Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

73 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

"Kör Şeytan", "Şeytan Çarptı", "Şeytan İşi" Sözleri Arasında Faust Okumak

 

17 Temmuz 1942  Cuma

 

Dünkü işi önemsememiş biraz da küçümsemiştim. Oysa uyanınca boynumda gerilmeler duyumsadım. Acaba üşüttüm mü? diye bir ara kaygılandım. Büyük Ablam beni teselli etti. “Her karpuz için ayrı ayrı eğilip kalktın;o tür hareketlere alışık olmadığı için boynun yorulmuştur. Bugün biraz uzan, bir şey kalmaz!”Ben de öyle yapmaya karar verdim ama içimden bir ses bu kararı geciktirmemi duyurdu. Kahvaltı edip kahveye indim. Kahvede babam yalnız. Önce havanın sıcaklığından söz etti. Ne düşündüyse geçen kışın bol karına karşın baharın uzun sürdüğünü, “Hemen yakınmaya başladık ama gerçekte bu yaz çok sıcakların da gerilere kaydı!”dedi. Bu nedenle de orakların geciktiğini sözlerine ekledi. Kendi oturduğu kanepede bir ip vardı. Hemen öyle sordum, ”İpi kaldırayım mı yoksa dursun mu? ”Babam güldü:  “Kaldırma ben onunla keşif yapacağım, boş durunca canım sıkılıyor. Sırası değil belki ama bir ucundan da bir an önce tutmam gerekiyor. Saim’in evini buraya ala cağız. Onu ben başlatmazsam uzayıp gidebilir. Ölçüp döküp ilk kazmayı vurmak istiyorum. Bugün onun yerini çizeceğim! “İple mi ölçeceksin? ”diye sordum. İp metreye göre ölçülüymüş. Bizim sürekli inşaatta çalıştığımızı anlattım. Babam: ”Sizin işileriniz başkadır, başınızda usta öğretmenler vardır, yaparsınız. Taşınız tuğlanız tamamlanır, duvarı örüp çıkarırsınız. Bizimki öyle değil, biz önce yerleri çizeriz. bir süre geçince hendekler kazılır. Taşı, kerpici belli zamanlarda sağlanır, karınca çalışması gibi bir gün hepsi tamamlanmış olur!”dedi. Babamın böyle söyleyince nedense üzüldüm. Derslikte kaytargan ya da işi kaçağı dediklerime övütler veren ben bu kez babamın yanında aynı durumda kaldığımın ayırdına vardım. 20 yqaşımı arkada bıraktım;akranlarım hep asker. Geçen ay Nuri Onbaşının karşısında benim durduğum gibi onlar 20 hatta 26 gün değil 2-3 yıl elpençe divan durup, zorlu işiler başarıyorlar;zaman zaman da hakaretler görüyorlar. Birden karar verdim:

-Baba ne yapacaksan birlikte yapalım, ben sana yardım edebilirim!Babam:

-Edersin biliyorum ama ben henüz ne yapacağımı da tam saptamadım. Arsadan ayıracağımız yeri çizip ayrılan bölüme evin yerini çizmeyi düşündüm. Bir iş girişiminden çok yeri saptamak olacak!İpi aldım, “Öyleyse beraber çizelim!”dedim. Babam güldü, ancak diretmemden de hoşnut oldu, bunu anladım. Birlikte bahçeye çıktık. On metrekik iple enine boyuna ölçüp döktük. İşaretler koydukAyrılan yer arsanın boyuna tarafıydı. Yoldan girişi düşünüp ev yerini boyuna tasarladık. . Köşelere işaretler koyduk. Arsa sürülmüş ama ekilmemiş durumda, kolay kazılıyor. Kahve arsasıyla yapılacak ev arsasının sınırını çizdik. Oldukça sıcak, ancak babam işe başlamanın sevincini besbelli ediyor. Nasıl yardımcı olacağımı uzun uzun düşündüm. Babam “İşe başlamak istiyor ama, istemekten başka hiçbir hazırlık yok. Ağabeylerim askerde olduğu içinAklında olmasına karşın isteğini uyutmuşmuş. Geçici de olsa ikisi de gelince düşündüğünü eyleme sokmayı tasarlamış. Kahveye dönünce bir daha sordum:

-Şu yaptığımızdan daha fazla ne yapabiliriz? Babam, akşam ağabeylerimle konuşacağını söyledi, onların görüşünü alınca, belki temellerin atılabileceğini, olsa olsa üstü çatılıp sapla örtülebileceğini söyledi. Kahveye gelenler oldu ben de eve döndüm ama tüm düşüncelerim değişti. “Babama yardımcı olmak!”Nasıl yardımda bulunabilirim? Olayı bir daha düşündüm;şimdiki durumda temel kazmaktan başka yapılacak bir iş yok. Temeli de boş yere kazmanın ise hiç bir anlamıyok. Temel için taş ya da beton olmadıktan sonra kazmak bir işe yaramaz? İlk yağmurda dolar;çünkü toprak çok yumuşak bahçe toprağı. Akşamı ya da yarını beklemeye karar verdim. Gitmeme bir hafta kaldı, bu bir haftada ne yapılabilir ki? Üzüldüm. Yarım bıraktığım Faust’u gene elime aldım. Mayıs Şarkısını, Röslein’ini Werther’ini sevdiğim Johann Wolfgang von Goethe’nın Faust’unda tökezledim. Önce Kral Lear, Julıus Caesar gibi olayları anlatmasını beklerken olay içinde olay çıktı, o olaylarla esas olayın bağlantısını kurmakta zorlanıyorum.

Faust zorlu bir kitap sanırım, bu üçüncü kez oldu, başlayıp bırakıyorum. Faust tıpkı Kral Lear ya da Jüles Cesare gibi tiyatro kitabı ama daha başlangıçta öyle olmadığı anlaşılıyor. Gerçek kitaba başlamadan bir yönetici, bir şair, bir soytarı çıkıp konuşuyor. Arkasından Melekler(Refail, Cebrail, Mikail)geliyor. Onları da Mefistofales(Mephistophales)izliyor. Şeytanla Tanrı’nın konuşmasını ise hiç mi hiç anlayamadım;bu nasıl olur?

Kitabın önsözünden dr. Faust adlı bir kişinin yaşadığını anlıyoruz. Yazardan çok önceleri yaşamış olan bu kişi şeytanlarla falan anlaşan biriymiş. Her halde bizim tarihimizdeki Cinci hoca, Rus ya’da yaşamış Rasputin, Thais romanındaki Rahip Pafnüs karışımı bir adammış, insanları cinle, şeytanla korkutup dümenini yürütüyormuş. Goethe bu konuyu almış kitabında anlatmış. Ancak işin içine insanlar yanında insan olmayanları da katarak bana göre olayın boyutunu çok genişletmiş. Temsil edilecek türden bir tiyatro yapıtı olmasına karşın temsil edilmesi olanaksız bir duruma dönüşmüştür. Faust salt şeytanla değil ruhlarla da konuşmaktadır. Yazar bununla, bu tür inancı olan insanlara mı bir şey demek istiyor ? Bu olabilir ama ben bunu açık açık anlamış değilim. Öte yandan müzik söyleyen korolar var. Melekler Korosu, Çömezler Korosu, Askerler Korosu. Bunlar değişik tür birimler, belli insanların düşüncelerini mi yansıtıyorlar? Ben bunlarla esas konunun bağlantısını kuramadım. Faust’la Şeytanın(Mepfistopfales) konuşmalarını izliyorum, şeytan insan kılığına girdiği için konuştuklarını varsayıyorum. Benim anlayabildiğim kadarıyla şeytan insanların kılığına girip onları aldatır ya da onlara zarar verirmiş. Bu nedenle insanlar şeytandan sakınırlar. Ancak burada şeytan tıpkı insanlara yaptığı gibi ruhlara da dilediğini yaptırı durumda gösteriliyor. Yoksa benim şeytan hakında bilgim yetersiz mi? Bunu da anlamış değilim. Ayrıca işin içine hayvanlar da giriyor. Hayvanlar, öğrenciler. Sanırım yazar, şeytandan çok şeytansı düşünceli insanların gene insanlar içinde, onların gözlerine baka baka yaptıkları şeytanlıkları anlatmak için olayı düpedüz insanların arasına indiriyor. Marthe ile Margarete’nin araya sokulması da şeytandan çok insanların şeytanca düşündüğnü anlatmak için olabilir. Kadın olsun erkek olsun fazla düşünmeden yaptıkları bir araya gelmeler biraz şeytanca düşüncelere dayandığı anlatılmaya çalışılmış olabilir. Ne yazık ki sonuçlar şeytanca bitmiyor, tam anlamıyla insan acısı duyuluyor. Buna en güzel örnek Margarete’nin çıkrık başında söylediği şarkı gösterilebilir. Margarate’in o duyarlığına karşı Faust’un değişik kılıkla acımasız konuşması da şeytan ruhlu insanları anlatmış olmaktadır. Margarete, gönülcüğüne uyan, kötülük beklemeyen doğan düşünceli kızları anlatmak için konmuştur. Ancak çevresindeki insanlar ona şeytandan daha çok şeytanlık yaptılar. Bu da insanların çevresindekilerin iyi gün dostu olduğunu, bir açık verince nasıl üstüne vardıklarını anlatmaktadır. Margarete tam anlaymıyla acımasız daha doğrusu şeytan taklitçisi insanların arasına düşmüştür. Margarete’in başına gelenlerden sonra insanların dinsel tavırları acımasızca ortaya çıkmaktadır. Margarete sanki büyük bir suç işlemiştir. Oysa o, ötekilerin de düşlediği bir doğal işi yapmıştır. Yanılmıştır yanılgısının acısını çekmektedir. Doğan çocuğa bir yaşam şansı tanınmadan yok olmasına göz yumulur. Böyle bir cinayeti işlediklerini hiç düşünmezler. Şeytanla iş birliği yapan Faust bile acı duyar ama Margarete çevresindeki insanlar tam anlamışla şeytanlıklarını gösterirler. İlkel dönemlerden bu yana insanların önüne gene insanlarca çıkarılan, ürkütücü, korkutucu, sindirici söylemler burada hep sergileniyor. Sanırım Goethe, söylemlerini, gerçekle ilgisi olmayan dinsel gibi gösterilerek korkutucu hilelerini sahneye taşıyarak kilise çevresinde barınan bu bağnaz safsatalarını sahneye getirerek halkı uyarmak istemiş. Büyücülerin, şeytanın, bunlara dayalı inançların bir araya toplanması bundandır. Faust çok bilmiş biri. Ancak o çok bilmişlik ne üstüne? İnsanlığa katkısı olan bir buluş mu? Bu tür bilimsel bulgularla hiç ilgisi yok. Böyleyken ortalıkta ya da toplum arasında bilgiçlik taslayan açıkgözler var. Geçmişin bu aldatıcı inanç sömürü ağını, ortaya getiren Faust, başlangıcında bana dağınık gibi gelmesine karşın sonra sonra daha sıknırlı bir olay ustünde toplanarak çok acıklı olarak bitti. Bana mı öyle geldi yoksa sahiden gerçek amacı anladım mı? Sonunda çok açık olmamakla birlikte Johann Wolfgang von Goethe’in Faust’unu okuduğuma sevindim, vermek istediğini de biraz olsun anladım galiba. Hiç değilse olayları kopuk kopuk anlatacak durumdayım. Kral Lear ya da Julıus Caesar gibi doğruca ya da duruca anlatamam. Şeytanın ya da ruhların söylediklerini daha doğrusu Goethe’nin onlara söylettiklerini benim söyleyemeyeceğini biliyorum. Kitaptaki şiirler bence güzel çevrilmemiş. Anladığım kadarıyla Röslein’i yazan Goethe, bu kitaptakilerin bazıları gibi  yavan şiir yazmaz. Daha rahat olduğum bir süreçte Faust’u bir daha okmaya karar verdim. Bu kararımın yerine gelmesi için verdiğim sözü unutmamak üzere buraya da yazdım. 17 Temmuz 1942, Cuma saat 15’00 Çeşmekolu/Lüleburgaz…. .

Kitabı bırakınca yeni bir plan kurdum. Babam akşam konuşup, tasarladığı işe kalkışırsa ona yardım edeceğim. Pazartesi günü Lüleburgaz’da işim olduğunu söyleyip gideceğim. Oradan okula uğrayıp bir hafta izin alacağım. İlhan Görkey Öğretmen izinli, yerine Selçuk Korol Öğretmen bakıyor. . Selçuk Öğretmenin bana “Olmaz!”demesini düşünemiyorum. İki ağabeyimin asker olduğunu biliyor. Onların şimdi evde olması geçici bir durum;evimiizin işlerinden söz edince Selçuk Öüretmen sanırım bana izin verecektir. Bir hafta çalışırsam babamın tasarladığı işleri ortaya çıkarırız. Binayı kurmuş gibi sevinerek kahveye indim. Önce çiçeklere su taşıdım, çardak altını ıslattım. Gelen olursa serin serin otursunlar. Babam bendeki değişikliğe takıldı:

-Kahve boş kalınca sıkıldın değil mi? dedi. Bendeki canlılığı sıkıntıya bağlamış. Sıkılmadığımı söyledim. Yanımda getirdiğim kitapları okuduğumu, pazartesi günü gidip Lüleburgaz’dan yeni kitap alacağımı söyledim. Babam:

-Bu sıra köyden kimse gitmez, işilerin en yoğun olduğu süreç, yalnız gidip geleceksin!dedi. Gelenler oldu. Oraktan dönenlerin yukarı mahallede oturanları, kahveye uğramadan edemezler. Konuştukları da ekinlerin tane durumları olur. “Arpaların taneleri dolu, yulaflar bu yıl biraz hafif!”Bu yıl ortak kanı, karpuzlar iyi olacak. Geçen yıl tüm ürünler bedava gitmiş. Bu yıl Ofis daha ciddi fiyat bildirmiş, ödeme yapacakmış. Geçen yıl, denince duraksadım;bundan çok değil 15 ay önce tümden ayrılıyormuş gibi gitmiştim. Özellikle Lüleburgaz pazarını görünce paniklemiştim. Sanırım bilmediğimiz bir yerlere gitme ilgisi nedeniyle o acıklı durumu çabuk unutmuştum. Bunca zaman sonra burada dün olmuş gibi acı duydum. Karşımda konuşan komşular bir sözle tüm olayı anlatıp geçtiler:  “Geçen yıl, hiçbir ürün satamadık!” Ama ben, bunlar konuşulup geçince Üzeyir Ağabeyin elinde buzağılı ineğin ipi, buzağıcığın öyle şaşkın şaşkın bakışın, gelip geçen telaşlı insanların üzücü konuşmalarını görür gibi sanki oraya bir daha gitmiş gibi oldum. Hasanoğlan yolculuğu sonra da oradaki duraksamaksız çalışmalar olmasaydı sanırım o acıklı Pazar(Halk o güne değişik adlar taskmış: Tavuk pazarı, Tavuk Muharebesi, Yağma Pazarı v. b. ) beni daha çok üzecekti. Kahvenin yan penceresinden çizdiğimiz yerlere bakarak orada olacak evi tasarladım. Saim çıkıp çıkıp babama gelecek. Ben de öyle yapıyordum. Saim daha şanslı, onun yolu çok kısa bahçe içinden kahveye girebilecek. Düş kurarak bir süre oturdum. Komşumuz Pehlivan Ali’nin oğlu Kadir geldi. Kadir’e takıldılar:

-Evin şuracıkta, kahveye girdiğini evden görecekler, izin aldın mı yokasa? diye sordular. Kadir, babası kahvede olmadığı sürece gelebilirmiş. Konuşanlar, bunu da başka bir açıdan değerlendirdiler: Kahve burnunun dibinde, neden oturup bir çay içmesin!Hep söylenen sözler. Kadir’le birlikte kalktık. Kadir Emin Özdil’in iyi arkadaşı, Emin’i sordum. Emin düzenli babasıyla çalışıyormuş. Daha doğrusu babası Emin’i bırakmıyormuş: ”Kışın okul, dinlenme;yaz gelince okul tatil ama işbaşı zorunlu!”diyormuş. Bu arada Kadir Emin’in ortadan sonra okumayacağını da söyledi. Emin adına üzüldüm. Geç vakit Küçük Ablama gittim. Evin temeline başladığımızı söyledim. Biz konuşurken Emine Abla geldi, söylediğimi duyunca bana çıkıştı: ”

-Bu söylediğin iyilik mi yolsa körlük mü? diye sordu. Ne demek istediğini a nlamama karşın anlamazdan gelip:

-Bu işin körlükle ne ilgisi var? Gözlerimiz açık olarak temel kazıyoruz!dedim. Emine Abla kaşlarını çatarak:

-Bırak Allah aşkına, anlamazdan gelme, benim arkadaşımı alıp gitmenin beni nasıl üzeceğini hiç düşünmüyor musun? ”ddi. Emine Ablayı hiç bu kadar sinirli görmemiştim;üzüldüm. Temel atmanın şaka olduğunu, babamla bugün bu konuyu konuştuğumu, bu konuşmaların yıllardır sürdüğünü söyledim. Sonunda konuyu değiştirip güldürücü sözlerle şakalaşarak barıştık. Akşam erken yattım. Yatınca da hiçbir düşünceye kendimi kaptırmadım. Babam, ağabeylerimle yapacağı konuşmadan olumlu bir sonuç alırsa verdiğim karar gereği pazartesi okula uğrayıp bir hafta izin alacağımı bir süre düşünüp uyudum.

Çoktandır özlediğim horoz seslerini bu sabah doya doya dinledim. Sanırım horoz sesleriyle kalkıp işe gidenler oluyor. Dikkatle dinledim horozların biraz gecikenleri arasına insan sesleri de karışmaya başlıyor. Ablama anlattım. Uzak tarlalara gidenler erken kalkmak zorundaymış. Tarla yoluna çıkmadan önce de işler varmış. Bunlar erkene alınmazsa sıcakta yol yürümek zorunluğu doğuyormuş. Sıcakta yol yürününce de orak biçmek zorlaşıyormuş. Ablacığım anlatırken bile zorluk çekiyor. Ablamı dinlerken arkadaşları düşündüm. İşten kaçıyorlar;okuyup terlemeden kazanacaklar. Ya anne babaları ne yapıyor? Hilmi Altınsoy ikide bir “Anam, diye andığı annesini hiç düşünüyor mu? Annesi ablam gibi evinin işini tek başına sürdürmeye çalışıyorsa nelere katlandığını biliyor mu? Ötekiler de öyle. Fettah Biricik sanki Bey oğluymuş gibi. Oysa yapılan genel konuşmalardan çıkan sonuçlara göre geçimini zor sağlayan bir aile çocuğu.

Emine Abla yarın orakçı ağırlayacakmış, hazırlık yapacakmış, hemen gitmeye kalkınca sordum:

-Hani cuma günleri ablama çalışıyordun? İki abla da birden:

-Eh, insaf et, o kış günleri için geçerli, bu yaz sıkışıklığında imece mi olurmuş. Bu sıralar, herkes kendi başının çaresine bakıyor!dediler.

Ev yapma işini çok merak ettiğimden doğrudan kahveye gittim. Gider gitmez babam açıkladı:

-Başlayacağız, belki yalnız duvarları çıkarırız. Duvarlar üstüne sap çekince çatı gibi korunuyor. Gene de biz çatıyı kapatmaya çalışacağız!dedi. Babam umutlu;buna ayrıca sevindim. Eve çıktım, evde kimsecikler yok. Bugüm Büyük Ablam da orak işine gitmiş. Babam bana “Yat uyu, yaz uykusu yararlıdır!”dedi. Bir süre okula gidip izin istemeyi düşündüm. İzin alırsam düşlediğimi uygularım, alamazsan doğal olanı yaparım. Okul Müdüründeki notlarımı düşündüm. Ya Müdür Bey onları vermezse. 22 Nisan 28 haziran arası. Hemen hemen iki ay. Çok önemli olay oldu. Özellikle ilk kampımız bana göre unutuılmaması gereken olaylarla geçti. Bunları ufak ufak notlar olarak gene not etmeyi düşündüm. Tarihleri tam tuturamasam bile yakın günlerde olmuş oldukları için önemini yitirmemiş olurlar. Mayıs ayı pek değişmeden çoğunlukla Tarım alanlarında geçti. Besim İyitanır’ın değişken çıkışları, Salih Ziya Öğretmenin babacan davranışları, Ahmet Gürsel Öğretmenle Fikret Madaralı Öğretmenin içtenlikli uyarıları genel olarak not edilebilir. Besim İyitanır Öğretmenin bana yaptığı uyarıyı sil baştan gene yazacağım;onu unutmam olası değil. Kamp günleri zaten sayılı günler, teslim olduktan 1. hafta sonuna geçen günler olduğu gibi belleğimde. 2. Haftanın bellibaşlı olayı atışlar. Atişların da unutulmayacak bir tarafı var;ilk kez atış yaptık, bunu unutmak olası değil. Babam gidince uyumayı denedim. Bunu başarmışım, saat 19’oo sularında Büyük Ablamın sesiyle uyandım. 3 saatten fazla uyumuşum. Hemen kahveye indim babamın sularını taşıdım. Dünkü çizgilere baktım, o çizgilerden duvarların yükselişini gürür gibi oldum. Ali Ağabeyim erken geldi. Gelir gelmez de arsayı gösterdi. ”İlerde bir tatsızlık çıkmaması için kahve ile Abbas Amcamın bahçesi arasında bir patika(Dar yol) yeri bırakılmasını önerdi. Babam, Ali Ağabeyime hak verdi:

-İyi düşündün, gelecekte buralarda kimlerin oturacağı bilinmez, dostlar da olur, geçimsizlerde, bir patika bırakılırsa kimsenin başı ağrımaz gidilip gelinir!dedi. Ben onları dinlergen kendimi orada temel kazarken düşledim:

-Kolay olmayacak ama önce ailemde sonra da köydekiler üzerinde iyi bir etki bırakacak. Gittiğimden beri köye geldikçe işten, sanattan, çalışmaktan söz ediyorum. Oysa hiçbir dişe dokunur iş yapmadım. Hiç değilse hendekleri kazayım, işten kaçmadığımı kanıtlayayım. Bu kez konuşmalara katıldım. “Kerpiç nasıl sağlanacak? Taş nereden alınacak? Çimento, hiç değilse temel için sağlanamaz mı? türü sorular sordum. Ali Ağabeyim, düzeltme yaptı:

-Bu yıl tamamlanıp içine girilmesini yetiştiremeyiz. Askerlerin sayılı günleri var. Hububat satışları koşullara bağlı, parasını almak ise ilerki yıllara bırakılıyor. Temelleri, duvarları kendimiz derip çatsak bile çatı için usta gerekecek. En önemlisi de o!”Gelenler oldu, konu değişti. Ben gene de umutlandım, sanırım Saim bu sonbaharda burada olacak. Fakir Yaşar geldi. Yaşar benden çok küçük o nedenle bana dayı der. Görür görmez sordu, ”Saçını kaç numara kestiriyorsun? Söz konusu numaraları pek bilmem ama arkadaşlar 3 numara deyip duruyorlar. Meğer Yaşar berberlik öğrenmiş, saç kesimi üstüne bilgiler, daha doğrusu hileler öğrenmiş. Bana anlattı. Yedek makine tarağı varmış, onu takınca kesiciler yükseliyormuş. tıraş olunuoyrmuş ama kalan saçlar başı örtecek yükseklikte kalıyormuş. Yaşar anlattıkça güldüm. “Bu saç konusu bizim arkadaşlar için o denli önemli ki, bunu hemen yaparlar. Ancak tüm bu hileleri öğretmenler de bilirler. Böyle bir durum saptayınca makaslar çalışır!”dedim. Şimdiye dek, saçı böyle makasla kesilen oldu mu diye sordular. Güldüm:

-Şimdiye dek taraklı traş olan olmadı, bunu da ben şimdi duyuyorum. Sanırım arkadaşlar bunu da duymadılar! gülüşerek sözü başka konulara kaydırdık. Yaşarın kardeşi Ali, ağabeyine göre daha güçlü gelişmekte, boy biraz kısarak olmakla birlikte kilo yerini bulmuş. Küçük kardeşleri İsmail daha kahveye çıkmıyormuş. Babalarının genç yaşında ölmesi nedeniyle zorluklar içinde yetişen üç kardeş. Lakapları da Fakirler. Fakir Yaşar, Fakir Ali, Fakir İsmail. Bu üç kardeşin adları fakir olmakla birlikte onlar varlık bakımından fakirlikten kurtulacaklar. Gördüğüm kadarıyla bir birini seven üç kardeş, elbirliği edip durumlarını düzelteceklerdir. Fakir kardeşlerle birlikte kalktım. Uykum yoktu ama gene de eve dönüp yattım.

 

18 Temmuz 1942  Cumartesi

 

Geç vakit kahveye indim. Babam, odunluk olarak yığılmış kuru dallardan ayıklama yapıyor. “Kazık gerekli olacak, işe onlardan başladım!”dedi. İyice anladım ki babam bu işe çok önem veriyor, yapılırsa sevinecek, iş tavsanırsa dertlenecek. Kazık sayısını sordum. Hemen öyle ortalama bir sayı söyledi:

-20 tana yeter!25 kadar kazıklık ayırıp hazırladım. Ancak uçlarını sivriltmek için kullanılan keser, adına uygun kesme işi yapacak türden değil, adına “Kesmez” demek daha uygun düşecek. Babam Hanife Halamlardan bileyi taşı aldı, keseri bir güzel keskinleştirdik. 20 kazığı hazırladık. Babam güldü:

-    İş, iki mıh ile bir nala kaldı!dedi. Köyude çok söylenen böyle bir söz varmış. Babam her şeyi düşünüyor. Bana, “Yarın da tarlaları gezip işe yarayacak ağaçları saptayalım!”dedi. Hangi tarlada çatı için uygun ağaç olursa o kesilecek. Kalem kağıt alıp su kıyısındaki tarlaları dolaşacağız. Tüm tarlalar değil, belli yerlerde ağaç vardır. Salt bizim tarlalara değil Ali Enişteninkilere de bakarız!”Tamam dedim. Ancak ben ağaç ya da keresteden çok kullanılacak taşla, kerpiş işine takıldım. Babam taşı arabayla ölçüyor, kerpiçleri de sayıyla. Arabaların ölçüsünü bulamayabilirim, bu nedenle taş için sussam bile kerpiç sayısını pekala bulabilirim. Bu nedenle ben tüm duvarlarının ölçüsünü öğrenmek istedim. Babamın en güvenilir ölçüsü kendi adımı. Metresi var, bir demir çubuk, onunla iş görüyor ama onu daha çok uzunluk ölçülerinde kullanıyor. Odalar için üçe dört adım. 2 oda. , dörde dört adım, kiler, dörde altı adım da ahır ölçüsü verdi. . Evin ön tarafı sayvanlı olacak. Ahır ile ev tarafı sayvanı kapatılıp üçe üç iki oda kazanılacak. . Babamın adımlarını metre varsayıp çizdim. 20 m. boy, 8 m. en verdim. Makasların bir yanı 4’5 m bir yanı 3’5 m olacak. Başka bir deyimle binanın arka saçağı öne göre uzun olacak. Babam buna olumlu baktı, az düşündükten sonra köyde bu tip evlerden örnekler verdi. Bu kez de ben kaç kerpiç gideceğini hesaplamaya başladım. Babam köyde iki ölçüde kerpiçten söz etti. onlardan birer örnek bulup ölçmek istedim. Babam anımsadı, Hanife Halamlarda bulunduğunu söyledi. Hiç ara vermeden Hanife Halama gittim, evdeydi, Hilmi’nin işlik aralığında bir yığın kerpiç vardı, üstelik Hanife Halamdan emanet olarak Hilminin metresini de aldım. Küçük diye adlandırılan kerpiçler: Neredeyse tuğla ölçülerinde 25X15X10 cm. Büyükler ise 30X20X15 cm. Dış duvarları büyük boy, küçük boy kerpiçle örmeyi düşündüm. Babam bana :

-    Sen kendini yorma demesine karşın aklımdan bazı önlemleri geçirmeye başladım. Eve döndüğümde de durmadım evin  görünüşteki durumuna dikkatli bakıp ölçümler yaptım. İçinde doğup büyüdüğüm odanın duvarlarını ölçünce şaşırdım. Odanın kuzeye bakan duvarı 80 cm. kalınlığında. Duvarın dışına yakın takılmış cam çerçevesinin içeriye dönük tarafın kocaman bir alan var. ben orasını hep masa gibi kullanıp ders hazırlamıştım. . Meğer o masa gibi geniş alan duvarın kalınlığından ileri geliyormuş. Dikkatsizliğime biraz da şaştım. Ayrıca pencerenin iki yanında derin iki göz var. O gözlerin derinlik nedenlerini hiç düşünmemiştim. Olayın bugün ayırdına vardım. Kalkıp kahveye indim. Babama bir şey söylemeden kahvenin kuzeye bakan arka duvarıba baktım. O duvar da çok kalın örülmüş. Ev duvarının sıvasıyla durmasına karşın kahve duvarının temele ykın yerlerinde duvarun bir kerpiç eni kadar eridiğini de üzülerek gördüm. Kahve 14, yukardaki ev 32 yıl önce yapılmış. Babam gezindiğimi görünce sordu. Olayı anlattım. Babam yıllardan beri bunu gözlemiş. Aradaki farkı vurulan sıvaya bağlamış. Evin ilk sıvarı nasıl bir çamursa saç örgüsü gibi samanla karıştırılmış. İlginç olan samanları hep yukardan aşağıya doğru olması. . Samanların üst ucu duvar içinde alt uşları aşağıya doğru yapışık. Özellikle elle yapıştırlmış gibi. Kahvenin sıvasında saman maman yok. . Ancak kahve duvarı da çok kalın olduğundan şimdilik bir tehlike yok ama, giderek eriyeceğe benziyor. . Yerden bir metre yükseğe kadar beton sıva önerdim. Onu babam da düşünmüş ama Üzeyir Usta onu daha tehlikeli bulmuş. “Yukardan gelen su yumuşak toprağı etkiler betonun altına girerek tüm duvarı yumuşatır!”demiş. Onun yerine Üzeyir usta bir metre kadar yükseklikte gene kerpiç duvar ekleyecekmiş. Ondan sonra da tüm kuzey duvarına serpme çimento vuracakmış. Bir süre babamla kaldıktan sonra eve çıktım, bir saat kadar uyudum. Büyük Ablam bu kez Gülsüm ‘le birlikte erken geldi. Gülsüm’un baş ağrısı varmış. “Sıcak dokundu!”dediler. Ablam bana iş verdi: ”Gülsüm biraz rahatsız ama seninle gidebilir, birlikte olun, o dinlensin sen benim biberlerimi sula!”dedi. Gülsüm’le dereye indik, her zaman yaptığım bir iş olduğu için severek yaptım. Biberlik hemen derenin dibinde, taşıra taşıra suladım. Eve döndük. Üstelik bir iş becerdiğim için de sevindim. Babama da su getirebilirim, deyip kahveye indim. Tam da babam çiçeklerini sülamaya kalkışmışmış. Abbas Amcamın kuyusuna birkaç kez gittim geldim. Babam: ”Taze çayı hak ettin!” dedi, bana çay getirdi. Tam bu sıra komşumuz Şerif Furtun Eniştem geldi, gülerek:

-    Sen önemli bir şey yapmasan baban sana çay getirmez. Senin üçtane agan var, yıllardan beri burada beraberiz. Şimdiye dek babanın onların birine çay verdiğini görmedim. Senin bir ayrıcalığın var. Ne yaptınsa bunu bilmek isterim”dedi. Asmalar altında oturuyorduk. Başka oturanlar vardı, onlar da dikkat kesildiler. Ben, su taşıdığımı söyledim. Furtun Şerif Enişte başını atarak “Ihı!”dedi. Senin agaların fıçılar dolusu su taşımışlardır. Bu su işi değil. Babam gülerek söze karıştı. Yan arsadaki dünkü çizdiklerimnizi göstererek, “Ablasına yapılacak evi başlattı. Ben bunu bir türlü başlatamamıştım. Dün o bana yardımcı oldu!”dedi. Şerif Furtun Enişte konuşmak için bahane arayanlardandır. Konuşmayı çok sever ama çok dikkatli de dinler. Bu kez, benim bu işlerle ilgimi sordu. Oysa benimn durumumu çok iyi bilir. Ayrıca onun çok yakın bir akrabası Davutlu köyünde Eğitmendir. Sıksık onlara gelir. Oğlu Vehbi Dincer de bizim okulda öğrencidir. Tüm bu bilgilerine karşın salt beni konuşturmak için soru sordu. Ben de, dilimin döndüğünce okuldaki çalışmalarımızı bir kez daha anlattım. Kepirtepe’yi kurduğumuzdan başka Hasanoğlan’ı kurmamızı, Akrabası Vehbi Dinçer’i de tanık göstererek anlattım. Bu uzun konuşmadan sonra Şerif Enişte gülerek:

-    Bu söylediklerin hepsi doğru da sen şimdi şu gördüğüm tarla içine bir bina mı konduracaksın, onu mu demek istiyorsun? ”diye sordu. Açıkladım, ”Ben bina yapmayacağım, ancak yapılacak bina için buradaki olanaklara göre değişik bir şeyler yapılabilir düşüncemi söylüyorum!”dedim. Arkasından da kesilen kerpiçlerin daha dayanaklı çamurdan yapılmasını, yapılacak duvar durumuna göre kerpiç kalıbı hazırlanmasını önerebilirim. Böyle bilinen ölçüler olunca yapılacak binanın gereksinimi olan kerpicin önce bilinmesi de kolaylaşır!”dedim. Şerif Enişte gülerek bu kez: ”Üzeyir usta bunları bilir, bize o yeter!”dedi. Bu kez de ben güldüm: ”Zaten ben Üzeyir Usta burada olmadığı için bunları konuşuyorum. O olsa bunlardan söz etmem, bizim okulda da Üzeyir Usta olmadığı için bunları yapıyoruz, orada da Üzeyir Usta olsa orada da yapmayız”dedim. Şerif Furtun Enişte:

-    Haklısın bu kez ben bunu hak ettim. Üzeyir Usta bir fanidir, bugün var yarın yoktur. İşte bizler beceriksizliğimizi böyle kapatarak avunuyoruz. Devlet iyi düşünmüş, sizler nice Üzeyir Ustalar yetiştireceksiniz!”dedi.

Kahvedekiler bir süre bakıştılar. Şerif Enişteyi azıcık sıkıştırdığımı anladım. Gönlünü almak için aynı konuyu sürdürmek istedim. Bu kez de bir başka öneride bulundum. ”Kerpiç çamurunu kendiniz hazırlıyorsunuz. Kerpiç kalıbını kendi ölçülerinize göre yapın, kerpiçler ola göre çıkar!”Örnek verdim: ”. Metre küp hesaplarında yüz sayısı esas alınır. Tüm hesaplar yüze göre çıkarılır. Bunun için kalıbınızın boyunu 33 cm. yapın üç kerpiç bir metre olur. Bu kez en de 16’5 yapılır. Böylece tek çift uyumu da sağlanmış olur. Yükseklik çök önemli değil bu 10 cm. de 15 cm. de olabilir. Bu ölçülere uyunca duvarların eni boyu saptandıktan sonra sayılar kolay bulunur. Anlattım ama nasıl anladılar bilmem. Sonunda sormadan edemediler: ”Sen şimdi bu bina için kaç kedrpiç istiyorsun? ”Yuvarlak olarak 4000 büyük 2000 de küçük boy kerpiç gerektiğini söyledim. ”Birkaç “Vay vay!” dendi. Çok dendi. Duvar yüksekliği fazla bulundu. duvar kalınlığı da fazla bulundu. Ben de, O zaman bu sayılar aşağıya iner!”dedim. Dedim ama kerpiç sayıları gene de fazla bulundu. Kerpiç kalıbı değişmesine ise kimse yanaşmadı. Bunun gerekçesi ilginç. “Burası köylük yer, her aradığını bulamazsın. O zaman komşuya muhtaç olacaksın. Belli ölçüler kullanmazsan karşılıklı yardımlar azalır. Siz şimdi hemen işe başlarsanız belki de ödün kerpiç alacaksınız. İşte o zaman tüm bu hesaplar uymayacak!” Bu kez de ben güldüm. .  “O zaman hiçbir hesabı önceden yapamazsınız!” Kahvedekilerin hepsi birden:

-Ya işte bizim sorunumuz bu! İçimden “Sorunlarını biliyorlar ama bu çıkmazı aşma yollarını aramıyorlar!”deyip sustum. Babam beni uzaktan hep izledi, sonunda bir şey söyleyeceğini biliyordum. Beklediğimi söyledi:

-Biz bu kez bu işte kendi yağımızla kavrulmaya çalışalım, sen hesabını yap, biz de tedarikimizi ona göre yaparız. Acelemiz olmadığı gibi, bizi sıkıştıran da yok. Saim asker olana dek biz bu işi tamamlarız!dedi. Sessizce dinlemiş olanlar hep birden güldüler. “İnşallah o günlere kalmaz!”Şerif Enişte çok yorgunmuş, bir ara uyukladı. “Fakircik, konuşmayınca duramaz uyur!”dediler. Birer ikişer herkes kalktı. . Babamla bir süre konuştuk. Yatınca kendi kendime sevindim;Saim’in evi olacak mı bilmiyorum ama onu düşünmek beni oldukça rahatlattı. Ne okul düşünüyorum ne onu ne de bunu. Böyle bir iş kovuştursam köye geldikçe daha rahat olacağımı düşlemeye başladım. Bu kez de babamın kahveye verdiği önemi dükkana vermediğine takıldım. Oysa dükkandan daha çok kazanabilir. Sigara, şeker türü bir iki nesne dışında bir şey getirmiyor. Bunun bir nedeni var mı? Eskiden böyle değildi. Bunu sorabilir miyim?

 

19 Temmuz 1942 Pazar

 

Kapı vuruldu, seslendim, Gülsüm. Onu bugün götürmemişler. Kahvaltı edecek misin? diye sordu. Sütle ekmekle kahvaltı ettim. Saat 10 olmuş. Yarın da böyle kalkarsam Lüleburgaz’a gidemem. Kalktım, hazırlanıp kahveye gittim. Babama

-Herkese duyurduk, geriye dönüş olmaz;hiç değilse yerini düzelteyim. Bir metre kadar bir eğim var!”dedim. Babam havanın sıcaklığını öne sürdü. . Yorulunca bırakmak üzere iki saat çalıştım. Su terazisi aklıma geldi. Yarın Lüleburgaz’dan ne alabilirim? Metre, su terazisi, çekül. Dinlenmek üzere kahveye girince babam beni okumuş gibi, “Dükkanı kapatmış durumdayım, birşeyler almaya kendim gidemiyorum, başkasına havale etmekle de bu iş olmuyor. Ali’nin binbir tarakta eli var, hangi birine koşsun. Fazla üstüne varamıyorum. !dedi. Durumu öğrendiğim için o konuyu açmama gerek kalmadı. Dükkana geçip plaklara baktım. Yeni plaklar var;Suzan Yakar, Safiye Ayla, Münir Nurettin, Hamiyet Yüceses. Kapaklarında resimleri de var. Münir Nuredttin, sinemada duyduğum şarkısını:

-Hoş geldin evimize;diye başlayan şarkıyı söylüyor. Münir Nurettin’le Müzeyyen Senar’ın ikişer üçer plağı var yeni. sözleri Vecdi Bingöl, beste Sadeettin Kaynak. Safiye Ayla’nın söylediğini geçen yıl Haruniye ekibiyle gelen öğretmen Vahdet Kayık söylerdi, “Sarı Kurdelem. Öğretmen Vahdet Kayık deyince Haruniye ekibinden mektuplaştıklarımla  yazışmalara ara verdik. Arkadaş bana okulun resmini gönderdi ben ona göndermedim. Okula dönünce bir okul resmi bulup göndereceğim.

Kahvede kimse yok, babam plak çalabileceğimi söyledi ama içimden gelmedi, salt yeni şarkılara, bir de söyleyen şarkıcılara baktım;çoğu bayan şarkıcı: Suzan Yakar, Mualla Gökçay, Hamiyet Yüceses. . Eski plaklarda da bir Hamiyet vardı: Hamiyet Duygulu. Onun sanırım 5-6 plağı olacak. Onun kocası olduğunu varsaydığım Zeki Duygulunun da plakları var. Latif Yurtçu Öğretmenin kemanını duyar gibi oldum: keman yayı sürterek “Giyer fistanını atlas-Atlasa iğneler batmaz!”….  . Ne güzel çalıyor. Bunu arkadaşlar Ahmet Gürsel Öğretmene söylediklerinde Ahmet Gürsel Öğretmen gülerek Latif Yurtçu Öğretmene takılmıştı:

-Tek şarkılı kemancı!Latif Yurtçu Öğretmen buna gülmüştü:

-O bile tam değil, keşke o bir şarkıyı da dilediğim gibi çalabilseydim!”Bunları anımsayarak eve dönüp bir süre yattım. Yatarken saate bakmamıştım, kalktığımda saat tam 18/00’di. Uyandığımı gören Gülsüm:

-Dedem seni çağırdı, uyanınca kahveye inmeni söyledi!dedi. Bunu duyar duyma gittim. Kahvenin kapısına yönelirken içerden birisinin dükkana girdiğini görür gibi oldum. Kapıdan girdim, babam beni gülümseyerek karşıladı, ”Uyuyormuydun? ” diye sordu. ”Oyuyordum, ama derken dükkan kapısı açıldı, sözümü tamamlayamadan o tarafa baktım. Gülerek İsmet çıktı. ” Eee, çocuk!” dedim. İsmet hemen yapıştırdı:

-Sana göre çocuğum, ne var bunu bilmeyecek? Hemen toparlandım. Ben onlara gidince İsmet’le görüştüğümü söylemiştim;oysa görüşememiştik. . İsmet doğruculuk yaparsa babama karşı çok ayıp olacak;diye düşünüp:

-Ben uyurken bırakıp nereye gittin, giderken bir pusula yazamaz mıydın? ”diye laf kalabalıklığı yaptım. İsmet birşeyler anladı ama yanıt hazırlarken babam çay ocağına gidip bize çay hazırladı. Biz bahçeye çıktık, durumu İsmet’e açıkladım. Neyse bir açık verilmemiş oldu. Bizim köyde kardeşi olan uzak akrabamız Cambaz Osman yola çıkarken İsmet’e:

-Gel bana arkadaş ol, Çeşmekolu’na gidiyorum!demiş, İsmet bunu fısat sayıp gelmiş, yarın öğleden sonra köye döneceklermiş. Çayları içtik. Kaygım ortadan kalkınca İsmet’in yakasını bıraktım; dilediği gibi konuştu. Babam sorular sordu, İsmet olabildiğince kendi gerçeğinden uzak duran yanıtlar verdi. O da benim gibi kitaplar okuyormuş, babasına yardımda bulunuyormuş, derslerini hazırlıyormuş. İsmet’e ilk olarak arka bahçede kazdığım yerleri gösterdim. İsmet benim yaptığımı çok doğal karşıladı. Oradan çıktık, deredeki bostanlığa gittik. İsmet kendi durumundan biraz söz etti. Babasının direnmesine karşın kızı alıp eve getirmiş. Köyün saygın insanları araya girerek kız tarafını geçici olarak susturmuşlar, nikah yapılınca da barışacakları üstüne kesin söz almışlarrİsmet’in anlatacak çok sözü varmış, bostanın dere yamacına oturup karanlığa dek konuştuk. Geç vakit eve döndük. İsmet gece kahveye gitmek istemedi. Kendi olayı duyulmuş olabilir, “Görünce anımsayıp daha da söylentinin yayılmasına neden olabilir!”dedi. Zaten ablam da İsmet’le uzun uzun konuşmak istermiş o da sevindi bir süre kendi kendimize konuştuk. Benim Lüleburgaz yolculuğum geri kaldı, oldukça geç yattık. İsmet’in yatar yatmaz uyumuş olması ilgimi çekti. Bir ara konuşmamak için sustuğunu bile düşündüm. Sesli solumuş olması kuşkumu dağıttı. Böyle düşünürken ben de uyudum.

 

20 Temmuz 1942 Pazartesi

 

İsmet uykusuzmuş saat 10’00 da uyandı. Kahvaltı edip kahveye indik. Cambaz Osman’la ağabeyi geldiler. Onlarla da bir süre konuşuldu. Öğleye doğru İsmet’i uğurladım. İsmet gittikten sonra uzun süre kazı yaptım. Bir yanı 8o cm kazıp öbür yana serpiştirdim. Ellerim oldukça yandı parmak uçlarım kızardı. Babam biraz ara vermemi önerdi. Babam, (Ali Eniştem için) “Ali’yle konuşup ona göre öteki planlarımızı uygulayalım!”dedi. “Buraya çıkmak istemiyordu, şimdi razı olmuş, öyle olduğuna göre oradaki evi gözden çıkaracak, demektirir. O zaman o evden çıkacak, kiremitten, belki de bir kısım keresteden yararlanılacaktır!”Babam öyle söyleyince ablamların yan bahçedeki uzun, selvi gibi ağaçları anımsadım, onların bir bölümü çatı için kullanılabilir. Babam tekrar:

-Ali ile konuşup yeni bir değerlendirme yapmamız gerekiyor!diye tekrarlayınca azıcık duraksadım. İsmet’in gelişi beni bir yanlıştan kurtardı!Ben bugün, belki izin alıp dönecektim. İzin almak için de yalan söylemiş olacaktım. Selçuk Öğretmenden izin almak için iki ağab eyimin askerde olduğunu söyleyecektim. Oysa onlar şimdilerde evdeler. Neyse kendime teselli buldum, hiç değilse Selçuk Korol Öğretmeni kandırmamış oldum. Babama:

-Ali Enişteme haber vereyim, gelsin konuşun!dedim. Babam, akşama geleceğini söyledi. Buna da sevindim ama galiba bana şimdilik yapacak bir iş yok, onlar konuşup kendilerine göre karar verip onu uygulayacaklar. Babamın düşündüğü gibi eski evin sökülüp işe yarayanlarla yeni bina yapılması pek iyice anlayamadım. Sanırım işin içinde para sıkıntısı var. Bunu şimdiye dek hiç düşünmediğime şaştım. Babamın yepisyeni bir ev yapıp ablama. “ Buyur, güle güle otur!” diyecek ölçüde parası olsa şimdiye dek beklemezdi, bunu biliyordum Böyleyken olduğunu varsayıp düş kurmama kendim şaştım. Azıcık sıkılır gibi oldum, eve gitmek üzereyken babam:

-Bugün Burgaz’a giden bulunur, gazete getirirler!”dedi. Sahi bugün pazartesi, dedim içimden, bir hafta sonra gene okulda olacağız. İçimden bunu geçirdim ama babama okulu özlediğimi söyledim. “Haftaya arkadaşlara kavuşacağım!”diye de ekledim. Babam içtenlikle, öyle yerlerde edinilen arkadaşlıklar unutulmaz!”dedi. Örnek olarak da daha çok askerlik arkadaşlarını örnek verdi. Köyde birkaç kişiyi andı, çocuklarına asker arkadaşlarının adlarını verdiler!”deyip güldü. “Şans işte bunlardan ikisinin tek erkek oğulları oldu. Baba, dede adı verilmedi gerekirken yabancı adlar aileye karıştı!”dedi. Babamın bu görüşüne biraz katılmamış gibi durup:  “Bu daha iyi değil mi? baba, dede adlarını da torunlarına koyarlar!”dedim. Babam bence hiçbir sakınca yok ama sağ olan babalar, dedeler buna ne diyor ?  bir de onların düşüncesini öğrenmek gerekiyor. İçlerinde bu duruma kırılıp. Kahvede her söz söyleniyor:  “Torunum bana yabancı gibi geliyor, bir türlü ısınıp sevemedim!”diyenler var, dedi. Bu kez babama:

-Küçük Ablamın Saim de öyle. !”dedim. Babam: Benim fikrimi öğrenmek istiyorsan, ben onları ayrı bir aile olarak düşündüğüm için onlara bir diyeceğim olamaz. Üstelik ben, bu ad konusunda çok daha değişik düşünürüm;öyle çavuş mavuş değil daha ünlü adların verilmesini isterim. Gülsüm’ün adını ben önerdim. Esas kaydı Ümmü Gülsüm’dür duymuşsundur oldukça ünlü birinin adıdır. Mahmut Ağabeyinin oğlu Yahya’nın adını da ben seçtim. Yahya da ünlü bir ad. Birkaç  doğum olursa o zaman aile adlarından verilmesini öneririm!”Biz konuşurken Gazi Hamza Amca geldi gülerek:

-Baba oğul ne konuşuyorsunuz? diye sordu. Babam konuştuğumuzu olduğu gibi söyledi. Hamza Amca bana döndü:

-Benim adım kimden geliyor bakayım, bakalım onları da okuyor musunuz? dedi. Hamza Amcamın okuyor musunuz dediği bilgileri ben köydeyken defalarca okumuştum. Hazreti Ali, Hazreti Hamza Cenklerini ezberlemiştim. Hazreti Ali Hamr ibni Abdud, Hazreti Hamza’nın ceklerini defalarca okumulşum. Hemen yanıtını verdim: ”Okumaz olur muyuz: Hazreti Hamza’nın nasıl hileyle bir Habeş köleye öldürtüldüğünü hiç unutur muyum? ”deyince Hamza Amca :

-Ya işte buna sevindim, bizim bile bildiğimiz derme çatma bilgileri sen bilmezsen üzülecektim. Ben bunları gelen giden memurlarla zaman zaman konuşurken sorarım;adamlar aval aval yüzüme bakmazlar mı? Yazık size bu milletin verdiği ekmeğe diye bağırasım gelir!Hamza Amcanın duygulu tarafına dokunmuşuz, bir süre bu konu üzerinde durdu. Biz konuşurken bir otomobil geldi. Karpuz peycileriymiş. Sık sık geliyorlarmış. Bostancıları hep tanıyorlar. Gülüşerek bahçeye oturdular, bira sordular. Babam, “Bekliyorum, kısmetinizse yetişir!”dedi. Çok konuşanlardan biri:

-Bira soğuk içilir ağam, gelecek bira ne zaman soğuyacak? Deyince, ötekilerden biri, konuşmayı yumuşatmak için soğutma işinin nasıl yapıldığını sordu. Hamza Amca:

-Kuyuya salarız, sabahleyin buz gibi çıkar!deyince susanlardan birisi :

-Ohooo, “Ölme eşeğim ölme yaz gelecek!”dedi. Hamza Amca bu sözden alınır gibi oldu; “Soğuk bira isteyen arabasına birkaç şişe koyar beyim!”dedi. Bu kez babam:

-Biz ağır işlerde çalışıyoruz. Ağır işler insan terletir. Terli insanlara soğuk yaramaz biz onun için yazın genellikle çay içeriz. Sıcak bir çay sizin de susuzluğunuzu giderir. deyip çak ikram etti. Otomobili görenler kahvede toplandı. Pazarlıklar yapıldı, birileri alıp Peycileri götürdü. Peyciler, gelip karpuz tarlasına bir değer biçiyor, zaman zaman delip sayı hesabı karpuz alıyor. Karpuz sahibi başkasına satmasın diye önce bir miktar para ödüyor. Bu paraya pey dendiği için bunların adı Peyci olarak benimsenmiş. Son bir iki yıl içinde oluşmuş bir olay olduğundan ben yeni öğrendim. Evvelki yıl da bunun sözü edilmişti ama sanırım karşılaşmamıştım. Geçen yazı zaten Hasanoğlan’da geçirdiğimden olan bitenden habrsizdim. Bu akşam kahveye gelenler çoğunlukla peyciler için geldi. Satacak bostanı olmayanlar da ilgi duyuyor. Karpuz para edecek mi? Karpuz para ederse öteki ürünler de değerlenir düşüncesinde olanlar aralarında değişik değişik yorumlar yaptılar. Karpuzcuların bir de muştusu oldu, Hükümet, çiftçi ürünlerinin hükümete teslim zorunluluğunu kaldırmış. Dinleyenler buna pek inanmadılar ama doğruysa sevineceklerini söylerdiler. Peyciler, söylediklerinin doğruluğuna inandırmak için:

-Bu karar olmasaydı biz pey dağıtmazdık!dediler. Bu sözler daha inandırıcı oldu. . Kahve oldukça kalabalık;, bu arada Ali Eniştem de geldi. Eniştem biraz garip seyerek baktı. “Ben çoktandır gelmedim, kahve böyle dolup taşıyor mu? ”diye sordu. Olayı anlattım. Peyciler geri geldi ama kalmadan gittiler. İnsanlar da birer ikişer ayrıldılar. Eniştemle kalınca ev işini konuştuk. Daha doğrusu babamla Ali Ağabeyim, Ali Eniştem karşılıklı konuştular. Üzeyir Usta bir inceleme yapacak, hesap çıkaracak ona göre işe girişilecek. Eniştemin fikrine göre, kiremidi dışında eski evin bir yararı olmazmış. Konuşma uzun sürmedi, Üzeyir Usta hemen işe el koyacak, eniştem birliğine dönene kadar kesin bir karar verilecek. Bu konuşmalardan sonra ben olayın dışına çıkmış oldum. Eniştemi uğurlayıp eve döndüm. Eve dönünce düşündüm tam anlamıyla okula gitmedfn önce yaşadığım bir köy akşamı yaşadım. Gürültü patırtı içinde konuşmalar, aynı sözlerin gene gene söylenmesi, doğru söylediğini birkaç kez tekrarlayanların bir de arkasından andiçmesi(Vallahbillah-Kitap çarpsın -Mushaf çarpsın-Gözüm körolsun, Anam avradım olsun-Allah seni inandırsın v. b. )Hiç değişmeden sürdürülüyor. Demek bu hep böyle gidecek. Fazla düşünceye dalmadan yattım.

 

21 Temmuz 1942  Salı

 

Bugün ablam kalmış, tavuklarıyla konuşurken sesini duydum. Hem rahat hem de uzun uyumuşum. Saat 10’20. dışarı çıkınca ablam takıldı:

-İyice alıştın, gidince oraya ayak uydurabilecek misi? ”dedi. Güldüm:

-Ben uyduramazsam, uydurtacaklar, nöbetçi öğretmenleri var. onların gelmesine bile gerek kalmıyor, arkadaşlardan biri:

-Nöbetçi öğretmeni geliyor!deyince herkes çil yavrusu gibi dağılıyor!dedim. Ablam güldü. “O kadar insanı başka türlü yola sokmak kolay değildir!”Ablam sözü İsmet’e getirdi, benim düşüncemi sordu. Sordu ama ablam gene de benden önce kendi kanısını söyledi:

-İsmet, iyi yapmadı galiba, dertsiz başını derde soktu. Başına daha kötü bir olay gelmese bari!Anladığım kadarıyla ablam İsmet’e bu kez oldukça olumsuz gözle bakmış. Önce:  -İsmet çok zayıflamış'!dedi arkasından da “Neşesi kaçmış, durgun durgun bakıyor!”dedi. “Kuşlar gibi cıvıldayan İsmet, sus pus olmuş, öğretmenleri ondaki bu değişikliği anlayacaktır!”dedi. Ablamın kaygısını anladım, İsmet’in okulda neşeleceğini, okulda İsmet’i herkesin sevdiğini tekrarladım. Ablam gülümsedi:

-Elinden gelen yardımı yap ona!diye tembihledi. Ablamın konuşmak istediğini anlayınca, Mehmet Dayımla Muhittin Eniştemin çekişmelerine değindim. “Mehmet Dayım mahkemeye vermiş!”dedim. Ablam olayı biraz biliyormuş:

-Daha vermedi ama vermeye niyetli, Mehmet onda haklı!deyince olayı ablamdan dinlemek istedim. Ablam önce:

-Ben de o konuyu tam bilmiyorum Elif Teyzemin anlattığına göre annemizin babası yani bizim dedemiz oldukça varlıklı, köyün ağalarındanmış. Elif Teyzemle annemi evlendirince küçük kızına damat getirmiş. Annemizin kardeşi Ali Dayımı evlendirince ayırmış. Kendisi önce damat yanında kalmış ise de sanraları oğlunun yanına çekilmiş. Ancak damadı dedemizin tüm varlığına sahip olarak kalmış. Ali Dayım babasından aldığı payı kendi üstüne devredip kendini geri çekmiş. Bu sıralar savaş patlak vermiş, dedemizin iki damadı da çanakkale savaşında şehit düşmüş. Bir süre sonra annemiz evlenince, eski ailesiyle ilgili bir sorun yaratmamış. Ancak Elif Teyzemizin oğlu Mehmet Dayın büyüyünce annesinin hakkı olduğunu, bunun kendisine verilmesi gerektiğini Muhittin Enişteme söylemiş. Muhittin Eniştem, gerçeği bildiği halde bilmezden gelmiş, bir süre Mehmet Dayına Ali Dayımızdan hak istemesi gerektiğini söylemiş. Oysa Ali Dayımız, babasından onun sağlığında ayrılıp kendi yuvasını kurduğundan Mehmet Dayına karşı hiçbir sorumluluk kabul etmemiş. Mehmet Dayın askerliğini yaptıktan sonra bu işi inceden inceye araştırıp gerçeği öğrenmiş. Muhittin Enişte bu kez köylerde geçen geleneklereri öne sürüp Mehmet Dayına kesin olumsuz yanıtını vermiş. O gelenek, hep söylenir genellikle de uygulanır. Aileler, erkek çocuklara kardeş payı yapar, Kıa çocuklar evlenip gidince, onlara pay verilmez, bunun yerine gönülden kopan bir şeyler verip savuşturulur. Çok eskilerden böyleymiş, annelerimiz böyle savuşturulmuş ama Cumhuriyet gelince bu gelenek yasalaşmış, kız erkek ayırımı da ortadan kalkmış. İşte Mehmet Dayın bu yasalara göre annesinin Muhittin Enişteden değil, anne -babasından kalan anne hakkını istemekte diretiyor. Böylece işin içine bizi de çekiyorlar. Dedemizin üç kızı var. Bunlardan biri dedemizin ailesini sürdürüyor. Onun için de bulunduğu varlık aslında üç kardeşin ortak varlığıdır. Mehmet Dayının danıştığı avukatlar böyle diyor. Mehmet Dayın ise Muhittin Enişteye:

-Gel bunu tatlıya bağlayalım, eşit bölünmek koşulunu öne sürmüyorum ama benim payıma sen bir değer biç onda anlaşalım!Muhittin Enişte “Nuh dedim Peygamber demem!” deyip Mehmet Dayınla merhabayı bile kesmiş. Şimdi bize de:

-Sakın ona uyup mahkemeye gitmeyin!haberleri gönderiyor. Biz:

-  “Gitmeyiz!” , diyoruz ama mahkeme açılır da çağırılırsak, ne olacak? Biz de bunu soruşturduk, “Davacı değiliz, bir bölüştürme yapılacaksa biz hakkımızı Zühre Teyzemize bırakıyoruz!”diyeceğiz. Ne var ki bunu demek için gene mahkemeye gidilecek. Ablam bu konuda doluymuş, bunu konuşurkne gene o gelenek denilen haksız paylaşıma değindi. Ablamın babası Çanakkale Savaşında şehit olmuş. Annem babamla evlenince, iki kızını da babam kendi sorumluluğuna almış, yetişkin olunca da büyük oğluyla evlendirmiş. Durumları geçimlerine yetecek düzeyde olduğu için ablam baba gelirine gereksinim duymamış. Babasının babası ölünce yaşayan iki oğul anlaşamadıklarından  ayrılmak zorunda kalmışlar. Kardeş ayrılığı Köy İhtiyar Heyeti aracılığiyle yapılmış. Ailenin üç oğlundan biri babasının sağlığında şehit düştüğü için pay hakkını kaybetmiştir kararı verilmişAblam şehit çocuğu, o zamanın yasal söylemlerine göre şehit yetimi. Ne var ki babası, dedesinden önce şehit düştüğü için gelenekler ablamı ortada bırakmış. Neyse ablamın şansı varmış, ya ötekiler; Çanakkale’de şehit olan 200. 000 Sarıkamış’ta, Arap Çöllerinde can veren 500. 000 kahramanın çocukları ne oldu? Hep bu gelenek düzmecesi eşitsizliğin acısını mı çekti? Söz sözü açtı, Ayşe yengemin, Ali Eniştemin, köyde daha onlarca insanın uğradığı haksızlığı saydık döktük. Ayşe Yengemin olayını daha önce anlatmıştım. Meğer Ali Eniştemin durumu da aynıymış. Eniştemin babası da dedesinden önce öldüğü işin enişteme bir pay verilmemiş. Ne acıdır ki iki şehit çocuğu Küçük Ablamla Ali Eniştem birbirinin geçmişinden habersiz evlenmiş. Geçmişlerini öğrenince bir de bakmışlar ki ikisi de şehit yetimi, ikisi de baba haklarından yoksun kalmış garibanlar. Ali Eniştmin baba dedesi uzun ömürlüymüş yaşamını sürdürüyor. Köyün en yaşlılarından biri, herkes ona “Dede” deyip geçerken sanırım Ali Eniştem bir yabancı gibi başını öte tarafa çevirip görmezden geliyor. Dedenin bir oğlu var, onun da çocuğu olmuyor. Üstelik sürekli hasta. Oysa torunu Ali Enişten dişini tırnağına takıp yaşamla cebelleşiyor. Oğlu Saim de yakın da ona yardımcı olacak. Onlar gelişirken büzülüp çürüyen dede ile amca varlıklarını yeme özellikleri kaybetmekte olduklarının bile ayırdında değiller. Ablamla oldukça ayrıntılı konuştuk. Ablam bir ara kardeşi, Küçük Ablam için içlendi ağlar gibi oldu ama, sanırım beni düşünerek durdu, konuyu yeni yapılacak eve getirip bir arada olma sevincini belirtti. Ablamla konuşa kopuşa Bibedlik dediğimiz Küçük bahçeye gittik. Biber, domates, salatalık, Patlıcan türü yenecek sebzeleri suladık. Ablam öteki, az sulanan türleri, kabakları, sütlü mısırları gözden geçirdi. . Hemen karşıdaki bostana geçtik. Karpuzları geçen gün Mahmut Ağabeyimle ben oturtmuştum. Karpuzların büyüdüğü besbelli. Elleyip oturttuğum karpuzlar bunlar değilmiş gibi geldi bana, hepsi biraz daha şişmanlamış. Eve döndük. Dere ne de olsa su yakını serin gibi gelmişti. Meğer bugün çok sıcakmış. Bir süre odaya girip uzandım. 2 saat uyumuşum. Ablam:

-  Yemek yemedin!dedi. İki dilim yağlı ekmek yedim. “Babam şimdi kahvede yalnızdır, bu saatte kimse olmaz!”deyip kahveye indim. Babam gülerek,

-  Bizim iş gene başa döndü, çatı için en az 20 telefon direği gerekecek!dedi. Telefon direği deyince birden toparlayamadım. O ölçüye yakın düzgün kereste demek istemiş. Babam:

-  Sıcak mıcak demeyelim yarın, Sayadereleri, Çeşmedereyi gezip uygun düşecek ağaçlara bakalım. , dönüşte Saim’in bahçesine de bakarız!dedi. Ben:

-  Sen nasıl istersen baba, ben gezmekten yılmam, sıcak da beni pek rahatsız etmez, üstelik eski gezdiğim yerleri görmek de hoşuma gidecek. Okulda kimi zaman oraları aklıma geliyor, özlediğimi anlıyorum. Rüyama girdikleri bile oluyor. !”dedim. “Özellikle Bağ beklediğim günlere sık sık rüyamda gidiyorum!”deyince babam:

-  O zaman küçüktün, demek o sıralar korkmuşsun, korkulu olaylar rüyalara daha çok girer!dedi. Biz konuşurken Muhtar Çavuş Amca geldi. Köy Odasına uğramadığımdan söz etti. İş zamanı oluşu nedeniyle kendisine engel olmak istemediğimi öne sürdüm. İşe gitmiyormuş, Asker olan kardeşi Hasan Ağabey buradaymış, işleri o sürdürüyormuş. Bu nedenle kendisi dinlenmeye çekilmiş. Okulu sordu, “Ankara’lara gittiniz geldiniz, artık göç defterini kapattınız!”dedi. Nedense Çavuş Amca bu kez bana “Senin askerlik durumunda bir değişiklik yok değil mi? ”diye sordu. Yanıt olarak ben yaptığımız Askerlik kampımızı anlattım. Benim anlattığımı ciddi bir askerlik gibi anladı. “Eee, ucundan ucundan askerliğe bulaşmışsın!”dedi. Çavuş Amcanın uzun askerlik anıları vardır. Balkan Savaşında Arnavutluk ordusu komutanlığındaymış özellikle Arnavutluğun bizden ayrılma olaylarında bir hayli tehlikeli çatışmalara girmiş, Başkomutan Hurşit Paşa üstüne bir çok söylemi anlatagelir. Sevilen bir komutanmış, Arnavutluk Kralı olmaya kalkışmış, bu yüzden başına bir çok dertler açmış. Kardeşi de ünlü bir paşaymış. Çavuş Amca çok kalmadı, “Görüşmek üzere!”diyerek ayrıldı. Babam sürekli Saim’in evini düşünüyor. Bu kez de sevinerek yeni bir kararını açıkladı. Kahve 20 yıl önce yapılırken Kahve, dükkan bir de gelip giden arabalı ya da atlı konukların hayvanları için Han dediğimiz ahır yapılmış. 6X10 büyüklüğünde tek bölüm bir yapı, yıllardır amacına uygun kullanılmıyor. Kasabalar arası yollar değiştiği için arabalı yolcu gelmiyor. Şimdilerde orası kuruluk olarak kullanılıyor. Üstelik yer olarak da yapılacak binanın çıkış yolunu sıkıştıracak bir konumda. Burasını yıkıp çıkacak parçalardan yararlanmayı düşünmüş. Bense uzun zamandan beri o bölümün kahvenin genel görüntüsünü bozduğu için kaldırılmasısı isterdim. Hemen ölçüp gökmeye kalkıştım. Neredeyse yapılacak binanın 2/3’üne yetecek çatılık var. Hem de yeni denecek kadar yıpranmamış durumda. Kalkıp baktım:

-  Baba, bu binadan çıkacak ağaçların tümü kullanılabilir. Üstelik ölçüler de uygun düşecek!dedim. Böylece eski evin bozulup Saim’ın kısa da olsa evsiz kalmasına gerek kalmayacak. Belki kiremit eksik olacak, onu da eski evin bir yanından almak yetecektir. Baba oğul sevindik. “O zaman hemen çalışmaya başlarız!”dedim. İçimden de “Ben gene Selçuk Korol Öğretmene giderim!”diye düşündüm. Bu kez de babama bu düşüncemi açıkladım. Babam, kesinlikle buna razı olmadı:

-  Buna işi esas yapacaklar karar versin, onlarında kendilerine göre sıkıntıları vardır, zorlamayalım!Önce heyecanlandım, gene sakinleştim. Ama genel olarak Saim’in evinin yukarıya çıkacağına iyice inanmaya başladım. Bir değişiklik olsun diye Küçük Ablama gittim. Onlar da yeni gelmişlerEniştemle dün buluştuk ama yalnız yalnız konuşamamıştık. Eniştem geldiğime sevindi ama evde su yokmuş, ablam yemek hazırlarken Eniştem kuyuya birkaç kez gitti döndü. Bu sıra Emine Abla geldi. Beni görünce:

-  Sen hala buralarda mısın? diye sordu. Soruşu şakalarla karışık bir soruydu. , dört gün sonra gideceğimi söyledim ama ardından da onun çok kullandığı deyimi var:

-  Nanik atmak!Ne anlama geliyorsa Emnine Abla istemediği bir olay olunca “Nanik attı!”deyip geçiyor. Bence bu söz kandırılma anlamına gerliyor ama, o bunu küçük şakalar için falan kullanıyor. “Nanik atma!” ben de:

-   Hazır ol Emine Abla, ablamı kaçırarak sana nanik yapacağız!dedim. Nanik yapıyorum, deyince Emine Abla duraksadı;ne düşündüyse sözüne açıklık getirdi:

-  Ben onu bile bile biraz değiştirerek benden gizli yapılan işler için söylüyorum. . üzyüze gelmeden yapılan, arkadan çevrilen oyunlar için kullanıyorum!dedi. Ben de:

-  İşte biz de bu ev işini, uzaktan uzağa kotarıyor görüntüsü verdiğimiz için senin sözünü söyledim. Emine Abla güldü:

-  Ama ben bunu biliyorum, bu uzun bir öykü, birkaç yıldır konuşulan bir olay. Gene de benim için Nanik sayılır. dedi. Dedi ama arkasından da:

-  Ben de neler söylüyorum? Arkadaşımın burada yalnızlıktan canı çıkıyor, üstelik hafta sekiz pazar dokuz bir de çaresiz yukarıya gidip geliyor. Kıyamam ben arkadaşıma; sözümü, şakamı geri aldım. Biz sağ oldukça gene buluşuruz, gece kalması yaparız, düğün bayram beklemeden bir birimize gelir gideriz!dedi . Ablama sarıldı, bir sür öyle durdular. O an birden kederlendim. ağlayasım geldi. Ablacığımı hep düşünüyordum ama bu denli yalnızlık duygusuna kapıldığını bilmiyordu. Emine Abla ile şakalaşmaları, konuşmaları onları neşeli gibi sanıyordum. Oysa durum hiç de öyle değilmiş. Konuyu değiştirip Ali Ağabeyi sordum. Ali Ağabeyin birliği Alpullu-Pancarköy dolaylarında bir yerdeymiş;bir süre orada kalacaklarmış. Bir kaç günlüğüne gelip gidecekmiş. Sürekli bir rahatsızlığı varmış, onun için rapor alabilirse(Öyle bir umudu varmış) sürekli özürlü sayılabilecekmiş. Emin Abla neşeli olarak ayrıldı. Babamın gündüzkü yeni tasarısını anlattım. Eniştem gülerek Dedesi Saim’i kahveci yetiştirmeye kararlı deyip oğlunu okşası. Bir süre konuştuk. Eniştem de ablam da çok yorgun, erken ayrıldım. Doğrudan eve çıkıp yattım. Erken yatmama karşın oldukça geç uyudum. Küçük Ablamdan başlayan düşüncelerim, Emine Abladan yengelerime, A’ya, C’ye derken Büyük Ablama, kızı Gülsüme sonunda da kendime dek bir çizgi oluşturdu. Üzerinde durduğum insanlar hepsi başka başka ama ortak sorunları var o ortak sorunlarını sanırım hiç birisi gönlünce çözemiyor. Çözmek şöyle dursun çözmek için yeterli bir çaba gösteremiyorlar. Sonuç olarak bunları düşünen ben, bu konuda ne yapacağım? Yoksa düşünmeme karşın ben de bir şey yapamayacak mıyım? İlkokulu bitirdiğim yılı anımsadım: Ortaokula gitmeyi o denli kesin biliyordum ki okulun açılması günlerini sayıyordum. Oysa kaydımı bile yaptıramadım. O, onu dedi, bu, bunu dedi derken bir gün çevremdeki insanların hepsi söz birliği ederek acınaklı seslerle yüzüme:

-  Sana yazık oldu!dediler. Haklıydılar, gerçekten bana yazık olmuştu. Tam üç yıl bu yazık sözlerini duyar gibi dolaştım. Bu olaydan bir ders çıkardım: Kemdim kendi işimi göremiyorsam, elden gelecek yardımla başarı sağlamak bir şans işi olur. Ya olur ya olmaz. Bundan sonraki başarılarım da böyle. Okuldan gerekli bilgilerle çıkar, verilen işleri becerirsem başarılı olurum. Körkütük okul bitirirsem işte köylerde bu gördüğüm sorunlarla uğraşır dururum. Kendimi okulda varsaydım, yaptıklarımı yapamadıklarımı bir bir sıraladım. Yapamadıklarımı neden yapamıyorum? Bu sorunun karşılığını iyi buldum mu bunu sorguladım. Horozlar birinci kukurikalarını(Bu söz arkadaşım Hüsnü Yalçın'ındır. O Petli kukurika-tri metelika diye öykü anlatır. ) yaptılar. İkinciyi izleyemedim.

 

22 Temmuz 1942  Çarşamba

 

Saat 10’ da kendim uyandım. Evde kimse kalmamış, Sini üstündeki kapalı kapları açıp baktım. Benim için kondukları belli, kahvaltı edip kahveye indin. Babam Cumhuriyet gazetesini gösterdi:

-Senin için özel olarak alınmış, Fakir Yaşar getirdi;dün Burgaz’daymış, akşam geç geldiği için kahveye gelememiş, sabahleyin geldi: ”

-    “Bunu dayım için aldım!”deyip hemen döndü!dedi. Gazete alanlar çoğunlukla Karagöz ya da Köroğla gazetelerini seçerler. Berber Yaşar uyanık, benim onları beğenmediğimi ya duymuş ya da kendi varsayım yoluyla sezmiştir. Hoşuma gitti. İlk Sayfada Wehrmacht, Woronej’den sonra Rostov’u da aldı. Don dolaylarında kanlı savaşlar sürüyor. Alman Ordusunun hedefi Kuban kıyıları…. Afrika Savaşları haberinde ise, Rommel güçlerinin Mısır sınırını geçtiği doğrulandı başlığı var. Rommel güçleri daha önce El-Alameyn’i adı diye duyurulmuş. Ancak bunu İngilizler yalanlamış. Alman ordusu daha ileriye geçip bu kez Mısır’a girmiş. Uzak Doğu savaşları kızışmış. Japonya Filipinleri teslim almış. Çiftçi ürünlerinin satışlarında kolaylıklar sağlanmış. Günlük ekmek hakları artırılacakmış. Yeni Hükümet bir dizi yeni kararlar almış, bunlar yakın zaman da halka duyurulacakmış. Babama başlıkları duyurdum. Babam, iç çekerek, “Topladıkları askerleri bırakmaya niyetleri yok her halde!”dedi. Bahçeye çıktı. Besbelli, askere toplananların durumları hakkında haber bekliyordu. Ne düşündüyse geri döndü:

-    Yeni hükümet dedikleri gene eski adamların oluşturduğu hükümet. Ne değişti? Ali yerine Veli, Veli yeri Salih. Dünyasda savaş var anladık ama bunca insanı işinden almak savaşa ne katkıda bulunuyor? ”Köyden 30 genç askerde. Ama sözde askerde en az 10 kişisi sürekli köyde. 2. Askerliğine alınanlar, gene onların anlattığına göre belli bir eğitim de görmüyormuş. Bizim köylülerin bir angarye işleri vardır: toplanıp mandalar için gölet yaparlar, köy deresinin altını derinleştirirler, bozulan yolları elbirliğiyle yaparlar. Yaparlar ama günlerce toplanmaya çalışırlar, Toplanırlar yapılacak işi sıraya koymakta tartışırlar. Kısacası 5 günlük iş, 15 -20 gün uzar. Bu yedek asker toplama da ona benzedi. Köyden 30 yedek askerin en az onu hastane hastane dolaşıp rapor almaya çalışıyor. Hasta insanı, Ordu kensi olanaklarıyla saptayamaz mı? Edirne’de askerlik yapan biri niçin Çorlu ya da Tekirdağ hastanelerinden rapor almaya çalışıyor? Babam bu konu da dertliymiş, bir süre de kendi kendine konuştu. Teneke sesi duydum, aklımasu taşımak geldi. Hazırlanmış tenekeleri aldım. Babam uyardı:

-    Giderken iki, götüreceksin ama gelirken ya ikisini yarım yarım ya da birini dolu tek getireceksin!Söz verip elime bir teneke aldım, kuyuya yollandım. Ortalıkta kimsecikler yok. Canlı olarak bolca tavuk var. Gübre yığınlarıyla, bahçelerin çit gölgeleri tavuk tırmıklarıyla eşelenip duruyor. İlgimi çekti, bir süre baktım;Ariflerin kuyu çevresinde tam dört evin tavuğu karışmış bir arada yiyeceklerini paylaşıyorlar. Sanırım evlerin horozları bir birine yaklaşmıyor. Dikkat ettim dört noktada dört horoz var ara ara tavukları çağırıyorlar. Horoz çağrısına uyunca tavuklar dört noktada toplanıp bir süre sonra gene dağılıyorlar. Kuyu ise hepsinin ortak kullandığı bir kaynak, insanlar çekilince koşup döküntü suları içip çekiliyorlar. Tavukları gözlemem güvercinleri anımsattı. Sıcaklarda güvercinler iyice hava kararırken geliyorlar. Bu akşam onları gözleyeceğim. Güvercinleri işleri biraz bozulacak. Küçük Ablam bahçeye birşeyler ekince güvercinleri istemeyecek. Hanıfe Halam çok sevmesine karşın güvercinleri bahçesine kondurmadı bile. Başlangıçta bir direnme olduysa da sonra sonra güvercinler de bunu onur sorunu yamış olacak, şimdilerde Hanife Halamın ev çatısına bile güvercin konmamaktadır. Güvercinler önce bizim Han adı verdiğimiz eski ahır binasına konuyorlar. Onların yuvalarına giriş deliği tam oraya karşı, kahvenin batı yanı olduğundan uçup delik ağzındaki konaklık eşiğine konup içeri atlıyorlar. Dikkatle izledim gugur gurur sesler çıkarıyorlar. Bu sesler her zamanki seslerinden farklı, yavaş yavar sanırım biraz da sırayla gugurduyorlar. “Sıra bende!” dercesine gugurdayan uçup konak eşiğine geçiyor. Tavana geçince de bir süre gugurdama sürüyor, sesler giderek kesiliyor. Kahvenin tavanı kalın tahta tavan. Kahve yapılmadan önce iki katlı olarak düşünülmüş. Tavan tavan değil döşeme niyetiyle yapılmış. Sonradan kahvenin üstündeki  evde rahat oturulamayacağı düşünülerek bu niyetten vazgeçilmiş. Böylece döşeme tavan güvercinlerin işine yaramış. Bir kaç yılda bir temizlenince çuvallar dolusu güvercin gübresi bahçelere dökülmektedir.

Babam akşan üstüleri asmların altına süzgeciyle su serper, serinletir. Asmanın üzümleri kocaman salkımlar olarak sarkmış ama daha çok yeşil. Papaskarası olduğu için oldukça geç olgunlaşır. Yaprak olarak çok gürdür, güneş geçirmediği gibi yağmurdan bile korur. Kahvenin önünü de tümden kaplamıştır. Yaz akşamları gelenler çoğunlukla burada oturur. İşin ilginci her akşam gelip oturanlar da son geldiğinde babama teşekkür ederler, salt burada oturmak için geldiklerini gene gene söylerler. Kimileri da babama “Salt bizi özendirmek için bunu yapıyorsun!”diye takılırlar. Bu akşam de öyle oldu, eğitmen Mustafa Ağabey aynı sözleri söyleyerek geldi:

-    Bugün çok yoruldum, yatsam yorgunluktan kesinlikle uyuyamayacağım, burada biraz serinleyince bedenimin yumuşayacağını bildiğim için geldim. Gidince de rahat uyuyacağıma inanıyorum!dedi. Kahve önünden geçenlerin sahiden yanındakileri evlere yollayıp kahveye saptıklarını gördüm. İçimden:

-     Demek insanların böyle rahatlatıcı yerlere gereksinimi var. Bu, köyde de kasabada da oluyor. Kırklareli Halkevi bahçesini, Lüleburgaz Belediye parkını anımsadım. Halkevi bahçesini gözlerimin önüne getirdim. Hiç üzerinde durmadığım Ankara’daki Meclis Bahçesini düşündüm. Ne güzel yerler. İşte oraları insanların hoşuna gitsin diye yapılmış. Gene de Mustafa Ağabeye, bugünkü gözlemlerimi anlattım. “Tavukların bir araya gelmeleri, ayrılmaları, horozların uzak durmaları, güvercinleri sırayla girmeleri!”deyince Mustafa Ağabey gülerek “Benim zayıf bir tarafıma dokundun, ben bu tür gözlemleri sık sık yapar sonunda da kendime üzüntü çıkarırım. Benimki salt hayvanlardan olmaz ben bitkilere de aynı gözle bakarım. Ektiğim bir gül fidanı bir süre sonra iki dal çıkarır. Bu iki dal güzel güzel boy atarken bir süre sonra biri duraksar öteki onu gölgesi altına alıverir. Bu gülde olduğu gibi elma ya da söğüt ağaçlarında da olur. Ben bunları unutmam, yıllar geçtikçe bakıp üzüntü duyarım. Küçük kalanın haksızlığa uğradığını düşünürüm ama büyüyeni de kınayamam. Kısacası benim içimde bir kederlenme sürer gider. Hele yaptığım aşılarda bu benim için iyice sorun olur:

-    Acaba benim bir kusurumdan mı böyle oldu? deyip kendimi sorgularım!. Mustafa Ağabeyin anlattıklarını iyi anladığımı sanıyorum. Ancak böyle düşünmek bir kusur mu acama? Bunu ondan soramam. Çünkü o bana güvenip anlattı. Bunu kusur gibi anlamış olursam gücenebilir. Oysa ben bunu kendim için öğrenmek istiyorum. Bunu iyi düşünüp doğru soru hazırlayarak kendi öğretmenlerime sorarasam daha doğru olur!”deyip, başka konularda konuşmayı sürdürdük. Mustafa Ağabey, dinlenmiş olduğunu söyleyerek kalktı. Bu rahatlığını biraz da benimle konuşmasına bağlayarak beni sevindirdi. İşten dönerken kahve önünden geçenlerden biri de C’nin babası, bu akşam o da uğradı. O başkaları gibi gidişattan yakınmıyor. “Savaş her zaman vardır, dünyada yetmiş iki buçuk çeşit Ulus var, bunlar hep kavga yüzündan dağılmış!” deyip gülüyor. Savaşları da güreşlere benzetiyor. “Kıspetini iyi giyinen, yağını bol sürünen pehlivan oyunlarını da uygulayabilirse güreşi kazanır!”diyor. O bunu hep söylediği için dinleyenler de konuşturmak için belli soruları soruyorlar. “Bizip kıspetler kıçımıza iyi yerleşmediği için mi biz savaşlarda yeniyiyoruz!”diyorlar. Hoca Hasan’ın buna yanıtı daha kestirme:

-    Ne kıspeti? Longurluktan(Tembellik anlamında) kıçlarımız çok büyüyor, fakirlikten uygun kispet alamıyoruz, yağ mağ hak getire. gavurlar başımıza dikilince çıldır çıplak savaşmaya kalkıştığımız için o saat yenilip teslim oluyoruz. !”deyip kendi katıldığı Balkan Savaşını örnek veriyor. Ancak Cumhuriyet Dönemine toz kondurmuyor. mh:

-    Cumhuriyet savaşlara son verdi, Bu sözüme dikkat edin; bu savaşta da biz savaşmayacağız!Sakın sakın kıçınıza kıspet falan düşünmeyin. Açız maçız diye de sün künmeyin(Üzülmeyin-pısırıklaşmayın)der. Genellikle yüzüne konuşurken karşı gibi görünmuş olsalar da Hoca Hasan gidince arkasından övgüler yağdı. Genellikle :

-    Adam haklı, ne de olsa uzun yıllar askerlik yapmış, savaş görmüş düşman tutsağına düşmüş, çok çile çekmiş insan!dediler. O da bunu bildiğinden savaş sözü açılınca sesini oldukça yükselterek ders verirce bağıra çağıra konuşur. Sesi oldukça gür çıktığından zaman zaman arkasından:

-    Adam çok çile çekmiş ama gene de sıtma görmemiş, sese baksana!deyip kenardan köşeden dillerler. İşten dönerken duraklamış olanlar birer ikişer çekilirken kısa da olsa esas akşam kahvesine gelenler oldu. Furtun Şerif Enişte geldi. Bana :

-    Sen daha gitmedin mi? diye sordu. Arkasından da:

-    Seni burada çok rahat bırakıyorlar, işe götürseler böyle uzun kalır mısın? diyerek güldü. Kahvedekiler bunu bekliyormuş hemen hemen hepsi tıs pıs ederek gülümsediler. Oynadıkları piştiye dalmış olanların bile dönüp bakmaları ilgimi çekti. Böyle bir kanı yerleşmesine üzüldüm. Gerçi savunmamı hemen yaptım ama, ne derecede etkili oldum, bunu tam kestiremedim:

-    İzinlerim sayılı günler, belli tarihler, onları ben değiştiremem;örneğin bu izinim 20 gün, 4 Temmuz günü başladı 23 temmuzda bitecek 24 Temmuz günü okulda olacağım!dedim “Ya, ma” diyerek beni haklı buldular ama ben, gene de tedirgin oldum. Okulumuzda iş yapıldığını, bize verilen işlerde yan çizme olamayac aqğını, işten yan çizenlerin gözden düştüğünü anlattım. Eve dönünce ablamla konuştum, yarın orak biçmeye gideceğimi söyledim. Ablam önce şaşırır gibi oldu:

-    Giderayak bu kararı neden verdin? diye sordu. Olayı olduğu gibi anlattım. Ablam iyi öyleyse yarın Gülsüm’ü dinlendirelim, o biraz rahatsızdı. Birlikte biz de katılalım!”dedi. Hemen yattım. Yatar yatmaz uyuduğumu sanıyorum.

 

23 Temmuz 1942 Perşembe

 

Ablam erkenden uyandırdı üç ağabeyim gibi yengemler de benim katılmama bir anlam veremediler, ayrı ayrı hepsi sordu:

-Bir gün orakçılık, orak biçmek sayılır mı? Benim savunmam hepsini şaşırttı:

-Amacım orakçı olmak ya da adımı orakçıya çıkartmak değil, bir gün bile olsa sizinle çalışmak özellikle ekin biçmektir. Beni tanıyanlar eskiden bu işi yaptığımı nasıl olsa biliyorlardır. Onlara bu bilgilerini anımsatmaktır. Sizinle birlikte çalışmaya ara verdim ama sizin olmadığınız yerlerde orak biçmekten daha ağır, daha tehlikeli işler de çalışıyorum, bunu da siz bilmiyorsunuz!dedim. Kepirtepe’de Hasanoğlan’da çalışmalarımızı anlattım. Bunu anlatırken aklıma geldi Sili Layoş’un verdiği övgü ödülünü onlara göstermemiştim. Bu orak olayı göstermen için bir neden oldu, akşam eve dönünce onu göstereceğim. Babama da göstermemiştim, ona hatta kahvede bulunanlara da göstermeyi düşündüm. Mahmut Ağabeyim biraz şakacıdır, ödülünü neden şimdiye dek göstermedin? İsmet onu çoktan köylülere gösterip övgüler almıştır!”dedi. Anlamazdan geldim:

-O benim adıma verildi, benden başka kime onunla övünemez!”dedim. Ayrıca ben onu İsmet'e vermewdim ki, onunla övünsün!diye kesince vurguladım.

Ali Ağabeyim gene de sordu:

-    İsmet’e vermediler mi? Ben biraz daha kasılarak:

-    İsmet’e değil benden başka hiç kimseye verilmedi. Sili Layoş bir Macar mühendis, Tüm Türkiye’de kurulan Köy E nsitisi binalarını denetlen en yüksek yetkili kişi, o beni arkadaşlar arasından çok çalıştığım için kendisi seçti, 8 ay onun yanında çalıştım. 12 Köy Enstitüsü'nden öğrenci gelip oradaki binalarda çalıştı. Her grup 20 öğrenciydi. Bizim Kepirtepe’den de 20 öğrenci seçildi. Ben bu 20 kişilik ekibin öğrenci yöneticisiydim. Öteki gruplar binalarını tamamlayamadan gittiler. Bizim Kepirtepe grubu binasını saptanan günden önce tamamlayıp bayrağı çektiğimiz gün Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç geldi. Çok sevindi, beni çağırıp güzel sözler söyledi. “Hasanoğlan Köy Enstitüsü kuruluşunda ilk bayrağı çektiren sen oldun, bu bir tarih olayıdır!” dedi. İki gün sonra da Sili Layoş beni çalışma yerine çağırıp kutladı:

-    Bu armağanı ben imzalayıp veriyorum ama gerçekte Genel Müdürümüz İsmail Hakkı Tonguç’la ortakız. Sen bunu öyle bil!”dedi. Yengelerim, Büyük Ablam beni dikkatle dinlediler. Söylediklerime kesinlikle inandılar ama benim yaptığım çalışmaları, başardığım işleri gözleri önüne kesinlikle getiremediler. Bektaş Ağabeyim sanırım gerçeğe en yakın değerlendirmeyi yaptı; 20 kişilik ekibin yaşlarını sordu. İçlerinde en yaşlısı ben olduğumu öğrenince başarımı çok doğal karşıladığını belirterek bugün de onlardan bir ödül almamı söyledi. Gülsümün elliğini almıştım, önce elime yerleştirmekte sıkıntı çektim ama sonra sonra elim alıştı. Parmaklar terleyince ellik iyice uydu. Öğleye dek biraz yadırgadımsa da öğleden sonra demet sayısında yengemleri tutturdum. . Bana ayrı dinlenme hakkı tanıdılar. Bunun arkamdan söz edilmesine neden olacağını söyleyerek doğru bulmadım. Ağabeylerim içinde en büyüğümüz olan Ali Ağabeyi gözüme kestirdim, onunla yarışa kalktım; geçemedim ama Ali Ağabeyimi de biraz zorladım. Orak kullanmak değil ama  kesilen ürünü toplayıp demet oluşturmakta ustalığım söylenemez. Bes belli, bu bir alışkanlık işi. Büyük Ablam, Fatma Yengem bu işi çok güzel başarıyorlar. Ayşe yengem doğum beklediği için onun demetlerini Mahmut Ağabeyim bağladığından onun için bir şey demiyorum. Oysa Ayşe yengemin de iyi bir demetçi olduğunu biliyorum. Oldukça sıcak bir gün geçirmemize karşın ben inadımı sürdürdüm. Biçim yerimiz Bağlık altı denilen yöre , gerçekte buraya Kuştepe denirmiş. Az ilerilere bağ ekilince bölgenin adı Bağlık altı olmuş. Nitekim bizim büyük bağımız ekin biçtiğimiz yerin kuzeyinde. Aynı tarlanın uzantısı. Biçtiğimiz tarlayı bitiremedik. Geçmiş yılların hesabıyla burasını 10 usta biçici bir günde bitirirmiş. Beni de bir kişi saydılar. Biz yedi kişiymişiz. Bu kez ben yarış marış derken işi biraz hızlandırmışım. Bu nedenle de beni iki kişi olarak saydılar. Kalan yer iki kişilik bir bölümmüş;şakacı Mahmut Ağabeyim bana:

-    Sen iki kişi sayıldığına göre yarın gelir rahat rahat bitirirsin!”dedi. Ben, “Yarış edecek kimse olmayınca o denli çok biçemem!”yanıtını verince Bektaş Ağabeyim beni gene korudu:

-    Üzülme, biz yarın Fatma Yengenle gelip onu haklarız!deyince  tartışmalar durdu. Ablamla yengelerim arabaya binip gittiler. Biz, bağa uğrayıp erik, vişne, küçük armut dediğimiz armutlardan olgunlarını toplayıp konuşa konuşa eve döndük. Dönüş yolumuz, Pullu Dede olarak anılan babamın ağabeyi Büyük Amcamın mezarı yanından geçer. Mezara yaklaşırken mezarın bir ışıltı gördüm. Mum yakılıyormuş. Perşembe gecesi mum gecesiymiş”. Bugün Çarşamba!” diyercek oldum. Meğer bizim köyde geceler, gündüzlerden önce gelirmiş. Çarşamba günü güneş batınca artık perşembe günü başlarmış. “Bu yeni mi böyle oldu? diyecek oldum;iki ağabeyim de bunun eskiden beri böyle olduğunu benim dikkat etmemiş olabileceğimi söylediler. Ben büyük bir iş başarmış gibi eve döndüm. Gözüm gibi sakladığım Layoş Sili Ustamın ödülünü alıp kahveye indim. Gündüzki konuşmalara değinmeden babama gösterdim. Babam önemsemez bir tavırla baktı. Sili Loyoş’u sordu. Macar olduğunu, mimar-Mühendis olarak çalışırken Macaristan’ın Alman işgaline uğrayınca Türkiye’ye geldiğini, Milli Eğitim Bakanlığında görev aldığını, Köy Enstitülerinin yerleşim planlarını onun uıygulattığını anlattım. Anlattım ama babamın anlattıklarımı iyi değerlendirmediğinin ayırdına varınca bir kez daha Köy Enstitülerinin yerlerini, amaçlarını, gelişmelerini, Cumhurbaşkanı İnönü’nün bu işi çok önemsediğini anlattım. . Babam gülümsedi, başarılı oluşuma inandı, bunu apaçık belli etti ama sonunda bana gene her zaman söylediğini anımsattı “Sen gidebilirsen daha ilerlere geçmeye çalış, buralara dönersen ağzınla kuş tutsan gene bu insnlara yaranamazsın. Yabancı yerlerde tüketecedğin emakler buralardaki kadar boşa gitmez!”Babamla bir süre konuştuktan sonra ayrılıp Küçük Ablama gittim. Yarın da onlarla olmak istedim. Ali Eniştem önce şaka ettiğimi sandı:

-    İyi olur, seni bekliyorduk!bile dedi. İşin şaka olmadığını anlayınca ablamı araya sokarak durdurmaya kalkıştı. Ablamsa işi başka yöne çevirdi:

-    Onlar Emine’yle öteden beri inatlaşırlar. Emine yarın bize geleceğini söylemişse, o on un için gelmek ister!deyince başımda bir kıvılcım çakıldı. Yok ben Emine Abla ile bu konuda konuşmadım, yarın size geleceğini de bilmiyordum. Ben bugün bizimkilerle gittim, bu çok hoşuma gitti;bir yarınım var onu da sizinle geçirmek istedim. Başkası gelecekse zaten gelmem!”deyip kestim. Bu kez eniştem”Gelirsen sevinirim, Emine bizim yabancımız değil, onlar ablanla, isterlerse ayrı çıkım sürerler, biz konuşa konuşa ayrı çıkım süreririz. (Çıkım, biçileck ekinin eğiliş yönü)Anlaştık. Tam bu sıra Emine Abla geldi, benim de geleceğimi duyunca sevindi. Öbürsü gün de kendilerine çağırdı. Gideceğimi söyleyince bir gün gecikmemi önerdi. Gecikme yapamayacağımı söyledim. Neyse anlaştık. Ben zaten yatıya gelmiştim. Erkenden Saim’in az ötesine yattım.

 

24 Temmuz 1942 Cuma

 

Ablamların mahallesi biraz çukurlak düşüyor. Bundan olacak orada horozlar daha gürültülü ötüyor. İlk horoz ötüşünde uyandım. Ablamların gideceği yer yakınmış;çeşmeye varmadan Çeşme Yüzü denilen Alpullu yönüne eğik düzlükteymiş. Saim uykuda. Eniştemle ortak taşıdık. Tarla yakın ama gene de yol yorucu. Enişteme yardım ettim. Ettim ama yol boyunca da düşündüm;ben gelmeseydim eniştem bu yükü yalnız taşıyacaktı. Neyse tarlaya vardık. Yakınlarda da orakçılar var. Ben buna daha çok sevindim. Beni orak biçerken görmelerini istiyordum. Dün pek gören olmadı, Bağlık tarafında tarla az. Bu taraf baştan sona tarlalık. Tarlaya varınca eniştem bir keşif yaptı hangi yönden hangi tarafa çıkım sürülecek. Yön iyi kestirilirse hem kesimler kolaylaşıyor hem de desteler düzgün oluyor, dolayısiyle demetleri dürmek kolaylaşıyor. Akşam konuşuluğu gibi ablamlar bir uçtan başladı. Tarla enine dar ama boylu, biz de karşıdan ortada buluşmak üzere başladık. Saim erken uyandı, mızmızlayınca ablam dayanamadı, Saim’e gitti. Emine abla yalnız kalınca beni yanına çağırdı. Gerekçe olarak da yılandan çok korkarmış. Oralarda da gerçekten yılan bulunuyormuş. Gerçekte böyle bir yakınlığı ben de istiyordum ama doğrudan istemem de olası değildi. Aynı yönde biçmemize karşın uzak uçlardan kese kese öğleyi yaptık. Emine Ablayla birlikte olmamdan hoşnut olmama karşın hemen hemen hiç konuşmadan ben kırk iki, Emine Abla kırk altı demet bağlamış. Demet sayısı fazla çıkınca Emine Abla bülbül kesildi. Öğle dinlenmesinde hep bu konuşuldu. Öğleden sonra , tarla yüzü güneşe baktığından kavrulurca yandık. Sıcaktan olacak Saim de tam huysuzlaştı. Kah Eniştem kah ablam zaman zaman alarak oyaladılar. Emine Abla şakasını sürdürdü:

-Bizi çalıştırmak için çocuğu çimdikliyorlar!dedi. Bu kez Emine Abla sık sık demet saydı, her sayışta benden önde oldu. Ali Eniştem çok sakin bir insan, az konuşur, şakalara güler ama pek şakalara katılmaz. Saim’in huysuzluğuna ablam sinirlenince eniştem orağı bırakıp bırakıp Saim’e gitti. Saim bizim biçerek geçtiğimiz yerin arkasında kalmıştı. . Emine Abla yarışı kazandığı kanısına varınca demet sayma işini tavsatmıştı. Eniştem gelip giderken demet yerlerini deşiştirmiş. Gidip geldikçe de Saim’in huysuzluğundan biraz sinirlice söz ettiğinde biz hiçbir kuşkuya düşmedik. Ben de zaten Emine Ablaya karşı kazanmış olmayı pek önemsemiyordum. Onun kendine pay çıkarması, diretmesi daha çok hoşuma gidiyordu. Bence neşesini kaybetmemesi önemliydi. Güneş batarken, etraftaki orakçılar birer ikişer yollara düşünce biz de bıraktık. Ablamların bir günlük bir biçimi kalmıştı. Eniçtem teşekkür etti. “Ara yarışlar önemli değil, gelin bakalım sonuç nedir!” deyip Emine Abla ile benim arkamdaki demetleri saydı. Benim 67, Emine Ablanın 61 demet çıktı. Emine Abla elini ağzına kapadı. Bir süre sustu:

-Olamaz, ben hep öndeydim!dedi, sustu. Ben de şaşırdım. Son gayretimle yetişmiş belki bir demet geçmiş olabilirim ama altı demet olanaksız!diye içimden düşündüm. Emine Abla olamaz, bana “Mavi gözlüsün nazarın geçer ama demetlerimi kendi sırana geçirecek kadar da kerametin olamaz, nasıl yaptın bunu? ”dedi. Ablam, ”Konuşmalarını Saim duymuş, dayısına o yardım etmiştir!”deyince bende hemen eniştedm kuşkusu uyandı. Az sonra aynı kuşku Emine Ablada da uyandı:

-Ahretlik, bunu sen yaptın anladım, kayın biraderini korumak için yaptığından seni bağışlıyorum!dedi. Bana da :

-Başabaş yarıştık, hiç değile senden orak biçmekte geri kalmıyorum, bu da bana yeter!dedi.

Eve dönene dek bunu konuştuk. Emine Ablanın evi önünde iyi günlerde görüşmek dileğiyle ayrıldık. . Ablamlarda az oturup oradan da pek üzülmeden ayrıldım. Sağlıkları iyi, eniştem bir süre burada. Belki ev işi de yakın zamanda olacak. Onları düşünmkten çok Emine Ablanın yarışını düşünerek kahveye gittim. Kahveye girince Furtun Şerif Enişte babama anlatığımı dinlemiş . “Şunu bir de senden inleyelim!”dedi. Herkes susunca bu kez ben onların anlayacağı biçimde gene onların bildikleri bazı onemli noktalara değinerek biraz uzunca anlatım. İşi ta Edirne’ye gidişimden tuttum. . . İlk  gittiğimde okulda 60 çocuk olduğunu, bunların çoğunun ilkokul 4. 5. sınıfta bulunduğunu, gittiğimizin 4 gününde bir gece ekmeksiz kaldığımızı, Okul Müdürümüz, durumu bize bildirince ben, “Gidip ekmek getirebileciğimi, söylediğimi, Okul Müdürünün razı olup gönderdiğini, gece mece demeden Karaağaç’tan ekmek getirdiğimi anlattım. Okul Mürüdünün beni böylece bu tek olayda daha tanıdığını, bir gün sonra yemekte beni çağırıp öğretmenlere anlatınca bu kez kayıtları yapan Fikret Madaralı Öğretmenin gülerek:

-Ne var bunda, o, Okula yalnız gelip kendi kaydını yaptıran tek öğrencimiz deyişini anlattım. Kayıt sırasında Vahit dede’nin iki kez gelişini, okula girince ilk on beş gün içinde Ali Ağabedyimin iki kez, Muhittin Eniştedmin bir kez Vahit Dedenin üç kez okula uğraması benim tanınmamda etkili olmuştu. Alpulla’ya gelince Pancar Müfettişinin İsmetle ikimize sahip çıkması Sofuali’deki Hasan Amcamın okulla ilişki kurması, Ahmet Korkut öğretmenin gelip beni araması, Lüleburgaz’a gelince Mehmet Salis Öğretmenin bana tanıdık çıkması, Yenir Bedir Mühtarı Kamber Amcamın hafta sekiz Pazar dokuz okula gelmesi, okul Müdürü, öğretmenlerle tanışması beni herkese tanıtı. Öte yandan ben, sanırım tüm derslere öteki arkadaşlardan çok çalıştım. Okul binasının yapımında özellikle marangozluk işlerinde öğretmenler kadar emeği geçen öğrencilerden biri oldum. İşte böyle yetişmiş olarak Hasanoğlan’a gidince oranın kurulmasını üslenen Macar Mühendis Layoş Sili beni hemen yanına aldı. İlk kazmayı vuruştan 8 ay sonra 13 binanın bitimine dek onun gözetimi altında çalıştım. Bu uzun sürede ondan hiçbir olumsuz söz duymadım. O beni gelen gidenlere övdü, benim için; “ O varken öğretmene gerek yok!” bile dedi. İşte o kimse “Söz konusu olan başarı belgesini verdi!”büyük bir sessizlik olduBu kez”Bir de Ankara!ya gitme işi vardı, o ne oldu denince o Ankara işi yalnız benim için değil, yanlış söylenmiş. Burasını bitirince yeniden sınava gireceğiz kazanan gidecek. Ancak tüm arkadaşların kanısı şu. Bir sınav açılır da iki öğrenci seçilirce bu iki öğrencinin biri ben olurum. Bu bizim arkadaşların kendi değerlenirmeleri. Bunu Kamber Amcam ya da Hamitabatlı öğrncilerin babaları duyup anlatmış olabilirler. “Çalış, senin çalışacağını biz biliyorduk. Sen küçüklüğünde de çok akıllıydın!”türü sözler arasında konuşma bir süre daha sürdü. Ben, yarın gideceğimi, sağlıcakla kalmalarını dileyip ayrıldım. Eve dönünce ablam erken gidip gitmeyeceğimi sordu. Güneşten sonra yola çıkacağımı, söyledim. Ablam para durumumu sordu. Para sözünü ettirmedim. “Her şeyim tamam, panayıra geldiğinizde görüşür o zaman durumumu söylerim!”dedim. . Ablam sözlerimi doğal karşıladı, ”K “ndi işlerini sen iyi biliyorsun, biz sana güveniyoruz!”dedi. Yattım. Ellerimde azıcık sızlama var ama çabuk geçeceğini umarak gündüz yarışlarını anımsadım. İyi mi yaptım kötü mü? C’yi bir daha görebilirdim. Geçen akşam babası kahveye gelince su tenekesini alıp kuyuya gidebilirdim, o zaman evdeydi, kesinlikle gelirdi. Yapmadığıma göre şimdi yorum yapmanın anlamsızlığını düşünüp gözlerimi kapadım. Bence her iş yolunda….

 

25 Temmuz 1942 Cumartesi

 

Akşam acelem yok dediğim için ablam uyandırmamış. Saat 10’da uyandım. Hemen toparlanıp ablamın ellerini öptüm, herkese iyi günler dileyerk kahveye indim. Babam taze çay verdi. Kimse yoktu. Babam beni iyi gördüğnü söyledi benzer sözleri de ben babama söyleyip iyi dileklerimle ellerini öpüp ayrıldım. Bağlar yokuşuna tırmanınca köye baktım. Küçücük bir yer. Neredeyse bizim Kepirtepe şimdi bile köyümüzden daha geniş alan kaplıyor. Hamitabat içinden hızla geçtim. Karşı yokuşa çıkınca Hamitabat’ı da genel bir göz süzgecinden geçirdim. . Lüleburgaz’a yönelince okulun kokusunu alır gibi oldum. Burgaz bağlığına ulaşınca gene bir kederlenme belirtisi duyumsadım. O taraf mı? Yoksa bu taraf mı? Oysa iki taraf da değil birinden iyice kopmuşum, ötekinden de kopmak üzereyim. Esas durak neresi, o belli değil. Bağlık sırtından aşağı inerken bozulmuş bağlara üzülerek baktım. Benim cevizi gözledim. Çevresindeki bağlar tarla olmuş, yol da biraz kaymış. Ceviz var ama benimki mi yoksa o da mı gitmiş? Sahibini düşündüm “Ne iyi adamdı! Kederli bir baba. Yaşam işte böyle!”Derken Kürt Yusuf’un fırını önünde durdum. “Hasan, nerdesin!” İçerden bir ses :

-Ne Hasan’ı? Hasan Hadımköy’de. Çok gerekliyse orada ara, yüzbaşıya da benden selam söyle!Baktım, yaşlı Kürt Yusuf, üstü başı un içinde aşağıdan çıktı. Beni tanıdı, Hasan bir hafta önce gitti. dedi.

Oradan doğru meydana gittim. Kimsecikler yok. Belediye Parkına uğrayıp, uzunsüre orada oturdum. Gelen geçen insanlara baktım. Hiçbir tanıdık çıkmadı. Dağlı Hasanların dükkanına gittim Hasan Ağabey rahatsızlanmış, kardeşi vardı. Gelen giden oldu, oradan da ayıldım. Hükümet Meydanına gittim. Kazım Usta gelirse kamyona atlarım, diye düşündüm. Gelen giden olmayınca önce (çarşı gezmesiyle) İstasyon ayrımına dek yürüdüm. Köşeyi dönünce yolcu yürüyüşüne geçip okula döndüm. Arkadaşların çoğu gelmemiş, akşama bekleniyorlar. Çok düşündükten, sonra notlarımı gene yazmaya karar verdim. Müdür Bey çağırıp konuşmazsa gidip sormayacağım. Okul oldukça tenha iki sınıf birden izine gitmiş. Bilerek böyle yapmışlrdır. Kızlı iki sınıf vardı ikisi de izinli. 19 Ağustos 1942 Pazar günü döneceklermiş. Buna da ayrıca sevindim, kızlar, oyunlarda sorun oluyordu. Onlar gelene dek biz kendi düzenimizi kurarız. Hasan Amcamın müzik çalışmaları için söylediklerini unutmayacağım. “Duyarak çalacaksın!”demişti. Sonra da bunu açıklamıştı:

-Duyarak çalmak, çaldığın parçayı yeni dinlemişsin gibi hoşlanmak olarak düşünebilirsin. Ayrıca her çaldığın bir önceki çalışından daha düzgün olmalı, sen bunu duyabilmelisin. Yoksa hoptiri zıptiri düğün davulcuları gibi sıra savarak çalıyorsan, ilerleme yapamazsın! “Hoptiri zıptiri” dediği sanırım benim çalışım. Amcam beni dinlemedi ama besbelli bu konuda bir bildiği var.

Emrullah Öztürk, Hüsnü Yalçın okulda kalmıştı. Recep Kocaman İdris Destan, Hüseyin Orhan, Salih Baydemir gelmiş. Top sahasına gitmişler. En iyisi gidip akordiyonumu alayım, deyip Yeni Bedir’e gittim . Asfalt yolda yürürken öteki yollara göre bir bakıma rahatlık duyuyorum;toz toprak yok. Ancak gelip geçen araçlar ayırdında olmadan insanı daha çok toza bulamakta. Asfalttan hemen köye dönünce kendi köyüme girmiş gibi oldum: Sap-saman kokusu. Sanırım bu koku evler arasına sinmiş, ya da koka koka evleri, ağaçları kokutmuş. Kamber Amcamın evi hemen asfaltın kıyısında olmasına karşın asfaltta duyulmayan koku evde duyuluyor. Özellikle yaz günü. Doğal olarak biraz da esinti olmamasından. Hava sıcak, yapraklar bile kımıldamıyor. Kamber Amcam az ilerideki harmandaymış. Yengem hemen açıkladı, harmanı esinti nedeniyle az uzağa almışlar. ” “Tınaz, esintisiz olmuyor, Kamber Amcan makine alıncaya dek buna katlanacağız !”diyormuş. Çevreme biraz şaşırarak bakındım;bizim köyde orak henüz sürüyor. Burada ise harman başlmış. Yengen gene takıldı: Kamber Ağa yüksekten uçmayı sever, harman makinesi alacakmış, doğru dürüst bir at arabası alıp rahat rahat Burgaz’a bile gidemiyor;ömrünü yollarda araba beklemekle geçiriyor!”dedi. Köyden getirdiğim selamları iletip cumartesi günü geleceğimi söyleyerek ayrıldım. Bu kez nedense akordiyon ağır geldi, sanırım sıcağın etkisi oldu. Biraz da sıkıldım, okula elinde akordiyonla girmek pek hoşuma gitmedi. Neyse korktuğum gibi olmadı, insanlar maç izliyormuş, merdivenlerde kimsecikler yoktu, dersliğe girince Hüsnü Yalçın akordiyonu elimde görünce: ”Yorgunsun bugün de çalma, kaç gündür onlar akordiyonsuz yaptılar töreni!”dedi. Hüsnü Akordiyonu tören için getirdiğimi sanmış. Yanılgısını düzeltmedim: ”Getirdiğime bakma törene çıkarmayacağım!”deyip konuyu değiştirdim. Recep Kocaman, Hüseyin Orhan geldi. Akordiyonu görünce köyden akordiyonla geldiğimi sandılar. Doğruyu anlattım, ”Köydeki ortam akordiyon çalacak kadar neşeli değil, insanlar oldukça üzgün, beni yanlış anlayıp kınamalarından çekindim!”dedim. Ben böyle söyleyince onlar da benzer yakınmalarda bulundular. Bu arada Ceylan Köylüler, Kadir Pekgöz geldi. Kadir bir yığın sitem etti: ”Neden gelmedin? Hani gelecektin? Gelseydin arkadaşların Yaşar’ı, İbrahim Sarıdemir’i İsmet Akın’ı görecektin!”dedi Kadir bunları, beni, düşündüğünden değil, kendisini onurlandırmak için söyledi, biliyorum. “Bunları ben görsem ne konuşurum ki? Herkes kendi havasında. Yaşar Denizcilik Okulunda, Beyaz , sırmalı giyileri içinde kurularak geziyor. İbrahimn Sarıdemir Harp Okulunda, parmakları üstünden toz düşürmek için oynayıp duruyor. İsmet zaten Millet Vekilioğlu, Ankara’da Hukuk Fakültesinde okuyor;şimdiden ya avukat ya da yargıç pozu takınmıştır!”Biz konuşurken Mehmet Yücel geldi derslik şenlendi. Sorular, yanıtlar derken onun da rahatsızlık geçiriğini öğrendik. Mehmet Yücel, Kızılcıkdereli insanlarla konuştum, İsmet’i, sordum!”deyince yutkundum, arkasını bekledim, korktuğum gibi olmadı, sakladığımız konuda bir söz çıkmadı. İsmet’in vefasızlığından, verdiği sözü tutmamasından konuşarak konuyu değiştirdik. İsmet’in bu kez babasıyla pazarları gezdiğini, babasına yardımcı olduğunu söyledim. Kardeşi Sabri’nin yaptıklarını İsmet yaparmış gibi saptırarak anlattım. Arkadaşlar biraz şaşırır gibi oldu ama sonuç olarak inandılar:

-İsmet burada biraz işi gevşetti ama aslında zeki arkadaş!dediler. Akşam yemeğine girerken tren yolcuları geldi, İsmet dışında tüm arkadaşlar tamamlandı. Kimseye belli etmedim ama kaygılanmaya başladım:

-Yoksa İsmet, tümden okuldanda mı vazgeçti? Konuşmalara katılır gibi oldumsa da içimden rahatsızlığım sürdü. Okuma saatini zor geçirdim. Herkes durup durup İsmet’i sordu. Niçin gelmedi, neden gelmedi;dayısı neden bilmiyor? Babasıyla, alım satıp pazarlarını geziyormuş, ben de kendisini göremedim, tam asker gereksinimlerinin alım zamanıymış!”diye bir de yalan uydurdum. Sözde ben de onların köyüne gitmişim, İsmet’in annesi ağlamış:

-Oğlum geldi de doğru dürüst konuşamadım!demiş, İsmet’i benden sormuş. Ben de İsmet’in okulda çok iyi olduğunu söylemişim. Askerlik kampında İsmet yaptığımız atışlarda 12’den vurmuş. Subaylar özellikle de Yaşar Binbaşı İsmet için. “Tam subay olacak delikanlı!” demiş. Bunları anlatınca başta Mehmet Yücel olmak üzere bir çok arkadaş beni köylerine çağırdılar:

-Gel, bizim anne-babalarımıza da böyle yalanlar söyle!deyip güldülerBir bakıma iyi yaptım, İsmet üstüne çevrilen dikkatler azaldı. Umarım İsmet yarın gelir, bu masallar arasında kendi gerçeğini saklamış olur. Ben gündüz gelmeme karşın çevrede dolaşıp yokluğumuzda olan değişimleri izlemedim. Geç gelmesine karşın kimi arkadaşlar, gelir gelmez inşaatleri gezmiş, bizden sonra pek birşeyler yapılmadığını görmüşler. Yatarken bunlar konuşuldu. Öğretmen evleri öylece duruyormuş. Bunu daha çok yapıcılar konu etti. Yatınca bir süre Müdür Beyi düşündüm, beni çağırıp:

-Seni suçlu buldum!derse. Bunu kendim deyince bile tüylerim ürperdi. Ancak arkasından sordum:

-Bunu niçin desin? Müdür Beye verdiklerimde bir kimseyi incitecek söz yok ki!Yatarken A ya da C üstüne kuruntulara kapılmayacaktım, kendime söz vermiştim. Bir daha düşündüm;bu kararımdan vaz geçtim. Onları düşünmezsem daha sıkıntılı konular çıkarıp gene üzüleceğimi anladım. . İyisi mi alıştıklarımla oyalanayım daha iyi. . Yeni bir kararmış gibi buna da sevindim…

 

26 Temmuz 1942  Pazar

 

Kampananın sesi değişmiş. En dikkatli İdris Destan. Mustafa Saatçı hemen yapıştırdı:

-Arkadaşta kulak var! “İlk tartışma böyle başladı:

-Kulak var!ne demek? Kulak daha çok eşeklerin simgesi. İmam Mustafa düpedüz İdris Destan’a eşek dedi.

Namık Ergin Öğretmenin sesi gelince konuşmalar kesildi. Namık Öğretmen”Haydi bakalım, tatil bitti, kaldığımız yardan iş başı yapacağız. İşe nasıl başlanırsa öyle sürer!”Elindeki çubukla ranzalara tık tık tık dokunarak dolaştı. Kapıdan çıkarken Hilmi Altınsoy biraz yüksek sesle sordu “Yaa biz, eskiden böyle erken mi kalkıyorduk? ”Namık Öğretmen duymuş, gülerek, :

-Yok yok bu, bugünlük böyle, bir de yarın gene böyle olacak!Daha sonraları zaten buna alışacağız. Bildiğiniz gibi bu işler böyle olup gidecek!deyip durdu. Hilmi iyice afalladı:

-Yarın gene böyle olacakmış!deyip kendi kendine konuşarak gitti. Namık Öğretmen:

-Hilmi uykusunu alamamış!deyip arkasından baktı. Meydana koştuk. Koştuk ama boşuna koşmuşuz, bizden sonra oyunlar da bırakılmış. Nedenleri üstüne varsayımlar üreterek dersliğe döndükOyunlara öteki öğrenciler gelince başlanacakmış. Buna Yusuf Asıl çok sevindi:

-Ben köyde oyunları düşünürken unuttum galiba!diyerek güldü. Kadir Pekgöz oyunları küçümseyerek:

-Nesini unutacaksın? atla atla git!deyince Ahmet Güner:

-Neyi atlıyorsun sen: çıksana ortaya da atlayasın!diye çıkıştı. Kadir’e oteki arkadaşlar da takıldı:

-Kadir atlar, hafif olduğu için rahat atlar!dediler. Bu Kadir için oldukça ağır hakaret oldu. Kısa boylu, zayıf olduğu ima ediliyordu. Kahvaltıda bunu konuştuk. Yusuf Asıl Ahmet Güner’le konuşup Kadir’in gönlünü aldıracak. .

Bizim grup atölyede toplandık. Atölye bizim bıraktığımız gibi değil;büyük bir değişiklik daha doğrusu karışıklık var. Salih Baydemir: ”Her yiğidin bir yoğurt yeyişi var!”dedi. Hiç düşünmeden Salih’in sözüne karşı durdum:

-Bence o söz yanlış, yoğurt yemek için yiğit olmaya gerek yok;tüm insanlar yoğurt yemektedir!sözümü bitirirken İrfan Öğretmen geldi, günaydınlaştık. Öğretmen bana:

-Sen bir şey anlatıyordun galiba, ben de duymak isterim!dedi. Arkadaşlar da bana bakınca kaldığım yerden başladım. “Yiğit” sözü önemli bir simge, kahraman, cesur yani her insanda olmayan özellikler taşımaktadır. Oyca yoğurt yemek her insanın yaptığı bir eylem. Ancak yoğurt yeyiş şekillerinde farklılıklar olabilirr. O nedenle bu sözdeki “Yiğit!” sıfatına gerek yok, “Her insanın yoğurt yeyişi farklıdır!”demek daha yerinde olur!”Salih Baydemir:

-Ben başkalarının söylediğini söyledim!deyince İrfan Öğretmen gülerek:

-Siz önemli bir konuyu tartışıyormuşsunuz. Bu uzun sürer. Gelin bunu başka zamana bırakalım!Olur muuuu? diye uzatarak sordu. Kısa bir açıklamadan sonra hep birlikte yapılmakta olun Öğretmen Evlerine gittik. Gerçekten evler bıraktığımız gibi. Taktığımız çerçeveler öğlece duruyor. Dış kapaklar hazırlanmıştı, yerine takılmamış. Dış kapaklar, deyince İrfan Öğretmen sordu:

-Onların bir adı yok mu? Ben, “Bizim kahvenin var ama onlar tüm kapalı, kapı gibi tahta, babam onlara kepenk!”diyor, dedim. Öğretmen güldü: ”

-Öyle de denir ama bizim yaptıklarımız farklı, bunlara biz panjur diyoruz. Çok değişik şekillerde yapılır: Düz tahta olduğu gibi dilim dilim aralıklı düz ya da bizim yaptığımız gibi bindirme aralıklı da olur. “Panjur mu; pancur mu”İrfan Öğretmen güldü: ”İkisi de olur. Jandarma nasıl candarma oluyorsa bu da pancura çevrilebilir. Bu kez de Müdür Evinin güney girişindeki sayvan ya da rüzgarlık dediğimiz yer için ad sorduk:

-Oraya ne denir? İrfan Öğretmen onu da bana sordu. Kuytuluk, Rüzgarlık, sayvan, hayat gibi adlar söyledim. İrfan Öğretmen:

-Oranın yapılıp yapılmaması daha karara bağlanmadı. Yapılacaksa o zaman ona da bir ad buluruz!”eyip konuyu kapattı. Bu kez de Salih Baydemir: ”

-Bizim işler de tatil yapmış!dedi. İrfan Öğretmen iyimser

-Bugün hazırlanıyoruz, yarın başlayınca birkaç gün içinde önce Müdür Beyin evini tamamlarız, sonra da ötekileri ele alırız!diyerek olayı önemsemez göründü. Atölyeye döndük pencere dış kapaklarını(Panjurları) tamamlamaya başladık. Onların çıtaları hazırdı, hazırları bir grup arkadaş birleştirmeye başladı. Eksik çitaları da bizim grup kesip tamamladı. Bir yandan çalışıyor bir yandan da biz tatildeyken atölyeler kapandı mı? diye soranlar oldu. İrfan Öğretemen sürekli çalışıldığını, ancak mevsim gereği tarım çalışmalarına öncelik verildiğini, bu arada ikişer ikişer sınıfların tatile gittiğini anlattı. Öğretmen Evlerinin bitirilişini eylül sonuna göre planlandığını bu nedenle biraz tavsadığını söyledi. “Eylül sonuna olduğuna göre daha iki ayımız var, onları haydi haydi bitireceğiz. Dersler başlarken iki şanslı öğretmenle Okul Müdürümüz orada oturacaklar. Gelecek yıl evler 10’a tamamlanacak. Sanırım onlarda siz daha az çalışacaksınız. Bu yıl da 100 öğrenci alınacağına göre gelecek yıl çalışacaklar oldukça artacak!”Paydos zili çalınca İsmet’i anımsadım;bugün de gelmezse soranlara ne diyeceğim. İlhan Görkey Öğretmenle karşılaşırsam İsmet’i sorarsa ne derim? Oldukça kaygılı dersliğe gittim. Bir yandan da sık sık saate bakıyorum. Yemek zili çalarken “İsmet geliyor!”diyenler oldu, sevindim ama ilgilenmiyormuış gibi yemeğe gittim. Hilmi Altınsoy, nedense bana bakarak :

-İsmet geldi!dedi. “Ne var bunda? Sen nasıl geldinse o da gelecek. Geçen defa Ali Güleren bir gün atlatmıştı bu kez de İsmet atlattı. Belki de öbür defa sen bir gün kazanacaksın!”dedim. Hilmi gülerek:

-Vallahi ben bu kez onu çok düşündüm ama sonra vaz geçtim. Ne olacak bir günden? İnsan atlatınca hiç değilse bir hafta uzatmalı! deyince Yusuf Asıl gülerek:

-Şu işe bak ben neredeyse iki gün erken gelecektim, bu kez çok sıkıldım!dedi. İsmet geldi, önce bizim masaya uğradı, sonra kendi masalarına gitti. Dersliğe gidince İsmet, ”Dayı, beni arayan soran oldumu? diye sordu. Ben, ”Tüm arkadaşlar sordu, ancak onlara ben doğru bir yanıt veremedim.

-İsmet, babasıyle alım satım işlerini izliyormuş, gittiğimde kendisini göremedim. Bu nedenle de senin için sağlıklı bilgi veremedim. Arkadaşlara ayrıntılarını şimdi sen anlat!İsmet güldü: ”

-Pekyi!deyip oturdu. Herkesin anlatacağı çok şeyler var, dönüp dönüp arkadakilere, yanlardaki arkadaşlara anlattılar, sordular. Benim yanıma Abdullah Erçetin oturmuştu, o benden sormadı ben de konuşmaya değer bir konu seçemedim, düşünerek bazı notlar yazdım. Belki de Müdür Bey beni çağıracaktır. Hüsnü Yalçın’ın dediğine göre Fikret Madaralı Öğretmen izinli ayrılmış, tatilini Yalova’da geçiriyormuş. Fikret Madaralı Öğretmenin ailesi Yalova’daymış. B “Ben onu Bulgaristanlı biliyordum!”deyince Hüsnü: ”Bulgaristanlı ama Türkiye’ye gelince Yalova’ya yerleşmişler. Fikret Madaralı Öğretmen olmadığına göre Müdür Bey benim defterimi kime ya da kimlere okutacaktır? Kaygım biraz azaldı;herhalde defter derslerin başlamasını bekleyecektir!Böyle diyorum ama içim gene de rahat olmuyor. İsmet geldi Abdullah’ı itekledi. Abdullah kalktı. İsmet fısıltı olarak birşeyler anlatmaya başladı. Susturdum:

-Hepsini biliyorum, bizim köyde anlattıklarından farklı bir durum yoksa fıs kos yapmayalım;anlatmaktan çok susmayı becerirsen hiçbir sorun çıkmaz. Benden bir kaçak olmaz. Sen kendin, kendini tut, arkadaşlara açık verme”deyip kestim. Yüksek sesle, annesini, babasını, kardeşlerini, Teyzelerimi, Mehmet Dayımı sordum. Yat zili çalınca ayrılıp yattık. Dün geceki kaygılardan kurtuldum ama bu kez de var olan bir durumun en az bir yıl saklı tutulmasının zor olacağı kaygısına kapıldım. Ya biri ihbarda bulunursa? İsmet, “İhbar yapılırsa ayrılırım!”deyip kesiyor ama bunca emeğe yazık olacağını düşünmüyor. Yatınca bir ara düşündüm;yakın zamana dek İsmet’le ben sınıfın en rahat öğrencileriydik. Oysa şimdi ikimiz de suçlu gibiyiz. Farklı şeyler de olsa ikimizi de rahatsız eden bir durum bunlar.

 

 

 

27 Temmuz 1942  Pazartesi

 

İsmet, akşam neşeliydi ama gelip geçici bir neşe olduğu belliydi. Gece rahat uyuyamamış, zilden önce beni kaldırdı. Sözde kolumdaki saate bakarken dokunmuşmuş. Kalktım, birlikte dersliğe gittik. Gelenler oldu, başka konular üstünde durduk. Arkadaşlar İsmet’e ne aldıklarını, askerler hakkında yeni bilgisi olup olmadığını sordular. Ağabeylerimden, kahvede konuşulanlardan yararlanarak İsmet’e konular hazırladım. İsmet bir hayli yağdı ersti: Gerçek bir müteahhit gibi konuştu, subaylardan aldığını söylediği yakıştırmaları anlattı. “Alpullu’ya da çok asker gelmiş oraya gidince Fikri Çelikkol’u görüp görmediğini sordum. Onun Eskişehir Şeker Fabrikasına gittiğini İsmet biliyordu, onu anlattı. Böylece anlatılanlar inandırıcılık kazanmış oldu. Kahvaltıya giderken İsmet bana:

-Vallahi dayı sen adamı susuzken dereye götürür, su içirmeden döndürürsün!dedi. O söz öyle değil ama ne dediğini anladığım için sustum. İlhan Görkey Öğretmen de izin yapmış, yeni dönmüş. Bu haberleri Hüsnü Yalçın’dan alıyoruz. Hüsnü Yalçın’la Emrullah Öztürk okulun demirbaşı. Onlar kendilerine böyle diyorlar. İşlere koyulunca tatile gitmemiş gibi okula kolayca ısındık. Konuşmalar, takılmalar gene başladı. Arada yeni haberler çıkar gibi oluyor ama onlara eski bilinen sözler katılınca yeni ile eski karışıyor. Tek ortak sevinç, askerlik kampından sonra 20 gün tatilin iyi olduğu, bunun gelecek yılda böyle olacağı varsayımlarının öne sürülmesi. Ancak bu arada gelecek yıl okul biteceği için tatil verilmeyebilirliği de ortaya getirildi. Tatil yaza geldiği için arkadaşlar yiyecek konusunda bollukla karşılaştıklarından buradaki yemeklere eskisinden daha sevimsiz bakmaya başladılar. Ekmekler gene az, Arada sebze yemekleri veriliyor ama nedense sebze yemekleri de gerçekten tatsız oluyor. Okula dönüşten herkes mutluyken yemekhane yoluna çıkınca ufuldamalar başlıyor. Herkes olmasa bile kimi arkadaşlar ortak bir takım beslenme çareleri konuşur oldu. . Bu arada bizim geçen yılki kooperatif anımsandı. Kooperatif neden kapandı? Sorusu ortaya geldi. Oysa kooperatif kapanmadı, Hasanoğlan yolculuğu gerçekleşince kooperatif hesapları, Fikret Madaralı Öğretmen tarafından okul Müdürlüğüne teslim edildi. . 2oo tl ile başlayan kooperatif çalışmaları, nisan 1941 başında 600 tl toplam değerle kapandı. Hasanoğlan’dan döndükten sonra kooperatif sözü edilmedi. 3. sınıflardan bir gurup bir girişim yaptı ama okulda  kooperstife elverrişli bir yer olmaması nedeniyle olumlu sonuç alınamadı. Okulun genel planına göre Konuk Evi ile birlikte düşünülen bina bu yaz yapılırsa kooperatif orada açılacaktır. Bunu Fikret Madaralı Öğretmen zaman zaman derslerinde ya da nöbetlerinde dersliğe geldikçe söylemiştir.

Arkadaşlar sürekli, birşeyler anlatıyor ama anlatılanlar dinleyenleri ilgilendirecek türden olaylar değil. . Birini köyüye balıkçı gelmiş, kokmuş balıkları sattığı için köylüler adamı köyden kovmuş. Şarköy’de yüzme bilmeyen birisi denize girmiş, deninlere gidince boğulmuş. Bu yıl 100 öğrenci alınacakmış, bunların yarısı kız olacakmış. Konuşmalar bu tür bizi pek ilgilendirmeyen olaylar. Başımı kaldırıp Sami Akıncı’ya baktım, yeni kitaplarını kaplıyor. “Yeni mi aldın!”diye sordum, bir ikisini yeni almış. Edebiyat kitabını uzattı. Agah Sırrı Levent diye biri yazmış. Karıştırdım. Tümüyle bana yabancı bir kitap. Geçen yılkı İsmail Habip Sevük’ün kitabında da anlamadığım parçalar vardı ama bunun çoğu yabancı. Oldukça canım sıkıldı. Alsam mı almasam mı? Okul kitap vermeyince benim alacağım kitabın ne yararı olacak? Fikret Madaralı Öğretmene sormaya karar verdim.

Bayrak töreni zili çaldı. Biraz yabancı gibi ağır adımlarla çıktık. Faik Bakır Öğretmen nöbetçi. Kendi öğrencilerinden birine işaret etti. Çocuk çıktı, elini kaldırıp “Başla!”diye bağırdı. Marş başladı biraz karışık oldu ama oldu. Bayrak da çabuk indirildi. Kimse bir şey demedi. İçimden, “ Böyle de oluyormuş!”dedim. Dersliğe gidince benim neden çıkmadığımı soran oldu. ”Çık diyen olmadığı için çıkmadığımı söyleyerek konuşmayı kestim. Yemekte gene köylerdeki iyi beslenmeden söz açıldı. Bizim masada benden başka düzensiz beslenen yok gibi. Anlatılanları gerçek dışı saydığımdan ben de abartılı konuşmaya başladım. 20 günlük tatilimin 10 gününde orak biçtim, diğer günlerinde de bir gün kazdığım toprağı sekiz güne çıkardım. Evin temellerini taş döşedim, duvarları bir metreden fazla ördüm. Çatı makaslarını hazırladım ama, duvarlar tamamlanmadığı için yerine yerleştiremedim. Dinleyenler hep inandılar. Ben, işte de bu duruma şaşıyorum;kendileri abartılı anlatışlarını unutup bakasının da aynı ölçüde abartı yapacağını düşünmüyorlar mı? Benim anlattıklarıma iananmaları beni iyice şaşrttı. Önce bu anlattıklarımı bir kişi 20 günde yapabilir mi? (Üstelik 18 günköyde kaldım)Ben olsam bunu düşünürüm: 20X7 m2’lik bir yapıdan söz ediyorum. . Bu 54 m’lik uzunlukta bir duvar demektir. Yani en azından 54 m. duvar örmüşüm. Temeller, kazılar, ölçüm-döküm bunun dışında. Üstelik çatı da neredeyse tatam. Biri bana anlatsa kesinlikle inanmam. En azından:

-Sana birkaç yardımcı gelmiştir!derim. Hilmi Tekirdağ’a gitmiş, denizde balık tutmuş. Nasıl tuttuğunu sordum? Yanıt vermediği gibi bana çıkışarak:

-Yalan mı söylüyorum? diye baktı. Yalan söylediğini düşünmediğimi ancak ben Takirdağ’a gittiğimde denizde balık tutulacağını hiş düşünmedim, yakın zamanda gene gideceğim, o zamamn ben de tutarım. Bu nedenle öğrenmek istedim, deyip kestim ama Hilmi’nin yalan söylediğini masadaki arkadaşlar hep anladı. Nitekim Mehmet Aygün de Babaeski’ye gittiğini balık avladığını söyledi. Ona da nerede tuttuğunu sorunca sertlenerek:

-Koskoca Babaeski’de balık tutukacak yer olmaz mı? Size yalan mı söylüyorum? diye o da çıkıştı. Salih Baydemir de Muratlı Belediye parkındaki havuzda balık tutmuş. Havuzdaki balıklardan biri hastalanmış. Park bakıcısı yaşlıymış;hasta balığı tutmaya çalışıyormuş ama bir türlü tutamıyormuş. Salih tutacağı alıp hasta balığı yakalamış. Adam çok teşekkür etmiş: Balık hasta ötekilere hastalık geçmesin diye ayırmak istemişmiş. Hilmi dayanamadı masadan kalktı. “Size kimse yaranamaz, yalansa yalan, yani siz hiç yalan söylemiyor musunuz da başıma allame kesildiniz? ”diye söylenerek gitti.

Dersdlikte gene eski teraneler başladı. Bana da soran oldu. Ben yeni plaklardan söz ettim. Şarkıcıların adlarını söyledim: Münir Nuretin, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Mualla Gökçay, Hamiyet Yüceses, Safiye Ayla. Onların söylediklerini çalıp çalmadığımı sordular. Çalamadığımı söyleyince beceriksizliğime yoranlar oldu. Kızmadım ama kendimi payladım. Şarkıcıları ortaya getirmeseydim böyle bir soru ortaya gelmeyecekti. Yatarken Orhan Guten Naht!dedi. Böylece kopan Almanca zinciri gene bağlanmış oldu. Gerçi Naht sözünü  “Nah'aa”çevirip gülme konusu yapanlar oldu ama onlar kendi aralarında dırlaştılar. Ben, Okul Müdürünün beni çağırıp çağırmayacağını düşünürken uyudum.

 

28 Temmuz 1942 Salı

 

Nöbetçi kim? Soruları arasında uyandım. Benim nöbetçi olmam söz konusu değil gene de “Nöbet baştan başlasın!”diyenlere katıldım. 4 Mehmet Aygün pek hoşlanmadı ama biraz nazlı olarak “Pekiyi!” deyip kapıya çıktı. Dışarıya çıkınca arkadaşlar sordu:

-Şimdi ne yapılacak? Okul önüne çıktık öteki sınıflar kendi aralarında oynuyorlar. Bir grup mandolinle oyun oynuyor. Öteki grup ağzlarıyla oyun havası söyleyi, p atlayıp zıplıyor. Biz bir süre bakıştık. Zil çaldı. dersliğe döndük. Durum tam bizim arkadaşların istediği gibi, kimse kimseye karışmıyor. “Vur patlasın, çal oynasın!”türü bir sabah saati. Ahmet Güner’le Yusuf Asıl çok üzüldü. “Hani Milli Oyunlar oynanacaktı? ”

Kahvaltıda Naci İnan Öğretmenin ayrıldığı haberi yayıldı. Bizim masadakiler buna hep üzüldük. Ilık pekmezli kahvaltıya bile dikkat etmedik. Atölyeye gidince ilk işimiz İrfan Öğretmenden bunu sormak oldu. Haber doğruymuş ama eksikmiş. Belge eksikliği nedeniyle askerlik şubesine çağırılmış, askere sevki için iki ay izin tanınmış. Gerekli belgeler tamamlanırsa bir yıl geri kalabilecekmiş, belgeler tamamlanmazsa iki ay sonra asker olacakmış. Az da olsa buna sevindik. Yusuf Asıl:

-Ne belgesiyse biz tamamlayalım!dedi. İrfan Öğretmen:

-Belgeyi Okul Müdürü verecek, koşulu var:

-Benim evimi çabuk bitirirsenir, belgeyi veriririm!demişmiş. Hep güldük, bu bir şakaydı ama “Sanki bize bir toparlanma işmarıydı” işlere sarıldık, “Belgeyi alacağız!”Yapıcıların bir bölümü Müdür Evinin iç sıvasını yapıyor. Bir bölümü de öteki evlerin duvarlarını tamalamaya çalışıyor. Biz panjurları tamamlayıp, sıvalar biter bitmez yerlerine takacağız. Arkadaşların bir bölümü öteki evlerin çatı işini sürdürüyor. Müdür sözü edildikçe ben belli bir duraksama yapıp “Acaba? ” diyorum iyi bir haber aalacak mıyım? Bu arada Müdür Beyin okulda olmadığını ya da okula gelmediğini öğrendim. İşlere ısındık. Bu arada 2. artezyen borusu bağlanmış, okulun suyu iki katına çıkmış, 1000 öğrenciye bile yetecekmiş. Çatıya çıkınca çevreye bakıyorum. Gerçekten Müdür Beyin söylediği gibi burası oldukça yeşil bir terpe olmuş. Mısır tarlasına pek dikkat etmemiştim koca bir alan mısır. Meyve fidanları ağaca dönüşmüş çamlar boy atmış. Biz okulun asfaltla bina arasında dönüp durduğumuz için çevreyi tam algılayamamışız. Özellikle de 20 gün kamp üstüne de 20 gün izin olunca bu kırk gün bizi iyice yabancılaştırmış. Boyumca mısırları görünce bunları düşündüm. Bunları düşününce de okula birden ısındım. Öğle yemeğinde arkadaşların ters tutumlarını düzeltmeye çaba gösterdim. Olumsuz sözler çıkınca olumlu yaklaşmaya çalıştım. Yusuf oyunların aksamasını öne sürünce ben, “Ortalıkta hiç oyun yokken, biz çalışıp okula oyun getirdik, tüm öğrenciler toplanınca yeni baştan oyun kurar eksikleri tamamlarız!”Yusuf çok sevindi: ”Biz de tekrarlayalım, unuttuklarımızı anımsayalaım!”dedi.

Öğleden sonra atölyede çalıştık. İrfan Öğretmene su terazisi, çekül, metre gibi atöly gereksinimlerini nereden alabileceğimi sordum. Öğretmen önce gülerek:

-Ne o, atölye mi kuruyorsun? ”diye sordu. Salt bu üçünü sorduğumu söyleyince, ”Onlar kolay bir yerde aramaya gerek yok dedi. Öğretmenin önemsemez tavrına azıcık üzüldüm. Haksız olabilirim, öğretmen benim her dediğimi önemli bulacak değil ya!”deyip geçtim. Harun Özçelik tatilde sık sık sinemaya gittiğini söyledi. Harun öyle söyleyince İrfan Öğretmen hepimize sordu:

-Sinemaya gitme olanağı buldunuz mu? Benden başka her kes bir iki olanak bulmuş. Buna da şaştım. İrfan Öğretmen bana sordu: ”Sen bir yere gitmedin mi? Kırklareli’ye gittiğimi, üstelik Pehlivan amcamın sineması olduğunu ama gitmek istemediğimi, buna karşın asker ağabeyleriminden birinin yanına gittiğimi anlattım. İrfan Öğretmen bunun daha önemli olduğunu, sinemanın bir eğlence olduğunu, üç günce gitmeyle beşi gün sonra gitmenin farketmeyeceğini söyleyerek beni savundu. Bu kez de Mehmet Aygün benim sürekli çalıştığımı koca bir binanın yarısını yaptığımı anlattı. Öğretmen sordu:

-Sen bunları nereden biliyorsun? Mehmet benim anlattığımı söyleyince öğretmen bu kez bana, “Bunu bize de bir gün anlatırsın!”dedi. Olayı geçiştirmek için:

-Arkadaşlara işin baş tarafını anlattım, size de bitirişimi anlatırım. Ancak kalan bölüm gelecek yaz tamamlanacak!dedim. İrfan Öğretmen gülerek:

-Olsun biz sabrederiz!dedi. Öğretmenin konuşması benim bir yanımı bana anlatmaya yetti. Ben, çevremdekilerin benden beklediklerini tam yapamıyorum. Ya da çevreme yaranmak için yaptığım sanısını uyandırıyorum. Sanırım zoraki ya da yapmacık kuşkusu uyandırıyorum. Örneğin köyde 16 gün düpedüz yattım. Son iki günkü gayretimi öteki gü nlerde de gösterebilirdim. Buradaki işgüzarlığımı gören İrfan Öğretmen beni köyde de öyle olduğumu sanıyor. Onun bu iyi niyetine yalanla yanıt veriyorum. Beğenmediğim arkadaşların etkisi beni de benden çok, bir başkasına benzetmiş. Paydos olunca gene atölyede kaldım ama hep bunu düşünerek çalıştım. Parmaklarım tuşlara dokunurken bile bunu düşündüm. Akşam Sami’den aldığım kitaba bakınca:

-Bunu ben anlayamam! demiştim. Ona da yanıt buldum:

-Canın isterse! “Lise ikinci sınıf kıtabını anlayazsan, anlamak için kendini zorlamazsan Çeşmekolu köyüne gider, kalabilirsen orada “Ey onbeşli onbeşli!”türkülerini yaşam boyu dinler, Balkan Savaşı dağılımını, (Bozgununu)Cafer Tayyar Paşa’nın Yunan askerine nasıl teslim edildiğini akşam sabah dinlersin!”Masa üstündeki notalarımı düşürdüm, eğilip aldım. Az sonra gözüm masa alktında kalan bir notaya ilişti. Kağıdın üstünde kuş resmi var. Bana yabancı gibi geldi. Açtım, yabancı değil Martılar adlı tango. Bartıları anımsadım: Geçen yıl Haydarpaşa’ya giderken vapur etrafında üçuşuyorlardı. Birden o yolculuığu anımsadım. Notayı açtım. Daha önce de çalmıştım. Nedense melodi hoşuma gitti. Defalarca tekrarladım. Çalması da kolay. Musa: ”Tangolar duyarak çalınmalı!”demişti. Duymak yoksa böyle severek istemek mi? Okuma saati zili çalınca üzülerek akordiyonu bırakıp dersliğe gittim. Derslikte ummadığım bir gürültü. İsmet başta olmak üzere birileri kimseyi dinlemeden konuşuyor. En fazla da konuşan İsmet. Önce hiç ilgilenmedim. Yemekte Yusuf olayı anlattı. İsmet gelirken evden bir ekmek getirmiş. Birileri İsmet’in dolabını açıp ekmeği almışlar. Ekmeğin yerine de bir yazı koymuşlar. “Keşke iki ekmek getirseydin, o zaman belki sana da birkaç lokma kalırdı, kusura bakma bu ancak bize yetti. ”Arkadaşların. Önce çok güldük. Arkadaşların dendiğine göre İsmet’in şakacı grubu, nazlarının geçeceğini bildikleri için bunu yapmışlardır. Hep konuşulmasına karşın, duymazdan gelip matematik defterimi açtım, eki konuları tekrarladım. Yatınca da salt Emine Abla ile demet yarışmasıı değerlendirdim. Ali Eniştem bu yarşı nasıl değerlendirecek?

 

29 Temmuz 1942 Çarşamba

 

İsmet’in sesiyle uyandım;yağıp esiyor. “Yarına dek ekmeğinin yerine ekmek konmazsa Okul Müdürüne söyleyeceğim!”Mustaf Saatçı:

-Beni söyle, Müdür Bey izin verirse sana iki gün sonra bir ekmek getirirm !diyor. İdris Destan bir günde, Mehmet Yücel yarım günde ekmek getiriyorlar. Ali Aga nöbetçi, “Ben izin mizin istemem, bugün bir ekmek aşırır İsmet’e veririm!”diyor. . İsmet’in ekmek işi düpedüz eğlence konusu olmuşa benziyor. Bu kez İsmet’e sordum:

-Bunu aslı astarı nedir? İsmet öfkeli öfkeli, “Bu arkadaşlık değil bir hırsızlıktır. Böyle hırsızları bu okul barındırıyorsa ben burada durmam, Bunu Okul Müdürüne söyleyip, alıp valizimi gideceğm!”diye bağırdı. İsmet ağlamaklı bir durumda dışarı çıktı. Üzüldüm. Gitmesi açısından değil;iki gün önce melek uysallığında görünen İsmet öfkeden yerinde duramaz duruma girmiş. Arkasından gittim, benimle konuşmadı. Olay benim de canımı sıktı. Ben ekmekte değilim, olay Okul Müdürüne yansırsa daha genişler, şakalar falan derken İsmet suçlu duruma bile düşebilir. İsmet öfkeli, benimle bile konuşmuyor ama arkadaşlar büyükçe bir grup kendi aralarında sürekli fıskos ediyorlar. Öğleye dek kaygılandım. Ancak konu üzerinde durmamış gibi yaptım. Öğle yemeğinde Yusuf ekmeği kendisinin aldığını, şakasını kaldıracağını düşünerek arkadaşlarla paylaştıklarını söyledi. Okul Müdürü sözü ortaya gelince Yusuf korkuya kapılmış, böyle bir olay için Okul Müdürü karşısına çıkmayı istemiyor. Bir yanda İsmet bir yan da Yusuf. İsmet yemin etmiş yarın akşama dek ekmek(Tepsi köy ekmeği) yerine konmazsa Yusuf Asıl Okul Müdürü karşısına çıkacak. Yusuf’a söz verdim, paydosta Yeni Bedir’e gidip yengemden bir köy tepsi ekmeği alıp getireceğim. Yusuf çok sevindi. Paydos olunca mısırlıktan dereye oradan da asfalta çıkarak Yeni Bedir köyüne ulaştım. Kamber Amcamlar köyde yok. Komşusu Şerif Amca ile konuştum. Tepsiden geçtik bir dilim ekmeği yok. Gündüz ırakçı götürmüş, onları beslemiş. Sabahı beklersem olacakmış. Sabah gelmek üzere ayrıldım. Okulun önün gelince yeni bir karar verdim. Köy gideceğim. Saat kolumda Şimdi saat 9’00 12’de köyde olurum, iki saat kalsam sabah 6’da okula dönerim. Yola çıktım. Lüleburgaz’a eski İstanbul olundan girdim. Turgutbey tarafına yürüyüp oradan bizim yola çıkacağım. Tam saptım ikinci evin önüğnde İlhan Görkey Öğretmenle karşılaştım. Yüzyüze geldik kaçamadım. Önce o bana :

-Buralarda ne arıyorsun? Ben, “Sizi arıyorum, evinizin buralarda olduğunu biliyordum ama tam kestiremedim, sabaha dek izin istiyorum, Ağabeyimle Turgutbey’e gideceğim, sabah ağabeyim beni okula bırakacak!dedim. İlhan Görken Öğretmen birşeyden işkillenir gibi oldu, önce ağabeyin nerede? Dedi. Sonra da buraya izinsiz mi geldin? ” diye sordu. Ben yanıt vermeden:

-Sen şimdi doğru okula git, yarın ben okla geleceğim seninle etraflıca konuşuruz, sen bir yanlış iş yapmışsın. Bırak ağabeyin biraz beklersin, gelmediğini görünce nasıl olsa gider!” deyip beni İstanbul yoluna dek geçirdi. İnat ettim bu kez İstasyon yol ağzından dönüp hızla Lüleburgaz’dan çıktım. Dereyi geçerken iki kişi konuşa konuşa önümde gidiyordu. Onlara yetiştimHamitabatlı iki izinli asker, biri benim okul arkadaşım Seydi, O benden bir sınıf öndeydi. Kardeşi Mehmet benim sınıfımdaydı. Konuşa konuşa Hamitabat’a vardık. Saat 12’40 da köye vardım. Evde önc bir telaş, durumu anlatınca gülüşmeler derken ekmeği söyledim. Bizde de elmek yok. Büyük Ablam komşuları gözden geçirdi: ”Sabah orakçı götürec ekleri düşündü Eğitme n Mustafa Ağabeyin Ağabeyi İsmail Kaplanlar orakçı götürecekmiş. Ablam onlardan alacak. Benden sonra kendisi yapıp onlara verecek. Tepsi ekmeyi bir torbaya koydum. Saat 2’25 de yola çıktım, Babam önce dereye dek fenerle beni geçirdi. Ne düşündüyse Hamitabat’a dek geldi. Az daha, derken Lülerburgaz bağlığında ayrıldık. Lüleburgaz’ı bir solukta geçtim. Tarlalıktan sapıp elektrik santıralı yolunda okula girerken kalk zili çaldı, yatakhneye doğruldum. Okul merdiveninde duran Selçuk Öğretmen gördü, “Efe yolculuk nereden böyle? ”dedi. Selçuk öğretmene inanacağı bir yalan attım. Olayı aynen anlattım. Ancak akşam, Yenşi Bedir’e gittiğimi, dönmek için geç kalınca Kambet Amcamın beni bırakmadığını, az önce de kendisi Lüleburgaz’a geçtiğini, zilden önce okula girmemek için yukarda beklediğimi anlattım. Selçuk Öğretmen gülerek:

-Senden yalan zaten beklemiyorum. Ancak gene de sen olayın arasına dolmalar yapıyorsun bunu biliyorum. Burada da Ali’nin yerine Veli, Veli’nin yerine de başka biri konuluyor ama önemli olan sen buraya vaktinde geldinOlsa olsa Lüleburgaz’dan gelmiş olabilirsin. Ben bunu araştıracağım, doğruyu bulunca da seni kınamayacağım. Önemli olan burada olmandır. Ama bir daha böyle tehlikeli durumlara girmemeye dikkat et!

”Arkadaşların çoğu farketmemişler. Kadir, Orhan, Halil görünce merak ettiklerini söylediler. Onlara da Yeni Bedir olayını anlattım. Onlar da: ”B

-Biz de öyle düşünmüştük!dediler. Ekmeği dolaba yerleştirdim. İsmet kalkınca çağırıp ekmeği verdim, olayı olduğu gibi anlattım. Bir daha o olay için bir söz ağzından çıkarsa kesinlikle kendisiyle konuşmayacağımı söyledim. Gece hiç uyumadım ama bir iş başardığım mutluluğunu duyumsadım. Bunu büyümüş olmamın belirtisi saydım. Babamın özverisini bir daha saygıyla andım, evdekilerin benim için telaşlarını, Ablamın, yengelerimin uykulu uykulu çare düşünmelerini unutamayacağım birer sevgi işareti olarak belledim. Bunları ben yapacak mıyım? Yaşamım boyu bunu kendime soracağım üstüne kendime söz verdi. Kahvaltıda Yusuf’a durumu anlattım. Dinleyenler inanmadılar. Hilmi:

-Getir o ekmeği biz yiyelim!dedi. Güldüm.

Atölyeye gidince ikinci bir güzel olayla karşılaştım. Dün tavırlarını değerlendiremediğim İrfan Öğretmen bir kese kağıdı içinde bir metre, çekül, su terazisi getirdi. “Bunlar her yerde satılmaz bende ikişer taneydi!”dedi. Utandım, kekeleyerek teşekkür ettim. Atölyedeki grupta çalıştım, zaman zaman bir ağırlık duyumsar gibi oldum gen de işlerimi dengeli olarak sürdürdüm. Ancak Selçuk Öğretmenin sözleri bende bir kuşku yarattı. İlhan Görkey Öğretmenin bir kuşku duymayacağını düşünüyordum. Paydos ziline yakın nöbetçi öğrenci geldi, İlhan Görkey Öğretmenin beni çağırdığını söyledi. Utanarak gittim. Bana bir şey sormadan, Akşam Lüleburgaz’da kalmışsın. Kalacağın yerin olduğunu bilseydim, okula dön demezdim, geç olmuştu. İyi etmişsin ama başka zaman işi boyle dolaştırma. Daha açık yürekli ol. Selçuk Öğretmenle konuştum, sana güveni tam. Zaten ben de öyleyim. Başka zaman beni bulamazsan Lüleburgaz’a gelmeye gerek yok, her nöbetçi öğretmeni benim vekilimdir!”dedi. Bayrak Töreni için uyardı. ”Bundan böyle sana teslim!”Sağolun!”deyip ayrıldım. Olay kapandı gibi ama içimde bir kuşku boyattı. Selçuk Öğretmen ne anlattı? Benim yaptığım başka, Selçuk Öğretmene anlattığım başka üstelik arkadaşlara anlattığım da tümden başka, asıl gerçek o ama Selçuk Öğretmen bunların hangisini anlatmış olabilir? Belki de yalan söylediğim iyice anlaşıldı ama Selçuk Öğretmen bu kez benim affımı istedi, İlhan Görkey Öğretmen de ona uyarak bana bir şans tanıdılar. İyi ki Okul Müdürü yok, o da olsaydı onun gözünden tümden düşecektim. Sevinerek Atölyeye gittim. Arkadaşlar çıkmak üzereydi, ilgiyle çevremde toplandılar. Olayı anlattım. Ancak olayın köy bölümünü değil de Yeni Bedir bölümünü anlattım. . Sözde ben Yeni Bedir’e gitmişim. Yeni Bedir’den bir grup Lüleburgaz’a gitmiş, aralarında ben de varmışım. İlhan Görken Öğretmenle karşılaşınca(Burası doğru) izin istemişim. İş iyice karıştı. Arkadaşlardan inananlar oldu, gülüp geçenler oldu. Ancak ekmeğin yerine konduğu gerçeği herkes tarafından görüldü.

Çok rahatlamış olarak Martıları defalarca çaldım. Neden Martılar? İşte bunun yanıtını bulamadım. O parça birden bire hepsinden güzel geldi. Okuma saatinde dersliğe gittim. Sami Akıncı’dan bu kez Agah Sırrı Levend’in Edebiyat Tarihi kitabını isteyrek aldım. Kalın bir kitap. Lise 2. sınıflarda okunuyormuş. Yazarı bir lise müdürü. Agaah Sırrı Levend. . Kitabı baştan sona karıştırdı. Sonlarına doğru çok yararlı bilgiler var. Kitabını okuduğum kimi yabancı yazarları tanıtıyor. karışık adlarının Türkçe okunuşlarını da vermiş. Bu hoşuma gitti. . İ;ngiliz, Fransız, Alman,

Rus yazarlarının adlarını bakarak bir yığın harfle yazıyorum ama onları söylerken zorluk çekiyorum. Örneğin Kral Lear, yazarı Shakespeare. Fikret Madaralı Öğretmen birkaç kez söyledi, Türkçe defterime yazdım ama, hiç beklemediğim yerde karşılaşınca toparlamakta zorluk çekiyorum. Üstelik bir gün Okul Müdürümüz bazılarının konuşmalarını eleştirirken “Ukela dümbelekleri, (Se ha kes pe are) diye okurlar dedikten sonra kendisi Şekspir demişti. Bu kitap da öyle yazmış:  Vilyem Şekpir, Aleksandre Dumas( Aleksandr Düma, Honore de Balzac( Onore dö Balzak) Kitaplarını okuduğum öteki yabancı yazarları da alıp defterime yazacağım. Dün akşam hiç beğenmediğim kitabı bu akşam sevdim. Daha dikkatli incelesem belki çok yararlı bilgiler bulacağım. Bir de Köroğlu şiiri okudum çok güzel. Köroğlu gazetesini biliyorum ama Köroğlu diye bir de şair varmış onu duymamıştım. Şaştığım bir söz Köroğlu. Bizim köyde erkekler karıları için bu adı söylerler. Koca kendi eşinden söz ederken “Bizim Köroğlu” şöyle dedi, ya da size uğradı, hasta falan sözleri arasında geçirir. Başka komşular da birisinin eşinden söz ederken “Senin Köroğlu” az önce buradan geçti ya da bize geldi. derlerler. Köroğlu hem kadın oluyor, hem gazete adı hem de şair olup şiirler yazıyor. Kitabı karıştırmayı sürdüreceğim. Çok şiir var, onları da okumaya çalışacağım. Yabancı sözleri de altlarda ayrıca yazıyor. Sözlük aramaya gerek kalmayacak. . Zil çaldı, kendime şaştım, hiç uykum yok. Oysa dün gece tüm geceyi uykusuz yolarda geçirdim. Evdekiler benim için ne düşündüler acaba. İsmet için bu zahmete katlandığımı nasıl kartşıladılar. Muhittin Eniştemle Zühre Teyzem duyunca şaşmaz, onlar benden bu davranışı beklerler. Köyü merak ediyorum, köydekiler gelip gece ekmek alışımı neye yoracaklar. Belki de benim ekmek çaldığımı sonra da yerine koymak için köye koştuğumu düşünecekler. Ya da kasıtlı olarak olayı öyle çevirecekler. Sanırım olayın iç yüzünü bizimkiler kimseye söylemezler. Babama üzüldüm, durup duruken bir gece yolculuğu yaptı. Hem de elinde gemici feneriyle. Nedense köyde bu olayı tek Emine Ablanın duymasını katıla katıla gülmesini istiyorum. Bence de gülünecek bir olay. Söz dinlemeyen bir yeğen için 8 saat yol yürü, üstelik tüm aileyi gece boyunca rahatsız et. Birden sinirlendim. “İsmet Yanar, alacağın olsun. Senin için bir adım atmak bile gereksiz sanırım ama ailen için canım feda! Bunu sana anlatmak zorundayım. Burasını bitirebilirsek sana bu olay nedeniyle duyduğum üzüntümü bir şamar gibi yüzüne vuracağım. Sen o en sevdiğin Yusuf Asıl’dan bir ekmek esirgedin, onu zora sokmak için yemin ettin, onu korkuttun. Bundan böyle onunla gene şakalaşıp eski yakınlığıı gösterirsen senin gururundan da kuşkulanacağım. Bilki bundan böyle sana güvenim sarsılmıştır. Sanmam sen bunu onarasın. Çünkü sana onarma olanağı vermek niyetinde değilim. Olay böyle sonuçlanmayabilirdi. Belki de gene böyle bitmeyecek. Benim seni koruma çabamı sen anlayacak durumda değilmişsin!Sinirli bir durumda gözlerimi yumdum.

 

30 Temmuz 1942  Perşembe

 

Orhan uyandırdı, “Guten Tag mein Nachbar!”Uyandım ama birden nerede olduğumu toparlayamamış gibi oldum. Uykusuzluk, uyuyunca ortaya çıkmış gibi; kalkmak içimden gelmedi. Ancak gene de çabuk toparlandım. Kapıda İsmet karşıladı:

-Dayı o ekmeği ben ne yapayım? Onu benim içim götürmez, onu sen al!”dedi. İsmet’e nasıl baktım sonradan ben de merak ettim;”Keşke bunu dün söyleseydin, bu gece de onu köye götürürdüm. . İsmet dediğimi anlamazdan geldi, ya da anlamadı:

-Bana kızma ben sana git demedim!Ben gayet sakin:

-Ben zaten senin için gitmedim; o, yemin ederek Okul Müdürüne şikayet edeceğin arkadaşın için gittim. Git o arkadaşınla konuş, alırsa ona ver. Almazsa ne yaptığını otur da biraz düşün!deyip yürüdüm Arkamdan bir süre yürüdü sonra geri döndü.

Derslikte İrfan Öğretmenin bana verdikleri söz konusu edildi. Onları, anı olarak saklayacağımı söyledim. Namık Ergin Öğretmenin Edirne/Karaağaç günlerinde hediye ettiği metreyi gösterdim. Arkadaşlar şaştı. Hilmi Altınsoy elini ağzına kapatarak:

-    Anacığım, senin oğlunun burada yeri yok, benden sakın umutlanma, ben Edirne’ye gittiğimği bile unutum. Adam olacaklar, orada verilen metreleri gösteriyorlar”deyip hayıflandı. Arkadaşların kimileri Hilmi’ye gülerken kimileri de aralarında fıs kosa kalkıştı. Duymazdan geldim ama sözümü de hazırlaladım. “Köyde bir inşaat işine başladık. Ne metre var, ne de çekül, su terazisinin adı bile anılmıyor. Alıp yollayacağımı söyledim ama Lüleburgaz’da bulamadım. Satılan yerleri İrfan Öğretmene sordu. İrfan Öğretmen “Madem ustalığa başladın  “İlk işinde yararlı olsun! dileklerimle bunları sana ben veriyorum!”dedi. Ben de bunları da eski metre gibi saklayacağım”Söylediklerimi küçümsemişçe birbirine bakıp gülümsyenler oldu. O lara bakarak:

-     Dedikoducu teyzeler gibi fiskos yapmanın anlamı ne ? Benim evimde olmayan bu gereçler sizin evlerinizde var mı? Varsa ne mutlu size. Benim evimde babamdan başka çalışan üç ağabeyim var. 90 tane gramofon plağı var da bir metre yok. Salt bu değil, kerpeten, kollu destere, rende hatta doğru dürüst bir çekiç bile yok. Buna da gülebilirsiniz. Salt bizde değil tüm köy evlerinde böyle gereçler bulunmamaktadır. Ben bunları birer ikişer sağlamaya başladım. Biraz da buna gülebilirsiniz!dedim. Birileri somurttu ama arkadaşların çoğu:

-    Hepimizde öyle. Tüm köylerde bunlar ya bir kişide bulunur ya iki kişide! yanıtını verdi. Hiç beklemiyordu, karşıcılardan Fettah’ın önünde durdum. Arkadaşlara: ”Evinizde o tür gereçlerin bulunmadığına bundan böyle üzülmeyin gerektiğinde Fettah size onları gönderecektir. Az önceki sırıtışından ben bunu anladım!”Fettah etrafına bakındı, “Ben şimdi ne dedim? ” diye sordu: Elimi yumruk yapıp göbeğine dokunarak:

-    Bunu büyüteceğine kafanın içindekini dizginle, sen farkında olmadan o seni yanlış davranışlara itekliyor!dedim. Bu sabah İsmet’le Fettah hak ettikleri tepkiyi benden aldılar. Hasanoğlan’da Huseyin Serin’e yaptığımı bu kez Fettah’a yapmaya karar verdim. Çok değil, gereksiz bir çıkış yapınca dudağından tutup çekeceğım. Düzgün durursa bir süre sıkıp bırakacağım. Direnmeye kalkarsa, sanmıyorum ama o zaman da yere yakın şeyiyle ayaklarım tanışacak. . Fettah, eskiden Sefer Tunca arkadaşın gölgesinde şımarıyordu. Sefet Tunca onu çoktan bıraktı. O ayırdında değil. Üstelik Sefer de benim sabrımın azaldığını anlamış durumda. Sefer Tunca, arkadaşlık sınırlarını iyi bilen bir arkadaş. O sınırı aşınca kendisinin de çok zarar göreceğini iyi hesaplıyor. “Vay anamcı, Hilmi” koluma girdi birlikte kahvaltıya gittik. Salih Baydemir duramadı, Hilmi’ye:

-    Sen işleri cıvıttının ayırdında değil misin? ”diye sordu. Hilmi duraksadı, Salih’e sordu:

-    Ne demek istediğini açıklar mısın? ”Arkadaşlar hep güldü. Salih:

-    Arkadaşlar gülerek açıkladı ama sanırım sen bunu anlamadın, anlayacağın sözcüklerle anlatayım. Bu sabah deslikteki patırtıya sen neden oldun. Sen öyle ortalığa “Vay anam, may anam gibi sözlerle çıkmasaydın, bizim aramızdaki konuşmalara kimse karışmayacaktı. Sen olayı genelleştirince herkes kendine göre olayı bir yana çekti, sonu da böyle tatsız oldu. !” Hilmi Altınsoy bir süre sustu. Kalkarken benden özür diledi. Biz doğrudan atölyeye gittik. Günümüz tartışmalı başladı ama konu bugünün olmadığı için ben pek umursamadım. Alacağım kitapları saptayıp nasıl sağlayacağımı düşünmeye başladım. Ahmet Gökay Ağabey sık sık Edirne’ye gidiyor, ona aldırabilirim. İrfan Öğretmen gülerek geldi. “Naci Ağabey en az iki ay daha bizimle. O sizin öğretmeniniz ama benim ağabeyimdir, sizden daha çok sevinmek benim hakkım!”dedi. Duvarcılar Müdür Evinin kaba sıvasını bugün bitirecekmiş, binanın bahçeye dönük tarafına merdiven dökülecekmiş. . İrfan Öğretmen o işi Salih Baydemir’e verdi. Salih çok defa seçtiği gibi Rercep Kocaman’ı seçti. Yusuf Asıl bunu yorumladı: Salih yanlış arakadaş seçiyor, Recap Kocamn da kendisi gibi çalışırken konuşmaz. İki konuşma bir arada olmaz. İrfan Öğretmen gülerek:

-    Senin olmaz dediğini onlar yaşayarak yapıyor;bunda da başarılı oluyorlar. Sen kendi görüşünü nasıl kanıtlayacaksın? ” diye sordu. Kendimi olayların dışında tutup rahat olmayı kurarken İlhan Görkey Öğretmenin beni çağırdığı söylendi. Birden kuşkuya düştüm. Üstelik İrfan Öğretmen bana “İbrahim gene ne oldu? Önemli bir sorun mu var? ” dedi. İrfan Öğretmenin sorusu beni daha çok üzdü. Bu nedenle neden çağırılmış olacağımı düşünmeden gittim. İlhan Görkey Öğretmen. :

-    Bu senin için bırakıldı, muhtar göndermiş!”dedi. Özenle sarılmış bir yuvarlak paketiAlınca anladım, ekmek. Sormaya soruşturmaya gerek yok. Ben Am camlara gittim onlar yoktu, Komşularıyla konuştum. Onlarda da olmayınca geri döndüm. Yengen bunu duyunca, benim gereksinim olduğunu düşünerek bugün göndermiştir. Ekmeği alıp atölyeye gittim. İrfan Öğretmen merdiven ölçmeye gitmiş, el çabukluğuyla ekmedi akordiyon dolabına koydum. Arkadaşlar merak ettiler. Sonra anlatırım deyip öğretmeni bekledim. Amacım çok önemsiz bir iş için çağırıldığımı öğretmene duyurmaktı. Paydos zili çaldı, öğretmen gelmedi. Bu kez de ben paketi açıp arkadaşlara gösterdim bir tepsi köy ekmeği. Yusuf’a takıldım, ”Bunu da alabilirsin!”Öğrencilerin bir bölümü tatilde olduğundan ekmekler fazladan veriliyormuş. Bir kaç gün sonra onlar gelince kıtlık gene yaşanacakmış. Ekmek birkaç gün bekler deyip gene akordiyonun yanına koydum. Dolabın anahtarı bende. Öğle yemeğinde bizim masa Naci İnan Öğretmen sevinci yaşadı:

-    Bir iki gün içinde gelecekmiş. Hilmi Altınsdoy bu yemekte neşesizdi. Bir ara bana “Sen Tekirdağ’a gideceğini söyledin, ne zaman gideceksin? ” diye sordu. Ben geçen gün konuşurken öyle bir söz söyledim ama o, bir olasılık sözüydü;kesinleşmiş bir durum yok!”dedim. Hasan Üner Hilmi’ye niçin soruyorsun? deyince bu kez Mehmet Aygün:

-    Valiye selam gönderecek!”Yusuf Asıl:

-    Hüseyin Pehlivana güreş teklifi yapacak!dedi. Hilmi kızar gibi bir tavır takındı ama az sonra eski neşesini buldu “. Siz inanmıyorsunuz ama ben Tekirdağ’da sandala bindim, balık  tuttum”dedi. Salt gerginliği uzatmamak için ben, “Ankara’ya giderken Haydarpaşa yakınlarında çok sandal gördüğümü, hele beyaz beyaz martıları güvercin sandığımı, onları çok sevdiğimi, onların martı olduğunu sonra öğrendiğimi anlattım. Martıları çok sevdiğim için Martılar diye bir tango bulduğumu şimdi onu sık sık çaldığımı anlattım. Bu kez Hilmi, “Ağabey sen bize akordiyon çalsana, ama bizim masadakilere özel olarak!”diye sınır çizdi. Söz verdim uygun bir zamanda sözümü yerine getireceğim. Hilmi Alınsoy’u dışlamak istemiyorum, nedense başkalarınca da dışlansın istemiyorum. Çok konuşuyor, kimi arkadaşlar katlanılır gibi değil ama, kusurunu anlayınca özür dilemesini bilmesi bir çoklarına göre güzel bir özellik.

Atölyeye giderken Hasan Üner:

-    Hadi gene Hilmi’yi kazandın!dedi. Hasan’a sordum, sen kazanmadın mı? Atölyede işlerimize koyulduğumuz bir sırada Namık Ergin Öğretmen geldi;gülerek:

-    Bilin bakalım bizim okula bugünler kim gelecek? ”diye sordu, arkasından da bunu içinizde bilse bilse İbrahim bilir!”diye de bana bir öncelik tanıdı. Az duraksadım. Arkadaşlar Ömer Uzgil Öğretmeni söyledi. ArkasındanAskerliğini yapan Hasan Çevik Öğretmen geldi. Ali Yılmaz Demirbilek, Mustafa Güneri, Hidayet Gülen, Hasanoğlan’aa kalan Hüsnü Baykoca, Reşat Tekinay anıldı. Hepsini anımsadığım halde hiç birisini söyleyemedim. Benim dilimin ucuna Süheyla Öğretmen gelip takıldı başkasını bir türlü anımsayamadım. Kepirtepe’ye dönerken Namık Öğretmenle bir grup öğrenciyi Arifiye Köy Enstitüsü müdürü Süleyman Edip Balkır evine çağırmıştı, onu anımsadım ama onu da söylemek istemedim. Namık Öğrtetmen : ”Haydi İbrahim!” diye bir daha uyarınca Sili Loyoş’u anımsadım. Oldukça yüksek sesle. Sili Usta, Sili Layoş diye söyledim. Namık Öğretmen kendine pay çıkararak:

-    Nasıl ben dedim, bunu bilse bilse İbrahim bilecektir!”Gerçekten Sili Usta geçen yıl birkaç kez söylemişti, Kepirtepe’yi görmek istiyorum!”demişti. Namık Öğretmen açıkladı:

-    Sili usta tüm Köy Enstitüleri yapılarının genel kontrolörüymüş, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel adına her türlü yapım işini denetliyormuş. Geleceği gün kesin değilmiş ama geleceği kesinmiş. Başmüfettiş Hayrullah Örs Okul Müdürüne özel olarak duyurmuş. Namık Öğretmen gidince bir süre Hasanoğlan’a gider gibi olduk. Sili Usta ile başlayan anılar, giderek ötelere taştı. Sekiz ay yaşadığımız Hasanoğlen’ı geçen yedi ayda iyice unuttuk. Bu zaman içinde yalnız ben sekiz köy enstitülü arkadaşla mektuplaştım. İkisi okullarının, üçü de kendi resimlerini gönderdi. Kızılçullu, Haruniye, Beşikdüzü, Arifiye, Çifteler, Akçadağ, Akpınar, Pazarören. Kars-Cilavuzdaki arkadaşa mektup yazdım yanıt vermedi. Aksu, Savaştepe, Kastamonu, Gönen ekiplerinden kimseyle bağlantı kuramamıştım. Savaştepeli birisi, mektup yazmayı sevmediğini söylemişti. Nedense ben de ötekilerine yaklaşmadım. Kızılçullu dışında sürekliliği sürdüremedim. Çifteler, Akçadağ, Pazarören birer mektup yazdı. Daha doğrusu onlara ben yazdım onlar da yanıt verdi. Pazarörene ikinci mektubu yazdım ama yanıt alamadım. Ötekiler çok aralıklarla yanıt verdiler. Başlangıçta ben yazamamıştım. 1942 balşına dek durumumuz kararsızdı, , uzun süre köyde kalmıştım. Sonra da uzunca bir kış geçirdik, mekuplar tavsadı. Pazaröten’le Beşikdüzü'ye Veli ile Lütfü’ye yazacağım.

Derslikte arkadaşlar Namık Öğretmenin muştusunu söylediler. Arkadaşlardan “A, i, !”gibi ünlemler çıktı. Namık Öğretmenin benim için söylediklerine açık açık bozulanlar oldu. Herkesi gözlemedim ama iki mostralık karşıtım Meriçliler karşılıklı bakıştılar. Olay bir süre öteki arkadaşlarca da konuşma konusu oldu. Ben söze karışmadım ama anlatılanların içinde hep vardım. Benim Sili Usta ile yakın olmam gene gene söylenince Fettah Biricik dayanamadı açık açık bana karşı olduğunu kanıtlamak için yüksek sesle: Adamı şimdi görsem tanımam!”deyip gülerek etrafına bakındı. O etrafına bakınırken bana da bakanlar oldu. Hiç önemsememiş gibi ben de konuştum. “Ne varmış bunda, herkes herkesi tanımaz ya!Üstelik kimi insanlar babalarını bile tanımıyorlar!Onlara kim ne diyor ki? ”dedim. Fettah önce kızardı, giderek morardı. Sustu ama her an bir şey söylemek için içini yediği belliydi. Az sonra konuştu:

-Ne yani elin gavurunu tanımak zorunda mıyım? dedi dedi ama daha sözünü bitirmeden Arif Kalkan: Hop hop!”dedikten sonra, Sili Usta memleketimize gelmiş, önemli işler başaran bir insan, başımıza öğretmen olarak gönderilmiş, bize güzel işler öğretmiş biri, ona elin gavuru nasıl dersin? diye çıkıştı. Ali Önol Arif’e bir şey söylemeye kalkışınca da birkaç arkadaş birden bağırdı:

-Sen sus, baba Ali, ne söylediğin zaten anlaşılmıyor, dinle de seni ilgilendiren bir söz olursa o zaman konuş!”Bir sessizlik oldu. Ben, “Sözüm yanlış anlaşılmış olabilir. Ben kimileri babalarını bile tanımıyor derken hani şu piç denilen kapma çocukları demek istemedim. Öyle bir niyetim yok. Benim anlatmak istediğim, kimi insanlar, ”Kestane kabuğundan çıkmış kabuğunu beyenmemiş” dercesine eşi dostu yanında babasının olmasını istemeyenlerdir. Bizim köyde bunu çok konuşurlar. Geçen hafta bizim kahvede bana gene sordular: ”Okuluna gelsek, bizimle konuşur musun? Arkadaşlarına bu benim dayım, bu benim komşum, der misin? dediler. Ben de onlara, Yeni Bedir köyü muhtarı Kamber Uzun Amcam okula sık sık geliyor, ben onlara sık sık gidiyorum, hatta gelen arkadaşlarımı evine bile götürüyorum!”diye yanıtladım. Ben demin bunları düşünerek söyledim. Yoksa kaçamak işler arasında dünyaya gelmiş kimselerle bir sorunum yok, onlar üstüne bir fikrim de yok. !”dedim. Sami Akıncı Fettah’a dönerek:

-    Okula geldiğimiz ilk günlerden beri sana yapılan saldırılara hep karşı durmuş, seni savunmuş bir arkadaşındım. Dikkat et bak dım, dedim. Amna baktım ki sen sana yapılan saldırıları hep kendin başlatıyorsun. Bu tartışmada en ağır sözleri sen duyuyorsun. İster kabul et istersen etme, bak seni savunan bir ses çıkmadı. Yanlış anlama, susanlar da seni haklı bulmuyorlardır. Onların da kendilerine göre hesapları vardır. Olayı baştan ele alalım. Okulumuza bir eski tanıdık geliyor. Onu sevsen de sevmesen de o gelecek. Çünkü adam buraya görevli olarak geliyor. Onu sevenler güler yüzle karşılayacaklar. Sen sevmeye bilirsin. Sevmediğini gidip orada da mı söyleyeceksin? İşte o zaman sana “İşt, dur orada bakalım!”derler. Şimdi de bu olmuştur. Kusura bakma bundan böyle senin için hiç üzülmeyeceğim, Son sözüm şu olacak, yanlış düşünüyorsun, kimseye saygın yok, saygısız insanlar ezilmeye mahkumdurlar. Yalnız kalırlar, yalnızlıkları onları daha zayıf yapar haksız, zayıfları ise ezerler. Kitaplar bunu böyle söylüyor!”deyip oturdu. . Sami’den sonra o konu bitti. Bekir Temuçin, “Duyduk duymadık demeyin arkadaşlar, ben benim yatağımda tahtakurusu gördüm. Kaç gündür kaşınıyordum, kaşıntının ondan olduğunu anladım. Ne yapacaksak hep birlikte yapalım!”dedi. Tahta kurusu nedir, insanlara zararı nedir? Bunu tam olarak bilmiyordum. Hayretle dinledim. Bu kez de arkadaşlar bana hayret ettiler nasıl bilmezsin? Biraç da çıkışarak ben de onlara sordum, “Siz biliyordunuz da dört yıldır o bildiğinizi neden söylemediniz? Yanıt:

-    Şimdiye dek yoktu. Ben de direttim:

-    Yok olan bir nesneyi ben nereden bileyim? Bir grup bana inanmadılar bir cumartesi günü bizim köye gidip tahtakurusu araştırması yapacaklar. Bekir’in kaşıntı demesi, kimilerini de uyuza yöneltti. Bu kez de “İnsanda uyuz olur mu? Uyuz koyunda, keçide öteki hayvanlarda olur!”deyince arkadaşlae işi iyice cıvıtarak konuşmaya bnaşladılar:

-    Bizim köye gidip uyuz araştırması yapılmasına karar verildi. Yat zili çalınca Bekir Temuçin bir haylı paylandı:

-    Şimdi kaşınmaya başlarsak ne olacak? Şunu sabah söyleseydin!Gülmeler yükseldi varsa var, söylemenin zamanı neyi çözecek? Yatmaya gitmek üzereyken aklım geldi ALMANCA Büyük Lügate baktım: Tahta kurusu: Die Wanze, kaşınmak: Jücken, kaşımak: kratzen. . gülerek yatağa girdim. İch Jünke. Jünke du Herr Orhan? dedim ama içimden. Denemeyi sabah yapacağım. Sili Usta sorusu bana Süheyla Öğretmeni anımsattı. Belki de o şimdi Süheyla Baykurt olmuştur. Namık Öğretmen sorunca onu söyleseydim ne olacaktı? Namık Öğretmen mahcup olabilirdi. Bana güveni sarsılacaktı. İyi ki susmuşum!

 

31 Temmuz 1942  Cuma

 

Orhan Guten Tag deyince anımsadım. Jünke du Herr Orhan? Orhan anlamadı Sami’ye sordu. Sami de anlamadı. Jünke nedir? diye o da Orhan’a sordu. Biraz bilgiççe Jünke;”Kaşınmak!”dedim. Sami güldü:

-Nerden çıktı o kaşınmak şimdi? deyip geçti. . Bekir koşarak bizim tarafa geçti.

“Nedir, nedir? ”diye sordu. Jünke. Tüm arkadaşlar jünke demeye başladılar. Okul önüne gene çıktık ama, herhangi bir hareket yapmadık. 4. sınıflardan bir gurup jımnastik hareketleri yapıyor. Faik Bakır Öğretmen onlara böyle göstermiş, içlerinden biri komut veriyor, ötekiler de ona uyuyorlar. Bu kez bizim arkadaşlar da bunu yapmak istediler. Kampta 16 gün bunu yapmıştık. 4. sınıflardan daha iyi yaparız, deyip sıralandık, geç kalmışız hemen zil çaldı. Yarın sabah bunu deneyeceğiz. Yusuf bu karara sinirlendi:

-Neden oyun oynamıyoruz? Oyunları sil yeni baştan düzenlemeyi önerdim. Gene küçük bir grup oluşturalım. Onlar iyice pişirince onları bırakalım, onlar da kendi sayıları kadar artarak ayrı grup oluştursunlar. Biz de yeni bir grupla başka bir oyuna başlayalım. Böylece hem kargaşa önlenir hem de oyunlar daha iyi öğrenilir. Ahmet Güner de bu düşüncemi iyi buldu. Önce bizim arkadaşlara önerdik, İdris, Abdullah, Bekir, Recep, Orhan , Hasan üner, Mehmet Aygün, Yakup Tanrıkulu, Arif Kalkan, Sefer Tunca katılma sözü verdiler.

Kahvaktıda tatildekilerin gelme günü öğrenildi, biz de esas çalışmaları o günlere bıraktık. Yarın sabahtan başlayarak kendi arkadaşlarımızla oyunları sürdüreceğiz.

Atölyede Sili Usta gene konuşma konusu oldu. İrfan Öğretmen sordu:

-Gelse doğrudan buraya girse tanır mısınız? Ben çok iyi tanıdığımızı, Hamdi ya da Naci Öğretmenden farkı olmadığını söyledim. Söylediğim yanlış anlaşıldı, Salih Baydemir:

-Yok, o kadar da değil!”deyince İrfan Öğretmen açıklamayı kendisi yaptı:

-İbrahim, değerlendirme değil kişiyi seçme bakımından demek istedi doğal olarak siz öğretmenlerinizi daha önde tutarsınız!”dedi. Salih’e gülerek baktım:

-Günaydın, ne güzel anladın!Senin anladığın gibi düşünsem onu böyle açıklamayacağımı düşünememene şaştım. Onu ancak sen yaparsın!dedim. İrfan Öğretmen biraz telaş ederek:

-Şimdi ne oluyor? Sorunun anlaşılmayacak bir tarafı kaldı mı ki? kapatalım şu Sili Usta sözünü!”dedi. Sustuk. Sili Usta daha gelmeden iki gündür beni hayli uğraştırdı. Neredeyse kavga çıkarıp sille tokat olacağız. Oysa Sili Usta, 8 ay yanında çalıştık, hiç birimize sert bir söz söylemedi, her söze gülmüş , her yanlışımızı gülerek düzeltmişti. Geleceğini duyunca da sevindiğimizi söylemiştik. Oysa o gelmeden, geleceğini duyunca iki gündür onun tartışmasını yapıyoruz. .

Müdür Evinin yapılması gereken tüm marangozlük işleri bitmiş durumda. Takılması gereken kapılarla çerçeveler hazır bekliyor. Salih, Recep, Orhan oraya gittiler. Biz, 1. Öğretmen evinin çerçevelerini alıştırmaya başladık. Hepsi hazır gibi görünmekle birlikte yerine takılınca açılıp kapanması kolay olmuyor. Bunları takmadan alıştırmak istiyoruz. Böylece bir sü

re önce yaptıklarımızı daha dorusu yapıp tamamladığımızı varsaydığımız işlerimizi bir daha elden geçiriyoruz. Hasan Üner yanında, yeni okuduğu bir kibı anlattı, çok güzel bulmuş. Anlattığını dinleyince biraz sinirlendim. Genç bir şair güzel bir kızı seviyormuş. Şair kız arkadaşlarıyla gezip tozarken sevgilisinin bir başkasıyla seviştiğini anlamış. Anlamış ama uzun süre buna katlanmış. O güzel kız da hem ona hem ötekine gönül vermiş gibi davranıyormuş. Olayı bildiğine göre buna göz yuman genci anlatan kitabın neresi güzel olur? Hasan’a bunu dedim. O da bana : Okuyunca görürsün!”dedi. Demek benim o kitabı okuyacağımı kestirmiş. O bitirince bir bakarım.

Öğle yemeğinde Okul Müdürü yemeğe geldi, beyaz giysi giymiş, bembeyaz, kravatı gizi ayakkabıları da beyaz. Hilmi hemen kendini ortaya getirdi:

-Böyle beyaz giysilerim olsa ne yaparım biliyor musunuz? salt sizi güldürmek için onları en yağmurlu, en çamur günlerde giyerim!Giymesişne gerek yok, sözünü etmesine de güldük. Gülüyoruz ama onun böyle düşünmesini de irdelemeye başladık:

-Hilmi bizi neden güldürmek istiyor? Hepimiz olasılıklar öne sürdük. Sürdük ama Hilmi düşüncesini açıklayınca hepimizin yanıldığı ortaya çıktı. Ancak biz buna daha çok güldük. Sözde Hilmi öylesi günlerde bu güzel giysileri giyince biz giysilerin değirini bilip, “Arkadaşım, yazık oluyor, bu havalarda bu güzel giysileri ziyan etme!”diyecekmişiz. O da , “Canım sağolsun arkadaşlar, giysinin ne önemi var!”deyip beyaz ayakkabılarıyla çamurlara basacakış! Mehmet Aygün birden:

-Çıkar onları üstünden de, öyle gir çamura, o zaman seni daha çasbuk ulaştırırlar Mazhar Osman’a deyince Hilmi bu kez de :

-Siz beni takdir edemiyorsunuz arkadaşlar, aklınız fikriniz Mazhar Osman’da hamamcı Osman’da!”dedi birden sözü değiştirip “Sahi bizim okulda Osman adında kimse yok mu? ” diye sordu. Biz yok biliyorduk, arka masadan iki Osman olduğunu söylediler. Hilmi bu kez de okuldaki arkadaşları bile tanımadığımızdan söz ederek, üzüntüsünü belirtti. Yusuf Asıl, Hilmi’ye takıldı Osman arıyordun buldun şimdide Haydar sor!”dedi. Hilmi okulda Haydar adlı arkadaş olduğunu bilirmiş. “Haydar var!”dedikten sonra “Aman aman anmayın onu, o şakaya gelmez başıma iş açar!”deyip kalktı. Tam o sıra da Müdür Beyle yanındakiler kalkmıştı. Hilmi geri dönüp, “Yol kapalı, geçit yok!”deyip güldü. Hep kalktık. Yemek boyunca güldük Hilmi’ye takıldık ama benim aklıma kendi sorunum geldi, Müdür Bey o beyaz giysiler içinde beni çağırıp paylar ya da beklemeğim tavır takınırsa ne yapacağımı düşünmeye başladım. Atölyede de zaman zaman bu aklımdan geçti. İsmet’in ekmek olayını oldukça ustalıkla atlattım ama kendi sorunum için bir yol bulamadım. Paydosa doğru öğretmen evlerinin saçak pervazlarını yerleştirirken Müdür Beyle İlhan Görkey Öğretmen gülüşerek geldiler. Müdür Bey çok neşeli, Müdür Evi için “Bu koca bir ev oldu, buna eşya bulmak da zor!”diyerek bizim binaya geçti. Beni görünce, ”Senin bende bir emanetin var gel onu al!”dedi. Birden rahatladım:

-Demek söylediğinden vaz geçmiş, kimseye okutmamış!”gibilerde yorumlar yaptım. Müdür Bey gidince sık sık saate baktım, zil çalınca da Müdür Odasına koştum. Müdür Bey gene İlhan Görkey Öğretmenle konuşuyordu. Ben açık kapının kenarına vurunca Müdür Bey gel gel, deyip bir zarf uzattı. Açık bir zarf içindeki yazının bir ucu görünüyor. Makine ile yazılı. Ceza aldığımı anladım, titreyerek zarfı alırken Müdür Bey “Benim öğretmenin seni ne kadar sevmiş, Geçen yıl verdiği sözü yerine getirmek için bir yıl beklemiş!”dedi. Anlayamadım ama geri çekilirken bu kez İlhan Görkey Öğretme ne açıkladı:

-Hayrullah Bey, bir nota sözü vermişmiş. Sabırla arayıp bulmuş, bir yıldır da iletmek için olanak aramış. Geçen hafta beraberdik, bu işi bana devretti!”dedi. Kapıdan çıkar kızmaz zarfı açtım. Röslein’in notası. Nasıl sevindim bilemiyorum. Atölyeye koşup çalmaya başladım. Kolay gibi geldi ama eksik başladığı için bir süre tutturamadım. Zil çalınca Dersliğe gittim. Bir süre bu işi gizli tutmak istedim. Zaten bizim arkadaşlara söylesem bir anlamı olmayacak. Onlar şiiri bile unuttular. Röslein’a bunu söylemekten çok, çalmak bir anlam taşıyacak. Ancak Başmüfettiş Hayrullah Örs’ün bana nota gondermiş olmasını arkadaşların duymasını istiyorum.

 

Röslein Şarkı notası

 

Olası ki Müfettiş Hayrullah Örs bizim okula gelir. O zaman parçayı çalarsam onun da hoşuna gider. Çünkü şiirini okurken:  “Şarkısını çok sevrim!”deyince Röslein’ın şarkısı olduğunu da ben ondan duymuştum. . Oldukça neşeli olarak derslikte bir süre oturdum. Sami’nin Edebiyat Tarihini bir süre karıştırdım. Köroğlu şiirini yazdım. Kadınlara Köroğlu dendiğini Halil’e sordum. Halil duymamış. İsmet, onların köylerinde denirmiş, onu söyledi. Ben hiç umursamadım. İsmet kalktı geldi, yüzüme bakarak “Dayı!” diye anlamlı anlamlı baktı. Seninle benim aramda ne fark var ki? ” diye sordum. “Bizim köyde dendiği için başkasına soruyorum!”dedim. Başkasına soruyorumu tekrarlayınca İsmet:

-Ben yanlış anladım!deyip gitti. Bu kez Halil:

-Yeğenine fena kızmışsın, affet onu, biliyorsun o biraz çocuk. Yusuf da İsmet de çocuk, o denli tartışmadan sonra gene sıkı fıkılar. Sen üzüldüğünle kalacaksın, unut gitsin!dedi. “Unuttum bile” dedim, sözü uzakmamak için ama unutmaya da pek niyetim yok. Notayı çıkarıp baktım. Halil sordu. “Bir arkadaş mektupla göndermiş!”dedim. Halil bir süre benim çok girgin olduğumdan söz etti. “İlişki kurduklarından kolayca kopmuyorsun!”dedi. ”Sen sevdiğin kızlardan da kolay kolay kopamayacaksın!”deyince koptum bile deyip ilk kez A ile C’den söz ettim.

Hasan kitabı bitirmiş getirdi. Bir Zamane Çocuğunun İtirafları-Yazan: Alfred de Musset. Başlığa bakınca İtiraf sözün takıldım. Hemen Osmanlıcadan Türkçeye Kılavuzuma baktım. Birden şaşırdım, bir “Aaaaa!”çektim. ”İtirafın karşılığı da itiraf!”deyince Halil güldü. “Demek o başka bir şey değilmiş!”dedi. İkimiz de bir süre gülüştük. O benim kılavuz sözlüğüm için söylediğime ben de onun sözüne güldüm ama bu arada konuşurken bilinmezi de bildik. “İtiraf ettirmek için uzun uzun zorladılar!”İtiraf edenleri cezaları azaldı!”Kamuran. yıllar sonra suçunu itiraf edince Feride onu bağışladı!”türü sözleri anımsayarak duruma iyice açıklık kazandırdık. Ancak ben, benim kılavuzun söz açıklamasına biraz şaştım. Bu kez onu incelemek gereğini duydum. Sonunda onu da çözdüm. Eski anlamı ile yeni anlamı aynı olanlar öyle yazılmış. Örneğin mavi gene mavi, Türbe gene türbe, İslam gene İslam. Böylece bir soruyu çözerken iki soru çözülmüş oldu.

Dün gece yatarken kaşıntıdan söz edilmemesi kararlaştırılmıştı. Sözün Almancasını söylemiştim. Kadir Pekgöz arkama takıldı: ”Abi ben unuttum, Jünker mi neydi söyle!Kadir’e, sorusunun Türkçesini sordum “Kaşıntı” dedi ben de kaşıntının Almancasını söyledim Das Jucken. Kadir ich Jücke, ich Jucke diyerek gitti. Kadir yanlış sormuş, ben de yanlış yanıt vermişim. Sami  Akıncı düzeltme yaptı. ”Sen kaşınmıyorsun, kaşıntılık yapıyorsun!”deyince gülüşmeler oldu. . ”Nöbetçi öğretmeni işmarı ortalığı yatıştırdı. Kadir’in son sözü”Alacağın olsun. Tüm sesler kesildi. Röslein şarkısı son günlerdeki sevinçle karışık sıkıntılarımı bu kez katıksız olarak sevince dönüştürdü. Müdür Beyin konuşmalarından benim yazılarımı unutmuş izlenimini aldım. Hiç değilse benim sandığım gibi işin üzerinde durmuyor.

Naci İnan Öğretmen en az iki ay daha burada, İki ay sonra dersler başlayacak. Dersler başlayınca Ahmet Gürsel, Fikret Madaralı, Selçuk Korol Öğretmenlerden güç alacağım. Yeniden kitap okumaya dönmeye karar verdim. Kitap okurken elde olmayarak etraftaki konuşmalar fazla duyulmuyor

 

1 Ağustos 1942 Cumartesi

 

Gözlerimi açtım, Orhan yavaşça eğilerek bana:

-Seninki akşam çok kızdı, o kalkmadan git canını sıkmasın!dedi. Yavaşça kalkıp, çıktım. Ahmet’le Yusuf da arkamdan geldiler. Akordiyonu alıp belli yerimize gittik. Bizim sınıfa gösterilen yerde arkadaşlar halka oldular. Once Trakya Horası dediğimiz halayı çaldım. Sami Akıncı bile katıldı. Arkasından Timurağa ile Mezifon Halayını çaldım. Yapsın yapmasın bir çok arkadaş ortalıkta dolaştı. Az sonra öteki öğrencilerin çevremizde toplandığını gördük. “Bize de çal!” diyenler oldu. Onlara bir iki gün sonra başlayacağımız yeni çalışmalara katılmalarını önerdik. Sabah oyunları birden yeni bir istek halkası oluşturdu. Bizim arkadaşların büyük çoğunluğu istekli olunca biz de sevindik.

Hamdi Bağ Öğretmen geldi, onun askerlik durumu yokmuş:

-Beni ihtiyarlayınca alacaklarmış, askerlere masa anlatacakmışım, bana git masal öğren de gel! dediler. Hamdi Bağ Öğretmenin sözleri ne hep güldük. İstanbul’da Fikret Madaralı Öğretmenle görüşmüş. Karşılaşmalarını anlattı. Görünce gitmiş karşısında durmuş. Fikret Öğretmen gazete okuyormuş. Gazeyesine dokunmuş. Fikret Öğretmen gazetesini öte çekip okumasını sürdürmüş. Hamdi Öğretmen bu defa hemen bitişiğine sıkışıp girmiş. Fikret Öğretmen az ileri çekilerek gazetesini okumaya devam etmiş. Bu kez de Hamdi Öğretmen elindeki zincirle çat diye gazetesine vurmuş. Karşıda oturanlar durumu anlayıp gülüyormuş. Zincirle vurunca Fikret Öğretmen başını döndürüp “Daha neler? Derken “Vay sen ha!”deyip sarılmış. Ondan sonrası hep kahkahalarla geçmiş. Hamdi Öğretmenle biz de uzun zamandır ayrı kaldık. Kampa gittik, dönüşte bir ya da iki gün sonra Hamdi Öğretmen bir yerlere gitti. Bu kez biz tatile çıktık, dönüşümüzde Hamdi Öğretmen yoktu. Şimdi kendi deyişine göre masal toplayıp gidince askerlere masal anlatacakmış. (Bu, onun şakası, askere geç gideceğini, dede olacağını anlatmak için böyle söylüyor. )

1. Öğretmen Evinin kapı-pencere kasalarını takıyoruz. Bugün bitirebilirsek yarın Müdür Evinin pencereleriyle kapılarını tamamlacağız. İçimden tam bu sıra Sili Usta gelmeli. Onunla böyle güzel bir ev yapıp tamamlamamıştık. Hep koca koca binaları dikip, kapatıp bıraktık. Arkadaşlar ise başka düşünceler öne sürüyor. ”Müdür Beyin sevgilisi var mı? Ben bilmiyoruz ama belki de evlidir!”dedim. Demez olsaydım, evli olamazlığı üstüne bir yığın varsayımlar öne sürüldü. Evli olsaymış, eşi okula gelirmiş. “ Ya okula getirmezse!”diyecek oldum. sonra da vazgeçtim. Vaz geçtim ama gene de Mehmet Salih Arı Öğretmeni örnek verdim: ”Evli, üç tane de kocaman oğlu var. Evi, orada kaldığımız okulun bitişiğinde 6 ay süresince onun eşini gördünüz mü? Bu kez de Müdür Bey bu evde bekar olarak mı kalacak? Evlenmek istese kiminle evlenir? Öğretmenler gelene dek bu konuşmalar sürdü. Hamdi Öğretmen, yaptığımız kapılar takılınca beğendi. Gülerek:

- Eeee, artık Müdür Bey bu eve çıkınca evlenmeli, Müdür Yengemizi bu kapıları açıp kapatırken görmeliyiz!dedi. İrfan Öğretmen gülerek bize “Gördünüz mü? İnsan bir konuda fikir öne sürecekse böyle açık açık konuşabilmeli. Siz de konuştunuz ama sizinki kuşkular içinde sürdü. Öyle konuşacağınıza konuya hiç girmeyin!”dedi. İrfan Öğretmenin konuşmasını önce anlamadık. Salih Baydemir sonra söyledi. Biz içerde çalışırken onlar yan evin pervazlıklarıyla uğrşıyormuş, konuşmalarımız oradan hep duyulmuş.

Paydosta Röslein notasını açıp terleyene dek çalıştım. eksik tempo ile başladığından çok zorluk çektim. Komparsite ile Dağlı zeybeğinde de böyle bir giriş var, onlarda da sıkıntı çekiyorum. La Polama da öyle, tempo ile tamamlamadan doğru çalmak olanaksız. Ben genellikle kaydırarak çalıyorum. Bilmeyenler için oluyor ama notasını bilinler için büyük bir yanlış .

Okuma saatinde Biz Zamane Çocuğunun İtiraflarını okumaya başladım. Bu kitap da Fransız yazarlarından. Okumaya başlayınca ayırdetmeye başladım, Fransız yazarları hep seçkin insanları yazıyorlar. Monte Kristo, Üç Silahşörler, Carmen, Thais, İki Yeni Gelinin Hatırası, 80 günde Devrialem. Hep öyle çıktı. Bu da öyle, hep eğlence, gezme, konuşma, aşk maşk geçiyor. Bu kitabın yazarı sanırım benim yaşımda biri, çevresindekiler de böyle. Gene de ileri bölümleri daha güzel olacak sanırım. Okuyacağım. Kitap yazarının adını Edebiyat Tarihi Dersleri kitabında buldum. Adı, Alfred de Müsse olarak okunuyormuş. Bu kitabında anlattığı sevgilisi de çok ünlü, güzel bir bayan yazarmış;onun da kitapları varmış. Böyle yazarları okumak daha yararlı olacak sanıyorum. . Yazar 1810-1857 yılları arasında yaşamış. Okumakta olduğum kitabını da 26 yaşındayken yazmış. Az önce bir varsayımda bulunmuştum Benim yaşımda olabilirdemiştim;doğru bilememişim, benden beş yaş büyükmüş. Bunu bu kitaptan öğrendim. Böyle yabancı yazarları tanıtan daha başka kitaplar olsa gerek, onları bir bulabilsem. Bendeki Şaheserler Antolojisi çok az sayıda yazarı tanııyor.

Yat zili çaldı, bu gece hiç ağzımı açmayacağım. Alfred de Müsse 26 yaşında kitap yazmış. Bu kitap 106 yıldır okunuyor. Babam, değil dedem bile okumuş olabilir. Müderris olan büyük amcam kesinlikle okumuştur. Çünkü yengem onu anlatırken “Durmadan Arapça, Farsça, Fransızca kitaplar okuyor!”diye anlatırdı. Türkçeye yeni çevrilmiş;geçen yıl, üstünde 1941 yazıyor. 106 yıldır dilimize çevrilmemiş olabilir mi? Belki de çevrilmiştir de bizim elimize bu çevirisi geçmiştir.

Yatınca beklediğim gibi bir takılan olmadı. Kadir kendi kendine konuşarak yattı. Sanırım Orhan’a da kırılmış, “İyi geceler!” bile demedi.

 

2 Ağustos 1942  Pazar

 

Yatarkenki düşündüğümün tersi oldu, Kadir Pekgöz’ün sesiyle uyandım. Orhan’ı çimdikleyerek uyandırmış. Bu arada Mustafa Saatçı'ya da Hafız demiş. Mustafa Saatçı da ona küçük Kara Hafız diye babasının adını söylemiş. Bekir Temuçin öneride bulundu:

-Küçük demeyin kızar, 2. Kara Hafız!deyin. Babasına öyle dendiğine göre ona kulakları alışmıştır. Kadir, Bekir’in söylediklerini duydu. Bekir’in ne köseliği kaldı ne bücürlüğü ne de gammazlığı. Sefer Tunca da söze karıştı:

-Verin bir metre de şunların boyunu ölçeyim!Mehmet Yücel gülerek :

-Ne metresi? bir tahta cedvel al, o da işini görür. Kahkahalar inatlaşmalar arasında meydana çıktık. Ben akordiyonu alınca olayların dışında kaldım. Oyun halkasına girenlerle dışardakiler sir süre daha dalaştılar. Bu kez söz oyunlara dönüştü. Bekir oyuna girdi, Kadir dışarda kaldı. Kadir dışarıda kaldı ama bu kez de Bekir'in oyunu üstüne konuşmaya başladı. Bekirin oyununu beğenmiyormuş. Ahmet Güner Kadir’e çıkıştı:

-Bacaksız, oyun bozanlık etme!Orhan’la Harun Kadir’i uzaklaştırdılar. Kahvaltıda Kadir yanıma geldi, bana bir şey söyleyecekti. Ben ondan önce davranıp uyardım:

-Hemşerim, oyunları sevdirip yaymaya çalışıyoruz. İlk başlayanlar kusur yapıyorlar. Bir gün sen de gelirsen sen de kusurlu figürler yapacaksın. Gelip seni eleştirenlere de sana söylediğimizi söyleyeceğiz!Kadir, “Haklısın!”deyip ayrıldı.

Atölyede Öğretmen Evlerinin kapılarıyla pencere kasaları alıştırıldı. Bugün yarın duvarcılar kaba sıvasını bitirirse(Bugünle yarın çalışma olacağı akşamdan duyuruldu)pazartesi günü takacağız. Üç evin bitmesini biz de merak etmeye başladık. Bu evlerin benzerleri öteki öğretmen sayısına göre çoğalacakmış. Bahçe ile okul arasında bir Öğretmenler Mahallesi kurulacakmış. . Yusuf hesap çıkardı:

-Yirmi ev yapılsa, ev dizi futbol alanına dek gider. Dereye doğru sıralansa bu kez karşı bayıra tırmanır!Hangisi daha güzel durur? İşte bir tartışma. Yoldan geçenler için asfalta paralel dizilme daha gösterişli olur. Ancak işi delikanlılık açısından değerlendirenler çıktı:

-Biz göremeyiz ama ilerde o evlerde öğretmen kızları olacak, onları gözleyecek öğrenciler için evlerin okula koşut olması daha işlerine gelecektir. Yusuf buna sinirlendi. “Bana ne gelecektekilerden, biz bu üç binayı tamamlayıp bırakalım. Onlar ne yaparsa yapsınlar!”

İrfan Öğretmen Yusuf’un sözü üzerine geldi. ”Gene neye sinirlendiğini Yusuf’a sordu. . Yusuf sözünün salt son bölümünü söyledi. “Sözde 20 öğretmen evi yapılacakmış. Okulda 20 öğretmen yok. Öğrenci çoğalırsa öğretmen çoğalacakmış, onların evlerini biz neden yapacakmışız? ”İrfan Öğretmen Yusuf’u haklı buldu:

-Siz bu okula olan borcunuzu hakkıyla ödediniz. Bence de sizi bu işlerde daha fazla yormamalılar. Bu nasıl olur bilmem ama sizden sonraki sınıfa göre siz oldukça fazla çalıştırıldınız. Onlar bu bakımdan sizden şanslı. Salih Baydemir duramadı:

-Öğretmnim onların bir bölümü bizden şanslı değil çok çok şanslı!”deyince İrfan Öğretmen sordu:

-Ben, şanslı demiştim, bu çok çok şans neden oluyor? Birkaç arkadaş birden konuştu:

-Bir kez onlar geldiği yıl hiç atölye çalışması yapmadılar, bir yılda da iki sınıf geçtiler. Oysa biz ilk yılımızda büyük binayı yapmıştık. Onlar ilk yıllarını fazla yıpranmadan atlatdılar, aradaki iki yılın birini de zıplayıp hemen yanımıza yaklaştılar!İrfan Öğretmen gülerek: :

-Durun durun, ben bu konuda hakemlik yapamam, öğretmenlerin hakemliği sayılmaz, sizin söylediklerinizden ben, sizin daha iyi yetiştiğiniz sonucunu çıkardım. Öğrendiklerinizi sindire sindire kavrarsanız yaşam boyu onlar sizin beceriniz olur. Öğretmen sözünü bitiremeden zil çaldı.

Yemekte Müdür Bey gene vardı ancak giysileri bu kez gri, yakaları da açıktı. Namık Ergin Öğretmenle birlikte oturdu, onunla konuştu. İrfan Öğretmen yemeğe çok geç geldi. Önce onu yemekte görmeyince gittiğini düşünmüştük. Ben, hemen öyle kendi kendime “İrfan Öğretmen gitmemiş!”deyiverdim. Yusuf, “Zaten gitmeyecekti, yarım kalan sözünü tamamlayacaktı!”dedi. Bu kez ben, “Neydi o yarım kalan sözü? ”Yusuf sözü anımsayamadı, bir iki ilgisiz söz söyleyince arkadaşlar güldü. Yusuf bu kez bana:

-Sen biliyorsun ama kasıtlı bana soruyorsun, bu nedenle söylemiyorum!deyince arkadaşlar takıldılar: ”Kıvırma kıvırma!

Bir süre derslikte dinlendik, Zil çalmadı. İşbaşı için Saat 14 denmişti. Toplanıp gittik. Arkadaşlar Yusuf’a “Öğretmen nerede kalmıştık derse ne diyeceksin? ”Yusuf bu kez kızdı:

-Neden bana soracakmış? Yusuf sözünü bitirirken öğretmen geldi, gelir gelmez de Yusuf’a gülerek “Nerede kalmıştık? diye sordu. Öğretmenin böyle tepeden inme sorusuna Yusuf’un yanıt veremeyeceğini sandığımızdan hepimiz güldük. Oysa Yusuf İrfan Öğretmenin son sözleri tekrarladı, son tümcesinde durdu. “Bunu, bugün de ölçebilirsiniz!”deyince biz şaşırdık, bir birimize bakarken İrfan Öğretmen“ Bana sorarsanız ben bu farkı sizde görüyorum. Siz ikinci sınıftayken sizinle birçok işte rahatlıkla iyi sonuçlar almıştık. Bir öğretmen olarak gene rahatlıkla söyleyebilirim:

-Bir yıl önce sizinle yaptığımız işlerdeki çalışma temizliği, eli yüzü düzgün beceri ürünlerini bir yıl sonraki aynı sınıf öğrencileriyle elde edemiyorum. Ama bu onların suçu değil. Onlara haksızlık etmeyelim!. Siz ağabeyler olarak onlara kardeş gözüyle bakmanızı sürdürün!Arkadaşların daha söyleyeceği vardı ama önce ben, susarak; sonra da öteki arkadaşlardan bazıları çekimser kalarak konuşmanın daha fazla uzamasını önledik. Paydosta İrfan Öğretmen gülerek:

-Yarın biraz geç gelebilirim, yola bakıp beni de askere döndermeyin, ben bir yıl tecilliyim!”dedi. Bu kez de bana bakarak, “Tıpkı senin gibi”, diye de ekledi. Arkadaşlar gidince Röslein notasını oldukça pişirdim. Atölyede çok kalmadım. Aşık yazar-şair sevgilisiyle bir yerlere gitti, oraları çok beğendi, şiirler okudu. Sevgilisiyle kavga etti, ya da sevgilisi ona önem vermemeye başladı. Bu kitabı okuduğuma sevindim. Yazar kendisini anlatıyormuş. Sevgilisi de ünlü bir bayan yazarmışOnun da güzel kitapları varmış. Bayan erkek adı kullanmış: George Sand(Jorj San)Bu kitaptan sonra bulursam onun hiç değilse bir kitabını okuyacağım. Ne ilginç, bayan ünlü bir yazar olmuş, ( 80 kitap yazmış)kendisini seven bir ünlü yazarla sevgi üstüne söz vererek ilişki kuruyor. Bir gün bir masa çevresinde birlikte oturdukları bir başka erkekele el ele tutuşuyor. Sevgilisi bunu görüyor. Bayan hiç oralı olmuyor. Sanırım burasını yazar biraz uyduruyor. Ya da bu durumda çıkardığı olayı burada anlatmıyor. O yazar bayan bu olayı anlatsa ne der acaba? İlginç. Bu olayı bizim köylülere anlatsam ne derler? Kahvede konuşulsa:

-Kadın kısmı yapar!diyenler çok olur. Jorj San’ın 80 kitap yazdığına şaşarken aynı kitabın hemen altında iki kitabını okuduğum Alexandre Dumas(Aleksandr Düma’yı buldum. Şaşkınlığımı anlatamam bu yazar tam 257 (İki yüz elli yedi cilt) kitap yazmış. Bayan Jorj San’ın üç katından 3 fazla. . Bunları arkadaşlara duyurmak istedim. Önce Halil’e söyledim. Halil de şaştı ama gene de beni uyardı. “Arkadaşları biliyorsun, içlerinde bir ikisi bu türlü bilgilere düşman. Onları sen söylersen sana, ben söylesem bana çatacaklar. Hele böyle yatmaya yakın ne sözlesen umurlarında olmaz. Başka bir zamanda ilgilenen arkadaşlara söyle daha yararlı olursun!”dedi. Arkadaşı haklı buldum, söylemekten vazgeçtim. Bir Zamane Çocuğunun İtiraflarını açıp okudum. Bir yandan okurken bir yandan da bu kitabın yazarıyla sevgilisi olan bayan yazarın hangisinin daha önemli olduğu düşüncesine saplandım. Sevgilisi 80 kitap yazmış. Kendi kitabım olan Şaheserler Antolojisinde ünlü yazarlar var. Acaba orada bunlar var mı? Şimdi de buna takıldım. Sabah kitabı dersliğe getirip araştıracağım. . Bir yandanda aklıma takıldı tam Emine Ablanın hoşlanacağı kitap. Ne yazik ki okuyamaz. Madam Bovari’yi biraz çarpıtara, kdaha doğrusu acıklı sonucunu anlatmadım, sonunda kocasıyla anlaştılar falan diyerek bitirdim. Çok hoşlanmıştı.

Halil’i hemşerisi Bekir Temuçin çağırdı, yanım boşalınca İsmet geldi oturdu. Yerini genişletir gibi yaparak sola doğru kaydım. İsmet alında:

-Dayı benden kaçıyor musun? diye sordu. “Kaçsam kalkar giderdim, bak oturuyorum!”dedim güldü:

-Haftaya Yeni Bedir’e gidelim, orada babamın da akrabası varmış!dedi. “Olur!”derken zil çaldı. “Haftaya daha çok var, gene konuşuruz!”dedim, kalktık.

Yatınca düşündüm. İsmet sıkıntılı bir duruma düştü, sanırım ne yapacağını bilmiyor. Kendini zayıf göstermemek için de sözde efeleşiyor ama tutarlı bir efelik yapacak durumda değil. Sanırım ben gene ona yardım etmek zorunda kalacağım. Zühre Teyzemi düşündüm. Muhittin Eniştem biraz gözümden düştü ama onun bana yakınlığını da aşıp geçemeyebilirim. Çocukluğumdan beri izlemiş olması, daha ilkokula gitmeden okur yazar olduğuymu unutmaması beni şaşırttı. Oysa bunu benim ağabeylerim bile çoktan unuttular. Öte yandan Mehmet Dayımı da unutamıyorum, “Yirmi yedi yıldır benenim hakkımı yedi!”diyor. Olay tıpkı Mahmut Ağabeyimle Ayşe Yengemin durumu gibi. Ayşe Yengemin ağabeyi Hoca Mustafa da Ayşe yengeme pay vermemek için darılmış ölümüne barışmam diyormuş. Kendi kendime kon uşuyorum:

-Barışmazsan barışma, payını ver, ondan sonra dargınlığını istersen sürdür. Hiç değilse o zaman aldığı için kızman söz konusu olur. Oysa şimdi alınan bir durum yok!”Muhittin Enişteminki de bunun tıpkısı. Mehmet Dayıma kırılmış. Genel durum böyleyken ben gene de İsmet'in yanında olacağım ama azıcık da nazlanacağım.

Alfred de Müsse-Jorj San amma da sevgililermiş. Dünyayı dolaşıyorlar, kitap yazıyorlar ama gene de akıllanmamışlar. İşin bir başka ilginç yanı Bayan yazar sevgilisinden 6 yaş daha büyük. Hem de evlenmiş, ayrılmış;iki de çocuğu varmış. İşte buna şaştım. Aşık şair, iki çocuk annesi bir bayana tutulmuş. Bayanların böyleleri de çıkıyor besbelli. Emine ablanın da bir bildiği var ki, bu tür olaylara ilgi sösteriyor….

 

3 Ağustos 1942 Pazartesi

 

Mustafa Saatçı salt tartışma başlatmak için:

-Bugün neden oyun yok? ” diye sordu. Arkadaşlar güldüler:

-İmam hergün koşarak oyuna gidermiş gibi pazar günü de oyun istiyor!dediler. Mustafa Saatçı bu kez de bugün pazar mıydı? diye sordu. Namık Ergin Öğretmen kapıdan:

-Ya, dediğiniz gibi bugün pazardı, neredeyse pazarın yarısı da geçiyor!dedi. Toparlanıp çıktık.

Kahvaltıda mercimek çorbası. Tatildekiler bugün geliyormuş. Mustafa Saatçı’ya muştuladılar. O biliyormuş:

-On gün önce öğrendim!dedi. İdris karşı çıktı:

-Sen geleli daha on gün olmadı nasıl on gün diyorsun? “Hafız mektuplaşıyor!”diyenler oldu. Arif Kalkan “Hafız mektup yazmaya üşenir!”deyince, mektup güvercini kullandığı öne sürüldü. O denli karışık sözler söylendi ki Mustafa Saatçı sonunda hindilerle haberleştiğini söyleyip kendi sözüne kendi de güldü. Arkadaşlardan karşı çıkanlar oldu, “Hindi uçan kuşlardan değil, bari üçan bir kuş seç!” diye bağırdılar. Mehmet Yücel deve kuşu önerdi. Deve kuşunun uçup uçmadığı tartışmasi sürerken Bu kez de Emrullah Öztürk’e sataşma yapıldığını öne süren Halil Basutçu ile Hüsnü Yalçın:

-Zayıfa sataşma  hüner değil, kendine güveniyorsan sana sataşanlarla başet, sessiz duran arkadaşları işin içine katma!dediler.

İş yerlerine bu tartışmalar içinde dağıldık. Biz, gene ikiye bölündük, Hamdi Öğretmen altı arkadaş alıp dış merdivenlerin kalıplarını yaptılar. Bizim grup saçak pervazlarını hazırladık. İrfan Öğretmen geç geleceğini söylemişti ama işbaşında az sonra geldi. Hamdi Bağ Öğretmen takıldı:

-Neden acele ettiniz efendim? dedi. İrfan Öğretmen:

-Biliyor musunuz, sizi özlemek güzel bir tutku, güçlü bir çekiciliğivar;insanın ayakları istenmese bile alıp getiriyor!deyince. Hamdi Bağ Öğretmen:  Bilmem mi kuzum, güzelim İstanbul’u bırakıp dün koşa koşa neden geldim sanıyorsunuz? Öğretmenler kendi aralarında konuşuyorlar ama biz dikkatle dinleyip belli etmeden de gülüyoruz. . Yusuf biraz sesli güldü galiba, Hamdi Öğretmen Yusuf’a sordu:

-Siz de öylesiniz değil mi? deyince Yusuf Asıl özellikle ben trenle geliyorum öğretmenim!”yanıtı verdi. . Hamdi Öğretmen sanki anlamamış gibi:

-Aaa, bak bu çok önemli. Biz trenle geldiğimiz için trenin hızını biz koştuk sanıyoruz!dedi Yusuf’a baktı gülerek:

-Küçüğüm sen bizim şakalarımıza bakma, biz neşelenince kendimizi frenlemek için sıkıcı şakalar yaparız, sıkılınca da keçileri kaçırmamak için neşeleniriz, şarkı söyleriz.

Hamdi Öğretmen bana döndü. “Çok öylenen bir şarkıyı var onu çalıyor musun? ”dedi ama şarkının adını söylemedi. “ Anımsayınca söylerim!”deyip geçiştirdi. Bu kez beni bir merak sardı:

-Acaba hangi şarkı? Akordiyonla çalabilir miyim? Bir süre düşündüm.

Öğlede gelenler oldu. Hasan Gülümser, Cavit Kafkas, Fevzi Üner, Hasan Arabacı, Vehbi Dinçer, Mürsel Dilek, Bizim 9 Mehmet gelip haberler verdiler, selamlar getirdiler, sorular sordular. Çocukların bizim masaya gelmeleri bizden birilerinin gözünden kaçmamış, hemen sormuşlar:

-Neden onların masasına gidiyorlar? Ben böyle bir soru duymadım ama yapıcı arkadaşlar arasında gün boyu tartışma yapılmış. İsmet, Halil Basutçu sormuşlar:   “Ne var bunda? Evinden gelenler okuldakilere soru sorarsa bundan ne kuşku duyuyorsunuz?

İşbaşında bir grup duvarcıyla birlikte çalıştık ama bizim konuşmalarımız başka konularda oldu. Biz bugün öğreden sonra sürekli Sili Ustadan söz ettik. Ben bu tatilde bizim köylülere Sili Ustadan söz ettiğimi anlattım. Köy çeşmesinden okul yerine su götürmek isteyince Hasanoğlanlıların gülerek Sili Ustaya:

-    Götürebilirsen Allah’ın suyunu senden ne kıskanalım, istersen hepsini al!deyip kıs kıs güldüklerini, birbirlerini dürtükleyip akıllarınca alay ettiklerini, Sili Ustanın bunlara aldırmayıp, elindeki araçlarla ölçümleri yapıp hendek kazdırdığını, sonunda suyun tümünü değil ¼’ünü akıttığı, bu kez de Sili Ustanın köylülere gülerek:

-   Allahın melekleri rüyamda bana:

-“Suyun birazını onlara bırak, sığırları, sıpaları, eşekleri, kedileri, köpekleriyle itiş kakış ortaklaşa içmeyi sürdürsünler!”dedi. Devamla:

-    Merak etmeyin sizin rıskınız bu kadarmış, onlar öyle dediler ben de onların dediği kadar bıraktım!”dediğini söyleyince kahvede uzun bir essizlik olduğunu. Az sonra da HIristiyanların da Allaha’ taptığını söyleyerek gene bir kaçamak yolu bulup olayın gerçeğinden kaçtıklarını anlattım. Halil, Sefer, Arif, Mehmet Yücel, Sami Akıncı gibi kararlı, dengeli arkadaşlar bizim köyü daha doğusu bizim kahveyi çok merak ettiklerini söylediler. Hepsini köye götürebileceğimi söyledim. . Ancak hepsi birlikte olunca kahvedekilerin böylesi konuşmalara pek yanaşmayacaklarını da anımsattım. Tek tek olunca çok yaklaşırlar ama kalabalıkta zayıf kalıp diretemeyeceklerini bildiklerinden susarlar. Örneğin İsmet gelince İsmet’le direte direte her konuda  tartışırlar. Sizden biri bilemedin ikisiyle de aynı durum sürebilir. Çok olunca dakikalarca sizi dinlerler ama hiçbir tepki göstermezler. Ancak sizden sonra bağır çağır konuşarak sizin yanlışınızı(Onlara göre) günlerce konu ederler.

Merdivende bir grup öğrencinin toplandığını, sessizce durduğunu söylediler. Nedenini soruşturanlar oldu. Derslikten giden kaldı, giden kaldı. Sonunda ben de onların yanına gittim. Neden durduklarını sormak üzereyken radyoda hafif hafif müzik çaldığının ayırdına vardım. Vals temposuyla parçalar çalınıyordu. Ben de dikkat kesildim. Müzik bitince Harun Özçelik:

-    Bu sonuncuyu tatil süresince doyasıya dinledim;Hatırla Sevgilim adlı bir parça, bizim Çerkez Köy Belediye bahçesinde akşam sabah çalındı!”diye tekrarladı. Çok kolay gibi gelen bir melodi. Birden sevindim, Hamdi Öğretmenin sorduğu şarkı bu olabilir. Harun’un yakasını bırakmadım. Abdullah bu sıra geldi, şarkıyı o da duymuş ama sözlerini bilmiyormuş. “Bana sözleri gerekli değil, melodiyi kavrayayım ötesi kolay!”dedim. Tekrar ede ede iki, tümceyi çıkardılar: Hatırla sevgili -O mesut geceyi…. Gülnihal temposunda kolay bir melodi. Bütün isteğim, Hamdi Öğretmenin sorduğuı şarkının bu olması.

Yemekten sonra Bir zamane Çocuğunun İtiraflarını bitirdim. Kitabın sonu bana baş tarafı kadar çekici gelmedi. Daha doğusu Alfred de Müsse’nin kınadığı sevgilisinin ondan daha ünlü olması, hem yazarı, hem de kitabını benim gözümde biraz küçülttü. Jorj San ‘dan bir kitap okumadan bir değerlendirme yapmayacağım. Jorj San’ın Şaheserler Antolojisindeki parçası da güzel. Alfred de Müsse’nin kiler şiirmiş. Halil kitap karıştırdığımı görünce sordu:

-    Fikret Madaralı Öğretmenin tatil ödevlerini mi yapıyorsun. ? Ödev, deyince irkildim: Sahi bize tatile gidince yapmamız için iki ödev vermişti. !. Köyümüzde geçirdiğimiz bir günümüzle, tatil sürecimizde okuduğumuz bir gazetenin bir gününde yazılanları saptayacaktık. Bir Gazetenin o gün çıkan yazılarını, yazı türlerini yazarlarını, gazetede bulunan öteki yazıları sıralayacaktık. (Seçtiğiniz gazetede o gün ne varsa yazılacak. Olanak bulunursa gazete de saklanacak)Ödevleri anımsayınca şaşırdım:

-    Ben bunların ikisini de yapmadım. İşin ilginç tarafı, ödevleri hemen yapmak için köye gider gitmez gazete sağladım ama sonra gazete defterlerin arasında uykuya daldı. Şimdi o gazete köyde. Halil güldü, “Daha günü var yeni bir gazete alırsın!”dedi. Doğal olarak öyle yapacağım ama ödevi unutmuş olmam, benim için affedeceğim bir kusur değil. Halil ötekini tekrar sorunca onun kolay olduğunu, her gün yazdıklarımdan birini temize çekip veririm!”dedim. Halil :

-    İşte bu kadar, sen her zaman bu işlere hazırsın, ben sana söylüyorum ama ikisi için de daha birşeyler düşünmedim bile!dedi. Ben de içimden:

-    Ben düşündüm, gazete bile aldım ama ne işe yaradı ki? ”diye kendi kendime sordum. İşte bu benim arada yaptığım savrukluğu kimi arkadaşlar tüm işlerde yapıyorlar. Başarısızlıkları da bunun sonucudur. Öyleyse ben de işi bilerek gevşetirsem, yaşam boyu acı çekerim. Ali Eniştemle Eğitmen Mustafa Ağabeyi göz önüme getirdim. İkisi de ilk 3. sınıf okumuşlar, okumanın arkasını bırakmamışlar. Askerliklerini ikisi de çavuş olarak tamamlamış. Etitmen Kursu açılınca Mustafa Ağabey ataklık edip gitmiş. Ali Eniştem:

-Düşüneyim, demiş, ablamın yalnız kalacağını öne sürmüş, kem küm ederken Kurs başlamış, 8 ay sonra Mustafa Ağabey köye Eğitmen olarak gelmiş. Eniştem bu kez, “Seneye giderim!”demiş ama Eğitmen kursu kayıtları yapılırken 2. askerliği çıkmış. Askerlinin 2. yılını tamamladı, daha ne kadar süreceği belli değil. 8 ay için ablamı bırakamayan eniştem iki yıldan fazla ablamı yalnız bıraktığı gibi oğlu Saim de ev de “Baba, baba!”diye yollara bakıyor. Oysa Mustafa Ağabey, görevi gereği 2. askerliğine çağırılmadı, evinde rahat olarak oturuyor, işlerini tıkırında yürütüyor. Yaptığı görev de kendi seçtiği, sevdiği görev. Bu da benim için ders alacak bir olay. Tatile gidenler hep gelmiş. Mustafa Saatçıya takılmalar başladı. Yusuf Asıl sabahleyin kızların oyuna geleceğini söyledi. Mustafa Saatçı önce inanmadı. Yusuf uydurma bir kağıttan oyuna katılacak kızları okuyunca Mustafa Saatçı beni gösterek:

-     Akordiyonu birlikte çalacağız!dedi. Akordiyon körüğünü o çekecekmiş. Arada da durdurup oyunu bozanları diziden atacakmış. İlk atacağı da SS olacakmış. Boylece onu korumaya alacakmış. Mehmet Yücel:

-    Bre korkak İmam böyle kurnazlık düşüneceğine gidip oyun halkasına girsen uygar insanlar gibi yeri gelince kızla konuşsan daha iyi olmaz mı? Öteki sınıflardaki çocuklar bunu yapıyorlar, İşlerini iyice pişirenler bile olmuş!deyince öteki arkadaşlar; kim, kim, kim? diye sormaya başladılar. Birileri Mehmet Yücel’e sordu. “Bunları kardeşin mi anlattı? Mehmet Yücel:

-    Ben kardeşimle bu tür konularda konuşmam. Zaten o bu tür konuşmalara uzak durur. O sınıflarda daha 200 öğrenci var. Aklınıza hemen benim kardeşim neden geliyor. ? ”diye azıcık da çıkıştı. Hüseyin Serin de bazı duyumlar aldığını söyleyince birden bakışlar değişti. Bekir Temuçin: ”

-    Siz burada boşboğazlık ederken eller düğün bile yapacak!deyince gene bir çıngar koptu. Ali Aga bu konuşmalara katılmazken doğrudan Musftafa Saatçı’ya:

-    Bizim İmam hava aldı, deseniza!diyerek yürüyüp derslikten çıktı. Arkadaşlar gülerken Mustafa Saatçı:

-    Kaçma munafık Kaz diye bağırdı. Ali Aga birden geri döndü:

-    Kazlar birer hayvandır, onların munafığı falan olmaz ama kitapların yazdığına göre İmamların munafıkları çoktur!deyip çıktı. Derin bir sessizlik oldu. Tam bu sıra zil çaldı. Sami Akıncı:

-    Bir dakika arkadaşlar, dikkat ederseniz sizin şakalar yavaş yavaş bu derslikten dışarı çıkacağa benziyor. O takıldığınız kızlaıi sevecek kimseler sizi sorgulayacak, bunu unutmayın. Bu böyle giderse içimizden birileri ayırdında olmadan üzüntülü durumlara düşecek. Benden söylemesi!deyip kesti. Ben kalktım, arkadaşların bir bölümü konuşmayı sürdürdü sanırım. Uyumak üzereyken aynı konuşmalar bir süre yatakhanede de sürdü. Halil de geç gelenler arasındaydı. Yakınımda kon uştuğunu yarım yarım duydum:

-Sami haklı, kimse bizden gidip okul yönetimine söylemez ama kızı kıskanan çocuklardan biri, bunu pekala yapabilir!Fısıltılar sürerken uyudum.

 

4 Ağustos 1942 Salı

 

Hamdi Bağ Öğretmen “Sabah cimnastikleri, sınıflara göre değil derslik sayılarına göre kümeleşecek, böylece erkekler 6 küme, bir küme de kızlar olmak üzere yedi kümeye bölünerek yapılacak!”deyip kızları onların voleybol sahasına gönderdi. Bizim kümeler için de birer arkadaş çeçip onun buyruğunda hareketler yapılacak!”diye kesin buytukta bulundu. Bana baktı, sizin oyuncuları da seçip bir liste yapın bana getirin, konuşalım ondan sonra oyunlara başlayın!”dedi. Hamdi Öğretmenin bu işe karışmasına önce şaşırdık. Özellikle Yusuf Asıl’la ben Hamdi Bağ Öğretmenden böyle bir özellikle bizim oyunlara bir engel beklemiyorduk. Gene de bize bir şans tanıdığı için kendimize sevinme payı çıkardık. Kahvaltıda bunu konuştuk Zaten bizim buna benzer bir hazırlığımız vardı. Bizim sınıftan 10 kadar arkadaş katılma sözü vermişti 230 kadar da öteki sınıflardan oyunları seven , oldukça da öğrenmiş bir grup vardı. Onları da alıp çalışmalarımızı sürdürmeyi tasarladık.

Atölyeye gidince Hamdi Öğretmenden bilgi alacağımızı düşünmüştük. Hamdi Öğretmen nöbetçiymiş, gelmedi. Biz gene Öğretmen evlerinde çalıştık. Kimimiz saçak pervazlarını, kimimiz merdiven kalıplarını birilerimiz de pencere kasalarını yerlerine taktık. Bir ara kızlardan bir grup önce Müdür Beyin evini gezdi oradan da bizim çalıştığımız yere geldiler. İşleri yokmuş herhalde uzun kalıp İrfan Öğretmenden bilgi aldılar. Öğretmen evlerini çok beğendiklerini söyleyince İrfan Öğretmen, :

-Öğretmen çıkınca hepinize böyle evler yapılacak!dedi. Kızlar hep bir ağızdan: A, öyle söyleniyor ama biz onlara inanmıyoruz, köylerde kim yapar bu kadar güzel evi? dediklerinde İrfan Öğretmen bizleri gösterdi:

-İşte bu beğendiklerizi bunlar, arkadaşlarınız yaptı, bakın yaparken görüyorsunuz!dedi. Bu kez de:

-    Onlar okulu bitirince dağılıp gidecekler!dediler. İrfan Öğretmen inandırıcı olmak için ayrıntılara indi:

-    Sizin bölgenizdeki erkek arkadaşlar ekip oluşturup ortak iş yapacaklar, bulunduğunuz köyün öğretmen evini de onlar elbirliğiyle yapacaklar, deyindce Gül bir sevinç gösterisi yaptı:

-    Bak buna sevindim, bu bakımdan kendimi şanslı sayıyorum, beni göstererek:

-     Ağabeyle komşu köylüyüz benim evimi Ağabey yapacapğına göre güzel olacağına inanıyorum! dedi. İrfan Çğretmen Gül’ün konuşmasını beğendi:

-    Senin şansın ağabeyle açıldı, öteki arkadaşların da şanslarını açan ağabeyler olacak. Bu nedenle hiç değilse bu konuda umutsuzluğa düşmeyin!dedi. Kızlar, sevinerek, “Kolay gelsin!” deyip ayrıldılar. Kızlar gittikten bir süre sonra Salih Baydemir, yüksek sesle:  -Vay be, kıza bak!Kendisini şanslı sayıyor, güzelliğinin ayırdnda değil besbelli. Ayırdında olsa karşınındakinin daha şanslı olduğunu düşünür, böyle konuşmazdı!dedi. Ben tam anlamadım, sanırım arkadaşlar güldüler, Yusuf ekleme yaparken bana baktı:

-     Bu taşlar sana!” dedi. “Ne taşı? ” diye sordum. Açıkladılar. Bu kez de ben:

-    Salih haklı, bazı insanlar şanslasrının nasıl, nerede oluğunu pek bilemiyorlar. Örneğin ben, kesinlikle köye gitmeyeceğimi düşündüğümden, Salih arkadaş gibi, kendimi komşu köylümün evini yapmayı aklımın kenarından bile geçirmiyorum. Belki de okulu bitirdikten sonra onunla hiç karşılaşmayacağım. O neden hemşerimle şans yarışmasına kalkışmadım. Salih sanırım biraz boş yere zihnini yormuş.

-    İrfan Öğretmn geldi, bizim konuşmamızdan haberi yok:

-    Kızlara üzüldüm, nasıl da kaygılılar!dedi. Bana dönerek bak ne güzel değer bilir hemşerin var. Demek seni izliyor. İzleyip değerlendirmese böyle güven duymaz. Bayanlar bu konuda çok duyarlıdırlar. Bildiğim kadarıyla Nahide Öğretmen de seni çok iyi tanıyor. Bir kaç kez “Hasanoğlan’da çok yakından izledim, çok takdir ettim, onu!”diye seni övdüğüne tanık oldum!”dedi. Kızlar mızlar derken konu benim üstüme döndü. Ben sustum. Öğretmen gene köy Okuları, köy evleri üstüne konuştu. Bu kez de Yusuf benim demin söylediğim kesin sözü İrfan Öğretmene aktardı. İrfan Öğretmen bana sordu:

-    Bu konuda bilmediğiz bir durum mu var, ne düşünüyorsun? diye sordu. 3803 sayılı yasa çıkınca Müdür Beyin anlattıklarını tekrarladım. Bizim okuldan iki öğrenci seçmek isteseler birinin ben olacağımı umuyorum. Bu olmazsa öteki olasılıkları askerliğe bıkacağım!dedim. İrfan Öğretmen:

-    İnsanın belli bir amacı olmalı, onun gerçekleşmesi için gereğini yapmalı, böyle düşünmene sevindim. Dilerim şansın yardım eder başarılı olursun!Salih Baydemir bekliyormuş, hemen arkadaş çok şanslıdır, nereye gitse şans onunla gider!”dedi. İrfan Öğretmen Salih’in demek istediğinden habersiz olduğu için kendince sözü perçinledi:

-    Şans biraz da onu oluşturanların yanında olur. Az önce kızımız ne dedi: Ağabeyle yakın köylü oluşunu şansa bağladı. Ona yakın köylü başka kimseler yok mu acaba? Konuşsak onlar için de o güzel sözleri söyleyecek mi? ” Yusuf Asıl, “Kadir dunları duymasın!”deyince suslar, puslar oldu. Öğretmen:

-    Ne o birileri için baltayı taşa mı vurduk? diye sordu. Sordu ama nedense yanıt beklemeden önümüzdeki işler üstüne konuşmaya başladı:

-    Haftaya değişik bir çalışma şekli uygulanacakmış;sınıflar işlere haftalık olarak gidecekmiş. Bir hafta Marangozluk, bir hafta tarım olacakmış. Biz bu habere sevinmedik. Arkadaşlar Öğretmene söylediler. İrfan Öğretmen:

-    Biz de sevinmedik ama Milli Eğitim Bakanlığı böyle istiyor! Dedi.

2. Öğretmen evini de kaba sıvası bitti. 1. nin ince sıvası yapılıyor. İrfan Öğretmen cumartesi gününe dek bizim buradaki işlerimiz bitecek. Öbür haftaya sıra, ranza işlerimize başlayacağız. Müdür Beyin olmazına karşın Milli Eğitim Bakanlığı 100 öğrenci alınması isteniyormuş. Öğretmen böyler söyleyince sordum:

-    Siz Milli Eğitim Bakanlığının böyle zorlamasını doğru buluyor musunuz? Öğretmen gülerek: :

-    Bulsak da bulmasak da emirlere karşı boynumuş kıldan ince!deyince ben:

-    Ama doğru ya da yanlış diyebilirsiniz!dedim Öğretmen duraksadı:

-    Ne demek istiyorsun? Aazıcık açıkla!dedi. Açıkladım:

-    Hasanoğlan’da Hasanoğlan Köy Enstitüsü temeli atılırken Milli Eğitim Bakanı gelecek, demişlerdi. Temel atma günü gele gele bir şube müdürü geldi O şube müdürü de Temel atılırken bayrak tutan arkadaşımızı payladı. Nedeni kasket giydiği için. Giysiğimiz kasketler Köy Öğretmen Okulundan kalma olduğu için giymememiz gerekiyormuş. Hasanoğlan’a gelen 12 köy enstitüsü öğrensilerini gördük İzmir -Kızılçullu dışında hepsi perişendı, ayakkabısız  öğrenciler bile vardı. Çalışmaya gönderilmiş öğrenciler içinde bir rende tutmamış, çivi çakmamış öğrenciler vardı. Benim çalışam grubuma Eskişehir Köy Ernstitüdü son sınftan birini verdiler. Arkadaşlar hep bilir bir hafra sonra ben Sili Ustaya söyleyip o öğrenciyi grubumdan uzaklaştırdım. Çünkü elinden hiçbir iş gelmiyordu. Herkes çatıda çalışırken o bir kenara çelilip kitap okuyordu. 100 sayfalık bir kitabı da bir haftada bitirememişti. Sanırım okuması da özürlüydü. Bakanlığın şube müdürü bizim de öyle olmamızı istiyor, duygusuna kapılmıştım. Oysa oraya Milli Edğiyim Bakanı Hasan Ali Yücel geldi, dersimize girdi sorular sordu, bizimle tartıştı. Kendi yazdığı Bilimsel Felsefe-Mantık kitabını arkadaşımız Sami Akıncı’da görünce kitabı alıp açıklama yaptı, aynı konular üstünde fikirlerimizi sordu. Bizim tartışmaya yönelik cesaretimizi beyendiğini söyledi ama bilgilerimizi yeterli bulmadığını da açık açık belittti. Biz, bu durumdan iyi bir sonuç çıkarmıştık. “Bakanımız bizim daha bilgili olmamızım istiyordu!” Ancak daha sonra gördük ki, onun emrindeki görevlilerin bilgi milgi istedikleri yok. Nitekim başımıza getirdikleri Müdürü neredeyse biz kovduk!Bunu söyleyince İrfan Öğretmen gülerek:

-    Ne diyorsun İbrahim sen? Ben bunların hiç birini duymadım!deyince arkadaşlar hep birden “Aynen böyle arkadaşın anlattığı gibi” deyip Çoban Mehmet olayını anlattılar. .

Öğle yemeğinde tek konu Sabahleyin Hamdi Bağ Öğretmenin kesin tavrının nedenleri tartışıldı. Hamdi Bağ Öğretmen kendiliğinden böyle davranmazdı. Herhalde okulda kaldığı için Okul Müdürü ona yetki verdi; oda kendi gözlemlerine göre bizim çalışmalarımızı tararlı bulmadı, geçici de olsa böyle bir yöten uygulamaya kalktı. İyi mi oldu, fena mı? sorusunun yanıtı aranmadan salt yapılan değişiklik irdelendi. Yusuf Asıl bir ara:

-Ben bunu Hamdi Bağ Öğretmene soracağım!”deyip cesaret gösterisi yaptı. Yusuf Öğretmenlerle kimi zaman benzer konularda konuşan bir arkadaşımız. Şakacı oluşu, kimi zaman soruları yanıtsız kalsa da böylesi durumları hoşgörüyle karşıladığı için öğretmenler de Yusuf’a gereken hoşgörüyü gösteriyorlar. Hamdi Öğretmen paydosa yakın geldiğinden Yusuf sorusunu yarına bırakmış. Oysa Hamdi Öğretmen gelince beklemediğimiz bir sırada sabahki karmaşaya dur dediğini, bunu Okul Müdürünün verdiği geçici yetkiyle yaptığını anlattı. Böylece biz salt sabaha bağladığımız olayın geçmişle ilgili olduğunu da öğrenmiş olduk. Hamdi Öğretmen arka arkaya iki kez izine çıkmıştı. Son çıktığı izin, bir çağrı üstüne yapılmış. Isparta/Gönedn Köy Enstitüsü Müdürü (Eski Almanca Öğretmenimiz) Ömer Uzgil Hamdi Bağ Öğretmeni oraya istemiş. Hamdi Bağ Öğretmen bizim Okul Müdürümüzle konuşup oraya gitmiş. . Ancak gitmeden önce askerlik durumunu da soruşturmuş. Bir yıllık tecili olduğu bu tecilin daha uzatılmayacağı kesin olarak söylenmiş. Bu gerçeği öğrenince kısa bir zaman için Gönen’ gitmenin bir yarar sağlamayacağını anlamış, bu girişimden vazgeçmiş. Ancak önceden izin alıp ittiği için birkaç gün Gönen’de kalmış. Daha önce oldukça kargaşayı bir durum olarak değerlendirdiği sabah oyunlarının oradaki durumunu da gözlemiş. Görmüş ki orada bu sabah bize önerdiği durum iki yıldır uygulanıyormuş. Sınıflar kendi içinden yönetildiğinden sınıflar arası yarışma düzeni içinde sürüp gidiyormuş. Enstitü Müdürü Ömer Uzgil 5 enstitü gezdiğini onlarda da aynı yöntem uygulandığını gördüğünü anlatınca Hamdi Bağ Öğretmen bizim müdürümüze durumu anlatmış Okul Müdürü de:

-Sen okulda kalıyorsun, gördüğünü bir süre uygula!demiş. Yusuf Asıl hemen bizim oyunlardan söz etti. Öğretmen gülerek:

-Ben sizin oyunlarınıza karşı değilim, benim istediğim, oyuna, daha doğrusu sabah sporuna ayrılan bu 15 dakikanın amacına uygun sürdürülmesi, sizin sınıfınız ya da kuracağınız grup o 15 dakikada amaca uygun olarak yararlı bir etkinlik sürdürecekse size kimse engel olmayacaktır!Önce Yusuf sonra da Marangozluk grubu olarak hepimiz sevindik. Zaten Yusuf’la Ahmet Güner böyle bir tasarı hazırlamışlardı. Öğretmenden sonra Yusuf azıcık dertlendi:

-Kızları kaçırdık!dedi. Arkadaşlar, özellikle Mehmet Aygün Yusuf’a:

-Seni dalavereci seni, senin oyunculuğun, birilerine oyun oynamak!dedi.

Hamdi Bağ Öğretmenin açıklaması, bize bir gerçeği iyice anlatmış oldu:

-Biz okulu bitirmeden önce öğretmenlerimiz hep ayrılacak. Hamdi Bağ Öğretmen son hakkını kullanıyormuş. Namık Ergin Öğretmenin de öyle olduğunu hep biliyorduk. Üzücü kon uşmaların dışında kalmaya dikkat ediyorum. Daha doğrusu dikkat etmeye kendimi zorluyorum. Buna karşın en ummadık zamanlarda kendimi bırakıverdiğimi içim sızlayınca anlıyorum. Sonra da bir süre pişmanlık sözü döktürüyorum. Bunu düşünerek;İrfan Öğretmenle konuşurken söylediklerimi unutmuş gibi öğretmenlerin ayrılışlarına üzülmeye kalkışıma güldüm:

-Hani ben gönlümce bir yere ulaşmak için öğretmenliği, özellikle köy öğretmenliğini düşünmüyordum? “Böyle amacı olan bir insan okuldaki öğretmenin ayrılışına üzülmeli mi? Her öğretmenin gönlünde benim gibi daha iyisini isteyen duygular vardır. Hamdi Bağ Öğretmen, askerlik engeli çıkmasaymış pekala Gönen’e gidecekmiş. O gönlünce giderken benim ona üzülmemin anlamı ne?

Derslikteki konuşmaları duymazdan gelip Edebiyat Tarihi Dersleri kitabını karştırdım. O da tutmadı, oturup Halil Basutçu’nun anımsattığı Türkçe Tatil ödevimi yazdım.

 

 

Tatilde Geçirdiğim Günlerimden Biri:

 

Geldiğimden beri ilk kez sabah konuşmalarını duygum. Mahmut Ağabeyim, “Çocuklar hepsi  benim arabaya, o büyüktür, sıkışmazsınız;Gülsüm, Ayşe sen de oraya!”Ayşe yengem:

-Su almadık!Mahmut Ağabeyim:

-Suyu ne yapacaksın ayol, çeşmeye gidiyoruz, destiyi doldur doldur iç!Konuışmaları duyunca sevindim, çoktandır çeşmeye gitmeyi düşlüyordum, bugün gerçekleşecek. Çeşme denilen yer salt su akıtan bir çeşme değil geniş bir çevre, koruluk, çayırlık, ulu meşelerin bulunduğu alan. Köyün tüm hayvanları, koyun, sığır, manda sürüleri öğlede oraya iniyor. Büyük meşe ağaçları altında onlarca koyun sürüsü gölgeleniyor. . Çobanlar, oynuyor, şarkı söylüyor, kaval çalıyor. Oraya yakın çalışan gençler gelip çobanlara katılıyor. Kısacası öğlede bir iki saat orası panayır meydanı gibi oluyor. Benim sevdiğim ağaç, o büyük meşe yazık ki kesilmiş. Ayrıca çeşmenin de suyu azalmış ama gene de üzülerek dinlediğim bu su eksilmesi olayını yerinde görmem iyi olacak. . Saat tam 12’00 de yola çıkacağım. 10 dakikalık bir yolu var. Babama söyledim, babam “İyi olur, git gör, ancak eline bir sopa al, çobanların bulunduğu yerlerde köpek eksik olmaz!”dedi. Bir süre kahvede oyalandıktan sonra yola çıktım. Elinde küçük paketler olan iki çocuk da çeşmeye gidiyormuş. Biri ağabeyine biri de çobanlarına yemek götürüyormuş. Konuşa konuşa gittik. Çocuklardan oldukça olumsuz sayacağım bilgi aldım ama gene de görmek istedim. Biz çocuklarla  gerçek su akıtan çeşme önüne indiğimizde herkes yerleşeceği yere yerleşmişti. Manda sürüsü çamurlu gölü doldurmuş, o bildiğim göl yok, dizilmiş gibi koca koca boynuzlu banda başları. . . Mandalar arada bir koca boynuzlu kafalarını sallama bildiğim göl, suyunu yitirm iş gibi ölgün görünecek. Sığır sürüsü de az ilerde yokuşun altındaki düzlükte. Mandalar güneşten kaçıp çamura dalmış ama sığırlar güneşin altında uyur gibi sessiz durup sürekli geviş getiriyor. Mandaların saklanmış bedenlerine karşın sığırlar güneşin altında

durduğu yerde olmasına karşın gene de kıpır kıpır deviniyor. Mandalardan yarar sağlayamayan sinekler tüm istekleri bir yandan geviş getiren sığırlar bir yandanda durdukları yerde sineklere karşı neredeyse savaş veriyor. Tam çeşmenin önünde yol arkadaşlarımdan ayrıldım. Çeşme çevresinde On iki büyük ağaç olduğunu biliyordum. Bu kez saydığımda yedi ağaç çıktı. . Eksilenlerin yerlerini gözlerimle saptamaya çalıştım. Çeşmenin hemen dibindeki dışında hiç birinin yerini bulamadım. Sanırım yanılmışım, az düşündüm;yoksa ağaç sayısı sekizdi de ben mi on ikiye çıkardım? Kahvedeki konuşmalarda daha önceki sayı söylenmişse aklımda o kalmış olabilir.

Çobanlar bir gölgede toplanmışlar, yemeklerini yediler. İçlerinden ikisini tanıdım. Yemekten sonra ne yapacaklarını merak edip biraz oturdum. Hepsi birer sigara yaktı. Biri parçabuçuk bir oyun kağıdı çıkardı. biri de domino taşlarını yere döktü. Eksikleri tamamlayıp oynamaya başladılar. Yavaşça kalkıp az ilerdeki bizim tarlaya gittim. Tarlanın bir ucundan çeşmenin suyu geçiyor, çok sulak. Orası çayır olarak bırakılmış, Az ilerisi sulak tarla bostan ekilmiş ağabeylerim orada çalışıyor. Oradan yukarı oldukça dik bir yokuş. Ancak toprak verimli, bu yıl oraya mısır ekilmiş. Tarların batı ucundan Kumrular köyü yolu geçiyor. O yoldan bir süre gidilince bizim bir başka tarlamıza çıkılıyor. O semtin bizim köyde adı;Müsellim Sırtı. Biz ailede, bizim oradaki büyük tarlaya Müsellim Sırtı denir. Mahmut Ağabeyim bana bir ödev verdi;Söz konusu tarlaya gidip bakacağım. Tarlanın en yeşil yerinden bir başak, bir başak da en sararmış yerinden koparacağım. Onlar bu başaklara bakarak, biçme zamanı üstüne varsayımlar üretecekler. Bu buyruğun benim gezinmem için bir oyun olduğunu anladım ama gene de sevindim. O tarlayı çok severdim. Tarla değil koca bir orman. Bir tarafı derin bir çatak. Bu çatak Müsellim köy sınırını çiziyor. Müsellim tarafı oldukça ıssız. Bu ıssızlık, Müsellim’e uzak oluşundan değil, oralarda da Müsellimlilerin tarlası bulunmadığından. . Büyükçe bir alan tam anlamıyla yaban bir yer. En uçta bulunan bizim taraladan sonra bizim köyün tarlalıkları başladığından, bizim taraftan da sürüler falan oralara geçemiyor. Böylece bizim tarlanın bir ucu, tilki, kurt, domuz gibi yaban hayvanlarının korunak yeri olmuş. Kış gelince yapılan süzek avları dışında kimselerin pek uğramadığı ıssız bir yer. Orasını ben, çok küçüklüğümden beri hep korkarak düşlerdim. Kısacası ben nedense bizim tarla ile bitişikteki derin çatağı birleştirmişim. Korkulu bir yer düşlediğimde de hep orasını anımsamam bundan olacak. Bu nedenle gidip görmek benim için anlamlı oldu. . Ancak, bu kez gidince düşlerimdeki tarlanın o denli büyük olmadığını hemen anladım. Çatak ya da dere dediğimiz yerin derinliğinden çok dik bayır oluşu, özellikle de gül, güvem, karaçalı, ardıç türü dikenli bitkilerin tepeden tırnağa kaplamış olması bana oldukça ürpertici geldi. Ayrıca, güneşe karşı olması, günün de sıcak bir sıranda görmem, beni daha çok etkilesi. Aşağılarda sanki yangın varmış gibi bir sıcaklık duydum. Belli yerlerden bakmaya çalıştım. Yangın olsa duman olur. Baktım duman falan yok. İki yerine dört başak koparıp geri döndüm. Başaklar arasında sarılık bakımından önemli dir fark göremedim.

Pancar çekmeye katıldığım yıllar çok gelip gittiğim yoldan geri döndüm. Eskiden çok uzak ya da yüksek tepeler olarak gördüğüm yerlerin ne denli küçük olduğunu anladım. Hasanoğlan’da Elmadağları tarafına bakınca 5-6 köy sayıyorduk, ufuk o denli uzaktı. Buradan bakınca tek bizim köyü görebiliyorum. O da öyle yakın ki, taş atsam ulaşacak gibi geliyor bana. Kopardığım başakları Mahmut Ağabeyime verdim. Onlar çalışırken oralarda durmak istemedim. Babama su taşıyacağımı söyleyip ayrıldım. Dönerken dikkat ettim, kimi komşular, Çeşme Yolunun doğu tarafına bağ ekmişler. Tam da Hamitabat bağlığının karşısına. Düz, güneşe karşı güzel bir yer. Bağ kıyılarındaki yemiş ağaçları büyüyünce o yöre çok yeşillik olacak, diye düşündüm;Kırklareli ya da Lüleburgaz bağlıkları gibi. Bu kez o bağları o denli görkemli gösteren gerçekte ceviz ağaçlarıydı. Oysa burada gözüme hiç ceviz ağacı takılmadı. Nedenini düşündüm. Bu düşüncemi kahveye dönünce babama söyledim. Babam, “Orada bağ olmaz, orası çok kumsal, kumsalda bağ yapmak için başka işini bırakıp salt bağ ile uğraşacaksın. Lüleburgaz bağlığı da güneşe karşı kunsaldadır ama orada bağ sahipleri Tanrının günü bağlarında bakımla uğraşırdı. “Ben, öyle uğraşmam!”diyenler için bağcılık iyi sonuç vermez. . Bizim de orada yerimiz var düşünüyoruz ama, galiba biz çok uzun düşüneceğiz. Oranın bir başka sakıncası daha var;köye çok yakın. Üzümler olduğunda köyün kedisi -köpeği bağlara tebelleş olacaktır. Köye yakın yerlere tavuklar bile gidecektir!”Babam, “Ben bunu söyleyince gençler gülüyor. “Oraya köyün tavuğu gider mi? ” diye soruyorlar. Oysa dadanınca, orası burası olmaz canlı yaratıklar yiyecek için giderler. Dağlarda, büyük ormanlarda yaşayan yaban hayvanları aç kalınca ovaya neden iniyor? ”Babamın sözleri arkasınsan ben de: ”Kedi-köpek derken bir de tavuklar. Bunlara çocukları da katmak gerekecek. ”Biz konuşurken Salim Amcam geldi, babama “İyi günler” diledi. . Az durdu: 2. askerliğimde iki yılımı doldurmak üzereyim;ilk defa bir kaçamak yapıyorum, izinimi iki gün kendiliğimden uzattım. Kalaycı köyde beni arayıp soran yok. Kendimi o gevşeklik içinde bıraktım. Dün gitmek istemedim, yarına erteledim. Babam hemen sordu Deli Fikri Paşa seni yakalamaz mı? ” Salim Amcam babama, “Enişte, o Deli Fikri Paşa bizim köyde öyle anlatılıyor. Adam inşaatçı, askeri boş tutmuyor, koca koca binalar yaptırıyor. Çalışmaktan kaçan takımının şirretçe çamur atması o anlatılanlar. Gerçi ben çok uzağındayım ama yakından görenleri çok dinledim. Fikri Tirkeş Paşanın vereceği cezayı göze aldım. Mertlerden geleceklere boynumuz kıldan ince. Yeter ki, namertlerin eline düşmeyelim!” Karşılıklı iyi dileklerle ayrıldık. Babama sordum;Salim Amcam bizim köye başka köyden geldi. Sana enişte diyor, ben de ona niçinini bilmeden zamanb zaman amca zaman zamn da dayı diyorum. Babam:  “Doğru diyorsun. Salim buraya başka köyden geldi ama Bulgaristan’da onun anne-babasıyla aynı köydeydik. Salim’in dedesiyle benim , annenden önce evlendiğim ilk eşimin babası, yani senin üvey deden kardeştir. Salim’in annesi, senin ağabeylerinin annesiyle kardeş çocuklarıdır. Hilmi’nin annesi Hanife Halanla senin oldununuz gibi. Aynı köyde olsaydık daha yakın ilişkimiz olacaktı. İnsanlar birbirinden uzaklaşınca ilişkileri de azalıyor. Özellikle kadın akrabalar evlenince kendiliğinden ilelerinden kopuyor. Kocalar genellikle kendi akrabalarına gittiğinden, kadınlar da o yana dönüyor. Evvelki yıl birlikte gidip gördüğümüz Elfide Ablam eniştemin sağlığında ancak iki kez gelmişti. Kamber Amcanın annesi Nefise Ablam ise bizim köyü hiç görmedi, sayılır;bir gece geç vakit geldiler, sabah alacalığında da gittiler. Köyler arasında gidip gelmeler kentlere benzemez. Ya dizime kuvvet deyip yola çıkacaksın ya da bir başkasına uyup onun gönlünce davranacaksın. Bunu erkekler kısmen yapıyor ama kadınların yapması olanaksız. Hele kadınların gelin gittiği aile akrabalıklara önem vermeyen , duyarsız biri olunca işler daha zorlaşıyor. Elfide Halanın kızı bizim köydedir, Sanırım 10 yıl kadar oldu. Ailesinden izin almadan evlendiği için önce ablam küstü, uzun bir süre konuşmadı. Ablam konuşmayınca ben de pek yakınlık gösteremedim. Damat, bir iki geldi gitti. Dargın davranmadım ama doğrusu sıcak da bakamadım. Ağabeylerin de uzak durunca karşılıklı soğuma giderek yabancılığa dönüştü. Sen okula gelip giderken sana zaman zaman yaklaştı, sen kaç kez gelip sordun “Kim o teyze? 1” dedin. ”Akraba deyip geçiştirdik. Oysa siz ikiniz tıpkı Abbas Amcan, Hanife Halan gibi onunla da kardeş çocuklarınız. Elfide Ablamın oğlu Hasan buraya geldiğinde gidip kardeşine uğramaz. İşin bir başka yanı da gelmek istediği zaman da bunu düşünerek caydığı olmuştur. Bu gibi durumlar insanları sürekli rahatsız eder. İnsanlar kızsa, köpürse bile zaman zaman içlerinden gelen bir duygu içinde kuşku uyandırır. Küçük Ablan kaçtığında hep bunları düşündüm. Eniştenin uyumsuz(Babam nalet, demişti) biri olduğunu bile bile onlardan önce ben barış istedim, evlerine bile önce ben gittim!”Babamın daha anlatacakları vardı, konuşmasından bunu anlamıştım. Ancak gelenler oldu. Durmuş Hamza gülerek”Baba oğul konuşuyorsunuz;ne iyi;sizin ne orağınız var ne de harmanınız!”dedi. Karşılık beklemeden gene yanıtını kendisi verdi:

-Hoş, insanoğlunun sorunu bitmez. Bitse bile o, kendi kendine sorun yaratır. Tam olarak bir türlü öğrenemedim;nasıl derler:

-Dokuz günlük ömre 8 gün çalışmak ya da 8 günlük ömre 9 gün çalışmak. Her ne ise, sonuç olarak ikisi de aynı kapıya çıkıyor;durmadan çalışmak. . Bu nedenle sizin de üstesinden gelmek istediğiniz sorunlarınız var. Bunları bile bile salt konuşmuş olmak için böyle sözler söylüyoruz!”dedi. Başka gelenler olunca bir bahaneyle dükkana girdim. Çıkacağım ama yanlarından kalktığım insanlar çardak altında oturuyor, oradan geçeceğim. Büyük bir kese kağıdına birşeyler koyup, babama “Bırakıp geleyim!”deyip aklımca oradan sıvıştım.

Not: Tatilde bir günüm olarak saptadığım yazım böyle. Ancak bvunun yazıda birlik kuralına uymadığını ayırdındayım. O nedenle kahveye dönüp babamla iki ikiye kon uşmadsan sonra kesmeyi daha uygun buldum.

 

5 Ağustos 1942  Çarşamba.

 

Zil çalınca uyandık. Ben hemen aşağıya indim ama ötekilerin durumlarını merak ediyorum. Hamdi Bağ Öğretmenin önerisini nasıl uygulayacaklar? Bekir Temuçin’den ilk cıvıtma işmarı geldi:

-İçinizde Nuri var mı? Bir kaç kişi yok dedi ama arkasından “Var, var!” sesleriğ geldi. Doğal olarak da arkasından gülmeler. Haziran başında Askerlik kampına gidince uzunca açıklamalar yaptıktan sonra Üsteğmen bizi onbaşıya teslim edip yürüyüş yaptırdı. Onbaşının adı Nuri imiş. Önce bizi alıp çadırlarda az ileriye çıkardı, mevki tanıtması yaptı. “Karşımız, tepe Bağlık sırtı, Batımız, ova, Doğumuz höyükler, gibi tanımalardan sonra birden içinizde Nuri var mı? diye sordu. Önce bakıştık, sonrada “Yok!”dedik. Onbaşı, öyleyse ben varım, “Adım Nuri, rüdben onbaşı!”deyip bizi selamladı. Onbaşı bunu çok candan yaptı ama bu bize biraz şaka gibi geldi. Daha sonraki günlerde kimi arkadaşlar aynı olayı tekrarlayıp güldürdüler. Bu sabah spor saatinde de bir arkadaş yönetecek dendiğinden, Nuri Onbaşı gündeme geldi. Numara sırasına göre 4 Mehmet Aygün bugün Nuri Onbaşı. Mehmet Aygün karşı koydu. İlk numara olduğum için her zaman öne ben itiliyorum, bir süre sonra ortaya konan kural bozuluyor. Bu kez de sondan başlasın. 79 Ahmet Güner yüksek sesle bağırdı:

-Ben, Nuri Onbaşınızım marş marş okul önüne. Gülmeler arasından bir ses “Aferin, böyle olacak işte!”Hamdi Öğretmenin sesi tüm sesleri kesti. Kendimizi meydanda bulduk. Gösterilen yerde dizildik ama gene bir kargaşa başladı:

Şimdi ne yapacağız? Ne yapalım? Her kafadan bir ses çıktı. Hiç bir hareket yapmadan zil çaldı. Öteki sınıflar iyi fena dizildiler, bozuldular çökerek yürüdüler. Oysa bir ay önce o hareketleri Nuri Onbaşı bize iki hafta yaptırmıştı. İsmet’le Hüseyin Serin Nuri Onbaşılığı gönüllü üslendiler, onların dediklerinin yapılacağı üstüne söz verildi. Bu olaya ben içimden sevindim, kendi akordiyonumla yararlı olmaya çalışırken bir çok engellerle karşılaşıyordum. Kendi arkadaşlarım bile yardımcı olmadılar. Ancak bunu içimde tuttum, kimseye söylemedim. Yusuf Asıl benim gibi düşünmedi, olaya üzüldü. . Cumartesi, pazar günleri isteklilerle  çalışmayı ele aldık. Bu kez işi sıkı tutacağız. Ben arkadaşlara böyle diyorum ama kendi içimden kendime soruyorum:

-Niçin? Ben, Hasanoğlanda oynanan tüm oyunları öğrendim, melodilerini de çalıyorum. Benimle birlikte olanlar ise bir tanesini bile öğrenmedi. Ayrıca okul bu konuda yardımcı olmuyor. Yusuf da haklı, “Oynamaya oynamay unutacağız!”diyor. Öyleyse kendimiz için oynarız;bize katılacak az arkadaşa da yer veririz. Tam açıklamadım ama içimden bu konuda kesin bir karar vereceğimi sanıyorum. .

Atölyede geçici bir iş diye konuşulan ranza işine başladık üçlü 30 ranza, 45 sıra, 10 yemek masası, 20 kanepe. . İrfan Öğretmen ölçü verdi. , ölçülere denk düşen kerestemiz yok, az zararla yakın ölçülerden yararlanmayı deneyeceğiz. Olayı pek sevmedik. Salih Baydemir, “İlerde bu işleri yapanlar bizim gibi sıkılmayacak çam ormanlarımızdan kesip işlerini görecek!”dedi. Yalnız çam ormanlarından mı? tarlalardan buğdayı biçip ekmeği yapacak, kuzuları kesip, pirzolaları yiyecek!” derken bir gülmedir başladı. Bunlar olur mu? Kastamonu/Gölköy’de öğrenciler inek sağıyormuş, kireç yakıyormuş. Oradan gelenleri geçen yıl gördük bizden farklı bir tarafları var mı? Üstelik oradan gelen müdürü daha ilk konuşmasında olumsuz olarak değerlendirdik. Ondan sonra da adam orada barınamadı, çekti gitti. Gölköy, o yazılarda yazıldığı gibi olsa ortadaki insanlar da bizden farklı olurlardı. Benim düşünceme göre Köy Enstitüleri içinde İzmir/Kızılçullu en iyisi. Oradan Hasdanoğlan’a gelen ekip hem güzel çalıştı, hem de hiçbir sorun yaratmadan ayrıldı gitti. Üstelik onlar biribirlerini çok korudular. Benden akordiyon alan bir arkadaşları akordiyonu zamanında getirmediği için, 6, 7 tanesi gelip özür diledi. Akordiyonu alan ise yanlış anladığı için böyle bir kusur işlediğine nedeyse ağlayacaktı. Okullarında iki akordiyon, bir piyano varmış. Okul açıldığından buyana hem müzik hem Beden Eğitimi öğretmenleri olduğu gibi Milli Oyunları öğreten ayrıca usta bir oyuncu varmış. Mektuplaştığım arkadaşın el yazısına bakıyorum da o yazıyı yazanın benden çok düzenli, çok bilgili olduğu kanısına varıyorum. İrfan Öğretmen gülerek:

-Haklı olabilirsin ama sen kendine de haksızlık etmemelisin. O okulda güzel yazan biri sana rastlamış olabilir!dedi. “Olabilir ama, Ekip olarak yaptıkları bina ötekilerden kat kat güzeldi. Zaten ekip olarak gelenler de çoğu son sınıf öğrencisiydi!”deyince İrfan Öğretmen:

-Ya, bak onların öyle de bir üstünlüğü varmış!diye güldü. Sonra da” İzmir yöresi insanları uyanıktır, yurdun öteki bölgelerine benzemez!diye bir genelleme yapan öğretmen “Trakya insanı da İzmir’den geri sayılmaz!diyerek bizi okyayışı bir sözle konuyu değiştirdi.

Öğlede küçük de olsa bir sevinme oldu. Tüm öğrenciler geldi, öyleyken ekmeklerde bir azalma olmadı. Daha önce ekmeklerin büyümesini, tüm öğrencilerin haklarını kalanlara veriyorlar gibisinden bir tevatür yaymışlardı. Besbelli ki ekmek kısıtlaması genişlemiş. Hemen dilekler başladı:

-Yemekler için de böyle bir artış olsa!Bu kez de arkadaşlar sormaya başladılar:

-Hani bizim bahçelerin ürünleri? Hani bizim arıların balları? Mehmet Aygün özel olarak:

-Hani bizim ineklerin sütleri? deyince bir gülüşme oldu:

-Okulda inek var mı ki? “Var-yok” şakası biraz işi cıvıttı. İnek ineklikten başka alana kaydı. “O nedenle de süt yok!”dendi.

Öğleden sonra İrfan Öğretmen çizim yaptı. Tavırlarından uzun uzun düşünüp hesap yaptığını sezdik. Hesaplarını kesik tahtalar üstünde yaptığından, bizim de ilgimizi çekti.

Paydosta uzun süre akordiyon çaldım. Aklımda hep Röslein şarkısı melodisini ezberledim. Bunu Röslein’e nasıl söylemeliyim? İdris’le Abdullah geldi. İdris mandolini iyice bıraktı. Nedenini sordum. Sık sık rahatsız olduğundan neşesi kaçmış. Abdullah’a da neden çalışmadığını sordum. O da hiç rahatsız olmadığı için çok neşeliymiş. Neşesi bol olanların fazla müziğe gereksinimi yokmuş. Abdullah yeni şarkının arkasını anımsamış onu söyledi. Böylece kolay çalacağım bir güzel parça daha kazansım. Arkadaşlar fazla kalmadılar. Onların arkasından ben de bıraktım. Abdullah’ın söylediği şarkı Hamdi Bağ Öğretmenin sorduğu şarkı olamaz. “Hatırla sevgilim o mesut geceyi-Çamların altında aldığım buseyi……Beni Mecnun ettin, sen de olasın…. . Allah’tan bulasın gibi sözleri Hamdi Öğretmen sever mi? ”Gene de ben çalıyorum, önemli o, kolay savuşturmak istediklerime çalar geçerim.

Hasan Üner yanıma geldi, elimdeki kitabı sordu. Gösterdim. “Sami Akıncı’nın, çok yararlı olacak, bir tane de ben alacağı!” deyince Hasan. Ondan kitaplıkta var, oradan alabilirsin!”dedi. Duraksadım, bu kez sordu: Aynı kitap mı? ”Hasan: Bu kitap deyince , görmek istedim. Hasan aldı geldi. Benziyor ama aynı kitap değil. Bu da lise kitabı ama İsmail Habib Sevük’ün, Lise 1. Sınıf Edebiyet kitabını yazanın. Adı da Edebiyat Tarihi değil Edebi Yeniliğimiz. Aldım. Bu kez onu karıştırdım. Karıştırınca anımsadım ben bu kitabı geçen yıllar da karıştırmış içinden şiirler almıştım. O zaman bilgi edinmek için değil karıştırmak için aldığımdan atlayarak geçmiştim. Bu kez tanıtılan yazarları öğrenmek istiyorum. Bu kitap bir bakıma daha öğretici. Hasan’a sordum bu kitap bende ne kadar kalır? Hasan’ın yanıtı hoşuma gitti:

-Bu kitabı bir başkası isteyene dek sende kalır. İsteyen olursa senden alır veririm, yerine gelince gene alırsın. Merak etme bu tür kitapları pek isteyen yok!Kitap, Soyadı alınmadan önce yazılığından yazarların soyadları yok. Ahmet Haşim yaşıyormuş, yazar Ahmet Haşim Bey, deyip onunla konuşur gibi yazıyor. Kemalettin Kamu da Kemalttin Kami olarak geçiyorr. Yazar onun için çok güzel sözler söylüler. Gene de sanırım yazarın en beğendiği şair Faruk Nafiz. . İki de bayan şair tanıdım: Şüküfe Nihal, Halide Nusret. . Halide Nüsret Zorlutuna’yı daha önce tanımıştım ama bu denli ünlü olduğunu bilmiyordum. Bildiğim Kırklareli Ortaokulunda öğretmen olduğu. Vahit Dede, bana :

-Ortaokula gidebilseydin, onun öğrencisi olacaktın!demişti.

Elimdeki iki kitabı karşılaştırınca anladım, bunlar birbirinden farklı kitaplarmış. Agah Sırrı’nın kitabı farklı olarak yabancı yazarları tanıtıyor. Bunda o tür tanıtma yok. Bu daha çok bizim yazarlarımızı sevdirmek için ballandıra ballandıra onları anlatıyor. Yabancı yazarların kitaplarını okudukça gereken bilgileri almak gene ötekine başvurmak gerekecek. Bir bakıma Hasan haklı, bunu almayayım, yeri geldikçe kitaplıktan yararlanayım. Ben gene de kararımdan dönmeyip Agah Sırrı’nın kitabını alayım. Kuşkusuz daha çok yararalı kitaplar bulunur ama kimden nasıl öğreneyim? İsmail Habib Sevük’ün Lise 1. Sınıf Edebiyat kitabını da Hasanoğlanlı bir lise öğrencisinden almıştım.

Arkadaşlar arasında gene bir kaşıntı sözü yayıldı. Önce geçen günkü şaka konuşmaların tekrarı sanmıştım Halil de olaya katıldı;bana da :

-Şakası, yaygın olarak tahta kuusundan yakınma var. Çocuklar nöbetçi öğretmenlerine göstermişler. Tahta kurusunun nasıl bir şey olduğunu sordum. Bitten pireden büyükçe bir böcek olarak söylediler. Arkadaşlar güldü. Senin köyünde takta kurusu yok mu? Ben işi anlamazdan geldim:

-Tahta olan yerde kurusu da olur yaşı da. Ama kullanılan tahtalar hep kuru olur!dedim. Mehmet Yücel, bana açıkladı:

-Dayı, yer yatağında yatıyorsan, tahta kurusu olmaz, orada bit olur pire olur, karınca olur. Tahtalar üstünde yatıyorsan, işte o zaman tahta kurusunu tanırsın. Kasabalıların evleri tahtalı olduğundan onlar da çoğunlukla tahta üstünde yattığından tahta kurusu kasabalı bitidir!dedi. Bu kez de ben:

-Biz kasabalı değiliz burada neden oluyor? Aramızda kasabalılar var, onlar gelip giderken getirmiştir. Derken olay öğretmenlere yıkılmaya kalkıldı. Onlara geziyor kasabalarda kalıyor, otellerde yatıyor. Sami Akıncı:

-İnsaf edin öğretmenlerin bizim yataklarımızla ne ilgisi var. Bu kadar yaygın olduğuna göre bunun başka bir nedeni olmalı!Sami Akıncı’nın uyarısı konuyu kesti. “Öğretmenlere iletildiğine göre buna okulca bir çare bulunur!”umudu içinde yataklarımıza serildik. Ben fazla huylanmadığım için rahat uyuyorum.

 

6 Ağustos 1942 Perşembe

 

6 Ali Güleren nöbetçi. Arkadaşın nöbetleri kesinlikle gürültülü başlar. Once Ali Önal adaşına takıldı Ali Onbaşı, bu sabah bize ne yaptıracaksın? Ali Gülerek beklenmedik bir yanıt verdi, “Senin o boşboğaz çeneni susturmak için ağzına ot tıkayacağım!”Birden bir sessizlik oldu. Fettah Biricik hemşerisine arka çıktı:

-Çüş!dedi. Ali Gülerek:

-Senden ne beklenir? Sen ancak çüş, dersin, öyle alışmışsın. Çünkü sana hep çüş, demişler, alışmışsın, başka söyleyecek bir sözün olmadığı belli!Başka söz söylenmesine olanak kalmadı bir çok arkadaş:

-Bravo Ali Onbaşı, bugün tüm yetkini kullan, gün senin!dediler. Hamdi Bağ Öğretmenin sesi geldi:

-Kim o, Günün Adamı? deyince sesler kesildi. Spor yerine gidince Fettah gene Ali Güleren’e sataşmak istedi Ancak arkadaşlar önlediler. Ayrıca Ali Güleren’e yardımcı oldular:

-Şunu şöyle yapalım, bunu böyle yapalım, derken zil çaldı. Ali Aga’nın komutanlığı geçti. Kahvaltıya giderken bu kez Ali güleren Fattah’a:

-Onbaşılığı sana devrettim ama senden bir gün de olsa kıdemliyim, sataşmaya kalkarsan kıdem hakkımı kullanırım!Herkesi bir gülmedir aldı: Ali Aga’nın kıdem hakkı neymiş? ”Bir keç kes söylendi, soruldu sustum. Arkadaşlar sözü uzastınca ben de konuştum:  “Siz neye gülüyorsunuz? Ali Güleren, geçerli bir söz söyledi, askerliklde bir kıdem sıralaması var, üstler, altlar. Ali Aga bu olayı anımsatıyor. Açıkçası bu olayı doğru biliyor, şaka da olsa bundan yararlanıyor. Siz ne diyorsunuz? Ali Aga’nın doğrusuna mı gülüyorsunuz? Yoksa bu konuda kendi eksikliğinize mi? ”Yusuf Asıl: ”Doğrusu ben, Ali Aga’nın böyle bir söz söyledyeceğini düşünemezdim. Onun düşünmüş olmasına şaştım!”deyince ben tamamladım. Yani sen Ali Aga’nın doğrusuna gülmüş oldun. Hilmi Altınsoy kendini sıyırma yolunu seçti:

-Yeter bu sabah AliAga lafından bıktım, başa bir sözünüz yok mu? Ben de:

-    Var, sabahkiden bıktınsa akşamkini konuşalım!dedim. Mehmet Aygün yapıştırdı: - -Tahtakurusu!Hilmi onu da beğenmedi, bu kez bir önceki günden söz arandı. Hasan Üner, Kasnamonu/Gölköy kızlarının inek sağmalarını anımsattı. Hilmi iyice sinirlendi, söylenmeye başladı. Bu kez de tüm masadakiler ona çıkıştı:

-    Bulduklarımızı beğenmedinse kendin bul, ne o Köy Ağası gibi karşımıza kurulup, bize çalım satıyorsun!Hasan Üner. “Yaban Romanındaki Salih Ağa gibi! diye bir de kişileştirme yaptı. Hasan öyle deyince ben de gülerek: ”Yok yok Kuyucaklı Yusuf’taki Hacı Etem Efendi!”dedim. Hilmi bu kez sinirlendi:

-    Hadi yaaa, iki kitap okumuşlar, insanı rahatsız ediyorlar!

Atölyede, yapılacak işlerin parça ölçülerine göre kereste ayırımını sürdürdük. Okul sıraları, yemek masakarı ile oturakların ölçülerine uygun kalın tahtalarımızın eksik olduğunu gördük. İrfan Öğretmen onları saptayıp alınması işlemini hazırladı. Biz ranzaların parçalarını tamamladık. İrfan Öğretmen:

-Hiç değilse bunları tamamlayalım!dedi. Salih Baydemir bana baktı. Önce anlamadım, duraksadım. Hiç değilse sözü Salih’te kuşku uyandırmış:

-Ötekileri geri mi bırakacağız? diye bana sordu. Bu kez ben de kuşkulandım:

-Acaba araya gene başka bir iş mi girecek? Ayrılırken İrfan Öğretmene sordum. İrfan Evren Öğretmen biraz çekimser:

-Vallahi ben de bilmiyorum. Kullanacağımız keresteleri almakta bir takım kısıtlamalar yapılmış. Milli Eğitim Bakanlığı yeni bir karar almış, Tüm Köy Enstitüleri Devlet ormanlarından yararlanacakmış. Gereksinimler önce Milli Eğitim Bakanlığına bildirilecekmiş. Biz kısa zamanda bize düşeni yapacağız. Bu nedenle bir süre bu işe ara verebiliriz. Öncelikle elimizdeki kerestelerı sonuna dek kullanacağız!dedi. Bu haberi büyük bir olumsuzluk gibi gören arkadaşlara ben aklımca açıklama yaptım:

-Eskiden gerekli keresteyi Lülerburgaz'daki Keresteci Naci Beyden alıyorduk. Şimdi bu keresteler Devlet Orman İşletmesinden alınacak. Ne var ki ben Orman İşletmesi diye bir kuruluşu kendi kafama göre kotarmıştım. Orman Korucuları olduğuna göre böyle bir kurum olabilirdi. Çünkü Devlet Güçleri bildim bileli ormanları koruyor, ormanlardan ağaç kesenleri cezalandırıyordu. Bizim köyde giderek Tütün Kolcuları düzeyine çıkan korkulu güç, Orman Korucuları olmuştu. Kendi tarlasından ağaç kesenlerin bile para cezasına çarptırıldığını, bu parayı ödeyemediği için bir hafta tutuklu kalan kimseleri biliyordum. Öyleyse bu örgüt pekala kereste, daha doğrusu kereste olacak ağaç satabilirdi. Böyle konuşmalarla paydos ettik. Harıtla Sevgilim, Komparsite, Martılar, Gülnihal, LaPolama, Çok Ağladım parçalarını, Röslein’la, Hidayet Gülen Öğretmenin Kazaskasını da ekleyip isteyenlere çalmak üzere bir grup yaptım. Bunları ne denli gürültülü çalarsam arkadaşlar beğeniyor. Bunlara oyun havalarını bile katıyorum. Geçen gün bunlara Kurumuş Dallar Şarkısıyla, Ey Dağlar Marşını da kattım, söyleyerek katılanlar bile oldu. Kendime de Toselli, Schubert Serenadları, Türk Marşı, (Bir bölümü, )Macar Dansı, Volga, Tuna Dalgaları, Dalgalar Üzerind, Karmen Silva, O Çiçorniya, Çardaş Früstine parçalarını ayırdım. Güzel çalabilmem için bunlara daha titiz çalışmam gerekiyor. Toselli ile Türk Marşının zaten birinin girişini, ötekinin de iki bölümünü ancak çalabiliyorum. Komparsitenin de son solo bölümünü bir türlü tempolu açaladım.

Okuma saatinde, İrfan Öğretmenin kereste sözü değişik biçimlerde anlatılıp yorumlar yapılıyor. Lüleburgaz kaymakamı, geçen gün gelmişti, sözde Müdür Beyin evini körünce kıskanmış:

-Daha üst makamda oturuyorum, önce benim evim yapılmalı!demiş. Müdür Bey buna razı olmayınca o da ödemelere imza atmıyormuş. Söyleyen de dinleyenler de bunlara inanmıyor ama söz giderek kaymakam yerine vali konuyor. Birara da Trakya Genel Müfettişi Kazım Dirik Paşa bile anıldı. . Kazım Dirik Paşanın bu ev laflarına katılması kimi arkadaşlarca çok çirkin hatta cahilce bulundu. :

-Kazım Dirik Paşa’nın geçen yıl öldüğünü bilmemek bizim için çok ayıp!diyenler de oldu. Böylece bir bilgisizlik olayı çoğumuzu uyandırdı:

-Şakalar genellikle gerçeklerden çok uzak oluyor. Gülerek geçiştiriliyor ama gene de akıllarda gerçek olmayan kimi kırıntılar belleklere yapışıp kalıyor. En güzelini gene Sami Akıncı benim için söyledi:

-Arkadaşımız bizi uyarmasaydı, Kazım Dirik Paşanın yaşadığını sanmyı sürdürecektik!dedi. Ben zaten konuşmalara katılmıyordum;Kazım Dirik Paşanın adı geçince başımı döndürdüştüm;Geldi-gitti gibi söz edilince:

-Bu olanaksız, ölen adam buraya nasıl gelsin!deyince çıngar koptu. Konu üstünde durmadım, benim asıl ilgim elimdeki kitapta okuduğum bir bölüm daha doğrusu bir kişiydi. Şah İsmail!Hazreti Ali, Hazreti Hamza, Hayber Kalesi, Uhut Gazvesi, Leyla ile Mec nun kitapları arasında Şah İsmal de vardı. Özellikle Abbas Amcam yakın zamanlarda şiirden, şarkıdan söz ederken, bağlama çalarken aynı zamanda sözler de söylüyordu. Bu sözler arasında bir iki kez Şah İsmail geçmişti. Şah İsmail diye birini ben tarih derslerimden biliyorum. Abbas Amcama sormuştum:

-Bu Şah İsmail o mu? dediğimde Abbas Amcam:

-Bu olamaz yeğenim, bu bir Bektaşi nefesi, savaş etmiş dediğin padişah, bir hükümdar. Bizim yoldakilerin padişahlıkla falan bir ilgisi olşamaz!demişti. Oysa bu kitapta bu kişinin hükümdar olduğunu, hem şair hem de hükümdar olduğunu yazıyor. Abbas Amcama bunu anlatma sevinci yaşadım. Hükümdar Şah İsmail, Hatai adıyla şiirler yazmış, halkınca sevilmiş biriymiş. 1486 yılında doğmuş 1523 yılında da ölmüş. İran’da hükümdarlık yapmış. Şah İsmail Safavi olarak da anılıyormuş. Şiirlerindeki adı ise Hatai olarak geçiyormuş. Ondan bir şiir( Gazel)

 

Gazel
Eya gönül kuşu derler bahar imiş mene ne?
Bisatı ayş aceb rüzigar imiş mene ne?
Diyorlar oldu deli, Leyl’in zülfüne Mecnun,
Deminde ol dahi bikarar imiş mene ne?
 
Ahıttı yaşımı devran, batırdı kanıma el;
Rakip elindeki dest i nigar imiş mene ne?
Lebin zülali ne söz tükendi ömrü aziz;
Hayat-ı Hızr meğer Paydidar imiş mene ne?
 
Bu bahtı bed ki menim var Hatai ol şuhi;
Gam ehline diyeler gamgüsar imiş mene ne?

 

Hatai(Şah İsmail Safavi)

 

Sözler: Bisat. sofra-döşek……Nigar: Sevgili    Gamgüsar: Gam arkadaşı…

 

Şiiri sevdim, köye gideceğim zamana dek ezberleyip Abbas Amcama bir numara yapacağım.

Böyle güzel kazanımlarla uğraşıp geleceğe daha bilgili geçmeyi düşünerek yattım. Yatınca da gene kederlendim. Ben çok mu şanssızım? Tanıdıklarımı bir bir göz önünden geçirdim. Bir bakıma hiç birisi benden daha şanslı değiller. Ama onlar kendilerini tanıdıkları bir çok kimseden daha şanslı sayıyor. Abbas Amcam, bir çok tanıdığından söz ederken:

-Fakirin şansı yardım etmedi, diye birilerine acıyarak konuşuyor. Oysa babam Abbas Amcam için:

-Şanssızmış çocuk, küşük yaşta bir kulak illetine tutuldu, okuyamadı kaldı!diye üzülüyor. Vahit Lütfi Dede de babam için:

-Benim şanssız dotumu, oğulları bu soyadı konusunda çok üzdüler!demişti. Kırklareli’ye son gittiğimde Hasan Amcam Vahit Dede için, ”Şanssız adam, onu çok seven vali zamanında kendisine önerilen işi istemedi, bu vali gelince onu, Keşirlik'e Bucak Müdürlüğüne gönderdi. Çok uzak bir yer, yol yok, atla gelip gitmek zorunda kalıyor!dedi. Öte yandan Hanife Halam kardeşi Hasan Amcam için; “Benim şanssız kardeşim Müzika-i Hümayunda okurken davaş çıktı, uzun süre ara verdi. Okul sonra gene açıldı ama açılan artık o eski okul değildi, uzun savaş yıllarında bandolar dağılmış, onun iş alanı daralmıştı. İstanbul da kalamadı, gelip Kırklareli gibi küçük bir yere sıkışıp kaldı. Mesleğini bırakıp memurluğa döndü!”diye sık sık üzüntüsünü tekrarlar. Hanife Halam için de konuşanı dinledim. Büyük ablam Hanife Halamı çok sever. Ancak sık sık, hem de açk açık:

-Şanssız Hanife Halam, İstanbul’a gitmişken tekrar köye gelmesi büyük bir şansızlık oldu. İstanbul özlemini duydukça kimbilir nasıl üzülmektedir? Ama o bunu kimseye açmaz kederini bir başkasına sıvaştırmak istemez, içinde tutar!der. Ya ablacığımın yüreğindekiler? Ya benimkiler? Benim kiler şimdilik yer ya da işle falan ilgi değil, ama gene de çok önemli bir sızı var. Bu neden oluyor? İşte ben de bunu bilmeye çalışıyorum. Önceleri bunu A’ya ya da C’ye bağlamıştım. Kararsızdım ama yüreğimde onlarla ilgili bir ipucu buluyordum. O duygu giderek iyice karıştı, Münevver Hemşire ile Süheyla Öğretmen bana daha değişik bir duygu aşıladılar. Çocuksu A-C yerine yetişkin özelliklerini sezdirdiler. Onların belleğimde bırakıkları izlere A-C konduğumda sanki boşluklar kalıyormuş gibi geliyor. Şimdilerde Röslein için de aynı duyguları yaşıyorum. Ancak C bu kez daha değişik bir iz bıraktı. Umarım onun çocukluk izleri de bir süre sonra tümden ya küçülecek silinecek.

 

7  Ağustos 1942  Cuma

 

Fettah Biricik nöbetçi. Fettah’ın nöbetlerinde en az üç nöbetçi var, demektir. Ali Önol, boğuk sesiyle yüksekten konuşur. Yusuf Asıl, Bekir Temuçin, Mehmet Yücel, İsmet Yanar arkadaşlardan biri kesinlikle ona yanıt verir:

-Baba Ali gene homurdanıyor! “Homurdanma sözü” hakaret sayılır. Tabiat Bilgisi derslerinde yırtıcaları incelediğimiz sıralar Salih Ziya Öğretmen hayvanların en ilginç özellikleri sayarken. ayılar için, insan konuşmasını andıran  “Homurdanma yapmalarıdır!”demişti. Mehmet Yücel bunu özel olarak Ali Önal için düzeltme yaptı. Ali Önol arkadaşımızın en önemli özelliği konuşurken, “Ayı homurtularını andırmasıdır!”Geçmişte bu iki arkadaşı koruyan hemşerileri Sefer Tunca vardı. Sefer arkadaş sınıfımızda en çok sevilenlerden biri. Zaten o, koruyuculuğunu karşı durarak değil, lütfenli sözlerle kendi sevgisine güvenerek tapıyordu. İstese gene etkili olabilir ama sanırım o da yıldı. Çünkü olayları başlatan hep bu arkadaşlar oluyor. Neyse bu sabah kimse fazla üstelemedi;salt Baba Ali’nin “Homurtulu” konuşması anımsandı, gülebilenler güldü, “Hamdi Bağ Öğretmen geliyor!” uyarısı konuyu kapatmaya yetti.

Spor yerinde Yusuf Asıl başta olmak üzere bir grup Fettah’a gene takıldılar: Hadi bakalım, toplu çalışmalara en çok sen karşıydın, şimdi ne yapacaksın? Fettah kızardı, bozardı öylece bir süre durdu. Hamdi Bağ Öğretmen tam karşısında duruyordu. Bekir Temuçin takıldı:

-Fettah onbaşı ne yapacağız? Hamdi Bağ Öğretmen durumu biliyor, gülerek:

-    Durmak da bir harekettir, ancak düzgün durmak koşuluyla!deyip, ayrıldı. Fettah komut verdi “Sağa dön, tek sıra yürü!”dedi. En önde Bekir Temuçin öteki sınıfların arasından asfalta dek yürüdü. Arkasından arkadaşlar gülüşerek gittiler. Yola dayanınca Fettah komut verdi: ”

-    Geriye dön!Geri dön, biliyoruz ama geriye dön, komutu şimdiye dek kullanılmamıştı. Bekir, arkasındaki onk adar arkadaş küçük bir dönüş yaparak döndü. Ancak arkadaşların çoğu olduğu yerde geri döndüYarısı yürüyerek yarısı da olduğu yerde geri dönmüştü “Fettah’ın komutu da Fettah’ça!” dendi. Biz gülüşürken zil çaldı. Zil çalınca Fettah umursamazca: ”

-    İşte geçti!deyip her zamanki umursamaz tavrını takındı.

Kahvaltıda bu durum bizim masada hene konu edildi. Ne söylesem arkadaş için olumsuz olacaktı. Arkasından söylemeyi içime yediremediğim için salt güldüm. Ne övdüm ne de yerdim, söylenenlere oldukça güldüm.

Atölyede İrfan Öğretmen yemek masalarıyla kanepelerden vazgeçildiğini, ivedi olarak ranzaları tamamlayacağımızı söyledi. Yeniden işbölümü yapıp işe başladık. Arkadaşlar arasında bu vazgeçme nedeni bir süre konuşuldu. İrfan Öğretmen konuyu açıkladı. 100 öğrenci daha alınınca yemek salonu çok sıkışacak. Salonu büyütme yeni bir sorun çıkaracak. Başlanmış işler bitirilmeden yenisine başlamamak için, yemek işinde değişik bir yöndem uygulacak!”dedi. “Örneğin iki sınıf ayda bir değişerek yemeği geç yiyecek!”dedi. Öğretmen bunu dedi ama bu kez arkadaşlar bu yeni yöntemi oldukçe benimseyip yaygınlaştırmayı önerdiler:

-Ranzadan da vazgeçelim, iki sınıf nöbetleşe, gündüz yatsın!”Bu gündüz yatma görüşü bir çoğunun hoşuna gitti. Atölyede öğleye dek bu konuşuldu. Öğle yemeğinde de bu değişiklik tekraralandı, derslere, tatillere nasıl uygulanacağı ortaya getirildi.

Atölyede İrfan Öğretmen uzaklaştıkça konuşmalar, gülüşler, hep bu şaka üstüne oldu. Gündüz uyuyan bir sınıf olsa, onların arasına nasıl gideceklerini anlatanlar, tanıdığı biri yerine girip yatma düşleri kuruldu. Söylenenlere ara ara ben de güldüm ama, içimden de:

-İşte bunlarla benim aramdaki ayrılık!”dedim. Böyle bir durum olsa, gidip biririnin yerine yatmayı aklımın kıyısından geçiremiyorum. Bunu söyleyenler de bunu yapmayacaklar ama, “Yaparım!” deyip sevinmiş olması beni şaşırtıyor. İşin ilginci bu akşam derslikte de bu konuşulacak, yapıcı arkadaşlardan da bu konuşmalara katılacaklar olacak, yatağa dek bunu dinleyeceğiz.

Paydosta biraz buruk da olsa akordiyon çaldım. Röslein’i çalarken kendi kendimi sorguladım. Bununla neden uğraşıyorum? Çalsam ne kazanacağım, çalmasam ne kaybedeceğim? Açıklanmayacak bir düşünce için günlerce çalışmanın ne anlamı var? A’yı ya da C’yi sevdiğimi düşündüm. Bunu, şimdi de düşündüğüm oluyor. Oysa anlamsız bir duygu. Neyse onlar geldi geçti. Ya bu nedir? Gizli gizli bir bağ kurup, kendimi onunla avutuyorum. İşin acı tarafı; bunu, kendimce bile benimsemediğimi bilmeme karşın gene kendimce uzatmam akıl işi değil. Bir an için Röslein olayını ortadan kaldırmayı düşündüm. Müziğini çalacağım ama o kadar. Akordiyonu bırakıp dersliğe gittim. Birden anımsadım, Bir Zamane Çocuğunun İtirafları kitabını okuyunca oradaki şairin sevgilisi olan yazarın kitabını okuyacaktım. Kitaplığa gittim. Kitapları birer birer gözden geçirdim. Jorj Sand diye bir yazarı kitabı yok. Şaşırdım: Herhalde bizim kitaplıkta yoktur. Yoksa 80 kitap yazan bir yazarın kitabu olmaz mı? dedim. Dedim ama bu kez 257 kitap yazan Alexandre Düma’nın da iki kitabı var.

Dersliğe gidince Şaheserler Antolojisindeki parçayı okudum. Yazarın Şeytanlı Göl adlı kitabından alınmış bir parça. Yaşlı bir adamla genç bir kız var. Kızın bir de kardeşi var;birlikte yoculuk yapıyorlar. Çok yoksul insanlar. Yoksulluklarına karşın başkalarına yardıma hazırlar. Bence yoksul insanlar içinde de iyilik sevenlerin bulunduğunu anlatmak için yazılmış bir öykü. Yaşlı yabancı erkeğin genç kızı erkek olarak rahatsız etmemesi bence öykünün en güzel tarafı. Şeytanlı Göl aklıma takıldı, bu kitabı bulunca okuyacağım. Çok merak ettiğim Jorj Sand hakkında yazı bulduğum için Şaheserler Antolojimi çok sevdim. Şimdiye dek ayırdında olmadım 216 yazarla, onların yazdığı kitaplarını tanıtan bilgiler var. Bunların çoğundan habersizim. Gene de 18 yazarın birer ikişer kitabını okumuşum. İçlerinde 4 kitabını okuduklarım bile var. Örneğin Shakespeare’den (Şekspir) Kral Lear, Atinalı Timon, Julius Caesar, Romeo Jülyet. Ömer Seyfettin’in 9 kitabını saymazsam bir kişiden okuduğum en çok sayı bu. H. de Balzac, . Gorky, Tolstoy’dan 3’er kitap, ötekilerin çoğundan ancak bir kitap okudum. Victor Hugo, Stendhal, Dostoyevky’den kitap bulsam hemen okuyacağım. Hasan’a söyledim, o kitaplıktaki tüm kitapları tanıyor. Sorduğum yazarların üçünün de başka kitabı olduğunu söyledi ama sanırım ben gevşek davrandım, o da alıp getirmedi. Yarın kendim bakacağım. Bu akşamı da kitap sevgisine ayırdım.

 

8 Ağustos 1942  Cumartesi

 

Sessiz arkadaşımız Recep Kocaman nöbetçi. Recep Kocaman tüm arkadaşlarca sevilen biri. Ona da takılıyorlar ama kesinlikle incitici sözler söylenmiyor. O da hiç kimseyi incitmez. Ancak bu sabah etkinlikleri, top oyunları bu kuralın dışında. Konu onlar olunca başta Mehmet Yücel kimi kez özellikle Recep arkadaşın soyadına takılır. Kocaman adam, kocaman yanlış, kocaman Recep sözleri dizilir. Bu sabah böyle başladı:

-Kocaman İrecep onbaşı: ”

-Sen de kaldıracak mısın? İzin ver de Kocaman oluşunu anlayalım!Recep Kocaman gülerek:

-Şimdilik kalkın, spor saatinden sonra yatmanıza izin vereceğim!. Kapıdan bir ses geldi:

-Kimmiş o yatma izini veren? Namık Ergin Öğretmen gülerek:

-Öyle yorgunum ki lütfen bana da bir izin!deyim elindeki zincirli anahtarla ranzalara vurmaya başladı. Hızla yerimize çıktık. Sanırım biraz da Namık Öğretmen nedeniyle arkadaşlar sessizce Recap Kocaman’ın “Dur, sola dön, koşar adımla halka oluştur, dağıl, toplan, birerli sıra , ikişerli sıra buyruklarına uyduk. Çok da güzel oldu. Recep Kocaman çavuşluğa yükseltildi. İsmet çavuşluğu az buldu:

-Fettah onbaşı olarak kaldıkça Recep Kocaman en az general olmalı!deyince gene tartışma başladı. Bu kez tartşmacılar Fettah ya da Ali Baba değil, Bekir Temuçin, Yusuf Asıl, Arif Kalkan. Karşı oluş nedenleri de kendilerine rüdbe sıralamasında yer kalmamış. Recep Kocaman barışçı, generalliği istemedi, herkes gibi onbaşı olarak kalmak istediğini söyledi.

Gülüşerek Kahvaltıya gittik. Kahvaltıda çorba vardı. . Çorba gerçekten tam çorba. Mercimek, bulgur, pirinç çorbaları yiyorduk ama bu sabahki bunların hiç biri değil, ılık bır su, içinde de makarna parçarı var. Yemekler üzerinde hiç konuşmayan ben bile bu sabah şaşırdım. Yine de yedim ama arkadaşımız Hilmi Altınsoy’un sözüne bu sabah katıldım:

-Olur ama bu kadar da olmaz!Gene de gülüşerek işlere dağılık. Öğretmenler biraz geç geldiler. Hamdi Bağ Öğretmen hepimize ayrı ayrı:

-Nasılsın? sorusu yöneltti. Hepimiz iyi olduğumuzu söyledik. Öğretmen de:

-Sizi iyi gördüm ben de iyi oldum!dedi. Arkadaşlar benim gibi bu soruşu anlamlı buldu, kaçamak olarak bakıştık. . . Nedense bu soruş, doğalmış gibi gelmedi!Gene de doğalmış gibi karşılamzya çalıtık. İrfan Öğretmen gülerek bizi izledi. Öğretmenler bir süre de kendi aralarında konuştular.

İşlerimize koyulup çalıştık ama Hamdi Öğretmenin o değişik hareketi aklımıza takıldı. Paydosa yakın Hamdi Öğretmen ayrıldı. O gidince Salih Baydemir İrfan Öğretmenden sordu:

-Hamdi Bağ Öğretmen neden öyle konuştu? İrfan Öğretmen de bize sordu:

-Nedenini bilmiyor musunuz? ”Bilmediğimizi söyleyince bu kez anlattı. . Hamdi Bağ Öğretmen atölyeye gelmek üzre çıkarken Okul Müdürünün odası önünde bir grup öğrenci görmüş, Müdür Beyi bekliyorlarmış. Hamdi Öğretmen niçin beklediklerini sormuş. Hepsi birden, yemeklerden yakındıklarını söylemişler, içlerinden bazıları da durumu üst makamlara duyuracaklarını söylemişler. Hamdi Bağ Öğretmen:

-300 öğrenci sesini çıkarmazken 10 kişinin böyle davranmasını eleştirmiş. Bu kez de kapıdakiler:

-Tüm arkadaşları adına geldik!demişler. Hamdi Bağ Öğretmen onları sınıflarına gödermiş, göndermiş ama, acaba o çocukların söyledikleri doğru mu, bu yakınmalar konusunda bizlerin düşünceleri nedir? Bunu dolaylı olarak yoklamak istemiş. Bizden bir tepki olmayınca konuya hiç değinden geçiştirmiş. Hamdi Öğretmen geçiştirdi ama arkadaşlar bu kez İrfan Öğretmene dertlendiler. Bu arada kaşıntı, tahta kurusu konusu da ortaya döküldü. . İrfan Öğretmen üzüldü ama gene de bize sabır önerdi:

-Böyle işler üst makamlara duyurmakla çözülmez, tersine işler daha da bozulur!diyerek övütler verdi.

Bayrak töreninde yeni duyuru yapıldı. 1-Sabahları yapılmakta olan 15 dakikalık spor etkinlikleri dersler başlayıncaya dek kaldırılmıştır. 2-Yatakhanelerde genel temizlik yapılacaktır. Son sınıflardan başlamak üzere tüm sınıflar sıra ile yataklarını gösterilecek yere düzenli olarak taşıyacaktır3-Havaların çok sıcak olması nedeniyle bir süre cumartesi öğleden sonraları ile pazar günleri dinlenme olacak. Ancak, öğrenciler, okulun kendi alanından dışarı çıkmayacak. . Gitmek gereğini duyanlar okul yönetiminden yazılı izin belgesi alacak. Belgesiz uzaklaşmalar suç sayılacak. Tüm öğrenciler bu duyuruya çok sevindi. Bu sevinç İstiklal Marşı söylenirken bile belli oldu.

Öğle yemeği varsayımlar içinde geçti. Yataklar neden taşınacak? Bunun yanıtı açık, tahtakurusu söylemlerini duymayan kalmadı. Ranzalar kontrol edilecek. Sorular bir birini izledi, Kim kontrol edecek? Ne zaman taşıyacağız? Hilmi Altınsoy ilk dileğini söyledi: ”

-Bari bir çalışma günü taşısak!Hep güldük:

-Taşıma akşama dek sürecekmiş gibi, bir gün beklemek az açık gözlük değil;bunu ancak Hilmi Altınsoy düşünebilir!Hilmi, işi gene şakaya bağladı…

Yemekten sonra Yusuf Asıl, Ahmet Güner üçümüz bizim atölyeye gittik. Uzun süre ne yapacağımızı tartıştık. Oyunlara sil yeni baştan başlayacağız. Pazar günleri öğleden sonra belli bir saatte çalışacağız. Her sınıftan 5 istekli. 6 sınıftan 30 adayımız olacak. Selçuk Korol, Hamdi Bağ, Namık Ergin öğretmenlere çalışma yöntemlerimizi anlatıp onların desteğini alacağız. Bir engelle karşılaşırsak onlardan yardım isteyeceğiz.

Yusuf’un, (Gerçekte içten içe benim de öyleydi)niyeti kızları da almaktı ama onlardan inandırıcı bir istek gelmedikçe bizim çağırmamızı doğru bulmadık. İsterlerse onlar için de öğretmenleriyle konuşup anlaştıktan sonra bir proğrama göre çalışmayı ileriki günlere bıraktık. Arkadaşlar ayrılınca uzun süre akordiyon çalıştım. Nedense bugünkü sevdiğim parça Schubert Serenat oldu, onu çaldıkça sevdim, sevdikçe de tekrarladım. Bende salt notası var. Oysa bunu da şarkısı olduğunu biliyorum. İlkokuldayken Münevver öğretmen öğretmişti. A başta olmak üzere bir grup kız söylüyordu. Daha sonra Fikret Madaralı Öğretmen Tevfik Fikret’i anlatırken şarkının şiirini okuyunca yazmıştım. Gerekirse notaların altına yazabilirim. Böyle diyorum ama gerçekten yazabilir miyim? Böyle yazınca olur mu? İşte öğreneceğim bir konu daha. Şimdilik salt müziğini çalıyorum, bu yetiyor. Sevdiğim, kıramayacağım biri, benim gibi geçmişte duyup, benden de dinleyince, öğrenmek isterse ona yardım edebilecek miyim?

Bir süre kitaplığa uğradım. Kitaplık nöbetçisi sevdiğim bir arkadaş, Tevfik Uğurlu. Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece’sini okumuş bana önerdi. Okuduğumu söyleyince sevindi. Beni az okuyan biri sanıyormuş. Okuduklarımdan bazılarını söyleyince inanmamış gibi baktı. Dostoyevski okuyormuş. Ben yalnız Beyaz Geceleri’ni okuduğumu, bundan sonra ilk okuyacağım kitap ondan olacak!”deyince elindeki kitabı gösterdi: Cürüm ve ceza. . Bitirince bana verecek. Başka kitabı varsa onu da okuyabileceğimi söyledim. Tevfik bakacak. Varmış ama, şu anda yerinde yok, bu yakında gelirse ayırırım!”dedi. Kitap almadan çıktım. Lise ders kitaplarına bakıp eski şiirleri okuyorum.

Derslikte, sabah oyunlarının kalkmasına sevinmeyen yok gibi. Sanki kendileri kaldırmış gibi kendilerine pay çıkaranlar var. İşin ilginci aralarında yeğenim İsmet bulunması. Onlara gittiğimde, benim yanımda anne-babasına oyunları ballandıra ballandıra anlatan İsmet, geçici de olsa kaldırılmasına Fettah'la birlikte seviniyor. Ötekilere bir sözüm yok;onlar beni hiç ilgilendirmiyor.

Yatakların dışarı çıkarılması konusunda hiç bir bilgi alamadık. “Yarın çıkaracak mıyız? ”diye soran sorana. “Tatil olduğuna göre, çıkarabiliriz!”diyen olunca sinirlenenler oluyor:

-Pazar günleri hani iş yapılmayacaktı? Halil Basutçu konuştu:

-Kaşıntıdan yakınan sizdiniz. Yataklar onun için çıkarıldığına göre neden karşısınız? Buy kerz de “Yatakları çıkardığımıza göre bari dışarda yatmamıza izin verilse!”diyen oldu. Bu öneri benim de hoşuma gitti:

-Çok iyi olur, yıldızlara bakarız!dedim. Yıldızlara bakma sözüm birilerine Hasanoğlan’ı anımsattı. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel dersimize girmişti. Sorduğu sorular arasında “Kutup Yıldızı ile Büyük Ayı arasındaki uzaklıktı. O ortaya getirildi. Aradan bir yıldan fazla bir zaman geçti, gözleyip ölçen var mı? ”diye soruldu. Birden bir sessizlik oldu. Kim ölçtüm!”diyecek. Ben ölçtüğümü, alt iki yıldız arasının yedi katı olduğunu söyledim. Sami Akıncı:

-Ölçmedim ama İbrahim’in dediği doğru!dedi. Sonra da bunu bir kitapta okudum, yıldızları gözlemeye gerek görmedim!”dedi. Gene bir sessizlik oldu. Mustafa Saatçı:

-O dediğiniz yıldızlar bizim köye çok uzak olduğu için ölçemedim!Mustafa Saatçı'ya bir süre söz yetiştirdiler. YalancıAşık, Sahtekar Hafız, İmam olmayan İmam! Birileri de köylerinin çok ağaçlık olduğu için yıldızları görmediğini söyleyerek güzelim anıyı yaygaraya döndürdüler. Oysa koskoca Milli Eğitim Bakanı:

-Yıldızlı bir gece gök yüzünü inceleyin, arabayı andıran Büyük Ayı’nın arka araba tekerler arası uzunluğunu katlarıp, kaç katlama sonrası kutupyıldızına varacaksınız, bunu deneyin!demişti.

Kutupyıldızı, Milli Eğitim Bakanı derken aklım Hasanoğlan’a gitti. Akordiyonu iyice pişirdim ama keman silindi gitti. Süheyla Öğretmen ayrılmadan önca :

-Kemanı bırakma, bunca emeğine yazık olur!demişti. Hangi emeğime yazık olmuyor ki? Keman kadar zaman harcayarak öyrendiğim oyunlara da yazık olmaktadır. Hele çok istekle çalıştığım Matematik derslerinin önemsenmeyip azaltılması, konuların ortaokul düzeyinde tutulması hevesimi tümden kırmış durumda. Ahmet Gürsel Öğretmen de benim gibi soğumuş olacak ki:

-Tatilde zaman zaman gelirim, çalışırız demesine karşın, gelmedi ya da geldi de çalışmaya olanak bulamadı. Almanca’yı kendi kendimize ne yazık ki sürdüremiyoruz. . İyi ki bir akordiyorum var. Akordiyon çalmasını öğrenmiş oluyorum.

 

9 Ağustos 1942 Pazar

 

Mustafa Saatçı:

-Artlik’e yazık oldu, onbaşılık yapamadı!dedi. Hüseyin Serin nöbetçi. Karşılık verdi:

-Sana da yazık oldu, sen de Onbaşı olamayacaksın. Birkaç kişi birden bağırdı:

-Onun Onbaşılığe gereksinimi yok, zaten askere gidince Tabur İmamı olacak!”Tabur İmamının ne olduğu soruldu. Eskiden her tabura bir görevli imam verilirmiş, bu söz o zamandan kalmış. Şimdi böyle bir rüdbe yok ama yeri gelince imamlık görevi yapanlar oluyormuş. İşte Mustafa Saatçı bu işi yapacaklmış. Kıusacası Mustafa Saatçı'nın asker olunca hazır bir işi varmış. Konu iyice karıştırıldı. Savaş olmadığı zamanlar asker ölümleri pek olmaz imama ne gerek var? Askerlerin kullandığı atlar, katırlar işin içine katıldı. Bu kez bağıranlar oldu:

-Konuyu sabote etmeyin, ciddi bir konuyu konuşuyoruz: Bu kez de asker olan imamlar Onbaşıdan yetkili midir? İmamlar ölülerle uğraştığı için onların rüdbesi olmaz. Bir süredir susan Mustafa Saatçı son sözü söyledi:

-Bir rüdbe verilmezse imamlık yapmam! “Senin rütben öteki dünyada!”diye bağıranlar oldu. Buna da bir başka grup:

-Şakanızı gene kaka ettiniz!Halil’le söyleşerek dersliğe gittik. Tahtaya yazılmış:

-Son sınıfların banyo saati en son sıraya alındı. (Saat 17’00)Bir grup çok sevindi. Futbol oynayacaklarmış, oyundan sonra banyo iyi oluyormuş.

Kahvaltıda çay-zeytin de iyi karşılandı. Ancak arka masalardaki konuşmalar gelecek kuşkusu yaratmakta gecikmedi:

-Çorbayla haftaya başlarsak, pazarı çorbayla karşılarız!”Hilmi Altınsoy bu sabah iyimser:

-Öyle olsun, pazar sabahı gene çay içeriz, zevkli oluyor!dedi. Mehmet Aygün:

-Bir hafta boyunca çorbaya, tek pazar günü çay, bunun neresi zevkli? Hilmi’nin sözü yeni bir tartışmaya nden oldu. Haftanın altı günü çalışılırken bir gün dinlenme de böyle değil mi? Yılın bunca gününe karşın birkaç bayram oluşu da böyle değil mi? Aklına gelen bir şey söyleyince bu kez Mehmet Aygün sinirlendi:

-Ne oluyoruz arkadaşlar? Bakıyorum siz, çorbalara razısınız. Öyleyse bundan böyle çorba sözü etmeyelim, sessiz, sakin çorbalarımızı içip kalkalım!dedi. “Şaka konuşmalarda gücenmek yok!”diyerek kalktık.

Arkadaşlar gruplaşarak dağıldılar. Dersliğe gittim. Derslik boş gibi Sami Akıncı bildiğimiz gibi sırasına kapanmış çalışıyor. Sami Akıncı'ı derslikte yalnız çalışır görünce nedense benim de çalışmam gerektiğini anımsar matematik defterlerime sarılırım. Gene öyle oldu. Önce defterlerimi açtım. Yapılmış cebir problemlerimi gözden geçirdim. Denklem kurmakta bocalayınca hazır problemler üzerinde çalıştım. Örnekler dışında yazdığım bir iki büyük sayının küp köklerini alamayınca kendi kendime kızdım. Ara verince böyle olacağı b elliydi. Geometride kendimi daha iyi sayıyorum. Ancak geometride daha iyi oluşumun nedenini sezer gibi oldum. Geometrire şekliller çiziliyor. Şekiller yapılan işlemleri daha iyi çağrıştırıyor. Bu nedenle soruların çözümleri kolaylaşıyor. Yoksa geometri de kuruntulandığım ölçüde iyi değil. Gene de öğle yemeğine dek geçmiş cebir-geometri konularını gözden geçirdim.

Öğle yemeğinde bu kez de:

-Koca yaz geçti hiç meyve yemedik!diyenler oldu. “Bahçelerimiz var, dallarından meyveler sarkıyor, uzansak koparırırz!”diye şaka edenler oldu. Derken Yusuf Asıl geçmişte benim verdiğim bir sözü anımsattı:

-Hani sen karpuzlar olunca bir araba karpuz getirecektin? dedi. Gerçekten benim verilmiş öyle bir sözüm var. Ancak o bir koşula bağlıydı. Yusuf o koşulu unutmuş göründü. Koşul şuydu. Atölye de öğretmenlerimnzle konuşurken, bizim köyün karpuzundan söz edilmişti. Bizim köyün karpuzları uzun yola ya da fazla sarsılmaya dayanmadığından uzun yollara gönderilmemektedir. Ayrıca alıcısı çok olduğundan biraz pahalıdır. Bu yüzden okulumuza yemek için alınamamaktadır. Bunları konuştuktan sonra ben, “Bu bahar askerdeki iki ağabeyimle eniştem köye dönerlerse bostanı çok ekerler. O zaman ben size bir araba karpuz getiririm!”dedim. Öyle ki, o zaman 300 kişiye bir araba karpuz yeter mİ? dendiğinde bir araba karpuzu 150 adet olarak varsayıp(Bizim at arabamız 150 karpuz alır) tanesi 5 kr. düşünülerek 750 kr karpuz edeceni, bunu da kişi başına 1, 5 kr düşeceğini konuşmuştuk. Bunlar konuşuldu ama, verilen sözün gerekği yerine gelmedi. İki ağabeyimle eniştemin askerliği sürüyor. Evlerine dönüp bostan ekemediler. Var, ekilmiş bostan var, el çalıştırılarak kotarılmış bostan gene var ama, dilleğimiz yerine gelmedi. Biz bu konuşmayı burada yemek yerken başlattık sonra da atölyede öğretmen yanında sürdürmüştük. Gene de ben sözümü yerine getireceğim bizim masa ile atölyeye yetecek karpuzu getireceğim. . Yarına yetişmez ama gelecek pazartesi akşamına karpuzlar burada olacaktır. Kamber Amcam pazartesi pazarında bizim köylülerden alır akşam geçerken bana bırakır, olur biter. Arkadaşlar sevindiler. Yemekten sonra onlar top sahasına gittiler ben de atölyeye gidip akordiyon çalıştım. Büyük tezgahın üstüne 20 kadar notayı açıp  tekrar tekrar çaldım. Bir an, kendi kendime:

-Ben bundan böyle akordiyon çalıyorum!diyebilirim. Oldukça gururlanarak notaları toplarken İsmet geldi:

-Dayı banyodan vaz mı geçtin? diye sordu. Kolumdaki saate baktım saat 17’00 ye gelmek üzere. Herşeyi olduğu gibi bırakıp gittim.

Banyodan sonra da bir süre çalışıp Bayrak Törenine çıktım. Az önceki kuruntumdan sıyrılamamıştım. İstiklal Marşı’na başlamadan önce akorlarla girişi yaptım. Sanırım her zamankinden daha iyi bir tören oldu. Törenden sonra dersliğe dönünce Tevfik Uğurlu geldi, Cürüm ve Ceza’yı bitirememiş, ancak Dostoyevski’nin öteki kitabı Karamozof Kardeşlerin birincisi kitaplığa gelince hemen bana getirmiş. Böylece Dostoyesvki’nin Beyaz Geceler’inden sonra ikinci kitabı olarak Karamazof Kardeşlere başlıyorum. Beyaz Geceler'de tanıdığım Astenka'yı hiç unutmadım. Belki de yazarın sevdiği kızdı, onu öyle anlatmıştı ki, ne saçı, ne gözü ya da boyu belli olmamasına karşın gene de güzel bir kız olarak algıladım, öylece de belledim. Bakalım bu kardeşler kitabında da öyle insanlar olacak mı?

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ