Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

4 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

İçinde Bulunduğumuz Türk Gençliği ile Ortak Paydalarımız!

 

 

21 Eylül 1945 Cuma

 

Gecelerle gündüzlerin birliğinden, bundan böyle gecelerin uzayacağından söz ediliyordu. Salt konunun doğru dürüst bilinip bilinmediğini öğrenmek üzere söze karıştım:

-Bu söylediklerinizin doğruluğuna nasıl inanayım?

Süleyman Adıyaman rahat gibi görünüyor ama bana göre biraz vurdumduymaz. Hemen:

-Biz söylüyorsak, sözlerimize inanmalısın! Yanlış söylemiş olsak bile, senin bize güvenin varsa bunu böyle kabullenmen gerekir. Ben:

-O zaman doğruyu nasıl bulacağım?

Abdullah Ön:

-Doğru nedir ki, o da insanların takdiri değil mi? Görmüyor musun? İnsanlar kendi doğruları uğruna savaşıyorlar!

Direndim:

-Savaşanlar kişiler değil toplumlar; ben günlük yaşamda kendim için doğruyu arıyorum. Yarından sonra gündüzler kısalacak dendi, bu nasıl biliniyor? Bunun bilimsel olarak bilinmesini istiyorum. Söylenenlerin tersini söylemiyorum, bu nedenle savaşa niyetim yok.

Süleyman Alkan:

-Arkadaş haklı, size masumca bir soru sordu; bildiğiniz varsa söyleyin! deyip yürüdü. Arkasından hep çıktık. Azıcık düşündüm; Jules Verne, 80 Günde Devr-i Alem kitabında bir olay anlatır. Gece ile gündüzün ayrılma sınırları dünyanın yuvarlaklığı nedeniyle belli oluyor. Bu uzama da onunla ilgili mi? Amacım, konuşan kişilerin bu bilgiden haberleri var mı? Olmadığı kanısına vardım. Sözü uzatmaya gerek yok, kendi sorumu kendim cevaplarım… Ne var ki öyle olmadı; az sonra kahvaltı ederken Süleyman Adıyaman bana, cebinden çıkardığı bir takvim yaprağı verdi. Orada, günlerin kısalacağı, gecelerin uzayacağı yazıyordu. Teşekkür ettim. Konu böylece kapanır gibi oldu. O öyle sandı ama ben, onun araştırma ya da doğru için çaba gösterme niyetinde olmadığını anladım. Belli ki hazıra konma yanlısı bir yaratılışı var. Takvimde yazılmışsa doğrudur, kitaplar yazmışsa zaten doğru olacaktır. Süleyman Adıyaman bir konuşmasında bana; İngilizcesini biraz daha ilerletince Rousseau’dan çeviri yapacağını söylemişti. Dilerim bu işe Emile’den başlar. Kendi kendime güldüm; acaba aşağıdaki görüşleri okuduğunda nasıl bir değişim geçirecektir?

 J. J. Rousseau-Emile, sayfa 369.

“Gençlerin bozulması, fikir bozulmasıyla başlar. Algılar ve fizyolojik denge ve dayanıklılık bozulmadan önce, fikir bozulur. Buradaki konumuz, okullarda eğitilen erkek çocuklarla (Manastırlarda) kızlar olsaydı, onlar için bu yorumumun doğru olduğunu kanıtlayacaktım. Her iki cinsten olan bu çocukların aldıkları derslerin tek verimli tarafı, kötüsüdür. Onları bozan doğa değil, gelenek ve görenektir. Okulların bu eserlerini kendi kötü anlayışlarına bıraktığımız zaman, her zaman çaresiz kalacaklardır. Ben evde çocuklara verilen eğitimden söz ediyorum. Babasının kent dışındaki evinde doğru dürüst verilmiş bir eğitimle yetiştirilmiş bir genç adamı Paris’e geldiği zaman, ya da ona benzer bir topluma girdiği zamanki durumundan söz ediyorum. Bu genç, namusluca duran, düşünen, iradesi gibi fikirleri de sağlam görünen bir gençtir. Kötülükleri görür, bunlardan nefret eder. Bir orospunun adını bile duymaktan tiksinir. Ne var ki bir süre sonra bu nefret ettiği duruma kendisi de uyar. Bu ani değişme, nereden ileri gelmiştir? Giderek benimsemiş olduğu yeni fikirlerden! Babasının evinden ayrılınca kısa bir zaman içinde değişmiş olan bu gencin kalbi, henüz temizdir, yalnız fikirlerinde bir değişme olmuştur. Ancak, bu fikir değişmesi burada kalmaz, giderek duyguları da etkiler. Duygulardaki değişimi genci, onu ilk yetiştiren eğitim anlayışının karşısına dikilmiş duruma getirir. Önce baba evinde gördüğü anlayışı küçümser, sonra sonra da onu tümüyle karşına geçip aşağılar!

Orta 1. derslerini okurken, o zamanki coğrafya öğretmenimiz bize enlemleri, boylamları öğretmişti. Harita üstünde gösterdiklerini olduğu gibi ezberlediğimi biliyorum. Ancak o harita bilgileri gerçek olarak belleğime yerleşmemişti. Daha sonraki geometri derslerinde daireler küreler üstüne ilgilerim arttıkça coğrafya bilgilerim birer birer canlandı. Oysa 1. yıl sonunda Sabit Soysal öğretmen ayrılınca bir da coğrafya dersi okumamıştık. Özellikle çemberler, küreler bana hem dünya küresini hem de enlem, boylam olayını iyice kavrattı. Örneğin Ekvator çizgisini hiç unutmadım. O çizgi ötekilerin nasıl uzayıp kısaldığını hesaplamamı kolaylaştırdı. Çok değil, boylamlar arası uzaklığın 111 km. Ekvatorun 40. 000 km. olduğunu bilmem yetti. Daha ilk geometri derslerinde öğrendiğim, çember, çap, yarı çap özellikle de pi (p) sayısını aklımda tuttuğum için öteki bilgileri edinmek kolaylaştı. Dünya küresi her ne kadar, kuzey-noktalarında biraz basık olsa da yuvarlak olarak tam küre hesabıyla enlemleri bulabiliyorum. 40 cm’lik bir çember işimi görüyor. Çemberden uç noktaya çizdiğim çizgiler bana bir ip ucu veriyor. Böylece, boylamlar gibi, ben enlemlerin de ortalama olarak hesabını bulmaya çalışıyorum. Ne var ki bunları konuşacak ya da tartışacak arkadaş bulmakta zorlanıyorum. Kepirtepe’de Sami Akıncı, bu konuda beni destekliyordu. Burada Sami ile ayrıldık, o daha ilerilere gitti. Yazık şimdilerde okuldan da ayrılmış durumda.

İçim biraz buruk olarak piyanoya oturdum. Süleyman Adıyaman için Emile kitabından seçtiğim bölüm, bizim için, tüm Köy Enstitüsü öğrencileri için geçerli değil mi? Bunu, salt Köy Enstitüsü öğrencileri için de değil, okullarda okuyarak devlet hizmetinde olanlar için neden düşünmeyelim? Bunun tersini de gördüm, köylüler bunu biliyor olmalı; köye gelen kasabalılar kahveye uğradığında, rahat rahat oturan köylüler ayağa kalkar, kasabalıya en uygun yeri ikram etmeye özen gösterirler. Ben gittiğimde de aynı davranışlar vardır. Benim yaşımdakiler kahvedeyken, yeni gelen bir yaşlı, ona:

-Sen gençsin, şuraya otur! deyip onun yerine rahatça oturur. Oysa ben gidince aynı kişi yerini bana vermeye kalkar. Bu anlayış, kuşkusuz Rousseau’nun anlattığı değişimin bir türüdür. Bu değişim kaçınılmaz olduğuna göre Köy Enstitüleri’nde çalışan öğretmenler de bundan soyutlanamaz. Öyleyse Köy Enstitüleri’nin kökeninde bir model uyumsuzluğu var demektir. Bunu söz olarak ucundan ucundan söyleyenler var. Ancak uygulamada bunun yok olduğu görülmektedir. Belli ki birileri, biz olamadık, bari siz olun demek istiyor ama, onlar da kendi aralarında uyuşamadığı için bir kargaşadır gidiyor. İşte bu kargaşa bence hepsinin üstünde bir olumsuzluk. Çünkü yetişenlerin yöneticilere güveni kalmıyor. Kırklareli’de bir ara görüştüğümüz, eski yöneticilerimizden İlhan Görkey’in anlattıkları arasında bu olay da vardı. Gerçi o, açık açık söylemedi ama sanırım son kararı bize bıraktı:

-Sana söylüyorum kızım, sen anla gelinim! halk sözü gibi bir durum.

Piyanoya oturup, belleğimdeki tüm parçaları tekrarladım.

Öztekin Öğretmen geldi, kaşlar çatık, “Günaydın !” dedi ama arkasından bir sorun çıkacağı belliydi. Nitekim öyle oldu! Acımsı bir gülümseme ile:

-Senin piyano, bizi sevindirdiği kadar da üzeceğe benziyor. Şimdi de bir demirbaş olayı çıkarıldı, “Hasanoğlan Köy Enstitüsü bir bütünmüş, Yüksek Bölüm, yönetim olarak enstitü bünyesindeymiş. Öyle olunca bu piyano da enstitü demirbaşı sayılırmış.” Açıldığında beri tartıştığımız bir konu, Yüksek Bölüm, enstitü statüsü içinde bulunabilir. Bu demek değildir, kullanacağı aletleri de enstitü yönetimi alır, kendi kaydına geçirir. Biz burada müzik aletleri kullanıyoruz, söz gelimi bir arkadaş, elinde olmayan bir nedenle kemanını kırdı, hurdalık etti. Bu kemanın demirbaştan düşmesi için ben gidip Tahir Erdemin kapısını çalacağım! Niçin efendim?

Hiçbir taksiratı yokken, kazara kemanı kırılan bir öğrencime ben neden hemen bir keman alamayayım?

Plâk almak istiyorum, bana sudan nedenler göstererek ödenek ayırmıyorlar. Enstitü alım- satım listesinde plâk yokmuş. Bu nasıl mantıktır, anlamak elde değil. Şimdi de yeni piyano bir sorun oldu; Enstitü demirbaşına kaydedilecekmiş. Bu piyanonun enstitü bölümü ile hiçbir ilgisi yok. Bunun manevî bir yanı da var. Köy Enstitülerinden önce, onlara yol açan okulları kuran sorumlu, o okul kökenlileri anımsayarak bir bağışta bulunmuş. Bu bağışa neden olanlar bugün Yüksek Bölümde. Bunun bir de zamanlaması var. Bu piyano Yüksek Bölüme bağıştır. Öyleyse o bölümün demirbaşına geçecektir. Enstitü demirbaşına geçerse ne olur? Neler olmaz ki efendim:

-Bu Müdürü ikna eder, piyanoyu salonumuzda tutarız. Yarın daha değişik düşünen bir yönetici gelir, alır piyanoyu yemekhaneye koyar. Kim ne diyebilir? Hem, nedenmiş efendim, Yüksek Bölüm demirbaş sahibi olamazmış!

Öztekin Öğretmen oldukça sinirli olmasına karşın çalışmalarım üstüne sorular sordu. Tahtadaki dizilere yenilerini eklemiştim onlar hakkında bilgi aldı.

 

Açık teller, dördüncü parmak, birinci parmak, ikinci parmak kullanma çalışması…

Birinci parmak, dördüncü parmak, açık, tüm parmakları kullanma çalışması…

Fa anahtarı, kullanma alıştırmaları…

 

 

Birinci dördüncü parmak çalışmaları, fa anahtarını deneme çalışmaları…

 

 

Tempolu çalışarak, notaların değerlerini seçme çalışmalarına örnek…

Ayrılırken bana:

-İbrahim, sen mandolin çalmayı değil, müziğin kendisi öğretiyorsun. Bunları yapabilen bir kimse hangi çalgıyı eline alsa çalar. Önemli olan bu! Kulaktan dolma sesleri mandolinde çıkarmak, çobanın kaval çalmasından farksız bir şey. Benim istediğim de budur. Gerçek müzik öğretimine yaklaşıyorsun. Bu yöntem öğrenciler için biraz yorucudur ama gerçeği de budur; bunu sürdürelim. Hepsine uygulayamasak da içlerinden bir grubu kazanırsak, ötekilerine de örnek olurlar. İnanıyorum ki bunlar kısa zamanada bu türkü saplantılarından çıkarak yeni denemelere yöneleceklerdır. Çünkü türküleri çalmak onlar için kolaylaşacaktır. “Ucuz etin yağnisi tatsız olur!” derler. Bu da öyle, öğrenci bir yol tutturup telleri tımbırtatınca mandolin çalmış oluyor. Çevresindekiler onu da yapamadığından pohpohçu kesilip çalanın da çabasını frenliyorlar. Öğrenci, müziğin derinliğini sezerse pohpohçuları bir yana itip kendi isteklerini elde etmeye çabalar. Müzik böyle bir sanattır. Bunun ölçüsü yoktur. Az çok öğrenmiş bulunuyoruz, Batı müziğinin sonu yok gibi, bir derya oluşturmuş. Bunun nedeni hep kişisel doyumsuzluk, eskiyle yetinmeyip yeni birşeyler üretmektir. Bu istek bestecisi gibi çalıcısında da vardır. Karınca kaderince biz de öğrencilerimizde bu hevesi uyandırısak, müzik alanında onlarıın duygularını canlandırmış oluruz!

Öğretmen gidince birden umutlandım. Geldiğinde verdiği kaygılı hava birden gitti.

Mandolini alıp, öğrencilerden istediklerimi önce kendim yaptım. Onları zorlayacak taraflar var ama, yapıp geçmeyi düşünmediğim için telaşlanmadım. Yapıncaya dek çalışmak. Bu onları bıktırır mı? Güldüm; neden bıktırsın? Onlar bıkmayı bilmiyorlar ki! Bilmiş olsalar sabahtan akşama mandolin ellerin, Sarıkız ya da Tininam türküsünü çalarlar mı? İçinden çıktıkları toplumda gördükleri de bu! Düğünde bayramda ya da özel eğlencelerde hep aynı hareketler; oyunlar, Çiftetelli ya da onun bölgelere göre değişmiş hareketleri, ortaya kalkıp göbek sallamak, Heeey, yaşaaaa! Şıkırdam havaları… Çok iyi gözlemlediğim kendi yörem Kırklareli dolaylarında tek oyun “Hora!” dedikleri kolkola tutunarak ortalıkta dönülen oyun. Onun da bir Bulgar oyunu olduğu biliniyor. Ege bölgesi Zeybeklerini de belli insanlar oynuyor. Tüm türkülerin, oyunların müziğini ise zurna seslendiriyor. Dört delikten çıkan seslerle bütün oyunlar oynanabiliyor. Bizim köyün zurnacısı Topal Yusuf zurnayla Onuncu yıl Marşı’nı çalıyordu. O zamanki değerlendirmemle bile bunu eleştirmiştim. Birileri bana:

-Ne var bunda, ben o marşı ıslıkla da çalıyorum! demişti. Adamlar iyi ki senfoni dinlemiyor; yoksa senfonileri de ıslıkla çalacaklar. Beethoven’in ünlü 9. Senfonisi’ni, Furtun Şerif Enişte’nin ıslığından, keman konçertosunu Topal Yusuf’un zurnasından dinlemek, birileri için çok doğal sayılabiliyor. Kime göre? Onların varlığından habersiz olanlara göre!

Kendi kendime güldüm; neler düşünüyorum. Müzik, yüz yıllarca yasaklanmış. Kime yasaklanmış? Müslüman olanlara. Bir mozaik toplum olan Osmanlı’da azınlıklar iyi fena müziklerini sürdürmüşler. Azınlıklardan esinlenen Türkler de olmuş, kaçak maçak kendilerine uygun bir saz bulup kenarda köşede çalmışlar. Halk şairleri diye bugün okullarda okuduğumuz, Pir Sultanlar, Kazak Abdallar, Karacaoğlanlar, Gevheriler, Aşık Ömerler, Köroğlular, Dadaloğlular bunlar. Bunlar da, rahat bırakılmamış. Bunlardan Dertli, bağlama çaldığı için, bağlamasının içinde şeytan barındırdığını öne sürüp kendini şöyle savunmuş:

 

 Telli sazdır bunun adı
 Ne ayet bilir, ne kadı
 Bunu çalan anlar kendi
 Şeytan bunun neresinde?
 Venedik’ten gelir teli
 Eriktendir bunun kolu,
 Hey Allah’ın şaşkın kulu
 Şeytan bunun neresinde?
 Abdest alsan alma demez
 Namaz kılsan kılma demez,
 Kadı gibi haram yemek
 Şeytan bunun neresinde?
 İçinde mi, dışında mı-
 Burgusunun başında mı,
 Güsünün nakışında mı
 Şeytan bunun neresinde?
 Dut ağacından teknesi
 Kirişten bağlı perdesi
 Behey insanın teresi
 Şeytan bunun neresinde?
 Dertli gibi sarıksızdır
 Ayakları çarıksızdır
 Boynuzu yok, kuyruksuzdur
 Şeytan bunun neresinde?
 Dertli

 

Dertli’nin bu sözlü savunma anıtına karşın, günümüzde büyük bir kesim gene öyle düşünüyor. Onların dışındakiler de az da olsa bağlama ya da üç telli saza razı olup, onu uygar insanların olağanüstü çalgılarına karşı yeterli görüp ellerinden gelen direnci gösteriyorlar. İkide bir Aşık Veysel’i öne sürerek bağlama hayranlığı numarası yapanlar işte bu tür uygarlık karşıtı kimselerdir. İlkel avcılık döneminden kalma zurnanın sesini değil ancak dışını değiştirip süslemişlerdir. Telli zurna, simli zurna, gümüş kaplamalı zurna yapılmış ama, gözleri aldatan bir şekil değişmesi. Kulaklar hep eski kulaklar. Ay tutulunca Salâ verilsin, minarelerden ezanlar okunsun, ara ara da zurnalar çalsın, ölümcül olaylarda da doğaçlama yakınmalar olsun, yeter. Al sana 20 yüz yılın Türkiyesi! Muasır Medeniyetler seviyesine çıkacak. Avrupa’ya giden öğrencileri düşünüyorum. Örneğin Almanya’da öğrenim görmüş öğretmenlerimiz aynı sınıfta bulundukları Alman arkadaşları konserlere gittiklerinde ne yapıyorlardı? Ya da zorunlu olarak törenlere katıldıklarında onların müzikli etkinliklerini görünce nasıl bir duygu içinde kalıyorlardı? Okul Müdürümüz Rauf İnan’a hep bunu sormak istedim:

-Tuna kıyılarına indiğinizde tarihimizde önemli bir nehir olan Tuna için duygulandırıcı bir eser anımsadınız mı? Yoksa siz de Johann Strauss’un Mavi Tuna Valsi’nin o görkemli giriş melodisini mi mırıldandınız?

Kendi kendime konuşmaktan hızımı alamadım. Piyanoya oturup Rapsodi’nin girişini birkaç tekrarladım.

 *

Yemekte yeni bir arkadaş vardı; Hüseyin Yücel. Hüseyin Yücel Erzurum/ Pulur Köy Enstitüsü’ne atanmış. Kendi söylemine göre bir bahane uydurup izin almış. Sezinlediğime göre yer değiştirmek istiyor ama bunu açıklamıyor. Görünüşte gittiği yerden çok memnun. Oranın kurucu müdürü benim ilkokul öğretmenim Ahmet Korkut idi, onu sordum. Hüseyin Yücel, oldukça acımasız:

-Ahmet Korkut orada yeteri kadar çalışmamış! dedi.

-Ayrılıp gitmiş, sen kendisini görmedin, çalışmadığını nasıl anladın? diyecek oldum. Verdiği yanıt:

-Görünen köy kılavuz istemez! Sustum, ancak öteki anlattıklarını dinlemedim. İçimden:

-Al sana bir pürüz! deyip sustum. Bana göre Köy Enstitüleri kuruluş halinde kurumlar. Yeniden oluşmaktalar. Orada bir gün kalan bile yararlı bir iş yapmıştır. Ahmet Korkut çok çalışkan bir insan; gönüllü olarak gitti. Eğitmenler dönemimde Trakya’da müfettişlik yaptı, çalışan eğitmenleri İlköğretim Dergisinde tanıttı. Bu özelliklerinden dolayı oraya müdür atandı. Başarısızlığı kesinlikle çalışmasından değil, bir ilke meselesinden. O anlaşmazlık ilkesi nedir? Ya da işini engelleyen başka birileri mi var? Bunları araştırmadan hüküm vermek anlamsız, anlamsız olduğu kadar insanları mesleğinden soğutmaktır. Arkadaşımız Hüseyin Yücel iki ay içinde birilerinin dediği gibi allâme olmuş, kesin hükümler veriyor.

 *

Öğrenciler gelince gözlerini tahtaya çevirdiler. Onlar oturunca birinden mandolin alıp yapacaklarını anlattım. Kendi de çalarak gösterdim. Ben çalarken yan gözle izledim, yüzleri asık değil güleçti. Tahtaya yazılanların tümüyle özel çalışmalar olduğunu, çalınanları öğrenme değil onları çalarken mandolini öğrendiğimizi anlattım. Mandolini öğrenmenin ne demek olduğunu tekrarladım. Mandolini bırakmadan onlarla birlikte çaldım. Tek tek çaldırdım, gönüllü çalmak isteyenleri dinledim. Tam olmamakla birlikte eli yatkın olanların olayı anladığını görünce sevindim. Onların istediklerini birlikte çaldılar. Dikkat ettim, türkü çalmak isteyen çıkmadı. Bu da beni sevindirdi. Gene de Merzifon Halayı ile Süpürgesi Yoncadan türküsünü birlikte çaldırdım. Öğrenciler çok neşeli olarak ayrıldılar. Bu kez de yeni bir karar aldım; öğrencilere söylettiklerimi piyanoyla çalmak. Sanırım piyano sesi onlar için sürükleici olacaktır. Bir süre piyanoda belli türküleri çaldım. Sol elle de basları kullanarak akordiyonda yaptığım gibi ses kalabalıklığı sağlıyorum.

Bella geldi, tek elle çaldığımı anlayınca uyardı:

-Hani tek elle çalmıyordun? Olayı açıkladım: Türküleri çalmıyorum, seslendiriyorum. Öğrenciler de bunları çalmıyor, kulaktan dolma seslendiriyor. Onlara katılmak için bu yöntemi kullanıyorum.

Bella ile bir süre Mendelsshon Düğün marşını çalıştık. Onun aklı hep Shakespeare’in Bir Yaz Gecesi Rüyası’nda. Bana anlatıyor ama anladığımı sanmıyorum; çok değişik olaylar anlatıyor. Daha kolay anlaşılır bir konu bulamaz mı? Mahir Canova Öğretmen yardım edecekmiş. Anladım ama kiminle oynayacak bu oyunu? Gelecek kızlar gibi buradakiler de tiyatrodan habersiz, belki de hiç kitap okumuyorlar. Köy Enstitüleri’nde kendi hallerinde biçki-dikiş atelyelerinde kapalı yetiştiler. Kepirtepe’dekileri düşünüyorum, bir ikisi dışında hiç birisini kitaplıkta görmedim. Yarım yantalak yapılan eğlencelerde hiç bir etkinliğe katılmadılar. Müzik çalışmalarına kaç kez çağırdımsa yan çizdiler. Bir yıldır buradakileri de gözlüyorum hiç birisi müzik çalışmalarına ya da oyunlara yaklaşmadılar. Biri ikisi piyano dinlemeye geldi, konuştuk; hiç birisi müzikle ilgilenmemiş. Çok yakından tanımadıkları arkadaşlarla konuşmaktan bile çekiniyorlar. Peçeliler gibi, aynı genel derslere girdikleri sınıf arkadaşlarına bile ürkek ürkek bakıyorlar. Bella bunlarla nasıl ritmik jimnastik yapacak? O, “Yaparım!” diyor, göreceğiz bakalım! Bella’ya bu düşüncelerimi söylemiyorum. Ne var ki Bella, kendi düşüncesini yaşamak niyetinde. Bu söylediklerimi, içinde bulunduğu toplulukta da gözleyebilir. Enstitü bölümünde kız öğrencilerin sayısı azımsanmayacak kadar çok. Benim çalışmalarıma az da olsa katılmışlara bakılırsa 40 dolayında kız öğrenci var. Ancak bunlar Millî Oyunlara nedense katılmıyor. Sözde katılmama gibi bir kesinlik yok ama, onlar bir yolunu bulup dışta kalıyorlar. Sanırım onları yönetenler de halkın düşüncesindedir:

-Kız kısmısı, erkek oyunu mu oynarmış! Kız kısmısı, mandolin mi çalarmış? Bella, işte bu düşünce ile eğitilmiş öğrencilerine ritmik jimnastik yaptıracak!

 .

Yemekte gene biz bizeydik. Arkadaşlar, kimlerin nerelerde olduğunu soruşturdular. Kızılçullu çıkışlı Nusret Ökmen de Pulur’daymış. Benim ilgimi Hüseyin Sezgin çekti, o, Seyhan/ Haruniye’deymiş. Orada benim öğretmenim Faik Bakır var, ona mektup yazmıştım, oraları çok övmüştü. Orada mektup arkadaşım da vardı ama onlar şimdi öğretmen oldular. Hüseyin Sezgin’le fazla bir yakınlığım yoktu ama gene de yazabilirim. Ayrıca, 1941 yazında ekip başında gelen öğretmen Vahdet Kayık’la da yakınlığım olmuştu. Bunları bahane edip Hüseyin Sezgin’e yazmayı tasarladım. Hüseyin Sezgin’in arkadaşları arasındaki sanı “Motor!” Okul dergisinde Mektuplarıyla tanınmıştı; Anamdan mektup, Babamdan Mektup diye sürüyordu. Görünüşte neşeli bir arkadaştı.

Hüseyin Yücel, kendine özgü anlayışıyla yaptıklarını anlattı. Arkadaşları onu dikkatle dinlediler. Ahmet Korkut Öğretmen için söylediği söz hoşuma gitmediği için biraz uzak durdum. Yemekten kalkınca onlar Öğretmenler lokaline ben de kendi salonumuza gittim. Bir süre çalıştım.

Yatakhaneye dönünce bizimkilerin hâlâ arkadaşlarının yaptığını dinlediklerini duyunca sessizce yatağıma yattım. Bir süre gülüşler, mırıltılar duydum, uyumuşum.

 

22 Eylül 1945 Cumartesi

 

Arkadaşlar kalkmış, Hüseyin Yücel’i uğurluyorlar. Daha doğrusu yatak konuşması yapıyorlar. Hüseyin Yücel Ankara’ya yakın bir köyden, köyüne uğrayıp Erzurum’a dönecekmiş. Onlar konuşurken Hüseyin sözleri akşam düşündüğüm Hüseyin Sezgin’i anımsattı. İyiden iyiye mektup yazmaya karar verdim. Kahvaltıda da onu düşündüm. Güler yüzlü, neşeliydi. Ancak, öne çıkmak için can atan biriydi. Ahmet Emin Yalman’ın kitabına bakılırsa oldukça bencil, oldukça düş gören biri. Dilerim Haruniye’de Ahmet Emin Yalman’a söylediklerini yapar! Mektupta da bunu anımsatacağım; hodri meydan Motor öğretmen!

Gene de duramadım, Hüseyin Sezgin’in Ahmet Emin Yalman geldiğinde nasıl yaklaştığını anımsadım. Yazarlığa hevesliydi besbelli, neler söylediğini unutmuş olabilirim, Yarının Türkiyesine Seyahat’i açtım. Yok, Hüseyin Sezgin, o bol keseden konuşanlar arasında yok. Ancak, Uygulama dersleri konusunda bir gözlemini okul müdürlüğüne rapor etmiş. Doğrusu şaşırmadım, bir bakıma da (kendi adıma) üzüldüm. Hüseyin Sezgin 2 Şubat 1944 çarşamba günü bir köye gitmiş. Amaç köyde çalışan öğretmenleri gözlemlemek. Üzücü bir olayla karşılaşmış, ölen birisi için mezar kazılıyormuş. O da üzülmüş besbelli, mezar kazıcılarla eni konu ilgilenmiş. Köyün genel durumu üstüne oldukça bilgi toplamış. Halkın bir çoğunun dertlerini dinlemiş, kendi ifadesine göre bütün gün köylülerle ilgilenmiş, akşam olunca da oturmuş bir rapor düzenlemiş. Kendisi:

-Rapor şöyleydi! diyor.

 

Rapor.
Enstitü Müdürlüğüne
Hasanoğlan
Bugünkü tatbikat bölgem gezisine aittir:
1-Okulda ders başlamış, 41 talebemiz var, 10’u kızdır, devamsız 8 talebemiz var. İkisi kız, altısı erkektir. Devamsızlık sebebi hastalıktır. Talebeleri gözümle gördüm.
2-Okula bayrak çekilmiş.
3. İş programı tanzim edilmiş.
4- Talebenin 20’sinin kitap, defter ve kalemi temin edilmiş,
5-Koridorun birinci badanası yapılmış.
6-Bir şarkı öğretilmiş.
7-Okul ve stajiyerlerin yatak odalarının akan yerleri tamir edilmiş.
8-Arkadaşlarımın günlük hatıralarını günü gününe kaydettiklerini gördüm.
9-Arkadaşların köylüyle kaynaşması ümit vericidir.
10-Köyden Hasan Ağa isminde birinin 12 yaşında Osman isminde oğlu ölmüş, beraberce gömdük.
11-Köyün yarısından fazlası yatıyor.
Dilek:
Yarın, doktor veya sıhhiye memurunun köye gitmesi için delâletinizi dilerim.
20-11-1944
Hüseyin Sezgin

 

Hüseyin Sezgin benim kafamı karıştırdı, gerilere doğu gittim. 20 Şubat 1945 tarihinde biz de uygulamalara katıldık mı? Uygulamalara katılma değil de uygulamadan çok 1. Sınıf Köy Enstitüleri’ndeki stajlarımızdan dönmüş derslerimize başlamıştık. Hüseyin Sezgin’in sınıfı da aynı şekilde Ekim 1944 ayında stajdan dönmüş, Yüksek Bölüm Yatakhane binasının yapımına başlamıştı. İnşaat sürerken köylere gidenler olmuş besbelli. Gene de kuşkulandım; Hüseyin Sezgin raporuna tarihi yanlış yazdı besbelli. Okumam gene de yararlı oldu; Yarının Türkiyesi’ne Seyahat’ı bir daha karıştırdım. Sözün özü, herkeste bir öğünme merakı var. Öteki arkadaşlara bakarken gene Hüseyin Sezgin’e döndüm. Okul müdüründen dileği, “yarın hemen oraya bir doktor ya da sağlık görevlisi göndermek.” Hüseyin Sezgin’in bir rastlantı eseri o köye gidişi, oradaki acıklı durumun öğrenilmesine neden olmuş. Oysa o köy yıllardan beri öyle yaşıyordu. O köyün bir muhtarı yok mu? O köye, bağlı bulunduğu ilçeden gelen bir devlet görevlisi yok mu? Öğretmenler bu durumu ilçe Millî Eğitim Müdürüne iletemiyor mu? İllerde, ilçelerde sağlık kuruluşları var, bunların başlarında doktorlar var, bunlar tümden uykuda mı? Hani ilköğretim müfettişi? Okulun tüm öğrencileri hasta, devamsızlıklar sürüyor. Bunları kontrol görevi olan müfettişler, Gezici Başöğretmenler neden sorumlu tutulmuyor? Dahası köylerin bu durumlarından Köy Enstitüleri mi sorumlu? Okul Müdürü yarın hemen doktor ya da sağlık görevlisini nasıl gönderir? Hasanoğlan’da öyle bol bir olanağın olduğunu varsaysak bile, Kayseri/Pazarören köylerinde bu nasıl sağlanacak? Geçen yıl orada hastalanan arkadaşımız, aylarca doktor kontrolundan geçirilemedi, bu gecikme arkadaşın okulu terketmesine neden oldu. Kepirtepe’de, Hükümet Doktoru görevlisi dr. Sezai Feray, okula haftada bir geliyordu. Onun gelmediği gün arkadaşımız Ruşen Baksi aniden ölünce Askeri Birlikten doktor getirilmek zorunda kalınmıştı. Köy Enstitülerin kuruldukları yerlerde bu tür sıkıntılar hep olur. Bu nedenle onların köylerdeki okullara kanat germesi beklenemez. Hüseyin Sezgin arkadaştan, bu işlerden sorumlu olan Sağlık Bakanlığı için birkaç söz söylemesini beklerdim. Oysa o, bir çok hesapsız konuşan sözüm ona idealist geçinen kişiler gibi olayı getirip Köy Enstitüsüne yıktı. Köy Enstitüleri, sihirli değnekle üfürük yapacak kuruluş olmaktan uzak tutulmazsa yapacakları asıl öğretmenliği de zora sokabilirler. İşte bu yaz gezdik, gördük, köylerdeki okul yapımlarına, öğretmenler için vadedilen donanımlar yasada yazılmasına karşın tam olarak verilmemiş, dahası yapılmakta olan ortak işlere Ziraat, Maliye, İç işleri bakanlığı sorumluları yan çizmekte. Koskoca Trakya Genel Valiliği, Kepirtepe’den öğretmen çıkan 14 öğretmen için bile uyduruk ilân verip halkın kafasını karıştırmış. O , ilânda (okulu bitiren 29 arkadaşa yasada yazılı araç-gereç) verildi yazılmış. (Bana da atlı araba vermiş!) İki yıl sonra evime gittiğimde aileme hesap vermek zorunda kaldım. Gerçekte ise köyüne atanan Fettah Biricik arkadaşımız o zaman, Lüleburgaz’da eline bir inek verip köyüne gönderilmiş. Fettah arkadaşımız, inek yedeğinde ta Lüleburgaz’dan Meriç ilçesindeki köyüne günlerce yol kat etmiş. Bunu o zaman mektuplarında anlattılar.

Gelecekte önümüze çıkacak zorluklar, mesleğimizin eksikliklerinden değil, bize yüklecek yan işlerden olacaktır. Bunları, şimdiden yüklenmeye kalkarsak giderek kendi görevlerimizi yapmaktan da alakonabiliriz. Öğretmen Okulu çıkışlı öğretmenlerin köylerde başarılı olamayışları gerçekte meslekî kusurları değil, Millî Eğitim dışındaki köy işlerini, kısacası öteki bakanlıkların sorumlularının işlerini yüklenmemelerindendir. Bu konu enikonu araştırılsa inanıyorum ki 9/10 ölçeğinde bu gerçek ortaya çıkacaktır.

Bir başka takıldığım nokta da Hüseyin Sezgin’in dili. Kendisi bir öğrenci. Trene atlayıp gittiği elindeki belgesinde öğrenci yazmaktadır. Yazı yazdığı dergi bir öğrenci dergisidir. Öğrenciye talebe demek çoktan ortadan kalktı. Oysa Hüseyin Sezgin Okul Müdürü’ne yazdığı raporda talebe demekte direniyor. Bunu bir alışkanlık sayıp şimdi de sürdürüyorsa sanırım Haruniye Köy Enstitüsü öğrencileri şaşıracakır. Biliyorum ki bu konuda çok titiz bir öğretmen olan Faik Bakır onlara talebe sözünün Arapça bir çoğulluk karşılığı, bunun tekilinin talip olduğunu, Türkçedeki öğrenciler (çoğulluk) karşılığının Arapça’da talebe olduğunu çoktan öğretmiştir. Okulumuza gelen Millî Eğitim Bakanı, Genel Müdürümüz öncelikle öğrenci deyip duruken köy okullarını teftişe gittiğini söyleyen Hüseyin Sezgin bu umusamazlığı nedeniyle birden gözümden düştü. Böyleyken mektup yazmaktan vazgeçmedim ama yazarsam bunu, ona anımsatacağım. Zararın neresinden dönülse kârdır! Belki uyarıma saygı duyar.

Kitabı karıştırırken Ekrem Ula’nın yazdıklarını da okudum. Ekrem de söylediklerinin ardında duramayacağa benziyor. Hasanoğlan’da öğretmenlik yaparken memleketi olan Muğla’nın Gördes ilçesi Belen köyüne nasıl katkıda bulunacak? Neyse, fazla kucalamayayım, belki askerlikten sonra değişik bir çalışma şekline döner. Enver Ötnü’nün anlattıklarını okudum. Enver oldukça kurnaz davranmış, ”Yapacaklarım ancak otuz yıl sonra ürün verecek!” diyor. Bu görüş, baştan atma da sayılır gerçek de. Bir meyve ağacı yetiştirip meyvesini görmeden övünme türünden öğrenci yetiştirmeden yaparım, ederim demenin anlamsızlığına düşmemiş hiç olmazsa!

Kitaplıktan çıkrken Nebahat’la karşılaştım, Dikiş Atelyesi’nde çalışıyormuş. Sormadan açıkladı, sınıfı olmadığı için rahatmış, yeni öğrenciler gelene dek boş zamanı varmış. Cumartesi günleri Ankara’ya gidiyordun, bu gün gitmedin mi? diye sordu. Gelecek cumartesi birlikte gitmeyi önerdim. “Arkadaş bulursam, gelirim!” dedi. Sevindim. Gelecek cumartesi ayın 29’u, daha gelen olmaz. O da yarınki yapacakları geziye katılmamı önerdi. Bir grup öğrenciyle Kırıkkale’ye gideceklermiş, arkadaşlarıyla konuşmuşlar, akordiyonla katılırsam sevineceklermiş. Duraksamadan katılacağımı söyledim. 30 kadar öğrenci değişik sınıflardanmış. Geziye katılan öğretmenler kendi gruplarından seçmişler. Kimlerin katılacağını bile sormadım. Söz ağzımdan çıktı bir kere, dönüş yok! Kırıkkale, pek sevimli bir yer değil sanırım, Kayseri’den dönüşte tenle geçerken öyle bir izlenim almıştım. Nebahat’a söz verdim; karar kesin….

1 Ekimde, izinler bitiyor ama, sanırım çoğu arkadaş gecikerek gelecek. Biliyoruz ki 1 Ekimde başlanacağı söylenen dersler gene 15 Ekimi bulacaktır!

Salona gittim, kimseler yok, rahat rahat Rapsodi çalıştım. Girişi iyice beceriyorum. İnce seslere inince ölçüyü tutturamıyorum. Tiriller, suslar tempomu bozuyor. Hele 1. bölümün sonuna doğru sol elin titrek vuruşları, arkasından gelen tekrarlar oyuncak gibi gelior ama çalarken hiç de öyle değil. Sıkılıp bırakıyorum. Arkasından gel Mozart! Mozart’ta şaşılası bir ses düzeni var.

Kampana sesini duyunca çıktım, Bayrak töreni var, ben de katıldım. Hüseyin Çakar yönetti. Bölüm Başkanımız hazır. Yan gözle baktım gözleri Hüseyin Çakar’ın üstünde. Hüseyin Çakar da ara ara ona göz atmadan edemiyor. Gene de Hüseyin Çakar güzel yönetti. Ancak otoriteyi kuran Sıtkı Şanoğlu. Okul Müdürü uzunca bir konuşma yaptı. Yeni gelecek öğrencileri eve gelen konuklara benzetti. “Onları iyi karşılarsak onlar da bizlere çabuk uyarlar” dedi.

Yemekte masalar doluydu. Cemil Toygar, Yeni dünya düzeninden söz etti. Birleşmiş Milletler’in İsviçre yerine ABD’de oluşunu eleştirdi. Hindistan’ın bağımsızlık istemesinin yeni bir savaşın belirtisi olabileceğini söyledi. Masadakiler dinledi ama kimse farklı birşey söylemediğinden konu çabuk değişti. Okul elektriklerinin güçlenmesi, yemekhanenin temsiller için düşünülerek sahne yapıldığı, üst balkonu olduğu, oraya sinema makinesi konabileceği konuşuldu. İsmail Koral’la Enver Ötnü’ye duyuru yapıldı. Enver Ötnü ise:

-Siz sinema makinesini sağlayın bir hemen yerleştiririz, hazır bilin! diyerek işi saptırdı. Nazif Balcıoğlu ise “Bu iş, okul müdürünün onayına bakar, bunu da bayan öğretmenler sağlar. Sinema günümüzde bir kültür olayıdır, bayanlar sık sık Ankara’ya inemiyor, bu onların hakkıdır!” dedi. Bedia Aygen öğretmen elçi olarak seçildi. Bedia Öğretmen önce “ay, may dedi ise de, sonra:

-Ne var bunda, elçiye zeval olmazmış, arkadaşlarım adına gider konuşurum! deyince alkışlandı. Sinema salonu hazırlanmış gibisine sevinerek masalardan kalkıldı. Geziden söz edilmemesi ilgimi çekti, yoksa vazgeçildi mi? Nebahat arkadaşlarıyla ayrılınca soramadım. Salona döndüm ama içim rahat etmedi, Dikiş atelyesinde olabileceğini düşünerek Yönetim Binası’na gittim. Nebahat oradaydı; Gezi yapılacakmış, sabah saat 10:30’da Kayseri yönüne giden trene Lalabel’den binilecekmiş. Sevindim! Az sonra Ali Demirci geldi, geziye o da katılıyormuş. Akordiyon taşımama yardım edecek.

Salona dönünce az düşündüm, doğru mu yapıyorum? Öztekin Öğretmene nasıl duyurayım? Derken Öztekin Öğretmen geldi, müjde verdi:

-Bir ya da iki gün rahatın kaçacak, salonu badana ettireceğiz! Bu iki gün, istersen siyah piyanoda çalışırsın. Öğrencilere de dinlenme veririz.

Bunu duyunca durumu anlattım. Çok olağan karşıladı, konukları olduğunu, onlar olmasaydı kendisinin de katılacağını söyleyince rahatladım. Badana edileceğini söyledi ancak günlerini söylemedi. İçimden:

-Hangi gün olursa olsun! deyip piyanoya oturdum.

 *

Mandolin grubu gelince durumu açıkladım. “Yarın dinlenme!” Çoğunun yüzü güldü; meğer onlar da gidiyormuş, durumu bana söylemek niyetindelermiş. En az iki mandolin almalarını söyledim. İçlerinde oyuncular da var. Yeri gelirse küçük çapta bir gösteri yaparız.

Bugün toplu çalışmayı erteledim, tek tek, her birinin en iyi çaldığını sandığı bir parçayı çaldırdım. Kendi gönüllerine bıraktığım için türküleri özellikle de Yenice Yolları ile Sarı Kızı bekliyordum. Oysa yarıdan çoğu Neşeye Şarkı’yı (9. Senfoni) çaldı buna da sevindim. Trende ya da gittiğimiz yerde gerekirse söyleyeceğimiz iki türkü, iki şarkı saptadık. El Gibi Dolaşma Anadolu’nda-Gülelim Sesimiz…Menekşe – Süpürgesi. Marş, Ankara-Ziraat Marşı…

Böylece bugün genel bir prova yapmış olduk.

Öğrenciler gidince, içimden “Yarın için de!” diyerek yeni piyanoya oturdum, anımsadığım parçaları sıraladım. Sonunda da Rapsodiyi birkaç kez tekrarladım.

Akşam yemeğinde geziyi kotaranın aslında Ziya Kaplan öğretmen olduğunu öğrenince daha da sevindim. Ziya Öğretmen sert değildir ama disiplinlidir. Bir ara Bella’yı davet etmeyi düşündüm, sanırım sevinir. Dedim ama cesaret edemedim, o kendisini bayan öğretmenlerden biraz uzak tutuyor, sürekli benimle olunca yanlış yorumlar yapılır düşüncesiyle vazgeçtim.

Erkenden yattım. Kesin karar verdim, yarın için herhangi bir olay için yorum yok. Herkes gibi atlatıp trene gideceğim. İstenirse oturulan bir yerde akordiyon çalacağım. Öğrenciler oynarsa oyunlarını çalarım. Ancak onlar da mandolin alacaklar, kendi oyunlarını varsın onlar çalsın, böylece alışmış olurlar!

 

23 Eylül 1945 Pazar

 

Erkenden uyandım, Enver Ötnü dışında hepsi uyuyor. Enver Ötnü’nün erken kalkışına şaştım. Günaydınlaştık, yanımdan geçip gitti. Bugün de erkenden olsun! deyip salona indim. Ben erken diyorum ama bize göre erken, oysa herkes kalkmış, kendi görevinin başında. Salona indim, akordiyonu çıkardım. Ali gelip alacak. Nebahat’ı düşündüm; ben onu düşünüyorum, o ne düşünüyor acaba? Adının çıkmasından korkmasına karşın beni davet etmesini anlamlı buldum. Yapışkan bir tavır takınmayacağıma güveniyor olmalı. Bedia, Ziya, Rahmiye öğretmenler gelecekmiş.

Kahvaltıda Enver Ötnü ile ikimizdik. Enver Ötnü:

-Bakalım gezimiz nasıl geçecek enişte! deyince şaşırdım. İstemeyerek:

- Sende mi geliyorsun? diye sordum. Enver:

-Bilmiyor muydun geziyi ben kotardım! deyince şaştım. Bir bakıma da sevindim. Enver her konuda girgindir. tren, saat 11:00’deymiş, 10:30’da yola çıkacağız. Gene salona döndüm. Az sonra Bella geldi, gelir gelmez de bana:

-Geziye katılacağına sevindim! deyince, bir süre alık alık baktım; kendimi rüyada sandım. Geziye Bella bile katılıyor!

Ali geldi, akordiyonu aldı. arkasından biz de çıktık. 40 kişilik bir grup olarak Lalabel yoluna çıktık. Dönüp dönüp Hasanoğlan köyüne bakmaktan başka bir önemli durum olmadan tren durağına ulaştık. Tren 10 dakika rötarlı geldi, rahatça bindik. Ziya Öğretmen adına Enver Ötnü uyardı:

-Oturma isteğiyle fazla dağılmayın, inerken zorluk çekebilirsiniz! Bayanlar bir kompartmana oturdu. Ben de bir yere sıkıştım. Yanımda yolları bilen bir yolcu oturuyordu. Sormadan gösterdi.

-Elmadağı, Küçükyozgat, Irmak, Yahşihan, Kırıkkale.

Kırıkkale’de inince ilk soru:

-Nerede bunun kalesi? oldu. Ramazan Öğretmen biliyormuş, anlattı:

-Gerçekte bir kale kalıntısı var, ama o kale bir toprak kale imiş, zamanla erimiş. Gene de ufak bir izi var. Buranın kent olarak öyle uzun bir tarihi yok. Zaten 1925 yılında köy olarak kurulmuş. Umulmadık bir gelişme gösterince 1935 yılında bucak, 1940 yılında da ilçe yapılmış. Gelişmesine yardım eden bir etken de Maliye bakanlığının burada, bahçeler içinde yaptırdığı yüz kadar modern evlerdir. Şimdilerde merkezde 10.000’in üstünde nüfusu vardır. 10.000 nüfus! Düşündüm, az değil, benim ilim olan Kırklareli ile ilçem Lüleburgaz da o kadar nüfuslu. Ancak onların uzaktan görüntüleri çok başka, ara ara da olsa yüksek binaları, camileri göze çarpıyor… Böyle düşündüm ama konuşmadım. İstasyondan kent içine yürürken dikkat ettim; evler ya tek ya da iki katlı, çoğu da kerpiç; ancak hepsi kiremit örtülü. Hasanoğlan’daki gibi toprak damlar yok burada. İçeriye doğru girildikçe değişmeye başlıyor. Bir yandan da Bella ile Nebahat’ı gözlüyorum. İkisi de dikkatli dikkatli çevreyi izliyor, yanlarındakilerle konuşuyorlar.

İş zamanı olduğundan ortalarda fazla kimseler yok. Dikkatimi çekti, evler gösterişsiz, köy evlerini andırıyor ama her köşe bucak çiçek saksılarıyla dolu. Hepsi de benzer çiçekler, beyaz, kırmızı. Ramazan Öğretmen anlattı:

-O çiçekler fazla su istemez, yaz boyu da açarlar; adları da “sardunya”dır. Sicilya Sardunya adalarını anımsadım, oradan mı getirildiler acaba?

Halkevi bahçesine oturduk. Her yerde olduğu gibi burada da Halkevi, seçkin bir yere kondurulmuş. Halkevi gündüzleri kapalıymış ama işleticisi bahçeyi her zaman açık tutyormuş. Tam karşımızda oldukça gösterişli bir bina. Buranın tek sinemasıymış. Geceleri açıkmış. Okullar açıldığında cumartesi günleri de film gösteriyormuş. Hemen ötesinde Ortaokul, yakınında bir ilkokul var. Az ötedeki gösterişli bina ise ekmek fabrikasıymış. İçimden gülümsedim:

-İşte bir yenilik, bizim fırın dediğimiz ekmek pişirilen yer burada fabrika. Bina gerçekten gösterişli; belli ki başka işlevi de var.

Yüz Evler ya da Bahçeli Evlere doğru gittik. Her yan yeşillik. Suyu bol. Su, 10 km. kadar uzak kaynaklardan getirilmiş.

Kırıkkale adının nereden geldiği soruldu. Kale sözü öteden beri varmış, ancak kale yıkıkları hep toprakmış. Kazılar yapılmış, kazılardan çok eskilere giden buluntular çıkmış. Çoğu Ankara Etnoğrafya Müzesine verilmiş, bir bölümü de burada korunuyormuş. Çoğu Hititlerden olan bu kalıntılar arasında başka uygarlık belirtileri de varmış. Az ileride de Kırıkköy adlı bir köy varmış. Köy, yeni kurulan yere göçünce adını da getirmiş olacak, beldenin adı Kırıkkale oluvermiş. Kırıkköy bizim komşu köyümüzdür, Röslein’in köyü; bana onu anımsattı. Buna benzer bir anımsatma da Edirne’de olmuştu. Edirne fidanlığında aşı denemesi yaparken bize yardım eden bir ustayla konuşurken o, benim köyümü sormuştu, arkasından da ben onun köyünü sormuştum; Kırıkköy deyince sevinmiş:

-Komşu köylüyüz! deyivermiştim. Söz uzayınca anladım, Edirne yakınlarında da bir Kırıkköy varmış. Bu üçüncü kırıkköy oldu. Kırıkköy aı benim için bir Röslein açacağı gibi, hemen onu çağrıştırıyor...

Yaşlı biri bizimle ilgilendi, Halkevi bahçesinde otururken geldi, soru sual ettikten sonra anlattı. Kendisi, Kırıkkale, Cumuriyet Halk Partisi eski başkanıymış, görevini gençlere devretmiş. Bir süre yaptıklarını, yaptırdıklarını anlattı. Ortaokulu açtırmış, ikinci bir ilkokul yaptırmış. Kırıkkale yöresinin toprağını övdü, kavun-karpuz yetişirmiş, 10 bin ton üzümden, büyük meşe ormanlarından söz edince gene kendimi Trakya’da sandım; “Üzümü bol, şarap yapıldığına göre bura da Rumeli Göçmeni olmalı!” dedim. Konuşan hemen:

-Yok yok! Sözü göçmene bağlamayalım, Rumeli göçmenleri çalışkandır ama, Kırıkkale halkının da onlardan kalır yeri yoktur. Bu bölgenin insanı Cumhuriyet yönetiminin nimetlerini çabuk farketti, kendileri kullanmasalar bile alkol kullananlara da hoşgörüyle bakmasını öğrendiler. Gene de ben:

- Özellikle buralarda meşe olması beni şaşırttı. Meşe ağacını Trakya’ya özgü sanıyordum.

Yaşlı kişi, bölgede meşe yetiştiğini anlattıktan sonra, sözü döndü dolaştırdı Cumhuriyet dönemi uyanmasına getirdi, karşıları göstererek:

-Kuş uçmaz, kervan geçmez anılan bu yerlerde şimdi koyunlar, keçiler, özellikle tiftik keçileri otluyor, gün günden de çoğalıyor. Onlar da insanlara muhtaç, insanlar neredeyse orada çoğalıyor! dedikten sonra kendisinin başkanlığı döneminde Halkevini yaptırdığını, ortaokulu açtırdığını, Atatürk, İnönü büstleri diktirdiğini, Maliye Bakanlığının yaptırdığı evler için önayak olduğunu anlattıktan sonra:

-Ağlamayan çocuğa süt verilmiyor! diyerek gülümsedi. O ayrılınca kısa bir süre bakıştık, gülümseyenler oldu (!) Vakit oldukça gecikmişti. Öğrencilerin komanyaları vardı, Ziya Kaplan Öğretmen, Halkevi Bahçesinde yiyebileceklerini söyledi… Bizler de iki üç yere dağılarak yemeklerimizi yedik.

 

Çok işlevli binalardan biri, altı sinema ve mağazalar

 

Yemekten sonra bir süre mahalleler arasında dolaştık. Düşlediğimiz olanaklar olmayınca oyun ya da şarkıya gerek kalmadı istasyona yürüdük. Oranın da oturulacak gölgeliği var, bir süre de orada oturduktan sonra trenimiz gelince, plânladığımız gibi Lalabel’e döndük. Lalabel’den okula dönüşümüz daha güzel oldu. Güneşin etkisi azaldığından Hasanoğlan köyü daha rahat görünüyordu. Enstitü biraz yan düştüğünden tam algılanamıyordu, ancak köy aynada görünür gibi karşımızdaydı. Arkasında İdris Dağı, tüm girintileriyle seçiliyordu. Birileri, hemen bir gün de oraya gitmeyi önerdiler. Çoğunlukla bayanların önerisine Ziya öğretmen:

-Oraya tren yok, inişi güzel olacak ama çıkışı unutmayın! deyince Bedia Öğretmen “Düşlerimizi bozdun da ne kazandın?” diye sordu. Ziya Öğretmen gülümsedi. Enver Ötnü:

- Ziya Öğretmenimiz matematikçidir, düşlerle yorumlarla uğraşmaz! Niçin öyle dediğine bizler düşünüp yorum yapmalıyız!

Onlar tartışırken ben de öğrencilere işaret edip, El gibi dolaşma şarkısını başlattım. Herkesin bildiği bir şarkı, tekrar ede ede dereye indik. Okula döndüğümüzde, Yönetim binası önünde ayrılırken Nebahat’a baktım, çok neşeliydi. Bella’ya bakamadım. Ancak yukarı siyah piyanoya çıktım. Bella’nın geleceğini umuyordum; gerçekten geldi, bize katıldığına sevindiğini söyledi. İdris dağına tırmanılacaksa kendisine haber vermemi tembihledi. Sevindim.

Bayrak töreni kampanası çalınca aşağıya indim. Hüseyin Çakar töreni yönetti. Müziği açısından diyeceğim yok ama, öğrenciler Hüseyin Çakar’ı daha öğretmen olarak benimsememiş durumda. Burada kalmanın bu zorluğu da var. Hüseyin Çakar’la konuşurken öğrencilerin bir çoğu “Abi!” diyor.

Akşam yemeğinde gene biz bizeydik; konu Kırıkkale idi. Enver Ötnü tekrar tekrar sordu:

-20 yıl içinde bir köy nasıl ilçe olabilmiş? Enine boyuna tartışıldı. 10.000 nüfus; konuşanlar kendi ilçelerini saydı döktü; hiç birisinde merkez nüfusun 10.000’e ulaşamadığı konuşuldu. Ben Lüleburgaz için aynı sayıyı verdim; verdim ama ben de kesin konuşamadım. Konuşulan ilçeler arasında, Çal, Bergama, Çine, Kuyucak, Bozkır, vardı…

Yatınca kendi köyümü düşündüm, 1900 yılında kurulmuş. Kurulduğunda 50 hane imiş, kısa bir zamanda 70 olmuş. Önce Balkan Savaşı bozgunu, arkasından Çanakkale savaşı, köyü 60 haneye indirmiş. Şimdilerde gene, son gelen göçmenlerle 70 hane olmuş. Babama göre bizim köy daha fazlasını kaldırmazmış. Köy, tarlası, merası, ormanı ile 30.000 dönümmüş. Kentlerde böyle bir ölçü gözetilmiyor sanırım. Bir zaman, köyün toprak ayrıntılarını adım adım hesaplamıştım, notlarım arasında vardır. İnsan zamanla unutuyor. Köyde ortalama olarak hane başına 75 dönüm düşüyor. Bizim 300 dönüm, böyle birkaç kişinin yüz ile iki yüz dönüm ölçü dışı var. Babamlar, köy kurulurken dört kardeş olarak katılmış. Ali Amcam Balkan Savaşında, Bektaş Amcam da Çanakkale savaşında şehit düşünce, tarlaları babama kalmış. Mehmet Amcam da İstanbul’a giderken babama belli bir bedelle bırakmış, böylece dört hisse bir arada toplanmış. Bunları düşünürken biraz üzgünce uyudum.

 

24 Eylül 1945 Pazartesi

 

İsmail Koralay, bana takıldı.

-Bugün piyanoyu ben çalacağım!Abdullah Ön karşılık verdi:

-Tek başına yapamazsın o işi, piyano ağırdır! Gülenler oldu. Pek anlamadım ama işin içinde bir iş olduğunu kestirdim. İsmail Koralay boş konuşmaz. Kahvaltıda durum açıklandı, bizim salonun badanası yapılacakmış. Bunu duyunca nöbetçi öğrenciyle Ali Demirci’yi arattım:

-Bu gün de çalışma yok!

Salona inince, dışarda öğrencilerin beklediğini gördüm. Az sonra da Bölüm Başkanı geldi:

-Yapılalı beri badanası yenilenmedi, soba kirleri bari silinsin, gelen giden oluyor, iş okulunda böyle bir durum ayıplanır, yapılması, kuruması iki gün sürer. Bu iki günde gider yukarda çalışırsın! dedi. Çalışmayı değil de piyanoların kapatılmasını sordum. Biçki-Dikiş Öğretmeni gelip sardıracakmış. Pikapla, plâk dolaplarını toparladım. Gerçekten Biçki-Dikiş öğretmeni bir grup kız öğrenciyle geldi, sandalyeler de dahil ne varsa sıkıca kapattırdı. Bölüm Başkanı:

-Buna karşın, ben bugün burada nöbetçiyim. saçılacak bir damla kireç, yapıştığı yerde leke bırakır!

Piyanoyu göstererek:

-Onun tekerini bile korumak benim vicdan borcum! dedi.

Badana bugün bitecekmiş, ancak kuruması yarın akşamı bulurmuş. Öğretmen uyardı:

-Kuruma döneminde de piyanoları açmayalım!

Anladım ki çarşamba gününe dek bana buradan yarar yok. Notalarımı ayırıp, kalanları kapattım. Bir süre ben de durup çalışmalara baktım. Öteberinin örtülmesi yanında tabanlara da sap saman döküldü, çerçeveler gazete parçalarıyla sarıldı. Yemek kampanası çalarken henüz çerçeveler sarılmıştı.

Yemekte İsmail Koralay’a sordular:

-Piyano çaldın mı? İsmail Koralay:

-Siz yanlış anladınız, ben piyano çalacağım demedim, ben arkadaşın zamanını çalacağımı söylemiştim, sorun bakın, iki gününü çaldım! Sözler şakaydı, yönetim binasındaki piyano boştu, yemekten sonra oraya gidip, uzun süre çalıştım. Zaten dün ara vermiştim, Hanon etütleri tekrarladım, gelen giden olmadı zaten pedalları kısınca fazla ses çıkmıyor. Geç vakitler Bella geldi, dünkü geziden çok hoşnut olmuş, dağa çıkılında da katılmak istiyormuş. Bayan öğretmenlere yaklaşmakta zorluk çekiyormuş. Onlar kendilerini hep yaşlı, oysa onu çocuk sayıyorlarmış. İçlerinde kendi yaşında olan varmış, o bile kendini abla sayıyormuş. (Rahmiye Öğretmen) Yatıştırmaya çalıştım, ( (Parmakla sayarak) Salı 25, bir, Çarşamba 26, iki, Perşembe 27, üç, Cuma 28, dört, cumartesi 29, beş, Pazar 30, altı! , işte geldi 1 Ekim, senin öğrencilerin gelecek, onlarla anlaşacaksın. Bella teşekkür etti, kendisini rahatlatmam için gönül alıcı sözler bulduğumu söyledi.

Bella ayrılınca bir hamle de Rapsodiye yaptım. Ağır aksak iskeletini çıkardım. Filmlerde dinlediğim Jose İturby gibi değilse bile kaşını gözünü yararak çalmaya başladım. Bir film arasında dinlemiştim, fare tuşların üstüne düşüyor, sanki korkmuş gibi sıçrıyor, o sıçradıkça bastığı sesler 2. Rapsodi oluyordu. Ellerim bir fare kadar bile becerikli değil! Belki de Mozart’ın elleri öyleydi…

Notalarımı toplayıp salona indim. Hiç beklemezdim, badana bitmiş, her yer temizlenmiş, pencereler açık. Herşey örtüldüğü gibi. Yarın burada oturur, plâk dinlerim, başlayıp da ara verdiğim Rousseau’nun Altı kitabını okumayı sürdürürüm.

Ekrem Ula da gelmiş, nereden geldiği soruldu. Ben Kayseri! diyeceğini beklerdim, Muğla’dan gelmiş:

-Gittim, anamı gördüm, bir süre daha beni beklememesini söyledim! dedi. Kardeşi varmış.

-Onların şimdilik bana ihtiyaçları yok, benim onlara borcum var, beni o düşündürüyor! dedi. Ekrem’i oldukça gergin gördüm. Şaka konuşacak gibi değildi.

Yemekten sonra Öğretmenler Lokaline gittik, İsmail Koralay’la satranç oynadık. O çok düşünüyor, bense uzun duraklamalarda sıkılıyorum, üstelik ilk kurduğum oyunu da unutuyorum.

Yatınca da düşündüm, ben satrancı sanırım kimseden öğrenmedim. Bir kaç kez oynayanlara baktım. Kepirtepe de çok iddiali oynayan öğretmenler vardı. Yazın gölgelikte onlar oynarken yaklaşıp bakabiliyorduk. Yeğenim İsmet’le Halil Basutçu ilk öğrenenler olmuştu. İlk oyunlarda yenilip dururken bir gün nasılsa yendim. Ondan sonra şansım hep iyi gitti. Bir süre sonra arkadaşlar arasında iyi satranççı olarak anılmaya başladım. Çok düşünmüyorum, olabildiğince taş toplamaya çalışıyorum. Bu ivedi hareketler karşımdakinin oyunlarını bozduğundan, sonuç benim benim zaferime dönüyor. Bir de yakıştırmam var: Azıcık tarih bilgim var ya, hemen “Napolyon Bonapart Yöntemi” sözünü ekliyorum. Bir yerde okumuştum Napolyon’a sormuşlar:

-Girdiğin savaşları hep sen kazanıyorsun, bunun gizi nedir? Napolyon:

-Önce ben saldırıyorum, bunun gizi mizi yok. Kendisine saldırılan, doğal olarak telâşa kapılır. Savaşlarda telâş yenilginin ilk işaretidir.

Yüreğim birden cızladı. Bunları söyleyen Napolyon Vaterlo’da yenildi, kimsesiz bir adaya sürülerek orada yaşamını tamamladı. Filmini anımsadım. Zaferler kimse için sonsuz değil. Jül Sezar da “Veni-vidi- viçi!” demiş ama bedenine saplanan bıçakların acısıyla can verdi. Attilâ önünde eğilen Roma ordusu, onun elinden bir kadının hançeriyle kurtuldu. Düşmana yalın kılıç saldırışı nedeniyle “Yıldırım” sanı kazanan Yıldırım Bayazıt’ı anımsayınca duraksadım. Ya Yıldırım’ın oğulları! Çelebi, Mustafa, Çelebi Süleyman, Çelebi Musa, Çelebi Mehmet. Aralarından birisini seçip yardımcı olsaydılar bireysel olarak ne kaybedeceklerdi? Uyku beni karamsar durumdan kurtardı.

 

25 Eylül 1945 Salı

 

Ekrem Ula’nın sesiyle uyandım, Muğla hakkında bilgiler veriyordu. Muğla-Menteşe sözleri arasında tarihten de söz ediliyordu. Menteşe bana Enstitü günlerimi anımsattı. Menteşe, pencere, kapı türü açılıp kapanan yerlerin tutacağıdır. O işlerde çalıştığımız günlerde, bu konuda bir de gülmecemiz vardı. Yurdumuzda kullanılan menteşeler çok eskilerden beri kullanılan türdendir. Daha sonraları değişik menteşeler yapılmış. Bununla da kalınmamış daha yenileri bulunmuş. İspanya’da araştırma yapan bir Alman uzman İspanyolların bulduğu bir yeni menteşe türünü görünce kendi diliyle sormuş:

-Was ist das? (Bu nedir?) Oysa İspanyollar menteşeyi bulmuş ama henüz bir ad vermemişlermiş, Yeni menteşe deyip gidiyorlarmış. Alman’ın sorusu onların işine gelmiş, menteşenin adını Was ist das koymuşlar. Alman uzman yurduna dönünce aynı menteşeyi yapıp satışa çıkarmış, İspanyol işi anlamında İspanyolet! Bizler, aramızda şakalaşırken:

-Was ist das’la İspanyolet’i ayıramıyor cahil! Yahut “bir İspanyolet ver” deyince karşıdaki arkadaş sorardı:

-Was ist das?

Ben bunları düşünürken Ekrem Ula, Menteşoğulları Beyliği üstüne bilgi veriyordu. Ne var ki günümüzde Menteşoğlu patendini oralı bir Milletvekili, Feridun Osman Menteşoğlu yüklenmiş, onun soyadıyla anılmaktadır.

Kahvaltıda, İsmail Koralay’a teşekkür ettim, plâk dinlemeye davet ettim. Bize yok mu? diyenler oldu. Bugün dışında 30 Eylül gününe dek her akşam gelebileceklerini, ondan sonrasına sözüm geçmeyeceğini söyledim. Hiç beklemediğim bir destek çıktı, Süleyman Alkan; “Benim bildiğim kadarıyla senin orada her zaman sözün geçer, gerçek bu!” dedi. Ya, ma! diyerek karşılık vermeye çalıştımsa da gerçekte çok sevindim. Süleyman Alkan, gönül almak için konuşmaz, sözünde her zaman bir gerçeklik payı vardır. Geleceklerine söz verdiler, Abdullah Ön:

-Ben onları toplayıp getireceğim, yarının ideal Köy Enstitülerini yaratacak olanların klâsik müzikten yoksun olmaları düşünülemez. Ben onları bu yıl ara ara konserlere de götüreceğim! deyince gerçekten onlar da sevindiler.

Söz giderek eni konu yapmak istedikleri değişikliklere, uygulanır görünüp de uygulanmayan programlamaya dönüştü. Öncelikle, okula bir küçük araba aldıracaklar. Hesap kitap yaptılar, koca kamyon dört öğrenci ya da birkaç çuval için şuraya buraya, hattâ Ankara’ya gönderiliyor. Süleyman Alkan hesabını yapmış, gerekirse bunu Genel Müdüre ileteceğini söyledi. Bunu başarırlarsa Süleyman Alkan, arabayı da kendi kullanacağını, sürücü falan istemediğini anlattı. Genel Müdür bir ara Jip sözü vermiş ama Süleyman Alkan jipin yetersizliğinden, jiplerin aynı zamanda tehlikelerinden, teknik düzeninden söz edip Genel Müdürü caydırmış.

Kahvaltıdan, yeni yeni düşüncelerle, oldukça da umutluca kalktık. Onlar görevlerine dağıldı, ben de kitaplığa gittim. Kitaplık açık, ancak kimse yok. Rahat rahat oturup bir süre eski dergileri, Radyo, Şadıvan, Yedigün, Varlık Dergilerini karıştırdım. Varlık Dergisi’nden önemli gördüğüm için Yaşar Nabi Nayır’ın yazısını aldım:

 

Büyük Gün
 
İnsanlığın altı yıldır sabırsızlıkla beklediği, bağrı yanıkların, özlemlilerin tek umudu olan, acılar içinde kıvranan milyonların rüyalarına giren büyük gün sonunda geldi çattı:
-Savaş bitmiştir!
Savaş bitmiştir; fakat her yanda acılar, sefalet, yıkıntı, hastalık, çaresizlik…
Savaş bitmiştir; havada kızgın demir gibi dövülen kinlerin kıvılcımları… Yüksek sesle çağrılan kardeşlik şarkıları altında, sıkılmış dişlerin gıcırtıları. . birbirine uzanmış ellerde her an batmaya hazır sivri tırnaklar…
Savaş bitmiştir; fakat insanların kaygısı bitmedi. Gazeteler, radyolar kemikleri birbirine geçiren haberlerle dolu. . Ortada adeta bu savaşın arifesindekini andırır bir barut fıçısı, ve onun etrafında ateşle oynamaktan henüz ılmamış çocuk ruhlu koca koca insanlar…
Savaş bitmiştir… Fakat belli ki insanlık henüz umulduğu gibi bu görülmedik faciadan bir ibret dersi almış değildir. Yıkılanlar yerde, ordular atakta, silah fabrikalarının ocakları hep aynı hızla yanmakta…
Savaş bitmiştir… Fakat insanlığın kara bahtının bittiği üstüne henüz bir belirti bulunmamaktadır. Yine büyük gerçek bir riya perdesi altında gizlenmeye çalışmakta, gene hoyratça millî hırslar alabildiğine şahlanmakta; kavga ocaklarının beş söndüğü yerde altısı tutuşturulmakta. .
Ölümlük dirimlik bir birine bağlılık andı içmiş olanların, ortak düşmanlarını yere serer sermez bir birine içten içe düşman kesildiklerini, tüm dünya titreyerek, bu olayın yapacağı zararları ürpererek düşlemekten bile çekiniyor.
Savaşın devamınca frenlenmiş, maskelenmiş olan ideolojiler, hiç bir zaman görülmemiş bir kudurganlıkla gemi azıya almış, doludizgin koşuyor.
Bunca yıllık boğuşmadan sonra, politikacılar dışında bütün dünya halkın sabırsızlıkla beklediği kardeşçe kucaklaşmanın yerini alttan alta diş bilemeler aldı.
Nerede o ütopyaların düşleri, nerede “Birleşmiş Dünya Milletleri Devleti”
1939’u anımsayanlar, o zamanki korku ve telâş havasının, savaş bittiği anda yeniden kurulmaya başladığını düşünmekten kendilerini alamıyorlar. Oysa artık dünyanın yeni bir çılgınlığa katlanacak gücü yok… Politikacılar dışında hiçbir insan topluluğu böyle bir yıkımı bile bile, isteye isteye göze alamaz.
Hayır, bütün bu görünüşler, bulanmış zihinlerimizin bir aldatıcı görüntüsünden, bir yanlış algılamasından olmalıdır. İnsanlık bu derece çığırından çıkmış olabilir mi? Aklın ve mantığın tümden yitirildiğine inandıktan sonra dünyada yaşamanın bir anlamı kalır mı?
İnsanlığa her zaman yol göstermiş olan ümidi kaybetmemeye ve bütün güçlüklerin geçici olduğuna hükmederek yarına güvenmeye çalışalım. Gördüklerimizin ve korktuklarımızın boş hayaller olmasını temenni etmekten başka elimizden ne gelir?

 

 

Piyanonun örtüsü açtım ama oturmadım. Pencereleri açıp pikaba Haydn Klavsen konçertosunu koydum. Az sonra Öztekin Öğretmen geldi. İlk olarak:

-Oldukça ferahlattı değil mi? diye sordu. Hemen kaşlarını çatarak, “İş inada bindi, altımızdaki koca salon boş, zibirlik; bari kendimiz temizleyip salon olarak kullanalım!” Ben de örnek verdim:

-Yapı Bölümü, alt katı temizleyip Heykel atelyesi yaptı, biz de onlar gibi kullanabiliriz. On arkadaş bir salonda olacağına iki salon bölünmüş olur. Soğuk günlerde bir soba yakma sorunu eklenecek!

Öztekin Öğretmen yeni öğretmenlerin bugün yarın belli olacağını söyledi:

-Senin öğretmenin belli olmuş durumda, tiyatrocu Ulvi Uraz’ın eşi, Selçuk Uraz.

Gelmeye istekliymiş ama “eşimle konuşmam gerekiyor!” demiş. Eşi İstanbul’daymış, bir iki gün içinde belli olacakmış. Keman için Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’ndan biri ile anlaşmışlar. Şan öğretmeni için de iki aday çıkmış, bugün yarın o da belli olacakmış.

Öğretmen ayrılınca uzun süre belleğimi yokladım, Selçuk Uraz diye bir ad duydum mu? Selçuk Evrenoz ya da Evrenozoğlu diye birini dinlemiştim, güzel, cici bir kızdı. O evlenmiş olabilir mi? Eğer oysa kesinlikle benden yaşca küçük. Onun karşışında nasıl tavır bir takınacağım? Eğer oysa Bella gibi cici biri. Çalıştığım parçayı Bella’nın beğenmediğini, “Bunu bir daha çalış!” dediğini düşündüm. Oldukça sıkıldım. Faik Canselen Öğretmen geçen yıl yeni öğretmenden söz etmişti ama böylesi bir durumu hiç düşünmemiştim. Klavsen konçertosunu bir kez daha dinledim.

Yemeğe oldukça kasvetli gittim. Enstitü bölümüne yeni öğrenciler gelmeye başlamış. İlk grubun sorumluluğu Nebahat’a yüklenmiş. O bundan hoşnut:

-Kuzu gibiler! diyor. Nebahat’ı da anlayamıyorum, Giyimine kuşamına titizlik gösteriyor, köyde, Köy Enstitüleri’nde yaşamayı düşünmediğini, burada ise bir süre kalmayı hesapladığını, gönlünün kent yaşamında olduğunu söylüyor. Oysa öteki arkadaşlarının çekindiği kimi durumlarda öne hep o atılıyor. Nebahat’la zaman zaman birlikte olmaktan hoşlanıyorum. Nedense onunla evlenmekten çekiniyorum. Onunla evlenirsem, babamı yanıma almayacağımı kesinlikle kestirmiş bulunuyorum. Kendisi, kendi anne-babasının üstüne düşmesine karşın uzakta durmaları yanlısı. Kimi konuşmalarından bunu anlıyorum. Onlar için öyle düşünürse benim babama nasıl katlanır? Atiye yengede bunun örneği görüldü, Mehmet Amcam Kırklareli’ye gittiğinde oğlunun evinde kalamıyordu. Sözü dedildiğinde kaç kez duydum:

-Şeytan görsün yüzünü!

Amcam böyle dediği için babam da uğramaz, akrabaları olan Pehlivan Amcalarda kalır. Hasan Amcamla gider hastanede görüşür. Hasan Amcam hastanede görevli olduğu için buluşma zorluğu olmaz. Durumu Hasan Amcam da bildiği için işin üstüne varmaz. Kendisi tek olarak sık sık köye gelir. Köydekilerle bir sorunu olmaz. Babama bir daha benzer bir olay yaşatmaya kıyamam.

Durup dururken bunları düşünmeme Ekrem Ula oldu. Uzun süredir sözlü olmasına karşın anlaşamadıkları noktalardan biri bu. Ekrem’in çok sevdiği bir annesi var. Annesi onun bir an önce evlenmesini, mutlu olmasını bekliyor. Kendi bakımı için şimdilerde ona gereksinimi yok ama gelecekte bu olmayacak denemez. İşte Ekrem’in kaygısı bu. Bunu o söylemiyor ama, geçen yaz zaman zaman yaptığımız konuşmalardan böyle bir sonuç çıkarmıştım. Elde Atiye Yenge gibi bir model olduğundan, benzer tavırları yorumlamakta zorluk çekmiyorum. Ayıca benim kendi düşüncelerim var, bunları tam olarak ortaya dökmüyorum, askerlikten sonra niyetim buraya gelmek. Niçin? Kendime daha iyi bir çalışma ortamı bulmak! Bu nasıl bir ortam olacak? Niyetim Müzik öğretmeni olarak kalmamak, Öztekin öğretmen gibi, Pedagoji okuyup, kültürümü genişletmek. Bu değişikliklere uyabilecek bir arkadaşım olmasını isteyeceğim. İşte Nebahat’te böyle bir özverili arkadaşlık izleri görmüyorum. O sadece güzel, bunun da bilincinde. Salt, güzelliğini değerlendirerek istediği bir yaşam düzeni kurmak sevdasında. Sanırım teyzesini model almış, onun gibi yaşamakla yetineceğini sanıyor. Sanıyor ama yengesinin de sorunu var, o sorunlarını aşmak için neler çekiyor, onlarla ilgilenmiyor. Eniştesi, bir rastlantı, D.D.Y’nda. İçişleri ya da Tarım Bakanlığında da olabilirdi. Diyarbakır’da görevlendirilseydi böyle rahat gelip gidebilecek miydi? O zaman cici yenge tıpış tıpış Diyarbakır’a gidecekti. Devlet görevlilerin bir de bu yanı var, Ahmet Korkut Öğretmen, eşi Behliyar Öğretmenle oğlunu alıp Erzurum/Pulur Köy Enstitüsü’ne Müdür olarak gitti. Edirne nere, Erzurum nere? Bir yıl sonra, istemeye istemeye geri döndüler. Geriye dönüşlerine sevindiler. Kars’a ya da Muğla’ya da gönderilebilirdiler! Niceleri öyle oluyor. Nebahat’ın aklından bunlar sanırım hiç geçmiyor! Oysa asıl sorun bunlar, bunları göze almadan onunla anlaşmak, sanırım yarım anlaşma olacaktır. Gel de bunları şimdi Nebahat’a anlat!

Salı günü geçti deyip piyanoya oturdum. Özlemiş gibiyim, arkadaşlar gelince onlara ne gösterişler yapabileceğimi düşündüm. Biliyorum hepsi derece derece beni kıskanacaklar. Özellikle piyanonun anahtarı bende. Bu önceleri bir sorun yaratacak. Özellikle keman akortları için açık piyanodan ses alıyorlardı. Şimdi onu yapamayacaklar! Böyle düşündüm ama fazla tasalanmadan aklıma gelen parçaları tekrarladım. En gözdelerim Mozart Sonatlar. Yeni öğretmene onları çalacağım. Dikkat kesilip çalıştım. Kv. 331 Vl. Bölümle, kv. 545 lll. Bölüm biraz aksıyor. Tüm gücümle onları çalışacağım. Ayrıca yüzük parmaklarım da oldukça tembelleşti, onları çalıştıracağım. Yeni öğretmen, o sandığım güzel bayansa oldukça utanacağım. Ulvi Uraz, onu da tanıdım. Geçen yıl bir oyunda onu da görmüştüm. Okulu bitirir bitirmez evlenmiş olabilir mi? Faik Canselen Öğretmen haklıymış. Muazzez Ünal’la konuştuğumu görünce beni uyarmıştı:

-İbrahim, sen bilmezsin, buranın kendine özgü bir yaşam biçimi vardır. Burada gördüğün o güzel bayanların hep sözlüleri vardır. Sakın gönül kaptırayım deme karşında güçlü bir rakip bulursun! Benim öyle bir düşüncem yoktu ama gene de Muazzez’le konuşmak isterdim. O çok farklı biriydi. Bir şaka nedeniyle tanışmıştık. Çok nazik biri olduğu için selâmı kesmedi, merhabamız uzunca sürmüştü. Bir gün konuşurken uzaktan birisi adını söyleyince, Muazzez özür dileyip ayrılmıştı. Bir başka zaman onu, o baritonla birlikte görünce bir daha görmezden gelmeye çalıştım. Bu yılki kampta da Suat Taşer’den onun bir arkadaşıyla evlendiğini öğrendim. Selçuk Evrenozoğlu da öyle evlenmiş olabilir. Gelecek oysa ondan son iki yıldır, piyano dinlemiştim. Bedia Dölener, Eftal Dölen, bir de o çalmıştı. Kemancılar da vardı ama onlardan salt Kenan Kutucu’yu anımsayabiliyorum. Onu da kemanından değil soyadının özelliğinden; Kutucu! Türkçe olunca soyadları ilgimizi çekiyor. Oysa büyük bestecilerin birçoğunun soyadları böyle! Örneğin Johann Sebastian Bach’ın bach’ı dere demekmiş. Güldüm, arkadaşım Halil Dere’nin soyadı Almanca Bach demek oluyor. Mozart’ın bir adı da Wolfgang. Wolf kurt demek. gang ise gegen, yürümek, gang da yürüyüşle ilgili. Wolfgang, kurt gibi yürüyen ya da duran, kurt bakışlı anlamlarına çekilebilir. Alman şairi Goethe’nin de bir adı Wolfgang. Demek Almanlar arasında kurt bakışlı ya da duruşlu, görüntüler önemseniyor. Bizim Türkçe adlarda böylesi hareket ya da şekil bildirenler yok denecek kadar az. Sefer var. Savaş, ya da yola çıkma! Soyadlarında bulunuyor. Enis Behiç Koryürek, ateşli yürek. Bu konuda hemen hemen hiç bilgim yok. Zaman zaman aklımdan geçiriyorum; bunları soruşturur etraflı bir araştırma yapabilirim. Ömer Bedrettin Uşaklı, Halit Ziya Uşaklıgil. Belli ki ikisi de Uşaklı, buradaki gil ne anlam katıyor? Öğretmenimiz Aydın Gün, apaçık güzel, ışıklı bir günü anımsatıyor. Arkadaşımız Talip’in soyadı Apaydın! Aynı anlama geliyor, söyleyiş farkı var. Faruk Nafiz Çamlıbel, çamlıbel çamlık bir belde, Otlukbeli var. Orası neden Otlukbel değil da Otlukbeli! Safranbolu, Tirebolu yanında Gelibolu, Hayrabolu neden farklı söyleniyor? Safran-bolu, Tire –bolu ayrılınca anlamları oluyor. Oysa Geli-bolu ile Hayra-bolu ayrılınca ortada bir eksiklik kalıyor. Geçişte de böyle bir meraka kendimi kaptırmıştım. O zaman da kendi ilçem Lüleburgaz’ın burgazını sorun yapmıştım. Lüleburgaz, Yarımburgaz, Kemerburgaz, Kumburgaz, Burgaz (Bulgaristan’da) Burgaz Adası. Nedense uzatamadım, konu orada kalmıştı.

Gecikmeli olarak yemeğe gittim. Süleyman Adıyaman yalnızdı. Konuyu ona da açtım. Meğer o da bir zaman bunları düşünmüş, belli bir kaynak bulmadığı için vazgeçmiş. O da Denizli’den başlamış. “Neden Denizli?” Kendi ilçesi Çal için doğru dürüst bir neden bulamamış.  “Çal!” sözüne gıcık olduğunu anlattı. Oysa Çal’da hırsızlık olmazmış. O dolaylarda çok insan dağlara çıkıp eşkiyalık yapmasına karşın Çal’ın geçmişinde bu yokmuş! Çal sözünün ise, çalma çırpma ile bir ilgisi yokmuş, yöre halkının dilinde çal yüksek, tepe ya da yükseklik anlamı taşıyormuş. Ancak çok yöresel, sınırlı kalan bu deyim yaygın olarak bilinen “Çalma!” sözünün gölgesinde kaldığı, Çallılar dışında kimseyi inandıramadığından takılmalar sürüp gidiyormuş.

Olayı bilmediğimden, Süleyman Adıyaman’ın derdini depreştirdim. Çallı Hüseyin Atmaca, arkadaşım Muzaffer Kayhan, Çal’ı hep övdüler ama olayın bu tarafına hiç değinmemişlerdi. Kendisi de bir Çallı olan Mehmet Tuğrul bize kötü bir söz anlatmıştı, onun etkisini hep taşıdık:

-Çallı’nın eşek ya da at bağladığı ağacı kes! Çallılar o denli çıkarcı imiş ki, eşeği ağaçta bağlı dururken bile ağaca mikrop bırakırmış. (Biz öyle yorumlamıştık) Süleyman Adıyaman konuşunca oldukça rahatladım. Demirci Mehmet Efe ile Denizli halkının ileri gelenlerinden Yunanlılarla işbirliği edenlerin, Kurtuluş Savaşı başındaki ibretengiz olayı bildiğimden Çallıları da o kategori içinde tutuyordum.

Yatınca, elimde olmayarak Denizli olayını anımsadım. Kentin ileri gelenlerinden 60 tanesi herkesin gözü önünde Vatan Haini olarak alnından vurularak öldürülmüş.

Onların çocukları, torunları şimdilerde bu olayı nasıl yorumluyor acaba?

 

26 Eylül 1945 Çarşamba

 

Dünkü gazete haberine göre bugün Ankara’da bir bayram var. Dil Bayramı!

Cumhuriyet Gazetesi’nden:

Yarın Dil Bayramı

Birinci Dil Kurultayının Dolmabahçe Sarayında toplandığı günün on üçüncü yıldönümü olan yarınki 26 Eylül Çarşamba günü Dil Bayramı törenle kutlanacaktır. Sabahleyin saat onda Kurum Genel Merkez Kurulu üyeleriyle, Kurumda çalışanlar Atatürk’ün muvakkat kabrini ziyaret edeceklerdir. Saat 15’ten 18’e kadar Kurumda kutlama ziyaretleri kabul edilecektir. Radyoda da saat 21’de bir söylev verilecektir. Aynı gün bütün Halkevlerinde merasimler yapılacak, gazetelerde makaleler yayınlanacaktır.

Yıllardır elimden bırakmadığım küçük Cep Kılavuzlarımı çıkaranların bayramı. Kılavuzlarda, uzun açıklamalardan sonra şunlar yazılmaktadır:

Kılavuz, bu umuduna varabildiği gün büyük dil devriminde kendine düşen ödevi yerine getirmiş olacaktır. Cep Kılavuzu’nun bu ilk basımı, yeni sözlerin herkese yayılmasını kolaylaştırmak üzere yapılmış bir halk basımı şeklindedir. İleride daha güzel basımlarının çıkarılması da umulmaktadır.

Pek kısa bir zaman içinde başarılan bu büyük ulusal devrimin bütün şerefi Türk Dili Araştırma Kurumunu kuran, koruyan ve ona göklerden esinler alan büyük kavrayışının ışıklarıyla yol göstericilik eden Ulu Önderimiz KAMÂL ATATÜRK’ün kutsal başı üzerinde toplanmaktadır. Yirminci asrın bu en büyük yaratıcısı, Kılavuz çalışmalarını yalnız kolaylaştırmakla kalmamış, kendisi de sözlerin köklerini aramak ve karşılık bulmak işlerinde değerbiçilmez bir özveri içinde çalışmıştır.

Yurdun ve ulusun ileriliği uğrunda, uykusunu ve rahatını düşünmeyerek bütün varlığı ve içinden taşan ülkü ateşiyle uğraşan, ve yüksek buyruğu altında iş görmeği onur bilenlere böylece eşsiz bir çalışma örneği veren Büyük Önderimize burada, yüreğimizin derinliklerinden kopup gelen sonsuz duygu ve saygılarımızı bir daha sunmayı şerefli bir borç biliriz

 

   

 

 

 Osmanlıcadan Türkçeye Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzları 1935

 

Atatürk ilkelerine bağlılık üzerine and içiyoruz ama bunlardan habersiz gibiyiz. Oysa Varlık Dergisi, özellikle onu yayınlayan Yaşar Nabi sürekli bu konuları ele alıp insanları uyandırmaya çalışıyor. Bizim mesleğimizi ilgilendiren alaturka müzik de bunun bir parçası. Kimi arkadaşlar şimdiden daha:

-Onu da yaparız bunu da deyip geçiyorlar. Oysa atalarımız:

-Bir koltukta iki karpuz taşınmaz! demiş. Yurdumuzda, dünyada geçerli müziği çaldığı söylenen Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının 1. kemancısı (ki, orkestrada Şeften sonra gelen kişi) Halil Onayman bile:

-Nasıl bir yönetim anlayışı ise bizim para işlerimizi yöneten kişi, (Zühtü Bardakoğlu için) her akşam devletin radyosunda alaturka çalıyor, devletin tek radyosunun müzik işleri tümden alaturkacıların elinde, programları onlar yapıyor. Fırsat verirlerse bizim çalışmalarımız da ilerler. Doğrusu da şu;

-Onlar buna fırsat vermez, çünkü bu onların ölüm fermanı olur! Kendi ölüm fermanını kim verir ki? demişti.

Gerçekten bunu dinledikten sonra Varlık Dergisinde bir çok kez Radyo programları eleştirildi. Verilen karşılıklarda alaturka-alafranga müzik eşit saatlerde veriliyor dendi. Alafranga denilen müzik içine dans müzikleri, tek çalgı solo müzikleri, çocuk saatleri eklendi. Cumhurbaşkanlığı orkestra konserleri bile cumartesi günleri, saat 15-17 arasında verildi. Buna karşın alaturka saatlerinde sayısız insan görevlendirildi. Tek kişilerin söyleyeceği şarkılara 30-40 kişilik gruplar çıkarılıyor; tek bir çalgı melodisini, 20-30 kişilik çalgı topluluğu çalıyor. Amaç daha çok insanı radyo aracılığıyla beslemek. Aynı çalgıcılar akşamları içkili gazinolarda da çalarak parasal güç kazanıyorlar. Çoğu kısa zamanda İstanbul’da görevlendirildi, geniş bir alaturka alanı olan İstanbul meyhaneleri mantar gibi büyük içkili gazinolara dönüştü, bol kadrolu fasıl heyetleri, dağarında birkaç şarkısı olanlar ünlü ses yıldızı olarak reklâmları yapılıyor. Gazetelerdeki reklâmlara bakılınca görüleceği üzere, dünyanın haberi bile olmayan “ Dünyanın En Olağanüstü Ses Sanatçıları!” halkın önüne dikiliyor. 15 yaşında nasılsa bir Tepebaşı gazinosuna gitmiş olan (bir bahtsız) çocuk, sözgelimi orta yaşlarında ikinci kez uğradığı gazinoda dinozorlaşmış o ilk dinlediği şarkıcıdan aynı şarkıları dinlediğinde kendini şanslı (!) sayar. Sanki ona geçmişten bir an yaşatılıyor duygusuna kapılır. Oysa o ünlü (!) sanatçı yaşamı boyu aynı şarkıları tekrarlamaktadır. Her gece oraya gidenler ne yapıyor? diye sorulmaz! Orası İstanbul, encamından sual olmaz! Ünlü Divan şairi Nef’i ;

 

 “Mahşer olmuş sahn-ı İstanbul(ki) dünya bundadır
 Cennete dönmüş güzellerle temaşaa bundadır
 Bu da bir gündür kıyametten nişanı aşikâr
 İşte gör ol afitâb-ı âlem arâ bundadır
 Dilberin balâ bülendi âşığın üftâdesi
 Bir yere gelmiş burda a’la vü ednâ bundadır…. ,

 

Not: Sahn-Kağıthane, İstanbul, bugün, burda olarak yazılmıştır. İstanbul, günümüzde Mahşer gibi kalabalıklaşmış, sanki dünyanın insanı buraya toplanmıştır. Hele güzellerin çokluğuyla Cenneti andırmaktadır. Besbelli bu, kıyametin bir işaretidir. Dünyanın aydınlatıcısı bile buradadır. Dilberlerin sülün gibileri, aşıkların ise en yılışıkları özet olarak söylemek gerekirse yaratıkların alçağı- yükseği, tüm müzminleri burada bulunmaktadır.

Eski Varlık’ları karıştırırken ilgimi çekti; Varlık Dergisi de şimdilerde bazı dergiler (onların çoğu halâ mecmua diyor) gibi eski teranelerle yayına başlamış. 1932-1935 arası çıkan yazılarda öteki mecmualardan pek farkı yok gibi. Ancak Varlık’ın ilk çıktığı sayıdan başlayarak Cumhuriyet yönetiminin getirdiği yeniliklere uyan bir tarafı olduğu seziliyor. Özellikle kullanılan yazı dilinin anlaşılırlığı konusunda açık açık savunuculuğu görülüyor. Özellikle yukarda değindiğim, T. D. A. K.’nin çalışmalarını destekleyen, dahası bu çalışmalara duyarsız kalanları uyaran yazıları yayınlaması, gelecekteki tutumunu muştulamaktadır. Nitekim, giderek uyarılarla başlayan bu yenilikçi çıkışları, bir süre sonra doğrudan savunma aşamasına dönüşmüştür. Dilde yenileşme olarak başlatılan bu savunmalar bir süre sonra tüm sanatlara açılmış, resim, müzik, edebiyat alanlarını da içine almıştır. Edebiyat alanında 1910’lu yıllarda başlayan Hece-Aruz tartışması, Cumhuriyet özgürlük anlayışının gelişmesiyle Aruz’un zoraki kalıpçığı ve de öz dilimize uymayan söz türetme yerine dış kalıpları alma zorunluğu yüzünden gözden düşmüştür. Her ne kadar Hece kalıpları bizim dilimizin ürünü ise de bunun dışında da araştırma yapma gelişmenin bir belirtisi sayıldığından hece kalıplarının da kırılabileceği düşüncesi giderek hoşgörü ile karşılanmaya başlanmıştır. İşte bu yeniliğe de Varlık Dergisi sayfalarını açmış, ancak sanat titizliği açısından koşullu olarak yayınlamaya başlamıştır. Serbest nazım ya da düz şiir gibi henüz kesin bir ad verilmemiş ancak gençlerin benimsediği bu yeni şiir akımına Varlık Dergisi sayfalarını açmıştır. Adları ders kitaplarına girmiş, kimi saygın şairlerin açık açık “Tü-kaka!” edasıyla kesinlikle haksız olarak dile doladıkları bu genç şairlerin bir bölümünün, okuyucularca bilinmemekle beraber, o usta geçinen şairler derecesinde onların tarzında yazdıkları da bilinmektedir. Günümüzdeki tartışmalar da tıpkı geçmişte olduğu gibi bir geçiş dönemi olabilir. Divan dönemi ile Tanzimat dönemi, Tanzimat dönemi ile Genç Kalemler dönem benzeri bir Hece, Serbest dönem neden yaşanmış olmasın? Varlık Dergisi işte bunu savunur görünmektedir. Bu nedenle Yeni şiir örneklerinin seçkinlerini yayınlamakta, bunu yaparak gençlere de yol açmaktadır. İşte bu yeni şiir savunucuları olarak adları ortada dolaşan üç şair,  Orhan Veli Oktay Rıfat Melih Cevdet.

 

Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet’in eski, daha doğrusu ilk şiir denemelerini, Varlık Dergisi’nde yayınlananların bazılarını okudum. Örneklerde görüleceği üzere, önceleri onlar da öteki şairler gibi yazıyormuş. İlk okuyunca şairlerin ad benzerliği sandım. Şimdilerde yazdıklarından o denli farklı yazmışlar. İçlerinden Orhan Veli ise başka ad kullanmış. Mehmet Ali Sel.

Bu üç şairin ilk şiir denemelerinden örnekler:

 

 

Halk
 
Açmadan dalda kurudu filiz,
 İçime eza veriyor bu görüntü
 Gökyüzünde martılar;
 Nerede hasret kaldığım deniz
 Beni mi boğmak istiyor dalga.
 Kuşlar dönüyor başımda neden
 Sahil bir çizgidir üzücü
 Ve gittikçe daralmada halka
 Bu kadar yakın, yakın mı yerim
 Onlar daima gurbetteler.
 Dizilmede geceyle beraber
 Gelip pencereme ölülerim.
 Göklerin aydın bahçesinde mi
 Yeriniz nolur söyleyin, nerde?
 Kayboldu gittiği beldelerde
 Sonsuzluğa bırakığım gemi.
 Artık yollarım kalmasın açık. .
 Kim bilir, olacağım kaçma.
 Gözlerimde hülyamın sevinci.
 Ve sırtımda boş kalan dağarcık.
 Oktay Rifat
 
Kurt
 
Ah! artık benim de benzim sarı.
Damar kanımı dolaştırmıyor.
Hiçbir kıyıya ulaştırmıyor
Beni Şehrazaâd’ın masalları.
Anlamıyorum dilinden artık
Geceyi saran güzelliğin.
İçim, kör bir kuyu gibi derin.
Büyük bir kuş iniyor semâdan.
Susmak isiyorum susmak, bugün.
Susmak, üzüntü duymadan.
Büyük biş kuş iniyor semadan.
Sükût; bu indiğini gördüğün.
Artık tırtılları beslemiyor
Bahçemin ortasındaki dut.
Başa kondu ebedî sükût
Gün yerinden doğmak istemiyor.
Kuşla oldumsa da senli benli
Beynimi kucalayan bir kurt var;
Anlamak istiyorum ne yapar
Rüzgârı başlayınca yelkenli?
Orhan Veli
 
Son Liman
 
Artık sesler bite kesildi
Şarkı mı, dua mı bu biten?
Ah geceler güne dönmeden
Son limana ulaşsa gemi.
Okşuyor anne çocuğunu
Ve mangalda külleniyor kor.
Neden bilmem artık açmıyor
Ruhta huzur, tomurcuğunu
Ateşini kaybetti alın;
Şimdi bütün rüyalar yarı.
Bulsam, bulsam dünyamı
Kızıl kavsinde arıların. .
Melih Cevdet
 
Döneceğim
 
I
Dağıtır saçlarını ve yalvarıp uzaktan
Mai bir iklim gibi çağırır beni sesin.
Tertemiz göklerinde dal dal erguvan açan
Rüyalarıma ıtır ve hasret serpmektesin.
II
Bir mayıs sabahını yaşayacak böcekler,
Çılgın karanfillerle dolacak yeşil salkım
Ve sen bir fidan gibi yeşermiş olcaksın. .
Serin, çakır otlarda kuşlar birikecekler.
Melih Cevdet
 
Dreams About Home
 
Bir dert gibi çıkmaz içimden o yer;
Yeşil vadilerinde boy boy ardıç.
Sanırım o iklime gider
Bu masmavi semadaki kırlangıç.
 
Sonsuz hasretimi dağlara bırak
Küçük kuş, o ufka vardığın zaman.
Sütleri sızan meme ve çıngırak
Lavanta çiçeği, arılar, kovan.
 
Nerde beyaz, bembeyaz güvercinler,
Sarmaşıklar içinde o sakin dam?
Uzak dallarda tarla kuşu çiler
Penceremde mavileşirdi akşam.
 
Ah! Ümitlerle koşardım izinde
Geceleri ateş böceklerinin.
Dönerdi kocaman dairesinde
Ağaçlar ve gökyüzü çemberimin.
 
Bu masmavi semadaki kırlangıç
Sanırım o iklime doğru gider.
Yeşil vadilerinde boy boy ardıç
Bir dert gibi çıkmaz içimden o yer.
Oktay Rıfat
 
Uzun Bir Istırabın Sonunda ve
Bir Saadet Anında Gelecek
Ölümün Türküsü
 
Bir sahile vuracak günlerimiz
Günler i namütenahi ıstırab
Kalmayacak bu günkü hasta, harab
Yüzlerce bahtın karanlığından iz.
 
Şekillenecek ruhu çeken kutup:
Sevmek kadar tatlı, yaşamak kadar
Kısa ir ânın ötesinde bahar.
İşte o dem ki ömrü unutup unuup
 
Açacağız nurdan kapılarını
Bugün vadedilen cennetimizin,
En güzel, en son memleketimizin
Bulacağız ışıktan pınarını.
 
Gün vuracak baktığımız her yüze
Ve kızlar, kucaklarında çiçekler,
Ebedî baharı getirecekler
Bu yeniden başlayan ömrümü.
Mehmet Ali Sel

 

 

Herkes uyumuş. Sessizce yattım. Aklım şiirlerde değil de o şiirleri yazanlarda kaldı. Üç arkadaşlar, ilk şiirleri de Varlık Dergisinde basılmış, 1936 yılı sonu ile 1937 yılı başı. İlk şiir Melih Cevdet’in Ukde. İkinci şiirler, dört şiir birden, Orhan Veli, öteki adı Mehmet Ali Sel. Oktay Rıfat’ın ilk şiiri Eza. Şairlerin bu şiirleri yazdığı yaşları daha küçük olmalı; çünkü dergide çıktığında 21-22 yaşlarındaymışlar. Şimdilerde 30 yaşlarında sayılırlar. Benden 5 yaş büyük. Ben onların şiirlerini şaşarak okuyorum. Dahası onlar bunları aşıp yeni bir şiir çığırı açmışlar. Kendilerini yakından tanımasam gözümde başka türlü düşünecektim. Nef’i’yi, Nedim’i, Fuzuli’yi düşlediğim gibi. Bu kez de Baki Süha Ediboğlu’na takıldım. Bu üç şairin şiir yazdığı Varlık Dergilerinde onun da şiirleri var. O bunları görmemiş ki, kitabında onlardan söz ederken küçümseyerek salt yeni denemelerine değinmiş!

 

27 Eylül 1945 Perşembe

 

Yağmur sözleri arasında gözlerimi açtım. Yağmurdan kim gocunur ki? Çiftçilikle ilgisi olmayanlar. Babam buna bir de çömlekçileri daha doğrusu, topraktan yaptıklarını kurutmaya çalışanları, şimdilerde kiremitçileri, tuğlacıları ekler. Bir de hikâyeleri vardır. Çömlek ya da tuğlacılar, yağmur yağmaması için toprağa diri diri eşek gömerlermiş. Bunu gözetleyen çiftçiler, eşeği oradan çıkarırlarmış. Babamın ablası büyük Halamın iki oğlundan biri Hasan Amcam kiremitçi-tuğlacı, Bizim Kepirtepe’ye bile oradan tuğla aldık. O eşek falan gömmez ama gene de babam yağmur yağınca takılır:

-Bizim kiremitçinin eşeğini gene çıkardılar! Babama göre çıkaran da kardeşidir. Çünkü kardeşi çiftçi. Hasan Amcam buna güler. Bir de gerekçe gösterir:

-Sizler böyle kerpiç evlerde oturdukça bizler, gömecek eşek değil binecek eşek parası bile alamıyoruz! der. Besbelli ki şaka. Çünkü Hasan Amcamın, benim bildiğim birkaç tane arabası var.

Kahvaltıda Abdullah Özkucur’dan söz edildi, Ankara’da görmüşler. Özkucur, Konya /İvriz Köy Enstitüsü’nde görevliymiş. Neden gelmiş olabileceği üzerinde duruldu. Abdullah Ön:

-Yeni yazdığı şiirleri, Genel Müdüre okumak için gelmiştir! deyip güldü. Abdullah Özkucur’un şiir okuduğunu duymadım, belki o da bizim Mehmet Başaran gibi yazıyor ama okumuyor. Gerçekten Ahmet Emin Yalman’ın kitabında vardı. Azıcık yutkundum, insanlar şiir olarak neler yazıyorlar… Derslerde okuduğumuz şiirlerde, şiir kitaplarında okuduklarımızda şiir diye nelere diyorlar! Az çok sezmeye başladım. Oysa bizim arkadaşların şiirleri onların yanında sahiden şiir olarak anılır mı?

Süleyman Alkan, ortaya konuştu:

-Bizim Genel Müdürümüz, birilerinin girişimini desterler, yaptığını beğenmek anlamında düşünmeyelim. Nice şairlerin ilk şiirleri yırtılıp atılmıştır. Arkadaşımızınkiler de bir gün öteki şairler gibi kitaplara geçebilir!

Söz, tam benim beklediğim noktaya gelmişti, Abdullah Özkucur’un yaşını sordum. 23 yaşındaymış. Güldüm:

-Şiir yazmaya kalkışan biri 23 yaşına dek şiirin ne olduğunu anlamamışsa ondan şiir beklemek, şiirden anlamamanın ta kendisidir. İsterseniz size örnekler verebilirim. Yeni şiir akımı denilen bir olay var. Bu yeni şiirin öncüleri 15-16 yaşlarındayken çok makbul sayılan şiirler yazmışlar. Dün onlardan örnekler yazdım size de okuyabilirim. Üstelik yabancı dil biliyorlar, çevirileri var. Bunların üçü de Tecüme Bürosu’nda çalışıyor. Geçen yıl Millî Eğitim Bakanlığı stajınız sırasında onları gördünüz, tabldotta birlikte yemek yediniz. Onlara yeni şiirleri için sahiden yeni şairmiş gibi bakanlar var. Olaya bu açıdan bakanlar, şiir okumayan takımıdır. Onların, Behçet Kemal, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya derecesinde, onlar tarzında yazılmış şiirleri var. Yabancı dillerden çevirileri de o güzellikte. İnanmazsanız lütfen Varlık Dergilerini bir karıştırın. Ardından bir de bizim dergideki şairlerin şiirlerine bakın! İlginizi çekmek istediğim bir nokta da belki gözünüzden kaçmıştır, Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un, doğrudan şiir dememekle birlikte şairlik, yazarlık hakkında kesin hükümleri vardır. Bunları Canlandırılacak Köy kitabında kesin çizgilerle belirttiği gibi Köy Enstitüleri Müfredat Programının Türkçe bölümüne özellikle koydurmuştur. Böylesi kesin kararlı bir kimsenin Köy Enstitülerindenden şair ya da yazar çıkacağını beklemesi özellikle de bunların çıkması için özendirici tavır alması beklenemez. Olsa olsa, kimi öğrencilerin gerçek görevleri olan beden çalışmalarından kaçamak yaptığını sezince bir süre bireysel oyalantılarla baş başa bırakıp, gerçeği kavrayacağı umudu nedeniyle öğrenciye bir şans tanımadır. Köy Enstitüleri Müfredat programında şunlar denir:

-Türkçe Öğretiminde edebî sanatları amaç tutmak tehlikeli bir yoldur. Amaç, şair, yazar ya da hatip yetiştirmek olmadığı gibi bunları yetiştirmek hiçbir öğretmenin elinde de değildir. Enstitünün verebileceği şey, orta fakat sağlam bir anlayış ve anlatış kudretidir. Okumada yazmada ve konuşmada güzellikten çok doğruluk aranmalıdır. Esasen güzelliğin ilk şartı doğruluktur. Bunu temin etmek, sanatkâr yetiştirmenin de en emin yoludur. Öğrenci Enstitüyü bitirirken yaşına ve anlayış seviyesine uygun bir metnin özünü, sözlerini ve değerini anlayabiliyorsa, dilek ve düşüncelerini imlâ, şive ve dilbilgisi hatası yapmaksızın yazı ile veya sözle açık ve tam olarak anlatabiliyorsa, okuma, yazma ve konuşmada rastlayacağı zorlukları kendi kendine yenmenin yollarını öğrenmişse gündelik hayatında okumayı ve yazmayı zevkli bir alışkanlık haline getirmişse, Türkçe öğretimi amacına ulaşmıştır

Müfredat programında böylesi kesin yargılardan, bu konuya çok önem verdiği bilinen Genel Müdürü İsmail Hkkı Tonguç’un habersiz olduğu düşünülemez. Bundan kuşkusu olanlar için de İsmail Hakkı Tonguç’un Canlandırılacak Köy kitabında köylerde görev alacak kimselerin niteliklerini, bunları kazanması için nasıl yetişmesi gerektiğini açıklayan düşüncelerini gözden geçirelim.

Canlandırılacak Köy’den:

“Cumhuriyet rejiminin memletetin genel yaşam şeklini değiştirmek için yaptığı büyük ve aksiyona kalbedilmiş hamlelerin bir icabı olarak memleket bütünleşmektedir. Bu bütünleşme içinde şehrin ve köyün nabız darbeleri aynı tempo ile atmak mecburiyetindedir. Şehirde ve köyde oturan vatandaşları bu bütünlüğün ahengine uyarak yaşayabilecek vasıflarla techiz etmemiz lâzım gelmektedir. Bu bakımdan şehirlerde oturan vatandaşların istifade edebilecekleri bir çok yeni ve modern müesseseler kurulmaktadır. Köylerde oturan ve uzun yıllar yurtlarına bağlı kalacak olan vatandaşlar içinde onların ihtiyaçlarına uygun müesseseler açmaya mecburuz. Aksi takdirde memleketin kuvvetini temsil edecek bütünlük bozulur, insanlara hayatiyet şırınga eden terbiye müesseselerinden mahrum kalacak vatandaşlar, mensup oldukları cemiyete faydalı birer vatandaş olamazlar. Onun için yakın bir istikbâlde 14 milyon köylü vatandaşın oturdukları yerlerde, nesillerce sürecek büyük terbiye ve formasyon işlerine, rasyonal bir şekilde girişmek mecburiyeti ile karşılaşılacaktır. Böyle bir müessese sadece köy öğretmen okulu şeklinde değil, daha canlı ve daha reel ihtiyaçları karşılayacak modern manalı ve gayeli bir müessese olarak açılmalıdır. Yeni kurulacak okullar, bir taraftan yukarıda saptanan elemanı yetiştirirken diğer bir koldan da köy çocuklarından müstait olanlarına bugünkinden daha canlı bir lise tahsili vererek köy çocuklarının yüksek tahsile doğru gitmeleri için bir kanal vazifesi görmelidir.

Bu gayeleri temin edici bir müessesenin kuruluşuna hesaplı hareket edilerek yavaş yavaş başlanılmalı, muvaffakiyet elde ettikçe ileriye doğru daha süratli adımlar atılmalıdır!”

Bu önerilerinden sonra İsmail Hakkı Tonguç, 1937-38 İzmir/Kızılçullu, Eskişehir/Çifteler, Edirne/Karaağaç (sonradan Alpulu), Kastamonu/Gölköy’de açılan dört Köy Öğretmen Okulunu tanıtmaktadır.

Öğretmenler, oldukça ekşidiler, ancak neye olduğunu pek belirtmediler. Yalnız Süleyman Alkan sordu:

-Sen bu konu üstünde neden bu kadar duruyorsun? Tekrar ettim:

-İsterseniz, Canlandırılacak Köy’deki yazının devamını da okuyalım.

Abdullah Ön, ortayı buldu:

-Onu sonra okuruz, sen özet olarak söyle! Söyledim:

-Köy Öğretmen Okulllarına girerken, başka okullara da geçebileceğimiz umudu vardı. O hakkımızı elimizden aldılar. Bakın bu hak okuduğumuz yerde de kesin kesin var. Böyleyken tümümüzün hakkı önlendi, ama içimizden kimileri eski Divan Kasidecileri gibi baştakilerine övgü yazınca öne çıkarılıyor. (Hüseyin Çakar’ı tanık gösterdim):

Geçen yıl birlikte kaldığımız Atatürk Lisesi Müdürü Hasan Özbay’a sormuştum:

-Hukuk Fakültesine girmem için lise diploması istiyorlar. Bu düplomayı nasıl alırım? Hasan Özbay bana:

-Kolayı var, lise kitaplarını alır çalışır sınava girersin, başarırsan diplomyı elinde say. Ancak bu konuyu bizim Md. Başyrdımcımız daha iyi biliyor, size açıklama yapabilir.

Biz konuşurken Başyardımcı da gelmişti; hemen:

-Sizin için tam açıklayıcı bir karar gelmedi, başvuru olmadı herhalde, emsal de yok. Kanımca, lisenin üç sınıfından sınava girmeniz gerekecek. Çünkü lise derslerini okumadınız. Bu benim düşüncem, ama bu nasıl olacak? Bu konuda bir olay yaşamadığımız için bilmiyoruz. Başvuran olmadığından üstünde durmuyoruz. Öğretmen okullarından başvuranlar var, onlarınki belli, onlar salt son sınıftan giriyorlar. Onların ara sınıfları lise dengi sayılıyor. Sizin statünüz çok farklı! dedi.

Arkadaşımız Sami Akıncı, okula girdiğinden beri bunun üstünde duruyor. Matematik okuyan arkadaşlar Sami Akıncı’yı matematikçi olarak anıyor. Bunun nedeni biraz da bundan, Sami sürekli lise matematik kitaplarını izliyor.

Enver Ötnü takıldı:

-Enişte, söze şiirle başladın bizi matematikçiliğe sürükledin!

-Konuyu unutmuş değilim! deyip sürdürdüm. Varlık Dergisinde sürekli şiirleri çıkan Şinasi Özden’i örnek verdim. Hemen hemen her sayıda şiirleri çıkıyor. Siyasal Bilgiler Okulunu yeni bitirmiş, 22 yaşındaymış. Bizim öğretmenlerimiz Sabahattin Eyuboğlu, Yunus Kâzım Köni, dahası Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel dahil 30 kadar yurdumuzun ileri gelen ünlü edebiyatçılarıyla konuşmalar yapıp onlara sorular sorarak gelecekteki edebî yeniliklerimiz üstüne görüşlerini alıp kitap haline getirdi. Görüşlerini aldığı saygın kişiler:

Abdülhak Şinasi Hisar-Agâh Sırrı Levent-Behçet Kemal Çağlar-Burhan Belge-Enver Behiç Koryürek-Halit Fahri Ozansoy-Ercüment Ekrem Talu-Falih Rıfkı Atay-Fuat Köprülü-Hasan Ali Yücel-Hüseyin Cahit Yalçın-İbrahim Alaettin Gövsa-Kemalettin Kamu-Nahit Sırrı Örik-Necmettin Halil Onan-Nurettin Artam-Nurullah Ataç-Ömer Bedrettin Uşaklı-Peyami Safa-Reşat Nuri Güntekin-Sabahattin Eyuboğlu- Sabri Esat Siyavuşgil-Sadri Ertem-Selâhattin Batu-Suut Kemâl Yetkin- Yunus Kâzım Köni. Yurdumuzda, ilk kez bu denli geniş bir düşünce araştırması yapılmıştır.

Varlık Dergisi’ni okumaya başladığım ilk günler, Şinasi Özden’in şiirleri dikkatimi çekmişti. Bir konuşmamızda  arkadaşım Talip Apaydın’ın da onu beğendiğini duyunca daha dikkatli izlemeye başlamıştım.Tüm şiirlerini sevdiğimi söyleyemem, eleştirdiklerim de vardır. Hattâ defterime geçerken düzeltmeler bile yaptığım oldu. Ayırdında olmadan Şinasi Özden bana şiiri sevdirdi. Onun adını anan Nahit Ulvi Akgün’ü bile ilk şiirini beğenince sevdiğim şairler arasına kattım.

Varlık Dergisi’nde sık sık şiirleri yayınlanan Şinasi Özden’den iki şiir.

 

Ayrılık Sonatı
 
Gideceğim bir gün, yine gözlerin dolacak,
Rıhtımda bir yangın saracak içimizi.
Yine gelecek cömert ve arkadaş gece
Nesi varsa dökecek kalbimize;
Macerayı, düşünceyi ve aşkı. .
Bitkin dolaşacaksın yollarda bensiz,
Yağmur iliklerine sinecak
Ayakların yorgun ve mahkum. .
Yine gelecek cömert ve arkadaş gece
Nesi varsa dökecek kaslbimize
Merhameti, macerayı ve aşkı. .
Bensiz dolaşacaksın çarşıda, pazarda
Benim sevdiğim meyveyi alacaksın
Benim sevdiğim şarkıyı söyleyeceksin.
Ve yağmur, gözyaşın gibi düşecek saçlarına
Ayakların yorgun ve mağhkûm
Gecenin dost göğsüne sığınacaksın
 Şinasi Özden
 
Nedim’in Ölümü
 
En başında rindler halkasının
Geliyor süsgün gözü, şen Nedim;
Kurulmuş şiir tahtına Şen Nedim…
Güzelin kadrini bilen Nedim…
 
Yanma Nedim, Lale Devri yok deyu
Yanma Nedim kahpe devrandır bu
Koy kadehlere ağlasın sebû
Rintlerin duasını alan Nedim.
 
Nasıl ağlamazsın gelir de yâda
Çifte kayıkla gidip Sâdâbâd’a
Kerem et gönlümüz düşsün feryâda
Mey çekip kadere gülen Nedim.
 
Tecrübeli âşık, çelebi şair,
Sahbetler eğleyen hep aşka dair,
Gel sevdâlarını nakleyle bir bir,
Sevdâdan gayrisi yanmış Nedim.
 
Kapına gelip dayandı Patrona
Elinde meyle Nedim çıktı balkona.
Dedi:haber edin, gelsin Canâna
Şiiri Canân’da bulan Nedim.
 
Doğru Nedim, son demde de, can gerek,
Yaşam gibi ölüme de cânân gerek,
Devrana sen gibi kahraman gerek,
Devranıyla birlikte kaybolan Nedim.

 

Genç şairler, birbirini de izliyor, Nahit Ulvi Akgün, aynı yaştaki Şinasi Özden’e şiir sunmuş:

 

Hayalet (Şinasi Özden’e)
 
Sokaktan İnsanlar geçiyor,
Benim aklımdan hep sen.
Tramvayda yanımdasın,
Çarşıda yanımda,
Sofrada beraberiz,
Çatalı öyle tutma,
“Sigara içme! , , diyorsun
 
Ve üzülüyorsun benim için
“Bak gömleğin kirlenmiş,
Bu sakal da neden?, ,
“Niye mahzun yüzün? , ,
Tam konuşacağım seninle
Kayboluyorsun.
 Nahit Ulvi Akgün (İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci)

Şinasi Özden’i bana sevdiren Varlık Dergisi bununla da kalmadı, birer ikişer yeni şairleri tanıtıp şiir sevgimi geliştirdi. Karşılaştığım şiirleri sanırım belli bir ölçü içinde değerlendirip alıyor, ya da yazarını belliyorum. Onlardan birkaçını aşağıya da aldım.

 
Erimek
 
Erimek belirsizce her şeyde
Karışmak sulara yıldızlara
Sinmek kokusuna mor menevşenin
Yanmak damar damar nefes nefes
Yaşamak tükene tükene
 
Bedri Rahmi Eyuboğlu*
 
Not: Bedri Rahmi Eyuboğlu, Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin ressam kardeşi, Bursa gezimizde Uludağ’da karşılaştık, bizim okulu görmek istediğini söyledi, davet ettik.
 
Çarmıh
 
Nebatların insana olan küfrü,
Çirkin duası, toprakların.
Bütün şekiller üstünde,
Uzakların daha uzakların.
Sessizlik bir uykudur ki geceden büyük
Cesarete ve aşka giden yoldan.
Uzanır yumruklarla Allah’a
İmanın tahta kolları!
Mavi belâ göklerini bulmuş,
Bütün yelkenlerden habersiz ada
Dünyadan ötelere ait bir hal,
Artık yürümeyecek ayaklarda. .
Çağıra dursun hayata, kalbi,
Azap, kargalar gibi, karşıdan.
Bir zaferdir ki daima susacak,
Tunç bir bayrak şeklinde kan . .
Kinin, ölümün heykeli,
Vücutta yaşayan bir mermer.
Aşka, altın yarasaları vermekte
Defne dallarına akan çeşmeler.
Sarılmalı, felâketine aklın.
Başka hatıralar ki benzemez ilke.
Selam olsun sana her vakit,
Göğse hudut olmayan ülke!
 Fazıl Hüsnü
 
Sabah
 
Şükretti serçeler Allah’a,
Sularla doldu tahta oluk.
Dağlar büyüdü biraz daha;
Mermer yelkenlerde yolculu.
Arabalar dolusu bir an,
Kara topraktır memnun olan
Yürüdü yolcular ardından
Anasından ayrılan çocuk
 Fazıl Hüsnü *

 

Fazıl Hüsnü, bir subay şair, kendisi bu yılki İstanbul gezimizde tramvay durağında beklerken, bizimle konuştu, kendisini de yüzbaşı olarak tanıttı.

 

Kozmos
 
Bu yollar, ne uzun,
Bu yollar, ne derin,
Ne yüksek bu yollar…
Bir emel gibi, bir ümit gibi
Bir lâstik gibi…
Sonüyor yollar…
Buluttan, yılızdan, gündeşten uzak
Fikirden daha dar, gönülden daha,
Kırık ve ince.
Benzeyor zaferden,
Taşan sevince…
İnsanın çıktığı yerlerden yüksek
Kalbimi tatsaydım cebrail gibi,
Yorulmak bilmeyen bir kanat v ben de
Sevgilim, bu yolun
Bir ucu kalbimde, bir ucu Tanrı’da,
Oradan geçene dikkatle bir bak:
-Saçları tutuşmuş, yanık bağrı da!…
 Cahit Külebi*
 
Zemberek
 
Ezelden kurulmuş bir saatim ben,
Kalbim…
Tik tak!
Her dakika bir gevşeme ve her saniye,
Bir boşanmadır,
Geçmişlderi,
Bir anmadır;
Bilmem ne vakit duracak Rabbim?
Bir engerek
Gibi bak:
Çöreklenmiş
İçimde sımsıkı bir zemberek;
Zili çlmadan
Uyandırmadan
Dumadan sakın…
Yarın, yarın ve hep yarın…
 Cahit Külebi *

 

Not: Şair, sonradan kullandığı Cahit Külebi adına almadan önce bu iki şiiri, 1937 yılında Varlık’ta yayınlamıştır.

 

Bir Eski Şiir
 
Sen penceremde süzülen damla
Hey kuşların konuştuğu sen. .
Bilinmeyen esrarlı dünya,
Baharlşarın uçuştuğu sen. .
 
Sahilleri kucaklayan su
Yelkenlerin koşuştuğu sen. .
Rüzgârla gelen yosun kokusu
Dudaklarımın buluştuğu sen. .
 
Penceremdeki kırizantem
Korsanların vuruştuğu sen!.
 Cahit Külebi, Konservatuvar’da öğretmen- yönetici.
 
İlkbahar Geldi
 
Niçin ilkbahar akşamları
İnsanın canı sıkılır?
Vapura, trene binmeden,
Niçin isterim uzakları.
Toz ol, rüzgar ol derim, bazan,
Yağmur, içime yağsana!
Yüzümü semâ gibi seyrederim
Güneş gelsene uzaklardan!
Bir gün ilkbahar akşamı
Evimizde yemek yiyebiliriz.
Ve sessiz seyredebilirim
Vatan haritamı.
 Cahit Külebi
 
Bir Ayna Karşısında
 
Yabancı değiliz, şüphesiz.
Kadehlerin müjdelediği serinliğe. .
Bu akşam da içelim, kendimiz için. .
Böyle bitmesini istemezdik günün,
Bir beklediğimiz vardı aydınlıktan.
Gün sonudur, yabancı kalmayınca
Hülyasını değiştiren eşyaya. .
Memnun değil misin, kendi soframızdayız,
Ve eşiğinde rüyamızın.
Gel. . Değmeden birbirine ellerimiz,
Sen günlük işlerinden konuş,
Ben sana masallar anlatyayım,
Gelecek günlere dair…
Çok sürmez, anlaşırız dostum,
Gecemiz beraber geçecek, nasıl olsa,
Hele gün silinedursun yüzünden!
 Rifat Ilgaz, bir öğretmen şair.
 
Odamda
 
Ben miyim bu şeylerin sahibi?
Kafamda bir çocuk var meraksız,
İç alemim oyuncaktan farksız.
Odam, içime bir ayna gibi.
 
Bir ışık oyunu var tavanda
Gölgeler seslerle birleşiyor
Ve bir karga beynimi değiyor
Azaplar kemirdiğim bu anda,
 
Kardeşimi öldürüyor Kabil
İçimde bir yalnızlık duygusu.
Ölüm kadar uzunm yaz uykusu
Sıkıntı ile geçilen sahil.
 
Bağlanıyor bir iple bir sürü
Düşünce köyleri birbirine.
Çöküyor her şeyin üzerine
Hülyam boyunca kurduğum köprü.
 
Ve doluyor sessiz ordularım
Durmadan, dimnlemeden odama.
Urbam içinde yatan adama
hayretle bakıyor dört duvarım.
 
Kardeşini öldürüyor Kabil,
İçimde bir yalnızlık duygusu
Ölüm kadar uzun yaz uykusu
Sıkıntı ile geçilen sahil.
Ve delirmenin tatlı vehmini
Sessizlik odama dolduruyor
Bulmakçün beynin cehennemini.
 
Dönüp yatapın dalgalarına
Günlerce sürüyor bu yolculuk.
Durmadan akıtıyor bir oluk
Korkuyu sükûtun mezarına.
 
Kardeşini öldürüyor Kabil,
İçimde bir yalnızlık duygusu,
Ölüm kadar uzun yaz uykusu,
Sıkıntı ile geçilen sahil.
 Orhan Veli
 
Son Türkü
 
Kaybolmak üzere suya düşen bilezik
Bak bütün kırışıklar silindi sudan
Son saatimde nmi uyandım uykudan.
Neden boş geçen yıllardan içim ezik?
 
Durdu beni ölüme götüren kervan.
Eski bir şarkı söylebiyor rüzgârda.
Duydum ki sevmeyi bilen dudaklarda
Benim ilâhilerimdir hâlâ okunan.
 
Sevgilim…ellerime dokunaraktan. .
Beni çağıran bir bir eda var sesinde
Bu muydu insanlara son nefesinde
Görüneceğin den bahsedilen şeytan?
Sular çekilmeye başlası köklerde
Isınmaz mı acaba ellerimdeki kan?
Ah ne olur bütün güneşler batmadan
Bir türkü daha söyleyeyim bu yerde.

 

Orhan Veli. Şairin, iki arkadaşıyla, (Melih Cevdet, Oktay Rıfat) Yeni Şiir Akımı’nı başlatmadan önceki şiirlerinden…

 

Balkon
 
Sana geldiğim yağmurlu günleri hatırlıyor musun?
Pencereye açılan yol dönemecini.
Aralar mısın hatırıma, öyle her akşam,
Şık gülüşlerinin gölgesiyle yüklü perdelerini?
Bulutlar terkederdi şehri daima
Akşamları gemiler terkederdi
Bir balkonun kalırdı sanırım
Kaybolan gölgelere aşina.
Vapur iskelesinde buluştuğumuz bir akşam
O akşam erkenden ayrıldık ve sonra
Hâla hafızamızda devam ediyordu
Unutulmuş hayatı maviliklerin.
Hâlâ hatırımdadır odama son gelişin
Ve gitmeden evvel
Saçlarını tarayışın aynada.
………………………………………
Uzun bir aşktan sonra tekrar
Bütün beni sevenleri hatırlıyorum.
O şehirde bütün tanıdıklarım ve sen
Sen beni severdin,
Sen iyiydin ve güzeldin.
 Necati Cumalı
 
Hepsinden Beter
 
Kimi insan derbeder,
Ömrünü heba eder gider,
Kimisi maişet derdine düşmüş,
Rahattan bihaber.
Olmayacak işler peşinde
Kimisi boşuna taban teper.
Kimisi dul, kimisi öksüzdür,
Alın yazısı kahreder.
Aklından zoru vardır kiminin,
Merhamet ister.
Bense sevda çekerim,
Hepsinden beter.
 Cahit Sıtkı Tarancı
 
Anacığım
 
Bir gün sılaya geldiğimde,
Bir şeyler sezersen hâlimde,
Hiç şaşmayasın anacığım,
Başımı koyup dizlerinde,
Uzun uzun ağlayacağım;
Bütün insanların yerine!
 Cahit Sıtkı Tarancı
 
Değirmen
 
Bir değirmen bilirim,
Hani paramparça ertmişti
Kocaman kılıcını Donkişot’un.
Ah o dğirmen!
Su dedi döndü.
Rüzgâr dedi döndü
Devran imiş döndü.
Değirmen durmadı döndü,
Değirmen öğütü beni
Hem de gençliğim bahasına!
 Cahit Sıtkı Tarancı.
 
Hatıra
 
Dün bir gölge gibi geçti yanımdan,
Oydu; bir bakışta tanıdım onu
Rüyalarıma tayf halinde konan,
Peşime bir korku gibi düşen o!
 
Bazı bir yapraktı, bazı bir rüzgar,
Dolardı aydınlık olup odama!
Bahçemde süzülür giderdi bahar
Sabahın fecri vururken cama
 
Ayakları kumda bırakmadan iz
Yanıma geldiğinde hep gecelerdi;
Sanki bir lâhitten kalkar ve sessiz
Uzak bir maziye dönüp giderdi.
 
Bir avuç ışıktı, incecik yüzü;
Gözleri geceler gibi derindi,
İçine başımın her an düştüğü
Avuçları sudan daha serindi.
 
Geçerken dün yoldan ruhumu saran
Bir gölge halinde ve ağır ağı
Tanıdım, o yâdı hoş zamanlardan
Seven ve yaşayan bir hâtıradır.
 Ahmet Muhip

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ