Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

62 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Tarım Uygulamalarına Bilinçli Katılım

 

13 Mart 1943 Cumartesi

 

Yusuf alışkanlık edindi, kalkar kalkmaz bana sesleniyor:

- Akordiyoncu, kalk! Ben de ona:

- Zeybekçi, kalktım! Sami Akıncı sordu:

-Akordiyoncu’yu, yanlış söylenmesine karşın anlıyorum da bu Zeybekçi’yi anlayamıyorum! dedi. Sami Akıncı’nın sorusuna karşılık olarak başka sorular geldi:

- Akordiyoncu ile Zeybekçi, ikisi de aynı takıları almış, neden olmasın? Ahmet Kun Öğretmen: -Geç kalan oyunlara giremeyecek, onlara “Oyun bozanlık! ” yaptırmayacağızzzz! deyince tartışma yarım kaldı.

Bu sabah bizim sınıfa Fahri Tösili öğretmen katıldı oynarken sözlerini de söyledi:

 

“ Kaleden kaleye şahin uçurdum,

Ah ile vah ile ömür geçirdim. ”……

 

Arkasını getiremedi, arkadaşlara:

- Siz sürdürün! dedi ama kimsenin sesi çıkmadı. 4. Sınıflarda bir karışıklık olmuş, Asım Öğretmen onları daireyi bozmadan koşturdu. Zil çalınca da, “Beni kızdırmayın, sizi cezalı olarak bir saat daha koştururum! ”dedi. Asım Öğretmenin çevresinde toplanan bir grup suçu olmadığını söyleyince Asım Öğretmen yüksek sesle: “Siz birbirinizi uyarın, ben sizinle ayrı ayrı uğraşamam! ”deyip yürüyünce Ahmet Kun Öğretmen gülerek:

- Akılsız başın cezasını ayaklar çeker! derler, bunu, işte bu tür yanlışlar için söylemişler! deyip güldü.

Öteden beri uyumsuzluğundan yakındığımız bizim sınıf, bu kez en uyumlu sınıf sıfatını kazandı.

Kahvaltıda bu konuşuldu. Salih Baydemir bu durumun sürmeyeceğini, oynanan oyunun kolay olması nedeniyle bu kez uyum sağlandığını, öteki oyunlarda bizim de bozulacağımızı söyledi. Yusuf Asıl hemen:

- Üzülme, biz de okulu bitirenceye dek Timurağa oynarız! deyince hep güldük. Ben de; “Neden hep Timurağa olsun, Tamzara var, Hoşbilezik var, Merzifon, Sivas halaylar var! ”dedim. Mehmet Aygün bir “ohoooo! ”çekti:

- Ne gerek var onlara, tüm Trakya halkı, yüzyıllardır bir oyunla yetiniyor, biz de onlara ikinci bir oyun öğretsek buna eyvallah derler! deyince önce güldüler. Hasan Üner:

- Siz Trakyalı hemşerilerimizi neden böyle küçümsüyorsunuz? Anadolu’daki öğretmenler köylerine onlarca oyunu götürürken biz neden bir tane götürmeyi düşünüyoruz? Sonunda konuştuklarımızın şaka olduğunu anımsatan oldu. Daha bir yılımızın bulunduğunu, yaz boyunca başka oyunları öğreneceğimizi konuştuk. Yusuf Asıl ise, öğretmen çıkınca arakadaşlara giderek onlara, okullarında kendi öğrencileri önünde oyun öğreteceğine söz verdi. Bu arada oyunların müzikleri anımsandı:

- Müzikleri ne olacak? Yanıt hazır:

- Her köyde davul-zurna çalan var, onlardan yararlanırız! Hilmi Altınsoy birden : “Olmaz arkadaşlar, davul-zurna çalanlar genellikle çingeneler. Çingeneleri okula getirip davul çaldırırsam bizim köylüler beni hemen, o saat kovarlar! Bir süre güldükten sonra Yusuf’un, onların köylerine gitmesine gerek kalmadı, herkes bir iki oyunun müziğini mandolinle öğrenecek. Mandolin konusunda en ağır davrananlardan biri Yusuf. Bu konuşmaların etkisiyle hemen mandoline başlamaya karar verdi.

Beden Eğitimi dersinde tüm arkadaşlar müzik çalıştı. Abdullah Erçetin’le Bekir Temuçin do-sol, re majör gamlarını tahtara sıraladılar. Do, diyezsiz-sol, bir diyezli, re iki diyezli. Onlar oturunca ben de kalkıp üç minör gamı yazdım, la-mi-si

La minör: La-si-do-re-mi-fa-sol-la. =1-1/2-1-1-1/2-1-1 Doğal la minör (fa diyez)

La minör. La-si-do-re-mi-fa-sol-la = 1-1/2-1-1- (1/2+1/2) -1/2-1 Melodik la minör

La minör La-si-dö-re-mi-fa-sol-la = 1-1/2-1-1-1/2-1+1/2-1/2 Armonik la minör

Asım Öğretmen gelince tahtaya baktı. Gülümseyerek sordu:Siz şimdi bunları biliyor musunuz? Görelim bakalım, deyip İdris Destan’ı kaldırdı. İdris, majör gamları eksiksiz anlattı. Minörlere geçince: “ Bunları bilmiyorum, anlayamadım öğretmenim! ”dedi.

Asım Öğretmen gülerek:

-İdris, sen bana anlayamadım deyince, bunları anlayaman bu sınıfta daha çok insan var, demiş oldun! deyip İdris’i yerine gönderdi. Tebeşiri alıp la minör gamı üzerinde durdu. Tekrar olarak üç la minör gamı çizdi,

1- Bir tam, bir yarım, bir tam, bir tam, bir artık (diyezli) , bir yarım.

2-Bir tam, bir yarım, bir tam, bir tam, bir tam, bir tam, bir yarım

3- Bir tam, bir yarım, bir yarım, bir yarım, bir yarım, bir tam, bir tam.

Üç türlü la minör gamını gene gene anlattı. Birinin hiç kullanılmadığını, teorik olarak anlattığını tekrarladı.

derste Öğretmen önce akordiyonla parçalar çaldı. Mehmet Yücel, Hatırla Margarit diye bir şarkı istedi. Asım Öğretmen Mehmet Yücel’e:

- O söylediğini azıcık açıkla, melodiyi kavrayayım! deyince Mehmet Yücel iyi niyetle istendiğini sandı, azıcık söyledi. Asım Öğretmen teşekkür etti:

-Güzel bir şarkıymış, ilk öğreneceğim bu olacak, deyip kahkahayla güldü. Mehmet Yücel azıcık bozuldu. Bunu anlayan Asım Öğretmen açıklama yaptı:

-İçinde böyle aşk, sevgi, sevgili sözleri çok geçen şarkıları biz dersliklerde çalmayız, söylemeyiz, kırlara gittiğimiz zamanlar ben size bunları çalarım! diyerek gönül aldı.

Dersin bundan sonraki bölümünde, önce gamlar tekrarlandı sonra birli, üçlü, beşli oktav sesleri sıralandı. Bir çok arkadaş on kez tekrarladı, gene de beğendiremedi. Ben de istediğim gibi okuyamadım ama Asım Öğretmen ilk okuyuşta beni geçti. Geçmek istiyordum ama içimde bir kuşku uyandı, öğretmen kayırdı mı yoksa gerçekten beğendi mi? buna takıldım. Mustafa Saatçı on kez tekraraladı, öğretmen olmadı deyince Mustafa Saatçı işi şakaya getirip yaşlılığını öne sürdü. Asım Öğretmen bu kez:

-Yo olmadı, bu savunmanı kesinlikle doğru bulmam, bak İbrahim de senin yaşında ama o beceriyor, sen neden beceremeyesin? deyince kaygım azaldı. Az sonra Emrullah Öztürk’e takıldı. Emrullah da kem küm etti. Emrullah’a da beni örnek gösterdi. Arkasından da benim tekrarlamamı istedi. Bu kez daha dikkatli okudum. Asım Öğretmen gene:

-    Bak, yapan yapıyor;bunun lamı cımı yok, çalışınca başarılır, ipe un serersen, ne ipinden ne de unundan bir hayır göremezsin! deyip bu kez de Emrullah’a “İpe un sermek! ” deyiminin anlamını sordu. Emrullah sustu. Bir süre yanıt bekleyen öğretmen akordiyonun tüşlarına basıp İlkbahar şarkısını önce çaldı arkasından söyletti. Arkasından Tarlalarda altınbaşakları, sonra da gülerek Gülnihal’i çaldı. Mehmet Yücel parmak kaldırdı. Az önceki olayı anımsattı:Bu şarkı da aşk şarkısı değil mi? ”diye sordu. Asım Öğretmen gülerek: “Mehmet bu konuda ben fazla bir şey söylemeyeyim, sen , daha doğrusu hepiniz bu iki şarkının sözlerini bulup karşılaştırın, benim aşk şarkısı deyişimi daha iyi anlarsınız. Derslikte bir sessizlik oldu. Sami Akıncı Suna’nın ağıtını istedi. Asım Öğretmen önce güldü, Sami’ye: “Senin piyeste rolün var, orada doya doya dinleyeceksin. Sami bu kez arkadaşlar adına konuştuğunu söyledi. Asım Öğretmen: “Peki öyleyse! ”deyip ağıtı iki üç kez çaldı. Beni göstererek İbrahim çalıyor, ona çaldırmıyor musunuz? ”diye sordu. Birkaç kişi birden, “ O bize çalmıyor! ”dediler. Asım Öğretmen:

- Çalmıyorsa onun da bir nedeni vardır, o sizin işiniz;isterseniz anlaşırsınız! deyip Avcılar Marşı’nı çaldı. İsmet İzmir Marşı’nı istedi. Öğretmen önce güldü arkasından İzmir Marşı’nın girişini çalıp bıraktı. Bana dönerek:

- İbrahim, yeğenine bari istediğini çal, dersliğe akordiyon getirmiyorsan İsmet benim odaya gelsin;bugün odam bir ara boş kalacak! dedi.

Zil çalınca Asım Öğretmen akordiyonu bırakmadan arkadaşlarla konuşarak koridora indi. Ders zili gecikmişmiş, nöbetçiler törene çağırdılar. Öğretmen akordiyonla merdivenlere indi. Ahmet Kun Öğretmen düdük çalarak sıraları düzelttirken Asım Öğretmen akordiyon baslarını basarak dikkatleri çekti. İstiklal Marşı’ından sonra Eğitimbaşı öğleden sonra çalışacak sınıfları okudu. Bizim sınıf gene çalışan gruplar içinde yoktu. Arkadaşlar gülüşerek Halil Basutçu’ya teşekkür ettiler:

-Sağol İstemi Han, piyesi nisan ayı sonuna dek sürdürürsen seni çok alkışlayacağız!

Yemekte Röslein bu kez Suna olarak bizim masanın konusu oldu. Öteki kızlarla karşılaştırdılar. Kimisi olumlu olarak değerlendirdi kimisi konuşmasını beğenmediklerini söylediler. Bu kez de en düzgün konuşan kız seçimi konu edildi. Benim fikrimi sordular. Hiç beklemedikleri birini, Melahat Erkan’ı söyledim. Önce şaka sandılar. Ben ciddi ciddi savununca bilenler bana katıldı. Ben Melahat’ın kullandığı sözleri doğru söylemesi yanında sesinin güçlü oluşunu, ayrıca çekinmeden herkesle konuşabilmesini öne sürdüm. . Gerçekten bizim masadakilerin hepsi ile konuşuyormuş. Bu kez de Suna’yı sordum. Suna ile iki ikiye konuşan üç arkadaş çıktı. Benim değerlendirmeme inandılar. Gene de Hilmi Altınsoy özür dileyerek numarasını yaptı:

-Abi, o kız sana bir oyun mu oynadı yoksa? dedi. Yakın köylü olmaktan öte bir ilişkim olmadığını tekrarladım. “Benimle çok rahat konuşuyor. Ancak bu hemşerilik nedeniyle kurulmuş bir ilişkiden ileri geliyor. Tekirdağlı ya da Edirneli olsaydım kesinlikle böyle yakınlık olmayacaktı! ”dedim. Bu kez de Mehmet Aygün:

- O zaman sen onu sevmeyecek miydin? deyince hepsi güldü. Onlar gülünce ben de bu kez Mehmet Aygün’e, “Haklısın, o zaman o gene bana böyle yaklaşsaydı belki daha çok sevecek belki de aşık olacaktım. Çünkü bu denli yaklaşım kesinlikle karşılıklı sevgiyi çağıştırır. Oysa şimdi öyle değil. Suna bizim atölyeye geldiğinde, “Biz ağabeyle hemşeriyiz, öğretmen çıkınca okulun işlerinde ondan yardım isteyeceğim! ”diyebiliyor. Yukarda söylediğim gibi bir gönül bağı olsa böyle konuşmaz, konuşamaz. Çünkü böyle bir davranış, onun gizli tuttuğu yakınlığı açıklamak demektir. Bunu Suna değil hiç kimse yapmaz, yapamaz. Bunu yapsa yapsa nişanlananlar ya da nişanlanma sürecine girmiş kimseler yapabilir. Bunlar da ancak kendi yakınlarına böyle açıklayabirlirler.

Böyle konuştuğuma içimden sevindim. Arkadaşlar benim içtenlikli konuşmama inadılar. Ne ilginç; söylediklerime, arkadaşların inanması yanında ben de inanır gibi oldum. Halil Basutçu masamızın yanından geçerken, benim de geleceğimi düşünmüş; “Bugün çalışmalarımız saat 14’oo, biliyorsun, değil mi? ”dedi. Benden önce Yusuf Asıl, “O saatte bizim de çalışmamız var, ağabey size gelemeyecek! ”dedi. Yusuf bu çalışmayı daha önce söylememişti, işim geldiği için sustum. Böylece Suna Ağıtına da kendisine de arka dönmüş olduğumu aklımca kanıtladım.

Derslikte bu kez Ahmet Güner geldi, Çarşamba günü bayan öğretmenlerle oyunlara başlanacakmış, Ahmet oyunları iyi bilmesine karşın işin içinde öğretmenler olunca çekinik bir durum takınıyor. . Beraberiz ama belli ki benim biraz pohpohlamamı bekliyor. Bir süre bunu konuştuk. Biz konuşurken Halil Basutçu piyesçilerden Mehmet Başaran’la konuşuyordu. Ne konuştuklarını tam duymadım ama bana baktıklarından az da olsa kuşkulanmıştım. Bu arada Mehmet Başaran:

- Gelmezse gelmesin, zaten öğretmen gelmesini pek istemiyor! Dedi. . Kesin kararıma karşın bu söz beni ikircil duyuma soktu. Bu kez de kendi kendime:

- Neden gitmeyecek mişim? sorusunu sordum. . Çıkıp dolaşmak istedim. Tam çıkarken Röslein'la karşılaştım. Gülümseyerek:

- Bugün erken toplanıyoruz, bir saat sonra, unutma! deyince ben:

- Öğretmen gelecekmiş, benim gelmeme gerek yok! ”deyince Röslein “Aaaaa! ” çektikten sonra, “Gel, ben rolümü tam yaptığıma emin değilim, gel de kusurlarımı söyle! ”dedi. Kusurlarını söyleyecek arkadaşların, ayrıca Sabahat Öğretmen var! ”deyince Röslein:

- Onlar benim kusurlarımı görmüyorlar herhalde, hepsi söz birliği etmişçe beni övüyorlar! dedi. Bu kez de ben, “Herkes överken ben kusur söylersem içinden neler diyeceksin kimbilir? ”deyince gene:

- Aaa, vallahi içtenlikle sana inanıyorum, bunu arkadaşlar da biliyor! deyip yanındaki arkadaşı Sakine’yi tanık gösterdi, “Öyle değil mi Sakine? ”Sakine de Röslein’i doğrulayınca iyice afalladım. Tam bu sıra Yusuf’la Ahmet Güner yanımızdan geçerken durdular. Bu kez Röslein onlara:

- Ağabey bizi yalnız bırakıyor”deyince arkadaşlar konuşacakmış gibi baktılar. . Onlardan önce ben Ahmet’e, az önce ne konuştuğumuzu sordum. Bu kez deAhmet Güner’den önce Yusuf; “Bizim de çalışmamız var. Hem sizin çalışma akadaşlarınız çok, bizim çalışmamız ağabeysiz olmuyor, lütfen darılmayın! ”deyince görünüşte ben kurtulmuş oldum. Ancak içimde büyük bir pişmanlık belirdi. Bu kez, Röslein’in rolü geldiğinde orada olacağıa söz verdim. Röslein, sevinerek ayrıldı, ya da ben öyle algıladım. Arkadaşlar gidince bir süre düşündüm. Kendimi, okuduğum romanın havasına kaptırdığımı anladım. Orada da kararsız, kuşkulu insanlar, varsıllık içinde mutsuz, düş kırıklığı içinde kıvranıyorlar. İnsanların, sevdiklerine kendilerini oldukları gibi anlatamaması, kendilerine de anlatılanları doğru algılayamaması ne acı sonuçlar getiriyor. Bunları bile bile ben de karşımdakinin dilini doğru dürüst anlayamadığımı açık açık anladım, derecesiz üzüldüm. Resim Odasına gidip akordiyonu çıkararak oyun müziklerini yavaş yavaş tekrarladım. Anlaştığımız saat gelince alt koridorda bize gösterilen yere indim. Seçilmiş 2o oyuncu geldi. Her sınıf şubesinden üç oyuncu çağırılmış. Önce Timurağa oyununda istenilen düzeltmeler yapıldı, El çırpmalarda birlik, geri bakmalarda başın durumu gibi genel birliğin görüntüsünü bozan figürler pekiştirildi. Merzifon Halayı’nda da kusurlar saptanmış, Ahmet Güner tekrar tekrar göstererek onda da birlik sağlandı. Bir saate yakın çalıştık. Ben Röslein’e verdiğim sözü tutmak istediğimden Yusuf’un gözüne bakmaya başladım. Yusuf anladı: “Bugünlük bu kadar! ”deyince sevindim. Akordiyonu bırakıp bu kez üst koridora çıkım. Üst koridorda bir yığın insan vardı. Piyeste görevliler ileri uçta, ellerindeki kağıtları okuyorlar. Gözlerim Sabahat Öğretmeni aradı. Sabahat Öğretmen yok. Halil Basutçu’ya baktım o da yok. ;sordum. Öğretmene gittiğini söylediler. Az sonra Halil Basutçu geldi, öğretmen gelemiyormuş. Halil’den kitabı alıp karşı köşeye geçtim. Onların özel bir çalışması varmış. Halil kitabı açıp gösterdi. Oradan izlemeye başladım. 3. Perdeden başladılar. Ben salt sırası genlerin adlarını söyledim. Rolü kısa olanları daha dikkatsiz buldum. Perde bitince aynı perdeyi tekrar etmek istediler. Bu kez kısa sözlülerin söz başlarını da anımsattım. Öyle daha iyi oldu. Tekrarın sonunda Suna sordu, beğendiğimi söyledim:Hiç mi kusurum yok? ”deyince ben, “Kusurun olmaz olur mu? Var; hem de ne kusur? ”deyince renkten renge girdi. Öteki arkadaşlar da dikkat kesildi. Ben, “O çok büyük kusurun, söylenenlere inanmamak, 48 dize okuyorsun, az değil, öteki arkadaşlarının toplam konuşması 34 dize senin 48. Onların bir buçuk katı. Kusurları sıralarsak onların kusurları senin iki katın oluyor. Bu nedenle onlara göre seninkileri kusur olarak görmüyorum. İstemi Han için de aynı sözü söyleyebilirim 130 dize okuyor. Bu kadar dizede bir iki söz kusuru kusur sayılmaz. Biz konuşmalarımızda da böyle kusurlar işliyoruz. Ayrıca kitabı yazan bile böyle kusurlar işlemiştir. Örneğin:

“Bulunur sizden sora onları selamlayan! ”dizesindeki sora, konuşulurken sonra denmesine karşın burada sora yazılmıştır. Arkadaşlar güldüler. Suna bir süre baktıktan sonra gülümsedi. Paydos edilince baktım, beni bekledi. Bu kez de bana: “Sahi ben 48 dizi mi ezberlemişim? Yazdım ama saymadım. Sen böyle şeylere nasıl dikkat ediyorsun? ”diye sordu. Sözü hemen kusur sormasına çevirdim:

-Kusurlarını işte böyle dikkatle izliyorum, konuşurken sen kendin kusur bulabilirsin ama piyeste şiir okunur gibi okuduğundan kusurlar genelde kayboluyor. Bu nedenle kusur yok! dedim. Olsaydı saklamadan söylerdim. . Çok istersen konuşurken yakaladığım kusurları söyleyebilirim. Ama, bence buna gerek yok. Atalarımız; “Kusursuz kul olmaz! ”demişler. Varsa bile kusurun bu olsun. “Bunları daha dikkatli konuşup düzeltebilirsin! ”Bu kez de: “Vallahi sen beni çok rahatlatıyorsun, ne zaman seninle konuşsam kendime güvenim artıyor. Senin için arkadaşlara; “Abi benim öğretmenim! ”diyorum! ”Biraz bozulur gibi oldum ama gene de teşekkür ettim, ayrıldık.

Derslikte konu Akın piyesi. Tarih dersinde Selçuk Korol Öğretmen iki kez aynı konu üzerinde durduğu için piyesi kavramak kolaylaştı. Tarihteki İstemi Han silik olarak geçmesine karşın bizim derslikte İstemi Han , Mete Han’la, Teoman Han’la giderek Attila ile özdeşleştirilmiş durumda. Özellikle arkadaşımız Halil Basutçu’nun o uzun rolü başarması tarihteki kahramanları bizim yakınımıza getirmiş gibi. İyi de ben bu tür şakaları da sevmiyorum. Halil gerçekten başarılı. Ancak onun başarısını geçmişin kahramanıyla özdeşleştirmeye kalkışmak ona haksızlık olur. Bana göre ona İstemi Han gözüyle bakmak, onun gerçek değerini görmemek olur. Oysa arkadaş bizim başaramadığımızı başarmış bize göre bir üstünlük yakalamıştır. Onun üstünlüğünü ona bakarak değerlendirmeliyiz. Bunu yapmazsak ona haksızlık ettiğimiz gibi kendimizi de aldatmış oluyoruz. Dahası bencilce davranıp kendimizin daha az değerde olduğumuzu gizmeye çalışıyoruz. Ben böyle düşünürken yeğenim İsmet geldi, yanıma oturdu. Yavaş sesle konuşmaları dinleyip dinlemediğimi sordu. Yüksek sesle konuşulduğu için çaresiz duuyduğumu söyledim. İsmet bu kez de kıskanıp kıskanmadığımı sordu. Güldüm: “Neden kıskanayım? arkadaş tamı tamı tamına 750 dizeyi ezberlemiş. Ben kendi isteğimle bir yıl kadar çalışarak 140 dizeyi ezberlememiştim, o bunun beş katını ezberledi. Kıskanmak değil onun başarısını alkışlıyorum! ”dedim. İsmet bu kez de: “Dayı kızma, bir soru daha soracağım! ”deyince kızmayacağıma söz verdim ancak ne soracağını kestiri gibi oldum. İsmet bu gülerek:

-Sahi o kızı da kıskanmıyor musun? dedi. Onu da kıskanmıyorum. O da çok güzel ezberlemiş. Onun rolü de az değil, 50 dize. “Ne güzel ezberlemiş! ”deyince İsmet gene güldü:

-Dayı, yanlış anlamış gibi yapma, kızın rolünü değil kendisini. Onun başarısını herkes övüyor. ;övüyor ama arkasından güzelliği için konuşmaya başlıyorlar! Bu kez de İsmet’e o kızın güzel olduğunu biliyorum, hemşerim olduğu için de onunla severek konuşuyorum. Ancak kıskanmak için kendimde bir hak bulamıyorum. Onun annesi-babası sağ. Üstelik burada da seninle benim olduğumuz gibi kardeş çocuğu olan bir yeğeni var! İsmet, üzülmüş olabileceğimi düşünerek benimle ortak olmak için geldiğini söyleyerek ayrıldı. İsmet’e üzülmediğimi söyledim ama o gidince kendi kendime sordum:

-Üzülüyor muyum? Yanıt vermeye cesaret edemesem de bir üzüntüm olduğu kanısına vardım. Ama bu üzüntünün ne olduğunu tam kestiremedim.

Son kez Rüzgarlı Bayır’açtım. Anımsadığım kadarıyla hiçbir roman üzerinde böylesi dikkatle durmamıştım. Bir İngiliz yazarı yazmış hem de neredeyse benim yaşımda bir bayan yazmış. (25 yaşında) Olay, çiftçilikle geçinen iki aile bireylerinde geçmektedir. Çiftlikler bizim köyle Hamitabat arası uzaklığındadır. ( 5 km. ) WUTHERİNG HEİGHTS ile THRUSHCROSS GRANGE. İki çiftlikte de bir birinden habersiz iki aile yaşamaktadır. İki ailenin de bir oğlan bir kız çocukları vardır. . Ayrıca çiftliklerde oldukça kalabalık çalışanlar bulunmaktadır. Wuthering Heights sahibi Mr. Earnshaw, Thrushcros Grange’nin sahibi Mr. Linton’dur. Bir oğlu bir kızı vardır. (Oğlu, Edgar, kızı, İsabella) Wutherind Heights sahibi bir oğlu bir kızı varken (Oğlu Hindley-kızı Catherine) gittiği Leverpoal’den dönünce bir küçük oğlan çocuğu getirir. Çocuk siyah renklidir, çingene olduğu sanılır. Ona Heathcliff adı verilir. Ailedekiler bu çocuğu sevmezler. Mr. Earnshaw, aile bireylerinin karşı olmasına bakmadan küçük Heathcliff’e arka çıkar. Ancak onu hoyrak yetiştirir, çiftliğin en zor işlerinde kullanır. Böylece ailenin süregelen birlik yaşamında bir gedik açılmış olur. Kendi çocukları al gülüm ver gülüm yetişirken en katı kurallar içinde yetişen Heatcliff, hem kini hem de merhameti acımasız koşullar içinde birlikte duyumsayarak büyür. Oğul Hindley Earnshaw nefret geliştirirken, kız Catherine de ise zamanla merhamet egemen olur. Bu iki zıt ruhsal yaklaşım yabancı çocuk Heathcliff’te de iki dal geliştirir; kin dalı, merhamet dalı. Anne bayan Earnshaw, bay Earnshaw’ın tam zıttıdır. Ondaki sonsuz nefret! Çocuklar böyle karşılıklı kin-nefret çatışması içinde büyürler.

Catherine Earnshaw’ın başından geçen bir olay nedeniyle yıllardır görüşmeyen iki aile, tanışır. Catherine'i Thrushcross Grange yakınında gezeken bir köpek ısırır. Trushcross Grange ailesi bayan Linton Catherine sahip çıkıp evine alır, uzunca bir süre bakımını üslenir. Böylece Catherine ile komşu kızı İsabella tanışmış olurlar. Gel-git başlar Lindley Earnshaw’la Edgar Linton da tanışırlar. Zamanla kız-erkek kardeşler arasında karşılıklı ilişkiler gelişir. Onlar arasındaki ilişkilerin gelişmesi beklenirken Rüzgarlı Bayır’da kimsenin beklemediği bir gelişme olur;merhamettle Heathciff’e yaklaşan Catherine giderek onunla sıkı fıkı arkadaş olur. O belki bu arkadaşlığı merhamet çizgisinde tutacağını sanmaktadır ama hoyrat Heathcliff güzel Cetherine sahip olmaıy düşler. Üvey kardeş için, Heatcliff'in yüreğindeki okun yayı fırlamıştır. Kesin kesin Catherine sahip olmak için planlar kurar. Tüm davranışları bu hesaplar üzerine yapılmaya başlanır. Ancak ailelerin düşünceleri çok başkadır;komşu aile ile daha yakınlaşmak. Karşılıklı karar verilir. Catherine ile Edgar Linton evlendirilecektir. Herkes memnundur. Ancak Heathcliff'in planları bozulmuştur. Bu kez o da, kendine göre planlar kurar. Bu planlar, acımasızca öç almak varsayıomları üzerine kurulur. Amaç, biri kişiyi değil iki aileyi de kahrettirmektir. Plan, gerçekten çok acımasızdır. İşin ilginç yanı bu acımasız plan içinde çok sevdiği Catherine de vardır, onu da yakacaktır. Kendince bir bahane bulur. Catherine'i adım adım izler, kapıları dinler. Bir akşam Chatherine dadısıyla konuşurken Heathcriff’i sevdiğini ancak onunla evlenmeyeceğini söylemiştir. Bu konuşmayı dinleyen Heatcliff iz bırakmadan kaçar. Kendisiyle evlenmeyeceğini söyleyen Catherine , bu kaçıştan en çok üzülen olur. Yaşam gene kendi kuralları içinde sürer. Rüzgarlı Bayır sahibi bay-bayan ölür. Okumak için gitmiş olan ağabeyh Lindley evli olarak geri dönüp işlere el koyar ama yürütemez. Öbür taraftaki sahip de ölür, yerine oğlu Egdar Linton geçer. Edgar Linton’la ev lenen Catherine umduğu mutluluğu bulamadığı için fazla özveride bulunmayınca kurulan aile pek uyumlu olamamıştır. Daha doğrusu Catherine, mutluluk için ne istediğini pek ortaya koyamamaktadır. Gene de 3 yıl bir birliktelik sürmüştür. Catherine dışındakilerin unuttuğu ya da yok saydığı Heathcliff çıkar gelir. Gelir ama gelen o eski yabani adam değil tam bir centilmendir. Giyim kuşamı gibi dili de şeker bal olmuştur. Herkesten çok Catherine şaşırır, içten içede sevinir. Eşi Edgar Linton’un karşı koymasına karşın Heathcilff’le ilişki kurmaya kalkışır. Ancak o eski Haethcliff, giderek Mr. Haetcliff olmuştur. Kinden gözleri dönmüş öç alıcı Mr. Haetcliff Catherine’yi bir yana iterek görümcesi İsabella ile ilişki kurar, bir süre sonra İsabella’yı kaçıçıp onunla evlenir. Bu onun için öcün daha başlangıcıdır. Onun asıl amacı çiftliklerin ikisini de alıp oradakilein hepsini kendi uşağı yapmaktır. Gerçekten de kısa zamanda Rüzgarlı Bayırı ele geçirir. Çünkü sahip Mr. Hindley eşi ölünce kendini içkiye vermiş borç içinde yüzmekte, elindekileri de kumara vermektedir. Heathcliff onu kıskıvrak yakalamıştır. Rüzgarlı Bayırın sahibi Heathcliff olmuştur. İsabella ile evlenince de Edgar Linton’la hesaplaşmaya başlamıştır. Bu arada da Catherine ile ilgilenmez görünmekle birlikte elinden geldiğince kocasıyla arasını ateşlemektedir. İsabella fazla dayanamaz, bir gün alıp başını kaçıp gider. Catherine de hastalanır. Doğum yapmak üezredir. Doğum zamanı gelmeden ölür. Ancak çocuk kurtarılır. Catherine’nin bir kızı olmuıştur. Küçük Cathi’nin doğum ünü aynı zamanda an nesinin ölüm günüdür. Şanssız çocuk yaşarsa doğum günü yapamayacaktır. Edgar Linton yaşamını sürdürür. Şimdi kızı için yaşamak, her türlü zorluklara karşı direnmek ister. Rüzgarlı Bayır’daki başbelası ile savaşını sürdürür. Rüzgarlı Bayırda Mr. Heathcliff gibi biri yetişmektedir. Mr. Hinley’in oğlu Heraton. İsabella Heatcliff'ı bırakıp izini kaybederek kaçmıştır ama ondan bir oğul doğurmuştur. Uzun uğraşlardan sonra Heathcliff oğlunu almış onu kendi yöntemleriyle yetiştirmektedir. Mr. Heathcliff emeline tam kavuşamamış, Edgar Linton’u boyunduruğuna alamamıştır ama davasından da vazgeçmiş değildir. İşte bir olanak daha eline geçmiştir. Kendisini terkedip giden İsabella ölmüş, oğlu küçük Linton’u babasına gönderirler. Canavar Heathclidff’e gün doğmuştur. Hemen planlarını kurar. Oğlu Linton’la Küçük Catherine Linton’u evlendirip oğlu aracılığiyle Thrushcross Grange’i de ele geçirmek. İki küçük kardeş çocuklarını evlendirme hem de zorla evlendirme çarelerini arar. Onlar aracılıyla miras kazanacaktır. Birinci çıkışını yapar, küçük Linton ile 2. Catherine’yi zorla evlendirir. Ne var ki küçük Linton Heathcliff babasının bu acımasız yaşamına ayak uyduramaz, çocuk yaşta ölür. Hilekar Heathcliff gerçekten sevdiği Catherine Earnshaw ‘ın hayali beynine takılır. Önce güzel bir düş gibi başlayan görüntüler tüm beynini sarar. Bedensel olarak dinç görüntü verirken yemekten içmekten kesilerek kalıbı dinlendirir.

Roman, Mr. Heathcliff’in kısa bir süre hizmetinde bulunan Mr Lockwood’un dikkatini çeken bir olaydan başlar. Daha sonra aynı kişi unutamadığı o olayı yıllarca Rüzgarlı Bayır’da hizmette bulunmuş Nelly Dean’ın anılarını dinleyerek sürer. Nelly Dean daha sonra Catherne Earnshow’la birlikte Thrushcross Grange’e geçtiğinden iki tarafın da iç yüzünü iyiden iyiye bilmektedir. Romanın başında olduğu gibi Mr. Lockwood sonunda da görünmekle birlikte gözlemler hizmetçi-dadı (İki Catherine’in de dadısı) Nelly Dean’ın gözlem-anı karışımı anlatımlarına dayanmaktadır. Kitabı kapatınca okumaya başladığımda yaptığım bir benzetmeyi anımsadım. Mr. Heathcliff’i Karamosof Kardeşler’ Smerdiakov’a benzetmiştim. Yanılmamışım. Şimdi de Smrdiakov yaşasaydı bundan daha kötüsünü yapardı, şeklinde varsayımlara kapıldım. Dostayevsky iyi etmiş de onu yaşatmamış. Belki o da bu romanı okudu, okuyucuya bu denli kötü bir örnek vermek istemedi. SMERDİAKOV=HEATHCLİFF ne ilginç ayrı ayrı olmakla birlikte ikisinin de adları 10 harfle yazılıyor. Bilmiyorum, kendi dillerinde de bu harfler böylemi sıralanıyor? Ben böyle bir benzerlik kurdum. Bir başka önemli nokta da en zor okuduğum roman bu oldu. Ancak İngiltere hakkında kesin bilgiler de öğrendim. İngiltere’de kardeş çocukları evlenebiliyor. Aynı zamanda güçlü insanlar, yoksulları yaşamı boyu uşak olarak kullanıyorlar.

Nelly Dean tüm yakınmasına karşın o sevmediği yerden ayrılamadı. Uşak Joseph’le Zilha da öyle. Rüzgarlı Bayır-Emily Bromte tarafından 25 yaşında yazılmış bir roman. Sanırım kolay kolay unutmayacağım. Kitabı elimde görenler sordu, güzel olduğunu söyledim ama kimseye okuması için öneride bulunmadım; “Ben beğendim! ”demekle yetindim. Biliyorum ki bu kitabı benim gibi döne döne tekrarlamalar bir yana iki kez baştan sona okumayanlar gerçek değerini anlamayacaklar.

Akşam yemeğinde yeni bir konu pazartesi gününden başlayarak haftanın üç günü öğleden sonra bahçe çalışması yapılacakmış. Zaten öyle değil mi? diye sordum. “Öyleydi ama çıkmıyorduk! ”, diyenler oldu. Boş boş konuşmalar, deyip geçtim, o zaman çıkmadınsa bunu kar say. Şimdi ise gerçek çalışma başlamış olacak. Bu kez Hasanoğlan’daki çalışmaları anımsattım. Sabahtan akşama 8 ay çalıştık. Hiç değilse şimdi dinlenme günlerimiz var, çalışmalar da değişerek, belli aralıklarla sürüyor. Haruniye ile Ladikten kelen mektupları gösterdim, Sivas/Yıldızeli de yeni açılmış Köy Enstitüsü’ne ekip olarak gitmişler iki mektupta da ekim ayında donduklarını yazıyorlar. Haruniyeli arkadaş Dörtyolluymuş: “Bizim Dörtyol’da ocak ayında böyle soğuk olmuyor, diye yazmış. Arkadaşlar hep güldü. Ocak ayında ekim kadar soğuk olmaması ne demek? Ne demek olacak Dörtyol portakal memleketi. Hilmi Altınsoy bizi susmaya çağırdı, canı portakal istemiş, sorumlu bizmişiz. Mehmet Aygün soğan anlatmaya başladı. Önce anlamadım, sordum; “Ne bu soğan işi? ”Hilmi’deki çağrışımları uyandırmak içinmış. Hilmi soğan isteyince gidip aşçı başından soğan alıp Hilmi’yi memnun edecekmiş. Ne yapsınmış Dörtyol’dan portakal getiremiyormuş. Bir süre güldük. Mehmet Aygün iyi tiyatrocu olur! ” Yusuf anımsattı: “Giden müdürümüz Sayın Nejat İdil’in hareketlerini ne güzel yapardı! ”Salih Baydemir bu müdürün de taklidini yapmasını söyledi. Mehmet Aygün sözü kestirdi, “Bunu da siz yapın! ”

Çoktandır konuşmadığım Cavit kafkas geldi: Abi öteki sınıflara hep gittin bu akşam da bizim dersliğe bekliyoruz! ”deyince Yusuf Asıl koşul ileri sürdü: “Abey yalnız gidemez, ancak yanında bizi de isterseniz ancak gelebilir! ”deyince Cavit tüm masayı çağırdı. Onun da koşulu varmış, onların dersliğinde dinleyici olmaz etkinliklere herkes katılmak zorundaymış. Cavit gidince cayanlar oldu. Yusuf’la ikimiz kaldık.

Derslikte Hikmet Öğretmenin kurulmasını tasarladıkları Kümes hayvanları kümesi konusu konuşulurken tartışma çıkmış. Fettah’ın sözünden alınan Emrullah o çirkin küfürlerini gene savurmuş. Fettah’ı hemşerisi Ali Önol’la Sefer Tunca vavununca bu kez de Hüsnü Yalçın Emrullah Öztürk’e arka çıkmış. Arkasından Halil Basutçu ile İsmet Yanar da Hüsnü Yalçın’ı destekleyince şamata büyümüş. Gerçi tartışma biraz yumuşamaya dönüşünce bu kez tarafsızların görüşleri sorulmaya başlanmış. Ben kapıdan girince birisi beni kastederek; “Ona da soralım! ” deyince Fettah Biricik benden once:

-Ona sormayın o, yeğeninin yanını tutar! dedi. Ne olup bittiğini anlamadan ben, Fettah’ın bana bir sataşması olarak algıladığımdan:

-Ben, yeğenimin suçlarını asla yüklenmem, haklıysa yanında olur, onun hakkını korurum. Haklı olduğu zaman “Senin bile hakkını korurum! ”deyince gülenlerin yanında, benim, “Senin bile! ”deyişimi düşmanca bir tavır olarak ortaya getirenler de oldu. Bu kez ben de: “Siz de sinsi sinsi aklınızca kışkırtıcılık yapıyorsunuz. Yüreğiniz varsa ortaya çıkıp düşüncelerinizi söyleyin. Ben haklı olduğu zaman Fettah’ın bile hakkını korurum. Hiç değilse onun bana karşı ap açık bir tavrı var. Sizin gibi sinsilerin hakkını korumak için başımı bile çevirip bakmam. Çünkü siz yarasalar gibi hem var hem yoksunuz! ”deyince öksürenler oldu. O tarafa baktım. O tarafta oturanlardan Mehmet Başaran:

-Ben değilim vallahi, bana bakma! dedi. Mehmet Başaran’a senin sesini iyi tanıyorum. Bu ses sonradan dönmelerden olacak pek tanıyamadım! Yusuf, Ahmet Güner’i kandırmış bana işaret etti. Asım Öğretmenin odasına uğrayıp Hohneri aldık. Hohner hem biraz daha hafif hem de sesi daha gür. Verdi 120 bas oldukça ağır.

Başka sınıflardan konuk almamaya karar almışlar ama bir süre sonra verilen kararlar bozuldu, derslik tıka basa doldu. Bizim derslikten bile on kadar arkadaş geldi. Asım Öğretmen yeni şarkılar, türküler öğretmiş onları dinledik. Küçük de olsa bir yer açıldı Önce Yusuf’la Ahmet Güner iki güzel zeybek oynadılar. Önce kızlardan gelen olmamıştı, onlardan gelen oldu. Yeni bir şarkı söylediler. Hasan Çetin bağlamayı oldukça ilerletmiş, üç dört parça çaldı. Doğan Güney, İlyas Özcan ayrı ayrı keman çaldılar. Tevfik Uğurlu La Fonten’den öğüt verici masal -şiirler okudu.

Yatınca geceyi değerlendirdim. İnsanlar kalabalık içinde daha rahat oluyor, fazla kötülük yapmıyor. Adlarını bile öğrenmediğim çocuklar çevremde saygıyla duruyor, yol veriyor, söylediklerimi dinliyor. Bu çocuklar, bizim sınıfta oturup tüm zamanlarını boş sözlerle geçirenlere aynı saygıyı gösteriyorlar mı? ”Adlarını buraya yazmıyorum ama on kadar arkadaşımı sıraladım. onların adlarını bizim sımnıfın dışındaki 280 kişiden ya 20 ya da 25 kişisi ancak bilir. Onlar da nöbetlerde zorunlu konuşma sonunda öğrenebilmiştir.

 

14 Mart 1943 Pazar

 

Zil çalınca, gülenler oldu: “ Zili yanlış çaldılar! ”saate baktım tam zamanı. “Neresi yanlış? ”Bu kez de:

- Ay pazar günü de oyun mu var? Mehmet Yücel bağırdı:

- Oyun değil onun adı oğlum, Milli Oyun, sık şeyini de koş! dedi. Seyfi Çaçur Öğretmenin sesi duyuldu:

- Arkadaşlarınızı meydanda bekletmeyin!

Seyfi Çaçur Öğretme kapıda durdu, her geçene takıldı. Mehmet Yücel sevdiği arkadaşlarımızdan biri o geçerken sordu: “Ne o 26, erken kalkmaya alışamadın mı? Mehmet Yücel, yanıtını verdi:

-Öteki günlerde erken kalkmaya alıştım öğretmenim ama pazar günü için düşünmemiştim! deyince Seyfi Öğretmen:

- İyi iyi ona da alışacaksın! diyerek gülümsedi.

Okul önünde toplanmada da aksamalar oldu. Öteki sınıflardan da pazar yakınmararı duyuldu. Asım Öğretmen bağırdı:

- Ben öğretmen olmama karşın kalkıyorum, siz neden yakınıyorsunuz, silkinin bakayım! deyip birilerini kovaladı. Sonra da

- Yarın sabah sopayla çıkarm ha! diye bağırdı. Bizim grup çabuk toparlandıBiz başlayınca ötelerde neler olduğunu pek göremiyoruz. . İki halay, oldukça düzgün oynanıyor.

Derslikte Sami Akıncı dışında kimse kitap açmadı.

En önemli var sayımlar Öğretmenlik Dersi için sıralandı:

-Ders uygulamasına hangi köylere gidilecek? Yakın köylerin seçileceği biliniyor. Ancak o yakın köylerden hangisi seçilecek. Evrensekiz köyü öne sürüldü. O köyün seçilmeyeceği savını ben ileri sürdüm. “Evrensekiz köyünde Eğitmen Kursu var. Kurs öğretmenlerinin çoğu İlköğretim Müfettişi. . Ayrıca eğitmenler sık sık uygulamalara, gözlemlere katılıyor. Bunların üstüne bir de bizi yüklemeyi kimse düşünmez! ”Hüseyin Orhan bu kez de Ahmetbey köyünü öne sürdü. Ahmetbey köyü olabilir, ancak ben hemşerim Kadir Pekgöz’ü öne sürmek için Hamitabat köyünü önerdim. Gerekçe olarak da Hamitabat köyünden okulumuza gelen Cemile Öğretmenin orasını önereceğini, öteki öğretmenlerin de onu kırmayacağını öne sürdüm. İki sıra arkadaşı Kadir’le Orhan durup dururken tartıştılar. Arkadaşlar bu kez ikisinden de bilgi istedi. Hangi köy daha kalabalık, hangi köyde daha çok kahve var? Hanki köyden daha çok büyük adam yetişmiş? Hangi köyde daha çok İmam var? Hangi köyün kızları güzel? İmam sorulduğu için Kadir alındı:

-Sizin amacınız başka, neden öğretmen sayısını sor muyorsunuz? Babam İmamsa o onu seçmiş, onu buraya neden katıyorsunuz. ? Bu kez de ben Kadir’i savundum. Hamitabat okulu, Kadir’le beni yetiştirdi. bu derslikte aynı okuldan yetişen başka iki arkadaş var mı? deyince gülüşmeler başladı. İnece’den üç kişi, Ceylan köyden iki kişi gösterdiler. İnece için : “Orası köy değil bucak, dikkat edin ben köy diyorum! ”bu kez de Ceylan köy öne sürüldü. Orası için de: Bu sorunun yanıtını Ceylan köylüler versin. Aynı köyden olmak başka o köyüm okulunda okumak başka! ”deyince Mehmet Başaran Ceylan köyde okumadığını söyledi. Bir süre de Mehmet Başaran sıkıştırıldı:Hemşerilik yapıyorsun, doğru söylemiyorsun. . Mehmet Başaran köylüsü Mehmet Yücel’i tanık göstererek Uzunköprü’de okuduğunu söyleyince bu kez de onun kasabalı olduğunu, köylü sayılamayacağını, haksız olarak bir köy çocuğunun yerine geçtiğini söylediler. Mehmet Başaran yeterince savunamayınca söze benim için karıştığını onu yalnız bırakmamam gerektiğini söyleyince bu kez ben:

-Okula köylü çocuklarının alındığını, burasını bitirince de gene köye dönüleceğini, arkadaş bunu benimsediğine göre bir engel kalmadığın, ı anlattım. İnandıramadım ama savunmaya kalkıştığım için Mehmet Başaran’a yardım borcumu ödemiş sayıldım.

Hilmi Altınsoy’a verilmiş sözüm vardı, birlikte Dil Bilgisi çalışacaktık. Hilmi anımsatınca: “Hemen gel! ”deyip kaytarmasına olanak vermeden Gramer kitabını gösterdim. Hemşerisi Hasan Üner de Hilmi’ye katılmak istedi. Üçümüz daha rahat çalışmak amacıyla Resim Odasına gittik. Hilmi önce bileşik fiillerle yardımcı fiilleri karıştırdığını söyledi. Hasan bana baktı. Ben de Hilmi’ye: “Öğrenmeye karar verdinse, yardımcı oluruz! ”dedim. Hasan önce güldü sonra da açıkladı. Karar vermek eylemindeki vermekle para ya da kalem vermek arasındaki ayrılıkları Hilmi’ye sora sora buldurdu. Hilmi anladığını söyledi. Biraz buruk olarak bize sordu; “Ben bu kadar aptal mıyım? ”Biz de;“Sen bu kadar aptal olamazsın ancak oldukça tembelsin! ”deyip Aptal olma eylemine geçtik. Olmak, bulunmak, kılmak, etmek, eylemek mastarmarını oğrudan doğruya çekimli fiil olarak cümlede kullandırdık. Bir de başka bir sözün ardına takıp yüklemleştirdik. Söyleye söyleye bunları Hilmi buldu. . Görmüş olmak, vermiş olmak-Söylemiş bulunmak, gelmiş bulunmak, karar kılmak, çaresiz kılmak, rahatsız etmek, rica etmek, gönül eylemek, mecbur eylemek. Hilmi bunları sözlü olarak cümlelerde söz olarak ayrı ayrı kullandı. . Bu kez de bilmek, vermek, kalmak, yazmak mastarlarıyla yapılan fiilleri ele aldık. Bunları yakın zamanda derslikte de konuştuğumuz için arkadaş anımsadı; geliverdi, düşürüverdi, içiverdi örneklerini kısa cümlelerde kullandı. Bitiştirme gövevi üslenen harflerin de sesli harflerden i-ı-u-ü olduğunu söyledi.

Bilmek mastarını da kolay geçtik. Yapabilmek, bilebilmek, yazabilmek. Örneklerini de verince bağlayıcı harflerin a-e olduğuna değinip geçtik. Üçüncü örneğimiz durmak mastarıHilmi’nin ilk takılması bunda oldu: “Ben bunu hiç kullanmıyorum. Hasan örnekler verdi: “Sen oturadur, ben su içip geleyim! ”demez misin. ? ” Ya da: “Sen gidedur, ben sana yetişirim! ”Hilmi bu fiili kullanmadığında diretti. Gene de örnekler buldu:Yazadur, bakadur, düşünedur. Fiillerini cümlelerde kullandı. Bağ harflerinin gene a-e olduğunu tekrarladı. Yazmak mastarıyla yapılan bileşik fiiller. Hilmi hemen: “İşte bunu çok kullanırım! ”deyip örnekler yazdı. Düşeyazdı, kopayazdı, kırayazdı…Örnek cümlelerde kullandı, bağlayıcı harflerinin gene a-e olduğunu söyledi. Hasan bunların adlarını tekrarları:

Bilmek: Yeterlik.

Vermek: Tezlik.

Kalmak: Sürerlik.

Yazmak: Yaklaşma bileşik fiilleri olarak adlandırılırlar. Hilmi gülerek: - Değerli öğretmenlerim, biraz derse ara verebilir miyiz? deyince Hasan:

-    Gene burada toplanmışolmak koşuluyla dinlenebiliriz”dedi. Arkasından da Toplanmışolmak-dinlenebilmek fiillerinin bizi göreceği gelmiş olabilir! dedi. Hilmi sinilendi:

-    Ya, hemşerim sen şimdi ne dedin, neler karıştırdın? deyip, durdu. Koluna girip dersliğe çıktık. Arkadaşlar bize takıldı numaraları arka arkaya olan bu üç arkadaş ne işler çeviriyor? diye soranlar oldu. Bunu hiç düşünmemiştik. Gerçekten Hasan’ın numarası 61, arkasından gelen Hilmi’nin 63 ondan sonra benim 66.

Banyo sıramızın yemekten sonraya kaldığı duyuruldu. Hasan’ın geliş niyeti başkaynış. Hilmi’nin sorununu daha önemli bulduğundan söylememiş. Hilmi çalışmayı sonraya atınca Hasan söyledi. Asım Öğretmenin önerdiği çalışmayı yapabilir miyiz? ”Gamları akordiyon seslerine uygun sıralamak, birinci, üçüncü, beşinci, sekizinci sesleri atlayarak çıkarmak! ”Geri döndük, yemek zili çalana dek çalıştık. Hasan’ın çok gür, çok düzgün sesi var, şaştım. Hasan ilk kez söyledi, çok önce Hidayet Öğretmenden dinledikten sonra bağlamaya ilgi duymuş. Hasanoğlan’a göç hengamesinden sonra bu hevesi tavsamış. Şimdi mandoline sarılınca bağmala hevesi gene depreşmiş. Hasan’ı dinleyince güldüm: “Mandolinden caymak için kıvırıyorsun galiba! ”dedim. Hasan vallahlı sözler söyleyip kesin kararınmı tekrarladı. Okulda bağlama çakışan benim bildiğim 4. sınıflardan Hasan Çetin var, onu söyledim. Hasan, “Biliyorum, adaş konuşuyoruz, sık sık buluşuyoruz bağlama almam için bana yardımcı olacak. Bu iş çok ciddiye bindi Abi! ”deyince sevindim. Hasan takılmaları önlemek için gene de dikkatli davranıyor. Arkadaşlara duyurmamam için beni uyardı.

Yemekte önce papates ekimleri üstünde durduk. Önümüzdeki yıl okul 400 kişi olacak. Orta büyüklükteki bir patates her öğrenci için yeterlidir. Böylece haftada 400 patates eder. O boydaki bir patates 200 gr. 5 tanesi 1 kr. 400 patates 80 kr. 52x80=4160 kr. Eder. Bunu daha önce de yapmıştık. Bu kadar patatesi üretmek için ne kadar tohum ekilecek? Bunun da yuvarlak hesabı yapılır. bir ocaktan ortalama 5 kr. patates alınır. Öyleyse en az 80 ocak patates yetiştirmemiz gerekir. Bunu hesaplayan çiftçiler 80’i 100’e tamamlarlar. Olursa fazla olsun! ”derler. Hilmi dinledi dinledi, ocakların arasını sordu. Ocak aralarını ½ metre olarak söyledim. Kısacası 33X33 metre kare, yani bir dönüm denilen çiftçi tarla ya da bahçe ölçeği. Bu kez Yusuf sordu: “Sahi sen bunları bilerek mi söylüyorsun, yoksa bizi kandırıyor musun? ” Yusuf’u yanıtladım: “Belli ölçüleri olan tüm ekimlerin hesabını yaparım. Ancak saçılarak ekinlerle çizgilere dökülenleri bu denli kesin söyleyemem. Onların hesapları tohumlardan çok ölçümlerle yapılır. Söz gelimi, 3 dönüm mısır, 10 dönüm buğday, 6 dönüm pancar, gibi. Bunları çiftçiler tarlaların durumuna göre geçmiş yıllarda topladıkları ürünlere göre değerlendirme yaparlar. Tarım eksperleri ise benim yapamadığımı ölçerek gerçeğe çok yakın kestirme yapabilirler. En doğru sonucu pancar eksperleri bulmaktadır. Bir pancar tarlasına bakıp sonuç söylediklerinde büyük bir fark olmaz. Tütün eksperleri de ürün sonucunu çok doğru kestirirler.

Yemekten sonra Asım Öğretmenin odasına uğradım, yoktu, oturup piyano çalıştım. Çalıp geçtiğim parçalara bir daha baktım 20 numaralı parçanın Lehler tarafı çok hoşuma gitti, defalarca çaldım, çaldıkça da sevindim. Ayrıca Asım Öğretmenin, “Onları kendin çalışırsın! ”dediği parmak çalışmaları parçaları vardı, onlara baktım. 37 parçayı çalarken öğretmen geldi. Gülerek: “Şaka değil İbrahim, sen istesen piyanoda beni geçersin. Parçaları kolay hıfsediyorsun! ”deyip eliyle başını gösterdi:

- Belleğin çok kuvvetli, bu müzik için çok önemli ! dedi. Asım Öğretmen oturdu, hemen Diabelli Rondo’yu açıp çalmaya başladı. Ben de ona bayılıyorum. Konuşuyor gibi sorulu yanıtlı bir parça oldukça da uzun. 4 sayfa.

Tören zili çalınca öğretmenle birlikte çıktık. . Akordiyonu merdivenlere dek ben götürdüm. Öğretmen sıra düzeltme işleriyle ile ilgileniyor. Azıcık akordiyonla bekliyorum. Kimi kez bu durumumu eleştiriyor, kimi kez de kendimi eleştirmeme gülüyorum. 3 yıldır törenlere akordiyonla çıkan benim. Arkadaşlar bunu bildiğine göre benim için hiçbir yorum yapmazlar, yapamazlar. Çünkü akordiyon çaldığımı herkes biliyor. Öğretmenle yakınlığımı da bildiklertine göre orada beklemenin anlamsız bir tarafı yok. Ben böyle düşünürken Asım Öğretmen bana işaret etti:

-Ses ver! Asım Öğretmen arkadaşlara dönerek kendi de ses verdi. La, la, laaaaaa! sol fa mi re do siii, si, siiiii! Kooooork! Dikkat çekerken bana da işaret etti, çaldım. İşte bu çok hoşuma gitti. Törenden sonra da Asım Öğretmen gülerek:

- Sana nasıl emrivaki yaptım ama! Dedi. “Emrivaki? ”Ne yaptığını biliyorum ama emrivaki, ya da “Vaki emir ne ola ki? ”Bu sözü çok duymuştum. Bizim köyde Mustafa Hoca çok kullanıyordu, onu anımsadım sık sık emrivaki, berveçiati türü sözleri söylüyordu. Okulda da Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen kullanıyordu örneğin dersle ilgili sınıfça bir konuda okul yönetimiyle ilgili bir istekte bulununca gülerek:

-    Beni böyle emrivaki karşısında bırakmayın! diyordu. Cep Kılavuzuma baktım Emrivaki karşılığı “Olut “yazıyor. Olutu ise hiç duymadım. Emrivaki olsa olsa umulmayan emir, beklenmeyen istek olabilir. Belki de istenmeyen iştir. Ancak ben akordiyon çalmak istiyorum;Asım Öğretmen bunu biliyor. Öyleyse istekle ilgisi olmaması gerekiyor. Yalnız başına vaki sözünü de çok duydum. Bunu babam da kullanırdı. Mahmut Ağabeyim için: -Mahmut’un erken kalktığı vaki değil, ya da üslendiği işi zamanında yaptığı vaki değil! derdi. Böyle olunca vaki, görülmemiştir, olmamıştır anlamlarına geliyor. Oysa burdaki anlamı oldukça başka gibi geldi bana. Asım Öğretmen bana:

-    Görülmemiş bir emir verdim sana! neden desin? Aklım takıldı, kullanılmış bir örnek için kitapları karıştırdım.

Sonunda Askerlik Dersleri kitabımda bir cümle buldum. İyi bir komutanın özellikleri sayılırken:

-Emrivakiler karşısında bocalamaz, aklıselimini kulanarak en doğru bulur! deniyordu. Aklıselimi biliyordum. Kitaplıkta bu adla bir kitap vardı bir süre onu karıştırmıştım. Tümünü okuyamadım. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmene sormuştum. Salih Ziya Öğretmen de Cep Kılavuzu gibi aklıselimi sağduyu olarak açıklamıştı. Salih Ziya Öğretmen ayrıca:

- Karşılaşılan bir olay karşısında aklını iyi kullanma! demiş bir de örnek vermişti. Yağmurdan sakınmak istiyorsan bulutlu havalarda şemsiyeni taşırsın. Ürününün bol olmasını istiyorsan tarlanı temizleyip tohumunu zamanında ekeceksin. Kırık not almak istemiyorsan dersleri düzenli çalışacaksın, hasta olmak istemiyorsan kendini koruyacaksın! demişti.

Zil çalınca şaşırdım, Asım Öğretmenin bir sözü beni tam bir saat oyaladı.

Yemekte bu kez fide dikme, tohum ekme tartışmaları yapıldı. Bu konuda çok konuştuğum için karışmadım. Hikmet Öğretmen:

-Yetiştirebildiğimiz fidelerimizi kendimiz yetiştireceiz! demişti. “Bizim yetiştiremeyeceğimiz fideler hangileridir? ”sorusu soruldu. Bu soruya yanıt vermeden önce ben de 2 yıllık sebzelerin neler olduğunu sordum. Örneğin soğan nasıl ekilir? Yusuf güldü, o da bana sordu; “Papates nasıl ekilir? Anlattım; “Güz mevsiminde toplanan patateslerin ufaklarından, saman ya da buğday yığınlarının altında donmadan korurduktan sonra mart ya da nisan aylarında toprağa ekersin! ”dedim. Yusuf da soğanı benim söylediğim gibi söyledi. Güldüm:

-    Öyle yaparsan salt taze soğan yersin ama kışa bir şey kalmaz. , soğanlar çiçek açıp tohum yapar. Tohumları ekersen gelecek yıl soğan yersin! deyince herkes şaşırdı. Duramadım gene anlattım: “Fideler erken yetiştirilir. Erken dediğimiz mart başı falan. Oldukça soğuk zamandır, tohumlar çabuk donar. Ancak bunlar için özel yerler hazırlanırlanarak korunabilir. Bunu da usta yetiştiriciler özel yerlerinde yapabilirler. Bu nedenle sınırlı sebze yetiştirenler fideleri fidecilerden alırlar. Bizim köylüler Lüleburgaz baçıvanlarından ya da Kırklareli yakınındaki Asılbeyli köyünden alırlar. Yusuf konuyu hemen saptırdı:

-    Bakın benim soyadımın bir köyü var;Asıl-Beyli, sizin böyle bir köyünüz var mı? ”diye sordu. Arkadaşlar sebzeciliği bir yana bırakıp adlarını taşıyan köy ya da kasaba aramaya başladılar. Hepimizi bir gülme tuttu. Masadaki adlar Harun, Recep, Hasan, Hilmi, İbrahim Salih, Mehmet. Orhan. Harun için ben, Haruniye Köy Enstitüsüünü anımsattım. Yusuf karşı çıktı:

-    Yok, olmaz, köy olacak, hiç değilse bucak ilçe olacak. Ayrıca “li” ekiyle bitecek, Arkadaşlar “li”ekini kabul etmedi. Orhan yakınımımızdaki Ahmetbey köyünü söyledi. . Arka masalardan duyanlar olmuş, fısıltılar başladı:Turgutbey, Salihli, Muratlı….

Gülüşerek masadan kalktık, kapıdan çıkarken bir grup kız önümüze çıktı. Baktık onlarda gülüyor. Aralarından N. Gülerek :

- Abi, ben de Alibey köylüyüm! dedi.

Dersliğe döndüğümüzde konu iyice yaygınlaştı, herkes insan adı taşıyan köy-kasaba konuşmaya kalkıştı. Sesler yükselince uyarılar arttı, oyun da bitirildi. . Ben zaten şiir ölçülerini çalışacaktım. Hece ölçüsü duraklarına örnek şiir seçmiştim Faruk Nafiz Çamlıbel’den Çoban Çeşmesi ile Sanat, Kemalettin Kamu’dan Bingöl Çobanları ile Kitabe şiirleri.

Aruz ölçüsü için de Yahya Kemal Beyatlı’dan Mahurdan Gazel, Açık Deniz, Ahmet Haşim’den:Mediven –Sensiz. Şiirleri. Defteri çıkarıp sıraladım.

 

Faruk Nafiz Çamlıbel.

--------------------------

Çoban Çeşmesi:

“Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar,

Tarihe karıştı eski sevdalar:.

Beyhude seslenir, beyhude çağlar

Bir sola, bir sağa Çoban Çeşmesi! ”

………………………………………………

Şiir dizeleri 11 hece olarak dizilmiştir 6+5 olarak bölünür. :

Ne şair yaş döker/ - - - - - - ne aşık ağlar- - - - -

 

 

 

 

Sanat.

“Sen raksına dalarken için titrer derinden,

Çiçekli bir sahnede çiçekli bir kelebeğin

Bizin de kalbimizi kımıldatır yerinden

Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin. ”

…………………………………………

Şiir dizeleri 14 hece olarak dizilmiştir. :7+7 olarak bölünür.

 

“Sen raksına dalarken - - - - - - - için titrer derinden - - - - - - -

 

 

 

Kemalettin Kamu.

---------------------

Bingöl Çobanları:

“Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum,

Bu dağların eskiden aşınasıdır soyum,

Bekçisi gibiyiz ebenced buraların,

Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların. ”

………………………………………

Şiir dizeleri 14 hece olarak dizilmiştir. 7+7 olarak bölünür.

 

“Daha deniz görmemiş - - - - - - - bir çoban çocuğuyum - - - - - - -

 

“Hasretle hemşire, gamla yoldaştı,

Kalbimde çırpıntı, gözümde yaştı,

Yıllarca göğsüme sığmadı taştı,

Yıllarca ne durdu, ne dindi aşkım. ”

…………………………………. .

Şiir dizeleri 11 hece olarak dizilmiştir. 6+5 olarak bölünür. .

 

Hasretle hemşire - - - - - - gamla yoldaştı - - - - -

 

 

 

 

Yahya Kemak Beyatlı.

--------------------------

Mahurdan Gazel:

“Gördüm ol mehdüşuna bir şal atıp Mahur’dan

Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nurdan”

…………………………………………….

Şiir aruz ölçüsüyle yazılmıştır. :

 

Gör dü mol meh dü şu na bir şa la tıp ma hur san

- . - - . . - - . . - - -  -

Fa  i la tun fe i la tun fe i la tun fa lun

 

Açık Deniz:

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı, o gün dev gibi bir orduyu yendik”

……………………………………………….

 

Bi nat lı o gün dev gi bi bi ror du yu yen dik

.  -  . .  -  -  . . . -  . .  -  -

Me fa i lü  fa ı la tü me fa  i lü  fa lün

 

Not. Aruz kalıplarına yerleştirirken kimi kısa heceler, uzun olarak okunurlar. Örneğin yukarda ki dizede (Bir) şa la tıp ma noktalanınca ma çizgiyle gösteril miştir. Oysa me açık hece olduğu için noktayla gösterilmeliydi. Ancak vezin kalıbına uyması için burada imale yapılm ıştır. İmale, vezine uymak için kısa hecelerin uzun okuma yöntemidir. Bunun tersi de yapılır. örneğin bir kapalı hece kısa okunur, Takti yaparken de kısa gösterilir. Bu sanatın adına:Zihaf denir. Örneğin yukardaki Açık deniz örneğindeki iki dizeyi ele alırsak “bin atlı sözlerinden sonra birinci dizede akınlarda sözünün ilk hecesi ak (ın) gelmektedir, İkinci dizede ise o, açık ya da kısa hece . Bir birine ters düşen bu dizeleri aruz kalıbına uygularkan ya yukardaki Ak hecesini kısa-açık zihaf yabarız ya da alt dizedeki O açık hecesini uzu- kapalı, imale yaparız. (Yaparız diyorum ama, gerçekte bunu şiiri yazan şair yapar. Biz, şairin böyle yaptığını bulmaya çalışırız. )

 

 

Ahmet Haşim.

---------------

Merdiven:

 

“ Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden,

Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak, ”

…………………………………………

 

A ğır a ğır çı ka cak sın bu mer di ven ler den

.  - . -  .  . -  -  .  - . -  -  -

Me fa i lün fe i  la tün me fa i lün  fa lün

 

 

 

 

 

Sensiz:    “Annemle karanlık geceler ba’zı çıkardık;

Boşlukta, denizler gibi yokluk ve karanlık, ”

…………………………………………

 

An nem le ka ran lık ge ce ler ba’ z ı çı kar dık

- -  . .  -  -  .  .  -  -  . .  - -

Müs tef i lü  müs tef i lü müs tef i lü fa lün

Zil çalınca fısıltılar başladı. İşin nereye döneceğini sezer gibi oldum. Yaptığım ödevi kaldırıp Sami Akıncı’ya gösterdim. , ona teşekkür ettim. Sami önce anlamadı, açıkladım. “Hasanoğlan’da çalışırken oradaki bir lise öğrencisinden bana lise kitaplarını aldırmıştın. O kitaplar olmasaydı şimdi bu ödevleri yapamayacaktım! ”dedim. Sami benim sırama geldi, baktı. Konuşa konuşa yatakhaneye gittik. Böylece fısıltıcılar amaçlarına ulaşamadılar. N ’nin adı onlarca hala Sami ile birlikte anılıyor. N. bu akşam bize gelip köyünü söyleyince konu yapıp. Sami’yi soğutacaklardı. Benim Sami’ye teşekkür etmem, onun da yakınlık gösterip yanıma gelmesi benim planımı başarıya ulaştırırken onlarınkini tümden bozdu.

 

15 Mart 1943  Pazartesi

 

Zilden önce uyananlar olmuş, bir süre onun tartışması oldu:

- Uyanmanıza karışmayız ama konuşmanıza karşıyız! diyenleri destekledim. Bu kez de Sami Akıncı bana teşekkür etti. Meğer konuşanlardan yakınan biri de oymuş. İçimden buna da sevindim. Vakit geçirmeden meydana yetiştim. Önce marş çaldın sonra da Suna’nın Ağıtını tekrarladım. Asım Öğretmeni görünce kesmiştm;öğretmen gülerek; “Çal çal, kulakları alışsın! ”dedi.

Bizim grup bu sabah Harmandalı ile başladı. Yusuf Asıl yönetti. Ahmet Güner 3. sınıflarla çalıştı. Asım Öğretmen 4. sınıfları gene koşturdu. Zil çalınca Asım Öğretmen açıklama yaptı:

-    Bu saatin adı, oyun – spor saati. Koşmak da bir spordur, kendinizi buna alıştırın!

Derslikte Dil Bilgisi ödevleri anımsandı. Ali Önol, Abdullah Erçetin, Arif Kalkan , Sefer Tunca daha bir çok arkadaş soru, sıfatı, soru zamiri, soru zarfı konularını karıştırdıklarını söylediler. Bekir Temuçin soru sıfatlarını, Recep Kocaman soru zamirlerini anlatmayı üslendi. Başka kimse katılmayınca bu kez de ben soru zarflarını anlatacağımı söyledim. Bekir Temuçin tahtaya kalkıp soru sıfatlarını örneklerle anlattı. Daha çok soru sıfatı oluşturan sözlerden girerek sorular sordu:

- Nasıl giysi? Giysinin durumunu öğrenmek için sorulmuştur. Hangi köy? Öteki köyler arasından seçmek için sorulmuştur. Kaç lira? Bir nesnenin değerini öğrenmek için sorulmuştur. Ne gün geldin? Geliş dünün öğrenmek için sorulmuştur. Ne türlü yemek seversin? Yemek seçimini öğrenmek için sorulmuştur. Bekir bunları açıklarken karışanlar oldu. Bekir kızdı, biraz da kırıcı sözler söyledi. O öyle söyleyince; “Nasıl konuşuyorsun?” diye soranlar oldu. Bekir kızıp yerine oturunca ben kalkıp tahtaya “Nasıl konuşuyorsun?” örneğinden soru zarflarına geçerken zil çaldı. Böylece ortak çalışmamız bir başka güne kaldı.

Çok aralıklarla olmakla beraber bir çorba yiyoruz, adı şehriye çorbası. Sıcak, unlu su içinde hamurumsu kırıntılar oluyor. Mehmet Aygün Hilmi Altınsoy’a sordu; “Bu çorbayı seviyor musun? Hilmi önce ona sorulmasının nedenini sordu. İyi niyetle sorulduğunu anlayınca sustu. Bu kez de Yusuf Asıl söze karıştı:

-Ne konuştuğunuzu bize de söyleyin . Mehmet Aygün açıkladı, “Hilmi arkadaşımız çorbaları sevmiyor. Örneğin mercimek çorbası sevmediği için mercimek ekmemizi istemiyor. Merak ettim, bu çorbayı da beğenmiyorsa “Bunu da ekmeyelim! ”diyecektim. Ama arkadaş beğenmediğini söylemedi. O zaman bu çorbalığı ekeceğiz, demektir. “Öyleyse ben de bu çorbanın ekimini öğrenmek istiyorum!” dedim. Kimse yanıt vermedi. Bu kez örnekler ;şehriye, makarna derken konuşmamız Hasanoğlan’daki yemeklere, özellikle de ilk iki ay yediğimiz yufka ekmeklere gitti. Şehriye ya da makarnaların da öyle yapıldığını anlattım. Biz konuşurken iki çocuk geldi, ikisini de iyi tanıyordum, Fahrettin Şen, Vehbi Dinçer. Çocuklar köylerinin adleri söylediler. Fahrettin Velimeşe, Vehbi Davutlu. Teşekkür ettim. Çocuklar gidince önce gülüştük ama sonra sonra şakamızın iyi bir şey olmadığını, insanları yanılttığımızı konuştuk. Böyle söyleyince önce bana sonra da Yusuf’a suç yüklediler. Bu kez de biz, Yusuf’la ikimiz kendimizi savunduk: “Biz sözümüzü salt size söyledik. Oysa siz bu sözleri alıp dersliğe götürerek, başkalarına dağıttınız. Bir de örnek soru sorduk. Yağmur yağınca bir gölde toplanan su mu zararıdır, yoksa sel olup akan mı? . Bu sorumuz da bir süre tartışıldı. Göllerin daha zararlı olduğunu söyleyenler işi, mikroba, çamura , batağa çevirdiler. İş iyice zırvalığa dönünce. Yusuf benden önce sinirlendi;kafasını göstererek! “Na tuka kafa, na tuka mermer! ”dedi. Yusuf sözünü bitirince ben bu söze katılmadığımı söyledim. Yusuf alınır gibi durdu. Ancak ben ara vermeden sözü tekraraldım; “Nato kafa, nato çamur, hem de kepir çamuru! ”deyince “Atasözlerinin değiştirilemeryeceği öne sürüldü. Bu kez de ben bu sözün Atasözü olmadığını, bunun bir deyim olduğunu, deyimlerin değiştirilebileceğini nitekim Yusuf, Natuka diyor bense Nato diyorum, bu da bir değişikliktir, dedim. İsterlerse az sonra Türkçe Dersinde öğretmene sorabileceklerini, eğer onlar sormazsa ben soracağımı söyleyince sustular. Sonunda Hilmi gene iyi niyetini gösterdi:

-    Anacığım ben öğretmene neyi soracağım ki, ne doğru dürüst deyimi ne de atasözünü bilmiyorum! deyince herkes güldü. Az sonra da ben şakadan . “Ah, ah, ah! ”diyererek, gülme taklidi yaptım. , . Bu kez de bunun nedenini sordular. Hilmi’nin söylediği sözün yanlışlığını, ne ne bağlaçlarından sonra olumsuzluk ekine gerek olmadığını, bilmiyorum değil, biliyorum ( (ne doğru dürüst deyimi ne de Atasösözünü biliyorum) demesi gerektiğini söyleyince Yusuf gülerek:

-    Şimdi ben de onlardan oldum, bak buna ben de dikkat etmemiştim! deyince ben az durakladım; “Böyle konuştuğuma bakmayın, ben de bunları yeni öğrendim, bu sabah ilk denemeleri yapıyorum! ”dedim.

İlk dersimiz matematik, boş geçiyor. Lise birinci sınıf Geometri kitabını açıp karıştırdım. Bu kitaptaki konuların çoğunu atlayarak da olsa okuduğumuz için rahatça tekrar edebileciğimi düşünerek baştan sona bir daha gözden geçireceğim. Sarınırım elim değecek lise 2. Sınıfı da tekrarlayacağım. Takıldıklarımı bir kenara bıraksam bile yaptıklarım beni güçlendirecek. Düzlem Geometriye Giriş başlığı altında, Geometride Cisim, Geometrinin anlamı, Doğru, Düzlem , Ölçme bölümlerini hiç yabancılık çekmeden okudum. 12 ödevden ikisi dışındakileri yaptım. Bundan böyle matematik derslerim boş geçmeyecek. Sami Akıncı gördü:: “Dairelere gelince birlikte çalışalım, oraya kadar zorlanacağını sanmıyorum, dairelerde benim de takıldığım yerler var! ”dedi. Buna da sevindim. Öyle dalmışım ki, Sabahat öğretmen gelince şaşırdım. Matematikten sonraki Yabancı Dil dersi de geçmiş. On soruyu yaptım ama tüm zamanımı almış.

Sabahat Öğretmen kitaplarını masaya koyduktan sonra tiyatroya gidip gitmediğimizi sordu. Geçen yaz Lüleburgaz’a gelen zatı Sungur’a okulca gitmiştik, onu söylediler. Öğretmen güldü. : “Tiyatro nedir bilmez misiniz? ”dedi. Mavi Yıldırım adlı piyesi çalışmıştık. Ayrıca arkadaşlar Reşat Nuri Güntekin’in İstiklal piyesini oynamıştı, onlardan söz edildi. Öğretmenm tahtaya tiyatro yazdı. İki ok çekip birine komedi, ötekine Dram yazdı onlara da ikişer ok çekti. İki tarafın oklarına da Manzum, mensur yazdı. Sonra sıra ile açıklamalar yaptı. Önce tiyatroyu anlattı. Elindeki kitabı gösterince parmak kaldırıp o kitap gibi 12 tiyatro kitabı okuduğumu söyledim . Öğretmen bu kez: “Öyleyse neden sustuğumu sordu. Sahnede oynanırken görmediğimi anlatınca öğretmen gülerek: “Haklısın! ”deyip konuşmasını sürdürdü. Okuduğu kitaplardan biri Hayyar Hamza biri Hamlet’ti Hayyar Hamza’nın durup durup:”Ay o gemiye gitmeseydi, ay o gemiye gitmeseydi! ” türü tekrarlı konuşmalarına çok gülünce Sabahat Öğretmen bize dönerekı:İşte size tipik bir komedi. Arkadaşlardan filmleri anımsatanlar oldu:”Üç Ahbap Çavuşlar, Lorel Hardi) Öğretmen az duraladıktan sonra: “Biraz farklı şeyler ama benzer tarafları var! ”deyip Hamlet’ten okumayı sürdürdü. Burada perde arkasına saklanan birisi yanlışlıkla öldürülüyordu. Arkadaşlardan. ”Aaa-Iııı-Ayyyy! ” sesleri çıktı. Sabahat Öğretmen duymazdan gelip sayfalar çevirdikten sonra aklını kaçırmış bir kızı anlatan sayfalar okudu. . Öğretmenin takındığı tavır, özellikle de okurken sesinin değişmesi hepimizi etkiledi; çok üzüldük. Öğretmen durdu, yüzlerimize bakarak: “İşte, tiyatroda Dram türü eserler bunlar! ”dedi. İngiliz yazarı Shakerpeare’den söz etti. Çoktandır bu böyle bir olay bekliyordum, hemen parmağımı kaldırdım. Sanırım Sabat Öğretmen de böyle bir değişiklik bekliyormuş: “Söyle İbrahim, bakalım ne söyleyeceksin? ”deyip güldü. Shakerpeare’den okuduğum kitapların adlarını saydım. Hamlet, Kral Lear, Jules Ceasar, Antuvan ile Kleopatra, Atinalı Timon! ”deyince Sabahat Öğretmen bir “Ohoooo! ”çektikten sonra : “ Dur, İbrahim dur! ”dedi. Hamlet’le Kral Lear salt sonlarını kısaca anlatmamı istedi. Hamlet’te bütün hilelerin açığa çıktığını, kötülerin ortadan kalktığını, ancak daha önce kral tarafından zehirlendiği için Hamlet’in de kralı öldürüp öcünü aldıktan sonra öldüğünü söyledim. Kral Lear'n da önce iki kızı ile damatlarının ihanetine uğradığını, sonunda ise küçük kızı tarafından kurtarılır, derken öğretmen sözümü kestirerek:

-Sonra sürdürürüz! ”deyip Hayyar Hamza’daki olayla Hamlet’teki olayları karşılaştırdı.

İkinci derste öğretmen Komedi özellikleriyle dram özelliklerini anlattı. Kısa tanımlar yazdırdı, yazılış biçimlerine örnekler gösterdi. Dram: “Bencil insanların kıskançlık, kin, kazanç amacıyla başka insanlara doğrudan ya da dolaylı olarak yapmış oluğu fenalıkları, ölümcül olayları dramatize eden edebiyat ürünledir. İki türde anlatılır:Manzum (Şiir) , mensur. (Düz yazı) Öğretemen manzum örneği olarak Akın piyesini yazdırdı. Yazınca ben gene konuştum:”Cyrano de Bergarag! ”dedim. Sabahat Öğretmen de: “Evet evet, onu da yazabilirsin!” dedi. Mensur olarak da Hamlet’i yazdık. Ancak Sabahat Öğretmen kısa bir açıklama ekledi: “Kendi dilinde manzum olan kimi eserler dilimize mensur olarak çevriliyor ( şiir olarak çevrilme zorluğundan) Okuduğumuz Hamlet özgün olarak böyledir. Ancak biz onu mensur olarak yanıyoruz.

Sabahat Öğretmen sözü Akın Piyesine getirdi. Dram sözünün bir tiyatro terimi olduğunu, tanımladığımız gibi sonuçların hep ölümle sonuçlanmayacağını, gerçekte ölümlü sonuçların trajedi diye ancak bir bugün konulardan çok yazım şekilleri üzerinde durduğumuzu anlattı. Az önce benim söylediğim Cyrano de Bergerac’ı andı. Örneğin o oyun hem komedi olarak hem de dram olarak ele alınabilir, dedi. Akın piyesi içinse : “Bu bizim ulusumuzun tarihte yaşadığı bir dramdır. Ancak orada ödürüldüğü söylenen insanlar için değil, bir ulusun, kuraklık yüzünden doğup büyüdüğü toprakları bırakmasından ileri gelen bir dramdır. Akın piyesinden bir sayfayı işaretletip Halil Basutçu’ya okuttu. İstemi Han burada yıllardır süren kuraklığı anlatıyordu.

Öğretmen elindeki titaplardan iki tanesini seçip gösterdi. Namık Kemal-Vatan Yahut Silistre, öteki de Abdülhak Hamit Tarhan –Tarık. Namık Kemal’in Vatan Yahut Silistre’sini duymuştuk. Fikret Madaralı Öğretmen ondan çok söz etmişti. Tam olarak anımsayamadım ama oynatıldığı ilk günlerde tiyatro basılmış, Namık Kemal sürgün edilmiş gibi yarım bilgilerim vardı. Sabahat Öğretmen kitabı açıp içinden şiirler okudu. Buna karşın bu kitap bir mensur eserdir! ”dedi. Bu kez Tarık’ı gösterdi:”Tarık kitabı da mensurdur, ancak içinde şiirler vardır dedikten sonra. kitaptan bölümler okudu. Biri Tarık’ın kendi kendisiyle konuşmasıydı:

Tarık:

“Endülüs hükümdarlarının hazineleri içindesin Tarık, sen nereden gelip nerede durmuşsun, gidişin ne yana? Sen ta Suriyeden gelmiş Toledo da durmuşsun. Yarın sana bir fatih diyecekler. Sen bir kulubeden çıktın, bir saray hazinesindesin;bir mezara gireceksin! Şu gözünün önünde parıl parıl yanan şeyler nedir? Bir takım geçmiş hükümdarların yere düşmüş taçları! Bu şehir bir sultanlığın tac yeri olmasa bile bu oda büyülü taçların toplandığı yerdir. O krallara alem olan taçlar senin pençendedir!

Öğretmen kendisi de eski bir uygarlık olan İspanya’nın zenginliğinden söz ettiYoksul Müslüman askerlerinin aynı duyguları taşıdığını söyledi.

Öğretmen: “Konuya haftaya devam edeceğiz! ” deyip ayrıldı.

Öğretmen çıkınca arkadaşlar önce Tarık’ın sözleri değiştirerek:Tarık sen neydin? Kum çöllerinde yalıknayak dolaşıyordun, şimdi mermer saraylardasın falan dedikten sonra kendilerini Tarık’ın yerine koyup söylenmeye başladılar.

. ”Ey ……. sen neydin. şimdi neredesin, ne oldun! ”Bu sözler değiştirilip değiştirilip söylenince birileri de: “Yeter be, hiçbir şey değildiniz, şimdi de bir b. . olduğunuz yok! ”deyince gürültü koptu.

Yemekte de konuşma konusu Tarık oldu. Tarih dersinde Tarık üstüne Selçuk Öğretmen benzer sözler anlatmıştı. Tam anımsamamakla birlikte Müslümanların İspanya’ya geçtiğini, oradan Fransa içlerine dek gittiklerini Puvatya denilen yerde durdurulduklarını anımsıyordum. Ancak bu olayların tarihleri çok aralıklıydı, Tarık bunların neresindedir, bilmiyordum. İşte bu kitap bunları anlatmış olabilir. Ancak okumaya niyetli değilim, çünkü söylenen sözcüklerin çoğunu anlayamıyorum.

Yemekte Hilmi Altınsoy bana sordu:

-    Sen o söylediğin kitapları ne zaman okuyorsun? Anlamazdan geldim; “Hangi kitapları? ”diye sordum. Arkasın dan da kitapların adlarını sıraladım. Kitap adı sorduğum için afalladı; “O söylediğin kitapları! ” deyince işi şakaya döktüm:

-    Ben o kitapları okumadım, kitaplığa gittikçe bakıp adlarını öğrendim! dedim. Hilmi bu kez de

-    ; “Öyleyse ben de gidip bakacağım! diyerek aklınca bana takılmış oldu. Arkasından da güldü. Bu kez Hasan Üner Hilmi’ye: “Hemşerim, o kadar kolay değil, örneğin Cyrano de Bergerac ‘ı karşıdan görsen okuyup aklında tutabilecek misin? ” diye sorunca Hilmi’den önce Mehmet Aygün:

-    Aklında kalanları tutar, örneğin Tarık’ı, Bomba’yı, Akın’ı, Mete’yi, Attila’yı! ”dedi. Mehmet bunu iyi niyetle söylemişti. Ancak Yusuf Asıl, bu adlarda kitap var mı? diye sorunca Hilmi birden parlayarak Mehmet Aygün’e:

-    Aklınca beni deniyorsun, söylediklerinin doğruluğuna inanıp o kitapları kitaplıkta arayacağımı sanıyorsun, değil mi? Sen benim gözüme baksana; ben öyle mantara basar mıyım? diye konuştu. Dalgınlığıma geldi, sordum:

-    Hilmi neye kızdı şimdi? Kendisi açıkladı:

-    “Olmayan kitapları varmış gibi bana yutturup aklınca kitaplıkta aratacak! dedi. Söylenen kitaplar bir daha sıralandı. . Kitaplıkta hepsinin bulunduğunu söyledim. Hilmi önce bana da inanmadı. Az sonra ne düşündüyse Mehmet Aygün’e sordu:

-    Ağlum Mehmet, sen nereden öğrendin bunların kitaplıkta olduğunu? Sen de benim gibi kitaptan kaçanlardan birisin! dedi.

Birkaç kişi birden Hilmi’yi uyardı:

- Sen bu konuda yaya kalmışsın; arkadaş, herkes gibi iyi bir öğretmen olmanın yollarını açmaya çalışıyor! ”ediler. Bu kez de ben Hilmi’nin de çalıştığını, şimdi şaka konuştuğunu, geçen gün Dil Bilgisi sorularını doğru yanıtladığını anlattım. Hilmi’nin sınıfımızda, örneğin Türkçe-Dil Bilgisi olarak, 7-15-16-24-42-50-53-77-78-79 numaralı arkadaşlardan daha iyi olduğunu anlattım. Hilmi önce yüzüme kuşkuyla baktı, şaka olmadığını anlayınca biraz şişindi. , gülümsedi.

Bu arada genel duyuru yapıldı, ”Zil çalınca son sınırflar atölyelerine gidecek, öteki sınıflar okul önünde toplanacak!

Herkeste bir ilgi; “Öteki sınıflar ne yapacak? ”Salih Baydemir bir süredir susuyordu. Gülerek: - Onu bilmeyecek ne var Besim İyitanır Öğretmen “15 Mart! ”deyip duruyordu, bugün 15 Mart herkes bahçelere dağılacak! Salt bir yanıt vermiş olmak için, “Bahçeler çamurdur! ”diyen oldu. “Çamur olsun, bu çamur bahar çamurudur! ”deyip güldük.

Atölyeye gidince Halis Öğretmen, “ Acelemiz yok ama şu tabure işini bitirelim, bizim çalışma düzenimiz değişecek sanırım! ”dedi. O, hemen öyle ağız ucuyla deyiverdi ama bizim için çok önemliydi;hemen sorular sıralandı:

-    Nasıl bir değişiklik? Halis Öğretmen gülümsedi:

-    Ben de bilmiyorum, öyle sezinledim! deyip kesti.

Bugün hepimiz tabure işlerinde çalıştık. 40 tabureye başlamıştık. Bozulan parçaların yerine yenisi yapılırken nasılsa artan parçalar olmuş, onları değerlendirip sayıyı 42’ye çıkardık. Tabureler alıştırılıp tutkala hazırlandı. “Taburerler üstüste koyunca koca bir yığın oldu! ”diyen Recep Kocaman’aYusuf Asıl; “Onlar bir şey mi, kırk büyük masa yapsaydık! ”deyince Halis Öğretmen , bana göre ilk kez kahkahayla güldü. Arkasından da:

-    Kırk bina yapsaydık? diye ekledi. Sonra da ne düşündüyse. “Onu da yapacağız. Saydınız mı okulda şimdi kaç bina var? dedi. Arkadaşlar binaları saydılar. 12 diyen oldu, eklemeler yapıldı. Bu arada bina yapmaksa, biz Hasanoğlanda da binalar yaptık onları da sayalım! dedim. Halis Öğretmen beni destekleddi: “Doğal olarak onları siz yaptınız. Oraya gitmeseydiniz kesinlikle o yaz burada biya yapacaktınız! ”dedi orada çalıştığımız ay sayısını sordu 8 ay sürekli çalıştığımızı söyleyince:

-    Öyleyse göğsünüzü gere gere oradakileri de yaptık, diye sayabilirsiniz! dedi.

Paydosta Asım Öğretmenle birlikte çalıştık. Bir ara Asım Öğretmen bana dinletti: “Doğru söyle çaldıklarım kulağa hoş geliyor mu? diye sordu. Bana göre çok güzel ama öğretmen neden böyle yaptı biraz düşündüm. Beyendiğimi söyleyince sevindi, olayı kötüye yormadım. İki parçayı da benim için çaldı. B en çalınca kusurlarımı gösterdi.

Dersliğe gidince arkadaşların bizim atölyedeki konuşmaları konu ettiklerini gördüm. Halis Öğretmenin dediklerinin ise hiç anlaşılmadığını görünce söze karıştım.

Halis Öğretmenin demek istediği şuydu, deyip açıkladım.

8 ay sürekli çalışma demek buradaki tempoya göre üç yıla bedel! ”deyince arkadaşlar: “Ooooo! ”dediler. Üstelik abarttığımı söyleyenler oldu. Bu kez işi ciddiye alıp dikkatle dinlemelerini istedim.

Bizim haftada dörder saatlik 3 yarım gün atölye çalışmamız var, bu haftada 12 saat eder. Ayda dört hafta olduğuna göre aylık atölye çalışmamız 48 saat olur. Bizim yıllık izinlerimiz, gönderilmesek bile (1939 ile 1941 yıllarında izin verilmedi) yıllık çalışmalarımızı 11 ay hesaplıyorum. . Böylece yıllık 48X11=528 saat atölye çalışmamız var. Biz Kepirte’ye 1939 haziran ayında geldik, derslerimiz ekimde başladı. Böylece haziran-temmuz-ağustos aylarını tüm gün olarak çalıştık. 120 gün (Cuartesi Pazar dahil günde 8 saat. 120X8=960 saat eder. Ekim-kasım-aralık olmak üzere 3 ay. , 48X3=144 saat, toplarsak, 960+144=1104 saat eder. Demek oluyor ki, bizim 1940 yılı başına kadarki çalışmalarımız yuvarlak olarak 1104 saatmış. 1940 yılının ilk 5 ayı ile son 3 aını gene haftada 12 saat olarak ekleyeceğiz. 48X8=384 saat. , buna yaz üç ayını günde 8 saat olarak çalıştık. Haftaları tam günçalıştığımıza göre haftada 56 , ayda 224, 3 ayda 672 saat eder. 384+672=1056 saat eder. Böylece bizim 1940 yılı sonuna kadarki çalışmalarımızın saat toplamı 2160 saat olur. 1941 yılının ilk üç ayını da ekleyelim ocak-şubat, mart (Nisan ayında önce izinli sonra da Hasanoğlan’a ayrıldık) 48X3=144 bunu da 2160 saate eklerse. 2160+144=2304 saat eder. Hasanoğlan’dan 1941 15 aralığında köylerimize döndük. Şubat başında da gen e Kepirtepe’de çalışmaya başladık. Dört ay gene yarım atölye çalışması bunlara ek olarak ekim-kasım-aralık aylarında da benzer çalışma yapıldı:48X 6=288 saat. Bunu da 2160 saate ekliyoruz. 2448 çalışma oluyor. Buna bir de yazın üç ay tam gün çalışmasını katıyoruz. 672 saat. 2448+672=3120 saat olur. Buna içinde bulunduğumuz yılı da ekleyelim (Mart ayını bitirdiğimizi varsayalım) 3120+144=3264 saat. Böylece bizim Kepirtepe’de atölye çalıoşmalarımızın saat hesabı ortaya çıkmış olur. iŞİmdi bir de Hasanoğla’daki çalışmalarımısı hesap edelim. Hasanoğlanda tatil yapmadığımız gibi haftaları da tam gün çalıştık. ! 8 Nisanda orada olduk. Ancak nisan ayını saymıyoruz. Gene aralık ayının orada geçirdiğimiz 10 gününü saymıyoruz. Bu 20 gün arada gelip geçen törenler, belki bir iki Pazar dinlenmesi olmuşsa opnların yerine tutulur. Kalan 8 ay

Karşılığı 244 gün eder. Günde 8 saat olarak hesaplarsak 1952 saat çıkar. Neredeyse Kepirtepe çalışmalarımızın yarısı oluyor. Bunu normal sürece çevirsek örneğin bizin en düzenli çalıştığımız 1940 yılı çalışma saatimiz 1056 saattir. Buna şöyle de diyebiliriz : “Biz Hasanoğlan’a bir yılda Kepirtepe’ye verdiğimizin iki katı emek vermişiz. Bu tartışma şaka yollu bir konuşmadan çıktı ama bir gerçeği de vurgulamaya neden oldu. Biz, Hasnoğlan’na giderken arkamızda koskoca bir okul binasıyla, yatakhane, yemekhane, kiler, üç atölye, tarım binası , santral olmak üzere on bina bırakmıştık. Bir rastlantımıdır ne Hasanoğlşan’dan dönerken de sayısı 13 olmakla birlikte kullanmaya hazır gene on bina bırakmıştık. Bu on binanın onunun da çatılarını biz çattık, o emekleri buraya verseydik Kepirtepe koca bir kente dönüşecekti! ”

Arkadaşların bazılarında kolay bırakamayacakları bir alışkanlık oluştu. Konuşmaların içine sayılar girince sık sık Sami Akıncı’ya bakıyorlar. Gene böyle yapanlar oldu; onlara takıldım:

- Sami daha doğrusunu yapar, sonra ona da yaptırırsınız! diye takıldım. Sami güldü: “Hepsi doğru kardeşim, benim tekrar yapmama gerek yok. Gittik orada resmen 9 ay çalıştık. Ramazan Bayranında bile bir gün tatil yapmıştık!” dedi. Sami Akıncı böyle söyleyince bir süre sessizlik oldu Sami yanlış bile söylese kimse doğrusunu söylemeyi düşünmez. Yeğenim İsmet’le benden başka kimse Sami’nin sözü üstüne söz koymaz. Bu kez bizim tarafımızdan göründüğü için, bizim söyleyecek bir sözümüz olmadı.

Serbest okumada tarih çalıştım. Lise 2. sınıf tarihinde Tarık Bin Ziyat adlı kahramanı buldum. Selçuk Öğretmen Cebelitarık adının ondan geldiğini anlatmıştı, orasını bulup okudum. Ayrıca üzücü bir olayla karşılaşmış, İspanya’yı aldığı için hapse atılmış, yıllarca hapiste kalmış, sonra haffedilmiş ama neye yarar, yaptığı savaşlara, kazandığı zaferlere başkaları sahip çıkmış. Ne acı bir olay, savaşı kazanan suçlu görülüyor, savaşmamış olan kahramanlık taslıyor.

Akşam yemeğinde tarım çalışmaları tartışıldı. Haftanın üç yarım günü mü, yoksa ayın üç haftasıının yarım günü mü? Ben söyleneni dinlem edim. Benim için hangisi olsa önemsemem. Ben , verilen işi yaptıktan sonra, günü, saati hiç farketmez. Bizim masada bunları genellikle Hilmi Altınsoy hesaplardı. Bu kez ona bir arkadaş, Salih Baydemir de katıldı. Oysa Salih çok çalışkan bir arkadaştır. İlgimi çekti, sordum. Salih’in yakınması işten değilmiş. Tarım çalışmalarında yıllardır atölyede çalıştığı arkadaşlardan başkalarıyla bir arada oluyormuş. “On larla bir türlü yıldızım barışmıyor! ”dedi. Bu kez de az önceki söz arkadaşı karşı çıktı:

-    Vay, sen düpedüz yapıcı arkadaşları istemiyorsun! deyince dırlaşma büyüdü. Konuyu değiştirmek için mısır ekiminden söz açtım. “Tarla sürülüp ekime hazırlanır. Ekilecek gün 25-30 cm aralıklarla tek çizgi çekilir. Tohum atıcı mısır tanelerini belli aralıklarla çizgilere bırakır. . Eğer tarla büyükse;mısırların bırakıldığı alan bir başka çiftle tırmıklanarak örtülür. Tarla küçükse tırmıklama insanlar tarafından yapılır. Benzer işlemin pancar ekiminde makine ile yapıldığını anlatmaya başlayınca Yusuf sinirlendi:

-    Biz pancar ekmiyoruz, anlatacaksan sizin köyde karpuzu nasıl ekiyorlar onu anlat! dedi. Onu da yarın akşam anlatırım! deyip kalktım.

Çalışma saatinde Selçuk Korol Öğretmen o konuları anlatırken, sık sık sorarım dediği Türk Devletlerini gözden geçirdim. Hun Devleti, Karluk Devleti, Uygur Devleti, Karahanlı Devleti, Altınordu Devleti. Türkler Müslüman olduktan sonra kurulan Gazneliler Devleri, Samanoğulları Devleri, Selçuklular Devleti, İlhanlılar Devleti, Akkoyunlular Devleti, Karakoyunlular Devleti, Anadolu Selçukluları Devleti, Safaviler Devleti, Osmanlı İmparatoluğu…İlk Türk Devleti olarak İ. Ö. 209 yılında Mete Han Hun İmparatorluğunu kurmuştur. Bu tarihten sonra öteki Türk Devletleri, yer yer ad değiştirerek zaman zaman da yer değiştirerek İ. S 1300 tariğine dek sıralanmışlardır. İ. S. 1300 tarihinde Osmanlı Devleti kurulmuş, tarihte en uzun yaşayan Türk devleti olarak 1923 yılına dek 623 yıl yaşamıştır. Hun Türklerinin kurduğu devletler de uzun ömürlüdür ama onlar Çin Denizi’nden Atlas Okyanusu’na dek uzanan alanda değişik adlarla başka başka görünümde devlet kurduklarından bir bütünlük oluşturamamışlardır. Öteki devletler çoğunlukla yüz yıl dolaylarında ayakta kalabilmiştir. Selçuk Öğretmenin çok önemsediği Bilge Han’ın kurduğu Kutluk Devleti ise ancak otuz yıl ayakta kalabilmiştir. Ne var ki onlar, bu kısa kalışlarına karşın Orhun Kitabelerini dikerek günümüze ışık tutmayı sağlamışlardır. Bu nedenle Kutluk Devleti’nin ayrı bir saygınlığı vardır. Orhun Kitabeleri, dünya üstünde kalıcı olarak dikilen ilk Türk Yazılı Anıtlarıdır. Kutluk Devleti’nin kurucusu olan Bilge Han’la kardeşi Gültiğin Han’ın ortak diktirdikleri bu anıtlari, Mogolistan yakınlarındaki Orhun Nehri yatağında olduğunda bu adla anılmaktadırlar. İ. S. 720 yılında dikilen anıtların yazıları bilginlerce okunmuş bulunmaktadır.

Bu saydıklarımdan başka kurulmuş daha çok Türk Devlet olmuşs da onların ömürleri de çok kısa sürmüştür. Zaten çoğunu kişiler ya da aileler kurmuş, onların adıyle anılıyor. Kurucu kişiler ölünce çoğu dağılmış. . Örneğin Selçuk İmparatoru Alpaslan (İ. S. 1071 ) Malazgirt Savaşını kazanınca Anadolu’ya yerleşen Türklerin, Alpaslan’ ın ölümünden sonra imparatorluk dağılınca ünlü komutanların adıyla kurulan devletleden Mengüçler, Saltuklar, Danişmentliler’i sayabiliriz. . Bunlardan yalnız Danişmentliler yüz yıl kadar yaşayabilmiş

 

16 Mart 1943 Salı

 

Tüm arkadaşlar zile uymaya alışmış durumda;özellikle Ahmet Güner’le Yusuf Asıl oyunları yönettikleri için arkadaşların hazırlanmasından kendilerini sorumlu tutar gibiler. Oyun grupları da kendi aralarında uyuşmuş durumda. Bizim sın ıftakilerin bir bölümünde bir değişikllik olmamasına karşın öbür sınıflar Hoşbilezik’le Timurağa’yı oldukça düzelttiler.

Bu sabah çalışma saatimizde ilk kez bir bayan öğretmen dersliğimize geldi. Pesent Öğretmen. Sırada tek kişi oturma nedenini sordu. Yanıtını düşünürken bu kez sorusunu genişletti: “Arkadaş olarak kimse gelmiyor mu, yoksa sen mi istemiyorsun? Benden önce Mehmet Yücel yanıtladı: “İkisi de!” Pesent Öğretmen: “Buna inanmıyorum, içinizden birisi oturmak istese arkadaşınız engel olmaz;olmayacağını biliyorum;çünkü ben on u öyle tanıyorum! ’”dedi. Pesen t Öğretmenin daha önce başka yerde öğretmenlik yapıp yapmadığı soruldu. Antalya/Aksu Enstitüsü deyince tüm arkadaşlar ilgilendi, sorular soruldu. Pesent Öğretmen An talya/Aksu Köy Enstitüsü’nü hem övdü hem de biraz oradan yakındı. Özellikle İstanbul’a uzaklığını söyleyince İsmet sordu: - Öğretmenim, o dediğiniz yer İstanbul’a bizden daha mı uzak? diye sordu. Öğretmen duraladı, önce İsmet’e sonra da arkadaşlara baktı. . Sami Akıncı erken davranıp açıkladı. Bu kez de Pesent Öğretmen İsmet’e dönerek: “Ben gidebildiğime göre bana yakın geliyor, Sen de gitmenin yollarını ara, bulursan İstanbul’a yaklaşırsın! deyince Mehmet Yücel:

-Üzülmeyin arkadaşlar, 20 yıl sanra biz de bir yolunu buluruz! Arkadaşlar güldü. Pesent Öğretmen bir şeyler anladı:

- Aaa, beni kendi sorunlarınız içine sokmayın yoksa dersliğinize bir daha gelmem! diyerek güldü. Kahvaltı zili konuşmaları kesti. Bizim masada bu sabahki konu Pesent Öğretmendi. O geldi, belki öyle karar verdiler, ötekiler de gelecek. Öyleyse onları daha değişik karşılayalım. Kime ne yapılabiliriz? Zehra Öğretmen , Cemile Öğretmen, Rezzan Öğretmen sıralandı. Ne var ki kime ne yapılacağı, kime, önce kimin soru soracağı karara bağlanamadı. Ben Cemile Öğretmenle konuşmak istedim. Arkadaşlar önce razı oldu sonra da caydılar: -Sen işin kolayına kaçıyorsun. Cemile Öğretmenin benim eski okulum olan Hamitabat’tan gelmiş olması, işimi kolaylaştırıyormuş. Güldüm, “İşin zorluğu, geldiği yerde ya da gideceği yerde değil, karşındakine ne söyleyeceğini kestirebilmededir! ”deyip geçtim. Derslikte de değişik öneriler üstünde bir süre konuşuldu. Selçuk Öğretmen Gülümseyerek geldi;önce Halil Basutçu’ya Akın piyesdini kastederek: -    Göç ne zaman? dedi. Bekir Temuçin düzeltme yapmak için telaşlı bir şekilde: “AKIN, AKIN! ” diye tekrarladı. Selçuk Öğretmen o tarafa bakarak: - Anladık oğlum, Bekir! dedikten sonra:

- Öyleyse bu iki sözün anlamını sen bize açıkla! “Akın nedir, göç nedir? ”Bekir önce azıcık çekinir gibi oldu. Arkasından da “Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik! ”diyerek Yahya Kemal Beyatlı’nın Akıncı şiirinden ilk dizeyi okudu;sonra da savaşçıları daha doğrusu söz konusu şiiri okuduğumuzda Fikret Madaralı Öğretmenin anlattıkları tekrarladı. Göç için de bizim Hasanoğlan’a gidişimizi örnek verdi. Selçuk Öğretmen gülerek:

- Bulup buluşturup ne zaman olsa şu Hasanoğlan maceramızı ileri sürer beni konuşturursunuz! dedi. Sonra da Bekir Temuçin’e bakarak:

- Sözlerin anlamları zaman içinde değişmektedir. Bizim ulusumuz göçler içinde doğmuş, göçlerde gelişmiş, göçlerde güçten düşmüştür. Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği bin askerlik küçük grupların düşmana saldırışıdır. Gerçek büyük akınları düşünürsek;orada salt bin asker değil, atlar arabalarla aynı zamanda ailelerin de akına katıldığını görürüz. Akın adı üstünce bir yerden bir yere topluca gitmedir. Akmak eylemeinden türetilmiş bir sözdür. Sonuç olarak burada amaca bakmalıyız. Şair Faruk Nafiz Çamlıbel Akın adını verdiği piyesinde Yahya Kemal Beyatlı gibi askerin bir yere gidip savaşını anlatmıyor ama;İstemi Han’ın konuşmalarından savaşların da göze alınması gerektiğini anlıyoruz. Kısacası başlangıçta akın gibi görünmesine karşın gerçekte kuraklıktan kırılan insanların daha uygun bir yer bulup yaşaması söz konusudur. İşte bunun adı, başka bir deyimle Türkçe’si Göçtür! ”Öğretmen gülerek; Beni gene oyaladınız, benim yapacak bir işim vardı! deyip gözlerini sıralar üstünde gezdirdikten sonra;“Dört arkadaşınız eksik, neredeler? ”diye sordu. İdris Destan, Mehmet Başaran, Ali Önol, Harun Özçelik’in revirde olduğu söylendi. Selçuk Öğretmen bu kez: akın işte; “Göç mü yoksa akın mı? ” diye tartışmayı bırakıp daha geniş olarak düşünelim. Göç olsun , akın olsun atalarımız anayurtlarını terketmiş mi? Etmiş, parçalanmışlar mı? Parçalanmışlar. Bunların sayılarını biliyor muyuz? Bilm iyoruz, diyen çıktı. Selçuk Öğretmen kaşlarını çatarak:

- Yoooo, biliyoruz, neden bilmiyor muşuz? ”diye sordu. Sonra da :

- İşte bunları konuşalım, bunları tanıyalım;hiç değilse adlarını unutmayalım! dedi. Arasından da: “Hunlar, Göktürkler, Uygurlar, Karluklar, Karahanlılar! ” diye sıraladı. Numara sırasına göre 7 Fettah Biricik, 11 Recep Kocaman, 15 Hüseyin Serin, 16 Sefer Tunca, 18 Sami Akıncı bu Türk Devletlerini tanıtmak üzere görevlendirildi. Yaşadığı dönemler, arkada bıraktıkları özet olarak anımsatılacak. Arkadaşlardan soranlar oldu, öteki arkadaşlara ödev verilmeyecek mi? Öğretmen güldü:

- Var çocuklar var; atalarımız çocukların evcilik oyunları gibi dvletlerini yıkıp yıkıp yenisini kurmuşlar;sayılarını ben de pek bilmiyorum. Hele bir arkadaşlarınızla başlayalım, arkası gelecek! deyince parmak kaldırdım;listesinin bende olduğunu söyledim. Öğretmen teşekkür etti, gelecek derste kendisine listeyi vermemi söyledi.

Boş geçen Fizik dersi bu kez tarih dersi gibi oldu. Özellikle Fettah Biricik’e Hunların düşm esi işi önemleştirdi. Fettah haritaya bakıp bakıp:

-Yahu bu Hunlar nerede oturmuşlar böyle? Çin’den Tuna’ya dek yayılmışlar;şimdi nerde bunlar? dedi durdu.

Resim dersinde okul önüne çıktık. Talat Ayhan Öğretmen okul önünün serin olduğunu söyleyip mutfak tarafına geçirdi. Görüntüye göre çevremizden bir bina köşesini model seçip çalıştık. Ben okul binasının arka merdiveninin kapı üstüne kadarki bölümünü seçtim . Talat Öğretmen modelimi çok beğendi. Ancak ders süresince yanıma hiç gelmedi. Kağıdımı verirken gene : “Model olarak güzel, dedim ama o işin zor olduğunu söylemedim, zoru seçm ek de cesaret işidir, iyidir! ” deyip kağıdımı aldı.

Hikmet Öğretmen gelir gelmez masaya oturup; “Çalışma dönemine giriyoruz, hazırlanalım arkadaşlar! ”dediktedn sonra bir de Gençlik Marşı’nın ilk dizesini tekrarladı: “Dağ başın ı duman almış, yürüyelim arkadaşlar! ”dedikten sonra da: “Söyledim ama doğru mu söyledim, bilmem! ”deyip bize baktı. Bir grup arkadaş: “Doğru! ”deyince Hikmet Öğretmen: “Öyleyse şimdi söyleyeceklerim de doğru olacaktır! ”deyip önündeki dosyayı bir süre karıştırdı. Fasulye, nohut, mercimek, biber, patlıcan, domates, kavun, karpuz, kabak, mısır, gündöndü;haşhaş, patates, turp, havuç, arpa;buğday, çavdar, lahana, pırasa, ıspanak! ”deyip gülümsedi. Az durduktan sonra sordu: “Bu okuduklarımı üçer üçer ayırdım, amacım nedir acaba? ” diyerek yüzlerimize baktı. Arkadaşların çoğu parmak kaldırdı. Parmak kaldıranlar çok olunca ben kaldırmaya gerek görmedim. Bana sorulacağını da aklımdan geçirmiyordum. Hikmet Öğretmen parmak kaldıranları bir daha gözledikten sonra bana sordu: “Biliyorsundur! ”dedi. Yanıtladım:”Ekim benzerlikleri olduğu gibi, şekil benzerlikleri olduğundan! ”dedim. Hikmet Öğretmen bu kez de: “Siz bunlar dışında başka neler ekiyor sunuz? ”diye sordu. Susam, anason, pamuk, bakla, salatalık, yulaf, süpürge olarak aklıma gelenleri sıraladım. Öğretmen kendi listesine baktı: “Ben de aklıma gelenleri sıralamıştım;21 ad saptamışım, İbrahim’in listesi daha kabarık çıktı, yedi ad da o ekledi! ”dedi. Ancak haşhaşla, anasonun ekimine son yıllarda sınırlı izin verildiğini söyledi. Sanırım öğretmen bilgimin derecesini ölçmek istedi bir rastlantı en az ilgilendiğim sebzelerden fasulye üstüne sorular sordu. . İlk sorusu. “Tek tür fasulye mi ekersiniz? ”oldu. Soruyu tarlalarındaki duruş şekillerine göre söyledim. ”İki türlü, yer fasulyesi, sırık fasulyesi! ”dedim. Hikmet Öğretmen gülerek. “Bir de pişirilip tabaklara konduğu görüntüsüyle ayır! ”deyince bu kez evdeki değil de okuldaki görünrtüleri anımsadım. Köydeki yemeklerde zaman zaman ablamın “Karnı kara”dediği bir tür fasulyeyi anımsadım. Okulda ise pembeli beyazlı bir fasulye yiyoruz, adını anımsayamadım;az duraksadıktan sonra biraz sıkılarak: “Değişik fasulye adları var ama an ımsayamadım öğretmenim, dedim. Hikmet Öğretmen: “Börüklce, barbun gibi adlar sıraladı ama ben üzülmüş olarak boynumu bükerce sustum. Sanırım öğretmen oturmamı söyleyecekti bana bakarken Mehmet Yücel beni göstererek:

-Arkadaş fasulyeyi bilmez ama karpuzu iyi bilir! deyince Hikmet Öğretmen bu kez:

-Hep sormak istiyordum, Besim Öğretmen de söyler durur;sizin köyün karpuzu bu çevrede ün salmış. Sence bunun ayrı bir özelliği var mı? Köyünüzün toprağı buralardan çok mu farklı? dedi. Bildiğim kadarıyla köyümüzün toprağını anlattım. Özellikle köyde Kepir olarak anılan k öyün kuzey tarafındaki toprakların Kepirte topraklarından farksız olduğunu anlatınca öğretmen:

- Öyleyse bundan sonra sizin köyle ilgilenelim, yaptığımız incelemelere göre bizim Kepir’e uyan buralarda pek az işlenen yerler var! ”dedi. Öğretmen kepir olan yerlere bostan ekilip ekilmediğini sordu. Bostanların kumsalda olduğunu anlattım, çoğunlukla suya yakın yerlerde ekildiğini ancak sulanmadığını söyledim. Öğretmen sulanmayış nedenini sordu. Bizim köylülerin söylediğine göre sulanan bostanın karpuzu tatsız olurmuş! deyince öğretmen: “Doğrudur! ”dedi arkadaşlara dönerek: “Biz de bu yıl dere kıyısına ekeceğiz! ”deyip güldü. Öğretmenin ilgisini görünce bizim köylülerin tohum seçişini anlatmak istedim. Salih Ziya Öğretmene anlattığımda o çok ilgilenmiş, o tür alınmış çekirdeklerden istemiştı. Hazırlanan çekirdekler torbada kaldı. Çünkü o yazı Hasanoğlan’da geçirmiştik. Hikmet Öğretmen ilgiyle dinledikten sonra sordu:

- Bu söylediklerini tüm köylüler yapıyor mu? Köyde belli insanların yaptığını söyleyince öğretmen :

- Her yerde aynı görüntü! dedikten sonra gülerek:

- Doğal olarak bu fark kendini pazarda da gösterecektir! dedi. Hikmet Öğretmen :

- Seneye biz de aynı yöntemi kullanabiliriz, dilerim ilişkilerimiz sürer! dedi. Hikmet Öğretmen elindeki listeyi göstererek fasulyeden söz ettik nerelere gittik. “Bunlar çok önemli besin kaynakları, hangisine parmak bassak saatlerce konuşacak söz çıkar. Hepsi önemli, hepsinin bilmemiz gereken bilinmeyen tarafı var. Sizler, iyi yetişmiş, bilgili, bilinçli birer öğretmen olarak bu bilinmeyenleri gün yüzüne çıkaracaksınız! ”dedi.

Bu kez de adlarını okuduklarının hangi yörelerde ekildiğini sordu. Her okuduğu için arkadaşlar parmak kaldırdı. . Bu parmak sayımlı soruşturmaya göre, Pancar, susam, pamuk, gündöndü, lahana, pırasa, ispanak eken köylerin sayısı 4-5 olmasına karşın ötekilerin 20 dolayına çıktığı görüldü. Öğretmen, “Meyveler için de bir saptama yapalım! ”derken ders bitti. . Sami Akıncı parmak kaldırıp: o görevi üsleneceğini söyledi. Hikmet Öğretmen teşekkür etti, hepimizin, kendi köylerimizde yetişen meyvelerin adlarını yazmamızı, verdiğimiz listelere adlarımızı, numaralarımızı yazmamızı istedi. Sami Akıncı da o listeleri tarayarak çoktan aza doğru bir tarama yapacak.

Hikmet Öğretmen çıkınca Sami Akıncı’ya takılanlar oldu: “Hadi gene bahçede çalışmaktan kurtuldun! ”dediler. İsmet yüksek sesle:

- Kim kaçacakmış? Ben bahçede çalışırken gelmesin , o listeyi parçalarım! ”dedi. Bu kez de Mustafa Saatçı İsmet’e çıkıştı:

-Sen başkasının emek vererek hazırladığı listeyi ne hakla yırtacaksın? deyince söze ben de karıştım. “Yapılmamış bir liste henüz yırtılmamışken siz ne kafa şişiriyorsunuz? diye sorunca Sami Akıncı başta olmak üzere herkes güldü. .

Yemekte de bu konuşuldu. : “Yapılmamış listeyi yırtmak suç mudur? ”Yusuf Asıl sözü eviip çevirik başka konulara uyarladı. Pişirilmemiş yemeği beğenmemek, ekilmemiş tarlayı kazmak! ”deyince Yusuf’u uyardım:

- Ekilmemiş tarlayı kazmak değil kazmamak, demeliydin! Bir süre de bu konu oldu:

- Öyle söylense ne olur? Bu kez de Recep Kocaman konuştu:

- Hiç söylenmese ne olur? Hep beraber:

- İyi olur! deyip masadan kalktık. Öğretmenler masasının yanından geçerken Hikmet Öğretmen zil çalınca Tarım binasında olmamızı söyledi.

Tartışmaları kızıştıranların biri Bekir Temuçin, İsmet’e seslendi:

-Sami Akıncı aranıyor gördün mü? Neden İsmet’e soruyor? İsmet karşılık verdi:

-Neden bana soruyorsun? O senin Sami Abin, benim değil! (Bekir, Sami’ye Abi diyor) Bu sıra Sami geldi. ;tartışma durdu. Zil çalınca Sami bize katıldı, hep birlikte Tarım binasına gittik. Hikmet Öğretmen bana:

-İbrahim, buranın düzenini sen biliyorsun, arkadaşlarına iki el arabası ile eşit sayıda çepin, kürek, tırmık bölüştür! ”edi. Arabaları unutmuştu sekizer çepin, kürek, tırmık ayırdım. Arkadaşlar dikkatle bakıyordu, İsmet gene takıldı:

- Sami açıkta kaldı! Sami güldü. Ancak ben arabaları anımsayınca İsmet’i yanıtladım:

- Merak etme, Sami ile ben birer araba alacağız! Bu kez de arkadaşlar hep güldüler. İçlerinden bazıları Sami el arabasıyla okulun yanından geçebilir mi? ”Bu kez Sami sinirlendi:”Ne var bunda, sizin yaptığınızı ben yapamaz mıyım? Ben kendi evimde bunları hep yaptım! deyip arabayı aldı. Hikmet Öğretmen arkadaşların konuşmalarını hep duymuş;Sami yürüyünce arkasından :

-Aferin Sami’ye;anladığım kadarıyla sizde Sami için yanlış bir kanı var, konuşmalarınızdan bunu anladım;Sami çalışmayı sevmiyor mu? Mehmet Yücel yanıtladı:

- Hayır öğretmenim Sami içimizde en çalışkanımız. Ancak iş derslerine pek hevesli değil; o nedenle biz ona takılıyoruz! Hikmet Öğretmen gülerek:

-Bedensel işlere herkes hevesle sarılmaz, bu her toplumda görülen bir ayrılıktır. Ancak bu bence çok önemli değildir, önemli olan o kişinin öteki alanlardaki başarılı olmasıdır. Bu varsa sorun olmaz. Herkes tarlada çalışmaz, bu dünyanın her yanında böyledir. Yeter ki bedensel çalışmayı istemeyen kişiler bir başka alanda başarılı olsun. Birliğini iyi yöneten bir komutanı buğdayla arpayı ayıramıyor diye eleştirmemeliyiz. Bunun gibi iyi bir çiftçinin de pekala savaş kurallarını bilmediğini biliyoruz ama bunu ayıplamıyoruz. Bence önemli olan kişilerin yaptığını hatta severek yaptığını söyledikleri işlerin nasıl yapıldığını, yapılanların yararlarını, zararlarını inceleyip değerlendirmektir. “Yaptım! ”demek kolay, ama yapılan işin bir de ceremesi vardır. Ceremenin ne olduğunu bilirsiniz. . Atalarımızın güzel sözleri vardır. Bunlardan biri de “Astarı yüzünden pahalı! ”sözüdür. Örneğin bir çiftçi ektiğinin en az on katını alamıyorsa bu söze uyamıyor, demektir. Kişi ayırdında değildir ama ömrü geçm ektedir. O bunun ayırdına ancak yaşlılığında varacaktır. Sözü başladığımız noktaya çekersek, bildiğim kadarıyla Sami çalışkan bir arkadaşınız. Okuyarak bir yere varmayı amaçlamışsa, bunu gerçekleştirmek için okumanın dışında kalacak işlerden el çekmesi doğaldır. Sanırım Sami bunu yapmıştır. Ancak o bunu hiçbir zaman suç sınırını aşacak duruma getirmemiş ki sizinle birlikteliği sürmüş. Öyleyse sizden ayrıldığı bir tarafı yok. Üstelik kendisi söyledi. “Ben bunları kendi evimde yapıyorum! ”Bu nedenle öteki örneği verdim. Dikkat edin bir gün Sami de içinizden birine sorabilir: “Arkadaşım, ben atölyeye az gittim, buna karşın sen tüm atölye çalışmalarına katıldın, gel şu geçmiş zaman içindeki kayıplarımızı, kazandıklarımızı karşılaştıralım! ”O sorduğu kişi siz olabilirsininz. Böyle bir sigaya (sorguya) çekilişte vereceğiniz yanıtı düşünün. Düşünün değil, bu sorunun size bugün sorulduğunu varsayın. Nasıl bir yanıt vereceğinizi kendinize söyleyin! deyip güldü. Arkadaşlardan bir yanıt çıkmadığı gibi başka konularda da konuşmalar olmadı Hikmet Öğretmen de zaman zaman Sami’yi çağırıp buyruklarda bulundu. Örneğin sarkan dalları Sami bağladı. Dönüşte de arabaları daha önce göndererek Sami’yi araba çekmekten kurtardı. Özellikle bu, arkadaşların gözünden kaçmadı, yer yer eleştirilere neden oldu. Hikmet Öğretmen ilk geldiği günlerde arkadaşlara takılırken birkaç kez “Kılkuyruk”demişti. Bir süre bu söz onun için söylenmişti. Tümüyle unutulmadı ama giderek söylemler azaklmıştı. . Bu konuşmasından sonra gene fısıltılar arasında duyulmaya başlandı:”KILKUYRUK”

Tarım binasına dönünce Sami ile Halil Basutçu bana yardım etti, özellikle tırmıklar çok çamurluydu, onları temizleyip yerlerine sıraladık. Çıkmak üzereyken Hikmet Öğretmen geldi, gelme nedeni için başka bir bahane söylemesine karşın bizi gözetlediğini an ladık. Özellikle ben böyle düşündüm, çünkü bu işle beni görevlendirmişti. Gelmesine şaşm adım, tersine sevindim. Öğretmen gene Sami’ye takıldı:

- Arkadaşların seni çok seviyor. Sevgi kimi zaman eleştiri sınırına dayansa bile sevgi gene sevgidir;öyle düşün onlara gücenme! dedi. Sami ise: “Gücenmiyorum öğretmenim, bunlar, bizim aramızdakı takılmalar;yeri geldikçe ben de onlara takılıyorum! dedi. Hikmet Öğretmen: -Bunlar arkadaşlıkta olan, geleceğe kalacak tatlı anılardır. Yeter ki kıvamında sürdürülsün. Böyle olunca gelecek yıllarda bunlar, özlem içinde anılır. Kimileri bunun dozunu kaçırdığından kırgınlıklara neden olur. Onların anıları ise anımsanınca yüzleri gerdirir, gülme yerine sorgulama egemen olur; kişi ya hesap verir ya da hesap sorar. İkisi de sinir bozucu olur! Öğretmenle birlikte biz de kapıları kapatıp çıktık.

Arkadaşlar dersliğe döndüler ben Asım Öğretmenin odasına girdim. Öğretmen gülerek:Ben b ugün biraz yalnız çalışmak istiyorum;böyle konuşmuştuk değil mi? ”deyince geri döndüm. Gerçekten böyle konuşmuştuk ama sanki bugün, o günlerden farklışmış gibi beni azıcık üzdü. Resim Odasına geçip akordiyon çalıştım. Ara ara gene, Asım Öğretmenin odasından gelen sesleri dinledim. Az bir piyano sesi duyuldu, arkasından konuşmalar sürdü gitti. Bir ara da düpedüz Asım Öğretmenin konuşmaları yansıdı. Konuşmalara ara ara bayan gülüşleri karışıyordu. Akordiyonu bırakıp bir süre onları dinledim. Konuşmalara iki bayanın katıldığını iyice seçtim. . Bir süre kendimi iyice onları dinlemeye verdim . Sesin birini de tanıdım, Rezzan Öğretmen. Ötekini dinlemeye gerek görmedim: “Rezzan Öğretmen. Selahattin Yücesoy Öğretmenle nişanlı, yakında evlenecekleri söyleniyor. Selahattin Yücesoy Öğretmen, hafta ya da hafta aşırı gelip Asım öğretmenle birlikte oluyor! ”diye yorum yaparak çıkarken Rezzan Öğretmen’le Pesent Ilgaz Öğretmen Asım Öğretmenin odasından çıktılar. Ben onların geçmesi için kenara çekilirken Rezzan Öğretmen gülerek bana:

- Öğretmenini çalıştırmadık, dersini hazırlayamadı! deyip güldü.

Dersliğe gidince arkadaşların aynı konuları tartıştığını ya da kendi gönüllerince düzenleyip tekrarladıklarını görünce Nora’yı okumayı yeğledim. Gerçi Nora da oldukça sıkıcı bir durumda ama ne de olsa o bir kitap. Yazarı Henrig İbsen böyle düşünmüş. Bakalım Nora’yı bu durumdan nasıl çıkaracak!

Nora’nın gençlik arkadaşı Christine Linde, ilk karşılaşmada salt Nora’yı dinledi;kendisi için fazla söz söylememişti. Nora’yı da dış görünüşe göre değerlendirmişti. Nora bu durumdan hoşnut olmadığı için neredeyse tüm gizini açıklayacaktı. Neden çok çalıştığını, çalışmasını bundan böyle de sürdüreceğini anlatmıştı. Christine Linde geçmişinde, Nora’nın içinde olduğunu sandığı bir yaşam geçirmiş ama o süreç bitmiş;şimdi çalışmak zorun da kalmıştır. N ora’ya gelişi de bundandır. Nora’nın eşi Helmer Thorwald banka müdürü olmuştur, Christine Linde’ye bir iş verebilir. Amacı budur ama birden açıklamaz. . Bu arada Nora’ya borç para bulan Krogstad ortaya çıkar. Krogstad yaman bir dolandırıcıdır. Eskiden beri, Helmer Thorwald’ın müdürü olduğu bankada çalışmakta çevirdiği dolapları da sözkonusu banka gölgesinde sürdürmektedir. Helmer Thorwald müdür olunca foyası ortaya çıkacaktır. Bu nedenle telaşlanır. Ancak kurtuluşu Nora’nın pürüzlü işine dayanarak bulma yollarını den emeye kalkar. Bu nedenle eski tanıdık Krogstad Nora’ya gelir, sözlü olarak önce yumuşak bir tavırla amacını açıklar; “Bankada çalışması sürmelidir. Bunun için Nora kocasına aracı olacaktır. Eğer olmazsa, Nora’nın gizi bozulacaktır. Üstelik sahte imzalar için suçlu da sayılacaktıkr. Nora öneriyi kabul etmez, gönlünce reddeder ama Krogstad deneyimli bir sahtekardır, yapabileceği kötülükleri saydığı gibi sonuçta Nora’nın başına gelecekleri de sıralar. Nora sıkışmış durumdadır. Bu sıra eski arkladaşı Christine Linde gelir. Nora’nın sıkıntısını sezer gibi olur. Kendi durumunu açıklar, işsizdir, paraya gereksinimi vardır. Helmer Thorwald’ın bankasında çalışmak ister. Konuşmalar arasında sahtekar Krogstad’ın adı geçer. Krogstad, Christine Linde’nin eski tanıdıklarından biridir. Bu tanışlık bir aşk olayıdır. Kısacası, Krogstad Christine Linde’yi de bir zaman atlatmıştır. Arkadaşı Nora’ya yardım edecek durumda değildir. Tersine anlatacakları Nora’yı korkutacaktır: “Krogstad korkulacak bir canavardır. Nora iyice sıkışır. Sonunda kocasından ricada bulunur:

-    Eski çalışıcı Bay Krogstad görevini sürdürsün! Helmer Thorwald Nora’nın sözünü ağzında bırakır:

-    Asla, Krogstad öyle bir sahtekardır ki;onun kirli işleri bankayı iflasa sürüklemiştir. Onedenle de ivedi olarak işten çıkarılmıştır;geri dönmesi söz konusu olamaz! Bu kesinlik Nora’nın umudunu karartır. Krogstat Nora’ya gün vermiştir, o güne kadar olumlu bir gelişme görmezse Nora’nın gizini mektupla Helmer Thorwald’a açıklayacaktır. Söylenen gün yaklaştıkça Nora tedirginleşir. Yılbaşı gelmiştir. Bu yılbaşını daha coşkulu geçireceklerdir. Nora yeni giysiler hazırlamıştır. Nora aynı zamanda güzel şarkı söyler, özellikle güzel dans eder. Kocasının rahatsızlığı nedeniyle geçen yıllar yapamadığı bu etkinlikleri bu yıl yapacaktır. Helmer Thorwald da özlemle yılbaşı gecesini bekler özellikle de çok sevdiği Tarantella oyununu oynayacağı için Nora’ya teşekkür eder. Ancak Nora’nın aklı gelecek mektuptadır. Günlerce mektup kutusunu bekler. Mektup gelmemiştir. Korkusu Nora’nın içindedir ama Yılbaşı gecesi gene de coşku içinde geçer. Helmer Thorwald çok mutlu olmuştur. Özellikle Nora’nın neşli oluşu Helmer Thorwald’ı coşturur. Nora’ya şimdiyedek söstermediği yakınlığı gösterir, söylemediği güzel sözleri söyler. Eğlence sonunda Nora’ya tekrarladığı sevgi sözleri arasında mutluluktan öleceğinden çekindiği için uyuyamadığını bile söyler. Ortalıkta dolaşırken posta kutusuna göz atmıştır. Krogstad’ın mektubunu görünce alır, doğrudan Nora’ya koşar. Beklenmeyen bir hiddete kapılmıştır. Nora’dan sorular sorar. Nora yanıt vermez, söylenen sözleri de pek dinlemez. Onun için eşinin takındığı tavırdır. . O dikkatle Helmer Thorwald’ın takındığı tavrı inceler. Bu tavırlara bürünmüş Helmer Thorwald’la, yıllardır olmasını beklediği Helmer Thorwald’ı karşılaştırır. Kocası az önceki neşeli kişiden çok farklı olarak söylenirken Nora giysilerini değiştirir. Bu arada önemli nokta da gelen mektubun Nora’yı korkutan değil onun sahtesidir. Karı-koca bir birini dinleyerek sorunu çözmeye yaklaşsa olay kolay atlatılacaktır. Çünkü Nora’nın arkadaşı Christine Linde gerçek mektubu değiştirip sahtesini koymuştur. Nora için bu değişiklik sonucu değiştırmez. Onun içi kocasının sınırsız bencilliğidir. Bugün böyle geçiştirilse bir benzeri yarın gene ortaya çıkacaktır. Helmer Thorwald, affeden bakışlarla Nora’ya sorar:

- Üstünü neden değiştirdin? Nora’nın yanıtı kesindir:

- Kendine iyi bak Helmer Thorwald, ben geldiğim yere gidiyorum. Aramızda geçenler hepsi bu dakikadan sonra geride kalmıştır! der. Helmer Thorwald şaşkındır ama bu kez güzel, doğru sözler söyler;hepsi övgüye değer. Ne var ki bunlar Nora için hep geride kalmışların tekrarı olarak algılanılıp geçerli görülmez. Helmer Thorwald bir süre daha koca kisvesi altında konuşmasını sürdürmek ister, ortak geçmişlerini irdeleyici sözleri tekrarlar. Nora kararlıdır, sekiz yıldır Helmer Thorwald’ın değişecek umudunu taşınığını ancak giderek bu umudu yitirdiğini, geriye dönüşün olamayacağını tekrarlayıp kapıya yürür. Helmert Thorwald bu kez kendisine mektup yazacağını, başka yardımlarda da bulunacağını ekler. Nora yüzüğünü parmağından çıkarıp Helmer Thorvald’a verir, kendi yüzüğünü alır, kapıdan çıkar gider. Helmer Thorwald elleriyle yüzünü kapatıp kendi kendine söylenir: “ Nora, Nora! Yüzünü açıp çevresine bakınır, heceleyerek konuşur:

- Bom boş, burada değil, gitmiş. Nasıl geri gelecek? Büyük mucize! dediği sırada kapı “Pat! diye kapanmıştır.

Ben de kitabı kapattım. Ancak ben kitabı kapatınca fazla bir ses çıkmadı. Üzüldüm, üzüldüm ama kime üzüldüğümü de tam kestiremedim. Bu kitapta da üç çocuk vardı. Öteki romanlarda hep çocukları düşünüyordum. Örneğin Madam Bovary öldüğünde 12 yaşındaki kızı kalmıştı;onu anımsadıkça üzülürdüm. Harp ve Sulh romanında da Prens Andre’nin oğlu için üzülmüştüm. Bu kitapta çocukları yakından tanımadığım için onları fazla düşünmüyorum. Azncak Nora- Helmer Thorwald çifti için ikircil bir duygu çatışımına girmiş durumdayım. Bayan olarak Nora’yı çok sevdim ama ayrılış zamanın iyi seçemedi gibime geldi. Ayrıca çocuklarından böylesi acımasızca ayrılışını doğru bulmadım.

Yemekte bahçe çalışmaların başlaması, Hikmet Öğretmenin Sami Akıncı’yı övmesi dile getirildi. Recep Kocaman’la Hüseyin Orhan Hikmet Öğretmeni haklı buldular. Yusuf Asıl iki taraflı konuştu, Salih Baydemir ise yerici sözler söyledi. Daha ileri giderek:

-Küçük sınıflardayken böyle konuşan olsaydı namussuzum o öğretmenin verdiği işleri yapmazdım! dedi. Hilmi Altınsoy ise Salih’e:

-    Şimdi de yapma, arkadaş! deyince Salih Baydemir:

-    Üzülme dostum, bundan böyle çalışırken eski Salih’i göremeyeceksin! deyince Hasan Üner daha değişik bir söz söyledi:

-    Konuşmalarınıza dikkat edin arkadaşlar, sizi uyarıyorum; atalarımız, “Pireye kızıp yorgan yakılmaz! ”demişler. Yemeğe oturalı beri hep yorgan yakıyoruz!

Çalışma saatinde yarınki dersi düşünürken bir yandan da Nora kitabını karıştırıyorum. Kitabın başında öteki kitaplarda görmediğim yazılar var. Örneğin Cumhurbaşkanımız İnönü yazmış.

“Eski Yunanlılardan beri milletlerin sanat ve fikir hayatında meydana getirdikleri şaheserleri dilimize çevirmek, Türk milletinin kültüründe yer tutmak ve hizmet etmek isteyenlere en kıymetli vasıtayı hazırlamaktır. Edebiyatımızda, sanatlarımızda ve fikirlerim izde istediğimiz yüksekliği ve genişliği bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek, tabii yoldur. Bu sebeple tercüme külliyatının kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyoruz. 1/8/1941 İsmet İnönü”

Kitabın başında ayrıca Milli Eğitim Bakanı (O zaman Maarif Vekili, az önce Kültür Bakanık) Hasan Ali Yücel’in de yazısı var. Bu yazıyı 3. kez okuduğumda da tam anlayamadım. Örneğin Hümanizma dediği nedir? Hümanizma Edebiyatla başlarmış, benim bildiğim edebiyat bir dersin adıdır. Elimde kitap var, İsmail Habib yazmış, Edebiyat Tarihi var, Agah Sırrı yazmış. Bir başka yazı da Henrig İbsen ‘in Nora kitabını nasıl yazdığını anlatıyor. Bu yazıyı önce üstünkörü okumuşum. Oysa Nora’nın en güzel özeti burada yapılıyormuş, 2. kez okuyunca hem üzüldüm hem de sevindim. Üzüldüm, çünkü hazır özeti varmış oysa ben gene gene okuyarak özetlemiştim. Sevincim ise bir iki atlamanın dışında doğru özet çıkarmışım. Söz konusu atlamaları da ben bilerek uzatmamak için yapmıştım. Örneğin hasta doktoru yok saydım. Hizmetçilerin de öyle önemli bir rolları olduğunu düşünmedim. Yazıda daha başka bilgiler de var. Bence işte bu bilgiler önemli ama onları topluca öğrenmem olası değil;neredeyse Henrig İbsen’in 78 yıllık yaşamı anlatılmaktadır (doğ:1828-öl:1906)

Bu ön yazılar ilgimi çekti, bunu Sabahat Öğretmenden soracağım. Bir süre düşündüm, kitabın girişinde verilen bilgiler bana daha önemli geldi;onları düşünürken Nora’yı unutur gibi oldum. Nora’nın benim tanıdığım Nora olmadığını, onun daha başka yanları bulunduğunu öğrenince bir bayan olarak gözümden uzaklaşır gibi oldu. Bu kez de Henrig İbsen’in düşlediği Nora’yı daha doğrusu Eleonora’yı düşlemeye kalkıştım. İlgimi çeken önemli bir durum da Nora için dram denmesidir. Kitabı çeviren Cevat Memduh Altar, “Mücadele ile, dayanma zorluğunu benliğinde toplamış bir fikir adamı olan İbsen, NORA DRAMI’nı yazdığı tarihlerde;artık yarım asırlık bir hayatı arkasında bırakmış bulunuyordu! ”diyor. Böylece Nora bana tam olarak anlayamadığım dram türleri için değişmez bir örnek oluşturdu. Ona bakarak Peer Gynt için de bir dram örneği diyebilirim. Hamlet, Julıus Caesar, Kral Lear kesinlikle trajedi, Hayyar Hamza türü güldürücü tiyatro yapıtları da komedi.

Çevirici Cevat Memduh Altar’ın “İbsen Norayı nasıl yazdı” başlıklı yazısı sık sık okunması gereken bir bilgilendirme yazısı bence. Nora kitabını bulursam, salt bu yazıyı sık sık okumak için alıp kitaplarım arasına katacağım.

Yorgun gibi arkama yaslanıp düşünürken Yusuf Asıl arkaya dönerek (ön sırada oturuyor) “Hazır ol, yarın alt koridordaki oyunlara başlıyoruz! ”dedi. Alt koridor oyunları, dediği bayan öğretmenlerin oyunları. Bir kaç kez başladık arkası gelmedi. Havaların ısınmasını beklemeye başlamıştık. Öğretmenler, kendileri için çarşamba günü dinlenme saatini seçmişler. Koridorda oluşu ise öğrenme aşamasında öğrencilerin görmesini istememelerinden. Bunun nedenini soran öğrencilere Rezzan Öğretmen:

- Öğrenince genel oyunlara da katılacağız, o zaman isteyen görür! demişti.

Yusuf’un gerçek amacı, kızların katılması, onu bekliyor. Ancak yer darlığını neden gösteren öğretmenler, önce birlikteliği öne sürmelerine karşın sonradan bu beraberliği ilerideki dünlere bıraktılar. Salt çarşamba günleri haftada bir saat.

Yatınca bir süre kitapları düşündüm. Nora’nın başındaki yazı bana sanırım yeni bir bilgi ekledi. Roman ya da tiyatro kitapları, olmuş olaylardan çok, olabilir olayları anlatıyor. Nedense Nora’nın vurup kapıyı çıkıp gitmesi bundandır. Gerçekte böyle bir ayrılık olur mu? Sanırım bu nedenle Nora çıktığında çok eleştirilmiş. Gene Nora’nın çocuklarını anımsadım, 8 yıllık ev lilik 3 çocuk. En büyüğü 7 yaşında olsa küçüğü 1 ya da 2 yaşında olabilir. 2 ya da 3 yaşındaki çocuğu annesi nasıl bırakır? Nora’ya kıyamıyorum ama çocuklardan da geçem iyorum. Sonunda kendi kendimi uyardım. Dikkat:

- Nora bir kitap! kitapları insanlar yazıyor, Nora’yı Henrig İbsen yazmış, bunu unutma! ”

 

17 Mart 1943 Çarşamba

 

Talat Tarkan Öğretmen geldi, gülerek yavaş bir sesle:Yatan var mı? Onları, telaşlandırmadan uyandıralım! ”dediArkadaşlardan gülenler oldu. Talat Öğretmen neden güldüklerini sorunca Arif Kalkan: “Sizin böyle dediğinizi duyanlar yarın sabah kalkmazlar öğretmenim! ”dedi. Talat Tarkan Öğretmen de: “Yaaa, öyle mi? Atalarımızın bir sözü vardır, bilirsiniz:

-    Yavaş (İyi huylu) atın tekmesi sert olur! Bunu atlar için değil insanlar için söylemişlerdir. Ben her sabah bu saatte kalkıyorum, uğrayayım da görüşelim! dedi. Arif özür diledi. Talat Öğretmen Arif’in gönlünü aldı:

-    Dilin için sözüm yok ama saçın uzamış, saçı uzayanlar bir karar versinler;berbere kendileri mi gider yoksa biz mi berber getirelim? diye sordu. Arkadaşlar hep birlikte; “Biz gideriz! ”dediler.

Oyun yerine azıcık geç gittim. İlk önce İzmir Marşı’nın girişini çaldım. Arkadaşlar: “Harmandalı! ”diye haykırınca Harmandalı’ya başladım. Yusuf Asıl birkaç kez durdurdu. Selçuk Korol Öğretmen geldi, gülerek: “Keratalar, bunları Hasanoğlan’da pekala öğrenecektiniz, orada hem zamanınız hem de öğreticiniz çoktu! ”dedi. Selçuk Öğretmenin kerata sözü kimseye dokunmuyor. Ben öyle biliyordum. Dersliğe gidence Kerata sözünün tartışıldığını gördüm. . Fettah Biricik dersliğe girince tahtaya kereta yazmış. Bekir Temuçin de kereta değil sözün doğrusu keratadır deyip düzeltmiş. Ben kapıdan girince sordularYazılışını tam bilmediğimi, bizim köyle ikisinin de söylendiğini anlamınınsa ayakkabı çekeceği

olduğunu söyledim. Sefer Tunca Fettah Biricik’le fısıldaştı. Ne konuştular bilmiyorum, ancak Fettah sözün anlamını bilmediğini, ilk kez duyduğu için yadırgadığını söyledi. Böylece tartışma kesildi. Ancak bu kez benim aklım karıştı: “Fettah bu sözü nasıl yeni duymuş olabilir? Selçuk Korol Öğretmen 1940 güzünden beri bizimle, bu sözü sık sık söyledi Ayrıca yaramazlığını ya da yalan söylediğini sezdiği kimselere “Domuz Herif” işin doğrusunu anlat! ”gibi takılmalar yapar. Fettah bunları pekala bilmektedir. Öyleyse bir bildiği var ama onu söylemekten kaçındı;daha doğrusu hemşerisi Sefer Tunca onu önledi. Belki de söyleyeceği bir suç sözüydü.

Müdür Bey gelirse bugün dört ders Öğretmenlik Bilgisi okuyacağız. Gene sorar kaygısıyla Pestalozzi ile Herbart notlarım gözden geçirdim . Bilgi ilgileriyle formal basamaklarını bir türlü ayıramıyorum. Kitabı okurken ne denli kolay geliyorsa da kitabı kapatınca sıralar bir birine karışıyor. Sanırım Herbat bu işi çok iyi düzenleyememiş. Nitekim formel basamakları kendisinden sonra öğrencileri sıralamış. Açıklık-Çağrışım-Sistem-Metot

Açıklık:Öğretilecek konunun ayrıntılarına varana dek açık-seçik öğretilmesi ya da öğretlecek yöntemi uygulama demektir. Çocuğa kedi öğretilecekse, çocuk kediyi görmeli, başka bildiği hayvanlarla karşılaştırma yapabilmelidirocuk kedi gözlemi yaparak kendisi de belleğndeki kedi kavramını perçinleyebilmelidir.

Çağrışım:Benzer olguların benzeyen taraflarından geçiş yaparak üstünde durulacak konuya ulaşmaktırElmenın yuvarlıklığından, tadından yararlanarak çocuğa yarım da olsa armudu tanıtabiliriz.

Sistem :Öğretilmek istenen konunun belli bir düzen içinde kavratılmasıdır.

Metot:Uygulanan sistemlerin yararlı taraflarını geliştirerek yönergeleştirmektir.

Herbart dersleri de gruplara ayırmıştır. 1-Bilgi dersleri, 2. Duygu dersleri

1. Bilgi dersleri;Matematik geometri-biyoloji-coğrafya-fizik-kimya-mekanık-astronomi türü salt bilgi veren dersler.

2. Duygu ya da duygusal dersler:Edebiyat adı altında toplanan dil, tiyatro, şiir, müzik. Tarih, Yurttaşlık Bilgisi, folklor, sosyoloji.

Kahvaltıda bugünkü dersimizle ilgili olasılıklar tartışıldı:

-    Müdür Bey bugün derse gelmeyecek! Nedeni yok, Mehmet Aygün öyle söyledi, onu derstekleyenler oldu. Genellikle bu tartışmalara katılmam ama bu sabah “Gelecek! ”diyenler arasına katıldım. Gelmeyecveğini söyleyenlerin hiç bir inandırıcı tarafı yok. Bunu söyleyince onlar da bana:

-    Sizin de sağlam bir dayanağınız yok! ”dediler. Güldüm:

-    Okulun bir günlük çalışma programı var. Bunun altında da Okul Müüdürününü imzası var. Bundan daha sağlıklı belge olur mu? diye sordum. Hilmi Altınsoy bana sinirlendi:

-    Sen bizim şakalarımıza uyamıyorsun. Biz ne güzel tartışırken sen kalkıp okul programından, müdür imzasından söz ediyorsun! deyince sustum. Gerçekten bizim yemek masasındakiler sınıfın küçük takımı. Gerçekte ben onlarla ilk günlerden beri arkadaşlık yaptım, özellikle marangozluk derslerimizde uyumlu çalıştım ama oralarda bu tür tartışmalar yapılmıyor. Orada konular iş üstüne olduğuından benim sözüm geçiyor. bunları düşünerek tartışmadan çekildim.

Ders programı değişeli beri Müdür Beyi çağırmaya gitmiyorum. Son gittiğimde Müdür Bey:

-    Dersleri haftada altı günden iki güne indirdik, bunu da unutursam benim hakkımda iyi düşünmezsiniz. Havalar da düzeldi;bir süre gelme bakalım kendi görevimi kendim sürdürebilecek miyim? deyip gülmüştü. Arkadaşlara bunu söylemedim . Ben gene ders öncesi çıkıp bir dolaşıp dönüyorum. Arkadaşlar varsın öyle bilsin. Merdivenden inerken Müdür Beyi gördüm, elinde bir kitap geliyordu. Dersliğe girdiğimden az sonra geldi. Gelir gelmez de elindeki kitabı Sami’ye uzatıp işaretli sayfadan başlayarak okumasını istedi. Sami başlar başlamaz anladım, Köy Enstitülerinde okunması istenen müzik derslerinin programıydı. Aynı yazıları iki hafta önce Asım Öğretmen kızarak okumuştu. . Sami çok sakin, tam bizim arkadaşların anlıyacağı ses tonuyla okuyor. Daha doğrusu Sami’nin okuyuşuna alışılmış bir durum var. Ders boyunca Sami okudu, Müdür Bey de hiç kestirmedi. Zil çalınca Müdür Bey Sami’ye sordu: “Daha var mı? ”Sami az kaldığını söyleyince Müdür Bey:

-    Hadi onu da oku da ben biraz geç geleyim! ”dedi. Sami bu kez biraz çabukça okuyup bitirdi. Müdür Bey hiçbir söz söylemeden kitabı alıp gitti. Az sonra Bizim tartışmacılar gene başladı: “Ben demiştim gelmeyecek! ”derken Müdür Bey geldi. Bu kez hepimizi birer birer gözledikten sonra 15 Hüseyin Serin’e: “Adın Hüseyin miydi? diye sorduktan sonra teşekkür etti. Biliyorsun, senin köyüne gitmeye söz vermiştim, kesinlikle senin köyüne gideceğim. Ama ben bu kez bir başka karar daha verdim. Hepinizin köylerini tanımak istiyorum. Köylerinizi önce bana siz tanıtacaksınız. İlgimi çekenlere öncelik vereceğim. Gene de senin köyün ilk gideceğim yer olacak. dedikten sonra hepimize sordu: “Köylerinizi tanıtan bir hazırlık yaptınız mı? Kimse ses çıkarmayınca ben yaptığım çalışmayı anlattım. Müdür Bey iyi buldu ama gülerek:”Sen onu kendine hazırlamışsın, İlerde köyünle ilgili değişikllikleri ondan öğreneceksin. Ben şimdi olan durumu görmek istiyorum! ”dedikten sonra gücenmemem için bana: “Hem senin köyün şurası;oraya nasıl olsa gideceğiz. Ben, gitmesi zor olan uzak köyleri düşünüyorum! ”dedi.

Bekir Temuçin’i tahtaya kaldırıp yazdırdı:Köyün;il ya da ilçeye uzaklığı;nüfusu, okul durumu, yol durumu, nufusu;köy okulundaki öğrenci durumu, bizim okuldaki öğrenci sayısı, varsa sınıfları, Kepirtepe’ye uzaklığı belirtilerek köyler tanıtılacak. Arkadaşlardan soru soranlar oldu, Müdür Bey açıklamalar yaptı. 2. dersi de böylece geçirmiş olduk. 3. Derste öğretmenler Uygulama derslerini sordu. . Müdür Bey o konuyu çok düşündüğünü,

Şimdilik üç köy seçtiğini ancak bunlardan birine gidip bir hafta kalınacağını, ikisineyse günlük gidip gelineceğini tekrarladı. Köylerin adlarını soran oldu. Müdür Bey defterini çıkarıp baktı. Önce : “Siz beni iyice sıkıştırmaya başladınız. Bu işler öyle sanıldığı gibi kolay değil! ”deyip defterini göstererek köyleri Turgutbey-Celaliye-Ahmetbey olarak okudu. Bun ların birinde bir hafta kalacağız. Bu önemli bir konu, bunu sağlama bağlamaya çalışıyoruz! ”dedi. Arkadaşlar benzer soruları tekrarlayınca Müdür Bey bu kez gülerek sordu: “Peki, gidince orada ne yapacaksınız, onu düşünüyor musunuz? ” deyip yüzümüze baktı: “Gelin bir Türkçe dersi yapalım! ”dedi. Türkçe dersi deyince Sami Akıncı parmak kaldırdı. Müdür Bey eliyle işaret etti, Sami parmağını indirdi. Müdür Bey, Türkçe kavramı geniş bir konu, bu ad altında neler yapılıyor, onları irdeleyelim! ”deyince bu kez ben parmak kaldırdım. Bana da parmağımı indirmemi işaret etti. Hilmi Altınsoy’u kaldırdı. Hilmi birkaç kez Türkçe dedikten sonra Dil Bilgisi deyince Müdür Bey: “Değil mi ya? deyince Hilmi toparlandı, yazı, okuma-yazma dedi. Müdür Bey Hilmi’yi oturttu bu kez de Emrulah Öztürk’ü kaldırdıEmrullah Hilmi’nin söylediklerini tekrarlayıp durunca Müdür Bey bize dönrek:

-    Uygulamalara gitmek önemli değil, kendimizi o işe hazırlamak önemli. Uygulamadayız, aramızda eksik olan o sınıfın öğretmeni ile çocuklar. Onlar yokken bile böyle davranırsanız onların önünde ne yapacağınızı daha doğrusu bildiklerinizin bile bir bölümünü yapamayacağınızı düşünmelisiniz! ”dedi. Dördüncü derste benim beklediğim oldu. Müdür Bey gene uygulamada Türkçe Dersinden söz edince Herbart’tan okuduğum öğrenme kuramlarıyla Fuat Baymur’dan okuğumuz Türkçe Öğretimi kitabından yararlandığım bilgileri karıştırarak tekrarladım. Ele alacağımız konuyu iyi seçmemizi;örneğin çocukların ilgileneceği bir konuyu seçmemizi, konuyu anlatırken çocukların anlayacağı sözcükleri kullanmamızı, olayları benzer olaylarla karşılaşırmamızı, örneğin Cumhuriyet Bayramı törenlerini;köyde yapılan düğünlerle karşılaştırmayı derken Müdür Bey:

-    Ya işte bak, bizden beklenen de budur! deyip her köyde düğün olabilec eğini, çocukların bunu anımsayacağını anlattı. Müdür Bey bu arada müfettişliğnde karşılaştığı kimi olayları anlattı. Köyün birinde kiremit ocağı varmış. Kiremit ocağında çalışanların çocukları da okula gidiyormuş. Hayat Bilgisi dersinde öğretmen evimiz konusunu işlerken evlerin yapılışından söz ediyormuş. Köye girerken kiremit ocağının yanından geçen müfettiş, durup konuşmuş. Kiremit ustası gezmiş görmüş;deneyimli bir insanmış;bunu bilen müfettiş özellikle öğretmenin bu dersi işleyişine önem vermiş. Ne var ki öğretmen evin kliremitlerine sıra gelince kiremitleri keser, çivi, boya, çay, şeker türü nesneler arasında çarşıdan alınır, deyip geçmiş. Müdür Bey: “Köyünde kiremit yapıldığını bilmesine karşın çocukları oraya götürmeyen öğretmenin öğretmen olamayacağını, ona düşen çocuklarınsa şanssız olduğunu söyledi. Gene Trabzon’da bir öğretmenin; çocukları balıkçıların yanına gütürüp götürmediği sorulduğunda öğretmen: “Ne gereği var, onlar bunları babalarından öğrenirler! ”demesini acıyarak tekrarladı. “Önemli olan çocuğun bir konuyu arkadaşlarıyla destek bölüşümü içinde belleyebilmesi, belleğine kazanılmış bilgi olarak yerleştirmesidir! ”dedi.

Müdür Bey ödevleri haftaya istediğini söyleyip ayrıldı.

Müdür Beyin arkadasında hemen bir tartışma başladı. İşin ilginci tartışmayı İsmet'in b aşlatmasına karşın çok sıkı fıkı arkadaş olan 15 Hüseyin’le Fettah Biricik arasında sürdü. İki yakın arkadaş olanrak bilinen, Edirne grubunun savunucuları sayılan arkadaşları bu kez Kırklarerli grubundan Arif Kalkan’la Mehmet Yücel ayırabildi. Yeğenim İsmet: “Müdür Beyin köylerimizi tanıtalım ödevi vermesine neden 15 Hüseyin oldu! ”deyince Hüseyin Serin sinirlendi. Oysa İsmet bunu olumsuzluk açısından almamıştı. O nedenle Hüseyin'e takılmadı.

(Daha önce gene böyle bir dikleşmede olay kavgaya götürmüş İsmet’ten güzel bir sapa yemişti. )

Sonradan eklenen iki not:

Not. 1

Hüseyin Serin Pomak asıllı olduğu için ana dili Bulgarca'dır. Okula geldiğinde konuşma zorluğu çekiyordu. Bu nedenle arkadaşlar kusurlu dili için ona çok takılıyordu. Örneğin ahretlik sözünü aretlik olarak söylediğinden adı Aretlik olmuştu. Daha başka sözleri de taklit ediliyordu. Ben bu tür takılmalara hiç katılmadığım gibi takılanları da önlemeye çalışıyordum. Hüseyin bana, gerçekte çok iyi niyetli bir arkadaş gibi davranıyordu. Okula yazılırken benim bir sorunum olmuştu. Nüfuz cüzdanım yenilenmemiş, yenilenmediği için de soyadım yazılmasmıştı. Ben kendime seçtiğim soyadını söylediğimde kayıt yapanlar bunu kabul etmediler. Neredeyse köye dönecektim. Tam o gün Trakya’da saygınlığı olan babamın arkadaşı Vahit Jütfü Salcı geldi bana kefil olup yazdırdı. Bunu durumu tüm arkadaşlar gördüler. Edirne’de kaldığımız süreçte de Vahit Lütfü Salcı beni görmeye geldi. Alpullu da da bu ilgisi sürdü. Kendisi Kırklareli’de oturuyordu. Vahit Lütfü Salcı şair, araştırmacı yazar olduğu için Kırklarel’de çıkmakta olan Yeşilyurt gazetesinde yazıları, ara ara da şiirleri çıkıyordu. Kendi yazı ya da şiirleri çıktığı gazeteleri bana da gönderiyordu. Gazete geldikçe özellikle şiirleri arkadaşlara da okuyordum. Vahit Lütfü Salcı, herkesin bildiği gibi bir Bektaşı babasıydıydı. Zaten yazıları da Trakya’daki Bektaşiler üzerineydi. Vahit Lütfü Salcı’nın ünü de bundan ileri geliyordu. Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı bir çok kez derslerde buna değinmişti. Bana gelen Yeşilyurt kazetelerinden birinde Vahit Lütfü Salcı ben Aleviyim demişti. Arada bana Vahit Lütfü Salcı ile akrabalığım sorulduğunda uzaktan eniştem olduğunu söylemiştimKısacası köyümüzden biriyle evliydi. Ancak o da bir Bektaşi dedesi olan Mehmet Amcamın arkadaşı olması;ayrıca babamın da arkadaşı olması nedeniyle benim de kendisine saygımın sonsuzluğunu söylüyordum. Kendisine de Vahit Dede diyordum. Bir süre sonra Vahit Lütfü Salcı’nın sözü bana yapıştırıldı. Daha doğrusu yapıştırılmış. Benden çekindikler için yüzüme söylenmiyor ama fiskos sürmüş.

Yeğenim İsmet şakacı, herkesle şakalaşıyor. İsmet’le çok yakın akrabayız;kardeş çocukları. Benim için Alevi sıfatı takılınca İsmet ayrı tutulmamış. Bunu duyunca açıklama yaptım. Büyük Amcam Bektaşi dedesi, mezarı tek olarak köyün üstünde, belli zamanlarda mumlar yakılır. Bunu herkes biliyor. Bizim soyumuza yüz yıllardır verilen bir ad vardır. Bu adı taşıyan 22 köy vardır. Bunlara Karaabalılar, ya da Amucalar denir. Bunlardan bir bölümü Bektaşidir. Benim yukarda söylediğim Mehmet Amcam Bektaşi dedesi, onun bir büyüğü Ahmet Amcam da Müderris, şimdilerde Kırklaeli’de yaşamaktadır. Annemle İsmet’in annesinin büyük dayıları Efe Hafız olarak anılmaktadır. Bunlar için ne derseniz deyin ama ne olduğunu bilmediğim bir sıfatı bana takmayın, takarsanız hesabını sorarım! Olay kapanmış gitmişti. Hasanoğlan’a gittiğimizde bir gün çalışırken Hasanoğlan köyü muhtarı Ahmet Çakır yanımıza geldi. Bizimle konuşurken muhtarlığın zorluğundan söz etti:

-Siz bilmezsiniz! gibi bir söz söyledi. Bunun üzerine ben de Yeni Bedir köyü Muhtarı olan Kamber Amcamın Kepirtepe yöneticileriyle çok iyi anlaştıklarından söz ettim . Muhtar Ahmet Çakır gülerek Kamber Amcamın adını tekrarlattıktan sonra bana. , “Öyleyse sen Alevisin! ”dedi. Ben Alediliğin ne olduğuınu bilmediğimi açıklarsa sevineceğimi söyledim. Ahmet Çakır salt bana değil oradaki arkadaşlara Alevilik üstüne bilgiler verdi. Ben amcamın birinin Muderris, Darülfünunda ilahiyat dersi okuttuğunu , kardeşinin Bektaşi dedesi olduğunu söyleyince de sözünü geri aldı: “Adlarınızın bize benzemesi Bektaşiliğinizden ileri geliyor, siz Alevi değilsiniz! ”dedi. Dedi ama birkaç gün sonra Hüseyin Serin bana değil, benim duyacağım yakınlıkta bir yerde İsmet için “Alevi, ne olacak! ”dedi. Şaka söylediğini tekrarlayıp özür dilemesini beklerken. “Söyledim, ne olacak? ”diye bana sordu. Ben de : “Tekrarlarsan ne olacağını göreceksin! ”deyip kestim. Bizi dinleyen arkadaşlar, sözde ara buluculuk yapmak için Hüseyin Serin’in Pomaklığını, kendine bakmadan sataştığını falan söyleyerek, benim de ona, “Sen de pomaksın deyip ağız dalaşına döndürmeye kalkıştılar. Ben kestirip attım: “ O pomak olduğuınuı biliyor, benim ona bunu söylemem onu gocundurmaz. Üstelik ona onur kazandırır. O beni kızdırmak için yapıyor. Bunun karşılığı ise, benim de onu, en az benim kadar (Fazla değil) incitmek olmalıdır! ”deyip konuşanlatı susturdum. O gün akşam sessiz sakin konuşmaları dinledim. Duyabildiğim kadarıgyla Hüseyin, yakın yataklardakilerle başka konularda bir süre konuştu. 2. Akşam gene dinledim;Bir ara . fısıltılar arsında Hüseyin’in sesini seçtim:

-    Duysa ne olacak? Bunu derdemez yerimden atladım: “Gör bakalım ne olacak? ”deyip sopayı kaldırdığımı görünce elini açarak uzattı. Aklınca sopayı tutacaktı. Oysa ben tüm gücümle avucunun tam ortasına vurdum. : “Offfff! deyip elini öne çekip arkasını döndü. Bu kez de ayak bileklerine, kabalarına vurdum. Bir de bağırdım:

-    Kaldır kafan, asıl kafan a vuracağım! deyince pikeyi başına doladı. Pikenin üstünden kafasını yumrukladım. Az önce konuştukları hep dışarı sıvıştı. On ardan biri durup söz söyleseydi, ona da vuracaktım. Hüseyin kafasını pikeye sarmış, öyle yatarken başında az durdum. İsmet’le Mehmet Yücel gelip, beni geri çektiler. Sakinleştirmek için dışarıya çağırdıklar. Çok sakin olduğumu, uyumak istediğimi söyleyip yattım. Bir süre uyur gibi öyle durdum ama uyuyamadım İsmet’i izledim; uzun süre nöbet tuttu. Yanımdaki Orhan fısıltıyla:

-    Ya kalkıp gelirse? deyince kendimi tutamadım güldüm:

-    Sen öyle sopa yedikten sonra hiç gidip bir daha yemeyi denedin mi? diye sorunce Orhan bir süre güldü. Orhan gülünce ben de güldüm. Bu olaydan sonra Hüseyin Serin bir daha ne benim yüzüme ne de arkamdan söz etmedi. Ya da etti de ben duymadım. Daha önce de bir kez de İsmet için bir söz söylemiş o zaman da hesabını İsmet görmüş.

Not:2

Yıllar sonra sınıf arkadaşlarımızdan Sefer Tunca bu olayları, yayınladığı anılarında anımsadığı kadarıyla anlattı (KÖY ENSTİTÜSÜ ANILARI no:17, YÖRE-Aylık kültür Dergisi, sayı 36 Mart 2003 Sayfa 35)

. . . . . . . . . . . . Edirne'de başlayan ilk öğrenci, lik günlerimizden sonra, bizleri Kepirtepe'yegötüren yolculuğumuzun ilk durağı Alpullu'durHepimiz önce Alpullu'da yerleştirilmiş ve bizler burada temel ihtiyaçlarımıza dönük bazı çalışmalar yapm ıştık. Hamam in şaati bunlardan biridir.

İşte benim aklımda kalan ilk arkadaş kavgası burada yaşanmıştı. Çoğumuz ham amda banyo yapmaktaydık ki birden bir gürültü koptu. Kırklareli'nin Kızılşcıkdere köyün den rahmetli arkadaşımız İsmet, giyinmiş vaziyette ve eline aldığı pantolon kayışıyla içeriye girmişti. Aniden Hüseyin Serin'e çullanan İsmet, başlamıştı vurmağa. . . . . . . . . . . .

Biz bu kavganın nedenini asla öğrenemedik. . .

Aklımda kalanikin ci kavganın kahramanlarından biri de yine Hüseyin Serin'dir.

Emeklilik sonrasında aramızdan erken ayrılan rahmetli arkadaşımız Hüseyin, İbriktepe'liydi. Sert ve sportmen yapılı, hareketli ve çabuk sinirlenen mert ve temiz bir arkadaşımızdı. Voleybolu iyi oynardı.

Bizler, Hasanoğlanlı günlerimizi yaşamaktaydık. Bir hafta sonu İbrahim'le Hasanoğlan çev resinde gezinti halindeydik ki;İbrahim birden parladı ve yerden aldığı bir sopayı sıkıca tutarak haykırdı:

Ben o Pomağı döveceğim. Pomak dediği kişi, Hüseyin Serin'di. Neden, niçin, yapama, etme! Demeye kalmadı, . . çadırın kapısından içeri daldı. Ben peşindeydim ve hala vazgeçirmeye çalışıyordum. Ama o çok kararlıydı ve kapıya yakın bir yerlerde, herşeyden habersiz sırtüstü uzanmış durumdaki Hüseyin'e çat pat vurmaya başladı. . . . . Bizler bu kavganın da nedenini öğrenemedik. Bu iki kavga olayında dadayak yiyen Hüseyin olmuştu. Aslında İbrahim kavgacı değildi. Müzikle ilgilenir, akordiyon çalardı. . . . . (Kepirtepe Köy Enstitüsü Anıları-Sefer Hakkı Tunca, Emekli Öğretmen-Yöre Dergisi Sayı 36)

Bu kez ise İsmet’e doğrudan çatamadı ama yakınındakilerin duyabileceği sesle kendisinin suçu olmadığını da söylemişti. O böyle söyleyince bu kez Fettah dayanamadı: “Eeee, yalan mı be Artlik! ”deyiverdi. Artlik sözü Hüseyin Serin için küçümseme, aşağılama sayıldığından o da Fettah’ı çileden çıkaran sıfatları sıraladı. Kadın anlamına gelen “ Zenne sözüne çok içerleyen Fettah bu kez de Hüseyin’e dönme;pomak sıfatlarını tekrarladı. 15 Hüseyin yumruklarını sıkıp Fettah’ın üstüne yürüyünce Sami Akıncı, Mustafa Saatçı, Halil Basutçu araya girip ikisini de durdurdular.

Yemekte konuşma konumuz bu oldu. Yusuf Asıl:

-“Bıraksaydılar hangisi yenecek hangisi yenilecekti”diye sordu. Arkadaşların kimisi, Fettah, kimisi Hüseyin! ”dedi. Ben susunca bu kez bana sordular. Ben, onların beklemediği bir yanıt verdim:

- Bıraksaydılar, onlar sanıldığı gibi kavga etmeyeceklerdi. Bana göre iki türlü kavga olduğunu, bunlardan birinin ağız kavgası, yaparım ederim diyerek öfke geçiştirme, otekinin de sille tokat vuruşma kavgası olduğunu anlattım. Hüseyin Orhan gülerek bizim Hüseyin Serin’le yaptığımız kavgayı anımsattı. Orhan’la yataklarımız yanyanaydı. Hüseyin Serin ise bir sıra ötede yatıyordu. Bir gece önce benimle hiç ilgisi olmayan bir olay anlatmıştı. Yanına gidip durumu açıklamıştım. İkinci gerce gene aynı yalanı tekrarlayınca kalkıp yanına gittim. Sakin sakin sordum, “Ben sana bunun doğrusunu söyledim mi ? ” Yanıtı, “Söyledin! ” oldu. “Öyleyse n eden gene bildiğini tekrarlıyorsun? ”Yanıtı şu oldu; “Ne olacak? ”Soruya karşı soru geldi:

-    Ne mi olacak? Al işte bu olacak! deyip vurabileceğim gücümle vurdumKavga kararlılık ister. Kararlı insanlar kavga eder. Kararlılık da akıl işidir. Akılsız insanlar karar veremezler. Orhan o zamam bana sormuştu? “Sen yatarken kalkıp gelmez mi? ”Sanırım Orhan o zamanki konuşmamızı anımsar. Ben:

-    - Gelemez, gelecek yürek olsaydı, daha o zaman başını saklayıp kıçını, “Oraya vur! ”der gibi bana dönmezdi! ”demiştim. Bu kez de Hilmi İsmet’le Hüseyin Serin’in kavgasını anlattı. Hamamda yıkanırken İsmet’e , “Aleviler hamama gider mi? ”diye sormuş. İsmet de:

-    Bulgarlar, Pomaklar bile hamama gidiyor, bilmiyor musun? Aleviler neden gitmesin? deyince Hüseyin küfretmiş. İsmet önce küfrüne küfürle yanıt vermiş, bu yetmemiş olacak arkasından sille tokat gitmiş. Hüseyin o zaman da durmuş kalmış. Ben sözümü tekrarladım . Az önceki kavga da sözde kalacaktı. Benim bildiğim ne Fettah’da ne de Hüseyin Serin’de kavga edecek cesaret var!

Öğleden sonra Öğretmen Evlerinin altındaki bahçeleri temizledik. Eğitimbaşı Enver Öğretmenin oğlu yanımıza geldi, uzun süre bizimle kaldıÜstü çamurlanınca eve göndermek istedilerGitmemekte diretti;evlerinde yabancılar varmış. Alpay beni iyi tanıyor, akordiyon öğrenecekmiş. Hikmet Öğretmen eve göndermek isteyince artkadaşlara götürmeleri söyledi. Kim götürmeye kalkıştıysa eliyle itti. Sonunda gelip benim elimi tutu. Ben götürdüm. Kapıda Sabahat Öğretmen karşıladı. Akordiyon olayını Sabahat Öğretmen anlattı. Komşuları Talat Tarkan Öğretmenin oğlu Aydın geldiğinde akordiyon çalarken Alpay yanına gitmiş. İlgiyle baktığını gören Aydın sevmek için Alpay’a sarılmış. Alpay kendini kurtarınca hınçla Aydın’a bakmış. Aydın bu kez : “Gel san a akordiyon öğreteyim! ”deyince Alpay:

-Benim akordiyon öğretecek ağabayim var! demiş. O gün bu gündür aralarında bu konuşma geçiyormuş. Sabahat Öğretmen bana sordu :

-    Akordiyon çalarken yanına geliyor mu? Geldiğini söyledim. Sabahat Öğretmenlerin konukları var. Evegirdi. Bu kez de Enver Öğretmen seslendi:Alpay gel! Alpay elimi bırakmadı;bir süre öyle bekledik. Alpay eve girmedi. Beklerken konukları tanıdım, daha önce de gelmişlerdi Trakya Genel Müfettişliği Hukuk Danışmanı, eski Tekirdağ valisi Salim Gündoğan’la Milli Eğitim Danışmanı Fahir Erdem. Onlar gidince Alpay, elimi bırakıp eve girdi. Geri döndüğümde arkadaşlar takıldı:

-    Çocuğa büyü mü yaptın? Takılmaları duyan Hikmet Öğretmen:

-    Küçük çocuklar öyledir, kendiliklerinden bir olay yaratılar! ”dedikten sonra çocuklar üstünde saptadığı gözlemlerini anlattı. “Çok dikkatlidirler, verdikleri kararlardan kesinlikle dönmezler:

-    Nuh derler, peygamber demezler! deyip gene güldü. Akşamüstü hava azıcık serinler gibi oldu. Arkadaşlardan ellerini ovuşturanları görünce Hikmet Öğretmen gülerek: “Yooo, cemreler düştü, el ovuşturacak soğuklar seneye kaldı, dedi. Arkasından da cemreleri sordu. Ben, köyde de duyduğumu ancak kesin olarak öğrenemediğimi anlatınca Hikmet Öğretmen tarih vererek açıklamalar yaptı. . Cemreler birer haftalık aralıklarla üç dalga olarak gelirmiş. 1. dalga şubatın sonu ile martın ilk haftasıymış, havaya düşermış. 2. Dalga martın 2. haftasın da suya düşermiş. 3. cemre ise martın 3. haftası toprağa inermiş. Öğretmen bu nedenle biz şimdi 3. Cemre içindeyiz, toprakta canlanma başladı. ”dedi. Toprakta canlanma sözüyle aynı zamanda kış uykusuna yatan canlıların da gün yüzüne çıkmaya başladıklarını anlattı. Arkasından da kış uykusuna yatan canlılardan neleri anımsadığımızı sordu. Ahmet Güner, arkalarda ilgisiz dururken öğretmen adını söyleyerek, kış uykusuna yatan canlıları sordu. Ahmet birden telaşlandı, göçmen kuşları saymaya başladı. Gülenler olunca anladı, durdu. Hikmet Öğretmen arkadaşlara takıldı. “Bıraksaydınız da bari onları tam saysaydı! ”deyince Ahmet toparlandı, kaplumbağa, kirpi, köstebek kelebek, deyip durdu. Öğretmen ayıları sordu. Ahmet ayıları bilmediğini söyleyince bu kez öğretmen kendisi, Kış uykusunun ne olduğunu anlattı. Çok soğuk iklimlerde daha çok hayvanın uyuşup yer altına çekilmesine karşın sıcak iklimlerde bura gerek kalmadığını anlattıktan sonra ılıman bir iklim olan bizim yurdumuzda bunların sayısının azaldığını;ayıların dışında genellikle küçük canlıların toprak altına çekildiğini anlattı. Ben arıları sordum. Öğretmen arıları anımsatınca öğretmen gülerek:

-    Böcekleri unutuyorduk, göz önünden kaybolan tüm böcekler olmamakla birlikte onlardan da kış uykusuna yatanlar vardır! dedi ama ad vermedi. Oysa babam mayıs böcekleriyle ( Bok böceği der) danaburunlarının kış uykusuna yattığını söylerdi. Kışın kimi zaman bahçede kazı yapıldığında uyuşuk uyuşuk kımıldayan başka böcekler için de babam: “Onlar şimdi derin uykularında, ölü değiller. Ancak canları yanarsa kımıldarlar! ”der.

Elimizdeki araçları tarım Binasına bırakınca arkadaşlardan bazıları yol kenarında dolaştılar. Ben Asım Öğretmenin odasına gidip piyano çalıştım. Asım Öğretmen oldukça geç geldi. Gelince de birlikte çalıştık. Yeni bir çalışma şekli çıktı. Asım Öğretmen yatağının üstün e oturup pencereden dışarı bakıyor. Ben de piyano tuşlarına değişik olarak tek parmakla vuruyorum, öğretmen ne sesi olduğunu biliyor. Öğretmen birli, ikili aralıkları biliyor ama üçlü ya da dörtlü aralıkları bilemiyor. Hepsini bilmesi gerekirmiş, sınava girerken soruyorlarmış. Ben şaşırınca Asım Öğretmen :

-Ya dostum, müzik öğretmenliği öyle kolay öğretmenliklerden değil, bunu unutma! ”dedi. Kapı vuruldu;açtım Yusuf Asıl. Yusuf’u görünce anımsadım bayan öğretmenlerle oyun vardı, teleşla Asım Öğretmenden akordiyunu için izin istedim:”Öğretmen açık duran akordiyonu kalkıp kendisi verdi. Özür dileyerek akordiyon çalmaya başladım. Öğretmenler bir birine bakışarak üzün süre gülüştüler. Bana da hızlı çalmamam için uyarıda bulundular. Cemile Öğretmen sanırım daha önce oynamış ya da başka oyunlar oynamış, çok kolay kavradı. Aksu Köy Enstitüsü’nden geldiğini, orada oyun oynandığını anlatan Pesent öğretmen oldukça uyum zorluğu çekti.

Serbest okumada bugün gelen konuklar konuşuldu. Gelenlerin birinin eski Tekirdağ valisi dediğim için Hilmi Altınsoy bana gene çattı: “Vallahi abi sana çok inanıyorum ama bazan yalan söylediğin de aklımdan geçiyor! ”deyince gülenler oldu. Ben de, “Bilmeyenlere bilenlerin söyledikleri hep yalan gibi gelir. Çünkü bilinmeyen bir kişiye gerçek olayı da anlatsan onun gerçekliğini kolay kavrayamaz. Bugün Hikmet Öğretmenin söylediği Danaburnunu sen bilmiyorsan, çiftçilere yaptığı zararlar hakında da bir fikrin yoksa ben sana onu karınca kadar küçük ya da kedi büyüklüğünde bir hayvan olarak anlatabilirimAncak Tekirdağ eski valisi buraya vali olarak da geldi, sen onu o zaman gördün. Geçen gelişinde dersliğimize de girdi, öğretmenle konuştu. Ayrıca yanındakiyle bizim önümüzde konuşurken, binanın yapılışında buraya geldiğini de kendisi söyledi. Bunları yalan olarak neden söyleyeyim. Sana yalan söylemek istersem: “Seni bir kız arıyordu, gördü mü? ”derim. Arkadaşlar hep gülüler. Valilerle ilgimi biraz da babamdan aldığımı ekledim. Babam bir valiyi hiç unutamadığını hep söyler. Eski Edirne Valisi Hacı Adil Bey. Eskiden tüm Trakya bir ile Edirne’ye bağlıymış. Çok. çalışkanmış. Balkan Savaşından önce Edirne’de valilik yapmış. Savaştan sonra gene Edirne’ye gelince gece gündüz çalışarak savaşta göç ederek perişan olmuş halka maddi, manevi çok destek olmuş. Babam bunu sık sık anlatırken kahvedekilerin dikkatle dinlemesi hep ilgimi çekerdi. Bab amın bir başka sevgiyled an dığı vali de Eski Kırklareli valisi Faik Üstün'dür. Faik Üstün bir bir kez oğlunu da bizim köye getirmişti. Kırklareli’de şimdilerde Şoför Hasan olarak tanınan Hasan Amcam onun şoförüydü. O da Vali Faik Üstün’ü çok överdi. Sanırım bunların etkisiyle valiler değiştikçe yeni gelenlerin adlarını ben de öğrendim. Siz bilmezsiniz köy kahvelertinde bunlar hep konuşulurSalt valiler değil, Millet Vekilleri, kaymakamlar, Askerlik şubelerindeki subaylar, bucak müdürleri yakın bir tanıdık gibi anılır. Örneğin Kırklareli’nin 4 Millet Vekili vardır. Bunlardan biri bizim bitişik köy olan Hamitabat’lıdır. Orada doğup büyüme olduğu için Zühtü Akın’ı herkes tanır. Ancak öteki üçünü görmedikleri halde görmüş gibi adlarını anıp dururlar. Konuşurken de kırk yıllık tanıdık gibi söz ederler. Fuat Umay kapı komşularıdır. (Uzun süredir Millet Vekili olduğu, ayrıca kardeşi Rıdvan Umay’ın da Kırklareli ile ilişkisi bulunduğu için tanıdık sayarlar) Şevket Ödül (Şevket Ödül’ü sahiden tanıyanlar da vardır. ) Hamdi Kuleyi’yi görmeseler de görmüş gibi anlatırlar. Kırklareli’ye, Faik Üstün’den sonra Hasip Koylan geldi. Onu siz de gördünüz Alpullu’ya geldiğinde bizimle konuşmuş:

- Yeni okulunuza yakında kavuşacaksınız! ”demişti. Onun yeni okul dediğini biz altı ay sonra Kepirtepe'de kendimiz yapmıştık. Okulun temeli atılırken gelen vali ise İhsan Aksoy'du . Aynı grupla Vahit Dede de geldiği için o valiyi ondan öğrendim . Ayrıca Kırklareli gazetesi Yeşilyurt sık sık validen söz ediyordu. Şimdiki valiyi görmedim ama adını biliyorum. Çünkü Yeşilyurt gazetesi daha iki gün önce adı bir yana resmini bile bastı:Kazım Demirer.

Yemekte Yusuf çok neşeliydi. Oyundaki bazı hareketlerle konuşmaları anlatmak için can attı ama konuşturmadım. “Arkadaşların ağzına düşer sonra da öğretmenlerin kulaklarına ulaşırsa zor durumda kalırız! ”deyip susturdum. Yusuf bir bakıma çocuk, küçük olayları önemseyip gülüyor. Rezzan Öğretmenin ayakkabısı düştü. Öğretmen:

-Ay pabucum! deyip bağırdı. Rezzan Öğretmenin “Ay pabucum” demesi Yusuf’a göre çok önemli bir olay. Derslikte bunu anlatırken duydum;hem şaştım hem de kızdım. Arkadaşlar daha önce zaten öyle bir ad takmışlardı. Bu iki olayı birleştirirlerse ayıkla pirincin taşını. Öğretmenler bizi sorumlu tutacaklar. Korkumdan değil böyle bir durumda utanırım, bundan çekiniyorum. Yusuf söz verdi kesinlikle oradaki konuşmaları bir daha dışarıya taşımayacak.

Yarın ki Türkçe dersi önemli. Hilmi geçen derste ucuz kurtultuğunu söyleyip bir daha kalktığında da başarılı olmak için Dil Bilgisi çalışmak istediğini söyledi. Bildiğim kadarıyla ona katılacağımı söyleyince; “Bu kez cümle bilgisi üstünde duralım! ”dedi. Hilmi cümle bilgisi, deyince Salih Baydemir takıldı: “Hemşerim ne o, cümle de mi kuramıyorsun? ” Hilmi:”Cahil hemşerim, sen şimdi söylediğim cümlenin nasıl bir cümle olduğunu bildiğini mi sanıyorsun? ”karşılığını verince duraksadım. İkisi de soru cümlesi ama farklı durumları var. Cümleleri tekrarlattım. Cümlenin birinde fiil olmasına karşın ötekin de üç tane fiil köklü söz var:Söylediğin –söylemek, olduğunu-olmak, bildiğini-bilmek. Söyledim-söyledin-söyledi. Bunu biliyorm da burada farklı bir durum var. Söylediğim, söylediğin, söylediği. Olduğu ile bildiği de öyle. Yazarak çalışmadan işin içinden çıkamayacağımı anladım. Bu sıra Masamızın yanından geçerken Mehmet Yücel kulağıma eğilip yavaşça Öğretmenler Masasını gösterdi. Röslein Pesent Öğretmenin yanında yüzü bize doğru duruyordu. Mehmet Yücel takılmak için bana:

-Kınalı Yapıncak sana bakıyor! dedi. Röslein’in saçları kızılca kumral olduğu için Mehmet Yücel ona daha okula geldiği ilk günler Kınalı Yapıncak adını takmıştı. Ancak sonraları bu adı yalnız bana tekrarladığı için bu salt ikimiz arasında sürmektedir. Lüleburgaz’da kaldığımız yaz ben Mehmet Yücel’in Hüsnü Dayısının kızına takılmıştım. (Kendi aramızda şaka olarak) Ağabeyi Ali Ceylan’la konuşurken kız da arada söze karışıyordu. O zamanki takılmalarıma Mehmet Yücel içinden içinden kızmaya başlamıştı. Kıskandığından falan değil, bizim arkadaşların ağzına düşer de Hüsnü dayısının kulağına gitmesinden çekiniyordu. Bu düşünceyle bir süre sonra okula gelen Röslein’i , beni oyalamak için öne sürmüştü. İşte o şakalar, zaman zaman aramızda tekrarlanmaktadır. Arkadaşlar;konuşup duruken birden sustuğumu görünce sordular: “Ne o cümleler çok mu zor geldi? “Birinin zor olduğunu söyledim. Daha doğrusu cümlenin değil de fiillerin durumlarını kitaba bakmadan açıklayamayacağımı anlattım .

Sözleri bir daha tekrarladım:Söylediği, bildiği, olduğu…. . dedim ama gözlerim gene gene Röslein’e kaydı. İçimden:”Bana baktığı maktığı yok! ”deyip. Bakmak mastarını ele aldım:. Baktım-baktın –baktı-baktık-baktınız-baktılar. Anladım, çekimli fiillerin de ad olarak kullanıldığını biliyorum. Öyleyse onlar da adlar gibi adın beş haline girerler. Bildi, bilmek’in bil, emir kipi . Bildi, di’li geçmişin i hali. ğ kaynaştırma harfi. Gülerek: “Buldum! ”dedim ardından da “Eureka! ”dedim. Hasan Üner: “Arşimet onu hamamda söylemişti, sen yemekhanede tekrarlıyorsun! ”dedi. Hasan’a karşı çıktım:Arşimet hamamda değil, hamamda düşünüp deney yaptı. Hamamda öyle deseydi duyulmazdı. Arşimet hamamdan çıkınca halka duyurmak için bağırdı: “Eureka! ”

Dersliğe dönünce Hilmi yanıma oturdu, aynı cümleleri yazdık. Birinci cümlede tek hüküm olduğu için basit bir soru cümlesidir. İkinci cümlede birden çok eylem olduğu için bileşik bir soru cümledir. Ayrıca bu son iki cümleyi de Hilmi’ye sordum. ”Birinci cümlede tek hüküm olduğu için basit bir soru cümlesidir? ” nasıl bir cümle. dir. Hilmi doğru yanıtladı. ”Tek fiil soylu söz olmasına karşın ek fiil kullanıldığından bileşik cümledir! ”deyince doğru işareti yapınca Hilmi çok sevindi. O sevinince ben de güldüm. Gülüşümü yanlış yorumladı, gidip Sami Akıncı’da sordu:Sami doğru olduğunu söyleyince bu kez sevirek el sallayıp ayrıldı. Hilmi gidince Nora kitabını açarak ön yazıları bir daha okuyup öğretmenden soracağım soruları hazırladım.

-İsmet İnönü bu kitabın başına neden yazı yazmış? Ya da onun yazdığı yazıyı bu kitabın başına neden koymuşlar?

2-Milli Eğitim Bakanı da ayrıca neden yazıyor? Kitapları basanlara yazmaları yetmezmıydi?

3-Okuduğum bir çok kitapta bu kitap gibi uzun açıklayıcı yazı yoktu. Bu kitabın ne özelliği var ki uzun uzun açıklama yapılmış?

Gerçekte bu soruların yanıtlarını bilir gibiyim ama öğretmenin açıklaması daha yararlı olacaktır.

Yatınca gene Nora’ta takıldım. İyi güzel ama bu kitap bence yarım bir kitap. Nora’nın borçleri daha bitmemişti, o borçları kim ödeyecek? Helmer Thorwald Nora’ya para verebileceğini söyleyince Nora bir yabancı saydığı kocasına: “Senden para alamam! ”demişti. Bir süre bunları düşündüm. Nora’yı birilerine benzetmeye çalıştım ama uygun bir yüz bulamadım. Sonunda eski Beden Eğitimi Öğretmenimiz Rukiye Dökmen’i biraz benzettim. Özellikle son konuşmadan sonra kapıyı vurup gitmesi, Rukiye Öğretmeni anımsattı. Bu benzerliği nereden kurduğumu da bir türlü anlamadım.

 

18 Mart 1943 Perşembe

 

Ahmet Kun Öğretmen zil çalar çalmaz geldi;“Merak ettim, kalkmayı öğrendiniz mi? deyip ranzalara elindeki bir sert cisimle vurarak gezdi. Dönerken de bir “ Aferin! ” çekti: -Uyanmasını beceriyorsunuz ama toparlanıp çıkmanız olgunlaşmamış! deyip güldü. Kapıda durdu.

Bizim grup çabuk dizildi. Harmandalı ile başlayıp onunla bitirdik. Bizim grubunun hemen yanında 4. sın lardan ayrı bir grup da Harmandalı oynadı. Bizim akordiyon sesimizden yararlandılar. Asım Öğretmen onların da bize katılmalarını önerdi. Böyledce, yarın sabah halkamız büyüyecek.

Ben alıştım, isterse tüm öğrenciler bir halka olsun, oyunlarına bakmıyorum bile. Bakınca üzülecekmişim gibi geliyor bana. Yapılan işin kusursuz olmasını istiyorum. Ancak herkes benim gibi düşünmüyor. Arkadaşların çoğu hemen öteki oyunlara geçmek istiyor. Oysa bunlar henüz tam olmadı. Gene de herkes sevinçli. Özellikle 1. 3. sınıflarla 4. sınıfların büyük bir bölümü oyunlara canla başla sarılıyorlar. Bizim sınıftakiler ayrı bir alem . Birileri istese güzel oynayacak. Nedense ilk günden başlayarak diretiyorlar. 15 Hüseyin bunlardan biri. Oysa arkadaş iyi sporcu;güçlü kuvvetli. Oyunlara gelince kıvırıyor. Üzücü olan taraf istese de yapamayacak olanlar var. Bunların olumsuzlukları becriksizliklerinden. Bunlara uymanın bir anlamı yok ama yazık ki öyle yapanlar var. Abdullah Erçetin de onlardan biri. Emrullah Öztürk, Fettah Biricik, Mehmet Başaran benim görüşüme göre isteseler de yapamazlar. Halil Basutçu da Akın piyesi nedeniyle onların arasına düşmüş durumda.

Ahmet Kun Öğretmen masaların arasında gezdi, yüksek sesle konuşanları uyardı. Bizim masaların yanından geçerken biraz soğukça baktı. Mehmet Aygün nedenini kısaca açıkladı: -Ne var b unda şaşacak? Biz onu sevmiyoruz, o da bizi sevmiyor! Ben karşı oldum;o bizim eniştemiz olacak, onu sevmek zorundayız! deyince güldüler:

-    Ne eniştesiymiş bu, yakın köyde öğretmenlik yapanla evlenen enişte olmaz! dediler. Bu kez de enişte, gerçek enişte kime denir? Salih Baydemir şimdiye dek hiç kimseye enişte demediğini söyledi. İnanamadık, hiç mi bayan akrabası yok? Salih, ”Yok! ”deyince ben de Ahmet Kun Öğretmene demesini önerdim. Arkadaşlar kahkahalarla güldüler. Ahmet Kun Öğretmen oturduğu yerden bir süre bize baktı. Kaygılananlarımız oldu:

-    Duymuş olablir mi? Duyması olanaksız, salt Salih Baydemir’i kızdırmış olmak için:

-    Duymuştur, duymasa bizim masaya bakmazdı! dedik. Salih Baydemir son sözü söyledi:

-    Duysa da duymasa da ben ona enişte demem arkadaş! deyip yürüdü. Konuşmaları din lemez görünen Recep Kocaman sonunda konuştu:

-    Korkulu sonuçlara giden konuşmalara neden girersiniz? Bu sabah konuştuğunuz konunun sizinle doğrudan ne ilgisi var? Bir öğretmen bir öğretmenle evlenirse bu sizi neden ilgilendiriyor? Arkadaşlar bana baktılar. Sussam yanlış yorumlanabilirdi. Ben de Recep’e:

-    Haklısın, benim köyüm sayılan Hamitabat öğretmeninin evlenmesi yalnız beni ilgilendirir. Öğretmen beni okutmadı ama köyümden en az on öğrenciyi okuttu. On lar, öğretmenlerinin burada olduğunu biliyorlar. Bunun için de köye gittiğimde bana ilk soruları bu oluyor:

-    Cemile Öğretmen nasıl, onunla konuşuyor musun? Söylediklerime gülenler oldu.

Matematik dersimiz boş. Aklıma geldi, Şaheserler Antolojisinde İbsen vardı. O kısa tanıtma aklımda daha iyi kalacaktır, açtım okudum. Buraya alınan Nora’nın Borcu başlıklı yazıyı da okudum. Nora arkadaşı Christine Lind’e yaptığı işleri anlatırken yazı yazmaktan söz ediyor:

-Benim daha başka gelirlerim de var, geçen kış şansıma bir çok yazı buldum. Artık odama kapanıyor, geceleri uzun süre yazıyorum. Oh! Bazan yoruluyor;çok yoruluyorum. Bununla beraber, para kazanmak için çalışmak çok eğlenceli. Neredeyse kendimi bir erkek sayıyorum ! diyor.

Bunu okuyunca şaşırdım. Bir çok yerlerini gene gene okumama karşın bu sözleri hiç anımsam adım Sil yeni baştan kitabı gene karıştyırmaya başladım. Nora ile Christine Lind’in belli yerlerde konuşması var. O nedenle kolay bulacağımı sanıyorum.

Sabahat Öğretmen kolunun altında kitaplarla geldi. Her gelişinde elinde kitapları görünce kendi kendime soruyorum:

- Neden onları bir çantaya koymuyor? Fikret Madaralı Öğretmen genelde kitaplarını çantada taşıyordu. Arada okul kitaplığından aldığı da oluyordu a ncak, o zaman elinde kitapla dersliğe gelirdi.

Sabahat Öğretmenin görebileceği şekilde Nora kitabını sıranın üstüne koydum. Öğretmen önce Akın Piyesindekilere:

-    Bu cumartesi kağıtsız deneyelim! dedi. Öğretmen tahtaya dönünce tahtadaki yazıyı gördü. Tahtaya belli belirsiz; “Dersimiz Dil Bilgis! ”i yazılıydı. Öğretmen yazıyı yazanı sordu. İkinci soruşunda Ahmet Güner çekinerek kaltı. Özür diledi:

-    Silecektim, unutmuşum öğretmenim! dedi. Sabahat Öğretmen bize bakarak: “

-    Özrü, abahatinden büyük! dedi. Ahmet Güner’e Dilbilgisi yazmasını söyledi. Ahmet gene Dil Bilgisi yazdı. Bekir Temuçin parmak kaldırdı. Öğretmen başını atarak kaldırmayacağını işaret etti. İbrahim Ertur’a sordu. “Arkadaşının yazdığı doğru mu? ”İbrahim Ertur az düşündü önce yanlış sonra da doğru! dedi. . Öğretmen güldü: “Hem doğru hem yanlış nasıl oluyor bu? Bir şey ya yanlıştır ya da doğru;hem ol, hem bu nasıl olur? ”diye konuşa konuşa dersliğin öbür tarafına doğru yürüdü. Recep Kocaman parmak kaldırdı. . Öğretmen gene başıyla, bu kez söyle işareti verdi. Recep: “ Bitişik yazılması gerekir, ! ”dedi. Öğretmen bu kez de: “Niçin bitişik yazılması gerektiğini sordu. Recep: “Çünkü bir dersin adı! ”deyince İsmet:”Hayır! ” diye bağırdı. Bu kez de öğretmen İsmet’e sordu :”Niçin hayır? ”İsmet: “Bir dersin adı olduğu için olmaz. . Öyle olsaydı Tabiat Bilgisi dersinin adı da bitişik yazılırdı! ”Öğretmen bu kez de İsmet’e sordu: “Peki, sen ne diyorsun? ”İsmet, tam olarak bilmediğini ancak ayrı yazılması gerektiği kanısında olduğunu söyledi. Az önce verdiği örneğe bu kez de Yurttaşlık Bilgisini ekledi. Öğretmen güldü, İsmet’i övücü sözler söyledi: “Güzel savundun;sağlam örnekler gösterdin, haklısınn. Ancak biz gene de Dilbilgisini bitişik yazacağız. Sanırım; gelecek derslerde bununla ilgili çalışmalarımız olacak, az da olsa bilgilerimiz artacak! ”dedi. Benim kitabı gördü;istedi. eline alınca kaldırdı, arkadaşlara gösterdi. Sizi Hasanoğlan’a gönderince hep orada kalacağınızı düşünmüşler. Sanırım bundan dolayı bu kiaplardan buraya hiç gön derilmemiş. Oysa öteki okullara bunlar çıkar çıkmaz gönerilir. Bakın arkadaşınız da gelir gelmez keşfetmiş. Ben de bugün bunlardan söz edecektim! ”deyip masaya indi. Kitapların arasından Nora’ya benzeyen beyaz bir kitap gösterdi. Kral Oidipus. Daha sonra da ötekilerden çekerek Devlet, Oidipus Kolonas’ta, Sokrates’in Müdafaası kitaplarını gösterdi. Ardından yazarlarını okudu:Sofokles, Eflatun. Eflatun adını daha önce çok duymuştum. çocukluğumda bana bile Eflatun gibi akıllı dendiğini biliyordum. Daha sonra Eski Yunanistan tarihini okurken özellikle Fikret Madaralı Öğretmen üstünde çok durmuş, resimlerini göstermişti. Öteki yazar Sofokles’i anımsayamadım. Sabahat Öğretmen gülümseyerek bana: “Bunları da okursun! ”deyince konuşmalardan kendime pay çıkararak. Okuyacağım öğretmenim, yalnız bu kitapta Cumhurbaşkanımızla Milli Eğitim Bakanımızın da yazıları var, onları bu kitaba neden almışlar? Pek anlayamadım! ”dedim. Öğretmen bu kez daha değişik bir sesle: “Deminden beri bunu anlatmaya çalıştım. Bu kitaplar çok önemli kitaplar. Bunları kendi dillerinden dilimize herkes çeviremez. Bu nedenle devletimiz büyük masraflarla bunları çözeterek çevirtiyor. Buna okuma seferberliği de diyenler var. Bunun için size özellikle okumanızı öneriyorum! ”dedikten sonra önce Hasan Ali Yücel’in sonra da İsmet İnönü’nün yazılarını okudu. Benim asıl beklediğim Nora’nın önsözü üstüne konuşmasıydı. Arkadaşlar hep sustukları için daha fazla konuşmak istemedim. Öğretmen ne düşündüyse benim okunmasını isteyeceğim yazıya baktıktan sonra:

-    Bunu gelecek derste okuyalım! deyip Nora’yı bana uzattı, kendi kitaplarını alıp gitti. Öğretmen gidince arkadaşların bir bölümü bana dönerek: “Sen nasıl buluyorsun böyle ilginç şeyleri? gibi sorular sordular. Gerçekte burada bence ilginç bulduğum bir durum yoktu. Kitap seven bir arkadaş okuyup beğendiği kitabı söyleyince zaman geçirmeden o kitabı alıp okudum. Başka işlerde olduğu gibi çevremdekilerin beğenilerine önem verdim, yaptıklarını izledim;önerilerine saygı duydum. Okuduğum tüm kitapları ben, önce öğretmenleri sonra da arkadaşların özendirmesiyle seçip tanıdım. . Arkadaşlara bir de örnek verdim:Hasanoğlan’a gittiğimiz yıl, ekiplerden önce aramıza Çifteler’den bir arkadaş katıldı, adı Abdullah Özkucur.

Sık sık işi bırakıp bir kenara çekilir açıp kitap okurdu. Benim grubum da olduğu için bir gün onu uyardım:”Kitabını dinlenmelerde oku! ”Arkadaş beni dinledi ama bu arada kitabın en can alıcı yerinde olduğu söyledi. Ben ondan bana kızmasını beklerken elindeki kitabı göstererek bana da okumamı önerdi. Kitap, Pearl Buck’un Ana Kitabıydı

Abdullah Özkucur’a işi aksattığı için kızdığım halde (Sili Usta eliyle başka gruba gönderildi) verdiği kitabı okudum. Salt o değil, kim bir kitabı beğendiğini söylediyse o kitabı bulup okudum. Bu konuda en yakın tanığım da Hasan Üner’dir. Okuduğum kitaplardan en az on tanesini o önermiştir.

Biz konuşuken zil çaldığının ayırdında olmamışız, Seyfi Çaçur Öğretmen geldi. Genel olarak dünya küresi üstündeki toprak tabakalarını anlattı. Şili denilen Güney Amerika ülkesinde güvercin gübresinden oluşan güherçile ile, Rusya’da çam ormanlarını yetiştiren çernozem ya da çernezom adı verilen topraklar ilgimi çekti. Özellikle güherçile güvercin gübresinden oluşuyormuş. Dağları taşları kaplayacak kadar gübreyi oluşturacak güvercini düşündüm, gökleri dolduracak sayıda güvercin olmalı. Bizim yüz kadar olduğunu sandığımız güvercinin yıllık gübresi iki sepet bile doldurmuyor. Güvercinler kahvenin tavanında yaşadıkları için. Tavan yazdan yaza temizlendiğince gübreleri ölçebiliyoruz. O nedenle iki küfe diyorum . Arkadaşlar bizim okulun üstüne kurulduğu toprağı sordular. Seyfi Çaçur öğretmen çernezom-güherçile topraklarının özelliklerini anlatırken nitrat, sodyum, potasyum karbon gibi kimyasal sözler söyler söylemişti. Bizim kepir, denilen toprakların da böyle bir özelliği var mı? bunu hep merak ediyordu. Seyfi Öğretmen güldü, soranlara baktı: “Bunu ben de merak ediyorum, bunun tahlilini biz yapamayız, bunu bu konunun uzmanları yapacak. Yapıldığında da biz öğreneceğiz! ”dedi. Öğretmen soruya mı alındı yoksa başka bir amaçla mı söyledi? Tam kestiremedik. Ayrılınca da bir süre olasılıklar öne sürüldü, yorumlar yapıldı. Mehmet Yücel en doğrusunu söyledi:

-Soruyu yanlış adama sordunuz, o soru Tarım öğretmenlerine sorulacak soru! ”dedi. Bu kez de Sami Akıncı söze karıştı:Güherçile ya da çernizom topraklarının kimyasal araştırılması yapıldığına göre bizim topraklarımızın özelliklerini neden öğrenmek istemeyecekmişiz? Öğretmenin bundan hoşnut olması gerekirOlsa olsa yapılmadığına üzülmüş olabilir. Ben böyle anladım! ”deyince bir çok arkadaş: “Ben de öyle, ben de öyle! ”diyerek kalktılar. Öğleden sonra bizim grubu Besim İyitanır Öğretmen aldı;sebzelik hazırladık. . Talat Tarkan Öğretmenin en sevdiği işlerrin başında bahçivanlık işleri geliyormuş. Adapazarı’nda öğretmen olarak çalıkşırken bu işleri incelemiş. “Özellikle patates konusunda uzmanım! ”dedi. Arkadaşlar patates yemeklerini çok sevdikleri, haftada bir kez patates verildiğini, bunun neden arttırılmadığını sordular. Talat Öğretmen gülerek :

-İşte tarla, işte siz, çok ekin çok yeyin, ben tohum parası veririm ! dedi. Besim Öğretmen arkadaşlara:

-Kendi kendine gelin güveyi olmak! diye bir söz vardır;sizinki de öyle. Beyler patatesi seviyorsa patates ekilecek, lahana sevmiyorsa lahananın köküne kibrit suyu dökülecek! deyip, güldü. Talat Öğretmen sözü öteki sınıflara çevirerek yemekler konusunda önümüzdeki günlerde bir araştırma yapabiliriz. Yaz geliyor;kendi ürünlerimiz çıkınca bu önemli bir sorun yaratmaz! ”dedi. Gene sözü Arifiye Köy Enstitüsü’ne çevirdi. Orada yemek sorunları neredeyse bütünüyle çözümlenmiş. Sapanca Gölü’nün yakın oluşu bol balık verilerek et sorununu, Adapazarı patatesi yemek sorununu yarı yarıya karşılamış oluyor. Meyve ise, Sapanca yöresi baştan sona meyve bahçesi olduğundan yokluğu sözkonusu olmuyor. Besim Öğretmen bize bakarak:

-Muavin Bey size Arifiye’yi anlatmıyor, onlar gibi beslenmek isterseniz kendi bahçelerinizi bir an önce verimli duruma getirin , kurtuluşunuz buna bağlı. Bilin ki komşunun sofrası ne denli varsıl olursa olsun sizin karnınızı doyurmaz! Talat Öğretmen kahkahayla güldü. Besim Bey bana çok güzel tercüman oldu, elbirliği ile kendi bahçelerimizi büyütüp zenginleştirelim! ”deyip ayrıldı. Talat Öğretmen gidince Besim İyitanır Öğretmenin birşeyler söyleyeceğini umarak bir süre bakıştık. Çünkü Talat Öğretmen konuşurken birkaç kez arkasını döner gibi yapmıştı. Beklediğimiz olmadı. Besim Öğretmen ayrılınca bu kez arkadaşlar veryansın ettiler. Adapazarı’nda papates bolsa oradan getirtilemez mi? Tekirdağ buraya yakın, oradan balık gerirtilemez mi? Özellikle balık konusu çok önemsendi. “Biz hiç balık yedik mi? Ben, bizim vaktiyle yediğimizi ancak bizden sonrakilerin yemediğini söyleyince önce inanmadılar.

Besim Öğretmen bizi erken bırtaktı. Ellerimizdekileri düzenli koymak üzere beni görevlendirdi. İsmet’le birlikte kürekleri, tırmıkları, belleri yerlerine dizip ayrıldık. Dersliğe gittiğimizde Pencereden Besim Öğretmenin Tarım binasına gittiğini gördüm. İçime doğmuştu, İsmet karışık olarak bırakırken uyardım:

- Gelip görürse bana olan güveni sarsılır. Beni sevmiyor belki ama severmiş gibi görünüyor;övücü sözler söyleyip onurlandırıyor, bunun sürmesini istiyorum! deyip tüm aletleri yerlerine düzenli koymuştum. Bunu göreceğine sevindim

Asım Öğretmenin odasına girip piyano çalıştım. Bugünü özel finger (Parmak) çalışmalarına ayırdım. Sol elim çok ağır çalışıyor. Öğretmen gelmeden ayrıldım. Kitaplığa gittim, arkadaşlarının Kitap Kurdu dedikleri Tevfik Uğurlu kitaplıktaydı. Nora’yı gösterince. “ Zehra Öğretmen onu arıyor! ”dedi. ”Sabahat Öğremen pazartesi günü bu kitap hakkında bize bilgi verecek! ”diyerek kitabı alakoydum. Ancak aynı kitaplardan olanları elden geçirdim. Gerçekten hepsinde İsmet İnönü’ün aynı tarihli yazısı var. Hasan Ali Yücel’in de öyle. İsmet İnönü 1/8/1941 tarihinde imzalamış, Hasan Ali Yücel 23/6/1941 tarihinde. “Hasan Ali Yücel bize geldiğinden 15 gün sonra bu kitapları imzalamış! ”dedim. Tevfik yüzüme baktı. Bakanın Hasanoğlan’a geldiği tarıhi 7/6/1941. 5-6- Haziran günleri beklemiştik bir gün sonra da gelmişti. Demek bu kitaplar, o sıralar hazırlanmış. Tevfik kırk kadar beyaz kitabın geldiğini;bu kitapları çokça öğretmenlerin aldığını söyledi. Sabahat Öğretmende gördüğüm Kral Oidipus istedim. Tevfik söz verdi, kitap gelir gelmez haber verecek. Ben de Nora’yı pazartesi günü teslim edeceğim. Biz konuşurken Hatice ile Röslein geldi. Hatice kısa boyuna karşın oldukçe şişman. Hasan Gülümser’le gizliden gizliye bakıştıkları söyleniyor. Hasan ‘la iyi konuşuyorum ama böyle ilişkilere kesinlikle konuşmalarımızda yer vermiyoruz. Ancak zaman zaman duyduklarımın etkisiyle kafamın içinde ikisini yan yana getirince pek uygun bulmuyorum. Hatice bodur denecek ölçüde kısa. Buna karşın Hasan fidan gibi. Hasan’la yakınlığımdan olacak Hatice bana pek sokulmuyor ama sokulunca da çok candan konuşuyor. Bugün de öyle oldu, neredeyse Röslein’e söz bırakmadı. Röslein Elimdeki kitabı alıp baktı: “Hep bayan kitapları mı seçiyorsun? ”dedi. Ben de: “Buldukça bayansız kitap da okuyorum ama onlar okadar az ki, onları okurken sanırım karşılaşmadık! ”dedim. Nora’yı sordu. Ben de gülerek “Öncee Peer Gynt’ü sonra Nora’yı! ”dedim. Az duraksadıktasn sonra güldü; “Peki , peki! ”dedi

Serbest okumada Müdür Beyin Pestalozzi’yi anlatırken sık sık andığı Jean Jacques Rousseau’yu okuyorum. Çocukluğu oldukça sıkıntılı geçmiş, annesiz büyümüş. Babası varmış ama oğlunu yanına almamış. Küçük Jean binbir türlü iş arasından sıyrılıp usta bir yazar olmuş. Sonra da çocukların eğitimi için kitaplar yazmış. Yazıları okundukça ünü artm ış, düşünceleri benimsenip tüm dünyada ünlü bir eğitimci olarak tanınmış. İşte Pestalozzi de bunlardan biriymiş. Jean Jacques Rousseau Emile adlı bir öğrenciyi nasıl yetiştirdiğini an latınca Emile ya da Eğitim (Terbiye) adlı bu kitap tüm uluslarca beğenilip uygulanmaya başlanmış. İşte bu fikirleri en doğru uygulayanların başında Pestalozzi geldiği için örnek aldığı Jean Jacques Rousseau, Pestalozzi konuşulurken birlikte anılmaktadır. Ne var ki ben, bunda da, çocuğa karşı yapılacak eylemleri Herbart ölçüsünde açıklanmış bir taraf göremiyorum. Özellikle bir Emile ya da bir Sofie yetiştirmek, bir okul dolusu çocuğun eğitimiy le bir tutulamaz.

Yemekte okuduklarımın bir bölümünü anlattım. Salih Baydemir sordu; “Bizim çok büyük padişahlarımız var;yazarlarımız var, kahramanlarımız var da eğitimcimiz yok mu? adını bile doğru okuyamadığımız insanları bize neden okutuyorlar? ” Tuskegee, Booker Washington, Pestalozzi sözleri yanlış yanlış tekrarlandı. Pestalozzi (Postal izi) Tuskege (Tut s. ki) -Booker (Bok. y. r) Salih Baydemir’e yanıt olarak değil de ortaya söyledim:

-    Bizim büyük padişahliarımız savaş yapmaktan bu işlere el atamamışlar. Daha soğrusu o büyük olarak andıklarımız savaş yapmış ama sonrakiler onu da yapamamış, öğretmenlerimizin derslerde anlattıklarına bakılırsa onlar yatmışlar, halkın da yatması için ellerinden geleni yapmışlar. Kendi çocuklarını boğduran padişahlardan halkın çocuklarını eğitmek için yardım beklenir mi?

Biraz sertçe Selçuk Korol Öğretmenin bir tarih dersini anımsattım. Öğretmen Balkan Savaşı’nı anlatırken arkadaşın biri:

-Küçücük Bulgasistan koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nu nasıl yener? deyince öğretmen, haritaya Karadeniz kıyısındaki Midye ile Ege Denizi Saros Körfezi ucuna cedveli uzatıp Kepirtepe’nin yerini saptadıktan sonra:

-İşte çocuklar, bir avuç genç subay, ölümleri bahasına son bir gayret göstermeseydi şimdi burada biz değil Sar (Çar) Boris’in çocukları okuyacaktı! demişti. O zaman İsmet:

-Öğretmenim o zaman burada okul olmazdı belki! deyince Selçuk Öğretmen de:”

-İyi ya, o zamanda buralara sınır karakolları dizilecek gene Sar/Çar) Boris’in askerkeri dolaşacaktı! deyip Türkiye Cumhuriyeti’nin niçin kurulduğunu sinirli sinirli bir kez daha anlatmıştı. Bunu arkadaşlara anımsattım. O dersi hiç biri unutmamış, Selçuk Öğretmenin bir çok sözünü benden daha ayrıntılı tekrarladılar. Ayrıca, benim anımsayamadığım Türk Gençliğine Hitabe’yi de bize hep birlikte o gün okuttuğunu da onlar anımsattılar.

Zil çalınca bunları konuşarak yataklarımıza dağıldık. Yatınca birden içimde bir sevinç belirdi. Ben galiba arkadaşların bir çoğuna göre daha çok bilgiler ediniyorum. Arkadaşlarının her birinin çok üstün tarafları varsa da o sınırlar içinde kalıyorlar. Bense her biriyle neredeyse boy ölçüşüyorum. Sevinip kıvanarak gözlerimi kapadım. Gülerek uyunup uyunmayacağını düşünürken Ali Ağabeyim sordu neden gülüyorsun, birini mi görüyorsun? dedi. Sesin geldiği tarafa baktım kimse yok. Ses Ali Ağabeyimin ama kendisi yok. Baktım birden bir karanlık çö ktü. Karanlıkta birilerini seçmeye çalışırken yatağımda yattığımı anladım. Rüya görmüşüm. Rüyamı düşünürken gene uyumuşum.

 

19 Mart 1943 Cuma

 

Zil sesiyle uyandım. Akşamki sevinçli yatışımı, uyur uyumaz ya da bir süre sonra gördüğüm rüyamı düşünürken Fahri Tosili Öğretmen gülerek geldi. “Ben haniden kalktım, siz yatıyor musunuz? dedi bir de kahkaha attı. Arkasından da geç kalacakları koşturacağını söyledi. Sözünü tekrarladı: “Buradan koşarak çıkanlar kurtulacak, çıkmayanlar koşacak! ”deyince Yakup Tanrıkulu güldü:Öğretmenim cezamız koşmak olduğuna göre izin verin de buradan rahat çıkalım. Meydan da koşmak daha rahat olacak! ”Fahri Tolsili Öğretmen Efendim, efendim diyerek Yakup Tanrıkulu’nun yanına gitti:

- Aferin, kafan çalışıyor, ancak saçların uzamış, sakın ortalıklara çıkma, dilini tut, bülbül bile ne çekerse dili yüzün den çekermiş! deyip elindeki anahtarla ranzalara vurdu.

Bu sabah birden dikkatimi çekti, hava iyiden iyiye aydınlanıyor. Oyuna başladığımızda az ilerileri tam seçemiyordum. Bu sabah kusurlu ayakları iyiden iyiye görüyorum. Yaza yaklaştıkça daha aydınlık olacak.

Eğitimbaşı merdivenlerden bu sabahta bizi izledi. Birisi için bağırdı:

- Ben seni iyi görüyorum, sen beni nasıl görüyorsun? bunu merak ediyorum! dedi. Bu söz az sonra arkadaşlar arasında bir süre yorumlandı, değiştirilerek iyice gülme konusu yapıldı.

Bizim kahvaltı masasında söz iyice cıvıtılarak karşılşıklı takılma durumuna getirildi.

Biz konuşurken Asım Öğretmenle Üsteğmen kahvaltıya geldi. Konu değişti. Hilmi Altınsoy bir varsayımda bulundu:

- Asım Öğretmen Kırklarelli Ortaokulu Müzik öğretmeniyle arkadaş oldu Rezzan Öğretmeni ona kaptırdı. Şimdi de Üsteğmenle arkadaş;bir öğretmenimizi daha kaptırabilir, oysa kendisi bekar! dedi. Mehmet Aygün karşılık verdi:

-Sen üzülme, o kendine payını ayırmıştır, fazlalara göz yumar! dedi. Öğretmenleri dillemeyeceğimize söz verdiğimizi anımsattım. Bizi kimse duymadığını söylediklerinde ise ben:

-    Bunların çoğunu yazıyorum, onları okuyanlar öğrenirler! deyince Hilmi, izin verirsem okuyacağını, Yusuf Asıl gizli okuyacağını söyledi. Hasan Üner ise

-    Siz böyle söylüyorsunuz ama ağabeyin ayakkabısını bile çaldılar, bir gün bir başkası o yazıları da çalabilir. O zaman siz ne dersini? ”diye sordu. Yusuf, şaka söylediğini, yazdığımı ise Hasanoğlan’dan beri bildiğini söyledi.

Askerlik Dersinde dışarı çıkmak istediğimizi Üsteğmene bildirelim önerisi yapıldı ama söylemeye kimse cesaret edemedi. Üsteğmen çok neşeli geldi. Söze, “ Bir süreden beri hep subaylardan, görevlerindeni, üdbelerinden söz ettik. Oysa ordunun bir de sivil kanadı vardır. Nedense siz bu sivil kanadı hiç dikkate almadınız. Askere gideceğinizi hiç düşünmediniz mi? ” diye sordu. Üsteğmen böyle deyince kimi arkadaşlar heyecanlandılar. İsmet parmak kaldırıp sordu:

-    Siz yedek sübaylara sivil mi diyorsunuz? Üsteğmen gülerek:

-    Ya ne diyecektim? Ben , Harp Okulundan sonra 6 yıl teğmenliklerde 9 yıl yüzbaşılık b asamakların da geçirdikten sonra binbaşı olabiliyorum. Düşünebiliyor musunuz 15-16 yıl. Yedek subaylar bilme ne okullarını bitirip 6 ay, düşünün yıl değil 6 ay yedek subay okulunda 6 ay da kıtada, bilemedin bir yıl kalıp gene sivil hayata dönüyorlar. Bu denli kısa yoldan subay olan lar gerçekte askerlik ruhunu kavrayabilirler mi? Üstelik benim sözüm salt yedek subaylar için de değildir. arp Okulundan sonra Orduda büyük bir başka sivil ruhlu kesim vardır. Bunlar biraz farklı da olsa subay giysileri giyerler ama işleri düpedüz sivil işidir. Orneğin askeri memurlar. Siz bunları kılıklarından ayıramazsınız. İşleri de önemlidir ama savaş tekniğinden bihaberdirler (Habersizdirler)

Ders sonunda Üsteğmen dreslikten çıkınca arkadaşlar oldukça şaşkın bakıştılar. Mehmet Yücel öneride bulundu:

- Durun bakalım arkadaşlar, adamcağız son sözünü söylemedi. Ayrıca yedek subaylığı da hor görmüyor. Söylediklerinde de haklıdır. Biz beş yıl okuyup öğretmen oluyoruz. Eğitmenler 6 ay okuyor. Okulu bitirince biz 4. 5. ınıfları okutacağız, onlar 1. 2. 3. sınıfları. Niçin? ”Üsteğmen geldi.

Üsteğmen gelir gelmez bando dinleyip dinlemediğimizi sordu. Arkadaşlar bir ağızdan konuşmaya başlayınca Üsteğmen tek tek konuşmalarını istedi. Bekir Temuçin daha önce bir yıla yakın Lüleburgaz içindeki okulda kaldığımızı, Belediye bitişiğinde olduğu için törenleri rahat izlediğimizi, ayrıca törenlere de katıldığımızı söyledi. Üsteğmen:

-    Ha işte o bandoyu yöneten de bir subaydır;Baki Bey, kendisini ben de severim, sayarım. Ama yüzbaşı olmasına karşın bu güne dek eline bir kez olsun tüfek almamıştır! dedi. Üsteğmen yum uşak konuşmasından cesaretlenerek Baki Yüzbaşıyı tanıdığımı, cumartesi akşamları caz çalışmaları hazırlıklarını yaptırdığını söyledim. Üsteğmen: “ İşte bu kadar, Baki Yüzbaşı bando yönetir, caz hazırlar, birey olarak çok da cesurdur, gelecek bir savaşta kahramanlık da gösterir. Ancak arkasına bir birlik takıp düşmana saldırmayı düşünmez! Tıpkı Baki Yüzbaşı gibi Dr. Sabri Bey’le Eczacı Hayri Bey de savaşa gidince kendi başına savaşmayı düşünür. İşte ben bunları düşünerek asker siviller dedim. Yedek Subaylar bunlardan biraz farklıdır ama gene de tam asker ruhuna ermiş değillerdir. Yedek subayların bir başka özelliği de küçük rüdbeli olmalarıdır. Biz subay sınıfı onlara yardımcı gözüyle bakarız. Onların askerliği gelip geçicidir. Kesinlikle bu anlattıklarım dışlama değil gerçek iş bölümünde herkesin hak ettiği görevi sürdürmesidir. Bu arada binbaşı olmak için 15-16 beklendiğine göre generallik için kaç yıl beklendiği soruldu. Üsteğmen en uzun bekleyişin binbaşılık için olduğunu ondan sonrakilerin 3-4 yıl sürdüğüünü albaylıktan sonra ise hizmette başarıların gözönünde tutulduğunu, üstün başarılı olanların mümtazen yükseldiklerini anlattı. Kadir Pekgöz köylüsü Korgeneral Rüştü Akın’ın 40 yılda ancak Orgeneral olduğunu söyleyince ben düzeltme yaptım: “Rüştü Akın Korgeneral’dedim. Üsteğmen onayladı:E

-    Evet , Rüştü Paşa korgeneraldir, şimdi Jandarma Genel komutanımızdır! dedi.

Üsteğmen rütbe katagorilerinde önemsenmeyen gerçekte ise çok önemli görevler yüklenen Gedikli sınıfına geçerken zil çaldı.

Üsteğmen çıkınca Mustafa Saatçı çok mutlu olduğunu söyledi. Nedenini soranlara açıkladı. İsmet’in eniştesi Gedikli çavuşmuş. salt İsmet’e posta koymak için askere gittiğinde İsmet’in köyüne gidip, İsmet’in yanında eniştesine emirler verecekmiş. Tartışmalar sürerken M üdür Bey geldi. Önce sordu:

-    Önemli bir konunuz mu var? deyince Mustafa Saatçı yalan söyleyemedi, İsmet’e takıldığını anlattı. Müdür Bey dinledikten sonra Mustafa Saatçı’ya:

-    Sakın ha, sen sen ol da gedikli taifesine sıvaşma, onlar rüdbece küçük görülmekte ise de ordunun demirbaşlarıdır. Yerlerinde sürekli kaldıkları için onlar birliklerin temel direği sayılırlar. Bizim gibi gelip geçici olmadıkları için komutanlar onları kendilerine daha yakın sayarlar. Şakalarınızı siz gene sürdürün ama benim dediğimi de belleğinizin bir kenarına yazın! dedi.

Müdür Bey elinde getirdiği kitabı açıp bir yerinden okuması için Sami Akıncı’ya gösterdi. Sami yerine dönünce az beklemesini söyleyen Müdür Bey açıklama yaptı: -Dersimizin adı, Öğretmenlik Bilgisi’dir. Bu ad;kuru bir ders adı değil, bir biriyle ilgili dersler topluluğunun adıdır. Bu dersler, Toplumbilim, İş Eğitbilimi, Çocuk ve İş Eğitbilimi, Öğretim metodu ve Ders Uygulamaları, Eğitim ve İş Eğitimi Tarihi, gibi çok önemli derslerin bileşimidir. Bunların her biri böyle okuyarak geçiştirilecek türden değil bol uygulamalar ve deneyimler ister. Ancak bizler bunda da biraz şansızıs. Biz kuruluş gazileri olarak, sonradan azar azar da olsa bunardan yararlanacağız. Okumayı sürdürecek olanlarınız gittikleri yerde bunları okuyacak. Göreve gidecekler de ara ara buraya gelerek eksiklerini tamamlayac aklardır! deyip Sami’ye işaret etti. Sami Akıncı:

-Öğretmenlik Bilgisi Derslerinin Amaçları:diyerek okumaya başladı.

A -Öğrencilere,

1-Eğitimi toplumsal bir işlev olarak tanıtır.

2-Öğrencilerin toplum yaşamına uymasını kolaylaştırır;toplumsal yaşamın içinde yer bujlmasına yardım eder.

3-Eğitim konularının toplum ve iş yaşamındaki değerflerini tanıtır,

4-Çocukların ve gençlerin değişik çev reler içinde tıplumsallaşmalarının beden ve ruh gelişmeleri üzerine gelişmelerini gösterir;

5-Bütün bunları ulusal yaşam içinde gözleyebilme yetisini geliştirici bilgiler verir.

B -Öğrencileri:

1-Çocukları, yaşlarına göre beden ve ruh gelişmeleri bakımından inceleyebilecek;

2-Öğrencilerin bireysel yeteneklerini inceleyebilecek,

3-Öğrencilerin bir iş unsuru olmalarını, okul topluluğu içindeki çalışmalara katılmalarını ve ulusal ülküye bağlı ruhta yetişmelerini sağlıyacak düzeye çıkarma

C-Öğren ciye,

1-Çocukların beden ve ruh özelliklerini, bireysel yeteneklerini göz önünde tutarak iş yaşamın a katılmalarına yarayacak metotlarla eğtilmesini öğretmenmk,

2-B u uğurda girişilmiş olan deneyimleri incelemek ve tan ıtmak,

3-Eğitim kurumlarının yapılarını, işleyiş biçimlerini ve bunlarla ilgili kuruluşları tanıtacak bilgileri kazandırma, .

D-Öğirencilerin ,

1-İşeğitimi tarihinde geçen kuram ve ülkülerin içeriğini ararştırmasını,

2-Bunların, ilgili bulundukları toplumun yapısıyla ilişkilerini bilmesini,

3-Eğitim kuram ve deneylerini tarihsel zamanlar içinde yorumlayabilmesini sağlamak.

B-Bu derslerin konuları:

1-Toplumbilim.

A-Genel Pedagojik toplumbilim kavramları.

1-Toplumsal olay nedir? Müdür Bey Sami’ye durmasını söyledi:

-    Yoruldun, seni biraz dinlendirelim! ”dedi. Arkasından hepimizi süzer gibi bakarak gözlerini gezdirdi. Hüseyin Serin’e:

-    Hadi bakalım İbriktepeli bugün de seninle başlayalım! dedi. Bu kez ilgimi çekti; Müdür Bey, İbriktepe’nin “İb’ini ip olarak söylüyor. İpriktepeli. Birkaç kez söyleyince başkalarını da kulağını tırmalamış olacak, Mehmet Yücel’in gülümsediğini gördüm. Müdür Bey iyi niyetle, İpriktepelisini yönlendirmeye çalışmasana karşın Hüseyin Serin beğenilecek bir yanıt veremedi. Üstelik, toplum, toplumsal sözlerinde bile bocaladı. Güreş meydanında yağlı güreşleri izleyenlerle sinemada film izleyenleri toplum olarak söyleyince Müdür Bey Hüseyin’e:

-    Dur bakalım, arkadaşların sana katılacaklar mı? diye sorarak parmak kaldıranlara baktı. Mehmet Yücel’e işaret etti. Mehmet Yücel kendi köyünü örnek gösterdi, insanların birilerini tanıdığını, akrabalıklarını, geleneklerini, dedikten sonra muhtar seçerler, derdemez Müdür Bey, Hüseyin Serin’e bakarak; “Değil mi ya, bir örgütlenme, bir işbölümü bir süreklilik vardır. Bunlar, o dediklerinde var mı? Güreş ya da filimler bitince herkes çil yavrusu gibi dağılır! ”dedi. Bu kez de Hüseyin’e sürekliliği sordu. Hüseyin sürekliliği de tam söyleyemedi. Müdür Bey Hüseyin’e bakarak:

-    İpriktepelin in bugün keyfi yok”dedi.

2. Derse Müdür Bey gene elinde bir kitapla geldi. Önce kitabı gösterdi Sosyoloji, liselerde okutulan bir kitapmış. Kitabı masaya koyduktan sonra, liselerde okunan sosyoloji derslerini anlattı. Mehmet Yücel arkadaşın söylediği köy muhtarını örnek alıp onu genişleterek Türkiye Cumhuriyeti’ne geçti. Daha sonra da Evlenmerlerden, askerlikten, öğrencilikten , mesleklere dek örgütlenmelere, yeni yetişenlerin de bu düzen içinde görev almaya hazırlanmalarına dek değişik konuları bir birine bağlayarak anlattı. Türkçe derslerinde öğrendiğimiz Ziya Gökalp’ten söz etti. Tanıdığımızı söyleyince gülümseyerek:

-Bakalım ne kadar tanıyorsunuz? diye sordu. Ben parmak kaldırıp Ahlak şiirini söyledim. Müdür Bey:

-    “Şiir yanındaysa oku! ”deyince ezber bildiğimi söyleyi okudum. Müdür Bey gülerek :

-    İşte size bir sosyoloji dersi! ”dedi

 

AHLAK

Ahlak yolu pek dardır;

Tetik bas, önü yardır.

Sakın hakkım var deme,

Hak yok vazife vardır.

 

Hak milletin, şan onun,

Gövde sen in, can onun,

Sen öl ki o yaşasın;

Dökülecek kan onun.

 

Ben, sen yoğuz;biz varız;

Hem Oğan, hem kullarız.

Biz demek, bir demektir,

Ben, sen ona taparız!

 

Ne derece hizmetin ,

Varsa odur himmetin ;

Kıymetim var deme ki,

Gerçek ola kıymetin …

 

Bir şairdir Türkeli,

Müz’üne bağlı beli,

Bu Müz bir ahlaktır ki

Baş vermektir temeli…

 

Millete ver can ını,

Ocağını, şanını. .

Bir aşık olsan bile

Feda et cananını…

Ziya Gökalp

Müdür Bey, “Güzel! ”dedikten sonra:

-Bu şiirin söylediğini yapmak iyi bir vatandaşın görevidir. Böyle bir vatandaşı yetiştirmek için de biz öğretmenler sosyoloji kurallarını iyi bilip, yurttaşları ona göre yetiştirmek zorundayız!

Müdür Bey, Köyleri tanıtma ödevlerini sordu. Sami Akıncı hazırladığını söyleyince başta İsmet olmak üzere bir çok arkadaş:

-Ay sonuna dek süre tanıdınız! dediler. Bu kez Müdür Be, : “Öyle miiii? ben orasını unutmuşum, peki öyleyse, biz de önce Sami’nin Bayramlı’sını öğreniriz! deyip güldü. Müdür Bey elindeki kitaptan bir sayfayı okumak için hazırlanırken zil çaldı. Azıcık düşünür gibi yaptı, kendi kendine konuşur gibi:

-Hadi, neyse haftaya okuyalım! deyip ayrıldı.

Müdür Bey çıkınca arkadaşların hemen hemen tümü birden Sami Akıncı’ya çıkıştı. “Kendin yapınca hemen ortaya çıkıyorsun! ” Sami iki elini uzatarak:

-    Ne ortaya çıkması? Ben her zaman ortadayım! deyinceGülenler oldu, “Sami her zaman ortadadır, iş dersleri hariç. İsmet hemen bir hesap çıkardı

-    İşdersleri demek, haftanın yarısıdır. Haftanın yarısı demek ayın da yarısıdır, yılında. Sonuç olarak Sami Kepirtepe’de iki yıl kalmış sayılır! Mustafa Saatçı arka çıktı, “Yok;deve, öteki ilk, yılda Sam i burada yok muydu? Yanıt verildi: “Vardı ama izim gibi atolyelerde değil, bir yerlerde tam siperdeydi. Halil Basutçu ortayı buldu, “Askerler de yeri gelince tam siper yapar, siz arkadaşa bunu neden çok görüyorsunuz? deyince:

-    İstemi Han damadını koruyor! diyenler oldu.

Aynı şakalar bizim yemek masasında da sürdü. Bir süre dinledim:

-    Sami o kıza da aşık olmuştur! dendiği zaman neredeyse:

-    Olamaz ! diyecektim. İçimden kendime sordum:

-    Niçin olamasın? Pekala kız da ona aşık olabilir. Sami çok çalışkan biri olarak herkesin dilinde. Öğretmenlerin ilk diline takılan o. Giden müdürümüz Sami deyip başka bir ad söylemiyordu. İki yıl önce Kooperatif seçimincde ben kazanınca Müdür Bey bana bile:

-    Şimdi Sami çok üzülecektir, sakın onun söyleyeceği sözleri kaale alma, öfkesinden söylemiş olabilir. İnsanlar kaybedince sabırları da daralır. Bu daralma uzun sürmez, kısa zaman sonra normalleşir! demişti. Onlar gitti, yeniler geldi, Sami ne yaptı etti gene gözde oldu. Demek onun bize göre daha başarılı bir tarafı var. N ile nasıl yakınlık kurduysa bununla da kurabilir! Hilmi sordu:

-    Abi, rahatsız mısın, neden konuşmuyorsun? Hiç yapmamam gereken bir iki yüzlülük yaptım:

-    Elin kızlarına neden kulp takmaya çalışıyoruz? Beğenenler onlarla konuşup anlaşır. Böyle uzaktan uzağa yakıştırmalar ne anlamı var? Seven bir yolunu bulup yoklar. Anlaşırsa anlaşır, olmazsa çeker arabasını gider. İnsan sevdiği kıza, seni seviyorum diyemiyorsa ben onun sevdiğne inanmam. Mustafa Saatçı’nın SS’yi sevdiğine bunun için inanmıyorum. Şimdilerde söyledikleriniz de bence yanlış. Sami için daha önce N ile ilişili diyordunuz. Ne oldu da Sami şimdi Suna ile ilişki kursun? Suna buraya yeni gelmedi ki. Sami N ile konuşmaya başladığında Suna buradaydı. ! ”Mehmet Aygün: “Abi biz olaylara senin gibi bakmıyoruz. İşin ilginci biz, söylediklerimizin de olacağını hiç düşüğnmüyoruz! deyince karşı köşede bekleyen nöbetçi kız Servinaz’ı Mehmet’e gösterdim: “Bu kız seni seviyor, senin için ah, vah ediyor desem inanır mısın? Mehmet:

-    İnanmam! deyince de:

-    İnanmazsın ama gene de içinde bir kuşku doğar. İşte sen de olan ya da olacak kuşku sözünü ettiğiniz insanlarda da hep oluyor. Bu durum o insanlar için bir rahatsızlıktır. Başkalarını rahatsız etmeye hakkımız var mı? Önce kendimize bunu sormalıyız! Ben böyle konuşunca şakalaşmalar durdu. Beni haklı bulanlar konuşu, haksız bulanlar sanırım sustu. Hasan Üner Mehmet Aygün’ü uyardı:

-    Dikkat et, kız deminden beri bizim masaya bakıyor. Ağabeyin bu konuda bir bildiği var;haberin olsun! ”edi. Gülüşerek kalktık, yemekhaneden çıkınca Mehmet’e sordum:

-    İçinden ne geçti? Mehmet sinirlendi:

-    Ne geçecek? Benim o kızla bir ilişkim yok! Bu kez de sakin sakin ilişkin yok ama ben senin içine bir kuşku attım, kapıdan geçerken sen o kuşkuyla geçtin. Eğer ilişkin olsaydı saklayacağın düşünceler de olacaktı. İlişkin olmadığı için saklayacağın olmadığından salt olayı önlemek amacıyla öfke gösteriyorsun. Unutma ki salt öfke de bir iç tepkidir, bu da o söylediğim İkili nedene dayanır. İşte şaka konusu yaparak adların ı ortaya attığımız tüm olaylarda birileri senin gibi öfkelenmekte ancak karşısındakilerin benim gibi açık konuşmaması nedeniyle dışa vuramamaktadırlar.

Konuşa konuşa atölyeye gittik. Bugün tutkal günü, tutkal işinde çalışmak istemiyorum. Halis Öğretmen geç geldi. Gelir gelmez de önce Orhan’la bana iş tarif etti. Demircilik atölyesine gittik. Nazmi Aybar Öğretmen bizi görünce gülerek:

-Şeytanın ayağını kırdınız! dedi. Sonra da bu sözü açıkladı. “İnsanların gitmek isteyip de çok geç olarak gittiği yerler için ya da sevildikleri bir yere geç gittikleri zaman söylenen bir söz! ”dedi. Nazmi Öğretmele Hasanoğlan’da da birkaç kez çalışmıştık. O zaman da gene Orhanla birlikteydik. Zaman kendi isteğimizle bir arada çalışıyorduk. Bugün sanırım bir raslantı oldu. . Halis Öğretmenin tarif ettiği parmaklık oldukça büyükmüş. Nazmi Öğretmen “Yardımcı isterseniz göndereyim! ”dedi ama biz gerek görmedik. Duvara dikilecek iki dik kalasa kuşak şeklinde belli aralıklarla askılıklar çakılacak. Nazmi Öğretmen çabuk gitti. İş olarak hiç önemsemedik. Kalasları verilen ölçülere göre çizip önce duvara diktik. Tutturmak kolay oldu. , kuşakları çizgilere göre çakmaya başladık. Nazmi Öğretmen geldiğinde yarı yapmıştık. Nazmi Öğretmen çok beğendi. Paydos olurken son kuşağı çaktık. Nazmi Öğretmen : “Tüm demircilik edavatını göz önünde bulunduracağım;dolaplardan aramak zor oluyor! ”deyip teşekkür ederek bizi uğurladı.

Bugün Cuma, genellikle Cuma günleri akşamüstü Selahattin Yücesoy Öğretmen geliyor. Asım Öğretmenin odasını dinledim Diyabelli Rondo çalınıyordu. Asım Öğretmenin yalnız olduğunu anladım, kapıyı vurdum. Asım Öğretmen, “Bir dakika! ” deyip eliyle sandalyeyi göstererek, çalmasını sürdürdü. Bir yerde sürekli takılıyor. Bir iki kez durdu başladı durdu başladı sonra da notaları söyledi:re mi fa sol la si do-re mifa sol la si do-do sol la si do sol la si, do do si;la la sol;fa fa mi! ”deyip : “Ha şöyle! ”diye bağırdı. Bana dönerek: “Görüyorsun ya, notalarla kavga ediyorum : “deyip rondoyu bir daha çaldı. Asım Öğretmen nöbet devraldığını söyleyip kalktı. Bir saate yakın çalıştım. 39 numaralı parça çok hoşuma gitti, sol eli de kolay geldi, onu iyice pişirdim. Asım Öğretmeni haklı buldum, yanlış sese basınca ben de çok sinirleniyorum.

Serbes Okumada Nora’nın açıklama yazısını bir daha okuyup notlar aldım. Ön yazıda daha çok Henrik İbsen’in onemli bir yazar olduğu anlatılıyor. Ön yazıyı okuyunca bir kez daha düşündüm; “Nora bence yanlış yaptı;mektubu açıp okusaydı. Daha önce arkadaşı Christine Lin de’ye anlattığı para alma olayını bu kez kocasına açık açık anlattıktan sonra alıp çocuklarını gitseydi hiç değilse iyi bir anne olduğuynu kanıtlamış olacaktı, Ayrıca

“Gururlu bir bayan, saygıdeğer bir anne olarak anılacaktı. Şimdi ise 1-7 yaş arasında üç küçük çocuğunu bırakıp giden biri durumuna düştü. Ben bunları düşüğnerek okurken karşıma beni kanıtlayıcı bir olay çıktı. Laura. Laura, Nora gibi roman kişisi değil gerçek bir bayan, Danimarkalı, yazar İbsen’in okuyucularından. Henüz 20 yaşındadır. Yazarlığa hevesilir. İbsen’e mektuplar yazar. Kendisinde yetenek gördüğiü için İbsen de ona yakınlık gösterir. Laura Norveç’e gelip İbsen’le tanışır, bayan İbsenle de çok iyi anlaşır. Giderek tanınmış bir yazar olur. . Evlenir. Ancak Laura’nın eşi tıpkı Nora’nın kocası gibi onulmaz bir hastalığa tututlur. Laura tıpkı Nora gibi başkaların dan borç alarak kocasını sağlığa kavuşturur. Çocukları da olmuştur. Laura hem çocuklara bakmış, hem de gece gündüz çalışarak ailenin giderlerini karşılamaya çalışmıştır. Sonuçta gene tıpkı Nora gibi Laura da borç altına girer. Borçlarını ödemekte zorluk çeker borçlanır. Kendisi için yapılan harcamaları yersiz bulup takaza çıkaran kocasıyla yaşamını sürdürmekte zorlanır. Gene de yazmayı sürdürür, kitapları okuyucularca tutulmaktadır. Ruhsal bunalıma girer. Kocası acımasızdır, Laura’yı terkeder. Laura iki yıl kadar ruhsal bakım altında kalır. İyi olup çıkınca gene yazmayı sürdürür, borçlarını öder. Ayrılmış olmalarına karşın kocası Laura’yı sevmektedir. Barışırlar, Laura çocuklarına kavuşur. Bu olayı çok yakından izleyen İbsen neden se Nora’ya başka türlü yol gösterdi. Olayın burası bilmeden ben Nora’nın çocuklarına bırakmasına üzülmüştüm. Böylece Laura beni desteklerce, romanın içinde değil de kitabın önsözünde karşıma çıktı. Böylece önsüzü ikinci kez okuyuşuma sevindim. İlk okuyuşumda bu konuyu neden anlamadığımı düşündüm. . Romanın gerçek konusunu bilmediğim için anlatılan bir çok olay içinde Laura olayını tam algılayamadığıma yordum. Bu romandan bir başka kazancım da yazarların biri birleriyle ilişki kurup uzak ülkelerde bile arkadaş edin meleri. Bunu başka romanlarda da anlamıştım ama İbsen’le Laura yeni bir örnek oluşturdu.

Yemekte arkadaşlara Nora’yı anlattım. Öyle ki Nora ile Laura’yı aynı kitapmış gibi karıştırarak anlatmam daha kolayıma geldi. Ayrıca çok okumuş olarak ad yapmış olan Hasan Üner’in kitabı okumamış olması da ayrıca hoşuma gitti. Hasan Üner bu arada bir de Sabahat Öğretmenin söyledikleriyle ters düştü. Öğretmenin övdüğü beyaz kitaplardan biri almış, almasıyla bırakması bir olmuş. Oysa ben aynı kitaplardan birini överek anlatıyorum

Çalışma saatinde gene majör, minör gamlarla cebelleştım. Hidayet Öğretmenin bana geçen yıllar verdiği Muallim Hulüs’nin bu kez Hulusi Öktem adıyla çıkmış kitabını aldım. Majmör-minör gamları anlatıyor. Minör gamların yanına birisi yazmış. Bizim gamlarımız yanında b unlar, “Devede kulak. Bizim Hicaz makamının bile 27 şekli vardır! ”  demiş. Bunu yazsa yazsa bir öğretmen yazmıştır. Acaba Asım Öğretmen olur mu? diye düşündüm. Ancak yazıyı benzetemedim .

Yanıma Hasan Üner geldi. Onunla minör gamları tekrarladık. Hasan durup durup minör gam ları niçin okuyoruz. ? Ben de benzer şekilde tekrarlıyorum, “Onlar var da onun için! ”Bu kez kitaptan örnekler buldum. Örneğin Sosyallığe İmni diye bir parça var. Majör gam olarak bestelenmiş. (Beethoven) Minör gam dizisine göre bestelenmiş (Schubert) Hasan çok sevindi:Anladığımı sanıyorum! diyerek ayrıldı.

Yatınca gene yarını düşündüm, piyes çalışmalarına katılmayacağım. Çok sıkılırsam Kamber Amcamlara Yeni Bedire gideceğim . Asım Öğretmen giderse ondan da vazgeçip piyano- akordiyon çalışacağım. Akordiyonda baslarla gamları çok iyi yapıyorum. Ayrıca çocuk şarkılarını baslarla çalıyorum:Yalancı, Hendekte bir tavşan, Bir gün okula gidrken. . Türkülerden : Menekşe buldum derede, , Gelin Ayşe, Ziller ta da Birini de yavrum, birini gibi. Asım Öğretmenin deyimiyle monoton şarkıları baslarda rahatça çalıyorum. . Asım Öğretmen başkasının yerine nöbet tutuyor kesinlikle gelir, diye düşünürken kapıdan sesi geldi. : “Gelirsem oraya! ”Çok sık söylediği bir söz. Kimseye vurduğu falan yok. Kimi zaman elinde bir kitap ya da gazete varsa onunla dokunuyor.

Yatarken bunları düşündüm;kimi zaman:” Gelirsem oraya! ;ki zaman da :”Geliyorum oraya ha! ” diyor ama hiçbir zaman da o dediği yere gitmiyor.

 

20 Mart 1943 Cumartesi

 

Uyanınca da akşam ki sözleri anımsadım;Asım Öğretmen dün:”

-Ben gene nöbet yüklendim;deyip gitmişti. Kesinlikle bu sabah gelecektir! derken Asım Öğretmenin sesi duyuldu:

-Şimdi geliyorum oraya! Oraya dediği yerde İdris Destan yalnızmış:

-    Burada kimse kalmadı öğretmenim deyince bu kez de öğretmen ona :

-    Sen orada necisin? diye sormuş. İdris rahatsızlık geçirdiği için oyunlara katılmıyor. Bunu söyleyince Asım Öğretmen İdrisin kolundan tutarak:

-    Böyle yalnız pineklersen moralin bozulur, hiç olmazsa gel arkadaşlarına bak! diyerek meydana getirdi

Asım Öğretmen de bizim gruba katılarak Harmandalı oynadı. Fahri Tosili Öğretmen büyük gruba ceza olarak daire yürüyüşü verdi;bizim grup oynarken onlar yürüdüler. Mehmet Yücel çocuklara takıldı:

-Sizin zeybeğin adını biliyor musunuz? Onun adı, “Dolap Beygiri Zeybeği. ”Asım Öğretmen çok güldü; “Mehmet sen tiyatrocu olacakmışsın buralarda ne işin var? ”dedi.

Dersliğe dönünce yeni bir öneri:

-Havalar düzeldi, Beden Eğitimi derslerini biz kendimiz dışarıda yapalım! Sorular başladı:

-Kim yönetecek? Bir arkadaşın yönetmesi söz konusu değil. Bu kez öğretmenler sıralandı. Çoğunluk bayan öğretmenleri istedi. . Ben yalnız olarak Besim İyitanır Öğretmeni istedim:

-Bizim hakkımızdan ancak o gelir! dedim . Kızacaklar sanmıştım oysa herkes güldü. Besim Öğretmenin bizi oyuna değil bahçeye götüreceği öne sürüldü. . Kimisi bunun daha yararlı olacağı savını ortaya attı Örneğin, Beden Eğitimi de bir oyundur, oyunlar karın doyurmaz. “Neler kayun doyurur? Neler yok ki:Arfkasında sayldı:Lahana; prasa, havuç, şalgam, fıstık, patates, kabak. Mercimeği neden saymadınız soruları arasında zil çaldı. Hilmi Altınsoy bağırdı:Aptala malum olurmuş, şimdi mercimek çorbasıyla karşılaşırsam ben size sorarım! ”

Mercimek çorbası mı yoksa çay mı? Hasan Üner çok dikkatli:

-Cumartesi günü genelikle çay olur;sizin mercimeğiniz olsa olsa yarındır! ”derken kapıdan girdik. Çay! Herkes sevindi. ”Gene de en çok sevinen Hilmi olmuştur! ”dedim. Mehmet Aygun sordu: “Hilm i neden en çok sevinendir, biliyor musun? ”Mercimek olursa ben size sorarım! ”diye büyük bir söz etmişti. Mercimek olsaydı kime ne yapacaktı ki? Şimdi bu sözden kultulduğu için seviniyordur! ”Hilmi sordu:

Bu çocuk şimdi ne söylüyor, Hilmi bunları düşünmez demiyor musunuz ona? Yusuf Asıl Hilmi’nin sözünü hemen çevirip söyledi. Ancak düşünmez yerine düşünemezi yerleştirmişti. Hilmi dikkatli dinlemiş Yusuf’a: “

 

-    Hey çocuk, sen de Tekirdağlısın, Tekirdağlıların sırtı kolay kolay yere gelmez unutma! deyince Salih Baydemir Yusuf’u susturdu. Ancak o da ortaya yeni bir kılçık attı:

-    Enişteni üzme! Hilmi gülerek:

-    Benim arkadaşlarım böyle işte;mercimek çorbası beklerken çay gelir, adamı ona bile sevindirtmezler. “Ben bu sabah çay mı içtim yoksa mercimek çorbası mı? ”diye sordu

Beden Eğitimi dersi boyunca atışmalar, şakalaşmalar sürdü. . Çoğunlukla Mehmet Başaran’ a söz atanlar oldu: “Hafta boyu revirde yatıp cumartesi günü derse gelmenin nedenleri irdelendi. Mehmet Başaran çoğunlukla kendini savunurken kavgaya yaklaşır;karşısındakine ağır sözler söyler. Kendi yaşdaşları için kullandığı bu yöntem herkes için geçerli değildir. Bu sabah da öyle oldu;Arif Kalkan’ın takılmasıyla başlaya sataşmalar Sefer Tunca, İsmet Yanar eliyle uzayınca ağlamak üzereyken Mehmet Yücel , köylüsünü savundu:

-    Rahatsız olanlar sizden izinle mi girip çıkacak revire? Revirde yatmayı siz kolay mı sanıyorsunuz? türü çıkışma yapınca Mehmet Başaran ağlamaktan, şakacılar da takılmaktan vazgeçtiler. Halil Basutçu da bir açıdan savundu:

-    Arkadaşın önemlice bir rolü var, Sabahat Öğretmen, “Vakit daralıyor, elinizden geldiğince provalara gelin! ”diyor, arkadaş biraz da onun için bu gün çıkmış olabilir! deyince İsmet:

-    Ben de öyle düşündüm;arkadaş şimdi piyes için cumartesi günleri çıkıyor. Kızdırmayın piyesten sonra hiç çıkmayabilir Mehmet Yücel. Ha! , ha! , ha! ” diye güler gibi yaptıktan sonra:

-    Senin gibiler şakaları işte böyle üzücü durumlara getiriyor. Revir hastalara ayrılan bir yer, sen hasta olmadan gidip yatabilir misin? diye sordu. Bu kez de Mustafa Saatçı söze karıştı:

-    Ben yatarım, doktor her gün gelmediğine göre, doktorun olmadığı gün yalandan hastalanır yatarım! deyince iş gene başa döndü:

-    Yalandan hasta olunur mu? Halil Basutçu bu kez Mustafa Saatçı’ya sordu:

-    Sen yalancı hasta olabilirsin ama, acaba herkes senin gibi yalancı hasta olabilir mi? Mehmet Yücel ekledi:

-    İmam Mustafa’ya bakmayın o; yalandan aşık olduğunu söyleyerker bizi dört yıldır oyaladı. Hasta neden olmasın? deyince derslikte gülmeyen kalmadı. Sıra arkadaşı Sami Akıncı bile:

-    Be kuzum Mustafa, sen söyleyeceğin sözün nereye varacağını hiç hesaplamıyor musun? ”Bu kez de Sami’ye öneride bulunanlar oldu:

-    Sıra arkadaşına matematik öğret.

Ders zili çalınca Asım Öğretmenin odasına akordiyonu almaya gittim. Ben kapıya vururken Asım Öğretmen geldi, akordiyonu sonra alırsın, bugün değişik bir ders yapalım:dedi. Önce şaşırdım, akordiyonsuz müzik dersi! Dersliğe döndüm, az sonra Asım Öğretmen geldi, açıklama

yaptı. Gamları, diyezleri, bemolleri piyano üstünde gösterecekmiş. Sınıf ikiye bölündü, birinci grup gitti. Giden arkadaşlar ders sonuna dek gelmediler. Geldiklerinde de piyanoları olsa hepsi müzikçi olacağını söylediler. Güldüm, “Tuşa basınca ses çıkıyormuş, ne zorluğu varmış onu çalmanın? ”Önce inanamadım, şaka ediyorlar sandım. Konuşmalar bir süre böyle uzadı gitti. B ir ara siz piyano çalmayı, davul zurna çalmak mı sanıyorsunuz? diyecek oldum birkaç kişi b irden bana güldü. Biri de bana sordu:

- Sen zurna çakmayı kolay mı sanıyorsun? Adamın gözleri patlayacak gibi oluyor! Tartışımaya değer bir taraf göremeyince üzülerek sustum.

Öğretmen bizim grubu çağırınca yer darlığını düşüğnerek gitmedim. Gelmediğimi görürse çağırtır deyip yerimde oturdum. Gidenlerde Yusuf Asıl’a sordum: “Neler öğrendin? Yusuf bütün bildikleri söyledi. 1. Sınıftayken müzik derslerine gelen Adem Gürçağlayan Öğretmen bize Biz Kimleriz Marşı ile Kır Atınla Geçiver Efe şarkısının notalarını ezberletmişti. Onların baş taraflarını tahtaya yazıp hangı gamlar okduğunu sordum. Yusuf bilemedi ancak boş durmadı; taşı gediğine koyarca:

-    Onları zurnacılara sor onlar bilir. dedi. Yusuf’un zurnacı dediklerinden biri Ali Önol’du. Önce bir iki ıkındı sıkındı olmadı. Ben de:

-    Zurnacılar da böyle ıkınıp sıkınıyor ama sonuç gene de iyi olmuyor, çünkü zurnanın delik sayısı az, oktav seslerini karşılamıyor! . dedim. Ben oktav, deyince Sami Akıncı:

-    Yahu kardeşim şunun başka bir adı varsa onu söyle, sen oktav dedikçe ben kardeşim Oktay’ı anımsıyorum! dedi.

Beni arayan soran olmamış, arkadaşlar geldi. Arkadaşların bir bölümü çok sevindi: “Müzik dersi kaynamışmış. Gelen tahtaya baktı başını çevirdi. Abdullah Erçetin geldi, tahtadakki yazıyı görünce gitti, ezberindeki sözleri yazdı. Si do mi re do si la-si do si la sol fa mi re la sol la siiiii (Kır atınla geçi er şu dağlar inlesin Efem )

Marşa gelince, ne düşündüyse: Benden bu kadar! ”deyip yerine oturdu. Abdullah oturunca kalktım.

“Biz kimleriz? . . Biz Altay’dan gelen erleriz                           Çamlıbel’de uğuldarız, coşar, gürleriz. ”

…………………………………………

Şair Enis Behiç Koryürek’in Milli Neşide adlı şiiri bestelenerek yazılmış bir marş.

Efe şarkısı fa diyez aldığına göre Fa diyez alan gamlara bakarız. Bilindiği gibi fa diyezli gam sol majör gamıdır:Sol-la-si-do-re-mi- fadiyez-sol. - - . - - . - olarak dizilir.

Marş ise do do do do, sol sol sol sol sol fa diyez sol la fa diyez la sol. Sürerken ikinci mözürde mi bemoi olur. Hem diyez hem de bemol kullanılmıştır. Bu kez gam lara bakarız hamngi gamda hem mi bemol hem de fa diyez bulunmaktadır. Dikkat edilince görüleceği gibi mi bemol alarak kalınlaşıyor, buna karşın hemen arkasından gelen fa ise diyez alarak inceliyor. Öyleyse burada artık ses oluşmaktadır. Artık seslerin ancak minör gamlarda olac ağını hem de gamın son sesinde bulunacağını öğrenmiştik. Öyleyse minör gamları gözden geçirip aradığımızı bulabiliriz. NOT: BULACAĞIMIZ KESİNLİKLE SOl minör armonik gam olacaktır.

Tören zili çalınca sözlerim yarım kaldı. Ben böyle deyince Mehmet Yücel sonunu tamamladı:

-Dayı boşuna kendini yoruyorsun, o dediklerini kimse yazıp karşılaştırma yapmaz. Senin söyledikleri hep dinledik ama yel aldı götürdü! dedi.

Akordiyonu alıp çıkardım. Asım Öğretmen nöbetçi olduğu zamanlar yaptığı gibi bana işaret etti:

-Ben komut verince ses ver! Bir süre duruşları denetleyen Asım Öğretmen işaret etti, hazırlandım, komutla birlikte çaldım. Bana göre İstiklsl Marşı çok güzel söylendi.

Eğitimbaşı açıklamalar yaptı, asfalt yola çıkılmayacağını, sinemaya gitmek için izin isteyenler olduğunu, sinemaya ancak toplu gruplar olarak gidilebilineceğini, adların, numararın liste olarak kendisine verileceğini, gruptan sorumlu olacaklarla kendisinin özel konuşacağını tekrarladı. Eğitimbaşının konuşmasını alkışlayanlar oldu. Meğer çok güzel bir film varmış, hem de şarkılar söyleniyormuş. Gören çocuklardan bana da önerenler oldu:

- Abi, görmedinse gör, adam ne şarkı söylüyor! gibi söylemler oldu. Hiç aklımda yokken ben de gitmeye niyetlendım. Pazar günü saat 14’oo, ne geç ne de erken, rahat gidip dönülecek.

Yemekte bu konuşuldu. En heyecanlılardan biri Yusuf, sinema deyince gördüğü filmlerin belleğinde kalanları hemen anlatıveriyor. Halil Basutçu piyes çalışmalarına katılmamı istiyor. İstiyor değil düpedüz bekliyor. Oysa ben Sabahat Öğretmen kendisi istemeden gelmek istemiyorum. Gene de kıyamadım, söz verdim. Tevfik Uğurlu geldi , beni maça çağırdı. Maç denince bizim masadakiler hep güldü. Mehmet Aygün ise Tevfik’e dönerek:

-    Tam adam ını buldun, hakemlik mi yaptıracaksın? derken ötekiler de anlamını bile bilmediğim başka top oyunu sözleri söylediler. Tevfik:

-    Abiler yanlış anladınız;ben Ağabeyi, satranç maçına çağırıyorum! deyince masa çev resinmde yedi “Hıııı! ”birden çıktı. Bu kez de Yusuf oyuna katılmak istedi. Nerede oynayacağız. Yeni oyun yeri açılmış, Eğitimbaşı odasının altına masalar konmuş, salt cumartesi öğleden sonra ile pazar günü öğleden sonra Satranç Nöbetçisi gözetiminde oynanıyormuş. Geçen hafta başlamış. Zaman zaman Talat Tarkan Öğretmen de gelecekmiş. İşte buna çok sevindim, piyes çalışmaları da az ileride yapılıyor. Gerekirse arada bakarım. “Bu haftayı biraz hay huyla geçirmek istiyorum! ”dedim Yusuf gülerek:

-    Biz her haftayı böyle geçiriyoruz! deyince yaşını sordum. Ona göre benim beş yıl kayıbım var. Onlar beş yıl olduğuna da inanmadılar, Mehmet Aygün gülerek:

-    Davranışlarınıza bakılacak olursa aranızda en az 15 yıl fark var! deyince Yusuf sinirlendi:

-    Benim sizden neyim eksik? Derslerim çoğunuzdan daha iyi! dedi.

Dersliğe döndüğümüzde tahtada bir duyuru gördük.

“Piyesteki görevliler aşağı katta çalışıyorlar! ” Ben de onların tam karşısındaki Satranç masasına gittim. Sabahat Öğretmen oğlu da oradaymış. . Oğlu beni görünce annesini elini bırakıp yanıma geldi. Sabahat Öğretmen çıkıştı:

-    Oğlum ağabeyleri rahatsız etme, hani yanımda uslu duracaktın? Alpay yanıtını verdi:

-    Ben burada da uslu duracağım! Benden önce öteki çocuklar sahiplendiler. Alpay’ın eli elim de çevresinde çocuklar bir süre öyle durduk. Alpay’ın ne istediğini ben bildiğim için, daha doğrusu beni neden seçtiğini bildiğim için elini bırakmadan bir üstteki Resim Odasına çıkardım. Fahrettin Şen de bizimle gelmişti, Alpay onu da tanıyormuş. Onlar beklerken akordiyoru çıkardım. Alpay sevinçten sıçradı. Bir süre tuşları parmakladı. Benim çaldığım akordiyyn 120 bas, büyük Verdi. Alpay omuzlama olanağı bulamadı. Sonunda gene bana bırakıp Resim Dolaplarını gezdi. Bundan yararlanarak akordiyonu bıraktım. Mehmet Başaran’ın kapıda durduğunu gördüm. Sabahat Öğretmen göndermiş, ancak sıkı sıkı tembihi varmış:

-    Ağlatmadan getir! “Ağlarsa kolay kolay susmaz”. Alpay’ın eli, elimde birlikte indik. Alpay aşağı iner inmez elimi bıraktı, annesine bağıra çağıra akordiyon çaldığını anlattı. Satranç oynayanlara bir süre baktım. Geçen yaz bir ara iyice alışmıştık. İrfan Evren Öğretmen, ara ara İlhan Görkey Öğretmen gelip satrancı özendiriyorlardı. Alman Ahmet’in bana: “Sende satranç inadı var. Buysa;bu oyun için iyi bir özelliktir, akordiyona sarıldığın gibi sarılırsan iyi oynarsın! ”demişti. Kışa yaklaşırken Oyun çardağımız kaldırıldı, satranç da unutudu. Düşünerek bir el oynadım. İkinci eli Fahrettin Şen istedi. Ancak o daha çok acemiymiş, oyun çabuk bitsin diye ben piyonları rastgele sürünce oyun yapıyorum, sanıp bocaladı sonuşta da yenildi. Fahrettin’in arkadaşları beni Satranç Ustası olarak duyurdular. Tevfik Uğurlu ise karşıdan için için güldü. Biliyorum içinden:

-    Tutup zorla getirdim, bir oturdu, Satranç Ustası olarak ortaya atıldı! demektedir. Gene de satranç olayı hoşuma gitti. Piyesçiler , sanırım Alpay nedeniyle erken bıraktılar. Ben kalkarken onlar da dağılmıştı. Satranççılar arasında Röslein’ın sınıf arakaşları varmış. Onlar beni Satranç Ustası olarak söyleyince Röslein şaşmadığını söyledi:. Hemşerim ağabey herşeyde usta, onda neden olmasın! ” dedikten sonra parmaklarıyla;Oyun 1, Müzik 2, Marangozluk 3, Tarımcılık 4, ”eyince ben karıştım. En önemlisini unuttunuz:

-    Yemek yemek! dedim. Dedim ama Röslein’ın bir elinin parmağı öteki elinin parmağına dayalı, ”Temiz giyinme 5” diye parmakları açık elini kaldırdı. Çevredekiler altıncıyı eklediler:

-    Şimdi de Satranç. Tevfik Uğurlu gülerek:

-    Siz en önemlisini bilmiyorsunuz, “Kitap okumak! ”Sıkılır gibi oldum:

-    Yok, daha neler! deyip yürüdüm .

Derslikte banyo sıramın geldiğini öğrendim, gittim . Bir yandan da çamaşırlarımı yengeme yarın götüreceğimi, düşündüm. Torbaya koyup götürüyorum gene torbayla alıyorum ama büyük ablamın bir sorusu beni biraz düşündürdü:

-Çamaşırlarını yıkatıyorsun ama yengem ondan gocunmuyor mu? Çamaşır işi çok önemli, bir işti, birkaç kez olsa neyse ne d, a senin ki sürekli. Tavırlarından sen bunu anlarsın! demişti. Ablam daha ileri giderek:Bundan böyle Lüleburgaz’da Ali Ağabeyinin kolay alacağı bir yere bırak, gelecek haftaya oradan al! demişti. Bir süre bunu düşündüm . Ablamın bilmediği bir başka olay var, ben İsmet’inkileri de ekliyorum. Kendi kendime bu kez daha götürüp yengemin tavrını gözetleyeceğim. Bunu İsmet’e anlattım . İsmet kesinlikle karşı durdu:

-    Dayı, beni sayma, benim annem;o senin Zühre Teyzen var ya, o senin çamaşırlarını bile yıkamaz, bunu böyle bil! dedi, geri çekildi. Az sonra da:

-    Havalar ısındı bundan sonra bahar, cumartesi günleri, bir koşuda Lüleburgaz’a çamışırlarımnızı iletebiliriz!

Banyoda ara ara bunları düşündüm . Ara ara da üzüldüm:

-Ya yengem gerçekten bu işten bıkmışsa, yüzüme söylememesine karşın geldiğimi görünce:

-    Gene geliyor, utanmıyor da, bir gün şunun yüzene, “ Yeter be deyip atsam ! ”türü düşünceeleri olmuşsa, ben bunları anlamadan gitmekte direnince arkamdan kimbilir neler der! Kırklareli’deki Şoför Hasan Amcamın eşi, babama; “Benim bakacak iki çocuğum var bir başka çocuğun kahrını çekemem! ”demişti. O açık açık söyledi. Buna karşın benim okuma şansımı ters çevirdiği için onu hiç affetmedim, etmeyeceğim de. Henüz küçük birer çocuk olan oğlu Bahtiyar’la ablası Nezihe ile ilerde karşılaşırsam nasıl davranacağımı kestiremiyorum ama annelerine olan öfkem sanırım bitmeyecek. Özellikle o gün onlardan çıkarken babamın yüzünü unutamıyorum. Gene de babacığım yenge için:

-    Gelin haklı, Hasan şoför, evi bırakıp bırakıp öteye beriye gittiğinden evin işleri tümden ona kalıyor! diyerek kendi kendini yatıştırmaya çalışmıştı. O olayı an ımsayarak:

-    Bu yengem de içinden neden böyle düşünceler geçirmesin? Banyo yaptım ama aklım fikrim Yeni Bedir köyünde dolaştı. Yengemin güler yüzü önümde durdu. Bu yengemin öyle düşünmediğine inandım ama gene de kuşkudan kurtulamadım. Öyle ki, Röslein’in az önceki o güzel sözleri bile beni fazla etkilendirmedi. Oysa benim onlardan çok mutlu olmam gerekirdi.

Banyodan sonra kitaplığa gittim. Kitaplıktaki beyaz kitapları karıştırdım. Tiyatro olarak yazılmışlar var. Bir ikisini karıştırdım. , adlarını okumak oldukça zor geldi. Sonunda Sabahat Öğretmenin geçen ders, derslikte gösterdiği Kral Oidipus’ta karar kıldım. Kitabı alıp dersliğe döndüm. Derslikte yarınki sinema olayı konuşuluyor. Bu arada Lüleburgaz içinde oturduğumuz altı ay içinde kaç kez sinemaya gittiğimiz tartışıldı, görülen filmler sıralandı. Arkadaşlar tartışırken kendimin çok zayıf bir tarafım üzülerek saptadım. Gördüğüm filmleri öteki bellediğim olaylar gibi belleyemiyorum. Tarih olaylarını uzun süre unutmamama karşın filmleri kısa zamanda unuuttuğumu anladım. Sinemaya son gittiğimizde gördüğüm filmi söyleyemeyince kendimden utandım. Bir çok olayı unutuveren Harun Özçelik gördüğü Yılmaz Ali, Aynaroz Kadısı, Bir Kavuk Devrildi, Allah’ın Cenneti, Tosun Paşa, Kıvırcık Paşa, Şehvet Kurbanı, Akasya Palas, Nasrettin Hoca, Bir Millet Uyanıyor diyerek onlarca filmi anlatınca şaşırdım. Harun’dan Bir şiir okumasını istedim. Harun Gülerek:

-Bana şiir deme, şiir deyince kafasızlıkğımı anladığımdan üzülüyorum! dedi. Ben de:

-    Bana sinema ya da film demeyin, bu, benim kafasızlığımın ortaya getirilmesi olur! dedim . Bu kez başkaları da kendilerinin bir tarafını beğenmediği ortaya çıktı. Bir süre konuşmaları dinleyen Hilmi Altınsoy, yüksek sesle:

-    Ne diyorsunuz? söylediğiniz benim için küfür gibi. Baksanıza her tarafınız tamam, yalnız bir eksiğiniz varmış. Bir de beni düşünün, fakirin elle tutulacak hiç bir tarafı yok! Mustafa Saatçı söze karıştı:

-    Al benden de o kadar! deyince Mehmet Yücel herkesin susmasını istedi. Tüm arkadaşlar sustu. Ancak dikkatle Mehmet Yücel’e baktılar. Mehmet Yücel bu kez önce kendisi güldü;arkasından da düşündüğünü açıkladı: “Kurnaz İmam, her zaman konuşmaları dikkatle dinler, söz arasına kendini sokup sadaka ister gibi ortaya bir eksiğini katar. Bunu duyan arkadaşlar ayırdında olmadan İmama:

-    Senin SS’en var! derler. İmam bunu söyletip horozlanır. İşte bunun için sizi susturdum, Böylece İmam bu kez dileğine kavuşamadı! Mustafa Saatçı, kendine haksızlık edildiğin söylemeye kalkıştı ama gülmeler arasında söyledikleri pek anlaşılmadı.

Bu arada ben; Kral Oidipus’un başını okudum. Roma Tarihin okurken Fikret Madaralı Öğretmenin anlattığına benzer bir olay var. Bir kralın oğlu oluyor. Ötekinde iki oğul vardı. . Kahinler var, kralı korkutuyorlar:

- Oğlu büyüyünce babasının yerine geçecekmiş. Bizim tarihimizdeki Yavuz Sultan Selim gibi babasını tahttan indirecekmiş. Baba kral buna razı olmamış, çocuğu öldürülmek üzere dağlara göndermiş. Gönderdiği adamlar çocuğun ölümüne razı olmamış, dağdaki bir çobana vermişler Olay ilgimi çekti ama, ilkemi bozup kitabın arkasına bakmadım.

Zil çalınca Edirne olayını unutmuş gibi gidip yattım. Bir süre şarkılı filmi düşündüm. Konuşmalar Türkçe şarkılar Türkçe değilmiş. Acaba falan derken babamın Edirne ile ilgili bir sözünü anımsadım:

-Edirne uzaktan ilk görülünce Selimiye Camisinin 4 minaresi iki olarak karşına çıkar! Bu kez çok dikkatli bakacağım;iki mi, dört mü?

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ