Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

41 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Çevre Okullarda İncelemeler

 

17 Nisan 1943 Cumartesi

 

Kalk zili çalınca arkadaşlardan: “Bayram günü de oyun mu olurmuş?” diyenler oldu. Oyunlar için olumsuz bir hava sezen Yusuf Asıl bu sözleri duyunca hemen:

-Siz ne biçim köylüsünüz; köylerde oynamak için bayramları beklerler, oysa siz tersini yapıyordunuz! dedi. Yusuf'a:

-Sen sus, Efe bozuntusu, diyenlerin yanında, “Bakın bakın Yusuf Efe, kendini hepten Çakıcı Efe yerine koyuyor!” diyenler de çıktı. Bu arada Fahri Tosili Öğretmen elindeki çubukla ranzalara vurarak, “Arkadaşlarınız sizi bekliyor!” deyince tartışma kesildi.

Bizim oyun grubu uyarıya meydan vermeden toplanmış; akordiyonu alıp merdivenden inerken Selahattin Yücesoy Öğretmenle Talat Tarkan Öğretmenle karşılaştım. Oyun boyunca merdivenden bizim halkayı izlediler. Oyun sonunda akordiyonu bırakmak için yanlarından geçtim. Selahattin Öğretmen bana: “Biliyor musun, amcanın bandosu dağıldı. Asım seni iyi yetiştiriyor. Hadi gel de o bandoyu toparla!” dedi. Bu söze bir karşılık verememenin üzüntüsüyle uzaklaşırken arkamdan sözlenen sözleri duyabilmek için azıcık yavaşladım. Talat Tarkan Öğretmen kısa kısa konuştu: “Ya, öyle miii? O tutkuyu çok iyi bilirim, müzik de böyle birşeydir işte!” dedi.

Dersliğe, yarım yarım algıladığım sözlerin anlamını çözmeye çalışarak döndüm.

Arkadaşların bir bölümü gene Yusuf'a takılıyordu. Bu kez Ahmet Güner de söze karıştı. Ahmet Güner ilk günden beri müzik bakımından tartışmasız bir öncelikli özellik taşıyor. Edirne/Karaağaç Köy Öğretmen Okuluna girdiğimiz ilk hafta tanışma eğlencesinde söylediği Edirne Köprüsü Taştan türküsünü söyleyerek hepimize bir üstünlük sağlamıştı. Salt türkünün seçimi değil gerçekten güzel söylemişti. Ogün bugündür, Edirne Köprüsü onun tekelinde olduğu gibi Ahmet'in bizim aramızdaki sıfatı da Aşık Ahmet'tir. Ahmet Güner bu özel durumuna bir de Zeybek oyunlarını ekleyince az konuşmasına karşın kesin konuşur. Bu özelliğini hep biliriz. Yusuf'a arka çıkınca şakacılar fazla üstelemediler. Buna karşın Çakıcı Efe sözü tekrarlandı.

Kahvaltıda Eğitimbaşı dikkatli dinlememizi istedikten sonra açıklama yaptı:

- Önemli konuklarımızın geleceğini, gerçekte gelen tüm konukların önemli sayıldığını, Türk geleneklerin böyle olduğunu, ancak bugün gelecek konukların, özellikle bizim günümüz, bizim bayramımız sayılan 17 Nisan için çağrılı olduklarını, gelenlerin bir bölümünün de bizi yukardan gözetleyenler olduğunu, (Üst yöneticileri kasterderek) bu bakımdan da çok önemsendiklerini açıkladı. Tören zili çalınca düzenli toplanılmasını, kısaca her günden biraz daha dikkatli olmamızı, üstümüzün başımızın olabiliğince düzgün görünür olmasını tembihledi.

Eğitimbaşının sözlerinden son bir süre üstbaş sözü konu edilti. Üstbaş diye bir söz var mı? Ben, “Öyle bir söz hem var hem yok!”dedim. İki sözden yapılmış bir deyim . Deyim oluşunun kanıtı da “altbaş” diye bir söz olmadığına göre bu belirli bir durumun adı olamaz. Ancak söylenince gene de bir anlamı karşılamaktadır: İnsanların giyimli olarak dış görüntüsü. . .

Salih Baydemir konuşmalardan sıkıldığını söyledi. Mehmet Aydemir derslikteki konuşmayı anımsattı. Yusuf Asıl'ın Efeliği. Yusuf Çakır Efe mi, Harmandalı Efe mi yoksa Çakıcı mı? Arkadaşlar Hasan Üner; “Harmandalı ile Çakır Efeler öldüğüne göre “Çakıcı!”deyince vurgulanan Çakıcı Efe sözü arka masalardan duyulmuş. Oradan birisi “Çakıcı Efe de öldü ama!” dedi. Başımı çevirmeden: “Öldüğünü nereden biliyorsun? ”diye sordum. Bu kez masadan başkaları: “İzmir'in Kavakları şarkısından!”yanıtını verdi. Şarkıyı çok iyi bildiğim için: “Vurulan Kamalı Zeybek, Çakıcı'ya bir söz yok. Orada söylendiği gibi Üstelik Kamalı Zeybek de vurulmadı. Oradaki vurulma da tüfek vurulması değil bir gönül vurulmasıdır. Türkülere göre Efeler kurşunla vurulmaz!”dedim. Arka masadan öteki çocukların: “Ababey haklı, o bunları iyi bilir!” deyince konuşmalar kesildi. Ancak bu kez bizim masadan Çakıcı Efe'nın gönül vurgunluğu dile dolandı. Kurşun yarası değil, gönül yarası deyimleri tekrarlanınca Yusuf' sinirlenip kalktı. Bizim masadan genellikle Hilmi Altınsoy öfkelenip kalkamak ister ama her defasında bir yolu bulunup önlenir. Yusuf için de aynı yöntem denendi ama Yusuf geri dönmedi. İşte bir Atasözü, “Yumuşak atın çiftesi sert olur!”

Derslikte gidip Yusuf'un sırasına oturdum. Kahvaltıda aramızda geçenleri öteki arkadaşlar bilmiyordu. Yusuf'u neşeli görünce kahvaltıdan önceki takılmalar gene başladı. Takılanlar arasında, sınıfımızda en anlayışlılardan biri olarak tanıdığımız Sefer Tunca da vardı. Takılmaları Yusuf gülerek karşılayınca sevindim, yerime geçtim. Sahne Hazırlama görevine ayrılanlar sızlanmaya başladıklar. Sefer Tunca da bunlar arasındaydı. Bu kez Yusuf: “Ah, ah, ah baştan düşünemedim. Düşünseydim, Müdür Beyden yüksek bir toprak sahne isterdim!”dedi. Açıkladı:

“Okulun önü taşıma toprakla bir metre yükseklikte asfalt yola dek doldurulacak. Gösteriler, o yükselti üstünde yapılacak. Gösteriden sonra da o topraklar yerine taşınacak. Toprağı kim taşıyacak? Sahne yapma görevi üsleneneler. Arkdaşlar hepsi birden bağırdı: “Vay insafsız vay!” Bu kez de Sefer Tunca: “Hem bacaksız hem insafsız!” diye ayrı bir sıfat yakıştırdı. Güldüğü için öfkesinin geçtiğini sandığım Yusuf bu kez Sefer'e dönerek:Sen bacaklısın ben bacaksızım öyle mi? Ben bacaklarımdan memnunum, benim, derslerde öğretmenler tahtaya kaldırdığında saatlerce dikilmek için uzun bacağa gereksinimim yok. Sorulanları yanıtlayıp yerime oturduğuma göre bunlar bana yetiyor!”Derslik bir an sessizliğie büründü. Sefer Tunca bir süre Yusuf'a baktı. Yüzünü bana döndürünce de “Arkadaş haklı, haklı söze ne denir? ”İsmet ekledi: “Arayan bulur; inleyen ölür!” deyimini anımsayalım! Sami Akıncı gülerek: “Deyim değil, kesin bir hüküm var o nedenle tartışmasız Atasözü. . . .

Talat Tarkan Öğretmen geldi. 17 Nisan'la ilgili açıklamalar yaptı. Talat Öğretmen:

Bugün gerçekte bir bayram değil, bizim için özel bir gün. Bu günün özelliğpinden yararlanarak çevremize kendimizi tanıtacağız!”dedi. Bu arada ilignç örnekler de verdi. Pazertesi Lüleburgaz pazarı, yıllık panayırlar özellikle de Cjmhujriyet Bayramlarında sanatçıların, Tarımcıların ürünlerini sergilediği gibi biz de, yılın 17 Nisan günleri yaptıklarımızı, ürünlerimizi, çalışma gücümüzü göstereceğiz!”dedi. Başını eğerek sağ eline yaslayıp:

- Bu, uyuma, dinlenme günü değil; her günkünden biraz daha çalışma günümüzdür. Gerçekte bu günlerde önümüzdeki yıllar buraları anne babalarla dolacak. Kalacak yerimiz olmadığı için bu yıl çağırmadık. İlk işimiz, burada kalınabilecek bir yer yapmaktır. Gelecek yıl gelip kalmak istiyorsanız planımızı uygulamaya yardım etmelisiniz! dedi. Talat Tarkan Öğtmenin söylediklerini kendi aramızda çok konuşmuştuk. Düşünce olarak yabancı olmadığından tüm arkadaşların havası değişti. Talat Öğretmen gidince konu enine boyuna bir daha dile getirildi. Böyle bir yer şimdiye dek neden yapılmamıştı? Kimi arkadaşların, giderek çocukça varsayımlara saptığını görünce belleğimi yoklayarak önce, geçen yıl Öğretmen Evlerine başlarken öğretmenlerin konuşmalarını; ödenek yokluğu yüzünden Keresteci Naci'ye paraların ödenmediğini anlattım. Bunu demen yetti: “Tam beş kez göç ettik, bu bile fazla!”deyip konuyu kapatırken koridor nöbetçisi geldi:

-Zil çalınca Tören Alanına çıkılacak! Nöbetçi sözünü bitirmeden zil çaldı. Eğitimbaşının tembihlerini anımsayarak bir birimize bakmadan konuşanlar oldu:

- Üstünü başını gözden geçir! Mustafa Saatçı, biraz yüksek sesle:

-Lütfen ben meşgulum, benimle de ilgilenir misiniz? (Mustafa Saatçı bugün SS ile ilgilenceğinden kendisine ayıracak zamanı yokmuş.) Hepimizde bir gülme içtepisi, hık, pık ederek yerimize geçtik. Tüm öğretmenler merdivende. Asım, Fahri, Ahmet Kun Öğretmenler öğrenciler arasında. Asım Öğretmei görünce akordiyonu anımsadım. Yavaşça aradan sıyrılıp okul arkasına gitmeyi düşünürken Eğitimbaşı beni görmüş adımı ünledi: “Merdivenlerden geç!”Merdivenden geçip akordiyonu yetiştirdim. Yetiştirdim, diye sevindim ama yanılmışım. Tören için gelecek konuklar bekleniyormuş. Bir süre bekledikten sonra Asım Öğretmen gülümseyrek:Bir prova yapalım!”deyip İstiklal Marşı'nı söyletti. İstiklal Marşı bittiği zaman arkamızda araba sesleri duyuldu. Geri dönüp bakmadık. Bakanlar oldu; fısıltı yayıldı:Trakya Genel Müfettişi ile yanındakiler. On kadar araba. Biz dim dik yerlerimizde dururken gelenler kendilerine ayrılan yerde durdular. Bizim sıranın az ileri solunda Vahit Dede duruyordu. Az sağında İlhan Görkey Öğretmeni de gördüm. Hemen yanlarında İlköğretim Müfettişi Hamit Gürsel'le Gezici Başöğretmen Mehmet Turan da duruyordu. İstiklal Marşı söylendikten sonra rahat etmemiz söylendi. Gözlerim Trakya Genel Valisi olduğunu duyduğum Abidin Özmen'i aradı. Abidin Özmen. Atatürk döneminde Milli Eğitim Bakanlığı yapmış. Trakya Genel Müfettişliğin atanınca da ilk iş olarak tüm Trakya'yı dolaşmış. Bizim köye geldiğinde köyün genel temizliğini beğenmemiş, okul bahçesindeki ağaçlandırmayı yetersiz bulmuş. Bunun üzerine Köy muhtarı Çavuş Amca (İstiklal Savaşı Gazisi)bütçesizlikten söz etmiş. Genel Vali bu kez de: “Edirne'ye kadar gel, istediğin kadar fidan verilecek!”demiş. Çavuş Amca bir şey söylemek için ağzını açınca da dinlemeden sert bir çıkışla : “Sus, yoruldunsa bu işi gençlere bırak; ben onları koşturmasını bilirim!”demiş. Çavuş Amca bunu gülerek anlattığında başka bir olayı anımsatmıştım. Vali Faik Üstün zamanında kendisiyle gelen bir yüzbaşı köyün köprüsü için: “Hemen yaptırmazsan Salih Omurtak Paşa seni köy Meydanında döver! deyince verdiğiniz karşılığı anımsıyorum!” demiştim. Çavuş Amca gülerek:

-O başka, o sonuç olarak bir yüzbaşıydı, gençti; geçmişi bilmeyebilirdi. Abidin Özmen çok değerli bir insan, hepsinden öte Atatürk'ün yanında bulunmuş, onun sofrasına katılmış bir kişi, eskilerin söylemiyle Atartürk'ün rahlesinde yetgişmiş bir büyüğümüz. O, yüzbaşının dediği gibi beni köylü önünde de dövse sesim çıkmazdı!”  dediğini anımsadım. Nitekim Bu kes Edirne fdan lığına gittiğimde Eğitmen Mustafa Ağabeyle Çavbuş Amcanın geldiğini Gümüş Bey söylemişti.

Gelenler arasında Abidin Özmen'in olmadığını. Arkadaşların Genel Müfettiş olarak gösterdikleri geçen ay da gelmişti. Giysileri bile değişik değil. Arkadaki kahverengi giysili kişiyle gelmiş, Türkçe dersimize virmişti. Biri Hukuk, biri Milli Eğitim Müşaviri, ikisinin de adları tahtaya yazılmıştı. O zaman ben defterime yazmıştım. Salim Gündoğdu, Fahir Erdem.

Okul Müdürü oldukça uzun konuştu. Daha doğrusu okulun kuruluşunu, amaçlarını, geçirdiği evreleri anlattı. Eğitimbaşı ise öğrenci, öğretmen durumlarını açıkladı. Arkasından Talat Tarkan Öğretmen de kısa bir konuşma yaptı. O da okulun bundan böyle ele alacağı konuları, köye gidecek öğretmenlerle sürdürülecek ilişkileri anlattı. Tevfik Uğurlu uzun bir şiir okudu. Sami Akıncı öğrenciler adına konuklara Hoşgeldiniz diyerek kısa bir konuşma yaptı. Daha sonra Asım Öğretmen özel olarak hazırladığı koro ile şarkılar, marşlar söyletti. Tören bitince konuklar okul içine girdi. Vahit Dede son geldiğinde de böyle bir kargaşaya gelmiş doğru dürüst konuşamamıştım. Gene öyle olmaması için kapıya yakın beklerken özel görevli kızlardan Röslein'in de aralarında bulunan bir grup yakınınmda duruyordu. Ansızın Vahit Dede belirdi, kalabalıktan hoşlanmam!”diyerek yanıma geldi, yüksek sesle bana: “Nasılsın dedikten sonra kızlara dönerek: “İbrahim'i buraya ben yerleştirdim. Ona kalsaydı geri dönecekti. Dönseydi ne olacaktı? “diye sorduktan sonra kızlara dönerek; “Beni dinledi, iyi etti. Şimdi bir daha dinleyecek; bir süre daha okuyacak. Hakkında fetva öyle verildi!”deyip koluma girdi, birlikte ön bahçeye çıktık. Ön bahçede gruplar oluşturmuş insanlar vardı; aralarından Kamber Amcam bize doğru yönelince Vahit Dede ile sarılıştılar, elleri birleşmiş olarak bir süre bir birlerini dinlemeden konuştular. Vahit Dede Kamber Amcama: “Ben seni Ahmatlar'a gittikçe anıyorum, Kamber Amcam da:  “Ben seni anımsayınca hep Keşirlik'e gitmeye kalkıyorum, türü konuştular. Ahmatlar(Ahmetler) Kamber Amcamın eski köyü, Keşirlik ise Vahit Dede'nin Bucak Müdürü olarak çalıştığı yer. Onlar konuşmayı uzattılar. Bu arada okula girenlerin bir bölümü geri çıktı. Arabalara binip gidenler oldu. İlhan Görkey Öğretmenle Selahattin Yücesoy Öğretmen birlikte bizim tarafa gelirken kamber Amcam ayrıldı. İlhan Görkey Öğretmenin elini öptüm. O da benim için güzel sözler söyledi. Hasanoğlan'da açılmış olan yüksek bölüme gitmemi sıkı sıkı tembihledi. Vahit Dedenin koluna girip içeri götürdüler. Yemekhane gelecek konuklar için düzenlendiğinden yemeğe gruk grup girildi. Görevi olmayanların ortalıkta dolaşmamaları istendiğinden bizim sınıfın büyük bir bölümü derslikte bekledik. Yemeğe çıktığımızda konukların büyük bir bölümü gitmişti. Vahit Dedeyi aradım, Selahattin Öğretmenle karşılaşınca öğrendim, gitmiş. Selahattin Öğretmen üzüldüğümü görünce:

- El arabasına binen ya yolda iner ya da suda! diye bir söz vardır. “Bizimkiler Valinin arabalarıyla geldiklerinden; onlara uydular!”dedi. İlhan Görkey Öğretmen de mi gitti deyince bu kez o zaten gidecekti. Onu Doğuda bir uzak İl'e Milli Eğitim Müdürü yapmışlar; gitmek istemediği için emri durdurmak üzere Ankara'ya ivedi gitmek zorunda!” dedi.

Yemekte, sevinçli olmamız gerekirken oldukça neşesizdik. Hadi ben Vahit Dedemle yeterince konuşmadığım için üzüldüm, arkadaşlar neden böyle durgun? Yusuf Asıl yorumladı:

-Biz de umduğumuzu bulamadık. Örneğin Kırklareli Valisi beni çağırıp konuşmalıydı! deyince Yusuf'u uyardılar: “Neden Kırklareli Valisi olacakmış, bari konuşacaksan Tekirdağ Valisiyle konuş. Bu yanlış söz, neşelenmeye yetti. Bayram tam olarak bitmedi. Bizim bayramımız gerçekte akşam kutlanacak, diyerek avunma olanağı bulduk. Durgun oturduğumuz yemekten neşeli kalktık. Hilmi Altınsoy bizden ayrıldı. Onun neşesi yemeklerden geliyormuş. Kadın budu köfteyi üç ay önce, revaniyi ise dört ay önce yemişmiş. Bu günkü gibi bir çorbayı ise ancak üç yıl önce içmişmiş.

Hilmi Altınsoy'un belleğine, ince hesaplarına şaşarak masadan kalktık. Derslik boşalmıştı, görevli arkadaşlar bu kez de akşmki gösteri yeri için hazırlık yapmaya gitti. Son bir piyes provası yapılac akmış. Halil Basutçu heyecan içinde “Yüzdük burnuna getirdik!”dedi. Teselli için “Burundan öte deri yok, buruna gelince deri biter, burun zaten deriden saytılmaz!”dedim. Arkadaş sözü biliyor ama deri yüzmediği için olayı tam bil miyor, uzun uzun anlattım. Prova yerine birlikte indik. Piyestekiler hep toplanmış. Ben biraz geride durdum. Röslein geldi Vahit Dede'yi merak etmiş: “Gerçek deden mi? diye sordu. Gerçek dedem olmadığını öğrenince de:

-O ne karışıyor, senin okuyup okumayacağına? diye sordu. Yanıt vermek üzereyken Sabahat Öğretmen geldi. Sabahat Öğretmen oradakilere doğru dürüst bakmadan:

“İşi olmayanlar dışarı!” uyarısı yaptı. Bu uyarı üstüne biraz da nasıl olsa çağrılacağım düşüncesiyle kapıya yöneldim. Aldanmışım çağıran falan olmadı. Asım Öğretmenin odasını dinledim, ses gelmeyince vurdum kapıyı girdim. Öğretmenin ödev verdiği 42 numaralı parçanın öğrenci bölümünü çalışırken Asım Öğretmen geldi. Gülerek: Aferin İbrahim, sen beni de geçeceksin; böyle giderse benim yerime sınava sen girersin. Ben istediğim gibi çalışamıyorum!”deyince engel olup olmadığımı sordum. Asım Öğretmen yüzüme dik dik bakarak:

-Ne engeli? Geldim de kalkmadın mı? Engel mengel yok ben kendim kaytarıyorum! deyip aynı parçanın Öğretmen bölümünü iki kez tekrarladıktan sonra birlikte çaldık. Biz çalışırken eski Eğitmen Kursu şeflerinden İlköğretim Müfettişi Akil Mengü ile Selahattin Yücesoy Öğretmen geldiler. Akil Mengü piyanonun başına oturarak: “Çok özledim çocuklar kusura bakmayın!”dedikten sonra bir süre parmak alıştırması yaptı. Arkasından bir parça çaldı. Ancak sol eli hep aynı notalar üstünde durdu. Parçanın adını söyledi:

Bir Göçmen Çocuğu'nun Tahassürü, duygulu bir parçadır; çocukluğumdan beri çalarım bu parçayı!”dedi. Ben ayrılıp dersliğe döndüm. Bir süre umutsuz olmakla birlikte gene de piyes çalışmasına çağırılacağımı bekledim. Gelen giden olmadı. Sıraya başımı dayayıp bir süre öyle durdum. Müfettiş Akil Mengü'nün çocukluğundan beri unutmadan çaldığı Bir Göçmen Çocuğunun Tahassürü'nü düşündüm. Çocuğun sevdiği bir şeye özlem duyması, kederlenmesi, ağlayıp sızlanması. Okuma kitaplarımızın birinde bir parça okumuştuk: “Plevne'den Geçerken. Cenap Şahabettin yazmıştı. Yazar, Plevne Savaşı'nda şehit düşen bir subayın oğluymuş. O parçayı okurken çok üzülmüştüm. Plevne Savaşı sırasında babam çocukmuş. Sokakta oynarken arkadaşlarıyla atılan topların seslerini duyabiliyorlarmış. Plevne Savunması komutanı Osman Paşa savaş süresince çok ün yapmış, adı çocukların bile dillerinde dolaşıyormuş. Babamın anlattığına göre çocuklar oyunları sırasında topların seslerini dinliyormuş. Gelen top sesleri içinde ara ara biri ötekilerden çok ses çıkarıyormuş. O çok ses çıkaran top atıldığında çocuklar:

Osman Paşa'nın topu bir daha patladı, düşmanların topunu tepeledi! diyerek seviniyorlarmış. Ben bunları düşünürken Akın'cılar geldi. Halil Basutçu: “Neden gittin, hani bana yardım edecektin!”dedi. Sabahat Öğretmenin uyarısını anlattım. Halil gülerek: “Orada bir yığın kuru kalabalık vardı, öğretmen onlar için söyledi!” dedi. Zaten sıkılmıştım, bu kez daha fena bozuldum; kendi kendime sorun çıkarıyorum!”deyip kalktım. Ahmet Güner'le Yusuf, akşam oynayacakları oyunlarda değişiklik yapmışlar. Sahne salt piyes için düşünüldüğünden kimi oyunlara elverişli değilmiş. Bir süre onlarla kaldım. Birlikte çıkıp uzun süre dolaştık. Dönüşte Röslein ile kapıda karşılaştım: “Yüreğim çarpıyor, dilim tutulacak diye korkuyorum, başarı dile!”dedi. Arkadaşlar benden önce başarı dilediler. Ben de: “Başarıyorsun, bundan daha büyük başarı olur mu? Bir de yanındakileri düşün, onlar ne yapıyorlar? ”dedim. Piyes, 25 Nisan Pazar günü Lüleburgaz Halkevinde de oynanacakmış, Röslein o gün tanıdıklarını da çağıracakmış. Tüm köylülerin gelir, Halkevi salonu almaz!”dedim. Gülerek: “İstemem öylesini!” deyip geçti.

Akşam yemeği erken verildi. Yemekte gelen konuklar konuşuldu. Hilmi Altınsoy Tekirdağ valisinin gelmeyişçine sinirlendi: Valinin daha önemli bir işi çıkmıştır!”dedik. Konuşmalardan Edirne valisinin de gelmediği anlaşıldı (Arka masadan söylendi.) Biz Kırklareli gerubu valimizle övündük; bizi yalnız bırakmadığı için gurulandığımızı söyledik. Bu kez de Hilmi: “Edirne'den Genel Vali geldiği için vali gelmemiştir!”deyince: “Genel Vali'nin gelmediği, gelenlerin daha önce gelmiş, bizim dersimize de girmiş olan müşavirler olduğunu söyledim. Bu kez de Trakya Genel Vali'sinin bayramımıza katılmamasını üzüntü konusu yapanlar oldu. Salih Baydemir ortayı bulmak için: “Evvelki yıl kimse adını bile anmadı; geçen yıl kimin geldiğini unuttuk, bu yıl sayamayacağımız kadar insan geldi daha ne istiyoruz? ”diye sordu. Yusuf Asıl, Talat Tarkan Öğretmenin sözleri ekledi: “Öğrenci anne-babaları için kalacak yer yapınca buraları her zaman konukla dolacak!”Hasan Üner'se:Ölme eşeğim ölme, yaz gelecek!” deyince gülüşerek kalktık. Öğretmen masalarının yanından geçerken Asım Öğretmen yemekten sonra kendisini görmemi istedi. Böylece benim 17 Nisan Bayramı'm gerçekte şimdi başlamış oldu. Dersliğe dönünce pencere kenarından yemekhane yolunu gözledim. Uzunca bir süre sonra Asım Öğretmen bayan öğretmenlerle birlikte geldi. Odasına inince de bir süre piyano çaldı. Kapısı önüne öğrenciler doluştu. Meğer Asım Öğretmen mandolin çalacaklarla koro grubunu da çağırmışmış. Bayan öğretmenler ayrılınca Asım Öğretmen daha önce yapmış olduğu sıraya göre, yapılacakları gözden geçirdi, sahnenin yan tarafındaki boşlukta beklenileceğini tembihledi. Zil çalmadan önce gelip oturanlar oldu. Kılıklarından karşı köyden (Yeni Bedir)olduklarını anladım. Kamber Amcamı bulacağımı umarak yanlarına gittim. Amcam gelmemiş ama komşularını göndermiş. Amcamın önemli bir işi çıkmış. Onlarla konuşmam çok iyi oldu: “Geldik oturduk ama doğru mu yaptık!”diye bir birtine soruyorlarmış. Nöbetçilerden Numan Bayazıt sevdiğim bir arkadaşa tembih ettim: “Benim akrabalarım: “ Numan Bayazıt:Tamam Abi, hiç merak etme!”deyip benim konuklarımı koruma görevi üslendi.

Zil çalınca sıralar tıkabasa doldu. Öğretmenlerin hemen hemen hepsi geldi. Besim İyitanır öğretmenLüleburgaz Ortaokul Müdürü ile kalabalık bir grubu getirdi. Ara ara benim konukları gözledim. Numan Bayazıt'ı hemen yakınlarında dolaşır görünce rahatladım.

Eğitimbaşı konukları selamladı, kısaca Akın Piyesi'nin tarihimizle bağlantısını anlattı, okuldaki çalışmalar için bilgi verdi. Tevfik Uğurlu piyesin kişilerini tanıttı.

Piyesin girişin deki konuşma arkalardan pek iyi duyulmadı. Uyarılar yapıldı. Bu zayıf sesizlik giderek açıldı. Konuşma sesleri yükselince dinleyenler de sustu. Nedxense proğramda değişikli, k yapıldı. Piyes arasında koro ile oyunlar vardı. Sabahat Öğretmen sonradan piyesin bölünmemesini istemiş, böylece bir çırpıda bitirilecek, proğramın kalan bölümü piyesten sonraya alındı. Piyes arasındaki Suna'nın Ağıtı'nda ben de vardım. İki akordiyonla çalıyorduk. Değişikliğe tepki duyan Asım Öğretmen önce bana sen çal dedi. Sonra da: “Ben yalnız çıkayım, yeter o!” deyip beni yok saydı. Bir bakıma böyle daha iyi oldu. Piyes bütün olarak izleyenlerde daha olumlu etki bıraktı. İstemi Han'ın bulunduğu sahnelerde (Hemen hemen hepsinde var) İstemi Han olan Halil Basutçu piyesi neredeyse yalnız başına oynadı. Yazarı Faruk Nafiz Çamlıbel acımasızca tüm sözleri İstemi Han'a söyletiyor. Kitabı okuduğumda saymıştım; bin dolayındaki dizenin 750 kadarını İstemi Han söylüyor.

Suna'nın Ağıtını hep merak ediyordum. Notaya alan Asım Öğretmen. Sorduğumda: “Notaya ben aldım ama benim bestem değil!” demişti. Oysa Sabahat Öğretmen, Asım Öğretmen besteledi demişti. Bence çok etkili söylendi. Katılmadığiım için üzülmedim. Bir bakıma da takılmamam iyi oldu. Katılsaydım belki de bu denli etkilenmeyecektim. Röslein bu piyeste rol almakla çok güzel bir davranışta bulundu. Bir ara ayrılmak istediğinde önlemiştim. O zaman bir yardımım olmuşsa şimdi sevindim; iyi bir arkadaşlık desteği yapmışım

Asım Öğretmen koroyu iyi yönlendirdi. Kendisi de katıldığından korodakiler çok canlı söylediler.

Ahmet'le Yusuf iki kişi olarak iki oyun oynadılar: Harmandalı-Bengi. Sahnede oyunlar daha güzel izleniyor. Sanıyorum çok beğenildiler ki uzun uzun alkışlandılar. Sonunda Asım Öğretmen koroya öğrettiği türküleri söyletti. Koro, Lüleburgaz'a gidenleri götüren araba kalkıncaya dek sürdü.

Yeni Bedir'den gelenler bana teşekkür etmeden gitmemişler. Ben onları unutmuştum. Numan Bayazıt anımsatınca koşarak gidip uğurladım. İşte buna çok sevindim. Amcama gittikçe karşılaştığım bir çok kimse güler yüzle hal hatır soruyor; sahip çıkıyor. Evlerine bile alanlar oldu. Dönünce akordiyonların başında Ahmet'le Yusuf'u buldum. Oyunlarını sordular. Onlara :

-Tam Efesiniz, oyunlarınızı beğendirmek istiyorsanız aranıza sakın başkasını almayın! dedim. Meğer onlar da öyle bir konuşma yapmışlar, ikisi birden :

- Sen bizi çok iyi anlıyorsun, sana inanıyoruz. Bundan böyle ikimiz oynayacağız! deyip akordiyonları aldılar. Akordiyonları Asım Öğretmenin odasına bıraktım. Kendisi yoktu. Dersliğe çıktık, arkadaşlar piyeste rolü olanların başlarına yığılmış soru soruyorlardı. Ortaya olarak hepsini kutladık. Söz hemen 24 Nisan gününe kaydı. “Önemli olan Lüleburgazlılara beğendirmek!”Yat zili uzatılarak çalındı. Talat Tarkan, Asım, Fahri Öğretmenlerin sesleri geldi. Yatakhaneyi boyladık. Fısıltı olarak konuşmalar sürdü. Kimseye soracak değilim ama gene de bir beklentim var: “Röslein için kimler ne diyecek? ”

Demeye kalmadı hemşerim Kadir benim ranzaya tırmandı: “Gördün mü senin Pomak Kızı ne yaman tiyatrocuymuş? ”Kadir'e içimden kızdım ama gücendirici bir söz söylemek içimden gelmedi. Bu kez de:

-Sen de biliyorsun, hemşerimiz güzel kız, hem de akıllı. Hem güzel hem akıllı olan insanlar her zaman kazanır! dedim. Kadir de, “ Biliyorum, sen onu her zaman savunursun, aranız iyi! dedi. Kadir'e sordum: “Senin iyi değil mi? ”Kadir olayı başından attı:

- Biliyorsun benim bir köylüm kız var. Onlar iyi geçinmedikleri için onun etkisin de kalıyorum, belki! deyip aşağıya indi.

Kadir'in dediklerini de düşündüm. Ne kızı olursa olsun, başarılı olursa, başarı için emek tüketiyor demektir. Ne dersek diyelim, Röslein başarılı bir iş yapmışıtr. 20 kadar kız içinden o seçilmiş, seçildiği gibi başarmıştır. Başarısı Pomak oluşundn değil çalışmasındır. Okuduğum bir romanda ya da hikayede güzel bir başarı kazandığı sözlenen düş kişileri için bile saygı duyuyorum. Böyleyken, burada dört yıldır aynı okulda okuduğumuz, komşu köylü olduğumuz bir arkadaşı nasıl küçümserim!

 

18 Nisan 1943 Pazar

 

Zil sesiyle uyandım. Mustafa Saatçı soruyor: “Bayram bitti mi?” Bekir Temuçin, başına geleceği düşünmeden yanıtladı; “Ne sandın? ”Mustafa Saatçı bunu bekler gibi kendi kendine konuştu:

-Pek cüceymiş, pardon kısaymış! Arif Kalkan Bekir Temuçin'e çıkıştı:

- Hemşerim sen hiç deneyim sahibi olmayacak mısın? İmam Mustafa'ya söz söylenir mi? Adamın işi gücü yok, birilerine saldırmak için bahane arıyor!”deyince saldırma sözüne birkaç kişi birden karşı koydu. Sami Akıncı:

- Yangına görükle gitme! gibi bir şey oluyor. Cüce sözü ile Saldırma sözünü yan yana koysak olumsuz etkileri açısından bir fark görülmez! Bir ses geldi görülür görülür:

- Biri, durağan bir sıfattır, öteki etkin bir fiildir. Bunları bir arada tutmak için özel çaba göstermek gerekir! Talat Tarkan Öğretmenin sesi konuşmaların birden keislmesine yetti. Öğretmenlerden çok çekinen arkadaşlarımızdan biri de İdris Destan'dır. . . Böyle durumlarda İdris Destan bir yolunu bulup ortalıktan hemen sıvışır. Bu kes bu becerisini gösteremedi. Talat Tarkan yakınındaymış, elini İdris'in omuzuna koyup yavaş sesle konuştu. Herkes sessizce aralardan çıktı. İdris Destan'la Talat Tarkan Öğretmen birlikte oyun yerine dek konuşa konuşa geldiler. İdris Destan'ın yüzü kırmızılıktan mora dönüşmüş durumdaydı. Oyun boyunca ona baktım. Zil çalınca seslendim, beni bekledi. Bu kez de gülerek:

-Talat Öğretmen bana kötü bir şey söylemedi, sürekli konuştu, o konuştukça yanından ayrılamadım. Bizi birlikte görenlerin bana suçluymuşum gibi bakmaları nedeniyle çok sıkıldım. Hiç bir kötü söz söylemedi ama söylemiş kadar beni etkiledi, çok utandım! dedi. Teselli etmeye çalıştım:

- Utanacak ne var? Utanmak için utanılacak bir hareket yapmış olmalısın. Böyle bir hareketin olsaydı zaten Talat Öğretmen öyle koluna girip seninle dolaşmazdı! deyince İdris sevinçle sordu: -Sahi, benim koluma mı girdi? diye heyecanla sorduİdris, o denli korkmuş ki, onun bile ayırdında değil. Arkadaşı yatıştırmak için Talat Tarkan Öğretmenin oğlu Aydın Tarkan'dan söz ettim.

Ayın geldiğinde de çok İdris'le arkadaşlık eder. Bir baba olarak Talat Öğretmenin gözünden bu kaçmamıştır. Bu sabah senin yeerin de bir başkası olsaydı kesinlikle ona böyle davranmazdı! deyince İdris boynum sarıldı, teşekkür etti: “İşte şimdi çok rahatladım, Talat Öğretmenle gezerken bu aklıma gelmişti, içimden, “Aydın burada olsaydı!”demiştim; deyip kıkır kıkır güldü.

Kahvaltıda Akın Piyesi ile başlayan konuşmalar bizim okulun yer değiştirmesine atlayarak benzerlikler kuruldu. Konu içinde geçen, babaların oğulları tarafından ölüme gönderilmesi eleştirildi.

Ben buna karşı bizim gerçek tarihimizi anımsattım. Büyük, küçük Karıştıran köylerini söyledikten sonra 2. Beyazıt'la Oğlu Yavuz Sultan Selim'in, Kanuni Sultan Süleyman'ının kendi oğullarını boğdurmalarının nedenlerini tekrarladım. Saltanat kavgalarını Tarih boyunca görüldüğünü söyledim. Salih Baydemir bana sordu :

-Sen tarihi bunun için mi seviyorsun? Geçmişte olmuş olayları bilmek sence iyi birşey mi? Ben :

-Evet! deyince Salih Baydemir bastıra bastıra:

- İşte ben bu nedenle tarihi sevmiyorum. O onu öldümüş, bu bunu öldürmüş. Bunlardan bana ne? Salih Baydmir'e arkadaşlar ayrı ayrı noktalardan yanıt verdiler. Tarihi yok sayan, coğrfyayı da yok sayar. Coğrafyayı okumayanın dünyadan haberi olmaz . Selçuk Öğretmenin anlattığı bir Osmanlı Paşasını anımsattılar. 1772 yılında Baltık Denizinden kalkıp Atlas Okyanusu, Cebelitarık Boğazını geçerek İzmir/Çeşme önünde bizim gemilerimizi batıran Rus Donanmasının nereden geldiğini soran Paşa'ya yukarda sıraladığımız deniz yolu gösterilince Paşa parmağını haritadaki Cebelitarık boğazına koyarak karşısındakileri azarlamış:

- Bre zındıklar, siz beni aptal yerine mi koyuyorsunuz, şu parmak kadar yerden koskoca gemiler geçer mi? diye sormuş. Oysa o parmak kadar yerden gemiler geçmiş, o kendinin cahilliğinden habersiz paşanın batırılmayan tek gemisi kalmadığı gibi Rus donanması uzun süre Ege Denizi'ni denetiminde tuttuğundan, o cahil olmadığını söyleyen cahil Paşa, İzmir'den katır sırtında tamı tamına altı ay süren bir yolculuktan sonra İstanbul' a dönebilmiştir.

Arkadaşlar anlattıklarımı umursamadan ya da işi neşeye dökmek için Katırla yoculuğun güzel olabileceğini, o cahil paşanın bundan zevk alabileceğini öne sürüp sözü değiştirdiler. Bir süre katırdan söz edildi. Ben, katırların nasıl, yetiştiğini anlatınca hepsi şaştı. Katır hakkında tek bildikleri “Katır inadı” deyimi. Harun Özçelik Çerkezköy'e odun getirenlerin katırcılar olduğunu söyleyince Yusuf da anımsadı, onların kmöyünde de katırcılar varmış.

Derslikte konuşmalar hep Akın Piydesi üstüne oluyor. İstemi Han olan Halil Basutçu başarılı olmasına karşın durgun. Sami Akıncı kendini başarılı bulduğundn rahat. Mehmet Başaran da övgü bekliyor ama kimse buna yanaşmıyor. Başaran'ın başarısızlığından değil hem rolü küçük hem de arkadaşlarca pek sevilmemesinden kaynaklanıyor. Piyesten, başarıdan söz edilirken birden Küçük Karıştıran sözünün ortaya gelmesi bunu gösterdi. Onun da şakaya gelememesi küçük bir takılmayı kavgaya dönüştürdü. Piyeste genç hakanlar İstemi Han'ın kızı Suna'nın seçimini beklerken yaptıkları konuşmalar anımsatıldı. Bumin Han'ın bakışından söz eden Ahmet Güner:

-Adam doğuştan muhalif! gibi bir söz söyledi. Abdullah Erçetin de, sanırım hiç bir kötülük düşünmeden. “Küçük Karıştıran mı? ”diye sordu. Sami Akıncı:

- Eee, kardeşim kusursuz insan olmaz, bizim ilk deneyimimiz, kusurumuz ellette olacak! derken Bumin Han derslikten çıktı. Hüseyin Orhan'la Kadir Pekgöz de arkasından gittiler. Mehmet Yücel koruyucu kesildi. Bu kez herkes durumu eleştirmeye döndü. Halil Basutçu en doğrusunu söyledi: “Suçlu yok, ortalığı karıştıran yok. Ama ortalık karışıyor, o karışıklık içinde herkes suçlu arıyor!”

Derslikten çıkıp akşam Asım Öğretmenin odasına bıraktığım akordiyonu almak için girdim. Kendisi olmayınca oturup piyano çalıştım. Uzun süre arayan soran olmadı. Yemek ziline dek çalıştım. İyice rahatladım. Yemekte bu kez arkadaşlar hangi konuyu açtılarsa işi şakaya alıp başka tarafa çevirdim. Aylardan beri çaldığım Ludwik van Beethoven'in kösgtebek şarkısından söz ettim. İnanmadılar:

-Köstebek için şarkı olmaz! diyenler oldu. Bahis önerisinde bulundum; ona da yanaşmadılar. Dersliğe böyle tartışarak döndük. Derslikte de Mehmet Yücel'in:

Dayı müzikte bizi geçip gittiği için “Ne söylesem yutarlar!”deyip nişangahsız atıyor! deyince gidip Oscar Beringer Piyano Metodunu dersliğe getirdim. Herkes ilgilendi. Bu kez de gösterdiğim parçadan çok piyano notalarının karışıklığına takıldılar. Özellikle de sol-fa anahtarının altalta nota sıralamasının değişik olması hepsini korkuttu. Hemen de “Öğrenilemez!” kararını verdiler. Mehmet Yücel bu kez de:

Dayı, sen bizi bu yolda yaya bırakmışsın! diyerek övdü.

Tahtaya banyo yapılmayacağı yazılmış. Nedenini soranlar oldu. Kimse doğrusunu bilmemesine karşın herkes bir neden ortaya koymaya başladı:

1. Su bitmiş,

2. Dün gelen konuklar çok su içmiş,

3. Konuklara zorla su içirilmiş,

4. Konuklardan, Kepirtepe'yi hala susuz bilmeleri için sular saklanmış,

5. Akın Piyesindeki susuzluğu Kepirtepe'de sanmaları için konuklardan sular saklanmış. Buna benzer daha bir çok gereksiz söz söylenerek yerli yersiz gülündü. Akşam konuşan Tevfik Uğurlu'yu görmemiştim, dersliğin kapısından bakınca anımsayıp işaret ettim: “Zaten seni arıyordum!”deyip kitabı uzattı: “Senin kitabı buldum Zehra Öğretmendeydi getirdi!”deyip Oidipus Kolonosta adlı kitabı verdi. Zehra Öğretmenin okumuş olmasına biraz şaşırdım. Bunu Tevfik'e söyleyince Tevfik: “Zehra Öğretmene de Sabahat Öğretmen salık vermiş, şimdi de Sofokles'in 3. kitabı olan Antigone'u istedi!”deyince daha doğrusu işin içine Sabahat Öğretmen girince kitaba birden ısınır gibi oldum Tevfik bir süre oturdu; akşamki konuşmasını kendisi eleştirdi. Tevfik gerçekte güzel düşünüyor ama henüz öğrenci olduğunu da unutur gibi düş kuruyor. Benim piyano ya da akordiyon çalmayı düşlediğime benzer tasarıları var. Onlar tam olmayınca kendi kendisini o da benim gibi üzüyor. Benzer bir taraf yakaladığım için Tevfik'le karşılaştıkça uzun uzun konuşuyorum. Onun benden farklı rahatça açıklayabildiği istekleri var. Reşat Nuri Güntekin gibi roman yazmak, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şiir yazmayı düşlüyor. . Ayrıca en az Fikret Madaralı Öğretmen ölçüsünde rahat konuşma yapmalıymış. Bu yüzden de Fikret Madaralı Öğretmenin ayrılışına üzüntüsünü bir kez daha uzun uzun anlattı. Mektup yazmış ama Fikret Öğretmenden yanıt alamamış. Kayseri/Pazarören'den ayrıldığı söylenmiş. Benim oradaki mektup arkadaşım Veli Dalak'tan söz ettim, hemen mektup yazıp soracağıma söz verdim.

Tevfik ayrılınca neredeyse kulaklarımı çevre konuşmalara kapatarak Oidipus Kolonosta'yı okumaya başladım.

Tören zili çalınca arkadaşlarla birlikte alt kata inerken Eğitimbaşı uyardı: “Asım Öğretmen yok!”deyince toparlanıp akordiyonu aldım. Eğitimbaşı 17 Nisan Bayramımızı Yüzakıyla geçirdik. Bunda, “Karınca kaderince hepimizin payı var. Okul Müdürümüz, kendi adına teşekkür etme görevini bana verdi. Okul Müdürümüzle birlikte kendi adıma hepimize teşekkür ediyorum. Yer yetmezliği nedeniyle çok istemelerine karşın yeterince Lüleburgazlı çağıramadıkları için 24 Nisan pazar günü Lüldeburgaz Halkevinde gösterinin tekrarladığını söyledi. Arkdaşlar buna da çok sevindi. Bu sevinç benim de işime yaradı, İstiklal Marşı çok canlı söylendi. . Eğitimbaşı bana, şaka takılmasının birini daha yaptı:

-Asım Öğretmen ikide bir gideceğini söylüyor. Artık gidebilir değil mi? diye sordu. Yanıt veremedim. Eğitimbaşı gene kendisi:

- Gitsin, güle güle gitsin! dedi.

Akordiyonu bırakınca bir süre piyano çalıştım. Büyük akordiyon da Asım Öğretmenin odasındaydı onu alıp yerine götürürken Asım Öğretmen geldi. Gülerek:

- Selahattin Ağabeyi uğurladım! dedi. Öğretmenin öğretmene ağabey demesi biraz tuhafıma gitti.

Dersliğe dönünce dünkü olayları bir daha anımsadım; herkesin tanıdığıVahit Lütfü Salcı. Ben, Vahit Dede deyip geçiyorum. Fikret Madaralı Öğretmen onun için bir keresinde çok bilgili, tam anlamıyla “Halk Filozofu” demişti. İlhan Görkey Öğretmenle rahat konuşamadım. Kızı Sevim öğretmen oldu biliyorum, acaba nerede çalışıyor? Lüleburgaz'da olsaydı İlkokula gittiğimde görecektim. İlhan Öğretmen başka bir İl'e müdür olarak giderse Sevim de gider mi? Doğan ne yapacak? O daha lisede. Belki de babasının gittiği İl'in lisesine gider. Ya o İl'de de Kırklareli ya da Tekirdağ gibi lise yoksa!”

Röslein'in Vahit Dede için söylediği sözü düşündüm:

- Gerçek deden değilse, senin okumana o neden karışıyor?

Oidipus Kolonosta'yı açtım. Yazarı Sofokles'i anımsadım. Milattan önce 6. y. yılda yaşamış. Çok kitap yazmış ama ancak on kadar kitabı kalmış. Benim okuduklarımla bu şimdi okuyacağım bir birini tamamlayan üç kardeş kitapmış. Birincisi Kral Oidipus. Oidipus'un doğup büyümesi, kral olası, krallığının sonunu anlatıyordu. Okuduğum 3. Kitap ise Oidipustan sonra oğulları ile kayınçosunun (Karısının kardeşi Kreon) anlaşmazlıklarını, Oidipusun oğullarının ölümünü anlatıyordu. 2. Kitabın konusunu biliyordum, ancak kitabın tümümünü okumamıştım. Yarım kalan bölümü tamamlayıp Oidipus olayı hakkında bilgimi tamamlayacağım. Böylece Sabahat Öğretmenin önerdiği okuma zincirinin birini tamamlamış olacağım. Sabahat Öğretmen elimde Kral Oidipus kitabını görünce bunu önermişti.

 

Oidipus Kolonosta

Kral Oidipus'la kraliçe İokaste acıklı geçmişlerini öğrenince önce kraliçe kendini öldürmüştü. (Görkemli kraliçe giysileri içinde kendini asarak) Onu gören Oidipus süslü giysilerindeki iğneleri gözlerine saplayarak görmez olmuştu. Böyle bir ceza ile kendisini cezalandırmasına karşın Thebai halkı gibi Oidipus'un oğulları da onu affetmemiş Thebai'den kovmuşlardı. Görmez bir kişi olarak ortalıkta kalan Oidipus'u iki kızından biri olan Antigone bırakmamış, babasına göz-kulak olup onu Thebai'den uzaklara götürmüştü. Ne var ki Oidipus'un başına gelen felaketin onun günahkarlığına sayılması, gittiği yerlerde hep karşısına çıkarılmış kalmasına izin verilmemiştir. Kitaba göre baba-kız aç-susuz dolaşarak bir tenha yere gelmişlerdir. Onların öyle sandıkları son yerde de karşılarına engel çıkmıştır. Orada da “Günahkarlar oturamaz, suyunu içemez. Oturur ya da suyunu içerlerse Tanrılar çevredeki insanlaarı cezalandırır!” buyruklarıyla karşılaşçırlar. Kral Oidipus daha fazla yürüyecek durumda değildir. Engel olmak isteyenlere dayatır, acındıracak sözler söyler. Dahası günahlarının bilincindedir. Onu bu duruma getiren Tanrılardır ama yaşatan da gene Tanrılardır. Oidipus'un direnmesi ortalığı sakinleştirir. Hiç değilse uzun süre bilmedikleri yerlerde dolaşan baba-kız, nerede olduklarını anlamış bulunurlar. Çok uzaklarda da olsa, ünlü Akrapol görünmektedi. Öyleyse Atina dolaylarındadırlar. Bir zamanların çok ünlü Thebai Kralı Oidipus'un adı buralarda yankılanmıştır. Ne var ki geçmişteki bu ün, son olayda gölgelendiği gibi işlediği büyük günah yüzünden lanetlenmiştir. Bu nedenle Oidipus sözünü duyan ürpermektedir. Antigone'un sabrı, Oidipus'un çaresiz gitmeme direnci sonunda çevre sorumlularınca bir süre bu kutsal topraklarda kalmalarını sağlamış olur. Ne kadar kalacağı belli olmamakla birlikte hiç değilse Kral Theseus'ün gelip Oidipus'la konuşmasını bekleyeceklerdir. Olağanüstü bir karşılaşma da Oidipus'un öteki kızı İsmene çıkar gelir. İsmene bir süre onlarla kalır dertleşirler, kardeşi Antigone'a destek onun da yapacağı fazla bir yardım yoktur. Ancak can olarak kardeşi Antigone ile babasını sevmektedir, onları desteklemekten başka bir dileği yoktur. Onlara yardım için söz vererek ayrılır. Kral Oidipus kızından ayrıldığına üzülse de öte yandan Atina topraklarında olduğuna inanarak bir umut belirtisine kapılmıştır. Çünkü Kralı Oidipus, Thebai'yi aşan ünlü krallığı sürecinde Kral Theseus gibi kral babası Aigeus'u tanımaktadır. Onlar hakkında güzel sözler sıralar. 50. sayfaya geldiğimde bıraktım. Olayı bildiğim için fazla ilgimi çekmemekle birlikte tarih bilgimle uyuşturmaya çalışıyorum. Eski Yunanistan'da her kentin kralı var. Kentlerde yaşayanlar bir birlerini tanıyor, aynı dili konuşuyorlar. İşin ilginci düşmana karşı da birleşip savaşıyorlar. Bu kitabın yazarının yaşadığı yıllarda Tüm Yunanistan'la Pers İmparatorluğu'nun savaşları vardır. Neredeyse yüz yılı da aşan bu savaşlar arasın da Atina ile Isparta kent krallıklarının 30 yıl savaşları da olur. Daha sonra Thebai kentinin de girdiği savaşlar, Makedonya Kralı Büyük İskenderi'n İmparator olmasıyla son bulur. Bunları düşünürken uyumuşum.

 

19 Nisan 1943 Pazartesi

 

Asım Öğretmen ünlü sözünü söyledi: “Gelirsem oraya!”

Herkes gülüyor ama kuşkusuz içinden gülüyor. Böyleyken çıt çıkarmadan yatakhane boşalıyor. Asım Öğretmenden gerçekte benden başka korkan yok. Daha doğrusu arkadaşlarla ona karşı korkularımız başka başka. Ben yakınlığını kaybetmekten korkuyorum ya da çekiniyorum. Onlarsa azarlanmaktan ya da derste soru sorup paylanacağından korkuyorlar. Böyle söylüyorum ama Asım Öğretmenin amansız bir de nöbet işlerini izlemesi var. Konuşmalara bakılınca öylesi güleç yüze karşın dersinde ya da nöbetlerinde deyimin tam anlamıyla kuş uçmuyor. Arkasından yapılan konuşmalarda da saygısızca tek bir söz söylenmiyor. Oysa karşılıklı konuşmalarda sanki arkadaşmış gibi sözlerine gülünüyor, kendi dersi dışındaki sözleri hep gülme konusu oluyor. Oyundan sonra dersliğe döndüğümüzde Mehmet Yücel gülerek:

-Bırakın gelsin bakalım! dedi. Asım Öğretmen kapının önündeymiş:

-Mehmet, hazır ol geliyorum!” dedi. Arkadaşların çoğu dikkat kesildi, önemli bir olay olacak sandı. Herkes bir şey beklerken Asım Öğretmen gülerek karşı köşede bekleşen öğrencilerin yanına gitti. Arkadaşların tedirginliğine karşın ben, Asım Öğretmenin bu sözünü de şaka olarak algıladığını, böyle şeyler üzerinde durmayacağını kestirdim. Mehmet Yücel de azıcık korkmuştu, onu rahatlattım. Arkadaşların bir boş geçen iki ders boyunca hep Asım Öğretmeni bekler durumdayken ben tersini düşündüm. Gerçekten Asım Öğretmen bir bakıma daha çocuktu. Benden bir yaş büyük. Sanıyorum bu bakımdan onun öğrencilere kötü davranacağını bir türlü düşünemiyordum. Sonunda bu düşüncemi arkadaşlara da anlattım. Arkadaşlar anlattıklarıma yer yer çekinceli tarafları olsa da çoğunlukla katıldılar. Sınıfın havası oldukça değişmişti. Sabahat Öğretmen çok neşeli geldi. Günaydından hemen sonra Akın piyesinden söz etti. Piyesteki arkadaşları övdü. Ayrıca hepimizi öven sözler söyledi. Kitap okumamızı salık verdi. Böyle bir fırsatı bekliyordum. Sofokles'in üçüncü kitabını bulduğumu öyledim. Sabahat Öğretmen umduğundan daha güzel sözler söyledi. Bir an kendi yorumlarımı anımsayıp kuruntularımın beni yanılttığı duyumsar gibi oldum. Bu denli anlayışlı bir öğretmen sandığım gibi beni dışlamaz, kuruntularım çok yersiz!”deyip iyice sevindim.

İkinci derse Sabahat Öğretmen pek yapmadığı bir gecikmeyle geldi. Gelince de gene Akın piyesinden söz açtı. Halil Basutçu'nun oyunundan hoşnut olduğunu söyledikten sonra Mehmet Başaran'a: “Şiir yazıyorsun, hazır şiirler önüne gelmiş, daha cesaretle okuyabilirdin!” derken dersliğin kapısı açıldı, oldukça dolgunca biri önde arkasında Müdür Bey'le dün de gelen Trakya Genel Müfettişliği Milli Eğitim Müşaviri Fahir Erdem dersliğe girdiler. Önde girenin Trakya Genel Valisi olduğunu anladım. Bizim Muhtar Çavuş Amcanın anlattıkları aklımından rüzgar gibi geçti: “Atatürk'ün bakanına, Atatürk'ün, sofrasına aldığı bir kimseye ben nasıl karşı söz söylerim!” sözleri kafamda dolandı durdu. Arkadaşlara baktım Sami Akıncı da dahil herkes pısırmış gibi. Neredeyse kalkıp bağıracağım:  “Ben sizi tanıyorum, görmedim ama duydum, siz Atatürk'ün yanında ona bakanlık yapmışsınız!” diyeceğim. Sabahat Öğretmen dersimizin Türkçe olduğunu söyledi. Adam gülümsedi, “Evet Efendim, bildiğimiz edebiyat dersleri sizde Türkçe oldu, maalesef henüz kitabınız da yok, di mi efendim!” dedikten sonra bize döndü. İçimizde İstanbul İlinden olan var mı diye sordu. Olmadığını öğrenince de gülerek. “Öyleyse hepiniz Trakyalısınız, ben de sizin Genel Valinizim!” dedi. Hepimize bakarken eliyle ön sırada oturan İdris Destan'a neden öyle söylediğini sordu. İdris toparlanıp kalkarken bizim tarafa bakınca ben: “İstanbul başka bir bölge!” dedim. Genel Vali gülümsedi “ya, ya, yaaaa!”dedi. Tekrar Sabahat Öğretmene döndü. “Şiir sevdiriyor musunuz? ”dedi. Sabahat Öğretmen gülümseyerek Mehmet Başaran'ı gösterdi. Mehmet Başaran çok yavaş hareketlerle defterini çıkardı, kendi yazdığını söyledikten sonra şiirini okudu. Cesaretim iyice artmıştı. Faruk Nafiz Çamlıbel'in Ali şiirini anımsadım. Çok iyi ezber biliyorum. Başaran şiirini daha bitirmeden Genel Vali bizim tarafa bakarak:

- Yahya Kemal Beyatlı'dan şiir okumadınız mı? diye sorunca ben yine parmağımı kaldırabildiğim kadar yukarı kaldırarak:

-Okuduk! dedim Genel Vali:

-Neler okudunuz, bir şiirini okur musun? deyince “Mahurdan Gazel!” deyip şiiri ezber okudum. Genel Vali teşekkür etti. “Bu şiir sizin kitaplarınızda olmaz nereden aldın? diye sordu. “Lise son sınıfta okunan İsmail Habib'in Edebi Yeniliğimiz kitabında var efendim. oradan aldım” Genel Vali bu kez de:

- Aaa, bu da güzel! kitabımda yok deyip geçmemeli, arayıp bulmalı, başka okul öğrencileri neler okunu da bilmeli, “Aferin!” deyip oturmamı işaret etti. Yabancı Dil durumumuzu sordu. Bu kez de Sami Akıncı Almanca durumunu anlattı. Samiye bakarak, (Salt ona yanıt verir gibi) “Yabancı Dil öğretmeni eksikliği her yerde var, Edirne lisesinde bile yabancı dillerin bir bölümü boş geçiyor!” deyip dersliğin pencere tarafına benim sıranın önüne kadar gelip aşağılara baktı. Müdür Beye dönerek:

-Ben karıştırdım galiba, burası ana bina değil miydi? diye sordu. Sabahat Öğretmene gülümseyerek: “Müstefid olduk efendim!” dedikten sonra bize dönerek, “Başarılar diledi, köylerinizde sizleri birer birer izleyip elimden gelen yardımları yapacağım, dört gözle sizleri bekliyorum!” deyip ayrıldı. Tam o sıra zil çaldı. Benim istediklerim olmuştu. O denli sevindim ki, yaşasın diye bağırmak için Sabahat Öğretmenin çıkmasını bekliyordum. Sabahat Öğretmen de birşeyler söylerse sevincim kat kat artacak umuduyla, kapıya doğru yürüyen Sabahat Öğretmen elindeki kitapları göstererek: -İbrahim, bana yardım eder misin? Bu kitapları Kitaplığa götürüver! dedi. Nedense birden kuşkulu bir sevince kitapları almak için koştum. Çok kitap yoktu. Sabahat Öğretmen başka günler bunların iki katını kendisi götürür, yardım etmek için koşanlara: “Ben kitaplarımı taşımaktan hoşnutum!” deyip yürürdü. Kitapları aldım. Kitaplığa dediği için kendisi gelmeyecek diye düşünerek kitapları alır almaz kitaplığa yöneldim. Bu kez öğretmen durgun bir sesle: Ben de geliyorum, dedi. İçimdeki kuşku büyümeye başladı. Kesinlikle az önceki dersle bağlantılı olduğunu düşünmedim. Oynanan piyesle ya da Eğitimbaşının dediği Demokles'in Kılıcıyla ilgili olacı kanısına vardım. Kitapları masanın üstüne bırakmamı söyledi. Kitapları bırakıp gerisin geri dönmek üzereyken önümde durdu, yüzüme dik dik baktıktan sonra:

-İbrahim, bu günkü yaptıkların için sana teessüf ederim, deyip arkasından da “Teessüfün ne olduğunu biliyor musun?” diye basıra bastıra sordu. Kendimi toparladım, bildiğim halde bilmediğimi söyledim. Sabahat Öğretmen gene kuru bir sesle:

-Öyleyse onu da öğren!” dedi. Birden dikleşeceğim tuttu:

-Öğrenmeme gerek kalmadı, söyleyişinizden bir değil bir çok şey anlaşılıyor. Ancak neden böyle konuştuğunuzu anlamadım!”deyince:

-Sana ben şiir oku dedim mi? diye sordu. Öyle deyince: “Özür dilerim öğretmenim, Genel Vali sorunca sizin memnun olacağınızı düşünerek parmak kaldırdım. Siz bana oku demediniz ama okuma da dememiştiniz!” deyip izin istemeden arkamı dönüp yürüdüm. Arkamdan Sabahat Öğretmenin sesi geldi; iki kez, “İbrahim, gel buraya! Dur daha söyleyeceklerim bitmedi!” dedi. Duymazdan gelip merdivenlerden koşarak tuvalete indim. Koridor nöbetçilerini göndereceğini düşünerek bir süre tuvalette bekledim. Aynaların önünde bekleyen çocukların konuşmaları bir süre dinledim. “Çağırmak için gelen olsa böyle konuşmazlar!” deyip çıktım. Dersliğe girince karşıdan Sabahat Öğretmenin evine döndüğünü gördüm. Derslikte kimse yoktu. Birer ikişer gelenler oldu . Genel Valiyi uğurlamışlar. Sefer Tunca bana takıldı: “Genel Vali ayrılırken seni sordu!” dedi. Şakasına gülmediğimi görünce: “Ne o, bir şeye mi üzüldün yoksa? ” deyince Sabahat Öğretmenin beni payladığını anlattım. Önce şaşırdı: “Ama nasıl olur? ”diye sorduktan sonra da:

- Hep söylemek istedim, onun dersine çalışıyorsun ama o seni sevmiyor arkadaşım, biz bunu yeğenin İsmet'le de çok konuştuk. Sen kendini derse verip onun heyecanı içinde farketmiyorsun ama biz hep izliyoruz. Senin başarılı olduğun zaman yüzünde hiç bir değişiklik olmuyor. Oysa öteki arkadaşların küçük bir başarısında yüzünde güller açıyor!” İsmet geldi. Benden önce Sefer konuyuaçtı: İsmet, hiç şaşmadığını söyledi. Üstelik bir de yorum yaptı: O, Başaran'ı şair yetiştirdiğini söyleyerek kendine övünç çıkarmayı düşünüyordu. Sen ortaya çıkmasaydın başkaları zaten uyuyordu. O, gene Başaran'a başka şiirler okutacaktı. Böylece kendine bir pay çıkaracaktı. Sen, onun oyununu bozdun. Sabahat Öğretmenin söylediklerini söyledim ama arkamdan çağırınca dönmediğimi söylemedim. O nedenle arkadaşlar olayı yarım algıladıkları için, benim de çok önemsemememi; Tükçe derslerine çok çalıştığıma göre tez zamanda affedeceğini söyleyerek teselli ettiler.

Yemekte hava tamamen değişikti. Hilmi Altınsoy, benim cesaretimi, bilgimi, belleğimi öve öve bitiremedi. Genel Valinin bile gözüne girdiğimi söyledi; Yahya Kemal Beyatlı'nın şiirini ne zaman ezberlediğimi sordu. Şiiri, Hasanoğlan'da kaldığımız yaz ezberlediğimi söyleyince de iyice şaşırdı: “Biz orada can derdindeyken sen şiir mi ezberledin? ”diye sorunca bu kez Yusuf Asıl karıştı:

-“Ya ne sanıyordun? Siz orada, burda da yaptığınız gibi boş boş konuşmaları aylarca tekrarlayıp dururken (Beni göstererek) biz birlikte aynı zamanda sayısı 20'ye varan oyunu da öğrendik. O oyunların havalarını şimdi kim çalıyor? Hasanoğlan'da 280 öğrenciydik. 200 öğrenci de 20 kişilik gruplar olarak oraya geldi- gitti. Sen, gelen o 200 öğrenci içinden birisiyle ilişki kurdun mu? Oysa Abi, 10 ayrı okuldan gelenlerden tanıştığı 10 arkadaşıyla mektuplaşmayı o gün bugündür sürdürüyor!”

Yusuf o denli savundu ki değil Hilmi'nin karşılık vermesi, ben bile söyleyecek söz bulamadım. Recep Kocaman sordu: “Sahi, 20 tane oyun öğrendiniz mi? ”Bunu sık sık duyuyorum!”deyince Mehmet Aygün: “Sözgelişi söylenmiş olur, yirmi tane oyun olur mu? ”deyince tartışma bu kez oyun sayısı üstüne döndü. Yusuf, 20 sayısı üstünde diretti. On oniki kadarını saydı. 20 Sayısına ben de katılıyorum ama burada hemen sıralamak olası değil. Bu nedenle kahve oyunlarını sıraladım:Domino, Pişti, Altmışaltı, İskambil, Satranç, Pinpon deyince arkadaşlar da: Futbol, Voleybol, Basketbol, Hendbol, Birdir bir, Elim sende, uzun eşek deyince işler iyice karıştı. Gülüşerek kalktık. Yemeğe oturduğumdaki tedirginliğim geçti.

Yemekteki tartışma derslikte de ilgi gördü. Bu kez de çocuk oyunlarını saptama düşüncesi benimsendi. Bekir Temuçin kalem defter alıp benim sırama geldi. Benim, Çocuk oyunlarını bildiğimi sanmış. Bir de övgülü söz söyledi: “Her şeyi bikiyorsun, Çocuk oyunlarını neden bilmeyesin? ”Karşılıklı konuşarak, , yakın arkadaşlara da sorarak on kadar çocuk oyunu saptadık. Bekir sevinerek gitti. Oyunların adlarını yazmakla kalmayacakmış, özellikle yerlere çizilerek oynanan oyunların çizgilerini de saptayarak kolay öğretme yöntemi hazırlayacakmış. Bunu duyan Fettah Biricik bir ya zabır çekti:

-Bir bu kalmıştı! Önce İsmet:

Ya ne sandın? Onlar yüzünden ekmeğini yiyeceksin , daha dur bakalım, onların burunlarını bile sileceksin! Fettah bu kez de:

O kadar da değil! deyince de Mehmet Yücel gülerek:

Bunlar iş mi? asıl Müfettişlerin , Gezici Başöğretmenlerin şeylerini yalamak var! deyince Sami Akıncı bağırdı:

Ne oluyorsunuz be kuzum? Siz bunları şaka olarak konuşuyorsunuz ama, sizi dinleyenler, seçtikleri bu kutsal meslekten daha işe başlamadan soğuyacaklar, bunu düşünüyor musunuz? diye sordu. Arkadaşlar bu tür tartışmaları sürdürürken Zil çaldı:

Halis Öğretmen. Gülümseyek, yaptığımız bir işi yapacağız, ucunda tatlı olabilir!”deyince herkesten önce Yusuf:

-Arı kovanı! diye bağırdı. Halis Öğretmen:

-Yusuf'un canı bal istemiş!  deyince Yusuf üzülür gibi baktı, yanıldığını düşünerek sustu. Halis Öğretmen bu kez de:

-Evet bildin; 10 adet arı kovanı, deyip eski çizimleri terzgah üstüne koydu. Yusuf hemen neşelendi: -Nasıl da bildim! deyip işe sarıldı. Her arkadaş bir kovan yapacak ama çalışmalar ikişer kişi olarak sürdürülecek. Kullandığımız araç-gereç bunu gerektiriyormuş. Hasan Üner'le birlikte çalışmaya başladık. Kullanacağımız tahtalar damarsız (çırasız) çam olacak. Seçmekte oldukça zorluk seçtik. Fahri Tosili Öğretmen gelip Halis Öğretmeni götürdü. Atölyede biz bize kalınca önce cumartesi günü törene gelenleri, arkasından da bu sabah gelen Genel Vali üstüne konuşmalar yapıldı. Genel Valinin adı tartışıldı. Abidin Özmen, eski Milli Eğitim Bakanlarındanmış. Adı tekrarlandı. Ben , ilkokuldayken o Milli Eğitim Bakanıymış. Salih Baydemir bana takıldı; o zaman öğrenmişmiydin onun adını? ”Salihin ummadığı bir yanıt verdim:

-Ben o zaman Milli Eğitim Bakanmı olduğunu bile bilmiyordum. Okulun başöğretmeni dışında bildiğim yetkili kişiler, şimdi Lüleburgaz Ortaokulu Müdürü Abdi Yalçın'la(Abdi Yalçın o zaman İlköğretim Müfettişiydi) İlköğretim Müfettişi Hüsnü Bey(Hasanoğlan'da kalan Müdür yardımcımız Hüsnü Baykoca)Arkadaşlar bunu duyunca gülerek sordular: “Onu da mı tanıyordun? ”Bu kez de on lara ben güldüm; Hüsnü Baykoca'nın ikide bir bana “Çeşmekollu” dediğini unutmuşlar. Söz gene Genel Vali Abidin Özmen'e döndü. Görünüş olarak Eski Genel Vali Kazım Dirik Paşa ile karşılaştırıldı. Karşılaştırma yapılırken anladım ki arkadaşlar Kazım Dirik Paşa'yı ya unutmuşlar ya da yanında gezdirdiği öteki görevlilerden pek ayıramamışlar. Çünkü giysilerini bile söyleyemediler. Benim le tartışmaya kalkanların doğru anımsamadığı ortaya çıktı. Hatta Edirne'deki okula gelişi bile karıştırıldı. İki kez geldi, diyenlerle bir kez geldi diyenler uzun uzun inatlaştılar.

Kovanların kaba işlerini tamamladık ama gün boyu tartışılan Genel Vali karşılaştırmaları paydosa dek uzadı.

Paydosta dersliğe uğramadan Asım Öğretmenin odasına gitti. Ben kapıyı çalarken arkamdan geldi. Gülerek: “Ne o, Asım Öğretmen yok mu? ”diye sorunca bir an şaşırdım. Bütün bedenim ürperir gibi oldu! Ürkek ürkek:İşiniz varsa gelmeyeyim!”dedim. Asım Öğretmen, afalladığımı görünce: “Sen şakadan anlamaz mısın? Yoksa çok mu yorgunsun!”deyip içeri çekti. Zil çalana dek birlikte çalıştık. Dersliğe döndüğümde çok rahatlamış olarak yerime oturunca arkadaşların Yusuf'a sorduğu oyunları anımsadımYusuf'tan sordular ama, adları bende olduğuna göre ben çıkarsam farketmez, deyip Not Defterimi açarak 1941 yazında Köy Enstitüleri'nden gelen tüm(12) ekiplerin Hasanoğlan'da oynadıklarkı oyunları bir kağıda yazdım:

 

ZEYBEKLER

Sepetçioğlu

Harmandalı

Sarızeybek

Bengi

Dağlı

Güvende

Somalı Zeybeği

Aydın  . .

Kordon  . .

Arpazlı  . .

Muğla  . .

----------------------

11 Zeybek

 

HALAYLAR

Sis Dağı

Merzifon Halayı

Sivas Ağırlaması ( 3 Bölüm )

Hobilezik

Meşeli

Timurağa

Erzincan-Kemah

Heyamola

Çıtırdak

Hey sürmeli

Tamzara

Trakya Oyunu

Çorum Halayı

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

13 Halay-Horon

Trakya Oyununu biz ekledik. Ne var ki oyunun adını tam olarak saptayamadık. Sorduklarımızın çoğu “ Hora” dediler. Ancak Hora sözünün Türkçe olmadığını da söyleyenler olduğundan Trakya'da herkesin bilip oynadığı bu oyuna biz, Trakya oyunu demeyi yeğledik

Not:Trabzon/Beşikdüzü, Samsun /Ladik, Seyhan/Haruniye/Malatya/Akçadağ ekiplerinin oynadığı Yörük Koşması, Toy Bar, Ayak Sürtme, Sallama, Madımak v. b. Daha başka oyunlar vardı ama biz onları hem sevmemiş, hem de hepsini öğrenmeye vakit bulamamıştık. Ayrıca onlar, özellikle de sözlerle( Ağızla) söylenerek oynandıklarından bize biraz ters geldiği için üstlerine fazla düşmemiştik.

Yusuf gelince listeyi gösterdim. Yusuf listeyi görünce şaşırır gibi oldu. Vay canına bu kadar çokmuydu? ”Ben yirmi dedim ama sonra kendi kendim ancak on dörde çıkrabilmiştim!”deyip sevindi. Listeyi almadı: “Merak eden alsın yazsın!”dedi. Listeyi çıkardığıma ben de sevindim. ”İnadım inat!” deyip zaman zaman bu listeyi çıkarıp birilerinin başına kakac ağım. Kendileri unutunca, o unuttuklarını yok sayıp kendilerini ortaya atıyorlar.

Yarınki tarih dersinde Selçuk Öğretmen geçen derste bitiremediği konusunu sürdürecek. Bunu düşünerek Tevfik Uğurlu'nun bıraktığı kitabın(Oidipus Kolonas'ta)kalanını okumaya başladım .

Oidipus Kolonasta ötekilerden farklı olarak Koro denilen topluluk söze çok karışıyor, bir çok olayı da onlar anlatıyor. Anlattıkları da çoğunlukla kehanetler üstüne. Kral Oidipus'u bu kez bir başka kral Theseus karşıladı. Theseus de Oidipus gibi bir kral oğluymuş. Karşılıklı övücü sözler söylendi, Oidipus'un felaketi anımsatıldı. Kral Theseus 'un da başından çok büyük belalar geçmiş, bunlara değindi. Kral Theseus Oidipus'a sınırlı da olsa sahip çıktı, Oidipus'un gönlüne yaparak Atina'da uygun bir yerde konuk edebileceğini söyleyerek oradaki görevlilere de Oidipus'a dokunmamalarını tembihleyerek tekrar görüşmek üzere ayrılır. Bu arada Koro Başı da Oidipus'a daha ılımlı bakmaya başlamıştır. Ayrıca Antigone de iyimser bir tavırla babasını rahatlatmaya çalışmaktadır. Bu sıra Thebai krallığını neredeyse yıllardır elinde tutan ya da tutarmış gibi arka plandan yöneten Kreon çıkar gelir. Thebai halkı daha büyük felaketlere uğramıştır. Kreon, Oidipus'u Thebai'ye götürmek ister. Ancak Oidipus büyük bir öngörüyle Kreon'un amacını anlamıştır. O, yine kendi çıkarına bir dolap çevirecektir. Onunla geri dönmeyi düşünmez. Gerçekte ise Oidipus'un oğullarıThebai krallığının yönetiminde bir birine düşmüşler, Küçük oğul Eteokles eline geçirdiği krallığı bırakmazken büyük oğlu Polyneikes krallığı karkeşinin elinden almak için Argos kentiyle anlaşıp Thebai'ye savaş hazırlamaktadır. Kreon, Oidipus'u Thebai'ye götürmakte kararlıdır. Salt Oidipus'u değil yanında bulunan iki kızı İsmene ile Antigone'u da götürecektir. Öyle ki, iki kızı da hemen adamlarına tutuklattırıp Therbai'ye götürülmek üzere hazırlanılmıştır. Oidipus karşı koyar, bu arada Atina Kralı Theseus haber alıp yardıma koşar. Uzun tartışmalardan sonra Theseus son emrini verir, kızlar kurtarılır, Oidipus kızlarına kavuşur. Kreon defedilmiştir ama bir başka yabancı çıkar gelir. Bu yabancı Oidipus' un büyük oğlu Polyneikes'tir. Polyneikes kardeşiyle Thebai krallığı konusunda anlaşamamış, kardeşini ortadan kaldırmak için planlar kurmaktadır. Bunu duyan Oidipus oğlu Polyneikes'i yanından kovar. Polyneikes de kardeşi Eteokles'le birleşip babaları Oidipus'u Thebai'den kovmuştur. Oidipus Polyneikes'i lanetler kanlı bir düşmanı kovar gibi yüzgeri çevirir. Kral Theseus Oidipus'a gerçekten arka çıkar, kızlarını koruyacağına söz verir. Oidipus çok yorulmuştur öleceğini anlar. Kızlarından, kutsal bir yere götürülmesini ister. Kızları da babalarını öyle bir yere götürürler. O sıra olağanüstü doğa olayları olur. Kısa süreli de olsa yağmur, fırtına gelip geçer. Oidipus bunları Tanrıların muştusu olarak adlandırır. Kızları son dakikaya dek yanındadır. Oidipus seçtiği bir kutsal köşede yaşamdan ayrılır. Ancak bir süre sonra oraya gelenler Oidipus'un bedeniyle ilgili bir ize rastlamazlar. Kızları İseme ile Antigone üzgün bir durumda babalarını bıraktıkları kutsal tapınaktan ağlaşarak uzaklaşırlar. Baba dostu kral Theseus, Oidipus'un kızlarına arka çıkar: “Artık ağlamayı bırakın, kızlar. Vücutları ile beraber bütün bir memleketin minnettarlığı da gömülmüş olanlar için göz yaşları dökmek doğru değildir. ; buna insanların da, tanrıların da izni yoktur!”der. Karşılıklı bir kaç kısa konuşmadan sonra Koro Başı da:Ölüm şarkınızı artık uzakmayın:bu vaitler elbette yerine getirilecektir!”sözüyle kitap bitmektedir. Oidipus Kolonos'ta kitabını ucu ucuna bitirdim.

Yatınca bir süre bu üç kitabı birlikte düşündüm. Milattan önce 5. yüzyılda yazılmış, tiyatrolarda oynanmış. Yazarı Sofokles'in bunlardan başka gene bunlar değerinde daha 123 kitap yazmış. Sofokles'in, yaşadığı günlerde Tiyatroı yazarları için yapılan yarışmalarda 23 kez birincilik kazanmış. Ne var ki, aradan geçen uzun zaman içinde kitaplarının çoğu kaybolmuş. Bunları düşünürken nedense tümden uykum kaçtı. ”Öyleyse Büyük İskender bu kitapları okumuştur, dedim kendi kendime. Kesinlikle tiyatroya gitmiş, temsillerini de görmüştür. Fikret Madaralı Öğretmen Büyük İskender'i anlatırken, onun çok zeki olduğunu, Homeros'un İlyada ile Odise Destanlarını ezber okuduğunu anlatmıştı. ( 1000 sayfa)Durup dinledim , çıt yok kendimi toparlayıp gözlerimi kapadım.

 

20 Nisan 1943 Salı

 

Uzun zamandan beri Selçuk Korol Öğretmenin sesini yatakhane de duymamıştık:

Bak bak yatanlar var, ziller kimin için çalıyor? diye sorarak geldi. Arkasından da :

Bakın Sami çoktan kalktı! deyip güldü. Bekir Temuçin:

Sami Abi çalışkan öğretmenim! deyince Selçuk Öğretmen:

Kendi ağzınla tutuldun, demek yatanlar tembel! deyip yanındakilerle konuşarak kapı önünde bir süre durdu.

Selçuk Öğretmen oyun sırasında bizim grubun yanında durdu. Bu sabah arkadaşlar halay olarak tamzarayı, zeybek olarak da Bengi zeybeğini tekrarladılar. Oyun sonunda Selçuk Öğretmen bana:

Bak bunları sizinle birlikte Hasanoğlan'da o çocuklardan ben de izlemiştim. Şimdi görünce anımsar gibiyim. Ne var ki bana şimdi:

Bu oyunu hangi ekip oynamıştı? deseniz yanıtlayamam. Ancak onlar az kişiyle oynadığından olacak daha derli toplu oynuyorlardı, sanırım o nedenle çok beğenmiştim. Bizimkiler de fena değil ama biraz daha çalışmaları gerekecek! dedi. Oyundan sonra birlikte merdivenden çıktık. Selçuk Öğretmen bana:

Seni tanıyorum ama doğrusu (Ahmet'le Yusuf'u gösterer)bu Efelerden böyle bir başarı ummazdım, beni bana karşı mahcup ettiler! dedi.

Dersliğe dönüğnce Selçuk Öğretmenin bu sözü bir süre yorumlandı, “Beni, bana karşı mahcup etmek!”Konuşuldu, örnekler verildi ama bence Selçuk Öğretmenin demek istediğini tam tutturan örnekler verilemedi.

Kahvaltıda eski konuşmalara benzer sözler edildi:

-Genel Vali emir vermiş:

Bu çocukların yüzlerini solgun gördüm, bunları iyi besleyin! demişmiş. Bu arada herkese özel yemekler önermiş. Yusuf Asıl'a göre Hilmi Altınsoy'a mercimekli tulumba tatlısı, Salih Baydemir'e Soğan dolması, Hasan Üner'le Yusuf Asıl'a(Kendisi) büyümeleri için Kavak yaprağı dolması(boylarının uzaması için)benim için kılçıklı fasulye(Kılçıklarını ayıklarken konuşmamam için)Harun Özçelik'e kuzu ciğer. Harun için bu söylenince anımsatanlar oldu:

Ciğer daha önce Mehmet Başaran'a veril mişti. O değişmiş. Hemşire Ayşe Abla şimdi ciğeri Harun'a ayırmış. Mehmet Başaran'a ise Mızmız köfte verecekmiş. Bu yakıştırmayı Mehmet Aygün yaptı. Bu kez ona, bu başarısından ötürü cacık verilmesi önerildi. Hüseyin Orhan'la Recep Kocaman durumlarından hoşnut olduklarını söylediklerinden onların mercimek çorba içmeleri sürecekmiş.

Bizim sınıfın nöbetleri dün başlamıştı. Bugün 7 Fettah Biricik, güldüğümüzü görünce geldi, neden güldüğümüzü sordu. Yusuf yanıtladı:

Gülmeseydik gene gelip soracakmıydın? Fettah şaşırdı yüzlerimize baktı. Yusuf'tan çok bizim tavırlarımızı önemsedi:

Ne diyor bu çocuk? Salih Baydemir:

O çocuk, senin yanıt veremeyeceğin soru soruyor! Fettah sözü uzatmadı:

Hadi yahu sen de! deyip gitti.

Bugün dersimizin biri tarih; hemen bir soru hazırladım. Okuduğum Sofokles'in kitaplarında Eski Yunanistan üstüne bir çok bilgiler var. Bunlardan biri de kent Devletlerin sürekli savaşları olmasına karşın(Atina-Isparta(27 yıl-Thebai üstünlük savaşları) Perslere karşı yüz yıla yakın nasıl savaşmışlar? ( Med Savaşları)

Zil çalar çalmaz Selçuk Öğretmen kapıdan girdi. İlkin Halil Basutçu'yu kutladı, sonra da piyese emeği geçen öteki arkadaşlar baktı. Bu tür çalışmalar elbirliğiyle başarılır. Başarıda hepsi ortaktır ama gene de içlerinden bazılarının emeği daha fazla olur. O nedenle önce Halil'i kutladım!”diyerek bize baktı. Gülümseyerek: “Bizim tarihimiz üstüne yazılmış bir oyun, hem kitabını okudum, hem de Şehir Tiyatrosunda oynanışını gördüm. Ben severim bu oyunu, tarihimizin bir yanını anımsatıyor. Gönül ister ki, başka yazarlarımız da olayların başka taraflarını yazsın, onları izleyerek tarihimizi gözlerimizde görmüş gibi anımsayalım!”dedi. İsmet, Selçuk Öğretmenin hoşgörülü davranışlarını bildiği için zaman zaman parmak kaldırıp söylenenlere ters düşen sorular sorar. Çoğu kez de Selçuk Öğretmen bu soruları olumlu tarafa çekerek vereceği dersi verir. İsmet bu kez de:

Geçmiş olayları öğrensek, bunların bize ne yararı olacak öğretmenim? diye sordu. Selçuk Öğretmen gülümseyerek İsmet'e baktı:

Soruya karşı soru! dedikten sonra sorularını sıraladı:

Kurtlar kuzuları yer, tilki tavukları kapar ya da kaçırır, Mikroplar insanları hasta eder, düşmanlarımız bize kötlük eder. Bunlar doğru mu İsmet Yanar? İsmet, “Doğru!”yanıtını verince öğretmen gene sordu:

Dikkat et bunların doğruluğunu öğrendin mi, iyi biliyor musun? İsmet de gülümseyerek bildiğini söyledi. Selçuk Öğretmen, “Bildiğini söylediğim bu doğruların hiç birisi seni doğrudan ilgilendirmiyor ama sen bunları öğrenmişsin. Örneğin kuzun mu var ki kurt kapacak? . Tavuğun mu var ki tilki alacak? Ama bunları öğreniyoruz; çünkü ilerde belki bunlar olacak, bizde olmasa bile komşularımızda olacak. Tartih Dersimizde Roma Tarihini okuduk. Bu gün Roma diye bir devlet yok. Ancak bugün kime sorsan Roma üstüne bir çok sözler söyler. İşte o sözler, yok gibi sanılanların varlığı üstüne bilgilerdir. İnsanların yaşamlarında bunlar çok gereklidir. Siz öğrencisiniz ben de öğretmen, karşı karşıya olmamızın nedeni de budur. İstanbul, Edirne kentlerini hatta Lüleburgaz'ı kimler kurdu diye merak edip araştırsanız karşınıza Roma çıkacaktır. Hani Roma yoktu? diyebilir miyiz? Söze göçlerden başladık; “Uzak Asya ülkeleriyle ilgimi yok, onları öğrenmeyelim!”desek bize kimse bir şey demez. Nitekim öyle diyenler çoktur. Ne var ki oraları var, oralarda insanlar yaşıyor devletler kurmuşlar üstüne üslük şimdilerde de kan-revan içinde savaşıyorlar. Gel, şimdi de bana:

Bırakalım A. B. D'yi ya da Japonya'yı. Ama o devletler tüm dünyayı paylaşma savaşı yaşıyorlar. İstediğin kadar habersiz kalmaya çalış, düşman birgün gelip kapını çalar. Tarihimizde böyle düşünen yöneticiler olmuştur. Koskoca İmparatorluğun parçalanması biraz da bundandır. Çok bilgiden kaçmak. Uygar ülkelerin bilgi yarışından kaçmak bizim kaybetmemize neden olmuştur. Ankara'da önünde durup okuduğumuz bir bina üstünde bir yazı vardır, Atatürk'ün bir sözü, “Hayatta en Hakiki Mürşit İlimdir!” der. İşte o yazı benim dediklerimin, demek istediklerimin tümünü özetlemektedir. İlimler bilgi ile öğrenilip uygulamaya geçer. Okullar bunun için açılmıştır, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin en büyük amacı, tüm halkının bilgi düzeyini yükseltmektir. Atatürk bunu da; “Türk halkının bilgi düzeyini uygar ülkelerin bilgi düzeyine çıkarmak! olarak işaretlemiştir.

Ders zili çalarken Selçuk Öğretmen İsmet'e takıldı:

Soru sorduğun iyi oldu, ben bunları çoktandır söylemeyi tasarlıyordum. Bizim dersimizi perçinleyen özellikle bizim tarihimiz üstüne Atatürk'ün veciz (Özlü) sözleri vardır. Bunlar, tarih olaylarını hem özetler, hem de belleklere silinmemek üzere çakpı perçinler. Bunlara değinmeme bugün olanak sağladın! dedi.

Boş geçen Fizik dersimizde Resim Odasına gidip hazırlık yapacaktım. Kapıyı açarken Selçuk Öğretmen oradan geçiyordu. Nöbetçi olduğunu bildiğim için dersimizin resim olacağını hazırlık yapmam için Talat Ayhan Öğretmenin görev verdiğini anlattım. Sanırım hesap verişimddn hoşlanan Selçuk Öğretmen beni içeriye iterek kapıda durdu. Bakışlarından önemli bir şey söyleyeceğini anladım. Dahası Talat Ayhan Öğretmen aleyhine konuşacağını bekler gibi baktım. Selçuk Öğretmen, öğrencilerin öğretmenlere yardımcı olmasını övdü. İçimden;  “Tamam, sıra Talat Ayhan Öğretmene geldi, diye düşünürken Selçuk Öğretmen doğrudan:

Türkçe Öğretmenini gücendirmişsin; sence haklı bir nedenin olabilir ona karışmam ama öğretmeni gücendirmek öğrenciye bir şey kazandırmaz, öğretmeninin yüreğini incitir. Özellikle öğretmen olacak bir öğrencinin gider ayak öğretmen incitmesi hoş değildir. Hemen git, öğretmeninden özür dile! dedi arkasını dönüp gitti. Şaşırdım kaldım! Resim Odasına girdim, ne yapacağımı unutmuş gibi çıktım, dersliğe döndüm. Derslikte bana bakanlar, durumumdan ne anladılarsa, “Ne oldu? ” diye soranlar oldu. Kimseye yanıt vermedim. Öyle bir süre düşündüm. Önce İsmet, arkasından da Yusuf geldi. Onlara bir yalan hazırladım. Sözde cebimde 10 liram varmış, onu koyduğum yeri unuttuğumdan bir türlü bulamıyormuşum. Ancak paranın sakladığım yerde durduğuna inanıyormuşum. Yusuf'un şakalarıyla bir süre güldük. Yusuf bu yüzden kağıt para taşımıyormuş. İsmet karşılık veriyor:

Yalancı sen de; nerde gördün kağıt parayı? Bütünlük on lira gördüğünü bile sanmıorum!”Yusuf karşılık veriyor; rüyasında öğretmen olmuş, ay sonunda gidip maaşını almış. İki eline iki onluk vermişler. İsmet sustu ama bu kez de ben düzelme yaptım:

Ay sonunda gidemezsin çünkü bize verilecek paralar üç ay sonunda 6o lira olarak ödenecek. Böylece iki onluk değil altı onluk alacaksın!”şaka da olsa hepimizi sevindirdi. Bu kez başkaları da söze karıştı. Yusuf gene bir buluş öne sürdü:

Üç ay sonunda değil altı ay sonunda gidip daha çok para alacakmış. Arkadaşlardan ölçüyü yıla çevirenler oldu. Tüm dersliktekiler konuşmaya katıldı, yıllara yayarak zengin olma düşleri kuruldu. Bu kez de beni öne sürdüler; benim tarlam varmış, onlarla geçinip alacağım parayı yirmi yıl sonra topluca alacakmışım. Kalemlere sarılıp hesap tonlandı. 3000 tl. ile 4ooo tl. Olacağı ortaya atıldı. İşin içine hesap girince dışarda kalmayan Sami Akıncı düzeltme yaptı: “Ayda 20, yılda 240, 10 yılda 2400, 20 yılda 4800 tl. İçimden güldüm. Ben sözü olmayan on lirayla başlatmıştım; gide gide olmayan 4800 liraya dayandık.

Resim dersini bahçede yaptık. Bu kez Talat Ayhan Öğretmen tümüyle serbest bıraktı; asfalt yol çok yaklaşmama koşuluyla istediğimiz bir görüntüyü çizebilceğiz. İsmet'le Lüleburgaz tarafındaki çamlık kıyısına gidip o Lüleburgaz yolunu, ben de İstanbul yolunu çizdim. Çizdiğim ne ki? Cedvel gibi görünen bir yol. Uzakta pek belli olmayan bir köy, gene görünmeyen bacalardan çıkmayan bolc a dumanla, kocaman görüntülü bir höyük. Benim höyüğü gören İsmet azıcık yan değiştirip iki höyük ekledi. Sola giden yolu azıcık sağa çevirerek kuzeye düşen Umurca höyüklerini ekledi. Bir süre de sevindi. Bu arada bana da teşekkü etti. Höyükleri eklemeseymiş resmi bir şeye benzemeyecekmiş. Dersin bittiğini duyduk ama ağırdan aldık. Bu kez arkadaşlar ıslıkla çağırdılar. Geç kaldığımız gören Talat Ayhan Öğretmen kağıtları alırken azıcık alay kattığı gülüşüyle:

O kadar uzağa gitmeye ne gerek vardı? o tepeler buradan da görünüyordu!”dedi. İsmet konuşmadan duramadı:

Biraz yakından görmek istedik! deyince Talat Öğretmen iyice güldü:

Tabi tabi, öbür defa biraz daha yaklaşmak için, (bana ) “Sen bu tarafa!”, İsmet'e de “Sen bu tarafa!” gidersiniz diye birimize Lüleburgaz'ı, birimize de Yeni Bedir tarafını gösterdi. Çünkü İsmet,  “Yaklaşmak için!” dediğinde benim tam tersi uzaklaştığım apaçıktı. Yeni Bedir Höyüğüne Lüleburgaz tarafına giderek yaklaşılmayacağını o anda sanırım yalnız İsmet düşünmemişti. Konuşmaların böyle gitmesine karşın Talat Öğretmen ikimize de çizgilerimizin gelişmekte olduğunu söyledi.

Öğle yemeğinde bizim şaka para kazanma konuşmamız konu edildi. 4800 lira birden verilse ne yapılır, Genel Vali kaç lira alır? Öğretmenlerin aylıkları nedir? soruları uzadı gitti. Üç yıl önce bizim atölyede Naci İnan Öğretmenle konuşurken ben akordiyonun alımını 125 tl. olarak söyleyince Naci Öğretmen “ “Benim iki aylık maaşım!”demişti. Demek öğretmenler, 60-65-70 tl. dolaylarında maaş alıyor. Bu kez onların yıllık alacakları sıralandı. En az üç katı olduğuna göre 12 000, 13000 lira hesaplandı. Hasan Üner:”Varsılın malı yoksulun çenesini yorar!”Atasözünü anımsatınca konu kapandı.

Öğleden sonra arkadaşlar bağ kazmaya gittiler. Bizim marangozluk grubu kovanları tamamlamak üzere atölyeye gittik. Okul Müdürü sanat öğretmenleriyle toplantı yapacakmış, Halis Öğretmen gitti. Atölyede biz bize kalınca dersliğe benzer konuşmalar sürdü. Arkadaşlar gülüştükçe ben kederlendim. Sabahat Öğretmnden nasıl özür dileyeceğimi bir türlü düşünemiyorum. Adam hepimize dönüp Yahya Kemal Beyatlıdan şiir okudunuz mu, ondan şiir okuyabilir miisiniz? diye sordu. Bildiğim halde susmalı mıydım? Ya da okumak isteyince: “Öğretmen izin verirse okurum mu deseydim? İçimden bunları geçirdim, durdum. Oysa öğretmenin şiir okuduğumdan çok, dur dediği zaman durmadığımdan kızdığını biliyorum. O bana tessüf etmek için çağırmasaydı, ya da çağırın ca daha anlayışlı davransaydı ben, çekilip gitmeyecektim. Şimdi, bana gene neden şiir okuduğumu sorsa kendimi savunacağım . Ancak, neden bırakıp gittiğimi sorunca verecek bir yanıtım yok. Desem desem, : “Siz beni şiir okuduğum için neden azarladınız, neden tessüf ettiniz? ”desem, iş bu kez daha fenaya gidecek. Selçuk Öğretmenin demesine karşın özür dilememeye karar verdim. Bu kararımdan sonra içim biraz rahatladı.

Paytosta Asım Öğretmenle uzun süre çalıştık. Kendisi Diabelli Rondo'yu bir kaç kez tekrarladı. O nu sınav parçası olarak hazırlıyormuş. Gireceği sınavda parça çaldırıyorlarmış.

Serbest okuma saatinde Pedagoji kitabını karıştırdım. Kitap neredeyse okunması zor adlarla dolu. Bizim yurdumuz dışındaki yurtların insanları neler söylemişse onlar bu kitapta toplanmış. Örneğin: “Montaigne, Feneleon; Ratke, Comenius, Ohn Locke, Jean Jacques Rousseau, Pestalozzi, Basedow, Salzmann, Emanuel Kant, Friedrich Fichte, Schleiermacher, Herbart. Flöber, Kerschensteiner v. b.

Yemekte gene para sözü açılınca karşı koydum. Bunca iş, ders sorunu varken boş konuşmaların karın doyurmayacağını söyledim. Yarınki nöbetçi Recep Kocaman'a nöbetinde ne yemekler vereceğini söylesen daha yararlı olur deyince herkes, “Aa, sahiden öyle yapalım, nöbetçi olacaklar bunu yaparsa iyi olur!”dendi. Kalkınca Recep Kocaman öğrenecek.

Dersliğe döndükten az sonra Recep Kocaman beklenmeyen bir duyurada bulundu; “Yarın bizim öğle yemeklerimiz için kumanya hazırlanmış, sınıfça okul dışında bir yere gidilecekmiş. Herkes sordu “Nereye? ”Öteki sorular sıralandı; “İşe mi? ” sorular kesildi. Daha önce Eğitmen Kursu başlamadan önce Evrensekiz köyüne gidip hazırlık yapacağımızdan söz edilmişti. Oraya gidileceğine kesin gözüyle bakılıp değişik yorumlar yapılırken Eğitimbaşı geldi. Önce nöbet işlerimizden, öteki sınıflara yapmmız gereken ağabeylikten söz etti. Bu arada yarınki geziyi muştuladı: “Turgutbey Köyü Milli Eğitim Müdürlüğünce Uygulama Köyü olarak seçilmiş, yarın Müdür Bey bizi oraya götürecekmiş. Herkes sessiz soluksuz durdu. Eğitimbaşı gülümseyerek:”Haydi bakalım öğretmenliğe resmen başlıyorsunuz sayılır, hayırlı olsun!”deyip ayrıldı. Eğitimbaşı gidince az önce sessiz duranlar birden çığlık attılar: “Yaşasın! Turgutbey köyünden başka yere gitmeyecek miyiz? gitmeyeceksek neden salt Turgutbey? ” gibi giderek anlamsız sorular sürerken yat zili çaldı.

Turgutbey köyünü biliyoruz ama biz köyü görmeye değil okulda öğrencilere ders vermeye gideceğiz. Ben bunu düşünmeye başladım. Akordiyonu hazırlayıp soracağım. Müdür Bey almamı söylerse akordiyonu götüreceğim. Çocuklar ilgisini çekecektir, biliyorum.

Yatarken oldukça sevinerek yattım. Bir ara Sabahat Öğretmenden özür dileme düşüncesi aklımdan geçmiş olsa da çabuk dağıldı. Turgutbey köyü falan derken yanınlarındaki Taşlı köylerini düşündüm; Büyük-Küçük iki taşlı köylerinde de akrabalarımız var, onlara gitseydik akrabalarımı görecektim.

 

21 Nisan 1943 Çarşamba

 

Turgutbey köyü sözleri arasında giyinip çıktım. Tüm arkadaşlar neşeli. Oyuna da her sabahkinden daha canlı katıldılar. Ahmet Kun Öğretmen de oyuna katıldı. Harmandalı oyununda baştan sona oynadı, Hoşbileziğe geçince bıraktı. Bir süre yanımda durup oynayanlara bakınca güldü:

- Bu bizim Trakya Horası'nın benzeri, bunu da ben oyunarım! dedi.

Oyundan sonra akordiyonu dersliğe götürdüm. Arkadaşlar akordiyonu görünce alkışladılar. Akordiyonu götürürsem çocukların üzerin de bırakacağı olumlu etkiyi biliyorlar. Emrullah Öztürk bile “Valla, (Vallah)iyi edersin getirirsen!”dedi. Götüreceğimin kesin olmadığını, Müdür Bey izin verirse, götürmeyi düşündüğümü söyledim. Sami Akıncı da:

- İstersen Müdür Beye biz söyleyelim! deyince başımla “Olur!”işareti yaptım. Bir yandan da şarkı defterimi açıp çocuk şarkısı saptadım. Önereceğim şarkıları öğrenciler bilmiyorsa, arkadaşlarla birlikte öğretiriz!”diye düşündüm. Abdullah Erçetin , Bekir Temuçin, Ahmet Güner, İdris Destan sayısız okul şarkısı biliyorlar. Gene de ben, Boş Fıçı, Hendekte Bir Tavşan, Bir Gün Okula Giderken, Kurumuş Dallar, Bahçemdeki Gül şarkılarıyla, Dumlupınar Marşı'nı hazırladım.

Sabah kahvaltısında bizim kılıklarımızın değişik olduğunu gören öteki çocuklar özlemle bakarak sordular. En değişik soru ise Recep Türköz'den geldi:

Gene yereye böyle Abiler? Kumanyalarımızı alırken kızlardan bir grup yakınımızda duruyordu, istemeyerek konuşmalarını duydum; onlar da Recap Türköz gibi merak etmişler. Aralarında, o köy, bu köy diye konuşurken birisinin:

Aman aman, bizim köye gitmelerini istemem! dediğini duydum. Onun adına üzüldüm. İlk günlerden beri sezinlediğim duygu Röslein'ı besbelli rahatsız ediyor. Bana yakınlığı da belki bundan ileri geliyor.

Müdür Bey gelince, “Herkes hazır mı? ”diye sordu. Bana bakınca da:

-Ne o, akordiyonu almıyor musun? Almalıydın! deyince. “İzin verirseniz!” demeye kalmadı Müdür Bey, “Hadi hadi; koş al, koş al!”deyince akordiyonu alıp kamyona atladım.

Hava güzel. Çoktandır beklediğimiz, üstelik de çok merak ettiğimiz Ders Uygulamaları sonunda başladı. Lüleburgaz yolu gibi Turgutbey yolunu da çok iyi biliyoruz. Kamp yerinden geçerken anılar tazelendi. Özellikle de Nuri Onbaşı'nın taklitleri yapıldı. Turgutbey Okulu önünde kamyondan inince Muhtar vekili ile bir bayan öğretmen bizi karşıladı. Müdür Bey bir süre onlarla konuştuktan sonra bizi bir boş derslikte toplayarak bugün yapacaklarımızı anlattı:

- İlk yapacağımız, ders vermekten çok çocuklarla tanışmak, yabancılığı olabildiği kadar ortadan kaldırmak!”dedi. Okulda ilk üç sınıf(1. 2. 3. sınıflar) bir arada, 2. Dönem iki sınıf (4. 5. sınıflar) bir arada oturuyormuş. Bizim geldiğimiz günler sınıflar ayrılacakmış. Arkadaşlar işbölümü yaptı. Gerçekten, benim istediğim gibi, Abdullah Erçetin, İdris Destan, Bekir Temuçin'le dördümüz müzik çalışmaları için ayrıldık. Öteki arkadaşlar da 5'er kişilik gruplar oluşturarak çalışma koşullarını planladılar. Okulun Başöğretmeni Hayriye Öğretmen bizim okuldaki Cemile Öğretmeni tanıyormuş. Ayrıca okulumuz hakkında bilgi sahibiymiş, bize yakın davrandığından çocuklar da çok yabancılık göstermedi. Çalışmalara oyunlarla başladığımızdan çocuklar çok kolay açıldılar. Çevremizde sürekli büyük bir öğrenci grubu bulundu. Bu durumu da değerlendirmeye çalıştık. Önce Ahmet Güner'le Yusuf Asıl zeybek oynadı, sonra da 10 dolayında arkadaş Timurağa oyununu tekrarladılar.

Ders başlayınca okulda 3 derslik olduğundan 2 sınıf yarımşar saatlik ders denemesi yaptı. Dışarda kalan sınıfları bir araya getirerek şarkı söylettik. Turgutbey Köyü yolunda ne yapacağımızı, zamanı nasıl dolduracağımıı düşünürken paydos zili çalındığında şaşırdık: “Gün ne çabuk bitti!”Oysa hiç düşünmediğimiz bir günlük programla karşılaşmışız. Çarşamba günü öğleden sonra ders yok. Bunu anımsamadığım için üzüldüm. Arkadaşlar zaten böyle şeyleri düşünmüyorlar ama ben köye gittikçe okula uğradığıma göre çarşamba gününe hiç mi dikkat etmedim? Müdür Bey biliyormuş sanırım: “Öğleden sonra salt etkinlikleri izleyeceğiz!”dedi. Kumanyalarımızı yedik yemedik çocuklar gelmeye başladı. Gelenlerin gözleri akorliyonda. Müdür Bey bana: “Hadi bakalım, bugün bütün gözler sen de!”deyince akordiyonu alıp okulun yan tarafına geçtik. Yusuf, Ahmet, Bekir, Abdullah, Yakup önce el ele tutuşup Trakya oyununu oynadılar. Öğrencilerden ikisi çağırmadan halkaya katıldı. Bu kez arkadaşlar her biri birinin elinden tutup başka çocukları da halkaya aldı. Oyunu Timurağa'ya çevirdik. Çolcukların çabuk ayak uydurmasına şaştık. Az sonra bizim arkadaşlar geldi. Onlar da çocukların bu denli çabuk uyumuna şaştılar. Öyle ki arkadaşlardan, “Bunlar daha önce bu oyunu oynamış!” diyenler bile oldu. Hemen takılmalar başladı:

-İlkokul çucukları kolay öğreniyor, öyleyse terftişlerden iki gün önce bilen arkadaşları çağırıp çocuklara oyun öğreterek müfettişleri atlatırız. Özellikle İsmet'in işi işmiş, dayısını hemen çağırabilirmiş.

Zil çalınca çocuklar sıra olup dersliklere girdiler. Çocukların son bayramları olan 23 Nisan için etkinliklerinden sergi tümüyle hazır durumda. Salt bizim için sergilerini açılmış duruma getirmişler. Bugünü bayram sayıp, gezenlere, görevli öğrenciler bilgi veriyor. 23 N isan Bayramından sonra sergilerini toplayıp, isteyenlere işlerini vereceklermiş. Belli bir köşedeki el işleriyse okulda kalacakmış. Daha önce yapılan işbölümüne göre grup başları var, yapılan işleri o anlatıyor. Önce bayraklar anlatıldı, bir sıraya düzgün olarak sıralanmış bayraklar. 23 Nisan için yazılmış çok şiir var. Çok ilginç, görevli çocuklar, sanki biz orada yokmuşuz gibi sakin sakin işlerini görüyorlar. Müdür Bey, şiir köşesindeki bir çocuğa yakınındaki şiiri sordu. Şiir, Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel'indi. Çocuk çok rahat:Kültür Bakanı Hasan Ali Yücel yanıtını verdi. Gerçekten şiirin altında Kültür Bakanı yazılıydı.

Konuşmalar arasında, okulda Turgut Beyli öğrenci olup olmadığı soruldu. 9. Sınıflardan Ahmet Has'ın buralı olduğu söylenince Müdür Bey Ahmet Has'ı sordu. Ahmet Has'ı benden daha iyi tanıtan olmadı. Ancak ben Ahmet'i iyi tanıyordum ama doğrusu Turgut Beyli olduğunu biliyordum. M üdür Bey, iAhmet'i tanımak istediğini söyledi. “Buraya geldiğimizi bilmeli, hatta bir gün bizimle de gelmeli!”dedi.

Çarşamba etkinlikleri içinde temizlik çalışmaları da varmış. Derslikleri boşalttık. Çocuklar bizi yok sayarak işlerine dalınca, orada fazla olduğumuzu varsayarak Müdür Beye bakmaya başladık. Müdür Bey de öyle düşünmüş olacak, Hayriye Öğretmene teşekkür etti, Müfettiş Hamit Bey gelirse selamlarını söylemesini istedi. Çarşambaya görüşmek üzere hepimiz iyi çalışmalar dileyerek ayrıldık. Kamyona doluştuğumuzda hepimiz neşeliydik. Arkadaşlar, ikide bir: “Çekindiğimiz kadar zor değilmiş!”deyip içlerinde biriktirdikleri gizli korkularını açıkladılar. Gerçekte tüm gün, okula ya da çocuklara yapılan görünürdeki katkı, Bekir Temuçin'le Abdullah Erçetin'in öğrettiği iki şarkının dışında fazla bir şey yoktu. Biz de öğrencileri tanımış falan değildik. Hatta iki öğretmenden ancak birini tanır gibi olduk. O da okul Müdürümüzle konuştuktan sonra Cemile Öğretmeni soruşu nedeniyle oldu. Bunu konuşunca arkadaşlar, bir gerekçe bulup teselli oldular, “Kalabalık olduğumuzdan yeterince rahat gözlem yapamadık, dersliklere ısınamadık. çocuklar da bize bireysel olarak yaklaşamadılar!”Okula dönerken arkadaşların topluca şarkı söylemesi ayrıca alkışlanacak bir durumdu. Daha önceki gidiş gelişlerde neredeyse Lüleburgaz'a girerken susan arkadaşlar bu kez bağıra çağıra marş söylediler. Bu da bir bakıma iyi oldu, içlerinden bazıları, bildiğini sandıkları bile bilmedikleri ortaya çıktı. Oysa Dumlupınar, Ankara, Andımız, İzci, Onuncu Yıl marşlarını Turgutbey Okulu öğrencileri çok rahat söylediğine tanık olduk.

Okul önüne paydosta indiğimizde kalabalık bir öğrenci grubu çevremizi sardı. Soru üstüne soru. Neyse benim elimdeki akordiyon yanıtsız ayrılmam için bir bahane oluyor. Başımla gösterince yerine götürmem için yolu açtılar. Akordiyonu bırakınca bu kez kapıda bir grup önümü kesti. Kısaca onlara, çocuklara iki arkadaşımla şarkı öğrettiğimizi anlatıkp geçtim. Müdür Beyi sordular: “Yaptıklarınıza Müdür Bey karışıyor mu? Müdür Beyin hiç karışmadığını söyleyince şimdiye dek duymadığım bir olay öğren dim: “Müdür Bey 9. sınıflartdaki Öğretmenlik Bilgisi Dersler'inde kimseninm gözünün yaşına bakmayıp en küçük bir bocalamada haşlıyormuş.

Dersliğe dönünce arkadaşlara bunu söyledim. :İnanmayanlar oldu. İnananlar da bir süre yorum yaptılar:Onların İlk Öğretmenlik Bilgisi ders öğretmenleri, dilediği yöntemi uygulamak istemektedir. Bir başka varsayım:Müdür Bey öğretmenliğe uzun süre ara vermiş. Biz ikinci senemizi okuyoruz. Müdür Bey bizi bu nedenle pek önemsemiyor. Oysa onları kendisi yetiştirmiş olacak; o nedenle üstlerine varıyor! Bu tür konuşmalarla Serbes Okuma saatini geçirdik.

Akşam yemeğinde iyice acıktığımızı farkettik. Her zamanki konuşmaların yerini kaşıt tıkırtıları aldı. “Huylu huyundan vazgeçmez!”Birden bir fısıltı:

Hayriye Öğretmen bekar mı? Nedense soruya kimse yanıt vermedi. Ben şarkılardan, kız öğrencilerin güzel seslerinden, ilkokuldayken daha dikkatimi çeken kızların bu üstünlüğünü öne sürdüm. Bunu, annelerin ninni söylemeleri, ninni söylerken seslerinin geliştine sonra sonra bunun müziğe yatkınlığına, ev işlerini yaparken de az sesli olmakla birlikte çok tekrarlandığına böylece anne yanında çok kalan kız çocuklarının bu alışkanlığı kazandığına yordum. Ben doğru bir şey söylediğimi sanarak arkadaşlardan onay beklerken Mehmet Aygün karşı koydu:

Hilmi de anasının dizi dibinde büyüdü ama “Do!”bile diyemiyor!”deyince iş karıştı. Hilmi birden sinirlendi, Mehmet'e bakarak:

Do neden diyemiyormuşum? diye sorduktan sonra bir süre dik dik baktı. Hilmi bakarken Yusuf söze girdi:

Hilmi neden “Do” demiyor biliyor musunuz? Do'dan sonra “Muz!” deyip seni üzmek istemiyor! Hepimiz güldük. Hilmi bir şeyler söyleyecekti, sözü ağızında kaldı; bir süre bakındıktan sonra:

Bunlar ne konuşuyorlar Allah aşkına; bana söyleyeceğimi unutturdular! deyip kalktı. Hepimiz kalkınca konu da kapandı.

Derslikte konu Turgutbey Köyü. Daha doğrusu köyün muhtarı. Turgutbey Köyü Muhtarını daha önce öğrendiğim için açıkladım: “Biz o köye bu dördüncü gidişimiz. Turguybey Muhtarını bir kez Lüleburgaz'da gördük. Kendisi öğretmenleri köyüne çağırmıştı. Daha sonra bir kez Umurca Höyüklerini görmeye gittiğimizde Turgutbey'e de uğradık. İkinci kez Lüleburgaz sebze bahçelerini gezdiğimizde gittik. üçüncü kez Askerlik Kampındayken oraya dek yürüdük. Bu dördüncü gidişimiz. Bu dört gidişte de köyün muhtarı köyde yoktu. Kısacası köy muhtarı Lüleburgaz içinde oturduğundan işlerini köyün kahyası yönetiyormuş!”Ben susunca, Sami Akıncı karşı durdu: Arkadaşın yanlışı olsa gerek, “O köyde oturmayan birinin köy muhtarlığı söz konusu olamaz! Hele, Köy Kahyasının muhtarlık işilerini yürütmesi de olası değildir. Her ikisinin de işleri başka başkadır!

Sami'nin dediklerini ben de biliyorum. Bizim köyümüzde benim bildiğim üç görevli vardır: “Kö Muhtarı, Köy Bekçisi, Köy Kahyası. Bunlardan muhtar bir ya da iki yıl arayla seçilerek görevlendirilir. Köy Bekçisi ile kahyası istekliler arasından seçilir. Ayrıca İmam vardır ama o, kendi alanında yetişmiş biridir; işini sürekli yapar. Sami arkadaşımız, her yerde yapılanlara bakarak böyle diyor. Lüleburgaz'ın 34 köyünde de böyle olmasına karşın Turgutbey Köyünde bu, yıllardır benim söylediğim gibi sürmektedir. Olsa olsa muhtarın yerine bakan Köy Kahyası değil de üyelerden biri olabilir!”Sözüm bitmedi ama konuyu daha da uzatmak istemedi. Zaten yat zili yardım yetişti. Herkesin dilinde Turgutbey köyü. Köyde kalmayı isteyenler çıktı. İdris Destan: “Kalsaydık b en eve giderdim!   “deyince Mehmet Aygün sordu: “Beni götürmez miydin? ” Arkasından sesler geldi, “Beni de, beni de, beni de!” Osmancık'a ünlemleri giderek azaldı bir süre sonra da kesildi.

 

22 Nisan 1943 Perşembe

 

Asım Öğretmen: “Yatanlar için geldim!”diyerek ranzalara vurunca gülüşerek herkes çıktı. Bizim oyun yerinde Talat Tarkan Öğretmenle karşılaştık:

Benim oyunlarımdan çalarsan oynarım! deyince oyunlarını sordum. Önce Sepetçioğlu'nu söyledi. Sepetçioğlunu çok iyi biliyordum, hemen çaldım. Talat Tarkan Öğretmen , oynayacağını şaka olarak söylemişmiş. Bu kez de:

Yoooo, çalmadan önce sözlerini söylemen gerekir! deyince ben başımı akordiyona eğdiğim için sözlerini söyleyemiyorum, arkadaşım söyleyecek deyip sözü Ahmet Güner'e bıraktım. Ahmet Güner güzel, gür sesiyle:

“Sepetçi'oğlu bir ananın kuzusuuuuu-

Hiç bitmiyor yüreğimin sızısı vay vay!

deyince ben başladım. Talat Öğretmen gülerek:

Siz çok yamansınız, bu konuda iyi yetişmişsiniz. Sizinle aşık atılmaz. Sözümü geri aldım. Ben Kastamonu'da bulundum, Sepetçioğlu oynadım ama, sizin gibi düzenli çalışanı da görmedim. Takılmam bir sabah şakasıydı! deyip güldü. . Konuşurken vakit geçmiş, Tamzara'ya başlarken zil çaldı. Arkadaşlardan sonra merdivenden akordiyonu çıkarırken Talat Öğretmen gene beni karşıladı, bu kez de Kastamonu/Gölköy Köy Enstitüsü'nde bulunduğunu orada çok iyi bir müzik öğretmeni bulunduğunu anlattı. “Bedri Bey, Bedri Akalın! diye tekrar etti, Müzik kitabı çıkardığını söyledi. Bana o kitaptan bir tane getirteceğini söyledi.

Dersliğe döndüğümde arkadaşların Talat Tarkan Öğrtmenin övücü sözleri üstüne konuşacağını sanıp, son sözlerini de eklemeyi tasarlarken dün akşamki köy muhtarı ya da bekçisi sözlerinin tekrarlandığını gördüm. Az dinledikten sonra sordum:

Ben yanlış bir söz mü söyledim! söylediğimde bir yanlış varsa onu konuşalım! deyin, hemen Sami Akıncı'nın dediği dile getirildi. Bu kez akşam ben konuşunca Sami benim sözüme yanlış demedi, hatta ben sözümü bitirince:

Bak o, olabilir! diyerek bana katılmıştı; dedim. Dedim ama söylediğimi yeterli görmeyip açıkladım. Turgut Bey köyüne bu dördüncü gidişimiz. Hadi birini ikisini içinizde unutanlar olsun. Kaç kez gidildiğini sayarsanız sayın, o küyün muhtarını gördünüz mü? O köy muhtarını görm ek isterseniz ben size yerini söylerim; Lüleburgaz, Pazar yerine yakın dükkanındadır. İsterseniz bir cumartesi günü birlikte gideriz. Konuşanlar sustu ya da konuşmalar giderek sıralar arasına dağıldı. Konuşmalardan kopunca önce bugünkü Türkçe dersini sonra da Selçuk Öğretmenin söylediği özür dileme işini düşündüm: “Özür dilemek kolay da bunu, nasıl, nerede yapabilirim? Bu konudan habersiz arkadaşlar önünde konuyu açmayı düşünemiyorum. Kesinlikle derslikte bunu yapamam. Olsa olsa kitaplığa gittiğinde ya da evine giderken arkasından yetişip söyleyebilirim!”

Bu kez de okuduğum şiir aklıma geldi: “Ben bu şiiri yanlış mı okudum acaba? ”Açtım, şiiri bir kez daha okudum. Yahya Kemal Beyatlı: MAHURDAN GAZEL (Uzaktan söylemek ya da şarkı söylemek)

Gördüm ol meh düşuna bir şal atıp Lahur'dan
Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nurdan
Nerdubanlar busiş-i nermin-i damaniyle mest
İndi bin işveyle bir kaşane-i fağfurdan
Atladı damen tutup üç çifte bir zevrakçeye
Geçti sandım mah-ı nev ayine-i billurdan
Halk-ı Saadabat iki sahil boyunca fevç fevç
Vade-i teşrifine alkış tutarken durdan
Cedvel-i Sim'in kenarından bu avazın Kemal
Koptu bir fevvare-i zerrin gibi mahurdan

Topu topu on dizelik bir şiir. Bunun neresini yanlış okumuş olabilirim? Üstelik Genel Vali Abidin Özmen teşekkür etti. Antigone'deki oğul Hainon'un babasına söylediklerini anımsadım.

“Hiç kimse yaptıklarının kusurunu kolay kolay göremez!”

Sabahat Öğretmen kesinlikle benim bir kusurumu görmüştür. Onun gördüğünün ayırdında olamadığım için çırpınıyorum ama Hainon bu sözü, babasına söylediğine göre, bu söz Sabahat Öğretmen için de geçerli olabilir. O da insan olduğuna göre onun kusuru olamaz mı?

Son karar olarak işi çalışmaya bağladım; çok çalışacağım, bir yakınlık görebilirsem özür dileyeceğim. Ancak kapısına dikilip ya da önüne çıkıp suçluymuşum gibi boyun eğerek özür dilem eyeceğim.

Bu kez hiç bir arkadaşın yapmadığı bir ödev hazırladım. Sofokles'in okuduğum üç kiştabı:Kral Oidipus-Oidipus Kolonosta-Antigone kitaplarının bir birini tamamlayan iki sayfalık bir özetini çıkardım. Sabahat Öğretmen daha önce Beyaz Kitaplar olarak adlandırdığı yeni kitap dizisinden okuyacağıı söylemişti. Sanırım Akın Piyesi işi geçince o dediğini yapacak. Ben de o zaman çalıştığımı gösteririm. Çıkardığım özetleri daha da kısaltarak iki sayfa olarak rahat okunacak düzgünlükte hazırladım. Ödevimi tam bitirmiştim, ders zili çaldı. Sabahat Öğretmen kitaplar kolunun altında geldi. Önce 23 Nisan Bayramı üstüne kısa bir konuşma yaptı. 23 Nisan Bayramı'nın Cumhuriyetimizin ilk muştusu olduğundan söz etti. Bu günün sevincini dile getiren şiirlerden , şarkılardan söz ederken arada sorular sordu. 23 Nisan'la ilgili şarkı sorunca kimseden çıt çıkmadı, parmak kaldırdım. Sabahat Öğretmen gülümser gibi yaptı ama sesi gene de gergin çıktı: “Söyle bakalım!”deyince sordum: “Şarkısını mı söyleyeyim, şarkının adını mı? ”deyince bu kez iyice gülümsedi, “Önce adını söyle gerekirse sonra şarkısını da isteriz!”deyince iki değişik 23 Nisan şarkısı adı söyledim. Kamutay'ın Doğumu- ' 23 Nisan. Sabahat Öğretmern gene gülümseyerek: “Şarkılarını sonra dinleriz!”deyip getirdiği kitaplardan şiirler okudu. Şiirlere önce 23 Nisan için yazılanlarla başladıysa da sonra sonra Atatürk için yazılmışlar öne çıktı. Daha önce dinlediğimiz bazı şiirleri anımsadık. Özellikle Faruk Nafiz Çamlıbel'in: En Büyük-Çankaya-Asırlarca, Behçet Kemal Çağlar'ın:Görmeye Geldim-Asırlarca-İzinde, Celal Sahir Erozan'ın O Geliyor şiirlerini a nımsayarak dinledik. Nurettin Artam adlı şairin Bayram Günü adlı şiirini çok sevdik. Öğretmen de beğenmiş olacak ki, iki kez okudu. Bu derste çok sıkılacağpımı düşüünürken dersin nasıl geçtiğini b ile anlamadan zil çaldı. Neredeyse dersin bittiğine üzüldüm. Sabahat Öğrtmen çıkınca bu kez Selçuk Öğretmen sorarsa ne söyleyeceğimi düşünye başladım. Bulduğum yanıt:

“Sabahat Öğretmen dersliğe girince hemen öğretmen masasına oturup şiir okumaya başladı; ders sonuna dek durmadan şiir okudu. Sözlerini bölmeye cesaret edemedim!”

Bu buluşuma da sevindim, Selçuk Öğretmenin kesinlikle gözünden düşmek istemiyorum.

Seyfi Çaçur, Öğretmen geçmiş derste zil çalınca sözü kestiği yerden konuşmaya başlar. Geçen derste son sozü: “Trakya topraklarının gerçekte tam çiftçi toprağı olmasına karşın gerektiği ürünün alınmamasını, bilgiden yoksun çalışmalara bağladığını söylemişti. Gene bu sözü tekrarlayarak söze başladı. Seyfi Çaçur Öğretmen ; kendisinin Tarım uzmanı olmadığını ancak toprakların oluşumu üstüne bilgilendikçe bir Tarımcı düzeyinde herkesin bilgisi olabileceğine inandığını, bu nedenle gezip gördükçe topraklarımızı bu ilgiyle izlediğini belirttikten sonra bugün topraktan çok insanlarımızın toprağa bakışı üstünde duracağını söyledi. Yüzlerimize bir süre baktıktan sonra:

Hepiniz çiftçi çocuğusunuz, ben öyle düşünüyorum. Bir süre sonra da gene çiftçiler arasına döneceksiniz!” dedikten sonra Sarımsaklı Çiftliğini görüp görmediğimizi sordu. Hep bir ağızdan, gördüğümüzü söyleyince bu kez de oraya en yakın olan Ayvalı köyünü sordu. Ayvalı köyünü Kadir Pekgöz'le benden başka gören olmadığı için Seyfi Öğretmen bizden Ayvalı köyü hakkında bilgi istdedi. Kadir dişe dokunur bir bilgi veremedi. Ben, Ayvalık köyünden bir çok insanın yakın olması nedeniyle Sarımsaklı Devlet Çiftliğinde çalıştığını söyledim. Seyfi Öğretmen gülerek:

- İşte bu, benim beklediğim yanıttı. Ben de bunu yeni öğrendim. O çiftlik şimdiki kadar görkemli olmamakla birlikte yüz yıldır örnek bir çiftlikmiş. O gün bugündür o köylüler Sarımsaklı Çiftliğinin büyük ölçüde işini görmüşler. Buna karşın hemen yakındaki köylerinde çiftlikte yaptıklarının hiç birini denememişler. Savunmaları da ilginç: “Çiftlikte toprak derin sürülüyor, biz öyle derin süremeyiz, onlar düzenli sulama yapıyor; biz öyle düzenli sulayamayız. Şeklinde baştan savma sözler. Toprağa böylesi eğreti bakan insanlara toprak ürün vermez!”

Seyfi Öğretmen bize de öğütte bulundu: “Gittiğiniz yerde sakın söylenenlere hemen kanmayın. O yerlerin eski sakinleri kendi doğrularını savunmak isterler. Onları kırmadan, kendi deneylerinizi sonuçlandırabilirseniz özlemle beklediğiniz iyi sonuçlarla karşılaşırsınız!” dedikten sonra halkımızın geri kalmışlıktan ileri gelen bir umursamazlığı olduğunu, bunda eski yönetimlerin de kusurlu bulunduğunu örneklerle anlattı. Osmanlı İmparagtorluğu'nun güçlü olduğu zamanlarda en güzel atların bizim ülkemizde yetiştiğini, şimdilerde Avrupa'da Arap Atı olarak ün yapan atların bizden alınığını, gene salt Anadolu'da yetişen Tiftik Keçisi, deyince derslikte bir kıpırdama oldu. Seyfi Öğretmen az baktıktan sonra sorunca; Sami Akıncı parmak kaldırdı: “  Biz onun acıklı öyküsünü okuduk, hiç unutmuyoruz, unutmayacağız!” deyince Seyfi Öğretmen: “Ne çare ki? Biz şimdilerde elimizde olanları da tüketmek üzereyiz!”Bu kez de Bekir TemuçinAnkara-Hasanoğlan arası Lalahan dolayındaki Tiftik Çiftliğini anlattı. Seyfi Öğretmen gülümseyerek: “İşte benim de anlatmak istediğim bu. Niçin devlet yapsın? O söylediğiniz yöredeki insanlar ne yapıyor? Osmanlı İmparatorluğunun güçlü zamanlarında o güzel atları; o keçi sürülerini kim yetiştiriyordu? Tarihi doğru okursak görürürz:O zaman devlet yetiştirmiyor daha çok devlet halktan alıyordu. ”Tembele iş buyur sana akıl öğretsin!”diye bir sözümüz vardır. İkide bir böyle sözler söylenir: “O zaman o v ardı, o zaman bu vardı!”O zamanla bu zaman arasında en can alıcı fark, bence; devlet gittikçe insaflı olduğundan halk tembelliğe kayıyor!”dedikten sonra da: “ Öğretrmen Okullarını bitiren öğretmenlerin bu konuda halka yeterince yararlı olamadığını, tersine zarar verdiklerini; çünkü iş-eğitiminden, daha doğrusu iş alıkşkanlığından yoksun yetiştikleri için köyün, çiftçinin yabancısı olarak kaldılar. Siz bunu yapmayacaksınız, bir bakıma da yapamayacaksız. Bu nedenle kendinize mukayyet olun, dağarınızı iyi doldurun. Bu konuda daha konuşacağız!”derken zil çaldı. Öğretmen çıkınca bir süre mukayyet olma sözü ortalarda dolaştı. Küçük sözlüğüme baktım, öyle bir söz yoktu. Sözü bulamadığımız gibi gruplaşmaya da neden oldu. Mukayyet mi yoksa mukayyit mi? ”Arkadaşlar birden:  “Ah; ah, ah!”çektiler: “Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen olsaydı, bize doğrusunu söylerdi.

Yemekte sözü kendimize çevirdik. Sevdiğimizi söylüyoruz ama bir mektup bile yazmıyoruz!”Yemek masasınsdci arkadaşlar kesin karar verdiler, ayrılan tüm öğretmenlere topluca mektup yazacağız. Bu kez Mehmet Aygün dürtükleme görevini üslendi. Herkesten imza alacak. Ben, Ahmet Güsrel Öğretmene yazdığımı, birinci mektubuma yanıt aldığımı ikinciye ise yanıt alamadığımı söyledim. Eskişehir /Çifteler Köy Enstitüüsü'nün bir birine çok uzak iki bölüm olduğunu, bir süre Çifteler Bölümünde çalışan öğretmenin sonradan Mahmudiye bölümüne geçmiş olabileceğini anlattım. Arkadaşlar kararlı, iki tarafa da yazacaklarını söylediler. Köy Enstitülerine atanan öğretmenlerin adresleri bende var. Salt Okul Müdürümüzün adresi kesin değil, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü'nde yazılırsa bulunurmuş. Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişi Hayrullah Örs bu adresi söylemişti. Ben çok düşünüp mektup yazmaya karar verdim ama nedense bir türlü yazamadım. Yazacaklarım onu üzer diye çekindim.

Marangozluk atölyesinde kovan işimizi sürdürdük. Halis Öğretmen kovan ölçülerinin önemini belirtti, standart sözünü kullandı. Bu nedenle baskı çizili planlardan milimetrik olarak birer suret çıkarıp almamızı söyledi. Halis Öğretmen gülerek bir de uyarıda bulundu:“Arılar, çok dikkatlidir, bal için konan peteklik çerçeveler yataklarına usuruplu oturtturulmazsa arılar o peteği bal doldurmaz. Bunun gerekçesi ise iyi yerleşmeyen çerçeve sarsıntı yapınca arılar bundan hoşlanmıyor. İşin ilginci arılar, sepet kovanlarda bu tur eksiklikleri kendileri yapmasına karşın hazır kovanlarda bu kusurları affetmiyor. Bu nedenle kovan yapacaksak çok dikkatli, kısacası milimetrik hesaplarla yapmalıyız!”

Kovan parçalarını temizleyip çatacak duruma getirdik. Son bir alıştırmadan sonra çakıp boyayacağız. Boyama işini de Halis Öğretmen bize bıraktı, “Aranızda anlaşın, iki ya da üç arkadaşınız hepsini boyasın!”Salih Baydemir gülerek:

-Tarım Dersinden alınırsam ben boyarım! dedi. Yusuf Asıl karşı durdu:

-   Öğretmenim boyama işlerini seven arkadaşlar pazar günü boyasalar olmaz mı? Öğretmen iyi niyetle söylendiğini sandığından başını bile kaldırmadan “Niçin olmasın, atölye size her zaman açık!”deyince patırtı koptu. Salih Yusuf'un adını, Yusuf Salih'in adını yüksek sesle söyleyince Halis Öğretmen, başını kaldırmadan;  “İki kişi de yeter, gündüzler iyice uzadı; bitirebilirsiniz!”dedi. Yusuf kurtuluşu yalan söylemekte buldu: “Öğretmenim biz arkadaşlarla pazar günü için Lüleurgaz'a gitmeye karar almıştık. şimdi anımsadım, gelecek pazara olsa olmaz mı? ”Halis Öğretmen, “Gerek yok, o zaman pazartesi günü yeni bir işbölümü yaparız, önemli değil!”deyince konu kapandı.

Paydos olunca derslikte oturmaya niyetlenmiştim. Arkadaşlar gelince 23 Nisan Bayramından çok cumartesi günü öğleden sonra Lüleburgaz Halkevinde yapılacak gösteri konuşuldu. Sıkılıp kalktım. Ben koridora inerken Asım Öğretmen geçti; işaret parmağıyla gel, dedi. Girdim tabureye oturdum. Her zaman girer girmez bir şeyler söyler, takılır güler ya da kızdığı bir durum için sert çıkışlar yapardıı. Bu kez susması dikkimi çekdi. Az sonra elinde bir kağıtla yanıma oturdu. Kağıt üstüne Halkevi sahnesi çizilmiş. Sahnenin iki yanında toplanmış perdeler var. Perdenin birinin yanına ben ötekinin yanına Asım Öğretmen duracakmış. Benim gözlerim hep onda ola cakmış. Öğretmen işaret verince ne yapacaksam yapacakmışım. İşaretle olduğuna göre işarete uyacağımı anladım ama işaretler neyi anlatacak? Asım Öğretmen onları da akşam yazacağını söyleyip ikinci akordiyonu da odasına getirmemi istedi. Akordiyonu getirince parça adları söyledi ben çaldım. Çaldıklarımdan seçmeler yaptı. Yemek ziline dek çalıştık. Beş okul şarkısı, beş türkü, beş marş, beş akordiyun solo. Türkülerde, şarkılarda, marşlarda ben hep katılacağım ancak 2. akordiyon olduğumu unutmayacağım. Asım Öğretmen beni gücendirmemek için ikide bir: “Çalamayacağından değil, ben ses ayarını kaçırırım, doğru yönetebilmem için sesler benim kontrolumda olmalı!”dedi. Parça olarak benim için Çardaş Früstin ile Karmen Silva'yı, kendisi için de Tuna Dalgaları ile Macar Dansını ayırdı. Yine bir Gülnihal'i de birlikte çalacağız. Tekrarda önce ben tempo tutacağım, sonuna doğru birlikte bitireceğiz. Akordiyonları açıp bir deneme yaptık. Çok rahat uydum. Oyunları ben ( üç oyun)yalnız çalacağım.

Yemek zili çalmıştı, arkadaşlara ucu ucuna yetiştim. Derslikte adım geçmiş, ancak kim niçin sorm uş, doğru dürüst anlatan olmadı. “Kızlar” sözü edildi ama bu çok öne sürülen bir şaka da olabilirdi, aldırmadım. ”Arayan bulur!”deyip Asım Öğretmele yaptığımız çalışmayı anlattım. Hilmi duramadı. Önce: “Abi, o adamla sen sanıl uyuşuyorsun? diye sordu. Az sonra sözünü çevirdi: “ Asım Öğretmen sinirli birisi, seninle nasıl uyuşuyor anlayamıyorum? ”dedi. Hilmi sanırım ikinci sözünde benim incineceğimi düşünmemişti. Arkadaşlar susup bakışınca Hilmi, ne o ben yanlış bir şey mi söyledim yoksa? ”diye sorgulama yaptı. Önce Yusuf'a sordu. Yusuf tınmayınca Recek Kocaman'a baktı. Recep Kocaman:

Söylediğin arkadaş seni dinledi, söyleyeceği varsa sana söyler! deyip savuşturdu. Onlar konuşurken ben kendimi denetledim, yanıtımı hazırladım:

Ben derslikte bir yığın cahil cükela çocukla cebelleştiğim gibi öğretmenlerimle cebelleşecek kadar dengesiz değilim. Bunu anlamayan varsa anlasın. Asım Öğretmenden öğrenecek çok bilgi olduğunu da biliyorum. Nasıl giden öğretmenlerimizden Fikret Madaralı, Ahmet Gürsel, Salih Ziya Büyükaksoy, Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren, Hasan Çevik, Ali Yılmaz Demirbilek, Hidayet Gülen, ayrıca 8 ay sürekli birlikte çalıştığım Sili gibi değerli insanlarla olaysız çalıştımsa, üstelik Sili Usta gibi yüzlerce insanı çalıştıran bir yabancı uyruklu kimseden yazılı teşekkür aldığımsa benim ona değer bir tarafım var demektir. Bu nedenle senin sözün benim için geçerli değildir. Asım Öğretmen bana arkasını dönse çok üzülürüm. Asım Öğretmen gelmeden önce ben marangozluk atölyesinde titreyerek akordiyon çalışıyordum. O geldi beni atölyeden kurtardı. O bakımdan bile ona saygım sonsuz. Ne varki benim de ona yardımım oluyor. Düşünüyorum, Asım Öğretmen bana yüz çevirse hanginiz ona benim yaptığım yardımı yapacaktır? Beş yıla yakındır beraberiz. Hanginiz gönül verip bir gün bayrak çektiniz? Hanginiz heveslenip bir gün Bayrak Törenini yönettiniz? Gene gene söylemek zorunda kaldığım için üzülüyorum ama anımsatmak zorunda bırakıldığım için tekrarlıyorum; Hasanoğlan'a 200 öğrenci ile 22 öğretmen geldi. Bir ya da iki tanesini merak edip öğrenen kaç arkadaşımız var? Bunları düşünüp değerlendirmeye çalışan ben, derslikte söylenen bir çok anlamsız söze gülüp geçiyorum. Her arkadaşın kendi gücü değerinde bir saygınlığı vardır. Ben de buna saygı duyuyorum. Ancak, bu ölçüyü kesinlikle abartmamaya özen gösteriyorum. Öğretmenlerin beni sevmesi ya da sevmemesi onların bileceği bir iş. Ancak ben onların dersine çalıştığım sürece onların beni sevmeyeceğini düşünmüyorum. Edirne/Karaağaç'a toplandığımızda dersliğin yarıdan çoğu ortaokuldan ayrılma arkadaşımızla doluydu. Ben köyden şayak giysilerle onların arasında bir süre oturdum. O zaman benim için neler düşündüğünüzü neler konuştuğunuzu anımsamaya çalışın. O şayak giysili bendim. Benim giysilerimi küçümseyen de sizdiniz. Şimdi benim üç takım kumaş giysim var. Şayak giysiler içinde otururken. “Senin işin çok zor evlat, sen okulu bitireli köprülerin altından çok sular geçmiş!”diyen Ahmet Gürsel Öğretmen çok değil beş ay sonra bana hepinizin gözü önünde tam numara verdi. Sizler bunları unutabilirsiniz ama ben bunları yaşıyorum. Sizinle benim arkadaşlığım böyle başladı, böyle sürecek. İlk günlerde küçümseyenler bugün de küçümseyebilir. Bu onların biraz da nerede durduklarına bağlıdır. Belki de kendilerini bir tepenin ardına korumaya almışlardır. Ben onları göremediğim için yeterince değerlendiremiyorum. İşte önümüzde dört ayımız kaldı. Hepimiz çil yavrusu gibi dağılacağız. Dilerim o zaman herkes daha özgürce değerlendirme yaparak, dilediğini yüceltecek, dilediğine de haddini bildirecek!”

Ben konuşurken sürekli bir şey söyleyecvekmiş gibi yüzünü çeviren Hilmi Altınsoy sonunda durdu. Bizim masanın dışındaki tüm masalar boşaldığından nöbetçi arkadaşımız 15 Hüseyin Serin gülerek geldi: “Az daha oturursanız sabah kahvalısını gönderirim!”deyince kalktık.

Derslikte tartışma konusu, “Öğretmen olarak gittiğimiz köyde de 23 Nisan Bayramı yapılacak. 23 Nisan Bayramı için burada yapılanı örnek almalı mıyız? Sami Akıncı:

Almalı mıyız? değil almak zorundayız. Gideceğimiz yerde daha iyi bir örnek bulamayabiliriz! Şimdiye dek Sami Akıncı'nın her dediğine uyan arkadaşların bu kez karşısında olduğunu görünce şaşırmadım . “Çünkü oturup bir kaç satır yazı yazacaklar. Amaçları bundan kaçmak. Gene aynı numara; kendileri yapmıyor ama başkaları da yapmasın!

Oturup, Asım Öğretmenin adını yazdırdığı şarkıların, türkülerin, marşların hepsinin sözlerini yazmaya başladım. Abdullah Erçetin geldi, marşları o yazdı. Bekir Temuçin isteyenlerin alması için her akşam tahtaya bir tanesini yazmaya söz verdi. Dersliğin havası değişti. Bu arada İsmet bana, “ Dayı, sen köy gitmeyecektin, karar mı değiştirdin? ” diye sordu. İsmet'e: “Bu yıl gitmezsem gelecek yıl gideceğim. Hiç gitmeszem bile köydeki öğretmene veririm. Öğretmen ya da Eğitmen değişik bir proğram kazansa bir zararı mı olur? ”diye sordum. İsmet ciddi ciddi köydeki öğretmenlerin bunları bildiğini söylemesi İsmet'in diretmesi üzerine onların köyündeki Hamdiye öğretmenin benden Harmandalı Zeybeğinin notası ile Dağlar Marşı' nın sözleri nasıl yalvarırca istediğini anımsattım.

İsmet'le tartışmamız pek iyi olmadı ama bunu o istedi.

Yattığımdan az sonra İsmet geldi, şaka söylediğini, bu fikre karşı olanları kışkırtmak için öyle dediğini; asıl amacının ise Sami Akıncı ile Fettah Biricik'i kızıştırmak olduğunu söyledi.

İsmet ayrılınca gene Selçuk Öğretmeni düşündüm; “ Ya özür dileyip dilemediğimi sorarsa? ”

 

23 Nisan 1943 Cuma

 

Sefer Tunca: “Nöbetçinin görevi uyuyanları uyandırmak!”deyince bir kaç kişi birden:

-Biz uyandık, haydi git çayları hazırla!”diye karşılık verdi. Öte yandan biri de:

- Çok beklersin çayı, çorba neyine yetmez!

Fahri Tosili Öğretmenin sesi gelince konuşmalar kesindi: “ Fahri Tosili Öğretmen 23 Nisan Şarkısının başını tekrarlayarak geldi:

“Bugün yirmi üç nisan,

Neşe doluyor insan.

Kamutay bugün doğdu,

Saltanatı kovdu.

Sizse hala yataklardasınız! Arkadaşlar kalktıklarını söyledi. Mehmet Yücel Fahri Tosili Öğretmenden 23 Nisan şarkısının öteki sözlerini sordu:

Biliyorsanız bize öğretin! Fahri Tosili Öğretmen Mehmet Yücel'e, “Günaydın, benim adım Fahri Tosili, Asım Kaveller değil, yanlış kapı çaldın!”deyip kahkaha attı. Bekir Temuçin araya girdi, “O şarkıyı ben biliyorum, istersen öğretirim!”Mehmet Yücel yanıtladı:

Duymadın mı öğretmenin dediğini, sen Asım Kavaller misin? Fahri Öğretmen duymazdan geldi, elindeki çubukla ranzaya vurup:

Kapılar kapanıyor! uyarısı yaptı.

Bu sabah üç sınıf ayrı olarak üç halka yapıp oynadı. Timurağa, Trakya halaylarını tekrarladık. Oyunları öğreten arkadaşlar, Zeybekler dışındaki oyunların böyle çalışılmasını daha yararlı buluyormuş.

Dersliğe dönünce akşamki şarkı-türkü tartışması gene konu edildi. Asım Öğretmenin adlarını verdiği marşları, şarkıları, türküleri Bekir Temuçin'e yazdırdım.

Türküler:

Harman

Atımı Bağladım

Süpürgesi Yoncadan

Ziller

Manastır

Şarkılar

Gül

Sonbahar

ilkbahar

Güzel Meriç

Şen Gemiciler

Marşlar

Gençlik Marşı

Ankara

Dumlupınar

Adımız-Andımız

Karadeniz

Bekir, Adımız andımızdır, marşını tam bilmiyormuş. Abdullah Erçetin onu da tamamladı: “  İsteyen alsın istemeyen almasın!”deyip geçtik. Ben, okunaklı bir şekilde yazıp Eğitmen Mustafa Ağabeye vereceğim.

Kahvaltıda bugünkü törenden çok yarınki Halkevi temsili konu dedildi. Lüleburgazlıların önce beğenip beğenmemeleri, sonra da Akın piyesinin konusunu anlayıp anlamayacakları tartışıldı. Öncelikle Hakan kızının kurban edilmesini insanların sevmeyeceği öne sürüldü. Öğretmenleri anlattığına göre İstanbul'da oynanınca çok beğenildiğini anımsattım.

Eğitimbaşı tören duyurusu yaptı, törenden sonra bayram dinlenmesi olduğunu, Banyo sıralarının aksatılmayacağını, okul dışına izinli çıkılacağını, yarınki temsilde görevi olanların saat 15'00 te her zamanki çalışma yerinde hazır bulunacağını anımsattı.

Kahvaltıdan sonra bir süre okul önünde toplandık. Asfalttan geçen otobüslerin bayraklı olmaları 23 Nisan Bayramının gerçekten geldiğine bizi inandırdı. Lüleburgaz- Özdilek, Kırklareli-Yeşilyurt gazeteleri atıldı. Tören zili çalınca yerlerimizi aldık. Asım Öğretmen beni çağırdı. Akordiyonu alıp ses verdim. İstiklal Marşı'na birlikte başladık. Başladıktan sonra ben akordiyonu çok hafiflettim.

Eğitimbaşı Kurtuluş Savaşı'nın nedenlerini, sürecini, sonucunu özetledi. Cavit Kafkas'la Recep Türköz konuştu. Rafet Topuz, Numan Beyazıt, Melahat Erkan 23 Nisan için yazılmış şiir okudu.

Asım Öğretmenin çağıracağını umarak derslikten uzaklaşmadım. Arkadaşlar futbol sahasına gittiler. Bir ara Sami Akıncı ile ikimiz kaldık. Sami sürekli çalışıyor. Özellikle Almanca ile Matematik derslerinin boş geçmesine karşın o düzenli olarak bunlara çalışıyor. Kimi kez:

-İlerletemiyorum ama geri gitmemek için diretiyoumdeyip gülüyor. Sami'nin bu tarafını bildiğim için girip çıkarken o yokmuş gibi davrandım. Bundan mı etkilendi yoksa başka bir şey mi düşündü birden bana dönerek:

Azizim, sana birşey söyleyeceğim ama aramızda kalsın, Sabahat Öğretmeni fena kızdırmışsın. Niçinini, nedenini bilmiyorum. Varsa öyle bir şey, onu sen daha iyi bilirsin. Benim bildiğim senden hiç hoşlanmıyor. Adın geçince yüzü değişiyor. Ben bu kadarını sezdim!

Sami'ye inandım. Böyle olduğunu ben de biliyordum. Ancak Sami bunu Sabahat Öğretmenin hangi tavrından çıkardı? Bunu merak ettim ama soramadım. Zaten sorsaydım da söylemeyecekti. “Nedenini sen bilirsin!”dediğine göre sormaya gerek yok. Belki de Sami'in tanısı daha eskilere dayanıyor. Öyleyse şiir okumam başlangıç değil, zaten var olan sevgisizliği çoğalttı. Bu kez de bunu düşünmeye başladım. Ekim ayından bu yana neredeyse 7 ay geçti. Bu yedi ayı birer birer gözden geçirdim. Bu süreçte Sabahat Öğretmeni incitecek hiç bir davranışımı saptayamadım. Gerçi Akın piyesi provaları sırasında süflörlük için Halil çağırınca bir kaç kez: “Biz yaparız!”diyerek araya söz eklemişti ama onları önemsememiştim. Son kez oğlu Alpay'ı tartaklayarak ayırdığında da kuşkulanmıştım. Gene de o olayda kendimi suçlayan büyük bir neden bulamamıştım. Hiç bulamadım değil buldum ama ona da ben inanamadım. Eğer oysa benim onda ne suçum var? Ne v ar ki onu ortaya döküp kendimi savunma olanağını ele geçiremeyeceğim. Çünkü onu ne ben ortaya getirebilirim ne de Sabahat Öğretmen açıklar. Belkide bu benim bir yanılgımdır. Tarih olarak tam bilemiyorum ama bir tyatıil günü Kamber Amcamlarda otururken Üsteğmen motosikletle Kamber Amcamların evi önünden İstanbul tarafına geçti. Ben öyle san dım ama bu bir başkası da olabilirdi. Bir süre sonra motosiklet geri geldi, Kamber Amcamın kapısı önünde durdu. Gerçekten tanıdığımız Üsteğmendi, arkasında oturan da Sab ahat Öğretmendi. Kamber Amcamdan köyde, tavukihindi, yumurta ya da ona benzer nesnelerin satılıp satılmadığı soruldu. Sabahat Öğretmeni görünce ben de yardımım olur düşüncesiyle yaklaşmaya çalıştım. Ancak Sabahat Öğretmen bana öyle bir bakış baktı ki, sanki yanılmışım, bir yabancıya bakmışım gibi ben de başımı çevirdim. Sabahat Öğretmenin beni tanıkmaması söz konusu olamazdı. Çünkü motosikler en çok 4 metre yakınımdaydı. Bu olaya ben kendim için üzülmüştüm. ”Öğretmenim beni görünce neden konuşmadı, konuşsaydı yengemin amcamın yanında beni onurlandıracaktı, bunu benden niçin esirgedi, diye içimden kendimi yemiştim. Geçmiş dönemden yorumlanması zor ollarak bulabildiğim bu oldu. Düşündüklerimi sağlam bir noktaya ulaştıramadan Asım Öğretmen çağırdı. Dün kaldığımız yerden başlayıp uzunca bir süre çalıştık. Çalacaklarımızın tekrarından sonra piyano da çalıkştık. Öğretmen, Diabelli Rondo'yu da çaldı.

Yemek, gerçekten bayram yemeğiydi; hepimizin sevdiği kadınbudu köfte. Köftenin adı arkadaşların ilgisi çekti:   Neden kadınbudu? ”Olasılıklar başladı. İnsan adlarıyla ilgili yemekler sayıldı, çok değilmiş:Kadınbudu köfte, İmambayıldı, Papazyahnisi, kadıngöbeği. Başka yemekler de söylendi ama onlar insan adıyla sayılmadı. Kadınbudu yakıştırması için çok benzetmeler yapıldı. Ancak ben o yakıştırmaları, yemeğe yakıştıramadığım için benimsemedim. Arkadaşlar bana sorunca da tarihte olduğunu varsaydığım Med-İskit savaşlarına, İsa'dan önce 6. 7. y. yıllara götürdüm. O yıllarda çok savaşçı İskit kadınları baskınlar yapıp Med'leri zarara uğratıyorlarmış işte bu sılarar Med'ler İskit kadın askerlerden bir grubu esir alınca öfkelerinden onlardan köfte yaptırıp yemişler. Köfte çok hoşlarına gittiği için bu ad, o gün bugündür sürüp gelmiş. Arkadaşların bir bölümü heg-meg sevimsiz sesler çıkarmasına karşın inanır gibi oldular. Akın piyesi burada benim çok işime yaradı. Recep Kocaman İstemi Han'ın kızı Suna'nın kurban edilmesini söyleyince susmak öteki arkadaşlar zorunluluğunu duydular. Zaten fazla uzatmadan ben de, olayı uydurduğumu açıkladım .

İskit kadınlarının savaşçı olduğunu daha önce okumuştuk. İskitlerin Hazar'la Karadeniz kuyzeyinde yaşadıklarını, Med'lerle savaştıklarını hep duymuştuk. Hatta bir ara Beden Eğitimi derslerimize giren Rükiye Dökmen Öğretmeni İskit Kraliçesi Tomris'e benzetmiştik. Ben İskitler, İskit Kraliçesi deyince çağrışımlar bir çok olayı zincirleme olarak canlandırdı.

Yemekten sonra Cavit Kafkas geldi, sanırım yaptığı konuşma için benim düşüncemi öğrenmek istiyordu. Onun sormasın beklemeden övücü sözler söyledim. Sevindiğini sezinledim ama o, önemsememiş gibi davranarak satranç oynamnak istediğini söyledi. İki el satranç oynadık Cavit ikisinde de işi uzatmadan yendi. Cavit'in iyi oynadığını biliyordum ama benim de bu denli yenileceğimi düşünmemiştim. Üzülmedim desem yalan olacak, zayıflığımı dikkatsizliğime, dikkatsizliğimi de aklımda olan özür dileme işine bağladım. Prova saatinde piyestekiler alt kata inerken Halil Basutçu ile karşılaştım. Her zaman beni yanında götürmek isteyen arkadaş bu kez hiç oralı olmadı. İçimde bir kuruntu olduğundan bu kez Halil'i de karşımdaymış gibi algıladım. İyice canım sıkıldı. Az sonra arandığımı söylediler; Asım Öğretmen çağırtmış. Asım Öğretmen: “Bizi de provaya çağırıyorlar!”deyince akordiyonları hazırladım, öğretmen kendi akordiyonun aldı ben de benimkini aldım aşağıya indik. Sabahat Öğretmen beklenirken. bizim proğramın parçaladını çaldık. Öğretmenin planını uygulayınca gerçekten dengeli bir seslenme oldu. Akordiyon parçalarını çalarken Sabahat Öğretmen geldi, Asım Öğretmene gülümsedi yakınıma kadar gelmesine karşın bana bakmadı bile. Arkadaşlar sanırım ayırdında değiller, bunu düşünmerek b en de umursamadım. Bizim bölüm bitince Suna'nın korosu dışındakiler çıktı. Asım Öğretmen oturdu, bana da oturma işareti verdi. Bir süre piyesi izledik. Koroya sıra gelince biz de katıldık. İşimiz bitip ayrılırken Sabahat Öğretmen gene Asım Öğretmene teşekkür etti. Ben yanından geçerken ise başını öbür tarafa çevirdi. Bunun ayırdında olmama karşın çevremdekilerin habersizliğini düşünerek dersliğe çıktım. Provalar bittikten sonra bahçeye çıktık. Provalarda sürekli bulunan Melahat Erkan; beklemediğim bir sırada yanıma yaklaştı; benim, kimsenin anlamadığını sandığım olayı açıkladı: “Birisi sana kızıyor, birileri de sürekli senin alehyhinde konuşuyorlar. Öğretmen de onları dikkatle dinliyor!”deyince:   “Şaka söylüyorsun, öğretmenler öğrencilerinin arkasından konuşmaz, konuşanlara da izin vermez!”dedim. Melahat bu kez de, “ Sen öyle san, hemşerinin bunları sana söylediğini sanıyordum. O hepsine tanık oluyor, söylemiyorsa onu da öyle bil!”deyip ayrılırken Halil Basutçu'nun bu konuşmlarda olup olmadığını sordum. Melahat yemin ederek “Sami Akıncı ile Halil Basutçu'nun bu tür konuşmalarda tek bir sözü yok!”dedi. Melahat'ın birine kızıp bunu söyleyebileceğini düşündüm. Arkasından kimler benim için Sabahat Öğretmene ne gibi kötü sözler söyleyebilir? ”bunu düşündüm. Ben öğretmenin aleyhinde bir söz söylemedim. Söyleser söyleseler, benim kavgacı olduğumu söylerler, kendilerini döveceğimden korktuklarını söylerler. Bir süre böyle düşünüp güldüm. Demoklesin Kılıcı demek biraz da bunun için benim başımda sallanıyor! deyip arkama yaslandım. “Alacağın olsun Röslein! Demek benim kavgacılığımı salt Hüseyin ağabeyin değil başkalarından da dinlemişsin! . . . . . Dövenlerin değil dövülenleri yanındasın! . . . . . . . Bir dönemin bitişi. . . Yüzleştikten sonra gerekirse hemşerilik sürer. . . . .

Akşam yemeğinden sonra Hasan Gülümser, Fevzi Üner, Hasan Arabacı, Süleyman Gege beni onların dersliğine çağırdılar. Yusuf Asıl, Ahmet Güner, Hasan Üner'i de alıp gittim. Yalnız 4. sınıf kızları vardı. Suna rolünü oynayan arkadaşlarını alkışladılar. Ahmet Güner 'e rica minnet Edirne Köprüsü'nü söylettik. Benden de bir şarkı söylememi istediler. Gülümsedim hazırlanır gibi yaptıktan sonra Yahya Kemal Beyatlı'nın Mahurdan Gazel'ini okudum. Şarkıdan daha önemli bulduklarını söyleyince bu kez de Faruk Nafiz Çamlıbel'in Ali adlı şiirini okudum. Ali şiirini daha çok beğendiler. Akordiyonla yarın çalacağım parçaları önce çaldım. Sonra da parça isteyenler oldu. Özellikle kızlar, tango istediler; Komparsite, Çok Ağladım'dan sonra aklıma gelenleri sıraladım. Hemen hemen herkes katkıda bulundu. Yat ziline dek güzel bir eğlence oldu.

Yatınca hemen uyudum.

 

24 Nisan 1943 Cumartesi

 

Zil sesiyle uyandım. Arkadaşlar öğleden sonraki temsil üstüne varsayımlar üretiyor. Generaller gelecekmiş, kaymakam Kırklareli valisini çağırmış. Bu arada Baba Ali(Ali Önol)Başka bir ad b ulamadığı için olacak bağırdı: “Yok yok, Yeni Bedir Köyü muhtarı gelecekmiş. O bunu birşey düşünerek söylemedi, biliyorum ama gene de onurlandırıcı bir anma sayılmazdı. Hop! diye seslendim: “Yeni Bedir köyü muhtarı Lüleburgaz'ı sürekli gezen biri. Onu kimse çağıkramaz tersine o ev sahibi olarak uzaktakileri çağıracak konumdadır. O nedenle çağrılsa çağrılsa senin baban çağırılmıştır. Baban gelir kaymakanım yanına oturur!”dedim.

Bu sabah oyun alanına öğretmen gelmedi. Gene de bir aksaklık olmadan, üç halka olarak oyun ları tamamladık.

Akordiyonu bırakmak için kapısının önünden geçerken Eğitimbaşı bana takılı. Bir karikatürde görmüş. Adamın birin sırtında kocaman bir duvar saati varmış. (Açıklama yaptı, onarım ya da nakil için taşırken)Bir yaşlı bayan adamın sırtındaki saate çarpmış. Canı acıyan bayan adama bakarak:

- Be adam, daha küçük bir saatle gezemez misin? demiş. Seni böyle büyük bir akordiyonla gördükçe bunu anımsarım. Sahi, bu ses verme işi ağız mızıkası ile olmaz mı? Bu sözüm oyunlar için değil salt törenler için!”dedi. Eğitimbaşının konuşmasından cesaret alarak Yeniş Bedir'e gidip gelmek

üzere izin istedim. Sözde Kamber Amcamın gönlünü almak amacaıyla Okul temsiline davet edeceğim. Törene yetişmek üzere izin aldım. Böylece köye götüreceğim çamaşırlarımı, öteberimi

hazırlayıp yola çıkarken İsmet'e haber verdim. İsmet de koşarak Eğitimbaşının odasına daldı çıktı. Başını kapıdan uzatırken Eğitimbaşı gülerek:

- Anladım, gidin gelin! demiş. İsmet yol boyunca Eğitimbaşının anlayışından söz etti. Ben de saat öyküsünü anlattım. İsmet taşıdığı paketin ne olduğunu köye girerken sondu. Köyde az kaldık. Gerçekten ben Kamber Amcamı davet ettim. Kamber amcam hoşnut oldu, geleceğini söyledi. Zaten Lüleburgaz'da işi varmış. İsmet'le konuşa konuşa döndük. İsmet'e düşüncelerimi söyledim. Tuttuğum notlar için İsmet zaten kaygılanırmuş. Kaygısını da açıkladı, kendi durumunu yazarsam, açığa çıkacakmış. Erken erken okula döndük.

Dersliğe dönünce rahatladığımı anladım. Keşke daha önce böyle bir karar verseydim, bile dedim .

Yemekte konu Lüleburgaz. Lüleburgazlılar piyesimizi beğenecek mi? Beğenseler bile beğendik diyecekler mi? Konuşmalar giderek Kepirtepe Köy Enstitüsü'nden Lüleburgazlılasrın hoşlanmadığı inancı ortaya atıldı. Doktor Sezai Feray yanında çalışan hemşirenin bizim okul için Eğitmen okulu demesini arkadaşlar unutmamışlar. Buna arkadaşımızın Ali Güleren olayını da eklenince böyle bir kanı uyanmış. Arkadaşlar göre Ali Güleren tuzağa düşürülmüş. Ali'den örnek istemişler. Ali de bir mendile koyarak örnek götürmüş. Sonra da bunu çok göstererek Önce Ali'yi faka bastırmışlar. Gerçek amaçları ise Kepirtepe Köy Enstitüsü öğrencilerin hırsızlık yaptığını çevreye yaymakmış. Bunda bir bakıma da başarılı olmuşlar. Arkadaşları dinleyince önce güldüm: “   Saçma düşünceler!”dedim. Dedim ama giderek aklım yatar gibi oldu. Bizim köy kahvesinde gelenden gidenden duyduğum kimi söylentiler buna benzer yakıştırmalardı. Fahrettin Şen'in Velimeşe köyünden Sütçü tanıdığı Kepirtepe'ye hiç gelmediği halde, oradaki çocukları öldüresiye çalıştırdıklarını söylemişti. Bunu duyunca karşı çıkıp sorular sorduğumda adamcağız; kendisinin tanık olmadığını ancak Lüleburgaz kahvelerinden böyle söylentiler dolaştığını söylemişti. Benim köyümden gelen Ramazan iki yıl sonra okuldan alınınca, baba annesine Ramazan'ın ayrılış nedenini sorduğumda o da benzer olumsuz nedenler öne sürmüştü. Bunları düşününce arkadaşlara bir ölçüde hak verdim. Bunu kimseye söylemedim ama içimde saplanıp kamıştı. Kürt Yusuf olarak tanınan Fırıncı Yusuf'un fırınında çalışan ilkokul arkadaşım Hasan bile bana: “Size maaş vermeyeceklermiş biliyor musun? Ayda 20 tl. Para mı? Ben bile burada haftada 20 tl. Alıyorum. Askerliğimi atlatınca Yusuf Usta bunu arttıracak!”demişti. Bunları anımsayarak arkadaşları dinledim, tamı tamına katılmasam da karşı da durmadım.

Yemekten sonra duyuru yapıldı, görevliler okul önünde toplandı. Önce Asım Öğretmen geldi, gideceklerin giysi durumlarını izler gibi baktı. Ahmet Güner'e takıldı: “  Sen neden türkü söylemiyorsun? Bir türkü de sen söyle. Senin söylediğin Türküyü Lüleburgazlılar sever!”dedi. Ahmet isteksiz isteksiz: Ben oynuyorum öğretmenim, o yetsin!”dedi. Öğretmen ayrılınca Yusuf Asıl Ahmet'e sarıldı:

- Öğretmen istedi; neden söylemiyorsun? diyerek üstüne üstüne gidince Ahmet razı oldu. Bu kez de ben: “Bir değil iki söyleyeceksin ; Lüleburgazlılar Alişim'i de sever!” Ahmet Güner'i razı edince Asım Öğretmene duyurdum, Asım Öğretmen de çok sevindi, “ Böyle daha renkli olacak!”dedi. . Götürülecek eşyalar hazırlandı. Oldukça kalabalık. Sabahat Öğretmenle kızlar gelince Eğitimbaşı da yanımıza indi. Arkadaşlar kızların nerede, nasıl oturacağını ilgiyle beklerken Sabahat Öğretmenle kızlar, merdivenlerden çıkarak binaya girdiler. Biz, sıkışarak yerleştik: “Kızlar neden kaldı? Soruları

sorulurken biz Lüleburgaz'a gittik. Halkevi önüne inince kimileri hala kızları soruşturuyordu. Asım Öğretmen bana: “Okula iki fantoncu gönder!”deyince durum aydınlandı. İstasyondan dönen iki faytoncuyu okula gönderdim.

Halkevi bize ayrıldığından kimseler yoktu. Görevli arkadaşlar getirdiklerini sahneye yerleştirdiler. Asım Öğretmen koro, mandolin, tek şarkı, şiir yerlerini, yere tebeşirle işaretleyip ilgililere gösterdi. Sabahat Öğretmen yokken çok rahat çalıştım. Az sonra onlar da geldi. “Her hazırlık tamam!”dendi. Kapılar açılsın mı? Az daha bekleyelim mi? Bu arada Sabahat Öğretmen

yakınımdaki sandalyeye oturdu. Arkadaşlar heyecendan, şaşırmaktan söz ederken bana da sordular: “Her zaman insanların karşısına çıkıyorsun, alıştın mı? Yoksa heyecan duymuyor musun? “ dediler. Ben yanıt vermeye hazırlanırken Sabahat Öğretmen söze karıştı:

Ben İbrahim'e kırgınım, o beni çok üzdü! dedi. Ben de böyle bir an bekliyordum:

Özür dilerim öğretmenim, eğer bir kabahat işlemişsem bilmeden yapmışımdır, tekrar tekrar özür dilerim! Sabahat Öğretmen bu kez de hiç yüzüme bakmadan:

Özürler kabahatlar için geçerlidir, seninki kabahat değil suçtur. O nedenle özürle geçişirilmen sözkonusu değildir!

Söyleyecek ibr söz bulamadım, gene, “Özür dilerim!”dedim. Bu sıra karşı kapı açıldı, insanlar girmeye başladı. Özür dileyince sanki affedilmiş gibi rahatladım: “Hiç değilse Selçuk Öğretmene karşı boynum eğik, değil!”deyip köşeme çekildim.

Beklenen saat gelince Sami Akıncı Akın Piyesini tanıtan konuşmasını yaptı. Önce piyes gösterildi. Piyes çok düzenli sürdü. Ancak gelenlerin çoğu çocuklarını getirmişti. Zaman zaman salon çocuk sesleriyle yankılandı. Bize göre piyes, umduğumuzun üstünde sergilenmişti. Kısa bir aradan sonra 2. Bölümde perdeler açılıp kapanmadan gösteri sürdü! 10 kişilik bir mandolin grubu okul şarkıları çaldı. Ahmet Güner'le Yusuf Asıl Harmandalı ile Bengi Zeybeklerini oynadılar. Koro marşları söledi, arkasından bizim akordiyon parçaları geldi. Parçaları çalarken Asım Öğretmenle anlaşmamız gereği onun çaldığı parçalarda ben sesleri kısıp fon yapacaktım. Ben buna dikkat ederek sesi biraz kısınca ortalıkta dolaşan küçük çocuğun biri bağırdı:

Anne bak bu ağabey çalmıyor! Bu kez bir başka çocuk:

Sahi mi? derken sıram geldi akorlara bastım. Bu kez de çocuklar:

Çalıyor, çalıyor! deyince benimle birlikte salondakiler de güldü. Akordiyonlardan sonra Ahmet Güner Edirne Köprüsü ile Alişim'i söyledi. Cavit Kafkas'la Rafet Topuz, şiir okudu. Son olarak koro türküleri söylendi. Son parça Manastır Türküsüydü, türkü tam birirken salondan bir ses yükseldi:

Ahhhh, ahh Manastır, sen kimlere kaldın? Bunu duyan Asım Öğretmen:

Manastırlı Hemşerimiz için! deyip türküyü 2 kez tekrarlattı. Türküye salondan da katılanlar olunca tüm yürekleri hoplatan bir coşku doğdu. Çok kimsenin:

Varolun çocuklar, yaşasın Kepirtepe! dediği duyuldu. . Sanırım bir Manastırlı hemşerinin varlığı da beğenileri pekiştirdi. Ayağa kalkmış olan izleyiciler sahneye dönük durarak uzun uzun alkışladılar.

Görevli arkadaşlarla birlikte akordiyonları kamyona yerleştirirken, kabahat-suç-özür sözleri kulaklarımda çınladı. Herkes başarıdan, şarkıdan türküden söz ederken ben sustum. Arkadaşım Halil Basutçu yanıma geldi:

- Dediğin gibi oldu, sana çok teşekkür ederim. Ta başlarda sen beni desteklemeseydi ben bu işten cayacaktım. Öyle olsaydı şimdi çok pişman olacaktım, sevinçliyim, hadi sen de sevin! dedi. Arkadaşın sevincine katıldım.

Akordiyonları Asım Öğretmenin odasına koyarken Asım Öğretmen geldi. Gülerek: “Ben iki gün yokum, kapıyı açık bırakma, doya doya çalış, dönünce ben. çok sıkı bir çalışma yapac; ağım piyanoya kolay kolay oturamayacaksın!”dedi. Asım Öğretmen pazartesi akşamına dek izinliymiş. Dersliğe sevinerek döndüm. Az önceki sıkıntılarım uçtu gitti. Derslikte herkes başarılardan söz ediyor. İçimden kimin başarısı, bireysel olarak kim ne kazandı? ”diye sorasım geldi ama sormadım. Bugün yarın hiç kimse ile temsil ya da oyunlar ütüne konuşmamaya karar verdim. Sabahat Öğretmenin sözleri için de üzülmeyeceğim , kimseye bir söz söylemeyeceğim. Bu konuyu açan olursa eskiden beri söylenen sözü tekrarlayacağım:

- Öğretmenin vurduğu yerde gül biter!

Ahmet Günr'le Yusuf Asıl birlikte yanıma geldiler bana teşekkür ettiler. Ben gerçekten bir ağabey olarak sevdiklerini, buna inandıklarını söylediler. Ahmet, son olarak Alişim'i önermemi özellikle belirtti: “Sen anımsatıp zorlamasaydın aklımdan bile geçirmeyecektim. Oysa söylerken daha dinleyenledrin yüzlerinden anladım, sevilen bir türkü, bunu ben de seviyordum!”Yusuf ise, onun oyunla falan hiç ilgisi yokken Hasanoğlan'da benim diretmem üzerine bu sevdaya kapıldığını, bugün bunun mutluluğu yaşadığını tekrarladı. Biz konuşurken Halil Basuçu geldi; o da benzer sözler söylediler. Hep birlikte çıkıp okul çevresinde dolaştık. Dönünce Asım Öğretmenin odasına uğradım. Kapının anahtarında bir kağıt asılı: “Ben iki gün yokum, kapıyı açık bırakma, çalış!”Hemen piyanoya oturdum piyanonun pedalına bir kağıt sıkıştırıp kendimin duyabi lecği sesler çıkararak çalışmaya başladım. Once Aletter'in parçasını 20 kez tekrarladım. İyi ezberlerince parmaklarımı daha iyi kullanığımın ayırdına vardım. Tıpkı akordiyon gibi. .

Yemekte benden neşeli kimse yoktu. Hilmi Ali Önol'la cebelleşmiş. Bunu duyunca: “Arkadaşlıkta olur öyle şeyler!”dedim. Hilmi fazla kızmış:

Abi bana söylediği sözün yarısını sana söylese parçalardın onu! dedi. Ben de: “Hala parçalanmadığına göre demek Ali Önol, kime ne söyleyeceğini iyi biliyor. Bana böyle sözler söylemdediğine göre!”yanıtını verince Hilmi bu kez parçalayıcı olmanın zararlarından söz açtı. Hilmi'nin sözlerinin yerinde değerli olabileceğini, Fikret Madaralı Öğretmenin ünlü sözünü anımsattım:

Kendiliğinden uslanmayanları etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir!”dedim. Hilmi sözü evirdi çevirdi: “Herkese kötek atılmaz ki? Seni de bugün öğretmen paylamış, şimdi ona kötek mi atacaksın? ”Hilmi'ye baktım: “Bu olayda kötek atılacak kimse benim, nitekim o köteği ben bugün sözle yedim. Demek ki hak etmişim, deyip sustum. Sen de benim gibi suçunu benimseyip susarsın. Susmayacaksan aslan gibi kükrersin!”Aslan gibi sözü yavaş yavaş öteki hayvanlara dönüşürüldü. Söz giderek köpek gibi mırıldanmaya dek indi.

Yemekten sonra da piyano çalıştım. Yatınca Hüseyin Orhan: “Ağabeyi, seni kızlar aradı, çok beklediler neredeydin? dedi. Hiç ilgilenmezmiş gibi: “Arayan bulur!”dedim . Orhan Öyle deme arayan çok candan soruyordu, böyle dediğini duyarsa çok üzülür!”deyince yüreğim yumuşadı. Orhan'a kim diye soramadım, öylece yattım. A'dır dedim yorum yaptım, B 'dir dedim değişik yorumlar yaptım. Neredeyse 29 haf sıralanacaktı. Sanırım yarı yollarda uyudum .

 

25 Nisan 1943 Pazar

 

Asım Öğretmenin olmayışı nedeniyle kendimi bugün onun yerine sorumlu saydığımdan Ahmet'le Yusuf'u uyardım. Gerçkten de öğretmen olarak kimse gelmedi. Biz oyunlara başladıktan bir sürde sonra Talat Tarkan Öğretmen oralarda gezindi ama oyunlara bakmadı. Harmandalı'dan sonra Trakya havasına dönünce ortalık tozduman oldu. Ancak herkes memnun olduğundan kimseden yakınma gelmedi.

Derslikte gene beni kimin arayacağı sorusu kafama takıldı. Aldığım ilke kararı nedeniyle buraya yazamayacağım bir çok olasılıklar aklımdn geçti.

Kahvaltına Hilmi sordu: “Bana darıldın mı? ”Neden darılacağımı sordum. bakışıp gülüştük. İbrahim Ertur nöbetçi, masamıza geldi: “Bana duyuru yaptı: “Asım Öğretmen izinliymiş, Bayrak Törnini unutmamamlıymışım. Zehra Öğretmen nöbetçiymiş, o söylemiş. Arkadaşlar takılmya kalkıştı: “Kendisi söylesin!” Hemen susturdum: “Öğretmenlere söz yok; Zehra Öğretmen isterse beni çağırıp söyler. Arkadaşla duyurması bile benim için sevinilecek bir durum!”Karşılıklı bakışanlar oldu, benim birden tavır değiştirdiğimi anladılar. Kapıdan çıkarken hemşerim gülümseyerek yaklaştı: “Dün iki kez seni aradım, bizden gelenler oldu, tanımak istediler, her tarafı aradım, arattırdım yoktun!” deyince Asım Öğretmenin odasında olduğumu söyledim.  Hemşerim: “ Hay Allah, kapı önünden on kez geçtim, bakmayı nasıl düşünemedim!”deyip hayıflandı.

Böylce benim de merakım giderilmiş oldu, arayan hemşerimmiş, deyip rahatladım.

Banyo saatimiz duyuruldu. Piyano saatlerimi iyi kullanmak için banyoyu hemen yapmak istdedim. Ayrıca bir başka önemli nokta da iki grup olarak yaptığımız banyoya ilk grupta çok az kimse giriyor. Kavgaları göze alıp böyle yapanlar bu huylarından bir tülü vazgeçmediler. Bunu bildiğim için ilk grupta girip işimi görüyorum. Banyodan sonra öğleye dek piyano çalıştım. Bir ara birilerinin geleceği duygusuna kapılıp bekledimse de gelen giden olmadı. Parça 37 Walzer-Allegretto, Schubert'le, 39 Menuett Duport'u ezberledim.

Boynumun uyuştuğunu anlayınca dışarı çıktım. Az sonra yemek zili İsmet: “Dayı nerede kaldın; seni aradılar? Arayanın kim oluğunu bilmiyormuş. Biz bunu konuşurken 9 Mehmet geldi, arayan onun babasıymış. Mehmet'in babası Osman Özalp Amca bizim sınıfı köyüne davet etmiş. Okul Müdürü daveti sevinçle karşılamış. Osman Amca beni daha onların köy okuluna giderken tanımıştı. 9 Mehmet o zaman daha 9 Mehmet olarak tanınmyordu. Numarası gene dokuzdu ama Mehmet Özalp denip geçiliyordu. Dilimin ucuna geldi ama Mehmet'in öyküsünü anlatmadım. Geçmişte bir kaç kez anlatmıştım, anımsayanlar olmuş olabilir. Osman Azmcanın beni özel olarak araması çok hoşuma gitti. Mehmet'e ayrıca teşekkür ettim. Çağrılışımızı duydum ama ne zaman diye sormak aklıma gelmedi. Mehmet gelecek pazar günü diyerek tarih verince işin ciddi olduğunu anladım. Bizim oralarda 1 Mayıs Ağaç Dikme Bayramı olarak anılır. Kesinlikle her evden bir yetişkin Ağaç Dikme İmecesi'ne katılır. Bunu anlatırsam Müdür Bey bizim köye de gitmek isteyebilir. Müdür Beyin, gelip köyümüzde kalması istemem, ancak gelip geçer gibi kısa bir süre kalıp görmesini isterim. Gece kalmak istese, gönlünce ağırlanamayacağını biliyorum. Eğitmen Mustafa Ağabey Müfttişleri ya da Gezici Başöğretmenleri için hep söylüyor, “Aman gündüz gözüyle gelip gitsinler de isterlerse yağ bal yesinler. . Onları gece ağırlamak çok zor. Onların alıştığı yatak yorganı, karyolayı bulmamız olanaksız!”derdi. Bunları anımsadım. Ancak tüm köylülerin evlerinde olduğu (Çoğu kahveye gelmiş olur) bir gün gelip geçmek konuklar üstünde olumlu etki bırakır. Mehmet Özalp'ın haberi beni çok sevindirdi. İlgiyle Müdür Beyin dersini beklemeye başladım. Çarşamba günü Turgutbey köyüne gideceğimiz kesin. Müdür Beyi daha önce görürsem belki anımsayıp: “Oraya kadar gitmişken sizin köyü de görelim!”der. Daha düzenli bir karşılama için cumartesi günü gidip pazar günü onları Hamitabat'ta karşılamayı kurmaya başladım.

Bayrak törenine dek durmadan çalıştım. Çalıştığım Schubert parçasının aynısını metodun arka sayfalarında görünce önce şaşırdım. Kitaba yanlışlıkla iki kez yazmışlar, diye düşünürken nedenini çabuk buldum. Parçanın değişik, daha güzel çalınması için ilk yerde olmayan sesleri, bir çok işaretleri eklemişler. Birinci parçayı kolayca çıkarmama karşın ikincide takıldım kaldım.

Tören zilini duyunca akordiyonu alıp çıktım. Zehra Öğretmen, Pesent Öğretmenle birlikte geldi. Tören aksaksız olarak yapıldı. Dağılırken Talat Tarkan Öğretmen de geldi. Zehra Öğretmen bana teşekkür etti; “Asım Beye , öğrencin seni aratmadı!” diyeceğini söyleyerek gülüştüler. Pesent Öğretmen:

-Asım gelmeden önce zaten o yönetiyordu!”dedi. Asım Öğretmene “Asım” deyişi ilgimi çekti. Sanırım onlar kendi aralarında konuşurken adlarını söylüyorlar. Son bir piyano tekrarı yapıp dersliğe döndüm.

Hazırladığım Oidipus ödevimi bir daha gözden geçirdikten sonra Sabahat Öğretmenin Akın piyes. i ya da Faruk Nafiz Çamlıbel üzerinde duracağını varsayarak Akın'ın özetini okudum, Faruk Nafiz Çamlıbel'in Ali, Çoban Çeşmesi, At şiirlerini ezber biliyordum ama bir kez daha gözden geçirdim. Özellikle Yahya Kemal Beyatlı'nın Faruk Nafiz Çamlbel için yazdığı iki dizelik:

“Bir lübb-i lebidir leizi lezaizin

Her mısra-ı güzidesi( Cıhanda )Faruk Nafiz'in”

beyitini Akın Piyesi özetinin üstüne yazdım.

Yat zili çalınca çok rahat olarak yattım. Yatınca önce Hamitabat köyü sonra da A aklıma geldi. A ile karşılaşmak isterim ama arkadaşların onu görmesini ister miyim? Yoksa istemez miyim? Biraz düşündüm. Sonra da görmem olası değil. O şimdi öteki köylüler gibi çarşafa sarılmıştır. Panayırda uzaktan gördüğüm oysa, zaten kara çarşaflıydı. Evinde gördüğümde başı açıktı ama orası eviydi.

 

26 Nisan 1943 Pazartesi.

 

Mehmet Yücel bugün nöbetçi, ona takılmak istdedim. Yüksek sesle: “ 26”dedim , az durdum, Mehmet Yücel: “Efendim!”deyince tüm 26'ların onun olmadığı, örneğin bugünün de 26 nisan olduğunu söyleyince Mehmet Yücel benim şakamı beğenmedi. Şakaların nasıl yapılması gerektiğini anlatırken Seyfi Çaçur Öğretmenin sesi geldi. Ona karşı hepimizin davranışı öteki öğretmenlerden farklıdır. Çok kırılgan olduğunu sanıyoruz. Onun sesi gelince yatakhane hemen boşalır. Şimdiye dek kimseye kırıcı davranmadı ama davranırsa affetmeyeceği izlenimini hepimiz sezmiş durumdayız.

Biz, grup olarak gene kendi kendimize çalıştık. Timurağa, Hoşbilezik oyunlarıyla geçiştirdik. Küçük

sınıflar onları daha çok seviyor. Bizim arkadaşlar zaten işin hep kolayında. Sözde küçük kardeşlere hak tanıyorlarmış. Bırakılsalar, yarıdan çoğu derslikten aşağıya inmeyecek.

Asım Öğretmen: “ İki gün çalış!”dedi ama ikinci gün pazartesi, nasıl çalışacağım? Dersler boş olsa bile derslikten ayrılamıyorum. Eğitimbaşı kendisinden izin almadığım için bunu suç sayabilir.

Çalışma saatinde ödevlerimi hazırladım. Sabahat Öğretmen daha önce bir ödev vermişti, Giriş, fikirler; anafikir, sonuç; ayrıca giriş-gelişme-sonuç ayrımlarını gösteren bir parça seçmemizi istemişti. Şaheserler Antolojisinden RÜYA adlı parçayı seçtim. Henryk Sienkievicz adlı yazar ilginç bir rüya anlatıyorGiriş-gelişme-so nuç ayrımında bir kuşkum yok ama anafikir seçimimin doğrulundan kuşkuluyum. Gene de Rüya'yi örnek olarak seçtim.

Sabahat Öğretmenin gene AKIN PİYESİ ya da Faruk Nafiz Çamlıbel'in öteki kitapları üstünde duracağını sanıyorduk. Beklentilerimize tam uymasa bile yakın bir konu üzerinde durdu. Tiyatro yazı türü. Ben bu yazı türünü çoktandır bekliyordum. Daha 2. sınıfta okurken Hidayet Gülen Öğretmen bize Mavi Yıldırım adlı oyunu çalıştırırken tiyatronun önemini anlatmıştı. Daha sonra okuduğum sayısız kitabın bu tür yazıldığına tanık oldum. Özellikle William Shakespeare'in, Hamlet, Atinalı Timon, Julius Caesar, Antonıus-Kleopatra, Kral Lear. . Johann Wolfgang von Goethe'nin. Faust'unu okurken Hidayet Öğretmenin anlattıklarını düşünmüştüm. Daha sonra da bir çok tiyatro türü kitap okudum. Son okuduğum Oidipus üçlüsü de böyle yazılmış. Sabahat Öğretmen: “Tiyatro türü üstünde kısa da olsa bugün biraz duralım!”deyince sevindim.

Sabahat Öğretmen küçük küçük bir çok kitap getirmişti. Kitaplar içinde eski yazı ile yazılmışlar da vardı. Öğretmen bizde tiyatronun geçmişi çok eski değildir diye söze başladıktan sonra Şinasi adlı yazardan söz etti. Tanzimat Dönemi deyince gülümsedim. Tanzimat ilanı yıl olarak1839. Tanzimat dönemi ise 1839-1900 Oysa benim okuduğum kitapların yazılışı İsa'dan önce 5. yy. Gülümsediğimi görünce Sa bahat Öğretmen bana bakarak:

- Evet öyle, bizde tiyatro çok geç başlamıştır, ilk yazılı tiyatro kitabımız da budur!  deyip Şair Evlenmesi'ni gösterdi. Öğretmenin bana bakarak sözünü tekrarlamasını doğru dürüst yorumlayamadım sanırım, siner gibi çekilip dinlemeye başladım. Şinasi'nin Şair Evlenmesi'nden sonra Namık Kemal'den söz edildi. Namık Kemal adlı şiir ilk ezberlediğiim şiirdi, İbrahim Alaettin Gövsa'nın bu şiirini okumak isterdim. Ben bunları düşünürken birinci ders bitti.

2. Derste Sabahat Öğretmen önce Sami Akıncı'ya METE( Yazarı, Yaşar Nabi Nayır) adlı bir kitap verdi. Sami Akıncı sanki İstemi Han okuyormuş gibi sözler okudu. Öğretmen bunu bildiği için Tarih olaylarını, kahramanlıkları anlatan tiyatro eserlerinin özelliklerini belirtti. Bu kez de Halil B asutçu'ya bir kitap verdi. Canava adlı bu kitap da Faruk Nafiz Çamlıbel'indi. Köylerden, halktan, haktan, haksızlıktan söz eden kitabı arkadaş doğru, güzel okuduğu için ilgiyle dinlendi. Öyle ki, Harun Özçelik:

-Bunu da oynayalım öğretmenim! önerisin de bulundu.

Sabahat Öğretmen 3. kitabı Mehmet Başaran'a uzattı: “Şaire şiir olmayan kitap düştü, o nasıl olsa çok şiir okuyor!” dedi. Hayyar Hamza adlı (Ahmet Vefik Paşa) kitabı Mehmet Başaran aldı. Sabahat Öğretmenin sözünü yanlış mı anladı, yoksa şiir olmamasına gerçekten üzüldüğünden mi? arkadaş renkten renge girdi. Bir süre satırbaşlarını bile karıştırarak aynı satırları okudu, satır atladı. Sabahat Öğretmen okumaya ara vererek Hayyar Hamza'nın özelliğini anlattı. Yabancı bir dilde yazılmış. Kitap o dilden olduğu gibi çevrilmemiş, o kitabın anlattı olayı bizim bir yazarımız başka bir olaya dönüştürerek bizim dilimizde yazılmış gibi başarılı bir duruma getirilmiş. Bu tür çalışmalar yapan Ahmet Vefik Paşa'dan söz ederek, “Ahmet Vefik Paşa kendisi Bakanlık, Valilik; Elçilik gibi önemli işlerde bulunmasına karşın tiyatroya çok önem verdiğinden Fransız yazarı Jean-Baptiste Moliere'den on kadar tiyatro eserini dilimize kazandırmıştır. Bu eserlerin konuları genellikle güldürücü olaylar üstünde döndüğünden güldürücü tiyatro olarak anılırlar. Salt bu tür oyunları oynayan İstanbul'da bir tiyatro vardır. İstanbul-Tepebaşı Komedi Tiyatrosu. Güldürücü olmayan daha doğusu acıklı, ölümlü-kalımlı sonuçlara varan tiyatro oyunlarının oynandığı tiyatrolara da Dram tiyatroları denir. İşte bu oyunların gösterildiği yer de İstanbul- Tepebaşı Dram Tiyatrosu'dur!”Sabahat Öğretmen duraksar gibi olunca “Sofokles!”dedim. Dedim ama arkasından bir azar geleceğini de söylerken daha beklemeye başlam ıştım. Hiç de öyle olmadı, Sabahat Öğretmen:

- Trajedileri ayrıca konuşalım, onlar biraz daha farklı; özellikle senin okuduğun trajedilerin gösterildiği tiyatrolar bile günümüz tiyatrolarına benzememektedirler. Onları da konuşacağız!”Öğretmen sözünü bitirirken zil çaldı.

Sabahat Öğretmen çıkınca, kollarımı sıranın arkasına sarkıtıp öyle durdum. Arkadaşlardan soran oldu:

Neden öyle oturuyorsun? Yanlış bir anlam vermemeleri için akordiyon çalarken kollarımın hep önde oluşundan, olanak buldukça böyle yapmam gerektiğini Asım Öğretmenin söylediğini anlattım. Oysa hiç de öyle değil, derste önce sustum. Sonraları niçin sustuğumu kendime sordum: “Anlatılan konularda üstüne bilgim varsa neden açıklamayacakmışım? deyip konuştum. Gerçi çekinerek konuştum ama yerin de konuşmuşum ki ters bir durum olmadı; sevinçliyim. Öğle yemeğinde ayrılan öğretmenlerimize yazılacak mektuplar konuşuldu. Salih Baydemir bir öneride bulundu: “Her öğretmene ayrı ayrı yazma yerine bir mektup yazılsın, o çoğaltılarak gönderilsin. Önerriye katılmadığım gibi biraz da sertçe çıkıştım:

Hem saygı duyuyorsunuz hem de bir yıl sonra yazacağınız mektubun uzunluğunu kısalığını hesaplıyorsunuz! deyip mektup anlaşmasından çıktığımı söyledim.

Atölyede boya işi yapıldığından çizimi derslikte yapmak üzere Halis Öğretmenden izin aldım. Boya işi uzun sürmemiş arkadaşlar erken geldi. Onlar gelince bahane bulup Asım Öğretmenin odasına geçtim . Her an kapının vurulabileceğini düşünerek kaygı içinde Schubert valsi çalıştım. Paydosta rahatlayınca parçayı doğru çaldığımı anladım, sevindim.

Akşam yatarken Mehmet Yücel kulağıma: “Senin kınalıyapıncak yarın nöbetçi, İdris'le yer değiştir!”dedi. Anlamazdan geldim, sabah düşüneceğimi, söyledim. Az sonra İdris geldi; o da nöbet değiştirmekten söz etti. İki arkadaşa da güvenim olmakla birlikte nöbet değişiminin başklalarının gözünden kaçmayacağını düşünerek razı olmadım. Gerçekte ise nöbet değiştirmen in benim için bir yara sağlayacağına inanm amamdı. Sabahat Öğretmen sanırım benimbenim duygularım önüne aşılması zor bir engel koymuştu. Bir süre düşündüm; neydi bu engel? En başta içtensizlik. Adım verilerek konuşulmasına karşın bundan bana kimse söz etmedi. Sami Akıncı bile çık açık söylerken Röslein neden sustu?

 

27 Nisan 1943 Salı

 

Asım Öğretmen akşam gelmemişti, geç kalmış olduğunu düşünürken kapı önünden sesi geldi. Gece dönmüş olmalı.

Bu sabah tekrar Bengi zeybeğine döndük. Ahmet Güner bir kaç kez durdurup ayak burunlarının nasıl döndürüleceğini gösterdi. Benden de özür diledi. Oysa benim için hiç zorluk yok, Bengi çok rahat çalınan bir zeybek.

Çalışma saatinde Selçuk Öğretmenden soracağım ancak iki derstir(İki hafta) soramadığım sorularımı bir daha gözden geçirdim. Özür olayını sorarsa olduğu gibi söyleyeceğim. Zaten Selçuk Öğretmene karşı sonuçtan değil de dilemekten kendimi sorumlu tutuyordum; o nedenle rahatım.

Kahvaltıya giderken aklıma takıldı Mehmet Yücel arkadaşın Kınalıyapıncak'ı kimdir? gibi bir garip soruyu kendime sorarak yemekhaneye girdim. Hiç ilgisi olmayan bir kimse ile karşılaşınca şaşırdım. Ya Mehmet Yücel'in önerisine uysaydım, şimdi ne olacaktı? Neşemi kaçırmadan yerime otururken bir yandan da gerçek Kınalıyapıncağı düşündüm: “Burada öyle birisi yok, Mehmet Yücel hala Lüleburgaz günlerini sayıklıyor, olmalı(! )Peki İdris ona neden uydu?

Selçuk Öğretmen dersliğe gülerek girdi. Önce “Bugün tarihten çok coğrafya konuşabiliriz, Tarihle coğrafya dersleri iki kardeştir. Siz bu kardeşlerin birini pek tanımadınız. Oysa yaşamınızda size bizatihi o daha çok karşınıza çıkacak!”dedikten sonra Bizatihi sözünü açıkladı. İsteseniz de istem esenizde, ya da kerndiliğinden olan işler, olaylar. Örneğin her yıl yaşınız büyür. Sizin dışınızda gibi görünmesine karşın sizi de içine alan olaylar, söz gelimi savaşların verdiği sıkıntılar! dedikten sonra da sözü açıkladı; zat, kişi, bireydir. “Bi”sözü de olmayan uymayan anlamı taşımaktadır”Zati değildir de diyebilirsiniz. . dedikten sonra köylerimizin ilçelere uzaklığını sordu. Daha sonra buna illerimizi ekledi. Bilmeyenlerin öğrenmelerini istedi. İlçelerimizin Kepirtepe'ye uzaklığını sordu. Daha sonra köylerimizin gidiş yollarına göre uzaklığını sordu. Bundan sonra da köylerimize yakın olan arkadaşlarla aramızdaki uzaklıkları istedi. Tüm sorulara en kısa zamanda yanıt verdiğim için beni ayırdığını söyledi: “ Sen bildiğinden değil yakınlıktan yararlanıyorsun. O nedenle sen, ayrı olarak kuş uçuşu ya da kurşun atışı olan yakın arkadaş köylerini sapta!”dedi. Ben onu da söyleyince: “ Bak işte hep bildiğini söylüyorsun. Öyleyse başka bir arkadaşının köyüyle dedikten sonra İdris Destan'ı gösterdi İdris'in köyü ile aranızdaki uzaklığı sapta!”Osmancık köyünün bizim köyün kuzey doğusuna düştüğünü biliyorum ama kuş uçuşu uzaklığı bilmem olanaksız. Bildiğim bizim köyün Luleburgaz'a uzaklığı 15 km . ( 3 saat)Osmancık köyünün Lüleburgaz'a uzaklığı 20 km . ( 4 saat)Bunu öğretmene söyleyince güldü. Bu kez de köylerimiz arasında başka köy olup olmadığını sordu. Ben bunu da yanıtlayamayınca Selçuk Öğretmen bu kez. “ Eeee, senin bunu araştırıp bulman farz oldu!”dedi. Duraksayıp baktıktan sonra farzın ne anlama geldiğini sordu. Farz sözünü biliyordum. Ancak çokça kullanılan farzet sözcüğü birden aklıma takılınca toparlanamadım. Sami Akıncı : “Zorunlu yaptırım , kişinin görevi; yanıtlarını verdi. Arkadaşlardan başka başka soru soranlar oldu. Öğretmen onlarla ilgilendi. Dersten çıkarken bana, Atatürk İlkokulunda Lüleburgaz köylerini gösteren harita var, gittiğinde ona bak, parmakla bile ölçsen yakın bir uzaklık bulursun!”dedi. Öğretmenin böyle deyişinden cesaret alıp arkasından gittim. Merdivene dönerken beni görünce Selçuk Öğretmen baktı:

-   Bana soracağın var, gel sor! deyip Asım Öğretmenin açık kapısından onun odasına girdi. Girince de bana dönerek: “Eeee, söyle bakalım ne oldu? ”dedi. Sabahat Öğretmenden özür dilediğimi söyledim. Gülümseyerek: “İyi olmuş, o senin için farzdı; memnun olmuştur!”deyince olayı anlattım. Bu kez de elini omuzum koyarak: “Senin işin zorlaşmışa benziyor. Ben, bu denli önemli olduğunu düşünmemiştim. Öğretmeninizi ben de yeni yeni tanıyorum, bu konuları pek konuşmuş değiliz. Bu nedenle sana fazla bir şey söyleyemeyeceğim; derslerine iyi çalış, verdiği ödevlerini dikkatli yap, öğretmenlerin öğretmen tarafları her zaman ağır basar öğrencilerine kıyamaz, affederler!”deyip eliyle omuzuma vurdu. Asım Öğretmen gelince konu kesildi, ayrıldım. “Öğretmenlerin, öğretmen tarafları her zaman ağır basar!”sözünü içimden tekrarlayarak dersliğe döndüm.

Resim dersinde Tarım bölümüne gittik. Talat Ayhan Öğretmen model seçmekte bizi serbest bıraktı. Arkadaşların çoğu arka tarafta arabaya bağlı atları, kimileri de arı kovanlarını seçti. Ben karşı taraftaki Ergene Ovası ile gökteki bulutları seçtim. Talat Öğretmen gülümseyerek: “Belki güzel düşündün ama bu uzaklıktaki nesneleri kurşun kalemiyle yani tek renkle göstermek kolay değil, Sulu Boya çalışmalarına geçince bunu da deneyecveğiz!”diyerek yaptığım resmi beğen mediğini belirtmiş oldu. Gerçekten dikkatlı bakınca çizdiğim bulutlarla karşı tepeleri bir birinden ayırmak olanaksız. Bulutlar, tepelerin ters çevrilmişleri gibi. Oysa gökte gördüğüm bulutlar ne güzeldi

Üzüldüm . Okulun atları resim çizen arkadaşlara modellik ederken bir başka çift at geldi, atölyelerle Futbol sahası arkasını sürmeye başladı. Arkadaşlardan sevinenler oldu: “Kazmaktan kurtulduk!”Koskoca tarla kazılır mı? Kazılacaksa sürüldükten sonra gene kazılır. Bu ise ekilecek tohumun cinsine bağlı!”dedim. Ne ekilebilir? ”sorusu soruldu. Sulama yolu olmadığına göre su istemeyen bitkilerden biri ya da ikisi ekilir. Mercimekten mısıra kadar bir çok ad sayıldı. Zıtlaşıp olayı bahis işine dökenler bile oldu. Sürülen yerin büyüklüğü, ayrıca düpedüz tarla olduğuna bakılınca söylenen tohumların çoğu ekilemezdi. Buğday, arpa, çavdar diyenler oldu. Güldüm: “ Nisan ayı geçti şimdi bunlar ekilmez. Pancar ekim zamanı da geçti. Bostan, kabak, mısır, gündöndü, haşhaş, pamuk, tütün adlarını saydım. Bostan adı geçince arkadaşlar sevindiler: “Gece karpuz çalarız!”Talat Ayhan Öğretmen dinlemiş:

- Karpuzu çok severim, bana da bir dilim ayırırsınız! dedi.

Öğleden sonra tarım dersimizde sabahki tartışmalar son buldu. Tarla mısır için hazırlanmış. Hikmet Özmen Öğretmen ekiminin özelliklerinden söz etti. Yurdumuzda hemen hemen her yerde mısır yetiştirildiğini ancak yemeklik olarak her yörede eş değerde sayılmadığını, örneğin Doğu Karadeniz bölgesinde insnlar için birinci gıda sayılırken Trakya-Marmara bölgelerinde yardımcı gıdalar arasında sayıldığını anlattı. Okulumuz için de bu anlayış içinde ekim yapıldığını, çok ekim yapılarak mısır unundan ekmek yapmayı düşünmediklerini anlattı. Köyleriimizde mısır ekimlerinin nasıl yapıldığını sordu. Tarım üstüne yapılan bir çok konuşmalarda olduğu gibi arkadaşlar gene sustular. Bizim köydeki mısır ekimlerini ile köylüllerin mısırı nasıl, nerede kullanıldığını sordu. Bizim köylülerin, mısır ununu genellikle tepsi ekmeği şeklinde yediklerini; sabahları kaçam ak denilen sıcak hamur yaptıklarını anlattım. Hikmet Öğretmen kaçamağı biliyormuş: “Aaa, bilirim, acıkınca sıcak sıcak iyi olur, ballısını severim!”deyince arkadaşlar hep güldü.

Yusuf Asıl: “ Biz de yapalım öğretmenim nasıl olsa mısır ekiyoruz!”  deyince Hikmet Öğretmen gülerek: “Eylülü beklerseniz yaparız!”dedikten sonra gene bana tohumu nasıl attığımızı sordu. Sürülmüş tarla büyükse pullukla orta derinlikte; eşit aralıklarla çizgi çekip taneleri bıraktığımızı, küçük yerlerde ise belli işaretler arasına çapalarla 25-30 cm aralıkla çizgi çekip tohum bıkrakığımızı anlattım. Hikmet Öğretmen bu kez bana: “Sen bu işin ustasısın, kendine şimdi bir arkadaş seç, al ipi de işarfetle çizilecek yerleri!”dedi. Sefer Tunca'yı seçip mısır ekilecek bölümün zaten çok düzgün olan üst sınırında başlayarak işaretleri koymaya başladık. Çizici arkadaşlar arkamızdan bir çapa aralıkla yer açtılar ekiciler oralara ikişer mısır düşürerek kapattılar. İkişer mısır bırakılması soruldu. Tohumların boş olma olasığı, böceklerin zedelemesi nedeniyle boş yer kalması söçz kon usu olduğundan yedek tohum atılmaktadır. Çok yakın olarak çift çıkan yerkerdeki zayıf olan kazılırken kesilebilir.

İş başlarken sesi çıkmayanlar paydos olunca mısır uzmanı olarak konuşmaya başladılar.

Derslikte yarınki Turgutbey yolculuğu konu oldu. Akşamki çalışma saatin de Müdür Bey dersliğe gelecek, ders verecerk arkadaşların işleyeceği konular, saptanıp sınırlandırılacak. Aynı zamanda yarın ki uygulamacılar saptanacak. Arkadaşlar kendi aralarında konuşup konuşup: “  Hııııı!” yaparak ürküntülerini belirtiyorlar. Sanırım en rahatları benim. Çünkü Müdür Bey, ders konularını konuşurken bana: “  Seninki malum, sen ne yaparsan o olacak!”deyip gülmüştü. Müdür Bey böyle söyleyince biz de Ahmet Güner, Yusuf Asıl, üçümüz, çocuklarla bahçede oynarken saptadığımız hemen hemen el tutuşarak oynadıkları Bezirgan Başı'ndan(Bir çocuk oyunu) yararlanarak Timurağa oyununu öğreteceğiz. Ben ayrıca Dağlar Marşı ile Bahçemizdi Gül şarkısını öğreteceğim. Abdullah Erçetin bana yardımcı olacak. Böylece ben, Turgutbey İlkokul'undaki Ders Uygulamalarını çok rahat geçirmiş olacağım. Hiç değilse şimdilik bu rahatlık içindeyim.

Müdür Beyin konukları gelecekmiş, o nedenle sebest okuma saatinde geldi. Kısa bir konuşmadan sonra: “İlk uygulamadır, ilkler her zaman sürprizlerle gelir. O nedenle yarınki arkadaşları seçerken: “Sen , sen, sen! diyerek seçmeyeyim, gönüllü olanları seçelim. Az ya da çok talip çıkarsa kur'a çekelim!”dedi. on iki arkadaş parmak kaldırdı. Müdür Bey arkadaşların yüzlerine bakarak Sami Akıncı ile Halil Basutçu'a: “Çok yoruldunuz, sizi geri bırakalım dedikten sonra on arkadaş arasında kur'a çektirdi. Hüsnü Yalçın, Mehmet Aygün, Arif Kalkan, Hüseyin Orhan, Harun Özçelik görev çekti. Bu kez de bu arkadaşlar sınıf kur'ası çekti. Harun Özçelik 1. sınıf, Hüseyin Orhan 2. sınıf, Hüsn ü Yalçın 3. sınıf, Arif Kalkan 4. sınıf, Mehmet Aygün 5. sınıfı çekti. Geçen çarşamba günü sınıfların ders proğramlarını almıştık. Müdür Bey onu sordu “Proğramı hepimizin bilmesi gerektiğini, ders sonunda, dersin işlenişi üstende konuşacağımızı söyledi. Ayrılmak üzere kalkarken uyguylamaları çok öne, eksiksiz katılmamızı istediğini söyleyince nöbetçi soruldu. 42 Mustafa Saatçı nöbetçi olduğu için sessiz sakin duruyordu. Nöbetçi sözü edilince dikkatle dinledi. Müdür Bey çıkınca birden, “Bu nöbetçi anımsatmasını kim yaptı? ”diye sordu. Yanıt veren olmadı. Saatçı bir süre kendi kendine konuştu. Sonunda sıra Arkadaşı Sami Akıncı, Mustafa Saatçı'yı ayıpladı: “Öğretmen olacağız, bu mesleğe biraz saygı duyarak yaklaşmamız boynumuzun borcu değil mi? diye sordu. Mustafa Saatçı suçlu numarası yaparak:

-Boynumuzun borcu, efendim!”deyince derslik gene şenliğe döndü.

Yemek masası arkadaşım Mehmet Aygün 5. sınıflara düştüğü için oldukça kaygılandı. Dersi de Türkçe. Mehmet'e: “Bana göre en rahat ders, tek konulu değil çok konulu ya da yönlü. Örneğin, bir parça okutup açıklatırsın, gördüğün eksiklerini tamamlarısın. Önemli sözler geçerek(Sen istediğin sözü önemseyebilirsin)yeni cümleler yaptırırsın. Cümle seçip kolay dilbilgisi konularını anımsatıp tekrarlayabilirsin. Yapanları yapmayanları gözetleyip yapanları över, yapamayanları uyarabilirsin!”Mehmet sevinerek: “Dur, dur! ben bunları not edeyim!”dedi. Hem güldük hem de bazı notlar saptadık. Mehmet Aygün rahatladığını söyleyerek ayrıldı.

Yatınca kendi kendime düşündüm: “Sahiden Mehmet'e söylediklerim doğru. Zaten ben bunları kendi aklımdan bulmuş değilim Fuat Baymur'un Türkçe Öğretimi adlı kitapta bunlar yazıyor. Mehmet o kitabı okusaydı bunları bilmiş olacaktı.

 

28 Nisan 1943 Çarşamba

 

Mustafa Saatçı hala öfkeli: “Ben nöbetçi değilim, kimseyi kaldırmıyorum!” diyerek herkesi uyandırdı. Gözünü açan İdris Destan'dan kumanya soruyor. İdris Destan nöbetinin akşam bittiğini kumanya işinin İmama sorulması gerektiğini söyleyince tartışma başladı. İhtiyar-İmam-Yaşlı-Hafız sözleri arasında oyun alanına çıktık. Yusuf Timurağa istedi. Arakadaşlar da böyle düşünüyormuş, biraz hızlıca çaldım. Mehmet Yücel, Emrullah Öztürk, İdris Destan , Harun Özçelik diziden ayrıldılar. Meğer küçükler hızlı istiyormuş oyunun sonunda hep böyle hızlı olsun!”dediler. Derslikte bu şaka gene konu oldu. Birileri: “Biz küçüklerden ayrılalım!”diye tutturdu. Bu kez de Ahmet Güner'le Yusuf Asıl öğreticiliği küçük sınıflara yaptıklarını, bizim arkadaşlarla anlaşma olasılığına inanmadıklarını söylediler. Kahvaltıya bu tartışmalarla gittik. Bu arada kumanlamızın Kadınbudu köfte, helva olduğunu öğrendik. Mustafa Saatçı şakasını yaptı. Sözde dün İdris Destan İhtiyar Köftesi yaptırmışmış, o buna razı olmamış köfteler hemen kadınbuduna döndürülmüş. Helva yerine de birer baş soğan varmış ama o razı olmayınca soğanlar kaldırılıp yerine helva verilmiş.

Büyük akordiyonla merdivene çıkarken Asım Öğretmen gördü:

O büyük akordiyonu ne taşıyordu? Hohner daha hafif onu al! deyince şaka ediyor sandım:Taşırım ben!”dedim. Asım Öğretmen akordiyonu elimden aldı; ciddi ciddi; “Ağır bu İbrahim, 120 bas, öteki 80, 2/3 fark!”deyince akordiyonları değiştirdim. Aslında buna çok sevindim. Hohner'in hafifliğinden başka sesleri de bence daha güzel. Sevincim bir kat daha arttı. Yol boyunca akordiyon çaldım. Marşlarda, şarkılarda, türkülerde arkadaşların çoğu bana katıldı. İsmet, Hilmi ile Fettah'ın katılmadığını görmüş sordu. Hilmi:

Bana uygun bir hava çalınınca katılacağım! dedi. Bunu duyunca ben de, “Ana mari ana diksene donumu!”olarak tüm Trakya'da bilinen çingene türküsünü çaldım. Bu şarkıyı seçmemin nedeni Hilmi'nin konuşmalarda sık sık anne yerine “Ana” demesiydi. Hilmi birden parladı: “Çingene miyim? Soyu sopu belli bir ailem var. Ana diyorsam, özentiye tenezzül etmememdendir!”türü sözlere söledi. Ben duymazdan geldim. Bu kez İzmir'in Kavakları'nı, arkasından İzmir Marşı'nı çaldım. Turgutbey Köyüne dek akordiyonu bırakmadım. Okul önüne inince Hilmi yanıma geldi. O daha ağzını açmadan ben: “Şarkıları, türküleri herkes söyler, çalar. Benim çaldığım da herkesin bildiği bir oyun havasınır. Bununla bir çok insan oynar. Onların hiç birisi çingene olmaz. Zaten çingene dediğimiz insanlar tüm düğünlerde davul zurna çalıyor. Onlar da bunu çalıp çingene kolmayanları oynatıyor. Aynı parça radyoda da sık sık çalınıyor. Onu duyduğunda ne söyleyeceğini merak ediyorum!”dedim. Hilmi hiç bir şey söylemeden bir süre durdu. Hasan Üner kolundan çekerek götürdü.

Çocuklarla birlikte İstiklal Marşı'ı söyledik. Çocukların gözü akordiyonda. Ayrıca sık sık bana bakıyorlar. Sanırım öğrenci miyim? Öğretmen miyim? Ayırımını yapmakta zorluk çekiyorlar. Arif Kalkan'la Mehmet Aygün'ün derslerine giremedim . Onlar Uygulama dersi yaparken Abdullah Erçetin'le ben 1. 2. 3. sınıflarla müzik çalışması yaptık. Çocukların bildiği El gibi dolaşma, Yalancı, Papatyalar, Hendekte Tavşan, Küçük Asker, Baltalar elimizde, Şen Gemiciler şarkılarını biliyorlarmış, bunları tekrarlatıp azıcık hızlandırdık. İstiklal Marşı'nı tekrarlattık, Boş Fıçı ile Altın Başaklar şarkılarıyla Adımız Andımızı Marşını öğrettik.

Çarşamba günlerinin öğle sonrasını öğrendiğimiz için, işimizin bittiğini sanıyorduk. Çocuklara çantasız gelmeleri söylendi. Bu arada kumanyalarımızı yedikten sonra köy içinde dolaştık. Çocuklar gelince önce onlar bize oyun gösterileri yaptılar. Biz de onlara oyunlarımızı gösterdik. Yakup Tanrıkulu daha önce oynayan çocukları görmüştü onlarla el tutuşup Trakya Halayını oynadı. 4. 5. Sınıflardan bir grup arkadaşların arasına dağılarak Timurağa oyununa katıldılar. Okul Müdürü 5. sınıflara bizim okula gelmek isteyenleri sordu 5 erkekle 2 kız gelmek istediklerini söyleyince Müdür Bey çok hoşnut oldu. Başka öğrencilere sordu. 7 öğrenci Lüleburgaz Ortaokuluna gideceğini söyleyince Hayriye Öğretmen, iki çocuğun muhtarın akrabası olduğunu, muhtarın zaten Lüleburgaz'da oturduğunu. Köyden gidenleri bir yerlere yerleştirdiğini, on kadar çocuğun şimdilerde ortaokulda okuduğunu anlattı. Köyün, Lüleburgaz'a giden bir başka yolu varmış; o yoldan gidersek uzaktan da olsa bizim okulu görebilecekmişiz. Bunu duyunca Müdür Bey: “Haydi bakalım, bizim okul uzaktan nasıl görünüyormuş, bir görelim!”deyip güldü: “Ünlü sözdür, Davulun sesi uzaktan iyi gelirmiş!”dedi. Arkadaşlar bir daha gelip gelmeyeceğimizi merak ediyordu. Müdür Bey

Hayriye Öğretmene ; “Tekrar görüşmek üzere!”deyince yüzler değişti, herkes daha neşeli olarak ayrıldı. Eski yol oldukça arızalıymış sağa sola yalpa yaparak bir süre gittik. Okulun yeri görünüyor ama net seçmek olanaksız. Bir süre sallandıktan sonra öteki yola, daha doğrusu Umurca-Lüleburgaz yoluna çıktık. Okulun, Umurca tepelerinin(Höyüklerin) yanından göründüğünü biliyorduk. Turgutbey köylüler doğru söyleseydi bu eziyeti çekmeyecektik. Serbest okuma saatine yetiştik.

Haftaya çarşamba gene gideceğimize herkes seviniyor, gibi görünse de derse girmek istemeyenler var, onların kem küm ettiği anlaşılıyor. Ancak genellikle arkadaşlar, derslikte dört saat kitap okumaktan daha iyi; deyip karşıcıları susturuyor. Akordiyonu bırakırken Asım Öğretmen neler yaptığımızı sordu. Anlattıklarımı dinledikten sonra gülerek: “Senin bu akordiyon varya o, can si midi. Öğretmen kaldığın sürece senin işini kolaylaştıracak!”diyerek güldü.

Müdür Bey önce ders verenlerden yaptıklarının özetini bir plana bağlamalarını istemiş. (O zaman biz yoktuk. Abdullah, Bekir, ben) Sonra da bunu hepimizden istedi. Der vermemiş olanlar istediği dersin proğramını yapabilecekmiş. Sıcağı sıcağına arkadaşlar proğram yapmaya başladılar. Proğram dediğimiz de derste ele alınan konunun neresinden nasıl başlayacağını, nasıl geliştireceğini hangi araç-gereçten yararlanacağını 40 dakikalıp bir zamana serpiştireceksin. Müzik dersi için çok kolay gibi geldi. Önce kavramış olan çocuklardan yararlanarak, geç kavrayanlara tekrar olanağı vererek şarkı öğretmede başarılı olurum. Ancak ben öğretmen olunca hep müzik okutmayacamı düşünüp bir de Türkçe için proram yaptım. Arkadaşlar, geçiş derslerdeki örneklere pek aldırmıyorlar. Daha önce birlikte okuduğumuz Fuat Baymur'un Türkçe Öğretimi kitabına baktım, işime yarayan örnek var. Ondan yararlanıp hazırladım. Çevremde konuşanlara bakarken Halil Basutçu yanımdaki boş yere geldi. Hangi ders için hazırlayacağına karar vermemiş. Benim Türkçe Programımı önerdim. Arkadaş çok sevindi. Müdür Bey kendisine başka bir ders önerirse program gene benim olacak.

Akşam yemeğinde Hilmi Altınsoy'la biraz yan bakıştık. Arkadaşlar gündüzkü olaylardan gülecek tarafları seçtikçe hep birlikte güldük. Zaten ben Hilmi'ye kızmış değildim, davranışı yanlıştı. Alınganlığı yersizdi. Düşündükçe o da onun ayırdına varınca yumuşadı. Turgutbey köyünü daha önce görüp görmediğimi sordu. (Okula gelmeden önce) Umurca'ya geldiğimde Turgutbey Köyünden geçtiğimi, öyle kamyonla falan değil yaya olarak geldiğimi, koyun sürüsü getirip götürdüğümü, yalnız olmadığımı ağabeyimle bir de çobanın bulunuğunu anlattım. Arkadaşlar ilgiyle dinlediler. Bizim köyde (Tüm köylerde benzer durumlar vardır) sürü sahipleri sütleri topluca mandıracılara satar. Mayıs-haziran-temmuz ayları koyunların sütleri parası önceden ödenmiş olarak mandıracılara verilir. Yıllardır böyledir. 1936 yılında bizim köylüler bir dalavereci mandıracıya kapılıp yeni bir yöntem denemişler. Koyunların bosüt vermesi için daha bol ot olan bir yere göndermek istem işler. Onbeş dolayında sürü sahibi koyunlarını mandıracının sözüğne uyarak Umurca yakınında bir alana göndermiş. İşte o alan da Umurca Tepeleriyle bizim okula doğru uzanan düzlük. Sürüler, mayıs ayını rahat geçirmiş, haziran ayı yakıcı sıcakları başlayınca bizim koyunlar, b irer ikişer ölmeye, ya da ölecek duruma düşmeye başlamışlar. Bizim köyün gölgelik yaşamına uymuş bulunan koyunlar Umurcanın gölgeden yoksun haziran sıcağına dayanamamış. Ardarda ölüm başlayınca sürü sahipleri veterinerlere baş vurup durumu öğrenmişler. Veterinerlerin uyarısı üzerine sürüler kendi yerine döndürüldü. 14 koyunumuzun gittiği o olayda, sürüyü geri getirirken ben de bulundum . Köy olarak Umurca ile yakınındaki Büyük Taşlı, Küçük Taşlı Köylerini bilirdim; ikisinde de akrabalarımız vardır. Koyun, kuzu derken benim hep akrabalardan söz etmem arkadaşların dikkatini çekmiş. Çevre köylerden söz ederken hep akrabaları öne çıkarmam merak konusu olmuş. Gerçekten de öyle, Edirne'den Alpulu'ya geldiğimizde Babaeski'den Kiremitçi Hasan Amcam okula tuğla, kiremit verdi. Sık sık da gelip beni aradı. Üstelik Namık Ergin Öğretmenle sık sık buluşmaları arkadaşların ilgisini çekmişti. Lüleburgaz'a gelince çok doğal olarak beni arayan çok insanlar oldu. Her pazartesi pazara gelen göylülerle sık sık karşılaştm. Kepirtepe'ye geçince Yeni Bedir Muhtarı Kamber Uzun Eski Müdürümüzü görmeye en çok gelenlerden biriydi. Vahit Lütfü Salcı ise Edirne'ye gittiğim ilk günden bu yana (Bir haft önce de) beni sık sık gören kimse oldu. Ayrıca, Tekirdağ'dan Bilal Dayım, Lüleburgaz içinde kaldığımızda her pazartesi köyden gelenlerin araması öteki arkadaşlara göre değişik bir durum oluşturmuştu. ”Kadir Pekgöz, Hüseyin Orhan, İdris Destan, Mehmet Yücel, Mehmet Başaran da Lüleburgaz'a yakın köylerden onlara niçin bukadar kimse gelmiyor? ”sorusuyla karşılaştım. Neyse ki karşımda oturan Hüseyin Orhan , benim vereceğim yanıtın hemen hemen yarısı vererek işimi kolaylaştırdı. Hüseyin Orhan'ın ailesi yakın zamanda göçmen olarak gelmiş bir kaç aile şimdiki köylerine yerleşimiş. Akrabalarının çoğu uzak illere dağılmış. O nedenle Hüseyin Orhan'ı tanıyan yakın köylerde kimse yokmuş. Kadir için fazla bir şey söylemedim. Kadir'in ayrı bir özelliği var; o aransa da aramayan bir yapıda. Kendi köyünden başka beş öğrenci olmasına karşın hiç birisi ile yakın ilişki kurmuyor. Bu arada, Kadir'e duyurulmaması koşuluyla bir anımı anlattım. Bir tatilde birlikte gitmiştik. Kadir'in köyü oldukç büyüktür. Köy neredeyse ikiye bölünmüş gibi Aşağı Mahalle, Yukarı Mahalle olarak söylene gelinir. Bizim köyün yolu yukarı mahalleden. Tam da sıralanmış kahvelerin önünden geçilir. Buradaki kahvecilerin hepsi beni, babamın kahveci oluşundan ya da okula giderken oradan geçişimden tanırlar. Burada okuduğum sıralarda da izinli giderken oradan geçişimden daha yakınlık duymaktadırlar. Her geçişimde durduruıp çay içirirler. Kadir'le birlikte gittiğimiz bir gün aynı ilgiyi gösterdiler. Önce ben kendimi Kadir'e göre daha yabancı sayığım için bana olan yakınlığı buna bağladım; Kadir'e benden az ilgi gösterilmesini de buna bağladım. Ancak bir süre sonra kahvedekiler bana, Kadir'i gösterip: “Arkadaş da sizin köyden mi? ”diye sorunca afalladım. Önce şaka ettiklerini sandım. Önce Ağabeyi Hüseyin'i anımsattım. Herkes tanıyor. Hemen “Askerde!” sözünü eklediler. Arkasından da “Hafız'ın başka oğlu varmıydı? Türü sorular yönelttiler. Sonra da köyden çok küçük ayrıldığı için unuttuklarını öne sürüp: “Gençler çabuk büyüyor!”türü teselli edici sözler sıraladılar. Ben, insanlardan kaçmıyorum, konuşanla kon uşuyorum, söylediklerine saygı duyuyorum, tanıdığımı da kolay kolay unutmuyorum. Olayın bir başka yanı da köyümün, ailemin çok eskilere dayanan özelliğidir. Ailem Bulgaristan bağımsızlığını kazanınca oradan ayrılmaya karar vermiş. Bu karar salt ailemin değil hatta ailemin yaşadı köy de değil geniş bir alanda yüzyıllardır yaşayan büyük bir topluluk olan, AMUCALAR Kabilesi bu kararı almıştır. Istrancalar'dan bir ucu Karadeniz-Varna bir ucu Tuna'ya dek yayılan bu kabileden ayrılıp gelenler o zamanki Türkiye Trakya'yasında yeniden 22 köy kurarak yerleşmişlerdir. Bu 22 köyün şimdi; 5'Tekirdağ, 4'ü Edirne, 13'ü de Kırklareli illerine dağılmış durumdadır. Ancak, akrabalar bir birini unutturmamış, sürekli gelip gitmeler, kız alıp vermeler bu ilişkileri canlı tutmuştur. Babaeski Sofuali Köyündeki 77 yaşındaki büyük halamı (Elfide Kiremitçi-Babamın ablası) Alpullu'da kaldığımız yıl gittim gördüm. Bulgaristan'da evlenmiş, eşiyle Sofuali köyünün kuruluşuna katılmıştır. Babamın bir ablası da şimdiki Yeni Bedir köyü Muhtarı Kamber Uzun'un annesidir (Nefise Halam). İki halamın da çocukları vardır, onlar beni gelip görmektedir. Yukarda söylediğim 22 Köyün birisi de Tekirdağ yakınındaki Kılavuzlu'dur. Orada otururken Tekirdağ'da kahve işleten Bilal Dayım Lüleburgaz'a geldikçe bana uğrar, hatırmı sorar. Ben benim aranmamı biraz da benim insanlara yaklaşmama bağlamaktayım. Örneğin biz Hasanoğlan'a gidince ben de sizin gibi tüm yakınlarımdan uzaklaşmıştım. Aramızda bu açıdan bir fark kalmamıştı. İnşaatlarda çalışıyor, bir arada yatıp kalkıyorduk. Yeni öğretmenler gelmişti, ayrıca sayısız yabancı gelip gidiyordu. Gene böyle bir genç yabancı gelmiş, Kırklareli ilinden olanları sormuş. Sanırım 20 kadar Kırklareli ilinden olduğunu söyleyen arkadaş olayla ilgilenmiş. Durumu ben ancak akşam öğrenmiştim. Gelen Şerif Baykurt adlı bir öğretmen, Şerif Baykurt; müzik öğretmenimiz Süheyla Başokçu'nun nişanlısı. Bir gün sonra Şerif Baykurt'u Lalabel durağına dek ben götürdüm. Şerif Baykurt daha sonra da bir kaç kez geldi, benden başka karşılayan olmadı.

Hasanoğlan'dan dönerken Arifiye Köy Enstitüsü'nde kaldık. Orası hepimiz için yabancıydı. Ne var ki okula indiğimizden bir saat sonra beni arayan biri çıktı. Bir asker; okula yakın Kalaycı Köyde birliği kalıyormuş. Okula sıksık gelip gittiği için geleceğimizi duymuş, gelir gelmez de karşıladı. Karşılayan kimse sanırım akrabalıktan çok kişiel ilişkiden dollayı bu ilgiyi duymuştur. Çünkü köye gittiğimde o ne sorarsa ben ona içtenlikle yaklaşıp dilimin döndüğünce bildiklerimi anlatıyorum.

Çevremizdeki masalarda kimse kalmamış. Nöbetçi Mustafa Saatçı geldi, “ Bu nöbette bari ben de bir iş yapayım:

-Hadi kalkın, nöbetçiler masaları toplacak! dedi. Yarınki yemekleri sordular. Mustafa Saatçı, “Güzel bir şeyler olursa derslikte söyleyeceğim!”deyip gitti.

Derslikte yeni bir tartışma:”Turgutbey'den başka bir köye de gidelim. Müdür Bey'e bu öneriyi kim götürecek? ”Sami Akıncı'ya yalvarıyorlar. Sami:

- Böyle bir öneriyi Müdür Bey'e götüremeyeceğini, kesinlikle söyleyince bu kez de İdris Destan'a döndüler: “Köyün Turgutbey'e yakın, sen söylersen kırmaz, köyünü görelim. Hesaplar kitaplar yapıldı. Çarşamba günü öğleden sonra gider döneriz. İdris'in köyünü ben de görmek isterim ama öyle içinden kamyonla geçerek görmeye aklım yatmadı. Bu nedenle de konuşmalara katılmadım. Yarınki Türkç dersini daha önemseyip Sabahat Öğretmenin küçümseyemeyeceği bir başarı yakalama şansımı denemeyi düşündüm. Son derslerde öğretmenin önemsediğini söylemesine karşın üstünde duramadığı konuları birer birer gözden geçirdim. Şiirler, türleri, ölçüleri, uyakları. . . İstiklal Marşı, Balıkçılar, Akıncı şiirlerinde öğrendiğimiz Aruz ölçüsünü, İzmir Yolları'nda, Uçun Kuşlar'da, Çoban Çeşme'sin de gördüğümüz Hece ölçüsünü; uyaklarını, duraklarını kesinlikle bir gün soracağını söylemiş varsayıp Edebi Yeniliğimiz'le Edebiyat Tarihi kitaplarını açıp karıştırdım. Aruz ölçüsü:

-Açık-kapalı hecelere göre(Kısa-uzun anlamında) değerlenmektedir. Sözgelimi Ge li yor mu sözünde nokta nokta çizgi nokta konarak kalıbı bulunur. iki nokta bir çizgi bir nokta kalıbı fe i la tü . . - . olarak adlanır. Feilatü gibi feilatün-failatü-failatün yani, - . - . ya da - . - - olarak da yazılabilir. Mefailün, mefailü, Müstefilün, Müfteilün gibi başka uzyıp kısalan sözlerle yazılmaktadır. ZAruz ölçüsüyle yazılan şiirlerde uyaklar şiirlerin türleriyle ya da konularıyla ilgilidir. Gazel adlı kısa şiirlerde aabacada. . . . İstiklal Marşı'mız gibi dörtlü dizelerde aaaa bbbb cccc olarak gidenşler de vardır. Uzun öyhküleri anlatanlar aa bb cc . . . olarak uzar Kaside denilen uzunca tür övgü şiirleri ise aabaca. . . olarak uzayıp gider.

Hece ölçüsünde adı üstünde dizelerdeki heceler sayılır:

“Çıktık açık alınla on yılda her savaştan
On yılda onbeş milyon genç, yarattık her yaştan”

Dizelerin heceleri ikisinde de 14'tür. Uyakları ise savaştan-yaştan sözlericdir. Yazarı durak düşünmemiştir. Onuncu Yıl marşımızı yazan şairlerimizden biri olan Faruk Nafiz Çamlıbel Çoban Çeşmesi Şiirinde ise;

“Ne şair yaş döker/ne aşık ağlar
Tarihe karıştı /eski sevdalar
Beyhude seslenir/beyhude çağlar
Bir sağa bir sola/Çoban Çeşmesi!”

diyerek bu şirinde 6/5 hece duraklı, aaab uyaklı yazmıştır.

Yat zili çalınca, belli konuları düşünerek yattım. Gazel aklıma geldi, kısa şiir ama uyakları aa ba ca . . . . olarak gidiyor. İstiklal Marşı'nda ise aaaa bbbb cccc. . . . Çoban Çeşmesi'nde abab cccb dddb. . .

Geçen yıllar ezberlediğimiz Akdenizden Geçerken (Kemalettin Kamu) aaab cccb dddb. . . . Bunları düşünürken Han Duvarlarını anımsadım.

 

Han Duvarları
Yağız atlar kişnedi, meşin gırbaç şakladı,
Bir dakika araba yerin de durakladı.
Neden sonra sarsıldı altımda çelik yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervan -saraylar. . .
Gidiyorum, gurb eti gönlümde duya duya,
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.
İlk se vgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!
Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı. . .
Arklada zincirlenmen yüksek Toros dağları,
Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler,
Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler.
Ellerim taökılırken rüzgarın saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına.
Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Faruk Nafiz Çamlıbel

Şiir çok uzun. Aa bb cc dd. düzeniyle gidiyor. Sanırım bu düzenin de bir adı var ama ben burada kesiyorum. Bütün at arabası sürenler ıslık mı çalıyor acaba. Ali Ağabeyim atları “Dehleyip köyden çıkınca (Arabada yalnızsa) hemen ıslığa başlar. Islıkla ne söyler bir türlü anlayamadım ama o bundan çok hoşnuttur.

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ