Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

73 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Benbenlik mi, Övüngenlik mi, Özeleştiri mi yoksa Ego Geliştiri mi?

 

8  Aralık  1944  Cuma

 

Hava açılmış, sert ama esinti yok. Güneş Elmadağları üstünden Hasan Dağları selâmlıyor. Hasanoğlan iki  sıra dağ arasında kalmış. Bu sözleri, 1941 yılında buraya geldiğimizde ilk iki ay zaman zaman ders gördüğümüzde sık sık dinliyorduk. İki öğretmenimiz derse geliyordu, Selçuk Korol, Reşat Tekinay. İki öğretmen de tarih-coğrafya derslerine giriyordu. Selçuk Korol Öğretmen genellikle kırlara götürür bize çevreyi tanıtırdı. Bu iki dağ arasında kalan Hasanoğlan çukuru için  bir  bakıma şanslı bir bakıma da şanssız sayarlardı. Şansı, çukurlukta olduğundan korunaklı olmasına şanssızlığı da iki büyük dağın etkisi altında kişiliksiz  iklimine veriyorlardı. Bu sözleri o zaman pek önemsememiştim ya da değerlendirememiştim. Kepirtepe’ye döndüğümüzde özellikle köye gidince Istrancalara bakarak önce köyümün sonra da Trakya iklimini değerlendirmeye çalışıyordum. O sıralar kaç kez anımsamaya çalıştımsa Hasanoğlan’ın yerel durumunu bir türlü gerçeğine uygun düşürememiştim. Oysa şimdi, Elmadağları gibi Hasan Dağları ya da İdris Dağı, gözümü kapayınca bile resmi önümdeymişçesine görür gibi oluyorum.

                                                               *

Kahvaltıda kuşkulu sözler edildi:

-Boş ders mi olurmuş? Bölüm başkanı varken boş ders ne demek? Hem böyle diyerek hem de tersini düşünerek oldukça tatsız bir kahvaltı yaptık. Neyse ki önce Kral Oidipus, sonra da Fidelio Operası konumuz gibi düşüncelerimizi de değiştirdi. Kral Oidipus sözünü ben açtım. Varlık Dergisinde okuduğum bir Oidipus çevirisinde   bizim Kral Oidipus dediğimize bir yazar, Kral Oedipus,  bir başka yazar da  salt İdipus demektedir. “Ne farkı var?” diyenler oldu. Farkı var mı yok mu bilmem! Benim demek istediğim çevirmenler arasında değişik düşünenler var. Onları okuyanlar bizim oyunumuza geldiğinde farklı konuştuğumuzu duyunca ne diyecekleri önemli!

Böyle deyince bütün gözler bana döndü:

-Bunu Mahir Canova Öğretmene söyle de görelim! Söylerim, birilerinin dergilerde yazdığını söylersem, suçlu mu olurum? Nasıl böyle düşünüyorsunuz anlamadım!

Az sonra olacaklar üstüne konuşarak solona döndük. Hiç de sandığımız gibi olmadı. Öztekin Öğretmen son sınıflarla Enstitü Bölümündeki ders uygulamalarına gitmiş. Önce bir şaşkınlık dönemi yaşandı:

-Sahi mi? Bu bir şaka olmasın? Salonda çalışmak, biliyorum  hemen hemen olanaksız. On kadar keman hep ayrı telden çaldığına göre piyanodan çıkacak sesleri ayırmak oldukça zor. Soğuk falan demeden alt odaya indim. Çalışırken zaman zaman üst salonu düşündüm, dersin boş geçmesini isteyenler gerçekten şimdi çalışıyor mu? Neredeyse  gidip bakacak kadar merak etmiştim. Bir tıkırtı olunca duraksadım, Talip Apaydın:

-Vallahi azizim, bizim arkadaşlar çok duyarsız. Boş zamanlarında çalışacaklarını söyleyip durular ama böyle bir zaman olunca onu kullanmaya yanaşmıyorlar. Git bak, salon köy kahvesi! Kendileri çalışmadığı gibi çalışanları da engelliyorlar. Kusura bakma, kapının önündeki kuytuda biraz çalışacağım. Arkadaşı çekip içeriye aldım. Zaten  yorulasıya çalışmıştım. Talip’in kemanı bana engel değil  tersine düş kuma kapısı açtı. Keman- piyano çalışması yapmak. Talip, az ileride kendi parçasını çalışırken kendi kendime, gecikerek de olsa onun keman seslerine piyanoda akorlar  uydurdum. Ardından da keman metodundan bir parça seçip onu akorlarla donatmayı düşündüm. Amacım buna alışınca  akorları  seslerle bağlayarak  piyano-keman çalışmalarına yol hazırlamak. Buna benzer bir çalışmayı geçen yıl sonlarında Mehmet Yelaldı ile denemiştik. Ancak ben hem kendi tuşlarımı hem de keman sesini izlemekte bir türlü başarılı olmamıştım. Bunu Faik Canselen Öğretmene söylediğimde Faik Öğretmen gülmüş:

-O bir intikal olayı, insan dikkati belli bir noktada etkili olur. Eller tuşlara iyice alışmadan dikkatini hem tuşlara hem de keman sesine bölemezsin. Şimdi çaldığın parçaları gözlerin kapalı çalacak duruma geldiğinde o istediğini de yapacaksın! demişti.

Öğle yemeğinde herkes durumdan hoşnut. Halil Yıldırım:

-Haftada bir gün böyle kaçamak yapabilsek iyi olacak! dedi. Haftanın yedi günü var, Cumartesi bizim için zaten kaçamak; öteki arkadaşlar yarım da olsa ders yaparken biz, konser bahanesiyle Ankara’da dolaşıyoruz. Pazar günümüz zaten boş. Bir gün daha alırsak, neredeyse  haftanın yarısı! demeden ağzımın payını aldım:

-Devlet dairelerinde çalışanlar, ilk, orta, lise öğretmenlerinin nasıl çalıştığı soruldu. Orta okullarla liselerin programlarını tam bilmiyorum. Ancak ilkokullarda öğretmenler pazar günü  tam, cumartesi günü yarım gün dinlenirler. Köy Enstitülerinde nasıl çalışıldığını biliyoruz. Halil Yıldırım işi pişkinliğe vurdu:

-Nasıl olsa Köy Enstitülerinde tatilsiz çalışacağız, bari burada soluk alalım! Arkadaşlar, tartışmanın sürmesini istemediklerini belirtmek için bir ağızdan:

-Alalım arkadaşlar! diyerek konuyu kapattılar. Ancak susulmadı; tartışmaya katılmayan Ekrem Bilgin sordu:

-Bölüm Başkanımızın işi bitmiş midir? Suskun suskun dinleyen Nihat Şengül duramadı:

-Ulan oğlum, sizin başka sözünüz olmaz mı? Abdullah Erçetin konuyu değiştirdi:

- Fidelio Operasına ne zaman gideceğiz? Fidelio Operası sözü yetti. Konu, operadan konserlere döndü. Geçen konserde de dinlemiştik? Bu hafta ne olabilir? diyerek salona döndük. Bölüm Başkanı gelmiş, bizi bekliyormuş; gülerek karşıladı:

-İşte bunun için bir arkadaşım olsun istiyorum; ben ayrılınca, sizler boş kalmayasınız. Kesin söz aldım, gelecek yıl bir kemancı kadrosu verilecek. diyerek eliyle bize sandalyeleri gösterdi.

Dersimiz, Halk Türküleri, özellikleri, gerçek türküleri yapaylarından nasıl ayıracağız?

Önce, Köy Enstitülerinde söylenen türküler sıralandı. Geçen yıl saptadığımız türkülere ek olarak yeni gelen arkadaşların ekledikleri de yazıldı. Ancak arkadaşların eklediklerinde bizim ölçülerimize göre titiz bir ayırıp yapılmadığı için, şarkılarla türküler karışık gösterilmekte olduğundan, yeni baştan bir süzgeçten geçirilmesine karar verildi. Örneğin, Ziller, Mavilim, Çiğdem, Menekşe türküleri şarkı olarak gösteriliyor. Arkadaşımız Şevki Aydın’ın  çok sesli yaptığı Mavilim Türküsünü bir başka yerde şarkı olarak gösterirsek bize güven duyulmaz! diyerek ayıklamayı geri bıraktık. Şarkı, türkü adları bir daha tekrarlandı. Okul şarkısı, kesinlikle bestecisi olan, Batı müziği ölçülerine göre bestelenmiş, neşeli, öğretici, çocuk sesine uygun beste olarak anılacak. Ne denli neşeli ya da çocuk sesine uygun olursa olsun, bestecisi bulunmayan anonim (Halktan birilerinin besteleri) türkü gurubunda sayılacak. Örneğin halkımızın çok benimsediği, yaygın bir kesimde sık sık söylenen Çanakkale ya da İzmir’in Kavakları birer türküdür. Buna karşın Eğilmez Başın Gibi adlı Efem bir şarkıdır. Çünkü sözlerini Ömer Bedrettin Uşaklı yazmış seslendirmeyi de Ali Rıza Kaptanzade yapmıştır. Öğretmen bu arada bir de uyarıda bulundu:

-Okul şarkıları, çocuklar için hazırlandığından özellikle kolay, yalındırlar. Çoğu kez de önemsenmezler. Bu nedenle bir bölümünde besteci ya da güfteci belirtilmez. Böylesi şarkıları kendiliğimizden yok sayamayız, onları kendi sezgilerimizle, bilgilerimizle kendimiz değerlendireceğiz. Öğretmen gülerek beni öne sürdü:

-İbrahim’in “Okulumuz-Annemiz!” şarkısı bu tür şarkılardan biridir. Onu dünya çocukları söyler ama, kimin bestelediğini ya da sözlerini kim yazdığını araştırmaz! Biz bu işi meslek edindiğimiz için özellikle bu konuda emek veren insanlara saygı duyacağımızdan titiz davranmak boynumuzun borcu olmalıdır.

Öğretmen ellerini şaplatıp:

-Haydi, keman başı! İşaretini verince hazırladığım yazı dosyamı alıp küçük odaya çekildim. Fidelio Operasını görmeden önce konusunu iyice öğrenmek istediğimden Radyo Dergisinde bulduğun bir yazıdan önemli noktaları aldım.

                                          

                                                   Fidelio Operası

İki perdelik opera-Beste Ludwig van Beethoven, yazarı-Joseph Sonnleithner.

Başlıca kişiler:

Zindancı Rocco   -                                                                              Bas

Marcellina, Rocco’nun kızı                                                            Soprano

Jaquino, gardiyan                                                                          Tenor

Florestan,bir İspanyol beyi                                                           Tenor

Fidelio, Fiorestan’n eşi                                                                   Soprano

Pizarro, Hapisane komutanı                                                            Bas

Don Fernando, Bakan                                                                     Bas

 

Olay,18.y.y’da İspanya’nın Sevil kentinde geçmektedir.

 

                                                    1.Perde

 

Olayı, ilk izlemede kavramak oldukça zordur. O nedenle isteyenlere bilgi vermek amacıyla olayı, gösteri sırasını bozarak bilgilendirmekte yarar gördük. Şöyle ki:

-Hapisane komutanı, Fiorestan’ ın eşi Fidelio’ya göz koymuş ,eşini sıkıştırıp elde etme yollarını aramaktadır. Eşinin haksız yere hapsedilmesine sinirlenen Fidelio erkek kılığına girerek, hapisanede işçi olarak çalışmaktadır. Erkek kılığına girmesine, gerçekten erkekler gibi davranmasına karşın, ilgi çeken bir yanı vardır. Bu ilgi çekici tavırlar hapisane müdürü gibi kızı  Marcalina’nın da gözünden kaçmaz. Hapisane Müdürü Rocco Fidelio’yu gördükçe kendi oğluymuşçasına duygulanır, ona rahat bir  hayat düşlerken kızı Marcelina da Filelio’nun gönlünü çalıp onunla evlenmeyi düşler. Böylesi bir ortamda Saygın bir İspanyol Beyi olan Fidelio’nun kocası Florestan mahkûmlar arasında çile doldurmaktadır. Günler böyle gelip geçerken bir gün işlerini yoluna koymuş Fidelio, mahkûmların  hapisane bahçesine çıkmasını beklemektedir. Amacı eşini görmek, onun yaşadığını bilmek onun başlıca emelidir. Bir birine değişik duygularla yaklaşık olan üç insan, Rocco, Marcalina, Fidelio şarkılarla daha da yaklaşacaklarını umarak üçlü bir söyleşi duyulur. İki soprano ile bir bas, böylece  operayı başlatmış olur. Rocco daha da coşar, ünlü aryalarından birini söyler. Fidelio bu fırsattan yararlanarak  mahkûmların bahçeye bırakılmaları ister. Marcelina da ona katılır. Üçlü şarkı bitince arkasından bir marş sesi gelir. Az sonra da Komutan Pizarro’nun emirleri duyulur. Karanlık düşünceli Komutan Pizarro sahneye çıkıp elindeki bir yazıyı okur. Okuduğu yazı, Bakan’ın gelip  tutuklularla konuşacağını duyurusudur. Ancak, mahkâumlar arasında bulunan Florestan, haksız olarak  tutuklu olması yanında gelen Bakan’ın da kişisel dostudur. Onların karşılaşması Pizarro için felâket olacaktır. Bu nedenle  karanlık düşünceli Komutan bir hile düşünmüş onu uygulamak peşindedir:

Hapisanede ne kadar, ses çıkaracak, yaygara yapacak öteberi varsa hepsi çalınacak, olağanüstü bir gürültü içinde bazı mahkûmlar öldürülüp gömülecek. Sahnedekiler bu emirler üzerine dağılınca Fidelio aryasını söyler:

-Nerdesin ey ümit, hani nerede mutlulukar? Fidelio, Rocco’dan da  tutukluların  bahçeye bırakılmasını ister. Fidelio’nun ricacı yerine gelir. Tutuklular perişan bir durumda bahçeye çıkmıştır. Tutuklular ,homurtulu, üzücü bir  ses koro oluşturur, güneşe, havaya, kısacası yaşama olan özlemlerini yakarırlar. Rocco telaşlıdır, hemen  bir mezar kazılması emredilmiştir. Fidelio’yu  yardıma çağırır. Tam bu sıra Gardiyan Jaquino Komutan  Don Pizarro’nun geldiğini haber verir. Mahkûmlar alelacele bahçeden  gerisingeri deliklerine tıkıştırılırken perde iner.

 

                                                2. Perde.

 

Sahne açılınca zindanın en berbat bir yeri görülür. Çok kötü koşullar içinde kıvranan bir mahkûm sanki  kötü kaderiyle söyleşir:

-Burası ne kadar berbat,zifiri karanlık! Orkestranın katılımıyla daha da etkileşen arya mahkûmumun kim olduğu anlatmaya yeter. Çünkü haksız olarak  zindana atılmış olan Florestan geçmişinden, gençliğinden, sevgilisi  Fidelio’dan (Leonoren) söz eder. Bu acıklı sahnenin durumuna uyan orkestrada  da dramatik sesler yoğunlaşır. Tam bu sıra ortalık aydınlanır. Rocco ile Fidelio  içeri girerler. Fidelio birden duraksar, kazılacak mezarın kocası için olacağını anlamıştır. Rocco işini yapmaya çalışırken Fidelio yaşamının  son soktasında olduğunu anlamıştır. Uğruna ölümü göze aldığı eşi karşısındadır. Bir an için kendini toplayıp eşine ekmek-şarap vermek ister. Fidelio’nun tavrından Florestan da eşini tanımıştır. İki sevgili bir birine sarılırlar.Rocco şaşkındır. Bu sarılış sırasında komutan Pizarro gelir. Durumu görünce Rocco’ya :

- Mahkûmu  hemen öldür! Der. Fidelio, Rocco’ya engel olur. Bu kez de Pizarro  daha da hiddetlenerek Rocca’ya  Fidelio’yu da öldürmesi için zorlar. Rocco’nun davranışları yetersiz gören Pizarro kendisi harekete geçer. Ancak Fidelio’da tabanca vardır, tabancayı çekip cani Pizarro’yu olay yerinden uzaklaştırır. Bu sıra trompet sesleri duyulur. Bunlar, daha önce geleceği duyurulan Bakanın geldiğinin müjdecisidir. Bakan gelmiştir. Çiftlerin kurtuluşu büyük bir mutluluk havası getirmiştir. Orkestra, ona katılan sesler bunu birlikte duyurur.

Sahnede küçük bir değişiklik olur, bu kez mahkûmlar  sarayın önünde toplanmıştır. Çevrelerinde de büyük bir halk yığını oluşmuştur. Bakan, tüm mahkûmları  bağışladığından, herkes sevinç gösterilerine katılmıştır. Olayın büyük kahramanları olan Fidelio ile Florestan’ın karşılıklı  eş bağlılığı üstüne sözler söylenir. Fidelio, eşe bağlılık, özverisi simgesi olmuştur, tüm eşlere örnek gösterilirken yoğun bir ses örümü içinde perde iner.

                               (Mahmut Ragıp Kösemihal’in yazısından özet.)

***

Akşam yemeğinde Fidelio operasını  özet olarak yazdığımı söyledim. Hiç beklemiyordum, arkadaşlar söz birliği etmişçesine anlatmamı istediler. Kimi yerlerini  tekrarlayarak anlatmak zorunda kaldımsa da olayı, gene de  doğru özetledim. Arkadaşlar da sanırım ilk kez, bana inanarak dinlediler:

-Operayı, aryalarda söylenenleri anlayarak tanımanın  yararları yanında  bu tür anlatımların önemsiz olduğunu bilmekle birlikte; “Hiç bir bilgi sahibi olmadan aval aval dinlemekten yeğdir!” diyerek teşekkür ettiler.

Yemekten sonra Askerlik Öğretmenimiz gelmiş,1.2. sınıflar bir arada toplandık.

                                                                        *

Yüzbaşı Sıtkı Ulay geçen ders bir konuya başlarken durup yeni arkadaşları tanımak istemişti. Yeni arkadaşları geldikleri bölgelere göre tanımak istemiş önce Kars/Cılavuz’dan başlamıştı. Oradan Gelen Hayri Kızılyel’in soyadına takılmış sonra da o bölgenin önemini, tarihini anlatarak dersi bitirmişti. Bu kez hangi bölgeden söz edeceği merak ediliyordu. Trabzon/Beşikdüzü’den  gelen Cesarettin Ateş’le Raşit Özdemir’in adları ilginç bulunmadığından sıraya Sivas/Yıldızeli ile Malatya/Akçadağ alındın. Bunların adları da önemsenmedi ise de Cesarettin Ateş’le Süleyman Varlı ile geçen hafta kendisine sıra gelmeyen Mehmet Cıhangir uyarıldı:

-Konu siz olabilirsiniz. Yüzbaşı Sıtkı Ulay kırt kırklı çizmelerini oldukça sert vurarak geldi:

-Merhaba arkadaşlar! deyip bir süre süzdükten sonra rahat verdi. Önce bir küçük uyarı aldık:

-Yerlerinize oturmasını da bilmiyorsunuz! Kalkmak, selâma durmak gibi rahata geçince oturmanın da bir yolu vardır. Askerin disiplini bunu gerektirir. Bunu öğreneceksiniz arkadaşlar!

Bütün beklentilere karşın Yüzbaşı Sıtkı Ulay sürmekte olan savaştan söz açtı. Savaşı Almanya’nın kaybetmekte olduğunu, bunun Alman ulusu için ikinci bir yıkım getireceğini, müsebbibinin de Adolf Hitler olduğunu anlattı. Sözü, Hitler’in Mussolini’ye güvendiğini, oysa İtalya halkının askerlikten bîhaber olduğunu, bunu Habeşistan savaşında gösterdiklerini uzun uzun anlattı. Almanya’nın bu savaşa olağanüstü hazırlıkla girdiğini ancak doğru dürüst bir askerlik bile yapmamış olan Adolf Hitler’ in emri komutayı ele almasıyla  Makûsen mütenasip bir duruma girildiğini besbelli bir üzüntüyle anlattı. Üzüntü nedenini de açıkladı:

-Çalışkan bir millet, hiç de hak etmediği  yenilgiyle yokluğu sürükleniyor. Büyük Savaştan  çıkalı daha yirmi yıl bile olmadan böylesine güçlü bir ordu hazırlaması, böylesine bir teknik geliştirmesi olağanüstü bir çalışma azmindendir. Bunun, akılsızca bir Dünya Savaşına dönüştürülüp  heder edilmesi üzücüdür.

Yüzbaşı bundan sonra gene İtalya ile ilgili bilgiler verdi.1911 yılında bize saldırıp, Trablusgarp’ı almalarını, bunu savaş kazanarak değil bizim Osmanlı Yönetimimizin tutarsızlığımızdan, ayrıca Avrupa Devletlerinin  o yerleri İtalya’ya peşkeş çekmelerinden ileri geldiğini, bu savaş sonunda bizden gasp edilen  hiç değilse adaların bizim olacağını umduğunu söyledi.

Öğretmen son olarak de bir dilekte bulundu:

-Umarım, Adolf Hitler, yakın zamanda bütün yaptığı yanlışların bir muhasebesini yapar da görevinden çekilir. Almanya, iyice düşman çizmesi altına girmeden ülke toprakları kurtulur!

Yüzbaşı Sıtkı Ulay, bu dileğinden sonra selâm verip ayrıldı.

Arkasından yorumlar yapıldı:

-Besbelli savaşın sonu geliyor. Almanya’nın insansız uçakları, ateşli bombaları A.B.D. İngiltere, Sovyetler Birliği güçleri karşısında  etkisiz kalınca saldırmayı  bırakıp savunmaya geçti. Belli ki savunmada da tutunamıyor. Karşısındakiler, kaptırdıkları tüm yerleri   geri aldıkları gibi Almanya sınırına dayandılar.

Muğlalı arkadaşlar sevindiler:

 Onlara yakın adalar gene  bizim olacak, oradan gelenler yerlerine dönecek! Bu söylentiler giderek ilgi uyandırdı:

-O adalar hangileri? Midilli, Sakız, Susam adaları sayıldı. Bilenler(Özellikle İzmirli arkadaşlar) onların değil Rodos Adası çevresindeki adaların olduğunu söyledi.

Yatınca da bir süre adalar, savaşlarda kaybolan öteki yerler anıldı. Bir soru:

-Adaları alıyoruz da Trablusgarp’ı neden almıyoruz? Dinleyenler varmış, bir ses:

-Veriyorlarsa alın arkadaşlar. fazla mal göz çıkarmaz! Arkasından gülüşler.

Bir süre düşündüm, geçmişte sanırım bizim atalarımız da Hitler gibi almak için savaş açmış, alma yerine, toprak vermiş. Osmanlı İmparatorluğu hep tek başına Venedik-Avusturya,Avusturya-Polonya,Avusturya-Venedik-Rusya,dört Balkan  Devleti gibi  birleşik güçlerle savaşmış. Babam sık sık söylerdi:

-Bir elin nesi var? İki elin sesi var!

En iyisi yarınki konseri düşlemek!

 

9  Aralık  1944  Cumartesi

 

Hava açık, hızlıca gidip salona baktım. Akşam  bakmamıştım, anormal bir durum yok. Bölüm Başkanımız, trene inerken kesinlikle uğrar. Kahvaltıya öbür kapıdan girdim. Öğretmenler masasının yanından geçerken gözlerim aradı, Nebahat yok. Rahmiye öğretmen var. Başımla selâm verip geçtim. Nebahat’ı çoktandır görmüyorum. Oysa o kapıdan geçsem kesinlikle uzaktan da olsa görebilirim. Bir çok arkadaş oradan girip çıkıyor. Özellikle bizim lokale gidenler hep oradan girip çıkıyor.

Masadakiler konser olasılıkları üstünde duruyor. Kimlerden çalınacak?  Ya da kimlerden çalınsın?

Hava açık ama gene de sert bir esinti var. Gün güneşlik olunca tren yolculuğu da rahat oluyor. Binerken daha Ankara’ya inmiş gibi bir duyguya kapılıyoruz .Bu kez Cebeci durağında indik. Soru:

Koservatuvar’ın tatili bitti mi?

Kapıda yığınla insan duruyor. Giyimli kuşamlı baylar, bayanlar. Konser Salonu’nda sabah da bir gösteri olacağını düşündük:

-biz de girelim! Temsil ya da opera, ne olursa razıyız!

Hiç birisi değilmiş,  gündüzlü, özel öğrenci seçimi günüymüş, anne-babalar çocuklarını getirmiş, çocuklar sınava alınmış, anne-babalar dışarda bekliyormuş.

Faik Öğretmen bizi karşıladı, balkondaki odaya aldı. İlgilendiğimizi bildiği için açıklama yaptı:

-Bunlar, müzik sever anne-babalar, çocuklarının bir enstrümanı iyi kullanması için  ehliyetli öğretmenlerden öğrenmesine inandıklarından özel şekilde  ders almalarını isteyenler. Çocukları, başka okullara devam ediyor. Ara boşluklardan yararlanarak Konservatuvara  da gelmelerini istiyorlar. Başvurular çoğalınca yönetim böyle bir yol seçmiş. Çocukta temel bir enstrüman alışkanlığı varsa o, kaydedilip özel bir statü içinde derse alınacak. Bu zaten kuruluşundan beri vardı, ancak bu yıl kadroyu genişletecekler. Kısacası onlar da sizin gibi  müzik aşkına,  cumartesi, pazar günleri buralara gelecekler.

Faik Öğretmen elindeki kağıda baktıktan sonra:

-Bu günkü konserimizi iki özelliği var:

1.Büyük besteci Ludwig van Beethoven’in büyük bir inançla insanlığın  kurtuluşu saydığı Fransız İhtilâli ile onun simgesi  sayılan Napolyon Bonapart’a şükranlarını sunmak için bestelediği, bestecinin kendi deyimiyle BÜYÜK SENFONİM dediği 3.Senfoniyi dinleyeceğiz. Besteci böyle demiş, gerçekten böyle dediyse belli ki acele etmiş; çünkü bu senfoni daha 3. Senfonisidir. Oysa bundan sonra 6 senfoni daha beştelemiş, özellikle 9. Senfonisi günümüzde yalnız Beethoven’in değil TÜM SENFONİLERİN EN BÜYÜĞÜ sayılmaktadır.

Bu senfoni için değişik rivayetler duyacaksınız. Sözde senfoni Napolyon Bonapart için yazılmış, besteci önce eserin üstüne Napolyon Bonapart’a deyip altına da Ludwig van Beethoven yazarak  onun için yazdığını belgelemiştir. Yine bir söylentiye göre Napolyon Bonapart 1805 yılında İmparatorluğunu ilân edince buna kızan besteci eserin  üstünden Napolyon Bonapart adını karalayıp bu kez salt “Bir Kahramana!” yazıp yanına da Eroika (Lâtince, eroica kahramanlık) sözünü eklemiştir. Bunları, o günün yazarları böyle yorumlamışsa da gerçek oldukça karanlıkta kalmıştır. Çünkü beste 1804 yılında tamamlanmıştır.1805 yılında Viyana konser salonunda seslendirilmiş, Viyana’yı işgal etmiş bulunan Napolyon Bonapart’ın askerleri eseri dinlemiş bir rivayete göre bestecisi alkışlanmıştır. Bir başka rivayete göre de senfoniyi çok beğenen o günlerin ünlü kontlarından biri büyük paralar ödeyerek senfoniyi satın almış. Paraya ihtiyacı olan besteci dayanamayıp, senfoniyi konta vermiş. Böylece Napolyon Bonapart yakıştırması salt bestecinin düşlerinde ve de müzikseverlerin diline romantik bir olay olarak sınırlı kalmıştır. Olayın geçtiği tarih düşünülürse  zaten tüm bu yakıştırmalar sözde kalmaktadır. Çünkü gerçek tarih olarak Napolyon Bonapart 1804 yılında İmparatorluğunu ilân etmiştir. Ancak bu tarihten önce tüm gücü elinde toplayarak Beethoven’in sevmediği İmparatorluk yönetim sistemini  yeniden kurmuştur. O dönemde Paris’le sıkı  bir gel-gidi olan Viyana’nın dolaylı olarak da üst tabaka insanları arasında yaşayan Beethoven’in bunlardan habersizliği düşünülemez. İşin gerçeği, 3. senfonin 1804 yılında bestelendiği kesin olarak bilinmesidir.

Faik Öğretmen başını kaldırarak güldü:

-İşi iyice tarihe döktük! değil mi? diye sordu.

2.Şimdi sevinç duyacağımız bir olay, eser bizden, sesiyle sazıyla bizden bir kanun konçertosu. Kanun görmeseniz bile   radyodan dinlediniz. Bestecisi ise bize daha yakın  bir isim, orkestramızın şef yardımcısı. Ara ara o çıkıp orkestrayı yönetir, Hasan Ferit Alnar. Radyo konserlerinin çoğunu da o yönetir, adını duymuşsunuzdur. Öğretmen, Hasan Ferit Alnar için kısa bilgi verdi. Küçük yaşta geleneksel müziğe başlamış, beste denemeleri yapmış, Batı müziğine yönelik özel dersler almış, giderek daha çok Batı müziğine kayarak tekniğini geliştirdikçe iki müzik akımının ortak noktaları üzerinde durmuş. Alaturka şarkıları yanında orkestra eserleri de bestelemiş. Dinleyeceğimiz Kanun konçertosu bu çalışmaların bir ürünüymüş.

Öğretmen 3. eser için, fazla bilgi vermedi. Gülümseyerek:

-Ünlü İtalyan, daha çok Opera bestecisi olarak tanınan Rossini’den bir üvertür. Seveceğinizi umarın, gelecek günlerde onun da üstünde duracağız! Opera konusunda önemli bir bestecidir! deyip kesti.

Öğretmenler ayrılınca biz de sessizce kalktık. Merdivenden inerken Nebahat’ı gördüm. O da, sanki beni bekliyormuş gibi gözleri merdivendeydi. Yeğenini bekliyormuş. Teyzesi, kızının piyano öğrenmesini  çok istiyormuş, kızını sınava onunla göndermiş. Meğer Nebahat,   Etimesgut’a on beş gün önce gelmiş, nisan ayına dek orada kalacakmış. Kızı kazanırsa babası söz vermiş piyano alacakmış. Yeğeni de piyanoyu çok seviyormuş. Pazar günleri Halkevine gidip bir süre piyanoyla oynuyormuş. Tüm arkadaşlar çıktı, yıldızlar durup beni bekleyince fazla konuşamadım; istemeyerek ayrıldım. Nebahat durumdan hoşnut, bana, cumartesi günleri gelir yeğenimi çalıştırışın! dediğine göre değişen bir durum yok! demektir. Gene de ikircil bir fikir içinde bir süre çırpındım. Arkadaşlara yetiştim. Yıldız meraklı, hemen sordu:

-Konuştuğun kimdi? Şaşırtıcı bir tavırla:

-A,aa! Tanımıyor musunuz? Enstitü bölümü öğretmenlerinden. Tanıdığınızı sanıyordum! deyip olayı  daha inandırıcı saptırmak için, ayrıntılı olarak anlattım:

-Okulun Etimesgut istasyonunda bir yeri var. O yeri elden çıkarmamak için  Enstitü Müdürlüğü, sürekli bir sınıfı orada tutuyorlar. Sözde orasını sürekli elde tutarak sahiplenecekler! Bu gerçekleşince de orasını okulun Ankara içinde Konuk Evi olarak kullanacaklar!

“Ne iyi olur!” falan diyerek Ulus’a indik.

Arkadaşlar, otobüse binip Yenişehir’i boydan boya görmek istedi. Az bekledikten sonra tenha bir otobüse binerek  elçilik binalarına dek gittik.

Nedense otobüs orada iyiden iyiye boşaldı. Boş otöbüsle gezmekten hoşlanacaklarını beklerden tersine, kız arkadaşlar otobüsün boşalmasından  rahatsız oldular. Tam  otobüs kalkarken  Halise “Ayyy!” diye seslendi. Sürücü birden durdu. Özür dileyerek indik.

 

                 

                                   ABD-Büyükelçilik Binası

 

Hava oldukça yumuşak, yokuş aşağı bir süre çevreye bakınarak yürüdük. ”Burası nedir? Şurası şudur” diyerek  Kızılay’a  döndük. Ankara Sinemasında Mayerling diye bir film var ona girdik. Bu film geçen yıl da oynamıştı. Çok iyi anımsıyorum, arkadaşların  isteğine uyarak 2. kez girdim. Bir bakıma iyi oldu oldukça üşümüştüm. Film başlayınca filmden çok Nebahat’ı düşündüm. Öğrencileri bırakıp Konservatuvara nasıl gidiyor? Gerçi, son sınıf öğrencilerinden yardımcısı var ama, gene de tehlikeli. Ya bir öğrencinin başına bir hal olursa? Bunu ona anımsatıp anımsatmayı kurarken  Yıldız:

-Eyvah! dedi. Yıldız’ın  eyvahı beni filme çevirdi. Avusturya tarihi ile ilgili bilgilerim var. Bizim ebedî düşmanlarımızdan biri Avusturya.1685 Viyana kuşatmasından sonra aralıksız bizimle savaşarak gıdım gıdım toprak kazanıp  büyümüz dolaylı olarak da bizi küçültmüş.  Ancak bu düşman devlet içinde yetişen özellikle büyük besteciler bu tarihsel düşmanlığı bende bir ölçüde azaltıyor, hatta zaman zaman bana  unutturuyor bile. Filmi izlerken çalınan müzikler arasında dikkatle Mavi Tuna’yı bekleyişim bundan. Filmde gösterilen saraylarda o günler Johannes Brahms, Johann Strauss kardeşler konserler veriyor, onların besteleri dinleniyordu. Onlar da bu gösterişli  hayatın sevincini paylaşıyordu. Onlar bu olayı duyunca ne düşündüler acaba? Arşedük Rudolf, çok mutlu bir insan, bu mutlu insan neden kendini öldürsün? İmparator baba  çok katı yürekli. Polislere, askerlere  sert emirleri o veriyor, oğlu Arşedük Rudolf ise yaralılara yardım ediyor. Baba oğul arasında çelişkili bir anlayış  var. Arşedük Rudolf ne güzel dansediyor. Johann Strauss’un valsleri, Johannes Brahms’ın Macar Dansları, Antonin Dovar’ak’ın Slav Dansları’nın bu salonlar için  bestelendiğini şimdi daha iyi anladım. İnsanlar dans etmiyor, uçuyorlar. Oysa biz onları dinleme parçası olarak çalmaya çalışıyoruz.

 

 

Filmden çok Avusturya’ı düşündüm. Koca bir imparatorluk, sonradan küçücük bir devlet durumuna düşürülmüş. Avusturyalılar bu görkemli filmleri görünce ne düşünüyorlar acaba? Gerçi şimdi o küçük Avusturya da kalmadı, Almanya onu da yuttu. Bir zaman Avusturya da bir çok küçük Avrupa devletini yutmuş. Çekoslavakya, Polonya’nın yarısı, Romanya’nın yarıdan çoğu, Macaristan, İtalya’nın çoğu, Yugoslavya’nın çoğu hatta İsviçre. Schiller’in Wilhelm Tell kitabından öğrendiğimize göre  İsviçre de bir zamanlar Avusturya’nın sömürgesiymiş.

Film birden değişti, o güzelim  sahneler karardı Mayerling şatosu matem yeri oldu. Arşedük Rudolf öldü! Aklıma takılan soru:

-Yerine kim geçecek acaba? Böyle dedim ama filmin sonundaki acılı duruma karşın o dans salonları, orkestralar, o atlar, o süslü arabalar gözlerimin önünde bir süre dolandı. Hele o bıyıklar, sakallar! O insanlar o bıyıklarla nasıl yemek yiyor, şaştım. Bu filmde bir şey daha öğrendim; Arşedük! Plâklar arasında Ludwik van Beethoven’in Arşedük Üçlüsü var. O adın ne anlam taşıdığını  ancak şimdi anladım!

Sinemadan çıkınca arkadaşlar bir süre konuşmadılar. Yan gözle Yıldız’la Halise’ye baktım. Ağlamamışlar belki ama gözleri ağlama noktasında gibi. Karşıya, otobüs durağına geçince ancak konuşabildiler. Konsere zamanımız var yürümek istedik, kestirme yol önerdim. Konservatuvara, Yenişehir Durağı yolundan  gittik. Rahat rahat yetiştik. Yıldızlar, kapıda kendi sınıf arkadaşlarıyla buluşup ayrıldılar. Ben de bunu istiyordum. Amacım Mahmut Ragıp Öğretmene yalnız yaklaşmak. Yanımda kimse olunca sanırım o da benimle pek konuşmak istemiyor; ya da bende öyle bir duygu gelişti. Mahmut Ragıp Öğretmen yerine oturmuş, kolu yanındaki boş sandalyede. Belli ki yanına birisi gelecek. Selâm verip bir arkadaki yere oturdum. Gülümseyerek selâmımı karşıladı:

-Bugün buranın sahibi var, benden rica etti!

Böyle söyleyince duraksadım:

- Oraya oturmak istediğimi mi sandı yoksa. Oraya oturup onu rahatsız etmeyeceğimi söyleyip söylememeyi içimden tartışırken Kınalı Saçlı güzel geldi.(Onu artık adıyla tanıyorum opera sanatçısı Ayhan Aydan) Halil Dere ile aramızdaki adı:

-Kınalı Saçlı güzel. Oysa onun saçları kınalı değil, doğal  saç rengi . Oturur oturmaz:

-Yetişemeseydim üzülecektim! dedi. O, onu der demez de sahiden alkışlar başladı.

Şef. Praetorius  çubuğunu kaldırınca alkışlar durdu ama bir süre ses gelmedi. Yoksa ben mi duymuyorum! diye kaygılanırken ara ara sesler gelmeye başladı. Az sonra da  güçlü vuruşlarla tüm orkestra seslere katıldı. Arkası oldukça hızlı, coşkulu olarak sürdü. Rossini’nin Sevil Berberi Üvertürü’nün plağı var, onu çok dinlemiştim. Bu üvertürü de ona benzettim.

Üvertürden sonra  birden salon alkışlarla çınladı. Ben tam göremiyorum, az yan önümde oturanlar, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün de alkışladığını söylediler. Kınalı Saçlı da konuştu:

-Boyu, buradan daha da kısa görünüyor!

Dikkatle dinledim ama orkestra seslerinden pek ayıramadığım için belli bir melodi saptayamadın zaman zaman tüm tellerini sıralandığı oldu. Piyanoda da kimileri tüm tuşları el sıyırarak çalarlar. Burada da ara ara  o olay tekrarlandı.

Girişte olduğu gibi bitirişte de çok alkışlandı. Ara verildiğinde Mahmut Ragıp Öğretmen dönüp bana açıklama yaptı:

-Orkestramızın şefi olan Ferit Alnar, çekirdekten yetişmiş bir müzikçimizdir. Alaturkayı da çok iyi bilir alafrangayı da. Şef. Prof. dr. Ernst Praetorius’un yardımcısıdır. Mahmut Ragıp Öğretmen bana bu açıklamayı yaparken Kınalı saçlı güzel de bana döndü. Yanakları çukurlaşarak gülümsedi, ağız ucuyla da olsa  “Merhaba!” dedi. Onların bu ilgisine çok sevineceğim yerde birden  burkuldum. Sanki onlara karşı yapmam gereken saygılı davranışı yapamamışım duygusuna kapıldım. ”Teşekkür edebilirdim!” Neden başka sözler söylemeyi düşünemiyorum? Bak o döndü, daha önce  demediği merhabayı bu kez dedi. Öyleyse insanlar, kendince önemli bulduğu durumlarda  belli bir tavır takınmayı biliyorlar! Yüzüm kızardı, sıtmaya tutulmuş gibi bedenimde sıcaklık  duydum!

Senfoni başladı. Şef. Praetorius  kollarını,  tavandan bir şey çekerce indirip kaldırdıktan sonra  sanki yere doğru bir şey itekler gibi eğiliyordu. Bu arada sesler de azalıp azalıp çoğalmaya başladı. Sesleri ben gene ileri geri bulutlara benzettim. Bulutlar da böyle ayrılıp ayrılıp bir birine sarılır. Bu tür bulutları izlerken kaç kez uyumuştum. Her uyuduğumda koyunlar zararlı yerlere girerdi. Bir keresinde pıtrak sarmış bir tarlaya girmişti. Koyunları çıkarınca tanıyamadım, hepsi pıtrak olmuştu. Tam da yünlerin kırpılacağı günlerdi.Pıtraklı yünlerin kesilmesini mbırakıp kendimi toplayıp konsere verdim. Çalınan eser güzel ama bunun nesi Napolyon Bonapart’ı anlatıyor? Geçen konseri anımsadım; Tschaikowsky’nin 1812 Üvertürü. Onda Fransız Milli marşı geçiyordu. Rusya’yı işgal eden Fransız ordusu marşını oralarda çaldığını varsayan Tschaikowsky, La Marseillaise melodisini eserine serpiştirmiş. Bu senfonide  ise öyle bir belirti yok. Ancak çok güzel  ses kaynaşmaları var. Tek tek sesler değil kaynaşmış ses yumakları grup grup gelip gidiyor.”Triroom, triroom, triroooom!Trirom,trirom,trirom diyerek uçup gidiyor. Arkasından bir başka  ses kümesi de onları izliyor. Rüzgârlı havalarda uçan yapraklar gibi....

Sonunda ise çok canlandı, bütün orkestra çalgıları  sanki yarışa kalktı. Sesler, adeta fırtınaya tutulmuş gibi döne döne uçtular. Sonu ise  öylece sakin sakin bitiverdi.Beethoven’in  öteki senfonilerde görülen gürültülü bitişler bunda nedense olmadı. Yoksa Beethoven, Napolyon Bonapart’ın o fırtınalı hayatının bir  küçük adada (Saint Helena  adası)sessizlik içinde biteceğini sezmiş miydi?(Eser 1804 yılında bestelendi, Napolyon Bonapart 1821 yılında Saint Helena adasında öldü)Ben bunları kurarken izleyiciler ayaklandılar. Kınalı Saçlı güzel gülümseyerek:

-Bekleyenlerim var! deyip önce Mahmut Ragıp Öğretmene sonra da bana selâm verip ayrıldı. Mahmut Ragıp Öğretmene baktım. O da, gülecen yüzüyle bana:

-Benim yolum yakın, o nedenle ağırdan alıyorum! deyip eliyle  “Güle güle ! işareti yaptı. Kalkıp arkadaşlara katılınca neredeyse ağlamaklı bir durumda olduğumu anladım. Neden? Yıldız gelip:

-Trenli gidelim! Demeseydi  bir süre öyle duracaktım. Daha  önce konuşmuştuk, trenle Yenişehir Durağına inip oradan Ulus’a geçecektik. Onların, (İsmet Paşa Kız Enstitüsü)Kız  Teknik Yüksek  Öğretmen Okulunda tanıdıkları varmış, oraya uğrayacaklar. Cebeci durağına indik. Ahmet Yol,Doğan Güney, Abdülkadir Ariç de bize katıldı. Okulun önünde bir süre bekledik. Aradıkları öğrenci izinli çıkmış ama izinden dönme saatiymiş. Biz beklerken geldi. Gelen oldukça gelişmiş bir bayan, Yıldızları karşıladıktan sonra bana da “Merhaba! dedi. Biraz kasılır gibi oldum. Bayan sizinle tanışmıştık, ayrıca ceketiniz de sizi tanıtıyor, örgülü. Sevgilinizin saçları da örgülü her halde! Ayrıca akordiyon! deyince anımsadım, geçen yıl okullar arası toplantıda akordiyon çalmıştım. Onlardan da bir grup vardı. Bu kız o zaman Arifiye Köy Enstitüsü’nden söz etmişti. Orada çalışan bir öğretmenin kardeşiyim demişti. Bizi içeriye aldı, bekleme yerinde oturduk. Ahmet Yol açıkladı, kızın ablası avukatmış, belli günlerde derslere geliyormuş. Kızları alıp gitti. Oturdum ama içimden içimden dizime vurdum. ”Sevgilim yok!” niçin demedim? Uzunca bir süre sonra geldiler. Yıldız kıza  sık sık Müjde abla diyor. Bizim okula davet etmiş, trene giderken bunu anlatınca kızın yüzü gözümde giderek canlandı. Müjde Abla. Çok güzel bir yüz! Hemen Jean Fontaine ile karşılaştırdım. Öğrenci olduğu söyleniyor, oysa Yıldız’ın Müjde Ablas düpedüz ı  öğretmen tavırları  içinde...

 

                                          

                                          Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu (1944)

 

Kızlar, gördükleri okulun temizliğinden, içerde öğretmenlerin sert tavırlarından söz ettiler. Konuştuğumuz  Müjde Abla son sınıftaymış. Bizim okulu görmek için geleceğine söz vermiş.Bunu uyunca, o zaman nasıl tavır takınacağımı şimdiden düşünmeye başladım. Müjde Abla’ya sevgilim olmadığını nasıl söyleyebilirim?

 Trene inince Müjde Abla da dahil tüm düşüncelerim uçtu gitti. Arkadaşlara karışınca kendi düşlerimden çabuk kurtuluyorum. Bildiğim ,yüzler, kanıksadığım konuşmalar  düşlerimi  benden  hemen uzaklaştırıyor. Hemşerim Kadir takıldı:

-Abi, o güzel kızı tavladın sonunda! Doğan sordu:

-Hangi güzel kızı? Sen onu görmedin ki? Kız  ağabeyi görünce kendisi:

-Ben, seni tanıyorum! dedi. Doğan’ı dinleyen Kadir duraksadı. Doğan’la Kadir, bir birinin dediklerinden habersiz bir süre konuştular. Neyse ki dinleyenler  ortadaki tutarsızlığı anlayıp, olayı gerçeğinden iyice uzaklaştırdılar. Gülüşüp kakışmalar arasında Hasanoğlan’a döndük. Hasanoğlan havası, trenden inince  bizi, önce bir titretiyor, sonra sonra hıtıtılarımızı azaltarak bir ölçüde uyum sağlıyoruz. Tren durağından  okul binalarına yaklaştıkça, sanki sıcak yere gitmişiz gibi  gene sabahki durumumuza dönüyoruz.

                                                                 *

Yemekte konu Kanun Konçertosu oldu. Pek beğenen olmamış. Bestecisi Hasan Ferit Alnar ünlü beş Türk bestecilerinin biriymiş. Ötekiler kimler? Ulvi Cemal Erkin,  Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Necil Kazım Akses, Hasan Ferit Alnar. Daha önce Rus Beşlerini okuduğumuz için benzeşiklik sözü, aramızda dedi koduya döküldü. Rus Beşleri kimlerdi?

Aleksandr Borodin. Moderst Mussorgsky,Mily Balakirev, Cesar Cui, Rimski Korsakov... Mussorgsky’nin Bir Sergiden Tablolar’ını dinledik. Korsakov’un Şehrazat’ını, İspanyol Kaprisi’ni, Borodin’in Prens İgor opera üvertürünü ...  Başka? başka?

Ekrem sordu:

-Başla ülkelerde böyle beşli gruplar yok mu? “Yok!” denince Ekrem:

- Eğer yoksa, biz yapalım! Önce Alman Beşlisi yapılmaya kalkışıldı. Bach, Haydn, Mozart, Beethoven, Brahms. Buna ben karşı çıktım. Bach ölçüsünde Telemann, Haendell var, onları neden almıyoruz? Bach’ın 11OO bestesine karşın Telemann’ın 2700 bestesi olduğu söyleniyor. Haendell’i ise tam olarak hiç tanımıyoruz. Onun Su müziğini dinleyince bayıldık ama çabucak unuttuk. Bu kez Alman besteciler için “Onlu Grup!” önerildi .Bach, gene başa kondu. Bach, Telemann, Haendell, Haydn, Mozart, Beethoven, Schubert, Schumann,  Mendelsshon,  Brahms.

Fransızları kolay seçtik. Jean-Philippe  Rameau,Hector Berlioz, Georges Bizet, Edouard Lalo, Cesar Frank. İtalya da kolay oldu: Antonio Vivaldi, Giuseppe Verdi, Niccola Paganini, Gaetano Donizetti, Giacchihino Rossini.....Çevremize baktık,

Yemekhanede kimse kalmamış. Öğrenci başkanı Hüseyin Atmaca geldi, telaşla:

-Yemekleriniz gelmedi mi, yoksa  aç mı kaldınız? Hep birlikte:

-Yemeklerimizi çoktan yedik, teşekkür ederiz! deyip gülüşerek kalktık.

Cumartesi akşamları, biz Kepirtepeliler, kitaplıkta toplanma kararı almıştık. Kitaplığa uğradım. Bizden kimse yoktu. Belki daha sonra gelirler; deyip eski varlıkları karıştırdım. Şair Şinasi Özden, bir çok ünlü kişi ile konuşup onlara sorular soruyor. Daha önce öğretmenlerimiz Yunus Kazım Köni, Sabahattin Eyuboğlu ile konuşmuştu. Meğer o Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel’le de konuşmuş. Onun verdiği cevapları önemsediğim için, belki ilerde yapılacak konuşmalarda işime yarar düşüncesiyle olduğu gibi almaya karar verdim. Bu arada şair Şinasi Özden için bir benzetme yaparak kendim de güldüm. Kral Oidipus kitabını okuyoruz ya, kitaptaa bir sahne var, Thebai kentinin girişinde bir canavar varmış. Bu canavar, kente girmek isteyenlere sorular sorar. Sorulara doğru karşılık veren kente girer, veremeyen ya gerisin geri döner ya da canavara direnmeye kalkarsa canından olurmuş. Şinasi Özden de elinde kalem kâğıt yazarları durdurup soru mu soruyor acaba?

       Bu şakayı bir yana bırakıp yazıyı alıyorum.

   

  Konuşan: HASAN  ALİ  YÜCEL

              

        Sizce milli edebiyat tabirinin manâsı, lüzûmu ve şumûlü nedir?

        -Milli edebiyat mutlaka belli bir millet hakkındaki edebiyat değildir. Nitekim belli bir dille yazılmış her yazıya da bu ismi vermeye imkân yoktur.

O halde Milli Edebiyat kısaca ve inanımca şudur:

-Okuduğum zaman o milletin bir insanının duyduğu, düşündüğü bir gerçeği söylemiş olsun; biz de bunun böyle olduğunu anlayalım. Goethe’nin yazılarının Alman zihniyeti taşıması, Dostoyevski’nin yazılarında bir Rus ruhunun bulunması, Shakespeare’de İngilizi bulmanız ne anlamda ise milli edebiyat vasfını verebileceğimiz bir yazının içinde, bizden bir muharririn yaratıcılık vasfının bulunması da aynı anlamdadır.

  Şunu unutmamalıdır ki, bir insan asla kendinden kendinden bahsetmediği halde bize kendini ifşa edebilir. Sözlerinde, o kimsenin şahsiyetini bulmak mümkündür. Sanat ve edebiyat da tıpkı böyledir.

-Sizce bir Goethe kadar, Gerhard Hautmann da milli midir?

 -Burada millilikten kastettiğimiz Almanlıksa her ikisi de millidir.

 -Bizde bazıları, milli edebiyatı inkâr ederek bunun yanında bir milliyetperver edebiyatın mevcudiyetinden bahsediyorlar. Meselâ, hatırladığıma göre Burhan Toprak bu fikirdedir. Sizce nasyonalist bir edebiyat var mıdır? Ve lüzumuna kani misiniz?

 -Nasyonalist bir edip olursa elbette nasyonalist bir  edebiyat olacak demektir. Her hangi bir romancının veya bir tiyatro yazarının nasyonal olmasına mâni sosyal bir kaide veya bir sanat kuralı bilmiyorum. Nasyonalizm bir fikir olduğuna göre bu fikrin elbette bir dili olabilir. Kendimizden bahseden ve kendimizi söyleyen bir edebiyat-sanat vasfı yükselmişse-Yüksek insanî değere erişebilecek bir istidatta ise onu da aynı lüzumda görürüm.

 -Milli eserler mutlaka Türkçe mi yazılmış olmalı?

 -Dilin, millet yapmada köklü bir bir unsur olduğunu asla gözden uzak tutmamalı. Bununla beraber dil perdesinin arkasında insanın kendi ve her meselede insanlığın kendisi bulunduğu için bu keyfiyet yanında dil bile ikinci derecede kalır.Meselâ “Ben Türküm!” diyen Mevlâna’nın Türkçe söylememiş olduğu Mesnevî benim gözümde Türk malıdır. Milliyetçiliğin bir vasfı da millet mallarını azaltmak değil çoğaltmaktır.

 -Divan edebiyatı sizce  milli midir?

 -Divan edebiyatında Türk milletinden çok şey olduğu gibi, Türk  milletine dil ve duygu itibariyle kaybettirilmiş çok şey vardır. Meziyetleri ve kusurlarıyla bu edebiyat dahi bizimdir.

 -Sanatın içtimaî, siyasî veya ahlâkî gayeler için bir vasıta oluşu onun özüne, mahiyetine, kutsallığına halel getirir mi? Başka bir deyimle sanatta, tabir caiz ise, bir nevi machiavelisme’i meşru görür müsünüz?

 -İnsan hayatında, hayatın kendisinden başka olan her şey vasıtadır. Burada hayat sırrını, en geniş manasıyla ve en özgeci anlayışıyla alıyorum. Bence en büyük ideal yaşatma mahiyetinde olan yaşamaktır.

 -Tercüme faaliyeti hakkında-bu teşebbüsün başında bulunmanız hesabıyla-ne düşünüyorsunuz?

 -Tercüme hareketi, Milli Eğitim Bakanlığı’nın önayak olmasıyla bir asırdan beri geçirdiği düzensizliği bırakıp, şöyle böyle bir sisteme girmiştir. Gençlerin bu tercümeleri okuyarak, okuyucu olma bakımından kendi fikir değerlerini yükselttikleri muhakkaktır. Müşterilerin zevki yükselen yerde dükkancıların daha aşağı zevkte kalmaları çok sürmeyecektir. Bu hareket dikkatli yazıcılar elinde iyi ve yerli eserlerin bir müddet sonra doğmasına sebep olacaktır. Tercümeleri edebiyatımızın tekâmülünde zaruri bir merhale görüyorum.

 -Hümanizm anlayışınız?

 -Benim anladığıma göre hümanizma, nerede insan ve insan eseri varsa oradadır.

Eski Yunan ve Lâtin ancak bu kaynaklardan biridir. Onun için büyük anasından babasını ve dedesini öğrenmek isteyen bir çocuk gibi, insan olarak dedelerimizin ve atalarımızın hangi yollardan geçtiklerini bilmedikçe tamam insan olmak bizim için mümkün değildir. Bu bakımdan geriye, uzanan nazarların derinlik nispeti ileriye uzanan nazarların nispetine eşit olacaktır. Hümanizma, böyle bir görüşü vermesi bakımından önemlidir. Dil ve tarih inkılaplarının açtığı gerçek Türk rönesansını inanımca, bu hareket tam insanileştirecektir.

           Soran: Şinasi Özden-Konuşan: Hasan Ali Yücel. Varlık Dergisi.(1943)

***

 Yatakhanede,Rüstem Gündüz, İhsan Güvenç, Enver Ötnü uzaktan uzağa atışıyorlar:

-O senin dediğin Afrika’da olur! Dedikleri nedir ki? Afrika’da farklı olanları düşünmeye başladım. Simsiyah insanlar, filler, aslanlar, kaplanlar derken bir sinek aklıma geldi, insanı ısırırsa sonu ölümmüş, çeçe sineği...Konuşmalar kesilince bu kez aklım Afrika’ya takıldı. Sabahattin Ali’den okuduğum Viyolensel hikâyesini düşündüm. Gerçekte böyle bir şey olur mu? Adam viyolensel çalınca vahşiler toplanıp uslu uslu dinleyecek(!) bana göre olur şey değil! Josef Haydn’ın Viyolensel konçertosu derken Beethoven’in 3’lü konçertosuna  takıldım.Geçen yıl dinlemiştik. Mithat Fenmen, Mesut Cemil, Orhan Borar çalmıştı. Kuşkulandım, Orhan Borar mı yoksa Sedat Edis mi? O mu, bu mu? derken bir süre kendimi yedim:

-Hani belleğim çok güçlüydü?

 

10  Aralık  1944  Pazar

 

Yıldız’ın Müjde Abla deyişi kulağımda çınladı. Müjde mi mücde mi? Yıldız kesinlikle Müjde diyor. Bense j ile c arasındaki ses farkının neredeyse farkında olmayanların arasındayım. Jandarma, candarma oluyor. Japonya’ya bile Caponya, Arjantin’e Arcantin, Nijerya’ya Nicerya dendiğini duydukça, zaman zaman benim de onlara katılacağım kuşkusuna kapılıyorum. Kepirtepe Kurucu Müdürü’müzün adı Nejat idi. Uzun süre arkadaşlar bunu Necat gibi seslendirdiler. Köydeki kahve konuşmaları henüz kulaklarımda  canlı gibi. Unutur gibi olduğumda da arkadaşların dil duyarsızlıkları, kulaklarımdaki kalıntıları depreşiyor. Bir yazıyı okurken dejenere sözünü decenere okuduğumda Fikret Madaralı öğretmen okumamı durdurup tekrarlatınca kendimi toplayıp  dos doğru okuduğumu gülümseyerek anımsıyorum. İkinci kez okuduğum doğru olunca öğretmen susmuş, devam etmemi söylemişti. Belki de öğretmen, ilkinde de kendi kulaklarının yanıldığını düşünmüştü!

Arkadaşlardan kimileri konuşurken picama deyince gülümsüyorum. Demek onlar hâlâ benim ilk yıllardaki  daha dikkatsizliğim düzeyini aşamamış. Picama, Acans, Cakarta... daha bir çok sözün yanlış söylendiğini duydukça  halime şükrediyorum!...

Halil Dere, toplantıdan söz etti, önemliymiş, oylama yapılabilirmiş, gitmek zorundaymışız. Ne toplantısı bu?

Seçilecek arkadaşlar, ortak seçilmiş kitapları tanıtacak. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’la yapılan toplantına alınan karar uygulanacak!

Sabah saat  10:00'da yapılacak toplantı öğleden sonra saat 14:00'e ertelendi. Nasıl olsa toplantıda geçecekti, deyip lokale gittik. Neredeyse toplantı lokalde yapılmaya başlamış. İhsan Güvenç başta olmak üzere bir grup toplantıyı yönetecek kişinin seçimle olmasını istiyor. ”Öğrenci başkanın görevi başka, bu iş başka! Deyip başka okullardan örnekler veriyor. Öylesine inandırıcı konuşuyor ki, ben bile ona katıldım. İçimden:

-Ne demek her işe Hüseyin Atmaca el atacak. Kendisini severim ama, neden bir başkası daha yetişmesin? Tartışmalar uzayınca  Müzik Salonuna indim. Faik Öğretmen ansızın Chopinler ne âlemde? deyiverirse!Kendi sözüm beni beni birden ürpertti. Chopinlerin altısını da  tekrarladım. Ömer Çiftçi, tatilde birlikte çalıştığımız Enstitü Bölümü öğrencilerinden bir grubu getirmiş, gülerek:

-Abi özlemişler! dedi. Bu, piyano dinlemek istiyorlar anlamına geliyordu. Beethoven’den Für Elise ile Menueti, Mozart’tan Türk Marşı ile Maman varyasyonu çaldım. Öğrenciler teşekkür edip ayrılınca bizim arkadaşlardan takılanlar oldu:

-O ilkokul şarkısı çaldığın için çocuklar, içlerinden:

-Bizi küçümsediği için ilkokul şarkısı çaldı diye kızmıştır! Güldüm. Benden önce Ömer davrandı, yaz boyunca onu dinlediklerini, şimdi de çok mutlu olduklarını anlattı. Sözün sonunda olayı bir daha anlattım, açıklama yaparak çaldım. Bir bakıma iyi oldu; sanırım bundan sonra Maman Varyasyona ilkokul şarkısı diye küçümseyerek kimse bakmaz. İçimden de düşündüm, kimileri belki ana melodiden başka sesleri algılayamıyor. .Oysa beni terleten ana melodi değil. Ana melodi nedir ki? Belki de bu tür algılama kusurlu insanlar, müziği kavramakta zorluk çekiyorlar. Bir çok kimseyi tanıdım, eline mandolin aldı, bir iki tımbırtıdan sonra ”Çalıyorum!” deyip ortalığa döküldü. Oysa çaldığı falan yoktu, bir iki sesin yerini ezberlemiş oraya basıyordu. Yazık ki içimizde de böyleleri bulunuyor. Oysa  varyasyon hakkında Öztekin Öğretmen gibi Faik Canselen Öğretmen de durdu. Varyasyon, bir melodiği değişik tonlara aktararak tekrarlamak olduğu gibi  çalanın çalgıya hakimiyeti de kanıtlatmaktadır. Varyasyonu kavrayamayan bir kişinin senfoni ya da konçertolardan zevk almasını beklemek oldukça boş ümit oyalanması olsa gerek.

Bir grup arkadaşıyla Yıldız geldi. Arkadaşları öteki bölümlerden. Salon oldukça kalabalık. Benden bir şeyler isteyecekleri düşündüğüm için notalarımı alıp, çevremdekileri umursamadan alt odadaki piyanoya indim; gelirlerse hem ben rahat çalarım hem de onlar daha rahat dinler. Bir süre çalıştım. Uzunca bir süre umduğumun gerçekleşmediğini sanınca kalktım. Ben kalktım, kapı tıkırdadı. Yıldız, arkadaşlarıyla geldi. İçlerinde Aksu’dan Pesent Ilgaz Öğretmenin öğrencisi de vardı. Dikkatli bakıyor, konuşacakmış gibi bir tavrı var ama susmayı yeğlediği belli.

 Bu kez onlara Mozart  kv.545. C  majör sonatı çaldım. Ayrılırken Yıldız, arkadaşlarına dünkü olayı anlattı:

-Ağabeyden, geçen yıl akordiyon dinleyen Müjde Abla dün görünce tanıdı!” dedi. Gülümsedim ama bir şey diyemedim. Oysa pekâlâ:

-Piyanomu dinlese beni bir daha  hiç unutamaz! diyebilirdim. İçimden güldüm. Desem ne olacak? Gene de bir fırsat  yakalayınca bunu söylemeyi düşündüm.

                                                            *

Yemekte toplantı tartışması yapıldı:

- Topluca gitmeyelim; bizim bölümün ne işi var o işlerde?

Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un yazın bizim kaldığımız yere geldiğinde aynı konuyu açtığını, hatta bana o zaman, sinema üstüne bir yazı hazırlamamı istediğini, o yazıyı  daha o zaman hazırladığımı  anlattım.

Yemekten sonra topluca salona gittik.

Halil Dere fısıldadı:

-Hemşerim Musa Eroğlu’yu tanıyor musun? Tanıdığımı bildiği halde neden sordu. Belli ki aday o olacak!   

Toplantı başlayınca tek aday gösterildi, Musa Eroğlu! Musa Eroğlu az konuşan biri ama becerikli. Fazla  kişiye söz vermedi, hemen gruplar seçildi. Yazı toplama,  Tasnif işleri, Kitap seçme, Kitap tanıtma günlerinin  düzenlemesi, Kitap tanıtacakların önceden duyurulması... Konuların oldukça tartışmalı geçmesine karşın sanılanın tersine  kararlar, oldukça uyumlu benimsendi. Yeni yıl başı sonunda tekrar toplanmak üzere  toplantı kapandı. Benim gibi bir çok arkadaş, toplantının bu denli uyumlu kapanmasına biraz şaştı. Çifteler grubu neden sessiz kaldı? Tarafsızlığına inandığım Süleyman Karagöz’e sordum. Karagöz:

            

                Süleyman Karagöz

 

-Burada neden karşı çıkılsın, patırtı kopacaksa, tanıtılan kitapların sunuluşunda, yapılacak eleştirilerde çıkacaktır. O zaman görüşürüz!

Toplantıdan sonra uzun süre piyano çalıştım. Hanon 55 tamamladı ama ben de neredeyse “Pes!” diyecektim. Faik Canselen Öğretmen dinlemese bile  kendim dinlerim! deyip kendi kendimi onurlandırdım! Öğretmen:

-Chopin’in  mazurka, prelüt, etüt, vals parçalarının melodik yapılarına dikkat! demişti. Onları ayırmaya çalıştım. Hareket işaretleri çoğu kez benzeşik. Salt valsın ¾ tempolu oluşu ile  daha canlı çalınışı dışında bir fark göremiyorum. Bir süre buna üzüldüm. Yoksa, başkalarında görünce kusur saydığım bir takım algılayamamazlık bende de mi var? Arkadaş, boş gürdüğü zaman piyanoya oturup tek parmakla Dede Efendi’nin Gülnihal’ini tekrarlaya tekrarlaya şöyle böyle benzetik bir durumda çıkarınca seviniyor! Aklınca piyano çalmış oluyor. Ondaki bu düşük kavrayış eksikliği ben de biraz daha farklı olamaz mı? Böyle bir fark sanırım tüm insanlarda vardır. Bu olmasa sıradan eser yaratanlarla üstün eser yaratanları  farkını nasıl anlatabiliriz? Rus şairi Aleksandr Puşkin’in yazdığına göre (Mozart’la Salieri) Avusturya İmparatorluk Sarayı baş bestecisi Salieri, genç Mozart’ı dinleyince, önce alkışlamış giderek kıskanmış ama düşman görünmemiş. Tersine yaklaşmış,içten olmasa da dost görünmüş. Bir karşılaşmasında Genç Mozart’a sormuş:

-Çok güzel eserler besteledin, daha yapacak yeni tasarıların var mı? Mozart, düşündüğü ya da tasarladığı bir eserini Salieri’ye anlatmış:

- Duygusal bir eser olacak! demiş. Bir birini seven iki sevgilinin buluştuğu bir yerde onlar karşılıklı özlemlerini paylaşırken ansızın önlerinden bir cenaze geçecek. Aşıklar o coşku anında tabutu görünce nasıl bir durum takınacaklar?  Bunu sesle anlatmak istiyorum!  Burada iki büyük besteci konuşmaktadır. Mozart bunu anlatınca Salieri dona kalmış, ona göre bu olamaz bir durummuş; hemen kararını vermiş:

-Mozart ölmeli! O anda Mozart’ın bardağına zehir akıtıp,Mozart’ın genç yaşında ölümüne sebep olmuş. Olayı Puşkin böyle anlatıyor. Bu bir kurgu olabilir. Ancak bu kurgu oldukça yaygın bir kesimce gerçek olarak söylenegelmektedir. Puşkin’in eseri opera olarak da bestelenmiş.(Rimski Korsakov)

Güzel Sanatlar alanındaki iki büyük besteci arasında  bile bu denli algılama farkı var. Bu fark, öteki insanlar arasında neden olmasın?

                                                *

 Yemekte, öğretmenlerin geldiği duyuruldu. Arkadaşların karşılıklı şakalarına gülerek katıldım ama aklım Faik Canselen Öğretmene takıldı. Sesini duyar gibi oldum:

-Gel bakalım İbrahim ,görelim bakalım   bu hafta neler yaptın? deyip ya bir nota çıkaracak ya da benim kitapları açıp bir parça seçecektir.

Kalkınca doğru salona yollandım. Az sonra da Faik Canselen Öğretmen geldi. Salonda başka arkadaşların olduğunu görünce öğretmen:

-Biz öteki piyanoya gidelim, arkadaşlarını rahatsız etmeyelim! deyip yürüdü. Oda biraz serin ama öğretmen aldırmadı. Önce ellerini ovuşturdu. Sonra da:

-İşte bu kadar!”Bu gazla, dağları aşarız!”deyip.Piyanoya oturdu.Çok yavaş olarak:

-Laa,la,la laaa,la,la,la,la-! diye başladı. Anımsar gibi oldum ama sustum. Öğretmen açıkladı.  Johannes Brahms’ın  3.   Senfoni Poco Allegro bölümüdür; burasını çok severim! Bestecinin bir yığın piyano eseri var ama nedense ben bu senfoniye takıldım. Bununla başlarsam daha verimli çalıştığıma inanıyorum. Benim için “Bismillah!” gibi bir şey! Faik Öğretmen bir kaç kez de sesle, uzun uzun Laa,la,la,laaa... la,la,la- diye tekrar etti.

Öğretmen bu kez Robert Schumann’ın  Çocuk Sahneleri kitabını getirmiş, örnekler çaldı. Beringer metodumda iki tanesini çalmıştım, Çiftçi ile Atlı’yı anımsatınca öğretmen gülerek iyi ya, yabancılık çekmeyeceksin; biraz da Schumann koklayalım. O müziğin büyük romantiklerindendir! dedi.

Bu kez bana sordu:

-Bana dinletmek istediğin bir parçan varsa dinleyeyim! Deyince Mozart kv.545 C majör sonatı konser parçası olarak seçtiğimi söyledim. Öğretmen de o sonatı seviyormuş. Dinledi. Girişi, Andanteyi beğendi. Son kısım biraz çekiçimsi oluyor. Orasını da Andante durumuna getir! dedi. Bu kez de gülerek:

-Dikkat ediyor musun? Sen Andanteyi daha önce Beringer’de çaldın; nasıl farkediyor, gördün mü! Müzik ne kadar tekrar edilirse o kadar incelir, insanın ruhuna  ipek gibi sarılır. Çalışma sonunda öğretmenle lokale dek gidip  gene geri döndüm.

 Lokal kapısında Aydın Gün Öğretmenin  sesi kulağıma çalındı. Ödev vermişti, kendi seslerimizi genel ses merdiveninde yerine yerleştirecektik. Üzülerek piyanoya oturup ses çalışması yaptım. Şimdiye dek sesimi  neden ihmal ettiğime de şaştım. Müzik öğretmeni olmak için yola çıktığıma göre bundan nasıl kaçınırım? Akordiyonuma güveniyorum ama o bana belli bir yere dek yardımcı olacaktır. Kendimi içimden içimden paylayarak uzun bir süre çalıştım.

Geç vakit yatmama karşın şan çalışmam için bir takım plânlar kurdum; ölçü İstiklâl Marşı olacak. İstiklâl Marşı nota sınırlarına düzgün olarak  ulaşmak. Marş, ulaşılamayacak seslere çıkmıyor. Normal bir gamın üç ses üstünde ya da altında. Do sesinden başlasam, do’ dan do ya bir gam artı re, mi, fa seslerini ekleyeceğim. Si,’ den başlasam bu kez, si ses dizisine do, re mi seslerini ekleyeceğim. Daha kalın öğrenciler için söz konusu değil. Zaten genelde  re sesiyle başlanmaktadır. Do....do artı re, mi fa!

Bunları, yatakta bir takım kuruntular içinde düşündüm ama sanki başarmış da

Alkışlar almış gibisine sevindim.

Bazı insanlar, yapacaklarını anlatınca,d inleyenler:

-Sen düş görüyorsun, galiba derler. Karşımda yabancı yok, kendi kendime düşler peşinde koştuğumu söyleyebilirim.

 

11  Aralık  1944  Pazartesi

 

Oldukça rahat uyumuşum. Geç yattığımdan mı, yoksa kendime güvenerek verdiğim kararlardan mı? Haydi hayırlısı! deyip  bölüm salonuna indim. Mehmet Ünver benden önce davranmış, elinde keman Seybold’tan nağmeler döktürüyordu. Söylemeden edemedi:

-Biz ne kadar zorluk içinde çalışıyoruz. Kemanımın bu denli güzel ses çıkardığını doğrusu bilmiyordum. Şurada on dakika çalışmam bana bir günlük kazanç sağladı. Bundan böyle saat O5’te kalkıp çalışacağım.

Mehmet Ünver en sakin, “Karınca İncitmez!” arkadaşlarımızdan, az konuşuruz ama karşılıklı güvenimiz sağlıklıdır. Kahvaltıya giderken sordu:

-Sen de erken geliyorsun sanırım, rahatsız etmem değil mi? Erken geldiğimde salona değil alt odada çalıştığımı anlattım.

Kahvaltıda önce Oidipus,  Sofokles, arkasından tiyatrolara ilk yol açan Ditrambus/ Diyonizos oyunları derken Fantazya filmi, filmde Beethoven 6.Senfoni çalarken Diyonizos’un dans edişi anımsandı.

                                                     *

  Aydın Gün Öğretmen kapıdan girerken Gün Aydın’ı bu kez  sesli söyledi:

Günaydın hepinize! dedikten sonra tekrarladı:

-Hepinize günaydın. Hepinize günaydını, sesini dalgalandırarak söyledi. Sonra da sordu:

-Ben şimdi ne yaptım? Arkadaşlar dikkat kesildi. Ben:

-Alaturka bir şarkı söylediniz! dedim. Arkadaşlar dikkat kesildi. Aydın Gün Öğretmen sordu:

-Hangi şarkıymış bu? Ben duraksamadan:

-Bir film şarkısı, ”Hoş geldin evimize!, Bayram Gecesi filminden! Aydın Öğretmen bu kez şarkının girişini tekrarladı:

-Hoş geldin evimize, ş’ir oldu dilimize bayram gecesi, bayram gecesi! dedi. Sözünü sürdürdü:

-Operalarda söylüyoruz! deyip kasılmayacağız, söylemesek bile halkımızın müzik konusunda nabzını tutmak zorundayız. Ben bu şarkının tamamını bilmem ama oturduğum mahallede radyolar açılınca sık sık duyarım. Melodi belleğimde kalmış, hiç bir şey düşünmeden, bir değişiklik olsun diye söyleyiverdim. Arkadaşınızın melodiyi tanımasına sevindim. Demek onun da ilgisini çekmiş. Siz de bir gün böylesi durumlarla karşılaşacaksınız. Bakın sormuyorum ama isterseniz kurcalayalım! deyip bana sordu:

-Bu melodiyi nereden nasıl aldın? Melodiyi, filmine gittiğimde duymuştum. Filmde çok tekrarlanıyordu. Daha sonra Kepirtepe’de okurken Latif Yurdçu  öğretmenimiz sürekli kemanla bunu çalıyordu. İzinli gittiğimde bir de gördüm ki bizim kahveye de plâğı alınmış sürekli çalınıyor. Aydın Gün Öğretmen güldü:

-Gelin de şimdi halkın sevdiklerine tümüyle bigâne kalın!

Aydın Öğretmen bundan sonra, alaturka, halk türküleri, Batı  müziği, Batıdaki halkların müzikleri üstünde durdu. Halk müziklerinden yararlanan büyük besteciler, Bedric Smetana, Antonin Dvor’ak, Jean Sibelius, Bela Bartok, Aleksandr Borodin, Mihail Glinka, George İonescu ‘dan  söz etti. Halk müziklerini operalara bile taşındığını anlattı. Ahmet Adnan Saygun’un  Özyurt Operasını andı. Sonunda da  ikisi Karacaoğlan, biri İzmir’in Kavakları olmak üzere üç türkü söyledi.

Ödev olarak değil beğeni eğilimlerimizi öğrenme bakımından ses renklerimize uygun birer türkü seçmemizi istedi. Benden, özellikle bir Rumeli Türküsü beklediğini söyledi. Azıcık da ip ucu verdi:

-Aliş’imin kaşleri kare.....! Hıııı, ne dersin? diye de sordu. Boynumu büktüm. Ne diyebilirdim ki?

                                                       *

  Aydın Gün Öğretmen “Aliş’imin kaşları kareeee! diye uzatırken Mahir Canova Öğretmen  kapıdan girdi. Aydın  Gün Öğretmen şarkıyı kesince seslendi.

-Devam devam! Biliyorsunuz Rumelilik var serde; Rumeli Türkülerini çok özledim çok! Aydın Öğretmen gülerek:

-Etme dostum, ben sana sık sık uğrar bildiklerimi  her zaman söylerim . Gülüşerek ayrıldılar.

Mahir Canova Öğretmen sordu:

-Nerden esti bu Rumeli Türküleri? Arkadaşlar olayı anlattılar. Sonunda da türkü söyleyecek ben olduğumu söyleyince Mahir Öğretmen gülümseyerek bana bakıp göz kırparak:

-İyisi ben,  ara  sıra Aydın’a uğrayayım değil mi? diye  sordu.

Mahir Öğretmen türkülerin, insanlığın en eski müzik, dolaylı olarak gönül bağı kaynağı olduğunu anlattı. Yazılı belgelere göre Eski Yunan  türkülerinin insanlardan önce tanrılara yakarış biçiminde belirdiğini, sonraları insan ilişkilerine geçtiğini anlattı. Yeni yeni çevirileri yapılan Yunan Klâsiklerinde bunlara rastlandığını, önümüzdeki derslerde bir kaç örnek okuyabileceğini anlattı. Rumeli Türkülerinin öteki türkülerimizden nüans farkı oluşunu, uzaktan da olsa buna bağladığını, o nedenle önemsediğini anlattı. Örnekler verdi:

Rumeli Türkülerinde haklı  olarak bir toprak özlemi sezilir. Uzun süre geniş topraklar alıp sahiplenmişiz. Ancak, bir gün gelmiş o topraklar elimizden çıkmış. Bunun acısını yüreğinde duyan halk, teselliyi türküleri yakarak gidermeye çalışmıştır. Örneğin,”Kırımdan gelirim, adım da Sinan’dır!diye başlayan, Drama Köprüsü, Manastır türküleri hep böyledir. Ben bunu, demin konuştuğumuz Alişim’de açık açık görürüm:

-Alişimin kaşları kare-Sen açtın sineme yâre.... deyişlerini geçerek:

-Görmedin mi ol cıvan Alişim’i Tuna boyunda? Sorusunda açık açık görmekteyim. Tuna boyu denince gerçekte Aliş’le sevgilisi ikinci plâna kendiliğinden geçmektedir.

Mahir Öğretmen gülümseyerek:-Benim göçmenlik duygularımı depreştirdiniz. Bu konuları gene konuşuruz.

Öğretme Oidipus! deyince Ekrem sordu:

-Oidipu mu, Oedipus mu yoksa  İdipus mu okuyacağız! Öğretmen hiç duraksamadan Oidipus! Siz o çeviricilerin yakıştırmalarına aldırmayın. Bir dilden başka bir dile  çevrilen dilin tıpkısı geçirilemez. Bu nedenle aynı metni birden çok kişi çevirince karşımıza başka başka olaylar çıkar. Tanzimat’tan bu yana bu yanlış sürmüş gelmiş. Milli Eğitim Bakanlığımız bu keşmekeşliğe dur! dedi. Şimdi güvenilir bir Tercüme Kurumumuz var. Orada tek kişinin düdüğü ötmüyor, yetkili uzmanlardan oluşan bir kurumun sözü geçiyor. Biz onlara güveneceğiz. Okuduklarımız onların süzgecinden geçtiğine göre onlara güveneceğiz. Öğretmen duraksayınca Hamdi Keskin, Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenlerin derslerinde okuduğumuz Öğretmenin derslerinde okuduğumuz çeviri örneklerini anımsattım. Arkadaşlar da bana katıldı. Tam olarak okuyamasak da Abdülhak Hamit’in La Fontaine’den çevirisini  kendisine benzeyecek biçimde tekrarladık. Arkasından Orhan Veli’nin çevirisini daha doğru anlattık.

Mahir Canova Öğretmen  hepimize teşekkür etti. Ekrem’e bakarak, ellerini şaplattıktan sonra:

-İşte bu kadar:

-Oidipus! dedi arkasından  bir de  Ekrem’ tekrarlattı. ”O-i-di-pus!”

                                                           *

Yemekte, dersi tekrarlarca benzer konulara değindik. ”Yer ya da mekân, salt Rumeli türkülerinde mi olur?,,, İzmir’in Kavakları, Kızılırmak, Çanakkale türküleri anıldı. Sonunda anlaştık:

-Rumeli Türküleri, kaybolan  yurt köşelerini anımsatır. O nedenle, genellikle  “Yurt Özlemi,, üstüne kurulmuş deniyor.

                                                              *

Faik Canselen Öğretmen gülümseyerek:

-Armoni ödevlerine bir göz atalım mı? diye sordu. Sordu ama doğrulup piyanoya gitti. Akorlara bastı. İlk basışı anladım ama sonrakiler değişti. Başını çevirerek:

-Bize böyle sorular soruyordular. Biliyor muydunuz? diye sormayın. İçimizde bilen olsa bile çoğumuz ancak uzun bire sonra seçmeye başladık. Büyük bir titizlikle kazanılacak bir duyarlık. Öncelikle  kulakların piyano sesine alışması gerekir. Sizden bunu isteyemem. Ancak armoni olayının da  çözümü buna bağlı. Müzik Öğretmen Okulu’nda sizin üç yıllık müfredatınız orada da aynen ancak altı yılda uygulanır. Ayrıca oranın öğrencileri bu işe daha küçük yaşta başlar. Bir başka avantajları daha vardır ki o çok önemli, onların bolca piyanoları vardır. Armoni çalışmaları piyanoda  uygulanabilmesi hemen hemen zorunludur. Biz bunlardan yoksunuz; gene de çalışmalarımızı  bir birimize yardım ederek sürdüreceğiz. İbrahim size yardımcı olacak! Adım geçince arkadaşlar; “Haberin var da bize neden söylemedin!” derce bana baktı. Neyse ki Faik Öğretmen açıkladı:

-İbrahim’in çalıştığı parçaları, önce birlikte gözden geçireceğiz. Daha sonra siz, isterseniz ayrıca alıp inceleyeceksiniz. O nedenle İbrahim yardımcınız olacak! dedim. Öğretmen bana:

-Son çalıştığın Mozart  Kv.545 do majör sonatın girişi ile Andante bölümünü çal! dedi.

Andante bölümünün girişi, Beringer metodumda vardı, geçen yıl onu ilk çalınca çok sevmiştim. Sanırım arkadaşlar da sevmişti ki, bana sık sık onu çaldırırlardı. Ses  çağrışımı olunca büyük bir ilgi gösterildi. Bu ilgiyi duyumsadığımdan ben de (Kendi ölçülerime göre) olağanüstü bir dikkatle çaldım. Faik Öğretmenin  de  dinlediğini görünce sonatı sonuna dek uzattım. Sonat bitince bir eleştiri beklemiyordum ama, Faik Öğretmen, zamanının çalındığını düşünerek şakalı da olsa bir şeyler söyleyecek beklentisi içindeydim. Yanılmışım Faik Öğretmen ellerini çırptı. Gülerek:

-İbrahim, büyük bir alkışı hak ettin ama, biz dinleyicilerin buna hazırlıklı değildik. Ders havası bizi bağlamış olduğundan kendimizi  birden kurtaramadık. Alacağın olsun, ilk fırsatta hak ettiğin alkışı kavuşacaksın!

Faik Öğretmen bundan sonra, Müziğin insan ruhu üzerindeki büyülü etkisi üzerine konuştu. Müzik gibi insanları büyüleyen başka sanatların  olduğunu örneğin resmin ,özellikle güzel tabloların, bakanları büyülediğini, ancak resme bakanların kesinlikle onu yapan ressam ölçüsüne  varamadığını, mimaride de, Selimiye Camisini izleyenlerin onun ihtişamı karşısında etkilenmesine karşın orada durduklarını, ancak müzik sanatı, bu duygulanmalardan farklı olduğunu anlattı. Mozart’ın  Kv.545 sonatını örnek vererek:

-Mozart bu sonatı 1770 yıllarında bestelemiştir. Sonatın tek bir sesi değişmeden o gün bu gündür öylece  çalınmaktadır. Tıpkı Selimiye ya da Ayasofya  yapılarının durduğu gibidir. Rönesans ressamlarının, Leonardo da Vinci,’nın Mona Lİsa’sı, Raphael’in Musa’sı, Michelangello’nun Davud’u gibi. Ancak Mozart’ın yaratığı onlardan görüyorsunuz farklı. Onun  yarattığı, kurcalanıp dinleyenlerin yüreğine dek giriyor. Mona Lisa’ya bakınca karşı karşıyasınız. Yanınızda biri ile baktığınızda elinizde olsa da konuşabilseniz başka başka sözler söyleyeceksinizdir. İşte müziğin farkı buradadır. Mozart anlatmak istediğini seslere dökmüş. O sesler şimdi gök kubbede belki dolanıyor ama biz duyamıyoruz. Oysa İbrahim bize o sesleri getirip kulağımıza dayadı. Bunu nasıl yaptı? Müzik sanatının bize sağladığı bir yöntemle. Uygulamadaki bu kolaylık nedeniyle Müzik Sanatının öteki güzel sanat kardeşlerinden farklı oluğunu söyledim. Sakın bunu, kendimiz müzikle uğraşıyoruz bu nedenle yongayı kendimize çeviriyoruz saymayın! Faik Öğretmen gülerek sordu:

-O sözün doğrusu neydi? Arkadaşlar öylesi dalmış, öğretmeni dinlerken soru sorulunca birden toparlanamadılar. Suskunluk uzayınca öğretmen bu kez:

-Siz de mi unuttunuz? diye sordu. Öğretmen sözünü bitirince Talip Apaydın:

-Nalıncı keseri gibi kendine yonmak! deyince, Faik Öğretmen:

Ağzına sağlık, bunlar  küçük şeyler ama akıl takılınca basıp geçmek bir onur meselesi oluyor. Ben bu konuda kendimi zorlarım; bir şey bilinirken unutulmuşsa orada bir bellek ihmali var demektir. Bu önlenmezse arkası çorap söküğü gibi gelir. Bu huyumdan ötürü zaman zaman kendimi paylasam da çoğunlukla yaptığımı beğenirim. Bakın, belki bu da müziğe bağlılığımın kazandırdığı bir alışkanlıktır. Müzikte ihmal, atlama olmaz. Olursa yaptığım bir işe yaramaz. Bakın bu titizlik Batı Müziği için geçerli. Bizim alaturkacılarda bu tür bir titizlik aranmaz. Radyolarda dinliyorsunuzdur. Def-dümbelek çalıyorlar da çalıyorlar! Nüans söz konusu değil, çalgı tınısı? O da neymiş? Çalgı tınısı, frekansı aranmadığı gibi insan seslerinde de bir ayırım yoktur. Basla tenor, soprano ile alto aynı tel üzerinde yürürler.

Gülümseyerek:

-Alaturkacılara fazla sataşmayalım, onlar hala çoğunlukta, ”Nuh deyip peygamber demiyorlar!”

Öğretmen bana, parça parça çalacağım bölümleri işaret ettirdi. Sağ elle çaldığımın altındaki notları ayrı olarak tekrarlayıp, neler olduğunun tekrarlayacağım. Do-mi sol, do-r-do. altında ise do-sol-mi-sol... Önce bir bölümü öyle sürdürdük. Durum anlaşılınca arkadaşlar daha dikkat kesildi. Önce fa diyez sonra  da do diyez gelince ton değişikliğini belittim.(Re  maj)

Bunu bir kaç kez tekrarlayınca  öğretmen bu kez  majör gamlarını sordu:

Do majör? diyezsiz. Do,  remi-fa-sol- la-si-do.....Do majörün 5. Basamağı

Sol, majör: Sol-l-si-do-re-mi-fa diyez-mi-sol....Sol majörün 5. Ayağı; re.

Re majör: Re-mi- fa diyez-sol-la-si-do diyez-re-mi....Re’nın 5.basamağı?La..

La majör: La-si-do diyez-re-mi-fa diyez-sol diyez-la....

Faik Öğretmen elini kaldırarak, burada keselim, bu uzar gider yeri geldikçe sürdürürüz! deyip elini kaldırdı.

Öğretmen piyano üstündeki sonatın Andante bölümümü açıp çalacağım yerleri gösterdi.

 

 

Gösterilenen bölümleri çaldım. Öğretmen, arkadaşlara:

-Parçalar da güzel ama İbrahim de duyarak çalıyor! değil mi? diye sordu.

 Kısa bir açıklama yaptıktan sonra gene dura dura bölümleri tekrarlattı. Sağ eli ayrı sol eli ayrı çaldırdı. Eller sık sık birleşti. Ton değişmelere işaret ettirdi. Diyez, bemol işaretlerini önce ben söyledim, daha sonra arkadaşlar kulak  kesilerek ses değişimlerini ayırmaya çalıştılar.

 Bu arada, Fa anahtarı da ortaya gelmiş oldu. Arkadaşlar Fa anahtarını yazıp,  kendi kendilerine gamlar sıraladılar.

Alışkanlıkla sıralamalarda  fa anahtarı konuşulurken sol anahtarı dizisine kayanlar oldu. Öğretmenin dikkatinden kaçmamış  bizi uyararak:

-Belki kullanmayacaksınızdır ama “Belki!” pek geçerli değil. Müzik öğretmeni olarak Çanakkale ortaokulun atandığımda kendimi Çanakkale Savaşı’na gönderilmiş gibi saymıştım. O savaşın acı anıları o yıllarda  henüz etkisini sürdürüyordu. Benim gibi oraya atanan bir çok arkadaşım, kentin karamsar havasına uyarak hemen yelkenleri indirip kahvelere; kulüplere postu serip, iflâh olmaz bir tutkuyla geleceklerinin yollarını tıkadılar. Bense, atandığım okulda tam anlamıyla çaptan  düşmüş; “Ne çapı? ”tümden, döküm döküm dökülmüş ,hurda bir piyano bulunuşuma sevinip onu onarmak için aylarca uğraştım. Kime sordumsa; “Gelibolu Çanakkale’ye yakındır!” dedi. Ne yakını! git- gel tam bir gün alır. Askerlerin kulübüne gidip-gelip piyanodan yararlandım. İdealim bestecilik değil sadece iyi bir müzik öğretmeni olmaktı. Çalıştıkça anladım ki, ”İyi bir müzik öğretmeni olmak!” güzel bir şey ama oldukça da pahalı! ”Ucuz etin yahnisi!” sözünü anımsayarak “        İyiye yöneldim. Çok Müzik severin, zor da olsa ideali bestelemek, kendisinden öncekilerin seslerine bir ses katmaktır! Hiç değilse ben böyle anladım. Yetersiz bilgimle beste denemeleri yaptım. Sağ olsun çevremdeki insanlar beni alkışladılar. Sonrasını siz de çok dinlediniz; yarışmalara katıldım. İnsanın alın teri, sanırım kaderinde önemli rol oynuyor. Yarışı kazandım. O kazanım bana konservatuvarın yolunu açtı. Hikâyenin  sonunu hep biliyorsunuz. Unutmayın ki sizin de böyle bir hikâyeniz olacaktır. Azıcık direnir, çevrenizi iyi gözleyip çıkış yolu ararsanız, en sıkıntılı anınızda bile bir ferahlatıcı hava soluyacaksınız!

Öğretmen:

-İşte bu kadar! dedikten sonra 3. Sınıftan Şevki Aydın’ın iki sesli yaptığı bir türküyü piyanoda çaldıktan sonra:

-Şevki Aydın’ın da keman grubundadır. Şevki Aydın, söylediğine göre müziğe burada başlamış. Demek ki bir yıllık birikim de meyvesini verebiliyor. Ayrıca, çocukluğunuzdan beri annelerinizin ninnileri gibi dinleyip söylediğiniz türküleri  notaya alıp armoni kurallarına göre iki sesli, üç sesli, çok sesli hatta orkestra için hazırlamaya  illâ  piyano olması gerekmez. İşte size bir örnek! dedi.

 

 

Anahtarları tahtaya yazarak kendi çizgileri üstüne notalar sıralandı. Öğretmen gülerek:

-Kemancıların bu konuda pek sıkıntısı yok. Ancak, yakın akraba diye viyola denemeye kalkarlarsa karşılarına bunlar çıkabilir.

Bunlar daha çok piyano, klârnet, orkestraların öteki çalgılarında geçer.

 


            Sol  çizgisine                                         Sol  La  Sİ   Do  Re  Mi   Fa(diyez) sol

 


             Fa çizgisine                                      Fa  Sol La   Si (bemol) Do  Re  Mi  Fa

 

 

           Do çizgisine                                         Do   Re   Mi   Fa   Sol   La  Si   Do

                                                  *  *   *   *    *    *   *

Faik Canselen Öğretmen ayrılınca şakalar sıralandı:

-Müzik sanatında daha çok boşluklar var, bakın henüz üç anahtar bulunmuş, gelin işe biz anahtar çoğaltarak başlayalım!

 

Halil Yıldırım çabuk davrandı:

Fa-do-sol! La anahtarı benim! Abdullah Erçetin düzeltti:

-Fa-do-sol değil, Sol-fa-do....Bir sessizlik oldu. Ekrem Bilgin, ”Re! dedi. Arkası geldi; La-Mi-Si....Ancak kişi olarak bölüşme yapılamadı. Ortak olacağız. Müzik tarihinde bir de grup anılacak!

Konuşmalara katılmayan Kadir Pekgöz sordu:

-Çanakkale’ye nasıl atanırım? Kamil Yıldırım:

- Çanakkale’ye söz veremem ama ben seni Çömlekkale’ye atarım!Çömlekkale sözü önce anlaşılamadı, kısa bir bakışmadan sonra arkası geldi:

-Yok yok onu ben, Tabakkale’ye, hayır hayır Çatalkale’ye, oralarını beğenmezse Kaşıkkale’ göndereceğim. Söz giderek Askerlik kamplarındaki değişlere kaydı. Sonunda Nihat Şengül, Yüzbaşı Sıtkı Ulay’ın,  pozlarını takınarak:

- Siz, hepiniz AŞKALE’liksiniz, sizin topunuzu  AŞKALE’ye süreceğim!(Aşkale, kamp dilinde tuvalet çukuru kazma  cezası alacaksınız, anlamına gelmektedir)

Kendi şakalarımıza zaman zaman tepki göstermekle birlikte genellikle gülüp  sıkıntılı geçen dakikaların gerginliğini bu yolla atıyoruz. Psikoloji öğretmenimiz Yunus Kazım Köni, kendisi için “Ben, yapım-yaradılışım itibariyle kahkahayla gülemem ama sizlere bunu yapmanızı öneririm!” demektedir. Sanırım onun verdiği öğütlerin içinde  yalnız bunu eksiksiz yapıyoruz!

                                                               *

Serbest saatte, Faik Öğretmen’in sözlerini anımsayıp heveslendim, Mozart Kv, 545 sonatı dikkatlice çaldım. Faik Öğretmen son bölüm için:

-Biraz çekiçliyorsun! demişti. Çekiçlemenin nedenini buldum, çift parmakları denk  basamıyorum. Parmağın biri daha fazla basınca seslerde bir  uyumsuzluk oluyor. Çok yavaş, dikkatlice çalıştım. Doğan gelmeseydi yemeği kaçıracakmışım.

Akşam yemeğinde La Fontaine Öğretmen konuşuldu. Adam, 16.y.y.’da bunları nasıl düşünmüş? Cevap verildi:

-O da bir iş mi? Adam 15.y.y.da gitmiş Amerika’yı bulmuş. Ekrem Bilgin gene bir numara yaptı:

-Kristof Kolomb Amerika’yı keşfetti! deniyor. Amerika zaten orada varmış, var olan yere gidince neden keşif deniyor? Atalarımız da Asya’dan Avrupa’ya bilinmedik bir yere geldi, o neden keşif olmuyor? Ekrem’in sorusu çok okkalı bulundu. Bu sorunun cevabını ancak doçent Halil Demircioğlu verebilir. Ona sorması önerildi. Ekrem Bilgin:

-Ben kendi aramızda konuşurken  ancak soru sorarım, neme gerek öğretmen!

Öğretmen anlatsa bile ben dikkatli dinleyemem!

Ekrem işi ciddiye dökünce söz gene La Fantaine öğretmene döndü. Fabllerde geçen hayvanlar sıralandı. Fare, tilki, aslan, köpek, kurt, eşek, at, karga,

leylek, karınca, ağustos böceği, balıkçıl, öküz, Güvercin, yılan, geyik, çaylak,

Kuğu, katır, tavus, tavşan, keklik, tavuk, sinek.......Hayvanlar ortaklaşa sıralandı. Ancak arkasından bir sessizlik oldu. Bu sessizlik bir patırtıya dönüşebilirdi. (İçimizden biri daha önce tilki kurnazlığı ile sıfatlandırılmıştı.)Sanırım bunu kimse istemedi. Ortaya söylenen:

-Biz de kalkalım arkadaşlar, masalar boşalmış! Uyarısı La Fontaine sayfasını bu gecelik kapattı....

Kalkınca Kendi salonumuza uğrayıp yeni kitabın Avrupa Edebiyatı ve Biz’e baktım.

İsmail Habip La Fontaine için ne demiş, yazdıklarını olduğu gibi alıyorum:

-La Fontaine:(1621-1695)

Efsane şairliği-Hayatı:

İşte nev’i şahsına münhasır orijinal bir deha. Kendisi Parisli değil, taşralıdır. Babası orman memuruydu. Okulunu bitirince bir rahipten dii bir kitap aldı. Derhal papaz olmaya karar verdi. Fakat bu emelin den çabuk vaz geçer. Babası gibi orman memuru olur. Bu iş de yaradılışına göre değil, memuriyetini ve ailesini bırakarak Paris’e geldi. Açık açık hikâyelerden şöyle böyle piyeslere kadar her sahada eser vermeye başladı. Her şeyi seviyor fakat, hiçbir şeyde durmuyordu. Bir dostu ona Malerb’in bir şiirini okudu. Derhal şair olmaya karar verdi. Başka bir dostu ona eski Yunan’ı hikâye etti, hemen Eflâtun’a aşık oldu. Kendinin bu hali rahatsızlığından değil her şeyi seven zevk genişliğindendi.

İsmail Habip’in anlattığına göre La Fontaine, oldukça tanınmış biri durumuna yükselince bir varlıklı kişi onu hizmetine alır. Görevi,üç ayda bir, bir piyes yazmaktır. La Fontaine bunda da başarılı olunca, ünü giderek artınca döneminin ünlüleriyle dostluk kurar. Bunlar arasında Racine (Rasin). Boileau(Buala) da bulunmaktadır.

Yaşamının sonlarında dine dönüş yapar. Geniş bir sanat yelpazesinde ün salmasına karşın, kendi deyişiyle, eğlence düzeyinde yazdığı fablleri onu  tüm dünyaya  eşi menendi olmayan bir dahi olarak tanıtmıştır. Buna karşın yurdumuzda ancak Tanzimat döneminde ele alınmıştır. İlk kez Şinasi bazı çeviriler yapmıştır .Ancak şiir zevki henüz Divan kalıplarından kurtulamadığı için fabllerin kendi dilindeki akıcılığını koruyamamıştır. Bir örnek:

                         “Eşek ifrat’ı  neşetinden anırdı, der iken

                           Sanki karpuz kabuğu gördü, yahut taze diken!”

Eşek, sanki karpuz kabuğu ya da taze diken görmüş gibi sevincinden anırdı! Bu denli yalın söyleyiş, öylesi bir karışık kalıba sokulmuştur. Yazar başka örnekler de veriyor ama onları da beğendiğini söylemiyor. Daha sonraları Çocuklar için çevirdiğini söyleyen  Seracettin için  aşağıdaki örneği verdikten sonra:

 

                     “Çalışır duymamış cihazında acı
                               Ne hoşdu kunduracı
                      Daima şem şakar, bütün kış yaz
                               O şarkısız durmaz
                      Sanki dünya onundu, sonra yatar
                      Hiş düşünmez uyur sabaha kadar
                      Komşusu sarrafa bilâkis uymaz
                      Neşeden, şarkıdan nasibi de az
                               Sabahleyin erken
                               Uyuklayım derken
                      Uyanır işçi şarkılar duyulur
                               Rahatsız olur.
                               Zavallı aldandı
                     Ona dünyayı verdiler sandı
                     Kaldı hasret şimdi o uykusuna
                     Ne şetaret ne şarkı, hep gitti
                             Düşünceden bitti
                     Çalacaklar sanırdı servetini
                     Aldı servet onun  saadetini
                     ........................................
                     Senin olsun bu sevdiğin altın
                     Bana uykumla servetim kalsın!

Siracettin, aruz kalıbına uydurmasına karşın başarılı sayılır. Çünkü aruza hakim  bir kimse olduğu besbellidir.

Yukardaki Fabl La Fontaine’in  Kunduracı ile Sarraf adlı şiirinden bir bölümdür.

Günümüz diliyle bir Fabl çevirisi:

 

                                                   Kralın Sarayı
                        
                              Haşmetli aslan merak etmiş bir gün
                              Kimlerin kralıyım ben, diye
                              Fermanlar yollamış  dört bir yana
                             Turalı muralı
                            “Milletim gelsin, demiş sarayıma.
                             Herkesi birden çağırıyorum.
                             Tam otuz gün açık oturum.
                             Ve kurultay kurulmadan önce
                             Bir şölen milletin gönlünce.
                             Herkes yesin, içsin eğlensin,
                             Kral nasıl olurmuş görsün!”
                             Fermanı okuyan koşmuş,
                             Yollar olup taşmış.
                             Saraya gelince ne görsünler:
 
                             Bir mezbahaymış meğer,
                             Saray dedikleri yer.
                             Girer girmez bir koku, bir koku.
                             Sen misin kokusunu beğenmeyen.
                             Bir pençede boylamış öbür dünyayı.
                             Burnunu tıkayan ayı.
                             Maymun hak vermiş krala,
                             Aklı sıra yaranacak budala:
                           “Aman sultanım demiş, pençenize sağlık.
                             Bu saray, bu koku nasıl sevilmez?
                             Mis gibi kokuyor ortalık:
                             Güller sarımsak kalır bana sorarsanız,
                             Bu kokunun yanında!”
 
                             Aslan tüh demiş bu kadarına,
                             Bakmış hemen maymunun da icabına.
                             Bu aslan bir başka türlü aslan
                             Neron, Kaligula soyundan.
                            Tilki, tam bunu düşünürken kral sormuş:
                           “Sen söyle bakalım, demiş
                            Nasıl kokuyor bu saray?”
                            Tilki özür dilemiş:
                           “Üzerinize afiyet nezleyim? demiş
                             Allem kallem değiştirip konuyu,
                             Güme getirmiş kokuyu.
                             Saraylılar, kulağınıza küpe olsun:
                             Ne açık sözlü olun,
                             Ne de dalkavuk maymunca.
                             Zaman zaman da kaytarın tilki gibi
                             Bir şey sorulunca!

                                                                    Çeviren :Sabahattin Eyuboğlu

 

Yatakhaneye azıcık geç girdim. Biri  ortalığa sordu:

-Kim horlayan? Kimse karşılık vermedi. Ben zaten uzağındaydım, beni görmüş olamazdı. Yatınca Sabahattin Öğretmen’in çevirdiği fabl’ı düşündüm; sonunda tilkiliği neredeyse övüyor. Kendisine sorulsa acaba ne der? Görünüşte hiç de öyle düşünmüyor gibi......

 

12  Aralık  1944  Salı

 

Akşam düşündüğüm aklım geldi. Sabahattin Öğretmen, geçen derste okuduğu bir fabl’de geçen tilkiliği yermişti:

-Tilki, insana yakışmayan  davranışları kendi yaşamı için yeğleyen bir hayvan. Onun yaşaması bu tur davranışlara bağlı. İnsanları ondan alacağı bir şey olmamalı. Ne var ki insanlar, az çok hayvanları gözleyip La Fontaine öğretmenimiz gibi yazmıyorlarsa  da gözlemlerinden kendilerine pay çıkarıyorlar! demişti.

 Kahvaltıda daha çok  psikoloji dersi konu edildi. “Arka arkaya iki ders atlatınca nasıl da unuttuk!,, türü sözler edildi.” Son derste ne okumuştuk?,, Soruyu Ekrem Bilgin karşıladı:

-Biz bir şey okumadık, öğretmen kendisi bir şeyler anlattı. Zaten onları biz o anlattığı zaman da öğrenmemiştik. Öğrenilmeyen bir  bilgi için unutmak söz konusu olamaz. Ekrem Bilgin’in en yakın arkadaşı Halil Yıldırım. Sakin sakin Ekrem’e dönerek:

-Her konuda konuşmak zorunda değilsin be arkadaşım, kendini neden bu kadar yoruyorsun? Ekrem güldü:

-Seni başka türlü konuşturamıyorum, ”Be arkadaşım!” deyince “Be!” sözü ortaya döküldü.”Be!,, ne anlama gelir, bunu kimler ne zaman söyler.”Sus be!” öfke belirtisi ünlemi olarak kullanılmaya takılındı, kuşkusuz yanlış yorumlanarak “Küçültme, anlamı yakıştırıldı. Ben, “Be,, sözünü hiç kullanmam. Ancak bana bu çok sevdiğim matematik öğretmenim Ahmet Gürsel tarafından iki kez kullanılmıştı. O zaman ben onu hiç de kötülüğe yormamıştım. Edirne’de okula girdiğimizin ilk günleriydi. Sanırım ilkinde, matematik dersimizi görüyorduk. Öğretmen geometri şekli çizmemizi istemişti. Bunlar arasında küp de vardı.   Ben bir turşu küpü çizip götürünce öğretmen, ilkokulu ne zaman bitirdiğimi sormuştu. Üç yıl önce bitirdiğimi söyleyince öğretmen acımsı bir sesle:

-Senin işin çok zor olacak be oğul! demişti. İkinci kez, gene Ahmet Gürsel Öğretmenin katılımıyla voleybol oynuyorduk. Ahmet Gürsel Öğretmenle aynı gruptaydım. Arka arkaya iki kez topu kaçırınca  öğretmen bu kez yalvarası bir sesle:

-Yapma be İbrahim! demişti. Ben o “Be!,, leri o zamanlar hiç de kötüye yormamıştım. Şimdi düşünüyorum, sevdiğim birisi söylese kızmam. Gene de kendim kullanmak niyetinde değilim. Çünkü ben, ”Be!,, hecesini “Ben’in! bencillik kapısının anahtarı gibi görüyorum.

                                                              *

Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen gülümseyerek geldi. Elindeki kitapları masa üstüne koyduktan sonra La Fontaine Öğretmenimiz sayfasını kapatmadan önce fikirlerinizi öğrenelim. Onun söylediği bir çok sözü dinledik. Daha önce de okuduklarınız varmış. O halde kendisi hakkında oldukça bilgi sahibisiniz. Ne diyorsunuz, konuşmanız gerekse söyleyeceğiniz bir kaç söz olmalı bence! Siz ne diyorsunuz?

Öğretmeni kimse duymamış gibi çıt çıkmadı. Belki bir rastlantı; tam bu sıra öğretmenle göz göze geldim. Parmak kaldırdım. Öğretmen gördü ama nedense gözlerini başka tarafa çevirdi. Birden panikledim; öğretmen, altmış kişinin sustuğu yerde sen ne diyebilirsin? diye mi düşündü acaba? Gene de elim yukarıda durdum. Öğretmen:

-Dinliyoruz! dedi. Öğretmen öyle deyince ben:

-Önce bir başkasının sözünü söylemek  daha sonra da bu konudaki sizin görüşünüzü öğrenmek isteyecektim! Geçen dersimizde değinilmişti:

“Çocuklar, fablleri dinleyince, sözü geçen olayda başarılı hayvanların rollerini benimseyip arkadaş oyunlarında kurnazlık yanını tutarlar. Giderek bu alışkanlık duruma girer böylece toplum ahlakına ters düşen bir kişilik geliştireceği  kaygısı öne sürülmektedi!. denmişti. Kitabında La Fontaine anlatan İsmail Habip, bu görüşü  kesin olarak Jean Jacques Rousseau’ya bağlamaktadır. Ben buna inanamadım. Fabllerin hepsi Karga ile Tilki; ya da Leylekle Tilki gibi değil, örneğin geçen ders okuduğumuz Tilki ile Horoz’da  tilki başarısızdır. Kurtla Kuzu’da da çocuğun kuzuyu bırakıp kurt olacağını düşünemiyorum. Bu konuda Sizin düşüncenizi öğrenmek istemiştim.

Beni dikkatle dinleyen öğretmen, sanki hiç  duymamış gibi yakınıma geldi:

-İlk soracağın bu muydu, yoksa duruma göre karar mı değiştirdin? deyip gülümsedi. Sorumun bu olduğunu,  soruyu,daha önce yazılı hazırladığımı söyleyince

-Benim soruma aykırı bir durum yok bu dediklerinde. Ben, sizin sessiz kaldığınız sorumun kurcalanmasını istiyorum. Öğretmen öyle deyince konuşmamı sürdürdüm:

-İsmail Habip, Avrupa Edebiyatı ve Biz kitabında, Jean Jacques Rousseau’nun La Fontaine fabllerinin çocuklara okutulmasını ağır bir dille eleştirdiği yazılıyor. Jean Jacques Rousseau’yu biz büyük bir eğitimci olarak tanıyoruz. Bu zıt düşünceyi nasıl  bağdaştıracağız? Öğretmen gülümseyerek:

-İyi işte, salt Jean Jacques Rousseau değil başkaları da La Fontaine üstüne eyyam kesmiştir. Çünkü La Fontaine bir çok meyveli ağaca taş atmaktadır. Bu konuda sizde de bir fikir oluşsa siz de bir şeyler söyleyeceksiniz. Konu La Fontaine değil, onun söyledikleri hatta söylemek istediklerinin neler olduğunu iyi kavramaktır. Gerçekten  salt Jean jacquas Rousseau değil başka kimseler de  La Fontaine’ den çocukları uzak tutmak istemiştir. Demek onlar bu konuda enikonu düşünmüşlerdir. Yargılarında yanılmış olsalar bile bu konuda düşünmüş olmaları onların saygınlığını gölgelemez.. İşte benim istediğim de budur! Sorumu tekrar edeyim isterseniz:

-La Fontaine Öğretmenimiz sayfasını kapatmadan önce onun  hakkındaki düşüncelerinizi konuşalım! Sorum bu değil miydi? Öğretmen bana dönerek:

-Sen kendi fikrini söylemedin ama belli ki bu konuda düşünmüşsün, düşünmeseydin, okuduğun kitapta söylenenleri olduğu gibi alacaktın. İşte benim sakındığım durum budur. İnsan okuduğunu olduğu gibi alırsa, onda yargılama melekesi uyuyor demektir. Oysa bizim dersimizin amacı birilerini okumak, okuduklarını sayıklamak değil, okunan yazının vermeye çalıştıklarının  daha ötesine geçerek  irdeleme izlerini beyne çizmektir.

Öğretmen bu kez sorusundan  vazgeçip doğrudan tek tek  kişilere başka başka sorular yöneltti. İlk sorular da Jean Jacquas Rousseau, onun fikirleri, çocukları seven Rousseau’nun neden La Fontaine’nin karşısında oluşu üstüne oldu. Aldığı karşılıkları yeterli bulmamış olacak bana dönerek:

-Okuduğun kitapta bu konuda neler yazılmış? dedi. Çocukların, hep kurnaz, fabllerde üstün gelen hayvanlara sevgi duyacağını, böylece yaşamlarında da hep kurnazlık üstüne tavır takınacaklarını  yazdığını söyledim. Öğretmen bu kez de bana sordu:

-Sen de öyle düşünmemişsin bak? Yanlış anlamadımsa sen o kitapta okuduklarına katılmıyorsun! Ben:

-  Öyle düşünmediğimi, çocukların, anne-babalarından, dede-Nene, özellikle  de okula başlayınca öğretmenlerinden; fabllerde okunanların kat kat üstünde öğütler dinlediğini, eğer öğütler daha etkileyici olursa  fabllerin sönük kalacağını düşündüğümü söyledim.  Ayrıca Fabllerde  değişik hayvan türleri olduğunu, peyniri kargadan alan kurnaz tilkiyi seçen çocuğun Kurtla Kuzu falblinde kuzuyu yiyen kurdun yerine kendini koyacağını düşünmediğimi tekrarladım. Sabahattin Öğretmen gülümsedi:

-Öyleyse bu konuyu bir daha düşünelim. La Fontaine Öğretmeni çocuklara okutacak mıyız ? Yoksa Jean Jacquas Rousseau gibi  okulların kapısını  onun yüzüne kapatacak mıyız?

Zil çalarken Sabahattin Öğretmen:

-Bu konuyu biraz daha uzatalım! deyip ayrıldı.

                                                           *

Salona biraz koşuşturarak gidiyoruz. Fablleri okumamışlar ama gene de tilkiliği seçenler çok. Öğretmenlerin gözünden uzak, kenar köşe yerlerin  sürekli sahipleri  belli yerlerini korumak için yarış durumundalar. Benim gibi ağırdan alan bir grup biraz gecikmiş olarak salona yerleşmeye çalışırken öğretmenler geliyor. Öğretmen kapıdan girince tilki taifesi, hoşnut yüzlerle ayağa kalkıyor. Umarım öğretmenler bu hoşnut yüzlerin gerçek nedenini doğru okuyorlar! Özellikle psikoloji dersinde Yunus Kazım Öğretmen kenar köşelere bakarak kimilerine takılıyor:

-Sizinle tanıştık mı? Bizim Kepirtepeli’lerden Emrullah Öztürk, İbrahim Ertur, Salih Baydemir bu tür  sataşılanlar listesine girdiler(!)

 Yunus Kazım Öğretmen saçlarını kısalttırmış, biraz değişik gibi. Çantasını masaya koyunca yüzümüze baktı. Gülümseyerek sordu:

-Zaman zaman ara vermek iyi mi oluyor? Mehmet Toydemir:

-Siz daha iyi bilirsiniz efendim, ara veren sizsiniz. Biz, derslerimize ara vermeden çalışıyoruz. Uğuldar gibi  bulanık sesler çıktı. Sanırım,”Yağcı, kandil,dalkavuk, falan gibi sözler edildi. Yunus Kazım Öğretmen kendi kendine konuşur gibi:

-Öyle mi efendim! deyip Mehmet Toydemir’e baktı. Öğretmen masasına dönerek:

-Bugün de genel bir konuşma yapalım. İsterseniz buna bir tekrar, isterseniz yeni bir hamle için zemin yoklama deyin! Evet efendim; psikoloji, bilim olarak değilse de insanın ruhsal yapısı  oluştuğundan beri vardı. değil mi efendim. Taze taze et yemek için ava giden ilkel insan tavşan beklerken kocaman bir ayı karşısında görünce ne yapar? Korkar değil mi? İşte  size korku! Korku bir psişik olaydır. Sevinçler de böyle değil mi? Bu tür davranışlar, insanlar uygarlaştıkça gün yüzüne çıktı. Zafer kazananları coşkuları, savaş kaybedenlerin kederleri bir birini izledi. Toplumlar geliştikçe bireylerin de sorunları arttı. Her sorun bir yerde bireylerde ruhsal açıdan  çözüm beklemeye başladı. İşte size psikoloji biliminin doğmasına neden olan gelişmeler. Bu arayışlar, 1850 yıllarına geldi dayandı. Biri Weber,biri Feschner olmak üzere iki bilgin bir birinden ayrı yerde ayrı zamanda denemeler yaptı. Onların açtığı yolu genişleterek olayları daha geniş açıdan inceleyen bir üçüncü bilgin, 1879 yılında bir araştırma laboratuvarı kurdu. Prof.dr. Wilhelm Wund. İşte bu laboratuvar aynı zamanda Psikoloji biliminin doğuşu oldu.1880 yılına girildiğinde bilimler arasında psikoloji de yerini almıştı. Psikoloji bilimi kuruldu ama bilimsel araştırmalar henüz çocukluk devrindeydi. Önemli olan bu çocuğun nasıl büyüyüp yararlı olacağıydı. İşte bizim konumuz! Kaç yıl geçmiş efendim! 1880.Demek ki 64 yıl olmuş.64 yıl insanlar için bir ömür demektir. Oysa psikoloji bilimi daha çocukluk dönemini yaşıyor.64  yaşında bir çocuk! Böyle diyebilir miyiz. Hayır hayır! Bunu bizim gibi bilimsel çalışmalara uzak duranlar  toplumlar der.Bakın, Wilhelm Wund’un Laborauvarında çalışanlar memleketlerine dönünce durumu halklarına anlattı. Onlara inanan halkın katılmasıyla büyük bir ruhsal devrimler oluştu. Örneğin A.B.D.li Stanley Hull, onun  yetiştirdiği öğrencilerinden  Lewis Terman daha 1915 yılında A.B.D  ordusunda büyük bir zihinsel ayıklama yaparak ordunun çekirdeğini sağlıklı kişilerden oluşturdu. Fransa’da  Alfred Binet-Teodor Simon adlı psikologlar, öğrencilerin daha iyi yetişmesi için çok önemli bir sınav sistemi geliştirdi. Psikoloji laboratuvarını kuran Almanya burada kalmamış, onların çalışmaları daha da geniş alana yaymıştı. İşte size ara ara sözünü ettiğimiz Sigmund Freud’un Psikoanalizi. İşte size Wolfgang Köhler’in Geschtalt’ı, İşte size William  James’in, Gözlem  metodu, işte size John Watson-İvan Pavlov’un davranış metodu.......

Bunları, sıra ile gözden geçirelim! Yunus Kazım Öğretmen  konuşmasını kesip yüzümüze bakarak:

-Ne dersiniz? deyip bizden  karşılık beklerken, zil çaldı. Zil sesini duyunca  gene gülümseyen öğretmen:

-Cevaplamak için biraz düşüneceksiniz! değil mi efendim? Düşünün efendim düşünün! deyip çantasını aldı, başıyla selâm vererek ayrıldı.

Öğretmen çıkınca, sözü kursağında kalanlar birden patladı:

-Yuhhhh! İçimizde ne yağcılar var! Mehmet Toydemir kendisi için söylendiğini hiç  umursamadan:

-Kurdu görünce kaçan, uzaklaşınca  arkasından havlayanlara ne denir? Susuyorsunuz değil mi efendim. Cevap vermeden önce biraz düşünün efendim. düşünün! Mehmet Toydemir’i sanki kimse duymamıştı. Yemekte neler olduğu konuşularak yemekhaneye inildi.

                                                    *

Yemekte Mehmet Toydemir’den söz edileceğini  sanmıştım, onu savunmak için nedenler düşünürken sanki benden başka duyan olmamış, Yunus Kazım Öğretmenin kaç kez “Efendim!” dediği  bizim  masada yüzüncü kez tekrarlandı. Sonuç olarak da “Bir Psikoloji Dersi Öğretmeninin böyle söz tekrarı yapması eleştirildi. Oysa Yunus Kazım Öğretmen defalarca kendisinin psikoloji öğretmeni olmadığını, bu derse gelişinin bir ihtiyaçtan ileri geldiği, anlatmıştı. “Efendim!” alışkanlığını ise  bir kusur saymadığını, “Efendim!” sözünün bir “Devair!(Dairelerde çalışan memurların) Geleneği olduğunu, bunun çok eskilere dayandığını, kendisinin bunu belki biraz ilerilere götürmüş olabileceğini gülerek söylemişti. Ayrıca bunun, genç yaşlarında  gereğinden çok yabancı dille uğraşmış olduğunu, yabancı sözleri konuşurken kolayca yerine getirememenin doğurdu bir bekleme alışkanlığı  giderek insanın kendi diline de sıçradığını, belleğin istenen sözü ararken dil, kendine göre boşluk doldurmak buna  gerek duyduğunu, bu arada, sık kullanılan sözü biraz daha  sıklaştırarak böylesi tekrarları oluşturduğunu anlatmış, başka örnekler vermişti. YANİ-,EEEE-  HAAA- IHHH- DEĞİL Mİ-MİSAL-ŞAAPMAK-ŞEYY türü,  sıkça duyulan dil takılmalarını anlatmıştı. Öğretmenin anlattıklarını düşününce ben de, köyden örnekler anımsamıştım; ABE, BANABAK,BERİBAK,ŞEY, YA, EEEE!-YAHU! v.b. Bizim Köydeki Göçmen Muhtar ise her sözünde “ABONE!” der. Arnavutluk göçmeni olduğu için Arnavutça bir anlamı vardır! şeklinde düşünülerek ona kimse takılmazdı. Zaten dilimizi çok zor konuşuyordu.

                                                               *

Öztekin Öğretmen,3.sınıfların birer ikişer ele aldıkları “Tez” taslaklarını getirdiğini ancak genellikle onların işi önemsemediğini anladığını bu nedenle de geriye çevirmek gereğini duyduğunu anlattı. İşin geriye çevirmekle bitmediğini, kendilerine yardım etmek zorunluğunu duyduğu için de ister istemez onlarla birlikte kendi işini de çoğalttığını, bu nedenle bizim de o duruma düşmememiz için  eğer konu seçimi işinde fiiliyata geçilmişse,  şimdiden  teker teker görüşmeye başlamamızı önerdi. Aynı konu daha önce de görüşüldüğü için bir çok arkadaş seçtiği konuları söyledi. Zaten konular sınırlıydı:

1.Özgün bir beste,(standart sonat ölçeğinde,Giriş-gelişme-Sonuç geleneğine uydun),

2.Beşle on arasında söylenen canlı türküleri notaya almak.

3.Beşle on arası türküyü çok sesli yapmak..

4.Özelliği olan türküleriyle tanınan bir bölgede, beş on arası türküyü toplayıp notaya almak.

5.Batı Müziğine yönelik  yurt çapındaki çalışmalar üzerinde araştırma yaparak yayınlanmaya değer bir   tez  hazırlamak!

6. Konu Sanat Tarihinden alınacaksa araştırmaya değer görülen bir yörenin  sanatsal varlığını tanıtıcı, yayınlanacak ölçüde bir çalışma hazırlamak.(Konya-Bursa-Edirne-Sivas-Erzurum illeriyle sınırlı)

7.Tiyatro ile ilgili olanlar, en  az bir perdelik  gösterime değer bir oyun taslağı hazırlamak.....

Seçilen konularda, o dersin öğretmeni ile görüşülerek karar kılınacak. Ancak ilk çalışma taslakları. Bölüm Başkanının bilgisine sunulacak. Abdullah Erçetin kesin kararlı; Edirne Sanat Eserleri! deyince Talip Apaydın da bu konuda kesin karar vermiş:

-Bir bölgenin türkülerini derleyip topluna  ortaya çıkarmak! Muttalip Çardak bir perdelik bir sahne eseri düşündüğünü söyledi.

Öğretmen, söylenenlerden hoşnut olmuş olacak, gülümseyerek::

-Hadi,  bugünlük bu kadar, bundan sonraki zamanda enstrüman çalışın! deyip ayrıldı.

Geçen yıl Beringer’de çaldığım Frans Schubert  serenadın bir keman piyano tertibini  buldum. Piyano tertibi bana çok kolay gibi geldi.3.sınıf piyano öğrencisi   arkadaşımız Hüseyin Çakar,sınav tezi için bir Ankara oyunu olan Sinsin seçmiş. Bundan cesaretlendim. Tek ses  bir keman melodisi kotarmayı tasarladım. Ya da ben öyle sandım. Oldukça sevinerek hemen piyanoda arayışa kalkıştım. Piyanoya alışkanlık, tek ses melodi kotarmayı kolaylaştırıyor.

Akşam yemeğinde arkadaşlar kaygılı kaygılı konuşurken ben sevinçliydim. Aklımca ben o işi yoluna koymuştum. Gerçekte olaya daha bir yıldan uzun bir süre vardı. Kemanını hemen kotardığım parçanın (Piyano-keman Sonatının)  piyano partisini nasıl olsa yakıştırırdım. Arkadaşlar daralarak sıkıntılarını söylerken ben çok rahattım. Bugünkü dersteki havanın esintisi beni uçuruyordu. Durmadan arkadaşlara cesaret verdim.

Aynı rahatlık sürdüğünden çalışmaya gitme yerine Dergi Kolu odasına gittim. Bu koldaki arkadaşlar, her gece toplanıp çalışıyorlar. Önümüzdeki ay başlayacak Kitap Tanıtma çalışmaları için duyurular yapılmış. Tanıtılması istenen kitapların uzunca bir listesi var. Listeye şöyle bir göz attım. Yazılı kitaplar  bir yana yazarlarından da çoğunun adını duymamışım. Üzüldüm! Kitaplar gibi kişiler de tanıtılacakmış. Onlardan da Pestolozzi, Sigmund Freud, Eflatun, Aristoteles, Galilei, Montesquieu, John Dewey dışındaki adlar da yabancım.

Yatınca bir süre okuduğum kitapları sıraladım. Arada unuttuklarım olabilir .Genellikle anımsadıklarım:

Tolstoy: 1, Basubadelmevt, 2. Kreutscher Sonat, 3. Kazaklar, 4. Anna Karanina. Gorky: 5. Ana, 6. Benim Üniversitelerim. Turgeniev: 7. Babalar ve Oğullar- Anton Çehov: 8. Maske, 9. Vişne Bahçesi. Dostoyevski: 10. Budala, 11. Cinayet ve Ceza, 12. Yoksullar, 13. Beyaz Geceler, 14. Karamozof Kardeşler. Goethe: 15. Wilhelm Maister, 16. Werther, 17. Faust. Schiller: 18. Wilhelm Tell, 19. Mari Stuart, 20. Don Carlos, 21. İnsanın Estetik Zevki Üstüne Mektuplar, Erich-Maria Remarque: 22. Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, 23. İnsanları Seveceksin, 24. Üç Arkadaş. Stefan Zweig: 25. Merhamet Victor Hugo: 26. Sefiller. Stendhall: 27. Kırmızı ve Siyah, Emil Zola: 28. Jerminal, 29. Nana, 30. Hakikat. . Andre Gide: 31. Dar Kapı, 32. Senfoni Pastoral Hanrich İbsen: 33. Peer Gynt, 34. Nora, Balzac: 35. Gorio Baba, 36. İki Yeni Gelinin Hatıraları, 37. Vadideki Zambak, 38. Eugenie Grandet, 39. Tılsımlı Deri, 40. Altın Gözlü Kız. . . Pieerre Loti: 41. Izlanda Balıkçısı. Anatole France: 42. Thais, 43. Allahlar Susamıştı. . . Gustave Flaubert: 44. Madam Bovary. Alphonse Daudet: 45. Değirmenimden Mektuplar, 46. Taraskonlu Tartarin. George Sand: 47. Şeytanlı Göl. Alfred de Musset: 48. Bir Zamane Çocuğunun İtirafları, 49. Andrea del Sarto. Prosper Merimee: 50. Carmen. Oscar Wilde: 51. Bahtiyar Prens, 52. De Profundis, 53. Dorian Gray’in Portresi. Pearl Buck: 54. Ana, 55. Canavar Tohumu, 56. Sarı Esirler. William Shakespeare: 57. Yanlışlıklar Komedisi, 58. Atinalı Timon, 59. Coriolanus, 60. Hamlet, 61. Romeo Juliet, 62. Kral Lear , 63. Antonius ile Kleopatra, 64. Julius Caesar. . Upton Sinclair: 65. Altın Zincir. Jack London: 66. Altın Arayıcılar, 67. Güneş Çocuğu, 68. Deniz Kurdu, Dr. Cronin: 69. Şahika. Dale Carnegie: 70. Dost kazanmak ve insanlar üzerin de tesir yapmak, 71. Söz Söylemek ve İş Başarmak Sanatı. Pitigrilli: 72. 18 Kıratlık Bakire, İgnazio Silone, Fontamara!

Bizim Yazarlardan:

Halit Ziya Uşaklıgil:1.Mai ve Siyah.Hüseyin Rahmi Gürpınar:2.Mürebbiye

Ebubekir Hazım Tepeyran; 3. Küçük Paşa. Sadri Ertem; 4. Çıkrıklar Durunca, 5. Silindir Şapka Giyen Köylü. Reşat Nuri Güntekin; 6. Çalı Kuşu, 7. Yeşil Gece, 8. Dudaktan Kalbe, 9. Anadolu Notları. Halide Edip Adıvar; 10. Sinekli Bakkal, 11. Urun Kahpeye. Peyami Safa; 12. 9; Hariciye Koğuşu. Namık Kemal; 13. Vatan Yahut Silistre. Recaizade Mahmut Ekrem; 15. Araba SevdasıYakup Kadri Karaosmanoğlu; 16. Yaban. Osman Cemal Kaygılı;     17. Çingeneler. Mehmet Turan; 18. Devrilen Kazan. Esat Mahmut Karakurt; 19. Allahaısmaladık, 20. Dağları Bekleyen Kız. Sabahattin Ali; 21. Kuyucaklı Yusuf. Sait Faik Abasıyanık; 22. Semaver. Aka Gündüz; 23Bu Toprağın Kızları 24. Dikmen Yıldızı 25. Faruk Nafiz Çamlıbel; 26. Akın. Falih Rıfkı Atay; 27. Roman, 28. Zeytin Dağı (Tiyatro) Ömer Seyfettin’in tüm kitaplarını okudum. (Dokuz kitap)

Kitap adlarını sıralarken uykum iyice bastırdı. Rüyamda kitaplarla yatacağım  sanırım!

 

13 Aralık  1944  Çarşamba

 

Kitap sayıklarken yatmıştım. Sayıp sayıp sıraladım. Sonunda “Tamam!” dedim. Nedense,  içimde bir kuşku kalmıştı. Uyanınca o kuşkumun doğruluğunu anladım; Eski Yunan Klasiklerinden okuduklarımı tümden unutmuşum. Oysa Sofakles, Euripides, Aiskilos. Eflatun sık sık  andığımız adlar. Kral Oidipus,  Aidipus Kolonosa’ta. Antigone, Medea’yı nasıl unuturum!!Unuttum işte!

  Kahvaltıda, daha önce verilmiş bir söz bozuldu. Kahvaltıda  daha doğrusu yemek masasında yemeklerden söz edilmeyecekti. Uzun süre bu karar uygulanmıştı. Bu kez de dolaylı olarak da olsa bozuldu. Kim bozdu sorusu da tartışma konusu oldu.Bir Atasözü’ünden söz ettim:

-Suç, gelin olmuş, karşısına bir damat çıkmamış!” Ekrem Bilgin başta olmak üzere arkadaşlar, bu sözün Atasözü olamayacağını ileri sürdüler. Bir neden öne süremediler. Tek neden, şimdiye dek hiç duymamışlar.Ben de bu dayanaklarına takıldım:

-Siz daha çocuksunuz, gelin melin olaylarıyla bir ilişkiniz olmadı, azıcık büyüyünce öğreneceksiniz. Arkadaşlar yaşlarını söylediler. Bu kez de “Akıl yaşta değil baştadır!” Atasözü’nü  anımsattım. Bunları nereden okuduğum soruldu. Kitap adı verince sustular. Mustafa  Nihat Özön’ün Türkçe Tabirler Sözlüğü. Kitap adı verince tartışmalar her zaman kesiliyor zaten. Buna da bir benzetme yaptım kesildi. Çocuk durmadan ağlayınca annesi çocuğu korkutur:

-Sus, Kuçu kuçu geliyor! Kuçu sözünü daha önce duymuş olan çocuk bir süre sesini keser! Hemşerim Kadir sözü dikkatle dinlememiş, bana dönerek:

-Abi, bizi kuçuya mı benzettin? deyince ben şaştım ama arkadaşlar kahkahayı bastılar. Burada kuçunun kitap olduğu Kadir’e açıklandı.

  Kahvaltıdan kalkınca hep birlikte  salona gittik. Salonda hemen hemen herkesin gönlünce seçtiği yerler var. Benim vefalı arkadaşım Halil Dere derslerde  bana yer ayırıyor. Kendisi, kendine güvendiği için öğretmenlerden uzak durma kaygısı yok. O nedenle ben de çaresiz oldukça ortalıkta oturmak zorunda kalıyorum. Sanıyorum bu da benim azıcık uyanık olmama yarıyor.

                                                                   *

  İbrahim Yasa Öğretmen kapıdan göründü .Ancak salona arkasını dönerek bir süre öyle durdu. Gülenler oldu. Hasan Gülel çocuksu gülüşüyle açıklama yaptı:

-Piposunun son çekimini yapıyor! Hasan’ın sözü üstüne öğretmen kapıdan girdi.

Elindeki kitapları masaya koyunca:

-Geçen Hafta nasılsa bir ırkçılık olayına takıldık. Hem çok geniş bir konu hem  de bizim programlarımızla pek uyuşmuyor. Belki de homojen bir toplum oluşumuzdan   bizim de zaman zaman karşımıza çıkacak ama  kişisel kültürümüzle  bu konuda sorulacak soruların altından kalkacağız !deyip yüzümüze bakınca

Birden kıpırdanmalar oldu, arkasından da parmaklar kalktı. Veli Demiröz ise, sesli olarak söz istedi. Öğretmen gülümseyerek, Veli Demiröz’e bir süre baktıktan sonra elini kaldırdı. Sanırım bu “Konuşmamı kesme!” anlamına geliyordu. Yumuşak bir sesle:

-Beni bağışla, sözümü bitirmeden söz istediğin için söz veremeyeceğim. Sözüm  zaten pek uzamayacaktır. Çünkü ırk konusu bizim konumuz değil, onu Sosyologlar değil  tarihçiler ileri sürmüştür. Bizi ilgilendiren bir tarafı varsa o da.  insanlığın uzun bir kölelik dönemi geçirmiş olması açısındandır. Bu kölelik dönemini araştırınca karşımıza gerçeğinden kuşku duyulmayacak belgeler çıkmaktadır. Örneğin dört bin yıllık Mısır tarihinde büyük insan gücüyle var edilmiş piramitlerle öteki kalıntıları, beyazların kullandığı köleler yapmıştır. Kölelerin, Afrika’nın güneylerinden getiriliği üstüne reddedilmez kanıtlar vardır. Günümüzde, toprak karalarını beş kıta olarak biliyoruz. Asya, Amerika, Afrika, Avrupa, Okyanusya(Avustralya) Afrika kıtası toprak olarak otuz milyon km. olarak 3. Kıtadır. Kısacası Avrupa kıtasının üç katı büyüklüktedir. Oysa bu kıtada  bağımsız tek bir devlet vardır, Habeşistan. O da Mussoline’nin elinden kıl payı kurtulmuştur. Altı milyon Portekiz, kırk milyon Kongo’yu  paşa paşa yönetmektedir.

 Asya da öyle değil mi? Sekiz milyon Hollanda, Yeni Gine Adalar bölgesinin sahibidir. Sanıyorum bu bölgede bin kadar ada  da altmış milyonun üstünde insan yaşamaktadır. Bildiğiniz gibi kimileri bu olayı, ırklar arası zekâ farklarına yormaktadır. Beyaz ırk üstün zekâlı oluğundan öteki ırkları sömürüyor! denmektedir. Biz bu tartışmaları bir yana bırakıp işi sosyolojik açıdan düşünüp başka nedenler üstünde duracağız? Öğretmen bundan sonra ekonomik açıdan, Tarih açısından, Avrupa devletlerinin dinsel yaklaşımla yardımlaşma açısından konuyu irdeledi. Avrupa’nın neden güçlü olduğunu soruşturdu. Konu giderek Roma’ya Eski Yunan uygarlığına dayandı. Roma Kartaca savaşları, Medya-Yunan savaşları anımsatıldı. Öğretmen:

- Büyük İskender’in Hint Savaşı, onun aldığı yerlerde kentler kurması üzerinde uzun uzun düşünülmesi gerektiğini, çünkü, oralarda henüz toprağa yerleşme tam olarak gelişmemişti. Bir tarafta  Sokrates’i, Phisagor’u, Tales’i, Eflatun’u, Sophokles,i Euripides’i,  Partenon’u kuran Phidias’i yetiştiren uygarlık öbür tarafta henüz toprağa yerleşimi tamamlanmamış toplumsal düzen! Bu konu, öyle bir iki derste çözülecek türden bir konu değil. Bakın, o dönemlerde   de  kölelik vardı. Üstelik buradaki köleler zenci değil. Görülüyor ki Kölelik-Efendilik süreci kendiliğinden bir  altlık-üstlük sıfatlarına oluşturmuştur. Bu üstünlük savaşı,  Yakın Zamanlara, 1789 Fransız İhtilali’ne dek sürmüştür. Orada da tam olarak bitmemiş ki  neredeyse bir yüz yıl sonra (1865) A.B.D.’de dört yıl süren bir İç Savaş hesaplaşması yapılmıştır.

Savaş bitmiş, barış yapılmış ama A.B.D’de bu savaş  için için  günümüzde de sürmektedir. İşin ilginci bu savaşı, siyah  kölelerle  beyaz efendiler değil beyaz efendiler  bunu, kendi aralarında siyah köle paylaşımı için yapıyor. A.B .D. İç Savaşı düpedüz böyle bir savaştı. Savaş süresince iki tarafının da ağır işlerini  gene Siyahiler görmüştü. Bir başka ilginç olay, Kristof Kolomp Amerika kıtasına çıktığında orada insanlar vardı. O insanlar, beyazlar karşısında yok olup gitti. Gitmediyse bile eski varlıklarını sürdüremedi. Bunlar, insan yaşamı konusunda mantalite farklarından  ileri gelmektedir. Yaşamı bir  mücadele olarak benimseyenler, mücadelenin de kazanılırsa bir anlamı olduğu inancını taşıyanlar ,  zafer bayraklarını istedikleri tepelere dikiyorlar .A.B.D. ’nin Milli Marşı  ile böyle bir buyruğu işaret etmektedir.

İbrahim Yasa Öğretmen:

-Bu konuyu, ırkçılık olarak değil de yaşamı doğru algılama açısından ele alarak ayrıca  tartışacağız! deyip ayrıldı.

Öğretmen ayrılınca bir süre sessizlik oldu .Sessizliği Ali Bayrak bozdu:

--Oğlum, Bozkırlı Veli, bir parmak kaldırdın, adamı iki saat konuşturdun. Senden huylandı ki, söz verememek için iki saat nefes tüketti! Fırsat verseydi ne soracaktın, merak ettim? Veli Demiroz, karşılık vermeyi geciktirince bu kez de

Ali Yücel:

-Bozkırlıların seceresini soracaktı! Veli Demiröz alnını kırıştırarak Ali Yücel’e dönünce ”Karıncanın kardeşi var!” örneği bu kez de Konyalı Muttalip Çardak:

-Bozkırlılarla zorunuz nedir sizin Allah aşkına; önce onu açıklayın? diye yüksek sesle sordu.

 Olası bir tartışma başlamak üzereyken gözler kapıya döndü.

                                                       *

 

Doç. Halil Demircioğlu güleç bir yüzle.”Günaydınlaştıktan sonra:

-Bizim dersimizin adını biliyorsunuz; İnkılâp (Devrim) Tarihi’dir.

Bu, şu demektir-Türkiye Cumhuriyeti, Türk Ulusunun hangi badirelerden geçtikten sonra kendisine uygun bulduğu yönetimin özelliklerini öğrenmek, bu düzeni sonsuza dek korumak, kısacası bir daha geçmişteki kara günlere dönmemek için uyanık kalma koşullarını iyi öğrenme dersidir.

Geçmişte başımıza  neler geldi, gelenler kimin yüzünden geldi? Kısacası, geçmişte, sık sık, dendiği gibi Yedi Düvelle (Yedi Devletle) savaştık. İşte bu Yedi Düveli de öğrenirsek daha sağlıklı bilgi sahibi oluruz. Halkımız, yuvarlak olarak Yedi Düvel deyip geçer ama bunlar büyüklü küçüklü hesaplanırsa yediden çoktur. İşte adını pek anmadığımız, ancak Osmanlı Döneminde sık sık karşılaştığımız o düvellerden bir kaçı; İspanya, Portekiz, Felemenk, Venedik. İspanya ile Portekiz elan var. Venedik, günümüzde bir kent. Ancak tarihte bizim başımıza sık sık dert açan bir devlet. Avrupalılar, ayrı ayrı hatta kendi aralarında kanlı bıçaklı olan topluluklar olmasına karşın bizimle savaşırken karşı her zaman birleşmişlerdir. Bunu, Osmanlılardan önce de yaptılar. İslam Devleti kurulduktan sonra ta Çin’e dek yayıldığı gibi Batı’ya da gitmekte gecikmemişti. Afrika’nın kuzeyini kuşatan İslam ordusu, Tarik bin Ziyat yönetiminde İberik yarımadasını da almıştı. Bundan telaşlanan Avrupa küçük devletçikleri  birleşmiş, ortak bir ordu kurmuşlardır. Bu ordu sayesinde İslam ordusunu  Fransa içlerinde durdurmayı başarmışlardı. Bu birleşmeyi daha sonra Haçlı Seferlerinde görüyoruz. Daha dertli toplu, daha büyük güçlerle İslamı yer yüzünden kaldırma hevesiyle Kudüs’e gitmişler, bir ölçüde başarılı olmuş, orada devlet kurup 50 yıl kadar saltanat da sürmüşlerdir. İşin gerçeği şudur,:

-Asya-Avrupa çekişmesi  med-cezir olayına benzer. Tarih boyunca bu böyle olmuştur. Aynı bölgede kurulan Osmanlı Devleti de bu olaydan nasibini almıştır. Kurulduğu günden başlayarak Batı ile dalaşmış, Bursa’dan Viyana’ya uzayan bir alanda hep Batı ile savaşmıştır. İslâm ordularını  7.y.y.’da Puvatya’da durduran  Katolik Hıristiyan ordusu, bu kez, Katolik, Ortodoks, Protestan olmak üzere  hepsi birleşerek  17.y.y.’de Osmanlı ordusunu Viyana’da durdurmuştur. Tarihe bakalım; aradan tam bin yıl geçmiştir. Bu bin yıl içinde de savaşlar sürmüştür. Şimdi bu savaşları anımsamaya çalışalım. Osmanlılar, İstanbul’u alıp Bizans’ı ortadan kaldırınca Bizans’ın besleyip güçlendirdiği Venedik, Bizans’ın intikamı için denizlerde Osmanlıları rahat bırakmamıştır. Koskoca Osmanlı İmparatorluğu karşısında bir şehir devlet! demeyin. O küçük devletin arkasında tüm hıristiyanları temsil eden Papalık vardır. Papalık demek tüm Avrupa krallarının bağlı olduğu ruhani güç! Krallara taç giydiren, kralları tahtından indiren bir güç. İşte bu gücün kullandığı iki devlet, İspanya ile Portekiz. Bu iki devlet, Yeni  Dünya dedikleri Amerika kıtasını bulmuş, oranın hazineleri sahiplenerek o günler  için umulmayan bir  zenginliğe sahip olmuştur. Bu zenginlik, Papalığın manevi gücü yanında dünyalığını da kat kat arttırmıştır. İşte size Venedik ya da benzer devletlerin savaş kaynakları! İspanya ile Portekiz Amerika’daki yağmaları nedeniyle Osmanlılarla doğrudan savaşmamışlarsa da savaşacak yandaş bulmuşlar, onları beslemişlerdir. Bunlardan biri Venedik, biri de Papaya bağlı kalan Avusturya’dır. Avusturya’yı biliyoruz. Bir üçüncü devleti tanıyalım, Felemenk. Şimdiki Holanda. Felemenk ,Atlas Okyanusuna sokulmuş, denizci bir millet olan Flamanlar tarafından kurulmuştur. Köken olarak Cermen ırkından gelmelerine karşın denizcilik yanları nedeniyle İspanyollara yakınlık duyarlar. Nitekim, krallık aileleri arasında kız alışverişi nedeniyle bir ara İspanya ile birleşmiş, dolaylı olarak da Osmanlıların karşısında yer almıştır. Kanuni Sultan Süleyman, esir düşen Fransız Kralı 1. Fransuva için aracı olduğu 5. Şarl ya da Karl, gerçekte bir Felemenk kralıdır.

Öğretmen:

-Bakın nereden nereye? Derken  ders zili çaldı. Öğretmen gülümseyerek:

-Dersler biter ama bizim tarih konuları bitmez. Zaten bitmiş olsa o zaman da tarih olmaz! Tarih dedikleri işte böyle bir olaylar zinciri! deyip ayrıldı.

                                                                   *

Yemekte önce tarih dersi sözü açıldı. Doç. Halil Demircioğlu’nun ders anlatışı beğenildi. Çok  bilgili olduğu öne sürüldü. Arkasından İbrahim Yasa Öğretmenle karşılaşma yapıldı. İbrahim Yasa  Öğretmenin ırk ya da üstün zekâlı insanlar sözü üzerinde duruldu. Kimi şaka kimi akla yatkın sözler arasında ben, insanların renklere göre ayrılamayacağını öne sürdüm. Zaten öğretme de böyle bir söz söylememişti. Ancak arkadaşlar daha önce duydukları bu tür sözleri anımsayarak kendiliğinden böyle bir sonuca vardılar. Beyazlar zeki, ötekiler zeki değil. İşte ben buna katılmadım. Dirençle de esmer insanların  yer değiştirince bir süre sonra beyaz olabileceğini öne sürdüm. Bunu söyleyince, Ekrem Bilgin:

 

-Kalkıp  bunu öğretmene  neden söylemedin! diye sordu.. Ekrem haklıydı ama benim de kendime göre gerekçem var. Derslerde kalkıp sorgulayıcı bir durum takınınca öğretmenler genellikle bundan hoşlanmıyor. Bu kez de arkadaşlar:

                                              

                                             Gunga Din Filminden bir  görüntü


-Kalksaydın ne söyleyecektin? Söyleyeceğim, sizin de anımsayıp bana katılacağınız bir olay. Orta birinci sınıfta tarih dersi okurken Roma ‘dan önce İtalya’da Etrüskler yaşadı, deniyordu. O zaman öğretmenler,” Roma’nın eski halkının Etrüsklerden geldiğini söylüyordu. Etrüskler’in de Hindistan’dan geldiği ekleniyordu. Bunun için de Avrupa dillerini anlatırken Hind-Avrupa dilleri diye adlandırırlar. Öyleyse Avrupalıların ırk olarak kökeni Hintlilerin  kökeniyle birdir. O zaman Hintlilerin de beyaz ırk sayılması gerekir. Oysa bir Hintli ile bir Alman ya da İngiliz’de hiç bir yakınlık yok gibi. Filmlerde bunu çak rahat gözleyebiliyoruz. Gunga Din filmini anımsayın filmin reklamında bile bu fark göze batarca kendini belirtiyor.

Bir başka olay da bizim atalarımızla ilgili. Büyük göçlerden önce atalarımız ta Çin sınırlarında yaşıyordu. Çin seddinin Türk-Çin  sınır ayırımı için yapıldığı yazılıyor. Öyleyse iki ulus arasında büyük bir iklim farkı yok. Aynı iklim içinde yaşayan insanların renk ayırımı söz konusu edilmiyor. Avrupa beyaz, Afrika siyah, Asya sarı diye sıralanıyor. Öyleyse bizim ırkımız da sarı olması gerekir. Salt biz değil, Bulgarların, Macarların  da Asya kıtasından geldiği bilinmektedir.

Benim söylediğime şaşanlar çıktı. Halil  Yıldırım, kendilerinin orta birinci sınıfta böyle bir tarih okumadıklarını söyledi. İşin ilginci hemşerim Kadir de ona katıldı:

-Ben de hatırlamıyorum! dedi. Bir ortaokul 1. Sınıf tarih kitabı bulup söylediklerimi kanıtlamak durumunda kaldım.

Masadan kalkarken konu değişti:

-Öztekin Öğretmen hangi konular üstünde duracak? Herkesin merakıymış da kimse açıklamamış:

-Öztekin Öğretmen,  son bir ay için de, kesin bir program uygulamadı. Neden? kısa bir sessizlikten sonra Ekrem Bilgin:

-O da öteki enstitü yöneticileri gibi kendini başına buyruk sayıyor! Ben  bunu en az altı ay önce anlamıştım. Ancak bunu bir başka kimseye anlatmayı düşünmüyordum. Ekrem Bilgin hiç umursamandan içinden geçeni söyledi. Bunu ben onun cesaretine yordum. Ancak arkadaşların kimilerini unu Ekrem’in saflığına, çocuksu hallerine yordu.

Az sonra Öztekin Öğretmen neşeli bir yüzle geldi, kapıdan girince de bize sordu:

-Bu gün de çalışma konusunu siz seçin! Arkadaşlardan bakışanlar oldu. Çoğunluk bizim konuşmalarımızdan habersiz olduğu için olay kapandı. Keman çalışma olarak karar verildi. Ben rahat kaldım, Hanonu alıp alt odaya indim. Keman çalışmayı arkadaşlar istedi ama Öztekin Öğretmen bir süre sonra toplu çalışma istediğinden arkadaşlar, kendi dilleriyle dört saat keman çalışmak zorunda kaldılar. Ben de buna sevindim. Hanon’da  60 numaraya  dayandım.

                                                               *

Akşam yemeğinde hepimizi bir gülmek tuttu. Sonunda yeni bir karar verildi, b undan öyle Öztekin Öğretmen’den bu masada söz edilmeyecek! Niçini, nedeni yok. O, bizi dinliyor!

Yemekten sonra kitaplığa gittim. Sami Akıncı gelmiş çalışıyordu. Beni görünce:

-Gel dostum, yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştım. Hayret vallahi, matematik derslerinde öğretmen Halit Ziya Kalkancı adamlara:

-Siz, lise ikinci sınıf seviyesine bile çıkamamışsınız, ben size nasıl yüksek matematik öğretirim? diye bağır bağır bağırıyor. Adamlar derste ezilip büzülüyor ama dersten çıkınca hepsini unutuyorlar. Bak, burada tek çalışan yok. Git bak, şimdi hepsi oturmuş salonda dedi kodu yarışında! Biliyorum Sami, benim de böyle düşündüğümü bildiği için böyle konuşuyor. Yoksa o kimsenin ardından söz söylemez.

Hamdi Keskin Öğretmen geçen hafta, Abdülhak Hamit için:

-Devam edeceğiz, demişti. Belki söz düşer diye ondan bir şiir yazdım:

 

                                                              Halk
 
                                           Bir ferdinim, ey büyük cemâat,
                                           Senden dilerim bugün şefâat.
                                          Hasren sanadır teşekkürâtım
                                          Sensin hedef-i tefekkürâtım
                                          Artar sana her nefeste deynim
                                          Hep sende değil mi vâlideynim.
                                          Ecdadımız, âl’imiz senindir
                                          Evlâd ü iyâlimiz senindir
                                          Sensiz hele ben yetim olurdum
                                          Bî-nam ü nişan adîm olurdum
                                          Sensiz olmazdı kimse meşhur
                                          Hep nâdirelerle olurdu makhûr
                                          Ben fert ölürüm, bekam  senindir
                                          Kalbimdeki meh-likaa senindir
                                          Banîsî bunun dehâdır ey hâlk
                                          Ancak o dehâ-yı bî-tenâhî
                                          Senden çıkıyor o şahs-ı dâhî
                                          Mahzâ sana  pîş-vâdır ey hâlk
                                          Yoktur o sefer-berin hudû
                                          Her sahda beklenir vürûdu.
                                          Reh-ber medeniyyetin yolunda
                                          Müstakbele doğru bir  azimet
                                          A’dâsın münhasır hezimet.
                                          Kuvvet yalnız değil kolunda
                                          Hattâ  o dimaağen âhenindir
                                          Bir çok gözü var, ve nikbindir
                                          Ey hâlk, senin demek o gözler
                                          Hattâ seni gösterir o sîmâ.
                                          Ben söylüyorum sanırlar amma
                                          Sen bil ki senin bütün bu sözler
                                          İlhâmı fakat dehadan aldım
                                          Tufan-ı zekâ içinde kaldım.
                                          Tekrar edeyim şu fikri inşâd
                                           Ferdiyetidir cemâatın bu
                                           Cem’iyyetidir dehâetin bu
                                           Ey Türk, sana Türk’ten oldu imdâd
                                           Gaazî ki bugün mümessilindir
                                           Ellette senin mümâsilindir
                                           Gençler yazınız, ”Sükût et ey pîr
                                           Sizden gelecek gelirse hamle
                                           Tedbîr alınır mı tek kalemle
                                           Çok hamle gerekti, çok da tedbır
                                           Gaazî bunu fi’len etti isbat,
                                           Milliyete en büyük mükâfat...

                                                                                 Abdülhak Hamit Tarhan

Konuşma dilimizde kullanılmayan bazı sözlerin anlamları:

 

                      Hasren- Ayırma, verme, paylaşma

                                                                                 Deynim - borç, vebal

          Valideyyim – anne, anneler

                 Mahkür – kahırlı, gamlı, kederli

                                     Bî-tenâhî- tükenmeyen, sonsuz, sonuçsuz.

                       Pişvâ - öncü bayraktar, önde giden

                    Vürûd  - ulaşma, kavuşma, varma

             Ahenîn- dayanıklı, demir gibi,

                                                                                 Mümasil -denk, benzeri

                                                                                 İnşâd -Şiir okuma, kurma

                                                                                 Dehaet -deha, dahilik

                                         Deyn- borç, karşılık verme, yükümlülük alma

Şiirin aruz kalıbı:

 

                                   Gaa     zî      ki     se    nin    mü    mes     si    lin    dir

                                    El       bet    te    se    nin    mü     mâ      si   lin    dir.

                       -           -       .      .        -         .         -         .      -        -

                       Mef     u      lü    me   fa       i        lün     fe     û     lün

 

Not. Bu şiir, sözde halkı, Türk Halkını anlatıyor ama, halkın bunu okuyup anlaması olanaksız. Ancak, şair, manzum olarak(Aruz vezni zorlaması nedeniyle) halkın dilini ne yazık ki kullanamıyor.Şair, geç de olsa bunu anlamış, 1929 yılında yazdığı Gazup Bir Şair’den başlıklı uzun bir şiirinin sonunda:

 

                                 “Feverânım benim o sayededir,
                                   Ve kariham bugünkü pâyededir,
                                                     Belki yüksek değil, derindir o.
                                   O derinlikse zulmetindedir,
                                   Zulmet âtiye nispetindedir,
                                                     Ya’ni bir devr-i diğerindir o.
                                  Sanmayın yer katında bir bodrum,
                                  Açmışım gökyüzünde bir uçurum
                                                      Derûnumda ben varım ancak.
                                  Anlıyan kimse var mı hâtırda?
                                  Ben eminim ki devr-i hâzırda
                                                      Yazdığım şeyler anlaşılmayacak!

Şair, geleceği iyi görmüş:

Benim söylediklerim bugünkü okuyucularım içindir. Biliyorum onlar çok yüksek değil ama derindir. O derinlik aslında bir dış yönetim zulmünden gelmektedir. Bu zulüm geleceğe yönelik yani geleceği karartan türden bir zulümdür.( Yönetimlerin sansürleri) Bu nedenle ben gökyüzünde bir uçurum açmışım, siz onu bir ev bodrumu sanmayın. O, gönlümdeki boşlukta yalnız ben varım. Bilmem kimseler hatırlar mı? Ancak şunu çok iyi biliyorum ki şu içinde bulunduğumuz devirde(dolaylı olarak gelecekte) yazdıklarım anlaşılmayacak!

Yatınca, biraz burkuldum. En büyük şairimiz olarak(Şair-i Azâm) anılan Abdülhak Hamit Tarhan, okunmayacağını sezmiş. Neden? Çünkü halk onun dilini anlamıyor.16.17. y.y. halk şairlerinin şiirleri okunuyor, şiirler şarkılaştırılıp yaşatılırken, büyük şair, unutulacağını biliyor. Oysa o, bir zaman Dünya Yazarı olma şansını kazanmış William Shakespeare! bile karşılaştırılmıştı.... Abdülhak Hamit Tarhan’ın alıntı şiirini düşünürken Aruz kalıplarının tutsağı olan Divan Şairleri de böyle değil mi? dedim.Bu soru  birden  aklımı müzik konusuna kaydırdı. Alaturkacılar bundan bir ders çıkarmıyorlar mı? Cevabını kendim verdim:

-Çıkaramıyorlar. Örnek, Şair-i Azam Abdülhak Hamit. Paris gibi bir kentte yaşamış, birkaç dil öğrenmiş, William Shakespeare’i kendi yurdunda okuyup, eserlerini izlemiş, hayran kalıp benzerlerini yazmış. Yazmış ama onlardaki varoluş gerçeğini görememiş, olacak ki, uzunca süren ömründe onların canlı canlı durduğunu görmesine karşın kendinin ölü doğumlarına göz yummuş. Salt o değil, günümüzde büyük şair olarak anılan Yahya Kemal Beyatlı da benzer durumda. Kendisi ITRİ şiirinde söylüyor:

“Büyük Itrî’ye eskiler derler, bizim öz musikimizin piri!...Arkasından da binden fazla eserinin ortada olmadığına  üzülüyor. Neden yok? Bunu düşünmüyor. Benim sözünü ettiğim şiiri o okumamış olamaz. Öyleyken  aruz kalıplarıyla yazmaya devam ediyor. Alaturkacılar da öyle. Def-dümbelek çalıp oynuyorlar. Belirli bir kuralları yok. Gerçi, Acemaşıran, Kürt titreten, Laz oynatan gibi adlar söylüyorlar ama bunların değişmeyen kuralları nelerdir? onları bir türlü söyleyemiyorlar. Batı müziğinde titreşim hesabı var. Diyapozon, titreşim ölçüyor.la, mi, re, do sesleri arası  titreşim sayılarıyla ayrılmış. Hız, dakika, saniye hesabına bağlanmış. Müzik çalışan ya da söyleyen hiç kimse, Fabrika düdüğü gibi uzayıp giden ses çıkaramıyor. Bütün bunları bilen Cumhurbaşkanlığı Orkestrası üyesi, aynı zaman da  yönetim görevli olan Zühtü Bardakoğlu,(Bir örnek) radyo fasıl Heyetlerine katılabiliyor. Belli ki, Şair-i Azâm gibi ömürlerinin sonunda duyacakları pişmanlığı akıllarına getirmiyorlar, ya da getiremiyorlar....

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ