Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

53 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Altı Yılda Kavuştuğumuz Büyük Tatilimizi Çalışarak Geçiriyoruz

 

13 Eylül 1944 Çarşamba

 

Ekrem erkenci, kalkıp traş olmuş. Beni uyandırdı. "Müzikçi kalk geç kalırsın, Çakı Efe telaşlanır!" dedi. Bu sözlerde bir incelik, bir sınır çizme ya da daha önce çizilmiş bir sınır varlığı seziliyor. Bunu düşünürken henüz kalkmamış olan arkadaşımız Hüsnü'nün bacağından çekerek:

-Uykucu, geç kalacaksın, patronun İzzet Palamar'dan paparayı yersin sonra!" Bu iki davranış benim dikkatimi çekti. Neden? Ona karşı incitici bir davranışım mı oldu? Yoksa tüm davranışlarım mı bardağı taşırmaya başladı? Oyun alanına giderken bunu düşündüm.

Çakı Efe her zamanki gibi Çakı gibi. İşaretini verip ortaya geçti. "Harmandalı!" deyip sağ ayağını ökçesi üstüne bastı. Genel işareti verince ben de akordiyon tuşlarına bastım. Benim, en rahat çaldığım oyun müziklerinden özellikle zeybeklerden biri Harmandalı. Arkasından Bengiye geçtik. Bengi biter bitmez Arpazlı, Arpazlı sürerken zil çaldı. Oyunu az uzattık. Hava serinlemiş durumda. Öğrenciler de bunun farkında olmalı, çok neşeliydiler.

Onların neşesi bizi de etkiliyor. Olaya, yararlı olmaya çalıştığımızın, olumlu ürünü olarak bakıyoruz.

Ekrem'le Hüsnü, erken kahvaltı etmişler, onlara yetişemedim. Kimi sabahlar kahvaltıya hiç bir öğretmen gelmiyor. Biz üçümüz bir arada olunca buna aldırmıyoruz ama, bu sabah ben tek başıma kalınca kendimi suçlu gibi, soyutlanmış saydım.

Uykudan kalkınca bir alınganlık tavrı takınmıştım, arkasından böyle bir durumun gelmesi beni üzer gibi olunca kendimi toparladım. Ekrem'in tavrı onun takdiri, benim ona karışmaya hakkım yok. Ya yemekhaneye kimsenin gelmeyişi kimin nesi? Kendime çıkıştım:

-Aklımı başıma toplamalıyım. Bu, kendi kendimi huzursuz yapmak için kendimin kendime kurduğum bir tuzaktır; "Toplamalıyım kendimi!" Gene de Ekrem'i üzebilecek davranışlarımı bir süzgeçten geçirdim. Bu geçmişi süzgeçleme bir bakıma iyi oldu, bir iki önemli ip ucu bulur gibi oldum. Örneğin, sevgilisi Saliha Öğretmeni küçümser gibi davranarak bir başkasını önermem, onu sinirlendirebilir. Amacım böyle bir şey yapmak değildi ama karşımdakinin algılamasını önleyemem ki!İkinci bir olay da Gördes üstüne sorgulamam, olabilir. Ahmet Emin Yalman'a kendini Gördesli olarak tanıtmış. Gördes Manisa'nın bir ilçesi. Oysa ben Ekrem'i Muğlalı biliyordum. En iyi arkadaşım Halil Dere Muğlalı arkadaşları anarken Ekrem Ula başta geliyordu. Bu tersliği sormuştum. Sanırım o da cevabını vermişti. Ne var ki, bu kuşkulu soru onda bir çekiniklik yapmış olabilir. Aramızda bunlardan başka önemli bir zıtlaşma anımsayamadım. Bunlardan birincisinin yaratmış olacağı kırıklığı düzeltebilirim. Yeri geldikçe, sevgilisine gösterdiği bağlılığı överek bunu silebilirim. İkinci için yapabileceğim, Ahmet Emin Yalman'ın kitabını bir daha okuyup, bir bahaneyle konu ederek olay sırasındaki konuşmasının açıklanmasını tekrarlayarak, kuşkulu sözlerin ortadan kalkmasını sağlarım. Bu, ötekinden daha kolay; Ahmet Emin Yalman'ın kitabından söz açmak, kuşkulandırmadan konuya girip, Ekrem'in sözlerini doğru anladığımı kanıtlamak. Elde yazı olduğuna göre bunu yapmak her zaman elimde. Yeter ki saptadığım kusurlar bunlar olsun. Bunları düşününce oldukça rahatladım.

Gel bakalım Wachet auf!. . Uyku için ya da üzerine mi, yoksa için mi? Ne olursan ol, seni çalacağım!

İkinci tekrarlayışımda kapıdan bir tıkırtı geldi, kasıtlı olarak başımı çevirip bakmadım. Gerçekte Bella'yı bekliyorum ama başkasının olacağını da aklımdan geçiriyorum. Bakmamakta direndim. Tıkırtı da yakınıma dek geldi. Anladım Bella olduğunu. Bella, "Ben geldim!" deyince "Biliyorum" dedim. Bella sordu:

-Nereden biliyorsun? Bella, bana göre fena yakalanmıştı, hemen:

-Ben insanları ayak sesinden tanırım; özellikle senin ayak sesini başkasıyla karışmam söz konusu olamaz. Bu kez de sordu:

-Ne var benim ayak sesimde?

-Ne olacak, öteki insanlar salonda da, yolda yürür gibi patır kütür yürüyor, sense bir balerin gibi, ölçülü, ritmik! Bella, yutmadı:

-Kurnaz! dedi. Bu kez ben:

-Doğruyu söylemek kurnazlıkla açıklanamaz. Kurnazlıkta hile olabilir. Oysa ben doğruyu söyledim. Sen içeri girdiğinde ayak sesinden anladım, gelmeni bekleyerek çalmamı sürdürdüm. Böyle mi değil mi? Bella:

-Böyle! deyince; "Öyleyse neyi tartışıyoruz?” diye sordum. Bella iyice gevşedi. Hoşuna gittiğini biliyordum. Elini piyanoya uzatıp çaldığım parçanın girişini çaldı. Bilip bilmediğini sordum. Çalmadığını ama çok dinlediğini, evlerinde çok çalınan plâklardan olduğunu anlattı. Plâkların yanına gidince piyanodan kalktım. "Weber!" deyince Dansa Davet'i pikaba taktım. Bella pencereye gidip dayandı. Pencereden karşıki tepeler, Lalabel Dağ Yolu (Patika) görünüyor, tüm bayırlar yeşillik. O bakarken ben de, geçmişte o pencereden bir süre aynı tepelere bakan Hasan Ali Yücel'i görür gibi oldum. Bu duygu beni birden değiştirdi. Bella, bir çocuk oldu, öğrencilerimden biri, Cemile, Saide, Emriye, Meliha! "Tıpkı Meliha!" dedim içimden. Saçını da onun gibi ikide bir yokluyor.

Bella'nın bunlardan haberi yok. Plâk bitince bana sordu:

-Senin canın sıkılmıyor mu hiç?

-Senin sıkılıyor mu?

-Sıkıntımı giderecek bir iş uydurdum, makinede yazıyorum, yazacak yazın varsa ver yazayım! Sevgilime yazacağım mektubu yazmasını söyledim. İnandı, bir de "Sahi mi, hemen ver! dedi. Bu şaka az önceki düşüncemi perçinlemiş oldu. Mektubu hazırlayınca vereceğimi ancak şimdi başka bir yazı verebileceğimi söyleyince ona da razı oldu. Üstelik çok sevindi. Ahmet Emin Yalman'ın kitabından Ekrem'in konuşmasını vererek iki nüsha yapmasını istedim. Bella canlanmış olarak gitti. Onda sezdiğim canlılık ben de de vardı. Bu kez daha başka bir istekle piyanoya oturdum. Yazının bir nüshasını Ekrem'e vereceğim, bu konuda konuşmaya da gerek kalmayacak. Yazıyı okuduğumu öğrenmiş olacak. Kendisine de salt onun değil kitapta adı geçenlerin hepsinin söyledikleri yazdığımı söyleyeceğim. "Orada konuşan arkadaşların sözlerindeki inandırıcı taraflar hepimize tercüman oluyor!" deyip güven verici bir tavır takınacağım. Bu kararım, beni de güçlendirdi. İnançlı olarak piyanoyu tuşlarken Öztekin Öğretmen geldi, gene beni kıskandığını söyledi. "Bekârlık Sultanlık!" dedi. Benim, böyle bir çalışma fırsatını hak ettiğimi söyledi. "Sağ olursak seneye de bir yolunu bulup, aynı statüyü uygulayalım!" diyerek beni sevindirdi. Bu muştu beni daha da mutlu etti.

Yemekte herkes vardı. (Bekâr takımı) Nebahat gözüme daha güzel göründü, bakışınca gülümsemesi beni olağanüstü etkiledi. Öğrencileriyle geldiğinde cumartesi gününü hiç değilse bu cumartesi gelmesini istemeye karar verdim. Söylemiş de evet yanıtı almış gibi neşelendim. Ekrem de, sabahki plânlarımı başarıyla uygulamış, gönlünü almışım gibi yumuşak davrandı. Bunlar benim kuruntularım biliyorum ama içimi rahatlattığı için olmuşluğuna inandığımı bilerek seviniyorum.

Öğle çalışmasına Nebahat Öğretmen geldi. Tavırlarda bir değişiklik yok, her zamanki ürkek bakışlar, güvensizlik açık açık ortada. Öğrencileri ise tam tersine bana en güvenle bakan, beni üzmemek için çırpınan bir küme. Ben de onları seviyorum. Çünkü her dediğimi zamanında yapıyorlar. Piyanoda onlara Brahms'in Ninni'sini çalmıştım, unutmamışlar, mandolinle çalmak istediler. Brahms Ninni kolay gibi görünüyorsa da grup çalışmasına pek elverişli değil, bu nedenle ben onlara Mozart'ın Ninnisini çalıp dinlettim, onun notasını tahtaya yazdım. Yeni bir nota, buna çok sevindiler. Öğrenci gruplarının öğretmenlerin alanı dışında kendi aralarında yarışma hırsları var. Bunu öğretmenler pek yansıtmıyorlar ama sürekli bir olay olarak aralarında yaşatıyorlar. Bu nedenle onlara verilen yeni ödevler, ötekilere gösteriş yapma açısından önem kazanıyor.

Mozart Ninni, mandolinle kolay çalınacak bir parça, hemen hemen ilk çalışmada birlik sağladık. Parçanın güzelliği yanında bir de ad değeri var. Mozart bestelemiş. Mozart, sık sık karşılarına çıktığından gerçek değeri benimsenmiş durumda. Müzik Tarihi olarak besteci tanıtmıyoruz ama yeri geldikçe taşları yerine koyma fırsatını da kaçırmıyoruz. Türk Marşı ile ortaya gelen Mozart Mamanla öğrencilerin belleğine yerleşti. Ayrıca sık sık, Mozart sonatlarından (kv. 331, 545, Maman Varyasyon) belirli bölümleri çalmıştım.

Çalışma sonunda beklediğim oldu. Sessiz sakin beni izlediğini, gözlerini çekse bile kulaklarıyla benim sarmalımda olduğunu bildiğim Nebahat Öğretmen ayrılırken belki ayırdında olmadan yanaklarındaki çizgileri (gamzeleri) olabildiğince derinleştirerek:

-Bu cumartesi gidiyoruz değil mi? diye sordu. Boynuna sarılmamak için kendimi zor tuttuğumu bilir gibi gülümsedi. Sadece teşekkür ettim. Söyleyecek sözüm yokmuş gibi arka arkaya yutkunarak arkasından bakmakla yetindim. Bella'nın arkasından depreşen duygularımın, bu kez tersine; doruğa doğru yükselişi besbelliydi. Oldukça durgun piyanoya oturdum. Mozart Ninni çok basit ancak çok cici bir ninni. Mozart bunu neden yazdı acaba? Eşi Constanze ünlü bir soprano, Müzik Kenti Manheimlı, adları dokumacı anlamına gelen Weber ailesinde çok ünlü bir soprano olan Alonsie Weber'in kardeşi, en zorlu parçaları söyleyebilecek güçte. Böyleyken Mozart, kolayını seçmiş. Demek, yüksek ama dar bulduğu kendi ölçülerini bir yana itip tüm anneleri düşünmüş . Onun bu sağlıklı öngörüsü bugün benim de işime yaradı:

-180 yıldır vardın bundan sonra da var olacaksın, bunu biliyorum Mozart! O nedenle sana "Varol! demeyi yeterli bulmuyorum, "Çocuksun, çocukları düşündüğün gibi annelerini de düşünen Çocuk Mozart!" dersem beni bağışla emi dahi Mozart! dedim.

Ender günlerimden biri, öğle, akşam mandolin çalışma grupları arası (4 saat) piyanodan kalkmadığım günlerimden birini yaşadım. Akşam grubu olarak Dr. Sabanlı'nın öğrencileri geldi. Doktor onlarla konuşmuş sanırım, çok sakin, her zamana göre temkinli olarak salona girdiler. Ömer Çiftçi de onlarla geldi. Ömer'i serbest bıraktım. Sadece mandolinlerin akordu için piyanodan ses verdim. Ömer tahtada yazılı notaları tekrarlattı. Beethoven'i (Sosyalliğe İmni) güzel çaldılar. Seybold keman metodundan aldığım iki etütle, Arabamın atları! türküsünün notalarını çalıştılar.

Bu gruptan yakınıp duruyordum. Grupla ilgilenen öğretmen de oldukça ihmalciydi. Meğer bayan, doktorun eşiymiş. Çok az ilişkimiz olduğundan kendisiyle konuşmuyordum. Ancak için için sinirleniyordum. Yemeklere gelmediği için de bir bağlantı kuramamıştım. Olan öğrencilere oluyordu. Onları kendi hallerine bırakmak üzereyken, olay başka bir yöne (Olumlu) dönüştü. Ancak istenen yöne yöneldiği için sevindim.

Akşam yemeğinde "Üç Ahbap Çavuşlar!" yerine "Beş Ahbap Çavuşlar!" ad değiştirme önerisi yapıldı. Bize ilk kez "Üç Ahbap Çavuşlar!" diyen Nazif Balcıoğlu Öğretmen bu kez sayıyı, kendisini de katarak beşe çıkardı. Ancak Ekrem karşı olma değil de ilk önerilen Üç Ahbap Çavuşlar! söylemini benimseyen "Sofra Kolonisi!"nin benimsemesini şart koştu:

-Onlar şimdi yok ama oldukları zaman Üç-beş farkına ne diyecekleri önemli! Biz beş derken, onlar "Üç!" demeyi sürdürürse bir anlaşmazlık olmaz mı? diye sordu. Cemil Toygar Öğretmen hemen dönüş yaptı:

-Bu bizim için bir refuze sayılır, vazgeçelim bundan!" dedi. Nazif Balcıoğlu teklifini yumuşattı:

-Biz de biz bizeyken konuşuruz yeğenim, o da mı olmaz? deyince Ekrem, sözünü geri aldı.

Yemekten sonra arkadaşlardan ayrılmadım. Öğleden sonraki uzun çalışmam sanırım beni ayırdında olmadan yormuştu. Biraz da konuşma özellikle Ekrem'le konuşmayı düşünerek Kulübeye gittim. Kulübeye gidince soyunmak Ekrem'in ilk işi. Ben nedense soyunmuyorum. Soyunmayı ben yatmanın bir parçası saydığımda, yatmadan önce gündüz kılığımla oturuyorum. Ekrem soyunduktan sonra semaveri ateşledi. Bir de espri yaptı:

-Anasını sattığım feleği, rakı içemiyoruz bari çay içelim! Arkasın da:

-Çayımız taze baylar, uykudan önce cana can katar! sözünü tekrarlarken beklenmedik bir konuk kapıda belirdi:

-Bizim de canımız var, bizim canımıza da can katmaz mısınız? diyerek Okul Müdürü Rauf İnan geldi. Güleç bir yüzle Ekrem'i süzdü. Ekrem kılığından ötürü özür dilerken Rauf İnan:

-Burası sizin eviniz kuzum, ben sizin evinize dostça geldim, şu anda Müdür falan değil sizin konuğunuzum. Hep gelmek isterdim, aklımdasınız; sizinle ilgilenemedim!

Çay hazırlanmıştı Ekrem çay sundu. Müdür Rauf İnan Ekrem'in sözlerini duymuştu, çayı beğendiğini söyledi. Arkasından da öğrencilik süresinden anılarını aktardı. Uzunca bir bekârlık dönemi geçirmiş. Evlendikten sonra da müfettişliğinde tıpkı bekârlığındaki hayatı yaşamış. "Bekârlık sultanlık!" diyenlerin sözlerine hiç katılmamış. Ancak bizim burada üç arkadaş oluşumuzun bir nimet sayılması gerektiğini vurguladı:

-Okulunuzdasınız, çevrenizdeki insanlar yabancı değil. Bunlar çok önemlidir. Bir de yabancı bir yerde olduğunuzu düşünün! dedi. Ekrem, çok mutlu olduğumuzu, kendilerinin hoşgörüleri sayesinde hiçbir sorunla karşı karşıya kalmadığımızı, az önce yaptınız baskın öncesi izlediğiniz gibi biz o rahatlığın safasını sürüyoruz! dedi. Müdür Rauf İnan, Ekrem'in "Baskın!" sözüne mim koyup gülerek düzeltmesini istedi. Ekrem de özür dileyerek sözü, gerçek anlamında değil, söz gelimi kullandığını söyledi.

Müdür Rauf İnan şaşırtıcı bir yumuşaklık içinde Ekrem'e çokça, arada Hüsnü ile bana da takıldı. Evlenme konusunda düşüncelerimizi sordu. Beklemediğimiz, hiç değilse ondan beklemediğimiz soru olduğu için kemküm ettik. Oysa Müdür Rauf İnan inandırıcı bir ciddiyetle:

-Arkadaşlar, sizin de kaderiniz benim gibi içinden çıktığınız kesime köy davasına bağlı gibi görünmektedir. Şimdi içinde bulunduğunuz bu ortamın yıllarca içinde bulunacağınız bir gerçektir. Görüyorsunuz burada bekârlık oldukça zor. Bekâr olarak bize katılanlar var ama onlar da ilk fırsatta ailelerini getirtmek için çözüm arıyorlar. Keşke tüm öğretmenlere verilecek evimiz olsa. Okullarda çocukları olanlar var. Köy yönetimiyle anlaşarak onların okulunda bir Ortaokul açmak istiyoruz. Öğretmeni biz vereceğiz. Muhtar, başvuru yapacak; bakalım ne sonuç çıkacak!

Rauf İnan:

-Sizinle okul işlerini, daha doğrusu iş konuşması yapmaya gelmedim, bunu bilmenizi isterim. Ancak bir söz vardır, basit gibi gelir ama ben beğenirim. "Kuşun ya da kuşların rüyasına giren, bir avuç buğdaydır!" derler. Bizim davamızın içinde olanların düşleri de Köy Enstitüleri'dir, gerçekte de bu olmalıdır. Bu nedenle söz, nereden başlasa dönüp dolaşıp, elimizde olmayarak oraya dayanıyor. Bundan ben de kendimi kurtaramadım; olayı siz de öyle yorumlayın. Sözü, Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'nün bizimle doğrudan ilgili son Radyo Konuşmasını dinlediniz mi? Dinlememiştik, üzülerek dinleyemediğimizi söyledik. Bu kez de:

-Dinleyemediğinize üzülmeyin, İlköğretim Dergisi, sözlerin tamamını bastı, okursunuz. Bunu bilgilenmeniz için söylediğimi lütfen kabul edin! Önceki sözümü, Cumhurbaşkanımızın nutku dolayısiyle tamamlayamamıştım.

Sizler, henüz öğrencisiniz, zihninizi karıştırmak istemem ama geleceğinizi düşünürken konuştuklarımızı hesaba katmanızda bence yarar vardır. Üçümüz de:

-Sağolun! dedik. Müdür Rauf İnan, Hüsnü ile bana bakarak:

-Siz ikinizde Kepirliydiniz, biliyorsunuz Gülhane Hastanesi'nde bir arkadaşınız yatıyor. Şimdilerde oldukça iyileşti. Uzunca bir tebdilhava verecekler. Sanırım bu yıl devam edemeyecek ama, sınıfını geçtiği için geldiğinde hakettiği sınıfta öğrenciliğini sürdürebilecek. Hastane ilgili bazı evraklar için buraya geldiğinde hep sizi sordu, görüşmek istedi. Ancak sorunlu bir gözaltı sürecinde olduğu için buradaki revirde kaldı. Hastanenin talimatına uyarak bizim doktorlar, revirden çıkıp gezmesine izin vermediler. Bu kez de hastaneden çıkınca doğrudan memleketine gidecek. Görüşmek isteyeceğinizi umuyorum, bence görüşmeniz iyi olur. Ben:

-Cumartesi günü görebileceğimi söyledim. Müdür Rauf İnan, görüşme günlerinin pazartesi, perşembe olduğunu söyledi. Arkasından da "Sizi bir gün izinli sayalım!" dedi. Teşekkür ettik. Müdür Rauf İnan tüm iyiliği üzerinde, geldiği gibi şakacı sözler söyleyerek, iyi geceler dileyip ayrıldı.

Ekrem önce kirli pijamalarla yakalandığı için üzüldüğünü söyledi, sonra da evhamlı evhamlı yorumlar yaptı:

-Rauf İnan'ın evlenme önerisi, benim kirli pijamalardandı! diyerek hayıflandı. Hüsnü ile ben, Ekrem'i teselli için Yusuf Asıl'ın gönlünü almak için bizi hastaneye gönderme plânını öne sürdük. Yusuf Asıl'ın çok sağlıklı bir arkadaş olduğunu, altı yıldır bir gün revirde yatmadığını, ancak staj için ayrıldığı günkü bir iftira nedeniyle zihninin alabora olduğunu, onun verdiği sıkıntıya bir de Pazarören'in verdiği olumsuzluk etkisene yenildiğini öne sürdük. Müdür Rauf İnan'ın Yusuf'u korumasını Yusuf için değil kendini koruması olduğunu, zira işin ucunda kayırdığı öğrencisi gerçek hırsız olduğu kadar ahlaksız Durmuş Ali Uğur günahının ezikliğini duyduğunu ortaya attık. Buna da Ekrem karşı çıktı:

-Olamaz, bu sizin kuruntunuzdur. Bir insan bu denli rol yapamaz. Görmediniz mi adamcağız yönetici olarak mağrurluğu, despotluğu kapıda bırakıp bir dost olarak yanımıza geldi, bize beklemediğimiz yumuşaklığı gösterdi. Ekrem'i şaşırtan söylemimiz gene de onun işine yaradı; bizim tahminimiz, ona pijama işini unutturdu. Bunu, sonunda kendisi söyledi:

-Katı yorumunuz yüzünden sizi kınamıyorum. Haklı olabilirsiniz. Ancak öne sürdüğünüz olasılığı benimsemedim ama, Müdür Rauf İnan'ın konuşmalarının benim pijamalarımın çok ötesinde bir nedene dayanabileceğini doğal saymalıyız. O çok geniş kapsamlı görüş sarmalında bizi ziyaret etmiş olacağı inancım öne çıktı. Biliyordum çok kurnaz adamdır ancak bu denli dolambaçlı yollarla kendini, gerçeği dışında göstermeye çalışacağını düşünememiştim. Hüsnü güldü:

-Ha şunu bileydin, bundan sonra bunu da düşünürsen işin içinden daha az zararlı çıkarsın! Ekrem bu kez Hüsnü'ye sordu:

-Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan? sorusunu hiç duydun mu? Hüsnü de:

-Eee, duydum, onun konuşmamızla ne ilgisi var?

--Düşünürsen bulursun! Hüsnü:

-Öyle uykum geldi ki, düşünecek takatım yok, olduğu zaman düşünmeme izin ver lütfen! İyi uykular! Gülüşerek yataklarımıza çekildik.

 

14 Eylül 1944 Perşembe

 

Hüsnü dürtükleyerek uyandırdı.

-Bugün gidelim mi? Ekrem de uyandı ona da sordu. Ekrem, Müdür Rauf İnan'ın:

-Sizi izinli sayarız! dediğini anımsattıktan sonra:

-Bu bir iyimser tavır ama, senin Bölüm Başkanının oluru olmadan gitmemelisin. İbrahim'in durumunu bilmiyorum, sanırım onun da bağlantıları var. Bence siz bunu pazartesiye bırakın. Hüsnü öneriyi yerinde buldu. Pazartesi günü birlikte gitmeye karar verdik.

Oyun alanında yeni bir durum geliştirildi. Bedeneğitimi Öğretmeni Sıtkı Şanol izinden dönmüş, 1. 2, 3, sınıfları gene Beden sporları için ayırdı. Çakı Efe zaten kalabalıktan yakınıyordu. 4 ile 5. sınıflar kalınca onlara sıkı bir tembihten sonra Bengi oyunu işareti verdi. Oyuncular, halka küçülünce daha gözetlenebilir olduğundan bir iki uyarı dışında oyun sözün tam anlamıyla güzel başlayıp güzel bitti. Harmandalı ile proğramı tamamladık.

Kahvaltıda arkadaşlarla üçümüz ayrı bir masaya oturduk. Gelenekleşmiş bir durum yok ama biz, kıdemli öğretmenler saygı duyduğumuz kanıtlamak için ya ayrı yedek durumundaki masaya ya da büyük masanın son ucuna oturuyoruz. Buna öğretmenler alışmış durumda. Ekrem buna inandırıcı bir gerekçe buldu:

-Biz üçümüz de geçici görevliyiz. Acil durumlara çağırılınca kalkıp gitmek zorundayız. O nedenle "Hazır kuvvet!" pozisyonumuzu yemekte de korumak zorundayız, uçları bu nedenle seçiyoruz. Oysa gerçek bu değil, okul öğretmenleri yanında onlara uymak zorunda kalıyoruz. Onların bitmek tükenmek bilmeyen geçmiş masalları kimi kez çekilmez oluyor. Konuşanın bitişiğinde otururken kalkmak betimize gidiyor. Ayrıca bayanlar istemeyerek de olsa öğretmenlerin sırasına oturuyor. Onların sırasına dizilmek yerine karşılarında olmak işimize geliyor. Bu sabah beklediklerimiz gelmedi ama biz bildiğimizi okuduk. Kahvaltımız bitince de selâm verip ayrıldık.

Arkadaşlar işlerine ben de onların deyimiyle iş olmayan yere geldim. İki arkadaşım, Ekrem gibi Hüsnü de kendi yaptığını iş olarak görüyor ama, müziği eğlence olmaktan öteye götüremiyorlar. Akordiyon çalmayı hele piyano çalmayı önemli buluyorlar da oradan ötesi, onlar için geçerli sayılmıyor. Bu sabah arkadaşlarımı yönetim binasına dek uğurladım. Gerekçe olarak da Müdür Rauf İnan'la karşılaşıp benden ayrı konuşmanıza engellemek istediğimi söyledim. Gerçek amacım ise Bella kitaplıktaysa onu görmek, yazı yazmaya söz vermişti, onu gerçekleştirmek. Bella gelmemiş ama nöbetçi öğrenci Bella'nın gelip gittiğini, gene geleceğini söyledi. Yeni kitaplara bakarken Bella geldi. Gerçekten masasında bir yazı makinesi var. Merak edip sordum:

-Makine ile ne yapıyorsun? Hızlı yazma çalışması yapıyormuş. Gene sordu:

-Yazılacak yazın varsa yazarım. Ciddi ciddi söylediğini görünce Ahmet Emin Yalman'ın Yarınki Türkiyeye Seyahat kitabındaki Ekrem Ula'nın konuşmasını iki nüsha olarak rica ettim. Sahiden Bella kağıtları takıp kitabı açtı:

-Kısaymış, başka varsa onu da ver! dedi. Teşekkür ettim, işi bitince plâk dinlemeye beklediğimi söyleyip ayrıldım. Bir saat ya geçti ya geçmedi, Bella yazdığı yazı elinde çıktı geldi. Gördesli Ekrem'in köyüne gidince yapacakları böylece, kitap dışında özel olarak elime geçmiş oldu. Bir nüshasını Ekrem'e verince nasıl bir tavır takınacağını düşlemeye başladım. Bunu neye yaptın? diye soracağını biliyorum. Ona göre bir bir cevap hazırladım.

-Önce nereli olduğunu tartışılmayacak şekilde öğrenmiş oldum. Ayrıca Ahmet Emin Yalman'a fena halde kızdığını biliyorum:

-Ahmet Emin Yalman'ın kitabını ilk gün daha kaldırıp attın. Oysa sen öteki konuşmacılardan daha gerçekçi, daha inandırıcı güzel işlerden söz etmişsin. Bunların elinde olmasını istedim! derim.

Sanırım bu içtenlikli dileğime ters tepki göstermeyecektir.

Bella önce alt odadaki piyanoda bildiği, sevdiği şarkıları çaldı. Santa Luçia aklıma geldi. Yukarı çıkınca söyledim. Piyanoya oturup çaldı. Tek ses olarak ağır ağır çaldı. Güzel bir şarkı. Ses aralıkları çok açık ama kolay bellenen bir melodisi var. Bella gidince biraz kusurlu da olsa çıkardım. Konservatuvardan Ulus'a giderken Sümer Sineması'nın yakınında bir Eski Kitapçı var orada nota da satılıyor. Eski notalar(Elden düşme) olduğu için ucuz da, oradan almayı düşledim.

Beethoven'in Ay Işığı ile Patetik (Mondschein, Pathetique) sonatlarla, Mozart, Kv. 331, 545 sonatları çoktandır ihmal etmiştim. İhmal ne ki? Beethoven'inkileri tam olarak Canselen Öğretmen dinlemedi bile. Onlara tam anlamıyla yumuldum. Nedense bu sonatlara eşit zaman ayıramıyorum; Mozart'ın kiler, ötekilerden zaman çalıveriyorlar. Kolaylığından mı? diye düşündüğüm oluyor. Bence kolay değil ama daha bir akıcılığı var, ondan ileri gelebilir. Gene öyle oldu.

Yemekte buluşunca yazıyı Ekrem’e verdim. Yazıyı alınca dikkatle baktı, gülümseyip katladı, sol göğsünün üstündeki cebine koydu. Düşürürse bir daha veremeyeceğimi söyleyince:

-Yok yok, düşmez, ben onu okuyup sağlam yere koyarım! deyince rahatladım. Arkadaşım olayı önemsemiş, benim yaklaşımımı da yerinde bulmuş olacak ki yumuşak davranıyor.

Konuklar gitmiş, yemekte takım hemen hemen tamam gibiydi. Bedia Öğretmen sordu, "Gelmediğimiz günler yemekler nasıl çıktı, bizim kaybettiğimiz bir şey oldu mu? Ekrem neşeli, yanıtını verdi:

-Kayıbınız oldu, bizim neler yediğimizi göremediniz! Hep güldüler:

-Bu bizim için neden kayıp olsun?

-Biz bunu sizin adınıza kayıp sayıyoruz, siz öyle düşünmeyebilirsiniz! Cemil Toygar Öğretmen  bizim taraflı görünerek araya girdi:

-Çok makul bir korunma! Korunma sözü tartışıldı:

-Saldıran mı var ki korunma olsun! Cemil Toygar Öğretmen açıkladı:

-Saldıran falan yok ama, bir taraf hedef alınmış durumda. O taraf olayı sen ben tartışmasına götürmemek için kendini çekiyor. İşte bu, bir korunma olduğu gibi aynı zamanda bir savunmadır! Cemil Toygar Öğretmeni biz alkışladık, bizi görünce bayanların da bir kısmı alkışa katıldı. Ekrem olayın kahramanı olduğu için, doğal olarak benimle olan sorunu bir yana bırakmış görüntüsü vererek ayrıldı; ya da ben öyle algıladım. Bunu düşünerek sevindim. Salona dönünce yazıyı dosyama koydum.

 

***

 

Yarınki Türkiyeye Seyahat

"Kervanın ön safındaki memleketin manzarası"

Bundan sonra söz sırası Asım, Tarık ve Rasim Us'un bir hemşerisine gelmişti. Gördes'in Belen köyünden Ekrem Ula'nın köyünün dâvalarına ait plânları şunlardır:

-Eskiden öyle düşünürdüm ki köye iyi bir öğretmen gelse, çocukları okutsa, yaşlıların gözünü açsa her şey iyi olacak. Enstitüde okuduktan sonra anladım ki köyün kalkınması için oraya öğretmenle beraber sanat, alet, yeni ziraat tekniği ve kooperatif girmelidir.

Gördes'in köyleri on beştir. Yalnız kaza merkezinde beş sınıflı bir ilk mektep açılmıştır. Diğer beş köyde üç sınıflı mektepler vardır. Fakat bunlar pek çok zamanlar muallimsiz kalıyordu. Benim kendi köyüme bir haftalık bir öğretmen gelmişti. O gidince, 3, 4 sene orta mektepten mezunlar geldi, gitti. Mektepten hiçbir istifade olmadı. Ancak kazadaki mektebe gidenler bir şeyler öğrendiler.

Şimdi dava, yeni tip köy mektebi için istifadeli bir hale koymaktır. Bir defa kanunun icapları var, bunları yerine getireceğim. Zaten şartlanmışım. Bunun haricinde köye sanat sokacağım. Kardeşimi de bu maksat için hazırladım. Hep birden örnek olmağa çalışacağız. İçime dert olan bir mesele Köyceğiz-Muğla şosesini ii bir hale sokmaktır. Şose seller yüzünden boyuna bozuluyor, tamirat yapılmıyor. Ara sıra kaymakam jandarma gönderiyor. Birkaç teskere toprak dökülüyor, yaptırılan bu işle güya yol tamir ediliyor. Ben bu işi kendi menfaatlerine ait bir şey diye gönül hoşluğu ile köylüye yaptırmak yolunu tutacağım.

Bu mesele de ol kadar önemlidir. Köyümün kenarından çay geçer. Alt taraftaki ovalar su altında kalır. Bu sudan istifade yoktur, zarar vardır. Etraf sazlık ve bataklıktır. Bu sudan istifade yoktur. Sivrisinekten durulmaz. Sıtma mücadelesinin tam yeridir. Suyu düşman bir kuvvet olmaktan çıkarmak, dost haline koymak lazımdır. Bu su sekiz on değirmen döndürecek kadardır. Bir defa bir su değirmeni kuracağım. İki köyün ihtiyacını temin eder. Değirmenleri işlemeyen diğer köyler de icabında faydasını görürler. Şelâleden kuvvet alarak yalnız köyümü değil, kazayı bile aydınlatmak mümkündür. Bu ihtiyacı tanıyan yok değil fakat zahmetine katlanmıyorlar. Yoksa para da bulunur, teknik unsurlar da. . . İşte benim rolüm, teşebbüsün zahmetini üzerime almaktan ibaret olacak. Bu işi başarırsam içim çok rahat edecek.

Köyün iç meselesine gelince; ilk işim kadınların seviyesini yükseltmeye gayrettir. Bu davâda en büyük yardımcım annemdir. Babam öldüğü zaman annem dikiş dikerek iki evlâdını yetiştirmiştir. Hiç sıkıntı yüzü görmedim. Eğer annem ölseydi, babam bizi bu kadar iyi yetiştiremezdi. Annemi yardımcı öğretmen diye kullanarak köyün kadınlarına biçki-dikiş, oya kursları verdireceğim.

Köyde eskiden hasırcılık vardı. Bilenler kayboldu, ortadan silindi. Köylü ile konuşum. Herkes itiraf etti ki kârlı iştir. Eğer son bilenler başkalarına öğretseydi sanat hâlâ devam edecekti. Bu işin sermayeye ihtiyacı yoktur. İlk işlerimden biri hasırcılığı canlandırarak köyün yüzünü biraz güldürmektir.

Altı yedi sene evveline kadar cıvarımızda araba yoktu. Nakliyat at ve eşekle yapılırdı. Araba ise Muğla vilâyetinden gelmiştir. Köyde arabacılık olsa ziraat başka şekil alırdı. Bunun için köye pratik bir araba tipi sokacağım. Arazimiz arabayı işletmeye müsaittir. Köylüm ata binmeye alışıktır. Eskiden herkesin atı vardı. Düğünlerde at koşuları yapılırdı. Motorlu vasıtalar ortaya çıkınca herkesin at yetiştirme hevesi kesildi, koşular yapılmaz oldu. At yetiştirmeyi öldürmek değil, canlandırmak lâzımdır. Attan ziraat için de istifade edilmesini âdet haline koymaya çalışacağım.

Arazimiz ziraate elverişlidir. İnsan diksen biter. Fakat görenek olmadığından bu kadar bereketli araziden istifade edilmiyor. Fazla emeğe ihtiyaç göstermeyen, susam, mısır, pamuk gibi mahsuller yetiştiriliyor.

Bu verimli arazide meyvecilik de ileri gidebilir. Bazıları narenciye işine rağbet ettiler. İyi netice aldılar. Boş tarlalarımız var, bunları, üç beş sene meyve verecek narenciye fidanlarıyla doldurmak mümkündür.

Cıvarımızda günlük ağacı diye bir ağaç yetişir. Gövdesini sıyırıyorlar, bir yağ ve buhur gibi kokulu bir madde çıkıyor. Saatlerce devam eden ormanlardan ancak bir iki köylü istifade ediyor. Diğerlerini işçi diye kullanıyor. Bu madde eskiden İtalya'ya gönderiliyordu. İki liraya mal oluyor, 35 liraya satılıyordu. Günlük ormanlarından köylünün istifadesi, cıvar köylerin bu sayede kalkınması doğru olur. Bir satış kooperatifi kurarız olur biter. Köyde murahabası var. Herkesin ona olan borcu bir türlü bitmez. Biz de borçlu idik. Bir aralık susam para edince borcu kapatabildik. Herkes mahsulünü onun ayağına kadar getirir, o satar kârı onda kalır. Mahsullerimizi kooperatif vasıtasıyla satarsak murabahacılardan kurtuluruz, emeğimizin meyvesini alırız.

Eskiden köy neşeli ve canlı bir yerdi. Güreşler, at koşuları olurdu, eğlenceler sohbetler yapılırdı. Kendimize mahsus oyunlarımız, rakıslarımız vardı. Şimdi hepsi sönüyor. "Şartlar müsait değil!" demek yanlış, müsait olduğu zaman da yapılmıyor. Yer o yer, insan o insan. . . Gençlere eskiye karşı olan soğukluğu gidermek lâzımdır. Bu maksatla gençlerle elele vereceğim, bu işlerle meşgûl olacağım. Eğer ben enstitü hocası olur da köye gitmezsem düşüncelerimi kardeşim vasıtasıyla tatbik edeceğim. Zaten şimdiden mektuplar yazarak işleri hazırlıyorum!

 

***

Ekrem'in konuşmasını okuduktan sonra öteki arkadaşlarınkileri de bir kez daha okuyup karşılaştırdım. Ekrem'i kutlamak gerektiğini düşündüm. Sahiden en derli toplu onun konuşması olduğuna inandım. Doğrusu ondan bunu beklemiyordum. Tatlı konuşur, neşelidir Zeybek oyunlarını gerçek bir Efe gibi oynar, biliyorum ama bu denli geleceğe yönelik plân kuracağını sanmazdım. Ekrem, buradaki konuşmasında da söylediği gibi sahiden iyi yetişmiş, öncelikle tam bir Köy Çocuğu, Bir Köy Enstitülü!. .

Fatma Öğretmen'in sınıfı geldi, kendisi de birlikte. İçimde yakınlaşma duygusu uyandı. İnce düşünceli, çevresine neşe saçan bir tavır gösteriyor. Elimde olmayarak onu okuduğum bir çocuk romanında tanıdığım Polyanna'ya benzetiyorum. Tek fark Polyanna'yı hep sarışın olarak düşlemiştim. Oysa Fatma Öğretmen gerçekten "Esmer!" denecek derece de esmer. Kendisine:

-İşiniz olabilir, isterseniz gidebilirsiniz! dedim. Teşekkür etti;

-Nasıl da bildiniz? Gerçekten çok önemli bir işim var, söz veriyorum bundan sonraki çalışmalara eksiksiz katılacağım!" deyip teşekkür ederek ayrıldı.

Bu küme çok parlak sayılmaz ama iyi davranışlı çocuklar. Mandolinleri akortlu. İyimserliğim üstümde, öğrencilere sordum:

-Bugün sizin dediğiniz olsun, ne isterseniz onu çalalım, onu söyleyelim. Açık göz sınıf başkanı parmak kaldırarak:

-Öğretmenim bize bırakma anlaşamayız, arkadaşların kimileri sizin yanınızda susuyor ama çıkınca dırdırlanıyorlar! dedi. Gruptaki kızlara sordum. Arabamın Atları, Giresun Kayıkları, Arpa Buğday, Ilgaz, Ziraat Marşı (İçlerinden biri Ilgaz'ı güzel söylüyor.) Onların dediklerini tekrarladık. Beethoven İmni ile Mozart Ninni'yi çaldılar. Bu grubun mandolin durumu zaten iyi. Bugün daha da iyi etki bıraktılar. İzinli gideceklermiş. Çok sevinçliler. Güle güle gitmeleri için dilekte bulundum. Uzun tatil değil Bayram İziniymiş. . .

Mandolin grubu gidince piyanoya oturdum. Johann Sebastian Bach, tüm dünyada anılan ünüyle Büyük Bach'ı düşündüm. Öldüğünü biliyorum ama sanki bu yakınlarda ölmüş, tanıdık gibi. O nedenle bir yakınlık duyuyorum. Bu nasıl bir yanılgıdır, bir süre düşündüm. Büyük Bach denilen kişi 1685 yılında doğmuş 1750 yılında ölmüş. Ne dün ne de ondan önceki yıllar! Kendi izimi sürerek 1685, 1750 yıllarına ulaşmaya çalıştım. Wachet auf beni uçurdu. Babam 1860-70 arası doğmuş, babamın 6. çocuğuymuşum. Ali, Ahmet, Mahmut, Bektaş ağabeyler. Hayriye Kız, sonra ben. Büyük ağabeyimle aramızda 21 yaş fark var. Babamın, 20-30 yaşları arasında evlendiğini düşünerek aramızda 50 yaş olasılığı inandırıcı geliyor. Babamın babası, dedemin yaşayan 7 çocuğu olmuş. Bir rastlantı olabilir babam da 6. çocukmuş. Ali, Ahmet amcalarım, Nefise Halam, Mehmet Amcam, Elfide Halam, babam, babamın küçüğü Bektaş Amcam. Benzer bir diziliş olduğuna göre babamla dedem arasını da 50 yıl sayabilirim. Bu tıpatıplık sürmeyebilir. Ancak böylesi hesaplarda istemesek de el yordamı yakıştırmaları yapmak zorundayız. Bu nedenle dedemin doğumunu 1810, babamın dedesinin doğumunu 1760, babamın dedesinin de 1710 yılları olarak varsayabilirim. Böylece babamın dedesi Johann Sebastian Bach'ın parlamaya başladığı süreçte doğmuş, onun tüm yaşamını yaşararak çağdaşı olmuştur. Ayrıca babam gibi onun dedesinin de 80 yıl yaşadığını var sayarsam, babamın dedesi aynı zaman da Mozart'ın hem doğumuna hem de ölümüne tanık olmuştur. Kim olmuştur. Babamın dedesi yani benim dedemin babası. Üç kuşağın süreci 150 yıl, benin 23 yaşımı da eklersem 173 yaş. 1944-1750=194 yıl. Söz konusu dört kuşak arasında bu denli fark önemli sayılmaz. Gerçek olan tarihi olayları ya da ölmüşleri anarken atladığımız ya da umursamadığımız zaman dilimini algılayamamamızdır. Bunu yapınca Büyük Bach'ı gerçek yerine koydum sanıyorum. Çünkü ona saygım daha çoğaldı, Wachet auf'u daha severek çalışmaya başladım. Büyük Bach'ın sürüp giden ününe paralel olarak ailemin geçmişini zaman çizgisinde gerçeğe yakın algılamaya çalışmam beni daha da heveslendirdi, Wachet auf, uçar gibi ses oldu. Öyle ki salt bunu dinlemeleri için arkadaşların bir an önce gelmelerini istemeye başladım. Onlara hem çalacağım hem de az önce kuruntuladığım, geçmişin karşılaştırılmasını yapacağım. Bunu salt Bach için değil, 2. Mahmut gibi Fatih'i, Osman Bey'i, Attila'yı İskender'i, Sokrates'i, Homeros'u da alabilirim. Ne ilginç olur. 1810, Dedem, 1760, babamın dedesi, 1750, dedemin babası. . . 1700, dedemin dedesi derken. Uzunca bir dedeler zinciri oluştururum. . .

Nedense gülümsedim. Belki de arkadaşların söylediklerime güleceklerini düşündüm. Dedemim dedesinin dedesi v. b. gerçekten kimi insanlar için bu söylemler sıkıcı olabilir. Fikret Madaralı Öğretmen bir dersinde otuzumuza da sormuştu dedelerinizin adı, büyük anneleriniz adı nedir? Otuz arkadaşın dördü dedesinin, altısı da büyük annelerinin adını söyleyebilmişti. Onları bile söyleyemeyen takımına benim söylediklerimi anlatmak tam anlamıyla "Deveye hendek atlatmak!" olur.

Uzun süre çalışmama karşın hiç yorgunluk duyumsamadan Kulübemize uğradım. Arkadaşlar gelmiş, birlikte yemeğe gittik.

Haftaya bayram diyen oldu. Nazif Balcıoğlu Öğretmen:

-Oruç tutmadık ki bayram yapalım, bizi davet eden de olmaz! Cemil Toygar Öğretmen hemen karşılık verdi:

-Birileri çağırsın diye otuz gün kendime eziyet etmem! dedi. İki Türkçe Öğretmeni arasında küçük bir ayrılık görüldü. "Oruç tutmak bir eziyet midir, yoksa mutluluk kazandıran bir dinsel buyruk mudur?" Bu arada bize de sordular. Ekrem ilginç bir karşılık verdi:

-İki cengâver gibi çıktınız ortaya, biz size nasıl katılırız? Bu konuda ilgimiz de yok, deneyimimiz de! Hüsnü ile ben hiç duymamış gibi çağrıyı gülümseyerek geçişirdik. Tartışmaya yol açan konu kırılma yaparak, öğrencilerin dine karşı tavırlarının tartışmasına dönüştü. Bu arada:

-Bir soruşturma yapılsa, öğrenciler dinsel bilgileri istemez mi? sorusu yöneltildi. Buna ben katıldım:

-Bizim Kepirtepe, 1938 Kasımında Edirne/Karaağaç'ta açıldı. Trakya köylerinden gelen 3O arkadaştık. İlk işimiz Edirne'yi tanımak oldu. Edirne'nin ünlü camilerini gezdik. Camiler neyi çağrıştırır? Namazı, niyazı. Hiç bir arkadaşın böyle bir eğilimine tanık olmadım. Arkadaşların dinsel konuları irdelemediği gün geçmezdi. Bu irdeleme daha çok din aleyhine sözlemlerdi. Şimdi Yüksek Bölümde okuyan bir arkadaşımız okula köydeki kılığıyla gelmişti. Ayağındaki pantolon değil şalvar gibi bir giysiydi. Bunu köy imamlarının giydiklerine benzettiklerinden bazı şakacılar, o arkadaşa İmam sıfatını hemen yapıştırdılar. O söylem burada bile kendi aramızdaki konuşmalarda söylenmektedir. İmam! Dine saygılı olan, din adamlarına da saygı duyar. 6 yıldır hiç bir arkadaştan oruç ya da namaz üstüne söz duymadım. Cemil Toygar Öğretmen bu kez bölgesel farklılıklardan söz etti:

-Trakya halkı göçmendir, ne de olsa geldiği yerdeki halkların etkisinde kalmıştır. Bu kez Hüsnü sordu:

-Yani dinsiz mi demek istiyorsunuz? Hüsnü Bulgaristan’daki Türklerin düzenli bir şekilde namaz kılıp, oruç tuttuğunu söyledi. Hüsnü bana da bir ip ucu vermiş oldu. Edirne'ye trenle gelip giderken Yunanistan'dan geçilir. Yunan istasyonlarında gördüğüm fesli sarıklı insanları anlattım. Yolcuların, istasyonda yiyecek satın almamaları, yiyeceklerde domuz yağı uyarmaları yapıldığını söyledim. Konu sağlam bir sonuca varılmadan masalardan kalktık. Ancak Hüsnü oldukça sinirlenmiş, masada konuştuğu gibi kulübede de bir süre içlendi.

Ekrem tonbergi açtı, arkasından:

-Susalım arkadaşlar, kafam şişti bu tür konuşmalardan, yemek mi yiyoruz Allah aşkına, memleketin tüm davalarını üstümüze mi alacağız. Bırakalım, şunların konuşmalarına katılmayalım. Onlar burada çalışıyor ama kafaları başka yerde, afedersin, benim bütün amacım bir Köy Enstitüsü'nde bir kaç yıl çalıştıktan sonra memleketime gidip kendi plânlarımı uygulamak. Konuştuklarımızın kesinlikle böyle bir dertleri yok; buna karşın onlar, kentlere kapağı atıp Halkevleri eğlencelerine katılmak, dans etmek; sinemalara gitmek sevdasındalar. Onlarla ortak neyimiz olabilir ki? Bir masada yemek yemek ülkü birliği oluşturur mu? Merhaba!" deyip geçmek varken oturup lak lak etmenin bir anlamı yok! Ekrem'i alkışladık.

Söz dün akşamki konuğumuza sıçradı, konuşmaları bir daha süzgeçten geçirdik. Ankara radyosunda Fasıl Heyeti vardı, onu dinledik. Hüsnü, sinirliydi, az sonra uyudu. Ekrem, Hüsnü'yü göstererek; "Arkadaş haklı, yurt dışındaki ırkdaşlarımızı hemen dinsizlikle itham etmek insafla bağdaşmaz. Bunu söyleyenlerin dinsel uyguları nasıldır? Bunun hesabını soran var mı? Ekrem hesap sorarken bir yandan da esnedi. Ağzını elinin arkasıyla kaparken konuştu:

-Uyku gözlerimden akıyor. Tonbergde Gece konseri başladı. Önce Tchaikovsky 1812 Uvertürü dinledim. Besteci bir Rus olarak Napolyon ordularının Moskova'yı alışını, sonra pişman olmuşçasına geri gidişini müzikle anlatmış. Arkasından aynı bestecinin 6. Senfonisi başladı. Ağır bir müzik, biliyorum, gece dinlenecek müzik değil, kapatıp yattım.

 

15 Eylül 1944 Cuma

 

Ekrem uyanmış, traş olurken bize seslendi, sakallarınız uzamış, kızlar beğenmez sonra, size dede gözüyle bakarlar. Hüsnü sakalını yokladıktan sonra:

-Henüz dedelik sakal yok, başka benzetme bul! dedi. Ben bir filmi anımsattım; "Cennette Bir Gece!" Filmi daha önce konuşmuştuk. Ekrem çabuk anımsadı. Gülerek:

-Sen avucunu yala, o dede değil, bir masaldı. Cornel Wilde'ye oynatılan bir masal. O sakallı dediğin de ünlü Yunan filozof-Devlet adamı Solon.

Ekrem bu kez sınavı kazandı. Film konusunda genellikle susar. Bu onun bir başka özelliğinin kanıtı; "İyi bilmediği konulara karışmamak!"

Oyun alanına koşarak yetiştim.

Oyun grubu iyice azaldı. Çakı Efe belli etmiyor ama durumdan çok memnun:

-Geçici de olsa sayıların azalması iyi oluyor, halka elimin içinde gibi, rahatlıyorum! dedi.

Bengi işareti verdi. Oyun sonunda figürleri tek tek tekrarlayıp oyunu bir kez daha oynattı.

Eğitimbaşı Şeref Tarlan'la Sanatbaşı Mustafa Güneri geldiler. Oyun bitiminde Mustafa Güneri, beni Şeref Tarlan'a göstererek:

-İbrahim buranın kurucularından. Ben geldiğimde ilk kez öğrenci olarak İbrahim'i tanıdım. Sıra binaları göstererek:

-Bu binaların beşinde İbrahim'in parmak izlerini gelip geçerken hep görür gibiyim. Şeref Tarlan bir "Öyle miiii?" dedikten sonra burada kalmayı hak ettiğimi söyledi. Sonra da eliyle omuzuma dokunarak:

-Okulu bitirince de bırakmayacağız onu. Öztekin de çok memnun, "Hak eden derviş, muradına ermiş! deyip güldü. Bana göz kırparak "Sözü bilerek senin için çevirdim" dedi.

Onlar ayrılınca sıra binalara baktım, gerçekten o binaların çatılarını biz kapatmıştık. İlk bina bizim, Kepirtepe binası. Tüm binaların duvarlarında enstitü adları var ama, gelen ekipler onları hep yarım bırakıp gitmişti. Bizim binanın çatısı çatılırken Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç gelmiş, bayrağın ne zaman çekileceğini sormuştu. Soruyu ben cevaplamıştım. Olay iyice aklımda, gün pazartesiydi, "Perşembe olarak karşılık verdim. Genel Müdür gülerek:

-Size bir gün tolerans tanıyorum, cuma günü geldiğimde bayrağın dalgalandığını görmek istiyorum! demişti. Gerçekten cuma günü geldi. Bayrağı gördüğüne sevindiğini söyledi. Bana da:

- Bahisi kazandın! dedi. İki üç gün sonra Sili Usta bana bir kutu renkli kalemle (Kırk kalemlik) bir albüm vermiş iç kapağına da "Verilen işi zamanında yetiştirmiş olman için armağandır!" deyip imzalamıştı. En güzel anım olarak sakladığın albüm, o günün kanıtıdır.

Kahvaltıda Bedia, Aysel öğretmenler vardı. Nebahat Öğretmen nöbetçiymiş, yan ileri masalar arasındaydı.

Aysel Öğretmenin sınıfı bayram izni almış. Bir hafta rahatlayacağından söz etti. Bedia Öğretmen de kendisinin şansızlığından söz etti. Bizden konuşan olmadı. Ben de bayramın hangi gün olduğunu sordum. Gerçekten bilmiyordum. Cumartesi günü olabirliğini düşündüm, birden telaşlandım. "Salı günü!" denince gerçekten sevindim. İki bayan Öğretmen de şaka ettiğimi söylediler.

Yemekten sonra kitaplığa uğradım. Bella gelmemiş. Nöbetçi öğrenci vardı. İlköğretim dergileri gelmiş, desteyle duruyor. Geçmiş sayıları elden geçirdim. Arada eksik sayılar var. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün söylevini bulamadım. Çıktığı tarihi bilmediğim için elim boş salona döndüm.

Piyanoya oturdum, yarın Faik Canselen Öğretmen "Çal !" derse nasıl çalacaksam öyle çalmak için tavır saptadım. Önce Musetteleri çalacağım arkasından Wachet auf! Olmuş, tamam derse sevineceğim, biraz daha pişirelim derse üzülmeyeceğim. Ben dalgın dalgın çalışırken bu kez hiç ses çıkarmadan Bella'nın geldiğini sezdim. Gelen Öztekin Öğretmen olamazdı. Bella'dan başkası da bu tür şaka yapmaz, bunu biliyorum. Gene de ad vermeden, geleni duydum, tıkırtısız geldiği için teşekkür ederim diyerek piyanoyu kesmeden çalmayı sürdürdüm. Bella yanıma gelip yan tarafımda durdu. Ben güldüm o da güldü. Ne dergisi aradığımı sordu. "İlköğretim!" deyince son gelenleri okul Müdürünün aldığını söyledi. "Öyleyse kurtuldun, bulsaydım uzunca bir yazı yazdıracaktım!" dedim. Ne yazısı diye sordu. Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'nün bizim okulla ilgili söylevi!" deyince Bella “Aaa, üzüldüm İsmet İnönü'nün söylediklerini ben hem okumak isterim hem de severek yazarım. O dergi ablamda oluyor, yarın uğra al” dedi. Arkasından da "İstersen ablama bir pusula yazarım!" dedi. “Konuştuğumuzu söylerim, pusula yerine geçer!” dedim. Bella gene de bir pusula yazacağını kendisinin de bir isteği olduğunu söyledi. Gene geleceğini söyleyip ayrıldı. O gidince çalışmamı sürdürdüm. Bella'nın hemen gelmeyeceğini düşünerek çalışmaya daldım. Parçalara bıkınca bir eğlence saydığım Hanon etütlere geçtim. Mekanik bir çalışma, düşünme olmadan sürüp gidiyor. Parmaklar yorulana dek çalışabiliyorum. Paydos ziline dek çalışmamı sürdürdüm. Hanon 100 parçalı bir metot. Onca çalışmama karşın daha 40.cı etütteyim. Arkadaşlar stajdan dönene dek bitireceğimi sanıyordum ama olmayacağını anladım.

Gene de durumdan hoşnudum.

Öğlede masalarımız oldukça doluydu. Ben azıcık gecikerek gittim. Aysel Öğretmen takıldı, "işlerini bir türlü bitiremiyorsun (!)" dedi. Gülenler oldu. Düzeltme yaptım, benim ki iş değil oyun, oyun oyundur kolay kolay bitmez. Başlangıcı yoktur ki sonu olsun . Cemil Toygar Öğretmen duramadı:

-Arabın yalellisi için öyle derler, sizin ki sanat müziği, neden böyle konuyorsun? Ben de:

-Arabın yalellisini duya duya ona alışanlara başka türlü söylemenin yararı olur mu? derken, Aysel Öğretmen, vay başıma büyük bir taş geldi!" dedi. Ben de:

-O sizin taşınızdı, bana kalsa kesinlikle daha ufağını seçerdim. Nazif Balcıoğlu Öğretmen:

-Bize acıyın bari, ne bu, başımız üstünden taşlar gelip gidiyor.

Ekrem yardımıma dolaylı olarak yetişti Nazif Balcıoğlu Öğretmene dönerek:

-Ağabey Öğretmenimizsiniz, siz konuşmazsanız biz meydanı boş bulur böyle çatışmalara yol açarız. Halkımız bunu bizden önce keşfetmiş, adını koymuş; "Deli kanlı!" Ülkemizin her köşesinde 15-25 yaş arası bu sıfatla anılır; "Delikanlı!" Deli meli değiliz çok şükür ama kusur etmemek de elimizde değil, lütfen hoşgörüle! Nazif Balcıoğlu Öğretmen:

-Ha şöyle, bakın taş maş olarak almıyorum, Delikanlı arkadaşım haklı; "Yaşlılar susarsa, gençler meydanı boş görür, doldurmayı bir görev sayar!” Bu kez Bedia Öğretmen konuştu:

-Herkes kendine pay çıkarıyor! Cemil Toygar:

-En doğal bir tavırdır; atalarımız ona:

-Keseri kendi tarafına yonma ya da yonmak gibisine bir söz söylemiş. Nazif Balcıoğlu Öğretmen düzeltme yaptı:

-Kendine yontma!

Ekrem dikkat çekti:

-Bakın, Ağabeylerimiz konuşunca saygıyla dinliyoruz.

Nazif Balcıoğlu Öğretmen Ekrem'e sordu:

-Bu ağabey sözünden sonra dayı, amca sonra da dede sözleri gelecek mi? Ekrem'den önce Cemil Toygar Öğretmen:

-Ona ne şüphe? Onunla kalsa şükret, baba, babalık daha neler neler gelecek! Olay genelleşti, herkes güldü. Gülüşerek ayrıldık ama sanırım herkes içinden biraz buruklaşarak ünlü sözü anımsamıştır; "Gülme komşuna gelir başına!"

Öğle çalışmamızı yeni son sınıflarla yaptık. Ömer Çiftçi yardımcım. Bütün gözler Ömer'de. Sevgi mi, özlem mi yoksa kıskançlık mı? Ömer hiç oralı değil bana yardımcı olmaya çalışıyor. Bizim bölümün söylediği, şarkıları, türküleri tahtaya yazdı. Son sınıflar bunları öğrenecek. Doğrusu bir bölümünün adını melodisini biliyorum ama sözlerini bilmiyorum. Toplu söylediğimizde arkadaşlara uyuyorum. Ömer bu işe iyi sarılmışa benziyor. Marşlar, Şarkılar, Türküler.

MARŞLAR: İstiklâl Marşı, İleri Marşı, Ankara Marşı, Gençlik Marşı, 10. Yıl Marşı, Ziraat Marşı, Toprak Marşı, Dumlupınar Marşı, Dağlar Marşı, Bayrak Marşı. . .

ŞARKILAR: İlkbahar Şarkısı, Sonbahar Şarkısı, Bülbül Şarkısı, Kuğular Şarkısı, Altınbaşaklar Şarkısı, Köy Yolu Şarkısı, Ilgaz Şarkısı, Anadolu Şarkısı, Efem Şarkısı, Akdeniz Şarkısı, Üsküdar Şarkısı, Gül Şarkısı, Gülelim Şarkısı. . .

TÜRKÜLER: Arpa-Buğday, Birini de Yavrum, Çiğdem Derki, Zekiyem, Yenice Yolları, Kır at, Altın Yüzük, Menekşeler, Meşeli Dağlar, Giresun Kayıkları, Çiçekler, Sarı Kız Şarkısı. . .

Yuvarlak olarak otuz parçanın defterlere yazılmasını önerdi. "A, ma!" diyenler olunca kendisinin yazdığını, hiç de zor olmadığını, yazmak için bir zaman sınırlaması konmadığını; bir yıl zamanın yetip de artacağını, isterseniz yazın, sizi kimse zorlamayacak; benim arkadaşlarımdan da sizin gibi böyle aaa, maa diyenler olmuştu. Onlardan bazıları gider ayak yazdılar. Yazmayanlar da oldu. Onların ne yapacağını merak ediyorsanız, uygulamalarda rastlayınca sorun! dedi. Ömer haklı olarak ultimatomu çekti. Bir an ben de bizim arkadaşları düşündüm, Hilmi Altınsoy, Sırınıllı köyünde öğrencilerine ne öğretecek acaba? Fettah Biricik, Ali Önol, benim bildiğim, şarkıdan türküden geçtim İstiklâl Marşı'nı bile öğrenmeden öğretmen oldular. Bunların içinde de öyleleri neden olmasın?

Ömer listesini toplu olarak okutup bir deneme yaptı. Çoğunluk marşları bildiğini söyledi. Bu kez ben söze karıştım. Üç öğrenciden İstiklâl Marşı'nın sözlerini okumasını istedim, üçü de okuyamadı. Parmak kaldıranlar oldu. Onları dinledik. Parmak kaldıranların da ancak sekizincisi doğru okuyabildi. Duruma ben gülemezken okuyamayanlar güldü. Onlar gülünce ben de kendimi tutamadım, güldüm. Gülüşlerimizin tersline dikkatleri çekince bu kez de somurtmalar oldu.

İyi niyetle başlayan bugünkü çalışmamız, İstiklâl Marşı ile başlayıp bitti.

Ben, kendi deneyimlerim nedeniyle olayı olağan karşıladım. Ömer buna alışık değil, kızıp söylendi. Sakinleştirmek için kendi okul arkadaşlarımı ona anlattım. Zeybek oynadığım, akordiyon çaldığım için beni eleştiren, bu düşüncesini benim köylülerime dek ileten bir arkadaşımla şimdi Güzel Sanatlar Bölümünde birlikte olduğumuzu, arkadaşın, başarmak için son gayretiyle çalıştığını söyledim. O çalıştıkça sevindiğimi, başarısız olursa üzüleceğimi anlattım. Ömer birden:

-Yooo, ben o kadar sabırlı, o kadar iyimser olamam, yüzüne vururum! dedi. Ben de:

-Haklısın, ben zaten doğru yaptığıma inanarak övünmüyorum. Değerlendirmeler kişilere göre değişiyor. Bunu kabullenirsek, bir arada uyumla çalışabiliriz. Ömer'le konuşurken Öztekin Öğretmen geldi. Ömer'i görünce övücü sözler söyledi. Ömer'in Çiftelerde öğretmeniymiş, Ömer'in öğrenciliğini anlattı:

-Ömer, daha ilk sınıfta müzik severliğini kanıtlamıştı. O da benim gibi buraya göç etti. Gene birlikte çalışmamız nasiboldu. Bundan böyle de daha yakınlaşarak çalışacağımıza seviniyorum.

Ömer'in yüzü biraz kızarır gibi oldu ama gözlerinin içi güldü.

Öztekin Öğretmen Ömer'e çalışma teklifinde bulundu. Ömer, evine bayramda gitme sözü vermiş, dönüşünde keman çalışmaya başlayacaklar.

Onlar konuşa konuşa çıktılar. Onlar gidince tahtaya yazılan, marşları, şarkıları, türküleri gözden geçirdim. Kendime sordum:

-Ben bunların sözlerini biliyor muyum, yoksa biliyorum tafrası içinde kendimi mi avutuyorum?

Marşlardan başladım. İstiklâl Marşı'nı kesinlikle biliyorum. İleri, Gençlik, Ziraat marşlarını hem çalıp hem söyleyebiliyorum. 10. Yıl Marşı'nın sözlerini ıkına tıkına çıkardım. Tam biliyorum, demek sayılır mı bilmem! Toprak Marşı'nı toplu söylüyoruz ama, bu kez çıkaramadım. Tekrarlamak için üstüne işaret koydum. Dumlupınar, Dağlar, Bayrak Marşlarını biliyorum.

Şarkılara gelince. . . İlkbahar Şarkısı,            Bahar İlkbahar gelir korulardan yükselir, Nağmeler ince ince. . . bu tamam.

Kurumuş dallar sarı yapraklar, ağaçlara vedâ eder. . . Bu da tamam. Bülbül ne güzel kuş ötüşü de çok hoş. . . . Bunu biliyorum. Kuğularda duraksadım, Başını bile anımsayamadım. İvedi olarak öğrenmem gerekiyor, işareti koydum. Altın Başakları biliyorum, bunu çok söylüyoruz. Tarlalarda altın başaklar müjdeliyor yarını, buğdaylarla dolduracaklar köyün anbarlarını. . . Köy Yolu. Bunu da çok söylüyoruz. Rüzgârın eser serin serin, kırların mis kokulu, Bir kaval çalar hazin hazin tozlanır köy yolu. Bunu nasıl unuturum? Unutursam Hilmi Girginkoç Öğretmeni de unutmuş sayılırım. Bize bunu söyletir sonra da şakasını yapardı. "Ben gidince sakın bunu söylemeyin. Çünkü ben askere gideceğim, amacım Yedek Subay olmaktır. Oysa bu şarkının içinde çavuşluktan söz ediliyor. Çavuşluğu kabul edersem halim nico'lur? derdi. "Aslen yürekli köy yiğitleri, Kur'ası çıkar, orduya koşar-Yarın çavuş olur döner geri, ağlama nazlı yar! Hilmi Girginkoç Öğretmen çavuş olmadı, çakı gibi asteğmen! Şarkıyı rahatlıkla söyleme şansımız açıldı.

Ilgaz Şarkısını eskiden de bilirdim, şimdilerde de bir öğrencimiz arkadaşlarına salık verdi, ben de tüm gruplara öğrettim. Ilgaz Anadolu'nun sen, yüce bir dağısın. . .

Anadolu Şarkısı'nı İlkokuldan beri biliyorum, Faruk Nafiz Çamlıbel'in bir şiirinden yapılmış. El gibi dolaşma Anadolu'nda, Arkadaş, yurdunu içinden tanı. . .

Kır Atınla Geçiver. . Efe şarkısını unutmam olanaksız. Henüz nota bilmezken notasını ezberlediğim bir şarkıyı nasıl unuturum! Siii do mi re do si laaa, si do si la sol fa mi re la sol la siii. . Kır atınla geçiver şu dağlar çınlasın Efem. . . .

Akdeniz Şarkısı: Deniz deniz Akdeniz, suları berrak deniz, Karşıda yâr ağlıyor, gideyim bırak deniz. İlkokul anılarımla sarmaş dolaş olmuş bir şarkı; hiç unutabilir miyim?

Üsküdar Şarkısı, plâklardan çok dinlediğim bir şarkı, İstanbul denince onu anımsarım. Üsküdar'a gideriken aldı da bir yağmur. . .

Gül Şarkısı, Bahçemizde gül açar çardaklara sarılır, koparsam rengi kaçar sonra annem darılır. Bunu akordiyonla Röslein'a çok çalıyordum. Roslein zaten gül demek. Ben de o niyetle çalardım. Sonra Roslein'in gerçek şarkısının notasını bulunca yer değişikliği oldu. Gene de bahçemizdeki güller hep açtı da şimdiye dek kimse koparmadı. . .

Gülelim Sesimiz. Sevdiğim, akordiyonla çok çaldığım bir şarkı, unutmam sözkonusu değil; Gülelim sesimiz dağlar inlesin. . . .

Türkülere gelince. . .

Arpa da Buğday çeç olur he (e de denir) canım, güzeller güleç olur hey aman aman. Güzellerin güleci he canım, her derde ilâç olur.

Birini de yavrum birini Harmana serdim kilimi aman, Takıver de zillerin biri, Dönüver de meydan senindir aman, dönüver de meydan senindir aman. . .

Çiğdem Der ki, Çiğdem der ki ben alâyım, yiğit başına belâyım. Hepisinden ben alâyım benden güzel çiçek var mı?

Zekiyem: Giriş, Tininini tininam tininam vay. Irmaktan geçemiyom da düş gördüm seçemiyom. Sen benden geçtin ama ben senden geçemiyom. (Geçemiyorum)

Yenice Yollar: Yenice yolları bükülür gider, zülüf gerdana dökülür gider. . .

Kıt At: Kır atma bineyim, yar yoluna gideyim. Beni aşka düşüren gül yüzünü göreyim. . .

Altın Yüzük. Altın yüzük var benim aman, Parmağıma dar benim. Güzellerin içinde aman ceylan gözlü yar benim. . .

Giresun Kayıklar: Oy giresun kayıkları hep geliyor kârından, Sevdim de alamadım ölüyom (Ölüyorum) efkârımdan. . .

Meşeli, Dağlar Meşeli: Meşeli dağlar meşeli, Kül oldum aşka düşeli. . .

Menekşeler: Menekşeler tutam tutam, arasına güller katam. Nice gurbet elde yatam, Dilber dilber canım dilber, canımın yaylası dilber, gönlümün eğlesi dilber. . .

Sarı Kız: Sarı Kızın ayağında nalini (Nalın) zannedersin kaymakamın gelini, Aman aman Sarı kız, ben yataman yalınız (Yalnız). . .

Öğrencilere salık verdiğim bu şarkı-türkü yazma işini kendim tam olarak yapmadım. "Biliyorum!" deyip geçiyorum ama böyle geçiştirmekle öğrencilerden bir farkım kalmıyor. Onlar da öğrendiklerini sanıyorlar. İstiklâl Marşı'nı okumak için kalkanlar da okuyacaklarını sanıyordu. Kümede 11 kişi kalkarak boyunun ölçüsünü alıp derine oturdu. Beni zorlayan yok, yok ya koyduğum ilkeyi kendim uygulamam da bir ilke gereği olmalı. Günde ikisini yazsam ay sonunda tamamlanır. Zaten bir bölümü daha önce yazılmıştı. İstiklâl Marşı, Ziraat Marşı, İleri Marşı var. Şarkılardan da öyle. . .

Vakitten haberim yok, çalışma grubu geldi. Ziya Kaplan Öğretmen. Bu kez bekleyecek, tavırlarından anladım. Gidip Öztekin Öğretmenin koltuğuna oturdu. Öğrenciler tahtaya bakıp fısıldaştılar. Tahtadaki adlardan bildiklerini sordum. Değişik karşılıklar verildi. Bu da beni cesaretlendirdi; neden hepsi ayni şarkıları, türküleri bilmesin? Bir önceki yöntemi uyguladım. Adlar tahtada yazılı. Soruşturma sonu benzer durumu yansıttı. Mandolin çalışması yaptık, takıldıkları Seybold etütleri düzelmiş, buna sevindim. Çalışma sonunda dikkatlerini tahtaya çektim. Sorunca bir önceki ekibe benzer karşılık verilince bu kez sorgulamayı kesip, şarkılardan bir ikisini isteyenlere okuttum. Okuyanlar başarılı oldu. Sinenleri yokladım. Ziya Öğretmenin önünde üzerlerine varmadım ama sıkı sıkı tembihledim. Ayrıca yazmalarını da önerdim. Hep bir ağızdan yazacaklarını söylediler. Bunlar daha 3. sınıf, önlerinde yıllar var, o nedenle fazla üstelemedim Ancak son sınıflara Ömer Çiftçi'nin söylediklerini söyledim. Söz verdiler, müzik defterleri varmış. Ayrılırken Ziya Kaplan Öğretmen de defterleri olduğunu tekrarladı.

Günle birlikte hafta da bitti. Herkesin haftası cumartesi ya da pazar günleri biter. Benimki ise cuma akşamı. Gerçekte cumartesi Devlet Konservatuvarındaki sınamadan sonra ama, cuma akşamı son çalışma olduğundan, bununla haftanın bittiğini varsayıyorum.

Bu hafta fazla kaygılanmıyorum, çünkü hesap verme haftası değil sınanma haftası. Dilerim iyi geçer.

Bunları düşünerek Kulübeye uğradım. Arkadaşlar gelmemiş. Onların olmadığı zaman kulübede biraz buruklaşıyorum. Nedenini öğrenmek için arkadaşlara soruyorum:

-Siz burada yalnız kalınca rahat ediyor musunuz? Ettiklerini söylediklerinde biraz şaşırdım:

-Nasıl olur? Ekrem güldü:

-Bal gibi olur! Hüsnü güldü:

-Benimki bal mal değil ama, az sonra sizlerin geleceğini daha doğrusu yalnızlığımın kısa süreceğini bildiğim için kendimi pek yalnızlık duygusuna kaptırmıyorum. Gene de bir kulağım kapıda oluyor. Oysa ben, bizim salonda saatler değil günlerce kalsam  bunu yalnızlık saymıyorum.

Az sonra arkadaşların sesini duyunca rahatladım. Gelmemeleri söz konusu değil, biliyorum ama katıldığım duygunun nedenini anlamak istiyorum.

Arkadaşlar işten geldiği için kılık değiştirme gereğini duyuyorlar. Onlar hazırlanınca yemeğe gidiyoruz.

Bu gece de yalnız kaldık. Gerçi biz bunu yalnızlık saymıyoruz. Ekrem bu konuda oldukça kesin hükümlü:

-Biz zaten yalnız insanlarız, bu bizim kaderimizde var. İnsanlar bize sarılsa bile biz onları iter, yalnızlığa koşarız. Bunun için bizim oralarda bir benzetme vardır. Ben onu hep düşünürüm:

-Keçi boku gibi bulaşmamak! Sizin taraflarda var mı bilmem, bizde bu birileri için çok sözlenir. Birinin arkasından konuşurken hemen eklerler:

-Kim o mu; hep öyle yanız gezer "Keçi boku gibi kimseye bulaşmaz!" Kendisi de kimi kez arkadaşları konuşurken kimileri için bu sözü söyler. Önce bu sözü yadırgamıştım ama sonra sonra bizim köyde de söylendiğini anımsadım. Bizim Köyde tek kahve bizimkiydi (Şimdi ikinci bir kahve açılmış) Dışardan gelenler kahveye uğrayıp, görüşmek istediklerini sorarlar. Bu kimse kahveye gelmeyenlerden olursa hemen yapıştırırlar:

-Kahveye çıkmaz! Bunu söylemek kimileri için yeterli sayılmaz arkasından:

-O kahveye çıkmadığı gibi kimseyle de görüşmez;" Keçi boku gibi kendisinden başkasına bulaşmaz!" yakıştırması yapılır.

Biz konuşurken Hüsnü azıcık sinirlendi:

-Siz başka lâf bilmez misiniz, bu tür sözleri konuşuyorsunuz? Ekrem:

-Tamam tamam, afedersin; haşa huzurdan! demedik! dedi. Hüsnü buna da bozuldu. Bu kez Ekrem:

-Sen konuş paşam, biz seni dinleriz!

Konuyu değiştirdik ama Hüsnü gene gergin gibi durdu. Onun böyle duruşu ikimizin de gözünden kaçmadı. Bir sessizlik oldu. Bu kez Hüsnü sordu:

-O sözü öyle mi söylüyorlar? Bu kez Ekrem Hüsnü'ye sordu:

-Hangi sözü, nasıl söylüyorlar? Hüsnü gülerek:

-Keçi boku gibi!. . Ekrem:

-Bak ne güzel söyledin, bizim oralardakiler bu denli güzel söyleyemezler! Gülüşerek kalktık.

Tonberg sonuna dek açıldı. "Tarihte Bugün, 1402 Ankara Savaşı. Hazırlayan, Ferudun Fazıl Tülbentçi. Mağrur Osmanlı Padişahı Yıldırım Beyazıt'la Kindar Timurlenk karşı karşıya. Çubuk Ovası geçti. Hüsnü ile ben görmedik. Ekrem görmüş. "Çok uzak değil!" dedi. Öyleyse Timur buralardan da geçti. Bir süre bunu konuştuk. Timur geçmemişse bile askerlerinden uğrayan olmuştur. Hasanoğlan köyünün o zamanlar olup olmayacağından öz ettik. Yıldırım Beyazıt'ın o savaşta yenilişine hep üzülürdüm bu konuşmamız sonunda bu üzüntüm daha da arttı. Malik Aksel Öğretmen Bursa'daki Osmanlı sanat eserlerini anlatırken Orhan Bey, 1. Murat, Yıldırım Beyazıt'ı çok övmüştü. Bunun büyük etkisinde kalmıştım. Yıldırım Beyazıt ayrıca İstanbul'da bir de çok önemli bir yerde kale yaptırmış. Bu kale, İstanbul'un alınışında Fatih Sultan Mehmet'in çok işine yaramış, bir bakıma Bizans'ın yıkılışını kolaylaştırmışmış. Tarih dersimizin birinde Selçuk Korol Öğretmen de:

-Talihsiz Yıldırım Beyazıt'ın karşısına Timurlenk denilen nalet çıkmasaydı, İstanbul daha Yıldırım Beyazıt zamanında bizim olacaktı! demişti.

Ben bunları söyleyince Hüsnü, "Ya sabır dercesine:

-Sen bunları nasıl unutmuyorsun? diye sordu. Ona:

-Bunları dediğin, Elin Pelin Ratko ile Mustafa ya da Yordan Yovkov, bilemedin Mefküreci Öğretmen yazarı Grigory Petrov! deyince bu kez de "İşte bak, bunu da ben okudum ama hiç aklıma gelmedi! deyince bu kez de ona ben çıkıştım; "Pes yani Grigori Petrov'u da unutursan nankörlük edersin!" deyince Ekrem:

-Daha neler, neden bu kadar ağır konuştun? diye sordu. Ekrem'e anlattım. Grigori Petrov çok hayırsever bir insan. Onun kitapları (Mefküreci Öğretmen, Beyaz Zambaklar Memleketinde) Hüsnü gibi ben de okumuştum. Hüsnü Türkiye'ye gelince onun elinden de bir öğretmen tuttu. Osman Nuri Peremeci. Hüsnü onu baba gibi sevdiğini söylerdi. Yıllar sonra Edirne'ye gittiğimizde o iyi kalpli insanı birlikte gidip görüp elini öptük. Ondan ayrıldıktan sonra onu Grigori Petrov'a benzettik. Bu denli sahiplendiğimiz bir yazarı unutmayı benim için önce kendime sonra da tüm sevdiklerime karşı büyük bir ihanet sayıyorum. Salt Grigori Petrov değil onun anlattığı, Finlandiya'nın Jean Jacques Rousseau'su sayılan Snelmann nasıl unutulur? Ekrem bu kez bana hak verdi; Hüsnü'ye dönerek:

-Hüsnü, arkadaşım, kendine gel! Burada geçirdiğimiz bu güzel günlerden sonra sen beni de mi unutacaksın? diye yüksek sesle sordu. Hüsnü, sakin sakin Grigori Petrov gibi Osman Peremeci'yi de unutmadığını, ancak bunları konuşmaları arasına bir türlü sokamadığını söyledi. Bu kes de Ekrem şaka olarak:

-Oğlum, dikkat et, sen yarın evlenince alacağın kız, sana pusulayı şaşırttırır!

Radyo plâktan, Müzeyyen Senar söylüyor! deyince sustuk. Müzeyyen Senar şarkılarını filmlerden dinlemiştim. Bizim plâklar arasında bir ya da iki plâğı vardı. O zmanlar sanırım ünü yayılmamıştı. daha sonra çok ünlü oldu. O nedenle az tanırım.

Önce, Hamamizde İsmail Dede'den, Nevâki gamzen ki her dem bağrımı pünhun eder. . .

Arkasından İsmail Hakkı Bey'den, Gülşende yine âhüenin eyledi bülbül. Onu, Hacı Arif Bey'in, Çoktan beridir çaresine mahrum-u bezm-i hayalim. Arkasından, Hoca Zeâi Efendi, Durmaz işler tâ ciğerde hançerinin yâresi, onu da Hafız Post izledi, Gelse o şuh meclise naz-ı tegafül eylese, son olarak, Rifat Bey'in, Karlı Dağı aştım geldim.

Sonunda Ekrem de coştu, Yâre ulaştım! derken Müzeyyen Senar'a katıldı:

Yâre ulaştım geldim! Hüsnü ekledi:

-İnşallah ulaşacaksın! Ekrem sordu:

Sahi ulaşacak mıyım? Hüsnü'ye ben de katıldım:

-Ulaşacaksın, bundan hiç kuşkun olmasın! Sadakat, Mutluluğun üvertürüdür! dedim. Üvertür sözünü duyunca arkadaşlar ikisi birden:

-Bre bre! dediler. Benim her olaya müzik açısından baktığımı söylediler. Ben de:

-Bundan mutluluk duyuyorum. Siz öyle değilsiniz gibi görünmenize karşın kesinlikle öylesinizdir. İnsan sevmediği işi yaparsa ondan zevk almaz. İlk Müdürümüz Nejat İdil dersliğimize gelince bir yolunu bulup bunu söylerdi:

-Öğretmenliği sevemezseniz rahat çalışamazsınız. Rahat çalışamayanlar da huzursuz olur. Kendisi ile öğretmenlerimiz için:

-Bizler huzursuz olsak burada bir gün kalamayız. Okulun bugünkü yetersiz durumuna bakmayın, iki yılda bu duruma geldik iki yıl sonra burası ideal bir yaşanacak yer olacak. Siz bunu görecek köylere dağıldığınızda fırsat yaratıp buraya koşacaksınız! derdi. Ekrem, Nejat İdil'i iyi tanıyor:

-Uzun siyah saçlı, kalın sesli, taklitçi! dedi. O öyle deyince bizim arkadaşların onun taklidini yaptığını anlattık. Bu arada Müdürümüz Nejat İdil'in taklidini yapan arkadaşımız Mehmet Aygün'ü de özlemle andık. Özellikle akşam serbest çalışma saatinde kalkar, bir elini pantolon cebine sokarak, cebi karıştırır gibi elini oynatır. Arada başını kaldırıp kaşlarını oynatır, alnını kırıştırır, paraları hesabedermiş gibi yapardı. Ekrem gülerek:

-Ne demişler:

-Gülme komşuna gelir başına!

Radyo yayını birden kesildi. Saat 24:00 olmuş, esneme yarışı yaparak yataklarımıza yattık. Her zaman yatınca kendime bir konu uydurup uzun uzun kuruntulanırdım. Bu akşam böyle olmadı.

 

16 Eylül 1944 Cumartesi

 

Çakı Efe sinirlenmeden oynarsa öğrenciler de neşeli oluyor. Sinirlenme de kimi öğrencilerin inadına "Oyun bozanlık!" yapmasından kaynaklanıyor. Bu hafta sanırım rahat olacak, pürüz çıkaran son sınıfa yeni geçenler, tatile çıktı. Efe, küçük sınıflara daha sevgiyle yaklaşıyor. Bunları düşünerek Oyun Alanı'na gittim. Sıtkı Şanoğlu (Sıtkı Şanol, soyadını değiştirmiş, Şanoğlu, daha doğrusu azıcık uzatmış) Öğrencilerin çoğunu aldığı için bizim grup iyice küçüldü. Hasan Çakı Efe tınmadı ama sevindiği belli oluyor. Çok sakin, Bengi figürlerini tekrarladı. Oyun başlayınca bir karışıklık olmasına karşın görmezden geldi. Kendi de ortada dönerek hem oynadı hem de gözetledi. Oyun sonunda da beğendiğini belli ederek teşekkür etti.

Oyundan sonra benim kuşkularım başladı. Nebahat geleceğini söylemişti ama ondan sonra da hiç bir işmar alamadım. Kahvaltıya gelmeyeceğini biliyorum, trende buluşursak buluşacağız. Bu olmazsa, "Yolcudur Abbas, tek başına!" İstasyona indim. Gözlerim bir önde bir arkada. Trene binerken beklediğim oldu. Nebahat'la Fatma öğretmen birlikte geldiler. Onlar beni görmedi ama bir rastlantı benim vagona bindiler. Ayaktaydım, rahat gördüler. Günaydınlaştık. Nebahat açıklama yaptı:

-Fatma'yla onlara gidiyoruz. Saat tam 12:00’de Ulusa geleceğim. Kitapçı Berkalp'de buluşalım. Bütün olumsuz kuruntularım dağıldı. Onlar yer buldu, ben, yer için vagon değiştirmedim. Selâm verip Cebeci'de indim. Uçar gibi Konservatuvara ulaştım. Faik Öğretmeni uzunca bir süre bekledim. Faik Öğretmen gülerek geldi:

-Kusura bakma ve de geldiğime sevin az daha gelemeyecektim. O zaman ne olacaktı? Burada saatlerce bekleyecektin. Neyse olumsuz konuşmayalım. geldim işte. Bir kez de sen böyle geç gelirsin ödeşiriz! deyip kahkahayı bastıktan sonra koluma girerek beni alt odalardan birine götürdü. Yarım kuyruklu piyano. Konserlerde kuyruklu piyano görüyordum ama, elimi sürmek nasibolmamıştı. Faik Öğretmen önce kendisi bir süre çaldı. Sonra kalkarak beni oturttu. Gülümseyerek:

-Ödev parçası vermemiştim değil mi? diye sorduktan sonra istediğimi çalabileceğimi söyledi. Musette 1 ile 2'yi çaldım. Canselen öğretmen beğendiğini söyledi. Mozart kv. 545 Andante bölümünü çaldım. Onu da beğendi. Gene güldükten sonra:

- Bu kez de beğenmeyeceğimi düşündüğün bir parça çal! dedi. Bach, Wachet auf'u çaldım. Faik Öğretmen "Aferin!" deyince şaşırdım. İyi çalamadığımı biliyordum. Bu kez de "Aferin!" iyi çaldığın için değil, çalamadığını bilmenin mükâfatı! İnsan, ne yapıp yapamadığını bilirse çalışması şuurlu demektir. Bu çok önemli bir husustur. Bunun için seni kutladım. Bach'ın bu parçası, onun büyük eserlerinin birinin bel kemiğidir. O nedenle çok çok pişirmek gerekir. Bunu bir süre çalışmak gerekecek. Yılma sakın, Güzel bir gelişme gösteriyorsun. Yılgınlık senin semtine uğramamalı! deyip piyanoya oturdu, Wachet auf'u bir güzel çaldı. Bana dönerek:

-İşte böyle, İbrahimciğim, olana oldu demek, olmayana da “Bunu biraz daha oluşturalım” demek biz öğretmenlerin aslî görevidir. Umarım sen de böyle yapıyorsundur!" dedikten sonra Öztekin Öğretmeni sordu. Koluma girerek benimle kapıya dek gelerek uğurladı.

Faik Öğretmen benim gücendiğimi mi düşündü! diye bir süre tasalandım. Aramızda geçen konuşmaları bir daha gözden geçirince yanlış düşündüğümü anlayıp rahatladım. Anafartalar’daki Eski Kitapçıya uğrayıp nota baktım. Sahiden bir çok eski nota var. Santa Luçiya'yı sordum, varmış, dün satılmış. Sık sık eski notalar geliyormuş, gelip geçerken uğrarsam rastlayabilirmişim. Teşekkür edip ayrıldım. Sümer sinemasına baktım. Hiç beklemezdim Lili Marlen burada gösteriliyormuş. Buna da sevindim. Daha önce Ankara Sinemasında, sonra Yeni Sinemada şimdi de Sümer'de! Vitrinlere baka baka Ulus' indim. Saat 12:00’ye dek vakit geçirmem gerekiyor. Az daha unutuyordum Bizin Bakanlığa uğrayıp İlköğretim dergisi alacaktım. Seyirtip gittim. Dora Abla yerindeydi. Yalnız olunca rahat oluyorum. O da beni görünce tanıdı. Adımı bilmiyor ama (Zaten sormuyor) Bella aramızda köprü kurdu. Hemen söyledim:

-Bella benim yazılarımı yazıyor. Dergiyi sordum. Kalktı, bir dergi yığını göstererek:

-İstediğin kadar al! dedi. Sonra da:

-Bu sayı, tüm Bakanlık personeline imza karşılığında veriyor. O nedenle çok var. Senden imza almayacağım, deyip güldü. Ben bir dergi alınca kalktı bir dergi daha verdi. Sonra da:

-Bella bunları yazar, sen de onu okursun diyerek gülümsedi. Bella'nın gözlerinden öptüğünü, onu özlediğini sözlerine ekledi .

Oradan çıkınca Aile Bahçesine gidip bir gölgeye oturdum. Saat 11:30 olmuştu. Büyük kapıya bakmaya başladım. Nebahat erken gelirse önce buraya uğrar diye düşünmüştüm. "Yarım saat önce gelirse gidip kitapçıda bekleyecek değil ya! derken Nebahat büyük kapıda göründü. O da beni gördü, kalktım, birlikte çarşıya çıktık. Sümer sinemasına gideceğimizi söyledim. Lili Marlen için geçmişte acıklı demiştim. Nebahat onu anımsattı. Bu kez bildiğim kadarıyla olayı anlattım. "Savaş filmi, , öteki savaş filmleri gibi bir şey! deyince Nebahat:

-Sen bilirsin! deyip gülümsedi.

Nebahat söylemiyor ama birlikte görünmekten çekiniyor. Bunun nedenini sordum; bilmediğini söyledi. Çekindiği kimse yokmuş ama bunu bir alışkanlık, bir korunma güdüsü gibi algıladığını sanıyorum. Gerçi açık açık Okul Müdürü Rauf İnan'dan korku nedeniyle bir ürküntüsü var ama o bunu genelleştirip ürküntü durumuna getirmiş durumda. Ben de bunu kendi açımdan değerlendirip bağımızın zayıflığına yoruyorum. Zaman zaman, sanki dönüp arkasını gidecekmiş gibi bir duyguya kapıldığım oluyor. Bir yandan da daha sıcak davrandığını, gün günden bana ısındığını duyumsuyorum. Önceleri eline dokunsam çekerdi. Oysa şimdi eli sürekli elimde oluyor. Koluma yaslanıyor, bana güvendiğini adım başı söylüyor.

Ulustaki Tavukçu'ya girdik. Küçük, ucuz bir yer. Adı Tavukçu ama sanırım tavuktan başka her şey var. Nebahat yukarıya çıkmamızı istedi. Küçük bir yer, yukarı çıktık. Yukarda bizim gibi yabansı yabansı bakışan iki çift vardı. Çiftler tanışık bayanlar kendi aralarında baylar kendi aralarında söz yarışı yaptılar. Birisi voleybolcuymuş. Top tutuşlarını anlattı. Öteki ise, onun top oynayışına takıldı:

-Top oynayanlar avanakmış. Öteki de karşılık verdi:

-Asıl ömrünü masa başında geçirenlerdir! deyip kestirip attı. Nebahat'a oldukça yüksek sesle:

-Biz yandık, hem top oynuyoruz, hem de masalarda oturuyoruz! dedim. Bize yakın olan bay, dönerek:

-Siz öğretmen misiniz? diye sordu. Ağabeyi de öğretmenmiş. Onların açık saçık konuşmalarına bayanlar da katıldı. Önce biraz yan bakan Nebahat, onlar kalkınca ellerimi ellerine aldı. Bu tavrı beni, onun hakkında zaman zaman verdiğim olumsuz duyguları sildi süpürdü. Birden tavır değiştirip ürkütmemek için ağırdan aldım. Tavukçu'dan çıkınca dereden tepeden konuşarak Sümer Sineması'na dek yürüdük. Filmlerin ortasında girilip dilediğin yerde çıkmak var. O nedenle film başlaması ya da bitmesi sorun değil. Bu izleyici özgürlüğü yazları oluyor. Kış süresinde bu yöntem kalkıyor. Filmin ortasında girdik. Marlene Dietrich bir gece lâmbasının altında görünüyordu. Şarkısını daha önce söylemiş. Askerler geldi geçti. Olay geçmiş Dünya savaşında yaşanmış bir aşk olayıymış. Tam bilmediğim için, Erich-Maria Remarque'ın "Garp Cephesi'nde Yeni Bir Şey Yok!" romanından anımsadığım olayları anlattım. Nebahat okumadığı için duygulanarak dinledi. Duygulandıkça da sokuldu.

Film bittiğinde "İstersen çıkabiliriz, ben pazartesi günü de geleceğim, o zaman tamamlarım!” dedim. Nebahat, koluma yaslanarak:

-Çıkmayalım! Pazartesi günü neden geleceğimi sordu. Olayı, ayrıntılarıyla anlattım. Bu arada, Şarlo, bastonuyla numaralar yaptı. Nebahat ona bakmadan beni dinledi, arkadaşım Yusuf adına üzüldüğünü söyledi. Filmin ikinci yarısı şekilsel olarak değişse de duygusal olarak gene yürekler acısıyla sürdü.

 

Marlene Dietrich

Lili Marlen!

For der Kaserne bei dem grossen Tor Stand rine Laterne und steht sie noch davor wollen lr uns da wieder!

Almanca bildiğimi söylüyordum, yazı çıkınca çeviremedim ama uydurdum. Senin bulunduğun kışlada laterna çalınca ben gene bu fenerin altında seni bekleyeceğim! diye çevirdim. Nebahat içini çekerek, mendilini çıkarıp silindi. Sanırım ağladı. Sinemadan çıkınca çok başka bir hava içinde Ulus'a indik. Kimseden korkumuz yoktu. Kitapçıya uğrayıp dergilerimi aldım. Elimdeki yuvarlanmış dergi rulosunu da vererek paket yaptırdım; elimde küçük bir paketle Gençlik Parkı'na indik. Nebahat bu kez kenar köşe aramadı, yolun havuza yakın yerinde bir masayı seçti. Düpedüz ortalık bir yerde oturduk. Müdür Rauf İnan çekingenliği silinmişti, ya da ben öyle algılıyordum. Nebahat birden:

-Çok cesaretlendim, nedense Rauf İnan falan düşünmüyorum. Çıkıp gelirse nasıl davranacağım, onu da biliyorum! Ben de Müdür Rauf İnan'ın bizim kulübeye geldiğinde bize yaptığı önerileri anlattım. Önce inanmamış gibi davrandı sonra da şaştığını söyledi. Rauf İnan'ın evli olduğunu, üç çocuk babası bir kimsenin evliliği neden savunmayacağını sordum. Bu kez de:

-Artık sana kesin olarak inanıyorum. Bakalım sonuç ne olacak? Önümüzde koca üç yıl var, bu üç yıl neler getirecek?

Saat gelince kalktık. Nedense Nebahat'ın son sözü beni de düşünmeye yöneltti. Gerçekten dolu dolu üç yıl var. Pazartesi günü arkadaşım Yusuf Asıl'ı hastanede göreceğim. 6 yıldır birlikte olduğumuz arkadaşım daha önce bir gün bile okulun revirine uğramamıştı. Ne olduysa oldu, şimdi de öğrenimine ara verecek. Böyle durumlar da insanların başına geliyor.

Trene binerken Nebahat, Hasanoğlan havasına girdi, kuşkulu gözlerle çevresine bakındı. Tanıdık kimse göremeyince koluma yaslanıp tren duraklarının adlarını sordu. "Yenişehir, Kurtuluş, Cebeci diye sıralarken tren kalktı. Saime Kadın, Mamak! derken oraları geçiverdik. Lalahan'ı geçince Nebahat:

-Bugün de geçti! diyerek hayıflanır gibi oldu. Buna da sevindim. Gün boyu izlediğim, tüm olumlu tavırlara karşın inerken Nebahat:

-Ayrı gidelim! demek gereğini duymuş olacak, inince bekleyenlere karışıp yürüdü. Ben de sanki birini arıyormuş gibi bir süre arkama baktım.

Kulübeyi boş görünce yemekhaneye yöneldim.

Bizimkiler Kumbaba gibi yalnız oturuyordu. Beni gülerek karşıladılar:

-İkimiz çok yalnızız. Seninle kalabalık oluyoruz, yetiş! dediler.

Oturur oturmaz onlara Kumbaba'yı sordum. Onlar da benden sordu. Benim bildiğim, bir insanın hareketsiz, sürekli düşünürmüş gibi oturup durması için bir benzetme. Neden Kumbaba? Orasını bilmiyorum. Babam, kahveye gelenlerden bir kenara çekilenlere şaka olarak sorardı, Ahmet, Mehmet, Hasan ya da Ali:

-Bir sorunun mu var? Sorduğu, sorunu olmadığını söyleyince güler, bu kez de:

-Neden Kumbaba gibi sessiz oturduğunu sorar.

Cumartesi geceleri, genellikle arkadaşlar Saz Heyetlerini dinler. Ara müzikleri genellikle benim için çalınır. (Arkadaşlar öyle bir ayırım yapıyorlar) Gene bir tanesi çalındı, Boccherini, Menuett, Öztekin Öğretmen çok çaldığı için ezberlemiş durumdayım. Akordiyonla çalıyorum ama piyanoda denemedim. Notası var. Keman parçası olarak algıladığım için piyanoya yakıştıramadım.

Arkadaşlar, Sevim-Sevinç Tevs Kardeşleri dinlemişler. Ekrem, "Cıvıl cıvıl ötüyor mubarekler!” dedi. Mubarek sözüne takıldım. Ekrem, sözlerin olumlu olumsuz değişik anlamlarda kullanıldığını söyleyerek kendini savundu. Örnek olarak da "Anasını sattığım-Öp babanın elini deyimlerini öne sürdü. Paketi açmamıştım. Yıldız dergisinin kapağında Hedy Lamarr var. İçinde de değişik pozlar. Victor Mature diye bir yakışıklıya yer verilmiş.

Saz Eserleri saatinde Peşrevleri dinledik. Kemani Haydar'ın Mevlâna Peşrevini biliyordum, başkasının da varmış. Osman Bey adlı birinin peşrevi çalındı. Bu da güzel ama sanırım öteki daha güzeldi.

Arkadaşlara İlköğretim dergisinde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün yazısını gösterdim. Ekrem haklı olarak:

-Uyku gözlerimden akıyor, yarın uyanır uyanmaz okurum! deyip kalktı. Hüsnü, ise ordu:

-İsmet İnönü'nün yazarlığı da var mı? Ekrem güldü:

-Koskoca Cumhurbaşkanı, çevresinde her türlü hizmet edenleri var. Elbette yazarı da vardır, yazarlar o da imzayı basar! dedi. Bunu hiç düşünmemiştim; "Neden olmasın?" deyip yatağıma yattım. Yorulmuşum, kısa bir ara Nebahat'ı gözümde canlandırdım ama çabuk silindi. . .

 

17 Eylül 1944 Pazar

 

Oyun alanı tenhalaşınca benim de içim rahatladı. Öyle ki, kalabalık ne denli düzgün dursa, gene bir düzensizlik etkisi bırakıyor. Özellikle alan dümdüz olduğundan arka arkaya sıralanan kafalar kendiliğinden bir düzensizlik görüntüsü veriyor.

Çakı Efe çok neşeli, hemen "Nerede Çokluk!" deyip kesti. Bu kez de:

-Kızılçullu'da 600, Çiftelerde 1200 öğrenci ile ne yaptın? dedim. Çifteler'in iki okul olduğunu, Kızılçullu içinse başını sallayarak:

-Gözünü sevdiğim Kızılçullu… Ne de olsa Efeler Diyarı çocuklar, onlar gibisini başka yerde bulamam. Zaten aramıyorum da! deyip dikkat çekti. "Bengi'ye devam. Öğrenme değil oynayacağız!" deyip bacaklarını üstüste koyup kollarını açık olarak yukarı kaldırarak parmaklarını şıkırdattıktan sonra komutunu verdi. Öğrenciler gerçekten Efe'nin dediğini yaptılar, Bengi de Harmandalı gibi izlenecek bir Zeybek oyunu görüntüsü aldı. Bu durumda biraz da Çakı Efe'nin hoşgörülü tavrı yardımcı oldu. Öğrenciler yanlıştan korkmadıkları için rahatladılar. Bu rahatlık serbest hareket ederken kusur düzeltmeyi geliştirdi. Bengi'yi tekrarlayarak tek oyunla zamanı doldurduk ama, oyunun etkisi herkesi rahatlattı.

Kahvaltıda Ekrem Cumhurbaşkanımızın bizi ilgilendiren güzel yazısından söz etti. Meğer öğretmenlere o yazının okunması imza karşılığı duyurulmuş. Bize sordular:

-Size imzalatmadılar mı? Ekrem karşılık verdi:

-Bize imzalatmaya gerek var mı? Biz hayatımızı bu iş için ortaya koyduk. Cumhurbaşkanımızın söylediklerini okumadım ama adım gibi biliyorum ki bizim nasıl çalıştığımızı halkımıza duyurmuş, onların da bizim gibi ellerini taşın altına koymalarını, kısacası; bizim gibi çalışmalarını önermiştir.

Ekrem'i alkışlayanlar oldu. Nebahat'ın alkışlaması dikkatimi çekti. Kendisi için pay mı çıkardı? Çıkardı ise bu nasıl bir pay olabilir? Bir an için ben de kendime pay çıkardım. İstediğim olacak sanırım. Konuşmalara katılmadım. İçimden içimden kuruntular kurdum. Kulübeye uğrayıp Bella'ya vermek üzere dergilerin birini alıp salona gittim. Piyanonun üstünde kağıtlar gördüm. İlk aklıma gelen Öztekin Öğretmenin gelip çalıştığı sonra da notalarını toplamadan gittiği oldu. Yaklaşınca makine yazılarını gördüm. Üstünde bir de not. "Yazıyı yazdım, Pazartesi günü Ankara'ya gidiyorum, bir hafta burada olmayacağım. Bella. " Güldüm:

-Şu işe bak, yarın Bella ile yolculuk yapacağım. Onun altında bir başka not. “Makinenin o harfi kopmuş. O yerine c harfini bastım, öteki yazıları da böyle yazıyorum; sen düzeltirsin.”

Benim için yazı değil, yarınki yolculuk! deyip yazıları topladım. Önce Hanon'dan bir dizi etüt tekrarladım. Sonra da Faik Canselen Öğretmenin; "Büyük Bach'ın büyük Eserlerinin biri dediği Wachet auf'u açtım. Kantatmış. Kantatın da ana temasıymış. Bach'ın 1100 eserinin çokluğunu anlar gibi oldum. Büyük bestelerini öyle küçülterek sayıları mı çoğaltıyorlar acaba?

Kapıdan ayak sesi gelince akordiyonu kestim. Bir sürpriz, Harun Özçelik. Gülerek:

-Beyler, paşalar gibi yaşıyorsun burada! diye takıldı. Harun Özçelik, Samsun/Lâdik Köy Enstitüsü'nü çekmişti. Gitmeden önce kutlamıştık. Gideceği okulun müdürü Enver Kartekin, oraya müdür olarak Kepirtepe'den giden öğretmenimizdi. Eşi de Türkçe öğretmenimizdi. İkisi de Harun Özçelik'i çok severdi. Bu nedenle Harun orasını kur'ada çekince sevinmiştik. Gene de Harun'un gelişi bende bir kuşku uyandırır gibi oldu. Yusuf Asıl arkadaşımızın hastalığı hepimizde bir olumsuzluk olasılığı havası yaratmıştı. Bir an Harun'un da böyle bir durumda olabileceğini içim sızlayarak düşündüm. Harun, ayaküstü durumu anlatınca rahatlıkla boynuna sarıldım. Okul Müdürü Enver Kartekin, Harun'a bayram bahanesiyle 10 gün izin vermiş. Böylece Harun, stajını izinde bitirecekmiş. İşin bir başka sevindirici yanı. Harun, Hidayet Gülen öğretmen tarafından öteden beri çok sevilir. Yüksek öğrenim için geldiğinde de Hidayet Öğretmen onu atölyesine aldı, birlikte çalıştılar. Staj süresince de mektuplaşmışlar. Hidayet Öğretmen geleceğini öğrenince:

-Benim konuğum olacaksın, başka bir seçeneğini kabul etmem! diye yazınca Harun, akşam trenden inince doğru Hidayet Gülen Öğretmene gitmiş. Buna da ayrıca sevindim. Bizim kulübe Harun için uygun düşmeyebilir. Biliyorum ki Harun'un bünyesi, oldukça nazlıdır. Bu zaafı nedeniyle Kepirpe'de sık sık revirde yatarken hemşire Ayşe Ablanın kızına vurulmuştu.

Harun kısaca geçirdiği staj sürecini, Okul Müdürü Enver Kartekin'in, eşi Sabahat Kartekin'in gösterdiği yakınlığını anlattı. Hidayet Gülen Öğretmen'den koşullu ayrıldığı için Harun, buluşmak üzere ayrıldı.

Kitaplığa gittim. Bella gelmiş, gidiyordu. Beni görünce:

-Ay, diye ses çıkardı. Durumu anlatınca o da sevindi. Gaspar Ustanın kızıyla sözleşmiş, geç bile kalmış, ayaküstü ablasının söylediklerini tekrarladım. Yarın birlikte Ankara'ya geleceğimi ekledim. Söylediklerimi duymamış gibi gülümseyerek, eliyle "Hoşçakal!" anlamında işaret yapıp koşarca gitti.

Kitaplıktan kulübeye indim. Arkadaşlar yoklar. Hüsnü yarın izinli diye bugün patronu İzzet Palamar iş yüklemiş. Ekrem, kendi kendinin patronu, yarın duvara başlayacağı bir temele beton döktürecekmiş. Gene salona geçip Bella'nın yazdığı yazı ile dergiyi karşılaştırdım. Bella'nın dediği o ile c değişiminden başka bir ayrılık yok.

Bach'ın Düğün Kantatı plâklarını ayırıp sakin sakin dinledim. Sahiden bu kantatta da baştan sona dek kendini duyuran bir melodi var. Yalnız yalnız öğleyi yaptım. Yarınki mandolin gruplarından biri tatile gitti. Bugün akşam saati boş, yarınki grubu bugün çalıştıracağım, Rahmiye Öğretmenin grubu, uyumsuzluk söz konusu değil. Rahmiye Öğretmen bir kanatsız Melek, bir doçent ağabeyi olduğundan mı yoksa yaratılıştan mı, onun ağzından "Olmaz, hayır, niçin, neden? gibi karşıcılığı simgeleyen sözler çıkmaz.

Yemekte, göreceğimi umarak gitmiştim, şansıma Rahmiye Öğretmen nöbetçiymiş. Söyleyince kocaman bir "Hayhay”la karşılaştım. Ömer yakınımda yemek yiyor, işaret ettim, geldi. Rahmiye Öğretmene yardım edecek. Pazar günleri Bayan arkadaşlar yemeklere gelmez. Hüsnü sordu:

-Öteki günler geliyorlar, pazar günleri niçin gelmezler? Ekrem karşılık verdi:

-Pazar günleri çok özel işleri vardır, o nedenle gelmezler. Hüsnü direnir gibi gene sordu:

-Pazar günü yiyeceklerini nereden alıyorlar? Ekrem güldü:

-Hüsnü, dostum, zaman zaman sana şunlarla konuş, hiç değilse bir konuşma denemesi yap! dediğimde bana sorarsın:

-Ne konuşacağım onlarla? Bak işte şimdi konuşacak konuyu kendin buldun. Geç kalmış değilsin, daha şunun şurasında on beş günümüz var, geç sayılmaz! Hüsnü gene kaçamak yollarına saptı:

-Yorgunu yokuşa sürme! Senin bana önerdiğin konuşma bu türden değildi, şimdi çeviriyorsun. Ekrem güldü:

-Bayanlarla konuşmanın şusu busu olmaz, bir ipin ucundan tutup giriş yaparsın ondan sonra arkası gelir. Bu kez de benden destek aldı:

-Öyle değil eski arkadaşı? dedikten sonra bana dönerek:

-Sen de şunun yardımcısı ol, ne olur? dedi.

Bu arada Hüsnü, Harun'un geldiğinden söz etti. Harun'un bana geldiğini söylemek istemedim. Harun, ikimiz arasında farklı bir duruma düşmesin diye düşünerek salt geldiğini duyduğumu söyleyip geçiştirdim. Konuşma uzayınca iyi ettiğimi anladım. Hüsnü bir rastlantı olarak görmüş, oysa Harun doğrudan bana geldi. Bunu yadırgamadım; Harun'la arkadaşlığımız, marangozluk tezgahında başlamış, 5 yıl, aralıksız sürmüştür. O çok titiz, milimetrik çizimleri başarıyla çizen, ben de o çizgilere uygun kesimleri yapabilen ustalar olarak Marangozluk Atölyesinin ayrılmaz ikilisiydik. Kepirtepe Ana Binasının çatı altlarında bıraktığımız notlar bunları kanıtlar. Ayrıca, Hasanoğlan'a göç nedeniyle önü kesilen bir de Kooperatif Maceramız olmuştu. Okul açıldığından 1941 Ocağına dek. Okul kooperatifi denilen bir söz ediliyordu ama, kooperatif denilen yer bir kalem-defter bulunduran bir hücreydi. Sami Akıncı bu hücrede oturur, derslerine çalışır, İş Derslerinden kaytarırdı. 1938, 1939, 1940 böyle geçmişti. Biz bir grup, (Çoğunluğu bizden sonraki sınıflardan) Harun Özçelik, Salih Baydemir, İsmet Yanar, önayak olup Fikret Madaralı öğretmenin desteğiyle okul kooperatifini gerçeğine uygun kurup, seçimle yönetimi ele almıştık. Kepirtepe Köy Enstitüsü, kuruluşundan beri özlemini çektiği kooperatife kavuşmuştu. O çalışmalarda da Harun Özçelik'le çok ahenkli işbirliği yapmıştık. Harun da bunları anımsayıp beni aradı. Hüsnü, salt bir sınıf arkadaşı. Bu nedenle bir fark çok doğaldır. Ayrıca ben Harun'un konuğu olarak evinde kaldım, annesi, babası hatta amcası ile tanıştım. Amcasıyla senli benli konuşmalarımız olmuştu. Harun, gidip geldikçe candan selâmlarını getiriyordu.

Harun, akşamüstü uğrayacağını söylediği için, ona güvenerek Hüsnü'ye:

-Bize uğramadan gitmez! diyerek lâfı başka alana kaydırdım.

Yemekten sonra arkadaşlar işlerine gitti. Ben de salona dönüp çalışma grubumu bekledim. Grubun gelmesinde gecikir gibi bir durum oldu. Piyanoya oturdum az sonra onlar geldiler. Onlar geldiğinde duymamış gibi çalışmamı sürdürdüm. Öğrenciler kulak kesildiler. Birden kesip Maman'a döndüm. Öğrenciler hazır, piyano başın toplandılar. Maman'ı bir kaç kez tekrarladık. Yerlerine oturunca tahtadaki şarkıları sıraladık. Mandolin çalışması yapmadan vakit doldu. Buna öğrenciler de sevindi.

Onlar gidince yarın için de çalışmak üzere piyanoya oturdum. Tam altı saat kalkmadan piyano başında oturduğumu bu kez saatle saptadım. Anımsadığım tüm ezber parçaları tekrarladım. Beringer metodundaki parçaları küçümsüyordum, meğer onların kimileri ne şirin şeylermiş. Don Juan operasından Don Juan'ın mandolinli seranadı, yine aynı operadan Zerlina'nın katıldığı arya, Robert Schumann, Diabelli, parçalarını özlemle tekrarladım. Mozart kv. 331 geçemediklerimin başında geliyor. Özellikle Mozart Kv. 545'in Andante'yi (sondan ikinci bölümü) çok seviyorum. Andantenin başı Beringer metodumda var. Onu, piyanoya ilk başladığımda sağ el olarak çalmışım. Çok hoşuma gittiğinden, sıra ona gelmeden gizli gizli çalıştım. Sıra ona gelince Faik Öğretmen sormuştu:

-Nasıl oldu bu? Sen bunu hepsinden güzel pişirdin? Daha sonraki günlerde onu çok tekrarladım. Mozart Kv. 545 Sonat sonunda görünce bütünü pişirmekle kalmadım, neredeyse yedim.

Bunları anımsarken Harun Özçelik geldi. O gelince düşünceleri bir yana itip sorular sordum. Harun benim sorularımın karşılığını da içeren geniş olaylar anlattı:

-Bizim, Müdür- Öğretmenlerimizin, (Müdür'le Öğretmen eşi) Samsun/Lâdik Köy Enstitüsüne henüz ısınmaya çalıştıkları bir süreçteki deprem, okul binalarının yarıya yakınını yıkmış. Onlar bunun şaşkınlığını çabuk atlatıp kısa bir sürede onarımları tamamlayıp okulu eski durumuna sokmuşlar. Ancak çektikleri acıları anlatmalarına gerek duymadan kestirmek kolay. Yıkılan binalar, ölen, yaralanan öğrencilerin acıları yüreklerinde. Bizdeki Sabahat Kartekin, Enver Kartekin daha olgunlaşmış, oğulları yaramaz, henüz bir yıl olmasına karşın, beklenenden daha büyümüş görünümünde, olaylar onu da etkilemiş, eski yaramazlıklarını aşmış, sevimli bir çocuk olmuş. Onardıkları Lâdik'i benimsemişler, olabildiğince mutlu görünüyorlar!

Kepirtepe'deyken Eğitimbaşımız Enver Kartekin beni üzmüş, bu üzüntümü de sürekli depreştirmişti. Harun'a açmadım ama, sinema filmi gibi beynimden geçmesini de önleyemedim.

Şimdi tuttuğum gibi eski yıllarda da gene not tutuyordum. Bu not tutma zaman zaman arkadaşlar arasında sorun yaratıyordu. Birinin geçmişe ait bir numarası ya da foyası söz konusu olunca notlarıma bakıp son sözü söylüyordum. Bu da genellikle kararsız, kaypak arkadaşların işine gelmiyordu. Bu nedenle bana kızanlar oluyordu. Bu durumdan yarar uman birisi okul müdürüne beni imzasız bir yazıyla gammazlamış. Okul Müdürü benden o sıra (Nisan-Mayıs 1942) yazdığım notları isteyerek:

-İki öğretmene inceleteceğim, kabahat işlemişsen cezanı çekersin, suçun yoksa yazına devam edersin! demişti. Bir süre sonra Fikret Madaralı Öğretmen beni çağırıp yazılarımda suç bulunmadığı söyleyince sevindim ama gidip okul müdüründen notlarımı istemedim. Aklımca:

-Okul Müdürü beni çağırır verir! diye düşünmüştüm. Okul Müdürü ben çağırmadı. Bir süre sonra da okuldan ayrıldı. Enver Kartekin Eğitimbaşı olunca son sınıfların dosyalarını incelerken benim dosyamda bu pusulayı okumuş, pusulanın arkasına bir de not düşüldüğünü görmüş:

-Gerekli işlemin yapılması için incelenmek üzere iki öğretmen görevlendirilmişti. Enver Kartekin bunu okuyup bir mim koymuş. Zaman zaman bizim dersliğe gelir dereden tepeden konuşken sanırım ona ters gelen bir davranışta bulundum. Bir süre sonra beni çağırıp bu olayı sordu. Olayı olduğu gibi anlattım. Yazdığım son notları istedi iki defter dolusu yazıyı verdim. Zararlı bir taraf bulmadığını söyledi ama bana bir korku işmarında bulundu:

-Her şey geldi geçti sanma bu ihbar senin için bir davranış ölçüsü olarak elde duracak, bu bir tür "Demoklesin kılıcıdır!"Demoklesin kılıcı nedir bilir misin? diye sordu. Biliyordum, anlattım. Kendisi Tarih Öğretmeni olduğu için tarih bilgimi övdü ama ayrılırken gene bana Demoklesin Kılıcı sözünü anımsattı. Bu Demoklesin Kılıcı sözü, o Kepirtepe'den ayrılıncaya dek sürdü. Bana bir zararı olmadı ama bende sanki bir görevi kötüye kullanma yöntemine tenezzül ettiği düşüncesi oluştuğu için karşı tavır almıştım. Ayrılıp gittiklerinde de sevinmiştim. Geçtiğimiz yıl okulunu tanıtmak için geldiğindeki bana karşı, içtenlikli tavırları dikkatimi çekmişti. Geçen ay geldiğinde ise geçmişin üstüne sünger çekerek Enver Kartekin Öğretmeni açık açık sevdim. Ben mi değiştim o mu? diye bir süre düşünmüştüm. Beni, yanındaki Enstitü Müdürlerine öyle övdü ki, kafama takılan o Demoklesin Kılıcı yağmurlu havalarda çakan şimşekler gibi Demoklesin Kılıcı da yamru yumru olarak uzaklara kaydı gitti.

Harun, Samsun /Lâdik Köy Enstitüsü'ne gittiği için çok mutlu. Samsun'u, çevresini çok sevmiş. Samsun hakkında sınırlı bilgim vardı. Atatürk'le arkadaşlarını Kurtuluş Savaşını oradan başlatması. Bunu anlatan, Celâl Sahir Erozan'ın 19 Mayıs Şiiri,

 

O Geliyor,

Yıl 1919

Mayısın on dokuzu.

Yer yüzüne can veren,

Cana heyecan veren

Kızaran ufuklardan kaldırıyor başını

Al yüzlü oğan güneş! . . . . . . . . . . . . .

 

diye süren şiirini, bir de Fikret Madaralı Öğretmenin Çukurbük Köyü anıları.

Harun, olanak buldukça çevreyi görmüş. Çukurbük Köyünü gitmiş. Oralı öğrencilerle tanışmış. Vezir Köprü'ye gitmiş. "Vezir Köprü!" dedikten sonra Köprülü Mehmet Paşa'nın memleketi deyince şaşırdım. Köprülü Mehmet Paşa oralı mıydı? sorusu aklıma takıldı. Ne var ki Harun'un sözlerini de yabana atamadım, gitmiş, oradaki insanlarla konuşmuş, bunu neresi tartışılır? Harun'u dinleyince başka yanılgılarımda oldu. Ben, Kızılırmak'la Yeşilırmak'ın denize Samsun'da döküldüğünü biliyordum. Meğer Kızılırmak, neredeyse Samsun kadar nüfuslu bir ilçe olan Bafra'dan denize karışıyormuş. Bafra'yı tütün adlarında anımsıyorum. Sigara içenler sık sık anardı, "Bafra Tütünü, Yenice Sigarası” gibilerde.

Birlikte çıkıp bizim kulübeye gittik. Kulübemizi Harun beğendi ama bunun bir gönül alma beğenisi olduğunu benim gibi Hüsnü de biliyordu. Güldük. Harun Hüsnü'ye de bana anlattıklarını anlattı. Akşam bizimle kalmak istediğini söyledi. Buna çok sevindik. Ekrem geldi. Yeni baştan hoş beşler tekrarlandı. Birlikte yemeğe gittik. Yemekte Cemil Toygar Öğretmen vardı. O daha önce Samsun'da kalmış, birilerini sordu ama Harun merkezde olmadığı için soruların çoğuna cevap veremedi. Kızılırmak, Yeşilırmak söz konusu oldu. Atatürk Heykeli konuşuldu. İki büyük nehrin büyük bir nimet sayıldığı, sebzenin, özellikle tütünün Samsun halkı için gelir kaynağı olduğu tekrarlandı.

Harun, tütün yetiştiren halkın, oranın yerlisi olmadığını, tütüncülerin Rumeli göçmeni olduğunu söylemesi ilgimi çekti. Özellikle Yunanistan'dan gelen göçmenler oraya yerleştirince geldikleri yerde ektikleri tütünü burada da denemişler, toprak uygun gelince yaygın ekimler başlamış, tarih boyunca bilmeyen yerli halk da yararlı olduğunu görünce tütüne sarılmış. Harun, resim çizer, el işlerinin alâsını yapar ama bu araştırıcı tarafını bilmiyordum. Sorunca Harun gülerek:

-Marangozluk arkadaşım, sen ilgilenmiyorsun belki ama ben Ekonomi Bölümünde okuyorum. Öğretmenlerimiz bize bunları ödev olarak verdi:

-Gittiğiniz yerlerin, Ekonomik Yapısını öğrenin, dönüşte konuşalım! buyurmuşlar. Harun güldü:

-Sizinkiler de size böyle buyrukta bulunmuştur, onları da biz bilmiyoruz!

Kulübeye dönünce Ekrem bir dize soru sordu. Özellikle okuldaki yapı işlerini, bu işleri sürdüren öğretmenleri sordu. Sonra da ağzından baklayı çıkardı. Lâdik Köy Enstitüsü Müdürü Enver Kartekin, Kızılçullu'da onunda öğretmeniymiş, kendisini iyi tanıyormuş. Buraya geldikçe de takılırmış:

-Nereye gitsen seni bulup alacağım! diye de kesin kararını bildiriyormuş. Ekrem Muğlalı olduğu için denize yakın yerlerde daha rahat çalışacağını düşünüyor. Samsun/Lâdik, Trabzon/Beşikdüzü Antalya/Aksu, İzmir/Kızılçullu gönlünde yatan yerler.

Hüsnü de Yusuf Asıl olayını sordu. Harun önce anlamadı:

-Gitmiş, uğramaz olur muyum? Doğrudan Ankara'ya geçtim. İlk durağım hastane oldu, Yusuf'un babası gelmiş, birlikte İstanbul'a gitmişler. Tanıyan bir hemşire Yusuf'un iyi olduğunu söyledi. Çerkezköy'e iner inmez Yusuf' uğrayacağım! dedi.

Harun'un dili tatlıdır, yorulasıya konuşturduk. Harun da yorulmadan konuştu. Sonunda esneyince yataklara çekildik.

Yatınca bir süre uyuyamadım. Bir yanlışımı ya da yanılgımı yakaladığımda uzun süre kendimle didişirim. Harun'un söylediği Vezirköprü kafamı karıştırdı. Yıllar önce köyümüzde geçici işler yapan iki göçmen tanımıştım, ikisi de Yugoslavya'dan gelmişti. Biri Üsküplü, öteki de Köprülü olduğunu söylerdi. Çok konuşkan insanlardı. Kahvemize geldiklerinde onlara yaklaşır, konuşmalarını dinlerdim. Bir konuşmasında Köprülü olan, bana tarihten söz etmiş, tarih derslerinde öğrendiğim Köprülü Mehmet Paşayı, oğlunu damadını, torunlarını ayrıntılarıyla anlatmış, onlara "Büyük Hemşerilerimiz!” demişti. Oysa Harun onları Vezirköprülü olarak andı. Onu mu yanılttılar beni mi? Bir süre bunu düşündüm. Harun bir kasabaya gitmiş, oranın insanlarıyla konuşmuş, o insanların yanılması beklenemez. Bunu bana anlatana o denli inanmışım ki, ondan sonraki tüm tarih derslerimde olsun başka konuşmalarda olsun Köprülü ünlü aileden gelen Mehmet Paşa gibi, Fazıl Ahmet Paşa, Fazıl Mustafa Paşa adları geçtikçe onları, Balkan Yarımadasında doğmuş olarak bilgi dağarıma yerleştirmiştim. Oysa yanılmanın her zaman olabileceğini de benimsemiştim. Böyleyken ikircil duruma düşmemi neden kabullenmekte zorlanıyorum anlayamadım.

 

18 Eylül 1944 Pazartesi

 

Oldukça rahat oyun alanına gittim. Çakı Efe neşeli olunca benim de hevesim artıyor. Efe ne derse onu çalıyorum. Demesi de ağızla değil ayak hareketleriyle. Bu sabah Harmandalı işareti verdi. Harmandalı'yı sol elimle baslarda bile çalıyorum. Bir bakıma Bengi de öyle. Sabah oyunları süreci kısa olduğundan bir ya da iki oyun havasıyla zamanı geçirmiş oluyorum. Bu günüm de öyle geçti.

Kahvaltına arkadaşlara katıldım. Hüsnü oldukça durgun. Hastaneye gitmekten sıkılıyormuş. Bir arada bana yarı şaka yarı ciddi:

-Şuraya sen yalnız gitsen! deyip melül mahsun yüzüme baktı. Bunu duyunca Ekrem birden çıkıştı:

-Hadi oradan mıymıntı! Fırsat işte; git gez. Ambar faresi gibi tıkıldın buraya. Ambar faresi benzetmesine bir süre Hüsnü de güldü. Arkasından sordu:

-Ambar faresini bana anlatsan; öteki farelerden farkı ne ki? Ekrem:

-Adı üstünde nesini anlatayım? Ambar faresi, yiyeceğini bol bulduğu için dışarı çıkmak gereğini duymaz!

Gülüşerek çıktık. Ekrem bizi uğurladı, tren durağına indik. Hüsnü'ye Bella'dan söz etmemiştim. Tren beklerken Bella geldi:

-Geç kaldım diye koşturdum! deyip yaklaşınca Hüsnü yadırgar gibi oldu. Daha önce Bella'dan söz etmiştik ama Hüsnü bu denli yakınında bulunmamıştı. Azıcık yadırgar gibi oldu. Bella kendi doğrularının insanı hiç yadırgamadan Hüsnü'ye "Merhaba!" dedi. Tren gelince konuşmalar kesildi. Tren çok tenha, bir kompartımana girdik. Bella bir hafta izinli, seviniyor:

-Sene içinde her cumartesi böyle Ankara'ya taşınacağım! Hüsnü, Ankara'yı pek bilmiyor:

-Nerede ineceğiz? diye sorunca, ben Yenişehir Durağını söyledim. Bella sordu:

-Siz nereye gidiyorsunuz? Olayı anlattım. Bella zeki insan, bizim hastaneye yolunu iyi bilmediğimizi anlayınca:

-Sizinle geleceğim, ben oraya yakın oturuyorum, hastaneye de gittim! dedi. Teşekkür ettik. Bir bakıma iyi oldu. Hastane önünde Bella'dan ayrıldık. Büyük kapıdan girince biz sorular yöneltenler oldu. Sorumlu birini gösterdiler durumu ona da anlattık. Sorumlu görüşme saatını beklememizi önerdi. Saat 10:00 olmadan görüşme yapılamıyormuş. İkinci katta bir yer gösterdiler, oturulacak yerler var oturduk. Biz otururken oradan bir doktor geçti, yanında bir genç vardı, genç geri dönük bizim kim oluğumuzu sordu. Az sonra geri geldi bize:

-Doktor sizi istedi! dedi. Gittik. Yusuf Asıl adını söyleyince doktor:

-Aaa, Yusuf benim hastam, çok iyi oldu, onu hayırlısıyle taburcu edeceğiz. Ancak bir süre daha size katılamayacak; evinde dinlenmesi gerekiyor deyip bizi aldı Yusuf kapısına dek götürdü. Biz dışarda kaldık doktor bir odaya girdi. Az sonra gülümseyerek Yusuf çıktı. Yusuf gene bildiğimiz Yusuf, şakacı sözlerle bizi karşıladı. Köşedeki sandalyelere oturduk. Okul Müdürü Rauf İnan için iyi sözler söyledi. Biz de:

- Bizim gelmemizi o sağladı, rahatsızlığını biliyoruz ama nerede olduğunu sağlıklı olarak bilmiyorduk türü savunma yaptık. Yusuf özet olarak olayı anlattı:

-Hasanoğlan durağından trene bindiğimde öğretmen olmanın sevinci içindeydim. Hırsızlık olayının Durmuş Ali Uğur ahlaksızının bir numarası olduğu ortaya çıkınca rahatlamıştım. Çalışma grubu arkadaşlarım da çok iyi idi, buna da çok sevinmiştim. Halil Basutçu sevdiğim bir arkadaştı. Ayrıca Kızılçullu kökenli Zekeriya Kayhan, İbrahim Şen anlaşacağım arkadaşlardı. Neredeyse uçarak Kayseri yoluna çıktım. Trende çok sıkışmamıza karşın neşemizi eksiltmedi. Kayseri Pazarören arası 90 km. Uzaklığı bir yana doğrudan gidilememesi işimizi zorlaştırdı. Zor mor okula en yakın durağa varmıştık. Orada okul aracını beklememiz söylendi. Akşam olmuştu, son durak bize okul havasını estirdi. Akşam yemeğinde arkadaşlar şarap istediler. Hiç şarap içmemiştim, ayrılık yapmış olmamak için onlara katıldım. Baştan çok hoşuma gitti. Neşem artıkça arttı, şarabı fazla kaçırmışım, uyudum. Kalktığımda kendimdeki değişikliği şarabın etkisinin sürdüğüne yordum. Öyle bir değişik hava içinde Pazarören'e gittim. Okulda ilk gecem iyi geçti sanıyordum, kalktığımda bedenimdeki şişikliği görünce bocaladım. Arkadaşlar da bana çaktırmak istemediler ama telaşlandıkları gözümden kaçmadı. Okulda doktor olmadığı için en yakın doktora başvurmak zorunda kaldım. Ne yazık ki en yakın doktor ancak Kayseri'deymiş o da benim derdime çareden acizmiş, günlerce çaresizlikten kıvrandığım gibi çevremdekileri de tedirgin ettim. Günler sonra, biraz da gecikmiş olarak bizim Okul revirine ulaşabildim. Sizleri görmek istediğimde; bir kaç gün beklemem söylendi. O birkaç gün içinde iyice rahatsızlaştım, ivedi olarak buraya sevkettiler. Burası da derdime tam çare bulamadı, İstanbul yolu göründü. Hemen hemen yaşama umudum kesiliyordu. Tam bu sıra babam çıktı geldi. Babam gelince yaşayacağıma inandım, kendimi toparlama gücüm arttı. Babam nasıl gelmişti? Ben eve mektup bile yazamayacak durumdaydı. Olayı anlatsam siz de bunun bir mucize olduğuna katılacaksınız. Ben, Hasanoğlan'a gelince sizleri bile göremeyecek durumdayken babamın ta Tekirdağ/Saray ilçesinin Büyük Manika köyünden benim hastalığımı öğrenip gelmesi mucize değil de nedir? Ben rahatsız olup Pazarören'den Ankara Numune Hastanesine yatırılınca bunu öğrenen arkadaşımız Halil Basutçu, Samsun/Akpınar Köy Enstitüsü'nde stajda bulunan yakın köy arkadaşım Harun Özçelik'e durumu bildirmiş. Harun da bu haberi babama yazmış. Umudumun tükenmekte olduğu bir sırada babam çıktı geldi. Zaten burası beni İstanbul'a gönderme kararı almıştı. Babam aldı beni İstanbul'a götürdü. İstanbul'da da benim derdimin kısa bir süre geçiştirilemeyeceği söylenince bu kez gene buraya döndüm. Doktorum, güvenilir bir doktor, İhsan Aksan, Doktor İhsan Aksan, sizi içeri alan. Bana çok dikkatle baktı. Sık sık gönül alıcı sözler söyledi. Yaşamımı babamın mucizesi kadar ona da borçluyum.

Yusuf, bunların anlattıktan sonra bizleri sordu. Hüsnü de ben de biraz buruk olmamıza karşın iyi olduğumuzu söyledik. Arkadaşımızı tez vakit aramızda görme dileklerimizi tekrarladık, köy adresini aldık.

Yusuf, en az bir yıl okuldan ayrı kalacağını biliyor, bunu da doğal karşılıyor; buna da sevindik. Bir hemşire geldi, Yusuf'a takıldı:

-İyi, iyi, bari takıl arkadaşlarına okuluna git! dedi. Arkasından, o gün de olacak, o günü hep birlikte göreceğiz! deyip Yusuf'u içeri aldı.

Bir görev yapmanın huzurunu duyacağımız yerde, gönülden kopmuş gibi Yusuf'u hastane odalarında düşünmenin verdiği acılarla merdivenlerden inerek bahçeye çıktık. Üst kat pencerelerinden birinde Yusuf'un el salladığını gördük. Dönüp dönüp el sallayarak uzaklaştık. Spor Sarayın önüne dek konuşmadan yürüdük. Ulus Tarafına dönünce konuşmaya başladık. İkimizin de solunumlarımız kesik kesik konuştuk. Aile Bahçesinde bir süre oturduk. Hüsnü'ye sordum; “Ne yapalım?” O da bana sordu:

-Ne yapalım?

Sinema ya da gazete alıp T. B. M. M Bahçesine daha serin gölgeliğe gitmeyi önerdim. Hüsnü önce sinema istemedi, az sonra da ne düşünüyse "Sinema!" dedi. En yakın sinemaya girdik. Çalınan Taç adlı bir film. Tam zamanında girmişiz, girer girmez başladı. Başı biraz karışık geldi; bir birine benzeyen iki çocuk. Kalabalık insanlar. Kral ailesi. Al yazılı, tamı tamına izlemek zor. Yanıla yakıştıra izledik. Kral çocuğu kendisine benzeyen biri ile arkadaş oluyor. Arkadaş, arkadaşını sarayına alınıyor. İçli dışlı bir durum. Bir gün geliyor, saray görevlileri konuk çocuğu gerçek kral çocuğu yerine koyup, gerçeğini dışlıyorlar. Film böyle bir süre gidiyor. Filmin yıldızı bizim arkadaşların sık sık andığı Errol Flynn. Sonunda anlaşılıyor ama film de bitiyor. Bizim tarihimizde de benzer durumlar olmuştur. Yıldırım Beyazıt 1402 Ankara Meydan Savaşı'nı kaybedince Timur, Yıldırım Beyazıt'la oğlu Mustafa'yı tutuklu olarak götürmüştür. Yıldırım Beyazıt bu acıklı duruma ancak bir yıl katlanmış kahrından ölmüştür. Mustafa'dansa uzun bir süre haber alınamamıştır. Timur çekildikten sonra 12 yıl kardeş kavgalarıyla kan çölüne dönen Osmanlı ülkesi sonunda 2. Mehmet ya da öteki adıyla Çelebi Sultan Mehmet tek olarak tahta çıkınca tutuklu giden kardeş, (Ağabey) Mustafa'dan ses gelir:

-Tahtta benim de payım var. Mustafa çıkar ama, gerçek olup olmadığı kanıtlanmaz. Bu düşmanların bir oyunu olarak algılanır. Sonradan Düzmece Mustafa Olayı olarak anılan bu olay, Çelebi Sultan Mehmet'ten sonra 2. Murat döneminde de bir süre belâ olarak Osmanlıların karşısında durmuştur. Görünüşte Düzmece falan diye geçiştirilen bu olay sonraları kardeşler arasında nifak tohumları saçılmasına neden olmuştur. Örneğin , Fatih'in oğulları Beyazıt-Cem anlaşmazlığı bu olayın esintisidir. Keza 2. Beyazıt ile oğul Yavuz Selim anlaşmazlığında bu hak arama esintileri yok denemez.

Sinemadan sonra Hüsnü'yü benim berbere götürdüm. Tatlı dilli Sabri Hüsnü Yalçın'ı büyüledi. Bulgaristan göçmeni bir komşusu varmış. Komşusu çok şakacıymış, yetişkin güzel kızı için:

-Ben kızımı ancak benim gibi bir Bulgaristan göçmenine veririm! dermiş. Hüsnü'yü önereceğini söyledi. Hüsnü, ona bile katlanamadı, renk değiştirdiği gibi:

-Sakın söyleme! diye de tembihatta bulundu. Oysa Sabri her söylediği söz için yandan yana bana göz kırparak şaka konuştuğunu belirtiyordu.

Çıkınca olayı anlatarak Hüsnü'yü yatışırdım. Berberden sonra T. B . M. M. Bahçesine gittik. Ağaçlar birbirine girmiş, deliksiz gölge. Kimsecikler yok. Burasının böyle olduğunu bile bile Nebahat'la gelmediğime üzüldüm. Tam Nebahat'in istediği kuytuluk.

Dereden tepeden konuşarak, eski defterleri deşerek tren saatini getirdik.

Sabahın tenhalığına karşın akşamın treni tıka basa doluydu, Hasanoğlan durağına dek ayakta gittik.

Ekrem bizi beklemiş. Gülerek takıldı:

-Yemekte sizi yalnız bırakmamak için bekledim!

Yemekte kimsecikler yoktu. Hüsnü taşı gediğine koydu:

-Kurnaz, yalnız yalnız oturmamak için bizi bekledin, değil mi?

Ekrem Yusuf'u pek tanımıyor ama olay Kayseri/Pazarören'le ilgili olduğu için yakınlık duyuyor. Sorular sordu, candan ilgilendi, gidişimizi insancıl bulduğunu söyleyerek bizi onurlandırdı.

Hüsnü oldukça suskun. Ekrem'in de dikkatini çekmiş:

-Hadi, seni bekliyorum. Sinemaya gittiğimizi söyleyince Hüsnü'ye Mapitayı, Mapy Cortes'i sordu.

Hüsnü ucundan ucundan filmi anlattı. Ekrem filmi gördüğünü, yazın gösterilen filmlerin, kışın gösterilenlerin tekrarı olduğunu söyledi.

Nedense Hüsnü keyifsizmiş gibi suskunlaşınca Ekrem sorgulamayı bırakıp, Tonbergi bir süre karıştırdı. Sonunda da:

-Bu da bu kadar, en iyisi uyumak! deyip yatağa uzandı. Hüsnü de bunu bekliyormuş, sessizce yattı.

Onlar yatınca benim oturmamın bir anlamı olmadığında bende yatağıma çekildim. Geçirdiğim günün bir özetini çıkardım:

-Okul Müdürünün isteğini yerine getirdim, onun da ötesinde sevdiğim bir kardeş-arkadaşımı görmenin mutluluğunu yaşadım. Bu arada, arkadaşlık adına Halil Basutçu ile Harun Özçelik'i gıpta ile andım. İkisi de iyi arkadaşlarımdı. Halil Basutçu ile burada seçtiğimiz bölümlerin uzak oluşu nedeniyle ilişkimiz biraz seyrekleşmiş olmasın karşın içten sevgimiz sürüyor. Harun Özçelik, bölüm mölüm dinlemeden Güzel Sanatlarla olan ilgisini sürdürdüğünden uzaklaşmış sayılmamaktadır. Onlarla birlikte Yusuf'un uğradığı iftira, arkasından böylesi bir belâ; onun sabırlı direnişi beni bir süre düşündürdü. Yusuf'la büyük yaş farkımıza karşın ilk sınıflardan beri birlikte olduk. O, önce yeğenim İsmet'le arkadaş oldu. Edirne'de başlayan bu yakınlık beni de içine alarak daha da perçinlendi. Kepirtepe sürecinde yaşadığımız açlık günlerinde genellikle Yeni Bedir kötündeki Kamber Amcamlara Yusuf’la birlikte gidiyorduk. Yengem Yusuf'u çok sevmişti. Son sınıfa geçtiğimizde yengem Yusuf'u evlendirmeye bile kalkışmıştı. Yusuf'un köyüne gidişimiz, annesinin, babasının candan davranışları gözümün önünden geldi geçti. Yusuf'un arkasından gördüğümüz filme takıldım. Alın yazısı ne mene bir olay ki? İyilik yapan kral adayı, iyiliğinin karşılığı kötülükle  cezalandırılıyor.

Bella'nın içtenliğini bir kez daha değerlendirdim. Çok olağanüstü bir insancıl düşünceli. Cici bir kız, kendisi için ona yakışmayacak kötülükler yapılacağını aklında bile geçirmiyor. Benimle ilişkisi, çok etkili bir kişinin, Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin aracılığıyla oldu. Hüsnü ile ilk kez benim yanımda karşılaştı. Baktım onunla da benimle konuştuğu gibi konuşuyor. Köylülerin dediği gibi, sanki "Kırk yıllık tanıdık!"

Nebahat için Meclis parkı kuruntuma gülümsedim. Sanki, gençlik parkında ya da Aile Çay Bahçesi'nden farklı olacakmış gibi yer seçmeme takıldım. Hüner kaçmak değil ortaya çıkmak, işi, ortaya çıkacak duruma getirmek. Açıklık, dürüstlük, cesaret işi, kaçmaksa korkaklığın belirtisidir.

Harun, sabah trene binecek. Sabah gideceğim! deyince ben gayretkeşlik ettim, bilmiş bilmiş konuşarak Çerkezköy'de trenden ineceği saati söyledim. Harun önce Kepirtepe'ye uğrayacağını söyleyince jeton düştü. Harun sırılsıklam aşık, Kepirtepe'de hemşire Ayşe Ablanın kızı Hadiye onu çekiyor. Anne-babasını çok sevmesine karşın önce ona gidiyor.

Biraz zorlanarak da olsa gözlerimi kapadım. Bu kez de Kepirtepe'ye uçtum. Harun oraya gidişini nasıl açıklayacak? Eğitimbaşı Kemal Üstün kolay kolay kül yutmaz. Demek Harun bu işi açıklamış, herkesin bunu doğal karşılayacağına inanıyor. Hayırlı olsun, canım arkadaşım, dilerim mutlu olasın! Darısı bizim başımıza!

 

19 Eylül 1944 Salı

 

Harun ya uyuyamadı, ya da erken uyanmaya alışmış, hepimizden önce kalkmış. Yakınında Hüsnü yatıyordu o da uyanmış. Fısıltılar mı yoksa uykumu aldığımdan mı, ben de uyandım. Son olarak uyanan Ekrem bana:

-Ne o Müzikçi, senin bayramın yok mu? diye sordu. Ben de:

-Olması mı gerekirdi? diyerek topu ona attım. Az düşündükten sonra:

-Bizim Kızılçullu'da yoktu, bayram seyran dinletmezler her sabah oynatırlardı! deyince Harun sordu:

-Bizim Kepirtepe'de bu sabah oyunlar yoktu değil mi? “İlk yıllarda yoktu. Hasanoğlan'dan döndükten sonra bir deneme yapıldı ama başarılı olmadı. Nedeni de, bizim öğretmenlerimiz okulda kalmadığı için salt nöbetçi öğretmenler bu işi kıvıramamıştı. Burada, öğrencileri Küme Başı denilen sınıf öğretmenleri, sınıflarını oyun alanına dek getiriyor. Eğitimbaşı Şeref Tarlan sık sık kontrola çıkıyor. O nedenle öğrencilerin kaytarması önleniyor.” Bunları deyip özür dileyerek ayrıldım.

Sıtkı Şanoğlu Öğretmen bugün paydos etmiş, tüm öğrenciler oyuna geldi. Çakı Efe önce bir duraksadı, arkasından Harmandalı işaretini verdi. Harmandalı yaygın olarak bilinen bir oyun, Çakı Efe bir daha, bir daha diyerek oyunu üç kez tekrarlattı. Arkasından da:

-Bu da Bayram Havası olsun! dedi. “Bayram havası olur da Bayram Oyunu olmaz mı? O da olsun!” diye tekrarladı.

Kahvaltıya yetiştim. Kahvaltıda öğretmen olarak bizden başka kimse yoktu. Kalkınca Hüsnü ile ikimiz Harun'la durağa dek gittik. Harun Özçelik, el sallayarak ayrıldı. Hüsnü, bayramlaşma olayını öğrenmiş; “Saat 10:00’da Yönetim binasında olacağız!” dedi. Benim, bizim salona gideceğimi sanmış. Gitmeyeceğimi söyleyince birlikte Kulübeye uğradık. Ekrem gelmemiş, iki ikiye oturup bir süre Kepirtepe'den söz ettik. Ben:

-Harun, sözüne sadık, Hemşire Ayşe Ablanın kızına abayı tam yakmış, eve uğramadan ona gidiyor. İzini de onun için aldığı belli! dedim. Hüsnü:

-İyi işte, bir an önce yuvasını kuruyor, bizim gibi, daha doğrusu benim gibi bir bilinmezliği mi sürdürsün? Harun, tertipli, tedbirli bir arkadaşımızdı, biliyorsun; bu işte de o özelliğini sürdürüyor.

Hüsnü, böyle konuştu ana gene de bendeki kuşkuya benzer bir çekincede bulundu:

-Ancak ben, Harun'a daha başka bir eş düşlüyordum. Harun gibi tuttuğunu koparan, onun gibi bilgili, en azından bir öğretmen, güzel bir öğretmen yakıştırıyordum. Hatta tipine bile bir örnek seçmiştim. Leman Öğretmen. Harun'u Leman Öğretmen çok severdi. Güzel yüzlü, resim çalışmalarını sürdüren, çalışkan bir insandı. Harun'u onunla çalışırken gördükçe bunları düşlerdim. Şimdiki yengemiz böyle bir iş tutmuyor. Tutuyor da ben mi bilmiyorum ama, böyle bir tarafı olduğunu hiç duymadım. Sen biliyor musun? Bilmediğimi söyledim. Arkasından da:

-Ancak öyle bir takıntısı olsa, onca zaman içinde duyardık. Bir kere öğrencilikle bir ilgisi yoktu. Okul zamanlarında Kepirtepe'de olduğuna göre öğrencilikle nasıl bir ilgisi olabilir ki? Hüsnü:

-Arkadaşı uğurladık arkasından konuşuyoruz! deyip gülünce son sözümü söyleyemedim:

-Belki de Harun, evin dışında çalışan bir eş düşlemiyor!

Hüsnü, çok unutkan ya da öylesi bir rahatlık içinde, bana sordu:

-Biz, 1941'de burada hiç bayram geçirdik mi? Geçirdiğimizi söyledim. “Ne zaman, nasıl geçirdik?” diye açıklık isteyince anlattım:

-Bayramlar genelde on gün ara ile gelir. Ramazan Bayramı bu yıl 19 Eylül’e rastladı. Biz, 1941 yazında buradaydık. O yılları bu yılı da katarsak dört yıl eder. 19 Eylül’den geriye doğru 40 gün sayarsan o yılki bayramı bulursun. Ancak tıpatıp olmayabilir. Çünkü artık yıllar nedeniyle bayramlar bazan bir iki gün farklı günlerde olabiliyor. Bu yıl 19 Eylül’de olduğuna göre geçen yıl 9 Eylül, bir önceki yıl 1 Ekim, ondan önceki yıl 11 Ekim, demek ki bizim burada olduğumuz yıl 21 Ekim’miş. Bu tarih, 20 Ekim ya da 22 Ekim olabilir. İki ay on gün sonra da Kurban Bayramı gelmektedir. Biz 1941 yılında Ramazan Bayramını burada, Kurban Bayramını da köylerimizde on Ocak dolaylarındaki bir günde geçirdik.

Bunu söyleyince Hüsnü iyice durgunlaşarak:

-Benim için acı bir bayram olmuştu, tüm arkadaşlar köylerine, evlerine kavuştu, Emrullah ile ben okulda kalmıştık. Kış dondururken sobalar yakılmıyor, yemek çıkmıyordu. Bize para vermişlerdi ama, Lüleburgaz'a gidip yiyecek alamıyorduk. Acımasız araba sürücüler bizi Lüleburgaz'a, sözleşmiş gibi iki, iki buçuk liraya götürüyordu. Bize zaten öğünlük adı altında o kadar para verilmişti. Sonunda Emrullah ile anlaştık, Birimiz kendi parasıyla bir vasıtaya binip gider, arkadaşın parasıyla yiyecek alırdık. O yıl tatil de çok uzamıştı. (İki ay)

Bayram konuşması, Hüsnü'nün derdini depreştirince konuyu değiştirdim:

-Bayramlaşma nasıl olacak? Der demez zil çaldı; gidenleri görünce biz de Oyun Alanına çıktık.

Küme Öğretmenleri başlarında, öğrenciler sınıf sırasına göre sıralandı. Öteki öğretmenler de bir sıra oluşturdu. Bir süre bekledik. Telaşlı bir tavır içinde Okul Müdürü Rauf İnan geldi, uzunca bir bayram konuşması yaptı. Bayramların, insanları mutlu ettiğini, dargınları barıştırdığını, kırgınlıkları onardığını (O “tamir etti” dedi) anlattı. Bu arada uzun uzun kendi çocukluğundaki bayramları da ekledi. Bir öğrenci konuştu. Öğrenci, Okul Müdürünün söyledikleri tekrarlamakla birlikte aykırı sözler de söyledi. Rauf İnan:

-Bayramlarda evimde olmak bana ayrı bir mutluluk veriyordu. O nedenle bayramları ben severim. Ayrıca insanlar yakınlarıyla daha da yakınlaşır! demişti. Öğrenci ise:

-Okul bizim yuvamız, bayramlarda bize ailemizi aratmıyor! gibisine yapmacık sözler söyledi. Sözüm ona, okulu övmek istedi ama, bir bakıma da yüzlerde eleştirel bir tebessüm yarattı. Bir masa üstüne kağıtlı şeker konmuştu. Önce öğretmenler, Başta Tahir Erdem olmak üzere arkasından Hürrem Arman'la Şeref Tarlan, onları, İzzet Palamar, Mehmet Öztekin, Mustafa Güneri, iki doktor izledi. Arkalarından bayan öğretmenler Müdür Rauf İnan'ın elini sıkıp birer şeker aldılar. Sıra bize en sonda geldi. Bizden sonra da öğrenciler geçtiler. Şeker kağıtları için meydana kaplar konmuş, "Kağıtları yere atmayın!" uyarısı yapıldı. Öğrenci kuyruğunu bekledik. Nedense olay, genelde oldukça yapay sayıldı. Ancak biz, kendi aramızda yerinde bulduk. Başka ne yapılabilirdi? Ekrem Kızılçullu'da benzeri yapıldığını, beş yıl hep böylesinin tekrarlandığını söyledi. Hüsnü güldü:

-Biz Kepirtepe'de böylesini de görmedik. Bizim öğretmenlerimiz Lüleburgaz'da oturmak zorunda bırakıldıklarından, nöbetleri dışında onları okula getirtmeye kimse kalkışmıyordu. Lüleburgaz içinde sekiz ay kaldığımız okula bile Kültür Dersleri öğretmenlerimizden yalnız Fikret Madaralı Öğretmen gelip bize öğle paydoslarında roman okurdu. Ötekilerin yüzünü görmemiştik! dedi. Hüsnü haklıydı. 1942-1943 öğretim yılında üç öğretmen evi yapılmıştı. Okul Müdürü İhsan Kalabay, Eğitimbaşı Enver Kartekin, Md. Yardımcısı Talat Tarkan o üç evde kalıyorlardı. Onlar, aralarında bölüşmüş, tam buraya gelmek üzere yolculuğa hazırlanırken bizi evlerine davet etmişlerdi. Bayram daveti olarak onu gördük. Bir de bizi, Hüsnü, ben, Halil Basutçu, Emrullah Öztürk olmak üzere dördümüzü, Alpullu'da kaldığımız yıl, Fikret Madaralı Öğretmen evine çağırmıştı. Onu hiç unutmadık. Ekrem güldü:

-Demek sizin arkadaşlığınız salt burada değil geçmişte de varmış! deyince Hüsnü, boynuma sarıldı:

-Geçmişte de öyleydi, gelecekte de öyle olacak. Arkadaşım beni köyüne götürmek için çok zorlamıştı, gitmedim ama gitmediğime hep üzüldüm. Arkadaşım Emrullah Öztürk, benden de yalnızdı. Onu bırakmak istemezdim. Benim, sınıfımızda arkadaşlarım olduğu gibi mektuplaştığım arkadaşlarım vardı. Emrullah'ın hiç kimsesi yoktu. Kendimden çok onu düşünmeye başlamıştım. Bir gün için bile olsa onu bırakıp gitmeyi içime yediremiyordum. Hiç gitmedim değil nasıl olduysa bir gün İbrahim'in köyüne gittim. Ancak arkadaş beni, kendisi gittiği haftalar hep götürmeye çalışmıştı. Sağolsun beni, okula yakın köydeki akrabalarına da götürdü. Orası, kolaydı, okula dört kilometre, gidip dönüyorduk.

Radyodaki konuşmaları dinledik. Saz Eserleri, Türk Halk Müziği çalındı.

Yemekte masalar doldu. Aysel Öğretmen birilerine takıldı:

-Ay siz orada mıydınız, sizin elinizi de sıktım mı? diye bir iki kişiye takıldı. Aysel Öğretmen gözlüklü. Kendi arkadaşlarına şakasını teker teker yaparken bize, üçümüze birlikte yaptı:

-Ay siz de orada mıydınız? deyince Ekrem, beklenmeyen bir karşılık verdi:

-Gözlüğünüz kirlenmiş öğretmenim, verin sileyim! Nazif Balcıoğlu, Aysel Öğretmene dönerek:

-Ver ver, silsin! dedi. Cemil Toygar Öğretmen konuyu başka yöne çekti:

-Şeşi beş görme derler, nasıl bir şeydir bilmem ama sanırım tek nesneleri birden fazla görmektir. Buradaki tersi değil mi? Üç kişi görülmüyor. Bedia Öğretmen:

-Sizin şakalarınız da “Şeşi beş görmekten farksız!” deyip bir kahkaha attı. Onun kahkahasına da “Bayram Kahkahası!” dendi. Etkisi gelecek bayrama dek sürecekmiş. “Gelecek bayramda bir başka kahkahasıyla kendi rekorunu kendisi kıracak!” öngörüsü de eklendi.

Nebahat yoktu. Soramadım ama merak ettim. Bayanlar aralarında konuşurken “Nebahat, Rahmiye'nin yerine nöbetçi!” deyince merakım giderildi. Herkes kalktı gitti. Biz de çaresiz kalkıp kulübemize döndük. Ekrem efkârlandı:

Gelin, bağlara gidelim; üzüm yemesek bile hiç değilse yeşillik görürüz. “Neden üzüm yemiyormuşuz? Gittiğimiz bağın sahibi varsa, paramız var, parasını verip üzüm alırız!” deyip kalktım. Hava da bulutlu. Kapıdan çıkarken Hüsnü duraksadı:

-Neden köy bağlığına gidiyoruz? Bizim bağımız yok mu? Gelin ben sizi oraya götüreyim! Kalkıp bağa gittik. Hüsnü, yarı yarıya orada çalışıyormuş. Ekrem de sık sık uğrarmış. Hiç gitmeyen bir benmişim, gidince şaştım kaldım. Okul kurulmadan önce, Sili Usta ile çalışırken onun yer ölçme aygıtını sırtlar köyden çıkıp tüm Hamurbasan yamaçlarını gezerdim. O zaman ne yaptığımızı bilmezdim ama sonradan tüm okul alanının krokisinin çizildiğini öğrenmiştim. Geniş alanın köye dönük batı yelpazesi tüm bağlık olmuş. Köy yolu sağ eğilimde olduğu için, gelip giderken dikkat etmemişim, bildiğin alanların sol yelpazesi Hamurbasan çukurluğuna dek bağlık, bahçelik. Bağ kütükleri henüz kütükleşmemiş ama çok bakımlı, terütaze yapraklar. Yer yer üzümler de var. Hangisi hangisidir pek ayıramıyorum ama bildiğim üzüm adlarını sayıklamaya başladım, razakı, yapıncak, kınalı yapıncak, papazkarası, çavuşüzümü. Ekrem güldü:

-Sen bağcıymışsın da neden gelip görmedin? diye sordu. Böyle bir olay beklemediğimi, bir bağın, bağ kıvamını bulması için en az beş yaşında olması gerektiğini duyardım. O nedenle böyle bir gelişme düşünmemiştim. Biz konuşurken Tarımbaşı İzzet Palamar geldi. Biz, bağın, bahçelerin bakımlılığını övünce o da duygulandı. Hüsnü'yü göstererek:

-Arkadaşınız neden şimdiye dek getirmedi? diye sordu. Hüsnü'den önce Ekrem, köstebek benzetmesi yaparak, Hüsnü tarafını tuttu. Beni göstererek:

-Arkadaş köstebek gibi Müzik Salonuna gömüldü, oradan çıkarabilirsen çıkar! deyip güldü. İzzet Palamar, ince düşünen bir insan, gülümseyerek:

-Ne iyi, bizim gibi. Biz de buraya köstebek gibi girdik, çıkarmazlarsa çıkmayacağız! dedi. Oturduk. İzzet Palamar, bir örme kap (sepetimsi, yayvan tepsi) alıp bağ içinde dolaştı, kocaman bir salkım yığınıyla geldi. Onlar konuşurken bir süre dinler gibi onlara baktım. Oysa içimden köye uçuvermiştim. Yer olarak benzer eğilimli bağımıza girdim. Bizim bağımızda da adını bilmediğim üzüm kütükleri vardır. Ancak bizde buradaki gibi düzenli ekilmemiş. Papazkarası yanında çavuş kütüğü, yapıncaklar arasında razakı (Razaki de denir) olur. Sayıları az da olsa adı bilinmeyen türler de vardır. Oysa burada her kütük yazılmış. Babam, sürekli ağabeylerimi uyarır:

-Bakın, hangi üzüm işimize yarıyorsa çubuk eklerken ondan ekleyelim! der. Babam, Kırklareli ya da Lüleburgaz'a gittikçe bağcılarla konuşur, yeni yeni bilgiler alır. Özellikle Lüleburgaz'a giderken bağlık içinden geçilir. Yolun iki yanındaki bağ sahipleri babamı hep tanırlar. Birinin hikâyesini geçmişte anlatmıştım. Kendim unutamadığım için tekrar tekrar anlatmaktan bıkmayacağım. Benim doğduğum yıl, bir bağ sahibinin de bir oğlu olmuş. Babamlar konuşurken biz bebeklerden de söz etmişler. Lüleburgaz bağlarının cevizleri de çok ünlüdür. Babamın dostu benimle yaşıt oğlu ile benim için iki ceviz ekmiş. Babamın bir geçişinde bunu söylemiş. Lüleburgaz'a ilk gidişimde cevizim bana gösterilmişti. Köyümüz ilkokulu 3 sınıflıydı. Okulu bitirince öğretmen bizi fotoğraf çektirmek için topluca Lüleburgaz'a götürmüştü. Dönüşte bağ sahibi benim cevizi arkadaşlara gösterince oldukça gururlanmıştım. Arkadaşların sahip olamadığı bir cevizim vardı. Arkadaşlar arasında C de vardı. O bile sevinmişti. Daha sonraları benim ağacımdan toplanan cevizlerden bana bir el sepeti hep gönderildi. Yıllar sonra, benim yaşımdaki ceviz arkadaşımın küçük yaşta öldüğünü öğrendim. O denli üzülmüştüm ki, günlerce aklıma geldikçe ağladım. Lüleburgaz'a gittiğimde oradan geçerken cevize bakamıyordum. Bağın sahibi benim bilmemem için olayı uzun bir süre özenle saklamış. Öğrendikten sonra oradan kaçarca geçmeme karşın, bağ sahibi görünce salt ceviz değil üzüm de verirdi. Kepirtepe'ye geldiğimde, olaya daha gerçekçi bakmaya başlamıştım. Bağın yanından geçerken özellikle uğrar hal hatır sorardım. Bağcı Amca derdim. Kendisi Ermeni Museviymiş. Türk bayanla evli olduğu için 1934 yılındaki Musevi kıyımından kurtulmuş. Ancak, Lüleburgaz halkının giderek husûmetine katlanamayacağını anlayınca İstanbul'a göçmüş. Bir kaç yıl önce de bağın bozulduğunu, cevizin kesildiğini görmüştüm.

Düşümden kurtulunca sordum:

-Bağa ceviz ekmediniz mi? Palamar Öğretmen parmağıyla gösterdi:

-Cevizliğimiz karşıda. Bağ içine ekmiyoruz. Cevizler büyük ağaç olur. Gölgelerinde bağ kütüğü barınamaz. Böyle demesine karşın Lüleburgaz bağlığındaki cevizleri anlattım. İzzet Palamar:

-Yokuşlara yapılan bağlıkların bir başka özelliği vardır. Oralarda güneş, daha etkili olur, ayrıca güneş ışınları daha çok yansır. Bizim yerimiz o bakımdan elverişli değildir. Ayrıca Trakya ile buranın rakım farkı çok değişiktir.

İzzet Palamar, izin isteyip ayrıldı. Biz uzun süre bağda kaldık. Ekrem kendi yöresini anlattı. Hüsnü Bulgarların bağlarını anlattı. Ben de kendi bağımızı, bağda üzüm bekleyişimi anlattım. Geç vakit kulübemize döndük.

Kulübeye dönünce de bir süre bağ sözü edildi. Bağ konuşurken söz şaraba dönüştü. Hüsnü, şarap içmemişmiş. Ekrem bana dönerek:

-İlk işin bir şişe şarap getirmek olsun, cumartesi akşamı bayram edelim! dedi. Ekrem, ilk şarap içişini anlattı. Benim de benzer bir olayım vardı, anlatınca ikisi de şaşırdı. Gerçekte o geceki durumumu zaman zaman ben de şaşarak anımsarım. Köydeki komşularımızın bağlarına göre bizim bağımız büyük sayılırdı On dönüm. Üzümlerimizi üzüm olarak satamazdık. Bağ bozumunda üzümler şarapanalarda şıraya dönüştürülür, şıralar fıçılara doldurulup şarap yapılırdı. Düğünlerde bayramlarda ağabeylerimin şarap içtiğini görüyordum. Benim gibi yaşdaşlarım da şarap olayını biliyordu. Bir bayramda biz de arkadaşlarla şarap içtik. Şarabın etkisiyle biraz da delice koşarak oyunlar oynadık. Evlere dağılırken başımda bir sıcaklık olduğunu farkettim. Kahveye döndüm. Vakit geç olmuş, kahve kapanmış. Başımdaki sıcaklık giderek artmıştı. Kahve ile ev arasında büvet türü bir göl vardı. Kışları yağmur suyu toplanır, yaz ortalarına dek o su, bahçe sulamak için kullanırdı. Giderek sıcaklayan alnımı soğutmak için gölün uygun bir yerine yatıp alnımı serinletirken uyumuşum. Köpek seslerinden uyandım. Önce bir şaşkınlık geçirdimse de çabuk toparlanıp eve gittim. Yaz olduğu için hayatta (odaların önündeki üstü kapalı yükselti) yatıyordum. Islak olan üstümü çıkarıp yatağa yattım. Benim gelmediğimi bilen ablam kuşkulu uyumuşmuş, tıkırtıdan uyandı. Soyunuk yattığımı görünce bir güzel giyindirdi. O gün öğleye dek uyudum. Başımdan geçen bu olayı duyan babam bana övüt verdi:

-Şarap içmenin de yolu yöntemi vardır. Onu bilmeden içenler sefil olur. Oysa şarap zevk için içilmeli, rahatsız olunmayacak ölçüde bırakılmalıdır!

Sonraları da şarap içtim. Ancak bir daha öyle bir hata yapmadım. Hüsnü, Yusuf Asıl'ı anımsamış:

-Yusuf da böyle bir hata kurbanı! dedi. Ekrem'in de benzer bir kaçamağı varmış. Kızılçullu Köy Enstitüsü'nü bitirince İzmir'e gruplar olarak çıkmışlar. Daha önce deneme yapanların sözlerine kapılarak ayaküstü içilen bir yere uğramışlar. Ekrem'e tadı hoş gelmediği için tadında bırakmış. Arkadaşlarında kimileri iyice bozulmuş. Onları alıp denize sokmuşlar. Denizden sonra okula dönebilmişler. Ancak geçen yıl Kayseri’de bir kaç kez keyfini çıkarmış. Buraya geldiğinde tanıdığımız Epçim Öğretmen bu konuda çok deneyimliymiş, Ekrem'i gıdım gıdım alıştırmış:

-Böylece büyük bir kötü anım olmadan şarabın rengi gibi tadını da tanıdım! dedi. Ekrem Hüsnü'ye:

-Oğlum Hüsnü, bu söylediklerimiz, hayatın deneyimleridir. Her iş ustasından öğrenilirse, zararı az olur. Yan çizme, gel bu iki deneyimli arkadaşının yanında azıcık piş! Bunlar, her erkeğin başından geçen olaylardır. Er geç senin de başına gelecektir. Zararın neresinden dönersen kârdır derler! Anlattığım buna benzer bir olaydır. Şimdiye dek uzak durmuşsun bu, sonuna kadar uzayacak değildir. Gittiğin yerde birileriyle karşılaşınca onlara uymak zorunda kalacaksın. O zaman geç kalmış olmamak için bu işi bize katılarak hallet! Hüsnü güldü:

-Bu kadar söz, benim bir bardak şarap içmem içinse getirin içeyim; canım sağolsun! dedi. Ekrem bunun bekliyormuş:

- Ha şöyle, çizgiye gel! Bana dönerek:

-İş sana kaldı, cumartesi akşamı bir şarap bekliyoruz!

Bundan sonra şarap, daha doğrusu tüm içkiler için dinsel yasakları konuştuk. Bizim köylülerin bu yasağa uymadığını, tersine toplantılarında içtiklerini anlattım. Onları desteklemek içinde Edebiyat derslerinde öğrendiğimiz şairleri sıraladım. Dehhanî başta olmak üzere, Bakî'den, Şeyhülislâm Yahya'dan Nedim'den, Avnî’den, (Fatih Sultan Mehmet) Dertli'den mısralar okudum.

 

Dehhanî:

Bir kadehle bizi sakî gamdan azat eyledi

Şad olsun gönlü anın gönlümü şad eyledi

 

Bakî:

Sakiya cam-ı mey mül ne hoş gül olur

Kim alırsa eline bülbül olur

 

Şeyhülislam Yahya:

Sun sagarı sakibana mestane desinler

Uslanmadı gitti bu divâne desinler

 

Nedim:

Şarab-ı lâlinin keyfi ruyün şulelendirmiş

Bu haldetle çerağ-ı meclis-i mestan mısın kâfir

 

Avni:(Fatih. S. M)

Sakiya mey sun ki bir gün lâlezar elden gider

Erişir fasl-ı hazan bağ-ı bahar elden gider

 

Derli:

Sakiya camında nedir bu esrar

Katresi eder mestane beni

Şarab-ı lâlinde ne keyfiyet var

Gezdirir meyhane meyhane beni

 

Bunları okuyup açıklayınca Hüsnü bir "Allah, Allah!" çekti. Arkasından da:

-Fatih Sultan Mehmet içmişse benim içmemem ne kazandırır? diye sorunca Ekrem alkışlayarak:

-İşte bu kadar, cumartesi akşamı yemekler buraya gelecek! İsterseniz Müdür Rauf İnan'ı da çağırabilirim. Hüsnü bu kez Ekrem'e:

-Yavaş ol, içmeden sarhoş oldun! deyip güldü. Ekrem, Hüsnü'nün sözünü duymazdan gelerek parmak saydı,

-Bayram bitmemiş sayılır, böylece biz bu bayramı gönlümüzce geçirmiş oluruz! deyip parmaklarını şıkırdatarak kalktı. Tonberk, günün olay özetlerini verirken, çıtlatıp yattık.

Yatar yatmaz uyuyamadım. Radyo gibi ben de günün olaylarını baştan sona aklımdan geçirdim. Sabahki tören yıllarca önce olmuş gibi uzaklaşmıştı. Buna karşın yıllar önce köyde tanık olduğum olaylar canlanıp canlanıp gözlerimin önüne geldi. Anımsadığım olaylar içinde benimle birlikte olan arkadaşlar, evlendiler, askerliklerini tamamlayıp evlerine döndüler. Savaş onları oldukça umutsuzlandırmıştı. Evlerine döndüklerine göre neşeleri yerine gelmiştir. Onlar bu bayramda ne yaptılar? Bayram namazı için Hamitabat'a gidenler dönüşte silahları konuşturmuşlardır. (Silah atanlar öyle diyordu) Silah deyince kendimi düşündüm. Onlar, benim askerlik yapmadığımı düşündüklerinden silahla ilgimi kestiremezler. Oysa ben, iki bin kişilik Talim Taburunda üç atışta 2 12'den vuran keskin nişancılardanım. Bunu onlara söylediğimde ne diyecekler? İnanacaklar mı? Sanmam!

 

20 Eylül 1944 Çarşamba

 

Ekrem erkenci, kalkıp traş olmuş. Bizi tonbergle uyandırdı. Hüsnü'nün müziği.

-"Karakole uçuyor!" dedim. Hüsnü sordu:

-Sen Karakole'yi nereden biliyorsun?

-Sen söylemiştin! Hüsnü, gene bozuldu, kendi kendine söylendi:

-Ben ne unutkan insanım, söylediklerimi unutuyorum! Ekrem teselli etti:

-Ne kadar unutursan, o kadar yeni bilgiler öğrenirsin. Bu büyük bilgin Einstein'ın bir sözüdür. Bunu bize Kızılçullu Kurucu Müdürümüz Emin Soysal sık sık söylerdi:

-Ne kadar unutursanız o kadar öğrenmelisiniz, dolup boşalan beyninizde zamanla bilgi tortuları kalır. Bunları derleyip toplayarak deneylerle işinize yaratırsınız. Unutmamak makbuldür ama atalarımız bunu veciz bir şekilde özetleyerek teselli olmuşlardır:

-Hafızayı beşer, nisyan ile malûldür!

Ekrem'in sözüne güldüm. Ben gülünce başını sallayarak bana baktı:

-Yanlış mı söyledim?

-Yanlış söylemedin, tersine çok doğru söyledin. Bizim Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı ki Hüsnü'nün hemşerisidir. Bu sözü bize yüzlerce kez söylemiştir. Gülüşüm, benzer övütleri alışımız içindir. Bunu söyleyip koşturarak Oyun Alanı'na gittim. Çakı Efe hazırlanmış, beni bekliyordu. Gülümsedi, dönerek öğrencilere Bengi oyunu giriş işareti verdi. Arkasından Halayları sordu:

-Neleri biliyoruz? Öğrenciler bağıra çağıra sıraladılar:

-Hoşbilezik, Timuağa, Merzifon Halayı, Sivas Ağırlaması. . . Çakı Efe on öğrenciyi ön alıp bana işaret etti. Öğrenciler önce "Hoşbilezik!" dedikleri için onu çaldım. Efe'nin işaretiyle öğrenciler oynadı. Bu kez ikinci bir on kişi çıkardı. Bana işaret edince Timurağa'yı çaldım. Timurağa grubu oldukça güzel oynadı. Çakı Efe bana dur, oyun grubuna sıra işareti verdi. İki tur Timurağa oynandı.

Oyundan sonra da bana:

-Şu çocukların gönlünü alalım, bunlar bu oyunları oynuyorlar, bari disiplinli oynamayı öğrensinler!

Çakı Efe'ye çok doğru düşündüğünü söyledim. Aslında bu benim de işime geliyordu. Salt Zeybek oyunlarını çalmak bana da sıkıcı geliyordu. Halaylar, akordiyon için daha uygun, bence.

Kahvaltıya giderken, Eğitimbaşları, Hürrem Arman'la Şeref Tarlan, tam köşede önümü keserce solundan sağıma doğru geçtiler. Aralarında konuştuklarını seslerinden anlamıştım. Görmesine gördüler ama önemli bir konuyu konuştuklarını düşünerek görülmemiş olmam için kendi adıma bir yorum yapmadım. "Onlar büyüklerimdir, isterlerse görmelerine karşın beni görmezden gelebilirler!" gibilerde düşünerek, az durakladıktan sonra yürürken Şeref Tarlan başını döndürerek yüksek sesle "Günaydın! dedi. Bu kez Hürrem Arman da bir "Aaa!" dedikten sonra günaydını iki kez tekrarladı "Günaydın, günaydın! Arkasından da Şeref Tarlan'a dönerek:

-Biliyor musun, biz İbrahim'le hemşeriyiz, ikimiz de Kırklareli'liyiz. Şimdiki gibi geçici değil gerçek öğretmenliğe başladığında işbirliği yaparak hemşeri dayanışmaları içinde çalışacağız! dedi. "Sağolun!" dedim. Onlar yürüyüp gittiler. Az önce oyunlar üstüne kurduğum kuruntular uçtu gitti. Eğitimbaşı Hürrem Arman karşılaşınca böyle yakın davranıyor ama, görmeyince arayıp sorduğu yok! diyesim geldi, demedim. "İşi çoktur, başka gaileleri vardır!" diyerek yürüdüm. Herkesin bildiği ünlü sözü anımsar gibi oldum ancak birden toparlayamadım. Gene de iyimser bir hava içinde yemekhaneye yöneldim.

Sofraya otururken sözü anımsamamın sevinciyle "Hafızayı beşer nisyan ile malûldür! diye sayıklar gibi konuşunca. Nazif Balcıoğlu sordu:

-Ne o, Osmanlıcaya mı başladık? Ben:

-Ben başlamadım ama kimileri Osmanlıcayı hiç bırakmadı, bırakmaya da niyetleri yok. Hepiniz Cumhurbaşkanımızın yazısını okudunuz. O yazıyı ben yeni okudum. Ahmet Emin Yalman'ın yazılarını da hepimiz okumuştuk. Cumhurbaşkanımız okul, öğrenci, öğretmen derken, aynı yaşlardaki Ahmet Emin Yalman mektep, hoca muallim demeyi sürdürüyor. Elimde 1935 yılında basılmış Cep Kılavuzu var. Türk Dili Araştırma Kurumu tarafından hazırlanmış. Türkiye Cumhurbaşkanı ona uyuyor ama Vatan Gazetesi sahibi, başyazarı ona uymaya yanaşmıyor. Bu anlayıştayken nedense Yarının Türkiye'sine; bizim Türkiyemize Sehahate çıkıp bize yol göstermeye kalkışıyor.

 

-Bıktık Şu Ahmet Emin Yalman dırıltısından diyen oldu. O tarafa bakarak:

- Siz bıkabilirsiniz, sizin bıkmalarınızın yanlışlığı benim için susma nedeni olamaz, olmamalıdır da! Ben bıkmadığımı çevreme duyurmayı bir görev sayıyorum. Cemil Toygar Öğretmen de:

-Al benden de o kadar! diyerek bana katıldı. Bir sessizlikten sonra Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'un sözleri seçerek kullandığı, sık sık "Öğretmen arkadaşlar, öğrenciler, okullarımız!" dediği anımsatıldı. Şaşılacak bir olay, masalardan kalkarken herkes benim tarafıma geçmiş görünüyordu. "Biz de öyle diyoruz!" korosu oluşmuştu.

Arkadaşlardan ayrılıp salona gittim. Bella'nın yazısını alıp bir daha okuduktan sonra dosyama ekledim. Sayfaların çokluğu dikkatimi çekti. Baktım Bella hızını alamamış, Bakanımız Hasan Ali Yücel'in yazısını da yazmışmış. Daha önce çıkarılması için karar verilen bizim dergiyi muştulayan bir yazı. Onu da eklemekte yarar gördüm. Gelecek günlerde gerekli olursa arama zahmetinden kurtulurum.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün 3803 sayılı yasa buyruklarındaki yaptırımlar hakkında yapılan, yapılacak olan ve de yapılmayan işler hakkındaki görüşlerini, (Bir bakıma göre de buyruklarını) içeren önemli söylevi İlköğretim dergisinin 59-61 nolu sayılarında yayınlandı. Sözkonusu yazı, geleceğe ışık tutması bakımından yurt kalkınmasına verilen önemin en yetkili ağızdan belgelenmesi niteliğindedir. Bu nedenle, Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'nün 1943-44 Öğretim Yılı'nın sona ermesi nedeniyle yaptığı 7/8 /1944 tarihli konuşma, tümüyle aşağıya alınmıştır!

 

Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'nün buyrukları doğrultusunda değerli Bakanımız Hasan Ali Yücel'in dergimiz için yazdığı yazıyı önemli bir tarihsel belge olarak buraya aldım.

 

 

 

***

 

Kahvaltı sonunda salona gidince kimi zamanlar olduğu gibi yalnızlık duygusuna kapılmadım. Kulübe arkadaşlarım var, beni gördükçe yakınlık gösteren hemşerim, yemeklerde karşılaştığım, tartışmış olsak bile ülküdaşlarım var. “Bunlar iyimser olmak için yeterlidir!” diyerek piyanoya oturdum. Dünkü günümü anımsadım, en sevdiğim arkadaşlarımdan biri benim sahip olduklarımın çoğundan yoksun, köyüne gidecek. Köyünü biliyorum, çok kahveli bir köy. İnsanlar akşam sabah kahvelerde oturarak aynı sözleri tekrarlayıp ömürlerini tüketiyor. Arkadaşım Yusuf, bu tür bir yaşamın yabancısı. Kendi köyümü düşündüm, Babam, evim, ailem dışında beni ilgilendiren bir durum yok. Öyleyse, benim yerim burası, burada mutsuzmuşum gibi sızlanmaya kalkışmam doğrudan akılsızca bir tavırdır! deyip Wachet auf'un ilk notalarını tınılattım. Siii, mi, fa sool, sool, faa, laa, sool, sii, laa!. . . Arkası geldi. Durduğumda günün tarihini anımsadım, ayın bitmesine şunun şurasında 13 gün kaldı, yat kalk;13 gün bitiverecek! Bach sevdasıyla yarım bıraktığım Mozart, Maman Varyasyonu açtım. Birinci sayfa dışındaki 16'lık, 32'lik notalarla hele aynı değerde ikide bir ortaya çıkan eslerle henüz bakışmadım. Faik Canselen Öğretmenin çok sevimli şakaları olur, kimi zaman:

-İbrahim, sen bu parça ile bakıştın mı? der. Bakışma, insanlar arasında olur, biliyorum. Ancak piyano parçalarıyla bakışma, önce alay gibi geldi bana ama, sonra sonra alıştım; öyle ki bu sözü sık sık sözlemesini bile bekler oldum. Böyle sözleri neşeli olduğu zamanlar çok söylüyor ki, o da bana cesaret veriyor, güven içinde piyanoya oturup kendi kendimeymişçesine çalıyorum.

Kimi kez de bu tür düşündüğüme şaşıyorum:

-Çalıştığım parçaları Faik Canselen Öğretmene dinletirken, "Yalnızmışım” gibi olmayı istiyorum. Bu bir rahatlamak isteği. Bunda kendimi haklı buluyorum. Oysa yalnız çalışırken durmadan Faik Canselen Öğretmeni sayıklayıp, sanki yanımdaymış duygusu içinde çalışıyorum. Bu çelişkimi bir türlü çözemiyorum. İki aydan fazla bir zamandır bu salonda yalnız olarak çalışmama karşı, piyanoya oturunca birilerini aklıma takıp onlarla birlikteymişim gibi çalışmam olağan mıdır? Bunu tam kestiremiyorum. Dikkatle notalara bakıp gerçek değerlerini ölçülü çalarken tüm dikkatim yerinde. Böyle olmasa o parça doğru seslendirilemez. Ben bu işi yaparken bir arkadaşı, bir olayı aklımdan geçirebiliyorum. Şimdi Wachet auf çalarken önce Bella'nın şu an ne yapmış olacağını ya da nerede olacağını düşündüm. İşin ilginci bu arada köye gittim, "Acaba Perihan Altındağ plâkları yoktu, aldılar mı? diye de kendime sorular sordum. Bunu salt piyano çalarken değil, plâk dinlerken de yapıyorum. Beethoven'den bir plâk dinlesem. Tolstoy'un Kreutzer Sonat'ını baştan sona anımsıyorum. Sanki oradaki trende ben de varmışım gibi Postniçev'e sorular yöneltmeye kalkıyorum. Kreutzer Sonatı, Beethoven, heyecanla kemanını dinlediği o günlerin ünlü Fransız Kemancı Joseph Kreutzer için bestelemiş. Beethoven henüz gençtir. Bestelediği sonatı Ünlü kemancıya sunmuş. Aldığı cevap ilginçtir:

-Çaylak bir besteci müsvettesi, benim şöhretimden yararlanmak için basit bir beste yapmış, çalmaya değmez! deyip atmış. Oysa bir süre sonra o mağrur Joseph Kreutzer unutulmuş, adı o beğenmediğini söylediği sonatla anımsanır olmuş. "Sen bu olayı biliyor musun? Biliyorsan anlattıklarınla bağdaştırabiliyor musun? Bunu o kemancı Truhaçevsky'ye sordun mu? Kreutzer Sonatı severek çalan her kemancı bu hikâyeyi bilir! derdim.

Bir yandan Wachet auf, bir yandan böylesi zincirleme düşünceler. Parçaya dönüp dinlediğimde hoşuma gitti. İçimden gelen bir sevinç beni gururlandırdı. Arkadaşlar döndüğünde bana:

-Burada kalmakla ne kazandın? diye sorarsa piyanoya oturup Wachet auf'u çalmaya karar verdim. Parçanın etkisi bir yana Bach çalmak bile arkadaşları etkileyecek. Kemancıların Bach çalması çok uzak bir olasılık. Onlar bunu biliyor. Öztekin Öğretmen bile Bach'tan gene gene Air'i çalıyor. Air, Bach'ın bir süitinde bir bölüm, başlı başına bir eser bile değil.

Yemeğe yetiştim, konu bayram. Özel olarak izin alanların dışındakilerin tatili bir günmüş. O da törensel bir Bayramlaşma ile geçiyormuş. Buna hiç şaşmadım. Öğretmenler, Köy Enstitüsü öğretmeni ama, Köy Enstitüsü havasına girmeden, görev yapıyorlar. Geçici oldukları her hareketlerinden belli oluyor. Biz onlardan oldukça farklıyız. Bu fark nedeniyle olacak huzurumuz bozulmuyor. Örneğin bayram konusu benim için çok geride kalmış bir olay. Bayramı ben köydeyken çok önemserdim. İlkokulu komşu köy Hamitabat'ta okuduğumdan, orada bir çok arkadaşım vardı. Hamitabat büyük bir köy. İki büyük mahalle, Aşağı Mahalle, Yukarı Mahalle. Mahalleler bizim köyden büyük. İkisinin de ayrı camisi, imamı var. Bizim köyün Camisi, balkan savaşında Bulgarlar tarafından yakıp yıkılınca köylüler imeceyle kerpiçten geçici bir cami yapmışlar. O, öylece devam ediyor. Köy Hocası da dışardan geldiği gibi sık sık da değişiyor. Köyden birileri, özellikle gençler, bayram namazı için Hamitabat'a gitmeyi yeğliyor. Namazdan sonra köye dönerken, köyün karşısındaki tepeden tüfek atmak büyük bir gurur sayılıyor. Gidenler arasında iki ağabeyim de olduğundan ben de onlara katılır, iyi bildiğim Hamitabatlı arkadaşlara gösteriş yapardım. Bu gösteriş, ilkokul 4. sınıfta başladı 5 yıl kadar sürdü. İyice alışmıştım. Önce Köy Öğretmen Okulu, sonra Köy Enstitüsü'ne dönüştürülen öğrencilik sürecimde bayramlar neredeyse yok sayıldı. "Okulumuzun yapımını tamamlayıp, bizim için düğün bayram ondan sonra!" dene dene 5 yılı tamamlayıp okuldan ayrıldık. Okul binası bitti, öteki birimler yapıldı. Arkasından Öğretmen evleri başladı. Öğrenci çoğaldıkça öğretmen sayısı arttı. Öğretmen evlerini tamamlayamadan okulu bitirdik. Böylece bizim bayramlarımız sürekli tek gün sürdü. O da toplu bir el sıkışma, arkasından bir iki şiir, bir konuşma, marşlar, şarkılar türküler, paydos! Olay böyle yıllarca sürüp gittiğinden genelde algılanan bayramlar bizim belleğimizde giderek gerçek önemini yitirmiş durumda. Bu nedenle, bayram üstüne konuşanların gösterdiği bayram sevincini ya da tedirginliğini tam algılayamıyoruz. Zaman zaman da böyle davrananlara gülesimiz geliyor:

-Bayram neden bu kadar önemseniyor?

Bedia Öğretmen sordu:

-Hasanoğlan köylüleri bayramlarda evlerine öğrenci çağırıyor, buraya geldiğinizde sizi çağırmadılar mı? Bu soruya güldüm. Önce Bedia Öğretmene:

-Bunu sormakla bilmeden bana konuşma fırsatı vermiş oldun. 1941 yılı 18 Nisan günü biz Hasanoğlan'a indiğimizde sırtımızda battaniyelerimiz, ellerimizde çantalarımız, 30 arkadaş, uzun bir süre çeşmenin yanında bekledik. Hasanoğlan köyü içindeydik ama ortalıkta tek bir insan yoktu. Uzun bir bekleyişten sonra Köy Muhtarı Ahmet Çakır yalnız olarak gelip bizi caminin bayanlar mahalline götürdü. Bir süre camide yattık. Köyden birileri camide yatışımıza karşı olmuş. Gece beyazlar giyip bizi korkutmaya kalkıştılar. Birinci gece numaraları yaptılar, kısa bir süre tedirginleştik. 2. gece, gündüzden hazırladığımız taşları kafalarına yeyince "Atmayın!" diye bağrışarak kaçtılar. Bir daha ne peri çıktı ne de cin. Çadırlarımız gelince çadırlara çıktık. Hasanoğlan Köylüleri o yandan bu yana değişti. Biz burada 8 ay kalmıştık. Bu süreçte bir Ramazan Bayramı geçirdik. O bayramda Muhtar Ahmet Çakırla, yakınları küçük sınıflardan öğrenci çağırdılar. Ancak köyün genelinde böyle bir eğilim kesinlikle yoktu. Önce yüksek sesle okul kurulmasına karşı oldular; sonra sonra çıkarlarına olduğunu anladıkça döndüler. Salt bizim Kepirtepelilere değil tüm ekiplere karşı bir tavırları vardı.

Şimdi öyle olmadıkları söylendi. Bunu doğal olduğunu, işte bunu da örnek alıp gelecekte, şimdiki genel karşı çıkışları yeneceğimize güveniyoruz!" deyince ilk alkışlayan Cemil Toygar Öğretmen oldu.

Salona dönerken gene aklım Cemil Toygar Öğretmene takıldı. Ne ilginç, kendisine özgü düşünceleri var. O düşüncelere ters düşen durumlarda kendisine özgü savunması oluyor. Kendi doğrultusundaki görüşleri de coşkuyla destekliyor. Dün ya da evvelki gün beğenmediği bir sav için bana karşı olmuştu. Buna karşın ben biraz ölçüyü kaçırarak karşılık vermiştim. Kırılacak diye kaygılanıyordum. Oysa bugün beni ilk alkışlayan o oldu.

Nebahat Öğretmen, Aysel Öğretmenin grubunu getirdi. Sevindim. Yüzünün gülmesi, beni sevindiriyor. Nebahat'ı anımsar ya da görürsem Ekrem karşıma çıkar gibi oluyor. O, Kayseri/Pazarören'de geçen yıl gördüğü Saliha'sına gönül kaptırmış, bir yıl sonra bile yanıp yakıldığını söylüyor. Başkasına bakmayı da aklından geçirmiyor; varsa yoksa Saliha. Ben neden böyleyim? Nebahat falan diyorum ama, Bella gelince duygularım değişiyor. Onu seviyorum demiyorum. Ancak bayan arkadaş olarak beni daha kendine yaklaştırıyor. Onunla daha rahat konuşuyorum. Biri gelip:

-Bella bir daha gelmeyecek! dese çok üzüleceğimi biliyorum. Niçin? diye sorsalar, işte onu bilmiyorum. Şu anda okulu bitirmiş, askerliğimi geçirmiş olsaydım Nebahat'la evlenirdim. Oysa Nebahat, ayrılıp gitse üzülmeyeceğim gibi geliyor. Acaba sevmiyor muyum? diye kuşku duyduğum da oluyor.

Mandolin grubu serbest çalışırken yan gözle Nebahat'e bakıp bunları düşündüm. Oysa o baktığımı görünce gülümseyip, bütün güzelliğini sergiliyor. O bunu elinde olmayarak yapıyor, bense sinsi sinsi başka şeyler düşünüyorum. Besbelli benim sevgim, karşımdakinin davranışına, çekimine bağlı:

-O severse ben de severim! Böyle sevgi olur mu? Oluyor, biliyorum ama benim bildiklerim romanlarda, hikâyelerde. . .

Köyümdeki olayları düşledim. Büyük ablam için:

-Seni evlendireceğiz! demişler, iş olmuş bitmiş. Küçük ablama da aynı söz söylenmiş, bu kez küçük ablam almış bohçasını sevdiğine kaçmış. "İki gönül bir olursa samanlık seyran olurmuş!" Küçük Ablamların samanlığı seyran olmadı. Sonunda gene babam elinden tuttu bizim bahçe içine onlar için bir ev yaptı da ablacığım rahata kavuştu.

Kafamın giderek karışacağını anladığımdan komut verip şarkıları, türküleri söylettim. Koro, "Zekiyemin saçları tinininam!" derken Nebahat sanırım ayırdında olmadan elini saçlarına attı. Buna da sevindim. Demek ki yürekten bize katılıyor. Orada oturmasına karşın, benim sık sık yaptığım gibi kendine düşlere kaptırıp pekalâ başka yerlerde dolaşabilir.

Bugün değişik bir durum da oldu, Nebahat, öğrencileri dışarıya alır, hoşçakal! demek için her zaman bana dönerdi. Nedense bugün sordu:

-Öğrenciler, bu söylettiğiniz türkülerdeki sevgi, aşk sözlerini nasıl algılıyorlar? Bunların çok açıkları var, örneğin "Sevdim de alamadım ölüyom efkârımdan!" "Kül oldum aşka düşeli!" türü sözleri onlar nasıl karşılıyor? Güldüm:

-Onları sizler sorun, öğrenenin. Biz, bilinen duyulan, sevilen şarkıları, türküleri söyletiyoruz. Kesinlikle bilinmeli ki onları biz de öğretmiyoruz, onlar bunları kendileri öğreniyor. Biz, toplu söylemelerini sağlamaya çalışıyoruz!

Nebahat gidince ben de onu düşündüm, o nasıl algılıyor? Zekiye'min saçları, dendiğinde niçin saçlarını elledin? diye sorsam ne diyecek? Belki ayırdında ile değil, "Saç" sözü edilince refleks olarak el saçlarına gitmiş olabilir.

Nebahat Öğretmen, öğrencilerle gidince piyanoya oturup Maman varyasyonun tamamını açıp bir daha gözden geçirdim. Ana tema dışında 12 bölüm. Bu 12 bölümün ayrı ayrı özellikleri var. Kimi bölümler, Hanon Etütleri'nden farksız. Neredeyse sağ-sol eller için birer çalışma parçası. Örneğin birinci varyasyon doğrudan sağ el için bir çalışma parçası. İki üç kez tek sağ elle deneme yaptım. Çok kolay geldi. Tek sol el ise birinci göz gezdirişte teslim oldu. Gerçi eller birleşince biraz duraksadım ama gene de umut verici bir sonuç aldım. Kaç kez tekrarladım bilmem; "Bu, son kez!" diyerek o denli tekrarladım ki, akşam grubu ellerinde mandolinleri salona damladılar. Öğrenciler çok sevdikleri Maman'ı hak etmişlerdi. Piyanodan kalkmada girişi çaldım. Öğrenciler çevremi sardılar. Bir daha çaldım. Üçüncüde onlar da katıldı. Temadan sonra 1. Varyasyonu çaldım. Kendim de şaştım. Faik Öğretmenin beklediği kadar pişmemişti ama, gene de çok çiğ değildi.

Maman'dan sonra mandolin çalıştık. Bu grup daha çok mandolin meraklısı. Resim-iş derslerine Hidayet Gülen Öğretmen giriyormuş. Hidayet Öğretmen mandolini güzel çalar. Öğrencileri özendirmiş. Hemen hemen hepsi, mandoline sarılmış durumda.

Çalışmadan sonra nedense ben de piyanoyu bırakmak istedim. Kalktım ama gene piyanoya oturdum; bir daha bir daha derken paydos oldu. 2. Varyasyonla da tanıştım. Sağ, sol eller aynı ağırlıkta eşit yük altındalar.

Kulübeye uğradım. Yapıcılık Kolu 3. sınıftan İsmail Koralay gelmiş. Çifteler grubundan olmasına karşın kendini sevdirenlerden. Ekrem ev sahipliği yapıyor. Dışardan gelen İsmail Koralay ama daha çok konuşan Ekrem. Bunu, bir ip ucu yakalayınca Ekrem'e söyledim. Güldü:

-Ben sözümü bitirince o da konuşacak, bizim parolamız böyle! dedi.

Çifteler grubu son sınıflarda, bizim bölüm dışında çok az kimse ile konuşmuşluğum var. İsmail Koralay çok rahat konuştuklarımdan biridir. Bunda benden çok, onun rolü vardır. Karşılaşınca ben geçip gitmeye kalksam o, işt, pişt eder bir gülücük, arkasından "Müzikçi, mızıkçı” diyerek gülümser. Gel de konuşma? Salt bana değil tüm arkadaşlara böyle davranan, sevgiyi kendi ekip ürününü topluyor. İsmail Koralay gibi yapan başkaları da var. İhsan Güvenç:

-Vallahi, azizim! deyip kişinin karşısına durunca gel de arkanı çevir! İkinci üçüncü karşılaşmada bu kez o sırt çevirse (çevirmez ya!) sen bırakamazsın. Mustafa Barış. Soyadı gibi herkesle barışıktır. Bütün güleçliğiyle bir kez konuşsa yeter. İlk geldiğimizde inşaatta çalışırken bir iki konuşması bana da yetti. Sonraları bölümlerimizin konumları nedeniyle ayrı düştükse de gönüller uzaklaşmadı. Ya Süleyman Alkan! Tam anlamıyla barış için gelmiş dünyaya. Bu, kavgada yok anlamına gelmez. Askerlik kampında çizmeyi aşan Dil Tarih’li Nurettin'e destur çekmesi, tüm Talim Taburu mensuplarına örnek olmuştu. Efe Nurettin (!) Süleyman Alkan'dan zılgıtı yedikten sonra bir daha bizim tarafa ayak basamamıştı. Ali Yılmaz, onu daha 1939 yılında mektuplaşarak gıyaben tanımıştım. Karşılaşınca hiç yabancılık çekmedim. Hep güler yüzüyle karşıladı, hâl hatır sordu.

Yemeğe Üç Ahbap Çavuşlar yerine dörtlü olarak gittik. Gitmeden önce Ekrem, kısa bir açıklama yaparak İsmail Koralay'ı hazırladı:

-Bayan öğretmenlerle kimi zaman ters düşen konuşmalar olur, sakın şaşma! Ancak şans ya da şansızlık dördümüz oturup biz bize yemek yedik. Yemek boyunca da geçmiş yemeklerden esintileri tekrarladık. Geldiğimiz gibi Kulübeye döndük. Tonberg yardımımıza koştu. Bayram Konuşmaları yapıldı. Hayali Küçük Ali, karagöz oynattı. Araya Karagöz girince Hidayet Öğretmenden söz ettik.

İsmail Koralay, Müfettişlik yaptığı Afyon ili okul çalışmalarından yakındı. Cumhurbaşkanımızın yazısından işlerin pek iyi gitmediğini sezinlemiş, uzun uzun konuşmuştuk. İsmail Koralay'dan duyduklarımıza pek şaşmadık. İsmail Koralay bize olası saydıklarımızın canlı örneğini vermiş oldu. Ekrem önce oldukça efkârlandı. konuşmalar uzadıkça sakinleşerek:

-Ben, kendimden sorumluyum, kurduğum düzeni işletmek için yaşam boyu direneceğim. Kimse beni engelleyemez! deyip geleceğe meydan okudu.

Hem tonberg dinledik hem konuştuk, belli konular birkaç kez tekrarlandı. Tonbeg susunca biz de yataklarımız uzandık.

 

21 Eylül 1944 Perşembe

 

İsmail Koralay erkenci, bizi uyandırdı. Sanırım bizim kulübeyi yadırgadı. Onun erkenciliği bize yaradı, Ekrem de Hüsnü de erken hazırlandılar. Çakı Efe beni almaya geldi, kahvaltıda buluşmak üzere ayrıldım. İsmail Koralay gidecek, uğurlamak istiyorum.

Havalar iyice serinledi. Üşüme söz konusu değil, serin hava oyuncuları daha canlı yapıyor. Çakı Efe neşeli. Gene halayları istedi. Merzifon halayı arkasından Sivas Ağırlamasını. Merzifon Halayı oldukça hareketli. Oyuncular onda coştular. Sivas Ağırlaması oldukça ağır. Efenin istediği gibi olmadı ama, gene de beğendiğini söyledi. Ancak bir seçim yaptı. Sen, sen, sen, diyerek on öğrencinin oyununu beğendiğini söyledi. Onlar yarın ortada oynayarak arkadaşlarına örnek olacaklar.

Kahvaltıya yetiştim. Bizimkiler gene yalnız yalnız oturuyordu. Onlara katıldım. Kahvaltıdan sonra İsmail Koralay'ı uğurlamak için durağa indik. Hürrem Arman duraktaydı, İsmail Koralay'a selâm verdi, elini sıktı. Fatma, Rahmiye Öğretmenler de trene atladı. Ekrem bir "Anasını sattığım dünyası!" çekti. Hasan Özbay'ın kardeşi ile doçent Celâl Tarıman'ın kardeşi bayramlarını Ankara'daki evciklerinde geçirecekler. Öteki garibanlar da Hasanoğlan'da pinekleyecek! deyip güldü. "Gene biz bizeyiz!" deyip gülüşerek ayrıldık.

Salona girince havam değişti. Afyon İli okul yapımları da öteki konular da kafamdan silindi. Maman temayı pedallı olarak birkaç kez çaldım. 1. Varyasyonu da, bir iki tutukluktan sonra istediğim düzeyde çıkardım. Bugünkü hedefim;"2. Varyasyon. 2. Varyasyona bir gün ayırdım ama ötekilerin bir güne sığmayacağını biliyorum.

Az sonra Öztekin Öğretmen geldi. Bayramlarda o da çok sıkılıyormuş, bir süre ondan yakındı. Kemanı çıkarıp uzunca bir süre odasında keman çaldı. Öztekin Öğretmen Odasında keman çalarken üst salonda piyano çalmak istemiyorum. Kapılar açık olduğundan piyano sesi belki onu rahatsız eder. Öztekin Öğretmenin bu konuda bir dileği yok ama ben öyle düşünüyorum. Oturup nota albümlerini karıştırdım. Kısa kısa Almanca şarkıları var. Üslerinde Sudette Song yazıyor. Ben karıştırırken Öztekin Öğretmen geldi. Onları karıştırdığımı görünce:

-Bak, güzel müziğin menşelerini (kaynağını) bulmuşsun. Bunlar, Avusturya'nın Tirol Bölgesi Halk şarkılarıdır. Büyük besteciler yetiştiren Avusturya, bunu bu şarkılara borçludur. Haydn, Mozart, Beethoven, özellikle de Franz Schubert bu şarkıları dinleyerek müzik yolculuğuna çıkmışlardır. Öğretmen, Schubert Liedler kitabını alıp göstererek.

-Schubert'in 500 Lied'i onun orijinal bestesidir, tartışma götürmez bir gerçektir. Ancak bunları dinleyenler bir de bu Tirol Şarkılarını dinleyince büyük bir akrabalık duygusuna kapılırlar. Tirol Şarkıları, yalındır, şen-şakraktır. Ne sözlerinde gam-keder bulunur, ne müziğinde insan sesini zorlayan pürüzler.

Öztekin Öğretmen bana, Sudette Song'ları akordiyonla çalmamı önerdi. O ayrılınca akordiyonu çıkarıp bir süre onlarla cebelleştim. Maman varyasyon 3'le cebelleşirken öğrenciler geldi. Ömer, Ziya Kaplan Öğretmenin grubunu getirdi. Staj dönemimin bitme duygusu Ömer'in de bana daha yaklaştığı muştusu etkisini yaptı. Ömer'e:

-Bu çalışmayı da sen tamamla!" dedim. Ömer, tahtadaki programı uyguladı. Önce mandolin çalışması, üç parça, arkasından bir marş, iki şarkı, iki türkü. Ben de, müzik, daha doğrusu öteki derslerin yarım kalan, başlayıp da bitiremediğim çalışmalarım vardı, onları aklımdan geçirdim. Başta Hamdi Keskin Öğretmen:

-Divan şiirimize gene döneceğiz, gözden geçireceğimiz, Şeyhi, Mevlâna, Süleyman Çelebi, Ahmet Paşa, Necâti, Nabi, Şeyh Galip, Halk Şiirimizden, Yunus Emre, Karacaoğlan, Aşık Ömer, Gevheri, Emrah'lar, Köroğlu, Dertli, Dadaloğlu var. Ayrıca bizim yenilikçi Tanzimatçılarımız, onları da aşan, Genç Kalemlerimiz çevresinde toplanan şairlerimiz var. Böylece Cumhuriyet Dönemine geldiğimizde Hececilerimiz, aruzcularımızla tanışacağız. İçinde bulunduğumuz akımların da yabancısı kalmamak için günümüz şairlerini, yazarlarını tanıyacağız! demişti. Fuzuli, Baki, Nef'i, Nedim için oldukça geniş bilgi toplamıştım. Onlardan sonra Tanzimat Döneminden Ziya Paşa ile Namım Kemâl hakkında notlarım var. Tevfik Fikret'le Mehmet Akif Ersoy'un şiirlerinden örnekler almıştım. Son derslerde de yeni şairlerden Oktay Rifat, Melih Cevdet, Orhan Veli üçlüsünden örnekler okumuştuk. Bunların dışında ben, Kepirtepe'de tanıdığım, Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Rıza Tevfik Bölükbaşı, Kemalettin Kamu, Ömer Bedrettin Uşaklı, Behçet Kemal Çağlar, Şinasi Özden, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Muhip, Ahmet Hamdi, şimdi anımsayamadığım bir kaç şairden şiirler aldım.

Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin bir çok uyarısını es geçtim. Bir tanesi beynime yerleşmişti, onu yapmam gerekiyor diye halâ düşünüyorum; Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin deyimiyle:

-Büyük Öğretmenimiz Montaigne'in kaynak gösterdiği kişilerin varlığını kanıtlayan belgeler. Şiir ya da metin. Montaigne'de geçen sözler dışında başka belge. Bunları bulabilirdim. Zaman henüz bitmedi, bulmaya çalışmalıyım.

Yemekte Beş Ahbap Çavuşlar karşılıklı atışarak temeklerimizi yedik. Atışma konusu Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'nün İlköğretim dergisindeki yazısından çıktı. Biz olayı geç duyduğumuzdan yeni sayıyoruz. Ağabeylerimiz, tartışmış kendi açılarından son noktayı koymuş. Ekrem, Ahmet Emin Yalman'a verdiği yazıdaki görüşünü tekrarladı. Ancak, yaptıracağım, Köylümü yönlendireceğim! dedikçe Önce Nazif Balcıoğlu, arkasından Cemil Toygar sorular sordu:

-O dediklerini yaptıramazsan, ne yapacaksın? Olay oldukça ciddileşti. Cemil Toygar sonunda Ekrem'e:

-O dediklerinin olması, dediğin ölçüsünde zor. O denli zor ki, söz konusu yazı dikkatle okunursa İsmet Paşa'nın bile bu konuda paniklediği rahatça görülür. Bu sözün oldukça büyük bir önsezi olduğunu anladığımızdan sorular sorduk. Cemil Toygar, Tanzimat dahil, sonraki dönemlerde okul, öğretmen işleri hep öne alınır gibi görünmüş ama hiç bir zaman söylendiği düzeye çıkılamamış. İsmet Paşa da bundan yakınıyor. Oysa yakınma yerine kestirip atmak gerekir. Atasözümüzü anımsayalım:

-Kızı gönlüne bırakırsan, ya davulcuya ya da zurnacıya varır!" Cumhurbaşkanımız özet olarak:

-Kızın davulcu ya da zurnacıya gitmemesine dikkat çekiyor. İyi ama kız, gönlüne göre rol seçme de serbest kalıyor. Olay, söylendiği gibi, birilerin gönlü olsun diye yalap şap yapılacak gibi değil. Bence sabredilmeli, sizler, ağır aksak da olsa köylere yerleştikten, olumlu meyvelerini vermeye başladıktan sonra yaygınlaştırmaya yönelmek gerekir. Şimdiye dek uyanmamış geniş kitle, jandarmayla, devlet memuruyla devindirilemez. Halk ozanlarını, Köroğlu, Dadaloğlu, Pir Sultanları, oyunlarını zevkle oynadığımız Zeybeklerin direnişlerini okursak bu söylediklerim daha iyi anlaşılır.

Cemil Toygar Öğretmenin, bilgiççe ve de cesurca söylediklerini dikkatle dinledim. Daha Kepirtepe'deyken kimi kişilerin Enstitülere karşı olduklarını duyuyorduk. Bunlardan biri olarak yıllardır Kırklareli Millet Vekilliği yapan komşu köylümüz Zühtü Akın olduğu söylenirdi. Gerçekten Zühtü Akın bir kez olsun Kepirtepe'ye uğramadı. Millet Vekili, Dr. Fuat Umay, Şevket Ödül geldi. Oysa bunların Köy Enstitüleri için çıkartılan 3803 sayılı yasanın oylamasına katılmadığını duymuştuk. Dr. Fuat Umay, Enstitü bahçelerini bile gezmişti. Son sınıfta, okul Müdürümüz İhsan Kalabay bizim sınıfı Hamitabat Köyüne götürdüğünde Zühtü Akın'ın köşküne çıkmış, bahçesinde oturup çay içmiştik. Bizden bir sınıf sonra olan arkadaşımız Mehmet Özalp'in Babası Osman Özalp bizi sahiplenmiş, öğle yemeğine evine almıştı. Zühtü Akın'ın köşküne gitmek istediğimizde açık açık:

-Ne yapacaksınız orada, kendisi burada olsa belki de sizi kabul etmezdi. Bilmezsiniz o, sizin okulların aleyhinde bir kimsedir! demişti. Hayret verici bir terslik; okulumuzda Hamitabat köyünden beş öğrenci var. Buna karşın Zühtü Akın davamıza katılmıyor.

Cemil Toygar Öğretmen bu kez haklı gibi geldi bana.

Kulübemize döndükten sonra bu konu üzerinde durulmadı. Bunun durulmayacak anlamına gelmediğini biliyorum. Ekrem de Ahmet Emin Yalman'a verdiği yazısında benzer sözleri söylemişti. Ekrem, her ne kadar köylülere sevgiyle yaklaşımı yeğler görünüyorsa da sonunda bir Jandarma korkusu yatar gibi bir hava estiriyor. Bu nedenle Cemil Toygar Öğretmenin sözlerine kayıtsız kalamayacaktır.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ