Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

5 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Evrensel Kültürü Benimsetmek İçin Bireysel Çabalar

 

8 Eylül 1945 Cumartesi

 

Bugün, akşam paydosunda da çalışmaya karar verdik. 2. grup mandolinlerde aksama oluyor, geniş aralıkları daraltabiliriz. Yarın bayram, belki bayram aralığında da çalışabiliriz!

Uzaktan Nebahat’ı gördüm, neşeliydi. Kahvaltıya öğle yemeğinde konuşabileceğimi umarak gittim, kimse gelmedi. Bedia Öğretmen sordu:

-Sizin stajınız ay sonuna dek değil miydi? Ben de:

- Sizleri özlediğim için erken geldim! dedim. Gülümseyerek teşekkür etti.

Gideceğini söylemedi ama sanırım Bella Ankara’ya gitti. Ailesi oradayken burada neden kalsın?

Bayramlaşma için oyun alanında toplanılacağı duyuruldu. Okul Müdürü yok, gitmemeye karar verdim. Salonun kapısını kapattım, kitap okumayı sürdürdüm.

Uyur gibi oldum, konuşmalar duyunca kapıyı açtım öğrenciler gelmiş. Hemen çalışmaya başladık. Tempo ile gam yapıyoruz. (Mızrap kullanma!) Tek vuruşla 1. ses. Tek vuruşla 2. Ses. İki sesli. İki sesliyi birkaç kez tekrarladık Maman 1. Bölümü çaldım. Beethoven Menueti çaldım. Arkasından 9. Senfoni parçasını tekrarladık. Çocuklar bunun da iki sesli çalınmasını istediler. Für Elise ile Moment Musikal’i çaldım. Öğrenciler çok neşeli olarak ayrıldılar. Yarın daha uzun çalışabileceğiz. Bayram nedeniyle Hasanoğlan’a çok gelen giden olduğunu biliyorum. Hemen hemen her gelen de bizim buraya uğramadan gitmez. Bu nedenle burasını kapatmıyoruz, ayrıca ben de tetikte duruyorum; gelen olursa, oturup yapmacık olarak çalma yerine, çalışırken gelmiş olanlara duruma göre parça seçip çalmayı yeğliyorum. Fırsat sayıp Mozart sonatları tekrarlıyorum. Mozart’ın 18 piyano sonatına karşın (iki kitap olarak hepsinin notası var) üç tanesini ancak çalabildim. (Biri varyasyon Maman) KV, 331 La majör ile KV. 545 do majör. Onların da tümünü birden pek çalmıyorum. Örneğin 545’in birinci allegro, ikinci andante bölümlerini, 331’in de girişi ile 1. 2. 3, özellikle de 4. Bölümden sonra, sondaki Türk Marşı’nı çalıp geçiştiriyorum. KV. 331’in son bölümü Alaturka (Türk Marşı dediğimiz) hepsine bedel. Son savaş boyunca Türkçe yayın yapan Alman Radyosu onu sürekli çaldığından hemen hemen bilmeyen yok gibi.

Kalkmak üzereyken İsmail Koralay, yanında Enstitü bölümü sanat dersleri öğretmenleriyle geldi. Beş öğretmen, hepsinin yüzü bana tanıdık ama ancak ikisinin adını biliyorum. İsmail Koralay, bizim keman odaları olayımızı bildiği için bana takıldı:

-Bak arkadaşlara güzel şeyler dinletirsen, alt bölüme odaları hemen yapacaklar! Öğretmenler, sanırım bilmiyorlar, karşılıklı bakıştılar. Ben hiç bozuntuya vermeden sol elimle rastgele tempo tutarak:

-Yine bir Gülnihal aldı bu gönlümü! şarkısını sıradan bir vals gibi çekiçleyerek çaldım. Arkasından, “Üsküdar’a gider iken!” diye başladım. Öğretmenler güldüler. Şaka olduğunu anlamışlardı, dikkatleri dağıtmadan bana baktılar. Für Elise, Moment Müzikal, arkasından da Türk Marşını çaldım. Alkışladılar. Onlar ayrılınca bir grup öğrenci geldi, tahtadaki yeni notaları yazmak istediklerini söylediler. Az sonra Öztekin Öğretmen geldi, öğrencilerin not yazışlarına baktı, besbelli yüzü gülümsedi. Öğrencilere sorular sordu. Tahtada Beethoven 9. Senfoni, Neşeye Şarkı notaları vardı, bunu daha önce duyup duymadıklarını sordu. Öğrenciler doğru dürüst cevap veremediler. Öğretmen bu kez:

-Bir daha sorduğumda bu sorumu rahatça cevaplayacaksınız! dedi

 

 

Neşeye Şarkı
 
Ey tanrıların kıvılcımı, güneşi,
Cennet bahçelerinden koşup gelen kız,
Ey en kutsal, tanrısal varlıkların bir eşi,
Mabedine girerken ateşliyiz, sarhoşuz.
Geleneğin zalimce ayırdığı şeyleri,
Birleştiriyor tekrar senin büyülü adın,
İnsanlar kardeş olur, birbirinin benzeri,
Dokununca onlara senin tatlı kanadın.
Kollarımın içine koşun gelin, milyonlar!
Bütün dünyayı öpmek istiyorum şu anda,
Kardeşler-yıldızların üzerinde, cihanda,
İyice biliyorum, sevgili bir baba var !

 

Öğretmen gidince tekrar tekrar Menuet’i çaldım. Özellikle trio bölümü ilginç.

 

Yemek, gerçekten bayram yemeği oldu. Okulda bulunan öğretmenlerin çoğu gelmiş, Cemil Toygar öğretmen beni yanına çağırdı. Şakalı sözlerinden cesaret alarak, henüz diploma almadığım için kural bozduğumu söyledim. O da:

-Biz yemeğe gelirken diplomalarımızı zaten getirmiyoruz! deyince öğretmenler hep güldüler. Nebahat tam karşımdaydı, bir süre bakmamaya direndim. Bir ara baktım, benim için konuştu:

-O, bildiğim kadarıyla bayramlarda hepimizden çok yoruluyor! Bedia Öğretmen bana bakarak, bir öneride bulundu:

-Bizim de bir piyanomuz oldu artık, gelip bize bir konser versene! Şaka olabilirdi ama ben ciddiye aldım:

-Sizin piyano taşınırken çok sarsıntı geçirmiş, akort edilmesi gerekir, bizim salon boş, buyurun! dedim. Bayanlar, hazırmış, hemen saat verdiler. Çok sevindim. Verdikleri saat öğrencilerin saatiyle çakışıyordu ama bilmezden geldim. Geldiklerinde özür diler, öğrencileri dinlemelerini isterim. Salona dönünce pür dikkat öğrencilerin notalarını gözden geçirdim. Bana göre her şey yolunda! Öğretmenlere, mandolin çalgısının önemini anlatmak için Mozart’ın Don Juan Operasındaki mandolinli Serenatla, operadan söz edilince etkili olur düşüncesiyle ünlü Don Juan-Zerlina düetini, çoğunun duyduğunu bildiğim Schubert Serenadı da ekledim.

Mozart, Don Juan Operasından Don Juan’ın Mandolin eşliğindeki Serenadı, benim için bir dönüm noktası oldu, mandolin çalışmalarımın istekli geçmesini buna borçluyum.

Don Juan Operası: Mozart’ın büyük operalarından biridir. Konusu belki çok eskilere dayanır ama, bestelemesi için kendisine hazırlanan metin, kişizadeliğin can çekiştiği süreçte (Fransız İhtilâlinin patlamak üzere olduğu sıralarda) 1785’lerde Mozart’ın eline geçmiştir. Serdengeçti bir kişizade, buna bir tür ırz düşmanı Don Kişot da diyebiliriz, geçmişin kendisine bıraktığı söylenen hakları sonuna kadar kullanmak için ortalığa çıkmış bir yaratık, gönlünce insanları kullanmaktadır. Ya da öyle yapmaya kalkışmaktadır. Salt kendi çevresinde değil tüm insanlığı kendi çıkarı için kullanacağını söylemekte bununla övünerek sahnede dolaşmaktadır. Kendisine uyan daha doğrusu uymak zorunda olan bir kulu vardır. Onu sevdiği gibi döver de. Sahnede iki insan dolaşır ama biri adeta asan kesen, öteki de insan kılığında bir hayvan durumundadır. Dış görünüşlerine bakınca, zaman zaman da sahiden öyle sahnelere tanık olunur. Daha doğrusu besteci Mozart’la, metin yazarı da Ponte olayı böyle ortaya sürmektedir. Mozart güzel müziği ile bizim Don Kişot’u (!) (Don Juan’ı) ortaya tüm özellikleriyle çıkarır, izleyenlerin gözünden iyice düşürdükten sonra fazla söz söylemeden izleyenlerin hüküm vermesine bırakarak, insanların bir kader çizgisi olduğunu, bu çizginin bir yerde noktalandığını tüm izleyenlerin algılayabileceği durulukta anlatır. Daha doğrusu anlatmaz güzel müziği ile yaşatır. Don Juan, opera alanında saygın bir yeri olan bir eserdir. Müzik açısındansa henüz aşılamamış bir doruktadır. Belki konusu çok eskilerde kalmış bir toplumsal olay olduğu için çekiciliğini kaybetmiş olabilir gibi düşünenler çıkar. Ne var ki geçmiş, tümüyle geçmiş değildir. Toplumsal olarak geçse bile kişilerin geçmişle bağlantıları sürüp gelmektedir. Bu nedenle Don Juan, günümüzde de sık sık sahnelere çıkmakta, izleyenlerce alkışlanmaktadır. Özellikle müziği ölmezler arasından yerine sağlamca oturmuştur.

 

Not: Portenin altındaki el yazıları, Faik Canselen Öğretmenin, o, zaman zaman sözlü uyarır, uyarısının etkili olmadığını anladığı zaman da kalemle yazardı…

 

Don Juan Serenat piyano metodum Beringer’de var. Sıra ona geldiğinde öteki parçalar gibi onu da Faik Canselen öğretmene dinlettim. Öğretmen çok beğendi:

-İbrahim, Don Juan seni de etkilemiş! deyince bir şey anlamadım. Sanırım biraz soğuk davrandım. Faik Öğretmen, Mozart’ın en güzel operalarından birinin Don Juan olduğunu, bu parçanın orada geçtiğini anlattı. Bu arada serenat, obat gibi şarkıların geçmişteki önemlerinden de söz etti. Serenatlar, çok özel bestelermiş, Soylu delikanlılar sevdikleri için onları özel besteletip sabahları sevgilisinin penceresi altında söyleyerek aşkını duyururmuş. Obatları ise gene serenatlar gibi özel besteleyerek akşamları sevgilisinin balkon ya da pencereleri altında söylermiş. Bu gelenekler sonraları kalkmış ama bu kez besteciler bu tür eserleri bestelemeyi sürdürürmüş. Bunlardan Schubert’in serenatı, çok yaygın bilinenlerden biridir. Bir ünlü serenat da Toselli Serenat! Enrico Toselli, bir İtalyan bestecidir. Bir kontese aşık olur, onunla evlenmek ister. Kontes bir koşulla bu öneriyi kabul edeceğini söyler:

-Benim için bestelediğin serenat dışındaki bestelerini yok edersen önerini kabul ederim! Toselli, öteki bestelerini yakıp tek serenatı bırakır. Bu nedenle besteciler arasında tek eserli olarak Toselli anılır. Serenatı da herkesçe sevilir, keman öğrenenlerin ilk çalmak hevesine kapıldıkları eser Toselli Serenat’tır.

Serenat, bir beste şekli olarak benimsenmiş, sayısız besteci bunun denemesini yapmıştır. Viyana Klasikleri olarak anılan ünlü besteciler Mozart, Beethoven serenatı tek çalgıdan kurtararak orkestra eseri türüne taşımıştır. Beethoven’in, Op 25, Op 41. serenatları yanında Mozart bunu doruğa çıkarmıştır. Operalarında ara parça olarak kullanması dışında orkestra ile çalınan 13 büyük serenat bestelemiştir.

 

Yaygın olarak bilinen Schubert serenat için her saza göre basılmış nota düzenlemesi vardır. Yukardaki örnek, mandolin için de geçerlidir.

 

Mozart besteleri kataloğunda Serenatlar 13 olarak sıralanmış. Bunlardan plâk olarak yalnız biri Eine kleine Nachtmusik (Küçük Parçalardan Bir Gece müziği, (Akşam Müziği) var. nota olarak da No 9, Kv. 320 D dur, Posthorn Serenat bulunmaktadır. Eine Kleine Nachtmusik’i konserlerde de dinledik. Kendi plâklarımızdan da en çok dinlenen bir eser. Romantik dönemde de serenat bestelenmiştir. Örneğin Tschaikovski’nin Melnkolik ve Yaylı Çalgılar serenatları ünlüdür. Çok sevilen Eine Kleine Nachtmusik serenatının orkestralar yanında küçük çalışmalar için de düzenlenmiş notaları basılmıştır. Üstteki tertip, keman ya da mandolin için bir örnek olabilir.

Serenatlar, tek çalgı ile olduğu gibi iki ya da dört çalgı ile de çalınabilir! Dört telli saz için düzenlenmiş bir Eine Kleine Nachtmusik öneği!

 

 

Yukardaki örnek aynı zamanda değişik çalgıların kullandığı anahtarlar için de öğreticidir. 1., 2. kemanların sol anahtarı kullanmasına karşın viyola Do, viyolonsel ise Fa anahtarı kullanmaktadır.

 

Eine Kleine Nachtmusik serenatının girişi tek sese indirilerek, yeni başlayanlar için özendirici bir duruluğa getiriliştir.

 

Aynı serenatın giriş bölümü, keman ya da mandolin için tek olarak da çalınır.

 *

Don Juan Operası plâklarımız arasında var ama 23 büyük plâk, kimse dinlemeye yanaşmıyor. İlk fırsatta Don Juan Operasını dinledim. Gerçekten benim çaldığım parça orada görkemli bir şekilde söyleniyor. Parçayı operada dinledikten sonra, aralıksız çaldım. Bir süre sonra gene Beringer metodumda Don Juan’dan bir parça ile karşılaştım. Üstelik bu parçayı daha çok sevdim. Operayı salt o parçaya alışmak için bir kez daha dinledim. Çalıştığım iki parça beni Don Juan operasına ısındırdı. Tam o sıralar şan öğretmenimiz Hilmi Girginkoç, opera sanatçısı arkadaşı Rabia Erler’le birlikte geldi. Rabia Erler’i daha önce de dinlemiştik. Bu kez, (örnek olarak) bize tek tek soprano, bariton sesleri üstüne bilgiler verdiler, oynadıkları operalardan (Satılmış Nişanlı) önce tek tek sonra birlikte aryalar söylediler.

 

Don Juan Operasında bu arya, önce Köylü kızı Zerlina tarafından söylenir, arkasından Don Juan da katılarak ikisi birden bir süre karşılıklı söyleşirler (karşılıklı üzüntülerini belirtirler). Ünlü çapkın, saf köylü kızı Zerlina’yı, evlenmek üzereyken caydırıp baştan çıkarmaya kalkışır. O zamanların toplumsal anlayışlarına göre kişizadelerin isteklerine karşı koymak neredeyse suç sayılmaktadır. Zerlina dürüstlükle, geleneksel ahlaksızlığın arasında seçim yapmak zorunda kalmıştır. Üstelik evleneceği de yakınındadır. Bu üzücü durumu sesiyle anlatmaya çalışır. Öte yandan Don Juan da kendini haklı sayar:

-Nasıl olur? Bir köylü kızı bir kişizadeye “Hayır!” diyor. Kendi mantığı ile Zerlina’yı haksız bulur. İşin gerçeği ise şudur:

-Bu kişizadelik geleneğine karşı olan Mozart, bu operayı besteler. Operanın da fikirsel olarak en can alıcı noktası burasıdır. Haklılık, saflık ya da masumlukla, haksızlık, sömürücülük, hep benlik tutkusu içinde kıvrananların çatışma noktasıdır. Ancak şarkıda giderek bir yumuşama olur ki dinleyenler bu noktada iki genci, çok insancıl duygular içinde zevkle dinler, melodiği hemen kaparlar!

 

 

Fırsatı kaçırmadım, piyanoya geçerek iki parçayı da anımsattım. Rabia Erler ummadığım bir ilgi gösterdi, meğer onun da en sevdiği aryalardan birisi buymuş; Hilmi Girginkoç Öğretmenle birlikte söylediler. Ardından öteki, Don Juan’ın mandolinli serenadı da gene birlikte söylediler. Kemancı arkadaşların bunlardan haberi yoktu. Onların da ilgisini çekti. Benim sürekli çaldığım parçaları onlar da benimsemişlerdi. Bu sıcak ilgi nedeniyle ders sonunda hemen Don Juan Operasını birlikte dinledik. Çaldığım parçalar çıkınca arkadaşların tavırları değişti, onlar da tıpkı benim gibi o parçaların melodileri yakınlığı ile Don Juan Operasının varlığından haberleri oldu.

Geçen yaz boyu sürekli mandolin çalıştırdım. Okuldaki 7 sınıfın öğretmenleri de sınıflarıyla birlikte gelip çalışma bitimini bekliyordu. Sınıfların büyüklüğüne, küçüklüğüne göre parça seçip çalıştırıyordum. Köy Enstitülerinde genellikle gerçek müzik öğretmeni yoktur. Buna karşın Millî Eğitim Bakanlığı hiç değilse öğretmenlerin bir mandolin kullanmasını salık vermektedir. Öğretmen olmasa bile öğrencilerin bir bölümü mandolin tutmasını öğrenir, bildiği köy türkülerini seslendirmeye çalışır. Ben bunu bildiğim için daha bilinçli bir çalışma yapmak istedim. Bildiğim, derlediğim okul şarkılarını notalarıyla çaldırmayı ilke olarak benimsettim. Öğrencilerim, birlikte çalışırken notasız mandolininin teline bile dokunmaz. Buna karşın, kulaktan alma türkülerimiz vardır, onları da zaman zaman birlikte çalarız. Notalı çalışmalarımızın ilk parçalarından biri, tüm öğrencilerin hatta okul öncesi çocukların söylediği “Daha dün annemizin kollarında yaşarken” diye söylenen şarkının notasıdır. Bu şarkıyı tüm çocuklar duymuş, söylemiştir. Hepsinin kulak dolgunluğu vardır ama çok çabuk da ses yayvanlaşması olur, şarkının çocuksu yanı gazino havasına döner. Bunu önlemek için öncelikle tınılı akorların hiç değilse piyano düzeyinde olmasına dikkat ediyorum. Öğrencilerim de biliyorlar ki bu şarkı, salt bizim değil dünya çocuklarının şarkısı, onlara zaman zaman bundan 200 yıl önce bu şarkıyı piyanoya uyarlayan Mozart’ın Maman Varyasyonlarından bölümler dinletiyorum. Bu nedenle öğrenciler, duydukları melodiden çok, o seslerin uyumuna bakıyorlar. Biz böyle çalışırken bir gün öğrencileriyle gelen bir öğretmen, sanki beni kızdırmak için:

-Aaa, bunu ben de biliyorum! dedi, arkasından da güldü. Susabilirdim ama susamadım:

-Sizin bunu bileceğinizi sanmıyorum, bir başka şarkıyla karıştırmış olacaksınız! deyince öğretmen üsteledi.

-Nasıl olur, bunu herkes söylüyor. Ben de:

- Biz herkesin söylediğini değil, o herkes dediğiniz insanların bilmediğini öğrenip gerçek müziğe ulaşmak istiyoruz. Herkesi toplamamız elimizde değil isterseniz o herkesten biri olarak size soralım! deyip piyanoya oturdum, 1. Varyasyonu çaldım. Bu kez sordum:

-Sayın öğretmenim sizin o herkesinizden kaç tanesi bu çaldığımı bir kez olsun duymuştur? İsterseniz öğrencilerinize sorun onlar bunu her hafta duyuyor, üstelik devamı da var deyip 2. Varyasyondan bir bölüm çaldım. Devamla:

-Biz müzik dersi yapıyoruz, bestecilerin yüzlerce eseri var, biz, birinin küçük bir melodisinden yararlanıp, oradan ötelere gidilirse daha çok güzel melodiler olabileceğini sezmeye çalışıyoruz.

Öğrencilere işaret verdim, birinci sesi çaldılar, İkinci sesi de birlikte tekrar ettiler. Üçüncü kez iki sesli olarak parçayı iki kez tekrarladılar. Dersimiz bitmişti. Öğretmenin küseceğini sanmıştım. Öğretmen küsmedi, defalarca bu olayı başkalarına da anlattı, ondan sonraki çalışmalara hiç aksatmadan katıldı. Genellikle yemeklerde yapılan tartışmalarda beni destekledi. Onu bu şekilde karşılamamdan onun ders çıkarmasını beklerken kendim, kendime bir ders vermiş oldum. O zaman anlattıklarım gerçekten yapılması gereken işler. Maman müziği ile Mozart’ı tanıtmak oluyor da Für Elise ya da bir başka melodi aracılığıyla Beethoven neden tanıtılmasın? Ninni’si bilinen Brahms’a neden daha yakınlık kurulmasın?

İşte bu düşüncelerle hazırladığım Mozart’ı tanıma programım bu anlayışın ilk ürünü oldu.

Öğrencilerle çalışmamız bitmek üzereyken bayan öğretmenler geldiler. Aralarında Nebahat Öğretmen de vardı. Kısa bir açıklamadan sonra biz, programımızı uyguladık. Öğrenciler, şarkıyı önce tek ses, sonra iki sesli çaldılar. Bir üçüncü kez de piyanoyla birlikte tekrarladık. 1. Varyasyonu çaldıktan sonra, Beethoven Menueti çaldım. Arkasından 9. Senfoninin ünlü melodisini ekledik.

 

Ben de Für Elise’yi çaldım. Arkasından Sarıkız türküsünü tekrarlayıp kestik. Öğrenciler gidince ben ayrıca, Mozart KV. 545 1. 2. bölümlerini çaldım.

Böylece, benim çok istediğim bir olay, oldukça düzgün bir şekilde gerçekleşmiş oldu Öğretmenler ayrılırken Nebahat az bekleyerek sormak istediklerimi sormadan anlattı. Sınıfı okula döndüğü için o da yerine dönmüş. Şimdilik okuldaymış. Yeni öğrenciler gelince durum değişebilirmiş ama, kendine sorulursa bu yıl burada kalmak istiyormuş.

Onlar gidince oldukça sevinçliydim. Bu kez oturup Liszt Rapsodi’yi çekiçlemeye başladım. Giriş güzel, ancak çok değişik bir parça, parça da değil, parçacıklar art arda eklenmiş gibi. Uzun süre çalıştım. Kalkmak üzereyken bir grup öğrenci geldi, bunlar, buraya çalışmaya gelen konuk ekiplerdenmiş. Başlarında bir bayan öğretmen var. Öğretmeni tanır gibiyim ama gene de çekimser davrandım. Öğretmen anımsattı; “Pazarören!,, deyince:

- Sabiha Öğretmen! dedim. Sabiha Öğretmen geçen yaz da gene ekiple gelmiş, sık sık da bizim kaldığımız yere gelerek bizimle konuşmuştu. O zamanki konuşmalarımıza göre Ekrem Ula’nın baldızı sayılıyordu. Aradan zaman geçti. Ekrem burada ama sık görüşemiyoruz, durum nedir? Sabiha Öğretmenlerin günleri bitmiş, yarın ayrılıyormuşlar. Sabiha Öğretmenle eşi Ömer Öğretmen, bizi ilk gezimizde Pazarören’e uğradığımızda da çok candan karşılamışlardı. Bu nedenle onlara gönülden bir konser verdim. Schubert Serenat’la Moment Muzikali, Beethoven, Für Elise, Menuet ile Pathetique Sonat’ın Rondo bölümünü, Mozart, Maman’dan iki bölümle Türk Marşını çaldım. Çok mutlu oldular. Onlar ayrılınca bir süre düşündüm:

-İyi ki gelmişim, dört aylık arayı neredeyse kapatıyorum. Uzun sonatlardan koptuğum yerler var ama, çaldığım bölümler de küçümsenmeyecek ölçüde yerlerinde duruyor. Pathetique Sonatın Rondo bölümünü bir kez daha çalıp Yapı Kolu bölümüne gittim. İsmail Koralay’la Enver Ötnü, karşılıklı oturmuş plân çiziyorlar. Ekrem’i sordum, ikisi de gülümsediler. Koralay, eski öğrencileri yuvalarına dönüyor, onları uğurlamaya gitti! dedi.

Yemeği, Öğretmenler Lokalinde yedik. Yemekten sonra Koralay’la satranç oynadık. Yatarken baktım, Süleyman Adıyaman tek başına uyuyor. Ötekiler nerede acaba? Tam uyumak üzereyken Enver Ötnü geldi, Koralay’a:

-Bir daha gitmem, onunla içki içilmez, fıçı gibi adam! Kim olabileceğini düşünürken buldum, İzzet Palamar! “Yalnız adam, ne yapsın?,, sözü geçmişti. Bu yalnız adam, sözü kafamı karıştırdı, “Yalnız adam!” bekâr, kimselere denir. Öyleyse burada bekâr kimse çok. Başta Hidayet Gülen, Mustafa Güneri, Cemil Toygar! Üstelik İzzet Palamar’ın bekâr olduğunu da bilmiyordum. Burada evli olan kimseleri, eşiyle görmedim ki, ötekilerden ayırayım. Okul Müdürü Rauf İnan’ı bile bir kez olsun eşiyle görmedim. Çiftelerli arkadaşlar “Evli!” dediler; hattâ çocuklarının birinin adı, Güneş, biri de Yarın’mış. Şaka olarak aldım. Hürrem Arman’ın evli olduğunu nereden bileyim? Adam eşini bir yere çıkarmıyor. Daldım gittim. Fikret Madaralı Öğretmen bizleri daha ilk yılımızda (1939) Alpullu’dayken, Sinanlı Köyünde oturuyordu evine bizi davet etmiş, bahçesinde çay içmiştik. Okul Müdürümüz İhsan Kalabay da, bir bayram günü evine davet etmiş, eşi Leman Öğretmen bizlere ikramlarda bulunmuştu. Keza Eğitimbaşımız Enver Kartekin de bir bayramda davet etmiş, eşi, öğretmenimiz Sabahat Kartekin Öğretmen bizlere ikramda bulunmuştu. Bir gece konuk kaldığımız Arifiye Köy Enstitüsü’nde okul Müdürü Süleyman Edip Balkır, arkadaşlarımız adına benimle birlikte on arkadaşı evine davet etmiş, sofrasında birlikte yemek yemiştik. Belki büyük bir şans eseri olarak ben Genel Müdürümüzün daveti üzerine evine gitmiş, oğlu Engin’le oturup masalarında yemek yemiş, gece evlerinde konuk kalmıştım. Oysa şimdi, okul müdürü ile Eğitimbaşı, evli mi yoksa bekâr mı, bunu bile bilmiyorum. Bu durum benim için bir ilerleme mi, yoksa bu işte bir aksayan taraf mı var? Bunları düşünürken uyumuşum.

 

9 Eylül 1945 Pazar

 

Süleyman Adıyaman sordu:

-Nerde bunlar? Bunlar dedikleri, Ekrem Ula, Süleyman Alkan. Ötekiler, Hüseyin Çakar, Abdullah Ön, izindelermiş. Enver Ötnü’ye göre bugün gelenler çok olur. Arkasından da:

-Canım İzmir, şimdi kaynıyordur; iki bayram bir arada! Süleyman Adıyaman düzeltme yaptı, üç bayram, Fuar da açılıyor. Okul müdürünü çekiştirdiler:

- Hamdi Kalas, o bayramları, öğrencilerin burnundan getirtir!

Kahvaltıdan hemen sonra salona gittim, ortalığı topladım. Yaz oluşu güzel, kışın olsa bu rahatlık olmaz. Hiç beklemiyordum, Öztekin Öğretmen geldi. Etrafa göz attıktan sonra:

-Ali Bey’e bakarsan bugün Bakanlıktan gelecekler olabilirmiş. Kulağı deliktir o tilkinin.

Öğretmen öyle deyince, çalışma programımın değişip değişmemesini sordum. Öğretmen:

-Sen benim dediğimi düşünme, programın nasılsa onu uygula!

Öğretmen gidince kendimi yokladım, çalacağım parçaları bir daha gözden geçirmeyi, biraz da daha dikkatli olmayı aklımdan geçirerek tuşlara vurmaya başladım. Önce bir süre Hanon çalıştım, Czerny Etütleri tekrarladım. Bir süre gam, kromatik gam, arpej yaparak vakit geçirdim. Mozart KV. 331, vazgeçemediğim bir sonat, onu baştan sona tekrarladım. İlk dört bölüm kusursuz, 5. 6. trio bölümlerde aksamalar oluyor. 1, 2, 3,4 numaralar, arkasından Türk Marşı… (Gerekirse, KV. 545 1. 2. bölümler) Beethoven’den Für Elise, Menuet, Pathetique’ten de-Rondo. O kadar. Saate baktım, hiç ara vermeden tam yarım saat sürüyor. Köyden gelenler olursa, onlara Beringer’i açıp bakarak, Beethoven, Tarla Faresi, İngiliz, Amerikan milli marşları (Alman da var ama onu geçiyorum) Schumann Atlı, Çiftçi, Choral, Tshaikovsky Polis Dansı, Diyabelli, Rondo, Ziraat Marşı, Ankara Marşı…. Kalkmak üzereyken, Nebahat geldi. Oturduğum yerden “Hoş geldin!” dedim ama gözlerim kapıda kaldı. Anladı:

-Kapıya bakma, ben yalnız geldim. Bugün bayram, gelemem mi yani? Açıkladı, arkadaşlarla, kahveye geldik, onlar orada, ben uğramak istedim. Teşekkür ettim, annesini, babasını sordum, iyilermiş. Yeğeninin piyano durumunu sordum. Eniştesi Kayseri’den Ankara’ya dönmeyi beklerken Sivas’a terfi ederek gönderilmiş, altı ay daha orada kalacakmış. Biz konuşurken Bedia Öğretmenle, Rahmiye Öğretmen geldi:

-Nerede kaldın, orada kimse kalmayınca biz de ayrıldık! dediler. Kimse kalmamasının nedeni yemek saatinin gelmesi imiş. Onlar ayrılınca ben de toparlanıp yemekhaneye gittim. Yemekte birden ikircil bir duruma düştüm; Nebahat, benim bildiğim Nebahat, bu tür davranışı kolay kolay yapmazdı. Bu nasıl oldu? Bir süre bunu düşündüm. Bir yolunu bulup sorarım!

Yemekten sonra mandolin grubum normal süresinde geldi. Birilerinin geleceğini biliyorum ama öğrencilere bunu duyurmak istemiyorum. Onlar benden daha çok tedirgin oluyorlar. Çalışırken gelenler olursa o denli telaşa kapılmıyorlar. Bu kez işi ağırdan aldım, tüm mandolinlerin tellerini tek tek tınılattırdım. Kendi programımız dışında parçalar çaldık. Öztekin Öğretmen geldi. Yüzü oldukça güleç. Gelecek grubun kimler olduğunu öğrenmiş; Eski Millî Eğitim Bakanımız Saffet Arıkan, yanında kalabalık bir grup! deyip bana, programını başlat işareti verdi. Daha dün annemizin derken kapıdan girenler oldu. Öğrenciler piyanonun sağ yanında sandalyelerde oturuyordu. Gelenlerin kalabalık olduğunu görünce işaret verip durdurdum, sandalyeler, konuklara verildi. Konuklar arasında bayanlar da vardı. Azıcık daraldım ama gene de çok olağanmış gibi hareket ederek kaldığımız yerden başlatıp çalışmamızı sürdürdük.

Mamanı, önce tek ses, arkasından da iki sesli çalındıktan sonra ben öğrencilere:

-“Çocuk Mozart, Paris’e konser için gittiğinde yaşdaşlarının söylediği bu şarkıyı çok sevmiş , kendine göre yorumlar da katarak piyanoya böyle aktarmış!” dedikten sonra, şarkının tüm dünya çocuklarının şarkısı olduğunu, çocukların bunu, kendi yaşlarında bir çocuk olan besteci Mozart’a borçlu olduğunu söyleyip 1. ve 2. varyasyonları çaldım. Parçayı bir daha iki sesli olarak tekrarlattım. Arkasından Beethoven Menuet’i çaldım. Triyo sonunda işaret ettim, 9. Senfoni’nin çok bilinen bölümünü önce tek ses sonra iki sesli, olarak çaldırttım. Bu kez de konuklara dönerek:

-“Büyük bestecilerin ünlü eserlerini tanımak için böyle bir yöntem uyguluyoruz. Gerektiğinde bu eserlerin plâklarını da dinleyerek eserlerin bütünü hakkında bilgilenmeyi amaçlıyoruz!” deyince konuklar alkışladılar. Öztekin Öğretmen öğrencilere işaret verince çocuklar çıktı. Öztekin Öğretmen beni de tanıttı.

-“Köy Enstitüleri öncesi açılmış olan Köy Öğretmen okullarından gelme İbrahim, kendi kendini yetişirmiştir. Okuluna müzik öğretmeni atanamadığı için akordiyon alıp kendi kendine nota öğrenerek büyük bir başarı kazanmış, akordiyonu da piyano derecesinde ustalıkla kullanır. Okulumuzun Millî Oyun müziklerini çalan iki öğrencimizden (ki birini bu yıl mezun ettik) biri de İbrahim’dir. İki yıldır piyano çalışıyor.” deyip bana piyanoyu gösterdi. Olay hiç de düşündüğüm gibi olmamıştı. Sıkılarak piyanoya gittim. Her zaman yaptığım gibi, Für Elise, Moment Muzikal, Alaturka’yı çalıp kalkmayı düşünürken piyanoya oturunca Mozart KV. 331 la majör sonata başladım. Piyanonun seslerini duyuyordum, sesler hoşuma gittikçe kendimi topladım. Birinci bölüm çok güzel gitti, sevinerek 2. Bölümü çaldım. 3. Üçüncü bölümü çalarken 4. Bölümü çalmaya karar verdim. Onu keser kesmez Alaturka bölümüne (Türk marşı) geçip kalkacaktım. 4. Bölümün sonunda bir el omuzuma dokundu. Baktım, omuzuma elini koyan konuklardan biri. Bakınca bana, eliyle kalk işareti verdi. Kalktım, benim yerime oturdu, oturur oturmaz su gibi Türk Marşını çalmaya başladı. Olağanüstü çaldığını ilk vuruşlarında daha anlamıştım. Eğer çalsaydım aradaki farkı herkes anlamış olacaktı. Konuklar alkışladılar. Çalan hiç oralı olmadan Beethoven, Pathetique sonata başladı. Uzun bir sonat. Çok uğraşmıştım ama ilk bölümü bir tülü başaramamıştım. Ancak son Rondo bölümünü ben de su gibi çalıyordum. Adam bana dönerek piyanoyu gösterdi. Oturur oturmaz Rondo bölümünü ara vermemişçesine bir güzel çaldım. Uzun uzun alkışlandım, Piyano çalan bana sarıldı, saçımı çekti, kendi kendine yüksek sesle konuşarak konukların yanına döndü. Ne konuştular anlamadım, Öztekin Öğretmen beni çağırdı ortada oturan Saffet Arıkan’ı işaret ederek:

-Beyefendinin soracakları var! dedi. Önüne dek giderek selâm verdim. Gülümseyerek,

-Güzel çalışmışsın, güçlü bir iraden olduğu belli, merak ettim; bildiğim kadarıyla sen bir köylü çocuğusun, malûm bizim köylerimizde piyano bulunması mümkün değil. Sen bu piyanoyu nerde görüp dinledin ki böylesine heveslendin?

Saffet Arıkan

 

Hiç duraksamadan:

-Sayenizde beyefendi? deyince kaşlarını çattı. Ona konuşma fırsatı bırakmadan:

-Siz Köy Öğretmen Okullarını açmasaydınız, ben şimdi köyde ya çoban olacaktım ya da çift sürecektim. Açtığınız okula gidince orada piyanoları görür görmez hemen sarıldım. Ancak okulumuz 3 ay içinde başka yere taşınınca hevesim kursağımda kaldı. Babam benim merakımı anladı, bana bir akordiyon aldı. Akodiyonu notayla çalıştım. Okulumuza müzik öğretmeni verilmediği için bayrak törenlerini, oyunları, ben yönettim. Bu beni cesaretlendirdi. Buraya gelince de çok güzel bir ortam buldum, Piyano öğretmenim beni tatil aylarında da konservatuvara çağırarak sürekli dinledi!

Başını sallayarak beni dinleyen Saffet Arıkan:

-Gittiğin yerde bakalım piyano olacak mı?

Ben hiç çekinmeden:

-Okulu bitirince burada kalmak istiyorum. Bu olmazsa gene akordiyona sarılacağım, zaten onu hiç bırakmadım, sabah oyunlarının müziklerini ben çalıyorum.

Hemen yanında oturan, bizi dikkatle dinleyen bayanlardan biri, Saffet Arıkan’a dönerek:

-Parti olarak, Köy Halkevlerine dek piyano gönderdiler, şunun şurasında kaç Enstitü var ki; bunlara da birer piyano gönderemezler mi? deyip güldü.

Aradan biri de:

- Parti şimdi kendi havasında, kendi davulunu çalıp kendi dinliyor!

Onlar konuşurken ben geri çekildim. Az sonra da kalktılar. Ayrılırken, piyano çalan bana bir şeyler dedi ama yabancı dille söylediğinden anlamadım. Ancak tavırlarından güzel şeyler dediğini sezdiğimden gülümseyerek teşekkür anlamında birkaç kez “Sağol!” dedim. Sonradan öğrendiğime göre o kişi Macaristan Büyükelçiliğinde görevli, önemli biriymiş, aynı zamanda piyanistmiş.

Onlar gidince dönüp piyanoya oturdum. O yabancının piyano çalarken sanki pedalları başka türlü kullanıyor sanısına kapılmıştım. Pedal denemesi yaparken bir nöbetçi öğrenci, Bölüm Başkanımızın beni Yönetim binasına çağırdığını söyledi. Gittim, konuklar yönetim binasının ön gölgesinde oturuyordu. Saffet Arıkan beni yakınına çağırdı, Belvü Palas’ı sordu. Ben duraksayınca bu kez de Vakıf Han’ı sordu. Ben, “Gençlik Parkı!,, deyince elindeki mektubu bana uzatarak:

 

 Gençlik Parkı, Ana cadde tarafı 2. Vakıfhan

-Büyük kapıdan girince oradaki görevlilere verirsen neler yapacaklarını onlar bilirler, sana da bilgi verecekler! dedikten sonra! “2. Vakıf Han!,, diye tekrarladı. Bu arada beni götürecek kamyon hazırlanmış, Öztekin Öğretmen beni kamyona dek götürüp uğurladı. Yol boyunca hiçbir şey düşünmedim, kamyonla yapılacak kişisel bir işi olabileceği inancım öne çıkmıştı. Vakıfhan’a varınca bir “acaba?,, kuşkusu doğdu. Çünkü mektubu alan kimse birilerini topladı, ivedi olarak kamyona bir büyük sandık yüklendi. Sandığı görünce, plâk, pikap olabilirliği aklımdan geçti. Bölüm Başkanı için koltuk, oturmak için sandalye falan da olabilir. Bir ara da heykel düşledim, büyük bir Mozart ya da Beethoven heykeli olamaz mı? Okula dönesiye dek bunları sayıkladım. Kendi binamızın önüne inince sandığın kenarında piyano resmini gördüm. Az sonra ambalaj açılınca bir kuyruklu piyano ile karşılaştım.

Piyano hemen salona çıkarıldı.

Öztekin Öğretmen sevinçli, bana:

-İşin henüz bitmedi, yarın Mithat Beyi alıp getireceksin! Mithat Bey, Mithat Kurfalı, piyano akortçusu.

Piyano açıldı ama çalmak olası değil, yepis yeni. Olayı duyan öğrenciler geldi. Öztekin Öğretmen sık sık:

-İbrahim, “Garip kuşun yuvasını Allah yapar!,, derler; şu işe bak, bizim piyanomuzu alanlara bu büyük bir ders. Buna ben içimden büyük bir şamar diyorum. Bunu söylemiyorum ama onlar bu şamarı yüzlerinde duyacaklar!

Akşam yemeğinde yenilen içilen hep piyano oldu, defalarca soruldu tekrar tekrar anlattım. O denli tekrarladım ki, yatınca olayı kendim bile karıştırmaya başladığımı anladım.

 

10 Eylül 1945 Pazartesi

 

Mithat Kurfalı Öğretmenin evini biliyorum, Prof. Zuckmayer’le yan yana binalarda oturuyorlar. Cebeci’de, Konservatuvar’a yakın.

Durağa indiğimde bayan öğretmenlerden bir grup Ankara’ya gidiyormuş, bana takıldılar:

-O güzel piyanoyu bırakıp nasıl gidiyorsun? Olayı ciddi ciddi anlattım:

-Akordu yapılmayınca onun tenekeden farkı olmaz. Akordu da ancak ustaları yapıyor. Bu arada Mithat Kurfalı Öğretmenimizi övdüm. Piyanoların akortları üstüne öyküler anlattım. Avrupa’dan gelen piyanistlerin akortçuları da yanlarında olurmuş. Ancak Türkiye’ye gelenler, Mithat Kurfalı’ya güvendiklerinden yanlarında akortçu getirmezlermiş! Alfred Corto, Bruno Walter, Walter Gieseking, Samson François, bile son geldiklerinde akortçu getirmemişler.

Cebeci’de ayrılırken Nebahat’ın gözlerinin içine bakınca anladı, hemen açıkladı; toplu olarak gidecekleri yerler varmış. Ben zaten Mithat Kurfalı’yı bulunca ona uyacaktım, bulamazsam haber bırakıp Kayseri-Adana treni ile Lalabel’e döneceğime karar vermiştim. Mithat Kurfalı Öğretmeni buldum, ancak İstanbul’dan gelen bayram konukları varmış, onları uğurlayınca akşam, kesinlikle gelecekmiş. Yapacak başka işim yoktu, yalnız yalnız bir süre dolaştım. Onca insan arasında dolaşırken bile aklım piyanoda. Tren saatini öğrenmiştim ama gene de güvenmedim, istasyona indim. Bir de baktım ki insanlara vagonlara koşuşuyorlar. Duyuru yapıldı:

-Kayseri-Adana yolcuları kalmasın! deniyor. Koşarak trene bindim. Oldukça kalabalık. Zaten oturmak niyetinde değilim. Çevreye bakarak Lalahan’a ulaştım. Elimde iki seçenek var, Hasanoğlan köylüleri gibi Lalabel yokuşuna tırmanınca ağırlaşan trenden atlamak ya da Lalabel’de adam gibi inip yürümek! Yürümeyi yeğledim. Gerekçem de çok önemli:

-Güzel bir piyano bulmuşum, onu zevkle çalmak varken, atlayıp bir yanımı inciterek beklemek de olası! deyip, Lalabel’de indim. Başka inen de oldu, onlarla konuşa konuşa köye döndük. Köyün Bağ yolundan doğru kendi salonumuza gittim. Piyano eski piyano yerine çekilmiş, gene az yan duruyor. Bernstein ise Bölüm Başkanı’nın odasına taşınmış. Odaya girip çalmaya başladım. Bir süre sonra notalarımı alıp programlı çalıştım. Yirmi kadar parçam var, en ihmal ettiklerim Chopin parçaları, bunları sıraya soktum. Prelud, Etüt, mazurka, Nocturne. Hep birbirine benziyor ama ayrı karakterde sesleneceklermiş; işte benim kavrayamadığım da bu! 2/4 ya da 4/4 ölçeğinde bir Etüt ile Nocturne nasıl değişik karakterde olacak? Faik Öğretmene göre ben daha tuşlara basma faslına geçmemişim. Piyanoda esas tuşlara basma önemliymiş. Gerçekten ben tuşlara basma falan diye bir olay üzerinde durmadım. Sonunda Liszt Rapsodiyi açıp tuşlara vurabildiğim kadar vurdum. Cesurca vurunca daha rahat oluyorum. Nöbetçi öğrenci beni uyardı, “Geldiğinizi Bölüm Başkanına bildirmeniz söylendi. Kendileri ailece Bağ Evlerinde!” Mithat Beyin bu akşam geleceği haberini gönderdim. İyice rahatladım, bu haberi nasıl ileteceğimi düşünüyordum. Bir süre daha çalıştıktan sonra yemeğe gittim. Öğle yemeğini atlatmıştım, bayram yemekleri, işime geldi. Yemekten hemen sonra salona döndüm. Az sonra da Mithat Kurfalı öğretmen geldi. Bu marka piyanoyu ilk kez gördüğünü söyledi. Az sonra Öztekin Öğretmen geldi. Mithat Kurfalı, aynı sözü söyleyince Öztekin Öğretmen:

-Nerde göreceksin, bu piyano çok özel, bunu Alman Führeri Hitler Türk Büyükelçisi Saffet Arıkan’a özel olarak hediye etmiş. Sayın Saffet Arıkan da ambalajını bile açtırmadan bize hediye etti. Böylece bu piyanonun bir de böyle çok özel bir değeri var. Bana dönerek:

-Bunu sağlayan da İbrahim, o olmasaydı, bu piyanonun buraya gelmesi söz konusu değildi. Bunu bana Sayın Arıkan’la birlikte gelenler söylediler, yalan söyleyecek değiller ya. Ambalajı aşağıda, onu bile atmaya kıyamadım.

Mithat Kurfalı Öğretmen, uzun bir uğraştan sonra:

-Bu günlük bu kadar, teller gerildi, sabah yapacağımız bir genel denemeden sonra akorduna başlayacağız. Yeni piyanoların akortları biraz oyalar! dedi. Zaten yat zilleri çalmıştı.

Yatınca Öztekin Öğretmenin dediklerini düşündüm. Bir rüya görmüştüm, Rüya, Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’la ilgiliydi. Alman askerleri geçiyordu. Şarkı söyler gibi ağızlarını oynatıyorlardı ama ses mes çıkmıyordu. Bu olayın o rüya ile ilgisi olabilir mi? diye düşünürken uyumuşum.

 

11 Eylül 1945 Salı

 

Arkadaşlar olayı hep duymuşlar:

-İlk konseri bize vereceksin! diye koşul koydular. Bayram bittiği için konserlerin de bittiğini, ama arkadaşlara her zaman, özellikle de akşam yemeğinden sonra yatana dek çalabileceğimi söyledim. Hatta, plâk dinlemeyi de önerdim. Hiç beklemediğim Süleyman Adıyaman bile çok sevineceğini söyledi, özellikle plâk dinlemek istediğini tekrarladı.

Kahvaltıyı yapar yapmaz salona koştum. Mithat Öğretmen gelmiş, işe başlamıştı. Kuyruklu piyanoların kolay gibi görünmesine karşın akortlarının tehlikeli olduğunu bu nedenle çalışanların yanında kimselerin bulunmamasını önerdi. Bana işaretlediği yerde durarak, gerektiğinde yardımına koştum. Sandığım kadar uzun sürmedi, piyano, piyano olarak salonu bir bakıma süslediği gibi o denli de güzel sesler çıkardı. Mithat Öğretmen, birden bana:

-Geç bakalım en sevdiğin parçayı çal, bu güzel bir anın olur! dedi. Bunu beklemediğim için bir süre kararsızlık geçirdim. Mozart Kv. 331 La majör sonatın ilk bölümünü çaldım. Mithat Öğretmen de o sonatı severmiş beni alkışlarken Öztekin Öğretmen geldi. Soru sual etmeden piyanonun başına oturdu, akorlara bastı. Kalktı, yerinin doğru konulup konulmadığını gözden geçirdi. Sonra o da bana çalmamı söyledi. Beethoven Für Elise ile sol majör Menueti çaldım. Öztekin Öğretmen bana:

-İbrahim, sen bunu hak ettin, piyanonun iki anahtarından birini sana veriyorum, salonu boş buldukça dilediğin kadar çal. Sakın sakın anahtarı başkasına verme yoksa geri alırım. Bu piyanoyu koruyacağız, öğrenci piyanosu olarak kullanılmayacak.

Mithat Öğretmen, odaya çekilen piyanoyu da akort etti. Birlikte yönetim binasındaki piyanoya gittik. Piyano sesi geliyordu, Bella gelmiş, o çalıyormuş. Mithat Öğretmen akort ederken konuştuk; Bella, akşam gelmiş, trende yalnızmış, oldukça sıkılmış. İçimden söylendim:

-Şanssızlık budur işte! Kayseri trenine atlayıp okula döndüm de ne oldu yani (?) Bella fazla beklemedi, yeni piyanoyla vereceğim özel konserime davet ettim. Bella nota getirmiş, piyano için Mendelsshon Düğün Marşı, yeni başlayanlara kulak alıştırması için tek ses. Bella için fark etmez, o zaten tek ses çalıyor. Sol eliyle de basıyor ama sanırım kendi kulağına uyan sesleri çıkarıyor. Birilerine de böylesi gerekli. Besteci öyle yapmış diye onu çalmak zorunda değiller ya (!) Radyoda dinlediğimiz alaturka saz topluluklarına (ud, kanun, cümbüş, darbuka, keman viyolonsel, yaylı tambur) piyano da eklenmeye başlandı. Onlar, ikinci, üçüncü ses mi çalıyor?

 

 Mendelsshon Düğün Marşı

 

Bir an önce yeni piyanoya oturmayı sabırsızlıkla bekliyorum. Daraldığım için olacak, sanki Mithat Öğretmenin işi bilerek uzattığı düşüncesine bile saplandım. Sonunda kendisi sesleri kontrol etti, bana:

-Hadi çal da dinleyelim, dedi ama Öztekin Öğretmen geldi, Ankara’ya dönenler varmış, Mithat Öğretmen ivedi olarak toplanıp ayrıldı. Öztekin Öğretmen gülerek:

-İbrahim, şu iş bak, biz rahat çalışmak için piyanoların çoğalmasını beklerken elimizdekini aldılar. Sen misin bu nankörlüğü yapan, al sana piyanonun kuyruklusunu!

 

 

9 Eylül. 1945

 

Öğretmen ayrılınca salona döndüm. Görmediklik etmemek için ya da alışkanlık, küçük odaya girerek öteki notaları bir yana itip Düğün Marşına sarıldım. Bunu plâktan çok dinlemiştim; Mendelsshon ‘un “Bir Yaz Gecesi Rüyası eserinin devamında var. Ancak piyanoda biraz zayıf kalıyor. Yeni piyanoda yenilik saymak için, Boccherini, Menueti, Franz Liszt Rapsodiyi,, Mendelsshon Düğün Marşını çalmayı göze aldım. Arkadaşlar gelene dek çalışırsam (Rapsodinin bütünü için dilim varmıyor ama) belli bölümlerini ortaya çıkarırım.

Bir grup öğrenci geldi (mandolin Grubundan) kalkıp salon kapısını açtım, çocuklar da benim gibi heyecanla yeni piyano ile çalışmayı düşlüyorlar. Hemen açıp Maman’ı çaldım onlara. “Yarın öğlede çalışmaya başlıyoruz!” deyince sevindiler.

Çocukları uğurlayınca gene eski piyanoya döndüm, bu kez Luigi Boccherini Menuet’ini açtım. Bir çırpıda çalınır gibi bir girişi var, o girişte tempoyu tam tutturamayınca arkadan gelen sesleri tam değerlerine göre çalmak zorlaşıyor. Bir süre başı atlayarak çalıştım. Luigi Boccherini’nin, plâklarımız arasında viyolonsel konçertosu var. Çok az dinlediğimiz plâklardan biri. Kalkıp pikaba onu koydum. Menuet’in etkisi mi oldu ne, konçertoyu da sevdim. Besteci hakkında bir bilgim yok. Adından İtalyan olabileceğini kestirdim. Adını da bilinmeyenler listesine ekledim. Eserlerini dinleyip, hakkında bilgilendiğim bestecileri yazıyorum. Bir de konserlerde eserleri çalınıyor ama Faik Canselen Öğretmenin önemsemediği besteciler var, onların salt adlarını yazıp, haklarında bilgi bulunca esas listeye geçiriyorum.

Konserlerde eserleri çalınan bestecileri hep yazdım ama, onlar arasında çok tekrarlar oluyor, o tekrarları kaldırıp doğru bir liste yapmayı bir türlü başaramadım. Mahmut Ragıp Öğretmenden sordum, o ise bana başka bir öneride bulundu:

-Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nda tanınmış tüm bestecilerden eserler vardır. O eserlerin bestecilerinin onlarda tam listesi bulunur. Yöneticilerinden istesen verirler! Az sonra ne düşündü ise Mahmut Ragıp Öğretmen, bu kez de, “dur, az bekle, ben Kemal İlerici’den onu sana temin ederim!” demişti. Araya tatil girdi, umarım konserler başlayınca o listeyi alacağım. Zaten bitirme tezim olan Cumhurbaşkanlığı Orkestrası plânımda çaldığı, çalacağı eserler listesi olacak. Şimdilerde en çok eserini dinlediklerimizden, Telemann, Bach, Haendel, Vivaldi, Tartini, Gluck, Haydn, Mozart, Beethoven, Boccherini, Schubert, Weber, Rossini, Berlioz, Camille Saint Saens, Paganini, Mendelsshon, Schumann, Chopin, Liszt, Wagner, Brahms, Brukner, Bizet. Lalo, Smetana, Dvor’ak, Sibelius, Grieg, Tschaikovski, Balakirev, Mussorgski, Borodin, Korçakov… v. b.

Bunları böyle arkadaşlarımın adlarını sıralar gibi sayıyorum ama bunların hemen hemen hepsinin başka adları da var, o adlarıyla hiç değilse bir bestesini neden anmayayım?

Georg Philipp Telemann-Trumpedt Konçertosu, Johannn Sebastiyan Bach-Brandenburg Konçertoları, George Friedric Handel-Su Müzikleri, Antonio Vivaldi-Mevsimler, Giuseppe Tartini-Şeytan trilleri, Christoph Willibald Gluck- Orfeo operası, Joseph Haydn,-Çocuk Senfonisi, Wolfgang Amadeus Mozart-Don Juan Operası, Ludvig van Beethoven-9. Senfoni, Luigi Boccherini-Menuet, Franz Schubert-Moment Muzikaller, Carl Maria von Weber-Dansa Davet, Gioacchino Rossini-Sevil Berberi, Hector Berlioz-Fantastik Senfoni, Camille Saint Saens-Hayvanlar Karnavalı, Niccolo Paganini-Keman Kaprisleri, Felix Mendelsshon Bartoldy-Keman Konçertosu, Robert Schumann-Rüya, Frederic Chopin-Ölüm Marşı, Franz Liszt-Rapsodi, Robert Wagner-Tannhauser, Johannes Brahms-Ninni, Anton Bruckner,(?) Georg Bizet-Carmen, Eduard Lalo-İspanyol Senfonisi, Bedric Smetana-Satılmış Nişanlı, Antonin Dvor’ak-Yeni Dünya Senfonisi, Jean Sibelius-Keman Konçertosu, Edvard Grieg-Piyano Konçertosu, Peter İliç Tschaikovsky-İtalyan Cappriccio’su, Milly Balakirev,(?) Modest Mussorgsky-Bir Sergiden Tablolar, Aleksandr Borodin-Prens İgor, Rimski Korçakov-Şehrazat, v. b…. . Bunlardan birer örnek verdim ama çoğundan birden çok örnek sıralayabilirim. Özellikle, Bach, Haydn, Mozart, Beethoven, Schubert, Chopin, Schumann, Mendelsshon, Brahms gibi çok ünlülerin her boydan eserlerini tanımaktayım. Bach, Haydn, Mozart, Beethoven için özel defterlerim var. Örneğin Mozart, 25 Piyano konçertosu,7 keman konçertosu,5 klavsen konçertosu, 2 flüt, 1 klarnet, bir Flüt- Arp, 1 keman-Viyola konçertosu, öteki tüm üflemeli çalgılar için birer ikişer konçerto, böylece konçerto sayısını 55’e yükseltmiş. +1 tanesi konserlerde çalınan, gerçekte ise 52 Senfoni, 20 kadarı sahnelerde oynanan gerçekte 30 dolayında opera, 12 büyük mess, 18 Piyano sonatı, 13 büyük serenat, 10 Menuet, 24 Keman-Piyano sonatı, 20 Kuartet (Dört çalgı için) Dört el piyano için, iki piyano için besteleri yanında iki piyano, 3 piyano için de konçertolar, 20 dolayında sonat niteliğinde Varyasyon bestelemiştir. Tüm bestelerinin sayısı 625 olarak yazılmaktadır. Beethoven için de benzer sayılar sıralanabilir. Sayıca az görünmekle birlikte Beethoven’inkiler daha oylumludur. 9 senfonisi vardır ama, senfoniler Mozart senfonilerinden oylumludur. Beethoven bir keman konçertosu, 5 piyano konçertosu bir de trio konçerto (Keman-Viyolonsel-Piyano) bestelemiştir. Bir operası (Fidelio) 30 kadar piyano sonatı vardır. Defterlerimde, Haydn ile Bach için bu denli ayrıntı yerine daha az ad, daha büyük sayılar vardır. Örneğin Haydn, 105 senfonisi,70 Kuarteti, bir o kadar triosu, keman piyano sonatı, keman, piyano, klavsen, viyolonsel, flüt konçertoları. v. b. Bach içinse salt eserlerinin tümü 1100’dür diyorum.

 

Boccherini menuet, çok kolayıma gitti, birkaç kez daha tekrarlarsam küçük parçalarım arasına girecek. Bach Wachet auf, Beethoven, Für Elise, Sol Maj. Menuet, Schubert Moment Muzikal, Mozart, Türkmarşı, Boccherini Menuet v. .

Ucu ucuna yemeğe yetiştim. Süleyman Adıyaman beni bekledi. İngiliz bestecilerini sordu. İngiliz bestecisi olarak bir iki ad duymuşum ama birden toparlayamadım. Sonunda Harry Pursell ile Edvard Elgar’ı anımsadım. Süleyman Adıyaman pek müzikle ilgilenmemiş, ilgiyle sordu:

-Nasıl olur? Avrupa’nın her tarafında insanlar konser dinlerken onlar ne yapmış?

Sorulacak soru mu? Hemen karşılık verdim:

-Öteki Avrupalılar konser dinlerken İngilizler de dünyayı işgal etmişler. Şimdilerde de onların konserlerini kendi ülkelerinde keyifle dinliyorlar.

Süleyman Adıyaman sözüme güldü ama bana inanamadı. Sanırım bilmediğim için öyle dediğimi düşündü. Kendisinin bu konuda bilgi toplamak istediğini söyledi. Ayrılınca ben de düşündüm, Haendel gibi bir büyük besteciyi benimseyip müziğini dinlediklerine göre sahiden onlardan neden besteci çıkmamış?

Yatınca bir daha düşündüm, bestecilerin adlarını yazma yeterli değil, onları bir liste olarak sıralayıp, dinlediğim eserlerini karşılarına yazarsam benim için güvenilir bir kaynak olur. A ile başlayan adları düşünürken uyumuşum.

 

12 Eylül 1945 Çarşamba

 

Ortalıkta kimseler yok, sessizce Öğretmenler Lokaline gidip kahvaltı ettim. Bu gün çalışmamız olacak. Bu çalışmamız bundan sonrakilere bir başlangıç olacak. Ne denli dikkatli başlarsak öyle gidecek. Öğrenciler bildiklerini angaryadan tekrarlar gibi çalma yerine, her nota için titizlikle üstünde durma alışkanlığını almalılar. Mandolini alıp kendim birkaç kez çaldım. Yeni de bir karar aldım, onların çaldığı parçaları önce birkaç kez ben çalacağım. Bu arada Beethoven’in notalarına da baktım. Onları öğrencilerden önce arkadaşlar gelince Abdullah ya da Doğan’la çalmak aklımdan geçti. Neden olmasın? Bizi dinleyenler piyano, mandolin örneği beste de görmüş olurlar. Çok sesli müziğe geçiş yapmak amacıyla Köy Enstitülerine mandolin çalgı olarak özellikle seçilmesine karşın, öğretici bulunmadığından öğrenciler mandolinle alaturkaya kendiliğinden kayıyorlar. Kimi öğrenciler bunun ayırdında. Bir gün konuşurken, öğrencilerin hep tanıdığı Hidayet Gülen Öğretmen’den söz edince; öğrencilerden biri:

-Hidayet Öğretmen mandolini çok başka türlü çalıyor deyince şaşırmadım. Belli ki, kimi dikkatli öğrenciler, kendisi ile başkalarını karşılaştırıp farkları fark ediyorlar. Bunu duyunca açıklamaya çalıştım. Konuşmalar da insandan insana değişir. Hidayet Öğretmenin konuşması da çevresindekilerin çoğunun konuşmasından farklıdır. Oysa o ayrı yerden gelmiş biri değildir. Burada, Ankara’da okumuştur. Şimdilerde Gazi Eğitim Enstitüsü olarak bilinen okulun başlangıcında öğretmen yetiştiren bölümü de varmış. Hidayet Öğretmen, Öğretmen okulu öğrencisiyken temsil kollarında, konuşmalarda, konserlerde sürekli görev almış. O yaygın, istekli çalışmalar onu daha istekli, daha dikkatli dolayısıyla daha iyi yetiştirmiştir.

Öğrenciler geldiğinde nasıl olsa açıp çalacağımı düşünerek yeni piyanoyu açmadan küçük odada çalışırken kapıdan ses geldi:

-Salona almamışlar mı? Okul Müdürü Rauf İnan’ın sesiydi. Eğitimbaşı Şeref Tarlan:

-Yeni piyano salonda efendim. Okul Müdürü kapıdan bakarak:

-Ben olsam bunu yapmam işte; yepyeni bir piyano kazanacaksın, onu bırakıp eskisini çalacaksın! Yoksa sana da mı yasakladılar?

Olayı anlattım:

-Bölüm başkanımızın buyruklarıyla çalışmalarımı kendi piyanomuzda sürdüreceğim, salondaki piyano genel dersler için kullanılacak! Müdür Bey gülümser bir yüzle:

-İyi, iyi! deyip salona girdi. Salon çok temiz, düzgündü. Çalışmaların sürüp sürmediğini sordu. Çalışmaların kendi gruplarında sürdüğünü, ancak benim gönüllü 20 öğrencilik bir grupla notalı çalışmalar yaptığımı, bunu önümüzdeki günlerde iki gruba çıkaracağımızı, ders yılı boyunca da sürdüreceğimizi anlattım. Müdür Bey sanki dinlemiyormuş gibi salonda gözlerini gezdirirken birden:

-Bak Şeref Bey, bunlar benim projemi uygulamaya koymuşlar bile! dedikten sonra kendisinin bunu tüm dersler için düşündüğünü, Yüksek Bölümle bir arada olup da oradaki etkinlikten yararlanmak isteyeceklerin neden olmayacağını, bunun salt müzik olarak düşünülmemesini, bunu bizim başlatmamızı övgüye değer bulduğunu, bunun yabancı dilleri, el sanatları, hatta genel kültür için de düşünülebileceğini anlattı. Haftada bir saatini hangi arkadaş bu hayırlı iş için feda etmez ki? deyip yüzüme baktı. Başarılı çalışmalar dileyerek ayrıldılar.

Piyanonun birini sorusuz sualsiz aldırdığı için sinirlendiğim Okul Müdürü bugün çok başka bir etki bırakmıştı. Yeni piyano gelince üçüncü piyanonun şimdiki yerinde olmasına sevinmeye başlamıştım. Zaman zaman gidip orada çalışacak, hemen karşısındaki müziksever olduklarını söyleyenlere (kız arkadaşlardan bazıları) numaramı yapacaktım. Ayrıca Bella’ya da söz vermiştim, onun hareketleri için uygun parçalar çalacaktım.

Vakitsiz geldiğimi sorun yapar düşüncesiyle Okul Müdürü’nün olmayışını şans saymıştım, gene de geldiğinde bir pürüz çıkarır mı kuşkusu duyuyordum. Birden rahatladım. Tekrar piyanoya dönüp Boccherini menueti çaldım. Bu parça da Bella’nın işine yarar. Menueti su gibi çalacağım. Anna Magdelena kitabındaki Bach Menuet’leri anımsadım, onları neden çalmıyorum? Kitabı alıp açtım. Onları daha önce çalmıştım. “Şimdi çaldığım gibi çalma yerine gerçek menuet olarak çalmak!” diye kendime bir koşul koydum. Piyano, tuşlara dokunarak da çalınır, duygularını tuşlara yansıtarak da! Hanon ya da Czerny etütleri çalışırken tuşlara vurmak başka, Chopin çalarken dokunmak başka! Kendi kendimle konuşarak kalkıp plâk hazırladım, Don Juan Operası plâklarından işaretlediklerimi (11-13).

Piyanoda ancak onları çalıyorum, Zerlina’nın aryası, Don Juan’ın mandolinli aryası. Piyanoda daha önce de çaldım, kulak dolgunlukları var. O melodileri plâklardan duymak çok daha farklı bir iz bırakacak. Sonra da 9. Senfoni parçasının tekrarlatacağım. 9. Senfoni plâğımız yok ama, bir önceki çalışmamız onlar için inandırıcı olduğundan, Beethoven’in öteki parçalarını çalmak yeterli görülecektir.

Sevinerek yemeğe gittim. Biraz geç kalmışım, takılanlar oldu:

-Yeni piyanoyu bırakamıyorsun galiba! Cemil Toygar az çok hep farklı tavırlar içinde. Yani piyano lâflarını geçiştirince sordu:

-Stajın nasıl geçti, neler yaptın, neler gördün?

Kısaca, gidişimizi, karşılanışımızı, düş kırıklığımızı, çalışan arkadaşların olaya ayak uydurduğunu, ancak işlerin söylendiği gibi düzgün gitmediğini, İlhan Görkey’in deneyimli bir yönetici olarak anlattıklarını, Trakya Genel Müfettişliği Millî Eğitim Danışmanlığının geçen yıl bize bile, -Yüksek Bölüme gelenlere-, at-araba verildiğini gazetelere yazdırdığını, ilköğretim Müfettişi Muzaffer İşgör’ün İlköğretim Dergisinde yazdıkları gibi başarılı arkadaşların bulunduğunu buna karşın (adını vermedim ama, kendisiyle konuştuğumuz bir arkadaşımız, Nedim Menekşe örneği, dayı, amca gölgesinde rahatlarından ödün vermediklerini sıraladım. Ben anlattım, çevremdekilerin dinlemediğini sanıyordum, sözümü bitirince beni övenler oldu:

-Sen oralarda da durmamışsın! diyenler oldu. Bu da hoşuma gitti. Zaten anlatmadan duramayacaktım, içimde hep kıpırdanıyordu, kendim sorulmadan anlatsaydım sanırım hiç etkili olmayacaktı. Anlattığım olaylara benzer başka olaylar anlatıldı. Özellikle “Gemisini kurtaran kaptan!” safsatasına sarılanların her meslekte olduğunu üstüne örnekler verildi.

Salona döndüğümde öğrencilerin gelmiş olduğunu görünce çok sevindim. Hepsinin gözleri piyanoda. Önce açıp, çok sevdikleri Beethoven Für Eliseyi, Beethoven Menueti, Schubert, Moment Muzikali arkasından da Boccherini menueti çaldım. Sıra bizim parçamıza gelmişti, Beethoven 9. Senfoni sesli girişi. Piyanoda hafif sesli çaldım. La sesi verdim. Kalktım. Çok hafif olarak birkaç kez tekrarladık. Bugünlük bu kadarda bırakacaktık. Piyanoya oturup Mozart parçaları çaldım. Öğrenciler ilgiyle beni izliyorlar. Pikap dinlemeyi çok istiyordular. Ancak plâk başladıktan biraz sonra Zerlina aryası söylenince bakışlar değişti. Plâk bitince konuştular. Parçayı bir kez daha piyanoda çaldım. Az sonra da ikinci plâğı koydum. Don Juan’ın aryası sürerken dersimiz bitti. Devam edeceğimizi söyleyip öğrencileri uğurladım.

Öğrenciler gidince de bir süre iyimserliğim sürdü. Abdullah’ın ya da Doğan’ın gelmesini sahiden beklemeye başladım. Öğrenciler, ne denli anlatırsan anlat mızrabı uzun vuramıyorlar. Tellere titreşim yaptırabilmek için önce kendi bileklerini yumuşatıp hareketlendirmeleri gerekiyor. Mandolini alıp gösteriyorum ama bir bakışta olacak iş değil. Öğrencinin çaldığı parçayı gerektiğinde mandolini alıp öyle çalmak gerekiyor. Arkadaşlarla piyano-mandolin birlikteliği kurarsak sanırım çevrede etkili olacaktır. Böylece mandolin çalma da alaturkalığa kurban olmaktan kurtulacaktır.

Grup çalışmalarında topluca deneme yapınca bakıyorum, tek tel üstünde uzunca durulunca mızraplar bilekten değil dirsekten yönetiliyor. Oysa parmaklar, el içinde gerekli titreşimi yapabilmektedir. Mandolin çaldığını söyleyen yarının öğretmenleri olacak arkadaşlarımız bu tür incelikler üstünde durmadan öğretmenlik yapacaklar (!)

Ortalığı toplayıp küçük odaya girdim. Bach menuet aklıma takıldı, açıp uzun uzun tekrarladım. Adı menuet ama Boccherini hatta Beethoven menuet ile aralarında dağlar kadar fark var. Demek ki, geçen zaman içinde adlarla ölçüler (3/4) aynı kalmakla birlikte seslendirilmeler değişiyor.

Dışarda konuşmalar olunca piyanodan kalktım; bölüm başkanımızla eşi, Biçki-Dikiş Atölyesi öğretmeni birlikte salona girdiler. Bayanlar yeni piyanoyu görmek için geldi, sanmıştım. Dikişçi Bayan, ölçeceğini, örtünün dikiminin önemli olmadığını söyledi, “ancak renk seçimini bize bırakmayın” dedi. Öztekin Öğretmenin eşi “Bej olmaz mı? Salonun genel havasına uyar, daha açık ya da karanlık renkler genel durumu etkiler” dedi. Bu kez de Biçki-dikiş öğretmeni, aynı renge katıldı. Öztekin Öğretmen sanırım gönül almak için bana da sordu:

-Sen ne diyorsun İbrahim? Özür dileyerek:

-Örtülünce kapağı açılabilecek mi? diye sordum.

Öztekin Öğretmen:

-Gerektiğinde örtü kaldırılabilir. Kullanılmadığı zamanlar sorumsuz, bilgisiz insanlar üstüne sert bir şeyler koyar kaygısıyla örtmek istiyoruz.

Bej örtü sözleri konuşarak onlar gidince, salona geçip pikaba Weber’in Dansa Davet’ini koydum. Dansa Davet, düpedüz vals, belki de Valse Davet’tir gibisine kuruntulanırken Öztekin Öğretmen geri geldi. Weber’in, bestecilik yanında bir klarnet solisti olduğunu, klarnet üstüne çok besteleri bulunduğunu anlattı. Weber’in Avcılar şarkısını Kepirtepe’de öğrendiğimizi söyledim. Bu arada Boccherini menueti çaldığımı, menuetlerin de valsten farksızlığından söz ettim. Öztekin Öğretmen bu konuda çok bilgiliymiş, birden:

-Pek öyle değil İbrahim, menuet, Avrupa soylularının çok eski bir oyun müziği. Onların oyunları, kendine özgü ritimlerle sürer, orkestraları da küçüktür ama kaliteli elemanlardan oluşur. Kısacası soylu salonlarının vazgeçemediği bir oyun müziği şeklidir. Özellikle Fransa’da çok benimsenmiş, 70 yıl saltanat sürdüğü bilinen Fransızların Güneş Kral dedikleri 14. Louis zamanında moda olup öteki saraylara yayılan Menuet, bestecilerin çok önemsediği bir oyun müziği türü olmuştur. Barok çağı bestecileri, özellikle de Viyana Klasikleri dediğimiz Joseph Haydn, Mozart, Beethoven, bunlar arasında pek anılmayan çağdaşları olan öteki besteciler menuet müziğine çok önem vermişlerdir. Sözünü ettiğin Luigi Boccherini de o çağın bestecilerindendir. Uzun yıllar İspanya sarayında çalışmıştır. Çağdaşları Joseph Haydn’ın 10, Mozart’ın da 30 dolayında küçüklü büyüklü (tek çalgı, 2’li, 3’lü, oda müziği, orkestra için) menueti vardır. Menuet bununla da kalmamış, oyun müziğini de aşarak sonatlara senfonilere bir bölüm olarak girmiştir.

Öztekin Öğretmen gidince söylediklerini anımsayıp, Menuet’in ardına düştüm. Ne denli dikkatsiz olduğumu hemen anladım. Bir yıldır çaldığım Mozart Kv. 331 la majör sonatın 7. bölümünde Trio/Menuet yazdığını gördüm. Keza sık sık çaldığımız Beethoven 1. Senfonin 3. Bölümü de menuet. Daha fazla karıştırmadım: Bilgisizlik, dikkatsizlik baş başa yarış ediyor!

Yemekte Enver Ötnü ile ikimiz vardık. Enver işin şakasında:

-Şükür bakıştığımıza enişte! dedi. Bakışmak pek sevimli gelmedi ama bu tür konuşmalar bizim Trakya’da da olur. Sanırım Enver bu nedenle söyledi. Bir bakıma da hoşuma gitti! Bakışmak, iyi anlama da geliyor, anlamlı olarak da söylenebiliyor. Ablam bir kez, bana sormuştu. Konu Halamoğlu Hilmi idi. Hilmi’nin evliliği söz konusu olunca, “Kiminle?” sorusu sorulmuştu. Kızın adı söylenince ablam:

-Tevekkele değil, bakışıp duruyorlardı! demişti. Belli toplantılarda tüm sınıflar bir salonda toplanınca ablamın sözünü anımsayıp belli etmeden izlediklerim oluyor. Sayısız arkadaş kızların oturduğu tarafa bakıyor. Ancak bakılan taraftan “bakışıyorlar” denecek derecede karşılıklı bakışma pek az oluyor. Enver Ötnü’ nün bakışı, biz bizeyiz! anlamında, çevremizde bakacak kimse olmadığı için çaresiz, birbirimizi görüyoruz! olarak da yorumlanabilir. Olsun, başka günler, elbette başkalarıyla da bakışacağız. Enver çok yorgun olduğunu söyleyerek bana:

-Benden yardım bekleme, başının çaresine bak! uyarısını yaptı. Zaten benim niyetim de yatağıma uzanıp, bir süre kitap okumaktı. Bunu söyleyince sevindi. Beni yalnız bırakmak içinden gelmiyormuş. Birlikte yatakhaneye gittik. Meğer bizden önce gelen olmuş, Süleyman Alkan, bizim geldiğimizi görünce:

-Lütfen yüksek sesle konuşmayın, ne olursunuz, uyumak zorundayım!

Ben onların uzağındayım, kapıya yakın, kapı ışığı yetiyor. Zaten çok okumak niyetinde de değilim. Altın Zincir’de, insanların nasıl tanıtıldığını anlamaya çalışıyorum. İyi bir yazar olarak daha önce kendim seçtiğim Anatole France, burada bir başka kişi gibi gösteriliyor. Aralıklı zamanlarda en az iki kez okumama karşın bir türlü benimsemediğim bir tanıtımla karşı karşıya kaldım. Anatole France’ın Penguenler Adası (iki kitap) dışında Thais’ini de okumuştum. Nobel Ödüllü bir yazar. Oysa Upton Sinclair, daha baştan O’nu bir başka gözle görüyor. Yazı girişi de çok ilginç; sözde W. James bir Amerikalı ile bir Avrupalıyı karşılaştırırken, “Amerika’da doğan bir çocuğun, Avrupa’da doğan bir çocuğun kültür düzeyine ulaşabilmesi için elli yıl okuması gerekir” demiş. Bu sözle konuya giren yazar, Anotole France’ı dile dolayıp onun yaşam boyu (ona göre) değişik fikirler taşıdığını söyleyerek, aklınca Avrupa kültürünün o denli yüksek olmadığını söyler gibi bir tavır alıyor. Ancak öne sürdüğü olaylar üstüne onun takındığı tavırların da tartışılabileceğini hesaba katmıyor. Ben, gene de yazarın tüm sözlerine katılmadan Anatole France’ın Penguenler Adası ile özellikle Thais romanındaki dinsel tutkularla çıkar hesaplarının kişileri ne duruma getirdiği konusundaki inandırıcı anlatışı nedeniyle Upton Sainclair’e tümden katılmadım. Sonuç olarak o da bir yazar, kendi düşüncelerini yazıyor. Onun da doğruları gibi yanılgıları da olabilir. Okuyanın görevi yazarların yazdığını olduğu gibi almak değil doğrularını seçip alabilmektir. Bunu, J. J. Rousseau’nun Emil’ini okurken çocukların La Fontain okuyup okumaması tartışması nedeniyle etraflıca düşünmüştüm.

 

13 Eylül 1945 Perşembe

Yatarken okuduğum yazının etkinde kalmış olacağım, rüyamda İskenderiye’ye gitmişim. İskenderiye’ye gittiğimde oraya neden gittiğimi kendime soruyorum, bir türlü olumlu karşılık bulamıyorum. Uyandığımda ise İskender’in mezarı ya da anıtını anımsadım. Thais romanında İskender’in mezarının İskenderiye’de olduğu kesin olarak söylenir. Oysa tarih derslerinde çok değişik anlatılmaktadır. Gezide Topkapı Müzesinde İskender’in bir yontusunu gösterdiler, yeri tam bilinmese de Mezopotamya taraflarından getirildiği söylenmişti. Kafamda böylesi karışık bir durumu inandırıcı olarak Anatole France açıkladığından, eleştirilen yanlarını doğrusu önemsemedim. Çünkü Anatole France, İskender’in ona göre İskenderiye’de olan anıt-mezarının bulunduğu semtin sokağını bile yazmaktadır.

Kahvaltıdan sonra doğru salona gittim. Bugünkü çalışmamızın bir ön tasarısını düşündüm. Tahtaya, düz sıra notalar sıralamak, söz gelimi salt birlik, ikilik, dörtlük. Onları tekrarlattıktan sonra (fazla sıkmamak için) bildiğimiz çalışmayı sürdürmek. Bu, iyi bir fikir gibi geldi. Bir başka düşünce de, benim için iyi bir model olduğundan Hidayet Gülen Öğretmeni bir gün davet edip, öğrencilerin, güvenilir, canlı bir önek görmelerini sağlamak. Onlar Hidayet Öğretmenin başka birçok yönlerini bilirler ama sanmam ki mandolin çalışını görsünler. Bunları düşünerek mandolinimi çıkarıp bir süre mızrap vurdum. Biraz da inadına bir istek olduğundan kısa sürede sol elimin parmak uçları yanmaya başladı. Öğrencileri fazla yormadan 5-10 dakika arasında bir çalışma tasarladım.

Sonra da kendim, Beethoven parçasını istediğim gibi vuruşlarla çalma denemesi yaptım. Birkaç tekrardan sonra:

-Bu bile bir başarı! deyip mandolini kaldırdım. Alışkanlık olacak, sanki birileri kapıdan girecekmiş sanısını yaşadım. Gelen giden olmadı. Bu kez de bu tür beklentilerin de çalışmaları olumsuz etkilediğini düşünmeye başladım. Çalışmaya başlayınca dalıp gitmek, sanki daha verimli oluyormuş saplantısına kapıldım. Ne var ki, bu tatil sürecinde böylesi bir çalışma yapmam olası değil. Çünkü burada oluşum zaten birilerini beklemek gibi bir şey!

Gene de küçümsenmeyecek bir ilerleme yapıyorum!

Kendi kendime konuşarak piyano metotlarımdan örnekler hazırladım.

İlk çalışma do-re-mi-fa-sol arasında. Tahtayı doldurmamak için kısa kestim, yazdıklarım, birli, ikili, dörtlü tempolarla da çalışılacak Öğrenciler notaları bildiklerinden ayrıntıya geçmiyorum. Buradaki çalışmamız nota tanım değil, tremole (çırpma, titreşim, vurgulama) alışkanlığına hazırlık, bilekten çalışma, ritim alışmasıdır. Zaten tahtaya yazılanlar bir süre kalacak, değiştire değiştire çalışma yapılacaktır.

 

No:1

 

Tekli çalışma! Noktalar, ses kesilmesini gösterir. (Sesler, kesik kesik çıkacaktır. )

 

No:2

 

İkili çalışma, bu daha sonra do-mi vurgulu olarak çalışılacaktır.

 

 

Burada sesler arasındaki (Oktav) genel aralığı sezme için çalışılacaktır.

 

No. 3

 

Burada önce ikili çalışılacak sonra da tek kişi iki ses çalışmasına geçilecektir.

 

 

Atlamalı çalışmalar için bir örnektir. Bu çalışma giderek özgür seçime yol açacaktır.

Öğrenciler, piyano notalarına bakınca fa anahtarını görüp sık sık soruyorlar. İsteyenlerin bir fikir edinmeleri için örnek gösterdim. Çalışmak zorunda değiller, isteyenler denemelerini yapabilirler

 

 

Aynı dizi bu kez çift vurma alışkanlığı için örnek, 2-3 parmak 3-4 parmak kullanma!

 

 

Aynı çalışmalar fa anahtarı üzerinde yapılabilir.

 

No: 4

 

 

Ritim bozulmadan parmak atlama alıştırmaları….

 

No: 5

 

No: 6

 

No: 7

 

No. 8

 

Hazırlığımı tamamladım, geçip karşısından tahtaya bakarken Öztekin Öğretmen geldi. Önce dikkatini çekmemiş olacak, sordu:

-Sen bu tahtaları kullanıyor musun? Ben bir şey demeden:

-Bak bak, neler yapmışsın? deyince anlattım. İlk sözü:

-Sakın bunları silme sildirme, önce burada bıraktığımız kendilerini allame sayanlar (Abdullah Ön’le Hüseyin Çakar’ı kastetmişti) sonra da o tür, ne oldum delisi haddini bilmezler görsün! dedikten sonra:

-Sen bunları, geliştirerek yaz, bunlar kitaba geçecek çalışmalar olacaktır. Bu yapılmazsa bizim bütün didinmelerimiz boşa çıkacak, alaturka anlayış sürüp gidecektir. Nota, nota deyip duruyoruz ama notayı doğru dürüst öğrenmeden notadan çalınan parça gerçek değerini bulur mu? Salt nota yeterli olsa portrelerin üstündeki onca işareti neden koyuyorlar?

Öğretmen bu kez de bana:

-Hayrına, sen bir iş daha yap! Nota portreleri üstüne konan bütün işaretleri topluca göster.

Öğretmen sormadı ama ben açıklamak gereğini duydum, tahtaya yazdıklarımın ay sonuna dek süreceğini, daha sonra yapılacak çalışmalara da örnek olacağını anlattım. Mandolin tutma, mızrap kullanma konusunda da Hidayet Öğretmeni örnek göstereceğimi anlatınca öğretmen bu kez elini omzuma vurarak:

-Hadi göreyim seni! Benim güvenim tam ama çevredeki herkesin de başarılarını görmesi önemli. En önemlisi de öğrencilerin doğruyu görmeleridir!

Öğretmen ayrılınca oldukça cesaretlendim. Öğrencileri sıkmadan, araya piyanoyu sokarak, yeri gelince de plâk dinleterek bu süreyi sevimli bir çalışma ile geçiştirebilirim! Piyanoya geçip Boccherini menueti birkaç kez tekrarladım.

Yemeğe gene geç kalmışım, geri dönecektim, mandolin grubumdan Ali Demirci karşıladı, nöbetçi onun sınıfıymış. Birilerine seslendi, az sonra cici bir kız öğrenci bana yemek getirdi. Ali’nin sınıfındaymış. Mandolin çalışmalarına neden katılmadığını sordum. Çalışıyormuş ama henüz öğrenememiş. Öğrenmesi için Ali ile gelmesini söyledim. Kız arkadaşlarından gelen olursa gelebilecekmiş. Sınıfındaki kızları sordum. 18 kız olduğundan söz etti. Sınıfın neredeyse yarısı kız. Hemen bir kız arkadaş bulup katılmasını söyledim. Ayşe:

-Olur! dedi ama olması olanaksızdı. O daha yeni başlayacak, oysa benim grubum oldukça ileri durumda. Ayşe’den söz aldım, arkadaşlarıyla konuşacak, yeni bir grupta onları da alacağım. Ayşe Sönmez, yazdım, sözleştik.

Yemekten hemen sonra öğrenciler geldi, gözleri tahtada. Açıkladım:

-Tahtaya bakmayın, tahtaya arada bir birlikte bakacağız. Oraya, ay sonuna dek değineceğimiz notlar yazıldı. Sırayla hepsini gözden geçireceğiz. Tahtadaki notlar, çalışmalarımızın başında kimi kez çalışacağımız konuların özeti.

Öyle başladık. Önce, akorları (do-mi-sol) gösterdim. Tahtadaki notaları bir ton alttan çaldırdım. Kesik kesik. Piyanodan örnek verdim. Beş dakika serbest bıraktım. Arkasından birlikte çaldık. Onlara göre kalın do, ince do. Bu konuşmaları da kaldırmayı önerdim böyle bir söz yok, müzikte oktav konuşulur. Sol anahtarına göre do, portrenin altında ilk çizgili notadır. Yukarıdaki do ya da dolar, onun oktavlarıdır. Do’ denilince alttaki do, Re deyince de onun arkasından gelen re’dir. Do gamı böyle öğrenilir. Birkaç kez do gamı yapıp, 9. Senfoni alıntısını çaldık. Önce tek tek, sonra da tınılatarak çalıştık. Bir kez de piyanoda çaldım. Son olarak istedikleri bir şarkı ya da türkü. Sonbahar. Bitirdiğimiz parçanın sesinden başlayarak onu çalıp bitirdik. Gözü tahtaya takılanlar oldu. Uyardım:

-Oradan biri uçtu bile. Yeri geldiğinde kesik kesik çalmayı bundan böyle siz kendiniz çalışacaksınız! Mozart Don Juan Serenatın girişini olabildiğince kesik seslerle çaldım:

re, mi, fa, sol, la, fa, ree, faa, laa…sol, la, si, do, re, sol, si, re. . sool sii ree… la, si, do, re, mi, fa, sol, fa, sol, mi, do, mi re, fa, re, do, fa, la, reeee! deyip kestim.

Öğrenciler gidince oldukça rahattım. Bunları söylemeyip, tininamları tekrarlatsaydım düne göre bugün ne öğretmiş olacaktım? Bu çocukların içinden belki bir ya da ikisi ilerde benim gibi bunları çalışacak olabilirler. Hiç değilse o zaman:

-Aa, bunları biz görmüştük! derler. Adem Gürçağlayan Öğretmeni anımsadım. Öğretmenimdir saygım sonsuz ama, müzik hakkında pek bir şey bilmiyormuş, bize önce şarkıyı öğretir sonra da şarkıya göre notaları seslendirirdik. Kır atınla geçiver’i “Si do mi re do si la!,, diye sürdürürdük. Doğan’la sekiz yıl sonra bunu konuşup gülüşüyoruz. İkimiz de müziği sevdiğimiz için bunları ciddiye almışız, hâlâ ezberimizde. Bizimle birlikte o zaman bunlara katılan öteki arkadaşlar bir notasını bile anımsamıyorlar. Ben de onlara şaşıyorum, onlar o günlerden benim unuttuğum başka olaylar mı anımsıyorlar acaba? Bazen sorasım geliyor…

Piyano açılmışken bir süre çalışmak istedim. Birilerinin gelip dinlemesini de bekler gibiydim. Bella geldi. Alkışladı, piyanoya dokundu, kendine özgü sözler söyleyip bir süre konuşmamızı sağladı. Bu arada bir de sinir öneride bulundu:

-Bu piyanoyu bizim oraya alalım, ötekini siz alın! Çok cici bir insan olarak düşündüğüm Bella’ya bir tokat atabilirdim. Gene de kendimi tutup takıldım:

-Bu piyano benim, oraya alırsanız sevinirim, çünkü o zaman oradan hiç ayrılmamak için güçlü bir nedenim olur!

Tartışmayı bırakıp Mendelsshon Düğün Marşını o da çaldı, ben de çaldım. Onun daha yumuşak çaldığını fark ettim. Boccherini menuetini çok beğendi, öyle parçalar beklediğini söyleyip ayrıldı.

Yalnız kalınca küçük odaya geçip, Rapsodiyi açtım. İşte kendi gerçeğim! Bir türlü ilerleme kaydedemediğimi görünce umutlarım tükenir gibi oluyor. Tek tesellim, eski parçaları açıp tekrarlamak. Mozart Kv. 545 sonatı açıp baştan sona tekrarladım. Bunun da ilk iki bölümünde bir sorunum yok ama son bölümde takıntılarım oluyor.

Kapım kapalıydı, yavaşça açıldı. Mustafa Güneri Öğretmen gülümseyerek sordu:

-Yalnız mısın? Neden öyle dediğini anlamadım, kalktım. Kapı açıldı, Hidayet Gülen Öğretmen. İkisi de gülüştüler. Hidayet Öğretmen:

-Öyle candan çalıyordun ki, birisine özel konser vermiş olabileceğini düşündük! deyip gülüştüler. Gerçekte ise geçerken şöyle bir uğrayıp yeni piyanomuzu görmek istediklerini söylediler. Salon açıktı, birlikte girdik. Hidayet Öğretmen hemen:

-Yarım Kuyruk! dedi. Kuyruklu piyano hep duyuyordum ama yarım kuyruğunu hiç duymamıştım. İçimden geçenleri anlamış gibi Hidayet Öğretmen açıkladı:

-Aslında fark etmez, tam kuyruklular daha fazla yer kaplar. Bu, tam buraya göre! deyince rahatladım. Olayı sordular, ayrıntılarıyla anlattım. Hidayet Öğretmen Saffet Arıkan’ı severmiş, Millî Eğitim Bakanlığı dönemindeki çalışmalarından söz etti, Eğitmen konusuna, arkasından Köy Öğretmen Okulları konusuna yürekten sarıldığını anlatıp, “Atatürk’ün ölümü onun plânlarını da sekteye uğrattı!” dedikten sonra bana:

-Sen onun en duyarlı damarına dokunmuşsun, iyi olmuş. Bu köşede bari anılır! dedi. Hidayet Öğretmenin konuşmasını oldukça anlamlı buldum ama anlamazdan gelerek ricamı tekrarladım. Hidayet Öğretmen gülerek:

-Hayhay, ne demek bir değil birkaç gün gelebilirim. Bu sıralar zaten oldukça rahatım. Ancak, cumartesi-pazar günlerim hep kapalıdır. Pazartesi günü hazırım! deyince sevindim. Hidayet Öğretmen tahtaya baktı, sorular sordu, “Çok güzel, aferin; müzik dersleri de hep şarkıyla, türküyle geçiştirilince bir gelişme olmaz, çalışanın kendisi melodi yaratmaya yönelmeli. İnsanların mayasında bu vardır. Yolda giderken ıslık çalan biri bile ıslıkla bildiği bir melodiden çok kendi yaratısını üfler!” dedi.

Tasarladığım çalışmanın gerçekleşeceğine sevinerek öğretmenleri uğurladım. Piyanoya oturup oturmamayı düşünürken bu kez de Enver Ötnü ile İsmail Koralay geldi. Meğer onlar tren durağında yapılacak yeni inşaatın yerini saptayıp ölçmüşler. Öğretmenler de oradan dönüyormuş. Arkadaşlar oturmadılar. Öğretmenler lokalinde buluşmak üzere sözleştik, ayrıldılar.

Daha rahat olarak piyanoya oturup Rapsodiye çalıştım. Giderek de Macar Rapsodisi No 2. girişi beğenmeye başladım. Notaları okumada bir sıkıntım yok ama vuruşlarım plâktaki tınıları vermiyor. Yoksa benim kulaklarımda mı bir kusur var? Beethoven gibi duyma yoksunu mu olacağım? Daha neler! diyerek kendimi yatıştırdım, Für Elise, Moment Muzikal, Beethoven sol Maj. Menuet, Boccherini menuet, derken işi sonatlara döndürdüm. Mozart Kv. 331 beni kurtardı. Onda kulaklarım iyiden iyiye duymaya başladı.

Beringer’den Diyabelli Rondo, ilk gözdelerimdendi. Onu, daha Kepirtepe’deyken Asım Öğretmenden duymuş ama elimi sürememiştim. Asım Öğretmenin de sanırım gözde parçasıydı, oturur oturmaz onu çalardı. Ayrıca Clementi sonat, W. Aletter’in Allegresu, Czerny, Etüt-Allegro, Leo Norden, Hansel und Gretel Polka, Rule Britanya-Engliswches National-Lied, Schumann, Wilder Reiter, Schubert, Walzer, Serenat… Yarım da olsa Mozart, Beethoven 4 elli sonatların izleri silinmedi, atlayarak da olsa tekrarladım.

Arkasından da Maman Varyasyonları tekrarladım. Bir de şunu, bir de şunu derken çaldıklarımın çoğunu bir daha elden geçirdim. Öyleyse benim kulaklarım yalnız Liszt Macar Rapsodisini duymuyor! deyip piyanoyu kapattım.

Yapı Kolu binasının önünden geçerken İsmail Koralay takıldı:

-Geli biz de konser veriyoruz! deyip kullandıkları, cetvelleri, açılıp kapanan ya da sürgülü nesneleri gösterdi. Açı ölçerler gerçekte ses çıkarırmış ama o sesleri ancak ustaları duyarmış. Ben hemen ona bir kulp taktım:

-O dediklerin müzik olamaz, gerçekte önemli bir olaydır ama onu bir kulak işi olan müziğe katamazsın o söylediklerin hep göz işi; öyleyse ona yakışan bir ad bul. Alaturka müzikçiler gibi hazıra konmaya çalışma.

Benzetmemin açıklanmasını isteyen İsmail Koralay’a anlattım: Müzik konusunda batılılar, yüzyıllardır yenilikler yaparak büyük gelişme sağlamışlar. İnsan seslerini ayırmışlar, yaylı, telli, vurmalı sazları ayırıp her birinin sesini fizik kurallarına bağlamışlar. Erkek sesi, bas, bariton tenor, bayan sesi soprano, alto, mezzo soprano olur. Bunlar bir arada şarkı söylerken herkes kendi ses grubu içinde kalır. Çalgılar da öyle. Alaturkacılarda böyle bir düzenleme yoktur. Tek sesli şarkı ya da türküleri herkes dilediği şekilde söyler. Tarih boyunca böyle yapılmış. Ancak şimdilerde radyolar aracılığıyla başkalarının adlandırmalarını duyunca onlar da kendilerine adlar vermeye başladı. Birden fazla insan bir arada bağırırsa koro, oldu, cıyak cıyak bağırarak kendi gayretiyle çıkardığı seslerle bilinen bir şarkı ya da türküyü söyleyen solist oldu. Yakında toplu çığlıklar koro olarak anılacak, onları yöneten biri çıkacak ona da şef diyecekler. Orkestraları görünce de tüm alaturka çalgıları bir araya katıp orkestra yapacaklar. Sanırım bununla da kalmayacaklar. Senfonilerin, konçertoların temasını tek sese indirgeyerek hep birlikte çalıp söyleyecekler. Söylendiğine göre geçmişte benzer denemeler yapılmış, Beethoven’in 9. Senfonisi, insan sesi yerine müzik çalgıları çalınarak konser tertip edilmiş.

İsmail Koralay bana takıldı:

-Senin bam teline basmışım, kusura bakma bu anlattıkların benim konum dışında. Ancak aynı dertler bizde de var. Biz, binaları sağlam temellere oturtmak isterken bize Hasanoğlan köy evlerini göstererek yüzyıllardır ayakta durduklarından söz ediyorlar.

Dertleşe dertleşe yemeğe indik. Bizden başka gelen olmadı. Bir bakıma da böylesi daha iyi. Yemekten sonra bir süre satranç oynadık. İsmail Koralay uyumak istediğini söyleyince yatakhaneye gittik.

Uykum olmadığı için bir süre J. J. Rousseau’nun bir arada çevrilmiş 6 Kitabını karıştırdım. Elimde olmayarak gene Rousseau’yu düşündüm. O, kiminle konuşuyor? Derslerde öğrendiğimize göre kendi düzeyindeki yazarlarla. Onun o denli yüksek düzeyde konuşmalarını sıradan insanlar anlar mı? Şimdi de aklıma bu takıldı; Voltaire, Diderot, D’Alembert, Condillac, kont falan, filan… Onların arasında önemsenen konuları halk katmanındakiler anlar mı? Belki de bu nedenle bizim öğretmenler Rousseau deyip duruyor da biraz olsun öteye geçemiyorlar. Daha önemlisi çevirenler de belki, gerçek dilindeki söylemleri bizim dilimize uydurarak çeviriyorlar.

Bu kanım, “İlimlerin ve Sanatların ihyası ahlâkı düzeltmeye yardım etmiş midir?” sorusuna verdiği karşılığı bir daha okuduktan sonra daha da perçinlendi. J. J. Rousseau, sıradan bir roman yazarı gibi çevrilemez. Onun ağız ucuyla söyler gibi değinip geçtiği kimi fikirler üstünde sayfalarca durulabilir. Örneğin:

Edebiyatın bizde (Fransa’da) yeniden doğmasına, edebiyatın ezeli düşmanları, Müslümanlar sebep oldu. Konstantin’in tahtının çökmesi, eski Yunan sanatından arta kalanları İtalya’ya göçürdü. Sonraları o değerli enkazdan Fransa da faydalandı. Edebiyatın peşinden ilimler de geldi.

Tarih derslerinde ağız ucuyla söylenen bu görüşü Sanat Tarihi derslerimizde etraflıca gördük. Bu olay, öyle enti püften birkaç cümle ile geçiştirilecek bir olay değildir. Fransa’ya dek giden o değerli nesneler kendi yerlerinde neden kalmamış? Üzülerek gözlerimi kapadım.

 

14 Eylül 1945 Cuma

Geç uyumanın sonucu, geç kalkmak! Köydeki gevşekliğimin bir başka türlüsünü sürdürüyorum. Neyse ki bir gün sonra bu durum değişecek. Pazar günü Millî oyunlar başlayacakmış. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı törenine bir grup öğrenci katılacakmış. O grupla özel olarak oyunlar tekrarlanacakmış. Buna sevindim. Böylece, erken dönüşüm için, arkadaşlara karşı inandırıcı bir nedenim olacak.

Yemekhane iyice boşalmış, Ayşe beni gördü, hemen çayımı, ekmeğimi peynirimi getirdi. Ali de vardı ama sanırım konuşarak böyle bir plân kurdular.

Kalkmak üzereyken Ali de geldi. Ayşe için:

-Al getir onu! dedim. Ali gerçekçi:

-Yalnız gelmez o, arkadaş bulursak gelecekdedi.

Salona inince bir öğrencinin beklediğini gördüm, Hidayet Öğretmen gelmeye karar vermiş, tam saatini öğrenmek istemiş. Buna çok sevindim. Tahtaları bir daha gözden geçirdim. Ne isteyeceğim? Tahtadaki birden yediye dek örnekleri göstermesi yeterli. Kendi seçtiği bir ya da iki parça çalarsa sevineceğim. Bir de benim unutamadığım vuruşlu Kazaska’sı vardır, onu da çalacağını umuyorum.

Piyanoya oturunca Hidayet Öğretmenin Kazaska’sını anımsamaya çalıştım. Tram, trara ram pam, ram ram ram, ram pam! yaparken Hidayet kapıdan gülerek geldi:

-İşte bunu yapamazsın İbrahim, her çalgının kendine özgü özelliği vardır. Piyanoyu ne denli stakatolu çalsan mandolindeki sesi tutturamazsın. Mandolinde el, sesleri rahat tutabiliyor. Arkasından da:

-Onu da çalmayıver canım, parça mı bulamadın? Dedikten sonra piyanoyu inceledi:

-Yeniliği bir yana zarafeti de var, yeni bir model besbelli!

Öğrenciler gelince konuşmamızın konusu değişti. Ben açıklamalar yaptım, tahtadaki örnekleri gösterdim. Hidayet Öğretmen öğrencilerin çoğunu tanıyor, adlarıyla konuştu.

Biz ilk alıştırma çalışmamızı yaptık. Tahtadaki dizilere geçince Hidayet Öğretmen de mandolini aldı:

-Benim mızrap vuruşumu merak ediyorsanız, bir siz çalın bir de ben çalayım, böylece bir karşılaştırma yapılsın! deyip önce tahtadaki örnekleri sıra ile çaldı.

Arkasından bir biz çaldık, sonra Hidayet Öğretmen çaldı. Çok büyük bir fark olduğunu anlaşılıyordu. Öğretmen hemen düzeltme yaptı:

-Çocuklar, ben bu mandolini 20 yıldır, hiç bırakmadan çaldım. Sakın beni usta bir müzikçi sanmayın, bunu merakımdan yaptım. Siz de gönül bağlarsanız ki bağlamanızı öneririm, öğretmen olacaksınız, bu sizin zevk alacağınız bir uğraş olmalı. O zaman benim gibi 20 yıl beklemenize gerek kalmayacak, göreceksiniz, bir yıla varmadan bu işi zevkinize göre pişireceksiniz. Azmin elinden, insan iradesinin elinden zor denilen hiçbir sorun, buna ben tembellik diyorum, kurtulamaz.

Hidayet Öğretmen tahtadaki örnekleri birer ikişer kez çaldı, bağlar, çift vuruşlar için örnekler gösterdi. Sonunda kendi seçtiği iki parçayı, Sarı Zeybek ile Kazaska’yı çaldı.

Çağırırsak bir başka zaman da severek geleceğini söyleyerek ayrıldı. Öğretmen ayrılınca kısa bir özet yaptık:

-Çalışmalarımızı sürdüreceğiz, yapabildiklerimi yapacağız, yapamadığımızı anlayınca da onları da yapmak için tüm gücümüzle çalışacağız!

Öğrencileri gönderince bir daha düşündüm, zoru başarmak önemli olan, kolayı başarmak bir başarı değil zordan kaçmaktır. Kendim akordiyon öğrenmek için Marangozluk Atölyesinde soğuk kış günlerinde titreyerek çalışıyordum. Bana:

-Deli misin sen, bu soğuklarda neden uğraşıyorsun böyle? diyorlardı. Deli miyim ben? Belki bana:

-Müzik yerine bir başka uğraş seçebilirdin denebilir. Ne var ki o başka uğraşların, gereklerine sahip olabilir miydim? Matematik Öğretmenim Ahmet Gürsel bana matematik dersini çok sevdirmişti. Ortaokul sürecimde matematiğe iyice sarılmıştım. Öğretmen asker olarak ayrılınca beni zorlayan değil yanına çeken bir çekicilik göremez olmuştum matematikte. Göremiyordum ama sezinliyordum, matematik, kendine sarılanları yücelten bir uğraş. Ancak kendi kendine onun içine girip tutunacak dallar aramak boş değil belki ama benim olanaklarım buna yetersiz. Ben, kendi olanaklarım içinde gücümü pekiştirmek zorundayım. Müziği bunun için seçtim. Yankılanan sesler sanki bana başarımı muştuluyordu. Benim durumumda öğrencilerim olacağını varsayarak onlara yardımcı olmak, bu yolda kendi çektiğim sıkıntıları çekmelerini önlemek için onlara yardımcı olursam, sanırım, onlar benden daha başarılı olacaklardır. Öğretmen olarak benim asıl yapmam gereken de budur. Millî Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel’in dediği gibi yetiştireceğim öğretmen köyündeki kahve ya da bir başka yerde açık radyoda gerçek müzik başlayınca düğmelerin kapanmasını önlerse benim görevim başarıya ulaşmış olacaktır. Atatürk’ün “Muasır medeniyet!” diye bize hedef gösterdiği Batı uygarlığı içinde yerimiz olacaksa, bunun bütünlüğünü bozmadan benimsemek zorundayız. Batı uygarlığı, güzel sanatları çok önemsemiş, Güzel Sanat olarak bilinen Edebiyatı, dillerinin gelişmesi için kitaplıklar dolusu kitap yayınlanmış, basılan eserler neredeyse dünyayı doldurmuştur. Onları okuyarak yaşamın zorluklarını aşmaya çalışıyoruz. Bu da yetmiyor, onların dillerini öğrenmek için can atıyoruz. Çünkü, uygarlığı oluşturan tüm bilgileri onlar kendi dillerinde insanlığa sunmuştur. Güzel Sanatların diğer bir kolu da resimdir. Batı kültürü içinde resim başlı başına bir gelişim aracı görevi üslenmiştir. Geçmiş dönemlerin zevkleri, insan giyim kuşamları dışında geçirilen evreler, gözle görülür duruma ancak resimler aracılığıyla getirilebilmektedir. Güzel sanatların bir kolu olan Mimarlık, insanların mağara döneminden yüz katlı binalara geçmesinde (Amerika’daki binalar) en büyük payı olan bir uğraştır. Mimarlık gelişmeden bizim ülkemizde de Mimar Sinan’ın eserleri, nasıl oluşabilir, nasıl geliştirilebilir? Bir diğer güzel sanat kolu olan raks ya da dans, buna sporu da ekleyebiliriz. Bu bedensel çalışmalar salt eğlence olarak düşünülemez, insan bedenin gelişmesi için özel bir çalışmadır. İnsan bedeni, minicik bir varlığın tüm organları kendi doğal çizgileri içinde gelişir. Bunların sağlıklı gelişmesi için her biri kendi olağanlığı içinde çalıştırılarak daha sağlıklı geliştirilebilir.

İnsanların yaşamı, toplumsal kurumlaşarak daha kolaylaşmaktadır. Ancak bu toplumsallaşma kolay olmamaktadır. Birey olarak insanların bir de tekil olma eğilimleri vardır. Toplumsallaşma, bireylerin isteklerinin bir bölümünü karşılıklı bölüşmekten geçer. Bu bölüşme, bireyleri özveri sınavından geçirir. Bu özveri sınavında yaya kalanlarla başarı sağlayanlar toplumda aynı terazide tartılmaz. Bunun için modeller geliştirerek bireylerin eğitimi ortaya getirilmiştir. İşte Tiyatro denilen Güzel Sanat kolu bu görevi yerine getirmektedir. Sözgelimi bir komedi, kişileri salt güldürmek için değil, içinde bulunduğu toplumun bireylerine karşı görevlerini aksatarak başkalarının gözünde gülünç duruma düşenleri ortaya getirerek belli olayların sayısını azaltmayı amaçlamaktadır. Tıpkı komedi gibi acıklı sahnelere de neden olanlar vardır, onları da ciddi bir dille dram tiyatroları sergiler. İnsanlar sahnede gördükleri olayları kesinlikle candan izler, sonuçlar için de olabildiğince tarafsız yargılar. İşte bu yargılama bireydeki bencil duyguları olabildiğince dışlayarak olacağından bireyler, kendilerini de olabildiğince yargılama payı alırlar. Bu nedenle tiyatroları gelişmiş uygar ülkelerde olaylar, bu tür etkinliklerden yoksun ülkelere göre daha az görülmektedir. Bu nedenle, tiyatrosu olmayan toplumları, aynada yüzünü görememiş ilkel insanlara benzetirler. Ayna görmemiş bir birey kendini gördüğü herkes gibi sanır. Yazık ki o, onlardan başka biridir. Tiyatrodan yoksun toplumlar da böyledir, kendilerini bir şey sanırlar ama o sandıkları şey, kesinlikle onlar değildir. Söz gelimi, Resim sanatını geliştiren insanlık, insanın olduğundan daha güzel olabileceği fikrini geliştirmiş, buna inandıracak örnekler de vermiştir. Raks ya da dans sanatı da insan bedeninin ne denli güzelliklerin kaynağı olduğunu göstermiştir ama bu sanatlardan ötekiler gibi somut belge sağlanamamıştır. Bireyler kendi uğraşları gücüyle sanat çıtasını kaldırmış nöbetini geleceklere bırakmıştır. Bu eksikliği gören insanlık bunun yerine Heykel olayını geliştirmiştir. Heykel müzeleri gezildiğinde insan bedeninin, nice kıvrak şekillere girerek, güzelliğine güzellikler kattığını görebiliyoruz. Venüs, Disk atan sporcu, Düşünen Adam, Davut, Musa heykellerinde olduğu gibi. Onlara bakınca insanlarda uyanan duyguları sözle anlatmak yeterli olamıyor.

Sözgelimi Yahya Kemal Beyatlı Ok şiirinde, bir tarihsel olayı çok güzel anlatır:

 

Ok
 
Yavuz Sultan Selim Han’ın önünde
Ok atan ihtiyar Bektaş Subaşı,
Bu yüksek tepeye dikti bu taşı;
O gaazi hünkârın mutlu gününde.
 
Vezir, molla, ağa, bey, takım takım,
Güneşli bir nisân günü ok attı.
Kimi yayı öptü, kimi fırlattı,
En er kemen-keşe yetti üç atım.
 
En son, Bektaş Ağa, çöktü diz üstü,
Titrek elleriyle gererken yayı,
Her yandan merak sardı alayı;
Ok uçtu, hedefin kalbine düştü!
 
Hünkâr dedi: Koca, pek yaman saldın!
“Eğerçi bellisin benim katımda,
Bir sır olsa gerek bu ilk atımda,
Bu sihirli oku nereden aldın?
 
İhtiyar, elini bağrına soktu;
Dedi ki “ İstanbul muhâsarası
Başlarken aldığım gazâ yarası
İçinden çektiğim, bu altın oktu,,

 

Bektaş Subaşı’nın güzel ok attığını anlıyorum, o güzel atılan ok nedeniyle Nişantaşı tepesine bir taş konduğunu öğreniyorum da Bektaş Subaşı ya da kullandığı oku bir türlü canlandıramıyorum. Oysa bir Guillaume Tell (William Tell, Wilhelm Tell) Heykeli bende o tarihsel olayı yaşamışım duygusunu daha canlı olarak uyandırıyor. Bu nedenle Güzel Sanatlar olarak gruplandırılan Edebiyat-(şiir), Müzik, Resim, Raks (Dans-Bale, Tiyatro) Mimarlık, Heykel etkinlikleri insanlara, kendilerinde bulunan, kendilerinin bile haberi olmayan yetenekleri gün yüzüne çıkarmaktadır.

 

Wilhelm Tell ile oğlu

 

Bu düşüncelerimi yazmaya karar verip piyanoya oturdum. En büyük sorunum Rapsodi! Gerçek piyano notasından çalışıyorum. Bunu da Düğün Marşı gibi basitleştirebilirim. Olmaz, bu gerçek çalışmaktan kaçış olur! Tersine, Düğün Marşı’nın piyano düzenlemesini alıp çalışmalıyım. Kendimi sıkıştırarak uzun süre Hanon eksersizleri tekrarladım. Onları bile ara verince unutuyorum. Daha doğrusu parmaklarım unutuyor.

Enver Ötnü geldi, yarından sonra birlikte çalışmaya başlayacağız, onun için geldi sandım. Onun için değilmiş, bizim salonun az ötesinde Enstitü Bölümü için bir dinlenme yeri yapacaklarmış. Orasını ölçmüşler, geçerken uğramış. Bizim keman bölümlerinden söz ettim. Haklı olarak:

-Biz emir kuluyuz, ne derlerse onu yapıyoruz. O dediklerin iki günlük iş ama nedense kimse tınmıyor.

Enver benden piyanoda çalmam için bir gazel istedi (şaka olarak). Ben de ona ezber bildiğim Yahya Kemal Beyatlı’nın Mahûrdan Gazel’ini okudum. Enver buna şaştı. Benden beklemiyormuş. Başına iş açtı, bu gazeli Trakya Genel Müfettişi Abidin Özmen’e de okuduğumu anlattım. Konuşa konuşa yemeğe gittik. Akşam yemeklerinde yalnızız. İsmail Koralay geldi. Bir süre onların çalışma yerinde oturduktan sonra yataklarımıza serildik. 6 Kitabıyla Rousseau yastığımın altında, alıp okumayı sürdürdüm.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ