Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

39 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Yarınki Seyahate Katılanların Yanılgıları Yeniden Gündeme Geldi

 

11  Ekim  1944  Çarşamba

 

Ekrem Ula ile Enver Ötnü yanımdan geçerken Enver:

    -Haydi enişte bilesin ki son defa geliyoruz.  Yarın bizim ağır işçiliğimiz başlıyor. Koca koca taşlar yığılmış, onlara yer bulacağız. Ekrem gülerek Enver'e

- Nerden tutuldun bu enişte sevdasına be birader!deyince bu kez de Enver sordu:

-Nereden tutuldun bu; “Be  birader sevdasına?”diye karşılık verdi. Sorular karşılık bulmadan Çakı Efe karşıladı:

-Genç Efeler,  ben buradan gidince gözlerim arkada kalmayacak! Ekrem'le Enver, ikisi birden:

-Bizim de,  bizim de!dediler. Efe anladığı için sormadı. Enver Arpazlıyı, Ekrem Bengiyi söyledi. İzinli sınıf da dönmüş oyun zinciri biraz daha büyüdü. Bu sabah bir başka zincir daha oluştu. Yüksek Bölüme gelen büyükçe bir grup oyunları görmek için az ileride kümeleşmişler. Oyun sonunda yemekhaneye yönelirken yakınından geçtiğim grubun içinde bizim Doğan da vardı. Yanındaki, Pazarören grubundan Veli Dalak'la Hüseyin Öztürk'ü tanıdım. Onlar 1941 yılında Kayseri/Pazarören'den gelen ekipte vardı. Veli ile bir süre mektuplaşmıştık. Takıldım:

-Yarın sabah Timurağa var, gelin! İkisi de sevindi:

-Gelebilir miyiz?

-Oynanan oyunlara girerseniz, gelebilirsiniz! Konuşarak birlikte kahvaltıya döndük.

Kahvaltıda,  yarın yapılacak işbaşı için olasılıklar öne sürüldü.  Kim ne söylediyse önce "Şaka!" uyarısı yaptı.  Ekrem:

-Bizim bölümdekilerin elleri  sertleşeceği,  dolayısiyle keman çalmaları aksayacağı için,  inşaattan affedilmiş!Abdullah Erçetin:

-Yapılacak bina Güzel sanatalar bölümü için olacağından her bölüm yarım gün, bizim bölüm tam gün çalışma yapacak. Kadir Pekgöz:

-Kepirtepeliler 1941 yılında çok çalıştığından, onlar bu inşaattan affedilmiş. Kamil Yılırım:

-Boyları 165 altında olanlar, bu inşaatta çalıştırılarak, boylarının büyümesi sağlanacakmış. İbrahim Şen,  bu  duyuntulara karşı çıktı. Bu kararları verenler içinde kısaboylular olacağı için böyle bir karar alınmaz! Bu kez de kısa boylu yöneticiler gözden geçirildi. Kızılçullulu arkadaşlar Eski Müdürleri Emin Soysal'ın adını öne sürdüler ama içlerinden birileri karşı çıktı. Emin Soysal'ın boyu için 170  savı  benimsendi.  Biz Kepirliler söz birliğiyle eski Müdüryardımcımız Hüsnü Baykoca'yı aday gösterdik; ancak onun şimdilerde böyle bir karar verecek kurulda olmadığı söylenince adaysız kaldık.  Bunun yerine ben 1941 yılında Hasanoğlan Köy Enstitüsü Temel Atma Törenine Milli Eğitim Bakanı adına gelen Ferit Oğuz Bayır'ı aday gösterdim.  Ancak arkadaşlar o kişiyi bilmediklerini öne sürüp bana katılmadılar. Böylece kısa boylular için de karar çıkmamış oldu. Biz gülüşürken Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca duyuru yaptı:

- 1. Öğle yemeğinden sonra toplantı salonunda toplanılacak, Okul Müdürü ile Eğitimbaşı Yeni Ders Yılı üstüne açıklamalarda bulunacak!

2. Her bölüm  saat 09:00’da kendi dersliğinde bulunacak, Bölüm Başkanları, yeni gelen arkadaşları tanıtacak!

Genel varsayımları bir yana bırakıp özel varsayımlar üreterek salona indik.

Az sonra Bölüm Başkanımız geldi.  Önce salonda bir bölünme yaptık. 1. Sınıf, 2. sınıf, 3.  sınıf olarak ayrı oturduk. Bölüm Başkanı beni kaldırıp  yeni arkadaşlara tanıttıktan sonra kalem kağıt hazırlamamı istedi. Tüm arkadaşlara dönerek beni kendisine yardımcı seçtiğini söyledi. Gülerek:

-Benim elim ayağım.  Bir yardımcı atanıncaya dek İbrahim bu külfete katlanacak!dedi.

Bölüm Başkanı 3. Sınıftan başlayarak adları sıraladı. Şevki Aydın, Hüseyin Çakar, Orhan Doğan, Abdullah Ön, Şerif Yalman, Mehmet Yelaldı, Fahri Yücel, Mehmet Zeybek.

2. Talip Apaydın,  Ekrem Bilgin,  Muttalip Çardak, Abullah Erçetin,  Azmi Erdoğan. Yusuf Demirçin, Kadir Pekgöz, Ali Kuş, İbrahim Şen, Nihat Şengül, Mehmet Ünver, Halil Yıldırım, Kamil Yıldırım.

1. Sınıf.  Osman Nuri Alpar,  Abdülkadir Arıç, Bayram Bayrak, Ömer Çiftçi, Doğan Güney, Yıldız  Kırktepe, Naci Ön, Halise Sarıkaya, Necmiye Uçar, Ahmet Yol.

Bölüm Başkanı,  çalışma yeri konusunda eski sızlanmalarını tekrarladı. Bize bıraksalar biz, kendi yerimizi yaparız. Ancak genel plânları çizen mimarlar bizzat kendileri plân değişikliği yapmadan ek yapılamazmış!”Mış, mış, mış!”dedikten sonra da; gülümseyerek:

- Kendi sızlanmasını unutmuş gibi,  bir süre bizi  teselli edici sözler söyledi:

-Ahenk içinde,  bir birimizi anlayarak çalışır, zamanlarımızı boşa geçirmezsek başarı bizimle olur!İşin özeti ise, çalışmak, çalışmak çalışmak! dedikten sonra bizi öğleye dek  serbest bıraktı. Son sınıflar daha önce aralarında anlaşmışlar, topluca banyoya gittiler. Yeni gelenlerin adlarından birini anımsaar gibi oldum;"Ahmet Yol!"Kesin değil ama, ilginç bir soyadı, "Yol!"Ahmet Emin Yalman'ın kitabını anımsadım. Orada böyle bir soyadı geçmişti. Kitap küçük dolabımdaydı, açıp baktım. O Ahmet Yol, kesinlikle bu. Kitapta orkestra şefi olarak yazılmış. Arifiye Köy Enstitüsü yönetimince orkestra şefi bırakılıp da başka bir Ahmet Yol'un buraya seçilmeyeceğini düşünüp kesin karar verdim:

-Oradaki orkestra şefi bize geldi! Ancak, bunu pat,  diye söylemeyeceğim,  onunla konuşma yerine onun benimle konuştuğunda anımsatırsam daha etkili olur! diye düşündüm.

Salonda arkadaşların büyük bir çoğunluğu kemanlara sarılınca alt odadaki piyanoya indim.  Orada çalışırken dört kişilik bir grup geldi,  aralarında Doğan Güney de var.  Sanırım onları Doğan getirdi. Abdülkadir Arıç, Osman Nuri Alper, Ahmet Yol. Konuklar adlarını, geldikleri Enstitü adlarıyla birlikte söylediler. Tasarladığım durum tıpkısı tıpkısınaydı. Arkadaş:

-Ahmet Yol, Arifiye! deyince,  hemen tanıdığımı söyledim. Doğan söze karıştı:

-Ağabeyin belleği çok kuvvetlidir, 1941'de sizde konuk kaldığımızda! derken Ahmet Yol karşılık verdi:

-Ben o zaman okulda değildim,  size yer açılması için bizler köylerimize izinli gönderilmiştik. Benim beklediğim de buydu: Ahmet Emin Yalman'ın kitabından tanıdığımı,  kitapta orkestra Şefi olarak anlatıldığını söyleyince Ahmet Yol'un rengi değişti, gerçekten mahcup oldu. Zaten bunu saklamadı:

-Mahcup oldum,  orkestra şefi ne demek, okulda orkestra mı olurmuş? Bu tamamen Ahmet Emin Yalman'ın yakıştırması. Bizim bir Müzik grubumuz vardı, öğretmen kimi kez bana yönettiriyordu. O geldiği zaman da ben yönetmiştim. Kitabı okuyunca buna ben de şaşmıştım. Ahmet Yol sordu:

-Ahmet Emin Yalman'ın kitabını öteki ağabeyler de okuduysa çok üzüleceğim! deyince güldüm:

-Üzülme,  ben de bir iddia sonucu okudum!

Ahmet Yol, çalgı çalmaktan çok, söylemeyi sevdiğini anlattı. İyi bir müzik öğretmenleri varmış,  onu övdü.

Ahmet Yol'dan sonra Bayram Bayrak konuştu. O da müzik öğretmenlerini övdü. Onların öğretmeni bir de Müzik Kitabı yazmış. Bayram gelirken birkaç tane getirmiş birini bana  ayıracağına söz verdi.

Onlar ayrılınca çalışmamı sürdürdüm. Bu kez de üç kız geldi, Halise Sarıkaya, Necmiye Uçar, Yıldız Kırktepe. Ahmet Yol beni onlara övmüş. Halise çok girgin,  konuşuyor; Kars/Cılavuz'dan. Müdürleri  Halit  Ağanoğlu'ndan söz ettim. Buraya iki kez geldiğini, güzel bir konuşma yaptığını anlattım. Tüm öğrenciler kendisini seviyormuş. Ahmet Yol'un tersine Arifiye'den gelenler konuşmaktan çekiniyorlar. Ben sordum onlar, karşılık verdiler. Arifeye'de konuk kaldığımız günleri anımsadım. Okul Müdürü Süleyman Edip Balkır, benim de aralarında bulunduğum bir grup öğrenciyle öğretmenlerimize  evinde yemek vermişti. O zaman bize hizmet eden bir bayan tanımıştım,  kızı Enstitüde okuyormuş, o da gelmişti, o da bu yıl okulu bitirecekti!deyince Yıldız Kırktepe:

-O benim, ben de seni anımsadım ama,  saçların çok uzamış,  değişik geldiğinden cesaret edemedim!deyince kafamdaki  bilmece  kendilinden çözüldü. Eski bir tanıdık, tanıdığın tanıdığı!Yıldız'a piyanoyu önerdim. Oysa biri seçmiş, biri  daha piyano seçmesin diye neredeyse duaya başlayacaktım.

Yalnız kalınca 1941  yılı Aralık ayına gittim. Karlı bir gün. O denli kar yağmış ki, Arifiye Köy Enstitüsü binasının  hemen üstündeki Kalaycı köyde;" Kar bir metre!" deniyordu. Kalaycı köy  dağda değil ama oldukça yüksek bir tepe üstünde. Salt Sapanca gölü değil,  tüm Sakarya kıyıları, Adapazarı gözlenebiliyor. Bu özelliğinden ötürü oraya bir Gözetleme birliği konuşlandırılmış. Oranın komutanı olan Salim Amcam beni alıp, oraya götürmüştü. Salim Amcam şimdi köye döndü. Sapancayı çok sevdiğini söyler, köye dönünce,  köyde Sapanca gibi elma bahçeleri yetiştireceğini düşlerdi. Nasıl bir duygu geliştirmişti? Niçin? Oysa kendisinin çok söylediği bir söz vardı:

-Kırk yıllık Yani,  olur mu Kâni? Salim Amcam,  şimdilerde  kırk yaşındadır… Düşler içinde yemeğe gittim.

 Yemekte konu yeni gelenler.  Arkadaşlar başka başka konularda konuşurken ben Ahmet Yol'u anlattım.  Arkadaşlar şaştı:

-Sen nasıl unutmuyorsun? Ekrem güzel bir söz söyledi:

-İbrahim,  okuduklarını unutmuyor,  bizse okumadıklarımızı unuttuk sanıyoruz! Söz çok beğenildi ama arkasında şamatalar gene  sözü de anlamını da tanınmaz duruma getirdi. Önce sözü yazacak yer arandı. Dil, Tarih Coğrafya Fakültesindeki, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!" yazısı benzeri gibi bir yer düşünüldü. Salt Hasanoğlan'da yaşayanların değil gelip geçenlerinde okuması için tren durağındaki kulübe uygun görüldü. Orası küçük bulundu:

-Küçük yere büyük yazı yakışmaz; küçük yazılırsa geçen yolcular okuyamaz. dendi. Durak binasının büyütülmesi önenirildi. Bu kez de inşaatın birinden kaçarken ikinci birine saplanmanın anlamsızlığı tartışıldı!

Kendi sözlerimize kendimiz gülüşürken sözü gene başa çevirdim:

-Siz, Ahmet Emin Yalman'ın Yarınki Türkiye'ye Seyahat kitabını okudunuz mu okumadınız mı?Bu gerçeğinizden kaçıp neden boş yere yoruluyorsunuz. Bakın yeni gelenlerin arasındaki Ahmet Yol ne diyor:

-O kitapta yazılanlar gerçeği yansıtmaktan uzak.  Orada  yazılan ben,  ben değilim, Ahmet Emin Yalman'ın kendine göre kurguladığı bir başka Ahmet Yol yazmış, beni tanıyanlar oradaki Ahmet Yol olmadığımı bilecekler ama yeni tanışacağım kişilere karşı hep mahcup olacağım. Oradaki Ahmet Yol orkestra şefi olarak tanıtılıyor, oysa ben, bir iki şarkının dışında önemli bir müzik başarım yok! diyor. Daha önemlisi de:

-Söz konusu kitapta,  Aşık Veysel bir kaç derste bağlama çalmayı öğretiyor! deniyor. Sözde;"Yüzlerce öğrenci ellerinde bağlamalar  harıl harıl çalıyorlarmuş. Yine Aşık Veysel, Köy Enstitülrindeki korolara Halk Müziğini öğretmiş. Korolar, Aşık Veysel'in öğrettiği halk müziğini söylüyormuş. Hepiniz köy Enstitülerine dağıldınız, Aşık Veysel'ın Bağlama ekiplerini, korolarını hiç mi dinlemediniz (?) Arkadaşlar yüzüme baktılar. Nihat Şengül sordu:

-Sahi bunlar o kitapta yazıyor mu? Yazıyor!demenin yetmeyeceğini, birlikte okumamız gerektiğini;salt bunlar değil gelecekte bizim yapamayacaklarımızı da bizim adımıza ;"Yapacaklar!" diğe halkımıza söz verdiğini anlattım. Ayrıca , Enstitü Müdürleriyle konuşurken Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in bir soru üzerine, söz konusu kitapla yazarı hakkındaki düşüncelerini aktardım. Şakalarla başlayan konuşma, umduğum ilgiyi gördü. Benden kitap isteyen oldu. Kitap veremeyeceğimi ancak okumak isteyenlere geri vermek üzere kitap bulabileceğimi, söz konusu kitabın tüm  öğrencilere verildiği gibi Enstitü bölümündeki öğretmenlere de dağıtıldığını söyledim. Tüm bu açıklamalardan sonra hemşerim Kadir Pekgöz, her nekadar:

-Hemşerim burada kalmakla çok şey kazandı! gibisine çarpıtıcı fikir öne sürdürdüyse de genelde arkadaşlar, olumlu olarak etkilendiler. Zaten ben,  hepsinin olmasa bile birkaçının olaya  ilgisini çekmeyi amaçlamıştım. Sanırım bunda başarılı oldum. Asıl amacım öteki bölümlerin dikkatini çekmekti. Kitap okuyanlar,  öteki bölümlerde bize göre  daha çok. Zaten onlar arasında benim gibi konuya daha gerçekçi bakanlar vardır. Onları harekete geçirmek için bir fitil ateşlemem yetecekti. Bu fitili ben değil, olayın  içinde bulunan Ahmet Yol'un dolaylı olarak da olsa ateşlemesi daha etkili olacaktır. Zaten, Enver Ötnü ile Ekrem Ula da, kısa bir parlama yapmıştı. Sanırım onlar da bu kez, kendi açılarından gerekeni yapacaklardır.

 Beni dinleyen arkadaşlar ilgi gösterdi, kitabı okuyacaklarını söyledi ama ben gene de kendime güvenmeyi yeğledim. Özellikle bizim bölümdekilere ters gelen Aşık Veysel'e Köy Enstitüleri'ndeki müzik olayını yamaması haksızlığı üzerinde  özellikle duracağım. Aşık Veysel'i severim, çok çok takdir ederim ama bu sınırlı bir ilişkidir. Aşık Veysel'i yakından tanıdım, onun neleri,  nasıl yapabileceğini çok düşündüm. Adamcağız birilerinin yardımı olmadan, yerinden kalkacak durumda değil, 40-50 kişilik dersliklere girip nasıl ders verecek?Aşık Veysel, kendi kurguladığı bir ortama uygun sözler üretip onları sazına yakıştırarak kendi şarkılarını oluşturuyor. Halk şarkıları söyleyicisi olarak kendini hiç düşünmüyor. Uygun düşen birkaç şarkıyla sınırlı kalması bundan. Aşık Veysel, geçmiş dönemlerdeki aşıkların izinde. Kendi karanlık dünyasını geçmiş zamanlara benzetip kendini o karanlığa karışmış zincirin bir halkası sayıyor. Ahmet Emin Yalman'ın yazdıklarını anlattığımda acı acı gülmesi gözümün önünden gitmiyor. Beni dinledikten sonra:

- Ahmet Emin Yalman'a soruyormuş gibi;"Nirede bu saz ustaları,  onnarı söylesen'e!" deyişi, kulaklarıma takılmıştı, aylar sonra öylece tınılıyor.

Aşık Veysel şimdilerde Muzaffer Sarısözen'le birlikte. Birlikte ama Yurttan Seslere karışmış değil. İstese de karışamaz. Durum böyleyken Ahmet Emin Yalman gibileri kendi çıkarları uğruna"Bahçelerde börülce, oynar gelin görümce!Arpa da buğday çeç olur, güzeller güleç olur ya da Kır belini Ali dayı, kır belini vay vay" türkülerini Aşık Veysel'e söyletirlerse(Kesinlikle söylememesine karşın) şaşmam!Belki de birileri çıkıp;" İstiklal Marşı'nı ya da Ziraat Marşı'nı Köy Enstitüsü öğrencilerine Aşık Veysel öğretti!" diye yazacaklardır.

İyi ki geldin Ahmet Yol, yoksa ben bu düşüncelerimi ortaya getirmek için oldukça zorlanacaktım.

 Sanırım biraz da yarını düşünerek arkadaşlar tedirgin, salonda kimse kalmadı. Öğleden önce otuz kişi olduğumuz söylenmişti. Ne ilginç gene yalnızım. Bercstein beni bekliyor. On gün öncesi gibi oturdum,  ezberimdeki  müzik listemi tamı tamına tekrarladım. Tam kalkmak üzereyken ayak sesleri duydum. Duymamış gibi Wachet auf''a geçtim. Sesler kesildi. Geri döndüklerini düşünerek pedallara bastım. Kalktığımda bir de ne göreyim kapının önünde yenilerden bir grup, içlerinde Arifiyeli kızlar da var. Ne diyeceğimi bilemedim ama kalbimin hızlı atışından çok etkilendiğimi anladım. Söz buladım:

-Salonu boş bulunca ancak böyle rahat çalışabiliyorum! dedim. Yıldız:

-Ay, ağlayacağım, biz de birgün böyle çalabilecek miyiz?dedi. Çalışırlarsa bir yıl sonra onlarında çalabileceğini söyledim ama söylediğime kendim de inanmadım. Çünkü, iki yılı geride bırakmış kimselerle yakında birlikte olacaklarını görür gibiydim. İçlerinde Ahmet Yol da vardı, Beyer Piyano metodunu sordu. Czerny'den,  Clementi'den söz etti. Beyer Metodunu, çalmadığımı ama bildiğimi,  Czerny ile Clementi'den çaldığımı söyledim. Ahmet Yol'un müzik ilgisini böylece daha yakından tanıyıp  değerlendirmiş oldum.

  Akşam yemeğimiz yarınki inşaat çalışmaları üstüne konuşmalarla geçti.  Her zamanki şakalar, takılmalar. Sonunda olumlu bir noktaya varıldı. Yapılacak gösteri merkezi bizim bölüm için yapılıyor. Orada biz çalışmazsak kim çalışacaktı. Üstelik biz yardımcı durumdayız. Çalışacak olanlar Yapıcılık Bölümündeki arkadaşlar. Tarla-Bahçe Bölümü, Hayvan Bakımı Bölümü çalışırken bizim katılmamamız anlamsız!deyip, olumlu bir tavır oluşturuldu.

Yemekten sonra arkadaşlarla ben de önce Büyük Salona gittim.

Gürültü düzeyindeki konuşmaları sevmediğim için  Kitaplığa geçtim. Orası da kalabalıktı ama hiç değilse gürültü yoktu. 1943 yılı Varlık Dergilerini karıştırdım.

229 numaralı Varlık'da Karamozof Kardeşler üstüne bir yazı var. Bu yazı ilgimi çekti. O kitabı okumuştum, sayısız olay içinde unutamadıklarım da bulunmaktadır. Sözgelimi müstafi subayın yardım kabul etmemesi,  oğlu Liyuşa'nın babasına yapılan hakareti unutmaması,  sokak çocuklarıyla kavgaları, sonradan Aliyoşa'ya karşı  direnişi,  çocukların da kendine özgü değerlendirmeleri olduğu konusunda inandırıcı  saptamalardır.  Yazıyı, Dergi Sahibi Yaşar Nabi Nayır, (Kendisiyle konuştum, tanıdım) sanki benim için yazmış gibi, içerek okudum. Bir gün bir başkasına da anlatmak gereğini duyarsam  yararlanırım düşüncesiyle yazıyı olduğu gibi aldım.

     

    Bir Kaynak Eser-Karamazof Kardeşler

 

Karamazof Kardeşler o eserdir ki ruhuna daha iyi nüfuz edebilmek için muharririni biraz olsun tanımamız gerekir. Çünkü bu muharrririn, yani Dostoyevski'nin şahsiyeti, birçok romancınınki gibi,  eserlerinin anlaşılması için bilinmesinde bir fayda olmayan basbayağı ve silik bir hayatla çerçevelenmiş değildir. Onun eseriyle hayatı arasında derin ve sıkı bir alâka, aşikâr bir muvazilik göze çarpar.

  Fedor Mihayloviç Dostoyevski 1821 de Moskova'da doğarask 1881 de Pesersburg'da öldü. Yirminci asrın idrakine yirmi yıl kala durmuş olan bu altmış yıllık ömrü bir kelimeyle vasıflandırmak istersek ona çile diyebiliriz. Gerçekten Dostoyevski'nin bütün hayatı ıstırap, hastalık, müzayaka,  hattâ zaman zaman en koyu bir sefalet içinde geçti. Daha ilk romanlarını neşredip te yeni tanınmaya başladığı bir sırada çilesi de başlamakta gecikmedi. Yirmi dokuz yaşındayken, fiili mesuliyet hissesi şüpheli kalan bir fesat  teşkilatı, daha doğrusu isyancı ruhla bir hayalperest bgrubu arasınada tevkif  ve muhakeme edilerek ölüm cezasını giydi. Ve siyaset meydanında son dakikasını beklerken, Çar tarafından cezasının Sibirya'da küreğe çevrildiğini öğrendi. Daha doğrusu bu karar önceden verilm iş olduğu halde, zalim bir komedya tertip edilerek, mahkûmlara darağaçlarıyla karşılaşmanın acısı ısıttırıldıktan sonra tebliğ edilmek istenmişti,

 Mutlak bir ölümle yüz yüze gelerek, yarım saat sonra hayatta olmayacağı düşüncesinin bütün dehşetini duymuş olmak, sonra Sibirya'nın-kendisi tarafından yapılmış tasviri tüyler ürperten-bir zindanınd en taze yıllarını acı bir mahrumiyet hayatı içinde tüketmek, düşünün bu ne korkunç bir akıbettir, ve yalnız asaptan ibaret bir sanatkâr ruhu üzerinde ne derin izler bırakmış olmak gerekir. Gene pek az sanatkârın uğramış olduğu başka bir müthiş akıbet bütün hayatınca yakasını bırakmayacaktır. :Sara hastalığı. . . Bu öyle bir hastalıktır ki ruh üzerinde, çektirdiği  ızdıraplar derecesinde büyük inkılâplar yapar. Normal bir adamdan bir meczup ve ya bir dâhi çıkarır. Dostoyevski dehasında paytı olan hastalığın, daima mukadderatın büyük bir lütfu diye tebcil ettiği Meczup, cezbeye uğramış demek değil midir?Fakat büyük adamlardan bir çoğu da dehalarını, kendilerini tabii insanın erişemeyeceği yüksekliklere çıkaran veya derin liklere indiren bir cezbeye borçludur. Bu cezbe sözü üzerinde edişimin sebebi, Dostoyeski'nin dehasını tek kelimeyle vasıflandırmak için daha uygun bir tabir ulamayacağımı sandığımdandır.

  Eserleri, hayatında yadırganmış ve hiçe sayılmış olmmakla beraber gerçek değerleri ölçüsünde takdir edilmekten uzak ve yalnız Rusya çerçevesine münhasır kaldı.  Hele muharrire maddî refahı asla getiremedi. Tolstoy, Turgenyef gibi zengin ediplerin sırf keyifleri için, geniş zaman ve imkâna malik olarak eser vermelerine daima gıpta etmiş olan Dostoyeshi,  belki derbeder ve cömert hayatının da tabiî bir tenicesi olarak, büyük Fransız romancısı Balzac gibi hep borç içinde yaşadı ve önceden sattığı romanlarını borçlarını kapatmak hülyasıyla hummalı bir acele içinde yazdı. Bütün hayatınca özlediği rahat ve huzura o, ancak ölümün kucağında kavuşacaktır.

 Karamazof Kardeşler, yenili ve derinliği ile göz kamaştırıcı bir çok romanlar yazmış olan bu soy kalem adamının son ve bazılarının kanaatine göre de en büyük eseri oldu. Bunu milletine bir nevi vasiyetnamesi telâkki edenler de vardır. Muharrrir bu esri uzun zaman kafasında yaşatmış ve ancak son yıllarında yazmaya başlamıştı, öğünmekten hoşlanmadığı halde bir mektubunda:"Bu kadar yeni, bu kadar tam ve bu kadar orijinal bir eser yazdığım nadiren vaki olmuştur"diyordu. Bu iki ciltlik roman, üç kısımlık roman serisinin ilk kısmını teşkil edecekti. Fakat insafsız talih insanlığa bu kadarını çok gördü ve büyük yafratıcı, eserinin kafasında taşıdığı son iki kısmiyle beraber alıp götürdü.

  Karamazof Kardeşler nedir?Buna, ilk bakışta bir zabıta romanı diyebiliriz. Nitekim, bu taze dehayı kavrayamayacak kadar ruh cücesi bazıAvrupalı minekkidler de bu hükmü vermekten çekinmemişlerdir.

 Mevzuu anlatmak mümkün mü?Hiç değilse ana çizgilerini belirtmeye çalışayım.

  Bize ilk önce bir baba ile üç oğuldan mürekkep olan Karamazof ailesi takdim ediliyor. Baba, Fedor Pav loviç, hayatta zevk ve eğlenceden başka bir şey düşünmeyen, bu uğurda her şeyi göze alacak tıynette bir ahlâk düşkünüdür. Oğulların en büyüğü, Mitya, yani Dimitri Federoviç, babasına en  ziyede çkm iş olandır. Bu nunla  beraber, onun ruhubda iyilik ateşi, zaman zaman küller altında kararsa bile büsbütün sönmüş değildir. Ortanca oğul, İvan Federoviç bir entelektüeldir. Muharrir kendi iç buhranlarını ve e n mahrem his ve düşüncelerini onun şahsında canlandırır. En küçük oğul, Alyoşo,  yani Aleksi Fedoroviç, temizliğn, iyiliğin ve saflığın timsali olan bir dini bütündür.

 Baba ile büyük oğul Dimitri'nin arası açıktır. Baba,  ölen ilk karısından kalmış olup bu oğluna ait olan servete sahip çıkmıştır.  Üstelik baba oğul aynı kadını, Gruşenyka isminde bir  alüfteyi sevmektedir. Roman, zaten, baba ile oğlu barıştırmak için bir manastırda tertip edilen aile toplantısıyle başlar ve daha bu ilk sahnede biz trajedi havasının içine gireriz. Kendisiyle barışmak için geldiği manastırda, herkesin önünde babasının en  ağır ve haksız hakaretlerine uğrayan Dimitri kendini tutamayarak haykırır:"Böyle bir adam niçin yaşıyor?Bu adamın ayaklarıyla halâ toprağı kirletmesine müsaade edilir mi?"Bir oğulun ağzından babası hakkında çıkmış olan bu müthiş hüküm, sonra ermiş sayılan başkeşiş ZosimaW'nın gelip sembolik bir hareketle Dimitri'nin önünde diz çökmesi, derhal bütün zihinlerde korkunç bir ihtimali birden bire aydınlatır:"Dimitri babasını öldürecek!"

Aliyoşa,  fenalıkları, düşüncesinden bile uzak tutan bu saf ruhlu delikanlı dai bu, ihtimali hatırına getirmiş olduğunu itiraf eder. Bu hadiseden sonra Dimitri, gezdiği, yürüdüğü her yerde babasını öldüreceğini söyler. Hatta bir buhran esnasında, bu cinayeti nasıl tasarladığını nişanlısına yazar. Baba, bu bu ihtimalden korktuğu için tedbirler alır. Allah'a inanmadığı için "Her şey meşrudur!" nazariyesinin zalim ağırlığı altında ruhu eşilen İvan, ortanca kardeş, yaklaştığını hissettiği ve vukuunu, kendisi bile itiraf edemediği bir gizli arzuyla temenni ettiği facıaya zemini serbest bırakmak için babasının evinden uzaklaşır. Uşak Smerdiyakof, aynı düşünce ile sar'a nöbetine tutulacağını önceden ve esrarengiz bir tavırla haber verir. Ve şuurla hazırlanan bu cinayetin herkes tarafından beklendiği, kçınılmaz olduğu hissedildiği gece gerçekten baba, Fedor Pavloviç öldürülür. Bir zarf içinde, sevgilisine vermek üzere hazırlamış olduğu üç bin ryble çalınır. Gece yarısı, bahçede bir gürültü işiderek kalkan ihtiyar uşak, Dimitri'nin duvardan atladığını görür ve yakalamaya çalışırken onun tarafından yaralanır. Aynı gece, sbaha doğru Dimitri Karamazof, bize en bayağı bir orta malı gibi takdim edilmiş sevgilisi Gruşenyka il birlikte bir handa avuç dolusu para harcarken yakalanır. . Suç okadar meydanda, deliller o kadar bol ve ağır, şahitler o kadar kalabalıktır ki itiraftan başka çare kalmamıştır. Fakat Dimitri babnasını öldürenin kendisi olduğu ittihamını katiyen reddeder. Bu cinayeti  gerçekten ben güşünmemiş değilim, fakat işleyen Smerdiyakof'tur, der. Halbuki doktorların raporu alık uşak Smerdiyaskof'un o gece en şiddetli ir sara nöbetine tutulmuş olduğunu ve halâ bu yüzden hasta bulunuğunu tesbit etmiştir. Ortanca kardeş İvan büyük bir vicdan mücadelesi içindedir. Dimitri'nin masum olduğunu hissetmesine rağmen kendisini aksine inandırmaya çaçlıkşır.  Bir yandan da kardeşini kurtarmak için bir şey yapmak istememekle  kendini itham eder. Ağabeyinin mahkûmiyeti işine yarıyacaktır. Zira onun eski nişanlısını seviyor. Hal buki bu kadının halâ ağabeyine bağlı olduğunu sanıyor. Nihayet, saralı Smerdiyakof büyük bir ruhi buhran içinde, İvan'a, cinayeti kendisi işlemiş olduğunu itiraf ediyor.  ve hemen ardından kendisini asarak hayatına son veriyor. Ertesi gün muhakeme olacaktır. İvan o gece korkunç bir asabî buhran geçiriyor ve ertesi gün hakikati söyleyerek kardeşini kurtarmak için mahkeme huzuruna çıktığı zaman artık tam manasıyla delidir. Bu itibarla şahitliği muteber sayılmıyor.

Ve avukatın parlak müdafaasına rağmen, artık masum olduğunu bildiğiiz Dimitri Karamazof Sibirya'da yirmi sene küreğe mahkûm ediliyor.

  Bu haksız mahkûmiyet iyilikle fenalığın çrpıştığı ruhlarda iyiliğin galebesini temine kâfi geliyor. Dimitri'nin eski nişanlısı Katerina ile kardeşi İvan onu kaçırmak için lâzım  gelen projeyi ve parayı hazırlıyorlar, bu kaçırma  projesinin tatbikini, hiç bir fenalığı kadir olmayan adam,  küçük karcdeş Alyoşa üzerine alıyor. . O zamana kadar âdi bir alüfte olarak  tanımış olduğumuz Grunyko ise, fedakârlık ve ruh cömertliğinde hepsinden ileri giderek, felâketinden kendisini mesul tuttuğu Dimitriyi sürgününde takip detmeye ve hayatını ona vakfetmeye karar vermiştir.

 Aliyoşa, muvaffak olarak, Siirya yolunda, kardeşini kaçırır ve ağabeyyinin zincirlerini ayağına geçirerek onun terine zindana gitmeye hazırlanır.

 Bu ağır suçun muhakemesi esnasında bi mucize olur, Aliyoşa'yı seven fakat yıllardan beri yatalak olan Liza ismindeki küçük kız iyileşir ve yürfüyerek mahbkemeye gelir. Bu beklenmedik hadisenin, herkesin üzerindeki tesiri o kadar büyüktür ki, haki mler de heyecana kapılarak, Aliyoşo'yu beraat ettirirler. İşte roman bu sonla biter.

  Vakayı hülasa etmeye çlıştım. Muvaffak olduğumu söylersem sizi aldatmış oluum. Size, üzerindeki harikulade nkışlarından sıyırarak ancak kanavayı gösterebildim. Bu ise o eşsiz eser hakkında hattâ bir fikir bile vermiye yetmez. Zira, Dostoyevski'nin romanlarında asıl hareket, bu zahiri vakalarda değil, onların menşurundan seyrettiğimiz, ruhların içinde geçen dramlardadır. En heyecanlı, en meraklı vkalar x zaten bizim kendi içiizde geçenler değil midir?

 Psikoloji, yani ruhiyat sahasında asla erişilmemiş ve belki hiç bir zaman erişilemeyecek derinliklere kadar nüfuz etmesini bilen ve psikoloi ilmine çok şeyler öğretmiş olan Dostoyevski, zekâsının ışığını ruh âleminin öyle gizli ve karanlık köşelerine tutmaktadır ki insan, bu görüş nüfuzunun derinliği karşısında zaman zaman dehşetle ürpermekten kendini alamaz.

 O insan, zaafları ve meziyetlerle, olduğu gibi almış, meselâ Balzak'ın yaptığı gibi, tek karakterli yalınkat tipler halinde şemalaştırmaya çalışmamıştır. Onun içindir ki Dostoyevski'nin şahısları, Balzak tipleri gibi hafızaya derhal nakşolan o keskin ve kalın çizgileri taşımazlar. Bütün yaşayan insanlar gibi çok taraf lı, hem iyi  hem fena, anlaşılması güç, httâ kendi kendilerini bile anlamaktanâciz kimselerdir.

  Dostoyevski tiplerinin umumiyetle marazi olduklarına çok işaret edilmiştir. Hattâ onun romanlarını bir akıl hastalıkları koğuşuna benzetenler de olmuştur. Gerçekten, mselâ Karamazof Kardeşler'i teşkil eden üç büyük ciltte(Dilimize iki cilt olarak çevrildi) esas şahıslar tam manasıyla bir huzur ve itidâl içinde tek ferde rastlanmaz. Dostoyevski skin ve asâude hayatların, kolay  bahtiyarlıkların romancısı olmamıştır. Onun romanlarında baştan başa bir ruh tedirginliği havası hakimdir. Tiplerin en normal olanlarıda  bile marazî taraflar göze çarpar. Fakat,  marazî ruhiyat ilmi en normal insanda bile ruhî muvzenesizliklerin mevcudiyetini ortaya koymuş değil midir?İşte bu ilme yol göstericilik etmiş olan Dostoyevski insanların hep bildiğimiz alelade tarafları üzerinde durmayı alelâde romancılara bırakarak, onların yapmaya muktedir olamayacakları fakat yapılması elzem olan en zahmetli işi üzerine almış, insan ruhunun balta girmemiş ormanlarında ardından gelecekler için yeni yollar açmıştır. İşte bu noktadan mütâlâa edince Dostoyevski'de kusur diye gösterdikleri taraflar derhal birer meziyet olarak karşımızda belirir. Gerçi ruhların marazî tarafları üzerinde ısrar edişi bu eşsiz sanatkârın romanlarında kusur gibi görünüyorsa da  toplumun bir aynası olarak düşünülen romanlardaki bu kişiler, gerçekte toplumun içinde yaşamaktadır. Yazarın ölümünün hemen ardından gelişen psikoloji bilimi uzmanlarının Dostoyevsky'ye sarılmaları da bundandır. Bu nedenle ruhsal durumları bozuk olanların ele alınmasını bir kusur değil, bilimsel bir öngörü olarak bakılması gerekmektedir. Dostoyevski bunu hem kendi yaşamıyla hem de ortaya getirdiği kahramanlarıyla kanıtlamıştır.

      Yaşar Nabi Nayır-Varlık

 

Karamozof Kardeşler roman özetini almam bir başka bakımdan da işime yaradı. Ben de bir çok romanın özetini çıkarmıştım. Ancak ben, romanda  geçen olaylarla olaylara karışan kişileri anlatmaktan öte geçememiştim. Oysa roman özetinin bir bakıma o romanı, hatta yazarını tanıyıp tanıtma olduğunu burada gördüm. Bir başka ilginç nokta da  romanı tanıtan kimse kendi fikirlerini söylediği gibi, o fikirlere karşı duranları da eleştirip eksiklerini sayıp dökebiliyor. İşte, Yaşar Nabi Nayır bunu yapmış. O denli ileri gidemesem bile kendi çapımda duygularımı ben  de söyleyebilmelim.

Not:Dostoyevski yazsıını aldığım dergide Sadi Yaver Ataman'ın Radyo ve Folklor üstüne bir yazısı var. Sadi Yaver Ataman yazısının sonunda, daha önce yazmış olduğu bir yazı üstüne, eleştiriler yapan ya da ilgi gösterenlere teşekkür ediyor, ayrıca folklor üstüne yazdıkları yazılardan dolayı övüyor. Kemal Altınkaya, Pertev Naili Borayav, Behçet Kemal Çağlarla birlikte Vahit Lütfi Salcı da  övülenler arasında. İşte buna çok sevindim. Kendisi bu yazıyı okumuştur ama karşılaşınca ben gene de söyleyeceğim:

-Yazılarını benden başları da okuyor olmalı ki, övüyorlar! (Sadi Yaver Ataman) diyeceğim!Öyle sanıyorum ki bu sözüme katıla katıla gülecek:

-Ya, öyle miiii?diye  mi'yi uzatarak soracaktır.

Yatınca da bir süre Vahit Dede'yi düşündüm. Nedense Sadi Yaver Ataman, onun için özellikle:

- Trakya Bölgesinde çalışmalar yapıyor! diyor. Oysa o, tüm yurt çapında folklor çalışmalarıyla ilgilenmekte, ayrıca yurdumuzda çok sesli müziğin yaygınlanması için çaba harcamaktadır. Ayrıca o,  çok sesli müziğin, kimilerinin dediği gibi Türk halkının yabancısı olmadığını, halkın geleneksel müziğinde bununan çok sesli örnekleri derleyerek savını belgelere bağladığı gibi, Atatürk'ün özlem duyduğu Batı uluslarının benimsediği notaya dayalı çok sesli müziği cansiperane savunmaktadır.  Vahit Lütfi Salcı'nın Cumhuriyet öncesi müzik alanında tek okul olan Dar ül Musiki i Osmani'de okuduğunu, orkestraların gözde çalgısı olan klarnet çaldığını, okul arkadaşlarının şimdilerde (Mahmut Muray- Tahir Akmeriç v. b. ) Cumhurbaşkanlığı Senfonisinde çalıştığını, onun da, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, son olarak da Alpullu'da bando kurup,  şefliğini yaptığını, Bizden Cezayir, (Donizetti Paşa'nın) İzmir(Mehmet Ali Beyin) marşlarını, Wagner'den Tanhauzer'i, Schubert'ten Marşımiliteri,  Berlioz'dan Rakoçi Marşı'nı çaldırdığını ya bilmiyorlar ya da bilmezden geliyorlar.

Bunları düşündükçe Vahit Dede'yi gözümde daha çok büyüttüm, o denli de özledim. Onu tanıyanlarla karşılaştıkça  biraz daha yakınlık duyuyor, bilgisine güvenim güngünden artıyor.  

 

  12 Ekim  1944 Perşembe

 

Şair Celal Sahir Ozansoy’un 19 Mayıs şiirinden esinlenenler:

-Uyanın Samsunlular! Sözlerine atıf yaparak;” Uyanın işçiler,  uyanın ameleler,  radyolu hammallar!” sözleri,  kahkahalara karıştı.  de karıştı.

Zekeriya Kayhan'la Mehmet Gönül bana katıldı,  birlikte oyun alanına çıktık.  Öğrenciler arasında Okul Müdürü de alana geldi.  Bizden önce Çakı Efe ile konuştu. Ne söylediğini duyamadık ama Efenin yüzü gülüyordu. Belli ki güzel sözler etmişti. Bu kez bize doğru yöneldi. Önce bana:

-Sen görevlisin, görevini yapıyorsun;ben önce bu fedakâr arkadaşıma teşekkür edeceğim. Bilgi ve sanat odur ki, onları bilen bir karşılık beklemeden bilmeyenlere öğretmek için çırpınır. Şu gördüğünüz yavrucuklar sizlerden bu özveriyi bekliyor. Onlar adına sizlere çok çok teşekkürler ederim, sağolun!deyip ayrıldı. Az ilerimizde Bir grupla  jimnastik hareketleri yapan Sıtkı Şanoğlu ile bir süre konuştu. Tam karşıma geldiği için gözlerim takıldı, bizdeki güler yüzü kaybolmuş,  sanki birilerine bağırıp çağırıyordu. Anladım ki, gene  29 Ekim Törenlerine katılmamıza karşı duranlara çatıyordu. İçimden hak verdim. Köylerden, atlı arabalı insanları topluyorlar, kamyonlarla bir sürü aylazı taşıyorlar da, öğrencilerin geçmesine engel çıkarıyorlar!

Oyundan sonra Çakı Efe oldukça neşeliydi.  Zekeriya ile Mehmet'e teşükkür etti:

-Ağır işte çalışacaksınız,  iş süresince gelmenizi isteyemem!dedi. Arkadaşlar olası duruma uyacaklarını söylediler:

-Gelmek istiyoruz,  oynama oynamaya gevşiyoruz. Bizim  için bir idman oluyor! dediler. Çakı Efe, elini göğsüne kapatarak teşekkür etti.

Kahvaltıda duyuru yapıldı:

-Tüm Bölümler önce kendi salonşlarında toplanacak. Bölüm Başkanları açıklamalarda bulunacak. Yoklama yapıldıktan sonra bölümdeki öğrencilerin isim listeri Sanat Başkası Mustafa Güneri'ye teslim edildikten sonra işbaşı yapılacak!

Kendi salonumza gittik.  Bölüm Başkanımız gelmiş. Toplanınca biraz sinirli olmakla birlikte zoraki gülücükler arasında kısa bir konuşma yaptı. Kızları ayırdı. Bana da:

-Ben arkadaşlarla birlikte gideceğim,  ben gelene dek burada beni bekle. Burası boş kalmasın, gelen giden olur!dedi. Arkadaşları alıp götürdü. Salon da yalnız kalıverdim. Ner zaman yalnız kalınca piyanoya koşardım. Bugünkü yalnızlığımdan rahatsızlık duydum, piyanoya oturamadım, gözlerim kapıda Bölüm Başkanını bekledim. Gelen giden de olmadı. Olmadı ama boş salonda oturup kaldım da  huzursuzluktan kalkıp piyanoya  elimi süremedim.

Yemekte arkadaşları çok neşeli görünce sevindim. Konu,  çalışma yerinde yaptıkları, yapamadıkları yanında,  birbirinin kusurlarını sıraladılar;oldukça yumuşak  sözlerle karşılıklı  atıştılar, bolbol da güldüler. Benim yokluğumu sezmemişler gibi bir durumları vardı. Konuşmalardan çıkardığım tek gerçek, Bölüm Başkanımızın yanlarında oluşu oldu. İçimden, salona gelmeyiş nedenini böylece anlamış oldum. Yemekten kalkınca orta bölümden bir nöbetçi, Bölüm başkanımızın beni çağıdığını söyledi. Eğitimbaşı Hürrem Arman'ın odasında beni bekliyormuş. Gittiğimde:

-İnşaat süresince son sınıflar işe gideceğinden,  Mandolin çalışmaları gene bizim salonda yapılacak, tatildeki statü  aynen uygulacak. Eğitimbaşı Şeref Tarlan sınıf öğretmelerine tebligatı yaptı, öğretmenler sınıflarını zamanında getirecek!

Peki!deyip ayrıldım ama, kocaman bir soru işareti beynime oturdu. Tatil çalışmalarımız, öğlede bir saat, bir de akşam paydosunda olmak üzere topu topu iki saattı. Aradaki zamanlarda ben  ne yapacağım?Bunu güşünerek salona döndüm. Az sonra da Ziya Kaplan Öğretmen grubuyla geldi. Gülerek:

-Müşterek mesaimiz tamamlanmamış besbelli, devam etmemiz buyuruldu! deyip yerine oturdu. Beğendiğim bir sınıftı, hiç ayrılmamış gibi kısa bir konuşmadan sonra bu arada neler çalıştıklarını sordum. Hep eskiler tekrarlandı, denince ben de:

-Bir tekrar da biz yapalım,  gelecek çalışmalarda  yeni şarkılar öğreniz!deyip, Ziraat, İleri, Ankara Marşlarını, İlkbahar, Sonbahar, Gül, Ilgaz şarkılarını tekrarlattım. Mandolinle de Beethoven İmni, Schumann Coral'i iki sesli olarak tekrarladık. Zil çalınca içimden bir "Oh!" çektim. Çok tepeden inme olmuştu bu çalışma. Başka bir sınıf gelseydi belki bu genli güzel gitmeyecekti?deyip rahatladım.  Ziya Kaplan Öğretmenle grubunu uğurlayınca hemen tahtaya geçip,  tüm gruplarla yapılan ortak çalışmaların başlıklarını yazdım. Bundan böyle de ilk gelenlerle bir tekrar, sonra hiç değilse yeni bir şarkı, bir türkü, bir de mandolin parçası seçme hazırlığına başladım. Şarkı olarak Altım Başaklar'ı seçtim. Hasanoğlan'da bu şarkı yok. Biz bunu Hasanoğlan!dan döndükten sonra öğrendik. Gerçi ben bir sınıfa öğrettim ama, o orada kaldı. Bu kez yaygınlaştırabilirim.

 

     Altın Başaklar

   Tarlalarda altın başaklar,  müjdeliyor yarını

   Buğdaylarla dolduracaklar,  köyün anbarlarını.

   Hele başlasın harman,  görüşürüz o zaman

   Savrulunca samanlar,  köylülere düğün var.

 

Sözlerinin güzelliği gibi melodisi de tam mandoline uygun.  Parça olarak da çalınabilir.  Özellikle  yetişkin gruplar için özendirici olabilir. Gene aynı konuda Ziya Aydıntan'ın Köy Yolu. Bizim Koronun  vazgeçilmez demirbaş şarkısı.  

Tüm öğrenciler bunu defalarca dinlediklerinden, sanırım kulak tanıdıklığı kazanmışlardır.     

     Köy  Yolu

    Rüzgârın eser serin serin,

    Kırların mis kokulu.

    Bir kaval çalar hazin hazin

    Tozlanır köy yolu.

    Aslan yürekli köy yiğitleri

    Kurası çıkar,  orduya koşar,  

    Yarın çavuş olur döner geri

    Ağlama nazlı yar!

Bizim bölümün repertuvarını kurcaladım; Johannes Brahms'tan Ninni ile Bir Pazar Günü, Offenbach'ın Barcarol'u neden olmasın?Ninni mandolinle çok rahat çalınır. Hiç değilse bir deneme yaparım. Bir Pazar Günü de çok güzel bir şarkı. Bizim şarkılar gibi ayılıp bayılmadan,  bir genç sevgilisine şarkı söylüyor.

    Bir Pazar Günü

     Onsuz geçti bütün hafta

     Sevgilimi hiç görmedim.

     En sonra bir pazar günü

     Gördüm güzel yüzünü.

     O ay yüzlü güzel kızı,  görünce

     Doğdu sandım,  karşımda

     Aşkımın o bir tek yıldızı.  

Kendimi biraz sıkıştırdığımı anladım.  Kalkıp piyanoya oturdum.  Bir yandan da Bölüm Başkanın  söylediği:

-Salon boş kalmasın, Hasanoğlan’a gelenler sözleşmiş gibi önce buraya  uğramaktadır. Böyle düşünerek Chopin Etüdü çok yavaş bir kaç denemeden sonra giderek hızlandırdım. Bu birkaç deneme sözü biraz sözgelişi oluyor. Kısacık parçayı en az yirmi kez tekrarladığımı sanıyorum. Rahmiye Tarıman Öğretmen grubuyla geldi. O da merhaba dedikten sonra sordu:

-Buraya gelmek zor değil ama bu geriye dönüş neden? Bilmediğimi söyledim.  Önemli bir işi olabileceğini düşünerek:

-Bu grup,  sorunsuz bir grup,  siz onlara güzel alışkanlıklar kazandırmışsınız.  Bu nedenle beklemenize gerek yok! dedim.  Rahmiye Öğretmenin sahiden Konuğu varmışTeşekkür etti:

-Akşam saati,  konuğum var, yemek hazırlamam gerekiyor!deyip ayrıldı.  Bu gruba Seybold keman metodundan iki parça çalıştırmıştım.  Onları tekrarlattım. Ne denli övüt verilirse verilsin öğrenciler hep işin kolayına kaçıyor. Parçanın birini iki kez tekrarlattım. İstediğim gibi olmayınca sordum:

-Ne çabuk unuttunuz? Daha önceki çalışmalarda, arkadaşlarına göre oldukça öne çıkan bir öğrenci:

-Öğretmenim, siz bunu geçen defa beğenmiştiniz! deyiverdi. O böyle deyince tüm grup;"Ver bakalı bunun cevabını!" derce yüzüme baktı. Ben de:

-Yanılıyorsun, ben geçen defa bu parçanın doğru çalınışını beğenmiştim. Şimdi çaldığınız o parça değil,  onun acemi ya da  çalışmamışların çalışını beğenmiyorum!dedim.  Dedim ama,  böyle demenin de yararlı olmayacağını bilerek dedim. Sürekli çalışmak biraz da kişinin içinden gelen bir istek. Öğrenciler, tüm derslerden toptan sınıf geçeceğini bile bile benim beklediğim yorucu çalışmaya kalkışır mı? Zaten ara ara çıtlatıyorlar:

-Okulumuzda 50 öğretmen var. Bunlar içinde ancak bir keman, iki de mandolin çalan var;öğretmenler için bir çalgı çalmak zorunluğu varsa bizim öğretmenler buna neden uymamış?Bu söylendiğinde verilecek inandırıcı bir cevap bulamadım. Susup kalmayı da içime yediremediğimden:

-Sizin içinizde nasıl kaytaranlar varsa, onların okullarında da öylesi vardır elbet!. Ancak yetkililer onları sonradan farkerttiklerinden buraya atamışlar. Sizlerin çalışmalarını görünce heveslenip, geç de olsa bir çalgı öğreneceklerini ummuşlar! Biraz gülünç  bir  yakıştırma ama, soruya omuz silkip geçmek  daha gülünç karşılanabilirdi. Biliyorum kimileri buna, eski öğretmen yeni öğretmen kaynakları palavrasını öne sürerek gerçekleri örtbas etmeye kalkışacak ama,  Ömer Seyfettin bir gözlemini hikâyeleştirip anlattığı gibi, okumamışların da kuşaklar arası oluşturduğu bir irfan süreçleri vardır. 1. Dünya Savaşı sürerken yurdumuz büyük bir kıtlık yaşamıştır.  Ömer Seyfettin'in öğretmen olduğu okulun Öğretmen Odası'nda  öğretmenler, şekersizlikten çay kahve içemediklerinden söz edilir. tam bu sıra bir haber yayılır:

-Avusturya'dan şeker alındı,  artık şeker sıkıntısı çekilmeyecek!Habere çoğunlukla öğretmenler inanır, sevinçlerini gizlemezler. Ancak bu tür tevatürlerin doğru çıkmadığına çok tanık olmuş olanlar bu habere pek sevinmezler. Bu konuşmalar üstüne okulun çaycısı gelir. Haber ona da söylenir. Şekersizliğin yaşamsal olarak en büyük acısını çeken çaycı,  haberi duyunca öğretmenler gibi sevinmez. Tersine omuz silkip:

-Avusturya şekeri bulsa kendisi yer!' der. gerçekten haber bir balondur,  Avusturya'yan şeker gelmemiştir. Ömer Seyfettin'in  belirttiği gibi okumamışlar bilimlerden habersizdirler ama onların da kendine özgü  bir yaşamsal birikimleri vardır. Çaycı burada halkın gözlem-deneyim yöntemi değil doğal aklıselimine dayanarak umutsuzluğunu belirtmiştir. İşte, köy çocukları, kendine özgü, bu tür Irfan (Kişinin yaşadığı olaylardan çırdığı bilgi süzmesi, Pratik bilgi) sahibi babalarından az çok etkilenmişlerdir. O nedenle onların olaylara yaklaşımlarında kesinlikle o irfan kırıntılarından esintiler bulunmaktadır. Örneğin iş derslerinde kaytaranlara,  köylerindeki imecelerde yan çizenleri kuşkusuz duymuşlardır. Kendi çocukluğumu anımsıyorum. Köyümüzde özellikle  imece geleneği vardır. Her yıl nisan ayında bu gelenek tekrarlanır. Önce duruyu yapılır, belli bir günde her evden  iş gücü olan biri imeceye katılır. Sözgelimi kışın yağışlardan bozulan yolar onarılır,  su büvetleri yapılır ya da ağaç dikilir. İmeceye katılacaklar sabahleyin bizim kahve önünde toplanırlar. Köy muhtarı yoklama yapar;ellerde kazma kürek iş yerine gidilecektir. Tam hareket edileceği sıra şakalaşmalar başlar:

-Haydin komşular, toplanalım, işe geç kalmayın! Bu sözler tekrarlanır, arkasından da kahkahalar atılır. Önceleri buna hiçbir anlam veremiyordum. Meğer bunun bir dayanağı varmış. Köyde açıkgöz biri  bir zaman  bu tür imecelerde tam yola çıkmak üzereyken, yüksek sesle:

-Haydin komşular toplanalım, işe geç kalacaksınız, deyip tuvalete kapanır,  grup yola çıktıktan sonra evine dönermiş. Bunu  bir iki kez yapmış. Sonraları da yakalanıp köy halkının diline düşmüş. Böylesinin bir daha çıkmaması için bu takılma tüm imecelerde söylenir olmuş:

-Haydin komşular toplanalım, işe geç kalacaksınız ya da iş sizi bekliyor (!) Benim unutmadığım bu hikâye gibi tüm köylerde benzerleri vardır. Oradan gelen öğrenciler bunların etkisinde kalmış olabilir. Geçen beş yıl içinde, işten kaçmaya çalışanların dişçiye gidip diş söktürdüğüne bile tanık olduk. Gerçi o bunu başka amaçla(Ankara'yı görmek için) yaptığını anlattı ama kimseyi kandıramadı. Gerçek olan, o revirde üçgün sözüm ona tedavi olurken (!) bizler aralıksız üç gün beton gökme işinde çalışarak binanın üstünü kapatmıştık. Her ne kadar:

-İstisnalar kaideyi bozmaz ya da kuralları değiştirmez! deniyorsa da:

-Sinek küçüktür ama yemeğe düşünce mideyi bulandırır! özlü sözü de görmezden gelinemez!

Yemeğe oldukça kuşkulu gitmiştim.  Arkadaşlar öğle yemeğindeki gibi neşeliydiler. Tek Kamil Yıldırım, hiç bir art niyet gütmeden sordu:

Gün boyu öğrencilerle uğraşmaktan  bıkmadın mı?İstesem bile kendime,  bu denli kolay karşılık verebileceğim bir soru  sorduramazdım. Cevabım kısa oldu:

-Bıktım ama ne yapabilirim ki? Konu, sanırım böylece kapandı. Hiç değilse olayın, kendi çıkarım tarafı göze batmamış sanısına kapıldım. Bu duygu, hasetlik ürküntümü azalttı. Bugün onca boş zamanıma karşın zevkle piyano çalamamıştım. Sanırım yarın bu sıkıntım azalacaktır.

  Yemekten sonra özellikle salona geç gittim.

Kemancılardan birilerinin gelmiş olacağını sanıyordum. Yanlış sanmışım, kimsecikler yoktu. Kitaplığa gittim. Bizim Kepirtepe grubu yeni gelen üç Kepirlinin çevresini sarmış, soru yağmuruna tutuyordu. İlgimi çekti. Sorular, daha çok öğretmenler üstüne oldu. Selçuk Korol, Besim İyitanır, Ahmet Kun, Müdür İhsan Kalabay, Seyfi Çaçur, Hikmet Özsan, Eğitimbaşı Kemal Üstün, eşi Zehra Üstün, Pesent Ilgaz, Leman Kalabay birer birer anıldı. Anıldı ama bildiğimiz dışında eklenen bir şey olmadı. İşin ilginci, orada kalan arkadaşımız Mehmet Yücel için fazla bir şey söylemediler. Ekip başında Köy Enstitüleri imecelerine katılmış. Aldığımız bilgi bu kadar oldu. Oysa biz arkadaşın orada öğrenciler üzerinde etkili olacağını, kısacası kendimiz kalsaydık neler yapacağımızı düşleyerek,  arkadaşı da oralara tırmandı sanısına saplanmıştık. Dahası, onun gönlünde bir de kız olayı var sanıyorduk. Oysa öyle bir olasılığa hiç değinilmedi. Arkadaşımız, öğrencilerden o denli uzak durmuş ki, öğrenciler onun maaş durumunu bil bilmiyorlar. Aylık mı alıyor, yokca köydekiler gibi üç aylık mı?Kısacası öğretmen mi yoksa usta öğretici mi?

Arkadaşlar,  besbelli yorgun ;uyuklayanlar oldu, birer ikişer kalktılar. Bir ara ezberlemeye kalktığım Faruk Nafiz Çamlıbel'in Han Duvarları şiiri ile karşılaştım. Bu kez ezberleme değil ama defterime yazmayı göze alıp yazmaya başladım. Yüzelli beyit, kolay yazılmayacak ama zorlansam da bu kez hiç değilse defterime yazacağım.

 

Faruk Nafiz Çamlıbel.  1898-İstanbul.

 

     Han Duvarları
 
Yağız atlar kişnedi,  meşin gırbaç şakladı
Bir dakika araba yerinde durakladı.
Neden sonra altımda srsıldı çelik yaylar,
Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar. . .
Gişiyorum,  gurbeti gönlümde duya duya,  
Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya
İlk sevgiye benzeyen ilk acı ilk ayrılık!
    Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık,
Gök sarı,  toprak sarı, çıplk ağaçlar sarı. . .
Arkada zincirlene yüksek Toros dğları,
Önd uzun bir kışın oldurduğu etekler,
Sonra dönen,  dönerken inleyen tekerlekler. . .
Ellerim takılırken rüzgârların saçına
Asıldı arabamız bir dağın yamacına,
Her tarafta yükseklik,  her tarafta ıssızlık,
Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!
Bu ıslıkla uzayan,  dönen,  kıvrılan yollar.
Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar;
Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.
Gökler bulutlanıyor,  rüzgar serinliyordu.
Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince,
Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince
Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi
Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.
Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.
Yol,  hep yol,  daima yol. . . bitmiyor düzlük yine.
Ne cıvarda bir köy var,  ne bir evin hayâli,
Sonun ademdir diyor insana yolun hâli.
Arasıra geçiyor bir atlı,  iki yayan.
Bozuk düzen taşlrın üstünde tıkırdayan
Tekerlekler yollara birşeyler anlatıyor,
Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor. . .
Ken dimi kaptırarak tekerleğin sesine
Uzanmışım,  kalmışım,  yaylının şiltesine,
Bir sarsıntı. . .  Uyandım uzun süren uykudan;
Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.
Karşıda hisar gini Niğde yükseliyordu,
Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu;
Ağır ağır önümden geçi deve kervanı,
Bir kenarda göründü,  beldenin viran hanı.
Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri
Atlarımız çözüldü,  girdik handan içeri.
Bir devâ bulmak için bağrındaki yaraya
Toplanmkışı garigbler şimdi kerva-saraya.
Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı.
Gurbet çeken gönüller kuşatmştı ocağı.
Bir patırtı gördü mü gözler hemen dalıyor,
Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.
Şişesi is bağlamış bir lâmbanın  ışığı,
Her üze çiziyordu bir hüzün kırışığı.
Gitgide birer âyet gibi derinleştiler
Yüzlerdeki çizgiler,  gözlerdeki çizgiler. . .
Yatağımın yanında bir duvar vardı,
Üstündeki yazılar,  hatlar karışmışlardı:
Fânî bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler,
Aygın baygın mânîler,  açık sçık resimler. . .
Uykuya varmak için bu hazin günde,  erken
Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken
Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı,
Bu dört mısra değildi,  sanki ört damla kandı.
Ben garip çizgilerle uğraşırken başbaşa,
Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa:
  "On yıldır ayrıyım Kına dağından,
 Baba ocağından,  yar kucağından
 Bir çiçek dermeden sevgi bağından
 Huduttan hududa atılmışım ben!"
Altında bir tarih.  Sekiz mart otuz yedi. . .
Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.
Artık bahtın açıktır,  uzun etme arkadaş!
Ne hudud kaldı bugün,  ne askerlik, ne savaş;
Araya gitti diye içlenme baharına,
Huduttan götürdüğün şan yetişir yarına!
Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk
Soğuk bir mart sabahı. . .  Buz tutuyor her soluk
Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri
Arkamızda kalıyor şehrin ilk evleri
Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor,
Höyükler bir daü gibi uzaktan görünüyor. . .
Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar,
Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar
Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz,  gitgide,
İki dağ ortasında boğulan bir geçide.
Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden,
Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden.
Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla,
Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.
Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu,
Burada son fırtına son dalı kırıyordu.
Yaylımız tüketirken yolları hızla,
Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.
Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;
Kar değil,  gök yüzünden yağan beyaz ölümdü. . .
Gönlümde can verirken köye varmak emeli,
Arabacı haykırdı:"İşte Arablı beli!"
Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana,
Biz menzile vararak atları çektik hana.
Bizden evvel buraya inen üç,  dört arkadaş,
Kurmuştular tutışan ocağa karşı bağdaş.
Çatırdıyan çalılar dört cana can katıyor,
Kimi haydut,  kimi kurt masalı anlatıyor. . .
Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri,
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.
Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor,
Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor:
  "Gönlümü çekse de yârin hayali,
 Aşmaya kudretim yetmez cibali.
  Yolcuyum bir kuru yaprak misali,
  Rüzgârin önüne katılmışım ben!"
Sabahleyin gök yüzü parlak,  ufuk açıktı.
Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı. . .
Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde,
Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.
Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık,
Bir handa,  yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.
Gün doğarken bir ölüm rü'yasıyle uyandım,
Baş ucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!
  "Garibim nâmıma Kerem diyorlar
  Aslı'mı el almış harem diyorlar
  Hastayım derdime verem diyorlar
  Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben!"
Bir kitâbe kokusu duyuluyor yazında,
Korkarım yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.
Ey Maraş'lı Şeyhoğlu,  evliyâlar adağı!
Bahtına lânet olsun aşmadınsa şu dağı,
Az değildir,  varmadan sen in gibi yurduna,
Post verenle ryabanın hayduduna, kurduna!. .
Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:
"Hancı,  dedim,  bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"
 
Gözleri uzun uzun burkulu kaldı bence,
Dedi:
   -Hana sağ indi,  ölü çıktı geçende!
Yaşaran gözlerimde artık her şey değişti,
Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti. . .
Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.
Aradan yıllar geçti,  işte o günden beri
Ne zaman yolda bir han görsem irkilirim.
Çünkü izde gizlenen dertleri ben bilirim.
Ey köyleri hudûda bağlayan yaslı yollar,
Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!
Ey garip çizgilerle dolu han duvarları,
Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!. .

   Faruk Nafiz Çamlıbel-Çoban Çeşmesi

  Azıcık gecikerek yattım, herkes uyumuş. Han Duvarları şiirini çok eskilerden beri ezberlemeye heveslenirdim. Bir ara da  uzunca bir bölümünü ezberlemiştim. Akordiyon çalmaya başlayınca şiir hevesim azaldı. Gene de çok sevdiğim şiirleri ezberledim, örneğin Yahya Kemal Beyatlı'nın 48  mısralık Vuslat'ını, Fuzuli'nın yedi dörtlük murabaa'nı, Faruk Nafiz Çamılbel'in, Ali, Çoban Çeşmesi, Secere, Kıskanç, Memeleket Türküleri şiirlerini ezberledim de İki yüz seksen mısralık Han Duvarlarını göze alamadım. Nedense yıllar sonra gene heveslendim. Üç aydır, Kayseri'yi çok seven Ekrem Ula ile birlikteyiz. Hemen hemen her günümüz, Kayseri üzerine konuşmalarla geçmesine karşın bir yolunu bulup da Han Duvarları şiirini okumamış olmama şaştım. "Hafızayı beşer, nisyan ile malûldür! demişler. Demek bu sözü boş yere söylememişler. İnsan beyni, yeni bilgiler öğrendiği gibi, eskilerin bir bölümünü unutmak zorundadır.

 

13  Ekim  1944  Cuma

 

Akşam yatınca Ekrem'i anmıştım.  Nasıl bir rastlantıysa kalkınca karşımda Ekrem'i buldum.  Gülerek:

-Çakı Efe'yi tümden unutmayalım,  bu sabah ben de geliyorum!deyince ben de sevindim. Han Duvarları şiiri mi bu rastlantıyı hazırladı! gibisine bir anlamsız duyguya da kapıldım.

 Oyun alanına gidince Çakı Efe'nin sevinci kuruntularımı bastırdı. Yeni gelen doksan kişilik öbeği halkanın ortasına, yüzleri büyük halkaya dönük olarak sıraladıktan sonra Harmandalı için bana işaret etti. Önce Harmandalıyı, arkasından Bengi'yi çaldım. Oyundan sonra Çakı Efe bana açıklama yaptı:

-Yeniler,  bir hafta durarak izleyecek.  Aralara sıkıştırıp öğrenmelerini beklemek boş heves. Üstelik kontrol edip düzeltme yapmak da zorlaşıyor. Bir hafta sonra onları ayrı olarak deneyerek, becerenleri büyük halkaya katacağım. Bir de öyle deneyelim! Ekrem muştuladı,  Enver,  Zekeriya, Mehmet aralarında konuşmuşlar, sıra ile geleceklermiş. Çakı Efe çok mutlu oldu. Bana:

-Nasıl sevinmem,  yalnız kalınca bunalıyorum! dedi. Haklıydı, her sabah aynı sözler, aynı hareketler. Ahmet Gürsel Öğretmen bir matematik derslerinde bize:

-Siz, matematik dersini, salt derste öğrenilir sanmayın, isterseniz sayılarla oynayarak yeni keşifler yapar, o korkulan matematik dersini oyuncak durumuna getirirsiniz!der,  geçmişten örnekler verirdi. Örneğin çok tekrarladığı bir olay vardı. Büyük Matematikçi olarak tarihe geçen Gauss, küçük yaşta zeki olduğunu kanıtlayınca, yaşının küçüklüğüne karşın yaşlı ağabeylerle aynı sınıflarda okumuş. Dersin birinde öğretmenleri birle on arası sayıların toplamını sormuş. Ağabeyler birden yirmiye kadar uzanan sayı öbeğini alt alta koyup toplarken, Küçük Gaus, sonradan çok ünlü olacak olan ( n2+n/2=x=55) formülünü yazarak sonucu söylemiş. Elli beş!Sonra da Gauss'un bir olasılığını söylerdi. Bir ağaçta tüm yapraklar sayılabilse, bunların sağlıklı olanları kadar sağlıksızı vardır! deyip sözü bize getirirdi:

-Sizin de içinizde buna benzer farklılıklar vardır! Ben de onu anımsadım; dörtyüz öğrencinin içinde zekisi olduğu gibi zeki olmayanı da vardır. Bunlar,  derslerde olduduğu gibi oyunlarda  farklı olacaktır.

Kahvaltıya giderken Çakı Efe'ye bunu anlatım. Ekrem de bana:

-Ağzına sağlık, övünmek gibi olacak ama, Kızılçullu'dan burada neredeyse yüz arkadaş toplandık. Bunların hepsi Efe'nin oyunlarına katılmıştı. Hani,  nerede onlar?Taş çatlasa, iki elin parmakları kadar oyunları unutmayan ya çıkar ya çıkmaz!Benim dirençle üstünde durduğum konuyu örnekledim:

-Doldur boşalt usülü öğretmen yetiştireceğini sananlar bunu neden düşünmezler?

Kahvaltıda,  yapılan yeni sahnede oynanması düşlenen oyunlar sıralanıyordu. Geçtiğimiz yıl Mahir Canova Öğretmen en çok Sofokles'in Kral Oidipus üzerinde durmuştu. Kız olmadığı için erkekli sahneler canlandırılmıştı. Bu yıl kızlar olcağı için tamamı oynanabilir! olasılığı öne sürülerek rol dağıtımı bile yapıldı. Kral Oidipu için adaylar seçildi. Söze ben de karıştım. Kral Oidipus  için Ekrem Bilgin'i öne sürdüm. Nedenini soran oldu. Bu kez de:

-Resimlerde kral ya da öteki yöneticilerin hep gösterişli, çevresindekilere tepeden baktıklarını anlattım. Büyük İskender'i, Atila'yı,  örnek gösterdim. Hemşerim Kadir bana karşı çıktı:

-Çocuk krallar bile var, Çalınan Taç filminde gördük, çocuk kral oldu! dedi. Olay tartışılınca Ekrem Bilgin:

-Görevi iade ediyorum, arkadaşım Kadir Pekgöz kral olsun!deyince tüm arkadaşlar Kadir'e:

-Hoş geldin Kral Oidipus!dediler. Kadir,  kazdığı kuyuya düştü, Kadir olarak oturduğu yemekten Kral Oidipus olarak kalktı. Hemşerim  biraz unutkandır. Geçen yıl Kral Oidipus'tan parçalar okuduk ama unutmuş olacak. Kral Oidipus,  piyesin sonunmda iki gözünü de kendisi görmez eder. Ekrem bunun için o rolü istemediğini belirtince Kadir şaşkınlaştı. Kamil Yıldırım Kadir'i sakinleştirmek için:

-Korkma,  sen gözlerini iğnelemeyeceksin; ancak izleyenleri inandırmak için iğneyi göz kapaklarına batıracaksın!deyince ötekiler:

-Ya heyecanla gözüne batırırsa!diyerek işi iyice cıvıttılar. Bir bakıma iyi oldu, bana yönelik soru sorulmadı.

Oldukça rahat olarak Salona gittim. Dünkü rahatsızlık üstümden gitmişti. Açıp Chopin. valsle Etüdü pişiresiye tekrarladım. Daha önce de düşünmüştüm ama sanırım umursamadım, gelen gruplara söz olarak, marş, şarkı, türkü diye ayırım yaparak söylettiğimiz müzik türlerini öğrenciler  tam olarak bilmiyorlar. Bunları örnekleriyle onlara öğretme görevimiz. Hiç değilse bu son çalışmlarda bir nebze olsun bunlara değinmeyi tasarladım. İstiklâl Marşı, Ziraat Marşı, İleri Marşı, Ankara, Dumlupınar, Dağlar, Öğretmen, Akdeniz, Karadeniz, Onuncu Yıl, Gençlik marşlarının özellikleri…Toplu söylediklerimizden hangileri şarkı, niçin şarkı? Şarkı, türkü arasında benzerlikler, ayrılıklar? Bunları konuşmanın yararını düşünüp notlar hazırladım. Marşlar için araya yürüyüşü katmak  belirleyici bir özellik ama şarkı ile türküleri ayırmak zaman zaman bu konudaki bilgiçleri bile düşündürmektedir. Muzaffer Sarısözen yönetimindeki Yurttan Seslerde sözlenen şarkı-türkü kargaşası  işi iyice karıştırmış durumdadır. Örneğin Aşık Veysel için bizim burada bile tartışma yapılmıştır. Aşık Veysel şarkı mı söylüyor türkü mü?Bunu kurcalamak bir bakıma yerinde olacaktır. Hiç değilse bizim arkadaşlar bu konuya eğilirler.

Marş sözünün dilimize yürümek olarak girmesine karşın düzdün yürümek için çoğunlukla 4/4 ölçüsünde bestelenmiş müzik parçası anlamına geldiğini. Ancak, Tüm devletlerin Milli marşları gibi bizim İstiklâl Marşımız da yürünmediğini, gene büyük bestecilerin marş karakterinde besteleri olduğunu yazdırmalıyım. Örneğin, Schebert'in Marşımiliterini, Berioz'un Rakoçi marşlarını plâktan dinletebilirim.

Şarkı için çok kesin bir tanım yapılamamakla birlikte, şimdilik, okullarda söylenebilen, uluslararası müzik kurallarına göre bestelenip tek kişilerce ya da koro ile söylenen müzik parçaları. Ancak, sözlenmeyen şiir gibi okunan şarkılar da vardır. Örneğin şair Nedim'in Şarkıları gibi. Şarkıların, sözlerini yazanla bestesini yapanlar bellidir. Halk arasında genellikle şarkı ile türkü bir birine karıştırılmış durumdadır. Çoğunlukla şarkıya türkü türküye de şarkı denilmektedir. Bu nedenle şarkı ile türküyü ayıran özellikleri doğru saptamak zorunludur. Şarkı, sözü, sesi birileri tarafından üretilmiş,  sanat değeri olan ürünlerdir. Türküler ise halk arasında ortaklaşa oluşturulur. Zaman içinde değişikliğe uğrar. Yazanı, çizeni  bilinmez. Kızılırmak  üstündeki bir köprüden düşen gelin için yüz yıllardır bir türkü fazla değişmeden söylenir.  Türküler, doğaçlama olarak da söylenir. Bir kişi kendi havasında söyleye söyleye olgunlştırır. Onu duyup beğenen bir başkası alıp kendi yöre ko nuşmasına çevirebilir. Şarkılarda bu yapılamaz. Şarkılar nota ile seslendirildiğinden söylerken de değiştirilemez. Uygar ülkelerdeki şarkılar ayrıca baylar, bayanlar hatta çocuklar için bestelenir. Örneğin ince sesli bayanlar (Soprano)için bestelenen şarkıları erkekler söylemez. Erkekler için bestelenen örneğin bas sesler için bestelenen şarkıları da bayanlar söyleyemez. Türkülerde böyle bir durum yoktur. Yurttan sesler Topluluğunda olduğu gibi kalın seslisi de ince seslisi de söyleyebilir. Radyoda dinlenen Fasıl Heyetleri de ses ayırımı yapmadan söylemektedir. Yine radyodan çalınan fasıl heyetleri de ses ayırımı yapmadan tek ses olarak çalmaktadır. Cümbüş, tambur, Ud, keman, heyette  bulunan öteki çalgılar, flüt, klarnet varsa yaylı tambur ya da piyano tek notayı çalarlar. Oysa  batı türü orkestralarda her çalgı kendi notasını izler. Böyle saz topluluklarına orkestra,  demin değindiğim karışık çalgı kalabalıklığına da fasıl heyeti deniyor.

Daha güzel tanımlar yapılabilinir belki ama,  bunu gelecek çalışmalara bırakıp şimdilik bu kadarla yetindim.

Fatma Öğretmenin grubu geldi. Fatma Öğretmen izin istedi. Buna da sevindim. İlk konuşma çalışmamı kendi kendime yapmayı düşünmüştüm. İstediğim oldu. yirmi dakikalık bir mandolin çalışmasından sonra önce marş tanımını yapıp İstiklâl Marşı ile Ankara Marşı'nı söylettim. Şarkı olarak Köy Yolunu  örneklerken dersimiz bitti. İstiklâl Marşını bıraksaydım, türküyü de söyleyebilecektik. Akşam öyle yapmaya karar verdim.

Oldukça rahatladım.  Kimse gelmedi,  üç saat aralıksız piyano çalıştım.  Chopin,  vals'la Etüt,  bana göre çok pişti.

Akşam grubu olarak Aysel Öğretmenin grubu geldi.  Aysel Öğretmen her zamankinin tersine gubunun başında geldi.  Üstelik:

- Kalıp dinleyebilir miyim? diye de sordu.  Öğledeki proğramı biraz daha rahat uyguladım.  Konuşmam daha derli toplu oldu. Bu da bana zaman kazandırdı, türküleri de anlattım. Yenice Yolları ile Arpa-Buğday'ı söylettim. Aysel Öğretmen, söylediklerimi dikkatle dinlemiş. Gülerek:

-Şarkıyla türkü arasındakı farkı nihayet öğrendim! dedi.

Salon boşalınca,  plâk hazırladım. Yemekte arkadaşlara soracağım, gelen olursa  plâk dinlemeyi önereceğim.

Pazar günü çalışma yokmuş, pazar akşamı plâk dinlemek istediklerini söylediler. Yemekten sonra hazırladığıp plâkları kaldırdım. Kısa bir Chopin tekrardan sonra kitaplığa gittim. Varlıkları karıştırırken ummadığım yazı buldum: Musikide Mana Meselesi. Gerçi yazının başlığına azıcık soğuk baktım ama içeriği benim işime yarayacak gibi olduğundan yazıyı olduğu gibi aldım. Yazarı İhsan Akay'ı başka yazılarından da tanıyordum. Özellikle Fantazya filmi üstüne yazdığı yorumu çok beğenmiştim. Sanırım müzik üzerinde çok duran biri. Varlık'ın öteki sayılarında da bu adı görmüştüm. Bu yazıyı okuduktan sonra onları da bir kez daha gözden geçirmeye karar verdim. Özellikle Jean Jacques Rousseau üstüne yazdığı yazıyı kesinlikle bir kez daha okuyacağım.

   

    Musikide Manâ Meselesi

 

 Pek çok kimseler,  her musiki parçasının dış âlemde bir münesebet,  olduğunu,  anlatmak istediği bir dâvası ulunduğunu zannederler. Kendilerince musiki ya insan ruhunun girinti ve çıkıntılarını ya tabiat manzaralarını veya bir vakayı seslerle tahlil, tasvir ve hikâye eden bir sanat nevidir. Yani onlarca her musiki parçasının sözle anlatılabilen bir tefsiri vardır, musikiden anlamak demek bir eseri dinleyinc bu tefsiri bulmak demektir.

  Böylece bir musiki telâkisinin ne derece sakat olduğunu söylemeye bile lüzum olmasa grektir. Bir kere musizi sanatinde anlamak masterının böyle bir manâsı yoktur. Bac h veya Beetrhoven'i dinleyen birisine:"Anlıyor musunuz? demek imkânsızdır. (Onun yerine)"Zevk alıyor musunuz?"demek lâzındır. Sonra her musiki parçasının sözle ifade edilir bir tefsiri yoktur. Büyük eserlerin çoğu böyledir. Esasen gerçek musiki kelime ve sözün aracılığına muhtaç olmadan, ihtiva ettiği manâyı yalnız sesle anlatan musikidir. Musiki, kerndi kendine yeten bir sanattır. Eğer kelimeler, seslrin ihsas edebildiğini ifham edebilseydi, yani seslerin anlattığını anlatabilseydi o zaman musikiye zaten hacet kalmazdı. Ses,  kelimenin ifadeye muktedir olamadığını ifade edebiliği içindir ki bir musiki sanatı doğdu.

  Bir fıkra: Beethoven bir kadına piyano sonatlarından birini çalıyormuş.  Sonat biter bitmez kadın Beethoven'e:

-Üstat,  bunun manâsı nedir? diye sormuş. Büyük musikişinaz hiç bir şey söylemiyerek aynı parçayı baştan sonuna kadar bir daha çalmış. Parça bitince kadına dönmüş:

-İşte bunun manâsı budur! demiş.

Bunun bir fıkra olduğunu tekrar etmeye lüzum yok. Yani Beethoven'in hayatında hakikaten böyle bir vak'a cereyan etmiş mi, etmemiş mi belli değilse de zaten işin burası bizi ilgilendirmez. Bizi ilgilendiren fıkranın ihtiva ettiği manâdır. Bu fıkra demek istiyor ki:

-Herhangi bir musiki parçasının bize veremeyeceğini ondan istemeyelim.

Bir eserin manâsı kendisindedir,  kendi içindedir, o manâyı eserin dışında aramaya kalkmayalım.

Bu satırlar yazılırken Musique descriptive denen tasvir musikisi unutulmamıştır.  Filvaki öteden beri hisleri, manzaraları ve vakaları, tahlil, tasvir ve hikâye etmek isteyen ve bunda da oldukça muvaffak olan musikişinaslar yetişmiştir. On altıncı yüzyıldaki Janequin'in(Janken) "Kuşların Ötüşü"nden çağdaş Honegger'in 100 kilometre hızla giden lokomotifi resmeden Pasifik 231'ine kadar bir çok misaller sayılabilir.

Lâkin yukarıda da işaret edildiği gibi bu çeşit eserler çoğunluğu teşkil etmezler. Sonra dikkat edilirse görülür ki, umumiyetle bu gimi eserlerin tefsiri ancak telkini mahiyettedir. Yani bizi sadece eserin atmosferine hazırlar. Meselâ tasvir musikisinden şiddetle kaçınan Beethoven'in Pastoral senfonisi'nin(No: 6)bizzat bestekâr tarafından yapılan kısa kısa bir tefsiri vardır. Fakat büyük besteci derhal şu ihtirazâi kayıtları ilâve etmekgten kendini alamamıştır. "Bu eser bir tasvir ve tersi, mden ziyade kır hayatının üzerimde bıraktığı intibaların ifadesidir. Musikide, ifrata vardırılan her tasvir kıymetini derhal kaybeder. Tekrar ediyorum, bu eser, seslerle ifade edilen bir seri tablodan ziyade bir intibalar yekûnudur. "

Keza Beethoven'in Koriyolon Üvertürü'nü bir vakanın musikisi ile ifadesi zannetmek çok yanlıştır.  Orada vak'a değil his ve fikir vardır. Koriyolan'in teskin edilmez hırs ve ihtirası ile, annesinin ve karısının yalvarmaları, Debussy'nin üç kısımdan ibaret olan "Deniz" adlı senfonik şiirinin manâsı da bu üç kısmın başlıklarını çok aşar. (1-Şafaktan öğleye kadar Deniz. 2Dalga oyunları. 3-Denizle rüzgârın muhaveresi)

 Netice: Tasvir musikisi denilen ve dış âlemle azçok alâkası olan,  sözün aracılığına göz   yuman musikinin iyisi de tam manâsile tasviri mahiyette değildir. Manzara ve vak'ayı,

yani dış âlemi kopya etmeye,  onların içimizde bıraktığı intibaları nakle çalışır

  Daha kısa bir deyimle,  derin  manâ ve olgun fikir nasıl kelimeden taşarsa, bu tarz musikinin iyisi de  öylece tasviri aşar.  

        Bundan başka böyle bir eserden zevk almak için muhakkak o tefsiri bilmek gerekmez. Koriyolan'ın kim olduğunu bilmeyen bir kimse Koriyolan Üvertüründen pekalâ zevk alabilir ve almalıdır da. Zira musikiyi gerçekten seven ve ondan zevk alan, dinlediği eserin kelime ile manâsını araştırmayandır.

           *  *  *

   

      Herkesten sonra yattım.  Yatınca da gündüz düşünmek istemediklerim birer birer aklımdan geçti.  Örneğin Nebahat'la hiç konuşamadım.  Kendiliğinden çıkıp gelir mi? Gelir de birlikte görülürsek çok üzülür mü? Bu tür anlamlı anlamsız şeyler düşünürken uyumuşum.

  

14  Ekim  1944 Cumartesi

 

 Enver Ötnü,  kalktın mı enişte? diyerek geldi.  İnşaatı sorunca şaşırdı yüzüme bakarak:

   -Kaytarıyor musun yoksa? diye sordu. Oyuna gelenlerin ayrıca çalışma saatları olduğunu, onların sürdüğünü anlattım. O da temelin tamamlandığını bundan sonrasının kolay olduğunu, tek kat olacağı için fazla bir sorun olmadığını, kaba inşaattan sonra  ayrıntıları Yapıcılık Bölümünün tamamlayacağını anlattı. Hasan Çakı Efe,  yenileri gene ortaya aldı. Enverin hatırı için Kozak Zeybeği ile başladık. Harmandalıya  geçinc Çakı  Efe ortadakileri de yerlerinde oynattı. Çok dikkatli iki öğrenciyi ortaya çıkarıp oynattı. Öğrenciler şaşıcak ölçüde güzel oynadılar. Onları eskilere örnek gösterince;"Onlar biliyormuş!"diyenler oldu. Öğrenciler:

-   -Daha önce hiç oynamadıklarını söylediler. Bir zıtlaşma oldu. Çakı Efe sinirlendi, bağıranlara:

-   -Aylardır siz de oynadınız,  çıkın ortaya!  diye çıkıştı.

    Kahvaltıya giderken Öztekin Öğretmenle karşılaştım, Faik Canselen Öğretmene selâm gönderdi. İçim rahatladı. Beni izinli saydı ama, içimde bir kuşku vardı. Acaba?İşte o "Acaba?" bu kez  ortan kalktı. Kahvaltıya uğramadan trene indim. Durakta kimse yoktu. Bir süre yola baktım,  Ali Kılıç Öğretmenden başka gelen olmadı. (Benim tanıdıklarımdan)Tren kalkınca hiç bir yorum yapmadan doğru konservatuvara gittim. Orada dersler başlamış, herkeste bir sessizlik. Gözlerim halâ Süheylâ Başokçu'yu arıyor. Üst odadan piyano sesi geliyordu. Kapıyı vurup girdim. Bir başkası olabilir çekinikliği içinde girince Faik Öğretmen anladı:

   -Aklında olsun,  bu piyano öğretmenler içindir.  Öğretmenler de burada pek ciddi çalışma yapmazlar.  O nedenle rahat girebilirsin!

    Öztekin Öğretmenin selâmını söyledim.  Faik Öğretmen elimdeki notaları aldı,  önce kendisi çaldı. Bana dönerek:

-En az benim kadar çalmalısın bunları:Bunlar piyanonun  incileridir. Chopin romantik dönemin ünlülerindendir. Mendelsshonlar, Schumanlar, Berioz'lar, Listler üyük eserler bestelemek için yarışırlarken Chopin böylesi incileri dizmiş. O büyük eserler ancak büyük orkestralarda  ayda yılda çalınırken Chopin'in incilerini tüm insanlar her gün her saat çalmaktadır. Düşünebiliyor musun Avrupa'da hemen hemen her evde piyano bulunur. Çoğunlukla da  ev piyanolarını evdeki bayanları çalar. Senin anlayacağın Chopin büyük bir öngörüyle konser salonları için değil evler için çalışmış. Evleneceksin, evinde bir piyanon olacak. Eşin çalmasa bile doğacak kızın, adım gibi biliyorum, senden Chopin  notları isteyecek! deyip kahkaha ile güldü.  Ardından da:

-  Gel bakalım şimdi,  bu kadar kehanet yeter! dedi. Valsi açınca;"Bunu dinlemiştim, bunu kaldıralım!"deyip Etüdü koydu. Etüdü iki kez çaldım. Güldü:

-Bayanlar Chopin'i yumuşaklığı için sever,  sen de olabildiğince yumuşak çalmalısın.  Sesler su gibi akmalı. Chopin,  çalınıp geçilmez, surekli çalınır. Buna kendini alıştır! dedikten sonra bir etüt daha verdi. Etüt no 3.

    Faik Öğretmenden ayrılınca nedense birden yalnızlık duygusuna kapıldım. Nebahat'la gezerken havalarda uçuyordum. Oysa yalnız bir hiç durumun olduğumu anlamış gibi üzgün üzgün Ulus'a indim. Bakanlık kitaplığına uğramak istedim. Eski Varlık sayılarında Vahit Dedemin yazılarını arayacaktım. Varlık on iki yıldır çıkıyormuş. Oysa bizdeki sayılar  1943- 44 yıllarına ait. İstemeye istemeye Kitaplığa çıktım. Dora Abla beni görünce gülerek gel gel dedi. Bella ile ilgili bir haber vereceğini anlayınca sevindim. Belki de Bella gelmiştir ya da işi düzeltil mişgir!şeklinde kurarken Dora Abla bana bir kağıt uzattı:

-   Bella sana yazmış,  adresini bilemediği için benim mektubuma koymuş! dedi.  Beklediği ilgiyi gösteremedim sanıyorum, güleç yüzü birden gerilerek:

-   - Ne o,  memnun olmadın galiba! deyince toparlandım:

- Gelmesini bekliyordum,  gelmediğini anlayınca çok üzüldüm; kusura bakmayın!deyip kısacık mektubu okudum. Mektupta, bana  haber veremediği için üzüntüsünü belirtmiş. Tümden ayrılmadığı için mutluymuş,  yılbaşında Ankara'ya gelecekmiş, görüşürsek mutlu olacakmış. Ablasına adres verirsem mektup yazabilecekmiş.

   Dora Abla biraz buruk yerine oturunca,  açıklama yaptım. . Bella'nın çok hevesle ders yılını beklediğini, böyle bir olayı aklının kenarından bile geçirmediğini  bildiğim için en az Bella kadar ben de üzüldüm. Bella gene dayanıklı, ben ondan daha çok kırılganım, inanın! dedim. Beni sessiz sakın, oldukça durgun  bakışlarla dinleyen Dora Abla birden:

-   -Ona aşık mısın? diye sordu.  Duraksamadan:

   - Aşık değilim ama arkadaş olarak beni kendisine bağladı. O da benim gibi düşünüyor, benim ona aşık olmadığımı biliyor. Bunun için de bana çok rahat yaklaşıyor. Onun sevdiklerini sevdiğim gibi o da benim sevdikleri seviyor. Özellikle müzik konusunda birbirimizi tamamlıyoruz.

Dora Abla elimdeki kağıdı istedi. Birden irkildim, kardeşinin yazdığı kağıdın bende kalmasını istemediğini sanıp, üzüldüm. Oysa arkasına Bella'nın adresini yazıp verdi. Sıcak sudan çıkıp soğuk suya girmiş gibi değiştim. Kağıdı hemen cebime koydum.

    Biz konuşurken . gelen oldu, ben ayrılıp dergiler bölümüne geçtim. Varlık Dergisi'nin eski sayılarını karıştırdım. Varlık şekil değiştirmiş, hep böyle küçük çıkmamış, onlara bakarken paydos zili çalınca telâşla 1940, 41, 42 sayılarını alıp ayrılırken Dora Abla, her zaman beklediğini söyledi. Oldukça sevinçli olarak Ulus'a çıktım. Berber Sabri'ye uğradım. Sabri saçımı keserken arkadaki Yeni Sinema'da oynayan filmi övdü. Ali Baba ile Kırk Haramiler. Öyle anlattı ki Binbir Gece Masallarındaki olayları anımsadım. Sabri Turhan Bey hayranı. Bıyıklarını, saçlarını, bakışlarını estetik açıdan beğendiğini söyledi. Sabri'nin estetik açısını pek anlamadım ama beğendiğine göre bana söz düşmediği için sustum. Halil Dere'yi sordu:

-  Onu traşlı görürsen bir daha buraya giremeyeceğini söyle! söyle deyince karşı durdum:

- Üç aydır Ankara dışında,  hiç traş olmayacak mıydı? diye sordum. Sabri beni duymazdan geldi.

    Sabri'den çıkınca Aile Çay Bahçesi'ne uğradım.  Gözlerim birilerini arar gibi masaları dolaştı.  İki simit alıp çayla atıştırdım.  İstemeye istemeye Yeni Sinemaya girdim.  Kırk Haramiler benim dinlediğim masallarda hep vardı ama,  babamın başından geçen bir düpedüz hırsızlık olayından ötürü harami benim  belleğimde adi bir hırsızdan öte gitmiyor.Oysa ben Kırk Haramileri,  kahramanlar topluluğu olarak düşlemiştim.

   Köyümüz 1900 yılında Bulgaristan'dan göçen aileler tarafından Padişah İkinci Abdülhamit'in Emlâki Şahanesi üstüne kurulmuş. Ancak, Çiftlikten hak alanlar varmış. Padişah  kendi hakkını köye bağışlamasına karşın öteki hak sahipleri, topraklarını vermişler ama belli bir pay almaktan da vazgeçmemişler. Onların payları her yıl, Beşiktaş yöresinde bir yere ödeniyormuş. O zamanlar, şimdilerde olduğu gibi düzenli posta ya da bankalar olmadığından köy borçları ürünlerin toplandığı güz mevsiminde ödeniyormuş. Ödemeyi de köy muhtarı İstanbul'a giderek  belli bir yere yapıyormuş. Köyün kurulduğundan başlayarak yirmi yıl muhtarlık yapan babam, 1902-10 yılları arası (İstanbul-Edirne treni öncesi) köyden köye, giderek İstanbul'a günler sonra ulaşıyormuş. İki yüz km.  kateden babam,  korkusuzca İstanbul'a gitmesine karşın, günümüzde de Harami Dere denilen yerde soyulmaktan (Köyün kira parasını kaptırmaktan) korkuyormuş. Soyulmamış ama soyulanları görmüş, bir keresinde de az kalsın soyuluyormuş. Soyguncular, düpedüz,  sıradan insanlarmış. Nitekim soyulanların biri:

-    -Zaptiyeler geliyor! deyince sözüm ona Haramiler, çiller  gibi dağılmışlar. İşte o yüreksiz hırsızlara da Harami dendiğinden benim düşlediğim Harami kavramı da soysuzlaşmış bir düzeye dönüşmüştürr. Turhan Bey'in filmini de bu düşünceler içinde izlediğimden fazla önemsemedim.  Benim daha çok Turhan Bey'in Amerika'ya nasıl gidip öyle işlere nasıl girdiği ilgimi çekti.

 

 

 

    Turhan Bey

 

 

  Maria Montes          

 

    Sinemadan  çıkınca gene Aile Çay Bahçesine uğradım. Sanki birini arıyormuşum gibi bakınırken Rıza Dönmez'i gördüm. Ulus Gazetesini açmış, dalgın dalgın bakıyordu. Sık konuştuğum biri değil ama, Muğlalı arkadaşlarım, Halil Dere, Ziya Fikri, Ekrem Ula  nedeniyle gene de bir yakınlığımız vardır. Gazeteye dokundum. Ağır ağır başını kaldırdı, bakınca da birden:

-   -Ooo,  gel otur,  deyip kalktı yan masadan bana sandalye aldı. Sormadan, iki gündür Ankara'da olduğunu, hastaneye geldiğini, dün uzman doktora görünemediğini, bugün görünmesine karşın belli başlı bir çare söylenmediğini sıraladı. Dinledim ama içimden söylenenleri pek önemsemedim. Daha önceki gözlemlerime göre arkadaş, özellikle işte çalışmalara pek yatkın değil. Hiç değilse ben öyle bir kanı taşıyorum. Gene de arkadaşın sıcak ilgisine sırt çevirmedim. Dalgın dalgın okuduğu, geçen hafta Edremit-Ayvalık yöresinde olan depremin zararlarını yazan gazeteyi üzülerek okuduğunu anlattı. Bir kaç yıl önce kendi memleketi olan Muğla depremini anımsadı. Birden anımsadım arkadaş Muğla depremini bana bir kez daha anlatmıştı. Yüksek Bölüme geldiğimiz ilk günlerdeydi, nasılsa o zamanlar yakınlık kurmuştuk. İlk oturduğumdaki çekingenliği üstümden attım. Gazeteyi uzatınca ilk gözüme çarpan Sovyet askerlerinin  Belgrad kentine girmeleri oldu. İçimden:

-   -Şu işe bak! dedim; iki yıl önce her yere giren Alman Ordusu tıpış tıpış kendi ülkesine çekiliyor.  Gerçekte Alman Ordusu değil, Alman ordusunun enkazı. Kısacası Almanya  yeniliyor. Ben böyle düşünürken arkadaş bana pattadak soru sordu:

-    -Sen o güzel kızla sahiden ilgileniyor musun? Bella'yı kastettiğini anlamama karşın hayretle sordum:

-   -Hangi kızla?

   Arkadaş güldü.  arkasından da bildiğin halde neden sorduğunu anlamadım.  Hangi kız olacak,  ben seni sık sık hangi kızla gördümse o kız!dedi, azdurduktan sonra  da:

-   -Kitaplıktaki güzel kız! deyip yüzüme baktı.  Ben de:

-    -Sen olayı bilmiyorsun,  sanırım.  O kız,  Sabahattin Eyuboğlu öğretmenin büyük bir çaba ile okulumuza taama yaptırdığı Ritmik Jimnastik öğretmeni.  Sabahattin Öğretmen kendisi gelip bizim Bölüm Başkanımıza özellikle emanet ettiğini söyledi.  Bölüm Başkanımız, onun üzerinde titizlikle durduğunu bildiğimden ben de okulumuza alışıncaya dek yardımcı olmaya çalışıyorum. Bu bir ilgi ise zorunlu olarak da olsa ilgileniyorum.

   Arkadaş özür diledi.  Gene hastalığına döndü.  Bu kez de ben sordum:

- Görünüşte  bakılınca sen sağlıklısın, dışardan öyle görülüyorsun. Arkadaş sürekli bir baş ağrısı çektiğini,  zaman zaman da bunun arttığı anlattı. Arkadaşın anlattığı türden bir rahatsızlığı bizim arkadaşlarımızdan Halil Basutçu da geçirmişti. Halil'i ben bizim köye götürdüğümde ailemde herkes üzülmüş,  kendi açılarından yardım etmeye çalışmışlardı. Ablam, köyde bu tür hastalara okuyup üfleyen bir yaşlı teyzeye söylemiş o da bizim eve gelip arkadaşla  senli benli konuşarak (Ailesini sormuş, annesini, babasını,  evlenip evlenmemesi konusunda düşünceleri, içtenlikli sorularla öğrenmiş) sonunda da bir tanı koymuş:

-   -Bu delikanlı sırılsıklam aşık! 

    Bir hafta sonra köye gittiğimde o nene geldi benimle konuştu.  Arkadaş,  dört aydan beri Faruk Nafiz Çamlıbel'in Akın piyesine hazırlanıyordu.  Halil, piyeste İstemi Han rolünü üslenmişti. Okulun en güzel kızı da Suna rolündeydi. Arkadaş, Suna'yı baba olarak evlendiriyordu. deyince yaşlı nene:

-   -Tamam tamam, o anlatığın çalışmalar bittikten bir süre sonra arkadaşında hiç bir sorun kalmayacak, az daha sabretsin!demişti. Rıza’ya:

-Seninki de öyle bir şey olmasın!deyince Arkadaş birden dikelerek:

-    -Sen ne diyorsun ben bunu yıllardan beri çekiyorum! Kızmamasını, ben nasıl  davrandımsa onun da benzer tepki göstermesini önerdim. Edebiyata konu olan, tarihe geçmiş nice aşkların aylar, yıllar değil ömür boyu sürdüğünü, aşıkların nice acılar çektiğini anımsattım. Oldukça yumuşadı.  Vakit yaklaştığı için kalkıp istasyona yollandık.

     Trende,  Ali Kılıç Öğretmen yanımız geldi, dereden tepeden konuşarak okula döndük. Yemekhaneye girerken arkadaş kulağıma eğilerek:

     Bu konuştuklarımız aramızda kalsın, lütfen!dedi.  Bunu niçin dediğini pek anlayamadım!

   Biraz geç kalmışım,  arkadaşlar kalkarken ulaşabildim. Abdullah Erçetin beklemek istedi, teşekkür ettim;kalkınca salona gelirse beklemesini söyledim. Gelmeyecekmiş, teşekkür ettim, ayrıldı. Salona döndüğümde yeni arkadaşlarla karşılaştım. Doğan Güney acemi kemancılara ilk bilgileri veriyor. Abdülkadir Ariç, Bayram Bayrak, Ömer Çiftçi dikkatle Doğan'ı dinliyorlar. Ben  salona girince durdular. Piyano çalışacağımı sandıklarından durduklarını anladığımda hemen:

-   Piyanoya oturmayacağımı söyledim. Konuşmalarını sürdürdüler. Hem onları dinledim,  hem de yarınki  mandolin gruıpları için yeni program hazırladım. Marş, şarkı, türkü tanımlarıyla genellikle marşların, türkülerin ölçüleri üstüne kısa notlar tuttum. Türküler için de çok genel notlar hazırladım. Ömer,  çalışmların  salona alındığını yeni öğrenmiş, gelmek istediğini söyledi. Tuttuğum notları hemen verdim, büyük tahtaya yazmasını rica ettim. Baktım arkadaşlar ilgiyle Doğanı dinliyorlar,  rahatlarını bozmamak için salondan ayrılıp Yapıcıların Oraya gittim. (Büyük salon). Halil Dere işaret etti. Bir grup Muğlalı, Muğla yöresinin kalkınması üstüne  tartışıyorlar. Rıza Dönmez, söze karışmıyor ama Muğlalı olarak arkadaşlara katılmış. Ben gidince azıcık tedirgin oldu. Neden tedirgin olabilir?Bunu düşündüm. Gündüz konuştuklarımızı açacak değilim. Hastaneye gidişini zaten arkadaşları bilir. Tedirgiliğin nedeni ne olabilir?    

    Muğla'nın sorunları üstüne Ekrem Ula ile defalarca konuşmuştuk. Ekrem'in Ahmet Emin Yalman'la yaptığı konuşmaları da birlikte konuşup tartışmıştık. Bunları düşünerek Ahmet Emin Yalman'ın Yarınki Tükiye'ye Seyahat  kitabından söz ettim. Okuyanlar varmış, tam da umduğum gibi; karşıladılar. Ahmet Emin Yalman, kendi çıkarına hava atmış, çoluk çocuğun lâfıyla yurt kalkınmasına katkıda bulunmaya kalkışmış, ilgililere yaranmak için, hoşafta çekirdeğim olsun! istemiş gibisinden sözler söylendi. Bu kez de, kitabı bir kez birlikte okuyup genel bir eleştiri yapılması istendi. Uzun tartışmadan sonra,  salt Muğlalılar değil tüm arkadaşlar arasında bir değerlendirme yapılması tartışılıp karara bağlandı. Böylece, Yarınki Türkiye'ye Seyahat kitabının başlığı ile içeriğinin birbirine uygun olup olmadığının tartışılması gündeme getirilmiş oldu.

   Yatınca bir süre düşündüm. Verilen karar niçindi?Ahmet Emin Yalman bir gazeteci. Sorup soruşturuyor, işine gelenleri yazıyor. O kitapta ne yazmış?Kendi hesabına gelenleri, kendi diliyle yazmış. Ya ona yapacaklarını söyleyenler neler söylemiş?Bunları nasıl yapacaklarını anlatmışlar mı?Bunları konuşmak gerekir. Kendi illerinden yeni dönenler konuşsun, jandarmayla yapıkan okullar sahiden tamamlanmış mı? Enver Ötnü ne demiş?”Ben otuz yıl sonra ancak bir şey yapabildim!” diyeceğim. Daha önce yapacaklarım kesinlikle tamam olmayacaktır. Bunlar tartışılmalıdır. Enver Ötnü'nün sesini duyar gibi oldum;"Enişte!" diyerek koşuyordu! uyumuşum.

 

  15  Ekim  1944  Pazar

    

Zekeriya Kayhanseslendi;"Beni götürecek misin arkedaş!"Ekrem Ula duymuş:

-Hadi hadi,  kaytarmaya çalışma,  söz verdin!Zekeriya Kayhan cevap verdi:

-Sözümüz söz arkedeş! Zekeriya Kayhan'la oyun alanına çıktık. Çakı Efe Zekeriya'ya  özel bir  Efe selâmı çaktı, elini sıktı. Ben de bunu anlamadım. Bu ilgi ötekilerine neden yoktu?Sordum, Zekeriya Denizlili olduğu içinmiş. Denizli denince akla Demirci Mehmet Efe gelirmiş. Demirci Mehmet Efe,  yaşayan Efe'lerin Efe’siymiş. Bu selâm biraz da ona sayılırmış. İlk aklıma gelen, geçmiş günlerde Çakı Efe'nin kara kara düşündüğü gün geldi. Demirci Mehmet Efe üstüne yapılan bir tartışmada, kendisine gönderme yapılmasından çekinen  Hasan Çakı Efe,  o zaman Demirci Mehmet Efe ile bir ilgisinin olmadığını söylemişti. Oysa bugün onun tersi bir gösteri oldu. Belki yanlış anladım!deyip geçtim.

Zekeriya,  öteki Efelerden biraz farklı oynuyor.  Bu fark oyun figürlerinden çok, dik duruşlardan, kolların, teke boynuzları gibi  kırılmadan birlikte görünmesinden olabilir. Zekeriya, bana göre Hasan Çakı Efe'yi daha dikkatle izlemiş. Bir başka özelliği de oyun seçmemesi. Çakı Efe sorunca:

-   -Siz hangisini uygun bulursanız! demesi de onun bir başka uyumlu yanını gösterdi. Harmandalı ile Güvende oynandı. Zekeriya bir de öneride bulundu:

- Kayseri/Pazarören’den Halaylar için iki usta oyuncu geldi, Veli Dalak'la Hüseyin Öztürk. İsterseniz onlarla birlikte gelebiliriz. Çakı Efe buna çok sevindi:

-   -Yarından sonra hemen! Ortadaki halkayı göstererek(Yeni gelenler);"Bunları,  halaylarla başlatalım!

    Zekeriya,  stajını Kayseri/Pazarören'de yaptı.  Yusuf Asıl'la iyi arkadaş olduğumu bildiğinden,  hemen ondan söz etti.  Yusuf'un hastalığının nüksetmesini iki bardak şaraba bağlamış,  sordu:

-   -İyi arkadaşsınız,  hiç mi birlikte şarap içmediniz? Yusuf Asıl, iyi arkadaşımdı, birlikte çok yedik içtik ama evlerde, büyüklerimiz arasında. Okulda karnımız doymuyordu, içki nereden aklımıza gelecekti?

   Kahvaltıda,  yeni şan öğretmenimiz Aydın Gün'den söz edildi. Öztekin Öğretmen söylemiş, Satılmış Nişanlı Operası'nda vardı, tenor demiş.  Satılmış Nişanlı operasını irdeledik. Yanıla doğrulta bellibşlı kişileri çıkardık. Kardeş olan Yenik'le Vaşek  ikisi ne tenordu. Öyleyse Aydın Gün bunlardan birinde oynadı. Bir süre onları anımsamaya çalıştık. Tam olarak ayıramadık ama neredeyse bulmuş kadar sevindik. Gerçekte ben yazmıştım, ancak bunu söylemedim. Daha doğrusu neden anımsayamadığama üzüldüm. Salona inince ilk işim ona bakmak oldu. Oğul, Yenik-Tenor. Marjenka, soprano-Kertsal-bas, Kruşina-Bariton, Katrinka-soprano, İkinci oğul Vaşek-tenor. Şpringer-bas, Esmeraldo-soprano, Hata-messosoprano. Aydın  Gün ya Yenik ya da Vaşek'tir.

    Salon boş,  piyanoya oturup yeni Etüt'ü sağ elimle bir yokladım. Kolayıma geldi ya da ben öyle algıladım. Oldu olacak derken Faik Öğretmenin dediklerini anımsadı:

-   -Chopin çalışırken demir leblebidir, çalarkense inci gerdanlık ışıltısı içinde su gibi akar. Bunun için de umulmadık çaba harcanır. Uzun bir uğraştan sonra bıkar gibi oldum. Çoktandır çalmadığım Mozart kv. 331 sonata geçtim. Kimse olmadığı için pedal kullanarak dördüncü bölüme geçerken tıkırtı duydum. Ancak çalmamı sürdürdüm. Konuşma sesleri yabancı gelince arkama baktım. Yabancı beş kişi. Birini daha önce görmüştüm. Kalkıp,  hepsine birden selam verip "Hoşgeldiniz!"dedim. Daha önce gördüğüm, gözlüklü Varlık Dergisi sahibi Yaşar Nabi idi. Belki anlamsızdı ama elimde olmayarak Yaşar Nabi'ye bir kez daha gülümseyerek;"Hoşgeldiniz!"dedim. Sanki o da bunu beklermiş gibi:

-   -Biz tanışıyorduk,  değil mi? Geçen defa beni arkadaşlar getirmişti, bu kez de ben arkadaşlarımı getirdim. Arkadaşlarımın hepsi yazardır. Yazılarını okudukça yakından tanışacaksın!dedikten sonra önce  gösterdiği için:

-    -Hüsamettin Bozok! deyince, tanıdığımı söyledim. Hüsamettin Bozok  “Nereden?” derce başını salladı:

-    Yeni Adam! deyince gülümsedi. Cevdet Kudret, İhsan Akay, Lütfi Ay. Bu arkadaşları da okumuşsundur, bizim aileden!deyince Varlık Dergisini bir yıldan beri okuduğumu, ancak son dört yılın dergilerini dün Bakanlık kitaplığından aldığımı söylerken dergileri de pikabın altındaki gözden alıp gösterdim. Bu kez Cevdet Kudret  Yaşar Nabi'ye sordu:

-   -Arkadaşın görevi nedir? Yaşar Nabi gülümsedi:

-   Kendisinden soralım! Yüksek Köy Enstitüsü 2.  sınıf öğrencisi olduğumu, bu yaz stajımızda burada  kaldığımı, Ortabölüm öğrencilerinin müzik çalışmalarını yönettiğimi anlattım. Günlük çalışmaların öğle ve akşam saatlerindeki dinlenmelerde yapıldığını, çalışma aralarında da burada kendim çalıştığımı ekledim. Cevdet Kudret:

-   Anladım,  yani hem öğretmen hem de öğrenci çok iyi!dedi. Hüsamettin Bozok, Yeni Adam'ı okuyup okumadığımı sordu. Buraya gelince izleyemez olduğumu, Varlık dergisini de orada yazan yakından tanıdığım Salcı Dedem nedeniyle okuduğumu, alışında da öteki yazarları, örneğin Mahmut Ragıp'ın müzik yazılarını,  yine müzik konusunda çıkan öteki yazıları deyince genç olan konuk adını söyledi İhsan Akay?İhsan Akay, deyince anımsadım:

-   Fantazya filmi için yazdıklarınızı okudum.  Filmi iki kez okumama karşın tam olarak anlamamıştım.  Yazınızı okuyunca filmi bir kez daha görme külfetinden kurtuldüm! deyince hep güldüler. Ali Kılıç Öğretmen geldi. Müdür Rauf İnan'in kendilerini beklediğini söyledi. Yaşar Nabi çok teşekkür etti. İhsan Akay ayrılırken dergilerde müzikle ilgili başka yazılarımı da göreceksin! Konuklar çıkınca kendi kendime:

-   Şunu şöyle söyleseydim,  bunu neden böyle söyledim? derken zil çaldı.

    Yemekte,  arkadaşlar çalışırken ortaya atılan gerçek,  gerçek dışı söylentileri tartıştılar.  Köy Enstitüleri üç kat çoğaltılacakmış,  Kızılçullu şimdiden ikiye bölünmüş.  Konuşmalara hiç katılmadım.  Bir ara gelen konukları söylemeyi düşündüm  sonra vazgeçtim.

    Yemekten hemen sonra çalışma başladığından,  neredeyse koşarak salona döndüm.  Orta bölümün haftalık sınıf nöbetlerini tam öğrenmediğimden hangi sınıfın geleceğini ayrıntılı olarak bilmiyorum.  Ancak Nebahat'ın sınıfını bekler gibiyim.  Nitekim öyle oldu.  Ömer'le Nebahat konuşa konuşa geldiler.  Ömer akşam yazmıştı.  Tahtadaki yazıları okudum. Marş.  4/4. sol anahtarı.  1'lik, 2'lik, 4'lük, 8'lik notalar.  Es'le. Şarkı. . . Bilinen şarkılar.  Altın Başaklar,  Köy Yolu. Türküye değinmeden mandolin çalışmasına geçtik.  Çalışmayı Ömer yönetti.

   Paydosta,  tembihlemiş gibi Ömer öğrencileri aldı götürdü.  Nebahat çok rahat olarak kaldı.  Arkadaşlar gelmeden önce:

-   Onlar geldiklerinde hiç konuşamayacağımızdan söz ederdik. Oysa bak konuşulabiliyormuş!dedim. Nebahat:

-    Onu ben diyordum.  Şimdi öyle düşünmüyorum. Önümüzdeki cumartesi Ankara'ya geleceğim!dedi. Sevindim.

Nebahat gidince oldukça rahatladım.  Önümdeki dört saatı dolu dolu çalışmak için değerlendirmeyi düşünerek piyanoya oturdum.  Piyanoya oturunca da aklım gelen konuklara takıldı.  Hüsamettin Bozok Yeni Adam dergisinde kitap tanıtıyordu. Tanıttığı kitaplar da pek öyle ahım şahım kitaplar değildi. Hemen hemen hepsini unuttum. Ya hangi yazımı anımsıyorsun?diye sorsaydı. Bu kez de Yaşar Nabi  döndüm:

- Ya o sorsaydı, kesinlikle Köy Enstitüleri için 1940 yılında yazdığı yazıyı derdim. Böylece kendim için bir kural buldum. İnsanlar, kendilerini ilgilendiren yazıları kolay kolay unutmuyor. Hüsamettin Bozok,  doğrudan kitapları anlatıyordu. Oysa Yaşar Nabi doğrudan Köy Enstitüleri için bir model öneriyordu. Köy Enstitüleri'inde  çok fakir,  hatta öksüz çocuklar okutulsun. Bunlar,  kentlerden habersiz yetiştirilsin. Aç, çıplak yaşamayı öğrensinler. Öğrensinler ki,  yarın köylere gidince giyim kuşam  düşünmesinler, temizlik bilmesinler. Ne bulurlarsa onu yesinler. Geçmiş dönemlerdeki"Bir lokma, bir hırka!" diyen dervişler gibi yaşasınlar. Varlık gibi bir dergiyi çıkaran bir insandan doğrusu bunu beklemezdim. Oysa kendisi ne güzel şiirler seçiyor. Çok değerli yazarların yazılarını alabiliyor. O yazıyı bulup bir daha okuyacağım.  Yoksa ben mi yanılıyorum?  Anlattığı okul, Amerikalı zenci, Booker Washington'un Tuskekee okulundan bile mantıksızlık örneği. Giyimine dikkat etmeyen, örnek insanlarla yakınlık kurup konuşmasını öğrenmeyen bir öğretmen köylülere nasıl örnek olacak?Köylülerin bir bölümü öyle zaten. Giyimine, kuşamına, olabildiğince yiyeceğine özen gösterenler sırt çevirecek bir öğretmeni nasıl düşündüğünü bir türlü anlayamıyorum.

   Chopin Etüdünü bırakıp ezber parçalara geçtim. Kimsenin gelmemesi işime yaradı, uzun süre çalıştım. Zil çalmış,  ayırdında değilim, Sağlık grubu ile Ömer geldi. Sağlık grubu ile salt mandolin çalışması yapıyoruz. Ömer, önce mandolin akortları kontrol etti. Arkasından da topluca gamları çaldırdı. Gamlar, birlikte ses çalışmalarımızda işimize yarıyor. Bu grup haftaya uygulamaya gidecekmiş. Sağlık kolu sık sık köylere sağlık taramalarına çıkıyor. Uygulamalarının onbeş gün olduğunu öğrenince son dersimiz olduğunu üzülerek söyledim. Öğrenciler de  üzüldüler. Onlara Mozart Maman'la, Beethoven Für Elise'yi çaldım. Küçük çaplı bir ayrılık gösterini yaptık.

    Yemekte, gene Ahmet Emin Yalman konu edildi. Şükrü Koç, kitabı incelemiş, kitapta konuşması olanlara sorular soruyormuş. Şükrü Koç'un okuması için bugün gelen Yaşar Nabi Nayır'ın 4 yıl önce yazdığı yazıyı buldum. İnşaat çalışmalarına katılmadığım için söze karışmak istemiyorum ama konunun irdelenmesini de istiyorum.

   Varlık'ları karıştırırken Mahmut Ragıp  Kösemihal'in Donizetti Paşa hakkındaki yazısını buldum. Daha doğrusu yazının başlığı Donizetti Paşa'nın Oğlu. Yurdumuza Batı müziğini getiren olarak bilinen Donizetti Paşa ile notalı müziğin yurdumuza gelişini anlatan yazıyı bir güvenilir kaynak olarak aynen alıyorum.

 

     J. Donizetti ve Oğlu

 

Josef Donizetti ünlü İtalyan opera (Giusepe Donizetti)  bestecisi Gartano Donizetti'nin öz kardeşidir. Bando (1) şefliklerinde bulunduktan ve son olarak Bonapart'a hizmet ettikten sonra, onun Vaterlo bozgunu wertesinde açıkta kalarak güç bir duruma düşmüştü; tam o sıralarda Sultan Mahmut 2 modern Türk bandocularını yetiştirecek bir maestro arattığı için,  resmî makamların öğüt ve  aracılığıyle Saraya geldi. Bu yolculuk kendisi için bir kurtuluş ve İstanbul yeni bir müreffeh ömrün ikinci vatanı oldu. Çetin bir deniz yolcuğundan sonra 17 Eylül 1828 de İstanbul'a gelen, yirmi sekiz yıl Türkiye hizmetinde başarı ile çalıştıktan sonra İstanbul'da ölen Donizetti Paşa (1788-1856) başka bir kaç (o zamanın tabiriyle dalyan) ustanın yardımıyla saray orkestrasını yetiştirmek işine koyulduğu gibi, ilk askeri bandoları da birkaç yılda kurmayı başardı.

 Mevlevi Şairi Aynî(Ölümü 1837) ilk bandoların  şu çalgılardan mürekkep olduğunu Divanında yazmıştır. ( ki asırdaş  İtalyan ve Faransız Muzika kadrolarının aynıdır. )Klarnet, fagot, büğlü, serpantin. büken, trombon, flavta ve fifre. . . Bu musikacılara o zaman "Musikar"denilmişti;kelime yeni bir icat değildi:

-Demetrius Kantemiroğlu Türkçe musiki kitaplarında aynı sözü hem "Usta Müzikçi"anlamıyla hem de  "Panflavtacı"anlamında kullanmıştır. . . (1)

Selimiye kışlasında konaklayan Bekir Paşa livasının yoklama junalında ve cetvelin "sınıf-ı musikar" hanesinde bando kadrosunu iki tanbur-major"(yani, musika şefi)üç m ülâzım, bir başçavuş, dokuz çavuş, bir blük emini, 26 onbaşı ve 173 nefer olarak tespit edilm iş görüyoruz. (2)

 Masarifat Nazırı Ahmet Fethi Paşanın 1248(M. 1832)tarihli şu takriri(3)Donizetti'nin Musika Mektebine getirttiği ilk takviye  levazımının alınığını göstermektedir:

Utufetlû Müşir Paşa marifetleri ve M usikai Hümayunun ustakârı Donizetto vesatatıyla bundn bir sene akdem bahası 24, 700 kuruşa baliğ olmuş olmağla"deniliyor.  

   Donizetti'nin iki üç yıllık bir çalışmasından sonra  elde ettiği parlak  sonuca dairve talebesinin bşarıları hakkında ilk övücü bir ingiliz subayının seyahat notlarından ediniyoruz.

Adolphus Solde adına daki bu İngiliz subayı, Donizetti'den bir yıl onra Şarka gelmiş, (1829-1831 ) ıllarında Yakın Şark'ta hayli dolaşmış, hâtıralarını  Records  of Travels Turkey and Greece başlıklı  Seyahatnamesinde yayınlamıştı. Devir, Sultan Mahmut devri.  Mevsim de  yaz. Padişah Tarabya'daki sayfiyesinde oturmaktadır. Subay, Saray hizmetinde bulunan Signor  Gobbi ve signor Calosso adlı iki Piedmonte'li İtalyanla bir akşam üstü deniz kenarında geziniyorlar. Sözü müellife bırakalım:

 -Bir kaç Rum şarkıcının bizi neşelendiren şarfkılarını, askeri bir bandonun kuvvetli akisleri bastırdı. Bu Boğaziçi kıyılarında benim için bdklenmedik bir olaydı, öğretmenleri Signor Donizetti'nin koltuklarını bihakkın kabaryacak bir ustalıkla Rossini'yi çalıyorlardı. Bandonun bulunduğu Saray rıhtımına gittik. Bandoyu teşkil eden lerin gençliğine, Calosso ile lâubaliliklerine ve ona Rüstem diye hitabedişlerine şaşıp kaldım. Bun ların Enderun'a mensup olduğunu, Padişahı eğlendirmek için musikiye çalıştıklarını öğrendiğim zaman hayretim bir kat daha artttı. Donizetti'nin bana anlattığına göre bu çocukların  musiki öğrenmekteki iidatları İtalya da bile olsa dikkati çekmekten hâlî kalmazmış. Bu da Türklerin musikiye olan tabîi istidatlarının bir delili imiş. Ne yazık ki bu gençler, profesionel olmaya vakit bulamadan, başka şeyler öğrenmek için diğer sanat şubelerine ayrılacaklar, onları biyirdikten sonra da devlein önemli askeri ve idxari makamlarına getirilecekler!Onları seyrederken aklımdan şunlar geçiyordu:

-Belki bir kaç ay sonra şu flüt çalanı firkateyn kaptanı, davulcuyu bir kalenin hâkimi, burucuyu bir süvari alayında albay görürüz. "

  Bu satırlardan hem Türk gençliğinin Avrupai musikisi tekniğini henüz o sanatla ilk teması yıllarında ne yaman ve uyanık bir istidatla kavrayıvermiş olduğu anlaşılıuyor, hem de iki yabancının sanat adına gösterdiği kaygıdan -açılmış olan  Musiki Tanzimatı çağıda- ta Cumhurluk çğına kadar-gösteriş ve taklitçilikten bir adım öte geçememiş olmamızın- sebeplerinden biri ve bellibaşlısı aydınlanıyor. Genç musikicinin profesyonellik hk ve şartlarının kullanılmamış olması tedbirsizliği. . .

  Donizetti Paşanın biyografisi "Türkiye-Avrupa muiki münesebetleri"(1939, S. 98-110)adlı kitabında etraflı bir şekilde yazıp yayınlamıştım. Sonradan ele geçirdiğim ve bu gün yayılamakta olduğum şuradaki notlar işte o biyoğrafinin eksiklerini tamamlamaktadır. Dobizetti Paşa'nın oğlu olan Donizetti hakkında son defa edinebildiğim bilgileri de buraya ilk defa olarak katıyorum.

  Josef Donizetti(Paşa) 1828'de İstanbul'a geldiği zaman on üç yıldır e vli olduğu karısı ve minimini oğlu da yanındaydı. İstanbul'da büyüyen ve ilk musiki bilgisini b abasından edinen bu çocuk, sonradan sahsilini ilerletmek için İtalya'ya gitti. Babası-kendisine istediği kadar para gönderebilirdi. Don iztti Paşa, Bergama'daki dostu Maestro Dolci'ye  1846 ikinci kânununda yazdığı bir mektupta yazdığı"Türk talebelerinin Italyanca şarkı söylediklerini oğlum belki size anlatmıştır. "diyerek, oğlunun,  o yıllarda o şehirdeki akrabası yanında bulunduğunu, ve hatta belki Pia Scuola di Musica'ında tahsil gördüğünü ize ihsas etmiştir. Bu gencin ii bir musikacı ve organist yetiştiğini ve bir müddet sonraİstanbul'daki ihtiyar bbası yanına öndüğünü, Sarayda hizmete başladığını, kendisihyle Fransa'da 1850'den evvel tanınmış olan FelixClement sonradan şöyle anlatmıştır. "Türkler arasında kullanılan musikinin nasıl bir şry olduğunu ayrıca bildirmiştik:

-Bu musiki halk tabakaları arasında bellibaşlı bir değişikliğe uğrmadı. Fakat otuz yıl kadar oluyor ki

bizim musiki sistgemimiz ve çalgılarımız zengin Müslümanlarrın haremlerine kadar kabul edilmiş bulunmaktadır. Sultan kendi musikasının idaresini 1850 de ünmlü kompozötör Don izetti'nin bir yeğenine emniyet etmiş olup o da ju nu modern elemanlarla kurmuştur. Bu sanatkâr henüz pek genç yaşındayken Ajaccio katedralinin organistlik vazifesini başarmaktadır. O şehirdeki ikametim esnasında kendisini tanıdım, o sıralarda Maarif ve Mezaip Nazırı bulunanM. de Folloux'ub havale etmiş olduğu artistik bir vazifeyi yerine getirmek üzere merzür  şehirde bulunmaktaydım. " diye hatırasını yazmıştır"(4)

 O tarihte kendisi de genç bir  müzikçi çağında bulunmuş olan F. Clement,  başka bir kitabında da bu yeğenden kısaca söz açmış, (5) amcası Gao-etano Doniztti son olarak Paris'te otururken yanında bulunduğunu, ünlü kompozittöre son ve şıfsasız inme darbesi gelince(17 Ağustos 1845)-Daha sonra- kendisini 1846  ikinci kânununda İvry'de bir sağlık yurduna onun götürdüğünü, daha sonra"Belki ana yurdunun kendisini iyileştireceğini düşündüğünde 1848 de yine yeğeninin ve sadık hizmetçisi  Anttonio'nun nezareti altında Bergamo'ya götürdüğünü anlatmıştır.  Gaeteno orada 8 Nisan 1848 de öldü. Yarımadanın halkı o sıralarda Avusturya ile savaştaydı ve garip bir tesadüf halinde büyük bestecinin  ufulünü haber veren hazin çan sesleri  Gaito'nun  zaferini  kutlamak üzere  atılan top seslerine karıştı!"demişti.

  İşte genç yeğenin bu olaylardan sonra İstanbul'a döndüğü anlaşılıyor. (İlâve edelim ki,  bu yeğenin babası Josef Donizetti'nin daha eskiden İstanbul'da yerleşmiş olduğunu P. Clement'ın haberdar bulunmadığı anlaşılmaktadır. )

 Genç musikicinin İstanbul'a gelir gelmez Paşa Babası'nın ustakârlık işlerini üzerine almış olması, Josef Doniztti2nin de padişahtan izin alarak konağınad istirahate çekiliş olması pek muhtemeldir.  Kendisinden daha muteber bir oğula işinin mesuliyetini devredebilmiş olduğundan dolayı her halde müsrehtir.  Esasen ölümü de gecikmedi;(1856) Böylece  ASbdülmecit'in son dört yılında ve Abdülaziz devrinin de ortalarına kadar sarayın musiki ustakârı oğlu oldu.

 Abdülhamit saraın ın opera temsillerinde tenorluk etmiş olan İtalyan A.  Stravulo, Bay Süleyman Kâni'ye, bu ikinci musiki üstadkârı Donizetti'nin ihtiyarlayınca çekilip İtalya'ya(Şüphe yoktur ki,  ana yurdu olan Bergam2a?) giderek orada öldüğünü söylermiş. Ancak bu Donizotti ile babası koca Donizetti'yi karıştırmakla yanılmıştır. (6)Goğum yılı gibi, ölüm yılını  da  bilmiyoruz.

 Baba ile oğulun bazan karıştırılmış olmaları,  ikisinin de Donizetti adını taşımalarından, hem de aynı ustakârlık işinde seleflik etnelerinden ileri gelmiştir. (Donizetti soyadının eski Türkçe kayıtlarda Don izet veya Donizetto okunacak imlâlarla da yazılmış olduğunu bu münasebetle ilâve edelim)

  1850 de İstanbul'a dönen genç Donizetti,  ertesi yıl miralay olmuştu:

-Lütfi tarihi"Saray musiki muallimi Donizet Beye(Bu, Lütfi'nin imlâsıdır. ) Abdülmecit devrinin hicri 1268 (1851) tevcihatında miralaylık tevcih edildiği zikrolunuyor. Babası-elimizdeki bir vesikaya göre -1843 te henüz  miralaydı. 1845 yılında paşa olmuştu. Genç Donizetti'nin de pzşzlık rütbesine yükselip yükselemediğini tezpite imkân bulamıyoruz.

 Muhtemel olarak amcaı Gaetano'dan da dersler alarak muhakkak surette babasından üstün bir seviyede İstanbul'a döndüğü her şeyden  sezilip anlaşılan genç Donizetti, ne yazık ki, Abdülaziz devrinin modern san ata karşı kayıtsız şartları içinde babası kadar bile musiki işlerine faydalı olamayacaktı.

  Donizetti Beyin iki oğlu olmuştur. . Büyüğünün adını-  babasının adıyle-Giuseppe Donizetti,  ötekinin de amcasının  adıyla-Gaetano Donizetti koydu. Her iki kardeş Paris'te yerleşerek, sonradan İstanbul'a gelip gittiler.

 Bu yazıda,  tarihi sık sık şaşırtmış olan bi karışıklığı düzeltmiş olduk.

1. Sözlüklerinizde -Müsikâr- kelimesinin-Musikal ve hatta-muskap-şkilleri de vardır.

2. Jurnalın fotokopisi şu kitaptadır:"Tanzimat Devrişne ait bir takımresimler ve vesikalar (mf. v.  İstanbul,  maarif Matbaası. 1940.

3. Bu takrir,  İstanbul,  Başvekâlet arşivindedir.

4. Felix Clement,  Histoire de la musique (Paris 1885. s. 459)

5. F. Clement, Les  Musiciens VelebresParis 1879, s. 482 ed 3)

6. Saray ve Babıâli'nin iç yüzü (Akşam gazetesi, 12 ikinciteşrin 1935)

     * * *

Gözlerimden uyku aka aka yazdım ama,  bitirince de sonsuz sevindim. Bu yazı hiç bir işime yaramasa bile konserler başlayınca Prof. Mahmut Ragıp'la konuşmam için  bir bahanem olacak. Geçen yıl kısa bir konuşma sonucunda bana Donizetti Paşanın resimlerini vermişti. Daha da önemlisi bu konuda araştırma yapmamı önermişti. Sanırım bu kez,  o sözleri daha da ileriye çıkaracaktır. Gene gecikmeli olarak sessizce yattım.

 

16  Ekim  1944 Pazartesi

 

Daha önce konuşmuşlar,  iki Pazarören sevdalısı Ekrem Ula ile Zekeriya Kayhan, iki de Pazarörenli yeni arkadaşlar Veli Dalak'la Hüseyin Öztürk olmak üzere beşimiz,  oyun alanine birlikte gittik. Çakı Efe'nin iki öğrencisi ile öğrencilerinin öğrencileri karşılıklı tanışma sözlerinden sonra Çakı Efe  oyun grubuna açıklama yaptı:

-Yeni gelen ağabeyler,  kendi okullarında çok sevilen halaylardan bazılarını sizlere öğretecekler. Hüseyin Öztürk.

-Timurağa! deyince büyük bür grup:

-Biliyoruz! karşılığını verdi.  Bu kez de Ekrem Ula:

-O bildiğinizi birlikte oynayacağız! Ancak,  bilmek, güzel oynamak için yeterli değil. Oyunlarda bilecek bir taraf yok, oyunlar oynanır. Oynanan oyunların bir estetik yanı vardır. İşte o yanını yakalayanlar oyunu doğru oynar. Doğru oynanan oyunlar için, "Biliyorum demek daha isabetli olur!" dedikten sonra Timurağa melodisini çaldım. Veli ile Hüseyin yarım daire oynadı. Bu kez de dört usta oyuncu aralara girerek büyük halka oynadı. Seyirci durumdaki Çakı Efe:

-Bildiklerinizi bir yana bırakın,  ustalar aranızda onlar ne yapıyorsa onlara uyun! dedi.  İki turdan sonra,  Harmandalı istendi.  Harmandalı sonunda dört öğrenci ortaya çıkarıldı. Dört öğrencinin az ilerisinde de Ekrem'le Zekeriya oynadı. Zil çalarken Çakı Efe öğrencilere sordu:

-Farkı gördünüz mü? Öğrenciler yüksek sesle karşılık verdi:

-Gördük! arkasından da konuşanlar oldu:

-Ağabeyler gene gelsin! Ekrem karşılık verdi:

-Aramızda karar verdik,  bu hafta sizinle olacağız!Meydan alkıştan çınladı. Çakı Efe  arkadaşlara teşekkür etti.

Birlikte kahvaltıya giderken eski tanıdık Veli ile konuştuk. Mektuplaşmayı kendisinin aksattığını söyledi. Karşılıklı hoşgörüden söz ettik, burada sık sık konuşarak,  kusurlarımızı kapatacağımızı söyleyerek masalarımıza dağıldık. stajını Pazarören'de yapan arkadaşım (Aynı zamanda adaşım)İbrahim Şen anlamış, hemen sordu:

-Oyuncuları bulmuşsun! Oyuncuları 1941 yılından beri tanıdığımı anlattım.  Hemşerim Kadir hemen sözü aldı:

-Hemşerimin belleği tutkal gibidir,  bir tanıdığını bir daha unutmaz! İçimden azıcık içerler gibi oldum ama,  bir açıdan da bu söz işime geldi. Bana soru sorulmasını önlemek için, oyuncularla tanışmam salt benim marifetim değil, bu kez onlar beni tanıdı. Bizim tanışmalarımız"Oyun-müzik"birlikteliğinden!diyerek  konuyu, gerçekte bizim bölümün bizlere çevremizle sürekli ilişki işlevini yüklediğini ileri sürerek dikkatleri çektim. Nitekim bunun bir etkisi oldu.  Önce Ekrem Bilgin,  ardından da Halil Yıldırım,  oyun alanına çıkmaya karar verdiler.

Salona inince Bölüm Başkanımızla karşılaştım.  Bölüm Başkanı gülerek:

-Ne var ne yok? diye sordu.  İki gün önce dört yazarın geldiğini söyuleyince, gördüğünü, Yönetim binasında konuşuklarını, konuışmalar arasından benden söz ettiklerini söyledi. Arkasından da:

-senin kalman iyi oldu.  Enstitü Bölümündeki müzik derslerini aksatmazsak,  kendi işimizi yapmış oluruz.  Şunun şurasında iki hafta kaldı, sabret!deyip ayrıldı. Güldüm:

-Sabretmek ne demek,  takla atmam gerek!

Mandolin gruplarına kısa kısa teorik bilgiler hazırlamayı plânladım.  Arkadaşların keman metodu 1. Seybold'tan  kısa alıtılar alıp, değişik melodiler çalmalarını, böylece sözsüz müziğe alışmalarını  düşledim. 4/4'lük, 2/4lük-3/4'lük-6/8'lik, Andante-Allegro, diyez, bemol gibi işaretmerin anlamları,  bunlara duyulan gerekliliği tekrarlayarak benimsetmeyi tasarladım.

Oldukça rahatlamış olarak piyanoya oturdum.  Piyanonun incilerini sıraladım.  Chopin valsla iki etüdü. Bunlar sahiden inci olarak düşünülebilinir mi?Yumuşaklığına yumuşak ama çok sert olan Beethoven Patetik Sonata kim değersiz diyebilir. Ya Mozart sonatlar,  kv. 331, kv 545, Haydn, 49-50 no'lar.

Not: Haydn  sonatlar, eski yeni olmak üzere iki numara taşımaktadır. 49 numaralı sonat 36, 50 no'lu sonat 37 numaraylada anılır.

Chopin'in, Polenezleri, mazurkaları da var ama Faik Öğretmen, Etütleri uygun görüyor. Sabırla çalışıyorum. Ara ara da inşaatı anımsayıp piyanoya daha çok  sarılıyorum.

Öğle yemeğinde,  yapılmakta olan tiyatro sahnesinde Eski Yunan tarajedilerinden hangilerini oynayabileceğimiz tartışıldı. Tiyatro derslerimimzde Mahir Canova Öğretmen en çok Kral Oidipus üzerinde durduğu için öncelik ona veriliyor. Ondan sonrası için olasılıklar öne sürüldü. Geçen yıl kız olmadığı için Antigone üzerin de durulmuyordu. Şimdi kız olduğuna göre Antigone de sıraya girdi. Ben der söze karışıp Medea'yı önerdim. Medea konusu unutulmuş,  benden anımsatma istediler. Kısaca:

-Bir Atinalı,  çok uzak ülkelerin birinden bir güzelle evlenir.  Karı koca iki çocuk sahibi olup gül gibi geçinirken, Kent Yöneticisinin kızı, iki çocuk babası gence gönül  verir. Kent Yöneticisi, kızını kıramaz, gence büyük payeler vadederek kandırır.  Genç adam güzel eşi Medea'ya boşanacağını söyler. Medea boşanmak istemez. Bu kez de Medea yabancı ülkeden geldiği için iftiralar atılır. Yabancıdır, büyücüdür, Atina halkı için zararlıdır! türü yakıştırmalar yapıştırılır. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de çok sevdiği çocukları elinden alınır. Mahkeme kurulup uydurma delillerle yurt dışına sürgün cezası verilir. Karşısındaki acımasız insanların yaptıkları içine sindiremeyen Medea, sürülmek üzereyken bir gün izin ister. O bir gün içinde kurkuğu plânı uygulayıp adaletten ayrılmış olan Yöneticinin sarayını yakar. Çocukların da  yanan sarayda olduğu söylenir ama halk çocukların  anneleri Medea ile gittikleri inancındadır.

Arkadaşlar beni dikkatle dinlediler.  Ekrem Bilgin:

-Biz bunu okumadık! dedi.  Okuduğumuzu söyledim,  ancak Mahir Canova Öğretmenin bunun üstünde durmadığını salt bize okuyun dediğini tekrarladım.  Nihat Şengül'se:

-Arkadaş,  senin zamanın var,  öteki yazarların eserlerini de bize özetleyip anımsatırsan seviniz! dedi.  Söz verdim.

Salona dönünce Tiyatro Tarihi kitabımızı açıp bir daha baktım.  Euripides: Elektra,  Alkestis,  Hekabe,  Medea kitapları dilimize çevrilmiş.  Aiskhilos: Agamemnon.  Sophokles:Aias,  A ntigon,  Oidipus Tyrannos( Kral Oidipus) Oidipus Kolonos'ta, Antigon, Elektra, Philoktetes. . . .

Bizi ilgilendiren bu on iki kitabı saptadım.  Bunların bir bölümü Tiyatro Tarihi kitabımızda özetlenmiş olarak var.  Ötekileri de kısa zamanda okuyacağım.

Çakı Efe geldi,  Aşık Veysel'in geldiğini muştuladı.  Yarın öğleden sonra gitmeye karar verdik.

Sabah oyunları hakkında düşüncelerini öğrenmek istedim.  Kaldığına pişmanlık duymuş. "Oyun anlayışları gittikçe bozuluyor!"dedi. Teselli etmeye çalıştım:

-Bunlar,  öğretmen olacaklar.  İyi fena biraz çalıştılar. Bizim Kepirtepe'de biz hiç oyun görmedik. Şu anda da Kepirtepe'de oyun oynanmıyor ama bu yıl köylere  iki yüz öğretmen gönderildi!

  Hasan Çakı Efe,  elini sallayıp"Aldırma,  biz görevimizi yaşpıyoruz!" deyince ben de ona katıldığımı söyledim.  Bir süre yanıma oturarak beni dinleyen Çakı Efe:

-İyi çalışmalar! deyip ayrıldı.

  Efe gidince ben de eski parçaları tekrarladım.  Bir ara da aklımdan Aşık Veysel'i geçirdim.  Gördüğüm kadarıyla böyle gezmekten hoşlanmıyor.  Zaten kendisi açık açık söylüyor:

-Alışmadığım yerleri yadırgıyorum,  huzurum kaçıyor.  Çevremi görmüyorum ama alışkanlık bana görmek gibi geliyor.  Ben asıl yabancı yerlerde,  alışmadığım insanlar arasında körüm! deyip acı acı gülmesi bundan.  Nitekim plâğını dinleyince nasıl bir duyguya kapılıyorsun?diye sorduğumda:

-Ben onu dinneyemeyom! deyişi kendi dışındaki olaylara gönülden bağlanamadığını anlatıyor.

Hazırladığım Eski Yunan Tiyatro kitapları listesini bir kağıda yazıp yemeğe gittim.  Yemekte beklediğim konu açılmadı,  yeni konu, Ahmet Emin Yalman'ın bu kitaptan  ne kazanacağı üzerineydi. Konuyu iyi  bilmeme karşın olayın dışındaymışım gibi davrandım. Başta hemşerim Kadir olmak üzere arkadaşlar, yeni uyduklarını bana aktardılar. Kitap,  Bakanlıkça alındığı gibi,  Enstitü Müdürlüklerince  de alınıp öğrencilere dağıtılmış. İçimden gülmeme karşın dikkatle dinledim.

Yazık ki hiç kimse Ahmet Emin Yalman'ı benimseyip sayfalarca yazı veren ya da onun abuk sabuk yazılarına yol açacak konuşma yapan arkadaşlarımızdan söz edilmiyor. Onlardan edilmediği gibi, Ahmet Emin Yalman'ı Çiftelerde günlerce konuk eden, kitabın yarısından çoğu kendisi için övgüye ayrılan, Hasanoğlan'a atanınca da hemen buraya davet eden Müdür Rauf İnan için de tek söz söylenmiyor. Öyleyse kitabın nesini eleştireceksin?Ahmet Emin Yalman'ın elinden kalemini mi alacaksın?Köy Enstitüsü sözü bile edilmezken, Kepirtepe'ye yeni geldiğimizde,  o zamanki Adıyla Trakya Köy Öğretmen Okulu ki şimdi olduğunca hiç bir iddiası yoktu,  ne Köyleri Kalkındırmayı üslenmişti ne de böylesi büyük sözler söylenmiyordu.

Trakya Köy Öğretem Okulu Müdürlüğü,  gazetelere bir ilân vermişti:

-Trakya Köy Oğretmen Okulun'a yıllık ihtiyacı olan,  yağ, tuz, şeker, v. b.  alınacak!

Bunu duyan İstanbul gazetelerinin topu birden günlerce eleştirmişti:

-Hani bu okullar, yiyeceklerini kendileri üretecekti?Oysa biz o yaz yediğimiz sebzeleri, Alpullu'da yetiştirdiğimiz sebze bahçesinden yemiştik. Öyle ki, kendimiz Lüleburgaz'da sonra da Kepirtepe'de olmamıza karşın sebzemiz, kendi yetiştirdiğimiz Alpullu'daki bahçemizden gelmişti. Bunu duymayan, bundan geçtik, Kepirtepe'de koskoca bir bina yapan bizleri(Otuz öğrenci) bir kez olsun gelip görme zahmetine girmeyen gazeteler, kendileriyle görüşmek üzere İstanbul'a gittiğimizde de  bizimle görüşmek zahmetine(!)  katlanmayan gazete sorumluları, (Ki, bunlar içinde Ahmet Emin Yalman da vardır) Köy Öğretmen Okulları'nın Köy Enstitüleri'ne dönüşmesinde de "Dut yutmuş bülbül!" örneği,  susmuşlardır. (Ahmet Emin Yalman da dahil) Kars/Cılavuz'daki  durum nedir?Malatya/Akçadağ,  hangi koşullarda yaşamaktadı?Samsun/Ladikteki depremde kaç bina yıkılmış, kaç öğrenci ölmüş ya da yaralanmış,  bunlar üstüne eğilmeyen gazetelerden biri, hem de baş yazarı;"Kehânet  muştular gibi ortaya çıkan, gelecekteki çalışmalarımız için bizim adımıza Türk halkına sözler vererek sözde bizlere güvenenleri sevindiriyor gibi görünerek karşıtlarımızı  ayaklandırmadığını kim söyleyebilir?Sözgelimi, Veli Demiröz arkadaşımız, kardeşiyle işbirliği yapıp, tefecilerin elinden halkı kurtaracağını söylüyor. Arkadaşın, köyüne dönme olasılığı bile yokken böyle söylediğini okuyan tefeciler kulaklarının üstüne yatıp uyuyacak mı?Böyle düşünenler varsa bunlar zahmet edip hiç değilse rahmetli yazar,  Sadri Ertem'in Silindir Şapka Giyen Köylü hikâyesini okumalılar. Köylüye silindir şapka giydirenler(!) tüm Türkiye  illerinin,  ilçelerinin,  bucaklarının köşe bucağına  yüz yıllardır egemen olmuş.  Bunlar, bir iki  lâfla çıkarından vazgeçecek sanılıyorsa bu  çok büyük bir yanılgı olacaktır. Bence, Ahmet Emin Yalman'ın kitabı eleştirilecekse orada yazılanları değil, o yazılara inananların saflığı üzerinde durulmalıdır. Ben bunları düşünürken biraz da değerli Bakanımız Hasan Ali Yücel'in, Köy Enstitü Müdürleri ile konuşurken bir soru üzerine yaptığı konuşmaya dayanıyorum. Kars/Cılavuz Köy Enstitü Müdürü Halit Ağanoğlu:

-Ahmet Emin Yalman'ın Yarınki Türkiye'ye Seyahat kitabı için ne düşünüyorsunuz?diye sorduğunda Hasan Ali Yücel, benim üç metre karşımdaydı. Sözlerini içer gibi dinleyip bir bakıma yuttum, diyebilirim. Hasan Ali Yücel, Ahmet Emin Yalman,  benim güvenim olmayan bir kişir. Amerika'da gazetecilik eğitimi görmüş, gazeteciliği iyi öğrenmişir. Benim güvensizliğim kişiliğinedir. Bir konuda bin tane övgü yazar, inandırır da. Ancak bir gün o konuda bir yazı yazar tüm övgüleri uçar gider. Bu kez siz o bin övgüye inamanın aldanışına ayıflanır kalırsınız. Köy Enstitüleri için kitap yazacakların bence Ahmet Emin Yalman en sonuncusudur. Birden bire neden öne çıktı, doğrusu anlayamadım. Bekleyelim bakalım, son noktayı nasıl, nereye koyacak(!?)

 Kafamın içinde daha söylecek birşeyler vardı. Öğrenciler gelince kestim. Ömer inşaatta çalışmasına karşın beni bırakmadı, öğrencilerle birlikte geldi. Ömer'e kısaca yeni durmu anlattım. Tahtada yazılı işaretleri anlatıp,  mandolin çalışmasına geçeceğiz. Soruların  hemen hemen hepisine doğru karşılık verildi. Ancak ilk denemeyi toplu olarak yaptık. Bilmeyenleri bilenlerin şemsiyesi altında yanılgı yağmurundan kurtuldu. Kalan zamanda Ömer mandolin çalıştırdı. Onlar gidince tahtaya, Seybold'dan  aldığım notaları yazdım. Bu notalar, yakın dizi, özellikle de melodik olduklarından daha ilgi toplayacak.  Ayrıca öğrencilerin şarkı-türkü bağımlılığını da kıracaktır. Mandolini eline alan hemen bildiği bir türkü ya da şarkıya sarılıyor. Özel bir metot türü kitap olmadığından biz de onlara bir katkıda bulunamıyoruz. Bunları düşünerek on kadar kısa parça seçtim. Her gruba ikişer parça vereceğim. İsteyenler bir birinden alabilirler. İyi düşündüğüme inandığımdan biraz daha güven içinde gene piyanoya oturdum. Bu kez de Hanon'u açıp  takıldığım No 51'i uzun süre tekrarladım. No 52'yi bir süre yokladım. Akşam grubunun ayak eslerini duyunca Maman'a başladım. Çocuklar özlemiş, durup sessizce dinlediler. Onların bu sıcak ilgisi kararımı bozdurdu. Nota  yazdırmayı erteleyip Mamanla başlayıp bildikleeri tüm parçaları tekrarlattım. Ömer'in gelmemesi de buna etkili oldu. Programı tüm mandolin çalışmasıyla tamamladık. Bundan öğrenciler de memnun kaldı. Salon boşalınca olası bir plâk dinleme saati için  iki saatlik plâk seçtim. Kemancı arkadaşları sevindirmek için hep keman eserlerini ayırdım. Bach, air'li süit, Mendelsshon, mi inör Keman Konçertosu, Paganini Kapris. . . . Plâk dinlemeyi ben önermeyeceğim, arkadaşlar isterse! diye hazırlıklı bulunmayı düşündüm.

Yemekte,  tüm arkadaşlar yorgunluktan söz edince ben de sözü Aşık Veysel'den açıp onunla ilişkilerimizi anlattım.  Genellikle de kendimi geri çekip öne Hasan Çakı Efeyi sürdüm. Ne ilginç.  bizim arkadaşların hiç  birisi de  Aşık Veysel'e ilgi duymadı. Hemşerim Kadir gene bir pot kırdı. Yıllar önce Fikret Madaralı Öğretmen'in sınıfta okuduğu bir şiiri, Kör Adamı anımsattı. Anımsattı ama ilk satırından öteye de gidemedi. Önce Abdullah'dan yardım istedi. Bir sonuç alamayınca bana döndü. Ben de yardım etmedim. Üstelik, Aşık Veysel'den konuşurken o şiirin anımsanmasını Aşık Veysel için bir saygısızlık saydığımı söyledim. Bu arada Hasan Çakı Efe ile sık sık kendisini görmeye gittiğimizi, Aşık Veysel'in Köy Enstitüleri ile okuyan köy çocuklarına büyük bir sevgisi beslediği kanısına vardığımı anlattım.

Arkadaşlar, gerçekten yorgunlar. Bunu anladığımdan, geri çekilerek sözün uzamasını önledim. İnşaat çalışmaları nedeniyle  yatakhane erken açılıyor. Çoğu yemekten sonra yataklarına çekiliyor. Ne var ki,  konuşmalar sürdüğünden uyumak  oldukça zor. Kitaplığa uğradım. Kızılçullu grubunun çok okuyan grubu,  oldukça yüksek sesle ateşli konuşmalar yapıyordu. Halil Dere beni görünce " Gel!" işareti verdi. Arkadan dolanıp  bir kenara oturdum. Konu Ahmet Emin Yalman, onun yazdığı Yarınki Türkiye'ye Seyahat, bir süre dinledim. Şükrü Koç benim bu konudaki fikrimi sordu. Şükrü, Ara ara da olsa iyi konuştuğum arkadaşlardan biri, Mehmet Toydemir, benden önce:

-O müzikçi,  neden ilgilensin öyle şeylerle deyiverdi. Halil Dere başta olmak üzere bir kaç arkadaş beni savunmuş olmaasına karşın ben izin isteyip  az önce bu konuda yazdığım yazıyı okudum. Arkadaşlar dikkatle dinlediler. Okumam bitince de Mehmet Toydemir'e dönerek sordum:

-Ekleyeceklerini söyle ekleyeyim!Mehmet Toydemir sustu ama başta Halil Dere olmak üzere Muğlalı arkadaşları, hemşehrileri olarak Mehmet Toydemir'i biraz haşladılar. Şükrü Koç , zamanım olduğunu bildiği için söz konusu kitapta yazı ya da konuşmaları bulunan arakadaşların söz ya da yazılarını yazmamı istedi. Neden olarak da bir arada okuyup, özet olarak çıkacak dergide eleştirel bir karşılık vermemizi önerdi. Öneri iyi karşılandı. Kısa bir sürede yazacağımı söyleyince arkdaşlar sevindiler. Bu kez  Mehmet Toydemir beni övdü:

-Hiç birimiz bu fedakârlığı yapmayız! deyince bir papara daha yedi:

-Sen yapmazsın,  kendi adına konuş! diyerek bir süre şakalı sataşmalar yapıldı.

Yattığımda olayı bir daha düşündüm. Benim istediğim bu değil miydi? Geçen ay öğretmenlere bunu anlatmaya çalışmıştım. Bakanımızın dudak büktüğü bir açıkgözlük olayını biz neden görmezden gelelim?Rauf  İnan neden öteki enstitülerin müdürlerinden  öne çıkarılıyor? Üstelik söz konusu kitapta Arifiye Köy Enstitüsü müzik çalışmaları dışında dişe dokunur bir başarı söz konusu değil. Sayfalarca yazı da kimileri hep gelecekte yapacaklarını anlatıyor. Arifiye içinde ortada orkestra şefi olarak gösterilen Ahmet Yol şimdi aramızda, lütfen bir de ona sorulsun;bakalım Ahmet Yol neler anlatacak?

Düşündükçe yeni yeni fikirler geliştirdim.  Uykum geldiğinde oldukça rahat gözlerimi kapadım.

 

 17  Ekim  1944  Salı

 

Kalkınca bir süre çevreme göz gezdirdim,  dünkü grup ortalarda yok.  Geleceklerini söylediklerine göre gelmemeleri söz konusu olamaz. Öyle düşünüyorum ama gerçek olan ortalıkta görünmemeleri. Biraz kuşkulu dışarıya çıktım. Az ileride arkadaşların  beni beklediklerini görünce sevinerek onlara hızla yetiştim. Veli konuşuyor:

-Efe izin verirse,  Timurağa'dan başka,  Merzifon halayı,  Sivas ağırlaması, hoşbilezik ounlarını öğretebiliriz. Zekeriya Kayhan da ekledi:

-Efe izin verse,  biz de"Tavas,  Muğla,  Dağlı zeybeklerini öğreteceğiz ama o,  öğrettiklerinin iyi oynanmasını istediğinden titiz davranıyor!

 Efe gelince konuşmalar değişti.  Efe:

-Bugün zeybekleri gösterelim! deyince durum değişti.  Efe ortada arkadaşlar halkaya  katıldılar. Harmandalı ile başladık, Güvende'yi tekraralayarak bitirdik. Efe'nin bu tavrı biraz yadırgandı ama olay sakin bir hava içinde geçiştirildi. Sanırım Efe bunu bile bile yaptı ki, arkadaşlara:

-Yarın da siz seçiminizi yaparsınız.  Bana da:

-Aşık Veysel'e gideceğimiz saati söyleyip ayrıldı.  Kahvaltıya giderken Zekeriya:

-Efenin canı sıtkın. bu sabah biraz keyfi yok gibi.  Mehmet de:

-İnsan değil mi,  onun da sorunları vardır! Böyle bir hava içinde masalara dağıldık.

Arkadaşlar,  plâk dinlemekten söz ettiler.  Ben de hazırladığım plâk listesinden söz ettim.  Kahvaltıyı,  plâk,  konser sözleri arasında geçirdik.

Kahvaltıdan sonra,  arkadaşların akşam istedikleri yazıları almak için Yarınki Türkiye'ye Seyahat adlı kitabı açtım.  Rahim Ünüvar,  Veli Demiröz, Galip Şahin. Hüseyin Sezgin, Fatma Ersan, Fahri Duman, Ekren Ula, Enver Ötnü, Ali Yılmaz, Satılmış Aslantaş, Mustafa Buğday,  konuşmuş. Ekrem Ula ile Enver Ötnü'nün konuşmalarını yazmıştım. Öteki dokuz arkadaşı da ayrı ayrı yazmaya karar verdim.  Fahri Duman:

-Tahsil hayatımın boşuna gitmediğine inanıyorum.  Mektebin benim üzerimdeki tesiri derindir.  Yarattığı inana daima bağlı kalacağım.  Enstitüyü bitirince derhal köyüme gitmeyi ve plânlarımı gerçekleştirmeye koyulmayı istiyorum.  Yüksek enstitüye geçtiğim zaman ağladım.  Memlekette bu kadar yapacak iş varken benim senelerce mektepte tahsile devam etmem doğru olacak mıydı? Sonra düşündüm ki insanca yaşamak,  milletçe yaşamakla mümkündür.  Bütün bir millet,  tıpkı bir fert gibi vazifelerimi düşünerek,  ideallerimi duyacak bir hale getirmek lazımdır. Bu gayeyi gerçekleştirmeye çalışmak en büyül borçtur. Enstitü öğretmeni olarak işte bu borcu ödemeye çalışacağım. Zaten köye gitseydim de emelim, ağa olmak, rahat yaşamak değildi.  ancak topluluk halinde yaşamak, topluluğun sevinciyle sevinmek, yalnız yapılan işle övünmek istiyorum. Yapacağım iş, daima millî çerçeve içinde kalacaktı, topyekûn milletçde yaşamak idealine göre ayarlanacaktı.

 Şahsi menfaatleri hoş görüyorum. Rahagt yaşamak, meşru emellerdir. Fakat bütün şahsi menfaatler, topyekün milletin menfaatiyle çerçevelenmiş durmalıdır. Bir takım kötü tarafları da olmakla beraber dünya bizden ilerdedir;bilgide ve yaşamak sanatinde bizden üstündür. Dünya kervanına milletçe katılabilmemiz ve onun ön safına geçmemiz için memleketin manzarasını olduğu gibi görmemiz, ondan ilham ve kuvvet almamız, çalışma gayretimizi yapılacak işlere göre ayarlamamız lâzımdır. Kötü vaziyetleri öğretmemeliyiz, tam manasıyla teşhis kondurmalıyıuz. Bunların ıstırabını duymalıyız ve tedavisine bakmalıyız.

 Türk gencinin ideallerini yalnız kendi köyüne,  kendi şehrine,  kendi mesleğine ait gayelerle tahdit etme imkânı yoktur.  Bir tek kelime ile bu ideal,  memleketin bugünkü manzarasını silmek ve bu yurda kervanın en önünde giden memleketin manzarasını vermektir.

  Bu istikamette çalışırsak millete yarayan adam oluruz.  Memleketin bana verdiği emeklerin karşılığını bu istikamette çalışmakla vereceğime inanıyorum.  Bu yurdun çocuklarını bekleyen en büyük zevk,  o istikamete doğru ilerlerken yaratacakları eserleri,  gerçekleştirecekleri inanları seyretmektir. Fahri Duman'n konuşması, kitaptaki yazının tıpkı basımıdır.

Not: Fahri Duman'ın konuşması bitince, Ahmet Emin Yalman, şu notu eklemiştir:

-Fahri Dumannın konuşmasında öyle bir iman kuvveti vardı ki sözlerinin yanyana dizilmiş güzel lâkırdılar olmadığını,  bunun arkasında demir gibi azim, , ateş gibi idealler bulunduğunu farketmek mümkündür. Duyduğu heyecan, hazır bululanların hepsini sarmıştır.

  Fahri yerine oturduktan sonra bir süre bu heyecanın tesiri altında kaldım. Söz sırası gelen gence hitap ederken sesim titriyor, kelimeler bir birine karışıyordu.

Yazı bitince piyanoya henüz oturmuştum ki zil çaladı.  Gene de Chopin Etüt'ü (Etüde no 3) yarım bırakmadım.  Azıcık gecikerek yemeğe gittim. Arkadaşların sabrı tükenmiş olacak, ilk kez bana takıldılar:

-O denli çok işin var ki,  bırakıp gelemiyorsun.  Ekrem biraz daha açıklar gibi oldu:

-Bilin bakalım bu çok işler nelerdir? Piyano çalıştı,  nota yazdı, pilâk dinledi sözlerine “Hayır,  hayır,  hayır!”dedikten sonra.

-Bilemediniz,  salonu yıkıp yeniden kendine uygun şekilde yapıyor. Nihat Şengül:

-Öyleyse biz kemancıları atacak oradan! Sözleri duymamış gibi, alt katın kemancılar için yapılacağını anlattım. Mimarlara başvuru yapıldığını, işin okul mimarı Mualla Eyuboğlu'na yetki verilmesi için yazılan yazıyı gördüiğümü anlattım. Benim muştum,  onların takılmaları gölgeledi. Hemen, ölçüler öne sürüldü, bir buçuk metre en-boy üzerine  yirmi keman çalışma odası konduruldu. Bir  yıl sonrası, bir yıl çalışmak için de olsa gönüllere serin su serptiğinden masadan neşeli olarak ayrıldık. Gene de arkadaşlardan ayrı oluşumun  burukluğunu duyarak salona döndüm. Az sonra bir grupla Ömer geldi.  Rahmiye Öğretmenin öğrencileri.  Ömer'e çalışma programımızın adını anımsattım. "Mandolin Çalışması!"Programa, sözü ben ekledim. Çalışmanın sonuna yaklaştık, son haftayı mandolin çalışmasıyla tamamlayalım. Ömer de onu istiyormuş. Hemen akorları kontrol edip, daha önce çalıştırdığı parçaları tekrarlattı. Arkasından tahtada yazılı Seybold aktarmalarını çalıştırdı. Bu değişiklikten öğrenciler de hoşnut kaldı.

  Öğrenciler ayrılırken Hasan Çakı Efe geldi.  Bizim salonun altındaki yoldan Hasaoğlanlıların Bağlık Yolu dediği yola çıktık.  Bağların kimisinin üzümleri toplanmış kimisinin salkımları olgun olgun duruyor. Aşık Veysel'e üzüm götürmeyi düşündük. Sahibi içinde bulunan bir bağ kenarında durarak işaret ettik. Sahip geldi. Teklifimize önce aklı yatmadı:

-Terazim yok,  parasız üzüm de vermek istemeiğim gibi sizden haksız para almak da istemem! Adam haklıydı.  Çakı Efe,  kendi kendine söylendi:

-Veysel'i sevinirelim! dedik ama şansı yokmuş! deyince bunu duyan adam Aşık Veysel mi? diye sordu. "O!" deyince az ötedeki çocuğa seslendi

  -Hacı,  o sepeti al gel! Hacı,  dediği çocuk,  özenle doldurulmuş bir sepeti getirdi. Bağ sahibi önce bana baktı; ne düşündüyse Hasan Çakı Efe'ye dönerek:

-Helâl olsun,  Aşık'a can kurban,  afiyetle yesin,  ellerinden öperim! dedi.  Hasan Çakı Efe adını sordu.  Adam adı söylemek üzere a ile ha arası bir ses çıkarırken vazgeçerek:

-Adımı nidecen,  bir bağ sahibi dirsen,  Allah'ın iznilen gönüller hoş olur; değil mi ya! deyip bana baktı.  Ben tgeşçekkür dettim,  Çakı Efe elini  göğsüne koyarak:

-Allah daha ziyadesini versin! dedi.  Üzüm veren elini başına kaldırarak selâm verirken:

-Daha buralardayım,  gene beklerim! diye arkamızdan seslendi.  Bir süre iyi insanların bulunduğu üzerinde konuştuk.  Aşık Veysel sevgisinin halka yansımasını,  onun iyi kalpli oluşuna,  hayata öteki insanlardan farklı bakışına, kimseye kötülük yapmayı düşünmesine bağlayıp Aşık Veysel'in kapısına dayandık. Geleceğimizi bildiği için uykuya yatamamış, Efe yüksek sesle:

-Biz geldik,  uyan! deyince,  Aşık, beklediğini, uyamadığını, dışarıya geleceğini söyledi. Az sonra da bastonu elinde kendisi çıktı. Önce o hatırlarımızı sordu, sonra da:

-Beni alıp götürdüler,  bana şeref bahşediyorlar,  bilmem buna lâyık mıyım? Sağ olsunlar, beni yalnız bırakmıyorlar. Muzaffer de Kutsi Bey de benim eski, sadık dostlarım!dedi.

Küçük Veysel,  Aşık'ın kulağına birşeyler söyledi. Veysel bize teşekkür etti:

-Sağolsunlar,  beni unutmuyorlar, odam üzüm dolu! deyince Hasan Çakı olayı anlattı. Aşık Veysel bu kez insanların, özellikle köylilerin gani gönüllü olduğunu anlattı. Hasan Çakı Efe'ye memleketine ne zaman döneceğini, bana da Vahit Dede'den haber alıp almadığımı sordu. İyi haberler aldığımı, Aşık'ın rahat gelebilmesi için başında bulunduğu bucağını yollarını yaptırdığı haberini iletti! dedim. Veysel buna çok güldü:

-Gidemem ama göynüm gidiyor.  De ki:

-Veysel için yol yaptırmasın, Ankara yollarını Atatürk yaptırmış,  hemrine hazır; hele bi gelsin, görüşelim!Bunu yazacağımı söyledim. Ayrıca  yeni  buluğum bir yazısını, bir daha geldiğimde okuyacağımı söyledim. Küçük Veysel bize üzüm ikram etti. Aşık Veysel de Yurttan Sesler toplulu ile birlikte iki, iki de yalnız olarak radyoya çıktığını anlattı.  Yalnız çıktığı iki program plâk yapılacakmış,  Halkevleri Başkanı bu işi üslenmiş,  buna çok sevindiğini söyledi.  Biz konuşurken önce köy muhtarı Ahmet Çakır, arkasından başkaları geldi. Gene geleceğimizi söyleyerek izin isteyip ayrıldık. Aşık Veyse arkamdan seslendi:

-Geldiğinde o yazıyı unutma,  getir!

Hasan Çakı Efe,  Aşık Veysel'i Bergama'ya götürmeyi aklına koymuş durumda:

-Bergamalılar onu çok sevecek, o da oradan çok memnun  kalıp, uzun süre oradan ayrılamayacak! Dedi,  durdu. Ben de buna şaştım, Hasan Çakı Efe neden öyle düşünüyor. Bergama bir ilçe, tıpkı bizim Lüleburgaz gibi. Ben alıp götürsem nasıl bakarım Lüleburgaz'da? Ben değil Lüleburgazlılar nasıl bakar? Hasan Çakı Efe ile ayrılınca bunları düşündüm. Tam zamanında dönmüşüm, Ben salon girdim Ziya Kaplan Öğretmenin sınıfı geldi. Ziya Kaplan, Ömer Çiftçi'nin öğretmeni. Ziya Kaplan gelirken Ömer,  görevi üslenip öğretmernini bekletmemiş. Bunu  bana  özür için söyleyince ben de övücü sözler öyledim. Ömer Program aksatmadan uyguladı. Zaten uyumlu bir grup. Mandolini oldukça ilerlettiler.

Zil çalınca yemeğe Ömerle birlikte gittik.  Ömer'den inşaat durumu üstüne bilgi de aldım.  Bir olasılık,  20 Ekimden sonra Yapı Bölümü dışındakler yarım gün çalışacakmış. Buna da sevindim.

Yemekte,  Aşık Veysel'den söz edip etmemeyi kendi içimden tartışırken Halil Yıldırım Aşık Veysel! deyiverdi.  Meğer o,  stajını  Sivas/Yıldızeli Köy Enstitüsü'nde yapmış. Öteki arkadaşların da az çok, Aşık Veysel hakkında bilgileri var. Ancak kısa,  oldukça sağlıksız bilgiler. Duramadım:

bugün Hasan Çakı Efe ile Aşık Veysel'e gittiğimizi söyledim.  Arkadaşlar ilgi gösterince daha önceki karşılaşmalarımızı da anlattım. Arkadaşlar da memnun oldu, ben de gerçeği saklama suçlulu duygusundan kurtulmuş oldum.

Yemekten sonra kitaplığa gittim.  Bir önceki akşam toplananlar gene bir arada hemen hemen aynı konu üzerinde konuşuyordu.  Fahri Duman'ın konuşmasını onlara okudum. Önce bir ilke kararı alındı:

-Burada yapılan konuşmalar,  burada kalacak.  Yapılacak eleştiriler, kişilere yönelik olmayacak, çıkacak dergide herkese duyurulmuş olacak, Dergi aynı zamanda Ahmet Emin Yalman'a da gönderilecek. Yaıyı okuduktan sonra Ahmet Yol olayını da anlattım. Anlattığıma gülenler olduğu gibi kuşkuyla karşılayıp şaka edip etmediğimi soranlar bile oldu. Ancak ben bir koşul öne sürdüm:

-Ahmet Yol'la konuşulacaksa, o konuşmada benim de bulunmamı istedim. Aynı konu üzerinde değişik açılarda fikir yürütenler oldu.

Arkadaşlar yorgun,  erken kalktılar. Ben de onlara uyarak erkenden yattım. Erken yatmanın da bir hoş tarafı varmış. Abuk sabuk konuşanlara karşın insan kendini de dinleyebiliyor. Fazla derinlere dalmadan uyuduğumu sanıyorum.

 

18 Ekim  1944  Çarşamba

 

Erken yatmanın bir başka yararı da dinlenik olarak erken kalkmakmış. Bunu,  bu sabah iyice anladım. Hazırlandım,  tam kapıdan çıkarken, Zekeriya kayhan, seslendi:

-Geleyim mi?” Gelme!” diyecek değilim, sevindiğimi söyledim. Birlikte oyun alanına çıktık. Az sonra Çakı Efe geldi. Zekeriya Kayhan’a anlattı. Aşık Versel’in çocuk gibi bakıma muhtaç olduğunu, buna karşın kendisine yardım edenlere karşı durduğunu, ilk tanıştığı günlerde elinden tutturmayan Aşık, yakından tanıdıkça sanıl uysallaştığını anlattı. Onun yokluğundan kendisinin de etkilendiğini gözleri dolarak anlattı. Zekeriya da duygulandı o da bu kez Hasan Çakı Efe’yi teselli etti:

-Hepimiz öyle değil miyiz? Senin söylediklerin beni nasıl etkilediyse başka insanların da hassas olduğu durumlarda sinir sisteminde bir değişme oluyor!

Hasan Çakı,  Zekariya Kayhan’a sordsu:

-Sen geldiğine göre zeybek oynatalım,  halayları senin olmadığın zamanlarda biz yaparız.  Senin figürlerin onları etkiler! dedi.

Harmandalı istediler.  Öğrenciler de bunu bekliyormuş,  hemen halka oldular. Zekeriya arada koşarak  tüm öğrencilere göründü. Efe bu sabah bir köşede durarak önünden geçenleri uyardı. Hasan Çakı Efe ile Zekeriya Kayhan söz birliği  etmişçesine:

-Öğrencilerin oyunları öğrenmesi isteniyorsa öncelikle isteklilerin seçilmesi, ikinci olarak da az öğrenci ile çalışılması gerektiğine inandıklarını söylediler. Zekeriya bunu staj için gittiği Kayseri/Pazarören Köy Enstitüsü Müdürü Şevket Gedikoğlu’ya da söylemiş. Hasan Çakı merakla sordu:

-Ne dedi? Zekeriya güldü:

-Ne diyecek?Cevabı belli:

-Öğrendikleri bize yeter! Adamlar,  olayları günlük iş olarak sayıyorlar. Onlar görevdeyken sorun çıkmasın da sonrası ne olursa oldun!Hasan Çakı Efe üzüldü. Söylediğine göre o, Şevket Gedikoğlu’dan daha makul karşılık beklermiş. İkinden ne geçirdi bilmem ama:

-Ondan bunu meklemezdim,  yanılmışım! dedi.

Ben de kendi açımdan söze karıştım.  Daha doğrusu sözü dedi koduya döndürdüm.  Köy Enstitüleri Toplantısına katılanlar arasında Şevket Gedikoğlu da vardı.  Samsun/Ladik Köy Enstitüsü Müdürü Enver Kartekin bana:

-İbrahim,  piyanon hazır,  Sabahat’la sık sık konuşuyoruz.  Öğrencilerimiz bir an önce gelse de ruhsal olarak rahata kavuşsak! diyoruz.  İlk aklımıza gelenlerden biri de sensin,  ayrıca Harun Özçelik,  Halil Basutçu,  Salih Baydemir,  dediğinde Enver Kartekin’in eski bir arkadaşı olan Şevket Gedikoğlu, elini omuzuma koyup Enver Kartekin’e:

-Arkadaşım,  bak,  başka saydıkların var onlarla yetin.  İbrahim’i ben kütüğe yazdırdım,  piyanosu da hazır! demişti.  Zekeriya güldü:

-Ne piyanosu,  akordiyon bile yok.  Adamın kafasında davul-Zurna. Onu bile bulamıyor.  Ancak tüm çabasını bulmak için harcıyor,  yenilik aramak diye bir şey kafasında!deyince Çakı Efe hayretle bak, bak, bak!dedi.

Zekeriya Kayhan’ın ağabeyi Kerim Kayhan Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünde öğrenci.  Asım Öğretmenle de iyi arkadaş.  Son gittiğimnde onları Kızılırmak Kıraathanesi’nde görmüştüm.  Onlardandan söz ettik.  Kahvaltıya inince görüşmek üzere ayrıldık.

Kahvaltıda,  iskeleti belirlenmiş,  sahnede Yunan Trajedileri,  Çin oyunları,  Hint Oyunlarından sahneler nasıl gösterilecek? Şöyle olur,  böyle olur!diyenler oldu. Sonra da  bir orta yolda birleşildi:

-Mahir Canova Öğretmenin dediği gibi olacak!

Kahvaltıdan sonra uzun bir süre piyano çalıştım.  Arkadaşlar günlerin sık geçmesini isteyince ben de onlara uyuyorum.  Oysa benim zararıma olan bir istek bu. Benim asaltanat son bulacak. Bu saltanat sözü Faik Canselen Öğretmenin. Benim rahat piyano çalışmamı büyük bir şan saydığı için bunu saltanat sayıyor. Şans anlamında!

Öztekin Öğretmenin gelebileceğini düşünerek kalkıp dolabı düzelttim.  Kitapları sıralarken sık sık baktığım,  bizim Kitabımız,  Ahmet Emin Yalman’ın Yarınki Türkiye’ye Seyahat’ı yere düştü.  Elimde olmayarak bir yerinden açıverdim. Arkadaşlar stjlardan döneli beri sık sık konu edilen belli konular üstüne bilgilenmek üzere hep bakmak istiyordum, Açılan  saydaya baktım. Tam da benimle ilgili bir  bölüm. Müzik, Müzik Öğretmeni, Aşık Veysel’le yazarın müzik üstüne öne sürdüğü tutarsızlıklar. (Sayfa 13. )

-Yarının mektebi acaba hocasız bir mektep olur mu? Kendi kendini yetiştirmek mesuliyeti acaba talebenin kendisine bırakılamaz mı?

 Böyle bir ihtimalin bile hatıra gelebileceğini,  Çifteler Köy Enstitüüsü talebesi; musiki  gibi bir derste iki senedir tek başlarına çalışmak suretile, ıspat etmişlerdir.

Musiki muallimi iki sene evvel hastalığı dolayısiyle çekilmiş,  yenisi bulunamamıştır.

Halbuki buradan çıkan talebe zaten öğretmen olmayacak mı? Kendi kendilerine ve bir birlerini yetiştirmek vazifesini üzerlerine almışlar, inanılmayacak bir ciddiyet ve alaka ile çalışarak notaları sökmüşler, takım halinde çalışmışlar, aralarında şefler yetiştirmişler musikide zevk duyacak ve zevk verecek bir olgunluğa varmışlardır. Bunu hafta sonu münasebetiyle talebenin tertip ettiği müsamerede kendi gözümüzle gördük v eve kendi kulağımızla duyduk.

Musikide hocasız kalan talebe,  tam bizim ziyaretimizden evvel kıymetli bir misafir’e ve yardımcıya kavuşmuştur.  Bu misafir Aşık,  Sivaslı Aşık Veysel!dir. Bütün ruhiyle sanatkâr olan Aşık Veysel;talebeyi saz çalmakta ve halk şarkılarını söylemekte yetişltirmek üzere bir kaç ay misafir kalacaktır. Talebenin kendisine gösterdiği sevgi ve saygı görülecek bir şeydir!

Aşık Veysel’in bu misafirliği de;

Huni ile kafaya malumat sokmak esası üzerine çalışmadığını,  öğrenmek fırsatı ve imkanı hazırlamakta iktifa ettiğini belli etmektedir.

Alıntıyı uzatmaya gerek görmüyorum. Ahmet Emin Yalman, Cemil Toygar’ın anlattığına göre oğlunu önce memleketimizdeki Amerikan kolejinde okuttuktan sonra da yüksel tahsil için gene Amerika’ya gönderip gönlünce okutmaktadır. Köy Enstitüleri’nde öğretmensiz geçen dersleri alkışlamakta haklı. Oğlu yakında Amerika’dan bobstil kılıklar içinde gelip devletten yüksek maaşla iş alacak. Umurunda mı köy öğretmeninin cahil oluşu. Utanmadan bir de zavallı  kör adama iftira atıyor. (Aşık Veysel için söylediklerini ben hakaret, iftira olarak sayıyorum) Çünkü yarın bağlama çalamayan öğretmenle karşılaşan köylülder,  haklı olarak:

- Sana bunu öğretemeyene (!) deyip,  diline geleni söyleyecekler.  Zavallı Veysel’in bunda bir taksiratı yok ama Ahmet Emin Yalman bile bile yalancı şahitlik yapmaktadır.

Ahmet Emin Yalman,  sahiden riyakarlık yapıyor,  yoksa sahiden bilgisiz mi? Aşık Veysel’in kullandığı bağlama büyük boy bağlamalardan. Daha büyükleri de varmış ama o bunu seçmiş. (Kendisi anlattı) Oturduğu yerde çalınan bir saz. Kucağında bağlama yerinde oturan kişi 40-50 kişilik dersanelerde kime ne gösterebilir? Bir kez, yazarın burada büyük bir tezatı oluyor. Eğer, geniş meydanlarda daire şekline benzer alanda ya da salonda, usta bağlamacı döner bir oturakta oturarak bağlama çalarsa beldi bir yararı olur. Bu olmadıktan sonar öğretmen kürsüsünden yönetimle bağlama çalışması  yapılabileceğini ileri sürmek akıl işi değil. Bunu Aşık Veysel hiç yapamaz ya hokkabaz bir bağlamacı da yapamaz. Özellikle sıralı dersliklerde bağlama çalmak da mümkün değil. Bu sakıncalarından dolayı Milli Eğitim Bakanlığı yetkilileri, Köy Enstitülerine mandolini salık vermiştir.

Bir başka önemli nokta da Ahmet Emin Yalman’ı yalanlamaktadır.  O diyor ki:

-Aşık Veysel geldi,  kısa bir zamanda öğrenciler bağlamayı öğrendiler.  Oysa o öğrencilerden Yüksek bölüme gelen 30 arkadaştan hiç birisi eline bağlama almamış.  Bizim bölüme giren altı arkadaş,  bağlamadan geçtik mandolin bile çalamıyorlar.  Nerede Ahmet Emin Yalman’ın kendi yetiştiren müzikçileri? Nerede o göklere çıkarca övdüğü Aşık Veysel’in yetiştirmeleri?

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ