Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

40 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Bizi Yetiştiren Köy Enstitüleri'nin Yöneticilerini Yakından Tanıyoruz

 

16 Şubat 1944 Çarşamba

 

Çarşamba günleri tüm sataşmalar Ankaralılara oluyor. Dolaylı olarak da Ankara kızlarına. Ankaralıların sözcüsü gibi davranan Burhan Güvenir, şakalara şakayla karşılık vermeye çalışsa da sonunu getiremeyince öteki Ankaralılar işin içine girmek zorunda kalınca bu kez büyük bir grup Ankaralıların karşısına çıkıyor. Burhan Güvenir'in zayıf tarafı, gene kendi arkadaşı olan Çiftelerlilerin onun eski adı ya da lakabını anmaları oluyor. "Satılmış!" Bu sabah özellikle Satılmış Aslantaş Burhan Güvenir'e nasihatta bulundu:

-Be oğlum Satılmış! deyince bir grup:

-Eski Satılmış! diye düzeltme yaptı. Burhan Güvenir, Satılmış Aslantaş'ın ne yapmak istediğini anladığından diretti. (Burhan, Satılmış'tan hem daha boylu hem daha güçlü gibi) kucaklar gibi yaparak ileri doğru itekledi. Çiftelerlilerden Orhan Doğan, Fahri Yücel, Kadir Aytekin , Fakı Yörük Burhan'ı durdurdular:

-Dinle bakalım ne diyecek? Burhan durdu:

-Sizi dinlerim ama ben biliyorum bunun ne nane yiyeceğini! deyince bu kez de bir başka grup bağırdı:

-Nane yenmez, ne söylemek istiyorsan onu söyle! Burhan Güvenir bu kez iyice sinirlendi, kollarını çekti:

-Sizin niyetiniz benim ağzımı iyice kokutmak! deyince Abdullah Ön bağırdı:

-Bırakın arkadaşı, ağzının nane kokusuna razıysa keyfini bozmayın! Takılanlar bu kez de Abdullah Ön'e:

-Peki ağabey, haklısın amca, dayıyı dinleyin! türü sataşmalar oldu. Birisi de:

-Yaşa Koca Bey! dedi. Abdullah Ön, gülerek:

-Ağzına sağlık dostum, al bu senin için! deyip

"Koca Beyem (Beyim) çok diyarlar gezmişem,

Nice nice alayları bozmuşam!

 

(Bozmuşum) dedikten sonra, "Arkası, yarın sabah!" deyip bir radyo proğramını anımsattı. Radyo'da "Arkası yarın! programları vardı. Abdullah Ön yürüyünce bağıranlar oldu:

-Söz mü?

Rüstem Gündüz karışmadan duramadı:

-Söz mü ne demek? onun aradığı zaten bu! Bu kez de Orhan Doğan sordu:

-Senin aradığın ne ki? Rüstem'den önce Enver Ötnü:

-Zaloğlu Rüstem'den sual edilmez! İhsan Güvenç de halkaya katıldı:

-Zaloğlu Rüstem mi, yoksa Don Kişot mu? Sözü Muttalip Çardak tamamladı:

-Ne Zaloğlu Rüstem, ne de bizzat Don Kişot kendisi, doğrudan doğruya Sancho Panza! O da kim? soruları sorulunca konuşmalar iyice karıştı:

-Ohaaa! Çüşş, sesleri arasında yatakhane boşaldı. Son çıkanlardan Süleyman Adıyaman:

-Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen bunları duysa ne der acaba? diye hayıflanarak gitti. Neden Sabahattin Öğretmen, ötekiler duysa bir tepki göstermezler mi? Aklıma takıldı. Kahvaltıya oturunca arkadaşlara anlattım. Nihat Şengül önce güldü sonra da sordu:

-Neden Tahsin Türkbay dememiş? Gülenler oldu. Tahsin Türkbay Don Kişot okur mu? Kadir Pekgöz, Eğitimbaşımıza arka çıkmak istedi:

-Neden okumasın? Kadir'e bir kaç kişi birden yanıt verdi:

-Sen okuyor musun?

Don Kişot konuşulurken bende bir başka çağrışım yaptı, Cyrano de Bergerac koca burnuyla gözümün önüne geldi. Bu kitabı okuduğumu Mahir Canova Öğretmene duyurmalıyım. O, Don Kişot'tan, Faust'tan, Hamlet'ten, Giyom Tell gibi yaşamadan yaşatılan kişilerden söz etti ama Cyrano'yu onlara eklemedi. Ancak benim kanıma göre Mahir Canova Öğretmen ondan habersiz olamaz. Masadakiler Cyrano Bergerac adına tepki göstermediler. Kamil Yıldırım biraz ilgilenir gibi olunca ona kısaca anlattım. Güzel kız Roxane'a aşık olan Koca burunlu biri! dediğimde Roxane'la Nihat Şengül de "Bak sen şuna!" diyerek ilgilendi. Hemen okuyacaklarına söz verdiler.

Toplumbilim, öteki adıyla Sosyoloji öğretmenimiz, uzun süre Amerika'da kaldığından değil tavırlarına "Amerikalı!" yakıştırması yapıldı. Keza pipo içişi de ilginç. Ben, onu pipo içerken gördüğümü söyleyemem. Ancak sürekli pipoyu elinde tuttuğunu ya da piposunu boşaltmaya enikonu uğraştığını söyleyebilirim.

Hava soğuk değil ama serin bir rüzgar esiyor. Öğretmen gene kapı önüne dek pipoyla geldi, kapı önünde piposunu sarar gibi yapıp ön cebine koydu. Ceketinin içinde, kalın iki yanında oldukça kocaman cepleri olan bir gömlek var. Kravat takmıyor.

Günaydınlaştıktan sonra öğretmen Ankara çevresini inceleme konusunda ilerlediklerini söyledi. Bu işte çalışan arkadaşların yakında bizi bilgilendireceklerini sözlerine ekledikten sonra Ankara'nın kendisini, bizi ilgilendiren yönlerini tanıyor muyuz? diye sordu. Büyük bir sayı tutan arkadaş grubu; "Tanıyoruz!" dedi. Öğretmen güldü, arkasına yaslanarak:

-Bu, insanların rahat söylediği "Biliyorum, biliyoruz, tanıyorum, tanıyoruz!" türü sözleri hep merak etmişimdir, sonuç için kurcalama yaparım, sonuçlara hep şaşarım! Bakalım bu kez ne olacak? deyip Ankara'nın ilçelerini sordu. Kalkan parmakların çoğu indi. Parmak kaldıranlar sıra ile kalkıp 2 ya da üç ilçe adı söyleyip oturdu. Söylenen ilçeler tahtaya yazıldı, öğretmen yanlarına rakamlar (İlçe köy sayıları) yazdırdı:

Polatlı (71) Çubuk (91) Kalecik (87) Şereflikoçhisar (96) Beypazarı (72) Bala (68) Keskin (77) Nallıhan (63) Kızılcahamam (145) Kırıkkale (81) Haymana (115) Ayaş (31) Çankaya (42)

Öğretmenin elindeki listede 13 ilçe varmış, arkadaşlar bağrışa çağrışa 12 ilçe çıkardılar. Bir de merkez ilçesi oluyormuş, Çankaya, onunla 13 ilçe tamamlandı. Öğretmen gülümsedi ama konuşmadı. “Gelelim Bucaklara!” deyip elindeki kağıdı göstererek, “ağır ağır söyleyeceğim, isteyen yazsın”:

1. Çankaya. Bir adı da Yenişehir, şu rahat rahat gezdiğimiz modern yer: Dikmen, Cebeci, Gölbaşı, Elmadağ, Bahçelievler.

2. Kızılcahamam: Güven, Çeltikçi, Çamlıdere, Pazar.

3. Nallıhan: Çayırhan, Baydili.

4. Polatlı: Temelli, Yenimehmetli.

5. Merkez İlçesi: Etimesgut, Bağlum, Bitik, Zir, Keçiören.

6. Ayaş: Güdül.

7. Bâlâ: Karaali, Karakeçili.

8. Beypazarı: Gelağra, Karaşar.

9. Çubuk: Ravli, Sirkeli.

10. Kalecik: Hoşayaz, Çandır, Konur.

11. Kırıkkale: Delice, Boyabası.

12. Şereflikoçhisar: Panlı.

13. Haymana: İkizce, Yenice.

Öğretmen:

-İşte size sosyal topluluklar olarak Başkentimiz Ankara, 13 ilçe, 34 bucak, 1123 köy. Kısacası irili ufaklı 1171 sosyal birim. İşte bunlarda yaşayan insanların yaşam, düşünce, din ve dünya görüşleri, birbirine yaklaşım istekleri ya da birbirinden yararlanma duygu ve düşünceleri, fikir alış verişleri gibi çıkar gözetme ve başkaca durumlarını incelerken biz Sosyoloji biliminin içinde, dikkat edin kıyısında köşesinde değil, hem de çok çok derinlerinde yüzeceğiz. Daha çok söylenecek söz var ama onları yeri geldiğince konuşursak daha etkili olacaktır.

Sosyoloji Bilimi insan ilişkilerinde meslek birlikleri, çalışma alanları benzer ya da başka olan topluluklar arasında da ağları güçlendirme, üretimi arttırıcı, yaşamı kolaylaştırıcı yöntemler de salık verir. Sizler öğrenci olarak söz gelimi Ankara içinde gezerken, sinemalarda, futbol alanlarında, istasyonlarda karşılaştığınız yaşdaşların da sizim gibi birer öğrenci olabileceğini, bilmediğimiz bir çok bilginin onların da sorunu olduğunu, sevdiğimiz bir şarkıyı ya da bir filmi onların da sevdiğini bilmeyebilirsiniz ama küçük bir ilişki kursanız karşınıza ummadığınız duygulandırıcı olaylar çıkar. Bu tür ilişkileri kolaylaştırmanın yollarından biri okullar arasındaki bağları kurarak olur. Okulunuza yaş, kültürel yakınlık bulduğunuz okul öğrencileriyle toplu ya da tek tek ilişki kurabilirsiniz.

Öğretmen bu kez de Ankara'daki okulları sordu. Ali Bayrak, Sabri Taşkın, Yusuf Demirçin, Turan Aydoğan parmak kaldırdı. Öğretmen onları sırayla dinledi:

Gazi Lisesi, Kız Lisesi, Yapı Sanat Okulu, Dil-Tarih- Coğrafya Fakültesi, Hukuk Fakültesi, Harp Okulu, Yüksek Ziraat Okulu, Gazi Eğitim Enstitüsü, Kız Sanat Okulu, Atatürk İlkokulu sayıldı. Başka parmaklar kalktı. Öğretmen eliyle parmak kaşldırılmamasını işaret edip elindeki kağıttan okulları okudu. Önce Yüksek Okullar: Tıp, Hukuk, Fen, Dil-Tarih Coğrafya fakültelerini, ardından da Siyasal Bilgiler Okulu, Yüksek Ziraat Enstitüsü, Gazi Eğitim Enstitüsü, Devlet Konservatuvarı, Erkek Teknik Öğretmen Okulu ile Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü! deyince gülüşmeler oldu. Öğretmen hemen karşılık verdi:

-Siz kendinize güveni sağlamaya çalışın, çevrenizdeki insanlar sizi, sizden iyi görebilir, bunu da unutmayın! dedi. Arkasından Ankara'daki Milli Eğitim Bakanlığı dışındaki bakanlıkların okullarını sıraladı: Maliye Meslek Okulu, Devlet Demiryolları Meslek Okulu, Tapu ve Kadastro Okulu, Polis Enstitüsü, Ziraat Teknik Aletleri Okulu, Ordu Hemşire Okulu. Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Orta dereceli okulları da ekledi. Adlarını söylemeden 5 Ortaokul deyip; Kız Lisesi, Gazi Lisesi, Atatürk Lisesi, Ticaret Lisesi, Türk Maarif Cemiyeti Lisesi, Kız Meslek Öğretmen Okulu, İsmet Paşa Enstitüsü, iki Erkek Sanat Enstitüsü, Yapı Enstitüsü. . Öğretmen susar gibi durunca fısıltılar oldu. Öğretmen fısıltılı tarafa bakarak:

-O, benim de dikkatimi çekti, sanırım bunları bana yazan benim buralı olduğumu bildiği için eklememiştir. Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nü gülerek ekledi. Okumasını sürdürerek:

-Yukarıda Harp Okulu deyip geçtik ama Harp Akademisi, Yedek Subay Okulu, Bando, Jandarma okulları da vardır.

Öğretmen, “Bunların hepsiyle ilişki kurmamız sözkonusu değil, Bunu gene konuşacağız!” derken zil çaldı. Öğretmen kapıya yönelirken dikkat ettim, cebinden piposunu çıkarıp ağzının sağ yanına taktı.

Derslere aksatmadan gelen öğretmenlerimizden biri de Doçent Dr. Halil Demircioğlu. Doçent Dr. İbrahim Yasa kapıdan çıkar çıkmaz o kapıda görülmektedir. Bir iki dakika gecikme olursa bu, İbrahim Yasa ile karşılaştıklarındaki kısa konuşmalardan olur. İbrahim Yasa piposunu ağzının sağ yanına takınca karşıdan Halil Demircioğlu çıktı. İbrahim Yasa pipo ağzında, konuştu, iyice gördüm; güldü de. Gülünce piponun düşmemesi ilgimi çekti.

Halil Demircioğlu gülümseyerek:

-Rica ederim kimse alınmasın, dersimizi en güvenilir kaynaktan yararlanarak sürdürüyoruz. Atatürk'ün Büyük Nutku. Bu nutuk, bizim Devrim Tarihimizin anıt belgesidir. İşte bu belgede sonradan tıynetsizliklerini göstermiş olanların başlangıçta büyük yararları olanlar vardır. Çerkez Etem'le kardeşleri de bunlardandır. Ancak bizim konuştuğumuz, bir süre daha konuşacağımız bölümlerde bu kardeşler gerçekten başarılı işler yapmıştır. Bunları anmak bizim boynumuzun borcu. Zaten biz onları övmek için bu konuları açmıyoruz. Bizi onlara muhtaç eden soysuzların bir bölümü çeşitli nedenlerle aflara uğrayıp sinmiş olarak burnumuzun dibinde dolaşmaktadırlar. Onların yaptıklarını unutmamak için Devrim Tarihi, okuyup okutuyoruz. Öğretmen bundan sonra Eskişehir, Bursa, Balıkesir, Çanakkale, Adapazarı, Düzce, Bolu il-ilçe halklarının yeri-göçmen durumlarını anlattı. Olayı değerlendirebilmemiz için Balkan Savaşı'ndan sonra göçmen yerleşimi için yapılan bir dağılımı anlattı. 100. 000 göçmenin 25. 000'i Eskişehir’e, 25. 000'i Şam'a, 25. 000'i Düzce-Adapazarı. 25. 000'i Çanakkale- Balıkesir-Bursa dolaylarına iskan edilmek için karar alınmış. Ancak hemen arkasından Seferberlik (1. Dünya Savaşı) gelince göçmenlerin hemen hemen hepsi en yakın yerlere, daha çok da hemşerilerinin bulundukları yerlere kümeleşmişler. Bir savaş yıkımdan sonra, ikinci bir sürekli savaş yaşayan bu sahipsiz insanların çoğu düzenli bir kayıt yapılmadığı için askerlik görevi de yapmamışlardır. Geçim sıkıntısından bunalmış bu insanlar kolay kandırılıp isyan ettirilmiştir. Zaten bu bölgeler halkları, bilinen belgelere göre, Kırım, Plevne Savaşlarından sonra gene Rumeli, ile Kafkas yöresinden gelmiş karışık soy insanlardır. Osmanlı Devletinin bu konudaki ihmali de eklenince yurt için savaş yapacak bir birlik oluşması söz konusu değildir. İşte Kurtuluş Savaşımızdaki iç çatışmaların özü budur. İç savaşlarını çıkaranlar ya da çıkaranlara hemen uyanlar iki kümede toplanmaktadır. 1. Az önce söylediğim, henüz bir millet olma bilincine varamamış olanlarla, 2-Gene Osmanlının düzensizliği nedeniyle asırlar boyu haydutlukla geçinmiş Celali Şebekelerinin var olması. Bakın birinciler o saydığım yörede. Balıkesir, Bursa, Çanakkale'nin Anadolu yakası, Adapazarı, Düzce. . . . . Bunlar da Osmanlı İmparatorluğunu yıkılmaya yüz tuttuğu dönemle baş göstermiş Celalilerin sahasında, Tokat, Sivas, Yozgat, Kayseri, Konya. Osmanlı dönemimde bu yörelerde eşkiyalık hiç bitmemiştir.

İşte bu zayıf yerleri bilen Osmanlı Saray beslemeleri, buralara adamlarını göndererek eşkiyalığı özendirmişlerdir. “Dinsizin hakkından imansız gelir!" diye bir söz vardır. Kurtuluş Savaşı'nda bu gerçekleşmiştir. Acımasız Çerkez Etem'le kardeşleri yukarda değindiğim aldatılmış insanlarla aldatanların kurduğu tuzakları Çerkez Etem, kendi kurmuş gibi gidip gidip bozmuştur. Gidip gidip, diyorum. çünkü fesat yuvaları oldukça muhkem (Çok gizli) korunakları elde etmişti. Çerkez Etem Müfrezesi, Çanakkale-Tokat arasını at üstünde günlerce yol alarak bir kaç kez taramıştır. Doğal olarak yalnız değildi ama şöhret onun oldu. Gerçekte o işleri yapan adsız kahramanlarız, Mehmetçiğimizdi. Zaten bizim övgülerimiz de onlaradır.

Öğretmen sözünü ettiği tarihteki Celali isyanlarına değindi Köprülü Mehmet Paşa, Vardar Ali Paşa, İbşir Paşa olaylarını anlattı. Köprülü Mehmet Paşa'nın Celaliler eline düştüğünü, Vardar Ali Paşa'nın Celalilerce öldürüldüğünü, isyancıların Sivas-Halep arasını ele geçirdiğini, isyancı başı İpşir Paşa'nın Sivas Valisiyken Celalileri yok etme görevi almışken kendisinin Celali olduğunu, Celali başıyken Koskoca Osmanlı İmparatorluğu yöneticilerinin birlikte aldıkları bir kararla nasıl Sadrazam olduğunu, Sadrazam mührünü Padişah huzuruna çıkmadan Üsküdar'da aldığını, Sadrazam olmasına karşın Üsküdar'dan Topkapı Sarayı'na adım atmadığını anlattı. Devamla:

-Bu rezaletler olurken Venedikliler, Çanakkale Boğazını kapattılar, boğaz karşısındaki İmroz (Gökçeada) ile Bozcaada’yı üs yaparak donanmamızı 25 yıl boyunca Marmara Denizi'ne mahkum ettiler!

Öğretmen, az duraksadıktan sonra tüm bunları, Türkiye Cumhuriyeti'nin neden kurulduğunu, neden Osmanlı mirasının sürdürmediğini iyi bilmemiz gerektiğini söyledi:

Tarih bilgini ya da öğretmeni olmayacaksınız ama halkın içinde, halka karşı görevi olan, halkı uyandırma sorumluluğunu taşıyacaksınız. Çok uzun, zaman zaman atalarımızı mutlu etmiş anılarımız var, şarkılarımız, türkülerimiz, şiirlerimiz bunları anlatıyor. Bunları dinleyince öyle mutlu günleri özler gibi oluyoruz. Eğer gerçeği bilmez ya da bilmezden gelirsek, onların neden uzakta kaldığını anlamazdan gelirsek kazandıklarımızı çok kolay gölgelemiş oluruz. İşte bu çok tehlikeli bir duraklama yaratır. Geçen haftalarda, istasyona giderken binaların birinde bir şarkı söyleniyordu, durup dinledim; ne güzel sözleri var:

-Yürü, atıl, devir karanlığı; durma, yürü haydi ileri! Bilmiyorsanız, bulup hemen öğrenin; bizim dersimizi ondan daha güzel özetleyecek söz bulunmaz. "Durma, yürü, karanlıklar seni devirmeden sen onları devir. Osmanlı Dönemi bizim için sahiden karanlıktır; bir aileye koskoca Türk ulusu köle olmuş bir düzendi!. . . .

Geçmişteki tarih derslerimde, Özellikle Selçuk Korol Öğretmenin anlattığı ders dışı tarih olaylarını, önerdiği kitapları, Mehmet Turhan Tan'ın Devrilen Kazan'ı Ahmet Mithat Efendi'nin Yeniçerililer'ini okuduğum için fazla etkilenmedim. Bir çok arkadaş, öğretmenin anlattıklarına inanmamış gibi bakıştı; bir bölümü de ilk duyma heyecanını gizleyemeyerek karşılarındakilerin konuşmasını bekler gibiydi. Öğretmen ayrılınca, sık sık duyduğumuz tepkisel söz "Vay anasını!" oldu. Arkasından da, Tiyatro Tarihinde okuduğumuz Eski Yunan trajedilerindeki korolar benzeri hep bir ağızdan söylendi:

-VAY ANASINI !!!

Bizim masadakiler tarih konusunda benim daha çok şeyler bildiğimi benimsemiş durumda. Ekrem Bilgin dışındakiler tartışmasız bunu kendileri tekrarlıyor. Sağolsun hemşerim Kadir'le Abdullah Erçetin de sık sık tekrarlayıp perçinliyor. Ekrem Bilgin'de sanırım bir kuşku var sık sık söylediklerimi sorguluyor. Ancak onunki daha çok besteciler, bestecilerin eserleri üstüne oluyor:

-O öyle miydi? Ben onu böyle sanıyordum! gibilerden. Bugün de öğretmenin anlattığı üstüne bir takışma oldu. Öğretmen Celalileri anlatırken Köprülü Mehmet Paşa, demişti. Ekrem Bilgin durup dururken:

-Ben başka bir Köprülü Mehmet Paşa olduğunu hiç duymamıştım! dedi. Halil Yıldırım ise:

-Ben bu adı hep duyarım, her duyduğumda da hep sormak isterim; bunun doğrusu Köprücü olması gerekmez mi? Köprülü adam olur mu? Gözlüklü, sakallı der gibi köprülü diyoruz. Olay gerçeğinden sapmış olarak uzadı. Köprülü Mehmet Paşa, arkasından sadrazam olan oğlu Fazıl Ahmet Paşa söylendi. Ben de elimdeki şiir kitabından (Eski Şairlerimiz-Divan Edebiyatı Antolojisi) anımsadığım Köprülüzade Fuat-Prof. dr. Fuat Köprülü'yü söyledim. Ayrıca okuduğumuz Almanca ders kitabını yazanlardan birinin de Cemal Köprülü olduğunu ekledim. Böylece Köprülü sözü tartışmadan kurtuldu. Ancak, Köprülü Mehmet Paşa'nın bire indirilmesi kolay olmadı. Konuşa konuşa Köprülü Mehmet Paşa'yı tarihteki yerine oturttuk, yerine Fazıl Ahmet Paşayı sonra da torunu Fazıl Mustafa Paşayı, daha sonra da damadı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'yı sadrazam yapıp 2. Viyana bozgununa ulaştık. Ancak Ekrem Bilgin'i, öğretmenin anlattığı olayların hangi tarihte geçtiğini bir türlü anlamak istemediği için, 2. Bir Köprülü Mehmet Paşa olabileceği kuşkusundan kurtaramadık.

Öğleden sonra ilk iki saat nota yazma çalışmaları yapıldı. Sırayla tahtaya kalkarak Mehmet Öztekin Öğretmenin verdiği notaları, öğrencilerimize gösterecekmişiz gibi yazarak, yerlerimize oturduk. Tebeşirle tahtaya yazdığım notaları hiç beğenmiyorum. Nedense elimdeki tebeşir sertleşip incecik çizgi çıkarıyor. Oysa notalar için yer yer kalın çizgiler gerekiyor. Deftere yazarken bunu yapıyorum ama tahtada bir türlü beceremiyorum. Mehmet Öztekin Öğretmen pek eleştirmiyor ama beğenmediğini yüzünden anlıyorum. Tek tesellim, benden de kötü çizenlerin olması. . . .

2. Sınıflar genelde müzik-enstrüman çalışmalarını sabahları yapmaktadır. Çarşambaları Enstitü bölümünde mandolin çalışması yaptırıyorlar. Bu çalışmaları kısalmış, bundan böyle çarşambaları benim de piyano çalışmam şansa kaldı. Mehmet Zeybek gelmezse çalışabileceğim. Mehmet Zeybek bugün hevesli gelir gelmez aşağıdaki odaya indi. Bir bakıma iyi oldu. Yarın Hamdi Keskin Öğretmenden Namık Kemâl'i dinleyeceğiz, bir ön hazırlık yaparsam daha iyi anlarım.

Ziya Paşa 1825 yılında doğmuştu. Namık Kemal 1840 doğumlu, aralarında 15 yaş fark var. Böyleyken Ziya Paşa Namık Kemal'in bir gazeline bir "Nazire" yazıyor:

 

Namık Kemal'in

 

"Tarîk-î hakta cân-ü tenden olmak yâd lâzımsa

Beni hâzır bulursun her çi bâd-â-bâd lâzımsa"

 

Diye başlayan gazeline, Ziya Paşa,

 

"Kıyâm-î mülk ümîdin eyleme bîdâd lâzımsa

Muhakkaktır zevâl-î devlet istibdâd lâzımsa"

 

beyitiyle başlayan gazeliyle nazire yapmıştı. Yanılmıyorsan nazirelerle benzeri tahmisler, daha çok, biraz daha ünlülerin şiirleri için yapılır. Çünkü Fuzuli divanında Fuzuli kendisi bunu iki şairden yaptığı nazire-tahmisleri anlatırken, bende böyleymiş gibi bir zan uyandırmıştı. Bunlardan biri Türk şairi Necati, öteki de Çağatay şairi Lütfi. . . Hiç değilse ben öyle anladım. Nazire ile tahmisleri benzetmem şekil olarak değil, söz ilişkisi bakımındandır. Gerçekte nazire yazılmış şiirin konusunda benzer kalıpla benzer konuyu tekrarlamaktır. Tahmis ise bir gazelin beyitlerine dokunmadan onlara uyan üç dize ekleyip esas gazelin beyitlerini beşe tamamlamaktır.

Namık Kemal.

Namık Kemal'i ben ilkokul 2. sınıftayken bir arkadaş kıskançlığı nedeniyle önce adını duydum sonra da kim olduğunu öğrenerek sevdim. Bu olayı da bıkmadan, usanmadan anlattım. Çünkü bu benim için o zamanlar Namık Kemâl'ce bir inat, bir direniş konusu olmuştu. Öğretmenimiz, sınıf arkadaşım Bektaş'ların evinin üst katında kalıyordu. Bektaş, sınıfımızın zaten en çalışkanıydı, bir de öğretmene yakın olunca hepimize tepeden bakmaya başlamıştı. Benim de bir tutamağım vardı, köyün tek uğrak yeri olan kahve bizimdi. Ben akşam sabah kahvedeydim. Öğretmenin de tek çıktığı yer bizim kahveydi. Öğretmen kahvede benimle konuşup şakalaşıyordu. Ben bu durumun okulda da sürmesini beklerken okulda durum değişiyordu. Okulda Bektaş hep önde görünüyordu. Öğretmen hepimize ezberlemek üzere kısa kısa şiirler vermişti. Benim şiirim koyundan kuzudan söz eden bir kısa şiirdi. Koyun-kuzu benim hiç ilgimi çekmemişti. 100 kadar koyunumuz vardı, ben hepsini tanıyordum, çoğunun doğumunu bile izlemiştim, sürünün tamamı yaşça benden küçüktü. Şiiri gene de ezberledim. Hepimiz ezberleyince bir gün sıra ile arkadaşlar önünde okumuştuk. Şiirlerin tümünü dinleyince baktım ki, Bektaş'ın okuduğu şiir koyundan kuzudan değil, hapisten, zindandan, beyden paşadan söz ediyordu. Bektaş şiiri bitirince öğretmen sahiden beğenmiş olacak, gülümseyerek "Aferiiiiin! diye uzatarak söyledikten sonra bizlere dönerek:

-Siz de isterseniz, biraz da çok çalışırsanız Bektaş gibi okuyabilirsiniz! dedi. Bu, benim çok ağırıma gitti. O şiiri, alıp hemen ezberlemek için planlar kurdum. Şiiri Bektaş'tan istemeyi onuruma yediremediğimden kaçamaklı yollarla şiiri elde ettim. Uzun zaman gizli gizli okuyarak şiiri ezberledim. Aylar sonra bir geziden dönerken öğretmen bizi dizili olarak bizim kahvenin önünde durdurup şarkı-marş söyletti. Kahvedekiler, (Aralarında babam da vardı) bize bakarken ben bir adım öne çıkıp şiir okumak istediğimi söyledim. Öğretmen şiir işini bilmiyordu ama benim giderek Bektaş'la yarışa kalkıştığımı biliyordu. Ara ara da:

-Az daha gayret edersen öne geçeceksin! deyip beni umutlandırıyordu. Öğretmen eliyle işaret etti; yüzümü kahve önüne çıkanlara döndürüp okumamı söyledi. Okuduğum şiir sonradan yıllarca tekrarladığım, çoğu mısralarını şimdi de anımsadığım İbrahim Alaettin Gövsa'nın Namık Kemâl şiiriydi.

Bu olay dolayısiyle bana daha yakınlık gösteren öğretmen, Namık Kemal üstüne başka yazılar da vermişti. Sonradan Köy Enstitüsü olan Köy Öğretmen Okuluna girdiğimde Namık Kemâl hakkında oldukça bilgim vardı. Türkçe öğretmenimiz Fikret Madaralı öğretmenin dikkatini çekmiş, yeri geldiğinde bana Namık Kemâl üstüne konuşma yaptırıyordu. Vatan yahut Silistre tiyatro kitabını böyle bir konuşma için okuyup özetlemiştim. Yazık ki kitaplıkta Namık Kemâl'in başka kitaplarını bulup okuyamadım. Gördüğüm bir kaç şiirini de anlayamadığım için sevip ezberleyemedim. 1840 yılında Tekirdağ'da doğduğunu, 1888'de 48 yaşında öldüğünü, kendi vasiyeti üzerine Gelibolu-Bolayır'a gömüldüğünü, Padişahların kötü yönetimlerine karşı yazılar yazdığı için yaşamının büyük bir bölümünü sürgünlerde ya da sürgün gibi gönderilen sözde görevlerde geçirdiğini biliyorum. İbrahim Alâettin Gövsa'nın şiiri sanırım Namık Kemâl'in yaşamını gerçeğine uygun yansıtmaktadır.

 

Namık Kemâl

 

Bir zamanlar vatanı bir çok zâlim bürüdü,

Millletini sevenler zindanlarda çürüdü.

 

Yetim kaldı çocuklar, yoksul oldu kadınlar;

Her gün güzel vatana geliyordu bin zarar.

 

Meşrutiyet, uhuvvet sözü artık kalmadı,

Hürriyetin adını kimse ağza almadı,

 

O zamanlar Kemâl Bey zalimlerle çarpıştı,

Milletinin uğruna zindanlarda çalıştı.

 

Vatan, millet ne demek kimse yoktu farkeden,

Hürriyeti, vatanı bize odur öğreten.

 

Toplar gibi sesinden bütün millet uyandı,

Doğru, büyük sözüne düşüneneler inandı.

 

Vatanını ne kadar sevdiğini gösteren,

Şu sözleri Kemâl'in kalbimize kazılsın:

 

"Milletimin feyzini sağlığımda görmeden,

Ben ölürsem taşıma mahsunluğum yazılsın!"

 

Ümidini görmeden açık gitti gözleri;

İşte bütün inkılâb bugün onun eseri.

 

On Temmuz'un (*) topları hatırlatıyor onu,

Göğe değen sancaklar selâmlıyor ruhunu.

 

İbrahim Alâettin Gövsa

 

2. Meşrutiyet için ilk başkaldırılara değiniliyor. Niyazi ve Enver Beylerin, birlikleriyle dağa çıkış tarihi 7, 8, 9, 10 Temmuz 1908. . . .

İbrahim Alâettin Gövsa'nin yeni bir Namık Kemâl şiirini (Murabba'sını) buldum. Ancak bu şiir hem çok uzun, hem de daha önce yazılmış sanırım, dili bana çok ağır geldiği için tamamını yazmadım.

 

Kemâl Bey

 

Gönüllerde vatan hissi senin feyzinle nâtıktır,

Vatan dendikçe nâmınla semâ inlerse lâyıktır;

Bu toprak bir muazzam âbidendir; ey büyük insan!'

Makaamın kalb-i millette açılmış bir mezarlıktır.

 

Sesin bir top gibi eflâke da hitâb-efken

Uyandırmış, inandırmış, cevâb almıştı her yerden,

Kaparken şâh-râh-ı zemini kıta'-yı istikbâl

Sözünden dönmemiş durmuş, göğüs germişsin ancak sen.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Bugün mâziyi tehdit eyleyen toplarda sıytın var,

Selâmlar rûhunu âfâk-ı hürriyyette sancaklar;

Bugün bir köylünün vicdân-ı mes'udunda çarparsın,

Yarın hicrânını takdir eder de pâdişah ağlar.

 

Kemâl Bey! Ey muhteşem simâ-yı hilkat, heykel-i târih,

Asırlardan doğan şahsiyyet-i müstekmil-i târih!

Büyük cebhende bir millet okur bin inkılâb -ı hayr;

Büyük namınla çarpar sîne-yi mustakbel-i târih!

 

İbrahim Alâettin Gövsa

Açıklama: Gönüllere yeşeren Vatan duygusu senin sözlerinin tohumuyla serpilip yeşerdi. Öyle ki şimdi Vatan! dendinçe gök yüzü inler inliyorsa, bundandır. Ey büyük insan bu vatan, bu büyük toprak senin Anıtındır. Oturduğun yer, insanların kalbinde sana açtıkları kutsal yerdir.

Senin top gibi gürleyen sözlerin ufukları, sarmış-doldurmuş. Öyle ki duyanları uyandırmakla kalmamış cevaplarını da almıştır. Geleceğin sürekli açık yolları kapanırken, kapanmasına sen göğüs gererek engel olmuşsun!

Bugün geçmişi (Geçmişin zalimlerini) korkutan toplarda (Top seslerinde) senin payın büyük, Ufuklarda dalgalanan sancaklar senin ruhunu selâmlıyor. Bugün bir köylünün bile mutlu yüreğinde sen çarpıyorsun, inan ki, gelecekte yaptıklarından pişman olup utanacak olan padişah da ağlayacaktır.

Kemal Bey, şerefli, gösterişli şahsiyetinle tarihin de bir Anıtı oldun. Yüzyıllarda bir doğan tarihin ünlü kişileri gibi seni de milletin, başardığı inkılaplar zinciri içinde, onurlu uğraşlarını saygıyla okuyup, okuyacak! (Onurla anacak)

Namık Kemâl için daha yazacaklarım var. Ancak onları Hamdi Keskin Öğretmeni dinledikten sonra yazacağım.

 

17 Şubat 1944 Perşembe

 

Namık Kemâl'in Vatan yahut Silistre tiyatro kitabını özetleyip anlatmıştım. Şimdi sorulsa ne söyleyebilirim? Bir Abdullah Çavuş vardı, ne söylesen aynı sözü tekrarlıyordu. "Kıyamet mi kopar!" Bu söz, Dünyanın sonu mu gelir? anlamı taşıyormuş. İslam Bey, Sıtkı Bey, Zekiye adlı kişileri anımsıyorum; bir de yer olarak Silistre'yi. Babam Silistre'yi biliyormuş bana anlatmıştı. Orası hakkında da tek bildiğim, doğu Bulgaristan'ın kuzeyinde bir Tuna boyu kenti. Fikret Madaralı Öğretmenin doğduğu yere yakınmış. Madara. Madara'nın küçük bir yöre olduğunu biliyorum, onu Vahit Dede'den de dinlemiştim. Anlattığına göre o, oraları, (Kuzey-Doğu Bulgaristan'ı) bir zamanlar dolaşmış.

 

Vatan yahut Silistre'nin kısa özeti. . . . . . . . . . . . . .

 

Ahmet Bey olarak tanınan bir subay, evli, bir kız babasıdır. Kızı Zekiye küçükken Ahmet Bey bir nedenden dolayı ordudan ayrılmıştır. Ancak Ahmet Bey askerliği sevdiğinden kısa bir aradan sonra adını Sıtkı olarak değiştirip gene orduya girmiştir. Eski Ahmet Bey, bu kez Sıtkı Bey olmuştur. Sıtkı Bey, bilgili, cesur, çalışkan olduğundan rüdbeleri yükselir. Savaşlar nedeniyle yer değiştirir, evinden uzaklara gittiğinden büyümekte olan kızı Zekiye'yi gözünde tütmesine karşın tanıyamaz duruma düşmüştür. Zekiye yetişmiş, sağlıklı bir kız olmuştur. Kendisini gene bir subay olan İslam Bey sevmektedir. Ancak İslam Bey çok onurlu bir yaratılıştadır. Zekiye’yi gerçekten sevmesine karşın bir türlü açılamaz. Oysa Zeynep de İslam Bey'i sevmektedir. Yeni bir savaş başlamıştır. İslam Bey savaşa katılacaktır. İslam Bey giderayak sevgisini Zekiye'ye açar. Zekiye zaten bunu beklemekte ancak, İslam Bey'den ayrılıp, babasında olduğu gibi eşinden de ayrı kalıp onun da özlemini çekerek yaşamak istememektedir. İslam Bey'den habersiz bir plan kurar, erkek kılığına girip o da asker olacaktır. Zekiye, planını uygular, Adem adını alarak, genç bir delikanlı görünümünde savaşmak istediğini söyleyerek gönüllüler arasına katılınca Silistre'ye gönderilir. Silistre düşmanlarca kuşatılmıştır. Adem, (Zekiye) İslam Bey'in birliğine düşmüştür. Savaşta büyük yararlıklar gösteren İslam Bey yaralanır. Adem, İslam Bey'in sağlığıyla ilgilenir. İslam Bey'e çok yardımı dokunan Bir de deneyimli asker Abdullah Çavuş, bu iki, bir birine yakınlık gösteren kahramanlara katılır. Bu dost üçlü, güç birliği yaparak planlar kurarlar:

-Düşmana nasıl daha büyük zarar verebiliriz? Planları, düşman cephesinin en zayıf yerini seçip orasını ateşlemektir. Plan başarıyla uygulanır, düşman çekilmek zorunda kalır. Düşmanın çekilmesi sevinci sırasında komutan Sıtkı Bey, düşmanın cephaneliğini ateşleyen üç kahramanı kutlamak isterken üç kahramanın künyeleri açıklanmış olur. Komutan Sıtkı Beye göre karşısındaki Adem, kızı Zekiye'dir. Zekiye de karşısında babasını bulur. Özlemler giderilirken İslam Bey'le Zekiye yaşamlarını birleştirme kararlarını bakışlarıyla kesinleştirirler.

Perde kapanmak üzereyken bir bakıma Namık Kemâl ortaya çıkmışça Abdullah Çavuş konuşur. Arkasından da övücü, onurlandırıcı sözlerle donatılmış ünlü marş söylenir:

 

"Yara, nişandır tenine erlerin,

Mevt ise son rüdbesidir askerin!",

Altı da bir üstü de birdir yerin,

Arş yiğitler vatan imdadına!"

 

Yara, kılıç, kurşun ya da başka bir kesici ile bir askerin bedeninde kesilmişlik izi kalmışsa bu övünülecek bir görüntüdür. Ölüm ise en yüksek makamdır, savaşta ölen bir er, Paşa ya da General olmuş sayılır(!) Onurlu yaşamadıktan sonra yaşanmışlığın ölümden farkı yoktur, toprağın altında olmak üstünde olmak farklı sayılmaz. Öyle olduğuna göre, yiğitler yürüyün vatan için, koşun, vatanı düşmandan kurtarın!

 

Kendi düşünceme göre bu kadar değinmeyi yeterli bulduğumdan burada kestim. Hamdi Keskin Öğretmenin önemsediği noktaları saptayıp sonradan ekleyeceğim.

 

Almanca=Deuschthe

Der Handschuh

Und dr König winkt vieder,

Da öffnet sich behend

Ein zweites Tor,

Daraus rennt

Mit wildem sprunge

Ein Tiger hervor.

Wie der den Löven erschaut,

Brüllt er laut,

Schlagt mit dem Schweif

Einen furchtbaren Reif

 

Türkçesi: Kral bir daha el vurunca hemen açılan bir başka kapıdan iri bir de kaplan çıktı. Hırlayarak gezindi, korkunç bakışlarla etrafına baktı. Birden aslana saldırdı, saldırır saldırmaz da korkunç bir çığlık attıktan sonra kuyruğunu halka çizer gibi oynatmaya başladı.

 

Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek geldi. Söze, konuya yeni başlarmış gibi soru sorarak girdi. Namık Kemâl kimdir? Namık Kemâl adını ilk kez ne zaman, nerede hangi derste duydunuz? diye sordu. Saymadım ama sanırım arkadaşların yarıdan çoğu parmak kaldırdı. Ben de böyle bir soru için hazırlanmıştım, çok sevineceğim yerde birden tutuklaştım. Öğretmen bir şeyler söyledi, onu bile tam dinlemedim, baktım Mestan Yapıcı kısık sesiyle Vatan yahut Silistre oyunundan söz ediyordu. Arkasından Turan Aydoğan, Mustafa Yüksel, Ali Bayrak, Hayrettin Özer, Sabri Taşkın söz aldı. Konuşmalar da hep Vatan yahut Silistre üstünde döndü. Bu arada öğretmen Silistre'nin yerini sordu. Bir sessizlik olunca gözlerim Hüsnü Yalçın'la Emrullah Öztürk'ü aradı. Uzaktan ikisini de gördüm, başları eğik duruyorlardı. Özellikle Hüsnü'den çok Emrullah'ın konuşmasını bekliyordum. Emrullah, tam olarak nereli olduğunu hiç bir zaman söylememişti; ya da ben ilgisiz kalmıştım ama hiç değilse sık sık Şumnu'dan söz ediyordu. Silistre, Şumnu'nun iki adım ötesindeydi. Konuşanlar Silistre ile Rusçuk'u karıştırıp Osman Paşa'nın Plevne kahramanlığına geçtiler. Bu kez öğretmen elini kaldırıp konuşmaları durdurup hepimize baktı. Kimseden ses çıkmayınca Hamdi Keskin Öğretmen hayıflanmış bir sesle:

-Bir zamanlar bizim olan yerleri hep böyle unutacağız demek, oysa öyle manevi bağlarımız var! derken parmak kaldırdım. Öğretmen sözünü kesip bana işaret etti. Silistre'nin Kuzey-Doğu Bulgaristan'ın Tuna kıyısında bir kent olduğunu, Rusçuk'un ise çok daha batılara düştüğünü, Namık Kemal'in anlattığı savaşın Plevne Savaşıyla ilgisi olmadığını Vatan yahut Silistre oyununun 93 ya da 1877-78 Rus savaşından önce yazılıp oynandığını söyledim. Öğretmen hiç bir şey demeden eliyle oturmamı işaret edip tiyatro eserlerinin hatta savaşları anlatan şarkıların, türkülerin, şiirlerin, romanların gerçek savaşları değil olayları idealize ederek anlattığını, bu nedenle de onları anlatanları, bu anlattıklarını tekrarlarken övgüyle andıklarını söyledi:

-Vatan yahut Silistre kitabını okuyan eğer kitabı beğenirse kitaba değil Namık Kemâl'e saygı duyar! Ünlü bir çok yazarı biz, yazdığı kitapları okumadan duyarız. Çünkü onun kitaplarını okuyanlar, kitaplarından aldıklarını, onun düşünceleri oluğunu bildiklerinden onun ününü yayarlar.

Öğretmen bu kez Namık Kemâl'in önce bir şair olarak tanındığını, giderek bir düşünce adamı olduğunu kanıtladığını, düşünce adamlığının en çarpıcı yanının da Osmanlı soyunun giderek onlara bağlanmış halkına düşmanlaştığını haykırmasıydı. Bu haykırışlar önceleri daha çok şiir alanında görüldü.

Öğretmen bu kez de elindeki kitabı açarak uzunca bir şiir okudu. Okumayı kestikten sonra dinlediğimiz şiirin hangi türe girebileceğini sordu. Çok az arkadaş konuştu. Konuşanlar da şiiri salt uzunluğuna kapılarak "Kaside!" dedi. Ben de öyle dedim ama gerçekten şiirin kasidelikle bir ilgisi yoktu. Çünkü, kasidelerin çoğunlukla yöneticileri övgü için yazıldığını öğrenmiştik. Kasidelerin N'at ya da Münacât olanları çok daha başla türlü sözlerle sürüyordu. Buradaki söyleyişte açık açık yermeler vardı.

 

Kaside

 

Görüp ahkâm-ı asrı münharif sıdk ü selâmetten

Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten

Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten

Mürüvvet -mend olan mazlûma el çekmez iânetten

Vücûdun kim hamir-i mâyesi hâk-i vatandandır

Ne gam râhi vatanda çâk olursa cevr ü minnetten

Hakir olduysa millet şânına noksan gelir sanma

Yere düşmekle cevher sâkıt olmaz kadr ü kıymetten.

Muini zâlimin dünyâda erbâb-ı denâettir

Köpektir zevk alan sayyâd-ı bî-insâfa hizmetten

Hemen bir feyz-i baaki terk eder bir zevk-i fâniyi

Hayâtın kadrini âli bilenler hüsn -i şöhretten

Nedendir halkta tûl-i hayâta bunca rağbetler

Nedir insâna bilmem menfaat hıfz-î emânetten

 

Cıhanda kendini her fêrtten alçak görür ol kim

Utanmaz kendi nefsinden de âr eyler melâmetten

Felekten intikaam almak demektir ehl-i idrâke

Edip tazyid-i gayret müstrefîd olmak nedâmetten

Durur ahkâm-ı nusret ittihad-î kalb-i millette

Çıkar âsâr-ı râhmet ihtilâf-i ümmetten

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Senindir devr-i devlet hükmünü dünyâya infâz et

Hüdâ ikbâlini hıfz eylesin her türlü âfetten

Kilâb-ı zulme kaldı gezdiğin nâz-ende sahrâlar

Uyan ey yareli şîr-î jiyan hâb-ı gafletten

 

Namık Kemâl

 

Kasidenin tamamı 60 beyittir.

 

Açıklama: Zamanın değerli hükümlerinin geçersiz olduğunu görünce hükümet kapısından kendi isteğimizle ayrıldık. İnsanlığını unutmamış olanlar, halka hizmet etmekten usanmaz. Kanı temiz ya da iyi insan olanlar halka kötülük yapmaz. Gerçekte bir ulusun üyesi olarak hamurumuz vatan toprağından gelmektedir. Öyleyse bu can, bu vatan için giderse gam çekmek neden? Bu millet gerçekten küçük ya da aşağılanmış olarak görülüyorsa(Görenler öyle sansın (!))unutmamalı ki, altın yere düşünce değerini kaybetmez, altın gene altındır. Dünyadaki zalimlerin yaptıkları hep kötülüktü. Bu tür insafsız avcılara ancak köpekler hizmet eder(Yardımcısı olur). Oysa hayatın değerini, bilenler, başka insanlara kalıcı değerler devrederler ya da bağışlarlar, şöhretin gerçeği budur. İnsanlar iyi yaşayarak yaşamlarını neden uzatmaya gayret ediyor? Çünkü insanlar bu Tanrı bağışı ömrü huzurlu geçirmek istiyor. Kim ki, kendinin başkalarından alçak olduğuna inanmıştır, işte böyleleri başkalarına kötülük yaparlar, kötülükler böylelerinden gelir. Bunlar akıllarınca insanlara kötülük yaparak kendilerini çarpıttığına inandıkları Felekten öc almaya kalkışırlar. Bir bakıma da sürekli kötülükler düşünürler. Bu onlar için bir yaşam borcu gibidir bu tür yaşamdan( İğrenç)zevk duyarlar. Oysa, ortak duygularla birlikte zafer kazananların bağlaşıklığı sayılan millet, bu karşılıklı bağlılık duyguları unutmaz. (Unutmamalıdır. ) Tanrısal bağlarla bağlı ümmetler-milletler; böylesi sağlıklı, duygusal bağlarla kurulur, öylece yaşar!. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Senindir bu, içinde yaşadığın günün devleti unutma! Durma, bunu hemen DÜNYAya yay!. Tanrı iyi geleceğini (Bellesin, gelecekteki yolunu açık tutsun!)seni her tülü kötülükten korusun! Köpeklerin ya da köpekçe edilen zülumlere, zalim köpekler elinde güzel yurdun, uyan ey yaralı ASLAN uyan bu gaflet uykusundan! (Daldığın derin uykudan)

Öğretmen, okuduğu şiiri daha önce okuyan ya da duyan olup olmadığını sordu. Derslikteki arkadaşların yarıya yakını parmak kaldırdı. Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek sordu:

-Okuyanlar ya da duyanlar aynı enstitüden mi geldi? deyince benim de dikkatimi çekti parmak kaldıranların yarısı Kızılçullu'dan yarısı da Çiftelerden gelme. Soruşturulunca durum açıklandı. İki enstitüden gelenler de, ikişer şube olarak okumuşlar Şubeleri ayrı öğretmenler okuttuğundan benzer bir başkalık ortaya çıkmış. İki Enstitüden de konuşan olunca Kepirtepe sözü edilmeden Sami Akıncı kalkıp bilgilendirdi:

-Kepirtepe'de ilk üç yıl Milli Eğitim Bakanlığının Ortaokullar okuma kitaplarını izledik. Onlarda Namık Kemâl geçti ama bu tür bir şiir yoktu. Sonraki iki yılı kitapsız geçirdik, iki öğretmen değiştirdik her halde unutmuşlar biz de okumadık! deyip oturdu. Bu kez de ben parmak kaldırdım:

-Sami arkadaş, gerçeği söyledi. Ancak ben daha ilkokulda öğrendiğim Namık Kemâl adı geçtikçe bilgimi genişletmeye çalıştım. Başka kitaplara bakarken karşılaştığım Prof. Fuat Köprülü'nün kitabını (Kaldırıp göstererek) alınca ilk baktığım Namık Kemâl oldu. Kitabı sık sık okuyorum. Hamdi Keskin Öğretmen öyle gülümsedi ki, bana inanmadığı kanısına saplanıp üzüldüm. Ancak gene ne düşünüyse bana dönüp “Kasidenin giriş bölümünü bize açıklayabilirsin, ne dersin?” deyince kitabı açarak (Burada açıklama yok, sözleri de vermiyor. Ancak ben kendim açıklamıştım! deyip 10 beyitini açıkladım. Öğretmen ara ara bana katıldı. Bu kez de son dört dizeyi ekledi. Orasını da açıkladım. Öğretmen:

-Bakın işte bu iş kendi kendine de olabiliyormuş. Gelin biz bundan sonra şu "Gördük-görmedik!" savunmalarını bırakalım da karşılaştığımız Ata yadigarı eserlerimizi tanımaya bakalım. Bakın yarı ders yılımızı tamamlamış durumdayız. Divan Şiiri denilen büyük nehri şöyle bir gördük, Hem de ne nehir? Bu nehir de Amazon gibi bir şey. Derler ya Amazon 99 koldan oluşan bir derya imiş. Divan şiirimiz de ona benzer. Biz o nehrin ana kollarından ancak bir kaçının tadına tuzuna bakacağız. Nehirlerin bir de debisi vardır, kıyılarının humusu-hümüsü vardır. Biz onları hesaba almayacağız. Belki gelecek yıllarda birinin ikisinin debisini de konuşuruz. Ahmet Yesevî ile başladık Namık Kemâl'imizde kesiyoruz. Bu son dönemde, mart-nisan-mayıs aylarında biraz daha ayrıntılara inerek Fatih Dönemi şairlerinden Ahmet Paşa, adından söz etmiştik, Necati, Baki, Nabi, Nef'i, Nedim, belki elimiz değerse Şeyh Galip'i de konuşuruz. Bu süreçte bunlara koşuk Halk Edebiyatımızın ünlü ozanlarını da tanıyacağız. Bunlarda biraz daha sanatçı kişilikleri üstünde durmaya çalışacağız. Bu değinilerimizi gelecek yıllarda da tekrarlayarak Türk Edebiyatına bütünüyle aşina(Tanışıklık kuracağız) olacağız. Öncelikle biz, bu konuların kritiğini yapmak niyetinde değiliz. Çalışacağımızı umduğumuz geleceğin Köy Enstitüleri'nde şimdiki öğretmenlerin yaptığı gibi ( Okuttu ders dışı) branş dışı soru gelince öğrenciye:

-Bu benim branşım değil git, branş öğretmenin bul! demeyecek kadar bir dağar edinmek zorundayız. İnsanların , eskilerin deyimiyle allâme de olsa bilmedikleri bulunur. Bunu da doğal karşılayacağız. Doğal karşılamayacağımız, bize bir umutla gelen öğrencinin dileğini kursağında bırakmamaktır.

Hamdi Keskin Öğretmen ayrılınca çevremi saranlar oldu. Elimdeki kitabı isteyenler oldu. Halil Dere imdadıma yetişti, bana çıkışarak:

-Söz vermiş olmana karşın kaç gündür beni oyalıyorsun! türü tehditli sözler söyleyerek kitabı aldı. Geç kalmamak için koşarak Almanca dersi için Kitaplığa gittik. Öğretmen Niyazi Çitakoğlu bu kez tam zamanında geldi. Gelir gelmez de bana:

-Senin şu hikaye güzel bir şeye benziyor, sonunu getirmedin mi onun? dedi, Sami Akıncı yardıma koştu, o çevirmiş, anlatmak istedi. Sami Almanca anlatarak çevirecekmiş. Öğretmen:

-Kısaca sonucunu anımsat! deyince Sami gülümseyerek duraksadı:

-Öğretmenim, benim Almancam o denli kuvvetli değil, biliyorsunuz! deyince öğretmen düzeltme yaptı:

-Türkçesini anımsat! Sami Türkçesini söyledi. Türkçesini ben de biliyorum ama kendi gizimi açıklamamak için ustaca duruyorum. Sami sonucu söyleyince öğretmen öyküyü daha önce okumuş anımsadı. Bana dönerek:

-Sen şunu hızlandır, fırlat şu küstah Freulein'in yüzüne eldiveni! dedikten sonra tekrarladı:

-Frech Freulein! Ungezogen Freulein! diye tekrarladı. Söylediklerini bana sordu. Bilmediğimi söyledim. Gülerek bir kağıda yazıp bana verdi. Teşekkür edince, neden öyle yaptığını anlattı. Frech ya da Ungezogen karşılığını bana söylerken o çirkin sözleri bana söylemiş gibi olacakmış. Bunu arkadaşlara da tekrarladı, bir de başka örnek verdi. Sözünü kesince bu kez ben de:

-Bunun bir iyi niyet olayı olabileceğini, iyi niyet olmayınca yazılı verme de aynı kapıya çıkar! deyince birden kaşlarını çattı:

-Yapma yahu! Ben bu kadar güvensiz biri miyim? deyip iyi niyetle konuştuğunu, sözlerinin hep dersin sıkıcı havasını dağıtmak olduğunu tekrarladı. Gene bana dönerek:

-Seninle başladık, çevirini oku! dedi. Okudum, beğendiğini söyledikten sonra elimden Almanca şiiri alıp iki bölüm işaretledi. Benden sonra hemşerim Kadir Pekgöz'e takıldı. Kadir Güzel Sanatlar Bölümünde olduğunu söyleyince güzel-sanat- güzel sanat, terimlerini Türkçe olarak açıklamasını istedi. Almancalarını sordu. Bu arada Hüsnü Yalçın'a da takıldı, aynı soruların Bulgarcalarını tahtaya yazdırıp benzerlikler kurdurdu. Konu, Bulgar-Alman yakınlığına atladı. Söze ben de karıştım, Bulgarların Rusya yanlısı olduğunu, iki ulusun da Slav kökenli olduğunu söyledim. Ders giderek tatlılaştı, Sami Akıncı yeni çevirdiği bir parça okudu, bir dergiye göndereceğini söyledi. Öğretmen Sami'ye:

-Dergi adı seçmedinse, bizim Fakülte Dergisine verelim! dedi. Sami çok sevindi, bundan böyle Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi dergisinde çevirileri çıkacak. Hepimiz sevindik.

Bizim yemek masasında da konu oldu, "Yüksek Köy Enstitüsü öğrencileri Fakülte dergisinde yazı yazıyor!" Arkadaşlar, üçümüz, ben, Kadir Abdullah dışındakiler hep Kızılçullu Köy Enstitüsü'nden bizim Sami Akıncı'yı tanımıyorlar. Ekrem Bilgin:

-Şu küçük, zayıf, kambur gibi oturan çocuk mu? diye sordu. Ekrem’in tanıtımı Sami'yi yansıtmadığı için güldüm. Sami:

-Pek küçük sayılmaz 60 kişilik sınıfın boy olarak ortalarındadır. Kambur falan da değildir; masaya oturunca herkes gibi öne eğilince belki sana öyle görünmüştür. Ben bunları dedim ama amacım ne Sami'yi savunmak ne de Ekrem'e karşı olmaktı. Nedense hemşerim Kadir birden bana bakarak:

-Boyu kısa olmak bir suç mudur? Anlamadım, ben boyu kısa demedim, tersine kısa sayılmaz! dedim. Kadir bu kes daha da bastırarak:

-Farketmez, ha Hasan Hoca, ha Hoca Hasan! deyip kendi kendine konuşur gibi söylendi. Kadir benimle konuştu ama öfke Ekrem'eydi, ya da arkadaşlar öyle algıladılar. Bu kez Kamil Yıldırım doğrudan Kadir'e:

-Sana kim ne dedi şimdi, neden ortaya attın kendini? diye sordu. Nihat Şengül, arkasından İbrahim Şen, Kadir'e düpedüz "Alikıran yol kesen!" benzetmesi yaptılar. Konuyu derinlemesine öfkeye döndürmemek amacıyla Kamil Yıldırım'a takıldım:

-İki soruyu düğümleyip soruyorsun, bari hangisini önce yanıtlaması gerektiği için de bir soru eklesen! Kamil ya anlamadı ya da anlamazdan geldi:

-Öbür defa, senin dediğini yaparım! Ben de gülerek:

-Ben sana bir şey demedim, senin dediklerin için açıklama istedim; öbür defa benden açıklama mı isteyeceksin? Biliyorsun açıklamalar, inandırıcı bilgilere dayanır. Açıklama isteyeceksen önceden beni uyar ki inandırıcı bilgiler hazırlayayım. Kamil karşısındaki Halil Yıldırım'a sordu:

-Ne diyor bunlar sabah sabah, sen bir şey anlıyor musun? Halil Yıldırım da İbrahim Şen'i gösterdi:

-O, dikkatle dinliyor, bir şeyler anlamıştır. İbrahim Şen, birden toparlandı:

-Yok yahu, beni katmayın, ben sizi dinlemiyorum, ben Bursa'dan geçtim ama Bursa'da cami falan görmedim, yoksa uykuda mı geçtim! Konu hemen Sanat Tarihi dersine kaydı. "Bursa'dan uykuda geçtiğini Malik Aksel Öğretmene anlatırsın! Abdullah Erçetin hemen kendisini örnek verdi:

-Ne var yani, ben de Edirne'de bir süre kaldım. Daha sonra da iki kez gittim. Biliyorum Edirne'de çok cami var ama, hangisi kimin camisi deseler Selimiye dışında hiç birini ayıramam! Selimiye'yi nasıl unutmadığını sorunca Abdullah azıcık duraksadı:

-Onun dört minaresi var! Ekrem Bilgin hemen atladı:

-Olsun, dört minareliyi görünce anımsarsın, adını Selimiye olduğunu nasıl biliyorsun? Söze ben de karıştım; Muradiye Camisi de üç minareli, onun Muradiye adını neden anımsamıyorsun? Öteki arkadaşlar şakayı sayılara dökerek oldukça uzattılar:

-İki minareli yok mu? Bir minareliler daha kolay anımsanır! v.b. Abdullah'ın "Hangisi kimin camisi!" sözü arkadaşlar için değişik bir söylem etkisi yaptı; bir süre onu da tekrarladılar. Böylece Kadir'in oldukça ters, biraz da anlamsız çıkışını gülüşmelere dönüştürmüş olarak dersliğe gittik.

Bölüm Başkanımız Öztekin Öğretmen kemanı elinde bizi karşıladı. Plaklarda dinlediğimiz Johannes Brahms'ın Macar Dansları'ndan birini (7. Macar Dansı) çalıyordu. Kemanı bırakınca Macar Müziği'nin özelliklerinden söz etti. Günümüzdeki büyük bestecilerden biri olan Bela Bartok'tan başlayarak Franz Liszt'e dek bir çok ad saydı. Bizim ülkemizde bulunan Macar müzik ustalarını, Roji Sabo, Lico Amarr'ı andı. Ünlü besteci Josef Haydn'ın yaşamı boyu bir Macar olan Esterhazi Sarayında yaşadığını, sayısız öğrenci yetiştirdiğini anlattı. Küçük ama çok ilginç bir parçasını çaldığım Czerny adı geçince sevindim. Onun adındaki harfler bana çok değişik gelmişti, okumakta zorluk çekiyor hangi ulustan olduğunu hep merak ediyordum; Macar olduğunu öğrenince sevindim. Faik Öğretmen bir kitap göstererek:

-Yakında buna da Merhaba! diyeceğiz! "Kambersiz düğün olmaz! dedikleri gibi Carl Czerny'siz piyano öğrenilmez! deyip gülmüştü.

Öztekin Öğretmen kemancıları toplu çalışmaya alınca ben bir süre piyano çalıştım. Mehmet Zeybek bugün oldukça istekli çalışma sırası onun gelip bir süre çalıştı. O çalışırken Sanat Tarihi dersimiz için hazırlık yaptım. Malik Aksel Öğretmen Bursa üstüne ne bulursanız okuyun, kesinlikle okuduğunuzun bir yerinde dersimizi ilgilendiren bir bilgi olur! demişti. Bursa Halkevi yayınlarından bir kitapçık buldum. Nilüfer Çayı'nı anlatıyor. Nilüfer Çayı'nın suyu ile çevrenin zengin hümüslü toprağı nilüfer çiçeği yetişmesine çok elverişliymiş. O nedenle çay belli zamanlarda bu çiçekle kaplanıyormuş. Çayın yüzü bir süre çiçekten çarşaf örtülmüş gibi oluyormuş. Bu doyumsuz güzelliği nedeniyle çiçeğin adını çaya da vermişler. Ayrıca Bursa'da bir çok çocuğa da (Kızlara) Nilüfer adı veriliyormuş. Bursa'yı alıp Başkent yapan Orhan Gazi'nin eşi, oğlu 3. Padişah Murat Hüdavendigâr'ın annesi Nilüfer Hatun'un adı da söz konusu çiçekten geliyormuş. Yıldırım Bayazıt'ın bir kızının adı da Nilüfer'dir.

Yazıda, Orhan Gazi'nin yattığı Yeşil Türbe anlatılıyor. Türbe, sahiden yeşil çinilerle kaplı olduğundan bu adı alıyormuş. Türbe denilen yerler görgüm ama onların renkle falan ilgileri yoktu. Kırklareli'de Kocahıdır olarak gösterdikleri türbe, büyükçe bir mezardı. Edirne/Karaağaç'la Sarayiçi'nde gördüklerimiz de mezarlık görünümündeydi. Oysa Bursa'daki Yeşil Türbe, hoş kokulu, insana huzur verici bir serinliği olan bina olarak tanıtılıyor. İçinde yatanlardan söz edildiğine(Orhan Gazi kendisi, yakınları) göre üstü de kapalı olsa gerek.

Mehmet Zeybek ayrılınca Bursa'yı bir yana bırakıp uzunca bir süre parmak çalışması yaptım. Für Elise'yi iyi pişirdim. Bu pişirme sözü Faik Öğretmenin. Konservatuvar öğrencileri arasında "Olgunlaştırma, gerçeğine uygun çalma!" anlamında kullanılıyormuş.

Alt oda ya da küçük oda dediğimiz odadan genel ziller duyulmuyor. Bir de piyano sesi olunca arkadaşlardan iyice kopmuş oluyorum. Kolumda saatım var ama ona bakmak da çok kez aklımdan çıkıyor. Sağolsun Abdullah, kendisine iş edindi, giderken bana uğrayıp haberlendiriyor. Bu akşam da takıldı:

-Saatinin değerini vermiyorsun, o saatçağız sana üzülür, ver onu ben takayım da hem saat sevinsin hem de ben ciddi olarak bir görev yüklenip seni uyarayım! Abdullah haklı, hemen saati çıkardım. Abdullah güldü:

-Yok arkadaş, dediğime bakma, ben tembel bir insanım. Dediğimi yapmaya kalkarsam bu kez sen gerçekten aç kalırsın. En iyisi bu işi gene böyle sürdürelim; yakında havalar değişecek, gündüzler uzayacak! diyerek sözünden geri dönüş yaptı.

Akşam yemeğinde beklediğimin tersine yarınki Sanat Tarihi dersi ya da Bursa konusun da kimse tınmadı. Nihat Şengül Ankara Sinemalarındaki filmleri saydı. Derken sinema adları, yerleri tartışması yapıldı. En çarpıcı yanılgı da Ulus sinemasında oldu. Çoğumuz, (Tekrar tekrar açıklanmasına karşın)Ulus sinemasını Ulus Meydanı'nda sanıyoruz. Hele Yeni Sinema denilince, onun Ulus Meydanı'nda ya da bitişiğinde olmasını bir türlü anlamadım. Yeni sözü bize Yenişehir denilen Ankara'nın en modern yöresini anımsatıyor. Oysa Yeni Sinema'nın yenilikle hiç bir ilgisi yok, teresine, oldukça eski bir bina. Neyse ki, Ankara Sineması'nı ezberledik; Sıhhiye Meydanı karşısında, ona bir kez gidince tanınıyor. Arkadaşların çoğu Yeni ile Park sinemalarını da karıştırıyor. İkisinin de Ulus Meydanı'nda oluşu bu karışıklığa neden oluyormuş. Ekrem bunu söyleyince Nihat sinirlendi:

-Oğlum, sizde zevk yok mu? O sinemaların gösterdiği filmlere bakmıyor musunuz? Her sinemanın gösterdiği filmler farklıdır. İnsanlar gideceği sinemayı filmine göre seçer. Bu söze en çok hemşerim Kadir Pekgöz şaştı:

-Bak bak, Nihat neler biliyor! Bir kaç arkadaş birden:

-Sen de onun gibi sinemaya çok gitseydin, bilirdin! Bu kez Kadir sordu:

-Kim, ben mi? Sanmıyorum! Çünkü ben film izlerken, ne görürsem onun ardından gidiyorum. Sinemadan çıkınca da girdiğimden farksız çıkıyorum. Sizin konuştuklarınızı ben anlamıyorum herhalde! Sizler farklısınız; Sinema Çocukları!. . .

Halil Yıldırım sordu:

-Ne oldu şimdi, biz neyi konuşmuş olduk? Toplu yanıt; Ankara Sinemalarını! Ankara'da altı sinema var; Ankara, Ulus, Yeni, Park, Sümer, Ses! Halil Yıldırım gülerek gene sordu:

-Sümer'le Ses sinemalarını ben de karıştırıyorum! Neredeydi onlar? İlk yanıt Kadir Pekgöz'den geldi:

-Onları biliyorum, Konservatuvar yolu üstünde! deyince arkadaşlar güldü:

-Bak, bak, bak! Arkadaş Mısır filmlerini seviyor, Yusuf Vehbi hayranı!. . . Kadir savunmaya kalkıştı ama arkadaşlar:

-Anlat bizim külahımıza! diyerek masadan kalktılar.

Kitaplıkta, Bursa'yı anlatan kitabı okumayı sürdürdüm. Bursa'yı Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in oğlu Orhan Bey almış. Orhan Bey bu başarısından dolayı Gazilik payesi kazanmış, Bursa'yı başkent yapmış. Bursa o zaman önemli sayılan bir Bizans kentiymiş. (Hıristiyan)

Orhan Bey, önce kentin Türk kenti özelliklerine dönüştürülmesi için önlemler alıp hemen uygulamaya koymuş. Yollar, çeşmeler, camiler yapılmış. Ayrıca Selçuk illerinden gelenlere yerleşme kolaylığı gösterilmiş. Orhan Bey'in eşi Nilüfer Hatun da hayır sever bir insanmış, Bursa'da olduğu gibi çevresine de (İznik) Hayratlıklar yaptırmıştır. İlk Osmanlı Payitahtı olan Bursa, Orhan Bey'in olağanüstü ilgisiyle onun Beyliği sürecinde ( 34 yıl. ) daha bugünkü Bursa'nın özgün şeklini almıştır. Oğlu 1. Murat Hüdavendigâr döneminde de ( 29 yıl) kesilmeden eklenen yapılarla Bursa, Yeni kurulan Osmanlı Devleti'nin simgesi durumuna gelmiştir. Murat Hüdavendigar'ın katli, (1389)arkasından da Yıldırım Beyazıt'ın Timur'a yenilmesi (1402) talihsizlikleri Bursa'nın gelişmesini kısa bir zaman duraksatır gibi olmuşsa da 1. Mehmet olarak tahta çıkan yaygın adıyla Çelebi Sultan Mehmet, büyük dedesi Orhan Gazi'nin isteği doğrultusunda Bursa'nın onarımını duraksadığı yerden ele alıp geliştirmiştir. Osmanlı Devletinin toprak kazanımları açısından daha elverişli görülerek payitahtın Edirne'ye naklinden sonra da Bursa değer açısından önemini sürdürmüş, bu kez de kültür kaynağı olarak Osmanlılık düşüncesini yönlendirme merkezi olmuştur. Kuruluş olarak bir Bizans kenti olan Bursa, Orhan Bey'in Selçuk uygarlığına yatkınlığı nedeniyle kısa zamanda bir Selçuk Kenti'ne dönüştükten sonra doğacak Osmanlı Mimarisinin muştucusu da olmuştur. Özellikle Osmanlı dinsel mimarisi, Selçukluların tıpkısı değildir. Önce Bursa'da oldukça kırılarak ya da değişime uğrayarak uygulanmış, daha sonra da yeni bir görünümde önce Edirne'de daha sonra da İstanbul'da, özellikle de Mimar Sinan eliyle kendi özelliğine kavuşmuştur.

Yazıda, Bursa üstüne daha çok bilgi var, yer adları da yazılmış. Emirsultan, Geyikli, Nilüfer Hatun, Keşiş, Yeşil v. b.

Bunlardan Keşiş'i bir dağ olarak duymuştum, şair Namdar Rahmi Karatay bir şiirinde:

-Keşiş'in eteğinde yaşadım bir Keşiş gibi-Harcadım hayatımı, beş paralık fiş gibi. . . . . diyordu. Bir de Yeşil'in Yeşil Türbe olduğunu biliyorum. Malik Aksel Öğretmeni dinledikten sonra önemsediklerini ekleyeceğim.

Bu gece kitaplık çok tenha oldu. Karşı masada Şükrü Koç, Düriye, Fatma, üçü oturdu. Hiç konuşmadan kitap okudular. Şükrü Koç bir ara bana göz kırptı.

Az sonra Muzaffer Kayhan'la Halil Dere geldi. Muzaffer Şükrü Koç'a ne söylediyse Şükrü kızarak:

-Astirsin! diye tepki gösterdi. Kızların yanında böyle demesine şaştım. Onlar kalkınca Halil Dere'ye sordum; "Ayıp değil mi? "Halil Dere:

-Onlar Şükrü'yü kardeş biliyor, o da onlardan çekinmeden yanlarında her türlü sözü söylüyor! dedi.

Yatınca düşündüm, bizim köyde de böyle sözler çok söylenir. Kadın-erkek demeden küfürler savrulur. "Astir!" de söz mü? Çok, çok açık küfürler uydurulur; ananın nesi, orası, burası uzayıp gider. Erkek çocuklar konuşmaya başladıklarında önce küfürler öğretilir. Bu nedenle çocuklar en çirkin küfürleri en yakınları olan annelerine söyleyerek küfürbazlığı ilerletirler. Kimi kez kahveye babasıyla gelen çocuklara, kahvedekiler söz birliği ederce küfretmeye zorlarlar. Çocukların şeker sevdiğini bildiklerinden çaylarının şekeriri verip çocuğu önce sevindirir, sonra da konuştururlar. Dükkandan özel olarak şeker alıp küfür ettirenleri anımsadım. Çevredekiler güler, babaları da onlara katılır. İyi küfreden çocuklar için de:

-Aferin, adam olacaksın! gibi övücü sözler söylerler.

Halil Dere'ye bunları anlatınca şaştı. Ancak kendisi kahveye gitmediği için kendi yöresinde neler olduğunu bilmiyor. Kendisi küfrü sevmediği için üzerinde hiç durmamış:

-Birine kızdığımda ağzımı küfürle kirletmeden öfkemi gösterebilirim, bunun için kendimi kontrol edebilirim! Halil Dere'ye ben de katılmak istedim ama, içimden de kendime kızdım, bana küfrü kimse öğretmedi ama gene de küfrediyorum. Bir keresinde Naci İnan Öğretmenin yanında küfretmiştim. Çatıda makasları bağlıyorduk. Nasılsa, tutuğum lata elimden düştü. Yanımda kimse yokmuş gibi küfrediverdim. Naci Öğretmen gülerek:

-İbrahim, bu olmadı işte "Kambur üstüne kambur!" diye bir söz vardır. Birinci kambur, latayı düşürmen, ancak bunun hoş görülecek bir yanı vardır. Düşen parçayı koşar alırsın. Oysa ikinci kambur geriye alınmaz. Geri alınmadığı gibi, senden daha başka bir şeyleri de alır götürür! demişti.

Köyde önemsemiyordum, okula gelince, özellikle de Naci Öğretmenin bu uyarısından sonra kendimi çok tuttum, bir bakıma da bunda başarılı oldum. Gene de kendi kendime çalışırken ya da (gene) elimden bir şey düşürünce (kendiliğinden) ağzımdan bir küfür çıkıyor. Ne diyorum? Genel de "Ananınnnnn!” deyip kesiyorum. Böyle durumlarda başka ne dediğimi saptamaya çalışırken uyudum.

 

18 Şubat 1944 Cuma

 

Kar yağmış! duyusuyla uyandım; ardından da:

-Ne yağmışı? Lapa lapa yağıyor, desene! sözleri arasında kalktım. Muttalip Çardak sevinir gibi gülümseyerek:

-Seninki gelir mi acaba? Adamı seviyorum sevmesine de gene de arada gelmemesini bekliyorum o mubarek adamdan! "Mubarek Adam!" söylemi hemen yayıldı. Gülenler yanında meraklılar sormaya başladı:

-Kim? Kimin için dendi? Az uzaktaki Rüstem Gündüz de sormuş:

-Kime demişler? Enver Ötnü yanıtladı:

-Kime olacak Paşam? tabii sizin için, boy bos sizde, lafın alâsını siz söylüyorsunuz! Kahkahalar arasında alt salona indik. "Mübarek Adam!" sözü hemen unutuldu, havaya bakan geri dönenlerden şubatın kaçı olduğunu sordu. Ona da çarpıtıcı yanıtlar verildi; "Başı, sonu, ortası, iyisi, kötüsü. . . . . . Yapı Bölümünün cumartesi günü dersleri var, onlar öğretmenlerinin gelemeyeceğinden söz edip sevinirken bizim bölüm konsere gidememe kaygısına kapıldı.

Kahvaltıda kaçırdığımız konser haftalarını saydık. Zaten konserlerin başlamasından çok sonra gidebilmiştik. Bu arada değişik nedenlerle dört konser kaçırdık. Gittiğimiz konserleri anımsayarak ettiğimiz kahvaltıdan sonra kendi yakıştırma deyimimizle "Kardan Adam!" olarak bölümümüze gittik. Az sonra Malik Aksel Öğretmen başı külahlı pardesü ile geldi. Çantasını masaya koyarken gelmiş olmanın sevincini bizimle paylaşmak istediğini söyleyince beni bir gülmek tuttu. Yan gözle baktım Muttalip beni izliyor. Gözlerimiz karşılaşınca o da güldü.

Malik Öğretmen hemen:

-Bursa üstünde duracağımızı konuşmuştuk. Bu demek değil, artık Konya bitti, Erzurum geride kaldı; Kayseri, Sivas da uçtu mu diyeceğiz?. Hayır hayır, öyle bir şey yok! Onları da zaman zaman eleğimize alıp birlikte eleyeceğiz! dedikten sonra elek, elemek sözleri üzerinde durdu. Hububatla uğraşanların, dokumacılık yapanların kullandığı araçları sordu. Elek, süzgeç, kalbur, gözer, yaba, kürek. . . arkasından Düzen, çıkrık, mekik, tığ, öreke, tarak sözleri sıralandı. Öğretmen yüzümüze bakarak. "Bursa!" dedikten sonra "Bursa'nın bizim konumuz dışında bir özelliği de ipekçiliği! deyip, bir süre ipekçiliği, ipekçiliğin önemini anlattı. Sonunda da:

-Gelelim şimdi Yeşil Bursa'nın Yeşil Türbesi'ne deyip Osmanlı Beyliği'nin kuruluşunu anlattı. Öyle başladı ama gene Selçukluların dağılış nedenlerini, bu arada da Mogolların yokediciliğini uzun uzun anlattı.

Malik Öğretmen benim okuduğum yazıdan da ileri giderek Bursa adının Bizanslara dayandığını, oysa Bugünkü Bursa'nın kurucusu Orhan Gazi'dir. Oraya Orhangazi denmesinin daha yerinde olacağını söylemesi ilgimi çekti. Arkadaşlardan soru soranlar oldu özellikle Ekrem Bilgin'in sorusu ilginçti:

-Bursa İstanbul'a daha yakındı, yakınındayken gidip neden alınmadı? Malik Aksel Öğretmen gülümsedi:

-Güzel bir soru; çocukluğumda Bursa üstüne yazı okudukça ben de bunu kendime sorardım. "Neden onca yolu dolanmışlar?” Öğretmen sağ elini başının ardından çevirerek sol kulağının ucunu tutar gibi yaptıktan sonra sordu "Böyle yapmışlar!" değil mi? diye sorup bir süre Ekrem'e baktı. Ellerini bize doğru uzatıp parmaklarını masaya dayadıktan sonra:

-Çocuklar, ben tarihçi değilim. Her bilimin ayrı özellikleri vardır. Benim tarih bilgim sınırlıdır. Dersimin adını biliyorsunuz; Sanat Tarihi. Ben bir nebze olsun sanatla ilgili olan tarihleri bilirim. Tarih başka bir alan. O alanda gezinenler gerçek tarihçilerdir. Türklerin İstanbul'u gecikmeli, ivedi mi yoksa tam zamanında mı aldığını onlar bilir. Umarım tarih öğretmenleriniz bir gün sizi bu konuda aydınlatır. Benim söyleyeceğim bir kaç söz vardır, bunlar benim sınırlı bilgimin verdiği sınırlı yorumlardır. Örneğin Bursa'yı Osman Bey değil de neden oğlu Orhan Bey almış? Çocuk aklımla bunun cevabını vermiştim; "Çünkü Osman Bey, oğlu Orhan Bey'e hazır bir ordu bırakmıştır. Oysa kendisi Beylik ilan ettiğinde, Beyliğinin sınırları birkaç köyden oluşuyordu. Oysa Orhan Bursa'yı ülkesine kattıktan başka Çanakkale Boğazı'na dek ülkeyi genişletmişti. Bir başka sorun, Bizans, gerçekte karadan çok Deniz gücüne dayanmaktaydı. İlk kuruluşunda daha Roma'nın deniz gücü üstüne kurulmuştu. Özellikle Yunanistan, daha Roma öncesi özellikle Doğu Akdeniz kıyılarına bir Deniz yolları ağı örmüştü. Bu ağ sonraları Büyük İskender'e daha sonra Romalılara hizmet etmiş sonra da Bizans'ın güç kaynağı olmuştur. Bu güç son dakikaya dek Bizans'ı korumuştur. Orhan Bey ya da Oğlu Murat Hüdavendigar, arkasından torun Yıldırım Beyazıt'ın Gelibolu'dan dolaşıp Tuna Nehri'ne gitmeleri bundandı. Deniz gücü kurmak, kara gücünden çok daha zor bir olaydır. Öğretmen gülümseyerek Ekrem'e baktı. Halil Yıldırım Nilüfer Hatun'un Türk olup olmadığını sordu. Ancak arkadaş nedense öğretmeninin dediği gibi Nilüfer Hatun yerine Nilüfer Sultan dedi. Öğretmen soruyu tekrarlattı. Bu kez de Halil'in yanında oturan arkadaşı İbrahim Şen Halil'e katılarak soruyu birlikte sordular. :

-Nilüfer Sultan Türk mü? Malik Öğretmen bir kez daha tarih bilgisinin sınırlı olduğunu tekrarladıktan sonra hepimize:

-Gerçekten tarih bilgisi edinmek istiyorsanız tarihe , tarihi ilgilendiren konulara saygılı olmamızı tekrarladı. Bu kez de gene Osman Bey'den başlayarak, İstanbul'un alınışına dek hükümdarları sıraladı; Osman Bey, Orhan Bey, Murat Hüdavendigâr, Yıldırım Bayazıt, Çelebi Mehmet, 2. Murat, Fatih Sultan Mehmet. Fatih Sultan Mehmet adını tekrarladıktan sonra güldü. Arkasından da:

-Bakalım dikkat ediyor musunuz? deyince ben:

-Sultan Mehmet! dediniz, deyince öğretmen:

-Ya işte bu önemli, İstanbul alınıncaya dek Sultanlık sıfatı kullanılmazdı. 1453 yılından önceki hükümdarlar sultanlık ya da padişahlık taslamadılar. Fatih Sultan Mehmet de bu sıfatı kendi seçmiş değildir. Peygamberimizin bir muştusuna dayanır. Buna bir rivayet de diyebilirsiniz. Rivayetin de bir neden olması, o olayı gölgelemez.

İslam dinini yayanlar, son sözlerini savaşlarda söylüyordu. Unutmayalım, bütün dinler savaşlarla yayılmıştır. Bizim dinimiz barış içinde gelişirken de sonunda savaşmak zorunda kalmıştır. Peygamberimizin sağlığında devlet olarak en zorlu güç Bizans'tı. Bizans da İstanbul demekti. Peygamberimizin sağlığında İstanbul bir kaç kez hedef alınmıştır. Ancak girişimler sonunda bir başarı sağlanamamıştır. İşte o zaman Peygamberimiz:

-İstanbul'u alan komutan Fatih olacaktır. (Feth eden) Bu bir Tanrı buyruğu gibi algılanmış, İstanbul alınınca da 2. Mehmet, Fatih Sultan Mehmet namı ile taçlandırılmıştır. Fatihlik sıfatı onda kalmış ama saltanat sözünden türetilmiş Sultanlık, kendisinden sonrakilerde sürüp gitmiştir. Biz konuşmalarımızda değer meğer düşünmeden hepsini sultan yaparız, Kanuni Sultan Süleyman'la, makamını bırakıp kaçan Vahdettin'e de 36. Padişahımız Sultan Mehmet ya da 4. Sultan Murat'la kendisinden sonra makama oturtulan Zır Deli İbrahim için Padişah Sultan İbrahim zamanları falan diye konuşuruz. Çünkü Tarih denilen yaşanmış, acılar çekilmiş, o acıların bir bakıma sızısını hala duyduğumuz, duymamız gerektiğini düşünmemiz, geriliğimizin, kültürsüzlüğümüzün göstergesidir. Bakın nereden nereye? Gelelim Nilüfer Sultan yanılgısına. Sizin Nilüfer Sultan dediğiniz. benimse Nilüfer Hatun demekte direttiğim insan, tüm Osmanlı ailesindeki kadınların yarısından çoğuna göre çok değerde bir insandır. Ondan Sultanlığı esirgemek aklımdan geçmez. Ancak ona, benim vereceğim sultanlık bir değer katmaz tersine, öteki değersiz bir sürü zırva sultanlar arasında anıldığı için itibar kaybeder. O nedenle dikkatinizi çekmek istedim, Osmanlı Devleti, kurulurken çok güçlü ilkelere dayanılarak kuruldu. O ilkeler nedeniyle daha birinci yüz yılını kutlarken büyük bir devletti. Kuruluş 1300, 1. yüz yılı 1400. 1402 yılında Timur'la savaşıyor. Timur kim? Çin dışında Hindistan dahil tüm Asya kıtasının hükümdarı. Bu savaşta yenildiğini biliyoruz. Savaşlarda yenmekle yenilmek, ikiz kardeştir. Yıldırım Bayazıt savaşmayıp Timur'un isteklerine boyun eğseydi daha iyi mi olacaktı. Düşünün, öyle oysaydı Yıldırım Bayazıt için şimdi ne diyecektik? Düşünmeye gerek yok Vahdettin'e dediğimizi diyecektik.

Osmanlı ilkelerinden biri de kadınlara karşı saygın bir tavır takınmadır. Osman Bey Mal Hatun'la evlenmiştir. Oğlu Orhan da tıpkı babası gibi Nilüfer Hatun'la evlenmiştir. Hatun, dilimizde kadının öteki adıdır. Düşünelim halkımız günümüzde de kadınlarına "Hatun" demektedir. Demek bir devleti kurup büyütmek için canını kılıç ucuna takmış insanlar, eşlerini halkın üstün düşünmüyor. Gerçekten düşünmemişler. Bakın erkeklerde sultanlığı Fatih Sultan Mehmet'le başlatmıştık. Kadınlarda sultanlığı da Yavuz Sultan Selim saltanatına dek geciktiriyoruz. Sizin anlayacağınız Osman Bey'le Yavuz Selim arasındaki padişahlarımızı Hatun'lar doğurdu. Yavuz Sultan Selim'in Mısır'dan aldıkları arasından çıkan Sultanlık hemen Hafsa Hatun'a yakıştırıldı. Hafsa Hatun Hafsa Sultan olunca ondan sonra tüm Osmanlı hatunları SULTAN oldu. Bu ısmarlama, yapmacık, gereksiz sıfatları sevmediğim, gerçekte kişilere bir değer katmayan sıfatları kullanmadığım gibi kullanılmasını da istemediğimden sizleri de uyardım Öğretmen bir süre bana baktı:

-Edirne'yi bilenler, belki anımsarsınız, Fatih, Edirne'de doğdu, çocukluğunun bir bölümü orada geçti, orada evlendi. Fatih'in eşi Sitti Hatun İstanbul'a gitmedi, Edirne'de yaşadı orada öldü. Sitti Hatun türbesi, Sitti Hatun Camisi vardır. Yıllar geçince bunlar, özellikle depremlerde yıkıldı. Ancak onarımlardan sonra eski adlara yeni sıfatlar eklendiği görüldü. Sitti Hatun türbesi oldu SİTTİŞAH SULTAN. Bakın bakın, Hatun'luk yetmedi ölümünden 400 yıl sonra Hatun'luk ŞAHSULTANLIĞA dönüştü. Besbelli Fatih Sultan Mehmet onu İstanbul'a getirip Sultan yapmayı becerememişti. Sonraları eski kabirleri onaranlar bunu tamamladılar(!)

Bundan böyle birileri size, Yavuz Sultan Selim 1517 yılında Mısır'ı alınca bize ne kazandırdı? diye sorarsa, Osmanlı Ailesini Sultanlaştırdı, ondan sonra Osmanlı ailesinden tüm doğanlar (Delisi-akıllısı, eksiği-tamamı-nesebi bilinen ya da gizlenen) Sultanlık sıfatı altında, peri masallarındaki prensler, prensesler gibi devlet borcu diye alınan paraları saçıp savurarak ömürcüklerini tükettiler! dersiniz. Biz gülmedik ama Malik Öğretmen söylemek istediklerini söylemişliğin mutluğu içinde bir süre gülümsedi.

Sözü gene Bursa'ya döndürüp günümüz Bursa'sı üstüne de çok değişik, güzel sözler söyledi. Malik Aksel Öğretmen “Türbede yatanlar”ı sıralarken zil çaldı. Zil sesi sürerken öğretmen " Orhan Gazi'den başka Taya Hatun'da orada yatar. Taya Hatun kimdir bilir misiniz? Nerden bileceksiniz? Bursa'yı görmediniz ! Öğretmen gülümseyerek:

-Hadi Taya Hatun'u da gelecek hafta konuşalım deyip çıktı. Öğretmen çıkınca bir süre Taya Hatun sözü edildi; "Taya Hatun kim olabilir? Karısı? olamaz, karısı Nilüfer Hatun. Kızı olamaz mı? Süt annesi olabilir mi?

Biz, "Olur-olmaz!" tartışması yaparken Veysel Öğretmen geldi. Pencereden kar yağışını göstererek:

-İşte size bir modelden çalışma konusu, pencerelere yaklaşıp gördüklerinizi resmedin! dedi. Hepimize işaretlediği kağıtları verdi, kendisi de bir köşeye çekilerek resim çizdi. Biz çizerken zaman zaman hava esti, kar hortumlar gibi yuvarlanarak yağdı. Yorgan çarşafı silkerken bezin aldığı şekillere benzeyen durumlar oldu. Onları yapmaya çalışırken öğretmen gelip bir süre izledi, kalemimi alıp yardım etti. Öğretmenin örneğini dikkatle geliştirdim.

Kağıdımı verirken öğretmen gülümsedi. Bundan beğendi anlamını çıkarıp rahatladım. Öğretmen dersten önce işaretli kağıt verince ders sonunda kağıtları toplamaktadır. Gene topladı. Bu kez ders sonunda konuşma yapılmadı. Zaten birileri:

-Bitiremedik! diyerek kağıdını çok geç verdi.

Öğle yemeğine gene Kardan Adam olarak gittik.

Bu kez konu, değişmeyen bir soru:

-Karlı havanın resmi olur mu? Olur-olmaz tartışması yemek boyunca gitti.

Yemekten sonra konu yarınki konser üstüne döndü:

-Bu havada gidilir mi? Tren giderse neden gidilmesin?

Cuma günleri, Askerlik Dersi için ayrılmış 2 saat var. Bölüm Başkanımız onu hesaplayıp bizi o saatlerde serbest çalışmaya bırakıyor. Binbaşı Nuri Teoman'ın gelmeyeceğini varsayarak bugünkü serbest saatlerimizi geriye bıraktırdık. Öğretmenimi bize uydu, Şan-Koro çalışması, koro yönetme çalışması yaptık. Öztekin Öğretmen, içlerinde benim de bulunduğum altı arkadaşa özel çalışma ödevi verdi. İkişer ikişer karşılıklı durup, karşımızda koro olduğunu varsayıp yönetiyoruz. Yönettiğimiz koronun söylediğini varsaydığımız şarkıyı kendimiz söylüyoruz. Koro yönetirken değişen el-yüz hareketlerimizi karşımızdaki arkadaş izleyip, eleştiriyor. Hemşerim Kadir'le eş tutuşmuştuk. Öğretmen en çok bizimle ilgilendi, sanırım en çok da bizi eleştirdi. Böyleyken üzülmedim, çünkü bunda hemşerim Kadir'in olumsuzluk payı benden büyüktü. Beni eleştirmesi de yetersizdi. Zaten tekrarlar hep bundan olmuştu. Zaten sona doğru öğretmen eş değiştirdi. Bu kez ben Halil Yıldırım'la oldum, ilk çalışmada "Aferin!" aldık.

Kar yağması durdu, Binbaşı Nuri Teoman'ın gelmediği öğrenilince kendi çalışmalarımıza daldık. Kar durduğundan yarın Ankara'ya gitme umudumuz giderek arttı. Ankara'da bulunan tüm sinemalara sıra ile gitmeye karar verdik. Sıra ile Ankara sinemasından başlayacağız. Ankara sinemasını biliyorum ama semtini tarif ederken hep yanılıyorum, Sıhhiye mi, Kızılay mı? Nihat Şengül bana tekrar tekrar söyletti; " Sıhhiye, Yenişehir durağından inince sola dönüp yürü, sonra yolun sağına geç, köşedeki büyük bina! Kızılay, daha ilerde, Güven Parkı'nı unutma ÖĞÜN, ÇALIŞ, GÜVEN!"

Salon tenhalaştı, piyano boş kalınca hemen oturdum. Parça çalmaya başlarınca kemanlar ya duruyor ya da seslerini kısıyor. Bunu keşfettiğimden beri içimden sevinirken bir yandan da kurnazlıklar düşünüyorum; sevilecek parçaları seçince salonda daha çok sessizleşme oluyor. Şimdilerde en etkili parçam Für Elise. Mozart Allaturca da çok dinleniyor ama sanırım Für Elise daha çok seviliyor. Für Elise'yi ben de seviyorum; ancak benim sıralamamda Diabelli Rondo önde gidiyor. Rondo çok hareketli, gösterişli sesi var, çok da hareketli, nüanslarını iyi kullanıyorum. Faik Öğretmenle birlikte çalacağımız Ludwig van Beethoven'in 6 numaralı (Beringer Metodundaki) sonatının Primo (öğrenci) bölümünü hazırladım; az değil beş sayfa. Faik Öğretmen "Gel çalalım!" deyince mahcup olmamak için iyice ezberledim. Onu çalacağımız günü dört gözle bekliyorum. Piyanoda ilerleyişimi arkadaşlar, asıl o zaman anlayacaklar. Bir Beethoven sonatını baştan sona öğretmenle birlikte çalmak sanırım güzel olacak! Konservatuvar öğrencileri, önce kendi arkadaşlarıyla bu yöntemi deneyip sonra da öğretmenleriyle geliştiriyormuş. Keman, piyano, öteki çalgılara çalışan son sınıf öğrencileri; öğrenim yılı sonunda her zaman gittiğimiz Konser Salonunda halk önünde çalıyormuş.

Dolu bir salonda tek başıma piyano çalmayı düşlerken uyudum.

 

19 Şubat 1944 Cumartesi

 

Hava açılmış, konsere gidiyoruz! konuşmaları arasında uyanıp hazırlandım. Halil Dere benden hızlı. Kadir Pekgöz Halil Dere'yi yanımda görünce:

-Abi getirme şu yakışıklıyı konsere! dedi. Halil Dere de:

-Nerem yakışıklı, görmüyor musun dökülüyorum! Az ileride konuşan Mehmet Yelaldı'yı gösterdi. Ancak kendisi için konuşulduğunu anlayan Mehmet Yelaldı yüksek sesle:

-Beni çekiştiriyorsunuz, karışmam ha! deyince Halil Dere:

-Yok abi, çekiştirme yok! Kadir'i göstererek:

-Arkadaş Denizli Horozları için bilgi istiyor, en iyi bilgiyi senin verebileceğini söyledim. Mehmet Yelaldı elini kaldırarak:

-Hadi gene atlattın say bunu, benim bölümümden arkadaşı öne sürmen bir kurnazlık, biliyorum!" deyip yürüdü.

Kumanya alanlar azaldı ama gene de paylar ayrıldığı için alanlar oluyor. Önceleri almama taraftarıyken giderek ben de almaya başladım. Trenden inip Konservatuvara yürürken yediğim oluyor. Halil Dere geldiğinde ise biz ders yaparken o alt katta beklediğinden kumanyalar bir sorun olmuyor.

Lalabel-Lalahan arası dere düzlüğü tam anlamıyla kar dolmuş. Su boylarındaki ağaçlar bile yok olmuş. Güneş kar yüzüne vurunca ayna gibi parlıyor. Tren boyunca konserde ne çalınacağı ya da ne çalınması gerektiği tartışmaları yapıldı. En çok çalınmasını istedikleri besteci bugün Amadeus Wolfgang Mozart oldu. Figaro'nun Düğünü Uvertürü beklenenlerin başında. Figaro'nun Düğünü Operası'nı yakında Konservatuvar Opera Bölümü oynayacakmış. Ön bilgiler alınarak izlemek iyi olacakmış.

Değişik konularda tartışarak Konservatuvara girdik. Faik Canselen Öğretmen bizi alt kapıda karşıladı. Çok değişik giyimi dikkatimizi çekti. Bizi şöyle bir selamladıktan sonra Öztekin öğretmenin koluna girerek heyecanlı heyecanlı konuştu. Ne dediklerini duyamadık ama arkadaşlar olasılık sıralamaktan geri kalmadı. İlk olasılık:

-“O da konsere katılacak! "Olamaz! Öyleyse evlenecek!” Biz gülüşürken Öztekin Öğretmen işaret etti, yukarı çıktık. Faik Öğretmenden önce Öztekin Öğretmen muştuladı:

-Bugünkü konser proğramı bizim bestecilerimiz için ayrılmış, içlerinde Faik Canselen Öğretmen de var. Konserden sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bestecilerle tanışıp kutlayacak!

Az sonra Faik Öğretmen geldi, Öztekin Öğretmenin söylediklerini tekrarladı, öteki bestecileri tanıttı; kendisiyle birlikte Fuat Koray, Nuri Sami, Sabahattin Kalender. Faik Canselen Öğretmen Sabahattin Kalender'i daha önce bize tanıtmıştı. Sabahattin Kalender'in 1919 doğumlu olduğunu duyunca utandım. Benden iki yaş büyük ama besteleri çalınıyor. (Geçen konserlerin birinde de bestesi çalınmış) Oysa ben daha 1. Beringer'i bile bitiremedim. Ben bunları düşünürken Faik Öğretmen Müzik Öğretmen Okulu'na nasıl girdiğini, ilk öğretmenliğini, Çanakkale'de öğretmenlik yaparken besteci yarışmasına katıldığını, Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı yarışmayı kazanarak aldığı ödülle bir süre daha okuma olanağı sağladığını anlattı. Bizlere de bir bakıma özendirici sözler söyledikten sonra öteki bestecileri tanıttı. Fuat Kuray 1904 doğumlu, 40 yaşında, Nuri Sami 1908 doğumlu 36 yaşında, Faik Canselen, 1911 doğumlu, 33 yaşında, Sabahattin Kalender, 1919 doğumlu, 25 yaşında.

Öğretmen, önce kendini kısaca tanıttı.

Bana daha önce anlatmıştı ama arkadaşlara ayrıntılı olarak duyurmamıştım. Faik Canselen Öğretmen beni göstererek:

-Ben de İbrahim gibi Kırklareliliyim. Orada doğmuşum ama küçük ayrıldığımdan şimdi oranın da yabancısıyım. Daha küçük yaşlarımda öğretmenliğe heveslendim. Müzik ilgim ağır bastı, Müzik Öğretmen Okulunu(Musiki Muallim Mektebini) bitirip Müzik öğretmeni oldum. Bir süre öğretmen olarak çalıştım. Bilgimin daha da artması için açılır açılmaz Konservatuvar sınavlarına girip ikinci dönem öğrenciliğim başladı. Daha önce kendimce denediğim besteciliğimi burada geliştirdim. Bugün çalınacaklar, bu çalışmalarımdan ikisidir. Önceki bestelerimden birini size dinlettim, Köy Düğünü... Bugün dinleyince eski- yeni karşılaştırması yapın bakalım benim sonradan okumam bana bir şeyler katmış mı? Katmamışsa "Yazık olmuş Faik Bey’in”, dedi gülerek düzeltme yaptı:

-İnsanın kendi kendine "Bey!" demesi biraz tuhaf oluyor, ben yokken benden nasıl, hangi sıfatımla konuşuyorsanız onu söylersiniz!" deyip güldü. Arkadaşlar hep bir ağızdan "Faik Öğretmen!" dediler. Faik Öğretmen bu kez:

-Yazık olmuş Faik Öğretmenin 5 yılına! dersiniz deyip bu kez de daha yüksek sesle, az ilerideki Öztekin Öğretmene bakarak güldü.

Nuri Sami Koral arkadaşımız da benim gibi kendini müziğe küçük yaşlarda kaptırmış, tüm olanaksızlıklara karşın direterek, bir bakıma başarı kazanmıştır. Bestelerini tümüyle halk türkülerine, ağıtlarına bağlamaktadır. O nedenle bugünkü konserde sanırım size de en tanıdık onun besteleri olacaktır. Çalınacak bestelerinden ilki çok bilinen Kızılırmak ağıtının esintileridir. İkincisi de bir Mani üstüne kurulmuştur.

Sabahattin Kalender, hepimizin genci, kardeşi bir bestecidir. Kendini gerçek besteciliğe, hani o Mozart, Schubert, Bach, Beethoven türü ses doğuranlar gibi, olmayan sesleri var etmek için hazırlanmaktadır. O nedenle onun bestelerini biraz farklı bulacaksınız. Ancak arkadaş dediğime bakmayın Sabahattin sizin yaşınızdadır. Bizim yaşımıza tırmandığında siz onu çok dinlemiş olacaksınız. Bakın bestelerinin adları da farklı, İntermezzo; konuşmuştuk, intermezzo, eskilerde konuları ağır operalardan önce izleyicilerin hoşlarına gidecek içli melodiler çalınırmış. Bu tür bestelere İntermezzo denirmiş. Sonraları bir çok besteci bu tür besteleri çoğaltarak bir müzik türü oluşturmuş; Sonat, serenad, uvertür v. b. gibi

Konserin 2. bölümünde ustalaşmış bir ağabeyimizi dinleyeceğiz. Fuat Koray. Bizlerin denemekte olduğu küçük çaplı çalışmaları başarıyla arkada bırakmış bir ağabeyimizdir. İlk denemelerinden sonra küçümsenmeyecek bir başarısını geçen yıl haklı olarak kazanmıştır. Bu dinleyeceğimiz başlı başına bir konser proğramının yarısını kapsayan bir eserdir. Genellikle konserler dünyanın her yanında iki bölümde verilir. Bu bölümlerden birinde bir, ötekinde de bir başka eser çalınır. İşte bu gün dinleyeceğimiz Fuat Koray'ın eseri bu çapta bir eserdir, konserin yarısı ona ayrılmıştır. Eseri beğeneceğinizi umuyorum. Melodiler hepinizin anımsayacağı türden halk ezgileridir. Orkestrada ses dağılışları sizi yanıltmasın! Bela Bartok'un Rumen Danslarında bulduğunuz o sıcak ses sarılışlarını burada da bulacaksınız. Çünkü, bugünkü dinleyeceğimiz bestecimiz bir Bela Bartok öğrencisidir. Bunları, konseri dinledikten sonra gene konuşacağız.

 

 

Fuat Koray

 

Faik Öğretmen, Öztekin Öğretmene işaret verince onlar kalktılar. Öztekin Öğretmen konsere yetişmek üzere bizi serbest bıraktı. Konservatuvardan çıkınca yollar dikkatimizi çekti; buralara ya dün kar çok yağmamış, ya da Ankara bizim Hasanoğlan'a göre daha ılık. Azmi Erdoğan'la Yusuf Demirçin Ankaralı. Hemen Ankara'yı övdüler: İnsanları sıcak kanlı olduğundan havası da ılık geçermiş. Konyalılar arkasından da Afyonlular konuştu İnsanlar mı iklimleri değiştirir iklimler mi insanları? Abdullah Ön Konyalı. Ancak Konya'yı öne çıkarıp taraftarlık taslamaz. Azmi Erdoğan'a yanıt verdi:

-İklimler, Ankara hariç, tüm kentleri, o kentlerde yaşayan insanları etkiler! deyince, arkasından bir oyun çıkacağı kuşkusuyla Azmi Erdoğan sordu:

-Ankara neden hariç? Abdullah Ön Azmi'ye dönerek:

-Onu da sen bil? Azmi bilmediğini söyleyince Abdullah Ön:

-Öyleyse dinle! deyip bir fıkra anlattı:

Halife Harun Reşit zamanında adamın biri Bağdat'a gezmeye gitmiş. Bağdat o zamanlar her yönden dünyanın varlıklı, şenlikli kentiymiş. Adam, her gördüğünü beğenmiş, her konuştuğu Bağdatlıya Bağdat'ı övmüş. Ayrılık gününe yakın bir sırada bir lokantaya girmiş, lokantada ne istese var, istediğini seçip yemiş, son lokmasını da yutunca aşçılara bir şeyler söylemek gereğini duymuş. Aşçılar el pençe karşısında dururken adam mutlu bir yüzle aşçılara bakarak:

-Bu gece, Allah'ın izniyle hiç kimse benim kadar zevkli yemek yeyip doymamıştır! demiş. Adam bunu demiş, karşısındakilerden teşekkür beklerken, karşısındakiler sert bir sesle hep birlikte:

-HARUN REŞİT HARİÇ! diye bağırmışlar. Adam şaşırmış, kendi kendine:

-Siz Harun Reşit'in yediklerini ya da kendisi görmediniz, nereden bileceksiniz? demeye kalmamış aşçılar adamı bir güzel dövmüşler; iş bununla da bitmemiş adamı zaptiyeler teslim almış onlar da 24 saat hapis cezası vermiş. Adam neye uğradığını kara kara düşünerek cezasını bitirmiş, gene yemeklerini sevdiği lokantaya gelip karnını doyurmuş. Güler yüzlü görevliler gene adamın çevresinde koşuşuyormuş, adam memnun görevliler memnun adam dayanamamış ayrılırken:

-Şu Bağdat var ya doğrusu güzel kent; hele insanları melek mi melek, hepsinden memnunum, Harun Reşit hariç! deyip bakışıp kalan görevliler arasından yürüyüp gitmiş.

Olayı anlatan Abdullah Ön:

-Kıssadan hisse! dedi, o da anlattığı adam gibi yürüyüp gitti. Herkes güldü. Azmi bir süre Abdullah Ön'ün önünde arka arkaya sekerek:

-Ne demek istedin? Söyle, söyle dedi. Yanıt alamayınca arkasına takılıp o da gitti.

Ankara Sinemasında Jeanette MacDonald- Nelson Eddy'nin müzikli filmi (Rosa Maria) Maria Rosa varmış, görenler çok övmüştü. Koşturup ona yetiştik. Sandalda iki şarkıcı karşılıklı şarkı söylüyorlar. Belki gerçekten güzel ama ben sözlerini anlamayınca sevemiyorum, resimlerine bakar gibi baktım. Nelson Eddy'nin başka filmini de görmüştüm, o da böyle şarkılıydı. Ancak bu filmdeki şapkasını da beğenmedim, tencere gibi birşey. Sesi güzel.

Haftaya da gene bir müzikli film var. Uzak Doğudaki Amerikalı askerlerini eğlendirmek için giden bir şarkıcı kız. Su gibi akıcı bir sesi var; güzel de bir kız, çocuk gibi de tavırları var. Adının yazılışını tam olarak öğrenemedim. Katerin ya da Kathryn Grayson olarak söyleniyor. Nihat Şengül de adının yazılışını bilmiyormuş, öğrenip bana doğrusunu yazdıracak.

Konsere zamanında döndük. Gözlerimiz alt salonda, Faik Canselen Öğretmeni gözlüyorum. Orkestraya yakın, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün oturacağı yerin solunda, 2. sıranın başında oturuyor.

Faik Canselen

Halil Dere bizim arkadaşların arasında oturmak istemediği için biz gene ayrılıp sağ köşene, Faik Canselen Öğretmenin bize:

-Benim öğretmenim diye tanıttığın Mahmut Ragıp Öğretmenin arkasında duvara dayanan sandalyelere oturduk. Arkamız boş olduğundan rahatız. Mahmut Ragıp Öğretmen balkonun ön sıra sağ köşesinde, solundaki sandalye hep boş oluyor. Gene boştu. Daha önce bir kaç kez orada oturduğunu gördüğümüz için Kınalı Saçlı Güzel Bayanı (Daha önce, ona öğrenciliğinde Mii-ci dendiğini öğrenmiştik) bekliyoruz. Orkestradakilerin görünmesiyle başlayan alkışlar arasında beklediğimiz de geldi. Gelir gelmez de telaşlı telaşlı konuşarak:

-Koştum, Sabahattin için gelmem lazımdı! dedi. Bu arada İsmet İnönü ile kalabalık bir grup yerlerine oturdu. Alkışlar kesildi, bir iki öksürük arasında gene alkış başladı. Orkestranın sol arkasından Şef Ernest Praetorius çıkınca alkışlar yükseldi, kesildi. Önce davul sesi geldi, arkasından öteki çalgılar girdi. Kınalı saçlı güzel, Mahmut Ragıp Öğretmene oldukça yüksek sesle soru sordu:

-Bu kimindi? Mahmut Ragıp Öğretmen oldukça ağır hareketle elini de ağzına kapatarak yanıt verdi. Ne dediğini duyamadım ama ben bildiğim için, duymamış olmama üzülmedim. Ancak, bayanın önce "Sabahattin için geldim!" deyişi, arkasından da Faik Canselen'in eserinden habersizliği canımı sıktı.

 

 

Nuri Sami Koral

 

Derken başka bir takıntım oldu, güzel bayan:

- Bu kimden? deyince ben araya girip "Öğretmenim Faik Canselen'den!" deseydim ne olurdu? Giderek kendimi suçladım: Akıl buna denir işte; fırsatı değerlendiremiyorsun! Sorunca hemen Faik Canselen bile deseydin, hem bir görev yapmış olacaktın, hem de onu uyarmış olacaktın! O zaman çaresiz o, içinden: “Bak benim bilmediklerimi biliyor!” deyip belki de bu denli inadıma görmezden gelemeyecekti! derken gene alkışlar koptu. Mahmut Ragıp Öğretmen, Bravo! diyerek alkışlarken Kınalı Saçlı Bayan da ona katıldı. Halil Dere dirseğiyle uyarmasaydı ben alkışa bile katılamayacaktım. Çünkü alkışlar Dr. Praetorius'un işaretiyle çalmaya başlayan orkestra nedeniyle birden kesildi. Faik Canselen Öğretmenin ikinci çalınan eserini dikkatle dinledim, doğrusu aradığımı bulamadım; çünkü ben Faik Öğretmenden bize öğretilen İleri Marşı gibi coşkulu sesler bekliyordum. Oysa çalınanlar Muzaffer Sarısözen'in Yurttan Sesleri gibi bir şeyler etkisini bıraktı. Tek fark, burada Yurttan Seslerdeki gibi söz olmadı.

2. Besteci Nuri Sami Koral'ın da az önceki gibi çıktı; sanki bir birini izliyorlardı. Onda da duyduğumu sandığım sesler, türküler, türkülerin aletle, söylenmeden çalışı gibiydi. Ancak bitiminde Faik Öğretmeninkilerden çok alkışlandı. Buna da canım sıkıldı. Önümde oturan Kınalı Saçlı bile bunu Faik Öğretmeninkilerden çok alkışladı, sağa sola bakındı, yanakları elma gibi kırmızı, dudaklar da biraz kırmızımsı. Halil Dere dürttü:

-Kendinden geçme! Halil'i sol dirseğimle itekledim:

-Ne kendinden geçmesi, tutup saçından çekesim geldi! Arkadaş usulca:

-Şaşırdın mı? diye uyarırken sesler kesilince Sabahattin Kalender'in İntermezzo'su başladı. Önümdeki Kınalı saçlı bayan gülümseyerek Ragıp Öğretmene gene bir şeyler söyledi, bir kez daha "Sabahattin!" dedi. Sabahattin adını da "Sebahettin!" olarak seslendirdi. Mahmut Ragıp Öğretmen de çok memnun, eliyle dökülen ağartmış saçlarını toplayıp yüzünü açtıktan sonra başıyla söylenenleri onayladı. Bu kez ben, karşı durma yerine söylenenleri duyma isteğine kapıldım. Sebahattin ya da Sabahattin dediği delikanlı, ince, uzun bir delikanlı, yoksa onun sevgilisi falan mı? Sevgilisi olsa başka zamanlar buraya, sevgilisinin yanına gelirdi. Oysa ben onları bir arada hiç görmedim. Bunları içimde geçirirken İntermezzo bitti. Adı intermezzo ama hiç de intermezzo değil! İntermezzo türü eserler, duygusal, yer yer hareketli melodilerden oluşurmuş. Bunda öyle bir şey yok. Önümde sürekli fısıltı yapana bunları söylemek yollarını düşünürken orkestra durdu, alkışlar pek canlı olmadı ama Kınalı Saçlı güzel ayağa kalkarak alkışladı, sanırım son el çırpış da onunkiydi. Mahmut Ragıp Öğretmeni selamlayarak ayrıldı. Sol yanımdan neredeyse sürünerek geçti. Yüzünü bu kez çok yakından gördüm. Gerçekten güzel bir yüzü var. Saçları gür, kabarık, uzaktan göründüğü gibi çok kınalı değil kendi rengi. Yanaklarının ortaya yakın uçlarında oldukça derin izler oluşuyor. Darlıktan yüzü bize doğru yan yan gidişten kurtulunca hızla dönüp gitti. Halil Dere güldü:

-Yiyecekmiş gibi bakıyorsun, korkutacaksın kızı! deyince-Yok yahu, o korkacak kızlardan değil, baksana koşa koşa sevgilisine gitti! dedim. Halil Dere bana çok inanıyor. Hemen:

-Sevgilisi var da bana daha önce neden söylemedin? Sevgilisi olanlar karşılıklı anlaşmış demektir, ben böylelerine saygı duyarım, tıpkı evliler gibi... Halil Dere'ye azıcık sinirlendim ama belli etmedim. Herkes gene yerine oturdu. Balkonda biz kendi halimizde dururken aşağıda sahne önünde insanlar toplandı, Kalkıp bakanlar oldu. Konuşmalardan anladık ki Cumhurbaşkanı İnönü bestecileri tanımış, onlarla konuşmuş. Şef. Praetorius elini kaldırınca sesler birden durdu. Eller kıpırdayınca bildiğimiz, ya da duyduğumuz kimi şarkıların sesleri başladı. Sözleri bilmesem de ben bunları duydum, diyerek bir süre ilgiyle izledim. Önümde Kınalı Saçlının yeri boş kalınca orkestrayı daha iyi izledim! Kemancı Halil Onayman'ı hep merak ederdim, orkestradaki kemancılar ona uyarmış. Dikkat ettim, herkes kendi havasında ona bakan makan yok, tüm gözler şefte. Halil Onayman'ın gözleri de dr. Praetorius'un ellerinde. İlk çalınanın melodisini duymuştum ama adını anımsayamadım ancak arkasından gelenin bizde plağı vardı, bilmem ne bağlarında bir top gülüm var, . . . . sana da bana da ölüm var? gibisine sözlerle uzayıp gidiyordu. Mahmut Ağabeyim ara sıra söylediğini de anımsıyorum. Ancak bağların ne bağı olduğunu bir türlü anlamıştım. Keçi Bağlarına benzer bir ad diyesim geliyor ama yanılmış olmaktan korktuğumdan susuyordum. Az arkamızdan oturan arkadaşımız Muttalip Çardak beni bu sıkıntıdan kurtardı, oldukça yüksek sesle:

-Bizim Konya türküsü, Kesi Bağları! deyiverdi. Sessizce keçi yerine Kesi sözünü yerleştirip orkestrayı izledim.

Çok dikkatli izlememe karşın Bela Bartok'un Romen Danslarıyla bir ilgi kuramadım ama bunda, öteki dinlediklerimden daha dolgun sesler vardı. Eserin uzunluğu da etkili oldu sanırım, dinlediğim konserlerden ya da plaklarını dinlediğimiz öteki eserler derecesinde buna da kendimi kaptırdım. Bitmesini istemek şöyle dursun daha uzayacağını sandığım, bir bakıma da bunu beklediğim bir sırada bitti. (*) Ötekilere göre daha çok alkışlandı. Bu alkış işine de aklım takıldı. Faik Öğretmenin gölgelenmesine bir türlü gönlüm razı değil. Ancak alkış işine arkadaşımız Talip Apaydın doğru bir yorum getirdi:

-Konser bitimi olduğu içindir.

Konserden sonra Faik Öğretmeni göreceğimizi sanıyorduk. Öztekin Öğretmen:

-Onlar arkadaşlarıyla birlikte olurlar. Salt besteciler değil orkestra üyelerinin büyük çoğunluğu yakın arkadaşlardır; birbirini tanımamak söz konusu değildir. Konservatuvar, zaten bütünüyle büyük bir ailedir! O nedenle biz Faik Canselen'i rahat olarak ancak bizim orada görebiliriz! deyip bize istasyon yolunu gösterdi. Hava oldukça yumuşak. Trende oturacak yer bulma kolaylığını düşünerek Ulus'tan geçmek üzere uzun yolu yürüdük. Trenin kalkmasına bir saat kadar süre vardı, Kızılırmak Kıraathanesi'ne girerek, vakit doldurduk. Halil Dere'yi kendi bölümünden Ankara'ya gelen öteki arkadaşları çağırdı. Yalnız kalınca arka köşedeki satranç oyuncularına bir süre baktım. Pek yabancı olmadığım bir yüz, oyuna merakla bakışımdan olacak yaklaşmamı istedi. Benim yaşımda olduğunu sandığım arkadaşa teşekkür edip yaklaştım. Arkadaş, taşlarına dönüp, bir dizi hamle yaptıktan sonra gene bana dönerek:

-Sen beni tanımadın! deyip gülümsedi sonra da:

-Nereden tanıyacaksın? Karşılıklı hiç konuşmadık. Ancak ben, seni bizim Asım'la çok gördüm. Ben Asım'ın arkadaşıyım, o bugün konsere gelmedi! deyip adını söyledi:

-Muzaffer Erdölen, Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü öğrencisi... Muzaffer Erdölen adı bana yabancı gelmedi. Muzaffer oyuna dönünce yüzünü daha dikkatle izledim. İkimiz de yanılmışız, gerçekte biz daha önce de konuştuk. Asım Öğretmen esmerdir. Bizi tanıştırırken gülerek:

-Siz ikiniz de sarışın, Şeytan tüyü var sizde, kolay kız tavlarsınız! gibisinden şakalar söylemişti. Bu söz üstüne Muzaffer de:

-Bunu söylemen çok erken, daha yeni girişiyorum, sonuca bakalım! diyerek bir sevgilisi olduğunu muştulamıştı. Muzaffer bana konseri sordu. Konserin güzel geçtiğini söyleyince biraz kuşkuyla baktı. Ben sormadan o konuştu:

-Biz bu tür konserleri pek tutmuyoruz. Şarkıları, türküleri Muzaffer Sarısözen yeterince söyletiyor. Onların orkestraya uygulanması fazla bir anlam taşımıyor. Asım da sanırım bunun için bugün gelmedi. Ben oldum olası bu tür müziği tutmuyorum! Konserde bir ölçüde ben de duraksamıştım. Ancak, Muzaffer'in "O tür-bu tür!" müzik deyişi beni ikircil bir duruma iter gibi oldu. Gene de, fazla bir bilgim olmadığından dinleyici olarak kaldım. Onların satrançları bitince ben de biraz bildiğimi söyledim. Muzaffer, sanırım gönül almak için birlikte oynamamızı istedi. Biz taşları dizerken bizim arkadaşlar istasyona inmek üzere ayaklandı, Halil Dere başıma dikilince izin isteyerek gene görüşmek dileğiyle ayrıldım.

Trende konser tartışmaları kavga sınırına dek vardı. Tartışmalara karışmadım ama sanki, arkadaşların kimileri bende Muzaffer Erdölen'i ben değil de onlar dinlemiş gibi bir duygu uyandırdı. En inandırıcı sözleri Abdullah Ön söyledi. Abdullah, halk türkülerinin çok seslendirilmesine karşı değil, elimden gelse bildiğim tüm türküleri çok sesli yaparım! diyor. Ancak türkülerin sözlerini kaldırıp melodisini orkestra ile çalmanın türkü ile ilgisinin kopacağını söylüyor:

-Halkımız onu sözleri için benimseyip kuşaktan kuşağa yaşatıyor! diyor. Bugün dinlediğimiz Kesi bağlarını söyleyip, inandırıcı bir şekilde savunuyor. Kesibağları denilen yerin Konya'da çok ünlü olduğunu, oranın anılıp anımsatılmasının bir çok insanın yüreğini hoplattığını oysa keman sesinin ya da öteki çalgı seslerinin aynı etkiyi yapamayacağında direniyor. Karşı olanların bence güçlü bir savı ok, salt müzik açısından Alaturka denilen tek sesin yetersizliği öne sürülüp yaygara koparılıyor. Tartışmalara katılmadım ama düşündüm. Abdullah Ön kesinlikle çok haklı, türkünün sözleri kaldırılırsa türkü türkülükten çıkar. Ancak benim piyano metodumda parçalar var, Rus şarkısı, İskoç Şarkısı, İngiliz, Germen Şarkısı demesine karşın sözsüz piyano parçası yapılmış. O denli güzel parçalar ki, ben onları çalarken söz falan aramıyorum. Schubert'in Serenadını ben kaç yıldır bir sözsüz parça olarak çalıyorum. Oysa bu yıl onu bestecinin sözlü bir şarkı olarak bestelediğini öğrendim. Buna göre tartışmaya gerek yok, Türküler özellikleri bozulmadan çok sesli yapılabilir. İsteyenler de onların melodilerini genişleterek orkestralara uygulayabilir. Böyle dedim ama, Muzaffer Erdölen'in sözlerini duyar gibi oldum:

-Biz bu tür çalışmalara katılmıyoruz!

Muzaffer'e "Siz kimsiniz?" diye soramadım. Bu konuda inandırıcı bilgi topladığımda belki bir gün soracağım:

-SİZ KİM OLUYORSUNUZ? KAÇ KİŞİSİNİZ? SAHİDEN SİZ KİMİN-NEYİN SAVUNUCUSUSUNUZ?

Abdullah Ön'ün yüksek sesle konuştuğunu duyan Öztekin Öğretmen bizim bölüme geldi, yer açıldı öğretmen oturdu. Tartışma yokmuş, olmamış gibi söz türküye döküldü. Abdullah Ön, Kesibağları'ndan başka Koca Bey, Sepetçioğlu, Köroğlu türküleri söyledi. Öztekin Öğretmen çok mutlu oldu:

-Bugün, bizim unutulmayacak bir günümüz, mesleğimizin yönünü de muştulayan bir başlangıç, hepimiz bundan güç alıp türkülerimizi bir süzgeçten geçireceğiz! dedi. Tartışanlar birbirlerine değil önlerine bakarak trenden indiler. Ben tartışmaya katılmamıştım ama sanırım bir süre ben de başım eğik olarak yürüdüm. Muzaffer Erdölen'den önce daha konser salonunda "Kulağımdan hala çıkmayan “SEBAHATTİN!" sesiyle başlayan ikircillik giderek çatallaştı. Öztekin Öğretmen, Abdullah Ön, Faik Canselen, Nuri Sami Koral, Fuat Koray daha belki başkaları da var. Var ya, Beringer metodundaki piyano parçası yapılmış, Rus, İskoç, Germen, İngiliz, Amerikan şarkıları. Hiç birinin sözü yok ama adları şarkı. Neden? Bela Bartok-Romen Dansları derken yeni bir saptama aklıma geldi, cuma akşamı radyoda Georges Enescu'nun Romen Rapsodisi. Tıpkı Bartok'un Romen Dansları gibi Romen Halk müziğinden oluşmuş olağanüstü bir eser. Özellikle girişi insanı nasıl da etkiliyor. Bir süre öyle sürmesini bekliyorum. Piyanoda öyle eserleri çalabilsem çok daha mutlu olacağım. Faik Öğretmene böyle düşüncelerimi söylemekten çekiniyorum; bir gün pat diye yüzüme, "Sen çok oluyorsun İbrahim!” deyip bir çetrefil parça (Çetrefil parça sözü Faik Öğretmenin, onun piyano öğretmeni az şımaran olursa hemen bir çetrefil -çalınması zor- parçayı önüne sürermiş) vereceğini sanıyorum.

Yemekten sonra arkadaşlarla salona gittim, salon boş gibiydi; 2. sınıflar Öğretmenler Lokaline gitmiş. Yemekhane arkasında bir lokal açıldığını biliyordum ama öğrencilerin gittiğini bilmiyordum. Cumartesi akşamları öğretmen olmadığı zamanlar, oyun (Kumar diye bilinen oyunlar) oynamamak koşuluyla öğrencilere izin çıkmış. Buna ayrıca sevindim, Hüseyin Çakar pek gitmez ama Mehmet Zeybek de oradan çıkmaz, biliyorum. Böylece bana daha çok piyano zamanı kalır.

Salonda Kepirtepelilerden kimse yoktu, kitaplığa geçtim. Kepirliler orada ama beklediğimin tersine Sami Akıncı her zamanki yerinde, ötekiler de iki masa çevresinde toplanmış fısıltılı olarak konuşuyorlar. Halil Basutçu ben kapıdan girerken daha bana:

-Bir sen eksiktin, sen de geldin; "Gel otur da fikrini söyle, ne olacak bu bizim Kepirlilerin hali? Bir şey için söylendiği gibi sahiden biz “Ne kokar ne bulaşır!" türünden insanlar mıyız? Benden önce Sami başını çevirip:

-Tam da şimdi üstüne bastın, en uygun söz bu:

-Ne kokar ne bulaşır! Bu sözü daha köydeyken duyardım, kimseye bir zararı olmayan ancak bir yararı da görülmeyen insanlar için söylenirdi. Ancak öyle anılan kimsenin arkasından bir de "Fakircik!” gibi küçültücü söz söylenirdi. Daha o zamanlar dikkatimi çeken bu söz daha sonraki yıllarda Fikret Madaralı Öğretmen bir Türkçe dersinde aynı sözü söylemiş ama arkasından da:

-Böylesi kimi zamanlar aranan kimse olur. Çünkü insanın çevresinde o denli ahlaksız o denli dalavereci dolar ki çevresinden yılan insanlar, “Ne kokar ne bulaşır!” ya da “Etliye sütlüye karışmayanları mumla arar!” demişti. O aklıma geldi. Hemen:

-Bence çok iyi, demek kimseye zararımız dokunmayacak. Bizden bir yarar ummayanlar rahat olurlar! Ayrı masalarda oturanlar beni kendi masalarına çağırdı. Karşılıklı atışmalar biraz yumuşar gibi olmuştu, işi şakaya dökerek Sami Akıncı'nın yalnız bırakılmasını hoş görmediğimi söyleyerek karşısına oturdum. Sami'nin de siniri geçmişmiş Ankara'dan geldiğimi biliyor, Ankara'yı sordu. Bugünkü konseri anlattım. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'yü her konserde gördüğümü söyleyince bir konsere gelmeye karar verdi. Halil Dere olayını anlattım. Halil Dere Sami Akıncı'nın bölümünden. Sami çok sevindi, arkasından da karşısındakilere:

-Her hayırsız işin sonunda hayırsızlık olmayabilir, bazan çok hayırlı bir durum da olabilir. Bu akşamki öyle oldu; çoktandır istediğim bir olay gerçekleşecek! dedi. Sami konseri söyleyince Abdullah'la Kadir geldi. Kadir konseri anlattı, "Faik Öğretmenin bestesi çalındı!" deyince tüm arkadaşlar dikkat kesildi. Biz konuşurken bir grup arkadaşla Halil Dere geldi. Sami'nin kararına o da sevindi. Bu kez öteki arkadaşlardan heveslenenler oldu. Havalar ısınınca grup grup tüm arkadaşları götürme kararı aldık. Masalardan kalkarken Halil Basutçu sordu:

-Kepirliler "Ne kokar ne de bulaşır!" denmişti. Şimdi "Hem kokacak hem de bulaşacak mı?" Kepirli olmayan arkadaşlar gülünce karşılık verdim:

-Yarın gittiğiniz hamama dikkat edin, orada mandalar yuvarlanıyordu. Orasını gördüğünüz duruma Kepirliler getirdi. Orada yıkananlar kokmaz da bulaşacak bir şey taşımaz da! Halil Dere başta olmak üzere yanındaki arkadaşlar:

-Yaşasın Kepirliler! dediler. Gülüşerek yataklara dağıldık.

Yatınca aklım gene konsere gitti. Mahmut Ragıp Öğretmene daha yaklaşmak için planlar kurdum. Bende, Balkanlarda Musiki kitabı var, onu okuyup sorular sormayı tasarladım. Hemen Georges Enescu'yu bahane edip Romen Müziği için bilgi isteyeceğim. Faik Canselen Öğretmen onu çok övmüş; "Öğrencilere çok yardım eder!" demişti. Sanki düşündüğümü uygulamış, başarılı olmuş gibi sevinerek uyudum.

 

20 Şubat 1944 Pazar

 

Nelson Eddy'nin sesi bas mı bariton mu, yoksa Bas-bariton mu? 2. Sınıflar bu konuda kesin konuşuyor. Özellikle Orhan Doğan, oldukça gür, kalın sesine güvenerek örnekler veriyor:

-Şimdi bas, şimdi de bariton! Enver Ötnü yanından geçerken Orhan Doğan'ın göbeğine dokundu, arkasından da:

-Hemen tuvalete koş enişte, kaçıracaksın! Arkadaşların çoğu kahkahayla gülerken Orhan Doğan neye uğradığını anlamadan sustu. Arkadaşı Fahri Yücel Enver Ötnü'nün arkasından, onun ince sesini kastederek, soprano kaçma gel sesini biraz daha inceltip kastrato (Hadım edilmiş erkek sesi) yapalım! dedi ama sözleri gülüşmeler arasında etkisiz kaldı. Abdullah Ön ise Fahri Yücel'i ayıpladı. Enver Ötnü için:

-Arkadaş, tam anlamıyla arkadaş şakası yaptı, incitici bir yan var mı? Oysa siz hemen arkadaşın sesini ele aldınız. Sizin sesleriniz var da Müzik branşını seçmişsiniz. O ise, sesine değil bileğine güvenerek Yapı Kolunda okumakta. Yapı kolunda okuyan arkadaşın sesine Müzik Bölümündekiler takılırsa bu düpedüz hakaret olur. Dikkat edelim arkadaşlar, şakaları ka. . . ka (bilerek hecelere bölerek söyledi) etmeyelim! Peki Ağam, peki aga, peki ağabey, peki amca diyenler arasında biri de peki moruk! deyiverdi. Abdullah Ön gülerek:

-Alın işte, aklınca benim yaşımın geciktiğini söylemek istiyor. Evet yaşlıyım, saklıyor muyum? Moruk falan değilim sözün tam anlamıyla yetiştin delikanlıyım. Bak ortalıktayım, Sen de ortaya çık da görüşelim! Çiğ adamsın besbelli; pişmemiş, ham, koruk! Gerçekten onu söyleyen kimse, sindi. Abdullah Ön'den saklandı ama yakınındaki arkadaşlarının yüzüne nasıl baktı, ben de bir süre bunu düşündüm.

Kahvaltıda konumuz dünkü konserdi. Arkadaşlar çalınan parçaların melodilerini saptamaya çalışırken Muzaffer Erdölen'in sözlerini anımsadım:

-Biz o tür çalışmaları tutmuyoruz! Durup dururken Hasan Amcamın bir sözünü anımsadım; Hasan Amcam da bir zaman konuşurken:

-Bizim bando müziğimizde sözlü parçalar itibar görmez! demişti. Bu, doğrudan kullanılmaz anlamını taşıyordu. Bunu iyi anlamıştım; biliyorum bandolar hep nefesli sazlar, davullar. Onların arasında sözlü müzik yapılsa bile söylenecek sözler zaten duyulmaz.

Kahvaltıda duyuru yapıldı; Yüksek Bölüm Öğrencileri saat 14'00 te kendi salonlarında toplanacak. Okul Müdürü Hürrem Arman'ın katılacağı toplantıda bulunmak zorunludur. Bunu duyunca hemen proğram değişikliği yaptık. Halil Dere ile sözde öğleye dek ders ya da ödev tamamlaması yapıp öğleden sonra banyoya gidecektik. Şimdi herkes banyoya sabah gideceğine göre erken davranmak gerekecek. Halil Dere de haberi duyar duymaz geldi. Halil Dere bir çok alanda benden daha kurnaz; banyo işini karıştırıp arkadaşları kışkırtmamak için başka bahane uydurdu:

-Kitaplıktan şiir kitabı seçmek.

Kahvaltıdan erken kalkıp yola çıktık. Halil Dere'nin öteki arkadaşlarından bir grup şakalaşarak Hasanoğlan'ın yolunu tuttuk. Hasanoğlan'a giderken değişmez konu, 1941 yılı yazındaki inşaat çalışmaları. Genellikle bir yere gözümü takıp konu açıyorum, arkası geliyor. Bugün takıntım, önünden geçtiğimiz bayrak direği. Arkadaşlar önce gösterdiğim direği küçümseyerek baktılar. Direk, gerçekten şimdi koca binaların arasında önemsenecek gibi bir görüntü vermiyor. Oysa o dikildiği zaman ortalıkta bina falan yoktu. Biz onu dikerken ne zorluklar çekmiştik. Hele boyunun 20 metre oluşu, birilerinin dudak büküşüne neden oldu:

-Ne olacak canım, 20 metre! (Bayrak direğinin yüksekliği yanlış anımsamıyorsam 15 metreydi. Nedense ben onu daha yüksek göstermek istedim. Nasıl olsa konuştuklarım onu ölçmeyi akıllarından geçirmezler!) sözü sinirimi bozdu. Sustum ama bir cevap hazırlamayı tasarladım: dönerken gene oradan geçeceğiz. 20 metrelik dörtlünün üstündeki 5 metrelik tek parçayı, bugün yapsan oraya nasıl çıkarırsın? sorusunu sormayı tasarladım. Sorumu beğendim, ötekilerin konuşmalarına hep katıldım ama kararımı da değiştirmedim. Dönüş grubumuz daha da çoğaldı, tam bayrak direğine yaklaşırken gene direği göstererek:

-Bunu biz, orta 3. sınıf 5 arkadaş yapmıştık. Koskoca Hasanoğlan Köy Enstitüsü, üstelik Yüksek Köy Enstitüsü de var, hala bu 20 metrelik direğe mi bayrak çekilecek, bu 50 metre yapılamaz mı? Giderken konuşan arkadaş Mehmet Toydemir'di durdu:

-Bu taş bana mı şimdi? diye sordu. Benden önce Halil Dere:

-Evet sana hemşerim, giderken 20 metreyi küçümseyen sendin! Mehmet Toydemir savunma yerine Yapı şubesinde olmadığını söylemeye kalkınca bu kez de ben:

-Biz, orta 3. sınıftayken Yüksek Köy Enstitüsünde değil, Kepirtepe Köy Enstitüsü'nde öğrenciydik. O direği de oraya alttan iterek diktik. "Hasanoğlan'a biz de geldik, bina yaptık döndük!” gibilerde övünen arkadaşlarımız, bunları bilmeden konuşuyorlar. Yapılmış binaların duvarlarındaki Köy Enstitüsü adlarını da biz taktık. O binayı onlar yaptığı için değil, o binanın yapılmasına onların da katkıda bulunduğunun bilinmesini istedik. Benim bu konu üstünde böylesine duruşum öteki arkadaşların pek hoşuna gitmedi ama benim öteden beri üstünde önemle durmaya çalıştığım Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün kuruluşu konusundaki yanlış yakıştırmalara tepkimi göstermiş oldum. Geçen ay Yılbaşı nedeniyle konuklar arasında gelen eski müdürlerden M. Lütfi Engin. Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün temelini atan diye konuşmalarını unutamadım. Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nün temeli 18 Temmuz 1941 günü atıldı. M. Lütfi Engin ise ocak 1942 tarihinde atanmış. 18 Temmuz 1941 ile Ocak 1942 arasında 6 ay var. Bu altı ayda orada 10 tane bina yapıldı. Müdür olarak atanan Mehmet Tuğrul sayılmasa bile, Müdür Vekili olarak çalışan Mustafa Güneri neden anılmamaktadır? Oysa Mustafa Güneri'nin her binanın taşında, tuğlarında ter damlası vardır.

Arkadaşlardan ayrılınca bir süre Bölüm salonuna gidip piyano çalıştım. Beringer metodundaki şarkı notalarını bir daha gözden geçirdim. 1. Heimat süsse heimat-Engilische Melodi, 18 sayfa. Hanschen klein-Germen air, 23. sayfa. Comin througt the rye- Scotch air, 23. sayfa. Robin Adair- Scotch air, 23. sayfa. Yankee Doodle-American National air. A Highland Lad my Love was born-scotch air, 54. sayfa. Bohemian air, 55. sayfa. Lieber Mond, Germen song. Der kleine Hussar, German Air. 67. sayfa. Daha çok var, fazlasını yazmaya gerek görmedim. Hepsini tekrar tekrar çaldım. Ne güzel parçalarmış! Ben onları daha önce çalışırken çok küçümsemiştim. Oysa duyarak çalınca hepsi insanı etkiliyor.

Yemekte, yapılacak toplantı üstüne olasılıklar konuşuldu. Çoğunluk Hürrem Arman'ın müdürlüğünü beğenmiyor. Gerekçe de Yüksek Köy Enstitüsü'ne Profesörler geliyormuş, oysa Hürrem Arman prof. falan olmadığı için onların yanında gölgede kalıyormuş. Hemen öneriler sıralandı; Yüksek Kısım buradan kalkmalı, Ankara içine alınmalı gibilerde hoşa gidici sözler sıralandı. Ancak bu plan çabuk bozuldu, o zaman Köy Enstitüsü ile ilgi kesilecek. Hani biz Köy Enstitüsü öğretmeni olarak onların yaşamı içinde, onlardan kopmadan yetişecektik! Kendi önerilerimizi kendimiz yersiz bulduk.

Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca, oldukça önemseyerek arkadaşları eksiksiz topladı. Okul Müdürümüz Hürrem Arman elinde bir dosya ile geldi. Gülümseyerek hepimize Nasılsınız? Kışın son günlerini da atlatmak üzereyiz, buraların baharları güzel, yazlarının serin, yayla havası olduğundan söz etti. Herkeste bir suskunluk var, sözün sonunu bekledikleri belli oluyordu. Aylık para verileceği söylenmişti, genelde o bekleniyordu. Hürrem Arman Trabzon/Beşikdüzü Köy Enstitü Müdürlüğünden buraya gelmiş, bir süre Beşikdüzü Köy Enstitüsünü anlattı. Beşikdüzü Köy Enstitüsü'nün bölgenin özelliklerine uygun çalışmalarını ayrıntılarıyla anlattıktan son sözü tüm Köy Enstitülerine getirip bölge özellikleriyle Köy Enstitüleri'nin etkinlikleri arasında uyumdan söz etti. Bizlere okullarını tanıtmak için gelecek okul müdürlerinden sağlıklı bilgi almamız için o köy Enstitüleri üstüne bizim de ön bilgiler edinmemizi salık verdi, bu konuda kendi deneyimlerini anlattı. Bir yere atanacağını duyduğu zaman hemen ora hakkında bilgi alıp, ilk kez gitmesine karşılık orasını biliyormuş gibi giderek yabancılık çekmezmiş. Bu konuda bir kaç örnek verdi, her örnekten sonra da bizden çok o güldü.

Okul Müdürünün neden toplantı yaptığı nihayet anlaşılmıştı. Söz isteyenler oldu, konuşmalar bir ara iyice toplantı amacının dışına taşmıştı. Okul Müdürü gene sözü Köy Enstitülerine getirip Arifiye'nin Adapazarı Bölgesinin tarımına katkısından, Haruniye'nin Adana Pamuk ekiciliğine getireceği yeniliklerden söz etti. Sıra Kepirtepe Köy Enstitüsü'ne gelince Hürrem Arman, kendisinin de Kırklarelili olmasına karşın Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün bölge içindeki özellikleri tam bilmediğini söyledi. Bu kez gülümseyerek bize döndü:

-Oradan gelen arkadaşlarımızın elbette bize söyleyecekleri vardır! deyip açıklama bekledi. Kepirtepe denilince, Kepirtepe'de olduğu gibi burada da herkes Sami Akıncı'dan söz bekler olmuştu. Sami sessiz kalınca ben kalktım:

-Kepirtepe'nin kuruluşu gerçekte Kepirte değil Edirne/Karaağaç'tır. Edirne her türlü tarıma elverişli bir çiftçi yöresidir. Ayrıca, tüm yurdun gereksinimini karşılayacak ölçüde büyük bir fidanlığı bulunduğunu anlattım. Önce Eğitmen Kursunun bu amaçla orada kurulduğunu, arkasından Trakya Köy Öğretmen Okulu'nun da bu amaçla orada açıldığını, Köy Öğretmen Okulu açılmadan önce Köy Öğretmen okulu için fidanlığın bir köşesinde Gül Bahçesi bile hazırlandığını anlattım. Trakya Genel Valisi Kazım Dirik Paşanın desteğiyle Trakya Köy Öğretmen Okulu'nun Trakya halkının tüm eksikliklerini karşılamak amacıyla kurulan okulun daha başlangıçta amaç mamaç düşünmeden yerinden edilmesi, sonradan yerine geçecek olan Köy Enstitüsü'nün kuruluş amacına ters düşen bir kondurulduğunu anlattım. Özellikle kepir toprağının bile Trakya'da pek makbul sayılmayan türden olduğunu, örneklik söyle dursun, normal toprak olması için büyük çabalar harcandığını, çevresine örneklikten geçtik kendinin ayakta durabilmesi için çırpındığını anlattım. Hürrem Arman bana:

-Sen iyiden iyiye Kepirtepe'yi incelemişsin! deyince, köyümün 15 km. ötesinde olduğunu, köyümüzde Kepir adını verdiğimiz tarlalarımızın olduğunu, toprak benzerliği olduğundan geçen yıl köyden Kepirtepe'ye karpuz, gündöndü çekirdeği getirdiğimi anlatım. Arkadaşlardan gülenler oldu. Hürrem Arman sesini yükselterek:

Gayet doğal, bu da olacak; hep Köy Enstitüleri'ne halk değil zaman zaman halka da onlar verecek! deyip Beşikdüzü kurulurken halkın özellikle balıkçılık konusunda okula yardımlarını anlatı.

Okul Müdürü bundan sonra gelecek Enstitü Müdürleriyle dostça ilişki kurarak onlara gelecekleri için umutlar vermemizi istedi. Okul müdürü kalkmaya hazırlanırken İsmail Tıknaz söz isteyip "Harçlıklarımız!" deyince Okul Müdürü:

-Sahi onu da söyleyecektim, Tahir Bey o işi halletti, yakında sizi çağıracak! dedi.

Hürrem Arman çıkınca söyledikleri bir anda unutuldu. İsmail Tıknaz, bir kahraman gibi alkışlandı, cesareti övüldü; kimisi sırtına, kimisi başına okşar gibi vurdu. İsmail Tıknaz zaten biraz kısaca olan boynunu iyice eğip bir süre öylece durdu.

Toplantıdan sonra büyük bir grup salonda kalarak aynı konu üzerinde tartıştılar. Görevli gruplar oluşturulup Köy Enstitülerinin kurulduğu bölgeler için bilgi toplanacak. Kepirtepe için beni yazdılar. Ben de ısrarla Sami Akıncı'yı eklettim. Sami Uzunköprülü ama Ergene yöresini çok iyi biliyor. Toplanacak bilgilerin neler olacağı ayrıca madde madde sıralanıp duyurulacakmış. İzin alarak ayrıldım. Bu pazar Faik Öğretmeni beklemiyorum ama gelebilir, diye de bir kuşkum var, notalarımı alıp alt odaya indim. Her şeyi unutup ödev parçalarımı çalıştım. Beethoven'in 0p. 6 nolu sonatının öğrenci partisini hazırladım. Sonatı önce önemsememiştim, üstündeki işaretleri gördükçe korkmaya başladım. Bir süre hiç başaramayacağım kanısına bile saplandım. Sonra sonra Faik Öğretmenin:

-Bu pişmemiş İbrahim! demesine katlanmaya kendimi inandırmama karşın gene de inadıma çalıştım. Abdullah Erçetin gelmeseydi yemeği de kaçıracaktım. Abdullah kapıdan dinleyip ondan sonra girmiş. Girer girmez de:

-Vallahi Faik Öğretmen gelmiş sandım, çok güzel çalıyorsun! dedi. Abdullah'a inandığım için cesaretim arttı, bir kez daha çaldım. Biliyorum, Faik Öğretmen parçayı önce baştan sona bir çaldırıyor, sonra üstünde yer yer tekrarlatıp, pişip pişmediğini söylüyor. Abdullah'ın beğenisinden cesaretlenerek Faik Öğretmenin gelmesini bekler duruma girdim. Az sonra yemekte Öğrenci başkanı Hüseyin Atmaca duyurdu:

-Güzel Sanatlar Bölümü Öğretmenleri geldi. Az önce gelmelerini bekleyen ben, birden neredeyse titremeye başladım. Arkadaşların şakalı konuşmalarına gülerken toparlanır gibi oldum. Müzik salonuna dönünce Faik Öğretmeni bekler buldum. İlk sözü:

-İbrahim benim bestelerimi nasıl buldun? Çok beğendiğimi söyledim ama buna ben de inanmamıştım. Öğretmen kendi kendine konuşur gibi söylendi:

-İnsanlar konuşurken bol keseden atıyor ama iş başına oturunca, olayın zorluğu anlaşılıyor. Aylar değil yıllardır çalıştım ben onlar için, öyleyken kendim bile yeterli bulmadım, senfoniyi sesle doldurmak isterdim. Ne var ki "Evdeki hesap çarşıya uymuyor!" Orkestra denilen topluluk, deniz gibi bir şey, içine ne atsan yutacak gibi… deyip kahkaha atınca, rahatlar gibi oldum. Anladım ki, öğretmen çok yumuşak! İçimden sevindim… Öğretmen gene, ellerini bir birine vurarak:

-Aldırma böyle şeylere... Bak ben aldırmıyorum, 33 yaşımdayım, 25 yaşımda bir yarışma kazandığımda, dünyalar benim olmuştu. Meğer o zaman aldanmışım, benim olduğumu sandığım o dünyaları başkaları çoktan paylaşmış. Olsun, gene de çalışıp çırpınıp kendimize bir pay tırtıklamaktan vazgeçmeyeceğiz! deyip Beringer'den Beethoven sonatı açıp Lehrer bölümünü çaldı. Durup sonatın gerçek piyano partisinin çok değiştirilmiş olduğunu, bunun piyano baskısını getireceğini söyleyip işaret etti. Öğretmenin konuşması beni çok etkilemişti, bir iki tutukluktan sonra giderek rahatlayıp açıldım. Son üç sayfada hiç falso yapmayınca öğretmen bu kez:

-Çalıştığına inandım, baştaki tutuklukları ilk heyecan sayıyorum, gene de senin partini ayrı olarak dinlemek istiyorum! dedi. Çalmaya başladım, öğretmen durdurdu, noktalı notaları göstererek:

-Stakato üzerinde pek durmadık, bu sonatta bu çok önemli! deyip kendisi stakato çalışları gösterdi. Başlarda biraz karıştırmakla birlikte sonuna dek çaldım. Faik Öğretmen gülerek:

-Bazı yemeklerin çok pişmişi gibi bazı yemeklerin de az pişmişi olur. Ders olarak bu az pişti ama ben sonatın kendini getireceğim, buna söz verdim, gerçek sonatı tam pişireceksin! deyip geçtiğimiz sayfalarda atladığımız Mozart'ın Don Juan Serenad'ı açıp, stakato çalma temrinlerini çoğaltmamı söyledi. Serenad'ı çalıp geçtiğimi sanıyordum. Öğretmen çalınca farkı kavrayıp yeni baştan çalmaya başladım. Öğretmen haftaya yeni nota getirene dek Mozart'ın Beringer'deki Don Juan aryalarını konser parçası olarak pişirmemi söyledi. Böylece bu haftaki piyano dersim geçmiş oldu. Faik Öğretmen benimle yukarı salona gelerek dolaplardaki piyano notalarını elden geçirdi. Czerny'den 3, Clementy'den 1 kitap, Robert Schumann'dan 1 kitap, Johann Sebastian Bach'tan (Magdalena içinbir kitap olmak üzere altı kitabı ayırdı. Kitapları göstererek:

-Bunları kendi kendine çalışabilirsin. Bunları öğretmen dinlemesinden çok kendi kendine yetişmeyi kolaylaştıran kitaplardır. Ünlü bestecilerin sonatları konserlerde çok çalınır; müzik severler onları sever ama kusurlu çalışları asla bağışlamazlar. Onları, bir bilenin süzgecinden geçirmeden çalarsan beğenilmeyebilirsin. Bu çok önemli, çalanı dinleyenlerin dudak büküşü insanı kahreder. Bu kitaplardaki parçalar çok ünlü değildir ama büyük piyanistlerin özenerek bestelerdir, piyano tekniğini öğretir. Parçalar da öyle konserlerde, radyolarda sık sık çalınmaz. O nedenle bizim konservatuvarda öğrenciler bunları geçmeden ünlülerin bestelerine sarılmaz. Onları son sınıfa bırakır, bitiriş parçası olarak seçip konser olarak dinletirler.

Faik Öğretmen ayrılınca, salonda yalnız kalışıma önce sevindim. Ancak dikkatimi çekti, "Neden kimse yok?" Kapatıp kapıları salona gittim. Tüm arkadaşlar orada, kümeleşerek kendi aralarında Köy Enstitüleri'ni nasıl tanıyacaklarını tartışıyorlar. Kepirlilerin çoğunlukta olduğu gruba yaklaştım. Hüseyin Orhan o grupta sözcü olmuş. Seçtikleri Köy Enstitüsü de Seyhan/Haruniye. Küme içinde Haruniye bir yana Seyhan üstüne kimsenin doğru dürüst bilgisi yok. Adana pamuk memleketi! deyip Haruniye’deki çocukları pamukçu olarak düşünüyorlar. Haruniye'ye Kepirtepe'den sürülen Faik Bakır Öğretmeni anımsattım:

-Faik Bakır Öğretmene yazılsa her türlü bilgiyi hemen verir. Hüseyin Orhan'a azıcık da çıkıştım. 1941 yılı yazında Hüseyin Orhan benim grubumdaydı. Birlikte yaptığımız işler vardı. Bu işlerin bir bölümü gelen ekiplerin yanında ya da yakınında oluyordu. Haruniye ekibinin başındaki öğretmen Vahdet Kayık'ı benim gibi Hüseyin Orhan da tanımıştı. Onu söyledim, Hüseyin Orhan Vahdet Kayık Öğretmeni unutmuş. Güldüm, Vahdet Kayık unutulursa öteki ekiplerden hiç kimse anımsanamaz. Çünkü Vahdet Kayık, toplantılarda, tüm gelen ekiplerin öğretmenleri için tek ortaya çıkıp öğrencilerin isteği üzerine şarkı söyleyen, oyunlara katılan öğretmen. Hüseyin Orhan'ı bir yana bırakıp, hemşerim Kadir Pekgöz, Mehmet Başaran, İbrahim Ertur, Bekir Temuçin'e baktım. Ben bunları iyi tanıyorum; bunlar, ben bir kaç arkadaşla gelen ekiplerle ilişki kurup karşılıklı ilişki kurarken bunlar, karşıdan yan bakıp gülüyorlardı. Oyunlara çağırdığımda yüzüme karşı susmalarına karşın arkamdan bir birlerine:

-Biz kadın mıyız ki kollarımızı kaldırıp oyun oynayalım! diyorlardı. Hasanoğlandan Kepirtepe'ye dönünce Haruniye, Ladik, Arifiye, Beşikdüzü, Akçadağ, Kastamonu Köy Enstitülü arkadaşlarla mektuplaşmıştım. Onlardan gelen her mektuptan sonra bana yerli yersiz sataşanlar olmuştu. Haruniye’den okul resmi gönderen Salim'in öğrenci olup olmadığını soran bile olmuştu. Kızılçullu'dan Ziya Özlen’den gelen fotoğrafı gösterdiğimde onun da öğrenci olamayacağı, uzun saçlı, çok şık giyimli oluşunu öğrenciye yakıştıramamışlardı. O şıklığı yakıştıramadıkları Ziya Fikri Özlen şimdi aramızda, tam da karşı masaların birinde kahkahalarla gülüyor. Gene tertemiz giyimli, kıvırcık saçlı (Saçına briyantin de sürüyor) güzel konuşan, herkesle iyi geçinen bir arkadaş. Bunları anımsayıp karşımdakileri iyice gözümden düşürdüm. Gerçi onlar, Faik Bakır Öğretmenin Haruniye'de olduğunu anımsattığım için teşekkür ettiler ama ben onların, Faik Bakır Öğretme'ni Kepirtepe'den Haruniye'ye gitmek üzere ayrılırken dersliğimize gelip, bizimle konuşmasını, birlikte geçirdiğimiz güzel günlerin anılmasını, bir birimizi unutmamamızı söylediğini unutmadım. Öyle ki Faik Öğretmen o zaman benden mektuplaştığım iki arkadaşın adlarını bile almıştı. Bunları o günler derslikte günlerce konuşmuştuk. Tüm bunlar unutulduğuna göre insanlar arasında geriye ne kalır?

Kitaplığa geçip Tiyatro Tarihi kitabımı okudum. Aiskhilos, Sofokles, Euripides, Aristofanes. Üç Trajedi bir Komedi yazarı. Aiskhilos ya da bizim söyleyişimizle Aşilos için yeterli bilgi yazmıştım. Sofokles'i de bir rastlantı hem Metin İnceleme hem de Tiyatro Tarihi'nde irdeledik. Ayrıca ben daha önce üç kitabını okuyup özetlemiştim. Kral Oidipus, Oidipus Kolonos'ta, Antigone. Sofokles'in bunlardan başka Ajaks, Elektra, Trakis'li Kadınlar, Filoktet adlı kitapları varmış. Bulursam onları da okuyacağım. Sofokles üstünde daha fazla durmaya gerek görmüyorum.

Yunan Trajedisinin 3. büyük yazarı Euripides (M. Ö. 480-406) öteki ustalardan daha sonra yaşadığından olacak, onlara göre daha çok, 19 kitabı korunabilmiştir. Yazdığı trajedilerin sayısı 92 olduğu söylenmektedir. Yaşamı da Sokrates gibi filozofların yaşamlarına koşut olduğundan salt Sokrates'ten değil karşıtlarının düşüncelerinden yararlanmış, yapıtlarında bunları bir derece yansıtmıştır. Okunan trajedileri:

1. Alkeste, 2. Medea, 3. Heraklitler, 4. Hippolit, 5. Andromak, 6. Herkül, 7. Herakles, 8. Yalvaran Kadınlar, 9. İon, 10. Truvalı Kadınlar, 11. İfigenia, 12. Toritte, 13. Elektra, 14. Helena, 15. Fenikeli Kadınlar, 16. Orest, 17. Bakkantlar, 18. İfigenia Oliste, 19. Siklop.

 

Tiyatro Tarihi kitabımız bunlardan dördünü tanıtmaktadır:

 

Medea

Kıskançlık üstüne kurulmuş bir trajedi. Medea, görünüşte güzel bir bayandır. Ancak gerçek yüzünü göstermeyen, büyücü ya da görünmez güce sahip bir yanı vardır. soylu olduğuna inandığı Jason'a yardım amacıyla yaklaşmış onunla evlenmiş iki çocuk annesi olmuştur. Ancak bir süre sonra kocası Jason, yüksek makamlara çıkmak amacıyla kent kralının kızıyla evlenmeye kalkışır. Ancak, gizli bir güç hayranı olduğuna inandığı Medea'nın çocuklarını alıp ülkeyi terketmesini ister. Medea, gerçekten öz Yunanlı değil başka yerlerden gelmedir. Kral, Medea'nın hemen ülkeyi terketmesini emreder. Olayı içine sindiremeyen Medea kurtuluş çareleri düşünürken öfkeden de çılgına dönmüştür. Kendisini boşamakta olan kocasının yeni Kayın babası olacak Kral Kreon gelip Medea'ya kesin emri verince, Medea bir süre dil döker ama sonuç alamaz ancak bir gün daha kalabilme izni alabilir. Bu arada ayrılmakta olan kocası gelir, oldukça eziktir, Kral ailesine yaklaşıp daha önemli bir yaşam sürmek istediğini söyler. Medea, işin sözle geçiştirilemeyeceğini iyice anlamıştır. Kocası Jason'dan bir ricada bulunur. Hiç değilse çocukları bir süre burada kalmasını önerir. Bunu sağlamak için de kralın kızı, kocasını elinden alan prenses Gloke'ye hediye yollar. Hediye, tüllerden oluşan güzel, göz alıcı işlemelerdir. Çocukların ellerinde hediyeler kral sarayına giderler. Ancak çocuklar saray kapısından girdikten az sonra sarayda patlamalar olur. Kraliçe bu patlamalarda yaralanır. Kraliçeyi kurtarmaya çalışan Kral Kreon da karısının alevleri arasında kalıp kurtulamaz ikisi de ölürler. Bu sıra saraya gelen Medea kendi bu kez de kendi çocuklarını öldürür. Ancak yarı Tanrı-İnsan ilişkilerini işleyen Yunan trajedisi geleneğine uyularak çocuklarını öldüren Medea'nın çocukları kollarının altın bir araba içinde göğe çıktıkları görülür. (Söylenti olsa gerek).

Not: Ahmet Hamdi Tanpınar'ın geçen yıl çevirdiği Medea'dan sonra Romalı yazar Seneca'nın yazdığı, Samim Sinanoğlu'nun dilimize çevirdiği Medeia'yı da okudum. Olayın tümünde büyük fark göremedim. Ancak bunda, çok yaygın bir coğrafya alanını, bu alan içinde geçen çok sayıda adlara bir de Tanrı adları katılınca trajedide geçenlere 103 ad daha ekleneceğinden çok uzayacağını düşünerek özetten vazgeçtim.

Hippolit trajedisinin özeti Tiyatro Tarihi kitabımızda var, o nedenle onu özetlemedim.

İfigenia Olis'te

Truva Savaşına gidecek Yunan Donanması rüzgar esmediğinden bir türlü denize açılamaz. Savaşa hazır olan savaşçılar, bunu bir uğursuzluk sayıp söylenmeye başlar. Başkomutan Agamemnon çareler düşünür. Durum, İlahlara sorulur. İlahlardan gelen işmarlara göre Agamemnon'dan kızı İfigenia'yı kurban etmesi istenir. Agamemnon buna razı olmaz ama çaresizdir. Hele anne Kraliçe Klemnestra kızının kurban edilmesine kesinlikle karşıdır. Agamemnon sonunda kızı İfigenia'nın kurbanlığına razı olur. Ancak, bunu isteyen tanrılar yanında istemeyenler de vardır. Örneğin Artemis, İfigenia yerine bir dişi geyiği gönderip onu uzaklara Kırıma götürür. Herkes İfigenia'nın kurban edildiğini sanır. Trajedi, anne-babanın evlat sevgisi üstüne duyarlığını işlemektedir.

 

İfigenia Torid'te (Kırım)

İfigenia'nın kardeşi Orest, babasının öcünü almak için Annesi Klemnestra ile üvey babasını öldürdükten sonra Eumênidê'ler tarafından rahatsız edilmektedir. Orest, bunlardan kurtulmak için Torid'ten Artemis heykelini çalıp getirirse rahatlayacaktır. Arkadaşı Pilat'la Torid'e bu nedenle gitmişlerdir. Orest'le İfigenia Torid'tedirler ama bir birinden habersizlerdir. İfigenia kardeşini rüyada görür. Böylece kardeş özlemi, onu daha duyarlılaştırır. İki kardeşin ortak ilişkisi de Artemis heykelidir. Ancak Artemis heykeli Torid kralı Toas'ın gözü altındadır. Üstelik zalim kral Toas ülkesine gelen tüm yabancıları sorgusuz sualsiz öldürtmektedir. Bu açıdan Orest ile arkadaşı Pilat ölümle burun burunadır. Bir rastlantı sonunda iki kardeş İfigenia ile Orest buluşurlar. İlk işleri, Orest ile arkadaşı Pilat'ı zalim Kral Toas'ın ölüm tuzağından kurtarmaktır. Bu konuda Kral Toas'ı avlayacak nedenler bulurlar.

İki kardeşin tanışma sahnesi ilginçtir. İfigenia Artemis tapınağının sorumlusudur. Oysa kardeşi Orest, o tapınaktaki Artemis heykelini çalmak için gelmiştir. İfigenia bir süre önce kardeşini rüyasında ölmüş olarak görmüştür. Buna üzülür, kardeşi hakkında bilgilenmek istemektedir. Bu sıralar karşılaştığı bu iki yabancıya biraz da bu nedenle yakınlık gösterir. Onları zalim kral Toas'ın hışmından kardeşine yazdığı mektubu götürmeleri durumunda kurtaracaktır. Karşılıklı sözleşirler. Mektup olayı iki kardeşin tanışmasını sağlar. Ancak kralın emri nasıl atlatılacak? İfigenia dinsel açıdan buna da çare bulur:

-Bu iki yabancı Artemis Heykeline yaklaşmış, onu pis etmiştir. Bu pislik ancak heykelin onlar tarafından götürülüp denizde yıkanmasıyla pak olur. Zalim Kral Toas bunu yutar. Böylece hem Artemis Orest tarafından alınmış hem de iki genç canlarını kurtarmış olurlar. Onlar denize açılıp giderken durumu sezip, arkalarından koşmaya kalkan Toas bu kez de tanrıça Athena tarafından durdurulur.

İfigenea Torid'de için tümüyle kardeş sevgisi üstüne yazılmış bir eser olarak bakabiliriz.

Yazımı tamamlayınca Mahir Canova Öğretmenin bana bakarak güzel sözler söyleyeceğini görür gibi oldum. Genellikle en içtenlikli konuşmalarını derslerden sonra bir sandalyeye oturup piposunu bir süre dürtükledikten sonra ayak ayak üstüne atarak, başını çene altı görünecek kadar kaldırıp konuşmaları hoş. Söze sizli bizli başlayıp evrensellik üstüne geçince; Homeros'tan, Konfüçyüs'ten, Sokrat'tan, başlayıp salt tiyatrodan değil her türlü sanatsal olayın yüz yıllar boyu sıralanmış dikili taşları sayılan, Platon, Aristo, Euripides, fidyas, Aristofanes, Seneca, Boccacio, Dante, Servantes, Bacon, Shakespeare, Montaigne, El Greco, Rafael, Rembrandt, Machiavalli, Descartes, Copernik, Galileo, Baki, Voltairer, Nabi, Rousseau, Nedim, Molyer, Mozart, Goethe, Schiller, Beethoven, Hugo, Tolstoy, Van Gogh, Dostoyevsky ya da benzerlerinin getirdikleri sanatsal yenilikler hakkında dinleyenleri bilgilendirir. Avustralya'da yetişmiş bir soprano olan Melba ile Fransız soprano Sarah Bernard, ya da Schaliapen'le Caruzo'nun ses tınılarındaki farklılıkları anlatışı ile Mozart'la Beethoven müzikleri arasındaki önemli farkları belirtişini hiç unutmayacağımı sanıyorum. Dilerim gene öyle bir ortam yaratıp Yunan Tiyatrosu, dolaylı olarak da Eski Yunanistan üstüne toplu bilgi alırız. Örneğin aynı konuyu başka başka yazarlar (tıpkısı yazmıyor, ama o gene belli konuyu) yazabiliyor. Örneğin Aiskhilos'la Sofokles Kral Oidipus'u ikisi de yazmış.

Bunları yazarken düşündüm; iki yazar aynı konuyu yazmış, deyip duruyorum ama hangisinin hangi farkları yazdığı sorulsa yanıt verebilecek miyim? Tek aklımda kalan birisinde iki oğul da ölüyor; birinde ise oğulun biri yaşıyor. Peki bunlar Kral Oidipus'ta mı geçiyor? Oidipus'un Kral Laos'u öldürmesi de farklı. Bunları seçmeye çalışırken uyudum.

 

21 Şubat 1944 Pazartesi

 

Zil çaldı, bu sabah uyur gibi yatıyorum. Yanımdan geçen arkadaşlar konuştular. Gözleri açmadım ama sesinden tanıdım biri Talip Apaydın. Yanındaki Mehmet Ünüvar olabilir. Çok yavaş olarak; akşamdan piyano dersini verdi, rahat yatıyor! dedi. Arkasından da Talip:

-Vallahi zaman zaman, piyanoyu seçmediğime pişman oluyorum! sesler uzaklaştı ama ses tınıları kulaklarımda kaldı. İki arkadaş da çok çalışkan. Gene de onların piyanoda benim kadar başarılı olamayacağını düşündüm. Nedense Talip Apaydın'ı piyanoya oturmuş olarak bir türlü kurgulayamadım. Sürekli yay çekerken görmüş olmamın etkisi olabilir ama kendimi zorladığım halde bir uyum olmadı. Bu kez de kendimi düşündüm; ben nasılım, acaba arkadaşlar beni nasıl düşünüyor? Piyanoya oturduğumda onlarda bir uyum ya da uyumsuzluk gibi bir durum uyanıyor mu?

Asım Öğretmeni anımsıyorum, piyano başında bütün bedeniyle hareketliydi. Selahattin Yücesoy ise dimdik oturur ellerini kollarını gezdirirdi. Elleri çok sola ya da sağa giderse o zaman başını o tarafa döndürürdü. Bunun nedenini Asım Öğretmene sorduğumda bana:

-Ben piyanoyu iyi öğrenmek istiyorum. Selahattin Abi, kendini Müzik Öğretmenliğine iyiden iyiye bağlamış. O, çocuklara İstiklal Marşı'nı söyletirken bile bir yana bakar. İlerde ben de öyle olabilirim belki ama şimdi, müziği biraz daha canlı öğrenmek niyetindeyim. Faik Öğretmen de tüm bedeniyle piyanoya yükleniyor. Hüseyin Çakar'a bakıyorum, oysa piyanoya çok denecek kadar eğiliyor. Kimi kez notaları göremediği için eğildiğini düşünüyordum. Notasız çalıştığı zamanlar da öyle yaptığını görünce fikrimi değiştirdim. Mehmet Zeybek bu konuda bence hepten içtenlikli değil, ilk oturuşta bile hemen bacağını birini ötekinin üstüne çıkarıyor. Faik Öğretmen Mehmet Zeybek için:

-Bulabilsek senin için pedalsız piyan o aldırırız. Onlar daha ucuz olur ama insanlar şimdiye dek ayaklarını kullanmayan piyanist görmediği için o tür piyano yapılmamış! demiş. Mehmet Zeybek bunu sık sık söylüyor. Oysa onun bundan incinmesi gerekiyor. Yanlış mı düşünüyorum acaba?

Hilmi Girginkoç Öğretmen Barkarol'ün girişini söyleyerek geldi. Gülerek:

-Biz bunu sabaha çevirip söyleyelim. İnsanların akşamları değil daha çok sabahları kalplerindeki sızıları (Istırapları) diner. deyip bir daha:

-Sabah olunca kalpteki ıstırap diner! deyip kahkahayı bastıktan sonra da:

-Gündüzün sükûneti olmaz, gündüz canlılık demektir! deyip piyano başına gitti. Önce bir do major gamı yaptı arkasından do-mi-sol-do yapıp kalktı. Hepimiz ay gibi sıralandık. Hilmi Girginkoç Öğretmen işaret parmağıyla kimi gösterdiyse o, önce gam arkasından 1'li3'lü, 5'li 8'li sesleri çıkardı. Mehmet, Kamil, Halil, Kadir diziden ayrıldı. Sıranın bana geldiğini beklerken öğretmen piyanoya geçmemi söyledi. O denli sevindim ki anlatamam. Öğretme önce benden kromatik gam istedi. Çok ağır do majörü kromatik sıraladım. Arkasından tane tane istedi. Ben bastıkça önce kendi söyledi sonra da arkadaşlardan istedi. İlk Kadir'den başladık. Kadir sekiz tekrarda başarılı olamadı. Kamil 2. Mehmet 3. Halil 4. tekrarda yer değiştirdi. Kadir yalnız kaldı. Çok üzüldüm. Öğretmen birlikte çalışmamızı önerdi. Benim piyano saatlerimde 10 dakika birlikte çalışacağız. Yüreğim "CIZ!" etti. "Neden beraber çalışıyoruz? "Öğretmen, benim de başarısız olduğumu düşündüğü için!" Aldırmadım, “Arkadaşlar benim gibi düşünmemişlerdir!” deyip geçtim. Öğretmen bundan sonra bize erkek seslerinden, bas, bariton, basbariton tenor, kastrato ses türlerinden söz etti. Nisanda oynayacakları Figaro’nun Düğünü Operasını tanıttı. Kendi rolünden iki arya söyledi, operanın gerçekte bir komedi olduğunu ancak güzel müziğinin komedinin gülmece taraflarını gölgelediği için olaya komedi olarak bakmamamızı, müziğin güzelliğini kavramamızı önerdi.

Mahir Canova Öğretmen gülümseyerek dersler ne zaman başladığımızı sordu. Kasım başı, kasım sonu gibi belirsiz yanıtlar verildi. Öğretmen:

-O günün hesabını sormuyorum, her ne ise biz gerçek Tiyatro ile günümüz tiyatrosunun doğuşu ile karşı karşıyayız. Eski Yunan tiyatrosu öteki tiyatrolardan farklı. Gerek oynan eserleriyle gerekse sahnesiyle hatta şekliyle günümüzde sürüyor. Arada farklar olacak tabii, O yandan bu yana neler değişmiş, bir düşünelim. Bir kere günümüzdeki dinler yok. Sahnede söylenenlere dincilerin sataşması yok. Gene de belli bir din sansürü var ama bunu sıradan insanlar yapmıyor. Din sansürü yok diyoruz ama onun yerine Tanrıların buyrukları var. Bunları kim yapıyor? Günümüze benzer kısıtlamalar o zaman da var; ancak boyutları farklı. Öğretmen birden durup yüzlerimize bakarak:

-Gelin biz Yunan Tiyatrosunu elimizdeki kitabımızın yazdığını okuyarak açıklayalım. Arkadaşlardan parmak kaldıranlar oldu. Parmakları çok gören öğretmen gülerek:

-Gelin bir başka değişiklik daha yapalım; parmak kaldırmayanlar okusun. Neden böyle dediğimi de açıklayayım; kimi öğrenciler derslerde okumayı fırsat bilip okur. Sonra da "Ben bunu derste okumuştum!" deyip konuyu orada bırakır. Siz belki bunu düşünmediniz ama böyle düşünenleri bildiğim için hem size bildiğimi söyledim hem de sakın böyle ucuz şeyler düşünmeyin, gelin şu Yunan Tiyatrosunu bir güzel inceleyelim! demek istedim.

Öğretmen gerçekten parmak kaldırmayan Nihat Şengül'e işaret etti.

Nihat Şengül hazırmış, hemen:

-Yunan Tiyatrosu deyip arkasından da Trajedinin Doğuşu diyerek okumaya başladı. Nihat okudukça daha önce okuduğumuza karşın belleyemediğimiz adlar geçtikçe öğretmen durdurup açıklamalar, tekrarlar yaptı. Diyonizos ya da Ditirambos adlarını karıştırarak söylüyorduk, öğretmen dikkatimizi çekti:

-Siz bunları aynı anlamda kullanabilirsiniz ama bu tiyatro bilgisi açısından yanlış olur! dedikten sonra bize önemli bir uyarıda bulundu. Sıradan konuşmalarda insanlar sözlerin gerçek anlamını pek düşünmeden kullanırlar. Ancak bu bilimsel ya da sanatsal konuşmalarda makbul sayılmaz. Makbul sayılmadığı gibi alay konusu da olur. Sözgelimi karşıda yığılı kereste yığınını göstererek, "O karaltı nedir? "diye soran birine rahatça "Odun yığını!" diyebiliriz. Bu çok doğal karşılanabilir. Ancak dikkatli konuşulması gereken bir yerde oduna kereste ya da keresteye odun dediğimizde karşımızdakiler bizi hoş karşılamazlar. Sözgelimi tiyatro bilgisi olan bir kimse, (Tüm uygar insanların kesinlikle tiyatro kültürü vardır. Bunu da böyle bilelim) Ditirambus yerine Diyanizos'u kullanana, tıpkı oduna kereste ya da keresteye odun denmiş gibi bakar. Konuşan kişi böyle bir iki önemli sözü çarpıtarak konuşursa ağzıyla kuş tutsa sözleri bir daha beklediği saygıyı göremez. Çünkü o bilir ki, Diyonizos bir Yunan Mitolojisi Tanrısı'dır. Ditirambos ise onun adına düzenlenen oyunların adıdır. Tıpkı odun-kereste ilişkisine benzeyen bir yakınlık vardır ama biri, artık öbürü olmuştur.

Öğretmen konuştukça, içimden utanç duymaya başladım. Buraları ben de okudum, özet bile çıkardım. Öyleyken bizim yaptığımız Koronun da Yunan Tiyatrosuna dayandığını, Yunanca şarkılı oyun, dendiğini görmemişim. Ayrıca Tarih dersinden anımsadığım Solon'un Atina'da yaptığını Isparta'da yapan Likürg, Homeros'un şiirlerini derleyen Pizistralides'i, ilk Trajedi yazarları Körilos'la Suidas’ı görmeden geçmişim. Üzüldüğüm bir nokta da, Aiskhilos ya da Sofokles'i yazarken:

-Bunlar Trajedi yarışına girip kazanıyor ama karşılarındakilerden söz eden yok! gibi bir sav öne sürmüştüm. Oysa, "Okudum!" deyip geçtiğim sayfalarda Trajedi yazarı Körilos'un 80 yaşındayken (İ.Ö. 468 yılında) Sofokles'e karşı yarışa girdiği yazılı, ben bunu bile görmemişim.

Yunan tiyatrolarında perde kullanılmazdı. Perde yerine koro çıkıyordu. Trajediler genellikle 3 bölümdür.

a)     Prologos, b) Episode, c) Exodos.

Prologos, trajedinin girişidir. Ancak girişten sonra koro gelir. Koro, esas bölümler arasına gerektiğince girer, bunların da bir sırası olur. Genellikle Episode arasına giren Koro, Stasimon denilen bu bölümlerde konuşur arkasından da Exedos, yani trajedinin sonu gelir. Prologos yani Girişler, genellikle Koro tarafından sunulur.

Mahir Canova Öğretmen saatine baktıktan sonra bize sordu:

-Bu da bir öğrenme-öğretme yöntemi. Zaten diyenler demiş, vaktiyle:

-En güzel yöntem, öğretmenin söylediği ya da gösterdiğini öğrenciye kavrattığı yöntemdir. Yüzücü bunu yüzerek, koşucu koşarak, el sanatlarında ise elleri kullanarak uygular, biz tiyatrocular bunlardan hisse çıkarabiliriz!

Mahir Öğretmen, görüşmek üzere! deyip ayrıldı.

İlk konuşan Ekrem Bilgin oldu:

-Tuh be, bu kadar dikkatsiz olduğumu bilmezdim. Nihat'ın okuduğu sayfaları en az iki kez okudum. Okudum ama Nihat'ı dinlerken duyduklarım, sanki benim kitapta yokmuş gibi izledim, bir de gördüm ki hepsi benim kitapta da var! Gülenler oldu. Muttalip Çardak ise:

-Yok arkadaş sen yanılmıyorsun, onlar benim kitapta da yoktu. Sen onları benim kitaba eklerken ben de seninkine ekleyiverdim! Herkesi bir gülmek tuttu. "Benimkine kim ekledi?” Sonunda, daha önce Sarhoşluk Tanrısı olarak adlandırdığımız Diyonizos'un bize oyun yaptığını söyleyip yemekhanenin yolunu uttuk.

Yemekte konu şarap oldu. Hiç şarap içmediğini söyleyen hemşerim Kadir Pekgöz'le şarap içip sarhoş olduğumu anlatan ben, karşı karşıya kaldık. O hiç içmemiş, bense gereğinden çok içip, sarhoş olmuşum. Sarhoş olduğumu hem de birden fazla zamanda içtiğimi anlatınca, şimdilerde nasıl durduğum soruldu. Tulumba, ya da kadayıf tatlısı da yedim ama şimdilerde onlarsız durduğumu söyleyince şaşıranlar oldu. Bir kez daha, bağımız olduğunu, fazla üzümlerin ezilip pekmez yapıldığını artan şıraların şarap yapıldığını anlattım. Şarabı olanların kendi şaraplarını içtiğini, çoğunun az az içtiği için hiç sarhoş olmadığını, benim gibi sarhoş olanların düğünde-bayramda biraz fazla kaçırdığı için sarhoş olduğunu anlattım. Konuyu hemen Diyonizos'a çevirip bizim köyde olanların tüm Trakya'da olduğunu, ancak din adamlarının buna engel olmaya kalkıştığını, tartışmanın bundan ileri geldiğini anlattım. Geçen yılbaşı gecesi gelen konukların hep içtiğini anımsattım. Nihat'la Kamil daha önce içmişler, tadını pek sevmediklerini söylediler. Kadir dışında tüm arkadaşlar Ankara'ya gidince birlikte içmeye karar verdiler. Onlar böyle deyince anımsadım, Milli Eğitim Bakanlığından Büyük P.T.T binasına inerken sağlı-sollu içkili lokantaları anımsattım. Kadir, yeminliymiş o yeminini bozmayacak. Abdullah da hiç içmemiş, o da deneyecek.

Faik Canselen Öğretmen gelince arkadaşların ilk dileği, öğretmenin daha başka bestelerini öğrenmek oldu. Öğretmen çok değişik parçalar üstünde çalıştığını, zaman zaman birini zaman zaman da bir başkası üstünde durduğunu anlattı. Öğretmen bu arada besteciliğin en zor tarafının başkasının kullandığı bir melodiyi kullanmamak olduğunu, bunun bilinerek yapılmasının hırsızlık, bilmeden yapılmasının da çok büyük bir talihsizlik olduğunu anlattı. Tahtaya notaları sıraladı. Sıraladığı notalara önce kendisi sonra da arkadaşlara sesler ekletti. Yazılanları bana bir kağıda yazdırdı. Yazdım kağıdı alıp cebine koydu. Kağıttaki notaların ilk sırasını tahtaya gene yazdı. Gene çok sesli yapmak için hepimizden yardım istedi. Hep notalar söyledik ama söylediklerimiz öğretmenin süzgecinden geçerek yazıldı. Bu kez de Abdullah tahtadakileri bir kağıda yazdı. Sonunda iki notanın da bir birinin tıpkısı olduğu görüldü. İşte besteciliğin büyük sorunu. Düşünün binlerce besteci yüzbinlerce beste yapmış, ancak elimize aldığımız hiçbir bestede birbirinin aynı nota yoktur. Çünkü o notaları kullananlar benzerleri, yapıldığı tarihe bakarak yok ederler. İlk bestelenen esas alınır, ikinci taklit sayılır. Müzikte taklit salt müzikte değil tüm güzel sanatlarda, şiirde yazın yaşamında taklit, kişiliksizlik sayılır. Mimariyi düşünün; Mimar Sinan Edirne'de Selimiye Camisini yapmış, herkes hayran. Şimdi biri çıkıp onun tıpkısını Ankara'ya yapsa Edirne'dekinin ilgisini çeker mi? Camiliği dışında salt bir kopya yapı olarak anılır.

Öğretmen bundan sonra konserde çalınan uvertürün piyano olarak hazırlanan şeklini çaldı. Ödev olarak da do gamı üstüne kurulmuş bir ses dizisinin sol majör gama transpoze (geçiş) etmemizi isteyip ayrıldı.

Öztekin Öğretmen kemancıları toplayınca notalarımı alıp alt odaya indim. Beethoven sonatın Lehrer bölümüne baktım. Ayrı olarak çalabileceğimi sanıyordum. Ancak boşuna vakit geçireceğimi çabuk anladım, çünkü ikisini birleştirmem olası değil vazgeçtim. Beringerdeki Schubert Serenad'ı çalıştım. Melodisini çok önce öğrendiğimden çalınması kolay oldu. Böylece Schubert Serenad'ı da çalacağım parçalar listesine ekledim. 1. Mozart, Don Juan'dan Zerinda'nın aryası, 2. Gene Don Juan'dan Serenad, 3. Beethoven'den Für Elise, 4. Diabelli'den Rondo, 5. Mozart'tan Allaturca (Türk Marşı) parçalarını konser için ayırıp pişirdim.

Akşam yemeğinde Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin dersi konuşuldu:

-Biz bu derste ne öğreniyoruz? Hiç beklemediğim bir de karşılaştırma yapıldı, Türk Edebiyatı dersinin daha yararlı olduğu söylendi. Hamdi Keskin Öğretmen gene de bir şeyler öğretiyormuş. Böyle denince söze karıştım:

-Öyleyse Sabahattin Öğretmen öğretemiyor ama Hamdi Keskin Öğretmen öğretiyor! Buna da kimse " Evet!" diyemedi. Bu kez de sorular yönelttim, Fuzuli'yi okuduk, Bağdat'lı Ruhi, konuşuldu, Ali Şi'r Nevai'den söz edildi, Münâcât, Na't, Kaside, Gazel, Müsammat, Tahmis, Muhammes, Terci'-i bend, Terkib-i bend, Mesnevi türlerinden örnekler gördük! Arkadaşlar gülüşerek yüzüme baktılar. İbrahim Şen şaka olarak:

-Onları öğretmen öğrenmemiz için değil, onların var olduğunu bilmemiz için söyledi. Bir kahkaha daha koptu. Bu kez de ben:

-Öyleyse Sabahattin Öğretmen de o söylediklerini, bizim bilmediğimizi anımsatmak için söyledi, "Bakın bu, bu, bu konularda zır cahilsiniz!" dedi. "Anlaştık!" diyerek masadan kalktık.

Her pazartesi akşamı gibi kitaplığa gittim. Öğretmen Montaigne'in kitabını açıp incelediğimiz parçaları şöyle bir gözden geçirdikten sonra İnsanlar ve Hayvanlar parçasını okudum. Başlığına bakınca kurnazlığım tuttu, Montaigne'in tüm hayvanları değil seçtiği hayvanları anlatacağını kestirmeye çalıştım. Hatta, at, köpek, ceylan gibi olası cinsler de saydım. Oysa girişte daha yanıldığımı anladım. Hayvanların birbiriyle anlaştıklarını ben daha çocukluğumda sezmiştim. Evimizin arkadaki geniş bahçede sürüyle tavuklar dolaşır, akşama dek gıgıldaşırdı. Evdeki köpekler ise evin ön bahçesinde dururdu. Bahçe kapısı önü genel yoldu. Kapıya yönelen olunca köpekler kalkıp kapıya yönelirdi. Gelen yabancı olunca havlamalar başlardı. Gelen insan değil de bir hayvan ya da köpekler için çok yabancı gir nesne ise havlamalar hemen değişir. Ben önce bu değişimi sezdim. Daha sonra da arka bahçedeki tavukların durumu dikkatimi çekti. Tavukların bahçeye dağılıp yerlerden bir şeyler alıp yerken köpek seslerine göre telaşlandıklarını gördüm. Köpekler sıradan havlayınca kendi aralarında itiş kakış yerleri gagalayan tavuklar, köpekler yabancı için havlayınca telaşlanıyor, horozlar gogurdaşmaya başlıyor. Köpek sesleri daha yükselirse horozlar kanat çırpıp tavukları uyarıyor, tavuklar koşuşarak horozun yakınlarına geliyor. Bu benim için bir oyun gibi oldu, uzun süre onları izledim. Bu kez yukarda uçan kuşlar ilgimi çekti. Belli kuşlar tavukların üstünce neredeyse durarak uçtuklarında, tavukların gene köpek seslerinde yaptıkları hareketleri yaptıklarını gördüm. Bunu babama anlattığımda babam kuşun şahin olduğunu, birden aşağıya inip tavukları kaptığını anlatmıştı. Ondan sonraki zamanlarda bu konuda çok gözlemlerim oldu. Özellikle koyun sürüsü sürdüğüm zamanlar koyunların tehlike sezdiklerinde ayaklarını yere vurarak öteki koyunları uyardıklarını, anne koyunun bağırmasında onun sesini duyan kuzunun hemen koştuğunu gördüm. Kuzu, öteki kuzular arasında oynayıp dururken annesinin sesini tanımasına şaşardım. Daha sonraları sürüye kurt girdiği zaman koyunları kaçışını, daha yakın izledim. acı acı bağırışları sanki yardım istiyormuş gibi beni etkilemişti. Bu gözlemim beni öteki hayvanlara da yöneltti. Köyde hemen hemen her evde köpek vardır. Özellikle geceleri köpekler olur olmaz seslerde huylanıp havlarlar. Sırana havlamalarda uzaktaki köpekler o sesleri duymasın a karşın havlamaya katılmaz. Ancak telaşlı bir havlama olunca en uzaktaki köpekler bile havlamaya katılır. Çokça köpek havlamalarına kimi zaman dışarda bağlı eşekler de katılır. Horozların da katıldığı görülür. Böyle bir ses kargaşasında köylüler de kayıtsız kalmaz, kapı önlerine çıkarak soruşturmaya başlarlar. Böyle durumlarda sahiden bir olay olduğu çok görülmüştür. Hırsızlık, kavga, yangın v. b. gibi.

Montaigne Öğretmen, olayı çok başka yöne çekip bilgi veriyor. Gene Latin şairi Lükretiüs'e dayanmış:

"Söz bilmez sürüler, vahşi hayvanlar,

Türlü bağırışmalarla anlatırlar

Duydukları korkuyu, acıyı ya da zevki!"

 

Lükretiüs'e göre çocukların da çok kez duygularını sözle değil hareketle yaptığını hayvanlardaki yaklaşımlara benzetiyor:

"Başka türlü değil çocukların da

Sesle anlatamadıklarını hareketle anlatmaları. "

 

Bu Lükretiüs, gene karşıma çıktı, daha da çıkacağa benziyor. Onu öğrenmek zorundayım. Romalı bir şair, biraz da akıl yitiği olduğunu biliyorum ama, bu yeterli değil. Montaigne Öğretmen ona çok danışıyor sanırım; bunun bir nedeni olmalı.

İnsanlar ve Hayvanlar parçası beni çok düşündürdü daha da düşündüreceğe benziyor, gene ele almak üzere burada kesiyorum.

Yatakhanede bayram var, geçen gün Müdür Hürrem Arman'ın ağız ucuyla duyurduğu aylık harçlıklar verilecekmiş. 5 lira ile 50 lira arasında bir iniş çıkış var. Olumsuz tavırlılar " 5 lira!" diyor.

Ekrem Ula sinirlendi:

-Gelin arkadaşlar, anlayıp dinlemeden "5 lira!" deyip bizi sinirlendirenlere, daha fazla verilirse, onlara 5 liranın üstünü verdirmeyelim. Yatakhane birden çınladı:

-Duyduk duymadık demeyin benim ağzımdan 5 lira sözü çıkmadı! Rüstem Gündüz'e sordular:

-Sen doğrucusun, kim 5 lira dedi. Rüstem Gündüz.

-Vallahi ben 5 lira sözünü Ekrem Ula'dan duydum! deyince kahkahadan yatakhane inledi. Faik Demir, Hasan Özden, Şükrü Koç, Rüstem Gündüz'ün yalan söylediğini Aydınlılara duyurup hemşerilikten kovduracaklarını söylediler. "Eyvah, şimdi ne olacak? " soruları arasında Ekrem Ula Rüstem Gündüz'e sahip çıktı:

-Üzülme arkadaşım, Muğlalıların gönlü geniştir, seni aralarına alırlar! Gürültüler birden kesildi.

Sessizlik oldu ama benim gene aklıma okuduğum parça takıldı. Abdera kentinden Isparta kentine gelen bir elçi Kıral Agis'le uun uzun konuştuktan sonra ayrılırken sormuş:

-Beni dinlediniz, ayrılıp kentime dönüyorum, acaba dost Kral, halkımıza söyleyeceklerim hakkında neler buyuracaklardır?

Kralın yanıtı:

-Seni, tek söz söylemeden, her istediğini, diledin süre dilediğince anlatmakta serbest bıraktığımı söylersin! demiş. Bu ne demek? İyi mi, kötü mü? Neresi iyi, neresi kötü? Ekrem Ula'nın Rüstem'i çağırması da ilginç; bu bir onurlandırma mı, yoksa çaresiz kalana el uzatma mı? Karar veremeden uyudum.

 

22 Şubat 1944 Salı

 

Akşamki şakalar sürüyor:

-Muğlalı Rüstem! diye bağıran oldu. Rıza Dönmez az yakınımızda:

-Yahu bırakın şu tür şakaları, Rüstem neden Muğlalı olsun? deyince birileri Rüstem'e takıldı:

-Arkadaş kendine mukayyet ol, Muğla'da rahat edemeyeceksin. bak şimdiden karşı olanlar var. Rıza Dönmez, şakalara katılmaktan hoşlanmadığı için sinirlenip:

-Haydaa! Bak sen şu işe şimdi! "Al başına belayı! diyerek hızla kapıya yöneldi. Arkasından takılanlar oldu ama o duymadı.

Rıza Dönmez'i çok çekingen, "Karınca ezmez!" diye tanıttıklarından (özellikle hemşerisi Halil Dere, öyle demektedir) durumuna üzüldüm. Az sonra salona inince yanına gittim. Onun yanına gittiğimi düşünmediğinden beni görünce o beni yanına çağırdı, İngilizce metin çeviriyormuş, biraz övünürce konuştuğunu görünce gereksiz yere kaygılandığımı anlayıp ayrıldım. İnsanlar nasıl da yanılıyorlar! Akşamki sözü anımsadım; Kral:

-İstediğini, istediğin sürede, istediğin gibi anlat! Acaba bu, "Senin, benim hakkımda hep iyi şeyler söyleyeceğine güveniyorum!" demek mi? Yoksa, "Ne söylesen benim kılıma bile dokunmaz, senin sözünle kim benim hakkımda karar değiştirir? mi demiş?

Kahvaltına arkadaşlar bana "Geçmiş olsun!" dediler. Önce anlamadım, durum aydınlandı. Daha önce bir kararımız vardı, konser günleri aldığımız kumanyaları, para verilince almayacaktık. Kumanya işini bana vermişlerdi, bu geçmiş olsunlar, o işten kurtulacağım içinmiş. Güldüm, çünkü o iş benim için iş bile değildi. İçimden gene:

-Arkadaşlarla uyuşamadığım yanlardan biri de bu, en basit olayları onlar işle bir tutuyor. Oysa bana göre iş, kaçılması değil üstüne gidilerek yapılması gereken bir görev. Hepsi öyle değil doğal olarak, içlerinde kimi arkadaşların özel ilgileri olan derslerde oldukça direniyorlar. Ancak olaya hep BEN olarak bakıyorlar. Örneğin bizim salonun sobası için nöbet tutuluyor. 14 günde gelen bir nöbet dışında titreseler sobayı yakmayı düşünmezler. Oysa ben orada üşüyeceğime kısa bir zamanımı ayırıp sobayı yakıp çalışmayı yeğliyorum. Her defasında bunu yapınca teşekkür edenler, bir kez de kendilerinin yakmasını denemiyorlar.

Kitaplığa gene sıkıştık. Geçen ders yarım kalan konu açıldı; Kral Oidipus. Bazıları için Kral Oidipus yabancılığını sürdürüyor. Oysa benim için Kral Oidipus yakın bir tanıdık gibi. Sabahattin Öğretmene bu konudaki bilgimi yansıtamadığım için üzülüyorum. O da benim isteğimi anlamış gibi parmak kaldırdığımı görse de görmezden geliyor. Hele Yunan Tiyatrosunu, trajedileri incelemeye başladığımdan beri Sabahattin Öğretmenin gözünün içine bakıyorum.

Sabahattin gülümseyerek geldi. Onun da bir çantası var, zaman zaman gelip giderken elin de görüyoruz. Oysa derse elinde kitaplarla geliyor. Gene elinde bir kitapla geldi. Çok yakınımdan geçerken baktım, kitap değişik. Bunu anlayınca üzüldüm. Üzülmekte haklıymışım, kitabı açıp yapraklarını çevirmeye başlayınca durum iyice anlaşıldı. Zaten uzatmadan:

-Bugün bir başka öğretmenimizle karşılaşacağız. Bunu hepinizin bildiğini sanıyorum! deyince birisi Nasrettin Hoca! dedi. Sabahattin Öğretmen güldü:

-Yaklaştın ama tutturamadın. Gene de benim düşündüğüme yakın bir sezin var, anladım. Uzun süredir Montaigne Öğretmenin düşüncelerimizi zorlaması bize biraz dinlenme hakkı verdi sanırım. O nedenle bu günkü öğretmenimiz La Fontaine. Söylemediniz ama ben bildiğinizi, hiç değilse adını duyduğunuzu sanıyorum. Belki çok okumadınız ama hepinizde bir La Fontaine algısı vardır. Parmak kaldıranlar oldu. La Fontaine Masalları, diyen oldu. Öğretmen konuşmaları kesip, elindeki kitaptan okumaya başladı. Öğretmen konuşur gibi okudu ama biz donup kaldık; çünkü okudu mu yoksa bizimle şaka mı etti? Sessiz soluksuz öğretmenin durmasını bekledik. Öğretmen durdu, gülümseyerek bize baktı. La Fontaine Öğretmenin dilinden bir şey anlamadınız değil mi? diye sordu. Sonra da:

-Bakalım bizim dilimizle neler söylemiş? dedi. Arkasından da:

Çoban ve sürüsü

 

Nedir çektiğim, demiş çoban;

Bu sersem koyun milletinden?

Kurt geldi mi hepsi kuzu,

İstediğin kadar say, boşuna,

Sürü eksiliyor boyuna

Dün saydım, bin koyundular,

Bir tek kurdun hakkından gelemediler.

Bir mor koyunum vardı,

Hep peşimde gezerdi;

Bir parçacık ekmekle,

Cehenneme gitsem gelirdi.

Kaval çaldım mı hele,

Karşı dağdan gelir, beni bulurdu.

Canım mor koyunum nerde şimdi?

Zavallıyı kurt geldi yedi,

Koca sürü ne yaptı kurda? Hiç!

Bu ağıttan sonra çoban,

Sürüye bir nutuk çekmiş;

Büyüğüne, küçüğüne, topuna birden

Güzel öğütler vermiş:

-Birlik olur, sıkı durursanız, demiş,

Kurt giremez aranıza!

Koyun milleti yemin etmiş çobana.

-Kurdu yanaştırırsak, demişler,

Yuf olsun bize.

Kahrolsun sırtımızdan geçinen,

Mor koyunu çiğ çiğ yiyen!

Ölmek var, kurda koyun yok!

Çoban inanmış, aferin demiş sürüye.

Ama daha o gece,

Uzaktan bir kurt görününce,

Darmadağın olmuş koca sürü,

Üstelik de gördükleri,

Kurdun gölgesiymiş sadece.

 

Kötü askere istediğin kadar nutuk çek,

Yemin ettir, ölürüz de dönmeyiz diye,

İlk ateşte hepsi kaçar yelpeleyerek,

Ağzınla kuş tutsan nafile.

 

Öğretmen, anlamakta zorluk çekip çekmediğimizi sordu. Kitabının arasında çıkardığı bir başka kağıdı Mustafa Parlar'a uzatıp ağır ağır okumasını istedi. İkinci okunuşta olay daha iyi açıklandı. "La Fontaine'den okuduk ama bunu duymamıştık!" diyenler oldu. Öğretmen bu kez hepimize:

-Belleklerinizi bir yoklayın, bakalım neler anımsayacaksınız? dedi. Oldukça çok parmak kalktı. Bu arada benimde anımsamalarım oldu. Hayvanlarla ilgili bir çok olay okumuştum ama onların La Fontaine'le ilgisini bir türlü kuramadım. Ancak, geç de olsa La Fontaine'i, onunla ilgili dinlediklerimi anımsadım. Kurtla Kuzu, Ağustos böceği ile karınca, Karga ile tilki derken arkası birden geldi; La Fontaine, Almanca kitabımızda bile vardı. Kitaptaki resimler gözümün önüne geldi; ağaçta bir karga, yerde tilki. öteki resimde ise ağa sarılı bir aslan, yanında fare. Gerçi kitaplarda La Fontaine adı geçmezdi ama öğretmen oradaki olayları anlatırken uzun uzun La Fontaine'den söz etmiş başka fabllerini de okumamızı önermişti. Yıllar önce Hasan Üner'den aldığım La Fontaine kitabını bile anımsadım. İçim rahatlayınca arkama yaslanıp öğretmene baktım. Ben bakar bakmaz, sanki beni gözetliyorlarmış gibi parmaklar kalktı. Parmağımı kaldıracakmış gibi gerildim ama tam o sıra öğretmen bizim tarafa bakınca birden elimi indirdim. Öğretmenin gözünden kaçmamış, gülümseyerek:

-Ne o bildiklerinden emin değilsin galiba! dedi. Cesaretlendim, birden:

-Bildiklerimden eminim, çünkü doğru biliyorum, kendime güvenim var! dedim. Öğretmen:

- Söyle bakalım! deyince; "Doğrudan La Fontaine üstüne ders yapmadık ancak Almanca kitaplarımızda La Fontaine'den alınmış parçalar vardı, Aslanla Fare, Tilki ile karga gibi, Onları çevirirken öğretmenimiz hem 1. sınıfta, hem de 2. sınıfta La Fontaine üzerinde durdu. Kitaptaki örneklerden başka fablleri de önerdi. Ondan sonra kendi ilgimizle kitaplıktaki La Fontaine Fabllerini okudum.

Ben, Almanca kitabı dedim ama nedense öğretmen:

-La Fontaine'den alan hangi kitap? dedin deyince Sami Akıncı benden önce Almanca Orta 1 ve 2. sınıf ders kitapları! deyince Öğretmen bu kez Sami'ye, beni göstererek:

-Beraber miydiniz? diye sordu. Sami doğrulayınca öğretmen bana oturmamı söyledi. Bu kez arkadaşlara dönerek:

-Bakalım La Fontaine Öğretmenden neler biliyoruz? deyip parmak kaldıranlardan sordu. Ağustos böceği ile karınca, Tilki ile Karga, Kurtla kuzu, Balıkçıl, Kurtla köpek, kurtla tilki, fare ile fil, aslanla fare, Tilki ile üzüm, İki keçi, fablleri söylendi. Öğretmen saydı.

-On'a ancak tamamladık! dedikten sonra elindeki kitaba bakarak:

-Bu on taneciği rahatça 300'e çıkarabilirsiniz. La Fontaine Öğretmenin söyledikleri kesinlikle daha çoktur ama elimizdeki liste şimdilik bu kadar!

Öğretmen, yeni bir gelişmeye göre pek yakında ele aldığımız metinleri yazılı olarak hepimize dağıtılacağını, onları dosyalayınca sık sık geri dönüp daha rahat anlaşacağımızı anlattı. Elindeki metni Mustafa Parlar'a verdi, "İsteyen yazsın!" dedi. Öğretmen bu kez de, kitaptaki ilk yazıyı okudu. La Fontaine'in Başlarken, diye adlandırdığı ilk dizeleri:

 

" Ezoptur babası benim kahramanlarımın

Tarihleri uydurma da olsa bunların,

Ders alacak doğru şeyler vardır içinde.

Her şey konuşur burada, balıklar bile.

Bütün söyledikleri bizleredir ama:

İnsandır eğittiğim hayvanlar yoluyla!"

 

La Fontaigne'in Ezop (Aisopos) diye andığı, kendine yol gösterici saydığı kişiyi ansiklopedide buldum. O da bir Eski Yunanlı ünlü kişi. İ. Ö V11. yy'da yaşadığı sanılmaktadır. Halk arasında gezerek topladığı söylentileri kısa şiirlere dönüştürerek ün kazanmıştır. Konularını hayvan kahramanlara yamayıp insanlara ders verme yolunda başkalarının da çabası olmasına karşın, bu uğurda Ezop'un (Aisopos)adı, günümüze dek önde anılagelmiştir. İşte La Fontaine de onu örnek alıp (kendi dilinde) hayvanları konuşturduğunu söylüyor.

Fabl ya da Fablerin özgün kurumu şiirdir. Ancak başka dillere şiir olarak çevrilmediği görülmektedir. Örneğin, Ezop'tan (Aisopos) bir çeviri:

 

Çiftçi ile Kartal

Kartalın biri bir ağa yakalanmış, Oradan bir çiftçi geçiyormuş, kuşun o güzelliğine, gözlerinin o bakışına dayanamamış, kurtarıp azat etmiş. Kartal da bilmiş kendisine edilen iyiliği. Çiftçi gidip bir duvarın dibine oturmuşmuş; kartal bakmış ki duvar çürük, çöküverecek, hemen adamın üzerine doğru inip başından külahını kapıvermiş. Çiftçi hemen kalkıp arkasından gitmiş. Kartal külahı bırakmış. Çiftçi külahını alıp gene geldiği yere dönmüş; bir de ne görsün? Duvar çöküvermemiş mi! Kalsaymış, ölecekmiş. "Tevekkeli değil! Gördüğü iyiliğe karşılık o kuşçağız beni kurtarmak istemiş!" demiş.

İyilik etmekten çekinmeyin, siz de karşılığını görürsünüz.

Çeviren: Nurullah Ataç

 

Montaigne Öğretmenin sözünü çok ettiği Lükretiüs'ten bir şiir.

 

Epikuros'un Övülüşü

 

Korkunç karanlıklar içinden bu kadar parlak çırağanı

İlk olarak kaldırıp hayatın iyiliklerini aydınlatan,

Senin ardından yürüyorum, ey Hellen soyunun süsü, ve şimdi

Senin bıraktığın izleri arıyor ayaklarım yerde.

Yarışmak değil niyetim, duyduğum sevgi yüzünden

Seni taklittir dileğim. Bir kırlangıcın hiç görülmüş mü

Kuğuyla boy ölçüşdüğü. Titreyen uzuvlarıyla tekeler

Ateşli atlarla nasıl yarışa girişirler?

Ey babamız, sensin hakikatlerin bulucusu; sensin bizlere!

Çiçekli çayırlarda bal toplayan arılar gibi,

Topluyoruz bütün altın sözlerini,

Yakışır ebedî hayata sözlerin böyleleri!

 

Çeviren. Suat Yakup Baydur -Tercüme Dergisi-

 

Yunus Kazım Öğretmen, çantasını masasının üstüne koyunca, genel olarak hepimizi süzerken ellerini de top okşar gibi birbirine sararak birkaç kez yuvarladı. Arkasından da "Efendimmmm!” deyip geçen derste nerede kaldığımızı sordu.

Geçen derste Küçük Hasan diye anılan Hasan Gülel konuşmuştu. Kalkarak dersi özetledi. “Sigmund Freud, psikoanaliz!” deyince öğretmen gülümseyerek:

-A, öyle miydi? Onları konuştuksa bugün de üstünde biraz duralım! deyince parmaklar kalktı. İlk sözü Hayrettin Özer aldı. Ancak Hayrettin öğretmenin beklediğini değil tam tersini söyledi. Bir yazarın adını vererek(Peyami Safa) bizim burada konuştuklarımıza ters düşen sözler yazmış! dedi. Hayrettin'e yanıt vermek isteyenler oldu. Öğretmen elini kaldırarak konuşmaları kestikten sonra:

-Biz bu konuya daha yeni giriyoruz. Konuyu ortaya getirdikten sonra elbette bizim de eleştirilerimiz olacaktır. O nedenle başkasının eleştirilerini de o zaman ele alırsak daha yararlı olur! deyip sıraladı, Libido, id-ego, süperego bu dört unsur öne sürülüyor ama, biz bunların varlığını yokluğunu konuşmadık. Bunlar gerçekte var, Sigmund Freud bunları uydurmamış, var olanları alıp karşılaştırmış, onların benzerliklerinden yararlanarak teorisini ortaya koymuştur. Ona göre deyince gene parmaklar kalktı. Öğretmen Mustafa Aydoğan'a söz verdi. Mustafa Aydoğan az konuşan, çekin gen tavırlı olmasına karşın konuyu iyi irdelemiş, ağır ağır anlattı:

-Sigmund Freud, ruhsal hastaların hastalık nedenleri üzerinde durmuş, anlaşılması zor birtakım teoriler öne sürmüş, ancak henüz elle tutulur bir sonuca varamamıştır! deyince elini kaldırarak Mustafa'ya durması için işaret verdi. Öğretmen:

-Tüm yeni görüşler, ilk ortaya atıldıklarında olumsuz hatta çok sert tepkilerle karşılaşmıştır. Kopernik, kainatın dünya çevresinde değil güneş etrafında döndüğünü söyleyince kıyamet kopmuştur. Zaman, 1400'lü yılların sonu ile 1500'lü yılların başıdır. Uzun tartışmalardan sonra, ki bu arada koskoca 16. yyıl boyu bu tartışmalar sürmüş, Galile'nin dürbünü bulması sonunda gezegenlerin (1609 yılındaVenüs gezegeni) keşifleri sonunda şamatalar durmuştur. Salt Kopernik değil, öteki bilginler de buluşları yüzünden çok çekmişlerdir. Bu nedenle biz Freud'u hemen suçlamayalım; mesleğimiz gereği onun görüşlerini iyiden iyiye öğrenmeye çalışalım. Çünkü Freud'un parmak bastığı konu insanlığı, insanlığın geleceğini çok yakından ilgilendiren bir konu. Aynı konuyu Freud'dan önce de ele alanlar olmuş, günümüzde de bunlar, kendi yöntemlerini uygulamaya devam ediyor. Biraz da bu nedenle Freud, büyük bir kitlenin eleştirisine uğramış durumda. Zaten dindar olduğunu övünerek söyleyen çok geniş bir kitle tüm bilimlere karşı durmaktadır. Az önce sözünü ettiğimiz Kopernik, Galile'nin karşısına da onlar çıkmıştı. Freud karşısında da onları görüyoruz. Freud, insanların toplum içinde yaşadığından, toplum kurallara uymak zorunda olduğundan bahisle görüşünü bu bağlamda oluşturmuş. Sözgelimi insanların bir bilinçli durumu bir de bilincinin dumanlı ya da uykuda oluş halleri vardır. Bu bir doğal anagüdüdür, insan yaşamında etkin bir yeri vardır. Bilip de zamanla unuttuklarımız, yarım yarım öğrendiklerimiz ya da bilip de bir başkasına söylemekten çekindiklerimiz ya da söylemekten korktuklarımız, benliğimize oldukça yük olur. İşte Freud buna bir ad vermiş; Libido! Libido ayni zamanda insanın cinsel duygularının yönetimini de üslenmiştir. Freud'a göre bilinç dışı kalan ya da bilinç altında depolanan duygusal güç, denetim dışı kalışı nedeniyle kişiyi bilinç dışı ya da hayvansı tavırlara itebilmektedir. Freud buna da İd adı vermiştir. İd, libido için bir yardımcı, uyarıcı ya da besleyici görevindedir. Libido'nun duyacağı gereksinimleri doyurmak için id sürekli harekettedir. İd-libido ilişkisi denetim altına alınmazsa insanların ilkel tavırlardan kurtulması olası değildir. İşte Freud'a göre bir denetim gücü vardır, ego. Ego, id-libido ilişkisini bir düzene sokar. İd'in sürekli özendirmesini durdurur, libidonun, gereksinimlerini bir düzene sokar. Bunu çok basit bir konuya indirgeyerek örnekleyebiliriz. Bedenimiz sürekli enerji harcar. Bu enerji eksilince beden enerji gereksinimi duyar. Bu duyuş bir libido olayıdır. Bu libido olayını giderecek id, acıkma gereksinimidir. Acıkma duygusunu karşılayacak ego, yemek öneren olmaktadır. Öyleyse bu üçlü mekanizmanın bir ayağı eksiliyor, ikinci ayağı eksikliğin karşılanması için harekete geçiyor. 3. ayak ego yiyecek öneriyor. Üçlü ayaklanmış gibi görünün bu olay Freud'a göre tamamlanmamıştır. Burada da tıpkı toplumlarda oluşmuş Vicdan karşılığı bir 4. ayak vardır, süperego. Süperego, yukarıda verdiğimiz örnekte, yenecek yiyeceklerin uygun olup olmadığını, bedene yararlı olup olmayacağını denetler. İnsanların, çok ilkel yaşamdan basamak basamak atlayarak büyük aşamalardan sonra günümüzdeki olgunluğa ermesi vicdan denetimi nedeniyle olmuştur. Sağlıklı kişilerin kendilerini daha çocuklukta alt bilinç tasallutundan kurtulması, id'in libidoyu hoyratça beslemesini egonun önlemesine, süperegonun da isabetli seçim yapmasına bağlıdır.

Öğretmen gülerek:

-Ben bunu yeme-içme işine bağladım, siz bunu yaşamın her konusuna uygulayabilirsiniz. Örneğin Freud bunu cinsel yaşam alanında ele almış.

Parmak kaldıranlar oldu. Öğretmen elini kaldırarak:

-Müsaade edin efendim, sözüm itmedi efendim! dedikten sonra:

-Bu anlattıklarım Freud değil efendim Freud'un yöntemini andıran bir küçük örnek. Freud, asıl patırtı kopmasına neden olan Psikoanaliz bundan sonra efendim! dedikten sonra öğretmen az durup:

-Ya ego görevini yapmazsa, ya da süperego uyursa, ya id, dilediği gibi libidoyu doyurursa ne olacak? İşte bu durumlar hep bilinç dışı olaylardır. Freud'a göre bunlar hep bilinç altına doluşacak. İşte bunlar bilinç altında kendi etkinliklerini gene sürdürecek ki böylesi bir kişi, böyle olmayan kişilerden çok farklı bir kişilik oluşturduğundan, kendisi gibi olmayanlarla uyuşmakta zorluk çekmektedir. Freud'a göre bunlar nevroz ya da psikoz denilen hastalardır. Bunlarda kişilik bozukluğu vardır. Bunların, belli yöntemlerle alt bilinçlerindeki yığılan yanlış ya da korkulu (İd tarafından süzülmeden libidoya aktarılan) algılamalar boşaltılabilirse hasta normal yaşama dönebilir.

Zil çalınca öğretmen:

-Konumuza devam edeceğiz! deyip ayrıldı.

Öğretmen ayrılınca ortalıkta bir süre libido sözü dolaştı. Söz giderek zibido oldu. "Şişt, zibido!” takılmaları arasında yemeğe gittik.

Yemekler gene eskiye döndü. Öğrenci başkanı Hüseyin Atmaca'ya takılanlar oldu:

-Hani yemekler düzelecekti? Hüseyin Atmaca yemekleri değil de sözleri yanıtladı:

- Düzelecekti, geleceğe yönelik bir söz. Gelecek henüz gelmediğine göre biraz daha bekleyelim!

Yemekte, libido, ego, süperego, id sözleri tekrarlandı. Ego hemen egoist, süperego da süperegoist oldu.

Bu sıfatlar için arkadaş arandı. Bizim masadakiler, karşı masadaki arkadaşımız Azmi Erdoğan'a süperegoist'i uygun gördüler. Olaya en çok sevinen Kadir oldu. Kıs kıs gülerken, Ekrem Bilgin:

-Egoist olarak da Kadir Pekgöz'ü gösterdi. Deminden beri Azmi için gülen Kadir birden kükredi. Bu kez de Halil Yıldırım egoya sahip çıktı. Sahip çıktı ama sözünün sonunda da kalanlardan birinin Kadir'e verilmesi koşulunu öne sürdü. Bu düpedüz, Kadir'e id (sonra sonra it) denmesi anlamına geliyordu. Kadir bu kez daha çok kızdı. Libido yerine daha önce söylendiği gibi zibido için soruşturma yapıldı. Sözün gene kendisine geleceğini sezen Kadir sinirlenip masadan kalkınca oyun bozuldu. Önce Abdullah arkasından da ben kalktım, Kadir'e yetişip yatıştırmaya çalıştık.

Öztekin Öğretmen gene bizden önce gelmiş, susarak salona girdik. Öğretmen gülerek:

-Yaaa, işte böyle ben bazen erken de gelirim; gecikerek kaybettiklerimin eksikliklerini böylece tamamlamış olurum! dedi. Arkadaşlar tamamlanmadığı için öğretmen bana sordu:

-Akşam plâk dinleyelim mi? Bana sorması sözgelimiydi biliyorum; bu, plâkları hazırla demekti. Plâklar da hazırdı zaten çok rahat olarak arkadaşlarla birlikte; “Dinleyelim!” dedik. Abdullah Erçetin güzel yazısıyla "Plâk dinleme saati!" diye büyükçe yazı yazmıştı. Onu hemen pikabın kenarına iliştirdim. Arkadaşlar tamamlanınca, geçen hafta konuşulan türkü seçme konusu konuşuldu. Çiftelerden gelenlerin türkü konusunda söyleyecek çok sözleri var. Öztekin Öğretmen dışında onlara opera sanatçılarından Ruhi Su gitmiş, türküler söylemiş. Türkü dinlemekle türkü bilmeyi karıştırıp konuşuyorlar. Özellikle Azmi Erdoğan, adlar sayarak laf kalabalığı yapıyor. Öğretmen sorarak seçilen türküleri tahtaya yazdırınca işin zorluğu ortaya çıktı. Öğretmen kestirip attı:

-Burada söyleyeceğimiz türküler; 1. Öğrencilerimize rahat öğreteceğimiz ses aralıklarında olacak, 2. Fazla uçkur-peşkir, dedikten sonra (bir süre güldü, anlıyorsunuz ya deyip ) bizim geçen hafta verdiğimiz örneği, Kır Atı anımsattı. Sonra da gene bizim Altın Başakları tahtaya yazdırdı. Ben bir kaç kez piyanoda çaldım, Abdullah ile Kadir söyledi. Arkadaşlar bizim şarkıları çabuk öğrendi. Öztekin Öğretmen tekrar tekrar şarkıları, türküleri seçerken belirli özellikleri göz ardı etmememizi tembihledi. Ritim çok ağır olmayacak, sözler prozodi düzenine uygun olacak. Bu arada prozodi bilgimizi de tazeledik. Söz gelimi, uzayan notalara olabildiğince sesli harfle biten hecelerin getirilmesi, gibi. İstiklal Marşı'mızdaki "Parlayacak- o benim-dir-o benim milletimindir ancak" söyleyişinde bir ses uyumsuzluğu olduğu bilinmektedir.

Arkadaşlar seçtikleri şarkıları sıralayrak bir liste oluşturdular:

1. Bahar, Bahar ilkbahar gelir.

2. Ilgaz, Ilgaz Anadolu'nun,

3. Sonbahar, Kurumuş dallar,

4. Bülbül, Bülbül ne güzel kuş,

5. Gül, Bahçemizde gül açar,

6. Anadolu, El gibi dolaşma,

7. Yaslı gittim, Yaslı gittim şen geldim,

8. İnönü Dağları, İnönü Dağlarında çiçekler açar,

9. Tunca, Arda, Meriç, bu üç kardeş bizimdir,

10. Kırlar, Kırların senin yeşildir,

11. Gece, Akşam olunca kalplerdeki ıstırap diner,

12. Köy Yolu, Rüzgarın eser serin serin,

13. Kır At. Kır atınla geçiver şu dağlar çınlasın,

14. Altın Başaklar. Tarlalarda altın başaklar, müjdeliyor yarını,

Öğretmen, keman grubunu ayırınca sevinerek alt odaya geçtim. Faik Canselen Öğretmenin önerdiği bestecilerden Clementi'nin sonatlarını karıştırdım. (12H sonat) Hemen hemen hepsi kolay gibi geldi. Beringer'de Andante bölümü bulunan sonatı bir çırpıda çıkardım. Zaten biraz çetrefil olan andante bölümünü daha önce pişirmiştim. Czerny 40'ı açtım, 1. parçadan 19. parçaya dek sıraladım. Tüm parçalar birer ikişer sayfa ama hiç birini kolay kıvıramayacağımı anladım. Ancak 19. parçayı dişime göre buldum. Bir sayfa ama stakatolu olduğundan hoşuma gittiği gibi kolayıma da geldi. Hiç değilse Faik Öğretmen sorarsa Czerny ile Clementi'yi karıştırdığımı söylerim!

Salona çıkınca plâk listesindeki plâkları hazırladım. Listede:

 

1. Johannes Brahms, 1. Senfoni, 5 plâk,

2. Josef Haydn, Kuartet no: 77, 4 Plâk

3. Fredrich Chopin, Scherzo no: 1, 1 Plâk

 

Johannes Brahms hakkında pek bilgimiz yok. Cumhurbaşkanlığı orkestrasından onun bir senfonisini dinledik. Çok ağır gibi geldi bize ama Faik Canselen'in söylediklerini dinleyince fazla irdelemedik. Çünkü Faik Öğretmen onun armoni bilgisini çok övmüştü. Üstüne bir de olay anlatmıştı:

-Johannes Brahms, hep yalnız dolaşırmış. Biz özelliği de kenar köşe Viyana kentinin her yerini dolaşırmış. Viyana, müziğiyle, orkestralarıyla ünlü bir kent, Her mahallede, ufak büyük orkestralar gelip halka konserler verirmiş. Özellikle Çay Bahçelerinin sürekli bağlantılı orkestraları varmış. Bizim gezginci Johannes Brahms bunlardan birinde çayını içerken bir orkestra gelmiş, konser hazırlığına başlamış. Çay Bahçesinin piyanosu varmış. Orkestranın piyanisti bahçe piyanosunu yoklamış bir de ne görsün, piyano yarım ses ince, tüm sesler kendi notalarına olduğu gibi orkestradakilerin notalarına göre de yarım ses ince. Piyanist kestirip atmış;  "Ya bir piyano getirirsiniz ya da beni affedersiniz! Çayını içmekte olan Johannes Brahms kalkıp piyanonun yanına gelmiş, tüm sesleri kontrol ettikten sonra:

-Piyanonun akordu iyi, isterseniz ben size refakat ederim! demiş. Orkestra şefi konuşanın Johannes Brahms olduğunu anlayınca razı olmuş. Böylece Johannes Brahms o güne dek görülmemiş bir olayı gerçekleştirmiş:

-Yarım ton ince akortlu bir piyano ile orkestraya uyarak konser vermek! Orkestradakiler do sesi çalarken piyanist si, orkestra la çalarken piyanist sol diyez çalarak konser tamamlanmış.

Faik Öğretmen Alman halkının Beethoven'in etkisiyle oldukça ağır armonili eserleri sevdiğini, başka bestecilerde bunu bulamadıklarını, Johannes Brahms'ın ilk senfonisini dinleyince bunu Beethoven'in 10. senfonisi saydıklarını anlatmıştı. Faik Canselen Öğretmene göre Almanların en Alman saydıkları besteci Johannes Brahms'mış. Bense onun Macar Danslarını dinleyip birini de akordiyonla çalınca, sıradan bestecilerden biri sanmıştım. Tuna Dalgaları ile Carmen Silva'yı besteleyen İvonevici, Mavi Tuna'yı besteleyen Strauss gibi küçük parçaları besteleyen biri olarak düşlüyordum. Johannes Brahms bir başka bakımdan Ekrem Bilgin'in dikkatini çekmiş:

-Tüm bestecilerin çoğu peruklu oluyor. Bir dönemden sonra ise peruksuz, öteki insanlar gibi görünürken Johannes Brahms kocaman sakallı biri olarak karşımıza çıkıyor. Oysa o kadar çok yaşamamış! (1833-1897) tarihleri arası 64 yaş, onca sakala göre çok sayılmaz!

 

Josef Haydn'ın kuarteti plâğını koymadan Öztekin Öğretmen önce kuartet, sonra da Haydn üstüne bilgi verdi. Kuartet, dört çalgı anlamına geliyormuş, genelde iki keman bir viyola, bir viyolonsel oluyormuş. Büyük orkestraların yerleşimi, sağlanması zorluğundan, onun yerini tutacak konser birimi olarak düşünülen kuartet için hem çok hem de seçkin eserler bestelenmiş. Bu türde en çok besteleyen de Josef Haydn olmuş. Haydn hem senfoninin hem de kuartet türünün babası sayılırmış. Öğretmen, Josef Haydn'ın 100'den çok senfonisi yanında 80 dolayında senfoni değerinde kuarteti olduğunu söyleyince arkadaşlardan "Vay be!" ünlemleri geldi. Kuarteti çok sessizce dinledik.

Fredrich Chopin'in benzer bestelerini daha önce dinlediğimiz için salt dinlemekle yetindik.

Plak bitince Abdullah Ön, yeni bir öneri öne sürdü:

-Hep değilse bile ara ara tek bestecinin eserlerini dinleyelim! Öğretmen olumlu karşıladı:

-Güzel bir fikir, bestecilerin üslubunu belleme bakımından yararlı olur. Bu da bir yöntem, onu da deneyelim! dedi.

Oldukça geç olduğu için konuşmalar, yorumlar kısa kesilerek dağıldık.

Yatınca bir süre Johannes Brahms'ı düşündüm, söz gelimi do major gamından bestelenen bir eseri do diyez major olarak nasıl çalar? Bu, şu demek oluyor; tüm notalar yarım ses ileri kayacak. Bu da yetmez, parçadaki ton değişimleri kesinlikle vardır, onlar da değişecek. Bunları, uzun süre düşündükten sonra ancak do diyez majör gamını toparlayabildim; tüm notalar diyezli. Bu kez de, mi diyezin fa olacağını anımsayınca oldukça bozuldum. Sanırım panik durumundayken uyudum.

 

(*) Bu konser, 29 Ocak 1944 cumartesi günü verilmiştir. Bilgisayara geçerken yanlışlıkla 19 Şubat 1944 cumartesi konseriyle yer değiştirmiştir.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ