Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

13 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Bireysel Çabalarla Sanat Ağırlıklı Çalışmalara Yöneliş

 

26  Kasım  Perşembe

 

Şiir tartışması uzadı. Mustafa Saatçı çok şiir sevdiğini söyleyince, hangi şiiri sevdiği soruldu. Onun sevdiği şiir, kısaymış ama çok anlamlıymış:

-Yağmur yağdı çaktı şimşek- Şiir okur bizim eşek! Bekir Temuçin başka olmak üzere bir grup Mustafa Saatçı'ye çıkıştılar:

-Yalan söyleme, o söz öyle değil; ayrıca o bir şiir değil, şairleri küçültmek adına uydurulmuş bir hicivdir. Mustafa Saatçı bilgiç bilgiç, şairlerin de söz uydurduğunu öne sürdü. Bu kez de Mustafa Saatçı'ya başka bir söz uydurması önerildi. İsmet söze karıştı:

-Şimşek çaktı, gök gürledi-İmam korktu, yataktan fırladı. Arkadaşlar güldüler. Bu arada;  “Oh olsun!  İmam haketmişti! diyenler oldu. Mustafas Saatçı İsmet'e çıkıştı:

-Bu nasıl yardım? deyince İsmet kendini savundu:

-Yabancıları karıştırıp düşman edinmemek için dostunu seçtiğini, söyledi. Az sonra da sözünü değiştirip Bekir Temuçin'e  çevirdi:

-Şimşek çaktı gök gürledi-Bekir  dışarı fırladı. Abdullah Erçetin Bekir Temuçin'i korumak için söze karıştı:

-Dize sonlarındaki “ledi ile ladı” uyak olamayacığı için İsmet'in söylediği şiir  sayılmaz! Sami Akıncı da tartışmaya katıldı:

-Daha neler, dedi. Dedi ama yürüyüp gitti. Sami gidince yeni düzeltmeler yapıldı:

-Şimşek çaktı, gök patladı-Bekir yataktan atladı. “Şimdi oldu! ” diyenler yanında, gene olmadıcılar da  çıktı ama, söz iyice cıvıdığı için daha fazla uzatılmadı.

Derslikte konu gene şiir ama bu kez şiirden çok şair oldu. Mehmet Başaran, yatakhanedeki şamataların kendisi için yapıldığını öne sürmüş. Türkçe dersinde öğretmen ona şiir okutuğu için kendisini çekemeyenler işi, dolaylı olarak  sataşmaya dökmüşler.

Tartışmalara katılmayan Sami Akıncı bir süre  çevresindeki konuşmaları dinleyince önce güldü, arfkasından da:

-Bir söz vardır, tam bilemiyorum ama, içimizde bilen varsa doğrultsun. İki adam yolda giderken “Havada bulut var! ”demiş. Öteki bu söze kızmış. Meğer, o adama arkadaşları ördek adını takmışlarmış. Arkadaşının bulut sözünden , kendisine  “Ördek dedi! ” anlamını çıkarmış. Sizin bu sabahki konuştuklarınız da böyle bir şey değil mi kuzum? Kısa bir sessizlik oldu. Mustafa Saatçı Sami'ye bakarak parmak kaldırıp söz istedi. Sami, kendisinin konuyla ilgisi olmadığını, o nedenle kendisindn söz istenmemesini söyleyince Mustafa Saatçı özel olarak Sami'den söz istemekte diretince Sami:

-Konuş bakalım! ”dedi. Mustafa Saatçı, kendisinin askerlik çağında bir delikanlı olduğunu, o nedenle kendisine  “ Kuzum”değil  “Koçum” denmesini beklediğini söyledi. Tüm arkadaşlar kahkahayla gülerken Sami Akıncı eliyle Mustafa Saatçı'nın başına dokunarak “Zevzek! ” deyip sustu.

Kahvaltıda bizim masanın konusu Mustafa Saatçı'ydı. Hilmi Altınsoy'a göre Mustafa Saatçı çok akıllı. Salih Baydemir kendini tarafsız göstermeye çalıştı ama bir ara ağzında kaçırdı:

-Yok yahu düpedüz çıkarcı!

Seyfi Çaçur Öğretmen kahvaltıya gelince konu değişti. İlk soru Hilmi Altınsoy'dan geldi:

-Geçen ders ne okumuştuk? Her kafadan bir ses çıktı;  “Böcekleri, Balıkları, Denizleri, Dağları, Tavukları. . . uzayınca Hilmi kızdı:

-Yok deve!  Yusuf , sözde anlamazdan gelmiş gibi:

-Deve değil, öğretmen çölleri anlatırken, deve o arada geçti!  deyince Hilmi iyice karıştırdı;  “Bakın anlayın işte, ben bunların hiç birisini anımsamıyorum. İnanın ben deveyi söz olsun diye söyledim. Oysa biz develeri okumuşuz da benim haberim  yok!  deyince  arkadaşlar ellerini ağızlarına kapattılar. Hasan Üner işi tatlıya bağlamak için ortaya soru sordu:

-Dünyada sayılı büyük çöllerin adlarını söyleyin. “Büyük Sahra, Gobi Çölü, Karakum, Kızılkum, Taklamakan. . . Daha daha derken  kalktık. Sahiden başka hangi çöller vardı? Arabistan Çölleri, diye konuşmalarda hep geçiyor am ayrı bir ad söylenmiyor. “Leri! ”çokluk eki kullanıldığına göre ayrı ayrı adları olsa gerek. Hasan Üner yetişti:

-Falih Rıfkı Atay'ın Zeytin Dağ kitabında Sina Çölü geçiyor. Hilmi bir hemşerisiyle konuşmaya ayrılınca arkadaşlar bir birlerini uyardılar:

-İyi yaptık. Bu şakamızı da açıklasaydık Hilmi iyice üzülecekti!

Derslikte Yusuf Asıl tahtaya büyük çölleri sıraladı. Daha fazlasını bilen buraya yazsın. Mustfa Saatçı uyardı:

-Herkes bildiğini yazsın, son olarak ben de bir tane ekleyeceğim. Arkadaşlardan  uyarılar geldi:

-Başka yok, İmam  yazsın! Mustafa Saatçı nazlana nazlana kalktı büyük bir “ k” harfi yazdı, bir süre bekledi. Düşünür gibi numara yaparken “İmam unuttu! ” diyenler oldu. Bu kez de hızla  “Kepirtepe Çölü! ” yazdı. Tebeşir elinde arkadaşlara söz yetiştirirken Seyfi Çaçur Öğretmen dersliğe girdi.

Seyfi Çaçur Öğretmen, “Neşenizi mi bozdum? ” diye sorarken tahtaya baktı. Önce bir  “Aaaa! ”dedi, sonra da:

-Çölleri konuşmadık, siz çölün ne olduğunu bilseniz, buraya çöl demeye kıyamazsınız!  diye bir süre yüzümüze baktı. Mustafa Saatçı, izin isteyip olayı anlattı. Seyfi Öğretmen bu kez de, dersimizin konuları arasında olduğu için  “Pekala bunu konuşabiliriz! ” deyip bir önceki derste anlattığı  tarımsal toprak türlerinin zaman  içinde iyiden iyiye  özelliklerini kaybedip bitkilere kapılarını kapattığı aşamadan sonra girdikleri  dağılma olgusuna çölleşme dendiğini anlattı. Sözü gene başa çevirerek:

-Şaka da olsa bizim Kepirimizin  çölle hiç bir benzerliği olmadığını söyleyip gene toprağın özelliklerine döndü. “Toprak, bitki besininden yoksun kalınca, bitki örtüsünü de kaybeder. Bu ise dolaylı olarak yapmurdan bir başka deyişle sudan yoksun kalmak demektir. İşte çölün “Vasf-ı mümeyyizi budur! ”dedi. Arkadaşlar, vasf-ı mümeyyizi sordular. Öğretmen az duraksadı, hepimize bakarak:

-Siz lugat kullanmıyor musunuz? diye sordu. Sıramda Osmanlıcadan  Türkçeye-Cep Klavuzu vardı, göstererek; kullandığımızı söyledim. Seyfi Çaçur Öğretmen gülerek:

-İyi, sen ondan  ara, ben de bildiğimi açıklayayım. Böylece bilgilerimiz perçinleşmiş olur. Öğretmen vasf-ı mümeyyizi tahtaya yazdı. Yazılış kuralı için kısaca bilgi verdi. Ben de vasf'ı ayrı, mümeyyizi ayrı yerlerde buldum: Vasf, sıfat, özellik, içerik. Mümeyyiz, ayıran, ayırıcı, belirleyici. . . . . Seyfi Çaçur Öğretmen, eski kon uşmalardaki ad tamlamamarı için Türkçe Öğretmenimizden bilgi almamızı önerdi:

-Ben şimdi  kısaca söylüyorum ama bu yeterli olmayacaktır. Sizler gelecek yıllarda da bu tür tamlamalarla karşılaşacaklsınız. zor durumlarda kalmamanız için  sınırlı da olsa bilginiz olmalıdır! ”dedi. Arkasında da, Kuvva-i Milliye, Devlet-i Aliye, Esir-i Aşk, Devr-i Saltanat, Cihet-i Askeriye, Halet-iRuhiye, Allah-ı Ekber, Hilal-i Ahmer, Tasvir-Efkar, Tercüman-ı Hakikat. . . . . .

Zil çalınca öğretmen çıktı. Öğretmen çıkar çıkmaz da bir ses, yükseksesle biri:

-Kim yaptı bunu şimdi? Bizim derslerimiz böyle  saçma sapan  şeylerle mi doldurulacak? Konuşanın Emrullah Öztürk olduğu  saptandı. Emrullah oturduğu yerden söylediği için bir çoğumuzca seçilememişti. Emrullah olduğu anlaşılınca özellikle herkes ilgilendi. Mehmet Yücel, İsmet Yanar, Bekir Temuçin dersin yararlı olduğunu söyledi. Bekir Temuçinle Yusuf Asıl Emrullah'ın başına gidip, sözünü geri aldırmaya kalkıştılar.

Hikmet Öğretmen tartışmalar üstüne geldi. Hikmet Öğretmen tam kapıdan girerken kapıya ters duran Sefer Tunca konuşanlara sert bir tavırla:

-Oturun yerinize be!  demişti. Hikmet Öğretmen bunu duyduğu, üstelik Sefer'i de gördüğü için uyarıda bulundu. Sefer Tunca alıngan arkadaşlarımızdan biridir. Öğretmenin  ortaya söylediği övütlerini  üstüne aldı. Mehmet Yücel az önceki dersi gerçeğe uygun olarak özetledi. Hikmet Öğretmen nedense:

-Biz de öyle yapalım deyip, tarım topraklarından çayırlara, otlaklaradan kırsallara, arkasından da çölümsü yörelerden giderek çölleri de içerenr açıklama yaptı. Arkasından da verdiği örneklere  uyan yurduğumuzdan yörelere değindi. Hikmet Öğretmen konuşurken sık sık Sefer Tunca arkadaşımıza baktı. Sözünü bitirince de bu kez Sefer'e:

-Şimdi de Sefer Tunca bize, bu vasıflara uyan Trakya topraklarını özetlesin! ”dedi. Sefer böyle bir soru beklemiyordu. Oldukça heyecanlandı. Öğretmen  yardım edercesine  ip uçları verdi. Önce Sefer'in köyünü sordu, sonra ilçesini anlattırdı. Sefer konuştukça açıldı, hemen hemen  tüm  Trakya yöresinin tarım ürünlerini, toprak özelliklerini anlattı. Hikmet Öğretmen dersten güler yüzle ayrıldı. Öğretmenin iyimserliğini Sefer arkadaşın ölçülü davranışlarına bağlayanlar oldu. Bu kez de Sefer Tunca:

-Ben ne yaptım ki arkadaşlar? Öğretmen anlayış gösterdi, ip uçları vermeseydi ben ne yapabilirdim ki?  diye sordu. İdris Destan yüksek sesle;  “Olsun, sen öğretmenin sabrını taşırsaydın sonuç bambaşka olurdu! ”deyince bir kaç kişi birden:

-Sen olsaydın ne yapardın?  diye sordu. İdris konuşanlara biraz dik bakınca Emrullah Öztürk yüksek sesle:

-Altına kaçırırdı!  dedi. İdris birden ayaklandı:

-Babana bak muhacır bozuntusu, sen bu işlere karışma!  derken Talat Ayhan Öğretmen kapıdan girdi. İdris Destan'ın arkası kapıya dönük olduğu için ayırdına varamadı, sözünü sürdürdü:

-Sen zaten yavrularını kaybetmişsin, ona yan. Bir da kalkıp başkasının işi için gogurdanma!

Talat Ayhan Öğretmen İdris'in “Gogurdanma” sözüne takıldı. Ortaya sordu, “Gogurdanma” benim  bildiğim bir argo sözdür. Hiç ummuyordum, sizler de argoya iltifat ediyor musunuz? Önce İsmet; arkasından Bekir Temuçin parmak kaldırdı. İsmet argoyu, Bekir de iltifatı sordu. Talat Öğretmen, dersinin  resim olduğunu söz oyunlarıyla vakit kaybetmek istemediğini, gerçekten bu sözlerin anlamlarını bilinmiyorsa bu dersten sonra sorup hemen öğrenilmesini önerdi. Azıcık da alaylı olarak:

-Bunları araba sürücüsü ile kamyon sürücülerinin bile bilebileceğini ekledi. Birden sesler kesildi. Talat Öğretmen bana baktı. Belki de  ben öyle anladım:

-Masalarımız bugün burada olacaktı, karşılıklı sözler verilmişti. Bir şarkı vardır “Nerde verdiğin sözler, neden niçin gelmedin? ”Bizimki de öyle oldu. Neyse masalarımız tamamlanmış  olarak  atölyede bekliyor. Umarım bir gün buraya gelecektir. Kendi yerimizde çalışmaya başlayınca bu tür karşılaşmalardan kurtulacağız. ” deyip dosyasından çıkardığı kağıtları Yusuf Asıl'a dağıtmak üzere verdi. Yusuf kağıtları dağıttı. Elinde bir kağıt kaldı. Yusuf  az duraksadı, kağıdı öğretmene uzatırken:

-Bu kağıdın sahibi okuldan kovuldu öğretmenim! ”dedi. Yusuf sanırım  sözü söyleyince gülümsedi. Talat Ayhan Öğretmen Bekir Temuçin'in sırası önündeydi. Birden sıraya vurdu. Hepimiz dikkat kesildik. Öğretmen sordu:

-Kağıtlarınızda herhangi bir yazı var mı? Kağıtlara baktık, yoktu, biz de “Yok” dedik. Bu kez de Yusuf Asıl'a sordu:

-Bana verdiğin kağıtta yazı varmıydı? Yusuf bir süre durdu, baktı,  duyulabilecek bir sesle:

-Yoktu öğretmenim! dedi. Talat Ayhan Öğretmen bu kez:

-Az önce sorduğunuz iki söze bir üçüncüyü de ekleyin  “Laübalilik” dedi. elinde getirdiği çantasını öğretmen masasına koydu, herkesin görebildiği açıdan  çantanın görünüşünü çizmemizi istedi. Ders boyunca  hiç kimseden çık, çıkmadı. Zil çalınca kağıtlar toplandı, Talat Öğretmen kağıtları alıp gitti. Müdür Beyin dersi için kendisine haber vermeye giderken Mustafa Saatçı'nın öğrenilmesi gereken dördüncü sözünü duydum;  “Zılgıt! ” Böylece bugün dört sözü sınıfça kazanmış olduk; Argo-İltifat-Laübalilik-Zılgıt. Gerçekte biz bunları daha önce duymuştuk. Ancak bugünkü tekrarlar başka anlam taşımaktadır. Bile bile bilmezden gelip öğretmenler tarafından bir bakıma paylandık.

Müdür Beyin kapısı açıktı, beni görünce başıyla “Geliyorum! ” işareti verdi. Hızla merdivenden çıktım, elimle  Müdür Beyin  geldiğini işaret edip yerime oturdum. Zaman zaman Müdür Beyin “Geliyor! ”dedikten sonra geciktiği olduğundan arkadaşlar çoğunlukla biraz gevşek davranmaktadırlar. Gene öyle bir durum oldu. Geçmiş dersteki sinirli durum sürüyor gibiydi. İdris Destan elini ağzının bir yanına kapatarak Mustafa Saatçı'ya “Senden ala laubali olmaz! ”derken Müdür Bey kapıdan girdi. Sanırım sözü ses olarak kulağına çalındı ama üzerinde  duracak ölçüde net duyamadı. Benim böyle düşünmeme karşın arkadaşımız İdris Destan, suç üstü  yakalanmış olduğuna inandığından renkten renge girdi. Sıralarımızın uzaklığına karşın yüzünün kızarıklığını görebiliyordum. Müdür Bey   her zamanki gibi yerine oturdu. Dersliğimizin aydıklık oluşundan, öteki dersliklerin tek yanlı ışık almasının sakıncalarından söz etti. İsmet uyarıda bulundu:

-Hepsi öyle değil efendim! ”dedi. Bu kez de Müdür Bey gülerek İsmet'e sordu:

-İstisnalar kaideyi bozmaz! derler. Bunun anlamını biliyor musun? dedi. İsmet önce sözü açıkladı sonra da direterek okul binasında 8 derslik olduğunu , bunların  dördünün köşelerde bulunduğunu söyledi. Müdür Bey kahkayla gülerek İsmet'in diretmesini övdü. “İnsan, doğru bildiğine inandığı sürece bilgisini böyle yiğitçe savunmalıdır! ”deyip ünlü kişilerden söz etti. Örneğin, Galile  ateşe götürülürken bile “Dünya dönüyor! ”diye diretmiştir! dedi. Ayrıca Atatürk'ün daha genç subay olduğu sıralarda üst komutanlarına yaptığı bir uyarıyı anlattı. Sözünü bitirince bizim de gelecekte fikirleri uğruna yılmayan birer öğretmen olacağımıza inandığını söyledikten sonra yüzlerimize bakarak sordu:

-Ne diyorsunuz, acaba yanılıyor muyum?

Hepimiz can kulağıyla dinliyorduk. Sanırım bu  yüzden birden  yanıt   vermeyi düşünmemiş olacağız, çoğunlukla sustuk. Sami Akıncı  ile bir iki arkadaş, “Yanılmıyorsunuz! ”dedi. Müdür Bey bu kez de:

-Ya, her zaman Sami Akıncı!  deyip az baktı:

-Sami Akıncı, Mustafa Saatçı! dedi gözlerini üstümüzde gezdirerek; Halil, İsmet!  dedi. Nasıl baktığımı kestiremedim ama birden Müdür Beyin gözlerine gözlerim takıldı, tam bu sıra Müdür Bey;  “Bir de seni tanıdık! ”dedi. Derslik tümüyle boşalmış gibi sessiz oldu. Sanırım Bu durumu Müdür Bey de değerlendirdi. B irden gülümseyerek:

-Öğretmenlerin  söylediği bir söz vardır, o sözü ben pek sevmem ama gene de arada tekrarlarım. “Nerede kalmıştık! ” sözünü siz de bilirsiniz; öğretmenlerinizin sözleyişinden  siz de bir sonuç çıkarmışsınızdır. İşte o   sözü ben de söylüyorum:

-Nerde kalmıştık?

Müdür Bey, ”Nerede kalmıştık? ” dedikten sonra araya bir kaç söz daha ekledi. Bu kez de başıyla İdris Destan! a işaret  ettii:

-Sen söyle bakalım, seni de tanıyalım! İdris Destan  çok heyecanla kalktı, “Geçen dersi, geçen yıl yaptı. Arkasından da geçen yıl, yarı yurttaşlık bilgisi olarak  giden müdürümüzün bir dersini anımsattı. “İlleri, ilçeleri okuduk! ” dedi. Arkadaşlardan  pek anlaşılmadan  bir tür  karşı  sözler çıktıysa da Müdür Bey:

Pekala, “Neymiş bakalım İller, ilçeler; bizimle ne ilgisi varmıuş onların? ”dedi. Mehmet Yücel parmak kaldırıp, sözü geçen  dere  getirmek istediyse de Müdür Bey bu kez:

-Madem ki geçen  yıl okumuşsunuz, görelim bakalım o okuduğunuz konulardan neler kalmış?  dedi. Paramak kaldıranlar oldu. Parmaklar giderek çoğaldı. Müdür Bey, İdris'in yanında oturan Ali Önol'a sordu:

-Bir öğretmen olarak bizim, ille, İlçey'le ne gibi ilişkimiz olabilir? Ali  Önol;  “Bir öğretmen olarak bir sorunumuz olunca İllerde Valiye, ilçelerde Kaymakama gideriz! ”deyince Müdür Bey gülümsedi;  “Dur bakalım, burada biraz duralım. Az düşünür gibi yaptıktan sonra:

-Yıldızları sayarken önündeki koyunların eksildiğini farketmeyen çobanlar!  Ya da benzer  sözler vardır; böyle durumlara düşmeyelim. Bunun için de gelin biz bu konuları bir daha gözden geçirelim! dedi. Sami parmak kaldı, geçen yıl okuduklarımızı özetledi. Müdür Bey bu kez hepimize dönerek hükümeti oluşturan bakanlıkları sordu. Bakanlıkları otomobil numaralarına varan  dek saydık. Bakanlıkların illerdeki temsilcilerini sordu. Gene İdris, Ali Önol, Ab dullah Erçetin, İbrahim Ertur, Salih Baydemir sıra ile kalktı. Doğru söyleyenler olduysa da soru arasında sor çıkınca şaşırdılar. Örneğin Milli Eğitim Bakanlığının temsilcisi olan Milli Eğitim Memurluğunu herkesin bilmesine karşın arkasından Belediyelerin hangi bakanlığın temsilcisi olduğu sorusuna çoğu yanıt veremedi. Zil çalınca Müdür Bey:

-En iyisi biz bir gün Lüleburgaz'a inelim, bunları yerinde görelim! ”dedi. Sonra da bize sordu;  “Olur mu? ” Hep birden;  “Siz bilirsiniz! ” dedik ama izimizden hepimiz;  “OLUR! ” demiştik. Müdür Bey çıkınca sıralarında ayakta bekleyenler bile  sevinç şikişrtisi yaptı:

-Bir gün kazandık! En kısa zamanda bunu değerlendirelim!

Yemekteki konumuz gene Lüleburgaz'a gidişti. Gidince ne yapacağı orada? En  ilginç soru da Hilmi'den geldi:

Gene Lüleburgaz. Lüleburgaz'ı öğrensem ne olacak? Ben Hayrabolu'da çalıştığıma göre orası buraya uyar mı? Mehmet Aygün  Babeski'yi, Recep Kocaman Pınarhisar'ı, Yusuf Asıl Saray'ı, istedi. Neşeli bir öğle yemeği yedik. Hilmi konuşmalara kaıulmış gibi bizimle birlikte güldü, neşelendi. Sanırım neşe kaynağımızın kendisi olduğunun ayırdına varmadı. Gene de kuşkum oldu; yoksa o mu bizi, bizim  onuj koymaya çalıştığımız yere koydu. Böyleyse “Aşkolsun ona!  Yedi kişiye oyununu yutturdu.

Atölyede Yusuf dayanamadı, Halis Öğretmen gelir gelmez Talat Öğretmenin sözlerini biraz değiştirerek tekrarladı. Halis Öğretmen o konuda doluymuş:

Horozu çok olan köyle sabah erken olurmuş! deyip güldü. Bugün sabah 9. sınıfların atölye dersi olduğunu; oysa onları bugün doktor kontrolu için revire aldıklarını, kendisin de onları bir süre beklediğini anlattı. Talat Öğretmenle konuştuk, bize anlayış gösterdi! dedi. Hemen masalara yumulup  ufak tefek eksiklerini tamamladık. Biz masaları tamamladığımıza sevinirken Talat Öğretmen geldi. Gülerek:

Uzakta değilmiş, o benim  “Bir gün! ” dediğim bugünmüş! deyip güldü. Sıraları taşıyıp Resim Atölyesine yerleştirdik. Talat Öğretmen bir süre durdu düşündü, masaları bir kaç kez değişik yerlere koydurdu. Son kararına göre masaları pencerelerden az içeri olmak üzere sıraladık. “Pencerelere yakın masalara oturanların dışarıya bakmalarına  olanak hazırlamayalım! ”dedi. Talat Öğretmen bize çok teşekkürler ettikten başka bizleri iyi tanıdığını sözlerine ekledi. Tam ayrılmak üzereyken Asım Öğretmen geldi, kapıdan girer girmez bana:

Ne  o İbrahim, kendine akordiyon çalışma yeri mi hazırlıyorsun?  dedi. Benden önce arkadaşlar;  “Resim  Atölyesi yaptık! ”dediler. Asım Öğretmen söyleneni duymamış gibi:

İbrahim varsa işin içinde kesinlikle akordiyon da vardır!  deyip bana bakarak;  “Yanılıyor muyum? sen söyle! ”dedi. Talat Öğretmene baktım, onun olumsuz bir tavır takınacağını sanıyordum; oysa Talat Öğretmen gülümseyerek:

Boş kaldığı zamanlarda neden olmasın? Öyle bir çalışmanın kime ne zararı nolur?  Yanıtını verdi.

Biz ayrıldık, öğretmenler kaldı. Dersliğe çıkınca arkadaşlar beni kutladı. Hasan Üner;  “Bir taşla iki kuş! ” buna denir. Mehmet Aygün:

Abi, “Turnayı gözünden vurdu! ”, Recep Kocaman, “Dereyi görmeden paçaları sıvamamalı!  diye sözler sıraladılar. Ben de;  “Fol yok yumurta yok! ”deyip güldüm. Yusuf sordu:

Biz şimdi tavuk mu olduk?

Öteki arkadaşlar geldi; özellikle yapıcılar hemen Lüleburgaz'a nasıl ve de ne zaman gideceğiz? Bunu Müdür Beyden mi bekleyeceğiz , yoksa bizler kurcalayıp Müdür Beyi erkene mi aldıracağız? Sami Akıncı'dan medet umanlar oldu. Sami Akıncı kesin konuştu:

Benim için pek yararalı olmayan bir iş için ben aracı olmam! Müdür Bey sabahki derste konuşurken Mustafa Saatçı ile Halil Basutçu'dan söz etmişti, hemen anımsatıldı. Mustafa Saatçı derslikte yoktu Halil Basutçu'ya söylendi. Halil Basutçu, Müdür Beyin Halil Basutçu demediğini, salt Halil demekle kensinin kastedilmeyeceğini öne sürdü. Bu ara da benim bir adımın da Halil olduğunu, belki de Müdür Bey'in beni kastetmiş olacağı olasılığını öne sürdü. Böyle deyince ben de kendimi savundum:

-Müdür Bey benim adımı söylemeden “Sen! ”diye gösterdiğine göre demek ki benim adımı bilmiyor. Bilse öteki adlar gibi söylerdi! deyip kendimi olayın dışında tuttum. Tartışma uzadı. Konuşmalar sürerken Mustafa Saatçı geldi. Tüm arkadaşlar Mustafa Saatçı'ya rica ettiler:

-Bu işi sen  çabuklaştır! Sanırım arkadaşların çoğu, olmayacağını bile bile Mustafa Saatçı'ya bel bağladı. Mustafa Saatçı koşul öne sürdü:

-Bu işi yaparım ama  benim de bir koşulum var, bundan sonra bana “İmam, Mimam, Hafız, Mafız” demeyeceksiniz. Söz verildi. Sorun çözülmüş gibi algılandı, sevinenlerden alkışlayanlar  bile oldu. Konuşmalar kesilince Sami Akıncı sordu:

-Siz şimdi hangi sorunu sözdünüz kuzum? Lüleburgaz'a gidip bilgi  arttırma sevinci mi duyuyorsunuz, yoksa bir gün dersleri kaynatmayı mı? Önce bir sessizlik oldu; arkasından da İsmet'le Mehmet Yücel başta olmak üzere bir grup;  “Derslerin kaynatılması! ”yanıtını verdi. Sefer Tunca başta olmak üzere bir başka grup ise:

-Biz, köylerimize  öğretmen olarak gitmeyi düşünüyoruz. O nedenle bu bilgiler bize gerekli, ilçe yönetimlerini öğrenmek istiyoruz. Sami bu gruba teşekkür etti;  “Size bir sözüm  yok, ben de sizin gibi düşünüyorum. Bunu tezelden gerçekleştirelim!  deyip sustu.

Olay bizim yemek masasında gene açıldı. Salih Baydemir, Sami Akıncı için:

-Çok bencil arkadaş. Sıra arkadaşının başarısını bile kıskandı! diyerek, Mustafa Saatçı'nın üslendiği görevi  içine yediremediğini söyledi. Recep Kocaman ise Salih Baydemir'i insafsızlıkla suçladı. Sami'nin sözlerinde kıskançlık değil tersine işi olura götürmek olduğunu söyledi. Kendisi de öğretmen olarak çalışacağını, o nedenle ilçe örgütlerini tanımak istediğini, buna karşın  Sami'nin okumasını sürdürmek istemesine karşın kendisi gibi düşünmesini çok olumlu bir yaklaşım olarak bulduğunu söyledi. Genellikle geçmişte sayısısz olayda Sami Akıncı ile zıt taraflarda bulunmama karşın bu kez ben de Sami gibi düşündüğümü, ancak bir grup arkadaşın bilgiden çok kaytarma amacında olduklarını söyledim. Bu kez de bana sordular:

-Sence kim bunlar? Bu sorulunca azıcık zor durumda kaldığımı anladım. Ancak yan çizmek istemedim. Derslikte zıt  konuşmalara katılan Yusuf Asıl, Hilmi Altınsoy, Hasan Üner'e bakarak:

-Siz üçünüzle, size katılan arkadaşlarınız!  dedim. Sözümü burada da kesmedim. “Derslikte o denli tartışılmasına karşın burada da zıtlaşmayı sürdürdünüz. Oysa hiç değilse burada, Lüleburgaz'a gitmeden bir birimize söyleyeceklerimiz vardı, onları konuşabilirdik. Söz gelimi, Milli Eğitim Memurluğunun Milli Eğitim Bakanlığı, Kaymakamlığın İçişleri Bakanlığı'na, Adliyenin Adalet Bakanlığı'na, Askerlik Şubesinin Milli Savunma Bakanlığı'na, Tapu Memurluğunun Bayındırlık Bakanlığı'na, Tarım Memurluğu'nun Tarım Bakanlığı'na  bağlı olduğunu konuşabilirdik. Ben bunları söyleyince bu kez bakanlıkların sıralamasından söz açıldı. Bu kez de ben, “ Milli Eğitim Bakanlığının arabası  numara olduğuna göre belli ki onların da bir sırası var. Bunu geçen yıllar konuştuk. Üstelik geçen Nisan ayında Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel okulumuza gelince, okul önünde duran 9 numaralı arabasını dersliğin penceresinden görüp bunları konuşmuştuk. Öyle ki 9 numara bizim  bakanımızın olduğuna göree 1 numaranın hangi bakanlığın olacağını da tartışıp Selçuk Korol Öğretmenden sormuştuk. İşin ilginci bunu sorunca Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı'nın bakanlardan önce geldiğini de öğrenmiştik. Çünkü  1 numaralı arabanın  onun olduğunu o zaman öğrenmiştik. Hilmi Altınsoy bu arada bir “Amannnmn! ”çekti Arkasından da “Ben bunları öğrenemem, bana ne elalemin arabasından! ”deyip uflayıp puflamaya başladı. Neyse ki benden önce Recep Kocaman söze karıştı:

-Öyleyse sen Lüleburgaz'a da gelme, ne işin olacak orada?  Deyince bu kez Hilmi yalnız kaldı. Söze birlikte başladıkları Yusuf'la Hasan, Hilmi'ye dönerek:  “Senin Hayrabolu'da da onlar var, onlarla karşılaşmak zorundasın!  dediler. Hilmi dönüş yaparak bu kez gerekli  yetkili makamları değil araba numaraları için söylediğini öne sürüp 180 derece dönüş yaparak verilen bilgiler için teşekkür etti.

Derslikte önce ilk saat dersinin  ne olduğu tartışıldı. Ev Ekonomisi dersinde neler okunabileceği varsayımları öne sürüldü. Yerli Malları haftalarında öğrendiklerini anlatanlar oldu. Benim okuduğum zamanlarda Yerli Mallar haftası yoktu. Bunu söyleyince birileri şaşırdı; nasıl olur? Tartışma uzun sürmedi sıra  ivedi olarak Müzik dersine kaydı. Konuşmalara katılmadım ama bir yandan da sürekli kulak misafiri oldum. Kesin olarak inandım ki en  rahat dersim Müzik. Düzenli tuttuğum bir defterim var. Derslerde geçen sözleri hemen ekliyorum. Bir ara Yusuf bana takıldı:

-Resim Odasında çalışmaya ne zaman başlayacaksın? Ben de bunu bekliyordum. Nedense bunu arkadaşların duymasını istiyordum. Önce Abdullah Erçetin  ilgilendi:

-Ben de gelmek isterim. Abdullah, Resim odasına çekilip ders çalışılacağını sanmış. Akordiyon çalışacağım söylenince ilgilenenler çoğaldı. Ancak bu ilginin çoğu kesinlikle hasetlikten ileri geliyordu. Arada Fettah Biricik'in sesi duyuldu;  “Arkadaşta şans var! ”Fettah'a teşekkür ettim. Önce teşekkür edişimi anlayamadığını söyledi. Açıkladım:

-Fettah uzun süreden beri bana arkadaş demiyordu, bugün demesine sevindim! Ancak şanslı olduğumu söylemesi, bence bir yanılgıdır. Sansım olsaydı üç yıldır koskoca okul içinde kendime çalışacak bir yer bulabilirdim. Marangozluk atölyesinde titreyerek akordiyon çalışmanın bir şans olduğunu sanmıyorum! Sefer Tunca söze katıldı; akordiyonun oluşu da bir şanstır, bizlerde o da yok!

İsmet söze karıştı. Şaka söyleceğini biliyordum, gene de dikkatle dinledim . İsmet:

-Dayı, gene şanssızlıkla karşı karşıyasın. Çünkü ben  gelip Resim odasında resim çalışması yapacağım. Çalışırken sessizlik isterim. Mehmet Yücel, “İsmet resim  yaparken davul çalacağını, Yusuf Asıl Zeybek oynayacağını söyleyince derslik gene kahveye döndü. “Öğretmen geliyor! ”ünlemleri tekrarlanırken yat zili çaldı.

Yorgun değildim ama gene de yatar yatmaz uyuyacağımı umarak gözlerimi kapadım. Uyumayı umarak yattım ama yanılmışım bir ses geldi:

-Sili Usta seni çağırdı. Sili ustanın Kepirtepe'de olmadığını biliyorum ama gene de gelmiş olacağını düşünerek kalkıp gittim. Okul bomboş. Okul bomboş diyorum ama bakıyorum ortalıkta okul mokul da yok. Sonunda karşıdan gelen birinin Sili Usta olabileceğini anlayıp durdum. Sili Ustanın yüzü değişik. İçimden “Olsun! ”diyorum. Bana iyice yaklaşınca elini uzattı. O elini uzatınca ben de uzattım. Sili Usta elimi öyle bir sıktı ki gözlerim yandı. Korkuyla uyandım. Uyanınca elimi salladığımın ayırdına vardım. Elim sızım sızım sızlıyor. Geçti diye sevindiğim elim ilk günkünden daha çok sızlamaya başladı. Bir süre uyanık durdum;  “Yoksa  ranzaya mı vurdum? ” Bir sıra kötülükler geçti aklımdan:

-Acaba biri ben  uyurken gelip vurdu mu? Bunun olamayacağını düşündüm. Rüya açık açık aklımda Sili Usta elimi sıktı. Bir zaman dişim ağrımıştı. Onu anımsadım, benzer bir ağrı şimdi sağ elimin orta parmağında. Dınk, dınk, dınk  ettiren  bir sivri nesne  orta parmağımın ortasına vuruyor, her vuruşta acı dirseğimdem omuzuma dek çıkıyor. Dınk dınkları sayarken uyumuşum.

 

27  Kasım   1942   Cuma

 

Do re mi fa sesleri arasında uyandım. Gözlerimi açtım ama kolumu kıpırdatmaktan çekiniyorum. Kımıldatınca gene acır mı? Kımıldatmadan bir süre durdum. Acaba acı da rüya acısı mı? Kolumu oynattım, acı yok ama kolum biraz ağır hareket ediyor. Korkulu düşünceler içinde dersliğe gittim. Kolumda ağrı falan yok ama sanki ağrı başlayacakmış gibi bir kaygım var. Kahvaltı zilini beklemeden revire gittim. Ayşe  Hemşire günaydınımı “Hahyrola! ” yanıtıyla karşıladı. Olayı anlattım. Elimi tuttu. Anlattığıma inanamadığını söyledi. “Neyse, Dr Sezai Bey  gelecek, yazayım bir görsün! dedi. Dedi ama Ayşe Hemşire sanki söylediğime inanmamış gibi davrandı. Hiç değilse bende öyle bir sanı uyandı. Kahvaltıdan sonra, birinci dersimiz boştu. Ders boyunca neredeyse ağrı bekledim. Biraz da, korkarak da olsa fazla oynattım. Parmaklarımsa sıcaklık duymama karşın ağrı olmadı. Asım Öğretmenden izin alıp Revire gittim. Dr. Sezai Bey çok geç geldi. Gelince de önce öteki, (Revirdeki hastalara )baktı. Bana sıra en sonda geldi. Dr. Sezai Bey anlattıklarıma inanmamış gibi dinledi, Omuzumdan parmak ucuma dek  parmak ucuyla  tık tık vurdu. Bileğimin üstündeki bir noktaya tıklayınca sıçradım. Doktor bu kez “Haklıymışsın! geçti sandığımız illet tam olarak geçmemiş. Kimi kez bu tür eziklikler daha geniş çevreye yayılıyor, çok endişeleniyorsan seni hastaneye gönderelim, orada  uzman hekimler vardır, onlar da bir görsünler! Hastane sözünü işitince irkildim. Az durdum, Hasan Amcamı anımsadım Hastane Müdürü. Onun hastanesinde de uzmanlar vardır. Biraz sıkılarak:

-Kırklareli Hastanesi olur mu?  dedim. Dr. Sezai Bey gülümseyerek;  “Olmasına olur da niçin orası? Kırklareli bizim ilimiz olmasına karşın, biz hastalarımızı İstanbul'a gönderiyoruz. Milli Eğitim Bakanlığı böyle uygun görmüş. Bu nedenle ben seni istisna  sayıp Kırklareli'ye sevk edemem. Kendi olanaklarınla gidebilirsen oraya git, farketmez. Biraz çekinerek ;  “Oraya gideceğim! ”dedim. Dr. Sezai Bey sordu:

-Neden orasını tercih ettin? Amcamı anlattım. Bu kez  de:

-Ne iyi, benim arkadaşım  dr. Cevdet oradadır, görürsen selamımı söyle, deneyimli bir doktordur. Dönünce beni gör! ”dedi. İstanbul'a gitmediğime sevindim ama Kırklareli'ye nasıl gideceğimi kara kara düşünmeye başladım.

Dersliğe döndüğümde 3. dersten yeni çıkmışlardı. Doğrudan Müdür Beyin odasına yöneldim. Müdür Bey de derse gelmek üzere hazırlanmış, beni görünce;  “Geliyorum!  dedi. Deresliğe dönünce, Müdür Beyin geldiğini söyledim. Dünkü durumdan etkilenildiği için bugün sessizce beklendi. Müdür Bey biraz sinirli gibi girdi. Kapıdan girince de doğru oturduğu masasına baktı, o durumda ;  “Günaydın! ”dedi. Günaydın bize değil öğretmen masasına gibi oldu. Elindeki kitabı karıştırdı. Okunan yerde işaret varmış, oranın sayfa numaralarına baktı. Sami Akıncı'ya dönerek:

-Biz bundan daha bir şey okumamışız, hadiyin bitirelim şunu! deyip kitabı Sami Akıncı'ya uzattı. Sami kitabı alınca hemen okumaya başladı. Öteki derslerde sık sık durdurup açıklama yapmasına karşın Müdür Bey nedense bugün hiç durdurmadı. Sami Akıncı da oldukça hızlı okudu. Bir ara Sami'nin boğazı iyice kurudu, bir iki yerde de tökezleyip tekrarlama yaptı. Bu kez de Müdür Bey, Bekir Temuçin'e okuttu. Zil çalınca Müdür Bey kalktı. Kitabın Bekir Temuçin'de kalmasını istedi: 

-Bir bölümünü de arkadaşınız okusun! dedi. Bekir'e baktı. Bu kez de Bekir'e;   Hangi gün  2 saat dersimiz olduğunu sördu. Bekir ;  “Salı günü! ”deyince, Müdür Bey

-Bu salı olmaz, öyleyse gelecek salı günü Lüleburgaz'a gidelim! ”deyip ayrıldı. Müdür Bey gidince derslikte gene bir tartışma başladı:

-Neydi o dünkü tartışmalar, sataşmalar? Pekala, o tür yollara sapmadan işler yürütülebiliyormuş!  “Kendi kendine gelin güveyi olmak! ” buna derler. “Öp babanın elini! ”türü sözleri tekrarlayarak yemeğe gittik. Yemekte arkadaşlar benzer konuşmaları sürdürürken ben, izin alıp Kırklareli'ye nasıl gideceğimin hesaplarını yaptım. İşin ilginç yanı, konuşmalara ya da kendimce önemli bir konuya dalınca elimin bir kusuru olmuyor. O aklıma gelince önce dirseğimin üstünde bir yanma duyumsuyorum, yanma orta parmağımın ucuna dek iniyor. Orta parmağımın ucuna inince de zınk zınk bir ağrı başlıyor.

Atölyede uzun bir süre Halis Öğretmeni bekledik. Resim masaları tamamladıktan sonra ne iş yapacağımı tam bilmediğimiz için konuşmlara daldık. Halis Öğretmen  geldi, üzüntülü gibi bir hali vardı. Az durduktan sonra bize açıkladı:

-Kendi programlarımıza göre önemli işlerimiz var, onlara bir türlü başlayamıyoruz. Nedense işler hep ters işliyor. Okulun  onarım işlerini küçük sınıflara yaptırmak varken, son sınıflara yüklemeyi bir türlü anlamıyorum! dedi. Arkasından da gülümseyerek, yemekhanede onarımı gereken masaları, kanepeleri elden geçirmemizi söyledi!

Topluca yemekhaneye gittik. İki masa ile yedi  kanepenin sallandığını saptadık. Onları alıp atölyeye döndük. Halis Öğretmenin kederlenmesine karşın biz neşeli olarak onardıklarımızı yerlerine koyduk. Halis Öğretmen hepimize teşekkür etti. Yeni işe pazartesi günü başlayacağımızı söyleyerek erken paydos etti. Ben de bunu bekliyordum. Asım Öğretmenin derste olduğunu biliyordum. Yemekhane karşısındaki  derslikte şarkı söyletiyordu. Odasına gittim, ağrıyan elimle piyano çaldım. Biraz da şaştım, piyano çalarken ne ağrı var ne sızı; beş parmağım da çalışıyor. Üstelik, parmak hareketlerim elimi de rahatlatıyor. Akordiyonu denedim, onda da öyle rahatsız edici bir durum olmadı. Zil sesini duyunca bırakıp dersliğe çıktım. İzin alacağıma kesin gözüyle bakıyorum. Ancak bunu arkadaşlara doğru olarak söylersem  birilerinin arkamdan abartılı sözler söyleyeceğini biliyorum. Özellikle de elimin ağrıdığını söylemiş olsam, iş elimin kesileceğine dek gidebilir. Ya da elimi bahane edip başka işler çevirdiğim öne sürülebilir. Bunları düşünerek izinli gideceğimi  yeğenim İsmet'e bile söylememeye karar verdim. Ağzımdan kaçırmamak için de biraz kaçamak davranmayı yeğledim. İlk sığınağım Kitaplık oldu. Kitaplık nöbetçisi Yusuf Asıl'ın hemşerisi Rafet Topuz. Rafet'in  kitap okuyup okumadığını pek bilmiyorum ama sanırım okuyormuş gibi davranmaya çalışıyor. Hiç değilse bir çok kitap için yorumlar yapıyor. Yeni gelmeye başlayan Beyaz  Kitapları gösterdi. Nedense birden özel seçkim olduğunu, bulursam Balzac'ın kitaplarından okuyacağımı söyledim. Rafet, eliyle koymuş gibi bir kitabı alıp:

-Al sana bir Balzac, hem de yeni bir kitap! ”deyip Vadideki Zambak'ı  uzattı. Kendisi okumamış ama okuyandan dinlemiş, elindeki kitabı bitirince onu okuyacakmış. Bana;  “Sen çabuk okursun; senden sonra okurum! ”dedi. Rafet'in bu kitap ilkgisi hoşuma gitti. Daha önce kaç kez nöbetçilerden kitap  adı söylediğimde yüzüme aval aval bakanları anımsadım. Arkadaşlar, kitaplık nöbetlerini ahır nöbetlerinden farklı görmediklerini hemen gösteriyorlardı. Rafet'in eğlence etkinliklerinde de görev aldığını biliyordum. Bu kez biraz daha yakından tanımış oldum. Başka gelenler oldu. Rafet onlarla konuşmaya başlayınca kitabı açıp okumaya başladım. Yazarın daha önce kitaplarını okumuştum. Ondan mı, yoksa gerçekten bir usta yazar olduğundan mı daha başlarken rahat okuyabileceğim bir kıtapla karşılaştığımı anladım.

Önce bir mektupla karşılaştım. Balzac'tan okuduğu “İki Yeni Gelinin Hatıraları”kitabındaki mektupları anımsar gibiyim. İki arkadaş yaşam boyu mektuplaşıyorlar. İkisi bir birinden farklı yaşamalarına karşın anlatacak söz buluyorlar. Yazan Balzac olduğuna göre sanırım buradaki  ustalık onun. İlk satırlarda bunu sezer gibi oldum. Gerçi o mektuplarda söylenen sözler çoktan uçup gitti ama bir mektuba  sığdırılan onca sözü unutamıyorum. Arkadaşların  değerlendirmesine bakarsam ben de mektup yazma ustası(Sözde! ) sayıulmaktayım. Oysa yazdığım mektuplar bir, bilemedin iki sayfayı geçmiyor. Üstelik benim  mektup yazdığım kimseler de belli düzeydeki insanlar; öğretmenler, öğrenciler, köydeki tanıdıklarım. Oyusa romanlardaki mektuplar, sevgililere ya da sevgili edinmek için seçilen  güzel bayanlara yazılıyor. Kimileri ise düpedüz, güzel bayanları kandırmak  yazılıyor. Zaman zaman düşünüyorum, seveceğim gibi güzel kızlar tanıdım. Şimdilerde de aklımdan geçirdiklerim var, onlardan birine mektup yazmaya kalksam ne yazabilirim? İlk mektubumda daha kendimi anlatacak değilim. Belki onu neden sevdiğimi belirtmek için ondan söz edebilirim. O da ne kadar sürer ki? Bunu arkadaşlara söylesem kesinlikle bana inanmazlar. Sanıyorum onlar benden de beceriksiz. Bu romanda  tanıyacağımız Felix de benim gibi  biri sanırım, Madame La Kontes  NATALİE de Manerville'e kısa bir mektup yazmış. Gerçi mektup okununca onun ilk mektubu olmadığı anlaşılıyor ama, ondan sonraki bölümlerdeki  anlatımlar bunun nedenini çok iyi açıklıyor.

Kısa mektuba kapılıp arkasından yeni  mektuplar beklerken uzun bir bölümle karşılaştım. Yemek zili çalınca neredeyse kapatmak istemedim.

Yemekte  de arkadaşların konuşmaları katılmadım. Bu kez de romanlarda anlatılanların benzerliğine, özellikle belli başlı kişilerin bir birlerini andırmalarına aklım takıldı. Fransız yazarlarının romanları hemen hemen benzer kişileri anlatıyor. Kontlar, kontesler egemen. M adam Bovary  de bile az görünmesine karşın  (Emma  ile bir balona dans eder) egemen bir VİKONT', Marki ile Kont özentisi Rodolf e bulunmaktadır. Kırmızı ve Siyah'in kişileri ise neredeyse Balzac'ın kişilerinin benzerleri. Anlatılanların çoğu da Fransa tarihinin  belli kesimleri. Özellikle Napolyon Bonapart günleri ile sonraları. Kırmızı Ve Siyah( Standhal) gibi, Sefiller'le (Victor  Hugo)Balzac'ın romanlarında da öyle.

Kısa mektuptan sonra Felix, mektuba başlar gibi başladı ise de giderek yaşam öyküsüne dönüşmeye başladı. Bir süre okuduktan sonra pek yapmadığım  kitabın sonlarını karıştırmaya kalkıştım. Çünkü Felix kalabalık bir aile içinde oldukça sönük başladığı belirttiği yaşamını nasıl değiştireceğini merak etmiştim. Rastgele açtığım bir sayfada Felix için  Vilkon de Vandenesse sıfatı geçiyordu. Böylece  romanın nasıl gelişeceği üstüne bir fikrim oldu. Zaten ara sayfalarda  La Fontaine, Restorasyon, Burbon. Rishlio, XV. Luise geçmesi benzerlikleri anımsatmaktadır.

Biraz sıkılmama karşın İlk bölümü yarı ettim. Okuduğum yerde bir de bildiğimin ya da duyduğumun tersini, söyleyen söz buldum. Ünlü Macar Prensi Esterhazi üstüne söylenen bir söz. Müzik öğretmenimiz bize bestecilerden söz ederken:

-Onlar günümüzde çok ünlüler ama yaşadıkları dönemlerde hep hor görülmüşlerdir. Örneğin yaşamı boyu Prens Esterhazi'nin sarayında yaşamış, Senfoni Müziğinin babası sayılan Josef Haydn;  hizmetçileriyle oturup kalkmış , prens onu uşak yerine koymuştur!  diye anlattı. Oysa burada Prens Esterhazi, bir çobanla bir budu(Pişmiş tav uk bacağı) paylaşan bir kimse olarak gösteriliyor. Çobanı insan yerine koyan prens Josef Haydn'ı anlayamayacak ölçüde aptal olamazdı. Öyle olsaydı,  yüzlerce beste yapan büyük besteciyi yanında tutmazdı.

Sessizliğimden kuşkulanan  yeğenim İsmet yanıma geldi. Soru sormadan, elimdeki romanı gösterdim. İsmet  kitap adının salt zambak bölümünü gördü. Hemen, zambak çiçeğini hiç sevmediğini söyledi. Bu kez de ben:

-Ama bu “Vadideki Zambak! ”dedim. İsmet diretti:

-Nerede olursa olsun, zambakları semem!  Bir  grup arkadaş bize katıldılar. Uzunca bir tartışmadan sonra İsmet'in sevmediği zambağın zambak olmadığı ortaya çıktı. Ortaya çıkışı da bir kitap sağladı. İsmet, mor ya da mavi renkten söz edince Hasan Üner, “Beyaz Zambaklar Memleketinde” adlı kitabı anımsattı. Söz, giderek Tarım derslerinde neden çiçekler için bilgi verilmediğine dayandı.

Tüm arkadaşların bildiği çiçeklerden gül, başta geldi. Sümbül, çiğdem, menekşe derken iş gene cıvıdı;  söz Kepirtepe çiçeklerine geçti; Deve dikeni, lenger çiçeği, kuşkonmaz, Peygamber Çiçeği denince Mustafa Saatçı ile Kadir Pekgöz , ikisi birden karşı oldu:

-Öyle bir çiçek yok! Bu yok olan çiçeği biri söylemişti. Var olduğunu ben biliyordum ama bunu ben söylememiştim. Söyleyen susunca bu kez ben sahiplendim:

-Böyle bir çiçek var, üstelik bu çiçek bizim okul çevresinde çok! dedim. İsteyenlere  gösterebileceğim üstüne de  söz verdim.

Yat zili tartışmamızı kesti.

Yatınca çiçekleri düşündüm. Ben  İsmet'e katılmadım ama ondaki yanılgı bende de var. Onun zambak dediklerine bizim köyde de zambak deniyor. Gerçekten mavi-mor arası, belli bir kokusu olmayan , kolay yetişen, erken açıp çabul solan bir çiçek. İşin ilginci, Hasan Ünerin anımsattığı kitaptaki zambaklara bizim köyde Lale diyorlar. Şimdi anımsadım; bizim  laleleri gören 2. 3. sınıf öğretmenim Hasan Bey, onların zambak olduğunu babama söylemiş, lale çiçeğini de uzun uzun anlatmıştı. Hasan Öğretmeni anımsayınca arkasından Hüsnü Baykoca  gözümün öüne geldi. Hüsnü Baykoca o zaman İlköretim Müfettişiydi. İkinci sınıfta geldiğinde bizim okulu, öğrencilerini çok beğenmişti. Ertesi yıl, sözde köyden şikayetler gitmişmiş. İki Müfettiş, Hüsnü Baykoca ile Abdi Yalçın  gelip soruşturma yapmıştı. Ders yılı sonunda da Hasan Öğretmen bizim  köyden ayrıldı. O kalsaydı sanırım bizim laleler gerçek adıyla anılacaktı. Benim bildiğim en güzel kokan çiçeklerden bir tanesi de bizim lale dediklerimizdir. (Beyaz zambaklar)Açınca çok uzun süre de kalabilmektedirler.

Gözlerimi kapamadan önce elimi dinledim; dınklama falan yok. Gene de  mendilimle sardım. uyurken ran zanın kenarına vurmuş olabileceğimi  düşündüm.

 

28  Kasım  1942   Cumartesi

 

Uyanınca elimi açtım, ağrı sızı yok ama bu kez de mendil sıkmış, baş parmağımda bir uyuşukluk var. Yattığım yerde öbür elimle bir süre ovuşturdum. Arkadaşların dilinde Askerlik dersi, Binbaşı derken neden Binbaşı dendiği  sorulmaya başlandı. Bunu geçen yıl gelen üsteğmenlerden biri anlatmıştı. O an aklıma Yahya Kemal Beyatlı'nın şiiri geldi. O şiirden esinlenerek hemen bir  öykü uydurdum. “Onu bilmeyecek ne var? ”Ak tolgalı, Beylerbeyi haykırdı:  “İlerle! ”-Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle” İşte bu kafileler 1000 kişiymiş. Zaten şiir öyle başlıyor:

“Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik;

Bin atlı o gün  dev gibi bir orduyu yendik! . . . . . deniyor. Bin kişiye komuta edenlere de  o zaman Binbaşı denmiş.

Söylediklerime  hiç kimse karşı duramadı. Bekir Temuçin bir iki mırıldandı:

-Ak Tolgalı Beylerbeyi  falan  dedi ama sözleri etkili olmadı. Zaten  en küçük birim olarak mangayı kampta yaşayarak öğrenmiştik. On kişinin başındakine Onbaşı denmektedir. Yüzbaşı ile Binbaşının komuta ettiği birliklerin sayıları, komutanlarının adlarıyla uyuşmaması  yanıltıcıydı. .

Kahvaltıda gene benim dikkatimden, bilgimden söz edildi. Yusuf Asıl Akıncı şiirinin daha birinci sınıftayken Fikret Madaralı Öğretmenin okuttuğunu, ezberlenmesini istediğini anımsaattı. Şiiri açıklarken Yusuf'dan:

“Bir gün, dolu dizgin boşanan atlarımızla,

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla. . . .

Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de. .

Hala o kızıl hatıra titrer gözümüzde. ”

dizelerinin açıklanmasını istemiş. Yusuf o zaman “Kızıl hatıra! ”nın ne olduğunu söyleyememiş. Olayı ben hiç anımsamadım ama Yusuf, “Yeni olmuş gibi anımsadığını, o günkü üzüntüsünü de hiç unutamayacağını” tekrarladı.

Kahvaltı boyunca Askerlik dersini, Binbaşı'nın anlattıklarını konuştuksa da, neredeyse(kesinlikle) bugün derse gelmeyeceğin görüşünde birleşmiş gibiydik. Derslikte arkadaşların da bu fikirde olduklarını öğrenince neredeyse tüm günün derssiz geçeceği sevincine kapılmış gibiydik. Havada esinti var ama oldukça ılık. İzin almayı iyice tasarlamaya başladım. “Gidince bir hafta kalmalıyım! ” tasarılarını yaparken koridor nöbetçisi Ramazan Korkmaz bizim derslik kapısından baktı. Ramazan'ı ben nöbetlerden, özellikle kitaplık nöbetçiliği yaptığı zaman tanımıştım. Doğrusu hakkında pek iyi bir kanım yoktu. Sanki hem  istenmeyen haberler verecek, olumsuz olaylardan söz edecek gibi bir izlenim bırakmıştı üstümde. Sanırım bizim sınıfta bazı arkadaşlarla yakınlık kurmuştu. Kapının önünde dururken söz atan oldu:

-Nöbetçi, bak Binbaşı gelirse bize haber ilet! Ramazan duraksamadan karşılık verdi:

-Binbaşı geldi beyahu! ”deyince bir sessizlik oldu. Birileri karşılık verdi:

-Yalan söyleme!  Birileri de:

-Onu söylemek için mi kapımıza geldin meymenetsiz!  dediler ama nöbetçi bunları duyamadan gitmişti. Mustrafa Saatçı ise:

-Ben o çocuğun gözlerinden hep korktum; baykuş gözü gibi. Mustafa Saatçı'dan sonra gözler üstüne bir süre konuşuldu. Kurbağa gözü, kertenkele gözü, yılan gözü derken  alt  koridordan Binbaşının  kahkahası duyuldu. Arkasından da “Şerefyaboldum, Mahfele beklerim! ”Hemen kapının sağ tarafına dikildim. Binbaşı elinin ucunu başına götürür gibi hızla kaldırıp indirdi. Niçin sağ tarafta durduğumu sordu. Sol tarafta dursaydım Binbaşının  yarıyarıya yolunu kapatmış olacaktım, onu söyledim. Binbaşı gülümsedi:

-Biz askerler astlarımızdan hep bunu bekleriz, kendi aklından birşeyler bulsun! dedikten sonra arkadaşların oturmasını istedi. Beni de Eğitimbaşının odasına gönderdi. Eğitimbaşının odasına harita gibi ruleler vardı, onları alıp dersliğe döndüm. Dersiğe girince bana:

-Çavuş senin bügün işin biraz çok olacak, bana yardım edeceksin, “Tamam mı? ”diye bastırarak sordu. Ruleler numaralıymış. Binbaşı onları gösterdi, sonra da :

-Ben hangi numarayı dersem, sen onu açacaksın; işin bu kadar da kolay! dedi. Önce bir numarayı açtım. Bir numara tam bizim öğretmen masasına uygun geldi. Uçlarına iki kitap koyup arkadaşların göreceği yöne azıcık masayı çevirip görüntüyü sağladık. Rulede  üç büyük tüfek resmi var. Mavzer, Hafif makineli, Ağır Makineli. Tüfek resimlerinden oklar çıkarılıp parçaların adları yazılmış. Meğer benim pek zor olmayan işim buymuş. Oklarla gösterilen parçaların adlarını okuyacakmışım. Piyade tüfeğinin 20 parçası oklanmış, hepsini okudum. Dipçik alt ucunda metal dayanaktan üç ok çıkmış. Piyade tüfeğini  tamamlarken 1. ders bitti.

2. Derste de benzer yöntemle Hafif Makineliyi inceledik. Hafif Makineli tüfeğin mermi değiştirme olayını Binbaşı önce anlattı, sonra da arkadaşlara sordu. Hüsnü Yalçın, İdris Destan, Yakup Tanrıkulu doğru yanıt veremedi. Hiç beklemediğim bir an Binbaşı bana sordu. Bir benzetme yaparak yanıt verdim. “Bahçe sulama dolaplarında da böyle bir durum olmaktadır. Su kovaları arka arkaya gelip su kanalına boşalır! ”deyince Binbaşı:

-Vallahi ömürsün çavuş, pratik zeka budur işte! deyip arkadaşlara bir süre beni övdü. Binbaşı oldukça yuşak bir tavırla soru olup olmadığını sordu. İsmet, parmak kaldırdı. İşaret verince  “Afrika Savaşları! ”derdemez Binbaşı gülümseyerek:

-Savaşları  haftaya bırakalım; bu konuda benim de size söyleyeceklerim var. Lüleburgazlı değilim ama Lüleburgaz'dan evliyim. Trakya insanının savaşlara karşı duyarlığını iyi bilirim. Sizinle bu konuda  anlaşacağımnızı umuyorum. Binbaşı sözünü bitirirken zil çaldı. Binbaşı bana, “ Levhaları, Eğitim Şefinin Bürosuna getir! ”deyip çıktı. Arkasından, ruleleri alıp gittim. Ruleleri bırakırken de Binbaşı gülerek beni Eğitimbaşı'ya övdü. Eğitimbaşı da benim çalışkanlığımdan, akordiyon çalışımdan, girginliğimden söz etti. Çok sevinerek dışarı çıktım.

Bayrak törenine Binbaşı da katıldı. Tüm öğrenciler asker gibi toparlandılar. Asım Öğretmen de askerce tavırlarla yönetti. Tören sonunda Binbaşının Asım Öğretmenin elini sıkarak kutladı. Sözleri duyamadık ama  el sıkışmalarının onun için olduğu besbelliydi.

Yemekte aynı konular konuşuldu. Konuşmzlasrı dinledim ama katılmadım. İyi, güzel sözlerden sonra Eğitimbaşıya izin için gitmem iyi olur mu? sorusunu kendime sordum. Birden bileğimdeki sızıyı duyar gibi oldum. Vermezse vermesin, “İsteyenin bir yüzü kara! ” sözünü anımsayıp kararımı verdim. Eğitimbaşı yerin de olmasa bile evine gidip isteyeceğim.

Yemekten sonra önce dersliğe çıktım. Sıkıntıdan duramadım; aşağıya inerken Eğitimbaşının  odasından çıkmakta olduğunu gördüm. Hemen yaklaşıp doktora gidişimi, Dr. Sezai Beyin söylediklerini tekrarladım. Eğitimbaşı, “İstanbul'a niçin gitmek istemediğimi sordu. İstanbul'a tek hasta gönderilmediğini, hasta çoğalmasının gecikebileceğini, oysa Kırklareli'ye kısa zamanda gidip döneceğimi söyleyince Eğitimbaşı:

-Bir haftayı geçmemek koşuluyla kendisinin izin verebileceğini, daha fazlası için Müdür Beyin yetkisi gerekeceğini söyleyince ben, sevinerek;  “ Bir haftadan da az olabilir! ”deyine Eğitimbaşı, “Bir hafta olsun, bugün cumartesi, hadi bir gün daha ekleyelim, pazar günü burada ol! ” deyip masasına döndü, takvim yaprağına adımı, numaramı, bir hafta izinli olarak yazdı. Eğitimbaşıdan sonra İsmet'e durumu anlattım. Köyde sıkılacağımı düşünerek iki kitap aldım ;  “Vadideki Zambak-Hasan Üner'in  çok övdüğü, neredeyse zorla verdiği  Cyreno de Bergerac. Onları sarıp yola çıktım.

Yolda 9. sınıflardan çocuklar vardı, Lüleburgaz'a gidiyormuş gibi onlara katıldım. Lüleburgaz'da köyden insan olup olmadığını her zamanki gibi Dağlı Hasanların dükkanına uğrayıp sordum. Ben konuşurken köyde Kaba Ali olarak tanınan kişi geldi. Daha doğrusu köyde Küçük Kaba Ali olarak anılan kişi, askerdi, izinli dönüyormuş. Babasının da adı Ali olduğu için babasına Büyük Kaba Ali derler. Köydeki geleneklere göre yaşça benden büyüklere ben de Ağabey diyorum. Ali Ağabeyle pek konuştuğum yoktu. Çünkü o, köyün en altında oturur. bizim kahveye de hiç gelmezdi. Çocukluk arkadaşlarımdan Bektaş'ın komşusu olduğundan, onlara gittikçe konuştuğum olmuştu. Kaba Ali bizim okula  girip ayrılan Ramazan'ın da komşusudur. Yola koyulunca konuşma konumuz Ramazan oldu. Ali Ağabey benim okumayı sürdürmeme karşın Ramazan'ın yarıda bırakmasına acınası tavırlar içinde bir kaç kez “Yazık oldu! ”sözlerini kullandı. Bu arada benim de sonradan düşündüğüm bir olayı anımsattı. Ramazan'ın ailesi bir zaman köyün en varlıklılarındanmış. En büyük koyun sürüsü onlarınmış. Köyde iki çobanlı sürüye sahipmişler. Çocuklarına dillere derstan düğünler yapmışlar. Ramazaı'ın babasına yapılan düğün de onlardan biriymiş. Öyleyken ramazan doğunca adının Ramazan o konmasına bir türlü akıl erdirememiş. Sonradan yaptığı soruşturmaya göre o ailede Ramazan diye bir ad yokmuş. Üstelik konulan ad Ramazan da değil Ramadan'mış. Ramadan ad, o aileden geçtik köyde başka hiç kimsede görülmemiş. İşin ilginci, o sıralar köyde, tam anlamıyla bir deli Ramadan varmış. Kimsesiz, yatıp kalktığı yerler belli olmayan, kimseyle konuşmayan, ne yeyip ne içtiği b ilinmeyen, kimseye bir zararı olmamasına karşın, kendisinden korkulan, gündüzleri mezarlıkta yatan, geceleri çöplüklere yiyecek arayan birinin adını çocuklarına yakıştırmalarına hep şaştığını anlattı. Deli Ramadan'ı ben de anımsadım. İlkokula başladığımız sıralarda yaşıyordu. Benim ondan bir korkum yoktu ya da tam olarak  bilmiyordum ama okula birlikte gittiğimiz C, ikide bir Ramadan'dan korktuğunu söylerdi. Ali Ağabeyin Ramadan-Ramazan öyküsü, Lüleburgaz-Hamitabat arasını doldurdu. Hamitabat'a girince  ilk kahvede çay içip az oturduk.

Köye girerken Ramazanların evi önünde duranlar Ali Ağabeyi, görünce bir çığlık attılar. Meğer eşi onların arasındaymış. Ben ayrılıp eve çıktım. Gülsüm kuyudan dönüyormuş, elinden bir bakırı alıp, eve suyla girdim. Ablam yüzüme baktı, “ Gene bir günlüğüne mi  geldin? ”dedi. Öyle sanıyorun ki, ablacığım okula ilk gittiğimnden beri, köye gelince, okulu terk ettiğim duygusuna kapılıyor. Belki ben öyle değerlendiriyorum. Aynı irkilme  babamda da var, Ali Ağabeyimde de. Belki ben alınganım, bu ondan kaynaklanıyor. Bu nedenle  geliş nedenimi hemen  söylüyorum. Ablama durumu anlattım. Ablam  doktor gibi elimi eline alıp inceledi;  “Yok birşey, canın acımış, kötü olacağından kuşkulanmışsın!          Gibi sözler söyledi. Bir hafta kalacağıma da sevindi. Kahveye indim. Kahve bıraktığım gibi gene doluydu. Asker giysileriyle oturanlar vardı. Asker giysilerin  çıkarmış olanlar onlara takılıyorlardı;  “Çıkarın o beylikleri yıpranmasın. Onlar daha nice insana giysilik edecek. Bu fakir millet daha fazlasını yapamıyor işte! ”gibi yarı şaka yarı ciddi sözler ediliyordu. Melek Mehmet giysili, Çançik Ali sivil. İki komşu yüksek sesle kon uştular. Ben girince de hemen bana sordular:

-Haklıyı haksızı sen söyle! Ben de hemen bizim arkadaşların tartışmalarını anlattım. Amaç bir sonuca varmak değil, konuşmuş olmak! deyince hep güldüler. Deminden beri onları dinlemiş olan Furtun Şerif ekledi:

-Leyleğin ömrü laklakayla geçer!

Bu kez sorular bana yöneldi. Soruları genel olarak Öğretmenlik Bilgisi açısından yanıtlamaya özen gösterdim. Onların akıl edemeyeceklerini bildiğim için bu yolu seçtim. Öğretmenlik mesleği deyince onlara göre akan  sular duruyor. Hemen hemen her meslek için eleştiri yapıyorlar da öğretmenlik için tınmıyorlar. Değişmez yorumları da  “Biz bir iki tanesiyle baş edemezken öğretmenler o kadar çocuklar nasıl başediyorlar?  Kimi kez bu konu açılınca birileri hemen sinirlenip “Bir tane vuracaksın kafasına, bak bir daha gevezelik eder mi? ”deyip gülenler olur. Ancak karşı duranlar çıkar. “Hop, hop, onlar da ana baba kuzusu, alıp sopayı kapına dayanırlarsa, kaçacak delik  ararsın! ”Arkasından  bir yığın  düşsel varsayımlar sıralanır, öyle konuşan soluğu hastanelerde alır. Arkasından da genel olarak:

-Demem o ki, öğretmenlik zor bir meslek, ne subay gibi elinde silahı var, ne de  savcılar, yargıçlar gibi yasaları. . . Tek silahları bilgileri, sabırları. . .

Kahveden erken ayrıldım, erken yattım.

Uzun süre Ramazan'ı düşündüm. Sahi o okuldan niçin ayrıldı? Ayrılması iyi mi oldu? Komşusu, çocukluk arkadaşı Emin, okumasını sürdürürken o  kendi durumuna üzülmüyor mu?

Horozları duydum, Horozlar neredeyse yarım saat kadar öttü. İçlerinde kısık sesli olanlar var, onları peyleyip kaç kez öttüklerini saptamaya çalıştım. Horoz sesleri uzayıp gidiyor ama her horoz öyle uzun boylu ötmüyor. Bellediğim horozlar 4-5 kez ancak ötüyor. Bir birlerini dinleyerek öttüklerinden   ötüş süreci uzamış oluyor.

 

29  Kasım  1942  Pazar

 

Gece horozları dinlerken kaçırdığım zamanı sabahleyin tamamladım. Ablam saat 10'oo da camı tıklattı.

Kahvaltıdan sonra bir süre kahveye indim. Babam, “Çok işin yoksa bana yardım et! ”dedi. Yardım dediği, alacakların dökümüymüş. İlginç bir borçlanma oluyor. Bunu çok küçüklüğümden beri yapardım. Babamın bir çerçevesi var. Üstüne her yıl bir çizgili beyaz kağıt yapıştırıp, kahveye sürekli gelenleri yazıyor. O gelen  kişiler gelip çay ya da kahve içince kendisine ayrılan yere bir  çizgi atılıyor. Kasım ayı ile Mayıs aylarında çizgiler sayılıp alacaklar isteniyor. Bu yıl biraz gecikmeli olarak alacak toplayacakmış. Benim için çok kolay bir olay, 32 sütün saydım. Altlarına toplamları yazdım. Babam her zaman o topları söyleyip tutarını alıyormuş. Ben bu kez, onu değiştirdim. Evdeki  defterlerimden kağıt kesip 32  müşterinin adlarını, tutarlarını ayrı ayrı yazdım.

Öğle yemeğinden sonra  Felix'i okumayı sürdürdüm. Felkx'i değil de Balzac'ı okuduğumun ayırdındaydım. Gerçi  Felix sözde  Madame La kontes Natalie de Manerville'e kendini tanıtıyor ama ben onu Balzac'ın ustaca anlatışı olarak okuyorum. “Bizi, sevildiğimizden çok daha fazla sevdiğimizin ayrıcalığı; sağduyu kurallarını kesin kez unutturmasıdır. Alınlarımızda bir kırışıklık görmemek, en önemsiz bir olumsuz yanıtın üzüntüye boğduğu dudaklarınızdaki o duyumsuz durgunluğu sevince döndürmek için olağan üstü çaba gösterir, dağları aşar, yaşamımızı noktalardık! ”türü cümleleri, yazmak her yiğidin  becerebileceği bir iş değildir. Balzac  gözetiminde Felix, Natale'linin gözüne girmek için ustaca bir yaşam öyküsü döktürüyor. Felix'i bir ara Kırmızı ve Siyah'ın Julien'i, olarak gördüm. Adlar, çevre değişik ama aşk ya da sevgi konusu bir birini anımsatarak gelişiyor. Sonuçlar çok başka olmakla birlikte duygusal sarmal benzeşik olarak  sürüyor. Henriette'in mektubundan Kontes  Henriette ile Madame de Renal arasındaki benzersizliği öğreniyoruz. Madame de Renal'ın ölümcül tutkusuna karşın  Kontes de Mortsauf Henriette sağduyulu olduğundan tutkusunu dizginlemektedir. Burada Felix'in ortaya çıkışı ilginçtir. Geniş aile içinde öteki kardeşlere göre geri planlarda kalmıştır. Ne var ki o kendi duygusal gelişimini içten içe sürdürmektedir. Toplu olaylar içinde geri durmasına karşın çıkış yapma güvenini yitirmemiştir. Bu nedenle   gittiği bir baloda beğendiği bir güzel  bayana takılır. Bu takılma da oldukça cesur bir çıkıştır. Tenha bir yerde  yanına oturan güzel   bayanın çıplak omuzundan öper. Felix, görünüş olarak  henüz yeniyetme çağındadır. Güzel bayan bunu anlayışla karşılamıştır. Ancak Felix, işi burada bırakmaz, güzel bayanı izler. Öyle ki yabancısı olduğu bölgede görüp beğendiği güzel yerleri hep o bayana yakıştırıp, o güzellikler içinde onu göreceğini umar. Uzun soruşturmalardan sonra bir arabacı  eliyle sevdiği bayanın izini bulur. Burası  Mansieur de Mortsauf'un şatosudur. Bundan sonrası Felix için pek zor olmaz, olaylar deyim gereği;  “Çorap söküğü gibi” gelişir. Monsirur de Mortseuf ile Kontes Henriette pek uyuşuk değillerdir. Kontes Henriette oldukça kültürlü bir  kimse. Aynı zaman kararlı da. Felix'e mektubundan bir bölüm:

-“Vadisinden hiç bir zaman çıkmayacak olan bir kadına inanın. Söz, davranış, tavır hatta evin  içine sin miş olan bu soylu hava, bu ince sadelik insanı büyüleyiveren  görsel bir şiir oluşturur. Siz  bunun, bir de kaynağını yürekten aldığı zaman ne denli güçlü olabileceğini düşünün. Nezaket, başkaları için kendini unutmuş görünmekten başka bir şey değildir sevgili çocuk. Bir çok insanda da çıkarlar tehlikeye düştüğünde kendi kendisini yalanlayan toplumsal bir yüz buruşturmadır. İşte o zaman, büyük bir insan bile birden bire iğrenç bir duruma girer. İşte ben, sizin böyle olmanızı istemiyorum Felix, gerçek nezaket, Hiristiyanca bir düşünce biçimi ister. Merhametin özü gibidir, insanın kendisini unutması gerekir. Sakın, Henriette'in anısı için susuz bir çeşme olmayın, bir ruhunuz, bir biçiminiz olsun. Çoğu zaman bu toıplumsal erdemin kurbanı olmaktan korkmayın, rüzgara saçılmış gibi gözüken bunca tohumun meyvesini ergeç toplarsınız! Vaktiyle babam yanlış anlaşılmış nezaketin, en kırıcı yollarından birinin de bol keseden vaadler olduğunu görmüştü. Sizden, yerine getiremeyeceğiniz bir şey istendiğinde hiç bir  sahte umut kapısı bırakmadan kesin olarak hayır demeyi bilin, vermwek istediğinizi de çabucacık, gecikmeden  verin; böylelikle reddetmenin  inceliğiyle, iyilik yapmanın inceliğini, insanı yücelten bu çifte dürüstlüğü kazanırsınız!

Kitapta önemlice bir yer tutan mektup( 20 sayfa)insanı toplum içinde saygın yapacak temelli öğütlerle, insanı uymaya zorlayıcı buyuruklarla doludur. Yukarda benzerlik kurduğumu söylediğim  Madame de Renal'dan bunları beklemek söz konusu değildir.

Bu kitabın bir özelliği de adı üstüne her hangi bir kuşku ya da olasılık bırakmamasınır. Vadideki Zambak. Vadi, Henriette'in oturduğu güzel, düzenli, bakımlı vadi. Zambak da o vadiye yakışır güzellikteki Henriette. Yazar bunu tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta belirtmiş.

Aralıksız okuyarak Vadideki Zambak romanını bitirdim. Bu romanı nasıl özetleyeceğimi bir süre düşündüm . Felix'in  anlattıklarını bir bütün olarak sıralamak kolay. Ancak arada mektuplar var. Mektuplar, Felix'i kimi zaman tamamlayıcı değil, yanıltıcı ya da bencil gösteriyor. Onları arada mı yoksa ayrı olarak mı özete katmak gerekecek; bunu düşündüm. Yemek yeyip kahveye indim.

Kahvede iki ezeli rakip olduklarını söyleyen kağıt oyuncuları vardı;  bir süre onların konuşmalarını dinledim;  “ Ve gozunu! Al gozunu!  Bi da ve gozu! Nahh gozunu! El bende, cezalısın! gibi tekrarlarla gülüşenleri fazla dinlemek istemedim.

Eve döndüm. Döndüğüm iyi oldu ablam konuşmak istermiş. Kızını nişanlamaya karar vermişler, benim de fikrimi öğrenmek istemiş. Seçtikleri damadı tanımıyordum. Hiç bir yorum yapmadım:

-Anne-babası, ayrıca dedesi varken bana söz düşmez! dedim. Konuşmamız iyi oldu, bu arada ben de  izinli geliş nedenimi etraflıca anlattım. Ali Ağabeyim  salı günü Kırklareli'ye gitmeye  daha  önce karar vermişmiş, ona katılmamı kararlaştırdık. Elimin ezikliğini açık açık anlatmadığım için burkulma ya da kemik çatlaması olasılıkları üstünde durduk. Ali Ağabeyim gelince de aynı konu irdelendi. Ancak ben, okulda doktora çıktığımı, doktorun beni Istanbul'a göndermek istediğini, Istanbul'a gitmek istemediğimi, istemememin nedenlerini anlattım. Bu yolu seçişimi yerinde buldular. Köye gelmeye karar verdiğimden beri olayı, evdekileri telaşlandırmadan  olayı nasıl anlatacağımı çok düşünmüştüm. Onlasrı telaşlandırmayacak bir tavır için  olayı anlatınca rahatladım. Bu, benim için sevindirici oldu, hemen yattım. Yatar yatmaz da uyuduğumu sanıyorum.

Gece bir arada horoz sesleri duyar gibi oldumsa da geçen akşamki gibi sesleri saymaya kalkışmadan sesler kayboldu.

 

30  Kasım  1942  Pazartesi

 

Nasıl olduysa bu sabah  saat  sekizden önce uyandım. Bir süre düşündükten sonra kalkmaya karar verdim. Evde bir yığın kitabım var, onları karıştırdım. Orta Okul döneminin üç okuma kitabı, kaplanmış olarak, etiketleriyle duruyor. Hasanoğlan'dayken Liseli Ali'nin getirdiği İsmail Habib'in Lise 1 Edebiyatı-Geometrisi-Cebiri buradaydı. Bunları okula götürmeye karar verdim. Okuma kitaplarını karıştırdım.

1. Okuma Kitabındaki ilk parçada daha:

“Canımı, canan isterse  eğer minnet canıma;

Can  nedir ki, onu kurban etmeyim cananıma! ”

diye Fuzuli'den bir beyit var.

Bu dizeleri o zaman ne zorluklarla açıklamaya çalışıyorduk. Sanırım Fikret Madaralı Öğretmen aralıklarla bunları onlarca kez açıkladı, açıklatmaya çalıştı.

Üzerinde çok durduğumuz parçalardan biri de Cenap Şehabettin'in  PLEVNE'DEN GEÇERKEN parçasıydı. Yazarın subay olan babası o savaşta ölmüş. Fikret Madaralı Öğretmen o denli duyarlı okumuştu ki, gözlerimden yaş akmıştı. Çanakkale Savaşında ölen Ali Amcamı düşünmüştüm. Onu görmemiştim ama hep anlatırlar, köyde yaşayan yaşdaşlarıyla karşılaştırırlardı. O nedenle ben onu görmüş gibiydim. Fikret Madaralı Öğretmen bu yazıyı okurken Ali Amcam bir daha ölmüştü benim düşlerimde.

Üzümcü de unutamadım bir yazıydı. Ahmet Hikmet Müftüoğlu. Aynı yazarın  Gördes halılarını anlatan yazısını da okudum. Hüseyin Cahit Yalçın'ın yazını görünce güldüm. Bunu okumaya gerek yok, arkadaşlar yemekler bozuldukça anıyorlar. “Sağlam dişi neyleyeyim, yiyecek bir şeyler olmayınca! ”

Schiller'den Kefil de bizi çok etkilemişti. Bu parça gerçekte bir şiirmiş, Fikret Madaralı Öğretmen öyle demişti. Bulsam o şiiri ezberlerim. Aklıma hiç gelmedi  Baş Müfettiş Hayrullah Örs'e sorabilirdim.

Ablam camı tıklattı:

-Çok mu dersin vardı? Ablama yalan söyleyemedim;  “Dersim yok ama eski bilgilerimi gözden geçiriyorum. O kitaplarda olanlar bize her zaman gerekli. Kimilerini öğretmen olunca da okuyup okutacağız! dedim. Ablam, Küçük Ablama uğrayıp uğramayacağımı sordu. Uğramayı düşünüyordum ama okul zamanı çıkıp gelişimi anlatmak kendim için de çok bıktırıcı geldiğinden biraz çekiniyorum. Gene de ablama gitmeye karar verdim. Ancak elimdeyken Lise 1. Sınıf Geometri kitabını karıştırmadan edemedim. Neler var?  sorusuna gene kendim yanıt verdim; neler yok ki? Bakınca tanıdık  gelen Üçgenler, türlü türlü çizimler. Kitap da tam benim istediğim gibi basılmış, çizimler renkli renkli, özenerek çizilmiş, dörtgenler, Bütünler ve ters açılar, açı teoremleri, paraleller, Düzey şekillerinin tanımı, Simtrik noktalar, Üçgen çizimlerin de dört temel öge, daireler, Daireler üzeindeki çizimler, çokgenler, Trapezler, Talesler, figorlar, Öklitler sahiden unutacak mı? Dış açılar, iç açılar, kesişen  kesişmeyen  doğrular, daireler, daire üçgen, daire dörtgen ya da çokken ilişkileri uçup gidecek mi? Bunları neden öğrenecek mişim?  diyen arkadaşların durumuna ben de düşecek miyim? Canım sıkıldı, kendimi çimdikledim:

-Asla o duruma düşmeyeceğim. İlerde, kararlı bir yol seçer, bunları kullanmayacağıma inanırsam o zaman belgi gevşetirim. O oluncaya dek hiç değilse lise kitaplarındaki düzeyi sürdüreceğim. İşte Eşdeğerli Parala-elkenarlar, onların parçaları; Eşek Davaları, Düzgün  poligon, çevre ve iç çemberler, Oran ve orantılar, Benzerlik problemleri, Harmonik Noktalar, Dairenin kareleştirilmesi. . .

Kitapları okula götürmek üzere ayırdım. Verdiğim kararıma sevindim. Ablama gitmeden önce okula Mustafa Ağabeye uğramayı düşündüm. Okula uğrarsam, Muhtar Amcayı da görmem gerekecek. Onları Kırklareli dönüşüme bırakıp  Küçük Ablamlara gittim.

Eniştem evdeymiş, buna ayrıca sevindim. Eniştem evde oluşunu kısaca özetledi:

-Bir iki dönüm sürecek yeri kalmış, onları da nasıl olsa sürebilirmiş. Ali eniştem elini şıklatarak “Bizim yaşamımız bu işte! dolap beygiri gibi dön babam dön! ”dedi. Sonra da, ne düşündüyse “Yaşam, genel olarak böyle aslında, memuriyet de öyle değil mi? ” diye bana sordu. Ablam hemen yardımıma koştu:

-Ona ne soruyorsun, o daha memur olmadı! Az sonra kapıda bir tıkırtı oldu, Emin Ablayı anımsadım. İçimden, “O olabilir! ”diye geçirirken gerçekten o geldi. Beni görünce bir uzun Aaaaaaaaa!  Çekti. “Bilseydim gelmezdim, gelip gelip bir “Allahaısmarladık bile demeden gidene benim sözüm  yok! ”Ben de;  “Sahiden öyle mi yapıyorum? ” diye sordum. Emine Abla bu kez de;  “Şuna bak, yaptığını bilmiyormuş gibi bir de soruyor! ”dedi. Eniştem arab uluculuk yaptı;  “Giderken bize de uğramıyor, Lüleburgaz kaç adımlık yer? Biz onu ayrılmış bile saymıyoruz! ”deyince Emine Abla şaka konuştuğunu tekrarlayarak oturdu. Bu sıralar çok iyilermiş, eşinin hastalığı geçmiş, şimdilerde  turp gibiymiş, çiftini iyi sürmüş, sürdürmüş. Turp gibi benzetmesini sordum. Emine Abla başlını sallaladı;  “Ne bileyim ben, sağlıklı insanlar için öyle söyleniyor. Herkes öyle derken ben şimdi kalkıp soğan gibi mi diyeyim?  deyince hep güldük. Ben, “Pancar ya da patates olmaz mı diyecek oldum. Emine Abla susmadı;  “Onu da senin için söylerim!  Dedi. Arkasında da gülerek, “Soran olursa! ”diye  ekledi. Eniştem katıla katıla güldü. Ablam, kaşlarını çatarak Emine Ablaya baktı:

-Zevzek! dedi.

Emine Ablayı çağırdılar, kalkarken yarın gideceğimi söyleyip özel olarak  “Hoşçakal! dedim. Emine Abla;  “Bak işte böyle yaparsan, gelecek defa dilimden  kurtulmuş olursun! ”dedi. Emine Abla gidince ablam sordu;  “Yarın gideceğin doğru mu?  “Kırklareli'ye gideceğimi, Kırklarelieye atanan öğretmenimiz İlhan Görkey'i göreceğpimi anlattım. Olası bir gece Kırklareli'de kalacağımı, Kızılcıkdere'den döneceğimi, belki orada da bir gece kalacağımı anlatarak günleri doldurdum.

Ablamı daha rahat, eniştemin sağlık durumunun iyi olduğunu görünce sevinmiştim. O sevinç içinde ayrıldım. Köyde pek görünmek istemediğimden Çeşmedere yoluna çıkıp köy dışından eve döndüm. Evde fazla kalmadan kahveye indim. Çanakkale Gazisi Hamza Amca kahvedeydi. Beni görünce ilk sözü;  “Gördün mü o namuzsuz kikirikler şapşal Alamanı gene kıstırıyor. Fizan'a dek gitmesine ne hacet, gir Mısır'a vur İngilizi orada, git sonra ananın şeyine kadar. Yok yok, Alaman gene İngilizin fakına basacak! Hamza Amcanın İngiliz düşmanı olduğuınu bilmeyen yoktur. Çanakkale Şavaşında Domuz Burnu denilen yerde süngü süngüye gelmek üzereyken kolunu kaybetmiş. Anlattığına göre üstlerine gelen İngiliz askerlerinin arkalarında hafif toplar, Türk siperlerine yıldırıcı şarapnel yağmuruna tutuyormuş. Onlardan bir parça kolunu alıp götürmüş. Kolu gitmeden  önce patlayan  topun alevini görmüş ama kendisine çarpan bir ağırlıktan sonrasını bilmiyormuış. İki gün sonra da  tek kollu kaldığını öğrenmiş. Kendisi açık açık İngilizleri cephede ateş yağdıran, merttçe değil hileli savaş yapan riyakar insanlar olarak anlatıyor. Hamza Amcanın düşüncelerini öğrendiğim için Bir gün ona Beyaz Zambaklar Memleketinde kitabından Snelmann'in İngilizler için  söylediklerini okudum. Hamza Amca o gün, beni dinledikten sonra coşarca;  “ Ha valla, bunu söyleyen  ölmüşse nur içinde yatsın. İşte bunu İsmet Paşaya okusunlar. Neymiş Efendim, İsmet Paşa dünyayı parmağında oynatıyormuş. İngiliz parmakta oynar mı? Baksana başlarındaki bidon kılıklı herif Çanakkale Savaşında da baştaymış. Allahın bana bahşettiği kolu koparan imansızdan ben nasıl medet umarım? Umudum  kalmadı İsmet Paşadan “Ayıdan post, İngilizden dost olmaz!” demişler. İsmet Paşa için söylediklerine katılmayanlar söze karıştı;  “Ne yapsın yani, Hitler'le mi dost olsun? ” Hamza Amca  biraz acımsı güldü:

-Ben orasını ne bileyim? Ben, benim derdimi, benim acımı, benim düşüncemi söylüyorum. Kimseye akıl verecek durumda değilim. İsmet Paşa da bir zamanlar İngilizlerin sillesini yemişti. Bunu ne çabuk unuttu. Bak ben unutamıyorum. Demek onun acısı benden azmış. Oysa  yeri geldiğinde baştakiler halkın acısını duyduklarını söylerler. Bakın Gazi, bunu yapmadı. İngiliz Kralı ayağına geldi de o, ona karşılık vermedi. İngilizi bıraksın da Hitler'e mi gitsin ne demek? Neden birilerinin yanına gidecekmiş? Alamanın yanına gittik ya! Koca İmparatorluk onların yanında dağılmadı mı? Dinleyenlerden göz kaş edenler oldu. Pehlivan Ali Lüleburgaz'a gitmiş, oğlu Kadir Köroğlu gazetesi getirdi. Köyde gelenekleşmiş durumda Lülebujrgaz'a gidenler  olabildiğince bir gazete alıp kahveye bırakıyorlar. Köroğlu gazetesi, İngiltere Başbakanı Churchill ile Amerika Birleşik Devletleri Başkanı  Roosevelt'in Türkiye'nin Almanya'ya karşı onların yanında savaşa girmesi  çağrısında bulunduklarını, Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü'nün de “ Bu çağrıyı  önemsediğini, kısa zamanda değerlendireceğiz! ”dediğini yazıyor. Başlığı  okur okumaz  Hamza Amca;  “Al işte! ”deyip kalktı, kendini tutamamış olacak;  “Al şeyimi, vur duvara!  deyip acı acı güldü. O gidince herkes onu haklı buldu. Çançik Ali ise ilginç. bir örnek verdi:

-Çüklerimizden şu kadar bir parça alıyorlar, köpekler gibi günlerce yaygara yapıyoruz. Adamın kolu kopmuş  hey Müslümanlar! Yanmasın da ne yapsın? Yaşamı boyunca kolunun eksikliğini duyuyor. Siz onun  kuyudan su çekmesini gördünüz mü? Maşallah çok güçlü de bir çok işin üstesinden geliyor. Ya bir de zayıf biri olsaydı halipürmelali ne olacaktı?

Oturanların çoğu kalktı. Kalanlar bir süre daha savaşların kötülüğünde, savaşların niçin çıkarıldığından söz etti. Dikkat ettim, söylenenlerin hiç birisi savaş nedeni değil. Şimdiki savaşı çok basit olaylara bağladılar. Mussolini bilmem ne demiş. Hitler kül yutar mı hemen karşısına çıkmış, Mussolini'yi susturmuş. Stalin ikisine de kızmış, Adam ne de olsa Rus'muş. Ruslar oldum olası savaşçıymış. Öyle olmasalar bizimle savaşırlarmıymış. İngilşiz de öyleymiş. Ancak  İngilizler bahane peşindeymiş; dünyanın neresinde bir patırtı kopsa oraya gidiyormuş. Öyle ama adam gene de gidebiliyormuş. Başka biri gitseymiş ya onun gibi. Eh, ara da Faransız da faydalanıyormuş. Fransız ise düpedüz çakal gibi birşeymiş. Tilki kadar bile olamıyormuş. Hiç değilse tilki kümese girme cesareti gösteriyormuş. Melek Mehmegt hemen ekledi:

Yok yahu, çakal dediğin kümes mümes dinlemez, tavuk sesi duysun hiç beklemez girer. Namussuz tilkiden daha kurnazdır. Hemen  tartışma başladı, “Tilki mi kurnaz çakal mı? ”Sonunda çakalın kurnazlıkla ilgisi olmadığı, çok tembel bir hayvan olduğu, o nedenle başkalarının kemikleri yaladığı görüşünde birleşildi. Bu arada ilk çakal savunucusu Melek Mehmet'i çocuklar eve çağırdığından, çakal, savunucusuz kalmıştı. Babam dükkana  girince Kırklareli'den bir şey isteyip istemediğini sordum. Babam gülerek, “Sinemacıya selam söyle, bir ara gene geleceğim , bana yer hazırlasın! dedi. Hasan Amcama uğrayıp uğramayacağımı sordu. Hastaneye gideceğimi söyledim. Babam, Hasan Amcama da selam söyledi. Kahve için alınacakları Ali Ağabeyimin bildiğini anımsattı, kahve kapanmadan ayrıldım.

Yatınca  nedense birden bedenimde bir titreme duydum. Sağ elimle yere dayanmıştım, ondan mı oldu ne? elimdeki dınklama gene başladı. Geçen akşamki gibi parmağımda başlayan  aralıklı sızlama giderek dirseğime dek  azalarak gitti gitti geldi. Uzun süre kaygılandım; niçin durup durup böyle oluyor? Kalkıp, az önce yaptığımı yaptım; İelime dayanarak jalktım. Dınklama sürüyordu ama  bu kez basışımda hiç bir değişme olmadı. Bunu düşünürken uyuduğumu sanıyorum.

 

1  Aralık  1942  Salı

 

Horozlarla uyandım. Gözlerim, gezen ışıklara takıldı. Ablam lamba elinde kapıya geldi:

-Yolda bir şeyler yersiniz, erken çıkın, erken varın! dedi. Toparlanıp  bekletmeden hazırlanıp arabaya bindim. Arabada köyden iki yolcu daha oldu. Birine, uzaktan da olsa bir akrabalık olduğu söylendiğinden dayı diyorum. Bu dayılığın, sonradan öğrendiğime göre  annemle bir ilgisi yok. Babamın annemden önceki (ölmüş) eşinin akrabasıymış. Annem onun yerine gelince iyi ilişkiler sürmüş. Hasan Dayı da bana yakınlık gösterdiğinden akrabalık sürüp gidiyor. Onun  oluşuna çok sevindim. Yanındaki dah çok onun yakını, onu dinlemekten hoşlanan biri. Hasan Dayı askerliğini jandarma olarak Çankırı’da yapmış. Çankırı Ankara arasında yaya yolculuklarını anlattı. Onun deyimine göre durmadan  “Müfreze olarak tutuklu götürüp getirmişler. Günlerce süren yol boyunca tutkluların, tutukluluk nedenleri dinlenmiş. Hasan dayım birinin anlattığını hiç unutamamış, daha önce de dinlemiştim, bir kez daha anlattı. Bu kez anlatınca onun anlattığını değişik şekilde de olsa Tolstoy’un Kroyçer (Kreutzer)Sonatı’ndaki Pozdnichev’n öyküsüne benziyordu. . Dayım, aynı tutukluyu hapisanade de gözlemiş, çok terbiyeli, bilgili, efendi bir insandı! ”deyip  gene iç çekti. . Uzun  tutuklular, bilmem kaç yılda bir yer değiştirirmiş. Çankırı  Tutuklu Evi müdürü onun kalması için araya girmiş ama, durduramamış. Gerekçesi de:

-Bu adamı sıradan bir tutuklu sayıp gideceği yerde incitecekler, yazık olacak! diye üzülmüş.

Kırklareli’ye oldukça erken girdik. Ben hastaneyi biliyorum ama Ali Ağabeyim birlikte gelmek istedi. Öğle paydosu olmak üzereyken yetiştik. Dr Cevdet Bey de Amcamın odasında oturuyormuş. Ali Ağabeyim onu görünce kasketini çıkardı. Dr. Cevdet Bey gülerek:  “İyi hastanın doktoru ayağına gelirmiş. Biz de bu söz ters döndü;

:  “İyi doktorun hastası ayağına geldi! ”diye güldü. . Odasına  geçip hiçbir soru sormadan elimi tutup sıktı. Gözlerini bana dikip:  “Acırsa, ama çok acırsa söyle! ”dedi. önce yüzük parmağımı yokladı. Hiç acımadı. İşaret parmağımı uzun uzun yokladı, sonra sıkmaya başladı. O da acımadı. Uzun parmağımın ucundan tutarak aşağı yukarı oynattı. Güğlümseyip:  “Ne haber? ”diye sordu. İki parmağıyla otasından tutarak oynattı. Tırnağımdan tutup oynatınca  birden titredim. Bu kez. , parmağımı yükseğe kaldıraram bu parmağını azıcık  fazla incitmişsin, ne  oldu? Boks mu yaptın  futbol mu oynadın? ”dedi. Pencere arasında kaldı! ”deyince. :  “Merek etme iyi olmuş. Tırnaklar kurtulduğuna göre, öteki ezikliklerden eser kalmaz. Gençsin, sağlıklı bedenin ufak tefek arızaları kendisi onanır. Zaten daha başta öteki iki parmakta hiçbir arıza olmamış. Orta parmakta tırnak değil de tırnak gerisi birak ezilmiş. (Dr. Cevdet Bey elini yumruk yaparak)Elini böyle yumak yapmayacaksın. Sizin köyde eldivenler vardır, onlardan giyeceksin. Tek parmaklı değil beş parmak ayrı ayrı olanlardan. Parmakların üşümeyecek, burası çok önemli aynı zamanda çok ateşe de yaklaşmayacak! Hemşireyi çağırdı, reçete yazıp verdi. Amcama dönüp birşeyler söyledi. “Biraz evhama kapılma var!” dediğini duydum. Bana bakarak:

-Öğrenciymişsin, nerede okuyorsun? diye sordu. Kepirtepe’de okuduğumu söyleyince güldü:

-A, bu ne tesadüf  öyle? Gitmek istiyorsan gel seni götüreyim. Bir kaç saat sonra okulunun önünden geçeceğim! dedi. Daha önce doktora gösterip göstermediğimi sordu. Doktor deyince dr. Sezai Beyin selamını anımsayıp, söyledim. Güldü;  “Bak bu olmadı şimdi, “Selamlar önce söylenir; değil mi yaaaa!  diye uzatarak amcama baktı.

Hasan Amca dr. Cevdet Beye çok teşekkür etti, kapıya dek uğurladı. Amcam kapıdan dönünce bana, “Senin ki de sahiden büyük bir  şans!  (Dr. Cevdet Beyi kastederek) Bu adam, yerinden bir kez kalkınca babası gelse geri dönüp bakmaz. Hele bugün izinli, İstanbul’a gidiyor. O nedenle  sana söylediği ciddiydi. “İyi doktorun, hastası falan dedi ya! . Adam iyi doktordur, doktorluğuna ya kendi prensiplerinden de ölse vazgeçmez! ” Hasan Amcam:

-Şimdi rahat konuşabiliriz, deyip gülümsedi, “Eee, daha daha nasılsınız? ”Hasan amcam da elime baktı. “Dr. Cevdet Beyin  dediklerini yap, gerisini merak etme! ”dedi. Hemşire biri sıvı biri kuru iki ilaç verdi:

-Önce yaş olan sürülecek. Bir saat kadar sonra çok yumuşamış olan yerlere toz olandan serpilecek. Parmaklar ayrı duracak. İstersem yalnız orta parmayı, hafif bir sargı ile sarabileceğim. Üşütmek ya da terletince ateşe tutmak  yok. Bunları dikkatle dinledim ama aklım Dr. Cevdet Beyin söylediği  “Biraz evham! ”ne demekti? ”

Hastanedeki işimiz  bitince çarşıya indik. İşi köye bırakmadan  Arasta’dan bir el örgüsü eldiven aldım. . Ali Ağabeyim uyardı:  “Eldivenleri siyah siyah seç! ”. Öyle yaptım.

Köşedeki lokantada yemek yerken az öteden  İlhan Görken Öğretmen eşiyle geçti.

Çarşı içinde ellerinde merdivenlerle insanlar dolaşıyor. Baktım, direklere, belli köşelere bayraklar asıyorlar. Karşıda Halkevi bahçesi insan dolu. Ortaokul öğerncileri lacivert giysilerinle  sıra sıra duruyorlar. Duraksadım, “Bugün ne bayramı? deyiverdim. Yakınımızda otuyranlardan biri:

-Milletvekillerimizle Parti Müfettişi geliyor! ”dedi. Hasan Dayı ile komşusu geldi. Onlar da yemeklerini yediler. Bir saat sonra yola çıkma kararı verildi. Ben  Halkevi bahçesine gittim. Burasını çokça kış  zamanlarında görmüştüm. Ne güzelmiş. Değişik renkli çiçekler. Bir süre durup düşündüm, bizim okulun önüne neden böyle güzel çiçekler ekilmez? Babamın etkisinden olacak ben gittiğim yerlerde çiçekleri seçip bakıyorum. Benim arkadaşlarımın hiç birinden çiçek sözü duymadım. Sarmsaklı Çiftliğine gittiğimizde  sayısıs çiçek tarhı vardı. “Ne güzel çiçekler! ” dediğimde bana  aceyip acayip bakanların  yüzlerini görür gibiyim. Gelsinler Halkevi bahçesini görsünler! Hoş, Lüleburgaz Halkevi ya da Belediye parkı da öyle;  arkadaşlar onları da hiç bir zaman görmediler. Okula dönünce Hikmet Öğretmene bunu anlatacağım. Biz öğretmen  olarak köylere gidince sadece lahana, pırasa, kabak mı ekeceğiz? Bizim köye gelcek olan öğretmen babamdan gaha güzel çiçek yetiştiremezse vay onun haline! Babamdan güzel çiçek yetiştiremezse, Mustafa Özdil'den daha iyi arı bakamazsa, Poyraz Mehmet gibi  tatlı karpuz büyütemezse hele, Eğitmen Mustafa Ağabeyden daha  sağlıklı aşı yapamazsa başına gelecekleri görür gibiyim. Belki sonra bunu düşünecek çıkacaktır ama  aramızda şimdilik buna kendini hazırlayan kimse yok gibi. Böyle yazıyorum ya bu güne dek, yani Kırklareli Halkevi parkında oturana  dek bunları ben de düşünmemiştim. Ancak ben daha Alpulla’da okurken Atatürk’ün köşkündeki gülleri görünce bu konuya takılmıştım. Üstelik o zamanlar  okulumuz yoktu, göçebeydik. Oysa şimdi okulumuza yerleştik, bahçelerimiz var, suyumuz bol! . .

Parkın karşısındaki şekerciden, lokum, helva, iğde, keçiboynuzu, üzüm aldım, yola çıktık. Dönüşte konuşmalar, üstünden gittiğimiz yol üzerine oldu. Karşıda gerülmekte olan büyük belde Kavaklı. Geçen yıl oraya gitmiştim. Orası, asker yerleşkesi. Bağımsız, alaylar, tugaylar yanında  özel bir de tüman varmış. Bektaş Ağabeyimin birliği orada. Oradan ikide bir bizim köye cemseler gelir. Bostan zamanı, gelmeler gitmeler bitmez. Çocukluğumda oraya pancar taşıdığımızı söyleyince Hasan Dayı şaştı:

-Sen onları daha unutmadın mı?  “Unutur muyum? Sen nasıl o  tutuklunun acı öyküsünü unutmayıp, gene gene anlatıyorsan, ben de benim pancar taşıma acılarımı anlatıyorum! ”deyince, ikisi birden:

-Elbette anlatacaksın, o acıları biz de unutmuyoruz. O rezaletlerden sonra , “Ne arabın yüzü ne Şam'ın şekeri? ”deyip pancar işinden köyce soğuduk. Oysa köyümüzün toprağı pancar şekerine en elverişli topraklardanmış. Köyün karpuzunun ünü de bundanmış. Aklı başında pancar uzmanları gelip bunu kendileri anlatıyorlar ama, onların  kurumları bizi bir kez o işten  soğuttu. Bundan böyle ısınmak kolay olmayacaktır.

Kahvedeki konuşmalarda kimi zaman kısaca bu tür konuşmalara değinilir ama derinliğine girilmez. Açan  olunca öteden biri hemen;   “Sana  mı kaldı onu düzeltmek?  Soru ile karşılaşır. Arkasından da başkaları kıkır kıkır gülüşerek:

-Bırakın konuşsun, Ankara'dakiler onu dinliyor, karpuz kabuğundan madalya hazırlamışlar, hemen  takacaklar!  türü takılmaları başlar. Kimi zaman da bu takılmalar, madalyayı kimin  takacağı tartışmasına dönüşür. Çok kere de madalyayı ya bizim köyün zurnacısı Topal Yusuf ya da Domuzorman (Hamitaat) köy korucusu Sait seçilir. Bu, karpuz kabuğundan madalya sözü bizim köyün bir  buluşu mu yoksa yaygın bir söz mü?  Kesin olarak   bilmiyorum.

Kırklareli'den çıkarken çeşmenin önünde durduk. Ali Ağabeyim atları suladı. Çeşmenin suyu üstüne konuşmalar oldu. Çeşme oldukça yüksekte. Az ileri doğru iniş başlıyor. Asılbeyli köyünden sonra ise iyice derinleşiyor. Şeytan Deresi denilen suya inince ise  geçtiğimiz çeşme iyice yüksekte kalıyor. Çeşmenin yukarda oluşu üstüne bir çok söz edildi. Sonuç olarak  “Yüce Allahın takdiri! ”dendi. Onların  sözlerine katılmadım. Ancak, Hasanoğlan'ı anımsamadan da duramadım. Belli bir benzerlik var; Orada da köyün içindeki çeşmenin  Allahın buyruğu olarak söylendiğini duymuştuk. Macar Profesör (Bizim Sili Ustamız) bu söze katıldığını, gülerek de:

-Ne benzerlik var, (Kafasını göstererek) Benim kafanın içindekini de Yüce Allah verdi. İşte onun gücüyle ben bu çeşmenin suyunu, şu bayırdan öbür tarafa aşıracağım! deyip köy çukurundaki sudan bir  bölümünü Köy Enstitüsü'nün kurulduğu tepe arkasına (Hasanoğlanlıların Hamurbasan dedikleri düzlüğe) akıtmıştı.

Şeytan deresinde   sabaha göre su biraz daha artmış. Ali Ağabeyim daha önce geçmiş araba izlerini gözleyerek oldukça uzun bir süre kumdan gidip bir yerden karşıya doğru döndü. Oldukça genişleyen bir  su alanından   geçtik. Karşıya geçince ben anımsadığım pancar taşıma  günlerindeki sudan geçme öykülerimizi anlatınca dinleyenler güldüler. Meğer bizim geçtiğimiz yer gene öyleymiş. Dere yatağı orada daraldığı için derinleşiyormuş, Orada başka türlüsü de düşünülemiyormuş. O nedenle de kurulacak büyük bir köprü için orası seçilmişmiş. Buralarda köpru kurulması söz konusu olmamış. Köprü olacaksa buraya en az Uzunköprü örneği bir köprü kurulabilirmiş. Onu da bu hükümet göze alamıyormuş. Söz köprü yapılınca bizim köyün yolunun en az bir saat uzayacağı öne sürüldü. Ben  de  “Olsun, beş yerine 6 saat gidilir! deyiverdim. Hemen karşılık verildi:

-Olmaz, bizim  insanımızs o tür iyilik bilenlerden değildir. İşte Lüleburgaz örneği. Lüleburgaz deresi de taşınca burası gibi olur. Dört adım fazla yürüyerek taş köprüden dolaşmak varken, bu yapılmaz. ya saatlerse çare düşünülür ya da ölüm göze alınıp sele dalınır. Salt bizim köylüler değil tüm köylüler böyledir. Bizim  köylüler hadi hepten cahil diyelim;  Domuzormanlılar da böylerdir. Koca köy, bu kadar okumuşları, paşaları, mebusları  var.

Beş saatlik yolu sıkılmadan geçirip eve döndüm. Küçük Ablam oğlu Saimle gelmiş, eniştem bugün de eydeymiş. O nedenle Saim’in işi bugün de  iyiyiymiş. Saim, şeker lokup payını aldı, yan bakarak yandaki kapıdan öteki çocuklara gitti. Küçük ablam sinirlendi;  “Ne yapmak istiyorsa, buraya gelince eline geçirdiği bir nesneyi, geçip ötekilere göstermek huyunu edindi! ”diyor. Az sonra Saim'den büyük  Yahya ile  yaşdaşıAli Rıza da geldi. Yahya önümüzdeki yıl okula başlayacak. Ablam;  “Daha burada olduğuna göre istediğin zaman bize de gelirsin! ” deyip ayrıldı. Yolda konuşa konuşa rahat geldiğimi sandım ama başımda bir ağırlık oldu, kulaklarımda tıkanıklıklar duyumsar gibi oldum.

Yatağa uzandım. Dr. Cevdet Beyin yakın ilgisi,  şakadan bile olsa:

-Gelirsen, seni Kepeirtepe’ye bırakırım ! demesi çok hoşuma gitti. Gitmiş gibi sevindimse de  bu olanağı kullanamadığım için üzüntüye kapılır gibi de oldum. Gitseydim, okul önünde otomobilden indiğimi görenlere  karşı güzel  bir  caka sacaktım. Böyle bir şansın başka bir zaman çıkma olasılığı hemen hemen yok gibi. Babaeski’deki  Kiremitçi Hasan Amcamın Yeni Bedir köyüne geçen defaki gibi başka bir gelişinde de belki olabilir. Bu arada, Kırklareli’deki  Hasan Amcamı (Foför Hasan lakaplı) düşündüm. Birden  bir  ürperme geldi:

-Onu istemiyorum. Hasan Amcamın bir suçu yok  biliyorum, gene de onun bir sorumluğu olmalı. Çün kü yengeyi defterden sildim. Öyle sildim ki oğlu  Bahtiyar’ı bile  unutmuş durumdayım. Gene de, “ Kırklareli Halkevi parkının karşısındaki iki katlı evleri ara sıra gözümün önüne geliyor! ”Bu kez de öyle oldu. Amcamın bahçesindeki arabalar yürüyüşe kalkmaya başladı. Bir, iki, üç, dört derken kuyruk Kavaklı’ya dek uzadı. Upuzun bir otomobil dizisi oldu. Tren yolundaki trenler gibi arka arkaya arabaların gidip gitmediğini saptamaya çalışırken horozların sesleri geldi. Meğer benim araba dizim bir rüya imiş. Gene de Hasan Amcamın daha çok arabası olmasını dilerken öbür tarafıma dönüp  uyudum.

 

2  Aralık  1942   Çarşamba

 

Geç vakit ablam uyandırdı. Eldivenlerimin elimi sıkıp sıkmadığını sordu. Kendisi kara koyun yününden başkasını örecekmiş:  “Siyahlar da beyazlar gibi çabuk kirlenince parlaklaşık,  sık sık temizlemessen kiri  çok çabuk belli olur, ayıplarlar! ”dedi. Aldıklarımın  ölçü olarak iyi olduğunu, o ölçülerde örülmesini istedim. Gülsüm’ün hemen öreceğini söyledi. Kahvaltı edip kahveye indim. Kahvede bir iki yaşlı komşu vardı. Onlar da hal-hatır sorup gittiler. Babam:  “Cevdet Beye görünmen iyi oldu. Bak kısmet diye buna derler, adam  İstanbul’a gitmek üzereyken ucu ucuna yetişmişsiniz. İyi adamdır ama:  “Nuh dedimi de peygamber, demeyen cinsindendir!  “Aç elini bakayım ! ”demesi bile bir şans! ”babam çok sevinçli. Kaç gün kalacağımı sordu. Okul durumunu anlattım. Okulda öğretmenlerin hep değiştiğini derslerin doğru dürüst başlamadığını, yarım kalan işlerin tamamlanmaya çalışıldığını, Tarım bölümünde nöbetçi olduğumu, izinli ayrılmamı da Tarım Öğretmeni  Hikmet Beyin önerdiğini anlattım:

-Kitap getirdim, onları okuyacağım! dedim. “Okuyacağım! ”deyince babamın çok mutlu onduğunu anlıyorum. Bana taze bir çay yaptı. Biz baba oğul çay içerken C’nin babası Bak, bak, bak!  Baba oğul çay içiyorsunuz! ”diyerek geldi. Damadı asker, izinli gelmiş. Babam da ona gözünaydın! ”dedi. Onlar konuşurken ayrıldım, eve  dönüp özetini yarım bıraktığım Vadideki Zambak'ı aldım. Daha başlangıçta benzetme yapmıştım:

-Bu da İki Yenigelinin Hatırası gibi mektupla yazılmış bir roman demiştim. Söylediğim yanlış değil ama bir biçim değişikliği söz konusu edilebilir. İlkinde mektuplar mektuplara karşılık olarak yazılıyor. Bunda ise mektuplar mektup karşılığından çok kişilerin eleştirileri ya da  yönlendirilmeleri amaçlanıyor.

Romanın  kahramanı Kont Felix de Vandenesse.

Küçük Felix, gözlerini kalabalık bir aile içinde açar. Doğuştan şanslıdır. Çünkü soylu bir aileden geldiği gibi gene soyluların güç gösterileri arasında  yetişir. Her ne kadar  yakın çevresi içinde kendini biraz hımbıl buluyorsa da gene çevresindekilerin kazanımlarını gördükçe geleceğe umutla bakarak gelişir. Daha doğrusu onun için gelişme soyluların yaptıklarını yüzüne gözüne bulaştırmadan yapmak, ailenin geleneksel kazanımlarını sürdürecek bireysel becerileri kazanmaktır. Bu becerileri uzun uzadıya araştırmaya gerek yoktur. Onlar, doğa vergisi gibi kendisinden büyük ağabeylerinde, akrabalarında bol bol vardır. Güçlü bir beden için spor, dans salonlarında alkış toplamak için kıvrak danslar, toplumsal tabaka içinde bol gelirli devlet görevleri, sıradan tartışmalara katılmak için düzgün konuşma v. b. söylenebilir. Üçbeş sözle sıralanabilecek  bu özellikleri Felix kendi diliyle anlatır. Gerçi başlangıçta o, biraz umutsuz gibidir ama Soyluluk şansı onu,  doğal çizgileri içinde  doğru yönlendirir. Nitekim bir gün, derme çatma olarak demeye getirmesine karşın  görkemli bir balo için hazırlanıp kıyı-köşede pineklemesine karşın düşlediği  melek, (Kül Kedisi örneği) gelip yanına oturur. Kuşkusuz Felix (Söylemese de) başka soylu meleklerle  tanışmıştır. Ancak bu, gül dalına konan bülbüldür. Felix bunu kolay kolay kaçırmak istemez. Önüne geçilmez soylu isteğiyle  Meleğin omuzuna ilk öpücüğü kondurur. Ne  var ki  bu Melek, gerçekten melek sıfatına uygun bir güzel insandır. Felix'e göre daha deneyimlidir. Üstelik iki çocuk annesidir. Bu bakımdan Talih Felix'e gülmüştür. Bir olay, belki de çok büyük bir olay hoşgörü ile önlenmiştir. Fransa'nın karışıklık günleridir. 20 yıllık Napoyon Bonapart dönemi sona ermekte, eski-yeni yönetim kampları kırasıya kapışmaktadır. Kökten bir soylu olan Felix doğal olarak  Napolyon  karşıtı olacaktır. Nitekim ;  şatosuna uğradığı Dük:

-Talih yüzüne gülüyor. Bu gece burada kalın. Yemeği burada yiyelim, benimle birlikte şatoya gelin. Kral, sizden, “Genç, becerikli ve sadık! ” die söz etti. Az sonra da:

-O akşam, Danıştay Dilekçe Kalemi Amiri olduğunu Felix kendisi söylüyor.

Felix, düşlediği gibi başarılı bir Kont Felix de Vandensse olmuştur. Ancak sevgilisi Madame de Mortsauf tıpkı  Werther'in Scharlotte' gibidir. Sevildiğinden mutluluk duyar ama, sevdiğini seçmiştir, ondan dönmeyi aklında bile geçirmez. Böylece Felix, ya Werther gibi yaşamını sonlandıracaktır ya da  başka bir yol bulacaktır. Felix, uzun süre bir üçüncü yol seçip oyalanır. Ancak bu  üçüncü yol, sürekli Madame de Mortsauf ya  da  onun kendi deyimiyle  “Felix'in Henriette'i ne çıkar. Sonunda Filip uzun bir mektup alır. Mektup, Felix'e göre Werther'in sonundan farksızdır. Ancak o dışa dönük bir kişilik geliştirmiştir. Çocukluğunda düşlediği, soyluluğun verdiği özgürlük dürtüleri  yardımlarıyla gönül eğleme  denemesine kalkar. Leydi Arabelle ile bir süre gönül eyler. Arkasından Natalie de  Maneville bağlandığını sanır. Ancak, mektubundan Felix'e güvensizlik duyduğunu anladığımız Natalie de  Maneville ondan geçmişiyle ilgili bilgiler ister. İşte bu bilgiler romanın tümünü oluşturur. İlk mektup Natalie, arkasından gelen uzun anlatış, Natalie'inteğine karşılık. Arada, Henriette'in bir anne gibi övüt veren mektubu. Mektup, ustalıkla düşünülüp yerine konmuşltu. Sanırım benim gibi düşünen bir çok okuyucu, Felix'e içinden bir, “Ohhh olsun çekmiştir. Oysa bu bir yanılgı olmaktadır. O uzunca annelik taslayarak yazılan mektu bu yok saydıracak bir ikinci mektup gene  Madame de Mortsauf ya da kendi adılya  Henriette'in elinden çıkmıştır. Bu içinci mektup neredeyse bir dişi Werther durumundadır. Feli'in açıklamadığı ilişkileri ya da Henriette'in daha doyumsuz duygularını içermektedir. Ancak iş işten geçmiştir. Doğanın yasaları onları da cezalandırmıştır. Bu arada bir başka ilginç  olay da  Henriette'in kızı Madeleine'i de araya sokmaya çalışmasıdır. Hele ilk öpüşten başlayan, sonraki ilişkileri özlemle anlatması, Henriette'i ilk mektububda söylediklerinde içtenlikli olm adığını kanıtlamaktadır. Böylece Balzac, sanırım bayanlara güvensizlik örneği olarak Henriette ortaya sürmüştür. Neyse ki, son  mektup daha sağlıklı bir karar vereceğini umduracak   Natalie Manerville'n  gelmiştir.     “Etme bulma dünyası! ” sözünü anımsatmaktadır.

Vadideki Zambak, yazı yazmayı düşüneneler için örnek olacak bir kitap. Tümceleri uzun ama uzun tümcelerle nasıl konuşulacağını öğretmesi açısından örnek alınacak bir kitap. Balzac'tan okuduğum bu 5. roman. Tılsımlı Deri, Goriot Baba, Eugenie Grandet, Köy Hekimi, Vadideki  Zambak.

Vadideki  Zambak  romanı da benim tarih sevgimi depreştirdi. Sefiller, Harp ve Sulh, Kırmızı ve Siyah romanlarında çok sözü geçen Napolyon Bonapart dönemi  olaylarını iyice merak etmeye başladım. Bu andığım üç romanda da Napolyon Bonapart yer yer övülmektedir. Buna karşın Vadideki Zambak kahramanı karşı  tarafa geçmiş görünmektedir. Balzac'ın kendisi ne taraftadır? Bunu da  öğrenmeye çalışacağım. Sefiller'i okuyunca Victor Hugo'yu merak etmiştim, onu  buydum. Victor Hugo'nun babası, Napolyon ordusunda bir  generalmiş. Öte yandan Napolyon, koca Rus ordusunu tarümar edip Moskova'ya girmiş. Tolstoy'un babası da  Rus ordusunda yani  yenilen tarafta  bir generalmiş. Böyleyken Tolstoy, Napolyon'a haksızlık etmemiş, kitabında onu bir kahraman  olarak göstermiş.

Kitrabı kapatınca duraksamadan öteki kitabımı, Cyrano de  Bergerac’ı(Sireno  dö Berjerak)okumaya başladım. Önce bir karıştırdım. Okumasını bilmediğim adlar, parça parça şiirler. Kimileri kolay anlaşılıyor ama bir birine eklemek zor. Kitabın ortalarından  bölümler karıştırdım. İşin içinde bir aşk oyunu sezdim ama ona ulaşmak için çok  bölümler geçmek gerektiğini anladım. Kitabı kapatıp bir güzel uyudum. Akşama doğru uyandım. Kitap altımda kalmış, sayfalar dağılmış, onları topladım. Yeni kitap  altımda kalınca iyice okunmuş kitaplara dönmüş.

Kalkıp kahveye indim. Abbas Amcam kahvedeydi, ona ağabeyinden selam getirmiştim, konuştuk. Şah İsmail’dn ezberlediğim şiiri okudum. Abbas Amcam hop kalktı hop oturdu. Gene de:  “Bunun  Şah İsmail’den olduğunu nasıl biliyoruz? ”diye sormadan edemedi. Liselerde ders olarak okutulan  kitaplarda böyle okutulduğunu anlattım. . Abbas Amcam çok sevindi:  “Bunlar gizli şeylerdi demek açıklamaya başladılar! ”dedi. Şah İsmail’in bir hükümdar olduğunu da tarih kitabı yazıyor, Yavuz Sultan Selimle savaşmış, yenilmiş, bunu da okuyoruz! ”dediğimde Abbas Amcam bu kez diretti:  “O insanlar yenilmez be yeğenim, öyle anlatıyorlar işte. Onlar yenilse haklarında bunca güzel özler neden söylensin? Bu türbeler nede3n gezilsin, nefesler neden söylensin? ”diye sordu. Gene konuşmak üzere konuşmamızı kestik. Halamoğlu Hilmi de izinli gelmiş, Pancarını sökmüş, taşıyormuş, yarın  dönecekmiş. Kahveden çıktım, elimin böyle oluşuna ilk günden daha çok üzüldüm. Her zaman gelince babama su getirme bahanesiyle kuyuya gider, evlerinin önü kuyu tarafına açık olan C’ye görünürdüm. Geldiğimi C’nin duyduğunu biliyorum, onun bu kez  açık açık bakamayacağını da biliyorum Gene de içimde bir huzursuzluk duydum. Eve dönüp kitabın 1. Perdesini(60 sayfa) bir daha okudum. Kitapta, Lüleburgaz Halkevi gibi bir yer. Sahnesi var. Sinemada olduğu gibi insanlar gelmiş. Sahnede tiyatro oynanacakmış. Her türlü insan gelmiş. Hırsızlar, halktan insanlar, ağaların, beylerin çocukları, askerler, satıcılar doluşmuş. Satıcı kızlar bile var. Oyun başlamak üzereyken bir kabadayı oyunu oynatmak istemiyor. İşte bu kabadayı Sireno(Cyrano)Onun oyuna engel oluşu sorun oluyor. Birisi ona karşı çıkıyor. Ona kızan Sirano söylenmeye başlıyor. Ancak onun gizli bir sevdalısı var ama bunu kimse bilmiyor. Kuzeni olan  Roxane! Roxane, varlıklı bir yaşlı adama verilmektedir. Cyrano’nun buna engel olması sözkonusu değildir. Ona için için yanmaktan başka yapacak bir iş kalmamıştır. O da bu yüzden şuna buna çatıp oyalanmaktadır. Ancak kendisi çok okumuş bilgili, güzel konuşan, şarkı söyleyen, özellikle de kılıç kullanan bir yiğittir. Oyun  başlamak üzereyken gelir, oyunun oynanmayacağını söyleyip gelenleri dağıtmaya kalkışır. Bu kolay olmaz. Daha doğrusu kitap bu olayı anlatmaya başlar. Cyrano’nun tavırlarına takılanlara o yanıtlar verir. Verdiği yanıtlar hep düzgün söylenmiş şiirlerdir:

 

……………………………………. .

Sebebi mi? Bir değil, azizim, iki tane,
Evvela Montfleury zavallının biridir;
Ağzını bir açtı mı, havlıyor zannedilir.
Mısraları bir çiçek gibi serpeceğine,
Hamal gibi doldurur cebine, eteğine.
İkinci sebep, bana, şahsıma ait bir sır.

………………………………………

Giderek karşı duranlara sorular sorar:  “Niçin öyle baktın? Burnumu mu beğenmedin deyip, burumn üzerine şiirler söyler. İçlerinden kimileri:  “Burnuna bakmadım! ”dediğinde de Cyrano bu kez “Bu denli büyük burna neden bakmadın? deyip karşısındakini paylar:

…………………………………………

Ne! Neler diyorsunuz? Herif mutlaka kaçık. .
Benim burnum mu küçük?
Allahım!
Muazzamdır,
Öyle eksik değildir, ihtişamıyla tamdır.
Yassı burunlu aptal, küt burunlu budala!
Ben iftihar ederim böyle bir fazlalıkla.

………………………………………

 

Karşısına biri çıkmıştır, onunla düello yapmak ister:

………………………………….

Yalnız bir tavsiyem var muhterem ahaliye:
Mesela içinizde “Asilzadeyim! ” diye,
Biri böbürlenerek burnuma söz atarsa,
O zaman iş değişir. Kibarlar için yasa
Çizme değil kılıçtır.

 

…………………………. .

Bir de kendi yakın arkadaşı vardır. Zaman zaman onunla da dertleşir. Arkadaşı Cyrano’ya aşık oluğunu söyletir. Hem de kime aşık olduğu ortaya çıkar. Cyrano’nun ortalığa çıkıp korkak kalabalığı çil yavrursu gibi dağıtışı Roxane da sevindirmiştir. Roxan hizmetçisini gönderir, Cyrano ile buluşmak istediğini duyur. Roxane yarın Saint-Roch kilisesine gidecektir. Ancak buluşacakları yerin Cyrano’dan sorar. Cyrano büyük bir heyecan içinde  Saint-Honore pasta evini önerir. Bu arada bir başka  haber de gelmiştir. Cyrano karşıtı yüz kişilik bir grup Cyrano’nun yolunu kesmeye karar vermiştir. Haber korkunç bir haber olmasına karşın Cyrano  sevinçlidir. Haber  getirilen Nesle kapısında yapılacak savaşa herkesi seyre çağırır. Oyuncu kızlardan  Cassandre ilk gönüllü olur. Arkasından Cyrano:

………………………………………. .

Hepiniz gelin. Doktor, sen  Isabelle, Leandre,
Hepiniz! Sayenizde karışsın kanakana
İtalyan komedisi, İspanyol dramına!
Gelin biraz şen olsun, bu acıklı temaşa,
Kılıç şakırtısına karışsın  zilli maşa!

…………………………………

Cyrano herkesi Nesle kapısına çağırır ama, yüksek sesle duyurur:

……………………………………

Tekrar edeyim: Bana yardıma gelmek yasak.
Seyir sizin, başka bir şeye yok ihtiyaç.
Tamam mı? Bir, iki, üç! Kapıcı kapıyı aç!

 

Deyince, . büyük bir kalabalık  çalgılarla, oyunlarla Nesle kapısına yürüyüşe  geçmiş olur.

Perde iner. İlginç bir olay, zorlu bir kitap. Adları öğrenmek hemen hemen olanaksız. Bir kaç örnek: Ligniere, Ragueneau, Montfleury, deGuıche, Vişconte, Chrstan, Thalia, Le Clorise, Jodelet, Bellerose…

 

2. Örnek bir şiir:

 

Ya ne yapmak lazımmış?
Sağlam bir dayı  bulup çatmak, sırnaşık gibi
Bir ağaç gövdesini, tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekleyerek velinimet sanmak mı?
Kudretle davranmayıp hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun!  Herkes gibi, koşarak
Yabanın zenginine methiyeler mi yazmak?
Yoksa nazırın yüzü gülecek diye bir an
Karşısında takla mı atmak lazım her zaman?
İstemem eksik olsun! Ricaya mı gitmeli?
…. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Meyhane köşesinde dahi olmak mı hüner?
İstemem eksik olsun! Bir tek şiirle yer yer
Dolaşıp da  herkesten alkış mı dilenmeli?
İstemem eksik olsun!  Yoksa bir sürü keli
Sırma saçlı diyerek göğe mi çıkarmalı?

 

Şiir, çok hoşuma gitti ama gene de tamamını yazmaktan vazgeçtim . Ablam bir kaç kez yemek yememi söylediği için kısa kestim.

Yemek yerken eniştem geldi. Eniştem, kahve konuşmalarını sevmez. “Biz konuşurken yabancıların söze karışmasını sevmiyorum. Orası kahve olduğu için karışanlarıı da haklı buluyorum. Bunu düşündüğümden evde biz bize konuşmayı yeğliyorum! ”deyip çoğunlukla ben köye geldikçe böyle yapar. Bu kez de öyle düşünmüş. Yarın arkadaşlarıyla Lüleburgaz’a gitmeye karar vermişler:  “İki yıldır kasabamızı görmedik, bakalım ne değişiklikler var? ”deyip güldü. Enişteme askerlikte bir değişiklik var mı? ”diye sordum. Eniştem ilk askerliği ile şimdiki arasında dağlar kadar fark var! ”diye başladı, o farkları değil de şimdiki askerliklerinin düpedüz bir savaş bekleme olduğunu, bekleye bekleye o savaşın da olmayacağın inanıldığından düpe düz bir angaryeye dönüştüğünü anlattı. Eniştemin gelişi iyi oldu, kahveye inmeden yattım. Bir süre gene kitaba takıldım. Nasıl bir olay anlatılıyorsa  kılıçlı kalkanlı insanlar ortalıkta kavga ediyorlar. büyük adamlardan, yöneticilerden söz ediyorlar, hırızlar, dolandırıcılar ortalıkta dolaşıyor. Çılgın bir adam yüz kişiyle kılıç kavgasına izleyicileriyle birlikte gidiyor. Düşündüm ama bunu de bir kitap olduğunu anımsaıp güldüm. Üç Silahşörler de böyleydi. Kılıçlar ellerinde dur-sus dinlemeden insanları  öldürüyorlardı. Eniştem yarın olmadığına göre Küçük Ablama gitmeye karar verdim. Dönüşte Çavuş Amcaya da uğrar  bir hatır sorarım. Benim niçin geldiğimi ne denli saklasam da birileri öğrenip iletirler. Kendi görürse sanırım sevinecektir. Mustafa Ağabeye de  Cuma günü  uğrarım. Erkenden uyudum.

 

3  Aralık  1942   Perşembe

 

Ablam uyandırdı:  “Çok uyudun, rahatsız değilsin ya?  diye sordu. Rahatsız değilim de ne yapacağımı pek bilmiyorum. Bunu ablama anlattım. Elim yaralanınca üzerinde pek durmadım. Kısa zamanda iki parmağım geçmiş, okul doktoru ile hemşire  bana:  “Geçmiş olsun! ”bile demişlerdi. Kamber Amcamlara gidince ko nuşurken yengem bana memleketlerindeki bir olayı anlattı. Genç bir bayan  çıkrıkta  parmaklarını  ezdirmiş. Ezik parmakları sarmışlar marmışlar ama doktora göstermemişler. Uzunca bir zaman geçtikten sonra parmaklar kana dönüşmüş, sonra da kestirmek zorunda kalmışlar. Bunu dinleyince telaşlandım. Elimde bir ağrı falan yok ama, doktor işlerde koru dedi. Ne kadar korusam arada gene iş veriliyor, arkadaşlar çalışırken ben kenara çekilemiyorum. Günler sonra bir gece yatarken bu kez bütün kolumun ağrıdığını duydum. Yengemin anlattığını da anımsayınca kaygılandım. Sabah kalkınca okul doktoruna çıktım. Okul dokgtoru beni İstanbul'a göndermek istedi. Hastalanınca İstanbul'a giden arkadaşların çektiği sıkıntıları çok dinlemiştim. Aynı sıkıntıları çekeceğimi düşünerek, Hasan Amcamın hastanede olduğunu söyleyip izin istedim; bana inanıp izin verdiler, ben de geldim. Amacım salt elimi  bir süre okul işlerinden çekarmekti. Gelince babam  da Kırklareli’ye gitmemi söyleyince bu beni daha da sevindirdi. Bunu ben de  böyle düşünmüş o nedenle izin almıştım ama sizi telaşlandırmak istemediğim için doğrudan söylemedim. Gerçekte benim istediğim kendiliğindn oldu. Şimdi çok rahatım, kitaplarımı okuyorum. 4. günüm geçti bile, kalan 4 günü de  böyle kitap okuarak geçireceğim. Ablam güldü:  “Yat kardeşçiğim, nasıl olsa iş zamanı değil, kar-kış yok, yiyeceğimiz de var. Tam zamanıdır, dinlen! ”dedi. Kavun, karpuz, üzüm olduğunu, bunların bir bölümünü beni düşünerek sakladığını söyledi. Güzel bir kahvaltıdan sonra  önce Köy Odasına Çavuş Amcaya uğradım. Çavuş Amca kısa bir rahatsızlık geçirmiş, şimdi iyi olduğunu söyledi. Bir hafta  izinli olduğumu söyleyince gene gelmemi tembihledi, söz verip ayrıldım. Kahveye girmeden Küçük Ablamın yeni evini görmek istedim . Eve girerken  dikkatlice (Alıcı gözüyle) baktımAblacığım yalnızlıktan kurtulacağı gibi gün güneşlik içine çıkmış olacak. Evin yeri  çok  havadar!  “Havadar  da  ne demek? ”Düpedüz Istrancalara karşı. İlk göze çarpan  Karaman Bayırı denilen (Halk arasında Maya Dağı olarak anılan MAHYA TEPESİ)tepeler. Kurudere ile Üsküpdere yeşillikleri,  karşı sırtlar göz önünde. Ablamlar, babam hep burada. Saim dedesine rahatça gidip gelecek. Bir Emine Ablayı bırakacak, ondan uzakta kaldığına üzülecek derken Emine  Abla  ile Küçük Ablam birlikte geldiler. Ablam takıldı:

-Siz  bir birinizile haberleşiyorsunuz galiba, buraya  gelirken yalnız yola çıkmıştım, önce biriniz sonra da ikiniz  takıldınız! deyince Emine Abla beni, ben de onu gösterdim:

-O beni görmüştür! Hayır, “O beni görmüştür! Emine Abla  gene de açıklama yaptı; kardeşine çıkmış, iyi, bir rastlantı ablamı gelirken görmüş, takılmış. Evi çoktandır görmek istiyormuş. Çok beğendiğini söyledi. Ev üzerine başlayan sorular giderek gene okuldaki kızlara arkasından da  başta  bayan öğretmenlerle dayandı. Sevdiği, dinlemekten hoşlandığı olayları bildiğim için en ufak olayları abartarak anlattım. Örneğin Hamitabat’tan bizim okula atanan Cemile Öğretmeni kırk yıllık tanıdıkmış gibi anlattım. Orada nasıl karşılandığını, herkesin onu çok güzel bulduğunu söyleyince, “Emine Ablanın:

Domuzormanlılar onu nasıl bırakmışlar? demesi ilginçti

Saim önce   biraz yan baktı, az sonra  sırtıma tırmandı. Alıp onu bahçeye çıkardım. Saim güvercinlere alışmış. Onların, kahvenin arkasındaki giriş yerlerinde sıralanışlarına, durmadan uçuşlarına ilgiyle baktı. Grup olarak sesli uçuştuklarında nedense seviniyor. Hava çok güzel.

Ablamla Emine Abla eve yerleşim tasarıları kurarken köydeki yaşamı düşledim. Kentlerde caddeler, pazarlar, sinemalar, balolar, düğünler, bayramlar. Köylerde ise hiç değişmeyen belli olaylar sürüp gidiyor; köpek havlamaları, karşıdan karşıya atılan insan haykırışları, çocuk sesleri, tavuk, horoz kukurikuları, kedi miyavlamaları, …Bizde  de bunlara ek olarak GÜVERCİNLER! . .

Bizim okuldan ayrılan Ramazan’ı düşündüm, gidip bulsam, iyi karşılar mı? Yoksa bunu kötüye mi yorar? İyi karşılamayacağını düşünüp içeri girdim. Emine Abla aşağı eve (O, eski eve dedi) gelip gelmeyeceğimi sordu. Gelirsem bana sevdiğim yiyecekler gertirecekmiş. Çoktan kütüklerden koparılmış ama taze gibi, az kabukları kalınlaşmış tatlı üzümler. Üzüm sevdiğimi biliyormuş, bunu gülerek söyledi. Nerden bildiğini sordum. Verdiği yanıt ilginç:

-Güzel şeyler anlatanlar tatlıyı severmiş. Ben de anlattıklarımı çok tatlı anlatıyormuşum. Ondan biliyormuş. Hem bunu söyledi hem de güldü. Ablam bir ara duraksadı, Ermine Ablanın yüzüne baktı:

-Deli kız! dedi. Ablam öyle deyince ben azıcık duraksadım. Bu sözün bir ucu bana doğrulmuş olabilir mi? Duyarsız davranmam doğru olmaz. Edindiğim izlenimlere  göre Küçük Ablam  biraz huzursuz. Bir bahane uydurup gene gelmek üzere ayrıldım. İyi ki ayrılmışım, kahve yönüne bakarken Mustafa Ağabey bana seslendi:

-Okuldayım, gelir misin? diye sordu”Sevinerek! ” deyip gittim. Hoş beşten onra hep bildiğimiz olayları bir daha konuştuk. Müfettiş Hamit Gürsel’in, Gezici Başöğretmen Mehmet Turan’ın bizim okula geldiklerini anlattım. Mustafa Ağabey de bizim öğretmenlerin, okul Müdürümüzün neden ayrılmış olabileceğini sordu. Bu konuda hiç bir bilgimin olmadığını görünce gülerek öyleyse benim söyleceklerime sakın inanma, bunların hiç birinin aslı olmayacaktır! ”dedikten sonra. sözde İsmet İnönü okula gelince okulda kimseyi bulamamış, hemen  orada okul müdürüne, “ Kendine yer beyen! ” deyip ayrılmışmış. İsmet İnönü’nün gelişini bildiğim kadarıyla anlattım. Mustafa Ağabey memnun oldu, birlikte kalktık, o  eve, ben de kahveye indim. Halamoğlu Hilmi gelmiş, onunla buluştuk. Hilmi:

-İki yıldan fazla oldu  doğru dürüst konuşamadık!  Deyip söze başladı. Kızı yanında, parmağının biri de ağzında. Adını sordum:

-Avvvvi gibi birşeyler söyledi, Meğer  “Avniye! ”demişmiş. Az sonra  da ağladı. Hakkındaki konuşmalarımızı beğenmemiş. Hilmi götürüp eve bıraktı. Uzun süre konuştuk. Eski olayları anmak ikimizin de hoşuna gidiyor. Tüm çocukluğumuz birlikte geçtiği için konuşacak çok ortak yanlarımız var. Hilmi, Şoförlük dahil bir çok teknik bilgi kazanmış. Zaten köyün demir işlerini o yapıyordu. Askerlikten sonra işi genişletecekmiş. Gene görüşmek dileklerimizle ayrılırken beni bir akşam çağırdı. Eskiden de çağırıyordu. O zaman bir başka amaç güdülüyordu. Bu kez öyle bir amaç olamaz. Gene de ben bir umut kırıntısı yaşatıyorum. Bakalım!  Eve dönüp hemen  yattım. Ablam, Emine Ablaya neden “Deli Kız” dedi. Yoksa daha önceki olaylarla ilgili konuşma yaptılar da ablam benim adıma üzüntü mü duydu. Ya da ablam  Emine Ablanın tavırlarından kuşkulanıyordu da bu kez  kesin bir karara mı vardı?  Öyleyse ben bu kez Küçük ablama bir daha gitmeyeyim. Gelecekte zaten Emine abla buraya sık sık gelemez. Zaman içinde gelip gitmeleri tavsar. Böylece varsa kuşkular ortadan kalkar. Matematik problemi çözer gibi ileri geri gidip dönerek  konuu iyice düşündüm. Sonunda kendi kararsızlığımı da iyice anladım:  “Ben vazgeçemiyor gibiyim, kararsızım. Kararsız olunca insanları kandıyor gibi bir izlenim bırakıyorum. Benim kararsızlığım karşımdakini de kararsız yapıyor. O nedenle karşılıklı ilişkiler sağlam yere oturmuyor. Bu salt burada değil öteki, ilişkilerde de böyle. Karşımdakine inanılır bir güven veremiyorum.

 

4  Aralık  1942   Cuma

 

Bu sabah erken kalktım. Kalkar kalkmaz kitabın 2. perdesini okumaya başladım. Merak ediyorum; Cyrano gerçekten  100 kişi ile karşılaştı mı? Ablam kahvaltıya çağırdı. Ben atıştırırken  ablam, bana birden evlenmem konusunda ne düşündüğümü sordu. Önce yadırgar gibi yaptım ama çabuk toparlanıp:  “Okulumu bitirmeden bunu düşünmüyorum! ”dedim. Ablam senin için yaş geçmesi önemli değil, haklısın! ”dedi. Dedi ama sanki sözü bimemiş gibi bir durum sezdim; bekledim. Ablam gene bana baktı:  “Sen nasıl karşılayacaksın, bilmem ama biz Gülsüm, için planları yaptık gibi. Köylerde kızların bir an önce başlarının bağlanması gerekiyor. Ayrıca bize çalışacak insan gerekli. Gülsüm evden gitmeyecek, damadımız bizim oğlumuz gibi bize gelecek. Şimdilik hesabımız böyle; senin bu konuda fikrini öğrenmek istedik! ”Gülsüm’ün tam olarak yaşını sordum. Gün hesabıyla 16’sı içindeymiş. Ben de:  “İyi öyleyse, siz damat ararken o da  yaşını doldurur! ”dedim. Bu kez ablam:  “Yok, yok damat hazır durumda! ”deyince sordum:  “Kim, ben tanıyor muyum? ”Ablam tanımadığımı, damat adayının Kızılcıkdere’de doğup büyüdüğünü, ama babasının bizim köyden gittiğini, Ali Ağabeyimin de çocukluk arkadaşı olduğunu anlattı. Olayı iyice kavramış oldum. İş kotarılmış durumda, başkalarından öğreneceğime onlardan duymuş olayım diye ablam bana muştulamış oluyor. :  “Hayırlı olsun ablacığım! ”deyip sustum. Kahvaltımı bitirince odama girip kitabın ikinci pardesini okmaya başladım. Gülsüm 16. yaşındaysa ben de 20. yaşımda olmam gerekiyor. Ablam her zaman 4 yaş aramız olduğunu söylerdi. “Senin nüfus kaydın yanlış yazılmış, sen Yunan giderken doğdun! ”der, çok tekrarlanan bir olayı anlatırdı. Yunan ordusu tüm  Trakya’yı 1920 sonbaharında işgal etmiş, 1922 yılı sonbaharında da boşaltmış. Bu boşaltma sırasında ayrılan işgalciler, özellikle de  işgalci askerlere yataklık yapan yerli işbirlikçi Rumlar, asker kılığına girerek Tarakya halkını giderayak soymuştur. Bu soygunlar, çekileceklerini anladıklarında başlamış, ayrıldıkları saate dek sürmüştür. Özellikle geceleri köyleri basan yağmacılar, ne bulursa  aldıkları gibi savunmasız insanlara acımasızca işkence de ediyormuş. İnsanlar, hiç değilse gece baskınlarında yapılan bu  acılardan kurtulmak için geceleri gruplar kurarak köyden uzak, yol geçmeyen yerlere çekilip geceyi orada geçiriyormuş. İşte bu sıralar ben ya yeni doğmuş, ya da bir iki aylıkmışım. Ancak çok ağlayan, sesi çok, yaygaracı bir bebek olduğumdan  geceleri sesimi yağmacı Yunan askerleri duyar çekincesiyle   babam annemle beni  alıp daha uzak bir korunağa götürürmüş. Bu durum, 1922 son baharında   kasım ayı ortalarına dek sürmüş. (10 Kasım 1922 Lüleburgaz Kurtuluşu). Bu olay, ailedeki herkes için bir  kesin bir zaman dilimi olarak kalmış: ”Yunan askeri çekilirken doğdu! ”Bir başka kanıt ise adımdır. Bunu ben de sık sık andım, birkaç kez ayrıntılarıyla arkadaşlara da anlattım. Annem, ilk eşi Çanakkale Savaşında şehit düşünce babamla ikinci evliliğini yapmış. Annemin iki kızı babamınsa dört oğlu varmış. Annem, iki kızının gelenekler dolayısıyle ayrılıp gideceğini, babamın oğullarının ise ne de olsa bir üveylik duygusu taşıyacağını düşündüğünden bir oğlu olmasını dilemekteymiş. Babama da:  “Bir oğlumuz olursa yaşlılığımızda bizi, ikimizi de ayrımsamadan  bakar! ”diyormuş. Böyle bir  dilek sürecinde doğmuşum. Doğunca  adım için o günlerin ünlülerinin adları sıralanmış. Savaşı kaybetseler de halk katında henüz yıldızları parlayan Enver, Cemal paşalarla, gösterdikleri başarılarla yıldızları parlayan Mustafa Kemal, İsmet Paşalar. Enver, Cemal, İsmet, Kemal adları için  seçim yapılmaya çalışılırken Tekirdağ/Kılavuzlu köyünden Bektaşi Dedeleri bizim köye gelmiş. Bizim köyden evli olduğu için yanlarında bulunan  babamın yakın dostu Vahit Lütfü Salcı ad koyma olayını  birlikte oldukları Dedelerden rica etmiş. Dedelerin yaşlısı severek kabul etmiş. Beni kucağına alıp duasını okuduktan sonra söylenen adları duymazdan gelip kulağıma:  “Halil İbrahim! ”diye seselnmiş. Bekleyenlere de:

-Memleket yokluktan kırılıyor, Düşman  nasibimize engel oldu kıtlık içinde kıvranıyoruz. Oğlunuz uğurlu gelsin, Halil İbrahim bereketi için dua edelim! ”demiş. Gerçekten o yıl, 1922 yılı Trakya’da Kıtlık yılı olarak adlanmış, daha sonraki yıllarda hep Kıtlık Yılı olarak anılmış. Ben ilkokulu bitirene dek de nüfus kağıdımdaki doğum tarihi kimsenin dikkatini çekmemiş. Sonra da babam:  “Daha iyi askerliğini daha erken yapar! ”deyip geçiştirmiş. Böylece benim doğumum, ( O günleri  anımsayanlarca yanlış sayılmakla birlikte) geçerli olan nüfus kaydı olduğundan gerçek söylemler, ne yazık ki, söylenti olarak   kalmak durumundadır.

Ablamla konuştuktan sonra nedense Cyrano’yu bıraktım. Kitap onun adını taşıdığına göre, sanırım tapacağı kavgada ölmeyecek. Zaten konuşmalarından anladığıma göre Cyrano da  D’Artanyan gibi  kılıç kesmeyen birisi olacak. Fransız kitaplarında, daha çok eskilerde sanırım, kılıçlı kavgalar var. Rus kitaplarında da  kılıçtan söz ediliyor ama o denli çok yok. İngiliz yazarlarında ne vardı?  Biraz düşündüm. Çok İngiliz kitabı okumadım. İki Şehrin Hikayesi, Dorian Gray’in Portresi, Bahtiyar Prens kitaplarını okudum(Charles Dickens-Oscar Wilde)

Okumaktan vazgeçip kahveye indim. Babam beni bekliyormuş, gezmek istersen Eski Bağa kadar gidip gelelim! ”dedi. Benim de aklımdan geçmişti. Bağlara hastalık gelmiş diye bir söz duymüştum. Geçen yıl da konuşuldu ama geçen yıl iyi bakım yapılamadığından söz ediliyordu. 2 ağabeyimin birden askere gidişi işleri aksatmıştı. Salt bu da değil tüm çalışabilir erkekler asker olduğundan köyde  iş süren insan azalmıştı. Bizim köyde dışardan işçi getirmek diye bir alışkanlık yok. Tanımadık insanlara köyde kolay kolay iş verilmez. O nedenle geçen yıl bağlık tek bir kazımla kalmış sonraki bakımlar yapılamamıştı. Babam, bunları konuşarak çok sevdiği bağın bozulması durumunda yerine yenisinin zor   yetiştirileceğini anlattı durdu. Üzümleri konuştuk. Babam şarap için papas karası, pekmez için yapıncakları, yemek içinse Çavuş üzümlerini önerdi. Bizim Kerpirtepe için Papaz karasını önerdi ama, onun da yemeye pek gelmediğini, yenmesi için en erken şimdilerde, toplanması gerektiğini(Babamın sınırı, Cumhuriyet Bayramı. )söyledi. Olabilen üzümler toplandığından bağın görüntüsü benim bildiğim eski durumundan farksız. Ancak ben böyle deyince babam güldü:  “Üzüm vermedikten sonra bağı ne yapayım? Kütükler yabanlaşmış olarak kalınlaşıyor ama amaç iri çubuk değil, bol ürün. Bu bağı kurtarmak için en az üç kez derin kazıp, kaçak fışkınları temizlemek gerekir. Babam “fışkın” deyince birden duraksadım: ”Fışkın nedir? ”Sordum. Babam çok önemsedi, eğilik eğilip bana fışkın gösterdi. Kütüklerin en canlı dalları. O dallar, üzüm verecek şekilde usturuplu kesilen yerlerin altından pırtlayıp kökün suyunu çekerek büyüyormuş. Her kütükte böyle bir iki fışkın çıkınca bağın kökü bozulurmuş. Babam durdu bir de öteki meyve ağaçlarında anlattı. Ahlattan aşılı armutlarda aşının altından çıkan dalları gösterdi. Gerçekten onlar daha canlı ama meyve denilen nesnele onlarda yok. Fışkıyı   öğrendim ama  bu yeni bilgim üzüntülü bir bilgi kazanımı oldu. Babam,  sanırım gezmek istiyormuşi, etrafı göstererek:  “Gezmek için en uygun  mevsim; ne soğuk ne sıcak; ne de yağmur-çamur var! ”diyerek gezme  istediğini belli etmiş oldu. Bunu anlayınca bir gün de Harman Gölü denilen en uzak tarlalarımızın olduğu Kavakdere köyü tarafına gitmeyi önerdim. Babam uygun  gördü:

-Yarın da oraya gidelim! ”dedi. Ancak babam nedense uyardı:  “Orası buranın iki katı yoldur, unuttunsa anımsatmış olayım! ” dedi. Babam böyle deyince birlikte yaptığımız bir gece yolculuğunu anımsattım. O yolculuğun sonucunu konuşmamıştık. Babam sordu:

-Sahi o ekmek alıp döndüğünde işler istediğin gibi oldu mu bari? ”diye sordu. Babamın sorduğu yolculuk İsmet’le Yusuf Asıl’ın ekmek kavgası sonucu benim gece köye gidip ekmek almamdı. İlhan Görken Öğretmenden izin almak için hava kararınca Lüleburgaz’a gitmiştim. İlhan Görkey Öğretmen izin vermedi. Geri dönmeyip gece köye gittim. Evde tepsi ekmeği yokmuş ablam komşulardan bana bir tepsi ekmeği buldu. Bu kez babam:  “Gece yarısı oldu, seni yalnız göndermem! ”deyip gemici fenerini alıp benimle Lüleburgaz Bağlığına dek geldi. Şafak sökerken babam köye döndü ben de Bağlık sırtında Lüleburgaz’a inip kalk zili çalarken Kepirtepe’ye ulaşmıştım. Nöbetçi olan Selçuk Öğretmen benim Lüleburgaz ya da Yeni Bedir köyünden gelebileceğimi düşünmüş çağırıp bunu sordu. Açık açık yalan söyledim:  “Yeni Bedir köyünden Kamber Amcamın ekmek gönderdiğini, görmesinler diye oradan aldığımı anlattım. İnanmadı ama inanmış göründü. Bana ortadan bir öğütte bulunmuştu: Savunması zor  makbul olmayan davranışlara kalkışma, sonunda  ya mağlup ya da mahcup olursun! ”demişti. Babama bunu anlattım. Ekmeğin makbule geçmediğini, kanlı bıçaklı kavga eden İsmet’le Yusuf’un  bir gün sonra  sarılıp öpüştüklerini babama anlatamadım. O benim içimde acı-tatlı bir olay olarak kaldı. Amacım sevdiğim iki arkadaştan birine zarar gelmemesiydi. İkisi de zarar görmedi. Yorgunluk benim üstümde kaldı. Bu arada babama da bir  gece yürüyüşü yaptırmış oldum. Babam, İsmet’i sever. Bilmeden İsmet için  20 km . yürümüş olması bence helal sayılabilir. Bunu babam bilmiyor ama İsmet biliyor. Bundan böyle her  “Koca Enişte” dediğinde sesine bir teşekkür ekleyeceğini biliyorum.

Eve dönünce ablam söyledi, Hilmi gelmiş:  “Dönünce bize gelsin! ”demiş. Az durduktan sonra onlara gittim. Hanife Halam, beni görünce ağladı. Her zaman oğlu askerde olduğu için ağlıyordu. Oysa bu kez oğlu burada, bu ağlayışı bana göre hoş olmadı. Daha doğusu sağlıklı bir ağlayış değildi. Neyse bir süre içeriye gidip geldi gülümsedi. Yaşlandığını, kendini tutamaz olduğunu, üzüntüleri  gibi sevinçlerine da  diretemediğini, ağlayarak rahatladığını anlattı. Hilmi’nin küçük kızı geldi halamın kucağına oturup eliyle ağzını kapattı. Halam başta olmak üzere  hep güldük. Biz konuşurken kızı ile C geldi. Hilmi’nin bir numara yapacağını   bilir gibiydim ama askerlerin izinli oluşlarından  bu kadar çabuk olacağını beklemiyordum. Herkes birşeyler söyledi. Ben de:  “Burada eskiden de toplanıyorduk. o zaman da bu kadar kalabalıkmıydık? ”diye sordum. C yüzüme baktı:  “Sen yalnız yalnız dolaşıp döndüğünde burasının daha da kalabalık  olduğunu göreceksin! ”dedi. Hanife Halam benim yerime konuştu:  “Olur mu öyle şey, o  hep böyle yalnız mı gelecek? ” diye sordu. Ben konuşulanları duymazdan gelip küçüklere sol elimin  iki parmağını oynatım. Saim’le oynarken onu öğrenmiştim. Çocuklar, karşılarında parmak oynatılınca bir süre ilgileniyorlar. Sol elimi kullanmam C ‘nin dikkatini çekti, eldivenli elimi sordu. Hanife Halamın da soracağını biliyordum, olayı anlattım. Orta parmağım dışındakileri eldiven içinde oynattım. Ben cam çerçeve yapmaktan söz edince C iyice  ilgilendi:  “Okulda onları da mı yapıyorsunuz? ”diye sordu. İyi ki sordu, bundan yararlanarak ben, bizim okulun -bana göre- gerçek işlevini anlattım. Bina yapmamızın zorunlu olduğunu, yeteri kadar bina yapınca o işlerin öteki işlere döneceğini, oradan çıkanların köylerde gerekli tüm araç-gereci en  kullanışlı şekilde yapacağını anlattım. Gene de ben köye dönmek niyetinde olmadığımı, olabildiğince daha yüksek okullara gitmeye çalışacağımı söyleyince Hilmi de aralarında olmak üzere Hanife Halamın dışındakiler biraz kuşkulu baktılar. Hanif Halam bir :  “Aamaaaan! ” çektikten sonra:  “Ne varmış burada? Git oku da kurtul şu ağır işlerden. Hasan’la Mithat’ı görmüyor musun? ayaklarını çamura basmadan  yaşayıp gidiyorlar işte! ”dedi. Hasan dediği, Hanife Halamın kardeşi Kırklareli’de Hastane Müdürü. Mithat ise Hasan Amcamın çocukluk arkadaşı, İstanbul’da yaşayan ünlü Simavi ailesinden. Arkadaş olarak Hasan Amcamdan ayrılmamak için Kırklareli’ye gelmiş, orada çalışmakta. Halam, onların görünüşteki yaşamlarını toprakla çalışanlardan daha rahat bulduğunu sık sık söyler. Onlar da iki genç insan  sık sık köye gelip yaşam  biçimlerini köydekilere göstererek özendirirler. Örneğin bisikletlere atlayıp gelirler. Kırklareli’ye giden köylüleri görünce yakınlık gösterirler. Özellikle  Hastanede görevli Hasan Amcam  rahatsızlanıp giden ya da hastasını götürenlere yardımcı olur. Oysa o bunu bir görev olarak yapmaya çalışır. Öncelikle hastanede görevlidir, ayrıca  bir tanışma durumu vardır. Ancak köydeki konuşmalarda bu, evrile çevrile rahat yaşama dönüştürülür. Hanife Halam da sanırım işin salt bu tarafını görüp ona göre değerlendirme yapıyor. Çok isteyerek gitmeme karşın söz uzadıkça sıkıldığımı anladım. Yeni bir konu çıkar umuduyla C’nin kızına  gene  parmak oynaktım. Nedence çocuk vaveylayı kopardı. İyi ki uzağında oturuyordum. Bu denli  ağlamasını  kasıtlı çimdiklemeye yorabilirlerdi. Çocuk, bir yeri kırılmış gibi ağladı. C takıldı:  “Kızım seni sevmedi, sen onu ilk gördüğünde güzel bulmamıştın, o onu unutmadı! ”deyip kalktı. Kalkınca çocuk sustu. Giderken bir daha  parmak oynattım, bu kez de kıkır kıkır güldü:  “Barıştık! ”dedim. Bu kez de o gidiyor, diye Hilmi’nin kızı ağlamaya başladı. Ben de kalktım, tekrar gelmek üzere izin isteyip ayrıldım.

İkinci perdeyi merak ediyordum odama kapanıp okumaya başladım. ”Nesle Kapısında 100 kabadayı toplanmış, gelecekleri bekliyor! ”duyurusu yapılmıştı. Öteki grup daha da kalabalıklaşarak sabah olur olmaz oraya gitmeye  karar aldı. Gidilecek yer gerçekte kebapçı-pastacı Ragueneau’nun dükkanıdır. Oldukça açıklık bir yerede yolların kesişik noktasındadır. Konuklar için  yeyip içilecekler hazırlanmıştır. Dükkanın sahibi Ragueneau masaya  oturmuş  yazı yazarken, değişik işlerden gelenler olmakla birlikte içlerinda ünlü ünsüz bir çok da şair çıkar gelirı. Onlar  kavga için değil ama şiir yarışması yapma niyetindeydiler. Başka izleyiciler de katılarak sabah gittiler. Ancak dünkü söylenen 100 kişilik kabadayı taifesinden kimseyi göremezler. Yazı yazan dükkan sahibi Ragueneau yazısını bırakıp çalışan garsonlara bakar. Garsonlar sıra ile ellerindeki yiyecekleri överler.

 

1. Garson: ”Ala bir meyveli nuga!
2. Garson:  “Ala kremalı! ”
3. Garson:  “Sülün! ”
4. Garson:  “Çömlek kebabı! ”

 

Garsonların sözlerinden  hoşlanmıştır, şiir  düzeni içinde konuşur:

 

………. Sanki gümüş bir halı
Gibi şafak serildi kap kacağın üstüne!
İçi ndeki Tanrıyı sustur Ragueneau sen yine!
Rübap zamanı değil, şimdi kebap zamanı.
Söyle bir gözden geçir bakalın şu dükkanı!
 

 

Yemek şiirleri  sürdürürken Cyrano da gelir. Gelir, diyorum ama anlaşıldığına göre o daha önce gelip  kendisini bekleyenleri çil yavrusu sürüleri gibi dağıtmıştır. Çarpışmadan iz olarak  parmağının birinde bir sıyrık kalmış. Kavga oldu mu, olacak mı?  soruları sorulurken bu kez şairler gördüklerini anlatırlar. Birisi:

 

Nesle kapısında öyle kalabalık vardı ki,
Yol bulup geçemedik…Bir başkası:
Seki mendebur sanki
Kılıç yutmuşlar gibi kaskatı kaldırıma
Serilmiş yatıyordu!

 

Deyince Cyrano kendi kendine konuş: ”Bak tam anımsayamadım, ben yedi saymıştım! ”der. Çevresindekiler konuşur. :  “O koca çeteyi bir kişi kaçırmış! ”Cyrano konuşulanlarla ilgilenmez, bir mektup yazmak ister. Bir aşk mektubu. Mektup Roxane adlı bir güzele yazılacaktır. Mektup yazılır ama Roksan’a verilmesi tartışılır. Sonunda o  sorun da  çözülür. Şiirli konuşmlar sürer. Dükkan sahibi şiir olarak bir pasta tarifesi söyler:

 

Evvela çalkalayın hem kabarta kabarta
Birkaç yumurta;
Hasıl olan köpüğe ilave edin sonra
Oldukça koyu
Portakal suyu;
Biraz da tatlı badem sübyesi ardı sıra
Kalıba yerleştirin dikkatlice hamuru
Yanlara doğru
Biberle badem koyun ve sonra ihtimamla,
Fazla kaçmasın,
Ölçüyü kısın,
Biraz da likör varsa, akıtın damla damla.
Köpüğü   de, efendim, sonunda edin boca.
Kalıp dolunca,
Hemen fırına atın. Az sonra çekin geri:
Ve afiyetle yeyin bademli şaheseri!

 

Tüm konuşmacılar şiir dili ile konuşurlar. Cyrano onlarla da boy ölçüşür. Uzunca bir süre böyle geçerken Roxane’ın dadısı gelir. Roxane da maskeli olarak gelmiştir. Cyrano heyecanlanır. Roxane çok güzeldir, Cyrano’yu över. Çocuklukları birlikte geçmiştir. O günlerden kalanlar tekrarlanır. Geçmişte Cyrano Roxane’ı hep korumuştur. Roxsane bunu söyler arkasından da gene   bu koruma işinin sürmesini rica eder. Cyrano bunu severek yapacaktır, ama merak eder kimden? Oysa bu korunma eskisi gibi Roxsan değil Roxane’ın sevgilisidir. Cyrano içinden yıkılır ama belli etmez. Roxane’ın svgilisini koruyacaktır. İçine bir kuşku girer: ”Ya dün gece ölenler arasındaysa? ”Baron de Neuvillette! Roxane Cyrano’dan söz alınca sevinir. Dün geceki  kavgaları sorar:  “Demek 100 kişiyle kavga ettiniz, ne güçlüsünüz:  “Ne zormuş sizi yenmek! ”der ayrılır. Cyrano’nun durumunu düşündüm. Bu bir kitap, anlatılan da 1680 yılları. Ama gene de insanları anlatıyor “Cyrano’ya benzer insanlar yaşıyor! ”deyip düşündüm. Cyrano burnun büyük oluşundan sevilmediğini düşünüyor. Oysa burnu büyük olmayan  nice insanların da başına bu tür olaylar geliyor. Benim başıma gelenler de onlardan değil mi ki? A için düşüncelerim tümüyle uçtu. C için üzülemiyorum, çünkü bunda  ne benim ne de onun bir suçu olmadı. Ben bunu biliyordum, o da bunu kanıtladı. Sonrakiler için bir sözüm yok. Münevver Hemşire ile Süheyla Öğretmeni gördüğümde ikisi de sözlüydü. Bunlara söyleyecek bir sözüm yok. İş gelip Röslein’e dayanıyor. Ya o bir gün Roxane gibi gelip:

Hemşerim, bana yardım edeceğine söz vermiştin, arkadaşıma da aynı yardımları yapar mısın? ”derse. Derse de değil, yapacaksın! ”deyip yüzüme bakarsa, ne diyeceğim? Ben, Cyrano gibi şair de değilim silahşör de. Besbelli bakıp kalacağım. Acı acı güldüm. Az düşündükten sonra kendi kendime sordum:  “Peki ben ne yapmalıyım? ”Sık sık düşünüp  yüz kez verdiğim kararı tekrarladım:  “Röslein falan yok, karşılaşınca  bir iki söz konuş, geç. Eğreti ya da  ne olduğuınu tam anlamadılım yakınlaşmanın yararsızlığını artık anla! Hele bu kitabı okuduktan, Cyrano’yu tanıdıktan sonra da anlamazsan, Mahmut Ağabeyimin çok kullandığı sözü anımsa, kendi kendine  söyle:

Teneşirde anlarsın!

Kalkıp kahveye indim. Dün Lüleburgaz’a gidenler  aldıkları gazeteleri kahveye bugün bırakmışlar; Köröğlu, Karagöz, Son Posta, Akşam, Cumhuriyet. Sıra ile karıştırdım. Yeni vergiler geliyormuş. Bunu söyleyince kahvedekiler sordu:

-Kimden alacaklar bu vergileri, halkın elinde para mı var? Eski vergileri veremiyoruz! diye söylenenler oldu. Son Posta’ya göre bu vergiler, çok kazananlardan alınacakmış. Kahvede bir tartışma başladı;  “Para yok, demek ne yarar sağlar? İşte pancarları götürüp teslim ediyoruz. Bizim paylarımızı oradan alıverirler, onlar için zor mu? Olurdu –olmazdı tartışması  uzunca bir süre gitti. Eğitmen Mustafa Ağabey geldi. O bu  haberi geçen gün de okumuş, açıkladı; bu vergi  tarım çalışanları için değilmiş, büyük tüccarların gelirleri sınırlandırılacakmış. Örnekler verdi, toplu olarak yıllık süt alanlar, mütahitlik yapan alım-satımcılar, kuyumcular v. b. gibi büyük zenginlerden çok vergi almak için düşünülüyormuş. Bizim komşumuz Furtun Şerif Enişte bana takıldı:  Sen daha tam olarak gazete okumayı  öğrenememişsin, bunun nedenini bana söyleyebilir misin? ”diye sordu. Sorunun  gerçek amacını anlamıştım ama ben gene de  alttan almayı yeğledim. Okulda sürekli gazete okumadığımızı, bu nedenle gazete okumayı öğrenememiş olabileceğimi, bu kadarcık okumamı bile buradaki bilgilerime borçlu olduğumu anlattım. Konuşmamı alçak gönüllülüğüm yoranlar oldu. Ancak Mustafa Ağabey gerçek nedenini açıkladı:  “Gazete haberleri, değişik ağızlardan duyulmuş konuşmaları, gazete görevlileri kendi düşüncelerini de katılarak yazılır. Haberleri yanlış yazan gazeteler olursa sorumlu görevlileri onları uyarır. Bu kez doğrusu  bir öncegi haberden farklı çıkar. Sürekli okumayanlar bu değişiklikleri izleyemediği için farklı bilgiler almış olur. İşte öğrenciler gazete anlamamaktan değil sürekli gazete izlememekten dolayı kimi haberlerin yorumlarında yanılabilirler! ”

Konu savaşlara döndü. Wermacht Stalingrad sokaklarında çarpışmayı sürdürüyormuş. Rus askerleri de Stalin’in adını taşıyan kenti bırakmak istemiyormuş. Hemen söz bize döndürüldü:  “Haklılar, biz savaşa girsek, Ankara’yı bırakır mıyız? ”Konuşmanın üstüne Kolsuz Hamza Amcam geldi. Gür sesiyle birden:

-Bizi bırakın şimdi, çok şükür savaşta değiliz. Ama  savaşanlara bakalım; bu kadar Avrupalınını hangisi Alamana karşı bu benim başkentim, sen buraya giremezsin! dedi. “Lafla peynir gemisi yürümez! ”derler. Bizim payıtahtımıza 93 Savaşında Rus gelip dayandı. Öteki düvellerin(Devletlerin) zoruyla İstanbul kapılarında durduruldu. Balkan Savaşında da Bulgar kopilleri Çatalca'da ( Gene  7 düvelin  zoruyla) durduruldu. Seferberlik sonunda bu kez o yedi düvel dediğimiz cenabet gavurlar, kendileri gelip Dolmabahçe Sarayına topları çevirdi. Güçlüysen senin olmazın olur. Güçlü değilsen senin olmazın olmaz, elin güçlü gavurusunsa her dediği olur! Bir süre herkes sustu. Arkasın da Ya!  ya!  ya !  ünlemleri sıralandı. Gazetelerde Afrika Savaşları da vardı. Almanlar, Kuzey Afrika Fransız sömürgelerini  uçaklardan indirdiği askerlerle işgal etmiş. Bu kez de Kuzey Afrika Müslümanları eleştirildi. Müslümanların her zaman savaşlardan kaçtıkları, Seferberlikte(1. Dünya Savaşı) bizim askerimizi  arkalarından hançerlediklerinden söz edildi. Bunları benim bilemeyeceğimi söyleyen çıkı. Hamza Amcam hemen yanıt verdi:

-Yaaaa, sen öyle bil, o senin benden duyduğunu, bunları o zamanları harfiyyen(Dosdoğru, sıcağı sıcağına) yazanların kitaplarından okuyordur! deyince herkes dikkat kesildi. Falih Rıfkı Atay’ın Zeytin Dağı kitabını okuduğumu, orada Arapların ihanetlerinin yazıldığını, yazarın o savaşta bulunduğunu anlattım. Ayrıca  tarih, Türkçe derslerinde yeri geldikçe öğretmenlerin anlattıkları, Yaban romanı ile o günleri anlatan şiirleri ders olarak görüyoruz! ”dedim. Hamza Amca bu kez çok rahat olarak, önce güldü arkasından da:

-O şimdi isterse bize, çoğumuzun bildiği ya da bildiğimizi sandığımız Balkan Savaşı üstüne bilmediğimiz bir çok şeyi de anlatabilir! dedi. Bu kez sessizce duran yaşlılardan Arabacı Ali:

-Biz ne biliyoruz ki? Gelip gidenden alınan birkaç lafla koca savaşlar anlatılır m? Şimdi burada duyduklarımızın yarısı bu kapıdan çıkınca, öteki yarısı da sabah olunca uçup gidecek! Buna da:

-Yaa! , ya! , ya!  ünlemleri eklendi. Mustafa Ağabey gülerek:

-Sağlık olsun, bize ne mutlu, bunları savaşsız günlerde konuşuyoruz! deyince Hamza Amca bu kez:

İsmet Paşa’ya şükredelim, o  pişkin İngiliz Soytarısına kanmadı, yalvarmasına, sahte göz yaşına aldanmadan elinin tersiyle itip savuşturdu! Buna da. :  Ya! , ya! , ya! , ünlemeleri atıldı. Hamza Amcamın anlattığı olay, İnönü ile İngiltere Başbakanı  arasındaki  ünlü   buluşmaya bir değini olduğu biliniyordu. Mustafa Ağabey izin isteyince  konuşmalar kesildi. Şerif Furtun Enişte ile birlikte çıktık; yolda durdurup durdurup bana tembihte bulundu:

Sakın köye dönme. Bu tatlı konuşmalar iki akşam sonra senin için çekilmez olur, elindeki olanakları  iyi kullan. Benden duymuş olma babanın da düşüncesi bu. Onun bu konuda içi rahat, o senin dönmeyecveğini düşünüyor, sakın onu yanılmış duruma düşürme! dedikten sonra arkamı okşayıp ayrıldı. Eve girerken karşı tepelere   baktım. Karanlıkta görülmeseler de ben onları görmüş gibi oldum. Gerçkten başka yerlere gidince buralarını özleyecek miyim? Evdekiler çoktan uyumuş, sesizce yatağıma uzanıp  yattım. Uzun bir gün geçirmiş gibiyim. Bu günkü olayları  sırasıyla bir  daha gözden geçirdim. Küçük Ablam, oğlu Saim. Hanife Halam, oğlu Hilmi, eşi Şehriban, kızı Avniye, C, cici kızı, ablamın   evlilik düşleri kuran kızı Gülsüm, Emine Abla, kolsuz Hamza Amca, Eğitmen Mustafa Ağabey, Arabacı Ali, daha niceleri hepsi bir arada gibi ama hepsi ayrı ayrı insanlar. . Şimdi ben buradayım ama arkadaşlarım Kepirtepe’de. Oysa ben şimdi hepsinden ayrı olarak yatağımdayım. Ayrılınca da böyle olacak! Bir :  “Öffff! ”çekip gözlerimi kapadım.

 

5  Aralık 1942   Cumartesi

 

Saim gelmiş. İçerden ona soruyorlar:  “Dayın uyanmış mı?  Sesi çıktığı kadar bağırıyor:  “Uyanmamış! ”Bu arada cama dokunma da oldu. Uyandım. Saim olduğuna göre Küçük Ablam gelmiştir, deyip kalktım. Saim şimdi sık sık geliyormuş. Ablam, “Ara uzayınca başlıyor huysuzlaşmaya! dediBen de yakında kendisi gelecek. Kapıya  çıkacak, evden birisi kahveye giderse ona takılıp kahveye gidecek; kahveden eve gelen olunca da eve  döneb lecek, dedim. Bir süre Saim üstüne derken öteki ağabeylerin oğullarını konuştuk. Hepsi benim gibi okuyacakmış. Saim’in kulakları öbür tarafta, oradan ses gelince o tarafa geçti. Ağabeylerimin çocukları daha büyükçe ama hep birlikte kahveye gittiklerinden babam onları bir birine ısındırmış, büyüklük küçüklük yok, bir süre çok  uyumlu oynuyorlarmış. Ablamlar kendi aralarında konuşmaya başlayınca Kitabın 2. Perdesinden kalan bölümü okudum. Cyrano, nun Roxane giderken söylediği sözü anımsadım. Roxane, Cyrano’nun dünkü  cesaretini anlatırken:

“Ne zormuş sizi yenmek!

Yüz kişi…. Ah, geç kaldım…Hem de ne cesaretle! ” deyince Cyrano, selamlayarak:

“Dünkü cesaret nedir bugünküne nisbetle! ”

der. Böylece, Roxane karşısında ezilip büzüldüğünü anlatmak ister. Roxane bunu anladı mı acaba?

Cyrano’nun  büyük bir grubu kaçırması, üstüne üslük Cyrano’ya göre  yedi, görenlerin anlattığına göre ise sekiz kişiyi öldürmesi duyanları hem şaşırtmış, hem de coşturmuş: büyük bir kalabalık. Cyrano Roxane gidince bir süre dalgın durur. Bu sıra  dükkan sahibi Ragueneau gelir. Arkasına dönüp  başkalarını da çağırır. Büyük bir kalabalık dükkana doluşur. Dahası karşı dükkanlarda da yığılanlar vardır. Onlar da çağırılır. Şenlik yapılacaktır. Ancak önce Cyrano bu şenliğe katılmak istemez. Bür süra tartışılır. Cyrano dünkü olaydan söz edilmemesi koşuıluyla katılacağını bildirir. Bu arada askerler de gelmiştir. Bunlar arasında o önemde  kahramanlıklarıyla ün yapmış  Cadet birlikleri vardır. Cyrano bunları bilir, komutanlarına dönerek şiirsel bir konuşma yapar:

 

Bunlar Gaskonya beyleri,
Başlarında Castel-Jaloux
Atıcı, atak, serseri,
Bunlar, Gaskonya beyleri.
Beyzadelerin derbederi,
Armalı, menşurlu, tuğlu,
Bunlar, Gaskonya beyleri
Başlarında Castel-Jaloux
Boştur hepsinin kemeri,
………………………
Fakat bıyıkları burulu.
 

Cyrano’yu dinleyen komutan  de Guiche gelir ona güzel sözler söyler. Aynı zamanda o da bir şiir severdir. Öte yandan ünlü  Başbakan  Richelieu’nun yeğenidir. Amcasına söyleyip Cyrano’ya yardım  ettirmek ister. Cyrano buna razı olmaz. Daha doğrusu, kendisini öyle yüksek makamların yardımına layık görmez. Bir tartışma başlar. Ötekiler de söze karışır. Aralarında biri olan Le Bret açık açık Cyrano’ya:

 

Daha az nobran olmaya çalış!
O zaman para, şöhret! . . .

 

 

der. Bu kez Cyrano biraz öfkeli olarak sorar:

 

Ya ne yapmak lazım?
Sağlam bir dayı bulup çatmak sırnaşık gibi,
Bir ağaç gövdesini, tıpkı sarmaşık gibi,
Yerden etekliyerek, velinimet sanmak mı?
Kudretle davranmayıp, hileyle tırmanmak mı?
İstemem eksik olsun!  Herkes gibi, koşarak
Yabanın zenginine methiyeler  mi yazmak?
Yoksa nazırın yüzü gülecek diye bir an
Karşısında takla mı atmak lazım her zaman?
İstemem eksik olsun! . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

…………………………………………

Diye uzun bir şiir okur. Şiir tarışmaları uzar gider. Bu arada Cyrano’nun düğün  geceki kavgası gene konu olur. Cyrano dayanamaz anlatmaya kalkar. Ancak her söylediği söze bir kulp takan bir çaylak  peydah olmuş gibidir. Cyrano ne derse o genç karşıdan bir burun sözü ekler. Oysa Cyrano burun sözünden kendine hakaret kaygısı içindedir. Bunu herkes bildiğinden onun yanında kimse burundan söz etmez. Bu genç bu yapılmayanı yapmaya kalkışmıştır. Cyrano söz gelimi:  “Birinin  kulağını! ”deyince  genç hemen :  “Ötekinin burnunu, diye yapıştırır. Sonunda Cyrano dayanamaz, çevresindekilere işaret eder. İnsanlar birden dışarıya çıkarlar. Cyrano gence yaklaşır. Kesin kararlıdır, gence unutamayacağı bir ders verecektir. Gencin yakınına gidince  adını sorar. Genç, Roxane'ın sevdiği Baron Christian de  Neuvillette’tir. Cyrano bu adı duyunca yumuşar, kendisini Roxane’ın kardeşi olarak tanıtır. Sarmaş dolaş olurlar. Kavga bekleyenlerin bakışları arasında onlar konuşurlar. Genç Roxane’a layık olamadığından söz eder. Ona güzel mektuplar yazarak kendini sevdirmek istediğini  düşünmesine karşın bunu beceremediğinden yakınır. Cyrano bu konuda deneyimlidir, ona söz verir. Ayrıca kendisinde aşk mektubu olarak yazılmış çok örneklerin olduğunu söyler. Dışarı çıkanlar geri dönerler. Kavga beklenirken barış olmaından herkles mutlu olmuştur. Hele Cyrano’nun barışçıl tavırları onu sevenleri derecesiz sevindirmiştir. Öyle ki oradakilerden biri:

Bizim kurt, kuzu oldu, Hem de öyle ki burnunun
Sağına vurdunuz mu, solunu çeviriyor!
Bir  başkası:
Burnundan bahsetmeye artık izin veriyor.

diyerek durumu açıklar. Bu konuşmalar sürerken perde iner. Daha önce okuduğum tiyatro kitaplarından çok  farklı bir kitap ama bu farklılık, Cyrano’nun sözlerini tekrar tekrar okuyunca daha iyi anlaşılıyor. O bunu burnu yüzünden söyler gibi yapıyorsa da  okuyana da bir şeyler söylüyor. Sevgili seçme de “Dengi dengine” diyen şarkıdaki gibi herkesi uyarıyor. Sanırım Cyrano:

-Her yönüyle dengini seçmezsen sonra acı çekersin, benim gibi! demek istiyor. Bu salt erkekler için değil  bayanlar için de geçerli. Özellikle romanlarda bunlar çok anlatılıyor. Madam Bovary, Anna Karanina, Kırmızı ve Siyah’ta Madame de Renal hep bu yanlışın  acısını çekmişlerdir. Onlar kadar ileri gitmeyrnleri de çoktur. Bizim köyde bile biraz gözlense böylesi bulunur. Kızın gönlü olmadan yapılan evliliklerde bunları bulmak hiç de zor değildir. Sanırım Emine Abla da bunlardan biri…Kendi kendime sordum:  “Ben ne yapacağım? Ailelerinin evlendirdiklerini kusurlu buluyorum. Köy yerlerinde rahat rahat bakışarak, konuşarak evlenenler çoğunlukla kaçıyorlar. Kaçanların çoğu gene aldanmış oluyor. Küçük Ablam bu konuda  en yakın örnek. Eniştemi sevdiğini söylese de, eniştemin uzun süren askerliği sürecinde çektikleri onda sevgi mevgi bırakmadı sanıyorum. Saim için zaman zaman  söylediği ninnilerde bunlar açık açık belli oluyor. Kimizaman ninniler şen şakrak sürüp giderken kimi zaman acıklı söylemlerle ağıtlara dönüşüyor.

. Kitabın 3. Perdesini okuyup kahveye gittim. Kahvede pancar şirketi çekiştiriliyordu. Domuzormanlılara bir sınırlama yokmuş. Oysa bizim köylüler için yeni duyuru yapılmış, “Bir gün arayla beş araba! ”Boş bnulunup sordum:

-Domuzormanlılara kısıtlama olmadığını nereden biliyorsunuz? Onların milletvekili varmış, o varken o köye kimse “Höt! ”diyemezmiş. İnadım tuttu:

-Milletvekili Zühtü Akın Ankara’dan gelip Şeker fabrikası işlerine neden karışsın? Biz konuşurken bizim köylülerin söylemiyle Domuzormanlı bana göre Hamitabatlı iki kimse geldi. Birisi köyün saygın insanlarından, Tahir Ağanın Mehmet diye  anılır. Kızı  N. Okul arkadaşımdı, kişiyi ben o açıdan da tanırım. Hoş beşten sonra konuyu açtım. Adamlar yana yakıla anlattılar, koskoca köyden gün aşırı 10 araba istiyorlarmış. Bizim köyün sayısını öğrenince küplere bindiler. Sinirli sinirli de sordular:

-Ne o, oradakilere arada karpuz marpuz mu taşıyorsunuz? . Mehmet Amca beni öğrenciliğimden beri tanır, konuyu değiştirip sorular sordu. Köylerinden Cemile Öğretmen bizim okula alınmıştı; ondan yakındı. Yerine başka öğretmen verilmemiş, onu söyledi. Onlar gidince kahvedekiler, benim konuya dönüp onları mahcup edeceğimi beklediler. Ben hiç oralı olmadım. Hamitabat köyünden bizim okulda   6 öğrenci  olduğunu, biri benimle öteki dördünün de benden bir yıl sonra öğretmen olacaklarından söz ettim. Ne düşündülerse bizim köyden Ramazan’ın okuldan ayrılmasını eleştirdiler:  “İşte bak bir iki yıl içinde köyüne öğretmen olarak gelecekti, dediler. Suçu da büyükannesine yıktılar. Bu kez de o sözlerine takıldım:  -Ramazan’ın babası var, neden babaannesini kusurlu buluyorsunuz? Kadın, erkek işlerine karışıyormuş. Bu kez de ona karşı oldum. Yetişkin bir erkek varken  yaşkı kadın işlere karışıyorsa, o bu işlerden sanırım daha iyi anlıyordur. Atalarımız:  “At binenin kılıç kuşananındır! ”demişler. Öyleyse erkeklerden de kendine düşen işleri yapamayanlar çıkıyor, salt kadınları eleştirmek doğru değildir! Karşılıklı bakışarak:

-Eyvah eyvah, hanımlar duymasın, kendilerini savunduğunu öğrenirlerse senden güç alıp   bize karşı duracaklar! diye gülüştüler. Bu akşam öteki konuşmalarda da biraz terslerine gittim. Sonunda Cumhuriyet Gazetesinin bir başlığını anımsadılar:

-Hem nalına hem mıhına! deyip beni övdüler. Doğrunun yanında olmanın meziyet olduğundan söz ettiler.

Yatınca bir süre bunları düşündüm. Bir kaç gün sonra gideceğim için önemsemiyorum ama sürekli kaldığımda aynı direnmeyi yapabilir miyim? Bunu kendime sordum. Okuduğum kitap bunu bana anlayacağım ölçüde anlatıyor. Sürekli savaşmak için çok güçlü olmak gerekiyor. Köy öğretmeni  nasıl çok güçlü olur? Kepirtepe’deki müdürümüzü çok güçlü sanıyorduk. Oysa bizimle rahat bir konuşma ortamı bile bulamadan ayrılıp gitti. İlhan Görkey Öğretmen de öyle. Geçen gün gördüğümüzde  Hasan Amcam bile İlhan Görkey Öğretmeni göstererek:

-İlhan Bey sizin oraya gitmişti, bilmem niçin onu gene geri gönderdiler! dedi. Geri gönderme sözü nedense benim içimi burkuttu. Amcam öyle dedi ama bilmiyor ki en güzel yere, en rahat olarak ayrılan gene oydu. Demek insanlar, gerçek olayladr bilmeden yakıştırma değerlerle insanları küçümseyebiliyorlar. Seyhan/Haruniye’ye giden Faik Bakır Öğretmen, Elazığ’a giden Latif Yurtçu Öğretmen, Konya/İvriz’re giden Salih Ziya Öğretmen, Kayseri/Pazarören’e giden Fikret Madaralı Öğretmenler için kimbilir neler demişlerdir. Köydeki öğretmenin  iki köy öteye gönderilmesi yıllarca eleştiri konusu olabilir.

Parmaklarımla sayarak kaç gündür böyle rahat yattığımı  hesapladım. Daha doğrusu hesaplayamadım; bir günüm kaldığını anlayınca üzüldüm; ne çasbuk bitti?  Pazartesi günü de sayılacak mı? Sonunda kesin karar verdim: Pazatesi günü okulda olurum. O zaman daha  2 günüm var demektir. Cyrano’yu yarın bitirebilirim. Koca burun Cyrano! Bakalım ne olacak sonu? O güzel kız o  çaylak oğlanla evlenecek mi? Bence evlenecek. Cyrano istediği kadar yansın!

 

6 Aralık  1942   Pazar

 

Kendim uyandım benim saat 8’00 bir haftadır ayarlanmadı, çok ileri gidiyordu. Kahvedeki saatla uymuyor. Babam eski saate alışmış değiştirmiyor. Ayarını da güneşe göre yapıyor. Ancak babamın saatine göre kendim hesaplarsam saatim okul saatinden çok farklı oluyor. Zaten babam saate saat olark bakıyor, dakikayla falan pek ilgilenmiyor. Pek ender olarak çeyrek, genel olarak da  yarım saat ölçüleriyle konuşup geçiyor. Üstelik babamın iki saati var, biri cep saati; köstekli dediği uzun zincirli Serkisof. Öteki altın sarısı büyükçe çalar saat. Kurunca , dakika tutmadım ama sanırım bir dakikadan fazla çalıyor. Küçüklüğümden beri bu saatin çalmasını bekler severek izlerdim. Bu çalınanın bir de adı vardı: Çobanın Şarkısı. Bunu birkaç kez babama sormuştum:

-Neden Çobanı’ın  Şarkısı? Bunu  babam da sevmiş hep merak etmiş; gelen gidene sormuş. Özellikle bando da klarnet çalan, Dar-ül Müzik’te okumuş olan Hasan Amcam bunu soruşturmuş ama bir iz bulamamış. Hasan Amcamın arkadaşı Mithat Bey ise İstanbul’a gittiğinde Kapalı Çarşıda benzeri bir saati bulup satıcısından sormuş. Çevre komşudan gelenler de dahil  bu parçanın adını bilememişler. Bunu dinledikten sonra babam bunu aramaktan vazgeçmiş. Yeni Yazıya geçilince bizim köye Fahri Bey adlı bir öğretmen gelmişti. Onu ben de anımsıyorum. Çünkü bana ilk alfebeyi o öğretmişti. İşte o Fahri Bey:  “Bu, Çobanın bir parçası demiş. Fahri Bey de müzikten anlarmış, İstanbul Türkocağı’nda müzik çalışmalarına katılmışmış.

Asım Öğretmen gelince ilk soru olarak bunu seçtim. Saatın öyküsünü anlattım. Çoban Şarkısı deyince Asım Öğretmen bana Tevfik Fikret’i okurken Fikret Madaralı Öğretmenin açıkladığı Bir İçim Su şiirinde geçen Güzel  Çoban şarkısını söyledi. Onun olmadığını ben biliyordum, Parçanın piyano çalınır gibi çaldığını söyleyince Asım Öğretmen gülerek:  “O  Chopen’dendir;   siçin köylüler  Chopin’i çobana çevirmişlerdir. Deyince ben de güldüm. Gerçekten saatteki sesler  kesin piyano çalınışını andırıyor. Öğretmene:  “Saati getireyim, dinleyin! ”dedim. Öğretmen gerek yok, İstanbul’a gittiğimde Kapalı Çarşı’ya uğrar dinlerim! ”demişti. Akordiyon almaya gittiğinde dinlemiş. Gerçekten Chopen’in bir dakika süren bir parçasıymış. Ancak öğretmenin konuştuğu saatçı bunu biliyormuş, öğretmen dinleyince o söylemiş: Chopin’den bir Nocturne demiş. Ayrıca bir de başka adı varmış:  “Yağmur! ”Bunları anımsayınca Saati eve getirip  dinlemeye heveslendim. Onun sesiyle çocukluğumda nasıl zor uyanırdım, onları anımsadım. İlkokula 4. 5. sınıflardayken hep o müzikle kalkardım. Bir bakıma da bir türlü kalkamazdım. Benim için ayni zamanda bir eğlence oluyordu. İlk çalınca uyanırdım ama hemen kalkmazdım. Nasıl oluyorsa biraz daha uyuyup kalkarım, der yatmayı sürdürürdüm. Saatin çalış biçimi de ilginçtir:  “Dınnnnnk! ”diye biter. İşte orasını iyi duyar hemen kalkardım. Bunu anımsayıp gülüyorum. Bunlar  okula gittiğim her sabah oluyordu. Topu topu bir dakika süren bir müzik içinde bunlar olup bitiyordu.

Ben kendi kendime bunları düşünürken babam geldi, Harman Gölü tarafına gidecektik, gidelim mi? ”diye sordu. Hemen hazırlandım. Hava güzel, güneşli. Ancak güneş yakmıyor. Saat tam 11’00 de yola çıktık. Yolumuzun üstünde, köyün tam üst tepesinde babamın  bir büyük ağabeyi Mehmet Amcamın mezarı var. Mehmet Amcam Bektaşi Dedesi olarak bilinir. Sağlığında, mezarının oraya kondurulmasını istemiş. Kendisine büyük saygısı olan köy halkı da  onun isteğini yerine getirmişler. Önce oraya  gittik. Mehmet Amcamın oğlu Abbas Amcamla kızı Hanife Halam özellikle Mehmet Amcamın mezarını temiz tutup çevresini çiçekliyorlar. Belli günlerde de köyden birileri gelip geceleri mum yakıyor. Babam bu mum yakma işine karşı olmakla birlikte engellemeye kalkmıyor. “Birileri böyle düşünüyor, bu ilanihaye sürmez, bir gün gelir, bundan vazgeçerler! ”dedi. Oradan Köylülerin Koca Koru dediği ormanın kıyısından Kanlı Geçit denilen yere  gittk. Kanlı Geçit, oradan geçen derenin  dönemeç yaptığı bir yer. Derin bir çukurluk. Çukurluğun çevresi oldukça sık meşelik. Bu meşelik, ta Abdülhamit’in Çiftliği zamanından kalmaymış. Üç köyün sınırı noktasında: Çeşmekolu-Deveçatak-Kavakdere. Köy  ortak topraklarının birleştiği nokta. Bizim köyün Kırklareli’ye gidiş yolu oradan geçiyor. Balkan Savaşından önce Trakya’da değişik adlarda Çeteler türemiş. Bu çetelerin çoğu Bulgar kaynaklı olmakla birlikte Türk adları taşıyormuş; Hüsmen Çetesi, Müslim Çetesi gibi. İşte o dönemde bu geçitte çok baskınlar olmuş. Bu baskınlar salt bizim köylüler için değil, o zaman bu yoldan geçen Lüleburgaz-Kırklareli arası  kervan ya da benzeri topluluklara karşı yapılmış. Olayların  başlangıcında bizim köyden kuşkulanan o zamanki hükümet sorumluları, köyü gözetim altına almışsa da olayların  giderek arttığını görünce esas kaynağının ta Istrancalara kadar gittiğini anlamışlar. Durum giderek yaygınlaşmış, yığınla asker dağılıp sıkı izlemeler yapılmış. O zamanların ünlü valilerinden Hacı Adil Bey bu konuda çok çaba göstermiş, çetelerin kökünü kazımaya çalışmış ama bu arada kendisi de çete baskınana uğrayıp  yaralı olarak kurtulmasına karşın yanında oturan oğlu şehit olmuş. Balkan savaşı olunca Trakya iki yıla yakın tümden boşalmış. Savaş sonrası dönen halk gene çetelerle karşılaşmış. Bu kez de Türk Çeteler türemiş. Ancak Lüleburgaz-Kırklareli yolu  yön değiştirip Babaeski üzerine dönünce buradan geçenler azalmış. Yolcu azalması Çeteleri de buradan uzaklaştırmış. Böylece Bu geçitin adı o zamandan Kanlı Geçit olarak kalmış. Bizim köylüleri sürekli, Kanlı Geçit  demelerine karşın köyden kimsenin kanı akmamış. Buna karşın soygun yeri olarak bu kez Şeytan Deresine inerken uzun süren Kınalı Bayır çetelerin tuzak yeri olmuş. İşte orada bizim köyden de çok insan soyulmuş. Kınalı Bayır Çeteleri hakkında çok  öyküler dinlemiştim. Geldiğimiz geçitin yokuşuna tırmanırken biraz oturup aşağılara bakmamızı söyledim. Babam yokuşta yorulmuştu. Bir tümseğe oturarak yakınımızdaki meşe ağaçlarının özelliklerini anlattı. Meşe ağaçlarının çok uzun ömürlü olduğunu, kereste olarak dayanıklılığını, pelitlerini, pelitlerin boya yapılmakta kullanıldığını anlattı. Çeşme Deredeki meşeleri sordum. Babam onların, yüzlerce yıllık olabileceğini, 40 yıl önce babamlar bizim köyü kurarken onların gene öyle olduklarını söyleyince şaşırdım:

-Kırk yıldır değişmeden mi durdular? Babam güldü:

-Belki onlarda biraz değişiklik olmuştur ama biz o değişikliği farkedemedik. Meşelerin bir özelliği de budur işte. Onlar, söğütler, kavaklar  ya da cevizler gibi hemen dal budak salıp büyümezler. Ağır büyürler, büyümeleri yıllar alır ama büyüyünce de yüz yıllarca yaşarlar. Babam iki meşe dalından yapraklar koparıp gösterdi. Biri daha sert daha kalın, öteki hem küçük hem de biraz sarımtrak yeşil. ikisinin  pelitleri de başka başka. Sert yapraklının kara meşe  ya da palamut dendiğini, bunların daha büyük gövdeli olduğunu, yaprağı küçük olanın daha yumuşak olduğundan kolay işlendiğini, özellikle fıçı, şarapana (Üzüm ezmek için) yapımlarında kullanıldığını bunların  çok sık yerlerde de yetişmesi nedeniyle koruluklarda, ötek ağaçlar arasında da  görüldüğünü anlattı. Daha sonra bizim kavakdere sınır çizgisindeki tarlaya gittik. Tarla, bizim köyden uzak olmasına karşın  komşu köy Erikleryurdu’na yakın. Babam bunu nedenini daha doğrusu  tarlanın öyküsünü anlattı. Aynı öyküyü  daha önceleri de dinlemiştimAma bir kez de babamdan dinlemek istiyordum. Köy kurulurken 60 hanenin hepsi birden gelmemiş. Bulgaristan’daki iki  yakın  Türk köyü halkından birer grup şimdiki köyün yerini seçip yeni bir köy kurmaya karar vermişler. O zamanki koşullara göre devlete ait olan yerlere  elimizden çıkan yerlerde oturanlar gelip konabiliyormuş. Günün koşulları  uyarınca yetkililer  de gelip yasal uygulamalarla göçmenleri yerleştiriyormuş. Ancak köye gelenler kendi aralarında anlaşarak aldıkları yerleri aralarında bölüşüyormuş. Babamlar bizim köyün kurulduğundan bir ya da iki yıl sonra gelip yerleşmek istemişler. Babamlar dört kardeş olarak köye gelip daha önce gelenlerin oluruyla yerleşmiş ama, öncekilerin oluşturduğu sayısal çokluk, tarla bölüşmesinde sonradan katılanları hep dışlama havasına girmiş. Doğal olarak  dört kardeş olan babamlar onların kurduğu çıkar birliğinden daha güçlü bir birlik içindeymişler. Köy yeni kurulduğu için  yakın köylerle de sorunları çıkmış. Köy ortak topraklarının sınır çizimi yıllarca tartışma, zaman zaman da köyler arası kavgalara neden olmuş. Kavgalı yerleri ise  koyden kimse almak istememiş. Bizim köyün o günkü ileri gelenleri bir kurnazlık düşünmüşler. Kavgalı yerleri, salt alacak olanları özendirmek için, öteki yerlere göre iki hisse olarak ayırmışlar. Böyle olunca babamlar, çevre köylerle  anlaşmazlığa neden olan uçtaki parçalara  gönüllü aday olmuşlar. Tek kişilerin çekimserliği nedeniyle babamlar, dört kardeş köyün  dört ucunda, batıda Müsellim Köyü sırtı (2O d, doğuda Deveçatak köyü, Büyük Gübre(10 d, ) Kavakdere Köyü (Bugün gittiğimiz)Harmangölü(15 d, kuzeyde, Erikleryurdu köyü, Şarapyolu (15 d. ) köydeki benzer paylara göre büyük yer. Başlangıçta bir iki   gözdağı vermeye yeltenme olmuşsa da babamlar önlemini alıp işlerini görmüşler. Babam köyün muhtarı olunca, işin bir de  yasal  yönlerini araştırıp sağlam dayanaklar bulunca, olay  tatlıya bağlanmış. Yapılan anlaşmalar bir daha bozulmamak üzere köy sınırları çizilmiş, yerler tapulara bağlanmış.

Geldiğimiz yoldan değil Paşa Ağılı denen yerden döndük. Paşa sözünü çok küçüklükten beri duyardım. Sanırım ilk paşa sözünü kahvede duydum. Kahve içinde kaç yaşlarında dolaşmaya başladım tam kestiremiyorum. Kahvecinin oğlu olduğumu bilenler bana takılırlar, zaman zaman da onlara ben birşeyler söylerdim. Topal Yusuf diye tanınan biri de bizim kahveye gelirdi. Tapal Yusuf aynı zamanda düğünlerde, bayramlarda davul -zuna çalardı(Oğluyla)Yakın zamanlarda yapılmış bir davul zurnalı günlerden sonra bir gün Topal Yusuf kahveye geldi. Yüksek sesle konuştu, güldü. Davul çaldığını bildiğim için ona uzaktan bakıyordum. Bir ara bana:

-Paşam bana bir bardak su verir misin? dedi. Musluk hemen yanımdaydı. Zaten musluğu açıp su doldurmak ilgimi çekiyordu. Hemen bir bardak alıp doldurdum, verdim. Topal Yusuf bu defa da;  “Eyvallah paşam, gönlün su gibi temiz olsun! ”dedi. Öteki sözler üzerinde durmadım zaten onları o zaman anlamadım. Ancak Paşa sözüne iyice takıldım. O sıralar Kızılcıkdere’den Zühre Teyzem geldi, yanında İsmet vardı. İsmet o sıralar bir kaza atlatmıştı. Kaza,  metal paralarla oynarken İsmet, beş kuruş  yutmuştu. Uzun uğraşlardan sonra İsmet az zararla o beladan kurtulmuştu. Ablamlar, teyzem İsmet üstüne konuşurken İsmet adını İsmet Paşadan aldıklarını söyledikten sonra:  Benim oğlum da paşa olacak:  “İsmet Paşa! ”dedi. Topal Yusuf’un paşası geldi İsmet’e dayandı. Çok sürmedi, kahvedeki konuşmalarda paşa sözü geçtikçe ilgilendim. Sonunda gerçek paşaları, yapay paşaları öğrendim. Ancak öğrenemediğim bir Paşa olayı vardı, bizim büyükçe bir tarlamızın adı da Paşa Ağılı, bu ad  nereden geliyordu? . Gerçekte orada yan yana iki tarlamız var. Bu iki tarla ile arasından yol geçen bir üçüncü tarlamız daha  vardır. Aradan  3 metre genişliğinde bir araba yolu geçen tarlanın biri Paşa Ağılı öteki ise Nasuh Tarla. Babama bunu sordum. Nasuh Tarlayı öğrenmek kolay oldu. Nasuh adlı birinden satın alındığı için öyle anılmaktaymış. Paşa Ağılının öyküsüne gelince, bu da gene köyün kuruluşu öncesine dayanıyormuş. Bizim köy kurulmadan daha doğrusu Sultan Hamit padişah olmadan önce Kırklareli, Babaeski, Lüleburgaz. Pınarhisar kentleri arasında  salt ormanlıkmış. Şeytan Deresi-Ergene-Lüleburgaz Deresi-Istranca eteklerini kapsayan  büyük ormanın içinde yer yer  sayalar(Sürü barınakları) bulunuyormuş. Koyun, sığır, at, deve hatta domuz çiftlikleri ayrı yerlerde kurulmuş. Bu çiftlikle söylendiğine göre padişah sarayına, saraya hizmet eden insanlara gelir sağlıyormuş. Padişa Abdülhamit adına kayıtlı olduğu için buralara kimse giremiyormuş. Bulgaristam  bağımsızlık kazanıp oradaki Türkler taciz edilmeye başlayınca akın akın göçmenler boş buldukları yerlere konmaya başlamış. O dönemde padişah  olan Abdülhamit, çifliğinin bir bölümüne  göçmenler için izin vermiş. Bu izne dayanılarak kurulan Hamitabat köyünün adı, Sultan Hamit’anmak üzere Hamitabat olmuş. Bizim köyden önce kurulmuş olan Deveçatak, Hamitabat, Kumrular köylerinin yayılması sonucu bu çiftlikler yavaş yavaş kaldırılmaya başlanmış. Bizim köy kurulmaya başlayınca eski  çiftliklerden ikisi bir süre yaşatılmışsa da Sultan Hamit devrilince onlar da yok olmuş. İşte bu çiftliklerden birinin sayaları bizim tarlaların bulunduğu yerdeymiş. Padişahın büyük  topraklarını koruyan koruyucuların başı da padişah izniyle kendine bir yer ayırmışmş. Geniş yetkileri olan bu kimse “Paşa” rüdbesi taşıyormuş. O zaman paşalığı padişah verdiği için, ona herkes Paşa diyormuş. Paşa Kırklareli’de köşkünde oturur, adamları aracılığıyla işleri yürütüyormuş. O paşanın çiftliği uzun süre bizim köylüler için sorun olmuış. Padişah devrilince onun yerleri kolay  alınırken Paşanın yerleri uzun süre onun elinde kalmış. Sonunda  köylüler, oraları da para ödenerek alınmış. İşte o yerdeki tarlaların adı buradan kalmaymış. Paşanın ağılı, Paşanın koyunlarının barındığı yer olarak anıla gelmiş. Babamın sözünü ettiği öteki çiftliğin öyküsünü biliyordum; orası da Domuz Çiftliği’ydi. Gene de sustum babam onu da  anlattı. Padişah Sultan Hamit’in izniyle Filibe dolaylarından gelen bir göçmen grubu Lüleburgaz’a yakınlığını düşünerek şimdiki Hamitabat yerine konmuşlar. Gelenlerin sayısı göz önünde  tutularak kendilerine yetecek kadar yer gösterilmiş. Köy kurulunca adı da Padişah Abdülhamit’e şükran borcu olarak Hamitabat konur. Birkaç yıl sonra bizim köylüler gelir, onlara da Hamitabat bitişiğindeki ormanlık bölge gösterilir, onlar da gösterilen yere konarlar. Bizim köyün kuzey-doğusunda Deveçatak köyü de kurulur. Yeni kurulan bu üç köy arasında büyük bir alan bu üç köye de verilmez. Balta girmemiş bir ormanlıktır. Sırtını  devlete dayamış bekçileri vardır, ormana girmek şöyle dursun bir dal  bile kestirmezler. Yerin adı ise  gelen göçmenler için ürkütücüdür: Emlak-i Şahane. Yer hem düzgün bir orman hem de padişahın  özel malıdır. Ya da halka öyle tanıtılmıştır. Bir süre sonra oranın gizi anlaşılır; kurulan üç köye de eşit uzaklıkta büyük bir Domuz Çiftliği vardır. Bizim köylüler yerleştikçe cesaretlenirler, köyün ortak merasını genişletirler. Domuz Çifliği, köyün içinden geçen derenin bir saat kadar uzaklıktaki doğu yakasındadır. Bizim köylülerin toprak genişletmesini çekemeyen Hamitamatlılar da aynı yönde toprak kazanmaya kalkışırlar. İki köy arasında sınır genişletme kavgası kızışır. Bu sıra Hamitabat köylülerinin Filibe tarafından büyük bir göçmen grubu gelip oraya yerleşir. Saysal artışını öne süren Hamitabatlılar bizim köyleri önleyip Deveçatak sınırına dek Üsküpdere’nin iki yakasını da alırlar. Bu arada olanlar Domuz Çiftliği’ne de olmuştur. Göçmenler:

Güzelim  topraklarımızı gavura, onun domuzlarını görmeyelim diye bıraktık, burada gene karşımıza domuz çıktı, hem de kendi padişahımızın domuzları! deyip feryadı basarlar. Kısa zamanda  Domuz Çiftliği kaldırılır ama iş işten geçmiştir. Halk Domuz Çiftliğinin bulunduğuı ormanı bir süre öyle bırakmış, o ormana da Domuz Ormanı adını vermiştir. Abdülhamit düşürülünce de adını anmak istemeyen halk, bu kez de köyün adını Domuzormanı olarak anmaya başlamıştır. Cumhuriyet dönemine dek köyün adı Domuzormanı olakarak anılır. Cumhuriyet döneminde gene Hamitabat'a çevrilmiştir. Buna karşın alışkanlık  günümüzde de sürmektedir, çevre köylüleri (Kendi köylüleri bile)Hamitabat’tan çok Domuzormanı derler. Babam bana açıklama da yaptı;  “ Bilmezsin belki. Hamitabat, Hamit’in kasabası, Hamit’in kurup onarttığı, abat ettiği yer demekmiş ! ”dedikten sonra bir;   “Ihhh! ”çekti. “O günleri hep yaşadık, Sultanhamit o köyün neresini onarttı, neresini abat etti? ”deyip güldü. Yokuştan aşağı bağlık yoluna inince C’nin babasını gördük. Yol kıyısındaki tarlasını sürüyordu. ”Bereketli olsun! ”dedik. Babamdan çok bana anlattı;  toprağın gücünü azaltmamak için bir yıl çapalı ürün bir yıl oraklık ürün ekiyormuş. Bu yaz  bol bol karpuzunu almış, önümüzdeki yaz orak bekleyecekmiş. Gerçekten o tarlayı ben biliyorum, sık sık bostan eker, oradan geçerken de çağırır neredeyse zorla denecek derecede direnerek karpuz yedirir. Babama takıldı:

Sen istediğin kadar gezdirip ona buraları sevdirmeye çalış, o uçtu gitti, arada bir gelişini bekle, o sana yetsin! dedi. Karşılıklı gülüştüler. Ayrılınca babam onun oğluyla anlaşmazlığını anlattı. Oğlu, babasına kırılmış, ayrılıp gitmiş. Oğlu Ali Ağabeyi  biliyorum. Çok ender  köye gelir ama kısa zamanda gider. Pinarhisar Elektrik Santralını çalıştırır. Recep Kocaman’la ona selam bile gönderiyorum. Köye girerken babam yorulup yorulmadığımı sordu. Yorulmadım ama  çıkarken saate bakmıştım; tam 3 saat 10 dakika dolaştık. Babam  sürekli konuştu. Ona karşı yoruldum diyemedim. Birlikte kahveye gittik. Kumrular köyünde babamın  tanıdığı Küçük Ali gelmiş, onlar konuşmaya dalınca ben ayrıldım. Küçük Ali’nin oğlu Mehmet okuyor, biliyorum. Bir ara arkadaş olmuştuk. Ben Ankara’ya uzaklaşınca arayı soğuttum. Dönünce o da aramadı, öyle kaldı. Sanırım liseyi ya bitirdi ya da bitirmek üzere. Sormadım, eve ayrıldım. Küçük Ablam gelmiş, Saim’le bir süre oynadım. Daha sonra yatağa uzanıp bir süre öyle durdum. Kitabı açıp 3. perdeyi okudum. Böyle şiir olarak yazılmış başka kitaplar okumuştum. Örneğin Jül Sezar’da (Julius Caesar) şiir olarak yazılmış ama oradaki şiirler buradaki gibi bölünmüyordu. Özellikle 3. Perdede şiir dizeleri kalkmış salt söz söz konuşulur gibi. Değişik kişilerin söylediği sözleri toplayıp dize yapmaya çalışıyorum. Cyrano’nun burnuna takılınca, onunla boy ölçüşeceğini sandığım  kont burada iyice cılk çıktı. Cyrano’dan  konuşmayı ya da aşk şiiri yazmayı öğrenip sevgilisi Roxane’a kendini beğendirecek. Öğretecek de Cyrano olacak. Bakalım göreceğiz! Kitabı bırakıp uzandım. Geç vakit ablam uyandırdı:  “Yemek yemeyecek misin? Yemek yeyip gene yattım. Yattım ama bir süre uyuyamadım. Okulu düşündüm. Arkadaşlar şimdilerde neler konuşuyordur? Onlar ne konuşuyor, ben ne yapıyorum?  Sanırım hiç birinin aklından benim böyle boylu boyuma yatakta yattığımı düşünmezler…. . Roxane ile Röslein’i karşılaştırdım. Röslein Roxsane olunca ben Cyrano olabilir miyim? Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde okuyan Çeşmekolu köyünden bir Cyrano. Burnu büyük değil ama sanırım beyni de büyük değil, o yüzden Cyrano gibi güzel sözleri kendi kendine bile sıralayamıyor. Değil koca bir kitap doldurmak, alt alta dört dize bile yazamıyor.

Ablam kapıyı tıkırdattı, açıp sordu:

Çok kesin bir şey söylemedin, sahiden yarın gidecek misin! ”İzinimin bittiğini gitmek zorunda olduğumu anlattım. Ablam:  “Öyleyse ben sana  küçük bir paket gazırlayayım, götürürsen İsmet sevinir! ”deyip ayrıldı. “Gideceğimi bildiğim halde gitmeyecekmişim gibi bir duygu içinde  babamla kırlarda dolaştım. Oysa okumak için getirdiğim iki kitaptan birini henüz  bitiremedim!  bile”diyerek toparlandım. Ali Ağabeyim daha önce karar vermişmiş, zaten Lüleburgaz’a gidecekmiş. Ona da sevindim. Salt benim için gelmesini ıstemiyordum. Kitapları sardım. Kahveye indim. Son gece kahveye inmezsem arkamdan söz ederler:  “Burnu büyüdü! ”İyi ki onlar Cyrano’dan habersizler, hemen  “Cyrano oldu! ” derler. Kahveye girer girmez de soranlar oldu:  “Yarın gidiyor musun? ”Gideceğimi söyledim. Bu bir bakıma, kahveye gelenlere olduğu gibi bu akşam gelmemiş olanlara da “Hoşça kalın! ”anlamına gelmektedir. Çok kalmayıp eve döndüm. Bir ara Bektaş Ağabeyimle Fatma yengem geldi. Onlar kalkarken Mahmut Ağabeyimle Ayşe  yengem geldi. Ayşe yengem, Lüleburgaz Ortaokulunda okuyan yeğenini sordu. Arada görüştüğümüzü söyleyince sevindi. Üzülerek:

Aman aman bizim davamız sizi  de bir birinize düşman etmesin! diyerek, kendi üzüntüsünü de anımsatmış oldu. Onlar kalkınca hemen yattım. Bölük börçük bir çok konuyu da anımsamaya çalıştımsa da fazla etkilenecek bir olay üzerinde durmadım. Öylece uyumuşum.

 

7  Aralık  1942   Pazartesi.

 

Ali Ağabeyimin atlarla konuşmalarını duydum. Onlarla insanla konuşr gibi konuşuyor. Kimi zaman da iki atı konuşturuyor: Atları biri al, biri doru. Al at solda. O biraz  haylaz gibi. Yokuş aşağı giderken hamut boşaltıyormuş. Ali Ağabeyim onunla konuşurken:

Oldu mu ya Al, haylaz Al;  sen hamudu boşa alınca yük arkadaşına kalıyor, bu ayıp değil mi?  Türü sözler söylüyor. Bir başka zaman da doru ata;  “Gene numaranı yaptın, bu kez affettim ama bir başka zaman ben de aynı numarayı yaparsam, ikimiz de tepe taklak oluruz! ”diyor. Ali Ağabeyim okusaymış iyi bir tiyatro kitabı yazarı olacakmış. Hazırlandım. Babam geldi, elini öptüm. O gidince biz de yola çıktık. Arabaya yolda Emine Ablanın  kardeşi ile gelinleri bindi. Bir bakıma bu iyi oldu; bugün nedense konuşmak istemiyordum. Lüleburgaz’a dek çat pat birkaç söz dışında konuşmadım. Bir haftadır acaba okulda neler oldu? Yarım kalan Cyrano'yu okulda tamamlayacağım. İzinimi bir gün geçirdim. İnandırabilecek miyim bilmiyorum ama tumturaklı bir yalan hazırladım. Kırklareli'ye salı günü gittim. Burası doğru. Ancak benim çıkacağım doktor için   “İstanbul'a gitti, cuma günü gelecek! ”demişler. (İçimden gülüyorum)Amcam beklememi söylemiş, ben de beklemişim. Yalanıma ben bile inandım.

Lüleburgaz'da dolaşmak istemedim. İzinliyim  falan diye teselli oluyorsam da gene de bir suçluluk taşır gibiyim. Olmaz ama, Okul Müdürü ile karşılaşabilirim. Bunun acısını bir kez çekmiştim. Gece köye gidip dönecektim. Çarşıda birileri görür diyerek Turgutbey yoluna sapıp oradan Lüleburgaz'ı geçecektim. Orada oturduğundan habersizdim. Kapısı önünden geçerken İlhan Görkey Öğretmen gördü. Hiç belli etmeden yalanı bastım:

Sizi arıyorum, sabah derslere yetişmek üzere izin istiyorum! İlhan Görkey Öğretmen kestirip atmıştı;  “Olmaz, okula dön, sabah gelince konuşalım, daha çok izin de alabilirsin ama şimdi olamaz! Yalanı çevirip, “Hiç değilse gelmişken bu gece Lüleburgaz'daki akrabamda kalayım! Yine aynı yanıt, üstelik daha sert bir sesle “Olmaz, şimdi okula dön, sabah hemen beni gör. Bu gece okula dönüp dönmediğini de soruşturacağım. Beni anladığını umarım! ”deyip arkasını dönmüştü. Ona karşın köye gitmiş, kalk zili çalarken okula dönmüştüm. O zaman bunu düşünmedim ama şimdi düşünüyorum; ya bir engel çıksaydı da okula dönemeseydim?

Gazeteci Arda'nın önünde kitaplara bakarken okul kamyonunun Hükümet Meydanına geçtiğini görünce arkasından gittim. Kazım Usta saat verdi. Saat verirken kolundaki saati gösterince uzun zamandır ayarsız olan saatimi anımsayıp saatçıya gittim. Dönüşümde Kamyonda beklerken Müzik Öğretmeni geldi:  “Nerdesin yahu! ”diye yüksek sesle sordu. Parmağı mı sarılı görünce parmağımın hala iyi olmadığına üzüldüğünü söyledi. Muhasebeci Hikmet Beyle Ahmet Ağabey geldiler, paydosa yakın okula döndük. Önce dersliğe çıkıp elimdekileri bıraktım. Eğitimbaşının odasına gidip izinden döndüğümü söyledim. Eğitimbaşı gülümseyerek, “Gecikmeli gelişinin hesabını sormayacağım, inanacağım bir neden göstereceğini  biliyorum. Olur böyle kusurlar, Önemli olan gidiş nedenini karşılamandır! ”deyince “Doktor!  Diye söze başlarken Eğitimbaşı, elinin iki parmağını  kaldırarak, “Tamam tamam, inıyorum, istersen inandığım üstüne yemin edeyim!  deyip gülünce utandım, özür dileyip ayrıldım.

Derslikte kimse yoktu, ona da şaşırdım. Bu saatte  nerede olurlar? Az sonra arkadaşlar geldi. Arkadaşların bir bölümünde bir tuhaflık gördüm ama üzerinde durmadım. Her zaman ben konuşurken dinlemeyenlerin bu kez beklemediğim ilgiyle beni dinleyecek iş gibi bakışları dikkatimi çekti. Gitmemiş gibi yerime oturup rahat rahat arkadaşların durumlarını gözlerken   bir yandan da bana sorular sorulmaya başlandı:

-Niçin gittin?  Önce eldivenli elimi kaldırdım, sonra da eldiveni çıkarıp parmağımı gösterdim. “Geçen pazar günü bir ara sızlar gibi olunca kuşkulandım, izin alıp Kırklareli hastanesindeki doktorlara gösterdim! ”deyince arkadaşları değişir gibi oldu, sanki bana  daha rahat bakmaya başladılar. Sonunda  durum açıklandı; ben ansızın gidince  benim de Ali Güleren arkadaş gibi  başıma bir iş geldiği sanısı ortaya atılmış. Sözde kimse inanmamış ama gene de beni beklemeyi yeğlemişler. Onların sözlerine aldırmadım, bu kez ben onlara sordum. Onlar, benden daha detli çıktı; bensiz geçen  bir hafta içinde sürekli işlerde çalışmışlar. Askerlik dersi dışında ders yapmamışlar. Tek yaptıkları yenilik,  yapılacak temsilin rol dağıtımı olmuş, Sabahat Öğretmen bir akşam gelmiş, arkadaşların yüzlerine bakarak rolleri paylaştırmış. İsmet söze karıştı:

-Dayı iyi ki yoktun, olsydın üzülecektin; Çünkü Türkçe Öğretmeni sana rol vermeyecekti. Şimdi hiç değilse;  “Ben, rol dağıtımında  yoktum! ”deyip geçiştirirsin! ”dedi. Piyeste rol almak gibi bir isteğimin olmadığını, üstelik  geçen bir hafta içinde okuduğumur bir piyes kitabından sonra benim piyes oynamamın zor olacağını anladığımı söyledim. Derslerin bugün başlayaca duyurulmasına karşın  nedense ders yapılmamış Ancak yarın kesin ders yapılacakmış,

Yemekte öteki sınıflardan bir çok arkadaş  geldi, bizimkiler gibi biraz acayip bakarak:  “Hoşgeldin! ”dediler. Neden gittiğimi soranlara  parmağımı gösterdim. Yemekten çıkarken Röslein özel olarak durdu, benimle konuştu. Derslikte gene köydeki gibi düşündüm:  “Sözgelimi bir yıl sonra da gelsem arkadaşları gene öyle bulacağım. Geçen akşam evde burasını düşünürken tıpkı böyle düşünmüştüm. Şimdi içlerindeyim, o düşleyişimle bu görüntü arasında fazla bir fark yok. İsmet yanıma geldi, evdekileri sordu, ben de ona Kırklareli’ye  gidişimi anlattım. Anlatırken bir ara da güldüm. İsmet’e  niçin güldüğümü açıkladım:  “Bizim  köy kahvesiyle dersliğimizin benzeşik taraflarını sıraladım. İsmet buna karşı çıktı:  “Sizin kahvede bir çok insan buradakilerden daha bilgili! ”deyip o da güldü. Biz gülüşürken Mehmet Yücel geldi:  “Ne fısıldaşıyorsunuz dayı yeğen? ”diye sordu. Arkasından da İsmet’e ne saklıyorsun, doğrusunu söylesene! ”diyerek İsmet’î payladı. Durum iyice açıklandı. Sözde ben Tarım nöbetimde kusur etmişim de beni de Ali Güleren gibi  zorunlu izne göndermişler. Böyle bir fısıltı yayılmış. Güldüm:  “Oldu olacak kusurumu da açıklasaydılar! ”dedikten sonra “İşte ben geldim, izin kağıdımı da atmadım, elimde. Gitmek istemiyordum ama şimdi karar değiştirdim, yarın gene Tarım nöbetime gideceğim. Bunu çıkarana bir sözüm yok, o yalancının  piçidir. Ancak buna inanalara ne söyleyeceğimi bilemiyorum. İnsanlar bu denli nasıl budala oluyorlar, buna şaşıyorum! ”dedim. Böyle dedim ama bunu gülerek söyledim. Arkasından da Cyrano’nun 2. 3. perdesini anlattım:  “Beceriksiz lord sevgilisini Cyrano’ya nasıl yaklaştırıyor. Bu ahmaklar da yarın karılarını böyle aptal davranışları nedeniyle başkalarına kaçıracaklardır! ”diye ekledim. Piyes, perde merde deyince Sami Akıncı ilgilendi. Sami Akıncı da piyeste rol almış. Ondan söz ettiğimi sanmış, açıklayınca gülüp geçti.

Yat zili çalınca nedense yalnızmışım gibi yürüyüp gittim. Yatınca Kadir Pekgöz  başını uzattı, rahatsız olup olmadığımı sordu. İyi olduğumu, köyden yaya geldiğimi söyleyerek yorgunluğumu öne sürüp bir bakıma  onu savuşturdum. Sami Akıncı ile bir süredir karşı karşıya gelmemiştik. Buna ben Sami'den daha çok seviniyordum. Korkarım  bu piyes olayında gene zıtlaşmış olacağız. Röslein’in piyese alınacağını hiç düşünmediğim gibi, Sami Akıncı’nın da seçileceğini aklımdan geçmezdi. Ne rastlantı hem de Sami piyeste Röslein’in sevgilisi rolünü almış; daha doğrusu vermişler. Sabahat Öğretmen, sanki aramızdaki ilişkşileri biliyor, “Oh olsun! ”der gibi bana karşı bir taraf tutar duruma girmiş. Oysa kesinlikler biliyorum, bu bir rastlantıdır. Bir bakıma benim için daha iyi oldu; daha rahat davranacağım, bir sorumluluğum olmayacak. Piyeste geçen müziği çalmak için orada olacağıma göre daha rahat konuşabileceğim. Çoktandır sorduğu Röslein Röslein Röslein rot-Röslein auf der Haydn şarkısının sözlerini Türkçe söyleyeceğim. Bunu çok merak ettiğini söyleyip duruyordu. Gerçekte bu da bir numara olabilir. Şiir kitaplarda olduğuna göre, çok merak etse birilerine çevirtebilirdi. Bir çocuk, yaban gülüne:  “Güzel gül, güneş gibi ışıldayan gül, koparacağım seni! ” der. Yaban gülü de çocuğa:  “Beni koparmak isteyen çocuk, koparmaya kalkarsan sana dikenimi batırırım. Dikenimin acısı senin canını yakar. Senin acı çekmene üzülürüm, sakın beni koparma! ”…. . Böyle söylüyorum ama ben de merak ediyorum, şiirde geçen bu duyarlı konuşmadan  Röslein nasıl bir sonuç çıkaracaktır? Konuşursam, çocuk yerine genç ya da delikanlı  diyeceğim. Sami Akıncı Röslein’e yakınlık gösterirse ne yaparım? O zaman da  olanak  yaratarak  ben de N ile ilgilenirim. Böyle bir durumda N ile ilişki kurmak kolaylaşacaktır. Zaten zaman zaman konuşuyoruz; N, eskiye göre biraz daha candan davranıyor.

 

8  Aralık  1942   Salı

 

Uyanınca  yatak komşum Orhan, özlediğini söyleyerek geçen bir haftanın kısa bir özetini yaptı. Türkçe dışında hiç ders yapmamışlar. Binbaşı'dan başka da beni soran olmamış. Gene de arada fısıltılı olasılıklar ortada dolaşmış. Orhan'a sormadım ama Orhan, “Yeğenin bunları sana daha ayrıntılı anlatacaktır! ” diyerek  kendince bir tür muştusunu  iletmiş oldu.

Dersliğe  gidince hiç  ayrılmamış gibi oluverdim. Fettah Biricik kendine özgü sesiyle:

-Müdür Bey bugün de gelmez !  diye gülüp çevresine bakınca  ben de  “Hıhhh! ” dedim;  “Eski hamam eski tas! ” arkasını söylemeye gerek yok. Biraz da kasıtlı olarak İlhan Görkey Öğretmeni gördüğümü, bir süre  konuştuğumu, bu arada Hasan Amcamdan duyduğum bir geçmiş olayı aktardım . İlhan Görkey Öğretmeni uzak , illerden birine Milli Eğitim Müüdürü olarak atamışlar ama çocuklarının okullarını öne sürerek gitmediğini söyledim . Bunu niçin yaptığımı da bir türlü anlayamadım. Kendi kendime sordum:

-Olayın olduğu gibisini söyleseydim, neyim eksilirdi?  “İlhan Görkey Öğretmeni uzakltan gördüm ama yaklaşıp konuşamadım. Çünkü eşiyle birlikte hızlı  hızlı bir yere gidiyordu. Amcamla birlikteydik, o bir tepki göstermeyince ben de ona uydum. Böylece isteğime karşın kendisiyle konuşamadım! ”desem kim ne diyecektir?

Binbaşı'nın soruşunu ise nedense hiç kurcalamadım. Yeğenim İsmet sanırım onu açacaktır. Açmazsa kesin likle övünecek bir durum yoktur.

Abdullah Erteçin'e Müzik dersinde ne yaptıklarını sordum. Abdullah güldü:

-Müzik dersinde Müzik Öğretmeni odasında piyano çaldı, biz de tarım bahçesinde çene çaldık! dedi. Abdullah, “Ders yapmadık! ” demek istemiş. İdris Destan tamamladı:

-Ne çenesi? Besim İyitanır adama çene çaldırır mı? O gün  hiç durmadan çamur kürüdük.

Kahvaltıda Hilmi Altınsoy'un ilk sorusu kahvaltılarda ne yediğim oldu. Kahvaltılarım hep iyiydi ama Hilmi'ye böyle söyleyemezdim, her kahvaltıda öyleymiş gibi “Süt, yumurta, bal, yağ, kaymak, üzüm diye sıraladım. Hilmi yüksek sesle;  “Anam, anam, anam! ”diye tekrarladıktan sonra:

-Vallayi, (Hilmi Vallahi sözünü vallayi  olarak söyler)doğru söylemek gerekirse benim anam bunları benim önüme  indirmez. İndirse indirse birini, bilemedin ikisini. . . deyip arkadaşların yüzlerine baktı. Mehmet Aygün Hilmi'i uyardı:

-Bana bakma, bizim evde bana büyük gözüyle bakıyorlar. Açık açık;  “Sen büyüdün artık, büyükler gibi önüne ne konursaa yemelisin! ”diyerek buradakilerden farksız yemekler yiyorum! ”dedi. Öteki arkadaşlar da aynı sözleri tekrarlayınca bu kez Hilmi:

-Ağabey kusura bakma ben sana bu konuda inanmıyorum. Üstelik senin anan da yok, kim getiri senin  ön üne yağı, balı. Doğru söyle, sen de benim gibi atıyorsun biraz değil mi? Doğrusunu istersen benim söylediklerim hep şaka. Doğrusu ben evde yağdan baldan geçtim  çok da rahat edemem!  deyince bu kez de Salih Baydemir çıkıştı:

-Sus nankör, bunca övdüğün anan için şimdi  böyle söylüyorsun! Hilmi şaşırdı, yutkundu, bana baktı. Bu kez de ben kendi durumumu anlattım. Benim önüme yiyecek getiren ablam. Ablam anneme söz vermiş. O sözünü yerine getiriyor. Üstelik ablam, benim payıma düşen 75 dönüm tarlamı da  kullanıyor. Bu tarlaların yıllık bir geliri var. Benim  harçlığım da o gelirden ödeniyor. Kolumda saatim, sırtımda değişik giysilerim, ayakkaplarım, akordiyonum varsa bu gelirden sağlanmaktadır. Söylendiği gibi yüksek okula gitme  işi gerçekleşirse oralardaki harcamalarım için de buna güveniyorum. Beni dikkatle dinleyen Hilmi bu kez:

-Vallayi abi, sana kimse dokunamaz, ben bunu hep söyledim, gene söylerim; sana bu okulda kimse dokunamaz! Yusuf Asıl hemen sordu:

-Sen şimdi ne demek istiyorsun? Hilmi sinirlenerek Yufus Asıl'a döndü:

-Bilmiyor musun lan? Abi yokken ne dediler? 6 Ali gibi izinli gitmiş!  demediler mi? Hilmi bana döndü:

-Bunların hepsi kalleş, hepsi yüzüne gülüyor ama arkandan söylenenlere inanmasalar bile katılmış görünerek dedikoducuların “ Ekmeğine yağ sürme! ” türü destekte bulunuyorlar. Yusuf'la Hasan Üner Hilm i'ye çıkıştılar. Öteki arkadaşlarsa sustu. Güldüm ama içimde bir kırılma oldu. Kendi kendime bir  “Dikkat! ”Dikkar hep Binbaşıya çekilmez, insan kendine de çekebilir. kendime konuşmayı değil susmayı önerdim:

-Dinle bakalım, neler söylenmiş, neler, nelere yakıştırılmış ya da yaslanmış?

İlk dersimiz boş. Yarım bıraktığım Cyrano de Bergerac'ı okudum. Kitabın sonu da biraz sıkıcı geldi bana. Bir ara İsmet geldi. İsmet'in sanki nazlanarak yaklaşmaya çelıştığı izlenimini sezdim. Biraz da ona içerledim. Neyse Selçuk Korol Öğretmen neşeli geldi. Günaydınlaştıktan sonra ilk sözü, “Bir savaş macerasını daha atlatmışa benziyoruz. Cumhurbaşkanımız bunda da isabetli karar vermişe benziyor! ”dedikten sonra köydeyken kahvede okuduğum gazete haberlerine değindi. “Savaşlar böyledir işte! Adamı tavlayıp yanına çekerler, sonra çıkabilirsen çık, işin içinden. Seferberlik dediğimiz Büyük Savaş böyle olmadı mı? diy sordu. Sorusuna yanıt beklemeden Büyük  Savaşa nasıl girdiğimizi bilmezsek, savaşlar hakklında bildiklerimiz yarım sayılır. O nedenle tekrarlamakta fayda vardır. Biz, Mithat Paşayla başlattığımız Meşruti yönetimi 2 Abdülhamit'in ihaneti yüzünden 33 yıl inkıtaa uğrattık. Ulusların  yaşamında 33 yıl az değil. Sonunda kurtulduk ama çevremizi saran düşmanlar bizi rahat bırakmadılar. İtalyanlar Trablugarbı, şimdiki İngiliz-Alman ordularının sık sık el değiştirdiği bölge önemli bir bölgedir. 400 yıldır bizim olan o yerleri İtalyanlar alıvermek istedi. Denizaşırı bir yer. Denizcilikte geri kalmışız. Savasşl alanına askerimizi bile gönderemeden  oralarını kaybettik. Orası deyip geçtiğime bakmayın. Şimdiki tgürkiye topraklarının iki katıdır Trablusgarb. Biz orasının yasını tujtarken bu kez Balkan Devletleri  birleşerek Rumeli'den bizi atmak istediler. İstediler değil ilk hamlede attılar da. Bildiğinizi sanıyorum(Konuşmuştuk)Balkan Savaşı'nın  ilkinde Bulgar ordusu Çatalca'ya yani İstanbul'un kapılarına dayandı. Biz Trablusgarb acılarını çekerken bu kez tüm Rumeli elden gitmişti. Düşmanlarımızın ken di aralarındaki anlaşmazlıktan yararlanıp şimdiki Trakya'mızı kurtarabildik. Bu iki savaş bize  iyi bir ders olması gerekirken olamamış besbelli. Biz yafralarımızı sarmaya çalışırken bu kez bizi öteden beri kollayan o dün lerde büyüklerimizin Düvel-i Muazzama ddedikleri Batılı düşmanlarımız bir birile kapıştılar. Anımsayacaksınız, bir yanda İngiltere-Fransa-İtalya-Rusya, öbür tarafta Almanya-Avusturya-B ulgaristan-Japonya karşı karşıya geldiler. İki yıl önce Trablusgarb'ı elimizden alan İtalya ile ya da onun katıldığı gruba girip dirsek dirseğe savaşmak akıl işi değildi. Öte yandan Bulgaristan, savaş bile ilan etmeden tüm Trakya'yı gaspetmişti. Onunla dost olarak yanyana savaş yapmak akıl işi değildi. Ama oldu,

geşmiş iki büyük yıkımın yaralarını saramadan o günlerin yetkilileri Almanya-Avusturya-Bulgaristan yanında cump diye savaşa girdi. Buradan ötesini tekrarlamaya gerek yok, çoğunu biliyorsunuz. Özet olarak koca Osmanlı İmparatorluğunun toprakları bölüşüldü. İşte bu kısa, kısa olduğu kadar acı özetten sonra diyebiliriz ki, bu kez verilen savaşa girmeme kararı yurdumuz için çok olumlu bir karardır. Belki bu, tüm savaş tehlikesini defetmemiştir ama hiç değilse savaşa isteyerek girilmemiştir. Biz barış içinde yaşarken gene saldıran olursa o zaman Kurtuluş Şavaşı'nda yaptığımızı yapar yurdumuz için gerektiğinde canımnızı veririz.

Zil çalınca Selçuk Korol Öğretmen, bu konuda zaman zaman konuşacağını söyledi. Konunun  tüm Türkiye için  olduğu gibi özellikle de biz Trakyalılar için bir ölüm-kalım kararı olduğunu söyleyip ayrıldı. Selçuk Öğretmeni çok dikkatle dinledim. O gidince de öyle, sırama  rahatça serilmişken arkadaşlar uyardı:

-Müdür Bey gelmeyecek mi? Toparlanıp gittim. Müdür Bey Talat Tarkan Öğretmenle konuşuyordu, elini kaldırarak geleceğini işaret etti;  az sonra da geldi. Müdür Bey Sami Akıncı'ya nerede kalmıştık?  Diye sorunca Sami Akıncı, Bekir Temuçin'i gösterdi;  “Son kez arkadaşımız Bekir okumuştu! ”dedi. Müdür Bey bu kez de Bekir'e:

-Son bölümü bir özetle bakalım! ”dedi. Bekir'in okuduğu bölümde, Tuskegee okulunda okuyanların, oradan sonra girdikleri işlerdeki başarılarından söz ediliyordu. Ancak bu başarılar, kurulmuş belli düzenlerde oralara ayak uydurma  düzeyindeki uyumlardı. Kendi başına iş kurmuş, kurduğu işi gelişirmiş  başarılardan söz edilmiyordu. Çoğunlukla da fabrikalarda işçi olarak , çifliklerde iş sürebilen çiftçi başarıları anılıyordu. İsmet  parmak kaldırıp bu konuya değindi. Müdür Bey İsmet'i haklı bulduğunu söyledikten sonra Tuskegee Okulunun bize örnek ya da denk olarak düşünmememizi, Amerika'da Zencilere insan gözüyle bakılmadığını, zencilerin   halk otobüsyerine binemediklerini, çarşılarda alışveriş edemediklerini, okullara alınmadıklarını anlattı. Böyle bir ortamda gene kendisi Zenci olan  birilerinin renkdaşlarına yardım etmiş olmasına dikkatimizi çekti. Sözü bizim okula getirerek:

-Bizim okulumuz bize özgü bir okul. Daha doğrusu biz onu öyle yapmaya çalışıyoruz! dedikten sonra Köy Enstitülerinin nasıl kurulduğunu, fikir olarak nasıl  oluştuğunu anlattı. Söze Osmanlı İmparatorluğunun gerileme döneminden başlayarak Tanzimat'a dek tarih olaylarını anlattı. Tanzimat'tan sonra da, Avrupalıların yaptığını yapmaya kalkıştığımızı, bunda bir çok alanda başarılı olduğumuzu anlattı. Örneğin ordumuzun, kentlerimizin Avrupa kentlerine benzediğini, belediyelerin kurulduğunu, yollarının, içme sularının, temizliğinin Avrupa ölçüsünde olmasa da benzer bir yenileşme başladığını anlattı. Özellikle ordumuzdaki yenileşme insanlarımızda da yeniliğe karşı bir kıpırdanma başlattığını anlattı. Örneklerle yakın tarihimizden  anımsatmalar yaparak yenileşmeyi okuyanların daha iyi anladığını, okumamışlarınsa yen iliğe ayak uydurmakta zorlük çektiklerine örnekler verdi. Osmanlı İmparatorluğunun çatır çatır yıkıldığını görmesine karşın okumamış insanların melül mahsun bakmasına karşın bir çere düşünemediklerini, koca koca kentleri kaybettikçe salt türkü yaktıkların acı acı gülümseyerek anlatı. “Zalişimin Kaşları Kare, Aldı Nemçe Nazlı Budin'i, Kırımdam Gelirim, Sivastopol Önünde türü türkülerimiz yüreklerimizi sızlatır ama iş oradan ileri gidemez. Osmanlı Sarayındaki entrikaları halk bir türlü kavrayamamıştır. Geri kalmışlığın nedeni olanlar, isyan çıkarmış, onlardan çeken halk gene onların yanında yer almıştır. İşte bu çarpık duruymu görmeye başlayanlar okumuş insanlardır. Okumuş insxan larımız da önca Asker okullarından yetişmiştir. Daha önce sıradan amaçlartla açılmış olan Asker okulları Tanzimat döneminde daha gelişgtirilip Avrupa okulları düzeyine çıkarılmıştır. Ayrıca Avrupadan getirilen öğretmenler öğrencilerini iyi yetiştirmeye özen göstermiştir. İşte bu  memleket sever subaylar giderek memleketin  önemli  aksaklıklarına el atıp gündeme getirmişlerdir. Bunların bir çoğuna  Paşa sıfatları takılmıştır. Reşit Paşa, Ali Paşa, Fuat Paşa, Mithat Paşa v. b. gibi. Onların  ardılları olan  tüm subaylar,  yurt yönetimindeki aksaklıklara ilgi duymaya başlamış; ivedi  çözüm bulma isteklerini de öne geçirmişlerdir. Subayların   bir de  çok sağlıklı gözlemleri vardır. Halk arasından gelen askerler, çobanı, sığırtmacı, işçisi, köylüsü kıtaya gelince şaşılası beceriksizken aylar sonra bu kez de şaşılası bir beceri kazanmış olarak ortaya çıkar. Bu gözlemler, deneyler zamanla tüm Türk Ordusunda bir fikir oluşturur:

-Halkımız, daha küçük yaşta okutulup uyandırılırsa biz de Avrupalılar düzeyinde uygarlaşırız. İşte Atatürk'ün  hedef olarak gösterdiği de budur! “ Muasır  medeniyetler seviyesine ulaşmak! ”

Zil çalınca Müdür Bey:

-Başlamışken bari bu konuyu enine boyuna bir kez daha konuşalım! ”deyip ayrıldı.

Müdür Beyin anlattıklarının çoğunu daha önceleri çok duymuştuk ama  bir de Müdür Beyden  uymak oldukça etkili oldu. Arkadaşların  çoğu kaybettiğimiz topraklara yanarken bir bölümü de çıkan isyanlara takıldı. Lale Devri, Nizamı Cedid, Yerni Çeriliğin Kaldırılması derken Hasan Üner  “Devrilen Kazan! ”diye biraz yüksek sesle ekleme yaptı. Tam o sıra Müdür Bey kapıdan girdi. Gülümseyerek:

-Kim devirdı kazanı, kimin kazanı devrildi?  diye sordu. Herkes susunca Hasan Üner kalktı, “Bir kitabın adıydı efendim! ”deyince:

Biliyorum, ben onu bir yolculukta okumuştum. Sanırım benim belleğim de biraz zayıf, olayları unuttum. Adından başka bir şey anımsayamadım. O nedenle biraz anlatırsan sevineceğim! ”dedi. Hasan Üner 2. Mahmut 1826 yılında deyince, Müdür Bey güldü:

Evet ya, 1826 yılındaydı. . . Kurulurken çok şeyler umulan gerçekte de uzun bir süre çok savaşlar kazanan Yeni Çeri Ocağı kaldırılmıştı. 1320 yılından  1826 yılına dek 506 yıl yaşayan Yeni Çeri Ocağı kendi çürümüşlüğü yüzünden bir kaç saat içinde yok olmuştu. Müdür Bey Hasan'a, “Senin sözünü kesiyorum ama ilk fırsatta gene  sana soracağım. Okulumuzu ilgilendiren bir kaç sözüm var, onları izninizle bitireyim! dedi.

“Halkı okutmak!” fikri geliştirildi ama nasıl okutulacağı uzun süre tartışıldı. Gene Tanzimak dönemine dönersek, o süreçte de bazı  girişimlerde bulunuldu. Cami çevrelerinde toplanan din okullarının yerine bu gümkü adıyla Milli Eğitim okulları önerilip denenmelerine başlandı. Milli Eğitim Bakanlığı kuruldu, Avrupa'ya öğrenci bile gönderildi. Giderek, sınırlı da olsa Galatasaray Lisesi gibi Avrupa benzeri liseler de açıldı. Ne  var ki araya sık sık savaşlar girince bunların sayısı çoğaltılamadı. İşte bu durumdayken Kurtuluş Savaşı başladı. Bu, ulusumuz için ölüm kalım savaşıydı. savaştık, ülkemizi kurtardık. Artık tüm en geller karşımızda zayıf kalmıştı. Tüm başkaldırılarda önde olan  din adamları da pes etmişti. Halkımızın  ¾ ünü oluşturan köylerimizden başlayarak okuma seferberliğine kalkıştık. Araştırınca görüleceği üzere ilk girişimciler gene asker kökenli yöneticilerimiz karşımıza çıkmaktadır. Eğitmen Kurslarını açam Milli Eğitim Bakanımız bir kahraman askerdir. Eğitmen Kurslarının daha gelişmişi olarak açılan Köy Enstitülerini koruyan Cumhurbaşkanımız, çekirdekten yetişme bir askerdir. Köy Enstitülerinin gerçek amacı ne Tuskegee gibi iş alanına becerikli işçi yetiştirmek ne de  fabrikalara usta yetiştirmektir. Köy Enstitüleri köylere, çalışmayı seven, halkının fakirliğinden değil cahil kalışından gocunan, cahili bir an önce okur yazar yapmak için çırpınan öğretmeni, yetiştirmektir. Sizin dikkatinizi çekmek istiyorum. Siz buraya gelirken böyle bir düşünceniz yoktu. Siz tümülle bireysel isteklerinde koşan gençler olarak buraya  cefferkalem  geldiniz. O nedenle de bugünkü mefküreye biraz yabancısınız. Ancak sizden sonrakiler kesinlikle sizden farklı düşüğneceklerdir. Yeni gelenlerle bir konuşun, tek amaçları burada okuyup köylere öğretmen olarak dönmektir. Oysa siz, bir olanak bulup köyden kaçma düşleri içindesiniz. Böyle olduğunu için sizi kınamıyorum; kesinlikle siz de haklısınız. Ne var ki yüz yıllardır çözülememiş  halkımızın cehalet sorunu, ivedi olarak çözülmek zorundadır. Gazetelerde okuyoruz, eller pilotsuz uçakları düşmanın üstüne gönderiyor. Oysa biz uçak yapacak durumda değiliz. İster köyde kalıp öğretmen olarak çalışın;  istemezseniz bulduğunuz bir işe girip orada  çalışın; o sizin seçiminiz olacaktır. Ancak unutmamanızı isteyeceğim tek ön emli sorun, insanımızın bu cehaletten bir an  önce kurtulması, karınca kaderince bizim  buna katkıda  bulunmamızdır. Ben de  öğretmen okulunda okudum, moda denilen günlük,  yanıltıcı gösterişlere katıldım. Kent yaşamı bana da çok çekici gelmişti. Ancak yurdumu dolaşınca bu isteklerimi geri itip söz konuu kervana katıldım. İşte aranızdayım. Müdürlüğümü yaşıma verin. İki çocuğumla, kentte yetişmiş gerçek kentli eşimle aranızda yaşıyorum. Çoğunuzun bir gün benim gibi düşüneceğinize inanarak bunları söylüyorum. Tüm yaşamınızı etkileyecek bir noktada duruyorsunuz. Yaşamınız boyunca sizi  mutluluğa götürek doğru yolu seçmek için biraz dikkatli olun, lütfen!

Müdür Bey konuşmasını kesince bir süre pencerelere baktı. Müdür Beyin bakışı bizim  de ilgimizi çekti. Benim arkam pencereye dönük ama sağ yanımdaki pencereleri rahat görüyorum. Kar taneleri uçuşuyordu. Müdür Bey gülümsedi. Kış ortasındayız çocuklar; işte insanlar böyledir. Şimdiye dek kış olmadı diye hiç söz etmedik. Bakın kar başladı, iki gün içinde kardan yakınmaya başlarız. Nedsense Müdür Bey gene Sami Akıncı'ya sordu:

-Geçen yıl bugünler kar vardı?  değil mi?  dedi. Sami birden toparlanamadı sanırım çekimser bir tavırla;  “Yağmıştı efendim! ”dedi.

Parmak kaldırdım. Müdür Bey bana bakarak;  “ Yağmamışmıydı yoksa? deyince ben:

-Geçen yıl tam bugün köylerimize dağılmıştık. Buralara çoktan kar yağmış ama kalkmıştı. Ancak kuru soğuk vardı. Biz asıl karı daha kasım ayı ortalarında Hasanoğlande gördük. Oradan ayrıldığımızda her taraf kardı. Arifiye Köy Enstitüsünde konuk olarak kalmıştık. Orada bile 60 cm. Kar vardı.

Müdür Bey gülümsedi. Zil çalar çalmaz da ayrıldı.

Yemeğe savrulan kar taneleri arasında gittik. Kar yağıyor ama şiddetli bir rüzgar yağan kar tanelerini savuruyor. Zaman zaman da kar taneleri yuvarlak yuvarlak dönen halkalar oluşturarak akıp gidiyor.

Bizim  sınıf bu hafta Tarımda. Tarım binasına gittik. Besim İyitanır Öğretmen  yalnızdı. Az bekleyeceğimizi söyledi. Kar yağışlı sürüyor. Arkadaşlar kuruluğa sıkışınca Besim İyitanır Öğretmen takıldı:

-Yağan kardır, yağmur değil sizi eritmez. Arkadaşlar gülüşerek yanıt verdiler:

Kar da su değil mi öğretmenim. Besim Öğretmen kimya okumadığını, o nedenle karla su arasındaki farkı bilmediğini söyledi. “ Estafuruyllah! ” çekilirken Ahmet Gökay Ağabey geldi. Besim  Öğretmenle birşeyler konuştular. Ahmet Ağabey beni çağırdı, üç arakadaş daha   çağırmamı söyledi. Sefer Tunca, Arif Kalkan, Mehmet Yücel yanımdaydı, ellerinden tutarak çektim. Okul binasına gittik. Okulun en alt köşe odası kiler denilen yiyecek deposu, oraya girdik. Ahmet Ağabey işimizi söyledi. Tarım binasından yiyecekler gelecek. Biz onları tartıp, yerlerine koyacağız.

Az sonra Fettah'la Hüseyin Serin   bir çuval patatesle geldi. Durum anlaşılmıştı, Ahmet Ağabey bana defteri verdi, basküle bakıp  görünen sayıyı teftere yazdım. Arkadaşların kimileri işi şakaya aldı, kimileri içlerinden kızdı. Paydosta 1200 kr. patates, 800 kr. fasulye, 600 kr. mercimek yerine yerleşmişti. Mehmet Yücel arkadaşla ben  tartı işini, Sefer'le Arif yerleştirmeyi yapmıştı. Bunun dersliğe dönünce sorun olacağını düşünmüştük. Sakındığımız gibi olmadı; tam tersi, benim elimin durumu ile Mehmet Yücel'in çoktandır rahatsız edici diş durumu olayı olağanlaştırdı. Sefer'le Arif'in bedence güçlü olmaları zaten onları korumaktadır. Onun  yerine derslikte yiyeceklerin  neden Tarım binasından kilere taşınması tartışıma yarattı. Daha önce konuşulmasına, Fikret Madaralı Öğretmenin  Kooperatifçilik için ders verdiği sıralar çok açıklamasına karşın “Dönersermaye”olayını kayramamış arkadaşlar uzun süre olayı anlamamkta direttiler. Abdullah Erçetin, Emrullah Öztürk, Ali Önol, Hüseyin Serin, Kadir Pekgöz, Fettah Biricik sonunda Sami Akıncı'yı sinirlendirdiler:

-Size  “Döner sermayeyi  kavratmak, deveye hendek atlatmaktan zor! ”Mehmet Yücel sonunda söyleyeceğini söyledi:

-Biz şimdiye dek, boş yere  “Devlete çalışıyoruz! dedik durduk. Oysa biz Döner sermayeye çalışıyormuşuz. Baksanıza Devlet, bizim için Döner sermayeye para ödüyor. ”Bağıranlar oldu:

-Devlet para vermese biz ürettiklerimizi yiyemeyecek miyiz? Sami Akıncı gene duramadı:

-Yeriz ama 6 Ali gibi  soluğu köylerimizde alırız.

Sami'nin sözüne önce herkes güldü. Ancak bu arada uyarılar oldu;  “Arkadaşımızı zemlemeyelim (Kötülememe anlamında) belki günahsızdır. Sami hemen açıkladı:

-Ben arkadaşın o suçu işlediğine inanmıyorum. Onu kastetmedim. Ancak arkadaş köyüne dönmek zorunda kaldı, onu anımsattım. Biz de kendi çıkardığımız ürünleri  kendimizi haklı sayarak yiyebiliriz. Ancak yetkililer buna izin vermemişse  bizi pekala suçlu sayarlar. Gazetelerde sık sık yazılıyor. Adam tarlasında yetiştirdiği karpuzu ya da buğdayı izinsiz sattığı için hapse bile atılıyor. Toprak Ofisine vermeyip tüccara tahılını satanlar hapislerde  yatıyor.

Biz tartışırken yemek zili çalmış kat nöbetçileri uyardı.

Yemekhane iyice soğumuş. Tenhalaşmış olarak yemeklerimizi yedik. Gözlerimiz Hikmet Özmen, Besim İyi tanır Öğretmenleri aradı. Onları göremeyince sevinenler oldu. “Bugün bizi çalıştırmazlar! Kar yer yer çevreyi beyazlaştırdı. Zil çalınca  Hikmet Öğretmen geldi. . Dersliğe girince bana:

-Seni Besim Öğretmen bekliyor yarım kalmış bir işiniz kalmış sanırım! dedi. Önce azıcık kuşkulanır gibi oldum ama  cesaretimi toplayıp gittim. Gidince kapıda Ahmet  Ağabeyle karşılaştım. Ahmet Ağabey, bana “Gel bakalım, şu hesapların bir dökümünü yapalım! ”dedi. Sonra da burası çok soğuk, bizim orası ne de olsa kuytu deyip yürüdü. Okulun alt katına indik. Döner Sermayeye devredilen ürünlerin belgelerini hazırladık. Arkadaşların yaptığı dayanaksız tartışmalara karılmamakla birlikte gene de Döner sermayenin gerçek rolünü bilmiyordum. Tek bildiğim  böyle bir gereklilik olmasaydı bu kurum kurulmazdı. Ahmet Ağabey sormadan benim anlayacağım  ölçüler içinde anlattı. Olay arkadaşların  dediği gibi ürünleri Devlete satmak değil en  düşük firatla satmak; Devleti, insafsız tüccarın elinden kurtarmak. Ahmet Ağabey örnekler verdi. Okul, kendi yetiştirdiklerini eksiklerini tamamlamak amacıyla ilan vermiş. Malını satmak isteyenler resmi olarak satacakları ürünlerin fiyatlarını bildirmişler. Tahılların fiyatları 20-35 kuruş, kuru sebzelerin fiyatları 25-35 kuruş arasında değişiyor. Oysa bizim Döner sermaye bunları 10 kuruştan veriyor. Ahmet Ağabey salt patatesten Devletin 15, 000 tl kar ettiğini anlattı.

Dersliğe yeni olmamakla birlikte sağlıklı bilgi edinmiş olmanın  sevinciyle dönerken Asım  Öğretmen kolumdan çekerce  “Gel bakalım biraz çalışalım! ” dedi. Asım Öğretmenin odası  binanın arka tarafında olduğundan rüzgar almıyor. Soba yanmamasına karşın sıcacık. Öğretmen  yeni parçalar çalışmış. Parçaların besteci adlarıyla söylenmesini istiyor. Aletter, Diyabelli, Beethoven, Schubert  gibi. İnsanların kulakları bu adlkarı söyleye söyleye müziği daha çok severmiş. 9. Sınıflara öğretmeye başladığı bir parça çaldı. Weber Avcılar marşıymış. Aletter, Diyabelli, Schubert, Weber, Beethoven, Mozart derken besteciler için de bilgiler almaya başladım. Besteci sözünü ilk müzik öğretmenimiz İstiklal Marşını öğretirken yazdırmıştı. İstiklal M arşı'nın  söz yazarı: Mehmet  Akif Ersoy, Bestecisi: Zeki Üngör demiş sık sık sorarak iyice  belletmişti. Sonraları da nota kağıtlarının üst köşelerinde gördüğüm adları izlemeye başlamıştım. Tuna Dalgalarında İvonovici, Macar Dansında Johannes Brahms, İzmir Marşı'n da Mehmet Ali Bey, Karadeniz Marşı'nda  Ahmet Yekta, Ankara Marşı, Halil Bedii Yönetken adlarını öğrenmiştim .

Dersliğe dönünce İsmet yanıma oturdu, köydekileri sordu, hepsinin selamını söyledim. Ben yokken bazı fısıltıların olduğunu söyledi. Bunları dinlemek istemediğimi “İt ürür kervan yürür! ” Atasözünü anımsattım. İsmet alınır gibi oldu:

-Ne o dayı, bana mı kızıyorsun?  diye sordu. Açık açık kızdığımı söyledim:

-Böyle fısfıslı konuşmaları duyduğuna göre demek ki dinleme sabrını da gösteriyorsun. Sabırla dinlenen sözler insanı etkiler. İnsan etkilenince de inanır. Sen de inanmış gibisin. Ne olduğunu bilmiyorum ama ben  bir hafta izinli gittim, geldim. Şimdi de buradayım. “Dervişin fikri neyse zikri de o olur! ” derler. Yüzüme karşı konuşmak isteyip de konuşamayanlar yokluğumda meydanı boş bulmuş olduklarını sanıyorlar. Ben onları, soysuz, soytarı  olarak düşünüyorum; kurda saldkıramayan  ancak uzaktan havlayan köpekler de öyledir. Soylu köpekler yaygara yapmadan kurdun üstüne atılırlar. İsmet ne düşündüyse yüksek sesle:

-Dayı bu anlattığını arkadaşlara da söyle, çoğu bunu bilmezler! ”deyince arkadaşın çoğu bize döndü. Bu kez bende:

-Köye gidince eski günlerimi anımsadım. Köyde değişen bir şey yok. Horozlar gene eskisi gibi ötüyor. Eşeklerin anırtıları hiç değişmemiş. Hele köpeklerin havlamaları tıpkı eskisi gibi sürüyor. Gene soylu köpekler kurtlara havlamaya gerek görmeden atılıp sürüyü turtarıytor. Buna karşın soysuz köpekler kurda saldırma yerine uzaktan uzaktan yırtınırca havlıyor. Akıllarınca da kurdu , onların önlediğine herkesin inandığını sanıyorlar; sanmayanları da inandırmaya kalkışıyorlar.

Sözüm bitmişti ama sanki bitmemiş gibi beni dinleyenlere bakınca Mehmet Yücel:

Ağzına kayık dayı, attığın taş tam 12'den vurdu!  dedi. Bu kez İsmet'e dönüp yavaşça sordum:

-Taş atılacak itlerin olduğunu sen de biliyordun. Arkadaşının bildiğini sen nasıl bilmezsin? İsmet biraz yutkundu, “Bunu sonra konuşalım” deyip ayrıldı.

Oynanacak piyes ad olarak seçilmişti. Geçen hafta rol dağılımı da yapılmış. Bu nedenle fazla ilgi çekmese de yarınki Türkçe dersinde Cyrano de Bergerec'den söz etmeyi düşündüm. Kalan bölümü okumayı sürdürdüm. Cyrano, Roxane' sırıl sıklam aşık. Roxane bunu anlamasına karşın anlamazdan gelip, kendisine  (Neredeyse açık açık söylenmesini beklerce) daha yaklaşılmasına olanak veriyor. Oysa sevgilisi var, Cyrano'nun sevgilisini kıskanacağını düşünmüyor. Sanırım Cyrano, bu sevgili işini gelecekte Roxan kendisi  bir yana itip kendisine döneceğini aklından geçiriyor. Belki de bunu geçirmiyor ama umutsuz da olsa karşılıksız sevgi ile oyalanmaktan hoşlanıyor. Werher'in Scharlotte'a, (Werther) Henriette'in Felix'e(Vadideki Zambak) sevgileri gibi.

Cyrano bu kez daha büyük  girişimde bulunur. Soyluların yaptığı gibi Roxane'ın penceresi önünde Serenad söylemeyi dener. Bunda oldukça da başarılı olmuştur. Roxane Cyrano'nun yaptıklarına gerçekten hayran kalmaktadır. Belli ki o bunları yapanın kendisine yaklaşmak için yaptığını düşünmez, kendisinin bunlara layık olduğunu sanarak bencilce coşar, gönlünde  Cyrano'ya yer olmadığı için onun yaklaşımını dostça görüp, içtenlikle yaklaşır. Oysa Cyrano ölümcül bir tutku içindedir. Bu nedenle şarkıları, okuduğu şiirleri, yazdığı mektuplar hatta sıradan konuşmaları hep yüreğinddeki sevgiyi yansıtmaktadır. Tüm  bu çabalar içinde Roxane'dan aldığı bir öpücükle kalır. Roxane ise sevgisinde kararlıdır. O, içinde bulunduğu toplumun değerlerine uyarak seçtiği Chrıstian vardır. Oysa Chrıstian, Cyrano'nun olağanüstü yetileri karşısında zavallı bir ruhsal cücedir. O bunu  bilir ama, Roxane'a bunu anlatamaz. 3. Perde Roxane, Cyrano, Chrıstian arasında özellikle de Cyrano'nun olağanüstü ustalıklı sözleri, şiirleri ile  sürer. 4. Perde Bir savaş başlamışırtır. Tüm Gaskonyalılar gibi Cyrano da savaşa gider. Her olayda olduğu gibi Cyrano gene  önde gidenlerdendir. Roxane'in gevgilisi de Cyrano ile birliktedir. Roxane'ın sevgilisi Roxane'a mektup yazmayı beceremeyeceğine inandığından Cyrano'dan rica eder. Cyrano da gönlünce mektuplar yazarak Roxane'a boşalır. Öyle ki bu mektuplar, günde iki kez de yazılmış olur. Roxane bu dayanılmaz, duygusal mektupları alınca dayanamaz  sevgilisini görmeye savaş alanına dek gider. Savaşın en kızgın sırasında Roxane'in sevgilisi  Chrıstian ölür. Chrıstian'ın ölümü Cyrano'nun işini  daha da zorlaştırmıştır. Çünkü Roxsane o duygusal mektupları yazan Chrıstian'a  bu kez gerçekten bağlanmıştır. Güzel Roxane, ın  Chrıstian'a  gerçekten bağlılığını gören Cyrano'nun bundan sonraki durumunu tam olarak bilemiyoruz. Ancak daha sonra eski dostların bir araya geldiklerinde yaptıkları anı konuşmalarında Cyrano ile Roxane'ın akraba ilişkilerinin dostça sürdüğünü anlıyoruz. 5. Perdede eski dostlar günlük dedikodular arasında  geçmişe yönelik anılarını tekrarlarken Roxane'a bir ara Cyrano'yu sorduklarında, Cyrano ile sık sık buluştuğunu, Cyrano'nun ona günlük heberleri verdiğini, onun kendisine bir tür gazetelik yaptığını anlatır. Bu ilişkişleri, 15 yıldır araçlıksız süe rmektedir. Roxane'ın Chırıtian'a olan sevgisi sürmektedir. Öyle ki, Chrıtian'ın bir mektubunu göğsünde saklamaktadır. Bunu da Cyrano'ya söylemektedir. Oysa o mektubu Cyrano yazmıştır.

Roxane'ın Cyrano'nun yaşadığını söylemesi eski dostların ilgisini çekmiştir. Görmeye kalkışırlar. Ancak Cyrano'nun o tükenmez büyük gücü tükenm iş gibidir. . Eski dostları görecek, o düşsel yaşama dönecek durumda değildir. Gen de böyle bir sahnede eski yetilerini son kez kullanmayı deneyecektir, coşkulu sözler söyler, şiirler okur. Roxane'e de yüreğinden geçenleri söyleyip kılıcını çeker. Cyrano'nun amansız kılıcı  bu kez onun düşman sayayarak karşısına aldıklarının değil yaşamboyu içinde yaşattığı  gizli  düşmanı Gurur anıtı Cyrano'nun da canını alır.

Kitabı üzülerek kapattım. Doğrusu 1. 2. 3. perdeleri sevmiştim. 4. 5. Perdeleri de okudum ama hem sevemedim hem de pek inandırıcı bulmadım. Bu nedenle yarın Türkçe dersinde bu piyesten söz edemeyeceğime üzüldüm. Oysa ben bunu bahane ederek piyesler üstüne konuşmayı tasarlıyordum. Akın piyesi seçildiğine göre karar verilmiş. Bundan böyle Akın piyesi ile yazarı Faruk Nafiz Çamlıbel üstüne sorulacak soruları yanıtmak önem kazanmış olacaktır. Faruk Nafiz Çamlıbel'in Han Duvarlarını ezberleyemedim o bakımdan kendime karşı suçluyum. Hasanoğlan  yolculuğu benim o hevesimi yarım bıraktı. Oradaki, ondan sonraki dağınık uğraşılarım o hevesimi başka yönlere çevirdi. Şimdilerde Çoban Çeşmesi, Veraset, Ali, At şiirlerini ezber biliyorum. Bununla yetineceğim.

Yemekte, bizim masadakiler tümden Sabahat Öğretmenin tavrını  konuştular. “O kendi kafasına göre piyes seçti, piyeste rol alanları da ona göre ayırdı! ”dediler. Ben onlara katılmadım. öğretmenin piyesi iyi bildiğini, oyunu da Tepebaşı Tiyatrosu'nda izlediğini söylediğine göre  temsili için  kesinlikle bildiklerini uygulamak isteyecektir. Benim Hidayet Öğretmenek arşı koyduğum Mavi Yıldırım piyesini unutmayalık. Hidayet Öğretmen rol dağıtımı yapmadan önce önemlice rollerden biri ben istemiştim. Hidayet Öğretmen  bana, o rolü değil bir başka rol verdi. Ben o rolü küçümsedim, yan çizmeye başladım. Sonra da o rolü başkasına devretmeye kalktım. Durumumdan kuşkulanan Hidayet Öğretmen beni çağırdı, benim istediğim rolu bana neden vermediğini açıkladı. Meğer o roldeki kişi esmer birisiymiş, İlkerde siyah bıyıklarından söz ediliyormuş. Öğretmen gülümseyerek:

-Sarışın doğmuşsun İbrahim, sana da bıyık takarız ama sarışın bir yüze siyah bıyık takmayı da izleyenler hiç hoş görmez. Ben bunları düşünerek o değişikliği yaptım. Sen gene de başka düşüncelere yorabilirsin. Ancak yanlış düşünceni boş yere içinde taşırsın. Öteki rolü sana veren ben, sana güvenmesen  onu da vermezdim. Temsillerde uzun konuşmak kısa konuşmak önemli değil, sözü yerinde söylemek, salonda  bulunanların  kenarda köşede oturmalarına bakmadan herkesin duyacağı  seste konuşmak önemlidir. Sabahat Öğretmen de bunları düşünmüştür. Arkadaşlar hemen adını söyleyerek Mehmet Başaran'ı öne sürdüler:

-O mıymıntı mı konuşacak? Kenar köşe bir yana ortada oturanlar bile onun söyleyeceklerini anlamazlar.

Recep Kocaman baştan beri susuyordu, uyardı:

-Biz karışmayalım, onlar başladı, rahat bıraklım yapsınlar yapabilecekleri kadar. Belki de çalışa çalışa gelişeceklerdir. Öğretmen,  “23 Nisan Bayramına hazırlanacak! ”dediğine göre çok uzun bir zaman çalışmayı göze almışlar demektir. ” Recep'in konuşmasını Hemşerisi Mehmet Başaran'ı korumak gibi algılayan oldu ama ben onlara katılmadım. Mehmet Başaran da  sınıfımızda bir arkadaşımız. Bir çok derste başarılı oluğuna tanık olduk. Bunda da neden başarılı olmasın?

Yemekten sonra  eski sıra arkadaşım Halil Basutçu yanıma geldi. Daha önceki derslerde Sabahat Öğretmen Akın Piyesdinden söz edince ben, konuşmuştum. Halil bunu  anımsatarak söze girdi. Arkadaşın  konuyla ilgilenmesine katılmayı borç saydım, İsmail Habib'in Edebi Yeniliğimizi açıp  Faruk Nafiz Çamlıbel'le ilgili bölümleri okuduk. Önce   CANAVAR piyesinden açıklamaları, sonra AKIN'ı tanıtan bölümü okuduk. Halil çok sevindi. Sami Akıncı'ya muştuyladı. Sami bir başka gün kitabı alıp okumak istediğini söyledi. Zaten yat zili çaldı. Böylece ben, yemekte arkadaşlara söylediğimi tavırlarımla kanıtlamış oldum. Tüm arkadaşlar rol alacak değil ya, birileri nasıl olsa dışarda kalacaktı; biz onlar arasında niçin olmayalım? Böyle söyledim ama sanırım bunda çok içtenlikli değildim. Halil gelip yanıma oturmasaydı bu denli sıcak yaklaşmayacaktım. Yatınca kendime bunu sordum. Önemli olan piyes değil, Röslein'in da piyeste rol alması ya da ona rol verilmesi. Bu nasıl bir sonuca varacak? Konu bu ama ben bunu kimseye açık açık söyleyemem ki. Öyleyse piyeste rolüm olmamasınba karşın dolaylı da olsa ilgilenmem. Bu nasıl olur? Sanırım karşı durarak değil yakınlık göstererek. Düşüncemi sağlıklı bulup gözlerimi kapadım.

 

9  Aralık  1942   Çarşamba

 

İstemi Han diye tarihte biri var mı? Bekir Temuçin tarih konusunda en  bilgili arkadaşlarımızdan biri. Bekir Temuçin yüksek sesle sordu:

-Kim  sordu onu?  Yanıt verilmedi. Bekir eline geçirdiği fırsatı kullandı. BildiğiTeoman, Bumin, Bilge, Gültekin, İstemi, İlteriş diye sıraladı. Abdullah Erçetin arkasından bu kez de Bayan'ı saymadın. Bayan sözü ilgi çekti. Bayan Han olur mu?  Sami Akıncı piyeste olduğunu öyledi. Söze  tam karışmak üzereyken

Talat Tarkan  Öğretmen geldi:

-Çoktandır uğramadım, sizler işi gevşetmişsiniz! deyince topartlanıp çıktık. Bir  de çıktık ki, sözün  tam anlamıyla diz boyu(Belki daha fazla) kar. Hava sakin gibi ama, oldukça karanlık. Karanlık da değil  göğümsü bir renk. Biz ağır ağır merdivenlerden çıkarken Talat Tarkan Öğretmen  arkamızdan yetişince sordu:

-Havanın böyle oluşunun bir nedeni var, bu karla yetinmeyip daha fazlasını gönderecek ! ”dedi.

Derslikte soba yakma tartışması başladı. Kerslik nöbeti karışmış, 73 Kadir Pekgöz ile 74 Mehmet Başaran'dan biri nöbetçi olması gerekirken anlaşmazlık çıkmış. Aracı olmak istedim. Beni uyaranlar oldu:

-Sen  kendin nöbet tuttun mu? Sahiden ben nöbet tutmamıştım. Halil Basutçu'ya sordum, o tutmuş. O benden sonra, tuttuğuna göre benim de tutmam gerekirdi. Son nöbetimde soba yakma sorunu yoktu. O nedenle sobanın nasıl yakıldığını sordum. Hasan Üner bana yardım etti. Ona da geçen gün hemşerisi Fevzi Üner yardım etmiş. Hasan az  sonra bir kucak  çam  talaşıyla geldi. Fevzi kitaplık nöbetçisiymiş, Daha önceki nöbetçiler hazırlık yapmışmış, onlardan ödünç olarak verdiğini söylemiş. Sobayı ivedi olarak tutuşturduk. “Öğleden sonra Marangozlu atölyesine gidince borcumuzu öderiz! ”deyip gülüştük.

Kahvaltıda Hilmi Altınsoy bana çıkıştı:

-Abi, sen neden bugün nöbeti  benimsedin? Bugün nöbetçi olması gerekenler neden  görevlerini yapmadılar? Salt Hilmi'nin düşüncesini öğrenmek için, nöbet sırasını unuttuğumu, unuttuğum için de kendimi suçlu saydığımı söyledim. Suçlu durumdaki insanların olayları fazla irdeleyemediğini öne sürdüm. Hilmi açıkladı:

-Sen öyle düşünüyorsun ama karşındakiler görevlerini bile bile bırakıyorlar. Bugünkü olay bile bile sana karşı bir oyundu, senin hemşerim dediğin bacaksız Kadir bu işi bile bile ortaya getirdi. Senin Mehmet Başaran'ı sevmediğini biliyor. Mehgmet Başaran'ın  diretmesine kolay kızacağını düşünerek kendisinin yapmadığı nöbeti bir sonrakine yamamaya kalkıştı. Nedense derslikte bir Allahın  kulu da Kadir'e “Sen nöbetini yaptın mı?  demedi. Bana kalırsa senin arkadaş bildiklerin de sandığın kadar senin arkadaşın değil. İzinli gittiğinde senin de 6 Ali gibi zorunlu izinle gönderilmiş olabileceğin söylendi. Bu söylenince herkes dikkatle dinledi. Mehmet Yücel:

-Daha neler? İki gün  sonra gelince ne diyeceksiniz?  Bir de onu düşünün demeseydi daha neler konuşulacaktı kim bilir? Yusuf Hilmi'n in sözünü kesti:

-Bak ben bunu duymadım, duysaldım karşı dururdum. Çünkü arkadsaşın izinli gideceğini biliyordum. Hasan  Üner de söze  karıştı:

-Hilmi Altınsoy duyduğuna göre o ne demiş onu söylesin! deyince  tartışma onların aralarında başladı. Bu kez de tartışmayı  gene ben durdurdum. En çalışkan olarak adı çıkan Sami Akıncı arkadaşımızın bile arkasından neler söylendiğini, kendisi gelince nasıl dönüş yapıldığını hep  biliyoruz. Yine hep bildiğimiz bir olay var; bu tür davranışlar için köpek benzetmeleri yapılır. İt gibi kuyruğunu salladı, it gibi yanına yanaştı, köpek gibi yılıştı benzetmeleri bu tür davranışlar için söylenir. Ben bunları tek tek arkadaşlar için yakıştırmayı düşünmüyorum ama toplu olarak zaman zaman söylüyorum. Hiç birini tek tekl düşmanım saymıyorum, Tek başına hgiç birisinin b enim düşmanım olacağını düşünmediğim giibi olabileceğine de inanmıyorum. Bunları gene gene konuşmaya da değer görmüyorum. Ben arkadaşları, daha önce değerlendirmeye çalıştım. Onlar benim düşmanın değilse bile dostum da değildir. Zaten o denli bir yakınlık beklemiyorum. Onlar bana bir zarar vermiyorsa bu onların iyilik severliğinden değil bana zarare verecek ölçüde cesaretleri olmadığındandır. Bizim arkadaşların hepsi için demiyorum bazıları için  kimi zamanm diyorum ki, bunların benim yerime Yeni Berir köyünde akrabaları olsa, ben de şimdiki onlar gibi uzaktan gelmiş bir garip olsam kesinlikle beni sokakta yakalatıp dövdürürlerdi. Bunu yaptırdıkları gibi kalkıp bununla da övünürlerdi. Bunun dürüstlük olmadığını düşünemedikleri için benim de öyle yaptıracağımı düşünüp benden korkuyorlar. Oysa bunu yapmak için insanın utanma duygusu olmaması gerekir. Küçüklüğümü  anımsıyorum. Mahallemizin güçlü çocuklarındandım. Kalabalık bir ailem, benden büyük 3 ağabeyim vardı. Arkadaşlarla kavga edince çoğunlukla ben üstün gelirdim. Bu üstünlüğümü dövdüğüm çocuklar, ağabeylerime bağlar:

-Onun ağabeyleri var!  diye ağlaya ağlaya evlerine giderlerdi. Hiç bir zaman yaşdaşlarımı ağabeylerime söylemedim . Ancak benden çok büyük kimseler kimi zaman güç gösterisine kalkışırsa o zaman “Senden öcümü, ağabeylerime aldıracağım diye kıyameti koparırdım. Kimi çocuklarla çok küçük yaşlarımda ayrı düşündüğümü sezmiştim. Benim annem yoktu, annemin ölm üşlüğü beni değişik bir duyguya itmişti. An neme kesinlikle küfrettirmezdim. Nasıl önledimse önledim. Sayısız kavgaya karışmama karşın anneme edilmiş bir küfür anımsamıyorum . Oysa oyunlarda ilk takışmalar annelere küfürle başlar. Çoğu kez de oyuncuların bir bölümü annesine küfredilince küfredenden hesap sormaz, gözü yaşlı olarak annesine koşar, söylenen küfrü annesine söyler. Kaç kez annelerden  duymuşumdur:

-Be evladım, duyduğunu bir de gelip bana söyleme! Ben, bunları anımsayarak çocukların  büyüdükçe nasıl  davranışlar geliştireceğini düşünürüm. Kimi kez bizim arkadaşların tavırlarına bakıp küçüklüğüne doğru gitmeye çalışırım. Bir çok arkadaşımın annesine edilen küfrü eve götürüp bir kez de orada tekraraladığını görür gibi  değerlenriririm. İşte ben böyle düşündüğüm için arkamdan söylenenlere pek değer vermem. Ancak çok üzülürüm. Üzüntüm, şansımın beni iyi arkadaşlarla karşılaştırmamasınadır.

Dersliğe dönünce, öncelikli işim sobayı doldurmak oldu. İkinci dersimiz Türkçe. Sabahat Öğretmenin üşüyeceğini düşünerek merdiven altında iki kucak odun getirdim. İlk dersimiz Matematik, boş. Ancak havanın soğukluğpunu bahane ederek kapıyı rastgele açtırmadım.

Sabahat Öğretmen gülümseyen bir yüzle geldi. Dersliğin iyi ısınmış olduğunu söyledi. Hemen açıklamalar yapıldı:

-Dersliğimiz büyük binanın kuytusunda olduğu için fazla rüzgar dutmuyor. Sabahat Öğretmen kaşlarını kaldırarak:

-Öyle miiii? Bizim ev  de büyük binanın arkasında ama  içinde titriyoruz! dedi. İsmet hemen işi nöbetge çevirdi:

-Bugünkü  nöbetçimiz çalışkan öğretmenim! Sabahat Öğretmen bana baktı. “Nöbetçi sen olmalısın! ”diyerek gülümsedi. Arkasından da elimi  göstererek ne durumda olduğunu  sordu. Ben  yanıt vermeye hazırlanırken öğretmen:

-Ne oldu? Geçmişti sanırım, ben mi yanlış anımsıyorum. Gene bir kaza mı oldu yoksa? diye sordu. Eldiveni çıkarıp gösterdim. “Elim iyi oldu ama, üşütmemem gerekirmiş, o nedenle eldiven  taktığımı söyledim. Sabahat Öğretmen bu kez  İsmet'e, “ Ne dersin?  Nöbetçi sobayı eli için yakmış olamaz mı? ”İsmet güldü:

-Olur mu öğretmenim, eli için o kadar odun taşınır mı?  deyip sustu. Sabahat Öğretmen bu kez de:

Biliyorum, takıldım!

 

Sabahat Öğretmen iki  kitapla gelmişti. Birini   kaldırıp gösterdi. “Okudunuz mu ? demiyorum çünkü okumadığınızı kestirebiliyorum. Sizin yaşınızdakiler için biraz  zor okunacak  kitaplar unlar. Sami Akıncı yapıştırdı, “Tevfik Fikret! ”Sabahat Öğretmen gülümsedi: 

-Evet, Tevfik Fikret, şiirlerinden okuduklarınız vardır! deyince Bekir Temuçin sıraladı:

-Balıkçılar, Bir İçim  Su, Fikret'in Mezarında!  Sabahat Öğretmen Bekir'in az önünde ayakta duruyordu. Sanırım “Fikret'in Mezarında” sözünü duyunca başını kaldırarak baktı. Yüzü bizim tarafa dönünce oturduğum yerden “Rıza Tevfik! ”dedim. Öğretmen gülümsedi. Bekir'e dönerek:

-Yaaa, bak, kimmiş? Sonra da:

-İnsan kendi mezarı başında olur mu? dedi. Öğretmen bu kez, kitabı karıştırıken bir yandan da;  “Bakalım o şiirler burada var mı? deyip bir süre aradı. Balıkçıları, bulunca okudu. Öğretmen “Bugün yine açız evlatlarım!  deyince arkadaşlar gülümsediler. Öğretmen birden durdu. “Dinlemeyecekseniz okumayayım! ”deyince Sami Akıncı özür dileyerek, arkadaşlar arasında sık sık bu sözlerin tekrarlandığını, yemekler gecikince ya da pek sevilmeyen yemekler olunca hep bu sözler söylendiğini tekrarladı. Sabahat Öğretmen bu kez de:

-Yaa, öyle miiiii? deyip kahkahayla güldü. Az durduktan sonra gene sordu; Nasıl oluyor bu, iyice anlayayım! dedi. Sami'ye baktı. Sami, kurnazlık yaptı:

-Ben bu  konuşmalara katılmıyorum öğretmenim, salt duyduklarımı söyledim. Bunu tekrarlayan arkadaşlar söylesin!  Deyince İsmet, Mehmet Yücel, Bekir Temuçin parmak kaldırdı. Sabahat Öğretmen Mehmet Yücel'e baktı. Mehmet Yücek konuyu anlatmaya hazırlanırken öğretmen:

-Mehmet Sen çok aç kalıyorsun sanırım  boyuna göre kilolu değilsin, sahideen sık sık aç kalıyor musun? dedi. Mehmet Yücel soruyu kendi üzerine çekmedi:

-Öğretmenim biz bunu aramızda şaka olsun diye konuşuyoruz. Yemeklerden şikayet etmeye hakkımızın olmadığını biliyorum. Bütün  dünya yavaş içindeyken biz bunları bulduğumuza şükrediyoruz. Savaş başlamadan önce biz her gün evlerimizde hiç görmediğimiz yemekleri yiyorduk. O zaman bizden esirgemeyen Devletimiz bugün  neden aç bıraksın? Şimdilerde kendileri ekip biçmesine karşın anne-babalarımız bile yiyeceklere sınır koymuş durumda. O nedenle biz şiiri şaka yollu takılmalarda tekrarlıyoruz. Öğretmen birden   ciddileşerek:

-Aferin Mehmet, çok güzel savunma yaptın. Ben de zaten öyle anlamıştım, deyip hepimize dönerek:

-Şiiri okuyalım dedikten sonra gene baştan başladı.

 

Balıkçılar
 
-Bugün açız yine evlatlarım, diyordu peder,
Bugün açız yine; lakin yarın ümid ederim,
Sular biraz daha sakinleşir. . . Ne çare kadere

…. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Bu şiiri daha önce yazdığımı anımsadım. Öğretmen defterlerimize yazmamızı söyleyince ben, bunun yerine Millet Şarkısı adlı şiiri seçtim .

Öğretmen şiiri açıklarken 1. Ders bitti.

2. Derste öğretmen gelir gelmez Bir İçim su şiirini okudu. Öğretmen bu şiiri çok sevdiğini, öğrenciliğinde en sevdiği şarkılardan biri bu olduğunu anlattı, bu iki işirin  dizelerine, uyaklarına, dize ölçülerine dikkatimizi çekti. Aruz ölçü üstünde az da olsa durmuıştuk. SamiAkıncı  kısa bir tanım yaptı. Sabahat Öğretmen Sami'yte otur işareti verince ben parmak kaldırdım. Balçıkçıların ölçüsünü daha önce bulduğum için biliyordum. Tahtaya,

 

Bu  gün  a  çız   yi  ne  ev  lat  la  rım  di  yor  du   pe  der

.      -     .    -      .    .     -     -    .    -      .     -     .      .      -

Kalıbı: Mefailün feilatün mefailün feilün.  Mefailün= .  -  .  - / Feilatün= .  .  -  -/feilün= .  .  - Öğretmen, Fa, la gibi uzun söylenenlerle kapalı hecelerin çizgiyle gösterildiğini, öteki açık hecelerin de üstünde uxatma yoksa kısa, yani  nokta ile , işaretleneceğini anlattı. Öğretmen sanırım bana takılmak için:

-Bakın arkadaşınız bu konuyu iyi öğrenmiş, o bize yeni birşeyler de göstererek!  Bu dört dizenin işaretlenmesini istedi.

 

-Yarın küçük gidecek yalnız, öyle mi balığa?
- O gitmek istedi;  “Sen evde kal! ” diyor
Ya sakın
O gelmeden ben ölürsem? . . .
Kadın bu son sözle
Düşündü kaldı; b alıkçıyla oğlu yan gözle. . . . . . . . .

 

Öğretmen sormadan ilk dizedeki “Yalnız öyle” sözleri arasındaki ulamayı, yal nı-zöy le mi? söylemindeki değişikliği söyledim . Öğretmen

tahtanın bir köşesine ulama yazdırdı. İkinci dizedeki ! O gitmek istedi , sözü nasıl noktalanacak? deyince  ben, ”O git me  kis”deyip  burada da ulama yapıldığını tekrarladım. Öğretmen bu kez de arkasından onun bir benzeri gelmiyor mu? diye sorunca  Öğretmenin “Sen evde kal! ” sözlerini  sorduğu besbelliydi. Onu da  “Se nev  de kal! şekline sokup .  -  .  -, mefailün  yaparız. Öğretmen başka?  iye bakınca  dize sonlarındaki Son sözle ile gözle'nin faülün( . - -), Falün(-  -) olabileceğini, bunun da bir aruz ölçüsü kuralı olduğunu söyledim.

Öğretmen, Bir İçim Su şiiri için daha önceki derslerde de üst

ünde durduğumuzu, o nedenler yeterli bilgimizin olması gerektiğini söyleyip bir süre sayfalar çevirerek şiir başlıklarına baktı. Kısasbir açıklama yaptı:

-Bu şiir hem kolay anlaşırıyor hem de anlamlı; her dönemde her insan için geçerli!

 

Birlikte
 
Birlikte açılmış iki zambak gibi hem-ser,
Birlikte geçirdik bütün eyyam- ı şebab;
Birlikte, ne yaptıksa şu insanlığa  benzer,
Birlikte, ne gördükse mukassi ve münevver. . .
 
Bir hatıra yoktur, o güzel  günlere şahid,
Bir hatıra yoktur ki bugün mevc-i sehabı
Arzeylemesin ruhuma her an  mütebaid
Bir lemha ki yalnız sana, yalnız sana aid.
 
Birlikte olursak yine bir parça gülümser
Ömrün, şu geçen ömrümün  ikbal-i harabı:
Tezkir ile maziyi, -gel ey hem-dem-i dilber-
Birlikte okurduk, yine birlikte, beraber
 
Hatmeyleyelim, gel, şu gam-alude kitabı!

 

Sözlerin açıklanması

Hem-ser: Birlikte-başbaşa, Eyyam-ı şebab: Gençlik günleri, Mukassi: Kasvetli, sıkıcı. Münevver: Aydınlık, aydın, okumuş. Şahid: Gören , bir olayı gördüğünü söyleyen kimse. Mevc-i sehab:  Bulutların şekilleri, kat kat görüntüsü. Arzeylemek: Sunmak, vermek, boyun eğmek. Mütebait: Ayrılan-uzaklaşan. Lemha: Bakış, nazar, tek bir bakış. İkbal-i harab: Yarım kalan mutluluk, Geride kalmış saadet. Tezkir: : Anma, anımsama. Mazi: Geçmiş, geride kalan zaman. Hem-dem-i dilber: Birlikte yaşayan, eş. Hatmeylemek: Okumak, yaşamak, gözden geçirmek. Gam-alude kitap: Gama, kedere bulaşmış kitap-Acıklı yaşamların anlatılması ya da onları  anlatan kitap.

Sabaha  Öğretmen iki şiir okuduktan sonra  Tevfik Fikret'in Galatasayay Lilesinde  okuduğunu, yabancı dil bildiğini bir süre sonra da aynı okuyla önce öğretmen sonra da müdür olduğunu anlattı. Servet-i Fünün dergisinde yazı yazdığını, o zamankiş sayılı yazarlardan özellikle de şairler arasında  çok saygınlığı olduğunu anlattı. Çok sevilmesine karşın kendisi sevmeyenlerin de bulunduğunu, bu yüzden çok kez kendini savunmak zorunda kaldığını, önemli şiirlerinin bir bölümünün bu savunmalar olduğunu sözledikten sonra Tarih-i Kadim adlı uzun bir şiir okudu. Şiiri sessizce dinledik ama açıkçası pek bir şey anlamadıkSabak Öğretmen gülümseyerek:

-Bu şiiri size zor anlatacağımı biliyorum. Bu nedenle de anlatmaya kalkışmıyorum. Şiir, geçmişi övenlerin kısacası yeniliklere karşı olanların ken diş çıkarları için geçmişi övdüklarını, gerçekte geçmiş, geçmişte kalmıştır, ilerlemek, uygarlaşmak için yenilikleri izlemek gerektiğini söylemektedir. Ancak Tevfik Fikret'in yakındığı geçmişi övenler, onun bu uyarısına öfkelenip hakarete varan yazılar yazmışlardır. Bunlardan biri de   Mehmet Akif Ersoy'dur. Mehmet Akif Ersoy'la Tevfik Fikret'in kalem kavgaları ünlüdür, ayrıca önemlidir. Günümüzde de süren yenilikçi, tutucu kavgaları sürmekredir. Tevfik Fikret'in okuduğumuz şiirini okuyunca Mehmet Akif . Tevfik fikret'e “Zangoç!  Yanı kiliselerde çan çalan adam demiş. Tevfik Fikret bu hakaret yazısına gene uzun bir şiirle yanıt vermiş. Tarih-iKadim'e zeyl!  Bugünkü söyleyişle Trarih-i Kadim'e ek demektir.

 

Tarih-i Kadim'e Zeyl
 
Buyuruluyor ki:
“Şimdi Allah'a söver, sonra biraz bolpara ver
Hiç utanmaz pirotestanlara zan goçluk eder. ”
(Safahat, ıı)
(Mehmet Akif bu sözünü  2. Safahat  adlı kitabında yazmış. )
Ben ki üç beş pulu tercihinden
Pireteztonlara zangoçluk eden
Şairim. . . Ziver-i Küza-yı Yakin,
Şair-i mütehid-i din -i mübin
Hazret-i Molla Sirat'a ebedi
İhtiramatımı takdim ile bi
Bi tereddüt diyorum: Zangoçluk
Lütf-ı tavsifine şayan olduk;
Lakin aldanma sakın üstadım
Ben de bir parça muvahıt zatım
Bana anlatma o rana dini;
Bilirim ben de senin bildiğini.
Okudum ben de  kitap-gaybı;
Ben de sizler gibi cami, cami ,
Dolaşıp Haalik' oldum raki'.
-Şevk-i cennetle hayalim meşguul,
Yüreğim Havf-ı cehennemle malul; -
Ben de tırmandın ulu  tubaya,
Ben de çıktım m ele-i alaya;
Ben de aşıktım ezan namesinme;
Ben de koşardım ki o Allaah sesine!
Ben de tesbih ü dua, savm  ü selat,
Hepsini hepsini yaptım  heyhat!
Çünkü telkinlere aldanmıştım,
Kandığın şeylere hep kanmıştım.
Bilmeden, görmeden iman ettim,
Nefsimi dinime kurban ettim.
Sevdim Allaah'ı da Peygam-beeri de;
O alay kaldı bugün hep geride.
Anladım çünkü hakikat başka,
Başka yoldan varılırmış Hakk'a.
…. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .
Kitabım sahn-ı tabiat kitabı;
Bendedir hayr ile şerr esbabı.
Varırım böyle der-i  merkadecek;
Ba'ü ukbaya mahal görmem  pek.
Taşırım kalb-i şegaf-peymada
Beşerin aşkını, alamını da.
Din-i hak bence bugün dini hayat;
Sen ne dersin buna hey Molla Sırat? ! . .

Tevfik Fikret

 

Daha çok uzun olan şiirin tamamını Sabahat Öğretmen okudu. Şiirin açıklamasını bir başka derse bırakarak kitaba adı karışan Haluk üstüne bilgiler verdi, Halukla ilgili üç şiir okudu: Haluk'un Amentü'sü, Haluk'un  Veda'ı, Haluk'un Bayramı.

Zil çalınca öğretmen:

-Gelecek derste Mehmet Akif Ersoy'dan da okuyacağız, ikisi arasındaki ayrılıklar gibi benzer noktaları da görmeye çalışacağız! ” dedi.

Öğretmen ayrılınca arkadaşların bir bölümü Mustafa Saatçı tarafına döndü. Mustaf Saatçı bunun nedenini anladığı için:

-Bana bakmayın arkadaşlar, “Mollalığı kesinlikle kabul etmem. İmam, Hafıs neyse ne Mollalık da ne oluyormuş, sakın beni buna bulaştırmayın! ”dedi.

Dersimiz boş diye sevinenler vardı, kursaklarında kaldı. Talat Tarkan Öğretmen  geldi önce takıldı, arkasından da ricada bulundu, okulun önünde yığılmış karların kürünmesi için kendisine yardım edilmesini rica etti. Arkadaşlar çıkarken ben sobanın ateşine bakmak için  eğilince Talat Tarkan Öğretmen bana , “Nöbetçi misin? ” diye sordu. Nöbetçi olduğumu öğrenince beni bıraktı:

-Sobayı iyi yak, arkadaşların dersliği sıcak bulsun!  Dedi.

Öğle yemeğinde benim derslikte kalmam oldukça  önemsendi, yeni yeni  yorumlara neden oldu. Derslikten çıkarken sobaya eğilmem kurnazlık olarak sıfatlandı. Talat Tarkan Öğretmenin:

-Derslik sıcak kalsın! demesi ise çalışmaya gidenler için gönül alma numarası, dendi. Bir sürfe dinledikten sonra ben de sordum:

Ben nöbetçi değilken mi bu numarayı yaptım? Sobayla ilgilenmeden çıksaydım, soba da  iyice sönseydi dönünce ne denecekti? Tam olarak nöbet günüm olmamasına karşın benim bugün nöbetçi oluşuma kim neden oldu? Sorular ortada kaldı. Hilmi Altınsoy atik davran dı, “Abi biz böyleyiz işte edilen iyiliye köü gözle bakarız! ”Yapılan iyiliğe karşı kötülük yapılması üstüne Atasözü arandı. “İyilik eden iyilik bulur! ”Güzel ama uygun değil. Bir çok söz tekrar edildi. Sonunda Recep Kocaman, “Yap iyiliği at denize balık bilmezse halik bilir! ” dedi. Bu kez de ben sordum:

-Bu söze göre kim haklı çıktı?

Arkadaşların mahcup olma gibi bir kaygıları yok, sıkışınca şakalaşmalar, gülüşler yardıma koşuyor. Gene öyle oldu:

-Zaten sen  haklı olduğun için sıcak derslikte kaldın!

Zil çalınca Marangozluk atölyesine gittik. Halis Öğretmen gelmeden  tezgahların altından parçalar topladım. Halis Öğretmen gelince de kendisinden paydosta götürmek için izin istedim. Halis Öğretmenin iyiliği üstündeymiş, “Paydosu beklemeye gerek yok, şimdi götür. Biz de zaten çalışmayacağız, buraları yoplayıp paydos edeceğiz! ”dedi. Ayırdıklarımı kucaklayıp dersliğe giderken merdivende Asım Öğretmenle karşılaştım. Sobasının yanmadığını söyleyince getirdiklerimden bir  bölümünü götürüp Asım Öğretmenin sobasını yaktım. Onun sobası küçük ama yeni tip sobalardan. Aslında kömür sobasıymış, bir ısınınca uzun zaman sıcak kalıyormuş. Asım Öğretmen bir iki ellerini ovuşturup piyanonun başına oturdu. Önce bir süre gam yapıyor. Sonra da  parmaklarını atlatarak gidiyor. Öğretmenin en çok çaldığı Beringer Metodunun ortalarından sonra bulunan bir rondo. Diabelli Rondo. Öğretmenin sınav parçası olacakmış. Bir süre din ledim. Kendime göre bir gerekçe buldum(Soran olursa  söyleyeceğim. )Dersliğe  çıra götürmek için  Halis Öğretmen izin verdi. Tam atölyeye dönerken Asım Öğretmen sabasını yaktırdı. Sobayı yakmakta zorluk çektim.

Neyse, soran moran olmadı. Atölyeye döndüğümde arkadaşlar oturmuşlar Halis Öğretmen önümüzdeki çalışma mevsiminde yapılacak işleri anlatıyordu. En az daha üç öğretmen evi, bir kantin binası. Kantin binası sözüne hemen takıldım. Neden Kooperatif değil de kantin? Ben bunu sorunca Halis Öğretmen az duraksadı. Öğretmenin susuşuna şaşıran arkadaşlar bana yanıt verdiler. “Ne farkı var, ha kooperatif ha kantin! ”Bu kez Halis Öğretmen konuştu:

-Ben kantin dedim ama belki bu ağız alışkanlığından oldu. Bina olarak farketmese  de işlev olarak farklı doğal olarak! Yusuf Asıl  bana sordu, “ Kantinle kooperatif arasında ne fark var? Sen hiç kantin gördün mü? Benim yanıtımı beklemeden kendisinin kantin görmediğini söyledi. Halis Öğretmenin,  bizim kon uşmalarımızı sakin sakin sakin  dinlediğini görünce, ben önce kantinle kooperatifin farkını anlattım. Kantinin  doğrudan doğruya bir dükkan olduğunu, ancak  gelir amacı taşımadığını, belli topluluklara  az  karla satış yaptığını, örneğin askerlerin alış veriş yaptıkları kantinleri anlattım. Kampa gittiğimizde  Piyade Taburu Kantini yazılı bir kantin önünde  oturduğumuzu, Yusuf Asıl'ın da orada olduğunu anımsattım. Kooperatifin de kantine benzeyen bir tarafı olduğunu ancak burada daha belirgin katılımcılık bulunduğunu, az karla da satılsa kardan tüm ortakların pay aldığını, oysa kantinlerde  kar payı paylaşması söz konusu olmadığını anlattım. Halis Öğretmen benim savunmamı beğendiğini, bilgiye dayanarak konuştuğum söyledikten sonra sanırım bizim toplantıda da kooperatif sözü edilmesine karşın kendisinin buna kantin demiş olabileceğini  tekrarladı. Ek olarak da:

-Biz nasıl olsa içinin işletmesiyle ilgili değiliz, bizim yapacağımız planına uygun bir binanın müştemelatı! deyip güldü. Bu kez de Yusuf Asıl'a müştemelatı sordu. Yusuf, müştemelatı bilmediğini ancak bina için marangoz olarak nelerer yapılacağını bildiğinden için sözün de ne anlama geleceğini çıkarabileceğini söyledi. Halis Öğretmen  Yusuf'a bir  “Aferin! ” çektikten sonra bize paydos verdi. Erken paydos ettiğimize sevinerek dersliğe döndük. Meğer yapıcılar daha önce gelmişmiş. Derslikte takılmalar başladı:

-Vay açıkgöz duvarcılar!

-Sizi hilebaz marangozlar!

-Sizin  geleceğinizi biliyorduk!

-Siz gelmeseydiniz biz de gelmezdik!

Karşılıklı atışmaların uzayacağını anlayan Sami Akıncı:

-Biz kırk kişiyiz bir birimizi biliriz!  deyimini bilip bilmediğimizi sordu. İsmet köyünde kullanıldığını söyledi. Az önce çok konuşanlardan biri olan Bekir Temuçin bizim otuz kişi olduğumuzu o nedenle bu sözün bize uygun olmadığını öne sürdü. Bu kez de sayımızın 29 olduğu  anımsatıldı. Gülümseyek Eğitimbaşı kapıdan girdi. Birden bire sesler kesildi. Eğitimbaşı:

-Biliyor musunuz, kimi kez çalışmaya dalınca  zilleri duymuyorum. Bugün de öyle birşey oldu. Saate baktım çalmış olması gerekli dedim ama dışarıyı dinledim ses mes yok. Ben böyle düşünürken sizin derslikten sesler geldi. O zaman, “Son sınıflar geldiğine göre gerçekten paydos olmuştur” olsa olsa benim saat geri kalmış olabilir; diye düşünerek çıktım. Saatlerde bir fark yoktu. O zaman anladım ki son sınıflar bugün erken paydos etmiş!

Eğitimbaşı, sol eli sağ koltuğunda sağ elinin baş parmağı ile  işaret parmağı çenesinde bir süre derslikte gezindi. Sami Akıncı'ya piyesi nasıl buldunuz?  Daha doğrusu arkadaşların nasıl karşıladı? diye sordu. Sami Akıncı, henüz arakadaşlarla  konuşmadık, önümüzdeki hafta sınıfta okuyacağız, arkadaşların beğeneceğini umuyoruz! ”dedi. Paydos zili çaldı. Eğitimbaşı bu kez de, “İşte böyle insanın çalışmaktan başı şişerse zilleri de unutur geçen zamanı da! ”deyip ayrıldı.

Eğitimbaşı gidince bir süre sessizce oturuldu. Konuşan olmadı ama bakışlardan çok söz söyleneceği anlaşılıyordu. Nedense Eğitimbaşının gelişi ya da sözleri değil Sami Akıncı'nın “Biz kırk kişiyiz, bir birimizi biliriz! ”sözünün deyim mi, Atasözü mü?  Olduğu tartışıldı. Bir süre konuşmaları dinledim ama katılmadım. Hasan  Üner'in çağrısı üzerine Atasözü olamayacağını, çünkü Atasözlerinin geleceğe yönelik bir yanı olduğunu, durağan değil sürekliliği olduğunu söyledim. Örnekler verdim. Örnekleri de kırk sayısına yasladım: Hayat kırkında başlar-Kırk hırsız bir çıplağı soyamamış-Kırkından sonra azanı teneşir paklar-Kırkından sonra saza başlayan kıyamette çalar-Kırk yıllık Yani, olur mu Kani? Bunların hepsinde bir olurluk-olmazlık var. Yapılıp yapılmaması söz konusu. Oysa deyimlerde salt görünürlük, duraganlık, biçimlilik var. Sözgelimi: Kırkbir buçuk maşallah-Kırk dereden su getirmek-Kırkı çıkmak-Kırkından sonra saz çalmak-Kırk kapının ipini çekmek-Kırk yılda bir-Kırk tarakta bezi olmak. türü sözler bir durağan olayı anlatmaktadır. Yüklem ya da fiilleri bile geniş zaman anlamına gelen her zamanana yaygındır.

Yemekte ise Eğitimbaşının sözlerini değerlendirdik. Hilmi Altınsoy:

-Adamcasğız bize “Uslu oturun! ”demek istiyor, biz bir türlü anmalıyoruz!  deyince Mehmet Aygün tam tersini söyledi:

-Hiç de öyle değil, adamcağız değil, düpe düz kabadayı. Kedi-fare oyunu oynuyor bizimle. Zayıfmış gibi gösteriyor kendini. Ona aldanıp azıcık horozlansak, bizi hemen  sepetleyecek. Mehmet'i destekledim:

-Yumuşak atın tekmesi sert olur!  Atasözünü hep biliyoruz.

Yemekten sonra Asım Öğretmenin odasına uğradım, kendisi yoktu. geri dönerken Röslein'la karşılaştım. Piyese neden  girmediğimi sordu. Önce, Piyes dağıtımında köye gitmiştim, o nedenle bulunmadım. ”dedim. Ancak bununla yetinmedim, “Bulunsaydım da giremeyecektim, çünkü Sabahat Öğretmenle nedense pek anlaşamıyoruz. Zaten benim çok uğraşlarım var, piyese katılırsam kimileri aksar”dedim. Röslein bu kez de  “Sahi sen köye neden gittin? ” diye sordu. Elimi söylemek istemedim, Başka bahane uydurdum;  “Giysi ısmarlamıştım, parasını almaya gittim! ”dedim. Röslein Asım Öğretmenin odasını gösterdi, “Odası aşağıya inecek, burası da bize verilecekmiş! ”dedi. Bize dediği sanırım Pesent Öğretmen için. Aşağısı benim için daha iyi deyip ayrıldım. Röslein'in köye neden gittiğimi sormasını önce anlamlı bulmuşsam da sonradan önemsemedim. Bizim arkadaşların yorumları ona dek varmış olabilir.

Sıramda yalnız otururken Halil geldi, belli ki konuşmak istiyordu. Oturunca da hemen Akın piyesinden söz etti. Söze de, “Sen piyes kitabını biliyorsun, ben yapabilir miyim? diyerek başladı. Kitabı bilmediğimi , kitabı anlatan kitaptan parçalar okuduğumu anlattım, kitabı açarak gösterdim. Kitapta Faruk Nafiz Çamlıbel'e  on sayfa yer vermiş ama bunun iki sayfası Akın'a ayrılmış. Arkadaş ilgilenince tamamını okuduk. Halil çok hoş nut oldu, ben de bilgilerimi tazelemiş oldum. Böylece derslikteki patırtılara karışmadan yararlı bir çalışma saati geçirmiş olduk. Yat zili çalınca tek tük kar taneleri altında, “Gene kar başladı! ” söylemleriyle  yataklarımıza dağıldık.

Yatınca geçen yılı anımsadım, bizim köyde kar vardı, acaba o günlerde burada var mıydı? Konuşurken burası için, “Geçen yıl da karlıydı! ”deyip geçiyoruz ama bu doğru olmayabilir. Trakya'da kar  kimi zaman belli kesimlere düşüyor, tıpkı yağmur gibi. Çocukluğumdan beri duyarım, “Çorlu'da kar var, Lüleburgaz'da yok. Ya da Kırklareli karlı, Lüleburgaz gün güneşlik. Sözleri tekrarlanır.

 

10  Aralık  1942  Perşembe

 

Gene nöbet tartışmaları arasında uyandım. Dün sabahki tartışma olduğu gibi sürüyor. Bu kez hiç duymazdan geldim. Kadir Pekgöz sonunda nöbetçiliği bu kez kendi deyimiyle kabul etmiş. Bu kez de bana geldi, sobanın yanması için odunu nereden alacağını sordu. Dün sabah bana bunu kimsenin söylemediğini, arkadaşların yardımlarıyla yaktığımı anlattım. Kadir anlamsız olarak arkadaşlarımı da sordu. Onları söyleyemeyeceğimi, herkesin arkadaşı vardır ama ben onları nasıl bilmiyorsam benimkileri de ben gizli tuttuğumu söyledim. Kadir çok pişkince bu kez de bana odunların  yerini sordu. Odunların yerini söyledim.

Derslikte nöbetçi tartışması sürdü. Sonunda Sami, Akıncı sınıf nöbetçi listesini gösterdi. 73 Kadir Pekgöz'ün dün nöbetçi olması gerektiği ortaya çıktı. Kadir Pekgöz bu kez de yakınmaya başladı, “Şansa bak, dün bol odunlu zamanda nöbeti kaçır, bugün yokluk içinde nöbet tut! ”Hemşerim Kadir'e bir şey söylemedim. Söylemedim ama içimden bir şeyler geçirdim, “İçi rahat olmayan insanlar sanırım normal boy da süremiyorlar. Kadir, benim yaşıma yakın yaşta ama boyu neredeyse benim boyumun yarısı. Arkadaşlar ona salt “Boy kösesi! ” diyorlar ama o, sanırım biraz da insaf kösesi. Sözlerinden alınıp karşılık versem kuşkusuz sonu kavgaya  varacak. “Dünkü odunu bol günü” kaçırmışmış. “Ne bolu arkadaş, ben arkadaşlarımın yardımıyla zar zor bir şeyler buldum. Gerçek nöbetçi bir gün önceden hazırlığını yapması gerekir. Benim nöbeyim ben okulda yokken geçmiş, benimki bu nedenle  öyle oldu. Sen okuldaydın, üstelik dün  nöbetçi olmadığını öne sürüp  cırlak cırlak konuşuyordun! ”demedim. Güldüm. Mehmet Yücel dayanamadı, “İyi sabrediyorsun, iyi ediyorsun ama Domuzormanlı ne anlar böyle insancıl tavırlardan?

Kahvaltıda da arkadaşlar benim kimi kez çok sabırlı olduğumu öne sürdüler. Hilmi açık açık “Kadir'in yaptığını ben yapsaydım, beni döverdi! ”dedi. Kimi ne zaman dövebileceğimi açık açık anlattım. Bu gibi okula yönelik işiler için adam dövülmez. Ortada okulu ilgilendiren bir iş vardır. Onu aksatanı okuy yönetimi cezalandırır. O, onun görevidir. Onun görevini üslenmeye kalkarsam gülünç duruma düşerim. Derslik sobasını yakmayan Kadir okula karşı suçluyken ben onu döversem cezayı Kadir yerine ben çekerim. Bu aynı zamanda gülünç olur. Bunu söyledikten sonra  Anton Çehov'un bir öyküsünü anlattım. Daha doğrusu ben adını söyledim öyküye daha başlarken Hasan Üner gülerek   bana katılınca ben sustum  Hasan  kısaca anlattı:

Prişibeyev Çavuş. Adam, yıllar önce ordudan ayrılmış em ekli bir çavuştur. Uzun süre o yörede kalmış, yöre insanlarını iyice tanımıştır. Halk oldukça fakirdir. Fakirlikliklerine karşın gene de zaman zaman bir araya gelip eğlenirler, toplanıp konuşurlar, şarkı söyleyip dansederler. Daha doğrusu bunları yapmak isterler ama Prişibeyev Çavuş bunlara izin vermez. Gene de Prişibeyev Çavuş'un olmadığı zamanlar halk bunları yapmaya çalışır. Ancak yakalanırlarsa Prişibeyev Çavuştan dayağı yerler. Oynayan birilerini görünce Prişibeyev Çavuş'un ilk sorusu şu olur:

-Bu yaptığınızın bir yasası var mı?   “İnsanlar oyun oynar! ” diye bir yasanız yoksa suç işlediniz sayılır, o nedenle ben sizi cezalandırırım!  deyip karşısına aldıklarını döver. Oldukça uzun bir zaman kaldığı için yöre insanlarını iyi tanımış, pısırıklıklarını öğrenmiştir. İşte böyle bir durumdan sonra bir grup insan başta  semtin muhtarı olmak üzere  sonunda Prişibeyev Çavuş'u mahkemeye vermişlerdir. Yargıç davacılarla birlikte Prişibeyev  Çavuşu  mahkemeye almış sorgulamaktadır.

Yandaki masaların boşaldığını görünce öyküyü kesip kalktık. Hilmi öyküyü beğendiğini söyledi. Ben de Hilmi'ye bulup okumasını önerdim. Yusuf birlikte okumlarını önerdim. Böylece benim Kadir'le kavga etmeden sorundan sıyrılmam Bir Anton Çehov öyküünün okunmasına yol açtı.

İlk derse Hikmet Öğretmen geldi. Önce kardan bir şikayetimizin olup olmadığını sordu. Soruya karşı sorular çıktı:

-Sizin var mı? Hikmet Öğretmen bir tarımcı olarak kardan nasıl şikayetçi olurum deyip karın, tarım toprağı için yararlarını saydı döktü, Sözlerinin tarım bölgeleri için geçerli olduğunu da gene gene vurguladı. Sonunda da özellikle bizim kepir toprağımız için çok özel bir yararına değindi. Hiç aklımıza gelmeyen bir olay. Kar, ne denli uzun kalırsa kalsın, toprakla bitiştiği yerde sürekli erirmiş. İşte bu sürekli erime kepir toprakta akıntı olmadan toprağın içine giriyormuş. Kepir toprakların güneşe gelen tarafı kaypak bir tabaka oluşturuyormuş. Bu kaypak tabaka yağmur sularının toprak içine sızmasını sorlaştırdığı için yağmur suları  toprak üstünden akıp gidiyormuş. O nedenle kepir toprakların derine su emmesini uzunca süre  kar kaplı olmasını gerektiriyormuş.

Hikmet Öğretmen  ayrıca zararlı böceklerin,  dayanıksız ot türü asalakların da azalmasına yardımcı olurmuş. Hikmet Öğretmen gülerek:

-Gelelim filmin son bölümüne deyipyeterli odun  sağlayamadığını, kömüre güvendiğini onun da çok koşullara bağlı olduğunu, kısacası bir ısınma sorunu  yaşadığını anlattı.

Hikmet Öğretmenden sonra gelen Seyfi Çaçur Öğretmen de kar üstüne konuştu. Daha doğrusu kardan söze başlayıp kutuplara, dünyanın geçirdiği evreleri anımsatarak eski bilgilerimizi tazelettı. Sami Akıncı, Akın piyesinde geçen kuraklığın nedenlerini sordu. Seyfi Öğretmen önce bir duraksadı, sonra da dünyanın geçirdiği evreleri anlattı. Daha sonra da yer yer derğişmelerin olduğunu rüzgar yollarının değişmesi nedeniyle yağmur mevsimlerinin kimi bölgelerden uzaklaştığını, bu durumda çöllerin  oluştuğunu, Asya'daki büyük Gobi  çölünün oluşma nedeninin kesinlikle kuraklıkla ilgili olduğunu anlattı.

Talat Ayhan  Elinde bir tomar kağıtla dersliğe geldi. Kağıtları dağıttı. Biraz gülümseyerek:

-Bugün  serbest çalışacaksınız. Buna bir oyun da diyebilirsiniz. Kağıtları toplayacağım, dikkatle de yaptıklarınızı inceleyeceğim. Ancak bu inceleme öyle not değerlendirmesi falan değil, kendi açımdan bir ilgilenme olacak. Konuyu da kendiniz değiştirebilirsiniz. Hiç bir konu seçemeyenlere  bir kolaylık olsun  diye ben, “Kardan Adam yaptığınızı varsayın, yaptığınız kardan anamın karşısına geçip resmini çizin! ” diyeceğim. Talat Ayhan Öğretmen kağıtları dağıttı. Kağıt verirken de  zil çaltığında kağıtları toplayacağını hrkese ayrı ayrı söyledi. Arkadaşların çoğu kısa bir süre sonra kağıtları verip çıktılar. Ben bir türlü bir kardan adam oluşturamadım. Kalanları gözledim, Sami Akıncı, Harun Özçelik, Halil Basutçu, Abdullah Erçeti n, Yusuf Asıl, Recep Kocaman, Salih Baydemir, Bekir Temuçin , Hüseyin Orhan. Sami Akıncı dışında, hemen hemen hepsi iyi resim çizen arkadaşlar. Zil çalıncaya dek bir şeyler eklemeye çalıştım. Yaptığım resim kardan adamdan çok sarıklı bir adama benzedi. Yalnız gözleri özel olarak karalanmış gibi. İlkokuldayken kimi arkadaşlar kitaplardaki resimlerin gözlerini kalemle karalardı. Ahmet Korkut Öğretmen bir arkadaşımızı bu yüzden sövmüştü. Arkadaş Atatürk'ün gözlerini delmişti. Hiç unutmuyorum, Ahmet Korkut Öğretmen  arkadaşın babasını okula getirtti, yeni bir kitap aldırttı. Arkadaş da uzun  süre cezalı olarak koridor nöbeti tutmuştu. Benim kardan adamın  gözleri sözde kömür  karası ama  gene de  gözü delinmiş resimlere benziyor. Zili bekledim. Talat Ayhan Öğretmen Harun'la konuşlurken yan gözle Harun'un resmine baktım. Çok düzgün çizgiler olmasına karşın benim  resmimi andırıyor. Buna sevindim.

Müdür Bey derse  gelmedi. Eğitimbaşı, derslikte sessizce çalışmamızı tembihledi. “Belki bir ara uğrarım! ”dedi.

Bunu fırsat sayıp kitaplığa gittim. Anton Çehov'un Maske adlı kitabını aldım. “Arkadaşlar isterse daha önce konuştuğumuz öyküyü okuyabiliriz! diye düşündüm.

Kitap elimde dersliğe dönünce olayı bilmeyenlerden soranlar oldu. Bilenler anlatınca bir çok arkadaş sınıfça okumamızı önerdiler. Özellikle Sami Akıncı isteyince karşı olan çıkmadı.

Öyküyü okumaya Bekir Temuçin gönüllü çıktı. Bekir yukarıya aldığım bölümü okuduktan sonra devamla:

-Mahkeme Yargıcı:

Prişibeyev  Çavuş! İçinde bulunduğumuz bu eylül ayının 3. günü jandarma Jigini, bucak muhtarı Alyopov'u, köy bekçisi Ekimov'u ve azalardan  İvanov  ve Gavrilov'u ve  daha altı köylüyü lişsanen ve  fiilen tahkir etmekle suçlusunuz. Aynı zamanda bunlardan ilk üçünü vazifelerini yaparken tahkir etmişsiniz. Suçunuzu kabul ediyor musunuz?

Yargıcın sorusunu dinlemiş olan Prişibeyev  Çavuş, söylenenleri hiç üslenmez, asker tavırları içöinde konuşlmaya başlar:

-Yargıç Beyefendi Hazretleri! Kanun mucibince her hal ve keyfiyeti mukabiliyle  karşılaştırmak gerektşir. Kabahat bende değil onlarda. . . Bütün bu meseleler, Allah taksiratını affetsin, bir ölü yüzünden çıktı. Ayın üçünde karım Anfisa ile sessizce, güzel güzel oturuyorduk. Bir de baktım ki, sahilde her cins halktan b ir insan kalabalığı var. Ne hakla oraya toplandınız? Niçin? Yasalarda, halk süfrü sürü gezsin diye bir hüküm var mı? Ben cde on lara  “Dağılın! ”diye bağırdım. Halkı evlerine göndermek için itip kakmaya başladım. Köy bekçisine de onları kovalamaskını emrettim.

-Müsaaded edin , siz ne  jandarmasınız ne de muhtgar; halkı dağıtm ak sizin göreviniz mi? Mahkeme salonundan  sesler yükselir:

-Onun görevi değil! Bize on beş yıldır  bizde dirlik bırakmadı yargıç Bey, o geleli beri belamızı bulduk. Milleti, kastı kavurdu.

Not:  Prişibeyev Çavuş, o bölgende görevli değil, başka bir bölgede çavuş olarak çalışmış, sonradan o bölgeye bir vatandaş olarak oturmaya gelmiştir. On beş yıldır da orada sıradan bir vatandaş olarak oturmaktadır.

Yargıç, tanık olarak muhtarı dinler. Muhtar, Prişibeyev Çavuş'u göstererek:

-Bunun şerrinden el'aman. Onunla bir arada yaşamaya olanak yok. Kutsal resimlerle yapılan geçi, şlerde olsun, yahut sözgelimi her hangi bir olayda olsun, örneğin düğünlerde olsun hep o bağırır; gürültü yapar, kendine göre nizamlar kurar, gençlerin kulaklarını çeker, birşeyler olmasın diyerek karıları gözetlerBakarsın bir gün evlere gider, şarkı söylenmemesini ya da  ışık yakılmamasını ister. Sık sık da, “Şarkı söylenmesini isteyen bir yasa yokgtur! ”deyip şarkıları kestirir.

Yargıç muhtarı susturup, bu söylenenlere ne diyeceğini Prişibeyev Çavuşa sorar.

Prişibeyev  Çavuş:

-Baş üstüne efendim!  Beyefendi hazretleri, halkı kovalamak, benim vazifem değil, buyurdunuz. Pekala. . . . Fakat eğer asayiş ihlal edilirse? Halkın terbiyesizlik etmesine nasıl  müsaade edilir? Halkı boş bırakmak yasaların neresinde yazar? İşte bunu benim aklım almaz efendim! Ben onları kovazlamaya, cezalandırmaya kalkışmayacağım da kim kalkışacak? Şimdiki nizamları kimse bilmiyor, koskoca köyde, denilebilir ki Beyefendi, avam halkına nasıl da vranılacağını benden başka bilen yok. Ben, Beyefendi, her şeyi bilirim. Ben, önce söyleyeyim, Müjik değilim, Küçük Subay emeklisiyim . Varşova karargahında hizmet gördüm, efendim. Şunu da söyleyeyim, sivil olduktan sonra itfaiyede de bir süre çalıştım. Hastalanınca oradan ayrıldım. İki yıl da  bir Erkek lisesinde kapıcı olarak çalıştım. Bu nedenle bütün kanunları, nizamları öğrendim. Oysa Müjikler basit insanlardır hemen hemen hiç bir şeyden çakmazlar.

…. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Bekir Temuçin öyküyü çok güzel, anlaşılır bir ses tonuyla okudu. Bitince kısa bir sessizlikten sonra öyküyü anlamamış olanlar çıktı. Sonunda ne oldu?  Çavuşa ne ceza verildi gibi sorular soruldu. Ne olacak? Çavuş gene bildiğini yaptı! diyen de oldu. Bu tür yorumlara katılmayanların çoğunlukta olması bizi sevindirdi.

Yemekte Hasan Üner  benim için son sözü söyledi:

-Abi bize çok güzel bir ders verdi. Başa dönersek, olay daha iyi anlaşılır. Abi, Kadir'e niçin daha sert davranmadıyla başlayan konuşma Prişibeyev Çavuşla bitti. Çavuşun ne olduğunu sormara gerek yok. Adam baştan sona yanlış içindeydi, yanlışını  düzeltmesi söz konusu değildi. Bizim için de önemli olan burası. . . .

Öğleden sonra Tarım  çalışmasında  gruplara ayrıu dık. Biz on arkadaş Arılığın çevresindeki karları kürüdük. Arıları rüzgardan korumak için yaptığımız korunağın bu kez karın yığılmasına neden olduğunu gördük. Arka yokuştan su akıntısı gibi  rüzgar önünde gelen kar  bulduğu yollara uygun şekil alıp öyle donmuş. Sandıklara zarar vermeden çevresini temizledik. Hikmet Öğretmen  rüzgarın getirdiklerini, esinti yığınaklarını önlemek için neler yapılabileceğini bizlerden sordu. Arkadaşlar arka yükseltiyi daha yukarı kaldırmayı önerdiler. Hikmet Öğretmen , “O zaman arıların uçuşları engellenecek! ”dedi. Ben başka bir öneride bulundum. Bizim köyde harmanda özellikle çavdarları yuvarlakla döğüp sapını saman etmez, onları kiremit gibi çatılarda kullanırlar. O saplardan sonbaharda arılığın arkasına yığılıp korunağın aralıklarını kapatmayı, bahar gelince de sapları kaldırmayı önerdim. Hikmet Öğretmen önerimi çok yerinde buldu. Bunu, mısır sapı ile de yapabileceğimizi, bunu daha önce neden düşünmediğimizi sorup  özeleştiride bulundu. Arılıktan  sonra  Tarım binası ile okul arasındaki yolun karlarını açtık. Hikmet Öğretmen üşüdüğümüzü söyleyerek bizi erken bıraktı. Bu arada, “Belki ben de dersliğe gelebilirim! ”dedi. Bunu gürültü çıkarmamamız için söylediği besbelliydi. Derslikte sessizce oturmaya karar verildi. Az sonra koridordan sesler geldi. “Asım Öğretmenin odası taşınıyor! ”sözünü duyunca ben de gittim. Asım Öğretmen bu kez, bizim  okulun yapıldığı günlerden beri Hamdi Bağ Öğretmenin odası dediğimiz birinci kata taşındı. Bu benim için de çok iyi oldu. Piyano indikten sonra Asım Öğretmen öteki çocukları dersliklerine gönderdi. Biz öğretmenle  eşyaları yerleştirip bir süre piyano çalıştık. Piyanonun bir kaç teli  gevşemiş. Asım Öğretmen o seslere sinirli sinirli vurup, söylendi:

-Bastığım ses bozuk olunca çalışma hevesim kırılıyor. O sesi kullanmamak elimdeyken inadına parmaklarım oraya gidiyor! ”diye bir süre dertlendi.

Dersliğe gidince Hilmi Altınsoy, yanıma geldi, Prişibeyev  Çavuşu çok sevdiğini söyledi. Kitaptan başka öyküleri sordu. Anımsadıklarımdan ikisini  önerince alıp kitabı gitti.

Cuma günü derslerimizin biri boş, ikisi müzik, biri de Öğretmenlik Bilgisi. Öğretmenlik Bilgisi için bir hazırlık yapmayı düşündüm. İzin almadan önceki hafta Müdür Beyin önemsediği konuları anımsadım. Müdür Bey bir ara bize bakanlıkları anlatırken, “Siz önce ilçelerdeki yönetim düzenini öğrenmelisiniz. İlçelerinizde bakanlıkların birer temsilcisi vardır. Bakanlıkların ilçelerdeki işlerini onlar görür! demişti. Lüleburgaz'a gidip onları yerinde inceleyeceğimizi de söylemişti. Bu karda gidemeyeceğimize göre aynı konuya döner mi?

Lüleburgazlı olmama, üstelik Lüleburgazı iyi bilmeme karşın (Buna kendim böyle inanıyorum) hangi bakanlıkların temsilcileri vardır, bunları biliyor muyum? Şimdiye dek bunların içinde sanırımn tek bildiğim Milli Eğitim Bakanlığının temsilcisi Milli Eğitim Memurluğu. Onu da oranın   yetkilisi Mehmet Salih Arı Öğretmeni tanıdığımdan biliyorum. Oysa babamların sık sık sözünü ettikleri, Mal Müdürlüğü, Tapu Memurluğu, Nüfüs Memurluğu, Askerlik  Şubesi gibi kuruluşlar da var. Örneğin Ziraat Bankası, Belediye, Savcı, Yargıçlar, doktorlar hangi bakanlıkların temsilcileri? Jandarma komutanlığı, Zabıta örgütü, karakol komutanlığı hep ayrı kuruluşlar. Bunlar ilçe kaymakamının emrinde mi? Bayram törenlerinde kaymakamla Belediye başkanı birikte oluyorlar. Niçin? Lüleburgaz'da koskoca bir Tümen komutanı en az bir kaç albay varken onlar neden törenlerde yer almıyor? Bunları Müdür Bey sormayacak biliyorum ama ben kendim için bunu öğrenmek istedim. Bunları düşünürken yat zili çaldı. Az ilerimde oturan Abdullah Erçetin bana seslendi:

-Sana baktım, gizli gizli müzik çalıştın, yarın öğretmeni gene avlayacaksın! ” dedi. Avlamak sözü aramızda. “ Öğretmenlerin gözüne girmek için onların  hoşlandığı konulara iyi hazırlanıp,  derslerine çok çalışıyor gibi görünmek anlamı taşımaktadır. Abdullah'ın söylediklerine güldüm. Besbelli baktığı falan yok, öyle düşündüğü için gördüğünü söyleyebildi. Oysa Müzik Öğretmeni ya da dersi bu gece aklımdan bile geçmemişti. Müzik dersi için çalışacak konum var ama arkadaşlar o denli Müzik Derslerine kayıtsız ki, benim bildiklerimi öğrenmeleri için  onlara yıllar gerekecektir. Ben Müzik konusunda bilgimi öğretmene göre değerlendirmeye çalışıyorum. Bilmediklerimi ilk duyunca da fazla yabancılık çekmiyorum. Hemen hemen her yeni konu bir öncenin devamı gibi. . . . . .

 

11 Aralık  1942  Cuma

 

Mustafa Saatçı ellerini bir birine çırparak sordu:

-Tut  s'ede nasıl kar kürüyorlar? Tut-S benimsenmiş durumda. Tut S'de kar yağmadığı söylendi. Bekir Temuçin genelleme yaptı. Zenciler sıcak iklim insanıdır. Orada da zenci olduğuna göre kar yağmamsı gerekir. Bir süre tartışıldı. Kar yağar ama kar kürüme çok önemli olmadığı için kitaba alınmamıştır. Mehmet Yücel karşılaştırmaya çağırdı:

-Düşünün arkadaşlar, bizim dün terleyerek kürüdüğümüz karı bile önemli  saymayan bir okuylda öteki işler kimbilir ne denli ağırdır. İsmet ağır olabilecek işleri sıraladı. Sıraladı ama hiç birisi beğenilmedi. Çünkü ismet  işin ağırlığını kendine göre almıştı:

-Evlere ekmek dağıtmak, hayvanları sulamak, çocukları okula götürmek, yolları süpürmek, sobaları yakmak v. b. İsmet'i, n saydığı işler küçümsenince bu kez de İsmet benden sordu. Ben de, aklıma gelen bir iki işi saydım:

Ahırları temizlemek, evlere günlük suları taşımak, yolları süpürmek, genel tuvaletleri temizlemek. . . . Ben z sözümü bitiremeden Bekir Temuçin bağırdı:

-Yok deve! Bu yok deve sözü, söylediklerimin gerçekle ilgisi yok anlamında  kullanılmıştı. Bu kez ben de Bekir'e sordum “Sen koskoca  Kuzey Amerika kutasına kar yağmıyor! deyince deve olmuyor da ben, bok taşınacağını söyleyince mi deve oluyor? diye sordum. Bekir sustu ama bu kez de  Tut S'nin  Amerikanın neresinde olduğu soruldu. Dersliğe geçince konu kapanır gibi oldu. Ancak ben bir kez takılmıştım, Tuskegee  nerede kurulmuştu. Amerika, deyip geçiyoruz ama  Kuzey Amerika 25 milyon km2 bir  yer. Orada kar da yağar, çöl sıcaklığı da  olacaktır.

Kahvaltıda arkadaşlar müzik tartışması yaparken ben  Kuzey Amerika kıtasını düşündüm. Ancak, iklim I üstüne sağlıklı hiç bir bilgim olmadığını anladım. Booker Washington'un Tuskegee okulunun Alabama'da olduğunu, Halil Fikret Kanad'in Pedagoji tarihinden buldum. Kuzey Amerika haritasından Alabama'nın güneyde Missisipi ırmağının yakınında, hatta büyük kolları üstünde olduğunu saptadım. Atlas Okyanus'una yakın olması nedeniyle çok kar yağmamış olsa bile yörenin Zencilerin köken  yöresi olmadığını saptadım. Çünkü Zencilerin Afrika kıtasından öteki kıtalara dağıldığını biliyoruz. Öyleyse Bekir Temuçin'in söylediği  Tut S'nin  Zenci memleketiyle bir ilgisi yok. Zaten Zenciler  günümüzde Amerika kıtasının her yanına dağılmış durumdadır.

Müzik dersi için hiç bir hazırlık yapmadan zil çaldı, Asım Öğretmen gülerek geldi. Geçen yıllar böyle kar yağıp yağmadığını sordu. Değişik sözler söylendi. Asım Öğretmen  bana  da aynı  soruyu sordu. Kepirtepe  durumunu tam bilmiyorum ama geçen yıl da  böyle karlı olmuştu! ”deyince gülenler oldu. Bu kez vurgulayarak, “Geçen yıl bu günler evlerimizdeydik. Benim köyüm bundan daha karlıydı. Bir önceki yıl bu denli kar yağmamıştı. ondan önceki yıllar, çok üşüdüğümüzü anımsıyorum ama  ölçü olarak karları  karşılaştıramıyorum! ”dedim.

Asım Öğretmen kar üstüne şarkı bilip bilmediğimizi sordu. Abdullah Erçetin, kar topu oyunu üstüne bir şarkıdan söz etti. Asım Öğretmen gülümseyerek:

-Pek çocukçaymış! deyip  bir sonbahar şarkısını örnek veredi. Kuruymuş Dallar sarı yapraklar_Ağaçlara veda eder-Onu alır hırçın bir rüzgar-Uzaklara sürükler. Dedikten sonra bakın bu şarkı tüm sonbaharın özelliklerini anlatıyor. Kış ya da kar için de böyle özel şarkılar var, onları sormuştum!

dedikten sonra akordiyon üstünde ellerini gezdirmeyte başladı. Asım Öğretmen parça  çalma yerine parmak temrinleri yaptı. Ancak arkadaşlar onları parça olarak dinlediler. Hele arpej yaparken soluksuz dinleyenler oldu. Az sonra da Asım Öğretmen:

-şimdi de size bir iki parça dinleteyim deyince şaşkın şaşkın bakanlar oldu. Neredeyse, “Şimdiye dek çaldıklarınız neydi? ”diye soracaklarını bekledim. Asım Öğretmenin çaldığı parçaların bir kaçını bildiğim için  onlardan  Çardaş Früstin'i söyledim. Arkadaşlar İzmir Marşını istediler. Marş bitince herkes sustuğu için Asım Öğretmen:

-İstemediğinize göre size akordiyonu sevdirememişim demek! diyerek akordiyonun  kayışını  sıyırır gibi yapınca ben  “ Mavi Tuna! ” dedim. Asım Öğretmen  “Ha şöyle, valsleri ben de severim! ”deyip önce Mavi Tuna, sonra da Tuna Dalgalarını çaldı.

2. Derste  tahtaya porte çizdirdi, nota değerlerini, esleri yazıp anlattı. Akordiyonla örnekler verdi, arkadaşlara  tempo tutturarak, eslerin , notaların değerlerini tanıttı. Birlik, ikilik, dörtlük notalarla beşer ölçülük  2/4, 3/4, 4/4 'lük porte doldurmamızı istedi. Aynı değerlerde birer adet es kulklanılacak. Asım Öğretmen, “ “Birlikte çalışmanıza, arkadaşlardan yararlanmanıza izin var, ancak arkadaşın yaptığını aşırıp kullanma yasak, bunu yapanı yakalarsam, yakasını elimden  sittin sene kurtaramaz! ”Öğretmen  bunu söyleyince hep güldük. Öğretmen de güldü. Ancak, öğretmenle bizim gülüş nedenlerimiz çok başkaydı. Arkadaşlar sittin sene sözünü daha önce duyduklarında sinkaflı duruma sokmuşlardı. Gene onu anımsadılar. Oysa Asım Öğretmen kendi söylediği korkutucu söz için gülmüştü.

Dersten sonra “Sittin sene! ”sözü bir süre  gene konu oldu. Sittin sene sözü  ilk kez Fikret Madaralı Öğretmenin okuduğu bir yazıda geçmişti. Kadının  kalabalık akrabaları konuk olarak gelmiş günlerce kalmıştı. Bundan yakınan evin erkeği  eşine sormuştu:

-Bunlar burada sittin sene mi kalacak? O zaman bu söz bize çok tuhaf gelmişti. Arkadaşlar  bunu kendi eylemlerine çevrilmiş gibi söyler, akıllarınca eğlence olutururlardı. Geçen yıl Hasanoğlan'da sıkıldıkça Selçuk Korol Öğretmene dert yanıyorduk. Selçuk Öğretmen bir keresinde bu sözü kullandı:

-Üzülmeyin çocuklar, burada bizi sittin see tutacak değiller ya, bir gün nasıl olsa gitmemize izin verecekler! ”demişti. Sonra da  gülerek:

-Siz eski sayıları bilmezsiniz, “Sittin, altmış demektir. Ben şimdi size, burada altmış yıl kalacak değilsiniz, demek istedim! deyip gülmüştü. Selçuk Öğretmenin  sıcak davranışı o sözü, bizim özel anlamımızdan kurtarmıştı. Bakalım bu kez dillerde uzun kalacak mı?

Müdür Bey odasında yoktu, dönerken Eğitimbaşı, Müdür Beyin rahatsız olduğunu, sessizce derslikte çalışmamızı tembihledi. Dersliğe dönünce arkadaşlara durumu anlattım. İlk tepki Mustafa Saatçı'dan geldi:

-Sittin sene sana inanmam, çünkü Müdür Bey hasta değil, küçük kızı hasta! ”dedi. Mustafa Saatçı'nın  bana inanmaması yanlış bulundu. Bu kez de İmam'ın sözleri  doğru anlamadığı, bu kafayla giderse İmam'ın sittin sene de geçse  söyleneni doğru anlayamayacağı öne sürüldü. Kızacağımı bekleyenler varmış, güldüğümü görünce sordular. Oysa ben, “Sittin” sözünün doğal karşılandığını beklediğimi, o eski şaklabanlıklara  dönülmediğine sevindiğimi anlattım. Arkadaşların  bir bölümü,  giderek olgunlaştıklarını;  bir bölümü de  eskileri çoktan unuttuklarını öne sürdü.

Yemekte sittin sözü bu kez de sayısal olarak ortaya getirildi. Yusuf Asıl Salih Baydemir'e,  “Sittin” altmış olduğuna göre ben bundan sonra  sana “Sittin Salih Baydemir! ”diyeceğim. Salih duraksadı, bir süre de bizlere baktı. Karşısındaki Hasan Üner'in numarası altmış bir, yanındaski Hilmi Altınsoy'un altmış üç, benim de altmış altı. Yusuf hemen ekledi:

-Sittin bir Hasan Üner, sittin üç Hilmi Altınsoy!  Deyince Recep Kocaman söze karıştı:

-Onu öyle yapamazsın işte. Altmışa sittin diyebilirsin ama sonrasını, sittin bir

sittin iki diyemezsin. Bizim sayımız olan altmıştan ya da on sayısından  sonra parçalarını Almanca olarak söyleyemiyorsak bunu da söyleyemeyiz. Recep düşünce olarak doğru söyledi ama örnek veremedi. Bir süre bakıştık, Almanca on nasıldı?   Onu zehn olarak söyledim ama altmışı hemen söyleyemedim. zwanzig, dreizig, vierzig, fünfzig, sechzig sıralaması yaparak ancak  bulduk. Bu kez de Almanca'dan iyice koptuğumuzun üzüntüsüne kapıldık. Önce ona dek saymalar başladı, yanıla doğrula önce yirmiye sonra elliye dek sayıp  masadan kalktık.

Yemekhane kapısından çıkınca da karla gene yüz yüze kaldık. Dünkü kürünen yolların bir bölümü gene dolmuş. Ancak bu yağıştan değil, hafif bir esinti karları süpürdüğünden çukurluklar dolu doluveriyor.

Bir çok olumsuzluk öne sürerek dersliğe gittik. Dersliğimiz oldukça soğuk. Nöbetçi Mehmet Başaran. Nöbetçiye takılanlar oldu. Mehmet Başaran takılmaları duymazdan  geldi. Bu kez Hilmi Altınsoy yüksek sesle:

-Nöbetçi, Ceylan  köylü oğlum, bizden önce sen üşüyüp hastalanacaksın, bari kendini düşün! dedi. Bu kez de Hilmi'ye yanıt verildi, “Nöbetçinin sıcacık yatağı revirde bekliyor, sen kendi derdine yan! Mehmet Yücel, sanırım  kendi köyü anıldığından, hemşerisine arka çıkarak:

-Senin ondan farklı bir yanın yok, senin yatak, adına ayrılmış durumda. Bari o sözü sen söyleme, onu başkaları söylesin! Hilmi  sözü şakaya çevirdi:

-Karıncanın kardeşi varmış! Bunu unutmuştum. Hilmi öyle dedi ama öteki arkadaşlar araya girdi. Bu kez de Mehmet Yücel'e çıkıştılar:

-İskelet, biririni yanında olmak istiyorsan, savunacağını doğru seç. Bu havada derslik sobası yanmamışsa o nöbetçi suçludur. Bunun nesini savunuyorsun? Mehmet Yücel bu kez, “Yanlış anladınız, ben sonanın  yakılmasını istiyorum. Ancak arkadaşlar işin içine reviri katınca ben öyle söyledim. Yüksek sesle ko nuşmalar sürerken Hikmet Özmen Öğretmen elinde bir kitapla geldi. Gelir gelmez de:

-Dersliğinizin daha sıcak olacağını umuyordum. O nedenle de okuyacak bir kitap alıp geldim! deyince Mehmet Yücel, Sami Akıncı, Mehmet Başaran birlikte sobanın çevresinde toplandılar. Hikmet Öğretmen bir süre burada kalacağını söyleyip kitabını okumaya başladı. Derslikte umulmadık bir sessizlik oldu. İşin ilginci Mehmet Yücel, gönüllü kalktığı soba yakmaktan vazgeçip yerine oturmasına  karşın Sami Akıncı'nın Dersten çık zili çalasıya dek sobayla uğraşması, buna karşın gerçek nöbetçi Mehmet Başaran'ın geri çekilip bekledi. Derslikten çıkarken Hikmet Öğretmen Sami'ye takıldı:

-Yanacaksa geleyim, yoksa daha fazla üşümek istemiyorum! dedi. Sami, “Yandı Efendim, gelin!  dedi. Dedi ama soba henüz yanmamıştı. Öğretmen gidince, arkadaşlar Sami'nin  bu yardımına bir neden aradılar. Gülüp takılmalar arasında neden de açıkkandı. Sami Akıncı ile Mehmet Başaran Akın Piyesinde rol almışlarmış. İsmet , Halil Basutçu'yu uyardı:

-Sen de piyestesin, neden katılmadın? Halil  yanıt veremeden Hikmet Öğretmen geldi. Gülümseyerek önce sobaya baktı. Sonra da Sami'ye:

-Sobaya pek güvenim yok ama sana olan inancımdan ötürü oturacağım! deyip oturdu. Öğretmen, bu kez de Bekir Temuçin'e takıldı:

-Eğilip eğilip baktın, uzak görüş sorunun mu var?  deyip kitabn kapağını gösterdi, UYANDIRILMIŞ TOPRAK. Öğretmen, Tarımın romanla pek ilgisi olmadığını  bilmesine karşın işin içişnde toprak, üstelik  torağın uyandırılması sözü edilince ilgi duyduğunu, bizim Kepir', in de uyandırılması gerektiğini anlatarak bir bağ kurdu. Arkadaşlardan soranlar oldu. Hikmet Öğretmen çok az kitap okuduğunu, okuduklarını da pek irdelemediğini, o nedenle bir seçim zevki geliştiremediğini, bu yüzden  herhangi bir kitap gibi bu kitabı da kimseye salık veremeyeceğini  söyledikten sonra  ayrıldı. Öğretmen ayrılınca varsayımlar sıralandı. Kitabın yazarı Rus olduğu için öğretmenin böyle konuştuğu ileri  sürüldü. Yazarının adı üstünde duranlar da oldu; Solohaf, Zolohof derken Bekir Temuçin tahtaya doğrusunu yazdı:   Mikail Sholokhov Bu yazardan kitap okuyan çıkmadı. Rus yazarlarından, Gogol, Gorky, Tolstoy, Puşkin, Dostoyevsky'den okumuştum. Dostoyervsky deyince aklıma geldi onun bir kitabına başlayıp bırakmıştım. Bıraktığımı söyleyince Tevfik Uğurlu;  “Yapma abi, o kitabı okumalıydın, güzel bir kitap o! ”demişti. Şimdi tam sırası, karda çıkıp gezemeyeceğime göre okuyabilirim. Kitaplığa gittim, Cinayet ve Ceza yerindeydi, hemen aldım. Bu Dostoyevsky'den okuyacağım üçüncü kitap olacak. Beyaz Geceler; Karamozof Kardeşler, Cürüm ve Ceza. Tolstoy'dan  dört kitap okumuştum, Harp ve Sulh, Basübadelmevt, Anna Karanina, Kazaklar.

Kitaplıktan dönerken Asım Öğretmenin  kapısından dinledim, piyano sesi geliyordu. Az durdum, ayırdında olamadım, arkamdan  Talat Ayhan Öğretmen gelmiş, kolumdan tutunca, bir şey söyleyecek diye durdum. Oysa Talat Öğretmen kapıyı açıp Asım Öğretmenne:

-Kapında  seni dinlerken yakaladım! dedi. Asım Öğretmen  beni içeriye çekip oturttu. Sonra da birlikte uzun  süre piyano çalıştık.

Kar yağışı dindi ama oldukça soğuk bir esinti var. Havanın sertliğinden olacak arkadaşlar da kitaplara ya da bir uğraşa dalmış  ortalık iyice sessizdi. Cürüm ve Ceza'ya ikinci kez başladım. Kitap, bir öğrencinin sıkın tılı geçen günlerinin bir akşamında başlıyor. Öğrenci olan  delikanlı kendi evinden uzakta koca kent Petersburg Üniversitesi, nde okumaktadır. Kaldığı yer ise, bir yaşlı bayanın pansiyon  olarak  kullandığı bir odacıktır. Odacık modacık ama yaşlı kadın orasını kiraya vermekte, aydan aya hak ettiğne inandığı parayı almaktadır. Üniversitede okuyan öğrenciinin  sürekli bir geliri yoktur. Ailesinden aralıklarla gelen düzensiz harçlıklarından kurtarabilği zamanlar pansiyor kirasını ödemeye çalışmaktadır. Borcuna sadıktır, ancak pansiyon sahibinin gösterdiği aybaşı titizliğine  ayak uyduramayan  delikanlı, pansiyoncu yaşlı kadının bu titiz  durumuna giderek kızar. İşte gene ay başı olmuştur. Delikanlı odasına dönse kadın kapıda olacaktır. Geçen ay söylenenler gene söylenecek, övütler verilecek ya da tehditler yapılacak

düşsel olarak bile olsa delikenlı kendini sokakta bulacaktır. Delikanlı kendini yoklar, bu tür sıkıntılı durumlara girmesini doğal olarak aklı almaz. Bir ailesi vardır. Ailesi kendis, ne yeteri kadar harçlık vermektedir. Ancak  gelen harçlıkların zamanlaması yaşlı kadının  isteklerine denk düşmemektedir. Delikanlıyı üzen de budur. Bu bir şanssızlık mıdır? Delikanlı kendini değerlendirir. İçinde bulunduğu toplumsal değerlere göre “Olağanüstü güzel  bir yüzü, kara gözleri, uzunca boyu, çok ölçülü bedeniyle çok yakışıklı bir gençtir. Şu pansiyon parası ödeme derdi de olmasa belki çok mutlu olacaktır. Bunları düşünerek  bir  Temmuz sıcağının sürmekte olan akşamında kalabalıklar arasında dalgın  dalgın dolaşır. Yorulasıya yürümesine karşın kafasından  atamadığı bir düşünce giderek tüm bedeniye yayılır. Bu kez de merdivenlerde pansiyon sahibi kadınla  karşılaşmadan çıkmıştır. Ama bu her zaman olamaz. Odası, beş katlı bir binanın çatı arasında yüksük kadar bir odacıktır. Sahibi yaşlı kadın ise bir merfdiven aşağıda tam kapısının ağzındaki dairede oturmaktadır. Ne zaman  sokağa çıksa yaşlı karşılşmak durumunda kalıyor. Bu ürküntü giderek tüm duygularını sarar. Daha önce tasarladıkları ya da düşlediği tüm güzel duygular giderek  uzaklaşmış, yerlerine yaşlı kadınla simgeleşen borçluluk ürküntüsüne dön üşür. Yaşlı kadın, günü gelince pansiyon parasını alamayınca kapısından ayrılmaz değerli neyi varsa rehin olarak alır. Delikanlı bu kez de bir rehin vermeyi tasdarladı. Ancak bu da rahatsız edici bir durum oluyordu. Çünkü yaşlı kadın, rehin verilenlerin manevi taraflarını hiçe sayıp, ileri geri konuşarak delikanlıyı sürekli incitiyordu. Gene bir rehine verecekti. Doğal olarak gene kendisinden hesap sorulacak, gene küçümsenecek, iğneli sözlerle gönülcüğü kırılacaktı. Böyle düşünmekle birlikte giderek bir kurtuluş yolu düşmemeye de başladı. Kendisine bu denli haksızlık yapan bu yaşlı kadın susturulamaz mı? Susturulursa nasıl susturulur?

Yazarın, öteki kitaplarında da gördüğüm, ustaca ancak çok uzun anlatışları burada da karşıma çıktı. Güzel anlatıyopr ama anlattıklarını benim tekrarlamam olanaksız. Sanki onları ancak o anlatabilirmiş gibi düşünceye kapılıyorum. Örneğin, Delikanlı yaşlı kadının evine gidinceyaşlı kadın onu buyur eder:

-Geçin efendim.

Deikanlının girdiği, duvarları sarı kağıt kaplı, pencerelerinde tül perdeler ve ıtır çiçekleri bulunan küçük oda, şu anda batan güneşin ışıklarıyla iyice aydınlanmıştı. Delikanlının kafasında, adeta elinde olmayarak:

-Demek o zaman da güneş böyle aydınlatacak!  Düşüncesi başında şimşek gibi çaktı.

Geleceğe yönelik böylesi bir öngörüyü, konuyu özetlerken araya sokuşturmak kolay olmamaktadır.

Delikanlının adını öğrendim, Raskolnikov.

Raskolnikov aklını iyice bozdu, kadını öldürmek için planlar kurdu. Kendini haklı bulmaya kalkışması ise saçma.

Bunları düşünerek yattım. Kitaplar bunları yazıyor ama gerçekten böyle düşünen insanlar var mıdır? Gerçi yolcuların yollarını kesip soyanlarikarşı durunca öldürülenlerin olduğunu hep duydum ama gene de böyle günlerce planlar kurup yaşlı bir insanı gidip evinde öldürmek akıl işi değil.

 

12  Aralık  1942   Cumartesi

 

Yakışıklı Yakup, git sobayı yak! uyarılarıyla kalkıp giyindik. Yakup'a herkes yardım  sözü verdi. Halil sordu:

-Derslikte bir soba var, 28 yardımcı nasıl yanaşıp yardım edecek? Arkasından  da, “Bari, arkadaş yakamazsa, yakamadığı için kızmayın! öğüdünde bulundu. Mehmet Yücel ekledi:

-Biz zaten soba yakmasına değil titremeye  gönül rızasıyla katılacağımızı söyledik.

Kar kesilmiş, güneşliğe benzer bir hava var ama oldukça sert. Asfalttan kamyonlar, otobüsler geçiyor. Arkadaşlar soruyor, Binbaşı gelir mi?  “Gelmek, Binbaşı için sorun değil, altında her türlü araba var, neden  gelmesin? ”

Arif Kalkan, Bekir Temuçin gerçekten Yakup'a yardım etti; soba zamanında yandı. Yakışıklı Yakup bir süre pohpohlandı. Pohpohlayanlardan biri de hemşerim Kadir'di. İdris Destan kendini tutamadı, ortaya “Ne susak ağızlılar var, aramızda! ” deyiverdi. Kadir bunu duyunca bir süre İdris'e baktı, ağzıyla da cık, cık, cık!  yaptı. İdris'in tepkisinin nedenini bir çok arkadaş anımsamıştı. İki gün önce Kadir nöbetinde Yakup'la atışmış, bu yüzden arkadaşlardan papara yemişti. Oysa şimdi alkışlayanlar arasında yerini almıştı. İdris bunu ima etmişti. Kadir, dik dik baktı, bir kez daha cık, cık, cık edip geçiştirdi ama benzer durumdaki Mehmet Başaran İdris'e:

-Osmancıklı, “Boyundan büyük işlere girme! ” dedi. İdris nedense ona:

-Peki hemşerim! ”deyip sustu. Bu kez de Sefer Tunca ortalığa sordu, “Bu sınıfta, herkesin boyuna göre konuşması için kesin bir kural var mı? Varsa bundan sonra ben de boyuma göre konuşmak istiyorum. Mehmet Yücel de Sefer'e katıldığını söyleyince  arkadaşların çoğu  Mehmet Yücel'e güldü:

-Sen zaten her zaman boyun kadar hatta zaman zaman da boyundan   büyük konuşuyorsun! Sami Akıncı uyardı:

-Siz gene doğruları bırakıp sapma yapıyorsunuz, kuzum. “Boyundan büyük konuşma! ” bir deyimdir. Siz onu bir ölçü birimine çevirdiniz. Sözler geometrik çizgilerle ölçülmez!

Sami Akınc ı'ya kimce karşı olmadı.

Kahvaltıda bizim masa Sami Akıncı'nın bilgiçliğini konuştu. Bilgiç mi, yoksa çevresindekilerin onu koşulsuz olarak bilgiç  saydığına güvendiğinden mi?  böyle cesaretle ortaya atıldığını öne sürüldü. . Ben ikisini de savundum:

-Önce arkadaşlarına güvendi; sonra sonra da bilgisine güvenerek hepimiz üstünde bir baskı kurdu! Sami'nin söylediği doğruları içimizden biri söyleyince kenardan köşeden kırpıntılar yapmaya kalkışanlar  o konuşunca susuyorlar. Böylece söylemler arasında kendiliğinden bir başkalık oluyor. Bu durum, uzun zaman içinde Sami Akıncı'yı öne çıkarmış oldu. Ben, kendi deneyimlerimi sıraladım. Hasanoğlan'a gitmeden  önce Sami Akıncı'nın sanat çalışmalarını kooperatifte geçirmesini kendime karşı bir haksızlık sayıp, bunu defalarca Fikret Madaralı, Ahmet Gürsel, Salih Ziya Büyükaksoy öğretmenlere anımsattım. Fikret Madaralı Öğretmen sonunda Okul Müdürü ile anlaştı Kooperatifi oluşturdu. İlk seçimde Sami tüm çırpınmalarına karşın benim karşımda oy alamadı. Böylece ben, kooperatifi onun elinden aldım. Şansımız o kadarmış, Hasanoğlan'a gidince kooperatif ortadan kalktı. Kooperatifin kalkması gibi  Sami'nin  yönetim odalarında çalışmaları da son bulacak derken Hasanoğlan'a bizimle giden Hüsnü Baykoca eski alışkanlığını sürdürerek Sami Akıncı'yı gene kendi işlerinde çalıştırmaya başladı. Bildiğimiz gibi Sami Hasanoğlan'da da inşaat işlerinden sıvışmıştı. Buraya dönünce zaten eski yöneticiler onu öyle tanımışlardı, Sami, eskisi gibi yönetim işlerine döndü. Bilindiği gibi  bu ders yılı başında tüm yönetim yenilendi. Buna karşın yeni yönetim de giderek Sami Akıncı'yı odalarında çalıştırmaya başladı. Böylece bizim  öğrenci olarak  bu konuda yapacak bir işimiz kalmadı. Sami bunu başardığına göre onun bu konuda yeterli deneyimi var demektir. Onun bu tarafı bile  onun gibi düşünenler için bir başarıdır. Onun gibi düşünenler diye özellikle vurgulamaktayım, öyle düşünmeyenler için onların yaptığı bir başarı sayılmaz. Örneğin ben, gider atölyede terleyerek çalışırım da Eğitimbaşının günlük yoklamalarını tutmak istemem. Bu biraz da kişisel anlayış sorunudur. Arada bir Ahmet Ağabeyin çağrısına uyarak gittiğimde bile bunu düşünüp sıkıldığım olmuştur.

Arkadaşlar, beni dikkatle dinlediler, sanırım haklı buldular.

Derslikte bir süre sessizce bekleştik. Dersliğimiz arka tarafta kaldığı için okul önüne gelen araçları göremiyoruz. Arkadaşların gözü bende:

-Çavuş, git komutana bak! Ben de merak içindeyim ama, gidip bakacak bir durum da yok. Dersliğin önü merdiven. Aşağıya insem, geri dönmek zor. Örneğin alt kata inince Binbaşı  krşıma çıksa beni görecek. Ya Binbaşı bizim dersliğe yönelirse ben ne yapacağım? Arkasından gitsem, dersliğe girince haşlanacağım. Grünce merdivenlere dönsem, Binbaşı'nın gözleri önünde koşmak zorunda kalacağım. Bunları düşünerek derslik kapısından çıkmıyorum. Koridor nöbetçisi Naci Aydın muştuladı:

-Binbaşı gelmedi! Gelmediğini anladım ama bu az sonra da gelmeyecek anlamı taşımaz. Biraz kuşkulu olarak  yerime gittim. Az sonra Talat Tarkan Öğretmen geldi, uzunca bir girişten sonra bir saatle sınırlı olmak üzere bizi yolları açmaya çağırdı. Önce okul önünü, asfalta çıkış yolunu, revir yolunu temizledik. Gerçekten  çalıomamız bir saat sürdü. Dersliğe döndük. Müdür Beyin ya da çocuğunun rahatsızlığı söylenmişti. O geçmemiştir gevşekliği içinde her zamanki şamatalar edilirken elinde kitabıyla Müdür Bey geldi. Arkadaşların bakışlarından birşeyler anlayan Müdür Bey:

-Yanlış geldiğimi düşünüyorsanız, yanlış değil bilerek geldim. Dün gelememiştim, bugün de dersinizin boş olduğunu öğrenince geldim, yanlış falan değil! deyip yerine oturdu. Elindeki kitabı gösterdi. Benim köşeme uzak düştüğü için  kitabı  tam göremedim. Ancak yakından görenler de sanırım tam okuyamadılar. Malkı, mülkü, idare gibi sözler tekrarlandı. Müdür Bey düzeltti, vurgulayarak:

-Mülkiiii İdareler! diye bastıra bastıra kitabın  adını söyledi. Sonra da anlamını sordu. Sami Akıncı bir yanıt verdi. Müdür Bey gülerek;  “Siz, işte bu kitabın içindekilerle meslek yaşlamınız boyunca cebelleşeceksiniz, bunları şimdiden tanımanızda sayısız yarar var! ”dedi. Kısa bir özet yaptı:

-Türkiye  Cumhuriyeti, 63 il, 640 ilçeye, 2890 bucak 40. 000 köye bölünmüştür. Bu birimlerin her birinin ayrı yöneticisi vardır. Bunların hepsi Ankara'da oturan bakanlıklara bağlıdır. Bakanlar da başbakana karşı sorumludur. Demek oluyor ki 63 il valisi, 640 ilçe kaymakamı, 2890 bucak müdürü, 40. 000 köy muhtarı  bu Mülki İdarelerin konusudur. Yarın sizler de bir öğretmen olarak bu 40. 000 mutarın biriyle, 2890 bucak müdürünün biriyle, 640 kaymakamın biriyle, 63 il valisinin biriyle karşı karşıya kalacaksınız. Bunları iyi tanırsanız bu örgütlerle olacak işlerinizi rahatça yürütebilirsiniz. Müdür Bey hepimize döndü, “Bunlar üstüne neler biliyorsunuz? Bugün biraz bunu konuşalım! dedi. İçimden güldüm, azıcık da sevindim. Ben geçen gün kendi kendime bunu düşünmüştüm ama içinden çıkamamıştım. Örneğin Belediyenin hangi bakanlığa bağlı olduğunu bilemedim. Ancak hemen sormayı düşünmedim. Belki Müdür Bey başka bir yöntemle koyunu sürdürecek. Hiç de öyle olmadı. Müdür Bey Ali Önol'a Lüleburgaz ilçesinin kaç köyü olduğunu, kaç bucağı bulunduğunu sordu. Ali Önol yanıt veremedi. Ali'den sonra kalkanlar da değişik sayılar verdiler. Lüleburgaz köyleri için biz geçmişte de tartışmıştık. Lüleburgazlı arkadaşlar bile doğru bilememişti. Ben, sözlerimin doğruluğunu kanıtmalak için Milli Eğitim Memuru Salih Arığ Öğretmenden liste almıştım. Bunu anlatınca tartışma durdu. Lüleburgaz'ın 34 köyü vardır. Ben bunları söyleyince Müdür Bey bu kez beni konuşturdu. Ben de, sonraya bırakmak istediğim sözleri birer birer anlattım. Örneğin Askerlik Şubesi dediğimde  Müdür Bey arkadaşlara dönerek sordu. İşlevini bilenler oldu ama ilçe içindeki konumunu kimse söyleyemedi. Savcı, Yargıç, Belediye gibi yaygın  bilinen örgütler için  Ankara'da doğru yer bulunamadı. Müdür Bey bu kez de, “Yarından tezi yok, sizinle Lüleburgaz'a gidip bunları yerinde görerek öğrenelim! ”dedi. Birinci ders böyle bitti. Ancak Müdür Beyin “Yarın! ” deyişi tartışma konusu oldu, Yarın pazar diyenler, “Pazar günü neyi kimden öğreniriz? Yanıtlar hazırdı, “ Boyacılar pazar günü çalışıyor! ”Müdür Bey, konuşmaları duymuş gibi, kapıdan girer girmez sözünü düzeltti:

-Ben söz gelişi, yarından tezi yok! dedim. Gidersek doğal olarak pazartesi günü gideriz. O da biraz hava koşuluna bağlı. Yağmaz, fazlaca esmezse pazartesi günü öğleden sonra gideriz!

2. Derste İl özellikleri, ilçeler, bucaklar daha sonra da köyler konuşuldu. Müdür Bey bizim  bilmediğimiz bir  topluluk biriminden söz etti Mezra! . Bir köy oluşturamayacak küçüklükte insan tolulukları. 8- 10 ailenin toplandığı küçük köyler. Oralarda okul olamayacağı için bizi tam olarak ilgilendirmemesine karşın o bölgelerde çalışan  öğretmenlerin sınıflarına oralardan gelen öğrenciler olacağını, bunların devamlarının  büyük bir sorun olduğunu örnekleriyle anlattı. Müdür Bey  Trabzon'da çalışırken bu konuda çok üzücü olayla karşılaştığını  dertlenerek  tekrarladı.

Müdür Bey yan tarafındaki haritaya dönerek illerin dağılımlarına dikkatimizi çekti. Geniş bir alana yayılan, Konya, Sivas, Urfa, Kars, Balıkesir, illerini gösterdi. Bu illerin, ötekilerden daha çok toprak kapladığını düşünürseniz, Mülki İdare dağılımlarını daha iyi kavrarsınız deyip elindeki kitabı kapattı. Edirneli arkadaşları sordu. Edirne ilinden olan arkadaşlar hep ayağa  kalktı. Edirnelilerden Fettah'a:

-Sizin iliniz neden öyle  Meriç Nehrine sarılıp Gelibolu Yarımadasına dek gitmiş? ”dedi. Fettah tam bir yanıt veremedi. Müdür Bey Fettah'a “İşte bunu istemem, aklımızı kullanıp bunların nedenlerini tam olarak bulacağız. Senden  bunun doğru dürüst yanıtını haftaya isteyeceğim!  deyip kalktı. Haritayı göstererek “Benim sorumun yanıtı,  dikkatli bakarasan görürsün, bak, burada sırıtıyor “Beni görün, Beni görün!  diyor. Biz, onu nasıl göremeyiz?  diye  Müdür Bey elinin arkasını haritaya vururken zil çaldı. Müdür Bey gülerek  derslikten çıktı.

Müdür Bey çıkınca harita başına giden Mustafa Saatçı,  haritaya Müdür Beyin vurduğu gibi vurduktan sonra  elini yumruk yapıp bileğinden oynatarak  arkadaşlara sordu “Bunu nasıl görmezsiniz? ”İsmet bağırdı:

-Bize ne soruyorsun? Fettah görsün onu! Fettah önce İsmet'in üstüne yürür gibi yaptı, gözüne kestirememiş olacak Mustafa Saatçı'ya  dönerek, tumturaklı bir küfür savurdu, arkasından da “Sen Edirneli değil Edirne Çingenesisin. Bir de İmam, diyorlar;  neren İmam'mış senin? !

Mustafa Saatçı baktı kaldı, sakin sakin sordu;  “Ben sana bir söz söyledim mi? Sana bir sataşmam olmadığına göre senin sözün bence  hem haksız hem de yersizdir; ancak ben senin için daha değişik sözler söyleyebilirim. O zaman herkes öğrenir senin nasıl bir Edirneli olduğunu! Derslik birden karıştı. Sefer Tunca Fettah'ı alıp aşağıya indirdi. Sami Akıncı Mustafa Saatçı'yı alıp gitti. Mehmet Yücel İsmet'e çıkıştı:

-Yaptığını beğendin mi? Mehmet Yücel'in sözünü beklermiş gibi Ali Önol, söylediği pek anlaşılmamakla birlikte İsmet'e  kötü sözler sözler mırıldandığı  tavırlarından  belli oluyordu. İsmet çok sakin  olarak yanına gitti. Ali Önol ayaktaydı, İsmet yaklaşınca yerine oturmak isterdi. İsmet alay ederce, yakasından tutarak; ayakta daha Baba Ali oluyorsun!  deyip tartakladı. Ali öylece susup kaldı. Yusuf Asıl, Mehmet Yücel İsmet'i  de tutup götürdüler.

Kalanlar oldukça tedirgin bir süre sustular. Bu arada Halil Basutçu arkadaşları güldürdü:

-Okulun sıcak bir yeri olduğunu biliyor olmalılar, açıkgözler kavgayı bahane edip oraya gitmiştir; boş yere kavga edeceklerini beklemeyin!

Tören zili çalana dek gerçekten hiç biri geri gelmedi. Törene çıkınca Sami Akıncı dışında hepsi törene katıldı. İsmet'i gözledim, neşeliy olduğu gördüğüm için üstün de durmadım.

Eğitimbaşı kısa bir açıklama yaptı:

-Haftalık nöbetçi sınıfı dışındakiler, haftalık dinlenmelerini dersliklerinde geçirecekler. Havanın soğukluğu nedeniyle derslikle gereksiz yere açılıp kapatılmayacak, nöbetçiler sobaları dikkatle izleyecek!

Yemekte konu, derslikteki kavgalar oldu. Bizim masada kavgacı yoktu ama Yusuf Asıl İsmet'le birlikte  gitmişti. Nereye gittiklerini sorduk. Yusuf önce anlatmak istemedi ancak o denli güldü ki, neredeyse;  “ Biraz daha sıkıştırırsanız anlatırım” der gibiydi. Sonunda anlattı. Sefer Tunca Fettah'ı derslikten çıkarınca bizim  dersliğin altındaki tuvalete götürmüş. Mehmet Yücel'le Yusuf da İsmet'i çıkarınca onlar da tuvalete aralığındaki boşluğa gitmişler. Orada  ikili, üçlü sakin sakin konuşurken Sefer  gülerek Mustafa Saatçı ile Sami Akıncı'yı anlatmış. Sami  Mustafa'yı kolundan tutup koridora çıkarınca Eğitimbaşı ile karşılaşmışmış. Eğitimbaşı Sami'ye “İyi insan sözünün üstüne gelir! ”diye bir söz vardır, duydun mu?  diye sormuş. Sami duyduğunu söyleyince Eğitimbaşı, “Gelin öyleyse! ” deyip  onları odasına götürmüş. Az sonra Mustafa Saatçı, çıkıp küçük merdivenlerden inerek Elektrik santralına yollanmış. Sami Eğitimbaşının odasında kaldığına göre, ona da bir iş verildiği anlaşılmış. Az sonra da Eğitimbaşı odasından çıkarak koridor nöbetçilerini güzelce paylamış. Arkasından da:

-Dersi olsun olmasın, zil çalmadan dersliklerinden çıkanların numaralarını, sınıfını alın, bana getirin! diye tembihlerde bulunmuş. Bu ara Eğitimbaşı tam tuvalet önünden üstkata çıkarken Müzik Öğretmeni ile karşılaşıp lafa dalmışlar. Tuvalet aralığında olan bizim arkadaşlar her biri bir  kapıdan girip tuvalet blü mlerine  gizlenmişler. Eğitimbaşı sözünü bitirince Asım Öğretmen konuşmuş, o susunca Eğitimbaşı anlatmış. Bizim arkadaşlar, gülmemek için kendilerini zor tutmuşlar. İşin ilginci yukarı kata çıkacak olan  Eğitimbaşı bu kez gene tuvalet önüne inip oradan nöbetçilere bir zılgıt daha vermiş. Bu sıra zil çalmış, koridora öğrenciler dolunca bizim arkadaşlar da rahatça tuvaletlerden  çıkmışlar. Yusuf, kendini  tutamadan hem güldü hem de kesik kesik anlatınca, biz de  sabırla dinledik. Hasan Üner, sanırım Halil Basutçu'nun sözünü anımsayarak Yusuf'a sordu:

-Üşümediniz mi?

Yusuf, niçin sorulduğunu bilmediğinden içtenlikle  yanıtladı, “Yok yahu, tuvalet bizin derslikten daha sıcak! ”Bu kez hepimiz  uzun uzun güldük. Buna da Yusuf şaşırarak sordu:

-Neden güldünüz?  Arkadaşlar da derslikteki konuşmaları anlattılar.

Sabahki dalaşmalar sanırım herkese biraz ders oldu. Uzun süre yüksek sesli konuşmalar kesildi. Sessizlikte ben de kendimi  kitaba bağlayıp Raskolnikov daha  yakından izlemeye başladım. Raskolnikolv, bildiğim gibi değil yavaş yavaş niyetini  iyice bozmaya başladı. Daha doğrusu Dostoyevsky Raskolnikov'un katil olması için  iyi planlar hazırlamış. Nitekim son kez rehin için geldiğinde yaşlı kadına önce bir başka zaman da rehin bırakmak için gelip gelemeyeceğini sordu. Bu sorunun hiç  bir anlamı yoktu. Nitekim yaşlı kadın Alyona İvanovna'ya “Bugünlerde size bir başka rehin bırakmak istiyorum! deyince Alyana İvanovna akıllıca yanıt verdi:

-Hele  bir getirin, o zaman konuşuruz. Raskolnikov bu yanıt karşısında  nasıl bir düşünce dağınıklığına düştüğünü anlar gibi olur. Raskolnikov'un o düşünceden dönmesini istediğimden   anlatılanları ilgiyle okudum. Yazar, anlatmak istediğini oldukça ustalıkla gizleyerek anlatıyor. Sayfalardır Raskolnikov bana göre ortalarda gibi. Kurduğu planı uygulayacak-uygulamayacak.

Raskolnikov, kendini öyle sokaklara bırakır. Sokaklar kalabalıktır. Kendisi gibi boş gezen sayısız insan arasında bir süre dolaşır. Zaman  zaman da o insanların da kendisi gibi düşünceleri olduğunu varsaymaya kalkışır. Kurguladığı kendi düşüğncleri gibi başkalarının düşüncelerini uzun süre sürdüremez. Değişik mesleklerden insanlarla karşılaşır, onların giysileri gibi değişik sorunları ya da anlatacak konuları vardır. Bu arada bir meyhanemsi yere girer. Orada memur kılıklı biri oturmakta, oldukça da yüksek sesle konuşan bir kişidir. . Raskolnikov için  çok yabancı olan o yerde, bu memur kılıklı kişi, çok  tanıdık biri gibidir. Kendi üstüne olduğu gibi genel konularda da cesaretle konuşur, özellikle kendini acımasızca eleştirir. Genel konularda söyledikleri, çevresindekilerce önemsenir gibi bir hava esmektedi. Bu tür yerlerin yabancısı olan Raskolnikov memur kılıklı, konuşkan adamı uzaktan uzağa dinler görünür. Bu durum konuşan adamın gözünden kaçmaz, konuşmasını kesip Raskolnikov'a dönerek, çok gür, gürlüğünden güçlenen bir sesle:

Sizinle edep ve terbiye dairesinde konuşbilmek cesaretini gösterebilir  miyim efendim? Gerçi, kılık kıyafetiniz pek  düzgün değilse de okumuş, ancak içkiye bulaşmamış biri olduğunuzu;  anlayacak kertede tecrübeliyim. Bendeniz, sizin gibi  insanlarla her zaman dost olmaya özen göstermişimdir. Zaten ben de  9. dereceden bir memurum; soyadım: Marmeladov!  Sorabilir miyim efendim, zatialiniz de bir yerde memur musunuz?

Raskolnikov beklemediği bu teklif karşısında toparlanıp:

Hayır, öğrenciyin! der.

Raskolnikov, biraz şaşırmıştır. Çünkü o, insanlara yaklaşmayı zaman zaman istemesine karşın çoğunlukla anlamsız bulup, sıradan dostlukları saçma hatta zararlı bulur. Gene öyle bir duyguya kapılmıştır.

Ancak karşısındaki adam, Raskolnikov'un düşüncelerinin uzamasına olanak vermeyecek  bir hızla onun  üstüne varsayımlar yürüterek uzun süre konuşur. Sözleri de genellikle yoksulluk üzerinedir. Ancak, yoksullukları da öyle gerçekten yoksuylluk değil, güzel bir yaşamın özlemini taşıyan insanların  yoksulluğudur. Marmeladov bir içki düşkünüdür. Genellikle varsıllığı içki açısından değerlendirmektedir. Gene de yoksulluğun türlüsünü bilir. Raskolnikov'a Neva Nehri üstündeki teknelerde gece geçirip geçirmediğini sorar. Raskolnikov geçirmediğini söyleyince Marmeladov güler, beş gecedir orada yattığını anlatır. Raskolnikov karşısındakine iyice ısınmıştır. Marmeldov'u daha candan dinlemeye başlar. Daha doğrusu kendi içindeki iç sıkıntısını geriye iterek bir başkasının içine düştüğü açmazı yakından izlemeye çalışır. Marmeldov iflah olmaz bir içki düşkünüdür. Söylediğine göre genç, güzel  bir eşi, üç çocuğu vardır. Eşi, çocukları küçük de olsa bir evde barınmaktadır. Marmeldov bunları, yeri gelince sevgiyle anlatır. Kimi kez karısı Katerina İvanova'yı bir melek olarak anlattığı gibi bir başka konuya geçince Katerina İvanovna onun için bir kabus olur. Uzunca bir meyhane anlatımından sonra Marmeledov, boş kadehini meyhaneciye gösterir. Meyhaneci durumu bildiği için parası önce verilmeden içki vermez. Marmeledov buna biraz bozulur. Bunun insanlık olmadığını, kendisine saygı duyulmasını söyler giderek sözü kutsal söylemlere dek götürür. İçtenlikli konuşuyormuş gibi son içki parasını kızı Sonya'dan aldığını, çocukçağızın  parası olmadığını, oysa onun yeme içme gibi giyim kuşama da gereksinimi olduğunu anlatır. Sözleri hep merhamet üstünedir ama kendisini bir günahkar gibi göstermeye  çalışır. Sık sık sorar:

Bana kim, niçin merhamet etsin? Sözü uzatır, kendisini gerçekte Çarmıha germelerini, ancak ondan sonra kendisini sorgulamalarını söyler. Bu sorgulamalar sonunda haklı çıkacağını ima eder gibi bakışlar arasında elindeki boş şişeyi kaldırarak:

Ben bu şişenin dibinde gerçeği buldum!  der. Kendine kimsenin acımasını istemediğini, kendisine ancak Tanrının acıyabileceğini tekrarlar. Çevresindekiler giderek iyice sinirlenirler. Marmeledov'un her zaman söylediği benze sözlerdir bunlar. İyice takatten düşer, kalkmak ister az ileri giderek bir kanepeye yığılır. O yığılınca çevredekiler:

Memur bozuntusu,

Gene modası geçmiş palavraları savurdu.

Marmeledov başını kaldırıp Raskolnikov'a:

Gidelim efendim, lütfen beni eve götürün. Ev şuracıkta, yakında. . . Katerina İvanovna'ya gitme vakti geldi. . . .

Raskolnikov,  Marmeladov'u evine götürür. Marmeledov'un evi ev değil, gerçek bir  ev içinde bir odacıktır. Katerina İvanovna Marmeladov'u görünce düşman görmüş gibi üzerine saldırır. Marmeledov'un üstünü başını arar, paraları sorar. Marmeledov'da para falan yoktur. Katerina İvanova Raskolnikov'u da bir ayyaş sanıp  söylemedik söz bırakmaz. Raskolnikov yanıt vermez. Çocuklar kaç gündür aç olmalarına karşın  bakımsız odanın kenarında köşesinde uyumaktadır. Marmeledov meyhanede söylediği gibi  Katerina İvanovna'ya karşılık vermez. Vermez ama yarattığı ortam çok acıklıdır. Kayterina İvanova, denç, güzel bir kadındır. Ancak vereme yakalanmıştır. Raskolnikov şaştın bir durumda onları izlerken hemen yakından sesler gelir. Orası bir başkasına ait ayrı bir bölümdür. Neşeli konuşmalar, şarkılar şakalaşmalar duyulur. Bu arada oradan çıkanlar olur. Raskolnikov çok etkilenmiştir. Katerina İvanovna'ya yardım etmek ister. Ancak yardım  sayılacak ölçüde parası yoktur. Cebinde ne varsa onları sessizce bir yere bırakıp kendini sokağa atar.

Raskolnikov kendini sokağa attı, o sıkıntılı durumdan  kutuldu ama sanki ben içerde kaldım. O hasta kadın kendini nasıl tuttu? Ya o çocuklar uyandıysa annelerine, babalarına ne diyecekler? Daha çok da, o içerden  gelen sesleri çıkaranlara takıldım, onlar nasıl insanlar? O evdekilerin durumlarıyla hiç mi ilgilenmiyorlar? Raskolnikov'a da kızdım, para vereceksen bari eline ver, ya da çocuğu bir yerine sokuştur! Ayrıca Raskolnikov'un kararsızlığına da şaştım; az ya da çok, para bıraktığına pişman olup almak için  geri dönmeye kalkışması, onun da tutarsızlığını göstermektedir.

Zil çalınca kendimi toparladım.

Yemekte arkadaşlar kardan, kıştan söz ettiler. Topluca gene Hasanoğlan'ı anımsadık. İdris Dağı denilen dağlar bir sıra, hemen Hasanoğlan köyünün üstünde. Ancan bir tepeymiş gibi görünmesine karşın  kuzeye doğru sıralanan bir tepeler zinciri. Hasan dağları da  kuzeyden batıya  sıralanan tepeler zinciri. Öyleyken İdris Dağlarına  nedense tekil olarak İdris Dağı deniyor. Oysa benzer sıra dağı olan Hasan Dağları çoğul olarak anılıyor. Bunu Hasanoğlanlıların anlayışına yorduk. Daha doğrusu Yusuf Asıl'ın yorumuna katıldık. Yusuf'a göre Hasanoğlanlılar köylerinden çıkıp uzaklara bakmadıklarından, gördüklerine göre ad takmışlardır. Onlara göre  İdris Dağının ucu Hasanoğlan içinden bakılınca tek bir tepe olarak  görüldüğünden, öyle demişlerdir. Bir çok noktadan eleştirmemize karşın gene de Hasanoğlan'a karşı bir olumlu ilgimiz var. Lalabel tepelerindeki kekiklerle, öteki kır çiçeklerinin kokusundan, bağlardaki üzümlerden, İdris Dağı eteklerindeki akar sulardan söz ettik.

Yemekten sonra derslik gene deski durumuna döndüyse de ben aldırmadan Raskolnikov'u izledim.

Raskolnikov, Marmeledov'u perişan bir ortam içinde bıraktıktan sonra değişik düşüncelere girip çıkarak kendini sokağa attı. Kafasındaki tartışma sürekli insanlar üstüneydi:

İnsanlar bu denli kötü müdür? Kötüyse neden kötü? Yoksa iyi de kendisi mi kötü görüyor? Bu arada Ev sahibi ile arayı da iyice açtı. Yaşlı kadın, yemek işlerini tümden kesti. Son onbeş gündür yemek vermediği gibi kendisini, evden  güvenlik güçleriyle attıracağını da duyurdu. Tam bu sıra, pansiyonda kalanların  yemek işlerini hazırlayan Nastasya, elinde tepsiyle Raskolnikov'a çay getirir. Rasklolnikov bunu  yaşlı kadından sanır, önce reddetmek ister. Oysa çayı Nastasya getirmiştir. İkisi arasında bir yakınlaşma başlar. Nastasya genç, şen bir bayandır. Raskolnikov'a yardım  etmek ister. Konuşurlar. Raskolnikov'un günlerce kapalı kalıp yatmasını eleştiren Nastasya, Raskolnikov'a iş bulup çalışmasını salık verir. Raskolnikov bir zamanlar ders verirmiş, Nastasya onu anımsatır. Raskolnikov, ders vermek çok para getirmiyor! deyince Nastasya bir kahkaha atıp:

Çok para için projen mi var?  diye sorar. Raskolnikov, böyle bir projesinin olduğunu saklamaz. Nastasya neşeli  bir insandır, güler geçer. Raskolnikov'a annesinden bir mektup gelmiştir, Nastasya mektubu verir. Raskolnikov annesinden gelen bu mektuba  çok sevinir. Nastasya'yı adeta kovar gibi  yanından uzaklaştırır. Nastasya gidince de mektubun gerçekten annesinden olduğunu görünce mektubu öper. Uzun zamandan beri mektup almamıştır. Büyük bir özlem gerçekleşmiştir. Mektup, iki  büyük kağıt , ince bir yazıyla doldurulmuş, oldukça uzundur. Annesi:

Sevgili Rodya, diye başlıyor. Rodya, Raskolnikov'un küçük adıdır. Raskolnikov öperek açtığı mektu u okuyunca neredeyse mektubun içeriğini bir tümceyle özetler:

Ben sağ oldukça  bu evlenme yapılmayacaktır. Lujin'i şeytanlar alsın! Mektubu doğrusu

bir anne mektubu olarak benimsediğim için biraz üstünkörü okumuştum. Mektuptan sonra böyle bir kesin tepkiyle karşılaşınca dönüp bir daha okudum. “Raskolnikov giderek çıkmaza saplanıyor! ”deyip kitabı kapattım.

Derslik boşalmış gibiydi. Meğer arkadaşlar birer ikişer yataklara sıvışmışlar.

Sonlara doğru ben de gidip yattım. Yarın da  dinlenme varmış. Kendimi köyde sandım. Köyde her gün dinlenme, benim için. . . . . .

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ