Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

47 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

1944-1945 Yılına Yeni Arkadaşlarımızla Daha Güçlenerek Giriyoruz

 

30 Ekim 1944  Pazartesi

 

 Çok rahat bir uykudan sonra gürültüler arasında uyandım. İnsan ne çabuk unutuyor, ne çabuk alışıyor. Dört günlük sessizlik, uzun bir süreçmiş gibi uyandığımdaki konuşmalar fazla gibi geldi. Oysa dün sabah Gazi Lisesinde uyanınca neredeyse Rüstem Gündüz’ün sesini, Enver Ötnü’nün Enişte deyişi bekler gibiydim.

Kendi kendime söylenerek oyun alanını boyladım. Hayda! Burada da bir başkalık; kimsecikler yok. Nöbetçi  öğrenciler geldi; ben sormadan söylediler:

-Bu sabah oyun yok! Anladım; Bayram yorgunluğu! Müzik Salonunu boyladım. Kemancılardan erkenciler gelmiş.

Tahtadaki yazılar dikkatimi çekti. Benim, mandolin çalışmaları için yazdığım, şarkı adları, öteki notlar silinmiş. Bir köşeye de şiir alıntısı eklenmiş. Şinasi Özden’in,

Dertyanış Şiirinden iki dize:

                                  Ah, demek elveda o mutlu günlere?

                                  Kuş sesine, mey tasına, aşk türküsüne.....

Tahtadaki yazıların silinmesi nedeniyle değil de şiir için sordum:

-Kim yazdı? Talip Apaydın, özür diledi:

-Hemen silerim! Sildirmedim. Yaz boyunca şiiri yazan Şinasi Özden’in başka şiirlerini de defterime yazdığımı, ayrıca ünlü kişilerle yaptığı konuşmalardan bazılarını okuduğumu anlattım. Talip  birden değişti.

-Bak  bunu bilmiyordum, Şinasi Özden’in şiirlerini çok seviyorum. Onları bir başkasının da sevmesi hep istiyordum! deyip gülümsemesi beni,ona birden daha çok ısındırdı.

Talip, şiir defteri tutmuş bana göstereceğini söyledi. Oysa benim kalın kalın iki  metot defterimin(Metot defteri, büyüt boyutlu çizgili defter) biri şiirle dolmuş ikincisi de yarı olmuş durumda. Aralarında düz yazılar(Kitap özetleri) var ama çoğu şiir. Gene de Talip’in de şiir severliğine sevindim. Ayrıca Talip, genç şairlerin resimlerini de topluyormuş.

Fazıl Hüsnü Dağlarca-Feyzi Halıcı-İbrahim Zeki Burdurlu-Bülent Ecevit-Cahit Sıtkı Tarancı-Melih Cevdet Anday-Orhan Veli Kanık-Oktay Rıfat-Rıfat Ilgaz-Ahmet Necati. v. b.

 Bunu ben hiç düşünmemiştim. Bundan sonra ben de  bulduklarımın resimleri toplayabilirim.

Kahvaltıda, yapılacağı daha önce duyurulan toplantının saati söylendi. Böylece toplantı yapılacağını da öğrenmiş oldum. Toplantının konusu hakkında kimse bir şey bilmiyor; olasılıklar öne sürüldü:

-Bir ay daha inşaatta çalışılacak! (Şaka!)

-Gittiği yerde kabahat işleyenler açıklanacak!(Kızlarla ilgili...)

-Üstün başarılı olanlara madalya verilecek! (Karpuz kabuğundan)

-Bundan öyle kızlara, yan bakılmaması tembihlenecek!

Bir “Sus!” uyarısı bu olası uydurmaları durdurdu. Önce susuldu, arkasından da Ahmet Emin Yalman’la konuşanlardan  gittikleri yerlerde neler yaptıkları sorulacağı öne sürüldü. Buna ben karşı çıktım:

-Bu soru gerçekten sorulabilir ama sorulmayacağı kesinlikle söyleyebilirim. Çünkü, verilecek cevaplar birilerinin hoşuna gitmeyeceğini, onlar çok iyi bilirler. Nihat Şengül sordu:

-Ne konuşuyorsunuz siz Allah aşkına? Gülenler oldu. Yandaki masalar boşalmıştı. Halil Dere geldi:

-Neredesin sen? benden kaçıyor musun yoksa? deyip kolumdan çekti. Geçen hafta aksattığımız banyomuzu  yapmak üzere yola çıktık. Unuttuğumuz bir olay; üşümek. Oldukça serin bir esinti. Havada bulutlar öbek öbek, yoğun. Yoksa kar mı yağacak? “30 Ekim!” daha kar yağmaz! diyorum. Halil Dere unutkan, kaç kez söyledim;” Ben  burada bir yıla yakın kaldım.Buradan,10 Aralıkta ayrıldım. Ayrıldığımda kar, bele kadar çıkıyordu. Aralıktan çok önce kar düşmüştü. Düştü, eridi derken kasım ortalarında düşünce bir daha erimedi, tersini üst üste yığıldı. O zaman sorduğumuzda köylüler söylemişti:

-10 Kasımda düşen kar, nisana dek yerde kalır!

-10 Aralık 1941’de oldukça karlı  bir günde ayrıldık ama geldiğimiz 18 nisanda kar ancak dağlarda vardı. Karşıdaki Lalabel tepeleri, yeşermiş, kekik kokuyordu. Demek her yıl, köylülerin dediği gibi olmuyor.

Erken derken okula döndük. Piyanolar doluydu. Ankara notlarımı toparlayıp yazmak üzere zarfa koydum. Kulağım alt piyanoda;  biliyorum. Mehmet Zeybek işi uzatamaz. Nitekim öyle oldu. Mehmet Zeybek geldi, piyanoyu boşalttığını bana söyledi. Üst piyanoda Hüseyin Çakar haklı olarak çalışıyor. O da benim gibi bir haftaya yakın piyanodan uzaklaşmıştı.

Notlarımı alıp alt odaya indim. Faik Öğretmenin önerilerine uyuyorum;önce bir serbest düz, armonik, arkasından kromatik gamlar. Daha sonra da Hanon! Başlarken önlerden herhangi bir sayfa, arkasından ortalardan bir sayfa, daha sonra sevdiğim parçalardan seçmeler, nihayet yeni parçaya geçme!.. Öyle yaptım. Yeni parçam değil parçalarım; Chopin Etüt, Vals, Etüt, Mazurka dörtlüsü...

Yukarı çıktığımda kimsenin kalmadığını gördüm.

Arkadaşlar yemekleri yarı etmişler. Konu gene, toplantıda konuşulacak konular. Bu kez de gelecek yeni öğretmenler. Söz gene şakaya kaydı:

Geçen yılki öğretmenlerin hepsi bize küsmüş, gelmeyeceklermiş. Onların yerlerine Enstitü bölümündeki öğretmeneler gelecekmiş. Bizim bölüme bula bula Hidayet Gülen Öğretmenle Mustafa Güneri’yi  bulundu.

Hidayet Gülen Karagöz oynatmayı öğretecek ,dolaylı olarak biz tiyatro öğrenmiş olacağız. Mustafa Güneri de  Resim, Sanat Tarihi  öğretecek. Bölüm Başkanımız da kalan bilumum derslere girecek! Piyano dersi açıkta kaldı. Genel derslere geçildi. Devrim Tarihi için Tahir Erdem;yaşlı,müdür yardımcısı. Psikoloji, Sosyoloji, Edebiyat, Metin İnceleme dersleri bir başlık altında toplanıp Okul Müdürü Rauf İnan tarafından okutulacak. Askerlik dersine Eğitimbaşı Hürrem Arman uygun görüldü.Bize, nişangâhsız atış öğretecekmiş!

Kendi yaptığımız yakıştırmalara kendimiz gülerek masadan kalktık.

Salona, kızlar dışında bütün arkadaşlar geldi. Salon neredeyse tıka basa doldu. Eskiler kemanlara sarıldı, Mehmet Zeybek de piyanoya oturunca oldukça kakafonik bir ses kargaşası oluştu. Abdullah Ön  elindeki yayla tahtaya tıklatarak dikkat çekip yeni arkadaşları uyardı:

-Bu karmaşaya bakıp sakın başka bölümlere kaçmayın. Bu, zaman zaman pazar günleri  gene böyle olsa da öteki günler, hazırlanan programlar uygulanınca salon tenhalaşacaktır. Gülenler oldu. Yeni arkadaşlar suskun. Sanırım onlar, burada olmanın sevinciyle gördüklerine  ya da duyduklarına pek aldırmıyor; davranışlarından bunu sezinliyorum.

“Vakit yaklaşıyor!” diyen arkadaşlar, birer ikişer kümeleşerek  Büyük Salona gitti. Neredeyse eski huyumu,  yeni dönemde de sürdürme  inadımın etkisinde olduğumu kanıtlarca, piyanoya oturdum Parmaklarım tuşlara basarken:

-Nasıl olsa arkadaşım Halil Dere, bana yer ayıracak! deyip Schubert Moment Müzikal’e  başladım. Bu kez de kendime sordum:

-Ne oldu şimdi yani? Arkadaşlarla gitseydim, daha mı kötü olacaktı?

Büyük salon eskiye göre daha kalabalık. Bir başka yeni durum da, kızların ayrı bir köşede toplu oturması. On beş kız, büyük kalabalığa göre küçük bir küme oluştursa da önemsenen  bir köşeler. Gözler, o tarafa  kayı kayıveriyor.

Az sonra Eğitimbaşı Hürrem Arman, kolunun altında dosyalarla geldi. Dosyaları masaya bırakıp, hepimizi süzerce, gözlerini üstümüzde gezdirdikten sonra:

-Müdür Bey, Yeni Ders Yılı’nızı kutlayacak! Söyleyecekleri var, az sonra gelecek! dedi. Ben de buna şaşıyorum; bir yıl önce geldiğimde Hürrem Arman bu okulun müdürü idi. Ne oldu ne gitti ki, müdürlüğü bir başkasına bırakıp onun kolunun altına girdi? Dosyalar koltuğunda gelip bir de onun için giriş konuşması yapıyor.

Hürrem Arman, salonun ortasına çıkıp  bir kaç arkadaşa takıldı. Süleyman Alkan’a, Süleyman Adıyaman’a, Ali Yücel’e adlarını söyleyerek hal hatır sordu. Kızlara bakarak gülümsedi. Arkasından da kendilerini, tanıtmalarını istedi. Yeni gelen kızlar, geldikleri enstitü adlarıyla birlikte adlarını söyledi:

-Kızılçullu- Mahide Kiremitçi, Aksu-Pakize Yılmaz, Cılavuz-Halise Sarıkaya, Savaştepe-Nafize Tuncay, Arifiye- Necmiye Uçar, Yıldız Kırktepe, Çifteler-Perihan Bozkaya, Nevber Tezcan, Gönen-Fatma Dicle, Pazarören- Hatun Efe,    Yıldızeli-Refika Bıldırcın, Haruniye-Saime Çetin-Gölköy-Hatice Uncu....Böylece

kızların, adlarını duyduk, geldiği Köy Enstitülerini de öğrenmiş olduk. Belleğimin  güçlü olduğu sözlenir dururdu. Gönen’le Pazarören Köy Enstitülerine gittim, öğrencilerle tanıştık.(İzinde olmayanlarla)oradan gelenleri hiç görmemiş gibiyim. Oralardan gelen kızların ikisinin de değişik yüzleri var, görseydim kesinlikle seçebilirdim.

Bunu söyleyince beni uyaranlar oldu:

-Gönenli kız okuldaydı, bizimle konuşmuştu. Konuştuğumuzda sen orada olmayabilirsin!’

En uzunları, Kars/Cılavuz- Halise Sarıkaya, bizim bölümde. İkinci uzun boylu-Aksu’dan gelen Pakize Yılmaz, esmer. Ötekilere geçemeden Okul Müdürü, neredeyse kapıdan koşarak girdi. Başıyla, eliyle çifte  selâm vererek masaya geçti. Büyük bir sessizlik içinde ilk sözü bekleniyordu,söyledi:

-Arkadaşlar!  Yutkunur gibi derin bir soluklandı. Tekrar; ”Arkadaşlar! dedikten sonra:

-Heyecanımı bağışlayın, beni tanıyanlarınız var, söylemişlerdir; ben, Köy Enstitüsü konusunda çok hassasımdır. Bu günü bekliyordum. Nasıl heyecanlanmayayım; çocuğu doğan anne -baba büyük emeklerle büyüttüğü yavrularını yürüyüp koşarken gördüğünde  heyecanlanmazlar mı? Beni de öyle düşünün. Beş yıldır heyecanla beklediğimiz Köy Enstitüleri işte ilk meyvelerini verdi. Onlar şimdi karşımda. Her biri, davalarının idraki içinde daha büyük hamlelere hazırlanmak üzere aramıza katıldılar. Onlara; ”Hoş geldiniz!” demenin bahtiyarlığını yaşıyorum. Heyecanım bundan! Müdür Rauf İnan. Oturduğu masada, dimdik, iki  dirseği masaya kondurulmuş ,parmaklar açık olarak öyle bir süre durdu. Yeni öğrencilere söylediği bu sözlere onlar, eski öğrencilerin tepkisiz kaldığını görünce susmuştu. Eski öğrenciler de kendilerini dışlayan  sözleri bilerek duymazdan gelmişti. Müdür Rauf İnan beklemediği bu sessizliği aşmak için hemen eski öğrencilere özellikle Çifteler çıkışlılara adlarını söyleyerek, sözde toplantının gerçek konusuna geçiyormuş numarasını yaptı! Hemen önünde, kendisi kapıdan girerken gülümseyerek bakan  ancak konuşmaya başladıktan sonra yüzü oldukça gerilen,kalın  kaşlarını çatan Süleyman Alkan’a:

-Konuşmaya seninle başlayalım mı? diye sordu. Süleyman Alkan ayağa kalkarak oldukça gergin bir sesle:

-Ne konuşacağımı bilmiyorum efendim, biraz  açıklar mısınız? deyince Rauf İnan, kurnazca bir tavırla Hürrem Arman’a:

-Hürrem Bey, arkadaşlara konuşacağımız konuları söylemedik  mi? diye sordu. Hürrem Arman:

-Siz söyleyecektiniz efendim! deyince, Rauf İnan hiç önemsememiş gibi:

-Malum, üç ay yorucu bir çalışma dönemi yaşadınız, bu dönemdeki gözlemlerinizi, geleceğe dönük önerilerinizi  ayrıntılarıyla konuşup bir değerlendirme yapmak istedik. Bunları bir sohbet havası içinde  görüşüp değerlendirmemizden hepimiz yararlanabiliriz. Bugün sizler öğrenci, bizler yöneticiysek de işleri mükemmel yürüttüğümüzü kimse söyleyemez. Amacımız, sizlerin iyi yetişip daha doğruya, daha güzele ulaşılmasıdır. Köy Davamızı ancak böyle bir anlayışla mutlu sonuca  ulaştıracağız. Süleyman Alkan:

 -Oldukça soğut bir tavırla:

-Anladım  Efendim! deyip Kendi ili olan Eskişehir’e gittiğini, yabancısı olmadığı Eskişehir’de yapacağı işlerle ilgili fazla bir engelle karşılaşmadığını, ancak genel durum için fazla iyimser olmadığını, öteki bakanlık mensupları bir yana bizim bakanlığın elemanlarının bile bizim davamıza yardımcı  olmadığını

arkadaşlarının kendisine anlattıklarından  öğrendiğini söyledi. Rauf İnan:

-Elbette, bize ancak biz yardım ederiz. Elbirliği etmemiz, imecelerle binalar kurmamız bundan değil mi?

dedikten sonra başını kaldırıp besbelli iyi tanıdığı yüzleri aradı. Kendisini iyi tanıyan belli bir grup var, onlar hemen el kaldırdılar. Abdullah Özkucur, Hüseyin Yücel, Ali Yılmaz, İhsan Güvenç, Musa Çınar.

Rauf İnan gülümseyerek Abdullah Özkucur’a baktı:

-İsterseniz önce şairi dinleyelim; her ne kadar şairlerin sözü ne inanılmaz deniyorsa da bizim şairimiz o şairlerden değildir! dedikten sonra gözlerini üstümüzde gezdirerek sordu:

-Böyle bir söz vardı değil mi? Arkasından da ,”Fuzuli’nin olacak galiba! Hasan Özden el kaldırdı. Rauf İnan gülümseyerek:”

Fuzuli değil mi yoksa? diyerek Hasan Özden’e bakıp  konuşması için işaretledi. Hasan Özden:

Bizler, öteki okullara göre değişik bir eğitim sistemi içinde yetiştiğimizden, şairleri, şiirleri pek öğrenemedik. Gene de aramızdan şair arkadaşlarımız çıktı. Şairlerin söyledikleri en iyi şair arkadaşlarımız bilir, onlardan doğrusunu öğrenelim. Rauf İnan’ın kaşları çatılır gibi oldu. ”Siz de mi bilmiyordunuz?”

Toplantılarda konuşmaya katılmadığını bildiğim hemşerim Kadir Pekgöz’ün el kaldırdığını görünce yüreğim hopladı. Toplantıya hepimiz çağrılıydık ama  konuşulan olaylar son sınıfın staj olayıydı. Müdür  Rauf İnan, parmağıyla işaret ettikten sonra ağız ucuyla:

-Sizin bir söyleyeceğiniz var galiba! dedi. Kadir:

-Şairlere inanılmaması Kuranı kerimde var efendim!

Rauf İnan:

-Sen nerden biliyorsun onu? Kadir:

-Babam, Hafız, İmam, zaman zaman babamla bunları konuşuruz. Babam bilgilidir, benden çok roman, hikaye, şiir okuyor. Burada,babamı tanıyan arkadaşım var, sorabilirsiniz! Rauf İnan:

-Ya, yaaa! O, dediğini ben de hatırladım, Fuzuli’nin şiiri zihnime takıldığı için, onu söyledim! deyip

 Abdullah Özkucur’a söz verdi. Abdullah Özkucur, Konya ili sınırları içinde tüm okul işlerinin tıkırında gittiğini anlattı. Abdullah Özkucur, sözlerinin sonunda bu konuda yazdığı uzunca bir şiirini de okudu.

Abdullah Özkucur’dan sonra Ali Yılmaz söz aldı. Ali  Yılmaz aynı sözle:

- Şairlerin sözlerine inanılmaz dendiği için değil, kendi tuttuğum notlara uymadığı için  arkadaşı ve hemşerim Abdullah Özkucur’a bir çok noktalarda ters düşeceğim! deyince Rauf İnan gene konuştu:

-Canım, hepinizin görüşleri tıpatıp olmayacak ya, biz zaten  tıpkılı konuşma sevenlerden değiliz böyle de olmayacağız! Ali Yılmaz, genellikle beklenilen ilgiyi görmediğini, yapılan işlerin biraz itile kakıla yapıldığını, halktan beklenen imece ruhunu zayıf bulduğunu anlattı. Sözlerinin yalnız Konya  İli ya da kendi ilçesi Bozkır olmadığını, bu nedenle gördüğü kusurları söylerken yöresinin öteki yörelerden farklı göstermek istemediğini anlattı. Abdullah arkadaşım iyimser gözle bakmış olabilir. Ancak, işlerin iyi gitmediğini Yüksek  Bakanlığımız da görmüş ki, Konya İli ilgili makamlarında yakın zamanlarda büyük değişiklikler yapıldı. Dilerim gelenler  gidenleri aratmaz! Rauf İnan:

-Hepimizin dileği bu! dedikten sonra öğütte bulundu:

-Küçük olayları büyütmemeliyiz. Bizler bu işlere başlarken daha kötülerini de hesaba katmıştık. Cumhurbaşkanımız tevekkele demedi; bakın bakın! dedikten sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1943-1944  öğretim yılı sonunda söylediği 7/8/1944 tarihli  nutkun İlköğretim Dergisinin 59-61 sayılarında tamamı çıkan yazılı metinden   bölümler okudu:

-Çocuğun, beş senelik ilköğretim devresinde %65 ten fazla fire veriyoruz demektir. Bu fark korkun bir şeydir. İlköğretime verdiğimiz bütün emeklerin ve yaptığımız, yapacağımı bütün masrafların beyhude olmaması için, ilk önce büyük davanın bu cephesini, yani devam meselesini halletmek görüşüne vardık. Bu kanaatle iki sendir şehir şehir, köy köy, ilk okullarda devam işini takip etmeğe çalışıyoruz. .........

Karşısında bulunduğumuz zorluk pasif direnmedir. İlk öğretimin kıymetini kendi anladığımız gibi ve kendi anladığımız ölçüde vatandaşa anlatamıyoruz. Daha fenası, vatandaşa anlatacak vazifelilere anlatamıyoruz............

   “Yüzlerce senede hallolacak bir dava, on beş senede halledilemez. Bütün emekler boştur. ”Bunlar da, sözüm ona aydın karasının özürleridir. Hususiyle bu çeşitlerden biri, memleketin bir köşesinde bir selâhiyet başında, hele bir vilayet başında bulunursa, talihsizlik hakiki bir felaket olur. İhmalci ve inanmamış bir valinin ilk öğretimde kusurunun farkına varıldıktan sonra da iyileşmiş neticeyi ancak dört  seneden sonra alabilirsiniz. Bir senelik fena takip, fena zihniyet, hiç olmazsa üç sene zararını uzatır.

İlk öğretimde devam meselesini, davanın bütün cephelerinden en başta geleni sayıyorum; ve müspet neticeyi her şeyden evvel işbaşında bulunan bütün vazife sahiplerinin, hususiyle  valilerin, kaymakamların ve maarif müdürlerinin himmetinden bekliyorum.

Bütün vekaletlerin vilayetlerde bulunan memurları, İlk öğretimde devam denilen bir meseleden haberdar olmalı ve temasta bulunduğu muhitte bir hayırlı telkin yapmak fırsatı eline geçerse, bundan istifade etmek için  hazır olmalıdır .Ancak bu suretle devletin ruhuna yerleşmiş bir inanışın ve bir ıstırabın yankısını vatanın bütün ruhlarına vermeye muvaffak oluruz. Yine bu suretle ilk öğretim için mütenassıs (Selâhiyetli-Yetkili) dairelerce takip olunan tedbirler; evvelden tahmin olunamayan cepheleriyle her hangi bir daireye temas ederse, hiç vakit kaybetmeden kolaylıkla karşılanır. Hususiyle memleketin adliye cihazının ilk öğretimi bir büyük milli dava  olarak anlamış ve kavramış olması çok feyizli bir tesir yapar......

Dahiliye ve Maarif Vekilleri bu sene köy okulları hazırlığında iyi çalışmış olan valilerimizi memlekete bildirdiler. Memleketin yüce varlığı için bu kadar ehemmiyet verdiğimiz büyük davayı kavramakta ileri atılan bu arkadaşları takdir ederken yürekten sevinç duyuyorum. Açıktan açığa,(bu yarışta) geri kalmış olan valiliklerimizin  memlekete bildiriğini(Duyurusunu) okurken de utancımdan ne kadar ıstırap çektiğimi anlatamam!........

Arkada kalan valiliklerimizin gelecek sene hepsinin ilerisine geçeceklerini hayal etmekten büyük zevk duyuyorum!........

Vatandaşlarım emin olsunlar ki, ilk öğretim davası üç beş ay sürecek saman alevi  cinsinden heveslerle neticelenemez. Biz, senelerce sürecek en kuvvetli irade ve sebatla bir meseleyi takip edecek kabiliyette adamlar olduğumuzun imtihanını milletimize karşı ilk  öğretim davasında göstereceğiz.

      Türk milleti ilk öğretimde göz diktiğimiz amaca vardıktan sonra büsbütün başka kudrette bir varlık olacaktır. İstihsalimiz, yani kazancımız bu sayede çok artacak; memleket yüksek bir teknik kabiliyet edinecek, büyük milletimizin yaratılışındaki kabiliyetleri içinde insanlığın bütün iyi vasıfları zengin değerler alacaktır. Çok kuvvetli çok kıymetli  bir  millet olmanın çaresi, ilk öğretimin

tamamlanması ile elde edilmeğe başlanır!...........

Rauf İnan, ara ara kendinden de söz katarak aslı çok uzun olan Cumhurbaşkanımızın nutkundan seçtiği bölümleri konuşmalı olarak okudu. Nutkun tamamını okuyanlarımızı sordu. Benim de aralarında olduğum on iki arkadaş parmak kaldırdı. Rauf İnan biraz acımsı güldü:

-Ben de Cumhurbaşkanımızın duyduğu ıstırabı duyayım mı, yoksa  bu konuyu  bir sonraki toplantıda  mı konuşalım? dedi. Büyük bir grup:

-Bir dahaki toplantıda olsun! deyince Rauf İnan, sözlerine gene bıraktığı yerden başladı. Rahim Ünüvar söz istedi. Rauf İnan, gülümseyerek Rahim Ünüvar’a ”Bir dakika! ”deyip sözlerini sürdürdü. Sözleri de çoğunlukla bizlerin soracağı sorulara yönelikti. Sanki soru sormamızı istemeyen bir tavır sezilmişti. Örneğin, başarılı olamayan valiler neden yerinde tutuluyor? Milli, Eğitim Müdürlerinin atamaları, valilerin atamaları üstüne açıklamalar yaptı. Zaman zaman da görevini aksatanı uyarıp yerinde bırakarak denemesindeki yararlar olacağını söyledi. Şükrü Koç söz istedi. Rahim Ünüvar sıra beklerken Rauf İnan Şükrü Koç’a söz verdi. Şükrü Koç, okullardaki  devam sorununu çözümü için, okul sürelerinin yörelerin iş hayatına uygun yapılmasını önerdi. Konu birdenbire tartışmaya dönüştü. Türkiye ikliminin o denli farklı olmadığı savunuldu. Sonunda bu konu da gelecekte tartışmak üzere ertelendi. Ancak Şükrü Koç direndi. Biraz da sertçe:

- Önerime karşı olanlar, hiç coğrafya okumamışlar herhalde, yurdumuzun iklim bölgelerinden haberleri yok! deyince Rauf İnan gülümseyerek:

-O kadar da değil canım, neden coğrafya bilmesinler? O bilgiler ilkokullarda da vardır. Şükrü Koç direnmeyi sürdürerek:

-İlkokullardaki çalışmaların başarısızlığında siz de söz ediyorsunuz efendim! Rauf İnan:

-O başka! deyip Şükrü Koç’a, oturmasını bile söylemeden Cumhurbaşkanının konuşmasına dönerek:

-Cumhurbaşkanımız davamızı tafsilatıyla anlatmış. Biz onu iyi okuyup anlarsak işi yarı yarıya başarmış olacağız! deyip Rahim Ünüvar’a dönerek konuşması için işaret etti. Rahim Ünüvar da Konya ilindeki çalışmaları övdü. Musa Eroğlu söz istedi. Musa Eroğlu:

-Konyalı arkadaşları dinledik, onlara bir sorum var! deyince Rauf İnan:

-Sor sor, ancak  sorun hangisine? Musa Eroğlu:

-Hepsine! deyince Rauf İnan güldü:

-Hadi sor bakalım! Musa Eroğlu:

-Konya İlindeki çalışmalardan memnun olan arkadaşlar, geçen yıl okulumuza gelen gazeteci Ahmet Emin Yalman’la konuşma yapmıştı. O konuşmalardaki iyimserliklerini koruyorlar mı? bunu merak ettim! dedi. Rauf İnan gene gülümsedi:

-Bak bu iyi bir soru bence! deyip konuşanlara baktı. Ali Yılmaz, Rahim Ünüvar parmak kaldırdı. Ali Yılmaz, yaptığı konuşmada, gördüğü engelleri, hesap ettiğini söyledi. Çalışma konusunda gelecek için verdiği kararlardan caymadığını söyleyince Rauf İnan  alkışlayarak:

-Aferin, bravo! deyip Rahim Ünüvar’a baktı. Ünüvar, yerinden kalkarak:

-Ben de! deyip oturdu. Rauf İnan Musa Eroğlu’ya sordu:

-Ne diyorsun? Musa Eroğlu:

-Ben Muğla ili için onlar kadar umutlu değilim, oysa bizim Muğla insanı devletine çok sadıktır ama onlar, devletlerinin kendilerinde çok şeyler istediği kanaatinler. Bu nedenle, işleri  devlet adına takip eden bizlere pek dostça bakmıyorlar. Bu da beni kaygılandırıyor. Zaten, kolay kazançları için bize diş bileyen mütegallibe onları kendine çekerse işlerimizin daha da zorlaşacağı kanaatindeyim. Konya halkının, bizim Muğla halkına göre daha hak savunan olarak bildiğim için sordum! Teşekkür ederim!

Rauf İnan ne düşündüyse Muğla ilinde gidenleri sordu. Galip Şahin parmak kaldırdı. Söz verilince Galip Şahin, Ahmet Emin Yalman’la da konuştuğunu Ahmet Emin Yalman’a söyledikleriyle tıpatıp karşılaştığını, bunu kanıtlamak için izin isteyerek Ahmet Emin Yalman’ın Yarınki Türkiye’ye Seyahat kitabından okumak istediğini söyledi. Rauf İnan:

-Oku bakalım! deyince Galip Şahin  kitapta söylediklerini okudu. Rauf İnan, küçümseyen bir eda ile:

-Bizim her zaman tekrarladığımız da bunlar işte. Biz, bu yararlı çalışmalarımızı mütegallibeye kabul ettiremeyiz. Ya ne yapacağız? İster istemez mücadeleye gireceğiz. Son sınıfların hemen hemen tamamı parmak kaldırdı. Okul Müdürünün hemen yanında oturan Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca da parmak kaldırmıştı. Rauf İnan ona söz verdi. Hüseyin Atmaca doğrudan Rauf İnan’a sordu:

-Biz neden onlarla mücadele edelim efendim? Onlar bizimle değil devletle karşı karşıyadır. Biz devletin koruyucu güçlerinden değiliz. Bizim asli görevimiz öğreticiliktir. Öyle değil mi? Siz daha iyi bilirsiniz! Rauf İnan:

-Yasaları okuyalım, yasalar bize de takip görevi veriyor. Gene parmaklar kalktı. Bu kez de Mehmet Toydemir el kaldırdığından başka sözle” Söz istiyorum!” dedi. Söz verilince de:

-Yasa yaparak işi öğretmenin üstüne yıkıyorlar. İki yıldır arkadaşlara toprak verilmemiş. Hazinenin toprağı köyün ağasının elinde. Hangi bakanlığa bağlı olduğu pek bilinmeyen ilçedeki iskan işleri memuru kimseyi  dinlemeden işleri geciktiriyor. Amiri olan kaymakam çırpınadursun o memura söz geçiremiyor. Değiştirme yetkisi yok .Hazine, kadastro, iskan memurları ilçelerde  krallar gibi sorumsuz!

Rauf İnan güldü. Mehmet Toydemir’e:

-Turnayı gözünden vurmuşsun. O dediklerinle ben çok mücadele ettim; al bende de o kadar !Gide gide aynı yere çıkıyoruz. Cumhurbaşkanımız da bunları söylüyor. İşte bu zorluklar, bir yerden başlayıp

kolaylaştırması lazım. Bizler bunun için varız, var olacağız. ”Alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete!” diyen oldu. Rauf İnan sesin geldiği tarafa dönerek:

-Öyle değil dostum, bu kez Kürt Mehmet değil, Mehmetçik nöbetçi! Mehmetler, sizler bu nöbeti sağlam tutacaksınız. Bakın bu konuşmalarımız, gittiğimiz yolun doğru, koyduğumuz teşhislerin isabetli olduğunun alametleridir.

Eğitimbaşı Hürrem Arman, Müdür Rauf İnan’ın kulağına bir şeyler fısıldadı. Rauf İnan:

-Evet evet, dedikten sonra Enstitülere giden arkadaşlara sordu:

-Sizlerin intibalarınızı dinleyelim. On sekiz Köy Enstitüsü’ne dağılan arkadaşlar dörder beşer kişi, olarak dağılan arkadaşlardan birer kişi kalkarak o Enstitünün genel durumunu anlattı. Ortak görüşleri, Enstitülerin tümünde öğretmen eksikliği var. Eksikliğin başlıca nedeni de yaşama  şartlarının elverişsiz olduğundan öğretmenleri gelmemesi, gelenlerin de ilk fırsatta kaçması. Kalanlarınsa yararlanacak bir tarafı olmadığı noktasında birleşildi. Sayarak açıklandığına göre On sekiz Enstitünün, on beşinde  branş Resim-Müzik Öğretmeni, on yedisinde matematik, onunda eğitbilim, dokuzunda Beden eğitimi, dördünde yapıcılık, beşinde marangozluk, hemen hemen tümünde öteki dersleri okutanların ilkokullardan gelme olduğu, iki enstitü müdürünün fakülte, on tanesinin eğitim Enstitüsü çıkışlı olduğu, beşinde piyano, sekizinde akordiyon bulundu söylendi

Harun Özçelik, Samsun/Akpınar Köy Esntitüsü’nü, Zekeriya Kayhan, Kayseri/Pazarören’i, Talip Apaydın, Balıkesir/Savaştepe’yi anlatırken Rauf İnan sordu:

-Neden böyle yapıyoruz? Enstitülerden gelen arkadaşlarımız var onlar oralarda beş yıllarını geçirdiler, onların intibaları daha etkili olabilir. Mehmet Kocaefe parmak kaldırdı. Söz verilince Kocaefe doğrudan Rauf İnan’a sordu:

-Siz az önce konuşmaya başladığınızda da öyle dediniz. Aramıza katılan arkadaşlar bir yılda iki sınıf atlatılarak dört yılda okullarını bitirdi. Siz de konuşmanızda, Köy Enstitülerinde beş yıllık tecrübeden söz ettiniz. hakikatte siz de dört yıl çalışmıştınız! Rauf İnan azıcık gerilerek Kocaefe’ye:

Haklısın, düzeltmen iyi oldu, sahiden öyle demiştim, teşekkür ederim! dedi. Arifiye’ den başlanarak, yeni gelenler, okullarını anlattılar. Dikkat ettim, bizim Kepirtepe’yi Tevfik Uğurlu çok güzel anlattı. Neyse o, ne fazla ne eksik! Kepirtepe Köy Enstitü müdürü ile Eğitim başı Eğitim Enstitüsünü bitirmiş, öteki kültür öğretmenlerinin tümü ilkokul öğretmeni. Buna karşın, Beden Eğitimi, Resim, Müzik dersleri boş geçiyor. Okulun bir piyanosu iki akodiyonu var. Ancak öğreten olmadığı için bir iki hevesli öğrenciden başka kimse yararlanamıyor.

Eğitim başı Hürrem Arman kolundaki saati gösterince Rauf İnan:

-Derdimiz  öylesine çok ki, günlerce konuşsak bitiremeyiz. Tesellimiz, büyük bir davamız olduğudur. Ne demişler; ”Büyük başın büyük  derdi olur, bizim başlarımız büyük değilse de davamız büyük. Elbette dertlerimiz olacak. Ama görüyorum ki sizler bu büyük davanın savunucuları olarak işleri ellerinize şuurla alıyorsunuz. Bizler başlattık bir süre sonra bayrağı siz alacaksınız. Emin ellere teslim ettiğimiz bayrağın gün günden yükseldiğini görünce bundan gurur duyacağız. Bu çok yararlı toplantıları sık sık yapıp görüşlerimizi ortaya getirelim.”Barikayı hakikat, efkarı umumiyeden doğarmış!”deyip güldü. Gene eksik söyledim galiba, sizler düzeltirsiniz. Gelecek toplantıda devam edelim. İki gün sonra buluşmak üzere diyerek  Hürrem Arman’ın koluna girip ayrıldı.”Barika-i hakikat muhavere-i efkardan doğar!”

İlk tepki, Küçük Hasan olarak tanınan Hasan Gülel’ den geldi:

-Benim koluma girecek yok mu? Çok uykum geldi, yıkılıyorum! Bak, bak, bacaksıza bak! Bunu söyleyen Rahim Ünüvar’dı. Cevabını aldı. Muzaffer Kayhan:

Çok bacaklı canlı bir hayvan vardı, ondan arkadaşa bacak alalım mı? diye sordu. Mehmet Kocaefe karşı durdu:

-Yok arkadaşım, bu kadar sürüngen (!) ortalıkta dolaşırken kısa bacaklıya ayak aramamıza ne gerek var? deyip Hasan Gülel’e sarıldı:

-Benim hemşerin kısa da sayılmaz, bakın boylarımıza! Hasan başını kaldırdı, Kocaefe, dizlerini kırdı gülüşerek poz verdiler. Yan taraftan geçen yeni öğrenciler acayip acayip bakıştılar. Yerimden kalkmadan bir süre çevremdeki arkadaşları izledim. Kepirli arkadaşım Tevfik Uğurlu geldi, yanıma oturdu. İlk sözü şu oldu:

-Abi, ben bu toplantıyı hiç beğenmedim! Ben de ona:

-Nesi varmış toplantının? Cumhurbaşkanımızın dedikleri tekrarlandı; ”Ne şiş yansın ne kebap!” Alavere dalavere Kürt Mehmet Nöbete!” Sen, Kepirtepe Köy Enstitüsünde yüksek öğrenim görmüş iki kişiden söz ettin. Ötekiler hep ilk okul öğretmeni, dedin. Bunu ilk okul öğretmenlerini küçümsediğinden değil, işin ehlini bulmak açısından dedin. Nasıl karşılandın? Susularak. Sen bilmezsin, geçen yıl burada  Yüksek Köy Enstitüsü Eğitim başı, öğretmen okulu çıkışlıydı. Hem de orta okuldan sonra bir yıllık öğretmen okullarından.

Biz konuşurken  gören Kepirliler geldi. Sonunda Kepirliler toplantısına dönüştü. Halil Dere sordu :

Ne  o Kepirliler toplantısı mı var? Halil Dere gitti, arkasında  Süleyman Karagöz geldi. O da:

  -Ne o, Kepirliler toplantısı mı var? deyince Harun Özçelik tepki gösterdi:

-Nedir bu sizin ayrılıkçılığınız be arkadaşım? Görüyorsunuz,  üç dört arkadaş konuşuyoruz. Gizlimiz saklımız yok! Süleyman Karagöz üzüldü:

-Sizi sevdiğim için söyledim, gizli bir maksadım yok! Arkadaşlar daha yumuşatıcı sözlerle Süleyman Karagöz’ün gönlünü aldılar. Süleyman Karagöz gidince Tevfik Uğurlu’ya açıkladılar:

-Kızılçullu çıkışlılarla Çifteler çıkışlılar böyledir. Kendi arkadaşları sürekli birbirlerinin arkasında olduğu, sık sık bu konuda toplandıkları için başkalarını da öyle sanırlar! Bu arada Halil Dere’nin Kızılçullu, Süleyman Karagöz’ün Çifteler çıkışlı olduğu açıklandı. Gene de ben, açıklamak zorunluğunu duydum:

-Bu arkadaşların söylendiği türden yandaşlık yapmadıkları, ikisinin  de çok dürüst, çok çalışkan olduklarını tekrarladım.

Yemekte, okul Müdürünün sözleri dillendi. Hep ben, hep ben, hep ben! Nihat Şengül, eleştirenleri uyardı. Sizlere,” Kalas gibisi layık!(Kalas,dedikleri Kızılçullu Köy Enstitüsü Müdürü) Ekrem Bilgin  de bir süre Kızılçullu Müdürünün  sözlerini tekrarladı.

Yemekten sonra kitaplığa uğradım. Yazar Lütfi Ay’ın Satılmış Nişanlı için  Varlık Dergisinde yazdığı yazıyı aldım.

Satılmış Nişanlı  Operasını iki kez gördüm. Üstelik iki kez gördüğümü de Mahir Canova Öğretmen gördü. Sanırım Tiyatro derslerinde konu olunca ilk soruyu bana soracak. Zaten ikinci kez kapıda karşılaşınca ilk işareti verdi gibi:

-Dikkatli izle arkadaşlarına anlatırsın. Onlar gördü ama unutmuşlardır.

Yatınca bunu da düşündüm.

 

31 Ekim  1944  Salı

 

 Konuşanların seslerinden uyanmıştım. Kalkmak üzereyken Zekeriya Kayhan geldi,:

-Kalkmadıysan kalkma arkedeş, bu yağmurlu havalarda Efeler uyur! Kapı tarafında olanlar yüksek sesle:

-Yağmur değil bu ,dağlara yağan kar buralarda yağmura dönüşüyor.

  Akşam erken uyuduğum için  uykumu almıştım. Kasım ayının geldiğini düşündüm. Biz artık resmen 2. Sınıftayız Arkadaşlar, geçen ay başında okula döndü. Salt onlar değil yeni arkadaşlar da onlara eklendi. Bende fazla bir değişiklik var mı? Ya onlarda? Çoğu gideceği yerlerde bir sevgili bulacağını umarak gitmişti. Örneğin geçen yıl Pazarören'e giden Ekrem Ula Saliha Öğretmene gönlünü kaptırmış, kaptırış o kaptırış, yürek yanışı devam ediyor. Muttalip Çardak  da, Gönen gezisinde birine yanmıştı. Belki de mektuplaşıp işi pişirmiştir. Geçen yıl Mustafa Ersoy, Mehmet Pekgirgin, Şevki Aydın üçü de birer Kepirliye tutulmuştu. Şevki Aydın kendini toparlayıp çabuk kurtuldu. Mustafa Ersoy halâ beklentide. Mehmet Pekgirgin'in ise ciddi ciddi mektuplaştığı söyleniyor. Neden olmasın?

Kendimi düşledim:

-Düşümde, koşarca oyun alanına gittim. Ömer Çiftçi hevesli, düne dek aralarında bulunduğu öğrencilere yaklaşmak onun için kolay. Herkesi adlarıyla uyarıyor. Çakı Efe, elleriyle işaretler yaparak geldi; "İkili dizi!" Ömer işaret edince onun grubu dünkü gibi yerlerini aldılar. Efe, Duruşuyla Harmandalı'yı işaret etti. Arkasından da Güvende. Güvende'ye bir süre ara verilmişti. Başlayınca bir bocalama oldu. Efe'nin yüksek sesli uyarıları etkiledi, oldukça düzgün bitiriş yapıldı. Cemil Toygar Öğretmen nöbetçiymiş. Onu ilk kez buralarda görüyorum. Aklımdan geçenleri anlamışçasına konuşuyor:

-Ne yapacaksın, eski köye yeni adet benimsetilemez! derler, tüm arkadaşlar nasıl nöbet tutuyorsa onları taklit etmek zorundayım. O konuşurken ben de:

Nöbetini normal sayıyorum ama kılığı çok başka; tüm öğrenciler, Okul Müdürü Rauf İnan başta olmak üzere herkes asker giysileriyle dolaşırken sen, ince kumaş giysilerinle yabancı görünümlüsün. Ben de kumaş pantolon giyiyorum ama üstü gömlek. Sen, ceketten geçemiyorsun. Hidayet Gülen Öğretmen de giyimine özen gösteriyor ya o, kumaşta direnmiyor. Onun yerine asker kumaşlarını özel terzilere golf yaptırıp (bol paçalar, ayak bileklerine dek inen) kendine özgü bir moda üretiyor. Hidayet Öğretmen Kepirtepe ile özümleşmiş durumda;onu gördükçe Kepirtepe gözümün önüne geliyor. Hidayet Öğretmen orada da böyle pantolon giyerdi. Onunla Besim İyitanır Öğretmeni karşılaştırıp gülerdik. O da pantolon sevenlerdendi. Ancak o, çizme giydiği için ayak bilekleri sımsıkı, dizden yanlara sarkan pantolon giyiyordu. İkisi bir araya gelince ilginç bir görüntü oluyordu. Kepirtepe' nin ünlü çamurunda gezen Tarım Öğretmeni için çizme giymek zorunluydu. Biz de, aklımızca gülüşerek; "Hidayet Öğretmen o pantolonla tarlalara girse, çıkamaz!” derdik.

Benim gibi kahvaltıyı feda edenler var .Onlar da bağıra çağıra karşılıklı geçmiş günlerini anlatıyor.

Geçmiş günler:

Sözgelimi, kahvaltıda Beş kavaklar gezisi konuşuluyor.Bayanlar:

 -Neden Elmadağ'a da gitmiyoruz?" Gidelim! Elmadağ'ı en iyi bilen Ekrem, sık sık gittiği hep biliniyor.  Ekrem, hemen karşılık veriyor:

-Vallahi benden pes, bir kez mahcup oldum bir daha buna katlanamam! deyince, karşılıklar veriliyor:

(Ekrem,Bayan Öğretmenleri Madam Küri filmine götürmek için söz vermişti ama bu,gerçekleştirememişti)

-Sizin ne suçunuz var? İyi ki gitmedik; zaten o film oynamayacakmış. O film dedikleri Madam Cüri filmi. Madam Curi, anılıyor, arkasından onu canlandıran  Greer Garson’dan söz açılıyor:

-Sahiden o kirpikler kendisinin mi?

 Kimya laboratuvarını  uzun kirpikli, Greer Garson mu güzelleştiriyor, yoksa laboratuvarlar böylesi şirin yerler mi? Nazif Balcıoğlu hazır cevap:

-Öyle olsa bile  gene de de kimyacı  olmazdım, mesleğimden memnunum! Alkışlayıcı sözler.

Elmadağ ile Küçük Yozgat için bir pazar gezisi plânları yapılıyor.. "İstasyon Şefi Selim Bey bize yardımcı olur!"  Sonunda Ekrem  ricalara dayanamayıp sorumluluk alıyor.(Selim Bey'le o görüşecek.) Neşeli konuşmalar, güleç yüzler, Marşandizlere de razıyız! diyen gezi isteklileri...Düşler de trenler gibi uzaklaşıveriyor....Düş kuranlarsa her zaman istasyonda kalan yolcular!

Kahvaltıdan sonra  bir başka düş:

- Gene yalnızım, piyanoya oturuyorum; önce Patetik Sonat'la başlıyorum. Zorlanınca Czerny Etütleri sonra da ezberimdeki tüm parçaları tekrarlıyorum.

Öztekin Öğretmen gelebilir, kalkıp ortalığı topluyorum. Neden plâk çalmayayım? İlk plâk olarak Weber, Dansa Davet. İnanılmaz bir duygu içindeyim; ne kadar güzel bir müzik! Weber üstüne toplanmış bilgilerim var. Weber, Almanca’da dokumacı anlamına gelir. Weber Ailesi'nin müzikle ilgisini Mozart'ın hayatını okuyan herkes bilir. Mozart, o ailenin güzel sesli kızı Alesia Weber’e  tutulmuştur. Ancak, Mozart, ününün doruğunda olduğu sıralar.Aşık Mozart, konser gezileri nedeniyle evlenme olayını geciktirmiş. Weber'lerin büyük kızı Alesia  Mozart’ı beklemekten usanıp evlenir. Gerçekte o da Mozart'a aşıktır ama, ailesinin isteğine uyarak Mozart'ı beklememiştir. Mozart, kendine göre fırsat bulup Alesia'ya koşar, ancak Weber ailesinin güzel kızı Alesia'nın evlendiğini görünce fena bozulur. Gene de, fırsatı kaçırdığına pek yanmamış olacak ki bu kez kızın yetişkin kardeşi güzel Konstans'a vurulmuştur. Bir fırsat daha kaçırmamak için hemen evlenir. Evlenir ama gönlünde güzel abla durumuna giren Alesia hep sevgili olarak yaşamıştır. Mozart, bu aşkını ebedileştirecek Alesia Şarkıları'nı besteleyerek sevgilisinin adını bu şarkılar yoluyla müzikseverlere duyurmuş olur.. Ayrıca şarkıları da ilk kez, şarkıları ilham eden Alesia (abla olarak) söyler. Çünkü Mozart'ı çeken salt güzelliği değil biraz da Alesia'nın güzel sesidir. Alesia, Müzik Tarihi'ne de güzel sesiyle geçmiş; güzel sesli soprano Alesia Weber! Mozart'ın Alesia Şarkıları olduğunu duyduğumdan beri merak ederim.

Bunca düş kurulur da Bella dışarda kalır mı?

Bella da çıkıp geliverir. Elinde kitap gibi bir paketimsi nesne vardır. “Al, sana getirdim!” deyince birden yiyecek sanırım. Hızlı bir çağrışım olur. Edirne/Karaağaç'taki Trakya Köy Öğretmen Okulu'na ilk kayıt olduğumda, Hemşire Münevver'le iyi anlaşmıştık. O her akşam Edirne'deki evine gidiyordu. Bir gün tatlıyı çok sevdiğimi söylemiştim. O bunu önemsemiş, devrisi gün elinde bir küçük paketle dersliğin kapısından beni çağırıp:

-Paketin geldi! demişti. Münevver Hemşire nedense yalan söylemişti. ”Paketin geldi!” deyince arkadaşlar, paketin evden geldiğini sanmıştı. Paketi açınca içinden Yeni Hayat denilen şeker çıkmıştı. Yeni Hayat, o sıralar çok sevilen bir şekerdi. Bu tür paketler bir süre geldi. Edirne'den ayrılınca Münevver Abla'dan da Yeni Hayat kutularından da yoksun kalmıştım.

Böyle bir çağrışım oldu ama Bella’nın paketinden Yeni Hayat Şekeri'nden daha değerli bir şey çıktı, plâkta çalan Weber'in Dansa Davet notasının piyano düzenlemesi. Ayrıca Mendelsshon'un Düğün Marşı. Notalar bana geldi ama, biliyorum Kurnaz Bella gerçekte kendini düşünüyordu. Bunları bana çaldırıp, kendi işini yürütecek!...

Plâk bitince "Haydi kalk, çal, çalış!” diyerek amacını açıklar. Kalkıp piyanoya biraz nazlanarak otururum ya bilmediğim, ilk elime aldığım notayı nasıl çalarım? Kısa bir çalamama ürpertisine kapılırım. Önce kısasını denerim. Melodisini çok duyduğumdan Düğün Marşı'nı tek ses olarak kolay çalarım. Dansa Davet'e bakınca  fena bozulurum. Tam bu sıra Öztekin Öğretmen gelir. Öztekin Öğretmen, Bella'nın gelip çalışacağından haberlidir. Bir süre konuşurlar. Onların konuşması süresince tek ses olarak bir şeyler yaparım. Ancak sol el korkunç karışıktır. Aralıklı, oldukça ilginç çırpmalar benim harcım değildir. Öztekin Öğretmen beni gözlemiştir, takılır:

-Birden paniklemek yok, bir süre yılgınlık gösterebilirsin ama sonunda o sana teslim olacak, bundan eminim! İçimden bir soru geçer;”Kim bana teslim olacaktır?”Bu soruyu düşünüp de soramamak oldukça çapraşık duygular yaratıyor (?)....

Öztekin Öğretmen ayrılınca Bella piyanoya geçiyor. Daha önce konuştuğumuz Besame Mucho olayını unutmamış, çalıyor. Onu, Carmen Miranda'nın ünlü Tiku Tiku parçası izliyor. Aynı parçayı ben akordiyonla çalmıştım. Akordiyonu çıkarıp bir gösteri yapmayı kurarken öğle paydosu kampanası  bütün düşleri bozuyor!...

Gerçekten  yemek zamanı gelmiş. İlk kez sabah-öğle arasını yatakta geçirdim. Yemeğe uçar gibi gittim. Yemekteki şamataları duymaz gibi atıştırıp, bir süre de nezaketsizlik olmasın diye konuşanlara baktım. Gerçekte ise biri kalksın da kalkmama bahane bulmak için bekledim. Konuşmalarda, yeni öğrenciler, özellikle kızların ilk günlerde uyumlarının zorluğundan söz edildi. Sanki konuşanların bu konuda sağlıklı gözlemleri varmış gibi, karşılıklı varsayımlar ürettiler. Kalkan olunca "Tutmayın beni!" dercesine Güzel Sanatlar Salonu'na koştum. Salonda kimsecikler yok. Bir başka düş “Bella  gitmiş!” Üzülmedim:

-Gittiyse gitti! “Burada değilse bile kitaplıktadır, ben giderim!” Kendi kendime söylenerek Düğün Marşı'nı piyanoya takarken öğrenciler geldi. Son sınıf öğrencileri, yeni öğretmen Ömer Çiftçi de birlikte. Daha önce çalıştığımız Beethoven'in kitaplara Sosyalliğe İmni  adıyla geçen 9. Senfoni koro bölümü notasını çalıştılar. Öğrenciler, bu parçayı çok sevdiklerini söylediler. Bundan yararlanarak ben de Beringer Metodundaki Robert Schumann'ın koralini çift ses olarak tahtaya yazdım. Küçük bir açıklamadan sonra olağan üstü bir ses kaynaşması ortaya çıktı. Bunu fırsat bilip notalı çalışmanın yararlarını tekrarladım. Önümüzdeki çalışmalar için yeni parçalar istediler. Ömer Çiftçi'yi gösterdim; "Ağabeyiniz, tahtaya yazarsa ben nota seçerim.” Güzel bir söz kaynaşması oldu, çocukların hepsi Ömer'e "Ne olursunuz öğretmenim, yazın!" dediler. Ömer azıcık kızardı ama zoraki de olsa gülümseyerek yürekten bir "Peki!" çekti.

Çocuklar gidince Beringer metodundan bildiğim ritmik parçaları işaretledim. Müzik Kitaplığımızda hiç karıştırmadığım nota kitapları var. Kimileri çok ince. Özellikle Tirol Şarkılarını gözden geçirdim, kısa kısa ama çok canlı parçalar. Gerçekte onlar sözlü şarkıymış, sonradan piyanoya uyarlanmış. Onları çıkardım. Bir süre onlarla oyalandım. Seçtiklerimi piyanoda denedikten sonra işaretledim. Çok hoş melodiler var. Bir yandan da birini bekler gibiyim. İşin ilginç yanı gelmesini hem istiyorum hem de istemiyorum. Biliyorum, geleceği falan yok ama(Hiç değilse bu günler) Onunla olmak çok hoş bir olay. İnanılmaz derecede aramıza sıkı mesafeler koydu. Bu da beni çok rahatlatıyor. Ayrıca, Nebahat'ın hoşlanmayacağı bir yakınlık kurmaktan da çekiniyordum. Düğün Marşı'nı piyanoya koyup bir süre çekiçledim. Nota org için düzenlenmiş ama piyanoya da uygun. Kalkıp bir de plâğını dinledim.

 

 

Düğün Marşı'nı kolaylayınca cesaretim arttı, Weber'i açtım; Dansa Davet! Notalar görünüş olarak korkutucu gibiyse de Öztekin Öğretmenin verdiği güveni duyumsayarak çekingenliğimi üstümden attım. Tek parmakla bir süre çekiçledim. "Yılmak yok İbrahim, hadi göreyim seni!" deyip kendimi toparladım. Weber'in Dansa Davet notasını elime alıp bir süre yakından baktıktan sonra tekrar piyanoya yerleştirdim. Bu kez ilk bakınca gördüğüm kadar ürkütücü gelmedi. Buna da çok sevindim. Gerçi, yan gözle fa anahtarı tarafına bakmaya cesaret edemiyorum ama ona sıra gelince cesaretleneceğimi umuyorum. 7 diyez, 7 bemol dizilerini 6. sınıftan beri biliyorum da 5 bemollü parça hiç çalmamıştım. si, mi, lâ, re, sol bemol. Parçanın, Bir bayana aşık olan delikanlının dansa davet ederek aşkını, dans ederken yavaşça bayanın kulağına fısıldamasını anlatmak ya da öyle varsayılmaktadır.

 

 

 

Başlangıçta korkarak bakmama karşın giderek ısındım, kimi yerlerde sol elimi deneyince daha kolay gelmesine şaştım. Öylesine dalmışım ki, koşuşarak bir mandolin grubu geldi, Nebahat'ın sınıfı. Nebahat arkalarından girince şamatalar kesildi. Nebahat kendisi söyledi. Bu grup tarım nöbetçisiymiş. Nöbetleri 15 gün sürüyormuş. Başlarındaki yönetici İzzet Palamar bunlardan Ziraat Marşını söylemelerini istemiş. Marşı dinleyince de beğenmediğini söyleyerek, doğru öğrenmelerini tembihlemiş. Söylettim, öteki gruplardan daha kötü değil ama düzeltilmesi gereken bir iki ses yeri var. Zaten ara ara bir haftadır Ziraat Marşı'nın piyano uyarlamasına çalışıyordum. Gruba iki üç kez kendimi dinlettim. Sonra da sözlerini ezber bildikleri marşı söylettim. Biraz da gösteri amacıyla akordiyonu alıp akordiyonla tekrarlattım. Akordiyon sesine alışık olduklarından piyanoya göre daha iyi uyuyorlar. Çalışma saatini Ziraat Marşı ile geçirdik ama özellikle son kez çok doğru söylediklerine inanarak çalışmamızı tamamladık. Nebahat, sanırım beni memnun etmek için (Emeğimin karşılığı (!) olarak) çocuklardan sonraya kaldı. Fazla bir şey konuşmadık, Für Elise'yi çaldım. Onu çok sevdiğini daha önce söylemişti, gülümsedi. Gülümsemesi bana Divan şairlerinin ortak yanlarını anımsattığı için şiirleri sıralar gibi gerilere döndüm. Bir an içinde kendimi eleştirdim:

-Divan şairlerine gerek var mı? Karacaoğlan neyine yetmiyor?

"Elif kaşlarını çatar,

Gamzesi sineme batar,

Ak elleri kalem tutar,

Yazar Elif, Elif diye. "

Gülümsedim, o da gülümsedi. Parçayı gösterdim, "Dansa Davet!" Bestecinin bu parçayı niçin yazdığını anlattım. Azıcık değişiklik yaparak, besteci Weber'i aşık yaptım. Sözde sevgilisi için bestelemiş. Nebahat:

-Çok seviyormuş besbelli, kavuşabilmiş mi bari? diye sordu. Bilmediğimi, ancak ilgilenenlere çok güzel bir armağanda bulunduğunu söyledim. Çalığımda, severek dinleyeceğini söyledi. Nebahat’ın böyle kalmasına sevindim ama doğrusu biraz da şaşmıştım. Ayrılırken durum anlaşıldı. Nebahat elçilik görevi yüklenmiş.Bir grup öğretmen(Staj sürecimizde bizimle yemekte buluşanlar)bizimle bir ayrılık yemeği yemek istemişler. Nebahat bunun için kalmış. Söyleyince ben de sormadan arkadaşlar adına “Geliriz!” karşılığını verdim. Çok olağan bir şey, biz üç arkadaş öğretmenler masasına gidip oturacağız.

Nebahat gidince piyanoyu bir süre daha çekiçledim. Yılgınlığımın gittiğini anlayınca sevinerek Büyük Salona gittim. İlk karşılaştığım Hüsnü Yalçın oldu. Hüsnü’den nazlanma bekliyordum. Oysa çok doğal karşıladı. Gülerek:

Hepsi nazik insanlar, nasıl “Hayır!” derim! deyince Ekrem’i  buldum. Ekrem:

- Üç Ahbap Çavuşları, özlemişlerdir! diyerek şakasını tekrarladı.

Yemek zili çalınca gecikmiş olarak büyük kapıdan hiç ayrılmamışçasına  afiyetler dileyerek boş yerlere oturduk.

Karşılıklı sorduk:

Günleriniz iyi geçiyordur inşallah!

-İyi, ya sizinki?

-Fena sayılmaz!

Ya seninki?

-Ehvenişer! Nazif Balcıoğlu’nun bu eski sözlere sarılmasına takıldım:

-Bunları, eskiler alışkanlığı yüzünden kullanıyor, oysa siz yeniliği seven bir kimsesiniz. Bu tür eski sözleri ara ara kullanıyorsunuz. Nazif Balcıoğlu:

-Haklısın, dediğin gibi bu sözleri pek  kullanmam ama şaka olsun diye söyledim. Sen olsaydın ne derdin? diye sordu. İyi, fena değil sıralamasından sonra ne denebileceğini bulmakta zorlandık. Birimizin dediğini öteki beğenmedi. Cemil Toygar'la Nazif Balcıoğlu ikisi de Türkçe dersi okutuyorlar. Bu kez Ekrem soruyu ikisine sordu:

-Bir soruya karşıdakiler iyi, fena değil, dedikten sonra üçüncü bir söz olarak en uygun ne denilebilir?” Ekrem sorusunu tekrarlayınca iki Türkçeci bakıştı. Sonunda Nazif Balcıoğlu, soruya soruyla karşılık verdi:

- Neden seviye düşürülüyor, yükseltilse olmaz mı? Cemil Toygar Nazif Balcıoğlu'na dönerek:

-Kuzum söyleyeceğin varsa söyle, kıvırmaya çalışma? Bir sen söyle, hayır sen söyle tartışması yaşandı. Sonunda "Orta hallice!" diyerek konu geçildi. Bu kez de Cemil Toygar bizi övdü:

-Oturup tavla ya da pişti oynayacağınıza böyle yararlı tartışmalara girmeniz bence şayanı takdir! dedi. Hüsnü "Hık!"diye güldü. Bana dönerek:

-De, buyur! dedi.


Bedia Öğretmen dayanamadı:

 

               

              Hasanoğlan Köy Enstitüsü  1944-1945 Öğretim Yılı Öğretmenleri

Bütün yaz sizi dinledik, konuşacağınız varsa gidin kahvelerinizde konuşun! Bizi susturmak için kendi mesleğinizin sorunlarını  buraya getirmeyin! Ekrem, doğal olarak bizim sözcümüz:

-Ağzına sağlık öğretmenim, haklısın da bizim kahvemiz yok ki, öğretmen ağabeylerimizi de tıpkı sizleri gördüğümüz gibi böyle olağanüstü olaylar sırasında görüyoruz.

Bir süre gülüşüldü.

 Nazif Balcıoğlu, bu kez de:

 -Bu bir tuzaktır, çatışmanın birini bitirip ötekine meydan açma politikası, “Kulak asmayın arkadaşlar!” dedi. Cemil Toygar:

- Şayanı takdir ile kulak asma'yı konuşmak öğretmenlerin mesleklerine sadakatini gösterir. Bu da “şayanı takdir” değil mi diye sordu. Bu kez de ben  söze karışıp:

-Şayanı takdir'in Farsça bir tamlama olduğunu, kulak asma'nın ise Türkçe bir deyim ya da eski söylemiyle bir tabir olduğunu, daha doğrusu doğrudan halk dilinden geldiğini anlattım. Nazif Balcıoğlu, Enstitü öğrencilimdeki Türkçe durumumu sordu. Önce bana sorduğu, sonra da soruyu sınıf arkadaşım Hüsnü Yalçın’a çevirdi. Hüsnü Yalçın beni övücü sözler söyledi. Özellikle matematik derslerimdeki başarılarımı anlattı. Cemil Toygar soruyu tekrarladı:

-Münhasıran Türkçe dersleri, diye tekrarladı. Hüsnü, Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı’nın sertliğini örneklerler anlattıktan sonra bana bakarak:

-İbrahim’in onunla arası çok iyiydi. Aralarında unutamayacağım bir olay geçmedi besbelli, anlatacak bir şey hatırlayamadım. Deyince Nazif Balcıoğlu bana:

-Sert öğretmenin dersinde tilki gibi sindin değil mi? deyip gülünce, Fikret Madaralı öğretmenin  bir dersinde yaptığım direnmeyi anlattım. O zaman ayrı bir dilbilgisi dersi yoktu. Ancak öğretmen dilbilgisi üzerinde önemle duruyordu. İsimlerle  fiilleri karşılaştırırken, özellikle ikisinin ortak yanları bulunan mastarların konu olduğu bir derste öğretmen bir örnek verdi: YEMEK! Başka bir benzeri olmayan kelime! dedi. Hem yemenin adı, hem de fiil, yemek yemek. İki Türkçe Öğretmeni, Nazif Balcıoğlu ile Cemil Toygar, bakışıp gülüştüler Sanırım onlar da aynı fikirdeydiler. Ben olayı anlattım:

-Fikret Madaralı Öğretmen böyle deyince ben parmak kaldırdım. Öğretmen söz verince doğrudan:

-Yanlış! dedim. Madaralı Öğretmen başını sallayarak sordu:

-Neresi yanlış? Ben:

-Yemek yemek, yemek yemek değildir, doğrusu yemek yeme olması gerekir. Tam olarak anlatamıyorum ama, ben bunu yüzme ile yürümeyi düşünürken sezdim. Yürümek başka şey, yürüme başka. Yüzmede de öyle yüzmek, başka yüzme başka. Bana hep yüzme biliyor musun? diye soruyorlar.

Cemil Toygar Öğretmen sözümü bitirmeden sordu:

-O sert öğretmen sana ne dedi? O sert öğretmen bana:

-Fikrini tam savunamamakla beraber çok güçlü  bir muhakemen var, o nedenle sana  tam numara veriyorum! dedi. Bir daha da Türkçe notum  on numaranın altına düşmedi. Nazif Balcıoğlu Öğretmen gülerek:

-Al benden de o kadar! dedi. Konuşmalara hiç katılmayan Nebahat Öğretmen Hüsnü’ye:

-İbrahim’in arkadaşlarına karşı davranışı nasıldı? diye sordu. Nebahat, benim  adımı, salt İbrahim olarak söyleyince Aysel Öğretmenin “İbrahim Bey!” uyarısına Nebahat:

-Neden bey diyeyim? O  daha öğrenci, dersine girdiği öğrenciler bile ona “Ağabey” diyor, deyip  gülünce Ben de:

Bir gün öğretmen olursam, öğrencilerim kesinlikle Nebahat Öğretmene, ”Öğretmen” değil “Abla ya da teyze!” diyecek. Çünkü Nebahat Öğretmen o zaman tekaüt (Emekli)olmuş bulunacak! Birileri gülerken,

Cemil Toygar Öğretmen:

-Yanlış anlamadımsa, öğrencilik uzayacağa benziyor !derken

Hüsnü Yalçın da, Nebahat Öğretmene bakarak:

-Deminki sorunuzu unutmadım, araya söz girince düşündüm; doğrusu, benim için çok zor bir soru öğretmenim. Bütün samimiyetimle konuşsam, kendisi burada olduğu için ona karşı öyle konuştuğum düşünülecek. En iyisi, bu sorunun cevabını kendisi versin. Arkadaşımın gerçeği anlatacağına inanıyorum. Kesin olarak söyleyebilirim, hiç kimseye karşı küçük düşmek istemez. Söyleyeceklerini, ben de sizinle birlikte dinleyeceğim için dinlediklerinize inanmalısınız. Bana karşı, benim bildiklerimi saklamaya asla kalkışmaz. Cemil Toygar Öğretmen bana dönerek:

-Dinliyoruz! deyince, ben:

-Çalışkan arkadaşları sevdiğimi, onlara karşı bir yakınlık duyduğumu; beş yıl boyunca not yarışması nedeniyle   çatışır gibi olduğumuz Sami Akıncı  ile burada o yarış ortadan kalktığı için can ciğer olduğumuzu, Enstitü dönemi öğrenciliğimizde  ise benim en yakınım gibi görünen  tembel arkadaşları ayrılır ayrılmaz unuttuğumu  söyleyip, ellerimle sözümün bittiğini işaret ettim. Fatma

 Öğretmen:

-Toplanmamızı düşünüp öneren arkadaşlar başta olmak üzere  tüm katılanlara teşekkürler etti. Gelecek yıllarda ve de daha güzel günlerde gene böyle toplanma dileğinde bulundu. Bize bakarak:

-Sizleri, geçici olarak değil, kalıcı olarak aramızda görmek istiyoruz, bizden memnunsanız, lütfen aramıza katılın! dedi. Oldukça gururlanmış olarak üçümüz de söz verdik. Teşekkür ederek, her birinin elini sıktık. Nebahat Öğretmen’in elini azıcık fazla sıktım. Gülümseyince alınganlık olmadığını anlayıp, sevindim.

Yemekhanede bir biz kalmıştık. Gruptan ayrılınca üçümüz, Büyük Salona gittik. Salon tıka basa dolu; güç bela oturacak yer bulduk. Ekrem:

-Bedia Öğretmen  söylediği sözü anımsatıp:

-Kahveye gitmeye ne gerek, işte sana kahve! Tek farkı sigarayı açık açık değil, masa altından çıkarıp tüttürüyorlar.

Konu kahve olunca hemen çocukluktan beri alışkın olduğum kahve havasına kayıveriyorum. İlgim de kahvedeki konuşmalar çoğunlukla. Sabah gelip otururlar, akşamlara kadar lak lak ederler. Bunu gene tekrarladım.

Ekrem hemen ekledi:

-Bana gelmez böylesi. Elini sallayarak:

-Ortada bir hareket olmazsa ben çatlarım. Hüsnü ile ben de Ekrem'e  katılırca:

-Biz de biraz öyleyiz! Ancak Ekrem bana dönerek güldü:

-Sen mi? sen, işin daniskasını yapıyorsun, akşama dek piyano başındasın. Sana göre bizimkilerin esamisi(Adı geçme) bile okunmaz! Sen düpedüz bir güzel sanat yolundasın! Kendimi küçümserce karşılık verdim:

-Piyano başındaki durumum öğrenci oluşumdan, öğrencilikten sonra aynı durumu sürdüreceğimi mi sanıyorsun? dedim ama dediğim bana da ters geldi. İki gün piyano çalışmasam parmaklar durgunlaşıyor. Uzun süre bırakınca ne olacak?

Arkadaşlar bedensel yorgun, kalktılar. Ben de kitaplığa geçtim. 1 Eylül tarihli Varlık’ı  açıp karıştırdım. Genç şairlerden ikisinin şiiri var. Cahit Külebi,  Behçet Necatigil.

                                       Koşma

                     Sırtında meyve küfesi,

                       Başında alaca yazma,

                       Dolaşır durursun akşamlara kadar

                       Sokaklarda.

                       Kadınlar görürsün ki incir gibi,

                       Utanır incire yemiş dersin

                       Evler görürsün ki saray gibi,

                       İçini ilmezsin.

                       Yükün hafifleyince, akşam üstü,

                       Sessizce dönersin yattığın hana,

                       Rahat bir yatak serer kahve peykesi,

                       Kemikleri sızlayan insana.

                       Uykular da sinemalar gibidir,

                       Ablak yüzlü kadınlar terini siler,

                       Halden armut alırsın beş liraya

                       Memleketten gelir hemşeriler.

                       Sırtında meyve küfesi,

                       Boynunda alaca yazma,

                       Dolaşır durursun sabaha kadar

                       Sokaklarda.

                                              Cahit Külebi

 

 

                   

 

                       

 

                                 Reçel

 

                     Yaz ayları gelmişken

                     Biraz reçel kaynat

                     Vişne yahut çilek.

 

                     Eylül ayrılık demektir.

                     Nafile kurtuluş yok

                     Bir gidip bir gelmekten.

 

                     Bu sefer kısmetimde

                     Karlı bir şehir olmalı:

                     Çamlıkları bulunur

                     Şöyle bol manzaralı.

 

                    Üşümem merak etme

                     Sıcak tutar beyaz fanila,

                     Olmazsa örtünürüm

                     Battaniyeyi iki katlı.

 

                     O vakit kış kıymette

                     Ne kadar kıymete geçer tatlı

                     Kahvaltını önüme serer,

                     Reçele ekmek banar, yerim.

                     Seni düşünür,

                     Kendi eliyle yapmıştı derim.

 

                                           Behçet Necatigil

 

Bu iki şairin de öğretmen olduğunu daha önce öğrenmiştim. Genç şairlerin içinde öğretmenlerin bulunuşu, meslektaş olarak övünç verici bir duygu. Eski şairlerden öğretmen olarak bir Faruk Nafiz Çamlıbel, bir de İbrahim Alaettin Gövsa'yı biliyordum. Çok sonraları onlara Halit Fahri Ozansoy, Ahmet Kutsi Tecer’le Mehmet Necati Onger de katılmıştı. Cemil Toygar Öğretmen sağolsun o, bu tür bilgileri iyi öğrenmiş.

Cahit Külebi'nin şiirini okuyunca geçmişe gidiverdim. Köyden Lüleburgaz ya da Kırklareli'ne gittiğimizde hanlarda kaldığımız olurdu. Bunlardan bir tanesini, Lüleburgaz'da Enver Bey'in Hanı denilen yerde kalışımızı hiç unutamıyorum. Lüleburgaz’a kendi at arabamızla gidiyorduk. Bir gidişimizde yolda yağmura tutulduk. Bağlık bayırında başlayan yağmur, Lüleburgaz'a girdiğimizde bizi dereye düşmüşe çevirmişti. Enver Bey'in hanına öylece girdik. Handa her yer dolu. Ali Ağabey tanıdık, bize bir yer buldular. Ancak bulunan yerde, ısınacak bir nesne yok. Ben, aklımca gezip dolaşmak için katılmıştım. Ali Ağabey'le öteki komşular işlerine gittiler. Ben odada öylece kaldım. Dışarısı çıkılacak gibi değil, odada durmak ise daha sıkıcı. Bir iki saat öylece titreyerek bekledim. Gidenler geldi ama sevinemedim, "Bu havada yola çıkılmaz, bu geceyi burada geçirelim!” dediler. "Eyvah!" dedim içimden, "Bunlar gittikleri yerde kurulanmışlar, keyifleri yerinde. Gelmek için kendim askıntılık ettiğimden Ali Ağabeyime söyleyecek sözüm yok. Ağlamamak için  son çabamı gösterirken Ali Ağabeyim bana:

-Sen çok ıslandın, ben sana kurulanacak bir şeyler alıp geleyim! dedi. Sevindim ama, utandım da. "Sen bilirsin!" dedim. Ali Ağabeyim hemen gitti, geldi, bir güzel kurulandım. Karanlık basarken bir de sinemaya gittik. Sinema, gündüz de film gösterildiğinden sımsıcaktı. Film falan gözüm görmedi, sıcaklığım, yağmurdan önceki duruma geldi. Hana ısınık döndüm ama çabucak soğudum. Öyle ki titremekten sabaha dek gözlerime uyku girmedi. Yıllar sonra Faruk Nafiz Çamlıbel'in çok sevdiğim şiiri Han Duvarları'nı okurken hep o günü, o geceyi anımsadım. Hala, yağmur yağdıkça kendimi Enver Bey'in hanında sandığım  olur.

Yatakhaneye geçince çevremde yatan arkadaşların hep uyuduğunu görünce gülümseyerek:

-Sıcak yerde nenem de uyur!" deyip yattım. 

( * ) Mozart, Avrupa'nın o günlerdeki büyük kentlerinde sık sık konserler vermiş, Londra, Paris, Berlin, Prag, Roma gibi müzik merkezlerindeki bestecilerle tanışmıştır. O günlerde Viyana ile boy ölçüşecek düzeyde bulunan ünlü Manheim kentine de sık sık gitmiş, Carl Stamitz yönetimindeki ünlü Manheim Orkestrası ile hem çalışmış, hem de uzun süre kalarak orkestrayı oluşturan usta müzisyenlerle ilişkilerini perçinlemiştir. Bu gezilerde Johann Sebastian Bach'ın öteki oğulları ile de tanışmış, onların hem takdirlerini kazanmış hem de yaptıkları yenilikçi araştırmalarından etkilenmiştir. Böylece Mozart Salt öğretmeni durumundaki Carl Emanuel Bach'la değil öteki Bach oğulları, Friedmann Bach, Karl Friedrich Emanuel Bach, Johann Gottfried Bernard Bach, Johann Cristian Bach ile Baba Johann Sebastian Bach ailesinin, kendisinden önce müzik sanatına büyük katkılarını övmüştür. Sözü edilen kardeşlerin de her biri, Berlin, Londra, Paris, Leningrad, Kopenhag Krallık orkestralarının başında yaşamlarını sürdürmekteydi. Johann Sebastian Bach'a Büyük Bach sıfatını Prusya Kralı Büyük Frederich ile Mozart'ın ikisinden birinin taktığını söyleyenler vardır.

 

  1 Kasım  1944   Çarşamba

 

Yağmur, ha yağdı ha yağacak; aylardır ilk kez kendi bölümümdeki arkadaşlarla birlikte kahvaltıya gittim. Kapıdan girerken gözlerim Nebahat’ı aradı. Bir yandan da içim sızladı. O beni uzaktan arkadaşlar arasında görünce ne düşünecek? Belki de;” Al  işte, bir öğrenci(!) deyip küçümseyecektir. Gene de gözlerim tüm salonu  taradı. Nöbetçi olmadığını biliyorum, nöbetini yeni geçirmişti. Arkadaş yerine tutabilir.

İlk konu, İbrahim Yasa’nın piposu oldu:

-Derslik kapısından pipoyla mı girecek yoksa kapıya dayanınca  derse geldiğini anımsayarak dönüp söndürecek mi? Nihat Şengül arka çıktı:

-Size ne âlemin piposundan? Girip kürsüde içse, kim karışır? Onlar buraya üniversitelerden geliyorlar; oralarda neler olduğunu biliyor musunuz? Bir sessizlik oldu. Ekrem Bilgin, ağzındaki lokmayı yuttuktan sonra:

- Sen biliyorsan, söylediklerini bilerek söylüyorsan o bize yeter. Ama biliyorsan! diye tekrarlayınca Nihat:

-Ben nerden bileyim, üniversiteye gitmedim ki? Ancak gidenlerden dinlediğime göre öyle dedim. Ekrem’e dönerek:

-Geçen yıl  Hamdi Keskin Öğretmen kendi kardeşini anlattığında sen uyukluyordun, keşke seni dürtükleseymişim. Kamil Yıldırım:

-Dürtüklemeyle uyandıramazdın derinline dalmıştı. Ben iyice hatırlıyorum, annesinden süt emdiği günlerin  rüyası görüyordu. Öyle olduğunu dudaklarının  oynamasından anlamıştım. Ekrem sordu:

-Sen öyle mi yapardın? Kamil:

-Öyle yapmasam nerden bilirim? Ekrem Bilgin’in arkadaşı Halil Yıldırım, soy addaşı Kamil Yıldırım’a dönerek:

-Sahi, sen  öyle rüyalar görüyor musun? Soru soruyu izledi. Bu kez gerçekten görülen rüyalar anlatılmaya başlandı.

Kahvaltıdan kalkınca doğru derslik olarak kullandığımız büyük Salona gittik.

Ekim başında beklediğimiz  kültür derslerine 3 Kasım 1944 kasım Çarşamba günü başlıyoruz. Az önce tartışma konusu olan doç.dr.İbrahim Yasa, tüm tahminlerin dışın gülümseyerek geldi. Kolunun altında yığınla kitap dergi. Gülümseyerek “Günaydın!” dedi. Yüzlerimize gülümseyerek bakıp sorular sordu. Kimi arkadaşların adlarını söyleyerek gittiği bölgeleri sordu. Stajın düşünsel yönden   bir değişim getirip getirmediğini irdeletti. Sonra da kendisinde bir değişiklik olup olmadığını sordu. Görünürde bir değişiklik yoktu. Mehmet Toydemir, bizim kahvaltıda tartıştığımız piposuna değindi.Mehmet Toydemir:

-Pipo! deyince  İbrahim Yasa güldü. Toydemir’in sözünün arkasını dinlemeden:

-Aaa! dedi, ”Pipoyu, kantinde unuttum! Bak, bak, bak! Gözünden kaçmadı değil mi?

Yerine oturunca askerliğinden söz etti. Askerliğini gecikmeli yaptığı için  askerlik arkadaşlarıyla pek sıcak askerlik arkadaşlığı ilişkisini kuramadığını anlattı. Bu arada asker arkadaşlığı üstüne çok arkadaş söz aldı. Konuşanların çoğu bir gözleme dayanmadan şekilsel duyuntular üzerineydi. Çok önemli olduğunu kanıtlayan belgesel bir örnek verilmeyince gülümserdim. Gülümsediğimi görünce bana  sordu. Ekleyeceğin bir gözlemin var mı? Gözlemim olduğunu, ayrıca  örneklerle belgeleyeceğim sürekli manevi ilişkiler saptadığımı söyledik. Az ileride dururken yakınıma geldi:

-Dinleyelim! dedi. Ancak anlatabileceklerimi rahat anlatabilmek için zamanı uzatabileceğimi söyleyince güldü:

-Pazarlıkla konuşma! deyip arkadaşlara baktı. Ben:

-Beş yaşlarında annemi kaybedince kahve işleten babamın yanında kaldığımı, üç tane ağabeyim iki ablam olmasına karşın, babamdan ayrılmadığımı, bu alışkanlığımın sonraları babama yardım şekline dönüştüğünü, ilkokul dördüncü, beşinci sınıflardayken de kahve ve dükkanın hesaplarını tuttuğumu anlatım. Bu oldukça uzun süreçte yüz dolaylarında kahve müşterimizin askere gittiğini, gidenlerin köye döndüğünü bunların içinde yakın akrabalarım, komşularım olduğunu anlattım. İlk saptadığım olay asker arkadaşlarının adlarının sık sık anılması, ikinci saptamam da erkek çocukları olanların adlarını asker arkadaşları ya da çok sevdikleri çavuşlarının adları verdikleri olduğunu anlatınca. Öğretmen durmamı söyledi. Durunca da sordu:

-Bu söylediklerin kendi saptaman mı yoksa duyduklarını anlatıyorsun? Duyduklarımın saysını  bilemem ama benim küçük ablamın  biricik oğlunun adı Saim. Babam sağ, adı Mahmut, babsının adı da Mahmut, dedesinin adı da Mahmut’muş. O nedenle bizim köydeki aile lakabımız Mahmut Ağalar’dır.

  Anne babamın adı Ali, Ağabeylerimin adları Ali, Mahmut, Bektaş. Babamın kardeşlerinin adları, Ali, Mehmet, Ahmet, Bektaş. Araştırdım. Ailemde değil köyümde Saim yok olduğu gibi geçmişte de olmamış. Eniştem, oğlum olursa asker arkadaşımın adını koyup onu unutmayacağım diye askerdeki arkadaşıyla  karşılıklı kavilleştiklerini söyleyip yeğenim Saim doğunca da direterek ailemize Saim adını katmış. Saim adı üstüne yapılan kahve konuşmaları, geçmişte olanları da ortaya getirdi. Geçmişe yönelik soruşturmalardan anlaşıldı ki bu olay yalnız bizde değil on kadar ailede olmuş. Benim Yaşdaşlarımdan Nebi, benden önceki kuşaktan Emin, Kasım, sonraki kuşaktan, Yahya, Ali Rıza, Cemalettin, Kadir,Adem adları asker arkadaşlığı sadakatı nedeniyle köyümüz erkek adları  listesine girmiş. Bir başka örnek ise daha ilginçtir. Bu kişi  benim akrabamdır. Askerliğini jandarma sınıfında çavuş olarak yapmıştır. Çok iyi anlaştıkları arkadaşı Halis Çavuşla benzer kararı vermelerine karşın erkek çocuğu olmayınca, kızının adını Halise koyarak kavline bağlı kalmıştır. Böylece köyümüzün bayan  adları listesine Halise adı eklenmiştir.

Öğretmen:

Konuşman, dediğin gibi uzun olmadı, anladım ki anlatacaklarının bir bölümünü kestin. Lütfen onları da ekleyerek sen bu konuyu ödev olarak yazıp bana ver. Bu, benim için çok önemli. Benim, kendim için söylediğim istisna bir durumdu. Ancak senin anlattığın tamı tamına sosyolojik  bir olay. Bunu senden rica ediyorum!

Ders zili çalınca Burhan Güvenir, sokulup  öğretmenin elinden kitaplarını  aldı. Birlikte çıktılar. Burhan Güvenir geçen yıl da aynı numaraları yapmıştı. Bir ara ona Doç. diye takılmışlardı.

 Arkadaşlar doç moç derken gerçek Doç.dr. Halil Demircioğlu İbrahim Yasa’nın tersine büyük bir çanta ile kapıdan girdi. Saçı  sanki daha azalmış gibi, o ünlü  gülümsemesi yüzünde, yerine oturdu. İlk sözü bir soru oldu:

-Geçen yıl ilk dersimizde ne konuşmuştuk?

Geçen yılki ilk notlarımı karıştırdığım için biliyordum. Önce dersimizin konusunu anlatmış, sonra da adı üstüne açıklama yapmıştı. İnkılâp Tarihi, Devrim Tarihi anlamları, söylemleri üzerinde durmuştu. Bir de örnek vermişti, kelebek-tırtıl değişmesi ile  devrim karşıtlarının gizlenmelerini karşılaştırmıştı. Sorunun  karşılığını bilmeme karşın ağırdan aldım. Az ilerimde Mustafa Aydoğan parmak kaldırdı. Öğretmen işaret verince benim söyleyeceklerime yakın sözler söyledi. Öğretmen başıyla söylenenleri doğrulamasına karşın, gözlerini üstümüzde gezdirince parmak kaldırdım. Söz verince Mustafa’nın söylediklerine benzer sözleri söyleyip, devrimlere karşı duranların nasıl gizli kaldıklarını, fırsat bulunca nasıl tırtıl gibi kemirici olduklarını, güç karşısında kalınca nasıl kelebeğe dönüştüklerini  anlatmıştınız! dedim. Doç, dr, Halil Demircioğlu gülümsedi, eliyle oturmamı işaret ederek. Cumhuriyet Devrimleri’nin okuyup geçilecek türden ders konusu olmadığını, devamlılığı olan bir yaşam biçimi olduğunu, bunları, ancak  yaşayarak koruyabileceğimizi anlattı. Örnekler verdi:

-Öğretmensiniz, öğrencilerinizi iyi yetiştirmiyorsanız, subaysınız, askerlerinizi hor görüp onların evlerine sizden alıp götürmesi gereken yenilikleri kazandırmıyorsanız, Elçisiniz, gittiğiniz ülkede Türk değerlerini korumuyorsanız sizin devrimciliğiniz, Devrim Karşıtlarının yapacağı zararlardan  az sayılmaz! Hasan Özden parmak kaldırdı. Öğretmen söz verince Hasan Özden:

-Bütün anlattıklarınızı can kulağıyla dinliyorum. Cumhuriyet Devrimleri, tek düşmandan kurtuluş için değil, Türk Halkının cehaletten kurtuluşu için yapılmıştır. Bu uğurda kan dökülmüş sonuç zaferle bitmiştir. Düşmanlarla barış yapılmış dostluklar kurulmuştur. Böyleyken bu dersimizde bir tehlike varmışça bir havaya girer gibi oluyoruz. Bunu da daha çok iç düşmanlara yönelik olduğunu anlıyoruz. Kurtuluş Savaşında bunlarla da uğraştık. Sonuç olarak onları da işgalci düşmanlar gibi dize getirdik. Şimdilerde çok daha güçlüyüz. İlerde tehlikeli olacak bir durum seziliyorsa bu tehlikeyi neden kökünden kazımıyoruz?

Öğretmen Hasan’a bakarak:

-Sorunun cevabı genel tarihte vardır. Ayrıca başka ülkelerin tarihlerinde sorunun cevabı verilmiştir. Bizim Devrimlerimizin kendine özgü ilkeleri vardır. Bu ilkelerden biri de, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını benimseyen her kişinin bu senin sorunu kendisine sorup, cevabını kendi  kendisine vermesidir. Bu sorun dersimizin ana hatlarını kapsamaktadır. Gelecek derste devam edeceğiz.

Hasan Özden’in sorusu tartışmaya neden oldu. Veli Demiröz Hasan Özden’e yüksek sesle:

-Ne yapacaksın, senin gibi düşünmeyenleri asacak mısın? Hasan Özden, çok sakin uyarıda bulundu:

-Arkadaşlar, düşünerek konuşalım, daha doğrusu dilimizi, güzel Türkçe’mizin doğru konuşalım. Türkiye’de  bireyler  adam asmaz. Bireyler çeker vurur. Asma olayı devletin görevidir. Devrimleri de kişiler savunur ama suçluyu cezalandıramaz. Ben öğretmene, bireylerin yaptığı devrim düşmanlarına devlet neden suskun kalıyor? diye sordum. Veli Demiröz ise doğrudan beni Devletmişim gibi karşısına alıp soruyor:

-Asacak mısın? Ben ona ne cevap vereyim? Versem versem bir halk sözünü tekrarlarım:

-Yarası olan gocunur!

   Rüzgârla karışık yağmur altında yemekhaneye koştuk.

Yemekte, Öztekin Öğretmenin günlük programı üstüne varsayımlar yürütüldü. Serbest enstrüman çalışması, toplu keman çalışması, Staj gözlemleri üstüne konuşmalar......Arkadaşlar konuştukça, içimden dilekte bulunuyorum:

-İnşallah, topluca keman çalışırsınız! Ağzımla ise;” Hangisi olsa benim için fark etmez!...

Öztekin Öğretmen geldi, bir saat kadar konuştu. Konuşmasının özü genelde okul yönetimi eleştiriydi. Nedeni de bir salonda otuz öğrenci keman  çalışmasıydı. Bu olur mu? Son sınıftaki arkadaşlar uygulama için gittikleri Enstitü bölümündeki uygun yerleri öne sürdüler. Bu, geçici de olsa bir sevinç yarattı. Üzüldüm, ancak ses çıkarmadım. Çünkü, uygulanması güç bir öneriydi.

Son sınıflar ayrılıp gitti. Bizim arkadaşlar kemanlara sarıldı. Öztekin Öğretmen de yeni öğrencilere enstrüman bakımı konusunda açıklamalarda bulundu. Salonda bizim arkadaşlarla biz bize kalınca geçen yıl olduğu gibi  piyanoyu surdinli kullanarak Chopin parçalarını bir kaç kez tekrarladım.

Yemekte, bir birimize sorduk:

-Geçen yıldan ne  farkımız var? Kamil Yıldırım, kızların oluşunu, tiyatro çalışmalarına onların canlılık getireceğini öne sürdü. Kızlar, tiyatrodan önce bizim masaya canlılık getirdi. Kral Oidipus, Antigone, Medea, piyesleri sahneye kondu, rol dağıtımı yapıldı.

Öztekin Öğretmen, akşam için plâk dinleme önermişti. Yemekten sonra doğruca salona gittik. Plâk seçimi bana bırakıldı. Bach Wachet auf’u çaldığımdan beri bir Bach isteğim depreşmişti.O nedenle bölüntüsüz  olarak Bach Süitleri no:1,2,3,4 olmak üzere hazırladım.

Toplanınca bir muştu:

-Son sınıflar, şimdilik bir boş salon bulmuşlar. Yapıcılık Bölümü kendileri için  bir binanın alt katını Heykel çalışmaları için hazırlamış. Ancak bahara dek heykel çalışması yapılmayacakmış. ”Garip kuşun yuvasını Allah yaparmış!” deyip bir sevinç esintisi oldu.

Otuz kişi, oturunca genişçe bir yer kaplıyor. Konser salonu gibi sandalyeler çekildi. Karşılarında ben kaldım. Abdullah Ön, şef yakıştırması yaptı, Plâk şefi!

Öztekin Öğretmen kısa bir Bach tanıtımı yaptıktan sonra barok müzik  özelliklerine değinip dikkatleri çekti.

Kesintisiz olarak dört süiti dinledik .Önce söylememiştim.4 süit on altı plâk. Şimdiye dek on iki plâktan ileri geçmemiştik. Bunu söyleyince arkadaşlar şaştı. Öteki dinlemelerde yerli yersiz soru sorup zaman kaybediliyordu. Bu gece soru sorulmadı. Arkadaşlar, gerçek konsere benzeterek dağıldılar.

Herkes uyumuştu, sessizce yattım. İlk ders günüm oldukça iyi geçti. Yarınki dersimin de iyi geçmesini diliyorum ama, Hamdi Keskin Öğretmenin geçen yılki ilk günlerini pek anımsamıyorum. Daha doğrusu notlarımı karıştırmadım. Gene Divan Edebiyatı’ından başlarsa mahcup olmam. Günümüz  şiirinden söz ederse sevinirim. Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet, Şinasi Özden, İbrahim Burdurlu, Behçet Necatigil, Ziya Osman, Cahit Sıtkı.....Ünlü şairler, Faruk Nafiz, Orhan Seyfi, Behçet Kemal Çağlar. Ahmet Kutsi........

 

2  Kasım  1944  Perşembe

 

Enver Ötnü yanımdan geçerken uyandığımı görünce sordu:

-Enişte, Efeler yağmur yağınca napar?”Yatar!” dedim. ”Canın sağ olsun! deyip yürüdü. Mehmet Gönül bağırdı:

-Sen ne diyorsun hemşerim, efeler yatar mı? Bir ses geldi:

-Şu İzmirlilere bakın, kendilerini ne sanıyorlarsa?

Bir kaç ses birden:

 

-Ne varmış İzmirlilerde?

Hüseyin Yücel söze karıştı:

-Ne olacak? Ankara’nın  soğuğundan habersizler. Bir hafta on gün  sonra gelsin görelim o efeleri? Karşılıklı gülüşmeler arasında kimileri efelerin ayazda titremesini, kimileri de insanların düşlerindeki simgeleri zedelemenin anlamsızlığını söyleyerek yatakhaneden çıktı.

Şaka ile başlayan tartışmalar, kimi kez çok önemli  konulara kapı

açıyor. Gerçekten, Efelik, salt İzmir değil, tüm Ege bölgesinin bir kahramanlık simgesi. Çok değil, geçtiğimiz haftanın sonunda bir bayram kutladık. İzmir’den gelen öğrenciler, birer Efe rolünde, gururla; binlerce insanın gözleri önünde bir can olarak oynadılar. Onlar bunu başarmanın mutluluğu içinde evlerine döndüler. Bu, belki onların yaşam boyu övüneceği başarılar arasında  katılıp hoş bir anı olarak yaşayacak. Onlara, az önceki şaka yapılsa  belleklerinde nasıl bir iz kalacaktır? Efelerin  karlı, uzlu yörelerde yaygınlaşmamış olması bir gerçektir. Ama bu, oralarda hiç Efe çıkmadığı anlamına gelmez. Adana Yöresinde yaşayan Dadaloğlu, Bolu-Tokat arası geniş bir alanda ün salan Halk Ozanı Köroğlu’nun simgelediği Halk Kahramanı birer efe değil mi? On yıl önce Trakya-Istranca eteklerindeki köylerini haraca kesen Çete Hasan. Devlet gözünde bir eşkıya olmasına karşın halk onu bir kahraman olarak algılamış, yeri geldiğinde devlet güçlerinden saklamıştır. Ege Efeleri de başlangıçta birer Çete Hasan olmasına karşın, içlerinde Demirci Mehmet Efe gibi devletin yanında yer almış kahramanlar da olmuştur. Söylenen bunca Efe türküsünü halk boş yere yaratmış olmaz! Çakıcı, Çakırcalı, Kamalı, Sökeli Efeler, üşürlerdi, acıkırlardı, yağmurdan ıslanırlardı gibisine sözü basite indirgemek bence olayın  gerçek yüzünü görememektir.

Derslerimiz, Edebiyat, Yabancı Dil. Kahvaltıda biz üç Kepirli, Almanca okuyoruz. Kızılçullu grubu İngilizce. Onlarda bir sızlanma yok. Biz de Almanca’dan çok derse gelen doç. Niyazi Çıtakoğlu’dan yakınıyoruz. Geçen yılı zorlukla geçirmiştik. ”Gelecek yıl belki  o gelmez!” deyip teselli oluyorduk. Ekrem Bilgin duramadı:

-Aynı teselli, bu yıl da sizi avutur, sabredin! deyince güldük. Başka çaremiz yok!

Yağış durdu ama hava iyice soğudu. Titreme numarası yapanlar bile oluyor. Ali Bayrak başta. Öyleyken beyaz renk giysiyle geziyor. Uyaranlara:

-Devlet bize yılda bir giyimlik para veriyor. Memleketimizde yazlar kışlardan uzun, o nedenle uzun uzun ömürlü zamana göre giyiniyoruz. Kış dediğin şunun  şurasında dört aycık. Ondan sonra koskoca bir sekiz ay. Hemşerisi Ahmet Allı takıldı:

-Ölme eşşeğim ölme yaz gelecek! Fakı Yörük Ahmet Allı’yı uyardı:

-Bir sözde iki yanlış! Bir kez, eşşeğim değil eşeğim olacaktır. Eşşeğim, dersen eşek olduğunu söylemiş olursun. İkincisi, o söz, anlatmak istediğini karşılamadı. Ali Bayrak, Fakı Yörük’e rica etti:

- Hemşerim, yufka yüreklidir. Hemşerisini darda görünce gözü kapalı koşar. Fakı Yörük diretti

-Gözü kapalı koşarken ağzını da kapatsın! Bu kez de Ahmet  Allı, Fakı Yörük’e sordu:

-Benim ağzımı açma görevi sana mı verildi. Arkasından da:

-Hadi sennn!...

Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek, sanki derslere ara vermemişçesine bir tavırla  salona girip selâm verdi. Çantasını masaya oturtup:

-Uzunca bir aradan sonra gene karşılaştık; umarım bu ders yılımızı da geşmiş yılımız  gibi  hep birlikte bir sonrakiyle değiştiririz! Masasına döndü, kitapları arasından bir kitap alıp sayfalar çevirdikten sonra bu ilk dersi bir dersten çok sohbet olarak geçirelim! deyip yüzlerimize baktı. Gene gülümseyip:

-İsteyenler sohbetimizi de bir ders sayabilirler. Çünkü üstünde duracağımız kimse kendisine münhasır, ne yeni ne de eski, al yeniler arasına koy yakışır; kaldır eskiler arasına koy o zaten oradadır. ”Yahya Kemal Bayatlı!” deyiverdim. Azarlanmak beklemiyordum, yanılmam da söz konusu değildi. Öyleyken Hamdi Keskin Öğretmen bir süre yüzüme baktı. Elindeki  kitabın işaretli sayfalarını açarak okumam için bana uzattı. Kitap İsmail Habib Sevük’ün bendeki Edebi Yenilimiz kitabıydı. Alışık olduğum için rahat okudum. Zaten her paragrafta öğretmen, söze karışıp Yahya Kemal’den şiirler okudu. Açık Deniz, Mehlika Sultan, Kar Musikisi, Sicilya Kızları, Mahurdan Gazel, Itri, Ok, Akıncı, Mohaç Türküsü şiirlerini ezber okuyunca oldukça şaşırdık.

Öğretmen ayrılırken, kitabı uzatınca bende kalmasını söyledi. Bu da çok hoşuma gitti. Aynı kitaptan bende de olduğunu söylemedim. Oldukça gururlandım. Sanırım okumamı eleştirenler olacaktır. İlk kez iki ders  boyu kitap okuyan ben oldum. Daha güzel okuyanlar, okuyacaklar var biliyorum ama, olay biraz da şans işi. Bu sevincimin üstüne bir sevinç daha yaşadım, doç.Niyazi Çitakoğlu gelmemiş. İki saat iki saattır, deyip soluğu Müzik salonunda aldım. Arkamdan Kadir Pekgöz’le Abdullah Erçetin de geldi. Biri alt odaya, biri de yandaki odaya geçti. Salondaki Bercstein’a yeni akordundan sonra ilk kez böyle rahat oturdum. İki saat, bana bir gün gibi geldi.

Yemekte, neşemi kaçıracak konuşmalar oldu. Hamdi Keskin Öğretmenin beni paylayacağını sananlar olmuş. Bunu söylediklerinde, onların öyle olmasını istediklerini söyledim. Kendilerini savunmaya kalktılar. Bu kez de sordum:

-Sandığını gibi olmadığı halde kafanızdan geçen o yanlış sanıları, yanlış olduğunu bile bile getirip burada açıklamanızın ne anlamı var? Kimse tınmadı.

Sanat Tarihi, resim dersleri ortaya getirildi. Malik Aksel Öğretmenin staja gidenlerden gittikleri yerlerin sanat eserleri hakkında bilgi istediği duyurulmuş. Arkadaşlar telaşa kapıldılar. Bu bakımdan da şanslı sayıldım. Bu söylenince gene ortaya Ankara (Augustus)Ogüst Anıtı kitabını okuduğumu, Roma İmparatoru “Augustus ) Ogüst’ün yazdığı kitaptan çok yararlandığımı anlattım.

Öğleden sonra Öztekin Öğretmen  birinci ikinci sınıflar bir arada genel müzik bilgileri üstüne iki saat ders yaptı. Müzik akımlarını tekrar ettirdi. Barok Çağının, Klasik Dönemin, Romantik dönemin Milli Müzik akımlarının belli başlı bestecileri sıraladı.

Barok Çağı:Telemann, Johan Sebastiyan Bach, Haendel, Ramo,

Vivaldi,Skarlatti,Tartini,Martini,C.çM.Locler,Corelli

 

Klasik Çağ (Ya da Viyana Klasikleri)Haydn,Mozrt,Beethoven,Carl Stamits,MishelHaydn,Ph.E.Bach,J.Ch.Bach,J.Ch.F.Bach,W.F.Bach

Romantik Çağ: Schubert,Weber,Schumann,Liest,Menselsshon Chopin,Berlioz,Paganini,Verdi,Wagner,Brahms,Grieg,schaikowsky,

Milli Müzik  Akımı: Smetana, Dvorak, Sibellius, Mussorgsky, Balakirev, Cui, Korshakoff, Borodin,Bela Bartok,Enescu,Hindemit

Konserlerde eserlerini dinlediğimiz besteciler için kısa notlar tutmamızı önerdi. Kısa notların bile tekrarlanarak bilgi kaynağımızı genişleteceğinden söz etti.

Serbest kalınca alt odadaki piyanoda bir süre çalıştım. Günlük Piyano çalışma  saatları saptandı. Piyano öğrencisi olan üç kişiyiz; Hüseyin Çakar, Mehmet Zeybek, ben. İki piyanoda değişerek günde iki saatimiz var. Pazar ya da tatil günlerinde  bu oran dikkate alınarak eşit bölünecek. Sürekli salonda olacağımı düşünerek üzülmüyorum. Boş gördüğüm zaman oturacağımı düşünerek üzülmüyorum.

Yarınki Sanat Tarihi dersini düşünerek  gezi notlarımı karıştırdım. Konya  üstüne tuttuğum notlarda, Mevlâna Müzesi ile Ereğli kazıları üstüne oldukça bilgi topladım. Ereğli kazılarında çıkan eserler arasında Perslerle ilgili olanlar hakkında yeterli bilgi alamamıştım. Onu sorabilirim. O dönemlerde üst üste gelen uygarlıklar, bir öncekileri, sonrakiler gibi yok etmemiş mi? Örneğin Dorlar, İyonları, Roma Yunanlıların, Türkler Roma eserlerini yok etmiş. Oysa Ereğli kazılarında Hitit, Frik, Asur, Pers, Yunan, Roma kalıntıları bir arada görülüyor. Kırıp dökülenlerin kasıtlı kırmadan çok, zaman aşınmasından olduğu söyleniyor.

Ayrıca, Asya’da yaşayanların heykel yapmadığı söylenmektedir. Oysa Ereğli’de Pers heykelleri var.

Bakalım Malik Aksel Öğretmen ne diyecek?

Alt odadaki piyano sesi kesilince indim. İşte program dışı bir kaçamak! deyip oturdum. Mozart kv.545 do Major sonatı çoktandır çalmamıştım. Çalınca yeniden sevdim. İlk çaldığımda zorlanmıştım. Oysa çok kolaymış. Chopin’in küçük parçalarındaki zorluklar bunda yok. Parmaklar hareket istiyor. Koşar gibi bir durum. Mozart’ta koş koşabildiğin gibi. Oysa Chopin’de koşmak yok, ayaklarını basacağın yere dikkat etmek zorundasın

 Yemekte konu, Sanat Tarihi.. Gezdiğimiz yerler sorulursa ne diyeceğiz? Hemşerim Kadir’e sordum:

-Sahi biz nerelere gitmiştik? İyi ki sormuşum, geziye çıktımızdan dönünceye dek uğradığımız yerler bir bir sayıldı. Sayıldıkça da yeni yeni anımsamalar oldu.Isparta-Gönen-Akşehir-Burdur-Konya-Ereğli-Kayseri-Pazarören,buralarda karşılaşılan kişiler, tanık olunan olaylar bir bir anıldı.

Yemekten çıkınca şiddetli bir yağmurla karşılaştık. Arkadaşlar yakın olduğu için Büyük Salona doğrulunca ben de onlara katıldım. Halil Dere’nin de aralarında bulunan bir grup beni çağırdı. Aralarında konuşmuşlar Hasan Çakı Efeyi bir gece çağırıp onunla bir arada olmak! Çok sevineceğimi söyleyip hiç bir şey düşünmeden yanlarına oturdum. Geçen dört içindeki beraberliğimizi, Çakı Efe’nin insancıllığını, Aşık Veysel’e karşı davranışını bir bir anlattım. Önümüzdeki  Cumartesi akşamı için karar alındı. Akordiyonu alacağım ama Efe’ye göstermeyeceğiz. Bir fırsat kollayıp arkadaşlar birden kalkacaklar, ben de akordiyonu alıp Efe’nin çok sevdiği Kasnak Zeybeğini  çalacağım. O denli sevindim ki, Hasan Çakı Efe’ye bir borcum olduğunu düşünüyordum, bu manevi borcu ödemenin yollarını arıyordum. O olmasaydı kesinlikle ben Aşık Veysel’e bu denli yaklaşamazdım. Dersleri falan bir yana itip arkadaşlarla oturdum. Konu giderek sevmediğim konulara kaydı ama aldırmadım. ”Bu gece de böyle geçsin!” deyip konuşulanları dinledim. Dinlediklerim, aslında ilgilenmediğim konular değildi, ancak ortalıkta o konuları konuşmuyordum. Birden Nebahat’ın Hüsnü Yalçın’a sorduğu soru geldi. İbrahim, arkadaşlarınız arasında nasıl değerlendiriliyordu? Hımmm! İbrahim, ona benim öğrencilerim bile “Ağabey!” diyor. ”O, öğrenci!” Bunlar ne anlama geliyor? Hiç değilse benim, Nebahat’a yaklaşmaya çalıştığımı Fatma Öğretmen gibi Aysel Öğretmen de biliyor.  Öyle konuşuyor. Onların bildiğini Nebahat da biliyor ki bu denli açık veriyor. Bunu başka türlü düşünmemim bir anlamı  yok! Oldukça çenelerimi geren bir esnemeden sonra uyuduğumu sanıyorum.

 

 3 Kasım  1944  Cuma

 

Yağmur mu, kar mı? soruları arasında uyandım. Benim için yağmurdan kardan önce öğretmenlerin gelmiş olması önemli. Gelmeseler, Hüseyin Atmaca duyururdu. Onun kendine özgü açıklaması var:

-Okul açıldığına göre öğretmenler görevlerine gelmek zorunda. Görevi için gelenleri neden araştırıp duyurayım? Ancak gelmeyecek bir ikisi için duyuru yapmayı yeğlerim! Bir duyuru yapılmadığına göre öğretmenler gelmiştir. Bunu acabası macabası olamaz. Pardösümü alıp  Müzik salonuna koştum. Akşam uğramamıştım, ortalık karışmış olabilir. Salon  bıraktığım gibi düzgündü; belli ki akşam kimse gelmemiş. Kahvaltıya gönül rahatlığı ile döndüm. Arkadaşlardan, özellikle hemşerim Kadir öğretmenlerin gelip gelmediğini sorunca, kendi kendime yorumladığım Hüseyin Atmaca’nın mantıksal gerekçesini kendi düşüncem olarak tekrarladım. Tekrarladım ama, suçluymuşum gibi bakan gözleri de görmezden gelemedim. Bu kez de bir başka olaydan söz ettim. Küçüklüğümde, köydeki arkadaşlara göre çok sağlıklı olduğumu, bu durumumu Enstitü süresince  koruduğumu, ancak bir kez köyde bir yaşlı kadının bana nazarı dokunduğunu. Sözde yaşlı kadını gözlerinde  hastalık olduğunu, dikkatli baktıklarına mikrop saçtığını söylediklerini anlattım. Arkasında da bir doktorun böylesi gözleri alıp yerine  zararsın gözler taktığını, gazetede okuduğumu anlattım. Anlatmak istediğim anlaşılmadı ama böyle bir ameliyat  ilgi çekti. Neyse ki kimse gazeteyi sormadı. Çünkü öyle bir gazete yoktu. Sözde ben lafı kıskan gözlere getirip, içinde fesat olanlara bir şeyler söylemiş olacaktım.

Topluca salona döndüğümüzde öğretmenlerle karşılaştık. Günaydınlaştıktan sonra Veysel Öğretmen yandaki odaya geçti. Malik Aksel Öğretmen  masaya geçip oturdu. Oturunca da gülümseyerek:

-Sizler, bir yıl atlayarak büyüdünüz, bizler de bir yıl ihtiyarladık. İkimizde de bir hareket var ama biri ileriye biri de makbul ve makul sayılmamakla birlikte galiba geriye doğru! deyip gözlüğünü çıkarıp sildi. Gözlüğünü takınca çok sakin bir tavırla, geçen yıl konuştuklarımızın bir çoğunu unutmamızın normal sayıldığını, unutmanın öğrenmek için kimi bilginlere göre elzem sayıldığını anlattı. Atalarımızın ünlü sözüdür! Deyip “Hafıza-ı beşer nisyan ile malûldür!”sözünü tekrarladı. Bu ilk konuşmamızda, geçen yıl konuştuklarımı hatırlamaya çalışalım! deyip. Önündeki notları okudu. Okunan notlarda, Sivas, Kayseri, Konya, Niğde, merkezlerindeki camiler, köprüler, medreseler, önemli kalıntılar  anıldı. Söz Bursa’ya gelince dersimiz bitti. Malik Aksel Öğretmen çantası alınca:

-Bursa’yı hatırladıktan sonra yeni programımıza geçeceğiz! deyip

ayrıldı.

Veysel Erüstün Öğretmen de:

-İlk derslerde geçen yılın çalışmalarını anmak, hatırlatmalar yapmak bir gelenektir! deyip güzel sözler söyledi. Bu yıl yapacağımız çalışmalar hakkında bilgi verdi. Özellikle güzel nota yazma çalışmaları yapacağımızı söylemesi ilgimizi çekti. Arkadaşlar hemen sordu:

-Bu çalışma nasıl olacak? Veysel öğretmen soranları tahtaya kaldırıp nota yazdırdı. Yazılan notaları beğenmediğini söyleyip kendisi yazdı. Yazılan notalar arasındaki farkı sordu. Sonunda da işte o fark kalkacak. Biz de o farkı yok edesiye dek, bu işi önemle sürdüreceğiz! Çantasından bir deste nota kağıdı çıkarım dağıttı. İstediğimiz bir parçanın notalarını yazmamızı istedi. Hepimiz dikkat kesilip verilen kağıtları dolduracak nota seçip yazdık. Şimdiye dek çok keyfi davrandığımız nota yazma işi birden önem kazandı. Ders bittiğinde arkadaşların çoğu yazmaya devam ediyordu. Veysel Öğretmen güldü:

-Bakın, bu konuya sizi böylesine bağlamak da bir derstir. Siz de öğrencilerinizi böylesi yöntemlerle iyiye, güzele yönlen direceksiniz. Notaları başlangıçta ben de sizin gibi yazıyordum. Öğretmenim dikkatimi çekti, gene gene yazdım, dikkatim giderek güçlendi, ellerime, parmaklarıma hakim oldum. O hakimiyet sürüyor.

Öğretmen yazan arkadaşların kağıtlarını çekerek aldı. Gülerek ayrıldı.

Öğretmen gidince arkalarından söyleniyormuşçasına;”Vay anasını!”

Ünlemleri tekrarlandı.

Yemekte de bu konuşuldu. Hangi okulda olursa olsun öğretmen öğrenci ilişkisinin değişmeyeceğini tartıştık. Öğrencide görülecek eksikliği tamamlamak. Veysel Öğretmen bize:

-Yazdığınız notaları beğenmedim, düzeltin nota yazınızı! deseydi! Hangimiz oturup bir sayfa nota yazardı? Gülüşerek konuşuldu:

-Vallahi tek nota bile yazmazdım! diyenler oldu.

Yemekten sonra  bizim salonda üç sınıf bir arada toplandık. Öztekin Öğretmen, gezilerde ya da önemli günlerde topluca söylenecek, marşların, şarkıların, türkülerin söz birliği ile saptanmasını istedi. Abdullah Ön bir öneride bulundu:

-Bizim saptanmış bir listemiz var. Ancak yeni arkadaşların ekleyeceği olabilir, onları dinleyelim. Yeni gelenler belleklerini yoklayıp birer liste verdiler. Arifiyeli, Gölköylü arkadaşların listelerinden alıntı  yapıldı. Yine Abdullah Ön, yapılacak listenin çıkacak dergiye verilmesini önerdi. Öztekin Öğretmen  bu kez Abdullah Ön’e:

-İyi işte o işi düşündüğüne göre sen onu iyi yaparsın, düşündüğün gibi yap, ben onaylarım! dedi. Abdullah hazırlanacak listeyi dergiye iletecek.

Ahmet Emin Yalman, Yarınki Türkiye’ye Seyahat  adlı kitabında Arifiye Köy Enstitüsü müzik çalışmalarını çok  övmüştü. Orkestra Şefi olarak öne çıkardığı Ahmet Yol, aramızdaydı. Sırası gelmişken konu açılabilirdi. Arkadaşla bu konuda daha önce konuştuğum için ben  işe karışmak istemedim. Bunu, arkadaşa karşı bir saygısızlık saydım. Nedense buna kimse değinmedi.Bu da benim ilgimi çekti, arkadaşlar söz konusu kitabı okumamış olacaklar! Arkadaşları da geçtim, Bölüm Başkanımızla bu konuyu konuşmuş .Özellikle Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in bu konudaki tavrını öğrenince Bölüm Başkanımız, kitabı benden istemiş bir süre sonra da incelediğini söyleyip kitabı iade etmiş, bir düze de eleştiri yapmıştı. Öyleyken şimdi susması nedendi? Hiç bir anlam veremedim. Doğrusu üzüldüm. Arkadaşların okumamış olmasını doğal bulsam da Bölüm Başkanın suskunluğunu içime sindiremedim. Neyse ki, yeni arkadaşların verdiği şarkı, türkü listelerini toplayan Abdullah Ön, yüksek sesle:

-Breh breh! deyip liste verenlerden Ahmet Yol’a seslendi. Listede 4 ses söylenen, şarkılar yanında opera aryaları yazılmıştı. Beethoven 9.senfoni,Georg Bizet’in İnci Avcıları operasından arya v.b. Ahmet Yol, yazdıklarını savundu. Savunmakta da haklıydı. ”Söyledik!” dediklerini gerçekten söylemiş olabilirlerdi. Ancak yapılanların, bizim değerlerimiz ölçüsünde olup olmadığı bilinmiyordu. Arkadaşların sonunda ilgisi belli bir noktada toplandı:

-Biz ne yapmaya çalışıyoruz, çevremizdekiler neyi bekliyorlar? Hemen, Yarınki Türkiye’ye Seyahat kitabı arandı. Koşullu olarak Abdullah Ön’e verdim. Başkasına kesinlikle verilmeyecek! Nedeni soruldu. Kitabın, tüm Köy Enstitü öğrencilerine  ve de öğretmenlerine dağıtıldığını, dahası Köy Enstitülerine  gönül bağlamış kişilerin sayısını tahmin ederek yazarına sağladığı kazancı arkadaşlarımla hesapladığımı, buna karşın sizlerin bu denli bigane kalışınıza şaştığımı söyledim. Biz burada armoni öğreniyoruz, türkülerimizi, çok sesli, daha doğrusu tüm dünyada Smetana’ların, Sibeliüs’lerin ,Bela Bartokl’arın, Borodin’lerin ülkelerinde yaptığı gibi  Türk Milli Müzik Okulu’nu kurmaya kalkıyoruz. Oysa adamın biri çıkıyor, Köy Enstitülerindeki müzik faaliyetlerini, Aşık Veysel’in, köyden gelip, eline kulağına atarak bozlak okuyanların geliştirdiğini söylüyor. Özellikle de Aşık Veysel’i müzik yönlendirici olarak gösteriyor. Daha fenası, sabahları davul zurna sesleriyle coşulduğunu tüm yurda duyuruyor. Altı yıldır bu okullarda buluyorum, bir kez olsun davul zurna ile kalkmadım. Dört aydır Hasan Çakı Efe ile çalışıyorum, ne davul çaldı ne zurna. Gene bu sürede Aşık Veysel’le birlikte oldum. Aşık Veysel, özel durumu nedeniyle sınıfa girip bağlama öğretecek bir durumda değildir. O ancak çok hevesli bir kaç öğrencinin belli zamanlarda ayağına gittiğinde yararlı olabilir. Üstelik Aşık Veysel, Halk Ozanlarının gelenekleşen  bağlama tekniğini sürdürüp sürdürmediği de tartışma konusudur. Bu da tartışılmalıdır. Bunun tersini yazıp bizim çabalarımızı baltalayan bir yazarın kitabını okuyup bir tavır alınmamasına  kızıyorum.

Çevremi saranlar oldu. Karşılıklı konuşunca hepsinin benim gibi düşündüğünü gördüm. Bu kez de Çifteler çıkışlı arkadaşlara sordum:

-İçinizde bağlama çalan var mı? Kimse tınmadı. Konuşmaların dışında gibi görünen Naci Ön, okuldaki arkadaşlarından adlar saydı. Onu duyan  ağabeyi Abdullah Ön gülerek, kardeşine:

-Ay oğlum, onlar Alevi kökenlidir. çekirdekten bağlamacıdırlar. Onlar Aşık Veysel gelmeden önce de bağlama çalardı. Doğru ko nuşulup doğru  anlaşılsın, ”Kurt izi ile köpek izi  bir birine karışmasın! ”dedi.

Kız öğrencilerle odasında konuşma yapan Bölüm Başkanı gelince konuşma kesildi.

Vaktin geciktiğini söyleyen Bölüm Başkanı saati gösterip ayrıldı.

Benim de piyano çalışma saatim başlamıştı, alt odadaki piyanoya geçip yemek saatine dek  Hanon çalıştım.

Yemekte, Salondaki konuşmanın süreceğini düşündüğümden, söyleyeceklerimi kurarken arkadaşlar konserler üstüne varsayımlar öne sürdüler. Ben zaten söyleyeceğimi söylemiştim. Bu daha iyi oldu. Son piyano parçam, Chopin Etüt’ü Faik Canselen Öğretmenin deyimiyle pişirmiştim.

Kitaplığa gidip, Edebiyat Ödevim Yahya Kemal Beyatlı notlarımı defterime yazdım. Defterimde zaten kısa notum vardı. Üsküp’te doğduğu, doğduğu tarihi, İstanbul’a geldiği, Fransa’da uzun süre kaldığı, ünlü Fransız Tarihçisi Albert Sorel’in  derslerine girdiği, köklü bir tarih bilgisi kazandığı hep yazılı. Şiir konusunda şekil olarak Divan etkisinde kaldığı ancak, içerik olarak yenilikler getirdiği notlarımda örnekleriyle var. Örneğin Mahurdan Gazel’de bir güzelin evinden  bayram yerine gidişi anlatılıyor.Oysa Divan Şiiri gazellerinin her beyiti ayrı anlamlar taşımaktadır.(Çoğunlukla.)

Onlara ek olarak yeni yazdığım şiirlerin özelliklerin ekliyorum.

Vuslat,kimilerine göre şairin en güzel şiiridir. Üstünde çok durduğu, on yılda tamamladığı anlatılır. Aşk üzerine yazılmıştır. Ancak yalın bir aşkı değil genel anlamda “Aşk!”olayını anlatır.Kafiye (Uyak)düzeni aa(Beyit) olarak sıralanmıştır.Aruz kalıplarından, Mefulü, mefâîlü, mefâîlü feulün ahengi ile dizilmiştir.

 

     Bir    uy    ku    yu    câ   nan    la     be     râ    ber   u      yu  yan  lar

     Öm   rün   bü    tü  n-ik   bâ      li      ni     vus  lat    ta      du  yan lar

      -        -      .     /  .       -     -      .   /    .        -       -       .   /   .      -    -

     Mef     û    lü    me  fâ      î    lü      me       fâ      î      lü      fe    ü    lün

Not:Aruz kalıbına uyularak î,û uzun okunacak!

 

Mehlika Sultan’,bir masal konusu ele alınmıştır. (Hikâye edilir.) (Failatün)feilâtun,feilâtun,feilün(felün) kalıbı kullanılmıştır.

 

Meh      li       kâ    sul     ta     na    â     şık     ye   di   genç

Ge         ce     şeh    rin     ka    pı    sın   dan     çık        tı

(Fa)Fe    i       lâ      un     fe     i       lâ    tun      fe (i)   lün

(-) .         .        -       -    /    .       .       -       -   /    .    .       -

 

Ok şiiri hece ölçü ile yazılmıştır. Kafiye düzeni abba şeklinde altı/beş hece üstüne kurulmuştur. Ok şiiri de bir önemli tarih olayını hikaye etmektedir.

Gazel,şairin konu bütünlüğüne önem verdiğini gösteren önemli şiirlerinden biridir.Mefûlü,fâilâtü,mefâîlü,fâilün kalıbıyla yazılmıştır.

 

A     hes     te     çek     kü    rek     le    ri       meh     tâp    u   yan    ma  sın

Bir    â       le      mi     ha    yâ      le    da       lan       âb     u    yan   ma   sın

Mef   û      lü      fâ      i       lâ       tü     me    fâ          î       lü    fâ      i       lün

 

Not:Aruz kalıplarına uyarak î,û  uzun okucak!

 

 

 

                                                     VUSLAT                     

                                    Bir uykuyu cânanla berâber uyuyanlar

                                    Ömrün bütün ikbâlini vuslatta duyanlar

                                    Bir hazzı tükenmez bulmakta zamânı

                                    Görmezler ufukta şafak söktüğü ânı

                                    Gördükleri rü’yâ ezelî bahçedir aşka

                                    Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgârı başka

                                    Bülbülden o eğlencede feryât işitilmez

                                    Gül solmayı ve meh-tâp azalıp bitmeyi bilmez

                                    Gök kubbesi her lâhza bütün gözlere mâvi

                                    Zenginler o cennette fakirlerle müsâvi

                                    Sevdâları hülyâlı havuzlarda serinler

                                    Sonsuz gibi bir fıskiye âhengini dinler

                                    Bir ruûh o serin bahçede bir def’a yaşarsa

                                    Boynunda onun kolları koynunda o varsa

                                    Dalmışsa onun saçlarının rayihâsîyle

                                    Sevmekteki efsûnu duyar her hevesiyle

                                    Yıldızları boydan boya doğmuş gibi varlık

                                    Bir mu’cize hâlinde o ruhlardadır artık  

                                    Kanmaz en uzun bûseye öptükçe susuzdur

                                    Zîra susatan zevk o dudaklardaki tuzdur

                                    İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan-

                                    Bir sır gibidir az çok ilâh olduğumuzdan

                                    Onlar ki  bu güller tutuşan  bahçededirler

                                    Bir gün nereden hangi tesâdüfle gelirler

                                    Aşk onları sevk  ettiği günlerde kaderden      

                                    Rüzgâr gibi bir şevk alır durdukları yerden

                                    Geldikleri yol ömrün ışıktan yoludur o 

                                    Alemde bir akşam ne semâvi koşudur o

                                    Dört atlı o gerdûne gelirken dolu dizgin

                                    Sevmiş iki rûh ufku görürler daha engin

                                    Simâları  gittikçe parıldar bu zaferle

                                    Gök her taraftan donanır meşalelerle

                                    Bir uykuyu canânla berâber uyuyanlar

                                    Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar

                                    Dünyâyı unutmuş bulunurken o sularda

                                    Zâlim saat ihmâl edilen vakti çalar da

                                    Bir ân uyanırlarsa lezîz uykularından

                                    Baştan başa her yer kesilir kapkara zindân

                                    Bir faciâdır böyle bir âlemden uyanmak

                                    Günden güne hicrânla bunalmış gibi yanmak

                                    Ey tâlih! Ölümden de beterdir bu karanlık

                                    Ey aşk! O gönüller sana mâl oldular artık

                                    Ey vuslat! O âşıkları efsûnuna râm et

                                    Ey tatlı ve ulvî gece! Yıllarca devâm et!

 

                                                                               Yahya Kemal  Beyatlı

 

                                                   Mehlika Sultan

 

                                   Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

                                   Gece şehrin kapısından çıktı:

                                   Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

                                   Kara sevdâlı birer âşıktı.

 

                                   Bir hayâlet gibi dünyâ güzeli

                                   Girdiğinden beri rüyâlarına,

                                   Hepsi meshûr o muammâ güzeli

                                   Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

 

                                   Hepsi sırtında abâ günlerce

                                   Gittiler içleri hicrânla dolu;

                                   Her günün ufkunu sardıkça gece,

                                   Dediler: “Belki son gecedir bu!”

 

                                   Bu emel gurbetinin yoktur ucu,

                                   Dâimâ yollar uzar, kalp üzülür.

                                   Ömrü oldukça yürür her yolcu,

                                   Varmadan menzile bir yerde ölür.

 

                                   Mehlika’nın karasevdâlıları

                                   Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya;

                                   Mehlika’nın karasevdâlıları

                                   Baktılar korkulu gözlerle suya.

 

                                   Gördüler: Aynada gizli bir cihân...

                                   Ufku çepçevre ölüm servileri.

                                   Sandılar doğdu içinden bir ân,

                                   O uzun saçlı, uzun yüzlü perî!

 

                                   Bu hazîn yolcuların en küçüğü

                                   Bir zaman baktı o vîrân kuyuya

                                   Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü

                                   Parmağından sıyırıp attı suya.

 

                                   Su çekilmiş gibi rü’yâ oldu!

                                   Erdiler yolculuğun son  demine.

                                   Bir hayâl âlemi peydâ oldu,

                                   Göçtüler hep o hayâl âlemine..

 

                                  Mehlika Sultan’a aşık yedi genç

                                  Seneler geçti henüz gelmediler;

                                  Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

                                  Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

 

                                                            Yahya Kemal Beyatlı

                                                     Ok

 

                                  Yavuz Sultan Selim Hân’ın önünde

                                  Ok atan ihtiyar Bektaş subaşı,

                                  Bu yüksek tepeye dikti  bu taşı;

                                  O gaazi hünkârın mutlu deminde

 

                                  Vezîr, molla, ağa, bey, takım takım,

                                  Güneşli bir nîsân günü ok attı.

                                  Kimi yayı öptü kimi fırlattı.

                                  En er keman-keşe yetti üç atım.

 

                                  En son,  Bektaş Ağa çöktü diz üstü;

                                  Titrek elleriyle gereken yayı,

                                  Her yandan bir merak sardı alayı;

                                  Ok uçtu hedefin kalbine düştü!

 

                                  Hünkâr dedi: ”Koca pek yaman saldın!

                                  Eğerçi bellisin benim katımda,

                                  Bir sır olsa gerek  bu ilk atımda,

                                  Bu sihirli oku nereden aldın?”

 

                                  İhtiyar, elini bağrına soktu;

                                  Dedi ki: “İstanbul muhsârası

                                  Başlarken aldığım  gazâ yarası

                                  İçinden çektiğim bu altın oktu!”

 

                                                         Yahya Kemal Beyatlı

 

                                              Gazel

 

                       Aheste çek kürekleri mehtâp uyanmasın

                       Bir alemi hayale dalan âb uyanmasın

 

                       Aguuşu-ı nevbaharda  habidedir cihan

                       Sürsün sabahı haşre kadar hâb  uyanmasın

 

                       Dursun bu musiki-i semavi içinde saz

                       Leyli tarâbda bir dahi mızrâp uyanmasın

 

                       Ey gül sükuta varmayı emreyle bülbüle

                       Gülşende mest-i zevk olan ahbâp uyanmasın

 

                      Deymez Kemal uyanmaya ikmal-i ömr için

                      Varsın bu uykudan dil- i bi-tâp uyanmasın

 

                                                          Yahya Kemal Beyatlı

              

Bu gazel için övgü yağdıranlar olduğu  gibi yerenler de vardır .Övgücüler  olaya daha çok  şiir açısından bakmaktadır. Şair, bir kuyumcu ustası gibi, insanların güzel bulup sarıldığı estetik gereksinimlerini karşılayan ögeleri bir araya getirmiş. Her birisi için yapılmasın demesine karşın  şiiri okuyanlar, şairin “Yapılmasın!” dediklerinin özlemini çekmek, yapılmasını  gönülden  istemektedir. Karşıcılar ise şiirsel güzelliği bir yana itip ahlaksal alana çekmektedirler. Bütün bunlar anılmaya değmezse neden üstünde durulmaktadır? Onları biraz da şairin  mahlâs (Adı geçen son beyit)beytindeki tavrı etkilemektedir. ”Değmez Kemal insanların  kısa ömrü  için bu denli şah şaha, bu denli büyük istekler, bunların bir kısmından vazgeç!” diyesi sözleri sanırım olaya dar bir bakış alanından bakmaktan ileri gelmektedir.

Doğan Güney heyecanla geldi:

-Abi  seni arıyorum, neredesin? Yarınki konserde ne olacak? Doğan öteki arkadaşlardan dinlemiş ama benim anlatmam başka olurmuş. Doğan, eski tanıdık olmaktan öte olaylar karşısındaki değişik tavrımdan ötürü olacak bana çok yakınlık duyuyor. Kısaca özetledim:

-Trene atlayıp Konservatuvar yakındaki istasyonda inip doğrudan bir dersliğe girerek  Faik Canselen Öğretmenden dinlecek konserle ilgili kısa bilgi alacağız. En fazla bir saat sürecek bu dersten sonra  saat 15’oo’e dek serbestiz. Bu zamanda çoğunlukla sinemalara gidiyoruz, kıraathanelerde oturuyoruz. Asım Öğretmenle karşılaşmak istiyorsan Ulus’taki Kızılırmak Kıraathanesine girersin. Saat  14’45’te Konservatuvarda olmak zorundayız. Gecikirsek kapıda kalırız.

Bunları söyledim ama biliyorum, Doğan Güney, hiç değilse ilk konsere benimle gelmek istiyor. Benim sorunum da Milli Eğitim Bakanlığı Kitaplığına yalnız uğrayıp Dora Abla ile iki ikiye görüşmek. Doğan’ı götürüp kapıda bekletmek istemiyorum. Kahve olayını onun için ortaya getirdim. Birlikte girer, onu biraz bekletir, gider gelirim. Doğan oldukça rahatladı. Bir eski tanıdık kardeş olarak onu rahatlatmak istemiştim. Doğan, 1938 yılında 4.sınıf olarak okula gelmişti. O günlerde başlayan ilişkimiz, müzik merakımız nedeniyle  gün günden güçlenerek  sürmüştü. Burada daha iyi olacağını düşünüyorum.

 Konuşmamız iyi oldu. Onun yaklaşması bence daha iyi oldu. Oldukça geç yattım.

Geçmiş Cumartesi günlerini bir süre arayacağımı düşünerek yattım. Nebahat’la son çatışmamız gerçekten o gülümseme doğrultusunda mı iz bıraktı? Yoksa o tebessüm, giderek sinirsel bir tavırla gölgelendi mi? Hayırlısı! deyip gözlerimi kapadım.

 

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ