Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

61 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Yaşam Yokuşumuzun Önemli Bir Bölümünü Çıktık; Ya Sonrası?

 

8 Eylül 1943 Çarşamba

 

Zil sesiyle uyandık. Hasan Üner uyardı:

-Motosikletliler grubu uyanın! Ben fazla önemsemez görünmeye çalışıyorum ama gene de bir kaygım var;  bir çoğunun başarıyla becerdiğini ben neden başarmayayım? Grubumuzdaki Hilmi Altınsoy panik içinde:

-Bisikleti bir türlü beceremedim, bakalım bunda ne yapacağım? deyip telaşlanıyor. Halil ise hiç oralı görünmüyor. Bilmezmiş gibi davranıp:

-Bizim bugün müydü?  diye sordu. Evet bugündü. Biliyorsun biz sıramızı senin engelin nedeniyle atlatmıştık. Hilmi sinirlenir gibi durdu:

-Başıma kakma Abi!

Konuşa konuşa dersliğe gittik. Halil'le oluşuma sevindim. Hasan da olabilirdi ama Hilmi ile çalışmak istemiyorum. Şimdiye dek hep yakın numaralar birlik olmuş. Zaten numaraları Talat Tarkan Öğretmen sıralamış. Motor başında Mustafa Saatçı duruyormuş ama motosiklet yöneticisi Talat Tarkan Öğretmenmiş. Halil de ondan pek hoşlanmıyormuş;  sordu:

-O da geliyor mu?

Kahvaltıda Hilmi'nin sızlanmasını dinledik: Çok şanssızmış, hep istemediği olaylarla karşılaşıyormuş. Bir kaç tanesini saymasını istedik. Belli başlı bir şey diyemedi; bir iki gevelemeden sonra sözü hemen motosiklete getirdi.

Kahvaltıdan hemen sonra artezyen önündeki alana gittik. İlk denemeler orada yapılıyormuş. Daha önce uzun boylu sürmedik ama, inip binmeyi, kaldırıp durdurmayı biliyorduk. Mustafa Saatçı bir kaç kez tekrarladı. Hilni Altınsoy'un önerisiyle Halil'le ben öne geçip birinci grup çalışmasını biz yaptık. İlkin öne ben geçtim. Kısa gidiş gelişlerden sonra Mustafa ile Yeni Bedir höyüğüne dek gittik. Arkasından Halil'i alıp okul tepesine gidip döndük. Halil motora geçince gene Mustafa arkaya atladı. Onlar da Yeni Bedir'e gidip geldi. Bizim öğrenme yarı yarıya tamamlandı. Hilmi ile Hasan geçti. Gerçekten Hilmi cesaretini toplamakta zorluk çekiyor. Gazı kesip yavaşlama yerine sağa ya da sola dönüp yoldan çıkmaşı denemeye kalkıyor. Bir kaç kez çukura ya da tepelere yöneldi. Mustafa'nın uyarılarıyla tehlikeler atlatıldı. Öğle paydosu olunca bizim grubun da motosiklet sınavı tamamlanmış oldu. Hiç bir zorluk çekmediğim gibi kırk yıllık motosikletçiymişim gibi rahat bindim. İçimden az korku geçirdim ama bu korku motosikleti sürmekten çok, ya bir kaza yapar bir tarafımı kırarsam? şeklinde oldu. Tam bu sıra uzun uzun revirde yatmak Ankara umudumu ortadan kaldırır. Bunun ürpertisini zaman zaman duydum. Gerçekte Mustafa Saatçı çok güzel açıklamalar yapıyor. Mustafa Saatçı'nın kültür derslerinde nasıl olup da sessiz kaldığına bir kez daha şaştım. Burada gösterdiği dikkati matematiğe gösterse kesinlikle çok kolay kavrar. Sıra arkadaşı Sami Akıncı'nın başarısı mı onu olumsuz etkiledi acaba? Mustafa Saatçı'yı bugün bir kez daha Hanife Halamın oğlu Hilmi'ye benzettim. Hilmi de böyle işlere çok ilgi gösterir. Kırklareli'deki dayısı zaman zaman bisikletle gelirdi. Hilmi, o gelince bisikleti alır evin arkasındaki düz yolda binerdi. Dayısı, (Benim de amcam)izin verirdi. Hanife Halam kaygılanınca da Hasan Amcam:

-Kaygılanma abla, bisiklet sürmek düşe düşe öğrenilir! derdi. Ancak Hilmi bisiklete binmekten öte, onun öteberisini karıştırır:

-Bu, ne yapıyor? Burası niçin böyle? diyerek bisikleti inceden inceye öğrenmeye çalışırdı. Bir keresinde de pedal zincirini incelerken parmağını ezdirmişti. Hanife Halamın çıkışmasına, Hasan Amcam:

-Ben ne yapayım, ablacığım? Senin oğlun bisiklet binmekten öte bisikletin nasıl yapıldığını incelemeğe kalkışmış, çocuğun içinde teknik işlere karşı ilgi var, bırakın onu bana teknik okullarda okutayım! demişti. Hilmi, Hanife Halamın tek çocuğu olduğu için gönderemedi. Hilmi de benimle birlikte başladığı 4. sınıfı, daha önce anlattığım bir nedenle terkedip İlkokul 3. sınıf diplomasıyla kaldı. Buna karşın askerde birliğinde bulunan tüm araçları kullanmış, onarımlarını öğrenmiş. Teskereyi alır almaz o işlere atılacağını söylüyormuş.

Yemeğe yetiştik. İçimizde en neşeli Hilmi. Masaya okurunca ilk sözü:

-Öğretmen olmak için tüm engelleri aşmıştık. deyip ayrı ayrı hepimizin yüzüne baktı. Kendi köyüne gitmeye kesin karar vermiş:

-Anam oradayken ne işim var başka yerlerde gurbet çekmeye? dedi. Anası ona istediği yemekleri yapacakmış. Arkadaşların çoğu:

-En doğru o, kendi köyün dururken başka köye gitmenin anlamı var mı? Ne var ki, arkadaşların belli bir alışkanlığı var: az da olsa Hilmi'ye takılıp, onu konuşturmak. Mehmet Aygün:

-Zaten sen o Deli Bedir'i isteyince ben şaşmıştım, içimden:

-Ne yapacak o köyde, adı üstünde Deli Bedir! Hilmi gene sinirlendi:

-Ne Deli Bedir'ı oğlum. Ben öyle birşey düşünmedim; onu siz uydurdunuz. Öyle bir köy olduğunu bile bilmiyordum! Yusuf Asıl eski sözünü tekraraladı:

-Eski Bedir var, Yeni Bedir var. Öyleyse Deli Bedir neden olmasın? Recep Kocaman Hilmi'ye arka çıktı: Deli Bedir varsa Akıllı Bedir de olur, arkadaş seçseydi onu seçerdi. Sonunda tatlıya bağlandı. Bizim bugünkü motosiklet çalışmamız çok iyi geçmişti. Kimse düşmedi falan diyerek konuyu değiştirdik. Hilmi'nin sözüne ek yaptım:

-Mandolin çalışmalarımız son bulmadı. Ayrılık Gecesinde herkes birer parça çalarak diplomayı hak edecek! dedim. Hilmi bu kez de:

-Onu da sen çıkarıyorsun. Allah sizi inandırsın bu motosiklet işi var ya, bunu düpedüz başımıza İmam Mustafa çıkardı. Abi, sen de şimdi mandolin diye tutturma! Arkadaşlar hep güldüler. Mehmet Aygün bu kez motosiklet alıp Hilmi'ye gideceğini tekraraladı. Motosiklet fiyatları konuşuldu. Alınacak maaşlarla kaç yılda motosiklet alınabileceği tartışıldı. Ortak almaya karar verdiler. Nasıl kullanacakları sorulduğunda çok pratik bir yol buldular. Motosiklet birinde duracak. Vakit bulunca motosiklet kendinde olan arkadaş atlayıp arkadaşına gidecek. Dönüşü birikte yapacaklar. Bu kez de öteki arkadaş motosikleti alıp yalnız olarak köyüne dönecek. Gelecek defa da bir öncekinin tersi yapılmış olacak. Sali Baydemir bu anlaşmayı doğru bulmadı:

-Motosiklet kimde kalmışsa o arkadaş eskitesiye kullanır deyince başka savunucular çıktı:

-İkisi de o dediğini yapabileceğine göre bundan kimse zarar görmez; motosikletler erken yıpranmış olur.

Yemekten sonra doğrudan atölyeye gittik. Arkadaşlar çerçeveleri çakmış. Köşeler delinecek, çivilenip (Tahta çivi) tutkallanacak, bezirlendikten sonra takılacak. İzinli gitme işi suya düştüğünden, cumartesi günü bitirmeyi düşünmüyoruz. Kasalar bezirlenmemişti, yardımcılar gidip onları bezirledi. Onlar bu işlerde hiç çalışmamışlar. Neden bezirlendiğini sordular. Bezirin ağaç üstünde bir tabaka oluşturduğunu, insan derisi gibi koruyuculuğundan söz ederek sorularını yanıtladık.

Mandolin çalışmasını topluca sürdürdük. Talat Tarkan Öğretmen oğlu Aydın'la birlikte yanımızdan geçti. Aydın bir yere gitti diye duymuştum gelmiş. Aydın, kendince güzel akordiyon çalıyor. Ancak çaldığı hep kulaktan dolma, nota çalışmadığı için notalı parçalara yanaşmıyor. Çaldığı parçaları da kendine göre değiştirip çalıyor. Örneğin komparsiteyi çalarken eksik girişleri uzatarak çalıyor. Dinleyenlerin böylesi daha hoşuna gidermiş. Aydın'ın fikri bu: Az emekle çok parça çalma. Parçaları da hep dans havaları, tangolar, foxtrotlar, rumbalar. Bizim havalardan da Adanalı, Konyalı, Köçekçe falan. Asım Öğretmen Aydın’ın akordiyon tutuşunu beğenmiyordu, hele bas kullanışı için:

-Hiç beceremiyor! demişti. Şevki Aydın da Aydın'a pek yaklaşmadı. İlk geldiğinde bir kaç kez bir araya geldiler ama sonra nedense bir birlerine uzak durdular. Ben önce bu uzaklığı akordiyon olayına bağlamıştım. Büyük akordiyonu (Verdi marka 120 bas) Talat Tarkan Öğretmen evine aldırmıştı. Kızı Yıldız, akordiyonla şan çalışması yapıyormuş. Daha sonra Aydın'la Yıldız da gittiler. Şevki Aydın akordiyon üstüne hiç düşmedi. Sanırım iki kez ben anımsattım. O zaman da:

-İşte akordiyon var, istesem bunu kullanırım! deyip geçmişti. Sonunda Talat Öğretmen akordiyonu bir gün kendi getirmişti.

Mandolin çalarken düşündüm:

-Aydın gene geldi, akordiyonu alacak. Ancak Aydın'ın istediği Hohner, Verdi hem büyük hem de çok ağır. Aydın'ın gözü Hohner'de. Aydın alırsa Verdi bana kalacak. Özellikle bayrak törenlerine çıkarmak oldukça zor oluyor. Ayrıca yüksekliği sağ el kontrolunu zorlaştırıyor. Ayrıca görüğü çekmek de zorlaşıyor. Böyle olacaksa çıkmaktan vazgeçerim. Dalgın dalgın çalarken Şevki Aydın bir grupla çalışıyordu. Bana baktığını gördüm. İşaret etti:

-Bahar, İlkbahar gelir, korulardan yükselir! dedikten sonra parmağını kaldırarak:

-Tek çalar mısın? dedi. Çaldım. Bahar ilkbahar, gelir, korulardan yükselir; nağmeler ince ince, hafif hafif esince. Bahçeler gülsüz olmaz, bahar bülbülsüz olmaz! (İki kez, ilkinde son nota ince, ikincide son nota kalın.)

Az sonra Aydın yanımdan geçerken, uzun kalacağını, birlikte çalışacağımızı söyledi. Gülümseyip başımı salladım ama bir yandan da üzüldüm. Düşündüğüm gibi olacaksa benim çalışmaya niyetim yok! der gibi dikeldim.

Tüm çalışan arkadaşların elinde şarkıların ad listeleri var. 12 arkadaşla başlamıştık, arkadaş sayısı 18'e çıktı. Okumaya kararlı arkadaşlardan 6 kişinin katılması ötekileri hem cesaretlendirdi hem de zorladı. Özellikle Kadir Pekgöz'le İbrahim Ertur'un katılması hem şaşırtıcı hem de sevindirici. Şaşırtıcı, bu iki arkadaş şimdiye dek müzik deyince kaçıyorlardı.

Onların elinde mandolin görünce İsmet Yanar:

-Ne o müzik okumaya mı karar verdiniz? dedi. Arkadaşlar güldüler ama benim yüreğim cız etti. Bu iki arkadaşla aynı bölümde bir üç yıl daha birlikte olmak! Belki iyi insanlar ama bu güne dek ağızlarından bir do sesi çıkmış değil. Tıpkı benim bu okula girdiğim gibi onlar da Güzel Sanatlar Bölümüne cim karnında bir nokta olarak girecekler. Girerlerse dilerim, benim gibi dirençle çalışıp başarılı olurlar.

Derslikte bir süre arkadaşları dinledim. Panayırdan söz ediyorlar. Panayırlar üstüne konuşuyorlar ama panayırların ayrıntıları için pek bir şey söylemiyorlar. Uzunköprülü arkadaşlar oranın panayırını, Vizeli Ahmet Güner Vize, Saraylı Yusuf Asıl Saray panayırını anlatıyor ama panayırda görülecek neler olduğunu, panayırların kaç gün sürdüğünü bile söylemiyorlar. Oysa panayırlarda, tiyatro, şarkı, gürdeş gibi, kimi zaman da koşu gösterileri olur. Lüleburgaz'da olduğu gibi Kırklareli'de de bunlar yapılır. Ayrıca sinemada sık sık film gösterilir. Film deyince arkadaşlar birden sevindiler:

-Çoktandır sinemaya gitmedik, bu ara sık sık sinemaya gidelim. Anımsattığım için bana teşekkür ettiler: Kerem ile Aslı-Sürtük-Duvaksız Gelin-Kahveci Güzeli- Kıvırcık Paşa-Yılmaz Ali-Akasya Palas- Nasrettin Hoca Düğünde-Taş Parçası. Harun Özçelik hepsini gördüğünü söyleyince güldüm.Ciddi ciddi:

-Ben yalnız Ali Yılmaz'ı gördüm! dedim. Hasan düzeltme yaptı:

-Yılmaz Ali. Bu kez açıkladım:

-Hayır, ben yalnız Ali Yılmaz Demirbilek'i gördüm. Arkadaşlar hep güldüler. Ali Yılmaz Demirbilek zamanında bu film olsaydı  kimbilir neler konuşacaktık! Çok şakacı bir öğretmendi, kendi adı geçince bir yolunu bulur, adının önemini uzun uzun anlatırdı. Hasanoğlan'dan ayrılmadıysa onu göreceğimize hep sevindik. Mustafa Ersoy'a sorduk ama o, orta kısım marangozlarıyla ilgili olmadığı için tam olarak anımsayamadı. Gerçi:

-4-5 marangozluk öğretmeni var, dedi ama ad olarak kesin bir söz sözlemedi.

Akşam yemeğinde köfteli patatesle üzüm yedik. Üzümler güzeldi. Hilmi hemen Tekirdağ bağlarından söz etti. Tekirdağ bağlarını bildiğimi söyleyince:

-Senin de bilmediğin bir yer yok! dedikten sonra, hızını alamadı sordu:

-Tekirdağ bağlarını nereden biliyorsun? Yanıt vermekte zorlanacakmışım gibi yaparak geçen yıl okul bağı için çubuk almaya gittiğimi anımsattım. Ayrıca benim Tekirdağ'da akrabam olduğunu, bir kaç kez oraya gittiğimi, deniz kıyısındaki 9 evler için kendisiyle tartışma yaptığımızı anımsatınca Hilmi gülerek:

-Her şeyi anımsıyorsun ama benim belleksiz bir arkadaşın olduğumu unutuyorsun! deyince hepimiz güldük. Bu akşamki tartışmayı Hilmi kazanmış oldu. Salih Baydemir bu günün Hilmi için şanslı bir gün olduğunu anlattı. Motosikleti kazasız belasız atlatmış, kendi köyü olan Sırınsıllı'yı seçmiş, böylece ne idiği bilinmeyen Deli Bedir köyünden kurtulmuş. Ancak Hilmi, Deli Bedir köyü sözünü duyunca hemen ekşidi, Salih'e dönerek:

-Salt bunu söylemek için konuşuyorsun değil mi? diye sordu. Öyle olduğu için Salih de güldü:

-Yok hemşerim, öyle olsa önce kendi köyümü söylemezdim. Konuyu değiştirmek için Tekirdağ üzümlerinin özelliklerini sordum. Bu kez Hilmi, şaka konuştuğunu, Tekirdağ değil, kendi köyünün üzümlerinin bile özelliklerini bilmediğini anlattı. Yarın sinemaya gitme düşleri kurarak dersliğe dönüldü. Gündüz filmleri kapalı salonda gösteriliyor. Hem gürültü oluyor, hem de çok çoluk-çocuk. Akşam için izin alabilir miyiz? Eğitimbaşı kesinlikle izin vermez. Talat Tarkan Öğretmenden istemeyi önerdiler. Sözde ben Aydın'a söyleyip yaptırabilirmişim. Önce bu öneri hoşuma da gitti. Kimsenin yaptıramadığını yaptırmak güzel bir iş. Ancak, Aydın babasına söyler mi? “İsteyenin bir yüzü vermeyenin iki yüzü kara” sözü söylendi. Aydın'ı nasıl çağıracağız? derken Aydın gülerek bizim dersliğe geldi. Herkese selam verdikten sonra gelip benim yanıma oturdu. Gezdiği yerleri anlattı, yeni çaldığı parçaları söyledi. Adapazarı Halkevinde akordiyon varmış, orada çok rahat çalışmış. Arifiye Köy Enstitüsünde arkadaşları varmış. Arifiye Köy Enstitüsü müzik çalışmaları çok iyiymiş. Aydın:

-Arifiye Köy Enstitüsü'nde iki müzik öğretmeni var! deyince şaşırdık. Bizde hiç yokken orada iki öğretmenin oluşu neden? Konu,  sınıftaki arkadaşların ilgisini çekti. Uzunca tartışmalardan, değişik yorumlardan sonra eski Beden Eğitimi öğretmeni Rukiye Dökmen'in sözünü anımsadık; o, şöyle demişti:

-Ben, mecbur muyum gelip bu Allahın kırında çalışmaya? Belli ki öğretmenler, çalışacakları yerleri seçiyorlar. Sonunda Halil Basutçu gülerek:

-Ha şunu bileydiniz, öğretmenler beğenmediği yerlerde dursaydı bizim için çıkarılan yasaya 20 yıl zorunlu görev koyarlar mıydı? Onu koydular ki kaçamayalım! Derslikteki gürültüden sıkılan Aydın görüşmek üzere! deyip ayrıldı. Aydın gidince sinema izini sözü gene ortaya atıldı. Bu kez karşı koymadım:

-Aydın'a sorarım, kendi isterse, birlikte gidebileceğimizi söylerim. Sanırım da ister.

Yat zili çalınca sinema, Şarlo, Arşak Palabıyıkyan, Kıvırcık, Lorel-Hardi-Yusuf Vehbi- Ümmü Gülsüm sözleri arasında yattık. Lorel-Hardi ile Kıvırcık'ı anımsar gibiyim. Ötekiler kimdi? Şarlo dedikleri de sanırım o bastonlu adam olacak. Ancak beni Aydın'ın anlattığı Arifiye Köy Enstitüsü'ndeki müzik çalışmaları çok ilgilendirdi. 4 sesli şarkı söylüyorlarmış. İki müzik öğretmeni varmış. Bunlar, orada da yeni olmuş olsa gerek. 1941 yılı temmuz ayında Hasanoğlan'a gelen ekipte doğru dürüst mandolin çalan yoktu. Konuşup arkadaş olduğum daha sonra da mektuplaştığım Selahattin Odabaş küçük akordiyonuyla bir kaç şarkı ancak çalabiliyordu. Şarkı-türkü olarak da bize onlardan Meşeli (dağlar meşeli) şarkısı bir anı olarak kalmıştı. Demek geçen iki yıl içinde onlar ilerlemişler. Onların müdürü yerinde duruyor. Süleyman Edip Balkır; ne tatlı dilli adam. Bizim müdürümüz ayrılmasaydı sanırım biz de şimdikinden farklı olacaktık. Şansımız yokmuş besbelli!

 

9 Eylül 1943 Perşembe

 

Bekir Temuçin, bayramları, Kurtuluş günlerini hiç kaçırmaz. 19 Mayıs'ı, 23 Nisan'ı 29 Ekim'i hiç sektirmediği gibi 9 Eylül'ü de unutmamış:

-İzmir'in kavakları, dökülmez yaprakları! deyince düzeltme yapanlar oldu:

-Dökülür! Bekir hemen açıkladı:

-Neden dökülsün. Zaferi biz kazandık, yaprak dökülür mü? O türkünün daha önce yakıldığı söylenince de Bekir sinirlendi.

-Bugün 9 Eylül, İzmir'in Kurtuluşu, siz neden söz ediyorsunuz? Halil Basutçu da karıştı:

-Ha gayret, biraz daha çekişirseniz anlaşacaksınız. Halil Basutçu'nun “Çekişme!” sözü tartışmayı başka yöne döndürdü; çekişme nedir? İnatlaşma mı, yoksa kavga mı? “İp çekme!” yanıtı verildi. Mustafa Saatçı:

“Burun çekme! deyince , Sami Akıncı sinirlenerek:

- Birden fazla özne söz konusu olduğu için bir ortaklık öznesi ya da işdeşlik fiili! dedi. Sami Akıncı'nın sözüne iki ses birden:

-Haydaaa! deyince herkes güldü. Hayda, diyenin biri İdris Destan öteki de Sefer Tunca'ymış. İkisi ayrı uçlarda. Sami ikisine de dönerek sordu:

-Hayda'larınız, bilgisizliğinizi mi gösteriyor yoksa benim yanlışımı mı? Sefer, doğrudan bilgisizliğini söyledi. İdris de, söylenenin ne olduğu bile anlamadığını, hemen öyle dediğini söyleyince bu kez de Mehmet Yücel:

-Kusuruna bakmayın, hemşerim, alışmıştı, deh, çuş, hayda demeye; çoktandır bu sözleri söylemiyordu. Osmancık'a dönünce yeniden başlayacak, onun denemesini yapıyor. Bu kez de İsmet sordu:

-İskelet şimdi İdris'i savundu mu, yerdi mi? İdris gitmiş olduğu için sataşma ortada kaldı.

Dersliğe gidince Sami gene o konuyu açtı: Güreşmek, konuşmak, koşuşmak, kakışmak, bakışmak, kaçışmak sözlerini tahtaya yazıp örnek cümlelerle sözlerini kanıtlamak istedi. Tahtaya iki cümle yazdıktan sonra da önde oturan arkadaşlardan örnek cümleler istedi. Sıra bakışmaya gelince iki üç örnek birden verildi. İmam SS ile bakıştı, Hafız Mustafa'yla SS bakışıyor. Sami üçüncü cümleyi yazmaya başlarken Mustafa Saatçı s harfiyle başlayan uygunsuz bir sözü sordu:

-Öğretmenim bu da işteşlik midir? Sami tebeşiri atıp söylenerek yerine oturdu. Duyanlar, Sami'nin:

-Allah belanızı versin! dediğini söylediler. Sami, onu dedirtecek kadar cıvıtıldığını, ancak kendisinin o tür sözler söylemediğini tekrarlayıp bu kez de derslikten çıkıp gitti.

Kahvaltıda benzer konuları tekrarladık:

-Bunları, gelecekte biz birer anı olarak mı anacağız, yoksa anımsadıkça gene kızacak mıyız? Ben,  okuduğum kitaptan öğrendilerimi ekledim:

-İnsanın niyeti ne ise, düşüncesini de o yana yöneltir. Anımsadığı bir arkadaşı övme eğilimi varsa onunla ilgili güzel anıları öne alır. Ancak bir arkadaşı hoş görmek niyetinde değilse onun da hep olumsuz yanlarını depreştirmek için anımsadığı olayların olumsuz yanlarını eşeler. Hilmi hemen:

-Vay be, eller neler öğrenmiş, akıllarında tutacaklarını bile hesaplıyorlar!

Yusuf Asıl hemen yanıtladı:

-Ne sanıyorsun? Öğretmenler bunca sözü bize yıllarca neden söylediler? Aklımız,  doğru sözlerle, güzel duygularla dolsun, düşüncelerimiz onlarla beslenip serpilsin, diye değil mi? Ben hemen konuyu Devlet'e dayadım. Arkadaşlar Devlet'i okumasalar bile Eflatun üstüne az da olsa fikirleri vardı. Eflatun'u büyük bir filozof olarak daha 1. sınıfta öğrenmiştik. Fikret Madaralı Öğretmen, Ege konusunu okurken öğrenmemiz gereken önemli kişileri bir birine ekler, zincir kurarsınız, derdi. Örneğin: Sokrates, Platon (Eflatun), Aristotales, Büyük İskender.  Bunların ilk üçü bilgin-filozof, İskender ünlü bir komutan. İ. Ö. 6. yy. dan 4. yy'la yayılan bir süreçte yaşamışlar. En büyükleri Sokrates, onun öğrencisi Platon, onun öğrencisi de Aristotales, İskender de Aristotales'in öğrencisi. Bu diziyi bilenler bu kişileri hem unutmaz hem de onların yaptıklarını kolay anımsarlar. Birinin yaşadığı dönem anımsanırsa ötekileri kolayca bulur. Örneğin Büyük İskender i. ö. 356-323 yılları arasında yaşamıştır. Öyleyse Aristotales-Platon-Sokrtes 322'den geriye giden bir sürede yaşamışlardır. Aristotales: i. ö. 322, Platon, i. ö. 428-347,  Sokrates, i. ö. 470-399. v. b.

Eflatun, ya da kitabında konuşturduğu Sokrates der ki:

Çocuklar, küçükken oyun kurallarına ve müzikle düzen sevgisi içlerine işlerse bunu yaşamları boyu sürdürürler;  kötü yetişenlerin tersine, onlar, insanlara yararlı olacak yeni buluşlar ortaya atarlar. Sokrates bir de şiir verir:

“İnsanlar kötülüğe akın akın gider,

Çünkü kolay ulaşır ona.

Yolu düz, yeri yakındır kötülüğün.

İyiliğin önüneyse, alın terini koymuş Tanrılar”

Çalışma saati başlayınca Sami Akıncı ile Harun Özçelik dışında tüm arkadaşlar temel kazmaya katıldık. Mehmet Başaran'a revirden neden çıktığı soruldu. Besbelli bunu, düpedüz kızdırmak için sormuşlardı. Oysa Mehmet Başaran, gülümseyerek:

-Gürültünüzden revirde rahat edemeyeceğimi anladığım için çıktım, buradaki işiniz bitince gene yatacağım! Mehmet Başaran'ın sesini duyan Namık Ergin Öğretmen uyardı:

-Yatmak yok, kim o yatmaktan söz eden?

Namık Öğretmenin işaretlediği yerlere kazıkları çakıp ipleri gerdik. Fahri Tosili Öğretmen:

Namık Abiye kısmet olması dileğiyle ilk kazmayı vurdu. Namık Öğretmen gülerek:

-Bu dileğini bir koşulla kabul ederim; sen de benim dileğimi kabul edersen! Karşılıklı gülüştüler. Sefer Tunca, Hüseyin Serin, Arif Kalkan sıraya girip üst tabakaları bir sıra ufaladılar. Arkasından biz bir sıra kürekli toprakları arabalara doldurmaya başladık. Üst topraklar 30 cm. kadar tarla toprağı olduğundan ilerideki boşluklara (asfalt boyuna) serpilecek.

Hava bulutlanır gibi oldu,  bulut gölgeleri gelmeye başladı. Arkadaşlardan:

- Yağmur yağacak diyenler olunca Namık Öğretmen gülerek:

-Şimdilik yağmur yok, ancak bir kaç gün içinde olabilir. Ben cebimde higrometre taşıyorum! dedi. Namık Öğretmen uzaklaşıca cebindekinin ne olabileceği konu edildi. Arkadaşlara Hasanoğlan'daki yağmuru anımsattım. Sıcak bir gündü. Öğleden sonra tatil edilmiş, İdris Dağı eteklerindeki su kaynaklarına geziye gidilmişti. Bizim yarım bir işimiz vardı, Sili Usta onu bitirmeden bırakmamıştı. Orhan, Salih, ben, işimizi bitirince gidenlere katılmak için yola çıkarken Namık Öğretmenle karşılaştık. Namık Öğretmen durumumuzdan kuşkulanmış, sordu:

-Nereye gidiyorsunuz? Söyledik:

-Arkadaşların yanına gideceğiz. Namık Öğretmen bulutları göstererk:

-Siz bilirsiniz ama, yağmur geleceğe benziyor, oraya varmadan geri dönebilirsiniz! Gitmekten vaz geçtik. Az sonra da gürültülü patırtılı bir yağmur yağdı. Gidenler bir süre sonra sırılsıklam geldiler. Namık Öğretmenden sonraki günlerde sorduk. Meğer Namık Öğretmenin dizlerinde romatizma varmış, yağmur yağacak zamanlarda romatizmaları belli ediyormuş. Higrometre dediği, o olsa gerek. Benim anlatışımdan değil,  arkadaşların çoğunun tutulduğu o yağmuru herkes anımsadı. Şarkı söyleyerek gidip, vıcık vıcık su içinde döndüklerini, üstelik korkunç şimşek çakmaları, gök gürültülerini, bata çıka sularda yürümelerini uzun süre andılar.

Bir taraftan eskileri konuşup bir taraftan da çalışarak birinci binanın dış temelini otaya çıkardık. Binalar tamamlanınca göze büyük görünüyor. Oysa 10/8 olarak temel kazıyoruz. Konuşmalar oldu, 5x4 dört oda. Oysa geçen yıl aynı planda bina yapıldı, hepsi 3'er odaydı. Çünkü tuvalet, mutfak, büyükçe bir giriş odaların birinden büyük bir alanı götürüyor.

Hasanoğlan, yağmur derken, söz kışa gelip dayandı. Hasanoğlan'da bir kış geçirmişlerden giysi durumlarını neden sormadık? Sorduk, onlar da oldukça ayrıntılı anlatmışlardı. Arkadaşlar can kulağı ile dinlememiş. Tam bunu konuşurken Mustafa Ersoy geldi. Başta Mehmet Yücel bu kez Mustafa Ersoy'u dikkatle dinledi. Kısaca söyledikleri ise:

-Soğuktan koruyucu giysiler;  palto ya da hiç değilse bir pardesü, kalınca çorap, kasket, su geçirmez ayakkabı. İkinci önemli soru:

-Okul giysi veriyor mu? Mustafa Ersoy güldü:

-Giysiyi bulsa Tahsin Baba kendisi giyer. O bile bizim eski asker giysileriyle geziyor. Yemeklerin dışında oradan birşey verilmiyor. Salt Ankara'ya geliş-gidiş tren parası veriliyor. Onun dışında herkesin harcaması kendinden. Ancak bu yıldan başlayarak aylık harçlık verileceği söyleniyor. Bu kez de arkadaşlar Tahsin Baba sözüne takıldılar. Tahsin Baba bir insan mı? Yoksa birisinin sıfatı mı? Mustafa Ersoy:

-Tahsin Baba, dediğimiz, Yüksek Bölümün doğrudan yöneticisi;  Eğitimbaşı. Yüksek Bölümün ayrıca müdürü yok. Şimdilik Hasanoğlan Köy Enstitü müdürüne bağlı. Ancak bir müdüre karşın iki eğitimbaşı bölümleri paylaşmış olarak yönetiyorlar. Biz doğrudan Okul Müdürü ile karşılaşmayız. Eğitimbaşımız Tahsin Türkbay, Biz ona babacan tavırları için Tahsin Baba deriz.

Bu baba sıfatını Hasanoğlan'da da duymuştuk. Özellikle Eskişehir/Çifteler ekibinden duymuştuk. Hatta ekipten önce tek olarak gelip bize katılan Çifteler son sınıf öğrencisi Abdullah Özkucur; sık sık Tonguç Baba derdi ama, biz onu genelleştirmek şöyle dursun oldukça yadırgamıştık. Bize göre baba, çocukların gerçek babası ile türbelerde yattığı söylenen ermişler için kullanılar bir sıfattı. Bir de; arkadaşların çoğu bilmez belki, benim bildiğim Bektaşilerin bilgili insan olarak tanıdığı Dede'lerin en büyüklerine Baba denir. Örneğin Binbir Oklu Ahmet Baba, Mestan Baba, Gaybı Baba, Gül Baba. Benim büyük amcam da Bektaşi Dedesiymiş ama, Babalığa erişemeden vefat etmiş. Amcam, İstanbul/Çamlıca tekkesinde Ali Nutki Baba yanında yetişmişti.

Mustafa Ersoy'un gülerek anlattığı kimi olaylardan sonra Tahsin Baba ilgi topladı. Daha doğrusu kendisi değil sıfatı. İdris Destan Mustafa Saatçı'ya:

-Saatçı Baba! deyince tartışmalar yaygınlaştı. Kim kime ne demişse sayıldı döküldü.

Yemekte eski günler, eski sıfatlar tekrarlandı: Hacı Fettah, Baba Ali, Cimri İsmet, denince uyardım:

-Kendileri burada olmadığına göre adlarını anmak doğru olur mu? Haklı buldular ama bu kez salt sıfatları saydılar:

Pırtla, Gebeş, Tospacı, Gulu gulu, Dobralisi, Kaz, Hindi, Mancalak, İskelet, Yaşlı, Moruk, Bacaksız, Köse, Zenne, Madam v.b.

Derslikte yeni bir haber çıktı: bizim derslik boşalacakmış. 5 A sınıfı buraya geliyormuş. Önce, bir çok arkadaş sevindi, bundan kendilerine pay çıkardılar:

-Doğruysa kesin izinli gidiyoruz! Az sonra ters yönden olasılıklar arka arkaya gelmeye başladı:

-Nasıl olur? Biz temelli gitmeden dersliğimiz neden alınıyor? Bu kesinlikle doğru değildir! türü varsayımlı sorular soruldu. Özelikle de öğretmenliği seçen arkadaşlar olduça gocundular. Örneğin İdris Destan:

-Benim köyüm yakın, önce gitsem bile Ankara'ya eylül sonunda gideceği söylenen arkadaşlarla gelip konuşmak istiyordum. Gelirsem bahçede mi göreceğim onları? deyince “Tuvalette (!) sesleri duyuldu.

Giderek tatsızlaşan konuşmaları durdurmak isteyenler de çıktı. Halil Basutçu:

-Doğrusunu sorup öğrenmeden böyle konuşmayalım. Belki biz gittikten sonrası için çıkarılmış bir haberdir. Bu derslik bizim malımız değil, nasıl olsa bir başka sınıf gelecek!

İşbaşı yaptığımızda sabahki çalışma isteği yoktu. Önce Fahri Tosili Öğretmen geldi. Mehmet Yücel'le başladığı takılmayı, Yakup Tanrıkulu'ndan Yusuf Asıl'a dek sürdürdü. Yusuf Asıl'ı da neşesiz görünce bu kez hepimize:

-Ne oldu size a kuzum, beni görünce mi neşeniz kaçtı? Öyleyse gidiyorum! deyince tüm arkadaşlar konuştu:

-Yok öğretmenim, bizim başka bir sorunumuz var! deyip konuyu açtılar. Tam bu sıra Namık Öğretmen geldi, olaya o da karıştı:

-Yanlış bilgi verilmiş, siz gitmeden neden dersliğinizi alsınlar? Dersler daha başlamadı ki? Namık Öğretmen sözü hemen çevirdi:

-Alırlarsa alsınlar, gelin biz bu duvarları kısa zamanda çıkarıp burada oturalım. Biz bitirmeden buraya kimse sahip çıkmaz! deyip ara temel çizgilerini işaretledi. Neşeli olarak gene çalışmaya başladık. Çalıştık ama ara ara kim çıkardı bu haberi? sorusu gene gene soruldu. Bir ara Talat Tarkan Öğretmen geldi. Talat Tarkan Öğretmen Namık Öğretmenle uzun uzun konuştu. Fidanlık tarafına konuşa konuşa gidip geldiler. Döndüklerinde Namık Öğretmen bize :

-Çocuklar, o dediğinizi Muavin Beyden sorun, öyle bir durum varsa o bilir, gerekçesini de size açıklar! dedi. Arkadaşlar duraksayıp bakıştılar. Herkes soracakmış gibi baktı ama kimseden söz çıkmadı. Bu kez Namık Öğretmen kendisi:

-Dersliklerinden çıkarılacaklarını duymuşlar. Bunun doğru olmadığını ben söyledim ama sizin söylemeniz daha kesin olacaktır. Talat Öğretmen gülerek:

-Gider ayak daha duyarlı davranmanız doğal. Ancak ayrılacağınız kurumun da kendine göre planları, programları var, çalışma planlarını ona göre yapmak zorundalar. 3 Ekim 1943 Pazartesi günü dersler başlarsa, sizin de; özellikle köylere gidecek arkadaşlar için söylüyorum, (Ankara'ya gideceklerin 1 Ekimde yola çıkacağı kesin) işleriniz tamamlanmamış olursa, biz sizi bir başka yere buyur etmek zorunda kalacağız. Bu kesinlikle sizi yerinizden etmek olarak düşünülmemeli. Milli Eğitim Bakanlığı okulumuz için bu yıl 100 öğrenci alınmasını emretti. Biliyorsunuz öğrencileri İl Milli Eğitim Müdürlükleri seçer. Bu kesin emre karşın bize gelen seçilmişler listesinde 60 öğrenci var. Biz şimdi kararsızız;  ya Milli Eğitim Bakanlığı diretir, 40 öğrenci daha alınsın! derse? Bu gibi durumları düşünerek biz, gece gündüz planlı çalışarak, işleri yoluna koymaya çalışıyoruz. Şu anda sizin dersliğinizin kaldırılması gibi bir karar söz konusu değil. Ancak Eğitimbaşımız, geleceğe yönelik bir takım denkleştirmeler yapmış olabilir. Bu, tümüyle geleceğe yönelik tasarıdır.

Namık Öğretmen:

-İşte en yetkili ağızdan duydunuz. İnsanlar istasyonlarda beklerken; az sonra gelecek tren için bile sabırsızlık edip kendilerini üzerler. Siz de şimdi tren bekleyenler gibisiniz. Bu durumunuzu biliyoruz. Lütfen sizinle ilgili duyduğunuz her sözü hemen zararınıza sanıp olumsuz sonuçlar çıkarmayın. Biz sizleri birer genç öğretmen olarak görüyoruz, gelip bizimle konuşabilir, bizler de sizlere elinizden geldiğince dert ortağı olmaya çalışız. Bakın konuyu Muavin Beye açtık, ne güzel açıkladı. Açmasaydık ben de size uyup, sizi gece gündüz çalıştırıp bir mesken kurmayı tasarlamaya başlamıştım (!) deyip bir kahkaha attı. Öğretmenler gülüşerek gittiler. Kısa bir sessizlikten sonra Mehmet Yücel:

-Kim çıkarır böyle münasebetsiz haberleri? diye sordu. Herkes bir birine baktı. Mustafa Ersoy'la Fahri Tosili Öğretmen geldi. Fahri Tosili Öğretmen durgunluğu sezdi. Her zaman yaptığı gibi hiç ilgisi olmayan bir konuyu ortaya attı. Sanırım az ileriden Mehmet Yücel'in konuştuğunu görmüştü. Mehmet Yücel'i:

-Sen zayıf gibi görünüyorsun ama en uzun boylu sensin, haftada kaç santim büyüdüğünün farkında mısın? Uzun boy, kısa boy her zaman konuşulur ama haftada kaç santim sorusu il kez duyulan bir söz. Mehmet Yücel:

-Haftalık ölçülmüyorum, yıllık olarak 4 cm. yanıtını verdi. Mustafa Saatçı hemen:

-Arkadaşlardan her gün ölçülenler var. Fahri Tosili Öğretmen:

-O olmaz, her gün bakılırsa büyüdüğünü kolay farkedemez, o nedenle bir hafta ara vermeli. Mustafa Saatçı bu kez:

-Zaten benim dediklerim büyüdüklerini görmek için değil büyümediğini görmek için öyle yapıyorlar. Mustafa Ersoy uzun uzun güldü. Fahri Tosili Öğretmen amacına ulaşmıştı, gülüşler uzadı. Öğretmenler gidince Mustafa Saatçı'ya sataşmalar başladı:

-Sen kimi kastettin? Mustafa Saatçı güzel bir yanıt verdi:

-Seni değil! Olay kapandı sanılırken bu kez de Fettah Biricik “Sen kimi kastettin” sorusunu soran Kadir Pekgöz'e:

-Seni kastetse bile sana söyler mi? Sen olduğunu anlıyorsan yap yapacağını. Takışmalar iyice kavgaya yaklaşırken paydos zili çaldı. Kazmaları, kürekleri, el arabalarını bir yere toplayıp dersliğe döndük.

Derslik sorunu ortadan kalkmıştı, alt kata indik, Şevki Aydın kemanıyla geldi. Çok neşeliydi, önce kendisi keman çaldı. Çaldığı parçalardan biri için “Menuet” dedi çok güzel birkeman parçasıydı. Seybold Keman metodundan. Onu çok dinlemiştim. Nedense geleli beri öteki parçalar arasında onu hep çalıyordu. Arkadaşların istekleri oldu: Gelin Ayşem, Süpürgesi Yoncadan, Meşeli, Menekşe Buldum Derede. . . Parçalardan sonra ellerini vurup:

-Haydi şimdi sıra sizde! deyip aynı türküleri bir kaç kez çaldırdı. Tek çalmak isteyenleri sordu. 5-6 arkadaş çalmak istedi. Sefer Tunca, Arif Kalkan, Recep Kocaman, Harun Özçelik, Hüseyin Orhan çaldı. Şevki Aydın, Hasan Üner'e takıldı:

-Sen neden çalmıyorsun? Hasan cesaret edemediğini söyledi. Şevki Aydın takıldı:

-Korkma, cesaretini topla, biz seni mandoline karşı koruruz! deyince hep güldük. Hasan güzel çaldı. Hasan'ın az önce çalanların çoğundan daha iyi olduğunu biliyordum. Şevki Aydın da bunu farketmiş olacak ki, takıldı. Çalışmayı yemek ziline dek uzattık.

Yemekte, sabah kalktığımızda başlatılan sızlanmaları tekrarlayıp bir birimizi uyardık:

-Böyle boş boş haberlere kapılıp, kendimizi küçük düşürmeyelim. Kaldı ki bizim dersliği alsalar ne olacak? Alt katta oturur satranç oynarız. Dersliğimizin alınması daha da yararımıza olur, izin alır erkenden yatarız!  Bu öneri özellikle Hilmi Altınsoy'un çok hoşuna gitti. Hilmi'nin durumuna bakan Yusuf Asıl, gidip dersliğin alınması için girişimde bulunacağını söyledi. Sevineceği yerde Hilmi,  Yusuf'a ağır sözler söyledi. Güzel güzel başlanan yemeğin sonuna doğru rahatsız edici durum doğdu. Bu kez de ben çıkıştım:

-Öğretmen değil, bir birinizi anlayacak ölçüde arkadaş bile olamadınız, böylece de ayrılacaksınız. Az önce ne konuşuluyordu, o güzel konuşmalar nereden nereye geldi? Derslik diye tutturduğumuz yerde ders mi çalışıyordunuz? Şimdi erken yatmak istiyorsanız, izin isteyin, hiç kimse hayır demez. Ancak gidip izin isteme cesaretiniz bile yok! deyip bir süre yüzlerine baktım. Yusuf ne düşündüyse gülerek bana:

-Senin bu sözün için gidip şimdi erken yatma izini isteyeceğim ! dedi. Yusuf biliyorum bunu bana karşı bir tavır olarak söyledi. Ancak masadaki arkadaşlar ciddi olarak algılayıp erken yatmayı çok istediklerini söylediler.

Dersliğe dönğünce de konu hemen yaygınlaştırıldı. Yusuf Asıl, Bekir Temuçin, İsmet Yanar Eğitimbaşının odasına gittiler. Eğitimbaşı olmadığı için söyleyememişler. Ancak konu, tüm sınıfça iyice benimsendi. Özellikle şimdi inşaatta çalışmış olma nedeniyle bir hak gibi algılanmaya başlandı. Çalışma saati boyunca da erken yatmanın yararları üzerinde duruldu. Sami Akıncı bir ara:

-Derslik boşalırsa kalacak bir iki arkadaş rahat eder! türü sözler söyleyerek katılmadığını belirttiyse de kimse oralı olmadı.

Yatınca da aynı sözler sürdü. Halil Basutçu dayanamadı:

-Haydaaaa. Dün gece derslik için dertleniyorduk, bu gece de yatakhane için! deyince “Sen sus, istemiyorsan gelip yatmazsın!” tepkileri geldi. Bir süre Halil'le bir birimizi görmeden, (Ranzada, altalta yattığımız için) seslerimizi duyarak güldük. Sanırım gülerken uyudum.

 

10 Eylül 1943 Cuma

 

Zil çalarken daha uyarılar başladı:

-Yusuf, İsmet, Bekir, sakın unutmayın, Eğitimbaşı yerine gelir gelmez gidin. Mustafa Saatçı anımsatma yaptı:

-Kimdi o erken gidenleri azarlayan? Bu söz, daha önce çok konuşulmuştu. Mustafa Saatçı salt söz karıştırmak için sordu. Sabahları erkenden karşısına gelenleri haklı- haksız demeden paylayan Okul Müdürüydü. Bunu, Müdür Beyin eşi Leman Öğretmen arkadaşımız Harun Özçelik'e özel olarak söylemiş; arkadaşımız da bizi uyarmıştı. Mustafa Saatçı ne düşündüyse bu olayı anımsattı.  Gerçek bilinmesine karşın sanki erken gidenleri Eğitimbaşı Kemal Üstün haşlıyormuş gibi herkeste bir ürkeklik belirdi:

-Biz de öğleden sonra gideriz. Derslikte yeni bir ilgi uyandı:

-Eğitimbaşı Kemal Üstün buraya nereden geldi? Eğitimbaşı geldiğinde Trabzon'dan geldiğini söylemişti. Müdür Bey de Trabzon'dan gelmişti, öyleyse onlar tanışıyordu. Belki de Müdür Bey çağırmıştır. Bu çağırmıştır sözü, bizim marangoz grubunda çağrışım yaptı; Yusuf Asıl, Halis Öğretmeni Samsun/Ladik Köy Enstitüsü'ne oranın müdürü Enver Kartekin'in çağırdığını söyledi. Halis Öğretmenin çağrılışından çok okul müdürlerinin istediği öğretmeni getirtebilmesi ilgi uyandırdı. Eski Müdürümüz Nejat İdil md. Yardımcısı Hüsnü Baykoca'yı, ondan sonra gelen İlhan Görkey'i kendisi mi çağırdı? İlhan Görkey için sevgili, saygılı sözler söylendi. Hüsnü Baykoca Öğretmen için özellikle Kepirtepe'de iyi tanınmasına karşın Hasanoğlan'da bize yabancılaştığı, özellikle Çoban Mehmet (Mehmet Tuğrul) geldikten sonra tümüyle bizden uzaklaştığı yönünde yorumlar yapıldı. Söz gene Eski Müdür Nejat İdil'e gelince Bekir Temuçin:

-Müdürümüz geçen yıl bu günler ayrılmıştı, tam bir yıl oldu deyince az da olsa bir tarih hatası olduğunu, Müdürümüzün eylül değil ekim ayı başında ayrıldığını anımsattım:

-Geçen yılın geçen haftası cumartesi günü Cumhurbaşkanı İsmet İnönü geldi. Okul müdürümüz ondan bir ay sonra ayrıldı. Sözlerim arkadaşlarda bir başka olayı çağrıştırdı. İsmet:

-Sen bize bir mektup okuyacaktın, unuttun mu? diye sordu. Unutmadığımı, mektubu köye gidince yanıma aldığımı, istedikleri zaman okuyabileceğimi anlattım. Kahvaltı zili çaldı. Zil çalınca arkadaşlardan, şimdi, yarın, bugün türü bir istek gelmeyince ben de onlara katılıp kahvaltıya gittim. İşin ilginci kahvaltıda da hiç kimse mektup ya da içeriğiyle ilgili bir şey söylemedi. Yapılmakta olan evde kimin oturacağı varsayımları öne sürüldü. Hilmi'nin mandolinden çok şarkı söylemede başarılı olacağı üzerinde duruldu. Zehra Öğretmenle Eğitimbaşının yemeklerde sık sık bir arada oluşları artık fazla ilgi çekmiyordu. Onların da Cemile Öğretmen'le Ahmet Kun Öğretmenle, Rezzan Öğretmenin Selahattin Yücesoy Öğretmenle yaptığı gibi bir gün yuvalarını kuracakları anlaşıldı. Şimdilerde bir başka çift sık sık kahvaltıya birlikte gelmeye başladı. Hasene Öğretmenle Muhip Kocaçınar. Muhip Kocaçınar yeni geldi ama Hilmi'ye göre işini bilen birisi. Bu arada Namık Ergin Öğretmenin neden evlenmediği de söz konusu oldu. Namık Öğretmen'le Nahide Öğretmen daha Hasanoğlan'a gitmeden önce öğrenciler arasında dillenmişti. O zaman Bergüzar Öğretmen vardı; onun da Faik Bakır Öğretmenle kahvaltı ettiği çok görülmüştü. Geçen kış, bir ara Asım Öğretmenle Pesent Öğretmen için de konuşmalar yapıldı ama aslı çıkmadı. Hilmi bunları dinledikten sonra tekrarladı:

-Yok yok, bunlar onlar gibi değil, onlar hep karşılıklı konuşuyordu. Bunlar, gördüğüm kadarıyla biri konuşursa öteki dikkatle dinliyor. Hilmi'nin ölçüsüne hep güldük:

-Demek işi sağlama bağlamak için tek taraflı olmak yetmiyor. Hilmi, böbürlenirce bakıp bir de örnek verdi:

-Bizim İmama baksanıza, 3 yıldır tek taraflı lafını ediyor ama SS oralı değil.

Oldukça neşeli işbaşı yaptık. Biz öğretmenleri beklerken Fahri Tosili Öğretmen 20 seçkin öğrenciyle geldi. (5. sınıflardan) Hasan Gülümser, Süleyman Gege, Mehmet Aydemir, Mehmet Özener, Cavit Kafkas, İbrahim Öznal, İsmet Özcan, Hasan Bozkurt. Naci Aydın, Hasan Çetin, Rasim Dereli, Mehmet Özalp, İrfan Taşkın, Nezir Üşenmez, Ahmet Has, Ziver Çorbacı, Hasan Tuna, Şerif Özvardar, Hasan Akyol, Hasan Arabacı. Bizim temellerini neredeyse bitirdiğimiz birinci binanın bundan sonraki işlerini bunlar yapacakmış. Tıpkı Hasanoğlan'daki ekip çalışmalarını uygulayacaklarmış. Az sonra Namık Öğretmen geldi, ekiptekilerin yüzlerine bakarak takıldı: Rasim Dereli'ye neden güldüğünü, Cavit Kafkas'a ise neden gülmediğini sordu. Hasan Arabacı'ya ise:

-Çalışmaya mı geldin, yoksa konuşmaya mı? Hasan Arabacı:

-İkisi de öğretmenim! Namık Öğretmen Fahri Tosili Öğretmene:

-Kolay gelsin! deyip ayrıldı. Bizi 2. ev yerine götürdü. Bize de:

-Siz bu işlerin içinde yuğruldunuz, fazla söze gerek yok. Bu binanın da ilk kazmasını siz vuracaksınız. Onu da bir sabah başka bir ekibe devredeceksiniz! Dedikten sonra bir kürek alıp köşeleri çizdi. Çizilen yerlere önce kazıklar çakılıp ipler gerildi. Sıcağı sıcağına bir iş tekrarı olduğu için hemen kazmaya başladık. Bir grup arkadaş, okul önündeki Tören Alanı'nın bahçe tarafına beton dökme yeri hazırladı. Nazmi Aybar Öğretmen geldi Mustafa Saatçı ile İbrahim Ertur'u, Hüsnü Yalçın'ı, iki de öbür taraftan Nezir Üşenmez'le Ziver Çorbacı'yı alıp gitti. Onlar da demir işlerini yapacakmış. Sayımızın azalmasına karşın dünden daha çok iş yaptığımıza hem sevindik hem de şaştık. Namık Öğretmen bunu, düne bakarak bugün daha huzurlu olmamıza yordu. Oysa 2. evin yeri asfalta daha yakın. Nedense yolun geçtiği yerler biraz daha az kepir. Namık Öğretmen bize sordu:

-Asfalt yola yakın yerlerdeki, az da olsa bu toprak değişimi ile yol arasında bir bağlantı kurabiliyor musunuz? Arkadaşlardan tutarlı tutarsız yanıtlar geldi. Yoldan gelen tozlara dek olasılıklar öne sürüldü. Önce konu üstünde hiç düşünmemiştim. Birden yol yapılırken buradan geçerek Muratlı/Arzulu (Arzılı da denir) köyüne gittiğimizi anımsadım. Ortada bir yol görünüyordu ama en az yolun beş katı bir alanda toprak yığınları da vardı. O taşıma topraklardan karışmış olamaz mı? Hemen bunu söyledim. Namık Öğretmen benim önerimi benimseyip:

-Gözlemin, deneyimin bu yararı vardır, yüzde yüz değilse bile İbrahim'in dediğinin yer yer gerçek payı vardır. Bu yol yapılırken, bizim temel kazdığımız gibi açılıp gitmedi. Sanırım 50 metrelik, yer yer de 100 metreyi aşan alanları kazıp geçtiler. Kuşkusuz bu kazımlarda bir harmanlama olmuştur. Öteki temele göre, sayı azlığımıza karşın daha derinlere indik.

Öğle yemeğimiz de neşeli geçti. Namık Öğretmen bizim masaya geldi. Oturur oturmaz da Hilmi'ye onurlandırıcı bir takılma yaptı:

-Bakın Hilmi olmasaydı ben bu masaya oturmazdım. Ne o, hepiniz sözbirliği edip marangozluğu seçmişsiniz. Yapıcılar duvarları yapmasa size ne iş kalacak? diye sorduktan sonra Hilmi'ye  seçimini nasıl yaptığını sordu. İlk gideceği köylerden birinin onun köyü olacağını söyledi. Öğretmenliği seçenlerden kendisine yakın köyleri sordu. Namık Öğretmen Malkara, Keşan, Hayrabolu, Uzunköprü, Meriç ilçelerini gördüğünü, Edirne'yi ise bildiğini anlattı. Görmekle bilmenin farklarını saydı. Bu arada Hilmi'den bir de yöre söylemini sordu:

-Malkara, Keşan Hoppala Paşam! Bir konuda doğru dürüst bilgisi olmadığı halde konuşmaya kalkanlar için çok söylenen bir sözmüş. Örneğin, öğretmenin bulunduğu bir toplantıda başka meslekten birinin öğretmenlik hakkında bilgi vermeye kalkması gibi durumlarda hemen bu ortaya gelirmiş:

-Malkara Keşan, hoppala Paşam! Kısacası:

-Bu söylediğin pek inandırıcı değil! anlamında kullanılan bir yöresel söz. Hilmi, Namık Öğretmenin konuşmasını, bize göre daha durgun bir tavırla izleyince Namık Öğretmen bu kez de: 

-Ne o, sen Hayrabolu'luyum deyip komşu ilçelere ilgi göstermiyor musun? Arkadaşlar, Hilmi'nin bu tür sözler ya da olaylarla çok ilgilendiğini, bizim masada tek Yapıcı olmasına karşın kolay kolay pes etmediğini, bunu da çocukluğundan beri sevdiği güreşçi yanına borçlu olduğunu söyledi. Hilmi bu sözlerin arkasından geleceği bildiği için bu kez konuştu:

-Arkadaşlar beni Tekirdağlı saydıkları için güreşçiliği bana yakıştırıyorlar ama benim güreşe karşı hiç bir ilgim yok. Üstelik ben Tekirdağ'ı da bilmem. Bir kez gittiğim bir yer. Namık Öğretmen sanırım durumu sezinledi, bundan sonraki sözleri hepimize dağıttı. Benim okumaya karar verişimi yerinde buldu. Hasanoğlan'daki çalışmalarımızı asımsadı, Sili Usta ile Mustafa Güneri Öğretmenin orada olduklarını, onları görmemizi, geçmiş günlerden konuşacağımızı, o zaman kulaklarının çınlayacağını gülerek anlattı. Hasan Üner yavaşça, Hidayet Gülen Öğretmeni anımsattı. Namık Öğretmen:

-Hidayet Ağabeyi unutmuş değilim, biz sürekli mektuplaşıp tebrikleşiyoruz. Onu nasıl olsa göreceğinizi bildiğim için söylemeye gerek görmedim. Bu söylediklerim, ne de olsa bize biraz yabancıdır.

Yemekten sonra bir süre satranççılara baktık. Cavit Kafkas iyi satranç oynayanlardan biri, Mehmet Pekgirgin'le oynadı. Mehmet Pekgirgin çok düşünüyor. Cavit için de az denemez. Ancak Cavit'i izledim; düşünürken eli çenesinde işaret parmağı da burnun üstünde. Bu bir huy mudur? Bunu kimi insanlar hep yapıyor. Alpullu'da kaldığımız yıl Tabiat Bilgisi dersimize gelen Sabit Soysal Öğretmen bunu hep yapardı. Tahtaya kaldırdığı öğrenci sorulara yanıt vermeyip sessizce beklerken hep onu izlerdim. Baş parmağı çenesinin altında işaret parmağı burnunun üstünde bir süre beklerdi. Cavit o zaman 5. sınıfta olduğu için Sabit Soysal Öğretmen onlara derse girmemişti; o nedenle onda görmüş diyemem. Öyleyse başka insanlar da bunu yapıyor.

Gene yenişemediler. Bir başka gün de onlara bakmıştım. Cavit'in üç yanlışını buldum, Mehmet Pekgirgin onları göremedi. Hele birini görseydi, Cavit'in vezirini kaldıracaktı.

Öğleden sonra bir süre el arabasıyla toprak taşıdım. Bir ara aklımdan geçirdim, ilk yıl dışında ben el arabası kullanmadım. İlk yıl önce Edirne/Karaağaç, sonra Alpullu'da inşaattan çok temrin yapardık. O zaman hem yapıcılık hem de marangozlukta hafta hafta değişerek çalışıyorduk. O yıl anımsıyorum ara ara ben de araba kullanmıştım. Kepirtepe'ye gelince temel atılır atılmaz bizim marangoz grubumuz Lüleburgaz'da (Elektirik nedeniyle) çalışarak tüm binanın ahşap işlerini (Beton kalıpları dışında) orada yaptık. Pencere, kapı, tüm çatı parçaları tamamlandığı zaman binanın duvarları da ancak tamamlanmıştı. Hasanoğlan 'da da öyle oldu. Temel töreninden hemen sonra Sili Usta beni, 20 kişilik bir grubun başına koydu, hemen ahşap işlerine başladık. Böylece el arabası ile ilgili bir iş yapmadım. O işten kaçındığımdan değil, onu yapacak çok insan olduğundan tersine benim yaptığımı ise yapacak çok insan olmadığından ileri gelen bir olay.

Az kepir diye gülümsediğimiz toprak, iş üretme bakımından da yararlı oldu; düne bakarak daha az yorulduk. Buna karşın kazım olarak iki uzunla bir kısa tarafı neredeyse bitirdik. Öbür tarafta da tellenmiş beton demirleri gelmeye başladı. Paydosa yakın Müdür Bey geldi. Önce bize uğradı. Gülerek:

-Hepinizi ad olarak tanıyorum ama hanginiz öğretmen hanginiz değil tam olarak ayıramıyorum; öğretmen var mı içinizde? diye sordu. Recep Kocaman'la Mehmet Aygün vardı. Onlara:

-Sizlerle bir iki gün içinde toplanıp konuşacağız. Kapalı gibi olan kimi karanlık noktalar için aydınlatıcı bilgiler topladım. Cumartesi günü ben gene Kırklareli'ne gideceğim;  o güne dek bir araya gelip konuşalım. Müdür Bey gidince arkadaşlarda önce bir sevinç coşkusu gözlendi. Sonra sonra da kendi kendilerine soru sormaya başladılar, sorular uzadıkça sevincin bir bölümü uçtu. Paydostan hemen sonra mandolin çalışmamızı sürdürdük. Şevki Aydın geç geldi. Uzun süre herkes kendi istediğine çalıştı. Doğan Güney'le İlyas Özcan geldi. İkisi de keman çalışıyor ama iyi denecek derecede mandolin de çalıyorlar. Arkadaşların mandolinlerini akort ettiler. İsteyenlere, çalıştıkları parçaları da birkaç kez çaldılar. Şevki Aydın geldiğinde onları çalışırken görünce sevindi, teşekkür etti:

-Eliniz değdikçe gelin “ABİLERE” yardımcı olun! dedi. Şevki Aydın, seçtiği arkadaşlarla ikili olarak sırayla izledi. Yemek saatine dek istekle çalıştık.

Yemekte konu, Müdür Beyin yapacağı toplantı, aydınlanan, kapalı kalan noktalar nelerdir? Hilmi her kaşık atıştan sonra lokmasını yutunca bunu sordu. Recep suskun, Mehmet Aygün yarı şaka yarı ciddi yanıtlar veriyor:

-Kapalı olanlar, bizim bilmediklerimiz; yatacak yerimiz olacak mı? İlk günler ne yeyip ne içeceğiz? Kendi köyümüze gidersek, evimizde mi kalacağız? Hayvan alınamazsa ya da alımlar geciktirilirse kendi hayvanlarımızdan yararlanabilecek miyiz? Bulabilirsek köyden kirayla iş yaptırabilecek miyiz?

Hilmi, Mehmet'in söylediklerini dikkatle dinledikten sonra birden elini ileriye doğru atarak:

-Ulan oğlum Mehmet, sen bunları ne zaman düşündün? diye sorduktan sonra bu kez de kendi kendine söylendi:

-Oğlum Hilmi, sen bu yolda yaya kalacağa benziyorsun! dedikten sonra bize dönüp sordu:

-Söylediğimi duydunuz mu? Ben bu konuda hiç bir şey düşünmüyorum. Beni köye göndersinler, oradan ötesi kolay, sıkıysa beni götürüp çalıştırsınlar. Vallahi ben bildiğim öğretmenliği düşünerek buraya girdim. Burada bile bir kez olsun ne atın ne de ineklerin yanına girmedim. İnek verirlerse köyde baktırırım, bahçe verirlerse insanları çalıştırırım. Yusuf sordu:

-Müfettişlere ne diyeceksin? Hilmi yanıtladı:

-Benden bahçe isteyen Müfettişten, onun yetiştirdiği inekleri görmek istediğimi söylerim. Tartışma ilginç bir duruma girdi. Bir yandan gülüyoruz bir yandan da dikkatle Hilmi'yi dinliyoruz. Akla da uygun sorular bulup çıkarıyor. Bu tür çalışmalara hiç katılmamış İlköğretim Müfettişi gelip denetleyecek. Müfettişten geçtik, Gezici Başöğretmenler haftada bir gün başına dikilecek (Eğitmenlere öyle yapıyorlar). Kendisi aşı nedir bilmez, gelip öğretmenin aşılarını kontrol edecek. Hilmi'nin şaka da olsa direntisi benim de öteden beri aklımın takıldığı bu noktayı  sağlıklı bir şekilde düşünmeye zorladı.

Yemekten sonra dersliğe dönünce bu konuyu etraflıca düşündüm. Düşünürken de çok sevip saygı duyduğum İlkokul öğretmenim Ahmet Korkut'un, gidip çalışmalarını yerinde gördüğümüz Kazan Köy Eğitmeni Yalçın'a yazdığı mektup gözümün önüne geldi. Ahmet Korkut Öğretmen yakın köy saydığımız Çavuşköyü doğumludur. Ailesi şimdi de o köyde yaşar. Yeğenleri Hasan, Vehbi, okul arkadaşlarımdır. Böyleyken Ahmet Korkut Öğretmenim, çalışmalarını övdüğü Yalçın Eğitmenin yaptıklarını, o işlere çok yabancıymış gibi anlatıyor. Sanki Çavuşköylü Adem Ağanın oğlu değil, sanki Çavuşköyde aşı yapılmıyor ya da kavak yokmuş, meyve yetiştirilmiyormuş gibi. Hele Edirne fidanlığına gidişi anlatması şaşırtıcı, oysa kendisi Edirne/Karaağaç Eğitmen Kursunda çalıştı. Eğitmenlerin Edirne Fidanlığındaki çalışmalarına katıldı. Böyleyken Eğitmen Yalçın'ın çalışmaları Ahmet Korkut Öğretmene olağanüstü geliyor. Öyleyse Ahmet Korkut Öğretmen gibi köylü değil de köyden habersiz bir Müfettiş ya da Gezici Başöğretmen bu işleri nasıl değerlendirecek? Hilmi Altınsoy'un dikelmesine güldük, onu korkutacak sözler söyledik ama arkadaşın bilgisizce yaptığı direnme gösterisini, sanırım tümüyle haksız görmemeliyiz. Örneğin, bizim köye gelen Gezici Başöğretmen Mehmet Turan, kuşkusuz saygın bir insan. Köyümüzdeki Eğitmen Mustafa Ağabey ondan çok hoşnut. Ancak Mehmet Turan Edirne Öğretmen okulunu bitirip iki yıl kadar köyde kaldıktan sonra kente geçmiş, oradan da Gezici Başöğretmen olarak seçilmiş. Kendisi, ata binmeyi zorunlu olarak yeni öğrendiğini bizim kahvede anlattı. Öte yandan bize sık sık anlatılanlar Öğretmen Okulunu bitirenlerin köy yaşamına ayak uyduramadığı üzerineydi. Köyde çalışmayı başaramayanların, köyde başarıyla çalışması gerekenlere nasıl yararlı olur? Bunu yanıtlamakta zorluk çekiyorum. Nitekim sevgili öğretmenim Ahmet Korkut Yalçın Eğitmenin yaptıklarına biraz şaşırarak baktığını saklayamıyor. Ahmet Korkut Öğretmen Eğitmen Kursunda bulunduğu, ayrıca kendisi de köy kökenli olduğu için çalışmaları hiç değilse değerlendiriyor. Acaba tüm müfettişler böyle mi yapacak? İlkokul ikinci sınıftayken öğretmenimiz bize Köy Odası bahçesine fidan ektirmişti. O zaman İlköğretim mğüfettişi olan şimdiki Lüleburgaz Ortaokul Müdürü Abdi Yalçın (O zaman soyadı yoktu, sonradan Bilguvar soyadını aldı) öğretmenimizi bizim yanımızda payladı:

-Köy Odası muhtarın sorumluluğundadır. Çocukları okul bahçesi dışında çalıştırma! dediğini hep duyduk. Çocuk aklımızla bu işten dolayı yakınır duruduk;  bunu duyunca müfettişi neredeyse alkışlayacaktık. Köylülerden para toplayıp, fidan, aşı ya da benzeri şeyler aldığı için Eğitmen Yalçın'ı suçlayan müfettiş de olabilir. Bunları aklımdan geçirerek arkadaşımız Hilmi'nin çıkışını haklı buldum.

Hilmi başka arkadaşlarla konuşuyordu. Daha doğrusu konuşanları dinliyordu. O her zaman kalkıp benim yanıma gelir. Bu kez de onu ben çağırdım, aklımdan geçenleri ona anlattım. Hilmi önce eleştireceğimi sandığından:

-O sözleri ben düşünmeden söyledim, gibilerde savunma yaptıysa da ben onun son söylediklerini duymazdan gelip düşünceleri tekrarladım. Ayrılınca Hilmi ne düşündüyse yatarken ranzama tırmanıp bana tekrar tekrar teşekkür etti.

Yatınca da benzer düşünceler kafamda dolaştı:

Bu Öğretmen Okulu çıkışlıların iyi yetişmediği sözü beni hep rahatsız ediyor. Okulumuzdaki öğretmenlerin, sanat-Tarım-Resim grupları ile Okul Müdürü-Eğitimbaşı dışında hepsi öğretmen okulu çıkışlı. Onların yetiştirdiği Köy Enstitüsü çıkışlılar, onların başarılı olamadığı işte nasıl başarılı olur? Esnemeye başlayınca, okumaya kararlı oluşuma sevinip gözlerimi kapadım.

 

11 Eylül 1943 Cumartesi

 

Müdür Beyin ne konuşacağı soruları arasında uyandım. En çok konuşan da Kadir Pekgöz. Sonunda Sefer Tunca dayanamadı:

-Sen neden bu kadar heyecanlanıyorsun Domuzormanlı? diye sordu. Domuzormanlı sözü Kadir'i çıldırtmaya yetiyor. Kadir köyünün bir adı olduğunu, ayrıca kendisinin adı, soyadı olduğunu anımsattı. Bu kez de Sefer Tunca:

-Anladık onların hepsi var, ancak onları da az görüp arkadaşların ekledikleri de var, nedense sen onları sayıp dökmedin. Senin önce benim soruma yanıt vermen gerekirdi; Müdür Beyin bizimle; seninle değil, yapacağı toplantı için bizden çok söz etmen neden? Sen bunu yanıtlamalıydın; ben sana bunu sormuştum. Domuzormanı senin köyünün adı, gittik gördük. Köylüler bu adı, dilleri alıştığı için kullandıklarını söylediler. Benim de dilim alıştığı için kullandım!

Kadir söylenerek çıktı.

Derslikte de benzer sözler konuşuldu. Öğretmenliği seçen arkadaşlardan İsmet Yanar dışında gerçekten konuşmayı seven yok. Ders dışı şakalaşmalarda  ustalar ama ciddi işlerde hepsi çekingen. Mehmet Yücel takıldı:

-Belli ki sabırsızsınız, bari erkenden Müdür Beyin kapısını çalın da sizi bir ırgalasın! Hep güldük. Gerçekte Müdür Beyin odasına erken gelmediği hep biliniyor. Bu kez de Sami Akıncı Ankara'ya gitmeyi düşleyenleri uyardı:

-Arkadaşların sorunlarıyla yakından ilgileniyorsunuz; sizin sorununuz yok mu? Varsa, onlar için ne düşünüyorsunuz? Ben de bunu merak ediyorum! dedi. Sami'nin akla uygun sorusuna ulu orta yanıtlar verildi. Sonunda tartışmalar çıktı.

Kahvaltıda işlerin yoğunlaşması nedeniyle bu hafta cumartesi tüm gün, pazar günü de yarım gün çalışılacağı duyuruldu. Biz temellerin kazılmasını sürdürdük. Arkadaşlarımız Recep'le Mehmet Müdür Beyin çağrısını bekleyerek öğleye dek çalıştılar. Öbür inşaatta temel beton kiriş demirleri tamamlandı, öğleden sonra beton dökülmeye başlanacak.

Bayrak töreninde stajlerlerin üçü de yeni giysilerle çıktılar. Şevki Aydın beni çağırmadı, sesi kendisi verdi. Arkadaşlar bana takıldı:

-Şıklığını gölgelemeyesin diye seni istemedi.

Yemekte bu şıklık-pasaklılık sözleri bizi bir süre güldürdü. Nöbetçi Numan Bayazıt bana:

-Seni Şevki Öğretmen odasına çağırdı! deyince anladım. Gene de arkadaşlara bir şey söylemedim. Yemekten kalkınca gittim. Yanılmamışım, bugün değil ama yarın erkenden gideceklermiş. Şimdi Lüleburgaz'a gidip akşam dönecekmiş. “Akşam konuşalım, şimdi odayı kilitleyip anahtarı üstünde bırakıyorum, bir ara uğrayıp alırsın!” dedi. Arkadaşların yanına döndüğümde “Stajiyerler gidiyormuş!” sözleri ediliyordu, bana da sordular. Nedense bilmediğimi, kapının anahtarını, çalışmam için bana verdiğini, başka bir şey demediğini söyledim.

İşbaşı yaptığımızda Recep'le Mehmet Aygün'ün olmadığının ayırdına vardık. Az sonra da Namık Öğretmen geldi, bizi yardıma çağırdı. Beton hazırlandığı için hemen dökülmesi gerekiyormuş. Oysa on arkadaş toplantıya ayrılmış. Kürekleri alıp önce araba doldurduk, arabalar boşalınca da beton yaydık. Bu arada unuttuğum anahtarı almak için gittiğimde anahtarın alındığını gördüm. Büyük bir unutkanlık yaptığımı anladım. Üzgün olarak geri döndüm. Şevki Aydın'a ne diyeceğim? Ayrılırken  yapılacak ihmal mi bu? Burada değil Hasanoğlan'a gittiğimde de affedilmeyeceğim bir kusur olarak içimi yedim. Yayılan betonu kürekle düzeltirken Talat Tarkan Öğretmen geldi, önce kolay gelsin! dedi. Elini salladı, anlamadım, daha doğrusu dikkatli bakmadım. Elini gene salladı:

-Kapıda unutmuşsun! diyerek elini kaldırınca anladım; koşup aldım. Talat Tarkan Öğretmen yavaş bir sesle:

-Yarın gidiyorlar, Aydınla bir süre birlikte çalışın, onun çalışma disiplini zayıf, o bakımdan sana gereksinimi var, benim söylediğimi duymasın! deyip güldü. O denli sevindim ki bundan sonra neler dediğimi kulaklarım duymadı. Tek tesellim, Talat Öğretmenin ayrılırken:

-Senden bunu bekliyordum! demiş olması. Sevincimden küreği kaptığım gibi bir kaç kez beton yığınıyla temeller arasında gittim geldim. Bu arada arkadaşlar toplantıdan döndüler. Onların anlattıkları yeni bir hava getirdi. Umutlanmışlar, cesaretleri artmış, yakında köylerine gidebileceklermiş. Bizim grup temel kazmaya geçtik. Mehmet Aygün ne umutlu ne de umutsuz ortaya konuştu. Oysa Recep Kocaman çok rahatlamış:

-Birinci planda benden öğretmenlik isteneceğine göre, ben bunu iyi yapınca ötekiler için beni kimse dışlayamaz! deyip gülüyor. Arkadaşların neşeli dönüşleri bizi de sevindirdi. Temeller bitmedi ama kalan yer önemsiz, yarın kesin bitecek. Piyano odasına gidip içerden kilitledim. Talat Tarkan Öğretmenin konuşmasından cesaretlenerek odayı sahiplendim. Talat Tarkan Öğretmenin:

-10 ya da onbeş gün çalış! demesi benim için önemli.

Piyanonun üstünde bir yığın nota vardı, önce dokunmak istemedim, giderek merakım arttı. Tıpkı benim Çok Ağladım, La Komparsite, Lapolama, Volga Volga, Çardaş gibi basılı parçalar. Barkarol, Ninni, Gavot, Menuet, 3 tane, üçü de başka başka, iki de Serenad. Üstlerinde bestecileri de yazıyor. Aldığım gibi düzgün olarak yerlerine koydum. İyi ki koymuşum az sonra Şevki Aydın geldi. Yanında Mustafa Ersoy da vardı. Mustafa Ersoy gülerek:

-Haydi, gözün aydın Şevki gidiyor, oda sana kalacak! dedi. Önce, anlamlı konuştu sandım. Şevki Aydın hemen:

-Onun da günleri sayılı, kaç günleri kaldı ki? diye sordu. Sonra da bana dönerek:

-Oda zaten onundu, giden Müzik Öğretmeni arkadaşla da burada birlikte çalışmışlar, dedikten sonra piyanonun üstündeki notaları alıp bana uzattı:

-Bunları senin için ayırdım, geldiğinde bunlarla karşılaşacaksın; şimdiden bir, iki dene. Tanış onlarla. Akordiyonda zaten çıkarırsın da bence tek elle de olsa piyanoda dene.

Notaları kapar gibi aldım. Kapının anahtarını bana verdi. Sabah erken gidecekleri için görüşemeyeceğimizi söyledi, “Tüm arkadaşlara ayrıldığımızı yarın duyurursun. Biz sessizce geldik, sizleri tanıdığımıza sevindik, hoşça kalın!” deyip boynuma sarıldı. Aynı sözleri Mustafa Ersoy da söyleyip sarıldı. Mehmet Pekgirgin Lüleburgaz'da kalmış, çok geç gelecekmiş.

Dersliğe oldukça üzgün döndüm. Bir süre öylece durdum. Sessiz duruşumu gören Halil Basutçu geldi:

-Çok mu yoruldun? Bizim işler sizin marangozluk gibi değil insanı yoruyor! dedi. İnandırıcı bir söz söylemiş olmak için Ali Ağabeyimin askere alınmasını, alınmanın yanlış olduğunu, şimdi de geriye gelmeleri için günlerce istasyonlarda bekletildiklerini anlattım.

Yemeğe Şevki Aydın'la Mustafa Ersoy geldi. Fahri Tosili, Muhip Kocaçınar Öğretmenler de vardı. Az sonra Eğitimbaşı da onlara katıldı. Uzun uzadıya  konuştular.

Bizim masada öğretmen arkadaşların çok önemli konuları konuşulduğu için öğretmenlere bakıp bir şeyler sezinlemeye kimse olanak bulamadı. Hilmi kendi köyü Sırınsıllı'ya gidecek, yemeklerini annesi yapacak. (Hilmi gene anam demeye başladı)

Dersliğe dönünce İsmet geldi. İsmet, Müdür Beyin bugün anlattıklarından sonra gerçekten bir birimizden ayrılacağımızı düşünmeye başlamış. Bana:

-Dayı, sahiden ayrılacak mıyız? Sen beni bırakıp gidecek misin? Ankara'da gezerken beni düşünecek misin? türü sözler söyledi. Ben de ona:

-Seninle ilk gezdiğimiz yerleri, seni anarak gezeceğim, bana saat aldığımız saatçı İsmet'i bulacağım dedim. Yarı gülecek, yarı üzülecek sözlerle bir ön ayrılık konuşması yaptık. Bu kez de Mehmet Yücel geldi, dayı yeğen ne konuştuğumuzu sordu. İsmet, dayımdan ayrıldığıma üzülüyorum deyince Mehmet Yücel’in İsmet'e :

-Ciddi misin? Eğer ciddiysen sana sıramı veririm! dediğini arkadaşlar duyunca derslikte bir kaynaşma oldu. İyi olur sözleri yanında İsmet'in öğretmenlikten korktuğu, Mehmet Yücel'inse okumayı göze alamadığı konuşulmaya başlandı. Değişme olur mu, olmaz mı? tartışmasına Sami Akıncı açıklık getirdi:

-12 Arkadaşın öğretmenlik istediği yukarı bildirildi ama adları henüz verilmedi, okumak için de 17 sayı bildirildi. O nedenle bu sayılar için de değişiklik yapılabilir. Bana göre, İsmet'in bir şakası tüm arkadaşların ilgisini çekti o konu üstünde duruldu.

Yatınca bu kez kendim düşündüm. Gerçekten ayrı köylerde oturduğumuz için bir birimizle daha çok kış mevsimlerinde görüşürdük. Yaz gelince herkes işiyle ilgilenir. Sonbahar özellikle panayır zamanlarında ben İsmet'e giderim, sonra da İsmet bana gelirdi. Köy Öğretmen Okulu sınavı yaz içinde açıldığından sınavlara bir birimizden habersiz girmişiz. Edirne/Karaağaç'ta karşılaşınca çok sevinmiştik. Özellikle de İsmet'in babası Muhittin Eniştem bana:

-İsmet'i dizginleyip okulu bitirtirsen bu başarı senin olacak! demişti. İşte İsmet öğretmen oldu. Muhittin Eniştemin sözüne göre ben de başarılı sayılırım. Muhittin Eniştemle karşılaşmayı çok istiyorum. Bu arada 3 gün izin alabilirsem Muhittin Eniştemi, ZühreTeyzemi görmeye gideceğim. Ben de onlara:

-İsmet'i şimdi de ben size emanet ediyorum. Okulunda rahat çalışabilmesi için onu üzmemeye gayret gösterin! diyeceğim. Eğer gidemezsem bunu mektupla duyuracağım.

Stajerlerin gideceğini duyurmamış olmama da sevindim. Onlar öyle istediklerine göre bir düşündükleri var, demektir. Güle güle gitsinler.

Yatınca bir süre düş kurmaya çalıştım. Hasanoğlan deyince ben karlı dağlar arasında bir köyle sekiz on kadar yarım bina bırakmıştım. Arkadaşlar konuşurken kimi kez havalarda uçarak sinemadan, Ankara'da gezmekten söz ediyorlar. Stajyerler de onlara bir muştuda bulundu:

-Trenle Ankara'ya gitmek çok kolay! Nasıl kolay olur? Sorun trenle gitmek değil, o soğukta Ankara'ya insen ne olacak? Yazları neyse ne de kışları pek öyle eğlenceli olacağını sanmıyorum. Dilerim dedikleri gibi olsun.

 

12 Eylül 1943  Pazar

 

Öğretmen atanacak köyler özellikle tek öğretmenli köylermiş. İsmet ise kendi köyünü istiyor. Onun köyünde 3 Öğretmen okullu öğretmen var. Soruyorlar:

-Sen ne yapacaksın? İsmet rahat:

-Karı koca öğretmenler benim de öğretmenlerim, onlar kalır öteki gider. Mehmet Yücel:

-Cart, kaba kağıt! dedi. İsmet'le Mehmet Yücel'in tartışması beklenirken Kadir Pekgöz sevinerek:

-İyi ki öğretmenliği istememişim, benim köyümde de 3 öğretmen var, beni oraya vermezlerdi. Birden:

-Verirlerdi, verirlerdi; Domuzormanlılar seni bırakmazlar! sesleri yükseldi. Sevinmesi gerekirken Kadir:

-Şunlara bakın, “Domuzormanlı!” demek için pusuda beklemişler! diyerek gitti.

Derslikte, öğleden sonraki mandolin çalışması üstüne söz açılınca Şevki Aydın'la arkadaşlarının gittiğini söyledim. Arkadaşlar hep üzüldüler. Çalışmalara katılmayan Sami Akıncı bile üzüldüğünü söyledi. Arkadaşlara dönerek:

-Kusura bakmayın ama benim görüşüme göre onlar bizden daha iyi yetişmiş. Üçü de öteki öğretmenlerden farksızdı. Bizim içimizden böylesi üç arkadaş çıkar mı? diye düşünüyorum. Biri sen! gibi sözler söylendiyse de Sami Akıncı:

-Siz ne derseniz deyin, öteki Kızılçullu öğrencileri de böyleyse, benim kanıma göre onlar bizden çok iyi yetiştirilmiş! diye tekrarladı. Mandolin grubundaki arkadaşlar sırayla Şevki Aydın'ı, Yapı kolundakiler Mustafa Ersoy'u satranç oynayanlar da Mehmet Pekgirgin'i övdüler. Bu tür konuşmalara pek katılmayan Mustafa Saatçı:

-Gelecek yıl gideceğim Köy Enstitüsü'nde ben de onlar gibi davranacağım, arkamdan öğrenciler beni övecekler! deyince sözler gene karşılıklı sataşmalara döndü. Abdullah Erçetin:

-Sen ciddi olamazsın be İmam! Arif Kalkan:

-Benim bildiğim Hafız, bu söylediklerini yapamaz! Halil Basutçu:

-Niçin yapamasın? Gelecek yıl bir yaş daha büyümüş olacak! gibi sözler söylediler. Mehmet Yücel ise:

-Benim bildiğim Mustafa Saatçı SS'yi kandırmak için her türlü kalıba girer. deyince öteki sözlere gülümseyen Mustafa Saatçı kaşlarını çatarak Mehmet Yücel'e:

-Alacağın olsun İskelet, “ O her türlü kalıp!” sözünün ne olduğunu sana soracağım, fırsat düşkünü arkadaş! dedi.

Kahvaltıda arkadaşlar gittiklerini bilmelerine karşın öğretmen masalarına bakıp bakıp stajlerden söz ettiler. Salih Baydemir mandolin çalışmalarına katılmayacağını söyledi. Mehmet Aygün Salih'i kandırmaya çalıştı:

-İyi başlamıştın vazgeçme, hiç değilse burada kaldığımız sürece çalışalım!

Çoğunlukla öğretmen olacak iki arkadaşımız Recep Kocaman'la Mehmet Aygün'ün geleceğe yönelik tasarılarını (bu arada tasalarını da) dinledik. Nedense onlar düşünmemişler, ben uyarınca çok sevindiler.

-Bizim Kırklareli'de görevli öğretmenimiz İlhan Görkey var, Müfettiş (ayni zamanda Milli Eğitim Md. Yardımcısı), önemli bir sorununuz olunca sizlere yardım edecektir. Arkadaşların tavırlarında bir yumuşama oldu.

Böyle neşeli bir hava içinde işbaşı yaptık. “Öğretmen arkadaşlar (Biz de artık arkadaşları böyle ayırıyoruz) gitmeden işi bitirelim!” diyoruz. Zaman zaman bu sözün içtenliğinden kuşkulanıp yüzümüze bakıyorlarsa da mutlu olduklarını da saklayamıyorlar. Nitekim temelin kazma işini bitirdik. Toplanırken Fahri Tosili Öğretmen geldi, bizi alkışlayarak kutladı.

Yemekte de Fahri Tosili Öğretmen bizim masada oturdu. Bir ara ayrılan stajyerlerden söz edildi. Fahri Tosili Öğretmen onların üçünü de çok övdü. Konuşmalar arasında inşaattan söz ederken Salih Baydemir “Pazartesi günü şurasını yaparız!”deyince Fahri Tosili Öğretmen bize sordu:

-Pazartesi günü inşaata gelecek misiniz? Bu soruyu anlamlı bulup duraksadık. Bizden yanıt çıkmadığı gibi Fahri Öğretmen de arkasını getirmedi.

Yemekten sonra sorunun dayanabileceği dayanakları kurcaladık. Türlü olasılıklar sıralandı:

1. Hepimiz izinli gidebiliriz. 2. Öğretmen grubu izinli gidebilir. 3. Öğrenci grubu izinli gidebilir. 4. Tarım çalışmalarına ayrılabiliriz.

Banyo sıramızı kullandık. İdris Destan'la yer değişirip ilk grupta girdim. Çıkınca piyano başına giderek dünden beri yuvarlak olarak duran notaları açtım. 1. J. S. Bach. Air, 2. L. v Beethoven Menuette, 3. L. v . Beethoven Für Elise, 4. L. Boccherini Menuette, 5. G. B. Martini Gavotte, 6. J. Haydn Serenad, 7. j. Brahms Ninni, 8. J. Offenbach Barkarol, 9. W. A. Mozart Türk Marşı, 10. R. Schuman Rüya. Üç tanesi doğrudan Piyano için yazılmış: Beethoven-Für Elise, Schuman-Rüya, Mozart-Türk Marşı. Onları ayırdım. Ötekileri tek elle denedim. Zil çalarken kapı vuruldu. Talat Tarkan Öğretmen, benden önce kapıyı açıp:

-Hazır mısın? diye sordu. Akordiyon hazırdı, alıp merdivenlerden indim. Eğitimbaşı elinde bir çubuk merdivenlerde bakıyordu. Beni görünce gülümsedi. Kendimi toplayarak akorlara basıp bir kaç kez ses verdim. Eğitimbaşı bana söylemedi ama önlemini almış. Son sınıflardan Doğan Güney yanıma gelip gülümsedi. Anladım ki o yönetecek. Bu kez işareti ben verdim. Doğan ellerini kaldırıp indirdi. Buna karşın Marş çok güzel söylendi. Eğitimbaşı bana sordu:

-Seçtiğimi beğendin mi? Doğan'ı Edirne/Karaağaç'tan beri tanırım, sahiden en iyisidir. Yanıtladım:

-En iyisi!

Tören iyi geçti ama, yüreğim fena kalkmış, akordiyonu bırakırken neredeyse ağlayacaktım:

Ya Talat Tarkan Öğretmen uyarmasaydı? Notaları toplayıp dersliğe gittim. Talat Tarkan Öğretmenin oğlu Aydın için söylediklerini düşündüm. Babamın benim için yaptıklarını bir bir gözümde canlandırdım. Birden karar verdim: Aydın'ı hemen bulup, birlikte çalışmayı önereceğim. Gerekçem de hazır: Yeni notalarımı birlikte çalışalım, bana yardım ederse sevineceğim.

Talat Tarkan Öğretmenin odasına girdiğini görünce doğrudan evlerine gittim. Aydın'ın o saatte evde olacağını biliyorum. Annesiyle kız kardeşi Yıldız'ın burada olmadığını biliyordum. Aydın akordiyon sırtında kapıyı açtı. Hiç bir kuşkuya düşmemesi için de hemen:

-Hazır akordiyon sırtındaykan dene bakalım, benim çalamadıklarımı çalabilecek misin? Aydın, kesinlikle benim gibi düşünmeyen biri, beni içeri alıp notaları yaydı, başlardan bir kaç ölçü deneyip deneyip üç dört kez tekrarladı. Sonra da başıyla “çalamayacağını” işaret etti. Akordiyonu çıkarıp notalar için bana bilgi verdi. Barkarol'la Ninni'yi Arifiye Köy Enstitüsü çok sesli söylüyormuş. Onu anlattı, sözlü olarak mırıldandı:

-Çalamadım ama ben bunu sonra ezberden çıkarırım; doğrusu sözlerini tam bilmiyorum ancak bunların tamamı kardeşimde var. Arifiye'deyken o bu koroya katılmıştı. Kardeşim yarın geliyor, o da bize yardım eder.

Gelişime Aydın çok sevindi. Ben de piyano odasının boşaldığını, belli zamanlarda birlikte çalışabileceğimizi söyleyip ayrıldım. Çalışıp çalışamayacağımın belirsizliğine karşın çalışmış gibi mutlu olarak dersliğe döndüm. Derslikte gene karamsar konuşmalar yapılıyor. Söylenenleri duymazdan gelip notaları gözlerimle izledim. Birden notaları saymayı düşündüm. Bir sayfada kaç nota oluyor? Komparsite'yi ezber çalıyorum, parmaklarım bir çok notaya basıp duruyor. Bir parçada basılan parmakları neden bilmeyeyim? Tam değilse bile bir sayısal ölçü fikrim olur. Önce en az notası olan Ninni'yi saydım. Arkasından da Beethoven Menuette'i, J. Brahms Ninni: 114 nota (Es'ler bunun dışında), Beethoven Menuette: 202 nota (Es'ler bunun dışında) Çaldığım parçalardan en çok notası olanı seçmeye çalıştım. Kimi notaların çok küçük olduğunu, bunların sayısının fazla olacağını düşünürken yemek zili çaldı.

Yemekte yarın için olasılıklar öne sürüldü. Hiç birisine katılmadım. Yarın gene okulda olacağımızı, ancak Tarım mı, yoksa Sanat mı? ayırımını düşünmediğimi söyleyip konuşmaların dışında kaldım. Bir ara da daha önce verdiğim bir kararı açıkladım:

-Eğer köylerimize gitmemiz için kısa süreli genel bir izin verilirse gitmeyeceğim. Ankara'ya gitmek gecikecek, uzun süre beklenecekse giderim. Bir hafta ya da daha kısa günler için gitmeyip Aydın'la çalışmalarımı sürdüreceğim.

Bu arada bir başka olayı da anımsadım. 2. Kamptan döndüğümüzde Eğitimbaşı bizimle konuşurken stajyerlere değinerek onların öğretmenlerini tanıdığını, çoğunun arkadaşı olduğunu, arkadaşlarının bazılarıyla öğrencilikten tanıştığını, öğrenciliklerinde karşılıklı resim alıp verdikleri gibi kimileriyle gelecek üzerine konuşmalar yaptıklarını, bugün o yazıları okurken gençliğine dönüp mutlu günlerini bir kez daha yaşadığını anlatmıştı. Bu arada o günler geleceğe yönelik tasarılarını birbirlerine açıkladıklarını, bunlardan bir kaçının öğrenciliğinde düşlediği çalışmaları şimdilerde Kızılçullu'da gerçekleştirmekte olduğunu görünce arkadaşları adına çok mutlu olduğunu, gelen stajyerlerin o günlerin düşlerinin gerçekleşmesi saydığını söylemişti. Sonra da benzer konularda bizim de birşeyler yapmış olduğumuzu ya da gider ayak da olsa yapabileceğimizi eklemişti. O konuşmadan sonra bir kaç kez bu konu açılmasına karşın kimse bir girişimde bulunmadı. Ben öteden beri yazdıklarımı, gene öyle sürdürdüm.

Eğitimbaşı, son konuşmasında da benzer önerilerde bulundu ya da dikkatimizi o konulara çekti. Örneğin gideceğimiz köylere (Hepimizin öğretmen olduğumuzu varsayarak) yanımıza getireceğimiz kimseleri, evlenip evlenmeyeceğimizi, sözlü ya da nişanlı olup olmadığımızı, okuldan sözlüsü olanların bunu söylememesini, söylerse bir sorumlu olarak duymazdan gelemeyeceğini, yasaların  başlarında Demoklesin Kılıcı gibi sallandığını... Bundan sonrasını Eğitimbaşı bildiği gibi anlattı. Arkadaşların sorularını yanıtlarken sözü salt öğretmen olmaktan çıkararak insan olarak duygularımızın önemli olduğunu, yaşımız gereği pekala aşık olacağımızı, sevdiğimiz biri için özveride bulunacağımızı, ancak bu durumlarda davranışlarımızın önemli olduğunu, böyle bir durumda öğretmenliğimizin bizi frenleyeceğini, frenlemesi gerektiğini tekrarladı.

Bu konuşmadan sonra kendi aramızda konuşmaları sürdürdük. Herkes evlenme, çocuk yetiştirme, çocuklarını okutup meslek edindirme üstüne düşüncelerini söyledi.

Arkadaşların birden bire çok ciddi bir konu üzerinde güzel güzel konuştuklarını görünce ilgiyle dinledim. İlk günlerden başlayarak tuttuğum notlarda hemen hemen hepsinin yalan yanlış denmese de çocukça yaptıkları konuşmalar var. Onlara bakarak, bugünkü konuşmalar oldukça farklı; kendilerini, kendilerine göre değerlendirme özelliği taşıyacağını düşünerek buraya not etmeye çalıştım. Gelecek günlerde karşılaşınca bunları okuyup öğrencilik düşlerimizle yaşamlarımızdaki gerçeklerimizi karşılaştırmak umarım bizi mutlu edecektir.

Tüm arkadaşlara sorular soracağım. Sorulara verilecek yanıtları da olduğu gibi yazacağım. Bu nedenle arkadaşlar azıcık sabreder, yapmak istediğime yardımcı olursa bir de böyle defter tutacağımı tekrarladım. Başta Hilmi olmak üzere arkadaşlar sorulara yanıt verecekleri, ancak yazılı istersem o konuda yan çizmeler olabileceğini söylediler. Ben sorularımı daha önce hazırlayacağım. Hemen hemen herkese aynı sorular sorulacağından biraz basmakalıp olsa da önemli olan arkadaşın o soru karşılığı olan bugünkü görüşüdür.  Önemli olan soru değil, arkadaşların vereceği yanıtlar. Yemek masasındaki arkadaşlarca olumlu karşılanan girişimi derslikte genel olarak açıklayınca bu kez de buna neden gerek gördüğüm soruldu. Arkadaşlara bunu, salt Eğitimbaşımızın önerisi üstüne değil, daha birinci yıl Fikret Madaralı Öğretmenin hepimize önerdiğini, ayrıca bunun Reşat Nuri Güntekin'in kitaplarında da örnekleri olduğunu, yine Balzac'ın İki Yeni Gelinin Hatıraları kitabında benzer duyguların yazıldığını, ileride biz de bir birimizle karşılaşırsak bunları zevkle okuyabileceğimizi düşündüğümü anlattım. Hasan Üner de bu tür bir yazışmayı başka bir kitapta okuduğunu söyledi. İçimizde en çok kitap okuyan olarak tanınan Hasan Üner'in olumlu yaklaşımı kimi arkadaşları cesaretlendirdi:

-Ben de benzer bir olayı okudum ama birden anımsayamadığım için söyleyemiyorum! diyenler oldu.

-Gerçekte bu, benim buluşum değil, duyduklarımdan esinlendiğim bir olay.

Dersliğe dönünce Mehmet Aygün yanıma geldi:

-İlk numara olduğuma göre soruylarına anladığım kadarıyla benden başlayacaksın. Abi kusura bakma ben bu ilk numara olmaktan bıkmış durumdayım, soracaklarını merak ediyorum. Ben yanıtlarım ama çoğunluk yanıtlamazsa ortada kalmak istemem. Mehmet haklıydı onun için hazırladığım soruları hemen soracağımı söyledim. Ancak sorulardan önce bir giriş yapmak gereğini duyduğumu, bu bölümü de bir bütün olarak arkadaşların dinlemesini isteyeceğimi belirtim. İşte o önyazı:

Çok önceleri düşünmeme karşın değişik nedenlerle bugüne bıraktığım arkadaşların kişisel eğilimlerini, ortak etkinliklerdeki bireysel değerlendirmelerini bir anı olarak saklamak üzere bugün yazmaya başladım. Yazdıklarım doğrudan arkadaşların söyledikleridir. Soruları ben düzenledim ancak yanıtlar kesinlikle arkadaşların kendilerinindir. Sorulardan önce yazılanlar, genel çizgileriyle yıllardır bir birimize takılarak ortak birer simge niteliği kazanmış sanılardır. Bunlar kimi zaman kırıcı davranışlara dek gitmişse de zaman içinde doğal bir söylem olarak aramızda benimsenip gene gene söylenmiştir.

Sorular çok özel olarak bize özgü değerlendirme ölçeklerine göre sorulmuştur. Bunların bir bölümü kendi aramızda onlarca kez konuşulmuş, tartışılmış, benzer yanıtlar alınarak benimsenip dondurulmuştur. Buraya yazılanlar, son kez söyleneceklerin bir tür saptanması olacaktır. Beş yıldır, adlarımız yanında ya da salt onlar söylenerek çağırıldığımız için buraya eski numaralarımız yazılmıştır. Okulun diploma sıralaması için giderayak değişen numaralarımızı henüz benimsemediğimiz için onlar parantez içinde gösterilmiştir.

***

 

No. 4 (1) Mehmet Aygün.

Arkadaşımız, sınıfımızın ilk numarası olduğu için okul yaşamı boyunca bundan yakınmıştır. Özellikle sözlü sınavlarda, nöbetlerde ilk olmanın sıkıntısını çekmiştir. Oysa son numara değişikliğinde okulun  ilk numarası oldu, bence bu çok güzel bir olay. Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün ilk diploması onun olacak. Böyle olmasına karşın biz onu sanırım hep 4 Mehmet olarak anacağız. 4 Mehmet Aygün, kendisine:

-Ay'ı biliyoruz ama gün ne anlama geliyor? diye sorduğumuzda arkadaş:

-Yok yahu siz ayı da bilmiyorsunuz. O bildiğiniz ay değil;  benim adımdaki salt 30 günlük bir ayla 24 saatlik bir gündür. Sizin sandığınız gibi benim soyadımın Ay'la Güneş'le bir ilgisi yok!

Mehmet bunu şaka olsun diye söyler. Bu, onun bir bakıma da palavracı konuşmalardan hoşlanmadığını belirtmiş olur. Sevdiği etkinlikler arasında tiyatro ya da temsilleri saymaz ama aramızda en güzel taklitleri yapan odur. Özellikle çok sevdiğimiz ilk Müdürümüz Sayın Nejat İdil'in tavırlarını bize tanıtıp sevdiren Mehmet Aygün olmuştur. Çok çalışmaz: Ne dört ne altı, ikisi arası neyime yetmez! der güler. Arkasından da  “hııı? ” diye sorar. Sonra bir daha soruyu geneler: -Hııı?

1. 66 boy; 64 kr, 18. yaşının ortasında olduğunu söylemektedir. Severek okuduğu yazar; Jules Verne'dir. 80 Günde Devrialem'de, kişinin bahsi neden kazandığını bir türlü anlayamadığını gülerek tekrarlar. Babaeskili oluşundan mutluluk duyar. Babaeski'yi neden sevdiğini soranlara verdiği yanıt:

-Çünkü Lüleburgaz'a çok yakın! Böyle demesine karşın, Lüleburgaz'a bir daha gelmek istemediğini  de ekler. Nedeni sorulunca:

-İstanbul'a gidip-gelirken nasıl olsa görecekmiş!

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
-Değilim, çünkü başka okullarda okuyacak olanaklarım yoktu.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Öğretmenliği burada karşılaştığım iyi öğretmenler bana sevdirdiler. Başka bir iş düşünemiyorum.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Çok başarılı olamadım ama Türkçe. Bundan sonra kendi kendime okumayı sürdüreceğim.
4-En sevdiğin öğretmen kimdir?
Fikret Madaralı. Diplomamı, elini öperek onun elinden almak isterdim.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Çağrılmadan gelmeyi kesinlikle düşünmüyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Okulumuzun kurucusu, suya kavuşturucusu İlk Müdürümüz Nejat İdil!
7-Okulumuzun kurulmasında en çok emeği geçen öğretmen kimdir?
Bir çok öğretmen sayabilirim ama en çok (zarfı) söz sınırlaması nedeniyle Namık Ergin Öğretmeni söylemek zorundayım.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
En çekindiğim öğretmenim de sevdiğim öğretmenimdir: Türkçe Öğretmenim Fikret Madaralı!
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Tüm arkadaşlarımı seviyorum ama biri istendiğine göre İdris Destan'ı seçiyorum.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Kültür derslerinde Sami Akıncı!
11-En başarılı arkadaş kimdir?
Bana göre içimizde en başarılı bu soruları soran yani sen. (İbrahim Tunalı )İlk derslerde tüm arkadaşlar senin okuyamayacağını, hemen köyüne döneceğini düşünüyordu. Oysa şimdi hem kültür hem de sanat derslerinde tam not alan sensin!
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Bir çok dersimizin boş geçmesi nedeniyle genel kültürümüzün eksik kaldığına inanıyorum; bu beni üzüyor.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen olay nedir?
Okulumuun beş yılda beş kez yer değiştirmesine çok üzüldüm. Bu üzüntüm gene de geçmiş değil.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Beni en çok mutlu eden iki olay vardır: 1. Hasanoğlan'dan geri , kendi yöremize dönmemiz, 2. Okulumuz bitişiğinde su bulunması!
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Çok inanıyorum, başaracağımı da güveniyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Kendi gereksinimlerimi karşılayacak çalışmalar için küçük çaplı bir ağaç işleri çalışma yeri tasarlıyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısını söyler misin?
Çok kitap okumadığımı (arkadaşlara göre) biliyorum. İçerikleriyle anımsayabildiğim 12 kitap okuduğumu söyleyebilirim.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap adı söyler misin?
Hemen söyleyebileceğim Ömer Seyfettin: Bomba, Beyaz Lale, Andre Gide: Dar Kapı, Tolstoy: Kreutzer Sonat, Emily Bronte: Rüzgarlı Bayır.
19-Okuduğun kitaplar  içinden unutamadığın bir tip söyler misin?
Jules Verne'in  Deniz Altında 20000 Fersah kitabındaki Kaptan Nemo ile Rüzgarlı Bayırdaki Clifstern!
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Jules Verne
21-En sevdiğin şair kimdir? (Şairler de olabilir)
Faruk Nafiz Çamlıbel
22-Ezberlediğin bir şiirin adını söyler misin?
Kör Adam! (Yazarını tam olarak bilemiyorum arkadaşlar, Mehmet Seyda olarak söylediler; ayrıca araştırma yapmadım. )
Not: Askerliğini atlatmadan evlenmeyeceğini, bir öğretmenle evlenmeyi tasarladığını, bir kız, bir oğlan, iki çocuk yetiştirmek istediğini, bunları kesinlikle çok iyi okutmayı düşündüğünü ekledi.

 

***

Mehmet Aygün, benim, onun için yazdıklarımı okuyunca biraz ıkınıp tıkındı. Sanırım bana başlangıçta güvensizlik gösterdiği için mahcup oldu:

-Sorular bu kadar mıydı? diye soruşu da bundandı. Benim, herkes için yazacaklarımı da kendilerine okuyup okumayacağımı da öğrenmek istedi:

-Bazılarına! yanıtını verince iyice rahatladı.

Mehmet ayrılınca bir süre düşündüm. Ön yazıları daha sonra kendimce yazsam daha yerinde olacak. Hem daha beraberliğimiz var, hem de onlar için çok merak konusu olacak. Herkese Mehmet Aygün  gibi dinleyeni sevindirici sözler yazmam olası değil.

Yatınca yapmaya kalkıştığım işi düşündüm. Mehmet Aygün bile güvensizlik gösterdiğine göre bir çok arkadaştan yanıt almak kolay olmayacak. Öyleyse ben de yanıt verenleri yazarım! deyip gözlerimi kapadım.

 

13 Eylül 1943 Pazartesi

 

Bekir Temuçin “Yolculuk Var” film şarkısına başlayıp filmin adını sordu. Harun Özçelik düzeltme yaptı. Filmin adı Yolculuk Var değil, yolculuk var sözü salt şarkının başında geçiyor. Bekir diretti:

-Ben ne dedim? Kös dinlemeyelim: Yolculuk var şarkısı hangi filmde geçiyor? demedim mi? Abdullah Erçetin şarkıya başlayınca tartışma durdu. Abdullah bu sabah Yüksek Köy Enstitüsü Güzel Sanatlar Kolu öğrenciliğine tüm arkadaşlarca aday gösterildi. Mustafa Saatçı hemen sordu:

-Ben de bir “Bugün de Yolculuk yok” şarkısı söylesem beni nereye aday göstereceksiniz? Mustafa Saatçı'nın sanat kolu Demircilik. Biraz da bundan olacak birilerinin gördüğü Demirhane Müdürü filmine aday gösterdiler. Mustafa Saatçı filmi görmüşmüş, sinirlendi:

-Kesinlikle söylemem, ben o adamın yüzünü hiç sevmemiştim, çarpık suratlı bir herifti! deyince sözün arkası geldi:

-Bak, bak, bak! İmam alışmış düzgün yüzlü SS'ye. Ağzının tadını biliyor. Bu kez de, ağzının tadı sözü, uzun uzun tartışma konusu oldu. İmam ağzıyla ne yaptı ki ağzında tadı kalsın? Söz bu kez, göze çevrildi:

-İmamın gözünde tadı kaldı. Gene de söz burada bırakılmadı;  okuduğumuz öykülerde, romanlarda geçen, olumsuz iz bırakmış hocalar, hacılar, imamlar, hafızlar sayılıp döküldü. Cinci Hoca, Hacı Etem, Hacı Ali, Hacı Mustafa, İmam Yahya, Hafız Hüseyin (Öykülerde geçerler. Sabahattin Ali-Memduh Şevket Esendal-Reşat Nuri Güntekin -Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Derslikte gene izin beklentileri öne çıktı. En sabırsızlardan biri yeğenim İsmet; ikide bir bana sesleniyor:

-Dayı, sana da izin alsam benimle bizim köye gelir misin? Gideceğimi söylüyorum. Bir süre sonra, ilk söylediğini unutmuş gibi bu kez de:

-Dayı ikimize izin al da bizim köye gidelim, iki gün için de alsan yeter! Mehmet Yücel hemen yanıtlıyor:

-Ne yapacaksın ta Kızılcıkdere'lerde? Dayın götürsün seni Yeni Bedir'e, orada yersin pekmezli kaçamak, karnın doyar, gelir rahat rahat uyursun! İsmet bu sözleri fırsat sayıp Mehmet Yücel'e ağzına geleni söylüyor. Ancak küfür yok, değişik sıfatlar, yakıştırmalar, benzetmeler uzayıp gidiyor. İsmet'in oburluğuna karşı Mehmet Yücel'in yiyecek seçmeleri sıralanıyor. Mıymıntı, kibarlık delisi, gösteriş budalası. . .

Kahvaltıda bizim bu hafta tarımda çalışacağımız duyuruldu. Ben bu habere çok sevindim. Hiç yakınmamıştım ama ellerim oldukça sertleşmiş, özellikle avuç içlerim neredeyse kabarmıştı. Parmaklarımın akordiyon tuşlarına duyarlılığı azalmaya başlamıştı. Tarım binasına gidince bizi Besim İyitanır Öğretmen karşıladı. Sıra olarak karşısında durduk. Besim Öğretmen önce bana:

-Sen! deyip durdu. Arkadaşların yüzlerine bir süre baktıktan sonra gene bana dönüp:

-Üç arkadaşı sen seç! deyince marangozluk işi olacağını anladım. Salih Baydemir'i Hasan Üner'i, Yusuf Asıl'ı seçtim. Besim Öğretmen bu kez de:

-Hep marangozsunuz değil mi? diye gülümseyerek sordu. Marangoz olduğumuzu söyleyince bu kez de öteki arkadaşlara dönerek:

-Yarım kalmış işlerimiz var, onları tamamlayalım! deyip arkadaşları az ileri yürütüp iki gruba ayırdı. Arkadaşlar kazma kürek alarak dere boyu bahçelerine indiler. Besim Öğretmen bize hiç bir şey söylemeden gidince bizi unuttu sandık. Bir süre kuruntu yaptık:

-Gidip soralım mı, yoksa öğleye dek bekleyelim mi? Biz böyle konuşurken Hikmet Öğretmen geldi. Önce beklettiği için özür dilediğini söyledi. Sonra da yapılacak işleri anlattı. Yeni eklenen iki bölüme, ikişer metreküplük iki büyük sandıkla, hemen üstlerine ikişer sıra raf yapılacak. Ölçüler Halis Öğretmendeymiş, bize hemen gidin kendisini görün! dedi.

Atölyeye gittik Halis Öğretmen bir grup öğrenciye birşeyler anlatıyordu, az bekledik. İşi bitince bize çizimleri verdi. Sandıklar dıştan kemerli, deliksizb(Hububat için). Raflar ise duvarlara dayalı fakat önden destekli, en 40 cm. Kullanılan kereste planyadan geçecek. Çizimlere göre kereste seçmeye çalışırken paydos oldu.

Yemekte bizim masa şenlendi. Besim Öğretmenin bizi neden kayırdığı soruldu. Yaptıklarımızı anlattık. Arkadaşlar patatesleri söküp ayıklıyormuş. Hilmi Altınsoy bana sordu:

-Abi, sen bilirsin, patatesleri neden irileriyle ufaklarını ayırtıyorlar. Bilmiyorum! demeye hazırlanırken Yusuf yanıtladı:

-Büyüklerini zayıflara küçüklerini de şişmanlara yedirecekler. Sanırım Yusuf'un sözü beğenilmedi, başka olasılıklar öne sürüldü. Hasan Üner'e göre:

-Büyükler, parçalanarak yemeklerde kullanılacak, küçükler de bütün bütün haşlanıp yedirilecek. Arkadaşların patates işi bir hafta sürecekmiş. Bizim işin yarın bitebileceğini söyleyen oldu. Meğer arkadaşlar bu ayrılıktan gerçekten hoşnut değillermiş, sevindiler:

-Siz de bize katılacaksınız! Ancak ben:

-Sanırım yarın değil, işimiz ancak cumartesi günü biter. Çünkü duvara girintili, önü direkli rafları yerleştirmek oldukça zor olacak!

Öğleden sonra bir süre makineleri bekledik. Makinelerde çalışan 5. sınıf öğrencileri, bizim ilk yıl Lüleburgaz'da çalıştığımız düzeyde. İçimden eleştirdim:

-Ne yapmış bunlar şimdiye dek? Bir birini uyarmaktan iş yapamıyorlar. Halis Öğretmenin onları kendi başlarına bırakmasını da anlayamadım. Neyse makineler çabuk boşaldı. Halis Öğretmen gülümseyerek:

-Atölye  yarın tümüyle size kalacak! Bu habere sevindik ama gene de içimize bir kuşku girdi:

-Yoksa çalışanları izlerken olumsuz bir tavır mı sergiledik? İçimizden geçirdiğimiz olumsuz duyguları saklayamadık mı? Sandıklar için kereste bulmakta zorluk çekmedik. Raflar içinse doğru dürüst parça bulamadık. 40 cm en,  3 cm. kalınlıkta kerestemiz yok. 20'likleri eklemeyi düşündük. Ekler, gürgen çivili, tutkallı olcağı için açılması olanaksız. Biz bu işi daha önceleri de birkaç kez yapmıştık. Sıra oturaklarında, öğretmen evlerinin hayat (giriş) banklarında bir de öğretmenlerin yemekhanedeki oturaklarında. Şimdiye dek hiç birinde bir sorun çıkmadı. Şimdi de altı raf yapacağız. 12 parça hazırladık.

Paydostan sonra eksik olmasına karşın (gelenlerle) mandolinciler olarak grup çalışması yaptık. Aydın Tarkan geldi; ona da bir mandolin bulduk, bize katıldı. 5. sınıflardan gelip soranlar oldu:

-Biz de katılabilir miyiz? Yanıt olarak:

-Bizi engellemeden çalışmak isteyenleri hep çağırdığımızı söyledik. Öbür sınıfların böyle birden bire istek duymalarının nedenini dersliğe dönünce anladım. Meğer onlar, Aydın Tarkan için geliyormuş. Bunu duyunca önce şaşırdım. Neden? Abdullah Erçetin açıkladı:

-Çocuklara Aydın o denli övülmüş ki, çocuklar görüp dinlemek için sabırsızlanıyormuş. Çünkü Aydın yaman bir müzikçiymiş. Salt akordiyon değil, piyano, keman, mandolin, bağlama kısacacı tüm çalgıları çalıyormuş. Böyle olmadığını bildiğim için gülüp geçtim. Gerçekten Aydın'ın mandolini fena değil. Babasının söylediğine göre çok küçük yaşlardan beri mandolin çalışıyormuş. Bence buna pek iyi bir başarı denmez. Bizim bir iki yıllık mandolincilerimiz içinde ondan daha başarılıları var. Aydın'ın bize katılması bir bakıma iyi oldu. Arkadaşlar, Aydın'ı dinledikçe kendi arkadaşlarının durumunu görüp daha sağlıklı karşılaştırma yapacaklardır.

Mehmet Aygün'le başladığım arkadaş notlarımı sürdürmek istedim. İkinci arkadaş Fettah:

 

***

 

 

No. 7 (2) Fettah Biricik

Fettah arkadaşla aramız uzun süre iyi olmadı. Bunda, onun kadar sanırım bende de sorumluluk olsa gerek. O çok hemşerilik yanlısıdır. İlk günlerden beri bir Edirnelilik tutturdu. Oysa Edirne'yi en az onun kadar hepimiz seviyoruz. İşin ilginç yanı arkadaşın, Lüleburgazlı olmama karşın, Edirne üstüne benim kadar bilgisi  olmadığını son kez birlikte Edirne'ye gidişimizde saptadım. Fettah Biricik, Ali Önol, Sefer Tunca Edirne/Meriç ilçesinden üç arkadaşlar. Bir yedikleri ayrı gidiyor. Özellikle Fettah, kendinden çok arkadaşlarını koruma görevini üslenmeyi seviyor. Ancak korumaya kalkışması kimi zaman onu suçlu duruma düşürüyor. Sanırım bu tutumundan dolayı bir çok arkadaş gibi ben de zaman zaman ona karşı oldum. Arkadaşın bir başka yönü de şakacılığa aşırı eğilimi. Ne var ki, başkalarına söylediği şakalı sözlerin benzerleri kendine söylenince hoşgörü gösteremiyor. Böyle durumlarda birden parlaması çok kez kendisinin zararına oluyor. Aramızda geçen bu tür olaylarda ben çoğunlukla güce dayalı çıkışlar yaptığımdan küçük çaplı tartışmalar bile kimi kez uzun dargınlıklara neden oldu. Birlikteliğimizin sona yaklaştığı süreçte bu tür karşılaşmalar azaldıysa da eski olayların kimi etkileri belli belirsiz sürmektedir.  Babamın bir sözünü anımsıyorum:

-Can çıkar, huy çıkmaz (kalır)! Bu, salt Fettah için değil benim için de geçerli. Bunu üzülerek söylüyorum.

İlk yıl Roma tarihini okurken 1. Triumvirlik, 2. Triumvirlik diye sözler geçiyor. Edirne/ Meriç İlçesinden gelen üç arkadaşın bir birine sarılışları, bir birlerini korumaları bize 3. Triumvirlik deyimini benimsetmişti. Triumvirliklerde üçlü eşit haklara sahiplik anlamı taşımasına karşın 2 Triumvirlikte de sonradan güçlerin bir elde toplandığını öğrenmiştik. Bizim Meriçli Trıumvirler de söz erki giderek birine bırakıldı. Böylece, bizim 3. Triumvirlik de bir süre sonra Fettah Biricik’in tek yanlı çıkışlarıyla gölgelendi. Tıpkı 1. Triumvirlikte Sezar, 2. Triumvirlikte Augustus gibi. Ne varki erki yüklenenlerin sorumlulukları da çoğalıyor. Böylece Fettah Biricik derslik içinde bir çok olaya karışmak zorunda kaldı. Fettah Triumvirliği savunurken çevresindeki bireyler çok değişik açılardan saldırıya geçtiler. Arkadaşlık ölçüleri içinde yapılmaya çalışılan saldırılar kimi zaman kırıcı oldu. Böylece Fettah Biricik zaman ilerledikçe Triumvirliği değil bireysel haklarını korumak zorunda kaldı. Zaman zaman da tatsız şakalarla, sevemeyeceği sıfatlarla karşılaştı. Belki bundan, belki de gönül isteğiyle derslerine yeterince ilgi göstermedi ya da gösteremedi. Neşeli olarak tanımıştık. Ancak o ilk neşeli tavırlarını da belli bir düzeyde sürdüremediği çok görüldü. Kendisiyle ilgili çıkan anlaşmazlıklarda önceliği elinden bırakmazken sonuçlarda çoğu zaman zararlı çıktı. Bu nedenle ayrılık esamesi:

-Bu da böyle olsun ya da benden bu kadar! türünden oldu.

 

Sorular:
 
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Vallahi pişmanım!
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Bilmem, duruma bakacağım!
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Boş geçen derslerin hepsi!
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Salih Ziya Büyükaksoy!
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Düşünmüyorum!
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Müdür Nejat İdil!
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin!
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Namık Ergin!
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Sefer Tunca!
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Sami Akıncı!
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Sami Akıncı!
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Bulmuyorum!
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Ruşen Baksi'nin ölümü!
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
1939 yılı içinde kendi yaptığımız binaya taşınışımız!
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanmıyorum!
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda, çalıştığın köylerde etkinlikler sürdürmeyi düşünüyor musun?
Asla düşünmüyorum; düşünmüş olsam bile bunun yapılamayacağını biliyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Bilmiyorum, çok az kitap okudum. 6-8 olabilir.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Küçük Paşa-Çalıkuşu-KuyucaklıYusuf-Yaban-Vurun Kahpeye
19-Okuduğun kitaplar  içinden bir tipi söyler misin?
Feride
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Hiç düşünmedim.
21-En sevdiğin şair kimdir? (Şairler olabilir)
Ahmet Haşim!
22-Ezberlediğin bir şiirin adını söyler misin?
Kör Adam! Yazarı? Şiiri, Fikret Madaralı Öğretmen yazdırmıştı. O zaman öğretmen şair adı söylememişti.
Özel soru; Evlilik konusundaki düşüncen:
Hemen evlenmeyi düşünüyorum. Peylediğim biri var, yerime ısınabilirsem hiç vakit geçirmeyeceğim. Yalnızlığı hiç sevmiyorum. Bu nedenle olacak çok çocuğum olmasını dileyeceğim. Okumaları için hiç zorlamayacağım. Kendileri bilir, onları doyuracak ölçüde toprağımız var. Yetmezse kendileri kazansınlar.

 

Fettah Biricik sınıfımızın boylular grubundandır. Bedence güçlüdür. Ancak sporlarla, sanat etkinlikleriyle kesinlikle ilgilenmez. 168 cm. boy, 70 kr. ağırlık, yaşının 20 olduğunu söylemektedir.

Fettah Biricik arkadaşın beni iyi karşılaması, onun koyduğu koşulu da benim benimsemem işimi kolaylaştırdı. Arkadaşın tek koşulu:

-İnanmadığım işleri, inanırmışım gibi davranıp yapmacık konuşmam!

Benim koşulum da buydu zaten:

-Arkadaşlar, soruya ne yanıt verirse onu yazmak!

 

***

 

Fettah Biricik arkadaşın, kendisi için ne yazdığımı bile sormadan anlayışla yanıt vermesi beni umutlandırdı. Sanırım büyük bir çoğunluk sorularımı yanıtlayacaklar. Yarın için Recep Kocaman'la Hüseyin Serin'i de geçersem daha sonra büyük bir engel çıkacağını sanmıyorum.

Oldukça rahatlamış olarak yattım.

 

14 Eylül 1943 Salı

 

Uyanınca gece gördüğüm rüyamı anımsadım. Sözde Fettah benim sorularıma verdiği yanıtlar için pişmanlık duymuş, söylediklerinin silinmesini istemiş. Daha doğrusu istememiş, yazılanları alıp kendisi yırtmak istemiş. Bunu istemek için de Mehmet Başaran'ı göndermiş. Şaşıyorum; Fettah'ın, sayıları az da olsa çok iyi arkadaşları var; Sefer Tunca, Ali Önol. Özellikle Sefer Tunca benim de sevdiğim bir arkadaş. O varken Fettah neden Mehmet Başaran'ı yollasın? Rüya bu, yollayan falan yok ama, rüyama neden böyle girdi? Uzun uzun yorum yaptım:

-Giriştiğim bu işte sanırım Mehmet Başaran'ın adı ortaya çıkacak. Rüyalar kimi kez gelecekten haber verirmiş. Babam az da olsa buna inandığını hep anlatır bir de değişmeyen örnek verirdi. Yunan işgalinde direnişe katılan bir tanıdığını hapishanede gördüğünde tutuklu babamın iyi dileklerini dinledikten sonra rüyasını anlatmış, Kesinlikle de idam edileceğini anlatmış. Babam rüyayı dinlemiş ama inanmamış. Ne var ki bir hafta içinde arkadaşı Yunanlılar tarafından kurşuna dizilmiş.

Oldukça düşünceli kalktım. Bir zaman benim notlarımdan bir tomar kaybolmuştu. Bunu kimseye söylememiştim. Bir gün derslikte yalnız oturmuş sıramda yazarken Sami Akıncı geldi. Ne yazdığımı sordu. Anlatınca da, bu kez nasıl sakladığımı sordu. Dolabımın kilitli olduğunu, birikince Yeni Bedir köyündeki amcamlara götürdüğümü anlattım. Buna karşın bir defterimin kaybolduğunu söyledim. Sami Akıncı hiç duraksamadan:

-Bunu bizim arkadaşlardan biri yapmışsa kesinlikle Mehmet Başaran'dır! demişti. Sami'nin bir de kendine özgü açıklaması olmuştu:

-Çok hırslı kerata, boyundan büyük kuruntular kuruyor. Ne var ki kuruntularını gerçekleştirecek gücü yok. O da gizli yolları deneyerek başarı kazanmayı denemeye çalışıyor.

Şu işe bak, ben de ayrılan Okul Müdürümüze yazılan mektubun da onun tarafından yazılmış olabileceğini düşünmüştüm ama böyle bir iz yakalayamadığım için üstüne varamadım. Bunlar geride kaldı, derken karşıma bir rüyanın çıkışı eski defterleri karıştırmama neden oldu. Gene de iyimser davranıp, belki de bu soruları sorarken onun çıkarabileceği zorlukların rüyasını görmüş olabileceğimi düşünerek kendimi rahatlattım.

Kahvaltıda patatesçiler bana patates çıkarıp çıkarmadığımı sordular. Doğrusu ben patates çıkarmamıştım, buna karşın daha zor olan pancar çıkarmada çok çalıştım. Bizde patates yıllık yiyecek kadar ekilir. Onu da çoğunlukla ablamlar çıkarırlar. Oysa pancar tonlarca çıkarılır. Pancarın yetiştiği topraklar patateslere göre daha serttir. Pancara uygun bel ya da çatal denilen araçlarla yukarıya çıkarılır. Pancarlar, çıkarınca tek tek ya da yığınlar oluşturulup sonradan yaprakları dipten kesilir. Pancarlar, patateslere göre oldukça iri olduğundan yaprakları kesmek bile genelde zordur. Ayrıca yaprakları atılmaz, temizlenip hayvan yemi olarak saklanır.

Arkadaşlar patatesleri çıkarıp tarla içine yığıyormuş. Onları çuvallara dolduracaklarını söyleyince şaşırdılar:

-Buğday ya da başka bir tahıl mı ki çuvala konsun? Onu da anlattım:

-Patates topraktan çıkarılınca fazla ışıkta kalmamalı; kalırsa çabuk yeşerir. Önce yeşil bir renk alır, sonra da filiz çıkarır. O nedenle kapalı yerde özellikle de karanlık yerlerde saklanmalıdır. Köyde bizimkiler küçük çuvallara doldurup ambar dediğimiz oldukça karanlık bir yerde saklarlar.

Öğleden sonra, raf desteklerini hazırladık. 4x4x300 cm. 4 dik bulmakta zorluk çektik. Daha doğrusu bulamadık, kara kara ne yapacağımızı düşünürken Nazmi Aybar Öğretmen gelmişti. Konuşurken, onların atölyesinde çoktandır bir demet çıtanın durduğunu söyleyince, şansımıza deyip gidip aldık. Meğer Nazmi Öğretmenin bir demet çıita dediği dörtlü bir dikme demetiymiş. 4 cm. boyunda olduğu için bize yetti de arttı bile. Sevindiğimizi gören Nazmi Öğretmen:

-Garip kuşun, yuvasını Allah yapar! derler. Hoş siz garip değil, sağlıklısınız, mutlusunuz ama gene de söz yerini buldu! deyip ayrıldı. Ayrılırken gene dönerek bize sordu:

-Ben buraya neden geldim, biliyor musunuz? Biz suskun suskun bakınca da “Sizin işinizi görmeniz için, haber vermeye!” deyip gene güldü. Sonra da:

-Bu da bir şaka, Halis Öğretmene bakmıştım! deyip ayrıldı. Dikmelerin birer metresini kesip 3 metre bölümlerini hemen planyadan geçirdik. Ötekileri de planyadan geçirdikten sonra ortalarından bölüp kuşakların 8'ini hazırlamış olduk. Zaten bize 16 kuşak gerekiyordu. Ötekileri seçmiştik. Kalasları delip gizli  gürgen çivileri hazırlarken paydos zili çaldı. Atölyenin yarın öteki sınıflar tarafından doldurulabileceğini düşünerek, kendi parçalarımızı usturuplu bir şekilde toplayıp atölyeden ayrıldık.

Müzik çalışma yerimizin dolup taşacağını bekliyorduk. Tersine çok az arkadaş geldi. Nedenini az sonra anladık. Eğitimbaşı 5. sınıflarla özel toplantılar yapıp, dersler başladıktan sonra okulun alacağı yeni düzeni anlatıyormuş. Hoşlanmadığı bir takım öğrenci davranışlarını söyleyip bunların disiplin altına alınacağından söz ediyormuş. Bence bu iyi oldu, biz de biz bize rahat bir çalışma yaptık.

Derslikte Eğitimbaşının konuşmaları, arkadaşın ilgisini çekmiş:

-İyi ki ayrılıyoruz! diyenler oldu. Bu kez de arkadaşların bir bölümü bize yönelik yorumlar yaptı:

-Biz, okulu bitiriyoruz ama kendi gerçeğimizi kavramış değiliz. Gittiğimiz yerlerde de bu davranışlarımızı sürdürürsek, zorluklarla karşılaşacağımız öne sürüldü. Özellikle Sami Akıncı, Halil Basutçu, Mehmet Yücel örnekler vererek bizim kimi tutumlarımızın yanlışlığını belirttiler. Sami Akıncı, kendi yasamızı öne sürerek:

-Bize yüklenen görevleri kusursuz isteyecekler. Müdür Bey derslerinde çalışmayan öğretmenler için örnekler vermişti. Öğretmen olacak arkadaşların bunları şimdiden göze alması gerekir. demesi üzerine Arif Kalkan sözü yanlış anladı:

-Kusurlar bize mi yıkılıyor? Öğretmen olmayanlar, bu derslikte türlü boşboğazlıklar yapmadı mı? diye sordu. Halil Basutçu daha sonra da Mehmet Yücel Arif Kalkan'ı yatıştırıcı konuştular. Özet olarak:

-Şimdiye dek yapılanların o ya da şu tarafından yapılışı değil, bundan sonra yapacaklarımızdan birer birer sorumlu olacağımızı tekrarladılar. Arkadaşlar konuşurken Mehmet Yücel'in kardeşi Namık Yücel geldi. Namık Yücel de Eğitimbaşının konuşmasını dinleyenler arasındaymış. Namık Yücel az konuşan bir arkadaş, Eğitimbaşının sözlerini kısaca kız-erkek ilişkilerine bağlayıp:

-“Erkek öğrencilerin kızlara karşı daha nazik davranmalarını bekliyorum. Buna uymayanların okuldan kovulmaya dek uzayan bir disiplin cezası uygulanacağını bilmenizi istiyorum dedi” deyip sustu. Namık fazla kalmadı. O gidince Mustafa Saatçı ellerini bir birine  bağlayıp alkışlar gibi yaptı. Sözde Eğitimbaşının konuşmasını çok beğenmiş. Çevresindekilerden olumlu tepki beklerken sıra arkadaşı Sami Akıncı:

-Mustafa, sen hiç akıllanmayacak mısın be kuzum? Kızlara sataşanları okuldan kovmaktan söz ediliyor. Sen bundan bir pay çıkarmıyor musun? Mustafa Saatçı hemen:

-Çıkarıyorum! deyince Sami gene sordu:

-Bu söylediğinin neresinde nasıl bir pay var? Mehmet Yücel açıkladı:

-İmam, SS'nin iyi korunacağına seviniyor. Sami güldü:

-Ben de bunu söylüyorum Mustafa'ya diyerek Mustafa Saatçı'ya eğilip:

-Senin bu konuşman bile senin öğretmenliğini ya da öğrenciliğini tehlikeye sokar. Öteki sınıflara yapılan gözdağıya neden olan olaylar senin yaptığın konuşmaların yanında solda sıfırdır, haberin olsun! Derslikte bir an derin bir sessizlik oldu. Halil Basutçu duramadı:

-Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az! Deminden beri susan Mustafa Saatçı Halil Basutçu'ya bakıp:

-Sen de mi Brütüs? deyip baktı. Halil Basutçu hiç duraksamadan:

-Evet, ben de! yanıtını verdi.

Yemek zili konuşmaları böldü.

Yemekte bizim masada aynı konu, yavaş konuşmalarla sürdü. Ben daha çok Recep Kocaman'ı kolladım, bu gece onu da geçersem, sanırım tek pürüz saydığım Hüseyin Serin kalacak. Recep uyumlu bir arkadaş ama onun istediğine gidilirse uyumludur. Kendisini azıcık ödün vermeye çağırsan, dişlerini gösterir.

 

***

 

11 (3) Recep Kocaman

 

Sınıfımızın her konuda ortasında duran bir arkadaşımız. Kavgada, gürültüde, yalan yanlış haber yaymada yok. Boy-kilo ya da yaş olarak hemen hemen ikiye ayrılmış bulunan 30 arkadaşın ortasında bulunan kimdir? diye sorulsa herkesin söyleyeceği “Recep Kocaman”olur. Derslerdeki başarıda da böyledir. Sanırım sanat çalışmalarında az da olsa başarı kanadına girer. Özellikle Marangozluk işlerinde aranan bir yardımcıdır. Dikkatlidir, tarafsızdır. Düşünerek konuşur; konuşarak karar verir ve de kararını kolay kolay değiştirmez. Bu özelliğinden dolayı da sınıfın gene ortalarında kalır. Çünkü arkadaşların en az yarısı kolay karar değiştirenlerdendir. Kültür derslerinde çok sessizdir. Bildiği konularda da parmak kaldırmaz. Kendine göre katılaşmış ilkesi; öğretmen kaldırırsa tahtaya kalkmaktır. Bu nedenle Recep Kocaman arkadaşın tahtaya kalkıp, yanıtlayamadığı soru görülmemiştir. Arkadaşlar arasında kimi kez takılmalar olur:

-Derslerde öğretmenlere görünmüyor. Oysa öğretmenlerden saklanacak yerde değil derslikte öğretmen kürsüsünün önünde oturur, Üstelik tahta silmelerde, buna benzer işlerde de o başta gelir. Bir başka özelliği de yeni gelmiş öğretmenlerin  derslikte öğrendikleri ilk beş altı ad arasında yer alır.

 

Sorular:
 
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Şu anda pişman değilim ama bir çok kez ayrılmayı bile düşündüm.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Öğretmenliği seveceğimi düşünüyorum, o nedenle okumayı değil de öğretmenliği seçtim.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Resim-İş derslerini sevdim.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Okulda şimdi çalışanlardan Talat Ayhan Öğretmeni beğeniyorum. Ayrılanlardan da Hidayet Gülen Öğretmeni çok sevmiştim.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Sık sık değilse bile gerek duydukça gelmek istiyorum,
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Bence okulumuzun kurucusu, eski müdürümüz Nejat İdil
7-Okulda en sevdiğin arkadaşın kimdir?
Arkadaşlar arasında çok ayırım yapmıyorum; ancak Harun Özçelik'le daha iyi anlaştığımızı sanıyorum.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Şimdikilerden Okul Müdürü İhsan Kalabay. Ancak öğretmen olarak unutamayacağım öğretmen Fikret Madaralı olacak. Onun gözünden düşmemek için harcadığım çabalar sonunda başarılı olduğuma inanıyorum. Onun sevgisini kaybetmekten çok korkmuştum.
9-Okulumuzun kuruluşunda en büyük emeği geçen öğretmen kimdir?
Bundan binanın kuruluşu kastediliyorsa Namık Ergin Öğretmen diyebilirim. Ancak onun kadar değilse bile ona yakın alın teri döken Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren Öğretmenleri de eklemek istiyorum.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Kültür derslerinde Sami Akıncı diyebilim; ancak bu sorunun bizim okula uygun bir soru olmadığı kanısındayım. Sami Akıncı bence sanat çalışmalarına katılmadan okulu bitirmiştir. Buna göz yumanları hoş görmediğim gibi yaşam boyu da sorumlu tutacağım. Sami Akıncı'yı da kayırılmış bir arkadaş olarak anımsayacağım.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Tek bir arkadaş olarak ayırmak istemiyorum; değişik alanlarda başarılı dört beş arkadaş sayabilirim: Harun Özçelik: Resim-Yazı, Salih Baydemir: Teknik çizim, el işleri, Mustafa Saatçı: Makine, motor-elektrik, Sen: Hem kültür-müzik hem de sanat çalışmalarında, Halil Basutçu: Yapıcılıkta başarılı arkadaşlardır.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Yeterince ders uygulaması yapmadığımızı bir eksiklik sayıyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Eski Müdürümüz Nejat İdil'in ayrılması. Sayın Nejat İdil'in bizi kendi çocuğu gibi sevdiğini biliyorduk. Oysa bize bir veda konuşması bile yapamadan ayrıldı. Buna çok üzüldüm.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Hasanoğlan'dan Kepirtepe'ye dönüşümüz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Marangozluk çalışmalarımızda, biliyorsun çok şeyler öğrendik. Bina yapımı dışındaki tüm çalışmaları yapmayı düşünüyorum. Bu konuda kendime güvenim var, ayrıca şimdiden daha hazırlanmış planlarım da var.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Düşünüyorum, bu düşüncemi bir yukarda belirttim.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Senin gibi çok okuyanlardan değilim ama 20 kadar kitap okuduğumu biliyorum.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Yeşil Gece-Roman-Yaban-Kuyucaklı Yusuf-Küçük Paşa
19-Okuduğun kitaplar içinden birinin içeriğini kısaca anımsatır mısın?
Yeşil Gece. Öğretmen Şahin, tıpkı Çalıkuşu, Feride gibi öğretmen olarak bilmediği bir yere atanmasını sağlar. Gittiği Ege bölgesindedir ama oldukça softa yuvasıdır. Öğretmen Şahin Feride gibi iyi niyetle çalışmaya başlar. Ancak yobazlar onun çalışmalarından hoşlanmazlar. Bu kez gizliden gizliye Öğretmen Şahin'in çalışmalarını engellerler. Sonuç olarak Öğretmen Şahin'in o denli çalışmasına karşın, kasaba içinde çöreklenmiş çıkarcıların (günümüzde de onlar var) başarılı olmaları, beni korkuttu ama aynı zamanda uyardı da!
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin'in 9 öykü kitabını okudum. Ancak onları öykü olduğu için dışta tutarsak Reşat Nuri Güntekin (4 kitabını okudum; Çalıkuşu, Yeşil Gece-Bir Kadın Düşmanı (Homongolos)-Yaprak Dökümü).
21-En sevdiğin şair kimdir?
Faruk Nafiz Çamlıbel. Çoban Çeşmesi'ni aldım, sık sık karıştırıyorum.
 
Recep Kocaman, askerliğini atlatmadan evlenmeyeceğini, şimdilik herhangi bir seçimi de olmadığını, çocuklarını kesinlikle okutacağını sözlerine ekledi. Recep Kocaman: Boy: 1. 63, kilo: 61, yaş: 19 (Kendi söyledi)
 

Recep Kocaman'la yaptığım konuşmadan sonra Hüseyin Serin'in sırasına gittim. 5 yıldır yapmadığım bir davranışı yapmıştım. Hüseyin arkadaş biraz kuşkulu olmakla birlikte yanına geldiğime sevindiğini söyledi. Niçin geldiğimi duymuş, Fettah'ın anlattığını söyledi. Bildiğine göre sorun yok, deyip soruları okudum.

Hüseyin koşulsuz olarak yanıtlarını verdi.

 

***

 

15 (4) Hüseyin Serin

Hüseyin arkadaş, sınıfımızın uzun boylu grubundandır. Okula girdiğimiz günlerde güreş konusunda oldukça ilgi çekmişti. Ancak yapılan sporlar arasında güreş giderek yerini önce voleybola sonra da futbola bırakınca Hüseyin de onlara heveslendi. Ancak bu yeni alanlar bireysellikten öte takımların etkinliği sayılınca arkadaşın kişisel becerisi gölgelendi. Zaten o da üstelemedi, giderek ikisinden de elini çekti. Bedensel gücüne karşın derslerine karşı çekimser kaldı, giderek de sahiden güçten düştü. Otuz arkadaş içinden “Başarısız sayılıp 3 arkadaşı ayırsalar biri Hüseyin arkadaş olur!” kanısı hepimize yerleşmiş gibidir. Ancak arkadaş sanat derslerinde beceri düzeyinde olmasa da aranan bir arkadaştır. Bu özelliğini sonuna dek korudu. Özellikle Tarım çalışmalarında öğretmenlerin ilgisini çekti. Bu özelliğinden ötürü öğretmenlikte başarılı olacağı inancını giderek arttırdı.

Boy: 1. 70, kilo, 70, yaş 20.

 

Sorular:
 
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Kesinlikle pişman değilim. Başka yerde okuyamayacağımı iyice anlamış bulunduğumdan, burada olmaktan çok mutlu olduğumu söyleyebilirim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kesinlikle kararlıyım. Eksiklerimi biliyorum; onları tamamlamak için çalışacağım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Beden Eğitimi.
4-En sevdiğin öğretmen kimdir?
İlk Beden Eğitimi öğretmenimiz Ömer Tunalı.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Okula çağırılırsam gelirim, başka türlü geleceğimi sanmıyorum. İlerde arkadaşlar burada görev alırsa o zaman belki onlara uğrarım.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Okulu kuran da bizleri seven de eski Müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
İnşaatlar kastediliyorsa Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Namık Ergin. Namık Öğretmeni gücendirmekten çok çekinirim.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Tek olarak seçtiğim arkadaşım yok. Hepsini bir tutuyorum.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
İnşaatlarda Halil Basutçu, derslerde Sami Akıncı.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Ayrı ayrı alanlarda başarılı arkadaşlar var. Örneğin sen müzikte, Harun Özçelik resimde...
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Var, konuşmaktan çekiniyorum. Ancak bu kusurumun üstesinden geleceğime güvenim var. Müdürümüz derslerinde beni çok cesaretlendirdi.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Okul müdürümüzün bizi öğretmen olarak göremeden gitmesine çok üzüldüm. Diplomamı onun elinden alsaydım çok daha mutlu olacaktım.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Artezyen suyuna kavuşmuş olmamız.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Düşünüyorum. Ben zaten yıllardır tatillerde köye gidince çalıştım, Ailemden de bu işlerde çalışanlar var. Aile iş düzenini sürdüreceğim.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Kitap okumayı bir türlü sevemedim. Öğretmenlerin okuduğu kitapların dışında çok az kitap okudum. Sayısı 10'u bulmaz. Ömer Seyfettin'in öykülerini, Esat Mahmut Karakurt, Peyami Safa, Aka Gündüz'le şimdi anımsayamadığım bir iki yazarın birer bilemedin ikişer kitabını okudum.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Peyami Safa'nın 9 Hariciye Koğuşu, Esat Mahmut Karakurt'un Dağları Bekleyen Kız, Aka Gündüz'ün Bu Toprağın Kızları ile Dikmen Yıldız'ı, Ömer Seyfetin'in Bomba ile Beyaz Lale kitaplarını sayabilirim.
19-Okuduğun kitaplar  içinden birinin içeriğini açıklayabilir misin?
9. Hariciye Koğuşu. Bir hasta hastahaneye gidiyor. Hastahaneye gidince orada yatan hastaları düşünüyor. Hastahanenin odalarına varana dek inceliyor ya da öyle düşünüyor. Sonunda  o da yatıyor. Ameliyat olması gerekiyor, olup olmamak için karar veremiyor. Sonunda ameliyat oluyor. Yarası iyi olunca hastahaneden çıkınca kitap bitiyor.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Çok deniyorsa Aka Gündüz'le Ömer Seyfettin'den ikişer kitap okudum.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Şiir severim ama güzel okuyamadığım için şiir üstüne konuşmam. Faruk Nafiz Çamlıbel'le Rıza Tevfik Bölükbaşı'nın şiirlerini seviyorum. Faruk Nafiz Çamlıbel'in Han Duvarları’nı, Rıza Tevfik'in de Uçun Kuşlar'ını sık sık okurum.

 

Hüseyin Serin, evlilik konusunu da çok rahat açıkladı; sözlüymüş, işlerini yoluna koyunca hemen evlenecekmiş. Birden çok çocuğu olursa biri dışındakileri okutacakmış. Arkadaş kız erkek ayırımı yapmadan çocuklarını okutacağını söyleyince kızı olursa buraya gönderip göndermeyeceğini sordum. Hüseyin çok rahat olarak:

-Gönderirim, neden göndermeyeyim? Burada kızlar erkeklerden çok daha rahat oluyorlar! deyince yavaşça Mustafa Saatçı'nın SS'sini anımsattım. Hüseyin önce Mustafa Saatçı'ya baktı, arkasından:

-İmamın boşboğazlığı, kızın onlardan haberi bile yok, belki duymuştur ama aldırdığı yok. Benim kızlardan yakın konuştuklarım var, anlatınca gülüyorlar. Bizim kızlar bence burada çok rahatlar.

 

***

 

Hüseyin Serin'den aldığım bu kısa bilgi de benim için yararlı oldu.

Yat zili çalana dek arkadaşla kızlar üstüne konuştuk. Anlattıklarına şaştım. Röslein'le konuştuğunu sezinlemiştim ama başkalarını düşünmemiştim. Hasan Gülümser'le Hatice arasındaki ilişkiyi duyuyordum ama bu denli karmaşık olduğunu şimdi öğrendim.

Çok sevdiğim Hasan Gülümser de az kalsın Musa Güner'le Ali Ergin gibi okuldan oluyormuş.

Yatınca bir süre gene okuldan atılanları düşündüm. Okuldan atılma korkusu bana daha köydeyken takılmıştı. Atılarak köye dönmenin çok aşağılayıcı bir durum olacağını düşünmüştüm. İkinci korkum gene okuldan kopmak, o da sınıfta kalıp köye dönmek. Bu biraz da tembellikle ilgili olduğu için az utançlı geliyordu. Gene de benim buna da katlanmam olanaksızdı “Ölüm var, dönüm yok!” ilkesini benimseyip başardım. Akıl düzenim yoluna girdi, bundan sonrası için öyle bir kaygım yok. Röslein yine aklıma takıldı.

 

15 Eylül 1943 Çarşamba

 

Öğretmenliği seçen arkadaşların cumartesi günü gitme olasılığı gene ortaya döküldü. Arkadaşlar kendi illerine gidip Milli Eğitim Müdürlüğü yetkilileriyle tanışıp görüşeceklermiş. Kırklareli grubu sevinç içinde 7 arkadaşlar, Mehmet Aygün, Yakup Tanrıkulu, Arif Kalkan, İsmet Yanar, Recep Kocaman, İdris Destan, Ahmet Güner. Edirne grubu da 4 arkadaş; Sefer Tunca, Fettah Biricik, Ali Önol, Hüseyin Serin. Tekirdağ ise tek kişi; Hilmi Altınsoy. Ötekilerin sevincine karşın Hilmi dertleniyor:

-Ne talihsizim, burada yalnız kaldım! Arkadaşlar söz birliği edercesine teselli etmeye çalışıyorlar:

-Yalnız olman daha iyi, Tekirdağ İli seni beğendiğin gibi iyi bir yere yerleştirir, üstelik tüm gereksinimlerin de tamamlanır. Kırklareli grubu hemen planlar kurdular: İlhan Görkey Öğretmeni bulacaklar. Fettah Biricik Edirne grubunu cesaretlendirmek için Genel Vali Abidin Özmen'in Edirne'ye gittiğimizde söylediği sözleri anımsattı. Genel Valimiz bizimle derken eski genel Vali Kazım Dirik demesi, sözlerinin ne denli eğreti olduğunu da kanıtlamış oldu. Bununla da kalmadı olay hemen şakaya dökülerek Hilmi Altınsoy'a öneriler başladı:

-Sen de Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan'a git. Hiç değilse o yaşıyor, bir çare bulur. Baksana ölülerden yardım isteyecekler bile var.

Arkadaşlar tartşırken ben sahiden öğretmen olan arkadaşlar gidecekse önce onlarla konuşmayı tasarladım, hemen Sefer Tunca arkadaşın yanına oturdum. Fettah'la konuştuğumu bildiğinden Sefer Arkadaş koşulsuz sorularımı yanıtladı.

 

***

 

16 (5) Sefer Tunca

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Hiç pişman değilim, beş yıl içinde herhangi bir gün de pişmanlık duymadım. Okumak istiyordum. Ancak ben de senin gibi (Benim durumumu iyi biliyordu) okuma şansımı kaybetmiştim. Bu okul, benim okuma şansımın önünü açtığı için okulumu çok seviyorum.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kesin kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Kültür derslerinde gönlümce başarılı olamadığım için onları saymıyorum, Yapıcılıkla - Tarım derslerini sevdim.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Yapıcılık Öğretmenim Namık Ergin
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Okulumuzun gelişmesini görmek için sık olmasa da bir kaç yılda bir görmeyi tasarlıyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Ayrılan müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
En sevdiğim öğretmenim Namık Ergin.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Tüm arkadaşları desem doğru olmaz, istesem de istemesem de kendiliğinden bir seçim oluyor. Arif Kalkan'la ötekilerden daha çok konularda benzerliğimiz olduğundan onu seçiyorum.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Ben bu soruyu anlamadım, nerede çalışan? İşlerdeyse birkaç arakadaş arasında kendimi de çalışkan sayıyorum. Halil Basutçu, sen, Salih Baydemir.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Bu soruya da yanıt vermekte zorlanacağım. Öğretmenlerden duyduklarımıza göre sözde Sami Akıncı. Oysa Sami Akıncı okula girdiği günden beri kayırılıp korunuyor. Biz duvar örer, çatı çatarken o matematik çalıştı. Ona ben nasıl başarılı derim? Onun yerine sen korunsaydın bence sen çok daha başarılı olurdun.
12-Kendinde, iyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Buluyorum. Öğretmenlik, anladığım kadarıyla konuşma kolaylığı gerektiren bir meslek. Rahat konuşamadığımın ayırdındayım. Bu yanımı tezelden geliştirmem gerekeceğine inanıyorum
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Hasanoğlan'a gittiğimizde sevdiğimiz müdürümüzün bizden ayırılmasına üzülmüştüm. Bu kez de diplomalarımızı onun elinden alamayışıma üzüldüm. Diplomamda onun imzasının olmasını çok isterdim.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Hasanoğlan'dan Kepirtepe'ye dönüşümüz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Burada öğrendiklerimizin çoğunu uygulamaya geçirmek niyetindeyim. Örneğin dülgerliği, tarımı özellikle de aşıcılığı sürdüreceğim.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Tarım konusunda ailemle elbirliği edip geliştirme konusunda düşüncelerim var. Ancak bunu askerliğimi atlattıktan sonra uygulamayı tasarlıyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Öğretmenlerin önerdiği sınırlı kitapların üstünde kitap okudum. Ancak okuduğum kitapları anımsayıp tekrarlama alışkanlığını gerliştiremedim. Türkçe öğretmenlerimizin derslerde okuduğu ya da önemle okumamızı önerdiğinin dışındakilerin çoğunu unuttuğumun ayırdındayım. Gene de 15 kadar kitap üstüne konuşacak bilgim olduğunu sanıyorum:
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Devrilen Kazan, Yaban, Vurun Kahpeye, Babalar ve Oğullar, Peer Gynt
19-Okuduğun kitaplar  içinden birini söyler misin?
Babalar ve Oğullar. Çocuklarını çok seven bir anne tek oğullarını okutmak için uzak illere gönderir. Tıpkı benim, senin gibi. Çocuk yıllarca uzaklarda kalıp anne-babadan iyice kopar. Başkaların etkisinde kalıp kendi gerçeklerinin iyice dışına çıkar. Okumuş olduğu için onun gibi okuyan ancak varlıklı kızlı-erkekli topluluklarda kendi gerçeklerini unutup onlarınkilerle haşırneşir olur. Bu arada kıyasıya bir de aşık olur. Aşık olduğu kız çok yüksek tabakadandır. Onun koşullarına da ayak uyduracak durumda değildir. Böyle bir çıkmazdayken kısa bir süre dinlenmek üzere anne-baba yanına döner. Kaldığı yerin yakınlarında bir hastayla karşılaşır. Ona yardım etmeye çalışırken mikrop kapıp, kısa bir zaman içinde ölür. Oğullarını yetiştirmek için çırpınmış olan yaşlı anne baba, bu kez oğullarının mezarında teselli bulmaya çalışır.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin'in öykü kitapları dışındaki yazarlardan bir ya da ikiden çok kitap okumadım. Yazar seçme yoluna gitmedim.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Fikret Madaralı Öğretmen derslikte okudukça Faruk Nafiz Çamlıbel, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim gibi şairlerin şiirlerini sevmeye başlamıştım. Sabahat Öğretmen de şiirler okurdu ama, nedense ben Sabahat Öğretmenin şiir okuyuşunu sevemedim. Gene de birini istediğine göre Faruk Nafiz Çamlıbel diyeceğim. Hiç değilse onun Akın Piyesi şiirlerini çok dinledik. Onun “Ey Maraşlı Şeyhoğlu-Evliyağlar adağı-Bahtına lanet olsun! -Aşmadınsa bu dağı. . dizelerini anımsıyorum. Meşin gırbaç şakladı, Yağız atlar kişnedi-Bir dakika araba -Yerinde durakladı. . . . Han Duvarları!
 

deyip güldük.

Sefer Tunca sınıfın en uzun boylularından biri: Boy: 1. 72, kilo 70. yaş: 21

Evlilik konusunda çekimser görünmesine karşın gerçekte pusudaymış. “Sözlüm var” demedi ama seçtiği birisi olduğu öteden beri belli oluyordu. Derslikte, okul kızları üstüne yapılan konuşmalara kesinlikle katılmadı. Onun tavrını yeğenim İsmet'e çok benzettiğim için neredeyse “Başı bağlı!” diyecek gibiyim. Ama kendisi böyle bir kesinlikten söz etmedi. Çocuklarını okutmaya kararlı olduğunu, onların kendisinden daha okumuş birer insan olması için Babalar Ve Oğullar kitabındaki anne-baba gibi özveride bulunacağını tekrarladı. Lüleburgaz Ortaokulu Müdürü Yalçın Biguvar'ı örnek gösterdi. “O nasıl sonradan okuyup avukat olmuşsa bir gün kesin karar verip ben de şansımı deneyebilirim. Gizli tutuyoruz ama arkadaşım Arif Kalkan'la bunları çok konuştuğumuz oldu. Biz gerçekleştiremezsek oğullarımızı yönlendirmeye çalışacağız. ”

 

***

 

28 (9) İdris Destan

 

1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Zaman zaman pişman oldum. Ancak şimdi çok sevinçliyim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Öğretmenliği meslek olarak seviyorum, bu okula gelirken biraz da onun için geldim.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Müzik dersini seviyordum; ancak dersler boş geçince kendi kendime ilerleme çabasını gösteremediğimden giderek soğudum.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Ayrılmış olan Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmeni çok sevmiştim.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Okulumda özellikle atölye çalışmalarını düzenleyebilirsem, özellikle de tarım için bahçe sağlayabilirsem, bunlar için gelmeyi tasarlıyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
İlk Müdürümüz Nejat İdil!
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Bence öğretmenler denmeli: Namık Ergin, Hamdi Bağ, İrfan Evren, Naci İnan, Nazmi Aybar.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
En çekindiğim öğretmenim aynı zamanda en sevdiğim öğretmenimdi: Fikret Madaralı
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Bunu herkes bilir, 4 Mehmet, Mehmet Aygün. (Arkadaşa anımsattım: O şimdi 1 Mehmet! İdris Destan: -Olsun , bence o benim dilimde hep 4 Mehmet olarak kalacak. Yaşarsak onun çocuklarına da benimkilere de onu öyle anlatacağım.)
10-Kendinde iyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Buluyorum: Çok vesveseliyim. Oysa çocuklar karşımda durmadan konuşacaklar. Onların konuşmalarını öğrenmeye kalkarsam başıma neler gelecek? Bunu şimdiden düşündüğüm oluyor.
11-Sence, sınıf arkadaşların içinde en başarılısı kimdir?
Herkes Sami Akıncı diyor. Ancak ben böyle düşünmmüyorum. Bence içimizde en başarılısı sensin. Arkadaşlar bunu yüzüne söylemiyor ama aralarındaki konuşmalarda hep sen öndesin. Senin sanat çalışmalarındaki başarının yanında Sami solda sıfır. Oysa senin kültür derslerindeki başarın Sami ile başabaş. Sami çok girgin, yöneticilerin gözüne girmesini biliyor. Kısacası adı baştan öyle çıktı. Özellikle giden müdürümüz onu kendi oğlu gibi severdi. Unuttun mu? Kooperatif  için seçim yapılsın dendiğinde Müdür Bey: Kooperatifin parasını ben koydum, paramı ancak Sami'ye teslim ederim! demişti.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyecek bir eksikliğinin olduğuna inanıyor musun?
Bir değil bir kaç tane diyebilirim. Önce hoşgörülü olmak, genel kültürümü tezelden çoğaltmak gereğini duyuyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay nedir?
6 Ali'nin okuldan uzaklaştırılması. Ali'nin söylendiği gibi hırsızlık yaptığına asla inanmıyorum. 4 yıl birlikte kaldık, arkadaş tembeldi, hoşgörüsüzdü, güvensizdi ama karıncayı incitmeyen bir duyarlığı vardı. Geçen 4 yıl süresince yakın ilişkim oldu; beş parasızken bile  yolda bulduğu para ya da değerli nesneleri götürüp kayıp kutusuna koyardı.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Arkadaşların, benim için topluca köyüme gelmeleri, beni köylülerime karşı onurlandırmaları.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum; küçük çapta da olsa öğrendiklerimi uygulayacağım.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Beden olarak çok güçlü değilim, bu nedenle inşaat işlerini pek düşünmüyorum. Ancak baba mesleği olan tarımı deneyeceğim.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplara ek olarak kendi seçtiğin kitapları da katıp okudukların üstüne bir sayı verebilir misin?
20 kadar kitap okuduğumu bir zamanlar saymıştım. Rahatsızlandıktan sonra kitap okumayı bir süre kestim. Sonra da az az okumayı denedim. Şimdilerde ise iyiden iyiye kestim. Ancak kitap okumayı seviyorum. Uzunca bir listem var o yazarların hiç değilse birer ikişer kitabını kesinlikle okuyacağım. (İdris Destan ben sormadan: Emil Zola, Tolstoy, Dostoyevski, Victor Hugo, Knut Hamsun, Dale Carnegie, Anatole France, Maksim Gorki adlarını saydı.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin beşinin adını  verebilir misin?
Kuyucaklı Yusuf, İzlanda Balıkçısı, La Dam o Kamelya, Rüzgarlı Bayır, Germinal.
19-Okuduğun kitaplar  içinden birinin içeriğini anımsayabilir misin?
Söylediklerimin hepsini özetleyebilirim. Hemen hemen hepsi aşk üstünedir. Ancak İzlanda Balıkçısı çok değişik bir aşk öyküsüdür. Eşit koşullar altında bir araya gelmek isteyen iki gencin uzun bekleyişler sonunda birbirlerine kavuşmaları anlatılır. Yazık ki bu uzun sürmez. Bu kez bir başka engelle karşılaşırlar; deniz kazasıyla son bulur.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Kitap sayısı olarak Ömer Seyfettin hikayeleri, yedi kitabını okumuştum.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Önceleri (1. sınıfta) Rıza Tevfik'i sevmiştim. Sonraları Faruk Nafiz Çamlıbel onun önüne geçti. Onun Çoban Çeşmesi kitabını ara ara okuyorum.
 

İdris Destan arkadaşın köyüne gittik, annesini, babasını kardeşini tanıdık. İdris evinde bize göre gerçekten daha çocuk. Kendisinden küçük kardeşi bile onu kendine eşit tutuyor. Kardeşin bu tutumu, anne-baba davranışının bir yansımasıdır. O nedenle arkadaşa evlilik konusunda soru sormadım. O zaten derslikteki bu tür konuşmalara da katılmamaktadır.

İdris Destan, Boy: 1. 65, kilo: 60, yaş: 18.

 

***

 

No: 44 (11) İsmet Yanar

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim, neden pişman olayım? İşte bitirdim, gidiyorum, tam istediğim gibi oldu, mutluyum.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Hem de çok kararlıyım, başka bir iş düşünmüyorum.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Matematik dersini çok sevmiştim ama öğretmen asker olunca ders tavsadı, benim de ilgim kesildi.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Beni sevdiğine inandığım Selçuk Korol Öğretmendir.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Arada bir uğramayı düşünüyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Okulu kuran ilk Müdür Nejat İdil.
7- Okul binasının yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
O günkü dört sanat öğretmenini de eşit olarak düşünüyorum: Namık Ergin, Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Besim İyitanır.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Arkadaşım mı yoksa kardeşim mi tam olarak ayıramadan Yusuf Asıl diyorum. Ondan ayrılacağım için üzülüyorum. Öğretmen olsaydı sık sık gidip görecektim.
10-En çalışkan arkadaşın kimdir?
Kültür derslerinde Sami Akıncı, ancak onun çalışması, hafızlama oluyor. Mustafa Saatçı yerine ona hafız deseydik daha yerinde olacaktı.
11-Sınıfımızda en başarılı arkadaşımız kimdir?
Arkadaşım değil daha yakınım; dayım! (Benim için söylüyor) Onun başarısı yanında kendiminkini sıfır sayıyorum.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyeceğinden kuşkulandığın saptanmış bir eksikliğin olup olmadığını düşünüyor musun?
Düşünmüyorum. Kimi derslerin boş geçmesi yüzünden bilgilerim az olabilir ama, ben, beni yetiştiren öğretmenlerimi de yakından tanıdığım için bunu kusur saymıyorum. Bildiklerimi öğrencilerime aktaracağıma, bunların da onlara yeteceğine inanıyorum.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay oldu mu?
Bizim yetişmemiz için çok iyi niyetle çalıştığına inandığımız Müdürümüz Nejat İdil'in bizi öğretmen görmeden ayrılmasına çok üzüldüm. Bu üzüntüm, sanırım hep sürecek.
14-Okul sürecinde seni mutlu eden bir olayı söyler misin?
Beni en mutlu eden olay, hiç ummadığım bir rastlantı, dayımla birlikte olma olayıdır. Babamın dediği gibi;  sen olmasaydın sanırım ben bu günü bu denli mutlu göremezdim: Bunu sen de biliyor olmalısın!
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum. Kardeşimle şimdiden kurduğumuz planlarımız var, bir birimize destek olacağız.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Şimdilik Tarım dışında bir sanatsal etkinlik düşünmüyorum. Okulda küçük çaplı öğrenci çalışmalarını daha bilinçli yapacağıma inanıyor, kendime güveniyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplara ek olarak kendi seçip okuduğun kitapların tümünün sayısını söyler misin?
Fikret Madaralı Öğretmen “Bir Öğretmen Konuşuyor, Küçük Paşa, Çıkrıklar Durunca, Kuyucaklı Yusuf, Çalıkuşu, Yaban; Sabahat Öğretmen de Vurun Kahpeye ile Akın Piyesini okudu. Bunların dışında okuduğum kitapların sayısı, yarısı Jules Verne'den olmak üzere ancak on-oniki dolayındadır.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitabın adı ile yazarlarını söyler misin?
Robinson Crusoe-Daniel Defoe, Arzdan Aya Seyahat-Jules Verne, Pol ve Virjini-Bernardin de Saint-Pierre, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok-Erich Maria Remarque, Kreutzer Sonatı-Tolstoy
19-Okuduğun kitaplar  içinden birinin içeriğini özetler misin?
Arzdan Aya Seyahat, Amerika'da bir grup insan Aya gitmeyi planlar. Aya gidecek aracı yapmak için tüm dünyadan para toplarlar. Bizim ülkemizden bile 500 lira almışlardır. Ancak bu işe kalkışan kişiler aralarında tam olarak anlaşamadan aracı aya gönderirler. Ne var ki araç aya gidemez. Aya gitmediği gibi nereye gittiği üstüne bir iz de bulunamaz. Bu arada araçla birlikte birileri de yok olur.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Jules  Verne: Kaptan Grant'ın Çocukları, Denizin Hücumu, Esrarlı Ada, Mişel Stragof, Arzdan Aya Seyahat.
21-En sevdiğin şairin adıyla beğendiğin  bir şiirinin adını söyler misin?
Rıza Tevfik Bölükbaşı, Fikret'in Mezarında ya da Fikret'in Necip Ruhuna adlı şiirini okurken çok duygulanıyorum.

 

İsmet sınıfın uzun boylularından boy, 1. 71, kilo, 66. yaş: 19. İsmet'in çocuk konusundaki fikri de kendine özgü:

-Olursa tıpkı anne-babamda olduğu gibi kızlı-erkekli çok çocuğum olsun. İçlerinde okuyabilecekleri okutacağım. Özellikle kızlarımın öğretmen olmasını sağlamaya çalışacağım. Okumayanlar da amcaları Sabri Ağa (Kardeşi) yanında çiftçilik yapacak. Okuyacak erkeklerin (subaylık dışında) meslek seçmelerine karışmayacakmış. Subaylığa kesinlikle karşı. İsmet'in büyük ablası subayla evlendi. Evlendikten bir yıl sonra enişte Kars taraflarına atandı. Oralarda uzun kalınca abla ayrılmak zorunda kaldı. İsmet, bu olaya çok üzüldüğünden kendince bir sınır koymuş.

 

***

 

No 53 (16) Ali Önol

 

Ali Önol arkadaşla ilk günlerden beri yan bakışırız. Bunu nedenini çok düşündüm ama bulamadım. Ali benim dengim değil, onunla ağabey kardeş gibi yakınlaşabilirdik. Başlangıçlarda Yusuf Asıl, Hasan Üner gibi ona da kardeş gibi yaklaşmayı denedim. Hemşerisi Fettah'la takıştığımız zamanlarda Ali, Fettah'dan önce “Kraldan çok, kralcı!” tavırlarıyla üstüme gelmeye kalkıştı. Bence bu tür korumacılık yanlıştı, beklemediği türden karşılığını gördü. Bu tür tavırlarını uzun süre değiştirmediği için ben de “Al benden de o kadar!” tavrı takınarak uzun bir süre Ali'yi yok saydım. O zaten yapıcılık kolunda olduğundan sanat çalışmalarında da uzağımdaydı. Zaman geçtikçe Fettah eski dikleşmesini bıraktı. İşin ilginci, Ali'nin gönül birliği ettiğini sandığı hemşerisi Sefer Tunca ile arkadaşlığımız yaşam boyu sürmesi isteklerimizle giderek perçinleşti. Böyleyken Ali Önol'la sıcak ilişki kurma denemesine kalkışmadım. Okulun bir çok etkinliklerine katılıyordum, işbirliği ettiğim arkadaşlar azımsanmayacak denli çoktu. Müzik çalışmalarında olduğu gibi Milli oyunlarda da olmamın yanında söz sahibiydim. Ali bana uzak durduğu için bu tür etkinliklere de katılmayınca bir birimize yaklaşma olanakları azaldı. Benim hiç bir kırgınlığım ya da öc düşüncem olmadığı gibi, 5 yıl bir arada kalıp da onun gönlünü alamadan ayrılmış olmamın (insancıl beceriksizliğimin) üzüntüsünü duymaktayım.

Ali Önol, sınıfımızın küçükler grubundandır. Ancak o gubun şakalarına katlanamadığından onlardan uzaklaşmış durumdadır. Büyükler grubunda bulunan iki hemşehrisi nedeniyle büyükler grubuna yaklaşınca da kendisini küçük sayan ağabeyler Ali'yi topa tutarlar. Büyüklerle cebelleşmeye kalkışı ona bir takım sıfatları yüklemiştir. Örneğin Baba Ali. Buradaki baba sözünün gerçek baba ile bir ilişkisi yoktur. Aramızdan ayrılmış olan Ali Güleren'e takılan Kaz Ali sıfatlaması gibi küçüklüğüne karşın ağabeyler arasında söz yarışına kalkan Ali Önol'u küçültme amacıyla söylenmiştir. Buradaki Baba, çocuk anlamına yaklaştırılmışır. Ayrıca zaman zaman takındığı pozları da dilleyen sıfatlar takılmıştır. Zaman içinde  Ali, gereksiz davranışları geride bıktıkça yakıştırılan sıfatlar da unutulmuştur.

Ali, daha önce konuştuğum hemşerileri Fettah Biricik'le Sefer Tunca'dan bilgi aldığından ben söze başlamadan:

-Sor bakalım! dedi. Azıcık açıklama gereğini duyduğumu söyledim. Soruların kimisini arkadaşlar kendileri değiştiriyor. Sana sorulanları da istersen değiştirebilirsin. Ali Önol, o konuyu bana bıraktı.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim, neden pişman olayım? İşte öğretmen oldum. Askerliğimi de yedek subay olarak yaparsam kendimi mutlu sayacağım.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Öğretmenliği sürdüreceğime kendime söz verdim.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Ben dersleri öğretmenlerine göre değerlendirdim. Kendisinden çok korkmama karşın, Fikret Madaralı Öğretmen varken Türkçe dersini sevmiştim. Sonraları Tarım Öğretmeni Salih Ziya Büyükaksoy benim çok beğendiğim öğretmen oldu. O da gidince başkalarınına ısınamadım
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Fikret Madaralı, Salih Ziya Büyükaksoy
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Çağırılmazsam, gelmeyi düşünmüyorum. Gelmek istesem bile benim gelmem oldukça zor olacak. Meriç buraya yol bakımından çok ters gelmektedir.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Eski müdür Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Bana göre Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Geçmişte en sevdiğim öğretmenlerimdi, onların gözünden düşmekten çekinirdim. Şimdi ise Eğitimbaşı Kemal Üstün'den çekiniyorum; daha doğrusu korkuyorum. Bana bir kötülüğü dokunmadı ama konuşmalarından sezinlendiğime göre hoşgörüsü az biri.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
İki hemşerim: Sefer Tunca ile Fettah Biricik.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Kültür derslerinde Sami Akıncı-Sanat derslerinde Halil Basutçu ile sen
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Tüm çalışmalarda en başarılı sensin.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Buluyorum, konuşmamı düzeltmem gerekecek. Gider gitmez bu yönümü düzeltmeye dikkat edeceğim.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Ruşen Baksi'nin ölümü. O gün birlikte oynamıştık. Onu uzun süre unutamadım.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Üç köylü arkadaş birlikte olmamız, birbirimize bağlılığımızı sürdürmemiz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Olanak bulursam uygulayacağım. Ancak, kendim olanak sağlamaya kalkışmayacağım.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Bizim oralarda meyvecilik gelişmektedir. Aşıcılığı geliştirip meyve bahçesi yetiştirmeyi düşünüyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Çok az kitap okudum. Öğretmenlerin derslikte okuduklarından başka, saymadım ama on kitabı geçmez.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Bomba, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, 9. Hariciye Koğuşu, Izlanda Balıkçısı, Kreutzer Sonat, Kuyucaklı Yusuf.
19-Okuduğun kitaplar içinden birini söyler misin?
Bomba. Kitapta başka öyküler de var ama bence en önemlisi Bomba. İki genç (karı-koca) korku içinde yaşarlar, düşünceleri yüzünden onlara çok kişi düşman olmuştur. Bulundukları yerde rahat yaşayamayacaklarını anlayan gençler, Amerika'ya gitmeyi düşlerler. Hazırlıklarını tamamlamışlardır. Yola çıkacakları gece baskın yapılır. Erkek alıp götürülür. Bir süre sonra da elinde bir paketle birileri gelir. Eşine paketi veririler. İçinde bomba olduğunu söylerler. Oysa paketin içindeki eşinin kesik başıdır.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin'in 4 kitabını okudum. Bomba, Beyaz Lale, İlk Düşen Ak, Yüksek Ökçeler.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Kitabını bulup okumadım ama okuduğum bir kaç şiirini sevdiğim için Kemalettin Kamu diyorum. Onun geçen yıllar okuduğumuz okuma kitaplarındaki şiirleri hep güzeldi. İzmir Yolarında, Akdeniz'den Geçerken, Gurbet şiirlerini ara ara gene okuyorum.

Ali Önol'un evlilik konusunda sessiz kalacağını bile bile sordum:

-Nişanlı ya da sözlü müsün? O tarakta bezi olmadığını, önce öğretmenliğe iyice alışacağını, sonra da askerliğini geçirip ondan sonra evliliği düşüneceğini söyledi.

Boy: 1. 64, kilo 61. Yaş: 19

Ali Önol ben sormadan çocuklarını lisede okutup yargıç, avukat, doktor olmalarına yardımcı olacağını ekledi. (Kızı olursa onları öğretmen olarak yetiştirecekmiş.) Bu düşüncesini neye dayandırdığını sordum. Fidanlık aşı uygulaması için Edirne'ye gittiğimizde Lisede konuk olarak kalmıştık. Lise öğrencilerinin daha özgür yetiştiğini görmüş, tanıştıklarının da çoğunun babaları Savcı, yargıç, avukat, doktormuş. O nedenle böyle bir düşünceye kapılmışmış.

 

16 Eylül 1943 Perşembe

 

Arkadaşların ayrılacağını düşünerek dün, tüm zamanımı onları yazmaya ayırdım. Bir bakıma iyi oldu. Yanıt vermeyeceklerini sandığım arkadaşlar, benim olumsuz düşüncelerimin tersine iyi karşıladılar. Öğretmen grubundan dört arkadaş, Hilmi, Yakup, Arif, Ahmet arkadaşlar kaldı. Onları da bugün-yarın bitirirsem işim kolaylaşacak. Hasanoğlan'a gidecek arkadaşlar için telaş etmiyorum; onlarla nasıl olsa konuşacak zaman bulacağım. Zaten onlar için sorularda değişiklik yapılması gerekecek, o nedenle de uzayabilir. Soru sorduğum arkadaşlar bir soru olan “Okulun kurulmasında en çok emeği geçen? sözü edilince hep “Eski Müdürümüz Nejat İdil!” dediler. Arkasından da daha önce konuşulmuş olan bir mektup sözünü anımsattılar. Mektup, müdürümüze Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'tan gelmişti. Müdürümüzün ayrılmadan önce bir pazar günü okula gelip, arkadaşımız Sami Akıncı'yı çağırdığını, kilitli olan masasının açılmasını istediğini, o sıra atölyede akardiyon çalarken Sami'nin gelip beni çağırdığını, kilitli dolabı (Kürsü alt kapağı) benim tornavida ile açtığımı arkadaşlara Sami Akıncı ile anlatmıştık. O konuşmada mektubun bende olduğunu, nasıl aldığımı da açıklamıştım. Mektubu açıklamam da müdürümüzün ayrılışını birileri başka nedenlere bağlayıp bizi yanıltmalarıydı. Örneğin;  mart ayında okulumuza gelen Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, okulumuzu beğenmemiş, öğrencileri disiplinsiz bulmuş gibilerde söylenti yayılmıştı. Oysa o zaman Hasan Ali Yücel okulda bir saat bile kalmadı, Müdür Beyle görüşüp ayrıldı. Bu konu üzerinde o günlerde çok durmuştuk. Duranlardan biri de bendim. Çünkü o gün koridor nöbetçisiydim, Milli Eğitim Bakanına büyük kapıyı ben açıp Müdür Beyin odasını ben göstermiştim. Arkadaşlar bunları hep biliyor. Hasan Ali Yücel bir önceki yıl biz Hasanoğlan'dayken (10 Haziran 1941) çadır dersliğimize girmiş, bizimle konuşmuştu. O günkü sıcak yakınlığına güvenerek, Kepirtepe'ye dönmek istediğimizi söylemiştik. Dönmemiz için yardımcı olacağını söylemiş, kendisi de oraya gelip bizimle yarım kalan tartışmayı sürdüreceğine söz vermişti. (Kutup Yıldızı ile Büyükayı takım yıldızı uzaklığının 5 ya da 7 oranı) İşte bunları konuşarak; bakıp geçtiği için Hasan Ali Yücel'i vefasızlıkla eleştirmiştik. Konu, o zaman öğretmenlere de yansıyınca açıklama yapan öğretmenler, Milli Eğitim Bakanının buradan geçmek zorunda olduğunu, işinin ivedi olması nedeniyle, ancak Okul Müdürümüzle bir nezaket görüşmesi yapabildiği anlatılmışlardı. Gerçek böyleyken, bir yıla yaklaşan aralıktan sonra Müdür Beyin ayrılmasını buna bağlamanın anlamsızlığını kanıtlamak için söz konusu mektubu arkadaşlara okumak istemiştim. Ancak mektubu, o günler öteki notlarımla birlikte köyde bırakmıştım. En kısa zamanda getirip arkadaşlara okuyacağıma söz vermiştim. Aradan geçen zaman içinde arkadaşlardan bana bunu anımsatan olmayınca, kendiliğimden çıkarıp okumayı da doğru bulmamıştım. Şimdi anlıyorum ki, arkadaşların bunu öğrenmeye hakları var. Sevdikleri Müdürlerinin ayrılış nedenleri mektupta açık açık anlatılıyor. Mektupta yazılanların hepimiz için de bir uyarı niteliği taşıdığı gibi, üst makamlardakilerin büyük yanılgıları olabileceği fikrini de verecektir.

Kendimi iyice hazırladım bu akşam uygun bir ortam bulursam hiç değilse mektubun birini okuyacağım. Kendi kendime sevindim. İsmet beni izliyormuş, sordu:

-Dayı, gene planlar kuruyorsun, hayrola! deyince, cumartesi günü köye gideceğimi, izin alabilirsem bir kaç gün kalacağımı söyledim. Bunu söylerken, mektubu okumam için bir gerekçe gibi göstermeye çalıştım. Bu kez de Yusuf Asıl:

-Hani sen bize bir mektup gösterecektin, deyince, önce sözünü düzelttim:

-Gösterme değil okuyacağım, mektubu elimden vermem söz konusu değil, ne yazıldığını duymanız yetecek! Konuşmamız, herkesin ilgisini çekti. Arif Kalkan sordu:

-Ne zaman okuyacaksın? Baksana biz gidiyoruz. “Akşama!” diyerek hem zamanını saptamış, hem de kendimi duruma sokmuş oldum.

Kahvaltıda dar canlılık eden oldu:

-Okumana ne gerek var, söyle geç! Okumanın ne anlama geldiğini açıklamaya çalıştım:

-Genel Müdürün sözleri önemli. Özellikle de 1. Mektuptaki sözlerin bir bölümü hepimizi ilgilendirmektedir.

Atölyede sandıkların kuşaklarını hazırladık. Öğleden sonra yerinde çakmak üzere tüm hazırlıklarımızı yaptık.

Öğle paydosunda Aydın Tarkan geldi, birlikte akordiyon çalıştık. Aydın'ın getirdiği yeni tangoları çalıştık. Biri Ayrılık, çok kolay, bir bakışta çıkardım. Ötekiler de bana kolay geldi. İkisinde de doğrudan akordiyon için nota var. Aydın da benim nota okuyuşuma şaşıyor.

Öğleden sonra Tarım binasında çalıştık. Besim İyitanır Öğretmen geldi, bizi övücü sözler söyledi. Yeğenim İsmet'in:

-En çekindiğim öğretmen Besim İyitanır, dediğini anımsadım. Neden acaba? Besim Öğretmen sert bir insan değil, şakacı. Şakacılığı da güldürmek için değil, inanmamak, güvenmemek türü takılmalar. Birisi, onun inancına göre yapamayacağı bir işten söz edince Besim Öğretmen gülerek:

-Yaparsın, yaparsın (!) der. Bu, düpedüz yapacağına inanmıyorum anlamına gelmekteddir. Bana bu tür bir sözü şimdiye dek hiç söylemedi. Oysa bir zaman sulamaktan dönerken atı koşturduğumu görünce beni tekrar dereye atla gönderip yedekte getirtmişti. Bu bir cezaydı, ona göre ben bunu hak etmiştim. Ben gocunmadım, Besim Öğretmen de cezayı yeterli görüp sonraki günlerde konu üstünde hiç durmamıştı. Besim Öğretmen kuşakları yerinde buldu. Ancak, girip çıkacaklar için iç destek gereğini öne sürdü. Üç ya da dört basamaklı bir merdiven önerdi. Biz çalışırken Halis Öğretmen geldi. Öneri Halis Öğretmene söylenince Halis Öğretmen:

-Bir değil iki merdiven yaparız. Biz bunların boşalacağını değil, hep dolu dolu duracağını düşünmüştük değil mi? diye bize baktı. Yusuf Asıl hemen yanıtladı:

-Şimdi dolacağı için merdivene gerek görmedik, boşalmaya başlayınca yaparız öğretmenim! dedi. Besim Öğretmen gülerek:

-Demir tavında dövülür! Bizim işlerde gelecekle görecekle oyalanma yok! Bu kez de Halis Öğretmen Yusuf'a “dilinle tutuldun, hadi merdivenleri de sen hazırla!” deyince başta Besim Öğretmen hepimiz güldük.

Merdivenler dışında işimizi bitirdik. Paydosa az kala atölyeye dönüp Yusuf Asıl'a yardım ettik. Parçalar buluup kesildi.

Paydosta mandolincilerin çoğu geldi. Arif Kalkan, Sefer Tunca, İdris Destan, Yakup Tanrıkulu, Ahmet Güner, Recep Kocaman, Hüseyin Serin. Öteki sınıflardan da katılan oldu. Doğan Güney gene akort işini üslendi. Çalışırken Eğitimbaşımız geldi, beni öven sözler söyledi:

-Şevki'nin görevini sürdürmen güzel bir şey, bunu gidince ona anlat, memnun olur! dedi. Staja gelenlerin eski öğrencileri olduğunu tekrarladı. :

-Terbiyeli çocuklardı, vasıflarını korumuşlar. İşte öğretmenliğin bu tarafları zevklidir. Bir gün bakacaksınız, sizin de yetişmiş öğrencileriniz karşınıza gelecek. Bunun zevki anlatılamaz, bu, bambaşka bir duygudur!

Eğitimbaşı ayrılınca toplu olarak türküleri tekrarladık. Yenice Yolları, Menekşe Buldum Derede, Gelin Ayşe, Manastır, Süpürgesi Yoncadan türkülerini isteyenler tek tek de çaldılar. Paydos zili çalınca biz de bıraktık. Aydın gelecekti, gelmedi. Onu beklerken piyanoda parmak çalışırdım. Şevki Aydın'ın verdiği notalarını tek elle denedim. Martini Gavotte'u, Haydn Serenad’ı kolayca çıkardım.

Yemekte, yeni gelecek öğrenciler konu oldu. Hüseyin Orhan'ın köyünden, Kazan Köyden, Turgut Beyden çocuklarını gönderecek babalar gelmiş. Eğitimbaşı onlara:

-En iyisi siz öğrencilerle konuşun, özellikle okulu bitirenlerle konuşun, onlar size en doğrusunu anlatır! demiş. Onlar da inşaata uğrayıp bilgi almışlar. Hilmi'ye sordum:

-Doğru söyle, çocuklarınızı göndermeyin! dedin mi demedin mi? Hilmi titrer gibi yaptı:

-Abi o nasıl söz! Ben nasıl söylerim onu?

Ben de:

-İçimizde en çok yakınan sendin, o nedenle sana öyle söyledim. Biliyorsun, Köy Öğretmen Okulundan Köy Enstitüsüne dönüşünce okuldan ayrılanlar olmuştu. Senin hemşerilerinden Halil Mumcu, okulu terketmişti. Hilmi şaşırdı, bana bakıp:

-Abi sen nasıl unutmuyorsun bunları? Vallahi ben, Halil'le iyi de konuşuyordum ama unuttum gitti. Bu kez de ben:

-Benim köyümden Ramazan da ayrıldı, nasıl unuturum;  arkadaş köyde “Hammal gibi çalıştırıyorlar! diye anlattı durdu.

Derslikte bir süre bekledim, gelmeyen arkadaşların gelebileceğini düşünmüştüm. Dört beş arkadaşın olmamasına karşın ötekilerin istemesi üzerine olayı kısaca özetledim:

-Mektubu, nasıl bulduğumu daha önce Sami Akıncı arkadaş anlatmıştı. Unutanlar ya da o konuşmada bulunmayanlar olabilir düşüncesiyle bir kez daha anlatmakta yarar görüyorum. Notlarımda 4 /Ekim/1942 Pazar yazıyor. Öğleden sonra Marangozluk Atölyesinde akordiyon çalışıyordum. Akordiyonumu çalacak yer bulamadığım için , hepinizin bildiği gibi boş kaldığım zamanlarda orada çalışıyordum. Sami Akıncı geldi, Müdür Bey dolabının anahtarını yanına almamış, açıp açamayacağımızı sordu. Akordiyonun sesini duyduğum için sana geldim, açabilecek misin? diye sordu. Daha önce de böyle bir durum olmuştu. Zaten Müdür Beyin masasını biz yapmıştık. Tornavida, iskarpela, çekiç alıp gittim. Kilit dillerinin kısa olduğunu biliyordum. Tornavida ile az aşağı basınca açıldı. Müdür Bey bana takıldı:

-Allah razı olsun usta! Yapmak kadar, bozmadan kullanmak, kullandırmak da ustalıktır. İşte ben bunu yapamayacaktım. Ne yapacaktım biliyor musun? Vurup tekmeyi kıracaktım. İşte sizinle bizim farkımız bu! dedikten sonra Sami ile bana az beklememizi söyledi. Kapı yanına çekildik. Müdür Bey, önce sağ dolabın gözünü düpedüz yere indirip, dökülenlerin içinden bir şeyler aldı. Sonra da aynı şekilde sol tarafı boşaltıp ayıklama yaptı. son olarak da üst çekmeyi çekip zarflar çıkardı. Zarflardan kağıtlar açıp kimini az okuyarak kimine de salt bakıp eliyle yere sıyırdı. Uzunca okuduğu iki tanesini de elinin içinde yumak yapıp çöp kutusuna attı. Attığı yumaklanmışlardan biri çöp kutusuna girdi; biri de kutunun kenarına vurup köşeye doğru yuvarlandı. Müdür Bey kalkınca bize işte bu kadar çocuklar, benim işim bitti. Siz bunları toplayıp gene kapatın, ortalıkta kalmasın. Siz duymadınız sanırım, gene de duymamış sayılın, ben ayrılıyorum; kısmet bu kadarmış. Bir ara uğramayı düşünüyorum; uğramayabilirim de arkadaşlarınıza başarılar, haydi Allahaısmarladık! deyip gitti. Şaşkın şaşkın dökülenleri topladık. Çekmeleri ben gene tornavida ile kaldırarak kapattım. Sami ağlamaklı olarak:

-Vay canına, Müdürümüz gitti! Arkadaşlara nasıl söyleyeceğiz? derken gene sözünü döndürüp:

-Biz söylemeyelim! deyip yürüdü. Tornavidaları alırken çöpkutusu yanındaki kağıda gözüm takıldı, eğilip aldım. Çöp kutusuna gireni de anımsadım ama Sami'den çekindiğim için alamadım. Ancak bir kurnazlık düşündüm; iskarpelayı masa üstünde bırakım, Sami'yle birlikte çıktım. Atölyeye gitmek üzere ayrıldım. Atölyeye gidince kağıdı açtım, bir mektup:

Kardeşim Nejat İdil. Ötesini okumadım. Öteki kağıdın da böyle bir mektup olabileceğini düşündüm. Belki de o Hasan Ali Yücel'den gelmiş olabilir! Dersliğe gittim, Sami yerinde oturmuş, kitap okuyordu. Sami'ye:

-İskarpela orada kalmış, gel beraber girip alalım. Sami baktı:

-Gir al kuzum, kimse yok nasıl olsa! Çok önemli bir işmiş gibi korka korka girip iskarpelayı aldım. Nedense çöp kutusuna elimi uzatırken elimden tutulacakmış gibi titredim. Gene de aldım. Aldıktan sonra  bir elimde salladığım iskarpela ile, dersliğin kapısına kadar gidip Sami'ye gösterdim:

-Aldım! Sami anlamlı anlamlı baktı:

-Besbelli, bir numara çeviriyorsun! der gibiydi. Atölyede önce son aldığım mektubu açıp okudum. Şaşırdım, Genel Müdür neler yazıyor! Yazdıklarını birine söylesem, kimse inanmaz. Bu kez de ikinciyi okudum. İşte bu işime yaradı. Müdürümüzün neden ayrıldığı burada açık açık yazılıyordu,

 

2. Mektup:
 
25/9/1942
Kardeşim Nejat,
Burada uzun uzun görüşmelerimize rağmen enstitüye döndükten sonra inşaat ve su işleri hakkında yazdığın resmi cevaplardan şunu anladım ki bir takım sebeplerle işler bugün gerektiği şekilde sıkı tutulamıyor. Onun için sizin Enstitünün inşaat mevsimi geçmeden bu işleri bitiremeyeceği kanaatı insanda kuvvetleniyor. Esasen gerek senin ve gerek idare arkadaşlarının bu işlerin yapılamayacağı hakkında çok katileşmiş bir takım kanaatleriniz de var. Bütün müşküllere rağmen Enstitülerde bilhassa idareci olarak çalışan arkadaşlarda böyle bir kanaatin doğmamasını çok isterim. Çünkü bu kanaat Enstitüyü çok zarara uğratır ve bu yüzden talebe ile öğretmenlerin hepsi mefluç insanlar gibi olurlar. İşte sizin enstitüde bu tablonun peydah olmaması için bir kaç ay düşündükten sonra bir karara vardım. O da şudur:
Diğer Enstitülerde başarı ile çalışmış olan insanlardan buraya yeni öğretmenler ve idare memurları vermek. Sizde çalışan bütün arkadaşların çok müşkül şartlara katlandıklarını biliyorum. Bunların bu yüzden durgunlaşmalarını tabii görenler de olabilir. Onları çok haklı bulanlar bulunabilir. Fakat bütün bunlara rağmen Enstitünün hayatı her şeyin üstünde gelir. Hadiseyi soğuk kanlılıkla mütalaa etmek gerek. O zaman vereceğimiz hükümler en doğru kararlar olur. Seni vaziyetten olduğu gibi haberdar ediyorum. Yeni öğretmen ve idare memurları geldikçe şimdiye kadar orada çalışmış olanların işlerini bunlara teslim ederek yeni vazifelerinin başına gitmeleri lazımdır. Ayrılan bütün arkadaşlara oradaki çetin mesailerinden dolayı çok müteşekkirim. Gidecekleri yerlerde de memlekete faydalı işler göreceklerine kaniyim. Senin emeklerini hiç unutamayacak durumdayım. Bir gün kendin isteyerek herhangi bir işe gitmek istersen bu çeşit işleri sana vermekten asla tereddüt etmem. Böyle bir duruma gelinceye kadar yeni vazifende çalışmanı ve biraz da yorgunluğunu gidererek hamle kuvveti kazanmanı çok isterim. Sende bir çok insanda görmediğim meziyet ve fazilet gördüm. Bunu cesur bir iş hayatiyle mezcedebildiğin gün memlekete çok büyük hizmetler görebilirsin. Çok çok gözlerinden öperim. Diğer arkadaşlara selam ve sevgilerimi söylersin.
 
1. Mektup:
 
23/5/1942
Kardeşim Nejat,
Mektubunu aldım. Hayrullah Beyle uzun boylu görüştüm. Şimdi sana kısaca cevaplarım:
1. İaşe meselesi: Bütün enstitülerde ve memlekette bu günkünden yüz misli daha kötü bir durum olabilir. Ona rağmen gerekli çarelere baş vurularak elimizdeki işi yürütmeye çalışacağız. Dünyanın geçirmekte olduğu misli görülmemiş facıanın içinde bu günün şartlarına göre zekayı azami şekilde işleterek imkanlar yaratacağız. Hiç bir sıkıntı karşısında:
-Benim kudretim bu kadardır;  bundan fazlasını benden beklemeyin! gibi tanzimatçı mantığına uymayacağız. Bu memleket, evlatlarından hakiki vazifeyi öyle zamanlarda ister ve bu sözü söylememeleri şartıyla!
2. Elinizdeki öğrenciyi öyle bir hale getireceksiniz ki bir gün onlara maaş verilmese, yani memleket veremeyecek bir duruma gelse, felaket birbiri üstüne yıkılsa, onları ateşler içinde bıraksa yine onlar maaşların verildiği; ekmeklerin serbest satıldığı devirdeki haleti ruhiye gibi sağlam bir imanla işlerini görebilmelidir. Köy Enstitüleri öğrencilerinin olgunluk sınavı bu olmalıdır. Biz onları bu denli çelik ruhlu ve iradeli bir hale getirmezsek beklediklerimizin hepsi, bu memlekette teneffüs ettiğimiz hava dahi, hepimiz için haram olur. Bu günahın altında ezilir gideriz.
3. Bir mesele hakkındaki gizli yazımızın seni hayli üzdüğünü anladım. Cevaplarında haklısın. Fakat Hayat böyledir. İyi ne denli tabii ise kötü de onun gibi bir hakikattır. Senin görevin hastanın karşısında elinde bıçakları ameliyyata hazırlanan doktorun vazifesi gibidir. Böyle olman için seni haberdar ettik.
Şimdi gelelim başka işlere:
1. Bu yıl senin orada bir kaç öğretmen evi ile bir kaç atelye veya bir okul binası yapmaya çalışalım. Biz mimara detay ve planlarını hazırlatmaya başladık. Sen bu husutaki fikirlerini bildir.
2. Ziraat işlerine azami derecede gayret, öylesine ehemmiyet vereceksin ki icabederse bütün dersler kesilecek, sembolik olarak günde bir veya bir buçuk saat ders bırakılacak, diğer zamanlar hep tabiattan bir lokma da olsa yiyecek maddesi çıkarmak için harcanacak.
3. Bu günden itibaren gelecek kış için yiyecek maddesi stokuna başlamalısınnız. Bu, ister dört baş soğan, sarımsak, ister çuvallar dolusu erişte veya tarhana olsun. Karıncalar gibi çalışarak kışın lazım olacak şeyleri hazırlamalısınız.
4. Bütün bu işleri tanzim, tertip ederek yürütebilmenin başında insan zekasının tertipli düşünmesi gerekir. Her günkü ve mutavassıt insanın iş yapma metotlarına uyularak bunlar yapılamaz. Elindeki bütün vasıtaları bu esasa göre teşkilatlandırmalısın. İnsanlara bunların bir kısmını açık açık söyleyerek, bir kısmını zamanla anlatarak, bir kısmını da onları tehdit ederek maledebilirsin. Bu, insan denilen mahluk yok mu, bu, hakikaten hayvanoğlu hayvandır. Hayvanları nasıl gütmek lazımsa bunu behemal gütmek şartiyle saadete kavuşturman mümkündür. Fakat o, o kadar mağrurdur ki, güdüldüğünü bilmek istemez. Mütemadiyen güttüğünü zanneder. İyiliği başkaları bilmemek şartiyle yapmalı!
Çok çok gözlerinden öperim Nejat. Arkadaşlara sevgi ve selamlarımı söyle.

 

Mektupları sessizce dinleyen arkadaşlar, ben okumayı bitirince bir süre durgun durgun bakıştılar.  Sonra da, sen ne diyorsun? dercesine gözlerini biri biri üzerinde gezdirdiler. İlk önce Mustafa Saatçı tekrarladı:

-Hayvanoğlu hayvan!

İdris Destan ise, yüksek sesle:

-Bu sözün bizimle ne ilgisi var? Adamlar kimlerle uğraşıyorlar, bilmiyoruz ki! deyince konuşmalar başladı:

-Genel Müdür böyle söz söyler mi? Bir kaç kişi birden:

-Neden söylemesin, onlar insan değil mi? Yakup Tanrıkulu:

-Gene de iyi, Eşşeğolu eşek, diyebilirdi. Bekir Temuçin ise:

-Bir başkasına onu da demiş olabilir. “Gülme komşuna gelir başına!” Bakarsın Trakya Genel Valisi sana böyle bir yazı yazabilir!

Yakup sinirlendi, bir süre söylendi.

Söz giderek Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel kızınca ne der? sorusuna dayandırıldı.

Ancak kimi arkadaşların dikkatle dinlemediği de ortaya çıktı. Örneğin Hüsnü Yalçın’ın 1. mektubu sonradan okuduğum için onun Nejat İdil'e değil de bu müdüre yazılmış olabileceğini söylemesi üzerine aralarında tartışmaya başladılar. Söze karışarak kısa bir açıklama yaptım:

-Son okuduğum mektubun Tarihi Mayıs 1942, ilk okuduğum mektubun ise Eylül 1942 tarihlerini taşıyor Aralarında beş ay fark var. Arkadaşlar gruplaşarak aralarında yorum yaparken ben daha önce sözleştiğimiz Hilmi Altınsoy'la konuşmaya başladım.

 

***

 

No: 63 (19) Hilmi Altınsoy

 

Hilmi Altınsoy'la yakın numara ilişkimizden dolayı daha okula girdiğimiz günlerde arkadaşlığımız başlamıştı. O, bana göre küçüktü. Ancak ilk yıl sanat derslerine birlikte girdik. Bir hafta yapıcılık, ertesi hafta marangozluk çalışması yapıyorduk. Hilmi, ikisinde de çekimserdi. Biz bu çekimserliği kendi aramızda “Kaçımsar”a çevirmiştik. Arkadaş okula gelmeden önce ev işlerine hiç bulaşmamış, kısacası iş alanında tam anlamıyla beceriksizdi. Ancak sorucuydu; bıkmadan usanmadan soruyordu. Bir önceki numara arkadaşı da Hasan Üner’di. Hasan Üner Hilmi'den küçüktü ama o oldukça girgindi. Hilmi Altınsoy kendini aramıza yerleştirmek için tatlı dilini kullanıyordu. Bana soracağı olunca:

-Kardeşler ağabeylere sorar değil mi? diyerek konuşma kapısını açıyordu. Hasan'a işi düşünce, bana söylediğinin tersini çevirip:

-Kardeşler ağabeylere yardım eder değil mi? diyerek dediğini yaptırıyordu. Yıl sonunda sanat kollarına ayrılınca Hilmi kısa bir bocalamadan sonra Yapıcılık Koluna geçti. Sonraki yıllarda Hilmi Altınsoy'la ilişkimiz derslikte, kültür dersleriyle yemek masasında oldu. Yemek masası arkadaşlığımız, Hasanoğlan'dan döndükten sonra aralıksız sürdü. Elimizde olmayan nedenlerle ayrıldığımız olmuşsa da daha çok Hilmi'nin isteğiyle gene biraraya geldik. Zaman zaman kızıp “Gidiyorum!” demesine karşın hiç bir zaman gitmemiştir. Gitmediği için de hiç bir zaman üzülmedim, tersine sevindim. Çünkü Hilmi, kin tutmaz, arkadaşlar arasında laf getirip götürmez. Bana göre zararsız bir arkadaştır. Yapabileceği işleri yapmaması, haylazlığa kaçan bir tarafı olduğunu bilmesine karşın bunun önüne geçmemesi ya da geçememesi eleştirilebilir ama bu onun kendi seçimi olduğundan arkadaşlığımızı önleyici bir etken sayılmamıştır. Hilmi Altınsoy sık sık annesinden, evinden söz etmiştir. İlk yıllarda Güreş Sporu sevdalısı görünmesine karşın, sporun hiç bir dalıyla ilgilenmemiş, milli Oyunlar, zeybekler, horonlar bir yana herkesin kalkıp oynadığı Trakya Horrası için bile gene gene  yaptığımız önerilere uyup bir kez olsun elini kaldırmamıştır.

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Bir çok kez pişmanlık duydum ama şimdi pişman değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım, yapabilirsem sürdürmek istiyorum.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
En sevdiğim ders olarak Öğretmenlik Bilgisini diyeceğim ama nedense onu da ben anlayamadım. Bu konudaki kitapları okuyup kendimi geliştirteceğim.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Selçuk Korol. Ben öğretmenleri, öğrencileri ayırıp kayırmadan sevenleri seviyorum. Selçuk Öğretmen hepimizi eşdeğerde tutup değerlendirdi.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Vallahi, büyük söylemiş olmayayım, gelmek istemiyorum. Ancak arkadaşlar gelecek olursa o zaman koşarak gelirim.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Benim bir tanecik Müdürüm Nejat İdil. Doğacak ilk çocuğum erkek olursa adını Nejat, kız olursa İdil koyacağım.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Doğal olarak benim kıymetli öğretmenim Namık Ergin. İkinci oğlumun adını şimdiden koymuşumdur: Namık.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Çok sevdiğim gözünden düşmek istemediğim öğretmenim Namık Ergin.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Tüm arkadaşları sevdiğimi söyleyemem. Ancak çoğunu sevdiğimi anlamış durumdayım. Bir tane istendiğine göre: Mehmet Aygün.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Kitap okuma olarak çalışma ise Sami Akıncı.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Bana göre içinizde en başarılı sensin. Seninle hiç kimse karşılaştırılamaz.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Buluyorum, çok tembelim. Ancak kendime söz verdim, bu tembelliğimi üstümden atacağım. Yoksa böyle giderse ben değil öğretmenlik, kendi köyümde, sizin o beğenmediğiniz Sırınsıllı'da bile yaşayamam.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Sevgili Müdürümüz Nejat İdil'in bizi öğretmen görmeden ayrılmasına çok üzüldüm. Onun daha Edirne'de bizimle giysiler için yaptığı bir konuşması vardı, onu hiç unutamam; erkek adam, sözünde duran adamdı. “Söz veriyorum, size istediğiniz gibi birer takım giysi yaptırtacağım!”demişti. Gerçekten yaptırdı: Erkek adamdı.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu bitirmiş olmam!
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
Burada öğrendiklerimi değil de gördüklerimi uygulayacağıma inanmıyorum. Ancak, büyük işlere kalkışılmayak, aşı gibi, sebze ekimi gibi küçük çalışmalar yapacağım.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Sürekli iş yapacağımı sanmıyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Okula girdiğimizde arkadaşım Hasan Üner'le yarışırca kitap okumaya iyi başlamıştık. Bir ara hastalanınca ben o yarıştan koptum. O zamanlar Hasan'la okuduğumuz kitapları sayıyorduk, 20'yi geçmiştik. Sonra ben okumayı tavsattım. Gene de bir sayı vermiş olmak için 20 diyeceğim.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Nedense beni en çok etkileyen kitapları öğretmenlerimiz derslikte okudular. Belki de onlar hem güzel okudukları hem de açıklama yaptkları için olacak; belleğimde en kalıcı olanlar onlar oldu: Küçük Paşa, Çıkrıklar Durunca, Yaban, Kuyucaklı Yusuf, Vurun Kahpeye.
19-Okuduğun kitaplardan birini özetleyebilir misin?
Kuyucaklı Yusuf. Kuyucak denilen küçük kasabada bir cinayet işlenir. Bir ev basılıp, içinde bulunan karı-koca öldürülmüştür. Cinayeti duyan kaymakam, (savcı, yargıç, doktor) ölülerin bulunduğu eve girince iki ölü arasında küçük bir çocuğun yaşadığını görür. Çocuk ölü annesine sarılmış durumdadır. Bu durumdan çok duygulanan kaymakam, çocuğu alıp evine getirir. Kaymakamın kendi çocuğu da vardır. Getirdiği çocuğu da kendi çocuğuyla birlikte büyütür. Kaymakam daha sonra başka yerlerde de çalışır. Öksüz çocuğun adı Yusuf'tur. Ancak çocuğun bulunduğu yer Kuyucak olduğu için sanı Kuyucaklı Yusuf olarak anılır. Kaymakam daha sonraları Edremit'e atanır. Yusuf büyümüştür, çalışkandır ama okumaya yanaşmamıştır. Yusuf, kaymakamın kızı Müzeyyen'i sever. Ancak kaymakamın karısı Yusuf'tan oldum olası hoşlanmamıştır, Müzeyyen'i başkasına verdirir. Bir çok olay gelir geçer. Kaymakam ölür. Bir süre sonra da Müzeyyen dul kalır. Gerçekte Müzeyyen'le Yusuf bir birlerini sevmişlerdir. Bu kez rahatça evlenirler. Ne var ki Edremit'in çıkarcı takımı Müzeyyen'i yoldan çıkarmayı aklına koymuştuır. Kaymakamın dul karısı da kızını peşkeş çekmeye hazır gibidir. . Yusuf buna engel olmak ister. Müzeyyen'i kurtarmak için yaptığı bir baskın sonunda Müzeyyen'i alıp kaçırır. Ancak silahlı çatışmada Müzeyyen ağır bir yara almıştır. Yusuf Müzeyyen'i Edremit'ten uzaklaştırmak için yola çıkınca Müzeyyen kan kaybedip bir süre sonra can verir. Yusuf Müzeyyen'i  açtığı bir mezara gömüp, ortalıktan kaybolur.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Jules Verne olarak biliyorum. Hasan'la yarıştığım süreler ikimiz de ondan beşer kitap okumuştuk. Arzdan Aya Seyahat, Arzın Merkezine Seyahat, Denizin Hücumu, Uçan Adam, Mişel Strogof
21-En sevdiğin şair kimdir?
En sevdiğim şiir İzmir Yollarında. Beni çok seven annem için nedense hep onu okuyup başka şiirlere geçemiyorum:
-Anne, için yanacak mektubum okunurken!  Sözü bana çok dokunuyor. Annem o şiiri bilmiyor ama ben buraya gelirken o şiiriri okurmuş gibi:
-Gidip de gelmemek var-Gelip de görmemek var! demiyor mu, içim eriyor.

Boy: 1. 63, kilo: 62, yaş: 19

 

***

 

Hilmi yanıtlarını verince de bir süre yanımda kaldı. Nedense her günkünden daha sevimliydi. Zaten kendisi de durumunun ayırdında:

-Arkadaşlara uymak için zaman zaman kendimden başka biri olup çıkıyorum! diyor. Benim de kitap okuma konusundaki sözleri dikkatimi çekti. Hasan Üner'le söz birliği edip 20 kitap okumuşlar. (25 olabilir de diyor) Hilmi o zaman daha bırakmış. Peki, Hasan neden bıraktı? Hilmi, o okuyor sanıyor. Oysa Hasan, son yıl hiç kitap okumadı. Kitap üstüne konuşuyor ama o eski okuduğu kitaplara dayanarak konuşuyor. Yoksa kitap okumak da zamanla tavsayan bir alışkanlık mı?

Yatınca da bir süre bunları düşündüm. Konuştuklarım içinde benim okuduğum bir çok kitaptan haberleri bile yok. Hiç kimse Sefiller'den, Harp ve Sulh'tan, Basübadelmevt'ten, Anna Karenina ya da Karamozof Kardeşler'den, Kırmızı ve Siyah'tan söz etmedi. Gerçi konuşanlar, zaten dersleri zayıf olanlardı, okumayı sevmedikleri için öğrenciliğe cesaret edemediler. İşin bir başka ilginç yanı da, Sabahat Öğretmen elinde kitaplarla kaç kez dersliğe gelip Beyaz kitapları göstererek:

-Bunları okuyacaksınız! diyerek Kral, Oipus'u, Oidipus Kolonosta, Antigone, Sokrates'in Müdafaası kitaplarından satırlar okumuştu. Oysa, onlardan söz edenle hiç karşılaşmadım.

Yatınca bir süre de bu soruları bana sorsalar ne söylerdim? Örneğin beş kitap adı isteseler, bir tanesini de özetle deseler, hangilerini seçerdim? Önce say deseler, hangilerini sayardım? Monte Kristo ile Üç Silahşörler. İlk ilgimi çekenler. Sonra Cihan Şampiyonları, İki Şehrin Hikayesi, Sefiller, Madam Bovary, Kırmızı ve Siyah, Ana, Sarı Esirler, Şahika, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Kavgam, Anna Karenina, Beyaz Geceler, Karamozof Kardeşler, Kazaklar, Basübadelmevt, Kreutzer Sonat, Pastoral Senfoni, Dar Kapı, Bahtiyar Prens, Dorian Gray'in Portresi, Açlık, Peer Gynt, Nora. Nora'da durdum; işte bunu özetlemek isterim. Kitap adı olarak da Nora, Beyaz Geceler, Kazaklar, Kreutzer Sonat, Peer Gynt kitaplarını seçerdim. Nora'da ilginç bir olay örneği, Nora onuru için her şeyini feda ediyor. Beyaz Geceler'de ise sonradan aklıbaşına geldiğni sanan birinin gene gafil davranması. Kazaklar'da iki insan tipi var. Gücünü varsıllığa dayayan, Varsıllığı nedeniyle her istediğini sağlayacağını sanan biri ile, (Kont Olenin) varsıllıktan habersiz birinin gene de kendi gönlünce yaşamak istemesi, gönlünce yaşam seçkisi yapması (Mariana). . . . Kreutzer Sonat'ta ikili bir özellik var, kıskanç bir koca ile, müziğin insanları nasıl birbine yaklaştırdığını sergilemektedir. Peer Gynt'te, gerçek sevginin ömür boyu sürebildiğini kanıtlayan bir yan var. Okuduğum daha başka kitpları anımsamaya çalışırken, bir de bunların yazarları demeye kalmadı, üst üste üç kez esneyince vazgeçip gözlerimi kapadım.

 

17 Eylül 1943 Cuma

 

Sahiden yarın gidiyor musunuz? sorusuna Sahiden yarın gidiyor muyuz? soruları karışarak uyandık. Eğitimbaşının daha önce söylediğine göre Müdür Bey bugün arkadaşlarla konuşacak, açıklamalar yapacak, arkadaşlar da bundan sonra ona göre davranıp çalışacak yerlerini öğrenecekler, eksikliklerini tamamlayıp görev başı yacaklar. Çok merak uyandıran bir konu da aynı köyden olan arkadaşların anlaşıp anlaşmaması durumu. Sözgelimi İnece Bucağından iki arkadaş, Yakup Tanrıkulu ile Arif Kalkan. Meriç ilçesinin Nasuhbey köyünden ise üç arkadaş var. Bunların anlaşmaları nasıl olacak? Söz konusu arkadaşların suskunluğuna karşın başkaları yakıştırma yapıp duruyorlar. Fettah Biricik Ali Önol'u kandırmış, Sefer Tunca ise Fettah'ı korkutmuş gibilerde söz gezdiriyorlar. Hakemlik yapmak isteyenler de çıkıyor:

-Kağıtlara ad yazılsın, kime hangi köy çıkarsa ona razı olsun. Sami Akıncı açıkladı:

-Size ne bundan kuzum? Milli Eğitim Müdürlüğü onu çoktan yapmıştır bile! deyince bu kez de Yakup Tanrıkulu'nun Kırklareli'deki İlhan Görkey Öğretmene mektup yazmış olabileceği öne sürüldü.  Arif Kalkan:

-İstediğiniz kadar fit sokmaya çalışın bizim aramızı açamayacaksınız. Siz çekip gidiyorsunuz ama bizim arkadaşlığımız sürüp gidecek. Biz arkadaşlığımızı atanacak yer için bozmayız. Ali Önol Fettah için de Sefer için de fedakarlıktan söz edince bu kez de Sefer'le Fettah Ali için “Can feda!” dediler.

Derslikte de aynı sözler başlayınca Halil Basutçu öneride bulundu:

-Madem siz bu işleri biliyorsunuz, bari bu arkadaşları birbirinden ayırmayın. 5 yıldır burada nasıl bir arada durmuşlarsa orada da bu birlikteliklerini sürdürsünler! İsmet, yetkili tavrı takınarak:

-Ali Önol'u Başöğretmen, Fettah'la Sefer Tunca’yı da öğretmen olarak Meriç ilçesine atadı. Arif Kalkan'la Yakup Tanrıkulu'nu kendi okuluna öğretmen olarak aldı. Ali Önol’un yapılan seçime itiraz ederek, Fettah'la Sefer'i ağabey olarak tanıdığını, onların yanında çalışmaktan daha çok mutluluk duyacağını söylemesi üzerine tartışmalar kesilerek Ali'ye övgüler başladı:

-Aferin, arkadaşlık budur! sözleri tekrarlandı. Ancak durum çok sürmedi. Aferinler arasından “Baba Ali adam olmuş, öğretmenlik Baba Ali'yi olgunlaştırdı” sataşmaları geldi. Baba Ali, Ali Önol'un sıfatlarından biri, sanırım en kızdığı da bu.

Kahvaltıda Hasan Üner'e akşam Hilmi'nin söylediğini anımsattım. Ancak Hilmi'yi öne sürerek değil, doğrudan sordum. Son okuduğun kitabın adıyla bitirdiği tarihi istedim. ”Nisan 1943 Kral Oidipus” dedi. Kitabı sevmediğini ancak Sabahat Öğretmenin sözü nedeniyle okuduğunu ekledi. Beğendiği beş kitap sordum. Esrarlı Ada, Çingeneler, Uçan Adam, Keçi Ayaklı İlah-Pan, Peer Gynt. Yazarları? Jules Verne-Osman Cemal Kaygılı-Jules Verne-Knut Hamsun-Henrik İbsen. Hasan az düşündükten sonra sorumun gerçek nedenini sordu. Gerçek olanı da ben saklamadım. Giderek kitap okumaları hepimizin aksattığını, aynı durumun bende de olduğunu, bunun genel bir nedeni olup olmadığını araştırmak istediğimi anlattım. Deminden beri bizi dikkatle dinldeyen Yusuf Asıl yapmadığı bir saygılı davranışla sözümüze karıştı:

-Deminden beri sizi dinliyorum, ben de bir şey söyleyeyim mi? deyince kitap okuma üstüne sanıp Yusuf'a döndük. Yusuf kitap değil dünkü görevini anımsamış:

-Merdiven yaparken bana yardım edecek misiniz? diye sorunca dinleyen arkadaşlar hep güldü. Doğal olarak yardım edecektik.

Atölyede bir süre Yusuf'a yardım konu konuşuldu. Bu arada kitaplardan da söz edildi. Salih Baydemir, az okuyanlardan. Recep Kocaman'la Hüseyin Orhan azla orta arası, Harun, Yusuf, Mehmet orta derecede. Hasan'la beni iyi okuyan olarak ayırdılar. Yan gözle baktım, Hasan durumdan memnun. Oysa onunki,  sonlandırılmış bir okuma merakı, durumu.

Halis Öğretmen gelince bize takıldı:

-Siz burada sıkılmıyor musunuz? Bakın arkadaşlarınız bahçe içinde açık havada çalışıyor! dedi. Öğretmen sözü uzatmadı:

-Bana bir kaç yardımcı gelirse memnun olacağım, pencere kalıpları isteniyor, duvarlar hızla yükseliyor! dedi. Benim dışımda herkes istekli oldu. Sanırım Halis Öğretmen bunu anladı, beni Yusuf'a yardımcı olarak bıraktı. Geçen yıl öğretmen evinde çalışırken Halis Öğretmenin durup dururken kapattığı pencere parmaklarımı ezmişti. On gün kadar el acısı çekmiştim. Birden aklıma o geldi.  Atölyede Yusuf'la ikimiz kaldık.

Paydosa dek parçaları hazırladık. İnşaattakiler erken paydos etmiş, gelenler oldu, fırsattan yararlanıp biz de paydos ettik.

Kalabalık bir mandolin grubu oluştu. İki gruba ayırıp öyle çalıştık. Aydın Tarkan geldi. Doğan, İlyas, Aydın, Mehmet Aydemir akort etmelere yardımcı oldu. Grupları ters döndürüp grup çalışması yaptık. Bizim sınıftan İdris, Sefer, Recep, Yakup, Arif, Mehmet Aygün çok istekle çaldılar. Onlara bakarken içimdern üzüldüm:

-Bu denli isteğiniz vardı da neden yıllardır çalışmadınız?

Paydos olur olmaz Yakup Tanrıkulu ile oturdum.

 

***

 

No: 75 (25) Yakup Tanrıkulu

 

Yakup Tanrıkulu, çok uyumlu bir arkadaş. Kendine güveni var, karşısındakinden de kötülük ummamaktadır. Ben söyleyince verdiği yanıt:

-Sana inanıyorum arkadaş, düşündüğünü sor, bildiğimi yanıtlarım, bilmediğimi de sen hoş görürsün.

Yakup Tanrıkulu arkadaşla, beş yıldır hiç bir konuda ters düşüp tartıştığımı anımsamıyorum. Salt bana değil tüm arkadaşlara karşı ölçülü davranır. Gizli gizli sigara içtiği söylentisi çıkmıştır. Ben görmedim. Kızlar konusunda bir ara adı geçmişti. Bu konuda onu bir süre ben de gözledim. Aslı çıkmadı. Şimdilerde öğrendik, arkadaş sözlüymüş. Uzunca boyuna karşın zayıf bedenlidir. Okula ilk geldiği günlerden başlayarak Hasanoğlan'a gidene dek sık sık rahatsızlık geçirmişti. Son yıllarda sağlığına iyice kavuştu. Arkadaş, çalışmayanlar grubunda sayılmakta ise de bence bu tanı yanlıştır. Yakup arkadaş atak olmadığı için parmak kaldırmaz, tahtaya koşmaz ama kaldırıldığında da onurunu kırdırmayacak yanıtlar verip yerine oturur. Bu nedenle arkadaşın tahta başında birileri gibi pineklediğine, dikilip kaldığına tanık olmadım.

Yakup Tanrıkulu, neşelidir, şakacıdır. Ancak şakaları ad takmak, kırıcı yakıştırmalar türünden değildir. Sınırlı sözleri vardır; Yakışıklı, Artist, Delikanlı, Külhanbey, Arkadaş v. b. Aynı sözleri kendisine söyleyenlere de teşekkür eder. Çalışan arkadaşları da övücü sözlerle onurlandırmasını bilir. Sınıfta zaman zaman ortaya çıkan gruplaşmalarda tarafsız kalmasını bilmiş, bu kararlılığı için tüm arkadaşların beğenisini kazanmıştır. Arkadaşlar arasında tarafsızlığı derecesinde belirgin bir başka özelliği saç merakıdır. 3 numara traş olduğunda bile saçlarını yatırmak için ayna karşısında uzun uzun kalmaktadır.

Boy: 1. 66- Kilo: 59-Yaş: 19. . . .

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Beden Eğitimi.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Namık Ergin.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Okul ancak birlikte geleceğim arkadaş olursa gelirim.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kim dir?
Giden okul müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Namık Ergin
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Arif Kalkan
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Kültür Derslerinde Sami Akıncı.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
Tüm Derslerde bana göre sensin.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Kazandığım bilgilerin yetersizliğini biliyorum, ancak bundan sonra gerekli olanları geliştirecveğime güvenim var.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Müdürümüz Nejat İdil'in uzaklaşırılması.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Hasanoğlan'dan geri dönüşümüz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnandıklarım var. Uygulayacaklarım var.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Özellikle tarım çalışmaları yapmayı tasarlıyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Çok okumadım, Saymadım ama olsa olsa 20 kadardır. Ancak benim okuduklarım hep bizim yazarlarımızdandır.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Allahaısmarladık-Yakılacak Kitap-Dağları Bekleyen Kız-Çölde Bir İstanbul Kızı-Bu Toprağın Kızları.
19-Okuduğun kitaplar  içinden birini özetler misin?
Yakılacak Kitap: Biri erkek biri kız, iki kardeş küçük yaşlarıda anne-babalarını kaybederler. Birbirinden uzakta yaşayıp yabancı aile çocuğu olarak büyürler. Yetişkin oldukları zamanlarda ise yabancı olarak bir araya gelirler. Birbirlerine karşı yakınlık duyup evlenmek isterler. Evlenmek üzereyken de kardeş oldukları ortaya çıkar.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Esat Mahmut Karakurt.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Faruk Nafiz Çamlıbel

 

***

 

Yakup'la konuşurken yanımıza gelen Arif Kalkan soruları okumuş, hemen sordu:

-Bunların hepsine yanıt vermek zorunda mıyım? Öyle bir zorunluluk olmadığını, zaten soruları doğru hazırlayamadığımı, ancak hiç yoktan biraz daha iyi sayılabileceklerini tekrarladım. Yakup'un tepki göstermeden konuşması sanırım Arif'i etkiledi, oturunca rahatladı.

 

***

 

No: 76 (26) Arif Kalkan

 

Arif arkadaş, sınıfımızın bedence güçlülerinden. Boyca, uzun boyluların altında görünmekle birlikte uzun boyluların çoğundan güçlüdür. Sanırım bu nedenle ağır yük taşınacağı zamanlarda Arif Kalkan'la sık sık bir araya geliriz. Gidilen yerlerde yapılan işlerden habersiz küçük takımı zaman zaman bunu bir hak sanıp sorun yapmaya kalkmışlardır. Örneğin Arif'le ben Sinanlı'ya üç kez gitmişiz de Yusuf Asıl'la Mehmet Başaran ya da Bekir Temuçin hiç gitmemiş. Bu, konu olunca deriz:

-Kamyona yüklenecek ağırlıkları kaldırabilirseniz siz gidin! Evrenkezik köyüne dört kez gitmişiz. Belli ki oradan dört kez ağır yük gelmiştir. Bunlarda Benimle Arif hep oluruz. Oysa Arif'ten uzun boylular vardır; İsmet Yanar, Mehmet Yücel, Ali Güleren, Mustafa Saatçı v. b.

Arif Kalkan için de hemşehrisi Yakup için söylenen sözler söylenebilir. Ancak farklı bir tarafları vardır. Arif güçlü oluşunun ayırdında olduğundan fazla naz-söz götürmez, sataşmalara karşılık verir. Kin taşımaz. Çok çalışırsa da çok başarılı olamaz. Sözlülerde tutuklaşır. Çabuk alınır. Özellikle tahtaya kalktığında duraksadı mı, doğrusunu anımsasa ya da başkası anımsatsa onu tam fırsat sayıp kullanma yoluna gitmez. Öyle bir gurur anlayışı vardır. Sanırım öğretmenliğe dönüşü de bu düşüncesinden kaynaklanmaktadır.

Öğretmenliğe uyum sağlar sağlamaz evleneceğini söylemektedir. Oğlu olursa kesinlikle okutup avukat ya da yargıç-savcı olmasını isteyecektir. Kızı bir tane olursa az okutup evlendirmeyi, iki olursa birini kesinlikle öğretmenliğe yönlendirmeyi düşünmektedir. Arif arkadaşın, okumayı sürdürmek isteyenlerden son bir ricası var:

-Hey, Hasankara'ya mı yoksa Anoğlan'a mı? Nereye giderseniz gidin; kaybolmayın oralarda. Kaybolmadığınızı ara sıra bize duyurun! Arif Kalkan'ın bu çağrısına uyacakları üstüne tüm arkadaşlar söz verdiler.

Boy: 1. 67, Kilo: 64, yaş: 20

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Öğretmenlik Bilgisi Dersleri.
4-En sevdiğin öğretmen kimdi?
Fikret Madaralı
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Düşünmüyorum.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Eski Müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Namık Ergin. (Sevdiğim için onu üzmek istemiyorum)
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
Yakup Tanrıkulu.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Halil Basutçu.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
O da sensin.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Buluyorum, konuşmamı düzeltmem gerekecek, buna çalışacağım. Bu biraz zor olacak ama başaracağım. Bunu bana daha okula girdiğimde Fikret Madaralı Öğretmen söylemiş, Demosten'in Kum Masalını anlatmıştı. Özellikle Kepirtepe'de bol kum olmadığı için bunu, uygulayamadım. Bundan böyle kumlu yerler bulacağımı sanıyorum (!)
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Okul Müdürümüzün müdürlüğünün alınması. (Ben, atanmasını doğal buluyorum, ancak müdürlüğünün alınmasını affetmiyorum!)
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Okulu sağ-salim bitirmem.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Tam kararlı değilim ama denemeyi de istiyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Çok kitap okumadım, okuduklarımın hepsi 15, 16'yı geçmez.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Zeytin Dağı, Yaban, 9. Hariciye Koğuşu, Pastoral Senfoni.
19-Okuduğun kitaplar  içinden birini özetler misin?
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok. Genç yaşta insanlar askere alınıp kısa bir eğitimden sonra savaşa gönderilir. Çok kanlı savaşlar olur. Aç-susuz savaşan askerler, salt düşman kurşunuyla değil, açlık, susuzluk hatta pislikten ölmektedir. Bir okuldan bir grup öğrenci savaşa katılmış; hemen hemen hepsi ölmüştür. Sağ kalan biri de iyice aklını bozmuştur. Nasılsa kurtulan bu hasta asker evine döner. Savaş Almanya'nın batısında olmuşur. Ona göre tüm okul arkadaşları gibi askerlik arkadaşları da gözlerinin önünde mahvolmuştur. Öyleyken haberler yazılıp söylenir: Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin'in 6 kitabını okudum.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Faruk Nafiz Çamlıbel!

 

Arif için özel not: Güle güle Radyolu arkadaşım, yaşam boyu sağlıklı çalışmalar!

Arif de bana:

-Sana da güle güle Radyolu hammal arkadaşım, çağırırsan koşa koşa yardıma gelirim!

Radyolu Hammal sözü aramızda yaygın bir söylemdi. Ağır yük işlerine gidince bir birimize bunu söylüyorduk.

 

***

 

No: 79 (29) Ahmet Güner

 

Sınıfımızın son numarası Ahmet Güner'e, okula girdiğimizin ilk hafta sonu tanışmasında Aşık sıfatı takılmıştı. Uzun süre Aşık Ahmet olarak anıldı. Sonraki yıllarda öteki sınıflara da yayılan Aşık Ahmet söylemi o denli yerleşti ki  bir çok öğrenci Ahmet Güner'in soyadını Aşık sandı. Ahmet arkadaş Aşık sıfatını söylediği bir türküden dolayı almıştı. “Edirne Köprüsü taştan, sen çıkardın beni baştan”. Oysa sonraları arkadaş oyuna gönül verdi, güzel zeybek oynamaya başladı. Güzel oyunları yüzünden Efelik yakıştırılmaya başlandı. Bu ara tüm okul öğrencileri onu oynarken görünce gerçek soyadını da öğrendiler. Son yıla geldiğimizde Aşık Ahmet silinmiş yerine Oyuncu Başı denmeye başlanmıştı. Çünkü Kepirtepe'de Zeybek oyunlarını ilk kez oynayan, isteyenlere öğretmeye kalkan 3 kişiden biri o olmuştu. Ahmet Güner'in oyunculuğu üstüne benim de kısaca söyleyeceklerim olacaktır.

Hasanoğlan'a gittiğimizde bize yardımcı olarak Başka Köy Enstitüleri'den 20'şer kişilik ekipler gelmişti. 20 gün bizimle kalan bu ekiplerin hemen hemen hepsi müzikli, oyun oynayan öğrencilerden oluşuyorlardı. Onların bu özelliğini görünce ben önce oyunlarının müziklerini öğrenmeye başladım. Ben akordiyon çaldığım için gelenlerin de dikkatlerini çekiyordum. Öğretmenlerimizin de desteklemesiyle gelen ekiplerden oyun öğrenmeye karar verdim. Bunu derslikte arkadaşlara açınca tamamı değilse bile büyük bir çoğunluk bana karşı durdu. Katılmak bir yana “Öğretmenin oyun oynamasının ayıp olacağı” görüşü öne sürülerek ayıplandı da. Oynayan ekiplerin de öğretmen olacağını düşünerek bizim arkadaşların tepkilerine aldırmadım. Bir rastlantı o sıralar Hasanoğlan'a İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç geldi. Oyunlar için akordiyon çaldığıma sevindiğini söyleyerek beni onurlandırdı. Akordiyonu milli oyunların meydanlarda oynanmasına çok elverişli bulduğunu söyledi. Akordiyonun benim kendimin olduğunu öğrenince de:

-Bak, bak, bak! deyip gülümsedi. Bu kez de okullarına akordiyon almaları için duyuruda bulunacağını söyledi. Genel Müdürün bu sözleri beni çok cesaretlendirmişti. Bu konuda haklı olduğuma inanınca da tüm sınıfa değil güvendiğim arkadaşlara öneride bulundum:

-Paydoslarda arkadaşlarla çalışıp beğendiğimiz oyunları öğrenelim! Ben karar vermiştim ama oyunların tek olarak oynanması yerine birkaç kişiyle oynanmasının yararını düşünüyordum. Öneride bulunduğum arkadaşlardan önce olumlu yanıt veren sadece Ahmet Güner oldu. Böylece Aşık Ahmet, benim düşüncemin gerçekleşmesine büyük katkıda bulunan ilk arkadaş oldu. Onu Yusuf Asıl izledi. Bu kez biz üç arkadaş tam o sıra gelmiş olan Eskişehir/Çifteler ekibinden Mustafa Atavcı arkadaşla Zeybeklere başladık. Halaylar için halkalara katılıp az çok bellenen oyunlar oluyordu. Örneğin Kayseri/ Pazarören ekibinden Timurağa böyle öğrenilmişti. Ancak zeybekleri, kağıt-kalem elde çizerek öğrenme yolunu seçtik. Çifteler'den sonra İzmir/Kızılçullu ekibi geldi. Onlarla da disiplinli bir çalışma yaparak onların bildikleri tüm zeybekleri öğrenmiş olduk.

İşte Ahmet Güner arkadaşın güzel oyunculuğunun yanında bir de arkadaş gönlü almak duyarlığı vardır. Böylece Ahmet Güner, arkadaş canlı, şarkı söyleyen, güzel zeybek oynayan; sözden anlayan uyumlu bir arkadaş olarak anılarımızda kalacaktır.

Ahmet Güner, sık sık tekrarlardı:

-Öğretmen olarak köyüme gidersem, tüm köy delikanlılarına bildiğim oyunları öğreteceğim.

Ahmet'in köyünde özellikle halk türkülerine karşı özel ilgi duyanlar çokmuş. Daha önce güzel şarkı söyleyen akrabası Musa'nın yetişmesinde köyündeki şarkıcıların payı varmış. Kendisi de güzel şarkı söylemesine karşın köydeki şarkıcılarla yarışmasının olanaksız olduğunu söyler. Arkadaşın sıfatının Aşık olmasına karşın derslikteki kız, aşk konuşmalara katılmaz:

-Dedikodu erkek işi değil! deyip susar. Buna karşın ilk işinin evlenmek olduğunu söylemekten çekinmedi:

-Evlenmezsem kendime iyi bakamam, bu nedenle ilk işim evlenmek olacak! dedi. Kendince peylediği biri varmış:

-Olursa iyi olacak! derken bile mutluydu. Çocuklarını okutacak, mesleklerini seçmeyi ise kendilerine bırakacakmış.

Boy: 1.64- Kilo: 59- Yaş: 19

 

Sorular:
1-Bu okula girdiğine pişman mısın?
Hayır, değilim.
2-Öğretmenliği sürdürmeye kararlı mısın?
Sonuna dek kararlıyım.
3-En sevdiğin ders hangisiydi?
Müzik dersini düşünüyordum ama öğretmeni olmadığı için emelime kavuşamadım.
4-En sevdiğin öğretmen kimdir?
Selçuk Korol Öğretmen.
5-Okula sık sık gelmeyi düşünüyor musun?
Düşünmüyorum. İlerde buraya öğrencilerim gelirse o zaman severek gelirim.
6-Okulun kurulmasında en çok emeği geçen kimdir?
Ayrılmış olan Müdürümüz Nejat İdil.
7- Okulun yapılışında en çok emeği olan öğretmen kimdir?
Namık Ergin.
8-En çekindiğin öğretmen kimdir?
Şimdiki Eğitimbaşı, Kemal Üstün.
9-En sevdiğin arkadaş kimdir?
En sevdiğim arkadaşım, oyun arkadaşım Yusuf Asıl.
10-En çalışkan arkadaş kimdir?
Halil Basutçu.
11- En başarılı arkadaş kimdir?
O sensin: Müzikçi, oyuncu, tarihçi, matematikçi, marangoz.
12-İyi bir öğretmen olmanı engelleyen saptanmış bir eksiklik buluyor musun?
Buluyorum. Öğretmenin bilgili olması gerektiğine inanıyorum. Eksiklerimi kısa zamanda tamamlamak için kendime söz verdim.
13-Okul sürecinde seni en çok üzen bir olay var mıdır?
Hemşerim, çok sevdiğim arkadaşım Musa'nın okuldan uzaklaştırılması.
14-Okul sürecinde seni en mutlu eden olay nedir?
Hasanoğlan'dan Kepirtepe'ye dönüşümüz.
15-Burada öğrendiklerini, çalıştığın okullarda uygulayacağına inanıyor musun?
İnanıyorum, yapacağıma da güveniyorum.
16-Öğrendiğin sanatlar arasından bir seçim yapıp o alanda sürekli çalışmayı düşünüyor musun?
Kendi köyüme verilirsem, düşüneceğim; başka köylerde bunun biraz zor olacağını sanıyorum.
17-Öğretmenlerin önerdiği kitaplardan okuduklarının sayısı kaçtır?
Sayı olarak tam bilmemekle birlikte 20'yi geçmiştir.
18-Okuduğun kitaplardan en çok etkilendiğin 5 kitap söyler misin?
Bomba-Beyaz Lale-Vurun Kahpeye-Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok-Yakılacak Kitap
19-Okuduğun kitaplar  içinden birini özetler misin?
Beyaz Lale. Balkan Savaşı: Ordumuz Bulgar ordusuna yenilmiş, Çatalcaya dek çekilerek Rumeli halkı Bulgarlar işgalcilerin insafına kalmıştır. Kasabalardan köylere dek dağılan Bulgar yağmacıları halkı soyup soğana çevirdiğinden başka ırz düşmanlığından da geri kalmamaktadır. Bunlardan biri, Radko adlı Bulgar subayıdır. Kendini yakışıklı, güçlü saymaktadır. Daha önce dağlarda komitecilik yapıp Türkleri avlamaktan, gönlünce hovardalık yapamadığını düşünmektedir. Ancak şimdi zafer kazanmış, Büyük Bulgaristan düşleri gerçekleşmiştir. Emrinde her istediğini yapmaya hazır Bulgar komitecisi vardır. Komitecilere emir verip Serez'in güzel Türk kızlarının toplanmasını ister. Emir hemen yerine getirilir. 12-20 kız gelmiştir. Kızları soyup askerlere teslim ederler. Radko çıldırmış gibidir, Türklere olan hıncını kadınlardan, kızlardan almaya karar vermiştir. Yüzlerce kadını evinden aldırıp rezalet içinde kahreder. Sorup soruşturur; Serez'in en güzel Türk kızını buldurur. Bu Lale adında Hacı Hasan denilen bir kimsenin kızıdır. Hacı Hasan varlıklıdır; evine, çocuklarına düşkündür. Kızı Lale gerçekten güzel, siyah saçlarının altında güzel yüzü nedeniyle sevenleri ona Beyaz Lale demektedir. Radko, aracı azınlık Bulgar bozguncularının duyurusuyla Lale'ye aklını takar. Önce babası Hacı Hasan'ı sıkıştırır, parası, pulu ne varsa alır ya da aldırmak üzere sıkıştırır. Bununla da kalmaz tüm arsızlığı göze alıp Lale'nin iffetini kirletmek ister. Lale için kurtuluş yoktur. Öyle ki, Radko'nun ahlaksızlığına kendi adamları bile başkaldırırlar. Örneğin yaşlı Kaptan Dimço engel olmak ister ama kudurmuş Radko'ya söz geçiremez. Radko Lale'yi karşısına alır. İki ikiye kalmışlardır. Bina Bulgar askerleriyle çevrilmiştir. Radko sarhoş, ağzından zaman zaman insancıl sözler çıksa da  korkutucu durumunu sürdürür. Lale, böyle aşağılanıp yaşamaktansa namusuyla ölme yolunu yeğler, pencereden atlayarak can verir.
20-En çok kitabını okuduğun yazar kimdir?
Ömer Seyfettin, beş kitabını okudum. Bomba, Beyaz Lale, Bahar ve Kelebekler, Mahcupluk İmtihanı, Dalga ve Tarih Bir Ezeli Tekerrürdür.
21-En sevdiğin şair kimdir?
Faruk Nafiz Çamlıbel.
 

***

 

Ahmet'le konuşmamızı sürdürürken yat zili çaldı. Ayrılacak arkaşlar için düşündüklerimi uyguladığım için sevinerek yattım. Sağdan soldan sesler geliyor. En çok konuşan Ali Önol, kendi köyünden umudu kesmiş gibi. Aynı köyden 3 kişi olduklarından umutsuz. Bir Fettah'a bir Sefer'e soruyor:

-Sana göre Umurca'yı mı isteyeyim, Olacak'ı mı? Arkasından da Küpdere ile Subaşı'na ne dersin? Küplü olmaz mı? En iyisi Nasuhbey! Arkasından da kıkır kıkır gülmeler. Bunları dinlerken kendime döndüm:

-Köye  dönmek zorunda kalsaydım ne yapacaktım? Doğrudan köyüme verilmeyip de bir kaç köy seçimi isteselerdi hangi köyleri seçerdim? Deveçatağı ilk aklıma gelen oldu. Deveçatağı hem köyüme yakın hem de oldukça büyük sayılır. Üstelik orada çok sevdiğim insanlar var. Hele çocukluk arkadaşlarım benim oraya gelişime çok sevinirler. Onların çocuklarını okutmak sanırım beni mutlu eder. Bununla da kalmadım: Bir de Kırıkköy'ü seçerdim. Orası da yakın. Deveçatağı bir saatsa orası da olsa olsa bir buçuk saattır. Kese gidilirse bir saatta da varılabilir. Ya oraya atanmam gerçekleşirse? Olacakmış gibi duygulanıp varsayımlar yaptım. Ne var yani, şimdi bunu yapabilirim. Müdür Bey 30 Eylül gününe dek değişiklikleri yapabileceğimizi söylemişti. Bunu yapmaktan çok Röslein'e yapacağımı söylemeye karar verdim. Karar verdim ama birden başım döndü, gözlerimi açıp açıp kapadım: Söylemekle kazancım ne olacak? Tut ki sevindiğini söyledi, benim kazancım ne olacak? Dahası, oraya atansam ne kazanacağım? Amacım, salt konuşmaksa neyse ne; işin ucunda karar değiştirmek olacaksa bunu yatarken değil gündüz gözüyle yapmam gerektiğini düşünerek gözlerimi kapadım.

 

18 Eylül 1943 Cumartesi

 

Uyanınca, akşamki düşündüklerime güldüm; kendi kendime kuruntu yapıyorum. Kesin kararımı yıllarca önce vermişim; okuyacağım. Kendi kendime düşler kurarak yolumdan neden döneyim? “Ortada fol yok, yumurta yok, nedir bu kuruntular?” deyip kalktım. Öğretmen arkadaşlar bugün Müdür Beyle görüşecekler. Bakalım bildiklerimizden fazla neler dinleyecekler! Söylenenlere bakılırsa en önemli olay, illerine gitmek üzere bir süre ayrılacaklar. Gerçek durumlarını orada öğrenip gene buraya gelecekler. Buradan ilgilerini kesince de görev yerlerine gidecekler. (Ayrılırken buradan para ödenecekmiş)

Derslikte benzer konuşmalar tekrarlandı. Öğretmen arkadaşlar oldukça suskun;  kendilerine yapılan sataşmalara, takılmalara yanıt vermekte bile çekimserler. Mustafa Saatçı Ali Önol'a takıldı:

-Baba Ali, öyle yana yakıla köy arayacağına gel benim köyüme, rahat edersin! dedi. Ali Önol, köyün adını beğenmemiş:

-Ne yapayım Çöplük köyünde? Bizim Meriç'in tüm köyleri ondan iyidir! deyince tartışma başladı. Mustafa Saatçı köyünün Meriç ilçesinden bile güzel olduğunu öne sürünce bu kez de Fettah'la Sefer Tunca savunmaya geçtiler.

Kahvaltıda Hilmi Altınsoy'u dinledik. Hilmi ağlamaklı konuşmalar yaptı, okuldan ayrıldığına değil bizden ayrıldığına üzüldüğünü söyleyince hepimiz duygulandık. Hepimiz mektup yazacağımız üstüne söz verdik. Mektup sözü Mehmet Aygün'le Recep Kocaman'ı da etkiledi. Bu kez tüm arkadaşlar karşılıklı sözleşmeler yaptı. Hasanoğlan'a gidecekler, orada sürekli birbirini uyarıp mektup yazılmasına önayak olacaklar, gelen mektupları arkadaşlara duyuracaklar. Karar arkadaşları sevindirdi. Mehmet Aygün daha gerçekçi konuştu:

-Hiç değilse ilk günler konuştuklarımız yapılırsa kendimizi birden bire boşluğa düşmüş olarak görmeyiz!

Kahvaltıdan çıkınca Müdür Beyin odasına gittiğini gördük. Hilmi ayrıldı. Recep'le Mehmet'in de gitmesini söyledik. Onlar çağırılmadan gitmek istemediler. Birlikte atölyeye yöneldik. Atölye kapısından girerken Hilmi koşarak geldi, Mehmet'le Recep'i alıp götürdü. Yusuf'la ikimiz atölyede merdivenleri tamamladık, Arkadaşlar da inşaata giderek;  kapıların, pencerelerin üst kuşaklarını döşediler. Yusuf'la merdivenleri tamamlayıp Tarım binasına götürdük.

Biz Tarım binasından dönerken Tören zili çaldı, doğrudan okula gittik. Ben akordiyon alıp çıkana dek kimseyle konuşmamıştım. Merdivene çıkınca arkadaşların kılıklarından gideceklerini anladım. Yeğenim İsmet “Cicilerim” dediği giysilerini giymişti. Törenden sonra derslikte ayaküstü konuştuk. Yemekte konu iyice irdelendi, ayrıntılara varana dek öğrendik. Arkadaşlar bir hafta izinli gidiyorlar. İllerine uğrayıp atandıkları köyleri öğrenecekler. Öğrenir öğrenmez de köye gidip okul durumu, kalacakları yer, okul bahçesi, götürecekleri hayvanların bakımı konularında bilgi toplayıp hafta sonunda okula dönecekler. Arkadaşlara, birer inekle arabalı bir koşum çifti verileceği, inekleri Lüleburgaz Mal Müdürlüğü’nün (Okul), çiftleri ise arkadaşların atandığı ilçelerin kaymakamlıklarının sağlayacağı kesinleşmiş. Arkadaşların izinleri bir hafta olduğuna, bizimse 30 Eylül’de yola çıkacağımız söylendiğine göre bir daha görüşeceğimize sevinerek yemeğimizi yedik. Yusuf ortalığı neşelendirmek için buradan verilecek inekleri nasıl götüreceklerini dile doladı. Mehmet Aygün’ün hiç umursamadan Lüleburgaz istasyonundan trene binip Babaeski’ye gideceğini, oradan ötesinin de kolay olduğunu söylemesi Hilmi ile Recep Kocaman için dert oldu. Recep Kocaman:

-İnekle bir gün yürüsem yetişemem! deyince Hilmi bir süre baktıktan sonra:

-Ya ben ne yapacağım? Şunu kendi ilçelerimizde yapsalar ne olurdu yani? deyip sustu. Hilmi çok üzgündü, kendisine bir öneride bulundum:

-İneği Yeni Bedir köyüne götür, oranın muhtarı olan Kamber Amcama teslim et. O sana ineği satıp parasını göndersin. O para ile sen de Hayrabolu'dan bir başka inek al! Hilmi duraksadı:

-İyi bir fikir ama bunu nasıl yaparım? deyince Yusuf  Kamber Amcamın oyun oynayabileceğini, ineği satıp parayı göndermeyeceğini gülerek söyledi. Hasan Üner, Lüleburgaz pazarında kendi satıp Hayrabolu'dan almasının daha akıllıca olacağını öne sürdü. Olması akla uygun görülmemekle birlikte önerilerimiz Hilmi'yi biraz olsun rahatlattı. Sonunda da Mehmet Aygün iki ineği de kendi köyüne götürüp oradan birini Hilmiye gönderebileceğine söz vererek Hilmi'yi rahatlattı. Gene de bir takım olasılıklar öne sürüldü. Mehmet Aygün’ün ineği sahiplenip Hilmi'ye “Nanik!” yapacağı öne sürüldü. Hilmi'nin arkadaşlığı bir inekle değişilir mi, değişilmez mi? tartışması başladı. Mehmet Aygün son sözü söyledi: Hilmi Altınsoy'un arkadaşlı için “Ve Tebris' i ve Bağdat'ı ve Musul'u ve İstanbul'u değişmem” diyerek Kanuni Sultan Süleyman’ın ünlü mektubunu anımsattıktan sonra da Hilmiye sordu:

-Yeter mi arkadaşım? Arkadaşlar da eklediler:

-Ve Paris ve Londra ve Berlin. . . Masadan işleri yoluna koymuş gibi gülüşerek kalktıksa da, yoluna giren bir şey yoktu aslında. Tüm arkadaşlar derslikte toplandı, Eğitimbaşı geldi kısa bir açıklama yaptı. Özellikle atandıkları okulların ön gereksinimlerini saptamalarını, gördükleri eksiklikleri ilgili makamlara zamanında iletmek için bunun gerekli olduğunu tekrarladı. Bir çok arkadaşın adını söyleyerek en kısa zamanda gelip görüşeceğini, ayrıca öğretmen arkadaşların derslerle ilgili notlar göndereceğini, bunlar için şimdiden çalışmalar başlattıklarını söyledi. Eğitimbaşı ayrılınca arkadaşlarla kamyona dek birlikte gittik. İsmet bana bakarken gözünden yaş damladığını görünce boğazımda bir şeyler oldu, yutkundum. Mehmet Yücel görmüş, o da İsmet'e bakıyormuş:

-Dayı İsmet daha çocuk, sen ona bakma, o da büyüyecek! dedi. Ne var ki, onun da sesi iyiden iyiye kısılmıştı. Kamyon alkışlarla uğurlandı. Dersliğe dönünce hepimizde bir gerilim olmuştu. Kimisi üzüldüğünden söz ediyor, kimisi gene görüşeceğiz, ne var bunda? diye hey heyleniyor, birisi Sefer'i göremedim, öteki Hüseyin Serin neden üzgündü? türü sözler söylüyordu. Söz yavaş yavaş ayrılanların üstüne yöneldi. Recep Kocaman-Ahmet Güner-İdris Destan, en geç akşam evlerinde olacak. İsmet Yanar-Yakup Tanrıkulu-Arif Kalkan -Mehmet Aygün de akşam evlerine ulaşacaklar. Hüseyin Serin, Sefer Tunca-Fettah Biricik-Ali Önol ancak yarın akşam köylerinde olacak. Hilmi Altınsoy için Hasan Üner bir yol çizdi. Ona göre o da ancak yarın evine varabilecek. Muratlı-Hayrabolu, Lüleburgaz-Hayrabolu, Babaeski Hayrabolu, Lüleburgaz-Muratlı-Tekirdağ-Hayrabolu yolları ölçüldü. Hepsi aynı kapıya çıktı: Hilmi de ancak yarın akşam evinde olacak. Bu arada, yemekte konuşulan inek götürme işi de ortaya geldi:

-Hilmi o kadar yola ineği nasıl götürecek? Sami Akıncı bu konuşmaları boş buldu:

-Arkadaşlar buradan yalnız 3 aylık para alacaklar, öteki alacakları hep kendi ilçelerinden ya da il merkezlerinden olacak. Müdür Beyin sözlerinin yanlış anlaşıldığını anlatan Sami Akıncı, arkadaşlara 3803 sayılı yasanın okunmasını önerdi. Yasa tartışmaları sürerken öteki sınıflardan mandolin için gelenler oldu. Toplu çalışmayı yarına ertelediğimizi söyleyip bu bahaneyle derslikten ayrılarak piyano odasına girdim. Az sonra Aydın Tarkan geldi. Aydın'la akşam yemeğine dek çalıştık. Aydın'ın verdiği tangoları çalınca Aydın şaşırdı, heyecanlanarak:

-Sen bunları biliyordun, anladımmmmm!

Akşam yemeğini biraz garipsedik. Masalarımız değişmiş, bizi iki masaya toplamışlar. Sami Akıncı, İbrahim Ertur, Mehmet Yücel, Mustafa Saatçı, Yusuf Asıl, Harun Özçelik, Abdullah Erçetin, Bekir Temuçin, Salih Baydemir bir masada; Hasan Üner, ben, Halil Basutçu, Hüseyin Orhan, Kadir Pekgöz, Mehmet Başaran, Emrullah Öztürk, Hüsnü Yalçın bir masadayız. Kadir Pekgöz'le hemşeriyiz ama şimdiye dek aynı masada oturduğumuzu anımsamıyorum. Keza Mehmet Başaran'la da hiç oturmadığımı biliyorum. Bunu ben değil sanırım o istemedi. Ötekilerle böylesi kesin bir ayrılık fikrim yok ya da ben anımsamıyorum.

Nasıl olsa geçici deyip boş bir yere oturdum. Az sonra Yusuf geldi, yer değiştirmek isteyenleri sordu. Kimseden ses çıkmayınca Yusuf'a kolaylık olsun düşüncesiyle ben gidebileceğimi söyledim. Oysa Yusuf salt benim için gelmek istediğini söyleyip geri dönerken Mehmet Başaran Yusuf'a işaret etti. Sabah kahvaltısında değişmek üzere anlaştılar.

Yemekten sonra derslikte oldukça durgun bir durum vardı. Sami Akıncı'dan başka başını kitaba eğmiş kimse yoktu. Abdullah Erçetin bunu gözlemiş, sağa sola, arkaya bakıp göz kaş işaretiyle Sami'yi gösteriyordu. Sami görmüş olacak Abdullah'a:

-Sen kurtulduğunu mu sanıyorsun be canım? Hiç birimiz kurtulduğu falan yok. Asıl şimdi giriyoruz yasanın boyunduruğuna. Burasını bitirmek kolay, önemli olan bundan sonraki hükümleri yerine getirmek. Biz bu yasayı iyice okuyup haklarımızı öğrenemezsek bize okuldan da inek verirler Ankara'dan da. Bakın burada okuldan inek ya da hayvan verilir diye bir hüküm yok! deyince herkes sustu. Halil Basutçu sıraya vurarak:

-Hazır açılmışken, zamanımız da olduğuna göre okuyalım bakalım bizim yasamızı; ne dersiniz? deyince herkes okunmasını istedi. Sami Akıncı önce yasanın 16. maddesini okudu. 16. Madde:

“Köy öğretmenlerinin tayin edilecekleri okulların binaları ve öğretmen evleri Maarif Vekilliğince verilecek planlara göre köy kanununa tevfikan, bölge ilköğretim müfettişleri ile gezici başöğretmenlerin nezaretinde köy ihtiyar heyetleri tarafından yaptırılır ve öğretmen tayin edilecek köylere keyfiyet üç yıl önce bildirilir. Köy bütçesinden de ona göre tedbirler alınır. Öğretmenlerin işe başlamadan evvel okul binası ile öğretmen evi tamamen bitirilir.

Köy okulları binalarının onarımı ve okulun sürekli harcamaları köy ihtiyar heyetlerince sağlanır.”

Sami Akıncı maddeyi okuyunca eliyle işaret edip bu kez de 11. maddeyi okudu.

Madde 11: Köy Enstitülerinden mezun öğretmenlere üretime yarayacak araç-gereç, (Alet-edevatı) ıslah edilmiş tohum, çift ve irad hayvanları, cins fidan gibi üretim araçları, köy öğretmenlerinin tayin edildikleri okulların demirbaşına geçirilmek koşuluyla devletçe parasız olarak verilir.

Maddeyi okuyunca Sami bu kez durdu. Daha önceki konuşmaları anımsatıp sordu:

-Köy okuluna her şeyi satın alan devlet, salt Lüleburgaz'da ya da Kepirtepe'de mi? Neden Hilmi Altınsoy'un Hayrabolu ilçesinde devlet olmasın? İşte ben bunun için o inek götürme olayına karşı durdum. İneği yedeğine aldın yolda gidiyorsun ya da biriyle gönderdin, inek yolda ölürse ne diyeceksin? Arkadaşlardan gülenler oldu. Mustafa Saatçı, inek yerine eşek verilmesini önerdi. Eşekle gitmenin yararlarını sıraladı. Mustafa'ya eşekle gitmesinin yakışacağı, evde hazır tuttuğu sarığı da sarma olanağı çıkacağı söylendi. Şakalar bir birini izledi. Önce Mehmet Aygün'ün mü yoksa İdris Destan'ın mı evine gideceği konuşuldu. İdris Destan'ın evini hep biliyoruz, anne-babasını gördük. Onların sevincini konuştuk. Tanısak da tanımasak da tüm anne-babaların öyle sevineceğini düşündük. Kadir Pekgöz efkarlandı:

-Keşke hepimizi öğretmen yapsalardı! deyince birden karşı konuşanlar oldu:

-Seni durduran mı var? Daha on gün zamanın var, değiştir fikrini git köyüne! bağırışları oldu. Kadir şaşırdı, kekeleyerek bir kaç kez sordu:

-Ben kime ne dedim ki? Neden böyle kızdınız? Kadir’e gülenlerin, kızanların yanında koruma olmasa da hatasını anlatmaya çalışanlar da oldu. Bekir Temuçin ise kestirme yoldan:

-Haset insanlar işte böyledir! deyip okuduğumuz öykülerden, romanlardan örnekler saydı. Efruz Bey, Hoca Salih, Hacı İlhami- Sinekli İmam, Molla Kasım! Kim bunlar? Hasan Üner yanıtladı:

-Bunlar romanların kıskançlık kralları!

Kadir'in sözünden kendime pay çıkarmadım ama arkadaşın gerçekten hasetlik açısından kimi tavırları sırıtıyor. Okula ilk girdiğimiz günlerde aramız çok iyiydi. Babası Hafız Amca Edirne/Karağaç'a geldiğinde Fikret Madaralı Öğretmene:

-Bir oğlum da İbrahim'dir, onu da sana emanet ediyorum! demişti. Bunu duyan Kadir sanırım bu söze uyacak davranışını yıl sonuna dek ancak sürdürebildi. Lüleburgaz'a geldiğimizde nedense değişti. Tatillerde gene birlikte yolculuk yaptık ama bu, biraz da zorunlu oldu. Babasının sık sık bizim köye gelmesine karşın (Bizim köyün de İmamı) Kadir bir kez geldi. Onu da nasıl geldi, hala şaşarım! İlk yan çizişini 1939 sonlarında saptamıştım. Yılın Kurban Bayramı aralık ayı sonuna gelmişti. Yılbaşı, Kurban Bayramı, cumartesi-pazar derken bir hafta tatil verilmişti. Tam yola çıkacağımız sırada Kadir yol değiştirip başka arkadaşlarla gideceğini söyledi. Bunu çok doğal karşıladım. Lülerburgaz dolaylarına dağılacak bir grupla Lüleburgaz'a birlikte gittik. Kadir de vardı. Lüleburgaz'da öteberi almak için dolaşırken Kadir'in bir grupla birlikte olduğunu gördüm. Hemşerimiz olduğunu yeni öğrendiğimiz, sonraları benim Röslein dediğim arkadaş da oradaydı. O zaman Kadir'in benden sakladığı bir düşüncesi olduğunu anlamıştım. Ne rastlantı, tam onlardan uzaklaşırken onların yanına birileri geldi, Röslein'i alıp gittiler. Olayı ben Dağlı Hasan Amcaların dükkanından izlemiştim. Az sonra da Kadir benim bulunduğu yerin az ilerisinden bizim köylerin yoluna doğruldu. Arkasından seslenip yetiştim. Ben sormadan konuştu:

-Öteki yol çok uzak geldi, oradan dolaşmayı göze alamadım! dedi. O zaman anladım ki arkadaş bana nedense yalan söylemeyi yeğledi. Niçinini, nedenini sormadım; konuyu değiştirip onun tanıdığı benim arkadaşlarıma, kendi ağabeyi Hüseyin'e selam gönderip konuyu kapattım. Anladım ki Kadir, hemşerimiz kıza yakınlaşmak için beni yol arkadaşlığından çıkarmıştı. Ne var ki düşlediği yakınlığı kuramadı. Kuramadığı gibi sonraki zamanlarda yakınlık kurmaya çalıştığı arkadaş için ileri geri sözler de söyledi. Bana bile anlamsız yakıştırmalar, eleştiriler anlatmaya kalkıştı. Onu dinledim ama bunları neden söylediğini de iyi biliyordum: Elinde olmayan bir iç itisiyle karşısındakinin değerini azaltmak. “Tilki yetişemediği üzüme koruk dermiş”. Ya da “Kedi eremediği ete murdar deyip geçermiş!” Bunları düşünürken aklıma benim de bir fesatlık numarası geldi. Ancak benim numaram öyle kolay atlatılacak türden değil, ustaca yalana bulaştırılmış bir görev numarası. İzmir/Kızılçullu'dan aldığım bir mektuba göre Hasanoğlan'a gideceklerin de atanmak üzere üçer köy seçip bağlı bulundukları Milli Eğitim Müdürlüklerine bildirmeleri gerekiyormuş. Çünkü Hasanoğlan'a gidenler orada bölümlere sınavla giriyormuş. Gireceği bölümün geçerli notunu alamayanlar, öteki bölümlerin sayıları dolmuşsa geri gönderiliyormuş. İşte bu geri gelme olasılığı nedeniyle sonradan ikinci bir iş yapılmasını önlemek amacıyla şimdiden köy seçimleri yapılacakmış. Dönen olursa sil yeni baştan uğraşmamak için önceden bilinen yere ataması hemen yapılabilecekmiş. Kurduğum düzen aynı zamanda Sami Akıncı’nın okuduğu yasa maddelerine de uymaktadır. Maddeye göre sorumlu makamlar üç yıl önceden hazırlığa başlamak zorundadır. İşte ben bu gerekçeyle, Hasanoğlan’dan dönme olasılığımı düşünerek (Üstelik geçen yıl da sene ortasına dek orada okuyanlar, öğretmenliğe dönmüşler. Başarısız olacağını anlayanlar öğretmenliğe dönebiliyormuş. Bunu staja gelenler anlattı) kendi köyümün dışında üç köy seçtiğimi söyleyeceğim. Köyüme yakın üç köyden biri Röslein'in köyü. Biri Kadir Pekgöz'ün köyleri. Söz burada kalmıyor. Bu üç köyden biri kendi köyüm, 60 hane, topu topu 30 öğrencisi var. Ayrıca orada 6 yıldır üstün başarılı bir eğitmen var. Onun yanına beni vermezler. Hamitabat 5 sınıflı bir okul, her sınıf için öğretmeni var. Üstelik Kadir bu yıl, 5 arkadaş da gelecek yıl oralı olarak öğretmen olacaklar. Öyleyse beni verseler verseler 3. köye verecekler. Orası da 5 sınıflı ama 3 öğretmen varmış. Gelecek yıl da oralı bir arkadaş öğretmen olacakmış. Pekala ikimizi de oraya verirler. Kendi kendime güldüm. Bunu niçin düşünüyorum? Önce onu değerlendirmeye çalıştım. Bunu kimseye bir zararı yok, ancak kuruntuları olanlar bundan etkilenebilir, Derslikte 17 arkadaşız. Mustafa Saatçı'ya ya da Sami Akıncı'ya anlatsam beni dinlerler mi? Dinleseler bile:

-Düşündüğünü yaparsan iyi edersin! deyip geçerler. Halil Basutçu, Hüsnü Yalçın, Yusuf Asıl, Mehmet Yücel arkadaşlar bunu sonuna dek dinlemezler bile. Adını anmadıklarım da kesinlikle fazla ilgilenmezler. Sanırım biri hemen kafasında bir kuruntu hazırlayıp yorum yapacaktır. Yapmazsa, yapmadığına tanık olursam arkadaşın suçsuzluğuna inanıp onun hakkındaki olumsuz düşüncelerimi düzeltmem, hem benim için hem de onun için yararlı olacaktır. Arkadaş gerçekten sandığım gibi değilse, onu öyle tanıyıp, olumsuz gözle bakmamın bir anlamı olmasa gerek. Öyle olmadığını ben başka nasıl öğrenebilirim? Geçmişte bir takım hatalar yapılmış olabilir. Bunları deneyerek düzeltmek bizim elimizde. Ancak denemeden düzeltmek bence sağlıklı bir düzeltme olamaz.

Ben bunları düşünürken, bir öteki ranzada Kadir, Hüseyin Orhan'a birilerini çekiştiriyordu. Halil Basutçu uyardı:

-Yarın pazar, gün boyu konuşursunuz. Sizi kimse dinlemez. Burada ise sizi duymak zorunda kalıyoruz, lütfen!

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ