Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

8 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Boş Geçen Derslerin Boşluğunu Sezip Kapatma Çabaları

 

15 Kasım 1940 Cuma

 

Revir dolaplarını bugün bitiriyoruz. Akşama teslim edersek, yarın izinli sayılacağız. Orhan soruyor, “Almanca tatil nedir?” Ben de, “Almanca sor!” diyorum. “die Ferien!” diye ses geliyor. Besbelli, Sami Akıncı gene bizi izliyor. Sami’nin bizi izlemesinden gocunmuyoruz da o, bize söylerken kendi pratiğini giderek geliştiriyor. Biz ona yetişmeyi tasarlarken beklentimizin tersine o bizi yönlendiriyor. Sami Akıncı matematikte yardımcı olmayı düşünmezken Almanca’da bunu neden gönüllü yapıyor? Benden çok Orhan buna bozuldu. Gerçekte ben, bu duruma içten içe kızıyorum ama, bu düşüncemi küçüklük saydığımdan, saklıyorum. Görünüşte hepimiz arkadaşız, neden birbirimizi kıskanalım? Orhan’la birlikte çıkarken dolabımdan alacaklarımı almak üzere döndüğümde Abdullah Erçetin yanıma geldi, “Senden bir ricada bulunabilir miyim?” dedi. Bu nazik sözleri aramızda pek kullanmadığımız için Abdullah’ın konuşması ilgimi çekti. Abdullah, açık duran dolabımın kapağını eliyle biraz daha ittikten sonra, ayakkabılarımı göstererek, “Bunları ben de giyebilir miyim?” diye sordu. Güldüm, “Benim ayakkabımı sen neden giyecekmişsin?” “İşte onun için rica ediyorum, bir kez giymekle eskimez, çok istiyorum, yarın ver de giyeyim?” “Yarın olamaz, çünkü biz yarın kooperatif için öğretmenle birlikte gezeceğiz, madem bir defacık için çok istiyorsun, bir başka gün olur!” dedim. Abdullah çok sevindi, “Arkadaşım!” deyip sevincinden boynuma sarıldı. Birlikte olduğumuz Orhan, bizi izlemişti, Abdullah gittikten sonra, “O da göçmen çocuğu, ailesi yoksul olmalı!” gibilerde konuşunca birden duraksadım. Bir zaman sınıfta dört göçmen çocuğundan söz edilmişti, demek birisi de Abdullah imiş diye düşündüm. Kahvaltıdan sonra dersliğe gidince Abdullah gene yanıma geldi, Halil’in yerine oturdu. Halil kitaplıkta çalışıyormuş, Fikret Madaralı Öğretmen bir iş vermiş, onu hazırlıyormuş.

Biz konuşurken Okul Müdürümüz geldi, “Dersiniz boşsa bugün de konuşalım; başka günler benim işim çıkabilir!” deyip konuşmaya başladı. “Geçen konuşmamızda Anayasaya dek devlet kuruluşlarından, kurumların çalışmalarından söz etmiştik. Bugün Anayasa ile onu yapan, koruyan kurumları özet olarak sıralayabiliriz!” dedikten sonra 1920’den önceki durumları, 1920-1923 arası yönetimi, 1923 sonrası durumu kısaca anlattı. “Bizi asıl bu dönem ilgilendirmektedir!” deyip 3803 sayılı yasa ile bize verilen hakların Anayasa koruması altında olduğunu tekrarlayarak, “Bunu unutmazsanız, yasalarla Anayasa arasındaki hem farkı hem de ilişkileri bilmiş olursunuz!”deyip bir süre yüzlerimize bakarak sustu. Sustuğu süreçte de bir şeyler düşündüğü besbelli oluyordu. Örneğin yüzü geriliyor, kaşlar çatılıyor, elleri bile değişik şekillere giriyordu. Başını kaldırdı, “Evettttt!” dedikten sonra:

 “Biliyor musunuz çocuklar, bunlar harfiyen uygulanır mı, uygulanmaz mı? İşte bu biraz da bizim şansımızla ilgilidir. 1923-1940 arasında yasalarla Türk insanına verilen haklar bir güzel uygulandı. Dileriz bundan sonra da uygulanma olanağı bulunur. Çünkü bir ülkenin kendi düzeni ne denli düzgün olursa olsun komşularınınki bozulursa o da olumsuzluklardan nasibini (!) alır. İşte yurdumuzun hemen hemen dört yanı savaş alanı oldu. O ülkeler yanarken, bizim salt önlem almamız işlerin yoluna gireceğini beklemek yeterli değildir. Alacağımız önlemlerin de getireceği bir takım kısıtlamalar olacaktır. İşte bu kısıtlamalar da işleri zorlaştıracaktır. Sözgelimi, savaş için ordunu büyüteceksin. Ordu neyle büyür? Halkı askere almakla. Halkı askere alınınca, aileler, çalışan kişilerden yoksun kalacaktır. İşte Anayasaya uygun olarak yapılmış yasalarda, yaşı gelen gençler vatan görevlerini yaparlar, görev süreleri yasalarda belirtilir dendiği halde kimilerinizin babası, kimilerinizin ağabeyleri, yasalarda olmadığını bile bile 2-3. kez silah altında, vatan hizmetine katılmışlardır. Savaş sürdüğüne göre daha da katılacaklardır. Buradan şuraya da gelebiliriz: Size, yasanızda verilmesi öngörülen yardımların hepsini umarım alırsınız, alacaksınız. Ama çok önemli nedenlerle, bir bölümünden yoksun da kalabilirsiniz. Bunlar varsayımlar. Ancak hepimizin yaşamında varsayımların yeri vardır. Benim sözlerimden sakın geleceğinize yönelik olumsuz sonuçlar çıkarmaya kalkmayın. Söylemek istediğim, yasalar, bizim yaşamlarımızı düzenler ama, onların da daha önemli nedenler karşısında sustuğu olur. Geçen yıl okulumuzun önünden Cumhurbaşkanımız geçti. Benim gibi siz de oradaydınız. Hatta sizler, okulumuza inmesini, bir süre kalmasını istediniz. Cumhurbaşkanımızın söylediği bir sözü anımsayalım. “Çağrınıza teşekkür ederim, ilk fırsatta gelip okulunuzda kalacağım sizinle uzun uzun konuşacağım. Ancak şimdi beni Fahrettin Paşa aldı önemli bir işi için götürüyor. O işimizi hayırlısıyla halledelim. ondan sonra umarım daha geniş bir gezi programı yapacağım!” demişti. Fahrettin Paşa bir ordu komutanı. Ordu komutanı Cumhurbaşkanının emrindedir. Öyleyken İsmet İnönü, onun işini önemseyip beraberinde gidiyor, bunu da severek söylüyor: Fahrettin Paşa alıp beni götürüyor! Çünkü onların iş dediği, savaş işi, yurt işi, kısacası hepimizin işi. Bunu, yasalarda ararsak bulamadığımız gibi, büyük bir yanlış içine de düşmüş oluruz. Atatürk, Kurtuluş Savaşına karar verdiği zaman o günlerin yasalarına uymaya çalışsaydı yurdu kurtaramazdı!”

Müdür Bey, okula alınan yeni radyodan, dışarıya konan hoparlörden söz etti, açık olduğu sürelerde dinlememizi, özellikle haberleri değerlendirmeye çalışmamızı söyleyip ayrıldı. Sonraki boş derslerimizde de Halil kitaplıktan gelmedi. Abdullah onun yerinde oturdu. Abdullah müzik notalarını güzel yazıyor. Adem Gürçağlayan Öğretmenin yazdırdığı marşların notalarını çok güzel yazmış. Baktım, beğendiğimi söyledim. Nota defterim vardı, aldı çabucacık onları benim deftere yazdı. Abdullah biraz mandolin çalıyor. Ancak hiç çalışmıyor. Azıcık çalışsa çok ilerletmiş olacak. Hidayet Öğretmenin verdiği mandolini küçük sınıflardan birine devretmesine hala şaşıyorum. Abdullah, benim düşünceme göre, benim çalıştığım kadar çalışsa kısa zamanda müzik öğretmeni bile olur. Sesi gür, güzel, notaları doğru okuyor. Ancak, diyez, bemol, bekar mekar gibi sözler araya girince “Ya sabır!” deyip uzaklaşıyor. Benim nota zarfıma baktı, o da bana şaştı, “Ne yapacaksın bu kadar notayı?” dedi. Çoğunu çaldığımı söyleyince bu kez o şaşırdı: “İnanamıyorum!” dedi. Paydosta atölyeye çağırdım. Öğle yemeğine birlikte gittik. Yemekte yeni bir söylenti: 7. sınıflara 15 gün izini verilecekmiş. Zamanı henüz belli değilmiş. “Bayram değil seyran değil, bu ne izini?” diye soranlar oldu. Birileri de “Bayram yaklaştı!” deyince gülerek sordum: “İzinler kaç gün?” 15 yanıtını alınca: “Yazık bayramı bizimle geçirecekler; çünkü bayrama daha 2 aya yakın bir zaman var!”

Yemekten sonra atölyede neşemiz yerine geldi. Revir dolaplarını tamamladık, boyalarını yapıyoruz. Revir dolapları beyaz boyanırmış. Böyle bir genel görüş olduğunu ben bilmiyordum. Dün öğretmenlerle konuşurken, hangi renge boyanacağını sorunca Yusuf Asıl’la Salih Baydemir güldüler. Revir dolapları hep beyaz olurmuş. Edirne’den anımsıyorum, orada beyazdı ama tüm revirlerin böyle olduğunu bilmiyordum. “Çok bilmişler, ben birileri gibi doktorlarda, revirlerde dolaşmıyorum (!)”dedim. Salih Baydemir baktı, “Ben de ben de!” dedi. Nedense Yusuf sustu. Oysa Yusuf da revire gitmeyenlerden biridir. Gerçekte benim sözüm, yerini bulmuş bir söz değildi.

Atölyenin yarısını boşaltıp dolaplara yer açtık. Naci Öğretmen, “Sifta benden!” deyip fırçayı aldı, birinci dolabın bir yanını hemen boyadı. Gülerek, ellerini gösterdi, “Usta boyacılık, budur, boyacı, boyar ama boyanmaz (kendini boyamaz). Buna dikkat edin, benim gibi usta boyacı olun!” Hamdi Öğretmen, İrfan Öğretmene bakarak, “Bize bir sataşma var mı?” diye sordu. İrfan Öğretmen gülerek, “Yok, zaten dört dolap, ustalık gösterisi yaparak hepsini biz boyarsak onlara ne kalacak? Bırakalım boyasın çocuklar!” dedi. Salih Baydemir, Recep Kocaman, Hüseyin Orhan gönüllü olarak fırçalara sarıldılar. Nedense ben bu işe pek istekli değildim ama fırçanın birini almak zorunda kalacağımı bekliyordum. Sandığım olmadı, İrfan Öğretmen bana, “Biliyorum isteklisin ama başka daha dolaplar yapacağız o zaman boyarsın, gel biz masaları hazırlayalım!” dedi. Sevindiğimi saklamak için İrfan Öğretmene, “Onlar da beyaz mı boyanacak?” dedim. Öğretmen gülerek, “A, evet, sen de masaları boyarsın!” diyerek beni sevindirmek istedi. 80x100- 2, 100x140-2 olmak üzere dört masalık kesiği hazırlayacağız. Tahtaların kalınlığı 2 cm. ayaklar 8x10 cm . Bağlantılar 3 cm. (Küçükler çekmeli olduğu için 20 cm) lik tahtalarla kapanacak. Hasan Üner, Yusuf Asıl yardımcılarım, parçaları birlikte ayırıp kestik. Dolapların birinci boyası bitti. İki gün kurumaya bırakıldı. Pazartesi ikinci boyası yapılmak üzere atölyeyi kapattık. Hamdi Öğretmen bana “Çalışmaya gelirsen dolaplara çarpma, boyanırsın, bu boya sürüldüğü yerden bir daha çıkmaz!” diye beni uyardı. Gerçekten de akordiyonu koyduğum dolap, boyalı dolapların bitişiğinde, dikkat etmezsem kolayca boyanabilirim.

Paydosta gene kaldım, akorlara çalıştım, çaldığım parçaları tekrarladım, ezberleyip unuttuklarımı anımsamaya çalıştım. İstiklal Marşı’nı on kez çaldım. Dikkatlice akordiyonu yerine koydum. Yarın çalışma yok. Zaten biz kooperatif için Lüleburgaz’a gideceğiz. Belki de yarın buraya gelmem. Derslikten önce kooperatife gittim. Salih, Harun, Fevzi, Cavit arı gibi çalışıyorlar. Alınacakların listeleri hazır. Azalan, biten gereksinimler sayılmış. Fikret Madaralı Öğretmenin istediği gibi düzenli bir çalışma. İçimden içimden kendimi kooperatifte fazla buluyorum. Başkan ne yapacak ki? Okuma saatini burada geçirdik. Yemekte konuşmalar 7. sınıfların izinleri üstüne. Kimisi babasını çağırmış, kimisi “Ben de çağıracağım!” diyor. Kimileri de “Kendiniz gidin, babalarınızı neden yoruyorsunuz?” gibi önerilerde bulunuyorlar.

Yemekten sonra derslikte Askerlik Dersleri kitabımı açıp okudum. İkinci sınıf kitabından fazla bir fark yok, rütbeler tekrarlanıyor. Muharip sınıflar, yardımcı sınıflar. Muharip sınıfların kullandığı tüfekler ya da toplar üstüne bilgiler. Çok kolay ama, bunları soran insanın düzenleyeceği sorular başka başka olabilir. Önemli olan, onun sorusunu kavramak. Yoksa bilgiler bilinmeyecek zorlukta değil. Üstelik kitapta bulunan sorular hem açıklayıcı hem de yanıltıcı. O sorulara aldanıp, ders öğretmeninden de öyle sorular beklenirse tam anlamıyla aldanılmış olunur. Askerlik dersi için hazırlandığımı görünce Halil takıldı: “Binbaşı ile aranı düzelttin, şimdi de bilgiçliğini mi kanıtlayacaksın?” dedi. “Ne bilgici, iyice zayıf duruma düşmemek için okuyorum!” dedim. Halil, “Sana zaten bir süre soru sormaz, o şimdi başkalarına takıldı!” diyerek beni rahatlatmak istedi. Halil haklı: Gerçekten geçen ders, Yakup Tanrıkulu güldüğü, Hilmi Altınsoy’la Mehmet Aygün sorulara yanıt veremediği için paylanmıştı. Bunların üçüne de Binbaşı aynı sözü söylemişti: “Ayağınızı denk alın, bundan sonra gözüm sizin üstünüzdedir!” Geçen yıl bana da aynı sözleri söylemişti. Gerçekten bu yıl derslerin başladığı güne dek, üstümde Binbaşının gözlerini taşır gibi kaygılandım. Şimdi bile bu kaygıyı atmış değilim. En ufak bir kusurda gene beni paylayacağını biliyorum. Ancak arkadaşlardan paylananlar çoğaldıkça suç çizgisinden uzaklaştığımın da ayırdındayım. Buna sevinmekle birlikte kavgalı gürültülü derslerden sıkıldığım için çok da sevinemiyorum. Şimdilerde paylananlar arasından sıyrılmış olmak da bir başarıdır. Gene de, içimden bir süre derse kendisinin gelmemesini, yerine bir üsteğmen göndermesini dilemekteyim! Geçen yıla göre bu yıl derslere daha rahat başladım. Geçen yıl salt Binbaşı değil bir de Rukiye Dökmen Öğretmen vardı. İlk derste daha bana takılmıştı. Ondan da yıl sonuna dek rahatsızlık duymuştum. Neyse ki o kendiliğinden yakamı bırakmıştı. Kuşkusuz Hamdi Bağ Öğretmen bu konuda bana yardımcı oldu. Nedense Rukiye Öğretmen gözlerimin önüne geldi: Şimdi nerelerde acaba? Belki gene bir kır okulunda çalışmaktadır. Belki de eski okuluna dönmüş, eski öğrencileriyle koşmaktadır. Çocuğu olan bir anne: Tıpkı küçük Ablam gibi. Eve gidince çocuğuyla uğraşıyor, okula gidince koskoca insanlarla…

Ona karşı durduğum için şimdi pişmanlık duyuyorum. Bugün kendim de Kepirtepe için bir Kır Okulu diyorum. Üstelik bir yasa çıktı. Bu yasa, bu tür okulların kırlarda kurulmasını öngörüyor. Üstüne üslük, yazarlar da bunu uygun görüyor, dahası öğrencilerin kentlere inmemesini bile yazıyorlar. Yazısını özetlediğim Hıfsırrahman Raşit Öymen gibileri ise bizlerin öğretmen olduktan sonra da kentlere inmemizi önlemek için yasaklar konmasını öneriyor. İş böyle olunca Rukiye Öğretmenin “Kır Okulu!” demesine kızmanın hiçbir anlamı kalmıyor. Böyle düşünmeye başladığımdan olacak Rukiye Öğretmen benim rüyalarıma hiç girmiyor. Yeterince kızmamış mıyım acaba? Oysa gündüzleri ağız dalaşı yaptığımız önemsiz insanlar bile rüyalarıma doluşurken aylarca aklımdan çıkmayan Rukiye Öğretmeni göremiyorum. Rukiye Öğretmenden özür diliyorum. Bir gün görürsem, ellerinden öpeceğim. Önce çok kızdığım, sonra sonra çok çekindiğim, beni affettiğini anlayınca saygı duymaya başladığım sevgili öğretmenim, sen dilediğin gibi bir yerde çalışmanı sürdür, için rahat olsun, öğrencilerine kızıp nahak yere kendini üzme, rahat ol, mutlu ol, çocuğunu da sağlıklı yetiştir! Bu rüya olayını da bir türlü anlayamıyorum. Yoksa rüyaların oluşması için karşıdaki kişilerin de beyinlerinde izleri olması mı gerekiyor? Rukiye Öğretmende olumsuz bir etki bırakmamışsam buna da çok sevineceğim. Benim dileğim, onun anılarında anlayışsız bir öğrenci olarak kalmamaktır. Ben nasıl ilkokul öğretmenlerimi, Ahmet, Hasan, Münevver, Ahmet Korkut Öğretmenleri, Hemşire Münevver’i severek anıyorsam, öğretmenlerimin de beni öyle anmasını istiyorum. Rukiye Öğretmenin bize hareketleri yaptırırken nasıl çırpındığını, bizim yapamadıklarımızı, onun defalarca nasıl yaptığını anımsayarak gözlerimi kapadım. Gözlerim kapalıyken de bir süre Rukiye Öğretmeni görür gibi oldum. Gerçekte, narin bir insan, Türkçe dersine gelip şiirler okusaydı, onu çok daha başka türlü görecektim. Neden Beden Eğitimini seçmiş? Bunu da anlamadım.

 

16 Kasım 1940 Cumartesi

 

“Herr Kaufmann!” sesiyle uyandım. “Was ist das Kaufmann?” Kadir kıkır kıkır gülüyor. Kadir’i bir türlü anlayamıyorum, dost mu? Özellikle son günlerde sözde şaka görüntüsü altında düpedüz sataşıyor gibi. “Was ist das?” denince nerden duyduysa hemen “Kiris das!” diye yapıştırıyor. Kiris ne demek? “Bari şuna keriz de de bir anlamı olsun!” diyoruz. O bildiğini söylüyor. Arkadaş olarak Orhan’ın benimle konuşmasını kıskanıyor diye düşünmüyorum. Orhan, atölyede birlikte çalıştığım bir arkadaş. Atölye dışında bir de yakın yatak komşuluğumuz var. Bu nedenle de Almanca konuşmaya kalkıştık. Kadir’e de önerdik. “Üçümüz bir süre bu denemeyi yapalım!” dedik. Katılmadı. Ancak, katılmış gibi her söze karışıyor. Daha doğrusu ortalığı karıştırıyor. Gülüp geçiyoruz ama korkarım bir gün bir terslik olacak. Duymazdan gelip konuşmalarımızı sürdürüyoruz. İch bin nicht Kaufmann. İst Kaufmann Herr Salih Baydemir. Bu kez Sami Akıncı güldü, “Siz, Almanca sözlerle Türkçe konuşuyorsunuz!” dedi. Bu kez biz güldük. “Ne varmış bunda? Sen de Türkçe sözlerle Türkçe konuşuyorsun!” deyip ayrıldık.

Yabancı Dil dersi var. Ders boyunca Almanca çalışacağız. Fikret Madaralı Öğretmenin dersi 2 saat üst üste. Kahvaltıdan sonra bir süre Askerlik kitabımı karıştırdım. Yapacaklarım belli ama gene de içimde bir kuşku var. Karar verdiğimiz gibi Orhan’la Almanca çalıştık. Benim eski kitaplarım yanımda, 1. sınıf kitabından başladık. “Kitaplarımı korudum!” dedim ama yanılmışım, 1. kitabımın 1. ders bölümü kopmuş, şaşırdım. 2. Ders=Stück zwei duruyor. Ondan başladık. Orhan lernt Deutsch. Orhan gülmeye başladı. Arkasından da düzeltme yaptı: İbrahim und Orhan. Lernt Deutsch. Nein, falsch…Warum? Ders arasında Fikret Öğretmen beni çağırdı, kooperatifte bir süre kaldım. Az sonra ders zili çaldı. Korkulu bir telaş içinde dersliğe koştum. Sevindirici bir haber. Tığ gibi bir Üsteğmen gelmiş, dersten önce sınıfa uğrayıp keşif yapmışmış. Kapıdan arkadaşlara “Merhaba arkadaşlar!” diye seslenmiş. Arkadaşlar sevinç içinde. Zil çaldı…

Zil kesilir kesilmez Üsteğmen içeri girdi. Gerçekten uzun boylu. “Bu olsa olsa süvari sınıfındandır!” dedim içimden. Üsteğmen kendini tanıttı. Süvari Üsteğmeni Tayfur Tekin! Hemen söze başladı. İki yıldır Lüleburgaz’da kalıyormuş; bizi uzaktan izlemişmiş. Binbaşının önemli işleri çıktıkça derslerimize o gelecekmiş. Yan gözle arkadaşları izledim, herkes can kulağıyla dinliyor. Birinci ders o denli çabuk geçti ki, zilin yanlış çaldığı kanısına vardık. Derslik kapısı açılınca öteki sınıflar da çıktı. Onları görünce dersin bittiğine inandık. Üsteğmen ikinci derse de gene askerce girdi. Fikret Madaralı ya da Ahmet Gürsel Öğretmenler gibi yumuşak konuşuyor, ellerini, kollarını az kullanıyor. Sözcükleri onlar gibi seslendiriyor. Oysa Binbaşı kimi sözleri ötekilerden üstün tutup baskılı ya da kimi sözleri değersizmiş gibi çıkarıp ağzında yuvarlayabiliyordu. Örneğin, savaşları anlatırken sözgelimi 1838 Rus-Osmanlı Savaşının sonunda “Onlar bizi yendi, yendi, yendi…” diyerek sözde yenilgiyi saklayacakmış gibi yendi sözünü gittikçe alçaltıyor. Arkasından 1855 Rus-Osmanlı savaşında ise “Rusları, Sivastopol önünde perişan ettik” dedikten sonra “perişannnnn, perişaaaannnnnnnn!” diye birkaç kez yüksek sesle bağırıyor.

Plevne Savaşı olarak halk arasında anlatılan Plevne kentinin savunmasını yapan Gazi Osman Paşa, daha bir yıla yaklaşan savunma sırasında kahraman olarak anılmaya başlamıştır. Babam çocukluk anılarını anlatırken “Plevne Savaşında atılan topların seslerini duyardık. Ara ara atılan bir topun sesi hepsinden çok çıkardı. O top atıldığında biz: Osman Paşa’nın topu atıldı, bir çok düşmanı öldürdü! deyip sevinçten zıplardık!” der. Ne var ki o günün yönetimden kaynaklanan olumsuzlukları Osman Paşa’yı sonunda yenik kılmış, her yenilen gibi o da yenene boyun eğmek zorunda kalmıştır. Tarihsel olgular içinde doğal olan bu olay nedense tarihte eşine az rastlanan bir büyük ters gösteriye dönüştürülmüştür. Plevne’yi savunmaktan vazgeçen Osman Paşa, çok aza inen askeriyle Rus ordusuna teslim olmuştur. Teslim olma işi bir askersel evredir. Başkomutan olan yenik yetkili yenen kuvvet komutanına götürülür. İki komutan, günün geçerli olan değerleri üzerinde konuşur, biri isterse hesap sorar, öteki de varsa söyleyeceklerini söyler. Osman Paşa yenilgiyi kabullenmiş, kılıcını teslim etmiştir. Ancak Rus kuvvetleri başkomutanı sayılan Rus Çarı, Osman Paşa’nın az kuvvetle yapmış olduğu savunma yöntemlerini çok beğenmiş, bunları geleceğin savunmaları açısından askerlere yeni bulgular hazırlayacağını öne sürerek Osman Paşa’ın kılıcını almamış, “Kılıcın sana layık, sen yenilmedin, sadece yeterli kuvveti sağlayamadığın için bu savaşı kaybettin!” demiş. Osman Paşa bir süre Rusya’da tutuklu kaldıktan sonra yurdumuza dönmüştür. İşte bu olay, sözlü anlatımlarda kimi sözlere değişik anlamlar bindirilerek gerçek dışı bir duruma sokulmaktadır. Örneğin Binbaşı bunu anlattığında. Osman Paşa o denli büyük gösterilir ki, Rus Çarı’nın Osman Paşa’nın kılıcını neden almadığı anlaşılamaz. Bazen de Çarın Osman Paşa’yı görünce dudakları uçukladı diyeceği gelir. Oysa Çar 2. Aleksandr Osman Paşa’nın bir buçuk boyu uzunluğundadır. Üstelik yenen kuvvetlerin başkomutanıdır. Burada, korku ya da savaşın ötesinde bir başka değer olsa gerek. Hırsların, kinlerin kabartılıp kana dönüşmesi sonunda yapılan savaşlarda babalar çocuklarını, çocuklar kardeşlerini boğazlarken kimi zaman savaş edenlerden öylesi insan çıkar, öylesi tavırlarla asker ölümlerini aza indirmek için yöntemler uygular ki, bunu salt dostlar değil düşmanlar da alkışlamak gereğini duyar. İşte burada da böyle bir durum vardır. Osman Paşa çok değerlidir. Ancak onun değeri, Salt Plevne Savunmasına bağlayınca biraz daraltılıyor ya da  gölgelenir gibi oluyor. Kılıcının geri verilmesi ise Rus Çarı’nın bir çalımı olarak ortada kalıyor. Ayrıca iki tarafın insancıl değerlerinin anlaşılması da zorlaşıyor.

Rus ordusu Plevne’yi üç kez kuşatmış. Birincisinde 80, ikincisinde 90, üçüncüsünde 120 bin kişiyle sarmış ancak o zaman alabilmiş. Böylece 270 bin askerini sürdüğü bir savaş sonunda Çar Aleksandr’ın Osman Paşa’yı dost gibi karşılaması beklenebilir mi? Böyle bir gelenek olsa, Timurlenk Yıldırım’ı yanında gezdirmezdi, Napolyon Bonapart Saint Helen adasında 6 yıl ölüme terk edilmezdi. Osman Paşa’ya yapılanı iyi anlamak için Atatürk’ün, esir Yunan orduları komutanı Trikopis’e söylediğini anımsamamız yararlı olacaktır. “Sen bizim konuğumuzsun, rahat ol, rahatın için gereken her istediğin sağlanacaktır!” İşte Binbaşı bunları açıklamadan, “Çar, Osman Paşa’nın kılıcını iade etmiştir!” deyip geçiyor. Bir başka örnek de 1. Dünya Savaşı sürecindeki olayların anlatılması: Çanakkale’de düşmanı durdurduk. Öteki sınırlarda ne oldu? . Ruslar Samsun’a dek nasıl geldi? Yemen’den Diyarbakır’a, Gaziantep’e dek düşman gelişi üstüne nedense hiçbir bilgi verilmiyor. Kurtuluş Savaşı kazanılınca Afyonkarahisar’dan İzmir’e 9 günde şahlanarak gittiğimiz doğru. Mısır’dan giren İngilizler, Musul, Bağdat, Halep kentlerimizi nasıl aldı? Gelibolu’dan bir tabur askerle Kahraman Enver Beyin Edirne’yi kuşatmasını heyecanla atlatmak güzel ama, Bulgarlar Çatalca’ya iki günde nasıl geldi? O günleri canı burnunda yaşayan babam anlatmasa benim bunlardan haberim olmayacak. Nedense Binbaşı bunları bir çırpıda geçip istediği yerleri ballandıra ballandıra anlatıyor.

Üsteğmen tatlı tatlı konuşurken hep bunları düşündüm. Romalı Jül Sezar, “veni-vidi-vici” demişti. Geldim, gördüm, yendim…. Galiba Sezar da salt yendiklerini anmak istemiş… Üsteğmen kolundaki saate bakıp kapıya doğrulurken zil çaldı. Üsteğmen bu kez geri döndü, bize, “Dersinize ben geldiğim zaman değişik bir karşılama, ayrılma yöntemi uygulayacağım, gelecek derste bunu konuşacağız! Allahaısmarladık!” deyip ayrıldı… Üsteğmen gidince arkadaşlar bir süre sessizce bakıştılar. Mustafa Saatçı içini çekerek “Ah, antvwrtete das Pferd!” dedi. Mehmet Yücel, “Yanlış söyledin, Ah, antwortete der Esel! olacaktı!” dedi. İdris Destan, “İkisi de değil, Ah, antwortete der İmam!” deyince gürültü başladı. Bu kez Mustafa Saatçı, “İnsanı bırakmıyorsunuz ki sözünü bitirsin. Ben aslında “Ah, keşke ben de Üsteğmen olsaydım!” diyecektim, deyince “İstersen sen de olursun, ama önce adam ol!” diye bağırıştılar. Arkasından adam olmakla insan olmak arasındaki farkı tartışmaya başladılar. Bu iki sözü geçen yıl Fikret Madaralı Öğretmen tartıştırmıştı. Tören zili çalınca ben koştum. Üsteğmeni törende görünce arkadaşlar sevindiler. Üsteğmen eliyle selama durdu. Dururken elini başına götürmesi ilgimizi çekti. Geçen yıl gelen Üsteğmen de Binbaşı da bizim gibi hazırolda duruyordu. Onlar mı yanlış biliyordu yoksa kural mı değişti? Tören biter bitmez yemek zili çaldı. Üsteğmen yemek süresince Namık Öğretmenle oturdu, onunla konuştu. Yemekten sonra da Namık Öğretmeni jipe alıp götürdü. Arkadaşlar özlemle arkalarından baktılar…

Biz kooperatifte toplandık. Salih’le Fevzi listeleri hazırlamıştı. Öğretmen ayak üstü şöyle bir baktı, listeye sabun ekletti. Öğretmenler Lüleburgaz’a kamyonla döneceklermiş, Fikret Madaralı Öğretmen bizim için izin almış, bekledik, bir süre sonra da yola çıktık. Halkevi bahçesi önünde indik. Kazım Usta yeni bekleme yerimizi söyledi: Çal Eczanesinin arkası, Pazar kapısı önü saat 18:00. Buna çok sevindim. Halkevine gitmeye vaktim olacak. Listelere göre alacaklarımızı aldık. Öğretmen bizi serbest bıraktı. Eczanenin arkasında paketlerle dikilirken eczaneden cam tıklatıldı, bakınca Eczacı Neşet Bey bize işaret etti, Cavit’le Fevzi gittiler. Az sonra dönerek, paketleri eczaneye bırakabileceğimizi söylediler. Sevinerek aldıklarımızı oraya taşıdık. Arkadaşlar, elma, portakal, fındık, fıstık türü yiyecek almak için gene çarşıya çıktılar: Ben izin isteyip Halkevine gittim. Halkevinde akşam düğün varmış, asker sivil karışık bir grup çalışıyordu. Daha önce konuştuğum çocuklar beni tanıdılar. Yeni bir asker akordiyoncu gelmiş, onunla tanıştırdılar: Musa. Silivriliymiş, cazda çalışmış. Akordiyon çaldığı için de onu Şerafettin Paşa Tümen Merkezine almış. Sivil gibi rahat yaşıyormuş. Bir çırpıda bunları anlattı. Grup çalışması durdu. Musa bana parçalar çaldı. Akordiyonu çıkarıp bana verdi, çalışımı görmek istedi. Ben önce çekindim ama birden cesaretlenip akordiyonu aldım. “Ben notayla çalıştığım için ezberlemiyorum!” deyip birkaç kez gam yaptım, baslarla denediğim şarkıları yarım yarım seslendirdim. Hidayet Öğretmenin Kazaskasını, arkasından Sirtoyu çalıp bıraktım. Musa benim çalışımı çok beğendiğini söyledi. “Ama tango çalmalısın, akordiyonla tango çalınır!” deyip akordiyonu aldı, Komparsiteden başlayarak dört beş tango çaldı. Musa’nın sesi de hem güzel hem de gür, Türkçe tangolar söyledi, Hicran, Martılar, Çok Ağladım… Çarşamba ile pazar günleri burada çalışıyorlarmış, “Gelebilirsin!”dedi. Komparsitayı çok değişik çaldığını farkettim: Yavaş ama belli yerlerde vurgulu çalıyor. Basları da bir kuvvetli bir hafif basıyor.

Arkadaşlara yetişmek için koşarak gittim. Ucu ucuna yetiştim. Arkadaşlar sandıklarla portakal, elma, ayva almışlar. Ben hemen sordum: “Bunlar satılır mı?” Meğer Cavit’le Fevzi soruşturma yapmış, bunlar istek üzerine listeye konmuş. Daha önce öğretmene de sormuşlar. Öğretmen “Azar azar alın, sonuca göre çoğaltırsınız!” demiş. Okula dönünce sandıkları merdivene ben taşıdım. Arkadaşlar, başarılı alış veriş yaptıklarına seviniyor. Onların sevincine ben de katılıyorum. Ancak benim, onlardan daha büyük bir sevinç nedenim var, bunu onlara yansıtmıyorum. Akordiyoncu Musa’yı dinlemek, onun söylediklerini duymuş olmak: “Akordiyonla tango çalınır!” İnsanlar tangolarla dans edermiş. Valslerle de dans edilirmiş ama daha çok tangolar isteniyormuş. Ben kooperatife kasaları gönüllü taşırken bunları düşünüyorum. Kendi kendime konuşup gülümsediğimi gören Cavit, “Başkan alış verişimizden memnun kaldı, gülümsüyor!” dedi. Ben bu söze de gülümsedim. Bir başka ilginç olay da getirilen bir sandık portakalın kısa zamanda bitişiydi. Ben bunu söyleyince Fevzi “Arkadaşlar, hep portakal soruyorlardı!” diyerek genel eğilimi yansıttı. Hemen karar verdik, sadece portakal için gitmemize gerek yok, Kazım Ağabeye söyleriz, çarşıya indiğinde bize vereceğimiz adresten bir iki sandık portakal getirir! Ancak bunu ilk önce öğretmene duyurup, onun olurunu aldıktan sonra uygulamaya koyacağız.

Akşam yemeğine hep birlikte gittik. Biz Lüleburgaz’da çarşı pazar dolaşırken okulda sevinç göklere çıkmış: 7. sınıflar yarın öğleden sonra 15 günlük tatile gidiyormuş. Kurban Bayramlarını evlerinde geçirecekler miş. Bunu duyunca ben, “Benim bildiğim tatiller cumartesi günü başlar, biz hep öyle gittik!” dedim. Bunu başka söyleyenler de olmuş. Birileri de gidip Hüsnü Baykoca Öğretmene sormuşlar. Milli Eğitim Bakanlığından gelen izin yazısında, pazardan pazara 15 gün olarak açıklayıcı emir olduğundan böyle yapılmış. Yemekte hiç öğretmen yok. Bundan yararlanan öğrenciler çılgınca taşkınlık yapıyor. Bizim muhasebecimiz Harun Özçelik, sevinerek “İyi ki bizim portakallar gelir gelmez bitti, kalsaydı çürüyeceklerdi!” dedi. Fevzi Üner, “Siz kalıyorsunuz, sizin arkadaşlarınız almaz mı?” dedi. Bu arada Yusuf Asıl sinirlenir gibi yaparak, “Ayıp, portakalları çürüteceğinize bari bize verin!” deyip gülünce, Harun Özçelik, “Bakın işte bizim arkadaşlar böyledir, beş kuruş verip bir portakal yemeyi düşünmezler, hep havadan, anafordan gelmesini beklerler!” Bir tartışma başladı. Yusuf gülerek, parasız portakal yemek için gelecek seçimde görev alacağını öne sürdü. Cavit karşılık verdi, “İki koskoca yıl kooperatifi bir kişinin keyfine bıraktınız. Şimdi kalkıp yemekten söz ediyorsunuz. Bundan böyle sizin sınıftan hiç kimse kooperatife seçilemez. Seçilmeye kalkışın da görelim!” dedi. Salih Baydemir Yusuf için araya girdi, “Arkadaşımız hep böyle konulara balıklamaya girerek tartışma açar. O aslında seçilmek istemez, seçilse de bu işlerde çalışamaz. O konuşmaları kızıştırır, atölyede de böyledir!” dedi. Biz de Salih’i destekleyerek Yusuf Asıl’ın konuşmasını kestik. Cavit’le Fevzi yarın gidecekler. İkisi de yardımcı olduğundan bir sorumlulukları yok. İşlerimizi, on beş gün sonra gene kaldığımız yerden birlikte sürdürmek üzere ayrıldık.

Dersliğe gittiğimde bizim arkadaşların bazıları “Öksüz kaldık!” deyip ah vah ediyorlar. “Biz gidince onlar nasıl kaldıysa biz de öyle kalacağız!” diyecek oldum. Mustafa Saatçı karşı çıktı. “Onunla o bir mi?” diye soru sordu. Anlamadım. İsmet açıkladı, Mustafa Saatçı’nın sevgilisi gidiyormuş. Anlayamadım, “onun S’i 6. sınıfta değil mi?” diye sordum. Tüm arkadaşlar gülmeye başladı. Kimileri sahi o kız 6. sınıfta diye, açıklamaya başladılar. Mustafa Saatçı, bozgunu kabullenmemek için, “Ben adreste değişiklik yaptım, 7. sınıftan yeni bir S seçtim!” deyince bu kez de “Yuh vefasız!” diye bağırdılar. Tanıdıklarıyla konuşmak için 7. sınıflardan gelenler olduğundan konuşmalar durdu. Bu izinin aynı zamanda 7. sınıfların gerçekten sınıf geçtikleri anlamına geldiğini de öğrenmiş olduk. Açıkçası onlar şimdiye dek 6. sınıfmış tatilden sonra 7. oluyormuş. Bu konuya çok sinirlenerek ikide bir eleştirdiği için Cavit Kafkas’tan duymuştum ama inanamıyordum.

Gerçekten, 17 Nisan 1940 günü bir yasa çıktı. Bu yasadan sonra geçen 5 ay içinde öğrenci toplandı. Bu öğrenciler 2. 5 ay içinde bir sınıf yukarıya geçirildi. Bizim okuldakiler hiç değilse hazır dersliklerle, eksik de olsa hazır öğretmenlerle karşılaştılar; ya o ilk açılan öteki yeni okulların öğrencileri bu denli hızlı sınıf atlamayı nasıl başardılar? Arkadaşların bu konuda duyarsızlığına da şaşıyorum. Bunu ben düşünüyorum, bundan rahatsızlık duyuyorum da çevremdekilerin susuşuna hiçbir anlam veremiyorum. Edirne-Karaağaç’a gittiğim yıl tanıdığım, o yıl 4. sınıftaki Doğan şimdi 7. sınıf oldu. Belki de birkaç ay sonra bizim sınıfa getirilecektir. Benim köylüm Ramazan da öyle. Benim üçüncü yılım, onun 5. ayı; aramızdaki fark şimdilik bir ders yılı… Nedense bu duruma çok üzüldüm. Niçin? Hem doğru dürüst öğretmen verilip dersler doldurulmuyor hem de çalışan çalışmayan toptan sınıf geçiriliyor. 6. sınıfa Edirne-Karaağaç’da başladım. Alpullu’da inşaatta çalıştım. Lüleburgaz’a gelince tüm yaz boyu büyük okul binasının tüm ağaç işlerini yapan 12 öğrencisinden biriydim. Büyük binaya ek olarak şimdiki 300 insanın sığındığı öteki yapıların da en önemli işlerini benimle birlikte 30 arkadaşım yaptı. Bu didinmeler sonunda 7. sınıfa geçtik. Oysa bunların çoğu bu okula daha bir çivi bile çakmadan iki sınıf atladılar. Bunu düşündükçe rahatsız oluyorum.

Düşünmemek için tek yol akordiyon çalışmak, güzel çalmak, ilerletmek…Bir ara köylüm Ramazan geldi, yarın değil pazartesi günü gidecekmiş. “Yarın konuşalım!” diyerek sözü kısadan kestim. Zaten Ramazan hiç konuşmuyor. Hep benim konuşmamı bekliyor. Soru sorarsam kısa kısa yanıtlar veriyor: Öyle, evet, hayır! En fazla söylediği, “O değil bu”, “22 tarihinde değil, 25 tarihinde” türünden sözler. Söyleyip susuyor. Oysa babaannesi çok konuşkan bir insan. Çok da duygulu. Annem için söylediklerini hiç unutamayacağım. İşin ilginç yanı annem öleli 15 yıl olmuş. Bu 15 yıl kesin sözünü annemi sevdiğini söyleyen çok yakınlarımdan bile duymamıştım. Babam sık sık 1926 (Babam önce 1342 der sonra benim anlayacağım düzeltmeyi yapar) der ama belki gerek görmediğinden yıl olarak sayı vermez. Teyzeye geçmiş olsun deyip yanına birkaç söz daha eklemeyi düşündüm ama biliyorum ki Ramazan onları söylemeyecek. Mektup düşündüm; aynı durum, okuyacak olan gene Ramazan. Nedense “Okumaz!” deyip vazgeçiyorum.

Yat zili sesini duyar duymaz soluğu yatakta aldım. Martılar uçuyor etrafımda! Silivrili asker Musa böyle mi söylemişti? Yoksa mavi sularda mıydı? Komparsitayı çalarken tempoya dikkat! Bazen yavaş, bazen sesler yükselecek. La la la laaaa lalala laaa la! Tempo da bir kuvvetli bir yavaş… Dışardan gürültüler geliyor. Bir ara Hidayet Öğretmenin sesini duyar gibi oldum. “Konuşmaları sabaha bırakalım, yoksa uykularınız sabaha kalır!” Uykular sabaha kalırsa ne olur? İyi ki Hidayet Öğretme duymadı; kesinlikle gülerek “Hidayet Gülen Öğretmen adam yemez, gereksiz davranışta bulunan öğrenci görürse üzülür. Kesinlikle suç işlememiş kimselerin üstüne gitmez. Bile bile suç işleyenleri de ömrü boyunca affetmez; o kadar. ” Derdi. İşte Hidayet Gülen Öğretmen budur. Seven sever, sayan sayar dediğini tutan tutar. Bunları yapmayanlara ise Hidayet Gülen Öğretmen arkasını döner, görevini yapmaya devam eder! Hüseyin Orhan yavaşça: “Sonunda onu da kızdırdılar” dedi. “Kim?” diye soramadım ;kendimi öyle bıraktım….

 

17 Kasım 1940 Pazar

 

Yattığım zamanki gürültü aynen sürüyor. Yoksa uyuyup uyandım mı? diye bakınıyorum. Aydınlık. Orhan’a bakıyorum, yatak toplanıp düzeltilmiş, kendisi yok. Arkadaşlar konuşuyor, aşağıda gezenler var. Rüya anımsıyorum, sıkıntılı bir rüya. Uyumasam rüya görmezdim. Rüyayı anımsamaya çalışıyorum. Bir yere sıkışmışım, bağırıyorum, sesimi kimse duymuyor. Sonunda aldırmayıp kendimi bırakıyorum: “Bu bir rüyadır!” deyip rahatlamaya çalışıyorum. Ancak sıkıntım sürüyor. Sonunda ne oluyor? Burasını anımsamıyorum. Bunu düşünerek kalkıp yataktan indim. Kapı önlerinde yol hazırlığı yapanlar, itişip kakışanlar var. Kahvaltıya girmişler. Ben de doğruldum. Orhan yetişti, köylüsü gidecekmiş, babası erkenden gelmiş, görüşmüşler. Kahvaltı ettik. Hüsnü Baykoca Öğretmen duyuru yaptı. Adını bildirmeden okuldan ayrılmak yok. Gelen veliler kesinlikle ona uğrayacakmış. Sağolsun Ömer Uzgil Öğretmen, bunların hiç birini bana uygulamadı, bir izin pusulası yazdı; izinlidir, imza-tamam…

Hava serinledi, tek tük bulut var; kimisi siyah kimisi gri, kimisi bembeyaz. Bildiğimden değil, söz olsun diye, “Beyazlar kar bulutu, kara bulutlar yağmur!” diyorum. Kadir Pekgöz, “Boş ver hemşerim, nasıl olsa biz yola çıkmıyoruz!” diyor. Konuşarak dersliğe gittik. Önümüzdeki 15 gün için nöbet değişikliği olmuş: İkişer arkadaş nöbet tutacakmış. İkisi bizim sınıftan ikisi 6. sınıflardan. Nöbetçi listesi asılmış. İsmet Yanar Mustafa Saatçı’ya, “Nöbetimde yemek dışında seni oralarda görürsem kovarım, haberin olsun!” diyor. Mustafa Saaatçı’nın S dediği kız İsmet’in nöbetine düşmüşmüş. İdris Destan, Abdullah Erçetin, Bekir Temuçin birden bağırdılar: “Mustafa Saatçı ondan vazgeçti!” Mustafa Saatçı bağırdı: “Kim uydurdu bunu? Benim gönlüm çöp sepeti mi?” Başka bir grup, Halil Basutçu, Mehmet Yücel, Sefer Tunca, Arif Kalkan sordular: “Akşam öyle diyen sen değil miydin?” Mustafa Saatçı “Akşam kandırıldım, manevi baskı yaptılar, yalan söylemek zorunda kaldım!” Herkes gülüyor. Arada bir konuşan Ali Güleren “Ne zaman doğru söyledin ki?” Mustafa Saatçı Ali Güleren’e “Sen de mi Brütüs?” dedikten sonra döndü, parmaklarını sayarak “Sana Kaz Ali demedik, Ali Aga demedik, bilmem ne demedik” diye sıralarken arkadaşlar bir ağızdan “O bilmem ne ne demek?” diye bağırdılar. Mustafa Saatçı bir süre sustu, sonra, “O şimdilik sır, yakında açıklanacak olan bir sıfat!” dedi. Ali Güleren susmak niyetinde değil gibi; bu kez “Sıfatlar senin babanın malı, alıp alıp başkasına harcayacaksın. Başkaları boş duracak, onlar da sana bir sıfat patlatırlar!” Bu kez de patlatma sözü arkadaşlara ilginç geldi: “Aman Ali Aga, sıfat patlat ama piştov patlatma!”

 

Ali Güleren

Banyo sıramız anımsatıldı, banyo için yatakhaneye indik. Banyo bugün daha tenha. Banyo günü kimi arkadaşlar için bir tür çamaşır günü de sayılmaktadır. Ben çamaşırlarımı sıkıştıkça Kamber Amcamlara götürüyorum. Bu nedenle rahatım ama arada çorap, mendil gibi küçük parçaları ben de kendim yıkıyorum. Bu kez erken çıktım. Kooperatife uğradım. Harun Özçelik’le Salih Baydemir oradalar. Salih “Portakallar bitti ama elmalarla ayvalar, tatilden dönecekleri bekleyecek galiba!” dedi. Alış-veriş edenleri saptıyorlar. Listeleri izlemiş, bizim sınıftan alış-veriş eden kimse yokmuş. Buna ben de şaşırdım. Kooperatifi biz yönetmeye başlayalı beri hiç kimsenin bir şey almamasına şaştım. Bizim sınıf eskiden de kooperatiften pek bir şey almazdı. Örneğin ben, galiba bir ya da iki kez ya silgi ya da kalem açacağı aldım. “Sami Akıncı’yı merdiven altında otururken görüyordum ama satış yaptığını da hiç görmemiştim!” dedim. Güldük geçtik.

Öğle yemeğinde masaların kimilerini oldukça azalmış olarak gözledik. Konuşmalar arasında arkadaşlar birbirlerini uyardılar: “Bu çocuklar, okudular, mokudular ama köyden geldiklerinden pek farklı bir görüntüye girmediler, giremediler. Bizde olduğu gibi onlarda sınıf öğretmenliği düzenli işlemedi; öğretmenler değişti, yaz olduğu için, okuma saatleri de hay huyla geçti. Bunlar giderken hırsızlık da yapabilirler” dendi. Aramızda ilk kez böyle bir uyarı yapıldığı için yadırgadık. “Olur mu? Delirmiş mi bunlar! Buraya öğretmen olmaya gelmişler” felan feşmekan diyerek yemeklerimizi yedik. Konuşulan sözlerden tedirgin oldum. Gerçi ben akordiyon konusunda bunu çok düşündüm. Bu nedenle düşünce olarak yabancı değilim ama öteki eşyalar için aklımdan böyle bir kaygı hiç geçirmedim. Atölye anahtarı bende olduğuna göre deyip rahat rahat atölyeye yöneldim. Kapı kilitli. Açıp girdim, dolabı açtım, akordiyonun kutusunu açtım, notaları karışırdım. Her şey koyduğum gibi. Konuşulanların yersizliğini düşünerek atölyeden çıkıp kapısını gene kilitledim. Dersliğe gittim. Arkadaşlar pencerelerden ön bahçeye bakıp bakıp “Biz de gitseydik” deyip efkarlanıyorlar.

Derslikteki bu hava beni sıktı. Gene atölyeye gitmeye karar verdim. Yatakhane önünden geçerken kalabalık bir grup çantalar, torbalar, paketler ellerinde çıktılar. Sanki bunlar, dolaplarda ne var ne yok hepsini toplayıp gidiyormuş duygusuna kapıldım. Gidip dolabımı da yoklamak istedim. Dolabım kapalı, her şey koyduğum gibi, kapağı kapatıp dönerken ayakkaplarımı göremediğim duygusuna kapıldım, telaşla kapağı açtım, eğilip baktım. Ayakkabılar yok. Çalındı diye düşünemedim. Çalındıysa, gitti ayakkabılar. Buna aklım razı olmadı. Dün Abdullah Erçetin istemişti. Sonra vereceğimi söylemiştim ama, acele edip almıştır rahatlığı içinde ağırdan alarak dersliğe gittim. Abdullah Erçetin yok. Tamam dedim içimden. sanki ayakkapları bulmuş gibi rahatlıkla ön merdivenlerden inip atölyeye yollandım. Abdullah Erçetin köylüsü Mehmet Özeren’le karşıma çıkıverdi. Sevinerek önce ayaklarına baktım. Azıcık bozularak yutkundum. “Alırken sorsaydın daha iyi olurdu, beni korkuttun!” dedim. Abdullah bir şey anlamamış olarak yüzüme baktı, şaşırmış, “Ne diyorsun?” diye sordu. Bu kez sözü yuvarlamadan, “Ayakkabıları almışsın!” dedim. Acı acı güldü, “Ben almadım, sana sormadan alır mıyım? Çalmış olmasınlar!” dedi. Telaşa kapıldı. Abdullah Erçetin’den özür dileyip ayrıldım. Okulun önüne gidip küçük grupçuklar oluşturarak ayrılanlara katılıp yürümeye başladım. Lüleburgaz yönünde ikinci çukura dek gidenlerle konuşarak yürüdüm. Çocukları hepsi beni tanıyor, hal hatır soruyor bana “Sen de mi izin aldın!” diyerek yakınlık gösteriyor. Bunların içinde benim ayakkabılarımı alan çocuk olamaz deyip o noktadan istasyon yönüne daha önce dönmüş olanların arkasından gitmeyi yeğledim. Beni gören ilk küme durdu bekledi. Onlara yetiştim. Onlar da bana çok yakınlık gösterdi. Bir süre onlarla kaldıktan sonra bir öndeki gruba yetişmeyi denedim. Bir süre koşunca az öndeki çukurluğa yönelmiş grup daha gördüm. Onlar da beni gördüler. Grup koştuğumu görünce durdu. Ancak içlerinden biri tıpkı benim gibi koşmaya kalkıştı. Gruptakiler şaşkınlık içinde onun adını söyleyip “Dur!” diyor, bana da yaklaştıkça “Ne oldu, o senden niçin kaçıyor?” diye sormaya başladılar. Sekiz kişilik bir grup, yedisi durdu, beni karşıladı, sekizincisi bir süre daha koştu, çamurlu tarla yoluna çıkınca durdu. Yetiştim, vurmamı bekliyormuş, başını korumaya kalkıştı. Çantasını açtım, havluya sarılı ayakkabılarımı sarılı olarak aldım. “Sana vurmayacağım, tatilden dönene kadar kimseye söylemeyeceğim. Tatilden dönünce gelip özür dilersen bu olay aramızda kalacak. Bak ben seni iyi tanıyorum. Birlikte nöbet tuttuk, en iyi çalışanlardan bir sendin. Bizim nöbetten memnun kalan Nahide Öğretmene ben seni överek tanıtmıştım. Bunları unutma!” dedim arkadaşları yetişti. Onların diline düşmemesi için hemen bir yalan uydurdum. “Mustafa benim nöbet arkadaşımdı. Ona tatilde giymesi için ayak kaplarımı vermiştim. Ancak durum değişti, ben de gitmek zorunda kaldım. Kendisinden özür dileyip ayakkabıları geri aldım. ” Bu yedi kişinin de adlarını soyadlarını, numaralarını, sınıf şubelerini aldım. “Dilerim bir başka tatilde gene alır!” deyip geri döndüm. Grup inandı mı inanmadı mı? bilmiyorum. Numaralarını alışım kuşku yaratmış olabilir. Ben M. O. ’nun (*) bir köşesinde M. O işlemeli havlusuyla sarılı ayak kaplarım kolumun altında geri döndüm. Koşarak geçtiğim üç kümeden sonra oluşan daha iki küme öğrenciye iyi tatiller dileyerek okula döndüm. Koşarak yanlarından geçtiğim kümelerle dönüşte karşılaşınca aynı masalı anlattım. Öteki yeni kümeler sormadı. Ancak ben onlara tanıdık kimi arkadaşları uğurladığımı söyleyerek aklımca kuşku yaratmamaya çalıştım. İçlerinden birisi elimdeki ayak kapları göstererek “Bunlar ne abi? deyince de, onlar ayaklarımdaydı, yeni, yolun çamurunu görünce kıyamadım çıkardım!” yanıtını verdim. İyi ki bunu soran, “Onlar ayağındayken ötekileri niçin taşıdın!” diye sormadı. Sorsaydı ne yalan söyleyecektim? Uydurduğum yalana katılasıya gülerek okula ulaştım. Kimseye tek söz söylememeğe karar verdim. M. O. ’nun tatilden dönünce takınacağı tavra göre önce Fikret Madaralı Öğretmene, sonra da Hüsnü Baykoca Öğretmene anlatmayı tasarladım. İsmet’e anlattım. Ondan da kimseye duyurmamasını istedim. Ancak İsmet belki de haklı olarak bir güzel payladı. “O öğrenciyi sen özendirdin. Ayakkabıları giyme hevesine kapıldı. Senin öyle bir ayak kabın olmasaydı o çocuk bu hırsızlığı yapmayacaktı!” İsmet, kendi yapmış gibi inançlı konuştu, açık açık çocuk için üzüldüğünü söyledi.

Bayrak töreninden sonra bir süre kooperatifi açık tuttuk. 6. sınıflardan çocuklar geldi. Okuma saatlerinde gelen oluyormuş. Ders çalışma saatlerinde gezmek yasak olduğundan kooperatifin açılmasına gerek yok. Hiç değilse bu onbeş gün için. Derslikte otururken başımdan geçen olayı bir süre düşündüm. Ayakkapların yokluğunu anlayınca duyduğum sıkıntımı düşündüm. Rüyamı anımsayıp ilişki kurmaya çalıştım. Bu iki sıkıntının benzerliklerinden başka hiçbir ilgi kuramadım. İkisi de salt iç sıkıntısı verdi. Türkçe kitabımı açıp Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirini ezberlemeye çalıştım. Fatihane zan-Hicretlerin bakiyyesi, Hicranlı duygular-Mahzun hudutlar-sürekli gurbet-kurşunla örtülü-bin başlı ejder-bağrı hun-heybetli hüzün- med günü bu söz öbeklerini açıkladım. Rakofça’yı öğrendim. Çalışıyorum ama içimde bir sıkıntı var. Ya ayakkaplarımı bulamasaydım! İsmet haklı olarak soruyor, “Neden o tarafa gittin?” Böyle sorunca acı acı gülesim geliyor. Hiçbir şey düşünmeden aramaya çıktım. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. O tarafa gidenleri gördüm, onların arkasından koştum. İstanbul ya da Edirne yollarına çıkıp kamyonların arkasından mı koşsaydım? Yürüyen insanlar daha çok o tarafa gidiyordu, bir şeyler yapmak inancıyla o tarafa gittim. Üstelik isabetli bir iş yapmışım, işte ayakkaplarım elimde! Böyle diyorum ama içimdeki sıkıntı bir türlü gitmiyor. Zil çalmasını her günden daha çok istedim. Bu ara Ramazan geldi, yarın erkenden arkadaşlarla gideceğini söyledi. “Herkese selam!” dedim. Babamı gidip görmesini rica ettim. Zil çalınca koşarca gidip yattım. Yatınca uyuyacağımı sanıyordum. Bir süre gene dertlendim. Konuşmaları dinlerken bir sessizlik oldu. Sessizliğin neden olduğunu düşünürken… Daha büyük bir sessizliğe gömüldüm…

 

18 Kasım 1940 Pazartesi

 

Okul geçen yıllar gibi gene tenhalaştı. Yeni konu: Her nöbet grubunda en az bir kız var. Benim nöbetime çok narin biri düşmüş. Adı da kendisi gibi: Safinaz…Bir bakıma iyi: Kimse, şaka bile olsa bana takılmayacak! “Sen öyle san!” deyip Mehmet Yücel gene bir fit attı. “Dayı sabırlıdır, onun büyümesini bekler!” dedi. Aaa. . , Uuuu, Oooo… sesleri yükseldi ama arkası gelmedi. Çünkü başka ilginç konular çıktı. Kahvaltıda öğretmenlerin sayıları da azaldı. Öğretmenler de mi tatile gitti ki? Fikret Madaralı Öğretmen geldi. Yemek salonuna şöyle bir baktı, tenhalığı yadırgadı galiba, Hamdi Bağ Öğretmene bir şeyler söyledi.

Derslikte sessizce oturduk. Öğretmen geldi, “Günaydın!” dedikten sonra “İşte bakın gene biz bize kaldık!” dedi. Arkasından Hüseyin Serin’e biz bize kalmanın anlamını sordu. Hüseyin birkaç kez tekrardan sonra doğruya yakın bir yanıt verdi. Öğretmen bu kez, yüz yüze, diz dize sözlerini sıraladı, “benzer iki söz de sen bul!” dedi. Hüseyin göz göze dedi durdu. Öğretmen bizim tarafa bakınca el kaldırdım. “Söyle!” der demez: el ele, kol kola, baş başa, yan yana, sırt sırta, karşı karşıya, arka arkaya… diye sıraladım. Öğretmen, “İsterseniz daha çoğunu bulabilirsiniz! deyip, konuşmalarımızda kullandığımız bu tür tekrarlı sözlere dikkatimizi çekti. Sımsıcak, besbelli, art arda, üst üste, yan yana, up uzun, yam yassı, tertemiz, dımdızlak, sapsarı, koskocaman… Söz gruplarından örnekleri okuma kitabımızdaki parçalardan seçmemizi istedi. Seçtik. Arkasından da bu sözleri çoğaltmamızı söyledi. Beklemeden 20 sözü sıraladım: Yemyeşil, kupkuru, yapyapıldak, kıskıvrak, tostoparlak, dipdiri, apaçık, kıpkızıl, koskocaman, kapkaranlık, ıpıslak, ipince, kupkuru, dimdik, sımsıcak, sarmaş dolaş, sipsivri, yusyuvarlak, basbayağı, bembeyaz olarak sıralayıp arkama yaslandım. Öğretmen hemen okuttu. “Demek bunları bulmak o kadar zor değilmiş” deyip anlamlarını istedi. Hepsinin tekrar anlamı olduğunu, iki sözcüğü tekrarlamak yerine bir harf ekleyip kısaltma yaparak oluşturulduğunu anlattım. “Örnek, açık açık tekrarını önlemek için a önüne bir p ekleyip ikinci açık sözünü söyleyerek oluşturuyoruz. ” Öğretmen, “Peki, bu eklenen harflerin bir özelliği var mı” deyince Sami Akıncı hemen parmak kaldırdı. Öğretmen görmezden gelir gibi yaptı . Ben, “Var, m, s, p, r, harfleriyle yapılıyorlar. Belki başka harf olabilir ama benim bulduklarım bunlar!” dedim. Sami parmağını indirdi.

Zil çaldı. Geriye yaslanıp derin bir kaç kez derin derin soludum. Güpegündüz, yarı dolu, baş aşağı, kara kuru gibi sözleri yazanlar olmuş. Onlara bir “Olmaz!” çektim. Zil çalmış, öğretmen geri geldi. “Olmaz!” deyişimi duymuş, sordu, “Nedir o olmayan?” Benden önce Bekir Temuçin söyledi, yarı dolu, baş aşağı, kara kuru, deli dolu… Öğretmen, “Benzerlik var ama yapım farkları gibi anlam farkları da ayrı, onları da inceleyeceğiz!” deyip konuyu değiştirdi. Öğretmen, “Bir süre önce Gramer adlı bir ders vardı, bunlar o derslerde inceden ince işleniyordu. Belli nedenlerle o ders kaldırıldı. Biz de bu kuralları Türkçe dersi içinde gerektiğince incelemeye çalışacağız!” Öğretmen tahtaya giderek cümleler yazdı. “Büyük yazı tahtası—Yazı tahtası büyüktür. —Kara tahtaya yazıyoruz” Benzer yazıları bir önceki yıl incelemiştik. Anımsar gibi oldum. Ancak öğretmen bunlar için soru sormadı. Gene tebeşiri aldı, “Gelen Ahmet’tir—Ahmet geliyor—Gelen-giden—geliyor—gidiyor—gel—git—gelsin—gitsin—gelmiş—gitmiş” sözlerini yazdı. “Bunlar üstüne bazı sorular soracağım. Hepsini değil içlerinden birilerini açıklayacaklar varsa tahtaya kaldıracağım, bildiklerini söyleyip oturacak!” dedi. Pür dikkat tahtaya baktım, gelen—giden dışında hepsini açıklayabileceğimi kestirince, parmağımı kaldırdım. Sami Akıncı çoktan kaldırmıştı. Benden sonra İsmet, Bekir, Recep Kocaman da parmak kaldırdılar. Öğretmen herkesin yüzüne bakarak durumlarımızı izledi. Harun Özçelik’e “Sen bunların bir bölümünü bilirsin, neden parmak kaldırmadın?” diye sordu. Harun Özçelik, “Hepsini bilemediğim için, kendimi bilemeyenler arasında saydım. Biz bunları görmüştük, üzüldüm!” dedi. Öğretmen, yumuşak bir sesle, “Bu yaptığın doğru değil, şimdi kalk, bildiklerini söyle, ötekiler de başka arkadaşlarınca açıklanır. Böylece el birliğiyle sorun çözülür!” dedi. Harun tahtaya kalktı, gerçekten dediği gibi gelen-giden dışında tüm sözleri yanıtladı. Ad tümcesi, eylem tümcesi, çekimli eylemler. Şimdiki, geçmiş, geniş zamanları sıraladı. Gelen-gidende durunca öğretmen “Şimdi bu sözlerle ad tamlaması yap!” dedi. Harun, az düşündü, “Gelen adam, giden araba” deyince öğretmen gülerek, “İşte bu kadar!”dedi. “Önümüzdeki derslerde bunları da örneklerle konuşacağız, bunlar dilimizin kuralları. Bunları iyi öğrenmeden doğru yazıp konuşmamız olası değil!” diyerek Harun Özçelik’in okuma kitabını aldı. Açtığı bir sayfadan bölümler okudu. “Sokaktan geçen üzümcünün sesiyle uyandım” tümcesinde benzer sözün olup olmadığını gene Harun Özçelik’e sordu. Harun “Üzümcünün sesi!” deyince, öğretmen “işte bu kadar!”dedi. Öğretmen tam konuşmaya başlayacakken parmak kaldırdım. Öğretmen “ne var, yanlış mı yoksa?” deyince “Üzümcünün sesi değil, geçen üzümcünün sesi!” dedim. Öğretmen arkadaşlara döndü, “Biz öyle demedik mi?” diye sordu. Sami Akıncı başta olmak üzere bir çok arkadaş “geçen” demediklerini söylediler. Öğretmen bu kez gene “İşte bu kadar: eksikler her zaman birileri tarafından tamamlanır. Ancak olumlu yönde çalışılırsa bunlar yararlı olur. Pısırıp sinerseniz, doğru bildikleriniz de karanlıkta kalır, işinize yaramaz!” Ders zili çalınca öğretmen “Yararlı bir çalışma yaptık. Ancak Harun bize bir ip ucu verdi. Hepinizin gizli bir bilgi dağaı var. Üstüne varılmadan açılmadıkları anlaşılıyor. Bundan sonra bu yöntemi uygulayarak gizli bilgi kaynaklarını delmeyi deneyeceğiz. Buna da bilgi artezyeni deriz. Artezyenin ne olduğunu biliyorsunuz, işte öyle!”deyip gülerek ayrıldı.

Öğretmen çıkınca Mustafa Saatçı, “Arkadaşlar öğretmene söyleyin, ben bir granit taşım, ne suyum var ne de delinirim. İçimde bilgim milgim de yok. O nedenle beni bu işe sokmayın!” Mehmet Yücel, Mustafa Saatçı’ya “Sen üzülme Bay Hafız, bu konuda yalnız değilsin; biz hepimiz Kepirtepe’nin bir parçasıyız, hepimiz kepire benzedik. Ondan artezyenle bile nasıl su çıkarılamıyorsa bizden de kolay kolay bilgi alamazlar, o nedenle rahat ol. ” Birileri de şarkı söylemeye başladı: Kuruduk kepir olduk… Ders zili çalınca Sami Akıncı elinde bir defterle tahtaya kalktı. Arkadaşlar yeni bir duyuru yapacak düşüncesiyle dikkat kesildiler. Sami Akıncı tebeşiri eline aldı. “Arkadaşlar, az önce öğretmenin sorduklarını size anlatabilirim!” dedi. Arkadaşlar genellikle dikkat kesildiler. Sami tahtaya sıfat yazdı. Sonra da sıfatların tanımını yaptı. Tahtaya, “yeşil, büyük, yassı, ıssız, dinç, ince, taze, temiz, katı, kuru, uzun, düz, karanlık, kocaman, yuvarlak” sözlerini yazdı. Arkadaşlar dikkat kesildiler. Sami, bu sözlerle ad tamlaması yaparak tümünü sıfatlaştırdı. Yeşil dal- büyük tahta-yassı tabaka, ıssız oda-dinç at-ince bel-taze yumurta-temiz derslik-katı yürek-kuru kahve-uzun boy-düz yol-karanlık gece-kocaman karpuz-yuvarlak top yazdıktan sonra “Bu sözlerin hepsi sıfat olarak kullanılmaktadır. Bunu bildikten sonra öğretmenin sorduklarını anlamak kolaylaşmaktadır. Biz istersek bu sözleri böyle de kullanabiliyoruz. Yemyeşil dal-Bümbüyük tahta-(Bu kimilerince büsbüyük olarak da kullanılmaktadır) Yamyassı tabaka-ıpıssız oda- dipdinç at-ipince bel-taptaze yumurta-tertemiz derslik- kaskatı yürek-kupkuru kahve-upuzun boy-dümdüz yol-kapkaranlık gece-koskocaman karpuz-yusyuvarlak top- tamlamalarını ekledi. Aralarında hiçbir fark olmadığını, ancak anlamları güçlendirdiğini söyledi. “Böyle söyleyince sıfatların anlamları daha da güçleniyor. Biz bunlara pekiştirilmiş sıfatlar diyeceğiz. Bu tür sıfatlar genellikle m. p. r. s harfleriyle yapılır, bunu da ezberleyeceğiz!”deyip yerine oturdu.

 

Arkadaşlar Sami Akıncı’yı alkışladılar. Hangi kitaptan çalıştığını sordular. Sami Akıncı bunları Almanca çalışırken kendi kendine öğrendiğini, ancak adları, sıfatları daha önce öğrendiğini, kısa bir tekrardan sonra bilmeye başladığını anlattı. Sami Akıncı’nın yaptığını ben de alkışladım. Ancak İdris Destan az ilerimde hiç düşünmediğim bir söz söyledi: “Ne saklıyorsun be arkadaş, Ortaokul 3. sınıfa kadar okuduktan sonra buraya geldim desene!”(**) Sami duydu mu bilmem İdris’e baktıktan sonra konuşmasını sürdürdü. Ayrıca Almanca çalışırken öğrendiğini söylemesine de şaştım. Çünkü Almanca kitabında Nominatif- Akkuzatif- Dativ-Das Personel pronomen- Possessivpronemen- Genitif- İnfinitif- Prasens-İmperatif değişimlerini ben de biliyorum ama bu tür ek değişimleri doğrusu görmedim. Zaten ben Almanca’yı tam anlamıyla anlamadan yürütmeye çalışıyorum. Yukarıdaki gramer kurallarını da anlamış sayılmam. Salt onların varlığını biliyorum.

Sami Akıncı’nın yararlı etkisi çabuk geçti. Son derste gene eski hava esmeye başladı. Kaskatı, köpkötü, apaç, suspus, depdeli, kepkepaze, apakılsız, bombok diyerek işi cıvıttılar. Sami kalktı, “Güzel başlattığımız bir çalışmayı gene son söylediğinize çevirdiniz!” dedi. “Son söylediğimiz neydi?” diye soran oldu. Sami, “Onu ben ağzıma yakıştıramıyorum, senin kulakların onu duymaya hazırsa, dışarıda dilediğin kadar duyacaksın!” dedi. Son sözü kim söylemişti? Herkes sustu. Sami bugün bence kahraman oldu. Yemek zili çalınca oldukça neşeli çıktık. Şarkı söylemek isteyen kızlardan biri nöbetçi, Melahat Erkan. Gülerek kapıda karşıladı. Daha çok küçük ama şirin, güzel yüzlü biri. Kimseden sakındığı falan yok.

Yemekten sonra atölyede dolaplarımızı kontrol edip bir daha boyamaya başladık. Bu son boyama olacak. İkinci boya daha incelik istiyor. Ben boya işini pek sevmedim. Fırçayı fazla batırıyorum. Boya kalınlaşınca düzgün olmuyor. Bu yüzden tekrar tekrar fırça sürmek zorunda kalıyorum. Belli etmeden içimden ufuldanarak bunların bitirilmesine gayret ediyorum. Arkadaşlar gene bir konu açtılar: Dolaplar temiz boyanmalıymış. Revirler temiz olmalıymış, revire gidince içimiz huzur bulmalıymış. Bunları konuşanlara baktım. Harun Özçelik, Mehmet Başaran, Mehmet Aygün, Yusuf Asıl. “Siz revire gitmeyi mi yoksa gitmemeyi mi yeğlersiniz, önce ona karar verin! Revir bir hastalar yeridir. Hasta olan insanın renklerle ne ilgisi olabilir ki? Dolapların beyaz olmasını orada çalışanlar istiyor. Beyaz bir temizlik belirtisi olduğu için öyle yapılıyor, hastalar memnun olsun diye değil!” dedim. Naci Öğretmen arkadaşların sustuğunu görünce, onlara “Susmayın, biz revire hasta olarak değil, hasta arkadaşlarımızı ziyaret için gideceğiz, daha sonra da belki doktor olarak gideceğiz, deyin!” dedi. Mehmet Başaran, “Biz doktor olamayacağımızı biliyoruz!” deyince de Naci Öğretmen “Nedenmiş o, yeni yasanız size yüksek okullara gitme şansını tanıyor, çalışır gidersiniz. Şimdiden pes etmeyin!” Salih Baydemir, “Vallahi ben gitmek isterim, doktorluk çok güzel bir meslek, bizim doktor Sezai Bey, akşama dek eczanede oturuyor. Hiç işi yok besbelli!”

Bunu dinleyen Hamdi Bağ Öğretmen Salih’e “İşte bunu ben duymadım, benim en iyi öğrencilerimden biri bağıra çağıra iş yapmamaktan, akşama dek boş oturmaktan söz ediyor. Aman yarabbi, ben büyük umutlarla yaşıyordum, bunlar boş mu çıkacak? Yetişin a dostlar beni teselli edin!” Naci İnan Öğretmenle İrfan Öğretmen Hamdi Öğretmeni teselli ettiler. Salih, başkaları adına rol yapıyormuş. Salih önce işin ciddi olduğunu sandı, sarardı, duraksadı. Güldüklerini görünce boyamayı sürdürdü. Bu kez doktorluğa Yusuf Asıl talip oldu. Yusuf önce öğretmen olup para kazanacak, sonra da yüksek okullara gidip doktor olacak. Naci Öğretmense, “İçinizde en çok hastalanan biri var, bence doktorluğu o düşünmeli, böylece sağlığına kavuşur!” diyerek Mehmet Başaran’ı gösterdi. Bu kez Yusuf, Mehmet Başaran için, “O doktorluğu ne yapsın, oldukça başarılı bir hasta. Doktorlukta bu başarıyı gösteremeyebilir!” Bu kez öğretmenler çok güldüler. Yusuf Asıl’a da, onun sözünü söylediler. Naci Öğretmen, “Oğlum senin de doktorluğa falan gereksinimin yok, sen bu laf etmekteki başarını başka mesleklerde zor bulursun!” dediler. İrfan Öğretmen gülerken yüzünü kapattı. katıla katıla güldü. İkinci boya dolapları daha da güzelleştirdi. Namık Öğretmen geldi, “Sıvamızı tamamlıyoruz, revir bu saatten sonra sizindir!” dedi. Hamdi Öğretmen “öyleyse gelin birlikte bakalım. Bu iyi oldu, bizim yarın atölyede çalışmamız yoktu. Kapılarımızı takabiliriz!” dedi, birlikte çıktılar. Onlar gidince, Mehmet Başaran Yusuf Asıl’a azıcık takıldı. Hüseyin Orhan, Recep Kocaman, Harun Özçelik araya girdi, çatışma, sarılıp öpüşmeye dönüştü.

İrfan Evren Öğretmen geri gelince bizi serbest bıraktı, atölyeye kimsenin girmemesi gerektiğini söyledi. Yarınki tarih dersi için hazırlanmayı düşündüğümden, akordiyon için kalmayı ben de istemiyordum; kapıyı kilitleyip dersliğe gittim. Halil Basutçu yapıcıların en ustalarından biri. Sıva işi onları bir hayli yormuş. Sırada otururken uyur gibi duruyor. Konuşmak istedim, “Anlat, dinleyelim!” dedi. Tarih dersinden söz açtım. Biraz dinledi, vazgeçti. Bu kez ben kitabı açıp sessizce okum. Alemdar Mustafa Paşa olayı ilgimi çekti. Alemdar Mustafa Paşa’ya üzüldüm. Adam memleketi kötülerden kurtarmaya çalışırken parçalanarak ölmüş. Bunu öğrenince Devrilen Kazan bir kez daha gözümde büyüdü. “Keşke o kazanı Alemdar Mustafa Paşa devirseydi!” dedim. 7. sınıfların tatili konuşulurken yakınlarda bayram olacağını anımsayıp Ahmet Gürsel Öğretmene, Ömer Uzgil Öğretmene bayram tebriki göndermeyi düşündüm. Ahmet Gürsel Öğretmen bayramda Edirne’de olacağını yazmıştı. Tebrik, kıtasına dönünce eline geçer. Kooperatife tebrik kartları aldık. Onlardan alıp yazacağım. Ben kendi kendime çalışırken Halil’in kalkıp gittiğini fark etmedim. Baktım Abdullah Erçetin gelmiş, Halil’in yerine oturmuş. Bakışıp gülüştük. Abdullah yavaşça dünkü olayı sordu. Kişinin adını vermeden olayı olduğu gibi anlattım. Abdullah beni dinledi ama tekrar tekrar “İnanamıyorum!” dedi durdu. Ben de inanamıyorum, olay olmamış gibi geliyor ama oldu. Ben bir saate yakın koştum, neredeyse Lüleburgaz tren istasyonuna gidecektim. O kadar çamurlu yolu gittim döndüm. Gülerek anlatıyorum ama bir yandan da öfkem giderek artıyor. Abdullah, “Kesinlikle o çocuğu okul yönetimine bildir!” dedi. Ben hiç kimseye söylemedim ama arkadaşların çoğu duymuş. Herkes hırsızın bilinmesini istiyormuş. “Fikret Madaralı Öğretmenle konuşmadan kimseye bir şey söylemem!” deyip kestim. Abdullah’a Lüleburgaz Halkevi’ndeki çalışmaları anlattım. Elverişli havalarda pazar günleri öğleden sonra gitmeye çalışacağımı anlattım. Bana arkadaş olabileceğini söyledi. Hüsnü Baykoca Öğretmenden izin alabilirsem kesinlikle birkaç kez gideceğim. Yat ziline dek Abdullah ile müzik üstüne konuştuk. 20 kadar şarkı, marş, türkü biliyormuş. Adlarını yazdı. Kimilerinin sözlerini yazıp verecek. Yat zili çalınca ayrıldık. Ortalık tenha, işlerimi görüp yattım. Kadir Pekgöz Hüseyin Orhan’a “Senin Guten Tag uyumuş!” dedi. Orhan dikkate almamış olacak ki, yanlışını düzeltmedi, yalnız: “er schlaft” dedi…

 

19 Kasım 1940 Salı

 

Guten Morgen’le uyandık. Dışarı çıkıp dönenler olmuş, “Yağmur!” diye bağırdılar. Yağmur hepimizin derdi. Çocukluğumuzda hepimizin ortak şarkısı “Yağ yağ yağmur, teknede hamur!” olmasına karşın burada berbat çamurdan dolayı neredeyse yağmur yağmasını istemeyeceğiz. Çıkınca durum daha iyi anlaşıldı, salt yağmur değil rüzgarlı bir soğuk var. Hıtıtı yaparak önce dersliğe az sonra da tek sıra olup koşarak kahvaltıya gittik. Kahvaltıda gene pekmez. “Bu soğukta bir sıcak çay verilmez mi?” diyenler oldu.

Matematik dersimizde Ahmet Gürsel Öğretmen varmış gibi ders çalıştım. Kare köklerini tekrarladım, küp kökleri üstüne problemler çözdüm. S=VP(P-a)(P-b)(P-c) üçgen alanlarını bulmayı çözdüm… P=a+b+c/2’yi bulmak benim için kolaylaştı. Yağmur, zaman zaman dolu gibi camlara vuruyor. Selçuk Öğretmen derse girerken bir çatırtı koptu. Yağmur iri taneler olarak kuzey taraftan camlara birden çarparak döküldü. Öğretmen “Bu ne böyle , korktum yahu!” dedi. Alışmadığımız bir derse giriş olduğundan gülüştük. Öğretmen ne düşündüyse bize sordu: “Ne o, siz korkmuyorsunuz?” dedi. Mehmet Yücel, “Biz kepirin havasına uyduk öğretmenim, kepir gibi dayanıklı olduk!” dedi, galiba daha bir şeyler söyleyecekti, Mustafa Saatçı, Mehmet Yücel’in dayanıklı sözünden sonra hemen “kepir kadar çamur!” deyince Selçuk Öğretmen gülerek, “Tamam tamam, bu kadar kepirleşmek yeter!”deyip kesti. “Havaların bugüne değin iyi gittiğine sevinelim, kasım ayının ortasını geçtik. Bu mevsim Trakya’nın kışı sayılır!” deyip Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme nedenlerini özetleyip Tanzimat dönemi olaylarına geçti. Yeniçeri kazan kaldırmaları yanında Celali isyanlarının da önemli olumsuzluklarına değinip sözü Tanzimat Fermanı’na getirdi. Tanzimat üstüne neler duyduğumuzu sordu. Arkadaşlardan parça parça bilgiler aldı. Sonunda kendisi bir özet yaptı. Öğretmen ayrılınca arkadaşlar bir süre öğretmen üstüne konuştular: “Kapıdan girerken sahiden korktu; korkusu ders boyunca da sürdü” türü sözler edildi.

Öğleden sonra da yağmur, soğuk rüzgar estiği için hem üşüdük hem de çok zor koşullarda çalıştık. Karşılıklı açık pencereler rüzgarı üstümüze hortumladı. Bir ara öğretmenler işi bırakmayı bile düşündüler. Kapıları takınca durum biraz değişti. Dört kapı ile bir tarafın da çerçeveleri tamamlandı. Güney tarafı pencereleri yarına kaldı. İrfan Öğretmen atölyeye uğradı. Dolaplara baktı, “Tam kurumamış, yağışlı hava olumsuz etkiledi!” deyip gitti. Kapıyı kapatıp akordiyonu çıkardım. Musa’nın tarif ettiği gibi çalmayı denedim: Ram pam pam paaaam ram pam pam paaaam pam…. Pam pam pam paaaam ram pam pam pam pam pam pam…. Üşüdüm, vazgeçip dersliğe gittim. Derslik de soğuk geldi. Harun’la Salih Baydemir derslikte yok. Kooperatifte olabilirler, deyip gittim. Orası alt kat olduğundan daha sıcak. Onlarla kaldım… Yemekten sonra derslikte düpedüz titredik. Cam kenarlarından soğuk rüzgar gelip geçiyor. Kapatmaya karar verdik ama nasıl? Yarın öğretmenlere soracağız. Biraz da birbirimizi etkileyerek abartılı bir şekilde titreşiyoruz. Yat zili çalınca her zaman ağır davrananlar bu gece benden önce yataklarına girdiler. Sehr Kalt, Viel kalt. Das Wetter sehr kalt! Kadir karşılık verdi: “Ahahay! Siz benimle alay ediyorsunuz!” dedi bu kez de alay etmeyi sordu. Sich lustik machen. Sami Akıncı karıştı: Spotten, verspotten, auslachen. . Kadir Sami’nin dediklerine de inanmadı: “Siz hepiniz delirmişsiniz, yalan yanlış sözleri Almanca sanıyorsunuz!” deyip sustu.

 

24 Kasım 1940 Pazar

 

Uyanınca anımsadım, tam bir hafta geçti. Bir hafta sonra da dönecek, ayakkabı hırsızı için kesin bir karar vermedim. Ya, M. O benim birilerine söylediğim gibi, “Önce kendisi giymem için verdi, sonra da arkamdan koşup geldi aldı. Böylece bana iftira atıyor!” derse? Konuştuğum çocuklar da “Bize öyle söyledi!” derlerse? Kendi kuruntularımı kendim çürütmeye çalışıyorum: “M. O ile arkadaşlık etmedim ki, durup dururken ayakkabılarımı ona vereyim. Kendi sınıfımdan Abdullah Erçetin istedi ama ona bile vermedim!” derim. “Yoldakilere ise M. O’yu yolda utandırmasınlar düşüncesiyle öyle söyledim. ” Böylece kendi kendimle kıyasıya tartışıyorum. Oysa en güzel kararı daha önce verdiğimi sanıyordum. Sınıfımızın öğretmeni Fikret Madaralı. Öğrenciler dönünce M. O. da dönerse (dönmeyebilir diye de düşünüyorum. Belki de okula dönmeyeceğini düşünerek bu aptallığı yaptı) Fikret Madaralı Öğretmene durumu anlatacağım, o ne derse onu yapacağım! Daha önce defalarca “İlk başvurunuzu sınıf öğretmenlerine yapacaksınız!”şeklinde duyuruda bulunuldu. Bu kararımı değiştirmemeye bir kez daha kendi kendime söz verdim.

Bugün öğleden sonra Yeni Bedir’e Kamber Amcamlara gideceğim. İsmet gelirse onunla, gelmezse yalnız giderim. Bahçede çamurdan dolaşamıyoruz ama asfalt tertemiz. Yol inişli yokuşlu olduğu için akıntılar asfaltı temizliyor. Ancak arabalar geçerken önlem alınmazsa, teker sıçrattıkları insan avanaklarını çamurdan adama çeviriyor. Kahvaltıda kimseyle konuşmadan dalgın dalgın durdum. Arkadaşlar, çayın soğuduğundan, ekmeklerin akşamdan kesilmiş olmasından yakınıyorlar. Oysa bu işleri bizim sınıf nöbetçileri yönlendiriyor. Bir kez ekmekler sabah geliyor. Sabah gelen ekmekler akşamdan kesilmez. Belki sabah erken kesilir. Nöbetçiler erken gelip bu işleri üslendiğinde taze kesilmiş ekmekleri pekala yiyoruz. Nedense arkadaşlarla bu konulardaki düşüncelerimiz çoğunlukla uyuşmuyor. Bana göre onlar, olayların hep dışında kalıp isteme yanında oluyorlar. Babamın bir sözünü bana anımsatıyorlar. “Açıkgöz geçinen insanlar kendilerini hep Alma ağacı altında sayarlar!” derdi babam. Alma ağacı, hep almak isteyenlerin bulunduğu varsayılan yan. Onlar için Verme ağacı yokmuş. Oysa insanlık için iki ağaç da eşitmiş. İnsanlar, alır da verir de… Hava açık gibi. Yağmur yok ama rüzgar, yer yer gürlüyor, zaman zaman da yok gibi, hafif esinti olarak sürüyor. Ellerimi ovuşturarak atölyeye gittim. Dolaplara elimin ucuyla dokundum, kurumuş. Akordiyonu çıkardım, biraz isteksiz olmakla birlikte gamlardan başladım. Gamları hızlı sıralamak hoşuma gidiyor. Tuşlarla basların sırası bir birine ters gidiyor: Bunu kendim buldum. Sağ el düz giderken baslar bir atlayarak hem aşağı hem yukarı gidiyor. İstiklal Marşı’nın da birkaç önemli ana bas seslerini buldum. Arada onları uzatarak çalınca daha hoş oluyor. Ancak dikkatimi baslara verince sağ elim tis sesleri bulmakta zorlanıyor. Örneğin sözlerdeki dir, o benim…e gelindiğinde gerçek ses yerine yanlış notaya basıldığında dünyanın en acayip sesi ortaya çıkıyor. İstiklal Marşı için akordiyonla çıkınca bu yanlışı yaparsam, oracıkta, merdivenlerde ölürüm herhalde. Diiiiir, söz gelimi İ ise bense bunu E olarak basarsam; i yerine e, ya da ol yerine fa. Hiç müzik bilgisi olmayanları bile güldürür. Kuzu sesi yerine dana bağırması, ya da köpek eniği zırıltısı gibi gülünç olur. Komparsitayı güzel çalmaya başladım. Kesik kesik, kimi zaman yayarak kimi zaman çok kesik seslerle. Musa haklıymış, onun dediği gibi olunca daha başka oluyor. La Paloma da öyle: Girişi uzatıp, arkasını konuşur gibi çalmak, gene uzatıp konuşturmak güzel oluyor. Musa bir övüt de akordiyon körüğü için söyledi. “Tango çalarken körüğü açabildiğin kadar aç!”dedi. Körüğü açabildiğim kadar açıp gam yaptığımda bile fark oluyor. O zaman sanki daha çok ses çıkmış oluyor.

Yemekten sonra İsmet’e Yeni Bedir’e gitme önerisinde bulunacaktım. Yemekte İsmet kendisi gelip  bana önerdi: “Yeni Bedir’e gidelim mi?” “İstersen gidelim!” dedim. Onun da çamaşırı varmış, bir araya paketleyip hazırladık. Okul önüne çıkıp havayı iyice gözledikten sonra yola çıktık. Şansımıza upuzun yol boyunca iki kamyon geçti. Onlar da karşımızdan geldi. Yoldan çok uzaklaşarak çemkirtmelerden kurtulduk. Kamber Amcamın evde olması içimizi kolaylaştırdı. Yengem, “Hava yağmurlu, kuruları ancak haftaya alırsınız!” dedi. “Bizim acelemiz yok, ne zaman olsa alırız!” yanıtını verdik. Kamber Amcam ise, “Ben oradan gelip geçerken Hüsnü Beye bırakırım” deyince İsmet dikelir gibi oldu: “Nasıl yani bizim çamaşırları Müdür Yardımcısına mı bırakacaksınız?” Amcam, hiç önemsemeden “Hüsnü Baykoca sizin Müdür Yardımcınız ama benim eski bir tanıdığım. O benim evimde günlerce kalıp yatmış biri. Kırklareli’de çalışırken ben oraya uğradığımda hep evine giderdim. Şimdi burada daha yakınız. Gerçi henüz gelmedi ama yakında buraya da gelecektir. O neşeli bir adamdır, bu tür insancıl işlerden yüksünmez. Ben yanına uğrarım bohçanızı ona bırakırım. Zaten başkalarının yanında teklif bile etmem, sizi çağırtır veririm. Merak etmeyin sizi mahcup edecek bir harekette bulunmam!” İsmet rahatladı. Bayrak törenine yetişmek istediğimizi söyleyerek biraz erken ayrıldık. İsmet yolda varsayımlar sıraladı: Kamber Amca, iyi sarılmamış olarak bizim çamaşırları, Hüsnü Baykoca Öğretmenin odasında bulunmadığı bir sıra gelip onun odasına bırakıyor. Hüsnü Baykoca Öğretmen de bizim sarılmamış çamaşırları eline alıp dersliğe getiriyor, “ Bunlar kimin?” diye soruyor. Arkadaşlar gülüyorlar. Hüsnü Baykoca kızgın. Bu durumda İsmet çamaşırlardan vazgeçip susucakmış. Bu kez bana soruyor, “Dayı bu durumda sen ne yaparsın?” “Ben gider çamaşırları alırım, üstelik seninkileri de alıp sahiplenirim!” İsmet, böyle yapacağıma inanamıyor. Bir başka varsayım kurguluyor. Bu kez Hüsnü Baykoca, Kamber Amcanın getirdiğini unutup, nöbetçi öğrencilerle yemekhaneye gönderiyor. O günün kız nöbetçilerine verilip sahiplerinin aranmasını istiyor. Kızlar herkese çamaşırları gösteriyor. İsmet bana sordu: “Sıra bize gelince biz ne yapacağız?” Ben gene, uzanıp çamaşırları alacağımı söyleyince İsmet, Dayı, “Senin gözün benim çamaşırlarda mı kaldı, her durumda onlara el atıyorsun!” diyerek gülüyor.

Böyle söyleşerek okula döndük. Dersliğe girdiğimizde Sami Akıncı fiil- sıfat ilişkilerini bir daha anlatıyordu. Yoldan geçen adam, kitap okuyan öğrenci, ezan okuyan hafız, yalan söyleyen hilebaz sözleri de tahtaya yazılmış ama Sami Akıncı sıra onlara gelince, geçen, okuyan, söyleyen sözlerinin altını çizdi. “Bunlar da sıfat görevindeler ama nasıl yapıldıklarını tam olarak bilmiyorum!” deyip yerine oturdu. Sami oturunca Harun Özçelik bana sordu, “Bunları sen biliyor musun?” Bu kez de ben ona sordum: “Bunların nesini biliyor muyum? Bunlar üçü de birer fiildir, geçmek, okumak, söylemek. Bunlar, çekim ekleri alarak tümcelerde yüklem olarak kullanılır. Ancak gene bunlar ya da tüm fiil soylu sözler, çekim eki almadan da isim gibi, sıfat gibi kullanılmaktadırlar. Örneğin, Aklından her geçen doğru değildir. Buradaki geçen ad olarak kullanılmıştır. Güzel okumak kolay değildir. Burada da okumak ad yerine kullanılmıştır. Söylemek, yapmaktan kolaydır. Buradaki söylemek de ad gibi kullanılmaktadır. Ama bunların gerçek adlarını, nasıl değerlendirildiklerini bilmiyorum!” Arkadaşların kimileri teşekkür etti, kimileri “ne dedi bu şimdi?” diyerek kendi bilgisizliğini gösterdi. Fettah Biricik ise “Çok şükür, onun da bir bilmediği çıktı!” dedi. Fettah Biricik’e dönerken Halil ceketimden çekti, “Uyma şu Zenneye!” Halil’den bunu duymak beni, Fettah’a birkaç tokat atmaktan daha çok rahatlattı. Gene de “Keşke şuna Zenne demeseydin. Şimdiye dek ne sen ne de ben bu tür takma adları hiç söylemedik. Onlar haketseler bile biz, bizim ilkelerimizi bozulmamalıyız. ” Halil, “Bazen bunu onlar istiyor!” dedi ama sanırım o da üzüldü.

Bayrak töreni zili çalarken bardaktan dökülürce yağmur başladı. Hidayet Öğretmen bana gülerek “Al şu gazeteyi oku!” dedi. Anlamadım, öğretmene baktım. Öğretmen gülerek gazeteyi açtı, başıma yaygın olarak koydu. Anladım. Gazeteyi başıma tutup bayrağı indirdim. Ancak gene de çok ıslandım. Öğretmen, “Bizim odada kimse yok, soba iyi yanıyor, git kurulan” dedi. Gittim. Kimse yoktu ama radyo açıktı. Radyoda müzik çalıyordu. Arkamı, önümü çevirip kurunurken radyodaki müzik kesildi: “Türkçe Tangolar dinlediniz” denip konuşmalara geçildi. Radyoda Türkçe Tangolar. Pazar günü, tören sıralarında… Niçin sevindim, neye sevindim? Pek kestiremedim. Kurunmaktan vazgeçip gülerek dersliğe döndüm. Yemekten sonra pencere camları gene tıkırdamaya başladı. Dolu, başladı, kara döndü derken arkadaşlar pencerelere üşüştüler. Okulun önünde otobüs durdu, inenler oldu. Farların ışığında lapa lapa kar yağdığını gördük. Mehmet Yücel bağırdı, “Müjde arkadaşlar, bizim kepirimize yağmurdan çok kar yaraşır. Kar üstünde gezeriz, kar topu oynarız. Ayakkabılarımız ıslansa bile çabuk kurularız!” dedi. Yakup, Ahmet Güner, Sefer Tunca oyuna kalktılar. Bekir Temuçin dışardan koşarak geldi, “Müjde, İstanbul’dan iki yeni öğretmen geldi, biri bay, biri bayan!” dedi. Ne öğretmeni olabileceği varsayımları başladı. Beden Eğitimi, Coğrafya, Matematik, Resim, Müzik, Kimya, fizik, yabancı dil. Açık derslerin adları uzayınca Hilmi Alınsoy bağırdı. “Arkadaşlar tren vagonları gibi boş dersleri sayacağınıza olan öğretmenleri söyleyip bitirin!” dedi. Yusuf Asıl, çabuk çabuk “Türkçe, tarih…. tamam!” dedi. Gülmeler başladı. Bekir Temuçin’i paylayanlar oldu: “Bizim okula öğretmen falan gelmez, gelenler yanlış inmiştir; bir gece burada kalıp gideceklerdir!” dendi. Yatmaya giderken yerlerin kar kapladığını gördük. Rüzgar kesilmiş hava da ısınmış gibiydi. Dün gece nasıl titreşiyorduk, bu gece gerçekten kar var, kimileri içeri girmek istemiyor. Der Schnee diyorum, ötesi yok. Sehr der Schnee oder, Viel der Schnee…. Beni duyan olmadı.

 

27 Kasım 1940 Çarşamba

 

Yeni öğretmenlerin nerede yattığı sorun oldu. Gelenler karı koca iseler nerede yattılar? Evli değillerse nerelerde kaldılar? Mehmet Yücel çıkıştı: “Bizi ilgilendiren bir konu değil bu, bize ne bundan? Koskoca okul, bir yer ayırmışlardır. Yatak mı yok? İzindeki çocukların yataklarından almışlardır!” Mustafa Saatçı: “Aferin İskelet, kafan çalışıyor. ” Genellikle şakalara karışmayan hatta duymuyormuş gibi davranan Ali Aga Mustafa Saatçı’ya sordu: “Seninki de çalışmaya başlamış, bak ne güzel bir laf ettin!” Herkes güldü. Mustafa Saatçı bunu beklemediği için duraksadı. Birden Ali Aga’ya sordu: “Benim kafam daha önce çalışmıyor muydu?” Ali Aga’nın yeni yanıtı da  ilkinin benzeri oldu: “Çalışsaydı şimdiki gibi akıllı sözler ederdin. Demek çalışmamış ki senden bunu duymamışım!” Ali Aga yürüyüp gitti. Mustafa Saatçı arkasından bağırdı: “Dur kaçma!” Arkadaşlar gülmekten yerlere yattılar. Mustafa Saatçı söylendi durdu: “Vay kaz Ali, alacağın olsun!” Derslikte tartışma sürecek beklentisi içinde gidildi ama Ali Aga dersliğe gelmedi. Kahvaltıda arkadaşlar gülmelerini sürdürdü. Ali, Mustafa’nın tam karşısındaki masada yüzü ona dönük oturuyordu. Kahvaltı boyunca Mustafa Saatçı’ya gülümseyerek baktı. Bizim masadakiler, biraz şaşkın: “Ali Aga’nın keyfi yerinde!” dediler.

Derslikte konu kapanır gibi oldu. Türkçe dersi var, Fikret Madaralı Öğretmen geçen derste çok yumuşaktı, bu ders değişebilir. Sami Akıncı açıkladı ama dilbilgisi konularını çoğu kavrayamadı. Gelmek denince arkasından geldim, geldin, diyerek çekimlere sapanlar çok. Bekir Temuçin tahtaya Sıfat fiil yazarken öğretmen kapıdan girdi. Bekir’e sordu: “Nedir o?” Öğretmenin soruşu biraz sertçe oldu. Bekir, özür diledi: “Hiç öğretmenim!” deyip yerine oturdu. Yapılması düşünülen temsil için kitap araştıran arkadaşlar öğretmenden sormuşlar. Öğretmen de sorulan kitaplardan birini bulmuş, getirmiş. Faruk Nafiz Çamlıbel’in Akın piyesi. Öğretmen kitabı kaldırıp gösterdi. “Güzel bir konusu var, bizim tarihimizle ilgili. Ancak siz bunu öteki sınıflarla ortak yapabilirsiniz; çünkü bunda kız var. Hem de kızın rolü önemlice. Kızların yerini birilerini çıkarmayı düşünmezsiniz herhalde!” Dışarıya bakarak: “Tam da bugün okunacak bir kitap. Kardan, yağmurdan neredeyse yaka silkerken kuraklıktan göç eden insanların öyküsünü okuyacağız!” dedi. Tarih derslerimizden göçleri anımsattı, kısa bir açıklamadan sonra kitap üstüne bilgi verdi. Faruk Nafiz Çamlıbel’in ünlü bir şairimiz olduğunu, bu yapıtı da şiir olarak (manzum) yazdığını söyleyip bir bölüm okudu. Başka bir zaman kalan bölümünü okumak üzere kitabı çantasına koydu. Bu kez öteki seçilmiş kitapları sordu. Arkadaşlar daha dört kitap söylediler. Öğretmen gülerek: “Ne güzel, siz hep şairlerin kitaplarını seçmişsiniz, onların üçü de şiir olarak yazılmıştır. Bence en kolayı da gene budur. İyi düşünün doğru karar verin, sakın başlayıp yarım bırakmayın!” derken zil çaldı. Öğretmen ötekileri de kendisini bulacağını söyleyip ayrıldı.

 

Öğretmen çıkınca öğretmenin sözü konu oldu: “Kızların yerine birilerini çıkarmayı düşünmezsiniz herhalde!” sözüne yanıtlar verildi: “Düşünüyoruz öğretmenim, İskelet Mehmet uzun boylu narin bir kız olur!” bunu söyleyen İsmet, hemen karşılığını aldı: “Düşündük seçtik bile öğretmenim; İsmet Yanar övde kalmış bir kızı oynayacak!” İsmet, tüm düzeltmelere karşın ev sözünü öv olarak söyler. Mehmet Yücel’in bu sözü ilgi çekti. İsmet’e takılanlar oldu: “Evde kalmışlık nasıl bir şey?” Arif Kalkan İsmet’i dolaylı olarak savundu: “İsmet şişman, daha uygun kimse yok mu bu sınıfta?” Bir sessizlik oldu. İlk tıs, İdris Destan’dan geldi. Onu Yusuf Asıl, Salih Baydemir izledi. Abdullah Erçetin de gülünce Fettah Biricik dayanamadı: “Ne gülüyorsun be Gebeş, bu sözlerin içinde kendini yok mu sanıyorsun?”(Arkadaşlar ara ara Fettah Biricik’le Abdullah Erçetin’i kızlara benzetirler) Abdullah gülmesini sürdürdü: “Seninle birlikte oynarız be arkadaşım!” Birden bir sessizlik oldu. Kavga çıkacağından kaygılandım: Bundan sonraki derslerimiz boş. Müdür Beye haber vermeye çıktım. Müdür Bey okulda değilmiş, biraz geç döndüm. Durum sessizleşmiş, Salih Baydemir’le Harun Özçelik’i alıp kooperatife indim. Fikret Madaralı Öğretmenin öteki sınıflara dersi var, arada uğrar düşüncesiyle tetikte duruyoruz, bir yandan da konuşuyoruz. Daha değişik neler yapabiliriz? Öğretmen gelmedi. Yemeğe kooperatiften gittik, Fikret Madaralı Öğretmen yemekteydi, beni çağırdı: “Yemekten sonra biraz buradayım, bana söyleyeceğiniz bir şeyler varsa konuşalım!” dedi. Öğretmen bunu kooperatif için demişti ama ben daha değişik düşünerek ayakkabı öykümü de anlatmayı tasarladım. Bir süre kendi kendime “Şöyle söylesem, hayır böyle anlatsam” dedim durdum. Sonra da M. O. gelip özür dilerse ona yalancı olmamayı yeğledim, öğretmene anlatmaktan vazgeçtim.

Yemekten sonra kooperatife gittik. Biz öğretmeni beklerken Müdür Bey geldi, “Fikret Madaralı Öğretmeni aradım, gelecekti!” dedi. Müdür Bey dönerken öğretmen geldi, birlikte gittiler. Az sonra öğretmen geri geldi, Bizimle yapacağı konuşmanın cumartesiye kaldığını söyledi, “Biz Müdür Beyle çalışacağız!” deyip ayrıldı. Biz de atölyeye gittik. Tam atölyeye girdik, kar gene başladı. Rüzgar hızlandı, karlar savruluyor. Kazım Usta geldi, öğretmenlere “Lüleburgaz’a gidiyorum, Müdür Beyden izinlisiniz, gelecek varsa buyurun!” dedi. Naci İnan Öğretmen gelmemişti, İrfan Öğretmen gitti. Hamdi Bağ Öğretmen de bize: “Haydi ben de size izin veriyorum, dersliğinizde oturun!” dedi.

Onlar gidince bir süre akordiyon çaldım. Birden titremeye başladım. Kapıyı kapatıp ben de önce dersliğe, sonra da kooperatife gittim. Kooperatif oldukça ılık. Soba falan yanmıyor ama nedense orada üşümüyoruz. Pek gelen giden olmadı. Salih hesaplarını topladı, Harun defterlerini düzenledi. Birbirimize sorduk: Öğretmen bizimle ne konuşacak? Yemek ziline dek oturduk. Yemeğe çıkınca karın dindiğini gördük, sevindik. Cumartesi günü Lüleburgaz’a gidebileceğiz. Yemekten sonra derslikte oldukça sessiz bir süreç yaşadık. Önemli konu: Akın Piyesi oynanacaksa hangi kızlar alınacak? Mustafa Saatçı ile İsmet tartışıyor. İsmet, S’yi seçmiş. Mustafa olmaz diyor. Mehmet Yücel de Mustafa Saatçı’yı savunuyor: “İmamın sevgilisi sahneye çıkar mı? Günahtır!” Mustafa Saatçı İsmet’ten çok Mehmet Yücel’e saldırıyor: “Bana İmam demek için, savunuyormuş gibi kurnazlık yapıyor, arkasından da yerli yersiz İmam deyip gülüyor!” Mustafa Saatçı böyle dedikçe arkadaşlar gülerek takılıyor. İsmet beni de devreye sokmak istedi: “S, piyeste rol alsın!” Bir süre sözlerine karışmadan baktım. Düpedüz vakit geçirmek için çene çalıyorlar. Şiir defterimi açıp Faruk Nafiz Çamlıbel’in şiirlerine bakarken yat zili çaldı. Defteri kapatıp, yatağa koştum. Başımı yorgan altına soktum, konuşmaları dinlemeyeceğim. Sanırım öyle daha rahat uyunuyormuş, bundan sonra da deneyeceğim.

 

1 Aralık 1940 Pazar

 

M. O. bugün gelecek. Ya gelip, “Özür dilerim, bir kusur ettim, beni bağışla!” derse? Söz verdim, sözümde duracağım. Pek az da olsa birileri duydu. O kadar olacak. O da yaptığının karşılığı. O işi yaptığına göre azıcık acı duymalı. Ya özür dilemezse? Yarın dersten sonra Fikret Madaralı Öğretmene olayı ayrıntılarıyla anlatıp onun da görüşünü alacağım. Tamam!.

Bir haftadır karlı yaşamı sürdürüyoruz. Okulda tatil yapıyoruz. Soba yakmak, nöbet tutmak, kar kürümek, yemek yemek, bolca konuşmak, karsız günleri beklemekten başka yaptığımız bir iş yok. Güzel bir iki olay oldu ama yazmadım. Kar, Mehmet Yücel arkadaşın dediği gibi çamurdan çok güzel. Çamur aralardan çıkıyor ama kar onları çabuk temizliyor. Biz içerde çalıştığımız için yapıcılar kadar zorluk çekmiyoruz. Saçak kapaklarını çakarken biz de çok üşüdük ama o kısa sürdü. Revirin işi bitmiş durumda, badana işini bekliyoruz, dolaplar yarın taşınacak. İsmet’le Yeni Bedir’e gidecektik, karlı yolu göze alamadık. Yol ortası açık da, kenarlar eriyik kar. Arabalar geçerken etrafı ıslatıyor. Salt su değil, kirli, çamurlu su. Kamber Amca gelir de bizim çamaşırları getirirse İsmet’in dedikleri olabilir. İsmet, gülerek “Olsun!” diyor. Bence de olsun; ne var yani, çamaşırlarımız nasıl olsa temiz gelecek! Bir süre akordiyon çalıştım. Şimdiki durumda ezberden 11, bakarak 20 parçayı, bana göre iyice çalıyorum. Kır At, Biz Kimleriz, Kazaska, Tuna Dalgaları, Çardaş Früstin, Volga Volga, Macar Dansı, Gül Nihal, La Cumparsita (La komparsita), La Paloma, Sirto…Bunlar ezberimde. İstiklal Marşı’nı saymıyorum.

Öğle yermeği sırasında gelenler oldu. M. O Tekirdağ gruplarının birindeymiş. Trenle de gelebilirmiş, otobüsle de. Tekirdağ grubunda benim tanıdıklarım Hasan Gülümser, Fevzi Üner, İsmet Özcan var. Onlar gelsin bakalım. Bir yandan da sıkılmaya başladım; ayakakabılarım dolabımda. Ben neden tedirgin oluyorum? Suç işleyen kurtuluş çarelerini kendisi arasın. Bana gelir yardım isterse elimden gelen yardımı yapayım. Daha ne isteyebilir ki? Kendisi yokken bir işlem yaptırmadım. Bence bu onun için en büyük hoşgörü.

Yemekten sonra gene atölyeye gittim. İdris Destan, Abdullah Erçetin geldiler. Gelir gelmez de “Üşümüyor musun?” diye sordular. Akordiyon körüğü çekerken ısınıyorum galiba, üşümüyorum. Onlar gittikten sonra tüm parçaları sıraya koydum. Aksatmadan üç kez sıraladım. Ara verip dersliğe gittiğimde M. O. ile karşılaştım. Perişan bir görünümde duruyor. Özür diledi, elimi öpmeye çalıştı. Elimi öpmeye kalkması beni sinirlendirdi. “Mız mız konuşma, açık açık söyle, ne dediğini, doğru anlayayım!” dedim. “Bu benim için bir ders olacak bir daha yaşamım boyunca böyle bir alçaklık yapmayacağım!” dedi. “Bunu sana biri mi söyledi, yoksa sen mi düşündün?” deyince annesine olayı anlattığını, annesinin ona öğütler verdiğini, bu övütlerden sonra tövbe ettirdiğini, bunu bozarsa annesinin annelik hakkını helal etmeyeceğini söyledi. Göz yaşları yakalarını ıslatmıştı. Kolundan tutup kooperatife götürdüm. Salih Baydemir’le Harun Özçelik M. O’yı iyi tanıyorlarmış, benim onu dövdüğümü sanarak, telaşa kapıldılar; aracı olmaya kalkıştılar. Dövmediğimi başka bir nedenle M. O’nun ağladığını, benim de ona yardım etmeye çalıştığımı, anlatınca arkadaşlar rahatlayıp benim söylediklerime katıldılar. Ancak onlar, konunun ne olduğunu sormadılar, ben de söylemedim. Bayrak törenine inince, ayrıldık. M. O. ’yı yan gözle izledim. Daha rahat gibi göründü. O durumu beni çok etkiledi. Ayakkabılarımı isteseydi verebilirdim. Fikret Madaralı Öğretmene yarın söylememeye karar verdim. Belki bir başka zaman gene söyleyebilirim, diye düşünmeye başladım. Gelenlerin bir çoğu bizim sınıftaki tanıdıklarına geldi gitti. Bir kargaşa içinde yat ziline ulaştık. İkircil duygularla yattım. Yatınca da kendimi düşündüm, köylüm Ramazan aklıma takıldı; ya gelmedi ya da geldi de bana uğramadı. Tıpkı bana benziyor. Ya da ben öyle davrandığım için o da bana öyle davranıyor. Babamın bir sözünü anımsadım: “Etme bulma dünyası!” Biri karşısındakine bir sevimsiz davranışta bulunursa; bir başka gün de ona aynı davranışla karşılık verirler. Böyle bir olay anlatılınca babam: “Etme bulma dünyası!” der, bu sözünü “Ne ekersen onu biçersin!” anlamında kullanır. Yeni uyku yöntemimi gene denedim, yatar yatmaz başımı örttüm. Böyle yapınca sesler daha az duyuluyor, esnemeler birbirini izliyor, uyku hemen bastırıyor.

 

2 Aralık 1940 Pazartesi

 

Sevgiler, selamlar, geldiler, gittiler sözleri arasında yatmıştım. Aynı sözler arasında uyandım. Sanırım hiç kimse benim gibi ders konularını düşünmüyor. Akşamdan beri köy haberleri konuşuluyor. Hiç kimse köyündeki insanların yarısı asker olmuş bundan söz etmedi. Çoğunun babası şimdi, Çakmak Hattı denilen Bulgaristan sınırındaki savaş hattında kar altındaki çadırlarda yaşadığından söz etmiyor. Sanki benim Mahmut Ağabeyimle Bektaş Ağabeyim iki kardeş Alman ordusunu orada yalnız bekliyorlar da; acıklı durumu salt ben bilip kaygılanıyorum. Bunu, yaşımın onlardan büyük olmasına mı yorayım, yoksa onların vurdum duymazlığına mı? Bir türlü kestiremiyorum. Yaşım büyük diyorum ama otuz kişi içinde yaşlı bir ben değilim ki? Bir çoğu yaşını saklıyor. Mustafa Saatçı ile benden başka bizim büyük grubundan kimse yaşını söylemiyor. Sefer Tunca kesinlikle benden küçük değildir. Ali Güleren, Hüseyin Serin, Fettah Biricik, Arif Kalkan, Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk, Halil Basutçu sanırım benim yaşımda ya da belki bir yaş fark olabilir. Ne var ki onlar yaşlarını saklıyorlar. En küçüğümüz Yusuf Asıl’ın ikide bir yaşını söylemesinden de hoşlanmıyorlar.

Hava biraz daha soğudu gibi, okul kuytusundaki karlar giderek buzlaşıyor. Karlara bastıkça çıkan kart kurt sesleri bunu kanıtlıyor. Dersliğe uğrayıp Harun Özçelik’le, Salih Baydemir’e baktım, ikisi de yok. Aşağıya indim. Cavit Kafkas’la Fevzi Üner de gelmiş. Kooperatifçiler işlerini seviyor. “Öğretmen gelince bizi burada görsün!” dediler. Salih kaldı, biz Harun’la kahvaltıya gittik. Harun çabuk kalkıp Salih’i gönderecekmiş. Onların bu denli düzenli çalışmalarına, böylesi candan işbirliğine biraz şaştım. Şaştım, çünkü onlar atölye çalışmalarında hep benim grubumda oluyorlar, atölye çalışmalarında, içten içe birbirlerini nasıl kıskandıklarını çok iyi biliyordum. İrfan Öğretmen bile kaç kez bana, “Sen durumu iyi idare ediyorsun yoksa bunlar kendi başlarına kalsalar, kolay anlaşamazlar!” dedi. Ayrıca ben, onların kooperatif işini bu denli seveceğini düşünmemiştim. “İkisinin de yazıları güzel, kooperatif defterleri temiz tutarlar!” diyerek çalışma grubuna aldırmıştım. Beklediğimden daha büyük yararları oluyor. Kooperatif, babamın tüm deneyimine, titizliğine karşın bizim dükkandan kat kat düzenli oldu.

Bu sabah yemekhane çok soğuktu. Belki de bu nedenle öğretmenler gelmemiş. Gerçi son günlerde öğretmenler giderek yemeğe az katılıyorlar. Gene de kahvaltılarda birkaç öğretmen bulunuyordu. Bugün hiç kimse bulunmadı. Hilmi Altınsoy gülerek “Oğlum onlar akıllı adamlar, baksana masaları kapının karşısında, sürekli de açık. Bir bardak ılık tatlı su için gelip titrerler mi orada?” Hepimiz güldük. Yusuf Asıl Hilmi’ye takıldı, “Kafanın büyük oluşundan mı ne, sen bazen doğru söz söylüyorsun!” Hilmi Altınsoy: “Ha şunu bileydin küçük; yalnız kafam değil içindeki de büyük. Asıl o büyük olduğu için seni affediyorum. Senin gibi küçük bir beynim olsaydı hemen kızar seni götürüp karlara atardım!” Bu kez Yusuf, Hilmi’nin boyunu sordu. Hilmi “Benim boyum da yeterince uzundur ancak gözleri küçük olanlar benim gerçek değerlerimi bilemediği gibi boyumu da göremezler!” Masamızın yanından geçen Mehmet Yücel konuşmaları duymuş, eğilerek Hilmi için, “Gene ne anlatıyor bu eski pehlivan!” Hilmi geçen yıllar “Güreş sporu yapıp Tekirdağlı Hüseyin Pehlivanın yerini alacağım!” diyordu. Mehmet Yücel bilmeden Yusuf Asıl’a arka çıktı. Yusuf hemen yapıştırdı: “Tekirdağlı Hüseyin’in yerini değil ama kıspet taşıyıcılığını alacak!” Tartışmanın  uzayacağını anlayınca biz kalktık. Ben Hilmi’yi, Hasan Üner de Yusuf’u yanına alarak kapıdan çıktık. Dışarı çıkınca Hilmi Yusuf’a “bunlar bizi tanımıyorlar, kollarımıza girdiler; kavga edeceğimizi sanıyorlar!” diyerek güldü. Yusuf da ona katılınca ben, “Kavga edeceksiniz diye değil, boş boş konuşurken derse geç kalacaksınız diye sizi kaldırdık!” dedim. Bu kez Hasan katıla katıla güldü. Hilmi de bana “Abi, bu bana yapılmaz, neden hep karşımda oluyorsun?” diye sordu. Yusuf gene duramadı, “Arkanda olunca kafandan yüzünü göremediği için karşına geçiyor!” Hilmi eğilip bir avuç kar aldı. Yusuf kaçınca arkasından koştu. Okul önüne dek koşuştular. Biz dersliğe girdik, onlar, oldukça ıslanmış bir durumda arkamızdan yetiştiler. Soba yakılmıştı, öğretmen gelene dek orada kurundular. Öğretmen geldi. Gülerek “Kara alıştık, değil mi?” diye sordu. Arkasından, “Köylerinizin kar durumları nasıldır? Kar yağar mı, yağarsa ne kadar yağar kaç gün yollar kapanır, haberleşme nasıl yapılır?” diye sordu. İlk sıralardan başladı, sonra köyleri birbirine yakın olanlardan birine söz verdi. Bizim grubu Kadir Pekgöz anlattı. İsmet’in anlatışını abartılı buldu. İsmet bir metre kar yağdığını söylemişti. Öteki arkadaşların hiç birisi bu yüksekliği söylemeyince öğretmen İsmet’e bakıp sordu. Ben de İsmet’i savundum: “Onların köyü Istrancaların eteğindedir, bu nedenle dağ tarafına bakan yörelerde çoğu kez bir metreyi de geçer!” dedim. Fikret Öğretmen gülerek, “Bozacının tanığı sirkeci olur!” deyip güldü. Yağan karın kimi zaman bir ay süreyle yerde kaldığında da İsmet’le aynı görüşü paylaştık. İlkokula giderken bir yıl kar yüzünden okulumuzun tam bir ay açılmadığını, bu yüzden öğretmene müfettiş geldiğini, o müfettişin de şimdiki Lüleburgaz ortaokulu müdürü Yalçın Bilguvar olduğunu anlattım. Nedense öğretmen bugün benim söylediklerime takılmak istedi. Bu kez de, “İsterseniz Yalçın Beye sorun mu demek istiyorsun?” dedi. Dersimizin biri kar konuşmalarıyla geçti. 2. derste ise öğretmen kar üstüne yazılmış yazılar okudu. Yahya Kemal Beyatlı’dan Kar Musikileri şiirini iki kez tekrarladı, arkadaşlara sorular sordu. Bir kez de kendisi açıkladıktan sonra gene kar üzerine yazılmış, bir yabancı yazar olan Emil Zola’dan okudu. Kar yolları kapatmış, tren kara saplanmış, yolcuların telaşını, makinistin sabrını, yılmadan ilerlemeye çalıştığı anlatıyordu. Öğretmen bunun üzerinde fazla durmadı. “Kar üzerine güzel şiir de yazılır ama, işin bir başka yanı da vardır: Kar yolları kapar, yolcuları ölüme bile sürükler” dedikten sonra, Fırtına ve Kar adlı uzun bir başka şiiri okudu: Orhan Seyfi Orhon yazmış. Sözleri eski ama öğretmen açıklayarak okuduğu, ayrıca güzel okuduğu için şiiri sevdik. Şiir hem uzun hem de tiyatro oyunu gibi konuşmalı. Öğretmen, “Okumak isteyen var mı?” diye sordu. Çok uzun olduğundan, ayrıca içinde çok yabancı söz geçtiğinden, hepsi bir yana güzel okuyamayacağımı kestirdiğim için parmak kaldırmadım. Sadece yeni bir şair adı öğrenmekle yetinmeyi yeğledim. Gerçi ben bu adı Atatürk’ün ölümü sonrasında duymuştum ama o denli çok önemsememiştim.

Gidiyor, rastgelemez bir daha tarih eşine-

Gidiyor, on yedi milyon kişi takmış peşine-

Gidiyor, sonsuz olan kudreti sığmaz akla-

Gidiyor, göğsünü çepçevre saran bayrakla… diyerek süren şiiri defterimde de yazılıydı. Dersten sonra defterimdeki şiiri birkaç kez okudum. Deftere yazmışım ama şiiri okuyamadığımı görünce üzüldüm. Öğretmenin etkisiyle bir çok arkadaş şiirden söz etmeye başladı. Mehmet Başaran’a takılanlar oldu. “Şiir yazıyorsun, kalkıp neden okumuyorsun?” dediler. İsmet kalktı, “Dinlerseniz yazdığım şiirlerden size okuyabilirim!” dedi. Karşı duranlar oldu. “Aman aman sen yazdıklarını kendine oku!” deyip konuşmasına izin vermediler. İsmet, “Ben zaten şiir değil sizi anlattığım yazıları okuyacaktım!” deyince bu kez “Oku!” diye bağıranlar oldu. İsmet işi şakaya dökerek kağıda bakmadan birkaç yakıştırma söyledi.

Sınıfımızda iki Ali var,

Biri Ali Baba, öteki Ali Aga,

Birinin burnu kompir, ötekininki gaga.

İkisinin de saçları dik kafaları gibi,

Tembellikte yoktur onların rakibi!….

 

deyince iki Ali’ler başta olmak üzere herkes güldü, “Oku, hepsini oku!” diye bağırmaya başladılar. Nasıl gürültü olduysa Okul Müdürümüz çıktı geldi, “Dersiniz boş olunca beni çağıracaktınız. Çağırmadınız ama bu kez ben geldim!” deyip konuşmaya başladı: “Bizim için en önemli yasa 3803 numaralı yasadır!” dedikten sonra, önce öğrenci olarak haklarımızı, sonra öğretmen olunca kazanacağımız öteki haklarımızı sıraladı. Bir ara konuşmasını kesince parmak kaldırıp, Hıfsırrahman Raşit Öymen adlı yazarın yazısından söz ettim. Müdür Bey gülerek, “Nerede, hangi gazetede okudun sen bu yazıyı, Hıfsırrahman Raşit’in olduğundan emin misin?” diye sordu. “Evet!” deyince, “Hıfsırrahman Raşit benim öğretmenimdir. Kendisini çok sevdiğim gibi elan da saygım sonsuzdur kendisine. Bunu önce belirtmek isterim. O yazıyı ben okumadım, bulup hemen okumalıyım. Dediğin doğruysa üzüleceğim. Hoş, senin yanlışın varsa buna da sevinmeyeceğim. Çünkü senin de okuduğunu anlayacak kadar dikkatli olduğunu biliyorum, bu bakımdan ikircil bir durumda kalmış durumdayım: Herkes gibi ben de yanıldığımı da görmek istemem. Her halde bu işin içinde bir başka yanlışlık olacaktır; bunu ben bir inceleyeyim!” dedi. Müdür Bey geç gelmişti, zil çalınca, “Devam ederiz!” diyerek ayrıldı. Gene geleceğini sandığımızdan yerimizden kalkmadan bir süre bekledik. Ancak yemek zili vurdu, öteki sınıflar koridorları doldurunca biz de çıktık.

Öğle yemeğine öğretmenler oldukça kalabalık gelmişti. Karı-koca öğretmen geldiği söylentisi çıkmıştı ama gelen giden olmadı. “Öğretmenler arasında böyle birileri yok!” dedim. “Gelmiş, beğenmeyip gitmiştir!” diyenler oldu. Birileri de “İzinli gitmişlerdir, yakında gelirler!” varsayımını ortaya attılar. Öğleden sonra gene revirde çalıştık. Camlar takıldı. İrfan Öğretmen, cam işinde çok çalıştığını söyleyerek camları çarçabuk kesiverdi. Öğretmenin bu becerisini bir benzetmeyle anlatmaya çalıştım. “Öğretmen karpuz keser gibi camları bir çırpıda kesti!” Yusuf benzetmemi beğenmedi, “Yufka keser gibi!” diye düzeltti. Bu kez de Hasan, Yusuf Asıl’a takıldı. “Çocukluğunu henüz aşamamışsın; bunu her davranışında belli ediyorsun!” dedi. Beni göstererek: “Ağabey, bizden büyük, annesinin nasıl yufka kestiğini çoktan unutmuştur. Onun anımsadığı karpuz kesmedir. Atalarımız ne demiş? Dervişin fikri neyse zikri de o olur! Ağabeyin şimdiki kesme fikri karpuz üzerinde toplanmıştır. Sense annenden daha yeni ayrıldın, senin anımsaman doğal olarak annenle onun yufkaları olacaktır. Böylece sen annenden yeni ayrıldığını dolayısıyla çocukluğunu kabul etmiş oluyorsun. Sana küçük dediklerinde bunu anımsa da karşındakilere nafile yere diretme!” İrfan Öğretmen konuşmaları duydu, “Siz inatlaşmadan duramıyor musunuz?” diye sordu. Hasan’a kesik camları toplamasını, Yusuf’a da takılan camların silinme ödevlerini verdi. Yusuf duramadı Hasan’a gene söz attı. “Küçüklüğümde annem, ben cam kırıklarına dokununca ‘Aman oğlum dikkat et, camlar ellerini keser!’ derdi. Şimdi aynı sözleri ben sana söylüyorum: Hasan, oğlum dikkat et, cam kırıkları ellerini keser!” Hasan da geri kalmadı, “Benim annem de cam silenlere ‘uflayarak silersen daha temiz olur!’ derdi: Uf, uf, uf! yap oğlum Yusuf, camları daha iyi parlatırsın!” İrfan Öğretmen bunları da duydu ama duymazdan geldi. Bir ara da gülümseyerek başını salladı.

Temizlik işimizi bitirmek üzereyken Hamdi Bağ, Naci İnan Öğretmenler geldi. Hamdi Öğretmen “İşte bu kadar, yüzümüzün akıyla apak bir reviri ortaya çıkardık. Bizden bu kadar, neyimiz varsa yerleştirelim, çağırıp Hüsnü Baykoca’ya teslim edelim!” dedi. İrfan Öğretmen sordu, “Müdür Bey yok mu?” Hamdi Öğretmen, “O, Müdür Bey’den daha çok soruyor bu işi de onun için öyle dedim! Hasta çocukların işlerine o baktığı için bir an önce, doktorun, hemşirenin okula gelmesini bekliyor!” Yusuf Asıl, benim az önceki sözümü anımsadı, eğilerek kulağıma, “Bak, güzel bir hemşire gelecek!” dedi. “Güzel olacağını nereden biliyorsun?” demedim, Yusuf’a öylece baktım. Hamdi Öğretmen “Taşımaya başlayalım mı?” diye sorunca İrfan Öğretmenle Naci Öğretmen saatlerine bakıp, “Vakit hayli geç oldu, yarına bırakalım, yarın rahat rahat yerleştiririz!” dediler. İrfan Öğretmen bizimle atölyeye döndü. Dolaplara bakınca birden “bak bak bak!” diye telaşlandı. Dolapların kilitleriyle tutaçları takılmamıştı. Onları görüp, unutulduğuna üzüldü. Sonra da “Neyse, yarın bir taraftan takar bir taraftan taşırız!” deyip ayrıldı. Arkadaşlar paydostan az önce ayrıldılar.

Ben kendi çalışmama başladım. Yirmilik listemi baştan sona tekrarlıyorum. Gençlik Marşı’nın bir yerinde tempoyu tutturamıyorum. Aynı hatayı Harmandalı zeybeğinde de yapıyorum. Lay, lay, laaaay, lalay la la la la la, la laayla lalalala diye giden arada tempo bozuluyor. Gençlik Marşı’nda da Yürüyelim arkadaşlar’dan sonra söylenen lay lay lay lay laaaay! derken tempo bozuluyor. Komparsitada da son süs notalarını tempoya bir türlü uyduramıyorum. Oysa sol elimle tempoyu rahat tuttuğumu sanıyorum ama bu iki parçada biraz uğraşacağım galiba! Okuma saatinde Hasan bir kitap verdi. Daha doğrusu “Herkes okuyor, sen de oku!” dedi. Yakılacak Kitap. “Neden yakılacak bu kitap? diye sorma, al oku!” dedi. Aldım okumaya başladım. Ancak bundan sonra yalnız okuma saatinde okuyacağım. Hasan, benim sevdiğim yazarın bir kitabını okuyor, Jules Verne’den İki Sene Mektep Tatili. Onu da alabilirim. Çalışma saatinde tarih okuyorum. Tarihi seviyorum. Ancak Selçuk Öğretmen galiba kendisi tarihi sevmiyor. Olayları kısa kesişinden bunu anlıyorum. Avrupa’daki savaşları da öyle anlatıyor. “Almanya’nın Fransa’dan öc alması gerekirdi, öcünü aldı. İtalya büyük devlet olmak istiyor. Büyük devletlerin sömürgeleri var, benim de olsun deyip savaşıyor!” diyor. Almanya’nın Fransa’dan öc almasını anladık ama, Almanya, Çekoslovakya, Polonya, Macaristan, Avusturya, Danimarka, Norveç, Belçika, Hollanda’yı yuttu. Romanya ile Bulgaristan’ı da yutmak üzere. Almanya o küçük devletlerden de mi öç alıyor? Öğretmen belki de bizi “Anlamazlar!” olarak düşünüp kendini yormak istemiyor. Oysa bize Fikret Madaralı Öğretmen daha Alpullu’da iken Almanya’nın bu savaşı başlatacağını, aslında başlatmak zorunda olduğunu, çünkü Alman halkının kendini geçindirmesi için toprağa gereksinim duyduğunu, aslında bu toprakların da Rusya’da olduğunu, özellikle Ukrayna bölgesini Rusya’dan alıp geniş toprakları çalıştırmak istediğini anlatıyordu. Fikret Öğretmenin anlattıklarının biri dışında hepsi çıktı. Fikret Öğretmen Almanya’nın Rusya ile de savaşmak zorunda olduğunu söylüyordu. Oysa bu iki devlet dost olarak anlaşmış durumdalar. Fikret Öğretmen “Almanya’nın küçük devletleri işgal etmesinin asıl nedeni, onların İngiltere tarafına geçip İngiliz güçlerine yardımcı olmalarını önlemek içindir!” diyordu. Gerçekten de örneğin Norveç’i, Belçika’yı, Danimarka’yı, Hollanda’yı bu niyetle kendisine bağladı. Bu düşüncemi Halil Basutçu’ya söyledim. O, Selçuk Öğretmeni savundu: “Selçuk öğretmen tarihçi değil, belki de bu konuda çok bilgisi yok. Tam bilmediklerini bize anlatmak istemiyordur!” Arkadaşım haklı, elimizdeki kitaplar bile aslında tarihi bize Selçuk Öğretmenden daha az öğretmek için yazılmış gibi. Öğretmen biraz genişletmezse kısacık bilgilerle okulu bitirmiş olacağız. Osmanlı Devleti’nin en büyük düşmanı Rusya’ymış. Ancak Rusya tek başına savaşmaktan çok yanına başkalarını da alarak bizimle didişmiş. Çoğunlukla da Avusturya ile ortak hareket etmiş. Bunu öğretmene sordum: “Rusya’nın yaptığı gibi Osmanlılar da başka bir devletle anlaşıp Rusya’ya karşı neden savaşmamış?” Selçuk Öğretmen gülerek, “Osmanlı Devleti’ni yönetenlerin senin düşündüğün gibi düşüneceğini sanmıyorum. O zamanlar şimdiki gibi okullar yoktu. Padişahlara yakın olabilen kimselere yetki veriliyordu. Onlar da bu yetkileri bir ölçüde kullanıyorlardı. Kullanılan bu yetkiler birilerinin çıkarına dokununca adamın kellesi kesilir, işler sekteye uğrardı. Güvensiz adamların yönettiği bir devletin zaten dostu olmaz. Nitekim dediğin gibi bir kez Kırım Savaşı yapılmış, bu savaşta Rusya yenilmiştir. Böyleyken Avrupa devletleri eski dostları Rusya’yı yenmişler ama ondan toprak almamışlardır!” Öğretmen ayrıca, Rusya ile Osmanlı devletinin konumlarını karşılaştırıp, Batı devletlerine yararı olacak toprakların Rusya’da değil Osmanlı Devletinde olduğunu, sıcak denizlerin, verimli toprakların özellikle de Hıristiyan azınlıkların Osmanlı Devletinde oluşunun savaşlar için birer bahane olduğunu anlatarak soruma açıklık getirmişti. Ancak bu soruyu yanıtlayan öğretmene Sami Akıncı arkadaşımızın benzer bir soru sorması üzerine öğretmenin “Onu da siz kendiniz bulun!” deyip geçmesi, bizi hem şaşırttı hem de hepimizin belleğinde yanıtsız bir sorunun takılıp kalmasına neden oldu. Soru kısaca şuydu: Avrupalılar, Osmanlı Devletindeki Hıristiyan azınlıkları bahane edip savaş açmışlar. Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Yugoslavya, Yunanistan devletleri böyle doğmuş. Şimdi ise, Mısır, Irak, Suriye, Arabistan, Yemen gibi Müslüman ülkeler Avrupa devletlerinin sömürgesi. Şimdi de biz Müslümanları kışkırtıp Avrupalıların elinden neden kurtarmıyoruz? Öğretmen gülerek: “Onu da siz bulun!” deyip kesti. Ben bu sorunun yanıtını buldum, hem buna iki yanıt da diyebilirim: Birincisi, tarih derslerimizde okuduğumuza göre 300 yıldan bu yana hep geriye gitmişiz. Biz geriye giderken Avrupa ilerlemiş, bu nedenle de bizi savaşlarda yenerek onlar güç kazanırken biz hep güç kaybetmişiz. Şimdilerde bile bu güçsüzlüğümüz bir bakıma sürüyor. Açıkçası birbirini koruyan eski düşmanlarımızla boy ölçüşmemiz olanaksız. Bu yüzden, karşılarına çıkıp dediğimizi yaptırmamız, hele bunu zora dökerek başarmamız söz konusu olamaz. İkincisi ise daha akla uygun: Müslüman ülkeler dediğimiz sömürgeler, Arabistan, Irak, Suriye, Mısır, Yemen zaten 500 yıldır bizimle yaşarken Hıristiyanlarla işbirliği yaparak bize karşı savaştılar, bizim savaşları kaybetmemize de onlar neden oldular. Böylece kendi başlarına sömürge yularını kendileri takmış oldular. Bizim onları kurtarmamızı zaten onlar istemezler: Bunu istemeye de yüzleri yoktur. Oysa bizdeki Hıristiyanlar, dış ülkelerle bağlantı kurup savaşlarda onlara yardım ediyordu. Böylece bir taşla iki kuş vuruyorlardı. O nedenle biz, bundan böyle Avrupalılara uşak olanlar için savaş yapmayız. Sömürgeliği kendileri isteyenler, pişman olup kendi kurtuluş savaşlarını başlatırlarsa belki o zaman yardıma koşarız. Biz nasıl kendi Kurtuluş Savaşımızı kendimiz yaptıysak, onlar da böyle bir savaşı göze almak zorundadırlar!

Bunları düşünerek yattım. Yatınca da haritayı anımsamaya çalıştım. Arabistan, Mısır, Irak, Suriye, Yemen ne kadar çok toprağımız varmış. Yemen adını köyde çok duyardım. Bir de Fizan diye bir yerden söz edilirdi. Birisi bir yere gidince çabuk gelmezse “Fizan’a mı gittin?” diye sorarlar. Yemen sözünü ise daha çok kahve isteyenler söyler. Birisi gelir, kahve içmek ister. Kahve yapmak, çay gibi kolay değildir: Cezve hazırlanır, su ısıtılır, kahve kıvamında pişirilir. Sonuçta kahve tam olur ama, iş biraz uzar. Kimi sabırsızlar, kahve gecikince “Ne o, bizim kahve Yemen’den mi gelecek?” derler. Yemen sözü bir de askerlik anılarında çok geçer. Köyümüzden üç kişi asker olarak Yemen’e gitmiş, ikisi orada şehit olmuş, birisi dönmüş ama çok yaşamamış, dönüşünden birkaç yıl sonra ölmüş. Onun için “Yemen’den zaten marazlı dönmüştü!” deyip üzülrek anarlardı. Haritada Yemen’i buldum ama Fizan’ı bulamadım. Fizan diye bir memleket yok. Belki de adı değişmiştir. Devletlerin de adı değişiyor, bunu öğrendim. Prusya=Almanya, Lehistan=Polonya, Felemenk=Hollanda, Sırbistan=Yugoslavya olarak ad değiştirmişler. Tarih dersinde de kimi kez aklıma takılmıştı; bu Prusya ile Rusya’nın bir ilişkisi var mı? Bunu hep sormak istiyorum, sonra unutuyorum. Rusya-Prusya ; sanki, bir ilişkileri varmış gibi. Oysa Prusya’nın yerine Almanya geçmiş. Bir de Avusturya var. Bizimle en çok savaşanlardan birisi de Avusturya. Babam Avusturya’ya Nemse diyor. Bunun doğrusu Nemçe’ymiş. Nemçe ya da Nemse, bugünkü Avusturya (artık yok, Adolf Hitler’in memleketi, Hitler gibi  o da Almanya’ya katıldı. Hitler Almanya’nın başına geçerken memleketi tarihten silindi). Bir yandan esnerken bir yandan tarih dersi tazeledim. Tarihteki Prusya ile Rusya şimdi dost olmuşlar. Fikret Madaralı Öğretmene göre bu olanaksızmış. Neden olanaksız olsun? Prusya’nın başından p harfini kaldırırlar olur biter. Böyle düşünmeme kendim güldüm. Biliyorum ki günümüzde Rusya yok. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği var. Rusya adı babam gibi yaşlıların dilinde. Bir de okur yazar olmayanların. Onlar upuzun adı söyleyemediklerinden Rusya, deyip geçiyorlar. S. S. C. B yerine Rusya, Amerika Birleşik Devletleri yerine de Amerika dedikleri gibi. Oysa gerçek Amerika koca bir kıta. Güneyi var, kuzeyi var. Üstünde bir sürü devlet var. Brezilya, Arjantin, Meksika, Şili ile adını anımsayamadığım başka devletler var. Hangileriydi onlar? Hiç birini anımsayamadım. Coğrafya okumamanın sonucu işte bu!

 

3 Aralık 1940 Salı

 

Sabah uyanınca gece üşüdüğümü anımsadım. Omuzlarımda bir tutukluk var. Orhan, “Dolapları kaldırmak için deneme yaptın, ondan olabilir. Gece ben üşümedim. Sen neden üşüyeceksin?” dedi. Gerçekten ben yaptığımız dolapların ağırlığını denemek için ileri geri oynatmıştım. Boynumu sağa sola bükerek rahatlamaya çalıştım. “Bugün bir saat dersimiz var. dinlenirim!” diye düşündüm. Ancak arkadaşlardan Mehmet Aygün, “Ben de bu gece çok üşüdüm!” deyince kafam gene karıştı. Boyun tutukluğum dolaplardan değil üşümekten ileri gelmektedir. Bunu söyleyince Yusuf Asıl  “Üzülme, nasıl olsa revir hazırlandı!” deyince yüreğim cız etti. Hastalanıp revirde yatarsam? Konuyu değiştirdim. “Bütün derslerimiz dolu olsa sanırım zorlanacağız!” Hilmi Altınsoy yanıtını hemen verdi: “Abi sen zorlanırsan bil ki ben ölürüm!” Mehmet Aygün takıldı: “Rahatça ölebilirsin arkadaşım, nasıl olsa bir İmamımız var!” Küçük bir zıtlaşma sonunda uyum sağlandı: Selçuk Öğretmen sözlü yapacak! Mehmet Aygün sinirlendi: “Kim çıkarıyor bu yalanları? Bunu çıkaranın bana düşmanlığı var. ” Mehmet bunu söyleyince sordum: “Neden sana düşmanlığı olsun?” Yusuf’la Hasan Üner birlikte güldüler: “Neden olacak? Sözlüler ilk numaradan başlıyor, ilk numara 4, o da arkadaşımız!” Numara değişmeyi önererek kalktık. Konuşmaların etkisiyle sözlü havasına girip biraz kuşkulu olarak dersliğe girdik. Önce gelenlerde de bir telaş var. Sanırım birileri bir yerlerden bir şeyler duymuşlar.

Az sonra Selçuk Korol Öğretmen geldi. Her zamanki gibi önce İsmet’e, arkasından Mehmet Yücel’e takıldı: “İkiniz de uzun boylusunuz, bunu nasıl başardınız? Ben kırk yıldır bunu başaramadım!” dedi. Önce İsmet, arkasından Mehmet Yücel kendileriyle ilgili sözler söylediler. Arkadaşlardan gülenler oldu. Selçuk Öğretmen gülenlere baktı. Abdullah Erçetin’e, Hüseyin Orhan’a, Ali Önol’a, İbrahim Ertur’a, Kadir Pekgöz’e, İdris Destan’a işaret etti: “Baktım en neşeli sizsiniz. Başkası konuşurken insanlar hep eleştirirler. Gülmek de bir zihinsel eleştiri sonucudur, buyurun siz konuşun bakalım, bizi güldürmeden nasıl konuşacaksınız?” dedi. Birden bir sessizlik oldu. Öğretmen: “Bu derste benden soru sormayın, soru sorma sırası bende!” dedikten sonra, gülen arkadaşların numaralarını sordu. Arkadaşların numaraları karışık çıktı. 50-72-53-24-73-28 Selçuk Korol Öğretmen nedense numaralara bakınca “bunları haftaya bırakalım, heyecanları azalsın!” diyerek son numara olan 79 Ahmet Güner’i kaldırdı. Onu 78-77-76-75-74-73-72- sıra ile 70 Halil Basutçu’ya dek geldi. Halil konuşurken zil çaldı. Gelecek derste ilk kalkan ben olacağım. Selçuk Öğretmenin anlatışı gibi soruları da bize biraz değişik geldi. Oysa tarih kitabımız değişmedi. Gerçi öğretmen kitap izlemiyor. “Siz kitabınızı kaynak olarak okuyun, soru yanıtlarınızı kitaba göre verirseniz, doğru sayarım!” diyor. Kitabı karıştırıp geçiyorum. Savaşlar üstüne ne denli sözler duymuşsam hepsini usumdan geçiriyorum. Olaylar hep doğru ama Selçuk Öğretmen önemli noktaları değişik gösteriyor. Kalkan arkadaşların yanıtlarını beğenmediğini söyledi. Sonunda da bir uyarma yaptı.

 “Umduğum gibi çalışmıyorsunuz baylar, oysa tarih sizin için çok gerekli. Yarın köylerde bu konular önünüze getirilip sorulacak. Halk önünde ‘Bilmiyorum!’ dediğinizde siz o köyde bir daha tutunamazsınız! Başka köye kaçsanız da kurtulamayacaksınız, siz gitmeden cehaletinizin  haberi oraya da iletilecektir. İyisi mi siz oturun da bugünden başlayarak tarihi bir daha gözden geçirin. İnanın ki ben size, tarih değil herkesin bildiği olmuş olayları anlatıp genel kültürünüzü genişletmek istiyorum. Yarın gittiğiniz köyün kahvesinde konuşulurken Yemen sözü geçse hemen sizden Yemen’in nerede olduğu sorulur, sonra da orada yapılan savaşları anlatmanızı isteyeceklerdir. Çünkü insanların dedeleri, babaları Yemen’e gitmiş, oralarda ya gazi ya da şehit düşmüştür. onları anmadan edemezler. Düğünlerde, bayramlarda Yemen, Kırım, Bağdat, Musul türküleri söyleniyor. Okutacağınız çocukların kitaplarında bu tür uzak kentlerin şiirleri olacaktır. Salt sizi sınamak için buralardan duyduklarını gelip kahvelerde sizden sorarlar!”

Öğretmen biraz susar gibi oldu, yüzümüze bakarken parmak kaldırdım. Öğretmen, “Bir şey mi söyleyeceksin?” deyince “Geçen yaz izindeyken bana Fizan’ı sordular, bilmiyordum, yanıtlayamadım. Daha sonra da haritada baktım, bulamadım. Şimdi siz, Yemen deyince onu anımsadım, bizim köyde bu iki yer adı hep geçiyor!” Öğretmen güldü, “Fırsatı kaçırmadın, değil mi?” diye sorduktan sonra Fizan’ın Afrika’nın kuzeyinde, Osmanlı İmparatorluğunun vaktiyle en uç noktasında bir sürgün kasabası olduğunu anlattı. Padişah sürgünleri oraya gönderirmiş. Oraya sürülmek ölümle eşdeğerdeymiş. Gidenler kolay kolay geri dönemezmiş. Bu yönü ile ünlenmiş bir Afrika kasabasıymış. Haritalarda bile pek görülmezmiş. Öğretmen bunları söyleyip gitti.

Boş geçen coğrafya dersinde kitap okudum. Kitap beni gene geriye doğru düşüncelere sürükledi. Bir süre A’yı düşündüm. Onunla konuşsaydım daha mı iyi olurdu? Belki konuşunca ben rahatlamış olacaktım. C ile konuşmam bir bakıma içimi rahatlattı. Görünüşe göre C oldukça rahat. Belki A da onun gibi rahattır. Ancak bunu ben tam olarak bilmiyorum. Ne olursa olsun bir kez olsun konuşmak yararlı olacaktır. A duvardaki resimler gibi karşımda duruyor ama onun hayaliyle konuşamıyorum. Bir kerecik konuşsam o resimler belki daha canlı olacak ya da silinip gidecek. Bunları düşündürdüğü için kitabı sevmedim ama bırakmak niyetinde de değilim. Sınıf nöbetçisiymişim, sobayı yakmam gerekiyormuş, beni uyardılar. Benden öncekiler nasıl bir sıra izledi ki? Ben numara sırasına göre 20. kişiyim. Sıra bende olamaz! Gene de sobayı yaktım. Derslik kapısını kapatırsak akşama sıcakta otururuz. Orhan yardım etti, atölyeden parça getirdim. Arkadaşlar “Bal tutan parmağını yalar!” deyip güldüler. Mehmet Yücel konuştu: “Duvarcılar mala tuttuğuna göre, mala yalasınlar!”

Kar tıkır tıkır buz oldu, yollarda rahatız ama bu kez de kayıp düşme olasılıkları arttı. Topluca atölyedeyiz. İrfan Öğretmen bizi eşleştirdi. Ben gene Hasan Üner’le eş tutuldum. Dört masa, dört dolap taşınacak ama taşınacak yol zikzaklı, merdiven inmek çıkmak var. Dolapları boşaltıp hafifletiyoruz, yerine koyunca tekrar parçalarını ekleyeceğiz. Harun Özçelik biraz rahatsız, öğretmenler onu dersliğe gönderdiler. Hüseyin Orhan’a usulca “İyi ki sobayı yakmışım, Harun üşümeyecek!” dedim. Harun duydu, sevindi. İrfan Öğretmene dolap kilitlerini anımsattım, “Aklımda!” deyip koştu, Hasan’la yardım ettik. Öteki arkadaşlar önce parçaları taşımaya başladılar. Yusuf Asıl geldi, “Biz payımıza düşenleri taşıyoruz, sizin payınıza da dolaplar kaldı!” dedi. Bu kez öğretmen, “Siz payınıza düşeni taşıyıp yerleştirin, sonra da gelin buradan payınıza düşenleri alın!” Yusuf “Buradan da bize pay düşecek mi?” deyince öğretmen, “Çok değil şu üç dolapçığı taşıyın yeter ötesini bize bırakın!” Yusuf bir an durdu, şaka olduğunu anladı gülüp gitti. İşi biten parçaları arkadaşlar alıp götürdüler. Son dolabı da İrfan Öğretmenle birlikte biz taşıdık. Bugünkü çalışma sözümüz Arı Gibi. Arı gibi çalıştık, arı gibi taşıdık, arı gibi yerlerine yerleştirdik.

 

Biz bitirmek üzereyken 7. sınıf kızlarıyla Nahide Öğretmen geldi. “İki odada dolap var, ötekiler boş mu olacak?” diye sordu. Hamdi Öğretmen “Onların dolapları hazır, kamyon ne zaman giderse alıp getirecek!” dedi. Arkasından Sinanlı sözünü edince biz de anladık. Sahi bizim Sinanlı deposunda çok eşyamız var. İki piyano bunların başında. Ben bunları söyleyince Naci Öğretmen “Piyanolara gelinceye kadar daha neler var!” diye ekledi. Nahide Öğretmen “bize de bir şeyler çıkar umarım!” deyince ben, “Çok var, padişah çocuklarının giysileri, sultanların gelinlikleri bile var” dedim! Nahide Öğretmen bana “Sen nereden biliyorsun, rüyanda mı gördün?” diye sorunca, Naci Öğretmen gülerek “O bilir, çünkü onları kutulara dolduran vagonlara taşıyanlardan biri de odur!” dedi. Nahide Öğretmen bana bakarak, “Özür dilerim, bunu bilmiyordum!” diyerek gülümsedi. Konuşmalar yapılırken Namık Öğretmen geldi. Aynı konuşmayı Nahide Öğretmen Namık Öğretmene anlatınca, Namık Öğretmen, “İbrahim azını söylemiş, padişah çocuklarının sünnetlik giysileri, sultan kızlarının biberonları, cariyelerin peçeleri Hadım Ağalarının külahları bile var!”deyince herkes makaraları koyuverip katılasıya güldü. Nahide Öğretmen pencerelerin ölçülerini istedi. Hasan’la Yusuf koşarak pencerelerin enini, boyunu ölçüp verdiler: Perde dikilecekmiş. Namık Öğretmen, “Elbirliği ile revirimizi de yaptık, dileyelim bundan böyle hiç birimiz rahatsız olmasın, burası da böylece boş dursun!”  dedi. Naci İnan, Hamdi Bağ, İrfan Evren Öğretmenler Namık Öğretmene: “Dileğine katılıyoruz!” dediler. Bizden ses çıkmayınca, Namık Öğretmen hepimize “Ne o sizin niyetiniz bozuk galiba, dileğimize katılmadığınıza göre gelip buraya serilmeyi mi hesaplıyorsunuz yoksa?” dedi. Sonra bana sordu, “Doğru söyle neden sustun?” Ben de “Sizin yüzünüzden, sözünüzü ters söylediniz. Revirde hastalar yatar. Bu işleri bunun için yapıyoruz. ‘Revir bitti, Hayırlı olsun!’ sözünü beklerken, ‘İnşallah bundan böyle hiç birimiz rahatsız olmayız da burası böyle boş durur!’ tümcesi çok uzun, aynı zamanda iki değişik hükümlü, rahatsız olmamak, revirin boş kalması… Bunların dilek sözüyle başlaması beni yanılttı. Revirin boş kalması aynı zamanda bana boş dersleri de anımsattığı için duraksadım!” Namık Öğretmen, “Aman aman, sözümü geri aldım. Haklısın, hem de yerden göğe dek haklısın. Doktor gelmez, hemşire bulunmaz. Buna daha çok şeyler eklenir. En iyisi ben düzelteyim: İnşallah hasta olmayız, revirimizde doktorlar, hemşireler rahat rahat otururlar, bizler de arada gelir onlarla sohbet ederiz!” Birileri “Amin!” deyince herkes bir daha güldü.

 

Bizim, öğretmenlerle  konuşmalarımızı izleyen kızların durumu görülmeye değerdi. Önce ürkek bakıştılar, sonra sonra onlar da gülmelere katıldılar. Nahide Öğretmen ölçüleri alınca topluca gittiler. Biz araç-gerecimizi alıp atölyeye döndük. Dolaplar, masalar çıkınca atölye boşaldı. Benim dolabımın önü açıldı, rahatladım. Atölyeyi biraz topladıktan sonra arkadaşlar ayrıldı, ben kaldım. Ancak atölyenin açılması bana biraz soğuk geldi. Ya da ben öyle düşündüm. Akordiyonu çıkarmamla yerine koymam bir oldu, dersliğe gittim. Derslik nöbetçisi olduğumu geç anımsadım. Giderken birkaç parça da aldım. Gittiğimde sobanın alev alev yandığını görünce sevindim. Harun Özçelik rahatsız olduğu için dersliğe gönderilmişti, sönmemesi için sobayı sürekli dürtüklemiş. Soba yanınca soba nöbetçisi olarak bana iş kalmadı. Kitabımı bu gece bitirmeye kararlıyım, kimseyle konuşmadan okuyacağım. Dediğimi yaptım ama okuduğuma da pişman oldum: İnsanların içinde bu denli talihsizi, bu denli ailesinden kopmuşu olur mu? Eğer olursa birbirlerini bu denli de kolay bulabilir mi? Bu kitabı belki hiç unutmayacağım ama sanırım en az seveceğim kitap da bu kitap olacaktır. Hasan’a bunu söyleyerek kitabı geri verdim. Hasan bu kez bir yabancı yazarın kitabını, Kira Kiralina’yı önerdi. İnce bir kitap. Yarın Salih Ziya Öğretmen gelmezse hiç dersimiz yok, belki de dört saatte bitiririm.

İzmir-Kızılçullu’dan Ziya Fikri Özlen arkadaşımdan mektup gelmiş, Bekir Temuçin verdi. Oradaki müzik çalışmalarını sormuştum. Okulun iki akordiyonu varmış. Ayrıca keman grubu, mandolin grubu oluşturulmuş. Arkadaşla bir sınıf büyük olan ağabeyi mandolin çalışıyormuş. Ancak ikisi de müziğe karşı pek fazla hevesli değillermiş. Okullarında zeybek oyunları çok oynanıyormuş. Ayrıca oyun öğretmenleri gelip belli zamanlarda tüm öğrencilere oyun öğretiyormuş. Özellikle zeybek oynamak, tüm öğrenciler için zorunluymuş. Zaman zaman okul müdürü bile zeybeklere katılıyormuş. Arkadaşlara anlatınca inanmadılar, Hilmi Altınsoy mektubu elimden alıp okudu. Okul Müdürünün oyuna katılması arkadaşlara biraz ters geldi. Ancak kimi arkadaşlar Hidayet Öğretmeni örnek gösterip, “Olabilir, Hidayet Gülen Öğretmen bir okula müdür olsa oynamayacak mı?” diye soranlar oldu. Ayrıca bizim Müdürümüzün de tiyatro oyunlarına katıldığını kendi söylediği anımsatıldı. Mektubu alıp kitabımın arasına koydum. Arkadaştan ilk mektup geldiğinde bazı arkadaşlar olaya küçümseyerek bakmıştı. Şimdi kulak kabartıp yazılanları dinliyorlar. Ben de inadıma yazılanları ortaya döküyorum. İzmir-Kızılçullu hakkında giderek herkesin bir ölçüde bilgisi olmaya başladı. 400 dolayında öğrenci, 40 dolayında kız, tüm ders öğretmenlerinin tamam olduğu, tatil günleri İzmir içine çıktıkları, tarım çalışmalarını okul dışında yaptıkları, topluca zeybek oynadıklar hep biliniyor. Bunları benim mektuplarımdan öğrendiler.

Kira Kiralina’yı okumaya başladım. Panait Strati. Yazarı ilk kez duyuyorum ama galiba yurdumuzu bilen bir yazarmış. Osmanlı İmparatorluğu dönemimde bir çok yeri gezip dolaşmış. Babamın Bulgaristan, Romanya, Sırbistan’ı dolaştığı gibi Strati de İstanbul’dan başka İzmir, Şam gibi o dönemin büyük kentlerini gezmiş. Kitaptaki kişi de öyle. Çocuk denecek yaşta  bir işçi olarak dolaşıyor. “Çok yaşayan değil, çok gezen çok bilir” atasözüne uyarak yıllarca dolaşır. Sonunda Romanya’nın İbrail kentine yerleşmeye karar verir. Buraya nokta koydum, yarın devam edeceğim….

Yatınca okuduğum kitaptaki Adrien’le kendimi karşılaştırdım. Ben köydeyken kendimi cesur biri sanıyordum. Bu cesaretime güvenerek, kalkıp Edirne’ye gittim. Köydekilere göre onların yapamadığı bir işi yapmış oldum. Bu durumumla gurur duydum. Ancak Adrien 12 yaşında bu işi okumak için bir okula giderek değil bilinmedik yerlere giderek, aç, susuz, sözün tam anlamıyla sürünerek yaptı. Sonunda da kendine göre başardı. 18 yaşına geldiğinde başka bir Adrien olmuştu. Başlangıçta kendimi Adrien’e benzettim ama aslında hiçbir ilgisi yok. Belki zaman bakımından bir benzerlik var ; Adrien de altı yıl sonra İbrail’e dönüyor, şimdi kısaldı ama ben de altı yıl sonra dönmek üzere yola çıkmıştım. Adrien’in dolaşması belki de babamınkilere daha çok benziyor. Babamlar yedi kardeşmiş. 5’i erkek. Babaları bir kural koymuş, bekar kardeşler, yılın belli aylarında çalışmaya gitmek zorunda. Para kazanan, kazandığı para ile bedel ödeyip askerlikten kurtuluyormuş. O zaman Bulgaristan Prensliği Türkler için bu yöntemi düzenli uyguluyormuş. Babam kardeşlerin 2. en küçüğü. Bu nedenle uzunca bir süre dışarıda dolaşmış. En fazla kaldığı yerler de Vidin’le Killik arası; bir başka deyimle Tuna’nın Belgrat’la Karadeniz’e ulaştığı nokta.  Ancak babam Adrian gibi kimsesiz değil, çalıştığı yerler, ailenin daha önceki bireyleriyle de iş yapmış kimseler. Kandırılma, kötü davranma söz konusu değil. Zaten çalışma süreci de belli. Kasım-mart ayları arası. Sonraki zamanlar kendi işlerine dönüyorlarmış. Böylece Adrian’la babamın çalışma koşulları da çok farklı. Benzerlik salt evden ayrılıp gitme durumlarıyla sınırlı.

Adrian’ı düşünürken iki insanı daha anımsadım, bizim, köydeki çalışanımız Üzeyir ile fotoğrafçı Gültekin Ağabey. Üzeyir üstüne fazla bir bilgim yok ama ne olursa olsun, evini, ailesini bırakıp gelmiş, kimsesiz olarak el kapılarında çalışıyor. Üstelik çok çalışkan, tüm gücüyle ter toprak içinde durmadan iş sürüyor. Ne kazanıyor, kazandığını nereye harcıyor? Para biriktiriyorsa bunu kimin için biriktiriyor? Adrian altı yıl sonra geri dönüp bir yuva kurmayı tasarlamakta, oysa Üzeyir benim bildiğim 10 yıldır hiçbir değişiklik yapmadan aynı tempoyla el işlerinde çalışıyor. Öteki kimse de fotoğrafçı Gültekin Ağabey. Gültekin Ağabey Bulgaristan’ın Razgrad kentinde yaşarken Türklerle Bulgarlar arasında bir tartışma olmuş. Bulgar gençleri Türk mezarlığına saygısız bir saldırıda bulunmuşlar. Bu kez Türk gençleri onlara misillemede bulunmuşlar. Bulgar hükümeti, casuslar kullanarak karşı saldırıyı düzenleyenleri aza indirip cezalandırma yoluna sapmış. Sonunda sorumlular arasına Gültekin Ağabey de katılmış. Ancak durumu erken öğrenen Gültekin Ağabey, Bulgar polisinden önce davranıp, Edirne’ye geçmiş. Gültekin Ağabey de Adrian gibi küçük bir çocuk değil ama ailesinden kopup bir başına kalması gene de acı verici bence. Nitekim Gültekin Ağabey yüksek öğrenimini yarıda bırakmış, gönlünden geçirdiği yaşam çizgisini çizememiş, günlük ekmeğini çıkaracak bir mesleği yeğleyip belki de sevmediği bir yaşam biçimine boyun eğmek zorunda kalmış. Adrian’a benzeyenleri araştırırken burnumun dibindeki iki arkadaşı en sonra anımsamamı affedilmez bir saygısızlık olarak düşündüm. Arkadaşlarım, Emrullah ile Hüsnü. Bu iki arkadaş da geleceklerini düzenlemek için ölümü göze alıp bir çok tehlikeli yolu kat ederek yurdumuza gelmişlerdir. Şansları yardım etmiş bizim okula alınmışlardır. Ya bu okul işi olmasaydı durumları ne olacaktı? Şimdi iyiler ama gene de aile özlemi açısından ikisi de birer Adrian’dırlar bence. Anneleri ne durumda? Babaları onları özlemiyor mu? Bunları düşünmek bile insanı dertli eder. Belki de onların da birer sevgilisi vardı. Onları düşünmeleri bile başlı başına insanın içini karartır. Hüsnü Yalçın’la Emrullah Öztürk’e bir şey demiyorum ama içimden bir ses, “Onlara karşı bir insanlık borcun var, onu ödeyemeyecek olsan bile bari saygısızlık edip canlarını daha fazla sıkma: Bu senin insanlık görevindir!”

 

5 Aralık 1940 Perşembe

 

Boynumda gene bir burukluk var. Ağrı yapmıyor ama sanki ağrımaya başlayacakmış gibi bir durum seziyorum. Hüseyin Orhan, “Önemli değil, nasıl olsa reviri yaptık, hastalanırsak gider yatarız!” diyor. Kadir bu söze güldü: “Revirde yatmaya gelince sana zor sıra gelir, oranın hazır müşterisi var, yataklar şimdiden daha dolmuştur. Aramızda o tür hesapları yapanların sayısı çok!” dedi. Ben, şaşırmış gibi sordum: “Bunları konuşanlar oluyor mu?” Kadir, “Konuşmaya ne gerek var, onlar her fırsatı kendi çıkarlarına kullanmayı konuşmadan sürdürürler!” diyerek fazla bir açıklama yapmadığı gibi ad da vermedi. Her zamankinin tersine bu sabah kahvaltıya Fikret Madaralı Öğretmen geldi. Paltosuyla oturdu. Yalnız olduğu için olacak çabuk kalktı. Öğretmen kalkınca Salih Baydemir: “O şimdi kooperatife uğrar!” deyip arkasından koştu. Hava oldukça soğuk, yemekhane kapısı esintilere karşı olduğundan dışarıdan farksız. Fazla eğlenmeden dersliğe gidiyoruz.

Bugün tek dersimiz bir saat Türkçe. Zil çalınca biz toparlanırken öğretmen geldi. Günaydınlaştıktan sonra bana bakarak, “Geçen derste neler konuşmuştuk bana anımsatır mısın?” dedi. Yanıtladım: “Siz, kar üstüne yazılmış yazılar okudunuz, biri Yahya Kemal Beyatlı’dan, biri yabancı yazar, biri de Orhan Seyfi Orhun’dan” dedim. Sustum. Öğretmen gülerek, “Bak bu çok önemli, bir yazarın kitabı, şiiri ya da öyküsü okununca o yazar artık yabancı olmaz, o kendisini tanıtmıştır. Karda Tren yolcuğunu okuduk. ” Öğretmenin sözünü keserce “Emil Zola!” dedim. Öğretmen, “İşte böyle, Emil Zola bundan böyle yabancı sayılmamalı ; tersine onu daha yakından tanıyıp yapıtlarını okumalıyız!” deyip tahtaya döndü. Elinde bir defter vardı, ondan sayfalar çevirip tahtaya tümceler yazdı. Akacak kan damarda durmaz-Sakla samanı, gelir zamanı-Gülme komşuna, gelir başına-Denize düşen, yılana sarılır-Eken biçer, konan göçer. Bu beş tümceyi öğretmen önce kendisi okudu. Bunları daha önce duyup duymadığımızı, bir özelliği olup olmadığını sordu. Önce birkaç arkadaş arkasından arkadaşların çoğunluğu atasözü olduklarını tekrarladılar. Öğretmen, “Tamam!” dedikten sonra, tümcelerin anlamlarını sordu. Anlamları da açıklandı. Bu kez “Bu tümcelerin yüklemlerini bulalım!” dedi. Az durduktan sonra “defterlerinizi çıkarın, bu beş tümcede görevini bilemediğiniz sözleri yazın!” dedi. Akacak, düşen, eken, konan, sözlerini yazıp arkama yaslandım. Yan gözle Sami Akıncı’ya baktım Sami eline kalem bile almamış öyle bakıyor. Öğretmen Önce Sami’ye baktı. Başını bizim tarafa çevirdi bana, “Ne yazdın?” diye sordu. Yazdığım dört sözcüğü söyledim. “Bunların nesini öğrenmek istiyorsun, tümce içindeki görevlerini mi yoksa sözcük türleri açısından değişkenliklerini mi?” Ben, “Sözcük türlerini biliyorum: Akmak, düşmek, ekmek, konmak mastarları ama burada tamlayıcı sıfat olarak kullanılıyorlar. İşte bu kuralı bilmiyorum. Akacak kan, içilecek su, yürünecek yol, yazılacak yazı. ” Öğretmen gülerek “Dur, dur, duuur!” dedi. Bu kez Sami parmak kaldırdı, benim yanlışımı düzeltmek istediğini söyledi. Öğretmen biraz duraksayarak: “Söyle bakalım!” deyince Sami, “Arkadaş, sıfat dedi, sıfat değil zarf tamlaması olacak!” deyince öğretmen kendi kendine konuşur gibi, “Yaaa, öyle miiii?” diye karşılık verdi. İkimize de bakarak, “Size daha sonra sıra gelecek, bakalım arkadaşlarınız neler buldular?” deyip ön sıralardaki arkadaşlara sormaya başladı. Yusuf Asıl “sakla” sözünde tökezledi. Saklarım, saklarsın diye çekim yapmaya kalkıştı. Daha doğrusu emir kipi ile geniş zamanı karıştırdı. Bekir Temuçin, Yusuf Asıl’a yardım etti. Öğretmen 53 Ali Önol’un yazdıklarına baktı, gülme sözcüğünü sordu. Ali, sakla sözcüğü ile gülme sözcüğünü birmiş gibi düşünüp az önceki sözleri tekrarladı: Gülerim, gülersin, güler. Öğretmen aynı sözü, Abdullah Erçetin’e, Hüseyin Serin’e, Fettah Birick’e, Yakup Tanrıkulu’na sıra ile sordu. Zil çalınca, “İşte bu olmadı!” dedi. Arkasından da “Her şey istediğimiz gibi olmuyor. Olmayanlara biz toptan ne diyoruz?” deyince Sami Akıncı hazır bekliyormuş, birden “Olumsuz!” diye bağırdı. Bu kez öğretmen 53 Ali Önol’a bakarak, “Gül-gülme, bil-bilme, gel-gelme, çalış!” dedi, arkasından da “Bunun devamını benden sakın bekleme!” deyip gülerek ayrıldı. Ali Önol biraz üzgün yerinde otururken Mustafa Saatçı karşısına dikilip işaret parmağını uzatarak “Çalış!” dedikten sonra yumuşak bir sesle, “Korkma evladım , ben arkasını da getireceğim: Çalış-maaaa!” diye bağırdı. Mustafa Saatçı’nın şakası herkesi güldürdü. Dersin gergin havası birden bire değişti. İkinci derste daha sessiz bir ortam oluştu. Bu konuşulmadı ama sanırım çok arkadaş, “Sesimizi duyar da gene Okul Müdürü gelir!” kaygısıyla sessizliği yeğlediler. Ancak İsmet bir ara yüksek sesle bana, “Dayı sizin, zarf-sıfat çatışması ne oldu, haftaya mı kaldı?” diye sordu. Ben, “Bizim zarf-sıfat çatışmamız yok, Sami dalgınlıkla öyle söyledi, söz konusu sözcükler sıfat görevindeler!” dedim. Sami’den bir ses çıkmadı. Halil kolumu dürttü, bana: “Gene duramadın, öğretmen Sami’yi mahcup etmedi. Sen buna üzülürken yeğenin bilmeden sana fırsat verdi, taşı gediğine koydun!” dedi. Gerçekten de öyle oldu. Çok bilen çok yanılırmış, Sami çok biliyor, onun da ara sıra yanılması doğaldır.

Kira Kiralina’yı okudum. Kitap üç bölüm ya da üç ayrı olay anlatılıyor. Üçü de birbirine benziyor. Yazarın başka kitapları da varmış. Az sayfalı, küçük kitaplar, alıp alıp okuyacağım. 2. dersin sonunda Fevzi Üner geldi beni çağırdı, “Fikret Madaralı Öğretmen seni kooperatifte bekliyor!” deyince yüreğim hopladı: Kooperatifte önemli bir şey mi oldu acaba? Koşarca gittim. Öğretmen oturuyordu, “Gel bakalım seninle biraz konuşalım, bana söyleyeceklerin var, sanıyorum!” dedi. İyice şaşırdım, karşısında suçlu gibi durdum. Öğretmen “O çalınan ayakkabıların bunlar mı?” diyerek ayaklarımı gösterdi. Konuyu anlayınca içim rahatladı. Öğretmen “Dost başa düşman ayağa bakar derler. Ben düşman değilim ama merak ettiğimden  baktım, hemen de bu mu diye sordum!” Ben, “Öğretmenim, onları karda, çamurda giymiyorum!” Öğretmen “Nasıl oldu o olay, bana olduğu gibi anlat!” dedi. Olayı, ayrıntılarıyla olduğu biçimde anlattım. Hiç beklemediğim bir soru sordu. “M. O. ’nun bir başka suç ortağı olabilir mi? Bir arkadaş da istemişti dedin ; o arkadaşınla anlaşıp satmayı düşünemezler mi?” Bunu hiç düşünmediğimi, bizim sınıftaki arkadaşımdan kesinlikle böyle bir şey beklemediğimi, üstelik ona istediği zaman giyebileceğini söylediğimi belirttim. “Zaten zaman zaman giysilerimi de alıyor. Temiz, titiz kullanıyor. Bu nedenle onun bana zarar vereceğini düşünmüyorum!” dedim. Bu kez:

 “Sen çok güzel bir iş yaptın, bir arkadaşının yaptığı yanlışı ortalığa döküp işin ayyuka çıkmasını, sonunda onun cezalanmasını belki de okuldan atılmasını önledin. Bu sanırım onun buradaki okul yaşamını noktalayacaktı. O günler bana bunu söyleseydin, ben de sana, bu yaptığını önerecektim. Bu olayı duyduğum günden beri o çocuğu izliyorum: Sakin, uslu akıllı birine benziyor. Bundan böyle de gözlerimiz üstünde olacak. Bir hata yapmış, bunun kötü bir şey olduğunun ayırdına varır da bir daha bu duruma düşmez. Böyle olunca da bir insan kazanılmış olacaktır. Henüz çocukluk çağını aşamamış, görüp sevdiklerine kolay yoldan kavuşmayı çocuklar çoğunlukla denerler. Bu istek her çocukta vardır. Ama her çocuk bunu sürekli denemeye dönüştürmez. Yapanlar, çoğunlukla bir kez dener, bir daha böyle bir ayıba yanaşmaz. M. O. ’dan da bunu umarak olayı kapatıp geçelim. Hoş olay tümden kapanmış değil, hepimiz izliyoruz, izlemeyi sürdüreceğiz. Ben bu olayı kimden duydum biliyor musun? Müdür Beyden. Müdür Bey Hidayet Gülen Öğretmenden dinlemiş. Hidayet Öğretmen de öğrencilerinden. Aslında olay hep biliniyor ama, senin hoşgörün nedeniyle M. O. öğrencilik şansını sürdürüyor. Senden bunu bekliyordum, beklediğimi yaptığın için takdir ettim. İnsanların kusurları her zaman cezalarla düzeltilmez. Hoşgörü de insanın başka insanlara karşı bir görev utkusudur. Yeri geldiğince bunu kullanmak bizi daha mutlu eder. Yaşayıp göreceksin. bu olay sana birkaç bakımdan ders olacaktır. İşin bir de o yanı var. Umarım sen işin bir de o yanını düşünmüşsündür. Şimdiye dek dikkat etmedinse köyüne gidince bu kez gözle; köyün en varsılı ile en yoksulunun kapı kilitlerini karşılaştır. Biri entipüften bir kilit takmıştır: ‘Hırsız, benim neyimi çalacak?’ diyerek kapısını çekip gider. Varsıl asla böyle diyemez. O değme hırsızın açamayacağı türden kilitleri birden fazla koymayı düşünür, genellikle de bunu uygular. Çünkü çalınacak çok nesnesi olduğunun, kullandıklarının bir çok insanı kıskandırdığının ayırdındadır. Bunları sen de düşünmelisin. Senden, giymek için ayakkabını isteyen arkadaşın gibi, giymek istediği halde gelip isteyemeyen arkadaşların da vardır. İşte bunların isteklerini ölçmek elimizde değildir. Biri o denli ister ki, bu istek onu çalmaya dek sürükler. Ötekiler, bu isteklerini gene kendi düşünceleri içinde tutabilirler. M. O. neden arkadaşın Halil’inkileri almadı da seninkileri aldı? Belki bunları hiç düşünmedin ama düşünmüş gibi davrandın. Bu da bizim senden beklediğimizdi. Yanılmadığımıza sevindik!”

Öğretmen sözü değiştirip kooperatife geçti. Okul Müdürümüz çalışmalarımızdan çok memnunmuş. Nisan ayında okulun döner sermayesiyle işbirliği yaptırıp daha geniş bir çalışma alanı açtıracağını düşünüyormuş. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenle Naci Birkök Öğretmen bu konuda araştırma yapıp rapor hazırlamışlar, rapor Milli Eğitim Bakanlığına sunulmuş. Aynı çalışmalar daha önce Kızılçullu’da uygulandığı için Bakanlığın izin vereceği bekleniliyormuş. Öğretmen gülerek, “Senin köylülerin karpuz satmalarını kolaylaştıracak bir yer olmasını istemez misin?” diye sordu. Ben, “İsterim!” dedim, sustum. Ben susunca öğretmen açıkladı: “Lüleburgaz’da bir satış yeri olacak. Bahçelerden çıkanlar, halka sunulacak. Bu arada, gerektiğinde okul için alımlar yapılacak, Öğretmen aileleri için alış-veriş yeri burası olacak (Alpullu’daki memur kooperatifi gibi). Daha ucuz olacağından isteyen gelip oradan alışveriş yapabilecek!” Zil çalınca öğrenciler geldi. Öğretmen “bunları daha etraflı konuşacağız” deyip ayrıldı. Öğretmenin anlattıklarını, arkadaşlara iletmeye hazırlandım.

Öğle yemeğine giderken havanın daha da soğuduğunu anladık. Herkes titreme numarası yapıyor ama işin doğrusu titretecek ölçüde soğuk var. Bugün atölyede ne yapacağız? Yemekten çıkar çıkmaz dersliğe koştuk. Çoğu soba başında ayakta. Oturanlar bağırıyor: “Çekilin sıcağımızı engellemeyin!” Tartışma başladı: “Soba başına uzun boylular gitmesin!” Mehmet Yücel soruyor: “Kim çıkardı bu kuralı?” Bir kaç kişi birden yanıtlıyor, “Bu bir cüce kuralıdır!” Bu söze en çok Bekir Temuçin sinirlendi. Ancak Bekir, uzun boylulardan çok, Yusuf, Hasan, Hilmi, Kadir gibi kısa boylulara çattı: “Neden tepki göstermiyorsunuz?” Zil çaldı, tartışma akşama kaldı. Atölye oldukça soğuk. Herkes ellerini ovuşturuyor. Naci Öğretmen, “Neyse ki işimiz içerde, şimdi çatılarda da olabilirdik. Geçen yılı anımsayın!” deyince Yusuf duramadı “Sahi biz geçen yıl bu soğuklarda çalıştık mı? Ben unuttum!” dedi. Arkadaşlardan gülenler oldu. Yusuf sinirlenerek, “siz unutmadınız mı?” diye bir daha sorunca, Salih Baydemir, “Sen unutursun doğal olarak, sen zaten çatıya çıkmadın ki, yerlerde pinekliyordun. ” Beni gösterek, “Bir de ona sor bakalım, belinden iple bağlı saçaklarda titreyen oydu” deyince İrfan Öğretmen Salih Baydemir’e: “Vay insafsız beni görmemiş gibi konuşuyor, ben yok muydum oralarda?” Bu kez de Naci Öğretmenle Hamdi Öğretmen İrfan Öğretmene çıkıştılar: “Vay insafsızlar, bizi hiç mi görmediniz oralarda?” İrfan Öğretmen, “Kusura bakmayın soğuktan gözlerim yaşlandığı için etrafımı göremiyordum, sahi sizler de vardınız, seslerinizden anımsar gibiyim, aşağılardan bize gayret diliyordunuz!” deyince, Naci Öğretmen gülerek, “İşte bu güzel, içindeki haseti bir yıldır kapalı tutmak her yiğidin harcı değildir. Neyse ki şimdi söyleyip boşaldınız, içiniz rahatlamıştır. Bundan böyle tüm çatılara birlikte çıkarız. Kimse ötekinin gözüne batmaz!” Bu kez Hamdi Öğretmen “Eyvah eyvah, sizin zıtlaşmanız Yusuf’un işini bozdu, bundan böyle o da mı çatılara çıkacak?” Yusuf herkesten önce güldü, yavaş bir sesle “Ben zaten çıkıyordum, ama onlar kadar önlere gitmedim!”

Hamdi Öğretmen ellerini bir birine vurarak, “Haydi bakalım, yeni çalışma planlarını uygulamaya başlayalım!” deyip yapacaklarımızı anlattı. Önce hepimiz 50x60 ölçüsünde birer kontrplak kesip düzgün duruma getireceğiz. Bir köşesine adımızı numaramızı yazıp öğretmenlere göstereceğiz. Bunları resim çizerken kullanacağız. Harun Özçelik hemen sevincini gösterdi: “Resim öğretmeni gelecek!” Naci Öğretmen Harun’a “O nedenmiş, biz resim çizemez miyiz ki?” Sonra da açıkladı. “Bizim bundan sonraki çalışmalarımız yarı yarıya resim üstüne olacak!” Az durduktan sonra, “Bizde resim çizimdir, çizimlerde bu tahtaları kullanacağız!” Tahtaları İrfan Öğretmenle ölçerek kesip arkadaşlara dağıttık. Kontrplaklar zımparalanıp, iki yüzü de cilalanacak. Gomlak cila. Herkes bir köşeye çekilip işine başladı. Bizler çalışırken öğretmenler bakıp bakıp güldüler. Ne konuştukları duyulmuyordu ama bizi konuştukları belli oluyordu. Bir ara İrfan Öğretmen Yusuf Asıl’a “Canın mı sıkkın, hiç konuşmuyorsun!” dedi. Yusuf, yarışta geri kalmamak için çalıştığını söyleyince öteki öğretmenler de güldüler. “Durum anlaşıldı, sizi susturmak için yarışlı işler vermek gerekiyormuş. Bundan böyle hep bu yöntem uygulanacak!” dediler. Bu çizim tahtalarını hazırlama aynı zamanda bizim bundan sonra yapacağımız mobilya çalışmalarımızın da başlangıcı olacakmış. Görevimiz salt marangozluk değil belki de çoğunlukla mobilyacılık olacakmış. Naci Öğretmen, “Ya, çocuklar; sizin gittiğiniz köyde yeni yapılmış bir okul olabilir. Zaten yasanıza göre size ev de yapılmış olacak. O zaman siz köyünüzde bina çatısı yapacak değilsiniz. Ama okulunuza, evinize hatta sevdiğiniz insanlara pekala bir masa, bir dolap yapabilirsiniz. Bu, geçen yıl kitaplığa yaptığımız, geçen gün revire götürdüğümüz dolaplar gibi yağlı boya da olur, yeni çalışacağımız türden cilalısı da olabilir. Tek tek çalışıp yapılacak cilalı dolaplar ya da masalar ince işçiliği nedeniyle çok değerli tutulur. İşte sizler, köylerde ders dışı çalışmalarınızda bunları yapabilmelisiniz. Yapabilmeniz için de burada dikkat kesilip nasıl yapıldığını iyi öğrenmelisiniz!”

Naci Öğretmen susunca Hamdi Öğretmen gülerek, “Hiç bana bakmayın, arkadaş o denli güzel anlattı ki benim ekleyecek bir sözüm olamaz. Belki şunu söyleyebilirim: Okulunuz, eviniz, sizden bu tür işleri isteyecek, siz bu istekleri karşılamak zorunda kalacaksınız. İsterseniz işi tembelliğe vurup çarşıdan, pazardan para vererek sırtlayıp getiririsiniz. İsterseniz ‘Bunlara gerek yok!’ deyip baba yadigarı çanak çömlekle yan yana oturabilirsiniz. Bu sizin paşa gönlünüzün seçimi olacaktır. Ancak siz sonsuza dek tek yaşamayacaksınız. El kızı, ‘ben bir çobanla evlenmedim, benim eşim bir öğretmen, çocuklarımı da bir öğretmene yakışacak düzeyde yetiştirmek istiyorum!’ derse durum kesinlikle değişecektir. Bunları da şimdiden düşünmelisiniz!” Bu kez İrfan Öğretmen gülerek Hamdi Öğretmene, “İyi ki söyleyecek sözün yokmuş, bir de olsaydı kim bilir neler söyleyecektin! Sözüm yok dediğinde ben de sandım ki benim gibi sahiden konuşmayacak. Kısacası benim yokumla senin yokun çok farklıymış. Bakın ben, hemen sustum!”  İrfan Öğretmen sustum derken paydos zili çaldı. Hamdi Öğretmen, “Söyleyecek çok sözün olduğunu biliyoruz, niçin söylemediğini de bize paydos zili duyurdu, gelecek derslerde dinleyeceğiz!” dedi. Biz de, birbirimizle “Bekleyeceğiz!” derce bakıştık. Öğretmenler gülerek ayrıldılar.

Hava çok soğuk olduğundan atölyeyi kapatıp kooperatife gittim. Alt kat olduğu için kooperatif sıcacık. “Burası sıcak!” deyince Salih Baydemir, “soğuk olsa burada durur muyuz ağabey?” dedi. Haftalık alımlar bitmiş durumda. Özellikle yiyecekler için haftada iki alım gerektiğini söylediler. “Çarşamba günü öğleden sonra izin alabiliriz!” dedim. Sonra da “Neden öğleden sonra olsun, öğleye dek derslerimiz boş. Okul Müdürümüz kooperatifi çok önemsediğine göre dersler boş geçtiği sürece sabahtan izin alırsak daha iyi olacaktır. Önce öğretmene duyurup, olurunu alınca ötesini biz çözümleriz. ” Arkadaşlar buna sevindiler. Alıcıyı “Yok!” diye yanıtlamak ayıp oluyormuş. Kimi çocuklar “Neden yok?” diye diretiyormuş bile. Fikret Öğretmenin söylediklerini arkadaşlara ayrıntılarıyla ilettim. Çok sevindiler. Bir süre varsayımlar üreterek salt Lüleburgaz’ın değil tüm Trakya’nın aranan kooperatifi olabilirliği üstünde duruldu. Yemeğe, olağanüstü bir iyimserlik içinde biraz daha az titreyerek birlikte gittik.

 

Yemekten sonra derslikte çalıştım. Ahmet Gürsel Öğretmene soracağım soruları hazırladım. Bana gönderdiği mektubu bir daha okudum. Öğretmen nedense mektubunda “Öteki arkadaşlarınızın da seninle Sami gibi çalışıp başarılı olmasını diliyorum” diyor. Öğretmen sanırım mektubu arkadaşlara okuyacağımı düşünüp böyle söylüyor. Ben bu mektubu okusam birileri çıldırır, birileri de “Mektubu, kendisi yazmıştır!” deyip çıkar. İzmir-Kızılçullu’dan gelen ilk mektuba öyle diyenler olmuştu. İlk Öğretim Dergisinden okuduğum yazı için de önce inanmadılar, sonra sonra dikleşmeler kesildi. Öğretmene iki soru sormaya karar verdim. 1. Cebir, ikinci dereceden önce bir bilinmeyenlilerin, denklem çözümü…2. Geometri. Geometride daireleri çalışırken “bir daire üstünde iki açı çizilmiş, açının biri daire merkezinde biri da daire merkezini aşıp çember üstüne çıkmış. Çember açı, merkez açının yarısına eşittir. Ya da merkez açı çember açının iki katıdır. ” deniyor. Bu bir teorem olduğuna göre ispatını hangi yolla yapabilirim? Ben bunu kendi aklımdan buldum ama, bulduğuma da inanamıyorum. Merkez açısını esas alarak, açı karşısını bir kenar varsayıp bir üçgen oluşturdum. Bu kenar uçlarından merkez noktasını birleştirip iki ikizkenar üçgen çıkardım. Üçgenlerin iç açı toplamları kuramına dayanarak merkez üçgenine eklenen iki dar açı, üst çember açısından eksilmiş olacağından merkez açısı çember açısının iki katına yükselmiş oluyor. Ben bunu çizimle de gösteriyorum ama bir güvensizlik de duyuyorum. Öğretmenin bana verdiği kitabını karıştırırken gördüm, kitabın boş yerlerine yapılan benzer biçimlerde radyan sözü geçti. Radyanı, daire merkezinden çizilen bir açının karşısına düşen yay parçası olarak algıladım. Bunun, yakınlarda bana bir yararı olacak mı? Bunları sormakta kararlıyım. Çizimleri yapıp göndereceğim. Dairelerde belli başlı kural: Çemberin çap uzunluğuna bölünmesiyle elde edilen sayı. 3. 1416, yani Pi sayısı dediğimiz değişmez değer. Bunun radyanla nasıl bir ilişkisi olabilir? Sami bu konuyu çalışmadığını söylüyor. Bunlar ileriki sınıflarda Trigonometri bölümünde görülecekmiş.

Sami doğru da söylemiş olabilir, savuşturma da yapabilir. Ahmet Gürsel Öğretmene mektup yazmadığını söylemişti. Oysa Ahmet Gürsel Öğretmen, “Sami Akıncı’nın mektubuna cevabı geciktirdim, kusura bakmasın selamlarımı, sevgilerimi ilet!” diye yazdı. Öğretmenin salt selamını söylemekle yetindim; bekledim doğruyu söylemesini, Sami oralı bile olmadı. Böylece ikimiz de karşılıklı olarak birbirimizden bir şeyler saklıyoruz. Ancak Sami bu konuda çok usta; üç yıldır arkadaşlarla olan ilişkilerde hep ayrı durdu, kendini arkadaşların dışında tuttu. Kimi zaman okul yönetimiyle olan gerginliklerde Sami, bizden değilmiş gibi rahattı. Daha başlangıçta, Edirne-Karaağaç’ta giysi daha doğrusu kasket olayında ağzından tek bir söz çıkmadı. Onun ilkokuldan sonra bir süre bir dairede ya da benzer bir yerde çalıştığını, ayrıca ortaokula da gidip, 1. , 2. sınıfları okuduğunu söylüyorlar; bu alışkanlığını oralarda mı kazandı diye düşündüğüm oldu. Ben ya da her hangi bir arkadaşımız, yararımıza ya da zararımıza olsun bir söz duyduğu zaman hemen ortaya getiririz. Sami asla bunu yapmaz. Her hangi bir konu bir gün ortaya dökülür de çözülürse Sami en fazla “Ben bunu duymuştum!” diyebilir. Böylesi bir huy iyi midir, insana ne kazandırır? Bilemiyorum ama ben böyle yapamam. Sami’nin Ahmet Gürsel Öğretmene mektup yazdığını bildiğimi saklamak bile bana ters geldi. Oysa bunu ben Sami’den saklamış değilim. O olayı biliyor, ben onu mahcup etmemek için sustum. İşte bu susuşumdan rahatsızlık duyuyorum. İşin bir başka ilginç yönü, Sami’nin çok bencilce tavırlarını ders öğretmenleri her gün görüyor. Bazen de bir şey söylemeden, onun bu yönünü bildiklerini belirtiyorlar. Örneğin Ahmet Gürsel Öğretmen derslerinde soru sorduğu zaman Sami ile birlikte parmak kaldıran olunca kesinlikle ilk sözü Sami’ye vermemektedir. Fikret Madaralı Öğretmen baştan beri Sami’ye öteki öğretmenler gibi bir ayrıcalık tanımamıştır. Buna karşın Sami’nin sanat derslerine karşı ilgisizliğini bir kusur olarak düşündüğünü, bunun ayrıca başka öğrenciler üzerinde olumsuz etki bırakacağını Sami’nin kendisine söylemiştir. Ne var ki, Sabit Soysal Öğretmenden başlayan bir göz yumma, önce Okul Müdürüne sonra yönetici Ömer Uzgil’e geçmiş, Sami Akıncı Ömer Uzgil Öğretmen ayrılıncaya dek onun memuru gibi yönetim işlerinde çalıştırılmıştır. Sonradan gelenler bu durumu öylece benimsemiş, Sami Akıncı’nın ayrıcalıklı durumu böylece sürüp gitmiştir. Şimdilerde okul kooperatifiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bir seçim yapılmış, Sami seçilememiş, kooperatif yeniden oluşturulup seçimle gelen bir grup tarafından yönetilmektedir. Durum böyleyken eski alışkanlıklar sürmekte, Sami Akıncı aranınca bizim sınıf arkadaşlarının çoğu Sami Akıncı’nın kooperatife olabileceğini söylemekte, öteki sınıflardaki çocuklar sık sık kooperatifte Sami Akıncı aramaktadır… Arasınlar bakalım; burada bulamayacaklarını bir gün elbet onlar da öğreneceklerdir (!).

Lüleburgaz’a geldiğimizden beri sözü edilen Alman Ahmet (Usta ) kooperatife geldi. Gülerek satıcılığı öğrenip öğrenmediğimizi sordu. İçimizde en küçük olan Fevzi Üner’e kooperatifin sıradan bir dükkandan farkını anlatmasını istedi. Fevzi çok güzel açıklama yaptı. Alman Ahmet (Usta) konuşmalardan hoşlandığını belirtince, önce Almanca üstüne soru sormayı tasarladım. Sonra bundan vazgeçip sözü savaşa çevirdim. Önce izin istedim. “Sor bakalım ; ama ben askerliğimi er olarak yaptım, bilgim olsaydı çavuş olurdum!” deyip güldü.

“Arada radyodan savaş haberlerini dinliyorum. Alman ordusu A komutasında bugün Peşte’ye girdi, B komutasında bir başka birlik Karlov’a girdi deniyor. Ara sıra da bu A ya da B komutanlar hakkında bilgi veriliyor. Bunlardan başka bir çok yere girdiği söylenen bir de Wehrmacht var. Bu da sayısız yere girdi ama bunun için bir açıklama yapılmadı. Ya da yapılan açıklamaları ben duymadım!” Alman Ahmet güldü: “Sorun kolaymış, bunu erler de yanıtlar!” dedikten sonra:

 “Almanya, topyekün bu savaşa hazırlandı. Geçmiş savaşlarda yaptığı hataları yapmamak için bu kez çok planlı bir ordu kurdu. Savaşacağı devletleri iyi bildiğinden her biri için özel ordular kurdu. Ayrı ayrı devletlerle savaşacak bu ordulara çok yetenekli komutanlar yetiştirdi. Örneğin A dediğin komutanın ordusu Macaristan’ı almakla görevli, B dediğin de Çekoslovakya’yı almakla görevlendirilmiştir. Bunları, Almanya’nın savaş açtığı öteki devletler için de çoğaltabiliriz. Ayrı ayrı devletlerle savaşan bu orduların başındaki komutanların her biri ün salmıştır. Ancak tüm bunların bağlı olduğu bir de başkomutanlık vardır. Bu bizde de vardır. 1. Ordumuzun başında bir Orgeneral vardır. Bunu siz de biliyorsunuz, buraya da geldi: Orgeneral Fahrettin Altay. 2. Ordunun, 3. Ordunun başında da birer Orgeneral bulunmaktadır. Bu komutanlar Cumhurbaşkanına bağlıdır. Böylece Türk Ordusunun genel komutanı bizde Cumhurbaşkanıdır. Cumhurbaşkanımızın buyruğu altındaki tüm güçlere biz Türk Ordusu diyoruz. İşte Almanya’da da buna benzer bir üst birlik vardır. Tüm Alman Orduları, A’dan Z’ye dek uzasa da Alman Devlet Başkanına bağlıdır. Alman Devlet Başkanı Adolf Hitler olduğundan şimdiki durumda Başkomutan odur. Bizdeki Türk Ordusu karşılığı olan Alman Ordusuna bir ad takmışlar: Wehrmacht! Bu bir kişi değil, büyük güçler anlamına gelen, Alman diktatörü Adolf Hitler’in komutasındaki Alman güçleridir. Wehrmacht, söz olarak Alman dilindeki karşılığından çok, DÜNYADA YENİ BİR DÜZEN KURMAK ya da YENİ DÜNYA DÜZENİ karşılığı bir deyim!”

Gülerek  “İşte bu güçler, önce dost olduklarını duyurdukları Romanya’ya girdi, yönlerini de Bulgaristan’a doğrulttular. Bulgaristan’da da durmayacaklar. Yunanistan’a da girecekleri besbelli. Yunanistan’a onlar girmezse İngilizler çıkacak. İtalya, Yunanistan’ı dize getiremediğine göre Almanya, Yunanistan’ı İngiltere’ye bırakamaz!” dedi. Bakıştık kaldık. Arkadaşım Sefer Tunca da kooperatife gelmişti iyice telaşlandı. “Annem, babam Yunanistan sınırında onlara bir zarar olur mu acaba?” diye içli içli söylendi. Alman Ahmet’e (elektrik santralı makinisti) sorduğuma bir bakıma pişman oldum. Gerçi o, bizi korkuttuğunu fark edince teselli edici sözler de söyledi. Adolf Hitler’in Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’ye dostça mektup yazdığını, eski dostluğun devam edeceğini söylediğini anımsattı. “Öyleyken günden güne savaşın sıkıntıları artıyor. Gece ışıklandırmalar durduruldu. Geceler büsbütün karardı. Lüleburgaz’a şimdi gitseniz, sizin kaldığınız o gece aydınlığını göremezsiniz!” dedi. “Kooperatif alımları sıralarında ‘Yakında fiyatlar artacak!’sözleri duyuyoruz” deyince Alman Ahmet “Savaşlarda önce yasaklamalar gelir, arkasından da gizli gizli fiyat artışları başlar. Yasaklar daha çok fiyat artışını getirir!” deyip ayrıldı. Alman Ahmet askerde er imiş ama Üsteğmenin sözlerini tekrarladı. Bunu Sefer’e söyleyince: “İyi ki ermiş, bir de subay olsaydı kimbilir daha neler anlatırdı!” deyip güldü. Yat zili çalınca, biraz buruk olarak yatakhaneye gittik. Yatınca da enine boyuna bunları düşündüm. Kendimi, yıllar sonra okula kavuştuğum için bir ara şanslı saymıştım. Oysa durum pek de öyle görünmüyor. Gerçi şu anda okulumun korunağı altında sıcak yatağımda yatıyorum, okulumun verdiği bilgilerle değişiyorum, köy dışında da iş yapacak becerilerle donanıyorum; bu da büyük bir şanstır ama bu şans, pekala daha yararlı yemekler yiyerek, daha çok bilgiler öğrenerek olsa çok daha iyi olurdu. Üstelik, sürekli tedirginlik içindeyim. Yaşayanlarla değil de okuduğum romanlardaki kişilerle kendimi karşılaştırmaya başladım. Ahmet Cemal miyim? Koca Ali mi, Kuyucaklı Yusuf mu, yoksa Adrian mı? Cihan Şampiyonlarının hiç biri yerinde olmak istemem. Çok sıkıntılara katlanılmasına karşın belki 80 Günde Devrialem’deki kişi olmak isterdim.

 

9 Aralık 1940 Pazartesi

 

“Kar gene başladı” sözleri arasında gözlerimi açtım. Arkadaşlar şaka ediyor diye düşündüm. Kadir Pekgöz hepimizden telaşlı, koşup bakmış: “Az yağıyor, korkacak gibi değil!” deyince Orhan çıkıştı: “Kar yağıyor mu, onu söyle, şimdi azsa, az sonra artar. Önemli olan kar havasıdır!” Kadir sinirlendi: “Benden o kadar, git kendin bak!” deyip gitti. Orhan’la birlikte çıktık. Kar değil tipi var şiddetli bir esinti karları süpürüyor. İsmet derslik nöbetçisiymiş, atölyeden talaş aldım. Arkadaşların çoğu sevindi, teşekkür etti. Buna karşın Mehmet Yücel: “Bencil dayı, yeğeni için çıra getirdi, benim nöbetimde benim çektiğimi görmedi bile!” dedi. Mehmet Yücel’in şaka söylediğini anladım, arkasından başka bir söz gelmesini bekledim. Umduğum gibi olmadı; öyle söylediği için Mehmet Yücel’e çıkıştılar. Pencerelerden bakanlar birden bağırdılar: “Kar başladı!” Gerçekten lapa lapa kar yağmaya başladı. Asfalttan geçen arabalar seçilemez oldu. Dün temizlenmiş olan derslik camlarının önü doluverdi. Kahvaltıya itiş kakış gittik. Öğretmenlerden Hamdi Bağ Öğretmen ile Nahide Öğretmenden başka kahvaltıya gelen olmadı. Arkadaşlardan kimileri seviniyor: “Fikret Madaralı Öğretmen gelemeyecek!” Gelecek-gelemeyecek sözleri arasında dersliğe döndük. Camlar iyice kapandı. Havanın durumu hepimizi değiştirdi. Her zaman yüksek sesle konuşanlar sustu, sözler fısıltıya dönüştü. Giderek derslik sessizliğe gömüldü. Okulun önü büyük merdivenin yarısına dek kar oldu. Bir ara öğle yemeği verilmiyor haberi yayıldı, kamyon gelemediği için ekmek yetişmemiş. Oysa asfalttan seyrek de olsa kamyonların çektiği görülüyor; bizim kamyon neden gelmesin?

Az gecikmeyle öğle yemeği verildi. Yemekte öğretmenler vardı. Besbelli Fikret Madaralı Öğretmen gelmemiş. Yemekte duyuru yapıldı, “Atölye çalışmaları bugün yapılmayacak. Ancak öğrenciler dersliklerde topluca oturacak. Görevli öğretmenler gelince görev dağıtımı yapılarak bir süre çalışma yapılacak!” Derslikte verilecek görev konuşuldu; adı söylenmedi ama bunun, kar kürüme olduğu belliydi. Uzun bir süre öğretmen bekledik. Bu arada kar yağışı da kesildi. Namık Öğretmen gülerek geldi: “Sizi beklettim, kar yağarken çıkarmak istemedim. Ne de olsa kar sudur, bilirim suyu sevmezsiniz, buyurun şimdi kuru kuru, okulun önünü açalım!” Dışarı çıkınca şaşırdık: Okulun yemekhane tarafı temizlenmiş ; kürekler hazır, bizi bekliyor. Her birimiz birer kürek alıp okulun önünü asfalta dek kürüdük. İşe başlarken biraz titredikse de işe girişince ısındık. Namık Öğretmen bize övücü sözler söyledi. Dersliğe dönünce biraz of, puf yapıldıysa da bu yakınma süreci çabuk geçti. Fikret Madaralı Öğretmenin gelememesine sevinenler, perşembe günü de kar yağması için dilekte bulunmaya başladılar. Mehmet Yücel “Bu öyle dilekle falan olmaz, İmam size dua okusun, muska yazsın!” dedi. Sessizlik bozuldu, karşılıklı atışmalar başladı. Mustafa Saatçı: “İmam seni susturmak için muska yazar!” deyince buradaki susmayı ölüm olarak algılayanlar çıktı: “Gerçek İmam böyle konuşmaz!” dediler. Bu kez Mustafa Saatçı: “Bildiğiniz gibi ben gerçek imam değilim, istediğimi yaparım; hepinizi sustumak için elimden geleni yapacağım!” dedi.

Tartışma tatsız bir yöne kayınca kooperatife indim. Kooperatif bir bakıma benim için atışmalardan kurtuluş oluyor. Kooperatifte hiçbir işim yok ama iş yapıyormuş gibi arkadaşların yanında duruyorum. Bir bakıma buna da üzülüyorum: Çalışanlardan biri içinden “Başkanlık taslamak için geliyor” türü bir düşünce taşıyorsa, onun gözünde küçülmüş olacağım! Babamın dükkanından bir alışkanlık olduğu için olay bana çok doğal geliyor. Benim asıl onurlandığım taraf; seçimde kazanmış olmam. Kendi kendime sessizce konuşarak ayrılırken kızlardan bir grup geldi. Aralarında Gül de var. Önce Fevzi ile konuştular. Yaklaşınca takıldım: “Bu karda kışta nasıl dışarı çıktınız?” Gül, ciddi ciddi “Biz yukarda yatıyoruz!” dedi. Ben, “Biliyorum, yattığınız yerden ayrılmak da dışarısı sayılır, çünkü soğuktur!” diye açıkladım. Bu kez gülerek: “Aaaa, şaka ediyorsun, biz köylü kızıyız, sen bizim köyü biliyorsun, buradan daha çok kar yağar, rüzgarı da çok serttir. Öyleyken dışarlarda dolaşır evin işlerini görürüm!” Bu kez de: “Buna şaştım, oysa ben köye gittiğimde, köydekiler beni dışarıya çıkarmıyorlar, yiyeceklerimi bile odama getiriyorlar; arada da “Sen oranın rahatlığına alıştın, buranın koşulları sana zor gelir!” deyip beni el üstünde tutuyorlar!” dedim. Gül, kaşlarını çatarak:Şaka ediyorsun, bu kadarına da inanamam, ben evde bir çok işe katılırım;besbelli; beni yokluyorsun!” Yanındakiler hep birlikte konuştular: Köylerine gidince buradakinden daha çok çalışıyorlarmış. Ayrılırken bana bakıp güldüler. İnanmadıkları belliydi. Oysa ben doğru söylemiştim. Özellikle ablalarım beni gerçekten el üstünde tutuyorlar. Koskoca insan olarak beni böyle koruyanlar, benim yerime Gül olsaydı ne yapacaklardı? Bunu düşündüm, sanırım gerçekten el üstünde tutarlardı.

Oldukça ayaz bir gece geçireceğiz. Zil çalınca hıtıtılarla yataklara girdik. Gül’ü düşündüm. Neden öyle konuştum? Belki de kendisini küçümsediğimi düşünecek! Oynanmak istenen piyes aklıma geldi. Kız olarak Gül seçilebilir. Bunu ortaya getirmekten vazgeçtim. Piyeste kimlerin bulunacağı ya Hidayet Gülen ya da Fikret Madaralı Öğretmence seçilecek. Onlar yapsın seçimlerini.

 

12 Aralık 1940 Perşembe

 

Bir hafta aradan sonra umarım bugün Türkçe dersi yapacağız. Pazartesi günü kardan kamyonun çıkamadığı söylendi. Koskoca Vabis’in Lüleburgaz’dan buraya zor gelmesine karşın bir gün sonra at arabaları bile geldi. Mehmet Yücel arkadaşımız: “Atlar kara alışık!” diyor. Arkadaşımız Vabis kamyonunun İsveç’ten geldiğini unutmuş. Bu kamyon her halde İsveç karı düşünülerek yapılmıştır. İsmet beni uyardı: “Dayı şükredelim o at arabaları geldi, yoksa suları kovalarla taşıyacaktık!” Üç gündür at arabalarıyla okula su taşıyoruz. Mustafa Saatçı bir başka yönden uyarıyor: “Yatın kalkın dua edin odun bitmesin, o da biterse Istranca dağlarından odun getireceğiz!” Kahvaltı zili çalınca topluca yatakhaneden yemekhaneye gittik. Istranca dağlarının uzaklığını soranlar oldu. Ahmet Güner Istranca’lara en yakın Poyralı köyünden, durumu çok iyi bilen bir arkadaşımız, sinirlendi: “Siz şaka etmesini de bilmiyorsunuz, Istranca’lardan buraya sırtla odun mu gelirmiş?” deyip küfürlü bir söz söyledi.

Neyse bugün kamyon gelmiş; her halde sular kamyonla taşınacak! Fikret Madaralı Öğretmen kahvaltıya geldi, gene paltoyla oturdu. Hilmi Altınsoy, Türkçe dersinde öğretmene, “Öğretmenim, bize Kar adlı parçalar okudunuz, şansımıza bol kar yağdı, ne olur bugün de güneşli parçalar okuyalım!” diyecekmiş. Hasan, “Öyleyse birkaç örnek sen hazırla, öğretmen neleri okuyalım? diyebilir. ” Hilmi düşündü, “Bilmiyorum, öyleyse vazgeçtim!” dedi. Bu kez öteki arkadaşlar öneriyi beğendi; güneşli, sıcaklı parçalar, kitaplar araştırmaya başladılar. Benim belleğimde böyle bir kitap yok. Ahmet Haşim’den okuduğumuz Yaz şiiri anımsatıldı. Şiir konusunda duyarlı arkadaşımız Mehmet Başaran Ahmet Haşim’in Bir Yaz Gecesi Hatırası şiirinden söz etti. “Yaşa!” diye bağırdılar. Ha gayret! Arkası gelmedi. Bu kez de Hasan Üner’e çıkışanlar oldu: “İçimizde en çok kitap karıştıran sensin, hiç mi yaz üstüne yazılmış yazı görmedin?” Hasan az düşündükten sonra, arayacağına söz verdi. Böylece olay başka bir derse kaldı. Arkadaşlar “Nasıl olsa bu kar uzun süre kalacak!” deyip konuyu değiştirdiler.

Öğretmen, her zamanki gibi gene gülümseyerek geldi. Gelir gelmez de pazartesi günü gelemeyişinin nedenini anlattı. Yola çıkmış, uzun süre okul kamyonunu beklemiş; sonra da üzüntüyle evine dönmüş. Ancak kent içi o gün çok daha karlıymış. Pazar meydanında karın metreyi bulduğu söyleniyormuş. Öğretmen bunları anlattıktan sonra bize sordu: “Siz ne yaptınız?” Halil Basutçu kalkıp bizim durumumuzu anlattı. Pazartesi günü hiç bir iş yapmadığımızı, nöbetçi arkadaşların kar kürüdüğünü görünce de onlara yardım için hepimizin kar kürümeye çıktığımızı, akşam olunca ise susuz kaldığımızı, boruların donması sonucu suların kesildiğini, ikinci gün Lüleburgaz’dan iki at arabası getirtildiğini, bizim de sıra ile yakın dereden bu arabalarla su taşıdığımızı anlattı. Öğretmen hiç acınmadan “Bu gibi olaylar olağandır: Kırda kurulmuş bir kurumun, her sorunu birden çözülemez. Bu durumu, geçici olarak düşünüp abartmadan geçiştirmemiz gerekir. Bu, bizim için bir talihsizlik değil, doğanın gücü karşısında insanların henüz gereğince uygarlaşmamasının bir sonucudur. Suyumuzun borularını daha derinlere gömebilseydik, borularımız donmazdı. Gelecek yıllar bu da olacak; siz gitmiş olsanız bile sizden sonrakiler böyle bir sıkıntı çekmeyecektir!”dedikten sonra gülerek, “Size geçen hafta kar üstüne yazılar okumuştum; üzücü bir rastlantı, arkasından kar geldi. Bugün de Bahar üstüne, yaz üstüne yazılar okuyalım. Belki bu karın ardından sıcak günler gelir!” deyince arkadaşlardan gülenler oldu. Bu gülmeler üzerine öğretmen, gülüşmelerin nedenini sorunca, Mehmet Başaran arkadaşımız, ders öncesi aramızda geçen konuşmaları anlattı. Öğretmen bu kez, “Kalpten kalbe yol vardır derler, kader birliği etmiş bulunuyoruz. Elbette kimi düşüncelerimiz örtüşecektir!” dedikten sonra Gel Bahar adlı bir şiir okudu. Şairin adını söyleyince önce Mehmet Yücel tanıdığını, sonra da ben kendisini gördüğümü söyledim. Öğretmen önce bana nerede gördüğümü sordu. “Kırklareli ortaokulunda öğretmendi!” deyince “Tamam!” deyip şiirlere devam etti. Halide Nusret Zorlutuna’dan başka şiirler de okudu. Tahsin Nahit’in Yaz adlı eski sözleri bol bir şiirini okuduktan sonra şiirin son dizelerini kara çevirip okudu. “Aşık olursun sen de görsen bu karı güzelim-İstersen gel de bir gün, senle beraber gezelim!” deyince hepimiz güldük. Bundan sonra öğretmen gene Ahmet Haşim’le Halide Nusret Zorlutuna’nın başka şiirlerini okuyup, karşılaştırma yaptı, sorular sordu. Bugünkü dersimiz bir saat Türkçe. Öteki derslerimiz boş; arkadaşlar su taşımaya çağırılmayı bekliyorlar. Kamyon bir gidiş-geliş yapmış: 7 sınıflar çalışıyormuş. Onların sayısı çok. Hepsi nöbete sokulursa bize bugün sıra gelmez. Hiç değilse ben öyle düşünüyorum. Ayrıca, kamyonla, araba gibi değil, çok su geliyor. Havada bir değişiklik yok. Kamyonlar, otobüsler gelip geçiyor, asfalt açıldı. Söylendiğine göre kar Edirne’de bir metreyi bulmuş. Halil, “Edirne içinde kar bir metre olursa bizim oralarda bir buçuk metreyi geçmiştir” dedi. Arkadaş bunu gülerek söyledi ama ben üzüntüyle dinledim: Mahmut Ağabeyim oralarda çadırda kalıyor. Tam bilmiyorum, Mahmut Ağabeyim kendisi çadırda değilse bile askerciklerin çoğu çadırlarda yatıyormuş, onları görür gibi oluyorum. Kara çıkıp koşmak, bir süre karda yürümek kolay gelebilir ama sürekli kar içinde kalmak nasıl bir durum, bunu düşünemiyorum bile! Karlı günlerde yaptığımız yolculukları anımsıyorum, ağzım burnum çarpılır, doğru dürüst solunum bile yapamazdım. Kavaklı’ya pancar taşırken bir karlı günde üşüdüğümü hiç unutamıyorum: Dişlerimi sıkarak, eve son sabrımla dönmüştüm. Sıcak sobaya yaklaşınca kendimi tutamadım, sesli sesli ağladım. Babam, “Birden sobaya sokulmaman gerekirdi, bir başka zaman böyle bir durumla karşılaşırsan bunu unutma!” diye uyarmıştı. Çok üşüyünce, ısınmak ateşe sokulmak, insan bedeninin dengesini bozarmış.

 

Biz kaygılı bir durumda derslikte konuşurken Namık Öğretmen geldi, bizi iki gruba ayırdı, “Birinci grup beni izlesin!” deyip yürüdü. Ben ikinci gruba kaldım. Pencereden baktık, arkadaşlar kamyonla suya gittiler. Sandığımız gibi değilmiş, bir kamyon 7. sınıflar, bir kamyon 8. sınıflar taşıyacakmış. Arkadaşlar gene bir hak arama tartışması başlattılar. 280 öğrencinin suyu geliyormuş, Biz 30 kişiymişiz, neden bir onlardan bir bizden oluyormuş? Tartışmalar sürerken arkadaşlar geldi. Hepsi ıslanmış, tir tir titriyorlar. Meğer kamyondaki bidonları doldurmak at arabasına göre daha zormuş, çaresiz su saçılıyormuş. Yemek zili çalınca biz, tümden kurtulmuş gibi sevindik. Yemekhane de soğuk ama su taşımanın sıkıntısı yemekhane soğuğunu unutturuyor. Derslik sobası iyi yakılıyor. Arkadaşlar biraz canlandı. Susuzluk nedeniyle atölyelerde çalışma yapılmayacağı söylenmişti. Derslikte bekledik. Uzun süre arayan soran olmadı. Arkadaşların bir bölümü kitaplığa biz de kooperatife gittik. Derslik, su taşımış arkadaşlara kaldı. Öteki sınıfların bir bölümü derslere girip çıkıyor. Onların zilleri çaldıkça bizim yüreklerimiz hopladı, her an “Haydi suya!” denilecek diye bekledik. Bu söz söylenmedi; hem sevindik hem de şaştık. Yeterince su taşındığını düşünerek yarını düşünmeye başlamıştık. Akşam yemeğinde nöbetçi arkadaşlar muştuladı, mutfak musluklarından sular akmaya başlamış. “Nasıl olur?” soruları sık sık tekrarlanırken tuvalet musluklarından da az az su aktığı duyuruldu. İnanılmaz bir durum! Yemekte Nazmi Aybar Öğretmen vardı, cesaret edip gittim sordum: Kalın kar tabakası toprakla soğuk hava tabakası arasını kapatınca toprak katmanı kendi sıcaklığıyla boruların buzunu zaman içinde çözüyormuş. Olay bundan ileri gelen normal bir olaymış. Su borularının toprağa giriş ya da çıkış uçlarında yeni bir donma olayı olmadıkça sular akacakmış. Bu iki ucun donmasını engellemek için de önlemler alınmış. Sevinerek dersliğe gittim, arkadaşlara anlattım. Sevinenler oldu. Suya gitmiş olanların kimileri haksızlığa uğradıklarını öne sürdü, gene bir sen-ben tartışması başladı. Sular bir daha kesilirse bu kez borçlu grup çalışmaya yapacak, karşılıklı söz verildi. Böylece tartışma dostlukla kapandı.

Kar bizim kooperatifin çalışmasını da aksattı: Alımları yapamıyoruz. Okulun tek taşıtı olan kamyon değişik işlevler yüklendiğinden düzenli gelip-gitme yapılamıyor. Daha doğrusu bizim alım satımla görevli arkadaşların, gidip alış-veriş edebilecekleri saatlere uygun gelmesi olanaksızlaşmış durumda. Belli saatlerde belli yerlerde durmadığından arayıp bulmak ya da belli bir yerde bekleyerek buluşma şansımız yok. Hava çok soğuk, ayrıca alınacakları öteye beriye taşımak da söz konusu olmadığından işlerimiz aksıyor. Alış-veriş eden çocuklar aradıklarını bulamayınca soruyorlar: “Ne zaman gelecek?” Salih Baydemir’in yanıtı: “Kar kalkınca!” Neyse ki, gerçek öğrenci gereksinimlerimiz yeterince bulunduğundan üyelerimizin geneli açısından büyük bir yargılanma kaygımız yok. Sorun diye ortaya koyduklarımız bizce yan gereksinimler: Yiyecekler, elma, portakal, kuru yemişler, helva, lokum. Biz birincil olarak kalem, defter, silgi, mürekkep, renkli kalem, kağıt, zarf, tebeşir türü öğrenci ders gereksinimlerini saydığımızdan onları eksiltmemeye özen gösteriyoruz. Dersliğe döndüğümde Mehmet Başaran kitabı bitirmiş, “İstersen al!” dedi. O çok beğenmiş. Aldım. Dorian Gray’in Portresi. Mehmet Başaran suçluymuş gibi, ona sorular soruyorum: Portre nedir? Dorian nedir? Belli ki biraz okuma isteklisi değilim. Başaran iyi niyetle bana yanıtlar veriyor. Neredeyse kitabın tamamını özetleyecek. Bir ressam varmış, insan resmi yapıyormuş. Bir başka çok zengin adam varmış, bol parası nedeniyle her istediğini yaptırıyormuş. Aralarına bir de çok güzel kadın girmiş. Bu da büyük bir tiyatro sanatçısıymış. Başaran bunu anlatırken Cihan Şampiyonlarındaki iki güzel kadını anımsadım, Nadin’le Roda. Güzellikleri nedeniyle ünlülerin arasına katılıyorlar. Ancak sonunda mutlu olamıyorlar. Bakalım buradaki güzel ne olacak? Ben böyle söyleyince Mehmet Başaran  da  a nlatmaya kalkıştı, gülerek susturdum, “Kendim okuyup öğreneyim!” deyip kitabı aldım. Yazarın daha önce Bahtiyar Prens adlı kitabını okumuştum. O kitapta ayrı ayrı konular anlatılmıştı. Bu ise bir konu üstüne kurulmuş, bir roman.

Önce bir ressamla tanışıyoruz. Ressam bir müşterisinin tablosunu tamamlamış ya da tamamlamak üzeredir. Resmini yaptırmak için gelmiş olan genç birisi, ressamdan resminin yapılmasını istemiş. Geelen genç, konuşmasıylai insancıl tavırlarıyla ressamın üzerinde çok etkili olmuş. Kendisi yakışıklı olduğu için resmi de çok güzel olmur. Ancak ressamın bir başka arkadaşı vardır. Ressam söz konusu resme son fırçalarını sürerken o gelir, resmi çok beğenir. Ressamın eski arkadaşı sözde çok açık fikirli biri olarak geçinmektedir  ama, ressama göre arkadaşı  biraz olumsuz bir yaşam yoluna sapmış durumdadır. . Ressam Basil Hallward böyle düşündüğü için, Arkadaşı Lord Henry Watton resmi yapılan yakışıklı gençle ilgilenince ressam tepki gösterir: “Sen onunla sakın tanışma, o dürüst gençtir, senin olumsuz düşüncelerine çabuk kapılıp kendi dürüst yolundan çıkar!” der. Ressam Basil Hallward’la Lord Henry Watton konuşurken resim sahibi Dorian Gray çıkar gelir. Ressamın uyarılarını kulak ardı etmiş olan Lord Henry Watton, genç Dorian Gray’ı etkilemeye başlamıştır bile. Ressam resmi tamamlamış, imzasını atmıştır. İlk konuşmalarına göre sahip Dorian Gray’e tablosunu verecektir. Ancak Lord Henry Watton tabloyu kendisi almak ister, parasını da ressama hemen vermeye kalkar. Ressam buna karşı koyar; tablonun sahibi, Dorian Gray’dır. Tablo sahibi Dorian Gray, ressama ressamın hiç beklemediği bir söz söyler. “Benim şimdiki durumumu tıpkı çizmişsin. Bu sonsuza dek böyle kalacak. Oysa ben bir süre sonra yaşlanıp değişeceğim. Bu tazelik buruşup bozulacak. Hiç değişmeden kalmayı, benim yerime tablosunun yaşlanıp bozulmasını çok isterdim!” der. Arkasından da ressama, “Benim yerime bu tabla yaşlanıp bozulsa da ben değişmeden kalsam daha iyi olmaz mı?” diye sorar. Bu değişim için ruhunu feda etmeye hazırdır. Ressam şaşkındır ama yapacağı fazla bir şey yoktur. Bu anlayış doğrudan Lord Hanry Watton’un etkisinde kaldığının belirtisidir. Zaten genç Dorian Gray ile Lord Henry Watton kısa zamanda anlaşmış, ayrılmaz birer dost olmuşlardır. Varsıl Lord Henry Watton genç Dorian Gray’e her konuda yardım eder, bağışlarda bulunur. Bu bağışlar arasında bir kitap Dorian Gray’ın ilgisini çeker. Kitaptaki bir kişi, yaşamın anlamını, kişisel tutkularını doyurmak olarak algılamakta, öyle yapmak için hiçbir toplumsal engele saygı duymamaktadır. Dorian Gray bu kişiyi kendine rehber olarak seçer, onun gibi yapmaya başlar. Varsıllar arasında çok arkadaşlarının olmasına karşılık o halk arasına da girer çıkar. Halkın gittiği 3. derecede bir tiyatroda gördüğü Sybil Vane adlı bir aktrise aşık olur. Kızla kolay anlaşır, hatta Sybil Vane’yi salaş tiyatrodan alıp çok ünlü bir tiyatroya geçirir. Ancak bu mutlu gibi görülen değişimlerde aksayan bir durum vardır, Dorian Gray görmese de aksaklık vardır. Sybil Vane girdiği yeni tiyatroda eski durumunu kaybetmiş, ruhsuz bir nesneye dönmüştür. Oyun sonunda Sybil, Dorian’a duygusal durumunu anlatır: Kendisini sever ama onun sevgisi öteki, tüm tutkularını silip götürmüştür. Onu düşündükçe bir başka şeyi düşünmesi söz konusu değildir. Lord Henry Watton bir çok bağış yanında Dorian Gray’e tablosunu da vermiştir. Dorian Sybil’le konuştuğu gece eve dönünce tabloya bakar. Dorian şaşırıp kalır. Tablodaki yüzünde bir değişme vardır. Dudakları çizgilidir. Kendi dudaklarında böyle bir çizgi yoktur. Birden sarsılır. Dileği yerine gelmektedir. Tablo ihtiyarlayacak, o ise değişmeden kalacaktır. Sybil’i sevdiğini anlar; ona bir mektup yazıp evleneceğini, onu mutlu etmek için yaşayacağını muştulamak ister. Mektubu atmak üzereyken Lord Henry Watton gelir, Sybil’in intihar ettiğini duyururr. Dorian Gray etkilenmemiş gibi davranır, kendi yaşamını sürdürme kararı verip, eski eğlenceli yaşamına dönecektir. Lord Henry Watton’la buluşup operaya gider. Eski dostu ressam Basil Hallward, Dorian Gray hakkında çok kötü söylentiler duymuş, üzülmüştür. Eski bir dost olarak öğüt vermeye gelir. Ancak Dorian öğüt dinleyecek durumda değildir, hele ressam Basil Hallward’ın yapmış olduğu tabloyu görmek istemesi Dorian’ı çileden çıkarır. Ressamı evinden kovar. Arkasından da tabloyu kimsenin göremeyeceği bir yere saklayıp kapısını kilitler, anahtarlarını yalnız kendisinin bulabileceği bir yere saklar. Günler geçtikçe Dorian Gray hakkında türlü dedikodular yapılır, bunu duyan dostları ondan koparlar, giderek yalnızlaşır; arkadaş olarak tek Lord Henry Watton kalır. Buna karşın Dorian yılların yalnızlığına ayak diretir. 30 yaşına girdiğinde ressam Basil Hallward sevecen bir  tavırla gelir, gene öğütler verip eski dostluğunu sürdürmeye çalışır. Dorian hakkında söylentilere inanmadığını, o nedenle kendisini eski dostluğa beklediğini söyler. Dorian Gray bu öğütlere kahkahalarla gülüp, ressamı tablonun bulunduğu odaya götürür. Tablo korkunç bir durumdadır. Ressamın imza yeri dışında tüm tablo bozulmuş, buruşuk insan yüzüne dönmüştür. Ressam korkup kaçmak ister ama Dorian çıldırmıştır, yetişip ressamı bıçaklar. Sonra da bir yardımcı bularak (Alan Campbell-kimyacı) cesedini yok ederler. Ceset yok olur ama bu kez portrenin elleri de kan olur. Dorian Gray iyice sapıtmış olarak esrar yuvalarına, kirli yerlere gitmeyi sürdürür. Bu arada Sybil Vane’nin erkek kardeşi Dorian’i tanır, onu öldürmek ister. Ancak Dorian’ın çok genç görünmesi olması James Vane’ı yanıltır, öldürmekten vazgeçer. Ressamın yok edilmesine yardımcı olan suç ortağı da ortadan kalkmıştır. Bu arada Sybil Vane’nin kardeşi de öldürülür. Ressam Basil Hallward’ın polisce aranması Dorian’ı iyice kaygılandırır. Sonunda tablonun bulunduğu odayı açar, ressamı öldürdüğü bıçakla tabloyu parçalamak ister. Bıçakla vurmaya başlar. Ancak vurunca uzaklardan duyulan sesler nedeniyle görevliler koşup gelir. Gelenler şaşkınlık içinde yerde yatan çirkin suratlı bir adam cesediyle, duvarda Dorian Gray’în 20 yaşındaki ressam Basil Hallward’ın  yaptığı olağanüstü güzellikteki tablosuyla karşılaşırlar.

Kitabı dikkatle okudum. Ancak hiç mi hiç beğenmedim. Bu kitabı yazan yazar, Bahtiyar Prensi yazdıysa buna da şaşırdım. Şimdiye dek okuduğum en kötü kitap budur. Belki bundan sonra okuyacaklarımın da en kötüsü bu olacak. Çünkü iyice soruşturmadan bu kez olduğu gibi, kitap alıp okumayacağım. Ancak bu kitap bana iyi bir ders de verdi. İnsanlar, okudukları kitapların çok etkisinde kalıyor. İşte Dorian Gray de bir kitaba bağlanarak böyle bir perişan yaşam çıkmazına sürüklendi. Dorian Gray’ın kendisini de sayarsak beş insanın ölümüne neden oldu: Dorian Grey, Basil Hallward, Sybil Vane, James Vane, Alan Campbell…Esrarcı kadının söylediğine göre daha bir yığın kurbanları varmış.

 

Yat zili çalınca dalgın dalgın yatağıma gittim. Benden sonra gelenler uzun süre kardan kıştan söz ettiler. Radyo dinlemişler. Alman askerleri bir yandan Yunanistan bir yandan da Yugoslavya sınırlarına yığınak yapıyormuş. İngilizler ise Girit Adası’na çıkarma hazırlığındaymış. Bu söylentiler gerçek mi? İngilizler Yunanistan’a nasıl çıkar? Alman uçakları Londra’yı bombardıman ediyor, Londra halkı uçak bombaları altında can veriyor. İngiliz askerleri Yunanistan’ı kurtarmaya çalışıyor. Yunanistan İtalya ile savaşıyor. İngilizler gerçekten Yunanistan’a çıkarsa, Alman ordusu da yukardan inerse bize çok yakın yerlerde savaş olacak demektir. Belki de uçaklar buralara dek gelecek, belki bomba bile atacaklardır. Yunanistan’ı kim alsa eski kurallar bozulacak, bizim trenler sanırım Edirne’ye gidemeyecektir. Trenin Yunanistan’dan geçişini, oradaki çocukların el sallamalarını, börek alan yolculara bağırmalarını anımsadım. İstasyonlar küçüktü ama çok kalabalıktı. Çocukların çoğu fesliydi. Fesli çocukların, yiyecek alanlara bağırıp çağırmalarını önce anlayamamıştım. Olayı bilen yolcular, tıpkı yerdeki çocuklar gibi yolcuları uyardılar. Yunanlılar da öteki Hıristiyanlar gibi domuz yağı kullanıyormuş. Domuz yağı ile pişirilen börekleri Müslümanlar yememeliymiş. Bilmeden yiyen olur düşüncesiyle çocuklar böyle bağıra çağıra uyarıyorlarmış. Ömer Seyfettin’in Tuhaf bir Zulüm öyküsüyle bizim Domuz Ormanı öykümüzü anımsadım. Yunan istasyonunda çocuklar bir de el işareti yapıyorlardı: parmaklarıyla V yapıp gösteriyorlar. V zafer işaretiymiş: “Savaşı biz kazanacağız!” diyorlarmış. Ben bu durumu bilmiyordum, Üsteğmen geçen yıl anlatmıştı: Tahtaya önce V çizdi, sonra da esas sözcüğün tamamını yazmıştı: Victoria=Zafer. Uzunca bir esneme sürecinden sonra  bana karşı da zaferi uyku kazandı sanırım!.

 

14 Aralık 1940  Cumartesi

 

Kara iyice alıştık. Bir haftadır atölye çalışması yapılmadığı için arkadaşlar karın kalkmasını istemiyorlar. İkide bir Mustafa Saatçı’ya takılıyorlar, “Yağmur Duası olduğuna göre, sen bilirsin Kar Duası da vardır, bize öğret, karın kalkmaması için dua edelim!” diyorlar. Mustafa Saatçı bir kurnazlık düşünmüş olmalı, bir öneri getirdi: “Siz bana haksızlık ediyorsunuz; aklınıza estikçe İmam, canınız istedikçe Hafız, diyorsunuz. İkisi birden olmaz, bana ya Hafız deyin, o zaman ben Hafızlık yapayım ya da İmam, deyin İmamlık yapayım!” Mustafa Saatçı’nın numarasını anlayanlar bağırdılar: “Kar duasını hangisi yapıyorsa sen osun!” Derslikte bir gürültü koptu. Bir süre gecikmiş olan kahvaltı zili çalınca aynı konuda tartışarak kahvaltıya gittik. Kar ezildi, çamurdan kurtulduk ama hava oldukça sert. Kahvaltıda yerlerimize oturmakta güçlük çekiyoruz. Daha doğrusu birbirimizi kışkırtarak oturanları da engelliyoruz. Kahvaltıdan sonra aynı konu gene tartışmalara neden oldu. Mustafa Saatçı “Hafız mı, İmam mı?” İmam diyenlerle Hafız diyenlerin parmakları sayılırken Okul Müdürü geldi: “Hani biriniz gelip beni çağıracaktı, boş derslerinizde hem yurttaşlık üstüne konuşacak hem de okulumuzun sorunları üzerine dertleşecektik!” dedi. Birbirimize baktık: Böyle bir konuşma olmamıştı. Müdür bey, “Benim uygun saatlerimde sizin dersiniz de boşsa hem dertleşir hem de belli konuları tekrarlayarak bilgileniriz!” demişti. Müdür Bey nedense bugün de böyle söyledi. Bir süre bir şeyler düşünür gibi durduktan sonra bana bakarak, “Bayrağı sen çekip indiriyorsun, değil mi?” diye sordu. Ben ayağa kalkarak biraz şaşırmış olarak “Evet!” dedim. Müdür Bey gülerek, “Güzel bir iş yapıyorsun, hiç unuttuğun oluyor mu? Yani, tören zili çalmış, herkes toplanmış, sen de onlar gibi meydana gittiğin oldu mu?” dedi. ben bu kez, “Hayır, olmadı!” dedim. Müdür Bey gülerek arkadaşlara döndü. “Ha, işte bulduk, içimizde bir unutmayan var, bundan sonra beni de unutmadan çağıracak, haftada bir gün buluşup konuşacağız!” dedi. Arkadaşlardan gülümseyenler oldu.

Müdür Bey üstünde durmadı, yağan kardan, suların kesilmesinden, elektriklerin gece söndürülmesinden söz etti. “Böyle emir aldık!” dedikten sonra yurdumuzun içinde bulunduğu sıkıntılara değindi. “Yurt savunması için asker gerek. Asker halk demektir. Halkın gençleri asker olunca tarlamız, bahçelerimiz yarı yarıya işlenmez duruma düştü. Tarım alanlarında bu tür gerileme yiyeceklerimizde kısıtlamalara neden oldu, daha da olacak. Yakında bizde de bir takım kısıtlamalar olursa hiç şaşmam. Sizler de buna kendinizi hazırlayın. Neler olabilir deseniz, bunu bana sorsanız, benim tahminlerimi rahatça sıralayabilirim: Örneğin, yediğimiz ekmekler azalabilir. Çayı zaten yarı yarıya pekmeze döndürdük. Bu çorbaya dönebilir. İyi fena bir gün ara ile yediğimiz et yemekleri haftada bire, giderek iki haftada bire inebilir!” dedikten sonra iç çekerek, “Benim bunları nereden bildiğimi tahmin edemezsiniz. Ben bunları kitaptan okuyarak değil yaşayarak öğrendim. Çok ufaktım ama Balkan Savaşı’nın acıları bana da yansımıştı. Seferberlik boyunca(1. Dünya Savaşı) bu anlattıklarımı acılar içinde yaşadım. Kurtuluş Savaşımıza sizin yaşınızda ulaştım. Kaybettiğimiz bağımsızlığımızı geri alma heyecanı içinde nelere katlanmadık ki? Ondan sonraki umutlar, kıvançlar hepsini sildi süpürdü. Olanları, olmamış gibi unutmuştuk. Bizim kuşakların şansızlığı dilerim sizler için tekrarlanmaz. Yiyeceklerimiz kısıtlanır ama inşallah canlarımızdan olmayız!” Müdür Bey çok içtenlikli konuştu; neredeyse hepimiz ağlayacaktık. Ders zili çalınca Müdür Bey gülerek bana “Sakın unutma, gelecek defa savaşlardan sonraki umutlu, güzel günleri konuşacağız!” deyip ayrıldı.

Her dersin sonunda bir şeyler söylemeye hazır olan arkadaşlar bu kez sus pus olmuş, öylece yerlerine oturmuş, sanki Müdür Bey derslikteymiş gibi duruyorlardı. Her zaman sessizce duran Halil Basutçu arkadaş yüksek sesle bana “Sakın unutma, gelecek günlerde bu günleri anıp ‘Ne kadar rahatmışız da değerini bilememişiz!’ deyip dizlerimize vuracağız!” dedi. Halil’in arkasından bu kez İsmet, “Dayı, sakın unutma şimdi Askerlik Dersi var, Binbaşı gelecek!” deyince ben toparlandım. Sahiden unutmuştum. Telaşıma arkadaşlar güldüler. Kapı önüne çıktığımda Üsteğmenin geldiğini görünce sevinerek yerime oturdum. Bu Üsteğmen bizim alıştığımız öteki üsteğmen gibi çok konuşmuyor. Anlatışı güzel ama ara konulara girip anlatmak istediklerini bitirmeden söz değişikliği yapmıyor. Öteki üsteğmen, biri kıpırdasa ona takılıp bir süre anlattığını bırakırdı. Bu öyle değil. Arada soru bile sorulsa, “Konumuzu toplayıp bağlayalım, sonra onu da görüşürüz!” deyip sözlerini sürdürüyor. Mehmet Yücel arkadaşımız yeni Üsteğmen için, “Ben notumu verdim, bu Üsteğmen hem bilgili hem de kendine güveniyor. Bana göre tam asker. Biz bunu bir süre sonra hepsinden daha çok seveceğiz!” dedi.

Üsteğmen gerçekten çok dikkatli, o konuşurken fısıltı yapan olunca, hiç uyarmadığı halde sözünü bitirdikten sonra sıra ile fısıltı yapanlara sordu. “Şimdi sıra sizde, söyleyin, sizi dinleyelim” diyerek, konuşanları, fısıltı yapanları sıra ile kaldırdı. Üsteğmenin bu çok değişik tavrına karşın İsmet söz istedi, “Yaşar Binbaşı, konu sonunda bize savaş durumları hakkında bilgi veriyordu, siz hiç açıklama yapmayacak mısınız?” deyince üsteğmen gülerek, “Anladığım kadarıyla Yaşar Binbaşı size bir tür radyo görevi yapıyormuş. Benim böyle bir niyetim yok. Savaş haberlerini günde beş kez Ankara Radyosu vermektedir. Dünyada neler olduğunu bu haberlerden öğrenebilirsiniz. Gelecekte olacaklar için yorum bekliyorsanız, yeni bir düzene doğru kayan dünyanın alacağı yeni şekiller için yorum yapacak ölçüde bilgi sahibi değilim. Yanlış sözler söyleyerek sizi yanıltmaya da niyetim yok!” dedikten sonra gülerek, “Öğrenmek isteyeceğinizi sandığım, ya da içinizde bazılarını sormak isteyeceğini sandığım bir konuda size sağlıklı bilgi verebilirim. Belki de en iyi bildiğim budur. Çünkü o, benim: Tokat’ta doğdum, adım, Selahattin, soyadım Fırat. Askerliğe Erzincan’da başladım sayılır. Sonra İstanbul daha sonra da Ankara’da okuyarak subaylık hakkını kazandım. Bir süre çalıştıktan sonra okul yaşamıma tekrar dönmek istiyorum. Ailem, annem-babam, kardeşlerim Tokat’tadır. Gördüğünüz gibi ben buradayım. Boyumu, kilomu sormak istemezsiniz sanırım. Sevdiğim yemekleri zaten ben de unuttum. Şimdilerde kazandan ne çıkıyorsa yiyoruz!” Üsteğmen gülünce rahatladık; hepimizin yüzü değişti. Zil çalınca üsteğmen çıktı. Mehmet Yücel, “Ben demedim mi size, bu adam bize kendini sevdirecek, hem de bu kitabı zorlaya zorlaya okutturacak!” Boş derslerde çok gevşediğimiz için bu derste oldukça sıkıldık. Ben Binbaşıdan kurtulduğum için önce sevindim ama bu Üsteğmen için yeni bir tavır seçmek, onu hoş tutmak için kitabı iyi okumak gereğini düşünmeye başladım. Üsteğmen, ayağa kalkışımızı, ona bakışlarımızı beğenmediğini söyledi. Önce anlamadık. Açıkladı. “Askerlik, çoğunun sandığı gibi asık suratlılık, sert bakışlı yapay yüzlülerin mesleği değildir. Asker olan insanlar, mutlu olmak isterler, onların mutluluklarının da çevresindekilerin mutlu olmasına bağlı olduğunu bilirler. Bu nedenle askerler, işlerini yaparken zorunlu olarak girdikleri o sert tavırlardan işleri dışında rahatça çıkıp insancıl bir yaşam sürerler. Onlar için yaşamın anlamı budur. Eğitim yaptıran bir subayın tavırları ile sinemaya giden, ya da okulda ders veren bir subayın tavırları bir olamaz, olmamalıdır, olduğunu sanmak ise çok yanlıştır. Tokatlı Selahattin ile (Üsteğmen Hasan Üner’e adını soyadını, nereli olduğunu sordu, Hasan yanıtlayınca) Tekirdağlı Hasan Üner arasında insan olarak bir ayrılık düşünülmemelidir. İçinizde belki subay çocuğu yoktur. Olsaydı yan yana oturacaktınız. Subaylar başka yaratılışta insan olsalardı kuşkusuz çocuklarına da bir şeyler bulaşacaktı. Belki aranızda subay kardeşi, olanlar vardır. ” deyince İbrahim Ertur arkadaşımız, ağabeyinin subay olduğunu söyledi. Üsteğmen, “İşte bir örnek, arkadaşınıza sorun, tatillerde evde buluşunca arkadaşınız ağabeyine, burada bana baktığı gibi mi bakıyor? Olayı böyle düşünün. Askerlikte görev yaparken, emir alıp verirken istenen tavırlar bir görev gereğidir. Bu tıpkı at binme, araba, hatta bisiklet sürmeye benzer. Bisiklette başka biri olursunuz. Salaklık, sallapatilik yapamazsınız. Yaparsanız, kendinizi yerde bulursunuz. Ancak yere inince siz gene siz olursunuz!” Üsteğmen gülümseyerek, önemli gördüğü için çok konuştuğunu söyleyerek, sıra ile ayağa kaldırdı, kendi yüzüne baktırdı. Alışık olmadığımız bir durumla karşılaştığımız için telaşlandık. Kalkan arkadaş üsteğmenin yüzüne bakıyor, üsteğmen arkadaşı güldürmek işin komik sözler söylüyor. Arkadaş sonunda gülümsüyor. İşte o zaman üsteğmen “İşte oldu, günaydın, merhaba ya da dikkat, gibi komutlarda yüzler böyle MÜTEBESSİM olmalıdır!”diyerek sözünü kesti.

 

Üsteğmen başka yerde de derslere girdiğini, oralarda sınıf mümessillerinin tekmil verdiklerini söyleyince bizim arkadaşlar da beni göstererek tekmil verdiğimizi anlattılar. Üsteğmen bu kez bana “Mümessil bundan böyle sen de görevini yapacaksın!” dedi. Ayağa kalkmıştım, yerime oturmayı azıcık uzattım, ikircil bir durum olmuştu, mümessil olmadığımı söyleyerek bu işten sıyrılmayı düşünmüştüm. Üsteğmen duraklamamı görünce “Bir sözün mü var?” diye sordu. “Mümessil ben değilim, Yaşar binbaşı geçici olarak beni geçen yıl görevlendirmişti. Sınıf mümessili yapsa daha iyi olacak!” dedim. Üstteğmen, “Tabi tabi, bunu sınıf mümessilleri yapar, mümessiliniz kimdir?” diye sordu. Bizim sınıfta ilk günden bu yana sınıf mümessili diye bir oluş yok. Arkadaşlar “Yok!” deyince Üsteğmen, “İşte bu olmaz, bu askerliğe sığmaz. Ya mümessilinizi seçersiniz ya da benim seçtiğime boyun eğersiniz, işte askerlik bu durumlarda sivillikten farklıdır. Asık suratlılık burada başlar. Buna da askerler değil siviller neden olur!” dedikten sonra bana, “Sen sınıf mümessilisin, görevini sürdüreceksin. Yeni bir sınıf mümessili seçilince görevini devredeceksin!” dedi. Ben kurtulmaya çalışırken, iyice işin içine girişimden gülümsedim. Üsteğmen bana bakarak “İşte size bir asker, söylenen sözü kavrayan bir genç. Tekmil vermeyi görevini başka bir arkadaşına devretmeyi düşünürken, görevin kendisinde kalmasını tebessümle karşılıyor. İstediği olmayınca suratını asanlardan değil, görevi görev bilenlerden olduğunu kanıtlamış bulunuyor, teşekkür ederim!” deyip bana baktı, yerime oturmamı söyledi. Ben, yüzümdeki gülmeyi bir türlü atamadım. Daha doğrusu, bu arada sınıf mümessili de olmuştum. Bir taşla iki kuş, sözüne uyan bir durum. Şimdi karşı grup ne yapacak? Onu merak ediyorum: Ya beni mümessil olarak benimseyecekler ya da Binbaşının bana verdiği görevi alacaklar. İşin ilginç yanı hiç birisi de Binbaşının görevini kıvıracak durumda değiller. Bu nedenle mümessillikte de ben direteceğim. Üsteğmen gelecek ders için ödev verdi. Onbaşı-Orgeneral arası rütbelerle, Lüleburgaz-Yeni Bedir arası arazi engebeleri krokisi çizilecek.

Dersten hemen sonra tören zili çaldı, Hava soğuk ama güneşlik. Daha doğrusu güneş arada çıkıyor. Töreni güneşli zamanda yaptık. Üsteğmen ben bayrak çekerken gülümseyerek baktı. Sanırım beni askerliğe hevesli biri olarak algıladı. Derste başlayan içimdeki gülme isteği uzun süre bitmedi. Çevremdekilere daha iyimser bakmaya başladım. Harun Özçelik Kazım Usta ile konuşmuş, saat 14:00’te bizi alacakmış. Fevzi, Salih, Harun dördümüz birlikte gideceğiz Cavit bugün satış nöbetçiliği yapıyormuş. Lüleburgaz içine girdiğimizde şaşırdık. Hava daha sıcak, ortalıkta kar mar yok. Eczane önünde Fikret Madaralı Öğretmenle buluştuk. Öğretmen bu kar olayını anlattı. Kent merkezi hem daha korunaklı hem de yapıların belli bir ısısı varmış. Kepirtepe tüm rüzgarlara açık, ilerde gerçek plan tamamlanınca daha korunaklı olacağını anlattı. Kepirtepe’nin güzel bir planı varmış. Esas binalar bu plana göre yapılıyormuş. Tüm binalar yapılınca toplu bir durum ortaya çıkacakmış. Fikret Öğretmen mimarlarla tanışmış, ikisi de mesleklerinde ünlü kişilermiş. Öğretmen Kepirtepe’nin geleceğini anlattıkça olmuş gibi sevinmeye başladık. Bir ara Salih Baydemir, “Öğretmenim bu söyledikleriniz kimbilir kaç yıl sonra olacak, bizse iki yıl sonra ayrılacağız!” dedi. Öğretmen yolun ortasında durdu: “Bak sen şimdi Salih’e!” dedi, güldü. “Siz bu çevrenin çocuklarısınız, okulla ilişkileriniz hep sürecek, olası ki çocuklarınız bile burada okuyacak. Okulun yer seçimi bu düşüncelere göre yapıldı: Kepirtepe Trakya’nın kültür merkezi olarak düşünülmektedir. Bu nedenle öğretmen olarak sürekli gelip gideceksiniz!” Beni göstererek, “Arkadaşınız köyü şurada, günübirlik gidip dönecek uzaklıkta!” deyince ben Salih Baydemir’in daha kolay geldiğini, Muratlı Lüleburgaz arasının yol durumunu anlatınca, öğretmen bu kez Salih’e “Demin söylemedim ama şimdi söylemeden edemeyeceğim, kusura bakma, Sarsak!” dedi. Sarsak sözü Fikret Madaralı öğretmenin çok söylediği bir söz. Çok sinirlenince kızarak söylediği gibi, kimi zaman da sevecen tavırlar içinde gülerek söyler. Örneğin, derste sözlü yoklama yaparken ilk yanıtta yanılıp ikinci yanıtta doğruyu söyleyen arkadaşlara gülerek, “Değil mi ya, biraz kendimizi toplayalım, sarsaklığın sırası değil!” diyebilir.

Bu kez alım listesini katlayarak daha fazla yiyecek aldık. Özellikle helva, lokum, benim önerimle Yeni Hayat şekeri, kuru yemiş, değişik türde şeker v. b. Öğretmenin önerisi üzerine aldıklarımızı orta caminin yan kapısı örtülüğüne koyduk. Öğretmen eczane için, “Küçük yer, hem kalabalık olarak giremeyiz, insanlar rahatsız olurlar hem de orası çok esintili, kapılarını sık sık açarsak ısınma durumları bozulur. İyi havalarda gene oraya gideriz. Üşüsek bile bari yalnız biz üşüyelim, başkalarına zararımız olmasın!” dedi. Öyle yaptık. Kamyon gelene dek öğretmen de bizimle kaldı. Ayrıca karşı köşedeki ocaktan bize çay getirtti. Kazım Usta tam zamanında geldi, okula döndük. Bekleyen çocuklar varmış, özellikle açılır açılmaz helva karavanalarının birisi bitti. Salih Baydemir, öğretmenin söylediklerinden çok etkilenmiş olacak, bana “Abi, öğretmenin dedikleri olursa, ben buradan hiç ayılmam!” Şaşırdım, “Ne yapacaksın burada, nasıl kalacaksın?” diye sordum. Salih iyice hayale kapılmış, bir dükkan açacakmış, onu işletecekmiş. Gülerek bu kez ben Salih’e, “Hak ettin, kusura bakma sen salaksın!” dedim. “Sen öğretmenliği bırakırsan burası seni aralarına almaz. Öğretmen olursan, bu kez öğretmen yapıp bir yerlere gönderir. Üstelik Lüleburgaz’da bunca dükkan sahibi var, izin verilse onlar gelip dükkan açarlar. Görmüyor musun, faytonları bile yasak etmişler. Faytonlar öğrenci getirmiyor. İsteyince ‘Orası bize yasak!’ diyorlar. Ancak bir başka yaşlı yanlarında olursa geliyorlar!” Salih bu kez gülerek, “Yapacağımdan değil ya, burada oyalanmayı çok sevdim. Şimdi derslikte olsam, hep aynı konularda dır dır dinleyecektim; burada yorulsam da rahatım!”

Hasan Gülümser beni onların dersliğine çağırdı. On kişilik bir mandolin topluluğu oluşturmuşlar, Yılbaşı gecesi çalacaklarmış. Benim görüşümü de almak istemişler. On kadar parça çalışmışlar. Hidayet Öğretmen, “Disiplinli çalışırsanız, başarırsınız!” demiş. Onlar da çalışıyorlar. Hasan Çetin, Mehmet Aydemir, İlyas Özcan, Ali Kıpçak, Fahrettin Şen, Hasan Arabacı, Mehmet Yüce, Nedim Menekşe, Mehmet Özeren, Mürsel Dilek. Başkaları da var ama ilk hevesliler bunlar. Zaten herkese mandolin olmadığından sıraya girmek zorunlu, onlar bunu benimsemişler. Kısacası onlar, ortak çalışma olayını hem iyi anlamışlar, hem de bu konuda aralarında ilkeli bir bağ oluşturup anlaşmışlar: Sıra ile çıkacaklar. Amaçları mandolin kullanmayı öğrenmek. Ben dinledim; söyleyecek bir sözüm yok. Sanırım onlar da benden bir uyarı beklemiyorlar. Ancak müzikle uğraştığıma inandıklarından ilişki kurmakta yarar görüyorlar. Söyleseler de söylemeseler de akordiyon onlar için ilginç bir çalgı. Beni de akordiyonla özdeşleştirmiş durumdalar. Ben  başarı düzeyimi biliyorum, bu nedenle eksiğimin de ayırdındayım. Ancak onların böyle bir ölçüsü olmadığından, yaptığımı önemli bir şey sayıyorlar. Onlar da benim gibi, Kurken Karayan ya da Silivrili Musa’yı dinleseler görüşleri hemen değişecektir. Gene de önemli olan onların bana güvenle bakması, beni değerlendirmeleridir. Bu nedenle onları seviyorum; onların arasında olmaktan mutlu oluyorum. Haftaya gene toplanıp çalacağımız parçaları seçeceğiz. Dikkat ettim, onlar kendi çalacakları parçaların seçiminde benim fikrime önem veriyorlar. Bu nedenle ben de onların görüşlerini soracağım. Benden üç parça istenecekse onlara 7-8 parça çalıp görüşlerini alacağım. Bunu söyleyince hepsi sevindi. İçlerinde bir ikisi oldukça düzgün mandolin çalıyor. İdris Destan’la Abdullah Erçetin’in de aralarında olmasını isterdim. Bence onlar bunlardan ayrı ayrı çok iyi, ama çalışmaya yanaşmadıklarından, kenarda kalıyorlar. Arkadaşları bir kez daha uyarmaya karar verdim. Müzik çalışmalarına katılmazlarsa, kendileriyle arkadaşlığımı sürdürmeyeceğimi söyleyeceğim. Mandolin çalanların birbirlerini dinleyerek küçük şarkılar için bile olsa işbirliği yapmaları hoşuma gitti. Sanırım öğretmenler yeni okul yasasına göre onları daha dikkatli yetiştirmeye çalıştırıyorlar. Onların birlikte çalışmaları, İzmir-Kızılçullu’dan arkadaşım Ziya Fikri’nin yazdıklarına daha uygun düşüyor. Onlar da grup çalışmalarına çok önem veriyorlarmış. Onlarda ayrıca topluca oyunlar da oynanıyormuş. Okulun piyanodan başka ayrıca iki de akordiyonu varmış. Hepsinin üstünde müzik öğretmenleri, oyun öğretmenleri bulunmaktaymış.

Yatınca, bugün karşılaştığım olayları, duyduklarımı bir daha düşünüp aklımdan geçirdim. Bunları bir bölümünü nasıl yazacağımı düşündüm. Üsteğmenin anlattıkları, Müdür Beyin söyledikleri, ayrıca her ikisinin de yaşadıkları… Bir de benim yaşamımı gözümün önüne getirip değerlendirmeye çalışacağım. Onlara göre ben hiçbir sıkıntı çekmedim. Onlar bir yana, kendi ailemdekilere göre bile ben en rahat yaşadım. Ağabeylerim, ablalarım, Okul Müdürümüzün -birkaç yaş farklı- yaşıtı. Onun çektiklerini benim ağabeylerim, ablalarım da çekmiş. Onlara göre ben çok çok iyiyim. Ablamın bir uyarısını anımsadım. Ablam benim adımın öyküsünü anlatmıştı. Yunan Ordusu Trakya’yı kuşatınca, Yunan askerlerine destek olan yerli Rumların işbirliği sonucu özellikle köylerde yaşam durmuş, çift-çubuk işleri felç olmuşmuş. İki yıl art arda süren bu yağma sonucu halk yoksulluğun en alt düzeyine inmişmiş. İki yıl ekilip biçilemediği gibi, bu süreçte eski birikimler de tükenince şimdiye dek görülmemiş bir yokluk yaşanmaya başlamış. Halk bu yokluğa bir ad takmış: Kıtlık Yılı. Ablam daha çocukluk dönemini sürdürüyormuş. Ailemiz, ilginç, ilginç olduğu kadar mutlu bir olay olarak benim doğumumu kutsamışlar. Özellikle annem erkek çocuk beklediğinden, benimle gururlanmış. Babam, eski bir İttihatçı, ancak tüm İttihatçılar gibi Kurtuluş Savaşını da omuzlamaya hazır bir kimse olarak, benim adım için doğrudan kesin bir söz söylememiş, ailede herkesin benimseyeceğini düşündüğü dört ad önermiş: Enver, Cemal, İsmet, Kemal. Bilindiği gibi ilk iki ünlü kişi, Enver Paşa ile Cemal Paşa, son ikisi de Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa. Ağabeylerim, ablalarım babamın sözünden çıkmayı düşünmemişler. Annem de bu dört adı uygun görmüş.

Bir rastlantı, ad koyma günü evimize babamın saygı duyduğu konuklar gelmiş. Bu konuklar, babamın bir büyük ağabeyi Bektaşi dedesi Mehmet Amcamın arkadaşlarıymış. Geleneklere uyarak bir ad koyma şöleni yapılmış. Bu şölende topluluğun en yetkini söz sahibi oluyormuş. Bu kişi Tekirdağ’dan gelme, yaygın ünlü bir şair Dedeymiş. Babam kendi isteğini söylemiş. Dede ses çıkarmadan dinlemiş, duasını etmiş. Çevredekiler dört addan hangisi çıkacak diye beklerken dede, duasının sonunda yüksek sesle “Bu kıtlıktan bizi kurtarmaya geldin ya Halil İbrahim, sen kısmetinle yaşa, biz kullarının da Halil İbrahim rızkından nafi olmamıza izin ver Yarabbim!” deyip ellerini kaldırarak başıma koymuş, kulağıma üç kez “Halil İbrahim!” diye seslenmiş. Babam azıcık bozulmuş, Mehmet amcama, kendi ağabeyine sitem etmek istemişse de ad koyan dede, “İnanımız, itikatlarımız bunu istemektedir. Böyle bir kıtlıktan nasıl olsa çıkacağız. Ancak bu çıkışı birer yakın nedene bağlarsak daha mutlu oluruz!” deyip kestirmiş. Bizim aile için sürekli Büyük Aile derler. Kabile olarak da Amuca Kabilesi. Ailemizde olmadığı gibi Amuca kabilesinde de şimdiye dek kimseye bu ad konmamış. Bu nedenle biraz yadırganmış. Ancak ad koyan dede de Amuca kabilesinin en yetkin kişisi sayıldığından, sözü üstüne söz söylenememiş. Üstelik ben bebekliğimi sürdürürken, Trakya bereketin doruğuna çıkmış. Çevredekiler bu bereketi Kurtuluş Savaşı’nın mutlu sonuyla özleştirirken bizim aile, Halil İbrahim Bereketi diyerek benim gözümün içine bakıp, üstüme titremişler. İşin bir başka ilginç yanı, benden sonra bu ad, bizim köyde olduğu gibi öteki akraba köylerde de konmaya başlanmış. Ablam bunu anlattıktan sonra beni uyarmıştı. “Senin adın, varsıllıkla olduğu gibi yoksullukla da birlikte anılır. Biz öyle algıladık, bu düşüncemiz hep öyle sürdü, sürecek. Sen, kendini bu iki tarafın ortasında saymalısın. ” Benim ablam okur yazar bile değil ama gerektiğinde öğretmen gibi konuşuyor. Güzel ablacığım benim; seni hep seveceğim, övüdünü de hiç unutmayacağım! Varsıllıkla yoksulluk arasındaki kardeşin, bulunduğu yerde mutlu olacak!

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ