Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

50 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Çevreye İlgi - Derslerde Bilinçlenme

 

9 Aralık 1938 Cuma

 

Kahvaltıya otururken masamıza Namık Ergin  Öğretmen geldi. ”Hamdi  Öğretmenin yerini aldım!” dedi. Namık Öğretmen iki gündür atölyeye gelmiyordu, meğer bir yerlere gitmişmiş. Derslerimizi sordu “Gezmek istiyorsanız bir grup hazırlayalım, Edirne’deki okulları gezip görelim!” dedi. Buna çok sevindik. Liseyi,  Öğretmen Okulunu, Sanat Okulunu görmek istediğimizi söyledik. Sanat Okulu için öğleden sonra bir çalışma gününde gitmemiz gerektiğini, onları iş başında görmemizin yararlarını saydı. Bunu kendisinin hazırlayacağını söyledi. Ötekilerin tatilde görülebileceğini, örneğin yarın hava elverirse gidebiliriz!” dedi sevindik.

Kahvaltıdan sonra hepimiz dersliğe koştuk, Ahmet Gürsel  Öğretmen zil sesi kesilirken kapıdan girebilir. Eski günlere göre çok rahatım, sınıfta konuşulmuş konuları, tahtaya yazılmış problemleri biliyorum. Ahmet Gürsel  Öğretmen konulara girmeden bir yoklama yapıyor. Gene öyle yaptı. “Biraz geometri yapalım!" dedikten sonra tahtaya yatay beş çizgi çizdi bir de onları kesen yan çizgi çizdikten sonra sıraların arasına gelip yüzünü tahtaya döndü: “Bu çizgiler üzerinde konuşabilmemiz için önce neler gerektiğini bir düşünelim, ondan sonra ne işlem yapabilirsek yapalım!" dedi. Sami hemen parmak kaldırdı. Öğretmen eliyle ona, “Otur!" işareti verdi. Bir süre baktık. Kitabımızda bu tür çizgiler var ama onlar daha sonraki derslerde. Hiç kimsede bir kımıldanma olmadı. Öğretmen Sami’ye kalk işareti yaptı. Sami kitaptaki çizgileri incelemiş, onları anlatmaya başladı. ”Kesişen çizgiler arasındaki açılar eşittir!" deyince öğremen, “Dur, duuuuur!” dedi, ”Oraya geldik mi? Sami durdu. Hızla elimi kaldırdım. Arkadaşlar hep bana döndüler, kimisi hayretle kimisi şaşkın. Ben çok rahat “ Öğretmenim, bunlar üzerinde işlem yapabilmemiz için onların ne olduğunu bilmemiz gerekir.  Öğretmen bir duraladı”Ne yani, işte geometrik çizgiler!” der demez ben. inatla “Geometri işlemi için onların paralelliği” derken öğretmen “Ah şöyleeee, be birader, çizgilerin paralelliği saptanmadan ne ölçeceğiz.? Sami’ye dönerek, Sen haklısın, işlem öyle olacak, ama işleme geçmek için anahtar sözcükler söylenecektir. Bana döndü parmağıyla işaret ederek “Ben sana söylemiştim, sen çalışırsan, bütün kaybettiğin zamanları kapatır (Elini şıklatarak) çok ötelere de gidersin!" dedi. Nedense gene Sami’yi kaldırdı. Sami paralel çizgileri kesen doğrunun oluşturduğu açıların eşitliğini, doğru açıların, ters açıların özelliklerini anlattı. Dersin oradan ötesini hiç dinlememiş gibi kendi içimle didiştim. ”Doğru söyledim ama sanki bir rastlantı oldu. Ya da öğretmen öyle saydı. öğretmen öyle dedi demesine de, beni neden tahtaya kaldırmadı. Kaldırsaydı Sami’nin söylediklerini ben de söylerdim. Söyleyebilir miydim, söyleyemez miydim? ”Kendi kendime kafamı iyice karıştırdım. Aradan sonra matematik kitaplarımızı açtık. Tam sayılarla son işlemler, bundan böyle kesirlere geçeceğiz. Öğretmen “Bizim bir yıllık programımız vardır. Biz bu programı tam dört ay geciktirdik, hızlı gitmezsek, sizi tatile çıkarmazlar, program tamamlatırlar!" İşlemleri yaparken  öğretmen sıraları gezip bakıyor. Benim defterime baktı, eline alıp geçmiş sayfaları karıştırdı, gülümseyerek “Aferin!” dedi. Defterlerimi çok iyi tuttuğumu ben de biliyorum. Ahmet Gürsel  Öğretmenin gözünden düşmemek için sürekli çalışmamın gerektiğini iyice anladım. Ayrıca dersleri hazırlayıp,  Öğretmenlerin karşısında rahat oturmanın önemini de kavradım. Önemli olan bunu aksatmadan yapmak! Kendi kendime konuştum: “Hoş geldiniz kesirli çarpımlar. Sizi yarına bırakmadan halledeceğim, bilesiniz!" Öğretmen çıkınca arkadaşların nasıl davranacağını merak etmiştim. Hiç kimse konuya değinmedi. Kendi kendime sordum, ”Ben rüya mı gördüm acaba? ”Tuvalete gidip döndüğümde Mustafa Saatçı yüzünü arka sıraya dönmüş bir şey anlatıyordu. Sadece sözünün bir bölümünü duydum “Yok canım, Sami dalgınlıkla söylemedi orasını!"Anladım, ”Orası!" uzun süre aramızda yaşayacak! Göreceğiz! Siz Sami ile övünmeye devam edin, ben onunla yarışayım. Kaybetsem de üzülmem, çünkü Sami geceli gündüzlü çalışıyor. Üstelik saklıyor ama Ortaokula da devam etmiş. Helal olsun!"

Ahmet Gürsel  Öğretmenden sonra Fikret Madaralı  Öğretmen geldi. Ders programının değişmesiyle bu hafta karışıklık olduğunu ikinci kez yazı yapmamak için sizinle konuşacağım, (Elindeki kitabı sallayarak) kitap okuyacağız!" dedi. Önce kitap okumanın yararlarını anlattı, kitaplığımızdaki kitapları nasıl okumamız gerektiğinden söz etti. Halkımızın okur yazar olmaması nedeniyle kitap okuyamadığından, bilgisiz kaldığından yakındı. Öğretmen olunca bizim birinci görevimizin halkı okutmak olduğunu, bunun için de önce bizim kitap okuma alışkanlığını kazanmamızı bastıra bastıra söyledi. Kendi  Öğretmenliği sürecinde kitap konusunda karşılaştığı zorlukları,, okuyacak kitap bulmak için çektiği sıkıntıları anlattı. O da arkadaşımız Hüsnü Yalçın’la Emrullah Öztürk gibi Bulgaristan’dan gelmiş, İlkokul  öğretmeni olarak yıllarca (9 yıl) köylerde çalışmış, sonra yüksek öğrenim yaparak Türkçe  Öğretmeni olmuş. Özellikle Samsun Çukurbük adlı köydeki çalışmalarını hem övdü hem de (Bizim dikkatimizi çekmek için) yerdi. ”Köylerde de çalışanı bazen çekemezler!" deyince kendime pay çıkardım. Bizim sınıfta da bazıları öyle. Sami’nin başarısı onlar için yeterli. Yalnız anlamadığım bir konu Fikret Madaralı  Öğretmenin çalışmalarını istemeyenlerin başında Vali geliyormuş. Neden Vali? Oysa benim bildiğim Valiler çalışanları severler. Ben Kırklareli Valisi Faik Üstün’ü gördüm, ayrıca, tanıyanlardan dinledim. Hasan Amcam onun şoförü idi, ondan da dinledim. Bizim köye iki kez geldi; uzun uzun kaldı, Muhtar Çavuş Amca ile, köprü yeri, fidanlık yeri, yeni okul yeri saptadılar. Muhtar Amcanın çağrısına uyup yemeğe de kaldı, birlikte yemek yediler.  Hasan Amcamın anlattığına göre bütün bunlar köyden hoşnut kalmasındanmış. İşler sürüncemede bırakılınca sıkı talimat verip “Allahaısmarladık!" bile demeden gidiyormuş. Vali Faik Üstün Kırklareli’deyken zaman olarak Fikret  Öğretmen de Samsun’da imiş. ”Keşke bizim köyde olsaydı!" diyorum. O yıllar biz de okul bahçesine fidanlar ekmiştik. Şimdi onlar koskoca ağaç oldu. Oysa Fikret  Öğretmen fidanlarını ekip tatile gittiğinde fidanların çoğu sökülüyormuş ama sökenler bulunamıyormuş. Öğretmen durumu üst makamlara duyurunca da bu kez  Öğretmene fidanlara neden mukayyet olmadın diye uyarı yazıları yazılıyormuş. Öğretmen, ”Sizi korkutmak istemem ama bunlar gerçek, çoğunuzun başına böylesi gelecektir!". dedikten sonra bu kez: “Gelin biraz da şiir okuyalım. Atatürk’ün ölümü üstüne çok güzel şiirler yazılmış, bir burada kapalı kaldığımız için pek bir şeyler duymuyoruz!" İçimden: “Ben öyle düşünüyorum. Köydeyken Lüleburgaz’a gidenler gazete getirirler onları alıp okurdum. Haberlerle ilgim yoktu ama üstünde konuşulan konuların önemine göre yabancısı kalmazdım!" Öğretmen şiirini okuduğu şairi de söyledi: İbrahim Alaettin Gövsa, şiirin adı Tavaf. Ölenin tabutu etrafında saygıyla başlar eğik olarak dolanmaymış. Ben böylesini görmedim ama, olabileceğini düşünüyorum.Uzun bir şiir,  Öğretmen üzüntülü bir sesle okudu. Yutkundu, sesi değişti. ”İlerde muhakkak okumalısınız!" dedi. Faruk Nafiz Çamlıbel adını duyunca ilgim arttı O da Atatürk için yazmış. Geçen gün Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirlerini okumuştum.Öğretmen, ondan da iki şiir okudu. Onları daha rahat anladım. Başka şairlerden de okudu ama adlarını söylemedi. Adlarını söylediği bu iki şair de İstanbul okullarında  öğretmenmiş. Şiirler hepimizi etkiledi. Atatürk’ün ölümü üzüntüsü gene boynumuzu büktü. En gürültücüler bile kederli kederli dinlediler. Gözüm Mehmet Yücel’le İsmet’te, Mustafa Saatçi’de;üçü de kederlenmiş, dokunsan ağlayacaklar. Sanırım onlar benden daha üzüntülü. Ben bakınıp duruyorum, onlarsa kıpırdayamayacak gibi, öyle durdun. Kirpikleri bile oynamıyor. Öğretmen, bizim sessizliğimizden mi yoksa okuduklarından mı etkilendi? zil çalınca sessizce kalktı, yavaş bir sesle “Allahaısmarladık!" deyip gitti.

Öğretmen çıkınca İsmet sessizliği bozdu.”Yarın öğleden sonra Namık Ergin Öğretmenle okulları gezmek isteyenler adlarını yazdırsın!"Önce ben yazıldım.Arkadan sınıfın yarısı yazıldı.Yapıcılık dersine gidinceNamık Öğretmen anımsattı, faytonla gidilecek, okullardan çıkıncaen az dörtlü gruplar olarak çarşı dolaşılacak.Söylenen saatte okulda bulunulacak.”Tamam!"Atölyedebaca örgüsüne devam ediyoruz..Sevindim!Hemen dünkü hesapların yanlışlığını söyledim.Hasan Çevik Öğretmen güldü, ”İşte böyle olacak, insanlar kendi yanlışını bulabilmeli, yanlışımızı başkası bulursa o işte bir sakatlık var demektir!" Bana döndü: “Anlat bakalım!"Anlattım.Elimde kağıt vardı, kağıda da çizmiştim.Öğretmenin:“Sayılarda tamı bulmamışsın ama yöntem doğru.Zaten tuğlaların boyutları tam standart değil, bu nedenle sayı farkları olur.Aynı kurumlardan tuğla alınınca o sorun ortadan kalkacak!”. Bana “Sen harçlı çalışmalara geçmeden ustalaştın, tatillerde sana iş bulalım da biraz para kazan!" dedi.Şaşırdım, böyle bir düşüncem yoktu, olabileceğini de aklımdan geçirmemiştim Bön bön bakınca Hasan ÇevikÖğretmen “Neden şaşırdın, çalışmak istemez misin?” Benim suskunluğumu dağıtmak için olacak “Ben, arkadaşlarım, biz tatillerde hep çalıştık.Hep pratiğimiz artıyordu hem de harçlığımız!”.Harçlık deyince gülümsedim.Öğretmen: ”Evet, sınıflar büyüdükçe harçlıklar dabüyümek isteyecek, bunları düşünmek zorundasınız!” Grubumuz gene üç kişi, üçümüz birden“Sağ olun!" dedik.Hasan Çevik ÖğretmenNamık Öğretmenin yanına gitti, bizimle konuştuklarını anlattı.Güldüler, başlarını oynatarak konuşmalarından hoşnut oldukları belli oluyordu.Az sonra Namık Öğretmenyanımıza geldi bana “Yarın geliyor musun?dedi.Gideceğimilisede de Öğretmen okulunda da tanıdığım olduğunu, Öğretmen okulundakini daha önce de gördüğümü, aslında akrabam olduğunu anlattım.Namık Öğretmen: ”Bak şimdiden söyleyeyim aradıklarını bulamayabilirsin.Çünkü onlar da sizin gibi ancak tatillerde dışarı çıkabiliyorlar.Bu nedenle bizim gittiğimizde olmayabilirler!" “Önemli değil, okulları görmüş oluruz, arkadaşlarla birliktebaşka yerleri görmek benim için güzel olacak!"Namık Öğretmen, ”Aferin, iyi düşünüyorsun, toplu gezmek daha kazançlıdır!” Bugün daha dikkatli olduk.Hüseyin Orhan benden daha titiz çalışmaya başladı.Çok çabuk diziyor, ek yerlerini üst üste düzgün koyuyor.Haftaya marangozluğa gideceğimiz için tuğlaları yerine ben taşımaya başladım.Hasan Çevik Öğretmen gördü, ”Arkadaşlık budur işte!"dedi.Hasan,oldukça küçük hem de çok zayıf.Hüseyin Orhan daha uzunca olmakla beraber zayıf bedenli.Bunu duyunca onlar da hızlanarak taşımaya başladılar.Günümüzün çok iyi geçtiğine sevinerekatölyeden ayrıldık.Dersliğe gittiğimizde kasket tartışmasıyla karşılaştık.Okul içinde kimse giymediği için unutulup gitmişti.Yarıngezmeye çıkınca giyecek miyiz, giymeyecek miyiz?Biz, daha doğrusu ben: “ Namık Ergin Öğretmene söz verdim, gitmem diyemem.Gidersem, beni kasketsiz görünce sorarsa neden kasketsiz çıktığımı anlatamam.O nedenle hiç kimse gitmese bile ben gene gideceğim!”.Bu kezarkadaşlardan bazıları, o haldeÖğretmen Okuluna gitmeyelim.Ben :“Oolur, amagitmeyişimizi biriniz NamıkÖğretmene söylesin!” Uzun tartışmalardan sonra bir anlaşmaya vardık.Ancak,bu olumlu kararın alınmasınabenim önemli bir etkim oldu.Her kafadan bir söz çıkıyor, anlaşmaya varılmak üzereyken birisi söze karışıp oyun bozanlığı yapıyor.duGitmek için 14 arkadaş yazılmış.Gezi üstüne dahaçok gitmeyenler konuşuyor.Liste İsmet’in elinde.Çünkü, en çok gitmek isteyenlerden biri o. İsmet’in bir dayısı da Öğretmen okulunda.Necmettin Efe,onu görecek.Listeyi İsmet’ten aldım, baktım; sahiden konuşanların hiç birisi listede yok.Hilmi Altınsoy, İdris Destan, Ahmet Güner, Hüseyin Serin, Ali Güleren.Onlara: “Sizin konuşmaya hakkınız yok çünkü gitmiyorsunuz.Gidenler kasket giyerse onlara engel olmayahakkınız yok.Kasketleriokul vermiş:”Giyilecek!” denince giyeceksin.Bu nedenle ben yarın giyip gideceğim.Öğretmen okuluna gitmemek içingeziarkadaşlarım karar verirse ona katılırım.Siz grup yapıp giderken isterseniz giymeyin, o beni ilgilendirmez!”Herkes sustu, baktı kaldı.Kimisi kinle baktı, kimisi teşekkür etti;sonuç olarak konu kapandı.Listeye iki arkadaş daha yazıldı 16 kişi olduk.Fayton paralarını İsmet topladı, 25 gidiş 25 geliş.50’şer kuruş.Hesap olmadı.Öğretmenle 17 kişi oluyoruz.Faytonlar 5 kişilik.Uzun hesaplardansonra 75’er kuruş toplanmasına karar verildi.Halil sessiz sakin beni izliyor.Sanırım tarafsız kalmak istiyor.Çoğunlukla Bulgaristanlı arkadaşlarla konuşuyor.Bir ara Hüsnü söyledi, Halil arkadaş da göçmenmiş.Ben bilmiyordum, onlar aralarında konuşmuşlar.Hüseyin Orhan, Abdullah Erçetin hep göçmenmiş.Aslına bakarsan hepimiz göçmen.Kimimiz oralarda doğup gelmişiz kimimiz de gelince buralarda doğmuşuz.Türkçe Öğretmeni Fikret Madaralı kayıt yaparken söylemişti.Trakya’da yaşayanların hepsi biraz Tuna’dır!" demişti.Yani Tuna boylarından gelme!

Yat zili çalınca, gene erkenden yatmayı tasarlayıp, çıktım. Böylesi çok daha iyi, kimseyle konuşmadan temizliğimi yapıp yatıyorum. Uyumasam bile ortalıkta dolaşmıyorum. Arkadaşlar itiş kakış gelip giderken kendi kendime yatağımda kendimi eleştiriyorum. Başka nasıl çalışırsam başarılı olurum? Müzik  öğretmeni ile konuşamıyorum. Ancak onunla daha kimse rahat konuşamadı. Sabit Soysal  Öğretmen de çalışanları seviyormuş. Kardeşi Hüseyin defalarca bunu söyledi. Çalışırsam, başaracağım. Hanife Halamın mektubu şimdi varmıştır. C duydu mu acaba? Neler yazdım ki? Keşke yazdıklarımı kendime de kalacak şekilde yazsaydım. Gelecek mektubumu öyle yapacağım. Uyumak üzereyken “ Öğretmen geliyor!” dendi. Gerçek mi rüya mı? İsmet salonun dip tarafında yatıyor. Benim karyolam giriş kapısının sol köşesinde. Geçerken yattığımı görürse gelip uyandırıyor. Geldi. ”Ben uyumadım!" dedim, o, ”Ben kaldırmak için değil para istiyorum, herkes verdi bir sen kaldın!" dedi. 150 kuruşum vardı, 75’ni verdim. ”Ahmet Ağabey gelirse eksiğimi tamamlarım!" dedim.

 

10 Aralık 1938 Cumartesi

 

Cumartesi günleri kahvaltılar da güzel oluyor. Özellikle öğleleri tatlıları seviyorum. Tatlıları çok seviyorum. Küçüklüğümden beri evde ablalarım bana tatlıcı derler. Burada da Baki beni tatlısız bırakmıyor. Baki her halde benim yaşımda, konuştuğumuzda bunu sormuyorum. O da konuşmuyor. Sadece geçerken başıyla istiyor musun? der gibi tatlı tabağını gösteriyor. Arkasından bir dolu tatlı geliyor. Kim olduklarını bilmediğim iki tatlı besleyicim var biri Baki, öteki de şimdilerde yeni başladı Hemşire. Kahvaltıdan sonra Ahmet Gökay Ağabeyi aradım, odasındaydı, , iki buçuk lira istedim. ”O kadar parayı ne yapacaksın? dedi. Gezeceğimi söyledim. İki buçuk lira verdi, defteri gösterdi. Alt alta yazılmış rakamlar, kırmızı çizgiler. Dikkatle baktım. ”Ne o bir eksiklik mi gördün? dedi. Açıkladı, 35 lira verilmiş. Bu üçüncü 2, 5 lira alınmış 27, 5 liran kalmış. Yüzüm kızardı. ”Hayır ona bakmadım!" deyince “Ya neye baktın? ” diye tekrar sordu. Utanarak defterindeki kırmızı çizgileri gösterdim. ”Bunları nasıl çiziyordun? ”dedim. Güldü, ”Kırmızı mürekkeple!"deyince, nereden alacağımı sordum. Güldü: ”Pazartesi ben getiririm!” Sevindim. Tam çıkarken Baki geldi, Ahmet Ağabeye kahvaltı getirdi.Ahmet Ağabey Baki’ye başka bir ad söyledi. Baki, koşup bir şey almaya gidince Ahmet Ağabeye sordum ”Onun adı Baki değil mi? Ahmet Ağabey güldü ”Hayır onun adı Mehmet Ali ama o kendi şair sayıyor, onun için de kendini Baki diye tanıtıyor!”. Şaşırdım. Baki, şair. . Gene de ben gördükçe ona Baki diyeceğim. Şiirlerinden isteyeceğim. Kafam karıştı. Neyse, kırmızı mürekkebim olacak; ödev defterlerimi belki renkli yaparsam daha düzgün görünecektir? Sevinerek dersliğe gittim. Grup gezisine katılacaklar kasketlerini indirmişler. sıra ile giyip, birbirlerine “Çöpçü!" diye bağırıyorlar. İdris Destan birinin başından alıp Mustafa Saatçi ‘nin başına kasket koydu. Ötekiler de Edirne çöpçüsü dediler. Ben nedense lafa karıştım, neden Edirne diyorsunuz arkadaşımız Çöpköy çöpçüsü değil mi? dedim. Bir kahkaha, bir laklaka derken birden susuldu. Mustafa bana yanıt hazırlıyordu galiba, öfkeyle baktı durdu, meğer  Öğretmen gelip kürsüye çıkmış bize bakıyormuş. Oturduk. Adem Gürçağlaya Öğretmen pek güleç bir  öğretmen değil, sözde keman çalıyormuş ama sanki gerçek müzikçi değil gibi. Benim, Hamitabat okulundaki  Ahmet Korkut Öğretmenim keman ya da başka bir çalgı çalmamasına karşın müzik çalışması yaparken durmadan ses verir, ses alır, çocuklar, o duruma alışıp rahat şarkı söylerlerdi. Oysa burada ağzımızı açmak yerine kapamak istiyoruz. İçimden hiç istek gelmiyor. Müzik aleti verilecekmiş, verseler de çalışıp öğreneceğimi sanmıyorum. Oysa piyanoya ne kadar da hevesliydim. Adem Gürçağlayan Öğretmen biz sessiz oluncaya dek öylece baktı, bekledi. O böyle bakınca birden ses kesildi, herkes  öğretmenin azarlayıcı sözlerini beklemeye başladı. Buna karşın  öğretmen, gayet rahat “İçinizde nota bilen vardı, o arkadaşınız tahtaya kalksın!" dedi. Kısa bir sessizlikten sonra, Mehmet Yücel, parmak kaldırdı, ” Öğretmenim ben notaları yazmayı biliyorum ama sesleri doğru okuyamıyorum, kalkıp yazayım!" dedi. Öğretmen gülerek, başıyla ”Olur!" işaretini verince Mehmet Yücel kalktı beş çizgiyi çekip yazdı. Mehmet Yücel sınıfın en uzun boylularından biri, tahtayı ortalatarak güzelce yazdı. Mehmet arkadaşın yazması beni cesaretlendirdi. Bunları ben de öğrenmiştim. Birden anımsadım. Ben, do, re, mi’ yi öğrenmiş o sesleri esas alarak Kırklareli’ de Arasta denilen çarşıdan sekiz tane zil almıştım. Amcam Hasan Büyükerenler, benimle gelmiş ses uyumları için yardımcı olmuştu. Amcam gülerek sizin koyunlar çimene yayılınca olağanüstü konser verecekler deyip, gülmüştü. Gerçekten o sekiz çan tüm çobanlarca çok beğenildi, benzerleri alınarak sürülerin çanları tıpkılaşmıştı. Sonra da daha ince, daha kalınlar seçilerek, dengeli ama ayrı seslerde takımlar oluşmuştu. Bunları düşündüm, tahtayı dikkatle izledim. Öğretmen Mehmet’i oturttu. Kendisi notaların adlarını yazdı, en az beş defa notaları okudu. Sınıfın büyük çoğunluğu  öğretmenin sesine uyarak okudular. Dikkatle dinledim, Salih Baydemir, İsmet Yanar, Mustafa Saatçi, ben Fettah Biricik, Arif Kalkan, biz uyamıyoruz. Ötekiler bir iki söylemeden sonra seslerini iyice uydurdular. Bizim grup, ayırdında olmadan ayrı seste söylemeye devam ettik. Sonunda ben sustum. Öğretmen ayakta hem söylüyor hem de hepimizi gözetliyor. Öğretmen söylemeyi durdurdu, bana. “ Sen neden söylemiyorsun? ” diye sordu. Ben kalktım, ” Öğretmenim ben söyledim ama arkadaşlara uyamadığımı anlayınca durdum!” Öğretmen gülerek: “Bak bu çok iyi, olmadığını görünce ondan vazgeçtiğine göre olurunu aramak zorundasın, durmak yok, beraber söylemeye devam!” İki ses arasında bocalarken doğru seslere yaklaştığımı fark ettim. Öğretmen bu kez tek tek okuttu. Abdullah Erçetin’i çok beğendi. Sesleri, inici-çıkıcı olarak adlandırıp, değişik kişilere okutmaya başladı. Sonunda bana da okuttu. Nedense bir de “Aferin!" verdi. Öğretmen eski bilgilerinizi tazeledik. Bizim derslerimiz aslında bunlar değil, nota okumaktır. Sırayla okuduğumuz bu sesleri şarkılar söyleyerek çıkarmaktır. Yakında enstrumanları(çalgıları) dağıtıp asıl çalışmalarımıza başlayacağız!” deyince herkeste bir sevinç. Adem Gürçağlayan gözümüzde birden sevimli oldu. Ayrılırken bana “Bak dostum, kolay pes etmek yok. ”Olmuyor!"derken az sonra oluverdi!”Ben: “Ama arkadaşlar daha doğru söylüyorlar!” deyince, ”Yoooo! öyle düşünürsen yanlış yapmış olursun. Herkesin başka özelliği vardır Ben sana oldu derken senin öteki arkadaşlarınla bir oldun demek istemedim, uyabildin, az daha çaba gösterirsen daha da uyacaksın, dedim. Çok uzun süre çalışırsan onları da fersah fersah geçersin, diye de şimdi söylüyorum! Sanırım anladın!” Abdullah Erçetin’in sesi şarkıcı sesi gibi diye arkadaşlar konuşuyor. Abdullah şanslı. Adem  Öğretmen geri dönmüş biz konuşurken kapıya geldi, ”Resim dersine gelen öğretmen olmazsa beni çağırın müzik çalışalım, haftaya iki saat resim dersi yaparsınız!"dedi. Uzun süre gelmedi, gelince de bir şarkı sözü yazdırdı. Kır Atınla Geçiver şu Dağlar İnlesin Efem. Yavaş söylüyor ama çok güzel söylüyor. Arada Nakarat diye bir söz söylüyor, orası oldukça zor. Ödev, sekiz notayı, şarkının sözleri öğrenilmiş olacak. Arkadaşlar  Öğretmene sordular, ”Ezber mi Öğretmenim? ”  Öğretmen “Hayır ezber değil, unutulmamak üzere öğrenme!" dedi. Ne demekse, açıklamadı. Tekrar soranlara, sırası gelince öğrenirsiniz!" demiş.  

Ömer Tunalı Öğretmen geldi: "Çocuklar, Beden Eğitimi dersimizi bahçede yapacağız!" dedi. Beden Eğitimi, yani jimnastik. O da değişmiş. Bahçede voleybolcular, toplara sarıldı. öğretmen baktı,gülerek, onlara: “Oynayın!” dedi. Bizi,. Bahçenin büyük kapısı önünde durdurdu.. Karaağaç tarafındaki köşe ile iki nokta arasında önce yürüyüş sonra bir ayak uzunluğunda sekme, daha sonra hızlı koşma. Yürüyüşü iyi yaptım. Öğretmen bir uyarıda bulunmadı. Sekmede  Öğretmen birkaç kez “Daha dikkatli, atla, zıplama dedi. Sonunda da hiç birimizin istenilen düzende yapamadığımızı, ancak: “Sporun sürekli çalışıldığında başarı getireceğini, bir günde yapılacak olsa bir anlamı olmayacağını, yapamadık diye üzüntüye kapılmanın anlamsızlığını!" söyledi. Ömer Tunalı  Öğretmen çok rahat, çok inandırıcı konuşuyor. Onun konuşmalarını, gülüşünü ben  Öğretmen gibi değil kendi ağabeylerimin konuşmaları gibi algılıyorum. ”Olmadı!" dediği zaman kendi ağabeylerimin uyarısı gibi, biraz sonra gelip geçecek duygusu içinde düşlüyorum. Bana, ondan asla bir zarar gelmeyecek inancım tam. Sanırım öteki arkadaşlar da böyle düşünüyorlar. Ders sonuna doğru yağmur atıştırınca dersliğe girdik. Yağmur neşemizi kaçırdı, Edirne’ye çıkarsak yağmur yağar mı? Yemeğe gittiğimizde buruk bir haber, ”Gezi yok, Edirne valisi, beraberindekiler okulumuza gelecekmiş. Derslikleri gezerse bizimle konuşmak isteyebilirmiş. Ben hiç üzülmedim. Gidip de yağmura tutulmak yerine Vali beklemek daha iyi! . İsmet bana çatıyor. ”Dayı, sen hep değişik söylüyorsun!" Bunda değişik olan ne var? Gidilmediğine seviniyorum. Sense gidilmediğine üzülüyorsun. Üzülüp büzüleceğime sevinirim. Bu kez İsmet dayanamayıp bana katılıyor. ”Dayı haklısın!"Bu gün tatlı günü, İsmet her zaman takılırdı bu gün yanımda kal dedim. Baki geçerken işaret etti, iki parmağımı kaldırdım. Az sonra iki tabak tulumba tatlısı geldi. Baki tabakları bırakırken yavaşça ”Senin asıl adın Baki değilmiş!" dedim. Güldü, ”Ahmet abi mi söyledi? ” dedi. Güldü. ”Şiir yazıyor musun? diye sordum? ”saklamadı, yazdığını söyledi. Bu kez ben, ”Buraya bazen gelen beyaz saçlı Vahit Dedem de şiir yazıyor deyince Baki “Biliyorum!" yanıtını verdi. ”Nereden biliyorsun? deyince de “Onu kim bilmez, o Trakya’nın her yerinde şair Vahit Lütfi Salcı olarak tanınır!" dedi. İsmet’i gösterdim “O da şiir yazıyor1” dedim. Sevindi. Baki ”Katip Ahmet Gökay’la hemşire M benim akrabam!" dedi. Şaşırdım. Birden üzüntü duydum. İsmet anlamazdan geldi ya da anlamadı. Benim Yeni hayatların nedeni Baki’nin marifetiymiş. Her halde aralarında konuşuldu, o da öyle bir yardım etmek istedi. Ama Ahmet Gökay’la konuştuğuna göre benim paramın olduğunu da sorup öğrenmiş olması gerekir. Fakirliğime acımaktan değil tatlı sevdiğimden ileri gelen bir yardım.

Baki ayrılınca durgunluğumu İsmet anladı ”Dayı neden birden değiştin? ” diye sordu. Arkadaşlar bir birini çağırıyorlardı. Sınıfta toplanılacakmış, sonra Bayrak törenine geçilecekmiş. Tahtada kocaman bir yazı Ahmet Niyazi Mergen, herkes yazıp öğrenecek, yazı hemen silinecek. Edirne Valisinin adı. Genel Müfettişin adını biliyordum ama valininkini hiç duymamıştım. Genel Müfettiş Kazım Dirik, daha önce bizim köyden iki kez geçmişti. Sınıftan çıkıp ön bahçede toplandık. Adem Gürçağlayan işaret verdi İstiklal Marşı’nı daha iyi söyledik. Bugünün verdiği cesaretle ilk kez sesle katıldım. Sanırım, biraz kısık olmakla birlikte sonuna dek d söylemeyi sürdürdüm. Uyarıldık,; çağırılırsak aynı yerde toplanacağız, çağırılmazsak dersliklerimizde konuklarımızı bekleyeceğiz. Dersliğe gittik. Öndekiler, gene sesli konuşuyorlar; ben ödevlerimi tamamlamaya çalışıyorum. Arada bir Ahmet Niyazi Mergen. Ahmet, ağabeylerimden birinin adı. Ayrıca iki de sevdiğim  öğretmenim var: . İlkokul öğretmenim Ahmet Korkut’la şimdiki matematik  Öğretmenin Ahmet Gürsel. Bir başkası da oldu: Ahmet Gökay Ağabey!Bunu anımsayınca içimde bir cızıltı duydum: “ Hemşirenin nesi oluyor acaba?”Belleğimde Niyazi adı da var. Babam bir şarkısında; Enverler, Niyaziler-Yurdumuzu kurtaran-Şehitlerle gaziler, diye sürdürürdü.. Benim doğumumda adım için babamın önerileri arasında Enver, Cemal, İsmet, Kemal, Niyazi adları varmış. Doğduğum yıl çok kıtlık olduğu için köye gelmiş olan Bektaşi dedesi, babamı dinlememiş bana, İslam inanışlarına göre bereket simgesi sayılan Halil İbrahim Peygamberi çağrıştıran şimdiki adımı koymuş. Gerçekten doğumumu izleyen yıl çok bereketli geçmiş…

Derslikte uzun süre bekledik, dışarı çıkanlar sonunda Valinin geldiğini söylediler. Gerçekten gelmiş ama yönetim bölümüne geçip uzun uzun Müdür odasında kalmış. Bir süre sonra “Geliyo!” dendi. Bu kez de yönetim bölümüne yakın küçük sınıflarda uzun kaldı. Sonunda karanlık olurken bizim tarafa geçti, az ileriden yatak bölümüne doğruldu. Dönüşte bizim dersliğe uğradı. Elleri arkasında, kürsünün önüne dek geldi “Merhaba çocuklar!" dedi. İdris’e önce adını sordu. Arkadaş yüksek sesle “İdris Destan!" deyince vali başını sallayarak “Destaaaan!" dedi sonra nereden geldiğini sordu. İdris köyünü, ilçesini söyledi. Valinin yanındakilerden biri Hüsnü ile Emrullah’ı göstererek: “Bulgarisdtan’dan kaçarak geldiler!”dedi. Vali bu kez Emrullah’a anne- baba durumunu sordu. Sonra “Hiç kaygılanmayın, okulunuz sizi koruyup yetiştirecek, tüm gücünüzle çalışın!" diyerek kapıya yöneldi. Durakladı gülerek “Müdür Bey, çocukları çok iyi buldum, okul yerleşmiş, yerine oturmuş!" dedi. Gelenler çıkıp gidince birileri sormaya başladı, ”Şimdi ne oldu? Vali bizim iyi olduğumuzu nereden anladı? ” gibi sorular bir birini izledi.Bir süre güldük.

İsmet’le yarın hava iyi olursa Edirne’ye gitmeye karar verdik. Gelmek isteyen varsa bizimle gelsin. Mustafa Saatçı gelmek istedi ama bir koşulu var, bisiklet binmeye zaman ayrılacak, yeteri kadar binmesi için beklenecek. Tamam. Sefer Tunca, Fettah Biricik, Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, Mehmet Aygün bir grup oluşturduk. Öğleye kadar banyo işimizi bitireceğiz yemek yer yemez, ver elini Edirne.

Halil gelmedi. Sırada yalnız kaldım. Baktım Hasan Üner, Hüseyin Orhan, Mehmet Başaran da yok. Anladım bunlar, kitaplığa gitmişlerdir. Beni çağırmadıklarına göre, arkalarından gitmem. Oturdum çalıştım. Kemalettin Kamu’nun şiirini ezberledim. Şiirin altındaki soruları dikkatle okudum. Sorular dikkatlice okununca yanıtları anlaşılıyor. Açtım haritaya baktım. Haritaya bakarken aklıma geldi, tarih dersimiz vardı. Tarih Nedir? Tarihin evreleri. İlk Çağlar. Öğretmen özet olarak anlattı ama, bizden sorabilir. Baştan sona kitabı karıştırıyorum. Hepsini okuyunca çok şeyler bileceğiz. Resimlere bakıyorum. Birden bire şaşırdım, telaşla çevreme bakındım. Önümde bir resim; altında Ogüst yazıyor. Adam dimdik durmuş. Demek yıllar önce A bunumu atlatmıştı bana? Anımsadım, Ogüst Roma kralı, büyük adam demişti. Demek bu resmi o görmüş!"Resme baktım kaldım. Ogüst değil gözlerimin önünde A vardı. Öyle bakarken Halil geldi: “ Ne o uyudun mu?” dedi. Toparlandım, “Hiç, dedim, kitapta ne güzel resimler var. Çevirdim Attila’nın oklu resmini ona gösterdim. Ama içim ezilmiş durumdaydı. Onlar tahmin ettiğim gibi kitaplığa gitmişler. Cumartesi akşamları hep orada çalışacaklarmış. Yoklamak için “İyi,ben de sırada daha rahat çalışırım!" dedim. ”İyi olur deyiverdi!"Anladım! Üzülmedim! Arkadaşların ayrılımı değildi beni üzen, Ogüst gene karşıma çıktı. Roma kralı değil imparatoru. Arada ne fark var ki? Bunu öğrenmek aklıma takıldı. İmparator, kral. Zil çalıncaya dek tarih kitabını karıştırdım. Elim gitti gitti Ogüst’ü açtı. Bu arada Münevver Öğretmeni düşündüm. Münevver. ”Alsana bir M. de burada!". Münevver  Öğretmen de çok güzeldi. Yoksa ben Münevver  Öğretmene benzettiğim için mi hemşireye yakınlık duydum? Ya Münevver  Öğretmene kimden dolayı yakınlık duydum? A gülerek, ”Münevver  Öğretmen biliyor!" demişti. Neyi biliyordu Münevver  Öğretmen? Benim, onu sevdiğimi mi, yoksa onun benimle yakın arkadaşlık kurmak istemesini mi? Şimdi, Münevver  Öğretmenle A karşılaşınca ne konuşuyorlar acaba? Kadir’in söylediğine göre Münevver  Öğretmen Lüleburgaz Emrullah Efendi okulundaymış. Babamın ahbabı Mehmet Salih Arı  Öğretmenin okulunda. Mehmet Salih Arı çok eskiden beri oranın müdürüdür. Arıcı Salih Bey diye tanınır. Bunları düşüne düşüne yatağa gittim, sessizce yattım. İsmet geldi ”Dayı bir şeye mi kızdın? ” diye sordu. Aslında ağlayacak gibiydim ama İsmet’e bir şey diyemezdim. ”Çok uykum var!" deyip geçiştirdim. Gerçekten de uykum varmış sesler arasında uymuşum.

 

11 Aralık 1938 Pazar

 

Sabah uyandığımda hiçbir gerginlik kalmadığını anladım, sevindim. Banyo işimizi numara sırasına göre yapıyoruz. Bazen hazır olmayanlar sıra veriyor. 11 Recep Kocaman bana sıra verdi, kahvaltıdan sonra hemen girdim. Hava biraz serin ama gezilemeyecek ölçüde soğuk değil. Dersliğe inince bir kez daha Oğüst resmine baktım. Kitap Ogüst’ün heykeli diyor. Gerçek heykel hiç görmedim. Taştan yapılmış insan olduğunu biliyorum ama, yapılmışını hiç görmedim. Sadece Atatürk’ün başı gösteren bir yarım heykel ile Lüleburgaz’da bir dükkanda bir taş çocuk yapımı görmüştüm. Resimlere tekrar tekrar baktıktan sonra tarih kitabının ilk üç dersini baştan sona okudum. Göçler, Göç yolları karışık geldi ama haritaya bakarak anlatacak durumda olduğuma inandım. Kimi dersler arasında bir bağlantı kurmaya çalışıyorum. Öğretmenleri ayrı ama konuları birbirine yakın, Coğrafya, Tarım. Tabiat Bilgisi. Bunların biri iyi bilinirse ötekilere yardımı olacaktır.

Arkadaşlar birer ikişer inmeye başladı. Nedense bugün kasket tartışması yok. Ben giydim bile, derslikte kasketle oturuyorum. Arada gizlice bana gülenler oluyor ama aldırmıyorum. Abdullah Erçetin bana bakıp şaka olarak: “ Sana gülüyorlar!” dedi. Ben de güldüm: ”Onlar bana köylü kasketimle de gülmüşlerdi!” dedim. Bu kes herkes güldü. Hiç oralı olmadım. Abdullah arkadaşa ”Sağ olursak altı yılı burada böyle güle oynaya beraber geçireceğiz!" Abdullah çok kez söze sözle karşılık vermiyor, gülüveriyor. Benim sözlerim kimi zaman birileri tarafından iyi anlaşılmıyor. Örneğin, ”Sağ olursak, altı yılı burada beraber  geçireceğiz!" dediğim zaman, Hilmi Altınsoy ”Ne demek istiyorsun? ” diye sordu. Ben tekrar anlatınca da “Ben öyle anlamadım, bizi istemiyorsun, gibi anladım!"dedi. ”Neden istemeyeyim sizi? İçimizden birilerine kızabilirim ama tümünüzü istememek ne demek? Deli miyim ben? ”Hilmi şaştı kaldı yüzüme uzun uzun baktı, ağlamaklı oldu. Özür diledi. Anladım ki, aralarında benim aleyhimde konuşuyorlar. Hilmi bunların bir parçasını duyuyor, toparlayıp tam değerlendiremiyor, ortaya söylediğini de savunamayıp kendini sorumlu tutuyor. Ben çoğunu hoş görüyorum. Onlaın çoğu, benim ilkokula gittiğim yaşlarda. Üstelik içlerinde kimisi yaşlı olsa da benim gibi iş içinde yetişmemiş. Ağlanıp sızlanıyorlar ama içlerinden hiçbiri benim Salih Ziya  Öğretmene, ilk günlerde anlattığım gibi zorlu yollarda pancar çekmemişler. Hiç birisi, “Ben komşu köye gittim, okudum!" demedi. Ben Kadir’le onların köyüne her gün gidip-gelişimi, yollarda yediğim yağmuru ya da onların köy çocuklarının yoluma çıktıklarında nasıl karşı koyduğumu anlatırken,içlerinden hiç birisi çıkıp:”Sahi ben de böyle bir zorluk çektim!” demedi. Orta okullara gidenler bir süre evlerinden ayrılmış, onu olağanüstü bir olay sayıp anlatıyorlar. Bulgaristan’dan gelenler dışında hepsini okula babaları getirip teslim etmiş. Benim durumum salt yaş değil, biraz da zorlukları yaşamış olmakla ilgili olsa gerek. Bu nedenle derslere sarılışışımı, işleri yaparken yılmadan , yakınmadan girişimimi şaşkınlıkla izliyor, yapmacık gibi değerlendiriyorlar. Öğretmenlerin takdir edişlerini de bundan yadırgıyorlar. Sıra arkadaşım bile bazen bana şaşar gibi, çok çalışmamı, çalışmak isteyişime yoramıyor. Yaşamsal kaygılarımı anlatırken bile çok defa, dinlemek istemediğini seziyorum. Kendileri anlatırken de sanki başkasından söz edermiş gibi olayın dışında duruyorlar. Fikret Madaralı  Öğretmen başından geçenleri yıllar sonra ağlamaklı bir sesle anlatırken tıs pıs gülmeleri, anlatılanları anlamadıklarını kanıtlıyor. Öğretmen: “ Bunların bir çoğu yarın sizin de başınıza gelebilir!” deyince hiç umursamayan yüzler anlatılanı anlamamışlıklarını göstermektedir. Köyümüze gelen valilerden söz ediyorum, birisi kalkıyor, ”Sizin köye de amma vali gelmiş!" diyor. ”Sizin köye kim geldi arkadaşım, onu da sen anlat!" deyince “Neye anlatayım? ”kim geldiyse gelmiş deyip geçiştirenlerin, tarih derslerinden bir şeyler öğreneceğini, hele tahtaya kalkıp sorulana doğru yanıt vereceğini beklemek, boşu boşuna umutlanmaktır, bence. Geldiğim günden beri  öğretmenlerin söylediği ortak öğüt, ”Boş durmayın, çalışın, söylenenleri dinleyip uygulayın, çalışmalarınızı uygulamaya dökün, olabildiğince konuşarak konuşma yetilerinizi geliştirin. Yararsız alışkanlıklardan kurtulun onun yerine üretici alışkanlıkları geliştirin!"Ahmet Gürsel, Salih Ziya Büyükaksoy, Fikret Madaralı ayrı ayrı zamanlarda bunları tekrar tekrar söyledi…

Yemekten sonra birlikte gezmeye çıkacağız, sanmam ki anlaşarak bir yere gidelim. Mustafa arkadaş ne iyi “Ben bisiklete bineceğim, onun için gidiyorum!" Bence çok güzel bir davranış. O bisiklete binerken ben de çarşıdan alacağımı alırım. Belli yerde buluşup geliriz. Kararsız çıkanlar çarşıda dağılınca saatlerce bir birimizi beklesinler!. Ben bugün bu duruma düşmekten çekiniyorum. Tavrım açık,hiç dinlemem atlayıp faytona gelirim. Ben böyle söyleyince, ”Sen uyumsuzluk yapıyorsun!" diyen olursa ben de onun ağzının payını veririm. Bundan çekindikleri için açıkça söyleyemiyorlar ancak arkadan da boş durmuyorlar. Demin Hilmi Altınsoy’un söylediği de bunlardan bir tanesidir. Aldırmıyorum.

Arkadaşlar birer ikişer toplandı. Beni kasketli görünce gideceklerin hepsi kasketini başına geçirdi. Mustafa Saatçi’ ya takılanlar çok, yüzüne bakan ”Hani giymeyecekti? Mustafa tekrar tekrar “Herkes giymezse ben de giymem, dedim. Herkes giyerken neden giymeyeyim? . Hem neden bana soruyorsunuz? Müdür Bey konuşunca neden sustuk? Sabit Soysal  Öğretmen anlattı. Kime karşı direteceğiz? Ben okuldan atılacak kadar kabadayı değilim. İçinizde öylesi varsa, yaksın kasketini, ya da atsın çöpe, gitsin!"Ben söze karıştım. ”Tamam. Mustafa son sözünü söyledi, bundan sonra konuşanlar kendi sözlerinden sorumludur, hiç kimsenin kendi yapamadığı kabadayılığı başkasından istemeye hakkı yoktur. Okulun verdiği yemekleri yediğimiz gibi giysilerini de giyeceğiz. Sabırla bekleyeceğiz okul müdürümüz bizi düşünüyor, elinden geleni yapacak. Buna inananlar kasketleri giyecekler. Edirne’ye gidecekler hep kasketli. Yemeğe giderken çıkardık. Yemekte şakalaşmalar gene oldu. . Bizim masalarda  Öğretmen yok. Namık  Öğretmen kardeşi Kenan’la  Öğretmen masasında oturuyordu. . Bizden birini çağırmış, İsmet koştu. Tembihlemiş, Bir tatsızlık olursa bir daha izin zorluğu gelir, düzenli gidin uslu uslu dönün!"Bu gezimizde yetkili İsmet. Arkadaşlar “Tamam!" diyerek İsmet’in yöneticiliğini kabul ettiler. Ben itiraz ettim. ”Çarşıya dağılacağız, bisiklete binenler olacak. Bu nedenle bisiklet binicilere Mustafa baksın!"Bu kez de herkes benim önerime katıldı. Karaağaç’ dek yürüdük oradan faytonlara atlayıp Edirne’ye geçtik. Ben köprüleri geçerken tanımak istiyorum, hangisi Meriç Köprüsü hangisi, Arda Köprüsü? Arabada beş kişiyiz dördü de başka söylüyor. Dur sus yok, arabacıya soruyorum, doğruyu öğreniyorum. Önce bisiklet meydanına gittik. Biraz yokuş bir yer ama yeteri kadar geniş. Hepimize yetecek sayıda bisiklet var. İkişer parti bindik biz bir grup ayrılıp Arastaya giderek kırtasiyecileri gezdik. . Her ders için birer defter aldım.Ahmet Gökay Ağabeye mürekkep ısmarlamıştım, kalemi aklıma geldi iki adet uçlu kalem aldım. Cetvel, silgi,çizgili,çizgisiz kağıt aldım. Aklıma geldi bir de yenihayat şekeri aldım. Kutusu iki lira. İki boyda kutusu var; biri 2 lira, biri 4 lira.Daha önce  bana getirilenler 2 liralıktı, deyip onlardan aldım. Arkadaşların yanına gittik. Mustafa’nın dışındakiler Ali Önol, Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, Ahmet Güner, Hilmi Altınsoy, Yusuf Asıl, Salih Baydemir, Recep Kocaman, sıra ile birer ikişer bisikletleri aşağıya kaçırıp düşmüşler. Ter toprak içinde 4. turlarını yapıyorlar. Bisiklet sürme yeri düz, geniş. Ancak alt tarafında inişi, yokuşu var. Bisiklet gevşek kalıp o tarafa yönelirse tutmak zorlaşıyor.Kaçırılınca da yokuş aşağı fayton meydanına kadar iniyor. Arkadaşlardan kimse fayton altına girmemiş ama can havliyle kurtulanlar olmuş. Gene de herkes mutlu. Üst başları azıcık sap saman olmuş. Alt tarafa inenler atların yakınına dek gitmişler.

Hep birlikte toparlanıp aşağıya indik. Durak Meydanından faytonlara binerek Karaağaç’a tam zamanında ulaştık. Herkesin çok çok anlatacakları var. Konuşanlar, çoğunlukla da bir birlerini anlatıyorlar. Yusuf Hilmi’nin takla atışını, Hilmi Ahmet’in yan yatışını Mustafa hiç düşmemiş, usta binici sıfatını kazanmış. Benim anlatacak bir sözüm yok. Sessiz sedasız hangi defteri hangi derse ayıracağım, diye gene gene bakıyorum. Sonunda tamamladım. Kutuyu açtım, yeni hayatlara baktım, üzüldüm. Benim aldığım ötekilerden küçük ötekiler 4 liralıkmış. Hemşire, Ahmet ağabey, Baki, akraba. Yakın akraba mı yoksa dıydının dıydısı mı? Kardeş olamazlar. Baki işçi ama şiir yazıyor. Üstelik Vahit Lütfü Salcı için: “Onu herkes tanır!” diyebiliyor. “Ne herkes?” bizim sınıfta hiç kimse Vahit Lütfü Salcı adını duymamış. Ben anlatıyorum, kimse merak edip bir soru sormuyor. “Gelebilseydi müzik derslerimize o girecekti!” dediğimde: “ O da kim?” diyen yok. Geçen gün yemekte Cihat  Öğretmen askere gitti herhalde, bir daha gelmedi !”dedim. Birkaç arkadaş birden: “ Cihat  Öğretmen kimdi?” diye sordu. İsmet yanımdaydı o anlattı da yalancı çıkmadım. Bir ay olmadan  Öğretmen unutuldu. Mürefteli Mustafa, Manikalı 43 İsmail, 39 Kemal Çeneli unutuldu gitti……

Bundan böyle günlük programların değişmeyecek olması iyi. Ders belli, kimin geleceği belli. Ödevlerimi hazırladım, yatmaya zilini bekliyorum. Çaldı çalacak, derken çaldı. İlk çıkan ben oldum. Kendimi buna alıştıracağım. Eğitmen Mustafa Ağabeyi anımsadım bana hep bunları öğütlemişti: “ Zamanında yat, zamanında çalış, zamanında oyna. Böyle yaparsan başarısızlık söz konusu olmaz!”. Yatarken bir şeyler düşünmeyi de bırakacağım. Ama bugünkü yeni hayat kutusu yine zihnimi çeldi;benim için  8 lira verilmiş!.

 

12 Aralık 1938 Pazartesi

 

Zil sesiyle uyandım. Kimseye takılmadan temizlenip dersliğe indim. İlk dersler Türkçe, Ağaç diye bir parça okuyacağız. Ne tuhaf, adam bir ağaç için dünya kadar yazı yazmış. Söyledikleri içinde ağaçla ilgili dört satır var. Ötekiler başka şeyler. Şiirler de öyle Bir adı oluyor, sonra ardından başka şeyler akın edip geliyor. Demek bunun kuralı böyle. Fikret Madaralı Öğretmen sık sık “Bunun kuralı bu!" deyip geçiyor. Türkçe ile yazı defterlerimi yeniledim. Bundan böyle daha çok dikkatli yazacağım. Öğretmenler ödev defterlerine de not değerlendirmesi yapacaklarını söylediler. Onlardan alacağım yüksek notlar benim yararıma olacaktır. Kahvaltıda dünkü gezi, bisiklet turları önemli konu. Özellikle bisiklete binmek, kimi arkadaşlar için doyumsuz istek. . Bisiklet almak isteyenler bile var. Benimse böyle bir isteğim olmuyor. Ne var yani çok isteyince git, bir süre bin, dön….

İstiklal Marşı gene beğenilmedi. Adem Öğretmen, biraz sinirlenerek, iki bölüme ayırarak söyletti. Sonunda beğendi. Türkçe  Öğretmenimiz yeni giysi ile geldi. Gene gri ama biraz daha koyu renkte. Bir öykü okudu, Ömer Seyfettin’den Diyet. Çok acıklı bir olay. Gerçekten olmuş mudur? Ali Ustaya çok üzüldüm. Ben, daha çok böyle olayları neden yazıyorlar, neden okuyan insanları üzüyorlar onu bir türlü anlayamıyorum. Köyde de getirip getirip bana kitap okutuyorlardı. Hazreti Ali Cengi, Hamr ibni Habdut ile Hazma cengi, Kesik baş, Arzu ile Kamber, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun gibi kitapları bir süre gene gene okumuştum. Somraları bu tür kitapları okumamaya başlamıştım. Hepsinin sonunda üzülüyordum. En küçüklüğümden kalan bir anı da bir türküdür. Yabancı teyzeler gelmişti. Hepsi oldukça yaşlıydılar, ablalarıma yengeme kızım diyorlardı. Eski köylerinden söz ederken bir olayı anlattılar. İçlerinden biri de ağlamaklı bir sesle türkü söylemişti. (Bizim köyde tüm şarkılara türkü derler. ) Hasan’ın elinde fener-Zeynep su üstünde döner. böyle gidiyordu. Su üstünde dönme benim için olanaksız bir olay göründüğünden: “ Zeynep su üstünde nasıl dönüyor?” diye sormuştum. Bir süre güldükten sonra anlattılar. Zeynep, Hasan’ın sevgilisiymiş. Köprüden geçerken ayağı kayınca suya düşmüş. Güçlü su dalgaları karanlıkta Zeynep’i alıp götürürken,Hasan, elinde fenerle Zeynep’e yetişmeye çalışıyormuş. Onlar benim soruşuma gülerken ben Zeynep’in ölümüne ağlıyordum. Sonra sonra ağlamam azalsa da anlatılanların sonu acıklı olunca hep üzüldüm. Koca Ali için de sanırım bu duygusallığım beni çok etkiledi..Koca Ali kesik kollu kaldı.Benim Kesik kollu Hamza Amcam köyde Çolak Hamza olarak tanınır. Kolu dirseğinden kesilmiş, sağ eli yoktur. Çanakkale Savaşı’nda onun söyleşiyle; şarapnel kolunu almış götürmüş. İşlerini tek elle görü yor, ama çok zorluk çekiyoiyor. Kahveye geldiğinde ona yardım için hep yanında beklerdim. O bunu anladığı için yumuşatıcı, güldürücü sözler söylerdi. Ama salt onu düşünerek ağladığım çok oldu. Tek elle kuyudan su çekerken çok zorlandığını gizlice izler, fırsat yaratıp yardıma koşardım. Ne rastlantı Hamza Amcamın aile adı da Koca olarak söylenir. Örneğin kardeşi Şerif Amcayı Koca Şerif olarak çağırırlar. Hamza Amca da çolak olmasaydı Koca Hamza olarak anılacaktı. Her halde Koca Ali de bundan sonra Çolak Ali olarak çağırılacaktır. Koca Ali parçasını okurken  Öğretmenin sesi sonuna doğru değişti, iki üç kez boğazını temizler gibi yaptı. Her halde o da üzülüyor. Okumayı bitirince  Öğretmen hepimize baktı, o baktıkça biz de ona yüzlerimizi çevirdik. Öğretmen elinde tuttuğu kitapla işaret ederek arkadaşlardan sorular sordu. Öğretmen kimi kaldıracaksa bir süre bakıp bekliyor, sonra sorusunu soruyor. Önce Hüseyin Serin’e sordu. Hüseyin öyle durdu, hiçbir söz söyleyemedi. Öğretmen hiç kızmadı, yalnız: ”Dinleyememişsin, kendin okuyacaksın, gelecek ders kalkıp anlatacaksın!” dedi. (Perşembe günü) Ali Önal’a “Bak bu da bir Ali, adaşın!" dedikten sonra elini Koca Ali’nin kendi kesiş nedenini sordu. Ali sustu. Öğretmen kızar gibi oldu: “Olmadı, dinlemiyorsunuz, ben size soru sormuyorum, olayda, anlatılanı tekrarlattırıyorum. Asıl sorular kitapta var, onları da soracağım!" diye uyarılarda bulundu.

Zil çalınca biraz sinirlenerek gitti. Gelir gelmez yine Ali Önal’ı kaldırdı. Baş taraftan biraz okuttu. Ali oldukça düzgün okudu. Bu kez  Öğretmen ”Güzel okuyorsun, okuduğunu anlamaman söz konusu değil, sen konuşmaktan çekiniyorsun. Konuşmaktan çekinmek bir korkaklık belirtisidir. Bizim dersimizin konusu kendi anadilimiz. Anadilimizi konuşmaktan kaçınmak olmaz! söz” deyip Ali’ye parçayı baştan sona anlattırdı. Arada yardım etti, ama Ali sonuna dek sürdürdü. Salih Baydemir’e Koca Ali’nin hatası olup olmadığını sordu. Salih Koca Ali’yi hatalı buldu, ”Dışarı çıkmasaydı, kapısını kilitleseydi!" dedi. Öğretmen bu kez sınıfa dönerek, yumuşak bir sesle: ”Çocuklar,söyleyeceğim yanlış olur!” korkusunu bir kenara bırakın, anladığınız kadarıyla okuduğunuzun nedenlerini, niçinlerini araştırın. Bu hikayede bir çok söz söyleniyor. Tüm hikayelerde bir çok olay anlatılır. İçlerinden birisi anlam olarak daha ağılıklıdır, o esas olarak alınır. Her zaman ilk bakışta bu seçilmeyebilir. Ama okuyan ötekileri kurcalarken bu da ortaya çıkıverir. Unutmayın, kitap okursanız yeni olaylar öğrenirsiniz, okuduğunuz olayları da konuşursanız ancak çözebilirsiniz. !" dedikten sonra “Bakın!" diye uyardı, Diyet’i bir kez daha okudu. Okuma bitince hepimiz bir şeyler öğrenmiştik. Sınıfça ödev verdi “Herkes Ömer Seyfettin’den bir hikaye okuyacak. Diyet’in ise özeti, çıkarıp ana fikri bulunacak. Herkeste bir telaş, anafikri neydi, özeti nasıldı? Öğretmen dersten azıcık geç çıktı. 3. ders zili çalar çalmaz Ahmet Gürsel  Öğretmen girince ana fikir filan kalmadı. Ahmet Gürsel. Öğretmen bir dakika hepimize ayrı ayrı baktıktan sonra ”Tam sayılı işlemleri gelecek konular içinde tekrarlamak üzere kesirlere geçelim mi? ” dedi. Cılız bir iki geçelim, sözü edilince Ahmet Gürsel  Öğretmen “Böyle pısırık seslerle matematik yürümez, haydi canlanın!" diye gülerek bir daha “Geçelim mi? ”dedi. Hep bir ağızdan ”Geçelim!" dedik. Öğretmen güldü “Ha şöyleeeeee!" deyip gözleriyle yoklama yaptı, ”Herhalde tamamız!" deyip tahtaya yürüdü. Çarpım tablosunu çak iyi bildiğim için artmış olan cesaretim birden bire geriledi. Tahtaya yazılan çizgili sayıları ilkokulda gördüm mü, görmedim mi anımsamaya çalışıyorum. Halil “Gördük galiba ama unutmuşuz diyor. Öğretmen birden ona dek sayıları yazdı. Altına bir sıra gene birden ona sayı yazdı altlarını çizi çizgilerin altına 2 yazdı. 1/2, 2/2, 3/2, 4/2, 5/2 vb. en az on kişiyi kaldırarak tekrarlattı. Halil yavaşça kulağıma “Öğrendim!" diye bir muştuda bulundu. ”Neyi öğrendi? ” diye düşündüm. Ben de bir şeyler öğrendim ama bunlar tahtaya yazılanlarla sınırlı. Ya o çok karışık hesap işleri nasıl olacak? Ahmet  Öğretmen ödev deyince birden aklıma geldi Ahmet Ağabey bana mürekkep alacaktı, aldıysa ödevleri onlarla yaparım. Öğretmen” Konumuz yeni, iyi kavrayıncaya dek çok ödev vermem!" dedi. Dedi ama gene de yirmi kadar ödev verdi. Arkadaşlar ardından “Verseydi kitabın tamamını verecekti!" gibilerde şakalaştılar. Adaşım İbrahim Tuzpahacı ağabeyinden örnek verdi. Matematik  Öğretmenleri kitapta olmayan kafa soruları veriyormuş, ağabeyi günlerce uğraştığı gibi yapamadığı zamanlarda Edirne’ye gelip yardım arıyormuş. Hep birden “Vay canına!" çekiyoruz. Yemekten sonra Ahmet Gökay ağabeye uğradım, yerindeydi, mürekkep de kalem de almış, kurutma kağıtlarını verince şaşırdım. Anladı. Sonra da kalktı, göstererek anlattı, örnek gösterdi. Kurutma kağıdı işimi kolaylaştıracak. Mürekkeplerimi sırada bırakmamak için yatakhane salonundaki dolabıma götürürken M. hemşire ile karşılaştım. Güldü, ben de güldüm. Bana “Neden güldün? ” diye sordu. Ben de “Neden mi? ” diye sordum. Durdu başını titrer gibi sallayarak “Neden? ” dedi. Ben, ”Benim ilk okulda senin adını taşıyan bir  Öğretmenim vardı, . ” dedim. O, ” Eeee, ne var bunda? Benim yengem de M. !" dedi. Ben bu kez sözü değiştirdim, inadına inadına “Ama benim Münevver  Öğretmenim çok güzeldi!" deyince “Sahi mi? ” diye güldü. Kızmadığını görünce, ”Sahi, arkadaşım Kadir Pekgöz de biliyor, inanmazsan sor!"dedim. O, ”İnanıyorum, neden sorayım? ” dedi. Bu kez ben, Edirne’ye gittim, yenihayat aldım!"dedim. O “Ha, ben sana soracaktım, getireyim mi? diye”o zaman, bir süre getirmeyeyim!" dedi. ”Getirme, daha bitiremedim!"dedim. Yürüdü, ”Bitirince söylersin!". Arkasından baktım kaldım, koridordan sağa dönerken hala bakıyordum, döndü o da baktı, gülümsedi. Gülünce daha güzel oluyor. Elimdekileri hemen bırakıp aşağıya indim.

Bugün Marangozluk Atölyesine gideceğiz. Marangozluk Atölyesi de büyük, iki bölümlü. Beş büyük tezgah var. Tezgahlarda on kişi rahat çalışılıyor. Az sıkışılsa, belki dört kişi de çalışabilecek. Naci  Öğretmen bizden sonra geldi. Hamdi  Öğretmen bize “Hoş geldiniz ustalar!" dedi. Güldük ama bir karşılık veremedik. Ne dememiz gerekirdi, bilemedik! . Az sonra Naci İnan  Öğretmen geldi. O, ”Hoş geldiniz çocuklar!" deyince hep bir ağızdan “Sağ ol!" dedik. Hamdi Bağ  Öğretmen azıcık gerilir gibi oldu. ”Anladım, siz ustalığı sevmiyorsunuz, çocukluk işinize geliyor!"gibilerde konuştu, sözü şakaya dökerek bizi bir süre güldürdü. Daha çok Küçük Hasan’a takıldı. ”Bir haftada uzamışsın!" deyince arkadaşlar Hasan için ”Uzama çalışmaları yapıyor, yatarken ellerini ayaklarını karyola demirlerine bağlıyor gibi sözler söylediler. Naci  Öğretmen ”Bunlara hiç gerek yok, gel atölyede iki saat planya sür, hepsine bedeldir!"dedi. Naci  Öğretmen eline bir planya aldı, çekiçle baş tarafına vurarak bıçağını çıkardı. Hepimiz sıra ile bıçağa baktık. Kenarları oldukça keskin bir düz demir. Bir takozla sıkıştırılıyor. En önemlisi tahtaya gelecek yerin iyi ayarlanması. Naci Öğretmen sıra ile her birimiz için üç kez bozdu düzeltti. Uzun çıkardı, Tahtaya süremedik. Kısa bıraktı kesme olayı olmadı. Üçüncü kez doğru ayarladı, tahtayı kestirebildik. Naci  Öğretmene Hamdi Bağ  Öğretmen, “Gel yoruldun, dedi ,  Öğretmenlerin oturma yerine çağırdı. Az sonra kendisi geldi, rendelenecek, planya yapılacak tahtaları gösterdi. Tahtaların lif yönleri ya da budak özelliklerini anlattı. Bir rende alarak tıpkı Naci  Öğretmen gibi elli kez taktı, bozdu. Sonunda hepimiz birer rende ya da planya alarak bıçaklarını taktık. ”Tamam!" diyenlerin rendelerini gözden geçirdiler. Yusuf Asıl, 72 Hüseyin Orhan, Abdullah Erçetin, Arif Kalkan iyi ayarladılar. Aferin aldılar. Benim planya bozuktu her halde doğru dürüst yapamadım. Naci  Öğretmene ”Benimki bozuk galiba , yapamadım!" deyince, ”Bazıları bozuktur, bizden önce iyi kullanılmamışlar, ilerde değiştiririz deyip üzerinde durmadı. Galiba bana “Yapamadın!" demek istemedi. Marangozlukta ilk günümüz iyi geçti, yarın rendelemelere başlayacağız. Benim bugün bıçağını takamadığım planyayı verirlerse herhalde tahta falan rendeleyemem.

Dersliğe gidince İsmet yanıma geldi, mektup almış, köyden haberler verdi. Kardeşi Sabri kızamık olmuş, ablası Ayşe, eşinin gittiği yer uzak diyerek, beraberinde gitmemiş eve dönmüş. Enişte astsubay, galiba Erzurum taraflarına gitmiş. İsmet ablası Ayşe için“Ayrılabilirler!" diyor. Sanmam, bizim ailelerde kolay kolay ayrılma olmazmış. Evlenirken “Bir yastıkta kocayacaksınız!" diye dualar ediliyormuş. Babamın ailesinde şimdiye dek hiç boşanma olmamış. Babam ağabeylerime, evlenirken iyi düşünmek gerekir diye hep tembihte bulunuyormuş. Sabri’nın kızamığını anlamadım. Nasıl bir hastalık ki? Köy okulunda çok çocuk hastalanmış. Sabri 5. sınıfta, okulu bitirince okumayacakmış. Muhittin eniştem Sabri’nin küçüğü Sabriye’ yi Kırklareli’ de okutacakmış. Haberler böyle, Zühre teyzem tatilde ikimizi de onlara bekliyor. Tatil uzun olursa neden gitmeyeyim? Yemekte üşür gibi olduk. Nöbetçi  Öğretmeni Salih Ziya  Öğretmen, ”Havalar iyice soğudu, sobalara sokulup, itiş kakış yapmayın, yangına neden olursunuz!" diye uyardı. Sobaları yakan var ama ne zaman yaktıklarını bile bilmiyorum. Ben zaten soba başına gitmiyorum. Bizim derslik çok içerde soba var ama galiba hiç yakılmıyor. Küçük sınıfların derslikleri tren yolu tarafına bakıyor, tam rüzgara karşı. Yatakhanelerde zaten soba yok. Mürekkepli kalemlerimi aldım, yeni defterlerimi hazırlamaya başladım. Önce geometri şekillerini çiziyorum. Halil arkadaşım yandaki boş sıraya geçti. Kırmızı mürekkep aldım ama neresini kırmızı çizeceğim bir fikrim yok. Vazgeçtim. İlerde olursa kullanırım. Arkadaşlar İsmet’e soruyor ” Öğretmenle gezi ne oldu? . İsmet Edirne lisesi ile  Öğretmen okulunu görmek üzere, fayton parası toplamıştı, onu soruyorlar. İsmet sinirlendi “Paranızı Ahmet ağabeye verdim onda duruyor, yarın alıp dağıtırım!" deyince bu kez öteki arkadaşlar üzüldü. ” Öğretmene ne söyleyeceğiz? ”Tartışmalardan sonra ara bulundu, Hasan Üner, Namık  Öğretmene anımsatacak, ”Gideceğiz!" derse, bekleyeceğiz. Yarın tarih dersi var. Taş Devri, Maden Devri. Öğretmen bunlar üzerinde durmuyor. Bunlara Tarihten önceki çağlar bile diyor. Tarihten önceki olduğuna göre neye tarih için alıyorlar? Tarih çağları, ilk çağ, Göçler. O göç yollarını bir türlü anlamıyorum. Buradan geçip gitmişler diyorum. Oysa o çizgiler sarp dağları, aşılmaz, kayalıkları geçiyor. Kitabın sonuna bakmadan edemiyorum. Roma İmparatoru Ogüst. Roma İmparatorluğunu kurmuş. Haritada bütün Akdeniz sınırları içinde. . Çocuk yüzlü bir adam gibi. Resme sık sık baktığımı görünce Halil Basutçu”Sen o resme çok bakıyorsun!"dedi. Ben de “Onun gibi bir heykel yaptırmak istiyorum!" dedim. Arkadaş sahi sandı, ”O taştandır, yerinden kaldırılıp taşınmaz, bile!" Hüsnü Yalçın konuşmamıza katıldı Bulgaristan’da taş heykellerin çok olduğunu söyledi. Yakınlarındaki iki kasabada da heykeller varmış. Kral Boris, Kral Ferdinand. Hüsnü, Bulgaristan’da Emrullah’tan çok gezmiş, Türkiye’ye gelmeden önce de Türkiye’de bulunan insanlarla mektuplaşmış. Sık sık andığı iki arkadaşını ben de ad olarak tanıdım. Halil Kocabalkan, Hasan Hepyılmaz. (*) sık sık mektuplaşıyorlar. Onlar daha büyük sınıftalar her halde çok güzel yazıları var, çok da güzel övütler, umutlar veriyorlar. Hüsnü onları okuyunca neşeleniyor. Hüsnü arkadaş yumuşak davrandıkça kendisine takılmalar azaldı. Bazen o belli arkadaşlarla şakalaşıyor o zaman “Kaksi bre Hüsnü diyenler oluyor. Ne demektir hiç sormadım, ama söyleyenlere bakıp sinirlendiğimi gösteriyorum. En çok da Abdullah Erçetin söylüyor. Abdullah’la iyi konuştuğum için darıltmadan, böyle konuşmamasını istiyorum. Abdullah susuyor. Bu kez de Hüsnü ona takılıp, kışkırtıyor. Dersler çoğaldıkça Mustafa Saatçi, Mehmet Yücel biraz sustular. Şimdi de takılmalarda Yusuf Asıl, İdris Destan, Ali Önal, Yakup Tanrıkulu giderek ön plana çıktı. Önce kıkırdaşarak, bakışıp gülüşüyorlar, arkasından konuşmalar başlıyor. Yakında bir sınıf başkanı seçilecekmiş. Şimdi her  Öğretmen birini çağırıp iş yaptırıyor. O zaman tüm  Öğretmenler sınıf başkanını çağıracakmış. Kim yapar ki onu? Her halde Sami’yi seçerler. Beni hem seçmezler hem de seçmelerini istemem. Öğretmenlere yaklaşmak bana biraz zor gibi geliyor. . Halil de iyi sınıf başkanlığı yapar bence.

Sami’nin sırası önünde toplandılar. Merak ettim, bir şeye bakıyorlar. Gittim, baktım, Kitap gibi bir yığın harita. Atlas. Yabancı dille yazılı. Kitaplıktaki kitaplar arasında bulmuşlar. Karıştırıcı Hasan Üner. Trakya’yı buldum. Lüleburgaz’dan Edirne’ye gelirken Yunanistan’da bir istasyondan geçmiştim. Anlatıyorum anlatıyorum, oranın adın bir türlü söyleyemiyorum. Arkadaşım Sefer bir iki kez söyledi ama Türkçe’sini söylüyor. Oysa ben büyük levhalarda başka ad okumuştum. Pitgeon, Piteon gibi bir şey, Haritada yeri belli bu kez de orada başka bir isim yazılmış. Arkadaşlar “Amma da meraklısın, Yunanistan’da kalmış bize ne!" diyorlar. Ben öyle düşünmüyorum. Biri sorarsa “Bilmiyorum!" demek ayıbıma gider. Türkçe  Öğretmeni kitaplıkta sıra ile nöbet tutacağımızı söylemişti. Hasan “Nöbet işi aybaşından sonra yapılacakmış. Eğitmen kursundan devredilen kitapları Demircilik  Öğretmeni olarak gelen Nazmi Aybar’la Ahmet Gökay (Memur Ahmet ağabey)Demirbaşa geçirip  Öğretmene teslim edeceklermiş. İş biraz uzayacak. Yat zilinde hemen çıkmaya alıştım. Bu günüm iyi geçmişti. Sonra sonra azıcık daraldım. Aldırmazdan geliyorum ama Hanife halama mektup yazalı çok oldu, oğlu arkadaşım Hilmi, mektuplarımı hemen cevaplandıracağına dair söz vermişti. Neden geciktirdiler? Yatar yatmaz uyumak için yüzümü kapatıp sesleri az duymaya çalışıyorum. Yüksek sesle bir tartışma yapılıyor. Karşılarında Mehmet Yücel. O herkese ad takıyormuş, onlar da ona ad takacaklarmış. Mehmet çok sakin, ”Ben kimseye ad takmadım, ama siz isterseniz takın. Sizin taktığınız adı söylerlerse darılmam. Birisi, sesine göre Abdullah Erçetin “Uzun boylusun, zürafa, deriz!" diyor. Mehmet gülüyor. ”Ben hiç kimseye boyu için ya da kusurlu bir tarafı için ad takmam. Ama istiyorsanız siz takın. O zaman ben de dilediğim gibi takılırım. Abdullah diretti, ”Zürafa!" dedi. Mehmet güldü, gitti. Bu ad takma giderek yaygınlaşıyor. Bir gün biri kalkıp bana ad takarsa nasıl karşılarım? diye düşünmeye başladım. Küçük Hasan, zaten küçük, Zürafa, uzun boylu, Hüsnü Yalçın’a Bulgarca çocuk anlamına gelen Momçe, Mustafa Saatçı’ya Hafız ya da İmam, Uzun Ali’ye Aga, Meriçli Ali’ye Baba Ali, İbrahim’e soyadından ötürü “Tospacı”, Ahmet Güner Edirne Köprüsü türküsünü söylediği için Aşık, İsmet’e bir çok ad taktılar ama nedense tutmadı, değişti. Bana dayı, dediği için bir ara “Dayı” dediler. Kısa zamanda unutuldu. Bana kötü bir ad takarlarsa, onu M hemşire duyarsa ne yaparım! Utanır mıyım? Ya takılan addan dolayı kavga eder, okuldan atılırsam? Uykum iyice açıldı. En önce yattığım halde, tek uyanık ben kaldım. İki ses duydum. Yavaş konuşarak yakınıma kadar geldiler. Müdür Beyin sesini tanıdım. ”Soba kurdurmak zorunda kalırsak nerelere kurdururuz? Sen bunları ayarla. Şimdiki durumda üşümezler ama belli olmaz, sen Edirnelisin daha iyi bilirsin!Onlar dönüp giderken yavaşça baktım, Müdür beyle Nazmi Aybar(Yeni gelen Demircilik  Öğretmeni)Çıkarken ışıkların birini açık bırakıp ötekilerini kapattılar Her halda biz uyuduktan sonra sık sık gelip kontrol ediyorlar. Gece boyu rüya gördüm, korktum, uyandım. Sanırım bu durum iki üç kez tekrarlandı. Sanırım daha sonra derinliğine uyudum,

 

13 Aralık 1938 Salı

 

Kadir dürterek uyandırdı. Telaşla hazırlanıp indim, kahvaltı bitmek üzereydi. En geri kalmamak için hiç duraksamadan kahvaltımı edip dersliğe yetiştim. Gene her kafadan bir ses çıkıyor. Benimle ilgilenen yok ama gene de utandım, suçlu gibi yerime geçtim.

Dersimiz tarih:. Geçmiş konular, Tarih, Tarih öncesi, Tarih sonrası, Göçler. Ben bunları iyi biliyorum. Öğretmen, dersten önce haritaların tahtanın iki yanına asılmasını Halil Basutçu’ya söylemişti. Arkadaşa ben yardım ediyorum. Biz asma işini bitirirken  Öğretmen geldi” Günaydın!" dedikten sonra bana “Arkadaşına yardım mı ediyorsun? ”dedi. Sonra da, “Onun, başka işi olduğu zaman bu işi sen yap, ama sakın ihmal etme!" dedi. Neden böyle dedi? Bir süre düşündüm. Acaba bir kusurumu gördü de mi? dedi yoksa kusursuz yapmam için mi? Yerimize oturunca, ön sıradan iki arkadaşa geçen dersin kısa bir özetini tekrarlattı. Arkadaşlar söze doğru başlarsa,  Öğretmen sözü ağızlarından alıp kendisi söylüyor. Yanılma olunca bir süre bekleyip, ”Yaaa, öylemiydi? deyip doğruyu buldurmaya çalışıyordu. Bu Göç Yolları olayını doğrusu ben de tam anlayamadım. Orta Asya’dan dört yana insanların gittiği söyleniyor, ama bir yana gidenler, Batıya gidenler için açıklamalar yapılıyor, öteki yönler için bilgi yok. Ya da ben anlayamıyorum. Doğuya gidenler olmuş? Bunlar doğunun neresine gitmişler? Bunu bilemiyorum. Güneyle kuzey de böyle. Buraya gitmişler deyip geçiliyor. Öğretmen çizdiğimiz haritalara baktı bana ”Kendi memleketimizi doğru çizememişsin, Anadolu o kadar küçük mü? Koca haritada bit kadar küçültmüşsün!" deyip tahtaya kaldırdı. Cetveli elime verdi, Hazar denizinin enini boyunu, Anadolu’nun enini boyunu ölçtüm, tahtaya yazdım. Sonra kendi çizdiğim haritadaki boyutları çizdim. Hazar denizi Anadolu’nun iki katı uzun bir buçuk katı geniş çıktı. Oysa gerçek haritada Hazar denizi Anadolu’nun içine sığacak ölçüde küçüktü. Öğretmen, ”İşte böyleeeee!" dedikten sonra, ”Bunlara dikkat edin, diye ödev veriliyor, ben ödevleri çok önemserim, ödevlere de sınav bilgisi ölçüsünde not veririm. Ödevlerinden geçerli not alan öğrenci benim derslerimde sınıfını geçer!” dedi. Kürsüye gitti çantasından bir defter çıkardı. Kaldırıp bize gösterdi. Sonra bir sayfa açıp okudu, ”44 İsmet Yanar” İsmet heyecanla ayağa kalktı. Öğretmen, oturmasını işaret etti. , okumasına devam etti. Baba adı, köyü, ili bitirdiği okul, köyün nüfusu, yaşı, boyu, kilosu, kardeş durumu. Hepsi yazılı. 72 Hüseyin Orhan, Mehmet Başaran…. Bakın, hepiniz buradasınız. Otuz kişisiniz, geleli bir ayınızı doldurmadan ben bunları yazdım. Öğretmenlik budur. Öğretmen yazmak, doğruyu yazıp doğru işi yapmak zorundadır. Bu alışkanlığı bu sıralarda alacaksınız. İyi bir  Öğretmen olmak zorundasınız. Okulumuz daha önceki  Öğretmenlerden farklı, daha çalışkan , daha düşünceli, daha becerikli  Öğretmen yetiştirmek için açılmıştır. Buna layık olmanız için işleri sıkı tutmak zorunluluğu vardır. Altı yıl okuyacağız, deyip umursamazlık yapamazsınız. Sizin altı yılınız şimdiden tıka basa doludur. Bu düşüncelerle sizleri sık sık uyarıyorum, özellikle ödevler konusunda titiz davranmanızı bekliyorum. Bu salt benim isteğim değil öteki arkadaşlar da bu konuda uyaracaklardır!" Öğretmen bir süre susup ayrı ayrı yüzlerimize baktı. Az geriye çekilerek “Bir arkadaşınız tahtaya kalksın!" dedi. Mehmet Yücel, Sami Akıncı, Kadir Pekgöz, Harun Özçelik parmak kaldırmıştı. Mehmet Yücel’e işaret etti. Kalkınca “Asya kıtasının sınırlarını göster!" dedi. Mehmet, Urallardan Hazar denizine inerken bocaladı. Bu kez sıralardan “hık, mık” edenler oldu. Öğretmen “Çok güzel, arkadaşınız doğru biliyor. Kafkaslar bölgesi zaten tartışmalı bir bölge, kimisi Asya’dan, kimisi Avrupa’dan sayıyor, kesin bir bilimsel ayrılık henüz yapılamamış. Siz de Urallar, deyip kesebilirsiniz. Bir arkadaşınız daha kalksın!"deyince Sami koşar adım tahtaya gitti. Sami de Avrupa sınırlarını gösterdi. Öğretmen “İşte Çocuklar, bu yıl bu iki kıta üzerindeki geçmiş olayları okuyacağız. Eski dünya genellikle burasıdır. ”Afrika!" sesi geldi. Öğretmen o tarafa baktı ”Anladık oğlum, Afrika var ama, önce Asya ile Avrupa arasındaki gel-gitler olmuş, insanlar kaynaşmış, yeniden yayılma başlayınca Afrika hatta daha sonra Amerika’ya, Okyanusya’ya dek gitmişler. Bu yıl Asya’dan Avrupa’ya gidişi, Avrupa’daki gelişmeleri okuyacağız. Bunun başlangıcı da göçlerdir. Göçleri başlatanların atalarımız olduğu söylenmektedir. Bu nedenle olaylar biraz da bizim tarihimiz gibidir. İşte Hun Türkleri bu bakımdan çok önemlidir. ilk büyük topluluk olduğu gibi iki kıtada da önemli uygarlık kurmuşlardır. Günümüze dek gelen bir çok buluş, bir çok kurum onlardan kalma ya da onlar örnek alınarak yapılmış yapımlardır, araçlardır. Örneğin taşıma aracı olarak kullanılan at, atla ilgili, araç-gereçler onların yadigarıdır. Hun Hükümdarlarının bindiği atlar, atlar için kullanılan takımlarla Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alırken bindiği atın takımları pek az farklıdır. Konularımızı okurken bunu hiç unutmayın. Bunun yanında sayısız değişiklikler vardır. Bu değişiklikler de bize, insanların gittikçe daha uyandığını, uyandıkça yeni buluşlar yaptığını göstermektedir. ” Öğretmen sözünü bitirirken zil çaldı. Arkadaşlar haritaların başına toplanmış, Batı Hunları, Doğu Hunları tartışması yaparken nöbetçi  Öğretmeni Adem Gürçağlayan geldi bizi uyardı. Öğretmen gelmeyebilirmiş. Okula konuk gelecekmiş. Sınıfa girip bizimle konuşabilirmiş. Gelecek olan Genel Müfettiş ya da Trakya Genel Valisi Kazım Dirik. Çoğumuzun gördüğü biri ama böyle sınıfta değil köy meydanların da ya da yollarda. Şimdi ise derslikte yüz yüze. Sorarsa ne sorar acaba? Hepimizin bir tedirginliği var. Az sonra, ”Geldi!" haberi yayıldı. Hem bize de gelsin istiyoruz, hem de gelmesin! Arkadaşlar çare buldular. Genel Müfettiş Kazım Dirik bahçede gezsin, biz de pencerelerden ona bakalım!"Bir kahkaha! . Ben, bizim köye gelişini anımsıyorum, ilk kez köye beş araba birden gelmişti. Muhtar Çavuş amca dokuz yıl askerlik yapmış İstiklal madalyalı bir gazi olduğu için gelenlerden pek çekinmezdi. Ancak Kazım Dirik denince, tavır değişiyordu. Çavuş amca, 4. Ordu’da askerlik yapmıştı. Bu ordunun belli başlı komutanlarını hiç unutmuyordu. Yaşayanlardan Salih Omurtak’ Mülazim Salih, Kazım Dirik’i de Gazi Kazım olarak anardı. ”Kazım Dirik Balkan Savaşında gazi olmuş bir kahramandır!" dedikten sonra, “Korkumdan değil onun çalışkanlığından, onun görev ciddiyetinden çekinirim, verdiği görevi öylece ister, yapılmamışsa üzüldüğünü söyleyip küskün ayrılır. Bu da insana dokunur. Kazım Dirik Atatürk’ün sevdiği bir insan, onu üzmek Atatürk’ü üzmek olur!" derdi. Bizim köye iki kez geldi. Birincisinde iki otomobille geldiler. Kırklareli valisi Faik Üstün de vardı.  Hasan Amcam valinin sürücüsü idi. Kırklareli’de Şoför Hasan lakabıyla anılırdı. Kızılcıkdere köyünden olduğu için köylülerin dokuyup giydiği şayaklar, kadınların dokuduğu ince bezler hakkında bilgisi vardı. Aynı olay o zamanlar bir çok kimsenin ilgisini çekiyordu. Yerli Malı kullanma dilekleri insanları araştırmaya yöneltmişti. Bizim köydeki dokumacılık

Genel müfettiş Kazım Dirik’in kulağına gitmiş, örnekler getirtip incelettikten sonra yerinde görmek istemiş. Gelmeden önce köyde hazırlıklar yapıldı, kimin elinde değişik bir dokuma, işleme varsa saptanıp okula getirildi. Genel müfettişin yanında onunla sürekli konuşan iki kişi daha vardı. Vali halkla konuşurken. Genel müfettişle onlar, dokumaların başında uzun uzun konuşmuşlardı Aslında. Genel Müfettişin asıl araştırdığı halı dokumacılığıyla ilgili işlermiş. Gördüklerini çok beğenmiş, değerlendirmek için yardımcı olacağını söylemiş. Sonrasını Hasan amcam anlatırdı. Tek köyün yaptıkları, ticari bir işe dönüştürmeye yeterli değilmiş. Ancak Kırklareli’de benzer işleri yapan 20 dolayında köy varmış. Bunların toplanıp bir birlik oluşturursa Devletçe yardım edileceği bildirilmiş, bu birliğin kurulması için köylere yazı gönderilmiş. Ancak dünyada yaşanan bir ekonomik krizin yurdumuza da yansıması sonucu çiftçilerin ekonomik gücünü olumsuz etkilediğinden birlik kurulamamış. İkinci kez geldiğinde ilk önce bu işi sormuş, dokuma işini halıya çevirirlerse ilk yardımı kendisinin yapacağını söylemiş, halıcılık hakkında uzun uzun açıklamalar yapmıştır. (Çavuş amca kendisi asker ama bir halıcıdan daha çok halı halkında bilgisi var diyordu) İkinci gelişi ise, yapıldığı bildirilen işlerin tamamlanıp tamamlanmadığını kendisi görüp inanmak içinmiş. Tüm Trakya’yı köy köy gezmiş. Daha önce Trakya’da, köylerin ilçelerle telefon bağlantısı kurulması ile Köy Odalarının yapılması istenmişmiş. Bunun için de köylere gerekli yardımlar yapılmış, telefon direkleri, bina çatıları için keresteler devletçe verilmiş. Bir süre sonra görevliler işlerin tamamlandığını illere bildirmiş. Sonunda durum genel müfettişliğe yansıtılınca. Kazım Dirik köy köy çıkıp denetlemeye başlamış. İkinci kez bu nedenle gelmişti. Biz çocuklar, uzaktan onları izliyorduk. Genel Müfettiş (Atatürk’ün arkadaşı olduğu önceden yayılmıştı)Köy odasına girdi, bir süre oturdu, bunu hepimiz gördük. Gitmek üzere kalkıp çıkarken ansızın geri döndü, yanındakiler gülümseyerek bakıştılar. Bir süre sonra da Muhtar Çavuş Amca ile konuşa konuşa kapıdan çıkarak merdivenden indiler. Meğer bu bir taktikmiş, telefonun çalışıp çalışmadığını anlamak için kendisi ya Edirne’yi, ya da Trakya’da herhangi bir yeri arayıp konuşuyormuş. Rahat konuşursa, kuruluşun tam olduğuna inanıyormuş. O zaman sevinerek ayrılıyormuş. Çavuş amca çok mutlu olmuştu. ”Böyle böyle Trakya’da tüm köyleri Atatürk’ün sağlığında telefon ağı ile örüldü!" diye anlatırdı. Kazım Dirik’in başka ilgisi de köylerin meyveciliğe önem vermesi konusunda yardımları etmesiymiş. Köylerde yabanı meyvelerin aşısı için parasız aşıcı gönderip aşı yaptırmaları kolaylaştırıyormuş. Bizim köye ikinci gelişinden sonra bir kamyon dolusu meyve fidanı göndertmiş, okulun, köy odasının bahçesine dikilen fidanlar onlarmış. …. Ben bunları anımsadım, arkadaşlara anlattım Bir yandan da heyecanla bekliyoruz. . Sonunda Sabit Soysal Öğretmen çıktı geldi. Genel Müfettiş okul müdürüne nezaket ziyareti için gelmiş, bizlerle tanışmaya bir süre sonra gene gelecekmiş. Sabit  Öğretmen“Dersimizin büyük bir bölümü geçti. Olur böyle aksamalar!"dedi, elindeki kitabı açtı. ”Geçen derste harita ölçekleri üzerinde durmuştuk. Bu önemli konu aslında bu dersin özü de denilebilir. Coğrafyada ölçekler bilinmeden yer küresinin gerçeği kavranamaz, uzaklık yakınlık dereceleri anlaşılamaz!" dedi, eline tebeşiri alarak ölçekleri bir kez daha anlattı. Sami’yi çağırıp bir şeyler söyledi, Sami dışarı çıktı, az sonra elinde bir uzun cetvelle geri geldi. Sami dersliğin enini, boyunu ölçtü boy, 9 m. en 7 m . Sıralar ölçüldü. En, 1’5 m derinlik, 1 m . Kürsü ölçüldü altı, 2x2-üstü, 60 cm. en, 1 m. Boy. Ölçüleri yazdık. 1/100, 1/50, 1/10 ölçeğinde planlarını yapacağız. Ölçekler hakkında daha önce bilgi almıştık, ”Kolay!" deyip, sevindik. Ders zili çalınca konu Genel Müfettiş Kazım Dirik. Çoğumuz görmüş, görenler anılarını anlatıyor. Çoğunlukla benim anımsadığım gibi iyi izler bırakmış. Atatürk’ün arkadaşlarından, koskoca üç İl’e sözü geçen büyük vali. Aynı zamanda asker:General Kazım Dirik.

 

 

Kazım Dirik Trakya Genel Valisi

 

Atölyeye gidince de konuşmalar Kazım Dirik üstüne. Hamdi Bağ  Öğretmen dinledi. ”Gelmediğine mi üzüldünüz, yakında gene gelir. Genel müfettişimiz çok etkindir. Makamında hiç oturmaz, sürekli gezer. Özellikle iş üstüne kurulmuş yerleri sık sık denetler. Bizim okulumuz onun seveceği bir okul olacak. Belki de bizim atölyelerin yanında bir de halı atölyesi açtıracak. Tanıyanlara göre halıcılığa çok önem veren bir yöneticiymiş. Yıllarca İzmir’de bu tür başarılı işler kurdurmuş. İş bilen, bilerek insan çalıştıran bir yöneticidir. Meraklanmayın buraya çok gelecektir. Bu gelişinde de çok mutlu oldu, umutlu ayrıldı. Okulumuzun sorunları için açık açık söz verdi. Okula bir kamyon alınmasını kendisi önerdi ki bu bizim için çok gerekliydi. Hamdi Bağ  Öğretmen şakacı bir  Öğretmen, bir çok arkadaşımıza takılıp güldürüyor. Çok yumuşak davranıyor. Beğenmediği işler ya da sözler için “Olmaz!" sözünü uzatarak, tekrarlayarak söylüyor. ”Olmaz, olmaz, olmaz, olmaaaaaazzzzz!"Masanın üstüne geçen ders kullanmaya başladığımız, aletleri yığdık. Masanın çevresindeyiz. Öğretmen biraz geriye çekilmemizi söyledi. Ben çok gerilere gittim. Hamdi Bağ  Öğretmen bana “Ne o sen kaçıyorsun galiba, gel bakayım gel gel, diyerek beni masanın başına çağırdı. Sıra ile aletleri alıp adlarını sordu. Testere, Planya, Rende, Kerpeten, Hızar, keser, Matkap, iskarpela(Dar, geniş bir kaç türlüsü)Rende ile keser dışında hiç birisinin adını doğru söyleyemedim. Hele iskarpela adını hiç duymamıştım. Benden sonra tüm arkadaşlar sıra ile söylediler. Hepsini tam söyleyen çıkmadı ama çoğunluk benden daha doğru söyledi. Hamdi Bağ  Öğretmen beni utandırmamak için olacak, ”Onlar da bilmiyordu ama sonradan tekrarlar nedeniyle öğrendiler!"dedi. Konuyu önemli buldu, tahtaya yazdırdı. Testere, tesdere, destere, desdere, dezdere, teztere, deztere, tezdere yazıları ortaya çıktı. Kerpeten, kerbeden, kerbeten, kerpeden. Hamdi  Öğretmen güldü. Küçük birer defter ya da bir ödev defterinin bir yanına not tutmamızı önerdi. İlerde daha çok sözler geçeceğini onları da oraya not edeceğimizi duyurdu. Önümüzdeki derslerde yanımızda kağıt kalem getireceğiz. Yeni yeni çizimlere başlayacağız. Ders bittiğinde hepimiz biraz şaşkınlık içinde dersliğe gittik. Marangozlukta bile defter tutulacağını hiç birimiz düşünmemiştik. Mehmet Yücel “Daha durun bakalım, duvarcılıkta da, Tarımda da defter tutacağız!" deyip kahkahayı attı. ”Tarım dersinde deftere ne yazılacağını soranlara “Papates, soğan, şalgam, pancar, kapıska, kuşkonmaz, sümüklüböcek, ısırgan!" deyip sıralarken, bu kez ötekiler de katılıp ”Taskebabı, üzüm hoşafı, pirinç pilavı !"demeye başladılar. Yemekte Namık Ergin  Öğretmen duyuru yaptı, ”Yarın öğleden sonra  Öğretmen Okul’una gideceğiz!"Çoğumuzda bir sevinç. Özellikle  Öğretmen okulu öğrencilerini görmek bizim için yeni bir ölçü olacak:Onlar, nasıl öğrenciler? Sabit Soysal  Öğretmenin kardeşi ile Ömer Tunalı  Öğretmenin kardeşi, lise öğrencileri konusunda bize az çok bir örnek oluşturdu. Bakalım  Öğretmen okulu öğrencileri nasıl bir etki bırakacak? İçimde kıskançlığa benzer bir duygu var ama, gene de gidip görmekte direniyorum. Ayrıca bir akrabam da orada okumaktadır. Necmetin Efe, anne tarafımdan, dayım oğludur. O da bana “Halamoğlu der. Onu bir de okulunda görmek istiyorum….

 

14 Aralık 1938 Çarşamba

 

Namık  Öğretmenle gezmek hepimizin istediği bir olay. Namık  Öğretmen, herkesle konuşuyor, kimseyi kırmıyor. Ama kimsenin cıvıklaşmasına da izin vermiyor. Mehmet Yücel’e bazen, ”Mehmet, yoruldunsa biraz dinlen, yeni şakalarını biz bekleriz!" diyor. Ayrıca  Öğretmen okulunu görmek bizim için ayrı bir ilgi. Onlar  Öğretmen oluyorlar. Bizi okutanlar orada okumuş  Öğretmenler. Hep dinledik “ Öğretmen okulundayken, spor yaptım,  Öğretmen okulundayken, keman çaldım,  Öğretmen okulundayken çok çalışıyordum gibi sözler hep Edirne  Öğretmen okulu ile birlikte söyleniyordu. Özellikle benim 4. 5. sınıf  Öğretmenim Ahmet Korkut, Edirne kenti gibi,  Öğretmen okulunu da anlata anlata bitiremiyordu. Kimi arkadaşlar, biraz çekimser. ”Onların kasketleri şeritli, bizimkiler şeritsiz. Mehmet Yücel hemen düzeltiyor, ”Şeritsiz meritsiz demeyelim şunlara, çöpçü kasketinde şerit mi olurmuş? ”O neşeli neşeli gülüyor ama, kimimiz bu şakaya hiç gülemiyoruz. ”Dediğimiz duyulur da hakkımızda ceza verilirse ne yaparız? ”Aslında çoğumuz yavaş yavaş durumu olağan karşılamaya başladık. Müdürümüz Nejat İdil konuşunca ona inandık, olayı olduğu gibi kabullendik. Ben ayrıca Sabit  Öğretmenin kardeşi Hüseyin’in bir sözünü dikkatle dinledim, inandım. Lise öğrencilerinin şeritlerini orta okullar takmıyormuş. Yanı orta okullarla liseler arasında her yerde fark varmış. Biz ortaokullu olduğumuza göre  Öğretmen okulundan farklı olursak bu bizim için üzülecek bir durum sayılmamalı, düşüncesindeyim. Bunu söyleyince kimi arkadaşlar, ”O senin düşüncen, sen düşünceni kendine sakla!" diyorlar, nedense sözlerinin arkasını getirmiyorlar. Edirne’den alacaklarım var, Sefer Tunca, Halil Basutçu, Arif Kalkan, İsmet beraber gezeceğiz. Onlar Edirne’yi benden iyi biliyorlar. Ben Muhittin Eniştemle gezdim ama camilerden başka bir yer belleyemedim. Sonra bir kez daha gittim ama o zaman da, Arastayla, bisiklet meydanı gördüm. Gitsem belki gezebilirim ama arkadaşla dolaşmak daha doğru olacaktır. Zaten Namık  Öğretmen tek tek gezmeyi kesinlikle yasaklıyor. ”Yasak, asker kuralıdır, yatılı okullarda bu geçerlidir!"diyor. Birden aklıma geldi ama kimse söz etmediği için sustum, Edirne  Öğretmen okulunda kız öğrenci de var, sanıyorum. Hamitabat okulunda Münevver  Öğretmenle Cemile  Öğretmen de Edirne  Öğretmen okulundan söz ediyorlardı. Acaba benim mi yanlışım var? Münevver  Öğretmen bana gene beni gene A’ yı anımsattı. . A bana bir gün, ”Münevver  Öğretmen o senin sakladığın şeyi biliyor, ben söyledim!" demişti. Bunu nasıl söylemişti acaba? Ben mi onu…. Yoksa o mu beni… demişti. Edirne, kasket, bisiklet, Namık  Öğretmen sözleri derken hiç kuşkusuz bir istekle, belki de az verebildiğim çok kesin bir kararlılıkla

Edirne gezisine gönüllü katılıyorum. Karşılaşırsam dayım oğlu Necmettin’i göreceğim. Liseye gidersek, Kumrularlı Mehmet’i, Küçük Ali dayının oğlu Mehmet Atagün’ü. Mehmet Atagün’ ü çok merak ediyorum. Üç yıl önce babalarımız anlaştılar, Kırklareli’ de bir ev tuttuldu. Daha doğrusu verilen söz üzerine babam gitti, tuttu. Biz hazırlık yaptık, kayıt işine gitmek üzereyken Küçük Ali dayı, Kırklareli işinden vazgeçip Mehmet’i Edirne’ye yazdırmış. Babam durumu öğrenince çok üzüldü ama, sonunda hak verdi. ”Sonuç olarak bu bir ailenin hesap kitap işidir, bütçesi onu gerektirmiş, onu yapmıştır. Buna bizim darılmaya hakkımız yoktur. Haber verse iyi olurdu. Bu da bir nezaket anlayışıdır. İnsanların bazıları nezaketi kendi gönüllerince kullanıyorlar. Biz kendi bütçemizle sorunumuzu çözemediğimize göre Kumrularlı Küçük Ali’ye kızsak ne kazanırız? İyisi mi, kendi sorunumuzu kendimizin çözümü çarelerini arayalım!"Çare bulunamadı, şans bugün güldü, hele çocuk olarak, Mehmet’in hiçbir suçu yok. Ben, onu görünce neden konuşmayayım? İsmet, Necmettin’ne de dayı diyormuş. Buluşursak İsmet’in iki dayısı bir arada olacak. Kahvaltıda Namık Ergin, Hamdi Bağ, Salih Ziya  Öğretmenler, var. Salih Öğretmen ellerini sallayarak bir şeyler anlatıyor. Yemek masasında en çok konuşanlardan biri Salih Ziya Büyükaksoy  Öğretmen. Onu herkes dikkatle dinliyor. Kahvaltıdan sonra derslikte toplandık. İlk iki saatin boş olduğunu biliyoruz. Sonra Salih Ziya  Öğretmen gelecek. Verdiği ödevi yaptım. Fazladan, Tabiat bilgisi ile Coğrafyada öğrendiklerimden de ekledim, iklim, su, alçaklım-yükseklik etkileri, gibi. Halil arkadaş, ”Sen tarım dersinden iyisin, Salih bey Ziya  Öğretmen sana şimdiden usta çiftçi diye takılıyor, her halde sen bu dersten hepimizden çok yararlanacaksın!" dedi. Arkadaş çiftçilik işlerinde çalışmamış gibi. Oysa ben son üç yıldır tam bir çiftçi gibi işlerde çalıştım. Pancar kazdım. bağ kazdım, bostan kazdım, çift sürdüm, tohum attım, orak biçtim. Öyle ki yarış bile yaptım. Sıkı demet yapmakta usta sayılıyordum. Koyunların yünlerini kırpmada pek usta olamadım ama gene de koyunların derilerini kesmeden kırpa biliyorum. Arkadaşa koyun sürüsü sürdüğümü, bağ beklediğimi anlattım. İnanmıyormuş gibi bana bakıyor. Sürüye kurt girerken gördüğümü, nasıl üstüne yürüdüğümü, bağa domuz gelince gece nasıl teneke çaldığımı anlattıkça arkadaş şaştı. Hele köyden köye okumaya gidişimi, her gün gidip dönüşümü ilgiyle dinleyip” Sen çok cesursun!" demesi beni sevindirdi. Biz çok uzun konuşmuş olacağız, Salih Ziya  Öğretmen , yavaşça kapıdan girdi, yüksek sesle:”Günaydın!" deyince toparlandık. Yabancı dil olan iki saatimiz konuşmayla geçmiş. Salih  Öğretmen:“Dersimizi bir süre atlattık ama bundan sonra düzenli sürdüreceğiz. İlk derste yakın yöremizden başlayarak uzaklara doğru gideceğimizi söylemiştik. Bu aynı zamanda kendi ürünlerimizi gözden geçirdikçe başka ülkeleri de ele alacağız anlamı taşımaktadır. Yakın-uzak tüm ülkelerin tarım çalışmaları vardır, ürünleri de başkalık gösterir. Bunları zaman zaman gözden geçireceğiz. Sözlü derslerimiz çoğunlukla karşılıklı konuşmalarla olacak, ben size soracağım, siz bana soracaksınız. bu tür derslerimizin belirli bir kitabı yoktur, kendi kitabımızı kendimiz yazacağız. Bunu şimdilik bir defterde toplayıp gelecek yıllarda çoğaltacağız. Hepimizin bildiği, hepimizin köylerinde ekildiği ürünlerden başlayabiliriz. Örneğin en çok ortak ekimimiz ne olabilir? Bunu bir soruşturalım!” Sınıfın yarısı parmak kaldırdı. Öğretmen birer birer sordu, yanıtlar, buğday. Öğretmen “Tamam, Trakya için ben de böyle düşünüyordum!" dedi. Arkasından buğdayın öteki tahıllardan farklarını kısaca anlattı. Nişasta özelliklerini, ekmeklik bakımından yararlarını sıraladıktan sonra buğday cinsleri konusunda bilgilerimizi yokladı. Önce sustuk. Öğretmen bölgelere göre değişik adlar verilebileceğini, bunlar değişik söylenmesine karşın yetiştiği toprağa göre değiştiğini anlatırken, aklıma geldi, bizde bir tür buğdaylara “Kızılca!" dediklerini anımsadım. ”Kızılca ile karabaşak!" dedim. Öğretmen güldü, ben ilk konuşmalarımızda arkadaşınıza ne demiştim? ” diye sordu. Arkadaşların bazıları, çiftçi, bazıları da baş çiftçi, dediler. Öğretmen, ”Haklıymışım değil mi? ” deyip konuşmasını sürdürd: “ Sert buğday, kızılca, buğdayın bir türüdür, Karabaşak, nitelik bakımından benzer olmamasına karşın verim açısından farklıdır, pek ekilmez. Ancak biz bu ayrıntılara daha sonra gireceğiz. Bugün, tıpkı buğday gibi ortak başka ürünlerimizi de saptamaya çalışalım. Bu, buğday gibi yıllık üremelerden çok, kalıcı türünden olursa daha iyi olur. Kalıcılar nelerdir? ” diye sordu. Ortak yanıtlar:Meyve bahçeleri, bağlar!". Öğretmen, ”Evet , bağları ele alabiliriz!" dedi. Bir çok arkadaş köyünde bağcılık yapıldığını söyledi. Birkaç arkadaşın, bağ ile çardak asmalarını karıştırdığını anlayan  Öğretmen, bu kez, Kendi ailesinin bağ işleriyle uğraşanları sordu. Ben elimi kaldırdım. Öğretmen Bağınızın kaç dönüm olduğunu biliyor musun? diye sordu. 10 dönüm!" deyince “Tamam, aradığımızı bulduk!" deyip güldü. Bağın yaşını, üzüm çeşitlerini, nasıl kazılıp, nasıl üzüm toplandığını, üzümlerin ne yapıldığını sordu. Bildiğim kadarıyla anlattım. Üzümlerin ezilip, pekmez, şarap, ezme, şıra hardaliye, sirke, turşu diye sıraladım. Turşu deyince başta Mustafa Saatçi olmak üzere bir çok arkadaş güldü. Onlar gülünce azıcık duraksadım. Öğretmen, “Arkadaşların neden güldüler?” diye bana sordu. Bilmiyorum!" deyince, arkadaşlar, üzümden turşu yapılması sözüne gülmüşler. Öğretmen ”Bak arkadaşların, üzümden turşu olmaz!"diyorlar. Ben: “ Onlar doğru dürüst bağın ne olduğunu da bilmiyorlar, üzümden turşu olur, ben de üzüm turşusunu çok severim, her yıl da yerim! dedim.

Öğretmen, ilk gülenlerden Mustafa Saatçi’ yi saptamış olacak ona, ”E, şimdi ne olacak? Arkadaşın olur diyor, olduğunu kanıtlarsa ne diyeceksin? ”Mustafa sustu. Öğretmen ortaya söyleyerek hepimize öğüt verdi. ”Ortaya atılan sözleri sabırla dinleyin, sonunu bekleyin, konuşan sözünü bitirince, son sözü söylediğini iyice anlayınca, takıldığınız noktayı açıklamasını isteyin. Bu aşamada inandırıcı konuşamıyorsa üstünde durun. Oysa şimdi yaptığınız bu kurala uymuyor. Bilmiyoruz ama arkadaşınız, ”Olur!" diyor. Nasıl yapıldığını da anlatır ya da örnek vererek kanıtlarsa, gülenler mahcup olacaklardır. !"Bana dönüp, ”Anlat bakalım, şu oluyor dediğin turşu nasıl oluyor? ”Anlattım. Üzümler bağdan toplanır, özellikle ayni tür üzümler, Papaz karası ise papaz karası, yapıncak ise yapıncak, çavuşüzümü ise çavuşüzümü ezilir, suyu ya da şıra tülbentle süzülür. Sızdırmaz bir kaba konur(Sırlı küp ya da fıçı. Biz sırlı küp dediğimiz büyük toprak kaplara koyarız. Üzüm turşusu için özel bir bitki yetiştirilir, adını tam bilmiyorum ama bizim bahçelerde hep ekilir, (Eren, iren, ren gibi bir adı var)kamışa benzeyen bir kabı olur, onu soyup şıra içine koyarız. Ayrıca hardal tohumu katarız. Üzümleri temizleyip salkım salkım yerleştiririz. Bundan sonra temiz bir bezle kabın ağzı temiz bir bezle kapatılır. O bezin üstü de balmumuna sokulup çıkarılmış bir başka bezle kapatıldıktan sonra kalan boşluğa kaynatılmış balmumu dökeriz. Böylece hava girmesi önlenir. Zamanını tam bilemiyorum ama sanırım en az bir ay öylece durur. Sonra açılır, yenir. Suyu şıra olarak çok sevilir, üzümler gerçek üzümden daha tatlı olarak yenir. Ben çok sevdiğim için ablam her yıl birkaç küp hazırlar, hazırlarken de beni çağırır, yardım ettirir. ”Gel bunları sen yiyeceksin, yardım et!" der. Öğretmen Mustafa Saatçi’ ya “Acele ettiğini anladın mı? ” diye sordu. Bana “İyi anlattın, inandık ama bu yeterli değil, şimdi kanıtlaman gerekiyor. Bu da sözle olmaz, tatile gidip dönerken bize bir kavanoz üzüm turşusu getirirsen tadına bakıp inanacağız!" Öğretmen güldü, yumuşak bir sesle “Çocuklar bu ders sizinle örnek bir ders yaptık. Siz konuştunuz, ben konuştum. Köyünüzde her gün görüp de üstünde dikkatlice durmadığınız konuları ele alıp, irdeledik, olurunu, olmazını seçip ayırmaya çalıktık. Bu konuştuklarımızı kitaplarda kolay kolay bulamayız. Bizim kitabımız, bu konuşmalar sonunda tutacağınız bir defter olacaktır. O deftere önemli bulduğunuz notları alacaksınız, sınıflarınız büyüdükçe oradaki notlar, unuttuklarınızı size anımsatacak. Beraber konuşup, uygulayıp öğrendiklerimizin hepsi bizim gerçek kitabımız olacak. Açıkçası biz, yapa yapa öğreneceğiz. Zaten tüm çiftçiler, el hünerleri üstüne çalışanlar böyle öğrenir. Bizim onlardan fazlalığımız, onlar bilirler ama bildiklerini anlatmaya pek alışmamışlardır. Bizim mesleğimiz Öğretmenliktir. Biz onlardan daha bilgili olmaktan çok(Bilgili olursak daha makbul olur. ) bildiklerimizi rahatlıkla anlatıp öğretme yetimizi geliştireceğiz!”. Ders zili çalınca Öğretmen “Bir dakika!" dedi. Sustuk. ”Bugün bir gezi sözünüz varmış,Güle güle gidin. Haftaya hava elverirse Edirne Fidanlığını gezeceğiz!”

Yemeğe koşar adımlarla gittik. Çoğumuz, ya giderken ya da gelirken trene binmek istiyor. Trene binmemişler var. Ben bindim ama gene binmek isterim. Ancak tren beklemeli, geç kalmak var. Namık  Öğretmen “ Tren!" diyenlere “Siz, cumartesi ya da pazar günleri kendiniz grup yapıp gezin!" demiş. Ben Ahmet ağabeyi’(Katip Ahmet Gökay’ı )arıyorum, harçlık alacağım. Gelip gelmediğini de bilmiyorum. Sıkıntıyla kapısında beklerken Baki gördü, geldi sordu. Anlattım. Ahmet ağabey bugün gelmemişmiş. Çok üzüldüm. Gerçi yanımda iki liram var ama çarşıdan alacaklarım vardı. Derslikte İsmet’i beklerken Baki geldi, beş lira verdi. Ahmet abiden alınca M. ’ye verirsin !" dedi. Çok sevindim. Sevincim yavaş yavaş gene sıkıntıya dönüşmeye başladı. Ne iyi arkadaşlık! . Benim hiç karşılaşmadığım bir arkadaşlık. A ile çok yakındım ama, böyle bir alış veriş ilişkim hiç olmamıştı. O benden fotoğraf istemişti, beni evine götürmeye çalışmıştı. Karşı koyunca, bu tür yakınlıklar bitmişti. Oysa burada, ben gene elimde olmayarak yan çizerken, bu insanlar yardım ediyor. Ne iyi insan bu Hemşire!"Karşı karşıya gelince onu başka bir insan gibi, değişik düşünüyorum. Belki bu tavrımdan dolayı o da karşılaşınca başka türlü davranıyor, sonra değişip, bana yardımcı olmaya çalışıyor. Anlayamıyorum. Ancak bugün yaptığı benim için gerçekten çok güzel bir davranış. İsmet geldi, sevinerek hazırlandık. Kasketleri de ilk kez hepimiz giydik. Arada fısıltılar oluyor, Edirne Çöpçüleri. Ancak Namık  Öğretmen duyabilir, kaygısı yüzünden çok sessiz gülüşmeler arasında geçiyor. Kimileri sıkı sıkı tembihler yapıyor;Namık Ergin  Öğretmeni üzerseniz, sizinle sınıfça konuşmayız, üstelik okul müdürüne de şikayet ederiz! İsmet’in dikkatini çektim, yan yana yürüyeceğiz, dönünceye dek ayrılmayacağız. İsmet bugün çok uyumlu. İlk durak  Öğretmen okulu. Yola  Öğretmen Okulu daha yakın. Zaten lise de hemen yanında. Öğretmen Okuluna bilgi verilmiş, 2o dolayında öğrenci bizi karşıladılar, ”Hoş geldiniz!" dediler. Okul içinde olduklarından başları açık. Biz de binaya girerken Namık  Öğretmenin uyarısı üzerine baş açık girdik. Bizi bir büyük salona aldılar. Biri yönetici iki  Öğretmen geldi. Çocuklara, okulda arkadaşı olanlar, adlarını, sınıflarını. numaralarını söylediler. Çocuklar, hemen koşup sorulanları aradılar. Arananların hemen hemen hepsi bulundu, ayrı ayrı kümeler oluşturulup konuştular. Bizim Necmettin’in sınıfı da okul gezisine gitmiş. Erkek sanat Enstitüsü ile maç varmış, oradaymışlar. Bizim arkadaşlar da hemen maç hevesine kapıldılar ”Biz de gidelim!"Salonun öbür ucunda piyano varmış, bir öğrenci piyano çaldı. Hayranlıkla kimseye sormadan gittim, yakınında durdum. Çocuk, önünde notalara bakarak çalıyor. Piyano çalanların notaya baktığını daha önce görmüştüm. Kırklareli’ deki amcam klarnet, ortaokul müzik  Öğretmeni piyano çalarken dinlediğimde ikisinin önünde de nota vardı. Ben bakarken yanıma iki arkadaş daha geldi. Ayrılırken, arkadaşın birinin, ”Çocuk, ezberlemeden çıkmış notalara bakarak çaldığını söylemesi üzerine sinirlenerek onu, ”Piyano notayla çalınır!" diye yüksek sesle tersledim. Namık  Öğretmen baktı, "Öyle bir kural var mı? isteyen notayla isteyen notasız çalar!" dedi. Sustum, azıcık da üzüldüm. Gene de ben, “O öğrenci doğru yapıyordu!"dedim. Kafam okuldaki piyanoların ne zaman kullanılacağı sorusuna takıldı. Ay başında müzik odası açılacak, demişlerdi. İşte ay başı, geldi geçti. Öğretmen okulunda arkadaşlarını bulanlar okulu gezdiler, İsmet, ben, bizim sınıftan bazı arkadaşlar oturduk, onları bekledik. Çıkarken binaya baktın. Bizim okulun yanında küçücük kalıyor. Az ilerde de lise. Dışı kıvrımlı, süslü binalar ama dar ya da sıkışık. Lisede bir dersliğe girdik. Lisede de öğrenci yoktu. Onlar da maça gitmişler. Burada da piyano sesi vardı ama, ses kapalı odalardan geliyordu çalanını göremedim. Herkes başka şeyler peşinde, bense piyano sesi kolluyorum. Lisede az kaldık, arkadaş arayanların çoğu aradıklarını bulamadı. Ben de Mehmet Atagün’ü sordum ama birden pişman oldum, gelse ne diyeceğim? diye düşündüm. Tam tanımıyordum, benim görüp konuştuğum daha çok babası idi. Ağız ucu ile sordum. Sınıfından çocuklar Mehmet pek dışarı gitmez, bakalım, dediler. Kem küm ettim, kalkıyoruz, ben gene geleceğim, selam söyleyin, dedim. Çıkınca sanat okuluna gitmekten vazgeçtik. Namık  Öğretmen “Tren meraklıları için, ” İsterseniz, hemen dönün, trenle gidin!" dedi. Küçük sınıfların tamamı, bizim arkadaşların da yarısı trene ayrıldı. Namık  Öğretmen, lise önünde kalanlara, yani bizlere tembihlerde bulunduktan sonra, kendisi de çoğunlukla beraber olmak üzere trene ayrıldı.

Biz İsmet, Fettah, Sefer, Arif, Kadir, Hüseyin Orhan önce Arastaya sonra az ilerdeki dükkanlara girdik, çıktık. Defter, renkli kalem, cetvel, kurutma kağıdı, silgi aldım. Aklıma geldi, şekerciye girdim, Yenihayat kutularını sordum. Küçük 2 lira, büyük 4 lira. İsmet hemen anladı, ” Bak, dayı o kız senin için 6 lira harcamış, ona para veremeyeceğine göre bari bir şey al’” dedi. ”Hoppala! ne alayım ki? ”İsmet, söyledi geri çekildi. Bu kez ben, ”Senin ablan var, annen var, ne alınacağını sen bilirsin, ben ne alabilirim ki? diyerek, onu zorladım. Uzun didişmelerden sonra şimdi bir şey almaktan vazgeçtik. Olaya Baki’nin karıştığını anlattım, Baki’ye sorup hediye alacağız. Öteki arkadaşlar bisikletlere bindiler, biz erkenden gitmek üzere Faytoncular Meydanı’na gittik. Meydana bisikletçiler çok yakın. İsmet de bisiklet grubuna katıldı . Bize de başka arkadaşlardan karışanlar oldu, beşer beşer bir faytona atlayıp okula döndük. İlk dönen biz olmuşuz. Trenle dönenler nedense çok geç döndüler. ”Özlemle beklediğimiz gezimiz pek umduğumuz gibi olmadı!", diyenler var. Bana göre oldu;hiç değilse öteki okulların da bizden farksız olduğunu anladım. Öğretmen okulu  Öğretmenlerini hiç beğenmedim. Namık Ergin  Öğretmen onların yanında, bana göre tam çok iyi bir Öğretmen. Bir de Ahmet Gürsel’ i, Fikret Madaralı’ yı, Salih Ziya Büyükaksoy’u , Okul Müdürü Nejat İdil’i düşündüm. Onlar dağlar kadar üstün. Böyle oluşlarına çok sevindim. Arkadaşlarla da bir süre konuştuk, benim gibi düşünenler çıktı, bir kez de onlarla karşılaştırıp değerlendirmeler yaptık. Yat zili çalınca, temizlenip oldukça huzurlu yattım. ”Hemen uyumalıyım!" dedimse de her zamanki gibi kimi uyku öncesi düşüncelerim arka arkaya sıralandı. Aklıma ilkin Baki’nin getirdiği para geldi. Bunu kime nasıl ödeyeceğim? Hele  Öğretmen Okulu piyanosu, derken hemşireye bir hediye seçememe beceriksizliğimi derin derin düşünürken uyumuşum! ….

 

15 Aralık 1938 Perşembe

 

Sabahleyin aklımda kalan tek rüya, büyük bir meydanda piyano çalmak için ortalıkta koşturmam. Piyano çok yüksekte, tırmanıyorum çıkamıyorum, arkamdan yardım edilmesini istiyorum, bakanlar arkalarını dönüp gidiyorlar. Piyano öylece orada duruyor. Meğer gördüğüm bir rüya imiş, seviniyorum, piyano elimin altında, uzanıyorum uzanıyorum, eremiyorum. Elimi uzatırken biri yanımdan geçiyormuş, uyanık sanıp elimi tutmuş, uyandım. Meğer rüya içinde rüya görmüşüm! .

Koşarak kahvaltıya yetiştim, Fikret Madaralı Öğretmen kahvaltıda. Ahmet Gökay’da gelmiş, harçlık alabileceğim. Bir karasızlık, parayı hemşirenin kendisine mi vereyim, yoksa Baki ile mi göndereyim? Baki ile göndermeye karar verince, hemen vazgeçip kendim götürmek istiyorum, Rüyamı arkadaşlara anlattım, Hiç kimse inanmadı;yalnız Mehmet Yücel”Ben inanırım, aç tavuk rüyasında kendisini buğday ambarında görürmüş!" deyip güldü. İlk dersimiz Türkçe. Geçmiş iki derste Ahmet Haşim’ in Ağaç adlı parçasını incelemiştik. Halil gitti, bir kucak kitapla geldi, arkasından  Öğretmen. ”Günaydın!"Az duraksadıktan sonra, Emrullah’a ilk kez bir parça okuttu. Emrullah Ağaç’ı okudu. Ancak hiç , güzel okuyamadı. Öğretmen, iyi-kötü gibilerde bir söz söylemedi ama beğenmediği belliydi. Emrullah’a: “Kendi kendine sık sık parçalar oku, sesli oku, okuduğunu rahatça duy, okuman çabucacık düzelir!" dedi. Hepimize, Emrullah’la Hüsnü’yü göstererek:”Arkadaşlarınız sizinle konuşuyor mu, yoksa ikisi birbirine sokulup, susuyorlar mı!" diyerek güldü. Arkadaşlar “Konuşuyorlar!" deyince,  Öğretmen “Buna sevindim, siz de onlara fırsat vermelisiniz, yabancılık, yalnızlık duygusu insanı daha da yalnızlaştırır!" dedi. Sınıfa dönerek:”Bir parça okuduk, yazar bize kendine göre bir ağaç tanıttı. Siz de yakından tanıyıp bildiğiniz bir ağacı anlatabilirsiniz. Türkçe defterlerinize bildiğiniz bir ağacı yazın. Öyle yazın ki, biz yazınızı okuduğumuzda sizin ağacınızı tanımış olalım!”. Hepimizde bir panikleme oldu. Bir süre düşündükten sonra aklıma bizim köyün Çeşmedere denilen yerdeki büyük ağaçlar geldi. Bu ağaçlar, çeşmeden çıkan suların aktığı derenin iki yanına sıralanmış on iki büyük ağaçtı. Bu ağaçlar köy kurulduğunda da varmış, Meralarda gezen sürüler çeşme deresinde sulanınca özellikle koyunlar bu ağaçların altında gölgelenirdi. Zaman içinde bu ağaçların sahipleri olmuş, bu sahipler, yıllar yılı koyunlarını bu ağaçların altında yatırmışmış. Bizim aile sürüyü biraz geç oluşturduğu için biraz uzaktaki bir ağacı tutabilmiş, sürüyü orada gölgeletiyorduk. Bence en görkemli ağaç, çeşmeye yakın olanıydı. Koyunlar suyunu rahatça içip hemen gölgeye çekiliyordu. Bizimkiler suyu içtikten sonra biraz itile kakıla yerlerine ulaşabiliyordu. Koyunlar su içince kolay kolay yürümezler, yürütülemezler Bu bakımdan uzağa gitmeleri zorlaşıyordu. . İlkokulu bitirdikten sonra bizim koyunların gözetimi bana bırakılmıştı. Öğleleri bu acınası durumu görünce bizim sürüyü yakın ağacın altına almak isterdim. Ancak ben doğmadan önce ağacı sahiplenmiş bulunan aileyi dışlamanın olanaksızlığını hiç düşünmemiştim. Evde söz konusu edince, beklemediğim bir tepkiyle karşılaştım, ”Sakın ha, böyle bir işe kalkışman, komşuluğumuzu bozar!"Böyle bir değişim, söz konusu bile edilemiyordu. Buna önce bizimkiler, babam, ağabeylerim razı değildi. Gene de, onlar ne derse desin benim gözüm o ağaçta kalmıştı. Biraz daha büyüyünce sürümüzü o ağacın altına geçirecektim. Zaten bizim sürü artıyor oradaki sürü gün geçtikçe eksiliyordu. Olay yazları gündeme geliyor, diğer mevsimlerde unutuluyordu. Bir gün otomobillerle bizim kahvenin önüne yabancı insanlar geldi. Bunlar, Kırklareli’den devlet görevlileriydi. Köyün su işlerini etüt edip, ilerde köye su getirmeyi planlayacaklardı. Gezdiler, bilgi edinip gittiler. Kısa zamanda köyde bir sevinç, köyün 15 dakika kadar güneyinde bulunan çeşmenin bir miktar sunu köy içine getirilecekmiş. Halk için büyük bir sevinç oldu. Çok gecikmedi, sonbaharda işe başlandı, ilkbaharda iş tamamlandı. Çalışmalar yapıldı ama çalışma yerine hiç gitmemiştim. İşin bitiminde gittiğimde herkes sevinirken ben ağladım. O güzelim ağaç yok olmuş. Kökleri çeşme alanında olduğu için, doğal olarak kesilmiş. Benimsediğim, benim diye severek baktığım ağaç yok olmuştu. Ağlamaklı bir sesle, yıllardır altında sürüsünü koruduğu komşu amcaya sordum, ”Ağacın kesilmesine neden razı oldun? Adam şaşkın şaşkın yüzüme baktı, ağaç için insanlara laf söylemek olur mu? Onlar devlet memuru, ağaçlar zaten devletindi, bizim tapulu malımız içinde değil. Hoş tapulu malımız içinde olsa ne olacak? Su yolu için kazılan tarlalarımızın yarısı gitti. İnşallah su akar da kuyulardan kurtuluruz. Benim üzüntüm eksilmemişti. Bir yıl sonra tüm köy de benim gibi üzüldü. Çünkü su kesilmişti. İşin acısı çeşmenin suyu da çok azaldı, kesildi kesilecek durumuna düştü. Ağacın kesilmesi köyce uğursuzluk sayıldı!”. 

Zil çalıncaya dek yazdığımı gene gene okuyup kahırlandım. Yazımın olup olmamasından çok olay beni yeni baştan duygulandırdı. Bitirdim ama “Bitirdim!" demeye cesaret edemedim. Başım eğik yazar gibi bekledim. Öğretmen çıkınca, baktım çoğu bitirmiş ama onlar da benim gibi sinmişler. İkinci derse girer girmez kapı yanındaki sıradan başlayarak sırayla okuttu. Hiç kimseye bir şey söylemedi, bize gelinceye dek 4 kişinin numarasını sordu. Halil’e seni tanıyorum dedi, bana baktı “Evet!" dedi okuma öteki sıraya geçti. Sami’ye de Evet! eyince beğenildiğimi anladım, içimden sevindim. Bitince aldığı numaraları söyleyerek bir daha okuttu, eleştirdi. Bana okuttu, ”Sen ağacı değil, ağacın yok oluşunu anlattın. Doğru da yaptın. Ancak, sen ağacı anlatmadın, seçtiğin ağacı bize tanıtmadın, tanıtmadığın gibi bir de sonunda kestirip ortalığı temizlettin. Gelip bakacaklara iz bırakmadın. Oysa biz o ağacı görünce tanımak istiyorduk. Ama yazını ben beğendim. Çünkü senden bunu bile beklemiyordum. Azıcık dikkatli dinleyip yazsaydın daha güzel olacaktı. Ben bunu da beğendim. !"Ayırdıkları içinde İsmet’in yazısını beğendi. İsmet kendi bahçelerindeki bir ağacık yazmış. Erikler olduğunda binip erik kopardığını, dalların uçlarının aşağıya sarktığını, zaman zaman babasının atını bağladığını, baharda çiçek açtığını, bir dalının aşağıya eğikliğini yazmış. Yeni yazma ödevi, Gemiciler şiirini anlatacağız. Biraz durgun olarak dersi bitirdik. Ben  Öğretmenin sözlerinden hiç gocunmadım, üstelik sevindim. ”Senden bu kadarını da ummuyordum!” sözünü bana daha ilk derste söylemişti. Ama ben onun ummadığını yapmaya çalışıyorum, çalışacağım da! . .

Tabiat Bilgisi dersine azıcık buruk giriyoruz. Sınıf çoğunluğu biraz suskun. Sabit  Öğretmen güler yüzle geldi “Günaydın!" dedi. Her zamanki gibi geçip yerine oturdu. ”Bölgelerimizdeki hayvanları hiç değilse ad olarak tanıyoruz. Bunların ayrı ayrı özellikleri vardır, bunları da yavaş yavaş öğreneceğiz. !" dedikten sonra Sami’ye Etobur hayvanları saydırdı. Belli başlı özelliklerini sordu. Sami hepsini anlattı. Sabit  Öğretmeni anlamaya başladım, Konuyu kendi anlatmıyor, bir bilene anlattırıp tekrarlatıyor. Bir bilen de onun dersinde Sami Akıncı. Gene, Sami’ye “Kurt gördün mü? ” diye sordu. Sami görmemiş. Başkalarına sordu, gören yok. Ahmet Güner, Ali Güleren, öldürülmüş kurt gördüklerini söylediler. Ben parmak kaldırdım, gördüğümü söyledim. Ben konuşurken kimileri benim çobanlık yaptığımı küçümseyerek söylediler. Ben de:“Bunu size ben söyledim, küçümsenecek bir tarafını da görmüyorum, kendimize ait önce kuzuları sonra da koyunları otlattım. Orman yakınındaki bir yamaçta yayılmış sürüye kurdun karşıdan yaklaştığını, sinip yere yattığını sonra azıcık kalkarak ilerlediğini gördüm. Yakındaki bir başka ağabey vardı ona haber verdim. Tabancası vardı havaya patlattı. Kurt yere yapışıp bir an durdu. Köpekler o tarafa saldırınca hızla çalılar arasında karıştı. Bir başka zaman da kurdun mısır tarlasından çıkıp sürüyü ikiye böldüğünü gördüm. Sürü ikiye bölününce kurt korkmuş gibi yan tarafa koştu. Tam o sıra bizim Kara dediğimiz köpekle karşılaştı. Köpek çok güçlüydü, kurda saldırdı ama kurt ters yöne dönüp kaçtı. Köpek yokuş aşağı kaydı, toparlanıp dönünceye dek kurt yok oldu. Deneyimli çobanlar anlattılar, kurtlar sürüyü ikiye bölüp koyunları dağıtınca geri dönüp en kenarda kalan koyunu tutarmış. Kenardan tutup götürmek kolayına geliyormuş. Koyunu sürüden ayırınca da çok gitmez bir çukura yatırıp koyunun boynunu ezermiş. Boynu kurt tarafından ezilmiş koyun gördüm ama, bu tür bir olaya tanık olmadım!” Öğretmen beni sabırla dinledi.O da:,Kurtların çok kurnaz hayvanlar olduğunu Erzurum taraflarında insanlara daha çok zarar verdiklerini anlattı. Sınıfta arkadaşların çoğunluğunun gördüğü etobur türü hayvanın ayı olduğu saptandı. Onların da kırda gezen yaban ayıları değil, oynatmak üzere gezdirilen ayılar olduğu anlaşıldı. Tekirdağlı arkadaşların, vurulmuş, tilki, çakal, domuz gördüğü, öteki arkadaşlar da domuz, tilki gördüklerini söylediler. Öğretmen vurulan hayvanların derilerinin ne yapıldığını sordu. Doğru dürüst bir bilgimizin olmadığı ortaya çıktı. Oysa bunlar çok makbul sayılır, pahalı alınıp satılırmış. Ben, bizim köylerde her yıl süzek(Sürek) avı denilen av yapıldığını, kurt, domuz, tilki avlandığını, öldürülenlerin ilçeye teslim edildiğini, bunların mermilerinin ilçe yönetimince verildiğini anlattım. Bizim köy gibi, Hamitabat, Kırıkköy, Deveçatağı, Erikleryurdu, Kumrular gibi yakın köylerin bir günde avlandıklarından söz ettim. Kadir bunu bilmediğini söyleyince ben şaştım, arkadaşlarda benden kuşkulandılar. Recep Kocaman, Yusuf Asıl beni doğrularca konuştu. Öğretmen de devletin, avcıları desteklediğini söyleyince iyice rahatladım. Kimi zaman arkadaşların bu tür tavırlarından sıkılıyorum. Bilmedikleri konularda konuşanlara karşı oluyorlar. Bugün de böyle bir durum ortaya çıktı…İsmet çok güler yüzlü, çok şakacı. Ona yakınlık duyanlar bana da yaklaşmaya çalışıyorlar ama pek umduklarını bulamıyorlar her halde. Bundan mı ne? Söylediğim kimi sözleri duymak istemiyorlar. Kim ileri de yaklaşıp yaklaşıp sonra uzaklaşıyorlar. Abdullah Erçetin, Mehmet Aygün, İbrahim Tuzbahacı bunlardan. Hem yakın hem uzak. Ne ki tam karşımda değiller. Onlarla beraber sanat derslerine pek girmedim. Beraber çalıştıklarım benden memnun kalıyor. Bir gün onlarla da çalışırsak onlar da memnun kalacaklardır. İşte şaşırtan bir söz;yemeğe giderken Abdullah Erçetin bana “Bugün en çok konuşan sen oldun! dedi. Ne demek bu?

Sözde ben  Öğretmenlerden bile çok konuşmuşum!". Türkçe dersinde yazdığımı okudum, Tabiat Bilgisinde kurt anlattım, arkadaş bunları söyledi. Sussam iyi mi olacak? diye sordum. ”Sen susuyorsun işte, ben konuşmasam bekli de  Öğretmenler seni konuşmaya zorlayacaklar. Sen susmayı sevdiğine göre, benim konuşmama sevinmelisin!"dedim. Güldü, ”Yok ben onu söylemedim;gün geçtikçe açılıyorsun, demek istedim!" deyip sözü değiştirdi. Belki dediği gibidir. Yemekte bunu düşündüm…Öğleden sonra biz gene Yapıcılık Atölyesindeyiz. Geçen hafta mutfakta rahat rahat çalışmıştık. Sonunda tatlıları da yedik. Bakalım bugün ne yapacağız? Kalabalıktan ayrı çalışmak zor bile olsa hoşuma gidiyor. Ahmet Gökay Ağabeyi gördüm, 7, 5 lira aldım. Ahmet Ağabey hatırımı sordu, ”Musa Amca rahatsız, biliyor musun? dedi. Önce anlamazdan geldim, anımsadım, üzüldüğümü söyledim, biraz iyileşmişmiş. Ayrılırken azıcık utandım. Musa Amca ile hiçbir ilişkim yok, nedense Musa amca“Akrabadan da öteyiz!" demişti. Oysa o günden sonra konuşmadım bile. Doktor belli günlerde geliyor ama hangi günlerdir bilmiyorum. O gittikten sonra revire gidebilirim. Yapıcılık Atölyesinde toplanınca Namık Ergin’le Hasan Çevik  Öğretmen beraber geldiler. Namık  , Hasan Çevik  Öğretmene “İbrahim’i alıyor musun? dedi. Birden sevindim, gene bir atölye dışı iş var! Hasan Öğretmen yanına çağırdı, yavaş bir sesle “Arkadaşlarını al, büyük kapıda beni bekleyin!" dedi. Büyük kapı, tren yoluna açılan okul kapası. Merak içinde gittik. Elimizde alet, edevat yok. Ne olacak acaba? Az sonra Hasan  Öğretmen geldi, yapılacak iş bir taşıma işi ama abur cubur taşıma değil, her eşya gene olduğu gibi yerini bulacak. Öğretmen odası, bulunduğu yerden karşı odaya taşınacak. Öğretmen odası tren yoluna bakan tarafta, oysa öğrenciler öbür taraftan bahçeye çıkıyor. Öğretmenlerin gözetimi daha rahat olacakmış. Öğretmen odasında radyo var, benim ilgimi çekti, radyo hakkında bilgimiz olacak. Bizim sahibinin sesi, köpekli bir gramofonumuz var ama, radyo başka. Hasan  Öğretmen etrafına bakarak:”Odada en önemli radyo var, dolapları boşaltarak çekeceğiz, radyoyu ben sökerim!" deyip bize sandalyeleri koridora çıkarmamızı söyledi. Sandalyeleri birer birer çıkarıp dizdik. Öğretmenin gösterdiği eşyaları sıra ile taşıdık. Uzun masa bizi azıcık yordu ama memnunduk. Öğretmen radyoyu gözümüzün önünde kurdu, açtı kapattı. Sesler, şarkılar gramofondan farksız ama çalışması çok başka. Öğretmen radyoyu kurdu, çalıştırdı, ses çıkmadı. İlgiyle izliyoruz. Öğretmen “Tamam, kurduk çalışmasını bekliyoruz!" dedi ama bir türlü çalışmadı. Ben meraktan çatlıyorum, arkadaşlar da öyle ama bir şey diyemiyoruz. Oysa  Öğretmen “Tamam çalışıyor!" demişti. Tüm eşyaları yerleştirdik, gitmek üzere hazırlanırken  Öğretmen “İşimiz henüz bitmedi, konuk odası ile Ahmet Gökay’ın yerini de değiştireceğiz, sonra da radyoyu açıp azıcık dinleyeceğiz!"dedi. Sevindik ama özellikle ben olayı bir türlü anlayamadım. Gösterilen iki odanın da yerlerini değiştirdik, Ahmet ağabey, Baki’yi yardıma çağırdı. O odanın eşyalarını da bir çırpıda taşıyıp bitirdik. Hasan Çevik  Öğretmen Ahmet Ağabeye saati gösterdi. Ahmet Ağabey “On dakika var!" dedi. Öğretmen bize:”Radyonun açılmasına on dakika kalmış, ister  Öğretmen odasında isterseniz dersliğinizde bekleyin, vakit gelince burada olun!" dedi. Olayı anladık, radyo her saat yayın yapmıyormuş. Küçük Hasan bunu biliyormuş ama bizi de biliyorlar sandığı için söylememiş, Ben radyoyu duydum ama özellikleri hakkında hiçbir bilgi edinmemiştim. Ağabeyim heveslenmiş, öğrenmişti, bir ara almaya kalkışmıştı ama babam razı olmayınca, vazgeçmek zorunda kalmıştı. Dersliğe gittik az sonra döndük, Hasan Çevik, Naci İnan Öğretmenlerle, Ahmet Gökay Ağabey oturuyorlardı. Bizi görünce Ahmet Ağabey anımsadı, kalktı radyoyu açtı. Radyoda benim gramofondan çok dinlediğim fasıl heyeti çalıyordu. Öğretmen bizi radyo başına çağırdı, ”Merakınızı giderelim!” deyip birkaç kez açtı, kapattı sonra gene açtı, "Şimdilik bu kadar, benim de bildiğim bu. İlerde (Ahmet Gökay’ı göstererek) Ahmet Ağabey sınıflara birer tane alırsa bol bol dinlersiniz!" dedi. Üçü de güldüler. Ben radyo denilen nesneyi azıcık tanıdım. Dersliğe döndüğümüzde herkesin bize ilgiyle baktığını sezdik,  Öğretmen odasına girdiğimizi görmüşler. Anlattık. Özellikle Hasan’ın hemen, Hasan Çevik  Öğretmenin Ahmet Gökay’a söylediği sözü aktarması yeni hayal kurmalara yol açtı. ”Her derslikte radyo olacak!"Önemli bir tartışma başladı, bizim dersliğe radyo verilince nereye konacak? Mehmet Yücel kesinlikle kendi sırası üstünde olsun istiyor. ”O zaman çok açıp kapatırsın!" diyenlere yeminle garanti veriyor, ”Asla açıp kapatmam, amacım İsmet Yanar’ la Mustafa Saatçi’ dan korumaktır!" Kimisi de çok ciddi olarak, ”Sami Akıncı’ya verelim, o idare etsin!"Sami başını kaldırarak ”Beni bu işlere karıştırmayın, rica ederim!" deyip, kendini her zamanki gibi olayların dışında tuttuğunu belirtti. Yemekten sonra sıra arkadaşım Halil Basutçu ile matematik çalıştık. Halil ödevlere önem vermiyor ama problemleri iyi çözüyor. Geçen derste  Öğretmenden beklediğim ilgiyi bulamadığımı söyleyince “Sen neden ilgi bekliyorsun ki, sorulanı biliyorsan yanıtla otur!" demişti. Haklı ama ben gene  Öğretmen sorar ya da kaldırırsa söyleyeceklerimi, çizerek gösterdim. Arkadaş, ”Sen bilirsin ama gene canın sıkılabilir!" dedi. Haklı ama içimden bir ses bildiğini söyle!" diyor. Anlattım, dinledi. Ya anlamadı ya da ben tam anlatamadım, hiçbir tepkisi olmadı. Birden ona dek sayı yerine çizgi çekiyorum 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, Bunları çizgi ile gösteriyorum, her tek sayı iki eş sayıların arasında oluyor: “ Bu bir sayısal özelliktir!” diyorum. Örneğin , 2, 3, 4 üç iki yanında eşit sayıların ortasındadır, 5 tıpkı onun gibi, 7 ile 9 da öyle. Bunu anlatacağım. Arkadaş, fazla diretmedi, ”Anlat!" dedi. Sevindim. Öğretmen hiç üzerinde durmazsa anlatmam. . . . Ama ben matematik, özellikle geometriyi çok seviyorum……Radyoyu yakından tanımam beni sevindirdi. Radyo gramofondan daha kolay, plak sağlama zorluğu yok. Aç düğmeyi, tamam!. Hangi saatlerde açılıyor acaba? Yatağa bu düşüncelerle girdim. Her halde rahat uyudum, ne rüya gördüm, kalkınca hiç anımsamadım. Yattığım gibi kalktım galiba!

 

16 Aralık 1938 Cuma

 

Dünkü radyo olayı müzik isteğimi depreştirdi. Bugün fırsat bulursam, Müdür Beyin geçenlerde söylediği bir sözü soracağım. Müdür Bey, ”Müzik salonunuzu, kitaplığınızı hazırladık!” demişti. Kitaplığı gördük ama müzik salonu hiç anılmıyor. Halil “Onu yarın Adem Gürçağlayan  Öğretmen’den sor!" diyor. Haklı. Kahvaltıda Ahmet Gürsel  Öğretmen var, kalbim tıp tıp atmaya başladı. Kahvaltımı bu kez çabuk bitirdim. Çizimlerimi bir daha gözden geçirdim. Kimsenin yaptığını kıskanmıyorum ama herkese yan gözle bakıyorum, benimkiler herkesten daha güzel, mürekkep kalemiyle, yeri gelince renkli çiziyorum. Aritmetikten geçen gün anlattığımı gene anlatacağım. Ben kendi kendime sessiz konuşurken arkadaşlar ayaklandılar,  Öğretmen geldi, her zamanki gibi gülerek:”Günaydın!" dedi. Elinde kitap vardı masasına koydu, iki elini kemerlerine koyup, sıraların arasında gezdi. Arkadaşlar ödevlerini açmış onlara baka baka bizim sıraya geldi. Dikkatle baktı benim defteri alıp masasına indi, sırasına bıraktı. Bu sıra tüm arkadaşlar bana baktılar. Ben ortada kaldım, iyi mi kötü mü? Öğretmen, ”Konumuza devam edeceğiz ama arkadaşınız, yanılmıyorsam geçen derste bize maksadını iyi anlatamadı. Şimdi defterine baktım, büyük bir gayret ve itina içinde çizmiş, gördüğüm kadarıyla verdiği sözü tutuyor. İlk dersimizde daha çok çalışacağına söz vermişti, ondan bunu bekliyordum. Ancak bizim dersimiz matematik, sayılara dayanan bir bilim dalıdır. Yapılanlar bir esasa dayanmalıdır. Bu açıdan onun maksadını bir daha dinleyelim istiyorum!” Bana işaret etti. Kalktım, birden cesaretlendim, Söze o günkü durumu açıklayarak başladım:”Siz Sami arkadaşı kaldırdınız. Tahtada 99 yazılı idi. Siz bize bakın, bu sayı nedir nasıl oluşmuştur? ” diye sordunuz Sami arkadaşımız kalktı, 90’la 9’un toplamıdır, 90, 10x9’dur dedi, kesti. Ben kalktım, ”Arkadaşın eksik söylediğini ileri sürdüm, kalktım, 90’da 10 tane dokuz vardır, artı bir dokuzla 11 dokuz eder. Bu 11 sayısı , 11, 22, 33, 44, 55, 66, 77, 88, 99, sayılarının da ortak özelliğidir. Örneğin 11’de 11 tane birlik, 22’de 11’de 11, 2, 33’te 11, 3. . . . 66’da 11, 6. . . 99’da 11, tane 9. . . Öğretmen, ”Arkadaşınız haklı olarak benim sorumdan kendine göre bir sonuç çıkardı. Bunda çok haklıdır. İlerde bu tür değerlendirmeleri çok yapacağız. Bu ilişkiyi sezmesine çok sevindim. Bu tür zeka jimnastiklerini çok yaparlar. Bunların çok da yayarı olur. Biz bu derslere henüz başladığımız için bu tür sayısal oyunlara henüz hazırlıklı değiliz. Arkadaşınızın bunu bir yerden duyup da ortaya getirdiğini düşünerek önemsemedim. Ama şimdi inandım ki o kendi tecessüsü ile bunu sezmiş. Bu nedenle çok sevindim. Sizin de dikkatinizi çekerim, arkadaşınızla bu tahta başında çok konuşacağız. Defterine baktım, doğrusu inanamadım, ne kadar özenle çizmiş!" Öğretmen konuşurken sevindim, Çok sevindim, güldüm. Öğretmen bana döndü. ”Başka bir diyeceğimin olup olmadığını sordu, Özür dileyerek çizgi, çizgilerle tek sayıları gösterdim. 1, 11, 111, 1111, 11111, 111111, 1111111, 11111111, 111111111 orta çizgileri renkli çizip bu sayılar, bölünmezliği belirtiyor!" dedim  Öğretmen güldü. Gülerek: "Arkadaşınız sayıların nasıl bulunduğunu keşfetmeye kalktı. Gerçekten matematik sayılarının bulunuşu bu tür çalışmalarla olmuştur!" dedikten sonra “Şu gördüğümüz sayılarda binlerce bilmediğimiz başka gizli yan değerler vardır, onların gizini çözmekten hoşlandıkça daha zevkli sonuçlar alabiliriz. Ancak ben size bu kadarını ödev olarak yükleyemem. Arkadaşınızın hevesini kırmamak için üzerinde duruyorum. Bu bir kişisel ilgi işidir. Çalışanlara yardımcı oluruz!”. Bana teşekkür etti, defteri açıp arkadaşlara gösterdi, sonra gidip bizim sıra üzerine bıraktı. Çok mutlu olarak yerime oturdum. Kalkıp tahtaya giden benle,yerime dönen ben arasında büyük bir fark vardı. İki basamaklı sayılarla tek basamaklı sayıların çarpımı, bölünmesi ezber olarak verilmişti. On kadar arkadaşın hazırlanmadığını görünce  Öğretmen fena sinirlendi. ”Bu ne tezat, bu ne talihsizlik! İlk okulda öğrenilenleri unutmak doğaldır ama küçük bir çaba ile onları anımsamak varken yerinde saymak akıl almaz bir durumdur!” diyerek, üzüntüsünü belirtti. . Bu kez çıkarma, bölme işlemlerine geçerek tahtaya değişik sayılar yazdı. On sayının beşi bölme, beşi çıkarmaydı. Bunları bir çırpıda yaptım. Kesirsiz iki sayıyı bir sayıya bölmek, çarpmak bana oyuncak gibi geliyor. Bazı arkadaşların bunları yapamamasına üzülerek baktım. Bunlar konuşurken o denli yüksekten atıyorlar ki eşler-benzerleri bulunmaz. Bu duruma da ayrıca üzüldüm. Öğretmen “Çok geç başladığımız için kimi konuları atlayarak gitmek zorundayız!" deyip üç basamaklı sayılardan örnekler verdi. Dersin ikinci bölümünde, sıra ile tahtaya kalkarak problemler yazdık, işlemlerini başka arkadaşlar yaptı. Ayrıca bir birimize sorular sorduk yanıtladık. İşlemlerde işaretler üzerinde duran  Öğretmen, ”İşaretleri ihmal edilmiş problem çözülemez, çözülmüş sayılamaz!" sözünü tahtaya yazdı;bu yazıyı defterlerimize geçirdik. Haftaya ondalık sayılara başlayacağız. Verilmiş konular bir daha gözden geçirilecek. Çarpım cetveli tam bilinecek. Ahmet Gürsel  Öğretmenin yüzü biraz asıklaştı. Giderken” Allahaısmarladık!" dediğinde sesinden de belliydi. Arkadaşların kimisi azarlandıkları için, kimisi de azarlanmayı hak etmediklerine inandıkları için bir süre topluca bir durgunluk yaşandı.

Dersimiz yazı. Ödev verilmişti. İki sayfa yazı. bir sayfa el yazı, bir sayfa kitap yazısı harfleri. Ben ikişer sayfa yazdım. Öğretmen “Günaydın!" deyip girdikten sonra ilk söz “Ödevleri görelim!"Defterleri açtık. Sıraların arasında gezerek baktı. Benim defteri aldı, güldü, İlerletiyorsun!" dedi. Tahtaya geçti. Harun çizgiler hazırlamıştı. Bir sıraya el yazması büyük harfleri, ikinci çizgiye el yazması küçük harfleri yazdı. Harun’a iki çizgi daha çizdirdi. Çizgiler boş kaldı. Öğretmen bizim sıranın solunda bir boş sıra var oraya geçip oturdu. Önce benim defteri istedi. Verdim. Bana, ”Sen biraz otur ya da kitabını aç oku!" dedi. Okuma kitabımı açtım, gemiciler şiirini tekrar tekrar okudum. Ezberlemiştim ama o şiiri nedense çabuk unutuyorum. Defterimi aldım. Çok az düzeltmeler yapılmış, GÖRÜLDÜ 17/12/1938 yazılmış. Yazmaya devam ettim. Ders boyunca  Öğretmen başka bir söz söylemedi. Hepimizin defterlerine baktı, yazdı. Bazı defterlerde benimki gibi düzeltmeler var bazısında ise çizgiler. Bunların biri iyiye biri kötüye işaret olduğunu anladım ama hangisi iyi hangisi kötü seçemedim. Yan gözle Halil’e baktım onda çizgi var. Yüreğim sızladı. Fikret Madaralı  Öğretmen, Halil’ e çizgi çizmez. Çizdi ise o kötü değildir. Uzandım Emrullah’ la Hüsnü’ nün defterlerine baktım, onların da çizilmiş. İçim biraz rahatladı. Öğretmen çıkınca ön sıralardan doğru haber geldi. Harun Özçelik, Sami Akıncı, Abdullah Erçetin, Salih Baydemir, Recep Kocaman, düzeltme, öbürleri hep çizgi. İçim rahatladı. Halil gücenir diye düşündüm, ondan sakladım. Biraz sonra bir tartışma başladı  Öğretmen masasına göre bizim tarafta herkes çizgi almış, sağdaki sıranın çoğu düzeltme almış. Ben hiç duymamış gibi sustum. Mehmet Yücel yüksek sesle bağırdı, ”Deli misiniz siz , beni göstererek, o, gece gündüz çalışıyor, bizim gibi çizik alır mı, kesinlikle düzeltmedir!" diye genel bir duyuru yaptı. Herkes merakla bana baktı. Ben “Hangisinin iyi olduğunu bilmiyorsunuz ki, en çalışkanımız Sami, o göstersin, ben de gösteririm. Sami bir bana baktı, bir Mehmet Yücel’e “Senin başka işin yok mu, bu sınıfta bütün olaylara sen sebep oluyorsun, farkında değil misin? diye azarladı. Herkes sustu. Ben yürüdüm, arkamdan herkes kalktı,

Yemek zili çalmıştı, yemeğe gittik. Konuya kimse dönmedi. Yemekte, radyo sözü geçti. Radyo deyince Müzik Odası aklıma geldi. Kimden soracağız? Müdür Bey geçmiş günlerde “Müzik Odası hazır!" demişti. On beş gün geçti, müzik aletleri ne zaman verilecek? Bizim sınıfla önce Namık  Öğretmen ilgileniyordu, sonra Fikret Madaralı sınıf  Öğretmenimiz oldu, onlardan soralım. Tamam az sonra Namık  Öğretmenin yanında olacağız, sevindim. Konu bulundu, müzik aletleri, Müzik Odası. Rastlantı, yemekten sonra dersliğe gittiğimizde Sami Akıncı’ nın elinde bir liste, pazartesi günlük nöbet başlıyor. İlk nöbetçi 4 Mehmet Aygün. Hemen hesabını yapıyorum, benim nöbetim gelecek ay yani 20 gün sonra yani gelecek yıl, 1939 Ocak. , Gelecek yıl. gülüyoruz. Yapıcılık Atölyesi’ne gider gitmez Namık  Öğretmenden soruyoruz, Müzik Odası ne zaman hazırlanacak? Namık  Öğretmen, ”Müzik Odası hazır!" Bir iki gün içinde müzik aletleri oraya nakledilecek, Adem Gürçağlayan gözetiminde çalışmaya başlayacaksınız. Kitaplık için de Marangozluk atölyesi haftaya orasını düzenleyecek, daha yararlı bir şekil verilecek!"Çok sevindik. Hasan Çevik  Öğretmeni bekliyoruz. Hasan  Öğretmen geldi, güldü, ”Siz geç gelince biz takılıyoruz, bakın arada biz de geç kalabiliyoruz!" dedi. Bir grup yedi, bir grup sekiz olmak üzere ikiye ayrıldık. Ben sekiz kişilik gruba düştüm. Bizi, Hasan Çevik  Öğretmen aldı, büyük kapıya götürdü. Kapı açıldı dışarıya çıktık. Az uzağa giderek binaya baktık. Koskoca bir bina. Orta bölümü dört kat, diğer bölümler üç kat ama geniş, uzun. Öğretmen pencereleri sordu, saydırdı. Pencere kenarlarını gösterdi. Yan tarafa geçtik, Karaağaç tarafı, Orası dar ama L gibi uzayıp gidiyor. Baktık, ne gördük, neyi inceledik, şaşkın şaşkın bakınırken  Öğretmen yavaş yavaş konuşmaya başladı. İçinde oturduğumuz binamızı nasıl tanırız? Bu kez okur gibi anlatmaya başladı. Köşe, kemer, duvar, çatı, saçak, kapı, pencere, yağmurluk, kapı, kanat, cam, çerçeve, damlalık. Öğretmen bunları anlatırken kimi arkadaşlar güldü. . Hasan  Öğretmen: ”Haklısınız bildiğiniz sözleri söylediğim için gülüyorsunuz, ama bilmediğiniz sözler de geçecek, bildiklerinizle bilmediklerinizin hepsi bizim mesleğin sözlüğü olacak, yalından karmaşığa giden bir uzun yol çıkacak önümüze. . Biz öğreteceklerimizin ABC ’sinden başlıyoruz, buradan ötesini siz sürdüreceksiniz!”. Büyük kapıdan içeriye girdik. İçerde de öğretmen: “ Kenar, köşe, döşeme, çapraz, boya, badana, çapraz, kiriş, sütun, kapı, tavan, kemer, taban, taşlık, koridor, hayat, oda, salon, sofa vb. Bunlar benim şimdi aklıma gelenler siz bunların çoğunu daha önce duydunuz. Bundan sonra okuyacağınız yazılarda da bunlara benzer sözlerle karşılaşacaksınız, bunları bilmeden geçmek yerine anımsayıp geçerseniz olaylar belleğinizde daha sağlam kalır. Sizinle en yakın zamanda Edirne camilerini gezeceğiz, orada konuşulanları dinleyince şaşırıp kalacaksınız, ne denli ayrıntılar var onları nasıl dikkatle anlatıyorlar. Bu işlerde çalışanlar bunları bilip değerlendiremezse, oraları boşuna gezmiş olurlar. Siz  Öğretmen olarak belki de öğrencilerinizigezdireceksiniz. Onları bilinçlendirmek için bu tür bilgilere önem vermelisiniz!”. Ön bahçeye çıktık. Okulun bu tarafı At nalı gibi. Büyük binaya dayalı iki tane uzun bina. Geldiğimden beri bakıp geçiyordum  Öğretmen dikkatimi çekince bir başka gözle görmeye başladım. Kocaman bir oyun bahçesi, iki voleybol sahası var. Bu sahalar, bahçe büyüklüğünde el kadar görünüyor. Atölyelerin sırasında başka kapılar var. Onların karşısındaki bölüme ise girip çıkan kimseyi görmedik. Öğretmen, uygun bir zamanda bahçe alanını ölçmemizi söyledi. Ön pencereler tuğladan kemerli yapıldığını gördük. Öğretmen önlerine dek gitti dikkatimizi çekti: “ Tuğlalar yan yatırılmış. Nedenlerini anlattı: “ Tuğla kemer yapmayı kolay alarak algıladık, kolay yapabileceğimizi söyledik. Öğretmen güldü. ”Siz binaları salt pencere mi sanıyorsunuz. O kemerler pencerelerin üstünde sıralanmış. Oysa, bakın yere kadar başka türlü örgüler var. Onlar yapılmadan kemere kalkışmak biraz acelecilik olur. Sabredin hepsini öğreneceksiniz. Şimdilik gözlem dönemindeyiz, sırası gelince, basamak basamak hepsini deneyip gerçeğini yapacağız!”.

Atölyeye gittiğimizde öteki arkadaşlar gelmişti. Merak ettik sorduk. Onla, Karaağaç İstasyonuna yürümüş, istasyon binasını gözleyip incelemişler. Dersliğe dönünce, herkes yapıklarını kendine göre yorumluyor. Bizim gruptaki arkadaşlar, Hasan  Öğretmenin anlattıklarını söyleyince karşı gruptan İdris Destan, Yakup Tanrıkulu, İsmet Yanar, salt sataşıp tartışma çıkarmak amacıyla, ”Binayı yıktırıp bize yaptırmak isteyecekler, bu araştırmalar bunu gösteriyor!" diyorlar. Arkasından gülmeler. Savunan Mehmet Yücel, Mustafa Saatçi ise “Biz keşfini yapıyoruz, sizin grup yıkıp yapacak! diyor. Aynı arkadaşlar, buna da katılasıya gülüyorlar. Müzik dersi  Öğretmeni ödev vermişti. Kimse yapmamış, herkes öyle söylüyor. Susan birisi var, Sami. Mehmet Yücel”Sami yapmazsa ölür!" diyor. Sami’ye sataşma olunca, İbrahim Tuzpahacı, Mustafa Saatçi, Hüseyin Serin hemen savunmaya geçiyor. ”Çalışmak yasak mı? ”Müzik ödevleri, İstiklal Marşı, Onuncu Yıl Marşı sözleri defterlere yazılacak, Efem Türküsü söylenecek. Marşları ben geçen hafta yazmıştım. Türkünün nakarat bölümünün sesini bir türlü beceremiyorum. Müzik dersinde Abdullah Erçetin en iyilerin başını çekiyor. Ağız mızıkası çalıyormuş, mızıkası olmadığı için üzülüyor. Ben çalsam hemen alırım. Benim yıllarca önce bir zilli mızıkam vardı ama ben onu pek çalışım kullanamadım. Evde öyle duruyordu, tatile gidince getirebilirim. Mızıka, tatil derken, aklım gene köye gitti. ”Bir köye gitsem!"Yarın cumartesi, Baki bana tatlı getirecek, yemekten sonra ben de onunla konuşacağım. Şiir yazıyormuş, şiirleri nerede. Okula gitmemiş mi? Gitmişse neden bırakmış? Hemşirenin nesi oluyor? Birden tedirgin oluyorum, ya sinirlenip, ”Sana ne? derse. Kararsızlık içinde uyuyorum. Yarın Yağış olmazsa İsmet’le Karaağaç’a gidip geleceğiz.

 

17 Aralık 1938 Cumartesi

 

Zille uyandım, dinlenmiş olarak giyinip hazırlandım. Kahvaltıda Adem Gürçağlayan, Ömer Tunalı, Sabit Soysal, Nazmi Aybar öğretmenler var. Nazmi Aybar Öğretmen derse girmiyor. Ona Müdür Bey yönetim görevi vermiş, okula alınacak gereksinimleri alacakmış. Yatakhaneye soba kurulmasını konuşurken dinlemiştim, Müdür Bey ona “Sen bildiğin gibi bir şeyler yap!" demişti. İsmet Karaağaç’a gitmekten vazgeçti. Ömer  Öğretmen İsmet’e, ”Kenan voleybol oynamak için geliyor, takıma seni de alayım!" demiş, Kenan Namık Ergin  Öğretmenin kardeşi, bir yüksek okulda okuyormuş, sık sık geliyor. “Tamam!” İsmet oynarken ben, Baki ile konuşurum.

Dersimiz müzik. Öğretmen biraz gergin bir yüzle kapıdan girdi bizim tarafa bakmadan ”Günaydın!" dedi. Bize dönerek ”Siz okulun büyük sınıfısınız, öteki sınıflar sizi örnek alacak, onlara her yönden örnek olmalısınız. İstiklal Marşı’nı yeterince güzel söyleyemiyoruz. Biraz ona çalışalım. Dersimizin bu saatte oluşu da isabetli oldu. Oturduğunuz yerden çalışma yapacağız. Hepinizi görüyorum, Katılmayanları saptayıp yalnız söyleteceğim!"Fena halde korkuya kapıldım. Ödevleri yaptım, yapmayanlar var, vay onların haline diye düşünürken, şimdi de “ Vay benim başıma!"demeye başladım. Öğretmenin elinde bir çubuk var, kaldırıp indiriyor. ”Bir gözünüz çubukta olsun !" diyor. Önce yadırgadığım bu çubuğa bakmayı sonra sonra sevdim. Gözlerimle çubuğun izlerken  Öğretmene bakmaktan kurtuldum, gözlerim çubukla inip kalkıyor. Sayısız denecek kadar tekrar ettik. Bir süre müzik üstüne konuşan  Öğretmen, bu kez tek tek okuttu. Yakup, Abdullah, Recep, Ahmet Güner, Hilmi, Hasan, Harun okudu. Öğretmen hepsini beğendi. Bu kez, ”Siz güzel okuduğunuza göre öteki arkadaşlarınızı sürüklemeniz gerekir. Nasıl oluyor da beraber olunca daha güzel olmuyor? ” diyerek, arkadaşlara beraber söyletti. Tahta önüne kaldırarak tekrarlattı. Aramızdan dört arkadaş daha kaldırarak sayıyı artırdı, gene söyletti. Güldü, ”Anlaşıldı, sizi tahtaya kaldırmak gerekliymiş, oturduğunuz yerde kendinizi zorlamıyorsunuz, belli!" dedi, hepimizi kaldırdı. Zil çalınca, ”Devam edeceğiz !" deyip çıktı. Hava azıcık çiseltili gibi, koridorda toplu dururken yönetim bölümünden kalabalık bir subay gurubunun geldiğini gördük. Önlerinde Kırmızı çizgili pantolonlu, kasketi biraz sağ arkaya eğik bir büyük rütbeli general, ötekiler arkada bize doğru geliyorlar. Kendiliğimizden arkalarımız duvarlara yapışık şekilde yol

açtık. Önümüzden geçerken general eliyle selam verdi, güldü. Azıcık gecikerek “Sağ olun!" diye karşılık verdik. Grubun büyük kısmı bizim dersliğe doğru yöneldi oradan üst katlara çıktılar. Arkadan iki subay, arkadaşlara sorular sordular, Biri Tekirdağlı olduğunu söyledi, Tekirdağ içinden arkadaşımızın olup olmadığını sordu. Onlar da ötekilerin arkasından gittiler. Zil çalınca derse döndük. Öğretmen geldi. Öğretmende hiçbir değişiklik yoktu. Oysa bir bu kadar subayı bir arada görünce elimizde olmayarak meraklanmıştık. Bir arkadaş  Öğretmene sordu. ” Öğretmenim, gelen konuklar derslerimize giriyor, subaylar da gelecek mi? Öğretmen, ”Ben askerliğimi yeni bitirdim gelirlerse yapılması gerekeni yaparım, dedi

Elindeki çubuğu kaldırarak, İstiklal Marşı’na başlattı. Şaşılası bir dikkatle  Öğretmeni memnun edecek titizlikle iki marşı da güzel söyledik. Gene tek tek söyletmeye başladı. Bir atlayarak, İstiklal Marşı, onuncu Yıl Marşı sürdü. Bana Onuncu Yıl Marşı çıktı. Rahat söyledim. Öğretmen derse girdiği zamanki sertliğini bıraktı, güler yüzle zil çalınca dersten ayrıldı. Öğretmen gidince konumuz subaylar. Halil Basutçu, içimizde çok subay görmüş bir arkadaşımız. Köyü olan Süleoğlu’da askeri birlik varmış, onların eğlencelerine katılıp şarkı bile söylemiş. Bunları anlattı. Öndeki generalin Salih Omurtak olduğunu söyledi. Salih Omurtak deyince ben bizim köydeki bir olayı anlattım. Bizim köy muhtarı Çavuş amca askerliğinde Salih Omurtak’ın birliğinde bulunmuş, Salih Omurtak o zaman genç, küçük rütbeli bir subaymış. Çavuş Amca onu,Mülazim Sani Salih efendi, diye anmıştı. Salih Omurtak şimdi bu yörenin en büyük komutanıymış. En büyük komutan, Validen de mi büyük? Genel Müfettiş Kazım Dirik’ten de mi büyük? Kazım Dirik deyince ben gene Çavuş Amca’nın anlattığına geçtim. Salih Omurtak’ ın birliğinde Kazım Dirik, Gazi Miralay olarak anılırmış, daha önce savaşa girmiş, yara almış, gazi olmuş. Bu nedenle Genel Müfettiş daha yetkili olmalı. Biz tüm sınıf o denli dalmışız ki, Ömer Tunalı Öğretemen dersliğe gelip “Günaydın!" deyince “Yanlış geldi her halde diye ciddiye almadık. Öğretmen gülerek yerlerinize oturmayacak mısınız? diye sorunca ayaktaki arkadaşlar, utanarak yerlerine oturdular. Öğretmen her zamanki gibi yumuşak sesiyle sorular sordu. Spor oyunlarından neleri bildiğimizi, sırası gelince hangilerinde çalışmak isteyeceğimizi sordu. Emrullah’la Hüsnüarkadaşlara Bulgaristan’da okurken neler yaptıklarını anlattırdı. Özellikle güreşe çalışıp çalışmadıklarını sordu. Çalışmamışlar. Arkadaşlar, fırsat yaratıp, subayları sordular. Ömer Öğretmen, ”Burası eskiden subay okuluymuş, o okulun sanırım burada eşyaları varmış, herhalde onlar için gelmiş olabilirler. Niçin geldiklerini tam olarak bilmem olası değil. Askerler yaptıkları gibi yapacaklarını da açıklamazlar. Doğruyu Okul Müdürümüz bilir. Onlar okul müdürümüze ziyarete geldiler, uzun uzun konuşup görüştüler neşeli ayrılıp gittiler!"Okulumuza önce Vali Ahmet Niyazi Mergen, sonra Genel Müfettiş Kazım Dirik, bugün de subaylar, general Salih Omurtak. Arkadaşlar, özellikle Mehmet Yücel: "Önce oturup subayları tanıyalım, askere gidince biz de subay olacağız, yabancı kalmayalım!" diyor. İsmet’e, İdris’e, Ali Güleren’e, Yusuf Asıl’a “Siz hiç beklemeyin, sizin gibi cıvık insanları subay yapmazlar!" diyor. Bu kez herkes gülüyor”Onları yapmazlarsa seni ne yapacaklar? ”Beş altı kişi birden “Onu askerde saka yapacaklar!" tüm sınıfça bir gülme. Zil çaldı, önce koridorda İstiklal Marşı. Adem  Öğretmen önde, çubuğu elinde , düdüğüyle ses veriyor. Güzel söylemişiz. Ben bile söyledim. İnce yere gelince durdum, az sonra gene katıldım…. Yemekler gene güzel, alıştığımız yemekler. Ben adlarını tam öğrenemedim, arkadaşlar sıralıyorlar, patlıcan kebabı, tas kebabı, türlü vb. Ben tulumba tatlısını, revaniyi, kadayıfı öğrendim. Kadayıfı, baklavayı biliyordum, bunları ablam çok yapıyordu. Baklavayı burada iki kez verdiler, sevmedim, çok kuruydu, ekmek gibi. Bence en iyisi tulumba tatlısı. Bugün revani varmış. Biz azıcık geç girdik yemeğe. Yemekte Namık  Öğretmenle kardeşi Kenan var. Yanlarında bir başka yabancı, Fikret Madaralı’ nın kardeşi Fehmi Madaralı, o da bir yüksek okulda öğrenciymiş. Öğretmenlerin kardeşleri hep okuyorlar. Bu dördüncü kardeş. Birden anımsadım, ilk günlerde de gelmişti Fikret  Öğretmenin kardeşi, giysilerini değiştirmiş, tanıyamadım. İlk günler, her gün okula gelir voleybol oynarlardı. 5. sınıfların masaları bugün boş, meğer onları  Öğretmenleri Adem Gürçağlayan sinemaya götürecekmiş. Sınıfça sinemaya gitmek! Biz neden gitmiyoruz? İşte bir yenilik, sınıfça sinemaya gitmek. Kendi aramızda konuşuyoruz, Namık  Öğretmene söylesek, ”Hayır!" demez. Bir yandan bunları konuşuyoruz, bir yandan da Baki’yi gözetiyorum, bugün ortalıkta dolaşmıyor. Herkes kalktı, umudumu kesmek üzereyken yetişti, bir tabak revani. Tabağı hemen temizledim. Ancak Baki tabağı geçerken bıraktı, hızla uzaklaştı. Anlamaya çalıştım, Baki bunları bana birilerinden gizli getiriyor. Düşündüm, bir daha getirmemesini söyleyeceğim. En iyisi bugün, konuşabilirsem önce bunu söyleyeceğim:” Arkadaşlar, bana kızıyorlar, onların haklarını yiyormuşum! diyeceğim.

Dersliğe gidince Halil yalnız oturuyordu. Harun Özçelik, Mehmet Başaran, Hasan Üner, Halil Basutçu, Salih Baydemir kitaplığa gideceklermiş. Halil bana da “Gel!" dedi. Daha sonra geleceğimi söyledim. Biraz bekledikten sonra  Öğretmen odasının önüne kadar gittim, kimse yoktu. Ben oralarda dolaşırken Baki gördü, ne aradığımı sordu. ”Seni arıyorum!"deyip konuştum. ”Bundan sonra bana tatlı getirme, arkadaşlarım kızıyor!" deyince o, ”Tamam öyleyse, bir daha getirmem!"dedi, yürüdü. Öteki sözlerim ağzımda kaldı. Kendi kendime kızıp söylenerek dersliğe gittim. Hiç kimse yoktu. Ağlayacak gibi oldum, başımı ellerimin arasına aldım, öylece düşünmeye başladım. Mustafa Ağabeyin öğüdünü anımsadım, ”Tatil günleri bir işle uğraşmazsan sıkıntıdan kurtulamazsın. Kapı açıldı, içeriye Baki girdi, gülerek”Seni birisi çağırıyor!" dedi gerisin geri çıktı. O sıra dışardan arkadaşlar geliyormuş, herhalde onlardan çekindi. Benim aklıma hemşire geldi, ”Acaba ne oldu? ” Kapıdan çıkınca”Seni bir bey sordu, çağırdı,  Öğretmen odasında Ruhi Bey’le oturuyorlar. ”Ruhi Bey kim? ””Ruhi Bey, şu eski yöneticilerden, Eğitmen Kursu görevlisi, yanındaki onun tanıdığı, o çağırdı. Vahit Dede gelecekti toparlanıp, onu karşılamak için söz düşünmeye başladım. Bir taraftan da Baki’den bilgi almaya çalışıyorum. Öğretmen odasına girince, gülerek, İlhan Bey, (İlhan Görkey) “Daha önce geldiğimde: Gene geleceğim, demiştim; geldim bak!" dedikten sonra beni yanına oturttu. Kırklareli’ye dönünce Hasan Amcamla tanışmış. Daha doğrusu hep tanıyormuş da bizim aile ile olan ilişkisi bilmiyormuş. Benden söz edince amcam çok sevinmiş, öyle ki, ”İçimde bir acıydı, onun okuması için yardımcı olamamıştım, nerdeyse eşimden ayrılacaktım bu konudaki anlaşmazlığımız için. Eşim yeni doğum yapmıştı, yardım edemeyeceğini söyleyince fena halde sıkışıp kaldım. Amcam anlayış gösterdi tatlıya bağladık ama kuzenim okuldan kaldı. Bu nedenle haberiniz, çok makbule geçti!" demiş. İlhan Bey, ”Bahar gelince özel olarak köyünüze gideceğim, sizin köy, sevdiğim köylerden biridir. !" diye benim hoşuma giden sözler söyledi. Sonra da bizim köyü yanındaki Ruhi Beye anlattı. Ruhi Bey biliyormuş ama galiba bir kez gitmiş, bana köyün Öğretmenini sordu. Eğitmen Mustafa Ağabeyi söyledim, ikisi de anımsadı, sevip beğendikleri bir adaymış Eğitmen Kursu’ndayken. Mektup yazarsan başarı dileklerimizi ilet!" dediler. İlhan Görkey, Ruhi Esin. Bu adı sanki çok duymuş gibiyim. Belki de Mustafa Ağabey anmıştır. Ben onların yanında oturmuş dinlerken, Müdür Bey telaşla geldi, ”Kusura bakmayın beyler, sizi beklettim, haydi gelin, birer kahvemi için, arkadaşlar azıcık gecikecek, sohbet edelim!"Bana bakıp güldü, onlara “Delikanlı size ev sahipliği mi yaptı? ” dedi. Kalkmış; ayakta duruyordum. Müdür Bey bana “Teşekkür ederim, misafirlerimizle ben meşgul olacağım!"Selam verip ayrıldım. Kendi kendime sordum:İlhan Bey beni bunun için mi çağırdı? Değişik bir duygu içinde gene dersliğe döndüm. Derslikte arkadaşlar fiskos ederek bir şeyler konuşuyordu. Önce ilgilenmez göründüm. Bahçeye çıktım, İsmet voleybol takımında;oynuyorlar. Çevrelerini sarmış çocuklar, onları izliyorlar. Gittim bir süre ben de baktım. Ancak hava oldukça soğuk geldi, geri dönüp kitaplığa girdim. Halil, Harun, Hasan, Mehmet Aygün.Hilmi oradalar. Sessizce kitap okuyorlar. Ancak Hilmi sık sık Mehmet Aygün’le konuşup okuduğu kitaptan bir yer gösteriyor, gülüşüyorlar. Arada Hasan onları uyarıyor, konuşacaksanız çıkın, dışarıda konuşun!" diyor. İki kez uyarılınca ikisi de gücendi çıktı. Bu kez Hasan kendini savunmak istedi, onların güldüğü kitabı açıp gösterdi. O sayfalarda bir kraliçeden söz ediliyor. Kraliçenin cinsel organında ben varmış, bu beni düşündükçe kraliçe üzülüp evlenmiyormuş. Arkadaşlar buna bakıp bakıp gülüyormuş. Üstelik alıp alıp başkalarına da gösteriyorlarmış. Ben hiç ilgilenmedim. Az sonra kalkıp gene dersliğe gittim. Karaağaç’a gidenler geldi. Üşümüşler, ”Bir daha Karaağaç’a gitmeyiz!" diyorlar. Öğretmenleri Müdür Bey çağırtmış, oyun da bozulmuş, İsmet, Mehmet Yücel, sinirli geldiler.Oyunları bozulmuş.Mehmet Yücel” Karaağaç’ta üşüdük!" diyenlere gülerek, ”Deli misiniz siz, Karaağaç’ta üşünür mü, üşüyecekseniz gidin Edirne’de üşüyün de bari değsin!"Herkes gülüyor.”Ne fark eder?”Kendi kendime düşünüyorum, İlhan Görkey’le konuşup Hasan Büyükerenler Amcamdaniyi haber almama karşın, sıkıldım.Üstelikusturuplu bir şekilde Baki’ye söyleyeceğimi söyledim.”Olur!" dedi.Neden sıkılıyorum?Sinemaya gidenler gelince durum biraz şenlendi.Gördükleri filmleri anlatıyorlar.Ancak aynı filmi gördükleri halde anlatırken nerdeyse kavga ediyorlar, ”Orası öyle değil, böyle!" deyip değişik değişik anlatmaları biraz acayip kaçıyor.İlgim arttı, bir dahaki sinema grubuna ben de katılacağım.”Haftaya cumartesi günü.ben de gideceğim!” dedikten sonra açtım Tarih okudum.

Tarih nedir?Kendi kendime tanım yapıyorum, olmuyor.Kitaba bakıyorum sanki biliyormuşum gibi geliyor.Ezberlemek çok zor.Tarihsel çağlar, ilk, orta, yeni, yakın çağlar.İlkçağ:Yazının bulunup kullanılmaya başlamasından Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışı olan M.S.476 yılına dek sürer.Ortaçağ:İlkçağın bitiminden İstanbul’un Türkler tarafından alınması ya da Doğu Roma İmparatorluğunun (Bizans imparatorluğu) yıkılmasına kadar.Yeniçağ:M.S.1453 yılından 1789 Fransız Devrimi’ne dek sürer.Yakınçağ:1789 Fransız Devrimi’nden günümüze dek geçen zaman….Göçler, göç Yolları, Türklerin Anayurdu.Hun İmparatorluğu’nun kuruluşu.Aklımda kalmıyor, deftere yazmaya başladım.Zaten Öğretmen “Kısa kısa not alın, daha çabuk öğrenirsiniz !" demişti.Sıra arkadaşım Halil geldi, baktı, bana “Gene bir şeyler icat ediyorsun!" dedi.O defter tutmaya biraz karşı, kendisi pek tutmuyor.Her halde o okuduğunu anlıyor, yazmaya gerek duymuyor.Ben yazmadan öğrenemeyeceğimi düşünüyorum.Aramızda bu tür bir fark var.Tarih kitabının Mezopotamya’ya kadarki kısmını kısaca yazacağım.Boş zaman buldukça öteki bölümleri de kısa kısa not edeceğim.Kendi kendime konuşurken aklımdan da neler geçiyor!Baki banahemen “Peki!" dediğine göre demek o zaten istemeden getiriyormuş.M.hemşireye “Alma !" desem, belki de “Peki!" deyip kesecek.Bu iyi mi, kötü mü?Kendi kendime konuşup, kendi canımı sıkıyorum.Hüsnü Beyaz Zambaklar Memleketinde’ yi bitirmiş, verdi çok beğenmiş.Hemen ben de okuyacağım.Bir Öğretmen neler yapmalı, bu konuda Fikret Madaralı Öğretmen anlattı.Onun anlattıklarına benzer olayları bizim köy Öğretmeni Hasan Öğretmenimizde yaşadı.”Derslere geç giriyor diye şikayet etmişler.Bir gün iki müfettiş baskın yaptı.Müfettişler saatlerini göterip Öğretmenle konuşurken biz karşıdan gözlüyorduk.Daha önce geldiği için tanıdığımız müfettişlerden biri, Abdi Yalçın, beni çağırdı, Kahveye gönderdi, saati öğren gel, dedi.Koştum öğrendim.Öğretmenin durumunu çok iyi bilen köylüler, ona yardım ediyorlardı.Bana saati söylediler, koşa koşa gelip söyledim.Öğretmenin saatine uygun söylemişler.Müfettiş Abdi Yalçın, ”Hayret tam bir saat fark var!" dedi.Müfettişler kalmadan yakın köye gittiler.Onlar gittikten sonra köylüler günlerce bunu konuştular.Müfettişleri atlatmışlar.Sonunda babam sinirlendi” Müfettişleri atlatacağınıza müzevircileri ( Şikayet edenleri)ortaya çıkarsanız daha iyi olmaz mı?” diye sordu.Olay böylece kapanmıştı.Bu kitaptaki Öğretmen nasıl çalışıyor acaba?Okuyorum.Başlangıç azıcık sıkıcı geldi.Sayfaları karıştırıyorum.Halil hemen sordu, ”Kitabın önce sayfalarını sayıyorsun?” dedi.”Evet, her gün 20 sayfa okuyacağım, o bölümünkısaca anlattıklarınıyazacağım, sorulunca söylerim!”Arkadaş inanmadı ama, yapacağımı da düşünüyor.”Okuduklarını hep yazacaksan, ona defter yettiremeyeceksin!" deyip güldü.Türkçe Öğretmenimiz “Her öğrendiğiniz için not almanız size yararlı olur!" dediği için arkadaş bana fazla bir şey de söyleyemiyor ama, yaptıklarıma katılmadığı belli.Nedense o öteki derslerde de ucu ucuna not tutuyor.Olsun, ben böylesini deneyeceğim.Öğretmenleri, dersleri daha iyi tanıdıkça başka yollar da denerim.İlk 20 sayfayı okudum, çürük duvarlar, bozuk yollar sevimsiz geldi ama bizim köyün yolları, sayısız bahçe duvarı da yıkık döküktür.Dur bakalım sonu ne olacak?Hüsnü de Hasan Ünergibi güzel, dediğine göre, gerçekten güzel olmalı.

Yat zili çalınca her zamanki yöntemimi uyguladım.Belkiverdiğim kararlardatek uyguladığım da bu sanırım;zamanında yatmak! .Yalnız, yatınca bir de düşünceye dalmamı önleyebilsem! .Yatar yatmaz uyuma yerine gündüz karşılaştığım olayları anımsayarak, yorumlara kalkışmam uykumu kaçırıyor.İlhan Görkey, Kırklareli’de görevli, buraya neden sık sık geliyor.Beni neden çağırdı.Beni çağıracak kadar beni tanıyor mu?Adımı, numaramı kimden almış?Hasan Amcamla konuşması neden?Baki neden bana hiçbir şey söylemedi?.Bir yığın soru aklıma geliyor, çoğunuyanıtlayamıyorum.Hasan Amcamın söyledikleri aklıma takıldı.Atiye yenge beni çok sevdiğini söylerdi meğerse onlarda kalmama o engel olmuş.Anımsadığıma göre babama “Amca gelsin bizde kalsın, daha iyi bana arkadaş olur, evde yalnızlıktan kurtulurum!" derdi.Ortaokul açılmasına yakın kayıt için gittiğimizde geçici bir süre için bile bebek bahane edilerekmızmızlanıncababam, ”Ne Şamın şekeri, ne Arabınyüzü!" deyip köye döndü.Bir süre de onlarla ilişkiyi kesti.Amcamın öyle söyleyişine üzüldüm.Demek çaresiz kalmış.Amcamın beni sevdiğinibilirdim, kaç kez gittiğimdeklarnet çalar, müzik konusunda bilgilendirmeye çalışırdı.Bir kez de salt ben göreyim diye ortaokula klarnetiyle gittik, müzik Öğretmeni ile klarnet, piyano beraber çaldılar.Hele Arasta’daki çancıdannota sıralamasına göre zil seçişimiz, Hasan Amcamın hiç unutamayacağımcandan yakınlığı idi.Köye geldiğinde de evdekilerden en çok benimle ilgilenir, bana hediye getirirdi.Son getirdiği Zilli mızıka hala evde durmaktadır.Tatilde gidip göreceğim.İsmet’lere gidince Kırklareli’ye kesinlikle gideriz.Eve uğramasam bile Hastaneye uğrar,amcamı görürüm.Orada yönetici olduğu için günleri hastanedegeçiyor.Uyumuşum…

 

18 Aralık 1938 Pazar

 

İlk partide banyo için değişecek arkadaş arayacağım. Hayret, arayınca kimse çıkmıyor. Kaç kez denedim. Arkasından birileri teklif ediyor ama önce bulmak zor oluyor. Kahvaltıda gene de soracağım. Küçük numaralıların çoğu üşengeç arkadaşlar, hep onlardan yararlanıyorum. Fettah, hemşerisi Ali Önol, nedense bazen Sami de arkaya kalmak istiyor. Kahvaltıya inince şaşırdım, Pazar günü  Öğretmenler gelmezken bugün Müdür Bey de dahil tüm  Öğretmenler kahvaltıda. Böylesini şimdiye dek hiç görmemiştik. Bizim tarafa bakıp bakıp konuşuyorlar. Öğretmenler toplantı yapacaklarmış. Sabit Soysal  Öğretmenin kardeşi Hüseyin arkadaşlara,  Öğretmen toplantıları hakkında bilgi veriyor. Neden pazar günü? Öyle uygun görmüşlerdir. Kahvaltıdan sonra Ali Önal arkadaş bana sırasını verdi, koşa koşa banyoya gittim. Banyodan sonra dersliğe inerken M hamşireyle karşılaştım, ”Günaydın!" dedi, karşılık verdim, niçin geldiğini sordum. Bugün okula gelmesi için tüm görevlilere kağıt imzalatmışlar, doktor bey de gelmiş yukarda odasındaymış. Olaya sevindim, böylece öğrenmiş oldum, hemşire bana kızgın değilmiş. Kızgın olsa yanımdan geçer gider, selam vermezdi. Üstelik merdiveni dönerken beni gördü, durup yaklaşmamı bekledi, öyle selamladı. Başka bir şey söyleyemeyişime kızdım. Aklım hep sonradan uyanıyor. Şimdi gitsem dünya kadar söz bulup, konuşmayı uzatabilirim. Ancak şimdi de gidemem. Bekli de gelmemem için “Doktor bey de geldi, yukarda!" dedi. ”Başım ağrıyor, ya da karın ağrısına tutuldum!" desem. Ya doktor anlar da adımı alıp mimlerse! Vazgeçtim.

Dersliğe indim. Arkadaşlar,  Öğretmenlerin toplantılarda ne yaptığını konuşuyorlar. Herkes bir şeyler söylüyor. Söylenenler yapılmaya kalkılsa bir ayda bitmez. Ama durmadan yeni olasılıklar öne sürülüyor. Kitabımı okumaya koyuldum. Arif Kalkan geldi Yakup Tanrıkulu arkadaşla birlikte revire gitmemi istedi. Önce şaka sandım. Yakup anlattı. Daha önce onları yazmışlardı, belli zamanlarda revire gidecekler, sık sık tartılıp yoklanacaklardı. Yakup bir kez gitmiş, sonra unutmuş, şimdi doktor beyi görünce anımsayıp korkmuş, sorar da hemşire “Gelmedi!" derse! Arif’e anlatmış, o da benim hemşire ile iyi konuştuğumu söylemiş. Yakup Tanrıkulu iyi bir arkadaş, çok şakacı ama, güzel şarkı söylüyor, güzel oyun oynuyor. Az konuşmamıza karşın benim sevdiğim arkadaşlardan. Beraber çıktık. Durumu hemşireye yavaşça anlattım, Hemşire bana, önce çıkışır gibi yaptı, ”Sen revirin kılavuzu musun? dedi. Güldü, arkasından da gene bana “Kılavuzun ne olduğunu biliyor musun diye sordu. Ben ciddi ciddi “Bilmez olur muyum? kılavuzun bir köyü bile var, Kılavuzlu, orada herkes kılavuzdur. İnanmasan arkadaşımız Salih Baydemir’den sor, o Kılavuzlu köyündendir. Hemşire katılırca güldü, ”Ayol sen laf cambazı gibi bir şeysin. Seninle konuşmanın zor olacağını ilk gördüğümde anlamıştım. Derslerinde  Öğretmenler seninle nasıl baş ediyorlar, merak ediyorum. Matematik  Öğretmeni Ahmet Gürsel  Öğretmen bizim tanıdığımızdır, ondan soracağım!" Yakup, “Ondan sorarsanız çok iyi, der!" deyince, bu kez, ”A , o çok iyi derse, başkasından sormam, Ahmet Abi çok ciddi bir insandır, insanları iyi seçer, onun iyi dediği kesinlikle iyidir!" Gülerek, Yakup için açılmış sayfayı buldu, yazıp, tarttı, şikayeti olup olmadığını, çıkan yemekleri sevip sevmediğini, özel istediği bir yiyecek olup olmadığını sordu. Yakup istemedi. Zaten ilk tartıldığından bu yana artış göstermiş. Yakup çok sevindi. On beş gün sonra gelmesini gerekliymiş, sözleştiler. Hemşire bana “Gene sen getir!" diye tembih etti. Ben bu kez “On beş gün sonra ben de muayene için gelebilirim, Baki benim tatlı payımı azalttı, tatlısızlıkta hastalanabilirim!" dedim. Hemşire hayretle “Baki niye kesti? ” diye sordu. Bu kez ben şaka dediğimi, tıpkı Baki’ye söylediğim gibi ona da arkadaşları öne sürdüm, ”Utanmaya başladım!"dedim. Düşüncemi doğru buldu, ”Haklısın!" dedi. Bu kez “Yeni hayata devam ederiz!"dedi. ”Arkadaşlar ona da kızabilir!" deyince, ”Sen ne demek istiyorsun Allah aşkına? ” diye çıkıştı. ”Tamam, tamam!" deyim ayrıldım. ”Ha işte öyle;laf anla, akıllı ol!" dedikten sonra arkamızdan güldü. Sonuç olarak bu konuşmalardan da bir anlam çıkaramadım ben?

Yakup’la yolda hiç konuşmadan dersliğe indik. Sırama oturdum, kitap karıştırırken Arif geldi, ”Seni gönderdiğime sevindin değil mi? Gülüşü biraz anlamlıydı. Başımı sallayarak “Evet!" işareti yaptım. Ağzımı gösterdim, ağzımda yenihayat vardı. Sırasına dönünce Yakup’la ikisi de bana bakıp gene güldüler. Ne konuştular ki? Leyhime mi, aleyhime mi? Dur bakalım! Öğle yemeğine merak içinde, sessizce indik. Az sonra tüm  Öğretmenler, Müdür Bey de yanlarında olmak üzere hepsi geldi. Sürekli konuştular. Biz duyamadık ama yakın masadakiler duymuş olabilirler, onlardan ne konuştuklarını sorabiliriz. Meraklılar çabuk çabuk yeyip yakın masadan kalkanlara takıldılar. Bizden en meraklı İdris Destan çıktı, gitti az sonra geldi, ”Hiçbir söz duyamamışlar!"dersliğe varsayımlar öne sürerek gittik. Akşam Tarım  Öğretmeni Salih Ziya Büyükaksoy nöbetçi dersliğe gelince sorarız. O bize gerekli olanı zaten söyler, gerekmeyenler de zaten bizi ilgilendirmez. Bir kısmı benim bu sözüme sinirlendi, öğrensek ne olurmuş? Matematik kitabını açtım. Geçmiş konuları biliyorum:Asal sayılar çift sayılara bölünmez. Çift sayılar ikiye, duruma göre ikinin katlarına bölünürler. Asal sayılar ancak kendilerini oluşturan çarpımların çarpan ya da çarpılanlarına bölünebilirler. Bu bir kural olabilir mi? Olamaz. Çünkü eşit bölünme olmamaktadır. Hem de tüm sayılara uygulanamaz. Örneğin 49, 7’ye bölünür ama 47 her hangi bir sayıya bölünemez. Geometriye bakıyorum. Kare. dik dörtgen, eşkenar üçgen alan, çevre, hesaplamalarını öğrendim. Küp, dikdörtgen prizmalarının hacim hesaplarını çözdüm. Dik üçgen üçgen alanını bulmayı kendim keşfettim. Kare ya da dikdörtgen alanını bulup ikiye bölüyorum, yarısı çıkıyor. Akşam Salih  Öğretmen gelirse arıcılık üstüne sorular soracağım. Bizim aile eski tür arı yetiştiriyor. Sepetle, Lüleburgaz’da Maarif Memuru Salih bey ise sandıklarda yetiştiriyor. Ben arılardan korkmuyorum, arılar da beni hiç sokmuyor. Kolayca arıcılık yapabilirim. Sepetten sandığa geçmek kolay olacak mı? Sandıklardaki arılar sepet kadar soğuktan korunabilecek mi? Bir başka soru, okulumuzda arıcılık yapılacak mı? Arkadaşların bir kısmı işini gücünü bırakmış  Öğretmenler Toplantısını gözetliyor. Nihayet, bekledikleri haber geldi, toplantı bitmiş,  Öğretmenler faytonlara binip gitmiş.

Akşam yemeğinde, Sabit Soysal, , Salih Ziya Büyükaksoy, Hamdi Bağ, Namık Ergin öğretmenler vardı. Salih Ziya Öğretmen bizim dersliğe gelecek, ben de sorumu soracağım. Kendi kendime seviniyorum. Gerçekten bir süre sonra Salih  Öğretmen geldi. Neşeli, konuşanlara takıldı, ”Sesli çalışmalarınız nasıl gidiyor? Derslerinizde de böyle konuşuyor musunuz? Yoksa “Dut yutmuş bülbül” gibi susuyor musunuz? diye takıldı. Bir an bir sessizlik oldu. İsmet parmak kaldırdı,  Öğretmen izin verince sabahtan beri merak konusu olan  Öğretmen toplantısını sordu. İsmet aklınca  Öğretmeni kandırdı, ” Öğretmenim biz  Öğretmen toplantıları hakkında hiçbir şey bilmiyoruz, bugün  Öğretmenler toplandı deyince merak ettik, açıklar mısınız? Salih Ziya  Öğretmen bir süre güldükten sonra ”Önce ben sizden bir soru sorayım, sabahtan akşama bir birinizle sesli sessiz konuşuyorsunuz, ne konuştuğunuzu bana açıklama gerdeğini hiç duydunuz mu? Siz gerek duymadınızsa şimdi ben soruyorum, bugünkü konuşmalarınızı bana anlatır mısınız? Sizin gibi bizim de birçok işimiz var, bu işlerin ahenkli gitmesi için yapılacak işbirliği, esaslarını toplanarak saptarız. Bugün de onlardan birini yaptık. İsmet’e dönerek “Bu kadarı yetti mi? İsmet sustu. Herkes sustu. Bu kez  Öğretmen kendi kendine bir durumu açıkladı “Ben size benden her konuda yardım istersiniz, dedim, ama bu, sizinle beni ilgilendiren konular üzerine verilmiş bir sözdür. Başkasının işleri ne beni ne de sizleri fazla ilgilendirmemeli. Öğretmenler toplantısı her zaman yapılır. Bu toplantılarda alınacak karar olursa okul yönetimi bunu öğrencilere yansıtır. Bunun dışında orada bulunanlardan kimse, orada konuşulanları ayrıca anlatmaya yetkili değildir. Hepimiz sustuk. Ben boynumu büküp önümdeki kitabı okurken  Öğretmen sıralar arasında gezerek herkesin ne okuduğuna baktı. Bizim sıra yakınına gelince izin istedim, sorumu sordum. Okulda arıcılık yapılacak mı? Öğretmen, programlarımızda var, ancak arı yararlı olduğu kadar nazlı bir canlıdır, gerekli ihtimam gösterilmezse, yuvayı terk eder. Ayrıca onun yaşayacağı özel yer gerekmektedir. Okul içinde bakımı söz konusu olamaz. Bu balkımdan bu yıl arıcılık sözlü olarak geçiştirilecek, inşallah seneye tatbikatını da yapacağız!"deyip kesti. O sözünü böyle noktalayınca ben sustum, hazırladığım öteki sözleri açamadım. Nedense Salih Ziya  Öğretmen, her zamanki hoşgörülü tutumunu bu gece sürdürmedi. Başka zaman kendisi söz açar, soru sorar, zil çalıncaya dek konuşurdu. Bu kez zili beklemeden gitti. Arkasından Mehmet Yücel, ”Bunlar toplantıda kavga mı etti ne, biraz sinirli gibiler!"Yat zili uyku zamanını bildirince, koşar adımlarla yataklara koştuk. Yatakta önce Salih Ziya Öğretmeni düşündüm. Salih  Öğretmen dersliğimize geldiğinde sinirli filan değildi. Belki İsmet’in sorusunu gereksiz buldu, belki de tüm gün süren toplantıda çok yoruldu.

 

19 Aralık 1938 Pazartesi

 

Kahvaltıda gözlerimiz  Öğretmen arıyor. Dün hepsi vardı, bugün kimse yok. Benim gibi herkesin dikkatini çekmiş, Yusuf Asıl yüksek sesle bağırıyor. ”Dün  Öğretmenler çok çalışıp yorulmuşlar, bugün dinleneceklermiş! Bayrak töreni için toplanınca  Öğretmenler çıktı, Namık Ergin, Hamdi Bağ, Sabit Soysal, Ahmet Gürsel Öğretmen gelmiş. Adem Gürçağlayan, sopasıyla işaret verdi, İstiklal Marşı bu kez güzel söylendi. Dersliğe gittiğimizde ”Fikret Madaralı  Öğretmenin kitap taşıyıcısı Halil Basutçu bir kucak kitapla kapıdan girdiğinde, Yusuf bir haber söylemek üzere herkesi susmaya çağırıyordu. Tam bu sıra Fikret Madaralı Öğretmen kapıdan girdi, “Günaydın!"dedikten sonra hepimizi süzerek, duyabileceğimiz bir sesle “Derse hazır mıyız, derse başlayalım mı? ” diye sordu. Bir anda sesler kesildi, yüzler  Öğretmene döndü. Öğretmen, ”Geçmiş parçaları zaman zaman geriye dönüp sorarım, özellikle ezberleyin, dediğim şiirleri yıl sonuna dek takip ederim, diye söylemiştim. İşte şimdi bunun bir denemesini yapacağız!" dedi, yerine oturdu. Öğretmen, ”Biriniz tahtaya kalksın!" der demez, en önde oturan Bekir Temuçin kalktı. Bekir bir elinde silgi bir elinde tebeşir beklerken  Öğretmen İbrahim Tuzbahacı’ya Gemiciler şiirini okuttu. Arkadaş iyi ezberleyememiş, tökezleyerek okudu. Öğretmen hiç kızmadı. Arkadaşa yumuşak bir sesle, ”Yeni derslerine sekte vermeden arada tekrarla, bu şiiri güzel okumaya çalış!" dedi. Arkadaş yerine oturunca  Öğretmen  Öğretmen, ”Şiiri başka ezberlemeyen var mı?” demiş, ben yanlış anlamışım, ezberlemeyeni, ezberleyen şeklinde algılamışım, istekle elimi kaldırdım. Öğretmen baktı, güldü , bana “Yanılmıyorsam sen geçen ders ezberlediğini söylemiştin!" deyince toparlandım, ”Evet, ezberlediğimi söylemiştim, şimdi yanlış anladım şiiri ezber okuyorum1” dedim. Öğretmen, ”Bak 66, dikkatsizlik çalışmayı zora sokar. Doğru yanıt gerektiği zaman verilirse makbule geçer. Bak, bir dikkatsizliğin dersimizin belli bir süresini boşa geçirtti. Gayretli bir öğrenci olduğunu gözlediğim için sana kızmadım. Ancak bu hoşgörü ilanihaye sürüp gitmez, daha dikkatli ol!"Çok üzüldüm,  Öğretmen “Otur!"işareti verince ağlamamak için kendimi sıkarak oturdum. Zil çalıncaya dek, konuşulanları izlemeye çalıştım ama bir türlü kendimi toplayamadım. Ders arasında yüzümü yıkayıp serinlemeye çalıştım. Oysa hava oldukça soğuktu.

İkinci derste, Parçanın altındaki sözcükleri gene Bekir tahtaya yazdı. Kalender, Vefa, vefakar, rehber, mehtap, fedai, hilal, nihayetşiz, kahraman, yiğit sözleri yazılmıştı. Öğretmen, bu sözlerin anlamlarını sordu. Hepimizin gözleri sıra üstlerine çakıldı. Az sonra Sami parmak kaldırdı. Öğretmen Sami’ye “Seni kaldırmayacağım. kendileri arayıp bulacaklar. Her derste seni kaldırırsam bunlar tümden haylazlaşacaktır. Ben, ”Sami kalk demeden kalkma sormadan da parmak kaldırma!" Sami elini indirdi. Öğretmen hepimize, ”Size bir ip ucu vereyim, sözleri daha önce okuduğunuz parçaları anımsayarak bulabilirsiniz!" dedi. Öğretmen bunu der demez, İstiklal Marşı’ndan Hilal-Kahraman sözlerini anımsadım. Mehtap sözünü plaklardaki şarkılardan biliyordum, -Biz Heybelide her gece mehtaba çıkardık-Vefa sözü de bir türküde geçiyordu, Vefalı yarim, sevdalı yarim, diye sürüyordu ama tam anlamını bilemedim. Nihayetsiz sözcüğünü şiirdeki anlamından çıkardım, bitmeyen, uzayıp giden. Başımı kaldırdım,  Öğretmen gördü, gülümsedi “Haydi bakalım, görelim, neler buldun? ” dedi. ”Hilal, kahraman, İstiklal Marşı’nı söyleyince bir “Aferin!" çekti. Sözümü kestirdi. Yerime oturdum. İsmet, Mehmet Yücel, daha başkaları da parmak kaldırdı. İsmet’e okuttu. İsmet, yiğit sözünü açıklarken, cesur, cesaretli sözlerini kullandı ama onları cümlede kullanırken sanırım iyi örnek veremedi. Bu kez  Öğretmen İsmet’e, ”Uzaklara gitme, senin burada çok cesur bir dayın var, ondan örnek al!" dedi. Tüm arkadaşlar bu kez, dönüp bana baktılar. Öğretmen, ”Ne o, bilmiyor musunuz? Hepinizin elinden babalarınız tutup bura kayda getirirken, sizin adınıza onlar konuşurken, o, tek başına geldiği gibi, direte direte kaydını yaptırdı. Sizin çoğunuzun okuduğu yeni terimleri, onun hiç bilmediğine tanık oldunuz. Ama o çalıştı, arayı kapattığı gibi, çoğunuzu da geride bıraktı. Bu gidişle daha da bırakacağa benziyor!". Yan gözle arkadaşlara baktım, Sami Akıncı’dan başka kimsenin başı dik değildi. Öğretmenin söylediklerine sevinmekten çok arkadaşların benden yüz çevireceğinden korktum. Bu sözlerinden sonra  Öğretmen bana özel bir ödev verdi. İstiklal Marşı’nda geçen sözlerin az kullanılanlarını, yazıp bir liste oluşturmak, bu listeden her Türkçe dersinden önce beş tanesini tahtaya yazmak. Mehmet Yücel’e Gemiciler’i okuttu. Mehmet duraksamadan okudu. Bekir Temuçin tahtaya yazdığı güzel yazısı için teşekkür aldı. Fikret Madaralı  Öğretmen dersten azıcık geç çıktı. O çıkarken Ahmet Gürsel  Öğretmen girdi. Şaşkınlığımızı görünce, ”Hadi beş dakika benden gitsin, deyip geri döndü. Biz de koşuşarak dışarı çıktık, fazla oyalanmadan yerlerimize oturduk. İlk saat aritmetik, ikinci saat geometri yapacağız. Ben bu dersleri iyice öğrendim ama kimi arkadaşlar karıştırıyorlar. Matematik ikisinin ortak adı. Benim eskiden bildiğim hesap dersi, şimdi aritmetik. hendese dersi, geometri. Hesap-hendese ikilisi birleşip matematik, olmuş. Aritmetik yapıyoruz. Üçbasamaklı sayıların, toplaması, çıkarması. Arada sıfır olunca arkadaşların çoğu yanlış yapıyor. Bazen şaşıyorum. Öğretmen tahtaya örnek yazıyor, tekrar tekrar açıklıyor. Az sonra kaldırılan arkadaş benzer bir soruyu cevaplandıramıyor. Bugün, buna benzer bir olayı Yakup Tanrıkulu arkadaşımız tekrarladı. 906-609 çıkarmasını yanlış yaptı.Öğretmen de arkadaşa on adet problem ödevi verdi; hepsi ortası sıfırlı. Yusuf komiklik etmek için “Karnı sıfırlı!" dedi. Öğretmen duydu, Yusuf’a bakarak, ”Karnı sıfırlı olsun, kafası sıfırlı olmasın da!"dedi.Öğretmen:“İlanihaye (Bu sözcük ne anlama geliyor, tam bilmiyorum ama sık sık duyuyorum) bunlarla uğraşacak değiliz, dört işlemden bundan böyle siz sorumlusunuz. Gerekli kuralları gördük. Gördüklerimizden esinlenerek, önünüze çıkacak her türlü işlemi yapmak zorundasınız. Yapamıyorsanız, bunun nedenlerini kendinizde arayın!” diyerek Sami arkadaşımıza baktı. Sami de öyle baktı, durdu. Öğretmen tekrarlayarak bu kez Sami’ye “Değil mi?” diye sordu. Sami başını eğerek “Evet!" dedi. Sınıfta derin bir sessizlik oldu. Zil yardımımıza koştu.

Öğretmen çıkınca yer yer tartışmalar başladı. ”Şunu öğrenemedik, bu görmedik, gibi sözler üzerine Sami Akıncı konuştu “Onların hepsini gördük!" Tartışma kesildi. Geçekten de dört işlem üzerinde çok durduk. Arkadaşların bazıları, tüm sayılar üzerinde işlem yapılmasını bekliyorlar, herhalde! Geometri dersinde benim çalıştığım konu üstünde durduk. Karelerin, alanlarını, kenarlarını hesaplamak. Öğretmen sordu, Kare alanını bulmak için kaç elemana gerek var? Biz toparlanıncaya dek Sami, ”Bir!"deyiverdi. Öğretmen hepimize bakarak, Bir yandan da başını sallayarak neredesiniz?” diye çıkıştı. Tahtaya Sefer Tunca ile Arif Kalkan arkadaşı kaldırdı. Biri tahtanın bir tarafında biri öbür tarafında. Sefer kare, Arif dik dörtgen çizdi. İkisi de köşegen çizdiler. Sonra kenarlarını ölçerek alanlarını bulacaklar. Öğretmen sıraların arasında dolaşırken ödev defterlerine baktı. Benim deftere balkınca “ Bak bunlara sen çalışmışsın, neden susuyorsun? ” dedi. Ben “Sorduğunuzu anlayamadım,  Öğretmenim deyince, ”Sami’den bana sıra yok desen a!" deyip güldü. Geometri defterimi aldı,  Öğretmen masasına götürdü. Arkadaşlar ağır da olsa verilen ödevleri yaptılar. İsmet’le Fettah kalktı. Kare ile dikdörtgenin içine çizilen üçgenlerin alanlarının, kenar uzunluklarının bulunması istendi. İsmet kolayca buldu. Fettah takıldı. Öğretmen, sora sora sabırla yaptırdı. Fettah tahtayı sildi, oturdu. Öğretmen, tahtaya bir dik üçgen çizdi. Hepimize sordu. ”Bu dik üçgenin alanını bulmamız için kaç eleman verilmesi gerekir? ”Sami’den önce ben davrandım “İki. !"”Nedir onlar? ”Dik açıyı oluşturan kenarlar. ”Açıya gerek yok mu? ” “Yok! Çünkü bilinen bir açımız var. ” Öğretmen Sami’ye dönü sordu, ”Doğru mu? ” “Doğru!"Bu kez üçgenin kenar uzunlukları için kaç eleman…derken ben “Üç!" diye bağırdım. Öğretmen açıklattı, ”Tamam!"dedi. Defterimi Bekir Temuçin getirdi. Açtım,  Öğretmen, Eski hendese sözlerinden on tane yazmış, ”İstersen bunları tümden unutma, defterlerine yaz, zaman zaman önüne çıkabilir!"demiş. Matruh, tarh, muhit, tenakuz, ehram, darp, kerrat cetveli, mazrup , hasıl-ı zarp, kutur, taksim, buut. Sözcüklerin biri hariç hepsini biliyorum, kolay kolay da unutmam. Gene de defterimin belli bir yerine yazacağım. Zil çalınca  Öğretmen hepimizi süzerek bakıp gülümsedi. Öteki  Öğretmenler bunu pek yapmıyorlar. Hemşire M’in sözünü anımsadım. ”Ahmet Abi, insanları çok iyi tanır, onun gözünden hiçbir eğrilik kaçamaz. o eğrilikleri de asla hoş görmez!"İçimden, ”Demek böyle bakarak, insanları tanıyor!" dedim. Ben Ahmet Gürsel  Öğretmeni çok seviyorum. Bunu, M’ ye de söyleyeceğim:”Ahmet abi’ni diye de açık açık söyleyeceğim. Belki de buna memnun olacaktır. . . Yemeğe sevinerek gidiyorum. Bu günün dersleri ikisi de zor. Öğretmenleri de çok sıkı tutuyorlar, ödevleri dikkatle izliyorlar. Hayret benim tanıdığım İlhan Görkey’le yanındaki Ruhi Esin gene burada, gitmemişler her halde. Herhalde gene Eğitmen Kursu açacaklar! Arkadaşlara anlatıyorum, ”İlhan Bey Kırklareli’de müfettiş. Ahmet Güner de tanıyormuş, Recep Kocaman da. İsmet’e soruyorum, o anımsayamadı. İlhan Bey Fikret Madaralı  Öğretmene “Ben Trakya köylerini dolaştım, gitmediğim okullu köy kalmamıştır!" demişti. Böyle olduğuna göre Kırklareli köylerini hep gezmiştir. İsmet’in köyüne neden gitmesin? İsmet dikkatsizliğinden, anımsayamıyordur.

Bu hafta bizim grup Marangozluk Atölyesinde. Hamdi Bağ  Öğretmen yemek salonuna geldi, Naci İnan  Öğretmen yok. Naci İnan de Hasan Çevik  Öğretmen gibi yemeklere sık gelmiyor. Sanırım evleri Karaağaç’ın okula yakın bölümünde. Marangozluk Atölyesi önünde toplandık. Arkadaşlar arasında fısıltılar var. Ben böyle fısıltılara ilgi göstermiyorum. Kimseye sormuyorum da. Hamdi Bey geldi. Güler yüzle ilk karşıladığı arkadaşlara:”Nasılsınız gençler, haberler iyi mi? dedi. Hiç böyle konuşmazdı. Arkadaşlar da yadırgadılar, değişik seslerle karmaşık yanıt verdiler. Tam kapının önünde duruyordum, elindeki anahtarı bana uzattı, alıp kapıyı açtım. Arkadaşlar dışarıda  Öğretmenin çevresinde toplanmış, dikkatle dinliyorlardı. Az bekledim, yavaş yavaş yanlarına gittim. Tüm arkadaşlar ağlamaklı. Hamdi  Öğretmen bana döndü, ”İşte böyle olun!" deyip beni arkadaşlara gösterdi. Ben olayı bilmediğim için bir anlam veremedim, güldüm. Mehmet Yücel arkadaş uyardı, ”O bilmiyor  Öğretmenim bilse hepimizden çok üzülecektir!" dedi. Hamdi Öğretmen “Bilir canım, bilmez mi, İlhan Görkey’le önce konuşan oydu!"Şaşırdım, İlhan Bey’le ben konuştum ama neyi konuştum? Arkadaşlar hep bir ağızdan, ”Okulumuz buradan taşınacakmış!"Nereye? Kimse bilmiyor. Birden karanlık içinde kalmış gibi oldum, dizlerim, tutmaz oldu. Hamdi Bağ  Öğretmene sinirlendim. Çabuk toparlandım. Öğretmene, ”İlhan Görkey biliyor mu? Ondan sorayım mı? gibi sorular sordum. Hamdi  Öğretmen, ”Onlar bu iş için getirtilmiş, bilmez olurlar mı? dedi. Ama İlhan Görkey beni çağırdığı zaman hiç böyle bir söz söylemedi. Arkadaşlar hayretle, ”Sahi söylemedi mi? ””Yemin ederim, söylemedi! . Atölyeye girdik, Hamdi Bağ, bizi teselli için uzun uzun konuştu. Devlet sizi, bizi nerede olsa koruyacaktır. Böyle uygun görülmüş, biz de emirlere göre hareket edeceğiz. Okul Müdürü size bugün yarın durumu açıklayacaktır. Ben de dünkü toplantıda duydum. Duyan arkadaşlar, resmi açıklama yapılmadan çevrelerine sızdırmamışlar. Arkadaşla ”Bunu subaylar mı yaptı? Deyince Hamdi Bağ  Öğretmen, ”Bu daha önce olmuş, subayların gelişiyle kesinleşmiş, çabuklaştırılmış. Beni göstererek “Senin İlhan Görkey’in de bize yer bulmakla görevlendirilenlerden birisiymiş. Onun suçu yok, o da benim gibi bir devlet görevlisidir. Doğal olarak, iş son şeklini almadan kimseye bir açıklama yapamaz. ”Okul müdürü biliyor mu? ”Okul müdürümüz ilk günden beri adım adım bu işi izlemiş ama durduramamış. İşin doğrusu genel müfettişimiz general Kazım Dirik şu anda da bizi savunuyormuş ama Yurt Savunmasından sorumlu ordu binalara el koymuş. Zaten bina ordu için ayrılmış kışla türü binalardanmış. Öğretmen anlattı, arkadaşlar sordu, ders değil teselli konuşmalarıyla saatler geçti. Ben hiçbir bilgi alamadım. Hep  Öğretmene baktım ama içim orada değildi. Arkadaşlar, nereye gideceğimizi sordular, Hamdi  Öğretmen ”Müdür Bey size anlatacak, ben Trakya’yı pek bilmem, yanlış bir söz söylemeyeyim. Sabredin iki gün içinde her şey aydınlanacaktır. Atölyede hiçbir iş yapmadık. Zaten Naci İnan  Öğretmen de gelmedi. Hamdi Bağ  Öğretmen konu değiştirerek, öğrencilik dönemlerini, çocukluğunda başından geçen olayları anlattı.

Dersliğe gittiğimizde, derslik sessizlik içindeydi. Her günün o gürültülü havası bitmiş sessizlik başlamıştı. Herkesin kederlendiği yüzünden belli oluyordu. Şakalaşmalar, gereksiz şamatalar ortalıktan çekilmişti. ”Bizi nereye gönderirler? Varsayımlarda ben varım”, Tekirdağ-Saray, Kırklareli-Pınarhisar, olabilir!" deyip nedenlerini sıralamaya çalışıyorum. Buralarda eskiden yatılı okullar açılmış, ilk akla bunlar gelebilir. Bugün Hamdi Bağ  Öğretmenden çok bilgi aldık. Yarın Fikret Madaralı  Öğretmen bize daha çok açıklamalar yapar umuduyla konuyu unutmaya çalışıyorum. Aslında çok üzüldüm, nereye gönderirlerse göndersinler, sevinmem olası değil. Buraya hiç gelmeseydim, belki aklımın kenarından bile geçmeyecekti. Okuma şansım Edirne adı ile birlikte geri geldi. Edirne’siz bu şans sürer mi? Edirne’ye gitmek, 6 yıl Edirne’de kalmak. Bu sözler ben daha Edirne’ye gelmeden çevremde yerleşmiş, değişmesi söz konusu olmayan söylemlerdi. Şimdi ne olacak? “Gitti, iki ay bile kalmadan Edirne’den ayrıldı!"Bu duyguya katlanmam çok zor. Susuyorum, suskunluğumu gören arkadaşlar bana bakıp ”Sen ne rahatsın, nereye gönderirlerse göndersinler, fark etmez deyip, bekliyorsun!" diyenler var. Bunlara neyi, nasıl anlatayım ki? Oysa içim yanıyor. Tarih kitabına bakıyorum, ”Göç Yolları. Bu yollarda gezenler acaba bizim gibi üzülmüşler midir? Kamber adlı bir çobanımız vardı, güzel kaval çalardı. Arada bir de şarkı söylerdi. Şarkılarının çoğu Aşık Kerem’dendi. Kerem çok gezginciymiş, aldı mı sazını sırtına diyar diyar gezermiş. Musul, Şam, Halep, Batum, Baku, Gence, Erzurum, Tebriz gibi diyarları hep şarkı söyleyerek dolaşırmış. Aslı’yı buluncaya dek gezmiş. Çoban Kamber’in anlatımıyla gezip göçmek kolay ama okulla kalkıp gitmek nasıl olacak acaba? Bunu, sevdiğimiz insanlara anlatmak kolay olacak mı? C’ i düşündüm. Bir gün duyacaklar. Kesinlikle babası, Edirne’den ayrılışıma üzülecek. Çünkü o da Edirne’nin güzelliğinden söz ederdi. Benim adıma üzülür mü üzülmez mi bilmem ama, kesinlikle kızına “Ayrılıklar, acı da olsa insanın başına geliyor!" deyip kendi açısından bir yoklama, bir aşındırma yapmaya kalkışacaktır. Ayrıca köydeki arkadaşların da belki olumsuz değerlendirmeleri olacaktır. Onlar, gidenlerin bulundukları yerlere göre insan değerlendirdiklerini çok iyi biliyorum. Askere gidenlerin, giderken hepsi denk itibar görürler. Gittikten sonra gene denk değerler içinde anarlar. Mektuplar gelmeye başlayınca durum değişir. Örneğin mektup İstanbul’dan geliyorsa o 1. sınıf bir asker oluverir. Çünkü İstanbul’dadır. Örneğin Çatalca’da askerliğini yapıp da İstanbul’u hiç görmeyenler, görmüşçesine övünçlenirler ama, 15 km. uzaklıktaki kendi ilçemiz Lüleburgaz’ın içinde, sık sık ailesiyle buluşma olanağı olan birisi kolayca küçümsenir. Bunları gene kendileri anlatırlar, üstelik bu anlayışı eleştirirler ama gene de ortak değerleri değişmez. Bunları anımsadıkça, okulumun yer değiştirmesine üzüntüm gittikçe artıyor. Hele kendi varsayımıma göre Pınarhisar’a gidersek, vay başıma gelenlere. Bu arada ailemdekiler de üzülecekler. Pınarhisar bir köy, köydekiler, bir köyde okuyor deyip küçümseyecekler. Gene de okuyacağım, köy kasaba demeden okuyacağım, hem de sonuna dek okuyacağım. Vahit Dedemin öğütlerini unutmayacağım, ”Köye okumuş, bilgili olarak döneceğim!" Üç yıl önce Müderris Ahmet amcam da bana öyle söylemişti. ”Okursan yeni yöntemleri uygulayan okullarda okuyacaksın, yenilikleri öğreneceksin!" demişti. Aynı sözleri tarım  Öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy da söyledi, ”Köyünüze yeni bilgilerle dönün, köye götürebileceğiniz çok buluşlar var, aşıcılık bunlardan bir tanesi, tohum edinme, hastalıklardan korunma, say sayabildiğin kadar. Böyle düşünüp teselli arıyorum ama, kendi kendime dönüp dolaşıp aynı soruyu soruyorum, tüm bu dediklerimi Edirne’de alıp dönseydim daha iyi olmaz mı idi? Geç zamanlara dek uyuyamadım. Kaç saat sonra uyudum bilmiyorum. Herhalde ilk rüyama babam girdi. Her zamanki gibi beni arkadaşça, anlayışla karşıladı. Okulu bırakıp eve dönmüşüm, çok üzülüyorum. Babam, ”Hiç gitmediğini düşün, arkadaşların, Hilmi, Bektaş, Nebi, Ali gitmedi, sen de gitmemiş olabilirdin!"”Olmaz baba!" diye diretiyorum. ”Ama ben gittim!" diye bağırıyorum. Babam çok üzülüyor. Babama karşı çıkışıma sinirlenip, çırpınıyorum. Ellerim karyolanın demirlerine çarpış olacak uyanıyorum.

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ