Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

72 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Kepirtepe Kışına Yılmadan Gösterilen Büyük Direnç

 

1 Ocak 1940 Pazartesi

 

Hilmi Altınsoy’un tıkırtısına uyandım. Birlikte çıktık. Rüzgar kesilmiş ama sert soğuk var. Bu tür soğukları iyi bilirim. İnsanın yüzünü yakar. Mutfağa varmadan kulaklarımın uçları yandı. Öteki nöbetçiler de geldi. Çalışmaya başlayınca sanki soğuk azalıyor. Koşarak hareket edilince kendiliğimizden ısınıyoruz. Ömer Uzgil Öğretmen geldi. Benim nöbetçi olup olmadığımı sordu. Arkadaşa yardım ettiğimi, yarın da onun bana yardım edeceğini söyledim. Okul zili çalınca Hilmi Kampanayı vurdu. Ben kahvaltıya oturdum. Çay bardaklarımız çabucacık soğutuyor. Ekmeğimin yarısı sakladım, yalnız kalınca dolabımdaki pekmezle yedim. Öğretmenler geç geldi. Fikret Madaralı Öğretmen doğrudan bizim dersliğe geldi. Bu günün Yeni Yılın başı sayıldığını, tüm dünya insanlarının bu anlayışına bizim de katıldığımızı, birkaç yıl önceye dek bizim takvimimizin başka olduğunu anlattı. Ay takvimi, güneş takvimi konusunda açıklamalarda bulundu. Yılın Ay takvimine göre 354-(55) güneş takvimine göre ise 365(66) gün olduğunu ilk kez duydum. Ancak babamın anlattığı bayramlarla Hıdrellez arasındaki farkı şimdi daha iyi anladım. Babam bir olay anlatırken “O yıl Hıdrellez’le Kurban Bayram aynı zamana geldi!”demişti. Daha sonra da parmak hesabi yaparak aradan kaç yıl geçtiğini bulup söylemişti. Bu olayı merak edip sordum . Babam Ramazan –Kurban bayramlarının her yıl on gün,   bir önceki yıla göre geri kaldığını, böylece Hıdrellez’le arasındaki on günleri sayınca geçen her on güne bir yıl hesap ederek geçmiş yıllar da saptanmış olur!” demişti. Ayrıca bayramlar 36 yılda bir aynı günlere gelir, ben birini yaşadım,  yetmiş iki yaşımı aşarsam  ikinciyi de görmüş olacağım!”diyerek gülmüştü. Fikret Öğretmen Ay yılını anlatırken bunları anımsadım. 1. dersin sonunda öğretmenin arkasından koştum, ”İzmir’deki numara arkadaşıma mektup, okulun adresini bilmiyorum, müdürümüz oradan gelmiş, adresi Müdür Beyden istesem olur mu? ”dedim. Öğretmen güldü, ”Neden bana soruyorsun, git kendisine sor!”dedi. Ben duraksayınca, ”Hiç gerek yok, Köy Öğretmen Okulu 66 numaralı öğrenci/Kızılçullu-İzmir yaz, mektubun gider!”dedi. Ancak bu bir şans işi. Aynı numara o okulda olmayabilir. Bu da bir şans, bakarsın iyi de bir arkadaş çıkar, mektuplaştığınız gibi, gidip gelme de yaparsınız!’ Sevindim , Öğretmenin dediği gibi yazdım. Eskişehir için utandım soramadım. Dönünce Halil’e söyledim. Halil, ”Hidayet Öğretmen oradan söz etmişti, herhalde o bilir!”dedi. ’2. Derste öğretmen Fırtına ve Kar adlı bir şiir okudu. Orhan Seyfi Orhon yazmış. Hiçbir şey anlamadık. Öğretmen de gülerek, ”Biliyordum anlamayacağınızı, ben de onun için okudum. Şimdi siz sadece kar için birer yazı yazın. Ancak siz anlaşır olmasına dikkat edin. Kar için bakalım neler diyeceksiniz!”Ben okula gelmeden de çok kar görmüştüm. Kendi köyümde kış gelince kar yağardı. Yağmadığı zamanlar da nerdeyse kar yağmasını bekliyordum. Kepirde başka türlü oldu. Kış geldi ama burasını karlı görmediğim için kar yağdığı sabah gerçekten şaşırdım . Okul, çevresi karlı alan içinde küçülmüş gibi duruyordu. Doğrusu bu görüntüye üzülmüştüm. Sonra sonra alıştım. Öğretmen bir çok arkadaşa yazdıklarını okuttu. Beğendikleri oldu, beğenmedikleri oldu. Karın ne olduğu hakkında bilgi verenleri uyardı. Bu arada bana da okuttu. Çok beğendiğini söyledi. ”Ben de bu tür düşüncelerinizi bekliyorum!”dedi. Önemli olan bizde uyanan duygularmış. Ben bilirek değil, belki raslantı oldu ama başka türlü de düşünmemiştim. Açıklamalar yaptıktan sonra gene kar üstüne yazmamızı istedi. Birden durdu,  beni göstererk arkadaşınız güzel bir işe girişti, kardeş okul Kızılçullu’daki numara arkadaşına mektup yazdı. Yatılı okullarda öğrenciler bu yöntemle iyi arkadaşlar kazanırlar . İzmir –Kızılçullu gibi Çifteler-Eskişehir’de de bir okul vardır. Köy Öğretmen Okulu,  Çifteler-Eskişehir yazınca mektuplarınız yerine ulaşır!” öğretmen söyleyince onu da yazdım. Arkadaşların çoğu yazacaklarını söylediler. Onlar yazadursun ben hemen gönderdim. Almanca dersimizde yeni bir parça okuduk, Bizim Ev-Unser Haus. Öğretmen parçayı ilk kez bana okuttu. Bequemers sözcüğünün doğru okuyamadım. Öğretmen en az beş kez tekraralattı. Benden sonra okuyanlar ise niedriges,  Kleiderschrank,  meines,  Schlamer,  Holztreppe, dunkelbraunem gibi sözleri hiç söyleyemediler. Öğretmeni izledim. Benim bir yanlışımı önemseyen, ötekilerle karşılaşınca sanırım irkilli, Her yanlış seslendirmede yüzü renk değiştirdi. Çok güvendiği Sami okurken bile en az dört kez yüzü ekşidi. Bu parça kolay olmakla birlikte gramer çalışmaları önemli. Sanırım üzerinde çok duracağız. Öğle yemeğinde tatlı olarak pekmez verdiler. İsmet bana,    “Amcanın pekmezinden!”diye bağırdı. Ben karşılık vermedim. Bu kez Hilmi sordu, ”Senin amcan, onun da amcası değil mi? Hasan’la, Yusuf gülerek Hilmi’ye bilgi verdilerAnnelerimizin kardeş olduğunu, babalarımızın ailelerinin başkalığı nedeniyle,  amcaların farklı olduğunu açıkladılar. Öyle olduğunu Hilmi de biliyormuş ama dalgınlığına gelmiş. Böylece benim pekmez olayı kapalı geçti, açıklamak zorunda kalmadım. Gerçekten pekmez amcamın pekmezinin benzeri. Galiba pancardan yapılmış. Ben evde ikisini de yiyorum. Beraber olunca aralarındaki farkı seçiyorum ama aralıklı zamanlarda hangisinin olduğunu pek seçemiyorum. Öğleden sonra atölyede gene bidon mangal yaktık. Bidon ısınınca   sıcaklık çok yayılıyor. Bir bidon da kovanlara yaktık. Soğukta kuruma gecikiyormuş. Naci İnan, İrfan Evren öğretmenler erken gitti. Daha doğrusu Lüleburgaz’da kalan tüm öğretmenler gitti. Onlar gidince Hamdi Bağ Öğretmen bizi de paydos etti. Bidonları dışarı çıkarıp söndürdük. Ancak atölye oldukça sıcak. Mandolini alıp döndüm. Bidonun durduğu yere oturup rahatça mandolin çalıştım. İzmir Marşını, Manastır’ı, Memleket Türküsü’nü, Tuna Dalgaları’nın baş taraflarını Macar Dansı’nın girişini iyice çalıyorum. İdris benim çalışmamı beğenmiyor. ”Çalacaksan bir tane çal, onu çok iyi çal!” diyor. Ben öyle düşünmüyorum, bir tane çalacağıma on taneye başlayıp sürdürürüm, bittiği zaman da on tane parçam olur. Dahası bu,   Hasan Amcamın önerisi. O,  bu işin ustası. Dersliğe gidince soranlar oldu, mektupta ne yazdın?  Anlattım. Lüleburgazlı olduğumu, köyümün okula 20 km. uzaklıkta olduğunu, okulumuzu kendimizin yaptığını. Önce Edirne’de okula başladığımızı, oradan Lüleburgaz içine geldiğimizi,   şimdi de kendi yaptığımız binada okuduğumuzu anlattım. Müdürümüzün de oradan geldiğini yazdım. Herkes heveslenmiş. 6. Sınıftan da çocuklar geldi. 25 Cavit Kafkas mektubu yazmış bile hemen bana okudu. Sonunda sordu. Düşüncemi söyledim. ”Sen ona yazıyorsun, ancak çok soru soruyorsun. Sorduklarını yazmak istemeyebilir. O zaman yanıt vermez. Ben hiç soru sormadım. Ona sormadım ama ben yazdım. Beni tanıdığına göre belki o da kendini tanıtmak isteyecektir. İstemezse zaten yanıt gelmeyecektir. Aslında böyle bir insan olmayabilir. Fikret Madaralı Öğretmen söyledi. Bazı numaralar boş olmaktadır. Örneğin bizde benim bildiğim, 45, 43, 39 numaralar boştur. 66 numaraya yazdım ama Kızılçullu’da 66 yoksa mektubum boşuna gitmiş olacaktır. Cavit bana inandı, mektuplarını değiştirdi. Adresleri beraber yazdık. Cavit Kafkas’ın da yazması, bizim arkadaşları iyiden iyiye hareketlendirdi. ”Onu yazalım, bunu yazalım!”gibi konuşmalar yaygınlaşmaya başladı. Ancak yazmaya heveslenenler gibi herkesin yazmasını doğru bulmayanlar da çıktı. ”Seninki gitsin bakalım, nasıl bir sonuç çıkacak, ona göre yazarım!”diyenler de oldu. Ben mektupları henüz postaya vermedim ama sanki gitmiş de yanıt gelmiş gibi heyecanlıyım. Böyle bir öncelik sevinci içinde yattımUyumuş gibi. duruyorum. Hilmi gelince eğilerek “Uyumadığını biliyorum ama uyumuşsun gibi yavaşça söylüyorum, yarın nöbetçisin, sakın unutma, kalkarsan beni de kaldır!”dedi. Sahiden ben nöbeti unutmuştum. Gözlerimi açıp güldüm. Gene kapattım.

 

2 Ocak 1940 Salı

 

Nöbetçiyim, zilden önce uyandım. Saatimi dün düzeltmiştim dakika dakika izliyorum. Halil de uyanmış. Hilmi’yi uyandırmadan ranzadan ayrıldım. . Halil’le birlikte önce mutfağa sonra yemek salonuna gittik. Öteki sınıflar çok düzenli nöbet tutuyorlar. Cavit Kafkas nöbet değiştirmiş, benimle olmak istiyormuş. Buna çok sevindim. Onu Edirne’den beri tanıyorum. Az konuşuyorum ama çok anlayışlı bir çocuk. Halil de atölye çalışmalarında tanımış, sevdiğini söyledi. Okul ziline uygun kampana vurduk. Ben yatakhaneyi dolaştım. Kahvaltıyı eksiksiz hazırladık. Öğretmenler zamanında geldiler. Öğretmenleri görünce Binbaşıyı anımsadım. O gelirse derse girmeyeceğim. Üsteğmen gelirse bir dersine girerim. Salih Ziya Öğretmen bana takıldı, ”Noldu usta, bizim kovanlar bitti mi? ” Bittiğini söyledim. Salon boşalınca biz de kahvaltımızı edip toparladık. Suların donması nedeniyle nöbet işleri çoğalmış. Askerlik dersine istesem de giremeyecekmişim. Gene de kimin geldiğini merak ettim. Jep gelmiş. Binbaşı geldi diye üzüldüm. Tuvalete gittiğimde Hamdi Öğretmenin penceresinde üsteğmeni gördüm, sevindim. Binbaşı gelmemiş. Kendi kendime düşündüm, belki de binbaşı beni çoktan affetti, ya da unuttu. Adamın binbir sorunu var, beni mi düşünecek!. Belki dersliğe girince anımsayıp sinirleniyor ama dışarı çıkınca öteki sorunları beni silip süpürür. Ben bundan böyle iyi davranırsam sanırım Binbaşıdan kurtulacağım. Mutfağa döndüğümde Cavit’in beni beklediğini gördüm. Ellerimizde mektuplar bekliyoruz. Postacımız İbrahim, hepimizin ağabeyi, kamyon sürücü yardımcısı. Okul postasını o verip alıyor. Benimle de çok iyi konuşuyor. Gerçekte herkesin güvenini,  kazanmış biri. Mektupları alırken takıldı, ”Cevaplarını da istiyor musunuz? ””İstiyoruz!”dedik. Mektuplar gitti. Ben mektup verirken Cavit Kafkas da  dört mektup verdi. İki mektup, biri babasına biri de köyünün öğretmenine yazmış.Dayanamadı sordu: “Abi sen  ne yazdın?” Ben,ne yazdıklarımı daha önce söylemiştim,başka değişiklik yapmadığımı söyledim. Cavit ilgiyle dinledi; benim de çok arkadaşım olsun istiyorum!” diyerek ayrıldı.Cavit’in dersleri iyiymiş. Az sonra Nazmi Öğretmen geldi beni çağırdı. Musluk değiştirdik. Don olunca musluklar zorlanıyormuş. Bu zorlanma onların bozulmasına neden oluyormuş. Nazmi Öğretmen, ”Günde on musluk değiştiriyoruz!”diye dertlendi. Birkaç gün sonra bina içi tuvaletler açılacakmış. ”Orası buz tutmayacak mı? ”diye sordum. Nazmi Öğretmen “Çok soğuklarda orası da buzlanır ama burası kadar olmaz. Ne de olsa bina içi, borular kapalı. ”Hiç buzlanmaz” demiyorum ama, hiç değilse bu ölçüdeki soğuklarda musluklar akar!”Nazmi Öğretmen tepesi kopan muslukları kendisi söküp yenisini taktı. Nazmi Öğretmen ayrılınca saate bakıp çalışmaya başladık Öğle yemeğini aksakmadan hazırladık. Öğretmenler kampanadan önce geldiler. Üsteğmen çok neşeli neşeli, anlattıklarını gülerek anlattığı gibi başkasını dinlerken de gülerek dinliyor, sık sık başıyla sözleri onaylıyor. İrfan Evren Öğretmene döndü Manisa’dan söz etti. Bağlarını, üzümlerini anlattıktan sonra ”Hepsinden iyisi, İzmir’e 40 km!”dedi gene güldü. . Bu kez öteki öğretmenler de “İşte bu güzel!”diyerek Üsteğmenin sevincine katıldıklarını belli ettiler. . Üstteğmen “Arabamda yer var, arkadaş arıyorum!”deyince Ahmet Gürsel Öğretmen “Çok memnun olurum!” Hamdi Bağ Öğretmen “Sen nöbetçisin, kaçamazsın!”diyerekAhmet Gürsel Öğretmenin sözünü kesti. Ahmet Gürsel Öğretmen, ”Yanlışınız var bayım, nöbetçi öğretmeniniz karşınızda!”diyerek İrfan  Öğretmeni gösterdi. Bu kez de Hamdi Öğretmen, ”Siz bütün hazırlıkları tamamlamışsınız,  öyle olunca jepteki yeriniz hazır, buyurun!” diyerek Ahmet Gürsel Öğretmeni elini asker gibi başına  götürerek selamladı. İrfan Öğretmen, Ahmet Gürsel Öğretmenin yerine nöbetini üstlenmiş. Bizim nöbetçiler bunu duyunca sevindiler. Ahmt Gürsel Öğretmenden korkuyorlarmış. Benim sevinmediğime de şaştılar. Ahmet Gürsel Öğretmeni neden öyle tanıdıklarını sordum. Öteki,  nöbetlerinde onlara bizim sınıftan bazı ağabeyler öyle tanıtmış. Kimler?  diye sormadım, bilmiş gibi güldüm. ”Dersine çalışmayanlara sert olursa bundan mutfak nöbetçilerine de sert davranacağı anlamı çıkmaz!” dedim. Yemek salonunu toplayıp, mutfak işlerimizi de düzene koyduktan sonra ben yemek salonunun bir köşesinde mandolin çalmaya başladım. Oldukça karanlık bir köşede çalıştım. Mandolin sesini duyunca Hidayet Öğretmen geldi, ”Senin olduğnu tahmin ettim. Şimdi tam yerini bulmuşsun. İşte böyle karanlık yerlerde çalış. Gözlerinin yardımı olmadan parmakların doğru yerlerini bulmayı öğrensin. Bakarak çalmak iyi bir alışkanlık değildir. Marifet parmakların yerlerini rahat bulmasıdır.!” Öğretmen mandolini alıp akort etti. Kazaska (Bir Kafkas oyunu)dediğimiz parçayı çalıp gitti. Öğretmenden önce tam bırakmak üzereydim. Öğretmenden gidince gene uzun süre çalıştım. Aşçı başı, ”İşbaşı!”deyince bıraktım. Paydos kampanasından sonra İrfan Öğretmen geldi, bizimle konuştu, gitti. ”Gerekirse beni Hamdi Öğretmenin odasından çağırın!”dedi. Gerek olmadı,  yemek zili çalınca çocuklarla birlikte öğretmen de geldi. Akşam yemeğini Ömer Uzgil, Hidayet Gülen, İrfan Evren, Hamdi Bağ Öğretmenler birlikte yedi. Kızlarla öğretmenleri yemeğe gelmedi. Bunu çok sonra farkettim. Ömer Uzgil Öğretmene söyledim. ”Onlar az sonra gelecekler, Müdür Bey onlarla konuşuyor !”dedi. Herkes gittikten çok sonra öğretmenleriyle birlikte kızlar da geldi. Sınıf arkadaşları onlara yardımcı oldu, neşeli neşeli yemeklerini yediler. Öğretmenleri de onların neşesine katıldı. Ben biraz uzak durdum. Arkadaşların onlara ad takmalarından sorumluymuşum gibi bir duyguya kapıldığım için elimde olmayarak yaklaşamadımm. Konuşsam,  bana bu ad konusunu soracaklar kuşsunu üzerimden atamadım. . Öğretmenleri benimle konuştu, arkadaşların Nahctingall (bülbül) dediği kız bana bakınca sahiden utandım. Oysa ben bu tür alaycı oyunlara kesinlikle katılmıyorum. Öğretmen, odalarındaki masalardan,  dolaplardan memnun olduğunu söyledi. Az önce Müdür Beyden söz almış, daha geniş bir odaya taşınacaklarmış. ”Onlardan gene isteyeceğiz, yaparsınız herhalde? ” dedi. Ben bir yanıt veremedim. Omuzlarımı oynatarak, ”Öğretmenlerimiz yap deyince, niçin yapmayalım? ” gibi abuk bir yanıt verdim. Hemen düzeltip, tabii ki yaparız, yapacağız, dedim. Bu kez benim yakın köylüm kız, Gülfize söze karıştı, ”Abi ile bizim köylerimiz çok yakın, ben gitmedim ama abi bizim köye çok gelmiş dedi. !” Öğretmen: ” Öyleyse siz hemşerisiniz, tanışmışsınız, bir işimiz düşerse sen abiye iletirsin!”dedi, gülüştüler. Herhalde kendi aralarında bir anlamı vardı. Onlar kalkınca arkalarından bir süre baktım. Ne kadar bizden uzak duruyorlar. Yoksa biz mi onlardan uzağız? Münevver hemşireyi anımsadım. Otuz arkadaş içinde benimle konuştu. Ben ne yapmıştım ki? Bir iki zıt söz söyledim. O da karşı koydu, sonra kendisi zıt söylemeye başladı. Bu kez ben her sözüne bir karşılık buldum. O da bu durumdan hoşlandı, Edirne’den ayrılıncaya dek arkadaşlığımız sürdü. Bunlarla da aynı iklişkiler olmaz mı? İçimden bir ses olmaz, olamaz!”dedi. Kız öğrenciler hem küçük, hem de gözetim altında. Öğretmense öteki öğretmenlerin gözetiminde gibi. Belki böyle iş miş yaparken konuşulabilir. Bir de işte böyle nöbetlerde fırsat düşünce. Nöbetime kızlardan gelen olursa bunu deneyeceğim. Nöbetler ayda oluyor. Belki bahar,  özellikle de yaz gelince durum değişecektir. Recep, ”usta lüksü istedi!”deyince nöbetimizin bittiği anlaşıldı, dersliklerimize gittik. Oturunca Halil’e üsteğmeni sordum. Halil umursamadan, ”Aynı sözleri tekrarladı. O da Binbaşının bir başkası, belki küçük rütbelisi!”dedi. Arkasından, ”Çok iyi görünüyor ama, birimiz karşı bir söz söylese aynı tavrı takınacağı bes belli. Sen buna da dikkat et. Buna da ters bir harekette bulunursan bu da zarar verebilir. Üstelik bu bizim öğretmenlerle de çok iyi ilişkide. Onları da etkileyebilir!”Halil haklı ama, bunları neden bugün söyledi. Yoksa bugün derste birşeyler mi oldu?  diye kuşkulandım. Bu sıra İsmet çağırdı. Mektupları atıp atmadığımı sordu. Mektup yazmaya üşeniyormuş”Benim numaramda kimse varmıymış, sor , diyecektim!”dedi. Yanına oturdum, yavaşça askerlik dersini sordum. Üsteğmen konuşurken gülenler olmuş. Üsteğmen sinirlenmiş, ”Yumuşak atın tekmesi sert olur!”diyerek başladığı sözlerini ders bitene dek sürdürmüş. Tıpkı Binbaşı gibi, ”Ben adamı çarparım, ben adamın istikbali(Geleceği) ile oynarım!”türünden sözler söylemiş. Üstelik “Kim yaptı diye sormam, içinizden birini seçip ona zor kullanarak, suçluyu çıkartırım!”gibi korkutucu sözler söylemiş. Bunu söyleyince Sami Akıncı söz istemiş. Üsteğmen Sami’yı azarlayıp oturtmuş. ”Benim kararım karardır, sözüm sözdür, bunu bilin. Bu nedenle de bana sakın uyarıcı sözler söylemeye kalkmayın!”deyip kesmiş. Anladım, Halil bu nedenle öyle konuşmuş. Tekrar sırama gelince ben Nahide Öğretmenle konuştuğumuzu anlattım. Hüsnü Yalçın konuşmamıza katıldı. Bulgaristan’da okullar karma olduğu için böyle konular olmazmış. Ben, bizim de ilkokullarda öyle olduğunu, benim ilkokulda en iyi arkadaşlarımın kızlar olduğunu anlattım. Nöbetçi öğretmeni olarak İrfan  Evren Öğretmen geldi. Bana, Yusuf Asıl’a,  Hasan Üner’e,Salih Baydemir’e,Recep Kocaman’a takıldı. ”Sizi hep planya, rende ya da benzer işler başında gördüğümden burada kitap okurken  biraz yadırgadım!”dedi.Salih Baydemir ”Aslında biz de atölyeye gidince, orasını yadırgıyoruz!”. Öğretmen siz de haklısın!” Bu kez Yusuf gülerek “Öğretmenim ben ikisini de yadırgıyorum!”deyince öğretmen katılarak güldü, ”Sen harikasın, ne yazık ki şimdilik elimizde bir üçüncü yer yok, sana yazık oluyor ama gene de sen iki arada bir derede durumu idare et. Biz seni olabildiğince görmezden geliyoruz. Dileriz sen bize baka baka tercihini yapacaksın. Ünlü sözdür: ”Üzüm üzüme baka baka kararır!” derler. Sen kararmayacaksın, olgunlaşacaksın!”Yusuf sözün üzerinde hiç durmadan, ”Şaka konuştuğumuz için ben alınganlık etmiyorum. Öğretmenim de bana şaka olarak söyledi,  biliyorum. Bizim atölyerde olmayan arkadaşlar, bu sözleri başka türlü yorumlayabilirler. Biz yaz boyu böyle konuşarak okul çatısını yaptık!”dedi. Arkadaşlar dikkatle dinliyorlardı. Yusuf “Biz Lülerburgaz’da okul çatısını yaptık!”deyince Ali Aga gülerek, ”Okul çatısını orada yaptıysan neden orada kurmadın!”gibilerde bir söz söyledi. Ali Aganın ne demek istediğini doğrusu kimse anlamadı. Zaten Yusuf hiç beklemeden Ali Agaya, ”Okul çatısını orada kursaydık sen şimdi dımdızlak çatısız duvarlar arasında titreyecektin!”. İrfan Öğretmen, Yusuf Asıl’a “Ha şöyle,  dişine göre buldun, en güzelini de söyledin, lütfen burada kes!”dedi,  gülerek ayrıldı. Öğretmen gidince Ali’ye bir süre “Dımdızlak!”diyenler oldu. Galiba Ali,  kendi sözünden sonra konuşulanları dikkatle izlemedi, herkez gülünce o da güldü geçti. Zil çalınca Halil arkadaşla birlikte dışarı çıktık. Hidayet Öğretmen de kendi çocukları önünde durdu. Hidayet Öğretmen genellikle nöbetçi gibi her akşam ortalıkta geziniyor. Biz çekilip gittik. Yarın Halil nöbetçi, o da beni kaldıracak. Nöbetlerimizde  bir birimize yardımcı oluyoruz. Ben bugün yatar yatmaz uyuduğumu sanıyorum.

 

3 Ocak 1940 Çarşamba

 

Halil uyandırdı birlikte kalkıp tıpkı dün sabahki gibi mutfağa gittik. Aşçıbaşı ile ikimiz de iyi anlaşıyoruz. Aşçıbaşı bize, ”Sizin nöbetlerinizi iple çekiyorum!”diyor. Halil’in nöbetinde bu kez de bir kız var. Hatice. ”Benim annemin adı da Haticeydi!”dedim. Hatice “Aaaaa!”çekti, üzüldüğünü söyledi. Ben de “Sen çok yaşa!” dedim. Hatice bu kez sevindi. Arkadaşları da ona yardıma geldiler. Her nöbette iki kişi oluyormuş, Hatice tek kalıyormuş. O nedenle de ötekiler tek arkadaşlarına yardım ediyorlarmış. Bu kez ben onlara teşekkür ettim. ”Ben arkadaşıma yardıma geliyorum, böylece siz bana da yardımcı olmuş oluyorsunuz!”dedim. Güldüler. Bu kez hemşerim Gülfize sizin nöbetinizde de geliriz!”dedi. Zil çalınca biz tüm yardımcılar yerlerimize oturduk. Arkadaşlar geldi, konu değişti. Ders matematik. Bu dersten bir sorunum yok ama sorumluluğum var. Öğretmen, ”Her an hazır olacaksın, yoksa notunu düşürürüm!”dedi. Bundan korkayım mı? Ben bunu düşünürken öğretmenler geldi. Ahmet Gürsel Öğretmen canlı hareketlerle girdi. Yanında Ahmet Gökay Ağabey. İzinliydi, bana alacaklarını da getirmiştir. Kahvaltıdan sonra ders hazırlığımı yapıp oturdum. Öğretmen gülerek geldi. Havanın biraz yumuşadığından söz etti. ”Biliyor musunuz?  Edirne buradan soğukmuş, iyi ki orada değiliz, yoksa üşüyecektik!” dedi. Arkadaşlar güldüler, karışık seslerle karşı olduklarını söylediler. Öğretmen ciddileşir gibi, ”Anlamadım!, orada mı olmak isterdiniz? ”diye sordu. Hepimiz “Evet!” deyince öğretmen “Ha şöyle, kim orada olmak istemez, Tüm yıl zemheri olsa gene orada olmak isteriz, değil mi? dedi. Arkadaşlar gene “Evet!”deyince öğretmen “Anlaştık!”Ancak gene de bir sorunumuz var, yazık ki orada değiliz, topluca bir daha gidilemeyeceğe de benziyor. İyisi mi yazın gezi yaparız. Yılda bir kez de olsa görmekle yetiniriz!”Öğretmen, ”Sizi güldürdüm,  değil mi çocuklar, ne olur derse başlayınca da böyle neşeli olun. Neşeli oluşunuz beni de etkiliyor. Matematik korkucu bir ders anladık ama biz, matematik öğretmenlerinin ne suçu var bunda? Canla başla öğretmeye çalışıyoruz. Bir konuyu on kez tekrarladığımız oluyor. Sizler,  öğrenememenizin gerçek nedenlerini aramadan bizlere somurtmuş yüzlerle bakıyorsunuz. !”Öğretmen ellerini kaldırıp iki elini şaplattı. Sami Akıncı’yı tahtaya kaldırdı. Bir dik üçgen çizmesini istedi. Sami tahtanın yarısını dolduran bir üçgen çizince öğretmen “Şimdi eklerini isteyince bahçeye çıkacaksın, hava da soğuk!”deyip tahtaya gitti, tebeşir alıp üçgeni küçülttü. Bize dönerek, ”Böyle anlaşmazlıklara meydan vermemek için ne yapmalıydık? ”diye sordu. Herkesten önce Bekir Temuçin bağırdı: Ölçü vermeliydiniz!” öğretmen güldü. ”Haklısın, al öyleyse deyip ik açıyı oluşturan kenarlarını verdi. kısa kenar 30, uzun kenar 40 cm. Sami çizdi. Öğretmen iki ikiz kardeş dersi bugün ayırmadan tekrarlayalım, deyip kenarların karelerini de çizdirdi. Dik üçgenin verilen kenarlarında 30 ile 40 rakamları duruyordu. Verilmeyen kenarını niçin yazmadığını Sami’ye sordu. Sami, ”Onu vermediniz, herhalde bizim bulmamızı isteyeceksiniz!”deyince öğretmen “Tamam, senin işin bitti!”deyip Sami’nin oturmasını söyledi. Sami oturunca parmak kaldırdım, ”Uzun kenar 50 cm. dedim. Öğretmen, ”Yaaaa, öylemi, dur bakalım öyle mi? diye tekrarladı. Sonra defterini çıkarıp numaralar okuyarak arkadaşları tahtaya sıraladı. sınıfın yarıdan çoğu tahtaya sıralandı. Öğretmen bana, ”Elli cm. yi nasıl bulduğunu sözle söyle!”dedi. ”İki karenin toplamı teoremine göre büyük kare alanına eşittir, Büyük karenin kare kökünü aldığımızda karenin bir kenarının uzunluğu belli olur!”dedim. ”Otur!” işareti verince oturdum. Öğretmen işte çözüm yolunu da öğrendik!”deyip, tahtadakilerden birinin işlemi sürdürmesini istedi. Sırayla duran arkadaşlardan hiç birisi yerinden kımıldamayınca bu kez öğretmen beni çağırdı. ”Anlata anlata yap,kulaklarıyla duysunlar, gözleriyle görsünler, aranızdaki mesafeyi de anlasınlar. Senin bunları köyünden hazır getirmediğini, burada çalışarak öğrendiğini hepsi biliyor. Bundan da bir nebzecik ders alırlar belki!”dedi. dersliğin arkalarına doğru çekildi. Önce küçük üçgenin alanı olan 30X30= 900 cm2’yi, arkasından 40X40=1600 cm2’yi bulup 1600+900=2500 cm2 yazdım. Kendisiyle çarpılan hangi sayı 2500 olur,  bunu akıldan bile buluruz, çünkü kolay bir sayı!”deyince öğretmen “Dur bir dakika dedi. Arkadaşlardan sordu. Arkadaşlar oldukça sıkılmış durumdaydılar. 15 Hüseyin,  7 Fettah, 77 Emrullah, 6 Ali doğru yanıt veremediler. Arif Kalkan kendisine sorulmadan söyledi. Öğretmen gülerek Arif’e doğru söyledin ama benim işimi bozdun. Ben bugün iyi bir ayıklama yapacaktım. Bunların içinde daha bunu bilemeyecekler vardı. Neyse bir başka zaman devam ederiz!”deyip bana döndü, ”Gel şimdi yaparak görelim!” dedi. 2500 sayısına  kare kökü simgesini yazıp işlemi yaptım. Öğretmen bu kez Sami Akıncı’ya dönüp sordu, ”Doğru mu? ” Sami başını sallayarak “Doğru!”dedi. Zil çaldı. Öğretmen, çantasını toplarken söylendi, ”Neyseki kar altından tomurcuğunu açarak çıkan bahar çiçekleri gibi birkaç kişi bulunuyor. Biz de onların verdiği umutlarla baharı bekleyeceğiz   besbelli!”diyerek ayrıldı. Hemen ardından Fikret Madaralı Öğretmen geldi. ”Günaydın!”dedikten sonra bana “Biliyor musun senin dediğin gibi Lüleburgaz kaymakamlığına bağlı 34 köy varmış. Yıllardan beri 33 köy olduğu söylendiği için insanlar buna alışmışlar, hep böyle diyormuş. 3, 4 yıl önce bir yenisi eklenmiş, 34 olmuş ama, söylenti değişmemiş!”dedi. Öğretmenin dediğine çok sevinemedim. Çünkü ben doğruyu söylemiştim. Ancak az ileri sağımda oturan Fettah Biricik arkadaşın gene “Onun söyledikleri hep doğudur zaten!”dediğini duydum,Biraz duraksadım.. Onun az önce matematik dersindeki durumuna üzülmüştüm. Ben öyle bir duruma düşsem kesinlikle Fettah sevinecek. Bunu iyice anladım. Öyleyken ben onun için neden üzülüyorum. Kendimi bir süre  sorguladım. Yuttaşlık Bilgisi dersinden sonraki boş saatte de Fikret Madaralı Öğretmen geldi. Kitaplık için konuştu. “Kitaplık dolaplarının bulunduğu salonu, kitap okuma  yeri olarak kullanacağız ama, havaların soğukluğu nedeniyle işi biraz ertelemek zorunda  kaldık!”dedi.Bana, Türkçeden Osmanlcaya-Osmanlıcadan Türkçeye adlı iki küçük sözlük (Kılavuz )verdi.”Sende kalsın, arkadaşların da yararlanır,ancak ben seni sorumlu tutuyorum.Yenisini getirene dek  sen koruyacaksın!” Öğretmen Yeni Adam dergimi de verdi.Dergide  kendisinin de yazısı var.Tiyatyrocu Ertuğrul Muhsin’e çıkışıyor.Ertuğrul Muhsin İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’na karşı yazı yazmış.Fikret Madaralı Öğretmen de ona kızmış,İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nu savunuyor. Öğretmen gidince arkadaşlara gösterdim. Herkes okumak istiyor. Boş bir derste topluca okuyup dinlemeye karar verdik. Dergiyi de kimseye vermiyorum. Ahmet Gökay Ağabey izinli olduğu için 15 gündür alınması aksayan Akşam gazetesi bundan sonra  gelecek.

Rüzgar kesildiği için hava çok soğuk değil. Güneş arada çıkıp gene bulutlarda kayboluyor. Ancak yerler gene buz. Atölyeye gittik. Naci Öğretmen, az arkamızdan geliyormuş; konuşmalarımızı duyunca”Aman buz olsun, buz çamurdan daha iyi. Çamuru unutmayın!”dedi. Hamdi Öğretmen kovanları yokladı, ”Kurumuşlar, yerimizi kapatıyor, taşıyıp, yer açalım!”İki arkadaş birini ancak taşıyabiliyoruz. Önce yedisini, sonra da üçünü Tarım barakasına taşıdık. Salih Öğretmen teşekkür etti. Size, yani marangozlara on petek borç yazıyorum; on peteği ancak on günde yiyerbilirsiniz. Öğretmenlerinize öyle selam söyleyin!”Arkadaşlar petekleri küçümsediler. Yusuf hemen bir petek yiyebileceğini söyledi. Aramızda tartışma çıktı. Bir peteğin 30X20X3=1800 gram edebileceğini, bunu bir insanin yiyemeyeceğini söyledim. Öteki arkadaşlardan da soranlar oldu: Bir peteğin okadar olduğunu ne biliyorsun? ”Açıkladım,  “Yaptığımız kovanların ölçüsü belli. Petekler belli yerlere, belli ölçülerde konur. Çitaların kalınlığı da bellidir. Arılar bu ölçülere uyarak petek doldururlar. Tartışmamızı İrfan Öğretmen dinledi, beni haklı çıkardı. ”66 matematikten güç alıyor. Üç aşağı beş yukarı onun söylediği doğru çıkar. Sizinki salt ona karşı olmak. Kendiniz bir ölçü koymuyorsunuz “Olmaz!”deyip diretiyorsunuz. Böyle bahis kazanılmaz. Arkadaşınız 1800 gram diyor. Siz ne diyorsunuz? Hayır,  1800 gram değil, deyip sıt çeviriyorsunuz. Böyle tartışma yapılamaz. Sizin de bir sayı koymanız gerekir!” Arkadaşlar sustular. Kirişlikleri temizlemeye devam ettik. Çıkan talaşları arkadaşlar yakmak istedilr. Naci Öğretmen “Talaşları çamura saklayıp yollarımıza dökeceğiz. Hava daha soğuk olursa o zaman çaresiz yakarız. Bugün gerek yok, ziyan etmeyelim!”diyerek talaşları kurtardı. Paydostan sonra atölyeye İdris’le döndük. O, bir süre sonra üşüdüğünü söyleyerek ayrıldı. Ben,  yemek zili çalana dek çalıştım. İzmir Marşı’nı, Tuna Dalgaları’nı(Son bölümünü çalışmıyorum. Orası çok zor), Manastır’ı, Dürriye’nin Güğümleri’ni, Gezsen Anadoluyu, Yaslı Gittim Şen Geldim’i, Hidayet Öğretmenin Kazaska’sının başlangıcını çalıyorum. İdris Dürriye ile Manastır Türkülerinde kaldı. Onları çok güzel çalıyor ama öbürlerinden habersiz. Arada ötekileri de dinliyorum. Onlarda ise hiçbir gelişme yok. Galiba onlar,  çalışmak için değil de mandolinleri saklamak için almışlar…

 

Yemekten sonra Yeni Adam’ı okudum. Hüsamettin Bozok, dergi yazılarını anlatıyor. Başka dergilerden söz ediyor. Bazılarını beğeniyor bazılarını beğenmiyor. Kendi kendime güldüm, ”Beğenmiyorsan okumazsın!”dedim. Akşam gazetesinde, Necmettin Sadak, Va-nü,  Şervket Rado, Enis Tahsin Til var. Bu til sözüne gülüyorum. Acaba tilkinin kısaltılmışı mı? Türkçe ödevimi yaptım, yazımı yazdım. Kar. Öğretmen yazınızda duyguya, düşünceye yer verin demişti. Erzincan depreminde açıkta kalanları düşünüp, onlara üzüldüğümü anlattım. Daha doğrusu derin üzüntülerimi anlatmaya çalıştım ama doğrusu anlatamadım . Anlatsam belki içimde rahatlık duyacağım. Onları düşündükçe daha da   derin acı duyuyorum. . Durup dururken aklıma karda yuvarlanıp kalmış insanlar geliyor. Nasıl yaşadıklarını düşünerek ürperiyorum. Yatarken de böyle düşünürsem belki,  hiç uyuyamayacağım. Kendimi bir an için okulun önünde karda yuvarlanmış gibi düşünüyorum Oysa sıcacık yatağımda yatacağımı biliyorum. Neden yatağımın sıcaklığını değil de karın soğukluğunu duyumsuyorum? Zil çaldı,  bu acıklı düşünceleri atarak yatmaya çalışacağım. Sıra ile şiirleri okudum. Namık Kemal’le Çoban Çeşmesi’nde tökezledim. ”Milletimin feyzini sağlığımda görmeden-Ben ölürsem taşıma mahzunluğum yazılsın!” Dizelerin sırasını karıştırıyorum. Çoban Çeşmesi’nde de 2. dörtlük ile son dörtlüğü bir türlü tam belleyemedim. ”Beyhude” sözünü unutuyorum. Beyhude mi okuyorum?  Beyhude mi uğraşıyorum? Beyhude mi ezberliyorum? Beyhude mi yazıyorum? Beyhude mi uyuyorum? ”Beyhude seslenir, beyhude çağlar-Bir sağa, bir sola Çoban Çeşmesi!”

 

6 Ocak 1940 Cumartesi

 

Kar kalkıncaya dek yazmamaya karar vermiştim. Ancak bugün benim önemli günlerimden biri, Beden Eğitimi dersi var, Rukiye Öğretmen bügün beni rahat bırakırsa, bundan böyle onu da yazmayacağım. Müzik dersimizde Marangozluk atölyesine gittim. Daha doğrusu anahtar bende olduğu için ben çağırıldım. Ömer Uzgil Öğretmene bir kerpeten, bir çekiç gerekli olmuş, onları verdim, zil çalana dek dersliğe dönmedim. Arkadaşların gezindiklerini uzaktan görüyorum. Onun için rahat rahat mandolin çalıştım. Rıza Tevfik Zeybeğini de çıkarmış bulunuyorum. 3. derse yetişmek üzere dersliğe koştum. Rukiye Öğretmen Müdür Odasından çıktı, yandan görüp dersliğe girdim. Arkamdan “İşt, pişt etti galiba ama tam anlayamadığım için aldırmadım. Benden bir süre sonra geldi. Dersliğe girince “Günaydın demeden bana doğru geldi, ”Şimdi sen beni görmedin mi? diye sordu. ” Gördüm!” dedim. ”Sesimi duymadın mı? ” diye sordu, ”Hayır duymadım!”dedim. ”Duyup da kasıtlı bakmadınsa öğretmenin olarak çok üzüleceğim, bunu bil!”dedi. Ben, ”Öğretmenlerim için böyle kasıtlı davranışlar aklımdan geçmez, herkes yerinde otururken ben öğretmenlerim için dışarda çalışıyordum . Arkadaşlarım, bu okulda herkes bunu bilir. Size neden böyle davranayım ki? diye sordum. Öğretmen, ”Üzgünüm,  yanlış düşünmüşüm. Bazı öğrenciler kinci olur, sevmedikleri öğretmenlere öyle davranırlar, biliyorum!”dedi. Tekrar, sahiden duymadınsa sözümü geri alıyorum!”dedikten sonra arkadaşlara dönerek “Günaydın!”dedi. ”Arkadaşınıza duyursaydım,  dışarı gelin!”diyecektim. Duyuramadım, şimdi de geç oldu, bugün de derslikte kalalım!”deyip gezinmeye başladı. Önde oturan arkadaşlara, ”Geçen yıl ders yapıp yapmadığımızı sordu. Anlattılar. Bir kaç kişi birden konuştu. Öğretmen bir ona bir buna bakarak dinledi. Sonunda geçen yılda doğru dürüst ders görmemişsiniz, anlaşıldı!”deyince parmak kaldırdım, ”Doğru dürüst ders sözünüzle ne kastettiğinizi bilmem ama biz geçen yıl okul açıldığından, ders bitimine   dek tek bir dersi boş geçirmedik.Ben geçen yıl ders günlerini hep not ettim. İsterseniz birere birer okuyavbilirim!”dedim . Öğretmen biraz şaşırarak, ”Ne diyorsun? Bu yıl da not ediyor musun? diye sordu. Önemli bulduklarımı bu yıl da not ediyorum!”deyince öyleyse benimle yaptığın kavgaları da yazdın demektir!” “Hayır, ben sizinle kavga etmedim,  etmem de. Ben öğrenciyim, öğretmenlerime saygı duyarım. Siz beni yanlış anlayıp azarladınız. Belki benim de kusurum vardı. Ama zaman içinde benim saygısız bir öğrenci olmadığımı anlayacak kusurlarımı da hoş göreceğinizi biliyorum. ”Hala seni affedeceğime inanıyor musun? ”diye sordu. İnanıyorum, başka türlü düşünmeyi kendime yediremem. Öyle düşünsem burada bir gün bile durmam, çeker giderim!”dedim. Rukiye Öğretmen güldü, ”Öyleyse kesin olarak bil,   ben seni daha o gün affettim. Olayı Hamdi Öğretmene anlattığımda o seni öyle savundu ki, hemen çağırmayı düşündüm. Ancak sonra olayı zamana bıraktım. İşte şimdi tekrar ediyorum, biz karşılıklı öğretmen-öğrenci ölçüleri içinde kalabilen iki insanız. Kin,  nefret, öfke, öc alma bize yakışmayan sıfatlardır. Ancak öğrenciler hep suç tarafında,  öğretmenler de hesap sorma tarafında bulunduklarından zaman zaman anlaşmazlıklar hep olur. Bunlar,  durumlara göre kesinlikle bir değer taşımakla birlikte üstünden zaman geçince yok olup giderler. Bu sözlerim yalnız arkadaşınız için değil hepiniz için, hepimiz için geçerlidir!”Öğretmen, olayı biraz daha açarak öğretmenlik anlayışını, ideal bir öğretmen olamadığını, yetişme koşullarının çok değişik olduğunu anlattı.Rukiye Öğretmenin bu denli yumuşak, hoşgörü içinde konuştuğunu duyunca arkadaşlar da benim kadar çarpıldılar, inanamamış gibi kuşkuyla baktılar. Sonuna doğru ise inanmış olarak, güleç yüzlerle dinlediler. Öğretmen ayrılırken bana, ”Şimdi doğru söyle beni duydun mu duymadın mı? ”Duymadım öğretmenim!” dedim. Öğretmen gülerek “Allahaısmarladık!”dedi çıktı. Yerime oturunca Halil arkadaş bana”Gene kurtardın kendini, iyi de ettin. Başka arkadaşlar da bundan yararlandılar. Haydi, bir de Binbaşıdan af çıkartırsan korkun kalmayacak!”dedi. Arkadaş doğru söyledi ama nedense onun böyle söylemesi bana dokundu, ”Benim kimseden korkum yok. Korktuğumu sananlar yanılırlar! ”diyerek biraz yukardan yukardan konuştum. İçimdense gerçekten korkutuğumu,  şu anda  bu korkuyu içimden   atmanın rahatlığını duyduğumu sakladım. . Bayrak törenine çıktık. Hava ya biraz ılımış ya da bize öyle geldi. Törende daha canlı olduk. Ben bayrağı birden çekip hareketsiz duruyorum. Herkesin yüzü bana dönük olduğu için en küçük kımıltımı gözlediklerini biliyorum. Bu yüzden hiç rahat değilim. Küçük bir sallantı yapsam arkadaşlar görüyor, törenden sonra bana bunu söylüyorlar. En başta yeğenim İsmet, ”Dayı bugün gene sallandın,  ya da kımıldadın gibi sözleri hemen yapıştırıyor. Geçen yaz Lüleburgaz’da bir törende kulağıma bir arı geldi, defalarca bir kulağımı bırakıp ötekine geçti. Kulağıma vızladıkça   kulağımı kaçırmaya çalıştım. Başımı azıcık sola eğdim,  arı sağ kulağıma geçti .

 

Sallandığımı gören Hamdi Öğretmen izlemiş, arıyı görmüş. Rahat deyince gülerek, ”Gelecek törende sana iki arı birden göndereceğim, o zaman dimdik duracaksın!”demişti. Bu olaydan sonra arkadaşlar beni gözetlemeye başladılar. Dimdik dursam da kimi zaman uydurma bahanelerle takıldıkları çok oluyor. Gerçekte herkesin gözü önünde durmak, hele durduğunu düşünmek çok kez insanı rahatsız ediyor. Ben giderek alıştığımı sanıyorum. Gene de dikkatle kendimi tutmaya özen gösteriyorum. Bayrağı bırakırken Rükiye Öğretmenle karşılaştım. Yanımdan geçerken yol verdim, gülümseyerek teşekkür etti. Az sonra da Hamdi Öğretmenle birlikte yemeğe gittiler. Herşey güzel ama Hamdi Öğretmenin bizimle geçmişteki konuşması neydi? Niçin tanıdığı halde “Tanımıyorum!”dedi. Öğle yemeğinde tulumba tatlısı var. Halil arkadaş bana bunu senin için yaptırdım!”dedi. Hilmi benden önce, ”Senin sözün geçse dün yaptırırdın!”  Halil, “Tatlının hamuru bir gün önce yapılırmış, Mayalı hamur gerektiğinden bekleniyormuş, nöbetinde bunları sor,  öğren!”diyerek Hilmi’ye ders verdi ama aslında hepimizin bu tür derslere gereksinimi varmış. Ben çok seviyorum da nasıl yapıldığını hiç bilmiyordum. Köye gidince ablama söyledimde,  ablam,  “O tatlığı ben bilmiyorum, köyde yapan da yok. Bir zamanlar ilgilendim, Zühre Teyzeme sordum. O da “ Onun alet edavatını bulmak zor!”demişti. Bir daha ilgilenmedim!” Ablam böyle deyince ben de köyde tulumba tatlısı istemiyorum. Nöbetçi arkadaşımız Hüseyin Orhan geldi, bana yavaşçacık “Fazla tatlımız var!”dedi. İstemedim. Yemekten sonra bir süre derslikte oturdum. Gene atölyeye gidip uzun süre mandolin çalıştım. Onuncu Yıl Marşını, Biz Kimleriz’i, Kır Atınla Geçiver’i çok güzel çalmaya başladım. Akşam ayazında üşür gibi oldum, dersliğe gittim. Hidayet Öğretmen haber göndermiş, yemekten sonra piyes provası yapılacak. Öğretmenin verdiği saatte toplandık. Öğretmen önce Kimlerde mandolin var? ” diyerek söze başladı. Benden başka kimsede yoktu. Hidayet öğretmen, ”Ben size derse girmiyorum, çalışmalarınızı izleyemem!”deyip bize mandolin vermemişti. Ben mandolini İdris Destan’dan aldım, o da 5. sınıflardan bir tanıdığından almış. Hidayet öğretmen benden mandolini istedi. Gerekçesini de anlattı. Bir ay kadar önce, yani mandolinleri çocuklara verdikten biraz sonra Müdür Beyin odası önünde bir mandolin bulunmuş. Müdür Bey, sahibi gelir alır diye düşünerek mandolini odasına koymuş. O gün bu gündür arayan soran olmamış. Şimdi Müdür Bey bu vefasız müzikçiyi arıyormuş. Ben hemen o mandolini ben alabilirim!”dedim. Hidayet Öğretmenden “Olur!”beklerken o tam tersini söyledi. ”Biz mandolinleri geri almaya çalışırken arkadaşımız mandolin istiyor!”diyerek alay ederce söz söyledi. Ben de “İstemeyene verilirse böyle olur!”deyip güldüm. Hidayet Öğretmen, Sen gider Okul Müdüründen istersin kuzum!”diyerek ciddileşti. İzin isteyip aşağıya indim, mandolini İdris’e verdim. İdris de öğretmene teslim etti. Çok üzüldüm. Çalışma süresince söze karışmadım. Kimi konularda kararlar alındı,  sustum . Arkadaşlar sinirlendiğimi anladılar. Hidayet Öğretmen de anladı ama oralı olmadı. Ben kararımı verdim. Kendim mandolin alacağım, piyes çalışmalarına da katılmayacağım. Öğretmenin birisiyle anlaştığımın sevincini yaşarken birisiyle ters düşmenin üzüntüsüne kapıldım. Buradaki iyice haksızlık. İstemeyen çocuğa zorla mandolin veriliyor. Aldığı mandolini ortalıkta bırakan çocuk aranıp bulunmuyor da benim elimdeki mandolin alınıyor . Düşündükçe sinirlendim: “Böylesiyle çalışma yapılmaz. Hiç değilse ben böylelerinden uzak durmalıyım!”. Bu düşüncelerle yattım. Bu konuda kendimi avutacak hiçbir ip ucu bulamadım. Öğretmenler hep böyle mi? Geçmiş dönemde biz öğretmenlerimizden böyle bir anlamsız tavır görmemiştik. Yeni karşılaştıklarımız neden böyle oluyor? Bu sorumun yanıtını veremedim. Rukiye Öğretmen beni affetmiş. Bunun ne anlamı var? Suçlamış sonra da affetmiş. Haksız suçladığını anladınsa bari eskiyi karıştırmadan yeni durumlarda gereken olgunluğu göster. . Bir süre kendimi yedimse de,uykum gelince rahatlamış olarak gözlerimi kapadım..

 

7 Ocak 1940 Pazar

 

Kadir nöbetçi, arkadaşlar hamamı soruyorlar. 3. Pazar oluyor, hamama gidemiyoruz. ”Hiç böyle olmamıştı!”, diyenler çıktı. Mustafa Saatçı bunlara karşılık verdi. ”Daha önce Kepirtepe’de kış geçirmedik ki!”Mehmet Yücel ise Kadir’e takıldı. Köylün hamamı iyi çalıştıramıyor. O,   becerikli bir hemşeri olsa önce seni, sonra da senin arkadaşlarını düşünür!”dedi. Kadir bu kez, ”O benim hemşerim ama beni tanımıyor bile. Beni göstererek, ”Osman Amca bunun tanıdığı, deyip sözü bana yıktı. Ben,  Osman Amcayı savundum. ”Adam gelip bizi buradan mı alacak? . Biz kendimiz gidemiyoruz. Gittik de Osman Amca “Gelmeyin,  mi? ” dedi…Kahvaltıda gene pekmez var. Bana sordular, ”Bu pancar pekmezi mi? ” Birden aklıma geldi, ”Gidin kızlardan sorun, onlar böyle şeyleri iyi bilir!”dedim. Yusuf Asıl, Bekir Temuçin böyle bir öneri bekliyormuş gibi hemen kızların masasına gittiler. Tam o sıra da öğretmenleri geldi: Soruyu duyunca Yusuf’u aşçıbaşıya yolladı. Arkadaşlar,  Yusaf’’un düştüğü duruma gülmekten katıldılar. Yusuf’un gerçek amacı kızlarla konuşmaktı. Bunu başaramadığı için azıcık buruk döndü. Oturunca,  gülerek anlattı, Öğretmenin dediği gibi, aşçıbaşına sormamış, mutfaktan dolanıp dönmüş. “Az durduktan sonra da “Karpuz pekmeziymiş!”diyerek bana baktı. Ben, ”Bilmiyorum ama tüm tatlı meyve türlerinden pekmez olduğunu söylerler. . Örneğin dut, erik, kayısı, üzüm, şeker kamışı, pancar pekmezi sözlerini anımsıyorum!”. Kahvaltıdan sonra uzun süre ben de derslikteki konuşmalara katıldım. Hep ayni konular. Kahvelerdeki köylü konuşmalarının benzerleri. Bir kağıt oyunları eksik, bir de küfürlü konuşmalar. Hasan,  öğretmenle kitaplığı düzenlerken kitaplar almış. Ömer Seyfettin’in öyküleri . 9 kitap bir birine eklenip iki kitaba dönüştürülmüş. İlk Düşen Ak, Yüksek Ökçeler, Bomba, Gizli Mabet, birinci kitabı,  Asilzadeler, Bahar ve Kelebekler, Mahcupluk İmtihanı, Beyaz Lale, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür’de ikinci kitabı oluşturuyor. İlk Düşen Ak’ı,  bir solukta bitirmeye niyet ettim. Zaten dört beş öyküsünü daha önce okumuştum. Bunları,  İkinci kez okuyuşum daha iyi oldu. Sırasıyla ötekileri de bitireceğm. Müzik çalışmalarına ilerde tekrar dönersem, okumaya çok zamanım olmayacak…. Öğle yemeğinde. 6. sınıflar çok gürültü etti. Ömer Uzgil Öğretmen bizi onlara örnek gösterdi. Yemekten sonra da Eleğimsağma ile Yalnız Efe’yi okudum. Buraya yazıyorum, 7/Ocak 1940 Pazar günü Ömer Seyfettin’in 16 öyküsünü bir günde okudum. Bu dört kitapta öğrenci numarama uyan sayıda,  66,  öykü var. Bunu Halil’e söyledim. O gülerek iyi ki numaran 66,  ya 150, 180 olsaydı ne yapacaktın? . Gülerek,  İlkokuldaki numaran 188’di…. . Bu kadar öyküyü bir adam yazabilir mi? Yazıyor demek. Ömer Seyfettin’in tüm öyküleri, Fikret Madaralı Öğretmenin söylediğine göre 130 kadarmış. Ben,  bu pazar 1/10 dan fazlasını okudum. Bu duruma göre tümünü 9. hafta( Pazar) sonunda bitireceğim. Hasan’la   anlaşabilirsem,  belki hafta arasında da okurum. Mandolin işi şimdilik kesildi, şimdi de, okuma başladı. Öğretmenler konuşurken, yıllık tatil yapacaksınız demişlerdi. Eğer bu gerçekleşirse belki tatilde de okurum. Tatil olunca bu kez çoğunlukla küçük ablamda kalacağım. Orada okuma olanağım daha çok. Saim uyudukça okurum. Kendi evimizde de okumama bir engel yok ama, babama yardım niyetiyle kahveye gidiyorum. Bu kez de saatlerce aynı konular ortaya getirilip bıktırıcı bir durum oluyor. Alamanlar şöyle yaptı, Alamanlar böyle yaptı!Ömer Seyfettin’in öykülerinden birkaç tanesini kahvede de okumayı deneyeceğim. Özellikle Bulgaristan ya da Bulgarlarla ilgili olanları sanırım, dikkatle dinleyeceklerdir. Son öyküyü, Çanakkale’den Sonra’yı okudum. Son öykü üstünde biraz düşünmem gerekecek. Öykünün kahramanı sonunda güzel davranıyor ama, başlarda neden o denli umutsuz? Herkes onun gibi düşünseydi Çanakkale Savaşı kazanılırmıydı? Okuduğum öyküleri doğru anlamakta zorluk çekiyorum. Fikret Madaralı Öğretmen”Okudukça doğru anlayacaksınız. Anlamak, okumakla ilgili bir olay, ne denli çok, dikkatli okursanız o denli doğru anlayacaksınız. Okuyun, durmadan okuyun. Anlayış kendiliğinden gelecektir!”deyip, gülüyor. Yat zili çalınca yorgun bir gün geçirmiş gibi yatağıma yattım.Bugün, üzüntülü, seviçnli bir gün oldu. Son öyküye de elimde olmayarak üzüldüm. Mefküre’yi doğuran anne için de bir kaç söz söylenemezmiydi? İşte beni yanıltan bir düşünce de bu galiba!Sıkıldığım yerlerde, aklımca ya düzeltmeler yapmak ya da böyle yerleri düpedüz öyküden çıkarmak gibi bir duyguya kapılıyorum.

 

12 Ocak 1940 Salı

 

Dışarı çıkıp gelen olmuş, hava soğuk diye konuşmalar duydum. Kendi kendime konuştum: ”Dün de soğuktu. Soğuk bir bakıma iyi, çamurdan kurtuluruz!”Hilmi Altınsoy, benim sözümü alıp ortalığa duyurdu: Varsın soğuk olsun, hiç değilse çamurdan kurtuluruz!”Birden tepkiler yağdı: ”Sen yağlısın, üşümüyorsun, zayıflar ne yapsın? ”Hilmi’nin hiç hoşlanmadığı konu, yağlı olmak, şişman denmek. Konuşanlara yanıt veremedi bana döndü: ”Abi nerden çıkardın şimdi bu çamur lafını? ”diye sordu. Ben güldüm, Orhan yanıtladı: ”Sana bir söz söyleyen oldu mu? Kendi kendine söylenen sözü marifetmiş gibi alıp ortalığa attın!”Hilmi bana döndü, sordu: ”Öyle mi yaptım ağabey? ”Ben gülerek, ”Biraz öyle yaptın!”dedim. Hilmi: ”Bir daha bunu yaparsam ne olur, susturun beni!”dedi. Halil,”Sen kendini,kendin  susturamayınca  bu yolla yardım istiyorsun.Ancak geç kalınmış oluyor,sana söylenecekler söyleniyor!””Hilmi Altınsouy sustu, koluma girdi birlikte dersliğe çıktık. Az önce üşüdüğünü söyleyen Bekir Temuçin gelince Hilmi bu kez Bekir’e: ”Ben senden daha çok üşüyorum!”deyince Bu kez de Orhan, ”Hilmi için, ”Şişman falan demeyin bu arkadaşa, çok üzülüyor!”diye uyarıda bulundu. Orhan’ın sözü kahvaltı boyu tartışıldı. Orhan Hilmi’yi korudu mu yoksa durumdan yararlanarak Hilmi’ye rahatça onun istemediği sözü mü söyledi. : ”Şişman!”

 

Askerlik dersimiz için kısa notlar almayı düşündüm. Coğrafya dersinde iki öykü okudum,  kitaba adını veren Yüksek Ökçeler’le Horoz. Horoz öyküsünü Halil’e atlatmak gereğini duydum. Daha doğrusu bu öyküyü herkese anlatmak istedim. Öykünün kahamanı kendi düşüncesini yansıtmak için horozdan nasıl yararalanıyor. Ben konuşurken üsteğmen rap diye dersliğe girdi. Askerce selam verdi, ”Sağol!”diye bağırdık. O da bize “Siz de sağolun!”deyip konuşmaya başladı. Yurdumuz dışındaki savaşlardan söz etti. Almanya’nın azıcık güçlenince öc almaya kalkıştığını, Ancak herkese saldırarak nasıl öc alacğının da anlaşılamadığını, tüm Avrupa uluslarını işgal edince, bunların uzun süre yönetilemeyeceğini,  savaş içinde savaşlar yapılarak Almanya’nın sonunda yine kaybedeceğini anlattı. İtalyanların savaşamadığını, Habeşistan’da, Arnavutluk’da, Yunanistan’da bunun görüldüğünü, böylece “Almanya’nın İtalya ile dostluk kurmasıyla kambur üstüne kambur yüklendiğini anlattı. Rusya’nın ise Finlandiya’da rezil olduğunu, yakında   Rusya çökebilir, herkes Rusya’da yeni bir ihtilal olacağı düşüncesinde birleşiyor!” dedi “Yurdumuz için savaş sözkonusu değil ama önlem için elimizden geleni yapacağız!”diyerek bizi umutlandırdı. Kitabımızdan bir bölümü kendisi okudu. Niçin kendisi okuduğunu da açıkladı. Parçayı görünce söyleyeceklerini daha rahat anımsayıp anlatıyormuş. Daha doğrusu kendi bilgilerinin tümünü değil de bizim bilgi düzeyimizi aşmamak için buna gerek duyuyormuş. Dersimiz çabuk bitti. Ya da bize öyle geldi. Üsteğmen bugün çok sevimli bir gününde idi. Askerlik dersinden çok, Savaşlar hakkında yeni bilgiler aldık. Örneğin,  üsteğmen Almanya, Polonyayı almakla hata etti. Polonya, Çekoslovakya geniş topraklı ülkelerdir . Onları,  karşı güçler, İngiltere, Amerika, Fransa birleşerek Norveç, İsveç üzerinden geçerek halkı kışkırtıp, milis kuvvetlerini güçlendireceklerdir. . Bu nedenle Almanya, o yolu, Norveç-İsveç yolunu kapatmak gereğini duyacaktyır. Yani bundan sonra Danimarka-Norveç-İsveç de Almanya tarafından işgal edilecektir. Bunu yapınca Almanya 1. Dünya Savaşında olduğu gibi Amerika Birleşik Devletlerini karşısında bulacaktır. Bu üç ülkeyi almadığı zaman da o yoldan gelecek yardımlarla sürekli yıpranacaktır. Üsteğmen bize gelecek derste de 1. Dünya Savaşı hakkında bilgi verecek. Öğle yemeğinde üsteğmen gene öğretmen masasında en çok konuşan kişiydi. Yusuf Asıl “Onlara da savaşı anlatıyordur!”dedi. Hilmi ile iddialaştılar. İdris bir bahaneyle mutfağa geçti, dönünce gülmekten kırıldı. Üsteğmen at meraklısıymış. Manisa’da babasının arap atları varmış. Onlara nasıl bindiğini, nasıl düştüğünü anlatıyormuş. Arkadaşlar “Bir derste de bize anlattıralım!” deyip, at konusunda konu saptama ya başladılar. Önce bana görev önerdiler. Kesinlikle yanaşmadım. ”Zaten Binbaşı ile aram iyi değil bir de üsteğmenle bozuşursam!”diyerek işin dışına çıktım. Bir hayli gülüşüp konuştuktan sonra yeni konular aramaya karar verdiler. At üzerine sözler bulup,  o sözlerden giriş yaparak Arap Atlarını ortaya getirecekler. Üsteğmen bunların planlarını anlamayacak, tongaya basıp babasının atlarını anlatacak!Benim aklımın yatmadığı bir plan. Üsteğmen cin gibi, ”Leb demeden leblebiyi anlamak!” onun için iş değil. Bakalım bizim arkadaşlar nasıl bir sonuç alacaklar! İzmir, Eskişehir Köy Öğretmen okullarına yazdığım mekltupları düşünüyorum. Birinden birinden cevap gelse dünyalar benim olacak. . Her akşam yatarken bunları düşünmeye başladım…. .

 

13 Ocak 1940 Cumartesi

 

Aşık Ahmet nöbetçi. Uyanamamış. Mustafa Saatçı başta herkes Ahmet’e “Aşık, ne yatıyorsun, bizi uyandır!”diye takılıyorlar. Ahmet, ”Şakanın sırası mı?  deyip koştu. Hava yumuşak gibi ama aslında kar havasından farksız. Istrancalar bulutlar içinde, yok olmuş, görünmüyorlar. Kahvaltıda duyuru yapıldı, bizim sınıf öğleden sonra atölye çalışması yapacak. Kapalı tuvaletler, tamamlanıp kullanıma açılacakmış. Hem sevindik hem de üzüldük. Neden şimdiye dek bekletildi? Neyse ki sonunda açılıyor. Kahvaltıdan sonra “Hemen çalışmaya gidelim!” diyenler oldu. Ben de bunlara katıldım. Beden Eğitiminde doğru dürüst ders yapmıyoruz, bari iş yapalım. Bu öneriyi kim götürüp Ömer Uzgil Öğretmene söyleyecek? Bu görevi ben üslendim. Arkadaşların çoğu, ”Beden Eğitimi Öğretmeni duyarsa!”demeye başladı. ”Duyarsa duysun, o gelince burda çiş yapmıyor mu? Durumdan yakınıyorsa her halde memnun bile olur!”dedim. Bana,  “Sen belanı arıyorsun!” diyenler oldu. ”Siz öyle sanın, git diyorsanız, gidiyorum!” deyince “Git!” diyenler oldu. Ömer Uzgil Öğretmene gittim. Ben daha ağzımı açmadan,  o, “Ben de sizin sınıftan birini çağıracaktım. Öğleden sonraki çalışmamızı sabaha alacağız. Bugün tüm dersleriniz boş. Öğleden sonra da dinlenirsiniz!” “Ben de onu söylemeye gelmiştim, arkadaşlar öyle istemişlerdi!” deyip döndüm. Dersliğe gidince koltuklarımı kabartarak, ”Zor oldu ama sonunda beni kıramayacağını söyledi, ”Pekiyi, senin dediğin olsun!” demek zorunda kaldığını söyledim. Arkadaşların çoğu bunun şaka olduğunu anladılar, ”Aferin, bir daha git, işi iptal ettir!”dediler. Ben, bugün ikinci kez gitmem bir başkası gitsin!”dedim. 6 Ali, Sami Akıncı’yı aday gösterdi. Gerekçe olarak da onun da derslerinin çok iyi oluşu, dersleri çok iyi olanların sözlerinin geçerli olduğunu öne sürerek bire süre arkadaşları güldürdü. Sonunda Ali susturuldu ama olayı hala anlamamıştı. Oturduğu yerden Sami gitse idi bugün çalışmazdık !”dediği duyuluyordu. Namık Öğretmen gülerek geldi. ”Size Günaydın demeye geldim, nasılsınız? ” diyerek yapılacacak işleri kısaca anlattı. Tüm bağlantılar tamammış, su verilip denenecekmiş. Musluklar Nazmi Öğretmenin gözetiminde denenecekmiş. İş dediğimiz, elbirliği ile kısa devreli bir çalışma olacakmış. Hep birlikte küçük bina olarak adlandırdığımız bölüme gittik. . ”Bizim atölyede kullandığımız bidon mangallar buraya taşınmış!” dedim. Namık Öğretmen “Nedenmiş o? Ben,  kendimi bildim bileli bu mangalları kullanırım, siz kaç günlük olduğunuza bakmadan, bunlara bizim mi diyorsunuz? ”diye çıkıştı. Ben düzeltme yaptım, ”Bizim atölyenin yanındakileri demek istedim!” deyince, Namık Öğretmn de açıklama yaptı. Bana, ”Sen ne demek istediği çok güzel açıkladın, yazık ki ben ne demek istediğimi açıklayacak durumda değilim. Kusura bakmayın bazan böyle savlar ortaya atılır ama arkası gelmez. Benimki de onlardan biri olsun!”Alt katı denedikten sonra orta kata çıktık. Okul Müdürümüz geldi. Dikkatlı dikkatlı baktıktan sonra Namık Öğretmene, ”Namık,  planlara bakınca ben güzel, güzel dedim durdum ya, şimdi bitimini görünce yanıldığimı anladım. Bu bölüm biraz daha geride, biraz daha büyük olmalıydı!”deyip Namık Öğretmenin koluna girerek onu odasına doğru götürdü. Biz bir süre durduk az sonra Namık Öğretmen geldi. , Benimle üç arkadaşı marangozluk atölyesine gönderdi. Yakılacak türden bir yığın artık getirdik. Tuvaletler birkaç gün donmamalıymış. Yaş donmalarda zarar çok büyük olurmuş. Çoğumuz hazır beklerken bir bölümümüz ufak tefek işleri tamamladık okulla tuvalet arasında merdivenler temizlendi. Duvar olmayan tarafların kenarlıkları hazırdı ama eklenmemişti, onlar yerlerine yerleştirildi. Okul Müdürümüz gene geldi, ”Size, özellikle sizin sınıfınıza bu okulun ebediyen şükran borcu olacaktır. Hayata atılınca buraya geleceksiniz, yaptıklarınıza bakıp gurur duyacaksınız, bunları yaptığınızı duyan o günün öğrencileri sizi alkışlayacaklar. Evet çocuklar ben eski bir tiyatrocuyum belki biraz abartıyorum ama gerçek bu. Bu koca binanın temelini attınız, gün günden işleri ilerleterek bugünlere getirdiniz. İnşallah öteki eksiklerimizi de en kısa zamanda giderip daha büyük huzura kavuşacağız!”Müdür Beyin sesi ağlamaklı bir kesikliğe dönüştü. Arkasını dönerek, ”Kolay gelsin Karaoğlanlar!” deyip odasına girdi. Biz paydos ederken Bayrak töreni için zil çaldı. Hava oldukça ılık. Karlar basılınca kırt kırt ediyor. Bu karların yumuşadının belirtisidir Törenimiz güzel geçti. Hamam nöbetlerimiz hafta arası yapılacakmış, bu duyuruldu. . Dersliğe gidince Müdür Bey için varsayımlar öne sürüldü: ”Müdür Bey ayrılacak galiba!”Bunu öne kim sürdüyse parçalarız!” gibilerde konuşanlar oldu. Arkadaşlarımıza sözü geçenler susturucu konuşmalar yaparak ortalığı yatıştırdılar. Namık Öğretmen bana bidon mangalların söndürülmemesi için sürekli parça atılması görevini vermişti. Yusuf, Recep, Kadir bana yardımcı oldular, Arada parçalar attık. Görevimiz Yarın da sürecek. Akşam Hidayet Öğretmenle çalışma var. Ben mangal nöbetini bahane edip kaçmak istiyorum. Arkadaşlar yemekhaneye giderken ben bidon karıştırmaya başladım. ”Vay, iyi ki bakmışım, neredeyse sönecekmiş!”,  gibilerde söylendim. Sonra da dersliğe girip öykü okumaya başladım. Arkadaşlardan kimse durumu anlamadı. Anlamamaları için de arada bidonları tıkırdattım. Arkadaşlar dönerken de aynı numarayı yaptım. Hidayet Öğretmen de sanırım gerçeği anlamadı. . Haftaya da bir bahane uydurursam öğretmen durumu anlar beni oyundan çıkarır. Dünkü Horoz öyküsünün devamı olan Dünyanın Nizamı, Türkçe Reçete, Nezle, Vasiyetname, Niçin, Perili Köşk adlı öyküleri okudum. Perili Köşk de Horoz gibi düpedüz insanların bireysel düşüncelerini aktarıyor. Ancak Perili Köşkteki insan iyice dalavereci. Arkadaşlar, Hidayet Öğretmenden Müdür Beyin gidip gitmeyeceğini sormuşlar, ”Sandığınız gibi bir şey yok, böyle söylentilere de karışmayın!”demiş. Bu da iyi bir haber…Haberlerin iyilerinden biri de 1/Şubat Günü tatile çıkacağımızın belli oluşu. Hidayet Öğretmen söylemiş. Kızların, 5. sınıf çocuklarının ailelerine, tatil mektupla bildirilmeye başlanmış. Buna ben de sevindim. Daha   on sekiz gün var ama olsun, gidilecek gün belli olduğuna göre çabuk geçecektir. Yatınca bir süre düşündüm. Gitmeden önceki zamanı nasıl değerlendireceğim? Tatilde neler yapabilirim? Tatilde kitap okumaktan başka yapacağım fazla bir şey yok, gibi. Almanca çalışamıyorum. Öyküleri okuyacağımEvde ders kitaplarımın hepsi var. İstersem çalışabilirim. Bu kez hiçbir yere gitmeyeceğim. 1 şubat cumartesi gününe geliyor. Tamı tamına iki hafta. 16 şubatta okula döneceğiz. 16 şubat pazar oluyor. Yarın gidiyormuş gibi içimden hazırlandım. Ben yattım ama arkadaşlar kaynata kaynata tatil üstüne konuşuyorlar. Ömer Uzgil Öğretmen geldi, ”Uyuyanlar var, yarın gece onlar da sizi uyutmazlar!”dedi. Sesler kesildi.

 

14 Ocak 1940 Pazar

 

Zili duydum. Arkasından 4 Mehmet, ”Ben bugün kimseyi kaldırmayacağım. Kaldırırsam hemen tatilden söz edecekler. Oysa tatile daha 15 gün var. 15 gün tatil mi dinleyeceğiz? ”dedi. Arkasından İsmet Yanar, Mehmet’e “Siz kendiniz şimdiden ondört günlük hakkınızı konuştunuz, bize ne kaldı ki?  diye çıkıştı. Bir yığın ses birden: “Siz ikiniz de haklarınızı kullandınız, susun!” diye yükseldi. Zil çaldı, arkasından kampana vurdu. Kahvaltının başladığı anlaşıldı. Yeni lavabomuzun önünde birikmeler oldu ama çabuk açıldı. Yeni duruma hemen alışıldı. Kahvaltıda gidiş geliş hesapları yapıldı;kim nereden kimlerle gidecek, karşılıklı anlaşmalar duyuruldu. Ömer Uzgil Öğretmenle Nahide Öğretmen arkalarından  da Hidayet Öğretmen gelince konuşmalar kesildi. Kahvaltıdan sonra arkadaşların kimileri yakın köylüleri olan küçük sınıflarla ilişki kurdular. Bu hep yapılıyordu ama şimdi iyice sıklaştı. Kimileri bu işi kartopu oynama derecesine dek ilerletti. Hava biraz dışarda kalacak kadar güzel. Yusuf Asıl arkadaşla mangallara bakarken Namık Öğretmen geldi, ”Çok az yakacak koyun ateş sönmesin, yeter!”diyerek, bizi uyardı. Yusuf,   arkadaşlarıyla buluştu. Ben öykü okumaya başladım. Bugün için on altı öyküm var, 100 sayfa. Üç tanesini daha önce okumuştum: Perili köşk, Nakarat,  Tos. Üçünü de çok iyi anımsıyorum. Nakarat’ı ödev olarak da yazacağım. Ders alınacak bir öykü. Onu en sona bırakıp özetleyeceğim. Türkçe Reçete, Nezle, Vasiyetname, Niçin, HavyarZeytin Ekmek, Kıskançlık öğleye dek okuyayacaklarım. Başımı kaldırmadan okuduğumu gören arkadaşlar, bir süre uzaktan baktıktan sonra gelerek okuduğum kitaba bakıp bir türlü inanamıyorlar,  arkasından”Sen şimdi de kitap okumaya mı başladın? ”diyerek bir tür tepki gösterdiler. Hiç oralı olmadım, ”Boş zamanlarımı değerledirmeye çalışıyorum!” diyerek tartışmaya meydan vermiyorum. Arkadaşların bir bölümü nedense kitap okumayı, mandolin çalmayı, süreklilik isteyen bir uğraş değil de hemen yapılacak bir işi gibi algılamaktadırlar. Bu nedenle de zamanlarını boş geçirip, ”Biz alışmamışız, bizi alıştırmamışlar”diyerek kenara çekilmeyi yeğliyorlar. Öteki sanat etkinliklerinde de böyle yapanlar var. Destereyi böyle tut!”deyince karşılık hazır, ”Ben öyle alışmamışım!””Şimdi tutup alışsan ne olur? ” deyince de bir başka bahane öne sürüp, geriye çekilme onlar için kurtuluş oluyor. İşte ben böyle düşünmüyorum. Bir başka insan bir işi yapıyorsa, ben o işi neden  onun gibi yapamayayım? Örneğin arkadaşımız Hasan Üner 60 kitap okumuşsa ben neden hiç değilse 50 tane okumayayım? ”İşte bu anlayışla Ömer Seyfettin öykülerinin tamamını bitirmeye kalkıştım. Ondan sonra da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın tüm kitaplarını okuyacağım.

Öğle yemeğinde benim kitap okumam konu edildi. ”Ne olacak çok okuyunca?  diyenler oldu. Güldüm. Futbol oynayanlar niçin oynuyorlar, şarkı söyleyenler niçin söylüyorlar, at binenler niçin biniyorlar? ”diye bir yığın soru sordum”İşte ben de onlardan birini ya da ikisini yapıyorum!”dedim. Yemekten sonra Yusuf Asıl arkadaşla bidonların ateşlerini karıştırdık, gene dersliğe döndük. Ben öykülerimi tasarladığım şekilde bitirdim. Kalan zamanımı Türkçe ile Almanca derslerine Ayırdım. Yarın bu dersler var. İki öğretmen de sözlü yoklama yapabilir. Bayrak Törenine çıktık. Hava ılık gibi. Hidayet Öğretmen yüksek sesle “Okulumuz yola karşı, biz de ayaza karşı!”gibilerde şakalı sözler söyledi. ”Şubat tatilinde karlar kalkacak, siz dönünce  kar arayacaksınız!” çocuklar, ”Aramayacağız!” diye bağırdılar. ”O halde çamuru özlediniz!” deyince de, ”Özlemedik, bahar gelsin!”dediler. Hidayet Öğretmen sesini kısarak “Vay, vay, vay. Adamların sabrı tükenmişe benziyor!”diyerek güldü. Okula yönelince 5. sınıflar biraz karışık çıktılar. İtişme sonucu biri alt basamaklardan yuvarlanmış. ”Düştü!” çığlıkları arasında öğrenci kaldırıldı. Bizim arkadaşlardan Hüseyin Serin koştu çocuğu kucağına aldı. Çocuğun bir şeyi olmadığı anlaşılınca herkes sakinleşip dersliklerine girdiler. Bizim derslikte Hüseyin Serin’in koşup çocuğu kaldırması yeni yorumlara neden oldu. Hüseyin, düşenin kız olduğunu sanmış, o nedenle koşmuşmuş. Böyle söyleyince Hüseyin sinirlenip ağzına geleni söylüyor. Bu kez arkadaşlar işi daha da ileri götürüyorlar. ”Bayan öğretmeni düşürelim, Hüseyin daha hayırlı işi yapmış olur!”diyenler oldu. Öğretmen sözü geçince”Sussssss!” ünlemi geldi. Arkasından sözü değiştirdiler. Öğretmenin ablası sık sık geliyor. Geldiği bir gün, düşürecekler, Hüseyin koşup hünerini gösterecek. Hüseyin bu kez iyice parladı, ”Ananızı getirin!”diyerek derslikten çıktı. Hüseyin çıkınca kalanlar ikiye bölünüp tartışmayı sürdürdüler. Bu kez Mehmet Yücel,  şaka,   her zaman her yerde herkese yapılmaz!”diyerek ara bulmaya çalıştı. Akşam yemeğine gidince hepimiz gülümsedik. Bayan öğretmenin ablası gene gelmiş, kardeşiyle oturuyordu. Hüseyin Serin’e bakıp gülenler oldu. Ancak çoğunluk, ”Tadını kaçırmayalım,  ”Yerin kulağı vardır!”gibi sözler tekrarlayınca herkes sustu, konu kapandı. Türkçe dersi için okuduğum öykülerden dört tane seçtim. Tuhaf Bir Zulüm, Hürriyet Gecesi, Ferman, Nakarat. Tuhaf Bir Zulüm’le Nakarat nerdeyse babamın anlattıklarının benzerleri. Hürriyet gecesi düşündürücü, Ferman ise şaşırtıcı. Yatarken Ferman öyküsündeki Tosun Beyi düşündüm. Bile bile neden öldürülmesine göz yumdu? Kaçmasını ben de doğru bulmuyorum ama kötülerle pekala savaşabilirdi……

 

15 Ocak 1940 Pazartesi

 

6 Ali nöbetçi. Zil çalınca sert bir cisimle ranzalara vuruyor. Arkadaşlar Ali’yi uyardılar “Vurma cılası bozulur!”Ali güldü, ”Hani bunların cılası? kupkuru tahta bunlar!” “Deminden beri vuruyorsun, cila mı kalır, bir de soruyorsun? ” Ali, söylene söylene çıktı. Mustafa Saatçı gülüyor. ”Siz ne sanıyorsunuz Ali Agayı? Biz ona boşuna mı bu adı taktık? ”Gerçekten 6 Ali’de kimsede olmayan bir algılama biçimi var. Ya tersinden alıyor, ya da duyarlığını tümden kapatıp etkilenmiyor. Bu durumu nedeniyle arkadaşların  ilgisini sürekli üstüne çekiyor. Arkadaşların, arkadaş olarak en az konuştukları olmasına karşın kendisine en çok takınılan da gene Ali Güleren,  namıdiğer: Ali Aga. (Biraz öfkeli takılmalarda da Kaz Ali) Öğretmenler kahvaltıya zamanında geldiler. Fikret Madaralı Öğretmen kardeşiyle geldi. Kardeşi buraya ilk kez geliyor. Edirne’de çok sık geliyordu. Alpullu’ya da az geldi ya da ben  görmedim. Yazın Lüleburgaz’a ya bir ya da iki kez gelmişti. Onu da voleybol oyunu için geldiğinde görmüştük. . Bir yüksek okulda okuyormuş. Belki de bitirmiştir. Fikret Madaralı Öğretmen geciktiği için Türkçe dersimize azıcık geç başladık. Öğretmen kitaplıktan kitap alıp verme işlerinin düzenli olması için uyacağımız kuralları defterlerimize yazdırdı. Kitaplık nöbetini de sıra ile tutacağız. Öğretmen bir süre konuştuktan sonra bir öykü anlattı. Kuyuya Bağıran Adamın Öyküsü. Adamın biri alışkanlık edinmiş, gidip bir kuyunun başında başını kuyuya eğip bağırıyormuş. Adamın sesine kuyu yankı   olarak yanıt veriyormuş. Uzun süre bu olayı komşular aralarında konuşmuşlar. Gücenmesin diye de adamdan niçin böyle yaptığını sormamışlar. Sonunda birisi gizlenip olayı yakından izlemiş. Adam kuyu başına gelmiş, ”Sağır kuyu, duyarsız kuyu, benim yaptığıma karşılık vermiyorsun biliyorum. Ama gene de benim sesimi bana çevirdiğin için seni seviyorum. Bu nedenle sana gelmeye devam edeceğim!”deyip ayrılmış. Öğretmen bunu niçin anlattı ben önce bir bağlantı kuramadım. Sanırım öğretmen de bunu anladı. Gülerek, ”Ben de sizlere kitaplar öneriyorum, ödev veriyorum, Şiirler okuyurum, kitap okumanız için adeta yalvarıyorum. Sanıyorum ki sesime kendi yankılarımdan başka  bir ses gelmeyecek. Hiç değilse içinizden bir kaçı  yankıma katılırsa emeklerim tümden boşa gitmemiş olacak!”deyip  gitti. Bir süre bakıştık. Bekir Temuçin yorum yaparken öğretmenin geldiği söylendi. Öğretmen gazetelerle geldi. Cumhuriyet, Akşam, Ulus,  gazetelerinden parçalar okudu. Cumhuriyet’ten Yunus Nadi, Akşam’dan Necmettin Sadak, Ulus’tan Falih Rıfkı Atay’ı gazetelerinde başmakale yazan ünlü gazeteciler olarak tanıttı. Ayrıca İsmail Habip Sevük, Burhan Felek, Nurullah Ataç, Hüseyin Cahit Yalçın, , Revket Rado, Va-Nü, Peyami Safa, Enis Tahsin Til v. b gibi yazarları da tanıttı.Bunlar,Başmakale,Makale,fıkra,tefrika,seyahat,eleştiri,inceleme-araştırma yazarıymış.

Almanca dersimiz boş geçti. Yönetici olan Ömer Uzgil Öğretmenin saygın konukları olduğundan derse gelemeyeceğini duyurdu, kendi kendimize çalıştık. Daha doğrusu ders boyu Fikret Madaralı Öğrtetmenin Kuyu Öyküsü üstüne varsayımlar yapıldı. En güzel varsayım olarak ikisi beğenildi. Öyküdeki adam öğretmen değilmiş. Öyleyse bizim öğretmenin onu örnek almamalıydı. İkincisi, öğretmen kuyuya değil bizim yüzümüze söylüyor. Burada da bir benzetmezlik var. Benzetme kurallarına çok uygun değil. Sami Akıncı, ”Benzetme kuralı nedir? ”diye sorunca, yanıt grupça verildi: ”Biz öyle bir kural okumadık!”Sami Akıncı gülerek “Benzeyenle benzetilen, diye söylemeye kalkınca da, ”Biz istemiyoruz, bilgin sende kalsın!” tepsiyle karşılaşınca gülerek: ”Peki öyle olsun arkadaşlar!”deyip oturdu.

Öğle yemeğinde önce öğretmenler sonra da kardeşleri konuşuldu. Namık Ergin Öğretmenin kardeşi  Kenan Ergin de öğretmen olmuş. Sabit Soysal öğretmenin kardeşi Hüseyin Soysal lise son sınıfa geçmiş. Madaralı Öğretmenin kardeşi Fehmi Madaralı Yüksek Ticaret Okununu bitirmiş. Ömer Tunalı’nın kardeşi deyince herkeste bir suskunluk oldu. Ömer Tunalı Öğretmen uçak kazasında ölmüş. Ben bunu duymamıştım. Kardeşi İbrahim bir ara gelmişti ama böyle bir konuşma olmamıştı. Bunu duyunca çok üzüldüm. Hasan Üner, olayın çok önce olduğunu söyledi. Buna da ayrıca hem şaştım hem de kendimi kınadım.. Çok gereksiz olayları anımsar,üstünde dururum. Bunu  duymadım mı,yoksa duyup das un uttum mu? Ömer Tunalı Öğretmeni çok sevmiştim.Olayı duyunca  kaşık elimden düştü, ağlamamak için kendimi zor tuttum. Birden Hasan Üner’e çıkıştım: ”Biliyordun da bana neden söylemedin? ”Hasan şaşırdı, ”Nasıl duymazsın abi, aylar önce olmuş bir olay!”Yemeğimi bitirmeden kalktım. Arkadaşlar tepkime şaşmışlar. Ömer Tunalı Öğretmen uçak kazasında ölmüş.Kardeşi İbrahim parasız yatılı okuyormuş. Ömer Tunalı Öğretmeni herkes seviyordu. Atölyede de   konuşuldu . Naci İnan Öğretmen konuşmamızı duymuş,  bana,  “Ne denli üzülsen al benden de o kadar. Ne var ki ölenle ölünmüyor. Ömer Bey bizim kalbimizde yaşıyor, bizimle de yaşayacak. Sevilmeyi hak eden bir arkadaştı!”diyerek üzgün üzgün bir süre yüzüme baktı”Hadi biraz  gezmen için sana bir iş vereyim: Kızların çalıştığı odaya duvar panoları yapılacak.Nahide Öğretmene git,vereceği ölçüleri al,hemen başlayalım!” Yüzümü yıkayıp gittim, ölçüler hazırmış. Ancak Nahide Öğretmen “Bir daha ölçelim, yanlışlık olmasın!”dedi. Ölçtük. , duvar boşluklarına göre 60X90 cm. iki pano. Gül yardım etti. Gül’e adını kısaltıp Gül demeyi düşünüyordum. Meğer Nahide Öğretmen onu çoktan yapmış. Önce buna azıcık  üzüldümse de sonradan sevinesek bir taraf da buldum. Adını Gül olarak önce ben kısaltmak isterdim. Bunu ilk günlerde düşünmüştüm. Sevindim, ilk günlerde düşündüğüm adı şimdi daha rahat söyleyeceğim: Çünkü önce öğretmeni böyle bir yol açmış.Şimdi ben söyleyince özel bir anlam aranmayacaktır.Daha sonra  Röslein,Heideröslein’ı da ben eklerim.

Naci Öğretmen panoları Orhan’la ikimize verdi. Çerçeveler düzgün olacak. Tahtalar kadife kumaş kaplanacağı için planyadan geçmesi yetecek. İlk hazırlığını yaptık. Naci Öğretmen, ”Yarın için söz verelim mi? ”diye sordu. Orhan benden önce konuştu: ”Söz verebilirsiniz öğretmenim!”Paydosta arkadaşklar ayrılınca ben bir süre mandolin tımbırdattım, çabuk sıkıldım, dersliğe geçtim. Derslikte Halil kitaplığa çağırdı, kitap karıştırdık. . Ben Ansiklopedilere baktım. Büyük Adamları okudum: İskender, Anibal, Sezar, Ogüst, Attila. Ne kadar büyük adam varmış, okumakla bitecek gibi değil. Yemekten sonra matematik çalıştım. Geometriden daire üçgen ilişkisini irdeledim. Daire içi, daire dışı üçgenler, bunlar arasında açı ilişkileri, iç açılar, dış açılar. Cedvel, pergel, minkale kullanmakta zorluk çekiyorum. Harun Özçelik’e Salih Baydemir’in cedvel, pergel kullanmalarına dikkat ediyorum, ellerine bakmadan yapabiliyorlar. Halil beni uyarıyor: Arkadaş sen yanlış örnek seçiyorsun, Harun Özçelik’le Salih Baydemir yerine Emrullah Öztürk’le Ali Güleren’i seçmelisin. Bu söze ikimiz de güldük. ”İyinin arkasında koşacağına kötülerden geri kalmamaya çalışmak!”Halil arkadaş bunu yeğliyor ama ben bundan korkuyorum: Ya gevşetir, kötü yanında kalırsam? ”Karşılıklı  “Aman ha,  dikkat!”çekerek yatmaya indik. Yatınca bu sözü düşündüm, güldüm, İsmet için bu sözü rahat rahat kullanabilirim.. Yapabilecek durumdayken dersleri tavsatıyor. Söyleyince de “Bana beş numara yeter!”diyor. Muhittin Enişteme söyleyeceğim. ”İsmet,  iyilerle yarışma yerine kötülerin önünde gitmeyi yeğliyor!”Bunu  gerçekten söylemem ama İsmet’e böyle diyeceğimi söyleyeceğim. Bakalım İsmet’in tepkisi nasıl olacak? Bu söze bir süre güldüm. Bir kaç kez de değiştirdim. : Koşanlarla yarışma yerine yürüyenlerin önünde gitmek. Yürüyenler yürüme yerine oturanların yanında ayakta durmak. Olmadı mı yoksa bunu düşünürken giderek  sözün özünden uzaklaştım mı? Birkaç kez esnediğimin ayırdına varınca kendimi toparladım. Oldukça geç oldu,sağıma dönüp gözlerimi kapadım.

 

16 Ocak 1940 Salı

 

Fettah nöbetçi ama nedense suskun. Köylüsü Sefer Tunca ona yardım ediyor. Sefer sanki bu sabah benim için nöbet tutuyor. Özel olarak beni uyandırıyor. Bu nedenle Fettah’ın nöbetlerini dört gözle bekliyorum. Ayrıca bugün askerlik dersimiz var. Yaşar Binbaşı gelebilir. O gelince sinirlerim sağlam olmalıdır. Bir yanlış ya da dalgınlık işleri tümden bozar. Bu nedenle Fettah’ın nöbetinde Sefer arkadaşın bulunması benim için çok yararlı oldu. Kahvaltıda konuşmalar hep Yaşar Binbaşı üzerine. Arada bana söz yakıştıranlar oluyor. Abdullah Erçetin bir ara bana “Sen o adamı çileden çıkarmasaydın belki de böyle sert olmayacaktı!”dedi. İyi, bir insan bir söze kızıp sürekli kötü olur mu? Bana kızdıysa beni cezalandırır. Sizi neden ikide bir paylıyor? Böyle yanıtladım ama düşündüm, Abdullah bu sözü kendi aklından söylemez. Herhalde başka zaman da konuşuldu ki, o da aldı bana getirdi. Tabiat Bilgisi dersimizde Salih Ziya Öğretmen, ”Not defteri getirmedim. Gene de bugün sizi şöyle bir yoklayacağım. Bakalım aklınızda neler kaldı? ”deyip güldü. Hepimize baktı, arka sıraları süzdü bana bakarak “Hadi senden başlayalım. Güvercinlerden söz ediyordun, güvercinleri bize tanıtır mısın?  Güvercinleri hangi gurup içinde sayacağız? Birden duraksadım. Genel olarak kuşları düşündüm. Sonra yırtıcı olan kuşlar yırtıcı olmayan kuşlar olarak ayırdım. Doğru bilgilerim var ama nasıl başlayıp nerede bitireceğimi bilemiyorum. Güvercinle yırtıcı değildir. Gerçi küçük böcekleri, sinek türlerini yerler ama bunlar için yırtıcı denmediğini biliyordum. İnsanlar açısından zararlı-zararsız olarak önce sıraladım. Sonra yırtıcı olup olmadığına göre yerini belirttim. Ayrıca insanlara yaklaşan kuşlar grubuna soktum. Öğretmen “Burasını bize biraz açıkla!”dedi. Güvercinlerin ehlileştirildiklerini, posta işi gördüklerini anlattım. İnsanların bulundukları yerlerde yaşadıklarını, ıssız dağlarda görülmediklerini söyledim. Öğretmen güldü, ”Burasını bilerek mi söylüyorsun yoksa yakıştırıyor musun? ”diye sordu”. Güvercinler üstüne yapılan konuşmalarda buna benzer sözler duydum. Örneğin bir subay güvercinleri göstererek, ”Şu mübarek kuşlar insanlardan kaçarlar ama insan bulunmayan yerlerde de yaşamazlar!”demişti. Öğretmen” Doğrudur, güvercinlerin tüm yırtıcı kuşlar düşmanıdır. O nedenle güvercinler insanların koruma şemsiyesi altında yaşamayı korunaklı bulur. Çünkü yırtıcı kuşlar insanlar tarafından sürekli kovulmaktadır. Bu kez güvercinlerin yumurta ile çoğaldığını, genellikle iki yavru büyüttüklerini, toplu yaşadıklarını, yuvalarını kalıcı binalara yaptıklarını, kolay kolay yer değiştirmediklerini, gübrelerinin çok makbul olduğunu anlattım. Öğretmen oturmamı söyledi. Öğretmen, bu kez arkadaşlara sakın hepinize bukadar uzun sorular soracağımı sanmayın, arkadaşınızın içinde yaşadığı bir durum olduğu için uzattım!”dedi. Sefer Tunca’ya akbabayı, Arif Kalkan’a kargayı, Mehmet Başaran’a baykuşu anlattırdı. Öğretmen çok defa, arkadaşlara soru sorunca, onlar  başlarken daha sözü alıp kendisi de anlattı. Ders sonunda da“İşte benim sözlü yoklama yöntemim!” dedi zil çalınca ayrıldı. Yazı tura atanlar var, Yazı üsteğmen tura(Tuğra)Yaşar Binbaşı. Yazı çıktı diye bağıran oldu. Aynı anda üsteğmen dersliğe girdi. ”Yazı-tura ne demek?  Burada kumar mı oynuyorsunuz? Beni böyle mi karşılıyorsunuz? ”diyerek sert sert baktı. Hanun Özçelik arkadaşa sordu, doğru söyle nedir bu yazı-tura lafları? ”Harun bilmediğini, sözü de duymadığını söyledi. Bu kez Bekir el kaldırdı, olayı olduğu gibi söyledi. ”Derse zaman zaman siz geliyorsunuz aralarda da Yaşar Binbaşı geliyor. Biz sizin gelmenizi istiyoruz. Bunun için de böyle bir oyun hazırladık. Sizi görünce “Yazı!”diyoruz. Üsteğmen güldü, ”Ben de öğrencilik ettim, bunları hep yaptık. Ancak bunlar öğretmenlere yansımamalı. Ben derse girmişim, arkadaşlarınız hala yazı-tura diye bağırıyor. Bu laubaliliktir. Bunları önleyelim. Ders dışı ilişkilerimizde ben size elimden gelen hoşgörüyü göstereceğim!”Oturmamızı söyledi. Harun Özçelik’e yavaşça “Sahiden sen o sözleri bilmiyormuydun yoksa beni savuşturmak için mi öyle dedin? ”diye sordu. Harun, ”Bilmiyordum  öğretmenim, isterseniz yemin ederim. Ben bu tür şakalara katılmıyorum. Arkadaşlara da sorabilirsiniz!”Üsteğmen “Peki peki, yemine gerek yok, ben sana inandım!” deyip harita başına geçti. İçinde bulunduğumuz Trakya Bölgesi üstüne önemli noktaları göstererek  savaş durumlarında bölgelerin önemlerini belirtti. 2. derste de asker sınıfların önemini, savaşlardaki görevlerini anlattı. Bir ara Mehmet Yücel konuştu galiba üsteğmen Mehmet Yücel’e “Senin ailende her sınıfta görtev yapanlar vardı, bilirsin, Mekkareler ne yaparlar?  dedi Mehmet sustu. Üsteğmen üzerinde durmadı. Mekkarenin, çok eskilerden kalma bir söz olduğunu, Mehmet’e kasıtlı sorduğunu söyleyerek güldü. İsmet Yanar parmak kaldırdı.Üsteğmen söz verince İsmet, babasının askeri muteahhitlik yaptığını, her yıl binlerce balya ot topladığını, “Siz mekkareler kaldırıldı dediniz ama bizim oralarda atlarla hala taşımacılık yapılıyor .   Her türlü at bakılıyor. Ben arap atlarını çok sevdiğim için sık sık gidip bakıyorum, orada arap atları da var!”dedi. Üsteğmen güldü, ”Senin ne demek istediğini,  ben pek anlamış değilim. . Tabii ki orduda her türlü at var, Arap atı neden olmasın? . Arap atı memleketimizde yetişen bir hayvan. Benim babamın ahırlarında da arap atı vardır. Bunların Mekkarelerle ne ilişkisi olabilir?  İsmet özür diledi, yanlış anladım, kusura bakmayın!”deyip yerine oturdu. Üsteğmen bir süre İsmet’e baktı. İsmet’e”Sen yanlış söylemedin, bu arada bana bir ip ucu verdin. Ben de arap atlarını severim, bu bakımdan bir ortak yanımız var, bu konuda anlaşabiliriz!”. Zil çalınca üsteğmen ökçelerini vurarak esas vaziyeti aldı, ”Sağoool!”dedik gitti. Az sonra herkes İsmet’in   üstüne adeta çullandı. Gülmeler, vurur gibi okşamalar, tartaklamalar uzunca sürdü. Ne oldu, kim ne kazandı, İsmet, neyi başarmış oldu? Anlamadım. Yemek masasında yapılmış bir konuşmayı biri dinlemiş. Dinleyen biri duyabildiği ölçüde algılayıp yanındakilere anlatmış. Onlar da başkalarına iletmiş. Hiç kimse bu konuşmanın aslı var mı, yok mu , diye kuşkulanmıyor. “Üsteğmenin babasının Arap atları varmış!”Ne önemli bir olay. Halil’le bir birimize  bakıp bakıp gülüyoruz. Üsteğmen yemeğe kalmış, uzak ama tam karşımızda. Gene   gülerek birşeyler anlatıyor. Belki de İsmet’in de Arap atı sevdalısı olduğunu söylemektedir!Hem konuşup hem de onları izlerken Postacı İbrahim, Ömer Uzgil  Öğretmene postayı getirdi. Mektup bekleyenler dikkatle izliyorlar. Benim öyle bir sorunum  yok. Köyden haberleri gelen gidenden, halk deyişiyle  ağızdan alıyorum. Ben böyle düşünürken nöbetçi arkadaşımız  Fettah, bir mektupla elini kaldırıp bana  gösterdi. Unutmuştum. Daha doğrusu bu kadar çabuk karşılık beklemiyordum. İzmir Kızılçullu Köy Öğretmen Okulundan numara arkadaşım bektubuma cevap yazmış. Koştum, aldım.Ellerim titriyor. Zarfa bakıyorum. Benim adım, benim numaram. Çok güzel bir yazı. Gönderen Ziya Fikri Özlen ne güzel isim. İnanasım gelmedi. Kalan yemeğimi çabucacık yeyip koşar adımlarla dersliğe gittim. Uzunca bir mektup. Sorduğum her sorunun yanıtı verilmiş. Ayrıca sormadığım hatta soramayı düşünemeyeceğim onemli konular üstüne de bilgiler eklemiş. Ziya Fikri Özlen de benim sınıfımdaymış. Bir sınıf üstte, ağabeyi varmış. A. Fevzi Özlen. Aynı okulda iki kardeşler. Muğla’nın Fethiye ilçesinden. Okulları, Kızılçullu Köy Öğretmen Okulu İzmir’in içi denecek kadar yakınındaymış. Büyük bir bina imiş. Herhalde bizim Karaağaç binamız gibi. Bizim Müdür Beyi tanıdıkları gibi, çok da seviyorlarmış. Kendi müdürleri çok tanınmış kişiymiş; Emin Soysal. Öğrencileri çok seviyormuş. Su içer gibi okudum. Söylediklerine değil yazdığı yazıya baktım kaldım. Ben bu kadar güzel el yazısı görmedim. Ben nasıl yazmıştım acaba? Bir daha yazınca buna dikkat etmeliyim. Halil geldi, hemen gitmesi gerekiyormuş, zorla anlatmaya çalışıyorum . . Oysa beni de arkadaşlar bekliyorlar. Koştum, öğretmenler, arkadaşlar atölye kapısındalar. Naci Öğretmen”Besbelli  senin bir sevincin var, telaşlanma, biz  seni hoşgörüyoruz. !” Hamdi Öğretmen  “Öğrenelim, neymiş bu sevinç dedi? Anlattım. Hepsi sevincime katıldıklarını söylediler. Hamdi Öğretmen: Bir bilinmeyen dostu bu yolla edinmek ender görülen bir olaydır. Nerden aklına geldi bu senin?” Hasan beni savundu, ”İçimizde günlük gazete, aylık dergi izleyen o. Bir ayda  mandolin çalmayı da o başardı!”deyince Naci Öğretmen “O olacak tabii, o hepinizin ağabeyi, yapmazsa ayıp eder. Bence bunlar az bile, çatıya da o çıkmalı, Kirişleri de o kaldırmalı, kapıları da o taşıyıp takmalı!”deyince Hamdi Öğretmen kahkahalarla güldü, ”Ne istiyorsunuz bu çocuktan? Yaptıklarını unutmuş gibi, yapmalı demeniz bence hiç hoş değil(!)”. Bana bakarak, “Sen onlara aldırma kuzum, gel şu kirişleri karşı köşeye taşıyalım da görsünler!”Bu kez de herkes güldü. Hep beraber kirişlerin yerini değiştirip çalışma alanımızı genişlettik. Kim ne derse desin gelen mektup  beni allak bullak etti. İki kardeş aynı okulda okuyorlar. Küçük kardeş Ziya Fikri inanılmaz güzellikte yazı yazıyor.Ancak verdiği haberlerin bir bölümü üzücü: Okul 6 yıldan 5 yıla indirilecekmiş. 5 yıla indirilince askerde  yedek subay olma tehlikeye giriyormuş. Ayrıca öteki öğretmenlere verildiği  gibi  bize aylık verilmeyecekmiş. Bunların yerine tarım yapacak hayvan, araba, saban gibi araçlar verilecekmiş. Bunlar ne demek? Hiç birisi için en ufak bilgim yok. Kimseye de soramıyorum. Bu arkadaşın bildiklerini biz neden bilmiyoruz? Arkadaşlara anlatsam, başıma dert açmış olabilirim. En iyisi tatile gidince Ziya Fikri arkadaşa bütün bunları nereden öğrendiğini yazıp sorarım. Mektuba sevincim, bu bakımdan  kursağımda kaldı. Sözde herkese verip okutacaktım. Şimdi ise bu mektubu okutursam, herkeste bir  kuşku doğacak. ”Onlara kimden duydun? ” soruları başlayınca, haklı olarak arkadaşlar da beni gösterecek. Bunları düşünerek mektubu sakladım. Sadece geldiğini söylüyorumArkadaşın adını  veriyorum ama mektup yok. İzmir-Kızılçullu Köy öğretmen Okulu öğrencisi 66 nolu Ziya Fikri Özlen benim arkadaşım. Bakalım Eskişehir-Çifteler’den gelecek mi?  Acaba Cavit Kafkas’a ne gelecek? Cavit benden sonra gönderdi, onunki henüz varmış olabilir. Kendi kendime yorumlar yapıyorum. Atölyede çalışırken bir yandan da  bunlar kafamdan geçiyor. Bu arada bir dikkatsizlik yapmaktan da korkuyorum. Gözlerim dört açık bir şekilde çalışıyorum. Her günkü durumuma göre daha sessizim. Ancak kendi içimden durmadan konuşuyorum. Paydos kampanası çalınca  sevindim. Naci Öğretmen sordu, ”Çalışmaya kalmıyor musun? ”Kalmadığımı söyleyince”Neden kestin, bir şey söyleyen mi oldu? ”dedi. Bu kez İdris  mandolin olayını anlattı. Naci Öğretmen dinledikten sonra “Ya havle vela kuvve!”dedi. Gülerek bana sordu. ”Ben şimdi ne dedim? ”Bilmediğimi söyledim. Aslında biliyordum ama, öyle söyledim. Öğretmen, ”Bilmiyorsan sorun yok, öyle kalsın!”Sana bir mandolin bulalım, sen çalışmanı sürdür!”dedi. Atölyeyi kapatıp çıktık. Derslikteki  konu, benim mektup. Anlattıklarımla yetinmeyip mektubu görmek istiyorlar . Kestirip attım: ”O benim arkadaşım olacak, ben onun mektuplarını saklayacağım, size verirsem  belki arada tartışma çıkıp yırtılabilir. Bu nedenle mektubu kimseye vermem. Mektupta arkadaş kendini ağabeyini, ailesini, memleketi olan Fethiye’yi anlatıyor. Başka nesini merak  ediyorsunuz. İkinci mektubunda kendi resmini, okulun resmini gönderecekmiş. Benden de aynı resimleri istiyor. Ben böyle deyince arkadaşlar  mektup konusu üstüne  konuşmaları kesti. Birileri  de kendileri yazıp sormaya karar verdiler. Böylece sorun, kapanır gibi oldu. Ancak benim içimdeki sorular apaçık ortada. Okul adının değişmesi, yılların azalması, bazı haklarımızın kısıtlanması ne demek oluyor? Okula karşı güvenim birden sarsıldı. Acaba bu yüzden mi Okul Müdürümüz geçen gün öyle konuştu? ” Gelecekte sizi böyle anacaklar? gibilerde sözler söylemişti. Belki de Müdür Bey değişiklik olunca ayrılacak!Matematik defterimi açtım, eski konuları tekrarladım.  Öğretmenin kontral ettiği bölümde kendim bir yanlışımı buldum. Kendi yanlışımı bulduğuma çok sevindim . Ancak içimde bir kuşku doğru, ya öğretmen bu yanlışı gördü ise? Bu kez bana güveni sarsılacak. Yanlışı düzeltip doğrunun yanına çizmeden yapıştırdım. Paralel kenar alanlarını bulmada kural da dikdörtgenlerin kuralının benzeri: Tabana çizilen dikme ile oluşacak dik öçgenin iki katı. Böylece benim “Dikdörtgenlere benzer!”demem yarım bir anlatım olmuş bulunuyor. Dik dörtgende tabanla yüksekliğin çarpımı tüm alanı bulmak için yeterlidir. Paralel kenarda ise tabanla yüksekliğin çarpımı alanı bildirirse de kanıtlama yolu başkadır. Ek çizimlerden yararlanmak gerekir. Yatınca gene onu düşündüm. Yoksa öğretmen ödevlere dikkatli bakmıyor mu? . . . .

 

17 Ocak 1940 Çarşamba

 

Sınıfımızın en ağırbaşlısı Recep Kocaman, ”Ben sizi zorla kaldıramam, kalkın da diyemem ama kampananın çaldığını isterseniz söyleyebilirim!”diyor. Bukadar nezakete dayanamam diyerek Mustafa Saatçı hopladı. Arkasından İdris Destan, Bekir Temuçin, Yusuf Asıl yaygarayı kopardılar. “Durun, ne olursunuz? ” diyenlere de sözleri hazır: ”İmam bilmem ne yaparsa bilmem kimler de ne yaparmış. Mehmet Yücel: ”Öyle kapalı konuşmanın ne alemi var acık acık söyleyin şunları da anlayayım!”deyince: ”Orasını sana bırakıyoruz!”karşılıkları verildi. ”Siz hala yataklarda mısın?  sorusu sorulunca hepimiz birerle koldan dışarı çıktık.Namık Öğretmen oldukça sert bakarak hepimizi kapıdan dışarıya gözleriyle uğurladı. Derslikte özellikle yapıcı arkadaşlar üzüldüler: “Bu  tür olaylara  hep Mustafa Saatçı neden oluyor!” diyenler çıktı. Mustafa Saatçı, ”Böyle diyenlere sözüm yok, öteki arkadaşlara bırakıyorum özellikle bu sabah benim ne suçum var? onlar söylesin!”dedi. Halil Basutçu başını sallayarak: “Arkadaş bir defacık olsun nezaket sözü ederek nazik davrandı, onu da suç sayıyorsunuz, bundan sonra başınıza gelecekleri düşünün!”diye uyarıda bulundu. Arif Kalkan, Sefer Tunca, İsmet Yanar daha bir çok arkadaş Mustafa Saatçı’yı bu kez suçsuz buldular, hoş görülmesini istediler. Mustafa Saatçı ise bu hoşgörü önerisini istemedi: Beni bu sabah suçlu görenlele hesaplaşacağım. Ben nezaket savunuyorum, söylesinler bakalım onlar neyi savunuyorlar? Çok konuşanlardan biri de Kadir Pekgöz’dü, güldü: “Bakın bakın İmama!” derken,  İsmet   Yanar birden “Senin baban da imam sen bu sözü bizim imama nasıl söylersin? ”diye sordu. İş iyiden iyiye karıştı. Kahvaltıya gülüşerek gittik. Hasan Üner, İsmet Yanar’a “Amma da laf ettin!” İsmet Yanar:Nasıl ama, ikisi de sustu!”Halil Basutçu sözü açık? İkisi için de aynı durum:   ”Susmayıp da ne yapacaklar;aşağısı sakal, yukarısı bıyık!Kahvaltıda bunu konuştuk.

Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen geldi yarı Tabiat Bilgisi yarı da tarım dersi yaptı. Tarıma zarar veren hayvanları inceledik. Yirmiden fazla hayvanı çiftçilerin düşmanı saydık. Başta fareler, köstebekler, kirpiler, kaplumbalar, Danaburnu denilen iri böcekler, yılanlar, çekirgeler, tırtıllar, serçeler, saksağanlar, kargalar, çakallar, tilkiler, kurtlar, özellikle de domuzları sıraladık. İşin ilginci bu hayvanları Tabiat Bilgisi dersimizde bir canlı olarak öğreniyoruz ama Tarım dersinde zararlı bir düşman gözüyle  bakarak yok olmaları için  tuzaklar düşlüyoruz. Öğleden sonra ikiye bölündük. Bir grup tuvalet üstü  dediğimiz küçük binada, Öğretmenler Odası olacak yerde çalıştı. Biz kendi atölyemizin yarım işlerini sürdürdük. Hasan Üner’le kitaplık odasına gittim. Yeni Kitaplar var: Remzi Kitapevi çıkarmış. Birbirine benzeyen kitaplar. Hasan’a göre hepsi güzelmiş. Ömer Seyfettin hikayelerine benzeyenlerden aldım: Alfons Dode(Alphonse Daudet) Pazartesi Hikayeleri. Birini hemen okudum, çok sevdim: Son Ders. Gerçekten çok büyük bir ders. Bugünkü işini yarına bırakanlara okutulacak bir ders. Küçük bir çocuk için ortaya konmuş gibi ama asıl büyüklere söyleniyor. Oradaki öğretmen M. Hamel gibi kimbilir kaç Türk öğretmeni Bulgarisan’da böyle son ders yapmıştır ama biz onları okuyamıyoruz. Kimse yazmadı mı acaba? Yarınki derste Fikret Madaralı Öğretmen kitap okumaktan söz açarsa bu öyküyü anlatacağım, Sanırım beğenecek. Öğretmen, Dilbilgisi(Gramer) üstünde duracağız demişti, bu konuda nasıl bilgileneceğim bir türlü bilemiyorum. Ahmet Korkut Öğretmenimin öğrettiği fiil, fail, meful sıramalasından ileri gidemedim. Kısa cümleleri kalıba yerleştiriyorum ama uzun bir cümlede sözlerin çoğu dışarda kalıyor. Söz olarak sıfat, zamir, zarf, edat, isim, fiil, bağ, nida(ünlem)Bunları cümlelerde seçiyorum ama bunların dışın da kalan sözlerin ne olduğunu çok zaman bulamıyorum. Örneğin son okuduğum Son Ders öyküsünden aldığım bu cümlelerdeki sözlerin bir çoğunu adlandıramadım. ”Belediyenin önünden geçerken, küçük ilan kafesinin çevresine toplanmış bir kalabalık gördüm””Ana babalarınız bir şeyler öğrenmenize pek kulak asmadılar””Ama yine sonuna dek bize ders verme yürekliliğini gösterdi. ”Kim, ne sorularının yanıtlarını kolayca bulmama karşınNe, nerede, nereden, kimi, neyi, nesi sorularının karşılıklarını karıştırıyorum. Bunları öğretmenden de soramıyorum. Belki bir ara söz buraya yaklaşırsa sorabilirim. Meful-i anh-meful-i bih-meful-fih-meful-ileyh gibi sözler anımsamaya çalışıyorum  ya sonu gelmiyor, hangisi hangisidir iyice unutmuşum. Zaten Ahmet Korkut Öğretmenimiz bunları öğrenmemiz için değil onların var olduğunu bilmemiz için söylemişti. Ben ilkokulu bitireli beş yıl oldu. Öteki arkadaşlar bunları da duymamışlar. İsm-i mef’ulü bile bilmiyorlar. Ben hiç değilse bunu biliyorum. Ancak ben de tek söz olunca seçiyorum. en-an ekleri alan: Uçan kuş, ağlayan çocuk, yağan yağmur, esen rüzgar, Son Ders hikayesinden: Bomboş duran sıralar, yarım kalan ders v. b. Yatarken bunu düşündüm, Gramer dersi neden kaldırılmış acaba? Öğretmen öyle mi dedi yoksa ben mi öyle anladım?

 

18 Ocak 1940 Perşembe

 

Kar yağıyor sesleri geldi. Seslere yanıtlar geldi: ”Yağarsa yağsın. Biz alıştık kara!”Orhan çevresine baktı, anladım Kadir Pekgöz’ü aradı. Kadir çıkmış, Orhan rahatladı: Ya Abi daha önce konuştuk ama ben unuttum, kar, Schnee biliyorum da kar topu oynamak, kar topu oynuyorum, nasıl diyorduk? Tam olarak bilmediğimi söyledim ama gene de ikimiz uydurmaya çalıştık. Es schneit, kar yağıyor. İch spiele schneeball, ich mache schneemann, weise schnee, weisse ist schnee-schnee ist weisse…. . Sesimizi duyan Kadir geldi. ”Şu Almanca’cılara bakın!”diye başladı. Sonunda kesinlikle tatsızlık olacağını bildiğimizden sustuk. Bu kez Kadir, hep bilinen sözleri söylemeye başkadı: Vas ist das? Krist das? Bu kez Sami Akıncı Kadir’e Almanca’da Krist diye bir söz yok. Kries var. Daire ya da çember demektir. O da Vas ist Kries gibi sorulmaz. Ben aradan sıyrıldım. Böylece hemşerimle aramızda ne bir   gerilim yaşanmadı. Son Ders öyküsünü anımsadım. Öykünün ayrıntılarını unuttum ama özü bana çok dokundu. Kim olsa anlatmak istiyorum. Gene aklıma talkıldı, kitaplardaki olayları başkaları benim gibi karşılamıyor galiba. Örneğin Hasan Üner de bu öyküyü okumuş, kim olduğunu bilmiyorum ama Mehmet Başaran ya da Orhan olabilir;bu öyküyü okumuş. Hiç tınmıyorlar. Kahvaltıya giderken kara tutulduk, esintili yağıyor. Kar taneleri rüzgar önünde dolu biçimine girdiğinde insanın gözlerine giriyor. Hilmi Altınsoy, ”Bu havada gözklük takmaktan söz etti. Arkadaşlar gözlük konuşurken ben, geçmişe döndüm, ”Bu havalar çobanlar için tehlikeliymiş;köyde bunu çok söylerler. Çünkü rüzgar kar tanelerini koyunların gözlerine saçınca koyunlar kendini korumak için ters yöne dönermiş. İşte o ters yön  dönüş koyunlar için tehlikeliolunca sürü, bilmeden tehlikeye sürüklenmiş olur.. Bu durumu çoban farkeder önlemeye kalkarsa tüm sürüyle olmasa bile kösemlerle cebelleşmek zorunda kalırmış. Önde gidenleri(Çobanlara göre kösemleri) doğrultursa arkada gelenler başlarını öndekilerin art ayakları arasına sokarak gözlerini koruduğunda rahat olara öndekileri izlermiş. Kendi içimden kndimle konuştuğumdan arkadaşlardan ayrı kaldım. Karşımda oturan Hasan ayırdına vardı. ”Bizi dinlemiyorsun, acaba daha önemli bir konu mu aklın geldi? ”diye sordu. Sonders öyküsünü ortaya getirdim. Hasan öyküyü anlatma yerine herkesin okumasını istemekle yetindi. . Arkasından 4 Mehmet konuştu: (Öteki okuyan kişi oymuş.) ”Oradaki öğretmen çok salakmış, düşman askerleri gelene dek orada beklemiş!”dedi. Doğruau Mehmet Aygün arkadaştan bu denli  duyarsız bir açıklama beklemiyordum. İyi ki demin düşündüğüm gerçek konuyu ortaya getirmemişim, onu da böylesi bir anlayışla değerlendirselerdi çok üzülecektim. Öyküyü anlamamış deyip geçmek daha kolay. Oysa benim, yaşamımın bir kesitini  ortaya getirince böylesi bir sığ  değerlendirme onuruma dokunacaktı. Gerçi onurumu koruma bahasına aklımdan geçeni söylememek de pek onurlu bir davranış değil, bunu biliyorum ama hiç değilse yüz yüze tartışma yapıp hepten kopmayı önlemesi nedeniyle yeğliyorum. Derslik pencerelerinden asfaltı gözledik, geçen araçlar düpedüz zorlanıyor. Arkadaşların kimileri: ”Şimdi o otobüste olmak isterdim, kimileri istemezdim türü söz söylüyor, arkasında gülüşerek bir birlerini söz salvosuna tutuyor. Otobüste olmayı savlayanlardan biri de yeğenim İsmet.İsmet’e sordum: ”Otobüsün içindesin, akşam Edirne’ye vardın, inince ne yapacaksın? ”İsmet Edirne’de de inmeyecekmiş. Gülüyorlar. ”Otobüste yatar!”dedim. Ona da güldüler. Gülenlerin başında da İsmet. Bu kez de: Otobüse bindiğini var sayıyorsun, Edirne’ye gittiğini var sayıyorsun. Orada ne yapacağını düşünmemişsin, ortalıkta kalınca burada oturup gülüyorsun. Bu denli zahmete ne gerek sımsıcacık sıranda otururken gülsen daha iyi olmaz mı? ”dedim.. İsmet’in yanıtı ilginç: ”Sen bizi deli mi sandın?  Öyle durup duruken gülenlere deli dendiğini sen de biliyorsun!”Susmadım, ”Biliyorum, gene de öğrenmek istedim, siz şimdi salt deliliğinizi saklamak için mi yola bakarak bir yerlere gidiyor, oralarda gülüyorsunuz? Oysa ben sizi her günkü sılarınızda güldüğünüzü izliyorum!”sözümü bitiremedim Fikret Madaralı Öğretmen geldi. Kapıdan girince “Günaydın!”deyip pencereye yöneldin. ”Sizin burası manzaralı, kar yağışını iyi gözlüyorsunuz!”dedi. Öğretmen bunları söylerken hava iyice kararır gibi oldu rüzgar birden camları titretti; okul önündeki karlar havalandı. Öğretmen, kendi kendine konuşur gibi: ”Hoş, güzel ama yola yakın, görünüş güzel olsun diyerek binayı böyle ortaya oturtmak isabetli olmamış gibi geldi bana. Üçgün beşgün değil iki aydır aralıklarla bu sıkıntıyı çekiyoruz. Hiç değilse şu karşıya düşünülüp binanın arkası rüzgara  alınabilirdi!”dedi. Gülerek”Araba devrilince doğru yolu gösterenler çok olurmuş, benimki de o hesap!”Öğretmen, ”Üşüyor musunuz? ”diye sordu. Herkes biribirine baktı. Bu kez doğrudan Hüsnü Yalçın’a “Hüsnü üşümez, onun memleketi daha soğuktur!”dedi. Hüsnü biraz çekingen “Üşüyorum, daha çok çalışırken üşüyorum!”diye düzeltme yaptı. Bu kez başka üşüyenler çıktı. Bekir Temuçin, İdris Destan, Yakup Tanrıkulu üşüdükleri söyledi. Bu kez öğretmen güldü: ”Peki, ben sorunca neden sustunuz? ”diye sordu. Bu kez de Sami Akıncı, ”Sizden çekiniyorlar!”dedi. Öğretmen güldü, Sami’ye “Sen öyle mi sanıyorsun? Ben onların, çekindiğine değil köylü kurnazlıkladına yoruyorum!””Üşüdüklerine inanıyorum, üşümelerine karşın sorulunca yanıt vermemeleri köylülüklerinden gelen bir kurnazlıktır. Köylüler genelde böyledir, ilk sözü söyleyen olmak istemezler:  bir başkası söylesin, bir yararı olacaksa ben sonra katılırım, deyip susarlar. Arkadaşların çoğu güldü. Öğretmen, ”Yaaa, gülersiniz değil mi? ”dedi. Çantasından bir kitap çıkardı. İnce bir kitapReşat Nuri Güntekin’in Anadolu Notları. Kısaca Yazarı anımsattı. Öncelikle öğretmen olduğunu, uzun yıllar müfettişlik yaptığını şimdilerde ise milletvekili olduğunu anlattı. Müfettişliğinde gezerken boş durmadığını, gördüklerini, duyduklarını yazdığını, işte bu notlarında halkımızın, özellikle de köylülerimizin  kendilerine özgü dayranışlarını  gözleyip abartıya kaçmadan anlatmaktadır!” dedikten sonra kitabın bir başından bir de sonundan iki parça okudu: Yollarda-Kahveler. Kahveleri can kulağıyla dinledim. Yer yer bizim kahvenin durumunu anlatıyar sandığım oldu. . Kitabın tamamını öğretmen okuyacakmış. Okuduktan sonra ben de ayrıca alıp okuyacağım. Anadolu Notları. Öğretmen gidince bizim arkadaşlar kahveleri hep bildikleri anlattılar. Oysa bildikleri falan yok;çoğu köylerindeki kahvelerin yerlerini, yollarını biliyordur. Oysa kahvelerin yolu değil oradaki insanların alışkanlıkları, bir biri ile ilişkileri önemli. Ayrıca kahveler kitabın da yazdığı gibi insanların kimi zamanlar sığınma yeri. Evinde hastası olan, küçük çocuğu olan insanlar bir süre kahveye gidip oyalanmaktadır. Hemen hemen tüm köylüler haberleri de kahvelerden alırlar. Bizim kahve, bizim küçük köyümüzün  okulu gibidir. Bunu, köyümüze gelip kahvede oturan sayısız konuk söylemiştir.

Arkadaşımız Hasan Üner Reşat Nuri Güntekin’in  çok kitabını okumuş, sordular okuduğu kitapları saydı: Çalıkuşu, Damga, Dudaktan Kalbe, Bir Kadın Düşmanı, Yeşil Gece, Acımak, Yaprak Dökümü. , Kızılcık Dalları, daha varmış ama onları okumamış. En sevdiği ise Bir Kadın Düşmanı (Homongoloz) Arkadaşlar Homongoloz adına takıldılar. Kadın dostu yok mu? soruları soruldu. Almanca’sını söyledim: Fraufreund, Damen freunde, Weiblich, weibich. Weiblich beğenildi ama Sami Akıncı gülünce nedeni bilinmeden vazgeçildi. Herkes merak etti. Söylemedim, lügatı istediler vermedim. Okul Müdürü ilk Almanca ders seçiminde weibliches gefül-Menliches gefül demişti anımsayın!”dedim . Güldüler. Bizde onu koruyacak kafa mı var? diyenler oldu. Sami Akıncı sözü kadınsı olarak açıklamış. Bu kez de Mustafa Saatçı bir yere yazmış, sırası gelince kullanacakmış. Kimin için kullanacağını hemen anladım, ”Lügatı al bak, doğru yaz!”dedim. Öğle yemeğine geç çağırıldık. Kar atıştırmayı sürdürüyor. Yemekte, dersliklerde oturmamız söylendi. Kapılar açılıp kapanmayacak! Bu söze güldüm. Bu kez de Hilmi bana takıldı, ”Neden güldün?  Yapılması istenenle, yapılması amaçlanan arasında tutarsızlık var!”dedim. Arkadaşlar yüzüme bakınca söylenen sözü hiç değerlendirmediklerini görünce, açıkladım:”Ne dendi, ”Kapılar açılıp kapanmayacak!Neden?  içeriye soğuk girsin, diye. Oysa doğrusu, kapılar kapanacak, açılmayacak demek esas amaca uygundur. Arkadaşlar gülmekten lokmalarını yutamadı. . Öteki masalardan soranlar oldu. Susturdum. Ömer Uzgil Öğretmen duyabilir. Duyuruyu o yaptırdı. Yemekten sonra kapı açılıp kapanması bir süre konuşuldu. Nedense kampana yarım saat önce çaldı. ”Senin saatin yanlış diyenler oldu, aldırmadım doğru yatağa indim. Yarın için hiçbir kaygım yok, Binbaşıdan geçtim, üsteğmen de gelemez. . Bu kar bizim köyde daha çok olacaktır. Daha soğuk olmaz ama kar olabilir. Ormanlık bölgelerde rüzgar fazla savurmadığından kar yığınları oluşuyor. Erken yatıldı ama konuşmalar her geceden daha uzun sürdü. Fikret Madaralı Öğretmenin okuduğu Anadolu Notlarını düşündüm. Reşat Nuri Güntekin, koskoca müfettiş, Milletvekili; oturmuş gezdiği yerleri anlatmış. Özellikle kahveleri yazmak için gidip kahvelerde oturmuştur. Yıllarca bizim kahveye de yabancılar geldi, içlerinden bir yazar çıkmadı;çıksaydı yazılarını duyacaktık. Kendi kendime “Sen yaz işte!”dedim. Birisi dürtmüş gibi ürperdim, yapacağım üstüne en küçük bir umut belirtisi olmadı. Yine kendim yanıtımı verdim: Canın isterse!’

 

19 Ocak 1940 Cuma

 

Kar yağıyor sözleri arasında uyandık. İnanılacak gibi değil, dün sabahtan beri kar yağıyor. Kampananın sesi karın yağdığını belli ediyor. Lap lap lap. Sefer Tunca seslendi, Binbaşı geliyor hazırlan!”Ben de “Sen nöbetçisin ekmekleri nasıl getirteceksin onları düşün!”Böyle tartışılı konuşmamıza karşın birlikte çıktık. Kar atıştırıyor ama rüzgar durmuş. Kar da yağsam mı yağmasam mı? der gibi. Hava kırılmış, yüzlerimiz birden üşümedi. Kar, oldukça sıkışmış batmıyor. Batmadığı için de rahat yürünüyor. Derslikte ilk baktığımız yer asfalt. Araç geçiyor mu, geçmiyor mu? Bu sabah araç maraç geçmemiş, asfalt yol yok. Kahvaltıya rahat gittik. Yeni konu yok, Gene akşamki kapı açma kapama sözleri tekrarlandı. Bize kimse söylemeden yolları kürüme önerileri yapıldı. Bu söylenince Fikret Madaralı Öğretmenin “Köylü kurnazlığı “sözünü anımsattım. Benim sözlerine ilk tepkiyi her zaman bizim masada Hilmi Altınsoy yapar. Gene o çıkıştı: Sen de köylü çocuğusun, neden köylülerin karşısında oluyorsun? Güldüm, ”Kapılar açılıp kapanmasın!”dedim. Hilmi yüzüme baktı, ”Anlamadım!”dedi. Arkadaşlar güldüler. Söylenen sözleri duydğunn zaman akıl süzgecinden geçirmezsen yukardaki söz gibi yanlışı doğru anlarsın. Ben köylüyüm, öyle ki bizim sınıftaki arkadaşların hepsinden daha köylüyüm. Böyleyken buraya geldim,burada kalmak için  de dişimi tırnağıma taktım çalışıyorum. Burada çalışırken de gözüm, kulağım köydeki işlerimizde. Öyleyken beni oradan buraya getiren nedenleri ortadan kaldırmak istiyorum. Neden orada hiç değişmeden oturayım? Neden oradaki evimi kendim daha güzel  yapmayayım? . Neden buradaki öğretmenin okuduğu gazeteyi okumayayım, neden  sık sık Lüleburgaz’a gelip sinemaya girmeyeyim. Neden tarlalarımdaki yüzlerce ahlatı armut olarak aşılamayayım? Arkadaşlar”Yeter, Hilmi anladı!”dediler. Hilmi gülerek kalktı, gayet rahat: ”Ben zaten baştan biliyordum, hepimiz onlar için geldik!”dedi. Dersliğe dönünce gözler gene asfalta döndü. Arka arkaya önce iki kamyon, arkasından iki otöbüs daha sonra da bizim Vabis çıktı geldi. Geçen kamyonların kar yokmuş gibi rahat gidişlerine şaştık. Mustafa Saatçı açıkladı, ”Ağır yüklü araçlar böylesi kardan korkmazmış. Ancak bu asfalt için geçerliymiş. Toprak yolda onlar da kalabiliyorlarmış. Herkes dinleri, Mustafa susunca da “Yaşa Hafız, Şoför İmam!”gibi sesler tekrarlandı. Kamyondan öğretmenler inmiş. Subay arabası ya da motosikleti gelmemiş. Okul Müdürü yokmuş. ”Bugün öğleye dek boşuz!” sözü bitmeden Namık Öğretmen, ”Bu karda insanlar boş kalırsa sıkıntıdan ölürler. Gelin hiç değilse kar topu oynayalım!”Öğretmen gülünce arkadaşlar sordular: ”Kartopunu kürekle mi oynayacağız? ”Öğretmen gülerek: ”Ellerimizin üşümemesi için kürekle oynayacağız. Ancak isteyenler ellerini de kullanabilirler. Namık Öğretmen avuçlarını bir bire vurdu, ”İzninizle muhabbeti burada keselim, çalışırken konuşalım demeyeceğim ama konuşarak çalışabiliriz!”deyip, onu izlememizi söyledi. Beşerli gruplar oluşturup okulun ön tarafını parselledik. Kar sıkışmış ama sert sıkışmamış. Yuvarlayınca kolayca top oluyor. Yuvarlayarak büyük büyük topları tören alanı dışına çıkardık. Namık Öğretmen, ”Ben size top oynayacağız deyince bana inanmamıştınız, bundan böyle söyleyeceklerime inanın!”dedi. Arkasından da “Alın şimdi kürekleri, küreklerle de öbür tarafta bir süre oynayalım!”Yemekhane önüne geçip, Madaralı Hattı kenarlarını, atölye yollarını kürüdük. 2 saat 20 dakika kar topu değil Kar Oyunları oynayıp dersliğe döndük. Okumaya başladığım kitabımı, Pazartesi hikayelerini okudum. Son Ders çok ilginçti bakalım ötekiler nasıl çıkacak!İkinci Hikaye Bilardo Partisi. Başlık ilginç. Hasan “Okuyunca anlayacaksın, bilardo bir oyun!”dedi. Umarım öyledir. Hikayeyi dikkatle okudum, bıktırıcı bir uzatması var. Okurken öyle sandım ama bitince sözümden döndüm. . Daha doğrusu şaştım kaldım, böyle insan daha doğrusu böyle general olur mu? Adam oyun kazanmak için savaşı kaybediyor. Bizim savaşları kaybedenler de böyle mi yaptı acaba? Babam, 93 Savaşı (1877-1878 Plevne savaşı) ile Balkan Savaşı’nı biz kötü yönetin sonucu kaybettik diyor. O kötü yönetimler, sanırım böyle  aptalca inatlaşan kişilerin işbaşında olduğu zamanlar oluşuyor. Hikayedeki general sonra ne oldu acaba? Düşman eline düşüp cezasını çekmiştir. İki öyküyü karşılaştırdım. Son Ders: Yurdunu seven bir öğretmenin, yurdunu kaybetme üzüntüsü, ayrıca bu üzüntüyü duymayanlara acıma, onlara son bir uyarı . Bilardo Partisi ise: ”Su uyur, düşman uyumaz!” özlü sözünden habersiz bir generalin bireysel tutkusu yüzünden   düşman eline düşmesi. Böylece kendisine  verilen görevi yapmaması sonucu yurdunu düşmana kolayca bırakması. Son Ders’i, ”Bugünkü işini yarına bırakma!”Bilardo Partisi’ni de “Su uyur,düşman uyumaz!” ya da “Korkulu rüya görmektense uyanık yatmalı!”Yatınca da bunları düşündüm ama bu hikayeden başka dersler de çıkmaktadır. Komuta bir generale bırakılmış. Oysa yurt herkesin. Neden çevresindekiler  generale bir şey demiyorlar. Genç subay oyunu neden sürdürüyor? Yazar bu nedenleri sıralamıyor ama sanırım burada okuyanlara birşeyler söylemeye çalışıyor. Fikret Madaralı Öğretmen: ”Hikayeler, olmuş olayları anlattığı gibi olmamış fakat olabilirliği   düşünülen olayları da anlatır!”demişti. . Son Dersle Bilardo Partisi de bence olmamış ama olabilirliği olan türünden olsa gerek. Savaş kaybeden komutanların işleri sıkı tutmadığı inancını yazar ortaya , bu hikaye aracılığıyla sürebilir. Yunanlıların Trakya’ı işgalinde Cafer Tayyar Paşa, Balkan Savaşı’ında Abdullah Paşa, Prut Aavaşı’ında Baltacı Mehmet Paşa, 2. Viyana Savaşı’ında Mezşfonlu Kara Mustafa Paşa neden kaybettiler?  Belki de bu tür kişisel tutkuları yüzünden. Ünlü Hun  hükümdarı Attila’yı Romalı bir kız zehirlemiş. Attila o kızı yanına almasaydı bu ölüm olmayacaktı. İşte bu da bir Bilardo Partisi hikayesidir. İyi, doğru şeyler düşündüğüme inanarak özlerimi yumarak kendimi uykuya bıraktım.

 

20 Ocak 1940  Cumartesi

 

Sami Akıncı  nöbetçi. Zille uyandım. Konuşanlar var. ”Sami Akıncı nöbetçi!”dedi birisi. Öteki gülerek “O zaten hep nöbetçi!”diye yanıt verdi. Dikkatle dinledim. Konuşanlar iki Ceylan Köylü Mehmet’lerdi. Mehmet Başaran, Mehmet Yücel. Birisi eleştiriyor. ”Neden o yapsın? ” diyor, öteki ise ne var bunda? Nasıl olsa biri yapacak? ”Neden hep o?  O çalışıyor da onun için!”Hidayet Öğretmenin sesi duyulunca yatakhane boşaldı. Kahvaltıda gene Sami Akıncı’nın nöbeti söz konusu edildi. İki kız nöbetçi var. Hilmi Altınsoy’un saptamasına göre kızın biri geçen nöbetinde de  Sami Akıncı ile nöbet tutmuş. ”Ne var bunda, tutamaz mı? ”Ben doğrudan söz etmiyorum ama edenlere içimden teşekkür ediyorum. Ben aslında Sami Akıncı’nın iş derslerinde kooperatifte oturmasına kızıyorum. Herkes çalışmaktayken Sami oturup derslerini hazırlıyor. Öğretmenlerin bu haksızlığı görmemesini aklım almıyor. Hele Okul Müdürünün bu işi görmezden gelişine iyice şaşıyorum. Bizler atölyelerde takır tukur çalışırken, Sami’nin koopratifte oturduğunu hiç görmüyor mu? Bunun düzeltilmesini bizler Okul Müdüründen beklerken o hiç oralı olmazsa bizler bunu hanki makamdan nasıl isteyeceğiz? Bu haksızlık okul bitinceye dek sürecek mi?  Ben bunları düşünüyorum. Ama bunu derslikte dedikodu şeklinde konuşma taraftarı da değilim…. Ders zili çalınca,  Rukiye Öğretmenin gelip gelmediği  kaygısiyle konuşmalar gibi düşüncelerimi de bir yana itip motosiklet gözetmeye başladım. Sami Akıncı arkadaşla karşılaştım. ”Senin sevgili(!) öğretmenin geldi, aşağıda Hamdi Bağ Öğretmenle kahvaltı ediyorlar!”dedi. Dersliğe döndüm. Neden benim sevgili öğretmenim? 5. Sınıflardan bir çocuk beni aramış, geldi. Ben bu çocuğu daha Edirne-Karaağaç’tayken tanımıştım. “Benim numaram 1 deyip kendini tanıtıyordu. Babası da öğretmenmiş. Alpullu’da kaldığımızda da Cavit’le zaman zaman benim yanıma gelirdi. O çocuk, Adı da Hikmet. Mandolini varmış, sürekli çalışmıyormuş, arada ben alıp çalışabilirmişim. Önce şaşırdım:”Sana bunu kim söyledi?”  diye sordum. Kimsenin söylemediğini, kendisi düşündüğünü, söyledi. Benim mandolinim olmadığını nereden duydun? Cavit Kafkas  Abi . Anladım, bu işte Cavit’in parmağı var. Teşekkür ettim. “Akşam üstüleri, paydos kampanası çalınca alırım, akşam yemeğinde veririm!”dedim. Teşekkür ettim, Hikmet, sevinerek  gittiAslında ben de sevindim, hem de çok sevindim. Hikmet gittikten sonra bizi konuşurken gören Hasan Üner yanıma geldi, ne konuştuğumuzu sordu. ”Bana, beraber mandolin çalışmamızı önerdi, akşam paydosundan akşam yemeğine dek mandolin bende kalacak, akşam ona vereceğim. Cumartesi, pazar günleri de bende kalabilecekmiş!”Hasan, ”Biliyor musun bu Hidayet Gülen Öğretmenin gönül alma numarasıdır. Seni kırdığını anladı. Belki de Naci Öğretmen , onunla konuştuklarımızın bir bölümünü öğretmenlere anlattı; bunu duyan Hidayet Öğretmen konuyu bir daha düşünüp böyle bir çözüm yolu denedi!” Hidayet Öğretmen neden böyle düşünsün? Neden Cavit’in arkadaşını seçsin? ”dediğimde Hasan, bilmediğim bir durumu açıkladı. Hikmet, Cavit Kafkas’tan çok Hidayet Öğretmene yakın;daha doğrusu Hidayet Öğretmenin yakın  arkadaşının oğludur.. Babası öğretmen”Şimdi anladım, küçük sınıflar tatilden döndüğünde Hikmet’in babası gelmişti, bizlerle de konuşmuştu. Ben o gün nöbetçiydim, bir öğrenci babası öğretmenle ben de konuşmuştum. Hasan Üner, ”İşte böyle, bilesin istedim. Bundan böyle Hidayet Öğretmene  daha iyi davran. Mandolin konusunda sen Hidayet Öğretmeni önemsemeyen tavır takındın, bunu biz arkadaşlarla  konuştuk. Sen umursamaz bir yol seçince Hidayet Öğretmen de mandolini aldı!”Olayı bir daha düşündüm. Hasan doğru döyledi, ben Hidayet Öğretmene beklenilen şekilde yaklaşmıyorum galiba. Kendisini çok seviyorum ama Ahmet Gürsel ya da Fikret Madaralı ya da Salih Ziya Büyükaksoy’lar, Naci İnan, Namık Ergin, Hamdi Bağ, İrfan Evren Öğretmenler düzeyinde düşünmüyorum. Demek düşünmediğimi onun yanında  da belli ediyorum.Öyleyse ayıp ediyorum, bundan böyle bu ayıbı sürdürmeyeceğim!”İçimden böyle konuşurken Hikmet mandolini getirdi. Bu kez ben, ”Mandolinlerden sorumlu Hidayet Öğretmen duyarsa bize ne der? deyince Hikmet, “ Hiçbir şey demez, o biliyor, ben söyledim!”dedi gitti. Hikmet’in mandolini en iyilerden, yeni gibi. Birden sevince kapıldım. Kararsızlık geçirdim. Öykülerim kalacak mı, okumayı sürdürecek miyim? Zil çalınca kendimi toparladım. Herkes hazır durumdaydı. Beden Eğitimi Öğretmeni gene beyazlar giymiş, daha güleç bir yüzle girdi, ”Günaydın!”dedi. Üsteğmene yaptığımız gibi biraz abartılı şekilde “Sağolllll!”dedik Güldü, ”Dışarıya çıkmak ister misiniz? dedi. Arkadaşlar bunu bekliyormuş gibi bir ağızdan “İstiyoruzzzz!”şeklinde yanıtladılar. Öğretmen “Lütfen tek sıra!”dedi yürüdü. Tören alanına indik. Öğretmen, ”Yerimiz  kısıtlı yerimize uymak zorundayız;bu nedenle hareketlerimiz de kısıtlı olacak. . Çoğunlukla yerimizde hareketler yapacağız. Zaman zaman düdüğe zaman zaman da benim sözlerime uyacaksınız!”dedikten sonra ön sıradan bir arkadaşı çıkardı, yapılacak hareketleri gösterdi. Bekir Temuçin arkadaşımız çıkmıştı. Boy olarak en kısamız olmasına karşın çok çevik, çok uyabilen bir bedeni var. Öğretmenin gösterdiklerini yaptı, üstelik öğretmenden “Aferin, bravo !” gibi beğeni sözleride aldı. Arkasından asfalt-Mutfak arasındaki betona(Biz, oradan daha çok öğretmenler yürüdüğü için Öğretmen Yolu diyoruz) çıktık. Yerimizde zıpladık, eğildik, kalktık, yerimizde döndük. Bunları serbest olarak yaparken öğretmen birilerini gözetip, eleştirilerini yaptı. İlk takıldığı Fettah Biricik oldu. Fettah hem yapamadı hem de güldü. Öğretmen gülmemesini söyleyince Fettah kendi kendine “Gülmek yasak mı? ”dedi. Öğretmen sinirlendi, Fettah’ın önüne dikilerek, ”Evet, yasak, benim dersimde senin gülmeni yasak ediyorum!”diye sesinin çıktığı yükseklikte bağırdı. Abdullah Erçetin’e takıldı. Abdullah da çevik hareket edemeyenlerizden biri. O da Fettah gibi, yapamadığı söylenince çabuk etkilenip direncini kaybediyor. Öğretmen “Olmuyor, olmuyor, olmuyor!”diye bağırınca Abdullah durdu, sanki öğretmenin konuşmalarını duymuyor gibi baktı. . Öğretmen elini silkeledi Hadi sende!” der gibi, Abdullah’a bakıp geçti. Emrullah’ın önünde durdu, baktı. Sıranın önüne çıkmasını söyledi. Emrullah ağır ağır çıktı. Öğretmen “Ne o ders zilinin çalmasını bekliyorsun, daha var!”deyip kolundaki saati gösterdi. Söylediği hareketleri Emrullah gerçekten yapamadı. Ermrullah’a içimizden üzüldük ama en basit devinimleri yapamadığını söyleyip durdu. Öğretmen “Bedeninde bir kurur mu var? ağrı mı duyuyorsun gibi sorular sordu. Emrullah hiç birine yanıt vermedi. Öğretmen onu da geçti. 6 Ali durduğu yerde konuştu. Sesini duyduk ama ne dediğini anlayamadık. Ali aslında uzun boylu biz yakın duruyorduk ama bu kez öğretmen değişik bir şekil buldu. Önce ikili boy sırası olduk. Bizim sıra yerinde saydı bitişik sıra yürüyüp bize ters durdu. En uzun boylumuzun yanına öteki sıranın en kısası durdu. Aynı boyda olmamıza karşın Sefer Tunca benim arkamda duruyordu. Onun önünde ise Bekir Temuçin, benim önümde Hasan Üner… bu dumda bizim yakınımızdaki Ali Aga sıranın ötesinde bulunuyordu. Öğretmen sinirli sinirli yanına gitti. ”Derse başladığımızdan beri konuşuyorsun, bir sorunun mu var? ” diye sordu. Ali, ”Bir şeyim yok, efendim!”dedi. Öğretmen daha sinirlendi, ”Kesinlikle bir şeyiniz var, efendim!”deyip Ali’ye öfkeyle baktı. Arkasını dönüp bizim tarafa yöneldi. Halil elinin ucuyla elime dokundu, ”Hazır ol, bu şimdi sana gelebilir!”dedi. Gerçekten yüzlere bakarak birini arar gibi sıranın sonuna kadar öyle yürüdü. Tam benim önümde dururken zil çaldı. Halil’in önünde Yusuf Asıl, benim önümde Hasan Üner, Sefer Tunca önünde Bekir Temuçin, benim sağımda Sefer Tunca nefeslerini tutmuş olarak duruyordu. Zil sesine öğretmen arkasını dönerek öbür tarafa yürüyünce herkes boşalırca soludu, kıs kıs güldü. Halil gibi Sefer de yavaşça “Geçmiş olsun arkadaş!”dedi. Bu sıra öğretmen birinci sıra geri dön!”komutu verdi. Dönüp dersliğe yürüdük, öbür sıra da bizi izledi. Derslikte arkadaşların çoğu bana “Şansın gene yardım etti, ya da Ali Aga’ya teşekkür et, öğretmeni oyalamasaydı, gibilerde konuştular. Ben tüm bunlara güldüm. İçimden, ”Ben durumumu düzeltmek için çırpındığıma , içimizdeki bazı arkadaşlarınsa gelişmek için kıpırdamadığına göre öğretmenler  ister istemez  beni, olumlular arasına alacaklardır!”deyip geçtim. Boş dersimizde Beden Eğitimi derslerimizle öğretmen konu edildi. Eleştirenler olduğu gibi, kendimizi neden suçlamıyoruz diyenler de çıktı. Mustafa Saatçı 6 Ali’yi suçlu buldu. bunu onun yüze vurarak, ben öğretmenin yerinde olsaydım, dersten atardım!”dedi. Ali bu kez sinirlenip Mustafa’ya karşı koydu. İsmet Mustafa’ya arka çıktı. Ali’ye”Sen arkadaşlarının sana neden Kaz Ali diye ad taktıklarını hiç düşündün mü? Düşünmedinse  şimdi düşün, işte bu davranışların içindir. Anlamazdan gelip, karşındakiları aldatmaya  kalkışanları insanlar kaza benzetirler. Bunu bil de aklını başına topla. , Kaz Ali!” dedi. İsmet, kavgayı göze almış, yumruklar sıkılı bekliyordu. Ali sustu, iki kolunu dirseklerinde bileklerine doğru sıranın üstüne yatırmış, parmaklarının uçlarıyla sıraya vuruyordu. Ellerine bakanlar, Ali’nin İsmet’i dinlemediğini anladılar. Ali, gene  kendini olayın dışında varsayıp, sıyrıldığını düşünüyordu. İsmet boş yere hiddetlenmiş, Mustafa sanki gereksiz yere söz söylemişti. Tören zili çalınca Ali herkesten önce kalkıp merdivenlerden indi, 6. sınıftan konuştuğu çocuklara takıldı sonra da sırasına girdi İstiklal Marşını söyleyenlere katıldı. Yemekte en neşelilerden biri 6 Ali idi. Yanımda oturan Hilmi Altınsoy koluma dokunarak bana Ali Agayı gösterdi. ”Ağabey, bu adam gerçekten Kaz mı yoksa? Hiçbir sözden etkilenmiyor. Kendisine yapılan uyarılardan etkilenmediği gibi başkalarına karşı da olumlu-olumsuz bir tepkisi olmuyor!”dedi. Sonra da bir gözlemini anlattı. Erzincan depremini  duyunca  herkes  ahlar, vahlar ederek  sızlanırken Ali, ”Kalanlar yaşıyor!”deyerek yürüyüp gitmiş. Yutkundum ama bir şey diyemedim. ”Belki o da içinden ağlıyordur ama bunu dışarıya yansıtmıyordur!”diye düşündüm. Arkadaşı  tümden kendimizden uzaklaştırmaya da gönlüm razı olmadı. ”Bugün Öğretmen Ali’nin konuşmasını duymasaydı, bu konuşmalar olmayacaktı. Belki Ali de bundan böyle daha dikkatli olacak, üstüne fazla gidilmeyince kendi halinde bizim gibi yaşayacak. Ara sıra hepimize hoşlanmadığımız davranışları oluyorsa da bir yılı aşkın bir zamandır kimseyle kavga etmeden aramızda yaşadı gitti. Gene öyle olacaktır!” Hilmi bu kez bana, ”Sen hep iyi düşünüyorsun, bizse olaylara abartarak yaklaşıyoruz. Örneğin Rukiye Öğretmen sana çattığı zaman, doğrusu seni, bir daha karşısında görmez diye düşünüp konuşmuştuk. Arkadaşların çoğu böyle dediler, Senin adına üzülenler gibi sevinenler bile olmuştu. Oysa   aradan kaç ders geçti, sen de varsın o da var. Bizim anlayışsızlığımız besbelli ortada kaldı. Yaşar Binbaşı için de öyle düşünüp konuşmuştuk. Sen bunları bilmiyorsun ama biz hep konuştuk!”Birden Hilmi’ye dönerek, ”Ben bunların hepsini biliyorum. İşte bunun için diyorum ki, Ali için de yanılacaksınız. Ali başka derslerde daha dikkatli olacak, bugünkü durumlar olmayacak. Ancak Ali, olmaması için çaba göstertirse bunlar unutulacak. Çaba göstermezse daha benzeri de olur daha kötüsü de…Arkadaşlarla  kalktık. Kapıdan çıkarken Rukiye Öğretmen Nahide Öğretmenle Hamdi Bağ Öğretmen arasında konuşa konuşa yemek yiyordu. Önünden geçerken ben  onu gördüm. Sanmam ki o beni görsün, çünkü heyecanla birşeyler anlatıyordu. Kimbilir, belki de anlattığı olayı bir kez daha yaşıyordu!Dersliğe gittim. Dimdik oturup, Rukiye Öğretmenin dediği gibi başımı kaldırdım, gözlerimi yere paralel diktim. Görüşüm düz bir alan gibi ise de göz bebeklerim yere paralel çok uzaklara dek bakıyor. Ben böyle biraz durunca arkadaşların dikkatini çekmişim, niçin böyle sessiz durduğumu soranlar oldu. Dinlendiğimi söyledim. Az sonra ilk kalktığımız sıra konu edilen olay gene ortaya geldi;Sami Akıncı’nın nöbetinde neden iki kız var. Hele biri neden onun nöbetine gelmiş? ”Öyle rastlayaz mı dedim. Hemen karşı çıkanlar oldu. Şaka değil, sınıfların numara sıraları ellerinde. Bizim sınıf 30 kişi. Onların 40’tan fazla. Yanıtlar hemen veriliyor. ”Öyleyse Sami gelince ondan sorun!” Kitabımı açtım Ömer Seyfettin-Bomba. Bunu öğretmen okumuştu. Açıklamalar da yapmıştı. Ayrıca Ferman’ı, Topuz’u, Kütük’ü, Vire’yi ben okumuştum. 7 öykü kalıyor. Bunları bugün, yarın okurum. Bir tane okuyarak başlamış olmak için Kaç Yerinden? öyküsüyle başladım. Şaştım. ”Böyle şey olmaz!deyip gene dimdik oturdum, gözlerimi ileriye diktim. Tam karşımda dersliğin kapısı. Tam bu sıra kapıdan Sami Akıncı geliyordu. Beni öyle görünce Sami biraz hayretle, ”Bana mı bakıyorsun? ” diye sordu. Ona bakmıyordum, o bakışıma rastladı. Ama “Hayır yerine nedense çekinmeden “Evet!”dedim. Bu kez Sami durdu, ”Niçin? ”. Ben, ”Neden senin nöbetlerinde hep iki kız oluyor da benim nöbetlerimde olmuyor? ” dedim. Sami azıcık şaşkın, ”Öyle rastlamıştır. Biz bunu sınıf temsilcileriyle yapıyoruz. !”dedi. Ben , ”Yok canım, o sınıfların temcilcileri mi var? Öyleyse bizim sınıfın temsilcisi neden yok? ”dedim. Sami, onu benden değil Ömer Uzgil Öğretmenden sor!”dedi yürüdü. Sırasına geçince ne düşündüyse durdu, bana dönerek, ”Sen bunları niçin şimdi sordun? ”dedi. Ben gülerek, ”Sen benim görüş alanıma girdiğin için, şimdi görüş alanımda değilsin, sormaktan vazgeçtim!”deyince, Sami değişti, ”Bırak şimdi işi şakaya çevirme, sorduğun sorular benim için  çok önemli!”deyince. Ben, ”Benim sorduklarım benim için çok önemli değil ama arkadaşlar bunları sen yokken sürekli konuşuyorlar. Bu nedenle bana değil de arkadaşlara açıklarsan daha iyi olacak. Gerçekten ben senin arkandan konuşmayı dürüstlük saymam. Söyleyebileceğimi yüzüne söylerim. İnan ki bu maksatlı söylenmiş değil, o an orada olmasaydın, bir başka zaman kesinlikle benden duymayacaktın!” Sami teşekkür etti. Nasıl nöbet listesi yaptıklarını arkadaşlara anlatacağını söyleyerek çıktı. Derslikte bulunan arkadaşlar yokmuş gibi durdular. Sami çıkınca Ahmet Güner bana “Amma kurnaz davrandın, hem gönlünü aldın, hem de kimsenin ona açamadığı konuyu yüzüne açtın!”Harun Özçelik, Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu ayrı ayrı teşekkür ettiler. Ben de kendi kendime bunu nasıl yaptığımı sordum. Galiba öykünün etkisinde kaldım. Öykünün kahramanı nasıl bir yiğit adammış ki? Ya bunu öyküleştiren yazar, bu konuda neler düşünmüş, neleri okuyucusuna iletmek istemiş ki? Bunları düşünürken Sami çıktı geldi, kendime karşı dürüstlüğümü kanıtlamak için düşüncelerimi açıkladım. Daha ileri gitmeyişim, geri çekilmek değildi, olayı ileri iteklemeye hakkımın olmadını bilerek öyle bitirdim. Nöbet işleri için Sami Akıncı ile tartışma yapmak benim doğrudan görevim değildir. Bu görev, olayı dedikodu düzeyinde sürdürenlere düşerMandolini alıp atölyeye gittim. Mandolin azıcık değişik yapıda sesi de daha gür, daha güzel, Tın tın ötüyor. Yemek kampanasına dek durmadan çaldım. Atladığım günlerin öcünü almış gibi tüm başladıklarımı tekrar tekrar çaldım. Kampana çalınca yarım bırakmış gibi garip bir duygu içinde kapıyı kapatıp çıktım. Gene her gün çalışmayı kurarak yemeğe koştum. Hidayet Öğretmenle karşılaşınca ona, durarak  yol verdim, teşekkür etti, mandolini sordu, ”Beğendin mi?  dedi. ”Çok güzel, bu biraz başka bir mandoline benziyor!”dedim. ”Evet bu bir başka ustanın elinden çıkmış!”dedi, yürüdüdü…. . Benim Sami Akıncıya söylediklerim herkese duyurulmuş. Çoğunluk beni destekler yönde konuşuyor. . Ancak salt Sami’yi koruma duygusuyla buruklaşanlar da var. Halil ne tarafta tam anlayamadım. Bana “Nöbetinde kız olsa ne olacak? ” diye sordu. Bunu niçin sorduğunu ben de ona sordum. Bu kez, “Bunun için Sami ile atışmışsın da onun için sordum!”dedi. Ben, ”Anlamadan konuşursan böyle olur, ben Sami ile atışmadım, tam tersine “Senin için dedikodu yapıyorlar, arkandan konuşuyorlar, Bunları bil, söyledikleri de bunlar, diyerek söylenenlerden haberdar ettim!”Halil’e Sami’nin arkasından konuşmaları sen duymadın mı?  diye sordum. Duyduğunu söyledi. ”İşte aramızdaki fark, sen duyduğunu arkadaşına söylemekten kaçınıyorsun, ben kaçınmıyorum!”Halil biraz gücenikçe “Sami açıklama yapacağına göre herşey ortaya çıkacak!”diyerek sustu. Ben, Herşey zaten ortada da bu ortadaki şeylerin bir açıklanması gerekiyor. Bu gerekliliği kim yerine getirecek? . Burada en büyük görev Sami Akıncı’ya düşmektedir…. . Dersliğe gittiğimizde de gene aynı konu açılınca bu kez ben “Yalan yanlış konuşmaya gerek yok, ben Sami Akıncı ile konuştum, o gelip durumu bize açıklayacak!. Fettah bana “Ne konuştun? diye sordu. Ben de “Senin her gün burada yaptığın yalan yanlış sözlerin esası nedir? Arkadaşlara açıkla da, dedikoducular sussun öteki arkadaşlar da doğruyu öğrensinler!”dediktekten sonra  da Fettah’a “. İyi demiş miyim? diye de sordum. Fettah kızardı, sustu. İsmet, Hilmi, Mehmet Yücel “İyi demişsin dayı!”deyip gülüştüler…. . Cumartesi günleri Mavi Yıldırım çalışmaları vardı. Ancak bu gece Hidayet Öğretmenden bir çağrı gelmedi . Kimse  de oralı olmayınca derslikte oturduk. Teselli ile Kızılelma Neresi?  Öykülerini  de okuyup bitirdim. Günlerden beri aramızda set varmış gibi dönmeden oturan Hüsnü Yalçın gülerek bana, ”Senin gibi birisi daha yok bu sınıfta, biliyor musun?  Sen herkesle dost, dost diye yaklaştığın insanlar senden düşmandan kaçar gibi kaçıyorlar. İyi niyetle yaptığını  bildiklerin de bile senden kötülük bekler gibi geriye çekiliyorlar. Senden bir kötülük gelmeyeceğini bile bile kötülük beklentisi durumundalar. Emrullah’la da sık sık konuşuyoruz . Sen ağzından bal akıtsan, iştahla yalayacaklar ama yaladıklarına kesinlikle  bal demeyecekler. İşte Sami örneği, sen ne dedin, Sami nasıl karşıladı. Buna bakan yok, tam tersine sen Sami ile kayga etmişsin, kavgacıymışsın, gibilerde fısıltı yapılıyor. Bunu bir iki kişi değil, senin en yakınların söylemese bile dinleyerek kötülerin yanına yanaşıyor. Bunu, çok çalışkanlığını kıskandıklarından yapıyorlar. Çalışmanla onları şaşırtıyorsun, onlar da sana  -gizliden-  karşı durarak öclerini alıyorlar!”Hüsnü arkadaşın dediklerini çok iyi anlıyorum. Onun, hatta Emrullah’ın  böyle düşünmesini bile fazla buluyorum. Onları bile ummazdım. Ancak ummasam da  gerçeği gören insanlar kesinlikle vardır. Hüsnü gibi düşünüp de bana açılmayanlar da vardır. Biliyorum bir gün onlar da bana içlerini döküp gönlümü alacaklardır. Şimdilik öğretmenlerimin sıcak ilgisi beni yeterince destekliyor, ben de tüm gücümle, dikkatimle görevlerimi yapıyorum. Ötesi beni değil  gerçeği görmekte zorluk çekenlerin sorunudur. Zil çalınca bunları düşünerek yattım. Bir süre uyuyamadım. Bir şey değil belki bir çok şeyi ayrı ayrı, karışık olarak aklımdan geçirdim. Sevindim, üzüldüm. Galiba düşünürken yorgunluktan halsiz düşüp uyudum. Bir ara herkesin koşarak gittiğini görür gibi oldum. Nereye gittiklerini soruyorum. Herkes bana bakıp yüzünü öbür tarafa çeviriyor. Bu kez ben de o tarafa baktım. O tarafta sözde askerlik öğretmenimiz Yaşar Binbaşı duruyor. Bana elinin işaret parmağıyla gel!”işareti yapıyor. Gidiyorum. Binbaşı gülüyor, bana “Beni tanıdın mı? Ben senin Kızılçullu’dan mektup arkadaşınım. Onlar tanımasın diye Binbaşı giysilerini uydurdum. Sana da bir takım getirdim. Ancak fazla yıldız yoktu seninkiler iki yıldızlı kaldı, sen şimdilik üsteğmensin!”dedi. Üsteğmen giysilerini bir türlü giyemiyorum. ”Üsteğmen bunları üstümde görürse bana kızar!” diyorum. Arkadaşım “Bu şakadan bir oyun, kimse kızmaz, amacımız, öteki arkadaşlarından saklanmak, onların bizi tanımasını istemiyoruz”deyince Buna üzülüp arkadaşların arkasından koşuyorum. Daha doğrusu bir türlü koşamıyorum. Kendimi zorlarken uyandım. Rüyayı toparlamaya çalıştım. Zorlanarak belli yerlerini anımsadım. Hiç bir yorum yapamadan gene uyumuşum.

 

21 Ocak 1940 Pazar

 

Zille uyandım. Rüyayı anımsadım. Gece düşünmüş bir türlü topartlayamamıştım. Oysa şimdi yeni görmüş gibi anımsadım. Yaşar Binbaşı “Bana bakarak yürüyün!” diyor. Ben arkadaşlardan ayrı bir yerde duruyorum. Arkadaşlar yürüyüp geçince ben Binbaşı ile yüzyüze kalıyorum. O zaman Binbaşının arkadaşım olduğunu anlıyorum. Adaşım İbrahim Ertur, ”Kalkalım arkadaşlar!”deyince doğrulup kalktım. Arkadaşın ağabeyi de subay çıktı. Yakında o da üsteğmen olup belki derslere girecek. O da Alamanlar, Ruslar üstüne bilgiler yayacak. Halil de kalktı birlikte dersliğe gittik. O da rüya görmüş. Onun rüyası da ilginç. Çok miktarda kar yağmış. Yollar kapanmış. Otobüslerle gelen insanları bizim okula yığmışlar. Okul kalabalık olmuş. Kar kalktığiı zaman da o insanlar bizim okuldan ayrılmak istememişler. Onlar ayrılmayınca da bizim yiyeceklerimiz sürekli azalmış. Yemekten sonra öğretmenlerin yolunda bir süre yürüdük. Hava güneşli. Ezilen yerlerde kar eriyor, Daha doğrusu erime değil yumuşama var. Halil, ”Biz tatile gidince yumuşasın!”diyor. Dersliğe gidip öykülerimi okumaya başladım. Vasiyetname’yi sevmedim. Ömer Seyfettin bunu öykü diye yazmış olamaz. Her halde o biçim düşünen insanları kınamak için yazılmış bir yazı. Niçin, Perili Köşk, Zeytin Ekmek, Havyar, Kıskançlık, Tos öykülerinin arka arkaya okudum. Kıskançlık gerçekten gözleme dayanarak yazılmışsa ilgi çekici. Bu öyküyü işaretledim. Atölyeye gidip mandolin çalıştım. Yeni mandolinim çok güzel. İçinde bir yerinde yazı var: Şamlı-İskender. Herhalde yapan usta. Öğle yemeğinden sonra gene atölyeye gittim. İdris’le Abdullah Erçetin geldi.  Benim sürekli çalışmama şaşıyorlar. Abdullah çok kolay kavrıyor ama on dakika sonra bırakıyor. Zorlasan da çalışmıyor. Ben kısa zamanda kavrayamıyorum. Uzun süre çalışırsam ancak istediğim ulaşabiliyorum. Ondan sonra da unutmuyorum. Öteki derslerde de böyle, Çalışarak, yaparak öğrenirsem belleğimde kalıyor. Derslerde de duyduklarımı, not edersem unutmuyorum, not etmezsem uçup gidiyor. Abdullah hemen gitti. İdris bir süre daha kaldı, o da azıcık çalıştı, sonra ayrıldı. Ben akşam yemeğine dek bütün parçaları tekrar tekrar çaldım. Tuna Dalgaları ile Macar dansının bir bölümünü ezberledim. Ezberleyince çalmak daha rahat oluyor. Hidayet Öğretmenin Kafkas oyununu da çalıyorum. Öğretmenin çıkardığı sesleri tam çıkaramıyorum ama, yaptığımı ben beğeniyorum. Ellerim alıştıkça güzelleşiyor. Mızrabı çift vurmaya başladım. Atölyede çalışmam buna yaradı. Mızrabı dilediğim   gibi vurup, istediğim sesi çıkartabiliyorum. Bayrak törenine soluk soluğa yetiştim. Yetiştim ama yetişememiş kadar korktum. Bir gün bu başıma gelecek. Ben gelmeyince bir süre beklenip tören yapılacak. Sonra ben de duruma düşeceğim!Bayrağı ağır ağır indirirken bunu düşündüm. Kendi kendime üzülme cezası verdim. Oysa bu kez hiçbir aksaklık olmadı. Nedense olmuş gibi üzgün bir tavır içinde oturdum. Sıradaki öyküyü, Başını Vermeyen Şehit’i, okudum. Öykü de çok üzücü çıkı. Onun da etkisiyle iyice durgunlaştım. Kimseyle ilgilenmediğim gibi konuşulanları bile duymazdan geldim, ya da gerçekten  duymadım. Akşam yemeğinden sonra Almanca çalıştım. Hüsnü yardımcı oldu. Hüsnü de çok çalışmıyor. Hüsnü zeki ama çalışmıyor. Belki de çalışamıyor. Sanırım huzursuz. Ailesinden kopup gelmişi olması onu belki çok rahatsız ediyor. Belki de doğru dürüst haber bile alamıyor. Arada soruyoruz”Haberleşiyorum!”diyor ama bu yeterli oluyor mu? Gene de Almanca dersinden benden daha başarılı. Benim kadar çalışsa tüm derslerde benden daha başarılı olabilir. Bazan bu duruma üzülüyorum. Salt Hüsnü değil,  zeki, fakat tembellik eden arkadaşlar var. Onların durumlarına da zaman zaman şaşıyorum. Abdullah Erçetin de bunlardan birisi. İsmet için  üzüntüm daha başka;bunu anne babasına duyuramadığım için ayrıca saklayıcılık yapığımdan utanıyorum. İsmet’i sık sık uyarıyorum”Azıcık kendini sıkıp çalışsan ne olur? ” dediğimde, onun yanıtı hazır:   “Daha çok not alsam ne olacak?  deyip çıkıyor işin içinden. Önemli olan not değil, verilen konuları  kafanda sürekli tutabilmek. Öğrendiğine sahip olup onu bir daha aklından çıkarmamak koşuluyla çalışıp kalıcı bilgi sahibi olmaktır. Bunu yapmıyorsun!” İsmet, gülüyor: “Onu sen yapıyorsun ya, bu ikimize de yeter. Okulu bitirince bizim köyde beraber çalışırız, bana yardım edersin; böyle daha güzel  olmaz mı? ” diyerek olayı saptırıyor. Yatınca birden aklıma geldi, ”Hani Sami Akıncı açıklama yapacaktı?  Konuşmaları herkes unutmuş gibi. İçimden güldüm; kesinlikle anımsatmayacağım. Sanıyorum Sami de susarak atlatacak. Neyi açıklayacak  ki? Belki de “Ömer Uzgil Öğretmen yaptırdı !”deyip işin içinden kendini sıyıracaktır …. .

 

22 Ocak 1940 Pazartesi

 

Mehmet Yücel, İsmet Yanar’a “Bugün nöbetçi benim, önce senin kalkmanı istiyorum!”deyip gülerken hepimiz uyandık. Zil çalmış olduğu için kimse karşı koyamadı. Mehmet Yücel son olarak”Canınız isterse, ben görevimi yaptım!”deyip gitti. Pazartesi sabahları kesinlikle öğretmenler uğrar. Bunu bildiğimiz için toparlanıp çıktık. Hava iyice yumuşamış. Kapalı musluklarımız  açıldığı için yüzlerimizi rahat yıkayabiliyoruz. Dışardaki musluklar da açık. Öğretmenler geldi. Ahmet Gökay Ağabeyi görünce aklıma geldi. Ondan para durumumu soracağım. Son kez aldıklarının hesabını yapmadık. O yapmış olabilir ama ben bilmiyorum. Kaç liram kalmış olduğunu öğreneceğim. Dersliğe dönünce Türkçe defterimi hazırladım. Öğretmen sıraların arasında gezerken anımsayıp bakıyor. Arkadaşın mektubunu da hazırladım. Sözü geçip öğretmen sorarsa mektubu öğretmene vereceğim. Öğretmen mektubu okursa, hangi bilgilerin nereden geldiğini anlar, mektupta olmayan haberlen dolayı beni suçlamaz. Salt mektuplaşmayı ise öğretmen kendisi önerdi, ”Mektuplaşın, karşılıklı bilgi alış verişinde bulunun!” demişti. Öğretmen geldi, ”Günaydın!”dedikten sonra, “Zaman zaman yazılarını okuduğumuz yazarlardan bazıların daha yakından tanıyın!”dedim. Bu yazarlardan biri de Ziya Gökalp’tir. O, hem yazar, düşünür hem de şairdir. Şiirleriyle bizlere ders verir”  Arkasından bir şiir okudu. Ahlak- Ahlak yolu pek dardır-Tetik bas önün yardır-Sakın hakkım var, deme-Hak yok vazife vardır…. Öğretmen şiirin tamamını okudu, bilmediğimiz sözcükleri sordu. Harun Özçelik tahtaya kalkıp  arkadaşların anımsattığı sözleri yazdı. Tetik, Oğan, Kul, Himmet, Müz, Feda…. sözlerini öğretmen açıkladı. Ezberleyecek miyiz? diye sorunca öğretmen, ”Hayır ezber istemiyorum ama şiirin vermek istediği duyguları bilmenizi istiyorum. Salt bilmek de değil bu duyguları yaşamalısınız!”dedi. Bu kez de, duyguları yaşamak sözüğnü bizden sordu. Birkaç kişi birden konuşunca, öğretmen, sıra ile konuşulmasını istedi. Herkes sustu. Sami Akıncı, İsmet Yanar, Mehmet Yücel, Mahmet Başaran parmak kaldırdı. Öğretmen, Mehmet Başaran’a sordu. Verilen yanıtı beğendi, şiirin tamamını deftere yazmasını söyledi. Başaran şiiri daha önce yazmış. Bu arada bir başka şiirini de yazdığını söyleyince öğretmen gülümsedi, ”Şimdi sözü o şiire getirecektim, deyip şiiri okudu. Lisan-Güzel dil Türkçe bize Başka dil gece, İstanbul konuşması, en saf, en ince bize…. . Şiiri bitirince bir kez de Mehmet Başaran’a okuttu. Zil çalarken öğretmen toparlandı. ”Ezberleyelim!”diyenler oldu. Öğretmen, ”Ezberleyelim demeğe heveslisiniz ama galiba ezberlemiyorsunuz. Bu kez işi sıkı tutacağım ona göre!” deyip ayrıldı. 2. Derse geldiğinde kitaptan parça okuduk. Parça üzerinde konuşulurken Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi geçti. Öğretmen onu açıkladı, Hitabeyi okuyan arkadaşlarımız oldu. Öğretmen okumaları yetersiz buldu, kendisi birkaç kez okudu. Sonunda ödev olarak verdi. Atatürk’ün Türk Gençiliğine Hitabesi düzgün olarak okunacak, açıklaması yapılacak. Açıklamalar defterlere yazılacak. Bu dersimiz de böylece bitti. Öğretmen, umduğumun tersine benim deftere de, mektuba da  bakmadı. İçimden”Olsun, bir başka derste bakacaktır!”deyip bunu dert etmedim.. Almanca dersinde yeni parça okuduk. Cesur Genç. Öğretmen yeni madenler keşfetti. Ders boyunca onlarla uğraştı. Yakup Tanrıkulu, Mehmet Aygün, Kadir Pekgöz, Ahmet Güner, Salih BaydemirAbdullah Erçetin. Bu arkadaşları tekrar tekrar kaldırdı, okuttu, sordu. Sonunda da “Sizi biraz zorlayacağım, kusura bakmayın, bizim görevimiz bu!” Ders sonunda, ”Dersimiz haftada bir olduğu için tekrar ders konusunda konuşamayacağız. Tatilde dinlenme hakkınız ama, bazı derslerden çabuk kopulur. Fırsat buldukça Almanca kitabınıza bakmanızı istiyorum!”dedi. Böylece tatilimizin, gelmekte olduğunu bir daha  öğrenmiş olduk. Bildiğimiz bir şey olmakla birlikte yeni duymuşçasına sevindik. Öğle yemeğinde, hazırlıklar konuşuldu, birlikte gitme, gelme konuşmaları yapıldı. Küçük sınıflarla iletişim kurma önerileri ortaya getirildi. Benim için iki olasılık var, İsmet benimle gelirse onunla birlikte gitmek. O gelmezse  gene Kadir Pekgöz’le yolculuk etmek. Ben bunu derdemez bir üçüncü durum ortaya çıktı: “Yalnız gitmek!”. İsmet Kırklareli’den gideceğini söyledi, durumu kesin olarak arkadaşlarına da bunu bildirdi. Kadir Pekgöz ise şaşırdığım bir karar almış. Kırıkköy yolundan gidecekmiş. Kırıkköy onun yolunu en az bir buçuk saat uzatmaktadır. Böyle bir kararı niçin aldı, sormadım, ”İyi, Gülfize’ye de arkadaş olursun!”dedim. Kadir bunu beklemiyordu, savunma yaptı. ”Onun ne zaman gideceğini bilmiyorum, konuşmadım bile!”dedi. Dedi ama arkadaşlar makaraları saldılar. Kadir Pekgöz, pekgöz pek göz pek gözzzz’den sonra Gözcüüüüü!”deyip güldüler. Ömer Uzgil Öğretmenin tatilden söz etmesi hepimizi canlandırdı. Atölyeye gidince de konu edildi. Hamdi Öğretmen yalnız kalacağı için üzüleceğini söylerken Naci İnan Öğretmen yalnız kalacağı için sevineceğini, ama asıl sevinenin İrfan Öğretmen olacak dedi. İrfan  Evren Öğretmense yola çıkmadan böyle şeyleri düşünmem, hele bir yola çıkalım!”deyince Hamdi Öğretmen “Sizin büyük  projeleriniz onu gerektiriyor. Bizimkiler küçük olduğu için kolay şekillendiriyoruz. Aramızdaki fark bundan ile gelmektedir!” İrfan Öğretmen, “Birbirimizi kıskanmayalım, kıskançlık sinirleri bozar, insanı asabileştirir!” Hepsi bir süre gülüştükten sonra konuyu değiştirdiler. Gene üç grup olarak planya, rende işlerine koyulduk. Hamdi Öğretmen, Salih Baydemir, Recep Kocaman, Harun Özçelik arkadaşları alıp çizim yaptırdı. Çizimler, kağıttan tezgaha geçirilmiş şablonlardan alınıyor. Milim oynamaması gerektiğinden her çizim için önce kirişlik işkencelerle  sıkıştırılıyor, dikkatli kontrolden sonra  da çiziliyor. Benim işim şimdilik, sanırım tatile  dek kirişleri beyazlatmak olacak. Öğretmenler erken ayrıldı. Geri gelecekler düşüncesiyle    biz aralıksız çalıştık. Kampana çalınca  biz de ayrıldık. Ben mandolini alıp döndüm . Oldukça   rahat çalıştım. Daha dört günüm var, bu dört günü de çalışarak geçirirsem artık mandolin  çalıyorum diyebileceğim. Hidayet Öğretmenin zeybek havasını da çalıyorum. Rıza Tevfik Zeybeği. Hidayet  Öğretmen oyununu biliyormuş”. Çalarsan oynarım!”demişti. İşte çalıyorum. Ayrıca Okul Müdürümüzün de o zeybeği oynadığını söylemişti. Bir de Okul Müdürünü oynatırsam ne güzel olur. Kampana çalınca dersliğe gittim. Kadir   bizim sıraya geldi, oturduk. Yemin ederek yol değiştirmesi kız yüzünden değilmiş. Kızla konuşmamış, konuşmuyormuş. Üstelik kızı babası gelip alacakmış. Konuyu değiştirdim. Onların köyüne ,Hamitabat’a geleceğimi söyledim. Okumaya devam ettiğim için artık onların köyünde rahat dolaşacağımı, Zakir, Raşit, Malik Mehmet, Kara Mehmet’i, Lamba Süleyman gibi arkadaşlarımı görebileceğimi anlattım. Kadir buna çok sevindi. Biraz fazlaca gülünce anladım”Umurumda değil, O da benim arkadaşım A’da. Yemeğe gidince konuşma konumuz değişti. Okula radyo alınmış, Ömer Uzgilİn odasına kurulup, okulun önünden de dinlenebilecekmiş. Ben, Okulda radyo Edirne’den beri var.Edirtne’de Atatürk Törwenini radyodan dinlemiştik.Ondan sonra radyo yok oldu,nedense bir daha dinlemedik!”deyince Mustafa Saatçı, ”Radyo hep var şimdi alınan da  radyo değil dışarıya ses verecek ekler geldi, onları yarın Nazmi Aybar Öğretmenle yapacağız!”diye açıkladı. Buna çok sevindik. Alpullu’da okulun karşısına düşen evlerde radyolar açılınca  rahatça dinliyorduk. Hele futbol oyunlarını anlatan Sait Çelebi’nin çabuk konuşması hala benim kulaklarımdadır. Sait Çelebi gene konuşuyor mu acaba? Derslikte öykülere devam ettim. Kütük, Vire, Teke Tek, Büyücü. Kütük’le Vire’yi daha önce okumuştum. Ancak ikinci kez okuyunca daha iyi anlıyorum. Bu nedenle hepsini okudum. Öykülerin kimilerini bitirince kuşkulu bir düşünceye kapılıyorum.Bu kuşku, belki benim korkaklığımdandır. Bu öykülere göre atalarımız bu denli kahramanlık yaparken neden topraklarını kaybetmişler? Ömer Seyfettin’in öykülerinde, örneğin, Tuhaf Bir Zulüm, Ferman, Beyaz Lale, Nakarat, Hürriyet Gecesi’nde ki anlatışlarla, Vire, Kütük, Kaç Yerinden, Topuz, Penbe İncili Kaftan öykülerindeki anlatışlar sanki başka kalemlerden çıkmış gibi. Bunları düşünüyorum. Babamın (Anlattığına göre onun) çocukluğunda Plevne savaşı yapılmış, bu savaşta Tuna’dan Edirneye dek tüm toprakları kaybetmişiz. Babamın babası da babama, ”Benim çocukluğumdan bu yana Tuna’nın kuzeyini kaybettik!” diye üzüntülerini anlatırmış. Babam, daha sonra Girit ya da Dömeke Savaşını, Balkan Savaşını, Dünya Savaşını süreçlerini yaşamış, koskoca imparatorluğun taksim edildiğini görmüş. Babam bunları anlatırken bizim topraklarımızdan ayrılmış 30 kadar devleti sık sık sayar durur. Öykülerdeki gibi kahramanlar vardı da bu topraklar neden kaybedildi? İstiklal Marşı ile Atatürk’ün Gençliğe  hitabesini bir arada düşününce sıkışıp kalıyorum. Bunu kime sorabilirim? Bunu düşünerek yattım.

 

23 Ocak 1940 Salı

 

Yaşar Binbaşının gelmemesini istiyorum. Gelir de   gene çatarsa çekinikliği içindeyim. Tatile dek gelmesin, sonrasını  düşünürüm…Bu beklenti içindeyim, rahat düşünemediğim için buraya da bir şey yazmıyorum. İdris muştuladı, ”Gözün aydın, üstteğmen geldi!”dedi. sevindim…İdris şakacıdır da. Bir an kuşkulandım ama  renk vermek de istemedim. Bu denli korktuğum anlaşılırsa onların dilinden durulmaz. Kuşku nedenim biraz da zamanla ilgili daha ilk derse girmedik, üsteğmen neden gelsin? Ben böyle derken Salih Ziya Öğretmen “Günaydın!”dedi kapıdan girdi. Söze o da bizim 15 günlük tatilden başladı. Bu kez kesin sonuç almak üzere ödev verdi. Ailelerimizden çiftçilik yapanlar, ocak ayı sonuna dek neler ekmişler, şubattan sonra neler ekecekler? Ekilen alanların dönümü, tohumların miktarları belirtilecek. Öğretmen bunları söyledikten sonra  da, soracağınız bir soru var mı? diye sordu. Kimse ses çıkarmadı. Ben parmak kaldırdım. Bazı ekimlerin miktar olarak tohumlarını yazmakta zorluk çekeceğimizi, derken öğretmen güldü, ”Senin bunu soracağını bekliyordum, içlerinde çiftçi olarak bu var sorsa sorsa bu soracaktır, demiştim!”diyerek güldü. Ben, örneğin pancar ekimlerinde, tohumun sözü bile edilmiyor. Tütünde fide, bahçe işlerinde de avuçla söylenen ekimler var, bunları da yazacak mıyız? Öğretmen yer olarak dönümün altında olan ekimleri yazmayın, pancar, tütün, susam, pamuk, mısır türü ekimlerin de alanını yazın!”diyerek açıklık getirdi. Askerlik dersimize gerçekten üsteğmen geldi. Gene neşeliydi. Radyo dinleyip dinlemediğimizi sordu. Mustafa Saatçı bugünden sonra dinleyeceğimizi söyledi. Konuyu savaşlara getirdi. Almanya’nın batı sınırlarına asker yığdığından söz etti. Fransa’nın Majino, (Maginot) Almanya’nın Zigfrit (Siedfried) hatlarından söz etti. Bekir Temiçun “Çakmak!” deyince, üsteğmn “Evet bizim de hepsinden sağlam Çakmak hattımız var!”dedi. Arkadaşlardan gülenler oldu. Üsteğmen de gülerek sordu, ”Niçin güldünüz?  İsmet, ”Bizim de Madaralı Hattımız var!”deyince Üsteğmen, ”Biliyorum, sizinki gönül eğlencesi, benim söylediklerim, insanlara mezar olan hatlar!”diyerek askerce tanım yaptı. Daha sonra konuşurken üsteğmen “Haftaya anlatırım!” diye bir söz söyledi. Arkadaşlar , ”Haftaya tatile gittiğimizi söylediler. Üsteğmen, ”Onu unutmuşum, daha sonraki haftalar, diyerek düzeltme yaptı. Yemekte,  Üsteğmenin bildiğimiz neşesiyle konuştuğunu gözledik. Öğretmenlerin de dinleyebileceği konuları anlattığı kesindi. Bilgilerinden hiç kuşkumuz olmayan öğretmenlerimizin Üsteğmeni bu denli dikkatle dinlemeleri bizce önemliydi. Bunu aramızda konuşmaya başlamıştık. Atölyeye gidince Hasan Üner Naci Öğretmene, Öğretmenler bizlere “Yemekte konuşulmaz! diyorlar ama kendileri konuşuyorlar!”Hele Üsteğmen hiç durmadan konuşuyor!”deyiverdi. Naci Öğretmen güldü, ”Öğretmenlerin konuşmalarını kendi gürültünüzden duyabiliyor musunuz?  diye sorduSonra da Üsteğmen çok neşeli bir genç, herhalde dersleri de neşeli geçiyordur. Öyle insanlar sevilir, sevildikçe de dinlenir!” İrfan Öğretmen geldi. Konuşmamızı tam duymamış olacak, ”Ne o Üsteğmenden de mi yakınıyorsunuz? diye sordu. Hasan açıkladı, ”Biz onu çok seviyoruz da öğretmenlerin de bu kadar seveceğini düşünememiştik!”dedi. Bu kez İrfan Öğretmen de “Üsteğmen şeker gibi bir insan, sakın onu derslerinizde üzmeyin, sonra pişman olursunuz!”dedi. Paydosa dek rende işlerimizi, çizimlerimizi sürdürdük. Paydosta ben çalışırken Cavit Kaflas geldi. Eskişehir-Çiftelerden mektup gelmiş. 25 numaralı Ali Yılmaz. 8. sınıftaymış. Okulu hakkında kısacık yazmış. Ancak, mektuplaşmayı istediğini, istenen bilgiler açık açık yazılırsa  yanıtlarını vereceğini, durupdururken kendisi aklına gelenleri yazmak istemediğini bildirmiş. . Mektubu okuyunca sevindim. Ali Yılmaz da  İzmirli arkadaş gibi iyi düşünen birisi. Çok sevindim. Tatile gitmeden  gene  yazmaya kararaverdik. Cavit yazacak, aynı zarfa ben de benim yazdıklarımı koyacağım. Ben de 66 numaralıya yazmıştım, arkadaşın eline gitmedi mi acaba? bunu soracağım. Cavit’e de İzmir’den gelmedi. O da benim mektuba bir pusula koyacak. Cavit herkese söylediği için bizim derslikte büyük bir gürültü koptu. Cavit’i benim özendirdiğimi, biraz da yönlendirdiğimi söyleyenler oldu. Ben güldüm, ardından da sordum :”Hani, siz de yazıyordunuz? Sizi neden yönlendiremiyorum?” Zaten bu tür tartışmaya çok arkadaş daha doğrusu  aklı başındaki arkadaşlar katılmıyorlar. Onlar istese hemen yazabilirler. Fettah, Baba   Ali, Kaz Ali, Hilmi Altınsoy gibi birkaç arkadaş onlara katılan birkaç kafa dengi ile yaygara yapıyorlar. Ben konuşunca da susuyorlar. Gene de bu gece boyunca bu tartışıldı. Sonunda herkesin mektup yazabileceği, ancak okulumuzun zararına yorumlanabilecek bilgilerin verilmemesine özen gösterilmesi kararlaştırıldı. Yatınca kafamda kurdum, Cavit’e İzmirli arkadaşım Ziya Fikri Özlen’in verdiği bilgileri sorduracağım. Şöyle, ”Okul yıllarımızın kısaltılacağı, okullarımız için bazı değişiklikler yapılacağı söyleniyor. Bu konuda neler biliyorsun? İzmirli arkadaşlardan öğrendik falan yazmayacağız. Mektubu hemen göndereceğiz. Tatilden sonra cevabı gelmiş olacak. Bunları düşünerek uyudum……

 

24 Ocak 1940  Çarşamba

 

Mustafa Saatçı nöbetçi, kalkmış dışarı bakıp dönmüş. ”Kar kalkmamış arkadaşlar!”dedi. Az ileriden biri”İmam sen ne dedin? ”Kar mı kalkmamış karı mıI” birkaç kişi birden kar kalktı, karı kalktı gibi sözler söylediler. Sabahları söz karışmayan Ali Güleren”Susun arkadaşlar!”diye ünledi arkasından “Kar kalkar, kartal kalkar, kar kalkar, kartal kalkar!” dedikten sonra “Siz de çabuk çabuk söyleyin!”deyip çıktı. Tüm arkadaşlar aydı sözü tekrarlamaya başladı ama hem ses karışıklığından hem de doğru söylenememesinden yatakhane sese boğuldu. Hidayet Öğretmen kapıya vurdu, ”Tembeller, o söz yatarken söylenemez, gelin burada söyleyin!”deyince herkes sustu. Bu kez Hidayet Öğretmen, yüksek sesle hem de çok hızlı “Kar kalkar, kartal kalkar, kartal kalkar kar kalkar!” dedi. Öğretmen güldü. Öğretmen gülünce gene söyleyenler oldu. Öğretmen bu kez “Yo, yo, yo!. . . dışarıda söyleyeceksiniz!”diye çıkıştı. Yatakhane boşaldı. Derslikte aynı sözler sürdü. Ben birkaç kez denedim olmadı. Bu kez tersini çevirdim: Kar kalkar kartal kalmaz, kartal kalkar kar kalkmaz!”Birkaç kez denedim, oldu. Sevindim, güldüm. Kahvaltıda aynı sözler fısıltılarla sürdü. Yanımda Hilmi Altınsoy hem atıştırıyor hem de sözü tekrarlıyor. ”Ağzında lokma bu sözü soyleyemezsin, lokmanı yut ondan sonra dene!”dedim. Hilmi, ”Sen yemişsin söyle bakalım!”deyince azıcık ağırdan alıp”Kar kalkar kartal kalkmaz. Kartal kalkar kar kalkmaz!”dedim. Herkes anladı güldü. Hilmi çok dikkatsiz, ”Yahu abi, sen nasıl beceriyorsun? diye cığlıklar attı. Üstelik benim başarımı alkışlamadıkları için karşısındakileri payladı. Karşısında Hasan Üner, tane tane aynı sözleri iki kez tekrarlamasına karşın Hilmi anlamadı. Sonunda Hasan, ”Kar kalkmazzz. Kartal kalmazzz!”diye vurguladı. Hilmi Altınsoy bu şeklini de denedi, söyleyemedi. ”Olsun, ben onu da söyleyemiyorum, farketmez!”deyip beni bir kez daha kutladı. Gece rüzgar esmiş, karlar savrulmuş ama yer yer karalar görülüyor. Asfalt işlek, az da olsa  iki  yana da   giden araç oluyor. Hava açık-bulutlu. Bulutlar her tarafa dağılır gibi kaynaşıyor. Kamyon geldi, öğretmenler indi. Yatak, yorgan gibi birşeyler indirdiler. Arkadaşlar “Bayan Öğretmene yeni yatak gelmiştir!”dediler. Varsayımlar başladı, ”Yeni gelecek bayan öğretmenler içindir, hayır Okul Müdürü içindir derken öteki sınıflardan bir   çığlık, arkasından şak şaklar geldi. Eski 4. 5. sınıfların giysileri gelmiş. Onlara giysi verildiğine göre yaza bize de verilecek umudu hepimizi sevindirdi. Giysiler üstüne konuşulurken Salih Ziya Öğretmen geldi. Gülerek, ”Beni beklemiyordunuz galiba, daha önemli işleriniz varsa ben gidebilirim!”dedi ama elindeki çantayı basa üzerine koydu. ”Gülerek: ”Önemli işiniz olsaydı söylerdiniz, sustuğunuza göre bari ders yapalım deyip tebeşir aldı. Tahta boyunca bir dik dörtgen çizdi. Büyük dörtgeni küçük dörtgenlere böldü. Her dörtgenin üstüne adlar yazdı. Bağ, mısır, Arı, sebze, fidanlık. Fidanlığı da küçük dörtgenlere ayırdı: Çamlık, Dutluk, Cevizlik, Kayısılık, Elmalık, Armutluk, Eriklik. İki büyük boşluk kaldı. Bi,rinci boşluğa okul binası ile yandakileri ekledi. Öteki boşluğu da spor alanı olarak gösterdi. Bize dönerek, ”Bu çizdiklerimi okuyabildiniz mi? diye sordu. Anlaşılmayacak bir şey yoktu. Okul alanı büyüklüğünde ayrı ayrı meyve, sebze bahçeleri olacayı anlaşılıyordu. Öğretmen gene sordu, ”Bu küçükler çizgiler size ne anlatıyor? ”Sen, sen diyerek birkaç arkadaşa sordu. . Nedense arkadaşlar, tahtaya yazılanları okuyup yakıştırmalar yaptılar; elma ekilecek, elma ekilecek. Söğüt, kavak neden ekilmeyecek v. b. Öğretmen sormadan  ben , ekim alanlarının büyüklüğünü anlatmak istiyorsunuz!”dedim. Öğretmen “ sesini uzatarak, ”Değil mi ya!”dedi , arkasından önümüzdeki günlerde bu okul alanından büyük alanları kazıp altını üstüne getireceğiz. Yoksa bunu anladınız da aklınızca pasif direniş mi yapğıyorsunuz? ”diye sordu. Pasif direnişi açıkladı. Paris halkı Alman askerlerine bilgi vermemek, onların işlerini aksatmak için dilsiz oyunu oynuyormuş. Örneğin bir Alman yol sorsa Faransız, kulağını gösterip, duymadığını, dilini gösterip anlayamadığını belirtiyormuş. Ancak Almanlar bunun da çaresini bulmuşlar. Duymuyorum numarası yapanları dar bir yere toplayıp şiddetli ses vererek kulaklarını açıyorlarmış. Öğretmen bunu söyledikten sonra tam  önündeki İdris Destan arkadaşa sordu: ”Kulakları açılıyor mu? sen ne diyorsun? dedi. Arkadaş , ”Açılıyor deyince, ”Yüksek sesle “Ne açılması, metal ses adamın beynini titretiyor, kurtulmak için konuşmak zorunda kalıyor, ne yapsın hem de bülbül gibi şakıyor!”Öğretmen kendisi de güldü. Bu sıra Ali Güleren sordu: ”Dilsizleri ne yapıyorlar öğretmenim!”Öğretmen, Ali Agaya baktı, az düşünür gibi durdu, ”Onu da sen öğren, bunları  çarşaf çarşaf günlük gazeteler yazıp çiziyorlar!”deyip yürüdü. Zil çalınca öğretmen çıktı. Arkadaşların bir bölümü sağır numarasını benimsedi, ”Öğretmen bilmediği bir soru sorarsa  kulaklarının işitmediğini söyleyecekmiş!” Mustafa Saatçı elini kulağına koyup kendi numarasını yaparken öğretmen geri geldi, Mustafa’yı eli kulağında görünce güldü: Ne o kendini Paris’temi sanıyorsun? ”dedi. Gülerek, ”Aman dikkat, böyle şakalar kimi zaman insanların başına dert açar!”deyip bir asker fıkrası anlattı. Askerler zorlu eğitimlerden kurtulmak için bir takım numaralar deniyorlarmış. . Bunlardan biri doktor için viziteye yazılmış. Komutan, vizite defterini gözden geçirip özürlüleri görmek istemiş. Dişi ağrıyan dişini, gözü ağrıyan gözü göstermiş. Kulağından yakınan biri de kulağının duymadığını söylemiş. Komutan hileyi sezmiş, ”Vah vah vah!”diyerek   üzüldüğünü belirten sözler söylemiş. Nummarasını yutturduğunu düşünen er iyice rahatlamış. Komutan az yaklaşarak fısıltı denecek bir yavaşlıkla “Hiç mi duymuyorsun evladım!” diyerek iyice acınık bir tavır takınmış. Görünüşe aldanan numaracı er de fısıltı olrak “Hiç duymuyorum, komutanım!”deyivermiş. Sonrası nı ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Bir olasılık, bir gün sonra o kurnaz er, bu kez gerçek kulak özürlüsü olarak  viziteye yazılmış olabilir!”Öğretmenin anlattığını ben daha önce duymuştum. Ancak öğretmen belli bir olaya bağlayarak anlattığından gerçek bir hikaye olarak ilgimi çekti.

 

Öğle yemeğinde sevinçli yüzlerle karşılaştık. Birileri yeni giysilerini giymiş olarak geldiler. Bizim arkadaşlar güldüler, ”Bizim giysilerimizi almışlar!”diye takılanlar oldu. Bense, ”Bundan sonra Edirne/Karaağaç kökenli olanlar kolay ayrılacak!”dedim. Eski öğrenciler çoktandır bekledikleri yeni giysilerini aldığı için, sonra gelenler de yakında  böuyle giysi alacaklarına inandıkları için  herkeste bir sevinç havası doğdu.

 

Öğleden sonra İrfan Öğretmen atölyede 6. sınıflarla konuştu, kullanacakları araç-gereci tanıttı. Recep Kocaman, Harun Özçelik, Orhan İrfan Öğretmene yardım ettiler. Bizim grup, tuvalet-Öğretmenler Odası çıkış kapılarını taktık. Kasaları yerleştirmek bir hayli zor oldu. Naci İnan Öğretmen bugün izinliymiş. Hamdi Bağ Öğretmen bir ara”Yarın küçük kapıları da ona taktıracağız!”dedi. Böylece yarınki işimizi de öğrenmiş olduk. Çalıştığımız yer sözde bina içi ama sürekli esintili gibi oldukça titrediğimiz oldu. Öğretmen bir ara mangal yakalım bile dedi. .Paydostan sonra derslik yeni giysili çocuklarla doldu taştı. ”Sizin şeritli şapkanız varsa bizim de var!”dercesine tüm giysi alan çocuklar geldi gitti. Cavit Kafkas geldi onunla, mektuıp işlerimizi konuştuk. Cavit Eskişehir/Çiftelerli arkadaşa kızmış, bir daha yazmam dedi. Ziya Fikrinin mektuplarını verdim. Cavit okudu, çok beğendi. . Okuma saatinde   yarınki Türkçe dersine hazırlandım, Pazartesi hikayelerinden  Pariste Köylüler’i, Alsas-Alsas’ı, (Alsace-Alsace) Kervansaray’ı okudum. Öğretmen sorarsa gene de Son Ders’i anlatmak kararımdayım Yatınca da bir süre titredim. Azıcık kuşkulanır gibi oldum. ”Hasta olur muyum?

 

25 Ocak 1940 Perşembe

 

İsmet uyandırdı, ”Gel bana yardım et!”Akşam yatarken rahatsız olmaktan kuşkulanmıştım, birşeyim yok. Bu kez de İsmet’ten kuşkulandım, söylemedi ama rahatsız mı acaba? Birlikte yemekhaneye gittik. Oldukça ayaz. Hareket edince alıştık. İsmet beni niçin çağırdığını açıklamadı ben de sormadım. Arkadaşlarla birlikte oturdum. Ne rastlantı, benden sonra Kadir Pekgöz’le Hilmi Altınsoy önce şakalaşmışlar sonra da sille tokat kapışmışlar. İkisi arasında kalabilirdim. Orada olmayışıma sevindim. Hilmi olayı anlatırken Kadir karşıdan dikkatle baktı. Hilmi’ye anlatmamasını söyledim. ”Kadir yanımda yokken onun içinde bulunduğu olayları başkasından dinlemek istemem !”Hava daha durgun, kar da yağabilir, düzelebilir de. Fikret Öğretmen geldi, ”Günaydın!”dedikten sonra, gülerek “Şu kitabı bitirelim mi, ne dersiniz? ”dedi. Anadolu notlarını gösterdi. Sorguya çekilmekten korkan takımı neşeli olarak “Bitirelim öğretmenim!” dediler. Öğretmen kitabın sanırım bir bölümünü atladı. Önce köy Tiyatrolarını okudu üstünde durmadı ancak bana bakarak “Senin derginde  de bu yazıya benzer bir yazı çıktı !” dedi(İsmayıl Hakkı Baltacıoğlunun yazısı. Çıkmıştı. Arkasından Oturay Yolculuğunu okudu. Faruk Nafiz Çamlıbel adı geçti. Gizli gizli şiir yazan ya da yazdığı söylenen arkadaşımız Mehmet Başaran’a Faruk Nafiz Çmlıbel’i sordu. . Mehmet Başaran biraz mıymıntılı olmakla birlikte birşeyler söyledi, öğretmen de sabırla dinledi. Faruk Nafiz kitabını çıkardı adı geçen şiiri önce Mehmet Başaran sonra da Fikret Madaralı Öğretmen şiirin bir bölümünü  kendisi okudu. Şiiri daha önce okumuşum. Öğretmen okuyunca çok hoşuma gitti. Başka arkadaşlar da, okumak istedi. Bekir Temuçin, ”Çok uzun olmasa ezberlerdik!”gibilerde bir söz söyledi. Öğretmen, uzunluğu sorun değil,  gönülden istemek gerek, hafızlar Kur’anı okuyorlar. Hafızlar diye büyütmeyelim, sizin yaşlarınızdaki sayısız çocuk Kur’an okur, başarınca da Hafız olur. !”dedi. Arkadaşlar Mustafa Saatçı’yı gösterdiler. Öğretmen daha önce bizim şakalarımızı dinlediği için söylenenler üzerinde durmadı. Ancak birden güldü, bize döndü. ”Aptal kime denir? ”diye sordu. . Bir çok arkadaş   parmak kaldırdı. Hüsnü Yalçın’a sordu, Hüsnü doğru olarak anlattı. , Salak, alık gibi daha birkaç  sözden sonra Andavallı bir söz duydunuz mu? diye sordu. Duyduğunu söyleyen arkadaşlar çıktı. Bir kaç arkadaşa dordu. Hiç birisine yanlış ya da doğru demedi. Bu tür sözlerin kimi zaman nasıl   oluştuğuna güzel bir örnek deyip açtığı bölümü okudu. Niğne yöresinde Andaval adlı bir belde varmış. Buranın halki çok konuk severmiş. Tanıdık tanımadık beldelerine yolu düşenlere candan yaklaşır kırk yıllık dost gibi davranırlarmış. Çevre köylerde yabancıya kapı açılmazken Andaval halkı bunun tersini yapıyormuş. Belde bu özelliğiyle dillere destan olmuş. Olmuş ama bunu duyan ipsiz sapsız takımı gelip aylarca burada kalmaya başlamışlar. Salt Niğde dolayları değil, Kayseri, Konya, Karaman, Aksaray daha da uzaklardan gelmeler başlamış. Andaval halkı, gelenlere gelme diyemediğinden bir gün gelmiş konuk ağırlayamaz duruma düşmüşler. En sonunda da kurtuluşu beldeyi bırakıp kaçmakta bulmuşlar. Andaval denilen o konuksever belde   bir gün gelmiş insansız kalmış. Ancak bundan sonra insanlar bir sözü sık sık söylemeye başlamış Andavallı. Öğretmen gene güldü baktı. İbrahim Ertur’a, Yusuf Asl’a, Mehmet Yücel’e köylerini sordu. Sonra da Kurtbeyli, Manıkalı, , Ceylan Köylü dedi. Arkasından da Andavallı deyince arkadaşlar birden parmak kaldırdılar. Dersten çık zili çaldı. Öğretmen, gülümseyerek: ”Akıllı olun, konuksever olun, kendi köyünüzün bireyi olun ama sakın Andavallı olmaya heveslenmeyin!”deyip kapıya yöneldi. Öğretmen çıkınca bir çokları bir birine “işt Andavallı!” ya da “Hadi oradan Andavallı!” demeye başladı. Mehmet Yücel, ”Ben bu sözü çok duydum ama ben andavallı, diye köyden kente gelmiş alık alık etrafına bakanlara dendiğini sanıyordum. Bu nedenle sizi Lüleburgaz içinde görünce “İşte andavallıra deyip gülüyordum!”deyince Mehmet Yücel’in başına üşüştüler. Ömer Uzgil Öğretmen geldi. ”Ne o kavga mı?  diye sordu. Herkes çekilince Mehmet Yücel toparlanıp, şakalarını anlattı. Olaya Ömer Uzgil Öğretmen de güldü. Az durdu, ”Buna gülüyoruz ama acı olan tarafını sakın unutmayalım. Herkes birbirine iyilikten, hayırdan söz eder. Andaval Beldesine gidenler de o yörenin insanlarıydı. Onlar da iyilikten, hayır duadan söz ediyordu. Oysa güzelim hayır işini şere çevirmişler. İşte bizim ders alacağımız asıl taraf burasıdır. Kime hayır yapacağız, . muhtaç olana mı Andavalı kurutana mı? Öğretmen “Neyse bu salt bizim değil insanlığın sorunu, biz payımıza düşeni kadarıyla uğraşalım!”deyip birer kağıt çıkarmamızı istedi. Kağıt çıkarıp adlarımızı soyadlarımızı, numaralarımızı yazdık. Öğretmen açıkladı, yazılı yoklama değil, ben kendim için bir deneme yapıyorum, söylediklerimi yazın, dikkatli yazarsanız memnun olacağım!”dedi.

 

Lieber Freund,

İch danke Dir für Deine einladung. İch komme gern und freue mich schön jetzı, Dich wider einmal sehen….

 

Parçayı anımsadım. kitaptan Orhanın mektubu. Hepsini doğru yazdım. Bitince sevinerek  verdim. Kağıtları öğretmen değiştirerek dağıttı. Benim kağıdı Sami Akıncı’ya verdi. Vergiss sözcüğünü tek s ile yazmışım, iki s olacakmış. Öğretmen bana aferin falan demedi, ”Kulakların çok iyi!”dedi. Not vermedi ama kağıtları aldı. Benim kağıdımda bir kırmızı çizgi vardı. kimi kağıtların tüm sözcukleri kırmızı olmuştu. Öğle yemeğimizde konuşma konusu gene Andavallı sözü oldu.

 

Atölyede toplandık gerekli araçlarımızı alıp küçük binaya gittik. İrfan Öğretmen tuvalet sözü pek şık kaçmıyor, o binanın üstü daha güzel işler için kullanılacak!”dedi. İleride tuvaletler de kalkabilecekmiş. Bu nedenle biz bundan böyle oraya Küçük bina diyeceğiz. Tüm işleri bittikten sonra herkes ne diyecekse biz de onu diyebilecekmişiz. Dünkü durumu anımsayıp dış kapı aralığında durmadım. Hava da dünkü kadar soğuk değil. Kasalarda çok oyalandık. Tek tuğla duvarları oynatmamak için dikkat ediyoruz. Dikkatler işleri ağırlaştırıyor. Paydos çaldığında iki kapımız kalmıştı. Hamdi Bağ Öğretmen gülerek “Hadi bana yardım edin şu iki kapıcığı da takayım!”dedi. Oysa başladığımızdan beri salt bizi gözlemişti. Yardım ettik. Daha doğrusu Hamdi Öğretmen gülümseyerek bize gözleriyle yardım etti. Akşam yemeği ziliyle birlikte bitirdik. Kolları, kilitleri kaldı. Ortalığı toplayıp yemeğe gittik. Hamdi Öğretmen de bizimle geldi bizim masamıza oturdu. Yusuf Andavallı olayını Hamdi Öğretmene de anlattı. Hamdi Öğretmen sözü biliyormuş çoktandır da kullanıyormuş. Ancak yazarın yazısını okumamış. Anlatılan öyküyü sevdiğini söyledi. ”Böylece andavallı sözünün anlamı sınırlanmış oldu, yalan yanlış yerlerde kullanılıyordu!”dedi. Hamdi Öğretmenin bizimle oturması iyi oldu. Böylece ileri geri konuşmalar  hiç değilse bu yemekte önlenmiş oldu.

Çalışma saatinde  gelebilirliğini düşünrek askerlik dersi kitabını açtım.Kitabın  ortalarında savaşlar üstüne anlatılan sözler var, onlaı okudum. Atatürkten alıntıları birkaç kez tekrarladım. Ancak o sözleri belleyip aynen söylemek oldukça zor. Çok okunursa beldi ezberlenir. Değirmenimden Mektupları açtım. Komünün Türkosu  adlı öykü canımı sıktı. Cezayirlilere ya da Kuzey Afrikalılara neden Türko diyorlar? Öykülerin hepsini okuyacağım. Sanırım hepsinin başka bir değeri var. Konuları bir birine yakın gibi olduğundan aralıklı okumak istiyorum. Sami Akıncı İsmet’e benim Almanca başarımı söylemiş İsmet geldi kutladı.

Yatınca Almanca başarımı düşündüm. ”Bunun neresi başarı? Dun ne isem bugün de oyum, yeni bir sözcük bile öğrenmedim. Vergiss iki s ile olsa ne olacak? Vergiss’i ben nerede kullanacağım? Vergessen, Vergiss, bitte vergissmeinnicht. Unutmak, lütfen unutma beni……

A sakın  vergissmeinnicht!”Sonrası hiç!. . . . Sonrası: Schlau. . Die Auge falle mein zu…….

 

26 Ocak 1940 Cuma

 

Yusuf Asıl’ın sesiyle uyandım. Uyuyanları yarın tatile göndermeyecekmiş. Arkadaşlar “Beni gönder!”diyerek kalkıyorlar. Ben zaten kalkmış durumdaydım. Giyinip çıktım. Hava iyice ılık, karlar gezilen yerlerde bitmiş durumda. Madaralı Hattı gene kullanılmaya başlandı. Çocukların çoğu beton yoldan dolaşıyor. O zaman da büyük merdivenler çok kirleniyor. Nöbetçiler sızlanıyorlar. Kamyondan az öğretmen indi. Mehmet Yücel , öğretmenler bir gün bir gündür, deyip tatile çıktılar!”dedi. Fikret Öğretmeni de göremedik, ”Gelmedi mi acaba? Kahvaltıdan sonra zaten iki saat boş dersimiz var, Fikret Öğretmen de gelmezse öğleye dek boşuz. Ben izin alıp Yeni Bedir köyüne Kamber amcamlara bir uğramak isteyeceğim. Gözlerim kapılarda. Sonunda Ömer Uzgil Öğretmenden izin istemeye karar verdim. Kapısı açıktı. Nazmi Aybar Öğretmen radyo ile uğraşıyordu. Kapıyı tıklatıp girdim. Söyleyince Ömer Uzgil Öğretmen azıcık duraksadı. ”Yol çok tehlikeli, kaygan yerler var!”derken. Nazmi Öğretmen “İbrahim için tereddüt etmeyin, o çok dikkatlidir!”diyerek bana arka çıktı. Ömer Uzgil Öğretmen:  “ Öğlede burda olmalısın!”dedi. Böylece Tarih dersimizin boş olduğunu da öğrenmiş oldum. Hemen yola çıktım. Gerçekten yolun kimi yerlerinde çamur, kimi yerlerinde hala buzlu karlar var. Ancak araçlar çok aralıklarla geçiyor. Üstelik yol bu arada o denli düz ki önüme çıkacak  kamyon ya da otöbüs çok  uzaklardan görülüyor. Okulla Yeni Bedir köyü arası cetgvelle çizilmiş bir doğru. İki çukurluk varsa da onlarında kenarları çok açık. Korkusuz kaygısız çok rahat gittim. Amcam evdeydi, Geldiğime memnun oldu. Kıştan o da çok yakındı. Yakacak sorunları, ısınma düzenleri açısından dertlendi. Evlerinin yetersizliğinden   söz etti. Bir saat kadar kaldım çamaşırlarım vardı onları alıp ayrıldım. Yemekten önce okula ulaştım. Nazmi Öğretmen radyo işini bitirememiş, çalışıyordu. Beni görünce güldü: ”Ömer Bey yok, . geldiğini ben söylerim!”dedi. Dersliğe gittiğimde arandığım söylendi. . ”Kim aradı? ”diye sordum, Hüsnü Yalçın “Kızlar!”dedi. Şaşırdım, Hüsnü’ye sen benimle alay etmezsin!”dedim, ”Hayır, alay değil gerçekten iki kız geldi, seni sordu!”dedi. Önemsemez gibi durmaya çalıştım ama içimden “Kimdir, nedir? diye sordum durdum. Yemekte bunu düşündüm. Yemekten çıkınca durum aydınlandı, komşu köylüyüz diye daha önce konuştuğumuz Kıkrıkköylü Gülfize Lüleburgaz’a kadar onlarla gitmemi isteyecekmiş. Lüleburgaz’da karşılayanı varmış. ”Olur!dedim ayrıldık. İçimden Kadir’i düşündüm. Acaba o ne düşünmüştü? Tıpkı benim gibi hayaller kurmuş olabilir. Bu hayallerin gerçekleşmediğini görünce acı duyabilir. Belki de bunların hiç birisi olmayabilir. Bakalım yarın nasıl bir durum ortaya çıkacak? ”Atölyeye yalnız Hamdi Bağ Öğretmen geldi. Her günün tersine hiç konuşmadı, bir ara Yusuf Asıl’ı sordu. Arkadaşlar Yusuf Asıl’ın nöbetçi olduğunu söylediler. Hamdi Bağ Öğretmen çok durgun bir yüzle”O olmayınca atölye sessiz kalıyor!”dedi. İlginç bir rastlantı Yusuf arkadaşımız az sonra geldi, gelir gelmez de, Neden böyle sessiz duruyorsunuz, kavga mı ettiniz? diye sordu. Bu kez öğretmen de dahil hepimiz güldük. Yusuf da güldü, ”Siz bana tuzak hazırlamışsınız, anladım bu bir oyun!”dedi. Öğretmen gülerek tüm konuşmaları anlattı. ”Bu, hepimizin seni seviğimizi kanıtıdır!”dedi. Bu kez de Yusuf, ”Ben de sizi düşündüm, bunlar şimdi, konuşmadan çalışırlar, gidip azıcık güldüreyim de rahatlasınlar diye koştum geldim!”dedi. Hamdi Öğretmen, ”Bir halk sözü vardır”Tencere yuvarlanır kapağını bulur, ya da kapağı yuvarlanır tenceresini bulur!”dedi güldü. Yusuf’a”Sağol canım, yarın gidersen seni göremeyecektim, İyi ki geldin, süreç olarak kısa da olsa bir tatile gidiyorsun, sana iyi günler diliyorum, güle güle git, neşenle dön!”dedi. Yusuf kısa kaldı . O gittikten sonra da  içindeYusuf ‘un bulunduğu olaylar anımsanarak  bir süre geçmiş günler konuşuldu. . Paydos kampanasında Hamdi Öğretmen,  Naci İnan’la İrfan Evren Öğretmenler adına da hepimize iyi tatiller diledi. Ben de atölyenin anahtarını verdim. Öğretmen gülerek, ”Gelince, bunu benden alacağın umuduyla  alıyorum!” dedi. Hepimiz duygulandık. Hamdi Öğretmenin konuşmaları mı bizi böyle yufkalttı yoksa bizler de böyle duyarlı mıyız? hiç . konuşmadan sessizce dersliğe gittik. Derslikte,  arkadaşıma, artık rahatça var diyeceğim, uzağımdaki mektup arkadaşım Fethiyeli Ziya Fikri Özlen arkadaşıma mektup yazdım. Fotoğraf istemişti, mektuba fotoğrafımı koydum. Okullarında 25 nolu öğrencinin olup olmadığını sordum. 15 günlük tatile çıktığımızı, köyümün okula 20 km. olduğunu, çok rahat gidip geldiğimi, okulun bitişiğindeki köyde kardeş çocukları olduğum akrabalarımın bulunduğunu anlattım. Biraz abartarak  da mandolin çaldığımı, okulda  en iyi mandolin çalanlardan biri olduğumu anlattım. Mektubu kapattım. Kendim sorduğum için Cavit’ten ayrıca pusula almaya gerek görmedim. Yarın Lüleburgaz’a iner inmez postaneye atmayı tasarladım. Götüreceklerim arasına Almanca kitabımla, Ömer Seyfettin’in Gizli Mabet kitabını aldım. Öbür ders kitaplarımın hepsinden köyde var. Arkadaşların çoğu yarın ne yapacaklarını konuşuyorlar. İsmet bağırarak uzaktan sordu: Dayı, hazırlığını yaptın mı? Mehmet Yücel benden önce yanıtladı, ”Dayın tatil sözünü duyar duymaz hazırlanmıştır. O şimdi ayrılış saatini beklemektedir!”dedi. Bu tanı doğruydu. Gerçekten öyle, ”Gidebilirsin!”dendiğinde ben yola çıkacağım. Böyle hazır olduğum için de içim rahat. Arkadaşlar bir yerlere gitmeyi tasarlayıp anlatıyorlar. Benim hiçbir tasarım yok. İsmet, ”Bize geleceksin!”diye uyarıyor. ”Niye ben gidecek mişim? sen gel!” diyorum. İsmet, ”Belki dönüşte gelirim, birlikte döneriz!”diyor. Mandolini aldığım gibi sapasağlam Hikmet’e teslim etmek istedim.Hikmet,dolabının açık olduğunu,bu nedenle  benim dolabımda kalmasını istedigini söyledi.Mandolini,. iş giysilerime sarıp yerleştirdim”. Köye götür!” diyenler oldu. ”Bu kez götürmeyi düşünmüyorum. Ablamda kalacağım, küçük çocuğu var. Ayrı yerlerde çalışmaya ev de pek elverişli değil. Yazın belki götürürüm!”dedim. Köyde ayrıca kahvemizde gramofon bulunuyor. Yığınla plak var. Plakların sayısını babam bile bilmiyor. Meraklı olanlar plak alıp ketiriyor. Özellikle köye gelen görevliler. (Tahsildarlar, Tütün Korucuları, Pancarcılar v. b. ) birbirinden görerek alışmışlar, gelirken kimi kez bir güvercin  getirenler olmakla birlikte çoğunlukla plak getirdiklerinden. bazı plaklar çifter çifter olmuştur. . Geçen yıl bir ölçüde sayıp sıralamıştım. Eve dönünce bir de baktım ki evde de bir sandık dolusu plak. Bozulanlar da ayıklanmamış durumda. Bu kez onları ayırıp sıralayacağım. Ağabeyim radyo diye tutturmuş, babamı şimdilerde razı edememiş. Razı edince ne  alacak? O zaman da gramofon  ortadan kalkacak. Olayın bir de bu tarafı var. Babam gramofona alışmış, ”Radyo, gramofonun yerini tutmaz, radyo kendi istediğini söylüyor, ben ona uymak zorunda kalıyorum. Oysa gramofonda ben istediğim plağı koyup çalıyorum!” diyor. Ancak babamın sözü salt müzik dinleme konusunda geçerdi. Radyonun başka işlevleri söz konusu olunca ağabeylerimin  istekleri ağır basıyor. Ayrıca komşular, daha doğrusu kahvenin sürekli müşterileri, ”Biz haberleri istiyoruz!”deyip ağabeylerimin tarafını tutuyorlar. Bu kez de babam, ”Radyo daha köylere gelmedi, hele köylerde dinlenmeye başlansın, biz de alırız!”deyip olayı geciktirmeye çalışıyor. Biraz da bu nedenle plakları sahiplenme işi tavsamış durumda. Ben, elden geçirip kusursuzları babama hazırlayacağım. Bu da benim iki üç günümü alacak. Sayısız plak dinleyeceğim. Yat zili çalınca plakları düşünerek yattım. Çoğunu anımsıyorum. Üstlerinde bizim gramofonun resmi bulunuyor. Kırmızı üstünde beyaz bir köpek gramofon dinliyormuş. Küçüklüğümden beri ona bakar, kendimce yorumlamalar yapardım. Sonunda Eğitmen Mustafa Ağabey açıkladı, Gramofonu yapanla plakları yapan kurum aynı imiş, o denli güzel ürün yapıyormuş ki, köpekler bile sessiz, sakin dinliyormuş. Bunu anlatınca Mustafa Ağabeye çıkışanlar olmuştu: ”Sen bizi de köpekle bir mi tutuyorsun? ” Uzun dırıltılardan sonra Mustafa Ağabey, Yapıcı kurum, ”Köpekler bile dinliyor, siz neden dinlemeyesiniz?  “Ey insanlar, siz çok daha önce bunu  hak ediyorsunuz, demek istiyor!” gibi sözlerle  yatıştırmaya çalışmıştı. Köydeki insanların kendilerini nasıl değerlendirdiklerini, oysa onları kentlilerin nasıl gördüklerini öğrendikçe üzülmeye başladım. Öykülerde, romanlarda köylüler, onların kendilerini gördüğü gibi gösterilmiyor. Bizim plaklar arasında tam üç tanesi bulunan Leblebici şarkısında bile “Köyden indim şehire, şaşırdım birden bire!”deyip sürdürüyor. Böyleyken onlar kendilerini kusursuz olarak düşünüp, kendilerini öyle savunuyorlar. Kahvede konuşurken bunları duyumsayıp arada kaldığımı görüyorum. Zaman zaman “Doğru!”diye öne sürdüklerinin yanlış olduğunu biliyorum ama bunu bile söyleyemiyorum. Söylediğim zaman da karşımdakinin çok sarsıldığını çok gözledim. Yanlışını düzeltene de iyi gözle bakmadıklarına da tanık olunca iyice onlardan uzaklaştığımı duyumsuyorum.Sanırım bu durum ilerde daha da çoğalacak. Ben de Ahmet Celal gibi kendi köyümde yalnız mı kalacağım? Geçen yaz karşılaştığım bir durumu hiç unutamıyorum. İşin acı yanı, bunun doğruluğunu, yanlışlığını da kimseciklere söyleyemem, işlediğim  bir suçu gizler gibi içimde tutmak zorunda kalmamdır. Lülebargaz’da kalırken kimi zaman çarşıya çıkıyorduk. Bir öğle zamanı çıktığımda köyde çok sevdiğim bir aileyle karşılaştım. Konuşa konuşa hükümet meydanına dek yürüdük. Onlar o tarafa yürüyorlardı. Oraya  vardığımızda amca dediğim  uaz<aktan akrabamız olan evin erkeği, elinde gazete kağıtlarıyla geldi, oradakilere dağıttı. Payını alanlar hemen yandaki binan merdivenlerine çökerek yemeye başladılar. Etrafıma baktım, kimse yok ama gene de rahatsızlık duydum, karşıdaki ağaçları gösterdim, ”Oraya geçelim, daha rahat oturur, yiyeceklerinizi yersiniz!”dedim. Amca başta olmak üzere yanındakiler de “Burası çok iyi!”deyip direttiler. Bana da teklif ettiler. Ben, yemek yediğimi söyleyip hükümet binasına doğru yürüdüm. Arkamdan gelen seslere bakarak döndüğümde, binadan çıkan insanların bizim köylüleri ite kaka kovdukları, kapılarının önünü pisletmeye hakları olmadığı türünden sözler söylediklerini duydum. Beğenip oturdukları yer bir bankanın sokak merdivenleriydi. Öğle paydosu olduğundan o anda kimse yoktu. Acı sözleri duymazdan gelip az daha yürüyüdükten sonra döndüm. Bu kez benim  az önce gösterdiğim yere geldiklerini gördüm. Yanlarına döndüğümde,  ”Keşke seni dinleseydik, bir yığın azar işittik!”diyeceklerini beklerken, hepsinin bina sahiplerine lanetlediklerini dinledim. Oysa orası bir bankaydı, insanlar o merdivenlerden girip çıkıyordu. Bunları göre göre böyle konuştuklarını duyunca şaşkınlığım daha da arttı. İçimden neler geçti, kendime bile açıklayamadım. Önce söylediğimin doğruluğunu onlara anımsatıp onların yanılgılarını kendilerine neden söyleyemediğimi düşündüm. Onlara böylesi bir ders niteliğinde öğüt verilemeyeceği kanısın bende kökleştiğini duyumsadım. Onlar karşısındakilere savunma hakkı bir yana kesinlikle “Hak!” diye bir pay tanımıyorlar. İşte örnek: Bankanın merdivenlerinde oturmayı kendilerinin hakkı sanabiliyorlar. Kaldırılınca da en güçlü silahlarını ateşliyorlar: Lanet olsun, Allah belanı versin, vicdansız, hayin! v. b. . Ayrıldıktan sonra ağlamaklı duygular içinde uzun uzun düşündüm. Ya etkileyip(Nasıl etkileyeceksen?  Sürekli uyarı ya da güç yardımıyla) kendi yanında götüreceksin ya da uzaklaşacaksın. Gönülce beraberlik, kesinlikle büyük özverilerinle olacaktır. Özveri her zaman  geçerli olacak mıdır? Bunda da  kuşkuluyum!Köyümü seviyorum,ailemden kopamayacağımı biliyorum ama onların kusurlarını da görmezden geleceğimi sanmıyorum.

 

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ