Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

27 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

 

Yıl Boyu Özlemi Çekilen Gezilerin Düşleri, Gerçeklikleri

 (İkinci Gezi, Birinci Bölüm)

 

10 Haziran 1945 Pazar

 

Herkesin dilinde gezi sözü. İşin ilginci, kimse kendi grubunun nerelere gideceğini bilmemesine karşın öteki grupların nerelere gideceğini öğrenme merakı içinde. Bana soranlara özellikle önce İstanbul’u söylüyorum. Neden İstanbul? Çünkü yıl boyu sanat tarihi dersimizde İstanbul’daki eserleri okuduk, sıcağı sıcağına gidip görmek hakkımız.

Kahvaltıda da bunu tartıştık:

-Sahiden İstanbul’a gidersek nerede kalırız, nereleri gezeriz? Gerçekte İstanbul’u bilmiyorum ama bizi götüren bir sorumlu insan var, o bilmese alıp götürür mü? İstanbul’da gezmenin zorluklarını da bilir gibiyim. Uzak yerlere paralı araçlarla gidilecek. Para sorunu önemli, Md. Yardımcısı Tahir Erdem para verirse rahat gezeriz, kısıtlı ödenek verilirse daha az yerler gezeriz. Benim bildiğim de Sirkeci ile Haydarpaşa arası vapurlarla, Sirkeci-Beyazıt Meydanı arası tramvay yolu. İstanbul falan derken Bella’yı anımsadım, gelmiş göreve başlamış, izinli ayrılmış. İzini bitti mi ki? Geziye çıkmadan görmek istiyorum. Gelmiş olsa uğrar diyorum içimden. Gene de kuşkuluyum:

-Ya uğramazsa?

Salona gittim, arkadaşlar kemanlara sarılmış, ancak yaylar çalışmıyor, karşılıklı konuşmalar, varsayımlar birbirini izliyor. Alt odaya inip piyanoya oturdum. İçinden parçalar çaldığım nota kitaplarını sıraladım; Schumann, Kinderszenen’ den (Çocuk Sahneleri) dört parça çalmıştım. Kısa parçalar ama kendine özgü güzellikleri var, onları tekrar tekrar çaldım. Atlı, sahiden atlı gider gibi bir ritmi var. Çiftçi ya da benzeri adlı parça da öyle. Traumerei (Rüya) olarak tanıdığımız parça ise apayrı bir güzellikte. Çalmadıklarımı da kurcaladım. Yıldız, Halise ile birlikte geldi. Yıldız çok sevinçli, arkadaşı Necmiye geziye bizimle gelecekmiş. Gezi grupları sayısı çok önce saptandığından ödenekler o sayıya göre dağıtılmış. Yıldız’ın sevincine ben de katıldım. Vakit oldukça gecikmiş, neredeyse yemeği kaçıracakmışım.

Yemekte umulmayan bir haber, yarın öğretmenler gelecekmiş. Faik Canselen, Mahir Canova. Aydın Gün gelemiyor. Aydın Gün Öğretmen asker oldu; Yedek Subay Okulunda… Öğretmenler sahiden derse mi geliyor? “İyi çalışmalar dileyeceklerdir!” Arkadaşlarla böyle konuşuyorum ama içimden de Faik Öğretmenle neredeyse didişiyorum. Geldiğine göre beni piyanoya oturtacak. Son çalışmalarımı beğenirse belki gene haftanın belli günlerinde gel, çalışalım! diyecek. Bunu derse sevineceğim, bu, burada kalmam için de bir neden olacak. Bunu düşünerek, çaldığımı sıraladığım parçaları birer ikişer kez tekrarladım.

Akşam Yemeğinde sahiden öğretmenlerin geldiği duyuruldu. Bir soru:

-Mahir Canova Öğretmen piyesin bir daha gözden geçirilmesi için olabilir, Faik Canselen Öğretmen neden geldi?

Neyse ki, bir başka haber konuyu değiştirdi:

-Askerlik dersinden herkes sınıf geçmiş! Bunu bilir gibiydim ama gene de sevindim. Sözü şakaya dökenler oldu ama, dillerin altında korkuların olduğu belli oluyordu: Sınıfta kalırsa, kıtaya çıkmak vardı. Kıtaya çıkmak demek, sıradan askerlik anlamına geliyordu. Şimdiye dek öğrenci hakkı olan tecil (geriye bırakma) bitmiş olacağından beklemede olan Askerlik Şubesi öteki erler gibi kıtalara sevk edecekti. Benim başıma bu gelseydi tam üç yıl askerlik yapacaktım. Benim doğduğum yılda doğanlar hep üç yıl askerlik yapmışlar.

Yemekten sonra doğru piyanoya gittim, alışkanlık nedeniyle Faik Öğretmen gelir diye bekledim. Gelen giden olmadı. Salon da boş gibiydi, Mozart sonatları zevkimce çaldım. Çaldıkça da burada kalma isteğim arttı. Eğer kalamazsam üzüleceğimi iyice anladım.

Yatınca ise nedense fikrim değişti, kalırsam salt piyano çalışma kazancım olacak. Oysa gidersem, evimi, köyümü, çevre köyleri, öğretmen arkadaşları göreceğim. Oldukça kararsız duygular bir süre gözlerim açık öylece durdum. Gözlerim tavanda, kulaklarım fısıltılarda öylece dururken uyumuşum…

 

11 Haziran 1945 Pazartesi

 

Bu bir haftayı bize zehir etmek için tutuyorlar! diyenler olmuş. Satılmış Aslantaş, olayı açıkladı:

-Siz, grupla gezmeyi oyun mu sanıyorsunuz? Bazı grupların sorumlu yöneticisi yok! Hemen soruyla karşılık verildi:

-Neden yok? Örneğin kızlar geleli beri başlarında Bölüm Başkanı diye birini görmediler. Öğretmenleriyle çalıştılar. Bölüm Başkanı şimdi geziye çıkarken mi akıllarına geldi? Abdullah Ön araya girdi:

-Sen de haklısın, sen de! diye iki tarafa baktıktan sonra Nasrettin Hoca fıkrası anlatmaya başladı. Ancak fıkra kestirildi:

-Biliyoruz, yorma kendini!

Kahvaltıda, değişik yorumlar yapıldı:

-Tatil ödevi verilebilir. Örneğin gittiğimiz bölgelerin türkülerini toplama v.b. Faik Öğretmen böyle bir ödev verir mi? Bölüm Başkanı, Faik Öğretmeni araya koyarak böyle bir görevi yükleyebilir!

Bu tür olasılıklarla salona gittik. Öğretmenler oldukça gecikmeli olarak geldiler. Gelir gelmez Faik Öğretmen özür dileyip beni alt piyanoya götürdü. Önce piyanoya oturdu. Piyanoyu yokladıktan sonra bana dönerek:

-Piyanoları, bir güzel akort ettirin! dedi. Sonra da aralıklı olarak tuşlara vurup:

-Hemen hemen tüm sesler birer ikişer koma düşmüş. Bu durum çalınan parçaların da zevkini kaçırır! dedi.

Faik Öğretmen, amacının ders yapmak olmadığını, Mahir Canova Öğretmenin teklifi üzerine arkadaş olmak için geldiğini, Öztekin Öğretmenin beni bu yıl da burada çalıştırmak istediğini, bunu sağlayabilirse tıpkı geçen yılki gibi ara ara Konservatuvarda olacağını, beni de bekleyeceğini söyledi. Bu arada yeni bir piyano öğretmeniyle anlaşma yapıldığını, önümüzdeki yıl yollarımızın ayrıldığını, ancak hemşeriliğimizin, öğrenci öğretmen ilişkilerimizin, hepsi bir yana iki yıldır uyumlu çalışmamızın bundan böyle de dost-meslektaş olarak süreceğini umduğunu, bunun en büyük dileği olduğunu söyledi. Arkasından da:

-Gezi dönüşü hemen dağılmayacakmışsınız; istersen ilk Çarşamba, Konservatuvara uğra, ben orada olacağım, gezi izlenimlerini de anlatırsın!

Faik Öğretmen ayrılınca bir süre söylediği sözleri doğru olarak anlamaya çalıştım. Piyano dersimi bırakmış, yerine yeni bir öğretmen gelecekmiş. Bunu sene içinde de söylemişti. Öztekin Öğretmen bu yaz da burada kalmamı istiyormuş, istiyorsa kalabilirim, engel mi var ki? İlk aklıma okul Müdürü Rauf İnan geldi, yeni bir durum mu var? Zaman zaman aleyhinde sözler söylüyorum, bunları iletenler mi oluyor? Çok sevineceğim yerde kuşkulara kapıldım.

Salonda piyes çalışması yapıldığı için Büyük Salona gittim. Öteki bölümlerdeki arkadaşlar, gidecekleri yerler hakkında bilgilendirici konuşmalar yapıyorlar. Özellikle 1. sınıf arkadaşlarımız daha geniş bir alandan geldiklerinden kendi bölgeleri üstüne bilgiler veriyor. Hasan Yılmaz, Kastamonu yöresini, Süleyman Varlı Sivas yöresini, Ahmet Yol Adapazarı yörelerini anlatıyor. 1941 yazından tanıdığım Arifiye Köy Enstitüsü kökenli Selahattin Odabaşı aklıma geldi, o da Bursa yöresini tanır, oraya gideceğimize göre ondan bilgi alırım. Selahattin satranç oynuyordu. Oyun izlemek bahanesiyle yaklaştım. Oyun fazla sürmedi, Selahattin kazandı. Önce kutladım, arkasından da sorumu sordum. Selahattin bülbül kesildi. Ancak Selahattin, Adapazarı, Bursa yolu üstündeki yerleri biliyor. O yoldan gitsek verilen bilgiler işime yarayacak. Gene de Bursa üstüne bilgi almış oldum. Büyük bir Halkevi olduğunu, Uludağ’a çıkılabildiğini, Nilüfer Çayı’nı, Malik Aksel Öğretmenin anlattığı türbeleri bir de Selahattin Odabaşı’dan dinledim. Selahattin’le konuşmam iyi oldu, Bursa’yı bana sevdirdi. Bursa’da Kız Öğretmen Okulu olduğunu biliyordum. Bunu, Kızılçullu çıkışlı arkadaşlar sık sık söylüyordu. Onların kurucu müdürü Emin Soysal oraya atandığından hep öğrenmişler. Ayrıca orasını bitirmiş Enstitü Bölümü öğretmenleri var, yazın sık sık söz ettiler. Lise olduğunu da Öztekin Öğretmen söylemişti.

Yemekte, gezmek istediğimiz yerleri saptamaya çalıştık. Bursa ile dolayları 5 gün, Balıkesir ile dolayları 5 gün, İstanbul ile İstanbul içinde gezilecek yerlere 5 gün, Edirne ile Edirne çevresine 5 gün. Ancak, 2 günlük gezinin gidiş dönüş günleri de içinde. Öyleyse gezi 18 gün. 16 Haziran Cumartesi günü çıkacağız, 6 Temmuz günü döneceğiz. Arifiye Köy Enstitüsü’nde kalacağımız kesin. Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde kalmak zorunda olduğumuz da kaçınılmaz.  Beşer gün hesabımız gerçekleşmeyecek! Arifiye de kaldığımıza göre Adapazarı ile İzmit’i göreceğiz. Kepirtepe’de kaldığımıza göre Lüleburgaz’ı da gezeceğiz. Lüleburgaz’daki Sokullu Mehmet Paşa Camisi’ni görmezsek Malik Aksel Öğretmen üzülür. Beşer günleri dördere indirdik. Uzun süreden beri yemek masasında bir türlü varamadığımız söz birliğine bu kez vardık.

Yola çıkmış gibi sevinerek kalktık.

Kitaplıkta bizim Kepirtepeli arkadaşlar toplanmış, onların yanına gittim. Orada da aynı konu:

-Kimler nereye gidiyor? “Benim, Kepirtepe’ ye gideceğim belli!” dediğimde herkes, kıskanırca yüzüme baktı. Halil Basutçu: (Şakasını kaldıracağımı bildiği için)

-Sen her zaman ayakların üstüne düşersin! dedi. Bu sözün kedilerden ileri gelen bir benzetme olduğunu bildiğimden:

-Köpek olmaktansa kediliğe razı olurum! karşılığını verdim.

Lüleburgaz, Alpullu, Edirne anıları anıldı. Edirne’den kalanlar; Lise, Öğretmen Okulu, Karaağaç, sonradan Kışla’ya dönüştürülen ilk okulumuz; Trakya Köy Öğretmen Okulu, Edirne Fidanlığı, fidanlık müdürü Gümüş Bey. Gümüş Bey’in anlattığı bir olayı anımsadık:

-Bizim okul açılmazdan önce aynı binada Eğitmen Kursu açılmış. Eğitmen Kursu sürecinde, o dönemin Trakya Genel Müfettişi Kazım Dirik Paşa, aynı binada okul açılacağını bilmiş olacak, Edirne Fidanlığının okul bahçesine yakın köşesine bir gül bahçesi eklenmesini istemiş. Bununla da kalmamış, Bulgaristan’ın ünlü Kızanlık yöresi güllerinden çubuklar getirtip ektirmiş. Okul açılınca hemen yakınında bir gül bahçesi varmış. Bizler kasım ayında toplandığımızdan bundan haberimiz olmadı. Ocak-Şubat aylarında da ayrılınca okuldan yoksun olmanın acısıyla söylense bile gülde mülde gözümüz yoktu. Daha sonra Kepirtepe’den Edirne Fidanlığına aşı uygulamasına gittiğimizde Fidanlık Müdürü Gümüş Bey bunu anlatınca, hepimizin yüreği bir kez daha sızlamıştı. Yurdumuz savaşa girmedi ama, savaş bizi okulumuzdan ettiği gibi, daha bilmediğimiz nice güzelliklerden de etti! Acımsı da olsa gülüşerek:

-Sahip olduklarımızla yetinmesini bilelim! dilekleriyle ayrıldık.

Yatınca da bunları düşünürken kendime bir başka üzüntü çıkardım: Oralara geldiğim köyle duyulursa köyde yapılacak konuşmaları duyar gibi oldum:

-İnsan buraya kadar gelmişken, köye uğramaz mı? O görmek istemese bile babası onu özlemiştir. Babası onu özlemiştir! deyip kasıtlı olarak konuşmayı kesmezler, illâ ki eklerler:

-O görmek istemese bile!

Kepirtepe’de kaç gün kalacağız? İki gün kalsak gerçekten köye gidebilirim. Çelişik duygular içinde uyudum.

 

12 Haziran 1945 Salı

 

Salı günü, toplu çalışma yapılacağı önceden duyurulmuştu. Toplu çalışma dediğimiz, piyes provası, korolar, kısacası gittiğimiz yerlerde yapacağımız gösterilerde yapılacaklar tekrarlanacak. Öztekin Öğretmen bize sık sık Cumhurbaşkanlığı Orkestrasını örnek gösteriyor:

-Onlar nasıl hiç konuşmadan, ışıltı fısıltı yapmadan yerlerini alıyorsa biz de aynı düzeni sürdürebiliriz. Bu da ancak çok tekrarla olur! deyip her gün prova yapılacağını söyledi. Piyesteki suflörlük görevimi bıraktım. Programdaki Milli Oyunların yerleri değişebileceği düşünülerek Öztekin Öğretmen beni serbest bıraktı.

Kahvaltıda dikkatimi çekti, Yüksek Bölüm masaları tenha. Meğer arkadaşların çoğu, bağlar arasında açılan bir Çayevine gidiyormuş. Açıkgöz bir Hasanoğlanlı köylü, yola yakın bağının kıyısına bir yapı kondurmuştu. Gelip geçerken burası ne olacak? diye konuşuyorduk. İşte orası Çayevi olmuş; sabahları çayla birlikte yufka, ya da zaman zaman ekmek veriyormuş. Arkadaşlar bir sabah topluca gitme kararı aldılar.

Salonda toplandık. Öztekin Öğretmen önce gezinin gerçek programını anlattı:

-Cumartesi sabahtan ayrılış. Gündüzü Ankara’da geçireceğiz. (Not olarak söyledi, Konservatuvarda Öğrenci Konseri var, gidebiliriz!) Tren saatinden bir saat önce İstasyonda toplanacağız. İstanbul treni ile Bilecik yakınlarındaki bir küçük istasyonda, Mekece’de inilecek. Mekece İznik arasında geniş yol olmadığından araç çalışmıyor, zorunlu olarak yaya gidilecek. Yolun çok uzun olmadığı söyleniyor. İznik’te 2 gün kalınacak. İstersek bunu değiştirebiliriz. Oradan Gemlik’e geçilecek. Gemlik için 2 gün düşündüm. İstersek bunu da kısaltabiliriz. Günlerin uzatılıp kısaltılmasını kaldığımız yerlerde birlikte kararlaştıracağız. Bursa için de 3 gün tasarladım. Bursa’nın görülecek yerleri çok. Orada bir günümüzü Uludağ için düşündüm. Bursa’dan Arifiye Köy Enstitüsü’ne geçeceğiz. Orada 2 gün kalacağız. Arifiye bitişinde Sapanca Gölü var. Yakındaki Adapazarı da önemli bir belde. Arifiye’den İstanbul’a geçeceğiz. İstanbul, için 4 gün düşündüm. Oradan, önce Kepirtepe Köy Enstitüsü’ne geçeceğiz. Kepirtepe’ de 1 gün kalır ertesi gün Edirne’ye gideriz. Edirne’yi de 3 gün olarak düşündüm. Oradan İstanbul’a döner, kalan gün durumumuzu gözden geçirir ya doğrudan ya da gün sayımıza göre İstanbul’da kalır, yuvamıza döneriz. Kalış yerlerimiz, Köy Enstitüleri gibi, İstanbul, Edirne, Bursa kentlerinde de rahat, garantili. Öteki yerlerde kendi olanaklarımızla yetinmiş olacağız. Mevsim yaz olduğuna göre, bir kuruluk bulmak yeterli olacaktır. Genellikle okullarda kalacağız.

Öztekin Öğretmen yemek işlerine de değindi:

-Birlikte oturup yediğimiz yemekleri, okul hesabından ödeyeceğiz. Kendi seçiminizi kendiniz ödeyeceksiniz. Birlikte yenilecek yemekler, bu işle görevli arkadaşlarca seçilecek.

Konuşmadan sonra serbest kaldık. İlk tepki:

-Hani Balıkesir de vardı?

-Gidilecek yerler yetmedi mi?

Üzülür gibi oldum; Kepirtepe’de iki gün kalınırsa köye gitmeyi düşlerken bir gün denince azıcık bozuldum. Bir günde köye gitmek şöyle dursun Kamber Amcamın köyü Yeni Bedir’e bile uğrayamayacağım. Hele günün pazartesi olmayışı ayrı bir şanssızlık; pazartesi olsaydı pazara gelenleri görür, selam gönderebilirdim. Babam geçtiğimi duyarsa üzülecektir.

Öğretmen ayrılınca piyanoya oturup önce Hanon Etütlerden bir diziyi, arkasından da Czerny etütleri tekrarladım. Bir yandan da ayak sesleri bekler gibiyim, Bella çıkıp geliverse! Hem bekliyorum hem de gelmesini istemiyor gibi bir duygudan kendimi alamıyorum. Bella eskisi gibi yakınlık gösterirse Yıldız bunu nasıl yorumlayacak? Kıskanacak demiyorum, Yıldız, bir ağabey olarak yaklaşıyor. Ancak Bella’nın çok neşeli, kendine güvenli tavırlarını nasıl karşılayacak? Gözlerim sık sık Enstitü öğretmenleri tarafına kayıyor.Olsa yemeğe gelir mi?

Yemekte benim dışımda herkes neşeliydi. Ancak gene de dertlenecek bir konu bulunmuş:

-Yemekleri neden toplu yiyeceklermiş? Parası verilse de herkes kendi seçimiyle yemeğini yeseymiş. Onu da ben açıkladım:

-Harcanan paranın bir harcanma belgesi istenmektedir. Toplu yemeklerde bu alınabilmekte ancak tek tek yemek belgesi almak söz konusu değildir.

Öğleden sonra serbest çalışma var, isteyen çalışacak. Ancak yarın gene tam kadro toplu çalışma yapılacağı duyuruldu.

Yemekten sonra Halil Dere geldi, birlikte banyo için köye gittik. Halil Dere’nin Bölüm arkadaşları, daha doğrusu Kızılçullu kökenliler vardı. Değişmez konu, Kızılçullu-Çifteler çekişmesi. Şükrü’nün varlıkta çıkan yazısını eleştirmişler. Ayrıca:

-Neden kendi dergimizde değil de Varlık Dergisi’nde? Buna da ben takıldım:

-Daha iyi işte ya! Bizim dergiyi dışarıdaki insanlardan kaç kişi okur? Oysa Varlık Dergisini herkes okuyor.

Şükrü de açıkladı, bizim dergiye de yazı vermiş, onu basarlarsa her sayıya bir yazı vereceğini söylemiş.

Bir süre ağaçlar altında oturduk.1941 yılındaki durumu anlattım:

-Buraları hep çadırdı. O günlerin fotoğraflarını hep saklıyorum. Kızılçullu’dan gelen Hüseyin Atmaca’yı, Rahmi Özdemir’i Yaşar Özgüç’ü, Öğretmen Ömer Epçim’i o zaman tanıdığımı, Ziya Özlem ile ise daha 1939 yılında mektuplaştığımı anlatınca şaştılar. Hiç birisi böyle bir olay düşünmemişler. Oysa kendi öğretmenleri Nejat İdil’in Edirne/Karaağaç da açılan Trakya Köy Öğretmen Okulu’na Müdür olarak atandığını biliyorlarmış. Böyleyken duyarsız kalmışlar. Oysa biz Kepirtepe’de, Müdür yardımcımız aynı zamanda resim-Almanca derslerimize giren Ömer Uzgil Öğretmen Isparta/Gönen Köy Enstitüsü Müdürlüğüne atanınca mektup üstüne mektup yağdırmıştık. Ayrıca ben, Müdürümüz Nejat İdil’le birlikte öteki öğretmenlerimiz başka Köy Enstitülerine dağıtılınca, Haruniye Köy Enstitüsü’ne gönderilen Faik Bakır Öğretmene, Çifteler’e gönderilen Ahmet Gürsel Öğretmene, Konya/İvriz Köy Enstitüsü’ne atanan Salih Ziya Büyükaksoy öğretmene, Kayseri/ Pazarören Köy Enstitüsüne gönderilen Fikret Madaralı öğretmene mektup yazmıştım. Ayrıca Erzurum/ Ilıca Köy Enstitüsü (o zamanki adı böyleydi) müdürü olan ilkokul öğretmenim Ahmet Korkut’la sürekli mektuplaşıyordum. Köyde tüm asker mektuplarını yazdığımdan olacak, mektup yazmak bana çok kolay geliyordu.

Dönünce bir süre piyano çalıştım.

Yemekte, Hüseyin Atmaca bizim masaya gelerek:

-Gözünüz aydın, Mahir Canova geldi, hem de bir grup öğrencisiyle! deyince şaşırdık:

-Neden acaba? Böyle bir olaydan Bölüm Başkanımız haberli olmaz mı? Arkadaşlar arka masaya sordu. Kimsenin bilgisi yok. Gidip soracak cesaretimiz olmadığı gibi, böyle bir soruyu sormaya hakkımız da yok. Bu olabilir, şu olabilir! diyerek dağıldık. Ancak ben “Aranabilirim” düşüncesiyle salona gittiğimde Öztekin Öğretmen geldi. Durumdan o haberliymiş. Mahir Öğretmen olaydan söz etmiş ama kesin söz de verememiş:

-Olanak bulursam gelirim! demişmiş. Gelen grup da Bir Evlenme’yi oynayan bir öğrenci grubuymuş. Özellikle bizim izlememizi istemişler. Öztekin Öğretmen:

-Sabah buraya gelecekler, ortalığı düzenli görsünler! deyip, ayrıldı.

Rahatlamış olarak yatakhaneye döndüm.

Yatakhaneye erkenden gelenler, uyumak için değil yatarak konuşmak için geliyormuşçasına sürekli konuşuyorlar.

Konservatuvardan gelen öğrencileri düşledim, tiyatro bölümünde tanıdığım yok gibi. Gerçi geçen yıl askerlik kampında Nuri Altınok’u gördüm. Goldoni’nin Kahvehane oyunun eleştiren Nahit Sıtkı Örik’in yazısından Ragıp Haykır (ayrıca geçen yıl izlediğimiz Shakespeare’in Yanlışlıklar Komedisinde de oynamıştı) anımsar gibiyim ama onlar sanmam gelsin. Bu arada Aydın Gün Öğretmen’in verdiği söz yerine gelmedi. Bir dersinde bize söz vermişti:

-Bahar gelsin, Muazzez Ünal’ı size dinleteceğim! demişti. Bahar dediği de havaların iyice ısınmasıydı. Şansımız yokmuş, Muazzez Ünal’ı dinleyemedik. Ancak hazırlanan operalarda kesinlikle dinleyeceğiz. Hangi operalarda? Hemen hemen hepsinde, Figaro’nun Düğünü…Başka başka?

Kendi kendime sayıklarken uyumuşum

 

13 Haziran 1945 Çarşamba

 

Kadir Pekgöz, sitemli sitemi konuştu:

-Hemşerim abimiz, bizi yok sayıyor; Bildiklerini en sonra biz duyuyoruz! Üzüldüm. Gerçi arayıp, hemşerime bildiklerimi söylemeyi aklımdan bile geçirmem ama, onun bildiğimi sandığı şeyleri de bilmediğim kesin.

Kahvaltıda olayı olduğu gibi anlattım. Akşam yemekte kesinlikle bilgim yoktu. Bir rastlantı eseri olarak salona gittim, Bölüm Başkanımız geldi, durumu anlattı. Olayı öğrenince de Ramazan Davulcusu gibi gezip arkadaşlara haber vermeyi düşünmedim. “Ramazan Davulcusu!,, sözüme güldüler.

Topluca Bölüm Salonuna gittik. Uzunca bir bekleyişten sonra konuklarımız geldi. Mahir Öğretmen, öğrencilerini tanıttı. 6 erkek,4 bayan on öğrenciydi. Önce Gogol’un Bir Evlenme eserinden bir sahne oynadılar. Oynayanlardan biri, oyunun konusunu özetledi.

Mahir Öğretmen bizden Mehmet Yelaldı’yı tanıtıcı olarak seçti. Arkasından gene Gogol’un Müfettiş’inden bir sahne gösterdiler. Konuşmacı Müfettiş’i de tanıttı.

Daha sonra da Anton Çehov’un teklifinden bir sahne oynadılar.

Mahir Öğretmen, oyunculara hiç karışmadı, Tekin adlı bir öğrenci, öğretmen gibi arkadaşlarını yönlendirdi. Ayrılırken Kâmil Yıldırım Tekin’le Müfettiş rolü üzerine konuştu. Tekin’in soyadı Akman’mış. Onlar ayrılınca bir tevatür yayıldı:

-Tekin Akman, Kızılçullu Köy Enstitüsü Müdürü Hamdi Akman’ın oğluymuş (!) Kızılçullu çıkışlılar Müdür Hamdi Akman’ı sevmiyorlar. Üstelik bir de sıfat takmışlar:

-Kalas! Fısıltılar yayıldı:

-Kalasın oğlu tiyatrocu!

Yemekten sonra topluca konukları uğurladık. Durakta beklerken konuşmalar oldu. Kâmil Yıldırım daha önce Tekin adlı öğrenciyle konuşmuştu. Bu kez de Tekin Kamil’e sordu:

-Daha önce hiç sahneye çıktın mı? Konuşma uzayınca Tekin, ilk sahneye Denizli Halkevi’nde çıktığını, oradan Konservatuvara geçtiğini söyleyince hava birden değişti. Kâmil Yıldırım da Denizlili olduğunu söyledi. Bu kez de Mahir Öğretmen:

-Bakın, bölgelerin iklimi insanları birbirine yaklaştırır.

Konuşmalar, daha sıcak bir havaya dönüşmüştü. Tren gelince konuşmalar kesildi ise de ayrılırken:

-Görüşelim! sözleri tekrar edildi. Tekin ayrılırken adını tekrarladı:

-Tekin Akmansoy!

Okula dönerken arkadaşlar aralarında konuşarak, gülüştüler. Öztekin Öğretmen sordu:

-Neden gülüşüyorsunuz? Olayı anlattılar:

-Tekin’in soyadı ilkin Akman olarak duyulunca, Akman soyadı taşıyan biri ile ilişkili sanıp yakıştırma yapılmıştı. Söz konusu kişinin tiyatro ile ilgili oğlu olması oldukça çarpıcı sayılmıştı.

Öztekin öğretmen ısrarla söz konusu kişiyi sordu. Tanıdığı biri çıkınca da kahkahalarla güldü. Hepimize sordu:

-Mahir Öğretmen size nasıl bir ders verdi, ayırdında mısınız? Birden anlayamadık, karşılıklı bakışırken Öztekin Öğretmen açıkladı:

-Kendinize güvenin, 20 günlük bir geziye çıkıyoruz. Gittiğimiz yerlerde kendimizi göstereceğiz. Yapılacak gösterilerde sizi başkası yönetmeyecek. Ne yapacaksanız kendiniz yapacaksınız. Dikkat ettinizse öğrencilerine sanki yabancıymış gibi uzağında durdu. Öğrenciler de başlarına buyrukmuş gibi görevlerini yaptılar. Toplu çalışmalar böyle disiplinli yapılırsa başarı sağlanır. Toplu görevlerde herkes dilediği gibi düdüğünü çalamaz, çalmamalıdır. On kişiydiler ama dokuzunun sesini az duyduk. Oysa rollerini oynarken hepsi bülbüldü.

Öztekin Öğretmen bizi serbest bırakıp ayrıldı. Topluca salona girdik. Öğretmen gelmediğinden olacak salon birden boşaldı. Ben de piyanoya oturup bir süre eski parçaları tekrarladım. Gezi boyunca kaybedeceklerimin bir bölümünü depo etmeye çalıştım. Olur mu, olmaz mı? Tam kalkmak üzereyken Beethoven’in Für Elise’ini anımsadım, tüm duygusallığımla çalarken kapıdan bir ses geldi:

-Hep aynı parçayı çalıyor! Duydum ama aldırmadım, ancak ses hem tanıdık hem yabancı gibi geldi. Bizim bölümdeki kızlar olamazdı. Nebahat’ı anımsadım. Ancak Nebahat böyle parça seçmez, seçse bile böyle söylemez. Başımı döndürürken Bella:

-Geldim işte! dedi.

Azıcık duraladım; Bella sanki değişmişti, uzun saçları arkasına toplanmış, giysileri değişik. Yanında Gaspar ustanın kızı vardı. Ayrılmadan önce de onunla konuşuyordu. Bella gittikten sonra onu bir daha görmemiştim. Ne diyeceğimi bilemedim. Bella’nın dönüşüne sevindiğimi söyledim. Bella hemen niçin geldiğini söyledi. Pikap getirmiş, ancak plakları azmış, plak isteyecekmiş. Plak istemesi de beni duraksattı:

-Plaklara ben bakıyorum ama Bölüm Başkanına sormadan verebilir miyim? Konuyu, geçmişe çevirip neden mektup yazmadığını sordum. Kendine göre nedenler öne sürdü. Bir ara buraya dönmemeyi düşündüğünü, ayrılış nedeni için kendisine yapılan büyük bir haksızlık olarak düşündüğünü, kırgınlığının tümüyle geçmediğini, Sabahattin Öğretmen araya girdiği için tekrar geldiğini söyledi.

Biz konuşurken gelenler oldu. Plakları hazırlayacağımı söyledim, Bella ile arkadaşı ayrıldı. Bizim arkadaşlar Bella’yı tanıdılar. Önce neden ayrıldığını, sonra da nasıl geldiğini soranlar oldu. Dilimin döndüğünce anlattım. Bella, birden bizim arkadaşların ilgi konusu oldu. Bella’nın soyadı Kent. Kent aynı zamanda armoni derslerinde beşli akor anlamına geldiğinden, geçen yıl, sık sık anılıyordu. Faik Canselen Öğretmen armoni çalışmalarında:

-Kentlerden kaçının! dedikçe arkadaşlar gülümserdi. Arkadaşlar da Bella’nın eski güzelliğinden farklı göründüğünü söylediler. Buna da üzüldüm. Saçları uzundu, Uzun saçları ona başka bir görüntü veriyordu. Öte yandan, Gaspar ustanın kızı, eskiden oldukça tombuldu. Şimdi, oldukça incelmiş, saçlarını da uzatınca olağanüstü güzelleşmiş. Nedense konuşmuyor. Bella’nın çok konuşmasından mı susuyor yoksa konuşmaktan mı çekiniyor? İstanbul’da öğrenci olduğunu öğrenmiştim. Bella gittikten sonra onu bir daha görmemiştim. Halil Dere onu çok beğeniyordu. Şimdi görünce çıldıracaktır. Geldiğini müjdeleyince hoplayacağını görür gibiyim.

Akşam yemeğinde, 15 Haziran Cuma günü Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un geleceği duyuruldu. Ancak toplantı olup olmayacağı söylenmedi. Yemekte varsayımlar öne sürüldü:

-Genel Müdür gelmez, gelecek diye söylenmesi, onun otoritesinin sürmesi için bu, bir numaradır; kendisinin bundan haberi bile yoktur!

-Haberi vardır, ancak toplantı yapacağını kasıtlı duyurmamıştır; gelir gelmez bizi toplantıya çağıracaktır. Birileri gelmeyeceğine göre, böylece, kendisine bağlı olanların sayısını öğrenecektir!

-Bu dediklerinizi doğru kabul etsek, genel Müdür bundan ne kazanacaktır?

-Genel Müdürün amacı ilerde Milli Eğitim Bakanı olmaktır. Bakan olunca kendine kayıtsız-koşulsuz (emirlerine) uyanları Millî Eğitim Bakanlığında toplayacak, işleri daha düzgün yürütecektir.

-İşlerin şimdi düzgün yürümediğini biliyor mu demek istiyorsun?

-Herkesin bildiğini o neden bilmesin?

-Geçen yılki Nihal Adsız- Sabahattin Ali davasında Hasan Ali Yücel’in ayrılmasını isteyenler olmuş.

-Nihal Adsız da bir öğretmenmiş nasıl olur da bir bakan için böyle konuşabilir?

-Konuşuyor işte, korkmuyor demek, korksa konuşamaz!

Bir dedikodu:

-Bakan Hasan Ali Yücel, İstanbul Üniversitesinde okumuş. Çok yakın zamanlarda bitirdiği üniversiteyi görmek istemiş. Binaya girişinde yöneticiler karşılamış. Bir süre kaldıktan sonra çıkarken kalabalık bir öğrenci grubu el çırparak şarkı söylemiş. Şarkı, şarkı değil, sataşma için seçilmiş bir tekrarlamaymış:

-Kır belini Ali Dayı kır belini vay! diye yüksek sesle tekrarlanıyormuş. Bu, onlarca bir karşı koymaymış. Nedeni de kendilerine liselerde öğretmenlik yapma hakkının verilmemesiymiş. Eskiden beri üniversitenin bir bölümünü bitiren liselerde öğretmenlik yapabiliyormuş. Hasan Ali Yücel bunu kaldırmış. Şimdilerde liselerde ders verme hakkı Yüksek Öğretmen Okulunu bitirenlere tanınıyormuş. Yüksek Öğretmen Okulu Öğrencileri de Üniversitede okuyormuş ama farklı olarak öğretmenlik üzerine Pedagoji, Psikoloji, Öğretim Metotları üzerine ders alıyorlarmış. Bu farklı Öğretmenlik derslerinden başarılı olamayanlar liselere atanmıyormuş. İşte bu farklı dersleri almadan öğretmen olmak isteyenler Bakan Hasan Ali Yücel’e karşı tavır almışlar, şarkıları da bunun içinmiş.

-Biz de bu nedenle liselere atanmayacağız (!)

-Hiç de komik değil, biz psikoloji hatta Sosyoloji bile okuyoruz.

-Çeltikçi ya da Bayramlı köylerindeki düğünleri incelemek sosyoloji mi oluyor?

-Gelecek yıl, Kadıköy ya da Yeşilköy’deki düğünleri de okuruz! İstanbul’a gideceğimize göre şimdiden araştırma yapabiliriz.

-Kadıköy ya da Yeşilköy’ü bulabilecek miyiz?

-Haritadan bakarız!

Sonuçsuz bir tartışma oldu ama, uzak çevremizde dönen dolapların bize kadar gelmeye başladığını sezer gibi olduk.

Halil Dere’yi aramama gerek kalmadı, o da beni arıyormuş, satranç oynamak istemiş. İyi oldu, anlattıklarıma önce inanmadı:

-Oyunda yenmek için bana psikolojik tuzak kuruyorsun! dedi. Tekrarlayınca inanır gibi olmuştu. Biz tartışırken çevremizi saranlar oldu. Kendisi İzmirli olmasına karşın Halil Dere ile karşılıklı, “hemşerim!” olarak konuşan bizim bölümdeki adaşım İbrahim Şen gelince olayı ona tekrarlattım. Halil Dere yelkenleri indirdi:

-Geziye çıkmadan görmeliyim! deyip plan kurmaya başladı. Yarı şaka yarı ciddi ikimiz de birbirimize karşılıklı plan taslakları önererek yattık.

Yatınca konuşulanların şaka tarafı kalkıp ciddi tarafı aklıma takılıyor. Oldukça kuruntulu uyuyorum. Gene öyle oldu.

 

14 Haziran 1945 Perşembe

 

Ayrı bölümlerdeki yakın arkadaşlar, nerelerde buluşacaklarını konuşurken benim de aklıma geldi, Biz hangi bölümlerle gittiğimiz yerlerde karşılaşacağız Yapı Bölümü de İstanbul tarafına gidiyormuş. Ben bunları düşünürken duyuru yapıldı:

-Geziye çıkacak bölümlerin yönetici, öğrenci temsilcileri, kahvaltıdan sonra Md. Yardımcısı Tahir Erdem’in odasında toplanacak! Bizim grubun temsilcisi benim.

Kahvaltıda arkadaşlar bana takıldı:

-Bize kızıp aç bırakma! Şaka olduğunu biliyorum ama, gene de savunma mekanizmam karşı duruyor:

-Sizi aç bırakacak ya da çok besleyecek nasıl bir işlevim olabilir? Bölümün başında Bölüm Başkanı var. O ne derse benin onun dediğini yapacağım.

Gerçekte Md. Yardımcısı Tahir Erdem bana ne söyleyecek ki?

Söylenen yerde toplandık. Bir süre bekledikten sonra Md. Yardımcısı Tahir Erdem geldi. Önce öğütlerde bulundu, “Devletin malı deniz, onu yemeyen domuz!” sözünü duyup duymadığımızı sordu. Arkadaşlardan konuşanlar oldu. Daha sonra yolculuğumuz sürecinde, yol, yiyecek, olursa kalacak yerlerin ödemelerini bizim yapacağımızı, bölüm başkanlarının, gözetimi altında bizim bu tür işlere alışmamızı düşündüklerini anlattı. Arkasından da Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un bizim iyi yetişmemiz için her yolu denediğinden söz etti. Demirbaş kaydı olan battaniyelerin korunmasını istedi. Bölümlerin gittiği bölgelere göre harcama yapacağını, bunu ancak bugün tamamlayacağını, yarın aynı saatte gene kendisini görmemizi söyleyip bizi uğurladı.

Çıkarken Bella ile karşılaştım. Cumartesi günü Ankara’ya gidip pazartesi öğlede dönüyormuş, gene kitaplık işinde çalışıyormuş, dersler başlayınca da öğretmenliğini sürdürecekmiş. Cumartesi günü bizim de gideceğimizi söyleyince sevindi. Aklımdan geçti ama arkadaşını soramadım. Dikkatimden kaçmadı, Bella saçlarını kestirmemiş. Saçları gene uzun, beline dek iniyor. Konuşurken sanki, dikkatimi çekmek ister gibi eliyle saçını tutunca ayırdına vardım. Bu kez daha sevimli geldi. Plakları anımsadım. Ayırmamıştım ama, “Ayırdım!” deyip, hediye plakları vermeyi tasarladım.

Salona dönünce önce plakları ayırdım. Bir kutu da iğne sardım. Nasıl olsa biz gezide olduğumuz sürece salon kapalı olacak.

Salonda kemancılar oldukça kalabalıktı: 20 gün, özleyeceğini düşünenler yaylara sarılıyor. Arkadaşlara takılmak için, Weber, Dansa Davet plağını pikaba taktım. Tüm yaylar birden durdu; kızmak şöyle dursun teşekkür edenler oldu.

Daha sonra alt odaya inerek uzun süre piyano çalıştım. Nasıl bir duyguysa hep kapının açılacağını, Bella’nın geleceğini bekler gibi kulağım kapıda oldu. “Plâkları hazırladım!” ne demek? Bella bunu anlayacak ölçüde zeki! diye düşündüm. Şimdi böyle düşünüyorum ama o zaman bunu düşünmemiştim. Neden şimdi böyle düşünüyorum derken kapı açıldı, Bella:

-Merhaba ben geldim! dedi. Plakları almak için geldiğini düşündüğümden:

-Az dur, plakları getireyim! deyince:

-Hayır, plak almaya gelmedim, arkadaşımla Bağ Evinde çay içiyoruz, koşarak merhaba demeye geldim, hemen gidiyorum! Arkadaşını sordum:

-Dünkü güzel mi? Bella birden değişti:

-Tanıyorsun, Nansi, Naggy idi, Macarca adı Naggy. Okulda arkadaşları kendisine Nansi demişler, o da bu adı benimsemiş. Bella, arkadaşının yalnız oturduğu, sıkılmış olabileceğini söyleyip ayrıldı. Plaklar için yarın gelecek. Nansi’yi getireceği inancına kapıldım. Halil Dere’ye bir oyun oynayacağım. Nasıl? Getirip piyano dinlemesi için zorlayacağım.

Naggy, Nansi! Nansi, Nansi, Frank Sinatra’nın kızı Nansi (Nanci)

Yemeğe çok neşeli olarak gittim.

Hemşerim Kadir Pekgöz, Lüleburgaz’da kalmaktan, Abdullah Erçetin, İnece’ye uğramaktan söz ediyor. Ben de arkadaşları köyüme, Çeşmekolu’ya götürmeyi düşündüğümü, onlara ilk karpuzu yedireceğimi söyledim.

Yemekten sonra Kitaplığa uğradım. Yok olan Varlık Dergilerinden geri gelen olmuş. Mayıs sayısını karıştırdım. Yaşar Nabi Nayır J.J. Rousseau’dan gene bazı düşünceler çevirmiş.

Yaşar Nabi Nayır, sözünün arkasında duran bir yazar. Buraya geldiğinde çok az konuşmuştu. Ancak dergide sık sık yazdıklarından anladığım kadarıyla Atatürk’ün ilkelerini çok benimsemiş bir insan. Bu çevirisinde de yeni yeni sözcükleri kullanıyor. Dil konusunda duyarlığını sık sık yazdığı gibi başkalarının da bu duyarlığı göstermesini istemektedir. Tüm yazılarında bu duyarlığı görülmektedir. Örneğin:

“İyilik ve merhamet asla cana kıymaz; özge sevgisi adamı, başkalarını öldürmeye yöneltmez. Bu nedenle insanlığın geleceğini düşünmek zulüm ve işkencenin nedeni değildir; bunun nedeni ön severlikle gururdur. Bir mezhep ne kadar mantıksız olursa onu zorla yerleştirmek için o derece gayret gösterilir. Anlamsız bir inanışı yaymaya çalışan, bu inanışın olduğu gibi görünmesine katlanamaz. O zaman akıl ve mantık en büyük suç olur; başkalarının nazarında akıl ve mantıktan yoksun gibi görünmek güçlerine gittiği için ne bahasına olursa olsun aklı ortadan kaldırmak isterler. Böylece hoşgörüsüzlükle mantıksızlık aynı kaynaktan gelmektedir. İnsanları, durmadan ürkütmek, yıldırmak gerekir.

Bir adam gece yarısında gelip bize:

-Şimdi gündüzdür! diye haykırdığını varsayalım, her kes onunla alay ederdi. Fakat bu adama bir mezhep kurmak için gerekli olanağı ve zamanı verin, yandaşları er geç size onun doğru söylediğinin kanıtlama yolunu bulurlar. “Ne de olsa” derler; o “Şimdi gündüzdür!,, dediği zaman yer yüzünün bir yerinde vakit gündüzdür. Bundan daha gerçek bir yorum olamaz.

Başkaları da havada dalma bir takım ışık zerreleri bulunduğunu saptadıktan sonra bir bakıma geceleyin gündüz olmasının pek doğru olacağını kanıtlamaya kalkıştığı görülür. Hele işe usta birileri el atmaya görsün, çok geçmeden size gece yarısı güneşi bile gösterirler. Biliyorum, herkes bu dediğimi benimsemeyecektir. Tartışmalar olacak ve gelenek olarak da tartışmalar kızışa kızışa savaşlara ve zulümlere dönüştürülecek, birileri açıklama isteyecek, birileri de hiç istekte bulunmayacak, kimileri sözü mecazi anlamda kimileri de gerçek anlamda görecek. Biri:

-Gece yarısına gündüzdür! dedi, oysa o zaman gündüzdü, diyecek. Her biri karşı tarafı kötü niyetli olarak karşılayacak ve, o tarafı inançsız ilân edecek. Sonunda dövüşecekler, vuruşacaklar, her yandan kanlar akacak, yeni mezhep benimsenirse gecenin gündüz olduğu kanıtlanmış olacak.

Dinler Tarihi’nin aşağı yukarı özü budur.

Yazının devamı var, ancak buralardan benden başka bizim bölümden kimse görmeyince kuşkulandım, Bölüm Başkanı gelmiş olabilir. Salona gittiğimde gerçekten Bölüm Başkanı gelmiş, ders değil ama toplanan arkadaşlar bir şeyler anlatıyordu. Ben salona girince:

-Koy güzel bir eser de dinleyelim! dedi. Önce sarılı plakları gördüğü için bir yoklama olarak düşündüm. Kuruntum boşunaymış. Arkadaşlar, Mendelsshon mi minör konçertoyu istediler. Konçertoyu öğretmen başta olmak üzere tüm arkadaşlar sessizlik içinde dinlediler. Sonunda da Öztekin Öğretmen:

-Bu güzel müzik kulaklarınızın 20 günlük gıdası, bu sesleri bulamayacaksınız. Gittiğimiz yerlerde radyo olabilir ama bu müziği kimse açmaz. Bizim gerçeğimiz bu. Def dümbelek, papaz havaları gırla, gerçek müzik başlayınca radyo düğmesi, “Çıt!” kapanır. İstanbul Öğretmen Okulunda kalacağız, orada radyo vardır, belki kendi kendimize kaldığımızda dinleriz! Öğretmen :

-Yarın son bir prova yapalım, yarından sonra “Ey Gaziler, Yol göründü! deyip çıkarız.

Öğretmen ayrılınca “Ey Gaziler!,, havası tekrarlandı. Türkünün tamamını benden sordular:

-Rumeli havası, bilirsin! Abdullah Erçetin’i gösterdim. Hayret bir durum, arkadaşların hiç birisi dönüp Abdullah’a teklifte bulunmadı. Abdullah adına üzüldüm, şaka da olsa takılabilirlerdi. “Ne Şam’ın şekeri, ne de Arap’ın yüzü!” sözünü anımsadım.

Akşam yemeğinde, Sanat Tarihi öncelikli anımsamalar yapıldı. İznik hakkında bilgimiz yok. Tek bildiğimiz, Osmanlılar Bursa’yı almadan önce oralarda toplanıp çevrelerini etkilemeye başlamışlar. Osman Bey’den sonra oğlu Orhan Bey Bursa’yı alınca Bursa merkez olmuş. Trakya’nın alınması Bursa döneminin eseri. Edirne alınınca önce iki yönetim merkezi olmuş, sonradan Edirne Bursa’yı geçmiş, bir süre sonra da İstanbul ikisini de geride bırakmış. 1320-1453 yılları arası Bursa- Edirne Osmanlı Devleti’nin yönetim merkezi olmuş.1320-1380 Bursa, 1380-1452 Edirne. Söylenen tarihler bir iki yıl ileri geri oynayabilir. Bursa’da Orhan Bey, Oğlu Murat Hüdavendigar ile onun oğlu Yıldırım Beyazıt’ın yaptırdığı eserler vardır. Tüm arkadaşların bellediği tek eserin Yeşil Türbe olduğu da ortaya çıktı. Yeşil Bursa, Yeşil Türbe. Yeşil Bursa denmesi, çevresinin bitki örtüsünden, Yeşil Türbe de yeşil renk çiniler kullanıldığından bu adı almış… Ayıca Bursa’daki çayın adı Nilüfer Çayı, bu da Orhan Bey’in eşinin adını çağrıştırdığından Nilüfer Hatun, Bursa denince anımsananların başında geliyor. Bir de Mevlit yazarı Süleyman Çelebi. Süleyman Çelebi’yi Türkçe derslerinde öğrenmiştik.

Halil Dere’yi satranç oynarken yakaladım. Oyundan sonra da iki ikiye konuştuk. Anlattıklarıma önce inanmadı, gene de bizim salona gelmeye söz verdi.

Erkenden yattık. Yatınca bir süre düşündüm, Sabah, Md. Yardımcısı Tahir Erdem’le görüşme var, daha sonra Bölüm Başkanı son provaları yaptıracak. Bella ne zaman gelebilir ki? Halil Dere söz verdi ama o beni nasıl bulacak? Şaka da olsa, insan kandırmanın bir ciddi yanı olmalı! Bunları düşünürken uyudum.

 

15 Haziran 1945 Cuma

 

Veznedarlar, Gezi, patronlar, soyulacak insanlar, güvenilir bekçi isteyenlere duyuru gibi sözler arasında uyandım. Güvenilir bekçi Rüstem Gündüz’müş. Gülenler oldu:

-Zaloğlu uyuyunca toplar atılsa duymaz!

Kahvaltıyı oldukça tedirgin geçirdim. Md. Yardımcısı Tahir Erdem erken gelmemizi söylemişti. Öyle yaptım. İlk gidenlerden biri ben oldum. Tahir Erdem beni tanıyor, günaydınıma gülümseyerek karşılık verdi, ayrıca, Bella için:

- O geldi, göreve başladı, ilk aylığını da verdim! Öğretmen kadromuza katıldı! dedi.

İlk işlem olarak da bizim bölümün hesabını kesti. Geziye katılan her kişi başına günlük beş lira, 20 gün 100 lira düşünüldüğünü, bu sınırın geçilemeyeceğini, olağan dışı durumlarda, Bölüm Başkanlarının harcama yapacağını anlattı. Önce çok ciddi gibi söyledi:

-Biliyorsunuz, mübarek Ramazan ayı içindeyiz. Meydanlarda ne bulursanız yemeye çalışmayın, halk böyle şeyleri sevmez. Siz halkın gözdesi olacaksınız. Oruç tutmasanız bile tutanlara saygı göstermek zorundasınız. Seyahatlarda oruç tutulmadığını halk bilir ama, gene de açıklarda yeme içme işlerini hoş görmezler!

Ramazan ayında olduğumuzu biliyordum ama gezide böyle bir durumla karşı karşıya olduğumuzu düşünmemiştim..

Paraları bize verecek sanıyordum, yanılmışım. Bizim salt, olayın gerçek yanını bilmemiz için araya konmuş kimseler olduğumuzu anladım. Sorumlu gene Bölüm Başkanı. Bir bakıma da sevindim, üstümde para gezdirmeyeceğim. Salona döndüğümde prova başlamıştı. Bir kenara çekilip bekledim. Gelen giden olmadı. Öğle yemeğine dek provalar bitti.

Yemekte, geziye çıkmış gibi varsayımlar üretildi. Mekece’de trenden gece inilecekmiş, gece tren durağında ne yapılacak? Bölüm Başkanımız, eşi ile kızları alıp araçla gidecekmiş, yolu bulmakta zorluk çekilmeyecek mi? Sorular soruları izledi. Gülüyoruz ama için için de kaygılanıyoruz. Mekece İznik arası kaç km.? Herkes bunu soruyor. Nihat Şengül kestirdi attı:

-Hepiniz köylü çocuğusunuz, babalarınız km. ile mi yürüyor?

Mekece’ye inince sorunca bize:

-He ya, te şuracıkta! derler, biz de birkaç saat sonra gideceğimiz yere varırız.

Soranlar oldu:

-Mekece’de gece köylü olur mu? Ekrem Bilgin:

-Yoksa bile biz olacağız! deyip herkesten önce kendi güldü.

Yemekten sonra serbestiz. Bir grup banyo hesapları yaptı. Benim kuruntum, dünkü tasarılarım üzerine olduğundan arkadaşlara katılmadım. Halil Dere’yi buldum. Bizim bölüm binasının hemen yakınında yeni açılan Çav Evi’ne davet ettim. Bir gün sonra ayrılacağımızı düşündüğü için olacak, önerime uydu. Üstelik:

-Oraya gitmişken bana da bir konser verirsin! dedi. Bu kez de:

-İstersen önce konser sonra Çay Evi! Arkadaş önce konser! deyince bizim salona gittik. Salonda arkadaşlar vardı, alt odaya geçtik. Halil Dere’nin kulak dolgunluğu olan parçalardan, Schubert’ten Serenat, Moment Musikal, Beethoven Menuet, Für Elise’yi tekrarladım. Arkasından da La Polama’yi Çardaş Früstin’e geçtim. Kapı açıldı, Bella, Çardaş Früstin’i söyleyerek geldi.

Halil Dere’ye merhaba! dedikten son bana:

-Plakları alabilir miyim? kalamayacağım, arkadaşım Çav Evi’nde yalnız, beni bekliyor! dedi. Ben hiç açık vermeden:

-Biz de oraya gidecektik, sen arkadaşına git, plakları oraya getiririz. Bella teşekkür edip ayrıldı. Halil Dere olayın ayırdında değil, Bella’yı biliyor ama konuşmuşluğu yok. Ne düşündüyse:

-Ben gelmeyeyim, onun yanında yabancı vardır! dedi ama ben direttim:

-Onun arkadaşı bizim de arkadaşımız sayılır, kıvırma! deyince Halil Dere kalktı, plaklar hazırdı aldım, gittik. Çay Evi doluydu. Doluluğu nedeniyle Naggy sıkılmış, gitmek üzereyken yetişmişiz. Ayak üstü konuştuk. Elimdeki paketi Bella’ya vermedim:

-Az sonra Kitaplığa gideceğiz, oradan gönderirim! dedim. Bella ile arkadaşı gitti. Halil Dere oldukça şaşkın, oturunca sordu:

-Sen nereden tanıyorsun bunları? Geçen yaz burada kalınca onlarla sık sık konuştuğumu, müzik dinlemek için geldiklerini, özellikle plak dinlemeyi sevdiklerini anlattım. Halil Dere ne düşündüyse:

-Kız güzel, ancak onunla gönül eylemek günah olur, babası burada canla başla çalışan bir yabancı. Benim onunla evlenmem ise hemen hemen olanaksız. Çünkü annem, beni birilerine bağlamış gibi. Ben, seninle şakalaşmalara katılıyorum ama, onları bir oyun olarak düşünüyorum. Bu güzel kız, oyun oynanacak türden değil. İki defa konuşsam benim gibi o da dillere düşecek!

Halil Dere’yi ilk kez böyle düşünceli, ince eleyip sık dokuyan tavırlar içinde görünce biraz şaşmakla birlikte benim gibi düşündüğüne de sevindim. Sanki ben konuşmuştum, tıpkı benim düşüncelerimi söyledi. İki gündür kurduğum planı açıkladım. Amacımın Naggy’yi kendisine yakından göstermekti. Gerçekte kendisiyle tek olarak konuşmuşluğum yoktu. Ancak Bella’yı bana Sabahattin Eyuboğlu öğretmenin tanıttığını, sonra da ablasını tanıdığımı, bunları bildiği için Bella’nın da bana güven duyduğunu anlattım.

Çaylarımızı içtikten sonra birlikte Yönetim binasına gittik, nöbetçi öğrenci ile Bella’ya haber verip plakları ilettik. Bella kendisinin de yarın Ankara’ya gideceğini, bizi uğurlayacağını söyledi.

Konuşa konuşa banyo için Hasanoğlan’a gittik. Arkadaşım, yapılacak geziden, geçen yılki yaptıkları geziden söz ederken ben şimdiye dek kızlar üstüne yaptığımız düşsel öyküleri düşündüm. Belki de okuduğumuz hikâye ya da romanlardaki öykülerin çoğu, bizimkiler gibi düşsel olgulardır. Halil Dere’nin son dakikada böyle yan çizmesine karşın ben olayı sanki olmuş gibi, Naggy ile el ele tutuştular! deyip değişik olaylar eklesem okuyanlar gerçek dışı öykü dinlemiş olacaktı. Arkadaşım omzumdan çekti:

-Ne o, sen gene birtakım oyunlar düşünüyorsun galiba! dedi. Arkadaşa çıkıştım!

-Sık sık sözünü ettiğin güzel kızı, sana yakından tanıtmamı bir oyun mu sayıyorsun? Halil Dere duraksadı, ıkınır tıkır gibi yaptıktan sonra teşekkür etti. Yatakhaneye girdik.

Yanıma alacağım öteberimi toparladıktan sonra Bölüm Binasına giderek, dolapları, piyanoları kilitleyip akordiyonu alıp döndüm. Akordiyon kutusundan olabildiğince yararlanıyorum.

Yemekte, önce gezeceğimiz yerleri anımsayıp anımsattık. Bu arada geçen yılki gezi de anımsandı. Üç Köy Enstitü adından bir de Konya, Kayseri illerinden başka önemli bir anımsama olmadı. Ancak bu yıl daha bilinçli gezi yapılacağı öne sürüldü. Herkes not tutacakmış. Buna da ben ayrıca sevindim. 1943 yılında Edirne’ye gittiğimizde Edirne lisesinde kalmıştık. Bize çok yakınlık gösteren Cemal Gökçe adlı bir müdür vardı. Öyle ki Cemal Gökçe günün her saatinde liseyi gözetliyordu. Evi de yakındı. Küçük kızı şimdi büyümüştür. O zaman 4 ya da 5 yaşındandı. Lisede kalacağımıza göre müdür değişmemişse onları göreceğim.

Ayrıca Edirne Tarihi üstüne kitap yazan, Edirnelilerin çok sevip saydığı Osman Nuri Peremeci’yi göreceğim.

Ben bunları anlatınca arkadaşlar not tutmanın yararını anlar gibi oldular. Anlattığım zaman Kadir Peköz’le Abdullah Erçetin de vardı. Ben anlatırken onların susması bana bir tuhaf geliyor. Sanki beni yalanlayacaklarmış gibi bir duyguya kapılıyorum. Ancak hangi bilgilerine göre yalanlayacaklar ki? Ne demişler?         Hâfıza-ı beşer, nisyân ile malûldür! İnsanın belleği unutmaya hazırdır, unutmayı da bir görev sayar.

Herkes erken yatmak için hazırlandı. Ancak yatanlar bağıra çağıra konuşunca yatakhane oturma salonuna döndü. Gittiğimiz yerlerde olası kalmaları hesaplayıp Lüleburgaz’da olacağımız günü mektupla köye bildirmeyi düşündüm. Tam iş zamanı herkes iştedir ama belki, bir bahane bulup bizimkilerden gelen olur.

Köyü anımsayarak uyuduğumdan olacak rüyamda gene köye gittim. Daha doğrusu köye gittim mi gitmedim mi? Yalnız köye girmeden önce tepeden ilginç bir görüntüsü vardır, orasını anımsadım. Belki de oraya kadar gidip, rüyayı orada kestim.

 

16 Haziran 1945 Cumartesi

 

Ranzalara vuranlar oldu:

-Yolcu yolunda gerek! Birileri sinirlendi:

-Uyuyanları uyandırmaya kimsenin hakkı yok!

Meğer bir grup daha erken kalkıp ayrılmış. Onu söylediler. Abdullah Ön sabır diledi:

-Bugün yolculuk, ayrılık günüdür, sakin olalım, gönül kırmayalım!

-Peki amca, peki baba! diyenler oldu.

Abdullah Ön:

-Herkese güzel gezmeler, gezdikleri yerlerde güzellikler görmeler, güzelliklerden yararlanmaları dileğinde bulunduktan sonra da:

-Dilerim dönüşte daha nazik sözler duyarız!

Kahvaltıda, gittiğimiz yerlerde nasıl kahvaltı edeceğimiz üstüne varsayımlar üretildi. Kaldığımız Köy Enstitülerinde mercimek çorbası kaçınılmaz kahvaltılık. Öteki yerlerde ne bulursak. Arkadaşların beklemediği bir uyarıda bulundum:

-Hep yemekten söz ediyoruz ama biz halk arasına gidiyoruz. Ramazan Ayı’ndayız. Bakalım istediğimiz zaman yiyecek bulacak mıyız? Arkadaşlar güldü:

-Hangi devirde yaşıyoruz?

Verilen karara göre Bölüm binası önünde toplanıldı. Bölüm Başkanımız, eşiyle geldi. Gözleriyle yoklama yaptı. Kendisiyle özel görüşmeler dışında grupla ilgili işleri kendimizin çözeceğimizi, yemek, yatak, gezi işlerinin üç kişilik sorumlu grubun, ödeme işlerini de benim yapacağımı tekrarladı. Neşeli bir hava içinde trene atladık. Tren kalkarken Bella ile Naggy yetişti. Konuşmayan Naggy trende açıldı, nerelere gideceğimizi sordu. Kendisi, İstanbul Üniversitesi Almanca bölümünde okuyormuş. Bunu duyunca Almanca dersinden sıkıntı çektiğimi söyledim. Bana yardım edeceğine söz verdi. Anladım ki beni ona birisi tanıtmış. Bella olarak düşündüm. Konuştukça durum anlaşıldı, benim eski ustam, Sili, beni anlatmış. İçimden utanmak diye bir esinti geçti. Halil Dere’yi değiştiren de bu esinti mi diye düşündüm. Naggy ya da Nansi Ekim’e dek Hasanoğlan’ da kalacakmış. Benim de kalmam gerçekleşirse Almanca çalışmak için sözleştik. Bella da Almanca biliyormuş, kendisine bunu neden söylemediğimi sordu. Ona, kolay karşılık verdim:

-Sen, Hasanoğlan’da kalmadın ki!

Bella’lar Yenişehir durağında indiler.

Topluca İstasyon binasına girdik. Akşam İstanbul’a gidecek treni öğrendik. Bir ilgili bize yardımcı oldu, eşyalarımızı, kolay alacağımız bir yere koyduk. Bir saatlik arayla nöbet tutacak arkadaşları saptadık. Öztekin Öğretmen ayrılırken söyledi:

-İsteyenler konsere gidebilir. Daha önce radyoda verilmiş bir konser öğrenciler için tekrarlanıyormuş. Balkonda oturmak koşuluyla gidebilirsiniz. Öztekin Öğretmen eşiyle ayrıldı. Öğretmen gidince arkadaşlar küçük gruplar oluşturup dağıldılar. Doğan Güney, Abdülkadir Ariç, Ahmet Yol, Abdullah Erçetin biz de bir grup olarak konsere gitmek üzere anlaştık. Konser için Kızılırmak Kıraathanesi’nde konserden yarım saat önce buluşacağız. Yıldız, Arifiye’ye gideceğini Müjde Ablası’na duyurmak için onun okuluna gitmek istedi. Havanın güzelliği, her tarafın yeşilliği sokakları daha güzelleştirmişti. Biz de Yenişehir’e gitmeye karar verdik. Konuşa konuşa Müjde Abla’nın okulu önünden geçtik. Yıldız’ları ilerideki Güven Parkta bekleyeceğiz. Yenişehir Caddesindeki özellikle atkestaneleri ilgimi çekti. At kestanelerini ben Alpullu’da kaldığımız sürede tanımıştım. Mayıs başlarındaydı, sabahları uyanınca, bahçeye bakan yakınımdaki pencereden güzel bir koku geliyordu. Bu kokunun önceleri uzaktaki bahçeden geldiğini sanmıştım. Pencereyi açınca yakındaki ağaçtan geldiğini anladım. Çok hoşuma gitmişti. Yenişehir caddelerinde onları görünce kokularını duyar gibi oldum. Yeşillikleri de gür, yemyeşil. Her ağacın yaprağı böyle yeşil değildir.

Park insan dolu; çok beklemedik, Yıldız’lar geldi. Çankaya tarafına doğru bir süre yürüyüp döndük. Ankara sinemasındaki filmlere baktık. Lady Hamilton oynuyor. Görmüştüm ama girmek isterlerse onlara katılacaktım. Ahmet Yol’la Abdülkadir Ariç girmek istedi. Necmiye ile Halise de onlara katılınca hepimiz girdik. Girdiğimizde filmin yarısı geçmişti. Böyle olunca filmi daha önce görmek pek işe yaramıyor. Ancak tümünü görünce eskiyle örtüşme olabiliyor. Konuyu bildiğim için fazla dikkat harcamadım. Lawrence Olivier ile Vivien Leigh’in rol yapışlarına daha dikkatli baktım. Vivien Leigh’ı daha önce Vaterloo Köprüsü’nde görmüştüm. Orada sevgilisini bekleyen bir roldeydi. Sevgilisi gelmeyince kendini nehre atmıştı. Oysa sevgilisi askerden dönmüştü ( Robert Taylor). Vivien Leigh burada da talihsiz bir son yaşıyor.

Filmden sonra Ulus’a dek yürüdük. Mektup atmak için izin istedim. Gerçekte mektup hazır değildi ayrılıp kağıt zarf aldım, mektup atmak için P,T,T’ye gidince yazıp attım. Döndüğümde büyükçe bir grup konsere hazırlanmıştı, konuşa konuşa gittik. Mehmet Yelaldı konser hakkında bilgi toplamış, o nedenle kemancılar konseri önemsemişler. Konser, ünlü kemancı Necdet Remzi Atak’la öğrencilerinin özel konseriymiş. Ankara Radyosunda çalınmış, genel beğeni nedeniyle öğrencilere tekrar dinletiliyormuş.

Konsere zamanında girdik, çok kalabalıktı. Gürültü olacağını sanmıştım. Benim tanık olduğum bir öğrenci konseri vardır, onu unutmam olası değil. İzmir’den Cumhuriyet Bayramı törenlerine katılmak üzere gelen lise öğrencileri için Halkevi Salonunda Satılmış Nişanlı Operası gösterilmişti. Opera başlar başlamaz öğrenciler çığlık atmaya başladılar. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’le yanında, öteki bakanlık görevlileri de vardı. Konuşmalar başlayınca önce birileri susturmak istedi. Sesler sürünce uyaranlar sıraya girdiyse de sesler kesilmedi. Sonunda Bakan kendisi kalkıp konuştu. Bakanın konuşmasından sonra birileri kendiliğinden salonu terk edince opera sürdürüldü. Gene öyle bir durum olabilir.

Konser başladı. Önce, Ayşe Abla Okulu programlarında adını çok duyduğumuz Erdoğan Çaplı çıktı. Erdoğan Çaplı’yı piyano çalıyor diye biliyordum, yanlış öğrenmişim diye üzüldüm. Johann Sebastian Bach’ın bir konsertosunu çaldı. Arkasından Necdet Remzi Atak (oldukça şişman göründüğü için geçmiş bir konserde dinleyince biz ona Şişman Kemancı, demiştik.) bir öğrencisiyle birlikte Mozart’ın keman-viyola konçertosunu çaldı. Öğrencisini daha önce bir konserde dinlemiştik. (İlhan Özsoy, Mozart’ın bir keman konçertosunu çalmıştı. Ancak bu kez keman değil viyola çalışı ilgimizi çekti. Viyola kemandan biraz daha kalın ses çıkarıyor.)

Konserden sonra Ulus Meydanı’na dek arkadaşlar, keman viyola tartışması yaptı. Kimisi, okulu bitirince hemen bir viyola alıp onunla ders yapacak, kimisi ise ikisini de kullanacak. Birileri de yakın enstitülere düşerlerse sık sık buluşup ikili konserler verecek. İki kemanla konser verseniz olmaz mı? diyesim geldi ama demedim. Bilindiği gibi iki keman için de eser bestelenmiş. Üstelik orkestraların tamamında 1.kemanlar, 2. kemanlar partileri var.

Büyük grup Kızılırmak’a girdi, biz de İstanbul Pastanesine geçtik. Mehmet Yelaldı da bize katıldı. Mehmet Yelaldı, oldukça değişik tavırlı bir arkadaş, kimseyle çok yakınlık kurmuyor ama ilk konuşmalarında etkileyici oluyor. Kemanı en güzel çalanlardan biri. Keman üstüne de oldukça bilgili. Keman viyola karşılaşması yaptı. Onun söyledikleri doğruysa yolda konuşanların düşünceleri hep yanlış, diye düşündüm. Mehmet Yelaldı’nın müzik tutkusunu ben, biraz da ben bana benzetiyorum; sevdiği bir parçayı, çalmak için yılmadan çalışıyor. Toselli Serenadı çalmak için yılmadan çalıştı, sonunda da başardı. Şimdilerde de Weber’in Dansa Davet’ini didikliyor. Böylesi inatçı başka bir arkadaşımız yok. Yok ama, ortaya çıkmış başarıyla çalınan bir keman melodisi de yok.

Konservatuvara gittiğimizde bazı günler, alt katlarda birilerini ararken çalışma odalarından sesler dinlediğim oldu. Her çalışma odasından ünlü melodilerin geldiğini duyuyorum. Bach’ın Aer’i, Mozart’ın Menuet’i, Schuman Rüya’sı, Chopin Tristes’i, List’ in Rapsodi’si; Gluck’un Altes’i, Beethoven’in Für Elise ya da Menuet’si v.b. Oysa bizim binaya girip çıkanların böyle bir melodi duyma şansı yok. Son sınıftaki arkadaşlarımız 3. yılını doldurdu. Oysa gördük işte Erdoğan Çaplı 3. yıl sonunda Bach’ın keman konçertosunu çaldı.

Yıldız’ın dikkatinden kaçmamış, İstasyona inerken sordu:

-Mehmet Yelaldı’ya öteki arkadaşlarından daha çok yakınlık gösteriyorsun. Oysa sizi iki ikiye konuşurken hiç görmedim! Yıldız, gerçeği görmüştü, Mehmet Yelaldı ile iki ikiye bir arada olduğumuz ender bir olaydır. Yakınlık göstermek ya da takdir etmek için yakın arkadaş olmaya gerek yok. Ölmüş, gitmiş ama yaşadığı sürede çalışmış, bir şeyler üretmiş insanları da seviyoruz. Arkadaşlar arasında üslendiği görevi yerine getirmek için didinen biri olarak Mehmet Yelaldı’yı takdir ediyorum. Yakın arkadaşlık başka bir şey. Yakın arkadaşlık için karşılıklı, hatta eşit denecek kadar yakınlık isteği olması gerekir. Sanırım o bunu duymadığı için dikkat çekecek ölçüde bir arada olmuyoruz. O, ne düşünürse düşünsün, çalıştığını gördüğüm sürece benim beğenimi hak edecektir. Bugün dinlediğimiz Erdoğan Çaplı da benim beğendiğim insanlar arasına katılmıştır. Kendisi görmedim, belki bundan sonra da görmeyeceğim, tıpkı, Lico Amar, Roji Sabo ya da Schumann, Mendelsshon gibi belleğimde kalacak. Anımsadıkça, yanımda anıldıkça onu alkışladığıma sevineceğim! Yıldız çok etkilendi. Titrek bir sesle:

-O, bunu bilse çok sevinir!

-Bu, beni fazla ilgilendirmez, o takdir alanın konusu!

İstasyon önünde bir grupla karşılaşınca konuşmamızı kestik. İstasyon oldukça kalabalık. İstanbul’a arka arkaya iki tren kalkıyormuş, herkes birilerini uyardı:

-Yanlış trene binenler, Mekece’de bizi beklesin!

Eşyalarımız yanında toplandık. Öztekin Öğretmenle eşi geldi. Hep sevinçliyiz ama gene de kaygılardan arınmış değiliz. Konuşmuyorsak da sanki bakışlarımızla bu kaygıları karşımızdakilere belli etmemeğe çalışıyoruz.

Ansızın yanımızdaki makasa bir vagon geldi. Bunu beklemiyorduk, binmemizi söylediler. Tek vagonu görünce şakalar başladı:

-Bizi kaçıracaklar!

-Bizi kim kaçırır ki? Şakanın sınırı yok, biri:

-Tahir Erdem, para verdiğine pişman olmuş, bizi geriye çeviriyor! Öztekin Öğretmen kahkahalarla güldü:

-Böyle sıkıntılı durumlarda şakalar iyi gelir!

Biz varsayımlar üretirken vagonlar yerlerini buldu, tam saatinde yola çıktık. (Saat 19:00) Uzunca bir süre arkadaşlar geçilen yerleri birbirine göstererek konuştular. Bu yolların en bilgiçleri Azmi Erdoğan, Talip Apaydın onlara bir de 1. sınıflardan Naci Ön katıldı. Gece ilerledikçe konuşmalar kesildi. Eskişehir’i geçince herkes sustu. Kısa bir kestirme ben de yapmışım, Bilecik sözünde uyandım. Bilecik üstüne çok özel bir ilgim var. Belki de ilk tarih bilgim bunlar. Babamın, kahve ocağının üstünde bir uzun tütün çubuğu, bir kocaman halka bir de balta-keser arası keskin saplı alet vardır. Soranlara babam anlatırdı:

-O bir Nacaktır. Nacak, Osmanlıların ilk savaş silahıdır. Osmanlılar, nacaklarını bir taşta bileyip Bursa’ya saldırmış, zaferi kazanmışlardır. Nacakların bilendiği yere sonra Bilecik adı verilmiştir. Bilecik, bıçak bileme sözünden gelmektedir.

Babamın daha sonra da sık sık anlattığı bu hikâyeyi anımsayıp gözlerimi açtım. Pencereden bir şey görmedim ama uykum dağıldı. Mekece’yi sordum. Sorduklarım da iyi bilmiyormuş, biri:

-Bir istasyon sonra, öteki, bir değil iki istasyon! dedi. Bu bilgi de bana yetti, uyumayacaktım. Dağlar, tepeler arasından geçen bu yolun çilesini daha önce tam üç kez çekmiştim. Birinci, 1941 yılında Kepirtepe’den Hasanoğlan’a gidiş, ikinci, Hasanoğlan’dan Kepirtepe’ye dönüş; üçüncü, ise 1943 yılında gene Hasanoğlan’a gidiş! Bu dördüncü! derken, işte Mekece’deyim deyip hazırlandım.

Oldukça telaşlı tavırlar içinde vagondan indik. Herkese göre benim yüküm ağır, Ağırlığı bir yana değerli. Elimden düşürsem, belki bir bozulma olacak. Akordiyonda bir ses bozulsa kaldır at. Bunu düşünerek kutuyu dikkatle taşıyor, yere koyarken özen gösteriyorum.

Öztekin Öğretmen, bize topluca söyleyeceklerini söyledikten sonra eşiyle kız arkadaşları alıp yakın bir yerden bir araca binip gitti.

Mekece, küçük bir istasyon ya da büyükçe bir durak. Daha önce üç kez gelip geçtiğim için yadırgamadım. Ne var ki, şimdi inip çevresine bakınca daha ilginç geldi. Önce adına takıldım: Mekece adı nereden geliyor?

 Bizim gibi yolcular var. Sorduğum Kırmızı şapkalı görevli yolcuları gösterdi:

-Onlar buralara yakın oturuyor, bilirler. Gösterilenlere yaklaştım:

-Mekece ne demek? Bu ad buranın eski adı mı toksa yeni mi kondu? Oturanlar arasında bir de görevli varmış, yüzler ona döndü. Görevli, burada yeni olduğunu, bilmediğini söyledi. Ötekilerden de omuz silkip yüzünü çevirenler oldu, aldırmadım. Eşyalarının üstünde oturan biri de bana sordu:

-Görevlilere neden sormuyorsun.

-Sordum: İlk sorduğum, karşısındaki birini gösterdi:

-O bilir. O, dediğine baktım, o da bir başkasını gösterdi. O başkası da sizi gösterdi!

Eşyalarının üstünde oturan, gülümser gibi bir tavır takınarak, bir savaştan söz etti. Türklerle (daha doğrusu o, Müslümanlarla Gavurlar dedi) düşman karşı karşıya savaştığı bir sırada; (eliyle tepeleri göstererek,) Türkler o tepede düşman de bu tepede bekliyormuş. Gavurlar çok Müslümanlar azmış. Müslümanların savaşı kaybetmesi mukaddermiş. Ansızın Mekke’den gelen Müslümanlar, düşmana burada görünmüş. Düşman Mekke’lilerin geldiğini görünce kaçmış. İşte o zaman buranın adı Mekece olmuş. Yani Mekkelilerin göründüğü yer. Söylenene inanır göründüm ama hangi savaş olduğunu da sormadan edemedim. Anlatıcı:

-Doğrusu orasını bilemiyorum, bence Peygamberimiz Hazreti Muhammet zamanındaki savaşlar olsa gerek! deyip kesti.

Yüksek tepeler arasında olduğu için Mekece, çok sessiz bir yer, oldukça da karanlık. Sabahı beklemek üzere bir süre oturduk.

 

17 Haziran 1945 Pazar

 

Ne kalk diyen var ne de sus! diyen. Bugünü Jules Verne’in 80 günde Devriâlem’indeki olaya benzettim. Orada da böyle ayırdında olmadan bir gün değişimi vardı; sınırı belirsiz bir değişim!

Dağlar, tepeler aydınlanıyor. Bunlar, her sabah oluyor ama biz bunlardan habersiziz.

Uykusuzluktan olacak, birileri; “Yürüyelim! yürüyünce uykumuz açılır!,, diye tutturdu. Bir süre sonra yola çıktık. Yola çıkarken, oradakilere İznik’i sorduk. “Tepenin ardında,, diyen oldu. Ardında birileri “Hemen değil, biraz yürüyeceksiniz! deyince saat olarak soranlar oldu. Biri, “Bir saat!, öteki de “İki saat! dediğinde bir üçüncü teselli etti:

-O kadar çekmez! Gülenlerimiz oldu. Abdullah Ön:

-Hepimiz köylü çocuğuyuz, köylülerin nasıl yol tarif ettiğini biliriz!

Neden sorup duruyoruz, ardımızdan kovalayan yok, yoruldukça dinlenir gideriz! deyince yola koyulduk. Yol dedikleri de yol değil, inişli çıkışlı, ezilmiş, bitki çıkamadığı için çıplak kalmış kuru toprak çizgisi. Keçi yolu denilen türden patika. Kimi yerleri ise su akıntısından derin derin çukurlar. Bu çukurlar yürümeyi engellediğinden zaman zaman fundalıkları aşmakta zorlanıyoruz. Yol uzadıkça çoğumuz yoruldu.

Fahri Yücel’le, Mehmet Yelaldı, gönül almak için bile olsa, benden akordiyonu istediler. Onlara teşekkür ettikten sonra ortaya:

-Çalmak için kimseye vermediğime göre onu taşımak benim görevim.

Sık sık mola verildi. Bu da benim işime yaradı. Hemşerim Kadir’in benden uzak durmasını anlıyorum. Ancak üzüldüğüm nokta; benim ona akordiyon taşıtmayacağımı düşünebilmeliydi!

Yorulma arttıkça sabırlar da taşmaya başladı. Neşeli, şarkılarla fıkralarla hepimizi rahatlatan arkadaşlar giderek sustu. Konuşabilenler de sözcükleri bir seçimden geçirmeden söylemeye başladı. Şakalar, takılmalar hakaret olarak algılanır oldu. Sınıf arkadaşım Muttalip Çardak’a yoruldun mu? diye sorduğumda:

-Neden bana sordun, otuz kişi içinde dişine göre beni mi buldun? Ben, sandığın gibi yumuşak değil sert bir cevizim! Dişlerini kolla! deyince şaşırdım. Dişlerimi kollamamı söylemesi, çenelerime vuracağının muştusuymuş. Aklımca şakaya vurarak:

-Cevizleri dişle kırmam! Onun için üzülme arkadaşım! deyince bu kez de Orhan Doğan:

-Senin numaranı Konyalılar yutmaz! Sen onu başkalarına yuttur! İyice duraladım. Bu arkadaşlar ikisi de Konyalı. Hemşerilik damarlarını kabartacak ne yaptığımı düşünmeye başladım. Kendi kendime:

-Kırlar, uzayıp giden tepeler arkadaşlara güven veriyor, kendilerini özgür sayıyorlar, besbelli derken bu kez iki son sınıf arkadaşımız, el- kol hareketleriyle itiş kakışa kalktılar. Bunlardan birine:

-Hiç değilse sen azıcık alttan alıver! diyecek oldum. Kendi durumunu görmezden gelip bana:

-Akordiyon taşıman senin sinirlerini bozmuş! demez mi? Neyse ki karşıda İznik gölü masmavi ortaya çıkınca hava değişti. Deniz şarkıları, şiirleri yarım yarım söylenmeye başlandı. Orhan Doğan geldi akordiyonu aldı, Muttalip koluma girerek:

-Ayıp ettin arkadaş, insan benimle kavga eder mi? gibilerde yumuşaklaştı. Elimden tuttu, İznik’e öylece girdik.

Öztekin Öğretmen daha önce Millî Eğitim Memuru ile görüşmüş. Geziye çıkmadan önce de bilgi verildiğinden okulda yerimiz hazırlanmış, doğruca okula gittik. Okul, göle çok yakın, arkadaşlar hemen gölde yüzme hevesine kapıldılar. Bunu duyan okulun Başöğretmeni uyardı:

-Göl yakın ama gölün tüm kıyılarından girilmiyor. Sürekli kazalar nedeniyle Kaymakamlık göle girmeyi yasakladı, ancak bir yerden izin veriliyor. Öztekin Öğretmen de uyardı:

-Yol yürüdünüz, birden soğuk suya girmeyin, hevesinizi yarına bırakın!

Görevli olarak çıkıp yemek yenecek yerleri yokladık. Küçük küçük yemek yenecek yerler var. Küçük müçük diyorum ama bizim Lüleburgaz’dan farksız. Özellikle de eski binalar İznik’e değişik bir görüntü veriyor. Hemen soruşturmaya başladım:

-Ramazan ayındayız, yemek yeyişimiz nasıl karşılanır? Rahatlatıcı bir karşılık aldım:

-Siz seferî durumdasınız. Üstelik halkımız, yaz aylarında özellikle dışardan gelenlere karşı hoşgörülüdür. Biraz da çok yabancı geldiğinden bu durumlara kendilerini alıştırmışlardır; o bakımdan rahat olun!

Milli Eğitim Memuru çok canayakın, konuşkan bir insan. Tarih derslerini çok sevdiğimi, İznik’i görünce yorgunluğumun geçtiğini söyledim. Çok memnun oldu:

-Tarihi sevenler için İznik gerçekten canlı bir tarihtir! karşılığını vermesi hoşuma gitti.

Eşyalarımızı yerleştirince, yemek sorununu çözmemiz gerekti. Görevlerimden biri bu, biri de Kaymakamlığa gidip geldiğimizi duyurmak. Abdullah Erçetin’le birlikte çıktık. Çevremize bakınarak giderken kendi kendimize konuşuyoruz:

-Bu bina ne zamandan kalma? İznik çinilerinin bulunduğu yerler nereleri? Bu cami, bu kilise, derken yakınından geçtiğimiz birisi:

- Onları İbrahim Bey bilir! diye bir karşılık verdi. İbrahim Bey kim? deyince beklediğim yol açıldı:

-İbrahim Bey, Fatih Sultan Mehmet’in ünlü Sadrazamı Çandarlı Halil Paşa’nın bilmem kaçıncı göbekten torunu! Bunu duyunca İznik birden gözümde büyüdü: İbrahim Bey’le nasıl görüşürüm? Bu kez de beni uyaranlar oldu:

-İbrahim Bey, az konuşan biridir. Herkesle de görüşmez. Ben de:

-Ben de bir İbrahim Bey’im, herkesle konuşmam. Ancak benim gibi bir İbrahim Bey bulursam, o da benim elimden kurtulamaz! Bizi dinleyenler hep güldüler. Birisi ötekine:

-Sen söyle, İbrahim Bey bu tür konuşmaları sever, belki gelir! Dinleyenlerden biri de:

-Gelir gelir, bunlar talebe, neden gelmesin? Oturanlardan biri haber vermeyi üslendi, buluşma yerini, saatini bildirmek için okula geleceğine söz verdi.

Yemek yenecek yerleri saptadıktan sonra okul döndük.

Arkadaşlar, besbelli acıkmışlar hemen hazırlanıp yemek yenecek yerlere dağıldılar. Beklemedikleri bir durumdu ama kimseden bir sızlanma gelmedi. Hava kararmaya başlayınca da yatmaya karar verdiler.

Abdullah Ön:

-İyi gezmek için önce iyi dinlenmek gerekir! deyince:

-Haklısın baba! sesleri geldi. Ağabeyinin şakacı arkadaşlarına karşı hoşgörüsünü henüz ölçememiş olan kardeş Naci Ön sinirlenir gibi oldu:

-O senin baban olunca ben nerde olacağım? diye sordu. Gülenler oldu. Şerif Yener ise:

-Aman aman, sen şimdilik yattığın yerde uyumaya çalış, ağabeyin sana yarın daha rahat bir yer bulacak! deyince Abdullah Ön başta olmak üzere herkes güldü. Fahri Yücel bir soru sordu:

-Hani bir şarkı vardı, bir yanı bir şey, öte yanı da bir başka şey isterdi? Mehmet Yelaldı:

-Onu Abdullah Ön bilir deyince bu ke Abdullah Ön:

-Vallahi, benim şimdi tek bildiğim, kaburgalarımın tahtalara yapışığıdır! Deyince gülenlerin yanında “Benim de, benim de” diyenler oldu. Uzunca bir “Susssss!”tan sonra ilk horlama kardeş Naci Ön’den geldi “hırrrr!,, …

 

18 Haziran 1945 Pazartesi

 

Dün İznik’e iner inmez arkadaşlardan bazıları benim gibi soruşturmuş, Ayasofya (Kilisesi) Camisi, İznik Kalesi, Yeşil Cami, Orhaneli Kapısı, Özbek Camisi, müze, İznik çinileri üstüne bilgi toplamışlar.

Kahvaltı için topluca çarşıya çıktık. Kahvaltıdan sonra okulda toplandık. Öztekin Öğretmen, bu gece dinleneceğimizi, yarın hazırlıklarımızı yapıp yarın akşam gösterilerimizi halka sunacağımızı söyledi. İçlerinde benim de bulunduğum üç kişilik görevli grubun Kaymakamlığa gidip izin alması gerekiyormuş. Hemen toparlanıp yola çıktık. Kaymakamlığa gittiğimizde kaymakam yoktu.  Görevli bir kişiyle konuştuk. Kaymakam iki saat sonra gelecekmiş, ailesiyle bir yere ziyarete gitmişmiş.

Göle çok yakın Halkevi var, yeşillik içinde bahçesi çok temiz, orada oturduk. Başka arkadaşlar da geldi. Oldukça kalabalık görüldüğümüzden (otuz kişi) görenler ilgiyle bizi izliyor. Çok meraklı olanlar yakınımıza sokulup soruyor. Bu arada bana söz veren kişi geldi, İbrahim Bey’in benimle konuşacağını söyledi:

-Bugün bağına gitmesi gerekiyormuş, yarın öğleden sonra bekliyormuş. Bu haber de arkadaşlar üzerinde değişik bir etki bıraktı. Konuşmaya katılmak isteyenler oldu.

Kaymakam gelmiş, biri geldi bize haber verdi. Gittik, Kaymakam haberli olduğundan, doğrudan:

-Hoş geldiniz, sizi bekliyorduk, dedi. Yemek işimizi halledip etmediğimizi sordu. Yanında öğrenci olabileceğini düşündüğümüz bir kız vardı, ona dönerek:

-Sor, aralarında kızlar varsa tanış! dedi sonra da kendisi sordu.

-Sormadan söyledim ama, kızlar da var, değil mi? Olduğunu söyleyince tekrar kızını uyardı:

-Tanış, İznik’imizi gezdir, sevdir! dedi. Kaymakamlıktan çok hoşnut ayrıldık. Öztekin Öğretmene durumu anlatınca o da sevindi, kaymakamın halkça da çok sevildiğini söyledi.

Akşam üstü Halkevi bahçesinde otururken gölde motorların gezdiğini gördük. Şarkılar türküler söyleniyordu. Sorduk, soruşturduk. Kiralık motorlar varmış, saatle gruplar gezdiriyormuş. Hemen toparlandık, okul yakın, akordiyonu aldım. Motora atlar atlamaz, şarkılar düzenli olarak söylenmeye başladı. Gölde iki motor daha varmış bizi duyunca onlar da arkamıza takıldılar. Gölün öte ucundaki Orhangazi’ye dek gidip döndük. Öteki motorun biri de bizimle aynı yerde durdu. İnenler içinde Kaymakamın kızı da varmış, geldi, kendini tanıttı, bizim kızlara sarılıp öptü.

Motorla gezişimiz değişik bir hava yarattı. İznik’e daha çok ısındık. Belki hiç ilişkisi yok ama nedense benim belleğimde depreşti:

Müzik tarihinde sık sık anlatılan bir olay vardır. Ünlü Alman Besteci Handel, ününün doruğundayken o denli şımarmış ki, bağlı bulunduğu Hannover Prensine meydan okuduktan sonra ülkesini terk edip İngiltere’ye gitmiş. Kendisini iyi tanıyan Londra halkı ilgi göstermiş, şanı- şöhreti öylece sürmüş. Derken İngiltere kralı ölmüş, yerine akrabası Hannover Prensi İngiltere kralı seçilmiş. Kral olan prens müzik severmiş. İlk işi görkemli bir orkestra ile Times Nehrinde müzikli geziler yapmak olmuş. Bu durumu gören Handel, yeni krala yaklaşmak için Su Müziği olarak anılan ünlü bestesini tamamlayıp bir orkestra ile Times nehrinde dolaşmaya başlamış. Güzel müziği duyan kral Handel’i affetmiş, eski dostlukları sürmüş. Bizim motor gezimiz de dilerim İznikliler için bir dost muştusu olur.

İznik’in havası da bize ılık geldi. Dün geceki yakınmalar olmadı, yatar yatmaz da uyuduk.

 

19 Haziran 1945 Salı

 

Akşamki sessizliğe karşın uyandığımda ufuldanmalar duydum:

-Omuzlarım! Sırtımın şurası ağrı! türü konuşmalar.

Köydeyken araba tahtaları üstünde yattığımdan, okul sıraları bana yabancı gelmedi. Ancak bizim kibar (!) köylüler, üstünde yattıkları sıralardan başka, yüzlerini yıkamak için bahçedeki musluklara çıkmaktan da yakındılar. Ekrem Bilgin, Ödemiş okullarının büyük binalarından söze başlayınca Nihat Şengül Ekrem’e çıkıştı:

-Ne diyorsun? Kızılçullu’dayken bir ay okuldan ayrılıp çiftlikte çalışma yapıyordun, o zaman neler çektiğini unuttun mu? Halil Yıldırım da:

-Geçen yaz gittiğin Köy Enstitüsü’nde yıkandığın muslukları unuttun mu? Ekrem Halil Yıldırım’a sordu:

-Sen nerden biliyorsun? Halil de Ekrem’e sordu:

-Bunları bana anlattığını sen unuttun mu?

Ekrem Bilgin bu defa da Nihat Şengül’le Halil Yıldırım’a çıkıştı:

-Okullarımızın kötü taraflarını başkalarına neden açıklıyorsunuz? O bunu deyince sözü ben aldım:

-Biz, birkaç yer gezdikten sonra Kepirtepe’ye geçince 1939-1941 arası at arabası ya da kamyonla taşınan açık bidonlardan su içtik. Bidonların kirliliğini görüyorduk. Kaç kez kendi kendimize su içmemeye söz verdikse de sözümüzde duramadık. Aynı bidonlarla, inşaatlara da su geliyordu, içme su deposuna da! Birbirimize takıldığımız olurdu:

-Bu günkü su başka bir gölden, tadı değişik! Göl dendikçe irkilirdim. Çünkü benim bildiğim göllere mandalar girip serinler.

Konuşa konuşa okulun bahçesine gittik. Sabah kahvaltıları serbest. Arkadaşlar öyle istedi. İznik ilçe ama oldukça küçük bir yer, merkez nüfusu için üç bin diyorlar. İlçeye bağlı on üç köy varmış. Çarşı pazar yok gibi, birkaç dükkânımsı yer var. Bahçeli bir yere oturduk. Yakında simit varmış, çay simit kahvaltı yaptık. Öztekin Öğretmen geldi, günaydınlaştıktan sonra yavaş bir sesle:

-Bütün hesapları Halkevleri üstüne yapmıştık. Burada Halkevi yokmuş. Onun yerine bir Halkodası var. O oturduğumuz yer Halkodasıymış. Aralarındaki fark, Halkodalarının olanakları çok kısıtlıymış; bu nedenle işimize yaramayacak. Gösterimizi okulun bahçesinde yapacağız. Mevsim yaz, iyi bir duyuru yaparsak insanlar gelir.

Topluca okul bahçesine dönüp ayaküstü tasarılar yapıldı:

-Okul önüne üst üste sıra koyup perde yapabiliriz. Bunu başaramazsak piyesten vazgeçer, şarkıları çoğaltarak programımızı uygularız.

Öztekin Öğretmen bize anlattı, rahat gibiydi ama rahatsız olduğunu anlamıştık. Gelmek üzere ayrılınca halktan konuştuklarımız oldu. Her konuşan kasabalarının çok eski olduğundan söz etti. Eskiden Rumların oturduğunu, Rumların, zaman zaman gruplar olarak gelip buralarda dolaştığını anlattılar. Bizim bildiğimiz kadar bile kendi kasabalarının tarihini bilmemelerine şaştık. Biz hiç olmazsa bir zaman İznik’in Hıristiyanlığın önemli bir merkezi olduğunu, Haçlı Seferleri döneminde kısa bir süre Bizans İmparatorluğu’na merkezlik yaptığını biliyoruz. Bu arada bir noktaya takıldım, Malik Aksel Öğretmen Bursa camilerinin, Yeşil Türbe çinilerinin İznik yapısı olduğunu söylemişti. Kepirtepe’deyken Edirne Selimiye, Üç Şerefeli ya da Eski Camiyi gezmiştik. Oralardaki anlatıcılar da gösterdikleri çiniler için hep İznik çinisi diyordu. Öyleyse o çinileri Rumlar yapıyormuş. Burada oturanların çiniyle falan bir ilgisi yok; konuşmalarından bu anlaşılıyor. Tarihi değeri olan yıkıntıları göstererek yabancımsı bakışlarla konuşmaları bizi şaşırttı.

 

 İznik-Bir kapı (İstanbul Kapısı) 

 

Öztekin Öğretmen, yanında birisi ile geldi. İlk olarak Ayasofya Camisini, yakınında eski kalıntıların toplandığı bir yer (müze hazırlığı) gördük.

Eski Kale ya da İznik Kalesi denilen yeri dolaştık. Sıra ile Rum Kilisesini, Çinilerle donanmış Çandarlı Halil Paşa Camisini, Nilüfer Hatun İmaretini, Yakup Paşa Camisini gezdik. Bir olay ilgimi çekti: İznik için çini sanatının kaynağı diye duymuştum. Oysa burada gördüğüm yerlerde, öyle, çok diyecek ölçüde çini yok. Gösterilen çiniler, Selimiye Camisi’nin bir duvarıyla bile ölçülemeyecek derecede az.

Öteki yerleri sonra görmek üzere göl kıyılarını dolaştık. Gölün tüm kıyıları temiz değil, eski ya da yeni sanki döküntüler atılmış. Belki de onun için bizi uyardılar:

 -Göle, her yerden girilmez, yasak! dediler. Girmek isteyenler ancak belli yerlerden girebiliyormuş. Gösterilen bir yerde durduk, hevesliler hemen hazırlandı. Özellikle Kızılçullu çıkışlılar, sabırsızca atladılar. Uzaklara gidenler oldu. Bir süre sonra bir bağırış koptu:

- Nihat boğuluyor! İnanamadım, Nihat Şengül çok iyi yüzdüğünü söylerdi. Nihat solgun bir yüzle geldi, kesik kesik soluyarak:

-Göl suyu, deniz suyu gibi değil! Nihat’a “Geçmiş olsun!,, Bir yandan arkadaşlarla uyumlu olmaya özen gösterirken bir yandan da İbrahim Bey’le karşılaşmamı düşlüyorum. Yanımda arkadaş olsa daha iyi olur. Abdullah Erçetin’e sordum, Abdullah severek geleceğini söyledi. Konuştuğumuzu gören Kadir Pekgöz de katılmak istediğini söyleyince rahatladım. Arkadaşla olmak, duyduklarımı başkalarına anlatırken benim için güven verecektir.

Bildirilen saatte İbrahim Bey’i gördük. Dizlerine dek çizmeliydi. Bağları varmış, sık sık bağlarına gidiyormuş. Çizmelerini gösterdi:

-Ata, çizmesiz binmem! Bana, ata binip binmediğimi sordu. Arabaya koşulan atlarımız olduğunu söyleyince:

-Bizde onlara beygir derler! deyip gülümsedikten sonra üçümüze de memleketlerimizi sordu. Kırklareli/Lüleburgaz deyince gene gülümsedi:

-Biliyorum sizde de öyledir. At başkadır, beygir başkadır! Lüleburgaz’da askerlik yaptım!

İbrahim Bey, düpedüz bir çiftçi. Ancak, uyanık bir insan, varlıklı olduğu giyiminden anlaşılıyor. Tavırlarından, Kızılcıkdere köyündeki akrabalarımız Mehmet Ağa oğulları gibi yaygın işlerini at üstünde sürdüğünü anladım. Mehmet Ali ya da kardeşi Enver dayılarım gibi, o da tarlada çalışmıyor ama çalışanları çalıştırıyor. Onları çalıştırması da bir çalışma, çalışmayı doğru yapmasalar çalışanlardan yarar sağlanamaz. J. J. Rousseau’nun Julie yahut Yeni Heloise adlı romanındaki Kont Wolmar’ın dediği gibi çalıştırılan işçi, işverenin durumuna göre iş yapar. İbrahim Bey’i öyle gördüm. Söylendiği gibi Çandarlı Halil Paşa’nın 18. kuşak torunu olduğunu doğruladı. Ancak İznikli başka anılacak değerli insanların da olduğunu ekledi:

-Şair Eşrefoğlu’nu bilirsiniz! İbrahim Bey’in “Bilirsiniz!” diye kestirip attığı Eşrefoğlu’nun İznik’le ilişkisini bilmiyordum. Ancak kendisiyle ilgili bir iki sözüm olabilirdi. Bu nedenle “Bilmiyorum!” demedim. Bildiğim, okul kitaplarından kalan bir parçaydı:

Eşrefoğlu al haberi, bahçe biziz gül bizdedir.
 Biz de Mevlânın kuluyuz, yetmiş iki dil bizdedir.

Hasan Dede adlı bir Bektaşi şairine ait olan bu dizeler, kanımca kendilerinden olmayan bir başkası için söylendiğini, bu kişinin de önemli biri olduğunu sanmak sınırları arasında dar bilgiydi.

 Bunu hemen ortaya getirdim. İbrahim Bey de “Ya, ya, ya!” diyerek sözünü sürdürdü:

-Yaşlılardan dinlediğime göre Eşrefoğlu büyük bir şair olduğu gibi zamanının büyük bir bilginiymiş. Dergah kurmuş, menkıbeleri tüm Anadolu’ya yayılmış. Şam’ı, Bağdat’ı, Halep’i dolaşıp gene buraya dönmüş, burada yaşamış, adını taşıyan camisi buradadır, göreceksiniz.

İbrahim Bey sözü kendine döndürüp:

-Cumhuriyet kurulana dek bizim ailemize hep Paşalar denmiş. Cumhuriyet Döneminde babam Paşalığı reddetmiş, ondan sonra da “Bey!,, demeğe başladılar. İbrahim Bey, Beyliği de kabul etmiyor. Soruyor:

 

Eşrefoğlu Camisi

 

-Bey ne demek? Ben, kendi işimi (kendim) yapıyorum. İşçi çalıştırdığımda da hakkını veriyorum. Okuduklarıma göre Beyler, halkı kendi işlerinde kırbaç zoruyla çalıştıranlarmış. Ben bunları zaman zaman benimle konuşmaya gelen mebuslara da söylüyorum. Meramımı bir türlü anlatamıyorum. Ben atalarımla övünmüyorum, onlardan sadece gurur duyuyorum. Bu gurur beni kırbaçlıyor. Kendi incelemelerime göre elimizdeki emlâk Candarlı Halil Paşa’dan kalma değil, sonradan kazanılmış. 18 kuşaktır süren aile üç kez oğlan yetişmemesi nedeniyle kızlardan türemiş. Ben bunları her zaman anlatmam. Talebe olduğunuzu öğrendiğim için sizi bilgilendiriyorum. Okuduğunuz tarihlerin bir de bu tarafını öğrenin. 50 yaşımı geride bıraktım. Görüyorsunuz bu sıcaklarda çizmeler ayaklarımda bağlarımda dolaşıyorum. Bunun, beylikle paşalıkla bir ilgisi yok. Bu, insanın kendi soyuna, insanlığa karşı ödenmesi gereken bir borçtur. Atatürk bunu, tüm Türk halkına söyledi. Benim babamın da bana söylediği buydu. Ona da babası bunu söylemiş. Ben de çocuklarıma bunu söylüyorum. Üstelik söylemekle de kalmıyor, dinlediklerinin uygulanmasını da onlardan bekliyorum. İznik halkının, buraya gelenlere:

-Candarlı Halil Paşa’nın kabri, diye gösterdikleri yer beni, gururlandırmakla kalmıyor, uyarıyor da:

-Dikkat, bu altın zinciri sürdürmek zorundasın, bunun günahını sakın küçümseme!

İbrahim Bey konuştukça gençleşti; sesi daha gür çıktı. Tarih konusunda konuşan doç. Halil Demircioğlu’nu, Kurmay Binbaşı Nuri Teoman’ı dinler gibi olduk. Kalkınca teşekkür ettim, yalnız bizi değil tüm arkadaşlarımızı bağına davet etti. Biz de onu akşamki gösterimize davet ettik. İbrahim Bey ayaklarında çizmeler, başında Hidayet Gülen Öğretmenin giydiği Panama, kalkıp dimdik yürüyerek gitti. Yanından geçenlerin onu saygıyla selamlamaları, çok sevildiğini kanıtlıyordu.

Şaşkın şaşkın bir süre bakıştık. Arkadaşlar olayın dışında gibi durdular. Bense kendime sordum: Daha güzel bir karşılama yapamaz mıydım? Ben İbrahim Bey’e ne sordum ki? Bu konuda ne biliyordum ki onu sorayım? İznik’ e gittiğimde:

-Çandarlı Halil Paşa’nın 18. kuşaktan torunu olan İbrahim Bey’le konuştum!

Hiç değilse bilinçli bir kuşak olayı fikrim oldu. Babam, ara ara bir mühür gösterir:

-Büyük dedemin mührü, Mahmut bin Mahmut yazılı. Babasının adı Mahmut’muş. Dedemin adı da Mahmut olduğu için o mührü kullanmış. Babam zamanında aradaki bin sözü kaldırıldığından mühür geçmez olmuş. Ben de bunu bir anı olarak saklıyorum! der. Böylece ben dedelerimin 4 kuşak Mahmut adını sürdürdüklerini öğrenmiştim. Ağabeylerimden birinin adı da Mahmut. Mahmut ağabeyime, ailemizin 5. Mahmut’u olarak bakıyorum. Ancak şimdilerde babam bütün yetkilerini büyük ağabeyim Ali’ye devretmiş durumda; babamın mühürü, artık sanırım Ali bin Mahmut olacak!

Okula döndüğümüzde tüm arkadaşların toplandığını gördük. Bundan sonra söz Bölüm Başkanının. Okul küçük ama temiz, eşyaları derli toplu, Sıraları üstüste koyarak perdelik hazırlıklarımızı yaptık. Okulun Başöğretmeni, aynı zamanda ilçenin Milli Eğitim Memuru. Oldukça deneyimli, girgin bir insan. Besbelli çevresince seviliyor. Bizim sıraları dizdiğimizi görünce perde ayarlamış. Belli ki elinden iş geliyor, geldi, perdeleri kendisi taktı. Vakit yaklaştı, her şey tamam ama gene de tedirginiz. En çok da Öztekin Öğretmen tedirgin. Çok neşeli gibi görünmekle birlikte sık sık saatine bakışından içinin rahat olmadığı belli.

Duyurulan saatte gelenler olmaya başlayınca Öztekin Öğretmen neşelendi. Bir ara da söyledi:

-Bu küçük yerlerde işler bazan düzgün gitmez, bakarsın kimse gelmez! Öğretmen böyle derken İbrahim Bey’in geldiğini gördüm, koşup karşıladım. Kaymakam Beyin gelip gelmeyeceğini sordu. Geleceğini söyleyince ön sıraya oturdu. Elini siper ederek yavaşça:

- Kaymakam Bey gelmezse, buradan kalkarım! dedi. Az sonra önce Milli Eğitim Memuru sonra da Kaymakam Bey geldiler. Kaymakamın kızı, İbrahim Bey’in yanına oturdu. Okulun Başöğretmeni daha önce açıklama yapmıştı:

-İbrahim Bey’in ailesi (eşi) okuyan iki oğlunun diploma törenleri için İstanbul’a gitmişmiş.

200 kişilik olarak hazırlanan yerler hemen hemen doldu. Tanıtma sözcümüz Mehmet Yelaldı, kısa bir konuşma yaparak programı tanıttı. Gelenlere teşekkür etti. Perde aralığından İbrahim Bey’i gözetliyorum. Sanki benim için gelmiş gibi seviniyorum.

Önce, Fahri Yücel’in yönetti marşlar söylendi. Ben tam koronun ortasında akordiyonla katıldım. Bir ara İbrahim Bey’in bana baktığını gördüm, nedense sevindim. Şarkıları Mehmet Yelaldı yönetti. Türkülere ara verip Abdullah Ön Kocabey’i söyledi. Çok alkışlandı. Vaktin gecikeceğini düşünerek Zeybekleri kısa kestik. Güvende’yi dört, Dağlı’yı iki kişi oynadı. Ahmet Yol, Barkarol’la İnci Avcıları’nı söyledi. Piyesi gene Mehmet Yelaldı tanıttı.

Bizim ölçülerimize göre piyes de arızasız bitti. Beğenildiğini alkışlardan anladık. Halk çıkınca Öztekin Öğretmen ellerini birbirine bağlayarak:

-İşte bu kadar! deyip hepimizi kutladı. Sıraları gene kendimize karyola yapıp, battaniyelerimizi yaydık. Gerçekten büyük bir engeli aşmıştık. Konuşanlar, kimi kez olayı çok önemseyerek hatta abartarak sözler söyledi, kimi de sanki bir şey olmamış gibi yapılanlar küçümsenerek tekrarladı.

Öztekin Öğretmen ayrılırken, Gemlik Orhangazi arasının daha yakın olduğunu, düzgün yaya yolu olduğunu. Mekece İznik yolu gibi uzun patika yürümeyeceğimizi, sabah erken çıkmayacağımızı, ona göre rahat dinlenmemizi tembihlemişti. Bütün uyarılara karşın türlü olasılıklar üretilip geç vakitlere dek tartışmalar yapıldı. En çok da Mekece’de doğru bilgi almadan boş yere yol yüründüğü üstünde duruldu. Bu arada bir de haber yayıldı: Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un, gezilerde en an 70 km. yürünmesi koşulunu koyduğu duyuruldu. Geçen yıl Ekonomi ve Bahçe Bölümlerinin Hasanoğlan Zonguldak arası yaya gezilerinin bunun için yapıldığı anımsatıldı. Sonunda bir karara varıldı:

-İstanbul içinde durmadan gezip 70 km. yapacağımızı (!) öne sürüp kahkahalar atıldı.

Konuşmalara katılmadım ama zaman zaman da gülmekten kendimi alamadım.

Zonguldak Hasanoğlan arası, 70 km’den fazladır. Haritayı gözümün önüne getirmeye çalıştım. Ankara sınırları geçilince Kastamonu il sınırları boydan boya yürünüyor. Daha sonra Zonguldak denizin kuzey kıyısında. Kırklareli Lüleburgaz arası 40 km. Zonguldak-Ankara bunun üç katı olabilir. Öteki iller arası uzaklıkları düşünürken uyumuşum.

 

 20 Haziran 1945 Çarşamba

 

Sırtımda azıcık burukluklar duyumsadım. Yerin sertliğinden mi, yoksa hava değişikliğinden mi? Eve gittikçe Ablam:

-Sen yumuşak yataklarda yatmaya alıştın, deyip benim altıma yorgan serer. Kaç kez bunun doğru olmadığımı anlattımsa da inandıramadım. Gerçi ilk yıl Edirne/ Karaağaç Köy Öğretmen Okulunda öyle yataklarda yatmış, ben de bunu anlatmıştım ama aradan geçen zamanda bunla çoktan unutuldu. Ne var ki ablacığım onların sürdüğü inancından dönmüyor.

Uyanıp hazırlandık. Orhangazi’ye motorla geçip oradan Gemlik’e yürüyeceğiz. Yol biliniyor. Benim alışık olduğum bir uzunluk. Benim köyümle Kepirtepe Köy Enstitüsü arası. Bunu söyleyince arkadaşlar şaştı:

-O kadar yakın mıydı? Hemşerim Kadir araya girdi, onun köyü daha yakın: Kepirtepe- Hamitabat 15 km.

 

Kısa bilgi:

İznik,

Kendi adını taşıyan gölün kıyısında kurulmuş bir kent. Nüfusunun 3000 olduğu söylendi. İ. Önce 315 yılında Büyük İskender’in generallerinden Antigone tarafından onun adıyla kurulmuş; Antigone! Kurucu general öldükten sonra burasını başka bir general aldı. O da buraya kendi eşinin adını verdi; Nikaia! İ.S Romalıların eline geçen Nikaia daha sonraları Bizans’ın önemli bir kenti oldu. Hıristiyanlarca önemsenen Nikaia , bir ara Bizans’a başkentlik yaptı. Orhan Bey zamanında Osmanlılarca alındıktan sonra, yakınındaki Bursa’nın gelişmesi karşısında eski önemini koruyamadı. İznik, bitişiğindeki gölün adını taşımaktadır. Ancak gölün adının nereden geldiğini orada oturanlar bilmemektedir. Gölün alanı, 300 km2, derinliği de 60 m. olduğu söylenmektedir. Gölün suyu, tuzsuzdur, çevre derelerden gelen suların artanı gene bir başka dere yoluyla Gemlik Körfezine akmaktadır.

Not: İznik hakkında yeterli bilgi için kitap sorduğumda, Milli Eğitim Memuru, kitap olarak Ali Saim Ülgen’in “İznik’te Türk Eserleri”ni okumamızı önerdi…….

Kahvaltıyı gene çay-simit olarak yaptık. İznik-Orhangazi arası belli zamanlarda motor kalkıyormuş. Toparlanıp motora giderken, Yıldız geldi, akordiyonu istedi. Önce anlamadım:

-Onlar otobüsle gidecekler, gittiği yerde akordiyon mu çalmak istiyor! gibisine yanlış bir düşünceye kapıldım. Böyle olursa Öztekin Öğretmenin izni gerekli. Yıldız, diretince sordum:

-Akordiyonu neden istiyorsun? Yıldız, kendisinin otobüsle gittiğini, benimse yol yürüyeceğimi, durumu Öztekin Öğretmene söylediğini, Öztekin Öğretmenin:

-Çok yerinde bir düşünce! dediğini anlatı. Anlaştık, Orhangazi’ye çıkınca vereceğimi söyledim.

Motor yanaşmadan önce İznik içinde bir daha dolaşıp bir iki yerin adını tekrarladık. İznik Kalesi’ni ikinci kez görünce daha şaştım. Düzlükte kurulmuş bir kale. Bir tarafı iyice ayakta.

Motor gelince hep birlikte:

-HOŞÇA KAL İZNİK, SAĞOLUN İZNİKLİLER! deyip “Sırtların senin sağlamdır, mis kokan orman çamdır!” marşını hep bir ağızdan seslerimizi son gücümüzle çıkararak söyledik. Bu da yetmemiş olacak arkasından tekrar tekrar;

“Mis kokan çamlar, böylesi nerde var, bu dağlar, bu hava? diye sözleri değiştirerek tekrarladık. Gölü, gözümüzde büyütmüşüz, motor neredeyse kalkar kalkmaz Orhangazi’ ya yanaştı (bize öyle geldi). Motordan inince Yıldız akordiyonu aldı. Öğretmenleri uğurlayıp arkalarından biz de yola çıktık. Yol, Mekece İznik arası yola göre daha düzgün. Hiç değilse buraları öyle görünüyor. Tozlu ama geniş, dala budağa takılmıyoruz. Yolculuk iyi başladı. İkide bir uyarılar oluyor; yolu şaşırmayalım! Neyse ki solumuzda kocaman bir değişmez simgemiz var; Uludağ, tepesinde beyaz lekeyle zaman zaman iyice açılıyor. Birkaç arkadaş ayrı ayrı şarkılara başlayınca tek tek söylemeleri önerildi. Kimisi de herkesin sıra ile bir şarkı ya da türkü söylemesini istedi. Bir süre sonra derince bir çukurluğa indik. Uludağ görünmez olunca; “Yolu şaşırdık!,, diyenler oldu. Takılmalar gülüşler arasında yokuşu çıktık. Uludağ daha görkemli solumuzda. Birisi nasılsa Uludağ’ın eski adını söyledi:

-Keşiş Dağı!

Keşiş meşiş derken Şevki Aydın, Namdar Rahmi Karatay’ın:

 Keşiş’in eteğinde yaşadım keşiş gibi,

 Bir lokma bir hırka “Ya hu,, diyen derviş gibi!

-Benden bu kadar, ötesini şairler söylesin! deyip çekildi. Şair olarak Talip Apaydın’ı öne sürdüler. Talip, belleğinin zayıf olduğunu, üstelik şiir okumayı beceremediğini söyleyip, sustu. Karşılıklı yardımlarla şiirin ilk beş mısralık bölümü tamamlandı.

 “Arasıra destanlar yazarım bir işmiş gibi
 Bu dünyaya sadece seyriçin gelmiş gibi
 Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi….

Ha gayret ma gayret derken Ahmet Yol:

“Bu hayat kumarında bize ancak pas düştü! deyince, pas, pokerde olur! uyarısı yapıldı. Bu kez:

 Bu hayat pokerinde bize ancak pas düştü,
 Elime per gelmedi ellere flas düştü
 Şimdi artık mahvolan ömrüm için yas düştü
 Yoksulluk, kimsesizlik çoktü karakış gibi
 Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi…

Namdar Rahmi’nin adı geçince başka tekerlemeleri de anımsandı:

Geçti Bor’un pazarı sür eşeğin Niğde’ye. Orhan Doğan biliyormuş, baştan sona okudu:

“Selvi gibi ümitler döndü birer iğdeye
 Geçti Bor’un pazarı sür eşeğin Niğde’ye……..
 

Orhan’dan sonra bir başkası,

“Komşunun tavuğu kaz karısı kız görünür!,, dizili olanı istendi ama kimse anımsayamadı. Abdullah Erçetin de:

-Sen bir garip Çingene’sin nene gerek telli zurna! mısraını okudu. Arkasını getirmek için birkaç kez tekrarladı ama sürdüremedi. Yol iyice yokuşa dayanmıştı. Durup yokuşa bakınca, “bir süre dinlenelim” diyenler oldu. Bir yandan da gözler Uludağ’da. Gerçekten de tepede kar var. Biz de Uludağ’a tırmanacağız, iki gün içinde o karlar erir mi? Dinlenik olarak tırmandığımız yokuşun doruğuna çıkınca denizi gördük. Tıpkı İznik gölünü gördüğümüz gibi, masmavi. Yokuşu indikçe Gemlik ayaklarımız altına gelir gibi oldu. Denize yönelmiş bir dere çukurunca gidiyoruz. Yolumuz bağlar üstüne indi. Bağları görünce oldukça şaştım. Üzüm kütükleri bizdekilere benzemiyor. Kökler bir metre yükseğe kaldırılmış. Salkımlar yere sütlü inek memeleri gibi sarkmış. Bizim kahvenin önündeki asma salkımları da sarkar ama onlar en az iki metre yüksektedir. İmrenerek bağlara baktım. Arkadaşlar denize bakıyor. Ahmet Yol dayanamadı:

-Deniz Ne kadar hoş! diye başlayan Türkçeye çevrilmiş bir şarkıyı söyledi: “Deniz ne kadar güzel, hoş, haydi koş dalgalara koş!”

Şarkıya uyup koşarca deniz kıyısına indiğimizde kendimizi Gemlik içinde bulduk. Öztekin Öğretmen bekliyormuş, bizi hemen yakındaki okula götürüp eşyalarımızı bıraktıktan sonra lokantalara dağıttı. Beni de uyardı :

-Buranın Kaymakamı İznik’tekinden farklı diyorlar, biraz daha dikkatli ol, geldiğimizi duyur, yeter!

Yemekten sonra Abdullah Erçetin’le birlikte Kaymakamlık binasına gittik. Gösterişli bir bina. Bizim Lüleburgaz Kaymakamlığı gibi kıytırık değil. Halkevi yanından geçtik. Halkevi binası da güzel. Kaymakam ikinci katta oturuyormuş. Abdullah alt katta kaldı. Kapı önünde duran bir görevliye sordum, Kaymakamın odasını gösterdi. Aydınlık bir oda. Kapı sonuna dek açık, Masasında oturan Kaymakamı gördüm. Sanırım o da beni gördü. Kapısına vurdum, duymuş olacak ki baktı, girmek üzereyken başını yan tarafa çevirdi. O başını çevirince duraksadım. Bir süre döndüğü tarafa baktı. Bekledim. Az sonra başını bana çevirdi. O başını çevirince kapıya biraz hızlıca gene vurdum. Elinin parmaklarını açarak bana “Gel” mi dedi, tam anlamadım ama gel dediğini düşünerek girdim. Selam verdim, kim olduğumu, grupla geldiğimizi anlattım. Kaymakam bana:

-Demin kapıya vuran sen mi idin? diye sordu. Ben olduğumu, niçin geldiğimi bir kez daha tekrarladım. Elini kaldırıp, işaret parmağıyla yandaki odayı gösterdi. Teşekkür edip çıktım. Yandaki odada daha genç biri vardı. Durumu ona anlattım. Genç, bilgileri olduğunu Memduh Bey’in bizimle ilgileneceğini anlattı. Teşekkür edip çıktığımda Kaymakam kapıda duruyordu, yanına gelmemi işaret etti. Gidince yerine dönerek beni de içeri çağırdı. Masasının önüne dek gittim. Tekrar kim olduğumu sordu. Kendimi bir daha tanıttım, görevimi tekrarladım. Elini uzatıp elimi tuttu, adını soyadını söyledi: O. E. Gemlik İlçe Kaymakamı. Sigara içip içmediğimi, arkasından da içki kullanıp kullanmadığımı sordu. Öğrenci olduğumu söyledim. İçkinin zararlarından söz etti, özellikle sıcaklarda içince kendini rahatsız ettiğini anlattı. Gittiğim zamankinden çok farklı bir insandan ayrılmışçasına üzülerek merdivenlerden indim. Abdullah Erçetin sıkılmış, “Çok beklettin!,, deyince hemen bir yalan kıvırdım:

-Kaymakam, Lüleburgaz kaymakamının iyi arkadaşıymış, onu sordu, Lüleburgaz’a gideceğimi söyleyince beni oturttu, uzun uzun arkadaşından söz etti! dedim. Abdullah inandı ancak ben söylediklerime kesinlikle inanmadım: öyleyse niçin böyle bir savunma yaptım?

Yolda bir süre düşündüm. Ben içki içen insanlar biliyorum, Vahit Lütfi Salcı Dede, Abbas Amcam çok içki içer. Anlattıklarına göre Abbas Amcamın babası Mehmet Amcam da çok içermiş. Ancak onların içkileri kendilerine bir zarar vermemekteymiş. Özellikle Mehmet Amcam köyde çok saygınlığı olan bir kimseymiş. Öyle ki, öldüğünde kendini çok sayan köy halkı onun kabrini köyün genel mezarlığına değil köyün hemen dışında bir tepeciğin üstüne kondurmuş. Şimdilerde de ara ara mumlar yakarak anıyorlar. Bunların etkisinden mi bilmem Kaymakama birden yakınlık duydum. Bu, bir acıma tepkisi de olabilir. Güzel bir ilçenin kaymakamı, hem de Ramazan gününde içkili!

Bunu bir süre kimseye anlatmayacağım!

Abdullah ile konuşa konuşa arkadaşların yanına gittik. Araştıranlar var, sinemaya gidecekler hazırlanmış. Film, Türkçe sözlü Arapça şarkılı Mihrace’nin Gözdesi. Gitmeyeceğimi söyledim. Abdullah kararsız. Halkevi Bahçesi’ne uğradım. Salona girip çıkanlar oluyor. Salona göz atmak için girdim, köşede piyano gözüme çarptı, gidip açtım. Bir görevli, “Yasak!,, dedi. “Neden yasak?” diye sordum, “Sesleri bozulurmuş!,, dedi. Seslerinin bozuk olup olmadığını öğrenmek istediğimi söyleyip piyanoyu açtım. Piyanonun akordu oldukça iyi. Oturup çalmaya başladım. Ben çaldıkça gelenler oldu. Çoğu öğrenci ya da o yaşlarda gençler. Piyano çalarken neredeyse dizime vuracaktım. Tüm Halkevleri’nde piyano olduğunu duymuştum. İznik Halkodası’nda neden olmasın? Halk Odaları da Halkevi değil mi? Soruşturmadığım için kendime kızdım:

-Düşüncesizlik bu işte! Bir gün bir gündür, bunu kaçırmamalıydım!

Yarın günümün yarısını piyanoya ayıracağım. Bahçeye çıkınca iskeledeki kalabalığa katıldık. Gemlik vapuru İstanbul’a gidiyor. Yolcular neredeyse Ankara Garındaki İstanbul yolcuları, temiz giyimli insanlar. Az sonra İstanbul’dan da bir vapur gelecekmiş. Arkadaşlardan bekleyenler oldu, ben de onlarla kaldım. Vapur çabuk geldi. Tıpkı gidenler gibi gelenler de temiz giyimli insanlar; baylı bayanlı, neşeli neşeli konuşarak gelip yanımızdan geçtiler. Gemlik İstanbul’a yakın diyorlar ama bir türlü kavrayamadım, neresi, nasıl yakın? Ellerinde sigaralar konuşa konuşa giden iki genci gördüm. Sanırım onlar da vapurdan indiler, onlara sordum:

-Vapur, İstanbul’dan kaç saatte geliyor?

Gençler, önce bakıştılar, birisi önce sigarasının külünü parmağı ile yere düşürdükten sonra saatine baktı:

-Bugün biraz gecikmeli geldi, bazen böyle oluyor. Öteki de hemen yakındı:

-Buraya hep eski vapurları tahsis ediyorlar. En durgun günler de bile 2-2,5 saatte geliyorlar! dedi. Teşekkür ettim. Beni bekleyen arkadaşlara yetişince söyledim:

-İstanbul buraya 2 saat uzaklıkta! Olamaz! diyenler oldu. Kilometre, deniz mili konusu ortaya getirildi. Denizler için km. geçerli değilmiş. Güldüm; benim amacım, insanlar vapura binince kaç saat sonra İstanbul’da oluyorlar, bunu öğrenmekti, öğrendim.

Yatınca bir süre Gemlik’i düşündüm; daha önce bu adı duymuş muydum? Gemlik ne demek? Belleğimde böyle bir ad yok. Gem var, yemlik var ama gemlik yok. Ancak atların gemlerinin takıldığı köşeye biz gemlik, deriz. Bir de gem için ayrılmış kayışlara böyle deriz. Buraya neden Gemlik demişler?

 

21 Haziran 1945 Perşembe

 

Akşam uyumak üzereyken kendi kendime sorduğum soruları arkadaşlar birbirlerine sordular:

-Buraya neden Gemlik demişler? Dikkatle izledim, kimse doğru dürüst bir yanıt vermedi. Herkes bir yakıştırma yaptı:

-Gemlik değil eski adı Yemlik’miş. Güldük ama, gene de gerçek adın anlamını bulmayı düşledik.

Gemlik, İznik’e göre hem kalabalık hem de çarşısı farklı. Gemiden çıkan insanlar, burada ortalıkta da dolaşıyor. Bağlar dikkatimi çekmişti, burada çok zeytin yetişiyormuş. Balıkçılar var. Arkadaşlar balık yemeyi konuşuyor. İlginçtir ben balık yemiyorum. Yemediğim gibi yenmesi sözünden de hoşlanmıyorum. Oysa küçüklüğümde balığı çok severdim. Köydeyken bir gün köye bir balıkçı gelmişti. Koca koca parçalı palamut balıkları satıyordu. Onlardan yedim, tüm vücudum şişti. Günlerce kaşınmıştım. Sonra geçti ama ben de balık yemekten geçtim. Balık dendikçe kaşınasım geliyor.

Kahvaltıdan sonra okulun bahçesinde toplandık. Öztekin Öğretmen sordu:

-Gemlik’i nasıl buldunuz? Muttalip Çardak hepimize tercüman oldu:

-Gemlik güzel ama biz Gemlik’in kökenini aradık, bir türlü bulamadık. Öğretmen güldü. Muttalip’e:

-Ne yapacaksın kökenini, kökeni öteki kentler gibi Bizans’a dayanmaktadır. Onlar buraya bizden önce gelmiş, izleri kalmış, biz de onların izlerini silmeye çalışıyoruz. Gemlik, İznik gibi çok eski bir yerleşim yeri değil, Marmara denizinin kuytu koylarından biri. Yelkenli gemiler büyük fırtınalara tutulunca kapağı buraya atıyormuş. Burada sürekli bir yelkenli barınağı oluşmuş. Gemilerin burada bulunması nedeniyle buraya gemilik adı verilmiş. Gemilik sözü sonra sonra Gemlik olmuş. Halkımız, merhabayı nasıl marabaya, anneyi anaya çevirmişse bunu da öyle yapmış. Öztekin Öğretmen bunu söyledikten sonra gülerek:

-Benim söylediğimi bilimsel bir tanım sanmayın, bu benim özel incelemem. Ben bunu, sizi zahmetten kurtarmak için söyledim. Farklı söyleyen olursa siz gene dinleyin!

Topluca Halkevine gittik. Halkevi kapalıydı. Öztekin Öğretmen biraz sinirlendi:

-Halk, sabahın karanlığında kalkıp işine koyulur. Halkın evi ise öğlede açılıyor. Bu bir tezattır. Bunu bana kim anlatacak, kim ne söyleyecek? diye sordu. Söz Köy Enstitülerine kaydı. Biz konuşurken bir genç geldi, Halkevi görevlisiymiş:

-Ben de sizi bekliyordum! deyince Öztekin Öğretmen kendini tutamadı:

-Biz olmasaydık açmayacak mıydın? diye sordu. Genç bir ad söyleyerek:

-Başkanımız, Ramazan nedeniyle, açılmamasını istiyor. Öztekin Öğretmen bu kez de:

-Bak sen şu işe, insanlar oruç tutmazken sizim Halkevi mi oruca başladı? diye sordu. Öztekin Öğretmen o kişiyi tanıyormuş, başını kaldırıp bir yöne çevirdikten sonra:

-O, kendi dükkanını saat yedide açıyor ama! dedi.

Halkevi salonuna girdik. Salon da binanın tümü gibi İznik binasından çok farklı, daha aydınlık. Öğretmen piyanoyu gördüğünden mi yoksa eskiden bildiğinden mi bana dönerek:

-İbrahim, kulağımızın pası silinsin, bak bakalım sesi çıkıyor mu? dedi.

Ben de bunu bekliyordum, piyanoyu açtım, tuşları yeni denemiş gibisine yokladım, giderek aklıma gelenleri çaldım. Kalktığımda arkadaşların gittiğini gördüm. Görevli olan genç bana yakınlık gösterdi, salonun bugün açık kalacağını söyledi. Arkadaşlar, motor gezisi yapmak istemişler. İskelede onlara katıldım. Hava sıcak gibi ama deniz serinliği insanı rahatlatıyor.

Motorla kuzey tarafına çıkınca Gemlik’in haritadaki yerini görür gibi oldum. Biz güneyde olduğumuz için Marmara Denizinden uzaktayız. Kuzeye çıkınca Uludağ da yardımcı olduğundan yönleri daha rahat seçtim. Gemlik’in kara tarafı tümüyle yüksek, deniz tıpkı İznik Gölü gibi dağlar arasına sıkışmış.

İskeleye döndüğümüzde benim gibi düşünenler çıktı:

-Ben Gemlik’i Yalova sırasında sanıyordum. Ya da ben Gemlik’i İzmit körfezi kıyısında sanıyordum sözleri edildi. Oysa haritalarda Yalova ile Gemlik arasında kocaman bir yarımada var.

Arkadaşların çoğu denize girmek için fırsat bekliyor. Öğle yemeğinden sonra Öztekin Öğretmen iki saat zaman tanıdı. Tok karın falan demeden denize gidenler oldu. Ben de Halkevi salonunu boyladım. Akşamki görevli gülerek karşıladı:

-Yemeğe gideceğim, içeriye kimseyi alma! dedi. Kapıyı kapatıp piyanoya oturdum. Hem çalıyorum hem de Bursa’da piyano bulup bulmayacağımı düşünüyorum. Vakit çabuk geçti.

Öğretmen gelince hazırlanan plan uygulanmaya kondu, salon düzeni, perdelerin kontrolü, Koronun duruşu, ses kontrolleri. Ses kontrolleri çok zaman alıyor. Piyeste rolü olanların sesleri salonun uçlarına nasıl gidiyor, Öztekin Öğretmen birer birer denetliyor.

Aklımdan geçirmiştim ama programın uzayacağını düşünerek olasılık tanımamıştım. Öztekin Öğretmen birden.

-İbrahim’e de programda yer verelim! dedi. Ancak, piyanoyu sahneye çıkarmanın sorun yaratacağı anlaşılınca öneri uygulanmaya konmadı. Piyano sahneye çıkınca yer değiştirme sorunu olacak. Üstelik sahnenin altı ahşap, oynamalar var. Öğretmen benim üzüleceğimi mi düşündü ne:

-Merak etme, Bursa’da bunu başaracağız! dedi. Anladım ki Bursa’da piyano var, bunun sevinci bana yetti.

İznik’te İbrahim Bey’in gösterimize gelmesini kendime sorun etmiştim, burada da Kaymakamı aklıma taktım:

-Acaba gelecek mi?

Salonu hazırlayınca akşam yemeklerini erkenden yedik. Birbirimize başarılar dileyerek Halkevi’ne döndük. Buranın Halkevi Bahçesi, bizim Lüleburgaz’dakini andırıyor. Lüleburgaz kadar kalabalık değil ama sanki daha temiz giyimli insanlar var. Kimi arkadaşlara göre, deniz ürünleri gibi kara ürünlerinin de bol olması halkının varsıl ediyor. Varsıl insanlar giyim kuşamına özen gösterir.

 

 

 Gemlik’ten bir köşe

 

Aramızda konuşurken alıştık malıştık diyoruz ama insanlar gelmeye başlayınca gene de kaygılanmaya başladık:

-Ya perde düşerse, ya, rol sahiplerini biri rolünü unutursa? Hem böyle diyoruz hem de:

-Bunlar olağandır, unutursa aklına gelen yerden başlar! Buranın sahnesi daha büyük, perdelerin arkasında rahat dolaşıyoruz.

Yan aralıktan kimseye çaktırmadan Kaymakamı bekliyorum. Yüzünü unutmam olası değil. Milli Eğitim Memuru Memduh Bey’i de gözetliyorum. Kaymakam gelirse o kaymakamı yalnız bırakmaz. Yanılmamışım, ayakta duran Memduh Bey eğilerek Kaymakamı selâmladı. Kaymakam eşiyle geldi, en öndeki sıraya oturdu. Tıpkı makamındaki gibiydi. Az sonra da Memduh Bey eşiyle geldi. Eşler yan yana oturdular. Oturur oturmaz da konuşmaya başladılar. Benim gözetmem de burada son buldu. Çünkü koro yerini aldı. Akordiyonu takınıp yerime geçtim. Mehmet Yelaldı, çenesini ileri geri oynatıp hazırlandı. Perdeyi aralayıp çıktı. Mehmet Yelaldı söze “Gemlik!” diye başlayınca bir alkış koptu. Durdu, alkışlar bitince gene Gemlik deyip kısa tanıtımını yaptı. Gene alkışlandı.

İznik’teki program olduğu gibi tekrarlandı: Gençlik Marşı, Ankara Marşı, İleri Marş, Ziraat Marşı, Öğretmenlik Marşı…Tam ortada durdum, ses verdim, birlikte çaldım. Perde kapanınca Fahri Yücel’in yerini Şevki Aydın aldı: Köy Yolu, Avcılar, Barkarol, Brahms Ninni, Müzik için…

Şevkinin yerine Abdullah Ön geçti. Yenice Yolları, Sarı Kız, Süpürgesi Yoncadan, Menekşeler, Giresun Kayıkları… Abdullah Ön bir açıklama yaptı:

-Gördüğünüz gibi arkadaşlarım söyledi, ben onlara katılamadım, hızımı alamamış olacağım bir türkü de ben söylemek istiyorum! deyip türküsüne başladı:

-Koca beyem çok diyarlar gezmişem! deyince bir alkış koptu. Nice nice alayları bozmuşam! deyince “Yaşa!” sesleri yükseldi. Türkü bitince Abdullah Ön çok alkışlandı. Salonda büyük bir sessizlik oldu, sanki insanlar kalkıp gitmişti, Perdenin duvar aralığında baktım, herkes yerinde oturuyordu. Piyes tanıtımı için perde aralanınca Kaymakamın yüzünü gördüm, o gergin yüz düpedüz güleç güleçti. Çok sevindim.

Piyesi izlemedim ama onun da iyi gittiğini bilir gibiydim. İzleyiciler dağılınca Öztekin Öğretmen çok candan teşekkür etti. Gülerek:

-Beni hemşerilerim önünde onurlandırdınız, Sağ olun, var olun! dedi. Gerçekten herkesin yüzü gülüyordu. Okula dönerken kimi kusurlar öne sürüldü ise de:

-O kadar kusur, Kadı kızında da olur! deyip güldük.

Birçok arkadaş aralarında konuşmadan, Gemlik’i önemsemişler. Öztekin Öğretmenin oralı sayılması nedeniyle onun bu konuda daha titizleneceğini varsaymışlar. Bana göre öyle bir durum sezdirmedi. Kimseye demedim ama salt kaymakam için farklı bir tavır takınmıştı, sanırım onda da haklıymış. Kaymakamın kendisine özgü tavırlarını o da duymuştur.

Yatınca gezimizin iyi sürdüğüne ben de sevindim. Daha üçüncü ya da dördüncü günü ama başlar iyi giderse deneyim kazanacağımız için öteki günler de iyi geçecektir. Gerçi Almanlar:

-Ende gut, alles gut! “Sonu iyi biten işin başı da iyi sayılır! diye tersini söylemişler ama, sanırım onların demek istediği başka bir durumdur. Sonu iyi biten işin başı iyi sayılır mı? Kurtuluş Savaşımız bir son sayılır, iyi oldu ama, başı iyi denir mi? Koskoca bir imparatorluk parçalanıp yok olmuş. Sovyetler de bu savaşı kazandı ama milyonlarca insan, milyarlarca mal- mülk gitti.

Yüksek sesle konuşmalar arasında bunları düşünerek uyudum.

 

22 Haziran. 1945 Cuma

 

Yola çıkmadan bir deniz faslı yapmak isteyenler var. Ben de bu tür heveslere katılmıyorum. Ya da bende bu tür istekler yok. Bu bir eksiklik sayılır mı? Birileri tutturdu:

-Balık yiyelim, bir daha böyle bol balık bulamayız. Şimdiye dek nasıl durmuşlar bilmem!

Bursa’ya otobüsle gideceğiz. Otobüs bizi önce Sungipek fabrikasına götürecek. Ne demek Sungipek fabrikası? Suni İpek yapılan yer. Bursa yakın ama İpek Fabrikasında oyalanacağımızı düşünerek erken çıkmaya karar verdik. Söz konusu fabrika tam da Bursa yolu üstündeymiş.

Gemlik’e yokuş aşağı inerek gelmiştik. Ayrılırken yokuş yukarı çıkıyoruz. Gemlik gittikçe küçülüyor. Yokuşun ortalarında üstlerinde iri ağaçlar taşıyan kamyonlarla karşılaştık. Her gördüğümüze ilgi duyuyoruz. Kereste kamyonlarını gösterip soranlar oldu. Ne var yani, İpek fabrikası olur da kereste fabrikası olmaz mı? Şakalar başladı:

-Yolunuz nereye bayım? İpek fabrikasına! Sizin ki nereye? Kereste fabrikasına!

İpekti, keresteydi derken gireceğimiz fabrika önünde durduk. Bir de gördük ki o kereste kamyonları bizim girdiğimiz yere giriyor. “Bizi de kereste sanacaklar!” şakaları içinde kapıdan girdik. Daha önce telefon edildiği için bizi yetkili bir kişi karşıladı. Yol tarafından tümü görünmediği için Fabrikayı küçümsemiştik. Meğer arkaları varmış, kamyonlar rahat girip çıkıyor. Konuşmalar başlayınca bizim şakalar uçtu. İpekler o kerestelerden yapılıyormuş. Daha önce Alpullu Şeker fabrikasında pancarların nasıl şeker olduğunu izlediğim için buradaki durumu çabuk kavradım. Keresteler, önce yongaya dönüştürülüp pancar küspesi durumuna getiriliyor. Daha sonra sıvılaştırılıp soğutuluyor. Üstelik burada pancar fabrikasında olduğu gibi bölümler kapalı değil her değişim görülüyor, değişimlerden örnek de alınabiliyor. Sıvı örneği alamadık ama katı örneklerden seçimler yaptık. Yonga, lifler, tel ipek örnekleri aldık.

Fabrikadan çıkınca hepimizde bir değişim seziliyordu. Daha doğrusu şaşırmıştık. Babam, zaman zaman insanların yeni yeni buluşlar yapabileceğini söylerdi ancak, ipek yapamaz, bal yapamaz, sütün kıvamını tutturamaz! der. Bu örnekleri götürüp gösterdiğimde ne diyecek, merak ediyorum!

Kereste, ipek derken Bursa’ya girdik. İznik’ten sonra bize kılavuzluk eden Uludağ, Bursa’ya girerken neredeyse kayboldu. Otobüsümüz lise önünde durdu. Lise bahçesine girince bizi bir öğretmen karşıladı. Lise müdürü adına bize “Hoşgeldiniz!” dedi. Gölgelik gibi bir yer var, arkadaşlar oraya gitti. Ben akordiyon elimde, öylece durunca öğretmen, beni kalınacak yere götürdü. Beden Eğitimi Öğretmeni olduğunu söyledi, arkasına da adını ekledi; Reşat Esmer! Yüzüne dikkatli baktım, gerçekten esmer. Gülümseyince o da gülümsedi:

-Rengim soyadıma uygun değil mi? diye sordu. Bir şey demedim ama öğretmene birden yakınlık duydum. Sanırım benim yaşıma yakındı. Asım Öğretmeni anımsattı. Önce lokantaları sordum, yakınlarda çok lokanta olduğunu söyledi.

 

 

 Bursa Erkek Lisesi 1945

 

Ramazan durumunu sordum, genel yerlerde sorun değilmiş:

-Bursa büyük kent, çok gelen oluyor, halk bunu alıştı! dedi.

Halkevi de yakınmış. Konuşa konuşa Öztekin Öğretmenin yanına gittik. Reşat Esmer Öğretmen tekrar, bize yardım için görevlendirildiğini anlattı. Arkadaşlar hemen Uludağ’ı sordular, Reşat Öğretmen “Uludağ’a tam çıkılacak mevsim!” dedi. Kendisinin Uludağ’a çıkıp çıkmadığı soruldu. O da:

-Ben sporcuyum, fırsat buldukça çıkıyorum. Uludağ’a iki çıkış vardır, birinci belli bir noktada durup dinlenilir, ikinci ise tam doruktur. Oraya ancak iki kez çıktım. Oraya yalnız çıkmak tehlikeli, ancak arkadaş olursa çıkılır.

Arkadaşlar, bir ağızdan:

-Biz çıkarız! dediler. Reşat Esmer öğretmen gülümseyerek:

-Göreceğiz bakalım! dedi. Reşat Öğretmenle birlikte yemek yerlerini saptadık. Yemek işi burada kolaylaştı. Salonlar büyük, her türlü yemek var. Hangisi seçilse bize yetecek kadar çıkar.

Yemekten sonra topluca dolaşacağız. Öztekin Öğretmen gezilecek yerlerin listesini yapmış: Ekleyeceğiniz var mı? diye bize sordu. Bizim de ortak bir listemiz vardı, arkadaşlar karşılaştırdılar; hemen hemen aynıydı. Ulu Cami, Yeşil Türbe, Nilüfer Çayı, Koza (İpek) Han, Halkevi, Öğretmen Okulu, Çekirge, Uludağ, Yıldırım Camisi, Hüdavendigâr Camisi, Nilüfer Hatun başta olmak üzere öteki Osman, Orhan, Hüdavendigâr, Yıldırım Bayezit türbeleri… Bursa adı için Öğretmen Reşat Esmer:

-İ.Ö. 2. yüzyılda bu bölgede yaşayan Bitinyalılar tarafından kurulmuş, ad olarak da o zamanki Bitinya kralı olan Prusias’ın adı verilmiştir. Prusias sözü söylene söylene Bursa’ya dönüşmüştür. Bursa Osmanlılar Orhan Bey zamanında alınmış, devletin merkezi yapılmıştır. Orhan Bey’den sonra Murat Hüdavendigâr, Yıldırım Beyazıt, Çelebi Mehmet zamanında devletin yönetim merkezi olan Bursa, 2. Murat zamanında Edirne’nin yönetim merkezi olmasıyla gene sıradan bir kent durumuna dönüşmüştür. Ancak Osmanlı Padişahları zaman zaman Bursa’ya gelmiş, onarımlar yapılmasına yardım etmişlerdir. Kent konumu olarak verimli bir yerde bulunan Bursa, tarih boyunca önemli sayılmış, Osmanlı İmparatorluğunun gözde kentlerinden biri olma onurunu taşımıştır. Kurtuluş Savaşı öncesinde Yunanlılarca işgal edilen Bursa büyük zararlar görmüştür. Ancak Kurtuluş Savaşı, Bursa’nın kaderini değiştirmiş, savaştan sonra tüm ülke gibi onun da yüzü gülmüştür. O nedenle, bugünkü Bursa’ya Cumhuriyet Döneminin Bursa’sı demek yanlış olmaz!

Öztekin Öğretmen, Reşat Esmer Öğretmene teşekkür ettikten sonra, bize dönerek:

-Bakın, arkadaşımız, çalıştığı yerin seceresini biliyor. Bu bilinç herkeste olmaz!

Öztekin Öğretmen, eşiyle birlikte kızları da alıp gitti. Kısa bir dinlenmeden sonra çarşıya çıktık, Halkevini gördük. Halkevi koskoca bir bina. Salonu büyük, sahnesi düpedüz tiyatro sahnesi. Reşat Esmer Öğretmen sık sık İstanbul’dan tiyatrolar geldiğini söyledi. Birileri Kız Öğretmen okulunu sordu, yakındaymış, uğradık. Öztekin Öğretmenle karşılaştık. Meğer Öztekin Öğretmenler Kız öğretmen okulunda kalacakmış. Öztekin Öğretmen:

-Bismillah! deyip gezmeye başlayalım mı? diye sordu. Eksiktik ama, başladık. İlk uğrak Koza Han oldu. Koza Han ipek böceği yetiştirenlerin toplandığı yermiş. Geniş bir bina, gerçekten han gibi ama, bizim somyalara benzeyen raflar var. Onlara dut yaprağı konuyormuş. İpek böcekleri o dut yapraklarını yiyerek ipek yapıyormuş. Oradan biri bunu anlattı. Daha doğrusu bizim gezeceğimiz bir yer değil, bilgi alacağımız bir yermiş. Ulu Camiye gittik. Ulu Cami, büyük müyük deniyor ama Edirne camileri kadar görkemli değil. Edirne’deki Eski caminin bir benzeri. Belki ondan biraz büyük. Ne minareleri Üç şerefeli ile boy ölçüşür, ne de görünüşü Selimiye ile.

İki görevli bizi karşıladı ikiye bölündük. Yapılışını, onarımlarını ayrı ayrı anlattılar. İstemeyerek ikisinin de ses yankılarını dinledim, yaptıranları ayrı ayrı anlattılar. Biri Yıldırım Beyazıt’ı, öteki ise Yıldırım Beyazıt adına oğlunun yaptırdığını söyledi. Oğlu ama hangi oğlu? Çelebi Mehmet mi, Süleyman mı yoksa Mustafa mı? Başkası da var. Bir süre de çarşıda dolaştık. Öztekin Öğretmen ayrılınca biz de dağıldık. Ben önce Liseye uğradım. Lisede de piyano varmış. Ancak tatil olduğu için piyanonun bulunduğu oda kilitliymiş. Müzik öğretmeni çok titizmiş. Kendisi de aslen Bursalı imiş. Şansıma küstüm, Halkevine gittim. Halkevinde de piyano var. Ancak Halkevinde çalışmalar var.

Salon bakıcısına sordum, piyanoda çalmak çalışmak serbestmiş ama bu akşam, (Cuma akşamı) yarın akşamki düğün hazırlığı için kapalıymış. Hemen hemen her cumartesi salon doluymuş. Pazar günleri genellikle boş oluyormuş, Pazar günü gelebilirmişim. Üzüldüm. Halkevi bahçesine çıktım. Arkadaşlar vardı onlara katıldım. Onlar son sınıfta, daha doğrusu onlar okulu bitirdi, henüz kendilerine duyurulmadı ama belki bir yerlere atandılar bile. Bizimle geziye katıldıklarından biz onları öğrenci sayıyoruz. Şevki Aydın:

-Sizin Lüleburgaz’ı beğenmemiştim ama şimdi verseler Kepirtep’ye koşarak giderim! Şevki Aydın ilk stajını Kepirtepe’de yapmıştı. Köy Enstitüleri konuşuldu. Kızılçullu, Hasanoğlan, Arifiye dışındakiler hep kentlerden uzaklarda. Sıra ile saydılar:

-Pazarören Kayseriye 70 km. Haruniye Seyhan’a 150 km. Savaştepe, Balıkesir’e 50 km. Ladik Samsun’a 80 km. Cilavuz Kars’a 60 km. Beşikdüzü Trabzon’a 50 km. Çifteler Eskişehir 60 km. Akçadağ Malatya’ya 80 km. Gölköy Kastamonu’ya 50 km.

Biz konuşken gelenler oldu, ne konuştuğumuz soruldu. Gelenler daha çok bizim sınıftan olduğu için ben, Köy Enstitüleri’nin kentlere uzaklığını dedim. Azmi Erdoğan Çifteler Eskişehir arasını sordu. Ben de Çifteler değil de Mahmudiye arasını söyledim.Arkadaş birden “Yalan!” diye bağırdı. Ben de düzeltme yaptım:

-Yalan değil, belki yanlış! Araya girenler oldu. Konu değişti. Gidilen yerlerin adları anıldı. Kız Öğretmen Okulu adı geçince gene Azmi Erdoğan bu kez de Emin Soysal’ı görüp görmediğimizi sordu. Gene ben:

-Gördük, Öztekin Öğretmenle konuşuyordu! dedim.Azmi Erdoğan:

-Yalan! diye bağırdı. Buna karşılık vermedim.Ancak Bursa’da eserleri olan ilk dönem Osmanlı hükümdarlarına Azmi Erdoğan padişah deyince, bu kez de ben:

-Yalan! dedim. Bursa döneminde padişah adı yoktu. O zaman Osmanlı hükümdarlarına Bey deniyordu. O nedenle buradaki eserler hep Bey’lerin eserleridir. Anılırken hükümdarların sırası karıştırıldı, Osman, Orhan, Murat Hüdavendigar, Yıldırım Beyazıt, Çelebi Sultan Mehmet, 2.Murat, olarak sıralayınca Azmi duramadı,Yıdırım Beyazıt’ın öteki oğullarını karıştırdı. Ben de:

-Onlar Osmanlı hükümdarı olamadı, tarihte onların sürecine Fetret, yani kargaşa dönemi derler. O dönemi kapatan Çelebi Mehmet tek başına Bey olmuş, o nedenle de hükümdarlık zincirinde yerini almıştır! dedim. Alkışlayanlar oldu.

Ancak, gezide ilk fiti Azmi Erdoğan atmıştı. Bursa Kız Öğretmen Okulu Hasanoğlan’da sık sık anılıyordu. Kızılçullu Kurucu Müdürü orada öğretmen olduğu için Azmi Erdoğan onu ima etmişti. Kalkınca dağılan gruplar kendi aralarında bu konuya sanırım değindiler. Biz, Kepirtepeli olarak dört kişiyiz, bu tartışmanın dışındayız ama Azmi Erdoğan’ı da hoş görmedik.

Akşam yemeğinden sonra gene gruplaşmalar oldu. Öztekin Öğretmenin koyduğu sınır aşılmamak üzere yemekten sonra dağıldık. Sınır saat 23:00’te okulda olmak.

Biz Kepirteli dört arkadaş (Doğan Güney, Abdullah Erçetin, Kadir Pekgöz) Halkevi bahçesinde oturduk. Bir ara Reşat Esmer Öğretmen yanımıza geldi.Bursa halkının eğlencelere düşkünlüğünü anlattı. Çekirge Kaplıcalarına gelen yabancıların da Bursa’ya yararı dokunduğunu, çoğunlukla varsılların geldiğini, çok para bıraktıklarını anlattı. Bursa dokumalarının, örme işlerinin beğenildiğinden söz etti. Kepirtepe’ye taşınmadan önce Lüleurgaz’da kaldığımız yaz, geceleri yakın olan Halkevi bahçesine çıkıp oturuyorduk. O günleri anımsadık. İzin saatimiz yaklaşınca Liseye döndük. Gelenlerin çoğu, her zamanki özlemlerinin bir ölçüde giderdiklerini anlattılar. Ne demek istedikleri kıkırdaşmalarından anlaşılıyordu (!)

Yorgunluktan ya da oldukça rahat geçen günden olacak yatar yatmaz uyudum.

 

23 Haziran 1945 Cumartesi

 

Uyanır uyanmaz dışarı çıktım. Lise, oldukça büyük bir bina. Başka binalardan uzakta olduğundan olacak gürültüsüz, sakin. Lise, Erkek lisesiymiş. Bursa’da ayrıca Kız Lisesi de varmış.Edirne gibi… Kız Öğretmen Okulu olduğunu daha önce duymuştum, Kız Sanat, Erkek Sanat Enstitüleri varmış.

Öztekin Öğretmenin tembihine uyarak arkadaşları uyandırdık. Saat 09:00’da günlük programımızı uygulayacağız. İlk gezeceğimiz yer Yeşil Türbe ya da öteki adıyla Yeşil Cami. Malik Aksel Öğretmenin Bursa deyince dilinden düşüremediği anıt-eser! Bakalım bunu yaptıranı doğru öğrenecek miyiz? Kim yaptırmıştı? Orhan Bey’in oğlu 1. Murat ya da daha tanınmış adıyla Murat Hüdavendigar. 1370-1389 yılları arasında Bey’lik yapmış Kosova’da bir Sırplı tarafından katledilmiştir. Yerine oğlu Yıldırım Beyazıt, Bey olmuştur. Bursa’da soracağımız iki önemli addan biri de Emir Sultan’dır. Türbesi olduğunu Malik Aksel Öğretmen söylemişti. Öteki önemli kimse ise Mevlit yazarı Süleyman Çelebi’dir. Onun da türbesi olmalıdır.

İvedi dönmek üzere kahvaltı için dağıldık. Öztekin Öğretmenin erken geleceğini bildiğim için hemen döndüm. İyi ki dönmüşüm, Öztekin Öğretmen eşiyle kız arkadaşları almış geldi. Bana takıldı:

-İbrahim her dakika göreve hazır ve nazırdır! Hazırı anladım ama nazır ne ola ki? Ben bunu düşünürken Öztekin Öğretmen sözünü sürdürdü:

-Böyle toplu işlerde böyle olmak gerekir! deyip, takdir ettiğini açıklamış oldu. Az sonra tüm arkadaşlar toplandı. Yeşil Türbe yakınmış. Yakınmış diyorum, kimi zaman yakın denilen yerler uzak çıkıyor. Bu kez de öyle oldu. İşte geldik! diye diye bir süre yürüdük.

Yeşil Türbe, caminin yanında camiye göre daha küçük bir bina. Renkli oluşundan başka bir özelliği yok gibi. Yüksekçe bir tepeye kondurulmuş. Duvarların yarısına yakını çini kaplı. İçi yeşil çini kaplı ondan olacak oldukça karanlık ya da ışıksız gibi. Mezarlar var. Türbe, Yıldırım Beyazıt’ın oğlu 1. Mehmet ya da yaygın adıyla Çelebi Mehmet tarafından yaptırılmış. Türbede Çelebi Mehmet yanında oğulları, Mustafa, Mahmut, Yusuf ile kızı Selçuk’tan başka iki isim daha var; Ayşe Hatun ile Taya Hatun.

Bir tanesinin adı ilgimi çekti Taya Hatun! Taya ad olurmuş demek! Tay, at yavrusu, tay, taya…Taydan türeme bir ad mı? yoksa başka bir söz de, ben mi bilmiyorum. Anlatıcı onun kim olduğunu söylemedi. Gerçi, Süt anne falan dedi ama kimin süt annesi? Çelebi Mehmet’in mi, yoksa çocuklarının mı?

Anlatıcıya çok soru sorduğum için bana gülen Abdullah Ön:

-İbrahim, kendi süt annen vardı mıydı ki, buradakileri soruşturuyorsun? dedi. Gülenler oldu. Karşılık verdim:

-Süt annem olmadığı için soruyorum, sütanne de ne demek? Anlatıcı yaşlıca bir kimse, bizim şakalarımı anlamadı, tekrar tekrar anlattı:

-Beylerin, paşaların çocukları için her dönemde süt anneler tutulur. Onlar, çocuklarının iyi beslenmesini ister! Muttalip Çardak ekledi:

-Ne var bunda şaşacak, bize de soğan sarımsak yedirmediler mi güçlenmemiz için? Ekrem Bilgin Muttalip’e sordu:

-Sen ondan mı hep sarımsak kokuyorsun?

Gülüşmeleri duyan Öztekin Öğretmen uyardı:

-Türbede olduğumuzu unutmayalım!

Türbeleri, camileri gezen oluyor mu diye soranlar oldu. Anlatıcı çok gelen olduğunu, özellikle de Ramazan ayı boyunca her saat dolup taştığını anlattı.

Türbeye göre, yakınındaki Yeşil Caminin fazla bir özelliği yok. Ulu Cami’ye göre oldukça küçük. Çinilerinden dolayı Yeşil Cami demişler. Gerçekten duvarlar hep çini. Belki de o zaman Bursa da çinicilik sanatı gelişmişti. Bir soru:

-Bursa’da çinicilik var mı?

Olumsuz bir karşılık:

-İznik’te olmayan burada neden olsun?

Türbeden çıkınca, Öztekin Öğretmen:

-Cumartesi akşamlarını Halkevi, sürekli olarak kendi yönetimi tarafından değerlendirdiği için bize, pazar akşamı ayrılmış. Böylece biz, Uludağ gezisinden sonra biraz yorgun olarak gösterimizi yapacağız.

Arka arkaya yapılan gösterilere gelen olur mu? sorusu soruldu. Öztekin Öğretmen:

-Onların gösterileri başka, onların devamlı müşterileri vardır. Biz halk için gösteri yapıyoruz. Bursa büyük yer, nüfusu kalabalık, merkez nüfusu 80,000 diyorlar bize de gelenler olur! dedi. Merkez nüfusunun 80,000 olduğunu duyunca hayret nidaları yükseldi. Öztekin Öğretmen:

-Ne sandınız, Türkiyemizin 5. büyük kentindesiniz. İstanbul, İzmir Ankara, Konya, Bursa! Var mı bir diyeceğiniz?

Konuşarak giderken eski bir köprü gördük. Daha doğrusu bir köprü yıkıntısı, “Nilüfer Hatun Köprüsü” dediler.

Öztekin Öğretmen dikkatimizi çekti:

-Nilüfer Hatun, Orhan Bey’in eşi. Dikkat edin Bursa’da Orhan Bey’den daha çok yere adı yazılmış. Tarihe bakınca Osmanlı Padişahları, eşlerinin arasında böylesi yok. Hürrem Sultan, Kösem Sultan gibi olaylara karışanlar olmuş ama onlar, hayırlı işler yaparak halkın gözünde büyüyüp yaşayanlardan değil, ibretlik için tarihe geçirilenlerdir. Nilüfer Hatun halkın gözünde yaşayan bir hatun. Bu sözüme dikkat edin, İstanbul’a gidince gezeceğiniz yerlerde bir Hürrem ya da Kösem Sultan adı geçecek mi?

Öteki türbeler için Çekirge denilen yere gittik. Meğer orası ayrı bir semtmiş, Görünürde yakın gibi geldi ama gidince oldukça yürüdüğümüzün ayırdına vardık. Adı ilginç geldi, neden Çekirge? Orada da tanıtıcı var. Çekirge’nin adı için bir şey demedi ama eskiden orasının ayrı bir semt olduğunu, giderek kente katıldığını anlattı. Türbeler üstüne konuşmaya başlayınca soru sormaktan vazgeçtik.

Önce Murat Hüdavendigar türbesini gösterdi. Arkasından da Cem Sultan deyince gene söze karıştım:

-Cem Sultan’ın burada ne işi var? Bildiğim kadarıyla Cem Sultan ağabeyine karşı gelince savaşı kaybedip Venediklilere sığındı, oralarda öldü. Cem Sultan’ın amcası oğlu olan Kanuni Sultan Süleyman da 40 yıl sonra Cem Sultan’ın oğullarını, torunlarını boğdurarak kökünü kuruttu.

Tanıtıcı bunları duymamış gibi:

-Cem Sultan ağabeyine baş kaldırınca Bursa’da Hükümdarlığını ilan etmişti. Hatta hükümdar olarak para bile bastırmıştı. Ancak saltanat ona yar olmadı, ağabeyi 2. Beyazıt Bursa’yı geri aldı, Cem Sultan da kaçtı. Buradaki kısa saltanatından olacak ölümünden çok sonra onu buraya defnetmişler. O nedenle türbesi burada.

Tanıtıcı bir açıklama yaptı, kabirleri göstererek:

-Bunlar, ilk günlerdeki durumlarında değildir. Bursa, büyük yıkımlara uğramıştır. Bu yıkımlar hep düşmanca yapılmış, kabir mabir dinlemeden tahrip edilmiştir. Önce Timur orduları, onun ardından Karaman Beyliği Bursa’yı talan etmiştir. Daha sonra da Celaliler tebelleş olmuş, türbeleri birkaç kez yerle bir etmişlerdir. Bunlar, sonradan hayırsever padişahlarca asıllarına uygun onarılmıştır. Büyük bir kısmı da Cumhuriyet Döneminde koruma altına alınmıştır.

Çekirge’den dönerken aklımızda kalanları tekrarladık:

-Bursa deyince, Ulu Cami, Yeşil Cami, Yeşil Türbe, Emir Sultan! Bir soru soruldu:

-Emir Sultan Padişah mı idi? Bilenler karşılık verdi:

-Padişah da değildi, Bey de! Yıldırım Beyazıt’ın damadıydı. Ancak o günlerin kültür durumuna göre büyük bir bilgin olduğundan büyük ünü vardı. Eşi, Yıldırım Beyazıt’ın kızı Hundi Hatun onun adına bir cami ile külliye yaptırdı. (Külliye, Han, Hamam, Medrese v.b.) Gördüklerimizin sayımı sürdü: Koza Han, Nilüfer Çayı, Çekirge Mahallesi, Murat Hüdavendigâr, Cem Sultan Türbeleri, İpekçilik, halı-havlu, kumaş dokumacılığı, Bursa Bıçakçılığı, meyvalardan başta dut olmak üzere (ipekçilik için) şeftali, kestane, erik, armut, elma, sebzelerin her türlüsü özellikle de kabak! Arkalardan gülenler oldu. Kabak sözüne güldüklerini sanmıştım. Bu konuda bilgim vardı. Bizim taraflarda da kabak ekilir. En beğenilen kabak türü, Bursa Kestane kabağı olarak anılır. Meğer gülenler buna gülmemiş, açıklayan oldu:

-Uludağ’ı unutmayın! Karşılığı verildi:

-Yarın onu da ekleriz! Bu arada Abdullah Erçetin de bir ekleme yaptı:

-Bursa’nın ufak tefek taşları! Kendi aralarında daha önce konuşmuşlar, birden başladılar:

Bursa’nın ufak tefek taşları-Keman olmuş o yarimin kaşları. Nakarat

Yarın akşamki programa bu şarkının eklenmesi istendi.

Topluca Halkevi bahçesine oturduk. Öztekin Öğretmen, kesin kararı bildirdi:

-Uludağ’ı görmek kolay ama üstünde dolaşmak kolay değil. Bir günümüzü ona bağladık. Reşat Öğretmen bize otobüs’ü sağladı. Sabah saat 08:00’de liseden kalkacağız. Sürekli yokuş çıkacağımız için otobüs biraz zorlanacak. Belli yerlerde durup çevrelere de bakarız. Sizin anlayacağınız en az iki saatlık bir çıkış yolumuz var. Duracağımız yer, tüm Uludağ’a çıkanların durduğu bir meydan. Orada Otel de var, kış yaz kalanlar oluyor. İsteyenler, tepeyi göze alanlar; daha doğrusu üç-dört saat yürüyebilenler doruğa da çıkıyor. Böyle fırsatlar insanın eline her zaman geçmez. Bu fırsattan yararlanmak isteyenler olursa onları bekleyeceğiz. Böylece tüm günümüz Uludağ’da geçecek. Ona göre kendinizi hazırlayın! Yarın öğle yemekleri de, geçen yıllardaki gibi konser kumanyaları, köfte-ekmek. O zaman musluk suyu içiyordunuz, bu kez nefis Uludağ suyu içeceksiniz! diyerek güldü. Yemek işleriyle görevli bizim grubu da yanına alarak çarşıya çıktık. Öztekin Öğretmen bilerek mi yoksa levhasına bakarak mı, levhasında Meşhur Köfteci yazan yere girdi. Sabah saat tam sekizde alınmak üzere paketlenmiş kumanyaları ısmarladı. Yüzümde ya da bakışlarımda bir değişme mi oldu ne, konuşan köfteci bana bakarak açıklama yaptı:

-Merak etmeyin beyim, biz her gün bu işi yapıyoruz, bu bizim işimiz! Öztekin Öğretmen ayrılınca biz, gene Halkevi Bahçesine döndük.

Tayyare Sinemasında Harun Reşit’in Gözdesi filmi gösteriliyormuş. Sanırım bir Mısır filmi. Benim gibi düşünen bir grup arkadaş kaplıcalara gitmeye karar verdik. Sinema her yerde var. Ancak Bursa Kaplıcaları salt Bursa’da vardır. Ulu Dağ’a çıkmak kadar kaplıcalarda yıkanmak da önemli.

Öztekin Öğretmen ayılırken:

-Yarınki yolumuz uzun, bu gece iyi dinlenin! diye öğüt vermişti, o öğüde uyacağız. Bir süre gelene geçene baktıktan sonra biz de kalkıp lokanta aradık. Yeşil Bursa, Kebapçı İskender, Uludağ, İpek Lokantaları’nı gözetleyip İpek adlıya girdik. İpek Lokantası en iyi olduğundan değil, adı bizi çekti. Bursa İpeği gibi. Bizi karşılayan görevli, bizim yaşımızda biriydi:

-Öğrenci misiniz diye sordu. Mehmet Yelaldı takıldı:

-Ne o, bizi sınava mı çekeceksin? Genç uyanık:

-Yok abi, haddim mi benim? Ben okuyamadığım için öğrencilere çok saygım var.

Genç, bize hizmet ederken ondan bilgi de aldık. Bize, Uludağ’ın 2500 metre yüksek olduğunu, oturuş tabanının ise 40 km x 20 km. yani 800 km2 bir alanı kapladığını söyledi. Doğrusu bunu hiçbirimiz sormamıştık, hatta böyle bir soruyu düşünmemiştik. Mehmet Yelaldı takıldı:

-Senin gözünden anlamıştım, sen bizi soruya çekecektin, eğer bunları sorsaydın sınıfta kalacaktık! Gerçekten, İznik’de gölün alanını sormuştum. Ancak dağın ya da dağların tabanlarını hiç düşünmüyordum. Kendime yeni bir konu buldum. İşte bir konu:

-Ulu Dağ’ın tabanı. İznik Gölü’nün 1/3 ü kadar daha büyük. İznik Gölü 600 km2, Uludağ ise 800 km2…

Lokantadan çıkınca gene Halkevi Bahçesine gittik. Reşat Esmer öğretmen bizi gördü, yanında bir arkadaşıyla geldi. Arkadaşı, özellikle Uludağ’a tırmanma rehberiymiş. Zirveye tırmanma niyetimiz varsa bizimle gelecekmiş. Bu işi paralı yaptığı söylenince arkadaşlar bana baktılar:

-Paradan ne haber? Şükrü Esmer Öğretmen hemen açıkladı:

-Arkadaş Kirazlı Oteli’yle anlaşmalı, zaten genellikle orada kalıyor. Yarın sizinle otele kadar gidecek. Oradan öteye gitmek istenirse size kılavuzluk edecek!

Rehberden bilgi aldık ama kesin konuşmadık, Öztekin Öğretmen ne derse o olur. Reşat Esmer Öğretmen’den bilgi aldıktan sonra hamamlara gittik. Orada da lokantalarda olduğu gibi adlara göre seçim yaptık:

Umurbey Hamamı. Bir de girdik ki bizden arkadaşlar var. Hüseyin Çakar, bir grup arkadaşı götürmüş; şaştık! Hüseyin Çakar’ın burayla ne ilgisi var? Güldüler.

-Adına takıldı! Meğer onun köyünün adı Umurbey’miş. Güzel bir banyodan sonra rahatlamış olarak Liseye döndük. Az sonra arkadaşlar hep toplandı:

-Uyuyanlar var, lütfen! “Lütfen”lerin en geçerli olduğu bir gece geçirdik.

 

24 Haziran 1945 Pazar

 

Fısıltılar giderek yavaş konuşmaya daha sonra da şakalara dönüştü. En yaygın soru:

-Var mısın zirveye? Hemen hemen herkes:

-Varım! dedi. Abdullah Ön, öngörüsünü yaptı:

-Desenize kızlar aşağıda yalnız kalacak? Ona da karşılık verildi:

-Dizlerinizde ağrı vardı bayım, siz beklersiniz! Abdullah Ön’ün kardeşi Naci Ön karşı çıktı:

-Ben ağabeyimi zirveye sırtımda çıkarırım da aşağıda bırakmam. Bu kez de Çiftelerlilerin sık sık söylediği ünlem tekrarlandı:

-Abovvv, kardeşe bak kardeşe!...

Neşeli bir hava içinde hazırlanıp Halkevi Bahçesine gittik. Kahvaltımız, simitle çay. Sürücü yardımcısı geldi, biz görevli üç arkadaş birlikte köfteciye gidip iki küfe aldık. Kumanyalar küfelere dizilmiş. Akşamki kişi beni tanıdı, gülerek:

-Biz bunu hep yapıyoruz. Salih küfeleri geri getiriyor, dedi. Böylece sürücü yardımcısını da tanımış olduk Salih.

Otobüs, az ilerimizde bir köşede duruyordu. Öğretmen grubu 10 dakika gecikme ile geldi. Reşat Esmer Öğretmenle arkadaşı da öğretmenle konuştuktan sonra otobüse bindiler. Saat 08:10’da yola çıktık. Yoldaki konuşmalar:

-Uludağ tepesinden 2500 metrelik bir şakul tutulsa yere değermiş. Hemen düzeltme yapıldı:

-Yere değil denize. Denizle Bursa konumunun farkı kaç metre? Kimse karşılık veremedi. Kendi kendimize güldük:

-İşte bizim incelemelerimiz bu kadar (!) Ortaya soruldu:

-Bursa kenti denizden kaç metre yüksektedir? Karşılık verildi:

-100 m. 125 m. 150 m. 250 m. diyenler oldu. Bu kez de sürücü söze karıştı:

-Söyledikleriniz toplayıp dörde bölün yaklaşacaksınız! Yapanlar oldu. 625:4= 158 m. Tamam!

Bir süre güldük. Bu kez de Gemlik’le İznik’in yükseklikleri soruldu. Ancak onlar için:

- Zaten su kenarında! denerek soru kapatıldı. Yol çevresindeki yeşillikler ilgileri dışarıya çekti. Uzun bir süre iki ikiye konuşmalar sürdü. Konu hep geçtiğimiz yerlerin güzellikleri üstüne oldu. Bir iki yerde de otobüsümüz tökezler gibi oldu. Bir yerde:

-İlk mola! denilerek duruldu.

 

 

 

 Uludağ’da bir Konaklama yeri, 1945

 

Ovaya bakınca henüz bir yerlere gidemediğimiz kanısına vardık. Ancak dağın tabanı çok geniş bir alan olduğundan yol uzuyormuş. İkinci mola için otelden söz edildi. Bir süre sonra bu kez sürücü mola istedi. Bu mola yeri daha güzeldi, çamlar sanki daha yeşil, daha tazeydi. Üçüncü molada otel denilen yerin yakınında durduk. Kirazlı Yayla. Kirazı nerede ki? Buradan, Uludağ’ın uzaklardan görünen külahı oldukça korku verici. Reşat Esmer öğretmenin dağcısı burada kalıyormuş. Hemen söze karıştı:

 

-Çıkmak isteyenler varsa yola çıkalım! Öztekin Öğretmen uyardı:

-Çıkmak isteyenleri ben de uyarmak zorundayım. Rehberi göstererek:

-Arkadaşla gidip dönenlere sözüm yok. Ancak gitmekten vazgeçenler, yolu şaşırmamak için giderken lütfen belli noktalar işaretleyin.

Rehber:

-Belli işaretler var, giderken onları hep göreceğiz; özelikle onları ben ayrıntılarıyla anlatacağım.

Çıkmak istediğimi önce ben söyledim. Hemşerim Kadir Pekgöz:

-Ben ağabeyimden ayrılmam! Biz onunla hep birlikte yolculuk ettik! deyip yanıma geldi. 1 sınıflardan Bayram Bayrak, arkasından Yusuf Demirçin, onun arkasından da Azmi Erdoğan grubumuza katıldı. Yola çıktık. Çıkacağımız yer hemen yakınımızda gibi görünüyordu. Oysa biz sanki Bursa’ya inecekmişiz gibi batıya yöneldik. Önce, önümüzde kar yığını gibi görünen yer kayboldu, buna karşın batı tarafı açık açık, sanki denizdi, öylesine masmavi görünüyordu. Bir süre dik yokuş çıkarak doğuya döndük. Bu kez önümüze büyük bir uçurum çıktı. Belki yüzlerce metre derinliğinde bir çukur. Sanki tepenin yarısı aşağıya kaymış. Gene batıya doğru yürüdükten sonra doğuya dönünce dağın doruğu göründü. Az sonra kendimizi dorukta bulduk. Dümdüz, sanki otlukmuş da kurumuş gibi. Tam dorukta bir bina var. Kim, neden yaptırmış, yıkıntı gibi. İçine baktık, duvarlar yazılarla dolu. Çıkanlar ne düşündülerse, kendisinden sonra çıkanlar için kalem bırakmışlar. İri yazılarsa kömürle yazılmış. Kömürleri görünce ben de alıp yazdım. 24 Haziran 1945 günü buraya çıktım. Adımı yazdım, imzamı attım. Arkadaşlar da benzer yazıları yazdılar. Doruğa çıkarken sis vardı ama aşağılar rahat görünüyordu. Birden çiselti, arkasından esinti başladı. Çiselti kara, daha doğrusu küçük doluya dönüştü. Rehberimiz, bizi rahatlatıcı sözler söyledi, geriye döndük. Doruktan inerken solumuzdaki çukurluk daha korkunç göründü. İndiğimiz patika o uçuruma çok uzakta biliyoruz ama sanki oraya yaklaşıyormuşuz duygusuna kapıldığımız oldu. Sözde cesur gibi konuşuyorum ama bir gözüm hep çukurlukta. Şaştığım nokta dağın tepesi sanırım bir zaman höyüklerde olduğu gibi yusyuvarlakmış. Sonraları nedense hemen hemen yarısı tepeden aşağıya kaymış. İnerken sola bakıldığında dağ, yarısı çökmüş saman yığını ya da yarısı kesilmiş, dik oturtulan kavun ya da kabak görüntüsü veriyor. Sanki yerinde duran kitlenin yarısı aşağıya inmiş. Ne var ki görünüşe göre aşağıda öyle bir yığıntı yok. Çukurluğu kar doldurmuş. Rehberin söylediğine göre orada kar sürekli varmış. Kar olduğu için çukurluk pek belli olmuyormuş. Bunu konuşarak 3 saat 10 dakika sonra arkadaşların yanına döndük. Kolumda saat olmasına karşın neden bakmadığıma şaştım, Öztekin Öğretmen geç kaldığımızı söyleyince şaşırdım. Ancak Rehber gidiş gelişimizi çok normal buldu.

Arkadaşlardan bazıları otele gitmişler. Onlar da geldi, dönmek üzere hazırlanırken baylı bayanlı bir grup geldi. Bayanların kimileri köylü kılığında ama bakışlarından kentli oldukları gözden kaçmıyor. İndiklerinde birileri Öztekin Öğretmenle sarılıştılar. Öğrendik, Güzel Sanatlar Akademisi öğrencileriyle öğretmenleriymiş. Biri bizim Yapıcılık Kolu öğretmeniymiş, Orhan Alsaç. Öteki de Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin kardeşi ressam Bedri Rahmi Eyuboğlu’ymuş. Bir süre onlarla kaldık. Bedri Rahmi Eyuboğlu:

-Beni tanımadınız. Oysa ben sizi çok iyi tanıyorum, nereden mi? Benim iki kardeşimle bir ağabeyim sizin okullarda çalışıyor. Onlardan sürekli güzel haberlerinizi alıyorum. Mehmet Yelaldı, atik davrandı:

-Sizi de aramızda görmek istiyoruz! Bedri Rahmi Eyuboğlu teşekkür etti; geleceğini söyledi:

-Arkadaşım Orhan beni götürecek! dedi.

Onlardan ayrıldıktan bir süre sonra bir başka grupla karşılaştık. Onlarsa düpedüz, el ele tutuşmuş oynuyorlardı. Arkadaşlar şakalaşarak:

-Bunlar atlayıp geçilmez gibisine sözler söylediler. Öztekin Öğretmen:

-Siz bilirsiniz, akşam halkın karşısına siz çıkacaksınız. Hazırlığımızı yaparız! diyorsanız, duralım. Bir ağızdan:

-Yaparız! denince otobüs durdu. Akordiyonu çıkardım, o grubun az ötesinde bizimkiler önce şarkılara başladılar, sonra oyunlara. O oyuncular, bizimkilerin yakınına gelip bakmaya başladılar. Grup daha gençlerden oluşmuştu. Onlar da öğrenciymiş, Beşiktaş Liseliler, İstanbul’dan gelmişler. Derken arkadan Akademililer geldi. Bizimkilerin arasına girenler oldu. Bir süre olayı uzattık. Öztekin Öğretmen o grupların öğretmenlerine durumu aktarınca üç grup da arka arkaya Bursa’ya döndü. Ancak çok güzel bir olay olmuştu. Bu gösteri bir gece temsilinden daha etkili diyenler oldu. İniş rahat olduğu için kararlaştığımız saatte Bursa’ya indik. Halkevine gittiğimizde biri telaşla Öztekin Öğretmeni aradı, Milli Eğitim Müdürlüğünden gelmiş:

-Akşam, salondaki ön sıralar boş tutulsun konuklar var! Kişi gidince Öztekin Öğretmen söylendi:

-Bu da bir derttir: Ön sıraya oturmak bir marifet. Böyle söylerler, oysa oraya kimse gelmez, bazı numaracılar oralara doluşur.

Güle oynaya hazırlığımızı yaptık. Salonun dolacağını anlar gibiyiz. Son denetimler yapılırken orta yaşlı, saçları aklaşmaya başlamış biri geldi. Öğretmene kendini tanıttı:

-Milli Eğitim Md. Vekili Halit Berk. Akşam, şansınıza önemli konuklar var. Biliyorsunuz Genel Müdürünüz İsmail Hakkı Tonguç burada. O bir grupla gelecek, oldukça kalabalık bir grup. Ayrıca bizim Valimiz okul etkinliklerini pek sever, o da kendi grubuyla gelecek!

Bunu duyunca hepimiz suskunlaştık. Hepsi bir yana Genel Müdürümüzün oluşu hem şans hem de şanssızlık. Onun konukları karşısına çıkacak ölçüde hazırlıklı mıyız? Öztekin Öğretmen hepimizi topladı:

-İşte bu durumlarda kazanılan başarı başarıdır. Sakın paniklemeyin. Kendinizi tutabilirseniz, üstlendiğinizi yaparsınız. Bütün yük birinizin üstünde değil, bir ortaklık içindesiniz. Bunu unutmazsanız başarı sizinle olacaktır.

İvedi olarak yemek yiyip salona döndük. Salonda görevli arkadaşlar salona indi. Öztekin Öğretmen onlarla konuştu. Biz de perde arkasına doluştuk. Programın başlamasına bir saate yakın zaman varken salon tıklım tıklım doldu.

Genel Müdürü bekliyoruz, gelirse o erken gelir. Öyle oldu, Genel Müdür, yanında beş kişiyle geldi, gösterilen yere değil, daha yanda bir yere oturdu. Öztekin Öğretmenle konuştu. Gelenleri son sınıftakilerden tanıyan varmış, biri Genel Müdürün bacanağı Nafi Atıf Kansu, biri Nafi Atıf Kansu’nun kardeşi prof. Dr. Şevket Aziz Kansu imiş. Birini tanıyan çıkmadı biri de az önce gelen Milli Eğitim Müdürü idi.  

 

Nafi Atıf Kansu

 

Gösterinin başlanacağı sırada büyük bir grup geldi. Vali Haşim İşcan, yanında bir general, boş yerleri dağılarak doldurdular. Vali Haşim İşcan, Bizim Genel Müdüre bakıp selâm verdi.

Mehmet Yelaldı perdeyi aralayıp çıkınca birden ziller çaldı. Meğer perdeler zillere bağlıymış. Bir rastlantı, Mehmet Yelaldı tam zamanında çıkmış. O tanıtmasını yapınca olay kolaylaştı. Perdeler kendiliğinden açıldı. Sahne geniş, kırk yıllık ustalar gibi marşlarla başladık Fahri Yücel Harp Okulu marşını ekledi. İyi etmiş, süzgün süzgün duran general bu kez alkışladı. Kodamanların oluşundan mı yoksa öyle alıştıklarından mı salondaki izleyiciler hiç taşkınlık yapmadı. Abdullah Ön bu kez Kiziroğlu Mustafa Bey’i söyledi; çok alkışlandı. Türkülere Bursa’nın taşları eklendi o da çok alkışlandı. Programdan oyunlar kaldırıldı. Buna da ben sevindim. Ahmet Yol şarkılarını çok güzel söyledi, çok alkışlandı. Perde arkasından izlediğimize göre Piyes öncesi bir anormal durum olmadı. Piyese çok güvendiğimiz için güzel biteceğine inanarak rahatladık. Büyük alkışlar başlayınca gerçekten hepimiz “Oh!,, çektik. Sonradan öğrendiğimize göre Genel Müdürümüz çok beğenmiş, bize güvendiği için konuklarını getirdiğini söylemiş.

İzleyiciler dağılınca Öztekin Öğretmen çocuklar gibi sevindiğini söyledi. Kendisini, C.H.P Başkanı Dursun Erginsoy’la Halkevi Başkanı Mümtaz Ergin’in kutladığını, Vali Haşim İşcan’ın da teşekkür için onları görevlendirdiğini söylediklerini ekledi.

Öztekin Öğretmen neredeyse sevinçten uçacak. Eşiyle kız arkadaşlarımız parkta bekliyormuş, bizden ayrılırken, yarın yorulmayacağımızı, Arifiye’ye ağır aksak otobüsle gideceğimizi, orada kendi evimiz gibi dinleneceğimizi söyledi. Hem seviniyoruz hem de ufak tefek kusurlarımızı dile getirip kendimizi kınıyoruz. Konuşa konuşa liseye döndük.

Hepimizin dili açıldı. Sorular, soruları izledi:

-General kimdi? Bursa’da ordu var mı? Öyleyse Orgeneral değildir. Ordu merkezinin Balıkesir’de olduğunu biliyoruz. Üç ordunun merkezi:

1. Ordu İstanbul, 2. Ordu Balıkesir, 3. Ordu Erzurum. Bunları Sıtkı Ulay, daha ilk dersinde söylemiş, son dersinde de en az on kez tekrarlamıştı.

Yüzbaşı Sıtkı Ulay’ı anımsayınca kampı unutmak olası değil. Konuşulanları dinlerken uyumuşum.

 

25 Haziran 1945 Pazartesi

 

Sorular birbirini izledi, konu:

-Genel Müdür, Bursa’ya neden geldi? Soruşturma, giderek kişiliklere döndü:

-Eşlerini alıp kaplıcalara gelemezler mi? Onca kaplıca kimler için çalışıyor? Bu arada Nafi Atıf Kansu tanıtıldı:

-Genel Müdürün bacanağı, Millet Vekili. Bunu biliyordum; geçen yaz Hasanoğlan’a gelince hem Millet Vekilliğini hem de bizim Kırklareli Millet Vekili olduğundan başka, C.H.P Genel Sekreteri olduğunu da öğrenmiştim. Partide, İsmet İnönü’den sonra gelen yetkili olduğunu duymuştum Bir soru;

- Akşam, eşlerini neden getirmediler? Arkasından da:

-Ya çocuklarını neden getirmediler? Genel Müdür’ün oğlu Engin’i anımsadım. Geçen yaz bir gece onlarda kalmıştım. O zaman onu Hasanoğlan’a çağırdığımda bana:

-Ben orasını daha doğrusu sizin okulları sevmiyorum! demişti. Okuyorsa sanırım lise 1. sınıfa yeni geçti. Söyledim ama kimseyi inandıramadım. Olur mu öyle şey! diyenler oldu.

Genel bir soru:

-Saat kaçta yola çıkıyoruz? Öztekin Öğretmen geldi:

-Haydi, kalkın demesini beklerken o, heyecanlı heyecanlı kendisini Genel Müdürün çağırttığını, o nedenle biraz gecikebileceğimizi, Arifiye’nin yakın sayıldığını, zaten erken de gitsek bugün enstitüde kalacağımızı söyleyip saat tam 12:00’de gene burada buluşmamızı tekrarladı.

Eşyalarımızı toplayıp bir köşeye yığarak grup grup çarşıya çıktık. Düne bakarak daha rahatız. Dağılarak gönlümüzce kahvaltı ettik.

Ortalığa serilerek satış yapılan yerleri dolaştık. Özellikle havlucular ilgimizi çekti. Bağıra çağıra Bursa Havlusu üstüne şarkı söylüyorlar, mani düzüyorlar. Ara ara da birbirlerine sataşıyorlar. Karşılıklı sataşanların kızmadan sözle didişmeleri ilgimizi çekti. Bu arada Bursa Arifiye arasını öğrendik, sahiden yakınmış (!) Bu ne biçim yakın? 200 km. Yaya gidilse 40 saat çekecek. Otobüsle en az dört beş saat. Arkadaşlar, durumdan yakınmıyor:

-Arifiye’de ne göreceğiz ki? Yarın nasıl olsa orada kalacağız.

Ben de bu tür düşünenlere şaşıyorum. Arifiye denince salt Enstitüyü anımsıyorlar. Oysa Arifiye Köy Enstitüsü bitişiğinde koskoca bir Sapanca var. Sapanca İlçe değil ama gene de İznik’ten büyük bir yer. Üstelik gölün kıyısında. İznik’ te gölde motorla gezmeye bayılanlar, Sapanca Gölü’nde gezmeyi neden düşünmezler? O, bu derken gezimizi, geçen, kalan günleri bir daha saydık. 24 Haziran. 25 Haziran Arifiye, 26- 29 İstanbul, 30 Haziran, 1 Temmuz Kepirtepe, 2-3 temmuz Edirne, 4-5 Temmuz İstanbul, 6 Temmuz Hasanoğlan! Vay be, ne çabuk bitecek!

Zaman çabuk geçti, saat tam 12:00’de otobüse bindik. “Hoşça kal Bursa!” deyip ayrıldık.

Öztekin Öğretmen son sınıfların resmen öğretmen olduklarını muştuladı. Gülerek:

-Grubumuz bundan böyle salt öğrenci değil bir grup öğretmenle öğrencilerden oluşuyor! diye güldü. Kara yolu pek güzel değil ama yol boyları olağanüstü yeşillik. Yol üstündeki ya da az uzaklardaki köyleri görünce Hasanoğlan köyü ile karşılaştırmalar yapıldı. Yeşillikler içinde yaşamanın sağlık açısından yararları sayıldı. Ancak söylenmek istenenlere belli bir sezgiyle karşı çıkanlar oldu. Yeşilliğin insan sağlığına yararını bilinçli bilmeyenlere fayda sağlamayacağı öne sürüldü. Bir de karşılaştırma yapıldı. Yüksek Köy Enstitüsü öğrencileri içinde buralardan da öğrenci var. Onlarla ötekiler arasında bir fark görülüyor mu? Aramızda bulunan uzun boylu Ahmet Yol örnek gösterildi. Bir Ahmet Yol’un kanıt olamayacağı söylendi, ötekilerin durumu öne sürüldü. Ahmet Yol’un boyuna karşı da Rüstem Gündüz’le Süleyman Alkan örnekleri verildi. Süleyman Alkan bir Orta Anadolu çocuğu, kurak, kırlık yerde yetişmiş. Gerçekten hep tanık olduk, Arifiye ile Savaştepe’den gelen öğrencilerin boyları, yüzleri sağlık yönünden Çifteler ya da Isparta’dan gelenlerden farklı değil. Tartışma uzatılmadı ama çok önemli bir konu ortaya gelmişti. Özellikle ben bunun üstünde duruyordum. Benim dikkatimi bizim Kepirtepeli arkadaşlar çekmişti. Benim, Halil Basutçu ile Mustafa Saatçi dışında hiç birisi Yüksek Köy Enstitüsü öğrencileri boy ortalamasına yetişemiyordu. Bunu Kepirtepe Köy Enstitüsü kuruluş dönemi olanaksızlıklarına bağlıyordum. Ancak, çok rahat, oldukça bol olanaklar içinde yetişen Arifiye Köy Enstitüsü çıkışlıların da boyları, beniz renkleri Kepirtepelilerden farksız oluşu beni başka nedenlere sürüklemişti. Göçmenliğe, göçmenlik olayının kuşaklar boyu sürebildiğine bağlıyordum.

Oldukça sarsıntılı bir bölgeden geçtikten sonra biraz daha rahatlamıştık. Öztekin Öğretmen mola istedi. Otobüsten indik. Dönüp dönüp baktın, Uludağ bizi bir türü bırakmıyor. Dün, onun tepesinde olduğuma bir türlü inanamıyor gibiydim. Ancak yaşadığım bir olay, derin kar çöküntüsü, kömürle, kalemle yazılmış adlar. Kar yağışı, aşağılara bakınca insanın başının bir hoş oluşu unutulacak olaylar değildi.

Hemşerim Kadir yanıma geldi:

-Ağabey, sen olmasaydın ben oraya çıkamazdım. Köyde bunu anlatınca seni tanık göstereceğim için seviniyorum. Biliyorsun sen doğrulamazsan bana bizim köylüler inanmazlar.

Kadir haklıydı, ben de bizim köyde anlatınca onu tanık göstereceğim. Çünkü anlatacaklarıma kimsenin inanmasını pek beklemiyorum. Bana biri, Himalaya dağlarına tırmandığını söylese kolay kolay inanmam.

Yola çıkınca Sakarya Nehrini de gördük. Yaklaştık, uzaklaştık derken düzgün bir yola çıktık. Az sonra da Arifiye Köy Enstitüsü Merkez Binası önünde otobüsten indik. Benim buraya ikinci gelişim. 1941 Aralık ayının 8. günü trenden inerek gene bu binaya gelmiştik. Her taraf kardı.

Okul Müdürü Süleyman Edip Balkır karşıladı. Başka öğretmenler de var. Arifiyeliler ayrıldı, Yıldız, Necmiye, Ahmet Yol. Bir öğretmen Ahmet Yol’u alıp bir yere gitti. Az sonra Ahmet Yol geldi bizi bir yatakhaneye götürdü. Orada da çift ranzalar var. Ne konuşulduysa, birileri:

-Olsun, tahta sıradan iyidir!

Az sonra bahçenin bir köşesindeki masalı sandalyelere oturduk. Çaylar geldi. Hemen yakınımızda fidanlıktan ağaçlığa dönüşmüş, yetişkin meyva ağaçları var. Meyvaları yok ama sağlıklı oldukları yapraklarından belli oluyor.

Az sonra Yıldız’la Necmiye bizi yemeğe davet etti. Yemekte öğrencilerden oldukça uzakta oturduk.

Yemekten sonra öğrenciler dersliklere çekildiler. Biz gene çay içtiğimiz yerdeki sandalyelere oturduk. Kendi aramızdaki konuşmalar hemen hemen aynıydı. Kepirtepe Köy Enstitüsü ya da Çifteler Köy Enstitüsü ile Arifiye Köy Enstitüleri arasında farklar! Kepirtepe’ye gidince bunu bulacak mıyız? Çifteler’e gitseydik şimdi ne yapacaktık? Sonunda bunu Enstitü Müdürü Süleyman Edip Balkır’ın becerisine yorduk. Bu da yetmedi ben:

-Bu yıl yüksek bölüme Kepirtepe’den üç, Arifiye’den 12 öğrenci alışını öne sürdüm. Meğer salt Arifiye’den değil Gölköy Köy Enstitüsü’nden de 12 öğrenci alınmış Buna karşı koyan oldu. Alınan öğrenci sayıları 12 değil 10’muş.

Öztekin Öğretmen geldi, Bu gece dinlenmemizi, yarın, göreceğimiz yerleri gördükten sonra hazırlığımızı yapacağımı, biz bize olacağımız için içimizin rahat olmasını söyledi.

Öğretmen ayrılınca Enstitü öğrencilerinden önce yataklarımıza serildik.

Yatınca 1941 kışında buradan geçerken Salim Dayımla karşılaşışımı, onun bana sahip çıkmasını, Müdür Süleyman Edip Balkır’ın bir grup öğrenci ile öğretmenlerimizi evine yemeğe çağırmasını, yemekte güzel konuşmalar yapıldığını anımsadım. O güzel anıları tekrar yaşamanın rahatlığı içinde uyumuşum.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ