamamıştı. Sen, onun suyunu bulandırmadan zamanını iyi değerlendirmişe benziyorsun! dedi. Bölüm Başkanı Öztekin Öğretmenin olağanüstü iyi bir insan olduğunu, çalışanı sevdiğini anlattım. Yalnız kaldıkça konuştuklarımızı, Müdür Rauf İnan'a karşı beni nasıl koruduğunu anlattım.

Birlikte yemeğe gittik.

Öğretmen masası tümden boştu. Bizimkiler, köyde açılan yeni kahveye gidip tavla, pişti oynamışlar. Rıza Dönmez yanımda oturuyordu. Tavla ya da pişti bilip bilmediğini sordum. Üzüntülü bir sesle bilmediğini, kahveye de arkadaşların ısrarıyla gittiğini söyledi. Bizim bölümden Fahri Yücel'le Şerif Yalman'ın tavla oynamalarına şaştım. Şerif, bakışımdan anlamış olacak sormadan anlattı. Gittikleri yerlerde hep bu sorulmuş:

-Tavla oynayalım mı? Soranlar kim? Öğretmen, Maarif Memuru, Müfettiş! Onlar da buna uymuş, sıkılmadan vakit geçirmişler.

Yemekten kalkarken büyükçe bir grupla karşılaştık. Öğrenci Başkanımız Hüseyin Atmaca'nın da aralarında olduğu on kişilik bir grup. Bizim bölümden Mehmet Ünver, Ali Kuş, Kadir Pekgöz, Abdullah Erçetin, Abdullah Ön, Mehmet Zeybek, son sınıflardan Rüstem Gündüz, Hüseyin Sezgin, Galip Şahin.

Mehmet Zeybek piyano öğrencisi, zaman ortağım. Gene de gelmesine sevindim. İki yıldır halâ Beringer metodu içinde. Çalışırsa, piyanonun biri onu bekliyor. Hemşerim Kadir Pekgöz oldukça neşeli boynuma sarıldı. Abdullah Erçetin yanında çekingen bir merhabalaşma yaptık. Anladım ki arkadaş kendini haklı buluyor. Kepirtepe'den geldiğimiz ilk günden başlayarak Ankara'ya indiğimiz günler benim takım elbiselerimden birini giydi. Öyle ki, konservatuvarda bizi gören eski müzik öğretmenimiz bir gün bana üstümdeki ceketi göstererek “Bu sesin mi yoksa arkadaşının ceketini mi giyiniyorsun?” diye sormuştu. Arkadaş staja giderken de takım elbisemi isteyince razı olmadım. “Küserse küssün!” deyip geçtim. Şimdi de üzülmüyorum. İçimden:

-Al benden de o kadar! deyip geçtim.

Daha önce gelmiş olanların Hüseyin Atmaca'ya yaklaşımları, öteki konuşmaları gölgeledi. Süleyman Adıyaman açıldı. Atmaca ile hemşeriymiş, hemen dert yandı. Çalışacak yer bulamıyormuş. Enver Ötnü:

-Kaçacak sığıntı arıyor! dedi. Rıza Dönmez savunma yaptı:

-Çalışmak suç mu?

-Suç olsa biz yapmayız!

Hüseyin Atmaca orta bulucu, ellerini şaplatıp konuyu değiştirdi. "Sabah ola hayır ola! Bunları hallederiz!”

Hep birlikte yatakhaneye gittik. Yeni gelenler yataklarını hazırladı, dereden tepeden konuşmalar yat ziliyle kesildi. Rüstem Gündüz köşedeki yatağından sesini duyurdu:

-Bu sesi özlemiştim!

Yatınca oldukça kargaşalı geçen günümün olaylarını bir kez daha yaşarca sıraladım. Güzel Bella, hiç de yakışmayan bir ortamda kendini kanıtlamak için kıvranıyor. Enver Ötnü, Ahmet Emin Yalman'a neler anlatmış. oysa şimdilerde o dediklerinden çok uzaklarda. Gitti, gördü geldi. Orada söylediklerini unutmuş olsa gerek, işin gırgırında. Görüp yaşadıklarını bir yana itmiş, neşeli neşeli oyunlara katılıyor, Çakı Efe ile Efelik oynuyor. Müziksever arkadaşlar, gelir gelmez kemanlara sarıldılarsa da bir süre sonra kayboldular. Az önce gelenlerin de ilk sözleri:

-Çalışamadık, dersler başlayana dek eksiklerimizi tamamlamak istiyoruz!

Bakıp göreceğiz, hangi eksikliklerini nasıl tamamlayacaklar?

 

30 Eylül 1944 Cumartesi

 

Yatınca eleştirel gözle baktığım Enver Ötnü "Enişte kalk!" deyip beni dürtükledi. O gelmeseydi sanırım ilk kez görevimi aksatacaktım. Çakı Efe yattığım yeri bilmiyordu, beni Kulübede aratacaktı. Enver'e teşekkür ettim. Bunu söyleyince de Enver:

-Enişte hiç merek etme, parasız pulsuz ben seni her sabah kaldırırım. Erkenciliğinin nedenini sordum. Aşık olduğunu söyledi. İnanmadım:

- Ben de aşıkım ama, bak, uyuyup kalıyorum! dedim. Enver güldü:

-Sen uyuyan aşıklardansın. Aşıklar çeşit çeşittir: Uyuyan aşıklar, uyuyamayan aşıklar, seven aşıklar, nefret eden aşıklar diye grup grup aşık vardır.

Karşıdan Çakı Efe geliyordu, Enver onu göstererek:

-Bak işte bu da şaşkın aşık, çoluk çocuğunu Bergama'da bırakmış burada Efelik yapıyor. Başka ne diyebilirim böylesine? Güldüğümü gören Çakı Efe, neye güldüğümü sordu. Oyuna tek sınıf gelmişti; onları gösterip rahat olduğumuzu söyledim. Enver, muhatap olmadı, Kozak Zeybeğini çalmamı istedi. Çalınca, bir kaç figür gösterdi. Çakı Efe ona katıldı. Öğrenciler dikkatle Enver'i izlediler. Sahiden Enver, istediği Zeybek oyununu iki oyunda oynanır duruma getirmeyi başardı. Oyuncuların az olmasının da payı olmakla birlikte Enver'in atak tutumu gerçek başarıyı sağlamıştı. Enver, bunun ayırdında; oyun sonunda bana sordu:

-Enişte Nasılım? Ben de:

-İyisin! dedim. Çakı Efe'ye sordu. Çakı efe, kendine yondu:

-Seni iyi yetiştirmişim! Enver bir:

-Ya! çekti.

Kahvaltıda bize ayrılan iki masa da dolmuştu. Gelen boş yerleri doldurduğundan karışık bir durum olmuştu. Geç kalmamak için hızlı bir kaç lokma atıştırıp kalktım. Asıl kaygım şimdi başlamıştı. Dün hiç görmediğim Nebahat sahiden gelecek mi? Durağa vesvese içinde indim. Arkadaşlardan Ankara'ya gelenler olursa onları nasıl atlatacağımı da düşündüm. Tren durağa inerken Nebahat geldi. Binince benim gibi kaygılandığını anlattı. Beni birileriyle birlikte görürse geri dönmeyi tasarladığını söyledi. Ağır gelişinin nedeni biraz da buymuş. Bunları söyleyince içim rahatladı. Bugün, bayramda görüşemediği teyzesine geçmiş bayram ziyaretine gidiyormuş. Onun için izin almış. Çok rahat. Benimle konservatuvara gelmeyeceğini, beni Etimesgut'ta bekleyeceği saati kendi söyledi. Bunları çok önemli saydım. Beraberliğimizi istiyor ki böylesi ayrıntıları düşünüyor. Arkadaşların gelişine üzülüp üzülmediğimi sordu. Üzüldüm ama bunu söylemeyi gereksiz buldum. Çok doğal bir durum. Buna üzülmeyi tutarsızlık bulduğumdan rahat rahat, olağan saydığımı, bir süre uzak kalışımızın çok önemli olmadığını, çocuk olmadığımızı, sabırsız aşık rolü yapmamızın anlamı olmadığını anlattım. Arkasından Enver'in sabahki şaka sözlerini biraz daha süsleyerek aktardım:

-Tüm gençlerin yaşam hazırlığı için düşünceleri olduğunu, bunların kimileri kendilerini düşlere kaptırdığı için acı çektikleri, mantıklı davrananlarınsa başarılı bir yuva kurduklarını anlattım. Nebahat kulağıma eğilerek:

-İlk fırsatta öp beni! dedi. Şaşırdım. Şaka mı ediyordu? Kendimi toparladım:

-Sen beni daha yeni tanıyorsun. Sana karşı kapalı bir yanım olmayacak, duygularımızla değil mantığımızla bir yuva kurup mutlu olacağız. Sen de buna hazır olduğun zaman seni öpeceğim.

Nebahat elimi tuttu, teşekkür etti. Cebeci’de indim. Konservatuvara dek serhoş gibiydim. Konservatuvar kapısından girerken kapıcı Faik Öğretmenin üst odada olduğunu söyledi. Yanında kimse olup olmadığını sordum. Kapıcı:

-Faik Bey bugün erken geldi. Senin için; “Gelince oraya gelsin!” dedi. Odayı biliyorum, merdivenleri tırmanırken kendimi toparladım. Kapıyı vurdum ama piyano sesinden duyulması olası değildi, kapıyı açıp girdim. Faik Öğretmen, gözleri karşılarda, bedeniyle başına daire çizdirir gibi hareket ederek kendi bestesini çalıyordu. Yeni düzeltmeler yaptığını daha önce söylemişti. Beni gördü, gülümsedi. Geri çekildim. Az sonra kadans yapıp ellerini kaldırdı. Bana döndü, “Hoşgeldin!” dedi. Arkasından da:

-Tebdil-i mekânda ferahlık var! derler. Çok doğru, evde de piyano var ama nedense her zaman orada, buradaki zevki almıyorum. Bugün de öyle oldu, erkenden kalkıp buraya geldim!

Faik Öğretmen okul durumunu sordu. Arkadaşların gelmeye başladığını söyledim. Faik Öğretmen elini ağzına dayayarak:

-Benden duymuş olma, bize yazı yazdılar, dersler 6 Kasım 1944 Pazartesi günü başlayacak. O halde sizi neden erken topluyorlar? Bu işte bir iş var! deyip güldü. Bu aralarda bir uğrayacağını söyleyip beni piyanoya oturttu. Hanon çalışıp çalışmadığımı sordu. Çalıştığımı söyleyince, do majör gam yaptırdı. Gamı önce iki oktav sonra üç daha sonra dört oktava çıkarttı. Bu kez de kromatik gamlar yaptım. Bir diyezli (Sol maj.), iki diyezli (re maj.), üç diyezli (la maj.), dört diyezli (mi maj.) gamlar, kromatik gamlar yaptırdı. Arkasından minörlere geçtik Onları da pürüzsüz sıralayınca Faik Öğretmen çok neşelendi:

-İbrahim, sen piyanoya böyle çalışınca ben bazan üzülüyorum. Biliyorsun ben piyano öğretmeni değil armoni öğretmeniyim. Sen benim dersimde bu başarıyı neden tutturmuyorsun? Bak, sözüme dikkat et; tutturamıyorsun demiyorum, bastıra bastıra tutturmuyorsun! diyorum. Çünkü piyanoya verdiğin önemi armoniye vermiyorsun. Piyanodaki dostluğumuz uzun sürmeyecek bu yıl olmasa bile gelecek yıl bir piyano öğretmeni gelince, o çalışkan İbrahim benim elimden uçacak. Elimde benim dersimi önemsemeyen İbrahim kalacak. O zaman da böyle dost olacak mıyız bilmem Ancak darılmak olmasın, biraz olsun sezmişsindir ben, dersime canıgönülden sarılmayanlarla pek dostluk kurmam. O türleriyle yıldızlarımız bir türlü barışık olmazdı. İstersen bir ön anlaşma yapalım; bu yıl armoni biraz canlansın!

Faik Canselen Öğretmen beni tam anlamıyla köşeye sıkıştırdı. Haklıydı, şimdiye dek bunu söylememesi de beni düşündürüyordu. Utana sıkıla söz verdim. Faik Öğretmen:

-Haydi bakalım, geç kaldık sayılmaz. İki sene, senin gayretinle dört seneye çıkabilir. Biliyor musun, sen piyanoyu bire üç çıkardın! Gel şimdi gürültülü müziklerden biraz uzaklaşıp sakin sakin Chopin çalalım.

Kendi getirdiği notalardan bir tanesini ayırıp çaldı. Normal uzunluğu bir dakikaymış. Küçümser gibi bakmışım herhalde, öğretmen uyardı:

-Sakın sakın, küçümseme, Chopin, piyanonun mücevheridir. Bu bir dakikalık parça, çaldığın zaman anlayacaksın, gerçekten mücevherdir. Bir dene! Teşekkür ettim. Faik Öğretmen, sanırım söylediklerinden alındığımı sezdi. Bu kez de:

-Arkadaşını bir daha getirmedin, ayrılık mı var yoksa konservatuvarı mı beğenmedi? Faik Öğretmenin içtenliğine inandığım için saklamadım:

-Ayrılık yok, olmayacak da, teyzesi var, onun geçmiş bayramını kutlayacak, öğleden sonra buluşacağız. Konservatuvarı çok sevdi, Cumartesi Konserlerine gelecek! Faik Öğretmen:

-Ha şöyle, bir kararlı durum takın. İki sene çabuk geçer. Sakın işi uzatma! Sevgilerimi söyle! dedi.

Konservatuvardan çıkınca nedense sevindim. Nebahat gerçekten konserlere gelir mi? Arkadaşım Halil Dere'yi anımsadım, onunla iyi vakit geçiriyorduk. Nebahat gelince ne olacak? Anafartalar'dan inerken Halil Dere ile Nebahat'ı aynı konserlere götürmeme plânları kuruyordum. O denli ayrıntılara indim ki, Halil Dere, Nebahat'ı kendisinden kıskandığımı bile söylemiş gibi savunmaya kalkıştım. Ulus'a inince Bella'nın selâmı aklıma geldi, Milli Eğitim Bakanlığı Kitaplığına gittim. Dora Abla'nın masasında birileri oturuyordu. Görünüp kitaplık tarafına geçtim. Beyaz kitap dediğimiz yeni çeviriler yığınla duruyordu. Onlara baktım. Çoğu Eski Yunan Klâsikleri, bizim Tiyatro Tarihi derslerinde özetleri okuduğumuz kitaplar. Sofokles-Kral Oidipus, Oidipus Colonos'ta, Antigon. . . Aiskhilos-Agamemnon, Euripides-Alkestis, Medea, Hekabe, Herakles, Elektra. . . . .

Ben kitaplara bakarken Dora Abla seslendi:

-Gel, gittiler! Benden önce kendi sordu:

-Ne yapıyor benim küçük kuşum? Bella'nın iyi olduğunu söyledim. Güldü:

-İnanamıyorum, sen ona büyü falan mı yaptırdın? dedi. Duralar gibi oldum. Çabuk toparlanarak:

-Öğrencilerin gelişi, onu da etkiledi, yeni öğrencilerden on kadarı kızmış, Bella buna çok sevindi, kızları merakla bekliyor! dedim. Haftaya Bella'yı da getirmemi söyledi. Bella'nın beni, iyi bir arkadaş olarak tanıttığını, zaten kendisinin de öyle bildiğini tekrarladı. Paydos zili çaldığı için beni uğurlayıp masasına döndü.

Çıkınca saatin bu denli çabuk geçmesine şaştım. Nebahat'la saat tam 14:00’te İstasyonda buluşmak üzere konuşmuştuk. Koşarca Gar'a indim. Banliyö kalkmak üzereymiş, sevindim. Oturmaya bile gerek duymadan Etimesgut'ta indim. Az sonra Nebahat gülümseyerek geldi. Eniştesi de evdeymiş. Bana:

-Keşke önceden konuşsaydık da birlikte gitseydik. Çok ılıman bir hava vardı. Enişte babamın kafa dengi gibi görünmekle birlikte çok insaflı bir tarafı da vardır. Bugün öyle bir gününe rastladım. Bana:

-Gönlün ne yöne gitmeni istiyorsa o yöne git, mutluluk, zorlamayla sağlanamıyor. "Kendim ettim kendim buldum!" diyebilmek bile zoraki mutluluktan yeğdir! dedi. Onun övütlerine karşılık veremedim. Ancak senin konuşmalarını dinleyecek gibi bir kanıya vardım. Onu ikna edersek, babamı o durdurabilir.

Nebahat, Gazi'de inmemizi istedi. Bira parkına gittik. Çok az insan var. Nebahat oldukça rahat. “Bira içelim mi?” diye sordu. Daha önce tatmış. Ben birayı yıllar önce çocukluğumda içmiştim. Dükkânımızda satılıyordu. Babam İnhisar ürünlerini satma izinlisiydi. Biraları çoğunlukla gençler alıyor. Onları görünce merak edip şişe diplerini yokluyordum. Daha sonraki okul dönemlerinde kaçamak olarak içmiştim. Geçtiğimiz Yılbaşında da iki şişe devirdim.

Masalara bakan gelince iki bira söyledik.

Nebahat, beni sıkıntılı gibi görmüş, bunu söyleyince güldüm:

-Senin yanında sıkılmam söz konusu değil, mutlu olduğumu çevremdekilere duyuramadığım için susuyorum. Sarılıp öpmemek için kendimi zor tutuyorum! Nebahat iyice rahatladı. Etimesgut dersliği iyi onarılmış. İsterse oraya gelebilirmiş. Benim düşüncemi sordu. İkircil bir durumda kaldım. Ya anne babası gelip sürekli baskı yaparsa? Bunu düşündüm ama açıklamadım. Bendeki kuşkuyu ona da aşılayıp direncini azaltmak istemedim. Ancak cumartesi günleri buluşmamızın daha kolay olacağını düşündüğümü söyledim. O da öyle düşünmüşmüş. Biralar geldi, bardak tokuşturduk. Öğle yemeği yememiştim. Nebahat sorunca, doğrusunu söyledim. Büfeye gidip bana sandviç getirdi. Çevremizde insanlar çoğalınca, sinemaya gitmek üzere Ulus'a geçtik.

Yeni Sinemada Operadaki Hayalet oynuyor. Nelson Eddy, güzel sesli aktör. Sinemaya girdik

 

Operadaki Hayalet

Film çoktandır oynamasına karşın dolu. Yola yakın bir yerde oturduk. Güzel müzikler çalıp söylenirken giderek önce kargaşa sonra da korkulu bir havaya dönüştü. Nebahat bir ara çıkmak bile istedi. Ben ağırdan alınca sabretti. Çıkınca önce T.B.M.M. bahçesine sonra da Gençlik Parkına indik. Konuşma konumuz Operadaki Hayalet. Böyle bir olay gerçekte olur mu? Üç Silahşörler, Sefiller, romanlarından anımsadığım Yeraltı tünellerinin böyle olaylarda kullanıldığını okumuştum ama bir bina içinde bu denli kovalamacayı pek akıl işi bulmadım. Bir ara okuldaki kargaşadan, bir ara da gelecekten konuşarak istasyona indik. Trene binince iç beklemediğimiz bir durumla karşılaştık. Halil Dere, Talip Apaydın, Azmi Erdoğan, Mustafa Saatçı, Salih Baydemir, Hasan Üner, Hüseyin Orhan, Rahmi Özdemir daha bir çok arkadaş trende. İlk karşıma çıkan da Halil Dere oldu. Beni uzaktan görmüş, "Özledim öpeceğim!” diyerek geldi. Yanımda Nebahat'ı görünce 180 derece dönüş yaparak bir "Hııı!" çektikten sonra önce Nebahat'a sonra da bana biraz dikçe, durgun bir sesle "Merhaba!" dedi. Nebahat hemen bitişik kompartmandaki bayanların yanına sıkıştı. Çevremi saran arkadaşlar özledikleri Hasanoğlan’ı, Hasanoğlan'a dek sordular. "Kimler geldi, kimler gitti!" Trende izinden dönen Fatma Öğretmen varmış, Nebahat onunla dönünce inandırıcı yalanlarla soruları savuşturdum. Sözde Nebahat, arkadaşını sormak için bana bir tanıdık olarak yaklaşmış. Kendimi arkadaşlara karşı öyle savundum ama kendi sorularıma karşılık bulamadım. Nebahat'la ilişkim, bu koşullar altında gizli kalır mı? Açığa çıkarsa ne olur? Açığa çıktıktan sonra olacak bir anlaşmazlıkta ben arkadaşların gözünde ne durumlara düşerim?

Yemeğe, gelen yeni grupla gittim. Hüseyin Atmaca işe el koymuş, üç dört masa bizim arkadaşlar için hazır. Karşılıklı lâflar atıldı, tartışmalar yapıldı, yüksek sesle konuşanlar susturuldu. "Eski hamam eski tas!" deyimince gene bir araya toplanmaya başladık.

Yattığımda bir hoş oldum. Nebahat'la yakınlaşmış olmama da giderek yabancılaşır gibi oldum. Halil Dere ile yaptığımız şakalaşmaları anımsadıkça Nebahat benden iyice uzaklaştı. Nasıl oldu da ben ona evlenme teklifi yaptım? Bunu Halil Dere duysa gülecek; “Böyle saçmalığı yapmamalıydın!” diye çıkışacaktır. Karmakarışık duygular içinde uyudum.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ