Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

54 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Karamsar Bir Süreçte İsmet İnönü'yü Görme Sevinci

 

10  Mayıs  1940    Cuma

 

Çok geç yatmışız sanırım, nedense saate bakmamışım yattığımdan biraz sonra  horoz sesleriyle uyandım. . Salt horoz da değil, herhalde kazlar, hindiler de var. Ayrıca  köpek sesleri uykumu açtı. Bir süre sonra insanlar konuştu. Derken ablamın sesini duydum. Kendimi evde sandım. Veli diye biri seslenince kendimi toparladım. Veli sözü bana Tekirdağ’ı anımsattı. Tekirdağ da Hilmi Altınsoy’u Hasan Üner’i Ali Güleren’i çağrıştırdı. Veli atları sulamış geldi. Veli bana sormadan Ali Ağabeyime “Amca bizi Tekirdağ’a sen mi götüreceksin yoksa bir köyden araba mı bakalım? ”dedi. Ali ağabeyim “Birlikte gideceğiz deyince iş gerçekleşti. Ali Ağabeyim bir koşul koydu”Ben götürürüm ama, çok kalmak isterseniz dönüşte başınızın çaresine bakacaksınız, çünkü ben erken döneceğim. !” Veli, ”Bugün cuma, geç vakte dek köyden araba olur, onlardan biriyle döneriz. Olmazsa yaya da gelebiliriz. Bana bakınca  sordum:”Kaç  saat? ”Parmaklarıyla  iki gösterince  sevindim. Tekirdağ çok yakınmış belki iki saat bile değil. Köyden çıkınca bir süre düz gittik. Bir tepenin üstünden denizi gördük. Denize yaklaşırken birden yokuş aşağı bakınca Tekirdağ önümüze çıktı. Tekirdağ önce gözüme çok küçük göründü. Ancak masmavi denize bakınca şaşırdım. Gözümün görebildiği yerler su. Araba yokuş aşağı inerken dikkatle denizin ötelerine baktım. Deniz ötesindeki yerler  hiç mi görünmüyor? Çarşı yoluna inince  araba  bir yerde durdu. Asmalı kahveler var. Birinden bir tanıdık çıktı. ”Aaa!”diye bağırdım:Bilal Dayım. Bilal Dayım bize birkaç ytıl önceye dek çok gelirdi. ”Tekirdağ’dan geldim!” derdi ama, ben o zaman Tekirdağ’ı pek düşünmezdim. Bilal Dayım askerliğinden sonra bize  gelmedi. Şimdi gene askermiş ancak birliği çorludaymış. Bir sürte için  hava değişimine gelmiş. Ali Ağabeyim, ablam biz indik. . Veli arabayı, hemen kahvenin arkasındaki değirmenin bahçesine götürdü. Çay içtik. Bilal Dayım okuduğumu duymuş, sevindiğini söyledi. Kendisi de okumak için çok uğraşmış ama başaramamış. Bunu bize geldikçe anlatırdı. Bir ara Ali Ağabeyimle  fiskoslu konuştular. Bilal Dayım birini çağırdı. Çağırdığı kişi bir yerlere gitti. Ben ablamla otururken Veli geldi. Oturur oturmaz yolları gösterdi şurası şuraya, burası buraya derken, Pehlivanın evi sözünü anımsadım. Kendisini tanırmış gibi, Tekirdağlı Hüsyin Pehlivanın evi nerede? ”diye sordum. Veli eliyle  az ilerisi diye bir köşeyi gösterdi, oradan denize doğru gidince  sağ köşedeymiş. Ablam merak etmiş, gülerek, Sen Hüseyin Pehlivanı nereden biliyorsun? ”deyince sunturlu bir yalan attım. Bir arkadaşımın evi onun evinin yanındaymış!”dedim. Bir yere gönderilen kişi geldi, Bilal Dayıma “Gelmiş, açık!”dedi. Ali Ağabeyimle bakıştılar, ablam da kalktı, ”Biz , biraz gezineceğiz, isterseniz siz de gezinin  iki saat sonra burada buluşalım!”dediler. Veli’ye bir şey demedim ama içime bir kuşku düştü, Ablam buraya getiriliyor. Bana öyle geldi, acaba niçin? Çarşı yoluna çıktık, sağa sola bakarken ablamların bir kapı önünde durduğunu uzaktan gördüm. Veli’ye sezdirmeden gözetledim, ablamın beklediği kapının üstünde doktor tabelası vardı. Birden burkuldum. Gezi, akraba, Tekirdağ, Bilal Dayı  gözlerimin önünde  dönüp kayboldu, duraksadım. Veli’ye, ”Pehlivan’ın evi yanından geçelim, arkadaşın evini uzaktan görmek istiyorum!”dedim. Veli güldü, ”Ne rastlantı, orada oturanları ben hep tanırım, biz onlara, soğan, sarımsak gibi bir çok yıllık yiyeceklerini getiririz, hangi evde oturuyorlar acaba? ”dedi. İçimden tam bozuldum ama geriye dönemedim. Bahçeli evler önünden Vali Konağına indik. ”Arkadaş şuralarını tarif etmişti, ama karıştırdım, Pehlivanın evin alt yanlarında demişti!”diyerek  savuşturdum. Veli anlamadı, ”Öyleyse buradan denize inelim!”deyip yürüdü. Gerçekten az sonra denize indik. İndiğimiz yerde sıralanmış evler, kırlangç yuvalarının duvarlara yapışması gibi yokuşa asılmışlar. Deniz dalgaları evlerin duvarlarına dek yaklaşıyor. En uçta sıra ile beş tane küçük ev, az aradan sonra daha büyük bir sıra, Hepsi dörder beşer katlı. Daha ilerledikçe katlar artıyor. Aralarda da bahçeler. Akşamki sözler aklşımda kalmıştı. Geriye  dönerken bir daha saydım. Uçtaki bu evlere mi beşevler deniyor? diye sordum. Bu kez Veli hayretle sordu, ”Evet ama sen bunu nereden biliyorsun? ” azıcık böbürlenerek”Arkadaş o denli severek anlatıyor ki, sanki buraları daha evvel görmüş gibi anımsıyorum!”. Bilal Dayımın kahvesine dönerken gene aklım ablama takıldı, ”Sorsam mı sormasam mı? Sormamaya karar verdim. Ablam anlatırsa öğrenmiş olurum Anlatmazsa demek benim duymamı istemiyor, onun dediği olsun. Ablamlar bizden önce dönmüşler. Bilal Dayım ablamları evine götürdü. Onlar oradan köye dönecekler. Biz, Gezdikten sonra gene buraya gelip, buradan köye döneceğiz. Bilal Dayım bize arkadaş ayarlayacak. Deminki yoldan gene deniz kıyısına indik. Kayıklar var, parayla biniliyormuş nedense ben istemedim. Veli de istmiyormuş. Bir iki kez binmiş ama zevk alamamış!”. İskeleye  çıkktık. Gemiler vardı. İskele yanlarından denize baktım, deniz balık dolu. İskeleden bakınca deniz kıyısındaki evler çok güzel görünüyor. Tekirdağ iskeleden oldukça büyükmüş gibi görünüyor ama  tepeden bakın Lüleburgaz’ın yarı kadar bile olamaz. Hilmi Altınsoy’a sorular hazırladım. Şarap fabriksı ancak Alpullu’daki kaldığımız okul  binası kadar. Beşevleri, Vali Konağını, Namıkkemal okulunu, Ortaokulu, Pehlivanın evini, Muratlı Yolunu öğrendim. Vali Konağı önündeki parkta oturduk Orası da Lüleburgaz Belediye parkı kadar güzel değil. Ben, ablamı düşünerek erken dönmek istedim. Bilal Dayıma döndük. Dayım köyden birilerini bekletmiş, birlikte yola çıktık. Muratlı yolu denilen yoldan gidilince yol uzarmış ancak ben gene oradan gidip denize bakmak isteyince onlar da bana uydular. Yoksa bağlık içinden daha kestirme  yol varmış. Karanlik olmadan döndük. Bu kez  ev tam anlamıyla kalabalıktı. Onların da gelenekleri böyleymiş, ablam için, tanıdık tanımadık ancak ev sahiplerinin yakınları hep gelmişler. Bu bir bakıma iyi oldu, biz gene kahveye gittik. Kahve de farklı bir şekilde kalabalıktı. Konuşmalar gene Tekirdağ ile ilgili oldu. Belli sözler ama köylüler onları değerli bulup söylüyorlar. Bir ara gene Tekirdağ asker kışlalarından söz açıldı bu kez sordum:. ”Siz, 82 – 96 ya da159. Alay diyorsunuz. Oysa alayların yerleri değişir. Lüleburgaz’daki alay Çatalcaya gitti, Balıkesir/Bigadiç’ten bir alay şimdi Lüleburgaz’da onların numaraları değişti. Sizin numaralar neden değişmiyor? ”Bir birlerine bakıştılar. Bizi duyan kahveci geldi. Bu numaralar eski mahalle adı gibi, içindeki askerle ilgili değil!”Ancak Tekirdağlılar  o semtleri öyle belledikleri için öyle anıyorlar. Eskiden orada iki alay varmış, Piyade, Süvari, Deniz kıyısındakiler süvari, tepedekiler, piyade. Az sonra tartışma başladı, deniz kıyısı piyade, tepedekiler suvari…. Oyunlarına baktım. Onlar da kağıtla oynuyor ama iskambil, altmışaltı değil başka adlarla tüm kağıtları dağıtıp topluyorlar. Gazete vardı gazeteleri okudum. Gazeteleri karıştırırken kendimle konuştum. Bilal Dayımın kahvesinde  gazete masası var. Gazeteler oraya konuyor. Gelen alıp okuyor, katlayıp bırakıyor. Yana küçük bir  dolap  var, dayım okunan gazeteleri oraya koyup bir hafta bekletiyormuş. Ben, bizim kahvenin bir köşesine  bir gazete masası koyabilirim. Hiç değilse gazete birkaç gün orada kalır. Kahvede  bu da bir yenilik olur. . Kahvede yapılacak  yenilikler için not ediyordum, bunu da ekledim. Bilal Dayım yaz tatilinde beni beklediğini söyledi. Tekirdağ yazın daha canlı olurmuş. Balığı, kirazı, üzümü, kavunu çok ünlüymüş. ”Karpuzu? ”diye soracaktım, dayım, sizin orayı tutmaz, burada siyah çizgiliyi tutuyorlar. Uzaklara daha kolay  gönderiliyormuş, kalın kabuklu olduğundan yollara dayanıyormuş!”Ben kendimle konuşurken Veli, ”Yalnız kaldın, kalkalım!”deyince, ”Olur!”deyip kalktım. Kalanlara selam verip ayrıldık. Dikkat ettim kahvede konuşmalar bizim köydekine benziyor ama  daha düzenli bir durum var Kavgaya dönüşecek gibi sert konuşmalar yok. Bir de konuşanlara baktım, ”Benim bildiğim böyle, bunu Hasan da bilir bir de ondan dinleyin!”gibi tanık gösteriyorlar. Birisi Tekirdağ çarşısında bir olaya tanık olmuş anlattı. İnsanlar hep dinledi. Sonunda yanımda  Salih Ustanın oğlu Kamil de vardı, olayı o da gördü!”dedi. Bizim köylülerde böyle bir tanık gösterme  yoktur. Kahvedekilerin hep genç olduğu dikkatimi çekti. Yaşlılar genellikle kahveye gündüz çıkartmış. Eve döndüğümüzde Ali Ağabeyim uyumuştu. Ablam beni beklemiş, dönünce konuştuk. Ablama doktor sözü etmemeye karar vermiştim. Oysa ablam, kendisi anlattı. . Ablam , şimdi 15 yaşındaki kızı Gülsüm’ü doğurduktan sonra  iki düşük doğum yapmış. Düşük doğum, kalıtımsal bir  özürdür gibi söylemler duymuşlar. Bu doktor bu tür  hastalıkları iyi biliyormuş. Ablam kendisinden çok kızı için kaygılanıyormuş”Tek kızım var  o da doğum yapmazsa!”deyip neredeyse ağlayacaktı. Neyse doktor, ”Kesinlikle öyle bir hastalık yok, düşükler, anne adaylarının kendini korumamasından oluyor, Anne adayları, belli bir süreden sonra ağır iş değil, gerçekte hiç iş yapmamalıdır!”demiş. Ablama ise, kızından dolayı sakın kaydılanma, kızını 18 yaşından sonra evlendir, hamileliğinde ona ağır köy  işleri yaptırma, değişik yiyeceklerle besle turp gibi çocuklar doğuracaktır. Adım kapıda yazılı, erkeklerden birine adımı koyar beni anabilirsin!”demiş. Ablam buna çok sevinmiş. Ablamın anlarttıklarına ben de sevindim. Veli beni bekliyordu, odaya geçip yattım. Ne ilginç, okuldaki düşüncelerin hiç birisi aklıma takılmadı. Kafam oldukça dağıldı. Tekirdağ  üstüne Hilmi için bilgiler toplayacaktım. Tekirdağ deyince gözümün önüne birçok şey geliyor ama anmaya başlayınca hiç birinin önemi  kalmıyor. Daha doğrusu Tekirdağ tüm güzelliğiyle burada dururken gidip Kepirtepe’de Tekirdağ üstüne şamata etmeyi yersiz bulmaya başladım. Tekirdağ koca bir kent, içinde  binlerce insan yaşıyor, geziyor, dolaşıyor. Bilal Dayım burada oldukça ben Tekirdağ için ne diyebilirim ki? Deniz kıyısındaki o evleri düşündükçe Tekirdağ’ı nasıl kötüleyebilirim? Tekirdağ’i gözümün önüne getirince Lüleburgaz  sahiden  gözümden düşüyor. Horozları gene duydum, bir ara da köpekler sanırım kavga ettiler. birileri yakınımızda hırladı. Hııırrrr, hıırrr!Onlar mı kesi yoksa ben mi onların o  hırlaşmaları arasında uyudum. Büyük bir sessizliğe girdim.

 

11  Mayıs  1940   Cumartesi

 

Bedensel bir yorgunluğum yok ama kafam karışık, sanırım o nedenle tüm gürültülere, yüksek sesli konuşmalara karşın, geç vakitlere dek uyumuşum. Ablam uyandırdığında herkes kalkmıştı. Ablam çok neşeliydi. Akşam Yeni Bedir’de kalacakları için  telaş edilmedi. Yakın komşulara gittiler. Veli’lerin güzel bir sebze bahçeleri var. Sebzeler, bizim daha dün tohumunu ektiğimiz, fasulye, mercimek, marul, patates, soğan türü sebzeler toprağı kapatmış durumda. Veli, mısır, ay çiçeği, süpürge ekiyordu, birer avuç aldım. ”Okulun bahçesine ekeceğimi söyledim. Öğle üzere ayrıldıkDönüş yolumuz daha güzel geçti. Arzulu köyünde de bir süre kaldık oradaki akrabalarımız da  çok yakınımız. Daha önce geldim, silik silik  izler var. Ancak  belleğimde derin bir dere ile  kenarlarında sıra sıra  ağaçlar  kalmış, köye girince gözlerim onları aradı . Durgun bir su, iki yanı  sıra sıra ağaçlar. Dereyi buldum ama bu , benim derem değil, ağaçların çoğu ya kesilmiş ya da kurumuş. Su da öyle durgun değil  şırılşırıl akıyor. Hemen sordum. Sivrisinek oluşturduğu için  akarsu durumuna sokulmuş, bu arada ağaçlar da kesilmiş. Köyün düzlük içinde olduğunu sanıyordum, gene de inişler yokuşlar varmış. Köyün adı, bizim köylü Arzu’yu anımsattığı için belleğimi yokladım, Arzu bu köye mi delin gelmişti? . Üç dört yıl oldu, o zaman köydeydim, bu köylerden biri olarak söylenmişti. Bir ara ablama sormayı düşündüm, vaz geçtim:”Sorsam ne olacak, gidip kapısını calacak değilim ya!”deyip sustum. Gene de görsem iyi olurdu!”gibilerde düşünmeyi köyden uzaklaşıncaya dek sürdürdüm. Köyden uzaklaşırken döndüm baktıp, köy uzaklaştıkça ağaç yumağı gibi arkamda kaldı. Bir zamanların Güzel Arzu’su bu ağaç yumağı içindeki evlerden birinde, belki de çocuk büyütüyordu. Küçük ablam gibi, çocuğuna  ninniler söylüyordu. Hamiyabat İlkokuluna giderken her sabah onu görüyordum. İlk yıl öylece bakışıyorduk. Sonraki yıl, kardeşi Ahmet de benimle Hamitabat okuluna gelmeye başlamıştı; Ahmet’e uğrayınca  her sabah konuşmaya  başlamıştık. İlk üç sınıfı birlikte okumuştuk. Arzu okulda hiç başarılı değildi ama çok neşeliydi, güzel şarkı söylüyordu. Ben bunları  anımsarken  küçük bir köyden geçip Muratlı’ya geldik. Salih Baydemir’in köyü. Tren  geçiyor. Muratlı Tren İstasyonu. Tekirdağlı arkadaşlar trenle geldiklerinde buradan geçiyorlar. Ablam uyukladığımı söyleyip bana yastık hazırladı. Sessizliğimi uykuya yormuş;başımı koydum. Arabayla gittiğimi hep duydum, uyumadığımı sanıyordum. Araba durunca sesler oldu. Kamber Amcamın kalın sesıyle  toparlandım, Yeni Bedir’e gelmişiz. Meğer bir saatten fazla uyumuşum. Ablamlar yarın  da burada kalacaklar. Pazartesi, Lüleburgaz pazarına uğrayıp köye dönecekler. Bana da istersen yarın  gel, dediler. İsmet gelmek isterse, geliriz, deyip ayrıldım. Okula dönerken fazla sevinemedim. Sanki uzun zamandır ayrılmışım gibi bir duyguya kapıldım. Arkadaşları unutmuş gibi birer birer anımsamaya çalışıyorum. Okul az ilerimde. Köyden geldiğimde daha başka duygular taşıyordum oysa bu kez çok  çekingen bir durumum var. Okulun önüne dönünce arkadaşlar gördü, Birisi”Bedirköy’den geliyor!”diye bağırdı, pencereye üşüştüler. Gene de  çekingenliğim geçmedi, öylece dersliğe girdim. Bir çok sorular soruldu, susunca üzüntülü olduğum sanıldı. ”Yorgunum!”dedim. Hidayet Öğretmeni buldum. Hidayet Öğretmen:”Bekliyordum, hoş geldin!”dedi. Dersliğe dönünce gene hasta olup olmadığı soruldu. Birer ikişer sözlük cümlelerle bir süre oyaladıktan sonra Tekirdağ’a gittiğimi söyleyince, Hilmi Altınsoy üstüme atladı:”Geldiğinden beri bunu saklıyordun, bana tuzak kurdun!”diye bağırdıktan sonra hemen sordu:”Nasıl Tekirdağ güzel değil mi? Doğru söyle Lüleburgaz’dan daha güzel değil mi? ”Her soru ya yutkunarak, ”Deniz!”deyip kestim. İsmet Kırklareli’yi, Bekir Temuçin Edirne’yi ortaya getirdi. Benimle pek konuşmayan Ali Güleren geldi, Tekirdağ ile ilgilendi. Niçin gittiğimi sordular. Önemli bir gerekçe ortaya koymak istedim. Akrabamız Veli’nin düğününe gittiğimi söyledim. Bu yalanım iyi etki yaptı. Bu kez tüm arkadaşlar  kulak kesildiler. Bizim köy düğünlerinden bildiklerimi biraz abartarak anlattım. Hasan Üner beni destekledi:Ben  düğüne gidebileceğini anlamıştım!”dedi. Çünkü o taraflarda düğünler genel olarak Perşembe Cuma günleri oluyormuş. Ben bunu hiç düşünmemiştim. İşime geldi. Yat ziline dek yarım yarım gördüklerimi anlattım. Zaten her sözümden sonra Tekirdağlılar sözü alıp kendilerince uzattılar. Yat ziline Tekirdağ sözleriyle ulaştık. Yatınca gerçekten Tekirdağ’ı, denizi, Bilal Dayımı, Veli’yi düşündüm. Horozlar, köpek havlamaları  aklıma geldi. Onları duya duya da uyunabiliyor. Arabadaki uykuma da şaştım:Araba tıngırtısısını hep duydum. Hatta İstanbul yoluna çıkında ablamın:Arkadan kamyon geliyor!”deyişini çok iyi anımsıyorum. Oysa o zaman ben uyuyormuşum. Bunları düşünürken yatakhanede  sessizlik oldu, herkes uyudu. Ben bir süre daha döndüm durdum. Kendi kendime köpek sesleri, horoz ötüşleri, araba tıkırtıları arasında uyuyup da sessizlikte uyuyamama nedenlerini düşünürken uyuduğumu sanıyorum.

 

12  Mayıs  1940     Pazar

 

Akşam İsmet’e söylememiştim, gitmek isterse Yeni Bedir’ye yürürüz, diye düşünerek giyindim. Akşamki gibi değilim, Tekirdağ uzaklaştı, kim demiş Tekirdağ’a gittiğimi? Arkadaşlar derslikte toplandıkça yeni haberler yayıldı:Dersliğimiz bugün kaldırılıyormuş:Dersliksiz ne yapacağız? Derslik varken çalıştık mı ki, şimdi derslik istiyoruz. ? . Bırakın gelenler de denesinler!”Sıralar bugün tamamlanacakmış. Buraya 6. sınıflar taşınacakmış, gibi   konuşmalar oldu. En önemlisi de tüm gün çalışılacağıydı. Bunu duyunca İsmet’e  bir şey söylemedim. İsmet , niçin gittiğimi sordu, neden haber vermedin? ”diye çıkıştı. İsmet’e başka şeyler söyledim:”Ablam doktora gitti, benimde yanında olmamı istedi, hepsi bu kadar. Düğün varmış ama bizim ki düğünü bahane sayıp doktora gitmekti. Düğünü bana  da sonradan söylediler!”diyerek olayı başka bir yöne çevirdim. ”Bunu arkadaşlara söyleyemem!”diyerek İsmet’i susturdum. Kahvaltıda Hidayet Öğretmenden haber beklendi. Namık Ergin’le  Hamdi Bağ Öğretmen geldiler. Namık Ergin Öğretmen tam gün çalışılacağını, zillere uyulacağını söyledi. Kahvaltıdan sonra atölyede toplandıkBenden önce Hamdi Bağ Öğretmene benim Tekirdağ’a gittiğimi söylediler. Hamdi Bağ Öğretmen “Öyle miiiii? diye sorduktanra gülerek:Ben bir şey sormayacağım o nasıl  olsa söylemeden duramaz; şimdi söyleyeceklerini düşünsün, sonra da dinleriz!”dedi. Geçen iki günde öğretmenler de çalışmış, günlük  ondört onbeş sıra yapmışlar. Bugün yalnız Hamdi Bağ Öğretmen çalıştı. Öğlede 45. sıra tamamlandı. Öğleden sonra 50. sıra tamamlanacak, yarın  temizlikle cila işine başlanacak. Öğle  dinlenmesi bir saat;tam bir buçukta atölyede olacağız. Bu kez ben de konuştum:”Ben bildim bileli saat  bir buçukta işbaşı yapılır, bu yeni değil ki? ”Yeni öğrenciler için söylenenleri siz kendiniz için söylendi sanıyorsunuz!”  Mehmet Aygün yanıtladı:”Bizim saatimiz yok o nedenle duyduklarımızı tekrarlıyoruz. Yanıtını da aldı:Saati olmayanlar istese okul saatine bakabilirler!”Sıraları tamamladık temizlemesi ardından da bir kaba cila. Hamdi Öğretmen:”Bu cila sözünü kim çıkardı? diye sordu. Hepimiz bir birimize baktık. Hamdi Öğretmen :”Yarın yapacağımız kara kahtalara da cila  vurusanız şaşmayacağım!” dedi. Daha önce yaptığımız masalara cila yaptınız, oturulan sıralarla arasındaki farkı düşünmediniz mi? Sıralara hafif bir renk atıp verniklenecek. Siz buna da cila diyorsanız, o başka. . Biz bir birimize bakıştık. Ben şöyle bir savunma yaptım:”Kuruduktan sonra ikisinin de bir  parlaklığı, kayganlığı var, bu nedenle biz cila diyoruz. Hamdi Öğretmen anladım be kuzum ama siz, cila yapmaktan söz ediyorsunuz. Bizim sanatta cila, üstübeciyle, gomlağıyla, beziyle, pamuğuyla  yapılan bir düziye işlemlerdir. Oysa biz, sıraları güzel bir sildikten sonra bir renk atacağız, kuruyunca da verniği vurup dersliklere göndereceğiz!” Öğretmen bir süre baktıktan sonra : “Değil mi ya? ” diye sorup güldü. ”Gördünüz işte siz daha tam mobilyacı  olamadınız. İyi birer dülgersiniz ama  mobilya üzerinde biraz daha çalışmanız gerekecek!”Yusuf Asıl, Öğretmenim, bizim köylüler zaten mobilya denilen şeyi bilmiyorlar. Biz onlara vernikli masaları da mobilya olarak  yaparız!”dedi. Aldığı yanıt:”Vay açık göz vay!”Bu kez öğretmen, Siz biraz bencil düşünüyorsunuz. Edirne/Karaağaç okulu açıldığında orta birinci sınıfa 40 öğrenci bulunamadı, gele gele 30 öğrenci oldunuz. Şimdi 100 öğrenci için 600 başvuru yapıldığını duydunuz mu? Yıllardan beri Lüleburgaz’da ortaokul yokmuş. Geçen yıl açıldı, oysa şimdi adamlar lise için diretiyorlar. Siz öğretmen olduğunuz yıllarda köylerinizde ortaokul değil liseli çocuklar  dolaşacak. . Onlar da sizin gibi birşeyler öğrenip köye dönecekler. Bunları düşünürseniz, sizin bilgi yönünden işleriniz o denli kolay olmayacak!”Öğretmen, ”Böylediğime bakıp beni yanlışanlamayın, sizler çok iyi yertişiyorsunuz, söylediğim vernik, ispirto işi değil, insanlar uyanmak, yeni birşeyler öğrenmek istiyor. Bu istekleri onları ileriyer doğru zorlayacak. Köyde kime başvuracaklar. Önlerinde siz olacaksınız. Yasa çıktığından beri eline kalem alan yazıyor:Yurdun kalkınması umudu size bağlanmış durumda;şaka değil işleriniz cidden biraz zorlu olacak. !”Öğretmen gene de bize güvendiğini, bu sözlerinin bişrer küçük uyarı olduğunu tekrarladı:”Sizler, köydeki akranlarınızın yapamadığını cesaretle yapıp aramıza katıldınızsa, bu cesaretinizi bilgilerle donatıp yurt görevinizi de sonuna dek yapacaksınız, bundan zerrece kuşkumuz yok!”Öğretmen Yusuf!a bakarak güldü, ”Sen büyüyorsun farkında mısın? Bu yakınlar da ölçüldün mü, tartıldın mı? diye sordu. Yusuf ölçülüp tartıldığını söyleyince öğretmen sordu:Kaç, kaç? ”Yusuf, 58- 161 deyince öğretmen bana dödü:”Bak sen şimdi ağabey? deyince ben:71-171 dedim. Öğretmen Yusuf’a:Bunu tutturmadan sakın köye gitme, üç yılın var, en az üçer tutturmalısın!”deyip Yusuf’un  omuzuna dokundu. Paydostan sonra dersliğe sonkez gidiyoruz diyerek yürüdük. Bayrak töreni zili çaldı. Dün yoktum, ne oldu bilmiyorum, gene biri ortaya çıkar, düşüncesiyle Hidayet Öğretmene baktım. öğretmen başıyla işaret etti. Sirenin dibine gittim. Komut verilince görevimi yaptım. Bizim arkadaşlardan soranlar oldu sanırım, Hidayet Öğretmen gülerek:”Hadi bu gece daha sıralaınızda oturun, yarın boşaltırsınız!”dedi. Sevindik. Yemekte gene derslikten yoksun kalışımıziHamdi Öğretmenin önemli uyarısı, Fikret Madaralı Öğretmenin okuduğu yazı. Bunlara ek olarak benim  Kılavuzlu’da okuduğum yazı. 2000 öğrenci alınmış, gelecek yıl 4000 alınacak sonraki yıllar bu sayı artacak. 15 yılda 40000 köy öğretmen dolacak. Üstelik 400 hane üstündeki 8000 köye  birden çok öğretmen verilecek. Bunlar hep öğretmenler için oysa bu okullarda başka işler için de öğrenci okuyacakmış. Gene de ben, düşüncemi değiştirmiyorum, okuyabilirsem okuyacağım. Yemekten sonra derslikte, son gece sözleri arasında ileri geri sözler edildi. Dersliksiz sıkıntı çekeceğimizi söyleyenler paylandı. Kitaplık önerildi. Kitaplık küçük, hem de kitaplığı,  dersleri sürecek olan çocuklar boş bırakmayacak. Hilmi Altınsoy Tekirdağ’ı sordu, hiç abartmadan gördüklerimi anlattım. Hilmi, benim bildikleri bilmiyor. Daha çocuk bir iki gitmiş ama ne nerede? Bilmiyor. Deniz, iskele balıklar deyip susuyor. Özllikle Bilal Dayımın orada oluşunu duyunca”Yaaa, ne şanslısın, nereye gitsen birisi oluyor!”dedi. Bu kez, bizim  Bulgaristan’da büyük bir kabile olan  AMUCALAR ailesi, Trakya’da 22 köy kurduğunu, bu nedenle 22 köyde  akrabalarımızın olduğunu, bunların zaman zaman bizim köye geldiğini anlattım. Kılavuzlu köyünde evinde kaldığımız kimsenin babasının benim adımı koyduğunu, benim yaşındaki oğluyla çok ufaklığımızdan beri tanıştığımızı anlattım. Dinleyenler de anlattıklarıma şaştılar. Ben istediğim kadar anlatyayım, kimi arkadaşlar benim İsmet’le kardeş çocuğu olduğumu bile  benimseyemiyorlar. Bir yıldan beri Kamber Amcam gelip gidiyor, topluca köyüne gittik, Fikret Madaralı ÖğretmenYeni Bedir  köyüne gittiğimizde Kamber Amcamla bunları yanımızda konuştu. Böyleyken bana, ”Nasıl olur o adam senim amcan oluyor da İsmet’in akrabası değil!”diyenler çokıyor. Geçenlerde Namık Öğretmen Babaeski’deki Kiremitçi Amcamı sordu (İşi  kiremitçilik-ocakları var, soyadı da kiremitçi) Arkadaşlar:”Bu nasıl olur? ”gibi sorular sordular. Yatınca ben de kimi arkadaşlar üstüne düşünmeye başladım. ”Bunarın nasıl ailesi var? Yüzlerce yıldır, tek çocuklu ailelerden mi gelmişler. Ana kardeşleri, baba kardeşleri yok mu? Varsa bunlar hep gendi köylerinde mi kalmışlar? Gerçekten iki yıldır bir arkadaşın subay ağabeyi geldi, (İbrahin Ertur)Bir  anne-baba geldi(Hüseyin Orhan) Bir baba geldi (Kadir Pekgöz) İsmet’î saymıyorum, Muhittin Eniştem, Edirne’ye, Alpullu’ya(ZühreTeyzemle), Luleburgaz’a geldi. Lüleburgazlı arkadaşların  aileleri geldikçe  çarşıda pazarda görüşmüş olabilir. Ancak okula gelen olmadı. Bunları üzülerek düşündüm. Bunların anne-babaları çocuklarına çok mu güveniyorlar. ”Benim oğlum zekidir, okur, çalışır, başarır, onunla ilgilenmeye gerek yok!”mu diyorlar. Bunlarda, ”İyi hoş ama bir de başkalarınkileri de görelim, onlar ne yapıyor? Bizim becerikli yanında nasıl barınıyorlar? deyip hiç değilse bir yol olsun durumu görmek istemiyorlar mı? Yoksa çocuklarını:”Ne günü varsa görsün!”deyip arkalarını mı dönüyorlar?

 

19  Mayıs 1940 Pazar.

 

Uzun süredir arkadaşların tartıştığı bir konu, sonunda kapandı. 19 Mayıs Bayramına katılacak mıyız, katılmayacak mıyız? Kesin karar; katılmıyoruz. Her okul, kendi yerinde kutlama yapabiliyormuş. 19 Mayıs Bayramı için spor hareketleri önceden hazırlanıyormuş. Bizim sürekli spor öğretmenimiz olmadığı için bu hazırlıklar yapılamamış. Bu nedenle bu yıl, tören kendi okulumuzda yapılacakmış. ”29 Ekim  Bayramında  gitmiştik!”diyenlere yanıt verildi. ”O bayramda  yalnız yürüyüş vardı, bu bayramda özel  gösteriler yapılıyor!”Mehmet Yücel Dürriyemin Güğümleri kalaylı, ah kalaylı!”diyerek türküsüne başladı. Belli ki arkasından bir şeyler gelecek. Konuşanlar sustu. Şarkı kesildi. Mehmet Yücel Rukiye Öğretmenin sözünü anımsattı. ”Bu köy kırı yerdeki okulda çalışma!”falan demişti. Üstelik şimdi adı  düpedüz köy olarak da kondu. Öğretmen gelecek de, jimnastik çalışmaları yapılacak da Lüleburgazlılara programlar sunulacak. Bunlar oluncaya dek şimdiki Lüleburgazlılar çoktan göçecek. Bunları ancak bizim çocuklarımız yapar, Lüleburgazlıların da torunları izler!”Gülmeler, takılmalar bir birini izledi. Torunlarımız, sözleri, evlilik konusunu öne çıkardı. Kahvaltıya bunlar  konuşularak gidildi. İlk düğünün  Mehmet Yücel için yapılmasına, gelininse  kesinlikle Nachtigall olmasına kararlar verildi. Mehmet Yücel o  kıza bu adı takmıştı. Oysa çoktandır bu ad söylenmiyordu. Hidayet Gülen Öğretmen bir akşam piyes çalışırken bir şarkı söylemişti: “Bülbül olsam, kona  da bilsem dallere. Akan çeşmin yaşı da döndü sellere, sellere. . Ahtım olsun seni de vermem ellere ellere vb. gidiyordu. Bu şarkıdan sonra kızın adı ortaya sürülmüş takılmalar artınca arkadaşlar, özellikle de başta Sami Akıncı olmak üzere bu sözü durdurmuşlardı. Şimdi ise ad koyucusu ile birlikte Nachtigall gene dile düştü. Mehmet Yücel gülerek:”Boşuna uğraşmayın, sizin bana yakıştıracağınız adlar tutmaz, bir iki söylenip unutulur. Ama ben sizin için gene başlarsam bu kez  beni  kolay kolay durduramazsınız!”

Kahvaltıdan sonra tören alanında toplandık. Bayrak çekik olduğu için ikinci  bayrağı merdivende tuttum. Hidayet Gülen Öğretmen 19 Mayıs günün anlamıyla , tarihi üzerine konuşma yaptı. Bir kaç yıl önce de bu gün için “Gençlik Bayramı olarak yasalaştırıldığını, ayrıca Atatürk’ün Samsun’dan  Anadolu’ya yürürken söylediği marşı Gençlik Marşı olarak seçildiğini anlattı. Marşı iki kez canlı olarak söyletti. Arkasından kendi öğrencilerine hazırlattığı şiirler okundu. O Geliyor adlı şiiri okuyan çocuk çok güzel okudu…Mayısı’n 19’u, uyanın  Samsunlular, ay yüzlü oğan güneş, kızarıp doğan güneş…. diyerek sürdürdü. Sonuna dek dikkatle dinledik. . Bu şiir bizim ders kitabımızda da  var ama ben bu denli güzel okunabileceğini hiç düşünmemiştim. Törenimiz kısa sürdü. Törenden sonra arkadaşların çoğu top oynamaya gitti. Tarım binasının alt tarafı iki futbol sahası doldu. Bağıra çağıra konuşmalarla maçlar yapılıyor. İdris Destan geldi mandolin çalışmak istedi, birlikte  bir süre çalıştık. Bir ara Aptullah Erçetin de bize katıldı. Ancak Aptullah çabuk vazgeçti. Arkasından İdris Destan da gitti. Ben, opnlara uymadım öğle yemeğine dek sürdürdüm. Parmaklarım gevşemiş, bastıkça acıdı. Gene de gamlara çalıştım, aksaksız  olarak notaları sıralamaya başladım. . Armonika da alıştığım dört diyez , dört bemol  alan gamları mandolinde de denedim. Armonikada kolayca bulunan nota yerleri, mandolinde oldukça zor bulunuyor. Parmaklar az ileri az geri derken, fazla bastıdığım oldu, parmak uçları kızarmaya başladı. Gene de bu tür inadına çalışmalar  çok hoşuma gidiyor. Ses dizileri farklı farklı olduğundan, yeni bir durum oluyormuş gibi algılıyorum. Oysa aynı ses dizisi değişik yerlerden başlayıp tekrarlanıyor. Do majör gamı ne ise  la ya da  mi major de  ses sıralaması bakımından  tıpkısı. Buna karşın bendeki etkisi değişik oluyor. Özellikle arka arkaya sıralayınca serslerin dizilişi çalışma isteğimi arttırıyor. Hasan Amcamı anımsıyorum;o da klarneti alınca benzer çalışmalar yapıyor. Klarnette bu sesler, sudaki dalgalar gibi kalından inceye doğru akıp gidiyordu. Yemekten sonra derslikte uzun süre yeni gelen öğretmenlerden söz edildi. 5 öğretmen gelmiş beşi de ilkokul öğretmeniymiş. Hiç birisi bize derse gelmeyecekmiş. Bizim derslik  küçük bina üstüne taşınacakmış. Bizim bıraktığımız derslikte 5. sınıflar yaz boyu ders yapacaklarmış. Yeni öğrenciler aybaşında geleceklermiş. Gazete haberleri gibi radyo haberleri de giderek  savaşlardan söz etmeye başladı. Akmanya yeni saldırılara hazırlanıyormuş. Rusya Baltık devletleri sınırlarına yığınak yapıyormuş. İtalya Fransa’ya savaş açmış…. . Orta 3. sınıfa geçtik ama esas öğretmeninden coğrafya okumadık. Fizik derslerimiz boş geçti. Tarih, Tabiat Bilgisi derslerimizi başka öğretmenler okuttu. Bundan sonra da böyle mi geçecek? Daha bilgili olmamız için iyi öğretmenlere gereksinim olduğunu benimle Sami Akıncı dışında pek düşünen yok. Yeğenim İsmet, okumayı kısa kesmeye kararlı. Arada “Benli filan diyor, arkadaşlar  hala anlamadılar, Benli, deyince Alpullu’daki kızı söylüyor sanıyorlar. Oysa Benli, onun köyünde Benli lakaplı ailenin kızı. İsmet okulu bitirir bitirmez evlenecek. Bu nedenle öğretmenlerin kim olduğu onun için önemli bir sorun değil. Okul süremiz 5 yıl olduğuna göre tam orta yıldayız. Bu yılı geçirince bitirişe doğru hızla gideceğiz. Dersler boş geçerse, işlerden edindiğimiz bilgiler dışında fazla bir kazanımımız olmayacak…. . Köye dönmek istemiyorum. Ancak sınavlara girip kazanamazsam o türlü köye dönüş daha kötü olacaktır. Bunları düşünerek yattım. ”Üzgün müyüm? ” diye kendime soruyorum. Kendi soruma “Özgünüm!”diye yanıt veremiyorum:”Niçin üzgün olacak mışım? ”deyip kendime karşı tavır alıyorum. Gene de burada öğrendiklerimi köye dönersem uygulayabilecek miyim? Burada yaptıklarımızı yapacak araç gereç hazır. Bunlar olmadan ne yapabilinir ki*Neyi nwereden alacağımızı bile bilmiyoruz. Tek bildiğim kerestelerin, Pazar yanındaki  keresteci Naci Beyden alındığı. Bir fısıltı duydum:Kalınca bir ses “Uyumuşlar!”dedi. Ötesini duyamadım.

 

20  Mayıs  1940     Pazartesi

 

Erken uyandım. Ranzayı sallamamak için kıpırdamıyorum ama dimdik dururken de sıkılıyorum. Zil çalmasına  yedi dakika var. Yedi dakika bana sıkıntı verdi. Neyse zilden önce konuşanlar oldu. Bu arada bizim ranza da sallandı. Bunu fırsat sayıp kalktım. Yeni görevimi merak ediyorum. Bilir gibiyim ama daha çok, orada boş zamanım olacak mı? Ya iki öğretmenden biri sürekli orada kalırsa? ”O zaman benim umutlarım boşa çıkacak. Dışarı çıkınca çok güzel bir gün olacağını anladım. Hava ılık, güneş parlak. Ya Tarım barakası sıcak olursa? Halil yetişti, ”Ne o sen marangozluğu terk mi ediyorsun? diye sordu. ”Sıra sana gelince sen yapıcılığı ne yapacaksan ben de marangozluğu öyle yapacağım!”dedim. Kahvaltıya bunları konuşarak girdik. Arkadaşlar gelince de aynı sorular soruldu:Tarım nöbetinde neler yapılacak? ”Ben, kendi düşünceme göre olasılıkları sıraladım: Kazmaları, kürekler, küsküler, çapalar, çepinler hazırlanacak;isteyenlere sayarak verilip yazılacak. Verilenler geri gelince de aynı işlemler  yapılıp, verilenler tamam olunca  yerlerine yerleştirilip iş tamamlanmış olacak. Eğer eksiklik olursa sorumlusu aranacak, öğretmenlere bilgi verilecek. Başta Salih Baydemir olmak üzere bir çok arkadaş Tarım nöbeti istemediklerini söylediler. Bekir Temuçin, ”İstemiyorum demek olmaz, önceden yerine birini bulmalısın!”dedi. Salih Baydemir yerine arkadaş aramaya başladı. Bu kez Salih Baydemir’i uyardılar:Şimdi işi kimse bilmiyor. Hele birkaç kişi yapsın o zaman kolay müşteri çakar!”dediler. Salih’e  umut verdim, hiç kimse çıkmaz Salih Zya Öğretmen de razı olursa ben senin yerine tutarım!” dedim.

Kahvaltıda Namık Öğretmen bir açıklama yaptı. Yapı kolları, inşaat  yerinde önce sıra olacaklar, yoklama yapılacak, nöbetçiler, hastalar belirtilecek, öğretmene tekmil verilecek. Bu işler için 7. 8. ınıflar birer grup başkanı seçecek. Bu işlem bugünden başlayacak!” Bizim arkadaşlar, marangoz grubu olarak beni seçeceklerini söylediler. Ancak ben, marangozlar için buna gerek yok;üç öğretmen de sürekli geliyor. Üstelik sayımız az. Öte yandan ben  neredeyse bir ay atölyeye sürekli gelemeyeceğim!”Yusuf Asıl’ı aday gösterdim. . Yusuf Salih Baydemir’i önerdi. Kahvaltıdan sonra ayrıldık. Ben biraz düşünceli olarak Tarım barakasına gittim;öğretmenler gelmemişti. Kapının önünde uzunca bekledim. Salih Öğretmen geldi, ”Nasıl yalnızlığa alıştın mı? diye sordu. Yalnızlığıa çok önceleri alıştığımı, köydeyken bağ beklediğimi anlattım. Öğretmen gülerek, Üzüm bağını kimlerden korumak için beklediğimi sordu. ”Domuzdan, tilkiden, derken öğretmen “Vay, domuzdan korkmuyor musun? ”diye yüzüme baktı. Korktuğumu söyledim. Ancak yüksek çardağımız vardı, tüfeğim vardı, teneke  çalıp gürültü yapıyordum. Yakın bağlar da vardı, bir birimizle haberleşiyorduk. Üç yılda birkez domuz girdi. O da ancak üç kütük zedeleyebildi, bizim bağdan ormana girerken pusuya düştü vuruldu. !”dedim. Öğretmen, ”Vay vayyyy, desena sen  bir hayli macera yaşamışsın!”Öğretmen  nöbet işimin gündüz burasını beklemek olduğunu, gideceğim yerde fazla kalmamamı tembihledi. . ”Merak etme domuz gelmeyecek ama arayan soran olur, onlara sen yanıt vereceksin. Ben ya da Naci Birkök Öğretmen burada olacak, gidecek gelecek. Arada sen de gideceksin ama dönüp geleceğin yer burası olacak. Ben, buradaki işleri Ahmet Beye yazdırıyorum. Kapının yanına asacağız, okur, gerekeni yaparsın. !”Naci Öğretmen geldi, o da birkaç söz söyledi, ”Buranın en zor yanı yalnız kalman!”deyince Salih Ziya Öğretmen güldü, Naci Öğretmene, ”Sen merak etme o domuz bekçiliği bile yapmış deyince Naci Birkök Öğretmen yanlış anlamış olacak, hayretle:”Ne o domuz mu yetiştiriyorsunuz? ”diye sordu. Salih Öğretmen kahkahayla gülerek:”Hayır hayır hayırrrr, bağı domuzlardan korumuş!”İkisi birden güldüler. Öğretmenlerden sonra ben de atölyeye gittim. Hamdi Bağ Öğretmen yoktu. Naci İnan  Öğretmen:” Tarım nöbetini  sen mi istedin? ”diye sordu. Benden önce arkadaşlar, Salih Ziya Büyükaksoy öğretmenin seçtiğini söylediler. İrfan Öğretmen de dinliyordu;Naci Öğretmenden önce:”Öğretmenin tercihi olduğuına göre İbrahim’i kutlamak gerekir!”dedi. Naci Öğretmen de:”Ara sıra gel, bizi unutma!”Planya dolanın arkasında mandolinim vardı, onu aldım. Naci Öğretmen:Bak buna sevindim şimdi, orada daha rahat  çalışacaksın!”Nedense üzülerek ayrıldım. Mandolin, özellikle de armonika çalışmam için Tarım barakası çok  işime yarayacak. Ancak atölyedeki arkadaşlardan özellikle de  öğretmenlerden ayrılmış olmama üzüldüm. Temelli ayrılmışım gibi ağlamaklı oldum. . Az sonra üzgün olarak yemeğe gittim. Yemek masasında bile arkadaşlardan ayrılmışım duygusuna kapıldım. Hilmi, Yusuf, Hasan, Harun, Salih arkadaşlar Tekirdağ grubu  onlarla bir süre cebellştik ama yemekten kalkarken gene yalnızlığa itiliyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. . Yemekten sonra Salih Ziya Büyükaksoy, Naci Birkök öğretmenler geldi. Önce yavaş seslerle konuştular. Sesleri giderek yükseldi. Konuşmaları, birilerinin geçmişteki hatalı işleri üstüneydi. Sanırım Eğitmen kursuyla ilgiliydı. Arada kursun parası sözü geçti, ”Bize olan zararları hala  sürüyor!” dendi. Salih Zi, ya Öğretmen ayrılınca, Naci Öğretmene Tekirdağ’a gittiğimi, akrabamın sebze bahçesini  gördüğümü anlattım;maydanozların, soğanların büyümüş olduğunu söyleyince. Naci Öğretmen:”Deniz kıyılarının, özellikle de güneye bakan yerlerin erkenci olduğunu, bizim buraları daha kırsal olduğunu, bu nedenle yaza geç girer. Bu nedenlerle onlar bize göre erkencidir. Buna karşın biz, bize göre zamanında hazırlandık zamanında ekiyoruz!”dedi. Naci Öğretmen de Tekirdağ’ı çok sevmiş. Naci Öğretmen gidince bir süre mandolin çalıştım. Yarın hem kitap hem de armonikayı getireceğim. Sanırım gündüz  kolay kolay müzik çalışamayacağım. Ancak paydostan akşam yemeğine dek rahat çalışacağım. Diğer zamanlar da  ders çalışacağım, kitap okuyacağım. Kitap okumak için  zamanım olacak, birkaç kalın kitap okuyabileceğimi umuyorum. Yemekten önce gittimArkadaşlar, bizim atölyenin arkasındaki kalas yığınına  oturmuş onlara katıldım. Sınıfın yarısı orada. Ötekleri sordum, kitaplıkta olanlar varmış, başka sınıflara sığınanlar olmuşHidayet Gülen Öğretmen:”Size yazık oluyor, bir çare düşünülecek, bu böyle olmaz!”demişmiş. Ne çare düşünecekler ki? ” diyenler oldu. O sıra karşıdan öğretmen odası pencerisini gördüm, birden aklıma geldi:”Akşamları Öğretmen odasını bize versinler, gündüzleri gene kendileri otursunlar!”dedim. Arkadaşlar çok sevindi:”Buna razı olurlar!”diyenler oldu. Yemekte Hidayet Öğretmene söylemeye karar verildi. Ancak Hidayet Öğretmen yemeğe gelmedi. Yemekten sonra topluca gene yemekhanede orduk. Herkesin elinde bir defter ya da kitap var ama kimsenin  yaptığı bir şey yok. Yat zili neredeyse sıkıntıdan kurtuluş oldu. Tek iyi taraf zil çalar çalmaz yataklara tırmanmak. Öteki sınıflar dersliklerden çıkmadan biz yataklara seriliyoruz. Tarım nöbeti bu mu? diye kendime sordum. Bir ay olacakmış, 29 gün kaldı.

 

26 Mayıs 1940 Pazar

 

Bir haftadır Tarım nöbetindeyim. Kahvaltıdan sonra hemen kapıları açıp hazırlıklar yapıyorum. O gün çalışacak her kümenin temsilci sorumlusu var, geldikçe onların , istediklerini özel defterlere yazıp veriyorum. Aynı işlemleri akşam alırken de uygulayıp eksiksiz giriş çıkışlar sağlanmış oluyor. Son beş günde hiçbir  aksaklık olmadı. Salih Ziya Öğretmen bana, ”Bu işe ilk seni seçişimde isabet var değil mi? diye bana sordu. Bahçeci  Naci Öğretmen de vardı. Ben sustum, Naci Öğretmen konuştu, ”Her işi erbabı daha iyi yürütür!”Tarım deposunda bulunan tüm araç gereçleri yeni baştan deftere yazdım. Her cins için bölüm ayırdım. Öğretmenler bu yöntemi beğendiler. ”Gerçi demirbaş kayıtları var ama, oradaki sıralama kullanışlı değil, enin yaptığında  hemencecik bakıp görme olanağı var. Bu işlerimizi kolaylaştırdı!”dediler. Öğleden sonraları genellikle iki saat boş kalıyorum ancak akşam paydosundan sonra en az bir  saat fazla çalışıyorum. Değişik yerlerde çalışanlar paydos olur olmaz araç-gereci getirip teslim edemiyor, çaresiz bekliyorum. Bugün Pazar, işler paydos. Ancak sulama ekibi çalışıyor. Onlar dönene dek ben de nöbetimi tutuyorum. Dün cumartesi günü de tüm gün bekledim. Dün çalışan daha çoktu. Tarım binasından okul radyosu daha iyi duyuluyor. Hele Almanca  yayından önce-sonra çalınan Marşallaturka buradan daha güzel dinleniyor. Akşamları öğretmen odasında oturmamız çok iyi oldu. Biri iki gece açıkta kalmamız dersliğin ne denli yararlı olduğunu bize öğretti. Ne var ki bir olay beni gene olumsuz düşünmeye  yöneltti. Bizim arkadaşlar sahiden düşünemiyor mu yoksa çok kıskançlar mı? Üç gece kalaslar üstünde, ”Ne olacak bu bizim halimiz? diyerek söylenirken kendilerine, ”Öğretmen odasını salt akşamlar için isteyelim!”dediğimde, ”Vermezler!”demelerine karşın, istedik, verdiler. Şimdi rahat rahat okumamızı yapıyoruz. Ne var ki konuşmalarda herkes:”İyi ki bunu düşündük ya da iyi ki bunu akıl ettik!”türü konuşmalar yapıyorlar. Bunu ilk duyduğumda bana şaka ediyorlar gibi geldi. Değişik arkadaşın aynı sözü tekrarlamasından iyice anladım ki, onlar topluca bunu düşünmüş, benim dışımda kotarmışlar. Ben mi alıngamın, diye düşüğnüyorum ama öyle değil. Arkadaşlar, kendi düşünemediklerini, başkalarından duymaya  kendilerini razı edemiyorlar. Başkalarının  düşüncelerini de böyle paylaşıyorlar mı tam bilemiyorum ama benim payımı elimden aldıklarını iyice saptamış durumdayım.

Bir  gülecek olayı da ben hazırladım. Burada beklerken okuyup yararlanırım diye içini karıştırmadan iki kitap aldım:Bahçıvan, Vişne Bahçesi. Bahçeler, mevve-sebzeler üstüne bilgi alacağımı umuyordum. Şaştım kaldım:Bahçıvan’ın bahçeyle falan hiç ilgisi yok. Şiir gibi yazılar çıktı. Kapağı değişmiştir diye  araştırdım, içinde de Bahçıvan yazıyor. Bu kez  Vişne Bahçesi’ne baktım, o ise düpedüz tiyatro kitabı. Bu yanlışımdan bir ders aldım:Kitabın  adı (başlığı) ile içindekiler değişik anlamda olabiliyor. Bu yanlışımı kimseye söylemeden kapatıyorum.

Öğle yemeğinde duyuruldu, banyomuz, akşam yemeğinden sonraya alınmış. Tartışma başladı:”Banyodan sonra kamyona İstasyon yolunda binelim, oraya dek yürüyelim!”Olmaz diyenler azınlıkta kaldı. Ortayı kolay bulduk:”Gezmek istemeyenler, paketlerimizi alıp arka yoldan oraya gitsinler!”Bunu söyleyince arka yoldan gideceklerin sayıosı azaldı. Ancak  sözünde duranlar paketleri taşıyacaklarına söz verdiler. Gezeceklerin varsayımları bir süre konuşuldu.

7. Sınıflardan bir grup sulama   arklarından çalışıyor, kazma-kürek aldılar. Gösterdiğim titizliğe biraz şaştılar. Necdet Şıpka adlı birisi:”Kazmayı yiyecek miyim? diye sordu. ”Kazmayı yemeyeceksin ama bir daha böyle konuşursan şamarı yiyeceksin!”deyince gelenlerin hepsi bozuldu. Bu kez açıkladım:”Çalıştığı yerde bırakıp gidenler oluyor, onları oralardan kim toplayacak? ”Beni haklı gördüklerini söyleyip gittiler. Saat (2’30-5. )14’30-17’00 arası iyice  boş kalıyorum. Öğretmenler gelmezse istediğimi çalışabiliyorum. Saat 17’00-18’00 arası sürekli gelenler oluyor. Onlarla ilgileniyorum. . Pazar günleri Bayrak Töreninden sonra bile araç getirenler oluyor.      ……….

Bayrak Töreninden sonra Hidayet Öğretmen   banyo işimizi anımsattı. Gülümseyerek:”Sakın Kazım Ustayı bekletmeye kalkmayın, bırakır gelir, beşbin adım atmak zorunda kalırsınız!”dedi. Kendi aramızda, ”6500 diye  fısıldaştım. Hidayet Gülen Öğretmen ya duydu ya da  tahmın etti:”Ben beşbin diye kendi adımımı söyledim, siz bacaklarınıza göne bunu  çoğaltabilirsiniz!”diye ekledi.  Yemekten sonra hazırlanıp Lüleburgaz’a gittik. Hükümet Meydanı bomboş, . arkadaşlar  hamama girerken başkaları tarafından görülmelerini istemiyor. Bunun nedenini bilmemekle birlikte ben de onlara uydum, şimdilerde hamama yönelince etrafıma bakmaya başladım. Osman Amcayı sordum, çoktandır gelmemiş. Aslında  oğlu  Mehmet’i soracaktım Pehlivan Amca, oğlu İrfan’la 9 Mehmt’inde sınava hazırlandığını söylemişti. Banyodan sonra birden ben de karar değiştirdim, arka yoldan İstasyon çıkışına gittim. Az sonra Kamyon geldi. Çok beklemedik, arkadaşlar tamam olunca yola çıktık. Halkevi önünden geçenler, parkta kimse olmadığını söylediler. Mehmet Yücel”Lüleburgaz kızları üzülsün, yarın geldiğimizi duyunca dizlerini dövecekler!”dedi. Mehmet Yücel’e “En çok senin için üzülürler!”denince Mehmet Yücel, ”Siz kaşınıyorsunuz ama ben bu gece susacağım. Yalnız Lüleburgaz kızları benim için üzülmez, çünkü ben her zaman Lüleburgaz’dayım. Onlar sizin gibi salt hamam için Lüleburgaz’a gelebilenleri merak ederler. Yanlış anlamayın, öyle şey için falan değil Dürriye Öğretmenin Kır okulunda okuyanların nasıl  birileri olduğunu merak ettiklerinden görmek isterler!”Şakalaşarak okula döndük. Az sonra da yat zili çaldı. Yatınca bir daha Tekirdağ’ı anımsadım. Tekirdağ, içine girinceye dek görünmüyor. Sanırım denizden bakanlar, daha güzel görürler. Lüleburgaz da bizim köy yolundan gelirken Bağlık Sırtından bakınca ağaçlar arasında yusyumak görünüyor. . Ancak içinde gezerken güzelliği anlaşılıyor. Tekirdağ’ın giriş yolu da ilginç, en tepeden doğru evlerin arasına giriliyor. Lüleburgaz düzde olduğu için bir süre yürünerek yaklaşılıyor. Kırklareli’ye bağlar arasından giriliyor. Edirne’ye nasıl girilirdi? Hiç bir fikrim yok. C’nin babası Edirne, Selimiye minareleri için:”Edirne’ye girerken hangi yoldan girsen 4 minare iki olarak görünür!”demişti. O bunu söyledi ama ben gittiğimde Edirne’yi öyle uzaklardan göremedim. Sonra sonra da hiç görememeye başladım. Edirne, minareleri çok olan büyük bir kent. Orada büyük bir bina vardı, onun içinde kaybolmuştum, bir Genel Vali Paşası vardı, onu hem sevmiştim hem de ondan korkmuştum. Korkutan sevgi ya da sevilen korku, olmuştu bende. Hemşire M’yi ise hiç unutmuyorum. Gün geçtike daha iyi anlıyorum. O bana, ablalık etmek  istemişti. Ben kendi ablalarımdan başkasının yakınlığına alışmadığım için değişik yorumlamaya kalkışmıştım. O bunu iyi anladı, ablalık duygusunu daha güçlendirerek beni üzmeden benim anlayış gelişimime bıraktı. Evlendi, bebek büyütüyor. Ahmet Ağabeyin getirdiği  güzel haberler, selamlar, olayın böyle olduğunu kanıtlıyor. Ben de bunu kendim için bir kusur değil insanlar içinde sayıları az da olsa, ne denli insan olanların olabileceğini öğrenmiş oldum. Öyle bir ders ki,  sevebileceğimden sevgimi  sonsuza dek  koparamayabileceğimi kavramış oldum. Ya, işte böyle M. Abla!

 

2  Haziran  1940  Pazar…

 

Almanya’nın sesi radyosunun Türkçe yayınlarında Adolf Hitler’in  özel bildirisi yayımlandı. Almanya İngiltere ile Fransa’nın ortak saldırısına karşı savaşmak zorunda kalmıştır. Saldırgan durumdaki bu iki devletin hesabı görülecektir. Bu nedenle Fransa’ya saldırı başlamış Alman ordusunun 15 Haziran tarihinde Paris’e  girmesi planlanmıştır. Aynı plan temmuz ayında İngiltere’ye uygulanacak, Alman ordusu 15 temmuz günü Londra’ya girecektir. Heil Hitler!Fransa için Majinot hattı var, derlerdi. Bu hatta  Alman askeri nasıl girecek acaba? . . . . . . . Armonika ile giriş müziğini çalışırken Salih Ziya Öğretmen geldi. Gülerek, ”Ne o sen de mi Nazilerin müziğini çalıyorsun? dedi. Kendimce savunma yaptım;Hidayet Öğretmenin söylediklerini tekraraladım. Öğretmen, ”Biliyorum, şaka söyledim. Müzik müziktir. Onun nazisi mazisi olmaz sen çalışmana bak!”deyip ayrıldı. Az sonra bir ciple gene geldiler. Gelenlerden biri general, biri de Eğitmen kursu Eğitim şefi Haydar Bey’di. Arılara baktılar. Masa sandalye hazırladım, bir süre oturdular. General çok konuşkanmış,  bana bir çok soru sordu. Köyümü sordu, söyledim. Kırklareli’de uzun süre kalmış, hemen hemen her tarafı gezmiş, anlattı. Arılarla aramın nasıl olduğunu sordu. Ben “İyi!”dedim. Gülerek, ” Nasıl iyi? Onlar mı seni sık sık yokluyor? Yoksa sen onlara geçit mi vermiyorsun? ” dedi. Hemen yanıt veremedim. Salih Öğretmen benim için “Çekirdekten yetişme arıcıdır! ”dedi. Öğretmen konuklara bal ikram etti. General  balın karekterini sordu. Öğretmen çevrede egemen olan bitki olmadığı için belli bir karakter saptayamadık. Ancak karmaşık kır bitkilerinin  ortak  özelliğini seziyoruz!” dedi . Devamla, ”İlerde  yakın çevre toprak özelliklerine göre elverişli bitkileri çoğaltarak belli bir  karakter tutturmaya çalışacağız” General, Eğitmen şefi Haydar Bey’e dönerek, ”Okulu, gelecek açısından sizin kurumunuza göre daha canlı daha yararlı buluyorum. Sizin yetiştirme süreciniz çok az, belki de yetersiz. Okulların zamanı daha uygun. Hatta onların da  son kısaltılması bence uygun düşmedi. Neyse okullarda bu iniş çıkışlar hep olur. biz tahterevalli deriz buna. Bugün indirirler,  bir süre sonra çıkarırlar. Ancak insan eğitimi için uzunca bir süreç gereklidir! ”Saatlerine bakıp ayrıldılar. Ayrılırken general bana “Arıcı Salih Öğretmeni tanı!” dedi. Tanıdığımızı, Salih Ziya Öğretmenle ikimiz birden söyleyince, ”Çok iyi çok iyi!”deyip ayrıldılar. Salih  Ziya Öğretmen, bu tür konuklar sürekli gelecektır. Burada temiz bir takım tabak, bardak, çatal, kaşık vb. gibi gereçler bulunduralım. Şu dolap böyle şeyler için  ayrılsın!”diyerek uyardı. Salih Ziya Öğretmenin adına aşçı başıdan alıp koyayacağım…. Yeni, dersliğimize gündüz ilk kez gittim. . Derliğe ilk girenler hep, ”Aaaa!”diye bir ünlem çekiyormuş. Ben de öyle yapınca bunu söylediler. . Besbelli hiç birimiz beğenmedik. Öbür taraftan asfalt görünüyordu. Biraz daha alçak olduğu için bahçenin iki tarafı da gözlenebiliyordu. . Burası yüksek, bahçenin ancak uzakları görülüyor, yakınlara  tümden kapalı. Neyse ki geçici olarak orada kalacakmışız. Dersler başlayınca gene yerimize geçecekmişiz. Arkadaşlara generali anlattım. Benimle konuşmuş olmasına inanamadılar. Kimileri de  “Binbaşıyı şikayet etseydin!”dediler. Kolay mı bunları söylemek? General bana söz söylemese  olası  mı benim ona söz söylemem? O sordu ben de söyledim. Lüleburgaz yöresinin en yetkili komutanı imiş;Şerafettin Paşa ya da General Şerafettin. Arkadaşlar hemen soyadını sordulşar. Soyadı ya Tunca, ya Arda, ya da Meriç olacak. ”Neden Ergene olmasın? ”diye takılan oldu. Salih Ziya Öğretmen söyledi ama tam  belleyemedim. Tunca olabilir. Bazıları benim unutmama şaştılar. En önemsiz şeyleri bile aklında tutarken koskoca generalin soyadını nasıl unutmuşum? . Doğrusu buna ben de şaştım. Belki de soyadı Yalçın. Çünkü bir de arada Yalçın sözü edildi. Şerafettin Yalçın, Şerafettin  Tunca, Şerafettin Arda, Şerafettin Meriç sıralamasını yaptım. Arda ile Meriç kesinlikle olamaz, olsa olsa Tunca olur, çok az da olsa belki Yalçın olasığı bulunmaktadır. Sefer Tunca ile Hüsnü Yalçın sahip çıktılar  ama neredeyse tartışma olacaktı. Halil Basutçu, ”Olmamış  bir iş için tartışmanın anlamsızlığından söz edince taraflar sustu. Marangozluk arkadaşlarımla konuştum. Daha önce tamamladığımız elli ranza yerlerine yerleştirilmiş. . Yatakhane binası çatısının kesme işlerine başlamışlar. Naci Öğretmen, şaka olarak: “ Uzun kirişlerin kesimini (Benim için)  ona bırakalım!” diyormuş. Kitaplıktan kitap  alıp-verme işini Fikret Öğretmen  gene Hasan Üner’e bırakmış. Bizim sınıftan olanlar  kiyaplarını Hasan’dan alacaklarmış. Tarım nöbetçisi olanlar yemekhane nöbeti tutmayacakmış. Buna sevindim. Benim yakında bir nöbetim vardı, onu düşünmeye başlamıştım. Bu asrada İzmir-Kızılçullu’dan numara arkadaşımdan mektup aldım. Onların okulundakiler, yeni yasadan memnun kalmışlar. Okul Müdürleri, ”Dediğimizi yaptırdık, sizi mağdur ettirmedik!”demiş. 6 yıldan 5 yıla indirilmesine ise çok sevinmişler. Ayrıca, beşinci yıl sonunda okumaya devam etmek isteyenlere okuma olanağı verileceğini de muştulamışlar. Arkadaşın bir sınıf öndeki ağabeyi şimdiden bu sınavlara hazırlanmaya başlamışmış. İşte buna ben de sevindim. Bu kez mektup geldiğini kimseye söylemeyeceğim. Kime ne? Söyleyince  anlamsız tartışmalar çıkıyor. Herkes mektup yazacaktı. Bir hevesle konuşuyorlar, sonra unutulup gidiyor. Hazırladığım kitap listemi de uygulamaya sokacağım. Önce, Hasan’ın çok övdüpğü Sefiller’den başlayacağım. Sefiller. Bu söz bizim köyde de kullanılır. Ablam bunu, ”Sersefil oldular!”şeklinde çok kullanır. Evden birileri uzak bir yere gidip gelince biraz zorluk çektiklerini anlatınca ablam hemen “Boş yere gittini, yazık sersefil olup geldiniz. Bir yere gidileceği zaman, ”Gitmek var ama sersefil olup dönmek de var!”gibilerde kullanılıyor. Sefil olmak, perişan olmak, aç-susuz kalmak, parasız kalmak anlamlarına geliyor. Sefiller ise , aç, perişan olmuş insanlar. Savaş kaybedenlerin durumları, göçmenlerin, yerlerinden yurtlarından ayrılınca düştükleri durumlar. Balkan Savaşı’nada Rumeli halkı sefil oldu. Sefiller’i aldım okumaya başladım. Romanın yazarı  aynı zamanda büyük bir şairmiş. Yani hem güzel şiirler yazıyor hem de güzel romanlar yazıyormuş. Bir bakıma Reşat Nuri Güntekin ile Faruk Nafiz Çamlıbel’in  yaptıklarını o yalnız başına yapıyormuş. Cezasını tamamlayıp hapishaneden çıkmış  bir  mahkumun ilk yolculuğu ile başlamaktadır. Mahkum aslında  çok suçlu değildir ama kimi şanssızlıkları yüzünden hapiste  uzun süre kalmıştır. Hapiste yattığı için kendisinin durumuınu belirten bir belge verilmiştir. Bu belgeyi kime gösterse, onun eski bir mahkum olduğu bilinmekte, insanlar ona iş vermemektedir. Günlerce dolaşmış, işten vazgeçtik, ekmek, su gibi gereksinimlerini bile  karşılayamamaktadır. Sonunda bir akşam, bir köy papazının kapısını çalar. Papaz durumu hemn anlar ama, onu Tanrı misafiri olarak kabul edip sofrasına alır. Eski mahkum Jean Valjean çok güçlü bir insandır. Açık konuşur, karşısındakini kolayca etkiler. Papaz evinde kalmasını söyler, yataklar serilir, uyunur. Ancak Jean Valjean gece kalkıp papazın değerli eşyalarını alıp kaçar. Durumu öğrenen papaz olayın üzerinde durmaz. Ancak güvenlik güçleri Jean Valjean’ı yakalayıp, elindeki eşyalarla birlikte papaza getirirler. Papaz ise bu eşyaları onun çalmadığını, tersine bunları ona kendisinin verdiğini, hatta verdiklerinin bir bölümünü onun alıp götürmediğini  söyleyince güvenlik görevlileri mahkumu bırakırlar. Papaz bu kez Jean Valjean’a eşya ile birlikte para da  önerir. Mahkuma adresler verip, iş bulabilecği yerlere gönderir. Jean Valjean papazın bu davranışları karşısında bir süre  duraksar. İnsanlar arasında iyilik edenlerin de bulunduğunu düşünür. Jean Valjean gibi ben de şaşırdım. Bu nasıl oldu. Papaz şamdanlarının çalınmasını neden sakladı? Yoksa eski mahkumdan korktu mu? Ancak papazın, ”Bu şamdanları satarak kazanacağın parayla bir namuslu iş kur!” demesi, olayın yönünü gösteriyor. Önce ben de papaz korktu galiba diye düşündüm. Ancak okudukça bunun korkudan daha başka bir tarafı olabileceğini kavramaya başladım. Gerçi kesin bir  neden bulamadım ama olayların birden çok  nedenlere bağlanabileceğini  sezmeye başladım. Burada da tek nedenden çok değişik nedenlerin etkisi olduğunu anlar gibi oldum. Mahkum gerçekten aç kalmış. Ancak  uzun yıllar yattığı hapis günlerinde de haksızlıklara uğradığı besbelli. Açlık gibi, bir de öc duyguları egemen. Bu gece yiyecek bulmuş ama, yarın için bir umudu yok. Bu duyugusal yumağı çözmek kolay değil. Hele onun için hiç de kolay değil. En kestirme yol, çalıp hiç değilse bir iki gününü kurtarmak ona haklı gibi gelmiştir. Aslında olay sayısız insan için başka başka açılardan önemlidir. Güvenlik güçleri, hırsızı yakaladığı halde papaz, hırsız olmadığını söylemiştir. Hırsızın düpedüz çalıp kaçmasına karşın  papazın kendinin verdiğini söylemesinin karmaşıklığı ortada toplumsal bir olayın, daha doğrusu  bireyi hiçe sayan bir anlayışın varlığını  kanıtlamaktadır  . Toplumsal olaylardan o toplumun bireylerinin de  payı olduğu  bir gerçektir. İşte bu pay, başlangıçta daha okuyucunun önüne konmaktadır. Eski mahkum ne yapmak istiyor? Papaz ne yapıyor? Güvenlik güçleri olayların neresine kadar gidebiliyor? Sefillerin daha  başında, bu kitabın okumaya değer olduğunu anladım. Bu bile  onun değerini kanıtlamaktadır. Okumaya başladığıma  sevindim

 

8  Haziran  1940 Cumartesi. .

 

Erkenden uyandık. Daha doğrusu beni ite kaka uyandırdılar. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü okulumuza geliyormuş. ”Gelirse gelsin!”demek içimden geçiyor ama diyemiyorum. Zaten kalk zili çalınca kalkacaktım. Zil çaldı, sorun çözüldü. Özellikle öteki sınıflar büyük heyecan içindeler. Ancak ne zaman geleceği tam belli değil. İstanbul’dan bu tarafa geçmiş. Başka yol olmadığı için  kesinlikle buradan  geçecekmiş. Kahvaltıda tüm öğretmenleri görünce söylentyilere ben de inandım. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü gelecek olmasaydı tüm öğretmenler gelmezdi. Kahvaltıdan sonra Salih Ziya Öğretmen  “Dükkamızı açalım!” deyince sordum:Söylenenler doğru mu öğretmenim? ”. Salih Ziya  Öğretmen: “Vallahi, doğruluğunu bilmiyorum ama herkes “Cumhurbaşkanı gelecek!” dediğine göre bunun bir doğru yanı olmalı. Lüleburgaz’da  Kaymakamlık, ayrıca Belediye Başkanlığı duyurularda  bulundu. Bizim okula uğrayıp uğramayacağını doğrusu kimse bilmiyor. Başka yol olmadığına göre  çaresiz buradan  geçecek. Geçerken belki uğrar düşüncesiyle biz hazır bulunalım!”. Öğretmen bir süre sonra  ayrıldı. Arkasından ben de mutfak tarafına geçip okul önüne yığılıp bekleşen arkadaşları uzaktan izledim. Tören zili çalınca  bayrağı alıp meydana gittim. Öğretmenler tümüyle törene katıldılar. Törenden sonra yemeğe girdik. . Gözler yollarda. Çorlu tarafından bir jip geldi, içindeki subaylar şindi, Okul Müdürümüzle konuştular. Onlar gittikten sonra bizim öğretmenler de kamyona binip Lüleburgaz’a döndü. Namık Ergin Öğretmenden yeni bilgiyi aldık:Cumhurbaşkanımız Silivri yakınlarından Deniz Kuvvetlerine ait gemilerle Çanakkale tarafına gitmişler. Yarın Keşan  üzerinden Edirne’ye gidecekmiş. Ancak program değişikliği olabilirmiş. Bu nedenle  öbürsü gün buradan geçme olasılığı varmış. Kısacası biz bugün- yarın konuk  beklemiyoruz. Pazartesi günü zaten işbaşındayız, isteyen buyursun!”Namık Öğretmen “Dinlenme gününüzün kalan  bölümünü değerlendirmeye çalışın!”deyip ayrıldı. Bir süre Yemekhane önündeki beton yükseltiye sırayla  oturup konuştuk. Ben daha çok bir süredir ayrı düştüğüm arkadaşları dinledim. Gelmemiş bulunan Cumhurbaşkanımız için neler anlattılar neler!Geldiği zaman kimbilir daha neler anlatacaklar!Yeni dersliğimize çıktık. Gündüz olarak daha  önce girmemiştim. Nedense birden  çok hoşuma gitti;bir süre oturup Sefilleri  okudum. Okudukça ilk olumsuz izlenimim değişti. Baş taraflaqr, bana biraz karışık gibi gelmişti, ya da ben   çok dikkatli okumamışım. Jean Valjean iz kaybedip dürüst,  çok çalışan, başarılı  bir insan olarak  bir başka çevrede yaşamını sürdürürüyor. Saygın bir kişi. Birgün bir başka insanın yaşamını kurtarmak için çabalarken eski polislerden biri onu  tanıdı, yeniden izlemeye başladı. İşte anlayamadığım  noktalardan biri bu. Jean Valjean, suçunun  karşılığını hapiste yatıp çıkmış, çıktıktan sonra da dürüst davranarak başarılı bir yönetici olmuş. Eski polis neden Jean Valjean’a tebelleş oluyor? ”Burada kesip dışarıya çıktım. Dışarda arkadaşlar bir grup oluşturmuş, Ergene tarafına yürümeye gidiyorlardı. Ben de onlara katıldım. Bu yoldan Ergene’ye inmenin olanaksızlığını hep biliyorduk. Nitekim bir  süre sonra değişik patikalarla karşılaşınca  seçme kararı veremedik, geri döndü. Ben gene Tarım nöbetime gittim. Mandolinim oradaydı, yemek ziline dek orada parmak alıştırması yaptım. Yemekten sonra da Sefiller’e devam ettim. Bu kez karşıma Javert denilen düzenbaz çıktı. Haklı mı haksız mı bilmiyorum ama, adama  kızıyorum. Sanki romanı  tatsızlaştırmak için ortyaya çıkıyor. Oysa yazar onu belli bir amaç için oraya koymuştur, bunu da biliyorum  da okurken bunları bir kenara itip  Javert’e küfrü basıyorum. Akşam yemeğinde yarın için olasılıklar gırla gitti. Arkadaşların  yarısı Cumhurbaşkanımız yarın gelecek, diğer yarısı gelmeyecek diyerek bağıra çağıra tartışıyorlar. Halil’le bakıp bakıp gülüyoruz. Namık Öğretmeninianlattığına göre yarın gelmesi söz konusu değil. Yarın Keşan üzerinden Edirne’ye geçmezse  pazartesi günü geleceği kesinleşecekmiş. Bu kesin söylem karşısından yarın gelip gelmeyeceği neden tattışılıyor? İsmet beni uyardı, ”Dayı sen karışma, biz tartışmak için tartışıyoruz!”Tartışın bakalım!”Konuşulurken birileri yeni bir sav ortaya attı. Alpullu’da kaldığımız okulda  Atatürk’ün yanında İsmet İnönü’n resmi vardı. Bizim okulda ne Atatürk’ün ne de İsmet İnönü’n resmi var. Neden? Unutulmuş olabilir. Ya İnönü gelip resmi olmadığını görseydi ne olacaktı? Yeni bir olay. Şaka değil bu olay hepimizi ilgilendirdi. Ömer Uzgil Öğretmen unutmuş olabilir mi? Sami Akıncı açıkladı. ”Ömer Uzgil Öğretmenin odasında en az on tane büyük resim var. Her halde derslikleri iyice yerleştirince asmayı düşündüler. Unutulmak sözkonusu olamaz. Çünkü resimler Ömer Uzgil Öğretmenin  masasının karşısında durmaktadır!”Yatınca, Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün resimlerini Alpullu İlk okulunda, Lüleburgaz’da kaldığımız okulda görmüştüm. Böyleyken yüzlerini tam olarak anımsayamadım. Onları düşlemeye çalışırken uyumuşum….

 

9 Haziran  1940  Pazar.

 

Zil çalarken daha konuşmalar başladı, Yetkililr bizi kandırdı, Gece çok  atomobil sesi oldu;Cumhurbaşkanı Edirne’ye geçti. Mustafa Saatçı, ”Susun, öyle bir söz istemiyorum, beni görmeden kimse geçemez. !”Mehmet Yücel gülerek:”Hafız Mustafa’ya işin doğrusunu söyleyin, adamcağız yorgun yorgun geldi, Hafız’ı gördü:”uyandırmayın, uyusun da büyüsün kocaman bir imam oldun!”dedi. Arkadaşlar gülerken yerlere yattılar. . Mehmet Yücel’e:”Nereden buluyorsun bu sözleri? ”Mustafa  Saatçı susmadı, ”Anasının ona söylediklerini gelmiş burada satıyor!”dedi. Bu kez de Mehmet Yücel, ”Benim anamın bildiklerini koskoca Cumhurbaşkanı söyleyemez mi yani? diye sözü saptırdı. Kahvaltıya biraz da İsmet  İnönü’ün gelmeyeceğini bile bile gelecekmiş gibi konuşarak gittik. Konuşmalarımızı duyan küçük sınıflar gene teleşlandılar. Hidayet Öğretmene duyuruldu. Hidayet Öğretmen bunun asılsız bir söylenti olduğunu, Cumhurbaşkanının  kaldığı yerler kaymakamlıkça izleniyor, saati saatine okul müdürlüğüne bilgi veriliyor!”dedi. Kahvaltıdan sonra marangozluk grubu atölyede toplandı, işim yoktu ben de gittim. Hamdi Öğretmen geldi, etrafın daha derli toplu olmasını istedi. Atölye önündeki kereste yığınını , az ileriye taşıdık. Hamdi Öğretmen Tarım nöbetimin günlerini sordu. Ben on ya da onbir gün deyince, ”Onu bir gün arttır, bugününü ona sayalım!”dedi. Ben anlamadım, arkadaşlar açıklayınca ben, ”Yardıma geldim, sizleri özledim!”dedim. Hamdi Öğretmen, ”Biz de!”diye karşılık verdi. Taşıma işi bitince ben ayrıldım, arkadaşlar, atölye içinde bir süre çalıştılar. Ben dersliğe döndüm. Öğle yemeğinde bayramlık yemekler vardı. Arkadaşlar gene başladılar:Yazık İsmet İnönü için yapılan yemekleri gelip yiyemedi!” Yarın gelince yer!”deyip gülenler oldu. En iyisi her gün: “İsmet İnönü geliyor!”demeli. Kendimiz söyleyip kendimiz güldük. Mehmet Yücel geçerken eğilip yavaşça, 15 günlük hakkınızı iki gündür tükettiniz. Yarından sonra sakın; “Akşam mercimek, sabah mercimek, ne bu böyle!” demeyin!”deyip gitti. Hilmi Altınsoy çıkıştı, böyle  konuşup keyfimi bozma!”Hilmi Altınsoy’a sorular soruldu:”Senin keyfin, bu söylenenlerden habersiz mi? Bir süre tartışıldı:İnsanlar kendi bildiklerini başkasından duyunca  neden kızarlar? İnsan kendisinden kendi düşüncesini saklayabilir mi? Ben bunlara doğru bir yanıt veremedim ama kimi zaman buna benze konuları düşündüğümü söyledim. Başta Hilmi Altınsoy olmak üzere Yusuf Asıl, Mehmet Aygun “Nasıl? diye sordular. Konuyu biraz saptırarak:”Bir kız seviyorum, bunu başkasına söylemek şöyle durdun kendime adını bile anamıyorum!”Bu, uydurma bir plan, bir yalandı ama işime yaradı. Kim, kim, kim? Sormaya başladılar. Öbür konu uçtu gitti. Kalkınca ben nöbetime, daha dorusu armonika çalmaya gittim. Bayrak törenine dek aralıksız çalıştım. Kollarım yoruldu ancak parmaklarımı, bakmadan çok rahat kullanmaya başladım. Bayrak töreninde duyuruldu:”Cumhurbaşkanımız Edirne’ye buradan geçeceklermiş, yarın kendilerini bekliyeceğz. !”Çocuklar “Yaşa!” diye bir coşku sesi çıkardı, merdivenden işaretler yapıldığı için coşku kısa sürdü. Hidayet Öğretmen: “Sevincinizi yarın Cumhurbaşkanımızın kendilerine gösterirsiniz. Şimdi ne denli bağırsanız sizi duyamayacaktır!”

Derslikte  Sefiller’i okumayyı sürdürdüm. Oldukça sıkıntılı olaylar oldu. Gene atladığım bir durum var, geri dönüp aradım:Jean  Valjean  suçunu mu gizliyor yoksa geçmişinde başka  bir durum var da onu mu gizlemeye çalışıyor. Yaptığı işlere bakınca geçmişini saklayacak bir insan gibi görünmüyor. Oysa saklanması, gerçekten cezadan kaçar gibi. Hele  papazın evinden çıktıktan sonra bir çocuktan aldığı birkaç kuruş için ikide bir söz edilmesine şaşırdım. Öbür sahnelerde insanlar bir birini öldürürken, bir çok görevli büyük soygunlar yaparken on yıl sonra bir çocuğun  birkaç kuruşundan söz edilmesinden doğrusu pek bir şey anlayamadım. Hele polis şefi  Javert’in başka görevi yok mu ki, Jean Valjean’ın arkasına düşmüş, onu izlemektedir?

Yat zili çalınca Jean  Valjean’a  üzülerek kitabı kapattım. Yatarken de hep o aklımda uykuya yattım. Rüyama girerse hiç şaşmayacağım.

 

10  Haziran 1940  Pazartesi….

 

. Gene büyük bir heyecan büyük bir telaş. Kalk zilinden önce  herkes kalkmış durumda. . Bu kez geleceği belli. Geceyi Tekirdağ’da geçirmişmiş. Tekirdağlı arkadaşlar gururlanıyorlar. Öncelikle Hilmi Altınsoy, onun evinde kalmış gibi böbür böbür böbürleniyor. Tüm öğretmenler okula geldi, tümüne yakını da  kahvaltıya katıldılar. Hepsi cici giysilerini giymişler. Önce  işbaşı yapıldı. Ben Tarım barakasına gittim. Kimse gelmeyince geri döndüm. Merdivende İrfan Öğretmen  ivedi beni çağırdı, atölyeden çivi, çekiç istedi. Koştum, alıp geldim. İrfan Öğretmen Atatürk’ün, İnönü’nün  büyük fotoğraflarını koridora kendi eliyle astı. Tüm okul, öğrencileriyle, öğretmenleriyle asfalt önüne yığılmış durumda beklerken Kırklareli Valisi, arkasına takılmış on kadar araba ile geldi, az ilerimizde durdu. Onları Fikret Madaralı Öğretmen karşıladı, arabadakilerle birşeyler konuştu. Valinin arabası İstanbul tarafına geçti. Onlar gittikten sonra Fikret Madaralı Öğretmen ellerini önce şaplatıp  konuşmaları durdurduktan sonra açıkladı. ”Vali Bey, Cumhurbaşkanımızı Kırklareli Tekirdağ il sınırında karşılayacaklar, oradan sonra buraya gelecekler. Cumhurbaşkanımız bu kez okulunuzu gezemeyecek, ancak söz alacağız en yakın zamanda bizlerle birlikte yemek yiyecekler!”Öğrenciler “Olmazzzzzzzz!”diye bağırdılar. Elele tutuşup yola yayıldılarŞimdiye dek hiçbir etkinliğe katılmayan kızlar bile çılgınca öne atılıp kolkola tutuşarak yolun ortasına dikildiler. Fikret Madaralı Öğretmen bir süre baktıktan sonra o da kız öğrencilerin önünde durdu. Durduğu yer ise tam yolun ortasıydı. Namık Ergin Öğretmen iş giysileriyle başında kasketi öğrencileri yoldan geri çekmeye çalışırken  15 kadar araba gelip  geri çekilmeyen öğrencilerin  önünde durdu. Önce  çok uzun boylu bir general çıktı. topluluğa üsten bakar gibi gülümsedi, dönüp Fikret Öğretmenle, Namık Öğretmeni selamladı. Sonra gülerek Cumhurbaşkanın arabasının kapısını açtırdı. Eğilip Cumhurbaşkanı İsmet İnenü ile konuştuktan sora geri çekildi. İsmet İnönü arabadan şapkasını eline alıp indikten  sonra birkaç kez  şapkasını başına  koyar gibi kaldırıp indirdi. Birden sessizlik oldu. ”Çıt çıkmadı” deyimine uyan bir sessizlik içinde İsmet İnönü tane tane konuştu. ”Sizi iyi gördüm. Okulunuzu gezip görmeyi çok istedim. Ancak, (Uzun boylu generali göstererek) “Fahrettin  Paşa beni, onun çok önemli işleri için alıp götürüyor. Burada bile onun izniyle inip sizleri görebildim. Söz veriyorum, en kısa zamanda  gelip sizlerle oturup konuşacağım, birlikte yemek yiyeceğim!”Uzun uzun alkışlandı. İnönü öndeki öğrencilere kısa  sorular sordu, kızlarla konuştu, Namık Öğretmenden, Fikret Madaralı Öğretmenden  bilgiler aldı. Lüleburgaz’dan gelen bir grup bayanın İnönü’ye yaklaştığı görüldü. İnönü onlara hiç ilgi göstermedi. Bizim kız öğrencilerle konuşurken  İlginç bir başka olay oldu. Eğitmen Kursu şefi Haydar Bey cici kızıyla İnönü’nün önüne dek gidip nerdeyse “Kızımla konuş!”der gibi İsmet İnönü’nün yakınına gitti. . . Olaya çok yakın olduğum için dikkatle izledim. Cumhurbaşkanı  kızı  görmemiş gibi başını öbür yana dönerek bizim kızlarla konuşmasını sürdürdür. Az sonra da gene şapkasını kaldırarak hepimizi selamlayıp ayrıldı. Hele ayrılırken resim çeken Namık Öğretmene, Gülümseyerek “Sizlerin bulunduğu pozlardan ben de isterim, beni unutmayın!” demesi   arkadaşları birden coşturdu. ”Sizi unutmayacağızzzzzzz!”   sesleri  yankılandı.

 

11.06.1940: İsmet İnönü okul önünden geçti, karşısında Namık Ergin, yanında Fikret Madaralı Öğretmenler

 

Cumhurbaşkanının arabasından önce bir araba kalktı arkasından İsmet İnönü’nün arabası yürüdü. Öteki tüm arabalar korna çalarak kalktılar. Lüleburgaz yönündeki tepeyi aşıncaya dek kornalar çaldı. Tepeden sonra sesler kesildi, arabalar da kayboldu. Bir süre birbirimize baktık kaldık. Herkes birşeyler  söyledi, karşısındakini dinlemeden  herkesin konuşması bizim arkadaşların yaptığı bir şey sanıyordum. Bugün herkes ayni  konuşmaları yaptı. Bizim arkadaşlar Namık Öğretmenle Fikret Madaralı Öğretmen etrafında öbekleşip onların konuşmalarını dinlediler. Fikret Madaralı Öğretmene Cumhurbaşkanının, Haydar Beyin kızına bakmayıp onun arkasındaki  bizim arkadaşımız Sakine Özbek’le konuşmasını sordum. Öğretmen, "İsmet İnönü nazik bir insandır. Kimseyi kırmaz. Ancak, söz konusu kızın giysilerinden buranın yabancısı olduğunu sezdiği için gerçek evsahipleriyle ilgilenmeyi yeğledi ki, bu da en doğru tavırdır. Dikkat ederseniz, kızın babası da ki, bizim arkadaşımızdır. Onun da  giyim kuşamı bizden çok farklıydı, Buranın yabancısı olduğu besbelliydi. Bu nedenle olaya onlar da gücenmezler!”. Arkadaşlar, İsmet İnönü’nün sözlerini tekrarladılar. ”Fahrettin Paşa beni bırakmıyor, kendi önemli işleri için beni gezdiriyor!” demesine Fikret Öğretmen gülerek, ”O İsmet Paşa’nın  bir şakasıdır. Fahrettin Altay  Paşa  Kurtuluş Savaşı’nda başarılı görevler yapmış aynı zamanda Atatürk’ün de İsmet İnönü’nün de arkadaşıdır. Şimdi ise Trakya bölgesinde bulunan tüm  ordu birimlerinin komutanıdır!” Öğretmen bunu deyince arkadaşlardan eski konuşmaları anımsayanlar oldu, hemen sordular: Salih Omurtak’tan daha mı yüksek? ”Fikret Öğretmen açıkladı, ”Burada alçaklık yükseklik değil belli iş bölümleri vardır, rütbeler o bölümlerin önemine göre değişir. Fahrettin Altay Paşa Kurtuluş savaşında  yiğitlik göstermiş  daha kıdemöli bir general, Salih Omurtak ona göre daha genç, bir  korgeneral. Fahrettin Altay Paşa şu anda daha yetkili durumdadır. Görevi de 1. Ordu komutanlığıdır. İstanbul, Çanakkale  ile  Trakya’nın öteki illerini kapsayan alanlara yayılmış askerimizin başkomutanıdır. Onun yetki alanında gezdiği için İsmet İnönü böyle konuşmuştur. 2. Ordu Bölgesine gidince de oradaki komutan için bir başka şaka  söz söyleyecektir!”Bu kez  2. Ordu komutanını soran oldu. Öğretmen, ”İnsaf, beni terletmeye mi niyetlendiniz, Askerlik Dersi öğretmenlerinizle konuşup öğrenin. Hem sadece 2. orduyu değil 3. orduyu da öğretmeniniz size güzelce anlatır!”Şimdi soru sırası bende, ”Cumhurbaşkanımız okulumuzdan geçti!” başlıklı bir yazı hazırlayın!”Not:Nasıl duydunuz, nasıl oldu, nasıl sonuçlandı, sizde neler kaldı? Olayı bir de siz anlatın. Zamanla sınırlı değil, yeri geldikçe ben hepinizden bunu soracağım!”Öğretmen ayrılırken bana bakarak, güldü:”Arkadaşlaeın soru sorduklarına pişman olacaklar, değil mi? ””Ben hemen, ”Ben pişman olmayacağım!”yanıtını verdim. ”Biliyorum!”. Buna da ayrıca sevindim. Namık Öğretmenin konuşması daha çok sürdü. Ben yanlarına gidince söz, İsmet İnönü’ye fotoğrafları nasıl yollayacağı sorulmuştu. Namık Öğretmen, ”Cumhurbaşkanına fotoğraf gönderilmez. Yapılacaksa okul olarak geniş kapsamlı bir albüm yapılır, Milli Eğitim Bakanlığı aracılıyla Cumhurbaşkanlığı köşküne gönderilir!” Öğretmen kendisinin çektiği fotoğrafları, Lüleburgaz’daki Foto Gültekin’e vereceğini, isteyenlerin oradan çoğaltabileceğini söyledi. Buna da hepimiz sevindik. Gecikmeli olarak öğle yemeğine girdik. Yemekler, her günkünden çok farklıydı. Mustafa Saatçı, ne olur Fahrettin Paşa İnönü’yü her gün buradan geçirse!”dedi. Der demez, birileri “Sen çok yaşa, Hafız Mustafa, natuka mermer, natuka kafa!”

“Hafız Mustafa-Natuka mermer-Natuka kafa!demeyi uzattılar. Bu sözü ben ilk kez duydum. Natuka kafa sözünü daha önce Fikret Madaralı Öğretmen anlatmıştı. Ancak Mustafa için uydurulmasını duymamıştım. Bahçede çalışırken yakıştırmışlar. Mustafa Saatçı güldü geçti. Ancak hiç birimizin aklından geçmediği bir ayırımı onun yaptığını görünce Mustafa Saatçı’yı hepimiz dinlemek zorunda kaldık:Cumhurbaşkanını taşıyan arabanın, markası, silindiri, beygir gücü gibi özellikle de  benim tümünden habersiz olduğum bilgileri sayıp dökünce herkes dikkat kesildi. Kırklareli ile Tekirdağ vali arabalarının  ayrı marka oluşunu söyleyince ise bir birimize bakıştık kaldık. Hilmi Altınsoy dayanamadı, ”Arkadaşlar, yalan atıyor bu!”diye  çıkışınca bir çok arkadaş, Mustafa’yı savundu. ”İmam, bu konuda yalan söylemez!”Mustafa Saatçı gene bir tepki gösterdi. ”Sahtekarlar, bana İmam demek için, övgü döktürüyorsunuz. İstemiyorum sizin övgünüzü!”İsmet masasından kalkıp Mustafa’nın yanına geldi, ”Adaşımı nasıl buldun? ”diye sordu. Adaşım dediği İsmet İnönü’ydü. Bu kez Mustafa Saatçı sordu, ”Sen benim adaşımı nasıl buldun? ”İsmet’in sorusu açıktı ama Mustafa ne sormuştu? Dikkatle izledik, sonunda öğrendik. Meğer İsmet İnönü’ün bir adı da Mustafa imiş. Gerçek mi değil mi kimse üzerinde durmadı. Mehmet Yücel “Mustafa Kemal, Mustafa İsmet, Mustafa Mehmet Yücel!”deyip kalktı. Yusuf Asıl dayanamadı “Mustafa Fahretttin Altay!”dedi. Herkes karşısındakinin adı önüne bir Mustafa ekleyerek dersliğe döndük. Kapıdan girmeden işbaşı zili çaldı. Benim Tarım atolyesinde çok işim vardı, koştum. Salih Öğretmen gelmiş. Onu beklettiğim için utandım, özür diledim. Öğretmen:”Yeni geldim, önemli değil!”dedi. Bahçeciler, fidanlık bakımcıları geldi. İsteklerini karşıladım. Öğretmenler, Salih Zeki Büyükaksoy da Naci Birkök de  öğrencilere araç-gereç verişimi, bunları küçük fişlere yazarak teslim edişimi çok beğendiler. Salih Öğretmen “Bu titiz çalışmasını bildiğim için  ilk nöbeti ona verdim. Bundan sonrakilere örnek olacak. Ayrıca marangozluk atölyesinin de en çalışkanlarındandır, oradaki arkadaşlara sorarak aldım. Orada çok yorulmuştu, burada ne de olsa biraz dinleniyor!”Sustum…. Naci Birkök Öğretmen gazete getirmiş, gazeteye bakarak konuştular. Salih Öğretmen”Şu Almanya’nın yaptığına bak, bütün dünya  Fransız Majino Hattı yarılmaz, diyordu. Yarmaya  hacet kalmadı adamlar Belçika üzerinden motosikletlerle arkadan dolaşıp vurdular. Orada bekliyen askerin durumu ne oldu şimdi? Adamlar yıllardır oranın yıkılmazlığına inanmışlardı. Bu gidişle Alman ordusu Hitlerin dediği gün, yani 15 haziran tarihinde Paris’e girecektir!”Naci Öğretmen ise “Ne kaldı ki, belki de daha önce girecektir. Fransız ordusu diye bir şey kalmadı gibi. Bu arada bizim durumumuz da  çok nazikleşti. İnönü sıkıntı içinde. Fahrettin Altay Paşa beni gezdiriyor, demekte haklı. Askerin moralini yükseltmek için geziyor. üç gün önce İstanbul’dan gizlice Çanakkale-Gelibolu birliklerini dolaşmış. Şimdi de Edirne-Kırklareli  dolayındaki birlikleri gezecek. !”Öğretmenler gidince gazeteye baktım. Gazeteye göre gerçekten Majino  Hattı’nda  beklendiği gibi bir savaş olmamış. Fransız Deniz Kuvvetleri, geri çekilmiş ama teslim olmayı reddetmiş. Büyük bir deniz savaşı bekleniyormuş. Naci Öğretmenin anlattıklarını düşündüm. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü askerin moralini nasıl yükseltiyor? O kadar geniş yerlere dağılmış askerle  ayrı ayrı konuşması söz konusu olamaz. Bektaş ağabeyimin anlattığına göre onların birlikleri Kırklareli-Babaeski arasını yayıkmış. Şeytan Deresi su yatağından  Kavaklı sırtlarına dek yayılan bu yöre  bir dik dörtgen gibidir. Ancak  kenarları ölçülse en 4 saat, boy ise en az 6 saat tutacak büyüklüktedir. O yöreye pancar taşıdığımız yıllar çok gidip geldiğimden iyi biliyorum. . Şimdi oraları karınca gibi askermiş. Bunların her birine erişmek kolay olmasa gerek. Herhalde törenler yapılıp, selamlar verdirilerek bir buluşma yöntemi  uyguluyorlar. İnönü o meydanlarda nasıl duracak, şimdi de onu düşünmeye başladım. İstanbnul’dan, denizaltı ile Çanakkale’ye, oradan da Gelibolu’ya, oradan gene denizaltı ile Tekirdağ’a oradan da asfalt boyunca Edirne’ye, daha sonra da Kırklareli dolaylarını gezecek. Çok savaşlar görüp geçirdiği için belki umursamaz ama gene de işi zor bence. Evlerini, küçük çocuklarını, eşlerini yalnız bırakıp ikinci, üçüncü kez askere alınmış insanlar içinde belki ona kızanlar da vardır. ”Senin yüzünden buralarda sefil oluyoruz!” diyenlerin bakışlarını yakından görse belki de  böyle dolaşmaz. Paydos kampanasına dek gazete okudum. Kampana çalınca gelen araçları teslim alıp dersliğe gittim. Arkadaşlarda çok haberler var. Konu gene Cumhurbaşkanı İnönü. Kulakları duymuyormuş. Halk bunu böyle biliyormuş ama, bu konuda herkes yanılıyormuş. Aslında  İnönü  çok iyi duyuyormuş ancak işine gelmeyince duymazdan geliyormuş. Bizim kahvede de kimi zaman bu tür dedi kodular yapılırdı. Babam çoğuna kızar”Bunlar hep uydurma şeyler!”derdi ama arkasından da “Halkı yönetenler çoğunlukça sevilse bile arada onları sevmeyenler bulunur!”der Abdülaziz’le Mithat Paşa’yı örnek gösterirdi. Abdülaziz halk tarafından çok sevilmesine karşın genç yaşında tahtından indirilmiş. Ancak halk arasında  az da olsa onu sevenler varmış, ölümünden sonra onun için türküler yakmışlar. ”Uyan Aziz Sultan uyan, kan ağlıyor bütün Cıhan!” deyip anımsadığı kadarıyla babam o türküyü söyler. Mithat Paşa için de benzer bir  savı sık sık anımsatırdı. . Mithat Paşa da çok sevilen bir yöneticiymiş. Buna karşın Mithat Paşa’yı  sevmeyenler de bulunuyormuş. Nitekim Plevne Savaşı üstüne yakılan ünlü “Tuna Nehri akmam diyor!” diye başlayan türküye sonraları bir dörtlük eklenip söylenmeye başlamış. Satırımı vurdum taşa, Taş ayrıldı baştan başa. Kör olası Mithat Paşa, döktün bizi  dağa taşa ya da  Kahrolası Mithat Paşa, attın bizi kurda kuşa…. . diye  tarihsel gerçeğe ters düşen  değişler ortaya dökülmüşmüş. Babam Atatürk ile İnönü için uydurulan, sağırlık, görmezlik gibi sözleri “Yakıştırma!”der gülüp geçer. Babam bence haklı. İsmet İnönü bugün onca gürültü içinde konuştu, söyledikleri  de anlaşıldı. Konuşulanları duymasa o güzel sözleri nasıl söylerdi?

Sefilleri okumayı sürdürüyorum. Kitap zaman zaman bana Üç Silahşörleri anımsatıyor. O denli kavga olmasa bile anlatılanlarda büyük bir benzeşiklik görüyorum. Fikret Madaralı Öğretmenin istediği ödevi düşünerek yattım….

 

15  Haziran 1940 Cumartesi….

 

”Vay canına!” sözleri arasında uyandım. Akşam yatarken de aynı sözler söyleniyordu. ”Vay canına!”…Bizim “Deve dikenine benzettiğimiz Hitler, Fransa’yı yendi, dediğinden bir gün önce de Paris’e girdi. Bunu bir türlü unutamıyoruz. Majino-Zigfrit Hatları on para etmedi. Mehmet Yücel arkadaşımız gülerek  takılıyor”Ben demedim mi size o hatların en sağlamı bizim Madaralı Hattı’mız diye!”Arkasından kahkahayı basıyor. Kimi arkadaşlar da “Coğrafya dersi kolaylaştı. Artık Avrupa kıtası yok, Almanya var!”diyorlar. Almanya, İsveç,

İspanya, İtalya, İngiltere. ”İngiltere!”sözüne de itirazlar yükseliyor. ”Deve Dikeni(Adolf Hitler) onun da 15 temmuzda işi bitecek!” dediğini anımsatıp listeden düşüyorlar. Kahvaltıda öğleye dek çalışacağımız tekrar duyuruldu. Pazartesi günü yatakhane binamızın  yapımına geçilecek. Okul binasına başladığımız günde başlanacakmış yatakhaneye de. Bu söze güldüm:Çünkü okul binasına 16 haziranda değil 18 haziranda başlanmıştı. İki gün farketmezmiş. Bugün çalışma var ama inşaattakilere  var. Tarımcılar dinleniyor. Ben öğleye dek Tarım barakasındayım. Armonikayı götürüp çalışacağım. Hava oldukça sıcak. Ancak bizim baraka tam tepede olduğundan gölge  esintili, serin oluyor. Bir ara bizim atölyeye uğradım. Arkadaşlar büyük binada yeni ranzaları sıralıyorlar. Yarından sonra yeni öğrenciler gelecekmiş. ”Bu kez de ben dedim:Vay canına!100 öğrenci daha mı gelecek? Şimdi  geleceklerden sonra eylül ayında da bir o kadar gelecekmiş. Şimdi gelenler işe girmeyecekmiş. Onlar bir süre okuyup bir üst sınıfa geçecekmiş. Tıpkı bizim beşinci sınıflar gibi birkaç ay okuyup sınava girecekler, başarırlarsa 7. sınıf olacaklarmış. Yani bizim bildiğimiz Cavit Kafkas’ların sınıfında olacaklar.  Cavit Kafkas, sınıf arkadaşları  ya da aynı sınıftaki kızlar yaz boyunca   işlerde çalışacak, dersler başlayınca da şimdiki gelenlerle aynı sınıflarda okuyacaklarBu konuşmaları dinleyen Mehmet Yücel arkadaşımız sinirlendi. Yüksek sesle olur mu öyle boktan şey? ”dedikten sonra. ”Cavitler bizim Edirne-Karaağaç’a geldiler, biz 6. onlar 5 sınıfı okudular. Aynı yıl Ömer Tunalı öğretmenin 4. sınıfı vardı. O dörtler şimdi birkaç ay okuyup, (Üstelik yetkili ders öğretmenlerinden değil de ilkokul öğretmenlerin ders alacaklar. )Cavitlerin sınıfıyla birleşecekler. Aynı durumda köylerde okumuş 100 çocuk da  hazirandan sonra gelip  birkaç ay içinde aynı hakka sahip olacak. Yani onlar bizim iki yılımızı birkaç ayda tamamlayacaklar. Bizim bunca emeğimize ortak olacaklar. Bu bir büyük haksızlıktır, ben bunu kabul etmiyorum!”Mehmet Yücel’in bu sözlerine katıldığımı söyledim. Ancak bu doğru olmayabilir, bekleyelim, gerçekten böyle olacaksa Cumhurbaşkanımız İsmet İnönüye şikayette bulunalım önerisini ortaya attım. Arkadaşların çoğu bu öneriye katıldı, beklemeye başladık. Bu tür söylentilere kesinlikle inanmaların diretmesine karşın yönetimin hazırlıkları söylentilerin gerçekleşeceği doğrultusunda sürürüyor. Örneğin derslikler çoğaltıldı, yatakhaneler daha sıklaştırıldı. Bizim dersliğin de kaldırması söz konusu olunca yüksek sesle “Olmaz!”dediki Bu olmazımızı Namık Ergin, Hamdi Bağ, Fikret Madaralı öğretmenlerimiz aracılığiyle ilgililere duyurduk. Yeni gelen öğretmenler bizim bu tutumumuzu, şımarıklıkla, bencillikle adlandırdılar. Geleli beri ancak bizimle ikinci kez konuşmuş olan Latif Yurtçu adlı öğretmen bize siz daha son sınıf bile değilsiniz, sizin yapmak istediklerinizi başka yatılı okullarda ancak okulun çilesini çekerek,  son sınıfa tırmanmış öğrenciler yapar!”demiş. Ancak Latif Yurtçu Öğretmen hiç beklemediği yanıtlar aldı:, ”Sizin tırmanma dediğiniz, kurulmuş düzenli okulların mermer merdivenleridir. Biz tırmanmadık, Madaralı Hatlarında çamurla boğazlaştık. İçinde bulunuğunuz binanın çatılarından belimizde iplerle dolaşırken herkes bize gayret sizden bekleniyor. Siz bu okulun büyüklerisiniz!”deniyordu. Bizim de kravatlarımız, gömleklerimiz, ütülü giysilerimiz vardı. Onları  hevesimizi alacak  derecede giyemedik. Tam giyecek günlere geldiğimizi sanırken bir takım Kravatlı insanlar şimdi bize siz daha son sınıf olmadınız!”deyip bilmediğimiz görmediğimiz örnekleri öne sürüp  susturmaya kalkışıyorlar!” Esmer yüzlü Latif Yurtçu öğretmen  sağ eliyle kravatını elledikten sonra biraz acımsı gülerek”Yanlış anladınııızzzz, ben onu demek istemedim!. Demek istedim kiiiii…. Beni yanlış anlamayın!…. Zamanla tanışacağız…Ben de kravat  hayranı değilim…. gibi sözleri tekrarladı durdu. Latif Yurtçu Öğretmenin  yüksek sesle konuştuğunu uzaktan izleyen bir başka yeni öğretmen geldi konuşmalara katıldı. Faik Bakır. Onunla da hiç konuşmamıştık. O da kravatlıydı. Latif Yurtçu Öğretmen:”Küçük beyler kravatlarımıza takılıyorlar!”dedi. Bu kez daha büyük bir  tepkiyle karşılaştı. Onun kravatına, giyimine kimse tepki göstermemişti. Bu  kez de”. Üç yıldır boynu  kravatlı Fikret Madaralı, Ahmet Gürsel , Ömer Uzgil öğretmenlerin derslerini severek izledik temiz titiz giyim kuşamlarını kendimize örnek aldık. . Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenimiz  bahçe çalışmalarında bile kravat takıyor, bizim kravatlı  insanlar dediklerimiz, bizim emeklerimize değer vermeyen, alın terimizi görmezden  gelen insanlardır. Kravat sözü burada başka anlamda kullanılmıştır, bu bir halk deyimidir. Halkımız bunu biraz daha  açarak”Salla başı al maaşı!” biçiyle de söyleyip. Osmanlı Dönemi ketebe ninsanını adlandırmaktadı!”!”Latif Yurtçu, Faik Bakır öğretmenler biraz buruk izin isteyip ayrıldılar. Onlar az uzaklaşınca Fettah Biricik arkadaş kendi özel konuşma vurgularıyla biraz da sesini yükselterek “Yaaa, napacağız biz bu sonradan gelmelerle? Derslerimize gelmiyorlar, ne yaptıkları da belli değil, geldikleri günden beri ortalıkta dolaşıyorlar!”Öğretmenler  ya duymadı ya da duymamış gibi  yürüyüp gitti ama arkadaşlar bir süre daha onlar üstüne  karşılıklı konuştuktan sonra dersliğe döndüler. Derslikte bu kez Hilmi Altınsoy bir uyarıda bulundu. ”Arkadaşlar, bu adamlar bizi huzursuz etmek için dersliğimizi elimizden aldırabilirler. Derslikten yoksun kalırsak biz kolay kolay bir araya gelemeyiz. Bu nedenle karar verelim, ne bahasına olursa olsun dersliğimizi boşaltmayalım!” Herkes “Tamam!”dedi. Öğretmenlerin sayısı artıkça kalacakları yerlere gereksinim artıyor. Bekar olanlar okulda kalmak istiyormuş. Latif Yurtçu Öğretmenle Faik Bakır Öğretmen Ömer Uzgil Öğretmenin odasında kalıyorlar. Bu nedenle Latif Yurtçu için Ömer Uzgil Öğretmenin yerine geldi diyenler de oldu. Dersliğe çıkıp sıralara sıkı sıkı sarılarak oturduk. Ben kitabımı açarak okumaya başladım ama  iç rahatlığım yok olmuştu. Arkadaşlar haklı ama karşı- mızdakiler bu okulun öğretmenleriydiler. Öğretmenlerle böylesi zıtlaşma olur mu? Kitaba daldım gittim. Kitap daha  ilginçleşmeye başladı. Jean Valjean  izini kaybettirip  başka yerlere gitti. Gittiği yerde başarılı çalışmalar yaptı. Adını da değiştirdi:Madeleine. Çok çalıştı bir cam fabrikası sahibi oldu. Çevresi onu iyiliksever biri olarak tanıdı. İyilikseverliği yüzünden hiç kimseler geçmişiyle ilgilenmiyordu. Günün birinde bir kazaya tanık oldu. Kazada kötü duruma düşen birini büyük özveri göstererek kurtardı. Aynı zaman çok güçlü biri olduğu için yaptığı iyiliği herkes konuşur oldu. Ancak bu denli güçlü bir adamı vaktiyle görmüş olan kuşkucu eski  polis Javert geçmişi anımsamaya başladı. Bu güçlü adam Jean Valjean olabilir mi? Düşündü taşındı, güvenlik merkezine ihbarda bulundu. Ancak nasılsa işler karıştı. Çünkü ihbarı yabılan Jean Vasljean bir başka yerde yakalanıp  mahkum edilmişti. Polis Javert şaşkınlık içinde çırpınırken Madeleine’nın fabrikasında çalışan bir kadının işten atıldığını öğrendi. Kadın daha önce nikahsız evlilik yapmış bir çocuğu doğmuştu. Kadın bu çocuğu bir bakıcıya vermiş, harcantılarını ödeyeceğini söylemişti. Ne var kı çocuk bakıcılar çocuğa bakmadıkları gibi masrafları kabartarak anneyi bunaltmışlardı. Madeleine kadına yardım etti ama, geç kalınmıştı, kadın sağlığını kaybettiş sayılı günlerini yaşıyordu. Madeleine kendisi yerine bir başkasının  cezalanmasına katlanamayacağanı anladı:Gitti polise teslim oldu. Ancak polis onu hemen hapse attı. Ben burada gene  olaya ters bakmaya başladım. Neden hapsediliyor?  Vaktiyle  cezasını çekti, hapisten çıktı. Yıllardır da dürüst olarak çalışıyor. Şimdi bu hapis olayı neden? Kitabı atasım geldi. Bu kez de beklemediğim  davranışı Jean Valjean kendisi yaptı. İki gece sonra hapisten kaçtı. Yardımına söz verdiği çocuğu da yanına alarak  gene izini kaybettirip bir yerlere gitti. Burada okumayı kestim. Bir süre düşüneceğim. Pazartesi günü yeni öğrenciler gekliyormuş. Aynı zamanda yatakhane  inşaatı da başlıyor. Bence çok önemli değil. Su var, şimdi bizim gibi 30  değil 100 öğrenci çalışıyor. Biz gölgeliksiz göneşte temel atmıştık. Şimdi her şey var. Jean Valjean   ne zor koşullar altında yaşamını sürdürüyoriBizim  yakınmaya hakkımız yok!

 

17  Haziran 1940 Pazartesi…

 

Kadir Pekgöz onların köyden gelecekleri önceden öğrenmiş geleceklerin  adlarını söyleyerek  bana tanıyıp tanımadığımı sordu. İrfan, Mehmet, diye sıralayınca  ikisini de  tanıdığımı, İrfan’ın evi okulun bitişiğindeydi onlara çok gittiğimi, babalarımızın  arkadaş olduğunu söyledim. Mehmet ise bizim okul  günlerimizin 9 Mehmet’i, şimdilerde  Lüleburgaz  da hamam işleten Osman Özalp’ın oğlu olduğunu söyledim. Bir de kız varmış. Kızı da anımsar gibi oldum. Kadir bir kişi de sizin köyden geliyor, deyince buna şaşırdım. Bizim köyden kim olabilir acaba? Bunu düşünerek yataktan kalktım. Kahvaltıda da bunu düşündüm. Bizim köyden birinin olması çok güzel ama bu kim olabilir? Kahvaltıdan sonra Tarım barakasına  gittim. Tüm kazma, kürek ne varsa  hazırladım . Az sonra büyük bir grup geldi, hazırladıklarımı aldı. Temel kazımı süresince bu  araç gereç taşıma  işi böyle   olacak. Araç-gereçler paydoslarda iş yerinde bırakılmıyor. Alan nöbetçiler, aldığı gibi gene geri getirip teslim ediyor. Bugün  pazartesi, Lüleburgaz pazarıdır. Bizim  köyden gelenler çok olur. Sanırım köyden gelecek öğrenci de bugün  gelmiş olur. Taşıma zorluğu  nedeniyle armonikayı Tarım barakasına götür müyorum. Onun yerine bazan mandolini  götürüyorum. Bugün de  biraz mandolin çalıştım. Ancak gelecekler ilgimi çektiği için  sık sık okula gidip geldim. Ben bizim köyden beklerken İsmet’in köyünden gelen oldu. Mehmet Yücel’in köyünden hem kendi kardeşi hem de bir Mehmet daha çıktı geldi. Bir köyden üç tane Mehmet oldu. Mehmetler köyü Ceylan köy!Öğle yemeğine dek pek gelen olmadı. Öğleden sonra  bekleme hevesim geçti, paydosa dek  Tarım deposunda kaldım, mandolin çaldım. Paydosta araç-gereçler geldi. Depoyu kapatıp okula döndüm. Beklediğimin tersi çıktı, bizim köyden kimse gelmedi. Kadir Pekgöz’ün  köylüleri geldi. Gördüm, üçünü de  iyi tanıyorum. İrfan’ın babasına Pehlivan amca derim. Rahatsızlığı nedeniyle gelememiş. 9 Mehmet’in babası getirmiş. Ancak Pehlivan amca bana selam göndermiş, ”Ona arkadaş gönderiyorum!” demiş. Sonra da o benim ne dediğimi anlar!”diye  açıklama yapmış. Anladım!. İrfan benden yaşça çok küçük, ona ağabeylik yapacağım. Zaten İrfan’ı çok iyi tanıdığiıom gibi üstelik severim de. Gelenleri hemen gruplayıp öğretmenlere  teslim etmişler. Bir grup Faik Bakır, bir grup da Latif Yurtçu Öğretmenin yönetimine verilmiş. Mehmet Yücel’in kardeşini gördüm; tıpkı  ağabeyi gibi ince uzun, zayıf. Gülüşü, hareketleri ağabeyinin aynısı. İsmet’in köylüsü gördüm; bizim akrabalardanmış ama ben tam olarak anımsayamadım. Arkadaşların   hemen hemen hepsinin köylerinden gelenler oldu. Yusuf Asıl’ın köyünden galiba 4-5 kişi geldi. Yusuf bize tanıttı, ”Bu Haşim, bu Rafet, bu Ali diye  sıraladı. Hasan Üner’in köyünden de gelenler oldu. Gelenler bizim dersliğe kesinlikle uğruyor bir süre kalıp gidiyorlar. Ahmet Güner’in Poyralı köyünden de bir akrabası geldi, aynı soyadını taşıyor, Güner, Musa Güner. Sürekli gülen biri. Arkadaşlar hemen Musa’ya sordu:”Sen de türkü söyler misin? ” diye. Musa ilginç bir yanıt verdi:Ahmet abi türkü mü söylüyor ki? Ben onun türkü söylediğini bilmiyordum. Ama ben türkü söylerim!”Hepimiz şaşırdık. Ahmet Güner açıkladı. Yeğeni okul şarkılarını da türküleri de  çok güzel söylermiş. Arkadaşlar  hemşerilerine yardım için koşuşturup duruyorlar. 15 Hüseyin Serin arkadaşın köyü İbriktepe’den de  4 öğrenci gelmiş. Mustafa Saatçı Hüseyin Serin’e hemen takıldı, ”Artlik, sen bunlarla bir manga kurarsın!”. Mustafa Saatçı Hüseyin Serin’e Ahretlik sözünü kısaltarak Artlik diye özellikle takılıyor. Mustafa Saatçı’nın bu manga sözü gülüşmelere neden oldu. Bunun arkasından başka bir takım takılmalar geleceğini bilen Hüseyin birden sinirlendi. Yeni gelenlerin durumu yadırgaması üzerine arkadaşlar konuyu değiştirmet için  çocuklara sorular sordular. Konuşmalar uzayınca hava değişti, çocuklar da çok sevindiler. Hasan , Raif, Recep, Süleyman, Mümin, Nuri…Hepsi İbriktepeli değil belki ama, toplanıp gelmişler. Hüseyin Serin’in yakın ilgisi çok hoşuma gitti. Kimi olursa olsun küçük öğrencilere yakınlık gösterilmesi  çok güzel bir duygu. Şimdi bizim köyden de gelecek varmış. Kim olursa olsun gelecek olana  ben, benzer  yakınlığı gösterebilecek miyim? Bu arada İrfan’ı düşündüm:Ben ona nasıl yardımda bulunabilirim? İlk günlerde çok sıkılacak. Onun sıkılmaması için sürekli yanında mı duracağım? Bu bana zor gelecek. Bunları düşünmek canımı sıktı , gene Sefilleri okumaya karar verdim. Bakalım Jean Valjean şimdi neler yapacak? Jean Valjean bir yolunu buldu bakımını üslendiği çocuğu, Cosette alıp önce bir kiliseye sığındı. Daha sonra Paris’in bir kenar semtine yerleşti. Uzunca bir süre Jean Valjean ile Cosette bu sapa köşede yaşadılar Cosette büyüdü. Cosette’e bir süre bakmış olan hileci Thenardier ailesi adını değiştirip bir raslantı onların bulunduğu yere geldiler. Romanda bu raslantılarla çok karşılaşıyorum, sinirlenip, Bu kadar da olmaz!”demeye başlıyorum. Şimdi de öyle oldu. Ayrıca bir başka raslantı da. Jean Valjean vaktiyle birisini bir kazadan kurtarmıştı. Araba altından kurtardığı o kazazedenin çalıştığı bahçeye sığındı. Bahçıvanla dostlukları sürdü. Costte okula bu süreçte gitti. İşte  yukarda değindiğim  Paris’e gidiş de bu sıralarda olmuştu. Ancak  bu sıralarda Cosette’ye bakan aile gene karşılarına çıktı. Bu aile eski Thenardier, şimdi  ise Jondrette adını almıştır. Aileden biri, Ünlü Vaterloo savaşında yaralı bir subaya yardım etmiş, yaralı subay bu iyilik için oğluna bir vasiyet bırakıp ölmüş. Vasiyette, ”Bu aileye yardım et!”Ölen subayın oğlu bu vasiyet gereği Thenadier ailesine yardım etmişti. Yeni adıyla Jondrette’ler  geçmişte kendilerine yardım eden subayla konşu oldular. Yardım eden subay oğlu onları tanımadı. Ancak  Jondrette ailesi gene bir borç nedeniyle pansiyondan atılma tehlikesiyle karşılaşınca  eski  yardım edici subay oğlu Marius bu kez Jondrette’lere para yardımı etti, pansiyondan atılmalarını önledi. Marius bu arada Jean Valjean ile Cosette’i gezerken görüp  güzel Cosette aşık oldu. Gençlerin durumu anlayan Jean Valjean  durumu tehlikeli görüp evi değiştirdi. Yani izini bir daha kaybetti. Bu durum karşısında sarsılan Marius,  daha önse pansiyon paralarını ödediği Jondrette’lerden bir mektup alır. Jondrette’ler gene yardım istemektedirler. Marius bunlardan kuşkulanır. Bunların dürüst olmadıkları kanısına varır. Bir gün bir delikten onların kendi aralarında  konuşmalarını dinler. Konuşanlar, Jean Valjean’a şantaş yaparak  yüklü bir para  almak üzeredirler. Marius bunu duyunca polis Juvert’e haber verir. Marius bu arada Jondrette’lerden Cosette’in adresini de almıştır. Gerçekten Jean Valjean beklenen saatte Jondrette’lere gelir. O sırada aynı odaya bir sürü silahlı adam daha girer. Bunların hepsi silahlı, haydut kişilerdir. Jondrette’ler asıl adlarını, Thenardier oluklarını açıklarlar. Marius şaşırır kalır. Çünkü babasına yardım eden onlardır. Oysa şimdi onlar sevgilisinin babasına  kötülük yapmaktadırlar. Marius Jean Valjean’ı Cosette’in de gerçek babası sanmaktaydı, şimdi gerçeği öğrendi. . Marius polise haber verdiği için önlem alınmıştır. Jean Valjean  da para  verilecek yer için yanlış adres vermiştir. Thernardier’lerin planı tutmaz hırsızla, tuzak çeteleri hepsi yakalanır. Jean Valjean kargaşadan  kolay sıyrılmış, saklanmıştır. Olayların açıklık kazanması üzerine Marius Cosette ile evlenmek ister. Büyük kez de  büyük baba buna izin vermez. Paris’in  büyük bir  politik bunalıma girdiği günler yaşanmaktadır. Tam  o günler başarısız bir ayaklanma olur. Taraflar karşılıklı olarak tutuklamalar yapmıştır. Polis emeklisi Javert de tutuklanmıştir. Marius için daha dolaylı olarak Cosette için ortalıkta dolaşırken Jean Valjean tutuklu Javert’le karşılaşır;

onu hemen kurtarır. Javert eski düşmanının kendini kurtarmasına şaşar. İkircil bir duruma düşmüştür. Mahkumu yakalayıp adalete teslim mi etmeli? Yoksa yaptığı iyilik için görmezden mi? gelmeli? Javert bir an içinde bulunduğu açmazdan kurtulamaz. Hemen yakınında akan Seine nehrine bakar, kararını vermiştir, kendini  sulara bırakır. Geçekte çok varlıklı olan Marius ise bu sıralarda tüm sevetini kaybetmiştir. Buna karşın Cosette’e olan sevgisi güngünden daha da artar. Cosette  ile evlenmekte  diretir. Jean Valjean  sonunda Marius’la Cosette’in evlenmelerine yardımcı olur. . Onlara para yardımı yaptığından başka, papazdan önce çaldığı sonradan da gönülle bağışlanmış olan şamdanları  onlara emanet eder. Yaşamında dürüstlükten ayrılmadığını söylemesi, mezar taşına  hiçbir ad yazılmamasını istemesi, Jean Valjean’ın son sözleri olmuştur. Sefilleri okudum, bitirdim. Ancak Sefiller bir kitap değil, sanırım birkaç kitap bir arada. Bu kitabı nasıl özetleyeceğimi  düşünürken sanırım okuduğumdan daha  uzun zaman bu kitabı düşüneceğim, sayısız olaylar arasındaki bağları kurmaya çalışırken zaman tüketeceğim. Ne adammış bu Jean Valjean! Ya bunu yazan Viktor Hugo ne büyük bir yazarmış. Bu kitabı  köye giderken götürüp bir daha okuyacağım Yazarın başka kitapları varsa onları da hemen bulup kuyacağım. Viktor Hugo!İlginç bir ad!. . . . . . . . . . . Ziller çalıyor ama zillere pek uyan yok. Yat zili çaldığının çalıp çalmadığını bile arkadaşlardan sordum. Sağ olsun Halil “Çaldı, ne duruyorsun? deyince  soluğu yatakta aldım. Önce köyden kim gelebilir? Bizim köyde 5. sınıf okuyanlar sayılı çocuklar. 4. ya da 5 sınıfa deseler anlarım da 6. sınıfa gelecekler kesinlikle 5. sınıfı bitirmiş olacaklar. Ahmet, Arif, Emin, Veli gibi birkaç adı anımsadım. Emin olmaz çünkü o Lüleburgaz ortaokulunda okuyor. Sınıfını da geçtiğine göre, o neden çıkıp gelsin? Çocuk adları ile uğraşırken uyudum…….

 

18 Haziran 1940  Salı….

 

Konuşanların seslerine uyandım. Arkadaşım Halil daha önce uyanmış, “Olur mu böyle, bu gelenleri neden uyarmıyorlar? ” diye arkadaşlara sitem etti. Kimisinin kardeşi, kimisinin köylüsü, erken kalkmak bir marifetmiş gibi, ”Daha yatıyor musun? diyerek bizim yatakhaneye doluşmuşlar. Ayrıca yer darlığı nedeniyle bizim ranzalar da sıkıştırılmış; daha on somya konmuş. Yataklarımız iyice bitişik duruma girmiş. Bizim yatakhaneye önce  15 ranza kondu. Daha sonra bu sayı 20 oldu, 25’e çıktı şimdi ise 30’a tamamlanmış. Söylenerek kahvaltıya gittik. Neyse ki, yemekhanede yerlerimize kimse oturmuyor. Ancak orada da  inanılmayacak bir sıkışıklık olmuş. Birleşmesi gereken masalar tam tersine ayrılmış. Ara boşluklar daha  zararlı durum doğurmuş. Neyse ki Hidayet Öğretmen hemen uyardı, nöbetçiler kahvaltıdan sonra yeni bir düzen deneyecekler. Masalar  dikine birleştirilirse 100 değil daha 150 insan oturabilecek. Bunu söyleyince Hidayet Öğretmen gülerek bana, ”Bu işi 150 ile sınırlandırıyorsan, ustacığım sen hemen yeni bir yemekhane inşaatına  başla!çünkü bunun arkası gelecek!Bugün yüz kişi, belli olmaz iki ay sonra gerçekten 200 kişi çıkıp gelebilir. Arkadaşlar, Hidayet Öğretmenin bana “Ustacığım!” demesine güldüler. Hidayet Öğretmen gülmeleri, gelecek öğrencilerin sayısına yordu. ”Belki de 300-500 olur. Maşallah sizler Kepirde binaları mantar gibi dikiyorsunuz ya tüm Trakya çocuklasrını da buraya toplayabilirler!”dedi. Kahvaltıdan sonra ben görevime döndüm. Naci Birkök Öğretmen geldi, beni öven sözler söyledi. Yanıma  iki arkadaş vereceğini, onların da benim gibi titiz iş yapmalarını istediğini belirtti. Salih Öğretmen bugün gelmeyecekmiş. Biz Naci Öğretmenle  bağ yaprakları için ilaç hazırladık. Ben azıcık biliyordum ama bildiğim kulaktan dolma şeylerdi. Naci Öğretmen ölçeklerine göre yaptı. Kükürt, göz taşı ya da gök taş deniler mavi sert bir nesne suda eritildi. Biraz güneşe koyduk. Sonra kendi tulumbalarına koyup bir süre  salladık. Ayran yayığı gibi  çalkalamalardan sonra bıraktık. Akşam güneş batarken yapraklara püskürtülmek üzere beklemeye bıraktık. Öğle yemeğine gidince beklediğimi gördüm:Hiç aklıma gelmemişti. Bizim köyden Ramazan gelmiş. Ramazan, 5. sınıftayken  Hamitabat okuluna yazılmıştı. Bir yıl birlikte gelip gitmiştik. Evleri yolumuzun üstündeydi. Sabah onu alıp yola çıkıyorduk, akşam da yolumuzun üstünde olan evlerine bırakıyorduk. Baba annesi Ramazan’ı çok severdi. Bu nedenle onu buraya göndereceğini hiç düşünmemiştim. Ramazan, kendi evinde  bile bir iş tutmayan türünden yetiştiriliyordu. Buradaki ağır işlere nasıl katlanacaktı? Geldiğine göre, görüşlerini değiştirmiş olacaklar, diye düşündüm. Elimden geldiğince yardımcı olmaya  hazırlandım. Kadir Pekgöz arkadaşım da kendi köylülerinden sayıp Ramazan’a  ağabeylik yapacağını söyledi. Ramazan Hamitabatlılarla  uyum içinde okula yerleşti. Ben Tarım görevlisi olduğumu, özel çalışmalar yaptığımı anlattım. Akşam üstü Naci Öğretmenle asma kütüklerini kükürtledik. Geç vakit, ellerim kireçli kükürtlü  okula dönünce Ramazan biraz irkildi. Onların da   hemen yapacağını sandı. Anlattım:”Burada tüm işlerin bir sırası vardır. Üstelik yapanlara, yapabilenlere yaptırırlar, yeteneksiz takımı vardır, onlar bu işlerden kaytardıklarını sanırlar. Oysa  onların kaytarmasından değil beceremeyeceklerini bildiklerinden ilgililer bir kenara iterler. Burada öğrenmek isteyenler her şeyi öğrenir, öğrenme isteği olmayanlar buradan geldikleri gibi çıkarlar!”Kadir Arkadaşım da beni iyi bir ağabey olarak tanıttı. Zaten Ramazan da beni  sanırım öyle tanıyordu. Ben 5. sınıfa giderken  onun, yanındaki öteki arkadaşlarının  gerçekten koruyucusu gibiydim. Sanırım o günleri anımsayınca beni haklı bulacaktır. Kadir Pekgöz arkadaşın önerisiyle  yarın bir araya gelip, onların uyması gereken  kuralları ayrıntılı olarak anlatacağız. Ramazan ilk günden, ilgilenmemizden  mutlu olduğunu söyledi. Ancak ben mutlu olmadım. Ramazan bizim okula kolay kolay ayak uyduramayacaktır. Önce yemeklere tepki gösterecektir. Daha sonra da işlere. Öncelikle  tarım işleri burada, öteki sanat etkinliklerinden daha zor bir  yöne  kaydırıldı.

Bizim sınıf, özellikle Alpullu’da tarım olayını kolay geçiştirdi. Burada öyle değil, ağır kepir toprakları, öğrenciler tarafından kazılıp eleniyor. Koca koca kürekler, kazmalar toprağa inip kalkıyor. Oysa bizim sınıf Alpullu’da bunların hiç biri kullanmamıştı. Şimdi de tarım çalışmalarımız var ama biz biraz hazıra konuyoruz gibi. . Geçen yıl biraz fidanlıkta çalıştık. Sayı olarak diktiğimiz fidanlar belli. Oysa bu günkü fidanlık onun  beş katı arttı. Bunları düşünerek söylüyorum:Ramazan, evdeki nazını burada da  sürdürmek isteyecekse bunu kesinlikle yapamayacaktır. Böyle düşünüyorum ama bunu kesinlikle ne ona ne de bir yakınına  söylerim. Bu benim içinde  kapalı tutulacak bir düşünce ….

Yeni gelenler böyle alışırlarsa onları derslikten atmak da zor olacak. Biri gelip biri gidiyor. Biz bu duruma hiç alışmamıştık. Nasıl  önlemişsek, eski öğrenciler bizim dersliğe  hiç gelmiyordu. Onlara bakarak geçen sene gelenler de gelmedi. Çok ender gelenler o

bulunuyordu. Çağırdığım halde Cavit Kafkas bir ya da iki kez gelmişti. Oysa iki gündür bizim derslik, Pazar meydanı gibi neredeyse  bizim olmaktan çıktı. Ramazan, köyün en alt ucundaki evin çocuğu. Evlerinin önünden hemen dereye çıkılır. Büyük bir bahçeleri vardır. Bahçelerinde  büyük büyük karaağaçlar vardır. Büyük tyaşkınlardfa bahçelerini su basar. Ailesinin en büyük özelliği çok sayıda koyunlarının olmasıdır. Köyün en kalabalık sürüsü onlarındır. Koyunları kırda kalır. Köyün  kuzeyindeki tepe arkasında Koyun ağılları vardır. Ramazan’ın baba annesi de  köyde  tanınmış biridir. Aileyi onun yönettiği söylenir. Ramazan’ın babası çok sessiz bir insandır. Kahveye bile çıkmaz, bayramdan bayrama birkaç komşu ile görüşür, sürekli işlerini sürdürür. Köyde  benim hiç girmediğim  evlerden biri de  onların evidir. Okula gidip dönerken Ramazan’ın baba annesi kaç kez önüme çıkıp çağırdı ama nedense  ben girmedim. O zaman Ramazan küçüktü, ben de jkendimi büyük sayıyordum;sanırım bu düşünceyle hep yan çizmiştim. Oysa Ramazan’ın baba annesi her defasında bana “Senin annen benim arkadaşımdı, sağ olsaydı  senin kolundan tutup  çoktan getirirdi!”gibi takılmaları da  benim inadımı  kırmaya yetmemşti. Bundan sonra ne değişecek? Ben değişecek miyim? Yanıt ararken uyudum.

 

21  Haziran 1940   Cuma….

 

Okulun bozulan düzeni düzelmeye başladı. Yeni gelenler  çalan zillere çabuk uydular. . Sabahları, ilk günler gibi dersliğe gelen olmuyor. Bizim yatakhaneye   eski öğrenciler yerleştirildi. Yatakhaneye de  8. Sınıf yatakhanesi deniyor. 7. Sınıfların sayısı da bizim kadar ama onlar bize alıştığı için, iyi uyum sağlıyorlar. Arkadaşlar çoğuyla  iyi konuşuyorlar. Özellikle İsmet, Yusuf, Hasan Üner, Harun Özçelik, bir çoğuyla arkadaşça ili, şki kurdular. . Aralarında  iyi top oynayanlar var. O nedenle  oyunlarda sürekli  bir arada oluyorlar. Ben, henüz hiç  kimseyle  bir yakınlık kurmadım. Bana göre yaşları küçük olduklarından    yaklaşmalarını istemiyorum. Mandolin çalarken gelip yanımda oturanlar oluyorsa da pek  yüz vermiyorum. Ancak soru soran olursa ağabey olarak  yanıtları karşılıyorum. . Yeni gelenlerin arasında  oldukça iri bedenli, belki de yaşlı öğrenciler var. Onlarla, nöbetlerimde tanıdıkça ilişki kuracağımı sanıyorum. Kadir Pekgöz kendi köylüleriyle bizim Ramazan’ı çağırmış. ”Bizden  beklentilerini öğrenelim!”diyerek katılmamı istedi. Kadir’in davranışı çok hoşuma gitti. Ben de Kadir’e, Tarım barakasına gelmelerini söyledim. Beklediğim saatte geldiler. Tam onlar gelince Naci Öğretmen de çıkıp geldi. Durumu açıkladık. Naci Öğretmen  bu tavrımızdan çok memnun kaldığını söyledi. ”Yatılı okul yaşamında bu tür ilişkiler çok önemlidir!”diyerek benim önayak olduğumu sandığından  daha çok beni o nurlandıran birkaç güzel söz söyledi. Hemen ayrıldı. Biz bir süre oturduk. Daha çok 9 Mehmet konuştu. Mehmet okul üstüne daha önce bilgi toplamış;o yüzden durumdan hoşnut. İrfan’la Ramazan, biraz  düş kırıklığına uğramış durumda…Kız olartak katılmasına karşın Feriha çok mutlu, kız arkadaşlarıyla hemen kaynaşmış. Oldukça konuşkan:Beni okuldan anımsadığını, Mestan’ın annesi Nazike teyzelere sık sık gittiğimi, A ile arkadaş olduğumu saydı döktü. . Sesini biraz değiştirerek A’nın O ile  yakında evlendiğini, benim O’yu da tanıdığımı, bizim yolun üstünde oturduklarını açıkladı. Ben de laf olsun  şeklinde Feriha’ya  kardeşini, babasını sordum. Babası kardeşini yanında çok gezdiriyordu, onu anımsadım. Bu. konuşmamız iyi oldu. Kadir Pekgöz arkadaşım benim işimi kolaylaştırdı. Ben, Ramazan’ı karşıma alıp böylesi bir ilişki hiç düşünmemiştim. . Biz konuşurken radyo gene savaş haberleri verdi. Fransa Almanya’ya teslim olmuş. Deniz kuvvetlerini  Almanya’ya teslim etmek istemeyen  sorumlu  Fransız komutan gemilerin batırılması emrini vermiş, tüm gemiler askerlerle birlikte batmış. Böylece  Fransız Deniz Kuvvetleri savaşta intihar etmiş olarak tarihe geçecekmiş. Yüzlerce gemi ile, binlerce insan düşmana esir düşmemek için bir emirle ölüme gidiyor Bu olayı duyunca hepimiz ağlamaklı olduk. Savaşın korkunçluğunu  giderek daha  iyi anlamaya başladık. Gene de ben, yanımıdakilerle bu konuda bir şey konuşmadım. Kadir de benim gibi sustu. Sözde radyo dinler gibi yürüdük. Duydukları karşısında onlar  ne düşündü bilmiyorum ama herhalde onlar da kendilerince içlerinden tedirgindiler. Gene de umutlarımızın yeşerip serpileceğini, birlikte güzel günler geçireceğimizi söyleyerek ayrıldık. Evi düşündüm: Eniştemin, ağabeylerimin evlerine dönüşleri sanırım yıllarca gecikecek. Radyo haberlerinde Alman  uçaklarının İngiltere’yi yine bombaladığını bildirildi. Hitler’in dediği gibi Paris’ten sonra Londra da Almanların eline mi geçecek? Öte yandan Rusya üç Baltık devletini işgal etmiş. Bizim oynayarak adlandırdığımız iki  dikenli ot, Eşek dikeni ile Deve dikeni tüm  ulusları ortadan kaldırıyor. Derslikte, güçsüz halimiz, bilgisiz kafalarımız, sıkışan yüreklerimizle bir birimizi teselli edememenin acısını duyarak bakışıyoruz. Kimi arkadaşların o bizi yerlere yatıran şakaları bile etki etmemeye başladı. Akşam yemeğimiz oldukça neşesiz geçti. Durumu  sezinleyen Hidayet Gülen Öğretmen yerinden kalkıp ellerini bir birine vurarak hepimizi susturdu. ”Gelen arkadaşlara, güler yüzle hoşgeldiniz!dedik. İş bununla bitmedi. Yarın akşam onlara şarkılarla, türkülerle, şiirlerle gerçektentopluca  bir      “Hoş geldin!”daha diyeceğiz. Onlar da bize aynı şekilde “Hoşbulduk!” demeleri gerekecek. Yatılı okulların gelenekleri böyledir. Yarın akşam yemekten  yarım saat sonra gene burada  buluşalım!” dedi, yerine oturdu. Sanki daha önce hazırlanıp kotarılmış  gibi tüm öğrenciler coşkuyla  “Sağol!” diye bağırıp alkışladılar. Yemek salonu birden neşeyle doldu. Nerdeyse herkes ne yapacağını  ortaya dökmeye başlamışçacına gelmeler gitmeler, yer yer öneriler başladı. Yeni gelenlerin tanış olmayanları bile karşılıklı  konuşmalara başladılar. Bizim eski küçükler dünden  razıymış, ellerinden kaşıkları bırakıp tasarılar üretmeye kalkıştılar. En ağır davranan bizim arkadaşlar oldu. Hemen hemen  hiç kimse”Biz de şunu yaparız!”gibilerde bir söz söylemedi. Mustafa Saatçı 79 Ahmet Güner arkadaşa “Haydi Aşık, yarın gece döktüreceksin!”diye takıldı. Ahmet arkadaş Edirne-Karaağaç’da yapılan bir eğlencede “Edirne Köprüsü Taştan türküsünü söylemiş, çok beğenilmişti. Ancak o geceden sonra da adı Aşık olarak kalmıştı. Mustafa  Saatçı  bu kez bunu söyleyince, Ahmet Güner, ”Orası Edirne idi, kendi. Edirne’nin kendi türküsünü söylemiştim. Burası Kepirtepe. Bu garip tepeciğin bir türküsü yok ki söyleyeyim!”deyince herkes  79 Ahmet Güner’e”Merak etme biz bir türkü yakıştırırız!”diye bağırıştılar. Arkasından da  Kepirtepe’ye türkü yakmaya kalkıştılar. İsmet öncülük etti. Daha önce ara ara   kurguladığı sözleri sıraladı. Kepirtepe bir yamaçtır-Toprağı susuz kıraçtır. Bitki mitki yetişmezYaşayan böcekler hep açtır!””Yaşa İsmet Yanar, büyük şair!”diyenler olduğu gibi, ”Yağmur yağdı, çaktı şimşek, şimdi de şair mi oldun. şek!”diyenler de çıktı. İsmet önerisini geri aldı. Bu kez ortak  sözler  önerildi. Kepirtepe kurak bir yer_Burda uzundur geceler. Bu böyle bir okuldur-Toplanmış hep cüceler!”Birdebn ortalık karıştı. Bekir Temiçin İsmet Yanar’a kitap attı. Ahmet Güner:”Türkü mürkü söylemiorum!”deyip kapıya yöneldi. Mustafa Saatç koştu, ”Benim için, yalnız benim için bir mürkü söyle!”deyince Herkes güldü, Ahmet Güner yerine döndü, oturdu. Sami Akıncı Müdür Beyin sözlerini anımsattı:Kepirtepe, Yeşiltepe olacak, Kim koydu bu adı? Buranın adı Yeşiltepe olmalı, diyecekler!”sözlerini tekrarladı. Arkadaşlar bu kez değişik sözler dizmeye kalkıştı. ”Kışın karla örtünür, yazın yemyeşil olur. Asfalttan bakanların gözü burada kalır. Bir kez gelmiş olanlar, güzelliği  gürünce –Özlemine kapılıp koşarak gene gelir!” Mehmet Yücel dayanamadı:”Arkadaşlar, bir iş yapmak istiyorsak, yapacağımızı ele alalım. Öyle türkü mürkü yakmakla bir yere varamayız. Türküler yapılmış mı yoksa yakılmöış mı her neyse onlardan bildiklerimiz varsa onları ele alalım. Kendimiz yapıp elalem içine çikamayız. Ortaya getirdiklerimizin hiçbir anlamı olmaz. Öğretmenlerimniz bir yana bize köyden  yeni gelmiş çocuklar bile güler. Ahmet arkadaşımıoz gene Edirne Köprüsünü söylesin, başka yapacağımız bir şey varsa onun üstünde duralım!”Bu arada beni merak edenler oldu, ”Sen de birşeyler çalarsın!”gibiler de yoklama yapıldı. ”İstenirse 20 tane parça çalacağımı, gene istenirse hem mandolin hem de armonika çalacağımı söyledim. ”Yaşa, bizim sınıf kendini göstermeli!”, diyenlerin yanında beklediğim gibi, ”İkisi de olur mu, ya onu, ya bunu? ” diye sınırlama getirmeye kalkanlar da çıktı. Ancak bunları benden önce  birkaç arkadaş o anda daha susturdular. ”Eğlence yapılıyor, herkes elinden geleni  yapmalıdır!””. Hem susup oturacaksın, hem de  bir kişi iki  iş yapamaz!” diyeceksin. ”Onun yerine  sınıfta herkes bir görev üslenmeli!” demek daha yerinde olur. ”İşte o zaman, bir kişiye iki iş düşmez!” türünden çıkışlar yapıldı. Arkadaşlar  kendi aralarında konuşurken  ben içimden çalacağım parçaları seçtim, bile. ”Hidayet Öğretmenin  Kafkas dansını  mandolinle çalacağım. Armonika ile Rıza Tevfik Zeybeğini, Manastır türküsünü, Yakup Tanrıkulu’nun oynadığı Trakya Hora’sını çalacağım. Yarım olarak da olsa sonunda , Marş Allaturka’nın nakaratını çalıp bırakacağım. Mandolinle ayrıca, Biz kimleriz’i çalacağım. Bunu küçük sınıflar hep biliyorlar. Bilenlerin dinlemesi, bence  parçanın doğru çalındığını kanıtlama bakımından yerinde olur. Zaten bir parçanın doğru çalındığını da  ancak onu bilenler   ölçebilirler.  Bu nedenle eski 4. , 5. sınıflara Biz Kimleriz’i  dinleteceğim. Bir de bizim arkadaşların hoşuna gideceğini bildiğim Dürriyemin Güğümleri’ni çalacağım. Ayrı iki zamanda   üçerden altı  parça. Kararım kesin. Yarın bunları bir iki tekrar edip sıramı bekleyeceğim . Bu konuda kimse ile de konuşmayacağım!”Arkadaşlar bir süre kararlı kararlı konuşrtular. Ancak arada gene ayrı görüşler ortaya atıldı. Verilmiş kararlar kısa sürdü. Neyse ki yat zili  tartışmaları önledi.

Ben, verdiğim kararın  kararlılığı içinde yattım…. Yatınca, çalacaklarımı bir daha gözden geçirdim. Armonika ile parça çalmaktan çok uzun sesler çıkararak parçlarıı süslemeyi düşünüyorum. Rıza Tevfik Zeybeği uzun seslerle oluşan bir parça. Manastır Türküsü de öyle. Üstelik bu türküyü 5. sınıflar ayrıca söylüyor. Belki de bu akşam gene söyleyecekler.  Trakya Hora’sını da bir çokları biliyorlar. Armonika ile güzel seslendiriliyor. Biz Kimleriz’i çok çaldım, notalarını bile ezber biliyorum. Edirne-Karaağaç’tan bu yana tekrarladığımız bir marş. Dürriyemin Güğümlerini arkadaşları güldürmek için çalacağım. . Sanki çalmışım, çaldıklarım beğenilmiş gibi kıvanç duyarak uyudum….

 

22  Haziran 1940  Cumartesi…

 

Üst komşum Halil eskiden olduğu gibi rahat inemiyor. Aralar o denli dar ki çarpmamak, ranzayı sallamamak olanaksız. Arkadaş da bu konuda çok duyarlı. Ranza oynadı, ben uyandım. O özür dilerken ben, “Zararı yok, zaten uyanmışım!”derken kalk zili çaldı. Gülüşüp, konuştuk. Arkadaş ilgiyle, ”Akşama mandolin çalacaksın değil mi? ”diye sorarken ben de ona”Sen de şarkını söyleyecek misin? ”diye sordum. Hangi şarkıyı? diye  hayretle sormasına şaştım. Halil Edirne-Karaağaç okulunda yapığımız ilk eğlencede  şarkı söylediğini de, söylediği şarkıyı da unutmuş. ”Akasyalar Açarken!” adlı şarkıyı söylediğini anımsatıncaya dek bir hayli çaba harcadım. Ahmet Güner, İsmet Yanar, Yusuf Asıl tanıklık ettiler de iftira etmiş olma durumundan kurtuldum. Bu kez de ben, “Akşama o şarkıyı arkadaştan gene isteyelim!” diye taraftar toplamaya başladım. Kimi  arkadaşlar da şaka olsun diyerek, bana destek verdiler. Gülüşerek kahvaltıya gittik. Kahvaltıda  Fikret Madaralı Öğretmen de vardı. Beni çağırdı, ”Kahvaltıdan sonra öğretmen odasına gel sana dergiler, gazeteler getirdim!” dedi.

Sevindim. Yalap şap atıştırıp derslikte  öğretmenin yolunu gözlemeye başladım. Öğretmen yanında bir yabancıyla geldi. Beni görünce “Gel önce sana yeni tarih öğretmenini tanıtayım, dedikten sonra Selçuk Korol Öğretmeni gösterdi. Benim için de “Tam seveceğin bir tarih  meraklısı, aynı zamanda çok da çalışkan bir öğrencimdir!”dedi. Yeni Öğretmen de gülerek, ”O sarışın ben esmer çok zıt olmamıza karşın tarih bizi umarım yaklaştıracak. !”Fikret Öğretmene, ”Sizin takdir ettikleriniz bizim için muteberdir, gönlümüzde müstesna yerini hep koruyacaktır!”dedi. Ben konuşulanları  pek anlayamadım. Onlar Oğretmen Odasına yürüdüler, ben arkalarından   onları izledim. Fikret Öğretmen bir tomar Yeşil Yurt gazetesi ile  iki Yeni Adam dergisi verdi. Yeşil Yurt gazetesinde Vahit Dede’nin yazıları, bir şiiri var. onlara baka baka dersliğe gittim. Ben dalgınlık etmişim. Herkes işbaşı yapmış. Tarım binasına bir koşuda gittim. Ortalıkta kimseler yok. Araç-gereç için gelenler beni  bulamayınca boş mu gittiler) telaşı içinde bakınırken gelenler oldu. Bugün inşaatte kazma işi yokmuş. Yarın dökülecek  beton için, öğleden sonra hazırlık yapılacakmış. Yapıcı arkadaşlar  birinci dereye artezyen kuyusu yeri seçip saptamaya gitmişler. Okul Müdürümüz dahil herkes oradaymış. Olağanüstü bir sevinç duydum. Oturdum, gazeteleri okudumYeni Adam dergisinde. Fikret Öğretmenin Ertuğrul Muhsin’e açık mektubu var. Ertuğrul Muhsin daha önce İsmayıl(Kendisi adını böyle yazıyor) Hakkı Baltacıoğlu’na sataşmış. Bu sataşmayı doğru bulmayan Fikret Madaralı Öğretmen de Ertuğrul Muhsin’e çıkışıyor. Anlattıklarını pek  toparlayamıyorum ama öğretmenimizin adını dersgide görmek beni sevindirdi. Üstelik İsmayhıl Hakkı Baltacıoğlu bizim okulumuza gelmiş, bizim çalışmalarımızdan umutlu olduğunu söylemiş bir büyüğümüz. Ayrıca benim 4. , 5. sınıf öğretmenim Ahmet Korkut öğretmenin de öğretmeni, onun da çok  saydığı bir büyük öğretmen olan İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu’nun iki yıldır dergisi Yeni Adam’ı okuyorum. . Aynı dergide yazan Hüsamettin Bozok’u da okumaya başladım. O da çok sert yazılar yazıyor. Arkadaşlar dereden dönünce ben de gene okula gittim. Arkadaşları dinledim. Herkes arteziyenden, sudan delmekten söz ediyor. Ben yeni gelen tarih öğretmeninden söz edince bütün ilgi bana döndü. Öğle yemeğinde göreceğimizi söyledim. Bayrak töreninde de olabilir diye düşündüm ama  Fikret Öğretmen de yeni öğretmen de gitmişler. Haberim benim içimde kaldı. Öğleden sonra Bizim sınıf serbest kaldı. Buna karşın yarın tüm gün çalşma yapılacak. Öğleden sonra bir süre mandolin bir süre de armonika çalıştım. Seçtiğim altı parçayı su gibi yaptım. Öyle ki, bir ara parçaları tekrarlamaktan usandım, çıkardığım sesler bilinçsiz zırıltılar gibi gelmeye başladı. Hemen bıraktım. Futbol oynayanların  yanına indim. Top arkasında koşmanın da gerekli olduğunu düşünmeye başladım. Oradan fidanlı arasına indim, artezyen  açılmak üzere saptanan yere dek yürüdüm. Geri dönünce daha iyi olduğumu anlamaya başladım. Derslikte oturdum. Kadir’le konuştum, Yusuf’un köylüleri geldi, Haşim, Rafet, Ali…İsmet’in köylüsü geldi, Haydar. Yanında yakın köylüsü, Gündalan’lı biri vardı, onu tanıdım. 4 Mehmet’in köylüsü geldi Numan Bayazıt. Hiç durmadan konuşan bir çocuk. Mehmet Aygün’ün tam zıddı. Benim gibi herkes akşam yemeğini beklemeye başladı. Kimse adın anmıyor ama galiba herkes akşamki eğlenceyi düşünüyor. Yemek zili çalınca ortalık iyice canlandı. Yemekte gözler öğretmen masasına  döndü. Bir süre masada yalnız Nahide öğretmen oturdu. Sonra Faik Bakır’la Latif Yurtçu öğretmen geldiler. Herkesin “Artık gelmez, herhalde sözünü unuttu!”diye düşündü

Hidayet Gülen  Öğretmen gülerek geldi. Masada oturanlara güldürücü sözler söylemiş olacak hepsi güldüler. Yemeğini yemeye başladıktan az sonra gene kalktı, ”Sözümüzde duruyoruz değil mi? ”diye sordu. ”Öyleyse kendimizi naza çekmeden, yarım saat sonra burada toplanalım!”dedi. Bir alkış koptu. Bu da benim düşündüğümü doğruladı. Böyle bir toplantıyı herkes istiyor ama nasıl bir katkıda bulunacağı üstüne bilgisi olmadığından, çekimser kalınılıyor. Ben sevindim. Yemeğimizi bitirince mandolini İsmet, armonikayı da  kendim alarak getirip mutfağa bıraktık. Armonikanın  Ahmet Gökay’ın olduğunu mutfaktakiler bildiği için kimse karıştıramazdı. Çocuklar gelmeye başlayınca  kolay bir yere oturduk. 5. Sınıfların toplu hazırlıkları olduğu belliydi. İtiş kakış da olsa toplu oturdular, bir birlerini sarıldılar. 6. Sınıflarrın da hazırlıkları olduğu biliniyordu;onlarda oldukça bir arada oturdular. Yeni gelenlerle bizim sınıf galiba en  hazırlıksız durumdaydık. Bizim sınıfın topluca yapacağı hemen hemen hiçbir etkinlik yoktu. Aşık Ahmet  Edirne Köprüsünü, , Halil (söylerse) Akasyaları  bir daha açtırır. Apdullah Erçetin belki bir okul şarkısı söyler. İsmet Yanar bir  fıkra anlatır ya da şiir okur. Yakup Tanrıkulu oyun oynar. (Yemekhanede oyun değil yürüyecek yer kalmamış durumda. ) Nahide Öğretmen kızlarla gelince kızlara oturacak yeri zor açıldı. Hidayet Öğretmen önce geldi, gitti. Daha sonra  öteki öğretmenlerle geldi. Arkasından iki öğrenci bir mandolinle bir keman getirdi. Mandolini Hidayet Öğretmen çalacak biliyoruz ama kemanı kim çalacak? Fısıltı yayıldı:5. sınıflardan bir çocuk güzel keman çalıyormuş. Merak ettim, o çocuğu ben daha önce tanımıştım. ”Eniştem şair, besteci diyordu. Galiba bir ara mandolin de çalıştı. Hidayet Öğretmen konuştu. Bu ilk eğlence programsız olacak. Bu gece birşeylerle vakit geçireceğiz ama bu, aynı zamanda gelecekte neleri yapabileceğimizin de belirteci olacaktır. Şimdi ben size örnek olmak üzere birşeyler çalıp söyleyeceğim, arkasından umarım birçok arkadaşımız bizim bu gecemize  neşe katacaklardır. Bir ricam olacak, hiç kimse kendisi katılmıyorsa arkadaşı için aracı olmasın, hele hele kalkması için diretmesin. Bizim eğlencemiz gönüller eğlencesi olmalı, zorlamayla değil. Lütfen buna önem verin!”dedi. Mandolini alıp bir iki akort  tımbırtısından sonra hiç duymadığımız bir marş çaldı, arkasından bunun Öğretmen Okulları marşı olduğunu söyledi. Arkasından daha önce dinlediğimiz Bülbül Olsam’ı hem çalıp hen söyledi. Yine Yalova’nın Şen Kızı diye bir başka şarkı söyledi. Alkışlandı. Hidayet Öğretmen çevresiyle hiç ilgilmeden kemanı alıp hazırladı, biz öğrenciyi çağıracak diye etrafa bakınırken o kemanı Latif Yurtçu Öğretmene verdi. Latif Öğretmen, hiç  bir tepki göstermeden kemanı aldı, uzun uzun sesler çıkardı. Parmaklarıyla telleri yokladı. Tın, tın, tın, tınnnn, tın tın tın tınnnnn. Arkasından bir uzun parça çaldı. Parça bitince  birşeyler söyledi ama ben ancak Hamza, mevlevi bir de peşrev sözlerini duyabildim. Az durduktan sonra bizim plaklardan çok duyduğum bir şarkıyı çaldı:Giyer fistanını atlas, atlasa iğneler batmaz……. Bu parçayı o denli güzel çaldı ki ben şaştım  kaldım. Bizim gramofonun plakları bile bu denli güzel ses çıkarmıyordu. Ya  da bana öyle geldi. Hemen karar verdim;ben bu gece mandolin falan çalamam. Zaten çalacağımı İsmet dışında kimse bilmiyordu. Keman toplandı, kutu kapatıldı, Latif Öğretmen bir öğrenciyle  kemanı okul binasına yolladı. Anladım ki, söylendiği gibi öğrenci falan keman çalmayacak. Hidayet Öğretmen 5. sınıfları grup olarak kaldırdı, tek tek olduğu gibi sınıfça da şarkılar söylediler. İki çocuk Hacivat, Karagöz olarak konuştu. Bu Hacivat Karagöz adlarını ben gazete adı olarak biliyordum, burada iş değişti. 5. sınıflar oldukça uzun kaldılar. 6. Sınıflardan şiir okuyan oldu. Çanakkale  türküsü okuyan bir öğrenciden sonra Hidayet Öğretmen uyarıda bulundu “Daha neşeli şarkıları düşünün!” dedi. Bir öğrenci Adalar Sahili’ni söyledi. Uzun bir duraklama oldu. İsmet beni tutup kaldırdı. Hidayet Öğretmen  önce  dikkatle baktı, sonra bana neden naz ediyorsun, hadi kalk, adam senden güçlü, yoksa sürükleyip götürecek!”dedi. Ben kalktım gene oturdum. İsmet mandolini getirdi. Önce bir an duraladım. Durgunluğum hemen geçti, bir iki tımbırtıdan sonra Hidayet öğretmenin Kafkas dansını  çaldım. Kısa olduğu için ikinci tekrarda bir de baktım Hidayet öğretmen de mandolini almış bana uyarak çalıyor. En az dört beş kez tekrarladık. Öğrenciler beni mi, yoksa öğretmeni mi alkışladı? bunu düşünmeden Manastıra başladım. Öğretmen bu kez elleriyiyle öğrencileri yöneterek söyletti. Manastırda ellerim iyice alıştı. Hiç beklemeden Biz kimleriz marşını başladım. Nedense tamamını çalmaktan vazgeçtim. İki tekrardan sonra kestim. Çok alkışlandım. Devam diyenler oldu. Yenilerden bir grup okul şarkısı söyleme kararı almışlar, onlar iki şarkı söylediler. Cesaretim arttı, armonika ile çalmayı göze aldım. Sıra bizim sınıfa gelince Ahmet Güner Edirne Köprüsü’nü söyledi. Arkasından hiç duymadığım bir türkü söyledi. Arkasından armonikayı alıp geldim. Hidayet Öğretmen, ”Buda mı vardı? dedikten sonra beni öğrencilere döndürüp, ”Başla!”dedi. Önce zeybek, sonra Trakya Hora’sını hiç kesmeden arkasından Dürriyem’in  Güğümlerini çaldım. Kesmeden  radyo müziği olarak herkesin algıladığı Marş Allaturka’nın tekrar bölümünü çalınca alkışlamalar başladı. Çalışımdan mı yoksa armonıkanımn değişik sesinin verdiği   etkiden mi, çok alkışladılar. Devam etmemi isteyenler oldu. Hidayet  Öğretmen “Eğlencemizin ilkesi, sorumlulukları birilerinin üzerin yıkmak değil, işbirliği içinde güzel vakit geçirmektir!”diyerek. Şimdiye dek katkıda bulunmayanları uyardı. Ben kendime düşeni yapmıştım. Birden yaptığımın da önemli bir şey olmadığını, aylardır marangozluk atölyesinde kendi kendime yaptıklarında farksız bir şey yaptığımı düşündüm. Buna karşın  çevremdekilerin bana karşı bir tavır değişikliğini hemen sezdim. Kalktığım yere gitmek üzere doğrulduğuımda, Nahide Öğretmenin uyarı üzerine  kızların toplanarak kenarda bana yer açmaları hiç beklemediğim bir  ödül oldu. Oturdum ama, içim hopladı. Orada oturduğum sürece salonda neler olup bittiğini izleyemedim. İyi ki benimle kimse konuşmadı, salondaki itişip kakışmalar ilgiyi oralara çekti de kendi kendime kalıp sakinleştim. Bir soru sorulsa ya da birileri konuşsa idi kesinlikle  “Dam yerine Samanlık!” diyecektim . Hidayet Öğretmen herkese teşekkür etti, daha hazırlıklı toplantılar dileğinde bulunarak eğlenceyi kapattı. Benden başka sanırım herkes üzgündü. Diken üstünde oturmuş gibi yerimden  kalkıp arkadaşların yanına gittim. Bir kaçı dışında herkes bana güzel sözler söyledi. En büyük başarımınsa kızların yanına oturmuş olmam sayıldı. Oysa benim için orada geçen dakikalar en acı veren   dakikalardı. Bunu söylemedim, buna karşın yalandan, gururlanmışçasına söylenenleri önemsemeyen bir tavırla gülümseyip konuyu değiştirmeye kalkıştım. ”Sanki bunlar,  benim için önemsiz olaylarmış, ben böyle  yerlere her zaman girebilirmişim havası içinde bir iki kem  küm ettim. Mehmet Yücel arkadaş Dürriyem türküsünü çaldığım için teşekkür etti. Gerçekte. de belki benim en güzel ödülüm buydu. Bir de yeğenim İsmet, benim müzik çalışmalarımla hiç ilgilenmez ya da öyle görünürken, bu gece ısrarla benim çıkmamı istedi. Böylece topluluk içinde çalabileceğimi kanıtlayarak önemli bir engeli atlamama  yardımcı oldu. . Yattığımda kendi yaptıklarıma inanamadım. Tüm okul öğrencileri içinde hem mandolin hem de armonika çaldım. Sanki gizli gizli çalışıp öğrendiklerim hep gizli kalacakmış gibi bir duyguya kapıldığım oluyordu. Oysa  bunlar birer kuruntuymuş. Ben çalarken yanımda insan olmakla olmamak arasında bir farkın olmadığını anlamanın sevincini duyarak büyük bir rahatlığa kavuşmuş durumdayım. Kimseyle konuşmadan yattım…Arkadaşlardan ağız dolusu övgüler bekliyor muyum, bu da aklıma takılıyor. Buna da  gerek yok bence;, övseler ne olacak? Bundan da kendimi kurtarsam daha rahat olacağım. Açıktan övüp de içinden yerenler olursa bunlar bana ne kazandıracaktır? Bunun yerine haftaya yepyeni  parçaları çalmanın başarısını göstermek en doğru hareket olacaktır. Bunu düşünüp gözlerimi kapadım. .

 

23  Haziran  1940 Pazar….

 

Namık Öğretmenin sesiyle uyandım. Bukadar sıkısık yerde yatılır mı? Sizi rahatça kaldırmak için yanınıza bile gelemiyorum. ”Kalkın, bir an önce kendinize geniş bir yatakhane yapın, biz de rahat rahat aralarda gezerek sizi kaldıralım!”dedikten sonra  kahkahayla güldü. Sonra da “Ne kadar komik teklifte bulunuyorum değil mi? diye sordu. Arkadaşlar, hem  güldüler hem de itiş kakış kapıya doğruldular. Ben biraz utanarak da olsa doğal tavırlar içinde öğretmenin yanından geçerken, öğretmen bana “İbrahim, zaten bizim takımdan temelli çıkmış gibi, o yatağını yakında Tarım baraklasına  taşırsa şaşmam. Ama orası kışın kuzey rüzgarının uğrak yeri. Bu gidişle o baraka önümüzdeki kışı da gene baraka olarak geçirecek. Söylemesi benden, duyduk duymadık demek de senden!”deyip güldü. Nöbetimin  yakında biteceğini, atölyeye döneceğimi söyleyince öğretmen, ”Biliyorum, takılmak için söylüyorum!”dedi. . Kahvaltıda, bu günün çetin geçeceği üstüne konuşmalar yapıldı. Büyük bina çalışmalarımız anımsandı. O zamana göre çalışan sayısının arttığı öne sürüldü. 30 kişi ile 120 kişi karşılaştırıldı. Derken Hilmi Altınsoy, ”İkide birde otuz kişi deyip duruyorsunuz. Ne otuz kişisi. Yemeklerde otuz kişi oluyoruz ama işte nerdeyse hiçbir zaman yirmiyi geçmiyor. Siz Sami Akıncının elinde hiç kürek inşaat yerinde gördünüz mü? Kimileri sürekli hasta numarası yapıyor, kimileri gerçekten  uyuz, iş başı yapar yapmaz kaşınmaktan  yerinde duramıyor. Birileri de zaten  doğuştan dengesiz, sapla samanı karıştırıyor. Birileri haftanın iki gününde doktor defterine kaydını yaptırıp o gün gelmeyecek olan doktoru bile bile bekliyor!”dedi. Hilmi Altınsoy’a “Baravo, bu konuyu iyi araştırmışsın!”diyecek oldum. Az ileride oturan Mehmet Başaran ki kendisinden hiç bu tür çıkışı beklemiyordum. Bana dönerek, alay eder gibi, ”Ya, işine geldi değil mi? ”diye sordu. Anlayamadım. Geçekten anlamamıştım, sordum, bana ne dedin? Tekrarladı. ”Senin de işine geldi değil mi? ”Şaşırarak tekrar sordum. Burada benim işime gelecek ne var, söyler misin? . Yanıtı daha da ilginç oldu. Sen  ne olduğunu bilirsin? Az durduktan sonra ben, “Tek bildiğim, 10 Kasım 1938 gününden beri hiçbir gün ne işten ne de dersten geri kaldım. Çalışma şeklimi, üzülerek söyleyeyim, galiba sen hariç diyeceğim, herkes biliyor. Ama arkadaşın dediğine göre birileri benim gibi yapmamış, arada hep kaytarmış. Benim kaytaranların yanında olmayışımın işime gelecek nesi olabilir ki? Bu kez söz Mehmet Başaran düzeltmesi yaparak:Demek istediğim o değil, bu değil derken olay iyice açığa çıktı. Sami işe gitmiyormuş  ya, . işte buna en çok ben kızıyormuşum. Hilmi Altınsoy da buna değinince ben sevinmişim. Güldüm, Sami Akıncı işe gitmiyor değil, öğretmenler hatta Okul Müdürü tarafından  kayırılıyor, açıkçsı korunuyor. . Bunu ben  de biliyorum, bu okulda bulunan herkesler  biliyor. Herkesin bildiği bir olayı burada  söylemek beni neden sevindirsin. Ben, sevinsem sevinsem bir gün Sami Akıncı’nın benim yanımda çalıştığını görünce sevinirim. Hatta artık bumu söylemem de amnlamsız. Çünkü Sami Akıncı bundan böyle benim yanımda eşit haklarla çalışamaz. Ben öğretmenlerimin söylediğine göre işleri kavramış durumdayım. Sen bile benim gruplarımda görev alıp çok kez gösterdiğim işleri yapmaya çalışıyorsun. Sami Akıncı bu ise  bu düzeye de gelmiş durumda değil. Bundan sonra gelmesi de olanaksız . Kısacası benim Sami Akıncı ile  atölye çalışmalarında hiçbir sorunum yok. Olsa olsa  kültür derslerinde  aramızda bir süre daha çekişme olacaktır. İşte burada eşitlik olsun istiyorum. Eşit koşullarda yarışma hakkımı istiyorum. Ben dört saat marangözluk atölyesinde  tezgah başında dikkat kesilirken Sami Akıncı kooperatif odasında problemleri çözüp  bol zaman içinde  özene bezene süslediği matematik defterleriyle derse  gelirse buna  karşı olurum. Bu karşı oluşum onu kıskanma değil, tersine benim engellenmeme bir tepki sayılmalıdır. Hatta salt benim değil tüm sınıf arkadaşlarım bu konuda haksızlığa uğramış durumdadır. Ancak ben, gene de burada  Sami arkadaştan değil bu haksızlığa göz yumanlardan bunun nedenini  soruyorum. Çoğunuzun bildiği gibi bunu sordum da. Yakın zamanda sorduğumu bilmeyen herkes öğrenecek!”Kaldı ki bu  eşitsizlik için de bile ben, senin de çok iyi bildiğin gibi yarışı başabaş götürmeyi sürdürüyorum. Yabancı dil dışında Sami Akıncı’dan düşük notum olmadığına öğretmenlerin not defterleri tanıklık etmektedir. . Mehmet Başaran’a çıkışınca yanımızdan geçenler durdu, kimileri, yatıştırıcı konuşanlar  yaptı. Mehmet Yücel, Başaran’ı alıp dışarıya götürdü. Ben çıkınca da birlikte yanıma geldiler. Yanlışları düzeltip doğruları yerlerine koyarak  ayrıldık. . Ben Tarım barakasını boyladım. 20 kişi gelmiş beni beklemeye başlamış, neyse ki gene de çabuk ulaşmışım, onlar istediklerini fazla gecikmeden alıp gitti. Bugün tüm gün çalışma var. Yatakhane tabanına bütünüyle beton dökülecek. Bina  görüntü olarak bir olmasına karşın işlev olarak dört bölüm. Banyo, tuvalet, yatakhane, Revir ya da doktor bakı yeri, konukevi bölümleri. İlk iki bölüm tamamlandı. Banyo ile tuvaletler çoktandır kullanılmaya başlandı. Yatakhane bölümü de ekimden önce kullanılır duruma gelecek. Tüm öğrenciler burada  yatacaklar. Büyük binada yalnız derslikler kalacak…. . Öğle yemeğinde tatlılı yemekler yedik. Arkadaşlar  çok yorulmuşlar. Yatakhanenin  iki ayda tamamlanması konuşulmuş. Yatakhane dört büyük  iki küçük oda var. Büyük odalar 50 öğrenci için düşünülüyormuşOnları dinleyince, olaylara eğreti baktıklarını söyledim. Hem tüm öğrenciler yatacak deniyor, hem de 200 öğrencilik yer yapılıyor. Oysa şimdi bile  240 öğrenci olduğunu bunların bir bölümünün kız olduğunu. Kızların ayrı bir yer  kaplayacağını, bu nedenle hesaplarının yanlış olduğunu öne sürdüm. Kısaca :Dört  oda 200 öğrenci alır. 240 öğrenci şimdi oldu. (Kızlar ayrı yer ister)Öte yandan  Eylülde de en az 50 yeni öğrenci alınacakmış. O halde şimdiden yatakhane yetersiz kalıyor. Arkadaşlar beni haklı buldular . Ayrıca Namık  Öğretmenin sabahleyin bizim yatakhane  kapısında  söylediklerini anımsattım. ”Rahat gezilecek yatakhane için daha geniş odalar olmalı v. b. Karaağaç binası gibi…Arkadaşların çoğu böyle şeyleri kesinlikle düşünmüyorlar. ”Şu anda okulumzda 250 öğrenci var!”dediğimde yüzüme şaşkın şaşkın bakanlar  oldu…. Ben de durup durup böyle duyarsız arkadaşlara şaşıyorum… …. Öğleden sonra Salih Ziya Öğretmen geldi. Önce inşaatçılardan yakındı. Daha  sonra da beni uyardı. ”Aldıkları araç-gereci öylece  betonuyla getirecekler. Biz de getirdikleri gibi bırakırsak onlar bir daha  çok zor kullanılırler. Yaşken temizlenmeleri gerekir!”dedi. Boş bidonloru su doldurup, kürekleri içlerine dik bırakmayı önerdi. . Dört bidonu yarım yarım doldurdum, Bu gece  suda bekleyen kürekler yarın kolay temizlenecekler. Salih Öğretmen gülerek, ”Namık Öğretmene çok işimiz düşüyor, onu gücendirmemeye dikkat edelim!”dedi. Gerçekten öğretmenin dediği gibi oldu,  otuz kürek geldi otuzu da yarı sapına dek kuru-yaş çimento. Hepsini dik olarak bidonlara  sıraladım, öyle bıraktım…. Dersliye gidince öğlede konuştuklarımızın tekrarlandığına tanık oldum. Gerçekten yatakhanede dört yatak bölümü varmış. Ellişerden iki yüz kişi deyince Namık Öğretmen, ”Siz bilmiyorsanız öğreneceksiniz, İhtiyaçlar organ doğurur: Odalara  elli yerine yetmişbeş kişi yatırırız!” demiş. ”Gene almaz!” denince de “Ranzaları üçlü  yapılır!”. Arkadaşlar gülüyorlar. ”Çatıda  da yatabiliriz!”. Böyleyken inşaatçılar durumlarından memnun, bundan sonraki çalışmalarnın daha temiz olarak düşlüyorlar. Onları, daha çok beton dökme işleri yıldırıyormuş. Betonu karmak, taşımak döküp düzeltmek gerçekten çok  yorucu. Büyük binada çektiklerimizi hiç unutmuyorum……

Bayrak töreni için okul önüne inince arkadaşlar dikkatlice  kümeler baktılar. Beş küme sıra olmuş durumda. Bizim arkadaşlardan  saymaya çalışanlar bile oldu. Bizim5 sınıflara aramızda  üç büyük küme yeni gelenlerle bizim 6. sınıflar(Şimdi 7. sınıf oldular)okulun çoğunluğunu oluşturuyorlar. Yeni gelenlerden  beş on  tanesi nerdeyse benim boyumda, benim kilomda. Kimileri çok girgin. Çoğu beni dün akşam iyi tanımış olacaklar, yanımdan geçerken “Merhaba abi!”diyenler oluyor. Bayrağı indirirken yenilerin beni izlediklerini gördüm. Bu işi de önemsiyorlar galiba……

 

29 Haziran 1940 Cumartesi…

 

İki gündür içimiz dışımız sinema oldu. Konu sinema. Bugün akşam sinemaya gideceğiz. Yeni gelenler gibi eski öğrencilerin de bu sinema olayına  dört elle sarılmasını anlıyorum. Çünkü ilk kez gidecekler. Garipsediğim bizim arkadaşlardan bazılarının da  ilk kez gidiyormuşçasına  coşmasını anlayamıyorum. Lüleburgaz’da kaldığımız yaz sık sık sinemaya giden bizdik. Birileri o zaman gitmiyordu, şimdi çılgınca sinema deyip coşuyorlar. Akşam yatarken sinema konuşuluyordu. Uyandığımda gene sinema sözü ediliyor. Gözlerimi açmadan önce sinema sözünü duyunca daha uyumadığımı sandım. Oysa koca bir gece geçmiş aradan. Bence  sinemadan çok nasıl gidileceğidir. Lüleburgaz tam 5 km. Git gel 10 km. eder. bu yolu herkes yürüyecek. Benim için bir sorun  yok ama, kimi küçükler için sorun çıkabilir. Ben sinemadan çok bugün Tarım nöbetimi Sefer Tunca arkadaşıma devredeceğim. Daha doğrusu yaptıklarımı ona anlatacağım. ”Kim ne alıyor, nasıl getiriyor!”bunları anlatacağım. O zaten çoğunu biliyor. Daha önce de birlikte çalışmıştık. Zaman zaman gene gelip yardımcı olacağım . Sefer arkadaşım arılarla azıcık sorunu olabilir. O, arıların kendisini çok sevdiğine inanmış. Vızıltı olunca hemen telaşlanıyor. Bunu önlerse sanırım hiçbir sorun olmayacak. Kahvaltıdan sonra Sefer arkadaşla birlikye Tarım barakasına gittik. Naci Öğretmen geldi. Nöbet değiştirmetyi nasıl yaptığımızı sordu. Biz ilk kez nöbet tuttuğumuzu, nöbet kurallarını da ilk kez uygulayacağımızı söyleyince bayağı sevindi, ”Öyleyse bundan sonra  hep birlikte çalışalım!”dedi. Ben bu sözün üstünde hiç durmadım. Sefer arkadaş buraya bir mim koymuş. Öğretmen gidince açıkladı. Sefer arkadaşa göre ben, Naci öğretmene  yapılacak işler için  bir şeyler sormamışım. Bu nedenle o şimdi. ”Burada ben de varım!”demek istemiş . Arkadaşımın bunu doğru anlamasına sevindim. Gerçekten ben Salih öğretmenden başkasına bir şeyler sormayı hiç düşünmedim. Bunda bir kasıt yok, belki ihmal var. Sefer arkadaş buna da dikkat edecek. Bu da beni ayrıca sevindirdi. Öğleye dek birlikte oturup, defterleri, fişleri gözden geçirdik. Araç-gereç yerlerini düzelttikBayrak töreni için birlikte okula indik. Yemekten sonra ben bir süre derslikte oturdum. Hüsnü Yalçın arkadaşla çoktandır konuşmamıştım. Zaten son düzenlemede onlar bizden uzakta oturuyorlar. Onunla konuştum. Onunla Almanca çalışmak istediğimi söyledim. Güldü, ”Benimle alay mı ediyorsun!”dedi. Üzüldüm. ”Nasıl alay ederim? Ben Almanca ezberliyorum ama  kurallarını karıştırıyorum. Bu konuna yardımcı olmasını istedim. Sonunda anlaştık, birlikte çalışacağız. Bu yaz, Almanca ile matematik çalışacağım. 6. Sınıftan iki çocuk geldi, kendileri mandolin çalışıyormuş, notaları öğretmemi istediler. İçlerinden birisi Adem Gürçağlayan’ın öğrencisiymiş. Önce biraz öğrenmiş ama geçen yıl müzik okumamışlar, şimdi iyice unutmuşmuş. Söz verdim cumartesi-Pazar günleri onlarla çalışacağız. Çocuklar çok sevindiler. İlginç ikisini de adı Mehmet  biri aslında Alpullu’luymuş, Mehmet Yüce. Ben onu neden tanımıyorum ki? Oysa o beni tanıyormuş. İkisinin de çalışacak mandolini varmış. Onlar gidince mandolini alıp fidanlık kenarına indim. Kimseyi rahatsız etmeden çalışma istedim ama beklemediğim bir durumla kartşılaştım. Mandolinden ses çıkmıyor. Bana mı öyle geldi diye kuşkulandım. Hayır mandolinin sesi zayıf çıkyor. Bir süre düşündüm neden? Kalktım okula döndüm. Mandolini dolaba bırakırken bir daha denedim. Mandolin eskisi gibi, çok güzel ses verdi. Toparlandım: Mandolinin sesi açık havada dağıldığından olacak bana tuhaf geldi. Kapalı yerde daha koyu bir ses duyuyordum. Oysa açık havada  çalışmayı düşlüyordum. Açık havada mandolin çalışmayacağımı anladım. Mandolini dolabıma bırakıp dışarı çıktım. İnşaat yanında arkadaşlar vardı, onlara katıldım. Birlikte futbol alanına gittik. Bugün akşam yemeği erken verilecekmiş. Biz bunu konuşurken zil, arkasından kampana uzun uzun çaldı. Akşam yeneğini alel acele yedik. Aslında yola çıkış saati için daha erken ama arkadaşlar gereksiz telaşlarla işleri  karıştırıyorlar. Özellikle küçük çocukların sinema sevinci herkesi etkiliyor. Her sınıfın başında bir öğretmen. Hidayet Gülen  Öğretmen kendi sınıfını, 5. sınıfları(Şimdi 6. sınıf), Latif Yurtçu eski, 7. sınıfları, Faik Bakır öğretmen yenileri ayrı ayrı topladılar. Hamdi Bağ Öğretmen bizimle kaldı. Nahide öğretmenin ablası  bayan Nafı’a gene gelmiş;onlar kızlarla bir grup oluşturup en önde yürüdüler. Önce üçerli olan sıralar hemen ikiye indi. Bir raslantı biz yola çıkınca vasıtalar birden çoğaldı. Ancak  geçen arabalar çok uzaktan göründüğü için duruma göre hemen  kenara çekiliyoruz. Önden olduğu gibi arları da gözetleyen oldu. ”Yolu boşalt!” duyurusu olunca bütün diziler,  gidişimize göre  yolun sağ kenarına   çıkyoruz. Lüleburgaz’a girerken benim önerim üzerine Pazar yolundan girdik. Oradan araba girmediği için rahat yürüdük. Latif Yurtçu Öğretmen bana teşekkür etti. Galiba yolda  yürüyüşümüzden en çok o rahatsızlık duymuştu. Sinemaya oturunca da  yanında oturanlara bir kaç kez, ”Bu böyle olmak, en iyisi okula bir seyyar makine almalı!”dediği duyuldu. Sinemanın  yarısını biz doldurduk. Bizi  bir ölçüde tanıyan sinemacı geldi, her zaman beklediğini söyledi. İrfan Evren, Namık Ergin Öğretmen de geldiler. Gelecek filmlerden birkaçtane parçadan başka Üç Ahpap Çavuşlar, Lorel-Hardi güldürülerini izledik arkasından bol şarkılı bir film, Bayram Gecesi. ”Hoş geldin evvimize, Şir oldun dilimize şarkısı hoşuma gitti ama “Şir” olmak ne demek, bir türlü bulduramadım. Kimseye de soramadım. ”Şir, şiir olabilir mi? Ayrıca Leyla bir özge candır, Kara gözlü candır. . şarkılarını dinledim. Bu şarkıda da  “Özge can’a aklım takıldı. Sinemaya gelişimize  çok sevindik ama dönüş oldukça karışık oldu. Küçükler dur sus anlamadan koşuştular. Latif Yurtçu Öğretmenin çok sinirli  biri olduğu kanısına vardım. En çok  o sinirlendi, bir ara bağırıp çağırdı. ”Olmaz böyle şey, efendim, olmaz!” sözlerini bol bol kullandı. Faik Bakır öğretmenin hiç sesi çıkmadı. O da çocuklarla birlikte yürüdü bir ara bir grupla koştu bile. Sinemada gülünçlü sahnelerde o da çocuklarla birlikte sesli sesli güldü. Sanırım daha sakin bir insan. Bir ara da galiba Latif Öğretmeni yumuşatmaya çalıştı. Uzun aradan sonra sinemaya gitmek hem hoşuma gitti, hem de gitmedi. Sinemayı anımsadığım için sevindim ama, sinemadan yoksun bırakılmamıza üzüldüm. Okulumuz daha yakın bir yerde olamazmıydı. Örneğin İstasyon yolunda olsaydı çarşıya pazara inme daha kolay olacaktı. Şimdi yaya yürüme  dışında gidip gelmek olanaksız. Önümüzdeki ders yılında cumartesi akşamları Lüleburgaz’a evci çıkacağım. Her cumartesi çıkmama da gerek yok arada çıksam yetecektir, sanırım. Okula dönerken bunları kafamın içinde dolaştırıp durdum. Okula oldukça geç döndük. ”Yoruldum!”, diyenlerin durumlarına bakınca hiç yorulmadığımı duyumsuyorum. Üstelik uykum da yok. Belki bir süre yatınca da  uyayamayacağım. Şarkılı eğlenceli bir film. Savaşlar, ölüm kalım didişmelerine karşın sonuçta bir güzellik anımsanıyor. Oysa o filmde yaşayanların bir çoğu acı çekti. Onları hiç önemsemeyip şarkılara kapılıyoruz. Filmlerde insanlar dövüşüyor. Dövenler alkışlanıyor, dövüleni  kimse umursamıyor. Oysa o da insan. Belki de haksızlığ asıl uğrayan odur. Arkadaşlar benden çok değişik şeyleri konuşuyorlar. Onları duymazdan gelip kendi belleğimdekilerle yetiniyorum . Korktuğum olmadı, yatar yatmaz bir esnemek tuttu uyudum.

 

30 Haziran 1940  Pazar….

 

Gözümü açtığımda  birileri Arşak’tan birileri de  Hardi’den söz ediyordu. Ben de onları gördüm ama hangisi Arşak, hangisi Hardi bilmiyorum. Birileri kırk yıllık tanıdığı gibi anlatıyor. En çok da Yusuf Asıl;boyuna, bacağına bakmadan başımıza  filmci kesildi. İsmet Yanar’la  da tartışmaya kalkışmış, onların sesinden herkes uyandı. Mustafa Saatçı “Başlarım şimdi sizin Arşak’ınızdan, dedi. Mehmet Yücel’se Mustafa Saatçı’ya “Hafız sen gene geç kaldın, ben çoktan başladım!”deyince bu kez de Mustafa  Sdaatçı, Mehmet Yücel’e çok sinirlendi. ”İyi ki söyledin İskelet, ben henüz başlamamıştım ama, şimdi sana başlayacağım!”deyince, herkesi bir gülmedir aldı. Bu patırtılara karışmayan Halil Basutçu da karıştı, ”Ay, siz  bir saattır bağırışıyorsunuz, hala başlamadınız mı? Hadi bir de başlayın da başlamış halinizi görelim!” gülmeler giderek kahkahalara dönüştü. Gürültüye  öğretmenlerin geleceğini, hesaba katanlar birer ikişer dışarıya çıkmaya başladı. Kahvaltıda  bu tartışmalar azalırken gülmeler kesilmeden sürdü. . Kim ne dedi? kim neye güldü? Orası pek araştırılmadan herkes kendine göre bir  yan bulup gülecek sözler  seçti. Tam bu sıra Namık Öğretmenin kahvaltıya geldiği görüldü. Birden bir toparlanma oldu. “Sahi bugün öğleye dek çalışma vardı!”Sanki unutulmuş gibi herkes bir birine bunu söyledi. Oysa kimsenin unuttuğu falan  yoktu. Namık Öğretmenden hemen sonra , İrfan Evren öğretmen geldi. Buna da ben sevindim. Atölyenin anahtarını ancak ondan alabilecektim. Hamdi Bağ Öğretmenden nedense çekiniyorum. Bir kez olmaz derse bir daha yanına yaklaşamam. İyidir, hoştur ama onun olmazı, benim olmazımı yerinden oynatıyor. Ya da ben öyle kuruntulanıyorum. Kahvaltıdan dışarı çıkarken İrfan Öğretmen bugün  atölyeye gelip gelmeyeceğimi sordu. Tarım nöbetim bitti, geliyorum!” deyince anahtarları uzatarak, ”Atölyeyi aç, gelenler beni beklesin!”dedi. Benim de istediğim buydu. Sevinerek gittim, atölyeyi açtım. Arkadaşlar beni görünce geldiğime sevindiklerini söylediler. ”Sen yokken öğretmenler anahtarı kimseye vermediler, geldiğimizde hep kapılarda bekledik!”dediler. Ben de “Neden istemediniz? bakın ben istedim, İrfan Öğretmen verdi!”dedim. Buna inandılar. Kendi yalanıma kendim hem sevindim hem de şaştım. Niçin böyle yalan söyledime de biraz kızdım. İçimden, onlar öyle bilsinler, diye düşünmem doğru mu? Bunu, iki yüzlülük olarak değerlendirdim. Önce gene  İrfan Öğretmen geldi, Başlanmış işleri varmış herkes onlara sarılıp sürdürdü. Ben İrfan Öğretmene makinede yardım ettim. İki kirişi o temizledi, arkasından on kadar kirişi planyadan ben geçirdim. Kanepe-tabure için  üç metrelik kalaslar hazırlanmış, onları planyadan geçirdim. 20 kadar üç metrelik kanepe-tabure yapılacakmış, kalaslardan sonra onların ayaklarını  hazırladık. Öğretmen  şablon çizmiş, o şablondan bir model hazırladı. Bir süre önce tartıştığımız Mehmet Başaran’ı da bana yardımcı olarak ayırdı. Ben gülümsedim. Mehmet Başaran da biraz ekşimsi olarak gülümsedi. İrfan Öğretmen  gülüşlerimizden kuşkulanmış olacak, ”Ne o siz dargın mısınız yoksa? dedi. Arkasından Mahmet Başaran’a beni göstererek“Ağabeylerle dargınlık olmaz!”bana da “Kardeşlere küsülmez!”dedi. İkimiz birden “Biz dargın değiliz!”dedik. Mehmet Başaran çoktandır beraber çalışmamıştık, bu nedenle gülüştük!”dedi. Buna  karşı İrfan Öğretmen “Yani  bir tür “Şükür  gülüşmesi’miydi? ”diye sordu. Bir süre Öğretmenle çalıştıktan sonra  öğretmen öteki arkadaşların yanına geçti. Öğretmen  sonra  biz,  40 çift kanepe ayağını hazırladık. Hazırladığımız ayakların bir ilginç tarafı, kanepelerin devrilmemesi için ayakların içe-dışa çıkışlı olmasıydı:Ayak tabanları 5 santim eğik basacak. Böylece  kanepeler üstünden kalkan kişinin  itişiyle arkaya öne yıkılmayacak. Bu bizim kendi buluşumuz olacak. Ya da İrfan Öğretmen bizi böyle özendirip  kıvandırdı. ”Siz öyle isterseniz öyle olsun!”diyen İrfan Öğretmen aslında bunu siz böyle yapın, demiştir. Ama o kesinlikle böyle söylemez. İrfan Öğretmenin atölyede yaptığı bir iş yoktur. O hiçbir işi üslenmez. Ona göre hepsini biz yapmışızdır. Bizse çok iyi biliyoruz ki neredeyse tüm işlerde onun ilk izi-son izi kesinlikle vardır. İşler kendiliğinden ad belirtse kesinlikle marangozluk atölyesinden çıkan işlerin çoğu İrfan Evren yazacaktır. Ancak İrfan Öğretmen buna asla izin vermez, bizim adlarımızı yazmayı yeğler. Başaran’la benim kanepe olayımız da böyle, o bizim buluşumuz oluyor:”Oturanlar üstünden kalkınca devrilmeyen kanepeler!”Biz ayakları tamamlayamadan  öğle  paydosu çaldı. Yarın devam etmek üzere ayrıldık. Anahtarlar bende kaldı. İrfan Öğretmen öğle yemeğine gelmedi. Yemekten bir süre sonra armonikayı alıp atölyeye kapandım. Hem atölyeyi hem de armonikayı özlemişim. Defalarca bildiğim parçaları çaldım. Film şarkılarına takıldım. Leyla Bir özge candır-Kara gözlü ceylandır…. Sonrası yok. ”Aptullah kesin olarak kavramıştır”, diye düşündüm. Hoş Geldin Evimize-Şir oldun dilimize, Bayram gecesi, bayram gecesi. . Bunu da sonu yok. Latif  Yurtçu Öğretmeni anımsadım:O da öğrenmiş olabilir. Ancak yeni bir olumsuzlukla karşılaştım. Yeni öğrencilerden armonika sesini duyanlar soluğu atölyede alıyorlar. Birisi geldi, gülerek yaklaştı, kapıyı açtırdı, soru moru sormadan geçip karşıma oturdu. Özür diledim, ”Çalarken konuşamıyorum, dedim!”. O hiç oralı olmadı, uzun süre oturdu. Ayrılırken de gene geleceğini söyledi. ”Sen beni tanıyamadın galiba Ben, Mehmet Yücel’le Mehmet Başaran’ın köylüsü Mehmet Karadeniz’im dedi. Biraz şaşırmama karşın gene de gülerek, istediği zaman gelebileceğini söyledim. Mehmet Karadeniz. Biraz duraksadım. Arkadaşım Mehmet Yücel ya da Mehmet Başaran bir kez olsun ben çalışırken gelmiş değil, gelemediklerinden değil rahatsız etmemek için gelmezler. Mehmet Karadeniz’e bunu kim nasıl anlatacak acaba? Olayı  önemsememeye karar verdimBir kaç kez gelir sonra bıkıp gelmez, deyip geçtim…. Gene  eğlence gecesi yapılırsa bu kez neler çalabileceğimi saptamaya başladım. Tuna Dalgalarını, İ;zmir Mrşını, Macar Dansını, Karmen Silva’yı, bir de Marş Allaturka’yı seçtim. Bunları hazırlarsam mandolin çalmama gerek kalmaz. Mandolini belki ilerde o çocuklarla birlikte çalarız diye  düşündüm. Planımda İzmir Marşı, Karmen Silva, Tuna Dalgaları, Macar Dansı, Marş Allaturka var. Yorulduğumu anladım, dersliğe gittim. Derslikte dün akşamki filmler anlatılıyor. Çok dikkatle izleyenler olmuş, onlar anlattıkça ben de daha  ayrıntılara inebiliyorum. Ancak şarkıları hiç kimse benden daha fazlasını alamamış. Aptullah melodiyi nınını ya da lalala olarak sürdürüyor ama sözlerini o da tam alamamış. Anımsarsa bana söyleyecek. Bugün  oldukça sevinçliyim. Belkide çok alıştığım Atölyeye döndüğümden olacak, belki de İrfan Öğretmenin candan davranışları beni rahatlatıyor. Bana güveniyor, ona bakarak ben de kendime güvenimi arttırıyorum. Mehmet Karadeniz’i anımnsadım. Mehmet Başaran’a sordum, pek iyi tanımadığını söyledi. . Mehmet Yücel’e sordum o ise hiç tanımadığını, kardeşiyle geldiği için ilgilendiğini söyledi. Bunları da doğal buldum. Benim de köyümden gelen var, biri gelip benden sorsa ne söyleyebilirim ki? Sami Akıncı Ömer Uzgil öğretmenin adresini getirdi. Buna sevindim. Kendisine yarısı Almanca diğer yarısı Türkçe bir mektup yazacağım. Hemen mektuba başladım ama, giderek yeni düşünceler aklıma takıldı. Güzel kağıtlar, güzel zarflar alıp onlara yazmak. Bunun için de cumartesi izin alıp Lüleburgaz’a gitmek gerkecek. Aynı zamanda  Ortaokul 3. sınıf kitaplarını bulup almak zorundayım. Özellikle de Almanca, Matematik, tarih kitaplarını  almak zorundayım. Bunları düşünerek yattım…. . . Lüleburgaz’da ortaokul açılmış olduğuna göre Kırtasiyeci Özdilek ortaokul kitaplarını getirmiştir. Bulduklarımı oradan alacağım. Bu arada ilşkokul öğretmenim Ahmet Korkut’un da adresini öğrendim. Yeni Tarih öğretmenimiz Selçuk Korol Öğretmenin arkadaşıymış. O şimdi Erzurum’da açılan bir köy Enstitüsünün yöneticisiymiş. Orta Anadolu diyordu. Oysa çok doğuya gitmiş. Ömer Uzgil ise Orta Anadolu’da Konya dolaylarında  açılan bir Köy Enstitüsü yöneticisi olmuş. Birisi Pulur-Ilıca-Erzurum. Öteki Gönen-Isparta-Konya. İkisine de mektup yazacağım. Mektup yazacağım ama  onlara ne yazacağım. Sadece başarılı çalışmalar bile dilesem olur….

 

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ