Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

71 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

 Okulda İlk Günler

 

 

16 Kasım 1938 Çarşamba

Zil sesine uyandım. Arkadaşlar akşamki gerginliği üzerlerinden atmışlar, şakalaşarak aşağıya iniyorlar. Kemal onlar için daha ilk gün geçmişte kalmış gibi. Ben de öyle olamaz mıyım? 43 İsmail'e bakıyorum. Kemal'le en iyi arkadaş o olmuştu. Üzüntülü ama belli etmiyor. İsmet'e takılıyor. Kahvaltıdan sonra bizim grup bugün Yapıcılık Nöbeti yapacak. Atölyenin kapısı önüne gittiğimizde yığınla tuğla gördük. Arkadaşlar basa basa üstünden geçtiler. İçeri girince Hasan Bey görevimizi verdi. "Tuğlalar dikkatlice salonun arka köşesine yığılacak. Eşleşerek çalışılacak, biri taşıyıp öteki dizecek. Eşler sık sık değişiklik yapacak. Başladık çalışmaya. Hasan Bey içerde. Bu nedenle içeri girenler suskun, dışarı çıkınca takılmalar başlıyor. Ben arkadaşlara yavaş yavaş bir anı anlattım. Aslında babamın anlatısı ama tüm Kırklareli'nin de tarihsel bir anısıdır.

1910-14 arası yurdumuzda geniş çapta bir yapılanma süreci başlamıştır. Kırklareli yakınındaki asker kışlaları da bu sırada yapılmış. Kışla duvarları bitip, çatılar tamamlanınca, sıra kiremitlerin taşınmasına gelmiş. Kiremitler, İstanbul yolunun seçtiği Şeytanderesi yamacından binalara iletilmektedir. Askerler kiremitleri elden ele atarken Edirne Valisi Hacı Adil Bey (Edirneo zaman tüm Trakya'nın ilidir) oradan geçer durumu görür. Duygulanmış ya da etkinliğe katılmak istemiş olacak gitmiş askerlerin sırasına girip kiremit atmaya başlar. Vakit akşam üstüdür. Kırklareli güz panayırı sürmektedir. Panayırdan dönenler Hacı Adil Beyin kiremit attığını görünce gidip diziye katılmıştır. Yüzlerce insanın sıraya girmesi olayı şenliğe çevirmiş hava kararmadan kiremit işi bitmiştir. Hacı Adil Bey teşekkür etmiş Saray'da yapılmakta olan yatılı okul binasının denetimini yapmak üzere alkışlar arasında yola çıkmıştır. Buraya kadarki öykü oldukça güzeldir. Ancak insanlar yollarına döndüğünde başka bir gerçekle karşılaşırlar. Heyecanla çalışırken ayırdına varamamışlardır. Kiremitleri atarken elleri zedelenmiş, avuç içlerinin derisi soyulmuş, parmak araları kan olmuştur. Olaya katılmış olan babam bunu anlatınca bir çok kez dinleyenlerden soranlar olur, "Ellerinizin acısı çok sürdü mü?" Babam hep: "Bilmem, Hacı Adil Beyin kiremit attığını görmek öyle bir duygu ki onun yanında el acısından söz bile edilemez.

Arkadaşların kimileri ne söylediğimi anlamadı, kimileri de "Ben o kışlaları gördüm" dedi. Biz konuşurken Namık Bey geldi gülerek bana "Sen ne anlatıyorsun bakalım, ben de duyayım" dedi. Kısaca tekrarladım. Namık Bey Edirneli ya da Edirne'de çok kalmış, Hacı Adil Bey üstüne çok öykü dinlemiş. "Edirne'nin her köşesinde Hacı Adil Beyin izi vardır" dedi. Arkadaşlara dönerek "Arkadaşınızın uyarısı çok yerinde, tuğla, kiremit gibi yapı malzemeleri doğru tutulmazsa sahiden can yakar. Bunu zamanla size anlatacağız. Özellikle ocaktan yeni çıkmışlar rasgele tutulmamalıdır.” Namık Bey gidince kimi arkadaşlar bana takıldı, "Tuğlaları mendille tutsak olur mu?" Kimisi de ekledi "En iyisi hiç taşımamak" Şakaları genellikle küçükler yapıyor. Yusuf, özellikle İsmet'e takılmakta başta geliyor. Küçük, neşeli ama kimi zaman İsmet adına üzülüyorum. İki gün önce payladığım Mustafa bu kez İsmet'e takılmış "Sarısırtlı" demiş. Ne demekse, anlamadım ama iyi bir anlam taşımadığını sezinledim. Karşılaşınca "İsmet benim kardeşim gibi, iki kız kardeşin çocuklarıyız. Ona söylediğin bana söylenmiş gibidir. Bir daha tekrarlarsan karşılığını tahmin edemeyeceğin ölçüde göreceksin" dedim. Mustafa gene dikelmeye kalktı. "Burası okul, beni dövecek misin? Ben buraya dayak yemeye gelmedim" deyince, Ben, "Ya öyle mi? Ben de burasının okul olduğunu bile bile geldim. Burada bazı terbiyesizlerin gönül eğlencesi olmayı hiç düşünmedim. Sen geçen gün de bir arkadaşa, benzer davranışlarda diretiyordun. İstersen ikisinin hesabını birden görelim" Mustafa suspus oldu, sustu, düşündü. "O zaman İsmet benimle şakalaşmasın" dedi. "Şakalaşma başka akrabası olarak beni de üzecek türden hakaretler başka. Bunları ayır, şakayı kakaya çevirme." Mustafa arkasını döndü, gitti. Bir süre sonra Sami, İbrahim, Hüseyin bir küme oluşturmuş fısıldaşıyorlardı. Kalktım, kasıtlı olarak yanlarından geçtim. Ben geçerken sustular. Ben de iki sıra önde oturan 63 Hilmi'nin yanına geçip onunla konuştum. Sami çalışmasını sürdürdü, ötekiler ayrılıp gitti.

Öğle yemeğinden çıkınca Ali Ağabeyimin geldiğini haber verdiler. Koşarak Büyük Kapı önüne gittim. Ali Ağabey Vahit Dede ile beni bekliyordu. Ellerini öptüm, sevindiğimi söyledim ama şaşkınlığımı da saklayamadım. İkisi de ayakta, bir şey söylemek istiyorum, susuyorum. Vahit Dede benim paniklediğimi anlamış olacak "Hadisene sen ev sahibisin bizi bir yerde oturt" derken Fikret Öğretmen geldi, onları odasına aldı, bana da kapı önünü gösterdi, "Burada dur, çağırabilirim" dedi. Uzun süre bekledim çağırmadılar. Dışarıya Fikret Öğretmen de onlarla birlikte çıktı. Bana "Öğretmen odasına gidin orada konuşun" dedi. Vahit Dede teşekkür etti. Öğretmen odasının yakınında bir açık kapı vardı. Vahit Dede oraya girdi "Burası daha rahat, Öğretmenler Odası'nda öğretmenler olur, burası bekleme odası, daha rahat konuşuruz." Nüfus cüzdanım yenilenmiş, İlkokul diplomam hazırlanmış. Zaten esas bu iki belge isteniyormuş. Köyde herkes iyi imiş, herkesin selamı varmış. Bunları dinledim ama çok merak ettiğim, bir türlü soramadığım, soyadım ne oldu? Sanırım Ali Ağabeyim susuşumdan anladı. Duraksayarak, "Yalnız senin istediğin soyadını yazdıramadık." Birden "Neden? diye dikeldim. Ağabeyim açıkladı. Kayıt, Vahit Dedenin güven sözü üzerine yapılmış. Vahit Dede ise soyadını Pullu olarak not ettirmiş. Fikret Bey de kayıtlarda karışıklığa meydan vermemek için Vahit Dedeye not vermiş, evraklar bu nota göre düzenlenmiş. Ağlamaklı oldum. Vahit Dede söze karıştı, bana "Sen ne soyadı seçmiştin? "Tunaboylu”. Vahit Dede üzüldü. "Ben sana burada rahmetli dedenin adını yazdırıyorum dedim, sen neden sustun? Sonra da çok da önemli değil, on sekiz yaşını bitirince değiştirebilirsin.” Ben kem küm edip kendimi savunmaya çalışırken kapı önünden geçen Fikret Öğretmen Vahit Dedeye "Ne o bir sorununuz mu var?" dedi. Vahit Dede "Efendi, şimdi de soyadını beğenmiyor" deyiverdi. Fikret Öğretmen, doğruldu geldi, olayı dinledi, kahkahalarla güldü. Bana "Ben sana doğru yolu göstermiştim, git iki gün içinde evraklarını tamamla, gel" dedim. Sen benim sözüme uymadın. Şimdi söyleyecek sözün yok" dedi. Ali Ağabeyime sordu. O da bizim ailede herkesin ayrı bir soyadı seçtiğini, buna sinirlenen babamınsa "Ben yaşlı bir insanım siz ata soyunuzu bırakıp komik adlar takınırsanız ben de hiç soyadı seçmem, ne gününüz varsa görün" deyip sustuğunu anlattı.

Fikret Öğretmen ilgiyle dinledi, azıcık da şaştı. Ağabeyimin soyadını, öteki ağabeyleriminkileri sordu. Biri Özkan, biri Birol, biri Pandar. "Pandar" deyince Fikret Bey az duraksadı, biraz da hayret ederek, "Ne demek bu?" dedi. Ali Ağabeyim, “bu kardeşim babamla biraz zıtlaşır, verilen işleri titizlikle yapmaz, oldukça başına buyruk davranır. Babam da ona bu dağınık durumundan dolayı, zaman zaman "Mahmut sen çok pandarsın" der. İşte bu inat yüzünden kardeşim soyadını böyle aldı.” Fikret Bey bu kez bana sordu, "Sen ne seçmiştin?" "Tunaboylu"  Fikret Bey "Aferin, güzel seçmişsin. Babanı da ikna et aynı soyadını alın” deyince ben “bu soyadını babam seçmişti zaten, o Tuna’da çalışmış oraları çok sevmiş” diye sözümü sürdürürken, öğretmen “Benim soyadım Madaralı, baba memleketinden alınmış. Rumeli kökenli herkes biraz Tuna sayılır. Bizim şimdi bir öğretmenimiz var Ömer Bey, soyadı Tunalı'dır. Sen hiç üzülme, önümüzdeki yıl 18 yaşında olacaksın, yasaya göre istediğin soyadını seçebilirsin. Ancak soyadının bir anlamı vardır, kişinin soyunu belirtir. Ailenin geldiği yerle, geçmişlerinin başarılarıyla, yaptıkları işlerle ya da gösterdikleri kahramanlıklarla ilgili soyadlarının bir değeri vardır. Hiç birimiz ot gibi değiliz. Bizi, dünyaya getirip yetiştirenler var, onlarla bağımızı koparmamamız gerekir. Bunları burada daha iyi öğreneceksin, öğrendikçe de doğruyu yapacaksın. Küskünlük gösterip ağabeyini, hele hele Sayın Salcı' yı üzme. Sen ona "Dede" deyip geçiyorsun ama o bizim çok değerli bir şairimizdir" dedikten sonra. Vahit Dedeye "Çoktandır yeni şiirlerinizi okuyamadım" Vahit Dede gülerek, "Bilirsin yazarların kuluçka dönemleri olur." Karşılıklı gülüştüler.

Bu kez Vahit Dede Fikret Öğretmene "Edebiyat hocanız kimdi?" diye sordu. Fikret Öğretmen birkaç isim saydı. Bu arada en sevdiği hocasının İsmail Hakkı Baltacıoğlu olduğunu belirtti. Vahit Dede "İyi tanırım, hazret bizim yoldandır" dedi, güldü. Fikret Öğretmen “şiirlerinizde Rıza Tevfik etkisi var mı, bana mı öyle deliyor?" deyince de Vahit Dede "Elbette, Rıza Tevfik bizim Pir-i muazzamımız, biz onu hala çok severiz, Yahya Kemal gibi biz de çok “Nefesler dinledik sâz-ı Rıza’dan”, o vatan satacak adam değil, o derviştir, şairdir, rinttir. Ama politik bir yanılgıya düştü. Bizim bir de Köprülüzade Fuat’ımız vardır. Fuat Bey yaşça küçük olmasına karşın bilimsel yönü ile hepimizi geçmiştir. Ne var ki bizim Yolumuz, rütbelere, makamlara yer vermez. Bu nedenle bizler değerlendirmelerimizi kendi meşrebimizce yaparız. Bu açıdan bakınca Fuat Bey de değerli bir kardeşimiz, saygıdeğer bir bilginimizdir.” Ali Ağabey “Rıza Tevfik yaşıyor mu?" diye sordu. Vahit Dede gülerek "Bizim yolu seçenler uzun yaşar, yetmişten önce kimseye o yöne geçit verilmez" dedi . Fikret Öğretmen, "Aman, ne olur beni de yazın sizin deftere" Uzun uzun güldüler. Vahit Dede, “sadede gelelim” deyip konuşmasını sürdürdü. Bizim aile için şunları söyledi:

“Onlara ‘Deli Mahmutlar’ derler. Sultan 2. Mahmut günlerinden beri böyledir. Aile Mahmutlar üzerinden sürer. Babaları Mahmut Ağa, Dedesinin mührünü kullanırdı, şimdi de o mührü saklar. Mühürde Mahmut bin Mahmut yazar. Çok eski bir ifadedir.”

Fikret Öğretmeni aramışlar, izin istedi, ayrıldı. O gidince Vahit Dede derinden bir of çektikten sonra "Vay benim ebedi dostum Mahmut Ağa, ben seni çok mutlu bir baba olarak düşler, nice mutsuzlara örnek gösterirdim. Vay, vay, vay…" Sonra beni yakınına çağırdı, yanına oturdum. Elini omzuma koydu "Okumak bir şanstır. Bu şans, aile sevgisi, anne - baba saygısı üzerine dürüst çalışmayı ekleyince güzel çiçek açar, meyvenin de iyisini verir. Bunları dinle aklını başına iyi topla, durmadan çalış, başka yollar, senin için kapalı. Yoksa geri dönersin. Şunu da iyi bil, okulu bırakıp köyüne gidersen, sakın ha köyde kalamazsın. O güler yüzlü köylüler başarısızlar için öyle haşin olurlar ki, bunu ancak yaşayanlar bilir. İstemem böyle bir duruma düşmeni. Sakın, böyle bir deneme yapmamalısın."

Vahit Dede konuyu değiştirmek için bana "Kaç gündür buradasın neler yaptın?" diye sordu. “Kitap okuyorum" dedim. Kitabın adını verince "Aaaaaa" çekti. Ağabeyime dönerek "Bulgar Sadık'ı tanırım" Ağabeyimle de başka ortak tanıdıkları varmış, onları andılar. Vahit Dede Bulgar işgalinde de Yunan işgalinde de direnme örgütlerinde çalışmış. Ali Ağabeyim Yunanlıların Trakya'yı işgal ettiği sırada Cafer Tayyar Paşanın yanında askermiş. Paşa tutuklanınca birçokları gibi ağabeyim de önce Bulgaristan’a sığınmış oradan da Istırancalara çekilip, işgalcileri taciz etme görevleri üslenmiş. Vahit Dede ise Balkan Savaşı bitiminde halka yardım için kurulan birimlerde görev almış, bu nedenle tüm Trakya köylerini tanımış. "Bulgar Sadık'ı tanırım" diye tekrarladı. Şimdi bir yerde bucak müdürlüğü yapıyormuş. Yerini söyledi ama doğru anlayamadım. Vahit Dede bir süre sustuktan sonra ağabeyime şunları söyledi:

Ali, (Vahit Dede ağabeylerimi kendi adlarıyla çağırır) başımdan geçenleri zaman zaman yazmak istiyorum. Balkan Bozgunundaki mücadelemizi, iki yılı aşan bir süre çektiklerimizi yeller aldı götürdü. Buraya az önce gelirken onu düşündüm. Karaağaç oldum olası duygulandırır beni. Kimi zaman ağlamak geçer içimden. Karaağaç Edirne arası, Edirne Kuşatması'nda mücadele alanımızdı. Şehre girmek kolay değildi. Ama nehir boyları, ormanlıklar bizim siperimizdi. Bulgar çeteleri de faydalanıyordu buralardan, ancak muhiti tanımadıkları için yakayı kolayca ele veriyorlardı. Bu mücadeleyi çok iyi bilen Vali Hacı Adil Bey ikinci kez vali olunca ilk iş olarak Şehitler Anıtını Edirne-Karaağaç yolu üstüne yaptırdı. Dokuz Jandarma Anıtı denmekle beraber anıt bu alanda cansiperane çalışan kahramanların topunun timsalidir. Valinin Karaağaç'da oturması bile o günlerin Karaağacının önemini belirtmeye yeter.

Vahit Dede Balkan Savaşı sonunda Edirne'de görev almış, Vali Hacı Adil Beyi, Şükrü Paşayı daha sonra da Şükrü Naili Paşa'yı anlattı, rahmetle andı. Bir süre sonra tekrar Kırklareli 'ye dönmüş, görevini orada sürdürmüş.

Onlar kendi aralarında konuşurken babamın bir sözünü anımsadım. Bir gün bizim kahvenin önünde bir otomobil durmuştu. Gelen Kırklareli valisi Faik Üstündü. Arabanın sürücüsü Kırklareli'de Şoför Hasan lakaplı Hasan Amcam. Ben amcama sarıldım. Amacım biraz da arabaya yaklaşmak. Ama ben oğlu Bahtiyarı soruyorum, söz üretip oyalıyorum. Vali Bey kahvedekilerle konuştu, az sonra da ayrıldı. Kahveye girince konuşmaları dinledim. Konuşanlar vali beyi övüyorlar. Babam söze karıştı "Çok iyi insan, Hasan da hep bunu söylüyor. (Babamın Hasan, dediği Hasan amcam, valinin şoförü) Ama daha önemli bir işini görmedik, iki yıl oldu diyorsunuz, iki yıl az değildir. Hacı Adil Bey de Edirne'de iki yıl kalmıştı ama bıraktıkları saymakla bitmez” Bu kez Hacı Adil Bey'den kalanlar sıralanmaya başlandı, babam geçmiş dönemlerde 20 yıl muhtarlık yapmış, söylediklerini güvenle dinliyorlar. Babam "Trakya 'da eskiden kalma ne varsa siz söyleyin ben Hacı Adil Bey’inkileri ayırayım" dedi. Kırklareli 'de asker kışlaları, Tekirdağ'daki kışlalar, Saray'da Bölge okulu, Şeytan Deresi köprüsü, sıralandıktan sonra babam, "Siz hep bu tarafı saydınız, Hacı Adil Bey Edirne valisi idi. Ya Ergene ötesi, Keşan, Malkara, Uzunköprü, Babaeski, bir bakıma bu tüm Trakya demektir. Hacı Adil Bey, salt bina yaptırmadı, o dönemin azgın komitacılarının da köküne kibrit suyu döktü. Bu uğurda bir evladını da kaybetti, Demirköy yakınlarında pusuya düşürülünce kendini kurtardı ama oğlunu kaybetti.”

Babamın anlattığı bu olayı anımsayıp Vahit Dedeye "Bu okulu da o dediğiniz vali mi yaptırdı?" dedim. Vahit Dede "Evet evet, bu bina daha önce yapılmıştı ama onu okula çeviren oydu, ayrıca, İstasyon Binası çarşıda vakıf dükkanları Hacı Adil Bey'in çok sevdiği Karaağaç'a bıraktığı hatıralardır." dedi. İlgilendiğimi görünce "Bak işte öğretmenlerin bunları, daha nicelerini sizlere anlatacaklar. Tarihimiz böylesi kahramanlarla, kahramanlıklarla doludur. Onları dinlemek, doğrusunu öğrenip bilmeyenlere anlatmak, okumuşların birinci görevidir. Bunun için ben sizin köye gidince durmadan konuşurum, beni herkes can kulağıyla dinler Çünkü onlara hep doğruları söylemişimdir. Köylüler temiz yürekli insanlardır ama söylenenlerin doğruluğunu da usanmadan araştırırlar, sorarlar. Doğruluğu kanıtlanınca da bir daha doğru söyleyeni kolay kolay sınamazlar.”

Fikret Öğretmen “Ben sizi gittiniz sanmıştım, sözü uzatmışsınız” deyip geri geldi. Vahit Dede yazdığı bir kitaptan söz etti. Bizim aileyi de ilgilendiriyormuş. Fikret Bey “Okumadan önce sizden dinlemek benim için zevk olacak” deyip oturdu.

Söz konusu kitap Trakya yöresindeki tarikatlar üzerine yazılmış bir kitapmış. Bu arada Fuat Köprülü’nün sık sık adı geçti. Bizim ailenin çok eski bir geçmişi varmış. Daha doğrusu Vahit Dede aileyi geniş bir kabile olarak ele alıyormuş. Tam tarih saptanamamakla birlikte Rumeliye geçişten sonra, Orta Anadolu’dan Bulgaristan’a yerleşmiş bir Yörük Aşireti imiş. Aşiretin adı genel olarak Amucalar’mış. Kara Abalılar ve Kebeler olarak da anılıyorlarmış. İlk yerleştikleri köy bugün de Karaabalılar adını taşıyormuş. Kara Abalılar zaman içinde Belen Ören, (Belen Evren-Belveren) Gaipler (Kaybılar) Ahmetler (Ahmatlar), Karaabalılar (Karaballar) vb. gibi adlarla, giderek bunların sayısı otuzlara ulaşmış. Bu bölünmeler kesinlikle görüş ayrılından değil çevresel etkilerle olmuş. Karaaba gibi kebe sözü de giysi adına yamanmaymış. Belli ki başlıca uğraşları hayvancılık. 1877-78 Plevne bozgunundan sonra özellikle Bulgaristan Krallığı kurulunca bu köylerden göç başlamış. Kurdukları yeni köylerde aralarına başka köylerden de katılma olmasına karşın Kara Abalılar, eski geleneklerini hiç bozmadan sürdürmekteymiş. Bu Trakya’da Terkirdağ İlinde, Arzulu, Kılavuzlu, Davutlu, Kırklareli İlinde, Kızılcıkdere, Karınca, Çeşmekolu, Deveçatak, Omurca, Yenibedir, Müsellim, Malkoçlar, Devletliağaç, Sofuali köyleri olmak üzere, (şimdi adlarını anımsayamadığım yirmibeş dolayında köy) akla ilk gelenlerdir. Birbirinden oldukça uzak konumları karşın birbirinden koparmamış, benzerliklerini günümüze dek getirmişlermiş. Vahit Dede “Hepsini gezerim, hepsinde candan dostlarım vardır. Bunların dedeleri (bizi göstererek) Pullu Mehmet Dede çile arkadaşımdı, aynı Dede-Babanın rahlesinden nasip aldık. Benim şair dostum Ali Kemteri çok yakın akrabalarıdır”

Kemteri’nin soyadına aldanıp küçümsenmemesini, onun çevresini etkileyen tatlı dili geniş kültürü olduğunu, tarikat ehliyle olduğu kadar tarikat ulamayla da barışık olduğunu, bu kesimden de büyük sevgi topladığını anlattı. Fikret Bey bana bakıp “Haydi bakalım, seni görelim, böyle bir çevreden geldiğine göre sen de bir şeyler yapmak zorundasın” Vahit Dede “Onun Müderris amcası, hafız dayısı, yine Darülmüzikten yetişmiş bir amcası var.” dedi. Ali Kemteri’den, ezberinde olan Çoban mı Acep adlı şiiri okudu; Vahit Lütfi Salcı’ya sunulmuş:

 
Sen dostunu çok metheylemişsin
O kadar çok irfan mı acep?
Her şeyi bilir o can  demişsin
Yoksa bana bu bühtan mı acep?
 
Doldurup versen içebilir mi
Akla karayı seçebilir mi
Mektep gördü mü hece bilir mi
Kırlarda gezen çoban mı acep?
 
Ali Kemteri düşündü kaldı
Bir sürme gözlü aklını aldı
Bilmeden aşkın bahrine daldı
Ona bu Hak’tan ihsan mı acep?

 

Fikret Öğretmen  beğendiğini söyleyince de Vahit Dede  bir de Bektaşi Nefesi   okudu.

 

Ali’m Hudur gülüm Hu

Gülüme bülbülüm Hu

Hünkar Bektaş Veli’nin

Dem-ü devranına Hu

 

Erenler keremine,

Gerçeklerin demine

Nuri baba azizim,

Lütf’u ihsasına Hu

 

Açıldı Hak kapusu,

Sunuldu aşk dolusu,

O dört kapudan içre,

Girenin canına Hu

 

Erenlerin yoluna,

Canlar feda olun,

Baş açık yalın ayak,

Gelen kurbanına Hu

 

Kemine Kemteri’yim,

Gulam’ı Haydariyim,

Erenlerin hemişe,

Yol’u erkanına Hu.

 

Fikret  Öğretmen bir “Bravo” çektikten sonra, şairin yaşayıp yaşamadığını sordu. Vahit Dede ağlamaklı bir sesle “Ağır bir hastalık geçiriyor, bunu da atlatacak inşallah” dedi. Fikret Öğreetmen: “Geçmiş olsun, şıfalar dilerim!” deyince Vahir Dede:“Ben ona yedi canlısın derim; ama bu kez öyle diyemiyorum, oldukça yaşlandı, hepimizin büyüğüdür.” Fikret Öğretmen, “Arkadaşınızla savuşturmak istiyorsunuz galiba ama bir de kendinizden okumadan bırakmak niyetinde değilim” dedikten sonra ağabeyime bakıp başıyla işaret ederek, ”İstiyoruz” dedirtince Vahit Dede duraksadı, saatine baktı, Ali ağabeyimi uyardı: ”Ben kalabilirim, sen treni kaçırmak istemiyorsan kalkalım.” Ağabeyim, ”Şiirinizi bitirince hemen kalkarız” deyince Vahit Dede elini cebine attı “Benim gönül dostlarıma sık sık okuduğum karalamalarım vardır, onlardan birini okuyayım” deyip kağıttan Türk Hacı Bektaş şiirini okudu:

 

Velilerin velisisin

Hünkar Hacı Bektaş Veli

Er Türklerin birisisin

Hünkar Hacı Bektaş Veli

 

Horasan ilinden geldin

Osmancık’a öğüt verdin

Dört köşeye yitip erdin

Hünkar Hacı Bektaş Veli

 

Karahöyükte’te oturdun

Anadolu oldu yurdun

Sen güçlü bir devlet kurdun

Hünkar Hacı Bektaş Veli

 

Pirin Ahmet Yesevi’dir

Yerin kalbimin evidir

Kulu Vahit yol eri’dir

Hünkar Hacı Bektaş Veli

 

Sözünü bitirince kağıdı bana uzatarak:“Al oku, beni an!” dedi. Aldım, baktım:“Eski yazı!” dedim, aldı: “O zaman kitabımdan okursun!” deyip kalktı. Ağabeyim daha önce hazırlanmıştı, hemen çıktılar. Fikret Öğretmen iyi yolculuklar diledi, ayrıldı. Ben ellerini öptüm. Vahit Dede çok duygulandı. Sanırım anlattıkları onu eski günlere götürdü. Gözlüklerinden pek belli olmuyordu ama sanki gözleri yaş yaştı. Onları bahçe kenarına dek uğurladım. Eliyle beni kendine çekerek, ”Çok iyi bir öğretmenin var. Bak, onu sakın üzme, öğütlerini dinle. Öğrenciler bütün öğretmenleri aynı ölçüde sevemez, içlerinden birini seçip kesinlikle baba gibi sevmelidir. Böyle bir seçim yapmayı düşünürsen bu, Fikret Bey olmalı” Edirne’ye dönmek üzere olan bir faytona atladılar.

Onları uğurlayınca tuvalete girdim, kimse görmeden bir süre ağladım. Babam, ablamlar, öteki ağabeylerim, arkadaşlarım, tüm köy gözümde tüttü. Yüzümü yıkayıp dersliğe gittim. Öğleden beri ortalıkta görünmeyince benim için de yorumlar başlamış, “ayrılıyormuşum.” Sıra arkadaşım hemen sordu, ”Okuldan ayrılıyor musun?” Güldüm. ”Neden ayrılayım?” Bu kez “Üzgün gibisin de onun için sordum” dedi. Ağabeyimin geldiğini söyledim, Vahit Dedenin anlattıklarının bir bölümünü aktardım. Halil arkadaş okuldan ayrılmayışıma sevindi. Onun sevinmesi beni ayrıca mutlu etti. İyi arkadaş olabileceğimize inandım. İsmet geldi “Nerdesin dayı?” dedi. Ağabeyim gelince İsmet’i aramış, bulamamıştım. Meğer onlar, öğretmen Hasan Bey’le Karaağaç’a gitmişlermiş. İsmet’e Ali Ağabey haber getirdi, evdekiler iyilermiş, Muhittin Enişte birkaç gün sonra Zühre Teyzemle (İsmet’in annesi) birlikte gelecekmiş. İsmet sevindi. Zil çalınca yemeğe gittik. Yemekte eski durumuma döndüm. Ali Ağabey geleli çok olmuş gibi bir duyguya kapıldım. Bir süre sonra köyü, köydekileri sanırım iyice unutacağım. İyi mi olacak kötü mü? Bilemiyorum. Ancak ikisini bir arada götürmek olanaksız. Okuyacaksam, aklım fikrim burada olmak zorunda.

Bugünüm çok güzel geçti: Öğleye dek değişik bir durum, öğleden sonra başlayan köy kokuları ile bezenmiş sözler giderek benim erişemeyeceğim yükseklere tırmandı, indi çıktı. Çoğunu kavrayamadığım Vahit Dede Fikret Öğretmen konuşmalarından yine de yararlı sezinlenmeler kazandım. Vahit Dedenin kitap yazdığını öğrendim. Onun iyi bir müzik ustasını olduğunu Hasan Amcam hep anlatırdı. Hasan Amcam çok iyi klarnet çalar, bandoya katılırdı, bandonun şefliğini Vahit Dede yapardı. Bunları biliyorum ama kitap yazması bana değişik bir haber gibi geldi. Şiir yazdığını da biliyordum. O zaten arada kendisinden de başkasından da şiirler okuyordu. Söz konusu kitaplar şiir değil, ama ne? Bir başka merakım da Fikret Beyin Vahit Dedeye “Üstat”, “Ustamız” gibi sözler söylemesi “çoktandır yeni şiirlerinizi okuyamadık” demesi. Demek daha önceleri de tanıyormuş. Fikret Bey birkaç kez bana “Senin Vahit Dede deyip geçtiğin bizim üstadımız Vahit Lütfü Salcı, bizim ünlü bir araştırmacımız, usta bir müzikçimiz” dedi. Gene Fikret Bey, “Bundan sonra Vahit Dedenle çalışacaksın” dedi. Acaba burada öğretmen olarak mı kalacak? Kalırsa ne iyi olur” Birden anımsadım Vahit Dede Alpullu Şeker Fabrikasında bir bando kurmuştu. Bu bando Trakya’da yaygın bir ün salmıştı. Trakya’da bir çok yerlerde konserler verdi. Bir keresinde bizim köye bile gelmiş, iki, gün kalmıştı. Bunları düşünürken, birden Vahit Dede, Hasan Amcam, amcamın arkadaşı Mithat Bey, Vahit Dedenin yakın arkadaşı Sait Hoca arasında buldum kendimi. Kavga eder gibi konuşuyorlardı. Yanlarından kaçmak istedim. Kıpırdanırken uyandım. Meğer gördüklerim düşündüklerimin rüya parçası imiş.

 

17 Kasım 1938 Perşembe

 

Herkes uykuda. Uykum açıldı, kalkmaya cesaret edemedim. Bugün köyden ayrılalı bir hafta oldu. Bana çok zaman geçmiş gibi geliyor. Anımsadığım olayların kimisi daha yakın kimisi çok uzaklarda. En çok Hanife Halamı özlemiş gibi bir duygu içindeyim. Neden C değil de Hanife Halam? Ya da ablalarım değil? Büyük ablama son konuşmamızda gücenmiş olabilirim ama Şerife ablama diyecek bir sözüm yok. Üstelik o bebek bekliyor. Kalk zilini sabırsızlıkla beklerken nihayet çaldı. Okula geldiğimin ikinci perşembesinde ilk kez ilk kalkan ben oluyorum. Yine ilk kez İsmet’i ben kaldırıyorum. İsmet biraz çıkışır gibi konuştu: “Dayı ne oluyoruz, hani sen çok uyuyordun?” “Ben artık alıştım, bundan sonra kaldırıcı ben olacağım” der demez yanındakiler başta Mehmet Yücel “Dayıya bak dayıya” diye söz attılar. İsmet çok neşeli, annesini babasını bekliyor. Kahvaltıya indik. Hava oldukça soğuk. Her zaman bahçeye çıkan, özellikle küçük sınıflar içerde kalmanın sıkıntısını çekiyorlar .

Kahvaltıda Namık Öğretmen duyurdu, herkes kendi sınıfında olacak. Terziler gelip ölçü alacakmış. Bu habere sanırım en çok ben sevindim. Az daha elbise verilmeseydi, çıkıp kendim alacaktım. Paramı bitirmek istemiyorum. Paramı anımsadıkça babamın dedikleri kulaklarımda çınlıyor. Elbise verilirse buradan kalacak para bana yaza dek yetecektir, buna seviniyorum. Haber içinde haber çıktı, iki takım elbise verilecekmiş. Ders elbisesi, çalışma dersleri için iş elbisesi. Bir arkadaş “Önce iş elbisesi verilecekmiş” dedi. Herkes sinirlendi, her yandan “Uydurma” sesleri yükseldi. Bekliyoruz, terziler gelmiş 4. sınıftan başlanmış. İşin doğrusu öğrenildi, ders elbisesi veriliyor, iş elbiseleri daha sonra olacakmış. İş sevmeyenler buna çok sevindiler. Mehmet Yücel arkadaşımız hemen araya girdi “İş sevmeyenlerin sevincine bakın, Uzun bir sevimsizliğe karşı kısacık bir sevinç. Elbiseler bugün gelmezse haftaya gelecek, oysa işler altı yıl sürecek.” “Elbisesi yoksa iş de yok” Bu tür sözler şaka biliyorum ama, nedense bu tür konuşmalara da böyle düşüncelere de çok kızıyorum. Sanki böyle konuşunca öğrenciliğimize zarar gelecek dahası çalışmalarımız bozulacak, dilediğimiz gibi okuyup iyi birer öğretmen olamayacağız gibi bir kuşkuya kapılıyorum. Bu yönde en küçük şakalar bile bana küfür gibi geliyor. Bu düşüncemi sıra arkadaşım Halil’e anlattım, güldü. ”Yok yahu, onların sözleriyle kim okulun işlerini bozar? Bu tür konuşmalarını daha da ilerletirlerse Kemal ya da Mustafa gibi evlerine döndürülürler.” Arkadaşım böyle söyleyince de üzüldüm. Özellikle Kemal gitmemeliydi. Nedense Kemal’in gitmeden önceki günü konuşması beni olumlu etkilemişti, iyi arkadaş olabileceğimizi ummuştum. Mustafa kendine güvenen, güzel konuşan, sporcu bir arkadaştı. Her biri ayrı değerde arkadaşlardı. Bir süre daldım, onlar şimdi ne yapıyorlar? Vahit Dedemin öğütlerini anımsadım: “Köye dönersen seni, eskisi gibi karşılamazlar. Sen köydekilerin gözünde başarısız biri olarak nitelenecek, öyle de kalacaksın.” Uzunca bir zaman sustum.

Sonunda ustalar bize, bizim dersliğe geldi. Usta dedikleri de bir genç ağabey ile bir çocuk. Çocuk bizim Küçük Hasan ya da Yusuf boyunda. Usta çok şakacı. Elbiselerin ne zamanın biteceğini soranlara “Aceleniz ne, yaza kesinlikle giyersiniz” diyor. Herkese söz yetiştirmeye kalkan ustaya bir ara ben de takıldım. Usta bana, “Sen aklını mı kaçırdın, herkesten çok elbiselerin yaza kalmasını sen istemelisin. Edirne’nin soğuğunu bilmiyorsun galiba.” (Ceketimi göstererek) “Bu sırtındakilerle, rahat rahat geçir kışı. Tam Edirne kumaşı senin giydiklerin. Okulun müdürü ben olsam, kışın böyle şayak elbise verirdim size” Kaç gündür elbiselerimin kalınlığından, çoğunluğa uymadığından için için kendimi yiyordum, birden rahatladım. Şakacı arkadaşlar, terziden kendi ölçülerini öğrenip bana sipariş vermeye kalkıyorlar. Yarı şaka yarı ciddi benim elbiseler günün konusu oldu. Hiç konuşmadığım kimi arkadaşlarla bile konuşma olanağı doğdu. Kimisi “dayak yediğin zaman az mı acı duyuyorsun?” Kimisi de “sen bunun için mi herkese meydan okuyorsun?” gibi sorular soruyorlar. Bu takılmalar beni kızdıracağı yerde daha da rahatlattı. Kimi arkadaşlarla anlaşma zorluğu olacağını seziyor, onların bana uzak duracağını sanıyordum. Oysa çoğu benim sınırlı tavırlarımdan çekiniyormuş, küçük bir yakınlaşma çevremi kalabalıklaştırdı. Öğle yemeğine dek derslikte kaldık. El yazımın güzelleşmesi için yazı yazmaya başladım. Bir sayfa doldurmadan parmağımın ucu acıdı. Çok yazınca ne olacak? En şakacımız Mehmet Yücel, ”Ne olacağı var mı, sen alıştıkça parmağın da alışacak!”

Yemekten sonra bizim grup Yapıcılık Atölyesine, öteki grup Marangozluk Atölyesine gitti. Hasan Çevik Öğretmen daha önce büyük tahtaya resim çizmiş. Duvara dizilmiş tuğlaları gösteriyor. Ben tuğla değil ama kerpiç duvarcılarının çalışmalarını çok gördüm. Yapmadım ama kolay yapıldığını bildiğimi sanıyordum. Yapsam, güzel yaparım diye düşünüyordum. Meğer çok zormuş. Kuru tuğlaları üst üste durdurmak için ter döktüm. Biraz da öğretmenin yakınımızda olup bizi gözetmesi beni iyice şaşırtıyor. Oysa öğretmenler “Yaptın, yapamadın, ” şeklinde bir söz söylemiyor. Onlar, “Bu işleri zaman içinde çok iyi öğreneceksiniz” diyorlar. Önce bir tuğla boyu duvar köşesi çalışıyoruz. Yükseklik, uzunluk 50 cm. Dört beş kez yapıp bozduktan sonra düzgün dizmeye başladım. Kendim beğenince öğretmenlerin de beğeneceğin umuyorum. Sık sık öğretmenlerden tarafa bakıyorum. Hasan Çevik Öğretmen anlamış olacak, “Gördüm, gördüm, çok güzel oluyor, aferin” dedi. Çok utandım. Hasan Bey bu kez yanıma geldi, ”Sen sütun çalışmasına başlayabilirsin” dedi. Sütün çalışması deyince duraksadım. Anladı, güldü, açıkladı. İki tarafın da köşe çıkması olacakmış. Bu kez boy uzadı, dört tuğla boyuna çıkardım. Böyle daha hevesle çalıştım. Paydos olurken Hasan Bey bu kez “Harçlı çalışmaya başlayınca daha zevkli çalışacaksınız, azıcık sabredin” dedi. Çok sevindim. Anladım ki Hasan Bey daha önce “Gördüm, aferin” sözlerini iyi niyetle söylemiş.

 

Hasan Çevik

 

Dersliğe gittiğimde iki yeni arkadaşın daha geldiğini gördüm. Mustafa ile Kemal’in yerini doldurmuşlar. Hüsnü ile Emrullah. Bulgaristan’dan gelmişler. Bulgaristan deyince Fikret Öğretmeni düşündüm o da Bulgaristan’dan geldiğini söylemişti. Soy adını da oradan almış: Madaralı. Arkadaşlara söyledim, meğer onlar öğrenmişler biliyorlarmış. Daha önce Fikret Öğretmenle konuşacaklarını bilmem gerekirdi. Tüm öğrenci kayıtlarını Fikret Öğretmen yaptığına göre arkadaşlarla konuşması olağandı. Derslikte güncel konu yeni arkadaşlar, Bulgaristan, oradaki Türkler. Ben Yunanistan Türkleri üstüne bir şeyler duydum, gördüm biliyorum ama arkadaşlara birden Bulgaristan’daki durumu sormak istemedim. Kimi arkadaşlar sordular. Hüsnü de Emrullah da çok zorluklar çekerek gelmişler. Onlar anlatınca ben kendimden utandım. Lüleburgaz’dan Edirne’ye gelmeyi çok önemsiyordum. Oysa trene öğlede bindim akşam Edirne-Karaağaç’ da indim. Arkadaşlar,  Bulgaristan’dan yurdumuza kaçak kimi soydaşlarımızın başından geçenleri anlattılar, ne korkunç durumlarla karşılaşıyorlarmış. Babam, Bulgarların çok acımasız olduklarını sık sık anlatırdı. Babam, Bulgaristan, derken annemi anımsadım. Başkasına ne gerek bana göre Bulgarlar yüzünden asıl annem çekmiş eziyetlerin en büyüğünü.

Havva ablam dört yaşındayken Balkan Savaşı başlamış. Annem bir de yeni bebek bekliyormuş. Bulgarların zulmünden kaçan Trakya halkı Anadolu yakasına sığınmış. Zamanın hükümet yetkilileri Rumeli’deki topraklarımızın kaybedildiğine inandıklarından göçmenlerin bir bölümünü yurdun başka yerlerine dağıtmaya karar verilmiş. Annemlerin içinde bulunduğu büyük bir göçmen grubu Balıkesir'e (Şamlı'ya) gönderilmiş. Annem, benim küçük abla dediğim Şerife ablamı Balıkesir’de doğurmuş. Annem iki çocukla göç yollarında , yaşamının en güzel çağında iki yılını asker olan eşinden ayrı, yurdundan yuvasından koparılmışlığın burukluğu içinde tüketmiş. Doğal olarak salt annem değil o kuşağın tüm anneleri, özellikle de Trakya yöresinin insanları ayni acıyı paylaşmışlar… Tam bilmiyorum ama anlatılanlara bakılırsa aylarca sürmüş annemlerin yolculukları. Ben annemden duyamadım ama aynı çileleri çekmişlerden çok dinledim. Yola çıkanların çoğu dayanamamış, yollarda kalmış. Babamın büyük ağabeyi, Ali Amcam, tüm ailesi, eşi çocukları ile sayısız Trakyalı aileler ise daha yolun başında Tekirdağ’da gemiye bindikten birkaç saat sonra Ereğli (Marmara Ereğlisi) açıklarında gemi batmış. Karaya çok yakın olmasına karşın yardıma gelen olmamış, yüzlerce aile göç yolunun daha ilk saatinde sulara gömülmüş…

Arkadaşlar kendi aralarında konuşurken hem onları dinliyor hem de elimdeki kitabı okur gibi sayfalara bakıyorum. Oysa ne onları dinliyorum ne de kitap okuyorum. Yeni arkadaşımız Hüsnü “Sizin aileniz de Bulgaristan’dan göçmüş, öyle dedin, Bulgaristan’ın hangi bölgesinden?” diye sordu. Birden şaşırdım. Bilirmiş gibi hep konuşuyorum ama doğrusu bildiğim bir yer yok. Anlatılanları aktarmaktan öte hiçbir sözüm kesin olamaz. Babamdan aldığın kimi bilgileri aktardım. Bulgaristan’da oturan akrabalardan söz ettim, köylerini, kentlerini söyledim. Meğer onlar bizim sınırlarımıza yakın yerlermiş. Arkadaşlar daha uzak yörelerden gelmişlermiş. Büyüklerimden dinlediğim acıklı olayları anımsadıkça arkadaşların neden kaçıp geldiklerini, neden ezik ezik durduklarını daha iyi anlıyorum. Kimi arkadaşların benim gibi düşünmediğini görünce de hem üzülüyorum hem de sinirleniyorum. Birileri hemen yeni arkadaşların dillerine takıldılar. Yüzlerine değilse bile arkalarından fısıldaşmaya başladılar. Osmancıklı İdris gülerek geldi, Emrullah arkadaşın söylediği bir sözü alay konusu yapmaya kalkıştı. Birden sinirlendim “O kalçan ağızlı da sen ne ağızlısın? Kendi boyuna bak da ona göre konuş. Bir daha bana böyle bir söz şakası getirirsen, seninle arkadaşlık etmem, alay ettiğin arkadaşla da ilişki kurmana engel olurum” dedim. İdris arkadaş sözünü geri aldı, beni haklı bulduğunu söyledi, konuşmamızı tatlıya bağladık.

Arkadaşlar konuşurken öğretmen Ömer Beyin kardeşi İbrahim geldi. O da Bulgaristan’dan gelme. Ancak o kaçarak ya da gizli değil izinli gelmiş. Ağabeyinin yanında okumak üzere izin almış. Zil çalınca hep birlikte yemeğe gittik. Arkadaşların özel durumları duyulmuş küçük sınıflardakiler de yakın ilgi gösterdiler. Bu arada İsmet koştu geldi, elinde mektup yarın babası geliyormuş. Hemen bir uyarı ile karşılaştı. Ancak bu uyarı çok yerinde bir uyarıydı. İsmet iyi algıladı. Babasının Edirne’de işi varmış, vakti olursa okula uğrayacakmış. Ben doğru algılayamadım, birkaç kez sorduktan sonra anlayabildim. Bu kez de şaşırdım, “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” Kimisi alay etmeye kalkışıyor, kimisi “Onların babaları gelemeyecek durumda olduğu için, babası gelenler onların yanında sevinç gösterisi yapılmamalı” diyor. Arkadaş Hüsnü ile Emrullah böylece ortak bir sevgi-koruma çizgisi içine alındı. Sevindim, kendi kendime “Dilerim bu anlayış hep sürer” dedim, içimden. Yemekten sonra da yeni arkadaşlara yakınlık gösterenler çok oldu. Kimisi acılarına dokunan sorular sorsa da çoğunluk arkadaşça yaklaşıyordu. Ben fazla yaklaşamadım ama bir rastlantı Emrullah arkadaş yakınımdaki boş karyolaya düştü, yatak komşusu olduk. Emrullah az konuşuyor ama çok yumuşak huylu bir arkadaş.

Yatınca Muhittin Eniştemi düşündüm, İsmet’le bana da izin alabilirse Edirne’yi gezeceğiz. Sınıfta benden başka çıkıp gezmeyen kalmadı. Selimiye’yi, Üç Şerefeliyi, Burmalı Minareyi, Meriç Köprüsünü göreceğim. Uzun süre uyuyamadım. Bu kez köyü anımsadım. C’nin babası Edirne’yi bildiğini söylemişti. Bir çok yerin adını tekrarladı. Bunları öğrenmeden köye gidersem, kesinkes benden sorar. Bunları öğrenmeliyim. Ama nasıl, çoğunun adını o saat daha unuttum… Planlar kurdum, ünlü yerleri öğrenip yazacağım. Bunlar ne kadar çok olursa, sorulanları yanıtlamak kolaylaşır. C’ye takıldı aklım. Ya karar değiştirip evlenirse? Oldukça geç uyudum. Hiç birini tam anımsayamamakla birlikte karmakarışık rüyalar gördüm. Bulgaristan’a gidiyormuşum, babam oradaymış. Soruyorlar,“Babamı arıyorum!” diyorum. Sonra da kendi kendime, ”Babam Lüleburgaz’da bunu biliyorum, oysa rüyada babamı arıyorum”deyip rüya içinde kendimi sorguluyorum.Bu ne biçim rüya?

 

18 Kasım 1938 Cuma

 

Uyanınca bir süre rüyaları düşündüm. Rüyalar kimilerine göre  olacakların yani kişinin başına geleceklerin habercisi imiş. Benimkiler öyle karışık ki neresinden nasıl haber alınır, kestiremiyorum. En iyisi babamın dediklerine inanmak. Babam hep, gülerek “Tok karnına yatarsan çok rüya görürsün, bunların da çoğu korkulu olur. Aç yatınca da rüyalar genellikle yemek üzerinedir” derdi. Böyleyse ben, rüyalar üzerinde durup yorumlar yapmayacağım, yapılacak yorumlara da önem vermeyeceğim. Bir süre uyanık olarak yatakta uzandım. İsmet’i bekliyorum. Babası gelecek, sanırım erken uyanır. Bir çok arkadaş uyanık olduğumu görünce “Neden kalkmıyorsun?” diyor. Kalktım İsmet’e gittim. İsmet tüm gürültüye karşın mışıl mışıl uyuyor. Uyandırdım, koşa koşa hazırlanıp kahvaltıya indik. Cihat Öğretmen gelmiş masa başında oturuyordu. İsmet’e “Uykuyu çok mu seviyorsun?” diye sordu. İsmet mahcup oldu, açıklama yaptı. Bugün anne-babası gelecekmiş. Haberlerini dün almış, sevinçten akşam bir süre uyuyamamış. Cihat Öğretmen “Haklısın İsmet, benim de anne-babam gelecek olsa ben de heyecanlanırım, çünkü anne-babamı ben çok severim.” İsmet rahatladı.

Cihat Öğretmen ilk kez kendisi ile ilgili bir haber verdi. Derslere başlamadan  ayrılabilirmiş. Askerlik şubesinden ilk muştu gelmiş. “Ayrılırsam çok üzüleceğim, sizlere iyice alışmıştım. Gidersem, askerlik bitiminde yine buraya gelmeye çalışacağım” dedi. Hepimiz şaşırdık. Özellikle İsmet ağlamaklı oldu. Anne-baba unutuldu, yerini Cihat Bey aldı. Dersliğe gidince önemli bir haber olarak Cihat Öğretmenin askerliği ortaya atıldı. Bizim gibi üzülenler oldu ise de kimileri sevindi. Buna şaşırdım “Neden?” Meğer Tekirdağ grubundan birileri Mürefteli Mustafa’nın okuldan ayrılışına Cihat Bey neden oldu, inancını taşıyormuş.

Ders zili çalınca koridorda toplandık. Okulda öğrenci sayısı gün günden artıyor. Arkadaşların kimisi elli, kimisi yetmiş diyor. Bense hiç umursamıyor gibiyim, “Kaç olursa olsun, ben yerimde durayım” diyorum. Bugün bizim küme Marangozluk Atölyesine ayrıldı. Atölyeye girince baktım, İsmet yok. Üzüldüm. Herhalde babası geldi, bana haber vermeden gittiler. ”Etme bulma” demişler. Ali Ağabeyim geldiğinde ben İsmet’i bulamamış, haber verememiştim. Belki o buna inanmadı, şimdi öcünü aldı. İçimden kuruntuları atmaya çalışıyorum. Hamdi Öğretmen yoklama yaptı. Arkasından açıkladı, bir arkadaşımızın ayrılması iki yeni arkadaşımızın katılması nedeniyle yeni sıralama yapılmış, bu arada İsmet öbür kümeye geçmiş. Ben kuruntumdan kurtuldum ama ayrılan arkadaş kimdi? Hamdi Beyle Naci Öğretmeni can kulağıyla dinlemeye başladım. Dersimiz atölyedeki iş araçlarını öğrenmek, doğru tutmak, doğru taşımak, düzenli yerleştirmek. Rende, planya türü araçların çok çeşitliliği ile bıçaklarının yerleştirilmesi oldukça ilgimi çekti. Naci Öğretmen, merakımı hemen anladı, yanına çağırdı. Bir rende alarak önce bıçağı çıkardı, ağır ağır yerine takıp sıkıştırdı. Genel olarak anladım ama, benim yaptıklarımda bıçak ya uzun kalıyor ya da kısa. Naci Bey güldü “O, zamanla yerini bulacaktır, üzülme” dedi.

Tam bu sıra İsmet heyecanla geldi, beni çağırdı. Naci Öğretmen, bizi dinledi, atölye izni verdi. “Dışarı iznini nöbetçi öğretmenden alacaksınız” dedi. Koşa koşa nöbetçi öğretmeni aradık. Muhittin Eniştem misafir odasında idi, gittim elini öptüm. Zühre Teyzem tam yola çıkarken gelmekten vazgeçmiş, biraz rahatsızmış. İsmet nöbetçi öğretmenini bulamayınca Fikret Öğretmene gitmiş. Fikret Öğretmen izin vermiş ama babanı ben de göreyim demiş. Eniştem Fikret Öğretmene görünmek üzere kalkarken Fikret Öğretmen geldi. Fikret Öğretmen, on gün önce sizinle görüştük ama biz fırsat buldukça sizlerle konuşmak isteyeceğiz. On gün içinde oğlunuzu iyi tanıdık, bize umut verdi, bunu sizin de bilmenizi istedik. İlerde bu tür duyuruları yazılı olarak bildireceğiz. El sıkıştılar, Fikret Öğretmen ayrılırken ”İsmet için söylediklerim (beni göstererek) dayı için de geçerlidir, yakın akraba olduğunuzu öğrendim, ikisi de iyiler.”dedi. Bana “Haydi bakalım, bu gün sen de git, Edirne’ye siftah et ” diye ekledi.

Fikret Öğretmenin konuşması Muhittin Eniştemi çok mutlu etti. Yüzü daha güleçleşti. Beni çok sevdiğini eskiden beri biliyordum. Bu kez daha da belirgin bir güven beslediğini açık açık anladım. İsmet’i ben frenleyebilirmişim, İsmet atak davranabilirmiş, hesap kitap işlerinde savrukmuş, oysa tutumlu olması bekleniyormuş vb . Okul önünden faytona bindiğimizde başlayan bu uyarılar Faytoncular Meydanına dek sürdü. İsmet hiç söze karışmadı. Faytondan inince ise Muhittin Eniştem sevecen bir yaklaşımla “Haydi çocuklar şimdi benden ne istiyorsanız hepsi yerine gelecek. Edirne’yi iyi bilirim, gezelim. Önce güzel bir yemek yiyelim.”Benim söyleyecek bir sözüm yok. Tek isteğim okuldan çıkıp Edirne’ye gitmekti, o da oldu. Çok mutluyum.

Eniştem bizi büyük bir lokantaya götürdü. Biraz sıkılarak, onun bizim için söylediği yemekleri, tatlıları yedik. Çıkınca önce kapalı bir çarşıya girdik, Bedesten, Arasta gibi adlar öğrendik. Kimi yerleri oldukça eski olmasına karşın dolu dolu dükkanlar, kalabalık alıcılar ilgimi çekti. Eniştemin dediğine göre savaşlardan önce burası çok daha güzelmiş, çok daha kalabalık oluyormuş. Dört minareli caminin avlusuna girdik. İçine her gün girilmiyormuş, özür dilediler. Muhittin Eniştem “Ben yorgunum, biraz da faytonla gezelim” dedi bir araba çevirdi, Edirne’yi boydan boya geçtik. Öğretmen okulunda okuyan bir akrabamız var, Efe dayımızın oğlu Necmettin, eniştem selam getirmiş, uğrayalım dedi, uğradık. Necmettin benden bir iki yaş büyük. Yakında öğretmen olacak. Bizim okula çağırdık, gelecek. Okulları bizimkine göre küçük ama çok güzel bir okul, duvarları bile işleme taşlı. Okula dönerken eniştem sordu, “Bir isteğiniz yok mu? Ben İsmet’e baktım, o suskun. Eniştem elimizden tuttu Arastaya yöneldi. Her şeyin açık açık alınıp satıldığı bir yer. Kırklareli’de de vardır ama on tanesini getirsen burasını doldurmaz. Çorap, mendil, fanila, gömlek gibi gereksinimlerimiz aldık. Param vardı ama Muhittin Eniştem sertçe azarladı, bana para sözünü ettirmedi. Sevinç içinde okula döndük. Eniştem ayrılırken tekrar bana “İsmet’in büyüğü sayılırsın, onu koru, taşkınlık yapmasın, derslerine çok çalışsın. Başarılı olamazsa okuldan alacağım, kardeşi Sabri’yi okutacağım. Bunu böyle bilsin , sen de böyle bil” İsmet gülüyor, ”Korkma baba ben okuyacağım” deyip duruyor. Muhittin Eniştem bu sıkı tembihlerden sonra gene yumuşayarak bizi güleç yüzle öpüp ayrıldı. Benden ayrıca her ay düzenli olarak mektup yazmamı istedi. Söz verdim. Okula girerken İsmet telaş içinde “Dayı sahiden yazacak mısın?” “Söz verdim yazacağım.” İsmet bir süre sustu.

Dersliğe sessizce girdiğimizde kimi arkadaşlar kavga ettiğimizi sanmış, Mehmet Yücel tahmin yürüttü “İsmet dayısından papara yemişe benziyor.” İsmet güldü, “Dayımla biz bugün papara değil, doya doya tulumba tatlısı yedik” dedi. Herkes güldü. Ancak derslikte bize yönelen ilgi çabuk dağıldı. Yeni bir arkadaş gelmiş, Ahmet. Kırklareli-Poyralı köyünden. Böylece sınıfımızın sayısı otuzu aştı. Daha önce otuz olmuştu, üç kişi ayrılınca eksildi. Son eklenen üç kişiyle gene tamamlandı. İsmet, Ahmet’in köyünü biliyormuş, hemen yakınlaştılar. Arkadaşların ilgisi çabucak gene İsmet’e yöneldi. İsmet’in içimizde en girginlerden birisi oluşu sanırım babasına karşı da özel bir ilgi uyandırdı. Babasının ne iş yaptığını, öğrenim derecesini soranlar oldu. İsmet “Babam çiftçi” deyip kesti. Soranların kimisi bir şeyler duymuş olacak gene gene aynı soruyu yönelttiler. Bu kez ben kimi eklentiler yaptım. Muhittin Eniştem köyde öteki köylüler gibi gerçekten çiftçilik yapıyor. Ancak çift işlerini sürdüren başka yardımcıları var. Bunlardan biri kendi kardeşi birisi de yakın akrabalardan biri. Bu nedenle çiftlik işlerini onlara bırakıp müteahhitlik yapmaktadır. Eskiden o günlerin geçerli olan okullarında okumuş. Ona sorulduğunda “Benim diplomamı sormayın, ben jandarmayım” der, geçer. Buradaki jandarma sözü, işini bilirlik anlamında kullanılmaktadır. Arkadaşların ilgisi daha da arttı, bu kez bizim bugün nereleri gezdiğimiz soruldu. Eniştemin jandarmalığı burada kendini daha iyi gösterdi. Daha önce gidenlerin hiç biri bizim ölçümüzde bilgiyle dönmemişti. Gezdiğimiz yerleri sıra ile anlattık. Anlattıklarımız doğal olarak Muhittin Eniştemin bize anlattıklarının yarısı bile değildi. O bize gezdiğimiz yerleri ayrıntılarıyla anlattığı gibi yerine göre ilgililerden bilgiler almamızı sağladı. Örneğin gezdiğimiz camilerin en önemli yerleri için söylenmiş sözler varmış, bunları öğrendik ”Eski Cami’nin yazısı, Muradiye’nin kapısı, Selimiye’nin yapısı” gibi çok söylenen sözler öğrendik. Ayrıca Edirne’ye gidenler nehirler üzerindeki köprülerden geçer, seçtiği köprülerin hangisi hangi nehrin üstündedir ayırdında bile olmadan üstünde yürür. Oysa Muhittin Eniştem bizi sık sık durdurup bunları bellettirdi. Üç şerefeli minarenin, Burmalı minarenin neden öyle yapıldıklarına varıncaya dek bizi bilgilendirdi. Bizi dinleyen arkadaşların kimileri “Bundan sonra birlikte çıkalım, biz de sizden öğrenelim” dediler.

Biz kümeleşmiş durumda konuşurken nöbetçi öğretmeni Salih Öğretmen (Salih Ziya Büyükaksoy) geldi. Birden bozuldum, bana geçen nöbetinde bir görev vermişti. O günler konuyu biraz düşünmüştüm ama sonra unuttum. ”Ya şimdi sorarsa?” Ben ürkek ürkek bakarken, yakınıma kadar geldi, gülerek “Ne haber Çiftçi Başı?” dedi. Yutkundum, sinik bir sesle mırıldanarak ayağa kalktım. Öğretmen, elini omzuma koyarak oturmamı söyledi. Arkaya doğru yürüdü. Bir arkadaş parmak kaldırdı, ”Bir soru sorabilir miyim?” dedi. İzin alınca az önce konuştuğumuz Müteahhit sözünün anlamını sordu. Salih Öğretmen önce kısaca “Alışveriş yapan” anlamına geldiğini, ancak bu alışverişin, büyük işler kapsadığını açıkladı. Örnekler verdi. Yatılı okulların tüm işlerinin müteahhitlerce yapıldığını, büyük binaların, köprülerin böyle yapıldığını uzun uzun anlattı. Sonra da bu sözün nerede geçtiğini sordu. İsmet “Benim babam müteahhit” deyince Salih Öğretmen “Hangi kurumlarla çalışıyor?” diye sordu. ”Ordu” yanıtını alınca gene açıklamalar yaptı. Salih Öğretmen o denli ayrıntılı, o denli önemseyerek anlattı ki Muhittin Eniştem olmasa askerlerin aç kalacağı sanısına kapıldım. Bir çok arkadaşım da bir an için İsmet’i değişik açıdan değerlendirdiler. Bir de Salih Öğretmenin çok bilgili olduğu, doğru, güzel konuştuğu kanısı iyice kökleşti. Hele ayrılırken “Nöbetlerimde benden her konuda yararlanabilirsiniz, sorularınızı zevkle yanıtlarım” demesi hepimizi sevindirdi. Salih Bey konuşurken hem Muhittin Eniştemi düşündüm hem de konuyu değiştirip şeker pancarı yapımına dönerse korkusunu yaşadım. Zil çaldığında sanırım en çok ben sevindim. Konuşmalardan ben de kendime pay çıkardımsa da en büyük onur İsmet’indi. Sus ziline dek bir çok arkadaş İsmet’in yanından ayrılmadı.

Bense bugün aldıklarımı düşündüm. İki gömlek, özellikle ilk kez aldığım kravat, onu boynuma nasıl takacağımı düşünmek düpedüz uykumu kaçırdı. Bir yandan da Muhittin Eniştemin kravatı nerdeyse zorla aldırması, benim “İstemem” diye diretmemin nedenini bir türlü çözemedim. Oysa daha köydeyken temiz, güzel giyinenlere imreniyordum. Buraya geldiğim günden beri de insanlara bakıp giyimlerine göre değerlendirmeye çalışıyordum. Örneğin matematik öğretmeni Ahmet Gürsel Öğretmen tanıtırken “Güzel kravatlı öğretmen, Cihat Öğretmenin Mavi kravatlı”, Müdür Beyi “Uzun kravatlı” Fikret Öğretmeni “Tokalı kravatlı” olarak adlandırıyordum. Yıllar önce Kırklareli’ne gittiğimde Hasan Amcamlarda kalırken Hasan Amcamın  aynaya bakmadan , kapıdan çıkarken kravat takışını hiç unutamıyordum. Bunlar birer özlem duygusu belirtisi idi. Oysa bugün “Kravat istemem” deyip karşı durdum. Muhittin Eniştem beni iyi anlamış olacak “Haydi haydi istersin, bir süre sonra herkes takınca zorunlu olarak sen de takacaksın, İsmet seni çabuk alıştırır. Öğretmen olacaksın, kravatsız öğretmen olur mu? Kravatın bir adı da medeniyet yularıdır” deyip avuçladığı bir yığın kravat arasından birini bana seçtirdi. Şu andaki sevincimi görse “Seni nasıl tanıyorum, bundan sonra da bir çok kararında böyle zorlayacağım, bunu unutma” deyip kahkaha atacaktır, deyip sessizce güldüm. ”Sağ ol Muhittin Enişte!” Nöbetçi Salih Ziya Öğretmenin sesini duyunca yüzümü kapattım, bir süre dinledim. Uyumuşum.

 

19 Kasım 1938 Cumartesi

 

Kalk zili ile birlikte bir duyuru yapıldı: Kahvaltıdan sonra tüm öğrenciler alt salonda toplanacak. Fısıltılar başladı, Atatürk için tören varmış. Nasıl, nerede, saat kaçta? Kimse bir şey bilmiyor ama sorular giderek çoğalıyor. Soruldukça da hepimizi bir keder sarıyor. On gün önceki duruma döndük. Ben haklı olarak tren yolculuğumu anımsadım. Bir bakıma kendi telaşımdan konuya o zaman fazla yer verememiştim. Yeni duymuşça ağlamaklı bir kedere kapıldım. Kahvaltıda Hamdi Bey bizim masamızda oturdu, açıklama yaptı. Biz tören yapmayacakmışız. İstanbul’da yapılan tören radyodan verilecekmiş, okul yönetimi bilgi için bizim dinlememizi uygun görmüş. Açıklamayı dinledim ama bende bir değişiklik olmadı tersine daha da ağlamaklı oldum. Daha önce duyduğum ölüm haberi bende bugünmüşçesine etki yaptı, lokmalarımı bırakıp, Hamdi Öğretmenin kalkmasını bekledim. Hamdi Öğretmen sezdirmeden bizi gözleyen bir öğretmen, kalktı, yana döndü, arkamızdan geçti. Yanımdan geçerken fısıltı şeklinde “Seni çok iyi anlıyorum. Ben de lokmalarımı yutmuş değilim, ama sen ağabey durumundasın, küçük kardeşleri düşünmeliyiz” dedi, yürüdü. Hamdi Beyin eğilip kulağıma söylediklerini merak edenlere, “Yemekten sonra beni çağırdı” dedim. Bunu bahane gösterip çabuk kalktım.

Kahvaltı bitince önce dersliklerde toplandık. Sonra belli bir düzen içinde öğretmen odasının önünde sıra olduk. Tam karşımıza büyük bir radyo yerleştirilmiş, sürekli yayın yapılıyor. Öğretmenlerin hepsi hazır. Ancak kimi açıklamaları radyoya ek olarak okul doktoru Dr. Nevzat Bey yapıyor. Açık, yüksek sesle konuştuğu halde ben, dediklerini anlayamayacak ölçüde dalgın ya da şaşkınım. “Atatürk şimdi top arabasına kondu” ya da şimdi “Savanoraya çıkarılıyor” dendikçe hıçkırmamak için yutkunurken dilim boğazıma tıkanıyor. Doktor Bey konuşurken gözlerinden yaş damlaları beyaz gömleğine indi, bunu hepimiz görüyoruz. Öndeki küçüklerden biri kendini tutamadı sesli ağlamaya başladı. Dr. Nevzat Bey çocuğa baktı, biz azarlayacak beklentisi içindeyken o, sevecen bir sesle “Ağla evladım ağla, içine akıtma yaşlarını, bak ben de ağlıyorum. Ama gene de kendimizi tutmamız gerekiyor. Atatürk bize sabrı da öğretti, bu unutmayalım” Birden içimizden kimileri sesli ağlamaya başladı. Ben ağlayanların daha da çoğalacağını umarken sesler birden kesildi. İlginçtir, hiç kimse ağlamayın, ya da susun dememişti. Dr Nevzat Bey gözlerini üstümüzde gezdirdikten sonra aynı sözü tekrarladı. ”Atatürk bize sabretmeyi de öğretti” Gözlüklerini çıkardı, doktor gömleğinin eteğine sildi. ”Savanora şimdi İzmit Körfezi’ne doğru yol alıyor” diyerek radyo açıklamalarını sürdürdü.

Yayın bittiğinde ağzımız bağlanmış, gözlerimiz dolmuş gibiydik. Öğretmenler de bizden farklı değildi. Hiç kimse konuşmadı. Birbirimizi çeker gibi dersliğe gittik. Sessizlik bir süre daha sürdü. Bayrak töreni için zil çalınca sessizliğimiz bozuldu. Bu tören ötekilerden farklı oldu, kimsede çıt yok. Müdür Bey kısa bir konuşma yaptı, Atatürk’e saygıyla andı, bize örnek gösterdi. Adem Gürçağlayan İstiklal Marşını iki kez tekrarlattı. Bir de sert uyarıda bulundu. Söylemeyenlerle, yanlış söyleyenleri saptayıp ayrı sırada tutacakmış. Eyvah dedim içimden, herhalde ben bu grupta olurum. Öğle yemeğinde beklenmedik bir duyuru daha yapıldı. “Bugün Edirne’ye izin yok.” Pazartesi günü kültür dersleri başlayacakmış. Ders kitapları, kalem, defter gibi ders araç gereçleri dağıtılacakmış. İsmet sevindi “İyi ki dün gitmişiz, dayı” dedi.

Ders kitaplarını daha önce gördüm ama gene de çok sevindim. Kendi kitabımın olması, onları dilediğim zaman çalışmam sanırım daha iyi olacaktır. Ortaokullara gitmiş olanlar kitapları iyi biliyor, ortaokullarda da bu kitaplar okunuyormuş. Mehmet Yücel’e sordum, ”Sen bu kitapları okudun, bu yıl çok rahat edeceksin” dedim. Mehmet Yücel güldü, ”Öğretmenler derslerde soru sorarak kitapları zorlaştırıyorlar, yeni sorular da katarak anlaşılmaz oluyor. Ben bu nedenle sınıfta kaldım.”Arkadaşa inandım ama aklım da pek yatmadı, okununca neden anlaşılmasın? Numara sırasına göre çağırılıp kitaplarımızı aldık. Tarih, coğrafya, yurtbilgisi, Aritmetik-geometri, tabiatbilgisi, okuma. Üçer defter, ikişer kalem, silgi, resim defteri, suluboya takımı. Bunların bir çoğunu hepimiz almıştık ama görevli Ahmet Gökay tekrar verdi. Ahmet Gökay Ağabey hepimizi uyarıyor. ”Kitaplarınıza, defterlerinize adlarınızı, soy adlarınızı, sınıfınızı, numaranızı yazın” diyor. Ben, benimkileri alır almaz yazdım, dolabıma yerleştirdim.

Gene bir duyuru, akşam salonda tanışma toplantısı varmış. Üç sınıf bir arada üç sınıf da orada olacakmış. Ayrıca öğretmenler de gelecekmiş. Bunu duyunca arkadaşlardan sordum, tanışma nasıl oluyor? Kimisi şarkı söylenecek, diyor. Kimisi de öğretmenler konuşacak, gibilerde olasılıklar yürüttüler. Nedense inandırıcı bir bilgi alamadım. İsmet “Merak etme dayı, akşam nasıl olsa göreceğiz” diyor. Anladım ama ben gene de mahcup olacağım bir durumla karşılaşırım kaygısıyla soruşturuyorum. Kendime güvensiz bir durumum var, beceremeyeceğim bir davranışla karşılaşmak istemiyorum. Akşamı zor ettim. Salon açılınca da ilk girenlerden biri ben oldum.

Salon dedikleri bizim geçen gün içinden tabak, çatal, dolap, sıra çıkardığımız sinema salonu. Sahnede gene o büyük fotoğraf makinesi gibi sehpalar duruyor. Piyanolar, öteki müzik aletleri bir kenarda yığılı. Kalan sıralarla sandalyeler sıralanmış. Sinemaya girer gibi oturduk. Kardeşi ile Sabit Öğretmen, yine kardeşi ile Ömer Öğretmen geldi. Onlar gelince salonda gürültü bitti. Az sonra Namık Ergin, Hamdi Bağ, Nazmi Aybar öğretmenler geldiler. Nazmi Aybar Öğretmeni ben yeni öğrendim, demircilik öğretmeni imiş. Sanat derslerimiz Marangozluk, Yapıcılık, Demircilik olarak sürecekmiş. Önce Namık Öğretmen konuştu. Yatılı okullarda hafta sonları öğrenciler kendi kendilerine iyi vakit geçirmek için böyle toplanırlarmış. Bu toplantılarda herkes bildiği şarkıları, varsa oyunları söyler ya da gösterirmiş. Bazen grup çalışmalarıyla daha büyük eğlenceler de yapılırmış. Namık Öğretmen “Bu ilk toplantımız olduğu için hepimiz yardımcı olarak gecemizi şenlendirelim” dedi. Hamdi Öğretmen bir başlangıç yaptı, Nasrettin Hoca fıkrası anlattı, Hoca eşeğine ters binmiş gidiyormuş, görenlerden biri “Hoca ters yönde gidiyorsun” demiş. Hoca “Hayır, ben değil eşek ters yönde gidiyor” demiş. Çocuklar çok güldüler. Küçük sınıflardan parmak kaldırıp başka fıkralar anlatan oldu. Şarkı istendi. Namık Öğretmen bizim sınıfın yanına geldi, hepimize “Sizlerden şarkı, şiir istiyorum” dedi. Bana bakınca bayılacak gibi oldum, söyleyecek hiçbir sözüm yoktu. Beraber oturduğumuz arkadaşım Halil Basutçu parmak kaldırdı, arkasından Akasyalar Açarken adlı şarkıyı söyledi. Çok güzel söyledi, öğretmenler de alkışladı. Namık Öğretmen bizden ayrılmadı, gözlerimizin içine bakarak hem gülümsüyor hem de başı ile “Haydi, sıra senin” diyor. Yeni gelen arkadaşımız kalktı. Öğretmen okşadı, ”Oturarak söyle” dedi. Arkadaş Edirne Köprüsü adlı bir türkü söyledi. Türkü de arkadaşın söyleyişi de çok beğenildi, türkü iki kez tekrarlatıldı. Hamdi Öğretmen, “Çocuklar, bakın görüyor musunuz, içinizde ne yetenekli arkadaşlarınız var, çekinmeden çıkın elinizden geleni gösterin, bakın nelerle karşılaşacaksınız” Bir çok arkadaşımız cesaretlendi, okul şarkıları söyledi.

Hamdi Bey yanımıza geldiğinde ben daha önce verdiği sözü anımsattım. Projeksiyondan resimler göstereceğine söz vermişti. “Vay açıkgöz sen onu unutmadın mı?” deyip Namık Öğretmenin yanına gitti. Kısa bir duraklamadan sonra Nazmi Aybar sahneye çıktı. Çocuklar olayı bilmediği için uzun uzun alkışlandı. Nazmi Öğretmen aldırmadan makineyi hazırladı, resimleri koydu. Resimlerde genellikle binalar, askerler, törenler var. Gösterilen sarayların Padişah sarayları olduklarını Hamdi Öğretmen arada söylüyor. Heyecanla izlerken birden fesli bir adam çıktı. Renkli elbiseleri, sayısız madalyalı, kordonlu adam son padişah Vahdettin’di. Çocuklar bilinçsiz olarak alkışladılar. Alkış uzayınca Nazmi Öğretmen gösteriyi durdurdu, projeksiyonu kapattı sahneden indi. Hiçbir açıklama yapılmadı. Namık Öğretmen de saatin geç olduğunu, haftaya devam edeceğimizi, hepimizin hazırlıklı olmamızı söyledi. Dağıldık. Yatarken etrafımdakileri dinledim, hiç kimse eğlencenin yarıda kesilmesini, padişah resminin alkışlanmasına bağlamadı. Ben de kendi düşüncemi kimseye söylemedim. Ama kesin olarak böyle olduğunu anladım. İsmet geldi, kimseye duyurmamasını tembihleyerek tahminimi ona söyledim. Arkadaşlar eğlenceden mutlu, haftaya yapılacak toplantıda yapacaklarını tasarlamaya başladılar. Ben de kendi dağarımda ne varsa gözden geçirdim. Hemen hemen hiçbir şeyin olmadığını çabuk anladım. Belleğimde bir şiir kalmış. Namık Kemal. “Bir zamanlar Kemal Bey zindanlarda yattı/ Meşrutiyet, hürriyet sözü artık kalmadı/ Cumhuriyet sözünü kimse ağza almadı” gibi sözler vardı. Tamamını bir türlü çıkaramadım. Bir de şarkım vardı, Yaslı gittim şen geldim diye. Akşam biri onu söyledi. Sözleri aynı ama sesi başka. Onun söylediği daha güzel. İyi ki kalkıp söylememişim, yanlış söyledi, diyeceklerdi. Bize okulda böyle öğrettiler, nasıl diyebilirdim? Kuruntular içinde uyudum. Rüyalarım hep kalabalıklar içinde geçti. Namık Kemal şiirini kalabalık içinde okudum. Kalabalık içinde babam da vardı. Herkes bakıyor ama ben yalnız babamın yüzünü görüyorum. Dikkat ettim, babam da uyuyor. Çok üzüldüm, “Beni dinleyenler içinde tek tanıdığım babam, o da uyuyor” diye.

 

20 Kasım 1938  Pazar

 

Zille uyandığımda rüyam aklıma geldi, kalktım, herkes kalkmış. Sevinçli bir haber, Namık Öğretmen bize Karaağaç’ı gezdirecekmiş, fotoğrafımızı çekecekmiş, herkes yeni kıyafetlerini giymeliymiş. İşte buna üzüldüm. Gömleklerim, ayakkabılarım yeni ama ceketim, şapkam köylü işi. İsmet şakacı, “Dayı fotoğrafta yanımda seni sorarlarsa “Çeşmekolu köyündeki dayım beni görmeye gelmişti derim” diyor. Herkes gülüyor. Bu gezi bir bakıma iyi oldu. Ortaokula devam etmiş arkadaşların çoğu ortaokuldan geldiklerini saklıyordu. Bugünse fotoğraf çektirmek için kasketlerini giydiler, saydım, 15 kişi. İsmet’e göre 18 Sami Akıncı ile 24 İbrahim Tuspacı arkadaşlar da ortaokuldan gelme ama onlar kasketlerini giymiyormuş. Gene otuz kişi kaldık. Sınıfımız iki kez otuz kişi oldu sonra eksildi daha sonra arttı. Kahvaltıdan çıkınca sıra olduk, Namık Öğretmen “Ben sizin sırayla yürümenizi istemiyorum, ama gene de düzenli yürümelisiniz”. Hepimiz söz verdik.

İlk durağımız Karaağaç İstasyonu. Önce hepimiz şaşırdık. Karaağaç okula çok yakın. Oysa Karaağaç Balkan Savaşın sonra da 1. Dünya Savaşı’ndan sonra da iki kez elimizden çıkmış. ”Eğer öyle kalsaydı bizim okul düşmanların elinde olacaktı” deyip iç çekiştirdik. Düşmandan kurtarılmış ama Karaağaç çok yıkıntı duruma girmiş. Orada oturan azınlıklar savaş sırasında suç işleyip kaçınca onlara ait yerlerin bir bölümü bakımsızlıktan yıkılmış, bir bölümü de sahiplerine duyulan hınçlar yüzünden halk tarafından yakılıp kullanılmaz duruma döndürülmüş. Yapıcılık dersinde tuğla taşırken arkadaşlara anlattığım eski valilerden Hacı Adil’i Beyi, Namık Öğretmen anımsadı, bana bakarak “Bak, Hacı Adil Beyin konağı burasıymış ” dedi. Bir başka yere giderken oraya yöneldi, kalıntıların bir tarafını gösterdi topluca çıktık resimlerimizi çekti. Gene bana dönerek ”Sen ilgileniyorsun, bir tane edin altına da yaz, ünlü Edirne Valisi Hacı Adil Beyin Yunanlılarca yıkılan konak kalıntıları üzerinde” de altına tarih at, Tarih 20 Kasım 1938, Atatürk’ün ölümünden 10 gün sonra, unutma” dedi. Arkadaşların hepsi bağırdı ”Biz de istiyoruz” Namık Bey güldü “peki peki sayınız kadar çoğaltırız.”

 

Edirne- Karaağaç İstasyonu 1938

 

Yorgun olarak okula döndük ama hepimiz mutluyuz. Özellikle Namık Öğretmen çok iyi  davranışları, öğretmenden öte ağabey gibi tavırlarıyla hepimizin güvenini kazandı, ona karşı saygımız bugün kat kat arttı. Dersliğe dönünce 43 İsmail’i anımsayanlar oldu. Ya da Namık Öğretmenden çekinildiği için gezerken kimse söz etmedi. İsmail’in adını anılmadı ama bir çoğumuzun aklından için için geçiyordu. Dersliğe dönünce 48 Yusuf arkadaşın dediğine göre benim bulunmadığım bir sırada Namık Öğretmene sormuşlar. Namık Öğretmen “Çocuklar ben öğrenci kayıt işlerine bakmıyorum, ilgimin olmadığı konularda benden soru sormayın, vereceğim bilgiler doğru olmayabilir, sizi yanıltmış olurum. Bu da doğru olmaz. Bu tür konuları Fikret Madaralı Öğretmenden sorun, en doğru yanıtı ondan almış olursunuz. Çünkü okulun kayıt sorumlusu odur” demiş. Kimi arkadaşlar İsmail için ”O, öğretmenler için çirkin sözler söylemiş bu nedenle kovulmuş” diyor. İsmail ise Yusuf arkadaşa (aynı köyden) “Kendim ayrılıyorum” demiş. Ben sadece İsmail’in ayrılışına üzüldüm. Aşırı derecede şakacıydı, İsmet’e takılmaları yüzünden atışıyorduk ama kin tutmayan bir arkadaştı. Atışmadan sonra hemen gelir güldürücü sözler söyleyerek gönül alırdı. Bu nedenle üzüldüm. Bir arkadaş ise “İsmail’in ayrılması için önceden karar verilmiş, babası çağırılmış, babası geç geldiği için İsmail bekletilmiş” dedi. İsmail’in kaydı silindiğinden son gelen 79 Ahmet arkadaşımız çağırılmış. Bizim sınıfın toplam sayısı otuz olarak saptandığından ayrılanın yerine yenisi alınıyormuş. Söylentiler sürüp gidiyor. Mehmet Yücel arkadaş güldürmek için söyledi: “Gidenlere üzülmeyin arkadaşlar, bu duruma göre hepimiz geldiğimiz gibi gideceğiz. Bir farkla, gelirken birkaç gün içinde toplanmıştık, giderken birer birer savuşacağız. O nedenle kimsenin ardından of, puf etmeyelim.” İsmet, Mehmet Yücel’e yanıt verdi. “Yanılıyorsun, ben burada kalacağım” Arkasından beni de kattı, ”Değil mi dayı, bizi kimse kovamaz, biz buraya okumaya geldik, diploma almadan gitmeyiz!” Bir çok arkadaş birden bağırdı: “Ayrılanlara zaten diploma veriyorlar, getirdikleri diplomaları onlar da aldı.” İsmet gülerek “Zevzekler, ben sizi güldürmek için söyledim.” dedi.

Güzel bir pazar günü geçirdik ama, İsmail arkadaşın ayrılışı hepimizi üzdü. Bazı arkadaşlar gidenlerin arkasından konuşuyor. Ben de buna şaşıyorum. Gidenlerin hiç birisi ile arkadaşlık kurmadım. Ama gelecekte kuracaktım, hepsi iyi arkadaş diye düşündüm. Ben onlarla anlaşırsam onlar benden neden kaçsın? Böyleyken gitmelerine hep üzüldüm. Kimileri onlarla sıkı fıkı arkadaşken ayrıldıklarında arkalarından konuşur oldular. Böylesine fena kızıyorum, yeri gelince paylıyorum. Yavaş yavaş yarınki derslerin kaygısına kapılmaya başladım. Yazmaya başladığım deftere baktım. Konuştuğum arkadaşlara birer satır yazı yazdırdım. Harun Özçelik, Salih Baydemir, Abdullah Erçetin, Recep Kocaman en güzel yazıları yazdılar. Bu güzel yazanların hepsi ayrı yazıyorlar, Bense bitişik yazmaya alışmışım, onda diretiyorum. Mehmet Yücel beni uyardı, “Hiç uğraşma, yazı dersi var o zaman nasıl yazacağın söylenecek, öyle yazacaksın.” İçim rahatladı. On gündür iyice alıştığım okul birden yabancı gibi gelmeye başladı. Derslerde başarılı olabilecek miyim? Derslikte arkadaşların konuşmalarına, durumlarına bakınca bunların yaptığını değil yaptıklarının on katını yaparım diye bir güvene kapılıyorum. Bu güven kısa süre sonra güvensizliğe dönüyor. Bu gece bir geçse, yarın dersler bir başlasa, bu yetmiyor. Tüm dersler bir an önce yapılsa da her biri hakkında bilgi edinsem. Güven kaynağım İsmet, ben korkuyorum dedikçe İsmet “Dayı sen delirdin mi, içimizde en akıllı sensin, sen yapamazsan biz hepimiz dökülürüz. Sen korkak davranırsan sınıfın çoğu hemen panikler” diye bana çatıyor. Bu sözler hoşuma gidiyor ama kısa süre sonra kaygılarım başlıyor.

Erkenden yattım, köyü, evdekileri, özellikle önce C’yi düşündüm. Nedense C ile ilgili anılarımda okuldaki mutluluğum ya da şu andaki sıkıntılarım arasında bir bağlantı kuramıyorum. Güzel, şipşirin gülüşüyle karşıma çıkıyor ama o buraya gelmiyor tam tersine ben oraya gidiyorum. Oraya kayıvermek buradan kopmak gibi geliyor düşsel kurgularım bozuluyor, kendimi toplayıp sil baştan anılarıma dönüyorum. Bu kez A çıkıyor karşıma. O da güzel, o da şipşirin ama sanki o gülüp durmuyor karşımda. Soran, sorgulayan bakışlarıyla “Toparla kendini, okuyacağım diyordun, işte fırsat, kanıtla kendini. Temsildeki Ogüst gibi şimdi tüm derslerin karşısında durduğunu görelim” der gibi yüzüme bakıyor. Onu gözümün önüne getirdiğimde, kendimi rahat, dinlenmiş kaygısız, korkusuz, çalışmaya hazır buluyorum, ilkokuldaki kendime güvenim yerine geliyor. Böyle duygulu durumda uyuyunca rüyalarım da daha güzel oluyor. Kendimi biraz zorlayarak ilkokul günlerime döndüm, geçmiş olayları anımsadım. Öylece uyumuşum. Gerçekten de o günlerden bir süreç rüyama girdi. Okuldaymışım, arkadaşım Zakir’le onlara gidiyoruz. Zakirlerin evi köyün en alt ucunda. Bir bakıma Zakirlerin evi okula bizim köy kadar uzak anlamı taşımaktadır. Zaten arkadaşlar bana “Sen okula Zakir’den daha yakınsın, diyorlardı. Rüyamda gene Zakirlerin evine gidiyoruz. Giderken ben dönüp dönüp A’ların evi tarafına bakıyorum. Zakir bana “Neden dönüp baktığımı soruyor. Zakir benim durumumu unutmuş olamaz, bildiği halde neden soruyor diye sinirleniyorum.

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ