Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

68 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Depreşen Kasket Olayı

 

27 Ağustos 1941 Çarşamba

 

Meriçliler üçü de nöbetçi gibi. Birbirlerine yardım sayıp birlikte çalışıyorlar. Ben onlara tarih dersinde sık geçen sözlerden öğrendiğim Triumvirler adını taktım. Üçlü yönetim:  “Sefer, Fettah, Ali. ” 1. Triumvirlik’i kurdunuzsa, Sezar, Pompe, Krasus, 2. Triumvirlikseniz. Antonius, Oktavianus, Lapidus. Arkadaşlar gülüyor ama böyle bir bölüşmeyi istemiyorlar. Fettah, Sefer’in Sezar olacağından korkuyor. Ali ise iki Triumvirlikte de 3. kişi kalıp ekileceğini bildiğinden yan çiziyor. Sefer memnun, “Hangisi olsa olur arkadaşım! ”deyip geçiştiriyor. O Sezar olacağını çok iyi biliyor. Bugünkü nöbetçi Ali Önol, Hilmi'nin yerine tutuyormuş. Biz, Sefer, Arif birlikte kahvaltıya gittik. İkisi de mandolin ciddi ciddi başladılar. Arif bana, “Senin öğretmenin göründüğü gibi değil çok sert! ”dedi. Ben, “Neden benim oluyormuş, bundan böyle asıl senin öğretmenin! ”dedim. Arkasından da “Beni kızdırma, senin öğretmenine derim ha! ”dedim, güldük. Birden aklıma geldi. Ali Önol’un numarası 53. Oysa dün 61 Hasn Üner nöbetçiydi! Hilmi değişmek istemiş o nedenle be değişmişler. “Beni ilgilendiriyor, çünkü yarın da ben olacağım. Günlerimi ona göre planlıyorum, bu planınımın değişmesini istemem!  “Kimi arkadaşlar hep kendilerini düşünüyorlar, ”Bir gün kar, kardır deyip hileye baş vuruyorlar. Aldattıkları ise gene kendi arkadaşları. Bugün kim olursa olsun ancak benim nöbetim yarından sonraya kaydırılırsa kesinlikle razı olmam.

Biz konuşurken Yusuf geldi, “Çifteler ekibi yakın zamanda gidecekmiş” onu söyledi;  üzülüyor:

-Mustafa’ya çok alışmıştık! dedi. Arkadaşlara bunu örnek verdim. “İşte benim günlük programım böyle. Oyunları öğrendikse böyle öğrendik. Örneğin Mustafa Atavcı'n ın disiplinli çalışmasına uymasaydık biz bu oyunları öğrenemezdik! ”Ben, kendi adıma diyorum:

-Hele ben hiç öğrenemezdim, hem oyunları öğrendim, hem de müziklerini. Ayrıca kalkıp oynamaya da alıştım! Arkadaşlar, bize katılmadığına pişman olduklarını söylediler. Yusuf:

-Biz, Mustafa'dan sonra da oyunları sürdüreceğiz, öteki sınıflardan yeni katılanlar var, siz de gelin! dedi. Arif sevindiğini söyledi. Bu kez de Sefer Tunca katılacağını söyledi. Yusuf:

-Tamam bizim sınıf, galiba yeni yeni uyanacak! Arif, hiç kimsenin arkasından konuşmayan bir arkadaşımız. Onun bu huyunu çok sevdiğim için birlikte çalışmayı istiyordum. Biz konuşurken marangozluk grubu arkadaşları geldi. Konumuzu duyunca Recep Kocaman'la Orhan da katılacaklarını söylediler. Orhan'n bu teklihi hep bekliyordum. Gerçi bugün, nedense Kadir’in arkasından konuşmasını yadırgamış hemen durdurmuştum. Orhan, derslikte Kadir Pekgöz’le oturmaktadır. (İlk günlerden beri) Onların bu sıra arkadaşlığı Edirne-Karaağaç da başladı, bu güne dek sürdü. Orhan bugün birden Kadir’den yakındı. “Kadir’i nasıl seviyoruz bilmem ama ben kendisi yokken arkasından konuşmak istemiyorum. Ağabeyini, özellikle babasını tanıdığım için, Kadir’e çok kızdığım zamanlar bile pek üstüne varamıyorum. Kadir’in babasının bir sözünü hiç unutamıyorum. Okula ilk kayıt yaptırdığım gün, Kadir babasıyla gelmişti. Kayıtları yapan Fikret Madaralı Öğretmene Kadir’in babası, beni göstererek, ”Benim bir oğlumda budur, ikisini de size emanet ediyorum! ”demişti. Bu söz bende derinliğine etki bıraktı. Bu nedenle ben Kadir’i karşı karşıya kalınca çok defa sözle mıncıklıyorum ama başkasının onun üzerine gitmesine razı olamıyorum! ”deyip Orhan’ı bir bakıma uyardım. Orhan anlayışla karşıladı, “Biliyorum, ben de zaten sözü uzatmayacaktım, beni üzdüğünü söyleyecektim! ”deyip kesti. İşbaşı yapınca konuyu değiştirdik. Orhan dikkatimi çekti. Bizim şimdi çalıştığımız atölyenin çatısına başladığımızda kalkan duvarının örülmediğini görüp örülmesini beklemiştik. Bu binanın da kalkan duvarları yarım bırakılmış. Biz başlamadan örülmesini isteyelim. Gerçekten dört duvar düz olarak bırakılmış. Öğretmen de gelince uyarmak üzere kesikleri eşleştirdik, çatı altı konçlarını hazırladık. Mustafa Güneri Öğretmen geldi, güler yüzle bizi selamladı, “Bu binanın da giyimi sizin elinizden olacak! ”dedi. Güldü. Orhan kalkan duvarını gösterdi, “Bizi engelleyecek! ” Mustafa Güneri Öğretmen, “Sahi hiç dikkat etmedim, bu küçük binaların üçü de öyle bırakılmış, kaldığı gibi duruyor. Namık Öğretmene anımsatalım, yardımcı olsun! ”deyip ayrıldı. Mustafa Güneri Öğretmenin geldiğini gören Ali Yılmaz Öğretmen de geldi ama yetişemedi. Bu kez Ali Yılmaz Öğretmene de gösterdik, kalkan duvarları yapılmamış. Ali Yılmaz Öğretmen sinirlendi:

-Bunların yaılması için ben hiç kimseye bir söz söylemem, zaten de söyleyemem! ! ! ”diyerek azıcık dişlerini sıkar gibi yaptı. Sonra da “Bize bir zararı yok, biz çatıyı kondururuz, onlar sonradan duvarlarını tamamlasınlar! ”dedi. Ne var ki biz iki taraf makaslarını duvar üstüne konacak olarak hazırlamıştık.

Öğretmene bunu anımsattım. Öğretmen umursamadı, “İki baba kesip ekleyelim! ”dedi. Yerde yapılacak çalışmaları tamamladık. Öğleden sonra tüm arkadaşlar gelecek, çatıyı konduracağız.

Öğretmen yürüyüp gidince Orhan’la bakıştık. Orhan, Ali Yılmaz Öğretmen için, “Bizim efe Namık Öğretmenle bozuşmuş herhalde, dedi. Öğretmenin bizden ayrı olarak yürüyüşünü ona bağladı. Yapıcı arkadaşlara sorduk, “Bir olay mı var? ” Hiçbir olay olmamış ama öğretmen tümüyle bugün çok durgunmuş. Yorum yapanlar oldu:

-Evde kavga etmiştir, pişmanlık duyar.

-Ali Yılmaz Öğretmen evde kavga edince pişmanlık duyacaklardan değildir.

-Sen nerden bileceksin öyle olduğunu?

-Kendi anne-baba kavgaların biliyor!

Yemekte çekinerek öğretmenler masasına baktım. Nedenini kendimin de bilemediğim bir çekingenlikle gözlerim müzik öğretmenini arıyor. Rahatça da bakamıyorum. Sanki arkadaşlar baktığımı görecek, beni suçlu sayacaklar! bunu düşünüp, saçmaladığımı içimden söylüyorum ama o duygudan da bir türlü kurtulamıyorum. Tam bu sıra iki bayan öğretmen geldi. Müzik öğretmeni bizim tarafa gene arkasını döndü. Yusuf’un gözünden kaçmadı:

-Bu öğretmen bizden ne kötülük gördü ki gelip gelip arkasını dönüyor! dedi. Hilmi Altınsoy:

-Ne yapsaydı ki, içimizde onu yiyecek gibi bakanlar var, o bakışlardan kurtuluşu kaçmakta buluyor! Bir sessizlik oldu. Hasan Üner:

-İyi ki bu taşı üslenen olmadı yoksa taş hepimize zarar verebilirdi! dedi. Mehmet Aygün doğrudan bana bakarak sordu:

-Sen neden susuyorsun? Ben, bile bile onları dinlememiş gibi, “Ne dediniz? ben konuşmaları dinlememiştim! ”dedim. Gülüştüler. Bu kez Hilmi:

-Abi sen o öğretmenin bize arkasını dönmesine kızmıyor musun? Ben, “Yo, ben onun yüzünü biliyorum, neresini görsem gözümde yüzü oluyor. O nedenle benim için orası burası önemli bir değişiklik sayılmıyor. O bütünüyle benim öğretmenim! ”dedim. Tıs, pıs edip gülenler oldu. Ama genelde konu kapandı. Ben hiç üzerinde durmadım. Aklım fikrim az sonra gideceğim müzik çalışmalarında karşılaşacağım durumun nasıl oluşacağındaydı. Dersliğe gittik, arkadaşlar mandolinleri aldı, okul önündeki çalışma yerine gittik. Az sonra müzik öğretmeni yanında 5-6 öğrenciyle geldi. Öğrencilerle öğretmen birkaç gündür çalıştığından öğrenciler öğretmene neredeyse sahip çıkmışlar, olur olmaz durumlarda “Öğretmenim! ”diyerek konuşmaları kesiyor, öğretmeni durduruyor, öğretmenin bir şeyler anlattığı kimselere zarar veriyorlar. Bir süre bunlara baktım. Bizim arkadaşlara sıra geldi, beş arkadaşın mandolini var, benim elim boş. Arkadaşlar mandolinleri alıp ayrılırken İdris Destan kaldı. Öğretmen benden önce ona sordu. İdris, ”Arkadaşla b iz aynı mandolinle çalışabiliriz, onu demek için bekledim! ”dedi. Öğretmen “Öyle mi?  diye sorduktan sonra “Bu benim işimi de kolaylaştıracak ama ben önce arkadaşla bir konuşayım, sen şimdi git çalış! ”dedi. İdris gidince öğretmen bana. ”Yazılı listede adın keman grubunda, devam etmek ister misin? ”diye sordu. Hiç düşünmemişken öğretmenin söyleyişinden, ”Sen bunu iste! ”der gibi bir anlayış çıkardım, ”Siz öyle diyorsanız, öyle olsun! ”dedim. Öğretmen çok memnun kaldığını söyledi. ”Kemanda sana daha çok yardımcı olacağım, daha çok zaman ayıracağım, akordeon da çaldığına göre keman çalışırken nota, teori bilgilerin daha çok gelişecek! ”dedi. Bu kez Behire öğretmenle aramızdaki anlaşmazlığı anlattım. ”Behire sabırsızlık etmiş, akordiyonun ne zararı var, üstelik ben akordiyonu çok seviyorum, onun yeri başka! ”dedi. Bana tekrar bir keman metodu verdi. Kısa zamanda bir keman ayarlayacağını söyledi. Olmazsa kendi kemanımı bile veririm! ”dedi. Sevincimden uçacak gibi oldum. Biz konuşurken birkaç kez öğrenci geldi, eliyle onları uzaklaştırdı. İnanamayacağım kadar bana zaman ayırdı. Paydos zili çalınca çok neşeli olarak ayrıldı. Ben de, hem istemeyerek hem şaşkın biraz da utanarak öğretmenin yanından ayrıldım. Arif’le öteki arkadaşlar, uzaktan izlemişler, şaştıklarını söylediler: Öğretmen seninlene kadar dostça konuştu, içtenlikle senin çalışmalara katılmanı istedi! ”dediler. Buna da sevindim. Onlardan da ayrılınca işyerine neredeyse uçarak gittim. Orhan daha önce yola çıkmış, yetiştim. Öteki arkadaşlarla öğretmen de geldi. Orhan’la ben başladığımız kalkan duvarları makaslarını hazırladık. Arkadaşlar iskele getirdiler. Öğretmen de çalışacağını söyleyip yüksek iskeleye çıktı. Gülüşerek, şakalaşarak, orta makaslar yerlerine kondu. Geçici payandalarla tutturulduktan sonra bir hamlede orta makaslar yerine oturtuldu. Bizim hazırladıklarımız da iki yanlardan yerleştirildi. Paydostan önce 3. atölye çatı olarak ortaya çıktı.

Öğretmenin de durmadan çalışması, arkadaşların birbirlerini destekleyici konuşmaları beni çok rahatlattı; ne keman düşündüm, ne müzik hatta ne de öğretmen. Paydostan sonra köye yönelince gene kara kara düşünmeye başladım. Öğretmen çok güzel konuştu ama ben, yarın çalışmaya başlayınca kemanı onun istediği gibi rahat geliştiremezsem. “Umduğum gibi olmadı, sen bu işi beceremiyorsun! ”derse. Demese bile böyle bir tavır takınırsa ne yapacağım? Öğretmenin yüzünü gözlerimin önüne getirdim. Yakından bakınca ne kadar güzelleşiyor. Geçen gün yolda yanında yürüdüm ama pek ayırdına varamadaım. Oysa otururken, hele konuşurken; ağzının, gözlerinin aldığı şekiller onu daha da güzel gösteriyor. Bu güzel yüz, bana, “Yapamıyorsun! ”dediği zaman nasıl değişecek(! )Ağlayacak gibi dersliğe döndüm. Dersliğe girince, birden bir gürültüyle karşılaştım, “Sen ne adamsın, öteki öğretmeni beğenmedin, gönlüne göre yenisini getirttin; kime yaptırdın bunu? gibi sözlerle neredeyse sırtıma atlayacaklar. İsmet, “Dayımın, Kepirtepe’de Kamber Amcası vardı, Lüleburgaz’da ona istediğini yaptırıyordu. Burada kimi var acaba gibi sorular ortaya getirdi. Baktım, şaşkın şaşkın bir süre onları dinledim. Bu neşeli konuşmalar iyi ama benim asıl kaygımı bunlar ortadan kaldırmıyor. Mehmet Yücel, “Kızcağız dayıdan korkmuştur! ”dedi. Yemek ziline dek benim keman olayım arkadaşların konuşma konusu oldu. Bir bakıma hoşuma gidiyor, içimden içime ise dertleniyorum. Abdullah Erçetin sevindiğini söyledi, kemanı sırayla çalışabileceğimizi tekrarladı. Hepsi güzel de, öğretmen benim akordiyon çalışıma neden değinmedi, ya da çırpıştırarak gelip geçti? Abdullah’ın keman metoduyla elimdekini karşılaştırdım ikisi bir değil birinin üstünde Mozart birinin üstünde Schubert yazıyor. Almanca yazılmış. Luis Schubert. Leopold Mozart. İkisi de 1. metot. Neden bana ayrı metot verdi? Abdullah “Fark etmez bundan kalmamıştır! ”diyor. İçimden “Olsun! ”deyip geçtim. Sefer’le Arif mandolinleri alıp Az ileri çukura gittiler, onlara katıldım. Onlar da ayrı bir sorun: İkisi de bir adım atmak niyetinde değiller. Tın, tın. Tın, tın. Mızrabı sıkı tutup tellere vuramıyorlar. Alıp gösteriyorum:  “Böyle böyle böyle vurun! Kendilerine göre savunma yapıyorlar “Sen biliyorsun ama! ”diyorlar. “Ben biliyorsam, böyle vurarak öğrendim! ”deyince de;  “Sende kabiliyet var! ”diyorlar. Ne kabiliyeti? kabiliyet olsa korkmam, şimdi keman konusunda içimden titrediğimi söylemiyorum. Yemekte gene mandolin çalışmaları konuşuldu. Kızlardan da mandoline yazılanlar var. Ben dikkat etmemiştim, Gül, Necmiye, Mukaddes, Safinaz mandoline yazılmış. Necmiye’nin adı geçince, Hilmi gülerek, “Öyleyse Sami Akıncı da yazılmıştır! ”dedi. Sami arka masada oturuyor ama gürültüden duyacak gibi değil, biraz ters tarafta. Konu edildi. Hasan, “Merak ettim, mandolin listesi bizim Fevzi’de gidip bakacağım! ”dedi gitti. Az sonra gülerek geldi, Hilmi’ye “Haklıymışsın hemşerim, Sami Akıncı mandolin grubuna yazılmış! ”Bir zaman nöbet işlerinde konu edilmişti sonra sonra kapanmıştı. Sami’nın gönlündeki kapanmamış demek, Sami mandolin çalışacak! Ben Hilmi’ye “Unut bunu, üstünde durma, hem onu üzersin hem de sonra gelecek tepkilerden kendin üzülürsün! ”dedim. Arkadaşlar da benzer sözler söylediler, konuyu değiştirdik. Okuma saati hemen hemen müzik saati gibi bir şey oldu. Bir şey okumak istemeyenler sözü dolandırıp ona getirdiler. Ben de onlara uydum yat ziline dek mandolin, şarkı, nota sözlerine katıldım. Porte çizip nota yazdık. Bu arada Adem Öğretmenin Kır at şarkısının notalarını hecelerle yazdım, arkadaşlar şaştı kaldı, “Biz unuttuk, sen nasıl unutmuyorsun? ”Ben, “Ben sık sık tekrar ettiğim için unutmuyorum! ”dedim. Si, do, mi-re-do-si-la si-de-si-la sol-fa-mi-re-la-sol-la-si…. .

Aylardan beri arkadaşların çoğunun yaptığı boş oturmayı bu gece ben de denedim. Yatarken de üzüldüm. Kendi kendime “Ayıp ettim. ”Kendi yarattığım sıkıntımı üstümden atamadığım için lak laka ile bir buçuk saati heder ettim. Bir ara Necmiye’nin bir ara da Röslein’in mandolin çalışını düşledim. Arkasından kendi keman çalışmamı, öğretmenin de bana “Olmadı! ”deyişini duyar gibi olunca, ürperdim. Çok çalışırsam “Acaba(? ) başarabilir miyim”diye kendi kendime sordum. Sorumun yanıtını uzun süre veremedim. Birden bir kalabalık benim bulunduğum yere doğru geldi. Biri uğurlanıyormuş. Uğurlanan kişiyi kimse bilmiyormuş, birisi benden soruyor. Ben de “Ben şimdi uykuya yattım, konuşamam, Hüsnü Baykoca Öğretmeni bulun diyorum! ”Hüsnü Baykoca Öğretmen bizim köye gelmiş. Babam köyde yok. Hem köydeyim hem de köyde olmayan babama soruyorum. Babam, “Ben, bile bile kaçtım o adamdan! ”diyor. Üzülüyorum. Oysa Hüsnü Baykoca Öğretmen babamdan hep iyilikle söz ederdi. Birisi, “Sen yanılıyorsun, baban İstiklal Marşı söylenirken oturduğu için Hüsnü Baykoca onu ayağıyla dürtükleyeli beri konuşmuyorlar! ”deyince ben bağırdım;  “İşte bu iyice yalan, çünkü İstiklal Marşı’nı bizim köylülein hiç birisi bilmiyor, babam ne bilsin! ”diyorum. Tüm arkadaşlar gülüyor, Fikret Madaralı Öğretmene soralım, “Köylülerin İstiklal Marşını bilmemesi suç mudur? Kamber Amcam konuşuyor:  “Suçtur ama bunu kimse izleyip yakalayamıyor. Bizim höyük üstüne bir gözcü koyuyoruz, gelenleri haber veriyor. Höyüğe bakıyorum gözcü falan yok. “Hani gözcü? ”diye sinirlenip soruyorum. Kamber Amcam, “İstiklal Marşı okunması şimdilerde kaldırıldı, zaten ben Ankara’ya geldim! ”deyince seviniyorum. Ankara’ya ne zaman geldiğini soruyorum. Ankara’ya ben de gittim! deyip gördüğüm yerleri su gibi sayıyorum. Süheyla Öğretmeni anımsıyorum. “Onu da söylesem mi? ” diye düşünüyorum. Kamber Amca çok kurnazdır, “Sen onu seviyorsun, hadi saklama! ”deyiverirse ne yaparım?  “İyisi mi onu katmayayım! ”derken uyandım. Gözüm kapı aralığından dışarının aydınlığına takıldı. Hilmi alttta, az ilerilerde başka arkadaşlar sesler çıkararak (Horlar gibi) uyuyorlar. Gördüğüm rüyayı anımsamaya çalışıyorum. Her şey kaybolup gidiyor.

 

28 Ağustos 1941 Perşembe…

 

Zil sesiyle uyandım. Fettah Biricik nöbetçi. Kasketi çekmiş başına aklınca cesaret gösterisi yapıyor. İsmet takıldı;  “Çoban görse korkar! ”dedi. Niçinini soranlara, “Bunların en yüreksizi bile benim emirlerime karşı koyduğuna göre ben bu işten vazgeçeyim’! ”der, derken Fettah horozlandı, “Bana sataşanın! ”diyerek yürüdü. İsmet:

-Söyle söyle de kasketinden önce yerleri sana öptüreyim! diyerek karşıladı. Mehmet Yücel İsmet’i önledi, Sefer Tunca da Fettah’ı dışarıya çıkardı. Kapının önüne çıktığımızda Namık Öğretmenle Çoban Mehmet’in kapı önünde konuşarak okul binasına baktıklarını kapım aralığından gördük. Binanın bizim çadır tarafı sıvaları sökülmüş, camları kırık, hatta çerçeveleri bozuk durumdaydı. Yapılmasına karar verilmiş son kez ona bakıyorlarmış. Fettah kasketi çıkarıp hızla geriye dönünce arkadaşlar kahkahayla güldüler. “Yürek Selanik! ” böyle bir söz varmış, Mehmet Yücel açıkladı, korkak insanları anlatmak için söylenirmiş. Çıkıp öğretmenlerin önünden kahvaltıya geçtik. Namık Öğretmen arkamdan seslendi. ”İbrahim, seni de buraya alayım mı?  Durdum boynumu bükerek “Alın! ” derken Müdür Bey, gülerek, ”Al al, arada armonikasını da çalar! ”dedi. Namık Öğretmen sizin oraya gelirim, orada görüşeceğiz! ”dedi yürüdüm. Kahvaltıda ne yapacağımızı tam kestiremememe karşın sevindim. Armonika değilse bile keman ya da akordiyon çalacağım kesin. Ya zor bir işle karşılaşırsak? Tutkal işinden uzaklaşacağım, Hiç değilse birkaç gün. Arkadaşlardan yalnız Recep Kocaman duydu. Recep çok kararlı bir arkadaş, kimsenin işlerine karışmaz. Duydu ama neyin nesidir? diyerek soru sormadı. Belki vazgeçilir düşüncesiyle ben de olaydan söz etmedim. İşbaşı yapınca gerçekten Namık Öğretmen geldi Ali Yılmaz Öğretmenden beni, istedi, bana da “Kendine bir arkadaş seç! ”deyip gitti. Öğretmene sorup Recep Kocaman’ı seçtim! Recep’le okul bahçesine geldik. Başka geleceklerin de olacağı kesindi. Uzun süre bekledik. 8. sınıflardan dört öğrenci geldi. az sonra Namık Öğretmen yanında Arif Kalkan’la İsmet Yanar çıkıp geldiler. Çalışılacak odayı , salon bölümüne boşalttık. Pencereyi söktük. Receple beraber çerçeveyi temizledik. Cam kırıklarını, kurumuş macunları sökerken oldukça zorlandık. Bir ara musluklara götürüp ıslatmak gereğini duyduk. Benim gözlerim hep kapıda kaldı;  “Hiç değilse Röslein çıkıp bir gülümsemeli! ”diyorum, bunu da sabırsızlıkla bekliyorum. Röslein yokmuş, geldi, gelir gelmez de gülümseyerek “Kolay gelsin! ”dedi. ”Sizi biraz rahatsız edeceğiz! ”dedik. Başka gelenler oldu, ne yaptığımızı sordular. En açık yüreklisi Melahat, “Binayı yıkacaksınız diye korktuk. Yoksa bizi de mi çadıra çıkaracaklar?  telaşına düştük! ”Recep Kocaman dobra dobra konuştu:

-Biz çadırda yatıyoruz, çadırda oturuyoruz, siz de çıksanız ne olur? Kızlar gülüştüler, “Aman aman olmasın! ”falan deyip konuşmayı değiştirdiler. Ağız ucuyla da olsa yardım edebileceklerini söylediler. Bu arada kendi sınıf arkadaşlarıyla dırıldaşanlar oldu. Hüseyin Yalçın Melahat’a ne olur çadırda yatsanız? deyince;  “Ayıp ayıp, kızlar çadırda yatar mı? ”dediler. Bunu daha çok Röslein söyledi. Bu kez de Selim Gezen, konuşma taklidi yaptı: ”

-Ne, ne, ne!  (Ne demekse o? Bunun üzerine oradaki kızların hepsi Selim’e “Sensin nene! ”dediler. Gülüşerek ayrıldılar. Recep’le bakıştık. “Bunlar, kızlara bizim arkadaşların gözüyle bakmıyorlar. Aralarında zıtlaşma var ama galiba o bambaşka bir olay. Kızlar gidince arkalarından da hiçbir söz söylemediler. Namık Öğretmen geldi, İsmet’e takıldı:

-İsmet, maşallah sen büyüyorsun, boyun, kilon nasıl?  hiç ölçüyor musun? İsmet, “Hasanoğlan havası yaradı öğretmenim! ”dedi. İsmet’le Arif iki arkadaş alarak bizim çadır yanında harç yaptılar.

Binanın sökülmüş dış duvarların bozuk yerleri de sökülerek sıvandı. Biz de çerçeve kasasını perçinleyerek çerçeveyi yerine taktık. Yemekte Arif, İsmet’le Fettah’ın gene dırıldaştıklarını söyledi. Ben üstünde durmadım. Öğlede daha rahat olarak keman çalıştım. Öğretmen gene bana en sonra geldi. “Bugün buradayım, bu daha iyi! ”diye düşündüm. Öğretmen çok neşeliydi, gelir gelmez, kemanı alıp bilmediğim parçalar çaldı. Adlarını da söyledi ama birden algılayamadım. Tam anlayamadım ama biri için Tambur ya da ona benzer bir şey söyledi. Tambur diye bir çalgı olduğunu duymuştum. Ama bu müzik parçasıydı. Soramadım, bir başka zaman sormak üzere sustum. Benim çalışmamı beğendiğini söyledi. “Bugün erken bırakacağım! ”deyince, burada çalıştığımı anlattım. “Seçildiğine göre öğretmenin seni seviyor demek! ”deyince hemen “Çok çalışıyorum, herhalde ondan! ”der demez öğretmen gülümseyerek:

-Çalışkan öğrencileri öğretmenler sever! sözünü yapıştırdı. Ben de, “Kendilerini seven öğretmenleri öğrencileri de sever! ”dedim. Öğretmen:

-Bütün sevgiler karşılıklı olur zaten! derken, yayın ucuyla metodun sayfasını çevirdi, “Haydi bakalım, 10. parçaya geldik, iyi gidiyoruz; değil mi? ”diye sordu. Kemanı bırakıp arkadaşları köşede bekledim. İsmet, Recep, Arif geldiler. Recep’le benim işim bitmiş gibiydi. Çerçeveleri taktık. Namık Öğretmen geldi, taktığımız çerçeveleri çıkarttı. “Sıvadan sonra takılacaktı, harçlanınca temizlemek zorlaşır! ”dedi. Öyle yaptık. Öğretmen, bizi yönetim odası önüne götürdü; kapının iki yanında duvara çakılı askılıklar var, onları gösterdi:

-Çıkarılacak, askılar sağlamlaştırılacak daha usturuplu yerine konulacak! ”dedi. Usturuplu sözüne takıldık. Olsa olsa daha düzgün, denmiş olabilir. Askılar sağlam, çiviler gevşemiş, usturuplu yaptık. Bu kez de öğretmen bize, “Siz görmek istemiyorsunuz, koridorda da askılar var bir de onlara bakın! ”dedi. Koridordakilerden iki tanesi sökülmüş yere atılmış durumdaydı. Duvara tutturmak için duvar içi tutacaklar da çıkmış yerine öyle sokulmuştu. Onları, çimento ile tutturup sağlamladık, askıları da yerine taktık. İsmet’ler sıva işini bitirince çerçeveyi yerine taktık. Namık Öğretmen;  “Elinize sağlık, bugünlük bu kadar! ”dedi, paydos ettik. Kemanı alıp yerime gittim. Yeni parçamda 1. 2. 3. parmaklar var, açık 2. ya da 1. 3. aralıklar geçiyor. Daha doğrusu bayağı keman çalma başlatılmış oluyor. 1. parmağı iyi kullanamadığımı anladım. Ayrıca birinci parmağımı fazla bastırdığım ayırtına vardım, parmağım acımaya başladı. Bastırmayınca da ses bozuk çıkıyor. Uzun bir süre buna çalıştım. Tam olmasa da farklı bir durum kazandım. Arif, “İsmet’le Fettah gene tartıştılar! ”demişti, kuşkulandım, dersliğe gittim. Fettah yok ama İsmet birilerine sert çıkış yapıyordu. Sorun anlaşıldı. Kasket konusunda tartışılmış, bu arada İsmet’e sen korkuyorsun demişler. Sözde Fettah sabahleyin kasketi cesur oluşu nedeniyle giymişmiş. İsmet basmış küfrü;  “Cesaret, çadır içinde giymek değil, meydanlarda giymektir. Ben, bundan sonra kasketi başımdan çıkarmayacağım, sonun ne olursa ona da katlanacağım! ”demiş. Ben gidince Yusuf bunu anlattı. Ben de “İsmet haklı, şimdi de verdiği sözü tutarsa o zaman tümüyle haklı olduğunu kanıtlamış olacak! ”dedim. Mehmet Yücel İsmet’le en çok tartışan olmakla birlikte İsmet’i en candan seven arkadaşımız. Kaygılanıyor: :

İsmet Radyo Sorumlusu, yöneticilerin gözü önünde, oraya da kasketle mi gidecek? ”diye sordu. İsmet hiç duraksamadan “Evet, oraya da kasketle gideceğim, biri başımdan kasketi alırsa, o an susacağım ama, bunun nedenini de öğrenmek isteyeceğim! ”Arkadaşların çoğu korku belirtisi gösterdi. Bravo, diyenlerin yanında “ Pişman olursun! ” diyenler de oldu. Ben, “Buna Fettah arkadaşımız ne diyor, onu çok merak ediyorum! ”dedim. Fettah sustu. Bu kez Hüseyin Serin, “Sen Fettah’ı neden karıştırıyorsun? ”diye sordu. Hüseyin'i, küçümseyerek:

-Belli ki aklın buna da ermiyor, bari sus, ne konuşulduğunu öğrenmeye çalış! ”dedim. Hüseyin biraz daha dikelerek;  “Ne yani ben aptal mıyım? onu mu demek istiyorsun? ”diye sorunca:

-Tastamam, bak şimdi bunu anladın! dedikten sonra açıkladım;  “Bu şapka konusunu sabahleyin Fettah ortaya getirdi. Bunu hepimiz duyduk. İşe İsmet karıştı, takaza başladı. Sonunda İsmet ortaya çıktı, hepimizi şaşırtan bir karara aldı. Olayı başlatan Fettah’ın bu konudaki düşüncesini öğrenmek istersem, buna senin karışmaya ne hakkın var? Sen Fettah’ın koruyucusu musun, yoksa beni gözüne kestirip korkutacağını mı sanıyorsun? Şimdi dediğimi anladın mı? Yoksa basit matematik problemleri gibi bunu da mı anlamadın. İşi kabadayılığa dökmek istiyorsan hiç durma gel, şimdi hesaplaşalım. Unutma ki kavgalar da akıllı insanların işidir. Savaşları kaybedenlerin hep aptallar olduğunu bilmiyorsun. Çünkü tarihe aklın ermiyor, okuyup anlamıyorsun! Arkadaşlardan gülenler oldu, Hüseyin’in kalkıp üstüme geleceğini sananlar oldu. Sanırım Fettah, Mehmet Başaran, Sami bunu beklediler. Oysa Hüseyin Serin ağlamaklı bir yüzle kalktı;  “Senin bu hakaretin karşılıksız kalmayacak! ”dedi çıktı. Arkasından:

-Ölme eşeğim ölme yaz gelecek! Daha çok beklersin! Herkes şaştı. Gülerek:

-Sanırım her konuyu derslikteki öteki oyunlara benzetiyorsunuz. Kendi aramızda konuşup geçiyoruz sonra da unutuyoruz. Edirne/Karaağaç günlerinde kasket için günlerce patırtı yapıldı, sonra tıpış tıpış kasketler giyildi. “Ben giyerim! ”dediğimde bana korkak gözüyle bakanlar kendini bilir. Onlar kendini saklamaya çalışsalar da onları ben çok iyi biliyorum. Şimdi olay kasketi giymek giymemek değil, bir haksızlığın niçinini, nedeninin öğrenmektir. Temel atma günü kasket için azarlanan arkadaşımız, ki o gün hepimiz onun üzüntüsüne katılmıştık. Bakın bugün olayın neresinde? Sorunumuzu bırakıp başka sorunlar çıkararak sözde sorun çözmeye kalkışmak ahmaklıktır. İsmet:

-Dayı üzülme, bana bir şey olmaz, söyleseler söyleseler, “O kasketi giyme derler. Ben de o zaman “Niçin? ” diye sorarım. Başım üşüyor, nezle oluyorum, burnum akıyor! İsmet sözünü bitirmeden kendi sözüne kendisi güldü. Arkasından arkadaşlar da güldüler. Az sonra da Hüseyin geri geldi. Ancak o çıkarken gergin olan bakışlar bu kez gülücüklere dönmüştü. Hüseyin bunu görünce biraz şaşırdı. Üstelik Mustafa Saatçi alaycı bir sesle, “Ne o Artlik, öfken geçti mi? ”diye sordu. Hüseyin dudaklarını ısırarak yerine oturdu. Yemeğe böyle bir hava içinde gittik. Yemekte Hilmi Altınsoy bana, “Abi sen hiç korkmuyor musun? O pehlivan, üstüne atlarsa ne yapacaksın? Gülerek , ”Atlarsa atlayacak, belki bir iki yumruk ya da sille, tokat atacak. Ben duracak mıyım? Benim de sille tokatım, kurtulmak için çabam olacak. İşte bu çabalar içinde kendimi kurtaracağımı, sonra da öcümü gönlümce alacağımı düşünüyorum. Bu düşüncem beni cesaretlendiriyor. Önemli olan beni cesaretlendiren bir düşüncemin oluşudur. Sen de duydun, ben ona ahmak diyorum. O bunu duyuyor. O aynı zamanda bu duyduklarının doğru olduğunu da biliyor. O nedenle kendisini cesaretlendirecek bir düşünce geliştiremiyor. Böylece duyduğu sözlerin olumsuz etkisinden kurtulup kavgaya kalkışamıyor. Ben başına gitsem belki o zaman savunma tepkisiyle daha başarını olacaktır. Ancak ben bunları bildiğim için gidip kavda başlatmam. Eğer başlatırsam, baskın şeklinde yaparım, o zaman da kımıldayacak hali kalmaz, sopa yediğiyle kalır! Hilmi de beni anlamadı:

-Ya o da aynı şeyleri yaparsa? Bir daha tekrarladım:

-Düşünemediği için düşünenlerin yaptıklarını yapamaz. Tıpkı dersler gibi bir durumdur bu; elinde kitabı var, konular var, ben yapıyorum tam numara alıyorum, o neden 1 ya da 2 de kalıyor? Bu kez Yusuf dayanamadı, bana:

-Yorma kendini bu da akıllı olmadığına göre boşuna anlatıyorsun, kırk kez anlatsan gene anlamayacak! Güldük, Hilmi biraz daha anlayışlı; ya da bana öyle davranıyor. Yaşlı insanlar gibi arka arkaya :  “Allah Allahhhh, Allah Allahhhh! ”dedi sustu. Yemekten sonra çoğunlukla küçük gruplar kendi aralarında fısılı olarak konuşmaları sürdürdüler. Bir ara Bekir Temuçin, “Arkadaşlar, yarın öğlede hepinizi radyo dinlemeye davet ediyorum, çok önemli haberler var! ”dedi. Haberlerin ne olduğu soruldu. Bekir şimdi açıklarsan tadı kalmaz! ”diyerek İsmet’in kasketini anımsatmak istedi ama, İsmet biraz ters biraz da küfürlü yanıt verdi:

-İçinizdeki fitnelikleri habermiş gibi getirip oraları pisletmeyi düşünmeyin, orada gerçek haberleri dinlemek için toplanan temiz yürekli çocuklar var. Kasketimi görmek istiyorsanız aralıklardan bakın, o size yeter! dedi. Bekir, özür diledi, amacını o olmadığını tekrarladı ama fazla bir şey de söyleyemedi, yutkundu kaldı. Bekir gerçekte iyi niyetli, sağlıklı düşünen bir arkadaş. Böyle arada bazı çıkışlar yapıyor ama İsmet’in ağır sözlerini hak edecek türden kötü niyetli değil. Durumuna üzüldüm. Yatınca, bitmekte olan günün bir özetini sıraladım. Patırtı, gürültü derken güzel bir seçim, az yorucu bir çalışma, gülen güzel insanlarla bir arada olma mutluluğu. Arkasından güzel sözler: Çalışan öğrencileri, öğretmenlerin sevmesi, öğrencilerini seven öğretmenleri de öğrencilerin sevilmesi sözleri, ne anlama geldikleri, bu sözlerin geçerliliği…daha sonraki anlamsız tartışmalar, işi kavgaya vardıran inatlaşmalar. Bunlarda haklı olduğum, haksızlık yaptığım yanları bir bir gözden geçirdim. Tüm olaylar içinde kendimi haklı buldum. Kasket olayında apaçık Fettah suçluydu. Hele Hüseyin Serin’in bana sataşması düpedüz bir kin belirtisiydi. Onu başka türlü savuşturamazdım. Bir bakıma iyi oldu. Zaten kafama koymuştum, onlardan birini paylayacaktım. Bunun Hüseyin olacağı açıklık kazandı. Hüseyin’in işini temiz olarak atlatırsam ötekilere gerek kalmayacak, onlar susacaklar.

 

29 Ağustos 1941 Cuma. .

 

Sessiz, sakin bir sabah. . Herkes çok yavaş konuşuyor. Dün sabahki şamatalar yok. Birisi İsmet’e “Kasketini aldın mı? ”diye sordu. İsmet yüksek sesle:

-Sen benim kasketimi değil başka şeyimi düşünsen daha iyi edersin, sonraki pişmanlık senin acılarını eksiltmez! dedi, çıktı. Kim o? falan dendi ama sessizlik daha derinleşti. İsmet’in arkasından ben de çıktım. Recep Kocaman nöbetçi kapının önünde duruyordu. İsmet’i sordum İsmet kasket elinde bahçe kapısından çıkmış. Geri döndüm. Orhan geldi, bu kez Orhan’la kapı önüne çıktık. Ben hiç ilgilenmemiştim. İsmet’e “Kasket soran Mehmet Başaran’mış. Güldüm, “Neyi paylaşamadık ki, ne istiyor bunlar? ”diye düşündüm. Kahvaltıya gittik. İsmet, kasket başında kahvaltı ediyordu. Gene ötekine berikine takıldı, güldü. Soranlara “Başıma güneş geçiyor, rahtsız oluyorum! ”dedi. Kasket masket sözleri arasında işbaşı yaptık. İsmet kasket başında mala elinde sıvaları tırtıklarken Namık Öğretmen geldi. Duvarın temele yakın yerlerindeki açıkların da doldurulmasını istedi. Ben Namık Öğretmen “”Recep nöbetçi, isterseniz gelecek! ”dedim. Öğretmen, “İşi bitince gelirse memnun olurum! ”dedi. Recep konuşmamızı duymuş, geldi. Okulun giriş kapısı üstündeki açılı kiremitlik bölümünde bozulanlar yerler var, onları düzelttik. , saçak tahtalarının bir bölümünü yeniledik. Namık Öğretmen:

-Oldu olacak tüm çatıyı dolaşmamızı, bozulan kiremit dizilerini düzeltmemizi söyledi. Dorukta, baca kenarlarında gerçekten bozulmuş sıralar bulduk, düzeltip çimento ile tutturduk. “Bizim işimiz tamam! ”dediğimizde Namık Öğretmen gülerek:

-Atlasanız da zıplasanız da sizi bugün akşama dek burada tutacağım, burada görünmeyen daha bir sürü işimiz var. Ben bunları önemsiyorum. Siz burada çalışırken ben bir kez öteye de gittim geldim! dedi. Receb'i işlerini görmesi için nöbetine gönderdi. Bana da “Arif’le İsmet’e yardım et! ”dedi. Arif’le İsmet ellerinde malalar temele yakın bozulmuş sıva boşluklarını dolduruyordu. Hüseyin Yalçın, Selim Gezen, Mehmet Karadeniz, Rafet Kurşun, yardımcı. Mehmet’le Rafet daha güçlü olduğundan sürekli teskere taşıyor. Teskereyi sıraya koydum. Kem küm eden oldu. “Öğretmen öyle dedi! ”diyenler çıktı. Ben “Öğretmen öyle dediyse ben de böyle diyorum! ”deyip teskereyi gösterdim. Öğretmen gelince “A, ne iyi ettiniz, şu işi nöbetleşe yapın, diyecektim, benden önce siz yapmışsınız! ”dedi.

Müzik çalışması yaptığımız kapalı alanda okul sıraları vardı. Onları başlangıçta oralara isteyen oturup okur, düşüncesiyle konmuştu. Sonra oralara büyüklü küçüklü sehpalar kondu. Şimdi de orada salt öğleleri müzik çalışması yapılıyor. Namık Öğretmen, “ Sıralara gerek yok, bari onları yerlerine koyup tozdan topraktan kurtaralım! ”dedi. Görünürde az gibiydi tamı tamına 20 sıra taşıdık. İç kapaklarında düşenler oynayanlar varmış kimilerini yapıştırdık, kimilerini çaktık. Paydostan biraz önce Namık Öğretmen bizi bıraktı. Bırakırken de:

-Yemekten sonra gene buradayız! dedi. Buna da sevindim. Nedense bugün öteye gitmek istemedim. Bunu biraz da Recep Kocaman’ın nöbetçi oluşuna yordum. Kemanı alıp çadırda çaldım. Oldukça erken paydos etmişiz kollarım yoruldu, parmak uçlarım acıdı. İsmet yemeğe de kasketle geldi, öteki sınıflar biraz dikkatli izlediler ya da bana öyle geldi. Yusuf:

-Bugün oyun yok, bugün İsmet’in radyo davetlisiyiz! diyerek güldü. Ben de olaydan yararlanıp bir güzel çalışacağım. Öğretmen gelirse bir afetin alacağım. Çalıştığım yeri sıkıştıran sıraları çıkardık orası rahatladı. Yandaki sehpa kılıklı masaları da az ileriye çektim. Tamı tamına kendime uygun bir yer taptım. Benden önce bir başkası gider çalışırsa diye hiç düşünmeden sıraladım. Hiç değilse ilk gün ben gitmiş olmanın sevinciyle çalışmaya başladım. Öğretmenin geldiğini gördüm. Az geri çekilmiştim, o beni gördü mü görmedi mi? Tam olarak bilmiyorum, sanki hiç bakmadan uzak köşeye döndü, gibi geldi bana. Gözlerinde de gözlük var, oldukça karanlık bir gözlük. Sonunda gördüğünü anladım, Çünkü el salladı, buradayım, bekle demek istediğine yordum. Ben zaten öyle çalışıyordum. Öğretmen “Ne iyi, yakında olunca daha çok zaman kazanıyorsunuz, ilerde okul bir araya gelince bu işler kolaylaşacak! ”dedi. “Ne var ki o zaman da siz burada olmayabilirsiniz! ”dedim. Öğretmen ciddileşerek:

-Ya, o da var değil mi? diye sordu. “Sadece o değil biz de burada olmayabiliriz! ”dedim. Güldü:

-En iyisi olacaksak hepimiz bir arada olalım, olmayacaksak hepimiz istediğimiz yerlere gidelim! dedi.

Yeni parçamın altında Dim. Kr. işaretleri vardı. Bunları biliyorum ama öğretmen değinmediği için dikkate almamıştım. Bu kez dikkatimi çekti. Birkaç kez çaldı. Çaldığımı beğendiğini söyledi ama “Çalışma olarak iyi, doğru okuyorsun da müziği az, düz ses çıkarıyorsun, müziği eksik! ”dedi. Öğretmenin söylediğini iyi anlıyorum. Gözlüklerini çıkarmadı. Nasıl baktı, bakışlarını pek anlayamadım ama saçları çok güzeldi, Gözlerinin iki yanına kıvır kıvır dökülmüş, içimden “Herhalde saç güzeli seçildiğinde de böyleydi! ”dedim. Parça vermedi, “Çaldıklarınla biraz müzik yap! ”deyip güldü, “Arada müzik yapmak iyi olur! ”dedi yürüdü…. . Öğretmen son ayrılanlardan biriydi. İnadıma bir süre yay çektim. Sonra kemanı bırakıp çıktım. Kapının önünde beklerken Hüsnü Baykoca Öğretmen geldi, ”Rahatsız mısın? ” diye sordu, yaptıklarımızı gösterdim. ”A çok güzel, biliyor musun, aylardır buralara bakıp utanıyordum, bu bize yakışmaz, diyordum. Ben bu işlerle ilgili olmadığım için onların işlerine karışmıyorum. İyi olduğuna sevindim! ”diyerek içeri girdi. Az sonra herkes geldi. Bina çevresi dolaşılarak molozlar toplandı, sökükler onarıldı. Giriş kapısı direklerini onardık. Namık ö

Öğretmen içeri girmişti, Hüsnü Baykoca Öğretmenle birlikte çıktı, benim kolumdan tutarak yönetim binasına götürdü. Binanın önünde İsmet’in koruyucusu olduğu radyo büyük bir dolapla radyo duruyordu. Önünde iki yanlarında ise köylülerin sıraladığı eski kağnı kağnı, araba tekeri gibi yıkılmış, şimdi üstünde oturulan nesneler vardı. Namık Öğretmen:

-Bunları atıp, buraya okuldaki masalardan getirelim! dedi. Koşup arkadaşlardan dört küçüğü alıp geldim, söylenenleri kaldırıp uzaklaştırdık iki tezgah masa ile dört kanepe taşıdık. Müdür Odasının karşısında derli toplu bir oturma yeri oldu. Mustafa Güneri Öğretmenle Sili Usta içerdeymiş, çıkınca övücü sözler söylediler. Mustafa Güneri Öğretmen bana “İbrahim şimdiye dek neredeydin, bize bu izbeliği gözlettin! ”dedi. Sili Usta ise “Ende gut, alles gut! ”parmaklarına topaç şekli verip sallayarak kahkahayla güldü. “Taşı gediğine koydum! ”dedi. Paydosa yakın Namık Öğretmen gene geldi;  bu kez de bizim çadırın ip kazıkları ta yol ortalarına dek uzak çakılmış, üstünden atlatarak geçiliyordu, onları toplattı, daha kısa yerlere yeni kazıklar çakarak, biraz toparladık. Yarın eski iş yerlerimize gitmek üzere paydos ettik. Namık Öğretmen gülerek, “Bir başka zaman gene birlikte çalışalım almaz mı? ” diye güldü. Birlikte çalıştıklarımızın hepsi sevinçli ayrıldı. İsmet, kasket başında radyo açmaya gitti. Ben yeni yerimde uzun uzun keman yayı çektim. Çeşmeye kelenler durup durup dinlediler. Yalnız arkadaşların Sazan diye ad taktığı Mukaddes yanıma kadar gelip, “Abi ne güzel akordiyon dinliyorduk, neden bıraktın onu?  Biz buna çok üzüldük! ”dedi. Güldüm ama çok da sevindim. Bir akşam keman bir akşam da onlar için akordiyon çalacağıma söz verdim. Sevinerek gitti. Mukaddes’le aylar önce bir nöbetimde konuşmuştum. O zaman da bende iyi izlenimler bırakmıştı, hatta ona ad takanlara çatmıştım. Bu konuşmasına da sevindim. Gerçekten söylediği gibi düşünebilir. Gelip bana alay olsun diye konuşacak bir insan olamayacağını iyi biliyorum. Bu küçücük konuşma beni mutlu etti. Mukaddes içtenlikli arkadaşlar arasında yerini aldı. Bundan böyle benim yanımda söz söyleyen olursa onu koruyacağım.

Yemek zilinden önce kemanı bıraktım, İsmet’in yanına gittim. Bizim sınıftan altı yedi kişi var. Karşı grup oluşturanlardan nedens salt Sami var. Ancak Sami’nin öyle grup düşüncesiyle orada oturduğuna olasılık vermiyorum. Çünkü Sami kendi çıkarından başka bir şey düşünmez. Sami grup falan düşünmüyor ama kendisine arka çıkanlardan memnun görünüyor. Onların başına bir iş gelse çevirip başını bakmaz bile. Oradan yemeğe geçtik. İsmet gene kasketli. İsmet’e sordular, “Gören olmadı mı? ”İsmet:

-İnatçı, körler görmez, onlar sadece bakardırlar. Bizim bakarlar, (Öküz anlamında)gibi. dedi. soranlar da pişman oldu. Çünkü bir zaman Fikret Madaralı öğretmene Fettah “Bakar, nedir? ” diye sormuştu. Oysa bakar diye sorulacak bir durum yoktu. Yazar sanırım, kimi insanlar görmez, bakar, ya da bakar görmez gibi bir söz geçiyordu. Fettah öğretmen “Öğretmenim bakar nedir? diye sorunca öğretmen gülerek Fettah’a “Öküz! ”demişti. Öküz dedikten sonra öğretmenin susuşundan biz, öğretmenin Fettah’a öküz dediğini sanmıştık. Öğretmen sonra gülerek, açıklamasını yaptı, onun kötü bir amacı olmadığı anlaşıldı ama o durum da uzun süre unutulmadı. İşte İsmet şimdi gene onu anımsattı. “Bizim bakarlar göremiyor. ”

Yemekte İsmet’e, sanırım biraz da beni okşamak için beğeni sözleri yağdı. “Dediğini yaptı, karşında olanlar ne duruma düştü?  türü konuşmalar oldu. Ben sustum, bizim yaptığımız düzenlemeleri İsmet yaptırmış gibi onları beğendiğimi söyledim. Hilmi gene gıcıklık yapmaya kalktı. Bu kez ben, Sili Ustanın bugün söylediği, benimse eskiden beri tekrarladığım sözü söyledim;  “Ende gut alles gut! ”Hilmi, “Bu ne demek? ”diye sorunca Hasan Üner dayanamadı, Hilmi’ye “Hemşerim, sen bir garip…. nene gerek telli zurna? ”dedi. Hilmi fena halde bozuldu. . “Sizinle şakalaşmak da zor! ”dedi, kalktı. Derslikte, “Otuz Ağustos Bayram şenlikleri başlamış. ” Herkes birbirine “Hani Ankara’ya gidecektik? ” gibi kışkırtıcı sorular soruyor. Kimileri daha insaflı “Göndermediler, nasıl gidelim? ” diye araya yatıştırıcı sözler söylüyor. Halil Basutçu’ya da biri bir şey söyledi galiba Halil:

-Siz gitmek istemediniz, isteseydiniz sizi kimse durduramazdı. Hadi bırakın sızlanmayı da bunu konuşun;  sizi kim durdurabilirmiş?  Biz de öğrenelim!  Bir an sesler kesildi. Mehmet Yücel Halil Basutçu’ya “Siz doğrucu başı mısınız? Ne oluyorsunuz böyle?  Biz kendi yerimizde kendi kendimize aslanlaşıyoruz. Siz bunu da mı çok görüyorsunuz? Halil yumuşak bir sesle “Aslanlaşıyorsunuz iyi ama birbirinizi de ısırmaya kalkıyorsunuz onu bari yapmayın! ”dedi. Otuz Ağustos sözleri kesildi. Bu kez de Mustafa Saatçı, 29 Ekime kaç gün kaldığını sordu. 60-61 sayıları söylendi. Mustafa Saatçı “Olmaz, bana sahici bir rakam verin! ”deyince, İsmet, “Benim bildiğim en sahici sayı, 100’dür, yüzü herkes bilir, İmam da kolay kolay unutmaz! ”deyince bir çıngar beklentisine kapılanlar oldu. Oysa Mustafa Saatçı beklenen tepkiyi vermedi. Üstelik kendini savundu. “Ben sayı diyorum, sen numara diyorsun bunlar aynı şeyler midir? ”diye soru da sordu. Bu kez, sayı, rakam, numara sözleri dile dolanıp nerede yaklaşma oluyor nerede hiçbir ilgileri kalmıyor. İşler karışınca Sami Akıncı açıklama yaptı:

-Sayı, varlıkları azlını çokluğunu anlatmak için kullanılır. Rakam, sayıların yazıya dökülmesi, simgeleridir. Numara ise sayıların varlıkların duruş yerlerini belirtmek kullanılmasıdır gibi kısa, anlaşılır tanımlar yaptı. İsmet’in kasket işine kimse değinmedi. Oysa İsmet karşımızda kasketli oturuyordu. Sonunda Mehmet Yücel gülerek:

-Oğlum İsmet, tamam kazandın, yeter artık çıkar şu kasketi başından. Korkma Çoban buralara gelmez! İsmet, Mehmet Yücel’in oğlum sözünden alınmış gibi ama gülerek:

-Peki baba çıkarayım, ben zaten onu Çoban için değil koyunlar için giymiştim. Onlar da görmediğine göre çıkarayım! deyip kasketi sıranın üstüne koydu. Hasan Üner Giyom Tel’i anımsattı:

-İsmet’in kasket Giyom Tel’in elması gibi atış bekliyor! dedi. Sami Akıncı birden “Bırakın be kardeşim, bırakın şu birbirinize sataşmayı!  işte şurada 29 Ekim Bayramına 59 gün kaldı! ”deyince herkes güldü. Sami’nin söze başlarken söylediği ne denli ciddi ise son sözu o derece güldürücü oldu. Yat zili çalınca hemen hemen herkes, şunun şurasında 58 ya da 61 gün kaldı, diyerek kalktı. Yolda giderken ben Hasan’a “Attın ama kimseden çıt çıkmadığına göre aldırma! ”dedim. Hasan gülerek:

- Sorma abi, ağzımdan çıktığı an yanlışımı anladım ama sustum. Bir yandan da sana baktım, şimdi düzeltme yapacaktır, diye bekledim. Giyom Tel, değil gene Schiller’in Kefil’iydi değil mi? dedi. . Ben de “Meros mantosunun altına bıçağını saklar, asılı şapkayı selamlamadan önünden geçerken yakalanı”r…Hasan bir karşılaştırma yaptı:

-Ben kitapları karıştırıyorum, gezer gibi gelip geçiyorum, sen okuyup belleğine yazıyorsun! deyince ben, “Benim bir iddiam yok ama okurken biraz etkileniyorum, biraz da unutma ki ben ağabeyim, benim senden 5 yıllık bir önceliğim var. Hasan buna önemsemediğini söyledi, fısıltıyla “ O beş yıl fark, burada daha en az (Elinin beş parmağını açarak gösterdi) beş ağabeyimizle de var ama, onlara bu gece Don Kişot bile deseydim fark etmeyecekti! ”. Yatarken Hasan’ın dediklerini düşündüm. İsmet’in diretmesini, savunmasını beğendim. Benden yardım bekler ama bunu belli etmeden diretmesi onun cesaretini gösteriyor…….

 

30 Ağustos 1941 Cumartesi

 

Erken uyandım ama öyle uzanmış yatıyorum. Fısıltılar var. Lüleburgaz! da kaldığım zamanki 30 Ağustos Bayramını anımsadım. Okulun üst katında, Belediye parkı karşısında İstanbul yolunun işlek caddesi üstünde, ikinci katta yatıyorduk. Askerler tamı tamına bir hafta her gün marşlar çalmıştı. 3O Ağustos günü de ta Saranlı’dan bizim okula dek marş çalarak gelmişti. Ben bunları düşünürken arkadaşların sesleri birden yükseldi. Bekir Temuçin, Abdullah Erçetin marş söylemeye başladılar. Soranlar oldu:

-Köyde Otuz Ağustos Bayramı neden yapılmıyor? Yanıt hazır, “30 Ağustos Bayramı, asker bayramıdır, asker olmayan yerde yapılmıyor. Fettah Biricik söze karıştı “Alpullu’da asker olmadığı için orada kutlnmamıştık! ”Bekledim, kimse tınmadı. Fettah’ın kızacağını bile bile yanıtladım:

-Alpullu’da asker vardı, hem de koca iki alay! Fettah, öyleyse diye yayılarak sormaya çalışırken ben sözünü kestim, “Çünkü orada biz 30 Ağustos yaşamadık, haziran başında Lüleburgaz’a göçmüştük! Mehmet Yücel, “Arkadaşlar, biz artık büyüdük, bari bilmediklerimizi bilelim, elbette bir bilen bulunur, bilenlere saygı duyup onları dinleyelim! ”dedi. Bayram maryam diyerek kahvaltıya gittik. Hilmi Altınsoy, “Fikret Madaralı Öğretmenin kulakları çınlasın, o ne kadar haklıymış, bize salak deyince kızıyordukOysa biz sahiden salakmışız. Bunu şimdi daha iyi, anladım! ”deyince Hasan gülerek Hilmi’ye, “Ben daha iyi anlamadım, bana söyle de ben de anlayayım; sen bunu nasıl anladın? ”Hilmi, “Baksana arkadaşım, cumartesi, pazar demeyip çalışıyoruz. Hak hukuk araştırmıyoruz da bayram sevdasına düştük. . Oysa atalarımız “Deliye her gün bayramdır! ”demişler. İşte bizim her günümüz iş bayramı. Ben bundan sonra bayram mayram demeyeceğim, her gün benim bayramım! Mehmet Aygün uyardı, “Hilmi bugün çok efkarlı, dokunmayın ağlayabilir! ”Hilmi eğilerek Mehmet’in yüzüne baktı, “Sen delilerin ağladığını gördün mü? Onlar hep güler! ”deyince Mehmet Aytgün “Sen gördün mü? ” diye sordu. Hilmi gülerek:

- Görmek de ne ki ?  Acınacak halimize işte gülüyoruz ya! deyip kalktı. Biz de “En iyisi gülmek! ”deyip arkasından gittik. Kapısının önünden geçerken Ali Yılmaz Öğretmen çıktı. “Günaydın! ” dedikten sonra ilk sözü “İyi ki bugün Ankara’ya gidilmedi, korkunç bir sıcak var, Ankara’nın sıcağına dayanılmaz. Hele sokaklar bir de kalabalık olursa insan soluk almakta zorlanır! ”dedi. Yusuf Asıl hemen söze karıştı;  “Biz de zaten bunun için gitmedik! ”gülenler oldu. . Atölyeye gittiğimizde iki pencere ile kapının takıldığını gördük. Sevindiğimizi söyleyince öğretmen Recep’le ikimize, “Öteki pencereleri size bıraktık! ”dedi. Recep Kocaman’la çalışmayı istediğimden bu habere de ben sevindim. Biz hemen işe başladık. Arkadaşlar toptan döşeme kalıplarını çakmaya gittiler. Öğretmen giderken, işimiz erken biterse onlara katılmamızı söyledi. Recep’le iki çerçevenin çabuk biteceğini biliyorduk. Oysa öyle olmadı . Kasaları çok sıkıştırarak çakmışlar çerçeveler büyük geldi. Ya çerçeve kenarlarından alacağız ya da kasaları söküp rahatlatacağız. Recep gidip öğretmenden sordu. Öğretmen kasaları sökmemizi önermiş. Kasaları zedelememek için oldukça zor söktük. . İki çerçeveyi takmamız öğleyi buldu. Bayrak töreni için azıcık koştuk. Törende öğleden sonra dinlenme olduğu duyuruldu. Öğrenciler sevindi. Konuşmalar uzayınca Süheyla Öğretmenin yüzü değişti. Besbelli birazcık sinirlendi. Hidayet Öğretmen konuşanlara çıkışarak susturdu. Neyse ki İstiklal Marşı güzel söylenince Süheyla Öğretmenin yüzü güldü. Onun yüzü asılınca sanki sorumlu benmişim gibi bir ara kasılıp kaldım. Onun gülümsediğini görünce rahatladım. Hilmi’nin sabahki sözünü anımsayıp kendi kendime güldüm;  “Deli miyim ne? Başkaları için kendi kendime dert yükleniyorum! ”

Oynadığımız oyunlardan söz açıldı. Yusuf, “Oyunları geciktirelim, daha çok arkadaş gelsin! ”deyince, “Ben razıyım, benim bir saat kadar çalışmam var, ondan sonra hep sizinleyim! ”yanıtını verdim. Yemeğe girdik. Hilmi, sabahki sözlerini şakayla karıştırıp sürdürdü. “Öğleden sonra dinlenmeyi duyunca çocukların bu denli sevinmesine kızmış:

-Oğlum o sizin hakkınız; hakkınızı baştan alıp size ucundan ucundan, onu da bazen veriyorlar. Sevinçten oynuyorsunuz. ! Bu kez arkadaşlar karşı durdu:

-Ne yapsınlar sevinmesinler de, çıkıp ortaya senin gibi mi konuşsunlar? Bunu sen yapsan ya!  gibi sorular soruldu. Hilmi de benim gibi kararsız, bir şeyler düşünüyor ama düşündüklerinin eğrisini doğrusunu bir birinden ayırıp ayıklama yapamıyor. O da benim gibi korku içinde. Ya söyledikleri yöneticilere duyurulur, onlar da bunları suç sayarsa!

-Rahat çalışma umudu içinde kemanı alıp gene sevinçle köşeme gittim. Süheyla Öğretmen beyaz çiçekli giysileri, büyük kenarlı şapkasıyla geldi, önce öteki kemancıların yanına girdi. Kemancılarla bir süre çalıştı. Kemancıları benim yanıma gönderdi. “Biz de burada çalışacağız! ”dediler. Yer çok genişledi hepimiz rahat çalışabiliriz! Onlar okul şarkıları çalıyorlar ya da çalmaya çalışıyorlar. Ben o şarkıları akordiyonla doğru seslendirerek çaldığım için onların uygunguz seslerine sinirleniyorum ama bunu belli etmiyor, metodumdan ödevlerimi çalıyorum. Öğretmen oldukça geç geldi, gelince de önce dört kemancıya ortak şarkı parçalarını çaldırdı sonra da ayrı ayrı kendi metotlarından ödev parçalarını çaldırdı. Doğan Güney adlı öğrencinin keman tutuşunu, çalışını beğendi. Ötekilerde gördüğü kusurları söyledi. Bu kez de beni dinledi onlara da dinletti. Ben, son parçamı çaldım. Oldukça hareketli, şarkı gibi bir parça. Arada uzun sesli notalar var. Onları çalarken yayı düzeltiyorum. Baskılı ses çıkartabiliyorum. Öğretmen sordu, çocuklar beğendiklerini söyledi. Ben azıcık sıkıldım ama, pek belli etmedim. Öğretmen izin verdi çocuklar daha tenha yerlere dağıldılar. Öğretmen tekrarladı. “Sana parça vermiyorum, şarkı parçaları, çocuklar için çekici, onlar şarkı çalınca kendilerini başarılı sayarlar. Sen onları rahat çaldığın için kemanda onlarla oyalanmanı istemiyorum. Metot kol, el, bilek kullanmanı geliştirmek için düzenlenmiş, ondan yararlanmanı istiyorum! ”dedi. Ben de, şarkı çalmak için bir istek duymadığımı gerçekten benim için onları çalmak çok kolay. Zaten söylenen şarkıların tamamına yakınını bildiği, bildiklerimi de hep çaldığımı tekrarladım. Öğretmen çaldığı parçaları tekrarladı. Bu arada geçen gün adını doğru öğrenemediğim parçayı da öğrendim: Tamburin. Benim duyduğum tamburla bir ilgisi yokmuş. Tamburin bir müzik şekliymiş. İlgilenmemi gören öğretmen parçayı bir da çaldı. ”Akordiyonla da iyi çalınır, notasını getirebilirim! ”dedi. Sevindim. Bu arada pazar günü gelmeyeceğini, pazartesi çalışmalarımızı sürdüreceğimizi söyleyip ayrıldı. Öğretmen gidince bir an üzüldüm. Öğretmenin yanında da çok rahat değilim. O zaman da başka bir sıkıntım başlıyor, mahcup olacağımdan korkuyorum, onun çaldığı parçaları çalamadığıma üzülüyorum. Onun eline bakar gibi olmak biraz zoruma gidiyor. Böyleyken gitmesine daha çok üzülüyorum. Gene geleceğini düşünerek bir tür avuntu buluyorum. Metottan 11 parça geçtim. Bu parçaları dalarca çaldım. Arif, Sefer, İdris, Abdullah, Bekir ellerinde mandolinler geldiler. Onları dinlememi istediler. Yalancı, Bülbül, Gül, Bir Gün Okula Giderken gibi çok çocukların şarkılarını çaldılar. Birlikte çalmaları güzel de bana çok basit geldi. Çok güzel falan dedim ama içimden güldüm. Bir an düşündüm benim bu durumumu öğretmen biliyor ki bana parça çaldırmıyor. Çünkü parça marça derken belki de bu şarkılara dek ineceğim. Bunları çalınca da kemandan soğuyacağım. Öğretmen bana, onlara da ilk yıllar şarkı çalmaların yasak olduğunu, benim akordiyon çalmış olmamın hem yararıma hem de zararıma olan tarafları olduğunu anlatmıştı. Arkadaşlarla birlikte paydos ettik. Abdullah’ın gözü kemanda, belli etmek isteyemiyor ama, sanırım öğretmenin kemanı, ona değil de neden bana verdiğini düşünüyor. Abdullah’ın güzel bir sesi var, çok da şarkı biliyor. Arkadaşlar da müzik deyince Abdullah’ı öne sürüyorlar. Ancak Abdullah çalışmaya gelince yok. Çalışmadan yapılacakları yapıp geçiyor. Benim saatlerce çalışmama o da şaşıyor. Ayrıca saatlerce çalıştıktan sonra benim ondan daha iyi çaldığımı görünce buna da şaşıyor. Hele akordiyon çalışım sanırım Abdullah’ büsbütün şaşırttı. Ben akordiyonu alıp ortalıkta oyunların melodilerini çalarken Abdullah’ın bir şeyler düşüneceğini çok umdum. “Ben daha iyisini yaparım deyip, keman ya da mandoline sarılabilirdi. Abdullah bunu yapmadı. Gene de öğretmenin kemanında gözü kaldı sanısını taşıyorum. Yusuf’la Ahmet Güner geldi, onları göründe arkadaşlara:

-Oyuncular toplanmış, sözleşmiştik, ben gidiyorum! dedim. Yusuf düzeltme yaptı, “Oyuncular değil Efeler, Zeybekler toplandı! ”dedi. Bundan böyle oyuncu sözü yok; Zeybek ya da Efe, denmesini isteyeceklermiş. Külhan dolmuş taşmış, gene okul önüne gittik. Meydan doldu. Özellikle 8. sınıflar çok ilgi duyuyorlar. Bu kez oynama değil öğretme çalışmaları başladı. Konuk ekiplerden de gelen var. Harmandalı, Bengi, Timurağa, Sepetçioğlu oyunları tekrar tekrar oynanarak, oynayanlarca öğrenildiği kanısına varılarak çalışmaya ara verildi. Marangozluk atölyesinde bu denli yorulmadığımı söyleyerek gölgelikteki bir kanapeye uzandım. Koşarak İsmet geldi, “Dayı, radyoda az sonra akordiyon çalacaklar. Birlikte gittik. En az elli öğrenci radyo dinliyor. Bizim hazırladığımız oturaklar dolmuş, yerlere çökenler var. Gerçekten İsmet’in dediği çıktı. Birisi çok güzel akordiyon çaldı. Benim çaldığım gibi değil su gibi ses çıkarıyor. Benim çaldığım iki parça çaldı. Komparsite, Macar Dansı. Komparsitenin sonundaki notaları nasıl çaldığına akıl erdiremedim. Sesler keman sesi gibi bir birine ekli gidiyor. Her cumartesi günü aynı kişi çalıyormuş. Parmaklarımı daha çok işletmen gerektiğine inandım. Arkadaşlarla konuşa konuşa tren yoluna dek gittik, döndük. Tren yolu kenarına temel kazılmış, bina yapılacakmış, memur gelecekmiş, burada da tren duracakmış. Bunları duyunca ben de sevindim. Ancak, “Biz burada mı kalacağız ki bunlara seviniyoruz? ”sorusu kafamızı karıştırdı. Gene Kepirtepe anıları ortaya döküldü, özlemleri dillerde canlandı. Trenleri uzaktan görsek, çamurundan yaka silksek de gene Kepir, diyoruz. Orada kalan öğretmenleri anımsadık. Onlar orada ne yapıyor? Naci Birkök, Besim İyitanır, Salih Ziya Büyükaksoy öğretmenler tarım işlerini sürdürüyor. İrfan Evren, Hamdi Bağ, Naci İnan öğretmenler ne yapıyor? Onların asker olabileceğini düşündük. Ya Fikret Madaralı, Latif Yurtçu, Faik Bakır, Bergüzar öğretmenler? Onları da belki başka okullara atamışlardır. Onları da atadılarsa Kepirtepe’ye dönünce tümüyle öğretmensiz kalabiliriz. ”Kalırsak kalalım, hiç okumadan da okul bitirtiyorlarsa biz de öyle yaparız. Okumadan öğretmen olmak. İşte gördük öteki okullar da öyle. Öğretmenlerinin çoğunun eğitmenlerden farklı bir tarafı yok. Bağlık sırasındaki kağnı yolundan çeşme yanına çıktık. Bizim derslik çadırı aşağısında top oynayanlar vardı, onlara baktık. Beşikdüzülü öğretmen ter toprak içinde öğrencileriyle oynuyor. Arkadaşlar kaldı ben dersliğe döndüm. Kimse yoktu, oturup oturmamayı düşünürken Ali geldi. Ali Hasanoğlan köyünden, Gazi lisesinde okuyor. 2. sınıftaymış. Bir arkadaşı daha var. Sami Akıncıyı aradı. Sami’nin şimdilerde geleceğini söyledim. Ali oturdu konuştuk. Gidip gelmek çok zor oluyormuş. Ankara’ya gidiş bildiğimiz gibi Lalabel’den. Ya dönüş? Ali eliyle takla işareti yaptı. Tren Lalabel yokuşuna dönünce atlıyormuş. Mart, nisan, mayıs, eylül, ekim aylarında günlük gidip geliyormuş. Kasım, Aralık, Ocak, Şubat aylarında haftanın belli günlerinde Ankara’da kalıyormuş. Lise 1. sınıf kitaplarını nasıl bulacağımı sordum. Ali gülerek “İstiyorsan eski kitapları hemen bulurum, fark etmez aynı kitapları okuyoruz! ”dedi. Buna çok sevindim. Ali sanırım hiçbir kötülük düşünmeden, “Ben Sami’ye, isteyen olursa kitap bulabileceğimi söylemiştim; herhalde size duyurmayı unuttu! ”dedi. Ali öyle sansın, ben Sami’nin huyunu biliyorum. Biz konuşurken görse çatlayacaktır. Neyse gelmedi. Ali de gene geleceğini söyleyerek top oynayanların yanına indi. Sami ile karşılaşamadım, yemekten sonra dersliğe gittiğimde Sami Almanca Lügati verip teşekkür etti. Bana gerekli olmadığını söylememe karşın, teşekkür edip sıra üstüne bıraktı. Ben de arkasından bendeki onun Edebiyat kitabıyla tarih kitabını götürüp verdim. Besbelli Ali ile konuştuğumu öğrendi. Öğrendi ama acaba yaptığından utandığı için mi yoksa kızdığı iç, n mi böyle bir yol seçti diye düşündüm. Ali kitap getireceğini söylemiş olabilir. Sami bundan bile gocunacaktır. İçimden, “Aldırma, bakalım Ali sözünde duracak mı? O sözünde durursa ötesi beni hiç ilgilendirmez. Lügati açıp sözler seçmeye başladım. Marangozlukla ilgili sözleri sıralarken Orhan uzaktan görmüş geldi. Lügati eline alarak: Bu kitabı görünce: İch fühle mich schlecht!  Ben de :  İch fühle mich schwindelig! dedim. Az ileride konuşanlar arasındaki Kadir hemen ilgilendi:

-Siz gene mi başladınız gavurcaya? İkimiz birden “Hiç bırakmadık ki”. Orhan ayakta Lügati karıştırdı: Schreiner-Titschler, Schreinerei-Tischlerhandwerg-Schreinerhandwerg sözlerini okudu. Bak bunlar bizim meslek sözlerimiz, Usta-marangoz-marangozluk-Masa ustası. Biz bunları yaşayarak öğreniyoruz! dedi. Kadir, biraz şaşkın baktı, “Siz hakikaten bir şeyler kazanıyorsunuz; biz anasını sattığım baştankarayız;  harçlar, tuğlalar içinde amelelik yaparak vakit geçiriyoruz! ”deyip ayrıldı. Kadir’e oynadığımız bu son oyunumuza sonradan biz de üzüldük. Bize kızıyorsa sorun değil ama kendi içinden kendine üzülüyorsa bu onun için çok rahatsız edici bir duygu oluşturur. Orhan Lügati bırakıp çıktı. Ben de oturup notlarımı yazdım. Kadir bizimle neden ilgileniyor, sonunda neden gücenip gidiyor? Sami neden Ali ile konuştuğum gün kitap değişimini yaptı. Ya da neden “Satılık kitap var! ”demedi? ”Tüm bunları düşünerek çözemeyeceğimi bilmeliyim, dedim kendime. İnsanlar değişik değişik düşünüyor. Birinin düşündüğünü öteki tıpkı olarak düşünmüyor. İsmet kasketini neden bir gün başında taşıdı da sonra çıkardı ? Orhan hem Kadir’i kızdırmak için neden yarattı hem de onun arkadaşı olarak arkasından koştu. Durup dururken insanların çok farklı olduklarını, bir birinin yüzüne bakarken bile değişik şeyler söylediklerini, bunları okuduğum kitaplarda çok okuduğumu düşündüm. Düşündüm ama birden cuk oturan bir örnek bulamadım. Benim Üniversitelerim’de Maksim Gorki buna örnek olacak öyküler anlatmıştı. Bunları anımsamaya zorlanırken yangın öyküsü kafama takıldı. Maksim’le Romas birlikte çalışırlar. Romas Maksim’e yaşamı öğretir. O denli yakındırlar ki Maksim onu can kulağiyle dinler, anlattıklarını kitap olarak yazmasını önerir. Romas Maksim’in hiç beklemediği bir anda onun sevgilisi Maşa’yı sorar. arkasından da onunla evleneceğini söyler. Maksim’in söyleyecek sözü vardır ama söyleyemez. Ancak duruma şaşar. Bu ilginç durumdan nasıl çıkacağını düşünürken;  neredeyse kurtarıcı gibi bir yangın çıkmıştır. Yangın kasıtlı olarak, kendilerine düşman kanat tarafından çıkarılmıştır. Zaten dişlerini tırnaklarına takarak ayakta kalmaya çalışan Maksim bu yangın olayında Maşa ya da aşk duygularını bir yana bırakır, öteki arkadaşlarıyla olduğu gibi Romas’la da işbirliğini sürdürür. Çünkü yaşam, aşktan daha öteleri bulunan bir süreçtir.

Yat zili çalınca yatakhanede Orhan’la Kadir’in şakalaştıklarını gördüm, sevindim. Mein (dem )Augen fallen ihm zu! . Gut Schlafen! Dedim ama uykum yok gibi. Pikeyi yüzüme çekip bir süre konuşmaları dinledim. Herkesin konusu başka. Benimki ise bambaşka deyip gözlerimi kapadım. O başka olan nedir? Gene Maşa ile Maksim’i düşündüm. Kitaplarda sevgililer doğru dürüst buluşturulmuyorlar. Buluşanlarda da kesinlikle bir pürüz çıkıyor. İlk okuduğum romanlardan Çalı Kuşu’nda önce ayrılık acısı çekilip sonra mutlu gibi bitti. Ötekilerde hep acıklı sonlar anlatıldı. 80 Günde Devrialem dışındakiler hemen hemen hep böyle. Mai ile Siyah, Kırmızı ile Siyah, İzlanda Balıkçısı, Germinal, Eugenie Grandet, Kuyucaklı Yusuf, ilk aklıma gelenler. Kısa öykülerde de buna benzer sonuçlar oluyor. A için yazsam belki ben de böyle bitireceğim. Ancak benimki tek yanlı acı olacak. Çünkü A belki daha mutlu oldu. Orasını bilemiyorum. Bebeğini bana gülerek gösterdiğine göre. C de öyle bebeğini gösterdiği gibi güzel olup olmadığını bile sordu. Benimki olsa olsa Araba Sevdası’ndaki Bihruz gibi tek başına perişan olarak ortalıkta kalan birinin son sözleriyle biter. Öğretmenini seven bir öğrenci için kitap okumadım. Maksim Gorki’de bir Gilda örneği var ama, o bir bölüm üstelik, öğretmeni yetişkin bir kadın seviyor…. .

 

31 Ağustos 1941 Pazar

 

Uyanınca akşam düşündüklerimi anımsadım. Okuduğum kitapların adlarını bile unutmuşum. Oysa onları hep yazıyorum. Tümden unutmam söz konusu değil ama arayıp bulmak da sorun. Üstelik nisan ayından öncekilerin adları evde. Onlarla ilgili bir bilgi gerekse anımsayamayacak mıyım? O zaman yazmayanlardan farkım kalmayacak. Öyleyse aklıma geldikçe hiç değilse adlarını gene gene yazmalıyım. Eugenie Grandet’i anımsadım ama Gorio Baba’yı unuttum. İki Yeni Gelinin Hatıralarını anımsamadım. Oysa orada iki örnek de var. Bir yanda Mutlu bir sevgili, diğer yanda mutsuz bir örnek.

Nöbetçi arkadaş Sefer Tunca geldi, “Kalkmaya niyetli değil misin arkadaşlar? ”diye sordu. Ben de ona, “Niyetli olma’nın anlamını sordum. Sefer söze başlarken Kadir ortaya atıldı:

-Ramazanda Oruç, der demez,

Mustafa Saatçi “Bu işleri bari bana bırakın! ”diyerek. Niyetli olmayı anlattı. Mehmet Yücel, “Korkmayın arkadaşlar, şaka maka değil resmen imamımız var. Hafız Mustafa bu işler için biçilmiş kaftan. ! ”dedi. Bekir Temuçin bağırdı:

-Herkes ağzından çıkan sözün hesabını vermeli;  “Biçilmiş Kaftan ne demektir? ” bir an herkes sustu. Hasan Üner, “Kaftanını biliyorum, ama biçilmişine bir şey diyemem! ”deyi sustu. Arkasından da “Pembe İncili Kaftan” öyküsünü anımsattı. “Her gün ölçüp biçtiğimize göre! ”diyen oldu. Böylece biçilmiş kaftan, sözü açıklandı. Sefer Tunca nöbetçi olarak kapı ağzına dikeldi:  “Haydi burasını boşaltın temizlik yapılacak! ”deyince birileri çıkmaya başladı. Mustafa Saatçi Sefer’e “Sen temizliği kime yaptıracaksın? ”diye sordu. Arif Kalkan söze karıştı:

-A, Aaaaa sen bilmiyor musun? Sefer nöbetinde temizliği kızlara yaptırıyor! dedi. Mustafa Saatçı sakın SS, derken, “O başta olmak üzere hepsi geliyor! ”dediler. Şaka olduğunu bile bile Mustafa Saatçı tehditler savurdu. Sefer Tunca daha güçlü, tuttu Mustafa’yı kapıdan dışarıya sürükleyerek çıkardı. Bir rastlantı tam da o zaman, aralarında S’in bulunduğu bir grup kız bizim kapı önünden geçiyormuş. Arkadaşlar olaya gülerken yerlere yattılar. İşin ilginci kızlar da duraksayıp itiş kakışa bakmışlar. Mustafa Saatçı yemin billah ederek “Beni görmediler. ” diyor. Ötekiler de, “Gördü, seni öyle görünce de çok sevindi! ”demeye başladılar. Kahvaltıya neşe içinde gidildi. Bir başka ilginç rastlantı S bugün nöbetçiymiş, masalar arasında gezdi. S’in doğal olarak güleç bir yüzü var. Gülümseyerek bizim masalara bakınca arkadaşlar bunu Mustafa Saatçı’ ya yordular. Sözde bu durumdan, yani onun yerlerde sürüklenmesinden çok hoşlanmış olduğunu göstererek, Mustafa’yı sevmediğini bildiriyormuş. Buna karşın Mustafa Saatçı, “Siz öyle bilin, o bakışlarıyla bana, ben senin yanındayım, korkma seni destekliyorum;  demek için bakıyor. Bu bizim aramızda gizli bir anlaşama! ”deyip söylenenleri hiç umursamıyor. Mustafa Saatçı üstüne yakıştırmalara gülerek atölyede toplanıp öğretmeni bekledik. Az sonra öğretmen geldi. “Bugün tam gün çalışıyoruz, hep bir arada olacağız! ”deyip yürüdü, Arkadaşların başlanmış işleri vardı. Daha doğrusu Recep’le benim işim bura değildi, biz burada yeni olduk. Yapılan işler beton döşeme kalıbı. Her zaman duvarlar çıkmadan yapılan kalıp bu kez, duvarlar delinerek ekleniyor. Neyse ki binanın temel kalınlığı tam da taban yüksekliğinde. Bu nedenle uzun duvarlarda bir sorun yok. Beton temel duvarlara oturuyor. İki kısa duvardaki sorun da çözülmüş. Biz kalasları yerleştirip çakmaya başladık. Çoktandır çekiç kullanıp çivi çakmamıştık. Bayrak direğini yaparken oldukça çekiç kullandık, sonra o işi unuttuk gibi. Ali Yılmaz Öğretmen konuşmamızı duydu. Gene, “Sizin işinizin çoğu keserle, çekiçle olacak, köylerde ince marangozluk mu yapacağınızı sanıyorsunuz? ”dedi. Salih duramadı, ” “en öyle düşünüyorum öğretmenim, babamın atölyesinde çekiç, keser kullanan çıraklar var! ”dedi. Öğretmen karşılık vermedi, ne düşündüyse biraz sonra bana sordu:

-Senin de atölyen var mı? Ben, “Yok, açmayı da düşünmüyorum, becerebilirsem okumayı sürdüreceğim! ”dedim. Öğretmen birden ses değiştirdi:

-Bakın ben size takılıyorum ama arkadaşınızın kararı hoşuma gitti. Bunu verilmiş bir kesin karar olarak sayıyorum. Bu kararını uygularsa kazançlı çıkacaktır! Yanıma geldi, “Biliyor musun Sili Usta seni çok beğeniyor, “Çok iradeli biri! ”diyor senin için! ”Ben de;  “Sağ olsun, iradenin ne olduğunu pek iyi bilmiyorum ama kötü bir şey olmayacağını, çalışmalarım için kötü bir söz söylenmeyeceğini iyi biliyorum! ”dedim. Öğretmen elini omzuma koydu;  “İnsanlar, özellikle de çalışan iyi insanlar, insandan anlar, bunu aklından çıkarma. İş insanların ölçüsüdür. O ölçüyü iş bilenler iyi bilir, dürüst değerlendirir! ” Yüzüme baktı, başıyla da onaylayarak, “Tamam mı? ”dedi.

Kalasları olabildiğince düzgün sıraladık, beton dökülürken kaymaların önlemek için geçip alttan çivilerle tutturduk. Kullanılmış kalıp tahtalarından yararlandığımız için yerleştirme zor oluyor. Yarıyı az geçerken paydos oldu. Öğretmenin iyi günü, senli benli konuşarak döndük. Kapısı önüne gelince “Kalabalıksınız, sizi buyur etsem ben aç kalacağım! ”gibilerde şaka sözler söyledi. Ayıldık. Yemek biraz geç verildi. Oyun için külhan önünden geçtim. Arkadaşlar bana izin verdiler. Akşam okul bahçesinde onlara akordiyon çalacağım, söz verdim. Kemanı alıp köşeme çekildim. Mandolinci arkadaşlar da benim yanıma geldi. Arif söyleyeceğini söyledi:

-Seni yalnız bırakmayacağız! Teşekkür ettim, gerçekten korkuyorum, istediğim gibi çalışamıyorum, çaldıklarımı beğendiremiyorum. Korkmak için bunlar yetmez mi? ”dedim. Onlar güldü, ben de güldüm. Öğretmen gene sıraya koydu, öbür baştan başladı. Ancak mandolincileri bir araya topladı. Uzunca bir zaman onlarla uğraştı. Onlara neler dediyse bu kez onlar orada kalıp çalıştılar. Bir süre de kemancılarla çalıştıktan sonra geldi. Güledrek:

-Senin yanına gelince yorgunluğum geçiyor, biliyorum ki sen çalışmışsındır! dedi. Çaldım. Bir daha çaldırdı, aldı kemanı kendisi çaldı. Bir kez daha ben çaldım “Oldu şimdi! ”dedi. Aradaki farkı açıkladı. Çok iyi anladım. Ben yayları söylendiği gibi uzun çekiyorum ama yay kendiliğinden dönüyor. Tel örgüsünün başlangıçta içten başlayan sürtünme uca giderken bu kez ucun sağına kayıyor. Boş gezdirdim. Gerçekten yayın inip çıkması yeterli değil yayın kenar yığıntısı yapmadan tel üstünde sürünmesi önemliymiş. Öğretmen güldü. “Bak gördün mü? İşte bunu az önce ben oradakilere anlatamadım. Elimle de gösterdim, olmadı. İşin ilginç yanı anladıkları zaman da günlerce şu senin yaptığını yapamayacaklar! ”Öğretmeni dinlerken Ali Yılmaz Öğretmenin dediklerin anımsadım. “Çalışan, iş bilen insanlar, çalışanları iyi anlar! ”demişti. İçimden “Ne kadar doğru, işte örnek! ”dedim. Öğretmen “Yaya reçine sürmemişsin! ”dedi utanarak unuttuğumu söyledim. Oysa beceremeyeceğimi, öğretmenin yayına zararım dokunabileceğini düşünüyordum. ”Unutmak olur mu?  deyip reçineyi aldı birkaç kez sürdükten sonra bana verdi; bir de ben sürdüm. ”İşte bu kadar! ”deyip sık sık reçinelememi tembihleti. “Sesleri güzelleştiren reçinedir, bunu da unutma! ”dedi. Öğretmen ayrılırken durdu: Ankara’ya gitmek için verilmiş bir kararımızın olup olmadığını sordu. Kesin kararımızın olmadığını, söyleyince de kendisinin önümüzdeki cumartesi gideceğini, bu nedenle gelecek cumartesi-pazar çalışmamız olmayacağını da söylemiş oldu. Derslikten çıkan arkadaşlar benim en sona kalışımı kurnazlığıma yordular. Gülerek:

-Siz beni kurnaz sayarken öğretmenlerin sizin kadar düşünemediğini mi söylemek istiyorsunuz ? diye sordum. Bakıştılar.

İş yerine giderken Ali Yılmaz Öğretmen yolumuza çıktı. Yusuf önde gidiyordu. Öğretmen Yusuf’a takıldı, “Günde kaç metre yürüyorsun? diye sordu. Bunu hiç birimiz düşünmemiştik. Oysa yuvarlak olarak hesaplayabilirdik. Bunu ben ilkokula giderken babam hesaplatmışı. ”Köyden köye giderken bir kez adımlarını say! ”yeter demişti. Okula giderken 6200, dönerken 6000 adım sayıyordum. Babam adımlarımı 60 cm. olarak hesaplıyordu. Sonra bunu Lüleburgaz’a uzattık. Son hesabımız Kepirtepe olmuştu. Lüleburgaz 18000, Kepirtepe 22000 adım dediğimde babam. “Yanlışın var, şimdi adımların 70 cm. onu da düşün ! ”demişti. Bir hayli uğraştıktan sonra her km. de 300 adım kayıbını düşünerek Lüleburgaz’a 19500, Kepirtepe’ye 26000 adım atacağımı hesaplamıştım. Babamın ölçüleri geçmiş dönem asker ölçüleriymiş. Bir piyade eri için saatte 5 km. adımları da 75 cm. olarak hesaplanıyormuş. Ben bunları anlatınca Ali Yılmaz Öğretmen bana:

-Belli senin farkın sadece yaş farkı değil belli ki, sürekli bir dürtükleme yapılmış, onları da sen iyi kavramışsın. Şimdiki başarın da bundan ileri geliyor biliyor musun? dedi. Öğretmen ne düşündüyse;  “Salih, Harun, Recep dördünüz, öteki atölye kapı- pencere işlerini tamamlayın, onları da takalım, siz başlayın, ben gene geleceğim! ”deyip gitti. İki atölyenin de parçaları hazır, kapıların bir yana pencereleri bir yana ayırdık. Birini yeni yaptığımız için bilgilerimiz taze; istekle işe sarıldık. Öğretmen geldiğinde kapıların korniş işi bitmişti. Öğretmen bizim atölyenin kontrplak için bekleyen açık yerini gösterip:

-Bu göbekleri gelin biz tahtaya çevirelim! dedi. Arkasından da “O işi siz bana bırakın” deyip gene öbür tarafa gitti. Öğretmen olmayınca biz de yarış ederce çalışıyoruz. Harun’la Salih çizimleri bitirdi, kesmelere başladık. Harun inşaat işlerinden hoşlanmıyor. Salih de biraz öyle. Harun, “Arkadaşlar biraz ağır gidelim, önümüzdeki hafta başlayacak öteki beton kalıplarından kurtulalım! ”dedi, güldü. Bense: ”B

-Bizi bundan böyle kalıplara falan ayırmazlar, öteki binaların çatıları başlayacak. Günler geçiyor; yarın eylül ayına giriyoruz! ”dedim. Bir şey bildiğimden falan değil. Lise öğrencisi Ali ile konuşurken ondan aldığım izlenimlere dayanarak böyle söyledim. Ali, 10 Eylül'de okul başlayınca falan diye bir söz söylemişti. Müzik Öğretmeni de konuşurken, “Tüm okullar ekimde derslere başlamış olacak, bizim okul yetişmeyecek herhalde! ”demişti. Burada kalırsak gene Kepirtepe’nin ilk yılı gibi sıkışacağımızı, konuşarak, bodrum kattaki yatışımızı, çamurdan çektiklerimi, Fikret Madaralı Öğretmenin eline keser alıp bizimle tahta çakışını, yaptığımız yollara önce Yatan Merdiyen sonra da Madaralı Hattı adı taktığımızı. Tuvaletlerin perişanlığını anımsadık. “Bu kışı da öyle geçirebiliriz! ”dedik ama, burasının azıcık farklı olacağını da düşündük. Hiç değilse geç meç en az dört binayı tamamlayabileceğimizi, suyumuzun olduğunu, Elektrik işlerinin ilerlediğini geçmişe göre olumlu saydık. Paydos olduğunda işe yeni başlamış gibi istekle çalışıyorduk. Öteki gruptan Yusuf yanımıza gelince Harun gülerek, “Hemşerim biz bu kış Kepir’e gitmemeye karar verdik! ”dedi. Yusuf biraz şaşırmış olarak, “Neden? ” diye sordu. Harun konuştuklarımızı Yusuf’a da anlattı. Yusuf birden

-Hadi yahu sen de, burada kışın bizi aç bırakırlar. Kış kıyamette buralara ne at gelir ne araba! Bana sorarlarsa vallahi bir gün bile durmam, şimdi giderim! dedi. Biraz da sinirlendi. Bana baktı, ben, “Ben de!” der gibi gülümseyince Harun’a döndü, “Sen benimle dalga geçiyorsun ama, bak ben çok ciddiyim, burasına ısınamadım! ”dedi, yürüdü. Arkadaşlar

-Hey dur, birlikte gidelim! ”diyerek durdurdular. Şaka söylediğini söylemesine karşın Yusuf, yol boyunca söylendi. Sonunda da olayı getirip kasket işine yıktı. ”Kepirtepe’den çıkıncaya dek kasketlerimize kimse bir şey demeyecekti. Oysa burada giderek sorun oldu. Belki de yasak edecekler. O zaman görün siz çıngarı! ”Salih Baydemir:

-Nedense bizim, okul süresince değişmeyen sorunumuz kasketler olacak galiba, Edirne’de okula başladığımızda kasket olayı patlak verdi. Alpullu’da onu konuştuk. Lüleburgaz’da yüzümüz gülmüştü. Burada gene dert oldu!

Ben gruptan ayrılıp akordiyonu aldım. Bir banka oturup el alıştırması yaparken, Süheyla Öğretmenin geldiğini gördüm, utandım. Beni hep keman çalışırken görsün istiyordum. Öğretmen baktı, kızların kapısına yöneldi, gülümsedi. Sevindim. Kimsenin olmamasına şaşırdım; arkadaşlar gelecekti. Öğretmeni düşünürken bayrak törenini anımsadım. Arkadaşlar törenden sonra toplanacaklardı. Yavaşça kalkıp masaların arkasından akordiyonu çadıra bıraktım. Az sonra tören zili çaldı; öğrenciler toplandı. Öğretmenin tören için geldiğini ancak anladım. Bizim sınıf sayısal azlığından ötürü öğretmenin fazla ilgisini çekmiyor. Mandoline giden birkaç arkadaştan başkasını da tanımıyor. ”Neşeli yeğenin! ” dediği İsmet’i bile birkaç kez kaçıncı sınıftaydı?  diye sordu. 260 öğrencinin 200’ü 8. sınıfta. Tören duruşunda onlar ortada olduğundan, öğretmenin yüzü hep onlarda. 8. sınıfların müzik çalışmalarına katılanları da öğretmeni çok seviyorlar. Yemekte görüyorum, “Öğretmen bir şey söylesin de yapayım! ”diye nöbet bekliyorlar. Evine gidip yardım edenler de varmış. Burada biraz durup düşünüyorum, beni evine alır mı? Çağırsa gider miyim? Dilerim çağırmaz. Gidenlere bakıyorum, besbelli ben çağırılmayacağım. Törenden önce çocuklar bir süre konuşuyor. Öğretmen susmalarını bekliyor. 7. Sınıflar’la bizim sınıf susuyor. Öğretmeni çok sevdiğini söyleyen 8. sınıflar bir türlü susmak bilmiyor. Konuk ekipler çok saygılı. Çok cerbeze Beşikdüzülüler bile çıt çıkarmıyor. Hidayet Öğretmen yetişiyor. Ellerini kaldırıp doğrudan ortalara “Kes! ”diyor, dırıltı kesiliyor. İstiklal Marşı giderek daha iyi söylenmeye başlandı. Konuşan olmadı. Hidayet Öğretmen eliyle okul bahçesini göstererek “Burada toplanıp oynamak doğru görülmüyor. Varsayalım ki toplandınız çok uzatmadan oyunları bırakmalısınız. Burası aynı zamanda yatakhanedir. Eliyle önce bizim çadırı sonra da kızların tarafını gösterdi. Hidayet Öğretmenin sözü etkilemiş olacak, konuk ekipler dağılmadan çıktılar. Biz onlar gelecek diye toplanacaktık. Yusuf, Ahmet, Musa, Hasan karşılıklı bakıştık. Ben “Hadi biz de bu akşam ara verelim! ”dedim. Arkadaşlar uygun gördüler. Çeşme önüne doğru yürüdük. Radyo sesini duyunca oyana döndük. Radyoda İstanbul şarkıları vardı Üsküdar, Florya, Yalova, Saray Burnu, Beyoğlu Kızları… “Hepsinin ilk beyitlerini anımsıyorum bizim kahvede plakları vardı! ”dedim. Yanımda oturan çocuk:  “Abi, . akordiyonu plaktan mı öğrendin? ”diye sordu. Sonradan Hasan Türkel olduğunu öğrendiğim bu meraklı kardeşe, ”Akordiyonu değil şarkıları plaklardan öğrendim! ”dedim. Dedim ama benim demem yetmedi, çevredekiler çocuğa bir süre asıldılar. “Plaktan mandolin öğrenelim ya da keman öğrendim! ” takılmaları başlayınca çocuk sorduğuna pişman oldu. Yemekte Süheyla Öğretmeni görünce biraz şaşırdım. Akşamları hiç gelmiyordu. Yüzünü göremediğim, tam karşısında biri ile konuşarak yemek yiyorlardı. Bir ara karşındaki saçlarını düzeltti uzun saçlı biriydi. Yeni bir öğretmen olabilir diye düşündüm, yanımdakilere de söyledim. S gene yanımızdan geçerken sordum: Müzik öğretmeniyle konuşan kim? S. , öğretmenin arkadaşıymış ona konuk gelmiş! ”dedi. S konuşurken, sanırım çevreden duyulmasını istemedi, bizim masaya iyice yaklaşmıştı. Dersliğe gittiğimizde bunu gene dile doladılar. Mustafa Saatçı’ya “Dört taraftan çevrilmişsin SS gitti, gider dediler! ”Konu gene sabaha döndü. Bizim masaya gelişini de teşekkür etmeye geldi şekline soktular. Sözde kız, “Beni bu beladan kurtardığınız için teşekkür ederim! ”demek için gelmiş. Bir an bu konuşmaları gerçekten saçma buldum. Elimi sıraya vurdum, “Siz gönül eylemek için takla da atarsınız ama herkes sizin gibi değildir. S yanımızdan geçerken, öğretmen masasındaki bayanı ben sordum. Arkadaş, herkes duymasın diye yaklaştı, masadaki konuk bayanı söyledi. O bir görev yaptı. Bunun sizin şakanıza yararı olacak bir tarafı var mı? diye sordum. Bu kez “Biz, neşelenmek için arkadaşa takılıyoruz, bunun sana bir zararı var mı?  diye soruyu bana yönelttiler?  “Var! ” diye başladım. Devamla “Bir daha ilgilendiğim bir konuda karşımdakine soru soracağım zaman siz aklıma geleceksiniz. Acaba bu gönül eğlendiriciler bundan nasıl yararlanırlar?  diye ince eleyip sık dokumak durumunda kalacağım. Belki de salt sizin yüzünüzden sorumdan vazgeçeceğim. İşte bu bile benim zararıma. Neden sizi düşüneyim? Siz neden bana engel olasınız? Bir başkasına yaslanmadan kendi aranızda şakalarınızı sürdürün! ”Sami Akıncı, beni haklı bulduğunu söyledi. “Her yiğidin yoğurt yiyişi başka! derler. Arkadaş sizin şakalarınıza katılmak istemiyor, illa katılacaksın demeye hakkınız yok!  Bu, bu kadar basit, bu kadar apaçık bir tavır! ”Bir süre çıt çıkmadı. Ne düşündüyse İsmet sessizliği bozdu. Bana:

-Dayı bir soru sorabilir miyim? dedi. “Evet! ”deyince “O sorduğun bayan kimmiş onu öğrenebildin mi? ”dedi. Kasıtlı olarak anlamazdan geldim;  “Öğrendim! ”dedim gene sustum. İsmet azıcık bozuldu. Arkadaşlardan önce tıs pıs sesleri, giderek gülmeler başladı. Mehmet Yücel, İsmet’le benim için “Arkadaşlara fırsat bırakmıyoruz, onlar bizi, bizden daha çok güldürecekler ama, biz çenelerimizi tutup azıcık sabredemiyoruz! ”dedi. Bu kez gülmeler katlandı. Sami Akıncı Mehmet Yücel’e “Haklısın ama ara bir fark var, onlar susmaya yönelik olarak bir birinin üstüne gidiyor, sizinki daha çok gürültüye açık, dedikten sonra İsmet’in sorusunu, benim verdiğim yanıtı tekrarladı. “Öğrendin mi?  sorusu, “Öğrendim, olarak yanıtlandı! ” Burada onlardan başka kimseye bir açık kapı bırakılmadı! ”…. Bekir Temuçin, Yusuf Asıl, Kadir Pekgöz birden Sami’ye karşı oldular:

-Biz öyle ciddi, ciddi olduğu için de kupkuru şakalarla neşelenemiyoruz! Kadir Pekgöz ayrıca bana dönerek, “Hemşerim kusura bakma. Her koyun kendi bacağından asılırmış . Sen bizi hoş gör! ”dedi. Hemşerime yanıtımı verdim:

-Kendimizi Atasözleriyle savunmak zorunda kalırsak benim de Atasözüm vardır, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın! ”. Kulak tırmalayan bir ses:

-Ya dokunursa?  Ona da önce bir başka sözüm olur;  “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır! ”derler, dilimin döndüğünce yılanı deliğinden çıkarmaya çalışırım. Söz gerçekten doğruysa ki doğruluğundan kuşkum yok;  yılan deliğinden çıkacaktır. Bazen de doğrudan başkalarının çok uyguladığı gibi: ”Nusg ile uslanmayanı etmeli tekdir-Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir! ” yöntemiyle sorunları çözmeye çalışırım. ! Bu kes gülerek açık açık Hüseyin Serin;  “Ya sana atarlarsa? Hiç ara vermeden “At binenin, kılıç kuşananınmış ya da “Yiğidin hakkı yiğidinmiş. Bunu yapan yiğit benim yerime geçmiş, bu sözleri uygulamış olur. Sözler gene geçerlidir. Ben Hüseyin’in sözünden çok bu sözü bir meydan okuma olarak algılayacaklara baktım. Yanılmamışım, Fettah, Ali Önol, Ali Aga. , Mandirisalı Küçük Mehmet bakıştılar. Yat zili konuşmalarımızı kesti. Ama ben kendi düşüncemde kesmedim ; yattığımda bir süre bunu düşündüm.

 

1 Eylül 1941 Pazartesi

 

Biraz düşünceli yattığım için sıkıntılı rüyalar göreceğimi sanıyordum. Babam öyle diyordu: ”Sıkıntılı ya da çok yemiş olarak yatarsan sıkıntılı, korkulu rüyalar görürsün, hatta rüyalarında uçarsın! ”diyordu. Gerçekten de rüyalarımda uçmasam bile dakikalarca süren atlamalar yaparım. Uyanınca anımsamaya çalıştım, rüya olarak hiçbir iz bulamadım. Demek, sandığım gibi sıkıntılı yatmamışım; deyip kalktım. İsmet’e takılanlar oldu;  “Hani kasketi başından çıkarmayacaktın? ”İsmet, gitti kasketi başına giyip, kimseye bir şey demeden çıktı. Sami Akıncı nöbetçi, kapı yanında duruyordu. İsmet’e takılanlara çıkıştı. “Siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Ya arkadaşa söz söyleyenler çıkarsa? Hem kasketlerden geçemiyorsunuz, hem de kasket olayını ortaya getirmeye çalışıyorsunuz. Bırakın bu düşüncesiz takılmaları! ”dedi. SO dainirlenmiş olarak dışarı çıktı. İsmet dersliğe gitmiş geri gelirken karşıladım. . birlikte kahvaltıya gittik. Ankara’ya cumartesi günü gidip gitmemeyi konuştuk. İsmet hazırmış, gitmeye karar verdik. İsmet hemen izin alma taraftarı, Hüsnü Baykoca Öğretmenden izin alayım! ”dedi. Süheyla Öğretmenin konuğu gelmiş , o nedenle belki gitmekten vazgeçer, onun gittiği zaman gidelim, bizi okula götürecek! ”dedim. İzin işine geri bıraktık. Kasket İsmet’in başında, çıkar demeyi düşündüm. “Tutarsız tavırlı birkaç arkadaşa inat kasket giymenin anlamı yok! ”demek aklımdan geçti ama, demedim.

Kahvaltıdan sonra grupça iş yerine gittik. Öğretmen başka arkadaş ister misiniz? diye sordu. Benden önce Salih’le Harun, “şimdilik istemiyoruz! ”dediler. Öğretmen, “İyi öyleyse, birkaç gün sonra çatmaya başlayınca sizi çoğaltırız! ”diyerek ayrıldı. Atölyelerin kapı-pencere işini bitirince çatılara başlayacağımız kesinleşti. Biz de bunu istiyorduk. Marangozluk alanında çalışalım istiyoruz. Beton kalıbı gibi bozulup yapılan işlerden hoşlanmıyoruz. Onlar, “Hem ağır hem de kabataslak işler! ”diyoruz. Namık Ergin Öğretmen yanımızdan geçerken, “Çatıya ulaşıyoruz, hazır olun çatıcılar! ”diye bize takıldı. Durdu, Kepir binasında bir haftalık işimiz var-yok, ondan sonrası sizin! ”dedi. Ben, tavanla döşeme tahtaları dışındaki tüm gereksinimlerin hazır olduğunu, salt alıştırıp takılacağını söyledim. Öğretmen “Tavan, döşeme bizim için önemli değil, onlar yağmurda da karda da yapılır. Önemli olan üstünün kapanması, bir onu düşünüyoruz! ”Öğretmenin ardından sevgiyle baktık. Demircilik öğretmenimiz Nazmi Aybar’ı ayrı tutarsak ilk günlerden bu yana bizi yetiştiren beş sanat öğretmenimizden kalan tek Namık Ergin Öğretmen. Hasan Çevik, önce ayrıldı, Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren öğretmenleri de Kepirtepe’de bıraktık. Kepir’e döndüğümüzde belki onları bulamayacağız. Namık Ergin Öğretmenden az sonra Mustafa Güneri Öğretmen geldi. O da bize:

-Ha gayret, konuklar geldi bizlere yardım etti ama “Taşıma suyla değirmen dönmez! ”derler, binaları yarım yarım bırakıp gittiler. Onların günleri kısa tutulmuş. ”Gayret dayıya düştü! ”diye bir söz vardır. Bizim dayımız da Kepirtepeliler. Ne yapılacaksa bundan sonra siz yapacaksınız! deyince Kızılçullu daha gelmedi onlardan başka gelen olmayacak mı ? diye sordum. Kızılçullu için, “Bugün yarın gelirler, başka gelecek yok. Sizinle 15 Köy Enstitüsü oluyor. Dedi güldü, devamla biz Kepirte’yi iki sayıyoruz: birincisi, Kepirtepe, ikincisi Hasanoğlan. Artık bir Hasanoğlan var, bunu hiç kimse yadsıyamaz. Daha üç Enstitü sözü geçiyorsa da onlar bu yıl bize yardım edecek durumda değiller. Belki ilerideki yıllarda gelirler. Mustafa Güneri Öğretmen az oturduktan sonra gitti. Ardından Salih, arkadaşlar bunlar sıra il gelip bizi lafa tutuyorlar, gelin şuraya bir yazı yazalım:

-Çalışırken konuşulmaz! Recep bu öneriyi beğenmedi. Ona göre konuşanlar o anda çalışmıyormuş. Öte yandan çalışanlar da dinleyici durumundaymış. Öyleyse yazıyı, “Çalışırken başkasının anlattıklarını dinlemeyiniz! ”Ben, ”Hazır olun şimdilerde de Sili Usta gelecek! ”dedim. Dediğim çıkmadı, Sili Usta gelmedi. Yemekte Süheyla Öğretmeni uzaktan gördüm. Konuğu da yanındaydı. Yusuf’la Ahmet Güner bana”Bugün ayrılamazsın, sözleştik arkadaşlar gelecek, bugün de toplanamazsak arkadaşlar dağılacak! ”dediler. Biraz bundan biraz da öğretmenin konuğuyla gelirse onun yanında öğretmene nasıl davranacağımı bilelememek kaygısiyle kemana gitmedim. Ama içimde de bir sıkıntı belirdi. Belki de öğretmen çalıştırmaktan hoşlanıyor, bunu tanıdıklarının görmesini de istiyor. Bu niyetle geldiğinde beni görmeyince iyi şeyler düşünmeyecektir. Bir yandan bunları düşünürken bir yandan da kendim oynarmışçasına coşarak Harmandalı çalarken yanında konuğuyla birkaç öğrenci, öğretmen çıkageldi. Öğretmeni görünce çalmayı kestim. Öğretmenin yanına gittim. gelemediğimi söylemeye çalışırken öğretmen gülerek “Bugün dinleneceğini sanıyordum, şimdi de buradasın, dur durak yok değil mi? ”dedi. Konuğuna beni gösterdi, “Müziği çok seviyor! ”dedi. Öğretmen gülümseyerek:

- Çalışın, engel olmayalım! ”deyip yürüdü. Öğretmenle gelip de kalan öğrencilere sordum, öğretmen bugün çalışmaya gelmemiş. Sevinçten atlayıp zıplayasım geldi. Az sonra da işbaşı zili çaldı. Yusuf’la neşeli olarak çalışmaya gittik. Duraksamadan çalışarak, geçme, lamba köşe kırma işlerini bitirdik. Ali Yılmaz Öğretmen gelince arkadaşlar, sabahki yazı işini söylediler. Öğretmen güldü, “Neler düşünüyorsunuz! ”diye güldü, sonra da o bir öneride bulundu. “Söyleyeceklerinizi yazılı bırakın, işten sonra okuyalım! ” Biz, a güzel, falan derken Salih öğretmene, “Bu sizin için de geçerli mi öğretmenim? ”diye sordu. Öğretmen önce, ”Ben sizden biriyim, benim için geçerli ! ”dediyse de sonradan, Salih’e, “Ne o tüm işleri bildiğin gibi sürdürmek niyetinde misin? Babanın atölyesi mi sandın burasını? ”dedi. Öğretmen bundan alındı sanırım; bir süre buradaki işlerin uyum içinde sürmesi için herkesin bir birini dinlemesi koşulu bulunduğunu, bu yapılmazsa işlerin içinden çıkılmaz bir duruma gireceğini, üç gündür buna benzer bir yanlışlığı ortadan kaldırmak için çalıştıklarını anlattı. Biz dinledik. Salih hiç tınmadan elindeki işi sürdürdü. Öğretmen son olarak “Salih kendisi çok düzenli çalıştığı için herkesi kendisi gibi düşünüyor. Oysa sayısız insan paydos deyince elindeki işi öylece bırakıp gidiyor. O işe bir başkası gelince de başı sonu bulunamadığı için saatlerce uğraşılıyor. Bunları önlemek için ağızlarımı kuruyasıya konuşuyoruz! ”deyip ayrıldı. Salih bir süre sustu. Sonra bizden özür diledi. “Hiçbir şey düşünmeden öyle söyleyiverdim, özür dilemeyi düşündüm; daha çok kızar diye sustum! ”dedi sonra da bize sordu, ”Sahiden yanlış bir soru mu? Konuştuğumuzu yapacak değildik. Ali Yılmaz Öğretmen için yanlış olan bir yazı, Mustafa Güneri ya da Sili Usta için de yanlıştır. Neden bizim öğretmen onlar için sustu da kendisi araya sokulunca konuştu? Konuyu kapattık. Okula dönünce Kızılçullu ekibinin geldiği duyuldu. Benim sabırsızlıkla beklediğim bu ekipti. Arkadaşım Ziya Fikri gelecek miydi? Ayrıca onun ağabeyi Fevzi bir üst sınıfta o gelirse bir üst sınıf için andan bilgi alacaktım. Çiftelerden gelenlerden hiçbir bilgi alamadım. Oradakiler bizim okuduğumuz gibi ders okumamışlar. Sözde onlar dersleri pratik yapıyormuş. Ne demek pratik ders bunu da kimse söylemedi. Bu bakımdan Kızılçulluları bekliyordum. Sordum, gelmişler ama bu gece yataklarını hazırlayıp yatacaklarmış, konuşmamız yarına kaldı. Kızılçullular gerçekten yemeğe de gelmediler. Okuma saatimiz Kızılçullu üstüne konuşmalarla geçti. Okulları hakkında bilgimiz Müfettiş Hayrullah Örs’ün verdiği kısa bilgilerle, Ziya’nın bana yazdıkları bir de bir yazarın dergideki bilgiler düzeyinde. En beğendiğimiz tarafı kent içinde, eski bir okul binasında kurulmuş olması. Biz de Edirne’den ayrılmasaydık öyle olacaktık. Sami Akıncı, ”Köy Enstitüleri müdürlerinin en kıdemlisi Kızılçullu müdürü! ”dedi. Bizim müdürümüz Nejat İdil, bizim okula gelmeden önce onun yardımcısıymış. Müdürler, bizim müdür derken İsmet bugün duyduğu bir sözü anlattı. Yönetim binası bitişiğindeki radyo yanında otururken, bizim müdür Çoban Mehmet’le Hüsnü Baykoca birlikte yanından geçmişler. Onları görünce İsmet, ayağa kalkmış, kasketini de çıkarmış. Merdivenden çıkarken Çoban Mehmet konuşuyormuş. İsmet sadece kasket dediğini duymuş. Hüsnü Baykoca ise, İsmet’e bakıp başını çevirirken, “Nejat İdil’in işi o sardı bu belayı! ”deyip içerine girmişler. Birden bir sessizlik oldu. Hilmi Altınsoy. “Vay kalkeş vay! ”dedi. Dur sus demeden, ötekiler “Yapar o adam! ”sözlerini eklediler. İsmet’in yarım yarım anlattıklarından önce ben bir şey çıkarmamıştım. Sordum: Sonuç olarak ne oldu şimdi? Bir çok söz söylendi ama özet olarak, bizim kasketler, yöneticiler için bir sorun olmaktır. Bu nedenle kasketleri kaldırmak istiyorlar. Hüsnü Baykoca da bunları Nejat İdil vermişti, diyerek onlara yaranmaya çalışıyor. Oysa Hüsnü Baykoca Nejat İdil’in yardımcısıydı. O zamanlar Nejat İdil için ne övgüler yağdırıyordu. Kalleş sözü bu nedenle söylenmiş. İsmet’e sordum, “Konuşmayı duyan sensin, böyle bir sonuç çıkarıyor musun? İsmet “Başka türlüsünü düşünemiyorum, aynen böyledir. O adam da bizim karşımızda, Çoban’a uymuş! ”dedi. Uzun tartışmalardan sonra kesim bir söz söyleninceye dek susulmasını kesin söyleyince de bunu İsmail hakkı Tonguç’a sormamızı kararlaştırdık. Sınıfça söz birliği edişimiz hepimizi sevindirdi. Ben özellikle bu söz birliğine herkesten çok sevindim. Yattığımda da çok iyimserdim. Düşündükçe bunun sağlıklı bir düşünce olmadığını, bu kasket üstünde neden durduğumuzu sorgulamaya başladım. 18 Köy Enstitüsü’nden söz ediliyor. 17 tanesi kasket giymiyor. 18. kasket kavgasında; Niçin? Genel Müdüre söylense ne olacak? Orası bunu istemeze buradakiler ne yapabilir ki? Üstelik ilk kasket düşmanı genel müdürün yardımcısı oldu. Bunu İsmet’e anlatıp susmasını isteyeceğim. En rahat konuşmamızı da Ankara’ya gittiğimizde yaparız, deyip cumartesi için izin almayı tasarladım. Bir çok kuruntu içinde gözlerimi kapadım.

 

 

2 Eylül 1941 Salı

 

Uyanınca İsmet’ söyleyeceklerimi bir daha aklımdan geçirdim. Ben bunları tasarlarken İsmet kulağıma, “Dayı Ankara’ya gideceksek izini sen al, ben o adama gidip izin isteyemem! ”. Bir an durdum;  “Bunu sonra konuşuruz , üzülme izini de ben isterim! ”dedim. Kalktık. Dışarı çıkınca ben her şey bir yana Kızılçullu ekibini görmek üzere hazırlandım. Kahvaltıda öteki ekiplerin yanında bir sıra da onlar oluşturmuş. Giysileri farksız. Belki biraz daha derli toplular. Yüzleri de biraz değişik. İki öğretmen de masaların başında. Ancak çocuklar konuşuyorlar. Birden, içimden gelen bir ses beni uyardı. Ya da öyle sandım, sokulup sormaktan vazgeçtim. “20 gün burada kalacaklar, neden acele ediyorum ? ”İşe neşeli başladık. . Öğretmen gelince kontrplak işini sorduk. Öğretmen, “Kontrplak gelecek mişşşş, (! ) (Diye uzatarak) yapacağımız kapıların da karnı açık kalsın! ”dedi. Parçaları yerlerine dizdik. Kapılar bir yanda pencereler bir yanda yere yayılmış olarak sıralandı. Tutkal yerimiz hazır. . Sili Usta geldi, kaynatmadan kullanılan tutkaldan öz etti. Kağıt tutkalları olduğunu biliyoruz ama tahtalar için böylesini bilmiyorduk. Sili Usta uzun uzun anlattı ama bize gene bildiğimizi yapmamızı önerdi. Yemekten sonra yakmak üzere bekledik. Az sonra yemeğe gittik. Kızılçullu öğretmenlerinden biri Namık Öğretmenle yan yana oturmuş yemek yiyordu. Onun Genel müdürün kardeşi olduğunu söylediler. ”Genel Müdürü görmüştük, hiç benzeşmimiyorlar! ”diyecek oldum, arkadaşlar birden “Her şeye karşı koyarsın! ”gibi sözler söylediler. Önemsemedim. Kızılçullu ekibi yemekten kalkınca yakınımızdan geçtiler. Sormadan arkadaşın olmadığını fark ettim. Olsaydı, fotoğrafından biraz olsun seçerdim. Bunu da arkadaşlara söyledim. Gene söz etmek isteyen çıktı. Bu kez kalktım, Kızılçullu grubu arkasından yetiştim, sordum. Arkadaşım da ağabeyi de yok ama, soruşum o denli ilgiyle karşılandı ki şaşırdım. Biri, “Ziya benim arkadaşım, derken öteki de ağabeyi benim hemşerim diye çevremi sardılar. Öğretmenin geleceğini düşünerek, “Şimdi müzik çalışmamız var, akşam üstü buluşalım! ”deyince birisi ne çaldığımı sordu. Akordiyon, deyince birisi ötekine “Yaşar bak akordiyon varmış! ”diye seslendi. Onlarda da akordiyon çalan varmış. Ben ayrılıp keman çalışmaya başladım. Bir de baktım benden başka çalışmaya gelen yok. Önce öğretmenin gelip benimle olacağına sevindim. Zaman uzayınca yanıldığımı anladım. Öğretmen herhalde ötekilere gelmeyin dedi, bana kimse söylemeyince böyle oldu, deyip, çalışmayı bir süre daha sürdürdüm. İşe dönerken Sefer Tunca’ya sordum. Meğer ben yemekten Kızılçullulara yetişmek üzere koştuğumda , çalışma olmadığı duyurulmuş, geriye dönmediğimden bir ben habersiz kalmışım. Hem üzüldüm hem de sevindim. Kızılçullu öğrencilerinin akordiyon çalmamalarını, çalışlarını merak etmeye başladım. Şimdiye dek gelen ekipler içinde tek akordiyon çalan Arifiye ekibindeki Selahattin Odabaşı adlı öğrenci çıktı. Ancak çok az şarkıyı ezbere öğrenmiş , onları çalıyordu. . Meşeli Dağlar meşeli, Asker oldum piyade, Dumlupınar, Menekşe buldum derede…Öteki ekiplerde birer ikişer mandolin çalanlar görüldü. . Bir de Beşikdüzülü grupta kemençeci çıktı.

Tutkallama işine başlarken öğretmen geldi. Çerçeveler için işkence kalıpları hazırlamıştı, öğretmen onları kontrol etti. Biraz gevşek bulup çiviler çaktırdı. Mehmet Aygün’le Hüseyin Orhan'ı da bize yardıma gönderdi. Çok dikkatli çalışarak önce kapıları, arkasından da çerçeveleri tutkalladık. Tam bitirmiş, etrafı topluyorduk Ali Yılamaz Öğretmenle genel müdürün kardeşi dedikleri Kızılçullu öğretmeni geldiler. Konuk öğretmen bizim temiz çalıştığımızı söyledi. Onun da iyi öğrencileri varmış ama buraya daha çok beden gücü olanları seçtiğini söyledi. Konuk öğretmen gidince öğretmene sordum: ”Konuştuğunuz Genel Müdürün kardeşi mi? Öğretmen olmadığını söyledi, sonra da “Bu soruyu neden sordun? ”dedi. Sonra da “Yanlış anlaşılmış, Genel Müdürün orada yönetici bir kardeşi var, onu yanlış olarak buraya getirmişler! ”dedi. Kasalar hazırdı, onları yerlerine taşıdık çakmak üzere hazırlanırken . Paydos oldu. Aklım Kızılçullularda, neredeyse koşarak okul bahçesine gittim, akordiyonu alıp çalışmaya başladım. Bir süre sonra bahçe gene tıklım tıklım doldu . Bizim arkadaşlar, öteki ekiplerden olanlar karıştı. Ben bir yandan da Kızılçullulara bakıyorum. Akordiyonu durdurunca Kızılçullulardan kısaca boylu biri geldi benden akordiyonu istedi. Bir an içimden vermemek geçti ama kendimi tutup verdim. Çocuk akordiyonu aldı, benim az önce çaldığım Harmandayı biraz gevşeterek çalmaya başladı. Kalabalık dağılırken bu kez geri döndü. Kızılçullular aynı oyunları yalnız oynadılar. Farklı olarak onlar arada “Hayda mı huyda mı ne?  Tam anlaşılmayan sesler çıkarıyorlar. Bir de onlarda herkes birini izliyor. Ben akordiyon çalınışını sevmedim ama oyunlar güzel daha düzenli oynanıyor.

Yemek zili çalınca arkadaşlar yürüyüp giderken akordiyonu almak için yanlarına gittiğimde içlerinden biri”Akordiyon biraz bizde kalabilir mi diye sordu. Bir kaçı birden yüzüme bakınca “Olmaz ! ”diyemedim. “Bir dakika bekleyin kutusunu alayım! ”deyip çadıra koştum. Çıktığımda gittiklerini gördüm. Üzülerek kutuyu geri bırakıp yemeğe gittim. Akordiyon yemek masasının başında herkes zevkle yemeğini yiyor. Baktım ama ne yapacağımı kestiremedim. Bir gözüm akordiyonda bir gözüm çevremde. Benim kimseye elletmediğim akordiyon ortalıkta duruyor. Biz konuşarak lokmalarımızı atıştırırken akordiyonu uzun boylu esmer bir arkadaş tek kayışından omzuna atarak yürüdü, gitti. Bizim arkadaşlara hiçbir açıklama yapmamıştım. Akordiyonu masada görünce “Hilmi Altınsoy. ” “Senin akordeiyon mu? ”diye sormuştu :

-Benim!  demekten öte üzerinde konuşulmadı. Belli ki arkadaşlar da üzerinde duruyormuş; Yusuf, neredeyse üzülerek koluyla koluma dürterek:

-Senin akordiyon gittiiii! diye uzattı. Çok üzgünüm ama “Ne yapabilirim ki? ” yalandan gülümseyerek;  “Gitmez o, arkadaşlar sonra getirecekler! ”dedim. Sanırım buna biraz kendim de inandım. İçimden göz göre göre benim akordiyonumu tutsak edecek değiller ya! ”gibi düşünceler geçirdim. Arada, kendimi de yerdim; öğretmen bana kemanını verdi, neredeyse bir aydır, bende, ne oldu? Kemanı yedim mi? türünden sorular sordum. Dersliğe geçince konuşmalara katılmadım. Kasket konuşuldu, Hüsnü Baykoca Öğretmenin tutulacak bir tarafı kalmadı. Bunları duymazdan gelip konuşmaların dışında kaldım. Aklım fikrim akordiyonun gelmesinde. Küçük bir tıkırtı olsa “Akordiyonu getirdik, getirdim, geldi” sözlerinin söylenmesini bekler durumdayım. Gülümsemeye hazırım. Gülümseyip teşekkür edeceğim. Böyle olmakla beraber bir daha asla vermeyeceğim. Zil çaldı, arkadaşlar def dümbelek gülüşerek her zamanki gibi ağır aksak yataklarına giderken ben, önde koşarken bu gece yerimden en sonra kalktım, neredeyse ayaklarım gitmiyor gibi, sürüyere yürüdüm. Hala arkamdan ses bekliyorum “Özür dileriz biraz geç kaldık, ”falan. Ben de, “ Zararı yok, olur böyle şeyler! ” diyesiyim. İçimdense “Bir daha asla! ”ları tekraralaya tekrarlaya çadıra gittim. Akordiyon kapağını, boş olarak Kadir'in yatanın yanına koymuştum. Kadir olaydan habersiz, “Hemşerim hayrola, kutu boş duruyor! ”deyiverdi. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Kutuyu alıp bizim ranzanın başın sıkıştırdım. Konuşmalar iyice kesilinceye dek akordiyon bekledim. Hem de, getirenler özür dilerse onlara nasıl davranacağımı ince ince hesaplayarak, kullanacağım sözleri seçip seçip sıralayıp, çenelerim yorulana dek esneyerek bekledim. Öylece uyudum.

 

3 Eylül 1941 Çarşamba

 

Uyanınca gördüğüm rüyayı toparlamaya çalıştım. Çok iyi bildiğim bir kurt olayı. Kamber adlı bir çobanımız vardı. Koyunlara iyi baktığı söylenirdi ama Kamber sürüyü ağıla geç kapatırdı. Ağabeylerim bundan yakınırlar Kamber’i sık sık uyarırlardı. Böyle gecikmeli bir gecede sürünün arkasından gelen kurt bir koyunu alıp çallığa girmiş. Kurtların böyle bir yöntemleri varmış; koyunu tutup boynunu sıkar yere yatarmış. Ancak kurt kadar kurnaz çoban köpekleri de vardır. Bizim Kara bunlardandı. Durumu anlayan Kara kurda saldırıp koyunu ölü de olsa kurtarmış. Çoban Kamber'in olaydan haberi yok. Kamber koyunları kapatmış ama Kara ortalıkta yok. Kuşkulanmış, çıkıp dolaşmış Kara ortalarda yok. Kahveye gelip ağabeylerime haber verdi. Kara herkese karşı yumuşaktır ama onun esas dostu Bektaş Ağabeyindir. Onun çaldığı ıslığa havlayarak yanıt verirdi. İki ağabeyim de Kara aramak için çıktılar. Bir süre sonra ise boğazı sıkılarak kan kaybetmiş ama ölmemiş güzel bir karagöz koyunla geldiler. Bizim evde olduğu gibi köyde de zaman zaman anlatılan bu olayı ben bu gece rüyamda benzer şekilde yaşadım. Aradaki fark ben kurdu görüyorum. “Kurt işte burada diye avaz avaz bağırıyorum. Ancak ağabeylerim ortada yok. Çevreme bakıyorum. Kara da gitmiş. Kurtla yalnız kaldığımı anlayınca bu kez kurdun canlı olmadığını anladım. Bu kez de ölü kurttan korkmaya başladım;  “Ya birden kalkarsa! ”Kurtlar üstüne dinlediğim çoban öykülerini anımsamaya çalışıyorum. İçlerinde öldükten sonra canlanan kurt yok. Gene de kurttan uzaklaşmaya çalışıyorum. Bu kez de dizlerim uyuşmuş, yürüyemiyorum. Bir süre edmekleyerek de olsa kurttan uzaklaşmaya çalıştım. Biri bana dokununca gözümü açtım. Orhan, fısıltılı bir sesle, “Havasız mı kaldın ne, çok derin derin soluyorsun! ”dedi. Hiç üzerinde durmadan öbür tarafıma dönüp uyur gibi yaptım. Oysa kurdu hala görür gibiyim. Hem de canlı olarak, gözlerimin önüne gibi. Bir süre yoruma kalkıştım. Bir uğursuzlukla mı karşılaşacağım? Akordiyon aklıma geldince rüya da, kurtta gözümden silindi. Böyleyken gene uyumuşum.

Orhan'dan önce uyandım yavaşça ;  “ Havasız kalmışsın, uyan da biraz hava al! ”dedim. Orhan uyanınca sordu:

-Uyandırdığım için kızdın mı yoksa? Ben de ona aynı soruyu sordum;  “Sen şimdi kızdın mı? Hemşerim Kadir uyarı sorusu sordu:

-Akordiyon gelmedi mi?

Az duraksadıktan sonra, “Kahvaltıya getirecekler nasıl olsa, bir solukta getirir yerine koyar koşarak işe giderim” diyerek hem Kadir' geçiştirdim hem de kendimi avuttum. Kahvaltıya giderken öbek öbek çouklar gördüm, herkes neşeli, akşam akordiyon çalan, akordiyonu sırtlayıp götüren çocuklar da orada ama akordiyon ortada yok. Oysa ben, akordiyonu kahvaltı masalarında bulacağım, yanlarına gidip, “Günaydın! ” dedikten sonra”İşe geç kalmamak için akordiyonu hemen yerine götüreyim” demek için durmadan kısa anlaşılır tümceler kuruyorum. ”Söyleyeceğim sözlerden yanlış anlamlar çıkarırlarsa üzülecekler! ”diyerek durmadan kendimi dikkatli olmaya zorluyorum. Tüm ekipler kalkıp yanımızdan geçerek gittiler. Geçerken de, içlerinden Hüseyin dışında kimse bizim masaya ( yani bana) selam vermedi. Kimseye çaktırmada ama içimden çok üzülerek çalışmaya gittim. Önce Yusuf takılmak istedi, azarladım. Hasan bir şey sordu onu da tersledim. Bir ara Orhan’ın Hasan’la Yusuf’a bir şey anlattığını gördüm, dikkatli bakınca Orhan senin rüyanı anlatıyorum! ”dedi. Anladım. Ancak, “Onlara darılmamın rüyayla hiçbir ilgisi yok! ”diyerek bir de yalan atmaktan kendimi alamadım.

Kapı pencere kasalarını ikişer ikişer bölüşerek takmaya başladık. Kapı altlarındaki betonların düzgün olmaması bizi çok uğraştırdı. Öğretmen üste beton dökülünceye dek tutacak destek çakmamızı önerdi. “Beton dökülürken destekler alınır! ”dedi. Öğretmenin neşesi üstündeydi hepimize takıldı. Benim durumumdan bir şeyler sezinledi, önce “ ahatsız mısın? ”dedi sonra bir olay mı var?  diye sordu. Hiçbir şey olmadığını söyledim, yalandan da olsa güldüm. Öğle yemeğini sabırsızlıkla bekledim. Öğlede söyleyecek sözüm var, ”Biz her öğlede oynuyoruz, isterseniz siz de katılırsınız! ”Yemeğe gittik önce masalara baktım, masa kenarlarını sakınarak baktım, görünürde bir şey yok. Yemeğe başladım, kaşık ağzıma mı el yordamıyla girer gibi yemek yedim. Hilmi sol yanımda dürtüp dürtüp beni güldürmeye çalışıyor. Bir ara “Bakma işte o bugün yok! ”dedi. Kimden söz ettiğini sordum. Süheyla Öğretmeni diyormuş. Sahiden baktım öğretmen yemekte yok. Kızılçullu grubu kalkmaya başlayınca gittim:

-Akordiyonu öğleleri kullanıyoruz, alabilir miyim?  dedim. Akordiyonu alanlar bir süre bakıltılar. Bu kez bir başkası, “O bizde bir süre kalsa olmaz mı? ”diye sordu. Biraz şaşırdım, tikrer bir sesle, “Olur mu arkadaşım? biz her öğle toplu oynuyoruz, arkadaşlar beni bekliyor. ”Bu kez de bir başkası, “İyi ama biz de oynayacağız, burada akordiyon vardır diye biz akordiyon getirmedik. O nedenle akordiyon bir süre bizde kalmasını istiyoruz! ”dedi. Öyle sinirlendim ki, bir ara sallanır gibi oldum;  bir şey söylemek istiyorum, söyleyememekten korkuyorum. Birden, “Arkadaş, sen akordiyonunu getirmemişsen o senin sorunun, benim akordiyonumu rica ederek alıp tutsak etmeye hakkın var mı? diye oldukça sert sordum. Oradan birisi, “Belki akordiyon kendisinindir! ”deyince ona dönerek, “Elbette kendimin, başkasının akordiyonunu ben neden sahipleneyim? ”Şaşırdılar, birkaç birden “Akordiyon okulun değil mi? ”Rahatladım ama öfkem geçmedi:

-Ne okulu, burada okul henüz kuruluyor. Akordiyon ise okul olarak yalnız sizin okulda varmış. Akordiyon, daha benim okulumda Kepirtepe’de bile yok! . İçlerinden birisi birisine işaret etti. İşaret eden akordiyon istediğin yere gelecek, biz okulun diye direttik! ”dedi. Teşekkür etti. Yemekhanenin üst ucunda bekledim, akordiyon geldi. Elime alınca akordiyonu öpesim geldi. Ancak Kızılçullu ekibinden birden soğudum. Yanlış anlaşılma da olsa böylesi zorlayarak almaya çalışmalarını sevmedim. Kendi kendime söylendim;  “Böyle sanıyorlarsa bunu baştan sorabilirdilerdi:

-Akordiyon okulun mu?  demek zor bir şey mi? Onlar bunu sormadıklarına göre ben verirken:

-Bu akordiyon benim ha, okulun sanmayın mı? demeliydim.

Akordiyonu alıp Külhana gittim. Süheyla Öğretmen yemekte olmadığına göre gelmeyecek demektir. sorarsa öyle derim. Arkadaşlar sevindiler. İki de Kızılçullu ekibinden arkadaş gelmiş, bize katıldılar. Onlar daha çok Halaylara heveslenmişler. Zeybek olarak Dağlı’yı gösterdiler. Dağlıyı çalamadığımı söyledim. Onu tarif ettiler, oyunla gösterdiler. Çalışmaya söz verdim. Oyundan sonra akordiyonu bırakırken arkadaşlara sordum. Gerçekten Süheyla Öğretmen gelmemiş. Niçin gelmediğini de kimse bilmiyor. Cumartesi günü Ankara’ya gideceğini söylemişti ama daha bugün çarşamba. Sonradan düşündüm kendisine konuk geleceğini de bilmiyordu o gelince kararını değiştirmiştir. Akordiyonu yerine koyup koşarak işe gittim. Arkadaşlar merak etmişler. Gülerek geldiğimi görünce onlar da sevindi. Olayı biraz da abartarak anlattım. Başta Harun olmak üzere güle güle katıldılar. “Akordiyonu bize bile elletmezken özellikle de çok sevdiğini söylediğin Kızılçullulara kaptırman! ”deyip deyip güldüler. Arkadaşımın aralarında olmadığını söyledim. Söyledim ama, arkadaşım olsaydı ne olacaktı? O da onlar gibi düşünecekkuşkusuz onlara katılacaktı. Belki de bu kez arkadaşlığını öne sürüp diretecekti. “Neyse bu da bir derstir! ”deyip konuyu kapattım. Pencerelerin kasaları daha kolay oldu. Onların da takozları konmamış ama duvarlar tuğla oluğundan daha kolay yer açıp takoz yerleştirdik. Düşündüğümüz gibi kasaları tamamladık. Çerçeveleri kaldırıp dikine sıraladık. Salih Usta menteşeleri anımsadı , saydı kapılara büyük menteşe yetiyor, çerçevelerin eksik. Öğretmen, “Örnek bırakın- ısmarlansın! ”dedi. (Was ist das-vasisdas) pencere kolları hiç yok. Onlara bir model düşünülecekmiş. Nazmi Aybar öğretmen biz yapacağız! ”demiş. Ali Yılmaz Öğretmen bana “Sizin köyde bunları kim yapıyor? ” diye sordu. Çizerek anlattım. “Bizim köyde körükle ısıtan demirci vardır. Demiri çekiçle örs üstünde şekillendirir, demirin biri delik olur biri deliğe geçecek yuvarlak uç olarak parmak kalınlığında uçlar bırakılır. Bu tür kapılar tutup kaldırılarak çıkarılır. Bir de demirleri halka olarak bir birine takarak kaynatırlar. Bu tür menteşeler sökülmeden çıkarılamaz. Öğretmen, “Sizin kahvenin kapısı ya da kapıları böyle mi? diye sordu. “Bizim kahvenin kapıları paslanmayan bir maddeden yapılmış menteşeler! ”deyince öğretmen gülerek; “O nasıl olmuş? ”diye ilgiyle sordu. Anlattım. “Lüleburgaz’daki gayri müslümler, özellikle Bulgarlar çok varsılmış. Çarşıdaki en önemli yapılar onlarınmış. Balkan savaşındaki ihanetleri nedeniyle savaş sonunda hepsi kaçmış. Onların dükkanları da oldukça ucuz olarak satılmış. O zaman babam o dükkanlardan iki tane almış. Ancak az sonra o dükkan bloklarına belediye tarafından, yol genişletme, park gibi yeni gereksinimler için el konulmuş. Çarşıda böyle bir eksiklik doğunca yerler birden değerlenmiş. Babam da dükkanları söküp köyde kahve ile dükkanı yanına da bir han yaptırmış. İşte o dükkanların kapıları, pencereleri, kahvenin peykeleri bile onlardan kalmadır. ! ”dedim. Öğretmen gülerek “Eeee, barı bu kadar anlattın, kaç penceresi var, ölçüleri nedir, onları da anlat! ”dedi. Alay etmek için söylenmiş olduğunu sezdim ama aldırmadım: , ”Dört penceresi var, pencereler, bire iki metre yükseklikte! ”dedim. Bu kez öğretmen, “Oldukça aydınlıkmış! ”dedi.

Okula dönerken arkadaşlar takıldılar. “Öğretmen sorduğuna pişman olmuştur. sıkıla sıkıla dinlettin! ”dediler. Okula dönünce keman çalıştım. Öğretmeni çok merak ettim. Kızlar bilir, onlardan sormayı tasarlarken, Röslein yanıma geldi, ben söylemeden, “Öğretmeni bekliyorsan yok, Ankara’ya gitti! ”dedi. Ben, “Cumartesi günü gidecekti, neden değiştirdi! ”deyince de “ Onun arkadaşı gelmişti, arkadaşının anne-babası onu almaya geldi. Onların arabaları varmış, Süheyla Öğretmeni de götürdüler! ”dedi. Teşekkür ettim. “Ama ben çalışmaya devam edeceğim! ”deyip yayı çektim. Kemanı bırakınca dersliğe gittim. Arkadaşlar, özellikle mandolinciler, müzik öğretmeninin yokluğunu onun ayrılmış olacağına bağlamışlar. Sefer:  “Öteki de böyle ansızın gitmişti! ”dedi. Arif Kalkan bana”Sen ne diyorsun öğretmen için bilgin var mı? diye sordu. ” Var, diye söze başlayıp Röslein’den aldığım bilgileri öğretmenden almışım gibi anlattım. Az düşündükten sonra:

-Hatta, hazır araba varken neden gitmeyeceksin?  “Git! ”bile demişim. Arif de kendine pay çıkardı, arkadaşlara dönerek:

-Ben demedim mi size o bilir bunun doğrusunu, diye bakın işte biliyormuş!  dedi. Bir sessizlik oldu. İsmet öteden duymuş, “Dayı bizi atlattı mı oksa hani biz de gidecektik? ”İsmet’e “E, insaf, elin arabasına bizi nasıl alacaktı, kendi arabası değil ya! Üstelik sen gidip izin almam

! ”dedin direttin. Öyle değil mi İsmet! ”İsmet, “Öyle, ben o adamla (Hüsnü Baykoca Öğremen) bir daha konuşmam, Ankara’ya gitmekten de vazgeçerim! ”dedi. Bu söz üzerine konuşma Hüsnü Baykoca Öğretmene döndü. Dün gece çok rahatsız olmuş, kimseye bir şey diyememiştim. Bu gece, öc alırca hem yakıştırmalarla yalan söyleyip böbürlendim hem de yakın çevresiyle eğreece yat zilinin çalmamasını isterken bu gece sabırsızlıkla zil sesi bekliyorum. Zil çalınca da ilk ben kalktım. Ancak yatınca işler değişti. Öğretmen gerçekten ayrılabilir. Okumak istediğini açık açık söyledi. Ayılırsa bana ne? O zaman da arkadaşlara Şerif Baykurt olayını anlatırım. Bunları bildiğime göre ilişki kuranlarla azıcık alay ettim. En yakın arkadaş bildiklerim bile çevirip kafalarını bir bilenden doğru bilgi almayı düşünmüyorlar, ilk akıllarına gelen olasılığa saplanıp kalıyorlar. Böyle olmasaalar, benim ona tutkun olabileceğimi düşünüp takılmaya kalkışmazlar. Bence de, önemli olan arkadaşların gözünde büyük bir yanlışa düştüğüm, aldandığım gibi küçültücü bir duruma düşmemektir. Görüp sezinledikleri doğru, gözümü ondan ayıramıyorum; olabildiğince dengeli davranmama karşın saklayamadığım bir eğilimim var. Bunu dengeleyecek direnci de elden bırakmak istemiyorum. Ona onlardan yakınım ama bu yakınlık salt benden ileri gelen bir ilişki değil. Şimdilerde onları buna inandırmış durumdayım. Çoğu kemanı da öğrenmek istediğime yoruyorlar. Akordiyona dört elle sarıldıklarımı bildikleri için bana inanıyorlar. İstemeseler de buna onları inandırıyorum. Derslere sarılp, hepsini geride bıraktığımı, Atölyelerdeki başarılarımı, akordiyon gibi kemana da gerçekten sarılabileceğimi kestiriyorlar. Öte yandan onurumu koruduğuma da kuşkuları yok. Behire öğretmende bunu gördüler “”Akordiyonumdan vazgeçmem! ” dedim, kemanı bıraktım. ”Yaptığım doğru mu? ”diye düşünüyorum. Kime zararım oluyor ki? Kendi aklımı kullanarak, kendi gurumu da kullanıyorum. Kendi akordiyonumu elin elinden almak için bile neler düşündüm! Öğretmen için  hiçbir kötülük düşünmüyorum. Onun bana yakınlık göstermesini bana yardım etme isteğinden kaynaklandığına inanıyorum. Ben bundan biraz daha değişik olarak onun yakınında olmaktan da hoşlanıyorum. Bunun devamı içinde tüm gücümle çalışıp beğenisini kazanıyorum. Sonunda ben Zararlı çıkmayacağım, Süheyla öğretmenin ayrılınca üzüleceğim ama onun ayrılacağını ben zaten biliyorum. Ben, o varken onunla çalışmayı sürdürmek için kararlıyım. Onun isteyerek ayrılması onun bileceği bir iş. O belki de Şerif Baykurt’la evlenecek. Büyük bir olasılık da Kepirtepe’ye birlikte gelecekler. . Şerif Baykurt, “ Kırklareli benim memleketim” deyip oraya atanmak ister. Şimdi Kayseri’de ama oradan ayrılabilir. Bunlar benim sorunum olmamalıdır. Kesinlikle oldurmayacağım. Şerif Öğretmen Kırklareli’ye gidecekti, belki de bu günler oradan dönecektir. ”Dönüşte uğrayacağım! ”demişti. Tamı tamına anlayamadım, sanırım on, on beş gün içinde diyordu. Ankara’ya gelip ailesiyle konuştuysa ressam baba Refet Başokçu kızını çağırmış olabilir. Eğer böyle bir ayrılık olursa kendisi gelip istemeden kemanı vermemeye karar verdim. Çalışırsam ancak o kemanla keman çalmayı öğrenebilirim. Kendisi gelir de ayrılacağını söylerse ona da bunu söyleyeceğim Bir an dikkat kesildim Hilmi, Arif, İsmet galiba Emrullah sesli uyuyorlar. Dördünün de başka başka sesi var. Sanırım yakın olduğu için bana öyle geliyor, Hilmi iyice hıuorrrr sesi çıkarıyor.

 

4 Eylül 1941 Perşembe

 

Mehmet Yücel her nöbetinde bir şeyler düşünür, arkadaşları güldürerek kaldırır. Bu kez de “Güzel bir sesim olsaydı, sizi şarkılarla uyandıracaktım! ”dedi. “Abdullah Erçetin’e söylet! ”diyenler çıktı. Abdullah buna karşı koydu, “Ben bunu kendi nöbetimde bile yapmıyorum! ”diye bir de ölçüt getirdi. Bu kez Mehmet Yücel’e, “ Kendin söyle, olduğu kadar olsun!  Köylerde insanları horozlar uyandırıyor, onların sesleri çok mu güzel! ” sözleri ortaya geldi. Söz horozlara gelince uyarmalar başladı. Sami Akıncı:

-Sözü gene kümese getiriyorsunuz; dikkat! çekti. Sami’nin uyarısını uzakta olduğu için Emrullah duymadı. Ancak Ali Aga duydu, Sami’ye “Sen de mi onlara katılıyorsun? ” diye yüksek sesle bağırdı. Sami ses çıkarmadı, belki de duymazdan geldi. Mustafa Saatçı:

-Kaz Ali, horoz deyince sen neden celalleniyorsun? diye sordu. Sami Akıncı, Mustafa Saatçı'nın kolundan çekerek götürdü. Emrullah da duysaydı kesinlikle kavga çıkacaktı. Çünkü, horoz , kümes sözleri, Ali’ye kaz, Emrullah’a hindi dendiğini ortaya getirmek için düşünülmüş kurnazlıklardı. Bu tür şakalardan, hele şakalarla başlayıp kavgalara varan dalaşmalardan bıkan arkadaşlarlar, aralarında söylenerek kahvaltıya gidildi. Selçuk Korol öğretmen nöbetçi, elinde ince bir çubuk, masalar arasında dolaşıyor. Arkamızdan geçti , az gittikten sonra geri döndü. Hilmi Altınsoy’un arkası dönük; öğretmenin gittiğini sanarak

-Susun arkadaşlar, öğretmenin elinde sopa var, kızarsa döver! dedi. Öğretmen bunu duydu, gülerek Hilmi’ye :

-A oğlum, seni döveceğim zaman bununla mı döveceğimi sanıyorsun?  Hilmi şaşkın şaşkın bakınca Yusuf Asıl öğretmene:

-Öğretmenim, arkadaşın görüş özrü vardır, o, küçükleri büyük, büyükleri de küçük görür! dedi. Öğretmen, “Bak bunu bilmiyordum, gerçi “Kendi gözün deki merteği görmeyen, el gözündeki çöpü görür! ”diye bir söz vardır ama onun anlamı biraz başkadır. Bu dediğin sizin yeni lügatte var besbelli! ”Hilmi özür diledi, Selçuk Öğretmen:

-Anlıyorum, hep şaka konuşuyoruz! deyince ben, “Öğretmenim bir sorum var, bunu hep size sormak istiyorum uygun bir zamanınızda sorabilirir miyim? Öğretmen gülerek:

-Bu nasıl bir soru, Ahret sorusu gibi bir şey mi yoksa? Neden yalnız bana soruluyor? Önce bunu açıkla! dedi. Tarih dersleriyle ilgili olması nedeniyle öyle düşündüğümü söyleyince Ö Selçuk Öğretmen:

-Hadi sor bakalım, soruyu öğreneyim, yanıtını sonra da verebilirim, belli ki zorca bir şey olacak! Ben, “Tarih dersinde okuduğumuz Eski Yunan kentti Isparta ile bizim Isparta ilimizin bir ilişkisi var mı? Öğretmen gülerek:

-66, tarihi sevdiğini biliyorum ama bu çok derinliğine bir merak;  bakalım seni Tarih alanına bu denli hangi olay çekecekti? Sorunun yanıtı uzun değil, ad benzerliğinden öte hiçbir ilgisi yok. En iyisi sen bunu, bugün-yarın gelmesini beklediğimiz, sizin de öğretmeniniz olan arkadaşımız Ömer Uzgil’e sorun, o Müdür olarak bunları inceletmiştir! ”Ömer Uzgil Öğretmenin geleceğini duyunca benim soru ortadan kalktı, onun sevinci tüm arkadaşlara yayıldı. “Ne zaman gelecek? ”soruları arasında duraksayan Selçuk Korol öğretmen;  “Bekliyoruz, belki bugün çıkacaktır. Ankara’da önemli işleri varmış, onları bitirince hem öğrencilerini hem de bizleri görmek istemiş, ben bu kadarını haber aldım, bekliyoruz! ”Öğretmen bunu deyip ayrıldı. Ömer Uzgil Öğretmen gelmiş gibi büyük bir sevinç yayıldı. Okul Müdürü olarak gelince belki bizimle görüşemeyecek bile; soru nasıl soracağım? Zaten sorumun yanıtı belli oldu; iki Isparta arasında hiçbir ilişki yok. Doğrusu ben şöyle bir ilişki bekliyordum: Yunan Yarımadasındaki Isparta çok eski, oraları sonradan bizim atalarımız almış, yüz yıllar sonra da oraları terketmşiz. Bu terkediş sonunda oradan gelenler Anadolu’da da bir Isparta kurmuş olabilirler. Ben böyle bir olay biliyorum. Bizim köyün içinden geçen derenin adı Üsküp deredir. Derenin başlangıç kaynağı Üsküp denilen yerde olduğu için bu ad verilmiştir. Üsküp büyükçe bir bucaktır. Halkı, Makedonya Üsküp’ünden gelmiştir. Bu nedenle onlar yeni kurdukları yere de Üsküp adını vermişilerdir. Buna benzer adlar başka yerlerde de vardır. Gene de sorumu, yakınlık görürsem Ömer Uzgil Öğretmene soracağım. Ayrıca Gönen de aklımda. Gönen Ömer Seyfettin’in doğduğu yer, yazarın orada kimsesi var mı? Bunları kurarak işbaşı yaptık.

Öğretmen dikkatli dikkatli bakıp;  “ Cam, menteşe, kontrplak, kilit gereksinimleri karşılanırsa atölyelerin işi bitmiş olacak. ! ”dedi. Öğretmen hepimizi topladı, Kepirtepe adı yazılı binanın planını yayarak ayrıntılı olarak gösterdi. Ufaklı büyüklü 12 pencere yine değişik ölçüde üç kapı, 25+15 değişik boyda 40 makas-kiriş(Karşılıklı 80+40=120 parça) Parça sayısı söylenince biraz afalladık. Öğretmen:  “Eeee, ne sanıyorsunuz , bir salon falan deniyorsa da küçüklü büyüklü odalar. Biri büyük, ikisi küçük 3 ayrı mekan. Biliyor musunuz yapılmakta olan binalar oldukça büyük oylumlu yapılar! ”dedi. Hiç düşünmeden, “Biliyoruz! ”deyiverdim. Öğretmen yüzüme baktı:

-Nereden biliyorsun? diye sordu. Söz ağzımdan kaçmıştı bir kere, durmadan söyledim:

-Öğretmenim, binanın temelini biz attık, temel kazılmasında temel bölümünün taş duvar işlenmesinde az da çalıştm. Siz de anımsayacaksınız, yakınındaki gölgeliği de biz yaptık, üstündeki dalları da sizin izninizle ben getirtmiştim! Öğretmen gülümseyerek baktı:

-O bizlerin içinde ben de var mıyım? diye yumuşak bir sesle sordu. “Tüm bizlerin içinde değil başında siz varsınız! ”deyince de:

-Buna çok sevindim, hadi işimize devam edelim! ”deyip önümüzde açık duran planı anlattı.

-“Duvarlar bitince çatıyı kondurmalıyız! ” diyerek yüzümüze baktı. Lalahan’a istenen keresteler gelmiş. Ayrıca Lalahan’a haftalık-yatılı öğrenci ekibi gönderilmiş. İstenilen ölçülerdeki keresteler kolayca getirtilebilecekmiş. Buna da sevindik. “Bizim makas uzunlukta 10/12’lik parçalarımız var. Kirişler için yok, “Kirişleri uzun ölçtünüz! ”dedim. Öğretmen:

-Dikkat ettin, haklısın, kirişleri için ekleme de yaparız, varsa yerinden uzun da isteriz! Önce çizim-kesim için yer hazırlamaya başladık. Tam kerestelere el atarken Sili Usta geldi, benzer sözleri o da söyledi. Sili Usta:

Kepirtepe öğrencileri, daha iyi çalışıyor, daha temiz iş yapıyor, bunu ben görüyorum. Ancak ötekiler bunu göremiyor mu, yoksa görmek mi istemiyorlar. Ben bunu söyleyince onların bir AMA’sı var onu önüme koyuyorlar. “Ama, onlar çok. -Ama onlar 200 kişi, biz 20 kişiyiz! ”diyorlar. Oysa Kepir binasında da 20 öğrenci çalışıyor. Bunu onlara anlatamıyorum! Bana bakarak:

- Sen yapacaksın, listen olacak; on arkadaşın, on da yardımcın olacak. . Kepirtepe binasını size bırakacağım, onu siz tamamlayacaksınız! Buna sevindik ama olay da tamı tamına anlamadık. Ne zaman olacak?  Biz, kalasları düzgün çakarak makas çizimlerine başladık. Bir yandan da konuşuyoruz:

- Bu nasıl olacak?

İlk makasa başlarken öğle paydosu oldu. Yolda Ömer Uzgil Öğretmenin geleceği ortaya atıldı. Gelirse konuşabilecek miyiz? Ben, “Almanca ne durumda? ” derse, utanacağımı, Harun, resim çalışmalarını sorarsa, susacağını söyleyerek yemeğe yetiştik. Gözlerimiz öğretmen masalarında; Ömer Uzgil Öğretmen yok. Birden sevindim, Süheyla Öğretmen gelmiş; değişik bir giysi içinde, gülerek bir şeyler anlatıyor. Hemen lokmaları tıkıştırıp kemana koştum. Öğretmen gelmeden önce biraz ellerim alışsın istedim. Süheyla Öğretmen Nahide Öğretmenle kızların oraya girdi, uzun süre de orada kaldı. Mandolincilerden birkaç kişi geldi. Kemancılar yok. Anladım ki, bugün de çalışma olmayacak. Kemanı toplamaya hazırlanırken öğretmen çıktı, benim tarafıma baktı. Sanırım gelmeye niyeti yoktu ama beni görünce döndü geldi. Gülerek:

- Geleceğimi nereden öğrendin? ”. Duraksamadan, “ Ben her gün burada çalışıyorum. ”dedim. ”Öğretmen;  “İyi işte öyle olmalı, müzik çalışmaları insanın içinden gelmeli. Öyle olursa başarı kazanılır! ”dedi. Kemanı aldı akordunu yeniledi. Bir parça dinledi. Bu kez iki parça ödev verdi. Mandolinciler geldi. Onların mandolinlerini kontrol etti; birinden mandolin alıp ses vererek ötekilerin akortlarını kendileri yapmalarını söyledikten sonra. “Kolay gelsin! ”deyip ayrıldı.

İşbaşı zili çalmıştı, öğretmenden hemen sonra koşarak iş yerine gittim. Ali Yılmaz Öğretmen gelmiş. Arkadaşlara açıklama yapmaya başlamıştı; onlara katıldım. Ben gelince öğretmen bana:

- Çatı Dilini biliyor musun? ” diye sordu. Az duraksadım. ”Çatı Dili ne demek? ”Çatıda kullanılan parçaların adlarını mı soruyorsunuz? ”diye sordum. Öğretmen başıyla “Evet! ”işareti yapınca, baba, makas kanatları, kiriş, payanda, seren, çita diye aklıma gelen sözleri sıralarken Öğretmen kendisi de konuşmaya başladı. Bu kez ben sustum. Öğretmen bana bakarak “Seren dediğin nedir? ”dedi. Köylerde çoğunlukla arabalara takılan eklerdir. Ancak onlar, çatı bağlantılarına da bu adı takmışlar sanırım, makasları kuvvetlendirmek için takılan payandalara seren de diyorlar…Öğretmen bu kez de “Payanda nedir? ”diye sordu. “Ek ya da destek! ”dedim. Öğretmen başka bir şey demedi. “Baba-makas dayanakları tam kaynaşmış olacak, yapışmayan nokta kalmayacak, en önemli olan burasıdır, çatının direnç noktası da makas baba buluşma noktasıdır! ”dedi. Öğretmenin önerisine uyarak çizgi dışlarına çıta çakıp uçları bir yandan çizmeye bir yandan da çizilenleri kesmeye başladık. Salih, Harun, Recep, Yusuf, çizici, Hasan, Aygün, Orhan’la ben de kesiciyiz.

Hazırlayacağımız ilk iki makası örnek olarak gene yerde dikeceğiz. Tüm çabalarımıza karşın paydosa dek iki makas oluşturamadık. Öğretmen, 8. sınıflara bodrum kat küçük pencerelerini yaptıracakmış. Hep birlikte ölçü almaya gittiler. Duvarları tamamlanmak üzere olan üç binanın 20 kadar penceresi var, az iş değil, yapsınlar bakalım! Görenlerin anlattığına göre Kızılçullu ekibi çok hızlı gidiyormuş. Onlar da hiç marangoz getirmmişler, gelenler hep duvarcıymış. O nedenle subasmanlarını geçmişler, alt pencerelerin takozlarını, üste konulacak hatılları istiyorlar. Hiç sevmediğim işler; bunlardan kurtulduğuma sevindim. Paydosta da Süheyla Öğretmeni bekledik. 8. sınıflar Ömer Uzgil Öğretmenin geldiğini söylediler. Gönen Ekibi Müdürleriyle birlikte paydostan önce gitmişler. Yusuf, 8. sınıflarla bir tartışma başlattı: ”Siz Ömer Uzgil Öğretmeni nereden tanıyacaksınız? O siz gelmeden gitti. Yusuf beni de tanık gösterdi. Ancak ben, “ 8. sınıfların içinde eski öğrenciler de var, bunlar neden tanımasın?  Derslerine girmese bile onların da yöneticisiydi! ”deyince Yusuf, sözünü geri aldı. Yol boyunca Ömer Uzgil Öğretmeni nasıl göreceğimizi konuşmuştuk. Şimdi de göremeyeceğimiz sanısına kapıldım. Daha doğrusu o, ilk görüşme hevesim biraz tavsadı. Rahat bir yerde karşılaşamazsam kendisine ne sorabilirim ki? diye düşünmeye başladım. Yemekten sonra derslikte gene konu edildi. Bu arada Hüsnü Baykoca Öğretmenin sesi duyuldu. Dikkat kesildik, “Hüsnü Baykoca Öğretmen Ömer Uzgil Öğretmeni getirmiş, “Ben sizi aldırırım Müdür Bey! ”deyip ayrıldı. Ömer Uzgil Öğretmen bu kez Müdür olarak bizim çadır dersliğe girdi. Gülerek, önce “Çadırınız, dedi. Az duraksadıktan sonra da düzelterek, Dersliğiniz güzelmiş! ”deyip gözlerini üstümüzde gezdirdi. Kısa olarak:

-Sizden ayrıldığımda çok üzülmüştüm. Ancak orada da sizin gibi çalışkan insanlarla karşılaşınca, özellikle de kısa zamanda onlarla çok iyi anlaşınca orası da sevimli gelmeye başladı, giderek buna kendimi alıştırdım. Sizler de yakın zamanlar da aynı durumları yaşayacaksınız!  dedikten sonra okulunu anlattı. Okulunu anlatırken sık sık Gönen sözü edilince sordum”Ömer Seyfettin’in de köyü! ”dedim. Ömer Uzgil Öğretmen önce Gönen’in köy olmadığını sonra da Ömer Seyfettin’in Gönen’i orası olmadığını, o Gönen’in Balıkesir’de olduğunu, burasınınsa Isparta-Gönen olduğunu açıkladı. Ömer Uzgil Öğretmen sözlerini kısa kesti. Çünkü Hidayet Gülen Öğretmenle Namık Ergin Öğretmenler geldi. Onları görünce:  -Tekrar görüşmek dileğiyle hoşça kalın! deyip ayrıldı. Ömer Uzgil Öğretmen gidince onunla ilk karşılaştığımız 1938 yılının son günlerinden başlayarak ayrıldığı 1940 Mayısına dek birlikte olduğumuz günleri anımsayarak bir daha yaşar gibi olduk. Doğrudan olmasa bile bir birimizin desteklemesiyle sayısız olayı anımsayıp hem güldük hem de ara ara üzüldük. Beni sevindiren ise bir çoğumuzun acı anı olarak ileri sürdüğü olaylarda acıdan çok sevindirici durumların tazelenmesi oldu. Özellikle derslerde terslendiğini, ortaya getirenlerin anlattıklarını ben kıvanç duyarak dinledim. Ömer Uzgil Öğretmeni neden sevdiğimi bu kez daha iyi anladım. Ondan hiçbir acı söz duymamışım. Üstelik o bana çok güvenmiş ki arkadaşların anlattığı “Hiç izin vermezdi, hiç hoşgörmezdi, gibi sözlerin tersine bana izin verirdi. İlk tatile çıkarken cumartesi öğleden sonra olmasına karşın, bana:

-Sen aklı başında bir delikanlısın, yapamayacağın işe kalkışmazsın, sana güveniyorum!  deyip bana izin vermiş, Kadir Pekgöz”e de Ağabeyle olduğun için sana da izin veriyorum! demişti. Oysa öteki arkadaşlar, (Trenle gitmeyecek olanlar)pazar gününü beklemişti. Başka zamanlarda da ben çok rahat izin almıştım. Girdiği Almanca ile Resim derslerinde de gönlümce başarılı olamamama karşın hep güler yüzle karşılandım. Ayrıldığında yazdığım mektuba verdiği yanıtta “Çok mütehassis oldum! ”deyişi ise hiç unutmayacağım bir olaydır. Günlerce “Mütehassis” sözünün anlamını aramıştım. Mütehassis, duygulanmak, sevinmek. Ömer Uzgil Öğretmen beni çok duygulandırmış olacak, onu hep saygıyla anımsıyorum. Buraya yazmıyorum ama bakıyorum da hep tembel, iş kaçakları acı anılardan söz ediyor. Bir ara Sami Akıncı’ya da sordular: Ömer Uzgil Öğretmeni nasıl tanıyorsun? Sami kestirme yanıt verdi:

-O beni nasıl tanıyorsa ben de onu öyle tanıyorum! Soru soranlar sustu. Çünkü herkes, Ömer Uzgil Öğretmenin Sami’yi çok iyi tanıdığını biliyordu

Yat zili çalınca da bu konuda konuşmalar sürdü. Bunlardan çok ben kendi davranışlarımı değerlendirmeye çalıştım. Ömer Uzgil Öğretmen benim için güzel bir örnek. Ahmet Gürsel Öğretmen de gelse buna benzer olacaktır. Niçin herkesle böyle olmasın? Ayrılan öteki öğretmenleri birer birer düşündüm: Sabit Soysal Öğretmen, Behire Bil Öğretmen, derken yüreğim cız etti. Onunla neden ters bir durum oldu? Onunla karşılaşsam acaba ne düşüneceğim? Daha doğrusu o ne düşünecek? İşte beni rahatsız eden bir soru. Ayrıldığım insanları anımsayınca hep böyle olacaksam, onlar da beni böyle anımsamış olacaklar. Sanırım hiç de güzel bir durum değil. Behire Bil deyince Süheyla Öğretmen çıktı karşıma. Onunla iyi ayrılmalıyım, tıpkı Ömer Uzgil Öğretmen gibi. Bir gün karşılaşırsam, hep güzel anıları anımsayayım. O da beni öyle anımsasın. Müzik çalışmalarına katılanlar da bir gün anarlarken bana daha çok yardım ettiğini ansınlar.

 

5 Eylül 1941 Cuma

 

İdris Destan nöbetçi. İdris çok şakacı, herkese takılır, yakıştırmalar yapar, benzetir. Kendisi küçük takımından sayılır. Buna karşın birkaç sıfatı vardır. Bunlardan biri de “Moruk! ”İdris en çok da buna kızıyor. Sık sık da soruyor:

-Benim nerem moruk?  Mustafa Saatçı yanıtlıyor:

-Senin kafanın içi moruklamış! Ancak İdris kimsenin kırılmasını da istemez. Takıldıklarından kırılanlar olunca özür diler. Herkese de yardımcı olmaya çalışır. İlk mandoline başladığımızda elindeki mandolini bana vermesini hiç unutamıyorum. İdris müziği çok seviyor. Ancak çalışmaya pek isteki değil. Mehmet Yücel’in değişiyle İdris hasta denecek ölçüde sabırsız, dar canlı, sıkıntıya hiç giremiyor. Sık sık hastalanması da bundanmış. Daha Edirne/Karaağaç günlerinde hastalım tanısı konmuş. Kepirtepe sürecinde iki kez İstanbul’a gönderildi. Şimdilerde çok iyi. . Konuşmalarda çok kez kendisinden isteneni yapmayacak ya da vermeyecekse dilinin ucuyla, olmaz anlamında “Cık! ”yapar. Bu nedenle kendisine bir de yakıştırılmış “Cıklı! ” sözü var. Bu, aynı zamanda köyü olan OSMANCIK’ın cıklısı anlamında kullanılıyor. Cıklı İdris Destan. Bu sabah bu söz ortaya geldi. ”Cıklı nöbetçi. İdris kızarak, “Bırakın bu çocukça takılmaları, büyüyün biraz! ”diyecek oldu. Hemen “Sen büyüdün de ne oldu? Biz yaşlanmak istemiyoruz! ”denmeye başlandı. Bunun arkasından tartışma kesin başlayacaktı. Dünkü nöbetçi Mehmet Yücel İdris’e “Arkadaşım, bahçede şu işler de yapılacakmış, gel göstereyim! ”diyerek İdrisi bir bakıma kaçırdı. Şakalar kakalaşmadan çadır boşaldı.

Ömer Uzgil Öğretmen öğrencileriyle kahvaltı etti. Az sonra Hüsnü Baykoca geldi, konuşa bonuşa yönetim yerine gittiler. Bugün daha dikkatli baktım; Ömer Uzgil Öğretmen azıcık yaşlanmış gibi. Sanırım kilosu da artmış.

Ali Yılmaz Öğretmen gelmeden işbaşı yapıp çalışmaya başladık. Az sonra Sili Usta geldi. Kesip hazırladıklarımıza baktı, her parçayı numaralarına göre denedi. Gülerek yanımıza geldi, “Beğendim, çok güzel, hep böyle olsun istiyorum! ”dedi. Gülerek ayrıldı. . Nedense öğretmen gelmedi. Sili Usta Ali Yılmaz Öğretmenin Kızılçulluların yanında olduğunu söymedi. Öğretmenin gelmeyişi Salih Baydemir’le Yusuf Asıl’a dert oldu. Bir süre konuştuktan sonra Yusuf bir yalan uydurup öğretmenden sormaya gitti. Yalanı da gülünç. Sözde biz iki makası hazırlamışız, öğretmen görmeden yere dikelim mi?  diye soracakmış. Oysa öğretmen bize kesin olarak dikin! demişti. Yusuf gitti, az sonra geldi. Öğretmen Kızılçullu inşaatinde çalışıyormuş. Yusuf’a da “Ben size yapacağınızı söylemiştim, sen dinlememişsin! ”demiş. Yusuf, kendi davranışlsanı akıllılık saydığından bu sözü önemsemez göründü. Oysa Yusuf geldiğinde biz iki makası da dikmiştik. Yusuf'a sordum:

-Ya öğretmen de seninle gelseydi ne olacaktı? diye sordum. Yusuf bana baktı:

-Sahi ben onu hiç düşünmemiştim!  Salih Baydemir ekledi:

-Ne var yani Yusuf ona da bir kulp takar! Yusuf Salih'e çıkıştı:

-Giderken, neden söylemediniz?  Bu kez arkadaşlar hep birden;  “Sen bize sormadan gittin! Paydosta öğretmen geldi. Daha doğrusu dolaşarak yakınımızdan geçti. Çatıyı gördü, gülerek:  -Haydi bakalım, hüner, bunu yukarıya dikmek, inşallah yakında onu da yapacağız!

Yolda öğretmenle de Ömer Uzgil Öğretmeni, okulunu, onun okul yöresini konuştuk. Isparta yöresi üstüne hiç bilgim yoktu. Ali Yılmaz Öğretmen bize ilginç bilgiler verdi. Oldukça dağlık sayılmasına karşın çevrede gölleri bolmuş, meyveciliği, sebzeciliği özelikle de gül bahçelerinin ünlü olduğu bir yöreymiş. Yemekte gözlerimiz aradı ama Gönen grubu masalarında da öğretmen masalarında da yoktu. Gözlerim onu ararken Mustafa Güneri ile Şerif Baykurt çıkageldi. Geçen geldiğinde “ Memlekete izinli gidiyorum! ”demişti. “Demek yirmi günlük izini bitti! ”diye düşündüm. Dedim ama birden kederlendim;  “Şimdi ne olacak? ”Süheyla Öğretmeni alıp götürür mü? Aklımca bunu diyorum ama, bunun hiç değilse şimdilik olamayacağını da biliyorum. Yusuf’a oyunlara katılamayacağımı söyledim. Lokmaları çiğnemeden yutup keman çalışmaya gittim. Şerif Baykurt oraya gelirse, ilgilenirim. Çalışma yapılıyor diye bakıp dönerse görmezden gelirim. Ancak Süheyla Öğretmen gelirse, bu konuya da hiç değinmezse hemşerimin geldiğini ona söylerim. Biliyorum o bilir ama, böylece konuyu ortaya getirerek, onun takınacağı tavrı öğrenmiş olurum. Çalışma yapılacağı daha önce söylendiği için tüm çocuklar geldi. Kemancılar benim bitişiğimde sıralandı. Bizim sınıf mandolincileri de az ilerimizde çalışmaya başladılar. Heyecanla Süheyla Öğretmeni bekliyorum. Şimdi gelip bana çaldırsa sanırım şaşıracaktır. Çünkü kemanın tellerini bile karıştırıyorum. Parmakların tam anlamıyla çivi gibi sert. Gene de çalışıyorum. Kapıdan girerken daha öğretmeni gördüm. Daha çok şaşırdım, hemşerim Şerif Baykurt Süheyla Öğretmenle konuşa konuşa geliyor. Durup baktım, dondum kaldım, yutkundum. Doğrudan da bana geliyorlar. Bahçenin tam ortasına gelince Şerif Öğretmen selam verip geri döndü. Hemen söz hazırladım, öğretmen gelir gelmez “A, hemşerim gelmiş, hemen gitmese bari! ” Öğretmen dünkü gibi gülerek geldi. “Gene seninle başlayalım, ama bugün daha az çalışacağız, yarın daha çok uzatırız! ”deyip kemanı aldı, akorduna baktı. Yeni parçanın birini çaldı, arkasından bana çaldırdı. Kendi kendime şaştım; öğretmenin çaldığı kemanın sesi kulaklarımda çınladı, sanki onları izlemiş gibi yayı çektim. Bittiğinde ne yaptığımı merak etmeye başlamıştım. Öğretmen “İşte bu kadar, yakında parça seçmeye geçeceğiz! ”dedi. Keman grubuna geçti. Beni de çağırdı, “Gel bunları dinle, biraz dinlen! ”dedi. Keman elimde o tarafa geçtim. Beş kemancının üçü gelmiş. İkisi benim gibi metot çalışması yapmış. Onları beğenmedi, “Daha çalışın! ”deyip geçti. Doğan adlı küçük çocuğa parça vermiş onu da dinledi. Yeni parça vermedi. “Bir kez daha çalayım! ” deyip kemanı aldı, çaldı. Doğan'a “Daha çalış! ”deyip mandolincilere geçerken. Hiçbir söz söyleyememenin üzüntüsü o ölçüde de acaba ne olacak? merakı içinde yerime döndüm. Döndüm ama gözlerim öğretmende. Öğretmen her günkü gibi, Şerif Baykurt falan düşündüğü yok. Bana:

- Çalışmaları sürdüreceğiz! deyişi gerçek mi, yoksa aldatmaca mı? Kendi kendime gülüp sordum. Niçin aldatmaca olsun?

Zil çalınca karışık düşünceler içinde işbaşı yaptım. Ayrıca Şerif Öğretmenle de konuşamamın üzüntüsünü duydum. Arkadaşların değişik konuşmalarına kapılarak rahatladım, işimizi sürdürmeye başladık. Bir ara Uzaktan iki kişinin bize doğru geldiğini gördüm. Yaklaştıkça Mustafa Güneri ile Şerif Baykurt olduklarını seçtim. Geçen defaki gibi gene bizim yanımıza geldiler. Karşılıklı gülüşerek hoşbeş ettik. Mustafa Güneri Öğretmen izin alıp ayrıldı. Ayrılırken bana“Şerif Öğretmen, hemşerisi olarak sana emanet, konuşun, akşam biz buluşacağız! ”deyip ayrıldı. Şerif Baykurt Kırklareli’ye gittiğini, Hasan Amcamı gördüğünü amcamın gözlerimden öptüğünü söyledi. Kırklareli’deki durumun iyi olmadığını uun uzun anlattı. Ben de öteden beriden söz ederken çok sevdiğim Resim Öğretmenim Ömer Uzgil’in geldiğini ama yeterince konuşamadığımı söyleyince. Şerif Baykurt sıçrarca yerinden kalktı, ”Ömer’i tanırım, gitti mi acaba? ” diyerek hareketlendi. Gidip gitmediğini bilmediğimizi, ancak bunu Gönen Ekibi’nin bileceğini söyleyerek onların çalışma yerini gösterdik. Şerif Öğretmen geri gelmek üzere oraya gitti. Uzun süre dönmeyince Oradan da köye döndüğünü düşünmeye başladığım bir sırada geri geldi. Az oturdu, paydos zili çalınca birlikte döndük. Bu gece Mustafa Güneri Öğretmenin konuğu olarak kalıyormuş. Köye girerken, kolumdan tuttu, az yana çekerek “Sen benim buraya geliş nedenimi biliyor musun? diye sordu. ”Geçen gelişinde söylediğin kadarını biliyorum, daha fazla bir bilgim yok! ”deyince anlattı. Süheyla Öğretmenle okuldan tanışıyorlarmış, konuşup anlaşmışlar, okullarını bitirince de ailelerinin izinlerile evlenmeye karar vermişler. Ancak şimdi, Süheyla Öğretmen:

- Ben daha okuyacağım, bu nedenle evlenmemiz gecikebilir, ya beklersin ya da bu işten vazgeçeriz! ”demiş. “Süheyla Öğretmenin okumak istediğini biliyordum, bunu kendisi de söylemişti! ”deyince Şerif Öğretmen birden:

-Sen onunla bunları konuşuyor musun?  diye sordu. Azıcık şaşırdım;  “Yok böyle evlenme olaylarını değil, bizi çalışıp daha yüksek okullara gitmemizi öğütlerken, “Ben bile daha okumak istiyorum! ”gibi bir söz söylemişti, onu demek istedim, deyip kestim. Yönetim binasına gelince Şerif Öğretmen Mustafa Güneri’nin odasına gitti. Ben de ayrılıp dersliğe geçtim. Derslikte konu Süheyla Öğretmen. Kimisi gidiyor, kimisi burada evleniyor, deyip tef dümbelek oyunlardan söz ediyor. Arif Kalkan bana bakarak:

- Sevgili öğretmenin gidiyor, en çok sen üzüleceksin! dedi. “Neden ben üzülecekmişim? Sevgili öğretmenim evlenirse ben üzülmek şöyle dursun çok çok sevineceğim, benim gibi sen de sevineceksin, çünkü yengemiz olacak! ”dedim. Mehmet Yücel de “Tüm Kırklarelililerin yengesi olacak! ”diye pekiştirdi. Böyle dedim ama kendi sözüme kendim sinirlendim. Öyle ki bu katmerli bir sinir oldu. Hem evlenmesini istemiyorum, hem de evlenmeyeceklerini anlamış durumdayım. Öyleyken gerçek dışı konuşabiliyorum. Konuyu değiştirmek için Trakya’da durum iyi değilmiş. Çiftçi ürünlerini ofise verip parasını alamıyormuş. Bir çok bağ, bahçe, tarla, mera gibi yerlerde asker konakladığı için sahipleri ağlaşıyormuş. Bu üzücü sözler kısa bir süre konuşmaların yönünü değiştirdi ama az sonra Sami Akıncı bana:

-“Senin hemşerin, Resim Öğretmeni geldi, gördün mü? ”diye sorunca konu gene Süheyla Öğretmene döndü. Ancak Süheyla Öğretmen arkadaşlar üzerinde olumlu etki bırakmış, bunu anladım;  hiç kimse onun hakkında olumsuz söz söylemiyor. Hilmi Altınsoy:

- Yarışmaya girse Keriman Halis gibi Dünya Güzeli olur! dedi. Bir süre Keriman Halis sözü edildi. Bu kez ben, “Bir yarışmaya girmiş ama ancak “Saç Güzeli olabilmiş! ”dedim. Mehmet Yücel bu kez bana, “Dayı sen bunları nereden biliyorsun? ” diye sorunca Arif Kalkan:

-O hergün köşeye çekilip öğretmenle konuşuyor!  deyince olay önemsendi. Ben:

-Bu söz salt bana değil bir grup öğrenciyle konuşulurken anlatıldı, öğretmen benimle bunları konuşmaz, diyerek şakalaşmaları önledim. Sefer, İdris, Abdullah, Arif, Mehmet Aygün, İsmet Süheyla Öğretmeni övücü sözler söylediler. İsmet Ankara’ya gittiğimizde bizimle gezdiğini, ayrılmak zorunda kalınca da üzüldüğünü anlattı. Halil Basutçu bu kez:

-Siz öğretmenle içli dışlı yakın olmuşsunuz, daha ne olacaktı? diyerek bu ilişkilerin bozulmamasına dikkat edilmesini önerdi. Yatarken Halil’in uyarısını düşündüm. Öğretmenle kurulmuş yakınlık nasıl bozulur? Onun olmadığı yerlerde onun için eğri doğru sözler söylenir; bu sözler yayılıp öğretmenin kulağına giderse işte o zaman kıyamet kopar. Bugünkü konuşmaları ayrıntılarıyla anımsadım. Ne Süheyla ne de Şerif Öğretmenin onuruna dokunacak bir söz söylemedim. Buna sevindim. Hep böyle tutarlı, dengeli konuşmalıyım. Bildiklerimi bile söylemedim. Böyle demekle birlikte içimdeki sızıyı da söküp atamadım. Acaba ne olacak? Arkadaşlara söylediğim gibi yenge olursa sevinecek miyim?

 

6 Eylül 1941 Cumartesi.

 

Mustafa Saatçı eski numaralarından birini söyledi;  “Arkadaşlar, günlük önbetçiler hergün bizi uyandırıyor. Bugün değişik bir şey olsun ben nöbetçiyim nöbetçi olmayan. birisi bugün beni kaldırsın! ”Bir çok ses “Olmaz, konuşmasaydın belki dediğin olacaktı, konuştun, oyun bozuldu. Kalk adam gibi nöbetçilik görevini yap! ”diye bağıranlar oldu. Mustafa Saatçı söz değiştirdi. “Size “Kalkın! ”demeden, kalkmanızı sağladım, hepiniz maymun gibi zıpladınız! ”deyip güldü. Ali Aga gülerek:

-Maymunlar nasıl zıplar?  diye sordu. Bu kez de Mustafa Saatçı Ali Aga’ya :  “

-Sen maymunların nasıl zıpladığını bilmi, yormusun? diye sorunca, “O bilmez, kazlar zıplayamadığı için zıplama nedir bilmezler, o nedenle anlatma, o anlamaz! ” Sami Akıncı Mustafa Saatyçı’ya çıkıştı:

-Görevin sessizliği sağlamakken sen daha çok bozuyorsun! deyip söylenerek çıktı. Arkaısndan, -“Çoban Mehmet’e duyuracak! ”diyenler oldu. Sami bu sözü duymuş döndü:

-Benim, başkasının sözünü duyurma gibi bir huyum yoktur, ben insanlarla konuşmasını bilirim. Dediğinizi konuşmasını bilmeyenler yapar! deyip gene gitti. Arakasından İsmet:

-Hadi konuşun bakalım, Sami söyleyince“Dut yutmuş bülbül oluyorsunuz! İsmet’in yanlışını bulan oldu. “O söz öyle değil, böyledir! ”deyip söz, “Dut yemişbülbül! ”şekline sokuldu. Herkes çıkınca Mustafa Saatçı, “Ben burada akşama dek yalnız ne yapacağım? ”deyince “SS sana arkadaş olmaya gelmiyor mu?  Sorusu soruldu. Mustafa Saatçı soranlara teşekkür etti.

Hep birlikte kahvaltıya gittik. Mustafa Güneri Öğretmen bana “Şerif, ani bir karar verip gitti, selam bıraktı, mektup yazacak! ”dedi. Birden neşem yerine geldi. Geldi ama niçin geldi diye kendime soramadım.

Bu cumartesi tüm gün çalışma var. Kahvaltıdan sonra topluca işbaşı yaptık. Öğretmen bizimle geldi ama öbür tarafa geçti. İki makası dikmiştik ancak ayrıntılarını hazırlamamıştık, onları da hazırlayıp çakmadan altına koyduk. Bugün daha düzenli çalışıp iki makas daha çıkarmaya kararlıyız. Salih Baydemir:

-Ben bugün cezalıyım, benimle kimse konuşmasın deyince, arkadaşlar Salih'e karşı çıktılar. Sen zaten konuşmuyorsun, o nedenle kendine konuşamama cezası koyamazsın. Bir ceza koymak istiyorsan ancak konuşma cezası koyup akşama dek konuşabilirsin! ”Salih öyle şey olur mu? deyip karşı durduysa da sonradan “Haklısınız, öyle yapmalıyım ama bugün değil bir başka gün! ”deyip işine koyuldu. Gerçekten bugün çok verimli bir çalışma yapıyoruz. Sili Usta geldi, ”Ben sizi oyalamayayım! ”deyip elini ağzına kapattı, “Sussssss! ”diyerek gitti. Mustafa Güneri Öğretmen geldi, Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un sürekli inşaatları sorduğunu, Ekim sonuna dek çatıların kapanıp kapanamayacağını sorduğunu söyledi. Mustafa Güneri Öğretmen: “Ekim sonuna daha neredeyse iki ay var! ”demesi üzerine içim burkuldu. -“Bizim gitmemiz galiba hiç düşünülmüyor! ”diyesim geldi ama sustum. İçten kederlenmeme karşın:

-İki ayda tüp çatıları kapatırız! dedim. Mustafa Güneri Öğretmen:

-İbrahim, bu sözü bir de Genel Müdürümüze böyle rahat söyleyebilsek, ne güzel olur! dedi, gülerek ayrıldı.

Cumartesi günleri törene yetişme amacıyla erken iş bırakılıyor. Öyleyken bir iki makası tam olarak hazırladık. Yemek gecikecekmiş, önce tören yapıldı. Süheyla Öğretmen çok neşeliydi. Hemşerimi atlattı mı yoksa kesin bir “Olurlu” karar verip onu sevinerek mi gönderdi? ” Törenden dağılırken Kızılçullu ekibinden iki arkadaş benden gene akordiyon istediler. Bu kez olmaz, biz de çalışıyoruz, sizler oyunları biliyorsunuz, oynamasanız da olur. Oysa biz oyunları öğrenmek zorundayız;  bir daha sizleri bulamayız! ”dedim. Bu kez de çalışmalarımıza katılabileceklerini söylediler. Akşam işten sonra bekliyoruz! dedim. Yemekte bu yılın ilk karpuzunu yedik. Dilimler küçüktü ama karpuzlar tatlı geldi. Ben köyümü anımsadım. Bizim karpuzlar hem beyaz kabuklu, hem daha tatlı hem daha büyük dilim oluyor. Buranın üzümleri de tatlı olurmuş. Bağlara yakın gidiyoruz ama dikkat edip üzümlere hiç bakmadım. Yemekten sonra, “Ne yapacağımı tam kestiremeden kuşkulu bir şekilde kemanı alıp çalışma yerime gittim. Süheyla Öğretmen, bir grup mandolinci öğrenciyle geldi, onlarla çalıştı neredeyse işbaşı zamanına yakın benim yanıma geldi. Gene güleç yüzlü, gene tatlı dilli. Benim düşündüklerimle hiç ilgisi yokmuşçasına konuştu. Dünkü bıraktığı parçayı çaldırdı. Beğendi ama gene ödev vermedi, “Hepsine çalış, hepsini salt okuma duyarak çal, öyle çalarsan onların hepsi güzel birer şarkı olur, daha zevkle çalışırsın. Akordiyonda da öyle değil mi? Bir parçayı çaldıktan sonra bırakıyor musun, yoksa çaldıkça çalacağın gelerek yorulasıya çalıyor musun? ” diye sordu. Ben dikkatle dinliyorum ama aklım fikrim Şerif Öğretmende, konuşma ona gelecek mi? Gelmedi, inadına başka şeylerden söz etti. Şerif Baykurt yok! Her günkü gibi gülümsedi, iyi çalışmalar dileyerek ayrıldı. Neşem iyice kaçtı koşarca işe gittim. Arkadaşlar daha önce gitmiş bana takıldılar; yorgun gibiymişim, kemanım ağır gelmişmiş , öğretmen azarlamış olabilirmiş, daha başka olasılıklardan söz ettiler. Aldırmadım, beni etkileyen olayın sonu ne olacak? Bunu , derinliğine düşünmeye başladım. Hazırladığımız iki makası da son çabalarımızla diktik. Atölyenin az ilerisinde neredeyse bir çatı oluştu. Aynı çatıyı Kepirtepe’de de yapmıştık. Asfalttan geçenler dikkatle bakıyordu. Sanırım çoğu bunları bina için yapıyorlar belli ama buraya neden dikiyorlar? ” diye soruyorlardı. Bunu öğrenciler de çok sormuştu. Gene soracaklar çıkacaktır. “Abi, bunları neden yere dikiyorsunuz? ”Bu sorulara arkadaşlarla konuşa konuşa ortak bir yanıt bulmuştuk:

-Çatıyı biz yapıyoruz, ancak yaptığımız çatıyı bina üstüne koyunca üstten rahatça göremiyoruz. Yaptığiımızı bir kez olsun görebilmek için böyle yere kuruyoruz, sonra da binanın üstüne taşıyoruz! ”Çok kimse buna inanmıştı. Büyüklerden soranları aynı yanıtı veremiyorduk. Onların yanıtını soranlardan biri vermişti. Makasları diktiğimiz bir gün, okulun önünde duran bir otobüsten yolcular inmişti. Bir bölümü okula yöneldi, bir kaçı da bizim yanımıza geldi. “Kolaygelsin! ”dedikten sonra içlerinden biri “Çatıyı neden yere dikiyorsunuz? ”diye sordu. Arkadaşlar bana baktı, ben doğrusunu söylemek üzere toparlanırken yanındakilerden biri, bilgiç bilgiç açıklama yaptı: Çatıyı büyük öğrenciler yapıyor. Küçük öğrenciler yakından görsün öğrensinler diye böyle göz önüne koyuyorlar, bir süre burada duruyor; herkes görünce kaldıracaklar! ”dedi. Bu yanıtı bizimkinden daha oturaklı bulduğumuz için sonra bir süre kullanmıştık. Biz geçici çakmaları bitirirken Sili Usta geldi. “Biliyor musunuz Tonguç gelecek, bunu görünce size ne diyecek? ”Ben, bilmiyoruz! ”dedim. Sili Usta bana bakarak: ”Ben biliyorun ne diyeceğini, “Bunu en yakın zamanda yerinde, binanın üstünde görmek istiyorum! ”diyecek. Sili Usta bunu söyleyince bu kez ona da Kepirtepe’de soranlara söylediklerimizi anlattık. ”Genel Müdür sorunca da “Herkes yerde görüp nasıl yapıldığını öğrensin, diye önce yere kuruyoruz! Sili Usta:  “Olmaz, o sizden başka yanıt bekleyecek, onun sabrı azaldı! ”dedi. Salih:

-Duvarcılar bitirsin biz çatıyı kuralım! deyince Sili Usta:

-İşte bu iyi söz, duvarlar bitmeden çatı kurulamaz! Her zamanki gibi sağ elinin avucu bize doğru olmak üzere kaldırıp gitti. . Sili Ustanın selamı öyle. Gülümsüyor, sağ elinin dört parmağı bitişik baş parmağı biraz ayrı bize doğru kaldırıyor. Şimdilerde buna alıştık. Başlangıçta arkadaşlar bu konuda çok yorum yapmıştı. Yusuf Asıl’a göre bu “Sizi tokatlayacağım işareti, İsmet Yarar’a göre Adolf Hitler’e öykünme, Harun Özçelik ise bunu dostluk simgesi olarak yorumlanmıştı. Gün geçtikçe Harun Özçelik’in yorumu ötekileri gölgeledi. Özellikle tokatlama taraftarı olmadığını çok iyi anladık. Adolf Hitler’e öykünmesi zaten bir şaka yakıştırmaydı. Adamcağızı Hitler yurdundan kaçırmış, onun nesini sevecek? Sili Usta gidince söylediklerini bir süre değerlendirmeye çalıştık. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç için yalnız “Tonguç! ”dedi. Bey mey eklemedi. Derken “Tonguç ne demek, ne anlama geliyor? Arkadalar bana sordu. Bu adı hiç duymamıştım. Daha doğrusu Lüleburgaz’a gelinceye dek duymamıştım. Öteki adlarını Alpullu’da öğrenmiştik. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu geldiğinde ona Genel Müdür, diyenler oldu. O zaman yapılan açıklamalardan Genel Müdürün de İsmail Hakkı olduğunu bu arada soy adıda söz konusu olmuştu. Ancak adının tümü yazılıp konuşulunca soy adı fazla ilgi çekmemşti. Bu kez tek soy adı söylenince anlamını merak ettik. Ben Tonguç sözünün anlamını bilmiyorum. Ayrıca başkasından da duymadım. Üstelik çevremdeki soy adlarını da hep ben sormuşumdur. Omurtak, Altaylı, Karabekir, Madaralı, İdil, Baykoca, Bilgüray, Görkey, B irkök, İnan, Evren, Bağ, Renda, Bayar, Saydam, Arıkan, Karaosmanoğlu, Soysal, Aksoy soy adlarını hep sorduğumu anımsıyorum. Tarihte de Tonguç’a benzeyen bir Tunguzlar vardır, başka bir benzer ad anımsamıyorum. Salih Baydemir konunun uzamasından sıkıldı. “Neyse bilmiyoruz, bir bilenden sorar öğreniriz! ”dedi. Yusuf daha kolayını buldu, “Gelince kendisinden sorarız! ”Bu kez de insanlara soyadının anlamı sorulur mu? Sorulursa yanıt alınır mı? Yusuf buna da yanıt buldu:

-Sorulur ama çoğunlukla da doğru yanıt alınamaz! ”Örneğini de kendinden verdi: ”Asıl, bir çok anlama gelmektedir, hangisini söyleyeyim, iyisi mi, ben bilmiyorum, babam almış, bana hiçbir zaman açıklamadı. Bu kez de arkadaşlar “Asıl sözünün anlamlarını konuştular. Asıl, bir şeye asıl-çek, ipe asıl, ipi çek, İdam Sehpasında asıl, beddua, ilenme. Bir şeyin gerçeği, aslı…. Ben Yusuf’un hiç düşünmediği bir anlam söyledim: Asil sözünün “I harfi ile yazılmışı, Asil=Asıl. Buna iki de örnek verdim; Eski Bakanımız Saffet Arikan, soyadını Arıkan, şair Kemalettin Kamide Kamu yaptı! ”deyince arkadaşlar: ”Sahi bu da olabilir! ”diyerek Yusuf’a takılmaya başladılar: Asil. Tarihteki asilleri anımsayıp Köleler, asiller anılmaya başladı. Asil sözü edilince sonunda Recep Kocaman, ”Damarlarındaki asil kanda mevcuttur! ”sözünü ortaya getirdi. Söz için oradaydı buradaydı derken Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi anımsandı. Fikret Madaralı Öğretmen; “Gençliğe Hitabe, sizin sürekli ödevlerinizin başındadır, onu güzel okuyup açıklayamayan öğretmenliğe heveslenmesin; nasıl silahtan korkan avcı olamazsa, sudan korkan balıkçılık yapamazsa bu da onun gibi birşeydir, Gençliğe Hitabeyi ihmal eden öğretmenlik yapamaz! ”derdi. Asiller-Köleler derken tarihe geçtik; konuştukça Atina-Isparta derken Roma tarihi, Marius, Sulla, Pompeus, Sezar, Oktavius, Brütüs darkasından Neron! da durduk. Neron Roma’yı yakmış oysa biz yeni bir okul kuruyoruz. Neron’a ne gerek var? Almanya işgal ettiği yerleri yakıp yıkıyor. Arkadaşların bir bölümü:

-Yok okadar da değil! ”dedi. Ben bizim köyden, Lüleburgaz’dan örnekler verdim. Bizim köyün camisini Balkan Savaşında Bulgarlar yakmış. Yanan binaların enkazı zor kaldırılıyormuş. Bu nedenle köylüler cami enkazını kaldırmamış, eski cami Yanık Cami olarak öyle duruyor. Lüleburgaz’ın Edirne yönündeki köprü yanındaki cami de gene Balkan Savaşında Bulgarlarca yakılıp yıkılmış. Gelecek kuşaklara ders olsun düşüncesiyle cami onarılmıyor. Bu konuşmalardan sonra da Yusuf:

-Yok yahu, şimdi Almanlar girdikleri yakıp tıkıyor mu?  “Hepsini değilse bile bir çok yer yakılıp yıkılıyor! ”Dostluk üstüne başlattığımız konuşmalar savaş yıkımları içinde köye dek sürdü. Yusuf’la ikimiz ayrılıp okul bahçesine gittik. Yusuf’un köylüleri Ali, Rafet, Haşim bize katılmaya karar vermişler, bana sordular. “Bence hiçbir sakınca yok, buna biz çok seviniriz! ”dedim. Gelen Kızılçullu oyuncularından biri geçen gün akordiyonu verdiğim Yaşar’dı. Buna biraz üzüldüm. Gene akordiyon isterse vermeyeceğim. Öteki Ekrem, onu yeni tanıdım. Ahmet’le Yusuf Dağlı Zeybeğini istediler. Bense bunu iyi çalamıyorum. Ekrem ağızla düzeltmeler yaptı, kolay kavradım. Tekrar tekrar oynadılar. Ekrem en iyi oyuncularıymış. Yaşar onu özellikle getirdiğini söyledi. Bunu duyunca sevineceğim yerde içim cızladı, ayrılırken akordiyonu isteyecek. Ona nasıl “Olmaz! ” diyeceğim. Yemek ziline dek oyunları sürdürdük. Ekrem uygun bir zamanda gene geleceklerini söyleyerek ayrıldılar. Sevinmeyle üzülme arasında kaldım. Akordiyon falan lafı eden olmadı. Üstelik Yaşar, güleç bir yüzle ayrıldı. Bu kez de “Acaba benim kasılarak duruşumdan anladılar da onun için mi akordiyon istemediler? ”dedim durdum. Çoban Mehmet yemeğe gelmiş, yanında kendisi gibi kısa boylu oldukça tombul biri var. Kızılçullu müdürüymüş, inanamadım. Ben onu bizim müdürümnüz Nejat İdil gibi, ince- uzun çevik biri olarak düşlemiştim. Bu adam da Hüsnü Baykoca gibi badi badi yürüyen cinsinden. Üstelik onun için çok güzel yazılar okumuştum. O yazılara hiç yakıştıramadım. . Sürekli konuştu. Üstelik hemen bir özelliğini saptadım. Eliyle sık sık masaya vuruyor: Horoz gagası gibi yapmış parmağını, masayı gagalıyor: Tık tık! ”Anımsadığım kadarıyla müdürümüz Nejat İdil de onu övmüştü. Arkadaşım Ziya da mektuplarında övüyordu. Yemekten sonra derslikte tüm okuma saati boyunca Kızılçullu Müdürü Emin Soysal’dan söz edildi. Ben de arkadaşları düşünüp kaldığım yerden sıra ile yazdım. 51, Bekir Temuçin, arkadaşlar içinde en zayıf sayılan buna karşın en çalışkanlar arasın bulunan, hile, yalan, gizli konuşmalardan uzak duran bir arkadaşımız. Öğretmen sorularına en çok parmak kaldıranlardan biri Bekir Temuçin arkadaşımızdır. Şimdiye dek hiçbir öğretmence azarlanıp yerine oturtulmamıştır. Çok çalışmaz gibi görünür ama çalışınca kendini vererek çalışır. Sanat derslerinde de başarılıdır. Ancak bedensel yetersizliği nedeniyle öğretmenlerce biraz korunur. Taraf tutmaz, eğriye eğri doğruya da doğru der. Bu ölçeğinde bu güne dek pek şaşırmamıştır. 53 Ali Önol, Baba Ali başta olmak üzere fazlaca ad takılanlardandır. Arkadaştan çok hemşerilik anlayışı egemendir. Bağlı oluğu iki arkadaşı da aynı köyden olan Sefer Tunca ile Fettah Biricik’tir. (Köyleri ayrı ama onlar kendilerini Meriçli sayıp böyle anar böyle tanıtırlar)Şakacı gibi görünür, başkalarına takılır ama kendisine takılanlarla kolayca kavgaya kalkışır. Herhangi bir etkinliğe tutkuyla sarılmaz. Günlerin bir an önce geçmesine sonucun ne olursa olsun ivedilikle gelmesini bekleyenlerdendir. Konuşmaktan kaçınan bir tutumu vardır. Bu nedenle tahtaya kaldırldığında çoğunlukla başarısız olarak yerine oturur. 60 Salih Baydemir. Sınıfımızın küçük grubunun büyüğü, büyük grubunun da küçüğü olarak adlandırılır. Ancak sanat derslerinde hemen hemen en büyüklerin başında gelir. Teknik resimde, tertip, düzen işlerinde herkesin beyenisini almıştır. Kültür derslerine çalışmadığı için başarısız gibi görünmektedir. Özellikle okumayı sevmediğini söyler, okumaz. Bu nedenle genel konularda susar. Bu suzkunluğu onun gerçek yerini saptamaya çalışanları yanıltmaktadır. Eleştiriye katlanamaz. Bu özelliği de onun kavgacı görünmesine neden olmakdatır. Bir çok şakaya gülerek katlanır ama kendisine “Kara Salih! ”denmesine katlanamaz. 6I Hasan Üner. Namı diğer Küçük Hasan, Dedecikli, Çok Okumuş, Kitapçı, Kitap Kurdu gibi daha başka adları da vardır. Küçüklüğünü iyi bilir. Kimseyle boy ölçüşmeye kalkışmaz. Kültür derslerindn geçer not almayı yeterli görür, sanat derslerinde de ezilmeden çalışmayı yeğler, birlikte çalıştıklarına uymak için çaba gösterir. 63 Hilmi Altınsoy. Çok akıllı olduğuna buna karşın çalışma gayretinin ekikliğine inandığını söyler. Zaman zaman çok ilginç çıkışları olur. Ancak bunlar çoğunlukla arkadaşlar arasındaki tartışmalara yol açar . Derslerde susmayı yeğler. Numaralarımızın yakınlığı nedeniyle geşmiş dönemlerde hep birlikte olduğumuzdan arkadaşı iyi tanıdığımı sanıyorum. Hilmi Altınsoy gerçekten zeki bir arkadaş. Neden çalışamadığını çok gözlememe karşın belirli bir engel göremediğimi, buna karşın başarması olanaklı konularda bile tutkluk yaptığını üzülerek saptamış bulunuyorum. Sonunda arkadaşım, “Ben böyleyim! ”deyip, kendi kendine boyun büküp, işi oluruna bırakmıştır. Oysa istekle sarıldığı bir çok işin başında yıldız gibi parlamıştır. Örneğin güreş, Mandolin çalma, etkinliklerinin başında parmakla gösterilirken birkaç ay sonra ortalıktan kaybolmuştur. Arkadaşın sağlığı iyi görünmekle birlikte genel tıp kontrolünden geçtiğimiz iki olayda da arkadaş tekrar tekrar çağırılmış, hastanelere gönderilmiştir. Yakınımda olduğu için iyi bildiğim bir de uyurken gürültülü sopluması vardır. 70 Halil Basutçu. İlk Boy sırasında bizi yan yana tuttular. Sonra aynı sıraya oturduk. Geçmiş (3)üç yılda bu sürdü gitti. Sanat çalışmalarında ilk yıl hep birlikte çalıştık Sonra o Yapıcı ben Marangozluk bölümlerine ayrıldık. Hasanoğlan’da çadır dersliğimizin yerersizliği nedeniyle oturma yerlerimiz ayrıldı. Ancak arkadaşlığımız sürüyor, bana kalırsa sürecek. Buna karşın Ayrılığımız bir çok yan var. Ben, Müzik çalışıyorum, arkadaş bu alanda hiçbir çaba göstermiyor. Ben oyunlar öğrendim arkadaşın bunlardan bile haberi yok. Okuma konusunda da çok ayrılmış durumdayız. Okuduğum kitapları soruyorum çoğunu okumadığını söylüyor. Bu ayrılığa karşın arkadaş gayet iyi düşünüyor, olaylar üstüne benden daha gerçekçi yorumlar yapıyor. Hiç kimsenin işine karışmamak gibi bir anlayışı var. Ancak ben onun bu denli yan çizişini doğru bulmuyorum. Bizim dışımızdaki buna karşın bizi ilgilendiren olayların nedenini, niçinini, nasılını soruşturmazsak onlardan nasıl kurtulacağız ya da korunacağız. “Bana dokunmayan bin yaşasın! ”demek güzel ama ya o yılan bir başka gün gelip kapımıza dayanırsa! ? ”Arkadaş kendi kolunda en başarılı arkadaşlarımızdan biridir. 72 Hüseyin Orhan. Benim şimdiki iş arkadaşım. Çok uyumlu, herkesle iyi geçinmek için çaba harcıyor. Bu bana göre sanırım biraz korkaklıktan ileri, geliyor ama Orhan için ben bunu böyle yorumlamak istemiyorum. Arkadaş çalışkan, olabildiğince uyumlu. Kimi kıskançlık yanlarını saptamama karşın birlikte çalışmaktan hoşlanıyorum. Daha çok bilmek, daha çok öğrenmek için istek göstermesi beni sevindiriyor. Özellikle Almanca öğrenmek isteği benim de isteğimi kamçılıyor. Orhan da Salih gibi küçüklerin en büyüğü büyüklerin de en küçüğü, her iki grupta da çalışkanlar arasında sayılmaktadır. 73 Kadir Pekgöz. Hamitabat’lı hemşerim. Ağabeyi Hüseyin benim arkadaşımdı. O zaman soyadı yoktu, öğrenciler çoğunlukla taktıkları adlarla ya da sıfatlarla çağırırlardı. Beni köyümün adıyla çağırırlardı. . Hüseyin biraz esmerceydi, onun için olacak Kara Hüseyin derlerdi. Sonradan öğrendiğime göre babalarına da Kara Hafız denirmiş. Kadir için böyle bir sıfat takılmadı. Soyadının çağrıştırdığı “Tepegöz” bir süre takıldı ise de sürmedi. Kadir de bunun üstünde durup da kimseye bir şey söylemedi. Böyle olunca söz unutulup gitti. Şimdilerde çok kızan biri belki dokundurmak için tekrarlıyorsa da bu da gelip geçici oluyor. Kadir Pekgöz çalışkan bir arkadaş. Çalıştığı ölçüde başarılı olduğunu söyleyemiyorum. Onda da Hilmi için söylediğim gözlemlerim var. Sözlü yoklamalarda bildiklerini rahat anlatamıyor. Yazılılarda ise biraz telaşlanıyor. Rahat yazıp zamanı iyi kullanamadığını sanıyorum. Bir kaç yazılıda bu konuşuldu. Gene de sınıfın ortalarında. Başarısızların çokluğuna bakılarak Kadir Pekgöz ortanın altına inmeyecektir. 74 Mehmet Başaran. Sınıfımızda en çok şiirle uğraşan olarak tanınıyor. Ne yazıyor, kime yazıyor, kime okuyor bilmiyorum ama, bu söyleniyor. Kendisi çok çekingen, sakin sakin konuştuğuna tanık olmadım, kızınca birden parlıyor. Daha ziyade belli arkadaşlarla fıskos konuşmaları seviyor. Başkaları için yapılan konuşmaları dikkatle izliyor. Hasan Üner’e göre kitap okuyormuş. Benimle pek konuşmuyor. Bunu nedenini ben başka bie olaya yoruyorum. Oysa köylüsü Mehmet Yücel bunu çok başka bir nedene bağladı. Ben birlikte çalıştığımız zaman Mehemt Başaran’ın yeterince çaba harcamadığını görünce grubuma almak istemedim. Öğretmenler beni haklı buldu, bizi ayırdılar. Bana karşı soğukluğunu buna bağladım. Çünkü Mehmet Başaran ya hastadır, ya da bir başka kaçamak peşindedir. böyle olunca sanat derslerinde alınacak sonuşlardan öteki arkadaşlar da olumsuz etkilenmektedir. Benim de buna dayanıklığım zayıf. Ceylan Köylü büyük Mehmet( Mehmet Yücel) bana, ”Yanılıyorsun, o beni çekemez. Köydeki durumlarımıza dayanan bir zıtlaşmadır bu. Burada da sen bana yaklaştıkça o salt bana yaklaşmandan ötürü sana yan bakmaktadır. Dikkat et, benim en iyi arkadaşlarımdan hep uzak durur. İsmet, Mustafa, şimdilerde de sen. Bunu böyle bil, başka neden arama! ”Olabilir. Mehmet Başaran, belki şiirle uğraştığı için kültür derslerinde başarılı olamamaktadır. Fikret Madaralı Öğretmen onu açık açık korumaktadır. Bu nasıl korumaysa, bir kez olsun Tarih dersinde tahtaya kaldırmamıştır. Sanat derslerinde genellikle yardımcı işlere verilir. Su taşıma, lüks yakma, araç-gereç silme vb.

75 Yakup Tanrıkulu. Zayıf bedenli arkadaşlarımızdan biri de Yakup Tanrıkulu’dur. Az konuşur, sürekli gülümser. Temiz giyinip beynilmek bekler. İsterse güzel şarkı söyler, Özellikle Trakya oyunu olarak bilinen Hora oyununu güzel oynar. Şakacıdır ama işi şarlatanlığa götürmez. Kavgalara karışmaz. Yeterince çalışmadığı için başarılı değildir. Oysa Yakup gerçekte yetenekli bir arkadaş. Onun da bir sağlık sorunu var sanırım. İki genel kontrolda da Yakup ayrıldı defalarca doktora gitti geldi. 76 Arif Kalkan, 3. İneceli, Kırklareli İnece bucağından. Bizim sınıfta iki üçlüsüü var, biri Meriçli, biri de İneceli. Meriçli triyumvirlerin Sefer Tunca’sı ile İnece Tiyiumvirlerinin Arif Kalkan’ı iyi arkadaştır. Gel gelelim ötekiler bir birine tümüyle zıt. Yakup Fettah’la bir araya gelmez, Abdullah da Baba Ali’ ile hiç uyuşamaz. Arif adı gibi arif; İyi niyetli, iddiasız kendine yetecek kadar çaba göstererek sınıfın ortalarında gidiyor. Arkadaşlığı çok iyi, Sanat derslerinde terleyerek çalışır, sanat öğretmenlerince sevilir. Benim de en güvendiğim arkadaşımdır. 77 Emrullah Öztürk. Bulgaristan’dan okumak için gelmiş. O da benim gibi okumaya çok ara vermiş. Doğum tarihini ya da yaşını kesinlikle söylemiyor. Kayıtlarda var ama beni pek ilgilendirmediği için öğrenmedim. Ancak benden küçük olmadığını anlamış bulunuyorum. Sınıfın ağabeylerinden. Buna karşın oldukça mız mız, en küçüklerle bile ağlamaklı tartışmalara kalkışıyor. Hem çok alıngan hem de en ufak takılmaları büyütüp insanları karşısına alıyor. Yeterince çalışmadığını yakın sıra arkadaşı olmam nedeniyle gözlemleyerek biliyorum. , şimdiki durumda başarısız arkadaşlarımızdan biridir. Herhangi bir alana eğilimi yok, ilgilendiği bir uğraş da seçmemişlerden. . 78 Hüsnü Yalçın. Hüsnü de Emrullah gibi Bulgaristan’dan gelmiş. Onda da ev, aile özlemi var. Bunların acısını çekiyor. Ancak Emrullah gibi bunların üzüntüsü içinde boğulmuş değil. Tüm gücüyle bu üzüntüleri aşarak başarılı olmaya çalışıyor. Arkadaş canlı olduğu için arkadaşlar da ona yaklaşıyorlar. Kimi zaman bu yaklaşmalar tatsız sonuçlar verse de Hüsnü arkadaş, bunları sorun yapıp sürdürmüyor. Herhangi bir tatsızlığa karışmışsa bu daha çok korumaya çalıştığı Emrullah yüzünden olmuştur. Kendisi arkadaşlar arasındaki şakaları şaka olarak saymakta, çoğuna da gülüp geçmektedir. Kültür derslerinde başarılı sayılmasa da en arkalara düşmemektedir. Sanat derslerinde de iddialı değildir. 79 Ahmet Güner. Poyralılı Ahmet, Aşık Ahmet ya da sadece Aşık olarak anılır. Şarkıcı Aşık Ahmet, Hasanoğlan’da birden Efe oldu denilebilir. Birlikte çalışığımız Külhanda parmak sayımıyla 20 güzel oyunun en ustası şimdiki durumda Ahmet Güner’dir. Ben buraya hemen anımsayıp yazamayacağım ama o bu oyunları eksik saymaktadır. Timurağa, Hoşbilezik, Tamzara, Sivas Ağırlaması, Merzifon, Çorum Halayları, AnkaraMisket, TrabzonHoronu, Sepetçioğlu, Harmandalı, Bengi, Arpazlı, Kozak, İzmir, Muğla, Kordon zeybekleri, şimdi de bunlara ünlü Dağlı Zeybeğini kattı. Ayrıca Cilavuz Sekme, Ladik Ey Sürmeli, Savaştepe Çağrı, Akçadağlılardan öğrenilen Tamzara, Kaleden Kaleye, Lorke, Tek Ayak-Üç Ayak adlarını ekleyince bu sayı 20’yi de geçmektedir. 79 Ahmet de Yusuf Asıl gibi benim çok vefalı oyun arkadaşlarımdır. Onlar bana destek olmasaydı ben bu oyunları öğrenemeyecektim. Notumu tamamladım. Arkadaşlar, Emin Soysal, Nejat İdil, Nurettin Biriz, Ömer Uzgil karşılaştırmaları yapıyorlar. Bizim dersliği kimi zaman bizim kahveye benzetiyorum. Kahvede insanlar çok rahat otururlar, aklana gelen sözü ortaya getirip üstünde dilediklerince dururlar. Kimi zaman da kahvden çıkınca ev yollarında durup durup aynı sözleri tekrar tekrar söylerler. Bizim arkadaşların çoğunluğu da öyle. Nejat İdil bizim Müdürümüz, onun iyi bir insan olduğunu az çok hepimiz biliyoruz. Böyleyken söz alanlar ötekilere onun iyiliklerini anlata anlata bitiremiyorlar. “Çok becerikli olsaydı, Lüleburgaz Belediyesince okula elektrik getirmeyi başarırdı! ”desem başıma üşüşecekler. Bunu ben demem ama onların bunu düşünmesi gerekir. Hangi nedenle olursa olsun bizim bir çok haklarımızın yerine getirilmediği de unutulmamalıdır. Fikret Madaralı Öğretmen eline keser alıp yatar merdivenler yaptırmasaydı o kışı çamurda yüzerek geçirecektik. Ayrıca okul Lüleburgaz’ın mahallesi sayılır. Oraya hiç değilse cumartesi, pazar günleri iki fayton ayırtabilirdi. Bunu Müfettiş Hayrullah Örs’e açtığımızda o bile “Nejat buna neden el atmadı ben de anlayamadım! ”demişti. Zil çalınca yatmaya hazırlananlardan bazıları demin değindiğim köylüler gibi yolda durup durup Ömer Uzgil diyorlar. Oysa Ömer Uzgil dün buradaydı. Kendisi gelip, “Merhaba demeseydi, görmek için kaç kişi çıkıp görüşecekti? ”Kendi kendime konuşarak yattım. Yatınca gene aklıma Şerif Öğretmenle Süheyla Öğretmen geldi. Anlaşamamışlarsa hemşerim bana neden mektup yazacak? Anlaştılarsa Süheyla Öğretmen okumayacak demektir. Öğleyse bunu sorarak öğrenebilirim. Ama nasıl sorarım? Yalan söyleyip kandırabilir miyim? Yalanın hem ayıp olduğunu düşünüyorum hem de yalan planları kuruyorum. Örneğin, “Okuyacağınızı söylemiştiniz, kesin durumun da “Eylül sonunda belli olacak! ”demiştiniz, işte “Eylül geldi geçiyor! ”diyebilir miyim? Ya da “Eylül sonunda kemansız kalacağım, şimdiden üzülmeye başladım! ”diyebilir miyim? ”Soruları sıralıyorum:  “Siz okula başlayınca Ankara’ya gidersek belki sizi de orada göreceğiz! ” Ya da “Biz 29 Ekim Bayramında Ankara’da olacağız, o gün sizin okul da bayrama katılacak mı? ”Bu cümleyi uygun buldum, bunu rahat sorabilirim. “Hayır! ”deyip geçerse, hiç üstünde durmam ya da “Yazık, katılsaydınız sizi görebilirdik! ”Esneyince yatakta olduğumu anladım, dönüp yattım.

 

7 Eylül 1941 Pazar

 

Uyandığımda İsmet’in sesini duydum birisine destur çekiyordu. “Tren yolu her zaman bir ölçü sayılmaz ama at, otomobil hatta bisiklet bir ölçüdür1”deyip birine çıkışıyordu. Az sonra da konuşa konuşa yanımdan geçip dışarı çıktılar. Yanındaki Mehmet Aygün’müş. Arkalarından çıkınca sordum, “Neyi tartışıyorsunuz? İsmet, Mehmet’in bir sözüne kızmış. Sözde Mehmet, “Benim köyüm Kırklareli’ye İsmet’in köyünden daha yakın sayılır, o at arabasıyla gidiyor, bense trenle yarım saatte gidiyorum! ”demişmiş. İsmet bu söze takılmış, “Trenin çalıştığında gidiyorsun ama, öteki zamanlarda bekliyorsun, oysa ben her saatte bir araç buluyorum. Bu nedenle sen, yanlış bir karşılaştırma yapıyorsun! ”diyormuş. “Bunun için tartışmaya gerek var mı? ” diyerek ikisine de çıkıştım. Bunun yerine, Kepirteper’ye dönünce sözleşir, bir gün ya Kırklareli’de buluşup aynı saatte ayrılarak evlerinize varışınızı yazarsınız ya da evlerinizden aynı saatte ayrılıp Kırklareli’dr buluştuğunuz saatlere bakarsınız! ”dedim. İkisi de biraz umutsuz:

-Kepirtepe’ye ne zaman gideceğiz ki? diye iç çekerek sordular. İşte sorun bu:

-Hep Kepirtepe, dolaylı olarak da ev, aile özlemi. . .

Kahvaltıda Süheyla Öğretmeni görünce şaşırdım, öğretmen masalarının yanında ayakta duruyordu. Gül yanına gitti bir süre konuştular. Gül ayrılarak kendi sınıfından çocuklarla konuştu. İsmet Özcan, Mehmet Aydemir, Hasan Çetin kalkıp öğretmenin yanına gittiler. Bunlar Müzik etkinliklerine katılan çocuklar, iyice meraklandım. Öğretmen öteki kapıdan çıkıp gitti. Biz kalkarken gene geldi. Öğretmen gene öğretmen masaları yanında durunca nöbetçi öğretmeni olduğunu nihayet anladım. Tanıdığım çocuklardan Rüştü Güvenç, Kamil Varlık, Mehmet Yüce de nöbetçi, öğretmenin yanına gidip geliyorlar. Bu kez de öğretmen nöbetçi olduğundan öğle çalışması yapılmayacak anlamı çıkarmaya kalkıştım. Kalkarken Hasan Çetin yanıma geldi, ona sordum. Düşündüğümün tam tersi, öğretmen sıkı sıkı tembih etmiş, “Herkes gelsin! ”

Yolda Yusuf, nereden aklına geldiyse;  “Bugün pazar, gavurlar azar! ”dedi. Bu sözü tekrarlayınca ben, “Sili Usta duyarsa buna kızar! ”diyerekYusuf’un sözüne uyak yaptım. Bu kez Yusuf, sözlerini uzatmak için benim sözümü bahane edip, yakıştırmalarını sürdürdü. G Bugün pazar

Bugün gavurlar azar.

Sakın bunu söyleme

Sili Usta duyarsa kızar! . . .

İşe bıraktığımız yerden başladık. Yusuf “Şiir yazdım diye sevinç içinde söylenirken:

-Sili Usta geliyor! diyen oldu. Yusuf telaşlandı, “Duydu mu? ” diye başını kaldırmadan sorunca arkadaşlar bir süre güldüler. Bu kez de Yusuf için yakıştırmalar başladı. Önce “Aslan Yürekli Richard! ”yerine “Aslan Yürekli Yusuf! ”oldu. Şiir düzenlemesinde gene Rişar adı kullanıldı:

Aslan yürekli Rişar,

Kırlara ava çıkar.

Aslan, kaplan ararken-

Fare görünce kaçar! (Kaçar, gerçekte sıçar)

Hepimizin Yusuf’a karş tavır almış gibi gülüşümüz; arkadaşın neşesini kaçırdı, bir süre sustu. Ali Yılmaz Öğretmen bu sessizlik üstüne geldi. Önce Yusuf’a sordu:  “Bu sessizliğin bir nedeni var mı yoksa normal bir ara mı verildi? ”Yusuf hiç beklenmeyen bir yanıt verdi:

-Her okulun Müdürü gelip gidiyor, bizim Müdürümüz neden gelmiyor? ”Ali Yılmaz Öğretmen:

-İşte buna gülünür, bizim bir tane müdürüz var, başka bir Müdüre gerek var mı? Okulumuz orada, Müdür Nejat İdil oranın müdürü, biz burada konuk durumundayız. Sen bir yere konuk gidince, ev sahibini bir yana itip kendi babanı mı çağıracaksın? ”Yusuf buna çok güldü.

Öğretmen ayrılınca gene varsayımlar kurgulayıp öyküler düzdü. . Sözde Yusuf bir yere gitmiş, babasını oraya çağırmış, kendi söylediklerine önce kendisi o denli güldü ki, bir ara Salih Baydemir:

-Koşun arkadaşlar su getirin, Yusuf tıkanıyor! diye bağırdı. Olay giderek Yusuf’un söylediklerinden çok onun gülüşüne, gülme durumuna dönüştü.

Öğretmenle çalışanlardan bize paydos haberi gelince toparlanıp yola çıktık. Dönüşte de aynı sözler tekrarlandı ama birönceki tadı vermedi. Bu kez de yürüyüş, düzgün yürüme, hızlı yürüme tartışmaları başladı. Yusuf benim adımımla kendi adımını ölçtü. Benim adımım, onunkinden uzun çıktı. “Sen, uzun adım ben kısa adım attığımıza göre nasıl oluyor da gene birlikte yürüyoruz? ”diye bana sordu. Ben “Matematik notlarımın on olduğunu, bunu pekala bileceğimi, asıl bunun yanıtını kendisinin vermesi gerektiğini söyledim. . Bir süre düşündü. Yusuf susunca Orhan araya girdi. Yusuf’a “Sen konuşurken de çok söz söylüyorsun, o, (Beni göstererek) az sözcükle senin söylediklerinden çok etkili oluyor! ”Yusuf bunu da tam dinlemedi; birden:

-Buldum!  deyip adım sayılarındaki farkı söyledi. Arkadaşlar bu kez de Yusuf’un matematik notunu tamladılar.

Yemekhane yakınından geçtik. Her pazar olduğu gibi gene yemek gecikmesi varmış. Bu kez de ekmek gelmemiş. İsmet Özcan’la karşılaşınca öğretmenin sabah onlara ne söylediğini sordum. “Öğle çalışmasında herkes hazır olsun! ”demişmiş. Buna da sevindim. Okul bahçesine girerken Röslein’le karşılaştım. O da İsmet’in söylediğini söyledi. Sonra da gülerek, “Sen zaten her zaman hazırsın! ”dedi. Biraz daha seslice güldü. Yanaklarındaki çukurluklar daha belirginleşti. Sanırım o aklından geçeni bana söylediği için rahatladığından güldü Ben de ( Çok yakınımda) bana söylediği sözden dolayı (çok görmek istediğim) gülüşünü yakından gözlemenin sevinciyle güldüm.

Yemek gecikmesi uzamadı az sonra zil çaldı. Pazar öğle dinlenmelerimiz uzun tutuluyor. Onun verdiği rahatlıkla ağırdan alarak yemeğe oturduk. Öğrendiğim durumu, müzik çalışmalarına benim de çağrılı olduğum Yusuf’a anlattım. Akşam çalışmasına katılmam koşuluyla Yusuf bana izin verdi. Yemekten sonra kemanı alıp köşeme gittim. Çalışma yeri olan gölgelik tıkabasa doldu. Bizim arkadaşlar da benim yakınımda çalıştılar. Kalabalığın nedeni öğretmen gelince anlaşıldı. Meğer, 7. 8. sınıflardan mandolin çalışması için çok istekler olmuş. Öğretmen de mandolin verdiği kimseler yanına bir ortak vermeyi, anlaşarak eşit koşullarda çalışma denemesi yapmaya karar vermiş. Yakın zamanda da yeni mandolinler gelecekmiş. O zaman herkesin mandolini olacakmış. Uzaktan izlediğime göre öğretmen oldukça zorluklar içinde düzenlemeler yaptı. Benimle, bizim sınıftan beş arkadaş dışında kimse bir mızrap vuramadı. Zil çalınca arkadaşlar mandolinleri alıp gittiler. Ben kemanı götürürken öğretmene baktım. Öğretmen gülerek el salladı. Yanında bir küme çocuk mandolin sırası umarak sessizce bekliyordu.

Kemanı bırakıp, arkadaşlara yetiştim. Kendimi de teselli ettim:

-Çocuklar mandolin, keman için çırpınıyor. Ben onlara göre çok şanslıyım. Ayrıca öğretmen beni pekala görmezden gelebilirdi. Arif'ler de oradan geçti, onları görmeyen öğretmen beni niçin gördü?  “Bunu iyi değerlendirmeliyim! ”deyip konuşmalara katıldım. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç gelecekmiş. Bilerek sordum: İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu adını kendisi Ismayıl yazıyor da Genel Müdür’ün adı neden İsmail yazılıyor? Yusuf, “Adın aslı İsmail de onun için! ”Bu kez soruyu değiştirdim. Yusuf’a, ”Senin hemşerin 43 İsmail şimdi ne yapıyor? Konuşma konusu Edirne/Karaağaç’a kaydı. İsmail gitmeseydi. Ahmet Güner olmayacaktı. Bu kez de kim gitti yerine kim geldi. Gidenlerin gidiş sırası, gelenlerin de geliş sırası ortaya getirildi. 45 Mürefteli Mustafa, 43 Manikalı İsmail, 39 Çeneli Kemal. Yerlerine gelenler 77 Emrullah Öztürk, 78 Hüsnü Yalçın, 79 Ahmet Güner.

Altıncı makası bitirirken öğretmen geldi. Bunları, bundan sonrakileri dikmememizi söyledi. “Yarın Lalahan’a gidip oradaki kereste durumu nu göreceğim, 4 arkadaş öteden alacağım buradan da iki gönüllü arkadaş gelsin istiyorum! ”dedi. Yusuf, “Akşam dönülecekse ben gelirim! ”dedi. Öğretmen gülerek:

-Sen gelirsen iki değil üç kişi isterim, ona göre deyince Yusuf alındı, vazgeçtiğini söyledi. Bu kez de öğretmen alınacağını söyledi. “Olmaz, söz verdin, dönemezsi! ”Orhan’la Recep, kurnazlık yaparak ortayı buldular:

-Yusuf gelirse biz gönüllü olarak geleceğiz! dediler. Yusuf buna sevindi. Ali Yılmaz Öğretmen:

-Şuna bak, neşeli şakacılığının altında bir de çelik gibi inatçılık saklıyomuş da bundan haberimiz olmamış! dedi. Öğretmen, hazırlanan kirişler için yer gösterdikten sonra, paydos için haber göndereceğini söyleyip gitti. Yusuf’un neşesi azıcık kaçmıştı. Onu güldürmek için fıkralar anlattılar. Salih Baydemir konuşmalara katılmamıştı, bir ara “Yusuf’u güldürmek için ona başkalarının sözlerini boş yere söylemeyin o onlara gülmez, ona kendi anlattıkların anımsatın! ”deyince sanki Yusuf bunu bekliyormuş, gibi, katıla katıla gülmeye başladı. Bir süre güldükten sonra neye güldüğünü de gene gülerek anlattı. Anlattığı ise Kepirtepe günlerce güldüğümüz bir olay. Burayla da hiçbir ilgisi yok. Ambar sorumlusu Asaf Amca aynı zamanda revir işleri sürdürücüsüdür. Doktorun gerek gördüğü zaman hastanelere gönderdiği hasta öğrencileri Asaf Amca götürür. Böyle bir gidişte Yakup Tanrıkulu, Hilmi Altınsoy, İdris Destan da vardır. İstanbul Sirkci’de treneden inince hastane yoluna çıkarlar. Asaf Amca işini çok titis sürdürmek isteyen bir insan. Hastaları sıraya koyar, kendi en öne geçip yürürmüş. Arada da dönüp diziyi bozanları paylarmış. Asaf Amcanın görme özrü vardır, çok kalın camlı gözlük kullanır. Dönüp sıraya bakar ama sanırım çok net görememektedir. Böyle bir yürüyüşte dönüp dönüp söylenirken bir keresinde durur sıradan çıkanı güzel bir paylamak ister. Ancak arkadaşlar tam sıra durumunda giderler. Onlar doğru giderken bir yabancı koşuk yürümeye başlamıştır. Asaf Amca elindeki şemsiyeyi kaldırıp yabancıya bir zılgıt çekmek ister. Daha doğusu zılgıta başlarken yanlışını anlar, hızla dönüp bir şey olmamış gibi yürümeye başlar. Dönüşlerinde bunu İdris Destan, ortaya çıkıp çıkıp anlatmış, bizi günlerce gülmüştük. Nereden nereye? Yusuf az önce bunu anımsayıp kendi kendini güldürmüş.

Yola çıkınca beni Asaf Amca yapıp olayı canlandırmaya kalkıştıysa da ben razı olmadım. Üstelik Asaf Amcanın öyle yaparak hayırlı bir iş gördüğünü söyleyip onlara yeni gülmeceler bulmalarını önerdim

Tören nedeniyle biraz hızlandık. Güneşin batmasına daha çok varken tören yapıldı. Bunu da sorun yapanlar oldu. Tören sırasında dururken güneş batıyor ama önünde kocaman bir çadır var. Dağıldıktan sonra kenardan çıkıp bakanlar gibi bizim dersliğin yanında batı dağlarına dönüp güneşi gösterenler de oldu. Bunu en iyi Hidayet Öğretmen bilir, ona soralım diyenler oldu. Ben bu öneriye katıldım;  “Dahası soruyu da ben sorabilirim! ”dedim. Amacım müzik öğretmeninin sorumlu gösterilmesini önlemekti. Törenden sonra okul bahçesi gene doldu, Beşikdüzü ekibi tümüyle Sis Dağı diye bir şarkılı oyun tutturdu uzun süre oynadılar. Bizimkiler beni çekeleyerek çadıra götürüp akordiyonu çıkarttılar. Bizimkiler ortaya çıkınca ortalık doldu. Meğer Kızılçullular fısat bekliyormuş. Yemek ziline dek hiç durmamacasına bildiğim oyunları çaldım. Ortalık tozduman oldu. . Oynayanlar konuşa konuşa yemeğe gitti. Ben masaya oturduğumda öğrendim;  beş grup önümüzdeki cümartesi gecesi bir ortak eğlence yapma kararı almış. Biz de oyunları yöneten Yusuf’la Ahmet, ben onlara uyuyorum. Öteki sınıf oyuncuları da buna hazır. Bu nedenle bundan böyle bizim sınıfta laklaka yapmaya fırsat verilmeyecek. Hatta konuşma konusu bile yapılmayacak. İşte ben buna daha çok sevindim. Yemekten sonra Yusuf’la Ahmet benim yanıma sıkıştı, bir taslak yaptık. Çok değil, iyi seçilmiş oyunları, güzel söylenen şarkıları, türküleri, yapılacaksa bir konuşma, okunacaksa bir şiir, kesinlikle kızlardan bir grup şarkı, Mandolincilerden beş kısa parça, çalarsa küçük kemancı Doğan’dan bir ya da iki parça. Kızılçullular isterse bizim oyunları oynayabilirler. Çünkü onlar bu oyunları çok daha güzel oynuyorlar. Öteki ekipler uzun olmamak koşuluyla kendi seçimlerini yapacaklar. Ekip görevlileriyle üçümüz birlikte konuşacağız. Öğretmen olarak da gene Hidayet Gülen Öğretmene danışacağız aynı zamanda Süheyla Öğretmene de duyuracağız. İsterse mandolin, şarkı seçmelerini kendisi yapsın. Konuşmalarımızı dinleyenler oldu. “Nedir bu fısıltılar? ”diye soran oldu. “Bize sormadan kendileri yapıyorlar! ”diyenler çıktığı gibi “Bize neden sorsunlar, zahmeti onlar çekiyor! ”diyenler oldu. Sonunda ben, “Başka okullardan gelen yirmi arkadaş, onlarla bizden yirmi arkadaş işbirliği neden yapmasın? ”diye sordum. “Ama siz üç kişisiniz! ”diyen çıkınca, On yedimiz öteki sınıflarda, onlar gönüllü görev alıyorlar. Sizler geçmiş eğlencelerde çok yoruldunuz, bunda da izleyici olarak dinlenin(! )”dedim. Konuşanlar sustu, dinleyenler güldü. Gülenlerden biri de Sami Akıncı’ydı. Sami Akıncı:

-Bunun böyle olacağı baştan belliydi. Arakadaşlar bu işlere zaman ayırdılar, öğrendiler, yapabileceklerine inandılar, inandırdılar. Onların yapabileceğine inananlar etraflarında toplanıp onlara yardımcı oluyor. Biz onlara nasıl bir katkıda bulunabiliriz ki? Biz, aramızda önce bunu konuşalım. Biz katılmıyoruz öyleyse onlar da yapmasın, düşüncesi yanlıştır. Bizim okul hiç yapmasa da öteki okullar yapıyor. Demek bizim de yapmamız bekleniyor!  Sami sözünü bitirmeden Fettah, “Sen de onlara katıl! ”dedi. Sami Akıncı;  “ yapabileceğim bir hünerim olsa katılırım. Gene bir konuşma yap deseler severek yaparım. Bundan sonra da mandolin çalışmalarına aksatmadan katılacağım. Benim düşüncem bu, kimse buna şaşmasın. Büyüklerimiz bizden bu tür etkinlikleri bekliyor! ” Derinliğine bir sessizlik oldu. Bu sessizlik nasıl bozulacak diye düşünürken yat zili çaldı. Önce Mehmet Yücel, “Yatalım arkadaşlar yatalım! ”diye bağırdı. Arkasından İsmet Yanar, “Uyuyalım arkadaşlar uyuyalım! ” çağrısı yaptı. Aşık Ahmet bana baktı, sağ elini oynatarak “Ne oluyoruz? ” dercesine yarı gülümseyerek dudaklarını oynattı. “Edirne Köprüsü taaaaştannnn, -Sen çıkardın beniiiiii baaaaştannnnn! ”deyip kalktı.

Yatınca Sami Akıncı’nın yeni kararına takıldım. Aslında bu karar yeni değildi. O geçen ay da buna benzer bir karar almıştı. Ancak o zamanki, çok sınırlı bir istek gibiydi. Bu kez müzik, oyun, gösteri etkinliklerine ilgisizleri suçlayan, katılanları ise öven bir tavırla ortaya çıktı. Üstelik “Bundan sonra kesin olarak ben de çalışacağım! ”diyerek kendisini bağlayan bir söz söyledi. Bize salt hak vermedi bizi, bizim gibi düşünenleri savundu. Biraz şaşırmış olmakla birlikte zararımıza olmadığını düşünerek, Süheyla Öğretmeni de bu işin içine nasıl çekebileceğimizi düşünmeye başladım. Oyun öğrenmek istiyordu, bunu düşündüm tüm oyunları biliyorum ama ben kesinlikle Süheyla Öğretmene öğretemem. Kızılçullu ekibinden usta oyuncu arkadaşa söylesem belki o yardımcı olur. Bunu aklıma koydum. Önce Ekrem’le konuşacağım, “Olur! ”derse öğretmene söyleyeceğim. Sanırım öğretmen yanına birkaç da kız alacaktır. Gül öteden beri istiyor, Melahat, Feride kuşkusuz katılacaklardır. Sorun çözülmüş gibi sevindim. Fısıltılar vardı, dikkatle duymaya çalışırken sesler çok uzaklara gitti. Arkalarından mı koştum ne kendimi bir ormanda buldum. Orman dediğim de benim tanığım bir ağaçlık. Bağı beklediğim sıralar oradan geçerdim. Yılanlı kuyu denilen yerden geçerken çok sık bir dirsek dönemeç vardı. Biri kolumdan tutuyormuş gibi titreyip koştuğum oluyordu. Oraya benzer bir yere girdim. Orası mı? Benziyor ama dar geçitin bir yanı kesilmiş, çırılçıplak tarla olmuş. Kuyu dedikleri yer ortalıkta yok. Kuyunun kaldıraç çekeceğini çok uzaklara götürmüşler. Acaba ben mi yanılıyorum, kuyu o kadar uzaktaydı da ben mi yakın sanıyordum? Kuyuda yılanlar var, deniyordu. Yılanlar ne oldu? Uzaklarta bakarken ayak ucumdaki yılanı gördüm. Sopa gibi dimdik duruyor. Yılanların böyle dimdik durduğunu Askerlik öğretmenimiz anlatmıştı. Doğuda bir atlı yürüyüşe çıktığında atı giderken birden durmuş. Koklayıp koklarıp ses çıkarıyormuş. Askerler binbaşıyı uyarmış “Yol üstünde yılan var! ”Binbaşı şaşırmış, bu ne biçim yılan?  kıpırdamadan duruyor. O yöreli asker açıklamış:

-Yılan giderken her nasılsa bir akrep yılanın üstüne çıkınca, yılan ölü numarası yapıp kıpırdamazmış. Kıpırdarsa akrep kuyruğundaki zehiri yılana geçirince yılan hemen ölüyormuş. Binbaşı olaya inanamamış. Tabancasını çekip yılana doğru gitmiş. Olaya karışan asker ise efsunluymuş bin başının az ötesindeki yılana dek gitmiş, akrebi görmüş. Asker hiç sakınmadan bir avuç toz alıp birden akrebin üstüne atmış. Toz yılana vurunca yılan önce bir halkalanmış arkasından süzülüp gitmiş.

Benim yılan bana doğru geliyor sandım, kaçmaya kalkışırken uyandım. Herkes uyumuş. Lüks yerine kör kandil gemici feneri konmuş. Rüya gördüğüme sevindim. Yaşar Binbaşı, yılan ikisi de sevimsiz ama binbaşımın yılan öyküsü de doğruysa ilginç bir öykü.

 

8 Eylül 1941 Pazartesi

 

Mehmet Yücel, ”Nöbetçi Yusuf Asıl, ”Bizim lüksü değiştirt akşam çok pırpırladı sonra da söndü! ”deyince anımsadım. Yusuf bugün Lalahan’a gidecekti. Şimdi öğretmene ne diyeceğiz? Bunu dedim, artkasından da Yusuf’a sordum. Yusuf nöbeti unutmuş. Değiştirmesini önerdik. Arkasından 49 Harun geliyor. Harun razı oldu. Yusuf rahatladı, tekrar tekrar bana teşekkür etti. Bana, ”Sen çok dikkatlisin! ”diyerek koluma sarıldı. Birlikte kahvaltıya girdik. Arka yanımdan oturan Hilmi Altınsoy’u öğretmenler masası yanında Reşat Tekinay Öğretmenle konuşurken gördüm. Çok önemsemedim. Kalkmak üzereyken Hilmi geldi, tam “Oralarda ne dolaşıyorsun diyecektim! ”Hilmi, eğilerek, bana “Yarın senin işin de zor azizim, yakacak kalmamış, bugün de gelmezse, yarın güneşte ısıtılmış çay içeceğiz! ”dedi. Hiç bozuntuya vermedim, meğer ben de yarın yemekhane nöbetçisiymişim. Biliyormuş gibi davrandım, “Benim şansım vardır, beklenenler bugün gelir, benim soyumda çok ermişlerin bulunduğundan söz ettim. Beni dinleyen Yusuf, hala öğretmene vermiş olduğu sözü, yatakhane nöbetini unutmuş olmanın şaşkınlığını yaşıyordu. Ermiş dedelerimden, köyde onların bir köşesi bulunduğundan, bu köşede geceleri mum yakıldığından, haftanın bir gecesi ise dualar okunarak okunmuş mumlar yakıldığından söz ederek Yusuf’u avutmaya çalıştım. Yusuf Lalahan’a gitme sevincini yitirmiş durumdaydı. Birşey demedi ama, gidilmese kesinlikle çok sevinecekti. İşe başlarken öğretmen geldi. Günaydından sonra öğretmen aksi şeytandan söz etti. Arkasından da kamyonun bugün daha önemli bir işe gönderildiğini Lalahan işinin kaldığını söyledi. Yusuf gülümsedi. Öğretmen Yusuf’a “Gidemediğimize mi sevindin yoksa? ”diye sordu. Yusuf “Hayır öğretmenim ben başka bir olaya güldüm! ”dedi benim Hilmi’ye anlattıklarımı aktardı. Ali Yılmaz Öğretmen ilgiyle bana sordu:

-Sahi sen böyle şeylere inanıyor musun? Ben, “Hilmi, arkadaşa şaka olarak söyledim ama Yusuf’a anlattıklarımın şakası yok, benim köyümdekiler bunlara inanıyorlar. Bulgaristan’da büyük dedelerimizden birinin türbesi varmış. Göç edince, türbedeki özel büyük mumluğu getirip bir odanın köşesine konmuş. Bizim aile kalabalıklaşınca bitişik komşumuz karı koca yaşayan yakın akrabamız bu kez OCAK bakımını üslenmiş. Türbe devamı olarak ayrılan yere OCAK denmektedir. Çocuklar, gürültü patırtı edenler oraya girmez, daha doğusu sokulmaz. Perşembe günleri özel adak mumları, diğer günler bildiğimiz mumlardan yakılır. Kepire döndüğümüzde bizim köye gelecekler arkadaşlar bu söylediğimi göreceklerdir. Bunu köyde herkes bilir. Ayrı evmiş gibi anlattığım ev bizimdir, bizim bahçemizin içindedir. Yine herkes bir başka şey daha bilir; evimizin semtine ne bir hırsız ne de bir kötü niyetli insan sokulabilir. Bunu salt bizim köylüler değil komşu köylerdekiler de bilirler. Ali Yılmaz Öğretmen duraksadı. Anlattıklarıma inanmadı ama, olayı gene de kuşkuyla karşıladı. Az durduktan sonra, “Sizin köylüler Bulgaristan'dan ne zaman gelmişler? ”dedi. 1898-1900 yıllarında geldiklerini söyledim. Öğretmen Ocağın o zamandan bugüne hep bizde mi durduğunu sordu. Daha önce bahçemizin öbür ucundaki büyük amcamda durduğunu, yengemin vefatından sonra bize geçtiğini anlattım. Öğretmen sözü Yusuf’un anlattığı sabahki benim, “Bugün herşey düzelir, yarın iyi olacaktır! ”deyişime getirdi. Öğretmen, kamyonun odun işine gönderilişini duymuşmuydun? ”diye sordu. Güldüm, “Nereden duyayım, ben kalktım, Yusuf’la birlikte kahvaltıya geldik, Hilmi arkadaş nöbetçiydi, geldi bana “Yarın sen de sıkıntı çekeceksin! ”dedi. Hiçbir şey düşünmeden ben, “Üzülme yarına kadar bir çare bulunur! ”demek istedim. Olayları biraz da oluruna bırakmalı diye düşündüm. Yolda gelirken de Yusuf’a, benim boyle düşünmemin kendi yaşamımızdan gelen inançlardan kaynaklandığını anlattım. . Öğretmen eliyle saçını düzeltti. Bir şey söyleyecekti, söylemedi. “Öbür taraftayım, arayan soran olursa, söylersiniz! ”deyip gitti. Öğretmen gidince arkadaşlar oldukça telaşlandılar. “Öğretmen senin anlattıklartından hoşlanmadı! ”dediler. Bense öyle düşünmediğimi, öğretmen insanların geçmiş dönemlerde inançlara çok önem verdiklerini, ancak neye inanıp ne ye inanmayacakları üzerinde hiç düşünmediklerini bildiği için belki yapılanlara üzülmüştür. Ben bir öyküyü okumuştuk derken daha Hasan gülerek “Keramet-Çiroz Ahmet! ”deyip Ömer Seyfettin’in öyküsünü anlattı. Arkadaşlar da okumuştu, güle güle bir daha okumuş gibi anımsadık. Arkasından Perili Köşk, Türbe öykülerini konuşarak öğleyi yaptık. Öğlede Hilmi muştuyu verdi, bir kamyon yakacak gelmiş. Benim sorunum yakacak değil, Hilmi’nin muştusuna “İyi! ”deyip geçtim.

Süheyla Öğretmen bugün lacivert renklere bürünmüş, bakalım benim köşeme gelecek mi? Gelirse oyun önerimi söyleyebilecek miyim? Kendi kendime kızıyorum, bunu kendisi söylemişti, “Ben de birkaç oyun öğrenmek istiyorum! ”Böyleyken ben “Oyun öğrenmek istiyordunuz, arkadaşlar yardımcı olacaklar, nerede, nasıl çalışmayı düşünüyorsunuz? ”neden diyemiyorum? Bugün gelirse söyleyeceğim. Çabuk çabuk atıştırdım. “Olur! ”derse yarın nöbetçi olduğuma göre Kızılçullulu Ekrem’e de söylerim iş yoluna girer. Ekrem’le bir başlasın, daha sonra biz de yardım ederiz. “Bu olursa çok güzel bir olay olacak! ”deyip bir süre, olmuş gibi seviniyorum. Ancak bu sevincim çok az sürüyor. “Söylerim, olmazsa olmaz, ne var yani! ”

Yusuf’la birlikte kalktık, o grubunu toplamaya gitti; ben de kemanı alıp köşeme çekildim. Tasasız bir insan tavırları takınarak çalışmaya başladım. Bizim arkadaşlar da büyük gruba katıldılar. Öğretmen öyle istemiş. “Birleşik çalışma yapalım! ”demiş. Öğretmen o uca girdi. Lacivert giyinince daha dolgun görünüyor. Belki ceket onu büyütüyor. Sözde ilgilenmiyormuşum gibi arkamı dönüp yay çekiyorum. Oysa her yay çekişte bir gözüm o tarafı tarıyor. Benim tarafa gelecekmiş gibi dönmüşken bakıp gene oradakilerle konuşunca başlayınca “Gelmeyecek! ”deyip oturmaya hazırlanırken gene döndü gülümseyerek geldi. “Benim çalışkan öğrencimi bugün de bırakamazdım! ”dedi. Bu güzel sözlere bir şeyler demem gerekirken, sustum kaldım. Üstelik susuşumu da kasıtlı yapmış gibi öylece durdum. Öğretmen kemanı elimden aldı, tellere bir iki parmaklarıyla dokundu. “Çaldığını uzaktan da olsa görmesem, sen bu kemana dokunmuyorsun, diyeceğim. Biliyorum çalışıyorsun, ama kemanın akordu hiç bozulmuyor, bu çok güzel bir çalışma oluyor! ”dedi. Kendisinin, arkadaşlarını ilk yıllarda en çok akortlardan yakındıklarını, öğretmenlerden de en çok akortlar için acı söz işittikleri anlattı. Sonunda bir söz olsun söylemek isteğim uyandı. “Sizden acı bir söz işitmemek için çok dikkat ediyorum! ”diyebildim. “A, ne varmış bunda, seninki bir keman, biz kalabalıktık. Sakın bunu düşünme rahat çalış! ”dedi. Bu kez de konuşma isteğim depreşti, ”Sizi akort için yormamanın yanında kemanınıza da ayrıca dikkat ediyorum, size de öğretmenininz kemanını verseydi, siz de daha dikkat ederdiniz! ”dedim. Öğretmek . ”Bak bak, işte ben bunu düşünmemiştim, gerçekten ben de öyle yapar mıydım, bilmem! ”dedi, güldü. İstediğim bir parçayı çalmamı söyledi. Çaldım, kendisi bir parça açtı onu da çaldım. Kemanı aldı aynı parçaları bir de kendisi çaldı. Yeni parça vereyim mi? ”diye sordu. Parça istedim, “Yarın nöbetçiyim, zamanın olacak! ”dedim. Bir atlayarak metottan bir parça verdi. Cesaretim artmıştı, “Biz oyunları sürdürüyoruz, çalıştığımız yer biraz kapalı, çok da temiz değil, sizi çağıramıyoruz. Uygun göreceğiniz yere arkadaşlarla gelebiliriz! ”dedim. Çok memnun olduğunu sözledi. “Onu biz kızlarla konuşmuştuk ama onlardan büyük bir istek gelmeyince ben, üstelemedim, bir daha kurcalayayım! ”dedi. Ayrılırken iyi ki anımsattın, ben oraya gidiyorum, onlarla bir daha konuşurum, iyi çalışmalar! ”deyip ayrıldı. Sevinçten ayaklarım bir birine takılarak çadıra gittim. Harun kapıdan beni gözetlemiş. Gülerek “Müzikçi seni tam müzikçi yapacak haberin olsun. Neler anlattı sana o kadar, bir saattir konuşuyorsunuz! ”dedi. . Kısa konuşmak için, “Kızlardan bir grubun oyun öğrenmek istediğini, onlara nerede ne zamanlar yardımcı olabileceğimizi sordu, ben de yapabileceklerimizi anlattım! ”dedim ayrıldım. Arkadaşlar benden önce gitmiş. Gider girmez Yusuf’u sordum, Süheyla Öğretmenle konuştuğumu söyleyecektim. Meğer Yusuf Lalahan’a gitmiş. “Hani gitmeyeceklerdi? ”Salih gülerek anlattı. Tam gelmişler, sürücü haber göndermiş, “Sizi bekliyorum! ”Öğretmen duraksamadan:

-Gidiyoruz ! deyip yürümüş.

Harun nöbetçi, Yusuf gitti. İyice azaldık. Gene de iki makas tamamlamak istiyoruz. Öğretmen varmış gibi çalıştık. Ancak iki arkadaşın eksikliği besbelli oldu, ikinci makası yarılarken paydos oldu. Başkaları yollara dökülünce biz de döndük. Oyun için gelenler olur düşüncesiyle akordiyonu alıp her zamanki yerime çıktım. Toplananlar oldu ama oyunculardan gelen olmadı. Sordum; oyuncular kendi çadırlarının yanında toplanmışlar. Oraya gitmek istemedim, bu akşamı akordiyon çalışarak geçirdim. Yusuf yemek sırasında gelebildi. Gittiğine pişman olmamış. Heyecanla anlattı, Lalahan’da bizim öteki sınıflardan on öğrenci varmış, bunlar orada bir hafta nöbet tutuyormuş. Onlar gelince başka on kişi gidiyormuş, kapalı yatacak yerleri varmış. Ben biraz biliyordum ama benim gittiğimde kimseler yoktu. Yusuf, yığınla kerestenin yanında meydan dolusu kiremit, tuğla bulunduğunu anlattı. Öğretmen de beklediği kirişlerin geldiğine sevinmiş.

Dersliğe gidince öğrendim; Ali gelmiş, Hasanoğlan Köyünden lise öğrencisi Ali, Sami’nin Liseli arkadaşı. Ondan kitap istemiştim, Lise 1. Sınıf tarih ile Edebiyat bir de Almanca bulmuş. Eski kitaplar, arkadaşlarından almış. Okumak için de üç küçük kitap almış: Semaver, Silindir Şapka Giyen Köylü, Değirmen. Kitapların tanesi 50 krş. Ali’ye 2, 5 tl. borcum oldu. Kitapların ikisinin yazarını biliyorum: Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf kitabını sınıfça okumuştuk. (Fikret Madaralı Öğretmen okumuştu) Sadri Ertem’in Çıkrıklar Duruncası’nı da okumuştuk. (Onu da Fikret Madaralı Öğretmen okumuştu. Semaver’in yazarını bilmiyorum. Sait Faik Abasıyanık. Semaver nedir onu da tam bilmiyorum. Okuduğumuz yazılarda geçti . ayrıca babam da sık sık söz ederdi:

-Bir semaver alamadık gitti! der durudu ama ne olduğunu tam kavrayamadım. Galiba kahve ile ilgili bir şey! Önce onu okuyacağım. Okudum. Semaveri nihayet öğrendim, su kaynatılan bir kap. Semaveri öğrendim ama sevinemedim. Daha doğrusu Ali için fena üzüldüm. Öte dursun semaver! Öğrenmesem de olurdu. Ne rastlantı; kitabı getiren de Ali, kitapta geçen de. Kitaptaki Ali'cik bundan sonra benin için unutulmaz bir dert olacak. Ali nasıl semaveri kaldırıp bir kenara koduysa ben de tüm semaverleri ortadan kaldırabilirim ama Ali’yi tanıdım bir kere, semaverler bana hep onu anımsatacak. İyi ki babam almamış alsaydı eve gidince ona bakıp bakıp Ali’ye üzülecektim. Öykü kısacık ama çok şey anlatıyor. Ancak bu öykünün adına neden Semaver denmiş? Anne ya da Ölüm denemezmiydi? Ali’ye üzüldüğümü söylüyorum ama ben galiba kendime üzülüyorum; Ali gene biraz anneyle büyümüş, konuşmuş, anne eli öpmüş, anne elleriyle dıgıklanmış, benim o kadarcık bile bir mutluluğum olmamış, asıl ağlanacak durumda olan benim!  İçimin acısı burnuma geldi. Başımı kaldırıp çadırın direğine baktım. Amacım burnumu çekmek. Gören arkadaşlar takıldı, “ Ne o çadırın direğini mi inceliyorsun? ”Soruya soruyla yanıt verdim;  “Direk olmasa ne olur? ”Bekir Temuçin:

-O zaman çadır olmaz!  Sorumu değiştirdim:

-Çadır olmasa ne olur? O zaman da dersliksiz kalırız! Halil Basutçu beni anladı. “O galiba yeni bir kitap okudu, kafası orada! ”dedi. Yat zili benim işimi kolaylaştırdı, burnumdaki acıyı duya duya gidip yattım. Kitabın öteki öykülerini okuyayım mı? sorusu geldi geldi gitti. Ali’yi gözümde canlandırmaya çalışırken köydeki arkadaşım Ahmet karşıma çıktı. Onun annesi de 5-6 yaşlarındayken ölmüş. Annesi ölmüş olarak öteki arkadaşlardan ayrı düşüyorduk. Ötekiler küçük bir zorlanmada “Anne! ”diye bağrışıyorlardı. Ahmet'te benim gibi n denli sıkışırsa sıkışsın “Anne1”diye çığlık atmıyordu. Sanırım bu yanlarımızı sezince onunla arkadaş olmuştuk. Biraz büyüyünce de zaman zaman bir kenara çekilip annelerimiz için ağlıyorduk. Büyüdükçe bunu mezarlığa kadar götürdük. Köyün dışına çıktığımızda kesinlikle mezarlığa uğruyorduk. Sonraları bunu bayramlara kaydırıp büyüklere karışarak sürdürdük. Annelerine karşı duran arkadaşların vardı, onları hep uyarıyordum. Kendimi Ali’den gene de mutlu sayıyorum, babam, ağabeylerim, ablalarım vardı. Ablalarım, anne gibi bana kol kanat geriyordu. Ali yapayalnız kaldı. Bu yanıyla daha üzücü bir duruma düştü…

 

9 Eylül 1941 Salı

 

Uyanınca kendimi yokladım. Akşamki gibi üzüntülü değilim. Yusuf kapı önünde uyuyanları uzaktan uyarıyor. Sözde uykucu tembelleri kızlara duyuracakmış. Mustafa Saatçı ricada bulunuyor. “Nöbetçi, lütfen Mustafa Saatçı zilden önce kalktı”de! Bu kez de Yusuf, “Mustafa Saatçı, her zaman böyle yapıyorsun, gene sen en geç kaldın! ”diye konuşuyor. Bunları duyan yok ama onlar, birilerinin kendilerini dinlediğini varsayıyorlar. Arkadaşlar da bunları bile bile onlara inanır görünüp, gülüyor; araya kızıştırıcı sözler katıyorlar. Aslında Mustafa Saatçı kalkmış durumda, salt gülmek için güldürü numaraları yapıyorlar. İşin ilginci dışarıdan ses falan gelince herkes susuyor. Bu arada gene bir haber ya da bir tevatür yinelendi. Sözde Kızılçullu Müdürü Emin Soysal söylemiş, bizim Müdürümüz Nejat İdil salt bizi görmek için birkaç günlüğüne buraya gelecekmiş. “Kim söyledi? ”sorusuna yanıt yok. Ama herkes inanmış durumda. Kızılçullu öğrencileri söylemişmiş. Bizim en sağlıklı habercimiz Sami Akıncı:

-Ben böyle bir haber duymadım ama Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un bu günler geleceği biliniyor! dedi. Mehmet Yücel:

-Ben gitmedikten sonra kim gelirse gelsin, bana ne? deyip yürüdü. Arkasından hepimiz bahçeye çıktık. Sürekli çalıştığımız için sabahları kahvaltıya dek biraz boş kalıyoruz. Dersler başlayınca bu saatlerde oyun ya da beden hareketleri yapılacakmış. Gelen ekiplerin hepsi böyle yapıyormuş. Ağır aksak dersliğe gittik. Gitmemizle kahvalı zilinin çalması bir oldu, bu kez kahvaltıya yöneldik. Biz yola çıkarken kızlar grupça geliyordu. Onlar bizden çekiniyorlar. (Biz, sınıfça bir arada olduğumuz zaman)Bu hem büyük sınıf oluşumuzdan hem de onlara bizim arkadaşların ad takmalardan ileri geliyor. Tek tek karşılaşınca ya da nöbetlerde falan bir çoğumuza yakınlık gösteriyorlar. Bunu bildiğim için ben bir bahane uydurup sözde yatak çadırına uğradım, sözde nöbetçi Yusuf’u aradım. Kahvaltıya yönelince baktım bir gurup beni bekliyor, yetiştim. Melahat, Gül, Ferife, Safinaz, Sakine, Gülsüm. Hatice, Necmiye. Hepsi yeni mandolin grubuna yazılmış. Süheyla Öğretmenle konuşmuşlar, oyunlara da katılacaklarmış. Konuşa konuşa kahvaltıya gittik. Onların iki koşulu var: 1-Oyun çalışmaları okul bahçesinde yapılsın, 2-Çalışmalara kendi sınıflarından erkek arkadaşları da katılsın! ”Öğretmen de katılacağına göre bizim bu isteklere karşı bir sözümüz, sözkonusu olamaz. Oturunca arkadaşlar sordu:

-Onlarla ne konuştun? Benim biraz abartılı tavırla hep söylediğim yanıtı tekrarladım:

-Ben onlarla konuşmadım, onlar benimle konuştu! Soru tekrarlandı onlar ne konuştular?  “Oyun öğrenmeye karar vermişler, belli günler okul bahçesinde Müzik öğretmenin katılımıyla oyun oynanacak! Mustafa Saatçı, göz kırptı “O var mı? ”Mustafa Saatçı’ya bir şaka da ben yaptım:

-SS var ama sen katılırsan kesinlikle o vaz geçer. ! Mustafa :

-Gizli tutarız!  Arkadaşlar bana takıldılar:

-Hafızı kırma!  “Bir deneyelim ama kızlar gizli konuşmaları çabuk duyarlar, duyunca da vaz geçerler! ”dedim. Mustafa inandı, “Sen söylemezsen o kimden duyacak?  “Ben bu defa da, “Kızlar kendilerini korumasını iyi bilir, bakışlardan karşısındaki kişilerin niyetini anlar, uzaklaşır! ”dedim. Mustafa iyice inandı. Konuşmalarımızı izleyen arkadaşlar da bana inandılar;  yol boyunca soru sordular:

-Sahi kızlar oynayacak mı? Sahi öğretmen de oyunlara katılacak mı? Ben de onlara Beşikdüzü ekip öğretmenini söyledim, oyunların çoğunu öğrencilere o öğretmiş.

İşbaşı yapınca Ali Yılmaz Öğretmen geldi, işlerimizi beğendiğini söyledi. “Ben küçüklerin yanına gideyim, ”deyip ayrıldı. Öğretmenden sonra Mustafa Güneri Öğretmen geldi o da;  “Hakkı Beyi bugün yarın bekliyoruz, kaç gündür geliyorum deyip duyuruyor, aniden işi çıkınca gelmesi geri kalıyor! ”dedi. Genel Müdürümüz, buradaki işleri merak ediyormuş. Mustafa Güneri Öğretmen:

-O da haklı, okullar açılacak! ”deyince Salih Baydemir sordu:

-Okullar açılınca burada kim okuyacak öğretmenim? Mustafa Güneri Öğretmen böyle bir soru beklemiyordu sanırım, irkilir gibi oldu. “Gitmeyi hesaplıyorsunuz, giderseniz buraya da yeni öğrenci alırlar! ”dedi. Bu kez Recep Kocaman bastırdı:

-Biz gidince de buradaki tüm işler yarım kalacak, birinci sınıflara köylerden toplanan çocuklar bunları nasıl yapacaklar? diye sordu. Mustafa Güneri Öğretmen gülerek:

-Bunları düşünüyorsanız siz de o zaman gitmeyiverin. Bunları hep birlikte elele verip tamamlayalım, ondan sonra gidin! Arkadaşlar sustular. Mustafa Güneri Öğretmen:

-Sakın üzülmeyin biz böyle konuşuyoruz ama, yukardakiler buna başka formül de bulabilirler; örneğin başka okulların çocuklarını buraya aldırırlar. Gölköy, Çifteler, Pazarören, Gönen hatta Arifiye de bile bu bölgenin çocukları bulunuyor. Onlar buraya gönüllü gelirler; siz rahat olun! ”dedi ayrıldı. Bize, yeni bir konuşma konusu daha çıktı. Biz kesinlikle Kepirtepe’ye döneceğiz, ama ne zaman?  Salih Baydemir en rahatımız, “Sonuç olarak döneceğiz ya siz ona bakın, ne zaman olursa olsun! ” Kızılçullu ekibinin binasıyla oldu yedi yarım bina, bunları biz ne zaman tamamlarız? Parmak sayarak hesaplar yapılmaya başlandı. Binaların üçünün duvarları bitmiş gibi. Diğer üçünün dış duvarları yükselmiş ama iç dıuvarlar yok. 7. bina ise henüz su basmanlarında. Konuşmalardan bir sonuç çıkaramadık. “Hepsini yapmak zorunda değiliz. Birini tam, ikisinin de çatısını yapar gideriz! ”Sorunu çözmüş gibi rahatlayıp güldük. “Biz Kepirtepe’de ilk kış nasıl ıslak duvarlı bodrumda yattıysak buraya gelenler de yatsın, yarım işleri de onlar yapsın! ”Söyledik ama sözlediklerimizin uygulanma olasılığını da hesaplıyoruz. Ya, küçük sınıfları gönderir bizim sınıfı burada bırakırlarsa!  “O zaman ne yaparız? ”Böyle bir olasığın iyi-kötü taraflarını irdelerken paydos oldu. Kızılçullular yakından geçerken onların ekip başkanı bizim yanımıza geldi, öğretmeni sordu. , iskele beklediklerini söyledi. Hüseyin Atmaca. Atmaca kuş adı. İlgimizi çekti. Bizim arkadaşlarda böyle bir soy adı yok. İşte bir konuşma konusu. İşin ilginci bizim köyde de yok. Atmaca değil başka kuş adları da yok. Leylek, kırlangıç, serçe, bülbül, yarasa, kartal, şahin, karga, kaz, hindi, bıldırcın, karabatak, karga

Şahin’i anımsadım, benim ilkokul arkadaşım vardı, adı Şahin’di. Kardeşi de benim arkadaşımdı, Hasan. Şahin çok neşeli bir arkadaştı. Bir de Doğan var, 8. sınıfta, güzel keman çalıyor. ” Hasan Üner, Bülbül’ü (Nahtingel) Recep de bizim 6 Ali’yi (Kaz Ali ile Emrullah’ı (Hindi) anımsattı. Yol boyunca önce kuş sonra da başka hayvan adlarının soy adı olarak niçin alındığını açıklamaya çalıştık. Kurt, Aslan, kaplan var ama tilki, köpek, kedi, fare, yılan, kaplumbağ. Bizim arkadaşımız Tuzbaha’cının tospacı oluşuna bir süre güldük. Yemeğe gülerek girişimize arkadaşlar biraz tuhaf baktılar. Hilmi Altınsoy tekrar tekrar sordu. “Şimdi anlatamam gülmekten yemek yiyemezsin deyince:

-Ben yemeğimi yedim anlat! diye tutturdu. Hasan Üner , kalkınca anlatacağına söz verince Hilmi yakamı bıraktı. Neşem kaçar gibi oldu. Süheyla Öğretmenin karşısında gene bir yabancı var. Kim acaba? Yemekten kalkınca biraz buruk olarak kemanı alıp çalışmaya çekildim. Az sonra öğretmen yalnız olarak kızların yanına girdi, yanında Necmiye, Gül, Melehat, Feride, Safinaz, mandolin grubunun oraya gittiler. Anladım, kızlar çalışmaya başlayacak. Daha rahat olarak bir süre çalıştım. Yan gözle baktım, öğretmen yakınındaki çocuklarla da ilgileniyor ama tüm çabası, dikkati kızlar üzerinde. Bugün besbelli gelmeyecek! Gerçekten gelmedi. Zil çaldı, kızların ellerinde mandolinler birlikte okul binasına girdiler. Yusuf’la kapıda konuştuk. Kızlar mandoline başladı, hazır olalım oyuna da başlayacaklar. Yusuf ilk kez bana bir açıklama yaptı. “Ben önce Feride’ye öğretirim! ”Bunu öyle istekle söyledi ki, kuşkulandım:

-Yusuf’un yüreğinde de bir giz var. Öğretmenin çıkacağını sanmıştım, az bekledim çıkmadı, yürüdüm. Azıcık gecikerek arkadaşlara yetiştim. Konu gene soyadları. Recep, Hasan bu konuda soruşturma yapmışlar, öteki sınıflarda Şahin, Kurt, Aslan soyadı olduğunu hem de ikişer üçer tane bulunduğunu soylediler. Kuş olarak şahin, hayvan olarak kurt, aslan. Adları varmış.

Öğretmen gelince Kızılçullu ekibinin isteğini ilettik. Öğretmen:

-Bizim binanın yanındakilerden göndereceğim, deyip gitti. Biz binanın küçük bölümü makaslarını bugün tamamlıyoruz. Büyük taraf bunun iki katından fazla. Hiç ara vermeden çalışırsak on günde tamamlarız. Bugün 9 Eylül. ) Eylül sözü tekrarlayınca Recep’le bakıştık. Bugün İzmir’in kurtuluşu…. 26 Ağustos sabaha karşı-Topların çelik ağzı, çaldı bir hücum marşı…. Sonra, sonra, ? …30 Ağustos’ta düşmanın yenen ordu…. 9 Eylül’de İzmir kurtuldu…Kurtuluş günü deyince ben bizim Kırklareli’nin Kurtuluş gününün 10 Kasımda olduğunu, ancak Atatürk’ün ölüm gününe rastladığı için değiştirilip 9 Kasım günü kutlandığını anlattım. Recep Kırklarelili ama bunu bilmiyormuş. Ben de Edirne’ye 10 Kasım günü giderken öğrendim. . Sili Usta geldi. “Nasıl gidiyoruz? ”diye sordu. “İyi gittiğimizi, 20 eylülde Kepirtepe binasının çatısını teslim edeceğimizi söyledim. ”Bunu nasıl hesapladınız? ”dire sordu. Üç pencereli bölümün makaslarını 3 günde tamamladık, 7 pencereli bölümün de yedi günde tamamlayabileceğimizi söyledim. “Bir gün de eksikleri gözden geçiririz! ”dedim. Sili Usta “Bravo! ”dedi ellerini sessizce bir birine vurdu. “İşlerde zamana sınır koymak, namuslu insanlar için yemin sayılır. Ben de öyle düşünüyorum. Haydi bakalım, görelim sizi! ”dedi. Elini kaldırarak selam verdi, gülümseyerek ayrılı. Sahi ongün içinde biz bu çatıyı bitirebilecek miyiz? Neden bitirmeyelim ki?  yaptığımız işler günlük olarak elimizde. Her gün bu kadar yapınca on günde bunun on katı olacak. Bize de bu gerekli. Bina üstüne çıkarmak bunun dışında. Onu da o işe başlayınca ölçeriz. Bir günlük yaptığımızı ölçü alıp çarparak buluruz. Ancak çatıya taşınması daha çok yardımcı isteyecek. Öğretmen zaten bunu hesaplamış, “Çatı çalışmalarında ekip 20 kişi olacak! ”diyor. Hepimiz iyimseriz. Salih temkinli “Ya eksikliklerimiz olur, tamamlanmazsa. Örneğin şimdi atölye camları, kapı kontrplakları öyle duruyor!  “Kendi sorusuna gene kendisi yanıt verdi. “Bana ne?  olduğu kadar olur”Bunları konuşarak okula döndük. Yusuf’un yokluğu belli oldu; konuşacak fazla bir konu bulamadık. Bir bakıma da iyi oldu. Daha yararlı konulara değindik. Soyadları, kurtuluş günleri, çalışmalarda zamanı hesaplamak…Akordiyonu alırken Yusuf’u neşeli gördüm, yeni oyuncularla konuşmuş, bana anlatmak için can atıyor. Cumartesi, pazar günleri(Dinlenme olduğu günler) ilkokulun salonunda oynanacakmış. Nahide Öğretmen öyle uygun görmüş. Müzik çalışmalarından sonra başlanacakmış. Buna ben de sevindim. Yusuf dışarı çıktı, ben nöbetini üstlendim, akordiyonu açıp çalıştım. Az sonra Yusuf gene geldi. Beni bekledi, akordiyonu bırakınca birlikte dersliğe gittik. Derslikte düğün bayram, Kepirtepe’ye dönüyormuşuz! . Bu haber nereden geldi? Bizim konuşmalarımızdan esinlenilmiş; Mustafa Güneri Öğretmen söylemişmiş. Öyle kesin konuşuluyor ki, inanmamak elde değil. Kitabımı açıp okumaya başladım. Bu biraz daha uzunca bir öykü. Bir balıkçıyı anlatıyor. Yazarı Türk ama anlattığı insan ya da insanlar yabancı; İstanbul Rumlarından ya da Yahudilerinden. Başlarda pek anlamadım, ilerde belki açıklanacak. İsmet kitabı alıp baktı. Bana bakarak, üzülmüş gibi bir tavırla bana şaştığını söyledi:

-Ne zevk alıyorsun bunlardan? Zevk almadığımı üstüne üslük kimi kez çok üzüldüğümü söyledim. Semaver’in ilk öyküsünü İsmet’e anlattım. İsmet bu kez:

-Dayı, sen öyküyü bana beğendirmek için özellikle üzücü bir şekilde anlatıyorsun. Böyle anlatınca ben bile üzüldüm. Daha kısadan olayı anlatsan olmaz mı?  Sordum:

-Nasıl yani?  İsmet:

-Ali adlı bir çocuk varmış, annesiyle ikisi oturuyormş. Annesi ölmüş, Ali yalnız kalmış! Sordum, sonra?  İsmet yüzüme baktı, “Ne sonrası:

-Bir de semaverleri varmış, annesi ölünce Ali semaveri kullanmamış, atmış! İsmet sözünü bitirince bir de rahat rahat güldü:

-İşte bu kadar! dedi. Ben de inat ettim, sordum:

-Öykünün adı neden Semaver? İsmet kestirdi attı:

-Ne bileyim ben, onu yazan bilir! Bu kez ben, “Sakın Fikret Madaralı Öğretmene böyle deme, dersen yanıtı hazırdır! İsmet güldü benden önce “Sarsak! ”der. İkimiz de güldük. Mehmet Yücel görmüş, “Dayı yeğen neye gülüyorsunuz? ”diye sordu ikimiz birden:

-Söyleyemeyiz, sonra sen de bize gülersin! Bu kez de buna hep birlikte güldük. İsmet'e, “Öyküme engel oldun ama gene de sözlediklerinde doğruluk payı var. Daha güzel kitaplar bulsam onları okurdum! ”dedim. Bu kez İsmet:

-İlla ki okuyacaksın. İşte ben bunu yapmak istemiyorum, bir süre okumayacağım! Ben de:

-Sen bilirsin kardeşim, bunları ben Muhittin Enişteme ya da Zühre Teyzeme iletmeyeceğim. Sorarlarsa benim okuduklarımı senin adına onlara anlatırım! İsmet sevindi, “Yaşa dayı! ”deyip ayrıldı. Bir süre İsmet’in neden böyle davrandığını anlamaya çalıştım; çok mu sıkılıyor? İsmet’i anlamaya çalışmalıyım! . Belki de köydeki kızı hala seviyor. Belki de ondan uzaklaştığı için kaygılanmaya başladı. Ben C’yi, ikimizin de geleceğini düşünerek, büyüklerimin de yardımıyla, üzülerek de olsa unutmaya çalıştım. A için ise doğru dürüst bir düş bile kuramadan, ondan uzaklaşmış olmamın salt acısını duydum. Bu acı şimdi bile öylece sürüyor. Sağa sola bakışım biraz da bu acıyı azaltmak için bir tür arayış. İsmet, bendeki gibi derinliğine bir acı duymuşsa, onun buluşma sansı var, bu buluşmayı düşünüp sabırsızlanabilir. İsmet’in durumu benimkinden çok başka. Benim özellikle A ile ilişkim, göz ucuyla denebilecek, salt benim seçimimdi. Oysa Zühre Teyzem gelinini beğenmiş, kendi seçmiş gibi benimsemiş. Onlara gittiğimde konuşurken:

-İsmet’in dersleri iyi, biz ikimiz de bir yolunu bulursak okumayı sürdüreceğiz; dediğimde teyzem, şaka gibi demekle birlikte dilinin altında gerçek düşüncesini belirtmişti:

-İsmet öyle bir şey yaparsa, (Kızın adını söyleyerek)gelinimi getirir yanıma oturturum; oğlum varsın o zaman istediği yere gitsin!  demişti. İsmet bunları düşünüp sıkılmış olabilir. Daha Alpullu’dayken kızın soyadını söyleyerek “Benli, Benli” diye ahlar, vahlar çekiyordu. O zaman Alpullu İlkokulunun 5: sınıfında gerçekten bir benli yüzlü güzel kız vardı. Arkadaşlar, İsmet’in konuşmalarını o kıza yorduklarından, bir yığın şakayı da onun üstüne kurarak İsmet’e takılmışlardı. İsmet ayrılınca azıcık buruk olarak Trifon ya da Stelyanos Hristopulos Gemisi öyküsünü tamamladım. Öykü uzun. Ben onu önce adından başlayarak kısalttım. Bu öykünün adı bence Trifon olmalıdır. Trifon bir çocuk;  denizci bir ailenin çocuğu. Arkadaşsız, geniş oyun alanlarından olanaklarından yoksun bir çocuk. Dedesiyle oturmaktadır. Tek büyüğü dedesi olduğu gibi besbelli en yakın arkadaşı da gene dedesi. Öykü sonunda başka çocukların olduğu da anlaşılıyor sa da Trifon nedense onlarla ilişki kurmamış ya da kuramamaıştır. Bunların nedenleri öyküde anlatılmamakla birlikte okununca bir çok nokta açıklanmaktadır. Dede kendi gemisi ya da kayıklarını kendi onarır. Trifon da dededen gördüklerini yapmak ister. Sonunda yapar. Yaptığı, gönlünca kotarılıp donatılmış bir oyuncak gemidir ama denizde yüzecek umuduyla yapılmıştır. Tamamlanınca denize bırakılır. Ancak Trifon’un umduğu olmamıştır. O kıyının kıskanç ya da yaramaz çocukları Trifon un gemisini daha yüzmeden batırırlar. Öykünün tümü bir balıkçı ailerini, çalışmalarını, çalışma koşullarını anlatıyor. Bunları ayıntı saydığım için burada anlatmaya gerek görmüyorum.

Yatarken Yusuf kızların mandolina başladıkları gibi bu kez oyunlara da başlayacaklarını söyledi. Mustafa Saatçı sustu. Bu Kez Mehmet Aygün SS oynayacak mı?  diye sordu. Bekir Temiçin Mehmet Aygün’e çıkıştı:

-Sana ne başkasının kızından? dedi. Bu konuşmaları Mustafa Saatçı duymazdan gelince arkası kesildi. Yatak çadırımız iki büyük direk üzerine kurulu. Geceleri lüks ya da deniz feneri bu ik direkten birine asılıyor. Özellikle lüks asıldığında o direğe yakın yatanlar özellikle üstte yatanlar rahatsız oluyor. Bu zararı önlemek için lüksler bir hafta birinde diğer hafta ökedinde asılı duruyor. Bu hafta bizim direk nöbetçi. Bu nedenle ben yatar yatnaz pikeyi yüzüme kapatıyorum. Kapatınca da uyuduğum sanılıyor. Oysa yüzümü kapatınca daha geç uyuduğum oluyor. Bu gece de öyle oldu. Uzun süre bekledim. Önce gene İsmet’i arkasından Kepirtepe’ye dönüş hayalleri dersken gelecek olan Genel Müdürü, gene gelecek olan Müdürümüz Nejat İdil’i düşünürken kızların oynaması dolaylı olarak Süheyla Öğretmenin oynamasına takıldım. İncecik giysiler giyiyor; hoplarken göğüsleri titreyecek. Halaylarda zorunlu olarak eller tutulacak. Ellerimi uzatıyorum. İrkilip çekiyorum. Kemanı verirken sakındığım yayı verirken ya da alırken dikkatle yayın ortasından tutmaya çalışan ben, oynarken o elleri nasıl tutacağım. Yayı verirken dikkatli davranışıma Süheyla Öğretmenin nasıl baktığını yan gözle izliyorum. Bir gün kahkahayla gülecek gibi geliyor. Gene de başka türlü davranamıyorum. Oysa o verirken ya da metot sayfalarını gösterirken benim gibi sakınmıyor. Bana mı öyle geliyor yoksa sahiden öyle mi?

 

10 Eylül 1941 Çarşamba

 

Uyandım, öyle uzanmış yatıyorum. Orhan indi, onu izledim. Abdullah Erçetin nöbetçi. Abdullah’a takılmak isteyenler, dolaylı laf çakıştırıyor. Abdullah’ın en zayıf tarafı, şişmanlık, sağlıklı, kilolu olma tarafı. Bunlar anılınca sinirleniyor. Derinliğine bir öfke tutmadığı için de bir söyleyen gene gene söylüyor. İdris Destan kilosuzlardan. Sanırım biraz da bundan, Bekir Temuçin’le ikisi Abdullah’ı rahat bırakmıyorlar. İdris Destan bile bile “Bugün nöbetçi Kim? diye sordu. Neden sorduğunu soranlar oldu. Bekir Temuçin “Yarın ben olacağım bügünü siz öğrenmiş olursunuz! ”dedi. Bundan kimse bir anlam çıkarmadı. Gerçek de böyle; bugün 50 Abdullah yarın 51 Bekir. İdris Bekir Temuçin’e çıkıştı:

-Neden lafı dolaştırıyorsun?  Abdullah Erçetin nöbetçi desen ya! ”dedi. Bekir İdris’e çıkıştı, “Kışkırtıcı, kavga çıkartmak mı istiyorsun. Benim onunla konuşadığımı bilmiyor musun! ”diye bağırdı. Orhan kulağıma eğilerek:

-Bunların hepsi numara, Abdullah’ı kızdırmak için uydurulmuş düzen! dedi Gerçeketn ben de merak erttim. Bu ağız dalaşından Abdullah neden alınsın? Orhan:

-Bekir Abdullah’la neden dargın? Abdullah onunla konuşmadığı için. Abdullah Bekir’le neden konuşmuyor? Bekir’in Abdullah’a gebeş demesi yüzünden. Böylece Bekir o sözü bir daha söylemiyor ama dargınlığın nedenini söyleyerek öcünü alıyor. Peki, İdris bu şamataya neden karışıyor. ? Aynı sözü söylediği için Abdullah İdris Destan’la da konuşmuyor! Anlamadım, İdris’le Bekir Abdullah’a neden böyle takılıyor? Orhan’ın yanıtı: ”Abdullah da onlara benze sözleri söylüyor. Birine Bücür birine Moruk demeden edemiyor!

Kahvaltıda Ali Yılmaz Öğretmeni gördük. Ben önce bir anlam veremedim, genellikle kahvaltıya gelmezdi. Nöbetçiymiş. Bizim masaya kadar geldi. Kalkan duvarları üstüne atılacak kolonları kesmememizi, onları sonunda birlikte seçeceğimizi söyledi;  “Azıcık geç gelebilirim! ”dedi. Ali Yılmaz Öğretmene çok alıştık, yanımızda olmasından sıkılmıyoruz ama olmadığı zamanlar daha rahat olduğumuzdan, böyle ayrılıklara içimizden seviniyoruz. Özellikle ben oldukça rahatlık oluyorum ama bunu kimseye de çaktırmamaya çalışıyorum. Yusuf heyecanla oyunlardan söz ediyor. Anlattıklarını dinleyenler, Hasan, Mehmet, Recep, Harun, Orhan, Salih. Ne ilginç hiç birisi de bu da oyundur deyip kolunu kaldırmıyor. Hasan azıcık mandolin çalıştı, şimdilerde ara ara eline mandolin alıyor ama Dumlupınar, Yalancı, Yenice Yolları melodilerinden öte gidemiyor. Orhan belki bir iki şarkı daha ileri geçmiş durumda. Ötekileri eline mandolin almış değil.

İşbaşı yaparken yeni başlıyormuş gibi hazırlandık. Günde iki kesin olarak iki makas, kirişleriyle birlikte hazırlanacak. Salih Baydemir birden:

-Hani biz daha önce günde dört makas! derdik?  “Onlarda kirişler yoktu, salt baba hatıl uçlarının uyumu vardı. Bunlar yerine konmak üzere son şeklini alacak! ”Bir süre sonra öğretmen geldi, Sili Usta, Namık Öğretmen, Mustafa Güneri, ortaklaşa kararlaştırmışlar, 20 Eylüle dek üç binanın duvar işleri tamamlanacakmış, çatıları ellerimnizden öpecekmiş. O gün öğretmnin grubu da bize yardıma katılacakmış. Hepimiz “Tamam! ”deyip çalışmamızı sürdürdük. Salih bir ara ne düşündüyse “Maşallah arılar gibi çalışıyoruz! ”dedi. Arı deyince Salih Arı Öğretmeni anmamamız olası değil. Onu anınca da Lüleburgaz 'daki çalışmalarımızı konuşmadan edemiyoruz. Hasan, “Bu kaçıncı soruşum ama gene tam bilemiyorum, o bizim kaldığımız okulun adı neydi? ”diye sordu. Ben iyi bildiğim için açıkladım. O okul Balkan Savaşından az önce yaptırılmış; o zamanlar Maarif Nazırlığı yapan(Milli Eğitim Bakanlığı) Lüleburgazlı bir ünlü kişi olan Emrullah Efendi’nin adı verilmiş. Cumhuriyet Yönetimi kurulunca kısa bir zaman Cumhuriyet Okulu denmişse de sonradan bu ad Atatürk İlkokulu olarak düzeltilmiş. Okul aynı zamanda Lüleburgaz İlçesi Milli Eğitim Memurluğudur. Mehmet Salih Arı öğretmen de o okulun hem başöğretmeni hem de Lüleburgaz İlçesi Milli Eğitim Memurudur. Arkadaşlar, Salih Arı Öğretmenin arı ağacı gibi tüm bedenini sarmış arılarla resimlerini anımsadılar. Bahçede çalışırken hemen arkamızda arılık vardı. Bizim tezgahlara arılar geliyordu. Arılardan önce herkes korkuyordu. Özellikle de Hasan Üner’le Yusuf Asıl Mehmet Başaran ki sanırım Mehmet Başaran arılar yüzünden bir süre sonra bizim gruptan ayrılıp Kepir’e gitmişti. Giderek herkes alıştı. Bu kez gülerek Yusuf düzetlme yaptı:

-Yok yok arılar bize alıştı! dedi, güldük. Bir yaz boyu orada arılar içinde çalıştık. Çalışanlardan kimseyi arı sokmadı ama bizim yanımıza gelenlerden birkaç arkadaşı nedense soktular. Nedense diyorum ama nedeni belli. Arı bir rastlantı gelince telaş eder sallanıp saldırılırsa arı şaşırarak çarpar çarptığı yere de iğnesini batırır. 53 Ali, 7 Fettah , 44 İsmet Yanar, 74 Mehmet Başaran gibi biraz tatlı canlı biraz da telaşlı arkadaşlar arılara saldırıya geçince arılar da onlara karşı koymuştu. Gülüşerek o günleri andık. Ne ilginç biz Kepitepe’ çalışırken böyle Lüleburgaz’ı özlemle anmıyor muyduk?  Salih ilk yanıtı verdi:

-Hiç önemsemiyorduk. Kooperatif için alışverişe gittiğimizde kaç kez okulun önünde durup inip bindik, önemseyip bakmıyordum bile. Şimdi ise orası da ötesi gibi gözümde tütüyor! Hepimizde öyle. O zaman nasıl olsa burnumuzun dibindeydi. Gittiğimizde gene öyle olacak besbelli ama şimdi önemsiyoruz. Yusuf gülerek:

-Buradan gidince de burasını özleyeceğiz! deyince Recep Kocaman:

-Buranın nesini özleriz ki?  Özleyecek bir tarafını görmedik. Recep'e baktım, gücendirmemek için Sili Usta gibi ellerimi iki yana sallayarak;  “Lüleburgaz’ın bir çarşısı vardı, sinemasına gittik. Özellikle ben pazarına falan çok gelip gitmiştim, orada tanıdığım vardı. Ben, arkadaştan biraz farklı bakıyorum, deyip buradaki çalışmalarımızın da bizin için çok iyi olduğunu, öteki okulları yarı yarıya tanıdığımızı, arkadaşlarımız olduğunu, özellikle de Yusuf, Ahmet, benim öğrendiğimiz oyunları başka hiçbir yerde öğrenemezdik. Buraya gelmeseydik bunlar olmayacaktı. Oyunların müziklerini çok kolaylıkla öğrendiğimi söyledim. Arkadaşlar, ilgiyle di nlediler;  “İçimizde en karlı sensin! ”dediler. Arkadaşlar öyle dediler ama ben içimden asıl benim buradan unutamadan ayrılacağım ya da ayrılınca unutamayacağımın ne olduğunu içimde saktı tuttum. Acaba?

Yemeğe hep güzel konulara, olumlu olaylara değinerek döndük. Ali Yılmaz Öğretmen gene bizim masa başına geldi. “Gelenler oldu mu? ”diye sordu. . Kimse gelmemişti, söyledik. Yemekten sonra keman çalıştım. Müzik çalışma alanı gene tıklım tıklımdı. Bana gene sıra gelmez diye düşündüm. Yazı tura atar gibi iki olasılığı da eşit sayıp çalıştım. Öğretmen gene kızlarla birlikte geldi. Bir bakıma daha iyi, kendi kendime rahatım! ”deyip yayı sürdüm. Paydosa doğru öğretmen geldi, üzgün olduğunu beni ihmal ettiğini, kızların nazlı olduğunu onları ısındıramazsa çalışmayacaklarını anlattı. Cumartesi-pazar günleri benimle özel olarak daha çok ilgileneceğini, benim çalışma alışkanlığımı zaten almış bulunduğumu anlattı. Üzüldüm, hele benden özür dilemesi tuhafıma gitti, biraz da yadırgadım. Ben onun her davranışını hoş göreceğimi anlamış olmalıydı. Bu tavrımdan dolayı o başka şeyler düşündü. Oysa ben anlattıklarından çok ötede başka şeyler düşünüyordum. Duramadım, sordum: ”Cumartesi-pazar günü oyunlara başlıyor muyuz? ”Bu kez “A, evet ben onu unutmuştum, oyunlardan sonra bir süre çalışırız, bu daha iyi olur. Sence de iyi olur değil mi? diye de sordu. Parça vermedi, “Yarın bir parça seçeriz! ”deyip ayrıldı. Mandolinci kızlar bekliyormuş, birlikte gittiler. Kemanı bırakıp koşarak işe gittim. Öğretmenden bir çekinmem yok ama Sili Ustanın yokuna yakalanmak istemiyorum. Böyle düşünmekte haklıyımÇünkü Sili Usta belirsiz zamanlarda gelip gidiyor. Nitekim işbaşı yaptık az sonra geldi. Ne yaptığımızı sordu. Yaptıklarımızı anlattım. Ayrıca on günlük çalışma programımızı açıkladım. Çok beğendi, “Planlı çalışma! ”dedi. Öğretmenin yaptığını bildiği halde ben yapmışım gibi teşekkür etti. Biraz şaşırdım, “Neden ben? ”Neyse ki arkadaşlar böyle ayırımlardan gocunmuyorlar, onlar benim biraz önceliğimi benimsemiş durumdalar. Planladığımız gibi iki makası tamamladık, parçalrını numaralayıp, çatıya taşınmak üzere yerine koyup yarın için hazırlığa başladık. Neden on gün olsun?  Dokuz ya da sekiz gün neden yetmesin? Çok iyimserleştik. On günde bu çatıyı yaparsak, on günde de çatarız. On günde 2. grubumuz makasları hazırlar, 1. grup çatıya çıkarır. Böylece üç çatıyı da 29 Ekim’e yetiştirmiş oluruz. “Öteyeki çatılar ne olacak? ”Onun yanıtı bizi ilgilendirmezi, burada Kepirtepeli 260 öğrenci var, kızları çıkarırsak, bunlara hastaları falan da eklersek bizden başka 200 öğrenci kalıyor. Onlar da boş durmayacak elbet. Harun Özçelik:

-Yaşayasınız, yağmasanız bile gürleyin! dedi.

Paydosta işe yeni gelmiş gibi dinçtik. ”

Yusuf “Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar! ”dedi arkasını getiremedi. “Nasıldı arkadaşlar! ”diye sordu. Bu kez Hasan Üner başladı:

-Dağ başını duman almış nasıldı arkadaşlar? deyince gülerken yerlere çöktük. “Nasıldı arkadaşlar? Hasan, Nasıldı arkadaşları, (yürüyelim arkadaşlar, melodisine uydurarak söyledi. ) Bu benzetiş, nedense bizi köye dek güldürdü. Dersliğe gidince oradaki arkadaşlara anlatıldı. Ancak kimsenin gıgı çıkmadı. Bu kez de biz buna güldük. “İnsanların neşesi bitmiş besbelli! ”gibi sözler edildi. Yemeğe yarı neşeli yarı kasvetli gittikYemekte bizim masa gene güldü, gündüzün neşesi bir ölçüde sürdürdü. Hüsnü Baykoca Ali Yılmaz, Reşat Tekinay, Hidayet Gülen Öğretmenlerle oturuyordu. Birden kalktı, elindeki kağıdı ışığa çevirip baktı. Durum anlaşıldı. Besbelli ki yeni bir duruyu geliyor. “Okul Müdürlüğünden Duyurulmuştur. İşler yoğunlaştığından cumartesi-pazar günleri de öteki günler gibi tüm gün çalışma yapılacaktır, öğleleri, uzatmalı dinlenmeler kaldırılmıştır! ”…. Arkadaşları üzen bu yeni durum bizi fazla etkilemedi, gülmemiz dersliğe dönünce de sürdü. Soranlara açıklama yaptık:

-Biz zaten 29 Ekim tarihine dek çalışmaya kararlıyız!  “Sonra ne olacak? ”Sonra bir şey olmayacak, 29 Ekim günü hep birlikte Anakara’ya gidip gezeceğiz. Gezip gördüklerimizi köylerimize gittiğimizde anlatacağız. Anlattıklarımız bizi dikkatle dinleyecekler. Bunlar yetmez mi? Hilmi Altınsoy, Yakup Tanrıkulu, Fettah Biricik birden karşı durup “29 Ekim Bayramına daha 50 gün var! ”diye bağırdılar. Bu kez ben:

-Daha iyi işte bu elli günde işlerimizi bitirir daha rahat gezeriz! Biz gene güldük. Halil Basutçu ortaya konuştu ama gerçekte bizim işimize yaradı:

-Arkadaşlar isteyen istediği gibi düşünsün, bizim gibi düşünmeyen arkadaşlara kızmayalım, onları hoş görelim! dedi. Biz de bunu istiyorduk:

-Biz çalışacağız, başladığımız işileri bitireceğiz, büyüklerimize de, verdiğiniz işleri bitirdik, diyeceğiz. Onlar bunu değerlendirmezse, bu onların bileceği iş. O zaman biz de onlara güvenmeyeceğiz!  Bizi dinleyenlerden ikisi olumsuz söz söyledi:

-Alırsınız, görürsünüz, çok beklersiniz gibi anlamsız sözler söylediler. Bu kez ben:

-Sir alırsını, siz görürsünü, siz çok beklersiniz. Bunu böyle bilin. Biz almak için beklemiyoruz, biz başaracağız onlar bizim başarımızı değerlendirecekler. Çalıştığımızda öğretmenlerimiz nasıl not verirse, çalışıp başarana çok, yan gelip yatana kırık veriyorsa başımızdaki sorumlular da öyle yapacaklar. Onlar bunu isteyerek yapacaklar. Onlar bizim düşmanımız değil ki başka türlüsünü düşünelim! Sami Akıncı baktı, kendi konuşma biçimiyle;  “De be kuzum, işte en doğrusu bu. Buraya okumaya çalışmaya, bu okulun istediğine uygun görev yüklenmeye geldik. Kimi arkadaşlarımız okula geldiğimizden beri olumsuz bir tutum içinde okul koşullarıyla zıtlaşıp duruyor. Alpullu’da bahçe çalışmalarına karşı olmuşlardı. Oysa altı ay sonra koca bir inşaatı yaptık. Ona da söylendiler ama okulumuz onlar söylenirken bitti Bu yetmedi buraya geldik. Geldiğimiz dünden beri o olmaz, bu olmaz sözleri sürdü, sürdürüldü, sürdürülüyor. Bizim olmaz dememizle işler durmuyor. Bakın yedi aydır gece gündüz işlerde çalışıyoruz ama, doğru dürüst bir kültür dersi yapmadık. Dersler için, derslerin başlaması için kimse konuşmuyor. Başlanmış inşaatların sürmesine karşı tavır alıyoruz. İşte gördük, Köy Enstitülerinde binlerce öğrenci var. Bu öğrenciler gece gündüz çalışıyor. Üstelik güle oynaya başka diyarlara gidip oralarda ser sefil yaşıyor, oynuyor, şarkı söylüyor neşe içinde bir iş becerisi kazanmaya çabalıyor. Üzünülecek bir yan da bizim durumlarımız onlardan da acıklı: Bizim evlerimiz büyük bir tehlike altında. Bizi şimdi bıraksalar nereye gideceğiz? Evlerimizde huzur var mı? Yiyeceğimiz olacak mı? En kötüsü de Trakyayı baştan başa dolaşsak yapacak bir iş bulacak mıyız? Bulsak bile ne iş yapacağız?

Herkes sus pus Sami’yi dinledi. Sami durunca, biraz da kasıtlı olarak ben, “İşte biz buna da güleceğiz. Çünkü burada söylenenleri biz biliyoruz, ona göre ayağımız denk alıyoruz, iş başa düştüğünde bir işte çalışabilecek yetiyi kazanmak için gün günden kendimizi geliştiriyoruz. . Sekiz arkadaş, üç atölyenin çatısından sonra üç okul binasının da çatılarını tamamlamak üzereyiz. Tek tek olmasa bile birliklte çok binaya çatı yapabiliriz. Kepirtepe binamızın çatısını yapıyoruz. Binamızın yarı çatısı hazır. Bu çatıya biz başladık, kısa zamanda bitecek. Şimdiye dek Ali Yılmaz Öğretmen gelip gözden geçirmekten öte hiç karışmadı. Çatıyı duvara siz bindireceksiniz. Size o zaman da ancak yardımcı vereceğim. Hasanoğlan Köy enstitüsü kurulurken ilk temeli atılan Kepirtepe binasının çatısını siz oturtacaksınız, bu onur sizin olacak! dedi. İşte biz aslında bunun sevincine gülüyoruz. Bu gülüşlerimiz bizim ortak iş paylaşımı, ortak kıvanç paylaşımı sevincidir. Bunu, daha büyüklerini duyuncaya dek bugünkü gibi duyumsayıp güleceğiz. Sdzler de katılırsınız umuduyla buraya gülüşerek geldik. Katılanlar oldu, sağ olsunlar. Sami Arkadaşımız için işlerden kaçıyor deniyordu. Çok kez buna ben de katılmıştım. Anladım ki işten kaçmak işte çalışmamak değilmiş. Bir kimse işte çalışmaz ama çalışanları alkışlar. İşte bana göre Sami arkadaşımız çalışmıyor ama çalışma karşıtı değil. O aslında hepimizden çok çalışıyor. O çalışamın karşısında değil. Bu çok önemli. Okul Müdürümüz Nejat İdil de marangozluk atölyesinde çalışmazdı çalışanları görünce gözlerinin içi gülüyordu. Bir çok arkadaştan daha çok çalıştığımı biliyorum Kepirtepe'deki büyük binada kimin nasıl çalıştığını hep biliyorsunuz. İçinizde birilerinden fazla emeğim geçtiğini sizler pekala biliyorsunuz. İşte o fazlalıkların ben Sami arkadaşımıza helal ediyorum. Hiç kimse ona, senin orada emeğin yok demesin. Belinden iplerle bağlı kasım-aralık-ocak 1939 aylarında saçaklarda emekleyerek. pervaz çakarken, kiremit dizerken beni görenlerin, orada görünmeden beni tutanın Sami Akıncı olduğunu bilmelerini isterim. Her ne olursa olsun yararlı bir iş yapanın karşısında olmak ancak ahmakların işi olsa gerek. Onlar istedikleri gibi davransınlar, kendilerinin bileceği iş; ancak çalışanlara zarar verecek tavırlara girmemeleri gerekir. Artık bunları iyice öğrenmemizin zamanı geldi! ”Ben sözümü bitirdim. Sami baktı konuşacak gibi hazırlanırken, Hüseyin Serin bana: ”Sen bunları kime söyledin açıklasana! ”dedi. Hüseyin’in açıklasana sözü bana dokundu. Çünkü açıklasana seslerini biraz kabadayıca sesleniş olarak algıladım. Yüzüne biraz dikçe bakarak, aşağı yukarı benzer bir sesle “Açıklayayım sana! ”dedim, zoraki de olsa gülerek “Bir kere ben tek bir kişiye söylemedim. Tıpkı Sami gibi, anlayan anlar, anlamayan ya susar ya da bir anlayandan sorar. Söyleyenden sormak en azından ayıptı; . ya da bir tür hesap sormaktır. Şimdi senin yaptığın gibi. Otuz arkadaş dinledi. sustu ya da düşünüp kendisine bir pay düşüyorsa onu sormak için fırsat beklemeye başladı. Bir kere ben senin için hiçbir şey söylemedim. Sen iş kaçağı değilsin, senin de benim gibi en ağır işlerde çalıştığını ben biliyorum. Burada benim kastettiklerimi onlar kendileri bilirler. Çalışmayı sevmeyenler, işler aleyhinde konuşurlar, işlerden yakınırlar. Sen öyle bir şey yapıyor musun? yapıyorsan bile ben öyle bir tavrını görmedim, duymadım. Bu nedenle bu konuda sana söyleyecek bir sözüm yok. Ancak su soru şeklin var ya bunu hesabını senden soracağım. Bu senin ilk çıkışın değil, bir başka zaman da yaptın bunu. Bir hesabımız vardı şimdi bunu hızlandırdın. Fısıltılar başladı. “Gülmeden, neşeden başladık iş kavgaya mı döndü?  diyenler oldu. ”Ona da yanıt verdim. Gülmeyi siz değil biz, içlerinde bulunduğum arkadaşlar getirmiştik. “Gene mi iş? ” gibi sözleri de burada bir kişi değil bir çok kişi konuşuyordu. Önce bunu unutmayalım. Sonra sonra iş, işi, çalışmayı savunmaya döndü. Savunmayı da biz, içlerinde benim bulunduğum çalışanlar yaptı. Sonra ne oldu, karşıdan biri benden hesap sordu. ”Kim o suçlu? Ben de kısaca yanıtını verdim. Öyle bir suçlu yoktu ama başka suçlardan sorumlu olarak sen kendiliğinden ortaya çıktın, bunun hesabını da sen vereceksin! ”dedim. Kavga bunun neresinde? Benim konuşmamdan sonra o arkadaş “SANAAAA! ”derken sustunuz, üstüne varınca kavgadan söz ediyorsunuz. Okul Müdürlüğü bir duyuru yaptı, bu duyuru için tek söz söylenmedi. O emir yerine getirilecek. Bunu bile bile homurdanmalar sürüyor. Arkadaşlar bu bizim işimiz bunu bir an önce yapmalıyız diyenlere öfke yağdırılıyor. Bana bakın siz kendinizi ne sanıyorsunuz arkadaşlar. Sami Akıncı’yı dinlediniz. Sami’den önce biz bu kararı sekiz arkadaş aramızda kararlaştırdık . Bu kar doğrultusunda çalışmaktayır. Bundan mutluluık duyuyoruz. Yaptığımız tıpkı Sami arkadaşın söylediklerinin uygulanmasıdır. Sizler de bizi desteklşeyecek yerde, susarak kösteklemeyekalkıyorsunuz. Şimdi biz böyle karar verip çalışırken yanınıza gelip kös kös düşünecek, “Gene iş, Gene iş gerne iş! ”diye sayıklayacak mıyız? ”Okul yönetimi bu işleri istiyor. En çalışkan arkadaşımız, bunu öneriyor. Bir grup zaten bunu uygulamaya koymuş. Büyük bir grup çatır çatır çalışıp duvarları çıkarmış dersliğe gelince mız mız mız sızlanmalar yapacağız. Bu olamaz arkadaşlar. Cumartesi-azar çalışmak istemiyorsak daha önce konuştuğumuz gibi temsilci seçeriz, onlar bizim adımıza gidip konuşurlar. Bu yapılmadan hem çalışıp hem de akşamları gelince burada olumsuz konuşmalar istemiyoruz. Ben bunu susan ama işini dürüstçe yaptığını bildiğim arkadaşlar adına söylüyorum. Burası bizim dersliğimiz! Ben sözümü bitirince kısa kısa konuşmalar fıs koslar yapıldı. Benim söylediklerim bir yana Sami'nin sözlerinin de anlaşılmadığı ya da dikkate alınmadığı ortaya çıktı. Bir de baktım “Temsilci seçelim, onlar yöneticilerle görüşsün önerisi yapıldı. Okul Müdürüne gidecekler aday gösterildi. Beni Sami’yi Halil Basutçu’yu, Arif Kalkan’ı Aday gösterdiler. Sami her işte kendisinin öne sürüldüğünü, kendisinin yönetim işlerinde çalıştığı için etkili olamayacağını söyleyip çekildi. Ben salt benim değil öteki arkadaşlar için de konuşup affımızı diledim. “Biz çalışıyoruz, çalışmanın da karşısında değiliz. Çalışmak istemeyenler, fazla çalışıldığını öne sürenler var, gitsinler haklarını savunsunlar. Burada arkadaşların hoşgörüsüne sığınarak aslanlık taslamakla gidip yöneticiler karşısında hak savunmanın aynı şeyler oldup-olmadığını görsünler dedim. Arif’le Halil bana katıldılar. Halil ekledi “Ben bir kez ağzımın tadını aldım, O zaman da yalnız kalıvermiştim, bunu unutmadım! ”dedi. Zil çalınca konuşmalar kesildi, yatak çadırının yolunu tuttuk. Yatınca, bir süre fısıltılar sürdü. Tam karşı sıramda alt katta Hüseyin Serin yatıyor. Kalkıp tartaklamayı düşündüm. Şöyle yandan baktım, geldi kimseyle konuşmadan yattı. Kararımdan vaz geçtim. Bu akşam kavgaya hazır olabilir, direnir. Oldukça güçlü. İtiş kakşı şeklinde yapılacak bir kavgada amacıma ulaşamam. Ani baskınla yapacağım bir göz korkutma hem işime yarar hem de disiplinlik bir durum doğurmaz. Sinir gerginliğimi yatıştırmak için oyunları, müzik çalışmalarını düşündüm. Cumartesi-pazar günlerine güvenirken onlar da elden gitti. En iyisi, akşamları çalışmak. Akşamları daha çok zaman var. Süheyla Öğretmeni kandırıp, onun olurunu alırsak. Bir süre öyle gider. İleride belki başka bir yöntem bulunur.

 

11 Eylül 1941 Perşembe

 

Tartışmalı biten bir gün sonunda zor uyumama karşın rüya görmediğime şaştım. Rüyalar için kimsenin doğru bir bilgisi yok galiba. Babam:  “Tıkabasa yeyip yatarsan rüyalarında ya koşar ya da uçarsın, çok düşünceli yatınca da, ya güzel şeyler görür sevinirsin ya da sıkılacak rüyalar görür da ha da darlanırsın! ”der. Büyük ablam. “Rüyalar ters çıkar; çok sevindiğin rüya sonunda üzüntü, çok üzüldüklerinin sonunda da sevinirsin! ”der. Ablamın hiç unutamadığı bir rüyası var, onu sık sık anlatır. Çok çok yağmur yağmış. Dereler dolmuş taşmış. Ablam evde yalnızmış. Sular o denli yükselmış ki bizim ev de su altında kalmış. Ablam yalvar yakar dualar etmiş, sular çekilmiş. Ancak sular çekilşince evle birlikte annem de gülerek çıkmış. Ablam annemi görünce sevineceği yerde “Annem ölmüştü deyip sevinçten çok korkuya kapılmış, korku içinde uyanmış. Bu rüyadan bir süre sonra, rehin olarak verilen altınların gittiği ortaya çıkmış. Ablam:  “Rüyamda annemden korkmayıp sarılsaydım belki altınlar gitmeyecekti! ”gibisinden bir de yorum yapar. Benim rüyalar hiç de böyle olmuyor. Zaten babamın dediği gibi tıka basa yediğim yok. Hele yatacağım sıralarda bir yiyecek bulmam söz konusu değil. İşte akşam çok düşünceli yattım. Buna karşın rüya falan yok. Nöbetçi Bekir Temuçin uyardı:  “Kalk artık sabah oldu-Her taraf sesle doldu…. . Mustafa Saatçı karşılık verdi:

-Yalancı, ses mes geldiği yok…Ders demez dışarda gülüşmeler oldu. Ağırdan alanlar telaşlandı, bir hareket başladı. Kapıdan çıkan çıkana. Ben ağırdan aldım, etrafıma bakınmadan musluklara gittim. Sami kalkmış, benim keman çalışığım köşede kitap okuyordu. . Sami çoktandır, erken kalkıp burada okuduğunu söyleyince şaşırdım. Sabah erken kalkıp çalışmayı şimdiye dek hiç düşünmemiştim. . Aklıma takıldı bunu ben de deneyecepim. . Hiç değilse yazılarımı daha rahat yazarım. Kahvaltıda Hüsnü Baykoca’nın duyurusu dile dolandı. Yusuf haklı olarak sordu :  “Bu duyuruyu neden cumartesi günü törenden sonra duyurmadılar? ” Herkes bir olasılık öne sürdü. Ben, “Okul Müdürü bugün bildirmiştir, Hüsnü Baykoca acelecidir, hemen duyurmayı yeğlemiştir. Salih Baydemir ise: ”İştahımızı kaçırmak için öyle yapmıştır! ”dedi. Biz bu söze gülerken Yusuf, kendi fikrini söyledi

-Törende duyursaydılar, öğrenciler tepki gösterecekti. Bunu Hüsnü Baykoca böyle düşünüp yaptı. Arkadaşlar, Yusuf’a katıldılar. Akşam duyuruldu, kaşık tıkırtısından konuşmalardan pek duyulmadı ya da konuşup birden tepki yapılamadı. Doğru olabilir de olmayabilir de ancak yemekte dün gece yapılması ilginçti. Tam biz geçerken Ali Yılmaz Öğretmen geldi, duyuruyu o da duymuş, daha doğrusu daha önce öğrenmiş, “Pek önemli değil, biz zaten çalışıyoruz değil mi çocuklar? ”diyerek bize yatıştırıcı sözler söyledi. Fazla olarak da bize:

-Siz kendinizi öteki ekipler gibi saymamalısınız. Buraya gelişimiz salt burada bina yapmak için değil, orada durmamızın sakıncalarındandır. O sakıncalar henüz geçmiş sayılmaz. Savaşlar tüm hızıyla sürüyor. Alman-Rus Savaşının başlaması bizi sevindirdi ama, savaşın bir de sonucu var. Almanya Rusya’nın da işini bitirirse ne olacak? Bunun tersi de bizim için düşündürücü. Rusya direnip Almanya’yı dize getirirse, bu kez Rusya ne yapacak? Bunlar bizim için bilinmeyen sorulardır. Bizim sorunumuz Kepirtepe değil tüm yurdumuzun sorunu. Burada kalışımızın gerçek nedenleri bunlar. Zamansız gidersek orada da rahat olamayacağız. En iyisi siz bunları düşünmeyin. Bunları düşünenlerin olduğunu biliyorsunuz, bu işi onlara bırakın, gönül rahatlığıyla çalışın! ” Öğretmeni dikkatle dinledik. En doğrusu bunlardı. Zaten biz de hemen hemen böyle düşünüyorduk. Dünkü gülmemizin altında da bunlar vardı. Ancak öteki arkadaşların yanlışları bizi bu konuya çekmişti. İşe dünkü ayrıldığımız duygular içinde başladık. Bugün dört makas tamamlayabiliriz. Bunu içimden düşündüm. Öğretmen öteki gruba gitti. Kimse gelip lafa tutmazsa yi çalışacağız. Gerçekten kimse gelmedi. Öğleye yarım kalan makastan başka eşini de tamamlayıp iki makası yerine koyduk. Öğleden sonra iki makas daha yapacağız. Parçaları hazırlayıp öğle yemeğine döndük. Yemekte gene karpuz var. Bu ikinci karpuz yeyişimiz. Dilimler küçük. Hilmi yorum yaptı. “Yemedik demeyelim dile veriyorlar. İki karpuz bir kavun bir de üzüm verirler, böylece onlar verdik derler biz de yedik, deriz! ”Hilmi’ye katılmadığımızı söyledim. Ali Yılmaz Öğretmenin sözlerini henüz unutmamıştım; öyle ki, sesi bile kulaklarımdaydı. Hilmi’ye o sözleri benimmiş gibi anlattım. Hasan, Yusuf, Mehmet, dinlediler. Hilmi hak verdi. “Haklısın Abi, sen doğru düşünüyorsun, ben kimi zaman ipin ucunu kaçırıyorum. Bu biraz da birlikte çalıştığım arkadaşlardan kaynaklanıyor. Bizim konuşmalarda olaylara senin gibi bakanlar yok! ”Hilmi sözünü kesince Hasan, Şansın var hemşerim, bizim masada yemek yiyorsun, burada duyduklarını unutma, yararını göreceksin! ”dedikten sonra Ali Yılmaz Öğretmenin Rusya-Almanya savaşını, sonuçları üstüne olasılıkları anımsattı. “Kepir kepir deyip duruyoruz ama oraya gidersek orada rahat olabilecek miyiz? ”diye sordu. Hilmi tümden bizim gibi düşündüğünü söyleyerek ayrıldı. Gözlerim öğretmen masasını aradı. Süheyla Öğretmen yoktu. “Gelmeyecek! ” kanısına vardım ama çalışmak için koşar adımlarla gittim. Köşeme gidince, sabahleyin Sami’nin orada çalışmasını anımsayıp bir süre düşündüm. Benim keman ya da akordiyon sevdam gibi o da derslere gönül bağlamış, bıkmıyor, usanmıyor, durmadan çalışıyor. Geç de olsa bir gün dersler başlayacak, biraz çalışmamda yarar olacak, deyip bir çalışma planı tasarlamaya başladım. Keman metodunu açtım ilk parçadan başlayarak son parçaya dek ikişer kez durmadan çalmayı denemek üzere başladım. Kimi kez de öbür tarafa göz attım. Herkes geldi çalışmalar başladı. Toplu mandolin sesleri ara da keman gıygıyları sürerken birden sesler durdu. Baktım öğretmen gelmiş. Az sonra gene sesler başladı. Az sonra arkamda bir tıkırtı duydum baktım öğretme gülerek “Beni beklemiyorsun artık, çalışmanın rahatlığına erdin, gelmesem de olur, deyip çalışıyorsun. Buna sevindim! ”dedi. Ne demem gerektiğini kestiremedim, “İşiniz çoğaldı! ”diyebildim. . Öğretmen aradan bulunduğum bölüme girdi, kemanı alıp akorduna baktı, “Hiç çalınmamış gibi akordu yerinde! ”dedi, 12 parçayı açıp çaldı. ”Birbirine benzer mözürler, ama aralarında ayrılıklar var, dikkat etmelisin, ayrı ayrı çalış sonra birleştir! ”dedi. Öğretmenin söylediği sözü anlayamamıştım, sordum, Mözür dediğiniz nedir? ”Öğretmen “Müzik parçalrı içinde küçük ses kümeleri oluşturan ses gruplarına mözür denir! ”diye açıkladı ama ben gene anlayamadım. Anlamadığımı öğretmen anladı, kemanı alıp birer ölçü ikişer ölçü ayrı ayrı çaldı. Gülerek, “Sanırım anladın! ”dedi. Anladım. Öğretmen ayrılmadan oyun zamanlarının değişeceğini, öğle dinlenmelerinin de kısaldığını söyledim. Öğretmen bu kez “Oyunları ne yapalım? ”diye benden sordu. Ben de düşündüğüm gibi “Akşam paydosunda çalışabiliriz! ”dedim. Öğretmen, “Bence de uygun, öyle yapalım! ”deyip ayrıldı. Öğretmenin arkasından bakamadım. Baktığımı görecekler gibi bir ürküntüye tutuldum. Oysa bakan makan yoktu. Öğretmen gene okula girdi. Ondan sonra koşarak kemanımı bırakıp iş terine koştum. Yolda düşündüm. Öğretmen öğle paydosları için hiçbir şey demedi. Öğle çalışmalarından hoşnut olmadığını anladım. Bu kez de “Belki benim için bile bir sıkıntı duyuyor! ”gibilerde düşündüm, kendi kendimi üzdüm. Arkadaşlar, “Usta nerdesin? ” diye takıldılar. Yusuf’a muştuyu verdim. “Akşam paydoslarında oyunlar başlıyor! ”Karar verdiğimiz üzere iş başında işten başka konular konuşulmayacak. Şakalar da üzücü sonuç verecek türden olmayacak! Bilmece, bulmasa, şiir, masal, öykü okunup anlatılabilir ama gizli bir amacı olan konuşmalar yapılmayacak. Harun, Salih, Recep, Orhan bunu hep beklediklerini söylediler. Hasan sustu, Yusuf “Bu dediklerinizi ben mi bozuyordum? ”diye sordu. Ben, Yusuf’u savundum:

-Hayır bu kuralları sen bozmuyordun, öyle bir kuralımız yoktu. Şimdiden sonra var, şimdiden sonra sen de bozmazsan bu kurallar yürüyecek! Paydosa dek çalıştık. Bugün, dünden kalan yarımla birlikte dördüncü makası tamamlamak üzereyken paydos oldu. Hesapladık: Üç günde sekiz makas yapabileceğiz. Böylece ilk hesabımıza göre en az bir gün kazanmış olacağız. Sonuç olarak biz, 20 Eylül gününden önce çatıya çıkacağız. Paydos olmak üzreyken Mustafa Güneri Öğretmen geldi, bize takıldı, “Ne haber gençler? ”diye sordu. Salih Baydemir:

-Biz çalışıyoruz ama siz çalıştığımızı az görüyorsunuz, bizim tatillerimizi kaldırdınız! ”dedi. Mustafa Güneri Öğretmen, üzgün bir sesle:

-Haklısın Salih, ama bu konuda benim fikrim sorulmuş değil. Bizim konuşmalarımız başka yöneticilerin düşünceleri başka. Bunu böyle bilin. Ben de yöneticiyim ama benim pencerem sizin tarafa açık. Bazı yöneticilerinse tamamen Ankara tarafına açık, bunu da unutmayın. Ben öyle sanıyorum ki sizi üzen buyruklar geçici bir dönem için olacaktır. Dinlenmeleri kaldırmak işi daha çok üretmez. Neyse bunlar bizim yetkimiz dışındadır. Siz gelin bana şu çatıları ne zaman tamamlayacağınızı anlatın!  “Bayrağı ne zaman dalgalandıracağız. Bizim daha önce konuştuklarımızı arkadaşlar sevinç duyarak Mustafa Güneri öğretmene anlattılar. Bayrağın da en geç Ekim başında çekileceğini muştuladılar. Mustafa Güneri Öğretmen tüm bunları bildiği halde bizden öğrenmiş gibi sevinerek ayrıldı. Daha doğrusu o gideceği tarafa gitti. Biz de okula döndük. Sabah Sami’yi çalışırken görmem beni oldukça etkiledi. Dersliğe gittim. Ne yapacağımı düşünürken Semaveri açtım kalan öyküleri okudum. Meserrt Oteli ilgimi çekti. İlk okuduğumda duraksadım, ”Bu öykü yarım kalmış, ya da yarısı düşmüş, deyip sayfaları saydım. Sayfalar doğru. Bir kez daha okudum. Bu kez de yarım kalan bir şey oldu ama iki kadın arasında bir bağlantı buldum. Üçüncü okuyuşumda da bir eksiklik buladum ama bu eksiklik yazarın bir kurnazlığına dayanıyor, diyebildim. Sonra da üstünde uzun uzun düşündüm. Bu benim alıştığım öykülerden değil. daha doğusu bu bir öykü de değil, bir kişinin bir başkasından duyduğunu anlatıyor gibi yazmış ama okuyan için “Anlatılana dikkat et, bunu anlamaya çalış! ”der gibi bir uyarı niteliği taşıyor. Sonuç, üzücü olduğu gibi düşündürücü. Yemeğe bu burukluk içinde gittim. Yemekte arkadaşlarla konuşurken Cavit Kafkas geldi. , Hasan Gülümser, Süleyman Gege de yanında benimle konuşacaklarmış. Cumartesi gecesi eğlence var. Onun için konuşacaklartını düşünerek “Olur! ”dedim. Yemekten sonra buluşmak üzere konuştuk. Onlar beni gözetlemişler, yemekten çıkınca geldiler. ”Cavit bu bizim fikrimiz değil ama arkadaşlar biz arada olmadan da yapmıyorlar. Biz cumartesi öğleden sonrası ile pazar günü tüm gün işbaşı yapmayacağız. 8. sınıfların hepsi böyle düşünüyor. Ali Yılmaz Öğretmenle Mustafa Güneri öğretmenlerin son konuşmalarını onlara aktardım. İş yapmamakla ne kazanacağız. Daha çok sıkıntı çekeceğiz. Karşı olunca kime karşı olacağız? Kendi işlerimize karşı. Özellikle Mustafa Güneri Öğretmenin pencere örneğini verdim. “Yöneticilerin de yetkileri sınırlı! ”dedim. Cavit bana uyar gibi, “Haklısın! ”dedi Ama üçü birden biz bunları arkadaşlara anlatamıyoruz, sen gelip konuşur musun? ”dediler. Ben bunu yapmam, daha doğrusu yapamam, korkarım; geçen defa bu işten ucuz kurtulduk, Çoban Mehmet bu kez tuttuğu gibi okulda atar. “Siz de bu işe girmeyin, tehlikeli bir iş bunu bilin! ”dedim. Cavit bu kez “Tüm karışıklıklar bu adamdan geliyor, çıkıp doğru dürüst bir konuşma yapmıyor. Yaptığı zaman da hep kızıştırıyor. O zaman bizim düşmanımız bu adam oluyor, bunu şikayet edelim! ”dedi. “Bu nasıl olacak? ”Cavit az düşündü, “Mektup yazalım, ad yazmayalım. Burada olan biteni aynen yazalım. gelip bizden sorsunlar onlara da hepimiz “Biz bu müdürü istemiyoruz! ”deriz. Ben bu fikrin öteki kadar tehlikeli değil bir bakıma da gerçeği bu yönden ortaya çıkaracaktır. ! ”dedim. Cavit, “Yazınca birlikte okuyabilir miyiz? ”diye sordu. Yanıtım olumlu oldu. Çok suskun olarak dersliğe döndüm. İsmet gördü, nedenini sordu. Semaveri gösterdim:

-Çok ilginç öyküler var! dedim İsmet inanmadı, yanıma sıkıştı. Bohça’yı İsmet’e okudum. İsmet güldü. Karşısındakilere benim okuduklarımın saçmalıklarını anlattı, güldü, arkadaşları güldürdü. Böylece konu yaygınlaştı, ben de öteki sıkıcı konudan uzaklaştım. Yatınca bir ara kuruntulara kapıldım. Ancak “Benim zararıma olacağına inandığım birşeyler yazılırsa razı olmam! ”deyip kesin karar aldım. Yatınca da uzun süre onu düşündüm. Öyle ki, Süheyla Öğretmenin dedikleri, bakışı, gülüşü bile beni o konudan sökemedi. Bir ara Hüseyin Serin’i nasıl döveceğimi, nasıl döğmem gerektiğini planlamaya kalktım ama aklım o mektuptan bir türlü kopamadı…Sonunda, “Yazılanları eksik bulursam ne eklerim? ”diye düşündüm. Buna da bir ekleyeceğim çıkmadı. Adamcağız bana hep iyi davrandı. Toplu olarak bizim hoşumuza giden sözler söylemedi ama, söyleseydi ne söyleyecekti ki? Bizi buraya o getirmedi. Biz ona çalışmıyoruz. O gitse biz boş mu dolaşacağız? Böyle ters duygular içinde geç vakit uyudum…

 

 

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ