Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

64 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Köy Öğretmenliği mi, Yoksa Köy Enstitüsü Öğretmenliği mi?

 

19 Eylül 1943 Pazar

 

Kadir Pekgöz akşam Halil Basutçu'ya gücenmiş, kalkar kalkmaz onu açtı, bir süre de arkadaşlıktan, hoşgörüden söz etti. Hemşerimin böyle insancıl konuşmasından mutluluk duydum; dilerim bundan sonraki arkadaşlığımız da böyle sürer. Ama ben gene de planımı uygulayacağım. Ancak olayı ortaya tam inandıracak biçimde koyup çekilmeliyim. Arkadaşlar bu yeni durumu kendileri aralarında konuşurken o, kendi kendine aklından geçirsin. Ortaya ben koyarsam bir şeyler sezinleyip düşüncelerini tam olarak açığa vurmaz. Sorunca ben de, şöyle ağız ucuyla:

-Başka bir yol düşünemedim; sevsem de sevmesem de gidip bir kaç yıl kalırım! deyip sözü savuşturmaya kalkışacağım. Bu durumu doğal karşılayıp kendine göre yorumlara kalkışmazsa haksızlık ettiğimi anlayıp ona uymaya çalışacağım. Eğer telaşlanıp bana yol göstermeye kalkarsa haklı olduğumu anlayıp yaptığımdan pişmanlık duymayacağım.

Derslik sorunumuz vardı, daha önce boşaltacağımız söylenmişti. Yeni öğrenciler gelene dek dersliğimizde kalabilecekmişiz, buna çok sevindik. Öğleden sonra Yeni Bedir'e gitmeyi düşünüyordum, hava birden kapattı, yağmur yağacağa benziyor.

Kahvaltıda ortak bir konu bulunamadığı için değişik konularda sorular soruldu, yanıtlar verildi. Söz Yüksek Bölümde geçen yılki çalışmalara gelince bilmezcesine sordum:

-Onlar geçen yıl 100 öğrenci olarak derslere başlamışlar. Sonradan 50 olarak dersleri sürdürmüşler, öteki 50 öğrenci ne olmuş? Hemen hermen arkadaşların hepsi yanıtladı:

-Onlar köylerine öğretmen olarak dönmüşler! Ben sorumu sürdürdüm:

-İyi ama sene ortasında onları köylere nasıl vermişler? Baksanıza bizim arkadaşları şimdi bile yerleştirmekte zorlanılıyor. Onlar tam dersyılı ortasında nasıl atandılar? Arkadaşlar duraksadılar. Ben:

-Acaba onlardan önceler, (Yüksek Bölüme gitmeden önce), çalışacakları sormuşlar mıydı? Sormuşlarsa o zaman işler kolaylaşır. Sormamışlarsa, o arkadaşların çoğu istemediği köylere gitmiştir. Böyleyse, yazık istemedikleri yerlerde yıllarca çalışacaklar! Biz de aynı duruma düşebiliriz, ya da bu yıl da sorulmadı, ya bizim de başımıza böyle bir durum gelirse? diye olasılıklar bekledim. Arkadaşlardan hiç bir tepki gelmedi. Sanki onlar bu söylediklerimin dışındaymış gibi bakışıp çorbalarını kaşıkladılar. Yusuf Asıl, İdris Destan'ın şimdi sütle kahvaltı ettiğini, İsmet Yanar'ın yumurta yediğini, Hilmi'nin daha yollarda olabileceğini söyledi. Halil Basutçu, çok yağmur yağarsa duvarların zarar göreceğinden söz etti. Hüsnü Yalçın, köylere gidenlere verilen 60 liranın bize neden verilmediğini sordu. Para verilip verilmeyeceğinin kesin olmadığını, verilecekse gittiğimiz yerden de alınabileceği anlatıldı. Hepsi iyi hepsi güzel de benim işime yarayacak bir soru çıkmadı. Gene de düşüncemden geri dönmedim. Şimdi çıkmadıysa bile çıkacağını düşünerek söyleyeceğimin yerinde söylenmesini beklemeye bıraktım.

Dersliğe dönünce gene bilinen konuşmalar başladı, taklitler yapıldı. İsmet'in ilk derse nasıl başlayacağı, Fettah'ın yaramazlık yapacak çocuklara ne diyeceği, Ahmet Güner'in kızınca öğrencilere nasıl bakacağı, Ali Önol'un çocukları azarlarken neler diyeceği, gülüşerek sayılıp döküldü. Hızlı bir yağmur başladı. Bahçedeki öğrenciler koridorlara doluştu. Arkadaşlar pencereden okul önünde akıntı yapmaya başlayan sellere bakarken Sami Akıncı neredeyse gözleri iyice yumuk gibi birşeyler okuyup tekrarlıyordu. Yanına gittim. Okuduğunu gösterdi 3803 sayılı yasa. Bir dergide çıkmış. Dergiyi saklayan Eğitimbaşı, Sami sorunca okuması için emanet olarak ona vermiş. Kimi maddelerin açıklamaları da yapılmış. Oturdum bir süre ben de dinledim. Sami Akıncı'nın konuşmak istediği bir zamanmış, bundan yararlanarak daha önce hazırladığım soruları sordum. Doğrusu Sami'nin olumsuz tepki göstereceğini bekliyordum. Hiç de öyle olmadı. Sami önce tüm soruları okudu. Sami okurken yüzünün gerilişini izledim. Bir kaşı kalktı, bir kaşı indi. Kaşlar, bir kaç terazi gibi indi kalktı. Ardından da gülümseyerek soruları yanıtladı.

 

No: 18 (7) Sami Akıncı

Sami Akıncı, daha okula geldiğimiz günlerde hepimizden farklı davranan bir arkadaştı. Az konuşur, kimseyle arkadaş olma isteği göstermezdi. Konuştuğu bir kaç arkadaş da kendi ilçesi olan Uzunköprü köylerinden gelen iki üç arkadaştı. Arkadaşlar arasında yapılan şakalaşmalara katılmaz, yeni gelenler olunca bir süre yanlarına yaklaşmazdı. Sanırım okula kitapla gelmiş ya da okulda kitap okunacağını iyi öğrenmişti. İlk hafta daha elinde kitapla dolaşır, rahat kalınca hemen kitabı açardı. Sıraya kapanıp okurken hafif hafif sallanır gibi yaptığından kimi arkadaşlar nedense yan bakıp:

-Hafızlıyor! demişlerdi. Okulda birinci ayı bitirirken Sami Akıncı'nın çevresinde kalabalık bir grup toplanmış oldu. Nedense o kimseyi arayıp sormazken çevresindekiler “Sami bu nedir? Sami bu nasıl yapılacak?” sorularıyla çevresinde dolaşmaya başladılar. Bir başka önemli olay da, derslerimize gelen iki öğretmenin Edirne Lisesinde okuyan iki kardeşi vardı. Bunlar da öğretmen kardeşi olmanın, ayrıca lisede okuma ayrıcalığı övüncü içinde olduklarından bizlere yan bakarken bizim dersliğe gelip Sami Akıncı'nın sırasında oturmaya başladılar. Sami Akıncı onlarla matematik problemi çözme yarışındaydı. Sami Akıncı, bizim derslerde öğretmenlerden sonra en çok konuşan arkadaş olmuştu. Öğretmenler tarafından sorulan soruları Sami yanıtlıyor ya da ona, sen dur, başkaları da katılsın! denerek durduruluyordu. Okulumuz Edirne'den Alpullu'ya göçünce Sami liseli arkadaşlarından ayrıldı. Sami'nin bundan sonra çalışması aksayacak sanırken; hiç de öyle olmadı. Sami çalışmasını sürdürdü, arkadaşlarıyla, özellikle biriyle (Bu kez mektupla-Hüseyin Soysal'la) iletişimini sürdürdü. Sami Akıncı'nın çalışması, çalıştığı için başarısı, başarılı olduğu için tavırlarındaki rahatlık benim özlediğim bir durumdu: “Etine, buduna bakmadan!” sözüne aldırmadan ben de çalıştım. Özellikle Matematik derslerinde Sami'yi yakından izledim, ders yılı sonunda da yakaladım. Yakaladım ama geçemedim. Sami hiç istifini bozmadan çalıştı. İlk kazanımları ona yaradı. Okulun çalışkan öğrencisi sıfatını almıştı. Okul müdürü onu korumaya aldı. Ders yılı sonunda biz Kepirtepe Köy Öğretmen okulunu kurarken Sami Akıncı okul müdürünün işlerini izliyor ya da öyle görünüyordu. 2. ders yılında ise okul kooperatifi adı altında küçük bir kalem-defter dükkancığı çalıştırarak sanat derslerinden, tüm inşaat işlerinden sıyrılıp derslerini hazırlıyordu. Öyleyken Sami'den korkmadan üstüne giden oldum. Ancak Sami kendi yolunu çizmişti. Ben onu izliyordum ama o, birini izlemiyor, kendine çizdiği yolda gidiyordu. Gerçekten öyle yaptı. Az konuştu, öz konuştu:

-Ben okumak istiyordum, ailemin parasal durumu elvermediği için öğrenimimi sürdüremedim. Bu okul bana bir olanak sağladı. Ancak ben öğretmen olarak kalmak niyetinde değilim, şansımı yüksek okullarda denemek isteyeceğim! dedi. Bunu, giden okul müdürüne de, yeni müdüre de söylediğine tanık olduk. Sami Akıncı'nın kararlı tutumunu görmezlikten gelemem, ancak onun, okuduğu okulun kurallarına uymayan durumuna nasıl izin verildiğini bir türlü anlayamıyorum. Ayrıca, çalıştığım süreçte onun kazandığı başarıyı ben de kazandım. Sami okula girdiğimizdeki başarısını nasıl tutturmuştu, onu çok merak etmiştim. Gerçi “Ailemin parasal durumu elvermediği için okulumu sürdüremedim” sözü, başlanan bir işi yarım bırakma anlamını da taşıyor ama gene de kapalı bir tarafı var. Sonunda ben de bir kanıya vardım: “Sami bu okula gelmeden önce ortaokula devam etmiş.” Bunu önceleri hiç düşünmemiştim. Bizim sınıfta 30 arkadaştık. 19 'u ortaokula devam etmiş. Bunların 12'si 1938 ders yılı başında kaydolmuş, bir kaç ay sonra kaydını alıp bizim okula gelmiş. Ötekilerden salt Mehmet Yücel orta 1. sınıfta kaldığını söyledi. O da tartışmalı oldu. Okul arkadaşları belgeli olduğunu söylediler. Demek o da en az iki yıl okmuş. İbrahim Ertur'un bir ortaokul arkadaşını Edirne Lisesinde tanıdık. Fettah'ın, Seferin, Arif'in Yakup'un da ortaokul denemeleri olduğu söylendi. Onlar sorulara gülerek yanıt verdiler. Sami Akıncı'ya ise hiç sorulmadı. Benim kanıma göre Sami Akıncı orta okulda okudu. Ancak 2 yıl mı, yoksa 3. yılda mı ayrıldı? Bunu öğrenmem gerekecek. Sami Akıncı'nın ilk bilgileri kesinlikle orta birinci sınıf bilgileri değildi. Hiç unutmadığım matematik dersleri var. Yeni öğrendiğimiz kurallara göre çözerken bir kaç kez Sami Akıncı bir başka yol önerdiğinde Ahmet Gürsel Öğretmen:

-Onu gelecek yıl göreceğiz! demişti.

Boy: 1. 65, Kilo: 60, Yaş: 20

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim, neden pişman olayım. Hep pişman olsam bile şimdi pişmanım demem.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Öğretmenliği, yüksek öğrenim gördükten sonra sürdürebilirim. Çok bilgili olmadan öğrenci karşısına çıkmak istemiyorum.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Matematik, yüksek matematik ilgimi çekiyor.
4-En sevdiğin öğretmern kimdi?
Ahmet Gürsel Öğretmen. Onu sen de seviyordun. Ne değerli öğretmendi değil mi?
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Gelmek isterim ama benim yoluma biraz ters düşüyor. Özellikle gelmek grekir. Oysa burada kalma olanağı yok. O nedenle uzun süre gelmeyi düşünmüyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kim dir?
Nejat İdil. Bana soran olsa okulun adını bile değiştirip Nejat İdil koyarım. Artezyende olduğu gibi.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Binanın yapılışında benden başka burada bulunanların hepsinin emeği geçmiştir. Sen aslında bu soruyu değiştir. Kimin emeği yoktur? desen Sami Akıncı'yı yapıştırırırm.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Gelmiş geçmiş öğretmenlerim içinde ben en çok Enver Kartekin'den çekindim. Onun bakışı beni rahatsız ediyordu.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Bu okulda mı, yoksa genel olarak mı? Genel olaraksa, sen de bilirsin, Hüseyin Soysal, bu okuldaysa, bir seçim yapmak istemiyorum: Benim için bütün arkadaşlar aynı değerde.
10-Sınıfımızda en çalışkan arkadaşımız kimdir?
Bana göre sensin; hiç birimizin başaramadığını sen başardın. Müzik öğretmeni yokken müzik öğrendin. Sanat çalışmalarında başarılısın.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Bir önceki yanıtım bunun için de geçerlidir.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Gönlümdeki öğretmen için daha henüz yeterli bilgileri kazanamadığım düşüncesindeyim.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Çok sevdiğim müdürüm Sayın Nejat İdil'in elinden diplomamı alamadığa üzgünüm.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Yüksek Bölümün açılması, benim de yolumu açmış göründüğü için, buna çok sevindim.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Buna hiç bir zaman inanmadım. Zaten düşünmedim de. Köyüme öğretmen olarak dönmeyi asla düşünmemiştim.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Bu soruya yanıt vermeme gerek yok.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Sayı olarak çok okuduğumu sanmıyorum. Öğretmenlerin önerdikleriyle, arkadaşların beğendikleri kitaplardan seçerek 20 dolayında kitap okudum.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap adı söyler misin?
Sokrat'ın Müdafaası, Rüzgarlı Tepe, Babalar ve Oğullar, Tılsımlı Deri, Goriot Baba.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Goriot Baba: Bir babanın iki kızı vardır. Baba kızlarının iyi yetişmesi için canla başla çalışır. Kızlarının bir dediğini iki etmez. Ancak kızları babanın gayretlerini görmezden gelip kendilerini eğlenceye, varsıl kimselerin gösterişli yaşamına kaptırırlar. Öyleyken baba onların harcamalarını karşılamaya çalışır. Baba giderek yaşlandığı gibi iyice yoksullaşmıştır. Kızlarının harcamalarını karşılamak için nesi var nesi yoksa hep elden çıkarır. Çok yaşlanmış, beş parasız bir duruma düşüp ölür. Kızları onun ne durumda olduğundan bile habersizdirler.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Balzac, üç kitabını okudum. Goriot Baba, Tılsımlı Deri, Eugenie Grandet.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Bu yıla dek Kemalettin Kamu'nun şiirlerini seviyordum. Akın Piyesinden sonra Faruk Nafiz Çamlıbel'i daha çok okumaya başladım. Çoban Çeşmesi ile Bir Ömür Böyle Geçti kitaplarını sık sık karıştırıyorum. Çoban Çeşmesi kitabına adını veren şiiri de neredeyse ezberledim.

Sami Akıncı ile yıllar önce (Hasanoğlan'da kaldığımız yıl) bir kız arkadaşımız yüzünden azıcık tartışmıştık. Daha doğrusu bizi karşı karşıya getiren olayların etkisinde kalmıştık. O nedenle burada evlilik konusunda doğrudan soru sormadım. Ayrıca o da benim gibi okumayı seçtiğine göre sorsam da sanırım kesin bir yanıt vermeyecekti.

 

***

 

No: 24 (7) İbrahim Ertur

 

Edirne grubu olarak saydığımız arkadaşlar içinde en az konuşan, İbrahim Ertur, “Ertur” olmadan önce bir hayli rahatsız durumlar geçirmişti. Aile adı çok eskilerden beri Tuzpahacı'ymış. Tuzu pahalı satan bir atasından dolayı böyle denmiş. 1934 yılında Soyadı yasası çıkınca ailesi bu lakabı soyadı olarak benimsemiş. Köyündekiler aileyi bildiklerinden bir sorun çıkmamış. Ancak çocuklar okula başlayınca işler değişmiş. Tuzpahacı sözü hem kısaltılıp hem de değiştirilerek önce Tosbağa olmuş o da halk dilinde Tospa-Tospoaccı'ya dönüştürülmüştür. Arkadaş daha köy okulundayken karşılaştığı bu durumdan, bir süre devam ettiği ortaokulda daha sonra geldiği bizim okulda da aynı sürmüştür. Ayrıca, ağabeyi askeri lisede okumaktadır. Onun da başına ayı durum gelmiş, arkadaşları soyadlarını alay konusu yapmışlardır. İki kardeşin yaptıkları yakınmalar sonunda soyadı düzeltmesi yoluna gidilmiş ama dava uzamış. Arkadaş bizim okula eski soyadıyla yazıldığından soyadı, sayısız düzeltilmelere, yapılan onca uyarılara karşın Tospacı olarak sürdü. Bu konuda çok duyarlılık gösteren arkadaşımız, giderek toplu oyunlardan, konuşmalardan kopar bir duruma düştü. Ayrıca, dilinde belli belirsiz bir kusur var. Bu nedenle belli harflerle başlayan sözleri söylemekte zorluk çekiyor. Sanırım bunun da verdiği bir ürkeklik yüzünden arkadaşımız ilk yılı oldukça huzursuz geçirdi. Yıl sonunda soyadı değişikliği gerçekleşti. Harp Okulunda okuyan ağabeyi bizim okula konuk olarak geldi. Bu değişimler, arkadaşın eskiye göre daha neşeli, daha arkadaş canlı olmasına yaradı. Arkadaşın çok önemli övünçlerinden biri köyüne bağlılığıdır. Kurtbey köyü onun için bir güç kaynağı olmakta, oralı olmaktan mutluluk duymaktadır. Aynı köyden yetişmiş büyük insanlardan söz eder. Sık sık andığı kurmay albay Seyfi Kurtbek'le hemşeri olmaktan övüç duyar. Derslerine çok çalışmaz, ancak tembellerden bir adım daha ileridir. Sınavlarda, sınırı kıl payı da olsa geçince bunu başarı sayar.

Boy: 1. 67, Kilo: 64, Yaş: 20

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Derslerin hiç birisine sevecek ölçüde çalışamadım.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
İlk Beden Eğitimi öğretmenim Ömer Tunalı.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Düşünmüyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
İlk Müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Şimdiki Müdür.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Hüseyin Serin.
10-Çalışmalarını engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Buluyorum, düşündüklerimi rahat anlatamıyorum. Dilimde doğuştan gelme bir pürüz var.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Okulumuzun Edirne'den ayrılışı.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu bitirmek.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Düşünüyorum. Köye gittikçe bazı uygulamaları da deniyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
15 kadar kitap okuduğumu sanıyorum.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitabın adını söyler misin?
Sinekli Bakkal, Vurun Kahpeye, Yaban, Madam Bovary, İzlanda Balıkçısı.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Madam Bovary: Kent dışında yaşayan, kent yaşamı üstüne kitaplar okuyan bir kız, kent yaşamının güzelliklerini düşleyip, bir gün kesinlikle kentte yaşamayı kurar. Ailesi de oldukça varlıklıdır. Kent yaşamı düşleyen kız, bir doktorla evlenir. Ancak doktor, kent yaşamından çok mesleğini sürdürmek isteyen bir gerçek doktordur. Evlenirler ama tam anlamıyla uyum sağlayamazlar. Genç kızlık düşlerinden kurtulamayan kız, gün geçtikçe kocasından başka erkeklerle ilişki kurar. İlişki kurduğu erkekler onu hep kandırırlar. Onun bu zayıf tarafını bilen doktor kocası, çok çalışarak eşinin harcamalarını karşılamaya çalışır. Çocukları olmasına karşın anne olarak, annelik onurunu korumayan kadın, bir kaç kişi tarafından aldatıldıktan sonra tümden onur kırıcı bir durumla karşılaşmıştır. Bunu, beklemediği bir hakaret sayar. Yaptığının ayırdında değildir koşarak bir eczaneye dalar yakaladığı bir zehir şişesini alıp içer. Kocasının tüm çabasına karşın kurtarılamaz, ölür.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Kitap adı olarak Ömer Seyfettin. Ömer Seyfettin'in 6 öykü kitabını okudum.
21-En çok sevdiğin şair kimdir?
Şiir okumayı hiç beceremediğime inandığımdan neredeyse şiir okumaktan kaçıyorum. Okuma kitaplarında şiirlerini okuduğumuz şairlerden Enis Behiç Koryürek'le Kemalettin Kamu'nun şiirlerini sevmiştim.

Arkadaşa, evlilik konusunda sorunca, aile geleneğinden söz etti. Subay olan ağabeyi evlenmeden ona evlilik düşmezmiş. Oysa ağabeyi henüz teğmen, evlilik için yüzbaşılığı bekleyecekmiş. Arkadaş: biraz da bunun için okuma yolunu seçmiş. Üç yıl okumaya bir yıl da askerliği ekleyerek:

-Önümüzde uzunca bir zaman var! deyip gülümsedi.

 

***

 

 

26 (8) Mehmet Yücel

 

Sınıfımızın en neşelisi kesinlikle Mehmet Yücel'dir. Daha okula ilk girdiğimiz günlerde arkadaş bu özelliğini kanıtladı. Sınıfımızın çoğu ortaokullardan gelmişti ama nedense okullarının adlarını bile anmazken Mehmet Yücel okuduğu Kırklareli Ortaokulundaki arkadaşlarını bize sıfatlarıyla tanıttı. Salt sıfatlarını söyleyerek değil neden o sıfata uygun görüldüklerini de ayrıntılarıyla anlatıp ilk günlerin sıkıcılığını atlatmamıza yardımcı oldu. Napreş Kemal'i hepimiz tanımıştık, Taliga Mehmet denilince karşımızdaymış gibi gülümsüyorduk. Kasap Sami'nın tombulca bedenini futbol topunun ardında görür gibi oluyorduk. Arkadaşın da bir sıfatı varmış, bunu söyleyince şaşırmadık. Tersine Kırklareli Ortaokulu öğrencilerinin sıfat takmadaki ustalıklarına inandık. Çünkü arkadaşımıza yakıştırdıkları sıfat tam anlamıyla yerinde bir sıfattı: Ceylan Mehmet. Arkadaş, ince bedenli, uzun boylu. Ceylan görmemiştik ama ceylan gözünün güzelliğini duymuştuk. Arkadaşın gözleri sahiden güzeldi. Özellikle de tavırları hepimizden başkaydı. Bu bizim görüşümüz değil aynı zamanda öğretmenlerin kanısıydı. Çünkü tüm öğretmenler önce Mehmet Yücel'i tanıdılar. Arkadaşın böylesi özellikleri yanında asıl ilginç olanı, saklısı gizlisi yoktu. Örneğin ortakoulda sınıfta kalmıştı. Sınıfta kaldığını çekinmeden söyledi. Ortaokuldan tanıdığı arkadaşlarını tanır gibi olduğumuzdan uzun süre anlattığı konuları bizler de tekrarlıyorduk. Alpullu'da kaldığımız süreçte oralı eski arkadaşları da benzer öyküleri anlatınca Mehmet Yücel'in içtenliği hepimizin ortak görüşü oldu. Daha sonra Kırklareli'ye gittiğimde çarşıda Kasap Sami'yi görünce tanımış olmamsa beni iyice şaşırtmıştı. Sarışın, tombul bir ortaokul kasketli bir çocuk kasap dükkanı kapısında duruyordu. Amcamla et almaya girdiğimizde hiç yabancılık çekmeden:

-Sami deyivermiştim. Sami de bana bakarak:

-Evettt! Ben Sami'yim, demişti. Eve dönerken Hasan Amcam sormuştu:

-Sen Sami'yi nereden tanıyorsun? Olayı anlatınca da amcam katıla katıla güldükten sonra :

-İlahi, çocuklar! deyip başını sallamıştı.

Mehmet Yücel arkadaşın Lüleburgaz'da kaldığımız süreçte de anmaya değer özelliklerini gözlemiştik. Lüleburgaz'ın içindeydik ama bir okulun bahçesine tıkılmış gibiydik. Arada bir çarşıda dolaşıp gene tüneğimize dönüyorduk. Mehmet Yücel arkadaşlarını bulup buluşturup voleybol maçı adı altında ilişki kurarak gençlerle iletişimimize önayak olmuştu. Sinemaya ya da Halkevi bahçesine çıktığımızda, bizimle ilgilenen bir çok tanışı bize Mehmet Yücel kazandırmıştı.

Sınıfımızın en şakacısı demiştim; ayrıca ad takıcısıdır da. 30 kişilik sınıfta ad takıcı olarak iki arkadaş öne çıkmıştır. Fettah Biricik, Mehmet Yücel. Fettah Biricik, incitici sıfatlar yakıştırır, sonunda kesinlikle kavga çıkar. Genellikle de sıfatları pek tutmaz. Mehmet Yücel'inkiler öyle değildir. O, sıfatı yakıştıracağı kişi ile ilgili kesin bir olaya ya da gözleme dayandırır. Örneğin bir arkadaşımız defalarca anlatılan bir olayı anlamamazlıkta diretmiştir. Onuncu kez anlatılınca gene anlamadığını söyleyince (O, bunu kasıtlı yapmıştı) Mehmet Yücel arkadaş da ona “Kaz kafalı!” demiş, arkadaşın sıfatı Kaz olarak tutunup kalmıştır. Fettah sıfat takar ama kendisine takılınca kızar. Oysa Mehmet Yücel kesinlikle gülüp geçer. Örneğin zayıf bedeninden dolayı “İskelet!” denmiştir. O buna kızmaz: “Ceylan Mehmet olmak da var, İskelet Mehmet de. Birinin eksilerini, ötekilerinin artılarını toplar karşılaştırırsın!” deyip güler geçer. Ancak kendisi bu tür şakalara yanaşmayanlar, böyle bir söz söylerse ağzının payını o saat alır.

Mehmet Yücel çok dengeli çalışır: “Sınıf geçecek kadar, daha fazlası ne kar, ne zarar!” deyip güler.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim, Okuma şansımı kaybetmiştim, bu okul bana bir şans verdi, kesinlikle pişman değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Öğretmenliği kendime uygun bir meslek olarak görüyorum. Çocukları seveceğime inanıyorum. Kardeşimle olan bağlarım beni buna inandırıyor.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Türkçe
4-En sevdiğin öğretmern kimdi?
Kültür derslerinde Selçuk Korol.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Yakında çalışırsam sık sık geleceğim.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kim dir?
Ayrılan daha doğrusu bizden zorla uzaklaştrırılan müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Kesinlikle Namık Ergin Öğretmen.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Şimdiye dek karşılaştığım öğretmenler içinde en çok Enver Kartekin'den, çekinmek değil, korktum. Salt Ali Güleren değil, öteki sınıflarda kaç arkadaşımızı uzaklaştırdı, tam bilmiyorum ama bunu hep ona bağlıyorum.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
En sevdiğim arkadaş, biliyorsun yeğenin İsmet. O benim Ahretliğimdir!
10-En çalışkan arkadaş kimdir? Kesinlikle Sami Akıncı. Bunu sen de kabul edersin, arkadaş çatır çatır Almanca konuşuyor. Başmüfettişle konuşmasını anımsa, onun yaptığını hiç birimiz yapamadık.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Bu okula göre düşünülürse sensin. Çok yönlü olarak sen de çok çalıştın, sonunda başardın da.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
İnsanlar kendini beğenmiş derler, ben buna pek katılmıyorum ama bir noktada haklılar. Ben, öğretmenliğe göre yaratılmış olduğuma inanıyorum. Belki de başka işlere güvensizliğimdendir. Ama olsun iyi bir öğretmen olmaya çalışacağım.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Ali Güleren'in okuldan uzaklaştırılması. Sen kendin tanık oldun, bayram tatiline giderken bir öğrenci dolabından ayakkabılarını çalıp yola çıktı. Sen bunu yakaladın, bunu herkes biliyor. Yanlış bilmiyorsam bunu o zamanın öğretmenleri hep duydu. Fikret Madaralı Öğretmen o zaman sana ne dedi? Bunu niçin demişti? O çocuğu korumak için. O çocuk bir daha böyle bir suç işlemedi, gelecek yıl öğretmen olacak. Ali de hoş görülebilirdi.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Hasanoğlan'dan Kepirtepe'ye dönüşümüz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnşaat dışındakileri uygulamaya çalışacağım. Biliyorsun benim kardeşim de gelecek yıl bitirecek. Kardeşimle işbirliği yapmaya şimdiden kararlıyız.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Ayrı bir sanat dalında çalışmayı düşünmüyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Sizlere göre az kitap okudum. Saymadım ama 20'yi bile bulmaz. Arkadaşların önerdiği kitaplardan (Anlatılanlara göre) seçmeler yapıp okuyorum.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Silindir Şapka Giyen Köylü, Maske, Anadolu Hikayeleri, Tanrı Misafiri, Beyaz Lale.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Maske'den bir hikaye özetleyeyim: Adamın biri sürekli evinde oturup eşinin ev işlerine engel olurmuş. Salt oturma değil şunu bunu çağırıp eşinin başını şişirirmiş. Gelenlerden biri ise eşinin erkek kardeşiymiş. Besbelli adam, eşi, kardeşi için karşı olmaz deyip onu her gün çağırmaya başlamış. Eşinin canına tak dediği bir gün, özellikle de evi temizleyeceği bir gün bayan bir kurnazlık düşünmüş. Bir mektup yazıp kocasını evden uzaklaştırmak. Kadın düşünüp taşınmış, kocasının zaman zaman severek gittiği bir parkı adres verip bir bayan tarafından gönderilen bir mektup yazmış. Bir rastlantı, kocası bir süre önce orada bir güzel bayan görmüş, sanırım azıcık da eşine anlatmışmış. Mektup bir kaç gün önce yazılıp adamın eline zamanında gelmiş. Adam mektubu alınca giyinip kuşanmış erkenden parka gitmiş. Eşi bununla da yetinmemiş, benzer bir başka bayandan bir de kardeşine yazmış. Kardeşi de mektubu alınca aynı parka gidip dolaşmaya başlamış. İkisi de kendi düşüncelerine göre ötekinin bir an önce gitmesini beklerken akşam olmuş. İkisine de doğal olarak gelen olmamış. Olmamış ama ikisi de kendi saklı işlerine engel olacağını düşünerek akşama dek düşmanca bakılmışlar. Akşam olunca da adamcağız beklediğinin neden gelmediğini düşünerek dalgın dalgın evine dönmüş. Evinde eşi, temizliğini rahat yapmanın sevinci içinde neşeli şarkılar söylerken boynu bükük koca eve dönün eşi sormuş: “Ne o beklediğin gelmedi mi yoksa?” Adam önce afallamış. Eşi de kahkahayı basıp durumu açıklamış.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Faruk Nafiz Çamlıbel

Mehmet Yücel Arkadaş, askerliğini geçirmeden evlenmeyi düşünmediğini kendisi söyledi. Sözlü, ya da peyli değilmiş. Kafasında kurduğu bir kimse yokmuş ama bir öğretmenle yuva kurmayı düşünüyormuş. Gülerek, RezzanYücesoy-Selahattin Yücesoy, Cemile Kun-Ahmet Kun, Sabahat Kartekin-Enver Kartekin, Leman Kalabay-İhsan Kalabay gibi, diye ekledi.

Boy: 1. 72, Kilo: 63, Yaş: 20.

Mehmet Yücel arkadaşın okulumuzdaki kızlara adlar taktığını hep biliyoruz. Adların da yenir yutulur tarafı pek yoktu. Röslein dışındakilerin hiç birisinin kendisine söylenenden hoşlanacağını sanmıyorum. Röslein'e taktığı adı da salt bana söylerdi “Kınalı yapıncak!” Ayrıca Turgutbey okulunda uygulama yaptığımız zaman şaka da olsa okulun öğretmeni Hayriye Öğretmen için düşler kuruyor gibi tavırlar sergiliyordu. Sanırım arkadaş, öğretmen okulu çıkışlı bir öğretmeni düşünmektedir. Ayrıca Lüleburgaz' da kaldığımız yaz, anımsadığıma göre bir kızla ilgileniyordu. Bizim köyde de bana sık sık sorup arkasından derler: “O, bundan sonra köyden kız almaz, alsa alsa kasabalı alır!” Mehmet Yücel arkadaş neden kasabalı değil de köylü kızı alacak? Kasabalı almak niyetinde.

 

***

Yatınca bir süre köylü-kasabalı karşılaştırması yaptım. Kırklareli'deki amcalarımda ikisi de var. Aynı kılıkları giyip benzer yemekleri yiyorlar. Tavırları da bir birinin tıpkısı. Kasabalı çok konuşarak karşısındakini usandırıyor. Öteki köylü, kılığı kasabalı ama susarak konuşuyor, başını atarak, omuzlarını oynatarak olumsuzluklarını anlatıyor.

Arkadaşlar çok sevindiler; bundan böyle akşam yemeğinden sonra istersek yatabilecekmişiz. Önce bir sevinme gösterisi oldu. Arkasında da kuşkular ortaya döküldü:

-Dersliğimizi mi alacaklar? Dersliği alsalar ne olacak? Ders mi çalışacağız? İçimden sevindim, benim nasıl olsa bir yerim var; piyano odası. Sağ olsun Asım Kaveller Öğretmen, beni oraya alıştırdı:

-Ayağını alıştır, okulu bitirene dek buradan seni kimse çıkaramaz! demişti. Gerçekten öyle olacak sanırım. İşte 10 gün kaldı.

 

20 Eylül 1943 Pazartesi.

 

Yağmur damlaması sözleri ile uyandık. Bir ranza ötemde yatan Hüseyin Orhan ıslanmış. Uzanıp benimkine baktı. Halil Basutçu öneride bulundu:

-Üst kat akıyorsa bir alt kata in! Ranza katları evlerin katlarına dönüştü. Konuşmalardan anlaşıldığına göre içimizde iki katlı evi olan İsmet Yanar. O nedenle Yusuf Asıl hemen söze İsmet'i kattı:

-İsmet şimdi övünün (evinin demek istiyor) kaçıncı katında yatıyor? diye sordu. Yusuf'un sorusuna nedense yanıt verilmedi. Sorusunu tekrarlayınca ben:

-İsmet'in evinin değil babasının evinin 2. katında köyün öğretmenleri oturuyor. Onlar İsmet'in de öğretmenleri. İsmet kolay kolay o kata çıkamaz! dedim. Bunu biraz da bilgi vermiş olmak için söyledim. İsmet'in köyündeki karı-koca öğretmenler 6-7 yıldır oradalar. İsmet sanıldığı gibi gittiği yerde yeniden okul açmayacak, hazır bir okula, üstelik öğretmenlerinin yanına gitmiş olacak. Sözlerim, arkadaşlarca İsmet'i savunduğum anlamında algılandı:

-Dayısı yeğenine toz kondurmaz! diyenler oldu. Bu arada dışarı çıkmış olanlar, yağmurun çokluğundan söz ettiler. Sızlanmalar başladı. Ancak sızlanmalar, yağmurda yapılacak çalışmalardan çok, çamurda dolaşmak üzerinde oldu. Yeni ayakkabılarının çamurlanacağını söyleyenler yanında, yeniden boyatmak gerekecek ya da boya alıp boyasak! türü konuşmalar bir süre duyuldu.

Derslikte de aynı sızlanmalar oldu. Yapıcıların gözü havada:

-Bu yağmur bugün dinmez; öyleyse çalışma da olmaz. İçi en rahat olanlar:

-Çalışma olursa olsun, bugün 20 Eylül pazartesi, son hafta; bir hafta nasıl olsa geçer! Bunu diyenler sanırım ağız ucuyla söylüyor olmalı. Onlar da biliyor ki, Yüksek Bölümde de inşaat sürecek. Staja gelenler bunu açık açık anlattılar. Şevki Aydın kemanı neden ilerletemediğini anlatırken:

-Öğleye dek tezkere taşıyınca o gün keman çalmam olası değil, parmaklar ne yayı tutabiliyor ne de tiril miril söyle dursun, parmak istenen yere basabiliyor; demişti.

Islanarak kahvaltıya gittik.

Kahvaltıda Fahri Tosili Öğretmen duyuru yaptı:

-Nöbetçi sınıfın dışındaki sınıflar, dersliklerinde, öğretmen gözetiminde çalışma yapacaklar.

“Bizim dersliğe kimse gelmez!”söylemleri arasında yerlerimize oturduk. Koridor nöbetçisi Sami Akıncı'yı çağırdı. “Eğitimbaşı istediğine göre kesinlikle yeni bir durum var!” duyarlığı içinde uzun bir süre bekledik. Sami'nin gelişi gecikince piyano odasına gidip parmak uçlarımla uzun süre çalıştım. Şevki Aydın'ın bıraktığı notalardan Gavotte'la Beethoven'in Menutte'ini tek parmakla çıkardım. Ninni ile Barcarol'u daha önce çıkarmıştım. Mozart menuette çok hoşuma gitti. Onu akordiyonla çalışmaya karar verdim. 3/4'lük olduğu için vals temposuyla sanırım iyi etki yapacak.

Dersliğe gittiğimde Sami'nin geldiğini gördüm. Eğitimbaşı Sami'yi kendi işleri için çağırmış. Yeni gelecek öğrenci adaylarının ayrı illerden gelen ad listelerini bir liste durumuna getirmiş ya da getirecekmiş.

Rahat olduğumuzu anlayınca Mustafa Saatçı'ya gittim. Mustafa daha önce konuştuğum arkadaşlardan bilgi aldığı için koşullu olarak benim sıraya geldi. Koşulu açık açık SS içindi: “Onun için beni konuşturamazsın.” Söz verdim.

***

 

 

42 (9) Mustafa Saatçı

 

Sınıfımızın en yaşlı iki öğrencisinden biri de (Öteki benim) Mustafa Saatçı. O, bunun üstünde hiç durmaz. Kurcalayan olursa gülerek sorana:

-Ne var bunda? Bir kaç yıl sonra siz de bu yaşa geleceksiniz. Ben geldim işte, siz geç kalmışsınız! Siz bunu düşünün deyip güler. Arkadaşın yaşından çok tavırlarından dolayı daha ilk günlerde Hafız sıfatı takıldı. Arkadaş gülüp geçince bu kez de İmam'lık eklendi. İmam Mustafa, Hafız Mustafa sözlerine olumsuz bir tepki göstermeyince arkadaşlar da bunu doğal olarak son güne dek sürdürdüler. O da bunu bir söz tutamağı gibi kullanarak arkadaşlara gönlünce sataştı, karşılıklı atışmalar acı-tatlı hem yaygınlaştı hem de kalıcı duruma geldi. Öyle ki ilk yılın sonunda tüm öğretmenler Hafız Mustafa ya da İmam sözlerini duyduğunda Mustafa Saatçı'dan söz edildiğini anlıyorlardı. Oysa Mustafa Saatçı'nın ikisiyle de yakından bir ilgisi yoktu. Arkadaş, kesinlikle dinden söz etmez, dinsel sözlere sığınmaya kalkmaz. Tersine bir çok arkadaşlardan daha hoşgörülü davranarak imam ya da hafızları çileden çıkaracak tavırlar takınır. 30 arkadaş içinde benimle Sami dışında herkese sataşır, ne denli karşılık verilirse verilsin gülüp geçer, İlk sataşmaları o başlatır. Atışmalar sonunda onun gücendiği ender görülmüştür.

Kültür derslerinde ölçüsü sınıf geçmektir. Ancak makine üzerine özel bir ilgi duymaktadır. Güzel bisiklet sürer, usta bir motosiklet sürücüsüdür. Otomobil kullanmamıştır ama nasıl kullanılacağını bilir. Otomobil markalarını yemek adlarından daha iyi bilir. Derslik penceresinden bakarken asfalttaki otomoillerin markalarını bildiği gibi hızları için de olasılıklar öne sürer. Okulun elektrik işiyle ilk günlerde kendi merakıyla ilgilenmiştir. Şimdilerde ise elektrik santralının ıcığını cıcığını oradaki sorumludan daha iyi bilir. Elektriklerde bir arıza olunca nöbetçilerin ilk başvuracağı kişi Mustafa Saatçı olur.

Mustafa Saatçı'nın bu denli makine ya da teknik tutkusuna benzeyen bir başka tutkusu daha vardır. Ancak o, birincinin tersine tümüyle düşseldir. SS. Böyle biri gerçekte yoktur. Bir S. vardır ama onun SS ile ilgisi yoktur. SS, Sevim adlı bir kız, Mustafa Saatçı ile evlenince Saatçı soyadını alacaktır. O zaman onun adı soyadı SS olacaktır. İşte Mustafa Saatçı ona aşıktır. SS onun için önemli olacaktır. Ancak bu şimdi değil, gelecekte olacak bir durumdur.

Mustafa Saatçı okul yönetimince de sevilen bir öğrenci olduğunu bildiği için bu SS şakasını ölçülü olarak sürdürebildi. Öyle ki Mustafa Saatçı'ya yapılan şakaları S. duydu. Ortada kendini rahatsız eden bir durum olmadığı için sorun etmedi. Böylece Mustafa Saatçı'nın üç yıl süren SS söylemi gelecekte nasıl bir sonuca varacağı bilinmeden burada şimdilik kapanmış bulunmaktadır.

Boy: 1. 70, Kilo: 68, Yaş: 23

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim. Böyle güzel bir sonuca geldiğim için de mutluyum
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım. Ancak, gideceğim yerde, düşündüğüm gibi bir meslek değiştirme olanağı bulursam, öğretmenliği bırakabilirim.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Okuduğum derslerin hiç birisi benim merakım üstüne değildi; okusaydım belki fizik dersini sevecektim.
4-En sevdiğin öğretmern kimdi?
En sevdiğim öğretmen Namık Ergin.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Öğretmenliği seçseydim düşünürdüm. Ancak şimdiki durumda pek düşünmüyorum. İlerde burada görev verilirse severek gelirim.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kim dir?
Ayrılan müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Okul yapılışından amaç büyük bina ise Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Namık Ergin, onun gözünden düşmemek için bütün dikkatimle kendimi tetikte tutuyorum.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
En sevdiğim arkadaşım, en yerdiğim Mehmet Yücel yani şu bizim İskelet. Dabak, sözde deriyi sevdiği için dövermiş. Bizim arkadaşlık sevgimiz de öyle galiba!
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Bence Sami Akıncı.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
O da Sami Akıncı. Ancak senin de hakkını yemek istemem. Keşke ikinciyi de sorsaydın; o zaman seni rahat rahat söyleyecektim.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Öğrenciliğimdeki cıvıklığım sürerse o benim için üzücü olabilir. Başka bir eksiğimi düşünemiyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
6 Ali Güleren'nin okuldan atılması. Bu benim içimde bir yara gibi hep acı veriyor, vereceğe de benziyor.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu sağ-salim bitirmemiz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum. Sen de biliyorsun ki ben öğrendiklerimi burada uygulama olanağı da buldum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Düşünüyordum. Bu düşüncemden geçmiş değilim. Bakalım gideceğimiz yer düşüncelerimizde nasıl bir değişiklik yapacak?
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Çok az kitap okudum. Roman okumayı sevmedim. Sami bana bir deri kıtabını zorla okuttu. (Tılsımlı Deri-H. Balzac) Öğretmenlerin derslikte okuduğu kitapları sorarlar diye aklımda tuttum. Kısa hikayeleri seviyorum. Ömer Seyfettin'in kitaplarını hep karıştırdım. İçlerinde iki kez okuduklarım oldu. Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, kitabını üzülerek okudum.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin? Kitap adı olarak, Bomba, Beyaz Lale, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Yaban, Vurun Kahpeye.
19-Okuduğun kitaplar içinden birinin özetini söyler misin?
Derslikte okuduğumuz Vurun Kahpe’ye olursa anlatayım. Tıpkı Çalı kuşunda olduğu gibi Öğretmen Aliye de Anadolu'da bir yere öğretmen olarak gider. Aliye Öğretmen çocuklarını yetiştirmeye çalışırken çevresindeki çıkarcılar değişik açıklardan ona engel olmaya çalışırlar. Kimisi, kadınlığından yararlanmayı planlar. Kutuluş Savaşı yıllarıdır. Yunanlılarla işbirliği yapanlar, Aliye Öğretmeni Kuvayi Milliyeci olarak şikayet ederler. Bu kez de Yunanlı subay (Damyanos) Aliye Öğretmene tebelleş olur. Gerçekte de Aliye Öğretmenin sevdiği bir Türk Subayı vardır. Tosun Bey. O da arada gelip oradaki Kuvayı Milliyecilerle konuşmalar yapar. Aliye Öğretmenin Kuvayı Milliyeci olduğu ortaya çıkınca ya da çıkmış gibi düzenler kurularak öldürülür. Bir süre sonra Kurtuluş Savaşı kazanılır. Ne yazık ki Aliye Öğretmen o mutlu günleri göremez.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Rıza Tevfik. Onun, Tevfik Fikret'in Mezarında şiirini çok seviyorum.

Mustafa Saatçı aslında şair olarak İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif'i sevdiğini ancak ondan şiir bulamadığını söyledi. Oysa Mehmet Akif'in şiirleri Kitaplıktaki kitaplarda vardı, İsmail Habip'in kitaplarını önerdim. Okuyacağını söyleyerek ayrıldı.

 

***

 

No: 48 (11) Yusuf Asıl

Mustafa Saatçı Ayrılınca Yusuf Asıl'ı çağırdım. Yusuf için bir engel düşünmüyordum. Yusuf, geçen beş yıl içinde benimle hiç ters düşmeyen bir kardeş-arkadaştır. Atölye çalışmalarında çoğunlukla benimle çalışmak istemesinden, onun da benden hoşnut olduğunu sanıyorum. Ayrıca yeğenim İsmet'le aralarının çok iyi olmasını da güven verici bir davranış olarak sayıyorum. Bir başka beraberliğimiz de milli oyunlar. Hasanoğlan'da yanıma bir arkadaş seçmeye kalkıştığımda Yusuf bana uyan iki arkadaştan biri olmuştu. O yandan bu yana bu beraberliğimiz sürdü. Bu yakınlığımıza güvenerek ben Yusuf Asıl'ın sorduklarıma karşı geleceğini ya da olumsuz bakacağını kesinlikle beklemiyorum. Olsa olsa şakacı yanı tutarsa girişimimi çocuksu bulup cıvıklaşmaya kalkışabilir.

Yusuf Asıl, sınıfımızın doğum olarak en küçüğü, 1927 doğumlu. Ben de buna bir türlü inanamadım. 7 yaşında okula başladığına göre 1938 yılında nasıl bizim okula girer? Ya yazılışta bir hata var ya da okula erken başlamıştır. Yusuf'a sorduğumda bilmediğini söyleyip geçiştirmişti. Anne-babası ile konuştuğumda (Onlara gidip iki gün kalmıştık) sormaya gerek görmedim. Çünkü Yusuf'un öteki kardeşleri de çabuk büyümüş gibi geldiler bana.

Yusuf için ilerde anımsayıp karşılaşınca kendisine anımsatmak isteyeceğim bir olay da Yeni Bedir köyüne gittiğimizde yengenim Yusuf'u çok sevmesi, onu evlendirmek istemesi, gelin adayı olarak da bizim köyden Muhtar Amcanın kızı Fatma'yı seçmesidir. Yengem o denli ciddi tavır aldı ki, Yusuf hem şaşırdı hem de olabileceğine inanmaya başlamıştı. Bu konuda merakını gidermek için bizim köye gelmeyi bile tasarlamıştı. Daha sonra kendi aramızda bunun olamayacağını, neden olamayacağının güçlü engellerini sıralayıp vazgeçmiştir. Yusuf da benim gibi okumaya kararlıydı. Ayrıca anne-babasına danışmadan karar vermek istemiyordu. Oysa bu iş onlara sorulmadan verilmiş karar oluyordu. Öte yandan herkesin bildiği gerçek, Muhtar Amca tek kızını dışarıya asla vermeyecekti. Onun tüm isteği uyumlu bir damat, yani içgüveyisi. İşgüveyisi bir öğretmen olur mu? Yusuf'la bunu başkalarına duyurmadan günlerce konuşup güldük. Yengemin iyi niyetine inanan Yusuf o denli olaya önem vermişti ki, yengemin yüzüne bakamayacağını söyleyip bir daha Yeni Bedir'e gelmemişti.

Yusuf Asıl sınıfın çalışkanlarından sayılır. Hemen hemen tüm derslerden iyi durumdadır. Tek derse yönelip o yolda ilerleme yerini hepsini dengeli götürmeye çalışmıştır. Yaşının küçüklüğü nedeniyle ilk yıllar öğretmenlerce korunmuştur. Ancak Yusuf bu korunmaya sığınarak kaçamak yapmaya kalkmamış, iyi niyetle (Gücünün yettiğince) çalışmıştır. Bu da onu uyumlu, aranır bir arkadaş olarak tanıtmıştır. Özellikle benimle sanat çalışmalarımızda birlikteliğimiz bundandır. Çalışırken çok konuşması bazılarınca eleştirilmesine karşın, bence Yusuf'un konuşmaları birlikte yaptığımız çalışmalarda kesinlikle eksiltici değil tersine neşelendirici bir etken olmuştur.

Boy: 1. 62, Kilo: 60, Yaş: 17.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim. Özellikle okumamı sürdürebileceğime göre, mutluyum.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım. İyi öğretmenler bana öğretmenliği sevdirdi, başka bir meslek düşünmüyorum.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Resim, Resim- Elişi Derslerini.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Bana en büyük çalışma güveni aşılayan öğretmen bana göre Hamdi Bağ öğretmen oldu, ona sonsuz sevgim var.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Düşünüyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Okulu kuran Müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Bence öğretmenler demek gerekir: Namık Ergin-Hasan Çevik-Hamdi Bağ-Naci İnan-İrfan Evren
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Önce Fikret Madaralı Öğretmendi. Onun hem seviyordum hem de çekiniyordum. Sonra ise Enver Kartekin oldu. Ondan düpe düz korkmuştum.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Bunun biliyorsun, yeğenin İsmet Yanar.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Sami Akıncı.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Bu soruyu kendin için soruyorsun, belli: Sensin.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
İlk yıllar için yaşımın küçüklüğünü düşünüyordum. Ancak şimdi o kaygım gitti, 3 yıl benim gelişmeme yardım edecektir.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Okuldan uzaklaştırılan arkadaşlar. Suçlarını tam bilmediğim için olacak, üçüne de üzüldüm. Ali Güleren-Musa Güner-Ali Ergin.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu sağlıklı olarak bitirmem, okuma olanağına kavuşmam.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Kesinlikle inanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Düşünüyorum, özellikle el- işleri üzerine bir atölye kurmayı hep düşündüm.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Öğretmenlerin önerdiği kitapları dışında yazarlar da önermişlerdi, heme hemen hepsinden birer örnek kitaplar okudum. Sayı olarak okuduğum kitaplar 25'in üstündedir.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Pastoral Senfoni, Dorian Gray’in Portresi, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Ana (Maksim Gorki) Babalar ve Oğullar.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini söyler misin?
Ana: Bir ananın tek oğlu vardır. Ana, tek oğlunu büyütmek için çırpınır. Tek dayanağı odur. En ağır işleri yapar, oğlu için yapmayacağı fedakarlık yoktur. Oğlu da annesini sever, onun bir dediğini iki etmek istemez. Ancak içinde bulundukları ortam toplumsal olayların kargaşası içindedir. Oğlu doğrudan olmasa da dolaylı olarak bu kargaşaya ucundan ucundan girer. Sayısız olayı atlatmasına karşın bir gün yakayı ele verir. Suçlu değildir ama yetkililer onu suçlamaktadır. Ana oğlunu kurtarmak için tüm gücüyle çabalar. Kapısını çalmadığı yetkili kalmamıştır. Oğlu bir kez yakayı ele vermiştir, suçsuz da olsa yetkililer onu mimlemiştir. Ana giderek oğlunun haksız yere tutuklandığına inanmaya başlar. Haksızlığa karşı hak korumanın insan hakkı olduğunu kafasında kurar. Öyleyse insanın elinden haksız yere alınan özgürlük hakkını insan kendi korumak zorundadır. Ana giderek oğlunu, oğlunun arkadaşlarının yapmış olduğu hak savunmalarının yerinde olduğuna inanarak bu kez o da hak savunması düşüncesine kendini kaptırır. Ne yazık ki çok güçsüzdür. Çevresini, güçlülerin uşakları sarmıştır. Onların savaşı Ana'nın düşlediği gibi hak savaşı değil hile, çıkar üzerine kurulmuş bir acımasızlık savaşıdır. Ana sonunda yenik düşer. Ancak oğlunun doğru yolda olduğuna inanarak gözleri kapar.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Sayı olarak Ömer Seyfettin'in 5 hikaye kitabını okudum.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Kemalettin Kamu, Faruk Nafiz Çamlıbel, Rıza Tevfik Bölükbaşı.

 

***

 

Yemek zili çalınca Yusuf'la birlikte gittik. Yusuf yemekte dayanamadı, sordu:

-Söylediklerim doğru mu? Ben de ona, “söylediklerin senin sözlerin; onların doğru olup olmadığını ancak sen bilirsin; ben de senden soruyorum, anlattıkların doğru mu?” Meğer Yusuf salt roman için söylediklerini sormuş. Bu kez de romanı Hasan'a sorduk. Hasan da kısaca anlattı. Sonunda biraz farklar çıktı ama üstünde durmak istemedim. Hasan önemli olarak fazla bir şey de söylemedi; yalnız ananın ölmediğini, ancak jandarmalar ya da karşı tarafın acımasız emir kulları tarafından ölesiye dövüldüğünü ekledi. Hasan, futbola sarılınca okumayı seyreltti. Bu da unutmasını çabuklaştıyor. Benim bildiğim Hasan, az kitap okuyan Yusuf'tan daha farklı bir Maksim Gorki Ana'sı anlatabilirdi.

Yağmur ara ara gök gürültüleriyle sürdü. Aydın geldi, uzun süre birlikte çalıştık. Aydın, söylediğine göre, benimle çalışınca daha gayretleniyormuş. Kendisi çalışırken bu denli uzatamıyormuş. Gene de uzatamadı, çabuk ayrıldı. O gidince ben daha dikkatli çalıştım. İki Menuette'i de çıkardım. Parçaların ekleri var, çok aralıklı notalar olduğundan oralarını geçiyorum. İlerde çalarım, deyip belki de kendimi aldatıyorum.

Yatma serbest olduğu için arkadaşların çoğu gitti. Derslikte bir kaç kişi kaldı. Salt konuşmuş olmak için sordum:

-Bu gidenler şimdi sessizce uyuyacaklar mı? Sami Akıncı güldü. Halil Basutçu ise:

-Yok yahu, uyudukları falan yok, yatakların kenarlarına oturup buradaki konuşmaları sürdürüyorlar. Ben dün akşam gittim, uyunacak gibi olsaydı uyuyacaktım.

Yat zili çalınca biz de gittik; sahiden Halil'in dediği gibi, yatakların üstüne soyunmadan oturmuşlar, derslikteki konuşmalarını orada da sürdürüyorlar.

Bazı uyarılardan sonra konuşmalar azaldı. Bu kez de giden arkadaşların özlemlerinden söz açıldı. Duyarlı bir konu olduğu için konuşmalara katılmadım ama yeğenim İsmet'i anımsamadan da edemedim. İsmet'le de kalmam olası değil, annesi Zühre Teyzemi, Muhittin Eniştemi hatırladım, onlarla ilgili çağrışımlar sıralanınca uzun süre uyuyamadım.

 

21 Eylül 1943 Salı

 

Yağmur kesilmiş mi? Sık sık soruluyor. Oysa gidenlerden geri dönen yok. Kadir Pekgöz en iyisini söyledi:

- Bana ne soruyorsunuz? Çıkın kendiniz bakın!

Gerçekten kendimiz çıkıp baktık, yağmur kesilmiş ama gene de yağmur havası, ha yağdı ha yağacak gibi. Çamura basıp kaldırıma çıkanlar olduğundan temiz olması gereken yerler de çamur olmuş. Eğitimbaşı uyardı:

-Yolları bu kez yıkatacağım, çamurlu çıkanı görürsem tüm yolları ona yıkatırım! Yusuf bu söze takıldı:

-Temiz yerleri de mi yıkatacak? Bizim masada tartışma başladı:

-Hayır, çamurlu ayakla bastığı yeri yıkatacak! Gülüşmeler bir süre gitti. O zaman bu iş bir kova suyla halledilir. Karşı koyanlar:

-Böyle olsa Eğitimbaşı bunu genel olarak duyurmazdı. Duyurduğuna göre tüm yollar olmalı. Bu kez de İstanbul asfaltı eklendi. Mehmet Yücel Namık Öğretmenle konuşmuş, öğleye dek serbestmişiz.

Bunu duyunca sevindim, hemen piyano odasına gittim. Önce çok sessiz sonra da koridoru dinleyip azıcık sesli çalışmaya başladım. Bir süre sonra Abdullah Erçetin geldi. Piyanoyu o da seviyormuş. Güzel Sanatlar Bölümüne ayrılırsa piyano çalışacakmış. Buna sevindim, ben de o bölüme girersem Abdullah'la arkadaşlık yapmak güzel olacak. Abdullah çalışırsa bana da yararı dokunur. Özellikle oradaki şan derslerinde Abdullah'ın başarılı olacağını biliyorum. Abdullah'in sesi hem gür hem de güzel. Şevki Aydın da çok beğenmişti. Biz konuşurken kapı açıldı, bu kez Eğitimbaşı başını uzatarak baktı. Kaşlarını kaldırarak bakınca birşey söyleyeceğini anlamıştım. Korkum boşunaymış, Eğitimbaşı:

-Siz misiniz? diye sorup kapıyı gene kapattı. Abdullah gülerek:

-Sakın kızları alma, bu adam insanın başını yakar! deyip yüzüme anlamlı anlamlı baktı. Anladığım kadarıyla o beni uyarıyordu:

-Açık açık, “Sakın buraya kız falan alma!” demek istemişti. Bir süre piyanoyu Abdullah'a bıraktım. Biliyorum dışardan bakanlara piyano çalmak kolay gibi geliyor. Abdullah büyük bir hevesle oturdu. Tek parmakla bir kaç kez tın tın tınlattı. Bildiği şarkıları çıkarmayı denedi. Abdullah tın tınlarken düşündüm. Müzik çalışmayanlar, hep işi kolay sanıyorlar. Mandolin çalışanlarda da görüyorum; mandolini alınca hemen bir şarkıya başlıyor. Biraz uğraşıp istediği melodiyi doğru olmasa bile yakın olarak çıkarınca hemen seviniyor. Ona göre mandolin çalma tamamlanmıştır. Şimdi sıra öteki şarkılardadır. Mandolin çalışanların çoğu böyle düşünüyor. Bunun için de içlerinde birkaç arkadaş dışında hiç birisi mandolin çalmayı öğrenemedi. Mandolin çalma deyince akıllarına iki üç okul şarkısını tek seslerle bekleye bekleye çalma anlaşılıyor. Oysa mandolinin tellerinin mızrabın altında dillendirilmesi gerekmektedir. Hidayet Gülen Öğretmenin mandolin çalışındaki ustalığı, bir iki akkadaş dışında kimse kavrayamış bence. Ben böyle düşünürken Abdullah:

-Hıhı, bana göre değil, ben biraz başkası tarafından zorlanmazsam, kendiliğimden bu işi kıvıramam! deyip piyanonun başından kalktı. Abdullah öyle söyleyince Asım Öğretmenin metodundan öğrendiğim Tarla Faresi parçasını iki elle çaldım. Parçanın Beethoven'in bir şarkısı olduğunu da ekledim. Abdullah şaşmadı. Nedense o, benim istediğimi yapabileceğim konusunda benden daha umutlu.

Abdullah ayrılırken ben de çalışmayı bırakıp dersliğe geçtim.

Harun Özçelik derslikteydi. Daha önce konuştuğumuz için Harun'dan çekinmiyordum. Hemen defterimi alıp yanına gittim.

 

***

 

No: 49 (12) Harun Özçelik.

 

Harun, sınıfımızın küçükleri dediklerimizin en olgunudur. Aynı zamanda tüm sınıfın en güzel resim çizeni. Bunun dışında da özellikleri var. En güzel resimleri o çizdiği gibi, el yazısı üstüne de eşi menendi yoktur. Genel kültürü konusunda da yaşına göre bir çoğumuzdan öndedir. Bağcılık konusunda yaptığımız tartışmada benim bilmediğim omcayı söyleyerek Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenden aferin aldığını hiç unutmuyorum. Marangozluk atölyesindeki başarıları saymakla bitmez. Arkadaşlar arasında da kararlı tavırlarıyla ayrı bir saygınlık kazanmıştır. Ayrılan resim öğretmenimiz Ömer Uzgil gibi şimdiki resim öğretmenimiz Talat Ayhan Öğretmenin beğenisini kazandığından başka, dersimize gelmemesine karşın okulumuz resim dersi öğretmeni Leman Kalabay Öğretmenin de ilgisini çekmiştir. Bir dikkat çekici yanı da Çerkezköy gibi bir kasabada yetiştiğinden sinema üstüne bize göre bilgisi çoktur. Sinema üstüne yapılan konuşmalarda Harun Özçelik son sözü söyler. Arkadaşlar arasında yapılan değerlendirmelere göre yüksek öğrenime gitmeye hak kazananlardan biri de Harun Özçelik'tir.

Boy: 1. 62, Kilo: 58, Yaş: 19.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Bir ara pişman olmuştum. Şimdi çok mutluyum.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
En severek yapacağım meslek öğretmenlik.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Resim, buna El-İşlerini de ekleyebilirim.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Ömer Uzgil-Talat Ayhan-Leman Kalabay.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Yılda bir gelmeyi düşünüyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Öğrenci olarak bizim sınıf. Bizim sınıfın adını okul kapısının yanına yazmalılar.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Okul Müdürü Nejat İdil-Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Tüm öğretmenlerimden çekinirim, korktuğumu soruyorsan Besim İyitanır. İyi bir öğretmen olabilir ama ben onun konuşmalarında sürekli sakınıyorum.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Yusuf Asıl.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
En çalışkan arkadaş olarak başka arkadaşların Sami Akıncı diyeceğini biliyorum. Oysa bana göre, en çok çalışanlar, Halil Basutçu, sen, ben, Salih Baydemir, Mustafa Saatçı arkadaşlardır.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
En başarılı arkadaş da bana göre sensin. Bir çok arkadaşımız bir ya da iki alanda başarılıdır. Ancak sen hemen hemen tüm alanlarda birinci değilsen bile ikinci durumdasın. O nedenle bence en başarılı sensin.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Biraz boyumun kısalığını buluyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Ali Güleren'in okuldan uzaklaştırılması. Arkadaşımız yoksuldu, ne oldu? Geceleri yatınca onu düşündüğüm oluyor.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Hasanoğlan'dan buraya dönüşümüz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Çok inanıyorum. Öğrendiklerimi iyi öğrendiğimin ayırdındayım. Çok iyi sanat öğretmenlerimiz oldu, aslında beni mutlu eden olay buydu.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Düşünüyorum, öğrendiğim marangozluk, benim İş bilgisi çalışmalarımı kolaylaştıracaktır.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Okuduğum kitapların sayısı 20 -25'i geçmez. Daha çok hikaye kitaplarını seviyorum. Ömer Seyfettin'in 9 kitabını da okudum.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Beyaz Lale, Bomba, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Vurun Kahpeye, Yeşil Gece.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini söyler misin?
Birinin içindeki hikayeyi özetleyebilirim. Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür. Ünlü bir ressam yaşamı boyunca resim yapmış, herkesin beğenisini kazanmış, sayısız öğrenci yetiştirmiştir. Bir çok insanı model olarak almış, çizmiştir. Kendi eşinin de resmini çizer. Eşi çok güzeldir. Usta ressam, güzel eşinin resminin de güzel olduğuna inanmaktadır. En yakın öğrencilerinden biriyle konuşurken, ressam yaptığı resmi göstererek: “Resmi güzel yapan benim ustalığım değil, modelin güzelliğidir” der. Öğrencisi ise buna inanmadığını söyleyip usta ressama karşı, “Bu resimdeki güzellik bir canlıda olamaz!” der. Ressam fikrini kanıtlamak için eşini soyunuk olarak öğrencisine göstermeye karar verir. Öğrencisini evinin bir köşesine saklar. Evde kimse olduğundan habersiz güzel eşi soyunur. Gizli yerde bulunan öğrencinin görebileceği yerden geçer. Ancak saklı kişi nasılsa önündeki örtüyü oynatmış, soyunuk eş de kişiyi görmüştür. Kocanın bu davranışını onursuzluk sayan eşi, ressamı terkedip öğrencisine gider.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin
21-En sevdiğin şair kimdir?
Faruk Nafiz Çamlıbel. Onun, Bir Ömür Böyle Geçti, Çoban Çeşmesi kitaplarını aldım. Ayrıca bir de Faruk Nafiz Çamlıbel diye kitabım var. Onları, ara ara okuyorum. Ancak çok denedim, şiir ezberliyemiyorum.

Harun Özçelik arkadaş için uzun zamandan beri yayılan bir söylenti var: Sözlüymüş. Bunu Müdür Beyin eşi Leman Öğretmen biliyormuş. O nedenle yöneticilerden bir tepki gelmiyormuş. Arkadaşın sık sık rahatsız oluşları, revirde yatmaları bundanmış. Bunları ben de duyduğum için arkadaşa bu konuyu açmadım. Nisan ayında Yusuf Asıl'ın köyüne giderken bir gece Harun Özçelik'in evinde kalmıştık. O zamanki izlenimlerime göre Harun için söylenenlerin gerçekleşmeyeceğini düşünüyordum. Özellikle bize amcası olduğunu söylediği kişi Harun'u kendi başına bırakacak tipten biri gibi görünmemişti bana. Yanılmış olabilirim.

 

***

Abdullah Erçetin bizi izliyormuş, gülerek bakınca yanıma çağırdım. Arkadaşlarla konuşmuş, ne soracağımı biliyormuş. Abdullah soruların bir bölümünü hemen hemen doğruya yakın söyledi.

 

***

 

No: 50 (13) Abdullah Erçetin

 

Abdullah Erçetin'i ilk kez sanırım ikinci müzik dersimizde tanıdım. Sessiz sakin arkadaşlardan biri olduğu için hep gerilerde duruyordu. Ayni köyden üç arkadaş olduklarından, ilk günler biribirlerine yetiyorlardı. Ayrıca içlerinden biri olan Arif Kalkan üç arkadaşın sözcüsü gibiydi. Arkadaşlar arasındaki konuşmalarda genellikle o yanıt veriyordu. Müzik öğretmeni Adem Gürçağlayan hepimizin müzik bilgisi durumunu saptamaya çalışırken sorular sorup ara ara da şarkı söyletiyordu. Okul şarkısı olarak Yalancı, Hendekte Bir Tavşan, Bir Gün Okula Giderken diye üç şarkı adı biliyordum ama onların da sözlerini unutmuştum. Adem Öğretmen şarkı söyleyemediğimi görünce biraz alaylı olarak:

-Hadi bakalım sen de bir türkü söyle! demişti. Başladığım türküyü de daha ilk sözünden kestirip, beni geçmişti. Birkaç arkadaştan sonra Abdullah Erçetin şarkı söyledi. Adem Öğretmen “Aferin!” dedikten sonra Abdullah'la uzun uzun konuştu. Sanırım ona başka şarkıları da sormuştu. Abdullah çok sessiz konuştuğu için ne dediğini tam anlayamamıştım. Adem Gürçağlayan Öğretmen, “Hadi onu da söyle!” deyince dikkat kesilmiştim. Meğer Abdullah saydıkları arasına Onuncu Yıl Marşı’nı da katmışmış. O güne dek çok dinlediğim ama sözlerini dikkat edip bellemediğim marşı Abdullah baştan sona söylemişti. Sonraki müzik derslerinde Abdullah hep önde oldu. Öğretmen nota okutmaya başlayınca, Abdullah ilk okuyanlardan olmuştu. Abdullah öne çıkmasa bile öğretmen onu kesinlikle öne sürüyordu. Yarı yıldan sonra Abdullah'ın geri çekildiğini gördük. Adem Öğretmen çok ödev veriyordu. Örneğin “Biz kimleriz” marşını baştan sona notayla okutuyordu. Efe Türküsünü önce notalarla öğrendik, sonra da sözlerine geçtik. ”Si-do-mi-re-do-si-la-si-do-si-la-sol-fa-mi-re-la-sol-la-si. dedikten sonra “Kır atınla geçiver, şu dağlar, kıvransın (İnlesin) Efem!” diye sürdürüyorduk. Nedense Abdullah bu çalışmalardan hoşlanmadı. Böylece Adem Öğretmenin gözünden düştü. Bir keresinde de Adem Öğretmen Abdullah'a:

-Senden daha büyük başarı bekliyordum, neden durgunlaştın? diye sormuştu. Anladığım kadarıyla Abdullah, müziği salt şarkı söylemek gibi algılıyordu. Oysa nota ile çalmak asıl müzik etkinliğine giden yoldu. 1. Ders yılı sonunda Adem Öğretmen ayrıldı, ondan sonra da tam üç ders yılı müzik dersi yapılmadı. Son sınıfa geçince bu kez Asım Kaveller Öğretmen geldi. Asım Kaveller, kişinin doğal sesini över ama ona yaslanan çalışmalara önem vermezdi. Abdullah ile bir iki kez ilgilenir gibi oldu, sonra kendi seçtikleriyle daha çok ilgilenmeye başladı. Böylece benim başlangıçta çok değerli bir müzikçi arkadaş olacağını sandığım Abdullah Erçetin şimdilerde, tıpkı benim onu ilk günlerde gördüğüm gibi görmekte; gelecekte iyi bir müzik öğretmeni olacağım umudunu benim için tekrarlamaktadır.

Abdullah Erçetin arkadaş, oldukça neşelidir. Kendini küçükler grubundan sayar. Ara ara büyüklere de takılır. Ancak kendisine de takılanlar olur. Özellikle arkadaşlara takılan sıfatları çok tekrarlar. Bu da şimşekleri kendi üstüne çekmesine neden olur. O nedenle kendisini çok kızdıran sıfatlar yakıştırılmıştır. Önceleri Fettah'a takılan Kızlık, Fettah Madam olunca Abdullah'a verilmiştir. Biraz tombul oluşu nedeniyle Pırtla, daha sonra da Gebeş türü sıfatlar takılmıştır. Abdullah, şakacılığın bu yanını bildiğinden tüm bu yakıştırmalara aldırmamış, gülüp geçmiştir. Arkadaşın bir başka özelliği de ailesinden hiç söz etmemesidir. Tüm arkadaşlar zaman zaman evinden, ailesinden söz ederken arkadaş susmuştur. O nedenle arkadaşın bizce bilinmeyen, onun bize bildirmek istemediği bir yanı vardır. Kızlarla ilgili konuşmalara ilgisi fazladır. Ancak kendisi ile ilgili sözlere sert tepki gösterdiğinden, kendisi o açıdan bir ara iyice dışlanmıştır.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Okumak için başka olanağım olmadığından pişman değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım, öğretmenlik bana çok uygun bir meslek.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
En sevdiğim ders müzik sanıyordum. Oysa uygulamada öyle olmadı. Ben müziği kolay sanmıştım, dinlediğim şarkıları kolay kapıyordum. İş çalışmaya dökülünce soğudum.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
En sevdiğim öğretmen Namık Ergin Öğretmen.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Düşünmüyorum.
6-Okulun kuruluşuna en çok emeği geçen kimdir?
İlk müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Bence Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
En sevdiğim öğretmenim Namık Ergin.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Harun Özçelik.
10-En çalışkan arkadaşımız sence kimdir?
Kültür derslerinde Sami Akıncı.
11- Sence en başarılı arkadaşımızı söyler misin?
En başarılı arkadaşımız sensin. Kültür derslerin de, sanat derslerin de çok iyi.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Kendimi çok tembel buluyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay söyler misin?
Son sınıfa geçen arkadaşımızın okuldan atılması bence çok kötü bir olay; buna çok üzüldüm.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu, kazasız belasız bitirmem.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Başlı başına duvarcılık çalışması dışındakilerin hepsini uygulayacağımı düşünüyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Okulda, öğrencilerin rahat çalışabileceği bir iş atölyesi kurmayı düşlüyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Kitap okumayı sevmediğim için okuduğum kitapları da saymadım. Gene de on kitap okumuşumdur. Zaten bunların da 6'sını derslikte öğretmenler okumuştu.
18-Okuduğun kitplar içinde seni en çok etkileyenlerin adlarını söyler misin?
Sanırım kendi seçtiğim dört kitap okudum. İki Sene Mektep Tatili, Robenson Kruze, 80 Günde Devrialem, Monte Kristo.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
80 Günde Devrialem. İngiltere'de bir araya toplanan arkadaşlar belli konularda tartışmalar yapmaktadır. Tartışmalar sonunda başarı kazananlara para da verilir. Bunlardan biri de dünyayı dolaşmaktır. Ancak bu dolaşma 80 günde tamamlanacaktır. İngiltere’den kalkan gemi ile yola çıkacak kişi 80 günü aşırmadan ayrıldığı limana gelmiş olacaktır. Adını unuttuğum yarışmacı bu işe girer, arkadaşları onu törenlerle uğurlarlar. Yolculuk, doğuya doğru başlar. Atlas Okyanusu, Afrika kıyıları, Hindistan olmak üzere doğuya giden yarşmacının başına bir çok tatsız olay gelir. Hindistan'da kocası ölen bir bayanı yakılmak üzereyken kurtarınca o da başına kalır. Bu kez iki kişi olarak doğuya giderler. Büyük Okyanusta sayısız adalar arasından Amerika'nın batısına çıkar. Büyük Okyanus kıyısından başlayarak Atlas Okyanusuna dek Kuzey Amerika kıtasını binbir zorlukla aşan yarışmacı zor olmasına karşın Atlas Okyanusunu da geçip İngiltere limanlarına ulaşır. Ancak çok yorulmuştur. Bu yorgunluğu nedeniyle günleri şaşırır. Bir gün gecikmeyle geldiğini sanır, ödülü kaçırdığına üzülürken, gün değişmesiyle kazandığı bir günü sonradan anımsayarak ya da kendisine başkalarınca anımsatılarak ödülüne kavuşur.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Jules Verne
21-En sevdiğin şair kimdir?
Kemalettin Kamu, Faruk Nafiz Çamlıbel.

 

***

Akşam yemeğinden sonra yatma izini sürdüğünden arkadaşların çoğu derslikten ayrıldı. Bu da benim işime yaradı. Bekir Temuçin'i yakalayıp yanıma oturttum.

 

***

 

No: 51 (14) Bekir Temuçin

Okulda ilk derslere başladığımız günlerde en çok parmak kaldıran, öğretmenlerden “Aferinler” alarak yerine oturan Bekir Temuçin'di. Otuz arkadaşın en kısa boylusu olmasına karşın en çok konuşanı, herkesi de en iyi tanıyanıydı. Edirne'ye en yakın köylerden (Büyük Gerdelli) birinden olduğu için de kendini eksiksiz Edirneli sayıp, Edirne üstüne toz kondurmazdı. İlk derslerde öğretmenlerin söylediklerini yazar, gelecek derslerde onları anımsatıp kendini hep öne çıkarırdı. Dersler ilerledikçe bu hızı biraz yavaşladıysa da Bekir Temuçin adı hepimizin belleğine yerleşmişti. Çalışkanlığı nedeniyle ufat tefek hataları hoşgörüyle karşılanır, üzerine fazla gidilmezdi. Edirne'den ayrılınca Bekir Temuçin'in bir özelliği geçerliğini yitirmişti. Dersler ilerleyip konular ağırlaştıkça haklı olarak Bekir sesini biraz kesmişti. Ders yılı sonunda Bekir'in en başarılı 4 arkadaştan biri olduğu ortaya çıktı. Önce Lüleburgaz sonra da Kepirtepe'ye taşınıp çalışmalar iyice iş etkinliklerine dökülünce Bekir'in (güçsüz bedeniyle) yarışı sürdürmesi olanaksızdı. Giderek az konuşanlar arasına çekildi. Daha sonra da Hasanoğlan'a göçüp çalışmalar düpe düz beden gücüne dönüşünce Bekir, istemeyerek güçlü bedenlilerin yardımcısı olmuştu. Kepirtepe'de tekrar derslere dönünce Bekir eski neşesine kavuştu ama bu kez de, öğretmenler eksildi. Örneğin matematik, fizik, kimya dersleri boşaldı. Coğrafya, Tabiat Bilgisi, Yabancı Dil dersleri dersleri öğretmensiz kaldı. Oysa bunlar Bekir Temuçin'in sevdiği derslerdi.

Gene de Bekir Temuçin Kültür Derslerinde çalışmanın ucunu kaçırmadı, Türkçe, Tarih girebildiği öteki dersleri gönlünce olmasa bile olabildiğince başarılı sürdürüp iyi derecede okulu bitirdi. İçimizde güçlü bellekli arkadaşlardan biri olarak tanındı, bu özelliğini aralıksız sürdürdü. Tatilleri, bayramları, geçmişte kalan bir çok olayı bize doğru olarak Bekir Temuçin duyurdu. Tatil için aylar önce anmaya başladığımız bayramları, geldiği gün sabah uyanınca bize çoğu kez Bekir Temuçin muştulardı. 19 Mayıs sabahını “Uyanın Samsunlular!” diye onun sesiyle anımsardık. 23 Nisan, 30 Ağustos bayramları için de bir uyarıcıydı. Bir başka özelliği de gözcülüğüydü. Boyunun kısalığı nedeniyle en önde otururdu. Ön sıralar da genellikle dersliklerin kapı önünde olduğundan dışardan gelenleri gördüğünden, kendine özgü simgelerle arkadaşları uyarırdı. Eğitimbaşı Enver Kartekin için bulduğu işaret ilginçti. Ad söylese duyulacaktı. Bekir yerinden kalkar, sağ elini göğsüne dayayıp arkadaşlara dönerdi. Çünkü Eğitimbaşı'nın dersliğe girişi genellikle sağ eli ucu ceketinin düğmeleri üstünde girerdi. Öteki öğretmenler için de özel buluşları vardı.

Okumayı sürdüreceklerden başarılı olacağına çok inandığımız bir arkadaşımız da Bekir Temuçin'dir.

Boy: 1. 61, Kilo: 56, Yaş: 19

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Matematik olarak düşünmüştüm ama nedense onu sürdüremedim. Şimdi tarihi sevmeye başladım.
4-En sevdiğin öğretmern kimdi?
Selçuk Korol.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Düşünmüyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Ayrılan müdürümüz Nejat İdil.
7- Okul binasının yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin Öğretmen.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Korku çekinmesi kastediliyorsa Besim İyitanır Öğretmen.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Abdullah Erçetin.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Kültür derslerinde Sami Akıncı.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Her yönden kastediliyorsa o sensin!
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Boyumun kısalığını bir kusur sayıyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Arkadaşımız Ali Güleren'in okuldan uzaklaştırılması.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu bitirmiş olmam.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
İnşaat işleri dışındakilerin hepsini uygulayacağıma inanıyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
20'ye dek okuduklarımı saymıştım. Daha sonra da okuduklarım oldu. Sayı olarak 30 kitap okumuşumdur.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Sinekli Bakkal, Yeşil Gece, Çıkrıklar Durunca, Roman, Zeytin Dağı
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Çıkrıklar Durunca: Sadri Etem (Ertem). Anadolu'nun orta bölümlerinde, dünyanın hiç bir yöresinde yetişmeyen tiftik keçileri yaşamaktadır. Tiftik keçilerinin yünü çok değerlidir. Onları yetiştirenler, başka yerde bulunmayan bu yünler için tiftik keçilerini gözleri gibi korurlar. Ancak bu keçilerin değerini anlayan yabancılar, bol para karşılığı keçi alıp kendi memleketlerinde yetiştirmek isterler. Nitekim bu işe girişip keçi kaçıranlar olmuştur. Durumu anlayan keçi yetiştiricilerinin bir bölümü bu durumu önlemek için önlem alırlar. Yabancıya tiftik keçisi satmamak. Onlar dilediği kadar önlem alsın, yabancılar çok para ödeyerek tiftik keçisi kaçırmaya niyetlenmişlerdir. Sütü bozuk, memleket sevmez ya da vatan, millet duygusundan yoksun karaktersiz, soysuz insanlar yabancılara uşaklık edip keçi kaçırmaya yardımcı olurlar. Uzunca bir zaman süren bu gizli savaş, cibilliyetsizlerin çoğalmasıyla tiftik keçilerinin kaçırılmasıyla sonuçlanır. Böylece tiftik keçisi yünü eğiren özel çıkrıklar zaman içinde yünsüz kalıp durur.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Kitap sayısı olarak Ömer Seyfettin, onun 9 hikaye kitabını da okudum.
21-En sevdiğin şair kim?
Enis Behiç Koryürek, Celal Sahir Erozan, Kemalettin Kamu, Faruk Nafiz Çamlıbel.

 

Bekir Temuçin'in bir özelliği de okuldaki kızlarla ya da kız-erkek şakalaşmalara katılmamasıdır. Kızlar üstüne söylenenlerin dışında kalmış, bu konuda anımsanacak herhangi bir olaya adı karışmamıştır. Zaman zaman kendisine yakıştırılanlar olduğunda da gülüp geçmiş:

-Beni bu konuda konuşturamazsınız! demiştir.

 

***

 

Konuşmayı bitirdiğimizde derslikte ikimiz kalmıştık. Arkadaşları uyandırmamak için ayaklarımızın ucunu basarak girince gördük ki, yatakhane tıpkı derslik olmuş. Yüksek sesle konuşanlar, uzaktan uzağa sataşmalar sürüyor.

Halil'e baktım gözleri açık. Anlamsız olduğunu bile bile sordum:

-Uyumadın mı? Halil güldü:

-Gürültüden uyuyabilirsen uyu! Bizim konuşmamızı duyan Kadir Pekgöz, gürültüyü önce duymamış gibi yüksek sesle:

-Uyuyanlar var, konuşmayalım!

Mustafa Saatçı yanıtladı:

-Uyuyan olsa bile senin sesinden uyanmıştır. Senin sesin bende olsa yatakhane susturuculuğu değil tarla bekçiliği yapardım. Kargalar senin sesinden bucak bucak kaçar. Bu kez gerçekten susanlar da konuşmaya başladılar. Sorular çoğaldı:

-Neden karga bekçiliği? Tilkiler, kurtlar, özellikle de domuzlar kaçmaz mı? Domuz sözü Kadir'in sinirlenmesine yetti. Hemen başını kaldırıp sordu:

-Kim o be? Domuzu şimdi araya neden soktun? Bir süre araya domuz sokan konuşuldu. Birisi de domuz diyenin Arif olduğunu söyleyiverdi. Oysa Arif şimdi köyünde, belki uyuyordu. Ne var ki, Kadir sinirlenmişti. Arif'e çıkıştı:

-Arif Kalkan, sözünü düşünerek söyle, arkasından ne geleceğini düşün! diye uyardı. Gürültü iyice artmıştı. Kadir bir daha konuşmak için kalkarken Hüseyin Orhan tuttu, Halil Basutçu da uyardı:

-Sus, söyleyeceklerini sabah söylersin! Kadir yattığı yerde bir süre hımırdandı. Ancak Arif Kalkan sözüne kapılması gerçekten gülünecek dalgınlıktı.

Kendi kendime düşündüm:

-Kadir bu domuz ya da domuzormanı sözünden neden gocunuyor? Bizim köyün kuzey doğusunda kalan, onların köyünün tarlaları, meraları vardır. Özellikle bizim kahvenin pencerelerinden bile görülen bir yörenin adı Domuzgübresi adını taşımaktadır. Bizim köy kurulmadan önce orada domuz besleniyormuş. Domuzgübresi denilen yerde domuz ağılları varmış. 2. Abdülhamit'in özel çiftliği olduğu için, yapılan yakınmalara karşın onun saltanatı süresince orası çalışmış. Ancak o devrilince domuzlar oradan kaldırılmış. Domuzlar kaldırılınca önce bizim köylüler oraya el koymuş, sonra da Domuzormanlılar sahiplenmiş. Orasını sahiplendikleri için köyün adı Cumhuriyet dönemine dek Domuzormanı olarak anılmış. Köylülerle konuşunca hala kendilerini Domuzormanlı olarak tanıtırlar. Böyleyken Kadir sinirleniyor.

Domuzormanı-Hamitabat sözlerini tekrarlarken uyumuşum.

 

22 Eylül 1943 Çarşamba

 

Akşam yatarken ulaştığımız rahatlığa sabahları da kavuşmuş durumdayız. Uyandığımda zil çoktan çalmıştı. Eğilip Kadir'e baktım. Akşam oldukça zor durumda kalmıştı. Aynı konuyu açarsa nasıl teselli edeceğimi, daha doğrusu teselli edemeyeceğimi düşünüyordum. Gtitiğini görünce sevindim. Konuyu bu kez Halil açtı:

-Hemşerin çok boş bulundu, Arif'in gittiğini nasıl unuttu? deyip güldü.

Derslikte az oturduk, kahvaltı zili çaldı. Yağmur iyice açılmış ama her yer çamur. Hava gene bulutlu, ancak bulutlar oldukça yüksekte, beyaz beyaz. Yağmur havasının değiştiği belli oluyor.

Kahvaltıda konumuz, Ankara yolculuğu... Bu kez bari gündüz gözüyle gidebilsek! Hem böyle deyip hem de yollarda ne göreceğimizi bir birimize soruyoruz. Harun Özçelik bir çok istasyonun adını sıraladı. Lüleburgaz-Muratlı-Çorlu-Çerkezköy-Sinekli-Kofalça-Mofalça diye sıralama yapınca tartışma başladı. Mofalça yok. Öyleyse Sinekli de yoktur. O zaman Böcekli vardır.

Biz Kofalça mofalça derken Namık Öğretmen kahvaltıya geldi. Yapı kolu arkadaşlarının bakışları değişti; işbaşı yapılacak. Demeye kalmadı, Namık Öğretmen bir öğrenciyi bizim tarafa yolladı. Hasan Yeşil, yarım Türkçe'siyle:

-Sizi istedi Namık Öğretmen, çalışmaya çağırdı. Gülmemiz gerekirken gülemedik. Hasan bir yıl sonra öğretmen olacak. Arkadaşlar şaşırdığını söylediler. Ben de öyle varsaydım. Hasan Raif Kayın'ın arkadaşı. Raif de konuşurken şaşırıyor olmalı. Aklım hemen Röslein'e takıldı. O güzel konuşuyor ama, bu arkadaşları kendine yakın sayıp üzülüyor mu? Bir süre bu tür düşüncelerin dışında tutuyordum. Hüseyin Serin'le konuştuktan sonra pek uzakta olmadığını anlamıştım.

Dersliğe dönünce durum açıklandı, yapıcı arkadaşlar inşaata gidecek, marangozlar atölyelerine.

Atölyemize gittik. Halis Öğretmen daha önce çizimleri hazırlamış. Daha doğrusu yapılmakta olan evlerin planlarındaki ölçülerden kapı-pencere parçalarının şekillerini, sayılarını çıkarmış. Bize açıkladıktan sonra iki gruba ayırdı, kapıları yapacaklar, pencereleri yapacaklar. Ben bu kez kapı grubuna düştüm. Salih Baydemir'le birlikte oluşuma sevindim. Küçüklü büyüklü 10 kapı yapılacak. Önce bu sayı fazla gibi geldi. Oysa fazlalık falan yok. Tam tersi tuvalet kapıları eklenmemiş. Salih, Orhan, Hasan, dördümüz parça seçmeye başladık. Parça seçişimiz öğleyi buldu.

Öğledeki patates yemeğini çok sevdik. Kendi patateslerimizin tatlılığını ayırdetmiş gibi duyarlı duyarlı konuştuk. Mısırlar da öyle olacak, üzümler de, mercimekler de. Mercimeği söyleyen Yusuf Asıl Hilmi arkadaşımızı anımsatmak istemişti. Söz Hilmi'ye dayandı. Övgüler arasında yer yer de yerildi. Tembelliği, çalışmadığı, tatlı canlı olduğu öne sürüldü. Yerilme nedenlerinden biri olarak da evinden, annesi dışında kimsesinden söz etmediği öne sürüldü. Örneğin kardeşi olup olmadığını kendisinden hiç duymadıklarını söylediler. Böyle bir duruma benim de aklıma takılmıştı. Ancak benimki Hilmi için değil şu anda Hilmi'yi eleştiren Yusuf içindi. Nisan ayında Yusuf'un köyü Büyük Manika'ya gidene dek Yusuf'un kardeşi olduğunu bilmiyordum. Evlerine gittiğimde odalar dolusu kardeşini görünce şaşırmıştım. Önce komşu çocukları sanmıştım. Komşu çocukları Yusuf'un getireceği şekerler için gelmişler, diye düşünüyordum. Bir de baktım ki hepsi Yusuf'un gerçek kardeşleriymiş. Bu nedenle ben Hilmi'yi eleştirmeye hakkımız olmadığı kanısındayım. Hilmi de, Yusuf da kasıtlı saklayacak değiller. Belki de söylemek için uygun bir durum çıkmamıştır. Yusuf, kardeşlerini söylediğini, Harun ise Yusuf'un kardeşi olduğunu bildiğini tekrarladı.

Yemekten sonra doğrudan atölyeye gidip parçaları kestik. Pencere grubunun parçaları eksik çıktığı için makineler bize kaldığından işimizi çabuk bitirip alıştırmalara geçtik.

Hava iyice açtı, dışarısı günlük güneşlik oldu.

Paydostan sonra doğru piyano odasına gittim. Bu kez de akordiyonu çıkarıp uzun süre surdinli olarak akordiyon çalıştım. Mozart'ın, Haydn'ın parçalarını, Menuette ile Serenadı iyice pişirdim. Beethoven'in menuette'inin girişi parmaklarıma pek uygun gelmedi. Diyez yakınlığı parmaklarımı biraz tökezlettiği için ara verdim. Bu kez de 5. sınıflardan İlyas Özcan geldi. İlyas oldukça düzgün keman çalıyor. Ancak o da kulak dolgunluğuna kapılıyor. Latif Yurtçu öğretmen gibi yayı süsleyici çekmeye çalışıyor. Gene de nota çalışması yaptığından ötekilere göre iyi sayılır. Sanırım o da akordiyona ilgi duyuyor. Çok çekingen olduğu için, bazılarının yapmaya kalkıştığı gibi:

-Abi biraz da ben çalsam! demiyor. O biliyor ki, nasıl olsa bir hafta sonra akordiyon ona kalacak. Böyle düşündüğünü sık sık gelmesini, isterse burada kalma koşuluyla çalışabileceğini söyledim. Çok sevindi, notalarla ilgilendi. Notaları da isterse yazabileceğini söyleyince daha mutlu oldu.

Dersliğe gidince konuşma sırasının Salih Baydemir'de olduğunu söyleyip yanıma, benim sırama çağırdım. Sıram en arkada köşede olduğu için kimse tarafından rahatsız edilmediğim gibi ben de kimseyi rahatsız etmemiş oluyorum.

 

***

 

No: 60 (16) Salih Baydemir

Salih Baydemir. Teni biraz fazla esmerce olduğu için daha ilk günlerde kendisine Kara Salih sıfatı takılmıştı. Salih, Kara Salih sıfatını kesinlikle benimsemedi, söyleyenleri oldukça haşlamıştı. Ancak günler geçtikçe bir başka olay Salih'in öfkesini frenlemişti. Okul müdürümüz, hiç birimizin adını söylemez, ben hariç herkese Karanoğlan, tüm öğrencilere de Karaoğlanlar derdi. Karaoğlan sözü yayıldıkça Salih Kara Salih sıfatına kendini alıştırdı. Ancak arkadaşlar genel olarak Karaoğlan olduklarında Salih'e Kara Salih demekten vazgeçtiler. Okul müdürümüz herkese Karaoğlan diyordu ama, sanırım sarışın olduğumdan olacak bana Sarıoğlan diyordu. Bunu da Karaoğlan sözünden önce daha ilk günlerde kullanmıştı. Okula gittiğim ilk günlerdeydi. Karaağaç'tan gelen ekmek nedense okula getirilmemişti. Yemek saati geçiyordu. Okulda kimse kalmamıştı. Okul Müdürümüz, aramıza gelerek durumu anlatmış, ilerde bu işleri bizim yapacağımızı sözlerine eklemişti. O zaman ben kalkıp “neden şimdi yapmıyoruz?” diye sordum. Müdür Bey, Karaağaç'a yabancı olduğumuzu söyleyince ben, Karaağaç'ı bildiğimi söyledim. Yanıma iki arkadaş alıp gidebileceğimi söyleyince Müdür Bey “Haydi bakalım Sarıoğlan, sana güveniyorum, git!” demişti. Ondan sonraki zamanlarda bu sıfatı hep kullandı. Ancak tüm öğrencilerin genel sıfatı Karaoğlandı.

Salih Baydemir, bu kara sıfatından dolayı bir çok arkadaşla çok dalaştı. Giderek de adı geçimsize çıktı. O da geri durmadı, olur olmaz durumlarda işi kavgaya dökerek sorunlarını çözme yolunu yeğledi. Ancak Salih Baydemir özellikle sanat çalışmalarında örneği az bir gayret göstererek öğretmenlerin beğenisini kazandı. Sanat çalışmalarındaki başarısı onun geçimsizliğini hoşgörüye çevirmeye yetti. Aramızda zaman zaman ona Salih Usta sıfatı bile takıldı. Özellikle Hasanoğlan'da kaldığımızda oranın tüm işlerini yürüten prof. Sili Layoş'a taktığımız Usta sıfatının büyüklüğünü düşünerek arkadaşların Salih'e de Usta demeleri onu olabildiğince onurlandırdı. Zaten o da giderek daha yumuşak davrandığından son yıllarda sınıfımızın en sevilen arkadaşlarından biri durumuna geldi.

Salih Baydemir, Atölye çalışmalarındaki üstün başarısına karşın kültür derslerinde hep çekinik kaldı. Tahtalara kalktığında (bir çok arkadaş gibi) fazla sefilleşmemesine karşın hep sınırlarda ya da şansının yardımını bekledi.

Arkadaşlar arasındaki cıvık şakalara katılmadı. Müzik, Milli oyunlar türü çalışmalara katılmaması onun için bir eksiklik sayılırdı. Katılsaydı, kesinlikle başarılı olacaktı.

Boy: 1. 65, Kilo: 64, Yaş: 19.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
İş-Sanat çalışmaları.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Namık Ergin.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Okula çok yakın olduğumdan istemesem bile geleceğimi söyleyebilirim. (Çünkü köyüm okula 40 km. Lüleburgasz-Tekirdağ anayolu üstünde)
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kim dir?
Okulun ilk Müdürü Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Öğretmenler olarak düşünüyorum: Namık Ergin, Hasan Çevik, Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren .
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Şimdiki öğretmenler içinde en sevdiğim olduğu için Namık Ergin Öğretmenden çekiniyorum(Onu kırmaktan çekiniyorum)
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Harun Özçelik.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Okuma çalışkanı mı yoksa sanat çalışkanı mı? Bence en çalışkan arkadaş, Halil Basutçu'dur.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Tüm çalışmalar düşünülürse, bana göre o da sensin.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Biraz bilgi azlığımı buluyorum ama onu yerine getirmeye kararlıyım.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Beni çok üzen olay, üç işbilir öğretmenimizin de biz okulu bitirmeden ayrılması beni çok üzdü. Bu geçen hem de boş geçen son yılda onlardan çok şeyler öğrenecektik. (Hamdi Bağ-Naci İnan-İrfan Evren Öğredtmenler. )
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Hasanoğlan'dan geri gelişimiz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Çok inanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Düşünüyorum. Dülgerlik zaten benim baba mesleğidir. Babamla çalışma planlarımızı çoktan yapmış durumdayız.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Çok az kitap okudum. Çoğunlukla da hikaye kitaplarını okurum. Uzun romanlar beni sıkıyor. 15 kadar hikaye kitabı okudum. Bunlardan da dördü Ömer Seyfettin'dendir.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiklerinden 5 tanesinin adını söyler misin?
Bu Toprağın Kızları, Maske, Bahtiyar Prens, Silindir Şapka Giyen Köylü, Tanrı Misafiri
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Kitaba adını veren hikaye. Silindir Şapka Giyen Köylü. Kasabada köylülere borca öteberi veren açıkgözler, zamanı gelince, borçlanan köylülerden paralarını alırmış. Kasabalıların bu tür işleri yanında bir de tersi yani köylüler kasabalılara para karşılığı ürün verip parasını sonra almaktaymış. Köylüler, kasabalıların kendi aldıklarına karşı durumlarını bilen köyulüler ürünlerini rahatlıkla kasabalılara vermeye başlamış. Söz gelimi koyun sahibi köylüler, koyunlarının sütlerini peynir yapmak üzere kasabalı bir tüccara vermişler. Sütler verilmiş, para alma zamanmı gelince parasını almaya giden köylülere paraları verilmemiş. Günlerce dükkan kapıları önünde bekleşen köylülerin sızlanmalarını kimze dinlememiş. Kasabada aç, susuz beklemekten usanan köylülere bu kez bir öneride bulunmuşlar:
-Paranızı veremiyoruz ama biz sizi çok sevdiğimiz için borcumuz olan para yerine dükkanımızdan mal verelim. Çaresiz kalan köylüler razı olmuş. Böylece açık göz kasabalılar dükkanlarınaki hurda malları köylülere zorla kakalamışlar. Köylüler sıralara sokulup alacağı para karşılığı eline ne verilirse alıp çıkan köylüler kahrolarak evlerine dönmüşler. Kimini elinde bir giyilmeyecek ceket, kiminin elinde çocuk oyuncağı, kiminin elinde kravat köylerine dönmüşler. İşte bunların arasından birine de bir silindir şapka düşmüş. Adamcağız kafasına uyup uymadığına bakmadan çaresizlik içinde verilen silindir şapkayı kafasına geçirip gülünç bir durumda köyüne dönmüş.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Geçen yıllar şiirlerini okuduğumuz Kemalettin Kamu'yu sevmiştim.

Salih'e anımsattım:

-Okumaya gidiyoruz, orada okumamız istenecekse ne yapacaksın? Bir denemek istiyorum, belki de geri döneceğim. Öyle çok yüklü bir okumayı düşünmüyorum. Sanat üstüne olursa kalırım. Arkadaşın o konuları konuşmayı sevmediğini bildiğim için, evlenme, çocuk sözlerini etmedim.

 

***

 

Sıra Hasan Üner'deydi, sözleşmemize karşın Hasan bir ara ortalıktan kayboldu. Zamandan kazanmak amacıyla bir sonraki arkadaş Halil Basutçu ile konuştuk. (Sıraya uymak için bir alta alınmıştır.) 

Daha önce sözleştiğimiz Hasan Üner gelip sordu:

Hasanoğlan Ustaları, iki ikiye ne konuşuyorsunuz bakalım? Hasan'ın elinden tutup oturttum.

 

***

 

No. 61 (18) Hasan Üner

Marangozluk grubumuzun en küçüğü Hasan sayılıyor. Yaş olarak Yusuf bir yaş küçük görünse de Yusuf biraz daha etli butlu. Hasan'ın bir özelliği az konuşup sürekli gülümsemesi, bir başka özelliği de kitap okuması. Hasan'ın okuduğu kitapların sayısı geçen yıl saydığımızda 50'yi geçiyordu. Bu yıl durakladı ama eski okudukları sorulduğunda yanıtsız bırakmıyor. Duraksamasını ise biraz avuntu bulmakla birlikte haklı görüyorum: Boyunun uzaması için spor yapmalıymış. O da buna inandığı için durmadan futbol alanına koşuyor.

Hasan, 25 Türk, 10 Fransız, 10 İngiliz, 10 Alman, 10 Rus yazarı olmak üzere 65 kitap okumayı tasarlıyordu. Bunu gerçekleştirmek üzere geceli gündüzlü okuyup dururken boy kaygısıyla 50 dolayında bıraktı. Ondan görerek başlamama karşın onun hedeflediği sayıyı ben geçince Hasan bunu doğal karşıladığını, aramızdaki yaş farkı nedeniyle benim daha dirençli olmam gerektiğini söyleyip önümüzdeki üç yıl içinde hedeflediği sayıyı 100'e çıkaracağını tekrarladı. Bu arada bir karşılaştırma yaptık. Benim Türk yazarlarından Ömer Seyfettin'den 9, Reşat Nuri Güntekin' den 6, Falih Rıfkı Atay'dan 2, Halide Edip Adıvar'dan 3, Sadri Ertem'den 2, Sabahattin Ali'den 1, Yakup Kadri Karaosmanoğlu'dan 2, Halit Ziya Uşaklıgil'den 2, Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan 1, Peyami Safa'dan 1, Mehmet Turhan Tan'dan 1, Ebubekir Hazım Tepeyran'dan 1, Esat Mahmut Karakurt'tan 2, Rercaizade Mahmut Ekrem'den 1, Ahmet Haşim'den 1, Sait Faik Abasıyanık'tan 1, Aka Gündüz'den 2, Ethem İzzet Benice'den 1 olmak üzere 39 kitap okuduğumu saptayınca Hasan azıcık bozulur gibi oldu. Bu kez de yabancı dilden okuduklarımı sıraladım. Fransız: Jules Verne 4, Dumas Pere, 2, Duma Fils, 1, Victor Hugo 1, Andre Gide 2, Anatole France 2, Piyer Loti 1, Alphonse Daudet 1, Emile Zola 1, Honore de Balzac 3, Edmond Rostand 1, olmak üzere 19 kitap. Kitapların adlarını da sıraladık. Sıra İngiltereye geldi. Baktım Hasan saymamı bekliyor, sıraladım. Oscar Wilde 2, Charles Dickens 2, Wilhelm Shakespeare 6, Daniel Defoe 1, Emily Bronte 1 olmak üzere 12 kitap. Rus yazarlardan: Leo Tolstoy 4, Dostoyevski 2, Turgenyev 1, Maksim Gorki 2, Nikolay N. Gogol 1, Anton Çehov 2 olmak üzere 12 kitap. Almanca, J. W. von Goethe 3, Schiller 2, Erich Maria Remarque 2 olmak üzere 7 kitap. Öteki ülkelerden Norveç 2, İspanya 1, Bulgaristan 1, Amerika (A. B. D.) 3 olmak üzere 7 adettir. Hepsi. 19+12+12+7+7=57 kitap. Unuttuklarım da olmuştur. 57+39= 96 kitap.

Hasan iyice şaşırdı. Yüksek Bölüme gidince yeni baştan okumayı deneyeceği üzerine kesin bir karar verdi. Hasan'ı kitap konusunda üzdüğümü anladım. Ancak ona, böyle olmasa da benzer bir oyunu oynamak istiyordum. Düne dek bana okuyacağım kitabı o söylerken neden böyle birden bire tökezlesin! Onun futbol sahasında kaldığından daha çok zamanı ben de akordiyon peşinde geçirdim. Futbol önemli olabilir ama onun dışındaki zamanları iyi kullansa okuyacak zamanı bulur. Hasan iki ikiye konuştuğumuzda bana eskiden beri Ağabey der. Gene öyle dedi:

-Ağabey, beni soru sormaya çağırdın ama unutamayacağım bir ders verdin. Gerçekten bundan bir ders çıkarabilirsem kesinlikle yararıma olacaktır. Bu sözlerden sonra konuşmayı uzatmadım.

Boy: 1. 62-Kilo: 59-Yaş: 18. .

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Pişman değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Beden Eğitimi.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
İlk Beden Eğitimi öğretmenimiz Ömer Tunalı.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Hiç düşünmedim. Köyümün yolları buraya ters düştüğünden gelmek zor olacağı için aklımdan bunu hiç geçirmedim.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Ayrılan müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Öğretmenler olarak düşünüyorum: Namık Ergin, Hasan Çevik, Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Önce Fikret Madaralı, sonra Enver Kartekin. Şimdi de biri var, söyleyeyim, Kemal Üstün. (Eğitimbaşı)
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Bu okula birlikte geldiğimiz Hilmi Altınsoy.
10-Sınıfımızda en çalışkan arkadaş kimdir?
Kültür derslerinde Sami Akıncı, sanat kollarında Halil Basutçu, sen, Salih Baydemir.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Bence en başarılı arkadaşımız sensin. İlk günlerde senin okuyamayacağını konuşuyorduk. Oysa şimdi başa güreşiyorsun.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Yaşımın küçüklüğü dışında bir kusurum olduğunu düşünmüyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Hemşerim Ali Güleren'in okuldan uzaklaştırılması. Duyduğumuza göre Ali köyüne bir daha uğramamış, nerede olduğunu da bilen yokmuş.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu sağ salim bitirmemiz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Büyük çaplı işler düşünmüyorum, öğretmenliğimin elverdiği ölçüde çalışacağım.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Bunun yanıtını sen verdin, ya da verdirdin.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Rüzgarlı Bayır, Pastoral Senfoni, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Dorian Gray'in Portresi, Peer Gynt.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Peer Gynt: Biraz zıpır yaratılışlı bir genç, güç koşullar altında yetişmesine karşın kabuğuna sığmayan bir yaşam sürdürüyormuş. Yaratılıştan yakışıklı olduğundan kızlar tarafından da beğeniliyormuş. Şen şakrak tavırlarıyla kızların beğenisi kazanmış. Ancak o kabuğuna sığacak türden değilmiş. Bu arada zoraki bir evlilik yapmış. Ne var ki eşini bırakıp kaçmış. Gidiş o gidiş bir daha nerede olduğunu gören duyan olmamış. Binbir boyaya girip yaşamını dünyanın başka köşelerinde geçirerek iyice yaşlanmış. Yaşamının son günlerinde doğup büyüdüğü yeri görmek isteği doğunca çocukluğunu geçirdiği memleketine gelmiş. Doğup büyüdüğü yerleri hayal meyal anımsıyormuş. Gene de kimi anıları bilincine çıkıp onu mutlu ediyormuş. Sonunda kendisi gibi çok yaşlı bir bayanla karşılaşmış. Bu bayan, onun sevgilisi Solweg'miş. Vefasız Peer Gynt'e karşın, son anlarında onun döndüğüne sevinen Solweg yaşam boyu beklediği sevgilisini görmenin mutluluğu içinde yaşama gözlerini kapamış.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Roman olarak (Ömer Seyfettin'in hikaye kitapları dışında) bizim yazarlardan Esat Mahmut Karakurt'la Reşat Nuri Güntekin. İkisinden de 5'er kitap okudum.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Faruk Nafiz Çamlıbel.

 

***

Hasan Üner'den sonra sıra bendeydi. Ancak kendimi bir çok kez belli ettiğimi düşünerek ayrıca buraya eklemedim. Kitap okuma konusunda Hasan Üner'in özendirmesiyle başlamama karşın sonunda onu nasıl geride bıraktığımı da belirttiğime göre sanırım kendim için yazacak fazla bir şey kalmamıştır.

***

 

Derken zil çaldı, yemeğe gittik. Etli fasulye. Fasulye kendi ürünümüz. Ya etler? Etler besbelli kavurma. Yusuf kavurma olduğunu nerden anladığımı sordu. Kavurmayı o da biliyormuş. Ancak onlar başka bir ad vermişler. Yusuf evde bundan soğuk soğuk yediğini anlattı. Ben de nasıl kavrulduğunu, daha doğrusu nasıl pişirildiğini anlattım.

Yemekten sonra Halil geldi, bana anlattıklarının doğru olup olmadığını tam olarak bilmediğini, kitaplığa gidip Wilhelm Tell'e bir daha bakmak istediğini söyledi. Birlikte gittik. Yusuf'un hemşerisi Haşim Nehir kitaplık nöbetçisi. Bize özel ilgi gösterdi. Wilhelm Tell kitabını kolay bulduk. Halil bir süre karıştırdı. Fazla bir saptama yapamayınca kitabı yanımıza alıp dersliğe döndük. Derslikte Sami Akıncı ile Hüsnü Yalçın'dan başka kimse yoktu. Halil Hüsnü ile konuşmaya dalınca Wilhelm Tell'i alıp karıştırdım. Halil'in söylediklerinde özet olarak büyük bir yanlış yok, ancak olayların sıralanmasıyla kimi olayların nedenleri-sonunçları farklı. Kalkarken Halil sordu:

-Büyük bir fark var mı? Yok deyip kestim ama bir iki noktayı doğrultmayı düşünerek kendi yerine parantez içi olarak ekledim.

***

 

No: 70 (21) Halil Basutçu

Halil Basutçu, benim okula ilk geldiğim günden başlayıp son güne dek süren arkadaşlığın en sağlıklı örneği. Önce yakın numaralarımız gereği yan yana çalışmaya başladık. Onun hilesiz davranışları benim ilgimi çekmişti. Bu gerçekten bir yakınlık getirdi. Sonra da yer darlığı nedeniyle iki kişiye bir dolap verildi. Halil'le ikimiz bir dolabı kullandık. Bu dolap kullanma işi bizi bir birimize daha yaklaştırdı. Halil'in temizliği, tertibi, hele hele benim hiç bir eşyama el sürmemesi örnek bir olaydı. Sonra sonra bu titizliğin salt dolapta değil tüm davranışlarındaki ölçülülüğünün verdiği bir kişiliklilik olduğunu anladım.

Yiyecek konusunda çok sıkıntılı günler yaşıyorduk. Yemeklerde tatlı iyiden iyiye kaldırılmıştı. Arada bir ağızımı tatlılalamak için, o zamanlar makbul sayılan yenihayat diye kalıcı bir şeker satılıyordu, ondan bir kutu alıp çaresiz dolabıma koyuyordum. Haftalarca dolapta beklettiğim şekerden Halil'in bir kez olsun bir tane aldığına tanık olmadım. Öteki arkadaşlar dolabı açtığımda üstüme saldırıken Halil kesinlikle yan bile bakmamıştır. İkram olarak kutuyu uzattımda bile çekimser durur, düşüne düşüne alırdı. Sanırım ben biraz bolkeseden giderdim. Örneğin yeni bir çift ayakkabım, bir takım giysim hep olurdu. Cumartesi ya da pazar günleri onları isteyenler çıkınca genelde isteklerine uyuyordum. Halil kesinlikle böyle bir istekte bulunmamıştır. Halil'in bu denli kendine özgü bir kişiliği olmasını zaman zaman kuşkuyla karşıladığım oldu: “Acaba içinden başka düşünceler mi geçiriyor?” türü yanılgılara kapılmışımdır. Beni bu tür yanılgılardan büyük ablamın bir gözlemi kurtardı. Halil arkadaşla bizim köye gittik. Bizim köye özellikle İsmet'le çok gitmiştik. Kahveye gelenler benimle olduğu gibi İsmet'le de konuşurlar. Nitekim Halil'le de konuştular. Bir sonra köye gittiğimde önce Büyük Ablam Halil için:

-Çok terbiyeli arkadaşın var, böyle bir arkadaşın olduğu için ne mutlu sana. Arkadaş insanı ihya eder, kimisi de rüsva eder! O arkadaşından kesinlikle zarar gelmez! demişti. Kahvedekiler de Halil'i hemen İsmet'le karşılaştırıp hüküm verdiler:

-Ölçülü tartılı konuşuyor, İsmet gibi atıp tutmuyor!

Bence İsmet, ölçülü konuşur, kolay kolay atıp tutmaz. Ancak ölçülünün de bir ölçüsü olsa gerek. Demek Halil'in ölçüleri bizim köylülerin bile anlayacağı derecede ölçülü. Bunları yazarak benim söyleyeceğim sözlerin ötesinde de sözler söylendiğini anımsatmak isterim. Bundan önce bir çok arkadaş zaten benzer kanıları söylediler. Sınıfımızın çalışkanlarından biri kesinlikle Halil'dir. Benim bir ölçüm de Fikret Madaralı Öğretmendir. Fikret Madaralı Öğretmen içimizde en çok ona güvenmiş olacak ki, aramızdan onu seçip yapılması gereken bir çok işi onun aracılığiyle yaptırıyordu. Örneğin kitap işleri, gazete, dergi seçip alma, okuma işlerini uzun süre Halil sürdürmüştü. Son olarak Akın Piyesinin oynanmasında da Halil'in payı büyüktü.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Türkçe.
4-En sevdiğin öğretmern kimdi?
Fikret Madaralı-Sabahat Kartekin.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Ara ara gelmek istiyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Okul kurulmasında burada bulunanların hepsi, sen, ben arkadaşlar yöneticiler, o zamanki öğretmenler.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Fikret Madaralı
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Hüsnü Yalçın. Ancak benim seçimim, arkadaşın bana çok gereksinim duymasından ileri gelmektedir. O denli yalnızlık çekiyor ki, onun adını anmadan geçersem rahatsız olacağımı duyumsuyorum.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Bir arkadaş seçemem, her arkadaş belli bir dalda çok çalışıyor; sen her dalda, ben duvarcılıkta, Harun Resim'de, Saatçı teknik işlerde!
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Bence en başarılımız sensin; sıfırdan başlayıp tam numaraya matematikte de, öteki derslerde de ulaştığın gibi müzikte bile en başarılımız sen oldun.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Herkes kendini beğenirmiş, ben iyi bir öğretmen olmak için kendimi hazır sayıyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Ali Güleren'in okuldan atılmasını unutamıyorum. Ne oldu o arkadaş? Aklım zaman zaman hep buna takılıyor.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Akın piyesini başarıyla tamamlamam benim için çok mutlu bir olay oldu.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun? İnanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Öğretmenliğin elverdiği sürece çalışmayı düşünüyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Saymadım ama yirmi kadar olduğunu sanıyorum.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitabın adını söyler misin?
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok-Kuyucaklı Yusuf-Vurun Kahpeye-Çıkrıklar Durunca-Pastoral Senfoni.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Wilhelm Tell: İsviçre Avusturya İmparatorluğunun bir sömürgesidir. Avusturya bu sömürgeye hep gaddar valiler gönderir. Son vali Geesler hepsinden baskın çıkmıştır. İsviçre halkı bu valilerden yaka silkmektedir. Yer yer de isyanlar olur. İsviçre o sıralar avlarıyla avcılarıyla ün yapmış bir ülkedir; dillere destan atıcıları vardır. Bu iyi atıcılar, o günlerde makbul savaşçılar olarak tanınır. Çünkü savaşlarda silah olarak ok kullanılmaktadır. Wilhelm Tell de iyi bir nişancıdır. Validen yılan halk baş kaldırmak ister. Yer yer kıpırdanmalar olduğundan Vali Geesler kuşkulanmıştır; halkı sindirmek için en ufak kıpırdanmalarda şiddet kullanır. Baş kaldırmada halk, iyi nişancıların yanında olması istediği için özellikle onlara karşı sevgi gösterir. Başkaldırı, vali Geesler'e duyurulur. Jurnalcılar, aynı zamanda iyi nişancıların da adlarını valiye duyurmuşlardır. Vali elindeki listeye göre nişancıları toplatır. Bu toplantıya katılmayan Wilhelm Tell bir yolunu bulup dağlara kaçmıştır. Suçlu değildir ama düşüncelerinde valiyi yok etmek vardır. Vali Geesler, Wilhelm Tell'in yakalanması için adamlarını seferber eder. Uzun uğraşlardan sonra Wilhelm Tell yakanır. Ancak belirli bir suçu yoktur. Ne var ki vali öfkesini yenemez, Wilhelm Tell'e büyük bir ceza vermek ister. Ceza öyle bir ceza olacak ki, ”Ne şiş yansın ne kebap!” deyimine uygun olarak Wilhelm Tell acı çekecektir. Önemli bir gösteri olarak duyurular yapılıp halk toplanır. Vali Geesler sözde Wilhelm Tell'i affedecektir. Hem de halkın sevdiği Wilhelm Tell'i halkın gözü önünde affedecektir. Ancak valinin küçük bir isteği (!) vardır. Çok usta bir nişancı olduğuna göre Wilhelm Tell, oğlunun başına konan elmayı vuracaktır. Halkın gözü önünde Wilhelm Tell'in oğlunun başına bir elma konur. Bu bir bakıma Wilhelm Tell'e oğlunu vurdurma anlamı taşımaktadır. Wilhelm Tell uzunca bir duraksamadan sonra okunu çekip elmayı vurur. (Sonradan eklenen not: Wilhelm Tell iki ok hazırlayıp, birini gizler. Ancak bu, vali Geesler'in gözünden kaçmaz. Hemen Wilhelm Tell'e sorar: İkinci oku niçin hazırladın? Wilhelm Tell sözünü esirgemez: Birinci okla oğlumu vurmuş olsaydım, ikinci okla da seni vuracaktım. Vali kısa bir şaşkınlıktan sonra Wilhelm Tell'in yakalanmasını ister. Wilhelm Tell sözde özgür kalacaktı. Halkın coşkusundan ürken Vali Geesler'in adamları Wilhelm Tell'i yakalamaya kalkmışsa da Wilhelm Tell bir sandala atlayıp uzaklaşır. Halk isyan etmiştir. (Vali Geesler öldürülür.) Avusturya yönetiminden yaka silken İsviçre halkı, özgürlüğüne kavuşmak için savaşa girer. Wilhelm Tell de özgürlüğün simgesi olarak tarihe geçer.
Not: Parantez içi sözleri sonradan eklendi
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Bunu tam olarak bilmiyorum ama sanırım Ömer Seyfettin. Onun dört kitabını okuduğumu anımsıyorum.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Faruk Nafiz Çamlıbel.

 

Arkadaşa, aramızda hiç konuşmadığımız bir konuyu, evlilik olayını açtım. Belli ki konuşmak istemedi. İlk sözü:

-Şimdi sırası değil, en az 3 yılı daha göze alıp gidiyoruz! dedi. Ablamın sözü dilimin ucuna geldi. Neredeyse: “Senin hastalığının nedenini biz biliyoruz, aşk, sırılsıklam aşıksın ama açıklamıyorsun! İstediğin kadar sakla!” diyecektim; vazgeçtim. Gelecek günlerde bir yolunu bulursam söyleyeceğim.

Boy: 1. 72-Kilo: 70-Yaş: 21.

 

***

Yatınca bir süre gene Halil üstünde durdum. Arkadaş piyes olayından önce daha açıktı. Özellikle okuldaki kızlar için yapılan konuşmalara katılmadığı gibi sert sözlerle konuşanları paylıyordu. Piyes olayından sonra bu tavrını değiştirdi. Söze gene katılmamakla birlikte çıkış yapmak yerine sakin sakin dinlemeyi yeğliyor. Piyes provalarında benim süfle etmemi istiyordu. Sonlara doğru beni çağırmaz olmuştu. Ben bunu Sabahat Öğretmene yormuştum. Yoksa bu, onun da istediğine uymuş muştu? Gizlemenin anlamsızlığını düşündüm; neden böyle anlamsız gizlenmeler yapılıyor? Az önce karşılıklı konuştuk. Ben onun için neler düşünüyorum ama o bunlardan habersiz. Sanırım o da benim için düşündüğü bir çok şeyi benden gizliyor. Bu gizli düşünce ya da duyuntuları karşılıklı açıklasak ne değişecek? Röslein'ı sevdiğini söylese ben ona ne diyeceğim ki? Kesinle kızmayacağım. Hele kızın gönlü onda olunca bana bir söz düşer mi? ? A için ne diyebildim? Süheyla Öğretmen için ne diyebildim ? Röslein'den de bir hafta sonra ayrılacağım. Ne fark edecek? Belki de bir daha hiç görmeyeceğim. Yoksa ben birilerinden hoşlanıyorum, sevdiğimi sanıyorum da gerçekten bağlanmıyor muyum? Belki de benimki gönülden sevgi değil, öyle olsun istiyorum; “Olursa olur olmazsa vız gelir!” diyorum galiba.

 

23 Eylül 1943 Perşembe

 

Öğretmenlerin gelmesine iki gün kaldı diyen oldu. Bekir Temuçin düzeltme yaptı:

-Üç gün, bugün daha geçmedi, perşembe, cuma, cumartesi! deyince bu kez de cumartesi günü geleceklerine göre onu da sayamazsın diretmesi oldu. Abdullah Erçetin:

-Akılları varsa pazar günü gelirler! deyince Mehmet Yücel:

-Akıl mı kaldı onlarda? Zaten azdı, bu kez o da silindi. Hiç belli olmaz birileri bugün yarın gelebilir! deyince herkes güldü. Gidenlerin akılları karşılaştırıldı. Akıl makıl derken sözler kurnazlığa kaydı. Gidenlerin en kurnazı Fettah Biricik olarak belirlendi. Önce duvarcılar yapı çalışmalarındaki kurnazlık anılarını sıraladılar. Taş duvar örerken özellikle köşelerde kullanılacak seçme taşları kendi hazırlama yerine başkalarının hazırladıklarını alması anlatıldı. Hüseyin Orhan sordu:

-Düpedüz çalıyor muydu? Hayır sesleri yükseldi “Çalmaz, işinin ivediliğinden söz eder, sonra vereceğini söyleyip alır. Yerine getirme zamanı ya unutur ya da hiç ilgisi olmayan bir taş getirir. Tıpkısını bulamadığını söyleyip özür diler!” İkinci kurnaz, yeğenim İsmet sayıldı. İsmet'in kurnazlıkları işlerden çok derslikteki davranışlara kaydırılınca Yusuf Asıl İsmet'i savundu:

-Bu anlattığınızın kurnazlıkla bir ilgisi yok, benim İsmet abim, cimridir. Cimrilik, bir insan tavrıdır, hepimizin yapması gereken bir tutumluluk durumudur. Cimri insanın bir başkasına zararı olmaz. Oysa kurnaz insanlar başkalarına zarar vermekten çekinmez. Ben beş yıldır İsmet'le arkadaşlık ediyorum, hiç bir zararını görmediğim gibi ondan öğrendiğim çok şeyler olmuştur.

Ali Önol üzerinde duruldu. Hüseyin Serin'le Hilmi Altınsoy'un ise kurnazlık denile özellikten yoksun oldukları öne sürülünce Sami Akıncı gülerek:

-Öğleyse onlar akıllı sayılır! deyince, onların aklı varsa da akıllarını kullanamadıkları, o nedenle tembellikten kurtulamadıkları sayılıp döküldü. Mehmet Aygün için söylenecekleri bekledim. Tam ondan söz açılırken Mehmet Yücel atıldı:

-Mehmet'lere diyecek yoktur, onlar akıllı, şanslı insanlardır dedikten sonra Fatih Sultan Mehmet'i örnek gösterdi. Bir çok arkadaş Mehmet Yücel'in örneğine katılmadı. Kimileri de öteki Mehmet padişahları sıraladı; 3. Mehmet, 4. Mehmet, 5. Mehmet, 6. Mehmet! Burada söze ben de karıştım:

-Hasanoğlan'daki Çoban Mehmet! (Mehmet Tuğrul) deyince arkadaşlar hep güldüler. Mehmet Yücel sözünü geri aldı.

Kahvaltıda gene söz arkadaşlara kaydı, önce Hilmi'nin kahvaltıda ne yediği, ne yiyebileceği konuşuldu. Söz gene Hilmi'nin tek çocuk gibiymiş gibi konuşmalarından çıkan sonuca göre çok nazlı olabileceği, kardeşleri varsa fazla naz edemeyeceği kanısına varıldı. Ancak şimdi okulunu bitirdiği için üstüne titreneceği eklendi.

Atölyede işe başlarken bize yardımcı geldi. Kasaları hazırlamamıştık, o işi onlara bıraktık. Arkadaşlar bana takıldı:

-Sen de şimdi kurnazlık yaptın! Doğal olarak kimi zaman kurnazlık gerekli. Hazırladıklarımızı neden başkasıyla paylaşalım? Kapıların çerçevelerini kesip hazırlamaya başladık. Geçen yılki kapıların göbekleri kabartma tahtaydı. Bu yıl kontrplak olacak. Daha kolay diye seviniyoruz. Kontrplak olarak daha önce yazı tahtalarında kullanmıştık. Hasanoğlan'da da kapılarda kontrplak kullanmıştık.

Halis öğretmen kontrplak kullanmayı sevmiyormuş:

-Gerçek ağaç zevki vermiyor! dedi. Gerçek ağaç zevki nasıl oluyor? Bu soruyu içimden kendime sordum. Halis Öğretmeni iyice küçümsemeye kalkışıyorum. Neyse ki bunu salt ben biliyorum.

Uzun parçaları tamamladık. Öğleden sonra da kısa parçaları tamamlayacağımızı düşünerek yemeğe gittik.

Süleyman Gege nöbetçi; durmadan gülümsüyor. Oldukça uzun boylu. Arka masada tartışma olmuş: Mehmet Yücel mi daha uzun Süleyman Gege mi? Süleyman dururken Mehmet Yücel kalkıp yanına dikildi. Konuşmalara bakılırsa Mehmet Yücel kazanmış.Tartışma yapıldı:

-Süleyman yere baktı, bir daha dursunlar!

Süleyman terbiyeli arkadaş:

-Bir yılım var, bir yıl sonra abiye yetişeceğim! deyip ayrıldı.

Atölyede bir süre karar verilemedi, kornişler iki türlü de olabilecek. Halis Öğretmen bizim fikrimizi de sordu. Kontrplaklar gömme yapıldığı gibi, camlarda uygulanan yöntemle de yapılabilirmiş. Biz hangisini yapalım? Ben önce anlamadım, Halis Öğretmen özel olarak anlattı. Gömme dediğinde gerektiğinde kontrplağın değiştirme olanağı kalmadığında ikincisini, cam yöntemini önerdim. Zaten kolayı da o. Hemen lambaları açtık. Ancak camlardaki macun yerine biz çıta kullanacağız. Yeni bir iş daha çıktı; ince çıta; 1x1. Bir zorluğu yok ama oyalayıcı. Özellikle planyadan geçirmek çok dikkat istiyor. Halis Öğretmen:

-Aman ha! deyip bana baktı. Bu, “Aman ha!” sözünü iyi biliyorum: “Çok dikkatli ol!” demektir. Çıtalıkları hazırladım, kesmeyi yarına bıraktım.

Paydosta bir grup futbol alanına gidecek. Sordum: “Bu çamurda mı? Oyun oynamak için değil belli yerlerde gezip düzeltme yapacaklarmış. Baktım içlerinde Hasan Üner de var. Güldüm:

-Gene boyunu uzatacaksın!

Paydostan sonra bir ara piyano odasında kısa bir akordiyon, daha sonra piyano çalışması yapıp dersliğe gittim. Sıra Hüseyin Orhan'daydı. O olmayınca Hüsnü Yalçın!ı yanıma çağırdım. Hüsnü ile tam konuşmaya başlamıştık ki Hüseyin Orhan gedli. Zaten Hüsnü de çok yorgunmuş, ayrıldı.

 

***

No: 72 (22) Hüseyin Orhan.

 

Hüseyin Orhan'la önce sanat çalışmalarında anlaştık. Çok güçlü olmamasına karşın ağır işlerde bile büyük çaba gösterdiğini görünce ilgimi çekmişti. Özellikle Hasanoğlan'da aynı gruba düşünce arkadaşlığımız giderek pekişti. Aynı zamanda yatak arkadaşı olmuştuk. Birlikte Almanca dersi çalıştık. Bina yapımına geçtiğimizde Sili Usta bizi kendine yardımcı gibi alıp çalıştırınca arkadaşlığımız daha da perçinleşti. Numara yakınlığı nedeniyle başka işlerde de beraberliğimiz sürdü. Hüseyin Orhan, yaşdaşım olmaması nedeniyle biraz uzak durmasına karşın belli uğraşlarda işbirliği yapılacak denli uyumlu bir arkadaş. Çevremizdekileri değerlendirmelerde de yakın ölçülerimiz nedeniyle bir başka yakınlığımız var. Ayrıca çalışkanlara yakın bir başarı sürdürdüğünden, bunun da benim için bir ölçü olması nedeniyle yakınlığımız sürdü. Ancak bu yakınlık salt çalışma alanında kaldı. Arkadaşın, okul ötesindeki durumu üstüne bir bilgim olmadı. Sözgelimi Lüleburgaz grubundan olduğunu biliyorum da köyünü tam olarak bilmiyorum. Kendi söylemeyince sorarak öğrenmeyi de ben sevmiyorum. Göçmen olduğunu duydum. Ne var ki arkadaş bunca yıl içinde bir kez olsun bu konuda konuşmadı. En belirgin özelliği atölye çalışmalarında uyumlu olması. Gerçi başka arkadaşların tavırlarını değerlendirmede ayrı durumlara düştükse de bu, o denli olumsuz bir etki bırakmadığı için ilişkilerimiz günümüze dek iyi düzeyde sürüp geldi.

Boy: 1. 65-Kilo: 60-Yaş: 19.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Hem de çok kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
En sevdiğim ders Almanca. Daha doğrusu ben ona merak sarmıştım.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Ömer Uzgil.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Köyüm bu yolun üstünde, ilçeme geldikçe çaresiz göreceğim. Sanırım arada durup konuşacaklarım da olacaktır.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Kurucu Müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Bence beş sanat öğretmeni, Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren, Hasan Çevik, Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Eskiden Fikret Madaralı, şimdi Besim İyitanır.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Doğruyu söylesem, söz aramızda kalır mı? Bizim sınıfta canım-ciğerim diyecek bir arkadaşım yok. Herkesle gün geçirmek üzere konuşuyorum.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Bir çok çalışkan arkadaş var. Bir çokları Sami Akıncı için çalışkan diyor. İş okulunda işten kaçan insan çalışkan olur mu?
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Bence bu sen olabilirsin.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Bilgimin yetersizliğine inanıyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olayı söyler misin?
Son sınıfa geçmiş arkadaşımız Ali Güleren'in okuldan kovulması benim için çok üzücü oldu.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu bitirmiş olmam benim için en mutlu olay.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnancım tamdır, uygulamayı gerçekten bir görev sayacağım.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Marangozluğu sürdürmeye niyetim vardı. Şimdi ne olacak, bilmiyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Okuduğum kitap sayısını bir ara yazmıştım, sanırım 30'u geçti.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap adı söyler misin?
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Izlanda Balıkçısı, Peer Gynt, Vurun Kahpeye, La dame o Kamelya.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Kamelyali Kadın. Çok güzel bir bayan kendi başına yaşıyormuş. Kendisi biraz hoppa olduğundan çevresindekiler de onun gibi yaşamak isteyen türündenmiş. Onlar sık sık toplanır gönüllerince eğlenirlermiş. Çoğunlukla da varlıklı evlerde toplanıp günlerini gün ederlermiş. Uzun süre bir arada olduklarından birbirlerini de iyice tanıyorlarmış. Bu tür yaşamı en çok sürdürme taraftarı Kamelyalı kadının evindeki toplantıların birine bir yabancı genç gelmiş. Varlıklı bir aile çocuğu olmasına karşın bu tür toplantıların kurallarını bilmiyormuş. Genç ilk görüşte Kamelyalı kadına aşık olmuş. Kamelyalı kadın önceleri bu delikanlının tavırlarını çocuksu bulup aldırmamışsa da bir süre sonra delikanlıdan hoşlanmaya başlamış. Uzun tartışmalar, küsüp ayrılmalardan sonra iki aşık birlikte yaşamaya karar vermişler. Delikanlının bir koşulu vardır, süregelen toplantılı yaşamını bırakıp iki ikiye yaşamak. Kamelyalı kadın genci sevdiği için razı olur. Anlaşarak, eski dostların pek uğrayamayacağı bir yere taşınıp yaşamaya başlarlar. Onlar yaşaya dursun delikanlının varlıklı babası oğlunun böyle dillere düşmüş bir bayanla birlikte olmasına sinirlenir, oğlunu geri almak üzre yollara düşer. Uzun aramalardan sonra izlerini bulup onları bir birinden ayırmaya kalkışır. Önce tehditler eder, bundan bir şey kazanamayınca bayana para vererek oğlunu bırakmasını önerir. Bundan üzülen bayan sevgilisini bırakıp izini belli etmediği bir yere (Eski arkadaşlarından birinin evine) gider. Sevgilisinin kaçtığını öğrenen delikanlı çok üzülür. Yemekten içmekten kesilir. Sevgilisini bulmak için yollara düşer. Tüm Paris'i köşe bucak dolaşıp sonunda bulur. Ancak sevgilisi bir başkasıyla birliktedir. Delikanlı sevgilisini bulmuştur ama, onu gerçekten kaybettiğini de anlar. Kıskançlık duygularına kapılır, olaylar çıkarır. Delikanlının babası sonunda oğlunun sevgilisinden vazgeçmeyeceğini anlayınca onların birleşmesine razı olur. Onları bulunca eski tavrını bırakıp uyumlu konuşmalar yapar. Daha önce küçümseyerek baktığı bayana bu kez “Kızım!” demektedir. Onlar konuşurken bayanın doktoru gelir. Doktor, bayanı uzun zamandan beri gözlemiş, hastalığının gelişmesini bilmektedir. Son sözünü söyler:
-Hastanın günleri sayılıdır. Bunu duyan herkes şaşırır. Güzel bayan öleceğini öğrenince boynunda taşıdığı değerli bir takıyı sevgilisine vererek, evleneceği kıza takmasını söyler. Kısa bir zaman sonra da ölür. Kendisi sevenler mezarını kamelya çiçekleriyle donatırlar. Zaten sıfatı da Kamelya çiçeğini çok sevdiği için takılmıştır.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin, 9 kitabını da okudum.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Faruk Nafiz Çamlıbel.

 

***

Yemekte Orhan sordu:

-Neden yazıyorsun onları? Benden önce Halil Basutçu bir soruyla eksik de olsa biraz yanıtladı:

-Biz neden yazmıyoruz?

Ta baştan başlayarak anlattım. Ben okula ilk girdiğim günler, beni görmeye gelen Vahit Lütfi Salcı, sıkı sıkı tembih etmişti:

-Her geçen gününü bana yazacaksın. Senin orada geçireceğin her saati bilmek istiyorum! demişti. Onun ne dediğini tam anlamadığım için ben sayfalar dolusu yazı yazmıştım. Daha sonra sizin de anımsayacağınız üzere Fikret Madaralı Öğretmen önce kendinden sonra da başka yazarlardan (Ömer Seyfettin) örnekler vererek bana Ruzname denilen olayı anlattmıştı. Daha sonraları kitaplardan da yeni örnekleri izleyerek yazmaya alıştım. Bu son sorduklarıma ise düpedüz Balzac'in İki Yeni Gelinin Hatıraları'ndan özenerek başladım. Oradaki iki arkadaş, okulda sözleşirler, yaşamları boyunca mektuplaşırlar. Roman, verilen o söz üstüne yazılan mektuplardan oluşmaktadır. Ben de onların yaptığının tersini düşünüp, sizin düşüncelerinizi saptamak istedim. Başka sorularım da vardı, örneğin, evlenme üstüne ne düşünüyorsunuz? Nasıl bir evde oturmak istiyorsunuz? Çocuklarınızın hangi işleri yapmasını isteyeceksiniz? 20 yıl çalıştıktan sonra yerinizde mi kalacaksınız? gibi sorularım vardı ama, konuştuğum kimi arkadaşlar özellikle evlilik konusunda susmayı yeğleyince o soruları çıkardım. Arkadaşlar yaptığıma genelde güldüler. Hüsnü Yalçın ise:

-Biz ne bilelim şimdiden ne olacağını?

Besbelli ki benim yapmak istediğimi gene anlatamadım. Benim sorduğum kimsenin ne yapacağı ya da yapamayacağı değil, o konuda ne düşündüğüdür. Hüsnü'ye gene sordum:

-Hasanoğlan'a neden gidiyorsun? Hüsnü güldü:

-Okumaya! Bu kez de ben güldüm. Arkasından da ekledim:

-Bu soruyu bana sorsalar başka bir yanıt verirdim:

-Okumaya, okuyup şimdikinden farklı bir adam olmaya, şimdiki verilecek işten daha hoşlanacağım bir iş sahibi olmaya, oturacağım yerin şimdikinden daha iyisine kavuşmaya, alacağım aylığın daha fazla olmasını sağlamaya. . . diyerek uzatır giderdim. Aldığım karşılık gene kısa kesildi:

-Biz de bunlar için gidiyoruz! Öyleyse sen bunları neden sıralamadın? İhi, ihi gülmeler! . . .

Dersliğe dönünce Kadir Pekgöz geldi, yanıma oturdu.

 

***

 

73 (23) Kadir Pekgöz

Hemşerim Kadir Pekgöz için neler yazabilirim, tam kestiremiyorum. Çok yakın bir yol arkadaşım. Sayısız yolculuk yaptık, arkadaşlığı yanında değişik konularda anlattıkları da yolculuklarımızı kolaylaştırdı. Üstelik bir okul arkadaşımızın kardeşi olması ayrıca benim için bir yakınlaşmayı kolaylaştırdı. İlk yıllar özellikle benim ilkokul anılarıma ilgi göstermesi, kimi anlattıklarımı dikkatle dinlemesi benim yakınlaşmamı kolaylaştırmıştı. Bu yakınlığın aynı sıcaklıkla sürdüğünü söyleyebilecek miyim? Bu biraz da ona bağlı bir durum. Tek yanlı olarak ben ne desem gene tek yanlı kalacak. Şimdiki duruma göre birlikteliğimiz daha üç yıl süreceğe benziyor. Dilerim önümüzdeki günlerde gene eski içtenliğe ulaşırız. Arkadaşın dersleri için de bir kesin söz söyleyemiyorum. Ben ondan daha başarılı bir sonuç beklemiştim. Çalışır gibi bir tavrı vardı. Ancak beklediğim başarıyı gösteremedi. Arkadaşlarla ilişkilerinde de öyle. Çok uyumlu olacakmış gibi görünürken gereksiz zamanlarda, gereksiz konularda olaylara neden oldu. En şaştığım ise köyünün adı için yaptığı tartışmalardır. Hamitabat köyünün halk arasındaki adı Domuzormanı'dır. Arkadaşlar bunu bir ara konu yaptı. Arkadaşın gülüp geçmesi gelirken sinirlenip işi kavgalara dek sürdürdü. Oysa köyünün adı Çöp Köyü olan arkadaşımız var. Ona, sayısız gülünç sözler söylenmesine karşın arkadaş gülüp geçiyordu.

Arkadaşın bir özelliği de başkasıyla ilgili söylentilere katılmasına karşın kendisiyle herhangi bir olasılıktan söz ettirmemeye çalışmasıdır. Sözgelimi benim, ilkokul günlerinden kalma bir gönül bağıntım olan köylüsü için benimle yıllarca konuştu, zaman zaman da takıldı ama kendisi için kesinlikle bu konuda bir söz etmedi. Oysa onun kimi tavırlarından, içinden bir şeyler geçirdiği besbelli oluyordu. Ben bunları görmezden gelip, onun bir özelliği saydım.

Boy: 1. 62, Kilo: 58, Yaş: 19.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Dersler arasında bir ayırım yapmadım.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Öğretmenler arasında da bir ayırım yapmadım.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Gelirim, neden gelmeyeyim?
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Öğrenci olarak tüm bizim sınıf, öğretmen olarak da sanat öğretmenleri: Namık Ergin, Hasan Çevik, Hamdi Bağ, Naci İnan, adını unuttuğum biri daha var (İrfan Evren).
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Namık Ergin.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Hüseyin Orhan.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Sami Akıncı.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Halil Basutçu.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Boyumun kısalığı belki ilerde kimi öğrenciler üzerinde olumsuz etki bırakabilecektir. Biz, Reşat Tekinay için neler diyorduk, anımsarsın. (*)
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır, varsa nedir?
Okul Müdürümüz Nejat İdil'in bizim öğretmen olduğumuzu göremeden ayrılması.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu bitirmiş olmamız.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Düşünüyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısını söyler misin?
Tam olarak bilmiyorum ama 20 kadar olmuştur.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitabın adını söyler misin?
Dağları Bekleyen Kız-Bomba-Beyaz Lale-Kuyucaklı Yusuf-Robenson Crusoe.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Robenson Crusoe: Ailesinin varlığına çok güvenen bir İngiliz genci önce denizciliğe heveslenmiş. Gemilerle bir çok yere gidip dönmüş. Bıkacağını sanırken daha çok gezme hevesine kapılmış. Sayısız yerler dolaşmış. son gittiği yolculuğunda gemisi batmış. Yanındakilerin hepsi öldüğünden umutsuzca ölümü beklerken bir adaya yaklaşmış. Son çabalarıyla adaya çıkmış. Ancak adada kimse yokmuş. Korkular, yokluklar içinde uzaklardan gelecekleri umarak ufuklara bakmış. Gelen giden olmayınca adada bulabildiği yiyeceklerle beslenmeye başlamış. Daha sonraları kendine bir barınak yaparak yaşamak savaşına başlamış. Gözleri hep deryalarda olmasına karşın kafasını çalıştırarak yaşaması gerekenleri de birer birer yapıp adada tamı tamına 27 yıl kalmış.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Kemalettin Kamu.

 

(*) Öğretmen Reşat Tekinay'ın boyu çok kısaydı. Arkadaşlar aralarında şakalaşırken zaman zaman:

-Bizim sınıfın en küçüğü kim? diye sorunca birileri:

-Reşat Tekinay! yanıtını verirlerdi.

 

***

 

Kadir kalkınca, arkadaşlara sordum, Reşat Tekinay deyince aklınıza gelenleri düşünün. Sami Akıncı gülerek:

-Ders konusunu bir yana bırakıp kendinden söz eden bir öğretmen. Mehmet Yücel düzeltme yaptı:

-Kendinden değil, sevgililerinden. Bu kez de ben ekledim:

-Sevgililerinden değil sevgilisinden; çünkü tek sevgilisi, Öğretmen Okulu Müdürü Reşat Tardu'nun baldızı Nurefşan'dı. Benim sözüme arkadaşlar hem güldü hem de şaştılar. Hünü Yalçın sordu:

-Sen bunu nasıl unutmadın? Unutmadım, çünkü yazdım, yazdığımı zaman zaman okuduğumdan unutmamı önlüyorum. Sizin için de yazdıklarımın bir çoğunu oralardan okuyarak anacağım. Mustafa Saatçı gene numarası yaptı: ,

-Ben de yazacağım! Yaz imam, yaz! söylemleri arasında kalkanlar oldu. Sıralanıp yatakhaneye indik.

Kadir tırmanıp kitabı, Robenson Crusoe'u doğru özetleyip özetlemediğini sordu. Amacı bu değildi biliyorum, doğru özetlediğini söyleyip sözü kısa kestirdim.

Yarın cuma arkasından cumartesi, giden arkadaşlar gelecek. Pazar, pazartesi, salı, ver elini Ankara. Önce yüreğime bir sevinç doldu. Sevinç uzun sürmedi, onun yerine bir sızı çöktü. Hiçbir şey düşünmeden uyumak istedim. Kesinlikle kazandıklarım var ama sanırım kaybettiklerim de oluyor.

 

24 Eylül 1943 Cuma

 

5 günümüz kaldı, diyen Bekir Temuçin'e gün saymasını öğretenler çıktı. Bugünle gideceğimiz günün sayılmaması gerektiği anımsatıldı. Öyleyse 3 gün kalmışmış. Bu kez de gidenlerden gelmeyenler olursa onları göremeyeceklerine yananlar çıktı. Yusuf Asıl, İsmet Yanar'ı göremezse üzüleceğini söyledi. Mustafa Saatçı salt güldürmek için:

-Baba Ali'yi göremezsem ağlarım! dedi. Emrullah oradan geçerken ona da takılan oldu:

-Emrullah da Fettah için ağlar! Emrullah başını iki yana döndürerek:

-Şeytan görsün yüzünü! Ayıplanan bir söz oldu. Emrullah yürüyüp gittiği için söylenenleri duymadı. Ancak arkada kalanlar tartışmayı sürdürdü:

-Emrullah yerinde sen olsaydın ne derdin? Herkes bir şey söyledi. Olay iyice başka tarafa kaydırıldı. Derslikte de açılınca Sami Akıncı sordu:

-Siz başkalarına soru sorma hakkını nereden alıyorsunuz? Karşılık verme yerine Sami Akıncı'ya da soruldu:

-Sen bu soru sorma hakkını kimden aldın? Sorunun yanıtını kahvaltı zili verdi.

Kahvaltıda da: Kim kimi görmezse üzülür? konuşmaları güldürüler olarak sürdü. Gerçek olarak sorulduğunda en çok Yakup Tanrıkulu sonucuna varıldı. Bizim masa arkadaşlarından Mehmet Aygün ikinci, İsmet üçüncü, Sefer dördüncü, Arif beşinci, İdris altıncı, Ahmet Güner yedinci, Recep Kocaman sekizinci, Hilmi Altınsoy dokuzuncu, Hüseyin Serin onuncu, Ali Önol onbirinci, Fettah Biricik onikinci oldu. Bu kez de olay ters döndürüldü. O arkadaşlar bizimle görüşemezse nasıl bir sıralama ortaya çıkar? Önce Yusuf gülerek kendini birinci sıraya koydu. Doğal olarak o kendini olumlu listesinin başına koymuştu. Ancak ben onu anlamazdan gelip:

-Yok yahu sen Fettah kadar değilsin! deyince Yusuf bana teessüf etti. Anlamazdan gelerek esas fikrimi söylediğimi öne sürdü. Ben de gülerek geçiştirdim. Ancak bir gerginlik oldu.

Atölyede, kontrplak kesimi bizi bir hayli zorladı. Plakaların genişliği nedeniyle makineye yanaştıramadık. Elle kesme oldukça uğraştırdı. Yusuf çıtaların planyalamasını beceremeyeceğini anlayınca çaresiz bana geldi, o kontrplak zımparasına geçti ben çitaları parlattım. Böylece şakamızın acı sonucu geçiştirilmiş oldu.

Kapıların parçalarını tamamladık, yarın alıştırmaları yapacağız. Çerçeveciler henüz kornejlere başlamadılar. Bizim kapıların kasaları da hazırlandı.

Paydosta Aydın'la akordiyon çalıştık. Aydın La komparsitenin solo bölümünü çalışıyor. Ağır olarak ezberlemiş. Ancak tangonun kendi temposuna uyarak çalamıyor. Ama çalmak için tüm gücüyle ona sarılıyor.

Dersliğe gidince Mehmet Başaran'ı aradım, revirde olduğu söylendi. Revire yattığını düşünerek. Emrullah'ı geçip Hüsnü Yalçın'ı benim sırama çağırdım.

 

***

 

78 (28) Hüsnü Yalçın

 

Okula girdiğimiz, ilk günlerde hepimizi, üstünde konuşmasak da içten içe düşündüren iki arkadaş vardı: Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk. Bulgaristan'daki evlerini bırakıp Türkiye'ye okumaya gelmişler. Nasıl gelmişler? Bunu bile soramıyorduk, çünkü zor geldiklerini bilir gibiydik. Ben, babamdan yüzlerce göç öyküsü dinlemiştim. Özellikle Trakya'da yaşayanlar zaten hep göçlerin ya da göç hikayelerinin tanıdığıydı. 93 Savaşı ya da 1876-78 Plevnme bozgun sonucu İstanbul'a ulaşan 2 yıllık Rus kuşatması. Arkasında gene iki yıl süren Bulgar kuşatması, onun hemen ardından da 2 Yunan kuşatması unutulmaz acılara neden olmuştu. Bu duygular içinde arkadaşlara sorular sormadan içten içe üzülüyorduk. Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı da göçmen çocuğu olduğunu söyleyip zaman zaman duygusal olaylar anlatarak özellikle de Ömer Seyfettin'den yaşanmış hikayeleri okuyunca, iyiden iyiye acımsı duygulara kapılmıştık. Zaman zaman tatsız şakalaşmalara karşın gönülce hep bu iki arkaşın yanında olmaya çalışıyorduk. Özellikle ben, kesinlikle öyleydim. Tıpkı onları da öteki arkadaşlar gibi üzerine fazla varmadan (görünüş olarak) görünüşleriyle tanıdım. Oysa yanılmışım, öteki arkadaşların hemen hemen yarısı benden farklı göçmen çocuklarıymış. (Benim babam göçmen olduğu için kendimi göçmen sayıyordum. Oysa arkadaşlardan Halil Basutçu, Hüseyin Orhan, Abdullah Erçetin başka ülkelerde doğmuş göçmen çocuklarıymış. Ne var ki, onlar bunu bize duyurmamışlar.)

Hüsnü Yalçın'a zaman zaman yakınlık göstermeye çalıştım. Onun Bulgaristan'dan tanıdığı iki arkadaşı Halil Kocabalkan'la Hasan Hepyılmaz'la önce selam yazarak sonra da doğrudan mektuplaşarak arkadaş olup Hüsnü Yalçın'la ilişkimi artırmaya çalıştım. Önce uzun tatillere, bunu başaramayınca kısa gezmeler için köyüme götürmeye çalıştım. Hepsi bir yana, 4 km. uzaklıktaki Yeni Bedir köyüne sınıfımızın yarısını götürmeme karşın Hüsnü Yalçın'ı götürememem beni oldukça düşündürmüştü.

-Zorla güzelik olmaz! sözünü anımsayıp, geri çekildim. Sanırım doğru yaptım. İlerde bu yazdıklarımı okuyunca da kendimi yargılarken bunlar işime yaracaktır.

Boy: 1. 67, Kilo: 63, Yaş: 22

 

Sorular:
 
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim, nasıl olurum? Benim kurtuluşum oldu.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Bir ara Almanca dersini sevmiştim.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Fikret Madaralı.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Çağırılmadan geleceğimi sanmıyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği olan kimdir?
Hepimiz, bizim sınıfın hepsi, ilk Müdürümüz'le o zamanki sanat öğretmenleri: Namık Ergin, Hasan Çevik, Naci İnan, Hamdi Bağ, İrfan Evren.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Fikret Madaralı.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Halil Basutçu.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Sami Akıncı.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Bana göre sensin, çünkü sen her dalda başarı kazandın.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Biraz çekingen oluşumu beğenmiyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Ali Güleren'in okuldan atılması olayı.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Öğretmen olmaya hak kazanmam.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Pek inanmıyorum. Çünkü biz burada bolluk içinde çalışıyoruz. Gitiğimiz yerde bu bolluk bulunmaz.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Düşünmüyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısıyısını söyler misin?
Çok kitap okumadım. Hepsi olsa olsa ancak 20 olabilir. Onların da zaten 8 tanesini öğretmen okumuştu.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitabın adını söyler misin?
Beyaz Zambaklar memleketinde, Mefküreci Muallim, Açlık, Kreutzer Sonat, Peer Gynt
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Kreutzer Sonat. Tolstoy:
Bir trende yolculuk yapan bir grup insan karşılıklı konuşup hoş vakit geçirmeye çalışırlar. Aralarında bir yabancı vardır. Sessizce dinler. Adamın görünüşü, boş biri olmadığını kanıtlar gibidir. Bir ara ona da söz verilir. Adam, “Kendi istekleriyle yuvalarını kurarak geçinip giden bir çifttik!” diyerek söze başlar. Erkek işini sürer. Mutludur. Eşi güzeldir, müzikten anlar, piyano çalar, çocuklarını yetiştirir. Öyle ki, beş çocuk doğurur beşinin sütünü de kendisi verir. Böylesine evcil, bir annedir. Günün birinde bir konukları gelir. Gelen konuk ünlü bir viyolonisttir. (keman çalan) Konserler veren bir gezgincidir. Evin bayanıyla birlikte Piyano-keman eserleri çalarlar. Bunlar arasında Ludwig van Beethoven'in Kruetzer adlı keman-piyano sonatı da vardırr. Evin bayanı bu sonatı çok sevmiştir, sık sık çalmak ister. Kemancı bu çalışmalardan hoşnut kaldığından sık sık gelmeye başlar. Evin erkeği bu durumdan hoşlanmaz. Ancak bayan, bu birlikte olmakta bir sakınca görmez: ona göre yapılan salt bir müzik çalışmasıdır. Eşinin uyarışlarını anlamazdan gelen bayan çalışmaları sürdürür. Oysa kocası iyice kuşkulanmış hatta öc alma sınırına gelmiştir. Son uyarılarından sonra uzakça bir yere giderken eşine tembihte bulunur; bir kaç gün evde olmayacaktır. Bu sürede kemancıyı eve almamasını söyler. Adam gider ya da gider gibi yapar. Gece çıkıp geldiğinde eşiyle kemancının gene çalıştığını görünce ikisini de vurur. Karısı ölmüştür. Adam katil olarak cezasını çeker. Yasal suçlu olduğu için çocukları da kendisine verilmeyip, kardeşlerinin gözetimine bırakılır.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
En çok kitabını okuduğum yazar Elin Pelin adlı bir Bulgar yazardır.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Yahya Kemal Beyatlı

 

***

 

Hüsnü Yalçın'ın numarası önünde 77 Emrullah'ın olduğunu bile bile yer değiştirdim. Hüsnü Yalçın'ın yaptığını Emrullah rahat rahat benimser. Bu nedenle Hüsnü ile konuştuktan sonra yanına gittim. Hüsnü de Halil'in yanına oturmuştu. Oturur oturmaz da konuyu açtım. Emrullah hemen sordu:

-Hüsnü ile onu mu konuştun? Hüsnü duymuş benden önce:

-Evet, evet! yanıtını verdi

 

***

 

No: 77 (27) Emrullah Öztürk.

 

Bulgaristan'dan okumak için yurdumuza gelen bir arkadaşımız da Emrullah Öztürk'tür. Memleketindeyken dinlediği hikayelere kanarak Türkiye'de rahat okuyabileceğine inanmış, bir çok zorluğu göze alıp gerçekten Edirne'ye ulaşmış. Ne var ki dinlediği hikayelere, yaptığı kahramanca yolculuklara hiç benzemeyen bir durumla karşılaşmıştır. Edirne'de önce kaçak işlemleriyle karşılaşmış, güvenlik güçlerince göz altında tutulmuştur. Elindeki belgelere göre öğrencilik durumu saptanınca, bizim okullara uyamayacağı, kısacası okuma şansı olmadığı duyurulmuş. Göçmenler yurdunda kalırken, oraya sık sık uğrayan Tarihçi Osman Nuri Peremeci Emrullah'ı da Hüsnü Yalçın gibi gözetimi altına almış. Yaz boyunca onları bir okula yerleştirmek için savaşırken Karaağaç'ta Köy Öğretmen Okulu açılınca şansları onlara gülmüştür. Köy Öğretmen Okulunun koşullarına uyan belgelerini tamamlamakta yardımcı olan Osman Nuri Peremeci böylece bu iki arkadaşın yönlendiricisi olmuş.

Emrullah Öztürk arkadaş, Hüsnü Yalçın'ın yumuşaklığına ters düşen davranışlarıyla neredeyse zıt denecek bir yapıdadır. Kendisine yaklaşmak için çaba gösterenlere kesinlikle yaklaşmaz, kendisine zarar verileciği saplantısı içinde kuşkuyla karşılar. Konuşmalarında da yerine göre özenle söz seçmez, aklına geleni söylemekten çekinmez. Örneğin ben, bizim köye gelmesini söyleyince bana:

-Ne yapacağım sizin köyde? diye sormuştur. Bu soruş, bir şey öğrenme için değil neredeyse bir küfür anlamı taşımaktadır. Ben bunu söyleyince ise:

-Öyle olsa ne olacak? diyebilmiştir. Bu tür konuşmaları nedeniyle arkadaşların yakınlaşmalarını önlemiş giderek daha da yalnızlaşmıştır. Gerek derslerde gerekse sanat çalışmalarında kendisiyle ortak çalışmaya kimse yanaşmamıştır. Durumu uzaktan izleyen öğretmenlerin de uyarıları etkilememiş, ilginç bir yalnızlık içinde okulu bitirebilmiştir. Kendisine siper olmak için zaman zaman bir çok arkadaşla didişmek zorunda kalan Hüsnü Yalçın'a bile sırt çevirmeye kalkması ise anlaşılır gibi değildir. Tüm arkadaşların kanısı bir noktada toplanmıştır: Arkadaş kesinlikle köylerde öğretmenlik yapamayacaktır. Yüksek Bölüme ayrılması onun için belki yeni bir tavır şansı olacaktır. Arkadaşlar arasındaki genel kanıya uyarak böyle yazmama karşın ben, Emrullah'ın içinden böyle düşünmediğini sezer gibiyim. Arkadaşların uzun süre kendisine içtenlikle yaklaşmadıklarına inandığı için bir bakıma “Ne Şam'ın şekeri ne de Arap'ın yüzü!” dercesine bir tavır almadır bu. Bir kader arkadaşı olarak birlikte olduğu Hüsnü Yalçın'la 5 yıldır uyum sağladığına göre, kesinlikle onda, bizim değerlendiremediğimiz bir tutarlı taraf vardır. Sanırım o bunu, bir başka çevrede dışa vuracaktır.

Boy: 1. 69, Kilo: 67, Yaş: 22 (Fazla olabilir)

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim, bu okul benim yaşam kurtuluşum oldu.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım, bir engel çıkmazsa sonuna dek öğretmen kalacağım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Derslerin hiç birisine gönlümce yaklaşamadım. Türkçe'mi bile düzeltemedim, üzgünüm.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Fikret Madaralı, Osman Nuri Peremeci'den sonra bu yaşamımı ona borçluyum.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Düşünmüyorum. Bizim sınıf gittikten sonra kimim kimsem kalmayacağına göre neden geleyim buraya?
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen sence kimdir?
Okulu açan ilk müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Namık Ergin Öğretmen.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Hüsnü Yalçın.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Sami Akıncı deniyor ama bence başka arkadaşlar da var. Harun Özçelik, sen, Bekir Temuçin.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Bak işte, en başarılımız sensin. Her alanda hepimizi gerilerde bıraktın.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Buluyorum, olur olmaz şeylere kızıyorum. Öğrencilere de böyle yaparsam ne olacak halim, bilmiyorum!
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
6 Ali arkadaşımızın okuldan atılması beni çok üzdü, günlerce ağladım onun için
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu bitirmem, öğretmen olma hakkına kavuşmam.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Bir bölümünü uygulayacağıma inanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Tarım alanında çalışmayı düşünüyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısını söyler misin?
Okuduğum kitapların sayısı onu geçmez. Kitap okuyamıyorum. Okurken ailem aklıma geliyor. Kitaplar, evlerden, annelerden, babalardan, kardeşlerden söz edince uçup gidiyorum.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Mefküreci Muallim, Beyaz Zambaklar memleketinde, Penguenler Adası, Karpatlar Şatosu, Beyaz Lale.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Penguenler Adası. Bir adada penguenler rahat rahat yaşarken, daha rahat yaşama yolları aramaya kalkışmışlar. Daha rahat yaşamak için insanlar gibi bir devlet düzeni kurmak istemişler. İş bölümleri yapılmış, görevliler, yetkililer saptanan yeni düzen içinde yaşamaya başlamışlar. Bir süre sonra işler eskisinden daha kötü gitmeye başlamış. Çünkü baştaki yöneticiler işleri kendi çıkarları yönüne çevirmeye başlamışmış. Uzun tartışmalardan sonra iş savaşa dek sürmüş baştakiler değiştirilip yeni yöneticiler seçilmiş. Yeni yönetim bir süre işleri düzgün yürüttükten sonra onlar da kendi çıkarlarına yönelince işler gene karışmış. Halk ayaklanmış, yeni yönetim istemeye başlamış. Özetin özeti: Yöneticiler her zaman kendi çıkarlarını korur.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Kemalettin Kamu.

 

***

 

Emrullah'tan ayrılınca Halil yanıma geldi, gülerek bana:

-Kazasız belasız konuştun, bari doğru dürüst yanıt verdi mi? diye sordu. Halil'e güvendiğim için yanıtları yavaşça okudum. Halil sevinmiş gibi göründü. Bu da benim aklıma takıldı. Sanırım Halil benim yazdığım alt yazıyı merak etmişti. Salt fikrini öğrenmek amacıyla okumak istediğimi söyleyip onu da okudum. Bu kez Halil çok memnun kaldı:

-Arkadaşı olduğu gibi yazmışsın. O işte öyledir, dileyelim, daha iyi olsun!

Halil'e Hüsnü için yazdığımı da okudum. Arkadaş onu da beğendi. Fikret Madaralı Öğretmenin onları kendi oğlu gibi koruduğunu, Alpullu'da kaldığımızda her pazar evine çağırdığını, Lüleburgaz'da kalırken de aynı yakınlığı gösterdiğe tanık olduğunu, buna karşın ayrıldıktan sonra Fikret Madaralı Öğretmeni arayıp sormadıklarını üzülerek anlattı.

Yatınca Halil'in sözlerinden kendim gibi ona da pay çıkardım. Fikret Madaralı Öğretmen ona da çok yakınlık göstermişti, o neden oturup bir mektup yazmadı? Son çıkışma da kendime oldu, ben yazdım mı ki? Yazdığıma yanıt verilmemişse bir daha yazsam ne kaybedeceğim? Kendimi kınayarak gözlerimi kapadım.

 

25 Eylül 1943 Cumartesi

 

Yusuf rüyasında İsmet'i görmüş. İsmet köye gitmekten vazgeçmiş, okumak istiyormuş. Kendi yerine de Yusuf'u göndermeye çalışıyormuş. Yusuf razı olmayınca ağlamış.

Yusuf bunu anlatınca güldüm, İsmet neredeyse üç yıldır beklediği mutluluğa erdi, okumayı düşünür mü? Böyle dememe karşın Yusuf'a:

-Hani iyi arkadaştın, rüyanda bile dediğini yapmıyorsun. İyi arkadaşlık dediğin bu mu? Yusuf şaşırdı, yüzüme biraz tuhaf baktı:

-Bu bir rüya! dedi. Rüyaların kimi zaman insanların gerçek duygularını yansıttığını anımsattım. Kimi rüyaların gerçekleştiğini insanların anlattığı gibi kitapların da yazdığını anlattım. Rüyaların gerçek olabileceğini anlatan Rüya adlı hikayeyi anlattım. Yusuf okumamış, ben anlatınca inanmadığını söyledi. Kitabı gösterip okutacağımı söyleyerek ciddi konuştuğumu anlatmak istedim. Derslikte de konu oldu; meğer Rüya adlı hikayeyi okuyan yokmuş. Benim kitabımda olduğu için herkesin okuduğunu sanıyordum.

Kahvaltıda gene gelecek arkadaşlar konuşulurken İdris Destan geldi. Ceketi, pantolonu yeni değil ama ötekiler hep değişik, ya da bize öyle geldi. Köyden erken gelen kamyon olmuş. Muratlı'ya gidiyormuş. Onu duyunca evdekiler erken gelmesine razı olmuşlar. Zaten daha giderken Recep Kocaman, Ahmet Güner bugün gelmeye karar vermişlermiş. İdris'in gözleri gülüyor. Kırklareli'de İlhan Görkey Öğretmen onlara çok yakınlık göstermiş:

-Hiç kaygılanmayın, hep yanınızda olacağım! demiş.

İdris'in gelişi arkadaşları çok sevindirdi; soru üstüne soru sorarak onlar inşaate biz de atölyeye gittik. Bugün yarın öteki arkadaşlar da gelecek. Hepimiz için bir değişiklik. Gerçekte gün sayıyoruz. Bu kez Ankara yolculuğumuz daha rahat olacak, ayrı vagonda kapalı değil, herkes gibi vagonlarda dolaşabileceğiz.

Atölyede Yusuf'un çıtalarını uzun olarak milimi milimine kendisine teslim ettim. O kesip yerleştirecek. Yusuf sevindi; ilk kez kendisi bir iş yapacakmış. İleriki yıllarda okula müfettiş olarak geldiğinde yanındakilere çıtaları gösterecekmiş:

-Bunları ben yapmıştım! Hepimiz gülünce Yusuf huylandı:

-Ne gülüyorsunuz? diye sordu. Yanıtladık:

-O kapılar öğretmenlerin oturacağı evler için, oraya nasıl girip göstereceksin? Öğretmen evleri müfettişi mi olacaksın? Yusuf hemen düşler kurdu: İçimizden biri nasıl olsa buraya öğretmen olarak gelecekmiş. İşte Müfettiş Yusuf Asıl o arkadaşında kalacakmış. Hasan Üner Yusuf'a akıl verdi:

-En iyisi sen o çıtalardan okulun kapılarından birine çak, orada göstermen daha kolay olur. Bir süre okul içinde yer düşünüldü. Uygun bir yer bulunamayınca bizim dersliğin kapısı değiştirilmek istendi. Salih Baydemir ise 1. Kat koridorundan arka bahçeye çıkan yerde kapı yok; aslında orada kapı olması gerekir. Kimse duymadan oraya bir kapı yapıp takalım. İnanın, ne yapıyorsunuz? diye kimse sormaz. Sorsa sorsa Besim İyitanır Öğretmen sorar, ona da durumu anlatırız. Salih'in sözüne nedense uzun uzun güldük. Bunu daha önce neden düşünmemiştik? Bir birimize bakışarak gülerken Yusuf, başını atarak bir “Çıkkk! çekti:

-Bunların hiçbiri olmaz, arkadaşlar, ben vazgeçtim bu işten, buraya gelmeyeceğim; gelsem de hiç kimseye bir şey söylemeyeceğim. Bir süre buna da güldük. Halis Öğretmen neşeli olduğumuzu görünce sordu:

-Size yeni haberler geldi galiba, neşelisiniz. Orhan, İdris Destan arkadaşın geldiğini söyledi.

Tören zili çalınca, toparlandık. Akordiyonu alıp merdivenlere çıkınca, son cumartesi törenim olduğunu anımsadım. Nedense üzüldüm. Gözlerim arkadaşların üzerinde gezdi. Tüm yüzler gözlerimde büyüdü. Bir an; gözlerimi çok açtığımı sanıp bir kaç kez açıp kapadım. Ses verince kendime geldim. Gene de tören hatasız geçti. Eğitimbaşı uzunca bir konuşma yaptı. Yağan yağmurun işleri aksattığını, sebzelerin toplanması gerektiğini bu nedenle öğleden sonra ile yarın öğleye kadar çalışma yapılacağını söyledi.

Yemekte İdris Destan bizim masaya oturdu. Daha önce söylediklerini bir kez daha kendisinden dinledik. Kırklareli Milli Eğitim Müdürlüğü tüm arkadaşları istedikleri köylere atamış. Arkadaşlar İdris'e hep, köyünü, okulunu sordular. Oysa köyden, okuldan çok verilecek araç-gereçle hayvanlardan arabalardan, evden “Ne haber ?” demeleri gerekirdi. Ben de onu sordum. Onlar hakkında kesin bir bilgi verilmemiş. Lüleburgaz'da Milli Eğitim memuru Mehmet Salih Arı “size verilecek demirbaşları Milli Eğitim Müdürlüğü sağlayacak!” demiş. Oysa Kırklareli'de konuştukları İlhan Görkey Öğretmen (Milli Eğitim Müdürü vekili) alımları Lüleburgaz yapacak demiş. İdris Destan bunun üstünde durmuyor:

-Kendi köyümdeyim, evimdeyim! deyip geçiyor.

Derslikte yeni bir durumla karşılaştık; Mehmet Yücel'le köylüsü Mehmet Başaran izin istemişler. Eğitimbaşı, pazartesi günü gelmeleri koşuluyla onlara izin verdiği gibi başka gitmek isteyen varsa pazartesi günü gelmek koşuluyla gidebilirler! demiş. Derslikte bir kaynaşma oldu. Kadir Pekgöz bana geldi, sordu. Nedense gitmeyeceğimi söyledim. Gitmek istiyorum ama birden karar vermek istemedim. Gitsem bile yarın gider pazartesi dönerim. Böyle düşündüm ama kararsızım, içimde bir sıkıntı var. İşler iyi gitmiyor gibi geldi bana. İsmet'i merak etmeye başladım. Belki bugün gelir, ondan iyi haberler alırsam rahat olarak gider gelirim. Biliyorum, köye gidince ilk soracakları İsmet olacak. En iyisi bugün Yeni Bedir'e gidip amcamları görmek. Derslikte arkadaşları izledim, herkes kararsız; gitmek isteyenler çıkış sırasını tartışıyor. Ceylan Köylüler, Hüseyin Orhan, Salih Baydemir gitti bile.

Sami Akıncı, Mustafa Saatçı, İbrahim Ertur, Edirne trenine yetişmeyi hesaplıyor. Halil Basutçu ile Bekir Temuçin kararsız. Harun Özçelik, Yusuf Asıl yazı tura atıyor:

-Lüleburgaz'dan mı yoksa Muratlı'dan mı? En iyisi Çorlu'dan, kararı verildi. Kadir Pekgöz, habersizce yalnız olarak yola çıktı. Piyano odasına gidip parmak alıştırması yaptım. Hem çalışıp hem de düşündüm. Parmaklarım tuşlar üstünde gezerken kafamın içinde önce Yeni Bedir'e gittim, olmadı vaz geçtim. Önümüzdeki salı, çarşamba günleri daha sıkıntılı olacağımı düşünüp o günlerde gitmeye karar verdim. Gene Kadir Pekgöz aklıma takıldı, ona daha yumuşak davranmalıydım. Hüsnü Yalçın'a bir daha öneride bulunup köye ya da Kamber Amcama götürmeyi aklımdan geçirdim. Kapı vurulunca kendime geldim; nedense yüreğim hopladı. Açıkçası Röslein'i bekliyordum. Söyleyecek sözleri bile hazırdı. Oysa kapıda elinde koca Verdi akordiyonla (120 Bas) Aydın geldi. Elinde notaları, hemen açtı. Surdinli çalma koşuluyla çalışmaya başladık. Aydın'ın notaları bir kaç kez sıraladık. Aydın Komparsite soloyu oldukça pişirmiş, ben tempo tuttum birkaç kez tekrarladı. Yemek zili çalınca toparlandık. Yemekte Ahmet Güner'le, Recep Kocaman'ı görünce sevindim. Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk, İdris Destan, Recep Kocaman, Ahmet Güner arkadaşlarla konuşa konuşa yemek yedik. Öğretmen olduğuna inanan üç arkadaşa biraz alaylı olmakla birlikte sevinerek baktım. Gerçekten olmuş gibi konuşmaya çalışıyorlar. Onlar konuşurken ben içimden çok değil onbeş gün önce bunların birbirini iteklediğini, küfürlü konuşmalar yaptığını anımsadım. Şimdi ise tıpkı bir kaç ay önce gelen stajyerler gibi öğretmencilik oynuyorlar. Özellikle Ahmet Güner'in bir sözüne çok gülesim geldi. Her öğretmene ev, tarla bir çift öküz, bir inek, araba, pulluk, döven, tohum verilecekmiş. İyi güzel anladık; bunları yasa da yazıyor. Ama bunlar ne zaman verilecek? Bu konuda bir şey söylendi mi? diye sordum. Ahmet Güner hemen karşılık verdi. Verdiği karşılık besbelli kendi kafasından:

-Daha okulu yeni bitirdik! Güldüm:               35

-Okulu yeni bitirmemiz de bir gecikme değil mi? Ders yılı mayıs bilemedin haziranda biter. Biz eylül sonuna dek neden okulda kaldık? Ahmet, ona da yanıt vermek gereğini duydu:

-Onu biz bilemeyiz! Yasanın maddesini anımsattım. Maddeyi Sami Akıncı arkadaşımız derslikte hepimizin duyacağı bir sesle okumuştu. Köy Enstitüsünü bitirecek öğretmenlerin atanacağı köylerdeki hazırlıklara 3 yıl önceden başlanır. Eylül bitti, ekime giriyoruz. Arkadaşlar daha burada. Oysa Trakya'da ekim ortalarında buğday ekimleri yapılır. Ekim ayından sonraya kalacak buğdayın verimi düşer. Bu söylenenler ne zaman yapılacak? Arkadaşlar yüzüme biraz şaşkın baktılar. Ben yapılmayacak demek istemedim. Bu işlerle ilgili insanların beceriksizliğine dikkat çekmek istedim. Sözümü biraz daha gerilere götürüp okulumuzun yeri için yapılan hataları da anımsattım. Türkgeldi Çiftliği, Saranlı Ovası hatta Evrensekiz köyü, Karıştıran köylerinin verimli toprakları varken neden Kepirtepe seçildi? Lüleburgaz'a yakınlığı öne sürülmüştü. Lüleburgaz'ın hangi yakınlığından yararlanıldı? Lüleburgaz Belediyesi fayton çalıştırmasını bile önledi. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel bizim yanımızda Belediye Başkanı Kemal Çağman'dan elektrik istemişti. Verildi mi?

Çevremizdeki masalar boşalınca biz de kalktık.

Dersliğe gidince Hüsnü ile Emrullah'a köye gitme önerimi tekrarladım. Hüsnü önce uyacak gibi oldu, ne düşündüyse çabuk vazgeçti. Erkenden yattım. Pazartesi günü zaten Lüleburgaz'a gidecektim. Mavi çizgili giysilerim bitirilecekti, onları alırım. Evi bir daha görürüm. Ali Ağabeyim daha dönmemiş, ona üzüleceğim ama yeri belirlenmiş, döneceği belliymiş o bakımdan sevinmem gerekiyor. Daldan dala atlayarak geçen günleri tekrar tekrar anımsamaya çalıştım. Güzel bir rüya görmeyi dileyerek gözlerimi kapadım.

 

26 Eylül 1943 Pazar.

 

Alışmadığım bir sessizlik içinde uyandım. İdris'le Recep az ilerde fısıldaşıyorlar. Lüleburgaz sözü edildi. Dinledim, öğleden sonra gidelim, akşama döneriz, dediklerini duydum. Tamam, onlarla gider, oradan öte yalnız giderim. Belki de bu son Kepirtepe yolculuğum olacaktır. Üç yıl Hasanoğlan'da kalırsam, ondan sonra belki de buralara uzun yıllar gelemem. Babamı düşünüp kederlendim:

-Mektupla ne anlatabilirim ki? Ahmet Korkut Öğretmeni anımsadım, babası sağ. Oysa Ahmet Öğretmen ta Erzurum/Pulur'da müdür. Kalkınca dolabımı ayıkladım. Köye götürebileceklerimi ayırdım. Yük olanları Yeni Bedir'e götüreceğim. Kamber Amcam onları uygun zamanda köye gönderecek. Dolaba bakarken çalınan ayakkabıları anımsadım. O ayakkabıları nasıl da yakalamıştım! Şimdi öyle bir durum olsa yakalamak olası değil. Bugün akşam biri alıp gitse pazartesi günü haberim olacak. Canım sıkıldı:

-Bunları düşünecek zaman değil, deyip dersliğe gittim. Mehmet Aygün karşıma çıktı. Babaeski'den otobüsle gelmiş. Babaeski'de erken kalkan İstanbul otobüsleri varmış:

-Onlarla günübirlik gidip gelebileceğim! deyip seviniyor. Arkadaşlar geldi, birlikte kahvaltıya gittik. Dört öğretmen arkadaş kendi dertlerine düştüler, biz de bir süre onları dinledik. Mehmet Aygün'ün otobüs olayı beni umutlandırdı, belki İsmet otobüsle gelir. İşbaşı zilinden sonra piyano odasına girdim. Çok az dokunmalarla uzun süre tek parmak melodileri çaldım. Zil çalınca çıktım. Yemekte azaldığımızı gördüm. Recep'le İdris eksik. Onların Lüleburgaz'a gittiği söylendi. Yalnız kalmıştım. Yemekten sonra hazırladığım paketi alıp yola çıktım. Havada bulutlanma oldu. Ancak bulutlar çok yüksek. Şekerciye uğrayıp şeker alırken Recep'le İdris'i gördüm. Beni görünce:

-İsmet! Dayın burada diye bağırdılar. Meğer az önce İsmet'le buluşmuşlar. İsmet koştu geldi. Bizim köy yolunda konuşarak biraz yürüdük. İsmet güzel sözler sözledi, herkes iyiymiş. Yarın görüşmek üzere ayrıldık. Daha rahat olarak yola doğruldum. Tepeye çıkınca önce Umurca Höyüklerine sonra öteki belli başlık yüksekliklere bakarak yürüdüm. Kestirme yoldan gittiğim için kimse ile karşılaşmadan Hamitabat karşısına çıktım. Kazancım mı var, kayıbım mı? Hamitabat, A. derken kahvelerin önüne geldim. Okul arkadaşlarımdan Seydi'nin kardeşi Mehmet'le karşılaştım. Asker, selam verdi:

-Beni tanıdın mı? diye sordu. Nasıl tanımam? Seninle az ileride kavga etmiştik. Zorla durdurup çay içirdi. Ağabeyi de askermiş.

Gözlerim gene bir bahçeye takıldı. Görsem el sallayacağım. Güldüm:

-Ya bir başkası o an bana bakmış olursa? İyice yüzünü görmeden nasıl el sallarsın? diye kendimi payladım. Zaten bakan makan olmadı. Köye tepeden bir daha baktım; dere yeşillik ama karşı tarlalıklar hep saman sarısı. Yarım okul arkadaşım (Kepirtepe'den ayrıldığı için öyle diyorum) Ramazan'ın kapısı önünden bu kez öğretmen olarak geçtim. Hayret bir şey, köpekler kapının önünde yatıyor. Üç tane koca köpek, başlarını kaldırıp bakmadılar. Az ileri gidince kendi kendimi korkuttum:

-Ya üstüme saldırsalardı; ya bir yerlerimi yırtıp yaralasalardı! Yarın hemşire Ayşe Ablaya gidip baktırmak zorunda kalsaydım? Kahveye neredeyse köpeklerden kaçar gibi hızla girdim. Kimse yoktu. Babam arka bahçede Hanife Halamla konuşuyormuş, beni görünce ikisi de sevindi. Babam geldi, Hanife Halam onlara çağırdı. Hanife Halamı geçen gelişimde hasta görmüştüm, sanırım iyileşmiş. Babam kapıdan girereken karşıdan iki yabancı çıktı. İki eski tanıdık. Biri Kumrular köyünden Küçük Ali. Küçük Ali Mehmet'in babası. Mehmet’le Kırklareli Ortaokuluna birlikte gidecektik. Onlar sonra Edirne'ye döndüler. Mehmet Edirne Lisesinde okudu. Şimdilerde yargıç olmak için Hukuk Fakültesinde okuyor. Küçük Ali Amca değişik değişik sorular sordu. Bizim okulu Öksüzler okulu olarak biliyormuş. Öksüzler okulu olduğu için de bizleri çalıştırıp para kazanıyorlarmış. Çok eleştiri duymuştum ama böylesini ilk kez duydum. Gerçi bu Öğretmenlik Bilgisi dersinde okuduğumuz Amerikalı Booker Washington'un Tuskegee okulunda böyle bir durum var ama bunun bizimle ilgisi yok. Biz konuşurken Eğitmen Mustafa Ağabey geldi. Booker Washington'un okulunu anlatışıma güldü:

-Onu ben de duymuştum ama tam bilmiyordum. Bizde de bir zamanlar benzer okullar açılmış, özellikle savaşlardan sonra Şehit çocukları için. Ancak onların ömrü kısa sürdü. Öğrencilerin kazandıracağı para devlet için söz konusu değil. Devlet kimin çocuğu olursa olsun iyi bir vatandaş olması için elinden gelen fedakarlığı yapıyor.

Mustafa Ağabeyin söze karışması iyi oldu, Küçük Ali Amca babamın çok eski dostudur. Onu gücendirici söz söylemekten kaçınırım. Bu kez az kalsın bu kuralı bozacaktım; Mustafa Ağabey yardımıma yetişti.

Mustafa Ağabey fazla kalmayınca ben de ardından eve çıktım. Ablam beklemiyormuş, görünce sevindi. Ali Ağabeyimden iki gün önce mektup gelmiş. Bilecik'teymiş. En geç on gün sonra evde olacağını umuyormuş. Kahveden dönerken Saim görmüş, hemen ötekilere muştulamış, Yahya büyük olarak ortada, bir yanında Ali Rıza bir yanında Saim geldiler. Ablam bana:

-Sen bunları alıştırdın, ilerde bunlar senden başka şeyler de isteyecekler, haberin olsun! deyip güldü. Saim'i alıp onlara uğradım. Ablamın işleri varmış fazla kalmadan Hanife Halama gittim. Tam iyileşmediğini söyledi. Haftaya Kırklareli'ye gidip Dr. Cevdet Bey'in kontrolundan geçecekmiş. Kahveye uğramadan eve döndüm. Acıkmıştım, yemek yedim. Sabah gideceğimi söyleyince ablam:

-Bir gece için mi geldin? diye çok içtenlikle sordu. Okuldaki durumu anlattım. İsmet için çok çok sevindi. Ablam benden çok İsmet'i takdir etti:

-Evleneli yılı geçti, nasıl da sakladı bunu? Babası Muhittin Eniştem gibi çok kurnaz bir şey olacak! dedi. Ablamın öyle inandığını anlayınca bir şey söylemedim. Ancak Muhittin Eniştemin kurnazlıklarını merak ettiğim için sordum. Ablama göre Zühre Teyzem, Muhittin Eniştemi istememiş. Muhittin Eniştem göze girmek için elinden gelen numaraları yapmış. Askerliğinde Jandarmaymış. Yunan işgali sıralarında jandarmalığını sürdürmüş, dedemlerle yakınlarının zarar görmelerini önlemiş ya da önlediğine inandırmış. Dedemin iki damadı da şehit düştüğünden 3. damadını iç güveyi almak isteyince öne sürülen bütün koşulları kabul eden Muhittin Eniştem emeline ulaşmış.

Az kalmak üzere gene kahveye indim. Furtun Şerif Enişte oradaydı. Benim durumumu iyice öğrenmiş:

-Sen okuyacaksın, ne öğreneceksin bana anlatsan da anlamam. Ne olursan ol, onu da merak etmiyorum. Ancak Mustafa Kemal'in kurduğu Ankara'da paşa paşa gezeceksin, ben işte buna seviniyorum. Hep düşünmüşümdür. Bizim vergilerimiz nereye gidiyor? Yıllardır yol vergisi veriyorum. Yapılan yollarda ben hiç yürüdüm mü? Kendime bunu sorup cevap arıyordum. İşte şimdi buldum bunun cevabını. O Ankara sokaklarında benim için ayaklarını bastıra bastıra gez. Gezerken de “Bu Şerif Enişte için de”. De ki, kulaklarım çınlasın. Mektup yazınca da bir köşeciğine bunu da ekle. Hele Gazi'nin köşkünü görünce beni, (eliyle herkesi göstererek) bizi, hepimizi hatırlarsan hep sevineceğiz! Şerif Enişte sonra da sordu:

-Çok şey mi istedim şimdi ben senden? Kahvedekilerden Çançik Ali de bir istekte bulundu:

-Çok okudum, büyük adam oldum diye böbürlenme, gene gel aramıza. Biz nasıl olsa değişmeyeceğiz, sakın bizden yacanma! Yacanma sözü kendi aralarında irdelendi:

-Neden yacanacakmış? O da bizim gibi buralarda hayvan pislikleri için büyüdü!

Konuşmak için çok ip uçları yakaladım ama nedense konuşamadım. Tüm söylediklerinde onları haklı gördüm. Neden böyleler? Lüleburgaz burunları dibinde bir yer. Sık sık oraya gidiyorlar; oradaki insanlardan neden bazı yenilikleri almıyorlar? Tuvaletleri düşündüm. Az önce konuşanlardan biri arkadaşım Ahmet'in ağabeyi İsmail Ağabeydi. Söylediği sözlerden biri:

-Elimizden gelse biz de yaparız! Bunu söyleyenin hemen yapması gereken, evinin tuvaletini sokağa bırakmamaktır. Daha önceki yıllardan anımsıyorum, köye jandarma gelip yaptırımlar uygulanmıştı. Dört yıl sonra aynı durumda, gene akıntılar doğrudan insanların, çocukların yürüdüğü yola çıkıyor. İsmail Ağabey bunu nasıl görmez? İşte bunları söyleyemedim. Çançik Ali de aklı başında bir insan. İyi ama iki sözünden biri sinkaflı oluyor. Anası, kızını diye başlıyor. Hem de kahvede oturup senli benli konuşulurken. Tarlasında bir taş varmış. Yıllardır sabanın demirine takılıyormuş. Az önce onu anlattı: Bu defa . . . dayanamadı. Aldım kazmayı . . . anasını deyip geçti. Onlar konuşurken Sadri Ertem'in Silindir Şapka Giyen Köylü hikayesini anımsadım. Kentli kurnaz anladık ama köylünün hiç suçu yok mu? İkircil düşüncelere saplanıp kalmama karşın gene de temiz duygular içinde “Allahaısmarladık! diyerek ayrıldım.

Az sonra babam da geldi, bir süre konuştuk. Babam fazla bir şey söylemedi, okumak isteyişime sevindiğini söyledi. Kendisini kesinlikle düşünmememi, yaşamımda olumsuz bir iz bırakmak istemediğini anlattı. Onun babası da vaktiyle ona benzer bir övüt vermiş. O övüde göre yaşam düzeni kurduğu için babasını hiç bir zaman zemlememiş:

-Baba saygısının öylesi makbuldur!

Babamdan ayrılınca bir ara ağlamaklı oldum. Yoksa babamdan temelli mi ayrılıyorum? Ya da babam öyle bir duygu içinde mi? Kimi kez kendimi de birilerinden ayrılmış sayıp kederlenmeye kalkıyordum. Bu durumumu gülünç buldum; kim kimin nesi? İnsanlar ailelerinden, babalarından, annelerinden ayrılıyor. Böyle yorumlar yaparken uyumuşum.

 

27 Eylül 1943 Pazartesi

 

Camın tıkırtısını duydum. Ablam seslendi:

-Saatin konunda mı? Kolumu uzattım, saat 10'00! Kalkıp giyindim, kahvaltı edip önce ablamla, sonra da yengemlerle Mahmut, Bektaş ağabeylerimle vedalaşıp Küçük Ablama indim. Oradan kahveye geçip babamın elini öptükten sonra yola çıktım. Gözlerim istemeyerek C tarafına baktı. C el salladı. İşte bu yüreğimi serinletti. Kendi kuyusundan su çeken Kolsuz Hamza Amcamla karşılaştım. Bağıra çağıra iyi dileklerde bulundu. Ona da sevindim. Çevreme bakmadan Molla Hüseyin'in evi yanındaki yoldan dereye inip köprüye doğruldum. Yokuşu uçar gibi çıktım. Tepede biraz durup köye bir daha baktım. Köyümüzü anlatan yazı yazmıştık. Selçuk Öğretmen okumuş çok beğenmişti. Selçuk Öğretmen sormuştu:

-Köyünü bülbül yuvasına benzetmişsin, sen hiç bülbül yuvası gördün mü? demişti. Ben de:

-Görmedim öğretmenim ama olsa olsa bizim köy gibi derli toplu güzel olur, ben öyle düşündüm! deyince, Selçuk öğretmen bu savunmamı da beğenmişti.

Arkamı dönünce biraz hızlanarak kahvelerin önünden bir yabancı gibi bakmadan geçtim. Hamitabat yokuşuna çıkınca Millet Vekili Zühtü Akın'ın köşkünde gene insanlar vardı. Ancak insanların kim oldukları tanınacak kadar yakın olmadığından önemsemeden geçip gittim. Gene kestirme patikadan yürüyüp Bağlık sırtına ulaştım. Bağlık sırtında her zaman yaptığım gibi bir süre durup bakındım. Babamla geldiğimizde babam hep böyle yapardı. Önce karşılara bakar, Umurca höyüklerini gösterir. Dünyanın eskiliğinden söz eder, o tepeleri insanların niçin yaptığını bilmek istediğini söylerdi. Daha sonraları, Balkan Savaşı öncesi Bulgar kopilleririn (Bulgaristan için çalışan yurdumuzdaki işbirlikçileri için) kazdığı sığınakları gösterir, o günlerden anımsadıkları acı olayları tekrarlardı. Onlardan bende kalanları ben de konuşmadan beynimde teklarladım. Lüleburgaz'a tepeden bir daha baktım. Buradan ötesi hep kolayıma gelmiştir. Koşmadım, sanırım hızlı da yürümedim ama kendi kendime konuşup şiirler okur, dün akşamki konuşmaları aklımdan geçirirken bir de baktım ki çarşıya girmişim. Önce Pazar yerine uğradım. Salim Dayım tezgahı başındaydı. Alıcıları vardı, onu oyalamak istemedim. Kısa bir konuşmadan sonra ayrıldım. Salim Dayım içini çekerek “Arifiye Köy Enstitüsü'ne yolum düşerse okul müdürünün çaycısı hanıma benden söz et, sana yakınlık gösterecektir, onunla aramız iyiydi, beni unutmamıştır!” diye bir de tembihte bulundu. Anladım, Salim Dayım bana bir ip ucu verdi. Zaten çok önce yengemin bir sözünden kuşkulanmıştım. Hasanoğlan'dan dönerken Arifiye Köy Enstitüsü'nde kalmıştık. Salim Dayımla orada karşılaşınca bana tembih etmişti: Köye gidince yengene uğra, benim burada iyi olduğumu gözlerinle gördüğünü söyle ki rahatlasın! demişti. Köye gidince onun dediklerini olduğu gibi söylemiştim. Yengem gerçekten sözlerime sevinmişti ama bu arada kuşkulandırıcı bir de söz söylemişti: Salim tatlı dillidir, ağzından şekerler, ballar akar. İnsanlar onun diline kolay kanarlar! Yoksa yengemin kuşkusu bu muydu?

Terziye uğradım, ceketimi giydirip çıkarttı, çarşamba günü almamı söyledi. Mehmet Yücel gelmiş onunla buluştuk. Arkadaş köydekilerle yaptığı konuşmalardan da kesin bir sonuç çıkaramamış, anne-baba da kararı kendisine bırakmışlar. Arkadaş yazı tura atıp duruyor. Halkevi önünde otururken köylüsü Mehmet Başaran geldi. O kararlı, ailesi kendisine bırakmış, ancak o kendisi istediği için sevinçli. Sevincini benimle de paylaştı:

-Ben de senin gibi kesin kararlıyım, okuyabildiğim yere dek okuyacağım! gibisine sözler söyledi. Soru sormadığım tek arkadaş oydu bu yumuşaklıktan yararlanıp soracağım sorular hakkında bilgi verdim. Gülümseyerek:

-Herkesin yaptığını ben de yaparım! Sözü tatlıya bağladığım için rahatladım. Üçümüz konuşa konuşa okula yürüdük.

Arkadaşlar hep derslikteydi. İsmet'le Mehmet Yücel sarmaş dolaş oldular. Dün dinlediğim öğretmen atama üstüne yapılan ya da yapılacak işlemleri bir kez de Arif Kalkan'la Yakup Tanrıkulu'ndan dinledim. İsmet'i tek düşürünce sırama çekip konuştum. Salt İsmet'i değil babası ile Mehmet dayımın miras kavgalarının nerelere dayandığını da merak ediyordum. İsmet sorduğum her konuyu açıkladı. Oldukça rahatladım.

Akşam yemeğinde küçük bir aksama oldu, bize gene iki masa ayırmışlar, sıkışarak oturduk. Hilmi'nin kaç kilo arttığı konuşuldu. Hilmi kilo almadığını öne sürünce de hemen nedeni bulundu:

-Nachtigall'den ayrılış kederi, kilo almasına engel olmuştur! En neşeli öğretmenlerden biri de Hüseyin Serin'di. Ona da eski sıfatları anımsatıldı. Hepsine güldü, geçti:

-Bunların hepsi geride kaldı. Zaten İbriktepe'de bunları bilen yok, onlar sizinle gidecek! deyince Mustafa Saatçı arada gidip İbriktepelilere bunları anlatacağını söyledi. Hüseyin Serin buna karşı, kendisini de Çöpköy'e gidip onun sıfatlarını anlatacağı yanıtını verdi. Şakalaşarak yemeklerimizi yedik.

Dersliğe geçince sıcağı sıcağına Mehmet Başaran'ı yakaladım.

 

***

 

74 (24) Mehmet Başaran

Edirne/Karaağaç'a gittiğimizde Küçük Mandirisalı dediğim için bana ilk kızan arkadaş olmuştu. Köylüsü Mehmet Yücel uzun boylu Mehmet Başaran'ın ağabeyi durumundaydı. Çok şakacı olduğu için bana takılıyordu. Köyünü Ceylan köy olarak söyleyince ben de o köyün eski adını söylemiştim: Mandirisa! Hiç de önemli bir söz değildi. İki köylünün ikisinin de adı Mehmet olduğundan birine Büyük Mandirisalı, ötekine de Küçük Mandirisalı deyivermiştim. Büyük Mandirisalı gülüp geçerken Küçük Mandirisalı bana dikelmişti. Oysa benim böyle dikelmelere karşı hiç sabrım yoktu, sanırım biraz sert davrandım. Oysa Mehmet Başaran, sınıfımızın küçükleri arasındaydı. Sanırım, ortaokuldan gelmiş olmanın sinik, sessiz, sözün tam anlamıyla kendi halinde bir görünümü vardı. Üstelik benim şiirle ilgilendiğimi görünce yaklaşır gibi bir tavır takınmış, Vahit Dede'nin şiirlerini okuduğumu görünce iyiden iyiye yakınlaşmıştı. Bu durum uzun sürmedi. Önce bir durgunluk dönemi yaşandı sonra sonra da giderek birbirimizden uzaklaştığımızı gördüm. Bunu daha sonraları başka nedenlere bağladım. Bu denli uzaklaşmaya ne gerek vardı? Başkalarına yaptığım gibi ona vurmamış, hakaret etmemiş salt “Döverim!” demiştim. Daha sonra bu konuda düşününce şöyle bir sonuç çıkardım, arkadaş oldukça kıskanç. Kıskanç insanların neyi neden kıskandığı kolay seçilemez. Bunu hikayelerde, romanlarda yazarlar örnekleriyle anlatıyor. Onlara bakarak ben de bir neden buldum. Öteki Mandirisalı ile (Mehmet Yücel'le) aramız iyi oldu. Sanırım Küçük Mandirissalı onu kıskandı. Ancak ona yüz çevirmek elinden gelmedi, bana küserek kendini avuttu. Daha sonraları da bu yarayı kaşıyan başka olaylar araya girince durum büsbütün karıştı. Örneğin benimle didişen Fettah Biricik’in sonraları Hüseyin Serin'e yaklaştığını gördüm. Onlarla birlikteliği de uzun sürmedi. Zaten onlar karşımdan çekilmek zorunda kalınca o da, bir bakıma tam siper yapmıştı. Okul Müdürüne yazılan yazıyı bir ara ondan bilmiştim. O sıralar tartaklamayı düşünmüştüm. İyi ki o fikrimden vazgeçmişim sonra sonra bunu yapanın o olmadığı kanısına vardım. Sabahat Kartekin Öğretmenin onu şımartması da bana karşı oluşunu depreştirmişti O gidince durum gene eski sessizliğine büründü. İşte böyle bir gerilim ya da sinirsel uyumuşluk içinde ayrılık gününe ulaştık. Bundan sonrası dilerim iyi olur.

Boy: 1. 63, Kilo: 59, Yaş: 18.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Türkçe.
4-En sevdiğin öğretmern kimdi?
Sabahat Kartekin.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Düşünüyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kim dir?
O zamanki okul müdürü Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Önce Fikret Madaralı öğretmendi, şimdilerde Besim İyitanır.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Hüseyin Orhan.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Sami Akıncı.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Sami Akıncı-Halil Basutçu.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Yaşımın küçüklüğü.
13-Okul sürecinde seni çok üzen bir olay var mıdır?
Sabahat Öğretmenin erken ayrılması.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Hasanoğlan'dan Kepirtepe'ye dönüşümüz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Düşünmüyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
20 sayısını geçtiğini sanıyorum.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap adı söyler misin?
Garp Cephesinde Yeni Birşey Yok, Kuyucaklı Yusuf, Vurun Kahpeye, Yaban, Kral Oidipus
19-Okuduğun kitaplar içinden birini özetler misin?
Kral Odipus: Bir kralın bir oğlu olur. Eskiden krallar çocukları doğunca din adamlarına dualar okutup, gelecekteki durumlarını da sorarlarmış. Kralın doğan oğlu için onun kaderini okuyan din adamı, çocuğun büyüdüğünde babasını öldüreceğini, kendi annesiyle evleneceğini söyler. Bunu duyan kral, çocuğu güvenilir adamlarına teslim edip ıssız ormanlara, vahşi hayvanların yiyeceği bir yere bırakılmasını emreder. Çocuğu alıp götüren insanlar, çocuğa kıyamazlar; ormana atacakları yerde, ormana yakın bir yörede bir çobana verirler. Çocuk çok sağlıklıdır, sevimlidir. Çoban, çocuğu iyi yetiştirir. Ancak çocuk olağanüstü zekidir. Onun dağlarda kalmasını istemeyen çoban, kentlere inmesini önerir. Bu öneriye uyan çocuk; Oidipus kentin yolunu tutar. Ancak kente varmadan savaşanlarla karşılaşır. Savaşanlarla savaşmadan kente gitmesi olanaksızdır. Güçlü Oidipus savaşı göze alır. Çok güçlüdür, önüne çıkanı yener. Önüne çıkanlardan biri de kentin kralı, Oidipus'un gerçek babasıdır. Kral baba ölmüştür. Kente gitmesi kolaylaşan Oidipus yoluna gider. Ancak kente girmek için bir başka engel vardır. Kent kapısını tutan bir canavar, girmek isteyenlere soru sorar. Sorunun yanıtını veren kente girer. Bu kadar da değil, doğru yanıtı veren soru soran canavarı da yok edecektir. Çünkü doğru yanıt, canavarı da güçten düşürecektir. Oidipus doğru yanıtı verir. Kente girme hakkını aldığı gibi canavarı da öldürür. Canavardan kurtulan halk sevinçten bayram eder. Canavarı öldüren de bir kahramandır. Kralları öldüğü için yeni gelen kahramanı kral seçerler. Zamanın geleneklerine göre yeni kral eski kralın herşeyine sahip olur. Sarayı, tüm varlıkları ile yetkileri, hatta eşi de. Böylece Oidipus, doğduğu zaman kendisi için söylenenlere uygun olarak kral olmuştur. Uzun zaman krallık yapar, çocukları olur. Yıllar geçer. Ne var ki kentte bir süre sonra olumsuzluklar baş gösterir. Halk gene mutsuzdur. Dualar okunur, kurbanlar kesilir. Duacıların başı sonunda halkın üstüne çöken bu uğursuzluğun nedenini açıklar: Kral Oidipus! Çünkü o, babasını öldürüp, öz annesiyle evlenmiştir. Kral Oidipus bunları bilmeden yapmıştır, duyunca bocalar. Önce kraliçeye koşar. Oysa kraliçe bunu duyunca kendini asmıştır. Kraliçenin öldüğünü gören Oidipus kraliçe İokaste'nin yakasındaki altın iğneleri alıp gözlerine saplar. Halk sarayın önünde toplanmıştır. Kral kan revan içinde halkın karşısına çıkar. Tüm bu olan bitene karşın Oidipus krallığını bir süre daha sürdürür.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Faruk Nafiz Çamlıbel.

 

***

 

İyi bir ortamda konuştuğumuz için sevinmiştim, konuşmamızı uzatmak için söz seçmeye çalışırken uzaktan bizim konuştuğumu gören Kadir Pekgöz geldi. Mehmet Başaran'a bir şey sordu. Anladım, bu bir bahaneydi. Ne zaman geldiğini sordum. Bu kez oturdu, gidişini de dönüşünü de ayrıntılarıyla anlattı. Babasından, ağabeyinden söz etti. Babası Hafız Amca benim için de dualar okuyormuş, ikimizi bir tutuyormuş, babamla sık sık konuşup bizlere dua ediyorlarmış. Hepsine sevindiğimi söyledim. Sözü A'ya getirdi görmüş, şişmanlamış, iyice köylü olmuş, yakından görseymişim tanıyamayacakmışım. Kadir sözünü bitirince benim A ile ilgimin bir çocukluk anısı olduğunu, onu öteki erkek arkadaşlar gibi düşündüğümü, o nedenle şişmanlaması ya da zayıflamasıyla ilgilenmediğimi tekrarladım. Kadir bu kez de:

-Eeee, buradakiyle nasıl ayrılacaksın? diye sordu. Ben de burada ayrılacağım için üzüldüğüm tek varlığın okul binası olduğunu söyledim.

Arkadaşlar hep gittiler. Yatakhanede de konuşacaklarını bildiğim halde ben de gidip yattım. Sandığımın tam tersi oldu, bir iki fısıltı dışında konuşma olmadı, erkenden uyudum. Az sonra horoz sesleri gelmeye başladı. Horoz sesleri gelince bir telaşa kapıldım, gideceğim yere geç kalmışım. Şaştığım bir olay, bir yandan da kendime soruyorum:

-Ben okuldayım, horoz sesi nereden geliyor? Gözlerimi açtım, sahiden okuldayım. Bunu bir süre düşündüm. Gene uyumuşum.

 

28 Eylül 1943 Salı

 

İsmet'in sesiyle uyandım:

-Dayı uyuyor musun? İsmet'e ben de soruyla yanıt verdim:

-Yatakta ne yapılır? Arkadaşlar hep güldüler. Meğer İsmet, kendi durumunu herkese anlatmış. Mehmet Yücel konuştu:

-İsmet, dayın ne bilsin yatakta ne yapıldığını? O sadece yatakta uyunduğunu sanıyor. Önce kızar gibi oldum ama sonra rahatladım. İsmet artık öğretmen. Gene de ikimiz konuştuğumuzda azıcık paylamayı düşündüm. Öğleden sonra benimle Yeni Bedir'e gelirse yolda konuşuruz deyip kestim.

Derslikte tahtaya yazılmış yazıyı okuduk; Müdür Bey bizimle konuşacakmış. Sevinenler oldu:

-İşten kurtulduk! Halil Basutçu bu söze sinirlendi:

-Yarından sonra ayrılırken de sevineceksiniz, “Elveda okulum” yerine “İşten kurtulduk!” diyeceksiniz! “İşten kurtulduk!” diyen İdris Destan'mış, Halil'in sözünden çok etkilenmiş, geldi özür diledi, amacının başka olduğunu, o sözü başka amaçla söylediğini tekrarladı. İdris çok kuşkulu bir arkadaş, Halil'den sonra bir süre bana da sarılıp özür diledi.

Kahvaltıda, masalarımızın gene eskisi gibi sıralanmış olduğunu gördük. Bizim masalara özel bir nöbetçi konmuş. Benim eski çalışma grubumdan Hüseyin Yalçın. Sık sık bir isteğimiz olup olmadığını soruyor. Eski alışkanlığından olacak, gelip gelip bana sorması arkadaşların dikkatinden kaçmadı:

-Bu senin için konmuş! diyenler bile çıktı.

Derslikte uzun süre bekledik. Gerçekten çalışmaktan kurtulmuşuz, Müdür Bey saat 11'15 sularında geldi. Konuşması da hemen öyle ortaya oldu:

-Derslerde konuştuklarımızın bir bölümü düşündüğümüz gibi tezahür etti, ötekiler de edeceğe benziyor! tedi. Tezahür sözü bir süre aklımı karıştırdı. Sanırım “Çıktı” anlamında kullanıldı. Ancak tam olarak çıktı olacağını da kestiremedim. Yolda giderken karşıma bir köpek çıktı yerine, bir köpek tezahür etti diyebilir miyim? Ben böyle düşünürken Müdür Bey bana bakıp:

-Gelelim senin işine! deyince dizlerimin gevşediğini “Kalk!” dese kalkamayacağımı duyumsar gibi oldum. Kulaklarımın bir an sesleri duymadığını sandım. Ancak Müdür Beyin söylediklerini duyuyordum. Müdür Bey:

-Senin okulda kalmanı öneren öğretmenlerin var. Milli Eğitim Bakanlığı bize bir arkadaşı burada bırakmak üzere yetki veriyor. Seni öneren oldu ancak, başka öğretmenler de senin kesinlikle okumayı sürdürmek istediğini söylediler. Ben de, seninle karşı karşıya gelip konuşmayı uygun buldum. Burada, arkadaşlarının yanında bu öneriyi tekrarlıyorum; kalır mısın, yoksa gitmekte diretecek misin? Kesin konuş, çünkü ben başka arkadaşlarla da konuşmak zorundayım.

Müdür Beyin sözünü iyi duyduğumu anlayınca kendimi toparlayıp kalkarak, hiç duraksamadan:

-Başka arkadaşla konuşun efendim! Deyip oturdum. Buna karşın Müdür Bey bir kez daha düşünmemi söyledikten sonra kalmamı gerektiren dayanakları saydı, döktü. Köyümün yakınlığını, sanat derslerimdeki başarımın yanında müzik alanında, milli oyunlardaki başarılarımın da okul için kazanç olacağını, özellikle de Yeni Bedir köyü ile ilgimin okul içinde sayılacak bir kazanç olduğunu tekrarladı. Müdür Beyin bunca sözünden sonra hayır demenin neredeyse suç sayılacağını düşünmeme karşın okumayı düşündüğümü tekrarladım.

Yemekte bana, “İyi ettin!” diyenler yanında “Yanılıyorsun, okusan da gene Köy Enstitüleri'nde çalışacaksın. Buraya değil Erzurum/Pulur ya da Kars/Cılavuz'a gidersen pişman olacaksın!” diyenler oldu. Sanki okuma hakkım elimden zorla alınıyormuş gibi bir duyguya kapıldım. Özellikle babama okuyacağımı sözlemiştim. Babam bu olayı, benim okuyamayacağıma yorar düşüncesi, sanırm biraz da benim okuma isteğimi kamçıladı. Kesin karar vermiştim:

Kim ne derse desin, okuyacaktım.

Öğleden sonra işlere dağıldık. Bizim atölyede 5. sınıflar vardı, onlarla atölyedeki yerleri bölüşüp kendi işimiz olan kapıların eksikliklerini tamamladık. konuşmalar bir süre benim üstüme yapıldı. Genellikle arkadaşlar, (Mehmet Aygün dışındakiler) kalmamı önerdiler. Mehmet Aygün ise:

-Gönlün hangisini çekiyorsa onu yap arkadaş! deyip kestirdi. Kararım kesindi ama gene de düşüncelerim dağılmıştı. Atölyede çalışırken zaman zaman karar değiştirecek derecede ikircil düşüncelere de daldım. Sahiden kalıp Yeni Bedir ya da Lüleburgaz'da otursam, dersim, işim dışında okulla bir ilgim kalmaz. Babamı da pekala yanıma alırım. Hiç değilse istediği zaman gelir, istediği zaman gider. Kamber Amcam da ona destek olur. Böyle deyince hemen asfalt yol gözümün önüne geldi, kurduğum olumsuz kurgularda babamı yol kenarında saatlerce araç beklerken görürümüş gibi oldum.

Paydos olunca Aydın geldi, birlikte çalışmayı özlemiş, piyano odasına girip terleyesiye çalıştık. Kapı açıldı, kızlardan bir grup kapıyı arkalara dek açıp dinlemek istediler. Kapı önüne başka yığılanlar oldu. Biz de bu nasıl olsa son gün deyip akordiyonları tam anlamıyla körükledik. Sonunda kalabalığın arkasından Eğitimbaşı göründü. Onu görünce keser gibi yaparken o gülerek:

-Devam, devam! dediyse de biz gene de kestik.

Az sonra dersliğe döndüm. Olay bizim derslikte ikili tepki yapmış. Biri, benim ayrılırken Aydın'ı da yanıma alıp son gösterimi yapmam, öteki de Aydın'ın beni yanına alıp kendini öğrencilere tanıtması, böylece ilerde burada kendine bir yer açması. . . İkisi de değildi. Olay kendiliğinden olmuştu.

Dersliğe dönünce Tevfik Uğurlu geldi, üstümde kitaplar vardı. Gülerek:

-Uzun süre kalamayacakları için kitapları alalım Abi! dedi. Dr. Halil Fikret Kanad'ın iki, Eflatun'un iki kitabı vardı, verip sildirdim.

Derslikte arkadaşların çoğu kendi sorunlarını unutup ya da unutmuş görünüp benimle ilgilendiler. İlgileri de benden çok, Müdür Beyin benim için söylediği sözlerdi. Sanki Müdür Bey o sözleri bana kendi yakıştırmıştı. Müzik alanında başarın, deyişini benim yıllarca köşe bucak akordiyon çalışmama değil de Müdür beyin sözüne bağlamaları oldukça düşündürücüydü. Yine Müdür Bey Milli Oyumlara olan ilgin, demişti. Bunun da benim kalem kağıt öğrenmek için 1941 yılının 8 ayını harcadığımı unutmuş görünüp Müdür Beyin beğenisine bağlamaları şaşılacak bir olaydı. Konuşulanlara aldırmadım. Bu arada Sami Akıncı'ya neden önerilmediği ortaya atıldı. Onun gerekçesi hemen bulundu:

-Sami istemiyor, Müdür Bey onunla konuşmuştur. Sevinilecek bir durumda üzülmek. Kalkıp Kitaplığa gittim. İyi ki gitmişim, Röslein kitaplıktaymış. Bir süre ona kitap seçmeye çalıştık. Sanırım sıra ile 5 kitap seçildi. Seçilen kitap tam deftere yazılırken bir bahane öne sürülüp yenisi arandı. Zil çalmasaydı sanırım sayı 10'a çıkacaktı. Zil bence tam zamanında çaldı, böylece benim okumasını istediğim kitap İzlanda Balıkçısı elinde kaldı. Okursa dilerim Gaud'dan biraz ders alır.

Yatınca gene Röslein'e takıldım. Son olarak Kadir Pekgöz'e söylediklerimi düşündüm. Onları Kadir'i savuşturmak için söylemiştim ama söylediklerim gerçekti. Yarından sonra Röslein'den de ayrılacağım. Üzülecek miyim? Neden üzüleyim? Onun üstünde bir hakkım var mı? Hoşuma gidiyordu, karşılaşınca konuşmak isteyip konuşuyordum. Üzülürsem bundan sonra onunla konuşamadığım için üzüleceğim. İnsanlar bunun için mektuplaşıyorlar. Belki bir gün mektup yazmayı göze alıp yazarım. Karşılık verirse biz de karşılıklı mektuplaşırız. Ne var ki ben bu konuda biraz alınganım. Ya mektubuma karşılık vermezse? İşte buna dayanamam. Az önce konuşmamızdaki tavırları hoştu. Böyle bir görüntü içinde ayrılmak, onun bendeki izleri hep güzel olarak sürecektir. Ya surat assaydı? O zaman duraksamadan arkamı dönecektim. Nedense ben arkadaşların çoğu gibi düşünmüyorum. Yeğenim İsmet kızı görüp beğendi, hop evlendi. Bakıyorum başkaları da öyle, ilk sözleri:

-O benimle evlenir mi? Evlenmeyi ben köydeyken, köyde temelli kalacağımı düşünerek istemiştim. Köyden ayrılınca ise, uzun bir süre evlenmeyeceğimi aklıma koymuştum. İşin ilginci ben A'yı da çok sevmiştim ama ben onunla evlenmeyi hiç düşünmemiştim. Hele Süheyla Öğretmenle evlenmeyi aklımdan bile geçirmemiştim. Ama onu çok sevmiştim. Röslein de öyle, seviyorum ama evliliği, hiç değilse şimdilik aklımdan geçirmiyorum. Belki ikimizin de okul olayı bitince, şayet o da isterse evlenebilirim. Kendi kendime güldüm, benimki de biraz Mustafa Saatçı'nın SS sevdasına benziyor. Ya Salim Dayımın sevdası? Onunki çok başka bir şey olsa gerek. Kadının koskoca yetişmiş kızı var. Belki başka çocuğu da vardır. Salim Dayımın da iki oğlu.

Köyde birileri için duyduğum kimi dedikodulara şimdi daha iyi inanır gibiyim. Demek insanlar arasında yaşa başa bakmadan böyle şeyler (! ) oluyor. Emine Ablayı anımsadım, ikide bir:

-Onlar kendilerine baksınlar! derdi. Küçük Ablam:

-Elalem ne der sonra! deyince Emine Abla yapıştırırdı:

-Onlar kendilerine baksın önce! Ben de tekrarlayacağım:

-Onlar, ötekiler, herkes kendine baksın önce!

 

29 Eylül 1943 Çarşamba

 

Hilmi Altınsoy uyuyormuş. Halil Basutçu takıldı:

-Bırakın Sındırgılı öğretmen uyusun. Sındırgı sözü arkadaşları güldürdü. Soranlar oldu:

-Nerden çıktı bu Sındırgı? Sındırgı, bizim bu yılki kampta çok geçmişti. İvrindili çavuşumuz, o yöreden söz ederken ikide bir Sındırgı'yı anıyordu. Sındırgı Savaştepe Köy Enstitüsü'ne yakın falan diyordu. Halil'in kulağında kalmış. Gerçekte ise söylemek istediği Hilmi'nin köy adı olan Sırınsıllı olacaktı. Halil yanılmış ta olabilirdi, bilerek de takılmış olabilirdi. Ancak Hilmi doğrudan takılma için söylendiğini var sayıp biraz kabaca:

-Aha aha, al sana bir daha! gibi bir söz söyledi. “Aha, aha” sözleri çok ayıplandı:

-Öğretmene bak! diyenler gibi, “Hilmi nerede öğretmenlik nerede?” sorusunu soranlar oldu. Bekir Temuçin bilerek konuyu saptırdı:

-Sındırgı Balıkesir ilinin güneyinde bir ilçedir! gibilerde sözler söyleyerek Balıkesir'in öteki ilçelerine geçti:

-Balya'da ne çıkar? Ayvalık, Edremit ilçeleri nesiyle ünlüdür? diyerek ortalığı yatıştırdı.

Derslikte de benzer konuşmalar sürdü. Bu arada Kadir Pekgöz Hilmi'ye sordu:

-Sırınsıllı yerine Sındırgı denince neden güceniyorsun? Bu kez de Sefer Tunca Kadir'e,

-Kendi dilinle tutuldun, sana Domuzormanlı denince neden kızıyorsun? Kadir hemen döndü, bunların aynı şeyler olmadığını söyledi.

Bu kez de Domuzormanı demekle Sındırgılı demenin aynı şeyler olmadığı tartışıldı. Tartışma kahvaltıda da sürdü.

Tam kadro atölyeye gittik. Atölye bugün boşmuş, oldukça rahat çalışarak iki öğretmen evini kapılarıyla pencerelerini alıştırmalarını tamamlamak için olağanüstü çaba harcadık. Mehmet Aygün kapıya arkası dönük hem çalışıp hem konuşuyorken Fahri Tosili Öğretmen kapıdan girdi. Öğretmenin girişini görmeyen arkadaş yüksek sesle:

-Bu benim namusumla çalıştığım son atölye çalışmam olacak! dediğini duyunca Fahri Tosili Öğretmen yüksek sesle:

-Vayyyy, dostum ben bunu duymadım, istersen yemin edeyim! deyip şakadan geri döndü, kapıdan ikinci kez girdi. Hep güldük ama Mehmet açıklama yapmak gereğini duydu:

-Hep namusumla, öğretmenlerimin sözlerine uyarak çalıştığımı anlatmak için öyle dedim. Bundan böyle artık kendi ölçülerim içinde gene namusumla çalışacağım! türü sözler söyledi. Fahri Tosili Öğretmen Mehmet'in yanına gidip boyunu ölçtü. Az fark vardı ama o ikisini bir boyda saydı, eliyle boyunu söyleyerek benzerliklerinden söz etti. Sonra da gülerek bize sordu:

-Ben buraya niçin gelmiştim? Yusuf Asıl yanıtladı:

-Mehmet'le boy ölçüşmeye. Fahri Öğretmen Yusuf'un yanına gidip ona dik durmasını söyledi. Onunla da boyunu ölçüp kendisinin dört parmak yüksek olduğunu göstererek:

-Ben dört söz söylersem sen ancak bir söyleyeceksin. Küçüklüğünü bil! deyip gene kahkahayı bastı. Bu kez de Yusuf sordu:

-Bu kural gülmelerde de geçerli mi? Fahri Öğretmen çok ciddi bir bakışla başını sallayarak:

-Hayır, hayır gülme serbest, istediğin kadar gülersin! dedikten sonra bir kahkaha daha atarak ayrıldı.

Öğle yemeğimiz dırıltısız geçti. Masalara zaten karışık oturulmuştu. Bizim grup kendiliğinden bir arada oldu. Sami Akıncı ile İbrahim Ertur bizim masaya geldi. Sami Akıncı'dan yeni bir haber duyduk. Öğretmen arkadaşların sabırlı olmaları için pazartesi günü Müdür Beyle Lüleburgaz'a gidip oradaki alım-satım işlerinin nasıl yürütüldüğünü göreceklermiş. Ancak haberin bizimle ilgili bölümü de varmış, perşembe değil cuma akşamı trene binecekmişiz. Cumartesi-pazar iki gün yolda kalıp kalmamayı konuştuk. Bu duruma göre biz de pazartesi günü Hasanoğlan'da yatak-yorgan işleriyle uğraşacağız. Geçen defa iki günde varmıştık. Ancak o zaman trenleri askerler çok oyalıyordu. Doğruysa, şimdi trenlerin daha rahat olduğu söyleniyor. Pazar akşamı ya da en geç pazartesi orada olacağız. İster misiniz salı günü bölüm sınavları yapılsın! Sınav sözü hemen kaygılı bir hava estirdi.

Yemekten sonra topluca atölyeye gittk. Hepimiz planladığımız işi bitirmek istiyoruz. Son çabalarımızla çalışarak dediğimizi yaptık. Kapıların işi zaten az kalmıştı; alıştırmaları tamamlayıp numaralayarak bir köşeye yığdık. Pencerelerin eksiklerini de elbirliğiyle tamamlayıp paydostan önce onları da tutkallamaya hazır olarak numaralayıp yığdık.

Dersliğe döndüğümüzde sıraların tıkabasa dolduğunu gördük. Arkadaşların hemşerileri bir birini kışkırtarak “Uğurlar olsun!”demeye gelmişler. Oturup uzun uzun konuşuyorlar. İsmet'le Yusuf'u bekleyenler de var. Onlar girdiler. Ben geri dönüp piyanoya oturdum. Gelen giden olmadı, zil çalınca çıktım. Yemekte de bir karışıklık oldu. Kimi arkadaşları hemşerileri masalarına götürmüş. Bizim masaya da başkaları geldi. Bizim masaya oturanlardan biri de Celil Altın. Celil üzülerek bizim sınıfta İstanbullu olmamasına üzülmüş. Ben de ona İstanbullu olduğumu söyledim. Önce inanır gibi baktı:

-Sahi mi söylüyorsun Abi? dedi. Sonra da ne düşündüyse kendisinin de İstanbullu olmadığını, Romanya'dan geldiğini, aslında Romanya'da ilkokulu okuduğunu, ancak buraya gelince o diplomanın yeterli görülmediğini, o nedenle bir daha okuduğunu anlattı. İkimizin de İstanbullu olmamamıza karşın İstanbullu gibi konuştuğumuzu söyleyerek bir süre güldük. Tam karşımızda da son sınıfa geçen Ali Kıpçak vardı. Ali Kıpçak'ın çalışkanlığını övdüm. Özellikle Hasanoğlan'da çatı işlerinde çalışırken bana çok yardımı olduğunu anlattım. Deminden beri yabancı gibi duran Celil Altın:

-O öyledir, ben onu tanıyorum. Sevdiğim bir arkadaş! deyince şaşırdım. Böylece ben de bir hemşerim tarafından özel olarak uğurlanmış oldum.

Derslik yemekten sonra da doldu taştı. Halil'in de pek geleni olmamış, birlikte inip erkenden yattık.

 

30 Eylül 1943 Perşembe.

 

“Bu gece düşünmekten hiç uyuyamadım!” diyenler var. Sami Akıncı hemen sordu:

-Kim o düşünmekten uyuyamayan? Sanırım o arkadaş sevinçten, sözlerini yanlış yerde kullanıyor. Oysa uyuyamaması için pişmanlık duyması gerekir. Unutulmasın ki bugün akşama dek son kararı söyleme hakkımız var! dedi. “Kim söyledi? ”sorusuna Mehmet Yücel arkadaşımız yanıt verdi:

-Biliyorum ya işte ona da karar veremiyorum. Kalmak istiyorum ama köylerde çalışmak istemiyorum. Gitmek istiyorum ama okumak istemiyorum! deyince gülenler oldu. Halil Basutçu kolayını söyledi:

-Gel oraya, orada çalış, okumadan orada bir iş verirler sana! Mehmet Yücel bu kez de:

-Aman aman, iş deme bana!

Şakalaşarak dersliğe gittik. “Bu günü de gördük!” diyenler yanında, “Nasıl ayrılacağız?” diyenler de oluyor. Ben daha ziyade Yusuf Asıl’a bakıyorum; o buradaki kızlardan birine vurgun, biliyorum, Nedense bunu bana bir türlü açıklamadı. Ben konuşmalarımızdan çıkardığım sonuca göre kızın Feride olduğunu kestirmiştim. Öyle ki, Feride’nin Yusuf’a yaklaşmak istediği besbelli oluyordu. Buna karşın Yusuf ya kesin karar veremedi ya da karar verdi de ertelemeyi mi yeğledi. Kesin olan Yusuf’un bu konuda açık vermediği. İşte gidiyoruz, Yusuf kapalı kutu olarak Kepirtepe'den ayrılacak. Ara ara onu izliyorum, yarın öğleye dek de izleyeceğim. Susarsa günahı benden gidecek. Bundan sonra ona bu konuda yardım edemem. Belki de işini mektupla görmek istiyor. Ahmet Güner için bir kaygım yok, o nasıl olsa buralarda olacak. Köylerine giden arkadaşlar bir süre daha okulda kalacakmış. Ahmet kendi işini kendisi görebilir. Safinaz zaten hemşerisi….

Muhasebeci Hikmet Bey, kalan arkadaşlar için sözde:

-Onların işi belli olmaz, haftaya gidebilenleri olacağı gibi, ay sonuna dek de bekleyecekler de çıkabilir! demiş. Arkadaşlarda yeni bir kaygı başladı: Bunlar, kimler olabilir?

Ben sevincimi pek belli etmiyorum ama sanırım en sevinçli benim. Ancak benim sevincim öteki arkadaşlardan biraz farklı. Ben daha çok Süheyla Öğretmeni görme olanağı bulacağım umudu doğduğuna seviniyorum. Bunu açıklayamadığım için, ortada gibiyim; öylesine sevinçli görüntüsü veriyorum. Sami Akıncı bu arada bana, “Okuma yollarımız açıldı, en çok seninle ben istiyorduk bunu, dileklerimiz oldu!” deyip içtenlikle yaklaşıyor. Sami sınav sonuçlarını da ilk kez bana söyledi, “İlk elemede ikimiz ayrılmışız. İki kişi isteselerdi ikimiz gidecektik. Öteki iki okuldan gelmek isteyenler azalınca bizim sayımızı sonradan arttırmışlar!” türü duyuntuları bana söylemesini iyi niyetine yordum. Bunu biraz da köylerine giden arkadaşların durumuna yoruyorum. Sami’nin çevresinde kümeleşenlerin çoğu köylere dönüyor. 15 Hüseyin Serin, Fettah Biricik, Ali Önol, Bir ölçüde Sefer Tunca köylerine dönecekler. Sami’nin grubundan bir Mustafa Saatçı bizimle gelecek bir de fesatçı Mehmet Başaran. Sanırım Sami bundan böyle onlarla arkadaşlığını eskisi gibi sürdürmek niyetinde değil. Köylere giden grupta en neşelisi İsmet. Gelip gelip benim boynuma sarılıyor:

-Dayı sen olmasaydın ben bu “gizi” tutamayacaktım. Duyulunca da Ali Aga gibi gözümün yaşına bakmadan sepetleyeceklerdi! diyor. Selçuk Korol Öğretmen İsmet’e sormuş:

- Ne zaman yaptın sen bu işi? “Bir yıl oldu!” deyince:

- Bak, bak, bak; artık tehlike geçti, kazandın ama bu cesareti nasıl gösterdin, pek sıkı olmayan ağzını nasıl tuttun? diye sorunca İsmet:

- Her ağzımı açınca dayımın gözleri üstümde oldu! Selçuk Öğretmen:

-Sakın ona kızma, yat kalk dua et, hazır eline gelmiş mesleğinden olabilirdin. Gördün, Ali küçük bir yanılgıdan dört yılını yaktı! demiş.

Öğleden sonra bir grup arkadaş Lüleburgaz’a gideceğiz. Lacivert çizgileri olan mavi-gri arası bir elbise diktirdim, bugün alacağım. Lüleburgaz’daki tüm tanıdıklara uğrayıp hoşça kalmalarını söyleyeceğim. Babam özellikle tembihledi: “Senin Ankara’ya gittiğini dönüp geldiğinde öğrenirlerse gücenirler. O zaman seni utandırılar, sakın böyle bir duruma düşme!” dedi.

Yemekte bir süredir yer değiştirerek oturuyoruz. Sefer Tunca ile oturuyorduk. Fettah geldi yanımıza oturdu:

-Okumayı çok istiyordun, şansın açıldı, dilediğin kadar oku, büyük adam ol, bizi de unutma. Kepirtepe’de tembel arkadaşlarım vardı diyeceksin ama onlar kötüydü deme! Biz senin çalışmalarını hep takdir ettik. Biz sizlerin başarılarınızı duydukça sevgiyle anacağız!” deyince yanımda oturan Halil Basutçu:

-Aman Fettah, sen bizleri de ağlatacaksın. 5 yıldır zıt gittiğin arkadaşı ayrılırken ağlatman doğrusu olağanüstü bir duyarlık. Neden şimdiye kadar bu tarafını sakladın? Fettah:

-Ayrılıyorsak dünyanın öte ucuna gitmiyoruz, belli yerlerimiz var. Sağ oldukça gene buluşacağız. Fettah’ın konuşması tüm arkadaşları duygulandırdı. İsmet kalkıp Fettah’a sarıldı:

-Dayım için söylediklerini ben de paylaşıyorum, arkadaşlığımız sürecek, konuştuklarımızı gerçekleştireceğiz, sık sık toplanacağız. Her yıl kesinlikle burada buluşacağız! dedi. Sevinerek kalkıp Lüleburgaz yoluna çıktık. Fettah gelmedi ama o yanımızdaymış gibi onunla ilgili geçmiş olayların olumlularını anarak Lüleburgaz’a gittik. Çarşıya girince ben arkadaşlardan ayrılıp tanıdık dükkanları dolaştım. Salih Arı Öğretmene girerken beni gören arkadaşlar da gelmek istediler. Salih Arı Öğretmenin yanında Ortaokul Müdür Yalçın Bilgüvar’ı da görüp: “Allahaısmarladık!” dedik. Çok memnun oldular, başarılar dilediler. Elbiseleri aldım, beni bekleyen arkadaşlarla okula döndük. Yeni bavullarımı bir daha gözden geçirdim. Kamber Amcama uğrayacağım, yarına mı bırakayım, bir türlü karar veremiyorum. Piyano odasının anahtarını Talat Tarkan Öğretmene bırakacağım. Daha önce vermek istediğimde o bana: Giderken verirsin, şimdilerde sana gerekli olur! demişti. Ne iyi etmiş, sıkılınca oraya giriyorum. Son sınıfa geçenlerden adaylar var, bana bir şey demiyorlar ama sanırım içlerinden bir an önce gitmemi isteyenler var. İçlerinde en dürüstü Doğan Güney. Bence gerçekten müzik seven de o galiba. Notalı çalışmayı ötekilerin hiç biri sürdürmedi. Bu yüzden olacak Asım Öğretmen de benden sonra kalacak bir kimse seçmedi. Gideceği güne dek ondan bunu bekleyenler oldu ama o hiç oralı olmadı. Asım Öğretmen habersizce ayrılınca bu kez de Şevki Aydın geldi. Şevki Aydın’ın gelişi benim için bir başka şans oldu. Onun akordiyon kullanamaması belki de çaresizlikten beni elde tutmak istedi . Böylece bu dört aylık süreçte piyano ile akordiyon benim elimde kaldı. Aydın Tarkan’ın gelişi de ayrı bir şans; büyük akordiyonu o alınca aklından geçirenleri susturmaya yetti. İlyas’a üzüldüm, o hevesliydi, onunla çalışabilirdim ama o da çok çekingen davrandı. Ahmet’e, Mehmet’e olmaz deyip İlyas’ı ben çağıramazdım. O çekingen davranınca iş değişti. Bunları düşünerek Piyano odasına girdim. Müzik kitapları, keman metotları, kemanlar, mandolinler öylece duruyor. Yeni müzik öğretmeni bekleniyormuş. Son kez Beringer'den ezberlediğim 60 numaralı parçayı çaldım. Asım Öğretmen bunu çok hızlı çalıyordu. Onun çalışı kulaklarımda ama gene de benim seslendirmem ona hiç uymuyor. Benimki biraz zoraki tekrarlama. Bir yandan da Selçuk Korol Öğretmenin uyarısını düşünüyorum. Selçuk Korol Öğretmen dersliğimize son geldiğinde Hasanoğlan’a gideceklere başarılar diledikten sonra ayrılacakları branşları sormuştu. Benden önce arkadaşlar beni Müzik Bölümü için aday gösterince Selçuk Öğretmen bana:

- Sen ne diyorsun bir de senden duymak istiyorum! deyip yüzüme bakmıştı. Selçuk Öğretmenin bakışından kuşkulanmış, “Henüz karar vermedim!” demiştim. Selçuk Öğretmen o zaman bana:

-Aman dikkat, iyi düşün, sen hepsini yaparsın da o hepsinin en iyisini seçmek için iyi düşünmelisin. Çünkü birini seçince iş bitmiyor; tersine ötekilerin hepsini silmiş olacaksın! demişti. Piyano çalarken gelip gelip bu sözler kulaklarımda çınlıyor. Çıkınca Melahat Erkan’la karşılaştım. Melahat:

-Abi, gidiyorsun, mendillerini kravatlarını ütüleyeyim! dedi. Sevindim. Az önce bavula yerleştirmiştim, gidip karıştırdım, alıp getirdim. Bir süre sonra Röslein ile birlikte getirdiler. İçimden, güzel mi, yoksa anlamsız mı olduğunu seçemediğim düşünceler geçti. Sanki bir şeyler bekliyormuş gibi oldum. Röslein her zamanki gibi gülümsedi, yanakları çukurlaştı. O susunca ben:

- Hemşeri olarak birlikte çalışmayı tasarlıyorduk, şimdilik ayrılıyoruz, dilerim gelecek yıl sen, ertesi yıl da Melahat gelir, gene birlikte orada çalışırız! dedim. Röslein başını iki yana çevirerek:

- Ailem beni göndermez, bu nedenle ben onu düşünmüyorum bile! dedi. Birden ürperir gibi oldum. “Ailen buraya nasıl gönderdiyse gene gönderir, senin diretmene bağlı!” dedim. Röslein başını gene salladı:

-Diretemeyeceğimi biliyorum, doğrusu bu!

Gelenler olunca konuşmamız burada kesildi. Röslein’le Kepirtepe’de son konuşmam bu oldu.

Ne iyi, o diretemeyeceğini biliyor; bense diretip diretemeyeceğimi kestiremiyorum. Hep böyle olacak galiba! Gören arkadaşlar sordu:

-Ne konuştun kızlarla? Onları da gelecek yıl oraya çağırdığımı söyledim. Ne dediklerini herkes merak etti. Olduğu gibi aktardım:

-Melahat gelmek için çalışacak, (önemsememiş gibi adını söylemeden) ötekine ailesi izin vermezmiş! Mustafa Saatçı ilk kez SS dışında bir kız için konuştu:

- Kim gönderir öyle güzel kızı yüksek okullara, gözü iyice açılmadan evlendirip başını bağlamak isterler! . . . . .

Serbest Okuma saatinde her zamanki sözler konuşulmadı. Gidenlerle kalanların karşılıklı bakışları, sözlerden daha anlamlıydı. İsmet bana bakıp:

-Dayı, sahiden gidiyor musun? deyip deyip gülüyor, Gülüyor ama, boğazında bir düğümlenme olduğunu saklayamıyor. En çok daralan da Mehmet Yücel arkadaşımız. Ona tanınan süre bitmek üzere. Mehmet Başaran başında duruyor:

- Hemşerim, beni oralarda yalnız bırakma! Mehmet Yücel ona, büyük övütleri verdi:

- Oğlum sen artık büyüdün, kendini koruyabileceksin. Benim desteğime gerek duymayacak kendi ayakların üstünde duracaksın!

Biz gülüşürken Ahmet Kun Öğretmen geldi. O gelince okulda kalacak arkadaşlar derslikten ayrıldı. Ahmet Kun Öğretmen bizim daha önce Ankara yolculuğu yaptığımızı, bu nedenle ayrıntılar üzerinde durmayacağını, yarın, gece olmadan trene binebileceğimizi, trende topluca oturacağımızı. bir birimizden habersiz uzaklaşmayacağımızı bir kez daha anlattı. Uyku durumlarımızı, harçlık durumlarımızı, yük durumlarımızı sordu. Sonunda da:

- Ankara’dan ötesini ben bilmiyorum orada da siz beni aydınlatacaksınız, böylece sizin eski okulunuza varmış olacağız! deyip ayrıldı. Öğretmen gidince iyice gideceğimize inanmaya başladık. Herkes güldürmek için bir söz söylüyor ama gülüşler kısa kesiliyor. Kadir Pekgöz, birlikte gittiğimize sevindiğini söyledi. Buna ben de sevindim. Çünkü Kadir bir süredir benden uzaklaşmış gibiydi. Kadir’in yakınlaşmasına kuşkuyla bakmama karşın nasıl olsa orada ayrılıp başka başka bölümlerde çalışacağımızı düşündüğüm için üzerinde pek durmadım. İsmet’le uzun uzun konuştuk. İsmet kısa sürede askere gidip o görevini de yaptıktan sonra kendi köyüne yerleşecek. Annesi (Zühre Teyzem) öyle istediği için İsmet’in başka türlü yapması söz konusu değil. İsmet:

-Annemin sağlık durumu bunu gerektirdiği için başka türlü davranamam! deyip yaşamına kesin bir yol çizmiş durumda. Benden sık mektuplar bekleyecek, bizim köye sık sık uğrayıp bizimkilerle konuşacak, babama sağlıklı bilgiler verecek. Buna çok sevindim. İsmet ayrılınca bir süre de kendi kendime düşündüm. Gene Röslein!

Gerçekten Röslein benim için geçti gitti mi? O öyle söyleyince ben, şöyle deseydim acaba ona ne diyecekti, ya da böyle deseydim acaba gene susacak mıydı? derken saate baktım tam gece yarısı. Dostoyevski’den okuduğum Beyaz Geceler’i gene anımsadım. Oradaki de benim gibi kızın tavırlarından nasıl umutlanmıştı! O kız da (Rastenka) salt yakınlık göstermiş, sözle açık açık düşüncesini söylememişti. Sırılsıklam aşık olan delikanlı kesin karar verip sevdiğini söylemeye hazırlandığında kızın başkasını beklediğini öğrenmişti. Ben o denli karar vermedim gibi dikeliyorsam da kendimi aldatmış da olabilirim. O bir şeye karar vermişse, o kararı illa ondan duymam gerekmez, sezmem yeterli olmalı. Ali gibi kendimi mi avutuyorum. Faruk Nafiz Çamlıbel'in Ali şiirini ezber biliyor, sık sık okuyorum sözde:

“Onu sen büyüttün dallar boyunca,

Bak şimdi ellerin oldu o gonca,

Önce inanamadın bunu duyunca,

Gönlündü gözünü yuman be Ali!

Ali'nin gönlü gibi benimki de yumuk olabilir.

“Diretemeyeceğimi biliyorum, doğrusu bu!” dedi. Şans bu, işte! Belki ıkına tıkına bir iki söz söyleyebilecektim. Gelenler olunca konuşmamız burada kesildi. Sahiden, Röslein’le Kepirtepe’de son konuşmam bu oldu. Ne iyi, o diretemeyeceğini biliyor; bense diretip diretemeyeceğimi kestiremiyorum.

Uykum iyice uçtu: Yarın trende uyurum! dedim ama trende nasıl uyuyacağım? Yarın İstanbul treninde uyumam olası değil. Çünkü trende yerlerimizi kendimiz bulacağız. Neyse, Haydarpaşa’da bize 2 kompartıman ayırılacakmış. Bu gerçekleşirse oradan sonra belki uyunabilir. Gözlerimi yumdum.

 

1 Ekim 1943 Cuma.

 

Ey Gaziler yol göründü sözleri arasında gülüşler, takılmalar. En çok takıldıkları Kadir Pekgöz, Hasan Üner, Bekir Temuçin, Mehmet Yücel. Mehmet Yücel gitmeye şimdilik karar vermiş. Buna ben de sevindim. Orada da arkadaşlığımızın süreceğini biliyorum. Arkadaşlar şakalaşırken nedense onların neşesine katılamıyorum.

Kahvaltıya zilden çok sonra gittik. Nöbetçiler bize tam konuk gibi davranıyorlar. Aydın Tarkan’da notalarım vardı onları getirdi. Bir süre Aydın’la konuştuk. Asım Öğretmen gittikten sonra Aydın’la iyi arkadaş olmuştuk. Asım Öğretmen nedense Aydın’a uzak duruyordu. O öyle uzak durunca ben de çaresiz kaçamak davranıyordum. Daha sonra Şevki Aydın da Aydın’ı sevememişti. Onlar gidince biz oldukça iş birliği yapmıştık. Zaten Aydın caz şarkıları üstünde durduğu için bir bakıuma yollarımız kendiliğinden ayrılıyordu. Aydın nota üstünde çalışmayı da pek sevmiyor. Notalara ara ara dans için yazılmışsa bakıyor. Ondaki notaları aldım. Biz ayrılırken babası geldi, Aydın’ı bir yere yolladı. Yalnız kalınca fırsat, bu fırsat, deyip bir süre daha çalıştım. Dersliğe dönünce Kadir Pekgöz “Hemşerim seni bizim Kırıkköylü kız aradı!”dedi. Şaka mı ediyorsun? Az önce biz konuştuk!” dedim. Kadir :

-Orasını bilmem, kız geldi, sordu!” dedi.

Öğle yemeğine gene öğrencilerden sonra girdik. Arkadaşlar sık sık saat sormaya başladılar: “Senin saat yanlış ya da durmuş” gibi takılmalar bile oldu. Saat 16.00’da Müdür Bey bizimle konuştu. “Bizden ayrılmış değilsiniz, çalışmalarınızı sürdürürseniz üç yıl sonra sizi buralarda gene göreceğiz, birlikte çalışacağız!” dedi. Gittiğimiz yerin özelliklerinden söz etti, bölümleri seçerken iyi düşünmemizi anımsattı, ailelerimizden kopmamamızı önerdi. Son olarak da en kısa zamanda özel olarak bizi görmeye geleceğini söyledi. Ahmet Kun Öğretmene de:

-Gençleri sana emanet ediyorum, onları hak ettikleri yerlere teslim et, bize iyi haberleri getir!

Ahmet Kun Öğretmen saatine bakıp işaret parmağını göstererek

-Kepirtepe’den uçmanıza tam bir saat kaldı! dedi. Sonra da niçin uçma sözünü kullandığını açıkladı: Öğretmen Okullarında okulu bitiren Öğretmen Adayları için bu deyim kullanılıyormuş. Öğretmenlerin okullara dağılması kuşların topluca uçup dağılmasını andırdığı için böyle bir benzetme yapılmış. Bu benzetme, tüm Öğretmen okullarının gelenekleşmiş ortak simgesiymiş. Ahmet Kun Öğretmen bu benzetmenin de öyküsünü anlattı. Göçmen kuşlar, özellikle de bizim halkımızın kutsal bir bağlılıkla yaklaştığı leyleklerle kırlangıçlar belli bir süreçte yumurtlayıp yine belli bir süreçte kuluçkaya yatarmış. Yumurtadan çıkan yavruları da gene belli bir süreçte uçmaya başlarmış. Uçma aşamasına gelen yavrular, kısa bir deneme döneminden sonra yuvadan uzaklaşırlarmış. İşte bu yuvadan uzaklaşma olayında belli yöredeki tüm yavrular büyük bir topluluk oluşturup uzun süre o yöre üstünde uçarmış. Her yıl belli bir süreçte tekrar edilen bu toplu uçuşu izleyen ora halkı, kırlangıç ya da leyleklerin yuvalarından ayrılacaklarını anlarmış. Ahmet Kun Öğretmen anlatınca ben de anımsadım, gerçekten köydeyken her yıl ağustos sonu ile eylül başlarında önce leyleklerin sonra da kırlangıçların topluca uçuşlarına tanık oluyorduk. Bu uçuşlardan sonra ortalıkta görülseler de bu kuşlar belli yuvalarına gelmezdi. Bunu sorduğumda babam bana açıklama yapmıştı:

-O gördüklerimiz bizim kuşlar değil, çok uzaklardan gelip geçenlerdir. Biz benzetiyoruz ama onlar bize yabancıdır. Bizimkiler şimdi kışlıklarına ulaşmak üzere yollarında uçmaktadır! demişti.

Öğretmen derslikten çıkarken gülümseyerek:

-Kalanlara, şimdiye dek söylemeyi geciktirdiğiniz sözleriniz varsa hemen söyleyin bir saat sonra bu olanağı bulamayacaksınız!

Arkadaşlar hep bakıştı:

-Ahmet Kun Öğretmen ne demek istedi? Arkasından da takılmalar başladı. Herkes bir birine:

-Bu sözler sanaydı! yanıtını verince kendiliğinden bazı çözülmeler oldu. Harun Özçelik:

-Ben söyleyeceğimi söyledim, söylemeyenler düşünsün! Gözler Mustafa Saatçı'ya döndü. Mustafa Saatçı:

-Benim söyleyecek bir sözüm yoktu zaten. Söylenenleri yıllardır siz yakıştırdınız! deyip işin içinden çıktı. Yola çıkma işi unutulmuş gibi sen ben tartışması yapılırken Vabis- Kamyon okul önüne gelip, yanaşmış. KAMYON YANAŞTI! uyarısı yapılınca bavullarımızı alıp kamyona yerleştirdik. Büyük bir kalabalık bizi uğurlamak için okulun önüne dizilmiş sessizce duruyordu. Öğretmenlerden bir grup önde sıralanmıştı. Bayan öğretmenlerin hemen yanında kızlar da bir sıra oluşturmuştu. Öğretmenlerden sonra onların da ellerini sıktık. Nedense Röslein en uçta duruyordu. Elini sıkarken:

-Röslein’i hep çalacağım! dedim. O da:

-Bir gün ben de dinleyeceğimi umuyorum! deyip gülümsedi. Böylece, (Belki bir rastlantı olarak!) Ahmet Kun Öğretmenin dediği olmuştu:

-Herkes söyleyebileceği son sözü söylesin!

“Röslein Şarkısının notası olduğuna göre, fazla derin düşünmeye gerek yok!” Ancak, “Bir gün ben de dinleyeceğimi umuyorum” derken yüzünün aldığı şekil sanırım kolay kolay gözlerimden silinmeyecek.

Büyük bir sessizlik içinde kamyona yerleşip topluca yüzümüzü kalanlara dönünce önce büyük bir alkış koptu, arkasından da “Güle güle, Başarılar, Bizi unutmayın!” sesleriyle Kepirtepe çınladı. Kamyon yürürken Abdullah Erçetin'le Bekir Temuçin sözleşmiş, “Başka bir aşk istemez, aşkınla çarpan kalbimiz!” diye marşa başladılar. Hepimiz coşkuyla onlara katıldık. Aralarından ayrıldığımız sevgili kardeşlerimizi, öğretmenlerimizi, arkadaşlarımızı, okulumuzu selamlayarak ayrıldık.

Daha Kepirtepe adı yokken gene buraya böyle bir kamyonla gelmiş, kıraç bir kepirliğe kuşkonmaz dikenlerine basarak inmiştik. Ne mutlu bize, 4 yıl sonra ayrılırken arkamızda koskoca binalar, 300 insan, ışıl ışıl elektrik, şırıl şırıl akan sular, yemyeşil bahçeler bırakıyoruz. “Ey vatan, göz yaşların dinsin, yetiştik işte biz!”

Lüleburgaz’a yönelince karşı tepeleri, Bağlık Bayırını dikkatle gözledim. O bayırı kaç kez tırmanıp inmişimdir! Yolumun üstünde (Gerçekte benim olmayan ama) benim olduğu söylenen bir ceviz ağacım var. “Acaba onu bir daha görebilecek miyim?” diye düşünürken kamyon istasyon yoluna döndü. Bu kez de 1938 -10 Kasım perşembe gününü anımsadım. Benzer duygular içindeyim. Ancak o zaman korkulu-sevinç duyguları taşıyordum. Şimdi ise burukumsu bir sevinç içinde olduğumun ayırdına vardım. Niçin? Arkadaşlar şakalaşıyor:

-Üzülme, sağlık olsun, Lüleburgaz yerinde duruyor, bir gün gene gelirsin! Sen Lüleburgaz’dan uzak kalmazsın! türü sözler söyleniyor.

İstasyona vardık. Ahmet Kun Öğretmen bir daha uyardı:

-Tren kalabalık olabilir; gözlerimizle de olsa birbirimizi kollayalım, askerlerin deyimiyle “Dirsek temasımızı kesmeyelim!”

Tren zamanında geldi, sandığımızın tersine tren çok tenhaydı, sere serpe oturduk. Az sonra Kepirtepe adı geçmeye başladı, oturanlar hep kalkıp baktılar:

-Tren yoluna ne kadar da yakınmışız!

Yolculuğumuz, dura kalka gece boyu sürdü, Çerkezköy’de çok bekledik. Arkadaşlar Harun’a takıldı:

-Evine neden gitmiyorsun? Bu sözü Yusuf da benimsedi:

- Ben de gidebilirim, köyüm şurada, evim burada şurası yolum diyerek, neredeyse Büyük Manika köyünü arkadaşlara anlattı. Arada bir beni de tanık (Yusuf'un köyüne gitmiştim) gösterdi:

-Sen de söyle, sen de gördün, öyle değil mi?

Yusuf köyünü överek anlatırken tren yürüdü. Arkadaşlar Yusuf’a takıldı:

-Sen hala Büyük Manika'sın, tren kalktığına göre “Sen treni kaçırdın!”

Bir süre hepimiz baygın gibi yattık. Arkadaşlardan iyiden iyiye uyuyanlar var ama ben bir türlü derinliğine uyuyamadım. Yusuf için söylenen söz düpedüz bir deyim:

-Treni kaçırmak!

Yusuf'u bilmem ama sanırım ben de treni kaçırdım. Umarım bir gün de kaçırmayacağım bir trene binerim! .......

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ