Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

8 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

 Güzel Sanatlar Kolunda Sanatsal Bilgimiz Gün Günden Gelişiyor

 

23 Şubat 1944 Çarşamba

 

Geçen çarşamba neredeyse kavga çıkacaktı, Ankara köyleri, kızları derken Burhan Güvenir'le Satılmış Aslantaş karşı karşıya kalmıştı. Satılmış Aslantaş:

-Ben adımdan hoşnutum, Satılmış adı Ankara yöresinin hem yaygın hem de saygın adlarından biridir. Bir başka bölgede bu söz sıfat olarak kullanılırsa bana ne? Benim bölgemde sizin kastettiğiniz olay başka sözlerle söylenmektedir. Kul, köle, yanaşma, uşak, kiralık gibi birçok söz o, sizin anladığınız olayın karşılığıdır. Eski adaşım Burhan'ın neden kızdığını bir türlü anlamıyorum. Ben bundan sonra onu üzmemek için Satılmış değil Satılmamış diyeceğim.

Bunu duyan Bekir Semerci:

-Satılmamış sözü benim bildiğim Burhan'ı daha çok kızdırır; "Ne demek Satılmamış? Kapıda kalmış kız mı bu?”

Bu kez de kapıda kalmak, tartışması başladı. Hangi kızlar kapıda kalır? Yaşı geçtiği halde babasının evinde yaşayan kızlara söylenen bir söz, dolaylı olarak ya da sinsice hakaret içermektedir.

Konuşmaları dinleyen Süleyman Karagöz:

-Boşuna dil döküyorsunuz, Burhan Güvenir, erkenden kalkıp gitti, onun bugün konuşması var, kendi köyünü tanıtacak! dedi.

Sahiden geçen hafta, Ankara köyleri konuşulmuştu.

Kahvaltıda, ders, Ankara köyleri derken Ankara ilinde 1000'den çok köy oluşu, Tüm Türkiye'deki köy sayısına ilgimizi kaydırdı. Yurdumuz 63 ile ayrılmış. Her ilde, köy sayısı başka başka olacaktır. Yazılarda, konuşmalarda 40. 000 köyden söz ediliyor, bunların 1000'i Ankara'da diğer 39. 000'i illere nasıl dağılıyor acaba? Hemen kendi ilim Kırklareli aklıma takıldı. Kepirtepe'de sık sık çevre incelemesinden söz ediliyordu, oysa çevre incelemesi falan yapılmadı. İnceleme bir yana bu konuda ilgi bile uyandırılmadı. Öyle ki 30 arkadaşımdan ancak üçünü kendi köyüme götürebildim. Köyüm okula 20, Lüleburgaz'a 15 km. Bizi kaldırıp Hasanoğlan'a götürenler, akıl edip de bir kez olsun bağlı olduğumuz il Kırklareli'ye götürmediler. İstanbul, Kocaeli, Bilecik, Eskişehir, Ankara illerini, uzaktan da olsa görenler 40 km. yakındaki Kırklareli'ni görmediler. Üstelik Tarım dersleri uygulaması için iki kez gittiğimiz Edirne'den gidiş ya da dönüşlerde bir saatlik bir yol uzatmasıyla görebilirdik. Bunu kendim için demiyorum; ben Kırklareli'yi "Gördüm!" demeyi söylemekten utanırım, çünkü orasını ayrıntılarına inesiye biliyorum. Okula girmeden önce gittiklerimin hesabı yoktur. Okuldayken de hemen hemen her tatilde gittim. İsmet'in köyü Kızılcıkdere Kırklareli'ye bir saat; İsmet'e her uğrayışımda soluğu Kırklareli'de alıyorduk.

Kırklareli dedim ama bunu, Lüleburgaz için de söyleyebilirim. Arkadaşlar 4 yıl kalmalarına karşın Lüleburgaz'ı da tanımadılar. Belli yollardan gidip gelme tanıma olur mu? Zaman zaman Lüleburgaz köylerinden söz edilirdi; bu arada ilçe köy sayısı sorulurdu. İlk gittiğimiz yıl başlayan bu sorulara ayrılıncaya dek, adlarını vererek sıraladığım 36 köyün, değişik işler nedeniyle gittiğimiz beş tanesini bile karıştıranları çok gördüm. Örneğin Kırıkköy, Edirne-İstanbul asfaltı üstündedir. Edirne'ye, Alpullu'ya, gidişlerde oradan geçilir. Turgutbey, Askerlik kampı orada yapıldığı gibi, ders uygulamaları için bir hafta orada kalınmıştır. Yeni Bedir ise okulun bitişiğindedir. Asfalt yolun üstünde, okula 4 km. Hamitabat köyüne, Okul Müdürü tarafından sınıfça gidilmiştir. Hamitabat'a gidip dönerken Celaliye ile Ayvalı köylerinden geçilip Kırıkköy'e uğranmıştır. Arkadaşımız İdris Destan, Tüm sınıfı çağırmış, bir gece orada kalınmışır. Okulumuzun kardeş kuruluşu sayılan Eğitmen Kursu Evrensekiz köyündedir. Bu köye, özellikle ilk yıllar defalarca hepimiz görevli olarak gitmişizdir. Gerek buraya gerekse Yeni Bedir'e giderken Eski Bedir köyü de görülmektedir. Böylece Lüleburgaz köylerinin en az on tanesi görünüm olarak belleklere geçmesi gerekir. Yazık ki yapılan konuşmalarda arkadaşların çoğu bunları anımsamadıklarını söyleyip geçmektedir. Olaya böyle yaklaşan arkadaşlar Ankara'nın 1000 köyünü duyunca nasıl tepki gösterirler merak ediyorum. Hele yurt düzeyindeki 40. 000 köy onlar için ne anlam taşıyor, merak ediyorum.

Kendimi de onlardan soyutlayamıyorum. Daha İlkokul yıllarımda Lüleburgaz'ın 33 köyü olduğunu öğrenmiştim. Bunlardan, Hamitabat, Kırıkköy, Ayvalı, Tatarköy, Celaliye, Umurca, Yeni Taşlı, Eski Taşlı, Turgutbey, Eski Bedir, Yeni Bedir, Ahmet Bey, Büyük Karıştıra, Küçük Karıştıran köylerini görmüştüm. Oklumuz Lüleburgaz'a taşınınca ilk işim Lüleburgaz'ın 36 (1936 yılında Yeni Bedir kurulunca köy sayısı 36 olmuştu.) Köyünü öğrenmek oldu. Zaten Öğretmenimiz Fikret Madaralı bunu ödev olarak da vermişti. Buna karşın arkadaşlar umursamadılar. İşin ilginci Hasanoğlan'a göçtüğümüzde ahlar vahlar ederek Kepirtepe gibi tüm Trakya için özlem şarkıları söylediler. Bu özlem duygularına Selçuk Korol Öğretmeni de katarak:

-Bir gün Trakya'ya dönersek her köşesini gezip özlem girecekleri üstüne sözler vermişlerdi. Kepirtepe'ye dönülünce gene eski duruma dönüldü. Buradaki arkadaşlara, Sırınsıllılı Hilmi, Osmancıklı İdris, Karacaoğlanlı Mehmet, Ede Köylü Sefer, Kızılcıkdereli İsmet, İneceli Arif ya da Yakup deyince bana çıkışanlar oluyor:

-Sen nereden biliyorsun onların köylerini? Oysa ayrılırken ben, salt onların değil buraya gelenlerin de boylarına, kilolarına değin birçok özelliklerini yazmıştım.

Doçent İbrahim Yasa, kapıdan önce göründü, yan dönerek gene purosunu ellerinde oynattıktan sonra (ne yaptığını tam göremediğim için böyle diyorum) piposunu sol (sağda da cebi var) üst cebine koyup kapıdan girdi. Az önceki tartışmaların etkisiyle Ankara köyleri üstüne konuşmalar beklerken öğretmen birden, çok yumuşak bir sesle:

-İsterseniz bir süre şu bizim köy incelemeleri bir yana bırakıp, bunların genel Sosyolojinin hangi dalı ya da bölümüne girdiğini konuşalım. Biz Sosyoloji bilimi içindeyiz ama genel Sosyoloji, insanlığın tüm yaşam biçimlerini kavrayan bir bilim. Köy, kasaba ya da göçebe yaşamı sürdürenleri de değerlendirir. Bunları konuşalım, genel çerçevede yerimizi görünce oradan gene alanımıza atlarız!

Beklenmedik bir öneriydi, kıpırdanmalar oldu, öksürenler birden çoğaldı. Öğretmen gözlerini kırpmadan bir süre baktı. Öğretmenin bakışı giderek değişti; sanki öksürüklerden hoşlanmış gibi gülümseyerek:

-Sükût ikrardan gelirmiş, haydin öyleyse; buyurun şu sizin genel Sosyolojiye, kimlerdi Sosyoloji-Toplumbilim ayırımcılığı yapanlar? diye sordu. Önce Şükrü Koç, arkasından Hayretin Özer, Bekir Semerci daha sonra Sami Akıncı parmak kaldırdı. Öğretmen:

-Dinleyelim! deyip Hayrettin Özer'e söz verdi. Hayrettin Özer, doğrudan Sosyoloji için değil genel bilimler için bir kuşkusunu öne sürdü:

-Batılılar, kendi inançları doğrultusunda yaptıkları araştırmaların sonucuna göre bilim türetiyorlar. Biz onlardan farklı düşünüyoruz; bu fark onların öne sürdüğü ilklere tıpatıp uyar mı? Öğretmen önce örnek istedi. Hayrettin önce kadın -erkek eşitliği, arkasından da sağlık konuları! deyince öğretmen Hayrettin'e teşekkür etti:

-Bu konu çok önemli, bunu daha sonra konuşalım, önce şu Sosyoloji işini bir karara bağlayalım! deyip Bekir Semerci'ye işaret etti. Bekir Semerci, “Köy Enstitülerinde köy incelemeleri yaptık. O incelemelerin bir bilimsel anlamı yok mu?” diye sordu. Öğretmen gene gülümseyerek:

-Bilmem, onu siz değerlendireceksiniz. İncelemelerinizi bizim görmemizi istiyorsanız; deyip Sami Akıncı'ya baktıktan sonra “Bakın bir arkadaşınız yaptığı incelemesini getirdi, birlikte okuduk!” Şükrü Koç zaten kalkık olan parmağını bu kez ele çevirip kolunu iyice kaldırdı. Öğretmen söz verince Şükrü Koç:

-Bizim tartışmamız bunlarla ilgili değildi. Geçen yıl çıkan Köy Enstitüleri Müfredat programında sosyoloji sözü ediliyor ama sosyolojinin ne olduğu öğrencilere öğretilecek biçimde yöntemleşmemiş. Ders veren öğretmenin sınırlı bilgisine bırakılmış. Köy Enstitüleri yerleşme durumları gereği branş öğretmeni bulmakta zorluk çekmektedir. Bu konuda bilgilenmemiş öğrenci, tıpkı bizler gibi buraya gelip, burada da bilgilenmeden bu programı uygulayacağına göre Köy Enstitüleri, çok uzun zaman gerçek bir sosyoloji öğrenemeyecektir. Oysa uygarlıkta çok geri kaldığı adım başı söylenen köy halkımızın ivedi olarak uygarlaşması için önlemler alınmakta, yasalar çıkarılmaktadır. Cumhurbaşkanımızın bu ders yılı başında "En önemli davamız İlköğretimdir, bunu kısa zamanda çözmek zorundayız!" demiş olmasına karşın Köy Davası'nın temel ilkeleri olan sosyolojinin okutulmaması bir eksiklik değil midir? Öğretmen omuzlarını silkerek:

-Bunu ben de düşündüm; hem galiba bu düşüncemi size de söyledim. Burada bir eksiklik olabilir, bunu büyütmeye gerek yok, biz ele aldığımız konularımızı bilimsel ilkelere uygun işlersek, bilimden anlayan herkes onlara saygı duyar. Öğretmen parmak kaldıran Sami Akıncı'ya baktı. Sami Akıncı:

-Ben liselerin izlediği sosyoloji kitabını okudum. Gerçekte biz o kitaptaki bilgileri kavrayacak durumdayız. Köy Enstitüleri'nde bundan böyle düzenli ders yapılacağına göre liselerde okutulan sosyoloji orada da okutulabilir. Orada da köylerin incelenmesi söz konusu. Köyü inceleyen öğrenci karşılaştırma yapmak için kentleri de öğrenecektir. Köylerin geri kaldığını biliyoruz. Kimden geri kalmışlar? Kentlerde yaşayanlardan. Öyleyse köylerde yaşayanlara model olarak kentleri göstermek zorundayız. Kentlilerin beğenmediğimiz tarafı varsa onları da öğrencilerimize öğretmeliyiz. Bu nedenle bence sosyoloji dersi bütünüyle Köy Enstitüleri'nde okutulmalıdır. Doğal olarak biz de ağırlığı köylerimiz olmak üzere Sosyoloji Bilimini ayrıntılarıyla öğrenmeliyiz.

Öğretmen Sami'nin elindeki kitabı sordu. Sami liselerde okutulan Sosyoloji Kitabı'nı gösterdi. Öğretmen Sami'den seçtiği bir bölümü okumasını istedi. Sami hazırmış, hemen Kitabın girişini bastıra bastıra okudu:

 

İÇİNDEKİLER

 

Toplumsal gerçeklik: Her günkü gözlemlerimizin bize tanıttığı toplumsal olaylar. Toplumsal olayların biyolojik ve psikolojik olaylardan farkı, nedir? Toplumların oluşmasına etki eden etkenler!

 

(Dar-geniş çevreli toplumlarda büyük-küçük birimler. Sosyoloji okumanın insana kazandırdığı bilgiler!)

 

Sami durdu, öğretmene baktı. Öğretmen okumasını işaret ederken Hasan Özden oturduğu yerden, yüksek sesle:

-Bizi bu bilgilerden yoksun bırakmak istiyorlar! dedi.

Öğretmen Hasan Özden'e bakarak sordu:

-Kim, kimi kastediyorsun kuzum? Onların içinde ben de varım galiba! Hasan Özden'den önce bir çok arkadaş:

-Estafrullah, siz neden olacaksınız? demesine karşın öğretmen:

-Bilmem, arkadaşınız açıklasın! derken zil çaldı. Öğretmen Sami'ye:

-Kaldığın yeri işaretle, devam edelim! deyip ayrıldı.

Öğretmenden sonra sıralara vuranlar oldu. Burhan Güvenir yüksek sesle:

-Ne oluyoruz yahu? dedi. Hasan Özden sinirlenerek kalktı:

-Ne o, sabahtan akşama kendi aramızda konuştuklarımızı öğretmenlerimize duyuramayacak mıyız? Arkadaş okudu işte, Sosyoloji insanlara ne öğretiyorsa biz onları öğrenemeden yüksek öğrenim yapacağız; bizden bu isteniyor. Niçin? Bu niçinin yanıtı verilmeden beni kimse susturamaz!

Derslik tam bir sessizliğe bürünmüştü. . . .

Doç. Halil Demircioğlu kapıdan görününce kıpırdanmalar başladı.

Demircioğlu Öğretmen bu kez, "Nerede kalmıştık!" falan demeden:

-Gelelim şu Çerkez Etem kardeşlerin kahramanlıklarına, kahramanlıklarının altındaki gizli nedenlere! deyip, savaşlar üstüne başka uluslardan da örnekler vererek yenilgilerin acı taraflarını, zaferlerin kazançlarını anlattı. Fatih Sultan Mehmet 1453 tarihinde İstanbul'u alınca birden bire dünya hükümdarı olduğunu, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı, tüm İslam ülkelerini Osmanlı topraklarına kattığında birden nasıl tüm Müslümanların hükümdarı olduğunu, Yıldırım Bayazıt'ın üstün bir savaşçı olma ününe karşın Timur'a yenilmesini, Anibal'ın çok büyük ününe karşın Romalılar önünde boyun eğmesini, Büyük İskender'in sayılı, küçük ordusu önünde koca Pers İmparatorluğunun dağılmasını, Napolyon Bonapart'ın tüm Avrupa’yı Fransa'ya katmasına karşın Waterloo'da yenilince düştüğü acıklı durumları anımsattıktan sonra Atatürk'ün benzer durumlara düşmemek için izlediği ince politikalara geçerek:

-Başkomutan Mustafa Kemal, önce karşısındaki düşmanın bertaraf edilmesi hedefledi. Bunun için de emrindeki insanların küçük hesapları gördü fakat büyük davası uğruna göz yumdu. Çerkez Etem, gözünü budaktan sakınmayan bir insandı. Bu insan, ortak düşmana karşı savaşıyorsa neden ondan yararlanılmasındı? Dedikten sonra başka örnekler verdi:

-Atatürk, giderek Osmanlı hükümetine karşı güçlenince İstanbul'u terkedip Ankara'ya sığınan Osmanlı paşaları vardı. Bunların çoğu paşa olmasına karşın koskoca büyük savaşta cephelere bile uğramamıştı. Oysa şimdi Atatürk'ten cephelerde komutanlık istiyordu. Atatürk bunları bildiği için onları değil başarılı olacağını bildiği Çerkez Etem'i seçti. Olay bu kadar açık. Ne var ki Çerkez Etem sıradan bir insandı. Kahramandı, gaddardı, tuttuğunu koparan bir kişiliği vardı, o kadar. Başarılarını salt kendinin başarısı sayma yanlışına düştü. Onun başardıklarını, gerçekte Mustafa Kemal'in o iş için onu seçmesindeki zekayı sezemedi, o sezemediği zeka ile boy ölçüşmeye kalkınca kendisine verilen destekler çekilince kendi ayakları üstünde kaldı. Oysa ayakları sıradan bir insan ayağıydı, belli bir gücü, belli bir işlevi vardı, kendi dar çevresi içinde dolaşırken felce tutulup tümüyle hareketten çekildi. İşte Kurtuluş Savaşı'mızın efsane kahramanlarından biri olarak hakkında ulu orta konuşulan Çerkez Etem budur. Çerkez Etem kendi başına isyan bastırmadı, onun birlikleri vardı. O birliklerde kahraman askerler tıpkı Çerkez Etem gibi vatanları için ölümü göze almış kimselerdi, Birçoğu savaşırken öldü, bir çoğu yaralandı, evlerine yarım bedenle Gazi olarak döndü. Çerkez Etem de onlar gibi bir insandı. Saygınlık hepsinin ortak hakkıdır. Ne var ki Çerkez Etem bu saygınlığı sonradan Vatana ihanet ederek kaybetmiştir. Çerkez Etem'i tek yanlı överek efsaneleştirenler bilgisizliklerinin çukurundan çıkamayanlardır. Çerkez Etem, Kurtuluş Savaşı boyunca ihanet yuvaları dağılmış vatan hayınlarına hak ettikleri cezaları vermiştir. Bunu, yanındaki askerler, mehmetçikler eliyle yapmıştır. Bu süreçte şehit olanların, gazilerin aileleri, çocukları bunları dinleyip bilgilendiği gibi kimileri de sizler gibi okuyarak öğreniyor. Onlar anılmadan bu başarıları Çerkez Etem'e yakıştırmak biraz da ayıp olmuyor mu? Dikkatinizi çekmek istiyorum; bu bir toplumsal kusurdur, kökeni Osmanlı Sarayının entrikasına dayanır. Osmanlı ailesi imparatorluğun tüm gelirlerine sahip olduğu gibi, geçmiş kültürüne de egemen olmuştur. İşte tarihimiz; hangi savaş kazanılmışsa o savaş padişahın adıyla anılır. 1453 İstanbul'un alınışı; İstanbul'u Fatih Sultan Mehmet almıştır. Mısır, Suriye Yavuz Sultan Selim tarafından alınmıştır. Bağdat'ı, Macaristan'ı Kanuni Sultan Süleyman. Bu böyle uzayıp gitmez, çünkü bundan sonra savaşlar hep kaybedilir. Örneğin 2. Viyana Kuşatması kaybedilir; 1683. Bundan sonra tam 16 yıl savaş sürer. Doğal olarak, Viyana önünden Tuna çizgisine dek topraklarımızı kaybederiz. Bu süreçte tam dört padişah değişmiştir. Öğretmen düşünür gibi yaparak bize baktı:

-Evet, ev tam dört padişah. Bakın savaşın sürdüğünü, sürekli yenildiğimizi 1699 yılında savaş durmadan anlaşma yapıp Balkan Yarımadası dışını tümden kaybettiğimizi biliyoruz da bu kayıpların sorumlusu padişahları bilmiyoruz. Burada padişahlar saklanıp sadrazamlar anılır. 1683 2. Viyana kuşatmasında Padişah 4. Mehmet'tir. Kuşatma fiyasko verince 4. Mehmet tahttan indirilir. Yerine 2. Süleyman geçer. O da bir başarı gösteremez, öldürülür; yerine 2. Ahmet getirilir, birkaç yıl sonra o da öldürülür. Savaş sürer. Bu kez 2. Mustafa padişah yapılır. Bu padişah sözde anlaşma yapar ama düşmanlar paylaşmasını sürdürür. Fazla olarak Rusya da savaş açmıştır. 2. Mustafa da öldürülür. Bu padişahların biri, 4. Mehmet 6 yaşında (1648-1687 arası) padişah olmuştur. öteki üçü ise 40 yaşlarında padişah olup 4'er yıl aralıklarla ölmüşlerdir. Kesinlikle ölümleri kendi ecellerinden değildir. Bunlar hep saklanır. Bunlardan sonra zaten hiç bir savaş kazanılmamıştır. O nedenle de kahraman padişah yoktur. Bunların yerine beceriksiz sadrazamlar, vezirler, paşalar sıralanır. Tanzimat Döneminde Ruslara karşı Avrupalılarla (İngiltere, Fransa, Piyemonte) bir ortak savaşımız vardır. Onda da ne kazandık ne kaybettik tam öğrenemedik ama gene de:

-Kırım ya da Sivastopol zaferi, diyerek zamanın Padişahı Abdülmecit'in boy boy resimleriyle tarih kitaplarını süsledik.

Öğretmen, sağ elinin işaret parmağını sallayarak:

-2. Viyana bozgunundan sonra tarihimizde tek, hem de en büyük başarımız, Kurtuluş Savaşı'mızdır. Bunun için biz, 1683 Viyana bozgunu sonunda boğazımıza sarılan düşmanların bileklerinden tutarak 1922 yılında yüzgeri çevirdik diyebiliriz. Az buz sayılmaz 240 yıllık bir aşağılanmanın muzaffer olarak düşmanlara iadesidir bu! Öğretmen bundan sonra, Kurtuluş Savaşı'nın gerçekte bir ölüm-kalım savaşı olduğunu, ölüm-kalım savaşı yapıp kazanarak, yaşamını sürdüren başka bir örnek bulunmadığını, bunun, taht kavgalarıyla yön değiştiren devletlerle bir sayılmamasını anlattıktan sonra örnekler verdi. Örneğin Fransa için:

-Fransa krallıktı, değişti, Cumhuriyet oldu. Arkasından İmparatorluk oldu, az sonra gene cumhuriyet, gene İmparatorluk, gene cumhuriyet. Bu değişmeler çok başka şeyler. Bir de tarihteki Kartaca'yı düşünelim yenildi, tarihten silindi. Kırım Hanlığı vardı, yenildi, adı kaldı. Makedonya'yı düşünün, Büyük İskender'in memleketi; hani, nerede şimdi? Arkadaşlar, "Altınordu, Kazan Hanlığı!" diye sıraladılar. Öğretmen:

-Say sayabildiğin kadar! deyip arkasından da:

-İşte böyle, Tarih yanılmaz, yanıltılamaz. Ancak tarih okumayanlar kolayca yanılırlar. onlara göre tarihle masal aynı etkiyi yapar. Masaldaki padişahla bizim Osmanlı padişahları aynı boydadır. At üstündeki Abdülmecit masalda uçan atlı Padişah oluverir. On kalkıp:

-Abdülmecit yaşamında bir kez bile ata binmemiştir! desen inanmaz. Kaşlarını çatarak:

-Nasıl olur? diye sorar. Çünkü onun masalındaki padişahlar hep ata binerler.

Öğretmen bundan sonra Devrim Tarihi'nin genel tarihten soyutlanamayacağını, toplumların, gelişmesinin geçmişinden koparılarak yapılamayacağını, geleneklerin ise yenilikleri önlediğini, bunu iyi kestiremeyen toplumları kısa zamanda ters- geri döndüğünü anlattı. Bir örnek olarak bizim tarihimizdeki Tanzimat olayının neden başarısız olduğuna değindi. Geçen Edebiyat derslerinde Hamdi Keskin Öğretmenin Edebiyatımız için söylediklerinin benzerini, Halil Demircioğlu Öğretmen özellikle Padişahların, dolayısiyle Osmanlı Sarayının, "Bildiğini okuyarak (!)" yenilikleri baltaladığını anlattı. Örneğin uygar Fransa ya da Avusturya da yapılan sarayların benzerleri yapılırken okullaşmaya yanaşılmadığını, Saraylarında opera oynatılırken halk için tiyatronun yasaklandığını, hac için Mekke'ye tren yolu gerekli görülürken İstanbul'un öteki kentlerle yol bağlantısı yapılmadığını anlattı. Öğretmen sözü gene Kurtuluş Savaşı'na döndürerek Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nı savaştan çok önce öngörmüş olacağını, düşündüğünü söyledi:

-Atatürk, tarihi iyi okumuş, doğru yorumlamıştır. Örnek bir devlet adamı, bununla ne denli övünsek yeridir. Ancak işin burasında durursak tarihe karşı felâket derecede sorumlu oluruz. Atatürk işleri bitirmemiş salt doğru yolun yönünü göstermiştir. O'nun dediği gibi "Gaflet ve dalalet içine dalarsan tüm rezalet sil baştan geri dönebilir. Bu da bize kalmış bir seçimdir. "Dağ Başını duman almış, uyanalım arkadaşlar!" derken zil çaldı. Hepimizde bir canlılık belirmişti. Öğretmen:

-Esen kalın! deyince salon çınladı "SAĞOL!"

Salon çınladı ama arkadaşlar neredeyse çıt çıkarmamak için dikkatle yerine oturup bir süre bakıştılar. Enstitü bölümünden nöbetçiler uyarınca yemek için kalkıldı.

Tarih dersinden en çok etkilenen arkadaşlardan biri Ekrem Bilgin.

Ekrem yemek boyunca kendi kendine konuşur gibi konuştu:

-Vay anası, koskoca imparatorluğu nasıl ellerine geçirmişler? Ekrem’e yanıt verdim:

-Onlar imparatorluğu ele geçirmemişler, onların ataları küçük bir beylikten koca bir İmparatorluk çıkarmış. Onların çarkına takılanlar onların hizmetine girmiş, uzun zamanlar içinde Osmanlı İmparatorluğu olmuş. Örneğin başlangıcından 1683 Viyana bozgununa dek her şey iyiymiş. Ekrem bu kez bana sordu:

-Sen ne biliyorsun? Ekrem'e, göçmen çocuğu olduğumu, babamın sürekli çocukluğunu, çocukluğundaki rahatlığı anlattığını, 1877-1878 savaşından sonra tüm varlıklarını kaybettikleri gibi topraklarından da olduklarını anlattım. Bunları dinlerken babamın takındığı tavırlar beni tarihe yöneltti. Yazdığım bir şiiri Ekrem'e okudum:

 

Padişahlar - Osmanlı Tarihi

 

Osman, Orhan, Murat

Bayazıt, Mehmet, Murat (2)

Mehmet (2) , Bayazıt, Selim

Süleyman, Selim (2) Murat (3)

Bu oniki yahşi yiğit,

Baba, oğul, dede, torun

Dörder dörder bölüşerek yüz yılları

Titretmişler o zamanki dünyayı. . . .

 

Ekrem biraz şaşkın yüzüme baktıktan sonra:

-Vallahi sen çok yamansın, besbelli çok acı çekmişsin! dedi. Şiirin devamını sordu. Olduğunu söyleyince yazmak istedi. Söz verdim. Arkadaşlar konuştuğumuzu dinlemeye dönünce sözü müzik çalışmalarına kaydırarak masadan kalktık.

Çarşamba günleri bir süre piyanolar dolu. Öztekin Öğretmen toplu ders yapmazsa boş kalıp müzik kitaplarını karıştırıyorum ya da Edebiyat kitaplarını karıştırıyorum. Hamdi Keskin Öğretmen geçen hafta ikircil konuşmuştu:

-Gene ya Ahmet Paşa'ya döneriz, ya da Halkımızın zevkine uygun söylenmiş Halk Şiirini geçeriz! demişti. Halk şiirine başlanacaksa nasıl bir yol tutacağını bilmediğimden Ahmet Paşa'dan iki gazel seçtim. Ahmet Paşa, paşa denmesine karşın bildiğimiz paşalardan değil, şair. Fatih Sultan Mehmet'in öğretmeniymiş. Doğum, ölüm tarihleri çelişkilidir. Örneğin Fatih Sultan Mehmet'in öğretmeni olduğuna göre en geç 1410'lu yıllarda doğmuş olması gerekir. 2. Bayazıt günlerinde yaşadığına göre de 1490'lı yıllara dek yaşaması gerekir. Kimi kayıtlarda ölümü 1497 olarak gösterilmektedir. Bir olasılık, çok uzun yaşamış bir şair olmasıdır. 2. Murat, Fatih Sultan Mehmet, 2. Bayazıt dönemlerinde önemli görevlere atanmış Kazaskerliğe yükselmiş, vezirlik yapmıştır. Bu önemli işler arasında şairliğini sürdürmüş, ünü yurt dışına taşmıştır. Örneğin Çağatay şairi Ali Şi'r Nevai ile haberleştiği gibi İranlı meslekdaşlarıyla da bağlantı kurmuştur. Ahmet Paşa'nın Divanı yeni harflerle henüz basılmamıştır.

Ahmet Paşa'dan örnekler:

 

Gazel

 

Sername-i muhabbeti canane yazmışam

Hasret risalesini varak-ı cane yazmışam

Nalişlerini derd ile biçare bülbülün

Bad-ı saba eliyle gülistane yazmışam

Zülfün hikayetini gönülde misal edip

Gam kıssasını levh-i perişane yazmışam

Resmetmişem gözümde hayalini güyiya

Nakş-ı nigarı sagar-ı mercane yazmışam

Tab-ı ruhumla anarken Ahmet’in adını

Şevkimden odlara tutuşup yane yazmışam

 

Ölçü (vezin) Nâ liş le ri*  ni  gül i  le* bî ça re bül bü lün

Bâ  dı sa bâ e li*  le gü*  lis ta ne yaz  mı şam

(*) Ses düzeltmesi   - -  . . / .  -  . . / -  .  . - /  .  –

Fa î  la tün / me fa  i lün  fa i la tün  fe lün

 

Açıklama: En güzel sözlerimi, ne kadar güzel sözüm varsa, (Kitap dolusu) tümünü sevgiliye yazıp gönderdim. Bana ise özlemler kaldı, onları da kendime sakladım. Çaresiz, zavallı, yanık yürekli bülbülün yakarışlarını da sabah esintileriyle gül bahçesine yolladım. Sevgilimin zülfünü, gönlümde canlandırdım, çektiğim acıları ise kendi sakladım (Gönlüme yazdım) Sevgilimin görüntüsünü gözümde canlandırdım, sonra da o güzelliğin kolay silinmemesi için onu sert elmaslara, mercan kadehlere yazdım (Çizdim de olabilir) Ahmet'in adını özlemle, sevgiyle anarken öyle heyecanlandım, , öyle canlandım ki ateşim yükseldi, alevler içinde kaldım, neredeyse tutuşacaktım.

 

 

Gazel

 

Ey fitnesi bol kavli yalan yandım elinden

Bir naz ile bin gönlüm alan yandım elinden

Sen şems gibi gayr ile meclislerde gülersin

Ben akuduram yaş ile kan yandım elinden

Her har ile sen sohbet edersin tün ü gün

Derdin çekerim munis-i can yandım elinden

Şol sunduğun ateş midir ey saki kim

Kim aldım ele camı heman yandım elinden

Ahmet çeke cevrini göre lütfunu ağyar

Ey şefkatı az şuh-ı cıhan yandım elinden Ahmet Paşa

 

Ölçü (Vezin)

Ses düzeltmesi Ey fit  ne si bol kav li ya lan yan dı me lin den

Bir naz i le bin gön lü ma lan yan dı me lin den

-  - . . / -  - . . / -  -  .  . /  - -

Fa  î la tü  fa î la tü Fa î la tü fa lün

 

Açıklama: Ey hilesi, aldatıcılığı çok, verdiği sözlerde durmayan, bir nazıyla gönlümü bin kez kazanan güzel, sen güneş gibi ışıldayarak yabancıların bulunduğu toplantılarda gülüp eğleniyorsun ama ben senin için özlem çekiyorum, içim kan ağlıyor. Ser her türlü insanla gece-gündüz konuşuyorsun. Oysa ben bu sıralarda seni özlüyor özleminle kıvranıyorum. Saki, ya da bana içki veren ( Sen) ateş vermiş gibisin, kadehi alır almaz yanmış gibiyim. Sen i seven Ahmet, senin için acılar çekerken, sen yabancılara yakınlık gösteriyorsun, buna üzülüyorum, seni sevmekle hata mı ettim! (Yandım elinden, bir sitem, bir naz, bir sevgi sözü)

 

Kıt'a

 

Methin çemeninde bülbül olsam

Bir gonca gibi dehanım olsa

Her bir dehenimde ey şeker-leb

Susen gibi sad zebanım olsa

 

Yüzbin lugât olsa her dilimde

Her harfte bin beyânım olsa

Evsafını söylesem ve yazsam

Ta haşre değin zamânım olsa

Bir şemmesi şerhin idemezdim

Âlemde dolu dâstânım olsa

 

Açıklama: Sana yakın bahçelerde bülbül olsam, Bir tomurcuk gibi görünebilsem. Her söyleşimde tatlı, akıcı bir dilim olsa, söyleyeceklerim içi yüzbin söz olsa, kullanacağım her harfle bin güzel sözle senin güzelliğini söylesem ve yazsam, ta, kıyamet gününe dek zamanım olsa, dünya alemi destanla doldursam gene de tam olarak seni anlatamazdım.

***

Ahmet Paşa'ya bakarken onun kadar ünlü, üstelik Fuzuli'nin en beğendiği Necati'yle karşılaştım.

Necati Bey olarak anılmış. Onun da özellikle doğum tarihi kesin bilinmemekle birlikte daha inandırıcı olasılıklar öne sürülüyor onlara göre 1450'li yıllarda doğduğu, ancak kesin olarak 1509 yılında öldüğü benimsenmektedir. Ahmet Paşa aracılığiyle Fatih Sultan Mehmet'e tanıtılan Necati'yi Fatih çok beğenmiş, İstanbul'a getirterek görevlendirmiştir. Fatih'ten sonra da 2. Bayazıt Necati'yi korumuş ölümüne dek önemli görevler vermiştir. Necati, özellikle halkın diline yakın bir dille şiirler yazmış çağdaşlarından daha çok halk katmanlarınca tanınmıştır. Türk şairleri içinde en beğendiğinin Necati olduğunu söyleyen Fuzuli'nin onurlandırması da Necati'nin ününü perçinlemiştir. Fuzuli, kendisinin; Gayrı redifli gazelinin

 

"Ne yanar bana kimse ateş-i dilden özge

Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı "

 

Açıklaması: "Kendi gönlümden başkaı benim için kaygılanmadığı gibi,

Sabah rüzgarından başkası kapımı da açmaz (Vurmaz, Tıklatmaz)

 

Şah beyiti için Türk şairi Necati'nin:

 

"Beni ağlan beni kim, üstüme gelmez ölicek

Bir avuç toprak atar bâd-ı sâb"adan gayrı "

 

Açıklaması: "Bana ağlayın bana, öldüğümde üstüme bir avuç toprak atmak için sabah rüzgarından başkası gelmeyecektir!"

 

beyitinden esinlendiğini yazmıştır. Necati'nin Divanı da yeni yazıyla henüz basılmamıştır.

 

 

Gazel

 

Dil sevdi yine can ile canan olacağı

Biçare bilir derdine derman olacağı

Gün yüzü tülüğ eyleyecek suph-ı sabada

Besbelli idi afet-i devran olacağı

Dil leblerinin şevki ile düştü şaraba

Saki içelim sun beri şu kan olacağı

Dil zülfüne dolaştı dedim, güldü dedi yar

Benzer ki yakınlaştı perişan olacağı

Genc-i ruhi katında gönül halini anma

Billahi Necati ko şu viran olacağı

 

Necati

Ölçü. (Vezin) Dil sev di yi / ne* cân i le / câ nâ  no la / ca  ğı

Bî çâ re bi / lir der di ne / der mâ  no la / ca  ğı

-  -  .  . - -  .  . -  - .  .  . -

Fa î  la tü fa î la tü  fa î  la  tü fa (fe) lün

 

Açıklama: Gönül yine seçti kendisine sevgili olacağı. O, (kendi gönlü) iyi bilir dertleşeceği kimseleri. Sevgilinin yüzü güneş gibi aydınlatıyor, belli idi bir yüz aydınlığı olacağı. Gönül, sevgilinin dudakları özlemiyle şaraba alıştı. Şarap dağıtan ver içelim şu bizi canlandıracağı (Canlandıracak şarabı) Sevgiliye, "Gönlüm zülüflerine takıldı!" dedim. Sevgili güldü, ardında da dedi ki "Demek, perişan olacağı yaklaşmış!" Necati, sevgilinin olağanüstü güzelliği karşısında senin gönlünün sözü mü olur, bırak viraneyi ikide bir anıp durma!

 

 

Gazel

 

Gamzen çalışır lahzede kan eylemek ister

Busen dürüşür anı yalan söylemek ister

Her ademi bir busede bin yıl yaşatırlar

Sakilerimiz tayy-i zaman eylemek ister

Canane gelir meclise gelmez değil amma

Kendisini can gibi nihan eylemek ister

Ben kastederim saklamaya aşkımı lakin

Gönlüm dolarak ah ü figan eylemek ister

Elvermiş iken ayağına baş ko Necati

Ol şuh-ı cıhan serv-i revan eylemek ister

 

Necati

 

 

Ölçüsü: (vezni) Gam zen  ça lı şır lah za da kan ey le me kis ter

Bu sen dü rü şür â nı ya lan söy le me kis ter

-  -  . . / - - . . / -  - . . / - -

Fa  î  l  tü fa î  la tü  fa î la tü  fa lün

 

Açıklama: Gamzene bakılırsa her an eğlenmek (Oynaşmak) ister. Oysa busen şekil değiştirip onu yalanlamaktadır. Bilinmeli ki istenirse insanlar bin yıl yaşatılır, yeter ki sakiler (sunucular, sevgi dağıtanlar) zaman iyi kullansın, uzatmasın. Sevgili gelir meclise gelmez değil ama, o da benim gibi (Benimle) gezmek istemektedir. Ben aşkımı hep saklamaya çalışıyorum, ne var ki zaman zaman gönlüm dolup bunalarak aşkımı açıklıyor. (Coşarak çevreye duyuruyor. ) Sırası gelmişken başını ayaklarının altına koy Necati: Belki o dünya güzeli şuh, selvi boylu (Başın üstünde ) yürümek ister.

 

Gazel

 

Çıkalı göklere ahım şereri döne döne

Yandı kandil-i sipihrim ciğeri döne döne

Ayağı yerde mi basar zülfüne berdar olanın

Şevk-i zevk ile verir can-ı seri döne döne

Şam-ı zülfünle gönül Mısrı harap oldu deyu

Sana iletti kebuter haberi döne döne

Sen durup raksedesin karşında ben boyun eğem

İne zülfün kaşa sen-sim beri döne döne

Sen olasın diye yer yer asıla ayineler

Gelene gidene eyler nazarı döne döne

Ey Necati yaraşır mutrib-i şeh meclisine

Raksedip okuya bu şi’ri teri döne döne

 

Necati

 

Ölçüsü: ) Vezni) Ey  Ne câ ti ya ra şır mıt rıb i şeh mec* li  si ne

Rak se dip o ku ya bu* şi rî te ri *  dö ne dö ne

-  .  -  . / - . -  . /  - .  -  .  . . lün

Fa  i  lâ tü fa i  lâ tü fa i  la tü fe  i lün

 

Açıklama: İçimden gelen aşk çığlıkları kıvrımlar çizerek göklere çıkalı beri, cıhanın kandilinin ciğeri de öyle yandı. Senin zülfüne takılanın ayakları yere basması şöyle dursun canını da başını da döne döne feda eder. Karanlık gece gibi siyah saçlarının arasındaki yuvamın yıkıldığını güvercin döne döne sana götürdü, Sen geçersin diye aynalar sıralanmış geleni geçeni izlemektedir. Sen kalkıp boylu boyunca dan erken ben boynumu büküp karşında dururken aynalar da senin gümüş bedenini yansıtsın. Ey Necati, bu şiiri oynayarak okursan gerçekten şehler meclisine yakışacaktır.

***

Bugün çok çalıştım ama güzel işler başardığıma sevindim. Hamdi Keskin Öğretmen yarın sormasa bile bir gün soracaktır. Bu şiirlerin defterimde bulunması benim için he zaman bir kazanç sayılır. Öğretmen olarak gideceğim okullarda da benim işime yarayabilir. Bu kitapları Milli Eğitim Bakanlığı Kitaplığında bulmasaydım hiç birinden haberim olmayacaktı.

Yemekten sonra kitaplığa gidip Almanca ödevimi yazdım.

 

Der Handschuh

 

Und recket dir Zunge

Und im Kreise scheu

Umgeht er den Leu

Grimmig schunurrend,

Drauf streckt er sich murrend

Zur Seite nieder.

 

Und der König winkt wieder,

Da speit das doppelt geöffnete Haus

Zwei Lepafrden auıf ei nmal aus,

Die stürzenn mit mutiger Kampfbegier

Auf das Tigertier.

Das pack sie mit seinen grimmigen Tatzen,

Und der Leu mit Gebrüll

Richtet sieh auf- da wirds sgill,

Und herum im Kreis,

Von Mordsucht heis,

Lagern sich die greulichen Katzen.

 

(Devamı var)

 

 

Türkçesi:  

Dili ile yalanır,

Çekingen çekingen dolanır.

Aslana yanaşmak istemez.

Öfkeyle hırıldanır,

Mırıl mırıl mırıldanıp durur.

Sonunda yan gelip yatar

Kral bir daha el çırpar,

Bu kez de birden bire açılan demir kafesten,

Şimşek gibi fırlayan iki pars çıkar gelir.

Gördüğünü parçalamak hırslarıyla,

Atılırlar kaplanın üstüne.

Kaplan da o korkunç pençesiyle atılır üstlerine.

Aslan da kükreyerek bir den doğrulur,

Meydan birden sessizleşir.

Öldürmek hırsıyla yanan öteki korkunç kediler,

Çepeçevre dizilerek

Usulcacık çökerler yere.

------------------------

Bu kez beni görünce Sami geldi yanıma. Özellikle Almanca çalıştığıma sevindiğini söyledi. Her zamanki sözünü tekrarladı:

-Çitakoğlu, sanırım gelecek yıl gelmeyecek. Doçentlerin de Profesör olması için özel çalışmaları varmış. Profesör Hikmet Birand'la konuşurken duydum; Hikmet Birand gülerek:

-Öyleyse seneye ayrılıyoruz, buna üzüleceğim! demiş. Çitakoğlu da:

-Ankara’da olduğumuza göre gene sık sık görüşeceğiz! karşılığını vermiş. Sami, çevirime bakıp güldü. Sonra da:

-Bu kadar zahmet ettiğine göre bari biraz ciddi ciddi çalış! dedi. Bizi gören Kepirli takımı hemen damladı. Bir süre gene Kepirtepe tartışması yapıldı; konu, bu kez kızlardı:

-Kim kiminle evlenecek? Benim bildiğim bir var, Hasan Gülümser, Hasan Hatice Bayındır'la evlenecek. Başkası hakkında bilgim yok ama gene de Röslein için söylenecekleri ilgiyle bekledim. Hayret, herkes, küçük sınıftakiler bile anıldı da Röslein unutuldu. Bir ara kuşkulandım, yoksa benim için mi anmıyorlar? Konuşmalar uzayınca bu kuşkum dağıldı, Röslein gerçekten unutulmuş durumda.

Yatınca bir süre bunu düşündüm. Röslein kimdi? Kendi kendime güldüm:

-O bir kır çiçeği ya da yaban gülü. Johann Wolfgang von Goethe'ye göre kırda yetişen el değmedik tomurcuk gül. Haydi gene gerilere gittim. Ahmet Paşa, Necati Bey, ne güzel şiirler yazmış. Ahmet Paşa'nın kıtasını anımsadım; yüz bin lügat (sözcük-kelam) bilsem, harfler le de konuşabilsem! diyor. Bunları demek hiç aklımdan geçmemişti. Sayıları falan düşünmüştüm ama yüz bin lügat aklımdan geçmedi. İlginç yoksa Ahmet Paşa milyon ya da milyardan habersiz mi? Neden milyon dememiş? Al sana bir soruşturma konusu! İnsanlar milyon, milyar sayılarını ne zaman öğrendi? Eski Yunan uygarlığı üstüne yazılan yazılarda da bundan hiç söz edilmiyor. Belki ediliyor da benim dikkatimi çekmedi; belleğimde böyle bir olay yok.

Milyon, milyar, trilyon, katrilyon!. . . . . . . . . . . ?

 

24 Şubat 1944 Perşembe

 

Abdullah'ı korkutmuşlar. Hamdi Keskin Öğretmen ona geçmişte bir ödev vermişti, aradan çok zaman geçti, unutuldu. 2. Sınıflardan Şevki Aydın bir olay anlatmış, arkasından da:

-Hamdi Keskin Öğretmen söylediğinin yapılmasını ister; söylediklerini de kesinlikle unutmaz! demiş. Abdullah'ın ödevi HİKMETLER yazarı Ahmet Yesevi idi. Onun hakkında yazdıklarımı Abdullah'a verdim. Defterimi başkasına vermemek koşuluyla derste kullanabileceğini söyledim. Abdullah çok sevindi:

-Yazacak yazın varsa hemen yazayım! diyerek karşılık da verdi. Abdullah'ın sıkıntısı benim de ilgimi çekti; Ahmet Yesevi, Yusuf Has Hacip, Edip Ahmet, Kaşgarlı Mahmut.

 

Ahmet Yesevi, (1103-1166 ) Yesi-Batı Türkistan-Divan-ı Hikmet: 1160.

Yusuf Has Hacib, (1018-1069, Balasagun-Kaşgar) Kut- adgu-Bilig: 1068.

Edib Ahmet , (12. yy) Yüknek-Kaşgar) Atabet ül Hakayik: 13. yy başları. ,

Kaşgarlı Mahmut, (1018-1080, Kaşgar) Divanü Lügat-it Türk: 1078.

 

Kısa notlarımı alıp kendimi hazırladım. Hiç değilse bunlardan biri sorulursa kısa da olsa doğru bilgi veririm.

Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek geldi. Masasına oturunca elindeki kitabın sayfalarını eliyle çevirmesine karşın bize bakarak konuştu:

Divan Edebiyatımızın ağırlığı şiirdedir. Bunun da Gazel türü ötekilerden biraz daha öne çıkmıştır. Gazelin genelde konusu aşk üzerinedir. Bu aşkı, bildiğimiz aşk, kişiler arasındaki yakınlaşma değil, ilahi falan derler ama biz bunu beşeri aşktan pek uzaklaştıramıyoruz. Bakın Fatih Sultan Mehmet bile bir şirinde,

"Her nice zühd ü salaha mail olur hatırım,

Gördüğümce ol nigarı ihtiyar elden gider. "

Bunun anlamı çok açık; Padişah oldum, az çok her yerde hatırım sayılır, saygınlığım vardır. Ancak o güzeller güzelini görünce elim ayağım titrer, kendimden geçerim! diyor. Bunun başka örnekleri de var.

Divan şairleri çeşitli nedenlerden dolayı Fatih Sultan Mehmet kadar açık yürekli olmamışlar. Olanlar da azınlıkta kalmış. Divan Edebiyatına yabancı kalan halkımızın da bir şiir anlayışı vardır. Bunları okumasak bile şarkılardan, türkülerden duyduklarımız, bize bu konuda bir fikir vermiştir. Gelin bu konuya da değinelim!

Öğretmen, elindeki kitaptan arka arkaya üç şiir okudu. Şairlerin adlarını söylemedi. Ancak üçü de aşk üstüne söylenmişti. Bu tür şiirler okuyup okumadığımızı sordu. Bir çok arkadaş okuduğunu söyledi. Şairleri soruldu. Karacaoğlan, Aşık Ömer, Aşık Kerem, Aşık Garip, Aşık Hasan, Yunus Emre adları söylendi. Öğretmen:

-Oldukça tanıdık bulduk ancak, Yunus Emre'yi aralarından ayıralım, hiç değilse şimdilik! deyip okuduğu şiirin birini tekrarladı:

Koşma

 

Kadir mevlam seni, övmüş yaratmış

Serdar etmiş güzellerin üstüne

Siyah zülfün tel tel edip uzatmış

Salıvermiş ak gerdanın üstüne

 

Ak imiş gerdanı beyaz kar gibi

Boyu gül ağacı selvi dal gibi

Seherde açılan gonca gül gibi

Sandım kan damlamış karın üstüne

 

Teni ipek gibi beyazdır kardan

Alnı gevher olmuş cemali nurdan

Dişleri saf olmuş sahici Dür'den

Lebler kaymak çalar balın üstüne

 

Sevenin var mı Karacoğlan kadar

Hüsnün zekâtı borçların öder

Kız o bakışın beni deli eder

Sırmalar giyme gel alın üstüne

 

Öğretmen Karacaoğlan, diyenleri tekrar sordu. Türkülerden anımsamalar oldu "Elif!" Elif adı geçince hepimiz gülümsedik, Elif'le Karacaoğlan hep birlikte söylenirdi:

 

"Elif kaşlarını çatar

Gamzesi sineme batar

Ak elleri kalem tutar

Yazar Elif elif diye. . . . . . . . .

Öğretmen kitaptan o şiiri de buldu:

 

İncecikten bir kar yağar

Tozar Elif Elif diye

Ak elleri kalem tutar

Yazar Elif Elif diye

 

Elif'in uğru nakışlı,

Yavru balaban bakışlı

Yayla çiçeği kokuşlu

Kokar Elif Elif diye

 

Elif kaşlarını çatar

Gamzesi sineme batar

Ak elleri kalem tutar

Yazar Elif Elif diye

 

Evlerinin önü çardak

Elif'in elinde bardak

Sanki yeşil başlı ördek

Yüzer Elif Elif diye

 

Karacaoğlan eğmelerin

Gönlün sevmez değmelerin

İliklenmiş düğmelerin

Çözer Elif Elif diye.

 

Öğretmen, iki şiirden de birer kıtayı tahtaya yazdırıp, uyakları, durakları buldurdu. 5+6=11 heceliler Koşma, 4+4 hecelileri semai adlarını yazdırdı. Uyakları Turan Aydoğan gösterdi; abab, cccb, dddb, eeeb koşma; gene, abab, cccb, dddb, eeeb, fffb, semai. Bunları gene konuşacağız, bunların Divan kuralları gibi katı bir tarafı yok! dedikten sonra, az önce okuduğu şiirleri bu kez şairlerinin adlarıyla okudu.

 

Koşma

 

Ala gözleri sevdiğim dilber

Her gülün sözüne bülbül uyar mı

Ben bir divaneyim bir şey bilmem ya

Güzel olmayanı gönül sever mi

Belendim toprağa yasladım taşı

Neyleyim silinmez gözümün yaşı

Seni can-ı dilden sevmeyen kişi

Geçip karşında boyun eğer mi

Irak yoldan arzulayıp geldiğim

Ferhat gibi karlı dağlar deldiğim

Ala gözlerine kurban olduğum

Tatlı dillerine bülbül ayar mı

İnansınlar Gevheri’nin özüne

Beliğ deyip uydu yarin sözüne

Nokta benler konmuş ol mah yüzüne

Göz katlansa bile gönül doyar mı

 

Gevheri

 

***

 

Koşma

 

Sakiyâ camında nedir bu esrar

Kıldı bir katresi mestâne beni

Şarab-ı lâlinde ne keyfiyet var

Söyletir efsane efsane beni

Kaldır nikâbın ey vech-i enver

Zulmet ki gönlümüz olsun münevver

Sunduğun şarabın lezzeti dilber

Gezdirir meyhâne meyhâne beni

Aşıkın çok belâ gelir başına

Dayanmak gerekir adû taşına

Hicran yarasına aşk ateşine

Yanmakta seyretsin pervâne beni

Bakmazlar Dertli’ye algındır deyu

Hakikat bahrine dalgındır deyu

Bir saçı Leyla’ya vurgundur deyu

Yazmışlar deftere divâne

 

Dertli

 

Öğretmen okuduğu koşmaları beğenip beğenmediğimizi sordu. Büyük bir çoğunluk "Çok beğendik!" deyince Hamdi Keskin Öğretmen:

Öyleyse bunları, Divancılarda yapıldığı gibi hemen rafa kaldırmayalım, biraz daha candan yaklaşalım! Öğretmen sözünü bitirirken zil de çaldı.

Öğretmen ayrılınca ilk kez hemen derste geçen konuyla ilgili kitap sormalara tanık oldum:

-Bu şiirleri nerede buluruz? Arkadaşlar arasında şiirle ilgilenen Turan Aydoğan'ın çevresi doldu. Bizim Kepirli şairimiz Mehmet Başaran'a da soranlar oldu. Turan Aydoğan'ın aksine Mehmet Başaran sinirlenerek:

-Ne bilem ben! deyip yürüdü. Oysa kitaplıkta, hiç değilse Karacaoğlan üstüne Sadettin Nüzhet Ergun'un kitabı olduğunu biliyordu, nedense söylemedi.

Alelacele toparlanıp kitaplığa gittik. Kitaplığa gidince elimle koymuş gibi Karacaoğlan kitabını buldum. Niçin önemsediğimi kimse anlamadı. Halil Basutçu ise bana takıldı:

-Ne o Çataklı'ya şiir mi okuyacaksın? Arkadaş Çitak sözünü Çatak'a çevirip, soruyor:

-Daha iyi değil mi? Yusuf Asıl bağırdı:

-Oğlu var, oğlunu ne yapacaksın? Tam o sıra öğretmen geldi, hemen sordu:

-Kimin oğlu var? Sami'nin mi yoksa, evliyse kızımı vermem, onu bilin! deyip oturdu. Arkadaşların çoğu durumu anlamadıklarından bakıştılar. Öğretmen bu kez de kuşkuyla:

-Sizin aranızda bir giz dolaşıyor, aman ben karışmayayım! deyip geçen hafta Hüsnü Yalçın'a vermiş olduğu ödevi sordu. Hüsnü, yetiştiremediğini söyleyince öğretmen birden bana dönerek:

-Yetiştiren bak nasıl yetiştiriyor! deyip hazırladığım çeviriyi okuttu. İçimden utandım ama görünüşte azıcık şişinir gibi göründüm. Utandım, çünkü ben çeviri falan yapmıyorum, hazır çeviriyi azıcık bozup yazıyorum. Tek öğrendiğim, yazıda geçen yırtıcı hayvanların adları. Öğretmen de bilirmiş gibi bana onları sordu. Aslan'ın Löwe, Löw, olduğunu Orta birinci sınıftan beri biliyordum, La Fontaine’in fabl'ı ağ için de aslanla fareyi resimde gösteriyordu. Ayrıca Fikret Madaralı Öğretmen Eski Yunanistan Med savaşlarını okuduğumuz sıralar, Isparta Kralı Leonidas'ın kahramanlığını anlatırken insanlar, Leonidas'ın kahramanlığını öğrendikten sonra hayvanların en cesuru olan hayvana Leon, dediklerini, daha sonra öteki ulusların da kendi dillerine bunu geçirdiklerini, aslanı andıran parslara da leopar dediklerini anlatmıştı. Kaplan'ı da duymuştum ama gerçeğini söylemek gerekirse bu yazıda öğrendim; Tiger. Löwe, leopar, Tiger.

Öğretmen, Türkiye'de doğmamış olanlarımızı öğrenmek istedi. Abdullah Erçetin, Hüseyin Orhan, Halil Basutçu, Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk parmak kaldırdı. Öğretmen arkadaşların yüzlerine sıra ile baktıktan sonra Hüseyin Orhan'a sordu:

-Geldiğin ülkenin dilinden hiç söz bilmiyor musun? Hüseyin Orhan geldiği yerde Türklerin yaşadığını o nedenle yabancılarla karşılaşmadığını söyledi. Abdullah da aynı sözleri söyleyince öğretmen gülerek: Emrullah' gösterdi:

-Senin köyünde de Türkler yaşıyordu değil mi? Emrullah hiç duraksamadan:

-Evet öğretmenim! deyince hepimiz güldük. Çünkü Emrullah daha geçen derste Bulgar çocuklarının kendilerine nasıl takıldıklarını anlatmıştı. Durumun giderek gene bir tartışmaya kayacağını anlayan Sami Akıncı, Köy Enstitülerinde yabancı dil olduğuna göre, oralara öğretmen yetiştirilen bizim okulda neden bir Yabancı Dil Bölümü açılmadığını sordu. Öğretmen de böyle bir soru bekliyormuş:

-Bunu ben de düşündüm, sahiden neden bir Yabancı Dil Bölünü açmıyorlar? Mustafa Saatçı öğretmene öneride bulundu:

-Unutulmuş olabilir, siz bu işi kurcalarsanız akıllarına yatar, gelecek yıl açarlar!" dedi. "Açarlar-açmazlar!" tartışması başlamak üzereyken ders zili çaldı. Öğretmenden sonra Sami Akıncı'ya teşekkür ettik. Oysa Sami Akıncı bunu çoktan beri düşünüyormuş ama bugün sormuş. Şu işe bak! Sami'nin aklında gecikmiş bir soru patlamak üzere olan bir olayı önledi. Önledi mi, yoksa geciktirdi mi? sorularını sorarak yemeğe gittik.

Yemekte Karacaoğlan'dan çok Elif sözü edildi. Nihat Şengül:

-Vay be, ne Elif'miş o Elif öyle, adamı deli edecekmiş! Kamil Yıldırım çıkışırca karşı durdu:

-Ne edecekmişi? Etmiş, baksana; çıldırmasa o kadar lafı uydurur mu? Yeni bir soru ortaya atıldı:

-Şiirler uydurma mıdır? Ya da şiirlere uydurma gözüyle bakılmalı mı? Ekrem Bilgin kimin olduğunu tam olarak anlayamamış ama "Güzel olmayanı gönül sever mi? " diye soran şairle, onun söylediği sözü çok sevmiş:

-Bulsam onu, hemen yazıp ezberleyeceğim! dedi. Arkadaşlar hep Ekrem'e döndüler:

-Bak, bak, bak! Ekrem Bilgin, ne oluyorsun? dediler. Ekrem Bilgin, yaşımı öğrenmek istiyorsanız söyleyeyim; tam 20 yaşımdayım! deyip sustu.

Ekrem ulu ota konuşmalar katılmaz, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen konulara da bulaşmaz. Arkadaş seçme işinde de kendine özgü bir tutumu var. İzmir/Kızılçullu grubu içinde de herkesle konuşur ama arkadaş olarak ya bir ya da iki seçtiği vardır. Bizim bölümdekini biliyoruz, İbrahim Şen. Ekrem, İbrahim'i sırtında taşır, lokmasını ondan esirgemez. İbrahim aynı karşılığı verip vermediğini bilemem ama sanırım Ekrem, öyle bir karşılık beklemeden özveride bulunuyor. Ekrem Bilgin, sınırlı konularda oldukça başarılı. Belleği de istediklerinde ona yardımcı oluyor. Ne var ki her konuda onu söylemek güç. Ekrem’le bir süre şiir üstüne konuştuk. Bir süre şiir yazdığımı anlattım ona. Ekrem benim anlattıklarımı hiç dinlememiş gibi:

-Kendisi hiç aşık olmadığı için şiir de yazmadığını anlattıktan sonra beni dinlemediğini dolaylı olarak içtenlikle söyledi.

Salonda bir süre Öztekin Öğretmeni bekledik. Değişik varsayımlar öne sürüldü, Enstitü Bölümünde toplantı

varmış, konukları gelmiş, ani olarak Ankara'ya gitmiş, uyuya kalmış! derken "Geliyor!" uyarısı söylenenleri ters-yüz etti. Kapıdan girer girmez de:

-Siz sormuyorsunuz ama ben sizden sorular bekliyorum; bu güne dek hiç tınmadınız. Bakın her cumartesi konserlere gidiyoruz. Bazı seçkin insanlar bize müzik ziyafeti çekiyor. Bakıyorum, başınızı kaldırıp "Kim bunlar? " demiyorsunuz. Geçen konserlerde dinlediniz o insanların bazıları besteci aynı zamanda.

Orkestrada görev almak büyük bir başarıdır. Ayrıca, bir orkestranın kuruluşunu öğrenmek bizim programımızda var, bunu öğrenmek zorundayız. "3 yıl buradayız, nasıl olsa öğreniriz! demeyin, sayılı günler çabuk gelir geçer. Gelin bir süre bunu ele alıp üstünde duralım.

Öğretmenin karşısına sandalyelerimizi çekip oturduk. Öğretmen kalkıp tahtaya orkestra sahnesini çizdi. Sonra da karelere ayırarak çalgı adlarını yazdı. Orkestra şefi, 1. kemanlar, 2. kemanlar. viyolalar, viyolonseller, nefesli çalgılar, vurmalılar.

Öğretmen 1. Keman grubunun ilk kemancısı için orkestranın "Can damarı!" dedi. Gerçekten konser öncesi biri ses veriliyor, sonra da tüm çalgılar onu yanıtlıyor. Bu bizim dikkatimizi daha ilk gün çekmiş, 1. kemancının adını da öğrenmiştik:

-Halil Onayman! Halil Onayman, Öztekin Öğretmenin tanıdığıymış, onun hakkında bize bir çok bilgi verdi. Daha sonra da Orkestra ile konser verenler solistler anıldı; Lico Amarr, Necdet Remzi Atak; Ferhunde Erkin. Öğretmen, bundan böyle bu tür bilgileri edinmemizi, içine girdiğimiz Müzik Olaylarına bigâne kalmamamızı tembihledi.

Kendisinin de bir müzik okulunda, Musiki Muallim Mektebi, şimdiki adıyla Müzik Öğretmen Okulu'nda okuduğunu, öyleyken bizim gibi konserlere gidemediğini, bize gösterilen kolaylıkların hiç b irini onların görmediğini anlattı. Gülerek:

-Sizin anlayacağız, biz bu bilgileri aslan ağzından alır gibi sakına sakına alıp biriktirdik. Oysa size düğün sofrası gibi sunuluyor, bunu unutmayın! dedi. Sözünü bitirdi sanıyorduk, öğretmen, okul programının bizim konser dinlememiz için cumartesi günlerini boş bıraktığını, Faik Canselen Öğretmenin dersi olmamasına karşın her cumartesi bizim için gelmesi, Konservatuvar öğrencileri dışında hiç bir okula verilmeyen topluca konser, tiyatro, operaya gitme hakkının bize verilmiş olmasını önemseyip gurur duymamızı, tersini düşünerek bunu bir angarya sayar gibi davranılmasının affelmez bir gaflet olacağını tekrarlayarak, bu konuyu bir daha ayrıntılı olarak düşünmemizi istedi.

Öğretmen kemancıları ayırınca küçük odadaki piyanoya gittim. Czerny 19 ile do major Clementi sonatı çalıştım. Ne var ki öğretmenin dediklerini kafamdan atamadım:

-Acaba öğretmenin böyle konuşmasına neden olan davranışlara ben de katılmış olabilir miyim? Bir neden olmasa öğretmen böyle konuşmazdı. Ta uzaklara, Kepirtepe'ye hatta daha ileri ilk günlere Karaağaç/Edirne'ye dek uzandım. Okulda iki piyano vardı. Piyanoya daha o zaman heveslenmiştim. Alpullu'ya taşınınca piyanolar depolara kapatıldı. Kepirtepe'den depolara eşya almaya gittikçe piyanolara bakıp içimden şanssızlığa yanıyordum. Piyanonun biri ancak son sınıftayken Kepirtepe'ye gelebilmişti. Ona da razı olmuşum ki, Asım Öğretmenin hoşgörüsüyle elimi sürerek bir ölçüde özlemimi gidermiştim. Oysa şimdi geçmişin tüm özlemlerini karşılayan bir duruma kavuşmuş bulunuyorum. Bunu doğru değerlendiremezsem, bütün geçmiş heveslerimi toptan körletmiş sayılırım. Bu nedenle Öztekin Öğretmenin bugünkü söylediklerine neden olacak bir cürmüm varsa kendimi affetmem. Bunları düşünerek daldım gittim. Kendime geldiğimde Czerny'yi iyice yozlaştırdığımı, Clementi'yi yeterinden çok ağırlaştırdığımı anlayıp kalktım. Oldukça üzgün bir tavırla salona çıktım. Bir de ne göreyim, salonda kimse yok, yemek zili çoktan çalmış. Gittiğimde masadakiler şiirden söz ediyordu. Ekrem yılbaşı gecesi dinlediği Namdar Rahmi Karatay'ı anımsamış, Keşiş'in eteğinde yaşadım keşiş gibi falan derken masaya oturdum. Beni bekliyorlarmış hemen sordular. Ben de yanıtladım:

-Ben de onu düşünüyordum, yarın Malik Aksel Öğretmen Keşiş'in eteğindeki Ulucami'yi, Yeşil Türbe'yi sorarsa ne derim? Pişmiş aşa tuz attığımı söylediler, meğer onlar yarınki dersi hiş düşünmeden Bursa üstüne şiir okuyormuş; bunu duyunca bir daha şaştım! Mehmet Öztekin Öğretmenin sözlerinden hiç etkilenmemişler.

Okuduklarını doğru okusalar bari. Keşiş meşiş değil, o şiirin adı "Hayat Pokeri!"

deyip ilk beşliği okudum.

 

"Keşiş'in eteğinde yaşadım keşiş gibi

Bir lokma bir hırka' ya hu! diyen derviş gibi

Arasıra destanlar yazarım bir iş gibi

Bu âleme sadece seyriçin gelmiş gibi

Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi

 

Destekleyenler çıkmasına karşın kuşkuyla bakanlar da oldu. Gene de tamamını okumamı isteyenler çıktı. Tamamını bilmediğimi, isterlerse bir başka şiirinden bir beşlik daha okuayabileciğimi söyledim. O da istenince bu kez de Sen Bir Garip Çingenesin, Nene Gerek Telli Zurna'dan okudum.

"İki gözüm eller gibi safa sürmek hakkın değil,

Nene gerek apartıman nene gerek otomobil,

Çok ağır da olsa yükün taşımayı bir görev bil,

Bir yarışa kalkma bil ki altındaki topal eşek.

Sen bir garip çingenesin; telli zurna nene gerek. . . . . . "

 

Şiirin tamamını istediler. Namdar Rahmi Karatay'dan 5 şiirim olduğunu isterlerse yazmak üzere verebileceğimi söyledim.

Yemekten sonra ansiklopediden Bursa hakkında bilgi topladım. Başta Ulu Cami olmak üzere, öteki önemli yapıları da anlatıyor. Ulu Cami, 1395 yılında Yıldırım Bayazıt tarafından yaptırılmıştır. 49X45 m. büyüklüğündedir. 16 köşeli şadırvanı çok ünlüdür. Yıldırım Bayazıt ayrıca, günümüzde Yıldırım olarak anılan semtteki camiyi de yaptırmıştır. Yeşil Camii-Türbe Çelebi Mehmet ( 1. Mehmet ) tarafından yaptırılmış. Ayrıca ilk Osmanlı Hakanları, Osman Bey, Orhan Gazi, Murat Hüdavendigar, Yıldırım Bayazıt, Çelebi Mehmet (1. Mehmet) 11. Murat olmak üzere yedisinin türbeleri Bursa'dadır. Osman Bey, Bursa'nın alınmasından 2 yıl önce Söğüt'te ölmesine karşın vasiyeti üzerine Bursa' alınıncaya oraya getirilmiştir. Nilüfer Hatun Köprüsü ile Karagöz oyunlarını başlatan Karagöz'ün de mezarı Bursa'dadır.

Ansiklopedideki bir söze takıldım:

-Bursa, Osmanlı Devletine 127 yıl Başkentlik yapmıştır! diyor. Oysa ben, Bursa bir süre Başkentlik yaptıktan sonra Edirne alınınca Başkentlik oraya taşındığını biliyordum. Yıldırım Bayazıt'ın 13, torunu 2. Murat'la oğlu Fatih Sultan Mehmet 1453 öncesi yılları Başkent olarak Edirne'de kaldılar. Edirne'de camileri gezerken bize böyle demişlerdi. Öyle olunca Bursa 1326-1389 yılları arsası 63 yıllık bir süre Başkentlik yapmış olmaktadır. Fetret döneminde ( 1402 Ankara Savaşını kaybedip tutuklu kalan Yıldırım Bayazıt'ın oğulları taht kavgasına kalkışmış bu kavga tam 10 yıl sürdürülmüştür. Bu sürece Fetret-Kargaşa dönemi denmektedir). Zaten Çelebi kardeşler her iki ilde de ayrı ayrı hüküm sürmüşlerdi.

Yıldırım Bayazıt'ın altı oğlu vardı. Süleyman, Kasım, Musa, İsa, Mustafa, Mehmet. Timur bunlardan Mustafa'yı götürmüştü. Anca Mustafa geri geldi. Zaten kardeşlerin hepsi savaşa katılmamıştı. Örneğin Süleyman, küçüğü Kasım'ı Bizanslılara rehine vererek Edirne'ye geçmiş Hakanlığını ilan etmişti. Mehmet Çelebi Amasya'da, Beyliğini ilan etti. İsa Çelebi Bursa'da kalmıştı o da beyliğini ilan etti. Mehmet Çelebi ile Mustafa Çelebi anlaşarak Bursa'daki İsa Çelebiyi ortadan kaldırdılar. Bu kez de Mehmet Çelebi Musa çelebiyi Süleyman'ın üstüne Edirne'ye gönderip Süleyman'ı ortadan kaldırıp kendini hakan ilan etti. Böylece Bursa'da oturan Mehmet Çelebi ile Edirne Hakanı Musa Çelebi arasındaki savaş başladı. Savaşı kazanan Çelebi Mehmet Osmanlı hükümdarı oldu. İsa, Musa, Süleyman kardeşlerin öldüğü kesindi. Ancak Kasım'la Mustafa sağ kalmıştı. Bunlardan bir süre ses çıkmadı. Çünkü Çelebi Mehmet güçlenmişti, karşı olanlar hep sindi. Bir süre sonra Mustafa olayı gene patlak verdi; hem de hiç umulmadık bir biçimde ortaya getirilerek Osmanlı Devletinin yıllarca başını ağrıttı. Düzmece Mustafa Olayı!

Düzmece Mustafa Olayını, çok merak ettim, bulup okuyacağım. . . Peki, Bizanslılara verilen Kasım ne oldu?

Bunları düşünürken uyudum.

 

25 Şubat 1944 Cuma

 

Uyanınca kendime kızdım; Bursa'daki sanat eserlerini okuyacakken tarihe dalıp gittim. Malik Aksel Öğretmen sorarsa "Ulu Cami, Yeşil Türbe!" deyip susacağım besbelli. Neyse, hemşerim Kadir Pekgöz geldi, Bursa'nın kent olarak hangi bölgede olduğunu sordu da rahatladım. Ben ne de olsa o kadarcığını biliyorum. Hiç değilse Bursa çakılarından haberliyim; bu üçüncü Bursa çakısı kullanışım. 1941 yazında Hasanoğlan'a gelen Arifiye ekibinden Selahattin Odabaşı ile tanışmıştım, o Bursalıydı. (Tirilyeli) Tirilye, hem denize hem de Bursa'ya yakın, diyordu.

Kahvaltıda öteki arkadaşlar da Bursa üstünde durdular. En çok da Yeşil Türbe konu oldu; "Yeşil Türbe cami sayılır mı? "Sayılmaz!" diyenler çoğunlukta. Hemen kafalarını karıştırdım; Yeşil Türbe, Yeşil Cami'nin bir parçası. 1. Mehmet Yeşil Cami'yi yaptırınca yanına da Yeşil Türbe'yi ekletmiş, Bursa'yı alan büyük dedesi Orhan Bey'i oraya naklettirmiş. Ulu Cami'yi ise Yıldırım Bayazıt yaptırmış. Bu arada Osmanlı Devleti'nin ilk yıllarını oldukça doğru olarak tekrarladık. Osman, Orhan, Murat, Beyazıt, Mehmet, Murat! diyerek 2. Murat'a, (1421-1451) dönemine geldik. Gerçekte bu dönem iyice Edirne dönemidir. Ancak Bursa'yı anlatanlar öyle demiyor. Oysa Çelebi Mehmet 1451 yılında Edirne'de ölmüştür. Selçuk Korol Öğretmenimiz bize Trakya tarihini anlatırken Uzunköprü kentine adı verilen büyük köprüyü anlatırken, onu yaptıran 2. Murat'ın Edirne'de oturduğunu, Fatih'in de Edirne'de doğduğunu, hatta orada evlendiğini, eşi Sitti Hatun'un mezarının Edirne'de olduğunu anlatmıştı. Selçuk Öğretmen şakacıydı, şakalı sözlerle bize tarihi belletmeye çalışıyordu. Bunları anlattığında da:

-Bunlar Trakya Tarihinin birer parçasıdır. Siz de Trakyalı olduğunuza göre bunları öğrenmelisiniz "Keratalar!" demişti de uzun süre ‘kerata’nın anlamını araştırmıştık. (İçinde sevgi saklı şakalı söz olduğunu öğreninceye dek aramızdaki konuşmalarda kuşkulu anlamlar yakıştırmıştık)

Malik Aksel Öğretmen erkenden geldi. İlk kez çantasını bırakmadan sobanın yanına gitti. Soba yakınında duran Talip Apaydın öğretmenin çantasını alıp masasına bıraktı. Malik Aksel Öğretmen ilk kez sobaya gittiği gibi çantasını da ilk kez bir öğrenciye verdi. Talip Apaydın'a teşekkür etti, memleketini sordu. Talip, Beypazarlı olduğunu söyleyince, öğretmen hiç dinlememiş gibi:

- Ankaralısın, Ankaralısın! deyip gülümsedi. Öztekin Öğretmen gelince, birlikte onun odasına geçtiler. Malik Aksel Öğretmenin bu günkü üçüncü ilki de burada olmasına karşın derse 20 dakika geç gelmesi oldu.

Derse gelince gecikmesinin nedenini anlattı. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü, dersleriyle ilgili gezilerini öğretim yılı içinde yapıyormuş. Öğretim yılı içinde yapmalarının asıl nedeni, öğrencilerin, derslerde topladığı dikkatlerini dağıtmadan göreceklerini görmesi, öğreneceklerinin yerli yerinde öğrenmesiymiş. Tüm dünya okullarında bu yöntem uygulanıyormuş. Oysa bizim okul, buna ters düşen bir yöntemi uygulamak istiyormuş. Bunun nedenini, nereden kaynaklandığını öğrenip, değişmesi için girişimde bulunmak istediğini Bölüm Başkanımıza anlatmış. Olayı bize de anlattıktan sonra bir süre söylendi:

-Ders kesimi ne ki, sizin bir de Askerlik Kampınız varmış, 20 deniyor ama o gel-gitlerle bir ayı bulur. Bir aylık bir kopmadan sonra Resim sergisi, müze ya da benzeri yerleri gezmek, çarşı-pazar dolaşmaktan farklı olmaz, b una üzüldüm! deyip acımsı acımsı gülümseyerek baktıktan sonra da:

-Hadi şimdi biz Bursa'yı konuşalım, Bursa kendisi, insana huzur verdiği gibi Bursa'yı konuşmak da bizi rahatlatacaktır! deyip Bursa'nın kuruluşunu, çevresini, geçirdiği evreleri anlattı.

Bursa, çok eski zamanlarda kurulmuş, doğasının güzelliği, bol meyvesi, ol suyu özellikle de sıcak suları insanları oraya hep çekmiş. Öğretmen sordu:

-Bursa hakkında hiç bilginiz yok mu? Arkadaşlar beni gösterdi:

-Arkadaş Bursa şiiri biliyor. Onlar bunu beni konuşturmak için söylemişti ama üzüldüm. Çünkü şiiri ezber biliyordum; şiir defterimde yanımda yoktu. Ancak öğretmen:

-Aaaa, Ne güzel, Bursa şiirini ben de severim; derslerimde Bursa geçince hem okur hem de okuturum! dedi. Kuşkulanır gibi oldum ama gene de konuşmuş olmak için:

-Ancak beş dizesini biliyorum! deyip Namdar Rahmi Karatay adını söylemeden:

 

"Keşiş'in eteğinde yaşadım keşiş gibi,

"Bir lokma bir hırka" ya hu! diyen drviş gibi,

Arasıra destanlar yazarım bir iş gibi,

Bu âleme sadece seyriçin gelmiş gibi,

Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi!

 

Arkadaşlar, onları kırmadığım için gülümseyerek bakarken Malik Aksel Öğretmen yüzünü ekşiterek:

-Bu, benim bildiğim, demin beğendiğimi söylediğim Bursa şiiri değil. Bunu da duymuşluğum var ama bunun bizim dersimizle bir ilgisi yok. Benim dediğim Bursa şiiri, bizim konuştuklarımızı anımsatıyor. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, bir öğretmen arkadaşımızın; Bursa'da Zaman başlığını taşır. Duymadıysanız hemen onu bulup okuyun! Öğretmen böyle dedikten sonra bir süre çantasını karıştırdı, sonunda:

-Buldum, bakın dinleyin! deyip tane tane okudu. Şiir biterken ders de bitince öğretmen bana:

-Geri vermek koşuluyla şiiri sana verebilirim! deyip uzattı.

 

Bursa'da Zaman

 

Bursa'da bir eski cami avlusu

Mermer şadırvanda şakırdayan su,

Orhan zamanından kalma bir duvar,

Onunla bir yaşta ihtiyar çınar;

Eliyor dört yana sâkin bir günü;

Senden böyle uzak kalmanın hüznü,

İçinde, gülüyor bana derinden.

Sanki bir hatıra serinliğinden,

Ovanın yeşili, Gökün mavisi,

Ve minarelerin en ilâhîsi. . . . . . . .

 

Bir zafer müjdecisi burda her isim,

Yekpâre bir anda gün, saat, mevsim,

Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın.

Bu kırık taşlarda mahfuz rüyanın.

Güvercin bakışlı sesizlik bile

Çınlıyor bu geçmiş zaman vehmile. . . . .

Gümüşlü, bir fecrin zafer aynası

Muradiye sabrın altın meyvesi,

Ömrünün timsali beyaz Nilüfer.

Türbeler, camiler, eski bahçeler,

Şanlı menkıbesi binlerce erin ,

Sesi Arşa çıkmış hengâmelerin

Nakleder yâdını gelen geçene. . .

Bu hayalde uyur Bursa her gece,

Her sabah onunla uyanır, güler

Gümüş aydınlıkta selviler, güller

Serin hulyasile çeşmelerinin. . .

Başındayım sanki bir mucizenin:

Su sesi ve kanat şakırtısından,

Billûr bir avize Bursa'da zaman.

 

Yeşil Türbe'sini gezdik dün akşam,

Duyduk bir mucize gibi zamandan,

Çinilere sinmiş Kur'an sesini.

Fetih günlerinin sâf neş'esini,

Derinleşmiş buldum tebessümünle. . .

İsterdim bu eski yerde seninle

Başbaşa uyumak son uykumuzu

Bu sükûn içinde. . . ve ufkumuzu

Baştan başa örsün bu ziya, bu renk

Havayı dolduran uhrevî âhenk

Bir ilâh uykusu olur elbette

Olüm bu tılsımlı ebediyette,

Belki de rüyası eski cedlerin

Serin bahçesinde su seslerinin.

 

Ahmet Hamdi Tanpınar

Arkadaşlarımızdan Talip Apaydın'ın şiir sevdiğini biliyordum; aralarda tahtaya şiirler yazıyordu. Salon temizliğinden sorumlu olduğum için tahtayı ikide bir kirlettiği için Talip'e kızıyordum. Oysa bugünkü şiir beğenisi, özellikle hemen alıp yazmak istemesi ilgimi çekti. Meğer o da şiir topluyormuş. Hele Malik Aksel Öğretmenin, Namdar Rahmi Karatay'ın şiirine burun kıvırmasını doğru bulan Talip Apaydın, bu arada kendi fikrini de söyledi:

-Onlar şiir değil, gönül eğlemek için dizilmiş manzumeler! dedi. Şiir ne, manzume ne? İlkokulda ben de şiire manzume derdim. Sonraları da bana kimse şiirle manzumenin farkını sormadı. Nasılsa manzume sözünü unuttum. Vahit Dede hep şiir diyordu, sanırım ona uyarak ben de şiir demeye alıştım.

Veysel Öğretmen de bugün 10 dakika geç geldi. Veysel Öğretmen, Çantasından bir tomar kağıt çıkarıp masanın üstüne koydu. Bize dönerek:

- Bugün resim yapmayalım, ara verelim isterseniz! deyip bize baktı. Sonra da masa üstündeki kağıtları bize dağıttı. Kağıtlar büyük harflerle yazılmış yazılardı. Öğretmen daha sonra birer tomar kağıdı bu kez kendisi dağıttı. Onlar da hep büyük yazılmış yazılardı. Yazılar matbaada yazılmıştı. İçlerinden bazılarını hemen seçtim, Almanca Gotik yazılardı. Almanca kitaplarımın Orta 3. sınıfla lise sınıflarının kitapları bu tür yazılarla doluydu. Öğretmen açıkladı:

-Yazıların şekline bakın, yazı yazmak da bir sanattır! deyip Hattatlık üstüne bir süre konuştu. Örnekler gösterdi. Daha sonra da dağıttığı kağıtları toplayıp temiz kağıt verdi. Tahtaya yazdığı yazıyı bizim de yazmamızı istedi.

"Yazı yazmak, dikkat ve zevk işidir, bunlara sahip olan herkes güzel yazı yazabilir! "

Muttalip Çardak öksürür gibi yaptı; "ıhı, ıhı!"Sonradan söylediğine göre bu ıhılar, "Onların ikisi de bende yok!' anlamında yapılmış. Veysel Öğretmen sanmıyorum böyle yorumlasın. Ancak bir rastlantı da olabilir, Muttalip'in yanına gitti, uzun süre konuştu, sonra da kağıdını alıp arkasına örnek harfler çizdi.

Öğretmen, ders sonunsa kağıtları toplamadı :

-Haftaya bu çalışmalarımızı sürdüreceğiz! deyip ayrıldı. Öğretmen gidince, arkadaşlar Muttalip'in başına üşüştü. "Öğretmen senin numaranı anladı! Muttalip sinirlenerek:

- Ne diyorsunuz arkadaşlar, doğrusunu isterseniz ben de dikkat var ne de zevk! Bu sıra kapıdan Bölüm Başkanı girdi, doğrudan Muttalip'e:

-Bu ne samimi, itiraf Muttalip? Ama ben sana bu konuda katılmıyorum, sende onların ikisi de var; hem de katmerlisi! Muttalip özür dileyip olayı ta başından başlayıp anlattı. Öztekin Öğretmen gülerek:

-Bülbüllerin kafeslere tıkılması dilindendir, bunu unutmayın! deyip yapılacak iki saat çalışmanın Askerlik dersinden sonraya kalacağını söyledi. Başka açıklama yapmadığından "Neden?" soruları arasında yemeğe gittik.

Yemekte de nedenlere yanıtlar arandı. Bu arada Binbaşı Nuri Teoman'ın geldiği söylendi. Binbaşı bu derste ne anlatacak? Nuri Teoman Binbaşı’nın ilk derslerde Almanya'yı överken onların gerilemeye başlamasından sonra karşılarına geçtiği söylendi. Ben buna karşı çıktım:

-Binbaşı, bir asker. Askerliği övüyor ama asker olmadan askerlik işlerine karışanları sevmiyor. "Almanya yenilirse Hitler yüzünden yenilecek!" demesi bundan. Bizim tarihimizi anlatırken de hep bunu söyledi, savaşa gitmeyen Padişah Başkomutan oluyor, yerine gönderdiği birisi (genelde damatlar falan!) serdarlık yapıyor. Sonuç yenilgi. Binbaşı hep bunları yerdi. Stalingrad yenilgisinde de Hitler'i suçlamıştı.

Yemekten sonra salonda toplandık. Binbaşı Nuri Teoman bu kez çizmeli geldi. Çok şık.

İki sınıf bir arada olunca , salon tıkabasa oluyor; bu gün de öyle oldu.

Binbaşı önce ders için konuştu:

-Bizim dersimiz sizin öteki derslerinizden biraz farklıdır, öteki dersler bizim asker dilimizde çok geçen biz sözle anlatılmak istenirse "Bir silsile -i meratibe göre yapılır!" Ne demek bu? Bu şu demektir. Birbirine bağlı olaylar arka arkaya sürdürülür. Bir önceki okullarda da bu biraz böyleydi. Bizde değişti; gördüğünüz gibi bir konunun ucundan tutup onu genişleterek büyük alanlara yayıyoruz. Askerlik bizatihi budur işte! Binbaşı birden durdu:

-Ben bunları söylüyorum ama bakalım siz benim sözlerimi tam olarak anlıyor musunuz? deyip "Silsile-i meratip, bizatihi!" sordu. Tam karşısında Vasfi Anıl oturuyordu, binbaşı ona bakınca Vasfi Anıl, silsile-i meratip için:

-Büyükten küçüğe ya da küçükten büyüğe rütbe sıralaması! deyince Nuri Teoman gülümseyerek Vasfi'ye baktı, başını sallayarak:

- Burada söylemek istediğim? deyince Vasfi bu kez de, anlatılan konular, birbiriyle ilgili olur, daldan dala atlamaz! Dedi, binbaşı gene gülümseyerek başıyla doğruluğunu onayladı. Vasfi bu kez de :

-Bizatihi, bizzat, kendisi, konuşan, yapan ya da gösterilen! deyince Binbaşı elini kaldırarak doğruluğunu belirtti.

Bu kez, Vasfi ile yan yana oturan Süleyman Alkan söz istedi. Binbaşı, başıyla işaret edince Süleyman Alkan, hep sormayı düşündüğünü ancak bugün cesaretini toplayabildiğini konu dışına çıkmışsa özür dilediğini söyleyip İtalya'nın 1. Dünya savaşında da önce Almanya ile birlik olup sonra caydığını, bu savaşta da benzer bir durum olduğunu, ayrıca Habeşistan'la daha sonra Yunanistan'la yapığı savaşlarda başarılı olamadığını, özellikle askerlerinin savaşamadığı, oysa İtalyanların Roma İmparatorluğu gibi dünyada benzeri olmayan büyük bir devletin devamı olduğunu, bu zıtlığı anlayamadığını söyledi. Binbaşı, Süleyman Alkan'a teşekkür etti; kendisi de bir kaç yıl önce Akademi öğrencisiyken bu soruyu sorduğunu, o zaman aldığı yanıtı olduğu gibi aktarabileceğini söyledikten sonra:

1) -Bu soru salt İtalya için değil, çok uzaklardan ta Mogolistan!dan başlayarak batıya doru bir sıra örnekleri sıralamak gerekecek. Bizim okullarımızda Batı devletlerinin etkisiyle Roma tarihi okutulur ama Mogolistan önemsenmez. Oysa Mogolistan, yani Cengiz İmparatorluğu, Roma İmparatorluğundan daha önemlidir. Doğru Roma, büyük bir imparatorluk ama bütünü 1000 yılda kurulmuş, ikiye ayrılarak daha 1000 yıla yakın yaşamış. Büyüklüğü ise bugün rahatça bildiğimiz 10 milyon m2 Avrupa'nın yarısı ile Afrika’nın Akdeniz şeridini almıştır. Toplam olarak 10 milyon km. olduğunu varsayalım. Cengiz İmparatorluğu böyle değil, Bir adamın ömrü içinde kurulduğu gibi 44 milyon km2 olan kıtanın yarıdan çoğunu almış. Bu da en az 20 milyon km2, yani o Büyük Roma'nın iki katı. Bu karşılaştırmadan sonra aynı kaderin hışmına uğramış bu imparatorluklara başkalarını da katabiliriz. Med-Pers İmparatorlukları, Makedonya. Bitmedi, Cengiz İmparatorluğunu andıran Timur'la Arap-İslam Emevi-Abbasi imparatorlukları, Şarlman ya da Karolenj imparatorluklarını da bunlara ekleyebiliriz. Saydınız mı kaç tane oldu? Önce sekiz, arkasından yedi yanıtı verildi. Binbaşı, bir tane daha var, bunu siz biliyorsunuz, unuttuğumu sanmayın, onu özel olarak arkaya bıraktım. Bu saydıklarım gerçekten tıpkı ulu ağaçlar gibi büyüyüp serpilmiş, içleri koflaşınca yıkılıp gitmiştir. Buna bir milletin içten çürümesi derler. Böyle ağaçlar görmüşsünüzdür, içi boşalmış ama gene de dal budak salan tarafları vardır. Bu dal budak yeşildir, dalları yaprakları vardır ama biz buna ağaç, işe yarayan ağaç olarak bakmayız; kurudu kuruyacak! deyip geçeriz. Ağaç olarak vasıflandırıyorum ama bunlar insan kümeleridir, arkadan gelenler yaşamlarını sürdürür. Bunlar, günümüzdeki adlarını haritalarda gördüğümüz sözüm ona devletlerdir. Poloveçya'dır bakarsın Podolya olmuş, az sonra onu Lehistan olarak görürsün. Git bak haritaya, Lehistan yerinde Polonya yazar. Tarihimizde çok geçen, dost-düşman Eflâk, Buğdan, Karadağ şimdilerde yoktur. Belli olmaz bakarsınız yakında gene bir filiz verirler. Dünya üstündeki devletleri bu yanlarıyla incelemek gerekir. İşte o Roma denilen ulu ağaç çürüyüp içi boşalınca yanlarından türeyen filizler usta ellerden geçmeden rastgele büyümüş, yönü belli değil, amacı tam saptanmamış yüzyıllarca yaşamaya çalışmış. İtalya'dan söz ediyorum. Batı Roma İ. s. 476 yılında yıkıldı. . . Tarihe bakarsak bu günkü İtalya 1870 yıllarında birliğini kurdu. 1200 yıl nasıl geçti? Sicilya ile Sardunya adalarında bir zamanlar Müslüman Arap devleti oluğunu belki okumadınız. Daha sonra İspanya, arkasından Avusturya egemenliğine geçti. Fransa güçlenince Avusturya arasında şamaroğlanı olarak yüzyıllarca süründü. Napolyon Bonapart sonrasında kurulan parça buçuk devletçikler nihayet 1870'lerde bir araya geldi. Devlet bir çatı altında toplandı ama İtalyan milleti diye bir birlik oluşmamıştı. İşte İtalya'nın sıkıntısı budur. Devlet kurmak kolay, o çatı altında toplananları ülkü Birliğinde kaynaştırmak kolay değil. Unutulmasın ki savaşları devletler değil insanlar, halklar yapar. Halkta ülkü birliği olmazsa savaşa kalkışmak yenilgiyi baştan kabul etmektir.

Zil çalınca Binbaşı Süleyman Alkan'a gene teşekkür etti. Bize dönerek:

- İtalya-Roma'yı ötekiler için emsal alabilirsiniz. Gene de biz konuşmamızı sürdüreceğiz çünkü sonuç olarak bu işin içinde biz de varız. Bakalım bu işin sihirli değneği neymiş?

Binbaşı Nuri Teoman'dan sonra bir süre salonda kalıp 2. sınıfları dinledim. Vasfi Anıl'ı tanımamıştım birden kanım ısındı. Çiftelerli 2. sınıfları pek tanımadım. Tanıdığım bizim bölümdeki Orhan Doğan, Fahri Yücel, Abdullah Ön dışında öteki bölümlerden İsmail Koralay, Mustafa Barış, Abdullah Özkucur, İhsan Güvenç, Süleyman Alkan. Ali Yılmaz, Satılmış Aslantaş; bir de bugün Vasfi Anıl'ı tanıdım. Adlarını bildiğim bir kaç kişi daha var ama onlarla konuşmak nedense içimden gelmiyor. Onlarla inşaatta çalışırken daha ilk günler ters düşeceğimi anladığımdan uzak durmayı yeğledim. Zaten onlar da beni öyle görmüş olacaklar ki yanımdan geçerken tınmıyorlar.

Konuşmaları dinlerken dalmışım, Abdullah Erçetin işaret etti; "Ders var!" Koşarak gittik, iki sınıf bir arada koro çalışması yaptık. Bu çalışmada rahatım, koroyu 2. sınıflar yönettiğinden bana görev düşmüyor. Çalışmamız kısa sürdü. Alt odadaki piyano boş kalmış, hemen indim. Clementi'yi pişirdim ama Czerny 19'u istediğim gibi yapamıyorum. Hüseyin Çakar'a göre piyanoya çok uygun ellerimin parmakladı sesleri çok net çıkaramıyor. Faik Öğretmenin söylemiyle bazı tuşlar ellerime öfkeli, onun için kirli ses veriyorlar. Beringer'de Beethoven'in sonatı gibi bir de Mozart'ın slonatı var. Onda 2. çalıcı Schüler. Denedim çok kolay. Ancak daha önce temrinler var, onları geçmeden öğretmen razı olmaz. Faik Canselen Öğretmen sık sık:

-Tatil geliyor İbrahim, tatilde istediğin parçayı çalışırsın! diyor. Bu, belki benim için bir uyarıdır,

Yemekten sonra kitaplığa gittim. Bizim Kepirliler, Sami'nin masasında toplanmış, Sami onlara harita üzerinden Cengiz İmparatorluğunun yayıldığı yerleri gösteriyor. Konuşurken arkadaşlardan Cengiz'le Timur'u karıştıranlar olduğu gibi bir birinin devamı gibi gösterenler de oldu. Sami Lise kitaplarını karıştırdığı için doğruyu biliyor. Biz bugün Sanat Tarihi dersinde özetledik, Osmanlı Beyliği, Anadolu' tarumar edip çekildikten sonra Osman Bey tarafından 1299-1300 yıllarında kurulduğunu, Timur'unsa 1402 yılında Yıldırım Beyazıt'ı yendiğine göre arada tam 100 yıl fark var. Gerçekte bu fark daha fazla çünkü Cengiz İmparatorluğu Cengiz'in ölümünden hemen sonra değil torunları zamanında bölündü. Nitekim Bağdat'ı yıkıp Halifeyi Dicle nehrine attığı söylenen Hulagû Han Cengiz'in torunudur.

Cengiz Han, 1162-1227 yılları arasında yaşamıştır. Mogolistan'da küçük sayılacak bir hükümdarın oğludur. Cengiz çok küçükken babası aldatılarak ihanetle öldürülmüştür. Oldukça sıkıntılı bir çocukluk geçiren Cengiz Han, babasının öcünü almak üzere kinlenmiş 1180'lerden başlayarak çevresinde kan dökücü bir ad olmuştur. Kendisine karşı gelen küçük beylikleri birer birer yok ederek 1200'e büyük bir imparator olarak ulaşmıştır. 1200 başlarından sonra, tüm Asya kıtasını Mogol İmparatorluğuna katmak amacıyla savaşmış, Çin'den bugünkü Polonya sınırlarına dek tüm kuzey Asya'yı imparatorluğuna katmıştır. Daha sağlığında büyük İmparatorluğunu dört oğlu arasında bölüştürmüş, ayrı yönetici olmalarına karşın kendi koyduğu yasalara göre yetilmelerini vasiyet etmiştir. 1227 yılında kendisi ölünce Cengiz İmparatorluğu tüm Asya'da egemenliğini uzun süre sürdürmüştür. Söz gelimi Cengiz Han'ın ölümünden16 yıl sonra 1243 yılında (Kösedağ) Mogol orduları Anadolu Selçuklularını ortadan kaldırarak, bölük börçük beyliklere dönüşülmesine neden olmuşlardır. Diğer yandan bir uç Mogol ordusu güneye yönelerek Bağdat'ı yakmış, Abbasi halifeliğini ortadan kaldırmıştır. (Halife, Dicle nehrine atılarak, makamı yağmalanmıştır. ) Böylece İslam dünyası büyük bir kargaşa içine itilmiştir. Bu kargaşa sürerken Mogollardan sonra bir de Timur yıkımı gelmiş, Osmanoğullarının kesin egemenliği olan 15. yüz yıla dek (1453-1513 arası) varlık-yokluk gel-giti içinde yuvarlanmıştır.

"Malik Aksel Öğretmenin Sanat Tarihi derslerinde şaka maka değil oldukça tarih öğreniyoruz!" diyecek oldum, hemşerim Kadir hemen ekledi:

-Öğrenen öğreniyor! Yorum yapmadım. Ne söyleyecektim, gerçekten doğru dürüst tarih dersi görmedik. Daha doğrusu hiç tarih dersi öğretmeni görmedik. Tarih-Coğrafya-Yabancı Dil, derslerinin gerçek öğretmenlerini görmedik ne demek ? Fizik-kimya dersi olaraksa hiç ders görmedik. Tarım Öğretmenlerimiz Salih Ziya Büyükaksoy'la sonra gelen Hikmet Öğretmen tarım gübrelerini anlatırken sık sık kimya dediği için Kimya demeye biz de alıştık. Birde Edirne Lisesinde konuk kaldığımızda lise öğrencilerinden Kimyacının Aşkı şiirini öğrenmiştik. Fizik için o kadarcık ile bir ilişkimiz olmadan 5 yılı geçirdik.

Tarih üstüne başlattığımız konuşmalar, bilgisizliğimiz ya da bilgimizin azlığı konusu bize hemen Kepirtepe'yi anımsattı. Bu arada Selçuk Korol Öğretmeni andık, şakacılığı, bizi bilgilendirmek için nasıl çabaladığını anlatanlar oldu. Derken onun o, öğretmenlerin dağıtılmasında başka yere neden gönderilmediği üstüne varsayımlar öne sürüldü. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'un akrabası, dendi. Ben, bu söyleme katılmadım:

-İsmail Hakkı Tonguç akrabalarını koruyan biri olsa kendi kardeşini yıllardır Kızılçullu'da öğretmen olarak tutmaz, bir yere Müdür yapardı. Bakın Kızılçullu açıldığından beri oradan Nejat İdil, Enver Kartekin, yönetici olarak bizim okula geldi, arkadaşların söylediğine göre Kızılçullu'dan başka yerlere gidenlerin sayısı 10'u geçiyormuş. Oysa Zekeriya Tonguç ilk günden beri ayni yerdeymiş. İsmail Hakkı Tonguç'un kardeşi olduğunu yeni öğrenenler oldu. Söz Enver Kartekin'e geldi. Onun bir eli çenesinde bir eli göbeğinin üstünde nasıl durduğu konuşuldu. İlk gelecek müdürler arasında Enver Kartekin’in olmasına sevinenler oldu. Bense onun gelince bize neler anlatacağını düşündüm. Aklım gene o gün lere gitti. Bana, o, "Demoklesin Kılıcı!" numarasını neden yapmıştı? Korkutmasına korktum ama benim korkmamdan o ne kazandı, bana ne kaybettirdi?

Hele okul müdürü olarak gider gitmez Kepirtepe'deki Halis Öğretmeni oraya mektupla çağırmasını bir kez daha ayıpladım. Ancak arkadaşlara tınmadım. Kepirtepe'de Marangozluk atölyesinde ilk günden beri üç çalışkan öğretmen varken üçü de ayrılmış, yerlerine, onlara göre çok çok az deneyimli Halis öğretmen gelmişti. Zaten geleli beri doğru dürüst bir iş başarmadan onu Sanat Başı olarak seçmesi bence doğru değildi.

Yatınca da gene Enver Kartekin'i, Sabahat Kartekin'i anımsadım. Sabahat Öğretmenin bana karşı olumsuz davranışının nedenini hep Yeni Bedir köyünde amcamların bahçesine, üsteğmenin motosikleti arkasında geldiklerinde benim orada bulunmama bağladım. Çıkarılmış olan dedikoduyu, ondan sonra duyduysa, beni suçlamış olabilir. Daha önce oldukça yakınlık gösteriyordu. Bir keresinde eşine karşı beni savunduğu bile olmuştu.

Sabahat Öğretmen anımsanır da Röslein unutulur mu? Sonunda kesinlikle karşıma o çıkar! Gene öyle oldu;

-Röslein, Röslein, Röslein rod, Röslein auf der Heiydn! Koklanmamış bir gül tomurcuğu. . . . .

 

26 Şubat 1944 Cumartesi

 

Askerlere şarkı söylemek için çok uzaklara uçan bülbül sesli kızdan söz edenler oldu. Şarkıcının adını da söylüyorlar ama yabancı adları doğru öğrenmeden söylemediğim gibi yazmıyorum da. Halil Dere İngilizce okuyor ama o da dikkatsiz ya da umursamıyor. Söyleyince:

-Ne yapacaksın sinemacı kızın adını? Sen kınalı saçlıya bak! deyip gülüyor. Halil Dere'ye şimdiye dek hiç sözünü etmediğim Süheyla Öğretmeni anlatacağım. Aylardır karşılaşmadığıma göre sanırım o buradan ayrılmış. Öyleyse hakkında konuşabilirim. Halil Dere'nin de hoşuna gider. Geldi birlikte kahvaltıya gittik, mutfağa uğrayıp ikimiz için kumanya aldık. Öteki arkadaşlar kendileri alacak. Çoğunluk almadığı için kumanya işi önemini kaybetti.

Hava esintili ama çok soğuk değil. Yol dışında her yer kar. Koşuşarak trene yetiştik. Önemli konu; ne dinleyeceğiz. En tumturaklı yanıt:

-Ne çıkarsa bahtımıza! Bizde baht mı var? Hemen karşılıklar:

-Daha ne istiyorsun? Bedava tren, bedava konser, bedava Ankara sokakları. . . .

Faik Öğretmen bu sabah azıcık geç geldi. Alt katta bekledik. Öztekin Öğretmen bir tanıdık buldu, onunla uzun uzun konuştu. O da keman çalıyormuş, ayrıca şef yardımcısıymış. Orhan Borar. Bizim Öğretmenden genç ama çok senli benli konuştular. Ayrılırken bizi göstererek:

-Seninkileri tanıyorum! dedi. Bu söze kimimiz sevindi kimimiz de üzüldü. Muttalip hemen fikrini söyledi, Halil Dere ile beni göstererek:

-Sizi nereden tanıyacak, tanısa tanısa beni tanımıştır, boz eşek gibi, bunlar kim? deyince kim unutur bizi? Muttalip'in söylediğini çoğunluk duymadı. Muttalip böylece giymekte ya da giydirilmekte olduğu asker giysilerinden yakındığını söylemek istiyordu. Bu da benim anlamadığım bir tepkiydi. O giysileri Çifteler Köy Enstitüsü'nde zorunlu giymiş olabilirler. Şimdi öyle bir zorunluluk yok. Tüm Kızılçullu çıkışlılarla bizim Kepirtepeliler hatta Çiftelerden gelenlerin yarıdan çoğu onları giymediği gibi kravat da takıyor. Biz Kepirtepe'de o tür giysiyi zaten salt tarım, sanat çalışmalarında giymekteydik. Adları da iş giysisiydi. Oysa Çiftelerden gelen arkadaşlarımızın bir bölümü burada da o giysilerle dolaşıyor. Neden? Onlara duyurmadan zaman zaman bunu hep konuştu; neden? Verilen yanıt hep şu oldu:

-Onu seviyorlar da ondan!

Tam bu sıra Faik Canselen Öğretmen geldi, yukarı, bize ayrılan odaya çıktık. Faik Öğretmen önce beklettiği için üzüldüğünü söyledi arkasından da bugün güzel eserler dinleyeceğimiz için sevindiğini ekledi. Önce bana Beethoven'in 3'lü konçertosunun plağı var mı? diye sordu.

Konçertonun üstünde Triple (3'lü) yazılı olduğu için dikkatimi çekiyordu, kolay anımsayıp olduğunu söyledim. Faik Öğretmen ona da sevindi:

-Önce konçerto üstüne bilgi tazeleyelim! deyip konçertoları genel olarak anlattı. Daha sonra ikili, üçlü (Aynı çalgılar) konçertoları sonra da ayrı çalgılı 2'li, 3'lü konçertoları tanıttı. Önce Johann Sebastian Bach'ın tek, iki, üç, dört piyano için yazdığı konçertoları anlattı. Şaşkın şaşkın dinledik. Öğretmen anlatırken orkestra yerinde dört piyanoyu düşlemeye çalıştım. Orkestra, dört piyano olunca şef. Prof. Praetorius'u karşılarına koyamadım. Öğretmen arkasından Mozart'ın iki keman, keman-piyano, keman-viyola, keman-viyola-viyolonsel, iki piyano, üç piyano, Arp-flüt konçertolarını anlattı. Arkasında da:

-Bugün dinleyeceğimiz bu tür konçertoların kralı! Düşünün, keman-viyolonsel-Piyano üçlüsü yarış edecekler, deyip güldü. Öteki eserler, biri uvertür, Carl Maria Weber, Freischüts Opera uvertürü, 3. ise bir senfoni; Franz Schubert'in 7. Senfonisi. Bugünkü üç besteci de Romantik müzik çağının başlatıcıları sayılır. Bir rastlantı olabilir, bu üç besteci de Alman, aynı zamanlarda 1770-1828 yılları arasında yaşamışlar. Ludwig van Beethoven 1770, Carl Maria von Weber 1786, Franz Schubert 1797 doğumlu. Ölümleri ise Weber, 1826, Beethoven 1827; Schubert 1828, Beethoven 57, Weber 40, Schubert ise 31 yıl yaşamış. Bu kısa yaşamlarında binlere ulaşan bestelerini nasıl bestelemişler? İşte bunun için insanlık onları DAHİLER diyerek saygıyla anıyor.

Öğretmen, bu konuları gene konuşacağız. Onlar çok besteledilerse biz de çok dinleyerek onların güzel melodiline ortak olup saygıyla anacağız! deyip yerinden kalktı. Öztekin Öğretmen de gülerek: Batı cephesinde yeni bir şey yok! Konser hep bilinen saatında! diyerek bize kapıyı gösterdi. Talip Apaydın yakınımdaydı, yavaşça:

-Var var, yazarın; İnsanları Seveceksin kitabı da çıktı, okuyun! Halil Dere, sanırım Faik Canselen Öğretmenin sözlerinden çok etkilenmiş, Talip'e hemen kitabı sordu; alıp okuyacakmış . Önce geçici bir numara sandım, Ulus'a inince ilk işi Berkant'e uğramak oldu. Kitap varmış, ama iki kitapmış. Haili Dere azıcık bozulur gibi oldu:

-Yahu arkadaş neden iki kitap demedi? Kitapları aldık.

Sinema seçimi için Kızılırmak'a uğradık. Çoğunluk orada toplanıyor, film seçimleri genellikle orada yapılıyor. Daha doğrusu, benim gibi bu işlerle pek ilgilenmeyenler, filmler hakkında gereken bilgileri buradaki konuşmalardan alıyor. Ben, sinema işini Halil Dere'ye bıraktım. Konser daha ağır bastığı için filmden geçebilirim.

Halil Dere kitaba daldı, sinemaya, yemek yedikten sonra gitmeyi önerdi. Bu benim de işime geldi. Ekrem Bilgin de bizle kaldı. Ekrem'le satranç oynadık. Ekrem, "Bilmiyorum!" diyerek başladığı satrançta beni oldukça zorladı. Neredeyse ilk oyunda daha yenecekti. Hem bilmiyorum deyişi, hem de uzun uzun düşünüşü beni şaşırttı. Neredeyse esnemekten yoruldum.

Kıraathanede bizden başka kimse kalmadı. Bir sokak üstteki Tavukçu lokantasında yemek yedik. Biz çıkarken sinemadan gelenler oldu. Nihat Şengül elini tapaç gibi yaparak bana:

-Tam senin için şahane, hemen koş Yeni'de! deyince üçümüzde koşarak gittik. Tam girdik film başladı. Bir konser salonu, insanlar, atlı arabalar derken birinin kaçtığını anladık. Çocuk Chopin Polonya'dan önce Avusturya'ya daha sonra bir yerlerden Paris'e gidiyor. Birçok olay oluyor. Biri çok ilginç. Chopin konser verecek ama adı bilinmeyen biri, konsere gelen olmaz düşüncesiyle ünlü piyanist Frans Liszt'in adı yazılıyor. Konser başladığında salon karanlık, insanlar sahneyi göremiyor. Konuşanları duyanlar uyarıyor:

-Sussss, Liszt çalıyor! Tam o sıra ışıklar yanıyor. İzleyiciler şaşkın şaşkın bakışıyor ama olağanüstü çalan Chopin'i dinlemeyi sürdürüyor. Konser sonunda Chopin, salon yıkılırca alkışlanıyor. Böylece Polonyalı piyanist Frederic Chopin'in ünlü bir piyanist olduğu kanıtlanıyor. Daha sonra Chopin yazar George Sand'la adalara gidiyor, besteler yapıyor.

Filmden çıkınca bir başka oldum. Sinemalar, insanlara ne çok bilgi kazandırıyor. George Sand'ı, Franz Liszt'i biliyordum. Şimdi ise onları görmüş gibiyim.

Konsere koşarca giderek yetiştik. Mahmut Ragıp Öğretmen yerinde ama, o kız yok. Bizden sonra gelip yanımızdan geçmesini istiyordum, gelmeyişine önce sevindim am gelmedi. Arkamdan gelir düşüncesiyle öyle dururken alkışlar koptu. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü yerine oturunca orkestranın arka kapılarından in sanlar girdi. Biri piyano başına geçti, Biri viyolonsel elinde hazır 3. kişide bize biraz yan dönük durdu. Görevini iyi öğrendiğimiz 1. kemancı Halil Onayman yayını çektile la, la, la, lalalalalalalalalalaaaaaaaaaaaaaaa! uzadı gitti. Arkasından tüm çalgılar kendine göre deneme yaptı. Konser öncesi bu sesler salonda bir hoşluk yaratıyor. Bu durum daha ilk konserde ilgimi çektiği için sormuştum. Meğer çalacak olanlar çalgılarını aklına gelen bir melodide denediklerinden sayısız melodi başlangıcı o an öyle bir ses karmaşası oluşturuyormuş. Buna alıştığım için olağan karşılıyorum. Bu kez de Halil Dere'nin dikkatini çekmiş, yavaşça sordu:

-Şimdi ne çalıyorlar? Ben yanıtlamaya çalışırken bir sessizlik oldu. Orkestra rahat görüyor, yaylar çekilmeye başlandı ama ses gelmiyor. Şef. Prof Praetorius ellerini sallıyor. Derken birden bir ses patlaması oldu. Az sonra gene sesler azaldı, arkasından bir keman sesi, onu piyanonun su gibi akışı izledi; derken viyolonsel kuğuların suda yüzüşü gibi girdi. Arkasından orkestra az sonra gene keman. Orkestra arada kendini göstermekle birlikte keman, piyano, viyolonsel yarış ederek orkestrayı susturmaya çalıştılar. Kemanın uzayıp giden sesi, piyanonun merdiven iniş çıkışları arasında viyolonselin üste çıkması yarışı iyice kızıştırdı. Ben, bir süre şimdi hangisi öne çıkacak? ( Bilmece) merakına kapıldım; bildiğim bilmediğim oldu ama orkestranın arada onları azarlar gibi gürleyerek aralarına girmesi dikkatimi başka yere çekti. Sonunda, " Yeter be, sizin yarışınızdan bıktım!" derce bu kez, çıkışlarını eleştirmeye kalkıştım. Kendimi tutup:

-Onları Beethoven yarıştırıyor, o öyle düşündüğüne göre ben ne diyebilirim? Kendimi toplayıp daha sakin dinlemeye başladım. Sesler, gerçekten örgü örer gibi örülmüş. Notalar öylesine sıralanmış ki, çalanlar ne yapsın, önündeki notaları çalıyor, şef Prof. Praetorius tüm dikkatiyle ses dengesini sağlıyor. Sesler birden durdu; alkış bekledim. Beklediğim olmadı, az duralayıp sakin sakin gene başladı. Bu kez viyolonsel öncelik aldı, arkasından keman geldi. Piyano bu kez çok ağır, tane tane vurarak ortaya çıktı. Tam bu sıra aşağıdan bir öksürük geldi. Öksürenin çok utanmış olacağını uzun süre düşündüm. Öyle bir öksürük tutsa ne yaparım? Önce, olmuş gibi üzüldüm, ben öksürünce kınalı saçlı kızın dönüp bana baktığını görür gibi oldum. Tüm bedenim ürperdi. Bu sıra piyanonun sesi, üstünde biri oynarmış gibi yükseldi, onu ötekiler tekrarlayarak sesler hemen keman doruğa çıktı. Orkestra da coşarak bir süre yükseldikten sonra biter gibi birden kesildi. Yarışçılar gene yavaştan başlayıp giderek seslerini yükseltip bir süre söyleştiler. Piyano horozların tavukları çağırması gibi ses çıkararak kemanla viyolonseli çağırdı. Az sonra başa dönülmüş gibi gene atışmaya başladılar. Dikkat ettim orkestra durunca üçlülerden biri önce başlıyor öteki ikisi onu izliyor. Öbür defa bir başkası başlayıp bir süre öncülüğünü sürdürüyor. Bunlsrı izlerken gene dalmışım, daha çok uzayacağını beklerken yarışırca önce üç çalgı bir birini azarlar gibi izledi, arada da orkestra akorları vurdu, derken baştaki girişe benzer bir tekrarlardan sonra uzuuuunnn! bir sesle eser bitti.

Uzun süre alkışlandı.

Piyano, Mithat Fenmen, Viyolonsel, Mesut Cemil, Keman Sedat Edis

Carl Maria von Weber, bana Asım Öğretmeni anımsattı, onun Avcılar operasından olduğunu söylediği Avcılar Şarkısını öğretmişti. Asım Öğretmen konsere geldi mi acaba? Gelse bile o yukarı çıkmıyor. Konser sonunda belki görüşürüz. Arkasından Süheyla Öğretmeni anımsadım, kesinlikle buradan ayrılmış olmalı. Burada olsaydı, bire kez olsun karşılaşabilirdik. Ben Süheyla Öğretmeni kafamın içinde ne kılıkta olabileceğini tasarlarken alkışlar, uvertürün bittiğini duyurdu. Halil Dere, yavaşça:

-Sen neden alkışlamıyorsun? diye sorunca ellerimi bir kaç kez çarptım.

Schubert 7. Senfoni yabancım değil, bizde ( 6 plak olarak) var, sanırım iki kez de çaldık. Başlarken hemen tanıdık seslerle karşılaştım, kemanlar, ince ince nefesli sazlar, arkasından vurmalılar. Sesler önce uzaktan gelir gibi, arkasından oldukça gürültülü sesler sonra birden susup yeniden kıpırdanmalar, arkasından kuvvetli bir akor. Ninni söyler gibi yavaşlayıp birden uyuyanları uyandırmak için güm gümler. Bunları izlerken dikkatim dağılıyor, dalıp dalıp gidiyorum. Gene öyle oldu; Az önce piyano çalışını dinlediğim piyanist Mithat Fenmen bu salonda kimbilir kaç kez piyano çalmıştır! Ben bu tür konseri, bir asker çadırında dinlemiştim. Üsteğmen, Asım Öğretmenin arkadaşıymış, Umurca tepeleri yanında kalıyorlardı. Asım Öğretmen bizi de götürmüştü. Gene böyle bir cumartesi günüydü. O zaman; piyano çalanı iş düşleyememiştim. Nedense şimdi gözlerimi kapayınca piyanoyu da, başına oturanı da düşleyebiliyorm.

Senfoninin uzun süreceğini biliyordum, az değil altı plak. Önce çalınan triple konçerto ise dört plak. Öyleyse bu ona göre, en az yarısı kadar daha uzayacak. Meğer zaman çok geçmişmiş, büyük bir gümbürtüden sonra alkışlar başladı.

Konser sonunda, yola çıkınca arkadaşların bu kez tartışmalara saplanmadan konser üstüne beğenili konuşmaları sürdü. Üç çalgıyı çalan da çok beğenilmiş. Özellikle Viyolonsel çalan üstünde duruldu. Babası da tanınmış bir müzikçiymiş. Yahya Kemal Beyatlı bir şiirinde onun babasını anlatmışmış.

Konuşmalar giderek bizim armoni dersimize döndürüldü. Biz iki sesi uygun düşüremiyoruz, başkaları neler yapıyor! Derken Johann Sebastian Bach'ın 4 piyano konsertosu öne çıktı, dört piyanonun çaldığı konser !!!

-Ne konser olur, yani! Hemen engeller çıkarıldı; 4 piyanist nasıl bulunur? Piyanist bulma derdi içinde trene yetiştik. Trende de dört piyanolu konser konusu uzadı gitti. En sonunda Abdullah Ön, bir kahkaha attıktan sonra, beni, Hüseyin Çakar', Mehmet Zeybek'i, Abdullah'ı aday gösterdi. Ardından da:

-Sakın onlar çalamaz! demeyin. Siz dört piyanoyu bulana dek onlar konser verecek duruma gelirler. Durum birden kemancılara kaydı:

-Konçerto sayıklamayalım, iki üç kemanlı parçalar çalabiliyor muyuz? Sözler verildi; havalar biraz ısınınca grup çalışmaları yapılacak.

Yemekte Chopin filmi konuşuldu. "O zaten yarı yarıya Fransız'mış! Onun için Fransa'ya gitmiş, orada başarılı olmuş!" denildi. Benim çok sinirlendiğim bir yakıştırma. "Gece gündüz çalışmasaydı başarabilir miydi?" diye öfkeyle sordum. Benimle tartışmaktan çekindikleri için sustular.

Yemekten sonra büyük salona gittim, Halil Dere Muğlalı arkadaşlarına konseri anlatıyordu. İçlerinde Benim iyi tanıdığım Ziya Özlen de vardı, o da konserlere gelecekmiş. Halil Dere uyardı:

-Kızlar için gelecek, yüz verme! Ben de:

-O benim eski arkadaşım, ondan kızları kıskanmam! dedim. Ziya, "Yaşa adaşım! deyip boynuma sarıldı. Bizim adaş olmadığımızı ancak ahretlik olabilirliğimizi öne sürdüler. Bu kez biz de karşılıklı bakışarak:

-Ahretlik! dedik.

Mehmet Başaran'ın şiir defteri olduğunu biliyordum, kitaplığa gidince Yahya Kemal'den şiir olup olmadığını sordum. Başaran, Yahya Kemal için yazılmış bir kitaptan söz etti. Yazarın adını söyledi Hilmi, dedi soyadını anımsayamadı. Bu kez ben anımsadım, aynı yazarın başka yazarlar için de kitabı vardı. Hilmi Yücebaş. Gülüştük. Yığınla duran 7 Günleri karıştırırken Yahya Kemal'den şiirler buldum. Tam da istediğim şiir karşıma çıktı.

 

Tambûrî Cemil'in Rûhuna Gazel

 

Bezm-i çemşî'de devrân ki kadehlerle döner

Şevk şeb tâ be- seher raks-ı mükerrerle döner

 

Tutuşur meş'ale-yî dille merâyâ-yı huzûz

Hüsn ü aşk ortada bin mâh, bin ahterle döner

 

Cümle ervâh-ı makaamât açılır ufka kadar

Râst Mâhûr ile uşşaak Muhayyer'le döner

 

Kurtulup pây-ı tarab yerden o dem ki melekût

Yere gökten süzülüp halka-yı şeh-perle döner

 

Her gelen rind kanar zevke bu mecliste Kemâl

Cânib-i rahmete son çektiği sâgârla döner

 

Şiiri önce ayrı ayrı sonra da birlikte okuduk. Mehmet Başaran gülerek "Meclis'le Kemâl'dan başkasını anlamadım! dedi. Arkasından da sordu:

-Ne yapacaksın bunu? Tamburi Cemil Bey'in oğlu konser verdi. Konuşmalarda babasının da ünlü bir müzikçi olduğu konuşuldu. Konuşanlardan biri de Yahya Kemâl Beyatlı'nın, Mesut Cemil'in babası için şiir yazdığını söyledi. Bunu duyunca ben de, o şiiri bulup okumayı isteğine tutuldum. Başaran önce "Oku öyleyse!" dedi. Arkasından da:

-Hamdi Keskin Öğretmenle iyi anlaşıyorsun, ona ver okusun! Aklımdan benim de geçti ama nasıl verebilirim ki?

Şiiri bulduğuma sevinmiştim, sevincimi zedelemeden defterime yazdım. Bilmediğim sözleri de sıralayıp yazdım. Anlamlarını bulabildikçe karşılarına yazarak şiiri açıklayabileceğimi düşündüm. İstediğim olmuştu, ötesi çok önemli değildi. Viyolonsel çalan Mesut Cemil'den söz edilince babası Tamburi Cemil oğlunu iyi yetiştirmiş demek de söze karışmak için bir kapı olabilirdi. Baba Cemil tambur çalarmış. Tamburî, demek tambur çalan demek olduğunu iyi biliyorum. Fikret Madaralı Öğretmen bize birçok örnek buldurmuştu. İnsan-insanî, ilim-ilmî, asker-askarî, kurşun-kurşunî, ticaret-ticarî, millet-millî, zihin-zihnî diye uzun bir liste yapmış sonra da onları gruplara ayırmıştık. Hepsinin sonu île uzatmalıydı. Tamburî, kemanî, kanunî olanlar o işi yapanı anlatıyordu. Kanunî sözüne takılmıştık:

-Padişah kanun mu çalıyordu? Fikret Madaralı öğretmen:

-Neden çalmasın? Çalgı çalan, beste yapan padişahlar gibi krallar da vardır, örneğin Prusya Kralı Büyük Friederich çok ünlü besteciler arasında sayılmaktadır! demişti. İnsanî, insanca davranma, insana yakışan davranışlarda bulunma, millî, millete ait olma, kurşunî, kurşun rengi türü bir çok söz kümeleri saptamıştık.

Yatınca aynı duygulardan kendimi sıyıramadım; kısmî, ehlî, zührevî derken irkildim; küçük teyzemin adı Zühre, oysa zührevî sözü hastalıklar arasında geçiyor. Okul doktoru Sezai Feray, "Zührevî hastalıklardan sakının!" dediği zaman ben bunu neden anımsamadım? Ya yeğenim İsmet, annesinin adı geçince aklına bir şey gelmedi mi? Kendisi annesinin adını söylememiş olsa bile babası, Muhittin Eniştem gün boyu Zühre der. Bundan yakınan Zühre Teyzem de:

-Yeter Muhittin, Zühre diye diye dilini kendinden önce ihtiyarlatıyorsun; dilin ihtiyarlayınca ne yapacaksın? Muhittin Eniştem söz altında kalmaz, parmaklarını gösterir:

-Bunlarla çağıracağım, unutma dilim bir tane, oysa parmaklarım tam on tane! der kahkahayı basar. Zühre Teyzem de dik dik bakıp:

-Ayaklarındakileri unuttun! deyip eniştemin gülüşüne katılır. Ben bunları anımsıyorum, İsmet bu konuşmaları nasıl unutur?

İsmet, kızının adını Saime koymuş, nereden buldu bu adı? Bizim ailelerimizde böyle bir ad yoktu, o da mı yabandan aldı? Babam bu ad koyma işine hep takılır:

-Askerde bir çavuşa imrenip gelince oğullarına onun adını koyuyorlar. Böyleleri, ayırdında olmadan ailelerini geleceğini ad kargaşasına sokuyorlar! der. Ona göre geçmişteki adlar olabildiğince sürmeli. Kendi kardeşlerini sıralar: Ali, Ahmet, Nefise, Gülfide, Mehmet, Mahmut, Bektaş. En büyükleri Ali. (Balkan Savaşı başlayınca Trakya'nın boşaltılması istenmiş. Halk Tekirdağ iskelesinden gemilerle karşıya taşınmış. Ancak geminin biri Marmara Ereğlisi açıklarında batmış, yolcuların tümü boğulmuş, Ali Amcam, ailesi, çocuklarıyla boğulanlar arasındaymış. )

Ahmet, (Müderris amcam) Nefise, Yeni Bedir'deki Kamber Amcamın annesi, Gülfide, (Babaeski’deki Kiremitçi Hasan Amcamın annesi, Mehmet, (Hanife Halam, Hasan, Abbas amcamların babası-Köyde Pullu Dede olarak tanınır) Mahmut, babam. Babamın çocukları, Ali, Mahmut, Ahmet, Bektaş. Kızları yaşamamış. Ben doğunca adımı bir rastlantı yabancı konuklar koymuş. (Babamın sevmediği bir olay) Yunan işgali ertesi, Trakya'da Kıtlık Yılı diye tarih düşülen süreçte, bereket getireceğim düşünülerek adım Halil İbrahim konmuş. Babamın küçüğü Bektaş amcam 1915 Çanakkale Savaşında şehit olmuş.

Babam benimsediği ad koyma ilkesini tam sürdürememiş. Gene de yaptığını yerinde buluyordu. Ne var ki, başkaları için yaptığı eleştirilere karşın, kendi torunlarında savuyla karşı karşıya kaldı. Ali Ağabeyimin kızı, Gülsüm, Mahmut Ağabeyimin oğlu, Yahya, Bektaş Ağabeyimin oğlu Ali Rıza. . . Böylece bizim tarafta bozulmuş olan ad koyma geleneğini annem tarafını da İsmet, gecikmeli olarak bozmuş oldu. O, iki teyzesinin adlarını geçip Saime'yi seçti.

Bu da mı bir rastlantı? Bizim köyde onlardan habersiz küçük ablamın oğluna dört yıl önce Saim adı verilmişti (Eniştemin askerdeki çavuşunun adı) Saim şimdi 5. yaşını yaşıyor. Kızılcıkdere köyündeki İsmet dayısının kızı Saime'nin varlığı sanırım o da duymuştur. Saim -Saime!

 

27 Şubat 1944 Pazar

 

Faik Canselen Öğretmenin geleceğini düşünerek öğleden sonramı piyano çalışmaya ayırdım. Halil Dere plan bozar da banyoyu öğleden sonraya bırakmaya kalkarsa kesinlikle uymayacağım. Bu hafta banyoyu atlatabilirim. Ben böyle düşünürken Halil Dere geldi, biraz ezilerek:

-Ben sana söylemedim ama benim bu hafta çok ödevim var, yarına yetiştirmem gerekiyor. O nedenle bu hafta banyoyu atlatmak niyetindeyim.

Ne düşündümse:

-Sen bilirsin, bir başka hafta da ben öyle yaparım ödeşiriz! dedim. Halil Dere tekrar tekrar özür dileyip gitti. O gittikten sonra kendimi payladım:

-Ben neden böyle davrandım? Ben de öyle düşünmüştüm, iyi olur! desem ne kaybederdim? diyerek kitaplığa gittim. Niçin kitaplığa gittiğimi bile doğru düşünmeden kendi salonumuzu boyladım. Yusuf Demirçin soba nöbetçisi, ona yardım ettim. Dünkü konseri konuşarak sobayı yaktık. Arkadaşların dilinde üçlü konçerto. Hemen plakları çıkardım, sildim. Biri “Çalalım!” dese plağı pikaba koyacaktım. Olmaz diyeceğimi düşündüklerinden kimse ses çıkarmadı. Buna da üzüldüm:

-Ben arkadaşlara karşı iyi davranmıyorum herhalde! Bu da benim düşünceme uymuyor. Kepirtepe'de de böyleydi. Sonunda buna üzülmüştüm. Ne var ki orada durum daha başkaydı. Ben, okuldaydım ama kendi neredeyse köyümde gibiydim. Her cumartesi olmasa bile hafta aşırı Yeni Bedir'e amcamlara gidiyordum. İstediğim cumartesi günü köye gidip pazar akşamı dönüyordum. Lüleburgaz'da kaldığımız yaz, çalıştığımız okulun bahçesi, Pazartesi pazarının tam karşısına geldiğinden köyden gelenlerle sürekli görüşüyordum. Alpullu'da da öyle, pancar işleri nedeniyle köyden fabrikaya gelenler okulun kapısında durur beni sorardı. Hele Küçük Ablamın çocuğu doğduğunda 4 aylıkken görmem için bana getirmeleri, ben ev de ne denli hoşgörü içinde yetiştiğim arkadaşlar üzerinde sanırım istemeseler de bir kıskançlık duygusu geliştirmişti. Bu olumlu hava içinde derslerim de kimsenin beklemedi ölçüde düzelmişti. Matematik öğretmenimiz Ahmet Gürsel, bunu açık açık söylemişti:

-66; sen beni memnun ediyorsun ama biraz da şaşırtıyorsun, ilk günleri hatırlıyor musun? Küp çizmeni söylediğimde safiyane sormuştun:

-Su küpü mü, turşu kümü mü? Oysa şimdi küpü değil köklerini bile arkada bıraktın! demişti. Bana tam numara verdiğinde de:

-Bunu ben vermiyorum, sen alnını sile sile alıyorsun. Bir kez olsun düşürürsen bir daha bunu göremezsin! demişti. Düşürmedim ama matematik çalışmalarım da öğretmensizlik yüzünden oralarda kaldı. Tüm bunlara ek olarak da arkadaşların çoğuna göre yaşlıydım, bedenen se onlara göre çok güçlüydüm. Okula girdiğimde, ilk ölçümde boyum 166, kilom 66 gelmişti. ondan sonra bu boy kilo dengesi hiç bozulmadı. Atölye çalışmalarında öğretmenlerimle aram çok iyiydi, grup çalışmalarında söz sahibi olmuştum. Tüm bu şanslı durumlar beni elimde olmayarak bencilleştirdi. Benim bencilliğim, arkadaşların bilinçsizce hasetliği beni istemediğim bir çizgi itmişti. Orasını tamamlayıp buraya yönelince bu durumun değişmesi için kararlar almıştım. Bakıyorum da gene benzer bir duruma sapar gibi olduğumu sezmeye başladım. Yakın arkadaşlık kurduklarımla iyi gibiyim ama bu yeterli olmamalı. . .

Kahvaltıya bu duygularla gittim. Harun Özçelik geldi, kulağıma elini kapatarak:

-Hidayet Öğretmene çağrılısın, az kişi olarak gideceğiz, saat 10-12 arası. . . Sevindim, başımla "Olur!" işareti verdim. Hemen aklıma şiir geldi, bir yolunu bulursam Hidayet Öğretmene okuturum, o bana bir yol önerir. Az önceki donukluğum uçup gitti.

Kahvaltıdan kalkınca hep birlikte gene bölüm binasına gittik. Çoğu banyoya gitmiş, kalanlar yaylara sarıldılar. Herkes kendi havasında. Dün Halil Dere'nin sorusunu anımsadım. Orkestrada herkes, başlangıçta bir şeyler çalıyor, kısa kısa ama güzel sesler çıkıyor. Bizim salonda da kısa kısa sesler çıkıyor ama buradakiler güzellik şöyle dursun insana acı veriyor. Güldüm. Halil Dere'ye dün yanıt vermemiştim. Onu bir gün buraya getirip bunları dinleteceğim. İki olayı karşılaştırırsa b öylece acemi kemancılarla usta kemancılar arasındaki farkı anlamış olur. Kendi kuruntuma kendim güldüm. Şiiri bir kağıda yazıp hazırladım. Salondaki piyano boştu, bir süre, biraz da şımararak bildiğim parçaları çaldım. Alkışlayanlar oldu. Dün dinlediğimiz Mithat Fenmen'e benzetenler oldu. Hep birlikte güldük. Harun'un dediği gibi kitaplıkta buluşarak Hidayet Öğretmenin atölyesine gittik. Bizim alt kattaki piyano odası tipinde küçük bir atölye. Karagöz/Hacıvat taslaklarından alçı dökmeler, renkli yazılar. Büyük kalemler, tahta kesme yazı uçları. İşin ilginci bizim geçen hafta yazdığımız gotik yazı örnekleri. Süslü harfler, tahta oymalar. Hidayet Öğretmen gülerek:

-Yaptıklarım önemli değil ama daha iyisini yapamadığımı görürseniz, beni anlamsız yere gözünüzde büyütmezsiniz. İşte görün ben buyum. Eğer bu yaptıklarım sizce bir anlam taşıyorsa bana inanın bunların alasını siz de yaparsınız. Bizim okullarımız bu bakımdan olağanüstü. Gittiğiniz okullarda bu tür çalışmaları yaparsanız daha mutlu olursunuz. Bunu size çok söyledim, daha da söyleyeceğim. Sizi böyle zamanlı zamansız çağırıp çay içireceğim, durmadan da bunları söyleyeceğim! Duvarda asılı sazını aldı, kendi çalıştığı parçaları çalıp söyledi. Karacaoğlan, Dertli arkasından Aşık Veysel! dedi. Karacaoğlan'la Dertli'den şiir okuduk. Aşık Veysel'i duymamıştım. Hidayet Öğretmen bize Aşık Veysel'i anlattı. Şiir sözü edilince sorumu sordum. Hidayet beni tam dinlemeden hemen "Tamburi Cemil Çalıyor plakta!" dedi. Şiiri verince bir hıııı! çekti:

-Bak bunu ben görmemişim, çok ilginç! dedi. Şiiri alıp okudu, kalem alıp dizelerin yanlarına sözlerin anlamlarını yazdı. Açıklama da yaptı:

Açıklama: Cemşîd sohbetlerinde devran (Zaman-günler-ömür) kadehlerle döner. ( geçer)

Zevkli anlar (ömür) sehere kadar raksı tekrarlayarak sürer. (Burada bir müzik makamı da anımsatılıyor) . (Raks-ı mükerrer) Gönüller ateşlenir, sevinçler coşar, güzellikler hep gözlere yansır. Aşkların en güzeli ortalıkta bin ay, bin yıldız gibi görünür. Tüm makamlar ( Müzik çeşitleri) ufukları doldurur. Rast makamından sonra Mahur makamından şarkılar gelir (Ortalığı doldurur) . Ayaklar o an yerden kurtulup özgür kalırlar, sonra gökten yere kuş gibi süzülürce inerler. (Döner) Bu mecliste tüm rintler (Seçkin, olgun, ermiş kişiler) zevke doyarlar. Allahın takdirine (Sonları için verdiği karara) son kadehi içip uyarlar (Dönerler) Kimi sözler, müzik makamlarıyla anlatılmıştır. (Tevriye-Telmih var. ) Tamburi Cemil, Alaturka müziği çok iyi bilenlerden biridir.

Hidayet Gülen Öğretmen, bir de açıklama yaptı:

-Her sözü bilmene gerek yok, bu şiir bir olay anlatıyor. Sen o olayı anlarsan şiiri az çok anlamış olursun! dedi.

Hidayet Öğretmenden ayrılınca Harun Özçelik'e çok teşekkür ettim. Harun anlamadı; (Biz öğretmenle şiir konuşurken o çay dağıtıyordu. ) "Ne var bunda teşekkür edecek! deyince olayı anlattım, sevincime o da katıldı.

Yemekten sonra doğru piyano çalışmaya gittim. Yukarki piyanoda Hüseyin Çakar çalışıyordu, yaklaşmadan dinledim. O da Beethoven sonat çalışıyor, daha önce piyanonun üstünde görmüştüm; Pathetik Sonat. Hemen lügatten anlamını buldum, hissi, duygulu, etkileyici, içlendirici anlamına geliyormuş. Hüseyin Çakar çalışmayı bırakıp yanıma geldi. Ondan önce ben:

-Çalıştığın parçanın çok duygulu, dedim. Hüseyin Çakar:

-İyi bildin, zaten adı pathetik, hisli, etki anlamına geliyormuş; geçen yıl prof. Zückmayer çok çalıyordu, tınıları kulağımdan çıkmadı! dedi. O gidince piyanoya oturup Beringer'deki Beethoven Sonat'ın Schüler partisini iyice pişirdim. Bir ara Mehmet Zeybek geldi, o gelince alt odaya geçerek orada da çalışmamı sürdürdüm. Bu kez de Clementi ile Czerny'yi pişirdim. Faik Canselen Öğretmen gelirse sevineceğim. Piyano ödevimi akşamdan geçirmek bana daha uğurlu geliyor.

Yemekte, son gördüğümüz film tartışıldı. Filmdeki bayan Georges Sand'ın tanınmış bir yazar olduğu, filmde neden belli olmuyormuş. Ben de içinde onun da bulunduğu bir kitabı okuduğumu, orada da adının hiç geçmediğini anlattım. Alfred de Musset'in Bir Zamane Çocuğunun İtirafları kitabı da Frederic Chopin, George Sand, Alfred de Musset üçlüsünü anlatıyor ama adları yok.

Faik Canselen Öğretmenin geldiğini duyunca film-kitap konuşmaları yarım kaldı. Faik Canselen Öğretmen benden önce gelmiş; beni görünce gülerek:

-Hazır mısın İbrahim? diye yüksek sesle sordu. Hazır olduğumu söyleyince Faik Öğretmen çocukluğunda çok duyduğu "Hazır ol cenge. ister isen sulh u salâh!" sözünü tekrarlayıp sonra da açıkladı:

-Eğer barış içinde yaşamak istiyorsan, kesinlikle savaşa hazır olmalısın! Öğretmen kendi kendine konuşarak:

-Neyse biz bu kez savaşa hazırmışız ki baksana barış içinde yaşıyoruz. Avrupalılar bu kez bizim yakamız yapışamadılar. Bu gidişle yapışamayacağa da benziyor. Bir aksilik çıkmazsa bu büyük felaketi atlattık sayılır! deyip ellerini bir birine vurup piyanoya oturdu. Beethoven sonatın kendi bölümünden ilk sayfayı çaldı. Sol eliyle yeri göstererek beni de oturttu. İşaret edince başladık. 3. sayfada ben iki tutukluk yaptım. Çalmayı keseceğimizi umarken öğretmen de bir tökezleme yaptı. Bitirince öğretmen gülerek:

-İmamın bir hatasına karşı cemaatın iki hatası affolunurmuş! dedi. Ötekileri dinleyelim, bunu bir daha deneriz deyince ben Clementi'yi çaldım. Öğretmen çok beğendiğini söyledi. Clementi hakkında bilgi verdi. Clementi, çok ünlü bir piyanistmiş. Ancak ünü onu çok şımartmış. Zamanın piyanistlerine meydan okumaya kalkışmış. Avrupa'da böyle bir gelenek varmış, ünlü biri, bir başka ünlüyü yarışa çağırıyormuş. Clementi de Beethoven'le boy ölçüşmeye kalkışmış. Gerçekten sonucu pek belli olmayan bir yarış yapmışlar da. Ancak Beethoven'in bestecilik üstünlüğü Clementi'yi gölgelemiş. Clementi piyanistliğini bırakıp piyano satıcılığına başlamış. Clementi'nin piyano tekniğine uygun besteleri varmış ama oldukça mekanik olduklarından pek tutulmuyormuş. Öğretmen Czerny'yi de beğendi ama bu kez Czerny'den ödev vermedi. Beringer'den 102, 103, 104 numaralı parçaları verdi. Özellikle metodu düzenleyen Oskar Beringer'in parçasını pişirmemi istedi. "Bunu çalarsan bu metodu çalıştığını rahatça söyleyebilirsin!" diye de bir fit attı. "Neden?" diye soramadım. Baktım, yarım sayfalık bir parça. Ben bunu bir haftada yutarım! diye içimden geçirdim.

Faik Öğretmen belki beni konuşturmak için, geçen konseri sordu. Piyanist için iyi bir piyano öğretmenidir. Konservatuvarda bir çok piyano öğretmeni var ama onun gibisi mumla aranmaktadır. Piyano çalmak başka öğretmek başka. Öğretmek için öğretmen olmak gerek; sabırla, kuyumcu gibi! deyip güldü. Neden güldüğünü doğrusu merak etmiştim. Öğretmen konuşmasını sürdürerek:

-Şu kuyumcu gibi, sözünü çok duymuşumdur; kılsız kılıksız insanlar da bol bol kullanır. Ben de onlardan öğrendim besbelli. Ancak ne kuyumcu bilirim ne de kuyumculuk. Bilmediğim bir işi nasıl örnek gösteririm? Bunu kendime çok sormuşumdur:

-Hadi Faik gene numaranı yaptın, atlattın karşındaki; şimdi kendine söyle bakalım kuyumcu neyi, nasıl işler (!? )

Faik Öğretmen elini kaldırarak:

-Doğru söyle, bu gece vardiyasından memnun musun? Duraksadım. Öğretmen vardiyayı bilmediğimi kestirmiş olacak, "Gece çalışmasından!" diye düzeltti. Çok sevindiğimi, gündüz çalıştığımdan ara vermeden daha rahat olduğumu tekrarladım. Arkadaşlar konuştuğumuzu anlayınca hemen geldiler. Öğretmen saatine baktı:

-Arkadaşlar beni bekliyor, on dakikam var, size birşey çalabilirim! deyince bir ağızdan; "Köy Düğünü! dediler. gene de Öğretmen memnun oldu ama şakasını gene yaptı:

-Köy delikanlılarısınız ne olacak! Aklınız fikriniz düğünde! deyip Köy Düğünü eserinin bir bölüm çaldı.

Faik Öğretmenin arkasından arkadaşlar bir süre öğretmeni övdüler bir süre de benim şanslılığım üstüne olumlu sözler söylediler. Salon tenhalaştı. Beringer'i açtım. Re major gamında üstünde dans yamasına karşın marş karakterli bir parça. eksik tempo ile girişinden başka bir özelliği yok. Sağ eli hemen çıkardım. Herkes gidince ben de kitaplığa gittim; bizim Kepirliler toplanmış. Mehmet Başaran dün akşam konuştuğumuz şiiri sorunca, tüm arkadaşlar sordu "Şiir mi yazıyorsun?" Olayı anlattım, çoğu inanmadı. Başaran da, bugün Hidayet Öğretmenin söylediği dizenin bulunduğu şiiri bulmuş, benim için yazmış, verdi:

 

Kar Musikîleri

 

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;

Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda dualar gimi gamlı,

Yüzlerce ağızdan koro halinde devamlı

Bir erganûn âhengi yayılmakta derinden,

Duydumsa da zevk almadım Islâv kederinden.

Zihnim bu şehirden , bu devirden çok uzakta;

Tamburî Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birden bire mes'ûdum işitmek hevesiyle,

Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,

Uykumda bütün bir gece körfezdeyim artık

 

Yahya Kemâl Beyatlı

 

İşin doğrusunu söylememize karşın takılmalar sürdü. Halil Basutçu bana:

-Yazmıyorsan bile yazdığını söyle. Baksana yıllardır saklı saklı şiir yazdığını bildiğimiz Mehmet Başaran'ın ağzından şiir sözü duymuyorduk. Şimdi, ne güzel şiirden söz ediyor. Demek ki bir arkadaş bekliyormuş. Başaran sinirlenir gibi yaptı ama çabuk toparlandı:

-Ben, gene kendi şiirimden söz etmiyorum, arkadaş benden sordu, ben de bulduğumu yazıp verdim! Öteki arkadaşlar:

-Tamam tamam, uzatmayalım! deyince konu değişti. Hemen bir soru geldi:

-Kepirtepe Müdürünün geleceği tarih belli oldu mu? Bu da nereden çıktı? Sorusuna:

-Çifteler Müdürünün geleceği tarih biliyormuş! Söz hemen dedikoduya kaydı. Konuşmalara karışmayan Sami Akıncı elini masaya koyarak:

-Ben kalkıyorum, bana ne birilerinin müdüründen, kardeşim! Buraya her gün yüzlerce insan geliyor, onlarla ilgim olmadığına göre, o birisiyle neden olsun? Sami kalkınca herkes kalktı. Pazar akşamları erken yatanlar oluyor, hep birlikte yatakhaneye gittik. İlk kez erken yatanlar arasına girdim. Konuşmak isteyenler oldu ama yalandan esneyerek savuşturdum. Daldan dala atlayarak gene düşler kurmaya çalıştım ama olmadı. A dedim, arkası gelmedi, C dedim, kendimi suçladım. Röslein, güldü kaşlarını çattı. Süheyla Öğretmenle kapıda karşılaştım; söyleyecek güzel söz bulamadım. Sonunda da düşümü bozarak sözler düşündüm. Şiirlerden dizeler seçmeye çalıştım, önemli bir dize yakalayamadım. Uyumuşum.

 

28 Şubat 1944 Pazartesi

 

Uyanınca gene aynı konu aklıma takıldı. En iyisi şiirlerden en güzel dizeleri alıp yazmak. Sıkıldım:

- Açar kağıdı okursun (!) deyip kalktım. Öğretmenlerden erken gelenler olabilir, düşüncesiyle koşup sobayı yaktım. Az sonra Mehmet Ünver geldi, nöbetçiymiş. Bana teşekkür etti. Mehmet, çok dengeli, terbiyeli bir arkadaş, ondan önce davranıp sobayı yakışıma üzüldü, özür diledi. Gelenler oldu, kahvaltıya birlikte gittik. Kahvaltıda da Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü gene konu oldu. Bizim masada Çiftelerli kimse yok ama lafları geliyor. Özellikle hemşerim Kadir, dedikoduya çok yatkın. İşin ilginci dedikodu olayını da çarpıtmaya çalışıyor:

-Ben, başkasının sözlerini söylüyorum, kendim uydurmuyorum; buna dedikodu denmez! diye bir de açıklama yaptı. Güldüm:

-Aman hemşerim, şaka etmiyorsan tam da dedikodu tanımını yapıyorsun. Sen uydursan zaten o yalan olur, söyleneni aralarda gezdirmeye dedikodu, derler! deyince Gülerken bize Kadir de katıldı.

Arkadaşlar, Hilmi Girginkoç öğretmenden arya dinlemek isteyecekler. Arya'nın ne olduğunu biliyoruz, hem onu öğreniriz hem dinleriz. Geçen hafta gördüğümüz filmde bir şarkıcı orkestra eşliğinde şarkı söyledi. Bizim Cumhurbaşkanlığı orkestrası ile şarkı söyleniyor mu? türü sorular hazırlandı. Kim soracak? Hepimiz! Öğretmen konuşmamızın üstüne geldi. Gelir gelmez de sordu:

-Beni mi bekliyorsunuz? Muttalip:

-İşin doğrusu sizi bekliyoruz öğretmenim. Öğretmenimiz gelse de bu sabah bize bir iki arya söylese de içimiz açılsa! diye konuşuyorduk. Öğretmen gülümsedi:

-O kolay ve de çok masum bir dilek!

Öğretmen piyanodan ses aldı, la la la la laaaaaaaa!diye uzattıktan sonra Satılmış Nişanlıdan, Don Juan'dan iki arya söyledi. İlkin Satılmış Nişanlıdan Hans'ın aryasını, 2. olarak da Don Juan'dan Leporello'nun Madamina aryasını söyledi. Bariton sesler bas partilerini, baslar da baritonların partilerini özel çalışmalarda söyleyebilirmiş. Operalarda ise zorunlu olmadan bu yapılmazmış. Arkadaşlar hemen bizim şarkılardan söz ettiler. Hilmi Girginkoç Öğretmen güldü:

-Beni bu konuda konuşturmayın, size, inandırıcı bilgi veremeyebilirim. Bunun uzmanları vardır, onlar size bunun nedenlerini anlatırlar! deyip nota okumaya geçti. Önce piyanoda tek tek atlayarak notalar seslendirdi. Arkasından kendisi de atlayarak sesler verdi. Daha sonra sıra ile arkadaşlara işaret edip kendisine katılmasını istedi. Sıraya giren arkadaşlar başaramayınca yöntem değiştirerek beni piyanoya oturtup nota adları söyleyerek beraber ses verdik:

-do-sol-do-mi-do-doooo. . . doooo-sol-mi-do. . . . . do-re-mi-fa-sol-la-si-dooooo- dopooo-sol-mi-do- bunu benim dışımda herkes yaptı. Arkasından hep birlikte yapıldı. dört gruba ayrılıp, gene do-mi-sol-dooo- dooo-sol-mi-do yapıldıktan sonra birden uzun olarak bir kaç ses söylendi. Barkarolu, Ninniyi iki kez tekrarladık. Kanon olarak Tininam türküsü seçildi. Bir grup sürekli tininam derken 2. grup şarkıyı söyledi. Bu kez değiştirip aralıklı olarak arka arkaya söylendi. Başlangıçta biraz karışmasına karşın sonra bizim de hoşumuza gitti. Öğretmen Ali Kuş'la Yusuf Demirçin'e hareketli türkü seçmelerini söyledi. Bundan böyle salt türkü söylemek değil türküleri biraz harekete geçirmek amacıyla değişik çalışmaya karar verdik.

Mahir Canova Öğretmen türkümüzü dinlemiş:

-Güzel bir çalışma, bilinçli yapılırsa halk daha çok sever türküleri! dedi. Yurttan Sesler anımsatıldı. Mahir Canova Öğretmen, benim saham dışında bir olay, ben Yurttan Sesler için yorum yapmam. Ancak benim anladığım kadarıyla benim söylediğim Yurttan Sesler alanının dışında bir olay. Onlar halk içinden, çoğunlukla bireylerden aldıklarını değiştirmeden tüm halka yansıtıyorlar. Oysa ben türküler üzerinde biraz oynanmasını demek istedim. Birçok ülke bunu yapmış hatta çok ileri giderek halktan aldıklarını salt halka değil tüm dünyaya yaymıştır. Çek, Romen, Fin, Rus bestecileri bunda çok başarılı da olmuştur. Mahir Öğretmen:

-Neyse biz bunu erbabına bırakalım. "Bulunur kurtaracak maderini!" Kim demiştir bunu? deyince daha ben, Namık Kemal! dedim. Mahir Öğretmen gülerek:

-Ben söylemeseydim yoksa sen mi söyleyecektin? deyip güldü.

Yunan Tiyatrosunun 3 büyük trajedi yazarına karşı bir büyük komedi yazarı üzerinde durmamızın asıl nedeni biz değil, Eski Yunan kültürünün gelişmesi, çok tanrılı oluşlarının sonucudur! dedikten sonra komedinin bireysel bir ilk çıkış gücü vardır. Bu nedenle toplumcu tarafı zayıftır. Din adamları komediyi sevmez. Eskiden de böyleymiş, günümüzde de böyle; fazla değişen bir şey yok! deyip kitabımızın başındaki, Çin, Japon, Hint, Mısır tiyatrolarına dönerek örnekler verdi.

Çin tiyatrosundan, ŞANG hanedanından İmparator HU, sevgilisini eğlendirmek için müzikli eğlence grupları toplar. Eğlencelerin bir yanı müzikse öbür yanı kesinlikle güldürücü olaylardır. Biz bunların topuna birden bugün Komedi diyoruz. Gerçi tiyatro olarak günümüzde Komedinin değişmez bir tanımı vardır ama biz bugün ilk belirtilerden söz ettiğimiz için işin idealini bir yana bırakıyoruz. Öğretmen bir sayfayı açarak kitaptan kendisi okudu:

-Tank hanedanından İmparator Çuan-Çung (923-920) kendisi de komedi rollerine çıkardı. Bu imparator, yine kendisi gibi komedi oyunları yapan biri tarafından öldürüldü.

Japon tiyatrosundaki Sarugaku oyunları gülmece üstüne kurulmuştur. Kiyogen tiyatrosu doğrudan komik eserler oynardı. Öğretmen:

-Yunan trajedisi gibi komedinin de Diyonizos şenliklerin den çıktığını Trajediyi Ditirambos; komediyi de Kômosların meydana getirdiğini anlattı. Kômoslar için kısa bilgi verdikten sonra komedinin Yunanistan'a bağlı olmasına karşın Yunanistan dışında olan o zamanlar Büyük Yunanistan olarak anılan günümüz Sicilya adasındaki Siraküza kentinde geliştiğini, bu gelişmede Epiharmus ile Farmis adlı iki yazarın önemli katkıları olduğunu anlattı. Komedinin Sicilya/Siraküza kentinde doğmasına karşın trajedi gibi gene Atina'da özellikle Aristofanes elinde İ. ö. 480-430 yılları arasında geliştiğini, 450 yılında ilk kez tiyatro yarışmalarına katıldığını, bir çok yarışmada 1. 2. 3. olarak ödüller aldığını ancak komedilerde yöneticilerin durumları eleştirildiği için kısa zamanda yasaklara uğradığını, böylece daha başlangıçta komedi tiyatrosunun bir kavgacı yanı olduğu ortaya çıkmıştı! dedikten sonra öğretmen, komedi tiyatrosunun trajediye benzer bir kurgusu olduğunu tahtaya çizdi:

 

1. Parados, 2. Agôn, 3. Parabasis, 4. Exodos

Komediler başlarken, önce bir prologosla oynanacak oyunun konusu anlatılır. Agôn, komedinin en gösterişli yeridir. Buna bir bakıma çene yarışı da denebilir. Parabasis bölümünde koro izleyicilere yaklaşarak konuşur. Bu bölüm, yazarın gücünü, esas amacını belirtir. Exodosta koro sahneden ayrılmış olur.

Ders zili çalınca öğretmen Aristofanes'i konuşmayı sürdüreceğiz! deyip ayrıldı. Öğretmenin bastıra batıra Aristofanes demesine karşın arkadaşlardan bazılarının Aristotanes demesi dikkatimi çekti; gidip tahtaya ARİSTOFANES yazdım. Meğer bunu bekleyen varmış, Aristotales'i konuşurken kısaltıp salt Aristo diyoruz; bunu kısaltırsak ne diyeceğiz? Hiç bir şey düşünmeden:

-Buna da Aristofon! diyelim, deyip geçtim. Ben bunu kendi düşünceme göre demiştim, meğer böyle diyenler varmış. 2. Sınıflar, bunu geçen yıl da konuşmuşlar. Bir kez daha çok bilmişlikle sıfatlandırıldım.

Armoni dersinde arkadaşlar kanon üstüne soru sordular. Faik Canselen Öğretmen:

-O bizim ders konumuz, sorduğunuza göre yer değiştirip bugün konuşalım! deyip piyano başına oturup uzun uzun örnekler çaldı. Sanırım gereğince anlamadığımızı sezgi bir şarkı adı istedi. Dumlupınar aklıma geldi, söyledim. Faik Öğretmen hemen:

-Dumlupınar geldik sana, Yüz sürmeye toprağına! deyip tekrar Dumlupınar diyerek başa döndü. Bu kez tahtaya giderek söylediğini yazdı.

 

Dumlupınar geldik sana Yüz sürmeye toprağına. Dumlu pınar Dumlupınar

Dumlupına geldik sana Yüz sürmeye toprağına

Ne de güzel bağların var - Ey gelincik nedir tasan?

Dumlupınar Dumlupınar Ne de güze bağların var Ey gelincik nedir tasan?

tek rar. . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Arkadaşlar bir örnek türkü istediler. Faik Öğretmen gülerek:

-Anladım, siz bunu armoni dersi için değil kendi pratiğiniz için istiyorsunuz, olsun! Çalışma çalışmadır deyip Karanfil türküsü dedi.

 

1. Grup  Karanfil olum oylum-Geliyor selvi boylum-Selvi boylum gelince-Şen olur benim gönlüm. . . . . . .

2. Grup- Karanfil oylum oylum-Geliyor selvi boylum-Selvi boylum gelince. . . . . . . . .

 

Faik Öğretmen:

-Bu da benden! deyip başta kendi marşı İleri olmak üzere, Gençlik, Ziraat, Dağlar Marşlarını söyletip ayrıldı.

Ara vermeden Öztekin Öğretmen geldi, şaka olarak söyledi ama gerçek bir tarafı vardı:

-Özveri hep benden bekleniyor; "Sen nasıl olsa burdasın! Buradayız be birader ama bizim de belli bir proğramımız var!" diye söylendi. Nedeni belli, pazartesi günlerinin dersleri hep geri geri kayıyor. Faik Canselen Öğretmen yarım saat gecikmeli geldi, iki saat ders yapıp gitti. O yarım saat Öztekin Öğretmenden gitmiş oldu! gibisine söyleniyor. Oysa kendisinin de geç çıktığı oluyor. O zaman kimden gidiyor acaba? "Alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete!"

Kemancılar, yaylarını reçinelerken ben alt odaya indim. Benim için hafta bitmiş gibi. Faik Canselen Öğretmenden başkalarından hemen hemen bir kaygım kalmadı. Hepsine saygım sonsuz, Niyazi Çitakoğlu dışında hepsi bana bir şeyler öğretiyor, ben de onların verdiklerini almaya çaba gösteriyorum. Bu açıdan bir kaygım yok. Piyanoyu öteki derslerden farklı algılıyorum; o okuyarak ya da yazarak öğrenilmiyor. Ona çok çalışmak, çalışma tekniğini kavramak gerekiyor. Özellikle de çok zaman istiyor. Hele piyano gibi isteyince bulunması olanaksız bir nesneye bağlı oluş, beni hep tedirgin ediyor. Mehmet Zeybek'le Abdullah Erçetin de benim gibi sürekli çalışsa benim işim şimdiki gibi tıkırında gitmeyecektir. Öbür dersler bu bakımdan bana çok önemli görünmemektedir; kitabını bulur nerede olsa çalışırsın!

Hemen Oskar Beringer'in dansına başladım. Sağ el tamam gibi, atlamalı matlamalı da olsa gidiyor. Sol el de parmaklar, aksayarak da olsa yerlerini bulmaya başladı. Buna benzer Schumann'dan bir Wilder Reiter çalışmıştım, açıp bir süre onu tekrarladım. Tıkı tık, tıkı tık, tıkı tık. . . . Ata sürer gibi. . . . . . . Gibi ne ki? Parçanın adlı zaten Atlı, Wilder Reiter!Oskar Beringer'in dansı da onu andırıyor.

Yemekte, geçmiş konserden söz açıldı, Ekrem Bilgin başta olmak üzere çoğunluk, Triple Konçertoyu tezelden dinlemek istiyor. Salı akşamına karar verdik. Triple Konçerto falan derken ortaya soruldu; "Konçerto mu konserto mu? Öğretmenler ikisini de söylüyor. Kamil Yıldırım bana söz çakıştırdı:

-Senin ihtiyara onu sorarsın! İhtiyar dediği Mahmut Ragıp Öğretmen, Müzik profesörü. Yanına yaklaşıp bir şeyler almayı düşünmüyor da aklınca yaşıyla alay ediyor. . . . .

Kendi aramızda biz konçerto demeye karar verdik. Konser sözü sürekli kullandığımız bir söz. Konser içinde geçen konserto pek sevimli olmayacak. İyisi mi konçerto diyerek biraz ses sertleşmesi yaparak anlam karışmasını önlemeye çalışacağız. Söz gelimi, bugün konserde bir konserto yerine bir konçerto diyerek karşı tarafın anlamasını kolaylaştıracağız. Kamil Yıldırım'a ben de takıldım:

-Şimdi sen git, ilk karşılaştığın bir gence sor bakalım; yaptığımızı beğenecek mi?

Ansiklopedide La Fontaine'in yaşamını buldum ama örnek aldığı fabller küçük olayları çok kısa anlatıyor. Arkadaşlar geçen hafta onları söylediğinde öğretmen üstlerinde pek durmamıştı. Ağustos Böceği ile Karınca, Kurtla Köpek falan. Değişik bir fabl bulursam yazacağım.

Psikoloji dersimi anımsadım Sigmund Freud, insanlarda görülen birçok istenmeyen kusurlu davranışların sonradan olma değil, çocukluğunda başından geçen olaylar sonucu alt bilincinde oluşan olumsuz etkenler nedeniyle doğal davranışlardan ayrıldığını söylemiştir. Ona göre insanlar, sanıldığı gibi tüm davranışlarını zeka güdümüyle denetlemezler. Özellikler ruhsal olaylarda zekanın ötesinde başka etkili mekanizmalar vardır. Bunlardan bir tanesi özellikle insan kişiliğini belirleyicisi cinsel güdüyü yöneten mekanizmasıdır. Freud buna Libido mekanizması demektedir.

Bu mekanizma dört ayrı etken olarak sürekli çatışır. İd, Ego, süperego, Libido... Güdü, mekanizma!

İd, yaşama güdüsü, can dediğimiz, belli bir kalıp içinde doğup yaşayan bir süre sonra yok olan. Yaşadığı süre içinde harcadığı gücü sürekli yerine getiren bir hepbenci nesne. Bu hepbenci nesnenin gereksinimini karşılamak için görevlendirilmiş bir başka nesne. Ego. Egonun vereceklerini denetleyen bir süperego. Bu üçlü mekanizmanın cinsel duyarlılığının bilinç altında çatışma süreci Libido olayı ya da Libido mekanizmasıdır. Üç ögeden birinin egemen oluşuna göre sonuç değişir. Egoyu, dilediği bir yöne id'in tutkusu doğrultusunda yönlenmiş bir insan hayvansı (ilkel) bir davranışa dönüşmüş sayılır. Süperogo denetiminde doyurulmuş bir id, disiplin altına alınmıştır. Bu nedenle Freud, süperegoyu Toplum Vicdanı (Benzeşiklik açısından) diye tanımlamıştır.

Yatarken bunları düşündüm; doğru mu anladım, yoksa yakıştırıyor muyum? Liselerde okutulan kitaplardan neden almadım? Hiç aklıma gelmedi. Sami de almadı sanırım, alsaydı şimdiye dek sözünü ederdi. Bir psikoloji kitabı özlemi içinde uyudum.

 

29 Şubat 1944 Salı

 

Uyanınca daha psikoloji kitabını düşündüm. Psikoloji kitabı bana ne kazandıracak? Hiççç! Ancak genel olarak eller neler okuyor, onu öğreneceğim. Cumartesi kesinlikle alacağım. Yıl ortası olduğu için kitapçıda yenisi yoksa, Kurtuluş Yolundaki, eski kitapçıda kesinlikle vardır. Oradaki bir yazıda "Eski lise kitapları takım olarak bulunuyor!” yazıyordu.

Aklıma koyduğumu yapmaya karar verince, sanki yapmış gibi seviniyorum. Bugün de öyleyim; psikoloji kitabım olunca sanki işlerim kolaylaşacak!

Çoban ve Sürü parçasını anımsadım. La Fontaine'den bir parça da ben bulsaydım. Almanca kitabımdaki Aslanla fare resmine baktım. Aslan ağa takılmış, öyle duruyor. Minicik fare de kendisinden kalın ipi kesiyor. İnsanların kibirli olup başkalarını küçük görmemesi için verilmiş bir ders. Daha önce aslana bir öneride bulunan fareyi önemsemeyen aslan ağa utulunca farecik onu görünce kabalığını umursamayıp yardımını yapmış. Bir değil, iki ders çıkarabiliriz. 1. Kimseyi küçük görme, 2. Geçmişte küçümsensen bile yeri geldiğinde seni küçümseyene de yardımını esirgeme!

Kahvaltıda sevinçle kahır birbirine karıştı; 29 Şubat! "Şubatı da atlattık!" diyenlere; Şubatın 29 çekerek haksızlık yaptığını söyleyenler çıktı. Tartışma giderek takvime dayandı. Takvim değişiklikleri, eski takvim, yeni takvim. Bizim masada, benden başka, " Eski takvime göre doğum tarihi yazılı olan yoktur!" gibi bir sav ortaya atıldı. Önce üstünde durmadım. Sonra anımsadım, böyle bir tartışma Kepirtepe'de de yapılmıştı. O zaman da Mustafa Saatçı ile beni öne sürmüşlerdi oysa yapılan araştırmada çoğunun eski takvim olarak çıkmıştı. Sonradan anlaşıldı ki arkadaşların çoğu ortaokullara yazılmış, oralardan naklen geldiklerinden ayrılırken ellerine verilen belgelere eski takvim yerine yeni takvim yazılmış. Takvim 1926 yılında değiştiğinden ondan önceki doğumlar doğal olarak eski takvime göre yazılmıştır.

Salı günleri, öteki günlerden giderek farklı bir durum bizim için. Oturma yeri için gizli bir savaş var. Sabahattin Öğretmenin gözüne takılmamak için karanlık noktalara çekilmek isteyenler (Bunu onlar söylüyor. ) erken davranıp kendi yerlerini tutuyorlar. Sayıları az da olsa Sabahattin Öğretmene yakın olmak isteyenler var, onlar da kendilerine belli yerleri seçmişler, erkenden oralara oturuyorlar. Böyle düşünmeyenlerin yerleri her hafta değişiyor. Sabahattin Öğretmen bunun ayırdında olmuş olacak geçen hafta Mustafa Parlar'a (Ona metin okuttuğu için ilgisini çekti) takıldı:

- Her hafta yer değiştiriyorsun. Mustafa Parlar da sıkılarak, kendini suçlar gibi:

-Kimi sabahları erken davranamıyorum öğretmenim, arkadaşlar gelmiş oluyor! türü bir geçiştirme yaptı. Bu sabah Mustafa Parlar'a sandalye ayrılmış. Ali Yücel kuytuculardan biri, gelip öğretmen masasına yakın bir sandalye tutmuş. Mustafa gelince kalkıp özveride bulundu. Besbelli bir grup oyunu; Ali Yücel kalkıp yerine geçince kahkahalarla gülenler oldu.

Öğretmen, elin de yuvarlanmış kağıtlarla geldi. Kağıtlar neyin nesi? Yazılı kuşkusu hepimizi sardı. Öğretmen kağıtları masaya bırakıp elindeki kitabı üstüne koyarak açıklama yaptı:

-Bir kolaylık bulduk, arkadaşlar benim ricamı kırmadılar. bundan böylede yardımlarını sürdürecekler. Bu nedenle inceleyeceğimiz metinleri ben de size verebileceğim! dedikten sonra kağıtları alıp yakınındaki Hasan Özden'den bize dağıtmasını rica etti. Hasan Özden yazılı kağıtları birer birer dağıttı. Matbaada basılmış gibi yazılı kağıtlar; La Fontaine'den.

 

Aşırı Gitme Yok

 

İnsan, hayvan,

Kimse görmedim dünyada

Ölçüyü kaçırmayan.

Evreni yaratan büyük usta

Herşeyin ortasında dur demiş;

Ama hiç duran yok galiba.

İster iyilikten yana olsun,

İster kötülükten yana,

Ölçüyü kaçıran kaçırana.

Buğday, toprağın o altın oğlu bile

Öylesine azıtır ki bazan

Tarlayı tüketir bereketiyle.

Aşırı büyüdü mü

Başaktan çok samana gider gücü.

Ağaç da ondan aşağı kalmaz;

Aşırı bolluk tutkusuna

Hangi yaratık kapılmaz?

Tanrı bu düşkünlüğü önlemek istemiş;

Buğdaya koyunları musallat etmiş,

Fazlasını yesinler diye.

Bu sefer koyunlar aşırı gitmiş:

Buğday başlamış tükenmeye.

O zaman Tanrı kurtlara baş vurmuş,

Şu koyunları biraz azaltın, buyurmuş,

Gel gelelim kurtlar da azgın

Öyle hoşlanmışlar ki bu işten

Koyun kalmayacakmış dünyada

Tanrı bir boş bulunsa.

Bakmış olacak gibi değil,

Gel oğlum, demiş insana Tanrı,

Sindir şu canavarları.

İnsanoğlu durur mu artık:

Astığı astık, kestiği kestik.

 

Bütün canlılar arasında

İnsandan beteri var mı ölçüyü kaçırmayan?

Küçük büyük hepimizi

Bu bakımdan sorguya çekmeli.

Tek kişi bulunur mu, sanmam

Aşırı gitmemiş hayatında.

Söylemesi kolay, hep söyleriz:

Ne az, ne çok,

Aşırı gitme yok, deriz.

Deriz, ama bir yoklayın kendinizi:

Çok söyler az tutarız bu sözü.

 

Kağıtlar dağıtılınca öğretmen önce sessizce okumamızı istedi. Az sonra da Hasan Özden'e:

Bugün sizin nöbetiniz olsun, böylece yavaş yavaş daha yakından tanışmış oluruz! Hasan Özden, yüksek sesle tane tane okudu. Parmaklar kalktı. Öğretemen, ilk sözü, Muzaffer Kayhan'a verdi. Muzaffer Kayhan, La Fontaine'in bir Hıristiyan olduğunu, Tanrı'yı bir Müslüman gibi düşünmesini anlayamadığını söyledi. Sabahattin Öğretmen başını kaldırarak gözlerini tüm arkadaşlar üstünde gezdirdi. Bu, "Siz buna ne diyorsunuz? anlamına geliyordu. Parmaklar kalktı. Öğretmen bu kez Mehmet Ünver'e söz verdi. Mehmet Ünver. Hıristiyanlıkla Müslümanlığın Tanrı anlayışları hakkındaki ayrılıkları tam bilmediğini, ancak çevirenin de bir payı olacağını söyledi. Sabahattin Öğretmen gülümsedi:

-Nasıl yanı, çeviren benim, bana nasıl bir pay ayırıyorsun? Mehmet:

-Siz, Türk Müslümanlar için çevirdiğinize göre onlayın anlayacağı sözleri kullanmışsınızdır. Öğretmen:

-Güzel! dedi. Muzaffer'e bakarak:

-İsterseniz bu konuya çeviri üstüne konuşurken daha geniş değinelim. Bu başlı başına işlenecek, yakın gelecekte buna döneceğiz! deyip La Fontaine'in söylediklerine döndü. Nasıl bir giriş yapmış? Konuyu neden genişletmiş? Sonunda gene övüt mü veriyor? Vermiyorsa neden? Uzun tartışmalardan sonra dolaylı övüt verdiği kanısında birleşildi. Öğretmen dağıtılan metinleri elde bulundurmamızın bizim yararımıza olacağını söyleyerek ayrıldı.

Koşarca büyük salona geçtik.

Yunus Kazım Köni, dopdolu çantasıyla geldi, çantasını masaya koyup birini arar gibi yüzlerimize baktı. Gülümseyerek.

-Sizleri iyi gördüm! dedi. Arkasından da:

-Adeti veçhile sorayım (Alışığımız gibi-Her zaman olduğu gibi) sorayım; "Nerede kalmıştık? "Libido Mekanizması! yanıtı verildi. Öğretmen çenesini, sağ elinin üç parmağı arasına alarak az düşündü. Arkasından da:

-Arkadaşlar, kusura bakmayın, benim bu anlatacaklarım Sigmund Freud'un kendi tezini savunmak için anlattıklarıdır. Kendimden hiç bir söz katmıyorum. Doğrusunu isterseniz onun dediklerine, onun inandığı gibi inanamıyorum da. Ancak bu, benim onun dediklerini yeterince kavrayamadığımdan da olabilir. Kavrayamadım! diyorum; sakın bunu red olarak düşünmeyin, asla reddetmeyi düşünmüyorum. Ancak Freud'un ortaya attı tezin yan bir takım destekleri var, onları bir süzgeçten geçirmek gerekiyor. Doğrusu genel psikolojiyi iyice içimize sindirmeden Freud anlamak zor. Anlamadan da Freud'a uymak ya da karşısına geçmek mugalata düzeyinde çırpınmak olur. Freud konusunda bu gerçek itiraftan sonra Libido mekanizmasına dönebiliriz. Bakın mekanizma dedim; nedir bu mekanizma? Parmaklar kalktı. Öğretmen, tam önünde oturan Mustafa Saatçı'ya baktı. Mustafa Saatçı kendisine soruldu sanarak:

-Askerlik kampında tüfeklerdeki mekanizmaları öğrenmiştik! deyip durdu. Öğretmen:

-Evet efendim, onlar metal alet edevat, bizim psikolojideki mekanizmalar uzuvlaşmamış, ancak uzuvlar gibi çalışan mevhum (soyut) mekanizmalardır. Gelin işi biraz pratiğe dökelim. İnsan yavrusunda gözlememiş olabilirsiniz. Örneğin kuzuda ya da evinizde bulunan herhangi bir canlıda görmüş olabilirsiniz. Yavru doğar, az sonra dudaklarını oynatmaya başlar. Bu, beslenmesini belirtisidir. Başka bir deyimle yavru beslenme gereksinimi duymuştur. Beslenme gecikirse hemen tepki gösterir. Tepki nedir? İnsan yavrusuysa ağlar. Başka bir canlıysa cinsinin tepkisini gösterir. Biz buna psikoloji dilinde, açlık güdüsü, diyoruz. Az düşünürsek bir kaç önemli noktayı saptayabiliriz. Canlı, yaşamını sürdürmek için gerekli besini almak zorundadır. Bu zorunluluğu duyurmak için değişik etkilenmeler tepkilenmeler olur. Örneğin acıkma başlı başına bir duyumsamadır. Bu duyumsamayı bedenin belli organları, belli yerlere duyurur. O belli yerler de istenenin yerine gelmesi için tepki gösterirler. Bakın bir acıkma olayı üçlü bir işbirliğine neden oldu. Ancak daha bu işe karışacaklar olacaktır. "Acıktım, yemek yedim, doydum!” deyip geçiyoruz ama bedenimizde sessizce başka bir şeyler olduktan sonra bir oturup yemek yedik. İşte bu, bizim bizi bilincimizin dışında olan karmaşık olaya topluca; AÇLIK GÜDÜSÜ! diyoruz. Tıpkı bunun gibi, SUSUZLUK ĞÜDÜSÜ, belli yaşlardan sonra önem kazanan CİNSELLİK GÜDÜSÜ gibi başka güdüler de vardır. Demek oluyor ki, bizim gözle görüp kullandığımız el-kol ya da ayak-bacak organlarımız gibi göremediğimiz, ancak onlara benzer önemli görevler yüklenmiş güdülerimiz vardır. Güdülerimizin çalışması da bir birine bağlı olarak bir düzene göredir. Sözgelimi düşüncelerimizin gelişmesi, belleğimizdeki daha önce algılanmışlarla, yeni algılamaların harman edildikten sonra bir de bakıyorsunuz yepyeni bir fikir ortaya çıkmış. Günlerdir unuttuğumuz bir ad, sokakta konuşanların birinin bir başkasını o adla çağırınca, aradığınızı buluveriyorsunuz. Bu nasıl oluyor? Nasıl olacak; düşünce mekanizmamızın bir takım etkin bölümleri var, onlar kendini ilgilendiren arayışı yapıp gerekli yere gönderiyor. Bu ortak çalışma düzenine psikoloji dilinde MEKANİZMA diyoruz. Düşünce için anlattığımızı değişik özelliklerimiz ya da değişik etkinliklerimiz için ayrı ayrı adlandırılmış. Mekanizmalar vardır. Açlık, Susuzluk-Cinsellik-Annelik-babalık-güdülerimizin doğasına uygun gelişmesi mekanizmaları oluşturur. Bundan başka kişiden kişiye farklı görünümler vardır. Bu görünümler kişilerin toplumsal düzende bazı toplumsal değerlere önem vermesiyle oluşur. Birileri yukarılara çıkmak için uğraşır. Bu başarı kazanmakla olur. İşte bu tür kişilerdeki mekanizma da yüceltme ya da yücelme mekanizmasın dayanır. Bir de bunun tersini düşünelim. Kişinin çevresindekiler gelip geçmiş. Bizimki yerinde sayıyor. Bu adam kendi kendine sormaz mı; "Ayol sen neden böyle kör-topal gidiyorsun? Baksana, "Atı alan Üsküdar'ı geçiyor! Kişi kendi kendine bunu sorar, ancak kendisi bir neden bulur, bulduğu nedene de inanır. Bu da bir mekanizmadır. ;  Suçu üstünden atma mekanizması. Bu konuya gene döneceğimiz için öteki mekanizmaları gelecekte gözden geçireceğiz. Bakın bu mekanizmalar, doğası güdülerin üstüne bina ediliyor. Bu konuştuklarımız bir çok psikoloji bilgini tarafından benimsenmiştir. Ancak bu mekanizmaların başlangıcı tartışma konusudur. Örnek üstünde duralım;  "Bir kişi yücelme mekanizmasını çalıştırıp gerçekten öteki insanlar arasında seçkin bir basamak yakalıyor. Öteki ise kendince engeller bulup yerinde sayıyor. Suçu üstünden atma mekanizması. Bu iki insanı ayrı yöne yönelten öz nedenlerin kaynağı nedir? İşte burada bir çok psikoloji bilgini susarken Sigmund Freud konuşuyor:

-Alt bilinç ya da bilinç dışılık. Öyleyse biz Freud'un Psikoanalizini ya da daha kısa söyleyerek psikanalizi incelemek için önce bilinç-altbilinç kavramlarını çok iyi bilmemiz gerekiyor. Salt bu da değil, genel psikolojinin önemli kavramları vardır. Bunları da gözden geçirmek zorundayız. O nedenle biz, kısa bir süre psikanalize ya da Freud psikolojisine ara verip Wilhelm Wund'un (Psikoloji biliminin kurucusu) Psikoloji Laboratuvarına uğrayalım.

Öğretmen önce laboratuvarda nelerin, niçin ölçüldüğünü anlattı.

Alman bilgini Wilhelm Wund, kurduğu laboratuvarda başta görme olmak üzere bütün duyumların sağlığı üzerinde durdu. Ayrıca, dikkat, heyecan, bellek duyarlılığı, duyarsızlığı üzerinde ölçümler yaparak alınan sonuçlara göre insanlardaki davranış farklılıklarını bilimsel olarak göstermeye çalıştı. Metot olarak İÇEBAKIŞ metodunu kullandı. İlk Psikoloji laboratuvarını Leipzig Üniversitesinde kurmuştu ama ondan önce psikolojik olayları gözleme almış belli konuların deneyini yapanlar da vardı. Örneğin iki Alman bilgini Weber-Feschner gibi. Ruhsal olaylar gerçekte Aristo'dan beri bir çok bilginin ilgisini çekmişti. Wund öncesi Leipzig Üniversitesinde hekim-doktor profesör Güstav Teodor Feschner insanların Fizik-Ruh ya da beden-ruh ilişkisini incelemiş bir takım bulgular ortaya koymuştur. Sonradan Feschner Yasası olarak anılan bu bulgular, öteki araştırmacılara cesaret vermiştir. Yine aynı üniversitede profesör olan Ernst Heinrich Weber, duyumlar üzerindeki çalışmalarıyla uğraşdaşı Feschner'le aynı doğrultuda yeni bulgularla sonradan Weber-Feschner yasaları adıyla anılacak Psikofizik kuramlarını ortaya koyarak ruhsal alanda büyük bir ilgi uyandırmıştı. Wund'un aynı üniversitede laboratuvar açması bu ilgiyi durdurmadı, tersine konuyu daha da yaygınlaştırdı. Wund'un laboratuvarını duyan Almanya içinden olduğu gibi dışındaki ülkelerden de konu eğilenler oldu. Örneğin A. B. D'den Stanley Hall, bir süre Wund'un öğrencisi olarak çalıştıktan sonra yurduna döner dömez A.B.D'de sayısız laboratuvar açılmasına önayak olmuştu.

Psikoloji laboratuvarlarında psikoloji diliyle psişik olaylar ölçülür, diyoruz. Psişik olay nedir? Ruhla bedenin ortak, denetimli hareketidir. Her canlının belli yaşam kurgusu vardır. Kedi dediğimiz zaman bizde bir kedi kavramı oluşmuşsa hemen kediyi algılarız. Bunun gibi insanların, içinde bulunduğu toplulukla ortak yanları vardır. Örneğin anadilini konuşmak. Karşında birine "Gel!" dediğinde ne beklersin? Gelmesini değil mi? Gelmiyorsa, ondan bir kuşkun olur. Ya sana karşı bir tavrı vardır ya da "Gel!" demeye tepki verememektedir. Bakın dil çok önemlidir. Konuşma bozukluklarının bir bölümü, kişinin daha çocukluktan başlayarak sözlerin seslerini doğru alamamasındandır. Çocuklar doğumundan sonra sesleri algılamaya başlar. Onun çevresinde sesler nasıl çıkıyorsa çocuk onları alır. Konuşma, anadil, yabancı dil olarak bu nedenle ayrılır. Yurdun bir birinden uzak bölgelerindeki değişik konuşmaların nedeni de budur. Bunu psikoloji, ile doğrudan ilgisi yok. Ancak kimi insanda, bilinemeyen nedenle etkiye karşı beklenen tepki gelmemektedir. 20 öğrencinin bulunduğu sınıfta, öğretmenin olmadığı bir anda bir suç işlenmiştir, Öğretmen gelince durumu görüp ortaya bir iki söz söyler. Öğretmen biraz acı söz söylemiştir. Bakarsınız 19 çocuğun yüzü asık, içlerinde ağlayanlar var. 20. ye bakarsınız hiç oralı değil. Neden? Söylenen sözden ötekiler derecesin de etkilenmemiştir. Bu çocuk kusurlu mu? Suçu o mu yaptı? Hiç biri değil, o çocuk söylenen sözün derinliğini anlama gücünden yoksun. Bu aldığı eğitimden de olabilir. Ona da bir şey diyemeyiz. Ama o çocuk söylenen sözlerin etkisini algılayamamışsa onun üstünde duracağız. Burada bir ruh-beden uyumsuzluğu var. İşte bunun nedenini çözmek için psikoloji laboratuvarını boylayacağız. Elimiz kesilse acı duyarız Ama bu acıyı başka kimse duymaz. Duysa duysa yüzümüzün ekşidiğini gören yakınlarımız, bizim tavırlarımızdan anlayıp bize (Acıyı duymamalarına karşın) katılırlar. Bizim uzağımızdan olanların böylesi bir acımıza katılmamalarını üzücü bulmayız. "Çok doğal!" deyip geçeriz. Ancak deprem olmuş, söz gelimi bir çok insan zarar görmüş, ölenler olmuş. Bunu karşısında duyarsızlık yapanı görünce irkiliriz:

-Biz den olmayan biri mi acaba? sorusu içimizden geçer.

İşte bunlara benzer etki-tepki, neden-sonuç durumlarına göre insanların, özellikle çocukların ağır gelişen taraflarını psikoloji laboratuvarlarında ölçebiliriz.

Ruhsal olayların çok genel bir tanımı vardır. Ruhsal olaylar bireyseldir. Ancak bireyler de,

içinde yaşadığı toplumun kurallarına uymak üzere bilinçli davranışlarını sürdürmek zorundadır. Öyleyse biz, bedensel hareketlerimiz gibi, çok özel olan ruhsal duygularımızı da toplumumuzun benimsediği ortak duygular doğrultusunda sürdürmek zorundayız. Sözgelimi, çocuk, 7 yaşına girmiş okula gitmek istemiyor. İşte bir bilinçsiz direniş. Genç 20 yaşında askere gitmek istemiyor. Kim ister ki? Kim ailesinden iki yıl uzaklaşsın ister? Ama bir başka duygu var:

-Vatan borcu! Onu vermemek, verirken çekilen zahmetlerin kat kat üstünde bir vebaldir.

Yunus Kazım Öğretmen, gülümseyerek:

-Gelecek ders, bu konuya da noktayı koyarız efendim. Hem noktayı koyar hem de bir özet yaparız. Psikolojik olarak genel konuşmalar bellekte pek kalmaz! Bu nedenle özete gereksinim vardır.

Öğretmen çıkınca sorular soruldu:

-Leipsig neresi? Hemen bir yanıt geldi:

-Nap'çaksın şimdi orasını? Zekeriya Kayhan, önce çık, çık, çık, çektikten sonra:

-Ulan oğlum, sen bir kere Denizlili değilsin, neden Denizli ağzı yapıyorsun. Denizli-Muğlalı atışmaları arasında yemeğe indik.

Yemekte Ekrem Bilgin psikoloji dersini konu etti:

-Öğretmen bize Psikoloji Laboratuvarını daha önce de anlatmıştı. Bana dönerek:

-Sen de konuşmuş, Ankara okullarındaki çalışmalardan söz etmiştin! dedi. Ekrem'in anımsamasına sevindim, ben unutmadım ama öğretmen arkadaşların ilgisizliği nedeniyle anlattığı konulardan salt şimdi bugün değil sık sık geri dönüyor. Sözgelimi öğretmen mekanizma-güdü falan diyor ama çoğunluk bunları umursamıyor. Sözgelimi, Freud'u anlatırken ruh hastalıklarına çaresiz değinecek. Sağlıklı laboratuvar deneylerini bile öğrenmemiş insanların ruh hastalıklarını kavraması olası mı? Soruma yanıt veren olmadı ama birileri biraz yan yan baktı.

Yemekten azıcık geç kalktık, öteki masadaki arkadaşlar çoktan gitmiş. Öztekin Öğretmen bizi kapıda karşıladı; gülümseyerek:

-Aşçı başı size özel yemek mi veriyor yoksa? dedi. Söyleyecek sözüm vardı ama söylemek istemedim. Pekala:

-Size her zaman verdiğinden verdi! diyebilirdim. Demedim ama bu kez de kendime kızdım; söylemek cesaretin yoksa söylemek için kendini neden kuruyorsun? Bak, yanındakiler nasıl kuzu kuzu geçtiler. Senin, onlardan farklı bir durumun mu var? Biraz buruk olarak arkadaşların dizildiği sıraya girdim.

Koro yönetme çalışmamız var. Arkalarda durmama karşın öğretmen, sırayı atlaya atlaya götürerek beni beklediğimden erken çağırdı. Bunu da beklemiyordum; Sanki en son çağırılmak benim hakkımmış gibi kasılarak ortaya çıkınca gereksiz yere tutuklaştım. Kendime çabuk gelip toparlandım ama yönetmemi beğenmeyen öğretmen de kendini tutamadı besbelli, sözde, teselli etme gereğini duydu:

- İbrahim, sen de benim gibi akordiyona güveniyorsun! dedi. Gerçekten öğretmen Enstitü bölümündeki derslerinde sürekli akordiyon kullanıyor. Çok üzüldüm. Biraz daha dikkatli olabilirdim. Azarlanmış gibi boynu büktüm. Bir çok arkadaşım için fazla bir önem taşımayan bu durum, benim için guru kırıcı. Bir bakıma buna içimden sevindim. Böyle gurur düşkünü olmasam belki sık sık dile düşeceğim.

Koro çalışmasından sonra keman grubu toplu çalışmaya geçti. Onlar kemanlarını açıp yaylarını reçinelerken hemen alt odaya geçtim ama piyano çalışmak içimden gelmedi, yarım kalan armoni ödevimi tamamladıktan sonra bir süre, öyle durup hiç bir şey düşünmemeye çalıştım. Fazla uzatamadım, yarınki dersler derken Sosyoloji özellikle Ankara'nın köyleri aklıma geldi. Ankara çevresindeki köylerin sayısı 1000'den (bin) fazla. Lüleburgaz'ın 36 köyü var. Kırklareli ilinin köyleri için babam 200 (İki yüz) diyordu. Öyleyse Ankara Kırklareli'den beş kat büyük. Kırklareli kent merkezinin nüfusunu12. 000 olarak duyardım. Ya Ankara? Hiç tahmin edemedim. Yanımda çok konuşuldu ama önemseyip bellemedim. Oysa bu bana her an sorulabilir. Bunu kesinlikle öğrenmeliyim. Talip Apaydın, Yusuf Demirçin Ankaralı, onlar bilir. Bunu kurarak yukarı çıktım.

Kapıdan girer girmez Yusuf'la, Talip karşıma çıktı:

- Bu akşam Plak dinleyeceğiz değil mi? Öğretmen gitmemiş, odasındaymış, Talip'e parmağımla öğretmenin odasını gösterdim. Talip Apaydın girip sordu. Öğretmen:

-İsterseniz ben memnuniyetle gelirim! demiş. Ben zaten plakları silip hazırlamıştım. Plak çalınmayacağını düşünerek Almanca ödevimi hazırlamayı kuruyordum. İçimden:

- Benim için farketmez! deyip Almanca ödevimi yazdım.

 

Der Handschuh

 

Da fallt von des Altans Rand

Hein Handschuh vob schöner Hand

Zwischen den Tiger und den Leun

Mitten hinein.

 

Und zu Ritter Delorges spottender Weis

Wendet sich Frâulein Kunigund:

"Her Ritter, ist Eure Lieb so heiss,

Wie mirs schwört zu jeder Stund,

Ei so hebt mir den Handschuh auf!"

 

Und der Ritter mit schnelen Lauf

Steigt hinab in den furchbarn Zwinger

Mit frestem Schritte,

Und aus der Ungeheuer Mitte

Nimmt er den Handschuh mit keckem Finger

Und mit Ernstaunen und mit Grauen

Sehens die Ritter und Edelfrauen,

Und gelassen bringt er den Handschuh zurück

Das schalt ihm sein Lob aus jedem Munde,

Aber mit zârtlchem liebesblik-

Er ver heissg ihm sein nahes Glück-

Empfâng ihn Frâlein Kunigunde.

Und er wieft ihr den Handachuh ins Gesicht:

"Den Dank, Dame, begehr ich nicht!"

Und verlaâsst sie zur selben Stunde.

 

Friedrich Schiller

 

Çevirisi: Beklenmedik bir sırada ön balkonun bir kenarından, güzel bir bayanın elindeki eldiven, ansızın aslanla kaplanın tam da arasına düşüverdi. Eldiveni düşüren matmazel Kunigunde yanındaki şövalye Delorges'e dönerek, şaka ederce:
-Gerçekten söylediğiniz gibi, beni seviyorsanız sanırım eldivenimi alıp getirirsiniz! Şövalye Delorges, bunu duyar duymaz, merdivenlerden koşarak inip doğru yırtıcı canavarların arasına girerek eldiveni aldı. Genç Delorges, onu korkuyla karışık övgülü bakışlarla izleyenlerin alkışları arasında yerine dönünce güzel Matmazel Kunigunde de mutluluk vereceğini muşulayan bakışlarla (sözde) eldiveni için teşekkür etmeye hazırlanırken, (konuşmasına zaman bırakmadan) Şövalye Delorges:

-Matmazel, teşekkürünüze (Tenezzül etmem! dercesine) ihtiyacım yok deyip eldiveni kızın yüzüne fırlatıp gitti.

Filmlerde görmüş gibi olayı gözümde canlandırmaya çalıştım. Şövalye Delorges, gerçekten o kızı sevseydi böyle yapar mıydı? Sevmeseydi, onun sözüne uyup ölüme gider gibi vahşi hayvanlar arasına iner miydi? Kafam karıştı. Ya o güzel matmazel Kunigunde ne duruma düştü? Delorges şövalye olduğuna göre sevgilisinin ondan bir güç gösterisi yapmasını istemek hakkı gibi geldi bana. Doğru mu düşündüm tam kestiremiyorum ama ben Şövalye Delorges'i ayıpladım. Sevdiği bir insanı böylesine aşağılaması sevgiyle bağdaştırılamaz. Benim sevgi anlayışıma uymayan bir davranış! Friedrich Schiller bunu nasıl yazmış, anlayamadım. Wilhelm Tell, Marie Stuart, kitaplarına, okuma kitabımızda okuduğumuz Kefil hikayesine ters düşen bir durum.

Yemekte, konserler, plaklar, , besteler, besteciler üstünde durduk. Kimleri iyice tanımaya başladık. Mozart, Beethoven, Haydn, Büyük Bach, Brahms, Mendelsshon. . . . Az tanıdıklarımız, Berlioz, Smetana, Tschaikowsky, Bizet, Haendel, Korsakov, Mussorgsky. Bela Bartok, Prokofieff. . . . .

Mozart'ın 41. Senfonisini, (Jüpiter) Don Juan operasını plaktan dinledik, Türk Marşını radyodan sürekli dinliyoruz. Figaro'nun Düğünü Uvertürünü, Re majör Serenadını dinledik.

Beethoven'in, Keman Konçertosunu, Coriolan, Fidelio uvertürlerini, 3. 7. Senfonilerini dinledik.

Bach, Si minör Messa, 1. , 2. Nolu Süitlerini, 1. Piyano konçertosunu dinledik.

Josef Haydn, Klavsen konçertosunu, Saat Senfonisini, Asker Senfonisini dinledik.

Brahms, 2 Senfonisini, Macar danslarını dinledik, Ninnisini biliyoruz, Bir Pazar günü şarkılarını dinledik,

Mendelsshon, Keman konçertosunu, Bir Yaz Gecesini dinledik.

Berlioz, Fantastik Senfoni, Smetana, Satılmış Nişanlı operası, Tschaikovsky, senfoni, İtalyan Kapriçyosunu, Bizet, Karmen, Arlezien Süitlerini, Haendel, Mi minör Sonat, Korsakov, Şehrazat Süiti, Mussorgsky, Bir Sergiden Tablolar, Bela Bartok, Romen Dansları, Prokofieff, Yüzbaşı Kije. . . . . . Daha var ama anımsayabildiklerimiz bunlar. "Ne kadar çokmuş!” gibilerde sevinerek konuştuk. İlk konserdeki Sihirci bestecisi Paul Dukas'yı da anımsadım ama eserin adını tam söyleyemediğim için sıraya koyamadık.

Aynı konuyu salona dönünce de açtık. Fazla bir şey eklenmedi.

Öğretmen gelince, çalınacak plaklara bakıp listeyi beğendiğini söyledi.

 

Çalınacak Plaklar:

1. Beethoven, Triple konçerto, 4 plak

2. Bach, Süit no 3, 5. plak

3. Smetana, Satılmış Nişanlı uvertürü, 1. plak

 

Üçlü konçerto için övücü sözlerle kısa bir konuşma yaptı. Bense, öğretmen konuşurken Bach'ın dört piyano için yazdığı konçertoyu düşündüm. Eğer dört piyano da konserde gördüğümüz gibi yere yatık (Kuyruklu piyano) olursa o koca dört piyano sahneye bile zor sığar.

İlk plağı koydum, sesler homurdanır gibi girdi. Keman, viyolonsel, orkestra, derken piyano. . . . Çaktırmadan bazı arkadaşların yüzlerine bakıyorum, besbelli çalgıların birine takılmışlar, o girdiği zaman yüzleri değişiyor. Plak dinlerken de konserlerde olduğu gibi kendimi bütünüyle dinlemeye veremiyorum. O anda aklıma takılan bir soru ya da kişi alıp beni götürüyor. Konserlerde daha çok önümdeki insanlar aklımı çeliyor. Bakıyorum biri ikide bir boynunu oynatıyor, ya da durup dururken omuzunun biri oynatıyor. Kimi kez de bir bayan, durup dururken bir eliyle saçını düzeltiyor. Ne düzeltmesi, alışkanlık yapmış, eli saçında. Mahmut Ragıp Öğretmenin ise sol eli, sol dizinin üstünde; orta parmağı çekiç gibi sürekli inip kalkıyor. Ben de sıkılınca kıpırdanmak istiyorum. Kimi kez dilimin ucunu bile ısırdığım oluyor. Plak dinlerken kendimi pek bırakmıyorum; gözlerim pikapta. Şimdiye dek herhangi bir dalgınlık yapmadım. Arkadaşların dikkatini çekmişim, Talip Apaydın geçen gün:

-Çok dikkatlisin, ben aynı titizliği gösteremem; plakların yarısı çizilir! dedi.

Triple Konçerto bitince öğretmen sordu:

-Konserle plak arasında bir fark oluyor mu? Arkadaşlar, hep birden konserin daha canlı olduğunu söylediler. Öztekin Öğretmen de:

Bence de öyle; plaklar güzel ama sanki sesleri daraltıyor. Öğretmen Beethoven için:

-Viyana klasiklerinden sayılır ama Romantik müziğin de müjdecisidir. Şimdi ise tam anlamıyla bir Barok besteciyi dinliyoruz; karşılaştıralım bakalım! Öğretmen özellikle bir bölüme Air denilen bir keman bölümüne dikkat çekti. Daha önce de dinlendiği için kemancılar dikkat kesildiler. Plak arasında Abdullah Ön:

-Bazı yerleri oyun havasını andırıyor! deyince öğretmen:

-Andırıyor ne demek? O dediklerin Gavot bölümleridir, bir zamanlar onlarla dans edilirmiş. Bizim notalarımız arasında çok sayıda gavot vardır, beğenirseniz alın çalışın!

Satılmış Nişanlı uvertürü çok hareketli. Arkadaşlar bana takıldı:

-Uykumuzu kaçırtmak için mi bunu sona koydun? Plak dinleme çok uzarsa sondan kesebiliriz düşüncesiyle tek plak koymuştum.

Öğretmen başlangıçta bir uyarı yapmıştı:

-Barok müzik için Johann Sebastian Bach, romantik müzik için Beethoven demişti. Buna dikkat edenler olmuş, kendi anladıkları kadarıyla bunu öğretmene yansıtmak istediler. Daha çok 2. sınıftan Orhan Doğan, Mehmet Yelaldı sonra da Hüseyin Çakar, saptadıkları farkları söylediler. Orhan Doğan, Bach için daha yumuşak, dedi. Mehmet Yelaldı, Beethoven'in çalgıları kesin çizgilerle ayırdığını, oysa Bach suyun akışı gibi sesleri sürdürdüğünü ileri sürdü. Hüseyin Çakar ise önemli farkın çok seslendirmede olduğunu, Bach, akor kullanmadan su akışı gibi sesleri sürekli uzattığını, oysa Beethoven sık sık güçlü akorlar kullanarak ses akışını kesermiş gibi yaparak ton değiştirip sesleri daha renklendirdiğini söyledi. Öztekin Öğretmen:

-Bunlar böyle ayaküstü sonuçlanacak gibi kolay konular değil, hepinizin dediğinden bir parça var. Bence bir kaç kez böyle karşılaştırmalı dinlersek hiç değilse yaklaşık bir ayırım yaparız. Bizim şimdilik yapabileceğimiz bestecilerin yaşadığı döneme göre müzik akımının etkisinde kalmasıdır. Çoğunluk böyledir. Ancak istisnaları vardır. İstisnalar da pek önemli sayılmaz. Ne demişler; "İstisnalar kaideyi bozmaz!"

Öğretmen:

-İyi geceler! deyip ayrıldı. Barok, romantik, klasik sözlerini tekrarlayarak, yürüdük. İlgimi çekti; arkadaşlar klasik müzik dediler ama, ben kesin olarak klasik müzik diye tüm eski çok sesli müziklere dendiğini sanıyordum. Viyana Klasikleri deyip Haydn , Mozart, Beethoven denince de bu ayırımın nedenini bir türlü kavrayamamıştım. Mozart 1756 yılında doğmuş 1791 yılında ölmüş. Haydn 1732 yılında doğmuş 1809 yılında ölmüş. En gençleri Beethoven ise 1770 yılında doğmuş, 1827 yılında ölmüş. Bu süreçte öteki besteciler hangi tür müzik bestelemiştir? Örneğin, Robert Schmann'dan, Felix Mendelsshon'dan, Frederic Chopin'den dinledik. Bunlar için hep romantik dendi. Aynı tarihlerde yaşamış başka bestecileri de saptayıp eserlerini dinlersem bunun farkını belki sezebilirim. Anımsadığıma göre Franz Schubert'le Weber, Beethoven'le art arda ölmüşlerdi, Weber, 1826, Beethoven, 1827, Schubert 1828 yıllarında. Öyleyse besteleri arasında bir yakınlık olacaktır. Schubert senfonileri dinledim ama esti gitti. Tek anımsadığım Serenad ile Röslein'ın melodileri. . . . .

 

1 Mart 1944 Çarşamba

 

“Bahar geldi! sözlerine karşı "Ahaaa, geldi (!) Çık dışarıya bak!” diyenler oldu. Birden irkildim; sahiden ben de baharı bekliyordum. Hemen mart ayı girince olmaz, biliyorum; köyde, "Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır. "Mart dokuzu dondurur öküzü!" ya da "Kocakarı soğuğu!" türünden sözler söylenirdi. Ancak her mart ayında öyle olur mu? Öyle olsa ilkbaharı mart başından başlatmazlardı. Bunları düşünerek dışarı çıktım. Kuşkulu kuşkulu çıktığımdan sanki soğukmuş gibi bir duyguya kapıldım. Baktım, kar falan yok. Bölüm binasına dek yürüdüm; havada, dünden bir fark yok. Sevindim. "Yatakhanede kim demişse atmış!" deyip sobayı yaktım. Bugün, bölüm başkanımızın Enstitü bölümü son sınıflarıyla çalışması olacak. Müzik meraklıları, Ahmet Kayalıdere ile Galip Gürler geldiler. İkisi de önce akordiyon öğrenip, bu bölüme girince de piyano çalışmayı düşlüyorlar. Onlar gelince kahvaltı için geri döndüm.

Kahvaltıda, Sosyoloji dersinden çok öğretmeni, öğretmenin de pipo içişi üstünde duruldu:

-Piponun ayrı bir zevk mi var acaba? Olmasa içilir mi? Öteki öğretmenler neden içmiyor? Bu söze şaştım; konuşanlar Güzel Sanatlar Bölümü öğrencileri. Çarşamba günü dersindeki öğretmenin piposuna takılıyorlar ama pazartesi günü gelen öğretmenin piposunun ayırdında değiller. Doç. İbrahim Yasa piposunu hiç değilse kapıda söndürüp dersliğe giriyor. Oysa Mahir Canova Öğretmen elinde piposuyla gelip sobada söndürüyor. Uygulama çalışmalarında arada da içtiği oluyor. Bunu anımsatınca, “Sahi öyle” falan filan deyip geçiştirildi.

Gene o haber:

-İlk olarak Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan gelecekmiş. Neden o? Çiftelerlilere göre en kıdemli müdür oymuş. Bunu duyan Kızılçullu çıkışlılar hemen açıklamaya başlıyorlar. Söyledikleri de kendi okullarından başka yerlere müdür olarak gidenler. Doğru olarak söylenense Arifiye Köy Enstitüsü Müdürü Süleyman Edip Balkır. Çünkü o, Kastamonu Gölköy'de bizim Karaağaç'ta açılan okul gibi Köy Öğretmen okuluna atanmış. Ancak salt ilkokul için öğrenci almış. o nedenle Köy Öğretmen okulları arasında adı anılmıyor. Köy Öğretmen okulları Köy Enstitüsü'ne çevrilince Süleyman Edip gene müdür olarak Arifeye Köy Enstitüsüne atanmış. O ayrılınca, (1939 yılında) yerine aynı Köy Öğretmen Okuluna müdür olarak Ali Doğan Toran geçmiş. Öyleyse en kıdemli müdür olarak ya Süleyman Edip Balkır ya da Ali Doğan Toran olmalıdır. Bu arada kişisel isteğimin Süleyman Edip Balkır olduğunu, onu yakından tanıma olanağını onun bana verdiğini, ayrıca konuşmamuızda beni çok yüreklendirdiğini anlattım. "Bu nasıl oldu sorusu sorulunca da:

-1941 Aralık ayının 11-12 günlerinde Hasanoğlan'dan Kepirtepe'ye dönerken Arifiye Köy Enstitüsü'nde kaldığımızı, Okul Müdürü Süleyman Edip Balkı, başımızdaki öğretmenler, Mustafa Güneri, Namık Ergin yanlarında öğrenci temsilcileri olmak üzere yemeğe çağırmıştı. O gece yemekte çok güzel konuşmalar oldu. Süleyman Edip Balkır, Köy Enstitülerini bitirenlerin ilerde başka okullara da gidebileceğini söyleyince ben, yaşımın geçtiğini, o şansı kaybettiğimi söylemiştim. Benim böyle umutsuz konuştuğumu gören Süleyman Edip Balkır, bir Rus mareşalını örnek vererek, başarının yaşı olmadığını, çalışmamı, ilerde beni izleyip benim yanılgımı bana söyleyeceğini öne sürüp öğretmenleri de tanık göstermişti. O zaman benimle böyle konuşması beni çok umutlandırmıştı. Şimdi burada oluşumda onun da etkisi olduğunu sanıyorum. Bunları anlattım ama benim bu mantıklı (Aklımca) diretişime taraflar aldırış etmeden konuşup gittiklerini görünce bu kez de:

-Ne o, ne de bu; "Buraya en yakın olduğu için onu (Rauf İnan'ı) çağırmışlardır. Buraya atanacağı söylendiğine göre belki de bundan ötürü onu öne almışlardır.

Aynı tartışma salonda başkaları tarafınca da sürdürüldü. Bu arada Halit Ağanoğlu, Talat Ersoy, Şevket Gedikoğlu, Lütfi Dağlar adlarını da duymuş olduk. Şevket Gedikoğlu ile Lütfi Dağlar'ı mektuplaştığım arkadaşlardan duymuştum. Ancak onlar 17 Nisan 1940 tarihinden sonra müdür oldular. Tıpkı bizim resim öğretmenimiz Ömer Uzgil'in Isparta/Gönen Köy Enstitüsü'ne Müdür olduğu gibi.

Ders öğretmenimiz Doç. İbrahim Yasa kapıda görününce tartışmalar durdu.

Geçen derste Şükrü Koç'la, Hasan Özden'den sonra konuşan Sami Akıncı, biraz onlara ters düşer gibi olmuştu. Acaba bir tartışma çıkar mı? diye düşünürken İbrahim Yasa Öğretmen, hiç o tartışmalara değinmeden Sosyoloji Biliminin esasları üstüne bir süre konuştu. Bütün ilkel toplumların da bir sosyal durumları vardır, onlar da koydukları bir takım koruyucu kurallara uyarlar. Yer ya da zaman değişimlerinde bu kuralları değiştirirler, ancak bunların sağlıklı bir dayanağı yoktur. Yönetim şekillerine göre sık sık değişirler. Eski Yunan sitelerinde Atina ile Isparta bun un iki güzel örneğidir. dedikten sonra öğretmen Isparta'da Likürg toplumsal yaptırımlarına karşın Atina'da Solon toplumsal yaptırımları bunun birer tipik örneğidir! deyip yüzümüze baktı. Sonra da sordu:

-Ne diyorsunuz? Bunları da biraz irdeleyelim mi? Ne düşündüyse:

-Hadi bunu da bir başka güne bırakalım! deyip Sosyoloji Biliminin de tam olarak bilimsel temeline oturmadığını, yüz yıldır tartışıldığını, bunun bir süre daha süreceğini söyledikten sonra adlar sıraladı:

Ziya Gökalp, Auguste Comte, Emile Durkheim, Fredric Le Play, Mac Dougall. Bunlardan çeviri yazılar, ya da kitaplar bulunca okumamızı, özellikle Ziya Gökalp'in bu konudaki düşüncelerini öğrenmemizi istedi.

Öğretmen ayrılınca bir süre konuşuldu. Burhan Güvenir' takılanlar oldu:

-Ne oldu Ankara köyleri, senin Zir'i ne Zaman öğreneceğiz? Burhan Güvenir bugün alıngan değildi:

-Bir kamyon bulun sizi oraya götüreyim!

Halil Demircioğlu kapıdan girince konuşmalar kesildi. Öğretmen ağır çantasını masaya koyduktan sonra düşünceli düşünceli bir süre yürüdü. Gene yerine geçip oturduktan sonra:

-Size anlattıklarımı bir ders, sıradan olaylar olarak algılamamalısınız. Siz bir süre sonra halkın arasına dağılacaksınız. Bir Köy Enstitüsünde kalmış olabilirsiniz. Ancak Köy Enstitüleri, (Eliyle küre yaparak) Halk dediğimiz varlığın merkezi, bir bakıma beyni olacaktır. Sizler oralarda duracaksınız; bu, bence çok önemli. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti'nin neden kurulduğunu, Koca Osmanlı İmparatorluğunun neden tuz-buz olduğunu iyi bilmeniz, bunu, yeri gelince insanlara anlatmanız gerekecektir. İyi bilinen bilgiler doğru anlatıla bilir. Bakın, bizden önce bir başka ülke Fransa da krallığı devirdi, hem de çok büyük bir kanlı ihtilalle. Bu nedenle tarih kitapları Fransız İhtilalini BÜYÜK İHTİLAL, eski yazılarda ise İHTİLALİ KEBİR diye yazılır. Gelin biraz da ondan söz edelim.

Fransa'da halk, öteki Avrupa halkları gibi Rönesans, Reform akımlarından etkilenmiş kralların zalimce kararlarını önce eleştirdi. Bu belki yüz yıl sürdü, ama eleştiriler giderek yazıya döküldü. Halkın eğilimini yazan yazarlar, krallardan çok sevilir oldu. Fransa'da Volter, Diderot, Russo bunlardan bir kaçı. Çığırından çıkan kralla, krallık taraftarları ile karşıtları sonunda işi sokak kavgasına döktüler. Sonunda halk sokağa dökülüp, kralın kellesini istedi ve de aldı. 1789 yılında başlayan iç savaş 1791'de kralı da kraliçeyi de giyotine götürdü. Çünkü tüm Fransa ayaklanmıştı. Bundan bir süre sonra Fransız halkı Napolyon Bonapart'ı İmparator yaptı. Oysa imparatorluk krallıktan daha gaddar bir yönetim şeklidir. Fransa 1815 yılında gene krallığa döndü. !815 ile 1850 yılları arasında Fransa'nın kaç kez krallık, kaç kez cumhuriyet olduğunu doğrusu bilmek zor. Ancak 1850 yılında gene bir imparatorluk olduğu biliniyor. Napolyon Bonapart'ın ağabey oğlu 3. Napolyon adıyla Fransa'yı tam 20 yıl yönetti. 1870 Almanya-Fransa savaşında kaybeden 3. Napolyon imparatorluktan çekildi. 1870 yılından beri Fransa cumhuriyetle yönetiliyor. Ancak bu cumhuriyetler merdiven basamağı gibi numaralı; 1. Cumhuriyet, 2. Cumhuriyet. Bütün bunlar neden oluyor? Tek neden, yapılan değişikliğe kimi insanlar gönülden katılmıyor. Buna, gizli ya da pasif mukavemet, karşı koyma deniyor. Bunlar her toplumda olan asalak ruhlu insanlardır. Fransa'da oluşan bu asalaklar bizim yurdumuzda neden olmasın? Bizde bir halk deyimiyle daniskası vardır. Çünkü tarihimiz bu tür insanların nankörlüğü ile sık sık karşılaşıldığını göstermektedir. Atatürk'ün nutkunda bunu, "Bir takım Bedhahların olacaktır! sözünde görmekteyiz. İşte bu dahili "BEDHAHLAR!" tıpkı mikroplar gibi bizim gözümüze görünmeden tahribatını yapmaktadır. Bedhâh'ın anlamını bilirsiniz, iflah olmaz derecede düşman, buna ebedî düşman da diyebiliriz. Yazık ki, bunlar memleketimizde vardır, azımsanmayacak derece de de çoktur. Nasıl olmasın ki, Osmanlı padişahlık ailesi bunu kendi yapmıştır. Fatih dönemine dek iktidara çıkanlar belli bir evlilik yapmış, fazla dırıltı yapmadan hakkı olan tahta çıkmıştır. Bunları eşlerine bakarsanız hemen hemen hepsi bir aileden hem de en az bir bey, kral düzeyinde bir beyin, söz gelimi Karamanlı Mehmet Bey'in, ya da Bey düzeyindeki Bizans Tekfurlarının kızlarıyla evleniyordu. Bakın, Fatih Sultan Mehmet 1450 yılında 18 yaşına girince Edirne'de yapılan dillere destansı bir düğünle Dulkadiroğlu Süleyman Beyin kızı Sitti Hatun'la evlenmiştir.  Bizans'ı alan Fatih, çok sonraları çıkardığı bir kararla bir bakıma kendi ailesini hançerlemiştir. "İktidarı ele geçiren kardeşlerini öldürebilir!" Hemen söyleyeyim, bu benim kişisel kanım kesinlikle bunu Fatih söylememiştir. Fatih, böyle bir durum düşünse iki oğlu Beyazıt'la Cem'i ayrılık gözetmeden iyi yetişmeleri için olanak hazırlamazdı. Fatih gibi uyanık bir insan bunu asla yapmaz. Bunu sonradan Fatih adına çıkarmış olabilirler. Yıldırım Beyazıt'tan sonra bir kardeş kavgası oldu ama onlar bilek kuvvetiyle taht kavgası yaptılar. O zamanki durum çok başka bir olaydı. Veba salgını gibi ta Semerkant’tan gelen Timur, Yıldırım'ı yenince Yıldırım'ın beş oğlu, gene Timur'un nifakıyla bir birine düşürülmüştür. Örneğin Çelebi Mehmet Amasya'da bağımız Bey olarak bırakılmış, bir oğul Edirne'de, bir oğul Bursa'da Bey olarak bırakılmıştır. Kavga u Beylikler arasında başlamış, amaç da Osmanlı Birliğini yeniden kurmak olmuştu. Oysa Fatih kararıyla bir kardeş, taht isteğinden bile vazgeçememekte kellesi gitmektedir. Kardeş katletmekten geçtik Fatih'in torunu Yavuz Selim babasını devirdiği gibi 10 kadar kardeş çocuklarını da boğdurdu. . Yavuz Selim yapar da oğlu Süleyman geri mi kalır o da üç oğlu ile yedi torununu boğdurarak öldürttü. Bu da yetmedi, büyük dedesi Fatih'in oğlu Cem Sultan'ın Rodos'ta yaşayan oğullarıyla torunlarını, daha doğrusu tüm amcası Cem ailesini sorusuz sorgusuz katlettirdi. Böylesi ailelerin mutluluk duygularını düşünün, her an öldürüleceği korkusunu taşıyan bir insanda duygu kalır mı. Bu nedenle Osmanlı ailesi giderek yozlaşmış. Zaten ailede anne kavramı yok. Çocukların anneleri var, babaları da var ancak, aile duygudan yoksun, geleceği güvensiz. Bu durum giderek daha da bozulmuş, ruhsal bozuklukları katmerleşmiş bir aile durumuna gelmiştir. 3. Mehmet 3. Murat'ın oğludur. 27 yaşında padişah olmuştur. Dikkat edin tam 20 erkek kardeştirler. En büyükleri 27, ötekiler 2 ile 26 yaş arasına dağılmıştır. 3. Murat ölünce büyük oğul Mehmet padişah olmuştur. İlk emri 19 erkek kardeşinin katli için buyruk verir. 19 erkek kardeşin 19 sedef kakmalı tabutları saray bahçesinde sıralanır. Bunu yaşayan insanlarda duygu kalır mı? Az daha kurcalayalım, isterseniz. 1. Ahmet 14 yaşında padişah olur, yıl 1603'tür. 1617 yılında ölür. Yerine 2. Osman geçer, 18 yaşındadır. Oysa 3. Murat'ın 24-26 yaşındaki şehzadeleri katledilmiştir. 2. Osman da yaranamaz, insanlık dış vahşetle öldürülür. Yerine düpedüz bir deli getirilir, 1. Mustafa . Adam hem delidir hem de iki kez tahta çıkarılır. 1617-1618, 1622-1623. Bakın deliye dokunan yok. Bu dengesiz durum Tanzimata dek sürer. Tanzimat döneminde bu durum üstünde durulur. Osmanlı ailesinin ıslahı söz konusudur. Avrupa ülkelerindeki krallık aileleri incelenir. Bir de görülür ki orada çok başka bir anlayış vardır. Bir kez kral çocukları öyle kendi isteğince evlendirilmez. En azından bir başka krallık ailesinden gelin alınmaya çalışılır. Kral olmadığı zaman da kesinlikle tanınmış köklü bir aile söz konusudur. (Bizim, başlangıçta yaptığımız gibi) Kral evlenmeleri Avrupa'da büyük savaşlara neden olduğu gibi birleşen taçlar da olmuş. İspanya-Felemenk, Fransa-Avusturya, Almanya-Bulgaristan, Almanya-Rusya, Belçika-Yunanistan, İsveç-Fransa krallık aileleri bu açıdan sarmaş dolaş olmuş. Yapılan bir araştırma sonunda İngiltere Kraliçesi Viktorya'nın (64 yıl tahtta kalmıştır) 20 kadar krallık ailesiyle kan akrabalığı kurduğu görülmüştür. Oysa bizim sarayın anne kaynağı  (Yavuz Sultan Selim'den sonra Yavuz Sultan Selim'in eşi Hafsa Hatun, Kırım Hanı'nın kızıdır. ) Çemberlitaş'ta kurulan, halk arasında Tavuk Pazarı denilen esir ya da kaçırılmış genç kadın- kız pazarıymış. Oradan seçilen güzel esirler cariye adıyla hareme götürülüp padişaha gösterilirmiş. . (Buradan saraya alınan kadınlara da piliç, denirmiş. O semtin adı günümüzde de Tavuk Pazarıdır ama, piliç (!) satılmaz. ) Padişah beğendiği ile ilişki kurar, padişahın henüz bir oğlu yokken cariye ona bir oğul verirse o cariye hemen gözde olur, sansı yardım edip padişahın öteki gözdelerinden başka erkek çocuğu olmazsa Osmanlı Ailesinin şehzadesi onun oğlu olur, o da Tavuk Pazarı'ndan Valide Sultanlığa kavuşur. . . (Bu pekala Deli Mustafa da olabilir. )

Öğretmen, Dirseklerini dayadığı masadan toparlanarak kalktı. Bu kez de ayakta:

-Bakın, laf lafı açıyor, şehzadeler için söylediklerim sultanlar için de geçerli. Onlar da yaşa başa bakmadan, sevmek sevilmek sorulmadan acıklı sonuçları biline biline evlendirildiler. Örneğin 3. Ahmet'in kızı Fatma, 5 yaşında bir yaşlı paşa ile evlendirildi. Ondan ayrılıp 10 yaşında, şu tarih derslerinde çok duyduğumuz Nevşehirli İbrahim Paşa ile 2. evliliğini yaptı. Koskoca İbrahim Paşa bile bu saçma kurala karşı koyamamış. Bu sultanlara damat seçme, bir kez daha anlattım sanıyorum; Kurtuluş Savaşı sürecinde bize düşmanlardan çok kötülük yapan Damat Ferit denilen hayini de katabiliriz. Adamın tek meziyeti, bu bir meziyetse eğer boylu poslu olması. Bir sultan onu beğenince, adam birden paşa oluvermiş. Tek Damat Ferit Paşa değil, halkın parasıyla ömrünü Avrupa kumarhanelerinde geçiren nice paşalar gelmiş geçmiş. İşte bunların ardılları günümüzde de (İçin için) öyle bir yağmanın özlemini çekmektedir. Bunları azımsamadan daha fazla üremelerini önlemek bizim başlıca görevimiz. Öğretmen gülümseyerek:

-Yani sizin! dedi.

Öğretme ayrılınca bir süre suskunluk oldu. Arkasından anlatılanlarla pek uyuşmayan konuşmalar başladı:

-Ah ah, dünyaya gelecek zamanı seçememişiz! Hangi zamanı seçmek isterdin? Sabri Taşkın çevresindekilere sormaya başladı:

-Hangi dönemde gelmek isterdin? Önce Halil Dere arkasından da Mehmet Toydemir Sabri Taşkını susturdular:

-Böyle önemli bir konuda sululuk yapmak Muğlalılara yakışmaz. Muğlalı olarak buna biz üzülürüz! dediler.

Yemekte konumuz, Osmanlı Padişahları oldu. Özellikle 3. Mehmet'in 19 kardeşini boğdurması, " İnanılamaz!" gibi tepkilerle karşılandı. Benim de ilgimi 1. Mustafa çekti, adam deli meli ama şanslıymış. Genç Osman’dan önce padişah olmuş, bir yılda indirmişler. Demek Genç Osman onu öldürtmemiş. Genç Osman için Selçuk Korol Öğretmen " İyi padişah imiş, Hacca gitmeye kalkışmış, nikahlı eş almak istemiş!" gibilerde sözler söylemişti. Mustafa'yı da öldürtmemesi demek bu iyi yürekliliğinden kaynaklanıyor!

Öğleden sonra önce Marş, Şarkı, Türkü türlerin özellikleri üzerinde durduk. Marşların sert, ritmik söylenmesi gerekti, şarkıların konusuna göre tavır alınması, Türkülerinse bölge özelliklerine dikkat edilmesi gerektiği üstüne Öztekin Öğretmen örnekli açıklamalar yaptı. Yeni değil ama bizim için yeni sayılır! deyip tahtaya bir türkü yazdı, Sarı Kız! Defterime daha önce yazdığım için tekrar yazmadım. Pek sevmemiştim zaten; doğrudan sataşmalı sözleri var: Sarı kızın ayağında nalini-Sanırsın ki kaymakamın gelini! Ne demek bu? Arkasından da; "Aman aman sarı kız, ben yatamam yalınız! (Yalnız)” Söz sıralaması bana göre mantıksız. Ancak Mehmet Öztekin Öğretmen melodisini beğenmiş. Çocuklara öğretirken; "Ben yatamam, yerine ben gezemem! diye değiştirebiliriz, önerisinde bulundu.

Kemancılar grup çalışmasına geçince piyanoya oturdum. Akşam, şiir ödevlerim olduğundan aralıksız çalıştım. Beethoven Sonat'ın Schüler partisini ezber çalıyorum. Bu ikinci uzun parça ezberleyişim. İlki Diabelli Rondo, o da dört sayfaydı. Faik Canselen Öğretmen bakalım buna ne diyecek?

Yemekten sonra kitaplığa gittim. Kitaplıkta beklemediğim bir kalabalık. Turan Aydoğan'ın çevresinde toplanan büyük bir gurup yüksek sesle konuşuyor:

-Gevheri kimdi? Dertli de mi var? Dertli adamın adı mı?

Dertli adlı bir şairin olduğunu biliyordum, burada adı geçince anımsadığıma sevindim. Abbas Amcam sazı eline alınca onu anıp başlardı:

-Telli sazdır bunun adı-Ne imam (O özellikle İmam, derdi) dinler ne de kadı-Be Allah'ın kavadı (Bunu da kavada çevirmişti) -Şeytan bunun neresinde? Tamamını çıkaramadım. Bulursam yazarım. Karacaoğlan'ı yerine koydular. Koyar koymaz aldım. Hiç değilse ondan bir ikinci şiir yazayım. Gevheri'yi karşıda oturanlar da bulamamış, belli. O da olmasın! türü teselliler duyuldu.

 

Karacaoğlan'dan

 

Evvel sen de yücelerden uçardın

Şimdi enginlere indin mi gönül

Derya, deniz dağ taş demez geçerdin

Karada menzilin aldın mı gönül

 

Yiğitliğim elden gitti yel gibi

Dimağımda adı kaldı bal gibi

Hoyrat eller değmiş gonca gül gibi

Bozulmuş bağlara döndün mü gönül

 

Hasta oldun yastığını istersin

Kadir Mevlam sağlığını göstersin

Cenneti âlâdan bir köşk istersin

Boynunun farzını kıldı mı gönül

 

Karacaoğlan der ki söyle sözünü

Hakka teslimeyle kendi özünü

Nâs içinde karalama yüzünü

Yolun doğrusunu buldun mu gönül

 

Gruptan elinde kitapla ayrılan Mustafa Aydoğan yanımdan geçerken kitabın kapağını görmek istedim. Mustafa Aydoğan, yarın dersten önce vermek üzere kitabı bana bıraktı. Kitap, İzahlı Halk Edebiyatı Antolojisi; görmediğim bir kitap. Önce aradığım şiiri yazdım.

Dertli'den:

Telli sazdır bunun adı

Ne âyet dinler ne kadı

Bunu çalan anlar kendi

Şeytan bunun neresinde

 

Venedik'ten gelir teli

Ardıç ağacından kolu

Be Allah'ın sersem kulu

Şeytan bunun neresinde

 

Abdest alsan alma demez

Namaz kılsan kılma demez

Kadı gibi haram yemez

Şeytan bunun neresinde

 

İçinde mi dışında mı

Burgusunun başında mı

Göğsünün nakışında mı

Şeytan bunun neresinde

 

Dut ağacından teknesi

Kirişten bağlı perdesi

Behey insanın teresi

Şeytan bunun neresinde

 

Dertli gibi sarıksızdır

Ayağı da çarıksızdır

Boynuzu yok kuyruksuzdur

Şeytan bunun neresinde

Dertli

Abbas Amcamı düşündüm, bu şiiri ya da buna benzer şiirleri nereden buluyor. İçimden bir pişmanlık geçti. Abbas Amcam konuştuğumuz zamanlar, özellikle onlara gittiğimce ikide birde eski sandığı göstererek:

-Bunun içinde neler var neler! deyip elini sallardı. Neler var neleri, çok şeyler var anlamında kullanırdı. Abbas Amcam, bir süre Rüştiyede, şimdiki ortaokulların Osmanlıcasında okumuş. Sanırım, anlatmak istediği değerli yazı ya da şiirleri kendisi değil babası, Mehmet Amcam toplamış olacak. Mehmet Amcam yıllarca bir büyük Tekke'de kalmış, oradan Dedelik payesini oradan almıştır. Köye gittiğimde hepsini bir bir elden geçireceğim. Gitmiş gibi sevinerek gözlerimi kapadım.

 

2 Mart 1944 Perşembe

 

Almanca dersini düşündüm, çeviri parçam bitti: Öğretmen çevirdiğim dalavereyi sezip başka bir zor durum ortaya getirirse işim zorlaşır. Akşam aldığım kitabı Mustafa Aydoğan'a vermek üzere salona gittim. Mustafa gelmiş. Mustafa çok nazik bir arkadaş, o da başkasından almışmış benden alır almaz götürüp asıl sahibine verdi. Sahip dediğim 2. sınıflardan Mustafa Barış, onu da tanıyorum, çok iyi bir arkadaş. Buraya geldiğimiz ilk günlerde daha tanımıştım. İnşaatta çalışırken sık sık buluşup konuşuyordum. Çalışkanlığı bakımından bizim Kepirtepeli Sami Akıncı'ya benzetmiştim. Meğer kitap onun da değilmiş. O da Milli Eğitim Bakanlığı kitaplığından almışmış. "Şu işe bak!" dedim içimden, o kitabı cumartesi günü gidip Dora Abla'dan alacağım.

Kahvaltıda bu sabah konu, Hamdi Keskin Öğretmendi. Şiir okuyuşu dışında giyinşii, saçının taranışı. . . . . Nihat Şengül'e göre "Film artisi gibi!"Film artisti sözüne biraz değişik bakıyorum. Tiyatro derslerinde rol yapan erkeklere aktör dendiğini biliyoruz ama sinema konuşmalarında herkes, artist de değil artis diyor. Böyle olunca elimde olmayarak zaman zaman ben de onlara katılıyorum. Ayrıca arkadaşlar, Yıldız diye bir dergi alıyorlar, onda filmlerde oynayanlara Yıldız dendiğini de biliyorlar. Clark Gable, Betty Grable, Ester Villiams, Spencer Tracy, Greer Garson, Greta Garbo, Turhan Bey, Maria Montes, Fred Astaire, Cornel Wilde, Yvonne de Carlo, Jean Fontaine, Henry Fonda, Gary Cooper, Bing Grosby, Bette Davis, Errol Flynn hepsi o dergide Yıldız olarak yazılıyor, bu sıfat altında anılıyor. Aynı Yıldız dergisinde bunlar ayrı ayrı aktör, artist olarak titizlikle ayrılıyor. İşte bir Yıldız haberi:

-Aktör Mike Ronney ile güzel artist Ava Gardner evleniyor.

Neden gerçek söylemlere uyulmuyor, bunu bir türlü anlamıyorum.

Artist gibi öğretmenimiz gülümseyerek geldi. Gelir gelmez de:

-Karacaoğlan'la yaklaşık yaşamış bir başka ünlü halk şairimiz de Aşık Ömer'dir. Çok ilginç bir çifttir bu iki şair. İkisi de denk düşecek ölçüde başarılıdır. Ancak, kendilerini tanıyan kesimler farklıdır. Karacaoğlan halk katmanlarında çok beğenilip sevilmiş, yüz yıllar boyu anılagelmiştir. Aynı değerdeki Aşık Ömer o denli halk arasına yayılamamış. Anca onu da halktan biraz uzak duran Osmanlı aydını, Karacaoğlan'ı geri itip Aşık Ömer’i öne çıkarmıştır. Bu çelişkiyi okuyacağımız şiirlerden bakalım çıkarabilecek miyiz?

Öğretmen önce Aşık Ömer’den bir koşma okudu.

 

Koşma

 

Çıktım yücesine seyran eyledim

Yar ile gezdiğm yollar perişan

Firkat geldi bir ah çektim ağladım

Bir ben değil cümle âlem perişan

 

Aşkın zahmetinden yurt oldu dağlar

Gurbet elde kalan ah çeker ağlar

Döküldü yapraklar bozuldu bağlar

Viran olan bağda güller perişan

 

Fenadır dünyanın ötesi fena

Biz de eremiyok ezelki güne

Avcının elinden uçtu bir suna

Sunamı sarmayan eller perişan

 

İndim gittim nazlı yarin iline

Bülbül konmaz bahçesine gülüne

Bayram gelsin kına yakam eline

Kınası olmadık eller perişan

 

Ömer der böyle imiş yazımız

Şu illerden gitmez oldu gözümüz

Ulu meclislerde ötmez sazımız

Almaz perdeleri teller perişan

 

Öğretmen, gene Aşık Ömer'den bir koşma okuduk. Açıklamaya gerek görmüyorum, belki daha sonra gene buna döneriz deyip aşağıdaki şiiri okudu.

 

Murabba

 

Sevdi gönlüm sen saçı leyla'yı şüphen olmasın

Satun aldım başıma gavgayı şüphen olmasın

Kendi halimle gezeken uğradım derde yine

Çağırırım Hazret-i Mevlâyı şüphen olmasın

 

Korkmaz isen her seher sen olasın aklım benim

Mâil oldum mu sana cürm ü günahım benim

Evveli aklım aldın çeşm -i siyahım benim

Sonra ettin nâz ü istinâyı şüphen olmasın

 

Mâh yüzüne sâye salmış dilrübâ tek kaşları

Suretâ insandır ammâ peri-rü başları

Gâhice gözler süzüm hem remz ile kaşları

Öldürür ben âşık-ı şeydâyı şüphen olmasın

 

Der ki Ömer hiç güler mi aşk ile mahzûn olan

Nice tâkat getürür dildârına meftûn olan

Düşmesûn sevdâlara bencileyin Mecnûn olan

Yazdanurdum eşiğin tenhâyi şüphen olmasın

 

Aşık Ömer

 

Konuşmalar oldu. Öğretmen gülümseyerek:

-Az sabredelim, bir örnek daha okuduktan sonra konuşalım!

 

Gazel

 

Ne canlardan geri kalmış mûsafirhânedir dünyâ

Harâb ender Harâb olmuş yatur virânedir dünyâ

 

Harâb olmuş dü rûyine duâlar yüzü suyuna

Nazar ki hay ü hûyuna kuru efsânedir dünyâ

 

Şirâr- ı mekrine yanma yüzüne güler inanma

Sen anı âşinâ sanma sakın bîgânedir dünyâ

 

Ne semte kullanırsan at felek eyler sen âhır mat

Mücerret zehr ile kat kat dolu peymânedir dünya,

 

Ömer el çek safâsından vefâ umma vefâsından

Hazer eyle vefâsından fenâdır yâ nedir dünyâ

 

Aşık Ömer

Murabba açıklaması: Leyla gibi güzel saçlıyı gönlüm sevdi, buna inan. Ancak bu sevgi benim başıma bela getirdi, bunu da bil. Kendi halimde dolaşırken sardım başıma bu sevdayı, şimdi de Allah'tan yardım istiyorum, haberin olsun. Her gün aklımda oluşundan tedirgin olma, bunu ben istedim, günahı da suçu da benim bundan kuşkun olmasın. Ay gibi aydınlık yüz siyah, yay kaşlar, görünüşte insan gibi ise de peri güzelidir. Hele o gözler hele o kaşlar, öldürür bu çılgın aşık olan ben. Ömer diyor ki, hiç aşık olanın yüzü güler mi? Gene de sevmek insana güç kazandırıyor, ya da aşk insanı ayakta tutuyor. Bence düşkün olanlar sakın sevdaya tutulmasın, Yoksa sevdiğinin eşiğini kesinlikle aşındırır.

Gazel açıklaması: Geçmişte yaşayanlardan kalmış bir konukevi değildir dünya. Harap etmiş harabolmuş eski bir yatır da değildir dünya. Geçmişin sevgileri yüzü suyuna, öylen bir efsane de değildir dünya. Gene de sen onun aldatıcı yanlarına inanma, güler yüzüne kanma bir yanıyla aldatıcı, ilgisizdir dünya. Sen ne dersen de felek kendi bildiğini yapar, senin yapığı ı isterse bozar. Kısacası dünya görülmeyen zehirlerle dolu bir kadeh gibidir. İyisi mi Ömer el çek şu fani dünyanın (Gelip geçici) şuyundan buyundan!

Parmak kaldıranlar oldu. İlk soru:

-Halk şiirinde gazel olur mu? Niçin olmasın? Sorular karıştı.

Hamdi Keskin Öğretmen işaret parmağını kaldırarak sessizlik istedi. Arkasından murabba, gazel şiir şekillerinin özelliklerini sordu. Kemal Güngör, gazellerin kesinlikle Divan Şiiri türü olduğunu, konusunun görünüşte aşk olduğunu, ancak buradaki aşkı her zaman beşeri olarak düşünülmemesi gerektiğini anlattı. Niyazi Başkaya da murabba şiir şeklini anlattı. 4 dizelik kıtalardan oluştuğunu, dört kıtadan 20 kıtaya dek uzatılmış olanları bulunduğunu anlattı. Niyazi not tutmuş, Fuzuli konuşulduğunda verilen örneğin ilk dörtlüğünü okudu:

"Perişan halin oldum sormadın hal-i perişanım

Aşkından derde düştüm kılmadın dert-i dermanım

Ne dersin güzel hanım böyle mi geçsin rüzigarım

Gözüm canım efendim sevgili sultanım"

 

Öğretmen çok dikkatle baktı, besbelli böyle bir yanıt beklemiyordu. Hepimiz üstünde gözlerini gezdirerek:

Bakın, demek bu olabiliyormuş!dedi. Daha sonra murabba, gazel, kaside, mesnevi, münacât, nâ't, rübai, Müsammat, Muhammes, Mühennes, musarra, müreddet, müstezat, müsemmen, tahmis, mersiye, rahşiye, ramazaniye, sakiname, serbest müstezat, şarkı, tardiye, Terkib-bent, terci-i bend, murassa, müreddet, müselsel, müseddes, taşdir, nevruziye sözlerini sıraladı. Başlarsa murab ba, tahmis, Mersiye, münacaat geçtiği için şiir şekilleri demeye niyetlendim ama vazgeçtim. Arkadaşlar da benim gibi düşünmüş olacak, derslikte çıt çıkmadı. Öğretmen:

-Evet bunlar, belki dama tamamlanmadı ama benim de anımsayacağım bu kadar. Bunlar divan şairlerinin kullanmış olduğu şiir türleridir. Ele alınan konuya, zamana, geleneğe, aşka, amaca yönelik değişmeler gibi kullanılan kalıplara, kafiye düzenine göre de özel şekillere sokularak oldukça uzun bir tür dizisi yapmayı başarmışlar.

Öğretmen :

Bu karmaşık durumu halk izleyememiştir. İzleyemediği için de tümüyle Divan şiirinden kopmuştur. Halk kopmuştur ama halk şairlerinin kimileri Divan şiirine bigane kalamamıştır. Halk şiirleri içinde okumuş, Yeni Çeri Ocağı'ndan yetişmiş kimseler vardır. Bunlardan bazıları Divan şiirini okudukları gibi bazıları da özenerek o tür yazma denemeleri yapmıştır. İşte Aşık Ömer bunlardan bir tanesi, belki de en başarılısıdır. O, divan şiirine yaklaştığı gibi Divan şairleri de onu tanımış, Aşık Ömer'in okumuşlar katmanlarında yaygın tanınmasına yardımcı olmuşlardır. Başlangıçta Karacaoğlan'la Aşık Ömer'in farklı alanlarda farklı tanındıklarını söyleyişim bundandır. Gelin bu düşüncelerle yukardaki şiirleri bir daha okuyalım.

Öğretmen, murabbaı Niyazi Başkaya'ya okuttu. Niyazi bitirir bitirmez parmaklar kalktı, Öğretmen Kadir Aytekin'e işaret etti. Kadir Aytekin de gazeli okudu. Öğretmen bu kez hemen yakınındaki Kemal Kızılelma'ya kitabı uzatarak "Siz de Semai'yi okumak istemez misiniz?” deyince Kemal Kızılelma gerçekten elma gibi kızardı. Ancak gene de doğru olarak okudu.

 

Semai

 

Kurulalı neler çekmiş

Yalan dünyâya sorsana

Nice bin dürlü kan etmiş

Akan deryâya sorsana

 

Bilinmez ne acep âldir

Gönül bir sarhoş misâldir

Aşıklık ne müşkil hâldir

Çeken şeydâya baksana

 

Bu derdin çâresin bilmem

Akar çeşmim yaşın silmem

Olaydın yâr ile bir dem

Çeküp tenhaya sorsana

 

Kelâmı nâz ile söyler

Garip gönlüm olup neler

Niçin cevr ü cefâ eyler

Melek-sîmâya sorsana

 

Cihanda bulmadım bir yâr

Rüz ü şeb eylerim efkâr

Der ki Ömer cümlemiz var

İden Mevlâ'ya sorsana

Aşık Ömer

 

Öğretmen, Halk Edebiyatımız salt Karacaoğlan'la Aşık Ömer'den ibaret değil elbet, çok değerli başka şairlerimiz var. Onların da şimdilik bir kaçına değinip geçeceğiz. Bizim bu yılkı programımız, şiirin değer öbeklerini kısa değinilerle tanımak şeklinde olacaktır. Böyle, yalınca tanıdıklarımızı gelecek yıllarda daha yakından inceleyerek bilgilenmek şeklinde olacaktır.

Öğretmen sözünü bitirirken zil çaldı. Öğretmen çıkınca Aşık Garip, Aşık Kerem adları anıldı. Onlardan da okuyacak mıyız? Onlar sayılırken Vahit Lütfi Salcı Dede'yi düşündüm, o da halk şairi sayılıyor. Fikret Madaralı öğretmenin dediğine göre Prof. Fuat Köprülü onu öven yazılar yazmış. Öğretmen derste ondan söz ederse hemen kendisine yazacağım. Baktım arkadaşlar toplanmış çıkıyor, onlara katıldım, koşarca kitaplığa gittik. Başka derslerde pek önemsemediğim, yapanlara da çok kızdığım yer seçmeyi bu derste utanarak ben yapıyorum. Amacım öğretmene biraz yan düşmek, özellikle de Sami Akıncı'dan uzakta olmak. Çünkü öğretmenin gözleri sürekli Sami'nin üstünde. Ayrıca öğretmenin geç gelmesi için sürekli dilekteyim. Kötülük dilemiyorum ama uzak durmak isteğimi de eksiltmemeye çaba harcıyorum.

Doçent Niyazi Çitakoğlu dopdolu bir çanta ile geldi. Önce bir gülme tuttu beni. Geçmiş derslerin birinde öğretmen, gene böyle dolu bir çanta ile gelmişti. Arkadaşlar çanta da neler olacağı üstünde tartışmıştı. Ben, bizim Sanat Tarihi öğretmenimiz Malik Aksel'in çantasının da dolu olduğunu, derslerinde kitapları çıkarıp bir şeyler gösterdiğini anlattım, Demek istedim ki bu öğretme de öyle düşünüp kitap taşıyabilir. Beni dinleyen arkadaşlardan Harun Özçelik:

-Yok yahu; bu adam kitap taşır mı? Pasaklının biri, kirli çamaşırlarını boşaltmaya üşendiğinden, onları getirip götürmektedir! demişti. Bunu anımsayıp gülerken yakalandım. Hemen bana:

-Seni neşelendiren her şey bir dost olarak bizi de neşelendirir. Yeter ki o neşe kaynağına biz de muttali olalım! dedi. Arkasından da açıkladı "Yani neye gülüyorsan onu da bize söyle. Bir önceki şiirlerden söz ettim. Aşık Ömer! Der demez öğretmen birden:

-A, a; a, a! ben onu çok iyi tanırım, radyoda da sık sık dinlerim! deyince şaşırdık. Yusuf Asıl hemen sordu:

-Aşık Ömer yaşıyor mu? Niyazi Çitakoğlu kahkahayı bastı:

-Ayol, yaşamasa radyoda konuşabilir mi? Ortada bir yanlışlık olduğunu anladım ama sonucu beklemeyi yeğledim. Öğretmen, durumu anlamış olmalı düzeltme yaptı:

-Ben Ankaralı Aşık Ömer'den, şair Behçet Kemal Çağlar'dan söz ediyorum, yaşayan Aşık Ömer olarak biz onu dinliyoruz, onu yakından tanırım, kendisi aynı zamanda Erzincan Milletvekili! deyip sordu:

-Siz radyo dinlemiyor musunuz? Arkadaşlardan bazıları, ara sıra dinlediğini söyledi. Niyazi Çitakoğlu bu kez çantasından kitap çıkarıp, içinden bir şiir okudu, uzunca bir şiir. Son dörtlüğü iki kez tekrarladı:

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

" Demişler ki Aşık Ömer avare

Akıl darmadağın, kalp pare pare

Aşıkım, ustayım ama ne çare

Sana lâyık şiiri yazamıyorum. . . "

 

Öğretmenin şiirle ilgisi hoşuma gitti, şiirin tamamını yazmak üzere istedim. Hemen yazıp kitabın iadesini koşul olarak söylemesine karşın kitabı çantasına koyunca duraksadım. Bana dönerek:

-Biraz da senin şiirden söz edelim! deyip Der Handschuh'u önce kendi okudu. Koşuşur gibi okuduğundan hemen hemen hiç bir şey anlamadım. Son çevirdim bölümü dinledi, çevirimi oldukça kusurlu buldu. Olmayan sözler eklediğimi, bunun zaman zaman yapılabileceğini ancak benim şimdilik her sözü öğrenmek zorunda olduğum için söz atlamamın zararıma olacağını anlattı. Bundan böyle değişik bir yöntemle, parçada geçen her sözü lügatlarda olduğu gibi yazmamı; sözlerin Türkçelerini de bulup karşılarında göstermemi önerdi. (Büyük lügatın olduğuna göre, dedi) Bu hafta da ödev vermedi. Böylece sıramı bu derslik atlattım ama içimde gene bir tedirginlik belirdi; Şiiri, verecekmiş gibi konuşup neden çantasına koydu? Benden sonra İbrahim Ertur’u, Emrullah Öztürk'ü, Mehmet Başaran'ı, Kadir Pekgöz'ü sıra ile kaldırıp oldukça payladı. Kadir Pekgöz'e bir de uyarı yaptı:

-Şimdiye dek Almanca okuduğunu söyleyerek sınıflarını geçip gitmişsin ama, onlar hep geride kaldı. Burada durum başka, bir yıl 365 gün 6 sattır. Böyle bir süreci, iki dudağın açılıp kapanmasına bağlı. Kalırsan o 365 gün 6 saat kolay geçmez! gibi kapalı imalarda bulundu. Bu salt Kadir'e söylenmiş değildi. Birden bir korkuya kapıldım. Gerçekten bir olumsuz kanaat bildirirse bir yıl fazla okumak zorunda kalınacak. Üstelik o durumları da tam bilmiyoruz; açıkta mı kalınacak, yoksa köy öğretmenliğine mi gidilecek. Geçen yıl kalan bir kaç kişi köy öğretmenliğine dönmüş. İçim cızladı! Böyle bir durum benim için ölümdür. Kesinlikle köye gidemem. Bunları düşünürken iyice dalmışım. Öğretmenin kapıdan çıktığını gördüm. Adam açık açık bana şiiri vermedi! Bu kez hiç yorum yapmadım. Öğretmen sinirlenmişti, unutmuş olabilir.

Yemekte tüm arkadaşlar neşesizdi. İngilizce grubu da azarlanmış. Bu kez de ben sinemadan söz açtım, Hollivud'un en güzel kızı Mike Ronny ile evlenmiş. Kamil Yıldırım Kadir Pekgöz'e takıldı:

-Boyunun kısalığına üzülme, bak en güzel kız bir kısa boyluyla evlenmiş! Abdullah Kamil'i göz-kaş ederek uyardı. Kadir sözleri duymazdan geldi. Ekrem Bilin Bursa'daki Ulu Cami'yi hangi padişah yaptırdı? diye sordu. Ulu Cami yapıldığında padişah yoktu, o zaman baştakilere Bey, dendiğini tekrarladım. Ne dense bugün ortak bir konu üstünde söz birliği edilemedi. Öylece Bölüm binasına gittik. Tam salona girerken arkamdan bir orta bölüm öğrencisi:

-Abi, bunu sana gönderdiler! dedi. Açtım baktım, makinede yazılmış bir şiir:

Olamıyor Bir Türlü

 

Adını ben kattım alın yazıma,

Şimdi kendim bile bozamıyorum.

Ne yapsan yanına kalacak gibi

Sana küsemiyor, kızamıyorum.

 

Öğrenmek istedim sevdim seveli

Ben, yeni baştan okuyan eli

Geldim son düğüme gözüm perdeli

Ah onu bir türlü çözemiyorum.

 

Beni bırakmıyor kurduğum tuzak,

Kıskancım, hastayım, tedirginim bak.

Hoş geliyor kuyruğuyla oynamak,

Yılanın başını ezemiyorum.

 

Boşa aranırdım, boşa dalardım

Açıldım engine, kıyına vardım.

Canım bahasına inci çıkardım

Bir sağlam ipliğe dizemiyorum.

 

Bir senden alıyor gönlüm haberi,

Sen oldun o körün bakan gözleri,

İçime sinmiyor bir güzel yeri,

Sen yanımda yokken gezemiyorum.

 

Demişler ki AŞIK ÖMER avare

Akıl darmadağın kalb pare pare

Aşıkım, ustayım ama ne çare

Sana lâyık şiiri yazamıyorum . . .

 

Behçet Kemal Çağlar (Ankaralı Aşık Ömer)

Bir kez daha şaşırdım, nasıl önyargılı davranıyorum! Şimdi ne olacak? Bu şiiri görünce ya da okunduğunu duyunca bu önyargılı davranışımdan utanacağım. Ya başka zamanki yargılarım da böyleyse? Öztekin Öğretmen yetişti, ellerini şaplatarak:

-Şu türküleri bir sıraya koyalım! dedi. Güzel Sanatlar Bölümü olarak ilk gösterilerimiz konuk gelen Köy Enstitüsü Müdürlerine sunulacakmış.

Türküler daha önce seçilmiş, sıraya konmuştu. Yusuf Demirçin koşup elindeki bir kağıttan tahtaya yazdı. Tahtaya bakanlardan:

-Eksik, yanlış! sesleri çıkınca öğretmen:

-Eksik yanlış demeyin, öyle bir türkü yoksa zaten söyleyemeyiz! deyip konuşanları susturdu. Aslında Yusuf'un listesi yanlış değil sıralarsa değişiklik olmuştu: Yusuf bir de sonradan üstünde konuşulan Sarı Kız'ı eklemiş.

Altın Yüzük-Ziller-Zekiye ya da Tininininam-Kır At ya da Efem-Gülelim-Yenice Yolları-Menekşe-Süpürgesi-Arpa Buğday-Meşeli-Sarı Kız. . . Öğretmen birden sertleşerek sordu:

-Nesi yanlış bunların? Azmi Erdoğan:

-Gülelim sesimiz, okul şarkısı! Öğretmen güldü:

-Azmi haklı, o sahiden okul şarkısı, ama olsun, biz de okul öğrencisiyiz! deyip şakasını sürdürdü. Öğretmen gülerek:

-İstiyorlarsa, onlar için o gün birer beyaz yaka da takarız!

Abdullah Erçetin Ilgaz'ı ekletti. Bu kez de öğretmen:

-Bizim için kesin bir türkü ya da şarkı sınırı yok, dinleyiciye bir şeyler verecek edep dışı olmayan her şarkıyı söyleyeceğiz.

Abdullah Erçetin türkülerin ilk kıtalarını tahtaya yazdı.

Altın Yüzük: Altın yüzük var benim aman

Parmağıma dar benim

Güzellerin içinde aman

Kömür gözlü yâr benim

Hop ninnayi ninnayi aman,

Gel oynayi oynayı . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

 

Ziller:  Birini de yavrum birini

Harmana serim kilimi aman

Takıver de zillerin biri

Dönüver de meydan . . . . . . . . . . . .

 

Zekiyem.  Koyuna bak koyuna da

Bak yosmanın boyuna

Zekiyemin saçları, tinininam

Dolanıyor boyna tinininam. . . . . .

Kır At.  Kır atınla geçiver, şu dağlar inlesim Efem. . .

 

Yenice yoları: Yenice yolları bükülüp gider

Zülüf gerdana dökülüp gider

Yari güzel olanın,

Ömrü arkasından söküp gider. . . . . . . .

 

Menekşe: Menekşe buldum derede

Sordum evleri nerede

Üç beş güzel bir arada

Dilber dilber canım dilber

Canımın yaylası dilber

Gönlümün eylesi diber. . . . . . . . . . .

 

Süpürgesi: Süpürgesi yoncadan Eminem

Beli gayet inceden of (iki kez)

Ben seni sakınırım Eminem

Yerdeki karıncadan of (İki kez) . . . . . . . . . . . . . .

 

Meşeli: Meşeli, dağlar meşeli

Kül oldum aşka düşeli (2 kez)

Çeşmenin üçtür kurnası

Kurnada üç kız yunası

Üç kızdan biri benim olası

A benim esmer güzelim

Seninle kolkola gezelim. . . . . . . . . . . . . . .

 

Arpa: Buğday: Arpa da buğday çeç olur e canım

Güzeller güleç olur hey aman amaaan hey

Güzellerin güleci e canım,

Her derde ilaç olur hey aman amaaan. . . . . . . . . . . .

 

Sarı Kız: Sarı kızın ayağında nalini

Zannedersin kaymakamın gelini

Aman aman Sarı kız, ben duramam yalınız. . . . . . . .

 

Ilgaz : Ilgaz Anadolunun, sen yüce bir dağısın! (İki kez)

Baharla yer yüzünde güzellerin ağısınI (iki kez)

Yalçın kayalıkların göklere yükseliyor

Her an dumanlı başın bulutları deliyor. . . . . . . . . . . .

 

Öğretmen yarın için de marşlarla okul şarkılarını hazırlayacağımızı söyleyip kemancıları topladı. Kemancıların toplu çalışması beni rahatlatıyor. Notalarımı alıp alt odaya indim. Bu hafta çekindiğim parça yok, rahat çalıştım. Beringer'deki Tschaikowsky'nin Polis dansına takıldım. İki sayfalık ama oldukça dikkat isteyen bir parça. Bir süre onunla uğraştım. Mehmet Zeybek geldi. o gelince hemen piyanoyu ona bırakıyorum. O denli az piyanoya oturuyor ki, onun tüm zamanlarını neredeyse ben dolduruyorum. Zaten yarınki Sanat Tarihi için Hayat Ansiklopedisinden Bursa'yı okuyacaktım. Bursa Bursa deyip duruyorum ama daha Bursa'nın Osmanlılara kaç yıl Payitahtlık ettiğini öğrenemedim. Orhan Bey, 1. Murat, Yıldırım Beyazıt. 1402 yenilgisinden sonra 1413 Çelebi Mehmet'in kargaşaya son vermesine dek Bursa ne idi? Çelebi Mehmet Amasya'da, Süleyman Edirne'de, Mustafa, Musa kardeşler Bursa'da ne sayılıyordu? Tek bildiğim Yıldırım Beyazıt savaşı kaybedince Timur tarafından tutuklandı. Beş oğlundan biri olan Mustafa'yı da, babasıyla birlikte Timur götürmüştü. Yıldırım Beyazıt bir yıl sonra ölünce Mustafa Bursa'ya döndü. Bir de Kasım kardeş vardı. Bunlar sıra ile birbirine savaş açtı. Kasım Bizans'a sığındı mı? Yoksa ağabeylerinin çatışmalarından mı kaçtı? Amasya'da Beyliğini ilân edip para bile bastıran Çelebi Mehmet Bursa'ya nasıl geldi? Bunları öğrenmek istiyorum. Şimdilik bildiklerim, Bursa'da Bey olarak Orhan Bey, oğlu Murat (1. Murat ya da Murat Hüdavendigâr) Yıldırım Beyazıt. İlk sanat eserlerini bunlar yaptırmıştır. Örneğin Ulu Cami, 1396-1400 yılları arasında Yıldırım Bayazıt tarafından yaptırılmıştır. Emir Sultan camisi de Yıldırım Bayazıt'ın kızı Fatma Hatun tarafından eşi adına Celebi Mehmet zamanında yaptırılmıştır.

Yeşil Cami, ile Yeşil Türbe, 1413 tarihinden sonra Osmanlı Bey'i olan Çelebi Mehmet tarafından 1421 yılında yaptırılmıştır.

Yemekte, gelecek Köy Enstitüsü müdürlerinin cumartesi günleri konuşma yapıp yapmayacakları olasılığı öne sürüldü. Böyle bir olasılığı düşünmediğimizden önce güldük. Güldük ama akla da yatkın geldi. Ya öyle olursa? Kaç Köy Enstitüsü var? Köy Enstitüleri sıralandı; Kızılçullu, Çifteler, Kepirtepe, Savaştepe, Arifiye, Aksu, İvriz, Gönen, Gölköy, Ladik, Beşikdüzü, Cilavuz, Akçadağ, Yıdızeli, Pulur, Haruniye, Pazarören, Hasanoğlan tamı tamına 18 Köy Enstitüsü. Her cumartesi bir müdür gelip konuşsa 18 cumartesi eder. Öyle olursa biz bu yıl bu hafta son konserimize gitmiş olacağız. Olurdu-olmazdı tartışması canımızı sıktı. Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca belki bilir! umuduyla ona sormaya karar verdik. Az sonra o yanımızdan geçti, önce bilmediğini söyledi; arkasından da "Olabilir!" deyince iyice kederlendik:

-Konserlere tam alışmaya başlarken kesilmesi, bizi karamsar duygulara yöneltti. "Gel sonbahar gel!" deyip gelecek yılın konserlerini bekleyeceğiz. Henüz kesinleşmemiş bir olay için birbirimizi oldukça üzdük. Bunu ortaya getirmedik ama ben böyle algıladım. Yemekten sonra kitaplığa uğradım. Bizim Kepirliler gene toplanmış. Kadir Pekgöz benden önce gidip az önce konuştuklarımızı onlara da anlatmış. Arkadaşlar, cumartesi günlerini uygun bulmuşlar. Onlara göre, ya cumartesi ya da pazar günleri olacaktır. Pazar günleri en rahat şekilde banyolarını yapıyorlar. Üstelik bazı bölümlerin (Yapı, Hayvan Bakımı) cumartesi günleri uygulama dersleri varmış. Onlar böyle konuşunca bende ters bir tepki uyandırdı. Kesinlikle cumartesi olmayacağını öne sürdüm. Hiç bir dayanağım yoktu ama inadım inat, “bizim cumartesi konserlerimizi kimse aksatamaz!” gibilerden bir de çıkış yaptım. Kimi arkadaşlar bu savımı, benim müzik tutkumun kuvvetine bağlayarak geçmişteki müzik çalışmalarıma değindiler. Bu arada bizim sınıfa gelen müzik öğretmenleri anıldı. Adem Gürçağlayan, müzik öğretmeni değildi. Trakya Köy Öğretmen Okulu açıldığında ilkokul 4. 5. sınıflar için öğrenci alınmıştı. Adem Gürçağlayan 5. Sınıflar için atanmıştı. Yıl sonunda çocuklar gibi o da tatile gitti. Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü sınavlarına girip kazandı, ilköğretim müfettişi oldu. Sopn sınıfta dersimize giren Asım Kaveller de ilkokul öğretmeniydi. O da tatile diye ayrıldı. O da Gazi Eğitim Enstitüsünün Müzik Bölümü sınavlarını kazandı, şimdi bizim gibi öğrenci. Arkadaşlar görüp görmediğimi sordular. Sık sık gördüğümü anlattım. Asım Öğretmeni iyi tanımamış olanlar şaştılar. Bana inanmayanlar bile çıktı. Hasanoğlan'da kaldığımız yaz kısa bir süre bizi çalıştıran Behire, Süheyla öğretmenler anımsandı. Bunlarda suskun kalarak arkadaşları dinledim. Müzik çalışmalarına gönülden katılmadıkları için anıları da çok yüzeysel. Müzikle ilgili bir çağrışım yok. Söylenenler, ya giyim ya da söylenmiş bir sözden öte gidemiyor. Behire Öğretmenin yüzünün çilli oluşu, Süheyla Öğretmenin saçlarının bukleleri falan filan. . . Süheyla Öğretmenin kibirliliğinden, kendini beğenmişliğinden söz ettiler. Oysa Süheyla Öğretmen kibirli mibirli değil, tersine çocuksu yaklaşımı olan biriydi. Ankara içinde yetişmiş güzel, yaygınca tanınan bir ressam kızı olmasına karşın, özellikle o yaz ter-toprak içinde kalmış biz köy çocuklarına yaklaşması bence çok candandı. Benim yaşımda olmasına karşın gördüğüm öteki yaşlı bayanlardan daha içtenlikli davranıyordu. Yeğenim İsmet'le izin alıp Ankara'ya indiğimiz bir gün Süheyla Öğretmen bize Ankara'ya daha önce gelip gelmediğimizi sormuştu. "İlk gelişimiz!" deyince üzülerek, Milli Eğitim Bakanlığına gitmek zorunda olduğunu, (Cumartesi olduğu için daireler öğlede kapanıyor) “Böyle bir ivedi durum olmasaydı, size Ankara'yı severek tanıtırdım!” demesini hiç unutmuyorum. Kibirli bir insan böyle incelikli düşünceler taşımaz.

Yatınca da aynı anılara daldım. Sahiden konserlere gidemezsek Süheyla Öğretmeni görmek zorlaşacak. Çok üstüne düşmemekle birlikte bir gün karşılaşacağımız umudumu yitirmiş değilim.

 

3 Mart 1944 Cuma

 

Nedense kalkınca Çelebi Mehmet'in Bursa'ya yaptırdığı eserler bana Amasya'yı anımsattı. Çelebi Mehmet önce orada vali olarak bulunmuş, sonra da orada Bey olmuş. Öyleyse orada da adını taşıyan eserler vardır. Malik Aksel Öğretmen bir ara Manisa ile Amasya Veliahtlar kentleri demişti. Bir de Trabzon öyle sanım. Çünkü, Kanuni Trabzon'da veliaht-vali iken Babası Selim oraya gitmiş. Oradan aldığı kuvvetlerle babası 2. Bayazıt üstüne yürüyüp babasını tahttan indirmiş. Öyleyse Trabzon da, Osmanlı ailesinin bulunduğu yerlerden biri.

Kadir'le birlikte Bölüm binasına uğrayıp sobayı yaktıktan sonra kahvaltıya gittik. Kahvaltıda konu Sanat Tarihi. Sanat Tarihi sözü Tiyatro Tarihi kitabını anımsattı. Yunan Tiyatro yazarları sayıldı. Euskilos, Sofokles, Euripides, Aristofanes! Aristofanes deyince Kamil Yıldırım anımsattı:

-Mahir Öğretmen, "Gelecek derste Aristofanes'i konuşmaya devam edeceğiz!" demişti, bize soru sorar mı? "Sorar-sormaz!" tartışması yapıldı. "Ona daha zaman var!" deyip geçiştirildi. Ancak benim içime bir kuşku düştü; "Kesinlikle Aristofanes'i okumalıyım!"

Malik Öğretmen, dolu çantasıyla geldi. Öğretmenin davranışlarını öğrenmiş bulunuyoruz; salonda düzgün bir durumda olursak kapıdan girince "Günaydın!" der. Karışık bir durum görünce ses çıkarmadan masaya geçip çantasını bırakır, bize dönerek:

-Ders yapacak mıyız? diye sorar. Yapacak mıyız sözünü de "Yapacek mıyız? olarak söyler. Kesinlikle böyle durumlarda kızgındır. Birilerine gözü takılır, yalnız onu izlermiş gibi bakar ama kuşkusuz herkesi görür. O sıra bir başkası azıcık ters bir durum yaratırsa işte o, paparayı yer. Bu sabah öyle bir şey oldu. Bugünkü konumuzun Bursa, Bursa'daki camiler, türbeler, çeşmeler olduğu bilinmektedir. Ayaküstü bunlar konuşulurken Malik Aksel Öğretmen kapıdan girdi. Öğretmenin girdiğini görmeyenler arkaları dönük konuşurken öğretmen masasına geçti. Birisi Ulu Cami'nin yapım tarihini sordu Halil Yıldırım arkadaşımız yüksek sesle:

-Yok yahu, tarih dersinde miyiz ki tarih ezberleyelim! dedi. Malik Aksel Öğretmen önce dudaklarını oynatır gibi yaptı. Bu sıra herkes öğretmene döndü. Öğretmen, "Otur!" falan demeden:

-Evet ya! bütün mesele bu zaten; biz bir şeyler öğrenecek miyiz, yoksa öğrenmeden defolup gidecek miyiz? Bu sözü benim söylediğimi düşünmeyin? Bunu siz bilinç altından kendinize soruyorsunuzdur. Sormasanız bu denli kahramanca konuşamazsınız. Bunu, tek arkadaşınızın sözü için söylemiyorum. Öğrenmeyi öğrenmeden bilgi toplamaya kalkanların genel durumu budur. Bu durum özellikle bütün halkımıza sırnaşmış bir hastalıktır. Zorlanacağını sezdiği bir durumda gücünü denemeye yanaşmaz, bir yolunu bulup sıvışma denemelerine kalkar. "Tarih dersi mi okuyoruz diyen arkadaşınız bunun tipik bir örneğini verdiği için söylüyorum. Ben buna yıllardan beri çok tanık oldum:

-Tarih mi okuyoruz ki tarih öğrenelim? Bunu söyleyenlerin tarih okuduğunda da tarih öğrenmediğini çok gördüm. Böyleleri tarih okusa da öğrenmediğinin belli olması dışında mantık okusa da mantıksız konuşur, edebiyat okusa da edepli konuşamaz. Çünkü öğrenmenin mekanizmasını öğrenememiştir. Ne yazık ki okullarımız da bu konuda henüz çocuklarımıza öğrenmeyi öğretememektedir. Bu bir toplum işidir. Bu bilgiden yoksun anne-babanın yanında yetişen çocuk, okula gelince başkalaşamaz. İşte okul, çocuk üstüne daha dikkatli eğilerek bu bilinci geliştirmekle yükümlüdür. Bu da görüyorsunuz sonuç olarak öğretmenlere kalmaktadır. İşte size bir örnek:

-Bu sözü uyunca, üstünde durmak mı daha yararlı yoksa duymazdan gelip sıvıştırmak mı? Ben bunu sıvıştıramadım. Daha önce gördüğüm bu tür umursamazlıkları da düşünerek konu ettim, konuştum. Tekrar ediyorum:

-Yeni bilgiler öğrenmek için önce öğrenmeyi öğrenmeli. Öğrenmek, bilgili olmanın tek yoludur. Başka yollarda gidilerek beklenen sonuca ulaşmak olanaksızdır. "Taşıma suyla değirmen dönmez!" diye bir söz vardır. Onu burada rahatça kullanabiliriz. İşte bir örnek:

-Bursa'da Ulu Cami, atalarımızdan bize kalmış bir Ata Yadigarı. Onu günümüze dek koruyup getiren insanlar var. Bunlar da bizim gibi o ataların çocukları. Biz onları saygıyla anıp yaptıklarının güzel işler olduğunu anarak yüzlerce yıldır korunmuş milli gurumuz olan Ata yadigarlarını öğreniyoruz. Bakın bastıra bastıra söylüyorum, "Ata Yadigarlarını öğreniyoruz. Bu Ata Yadigarının yapıldığı zamanı bir başka derse bırakmanın bir anlamı var mı? "Yok yahu Tarih dersindeyiz, yapıldığı tarihe ne gerek var?" gibi bir tavır koymanın anlamı nedir? Bu anlayış, bir ulusun geçmişini öğrenmez, öğrenemez. Nitekim öğrenememektedir. Bu geçmişten gelen bir hastalığın sürmekte olduğunu göstermektedir. Osmanlı vurdum duymazlığı. Akşam, kendisi için dua edilen padişahın sabah katledildiğini duyunca yenisine duaya oturma duygusuzluğunun kötü bir alışkanlığıdır. Bakın çok önceleri yapılan bir soruşturmada Yıldırım Bayazıt için söylenenlerin, onun Timurleng'e yenilmesi üstünedir. Korkarım Ulu Cami imamı da öyle demiştir. Çünkü insanların bir bölümü, öğrenmeden yoksun olduğundan başını kaldırıp camide ki yazıları okumaz. Okusa da belleğine yerleştirmez. Çünkü bellek nedir? öğrenmemiştir. Dikkat nedir? sorusu onun için boş laftır. Ama onun çok fena bir öfkesi vardır; kendisine toz kondurmaz. Ona, kesinlikle dikkatsiz! diyemezsin, tüm söylenenleri unuttuğunu o da söyler ama sen ona "Belleksiz!" dersen aslanlar gibi kükrer, söylediğine göre haysiyetini korur. Haysiyetin ne olduğunu da öğrenmemiştir oysa.

Öğretmen bundan sonra salt tarih dersi yaparca Osmanlı Devletinin 1299 yılında ilk beylik kuruluşundan başlayarak adım adım Osman Bey'in ölümünü, Bursa'nın alınışını, başkent yapılışını Orhan Bey'in Bursa'ya kazandırdıklarını anlattı. Orhan Bey'in oğlu 1. Murat ya da Murat Hüdavendigâr'ın Edirne'yi alışıyla Bursa'ya bir rakip çıkmış olmasına karşın Bursa'nın değer kaybetmediğini Osman Bey, Orhan Bey, 1. Murat, Yıldırım Bayazıt, Çelebi Mehmet türbelerinin Bursa'da olduğunu anlattı. Kısa bir saltanat dönemi (Kardeş kavgaları bitiminden sonra 1413-1421 arası, 8 yıl) yaşamasına karşın Çelebi Mehmet'in yaptıklarını övdü. 2. Murat dönemine geçerken dersimiz bitti.

Öğretmen ayrılırken bana, "Senin Edirne'ye geliyoruz, bakalım orada neler var? deyip gülümsedi. Buna sevindim. Edirne'yi öğrenmeye çalışacağım. Ansiklopedide oldukça bilgi var.

Veysel Öğretmen geldi. Güler yüzle geldiği için arkadaşlarda da bir rahatlama oldu. Öğretmen, sınıfı ikiye böldü, 1. Grup soba, 2. grup piyano çizecek. Ben soba grubuna düştüm. Sobanın şekli, üstelik pencereye bakan yüzü ile arkası değişik renkte, gölgeli gösterebileceğimi düşündüm. Bu arada piyanoya düşüşten hoşlanmayanlar bana:

-Gel piyanonu çiz! diyenler oldu. İlgilenmediğimi gören öğretmen benim adıma yanıtladı:

-İbrahim, piyanoya bakmaktan kanıksamış! dedi. Öğretmenin ilgisine içimden sevindim. Gerçekten umduğum gibi oldu, sobayı hem çizim olarak (geometrik çizgiler) hem de gölgeli, gösterişli bir şekilde çizdim. Kağıdı alırken öğretmen de beğendiğini bakışlarıyla belirtti. Öğretmen, yakın zamanlarda dışarda çalışmalara başlayacağımızı muştuladı. Öteki arkadaşlara da değişik durumlarda gönül alıcı sözler söyleyerek bir önceki dersteki gergin havayı değiştirdi.

Yemekte baharın geldiği, kırların güzelleşeceği üstüne özendirici konuşmalar yapıldı. Bu konuşmaları iyiye yorarak yemeğe gittik. Yarınki konserimize engel bir durum yokmuş. Gelecek Köy Enstitü Müdürleri burada bir süre kalacakmış, o nedenle konuşma günleri için kesin bir karar verilmemişmiş. Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca, bizim kaygılarımızı giderdi. Üstelik o tür konuşmaların, bir zoraki bağlayıcı olamayacağını öne sürerek bizi bir bakıma biraz da şişindirdi.

Binbaşı Nuri Teoman'ın geldiği duyurulunca salonda toplandık.

Nuri Teoman, oldukça iyimser bir yüzle bizi selamladıktan sonra:

-Askerlik, sadece savaş yapmak değil, çağımızda askerlik, aynı zamanda, kendi kullandığın savaş araç-gerecini kendin üret! inancı içinde yurt ekonomisine paralel bir Savaş Sanayisi geliştirmektir! deyip Ankara'ya gelip gittiğimiz trenin duruş-kalkış noktasını sordu. "Kırıkkale!" yanıtı verilince Binbaşı yan tarafını göstererek, benim, derslerim dışındaki zamanlarımda buramda bir Kırıkkale olur! diyerek kalçasını gösterdi. Binbaşı daha sonra gene tarihe dönerek:

-Biz, Bizans'ı Macar ustası Uyban'ın döktüğü toplarla almıştık, bir tane de biz yapalım, demedik. Avrupalı durmadı, Gutenberg matbaayı, Kopernik kainat merkezini, Kristof Kolomb Yeni Dünyayı, Newton, renkleri, yer çekimini, Galile dürbünü bularak bizden çok uzaklara gittiler. Doğal olarak bunun arkası kesilmedi. Herr Martin, arkasından Herr Mavzer keskin atıcıların eline tüfekleri vererek bizi savaş alanlarından ters geri kovalamaya başladılar. Kalkan-kılıç devri gerilerde kaldı. Büyük gemiler, su altına giren denizaltıları, derken iş havalardaki egemenliğe dek ilerledi. İşte Kurtuluş Savaşımızda biz bu gerçeği içimiz sızlayarak yaşadıktan sonra kesin kararımızı verdik:

-Vatan, topyekün kalkınma ile korunur! Kırıkkale'de ilk denemelerimizi yaparak bu alanda da başarılı olacağımıza inanarak Ordu Donatım alanında hamlelere başladık.

Binbaşı, Atatürk'ün büyük öngörüsünden söz etti. Gene tarihe dönerek Yavuz Sultan Selim İçin anlatılan bir sözü tekrarladı. Padişah atı üstünde giderken özengisinin kayışı kopmuş. Çevresindekiler telaşlanmış, hemen yapılması için koşuşmaya başlamışlar. Bir kayışı onaracak becerikli adam yok. Sonunda bir usta bulmuşlar. Usta özengiyi onarmış ama bu kez de Padişah Yavuz Sultan Selim kükremiş:

-Benim ordumda. bu tür işlere gönül verenlerin yeri yoktur! buyurup ustayı ordudan çıkarmışlar. Oysa Yavuz Sultan Selim'in çok sevdiği dedesi Fatih Sultan Mehmet Macar usta Uyban'i ordusuna almıştı.

Binbaşı bundan sonra ordudaki yeni anlayışın egemen olduğunu, ordu merkezlerinde büyük onarım atölyelerinin kurulduğunu, burada pişen teknik elemanların gelecekte Türk modeli yeni teknik buluşlara kesinlikle ulaşacağına inandığını söyledi. Bu ders özel bir zamanda yapıldığında Binbaşı Nuri Teoman kendi saatine bakıp ayrıldı.

Binbaşı'nın inandırıcı konuşmasının etkisiyle topluca Kırıkkale fabrikasını görme hevesine kapıldık. Hemen görev üslenip bunu sağlayacaklarına söz verenler oldu. İhsan Güvenç, Rahmi Özdemir, Şevket Hızal, Nüsret Ökmen adlarını yazdırarak görev üslendiler.

Dağılınca bir süre piyano çalıştım. Üst salon boştu. Oradaki piyanoda çalışmak daha çekici. Piyanonun sesi çok farklı. Çaldığım parçalar orada sanki daha güzelmiş gibi bir duyguya kapılıyorum. Bunu Hüseyin Çakar'a söyledim. Güldü:

-Ben aşağı piyanoya neden gelmiyorum, bilmiyor musun? dedi. İyi ama kemancılar zırıldamaya başlayınca piyano sesleri arasında bir fark kalmıyor. Boşsa aşağıya iniveriyorum. Çünkü benim ses dinlemekten çok parmak çalıştırmaya gereksinimim var.

Yemekte yarınki konser konu oldu; "Kimden, hangi besteciden eser çalınacak? Herkes gönlünden geçeni söylüyor: "Beethoven?" hemen karşılık veriliyor: "Ondan çok çalındı!" "Mozart? " "Ondan da çok çalındı." Haydn, Haendel, Bach, Schubert, Schumann, Brahms, Weber, Cesar Franck, Berlioz! Berlioz denince “O da kim?” diye soran oldu. Oysa ondan Fantastik senfoniyi dinlemiş, çok da sevmiştik. Tschaikowsky, Mussorgsky, Grieg, Dvorak, Mendelsshon, Smetana, Rimsky- Korsakov adları hiç anılmadı.

Yemekten sonra da piyano çalıştım. Tüm sevdiğim parçaları tekrarladım. Robert Schuman'ın Atlı’sı sevdiklerimin başına geçti. Czerny no 19'u çaldıktan sonra Schumann'ın parçasını daha iyi kavradım. Talip Apaydın dinledi:

-Vallahi gerçek atlı gibi! dedi. Salondan en son ayrıldım. Kitaplığa uğradım; bizim Kepirliler çoktan dağılmış, Sami Akıncı yalnız çalışıyordu. Merhaba deyip geçecektim. Sami; "Dur, ben de geliyorum!” dedi. Bekledim, Sami psikoloji dersini anımsattı, “kitap alırsan bana da al!” dedi. Ben onu unutmuştum, söz verdim, yatakhaneye birlikte gittik. Yatakhanede gürültü gırla gidiyor. İhsan Güvenç, Enver Ötnü, Rüstem Gündüz, İsmail Tıknaz, Hüseyin Yücel, Musa Çınar, Rahim Ünüvar, Hüseyin Sezgin uzaktan uzağa uzun süre atıştılar. Konu ilk konuşmaya geleceği söylenen Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan. Yakından bilenler övüyor, uzaktan bilenler de oldukça yeriyorlar. Hüseyin Sezgin sonunda eski müdürleri Emin Soysal'ı da konuşmaya çağırmak istediğini söyledi. Kimisi güldü, kimisi de gelmez, gelse bile gelmesini önlerler! deyince birden "SUSSSSS!" dendi. Bu sus, tüm konuşmaları kesti, sahiden susuldu.

 

4 Mart 1944 Cumartesi

 

Uyanmıştım, Halil Dere ile dün hiç konuşmamıştık. Daha doğrusu ben sürekli bizim bölümde kaldığım için görüşememiştik. Yavaşça:

-O kınalı saçlı güzeli görecek miyiz? dedi. Geçen hafta gelmediği için görememiştik. Arkadaş onu demek istiyor diye düşündüğümden:

-Gelirse görürüz! dedim Halil Dere sevinerek:

-Geliyorum! dedi. Meğer o gelip gelmeme konusunda kararsızmış. Daha doğrusu dün görüşemediğimiz için kendisinin istenip istenmediğini merak ediyormuş. Ben de buna üzüldüm. “Ben, senin gelişine neden engel olayım? Başkanımızla kendin konuştun. Bölüm Başkanımız, Konservatuvar kurallarına ters düşecek bir bireysel davranış yapmamak koşuluyla bizimle birlikte her zaman gelebilirsin dedi. Benim bu konuda söyleyecek başka bir sözüm olabilir mi? Üstelik seni ben arkadaş seçip alıştırdım.” Neyse, uzatmadım. Birlikte mutfağa gidip kumanyalarımızı aldık. Kahvaltı edip hazırlandık.

Trene atlayınca aklıma geldi, Kırıkkale'ye nasıl gidilir? Gidilirse nerelerde kalınır? Halil Dere benden daha gerçekçi düşünüyor? Kırıkkaleli olduğunu sandığım birine tam soracakken kolumdan çekti:

-Ne soracaksın ondan? Kırıkkale tarafına sabah gidip akşam dönen başka bir tren daha var, bunun karşılığı. Onunla gider akşam döneriz. O da tamam! deyip yakınımızda konuşanları dinledik. Konserden çok sinemalar, filmler konuşuluyor. Gungadin, Kurt Adam, Lorel- Hardy-Mişel Stragof-Mata Hari.

Halil Dere ile Kurtuluş durağında indik. Nasıl olduysa bizden başka kimse inmedi. Az ilerde arkadaşlar yetişti, birlikte Konservatuvar kapısına dayandık. Kapıcı bizi tanıyor ama gene de kapıcılığını yapıyor. Ağırdan ağırdan, kapıyı arkasına dek çekti. Faik Öğretmen az sonra geldi. Elinde program:

-Bugünkü program da çok güzel, beğeneceğinizi umuyorum! deyip, sıraladı. İtalyan Barok Dönemi büyük bestecilerinden Antonio Vivaldi ile Almanların büyük Barok bestecisi Johann Sebastian Bach. İkisi, de aynı dönemlerde yaşamış, birbirlerine hayran kalmış, yaşamlarının son günlerinde karşılaşmış ünlü besteciler, Vivaldi, 1678-1741, Bach, 1685-1750 yılları arasında yaşamışlardır. Vivaldi'nin Bach'ın eserleri üstünde çalışıp çalışmadığını pek bilmiyoruz ama Bach Vivaldi'nin bestelerinden bazılarını kendi süzgecinden geçirerek başka çalgılara aktarmış, böylece daha geniş halk kitlelerine ulaşmasına yardımcı olmuştur. Faik Öğretmen birden durdu, arkadaşlardan özür dileyerek bana:

-İbrahim, nazım sana daha çok geçer diye düşünüyorum. Benim alt kattaki Müdür Yardımcının odasında şapkamla, boyun bağım kalmıştı. Nurettin Beyi gene kaçırmayalım, onları alıver! dedi. Öğretmenin dediklerini yapmak üzere ivedi olarak merdivenden indiğimde sol yanımdan geçen Süheyla Öğretmeni gördüm. Çok yakınımdaydı, beni görmemesi olanaksız derken Süheyla Öğretmen birden:

-Ay o senmişsin, geçenlerde gördüm; ben de birini sana benzettim sanmıştım, ceketinin kemerini görünce onun sen olduğunu anladım! diyerek önümde durdu. Eliyle ceketimin örgülü kemerini tutarak tekrar “bundan anladım!” diye gülümsedi:

-Saçlarını uzatınca çok değişmişsin! dedi. Bir gün gene karşılaşabileceğimizi o zamanlar söylediğini anımsattı. Ben de, ancak, cumartesi konserlerine geldiğimizi, sabahları da, konserde çalınacak eserleri tanıdığımızı söyledim. Süheyla Öğretmen:

- Aaaa, ne iyi öyleyse sık sık görüşeceğiz. Ancak ben cumartesi günleri pek gelemiyorum, bu nedenle de birçok güzel konseri kaçırıyorum. Bugün de bir yatılı arkadaşımı almaya geldim, deyip yanındakini gösterdi. Öylesine tutuldum ki, bir an içimden, hemen gitse diye düşünür oldum. Bir an gelip geçen duygular içinde sıkışıp bocaladım. Süheyla Öğretmen, karşılaştığımıza sevinmiş, ayrılışına ise üzülmüş bir yüzle ayrıldı, kapıdan çıkarken de geriye baktı. Oraya niçin geldiğimi bile neredeyse unutmuş gibi bir süre duraksadıktan sonra odanın kapısında birinin elinde şapka ile boyun atkısını gördüm. Adam kapıcıya, elindekileri Faik Canselen'e götürmesini söylerken toparlanıp, emanetleri aldım. Kapıyı vurup girince, geç kalkışımdan kuşkulanan Faik Öğretmen, teşekkür etti, arkasından da:

-İbrahim üslendiği görevi yapar, bak Nurettin Beyi yakaladı! deyip güldü. Meğer, şapka ile atkı iki gündür tutsakmış.

Faik Öğretmen Johann Sebastian Bach'ın Brandenburg Konçertolarını anlatmış, sıra Vivaldi'ye gelmişmiş. Öğretmen, ara notu olarak:

-İbrahim Bach'ın hikayesini arkadaşlarından dinler. Yeterli bilgi toplayamazsa oraya benim şapka hikayemi yazsın! deyip bir kahkaha attı.

Vivaldi'dinin çok yaygın bilinen eseri Mevsimler adlı dört konçertosunun adlarının da mevsim adları olduğunu, İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış olarak sıralandığını anlattı. Vivaldi'nin her ne kadar İtalyan bestecisi olarak tanınıyorsa da onun kendine özgü bir Venedik bestecisi olduğunu, tüm bestelerinin ruhu, Venedik Doç sarayının ruhunu yansıtır! dedi. Kısaca, bizim tarihimizde de sık sık geçen Venedik'in biraz da Bizans uzantısı olduğunu anlattı. Arkasından da:

-İstersek bunu, Roma'ya, eski Yunanistan'a dek uzatabiliriz. Kısacası, Avrupalıların Burjuva, daha öncekilerin asil-köle ayırımına varan bir zevk zincirine dayanır! Tarihçiler, güzel sanatların inceliğinden yoksun diyemem ama umursamaz göründüğünden onlar:

- 1453 yılında biz İstanbul'u alınca, belli bir Bizans katmanı kaçtı! deyip geçerler. İşte o kaçanlar gerçekte o günlerin Bizans soylularıdır; kaçan o soylular, Venedik'te de soyluluğunu sürdürerek yeni bir çağın doğmasına yardımcı oldular! dedikten sonra, bunu salt Vivaldi için değil günümüz İtalyan müziği için de söyleyebiliriz! deyip sözü iki ünlü romantik besteci Verdi-Wagner karşılaştırması yaptı. Verdi'yi armoniden yoksun melodi düşkünü, Wagner'i ise yeterince melodi buna karşın sağlıklı armoni ustası olarak tanıttı. Öğretmen bu kez de kendisini eleştirdi:

-Eeee, bu kadar olacak, kusura bakmayın; madem ki armoni okutuyorum, müzik sanatı adına armoniyi yüceltmek benim görevim! deyip gene güldü. Konuştuklarımızın burada bitmediğini, bundan sonra da bitmeyeceğini; o nedenle bunların da kulağımızın bir kıyısında bulunmasını dileyerek konuşmasını kesen öğretmen bugünkü konseri özellikle bir karşılaştırma konseri olarak dikkatle dinlememizi önerdi. Faik Öğretmenin ilginç konuşmasıyla bir ara unuttuğum Süheyla Öğretmen gene tümüyle aklımı doldurdu. Ne yapacağım, neler düşüneceğim? diyerek herkesten sonra çıktım; merdivenden de ağır ağır inerken Halil Dere seslendi:

-Seni art niyetli seni!. . . Seni çapkın seni!. . . Bundan sonra senin hiç bir sözüne inanmam! diyerek önümü kesti. Arkadaşlar da duydu, dönüp bakanlar oldu. Halil Dere onlara da:

-Bu sizi de atlatıyor azizim; bir bahaneyle dışarı çıkıp, kızlarla buluşuyor! Duyan arkadaşlar çevremize toplandı. Çoğu bir başka zamandan söz edildiğini sandıklarından kulak kesildiler. Ancak bugün beni Faik Canselen Öğretmenin kendisi gönderdiğini bildikleri için Halil Dere'ye katılmadılar. Gene de işin içinde bir kız olduğu kuşkusuna kapılır gibi bakıştılar. Sonunda Süheyla Öğretmenle konuştuğumu söyleyince Kadir'le Abdullah tanıklık ederek beni kaçamaklı iş yapmaktan kurtardılar. Kurtuldum sanmama karşın tam kurtulamadım, bu kez de Abdullah'la Kadir ne konuştuğumu ayrıntılarına dek öğrenmeye kalkıştılar. Abdullah da 1941 yılındaki müzik çalışmalarına katıldığından Süheyla Öğretmeni anımsıyor. Kadir'de en ufak bir anımsama yok ama gene de sahiplenen bir tavır takınıyor. İçimden güldüm, bir gün Kadir'le beraberken karşılaşsak, Kadir nasıl bir tavır takınacak acaba? Biliyorum ki Süheyla Öğretmenin belleğinde Kadir hakkında bir iz yoktur.

Halil Dere ile tartışarak, şakalaşarak önce Anafartalar Caddesi yan çukurundaki eski kitapçılara uğradık. Lise kitaplarının hepsi var. Psikoloji kitabının biri iki kitap, (Hatemi Senih Sarp) bu iki kitabın birini Sami, birini de kendim için aldım. Psikoloji Satıcı çocuk gülerek Halil Dere'ye:

-Böyle eski kitap başka yerde bulamazsın sen de al bir tane! dedi. Halil Dere de aklından geçirmezken hem küçük hem de oldukça eski bir Psikoloji kitabını almak zorunda kaldı.

Bugün sinemaya gitmemeye karar verdik, öne Havuzlu Kıraathane'ye uğradık. Rahmi Özdemir, Nusret Ökmen, Vacit Akyol vardı. Nusret Ökmen'le Rahmi Özdemir kıyasıya tavla oynama rakibiymiş. Yenilenden çaylar içilecek! Bizi de zorlayarak oturttular. Oyun oldukça uzadı. Onlar yemek yeyip gelmiş, biz yemek yemeyi bahane ederek ayrıldık. Bu kez Halil Dere köfteciye gitmek istedi. Bahçe içindeki köftecilerden birine oturup, yoğurt-köfte yedik. Halil Dere'nin mektupları varmış, onları atmaya giderken bizim gruptan arkadaşlarla karşılaştık, onlar da bize takıldı. Hep birlikte kitapçıları gezdik. Milli Eğitim Yayınlarını satan yerdeki yeni kitapları izledik. Bizim tanıdığımız kitapların çoğu orada var. Tatbikat Sahnesi kitapları, Karağaçlar Altında, Evin İçi. Karaağaçlar Altında arkadaşların ilgisini çekti. Önce almak istediler, sonra sonra öteki kitaplar daha çekici geldi. Beyaz kitaplardan, Sokrat'ın Müdafaası, Antigone, Oidipus Kolonosta, Devlet, Kral Oidipus, Agamemnon, Alkestis, Herakles, Medea, Elektra , Hekabe. . . . . .

Öteki kitaplar: Hacı Murat, Kazaklar, Harp ve Sulh, Kreutzer Sonat, Şahika, Yıldızlar Bakarken, Karanfilli Kadın, Dost Kazanmak ve İnsanlar Üzerinde Tesir Yapmak. (Dale Carnegie) Halil Dere kitabı daha önce duymuş, alıp bakınca, kitabı ona aldım. Ne düşündüyse o da aldığı psikoloji kitabını bana verdi. Böylece onun bir kitabı benim de Sami Akıncı, sözünde durup alırsa 2, durmazsa 3 psikoloji kitabım olacak.

Cadde üstündeki tatlıcıda muhallebi yeyip Konservatuvar yoluna doğrulduk. Oldukça kalabalıklaşınca, başkalarının dikkatini çekmemek için bölünmeye karar verdik. Kimsenin umurunda değil belki ama biz kendimizi bildiğimiz için uzaklaşsak da gene bakışarak gelen geçenin ilgisini çekiyoruz. Azmi Erdoğan sinirlendi, söylenerek hızlı yürüdü. Onu yalnız bırakmak istemeyen bir grup koşup arkasından yetişti. Bir de baktık Sümer Sineması afişlerine bakarken, bizden geri kalmışlar, arkamızdan seslendiler. Oradan ötede yollar tenhalaştığı için karşılıklı sataşmalar nedeniyle duraksamalarımıza karşın konsere yetiştik.

Halil Dere, içindeki kuşkuyu atamamış, sordu:

-O konuştuğun kız konsere gelirse onunla birlikte mi oturacaksın? Baktım, ciddi ciddi soruyor, bu kez olayı olduğu gibi anlattım. Halil Dere tüm içtenliğime karşın anlattığıma inanmadı:

-İki yıl sonra o kız seni nasıl tanır? diye sordu. Konser salonuna böyle zıtlaşarak girdik.

Geç kalmışız, yaşlı öğretmenimiz, kınalı saçlı güzele iki elini bir şeyleri silkeleyerek ayıklar gibi avuçları tavana dönük kaldırıp indirerek anlatıyordu. Kız iyice ona dönük olduğundan salt saçını görebiliyoruz. Üstelik bu hafta bizim her zaman oturduğumuz köşe tutulmuş. Biz biraz daha yan -geri düştük. Artık 1. Kemancının adını bildiğimiz için, ilk keman sesinde "Halil Onayman işaretini verdi!" diyoruz. Arkasından öteki çalgılar bir süre gıygıylıyor.

 

Cumhurbaşkanlığı Orkestrası 1. Keman grubu Şefi Halil Onayman

 

Alkışlar başladı. Şef Praetorius'un geldiğini gördük. Alkışlar kesilirken daha su akışı gibi keman sesleri başladı. Yeni öğrendiğimiz kanon tekniğine uygun sesler arka arkaya sıralanarak yükseldi. Halil Dere'ye yavaşça "İlkbahar!" dedim. Çalan parçanın adı İlkbahar! Gerçekten çekici müzik birinci bölüm çabucacık bitti. Alkışlar arasında 2. Parçanın Yaz, olduğunu söyledim. Fısıltımızı duydu mu yoksa rastlantı mı kınalı saçlı güzel iyiden iyiye gülümseyerek dönüp baktı. Sahiden gülümseyince yanaklarının uçlarında iki küçük çukurluk oluştu. Halil Dere'yi dürttüm:

-Sana bakıp gülümsedi! Halil Dere bu kez inanır gibi oldu, o da gülümsedi. Ne var ki onun gülümsediğini ben gördüm. Gene başımı o tarafa çevirip:

-Bu güzel kıza nasıl da kıyarak ad takmışlar:

-Mi'ci Ayhan! Halâ böyle diyen var mı acaba?

Yaz bölümünden fazla güzellik beklemezken çok güzel melodiler çıktı. Bundan sonraki bölümleri daha dikkatle izledim. Vivaldi'den bizde hiç plak yok. Bir ara onu da düşündüm. Belki de plak listesini Faik Canselen Öğretmen hazırlamıştır. "İtalyan bestecilerinde armoni zayıftır!" deyip seçmemiş olabilir mi? Sanmam, çünkü başka İtalyan besteciler var. Verdi, Boccherini. . . A, aaa! Onlardan da birer plak var. Sahiden böyle bir neden olabilir mi? Toselli de İtalyan. Hiç değilse onun serenadı alınmaz mı? Beringer'deki adları anımsadım:

-Diabelli, Czerny, Clementi İtalyan olabilir. Clementi çalarken Faik Öğretmen onun sonatı için:

-Yalındır, kolay çalınır! demişti. Clementi'yi anlatırken de:

-Bu İtalyan, Beethoven'le boy ölçüşmeye kalkışmış sonra da boyunun ölçüsünü almıştır! gibisine konuşmuştu. Demek dilinin altında böyle şeyler varmış. Alkışlar başlayınca toparlandım. Neredeyse "Kış bölümü çalınmadı!” diyecektim. İnsanların kalkmaya hazırlandığını görünce anladım ki konserin ilk bölümü bitmiş. Genelde balkonda oturanlar aralarda çıkmıyor. Çıksa açık balkonda üşüyecek. Sanırım sıcak havalarda onlar da çıkar. Gözlerimiz kınalı saçlarda. Bugün sürekli sorular sordu, dikkatle dinledi. Mahmut Ragıp Öğretmen az soluna dönüp bir şeyler anlattı. Ne anlattıysa sağ elini hep topaç şekline sokup aşağı yukarı salladı.

Mahmut Ragıp Öğretmenin eski Varlık dergilerinin birinde bir (Varlık sayı 46 1 Haziran 1935) yazısını okudum. Orada soyadını da yazmış:

-Kösemihaloğlu. Mahmut Ragıp Köemihaloğlu. Oldukça uzun bir ad. Yazının başlığı, HALK İÇİN MUSİKİ.

Batı müziğinin soylular müziği olduğunu, halkın onu yeterince anlamadığını, yeni bestecilerinse halkın anlayacağı müzik bestelemeye çalıştıklarını, ancak onların da başarılı olamadığını, gelecekte de olamayacağını anlatıyor. Johann Sebastian Bach'ın Leipzig kentinde çok başarılı olduğunu halka müziğini sevdirdiğini anlatıyor. Oysa yakın zamanlarda bir başka Alman besteci Paul Hindemith'in aynı konser salonunda bir yetkili çalınan Paul Hindemith'in bestesi için:

-Bunun neresi müzik? deyip karşı çıkması sonunda Paul Hindemith'in eserlerinin o salonda çalınmasının yasaklandığını anlatıyor. Sözü bizim müziğimize getirip, bizim geçmişimizde müzik olmadığını, ne yaparsak bundan böyle yapacağımızı, ancak bunun zorlu bir iş olduğunu söylüyor. Bu arada yurdumuza gelen Moskova Orkestrası ünlü şefi Steinberg'le yaptığı bir konuşmadan söz ediyor. Bize Fasıl müziği olarak tanıtılan tüm çalgıların, vur patlasın-çal oynasın havası içinde radyoda dinletilen müzik de klasik müziğimiz, diyor. Ben de bunu anlamadım. Gene o düşüncede midir, acaba? Bunu bir gün mutlaka soracağım. Onun yazısına göre o müzik şimdilerde akşam sabah çalınıyor, besteciler onlardan yararlanıyor mu? Bunları düşündüm. Bunları, o güzel kızın yanında sorabilsem! Neden soramayayım? Daha ilk konuşmamızda, müzikle ilgili her soruyu sorabileceğimi söylemişti. Bunu düşünmeye başladım. En iyisi yazıyı bir kez daha okuduktan sonra daha sağlıklı sorular hazırlayıp konuyu öyle açmalıyım.

Johann Sebastian Bach, Brandenburg konçertoları. Bunlar bizde var, 6 konçerto, ayrı ayrı da dinleniyor birlikte de. Sorulu cevaplı başladı. Barok müzik için şimdilik söyleyeceğim seslerin su gibi akıp gitmesi. Öyle "Güm!" deyip kesmek yok, yaylar sürekli çalışıyor. Piyanolar da öyle. Üç bölümü de dikkatle dinledim. Böyle daha iyi oluyormuş. Alkışlara da katıldım. Gözlerim sağ tarafa kayık olmakla birlikte orkestrayı da izliyorum, Şef Prof. Ernst Praetorius bir kaç kez eğilerek selam verip ayrıldı. Cumhur Başkanı İsmet İnönü kalkınca herkes kalktı. İzleyicilerin gözü İsmet İnönü'de. O oturursa kimse kalkmıyor. Kimi kez İsmet İnönü'nün alkışı sürüyor. Sanırım Şef de onu gözetliyor, bakıyorum, çıkıp geliyor. İzleyicilerin giderek azalan alkışları böyle durumlarda birden çoğalıyor. Bugün de çok alkışlandı ama öyle bir şey olmadı. Halil Dere ayaklanır gibi oldu, kolundan çektim. Baktım bu kez de Kınalı Saçlı güzel Mahmut Ragıp Öğretmene bir şeyler anlatıyor. Yanımızdakiler hep kalkınca biz de kalktık. Dönüp baktığımızda Mahmut Ragıp Öğretmenin yanına başkaları da gelmiş, dinliyorlar. Arkamızdan gelen olur diye ağır ağır merdivenleri indik ama gelen olmadı. Kapıdan çıkınca Halil Dere ile bakışıp gülüştük. Birbirimize söyleyecek söz bulamadık ama içimizden sanırım aynı düşünceler geçti:

-Biz sanırım biraz aptalca düşünüyoruz! Düşüncemi arkadaşa açmadım, belki o benim gibi düşünmemiştir, aklını karıştırmayayım! diye kurarken o bana:

-Bizim yaptığımız çocukluk, biz o kızı küçük görüyoruz ama o, operalarda oynuyormuş, o bizi nasıl görüyor? Bir gün üzücü bir söz söylerse ben ölürüm. Bir daha konsere gelirsem ben orada oturmayacağım, darılma! dedi. Ben kendimi savunmaya kalkıştım; Mahmut Ragıp Öğretmenden soru soracağım olur! Sözümü bitirmeden arkadaş:

-Sen sorunu gene sorarsın ben bir başka köşeye sıkışırım! Kestirdi attı. Bir süre konuşmadan yürüdük. Gerçekte ben de onun gibi düşünüyordum; ne olduysa oldu gene ters bir tavır takındım:

-Biz ona ne yapıyoruz ki? Önümüzde oturmasa arkasından gidecek değiliz ya! falan dedim ama Halil Dere kararını vermiş, Kınalı Saçlı Kız'a bakmayacak. Kızılırmak Kıraathanesine girdik. Bizim arkadaşların hepsi orada. Rahmi Özdemir'le Nusret Ökmen, Vacit Akyol da oradaymış. Rahmi Özdemir kazanmışmış, salt Nusret Ökmen'e gıcık olsun diye bizi çağırıp çay söyletti. Kumarcıların sözleri SÖZMÜŞ. İstasyona da onlarla gittik. Bir bakıma iyi oldu, bizim arkadaşların konser üstüne boş boş konuşmalarını dinleyip üzülmeden okula döndük. Gerçekten Halil Dere enine boyuna düşünerek kesin bir karar vermişe benziyor. Ben de kendimce kararımı verdim; şaka olarak baktığımız kızın daha fazla üstüne varmak bizim yapacağımız bir iş değil. Sabahleyin daha yakından tanıdığımı sandığım Süheyla Öğretmene doğru dürüst iki söz söyleyemedim. Ya o yabancı güzelle konuşmak zorunda kalsam ne diyeceğim? Yüzümün kızardığını duyumsar gibi oldum.

Gecikmeli olarak yemeklerimizi yeyip dağıldık. Sami Akıncı yerindeydi, iki kitabı da verdim. İsterse ikisini de alsın. Halil Dere'nin verdiğiyle yetinirim. Düşündüğüm gibi oldu. Sami:

-Verirsen ikisini de alayım, bunlar birbirini tamamlayan kitaplar! deyince içimden sevindim. Sami teşekkür etti, istediğim zaman alıp yararlanabileceğimi de sözlerine ekledi. Bir süre oturduk, Sami sayfaları çevirerek konu başlıklarını okudu. Belli başlı hislerimiz, Ana duyularımız, Psikolojinin tanımı, Tarihi gelişmesi, Bellek, Zekâ, Dil, Tasavvur, şuur, şuursuz durumlar v.b. Psikanaliz ya da Freud'un adı bile yok. Gelenler olunca kalkıp yatakhaneye çıktım. Yüksek sesle konuşanlar gülenler var. Yat zili çalmadığı için kimse karşı olmuyor. Öyleyken uyku bastı, konuşmaları ister istemez dinlerken uyudum.

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ