Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

5 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Tanıtılacak Kitaplar Duyuldukça Kaygılar da Artıyor

 

19 Mart 1945 Pazartesi

 

Sağ elimin işaret parmağı sanki ağrıyacakmış gibi duyarlı. Dün oldukça fazla sıktım sanıyorum. Kepirtepe’de başımdan geçen bir olayı anımsadım. Marangozluk Bölümünün iyilerinden biriydim. Öğretmen evlerini (Üç Öğretmen evini) bitirmiştik. Pencerelerin çerçevelerini alıştırırken beklemediğim bir durumda çerçeve dışardan itilince parmaklarım çerçeve ile kasa arasında sıkışmıştı. Dışardan çerçeveyi itenin Halis Öğretmen olduğunu anlayınca ne yapacağımı şaşırmıştım. Canımın yanması bir yana elimi uzun süre kullanamam ile karşı karşıya kalmıştım. Oysa tüm gücümle piyano, akordeon çalışması yapıyordum. Öte yandan Halis Öğretmen içerde çalıştığımı bilmesine karşın dışarı çıkarak çerçeveyi neden itmişti, bunu da bir türlü anlayamamıştım. Neyse ki Revirdeki Ayşe Abla usta bir hemşire idi, elimi buzlarla falan bağladı. İlk bakımı iyi yaptığından sonrası iyi gitti. Kırklareli’de de doktora gittim, ilaçlarla, doktorların verdiği övütlere uyarak ya da önerileri uygulayarak olayı çabuk geçirmiştim. Birden o aklıma geldi; gene öyle bir pürüz olmasın!

Parmaklarımın uçlarını ovuşturarak kahvaltıya gittim.

Faik Canselen Öğretmen gelmiş olmasına karşın akşam gelmediğine sevinmiştim. İçimden:

- Ne farketti ki? deyip kendi kendimle hesaplaşarak masaya oturdum. Arkadaşlar neşeli neşeli konuşurken birden hava değiştiği gibi giderek de sözler ağırlaşarak gerginliğe dönüştü.

Geçen derslerden birinde Mahir Canova Öğretmen:

-Müfettiş Piyesini sürekli oynamak istiyorsanız, ayrılacakların yerine o rolleri oynayacakları şimdiden hazırlayın! demişti. Ayrılacaklardan en önemli rol, benzer kişiler Dobçinski-Bobçinski çiftinden Şerif Yalman’ın Bobçinki’si, karşıtı ise Dobçinski, Muttalip Çardak, orta boyun altında. Onun boyuna en uygun Abdullah Erçetin. Abdullah Erçetin rol almayacağı üstüne yemin etmiş. Öteki arkadaşlar bunu kendilerine hakaret sayıyor:

-Biz aptal mıyız, içinde bulunduğumuz Bölüm adına çalışıyoruz da sen neden özveride bulunmuyorsun? Abdullah da:

-Yapamayacağım görevi neden yükleneyim?

Abdullah’ı haksız buldum ama söze karışmadım. Abdullah haksız, her şeyden önce öğrenciyiz, olay da bir öğrencilik ödevi. Gerçi Mahir Öğretmen, “Gönüllüce olsun!” demiş ama kesinlikle yapılmasını istiyordur. Olayı duyunca, Mahir Öğretmenin Abdullah adına olumlu düşüneceği söylenemez. Konuyu değiştirip ilgiyi başka yana çevirmeye çalıştım. Örneğin Aydın Gün Öğretmeni kandırıp arya söyletmek, Soprano Muazzez Ünal’ı getireceğine söz vermişti, onu anımsatmak! Yeni gösterilecek opera ya da operalar üstüne konuşturmak! Sanırım biraz başarılı oldum, soru hazırlayanlar çıktı.

Oldukça yumuşamış bir hava içinde Salona gittik. Az sonra Aydın Gün öğretmen geldi. Sanki bizi dinlemiş gibi kendisi de öğrenciliğini sürdürdüğünden, belki uzun yıllar sonra sahnelenecek operalardan aryalar seçip sürekli çalıştığından söz etti. Biz, bizim masada arya istemeyi kurmuştuk, başka masada olduğu için bizden habersiz olan Muttalip Çardak, bir rastlantı:

-Biz de dinleyebilir miyiz? deyiverdi. Öğretmen, “Siz ne dersiniz?” gibisine yüzlerimize bakınca alkışladık. Aydın Öğretmen Satılmış Nişanlı operasından başlayarak, Fidelio, Figaro’nun Düğünü operalarını sıraladıktan sonra henüz görmediğimiz hatta adlarını yeni yeni duyduğumuz operalardan aryalar söyledi. Bu arada da bize ödev verdi:

-Görmüyorsunuz, öğretmen olunca radyolardan duyacaksınız, bari adlarını öğrenin deyip hepimizin birer opera adı seçip konularını (işlediği hikâyeyi) arkadaşlara anlatmamızı istedi. “Sınıfta 14 arkadaşız, öyleyse on dört opera söz konusu; bu kadar opera var mı?” derce bakışınca; tavırlarımızı okuyan Aydın Öğretmen:

-Aklınızdan geçenleri anlıyorum, bu kadar operayı nereden bulacaksınız, değil mi? Ben de size derim ki, on dörtten çok opera besteleyen 50 tane besteci sayabilirim. Siz belki bunları bulmakta zorluk çekersiniz. “İnsanlar sora sora Bağdat’ı bulurmuş; bir deneyin!” Öğretmen, Mozart’ı, Donizetti’yi, Rossini’yi, Verdi’yi, Puccini’yi, Wagner’i saydı. Gülümseyerek:

-Bunlar da yeter! dedi. Hazırlayacağımız ödev için de Mozart’ın Figaro’nun Düğünü operasının konusunu özetledi:

-Bir Kont’un hizmetlerini gören bir genç evlenmeye kalkışır. Evleneceği bayan da kontun eşinin hizmetindedir. Kont, eşinin hizmetlerini gören bayana göz koymuştur. Bu durumu sezen hizmetçi, eşi olacağı hizmetçiyi uyarır. Olayı Kont’un eşi de duyar. Bu üç kişi, söz birliği edip Kont’un plânlarını bozup gençlerin evlenmesini sağlarlar. İsterseniz Satılmış Nişanlı’yı da özetleyelim:

Birbirini seven iki genç vardır. Bunlar evlenmeyi kurarlar. Ancak, evlenecek erkek yoksul hatta kimsesizdir. Kızı bir varlıklı ile evlendirmeye kalkarlar. Ancak kız, kendisi hakkında karar verenlere karşı direnir. Bu direniş, kavga-gürültü yerine akıl yoluyla olur. Her işini para yoluyla halletmeye alışan taraf sonunda oyunu kaybeder, iki sevgili birbirine kavuşur.

Aydın Öğretmen:

-Göreceksiniz, kimi operaların konuları sizi çok ilgilendirecektir. Konuştuğumuz iki operanın konusu aşk üstüne olduğu için hepsini öyle sanmayın, kimi operalar geçmişin büyük konularını işler,

Mahir Canova Öğretmen gelince Aydın Öğretmen:

-Bu konu üstünde duralım! deyip ayrıldı.

Mahir Canova Öğretmen gülümseyerek:

-Soba yakmaktan kurtuldunuz! dedi. Arkadaşlar da:

-Ağaçlar tomurcuklandı öğretmenim. Üşüyoruz ama utandığımızdan söyleyemiyoruz! Öğretmen bu kez de:

-Bir dokun bin “ah...” dedi, arkasından da sordu:

-Kim demiş bunu? Kimseden ses çıkmayınca öğretmen:

-Anladım, ben de sormamış olayım; demek ki ben söylemişim! Daha sonra öğretmen Müfettiş için:

-Hazırlandınız, kendi kendinize oynadınız. Sanırım gezilerinizde başka yerlerde de göstereceksiniz. Biliyorsunuz oyunun türü komedi. Komedi üstüne az çok bilgimizin olduğuna inanıyoruz. Ancak edebiyat türleri de kendi aralarında bölünürler. İşte komediler de bu bölünmeden kurtulamamış. Biliyorsunuz komedi türünün değişmez ustası Fransız yazarı Moliere’dir. Ancak Moliere, insanların komik taraflarını yakalamakta ustalığını göstermiştir. Oysa tek insanın komikliğini gölgeleyecek ölçüde toplumların yaşamlarında da gülünçlükler vardır. Kimi yazarlar bunların üstünde durmuştur. İşte üstünde durduğumuz Müfettiş bu tür bir komedidir. Burada, tek tek insanlar da komik davranışlar yapıyor ama onların davranışları olayın toplumsal gülünçlüğü yanında önemsizleşiyor. Olaya bu açıdan bakarak biraz irdeleyelim. Kentteki insanlar kendi kabuklarına çekilmiş, babalarından gördükleri gibi yaşıyorlar. Başa geçmiş kimselerse sanki Tanrı vergisiymiş gibi, toplum üstü işleri ele geçirmiş, dümenlerini sürdürüyor. Sanki işler düzenliymiş gibi yaşamlarından hoşnut günler geçiyor. Öyle mi? Olayı bildiğimiz için bizÖyle değil” diyoruz. Acaba o topluluk içinde ön sezileriyle ya da kulaktan kulağa fısıltılarla işin iç yüzünü bilip yayanlar yok mu? Bir an için böylesi insanların olabileceğini varsayarsak nasıl bir tablo ortaya çıkacağını düşünelim!

Bir arada yaşamalarına karşın, içleri başka başka, birbirinden düşüncelerini saklayan insanların oluşturduğu bir topluluk ortaya çıkar. Böylesi toplulukta yapay davranışlar, karşıtlarında sırıtmaz mı? Bunu bile bile içtenlikli ilişkiler sürdürülürse iş komediye dönüşmez mi? İşte size bireysel davranışların komikliği gibi toplumsal olaylarda da komiklik olabileceğine örnek. Usta yazar Gogol bunu başarıyla ortaya getirmiş. Dikkat edelim, sahtekâr diyebileceğimiz bir çok insan karşımıza çıkıyorsa da konunun ağırlığı kimsenin üstünde değil. Örneğin oyuna adı verilen İvan Aleksandroviç Hlastakov gerçekte bir dolandırıcı değil. Kumarbaz, haylaz olabilir ama içine düştüğü ortam onu, olduğundan başka bir duruma sokmuştur. Bu durum nedir? İşte o durum, ötekilerini de sürüp giden tekdüze yaşamlarından çıkarıp komikleştirmiştir. Komedi yazarı olarak tanıdığımız Moliere ya da Goldoni komedilerinden farkı buradadır.

              

        Moliere                     Goldoni

Onlarda kişiler, kişi karakterleri sergilenmektedir. Müfettiş’te ise toplumun görünmeyen hastalıkları, herkesçe bilindiği halde umursanmayan, ancak insanları mutsuz eden kendi dışındaki olaylara dikkat çekilmektedir. Bu eseri izleyen herkes, içinde bulunduğu toplumsal kuruluşlar gibi oralarda görev alan kişileri de daha bilinçli izlemeyi aklına takar. Hepsi olmasa bile içlerinden bir ikisi herhangi bir durumda kuşkuya düşerse orada eleştiri de, oto kontrol da sağlanır. Bakın, Müfettiş, sizin gelecekteki görevlerinize de ışık tutuyor. Kentlerde belediyeler vardır. Kent halkı belediyeleri olabildiğince gözetler, tepki gösterir. Bir de içinde yetiştiğiniz köylerin muhtarlarını düşünün, onlar, kendi gönlünce görev yapar. Köyün işlerini ise isterse yapar, istemezse yapmaz. Çünkü köylerde otokontrol fikri gelişmemiştir. Bu alanda sizleri büyük bir toplumsal görev beklemektedir.

Öğretmen bundan sonra piyeste rolü olan son sınıfların yerine yenilerinin geçmesi için bize toplu görev verdi:

-Konuşun, boşalan yerlere kimleri uygun buluyorsanız seçin, haftaya birlikte karar verir, çalışmalara başlarız!

Öğretmen ayrılınca tartışmalar başladı:

-Sen şu rolü ol!

-Hayır, asıl şu role uygunsun!

Gerçekte Şerif Yalman’ın Bobçinsky, Fahri Yücel’in Belediye Başkanı, Orhan Doğan’ın Polis Komiseri rolleri dışındakiler önemli değildi.

Tartışma bizim yemek masasında da sürdü. Abdullah Erçetin, Belediye Başkanı için Ekrem Bilgin’i önerdi. Ekrem Bilgin de Abdullah’ı Abdulin rolüne uygun gördüğünü öne sürdü. Adların benzeşikliği öneriyi önemsetti, hep güldük. Ancak Abdullah Erçetin beklenmedik bir tepki gösterdi. Bir süre gerginlik sürdü. Tartışmalara pek katılmayan, tartışma olmasını da istemeyen barışçı arkadaşımız İbrahim Şen:

-O role ben talibim! deyince olay kapanır gibi oldu.

İki sesli yapmak üzere her arkadaş türkü seçmişti. Konuşmalara göre Faik Canselen Öğretmen bugün onları isteyecek. Hepimizde bir tedirginlik var. Faik Öğretmen gülümseyerek geldi. Tıpkı Mahir Canova Öğretmen gibi:

-Soba derdinden kurtulduk! değil mi? diyerek yüzlerimize baktı. Arkasından da:

-Sizin için ısınma tesisatı kurmak işten bile sayılmaz, neden geciktiriyorlar? dedi. Aslında soru bize değil, söz gelişiydi ama arkadaşlar bu konuda dolu. Muttalip Çardak hemen keman odalarını söyledi. Arkasından da:

-Vallahi izin versinler, staja iki gün geç gider odaları yaparız! dedi. Faik Öğretmen sanırım bu konuyu açtığına pişman oldu, bizi rahatlatmak için kendi öğrenciliğinde çektiği sıkıntıları anlattı. Şimdiki Konservatuvar binası inşaatı kışın sürerken onlar alt odalarda ders yapıyormuş. Biz Kepirtepeliler de Kepirtepe’nin ilk yılını anlattık. Konu giderek Cumhuriyet’in ilk yıllarına, daha büyük sorunlara kaydı. Faik Öğretmen piyanoya geçerek kendi marşını çaldı. “Yürü , bu yol şeref zafer yolu! Karşında bekliyor seni Tan Yeri!”

Arkasından Onuncu Yıl Marşını, Ziraat Marşı’nı, Mülkiye Marşı’nı, Öğretmen Okulları Marşı’nı çaldı.

İleri Marşı’nı iki sesli de söylüyorduk, onu tekrar ettirdi.

Bir ara hazır nota altına söz yakıştırmayı anlatmıştı. Örneğin Gençlik Marşı olarak söylediğimiz “Dağ Başı” marşı bu tür kotarılmış. Ali Ulvi Elöve’nin bir şiiri bir İsveç melodisine uydurulmuş. Bu, çok olmamakla birlikte yapılagelen bir olaymış. Faik Öğretmen başka örnekler verdi. Söylemiyoruz ama yarım yarım bildiğimiz marşlar var:

-Artık savaş bitti ey şen arkadaş, kutlayalım büyük zaferin gününü! diye sürüp giden marşın Verdi’nin bir bestesi, yine “Başımız gökte dağlar aşarız, Bizler Cumhuriyetin öz çocukları!” sözleriyle süren bir marş, George Bizet’in Arlezyen eserinden alınmıştır. Bunlara benzer yüzlercesi sayılabilir. Bu pek makbul olmamakla ayıp da değildir.

Hidayet Gülen Öğretmen’in bana verdiği bir kitapta Beethoven’in 9. Senfoni’sinin ünlü bölümünü, Sosyalliğe İmni diye görmüştüm. Faik Öğretmen güldü:

-Bakın işte, bilseniz de bilmeseniz de bunlar hep var. Koskoca Almanya’nın Milli Marşı Josef Haydn’ın bir kuvartetinden.

Öğretmen onu söyleyince sevindim:

- Ben onu bir yıldır çalıyorum! dedim. Bunu der demez öğretmen çalmamı istedi. Kuvartet’in marş olan yerini çaldıktan sonra ezber bildiğim İngiliz Milli Marşını da çaldım. Bu kez de Faik Öğretmen Fransız Milli Marşı La Marseillaise’i sordu. Onu denemiştim ama zor gelmişti. Bunu söyleyince Faik Öğretmen:

-Bu olmaz işte, ötekilerini çalan onu da çalar; bir dahaki sefere onu da isteriz! diyerek beni sevindirdi. Az sonra piyano dersime geçeceğimi düşünerek, La Marseillaise’in ödev olarak verileceğini anlar gibi olmuştum. Oysa Faik Öğretmen:

-İbrahim, gel bu hafta biz de “haylaz öğrenciler” gibi piyano dersimizi “Asalım!” dedi. “Siz bilirsiniz!” dedim ama içimden sevindim.

Faik Canselen Öğretmen ayrılınca herkeste benim gibi bir sevinç:

-Ucuz kurtulduk. Kimileri de:

-Vallahi öyle korktum ki, kendi kendime söz verdim; gelecek derse Faik Öğretmeninin tüm ödevlerini eksiksiz yapacağım! Bu korkuyu bir daha yaşamayacağım!

Öztekin Öğretmen geldi, Gülerek:

-Faik Öğretmen sizi sıkmıştır, bugün serbest keman çalışması yapalım. Ben, bazılarınızı içeriye alacağım! deyip odasına döndü. Arkadaşlar keman kutularına sarılınca ben de notalarımı alıp Küçük odaya indim. La Marseillaise’e bir zaman çalışmıştım. Tümüyle yabancı değildim, bir süre çalıştım. Ancak sıkıldım. İngiliz Milli Marşı gibi akıcı değil. Parmağımdaki tutukluk geçmiş, “Sıkıntıdan mı yoksa dünkü kaygım eski bir acının kendini kısa devre anımsatması mı?” diyerek Czerny etütlerini sıra ile tekrarladım. Tekrar La Marseillaise’e döndüm. Daha iyi olduğunu görünce cesaretlenerek tüm dikkatimle çalışmaya başladım. Ara ara da Alman, İngiliz marşlarını tekrarladım. Bu kez de kendi marşımızı ekledim. “Millî Marşlar Potpurisi!” Doğan Güney geldi. Doğan beni hep över. Bu kez de söze övgüyle başladı:

-Senin iraden var, bende o yok! Benzer sözleri kimi kez ben de ona söylüyorum. Üstelik ben daha başka bir söz ekliyorum:

-Sende sağlam bir müzik temeli var. Sen ilkokul 4. sınıfta keman çalıyordun. Çalmasan bile çalışıyordun. Seninle ilk konuştuğumda sen Mehmet Faruk Gürtunca’dan söz etmiştin. Akrabanmış, sana şunu bunu öğütlemiş. Oysa Mehmet Faruk Gürtunca benim için çok önemli biri, yanına yaklaşamayacağım ünlü bir kişiydi. Ben onun bir şarkısını söylüyordum:

 
  “Sen ne güzel bulursun, gezsen Anadolu’yu,
  Dertlerden kurtulursun, gezsen Anadolu’yu…”
 

Kısacası o zaman Mehmet Gürtunca benim için, şimdilerde Mozart, Beethoven neyse o da oydu! Doğan güldü:

-Yapma yahu! Sen beni şimdi Mozart ya da Beethoven’le konuşmuş biri olarak mı düşünüyorsun!

Birbirimizi pöh pöhleyerek yemeğe gittik.

     *

Öztekin Öğretmen’in başlangıçtaki yumuşaklığına karşın sonradan kükrediği söylendi. Kükreme sözü bana bir olayı anımsattı. Almanca “Gebrüll!” Alpullu’da kaldığımız yıl Almanca derslerine yeni başlamıştık. Ömer Uzgil Öğretmen Almanca derslerimize geliyordu. Almanca dersini bize sevdirmek için tüm sabrıyla çalışıyordu. Kendine göre öğretme yöntemleri deniyordu. Bunlardan biri de tahtaya Almanca sözler yazdırır, sözlere yakıştırılan Türkçe sözcükler sorardı. Benim sözlerin arasında Gebrüll vardı. Gebrüll sözüne ben gebre, atları tarayan ya da kaşıyan bir aleti söyledim. Öğretmen onun ne olduğunu sordu. Kendime göre gebreyi anlattım. Ömer Üzgil Öğretmen gülümseyerek:

-Sana bir ceza vereceğim, bağıracaksın! Derslikte nasıl bağıracağımı düşünürken öğretmen şaka söylediğini beni bağırtmayacağını, ancak bağırmalar hakkında sorular soracağını söyledi. Sonra da sıra ile kediden, köpekten başlayarak tüm bildiğim hayvanları tekrarlatmıştı. Kediler miyavlar, köpekler havlar, Kuzular meler, kurtlar ulur, tavuklar, kuşlar öter, leylekler takırdaşır, arılar vızıldar, boğalar böğürür. Öğretmen sabredemedi:

-İşte bak, bu bildiklerin gibi bilmediklerin ama duyduğun hayvanların da özel bağırtıları vardır. Hayvanların en cesuru olan aslanlar da kükrer. Almanlar buna “Gebrüll” derler! deyip tahtaya beş kez Gebrüll yazdırmıştı.

Yemekten sonra salona dönüp bir süre piyano çaldım. Behcstein’in sesi hem daha yoğun hem de salon sesi daha güzelleştiriyor. Ayıca bulunan arkadaşlara azıcık gösteri yapmış oluyorum. İçlerinden pek iyi düşündüklerini beklemiyorum ama salonda benim de çalışma hakkım olduğunu biliyorum. Zaten onlar da bunu bildiklerinden birer ikişer kemanları susturup sıvışıyorlar.

Tam kalkacağım sıra Okul Müdürü Rauf İnan, yanında Enstitü Bölümü Eğitimbaşı Şeref Tarlan, Sanatbaşı Mustafa Güneri geldiler. Ayağa kalktım. Mustafa Güneri:

-Bu binadan ses gelirse bilin ki İbrahim buradadır! dedi. Şeref Tarlan:

-Onu geçen yaz hep öğrendik! Şeref Tarlan sözünü bitiremeden Müdür Rauf İnan:

-Çalışmanın bilincine erenlerin yaptığını yapıyor. İşin doğrusu da bu değil mi? dedi. Arkasından da:

-Ben hep buralardan geçerim, girip tedirgin etmiyorum ama kimi zaman saate bakmayı hatırlamıyor galiba! diye ekledi. Mustafa Güneri bir parça istedi. Schubert Moment Musikal no 3’ü çaldım. Teşekkür edip ayrıldılar. Ben de kalkıp alt yoldan yatakhaneyi boyladım.

Yatakhanede, daha önce Büyük salonda patlak veren Dergi konusu küçük gruplar arasında sürüyordu. Bekir Semerci son sözü söyledi:

-Yeter sizin ithamlarınız, yarından tezi yok, Genel Müdüre gidip, bu işi bırakacağımı söyleyeceğim! Birileri:

- İşte bunu yapamazsın, bulaştın bir kere! Birileri de:

- Senin ayrılman ne sağlar, çıkarcıları topladın etrafına, ayrılırsan onlar daha da azıtacaklar! Bir başkası:

-Boykot edelim, bizim boykotumuzu duyan tüm Köy Enstitüleri ilişkilerini keserler. Süleyman Adıyaman:

-Bu, kimin işin yarayacak? Zaten dışımızda birileri aleyhimizde hem yazıyor hem de konuşuyorlar. Bu kez de Süleyman Alkan:

-Uyuyalım arkadaşlar, yarın sabah daha sakin düşünürüz! Acele işe şeytan karışır! derler.

Olayın nasıl patlak verdiğini bilmemekle beraber, Dergi Kolunda olup kendi içeriksiz yazılarından kaynaklandığını bilir gibiyim.

Verdiğim yazının çok uzun olduğunu söylediler. Oysa Sami Akıncı’nın yazısı daha uzundu. Uzunsa ikiye bölünemez mi?

 

20 Mart 1945 Salı

 

Akşamki yüksek sesli konuşmalar orada kalmış, mırıltılar duyuluyordu. Paskalya ne zamandı? Bugün mü yarın mı? sorularını duydum. Bu sözler bizim köyde çok konuşulur. Ablam o günler renkli yumurta pişirir. Abbas Amcamsa o günler sık sık Sultan Nevruz’dan söz eder. Sultan Nevruz!

Nevruz ya da Paskalya! Paskalya’nın bir Hıristiyan günü olduğunu romanlarda okumuştum. Bunun Nevruzla bir ilgisi olur mu? Üstelik bunu bilgisine güvendiğim bir kimse olarak tanıdığım Vahit Lütfi Salcı Dede’den de dinlemiştim. Çok iyi anımsıyorum; İlkokulu bitirdiğim 1936 yılındaydı. Yöneticisi olduğu Bando takımıyla bizim köye gelmişti. Gelişini özellikle 20-21 Mart Nevruz gününü seçtiğini söylemişti. Kendisi içki kullanıyormuş bu nedenle öğle yemeklerini kahveye götürürdüm. O gün de öyle yapmıştım. Yiyecekler arasında suda pişmiş yumurta vardı. Ancak yumurtalar renkliydi. Nevruz günü yumurta boyandığını biliyordum. Değişik bir olay olduğundan o gün nedense ben de yumurta yemek istiyordum. Vahit Dede dükkân bölümünde oturuyordu. Götürdüğüm yiyeceklere bakmadan boyalı yumurtayı alıp kahve bölümüne geçti. Yumurtayı göstererek:

-Bando takımındakiler bugün böyle boyalı yumurta yiyorlar. Onlar bunu merak edip bana soracaklar, ben ne cevap vereceğim? Kahvede oturanlardan yaşlılar:

-Bizim köyün geleneği, Sultan Nevruz’da yumurtalar renkli pişirilir. Vahit Dede çıkışırca sordu:

-Kimin geleneği bu? Bunu Bektaşi aileleri yapmamalı. Ben bu konuda araştırma yapan bir yazarım. Siz okumuyorsunuz ama benim yazılarım tüm Türkiye’de okunuyor. Ayrıca Kongrelere çağırılıyor, oralarda konuşuyorum. Yazdıklarımın bir değeri olmasa bana kimse bakmaz. Öyleyse size de birkaç söz söyleyebilirim. Sultan Nevruz ya da sadece Nevruz salt Türklerin değil, İranlıların Afganların, öteki Türk kökenli toplulukların çok eski bir bayramıdır. Sonraları da olsa bunu Araplar da benimsemiştir. Bayramlarda geleneklere göre eğlenilir, yenilir içilir ama başkalarının yaptıkları alınıp katılmaz. Bakın bu boyama işi, açık açık bir Hıristiyan işidir. Sizler, Hıristiyanlarla çok yakın ilişkiler kurduğunuz için bunu kolayca almışsınız. Bilin ki Hacıbektaş ya da Anadolu’nun bir köşesindeki Bektaşiler bunu yapmaz. Sorun yumurta boyama değil, geleneklere sadakat işidir. Ben de Hıristiyanlar arasında yaşadım. Hem de öyle komşuluk falan değil, sürgün kararı verilince aylarca Hıristiyan dostların evlerinde korundum. Onların da bizim gibi gelenekleri vardır, bunlardan biri de bizim Nevruz’umuz gibi mart ayında, belki bizimkinden birkaç gün sonra. Onlar buna Paskalya derler. İşte onlar bu günler (Onların Paskalyası uzatılır) salt yumurta değil tüm yiyecekleri renklendirirler. Baklavaları, börekleri, çörekleri rengârenk olur.

Nevruz ya da niçin söylendiğini pek anlamadığım Paskalya sözleri bana bunları anımsattı.

Kahvaltıda bu konuya değinilirse bildiklerimi anlatmayı kurmuştum. Beklediğim olmadı. Bir Evlenme ile Bir Evlenme Teklifi oyunları karşılaştırıldı. Konu, hatta biçim benzerliği var ama ikisinin yeri ayrı. Biri, Bir Evlenme Teklifi, üç kişi arasında geçen kısa bir oyun. Gösteri programımızda bir çeşit olarak bulunması iyi olur. Bir Evlenme ise düpedüz tiyatro eseri. Onun alındığı gösteride ötekilerden kısıtlanma yapılır. İki ya da bir buçuk saat düşünülen bir gösteri böylece ikiye bölünmüş olur. Oldukça ılımlı konuşarak bu konuda anlaşmıştık.

Söz bugünkü derse, dolayısıyla Sabahattin Öğretmene gelince birden herkes suskunlaştı. Oysa ben o konuda da konuşulmasını, hiç değilse belli konuların kendi aramızda irdelenmesi taraftarıyım. Sanırım ben, kimi arkadaşlar gibi o denli umutsuz ya da tedirgin değilim. Kuşkusuz bilmediklerim var. Örneğin, Montaigne Öğretmenin kaynak kişilerinden üçü beşi dışındakiler üstüne henüz iki satır bilgi toplayamadım. Bildiklerim, Cicero, Seneca, Ovidius, Lucianus, Augustinus, Plautus,Vergilius, Horatius, Lucretius, Augustus, Tacitus. Eksik saydıklarım içime dert oldu. Ancak bunu umursamazlık yapıp üstüne oturmuyorum. Sabahattin Eyuboğlu Öğretmeni anımsayınca kendimi toparlıyor, bunların bir gün benden sorulacağını adım gibi biliyorum.

     *

Sabahattin Öğretmen gülümseyerek geldi. Elinde bir tomar kitap var. Zaman zaman yaptığı gibi yeni çıkan kitapları tanıtacak! diye düşünürken öyle olmadı. Öğretmen içlerinden birini seçip ötekilerden ayırdıktan sonra kaldırarak:

-Yanlış anımsamıyorsam bu kitabı okumuştunuz ya da okuduğunu söyleyenler olmuştu: Sokrates’in Savunması.

İçlerinde benim de bulunduğum büyük bir grup el kaldırdık. Öğretmen gülümsedi:

-Yanılmamışım, üstünde rahat konuşabiliriz! Öğretmen önce kitabın yapraklarını çevirir gibi yaptı. Sonra da kitabı masaya bırakarak:

-Önce olayı genel olarak ortaya getirelim, biriniz! derken daha yakınında oturan Sabri Taşkın, elini kaldırdığından başka ayağa da kalktı. Gülenler oldu. Öğretmen başıyla işaret etti. Sabri Taşkın, belli ki kitabı okumuş. Ancak kitap, sanıldığı gibi kolay anlatılacak cinsten değil. Ortada bir mahkeme, bir takım sorgulamalar var ama, bu mahkemeyi gerektiren görüşler karşısında gerektirmediğini savunan fikirler de var. Buna karşın acınası bir sonucu var ki, anlatacak olan kişi elinde olmayarak sonuca ivedi olarak gidiveriyor. Sabri Taşkın da bu hataya düşerek tez- antitez çatışıklığını atlayıp sonuca kayıverdi.

Öğretmen ne düşündüyse bir süre yüzlerimize baktıktan sonra:

-Gerçi ince puntolarla yazılmış ama gene de kısa sayılır 100 sayfa, birlikte okuyalım mı? diye sordu. ”Okuyalım!” denince öğretmen bir süre kendisi okudu.

Öğretmen kitabı elinde tutarak, Eski Yunan halk yaşamı üstüne kısa bir açıklama yaptı; halk deyince kendimizi, bizim günümüzdeki yaşamları düşünmememiz gerektiğini, o zamanın halkının, bizim bugün anladığımız halkın üstünde büyük hak sahibi bir katman olduğunu, bunların o günün mahkemelerine girip savcılık, avukatlık, yargıçlık yaptığını anlattı. Kitabı, az ileride oturan, Sabahattin Öğretmenin derslerinde genellikle okuyan Mustafa Parlar’a doğru uzatırken öğretmene yakın oturan Burhan Güvenir kitabı aldı. Alır almaz da sordu:

- Ben okuyabilir miyim? Sabahattin Öğretmen gülümseyerek:

-Oku! işareti verdi. Burhan Güvenir de güzel okuyan arkadaşlarımızdan biri. Gür sesli olması yanında sözcükleri tane tane de ayırabiliyor. Burhan Güvenir bir süre okuduktan sonra bir yerde Öğretmen durdurarak hepimize sordu:

-Buraya kadar okuduklarımızı irdeleyelim mi? İrdeleyemedik. Çünkü okunan yer Sokrates’ in savunması değil henüz savunmayı açıklayan bölümdü.

Sabahattin Öğretmen o bölümü geçip doğrudan savunmayı okuyordu. Oysa Burhan Güvenir, sanırım heyecanından kitabın başından başlamıştı. Öğretmen uyarmayınca kimse tınmadı. O bölüm bitince Sabahattin Öğretmen:

-Devam ederiz! deyip ayrıldı.

Büyük salonda da yer sorunu yok ama orada da belli yerler korunaklı, belli yerler öğretmenin göz altında. Bu tür yer gözetenler salon değiştirirken koşuşturuyorlar. Yunus Kazım Öğretmen değişik bir kılıkla geldi. Saçları da biraz kısalmış. Geçen hafta ders sonuna doğru Alaturka müzik konusuna değinmişti. Varlık Dergisinde okuduğum yazıdan söz edince yazıyı getirmemi istemişti. Yazı önümde, anımsaması için dikkatle yüzüne bakarken öğretmen bir arkadaşın yazmış olduğu yazıdan söz etti. Yazıda, “Resim Sanatı konusunda öteki uluslara göre geri kalışımızın nedeni dinimizin bu sanatı yasaklamasıdır!” deniyormuş. Öğretmen, sanatların, insan psikolojisine büyük desteği olduğunu anlattıktan sonra, örnekler verdi:

- Kederli bir günümüzde rahatlatıcı bir müzik gibi, bizim duygularımızı harekete geçirecek şiirlerin, tabloların, mimari eserlerin kazandırdıkları saymakla bitmez. Bu tür duygulanmalar bireysellik dışında milli gurur denilen duyarlığı da geliştirir. Mimar Sinan’ın eserleri karşısında kendimizi daha dinç sayarız. Çünkü o da bizim gibi bir Türk’tü deriz. Gurur, insanlar için bir psikolojik dirençtir, benlik denilen bütünlük duygusunu duyabilen bir insan yaşadığının bilincinde olur.

Öğretmen daha sonra dinimizde sanatların yasak olduğuna inanmadığını, bunun din konusunda yetersiz yorumlar yapılmasından kaynaklandığını anlattı. Sıradan insanların bile bu konuda tartışmalar yaptığını, Hattatların, yasaklara karşın yazıları resme yaklaştırarak Hat sanatını geliştirdiklerini anlattı. Yasaklar için öne sürülen gerekçelerin zayıflığını söyledi:

- Padişahların resimleri yaptırılmamış. Resimleri olunca onlar da sıradan insan gibi görüneceklermiş, bu ise onların kudretini azaltırmış. Bu inanılacak bir gerekçe olamaz. Padişahlar içinde en saygınlardan biri Fatih Sultan Mehmet’tir. Fatih’in resmi yapılmış, onun şöhretinde bir eksiklik var mı? Fatih gene en büyük padişahlardan biri olarak anılmaktadır. Bunu peygamberimiz için de söyleyebiliriz. İsa’nın her türlü resmi, heykeli yapılmış ve de yapılıyor. Hıristiyanların gözünde İsa’ya saygınlık azalıyor mu? Üstelik Peygamberimiz güzel bir insandı, yaşadı görevini yaptı Allah’ın rahmetine kavuştu. Öte yandan insanlığın uzun bir geçmişi, var, çok tanrılı dönemlerde kendine özgü tanrılara inanmışlar. Hemen hemen tüm eski uluslar inandıkları tanrılarının heykellerini yapmışlar. Özellikle Yunan daha sonra da Roma dönemlerinde tanrıların tanrısı var saymışlar onu bile resmetmişler, heykellerini dikmişler. Bu konunun bizim dersimizle ne ilgisi var? diyemeyiz. Bakın, karşılaştırma yapıyoruz, sonunda bir hükme varacağız. Varacağımız sonuç bizim için inandırıcı olmazsa bizde kesinlikle bir tedirginlik olacaktır. İşte burası işin püf noktası. Bu durumda insanlar kendine olduğu kadar kendi kültürüne de güvensizlik duyar. Bunu düşünen bilginlerimiz gördükleri bu boşluğu kapatmak için okullara güzel sanatların programlarını eklemiştir. Cumhuriyet Dönemi’nin eğitimde en büyük yeniliği budur: Okullarda, insan ruhunu okşayan, çalışma hevesini arttıran sanatların, sporların uygar uluslar düzeyinde ele alınması, gençlerin bunlardan yararlanmasına yardımcı olmasıdır.

Öğretmen birden bana bakıp:

-Senin yazını unutmadım, haftaya hazırla onu da okuyalım. Bu konu salt Psikoloji dersi konusu değil, millî bir dava duruma gelmiş durumdadır.

Öğretmen ayrılınca, ders boyunca susan arkadaşlar birden coştular:

-İmamlar, hocalar, hafızlar! diyerek birbirlerine bir şeyler anlatmaya başladılar. Sanki yeni bir durum olmuş gibi. Oysa  çok değil birkaç gün önce Kubilay Olayı tartışılmıştı.

Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gecesi, Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye’ si, Sinekli Bakkal’ı bunları anlatmamış gibi “Sil yeni baştan!” örneği konuşmalar arasında yemeğe indik.

Neyse yemekte konu değişti. Bizim önemli konumuz kendi çalışmalarımız. Gerçekte biz, o yakınılan İmam, Hoca ya da Hafızların hedef taşıyız. Çünkü onlar, tiyatroya, müziğe, resme karşılar. Oysa biz bunları öğreniyoruz, bunları yaymak için hazırlanıyoruz.

Öztekin Öğretmen yeni bir karardan söz etti. Bu yılki 17 Nisan Kutlaması daha gösterişli olacakmış. Ankara’dan saygın konuklar gelecekmiş. En büyük yük bizim bölümdeymiş. Bu nedenle sıkı bir çalışma yapacakmışız. Bir süre konuşuldu. Sonunda kemancıların 20 dakikalık bir konser hazırlamaları kararlaştırıldı, parçalar seçildi, hemen de toplu çalışmaya geçildi. Öztekin Öğretmen beni serbest bırakarak:

-10 dakikalık bir zaman diliminde sen de bir şeyler çalarsın! dedi.

On dakika çalacak parçalarım var, saate bakarak çok denedim. Ancak bir parça ile doldurmak mı daha iyi olur yoksa daha kısa parçalarla renklendirmek mi? İlk aklıma Mozart sonatlar geldi; Kv. 331 ile kv. 545 ikisi de uygun. Öztekin Öğretmene çalar karar verebilirim. Ya Öztekin Öğretmen ayrı parçalar olsun derse? Hemen bir sıralama yaptım. Gene Mozart’tan Türk Marşı’nı, Schubert’ten Moment Müzikal 3’ü, Beethoven’den Für Elise ile Menuet’i, Johann Sebastian Bach’tan Wachet Auf’ı seçtim. Seçtiklerimi hemen denedim. Önemli bir sorun çıkmadı sevindim. Sıraya koymayı sorun yaptım. Önce Bach, Wachet Auf. Ne anlama geliyor? Anlamından önce parçanın aynı adlı bir Kantattan alındığını söylemek:

-Johann Sebastian Bach’ın Wacht Auf adlı Kantat’ından! deyip çalmak. Arkasından da Franz Schubert’ten Moment Müzikal (Müzik anları), Beethoven’den Bir Menüet, Für Elise, (Elise için) Mozart, Türk Marşı. İki kez çaldım. Azıcık uzuyor, Beethoven Menuet’ı kaldırabilirim. Sevindim.

Mozart 331 kv La majör de on dakikayı geçiyor. Onu çalarsam, Türk Marşı önceki varyasyonu atlayacağım.

Verilecek konsere daha 25 gün var, sık sık tekrarlarsam hiçbir sorunum kalmaz! deyip Czerny çalıştım. Durup dururken karar değiştirdim:

-Yeni parçalar neden seçmiyorum? Daha 25 gün var, bu sürede en az iki üç parça kazanabilirim. Neden Schumann, Haydn, Brahms, Chopin ya da bir başkası olmasın? Hemen parça seçimi için salona çıktım. Kimseler yok, saatime baktım, yemek zamanı! Arkadaşlar takıldı:

-Uyudun mu? Uyuduğumu söyledim. Öyleyken kafamın hâlâ parça seçiminde olduğunu anladım:

-Schumann’ ın Rüya’sı neden olmasın?

Kemancılar da uzun süre parça seçimiyle uğraşmışlar.

Toplu çalışmanın zorluğu yanında zevkli bir tarafı olduğundan söz ettiler. Haftanın üç gününde birer saat çalışacaklarmış. Buna sevindim.

Plak dinleme günümüz, hemen seçim tartışması başladı:

-Özellikle küçük keman eserleri olsun! Seçmeyi onlara bırakacağımı söyledim. Önce tartıştılar sonra da seçimi, Nihat Şengül’le İbrahin Şen’e bıraktılar.

Salona gidince plakları hazırladık.

  1-Johann Sebastiyn Bach, Süit (Air)

  2-Beethoven, Kreutzer Sonat,

  3-Fibich, Poem

  4-Weber, Dansa Davet.

Son sınıflar, Bölüm Başkanından izinli oldukları için gelmediler. Bölüm Başkanı da oldukça geç geldi, sakin sakin dinleyişimizi övdü:

-Olgunluk zaman içinde kendini gösterir! gibisine sözler söyledi.

Neşeli olarak yataklarımıza döndük.

Gözlerimi yumarken bile çalacağım parçaları düşünüyordum.

 

21 Mart 1945 Çarşamba

 

Bugün de tartışmalı başladı:

-Eski mart, yeni mart. Bu konudaki bilgime güvendiğim için ben de söze karıştım:

-Bugün, eskisinde de yenisinde de Marttır. Yeni denilen Martın yirmi biri Eski Mart’ın ise dokuzu…

Rahim Ünüvar beni doğruladı. Kimse karşı gelmediği için konu kapandı. Yalnız Enver Ötnü yanımdan geçerken sordu:

-Enişte bugün mü donarmış öküzler? Önce anlamadım, sonradan anımsadım:

-Martın dokuzu, dondurur öküzü! sözünü anımsatmış. Zaten onun sözüne değil de “Enişte!” deyişine takılanlar olduğundan konu değişmişti.

Bu sabah başka bir konu ortaya getirildi. Sabahattin Öğretmenin dersinde Burhan Güvenir, Mustafa Parlar’ın görevini kapmıştı.(Böyle deyip ortalığı karıştıranlar var)-+++ Onlar, şimdi de Mustafa Parlar’ a:

-Sen de bugün Doç’luk yap! Yani İbrahim Yasa Öğretmeni sahiplen. Mustafa Parlar güldü:

-Ben o konuya yatkın değilim, onu siz yapın!

Çok önemsiz gibi görünen tartışma hemen Kızılçullu, Çifteler çatışmasına dönüşmüş. Bizim masadaki Kızılçullu grubu, sinirli sinirli konuştular:

-Adamlar kaşınıyor!

Adamlar, dedikleri sınıf arkadaşlarımız, Çifteler çıkışlıların tümü. Oysa onların içlerinde böyle ayrılıklar düşünmeyen sayısız arkadaş var.

    *

Bahar mahar derken baharı ilk muştulayan İbrahim Yasa Öğretmen oldu. Açık takım giysilerle geldi, piposunu kapıda söndürüp salona girdi. Geçen dersin tartışmalarının süreceği sanılırken öğretmen sordu:

-Hasanoğlan’ı ele alalım mı?

Hasanoğlan köyü, bilimsel metotlarla incelenecek!

Bilimsel metotlar üstüne konuşuldu.

Bilimsel metot ne demek? Arkadaşlardan akıl yürütenler oldu, her söylenene bir kulp takılarak tartışma uzadı. Sonuçta, yapılan araştırmalarda elde edilecek bilgilerin olduğu gibi değerlendirilmesi gerektiği anlaşıldı. Kısacası toplanacak birimler üstüne yorum yapılarak ya da katkılarda bulunarak gerçek dışı sonuçlara gidilmesi önlenecek. Bundan sonra bir süre de nelerin değerlendirileceği tartışıldı. Genel insan sayısı, yıllık ya da on yıllık artış, eksiliş. Bay- bayan, çocuk sayısı, okur-yazar sayısı. Bay-bayan evlenmelerinde yaş sınırları, yaşlılık durumu, kimsesiz yaşlılar. Ev durumları, evli oğul kız-anne baba ayrı, bir arada oturma durumları, Bay-bayan el sanatları, El sanatlarıyla geçinenler. Toprak dağılımı, (En çok en az) Hayvan durumu (koyun-keçi, sayı sınırları) koşum durumları, dışarda çalışanlar, köyde el işi sürdürenler. Kimsesizler, bunların bakımı. Ek iş sürdürenler, (sünnet, nalbant, diş, kırık-çıkık, berber) Düğünler, bayramlar, Köye özgü eğlenceler, Komşu ilişkileri, evlere gelme-gitmeler. Başka köylerle ilişkiler. Okul durumu, halkın okula karşı tavrı, okur- yazarlık durumu, okuyup ayrılanlar, Ayrılanların köyle ilişkileri. Köyün ortak varlıkları, ortak varlıklara kişilerin bakış açıları. Kılık kıyafet durumları, Okulun yapı durumu, halkın okula karşı ilgisi, öğretmenin köye uyumu, halkın öğretmene karşı tavrı. Cami, yapı, bakım, ibadetlere ilgi. Doğumların, ölümlerin etkileri, tepkileri. Halkın genel olarak yeniliklere karşı ilgisi, yasalara uyumu, devlete karşı sorumluluk anlayışı, Devletten beklentileri… Bir bölümünü yazabildiğim sorgu aşaması uzun uzun tartışıldı. Bunları saptayacak gruplar oluşturulması üzerinde duruldu. Sonunda da grupların, hangi alanda çalışmak isterse o alanı seçen gönüllülerce oluşması önerildi. Öğretmen dikkatimizi çekti:

-Uzun zaman isteyen bir çalışma, önümüzde çok uzun bir zaman var. Ancak bu zaman, sizin buradan ayrılıp gitmenize kadar uzamayacak. Bu nedenle çalışacak grupların iki hafta içinde tamamlanmış olmasını istiyorum!

Öğretmen Burhan Güvenir’le Süleyman Koyuncu’yu da olayı izlemek üzere görevlendirdi.

Dersten sonra bir süre konu tartışıldı. Doç. dr. Halil Demircioğlu gelmemiş, kimse yerinden kalkmadı. Grup oluşturulacak konular defalarca okundu, kimisi birleştirildi. Tartışmalar uzayınca ben de Halil Dere hangi gruba girerse orada çalışacağımı söyleyip ayrıldım.

Salon bomboştu, bir süre çalıştım. Dünkü programımı birkaç kez tekrarladım.

      *

Yemekte de aynı konu:

-Bize ne Hasanoğlan köyünden?

Söylenenlere katılmadım:

-Hasanoğlan bir örnek, onu örnekleyip benzerleri hakkında bilgi toplarız ya da öğrencilerimize toplatırız. Öğretmen olunca belki bu tür çalışmayı biz de yapacağız. Köy Enstitüleri’nde ilkokul öğretmenleri bile gösterilen derslere giriyor. Bize de bir gün, Eğitim Bilimi, Sosyal Bilimler dersleri yükleyebilirler. Bu konular Köy Enstitüleri Müfredat Programında var. Ekrem Bilgin karşı koydu:

-Böyle bir ders yok! Güldüm:

-Sen benimle dikleşirsen kazançlı çıkarsın. Çünkü sonunda bilmediğin bir bilgiyi öğrenmiş olacaksın. Merak etme ben de kazançlı olacağım; çünkü bir bilmeyene bildiğimi öğretmiş olacağım Dikkat et bak, cahile demiyorum; çünkü sen cahil değil az bilgilisin. Belki de insan seçmesini bilmiyorsun; bilseydin bana böyle karşı çıkmazdın!

Ekrem sustu ama ben fırsat bulmuştum. Salona gider gitmez Köy Enstitüleri Müfredat Programını açıp ders adlarını okudum:

-Öğretmenlik Bilgisi, 4. Sınıfta haftada 2 saat, 5. Sınıfta 6 saat. Toplumbilim, Genel Pedagoji, Özel Pedagoji, Çocuk ve İş Ruhbilimi. Ayrıca, eğitimi zor öğrenciler için özel eğitim bilgileri (Ruhbilimi konusunda)

Arkadaşlar güldü. Ancak Ekrem, teşekkür etti. Konu böylece kapandı.

    *

Son verilen karara göre haftanın üç günü, (17 Nisan kutlamasına dek) Pazartesi, Çarşamba, Cuma günleri öğleden sonra toplu keman çalışması (Konser hazırlığı) kararı alınmıştı. Öztekin Öğretmen gelir gelmez, ellerini şaplatıp kemancıları uyardı:

-Yayları reçineleyelim! Bunu duyar duymaz notalarımı alıp alt odaya indim.

17 Nisan gününe daha bir aya yakın zaman var; bu zaman içinde ben çalacaklarımı su gibi şırıl şırıl akıtırım! deyip tuşları çekiçlemeye başladım. Bir ara içim daraldı, dışarı çıkıp dinledim. Arkadaşlar serbest olarak çalışıyorlar. Çekinerek kapıya dek gittim. Salonda kahkahalar atılıyor. Girdim. Meğer Öztekin Öğretmen arkadaşları iki saat kadar tam anlamıyla terlettikten sonra yorulduğunu söyleyip gitmiş. Bir süre salonda oturduktan sonra tekrar alt odaya inip yemek zamanına dek çalıştım.

Yemekte arkadaşların heveslendiklerini gördüm. Birlikte çalışmak onları daha cesaretlendirmiş.

Yemekten sonra Kitaplığa gidip Varlık Dergilerini karıştırdım. Yaşar Nabi Nayır’ın j. j. Rousseau’dan düşünceler çevirisi var. Onlardan bir bölümünü aldım.

 

Jean- Jacques Rousseau’dan

    Düşünceler

 

İçtimai anlaşmanın gayesi anlaşanların korunmasıdır. Gayeyi isteyen vasıtalarına da razı olur, ve bu vasıtaların bir takım tehlikeleri ve hatta ziyanları vardır ki bunlarsız olamaz. Başkalarının zararına olarak hayatını muhafaza etmek isteyen gereğinde onların uğrunda canını vermelidir.

 Milletlere uygun olan en iyi cemiyet şartlarını keşfetmek için, insanların bütün itirazlarını gören fakat bunlardan hiçbirine tutulmayan, hiçbir suretle bizim yaradılışımızda olmayan fakat bu yaradılışı iyice tanıyan, saadetinin bilimle ilgisi olmadığı halde kendi bahtiyarlığımızla uğraşmak lütfunda bulunacak:

Şöhret almayı zamanın akışına bırakarak bir asırda çalışıp ötekinde zevkini sürebilecek yüksek bir zekaya ihtiyaç vardı. İnsanlara kanunları vermek için tanrılar lazımdı.

Büyük bir yapıya başlamadan önce mimar nasıl o ağırlığı çeker mi diye zemini inceleyip yoklarsa kaleme almakla işe başlamaz, daha önce bu kanunlara tabi olacak milletin onlara katlanmaya elverişli olup olmadığını araştırır.

Yeryüzünden bir sürü millet yelip geçmiştir ki iyi kanunlara asla tahammül edemezlerdi; hatta bunlara katlanabilecek olanlar da bütün mevcudiyetleri boyunca ancak pek kısa bir müddet bu tahammülü gösterebileceklerdi. İnsanlar gibi milletlerin de çoğu ancak gençliklerinde uysaldırlar; yaşlandıkça söz dinlemez olurlar. Bir kere itiyatları yerleşip de boş inanışları kökleşince, bunları ıslaha beyhude ve tehlikeli bir teşebbüstür. Tıpkı, hekimi görünce titreyen o ahmak ve korkak hastalar gibi, halk, hatta çare bulmak için dertlerine dokunulmasına tahammül edemez.

Yer yüzünde hiç bir iyi din yoktur, demiyorum, böyle bir şey aklımdan da geçmez. Yalnız diyorum ki, şimdi hakim olan veya vaktiyle olmuş bulunan dinler içinde bir tanesi yoktur ki insanlığa derin yaralar açmış olmasın. Ve bu bir hakikattir. Bütün mezhepler kardeşliğe zulüm etmişlerdir, hepsi, Allah’a insan kanından kurban vermişlerdir.

Yeni mezheplerin çoğu taassup vasıtasıyla yerleşir ve riya vasıtasıyla yerlerinde tutunurlar; bunların akla ve mantığa aykırı düşmeleri ve insanı fazilete götürmemeleri bu yüzdendir. Heyecan ve cezbe halinde insan muhakeme yürütemez; bu hal devam ettiği müddetçe her şey geçer akçedir ve doğmalar üzerinde pek az pazarlık edilir. Ayrıca öyle rahat bir şeydir ki, bir itikadın yolunu tutmak o kadar ucuz, ahlakın yolunu tutmak ise o kadar pahalıya mal olur ki daha kolay tarafa atılmak suretiyle adam yapmadıkları iyilikleri büyük bir imanın liyakatiyle örtbas etmiş olur. Fakat, ne yapılırsa yapılsın, taassup alabildiğine devam edemeyecek bir buhran halidir; az çok uzun, az çok sık nöbetleri vardır, gevşediği zamanları da olur ki bu sırada adam, soğuk kanlılığını elde eder. İşte böyle zamanlarda insan kendisine gelince bir sürü manasızlıkla kendini zincirlenmiş görerek şaşakalır. Bununla beraber din kaideleşmiş, şekiller yerleşmiş, kanunlar tesis edilmiştir, bunlara uymayanlar ceza görürler. Adam bütün bunlara karşı tek başına itiraza mı kalkacak, memleketin kanunlarını tanımayıp babasının dinini inkâr mı edecek Kim cesaret edebilir buna? Ses çıkarmadan katlanılır, mirasın konacağı kimselerin kanaatlerini paylaşmak adamın menfaati icabıdır. Onun için herkes gibi hareket eder, yalnız şu farkla, başkalarının önünde sözde saygı gösterdiği şeylere kendi başına kalınca canının istediği kadar güler.

Dinler ihtiyarladıkça, asıl gayeleri gitgide gözden kaybolur; bir sürü incelikler icat edilir; her şeyi izah etmek, katileştirmek, anlamak isterler; akide durmadan inceleşir, ahlaksa her gün biraz daha kuvvetten düşer.

İnsanların kendilerini ayıran fikirlerden ziyade birleştiren kanaatlere bağlanmaları ne kadar menfaatleri icabıdır. Halbuki, tam tersine hepsinde müşterek olan şeyleri bir yana bırakarak, hususi duygulara dört elle sarılırlar; bu duygular ne kadar mantıktan mahrum olursa o kadar onlara düşkündürler. Ve her fert, kendi tuttuğu tarafın mantıktan elde edemediği nüfuz ve itibarı on Körü körüne inanmak suretiyle telâfiye çalışır. Böylece, bizi alakadar eden, fakat hiç de kale almayacağımız bütün hususlarda içimizden mutabık olduğumuz halde, hayatımızı en az anladığımız ve anlaması da en az lüzumlu şeyler üzerinde münakaşalar, kavgalar, eziyetler, zulümler, muharebeler etmekle geçiririz Boş yere karar üstüne karar yığarız, bunların arasındaki tezatları, manası anlaşılmaz özlerle boş yere savarız; her gün halledilecek yeni meseleler, yeni kavga mevzuları buluruz. Çünkü her doktrinin hesapsız kolları vardır ve bunların her biri, kendi küçük fikri üzerinde ayak direyerek hiç de ehemmiyetli olmayanı ehemmiyetli sanıp asıl ehemmiyeti ihmal eder.

Yalnız bir yanılmadan ileri gelen boş inanışlar ortadan kalkabilir, fakat bizim kötü huylarımıza dayanan boş inanışlar ancak onlarla birlikte yok olabilir.

 

Yatınca bir süre düşündüm:

J.J Rousseau’yu okudukça, ondan okuduklarımı bir kalemden çıkmış gibi düşünemiyorum; ya da ben öyle sanıyorum. Okuduklarımı bir araya getirdiğimi düşününce sanki ayrı iki Rousseau varmış yanılgısına kapılıyorum. Julie yahut Yeni Heloise’deki aşk mektuplarını yazan kişi, yukardaki düşünceleri öne sürebilir mi? İki ayrı J. J. Rousseau neden olmasın? İki Aleksandre Dumas ya da iki Johann Strauss olur da Rousseau neden olmasın? Fransız krallarını anımsadım, 1’den 18’e dek sıralanmış. Ancak onlar kendi adları değildir, sanırım onları, kral olunca o adla anılmasını istemişlerdir.

Bunları düşünürken uyudum.

 

22 Mart 1945 Perşembe

 

Hamdi Keskin Öğretmenin gelmeyişine sevinenler var. Ben de buna şaşıyorum, Buna neden sevinirler? Hamdi Keskin Öğretmen kimseyi azarlamıyor, kimseye soru sormuyor; arada yapılan konuşmalarda yanlış söylendiğinde bile “Yanlış!” demiyor da “o, öyle miydi?” deyip geçiştiriyor. Böyleyken derse gelmemesi isteniyor. Merak ettim doğrusu….

Kahvaltıda da benzer konuşmalar olunca sordum:

-Hamdi Keskin Öğretmenin gelmeyişine neden seviniyorsunuz? Genel sorduğum için soruma karşı olanlar oldu; İbrahim Şen, Nihat Şengül, Ekrem Bilgin sevinmediklerini söylediler. Ötekiler susunca direndim: Birçok konuda anlaşmamıza karşın, bu tür konularda ayrı düşünmemize şaştığımı söyledim. Hemşerim Kadir açık açık, yazılı yapacağından çekindiğini öne sürdü. Gerekçesini de söyledi:

-İki yıldır her dersinde sekiz on insanın adını saydı, elimizde anlattıklarını öğreneceğimiz kitabımız yok, sorarsa biz nasıl karşılık vereceğiz? Hemşerime sordum:

-Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen tam iki yıldır ancak iki kitap okudu, bu iki kitaptan sadece bir soru sordu; nasıl karşılık aldığını hep birlikte gördük mü? Karşılık beklemiyordum. Karşılık olsa olsa gülmek olabilirdi. Gerçekten beklediğim gibi oldu. Arkadaşlar hep güldüler. Sonra da kendimize dönük eleştiriler başladı. Abdullah Erçetin, öğretmenin verdiği bir ödevi yerine getirmediği için kendisini öğretmene karşı hep suçlu saydığından öyle düşündüğünü açıklayınca tartışma kesildi. Gene de Halil Yıldırım bana sormadan edemedi:

-Dün iki saat çalıştın, sevinmedin mi? Bugün de iki saat çalışacaksın!

Oysa olay benim çalışmam çalışmamam değil, olayları kendi ucuz çıkarımıza çevirip, sırıtan bir sevinç gösterisi yapmak. Bu, düpedüz kendimizi aldatmak olmuyor mu?

Böyle konuştuğum için mi yoksa gerçekten derse saygımdan mı kitaplığa gidip dergileri karıştırdım.

Varlık Dergisi 15 tarih, 277. Sayısında Yunus Kazım Öğretmenin şiiri var. Okumayan arkadaşlara duyurmak istediğim için alıp okuyacağım. Görsünler; şiir, onların sandığı gibi alt alta sıralanan uyumlu sözler değil bir duygu, bir kişinin kendisini değerlendirme işidir.

 

    Liman
 
  Denizi özledim batı zamanı,
  Martı çığlığını boğar düdükler.
  Aydınlık bir gemi süzülür ufka,
  Bir tayfa abanmış küpeştelere.
  Aralık sokakta meyhaneler loş
  Bir yosma gözlüyor belalısını.
  Ecdat mirası han, ardiye, depo,
  Satıcı sesleri, serseri çocuk.
  Kahveden yayılır “Şahane Gözler!”
  Uçtu güvercinler çan kulesinden.
  Karanlık bir evde tek lamba yanmış,
  Bir bekâr yazıyor belki bir mektup.
  Şubatta tipili yayla akşamı,
  Denizi özledim ocak başında.
  Böylece sevmişim kırda uzleti
  Temmuzda gezerken rıhtımda yalnız.
 
      Yunus Kazım Köni

 

Şiir öğretmenin olduğu için tümüyle beğendiğimi söylemek zorunda olacağımı düşünmüyorum. Bu nedenle bana göre çok önemli iki noktaya değinmek istedim. Örneğin karanlık bir evde lamba yanar mı? Lâmba yanan bir oda ne denli az ışıklı olsa da karanlıktan farklıdır.

Öteki yakıştırma da Serseri çocuk! Serseri sıfatı, kafasını (Aklını anlamında) dengeli kullanamayanlar için söylenir. Çocuk, zaten çocuktur, kafasını kullanması ondan beklenir mi?

Ben olsam, karanlık bir oda yerine “Küçük bir odada tek lamba yanmış!” derdim. Çocuk için de en yakışanı oyundur; o nedenle “Oynayan çocuk!” ya da “Ağlayan çocuk!” demek daha uygun olurdu.

      *

Aşağıdaki ilginç yazıyı da ibretlik için aldım.

 

Yazan:Nurettin Şazi Kösemihal

   Ankara Radyosu’nun Musiki Programları

 

 

      *

Türkiye Cumhuriyeti’nin uygarlık yarışında açık hedeflerine,Atatürk’ün kesin buyruklarına özellikle de Cumhurbaşkanımız İsmet İnönü’nün Haftalık Orkestra konserlerini titizlikle izleyerek bu yolda önderlik etmesine karşın bir takım sinsi emellilerin çevirdiği fırıldakları açıklayan bu yazıyı salt BÖLÜM arkadaşlarıma değil Tüm Yüksek Köy Enstitülü arkadaşlarıma okuyup zaman zaman da anımsatacağım.Geçmiş dönemlerin çıkarlarına özlem çekenlerin bu tür numaraları, salt müzikte değil Cumhuriyet Devrimleri’nin tümüne karşı bir dolaylı direniştir.

     *

Yazımı tam bitirdim arkadaşlar geldi. Sami Akıncı gene gelmedi. Sami gelmeyince arkadaşlar iki açıdan üzülüyor: Sami’nin rahatsızlığı uzadıkça kaygılar da artıyor. Arkadaşın durumu ne olacak? Derslere devam edememesi, sınıf geçmesine engel olur mu? Bir de başka sorun; Sami geldiğinde öğretmeni oyalıyor. Böylece dersin sıkıntısı azalmış oluyor. Sami olmayınca Doç.dr.Niyazi Çitakoğlu, tüm gücüyle bizlerin üstüne geliyor. Gene öyle olacak!

Öğretmen, değişik bir giysi ile geldi. Gülümseyerek:

-Bahara uymak gerekir. Almanlar hep böyle der. Yazık o neşeli Alman halkı şu anda yıkım durumunda. “Etme, bulma!” demişler. Onlar başkalarına yaptı, o başkaları da onlara yapıyor. Ren Nehri Almanya’nın kalp damarlarından biridir, hemde atar damarlarındandır. En büyük endüstri bölgesi Ren çevresindedir. o çevre düşmanın eline geçmek üzere! Öğretmen böyle söyleyip yüzümüze bakınca geçmiş derslerde üstünde durduğumuz Lorelei şiirini anımsattım. Öğretmen teşekkür etti:

-Bize mi düştü tasası! deyip Alman şairlerini andı:

- Johann Wolfgang von Goethe, Friedrich von Schiller, Heinrich Heine! Lorelei şiirini yazan Heinrich Heine’ın Romantik şairlerden biri olduğunu anlattı. Şiiri Almanca okudu.

 

   Die Lore-Lei


  Ich weiß nicht was soll es bedeuten,
  Daß ich so traurig bin;
  Ein Märchen aus alten Zeiten,
  Das kommt mir nicht aus dem Sinn.
  Die Luft ist kühl und es dunkelt,
  Und ruhig fließt der Rhein;
  Der Gipfel des Berges funkelt
  Im Abendsonnenschein.
  Die schönste Jungfrau sitzet
  Dort oben wunderbar;
  Ihr goldnes Geschmeide blitzet,
  Sie kämmt ihr goldenes Haar.
  Sie kämmt es mit goldenem Kamme
  Und singt ein Lied dabei;
  Das hat eine wundersame,
  Gewaltige Melodei.
  Den Schiffer im kleinen Schiffe
  Ergreift es mit wildem Weh;
  Er schaut nicht die Felsenriffe,
  Er schaut nur hinauf in die Höh.
  Ich glaube, die Wellen verschlingen
  Am Ende Schiffer und Kahn;
  Und das hat mit ihrem Singen
  Die Lore-Lei getan.
      
Heinrich Heine

 

 

   LORELEİ
 
  Bilmem ki ne anlam vermeli?
  Beni böyle mahzun eden
  Eski efsanelerden biri,
  Çıkmaz oldu düşüncelerimden.
 
  Hava sıcak, kararmak üzeredir;
  Ren nehri akmaktadır sakin sakin;
  Parıldayan dağ zirvesidir,
  Işığında akşam güneşinin.
 
  Dilber peri kızı çıkmış oturmuş
  Tepeye, üstünde bütün ziyneti, güzelliği;
  Altın başına ışıklar düşmüş;
  Tarıyor altın örgülerini.
 
  Bir yandan altın tarakla tararken
  Bir yandan da şarkı söylüyor;
  Şarkının cana can katan, alıp götüren
  Bir ahengi var ki dayanılmıyor.
 
  Kayıkçı, içinde küçük bir kayığın;
  Amansız bir an sarmış içini;
  Farkında değil yaklaşan kayalıkların
  Tepeden ayıramıyor gözlerini.
 
  Sonunda, gömülür dalgalara
  Kayıkçı da, tekne de.
  Derler ki şarkılarıyla gene
  Lorelei yaptı bunu.
 
    Dora GÜNEY- Necati CUMALI

 

Öğretmen, şiir sevenleri sordu. Arkadaşlar da Mehmet Başaran’ı şair olarak tanıttılar, kendi dergimizde çıkan şiirlerini söylediler. Arkadaş, arkadaşların bu şekilde kendisini öne çıkarmalarına nedense sinirlendi:

-Benim şiirlerim, meydanlarda okunmak için yazılmamıştır! gibisine bir de söz söyledi. Bu tür konuşmalarda suskun olan Emrullah Öztürk nedense bu kez konuştu:

-Arkadaş yarışmalara katılmak için şiir yazar! Öğretmen bunu duyunca sordu:

-Sahi mi, hangi yarışmalara katıldı? “Kendi Dergimizin açtığı şiir yarışmasına!” dendi. Öğretmen bir tepki göstermedi. Ancak Hasan Üner:

-Arkadaş Yarışmada bir (1) oy aldı! dedi. Öğretmen ya duydu da aldırmadı ya da duymazdan geldi. Gülenler oldu. Mustafa Saatçi ise:

-O bir oyu da kendisi vermiştir! dedi. Öğretmen, konuşulanları duymazdan gelerek konuyu değiştirip sayılar üstüne döndü. Sayıları, 100’e dek öğrenip konuşma dilimize katmamızı, yazılışını doğru yazmamızı istedi. Birden yüze dek sayıları yazacağız.

Öğretmen çıkınca bir tartışma olacağını sanmıştım. Mehmet Başaran, öğretmenin ardından çıktı. Arkadaşlardan onun öğretmene bir şeyler söyleyeceğini öne sürenler oldu. Hüsnü Yalçın gözlemiş:

-Öğretmen yalnız olarak Öğretmenler Lokaline gitti! Deyip olasılıkları önlemiş oldu.

Yemekte gene boş dersler tartışması açıldı; İngilizce grubunun öğretmeni gene gelmemiş. Bu kez sevinme yerine eleştiriler öne çıktı. Bir aydır boş geçen derslere neden başka öğretmen gelmiyor?

Öğretmen rahatsız olunca yerine öğretmen atanır mı? Öğretmen iyi olunca ne olacak; iki öğretmen mi derse gelecek? Bu kez de iş şakaya dönüştürüldü:

-Biz birinden yakınırken ikisiyle nasıl anlaşırız?

    *

Öztekin Öğretmen ilk saat müzik imlası yaptırdı, ton değişiklikleri yaparak önce majör sonrada minör gamlarının değişimlerini buldurdu.

Major gamlarda tüm diyezleri, bemolleri yerlerine koyabildim ama minörlerde bunu başaramadım.

Sonraki saatlerde izlediğimiz konserlerde dinlediğimiz önemli eserlerle bestecileri hakkında toplu anımsamalar yaptık. Eserlerinden örnekler dinlediğimiz, Telemann, Bach, Handel, Vivaldi, Gluck, Haydn, Mozart, Beethovenn, Schubert, Weber, Schumann, Paganini, Mendelsshon, Berlioz, Liest, Chopin,Verdi, Cesar Franck, Brahms, Bizet, Smetana, Dvor’ak, Tschaikovsky, Grieg, Sibelius, Bela Bartok adlı bestecileri, devirleri, bağlı oldukları müzik akımlarını, bellibaşlı birkaç eserini bilmemizi önerdi. Robert Schumann’ı örnek verdi:

Ramantik akım bestecilerindendir. Besteciliği yanında konserler, orkestralar üstüne yol gösterici yazılar yazmış, özel olarak çocuklar için küçük fakat çekici parçalar bestelemiştir. Çoğunluğu piyano üstüne olan parçaları yanında oldukça sevilen konçertolar, senfoniler vardır.

Öztekin Öğretmen, konuşmalar sonunda saptayabildiği eksikliklerimizi genel olarak değerlendirdi:

-Küçümsenmeyecek sayıda besteciyi, belli başlı eserlerini biliyorsunuz. Ancak, Telemann, Gluck, Paganini, Berlioz, özellikle de Berlioz üstünde daha fazla durabilirsiniz. Çünkü Berlioz günümüz konserlerinin orkestra düzenlemelerinin mimarı, senfoni tekniğine de yenilikler katmış bir teorisyendir. Grieg, Bela Bartok oldukça önemli bestecilerdir. Özellikle Bela Bartok, kendi ülkesi dışında da etkili olmuş, sık sık dinlediğimiz Romen Dansları’yla Romanya müziğini tanıttığı gibi komşu ülkelerin müziklerini de inceleyip özelliklerini müzik dünyasına tanıtmıştır. Bildiğiniz gibi ülkemize de gelmiş, müziğimizin gelişmesi için yönlendirici raporlar vermiştir. Bunları yazan yazarlar vardır. Özellikle de Musiki Mecmuası’nın eski sayılarını Millî Eğitim Bakanlığı Kitaplığı’nda bulabilirsiniz!

     *

Öğretmen ayrılınca, küçük odadaki piyanoda bir süre çalıştım. Czerny Etütleri tekrarlarken Yıldız’ın sesini duydum:

-Ne zaman gelseniz İbrahim Ağabey piyanonun başındadır! Yanında bir grup kız arkadaşı. Çoğuyla doğrudan konuşmuşluğum yok ama hepsinin adlarını biliyorum. Bilmediğim, kiminin, hangi Köy Enstitüsü’nden geldiği… Gelenler arasında Isparta/Gönen çıkışlı Fatma da vardı. Fatma’ya, çok sevdiğim öğretmenim, Gönen Köy Enstitüsü Kurucu Müdürü Ömer Uzgil’i sordum. Fatma önce Müdürünü kendisinin de sevdiğini ancak onun oradan ayrılacağını duyduğunu, bunun doğru olup olmadığını bilmediğini ancak ayrılırsa üzüleceğini söyleyip, yüzünü gerdirince, ben de sahiden ayrılmış gibi üzüldüm. Oysa olayın gerçek olup olmadığı bilinmiyordu. Nedense Fatma’nın tavrı, beni haber gerçekmiş gibi etkiledi. Kendimi toparlayarak, gelenlerin hoşlanacağı küçük parçalardan çaldım. Teşekkür edip ayrıldılar. Birden Kepirtepe anılarım depreşti. Ömer Uzgil öğretmenin Müdürlük önerisini önce kabul etmediği söylenmişti. Sonraları ise bizim kurucu Müdürümüz Nejat İdil’in önerisiyle müdürlüğü kabul ettiğini öğrenmiştik. Ayrılışına çok üzülmemize karşın; bu tavrı (Büyük sözü dinleme) hoşumuza gitmişti.

Şu işe bak; tıpkı bizim müdürümüz Nejat İdil gibi iki üç yıl üstün başarıyla çalıştığı söylenirken; birden “Başarısızsın!” de, görevinden uzaklaştır!

Ellerim piyano üstünde öyle dururken Doğan Güney geldi. Olayı ona anlattım; Doğan, bu tür olaylara duyarsız göründüğünden ya da görünmeye çalıştığından fazla etkilenmedi.

Yemekte olayı anlattım. Arkadaşlar, bu tür haberlere alıştıklarını söyleyerek görevden alınan Köy Enstitüsü Kurucu Müdürlerini saydılar. Kızılçullu-Emin Soysal, Çifteler-Remzi Özyürek, Kepirtepe-Nejat İdil, Pazarören-Sabri Kolçak, Ladik-Nurettin Biriz, Pulur-Ahmet Korkut. Bunlar bildiklerimiz, daha bilmediklerimiz de vardır. Örneğin Eğitimbaşı Hürrem Arman Beşikdüzü’den gelme. Ancak o, nedense ödüllendirilmiş. Öyle ki, burada da başarılı olamayınca müdürlükten ayrılıp Eğitimbaşılığa razı oldu. (Bir başka yere sürülmedi.) Bu bir kayırma değil midir? Hiç değilse yerinde, alıştığı çevrede kaldı. Nihat Şengül buna karşı oldu:

-Beni görevden ayırsalar, kesinlikle orada kalmam! Arkası geldi:

-Ben de, ben de, ben de!

Az önce görevden alınmış müdürlerin adlarını üzülerek anan arkadaşların böyle deyişine şaştımsa da konuyu uzatmadım. Bu konuda düşünsel bir ayrılığımız var:

-Verilen bir hüküm, ya doğrudur, ya da yanlış. Bunun bir üçüncü yanı olamaz. Hasan Ali Yücel’in kitabını anımsadım; Endüksiyon, dedüksiyon! Bunu arkadaşlara nasıl anlatabilirim ki? Kitabı göstersem, Lise 2. Sınıf kitabı! deyip küçümserler. Keşke liseler için yazılan yardımcı kitapları okuyup tartışabilsek! Sabahattin Öğretmenin şimdilerde üstünde durduğu Sokrates’in Müdafaası da bir Lise yardımcı kitabı…. Yardımcı kitap olayını bir süre düşündüm; öğrenciler okuyacak ama bu kitaplardan ders kitapları gibi sınavlarda sorumlu olmayacaklardır.

Yatınca da gene bu kalıma geldi; Sokrates’in Müdafaası’nı lise öğrencileri nasıl yorumlar? Bence bu kitabı tam olarak anlamak için Eflâtun’un Devlet kitabını (Kitaplarını) okumak gerekli. Müdafaa’da birçok eleştiriler öne sürülüyor ama bence asıl eleştiri nedense açık açık söylenmiyor. Söylenenler, sanki söylenmek istenenlerin biraz kapalıca şekli. Sözgelimi, gençleri yanlış yola yönlendirme, kurulmuş olan aile yapısını bozma türü savların gerçeği, Eflâtun’un Devlet Kitaplarında daha açık olarak yazılmakta; onları da Eflatun Sokrates’e söyletmektedir. En çarpıcısı da, Devleti koruma için yetiştirileceklerin yeni bir aile biriminde yetiştirilmesi savıdır. Evlilik olacak, çocuk doğunca anne-babadan ayrılacak, çocuk, anne-baba duygusundan habersiz yetiştirilecek. Tıpkı hayvanlar gibi. Koyunlar ya da sığırlar birer örnek olabilir: Koyunlar, bir koçtan tohum alıp yavru doğururlar. Doğan erkek kuzulardan biri sürüye koç olarak seçildiğinde bir iki yıl sonra seçim yapmadan anneye kuzu doğurtabilir. Sığırlar ya da öteki hayvanlar da böyledir.

 

Bu yöntem uygulanırsa anne-baba olayı dışında yetişmiş insanlar olacak. Bunlar, bilinen insanlardan farkı yetişip, Devlet’i koruyacak. Böyle bir insan türü (Eğer olursa) kölelerden daha zavallı olacaktır. Böyle bir örnek, Devlet tarafından korunursa sıradan insanlar da buna özenip büyük bir yanılgı içine düşerler. Bunları artarda getirince ben de; tıpkı “Sokrates diye bir kimse yaşamamıştır, o, Eflâtun’nun var olduğunu öne süren bir yapay kişidir!” diyenlere katılıyorum. Eflâtun Devlet’i yazınca büyük eleştirilere uğramış hatta yurdunu terk edip on yıl kadar dışarlarda dolaşmıştır. Sonunda da, kendi var ettiği Sokrates’i karşıtlarına yargılatıp bir bakıma kendi kusurunu hafifletmek istemiştir. Bir bakıma da bunda başarılı olmuştur. Böylece onun öne sürdüğü değişik insan yetiştirme önerisi, sözüm ona yargılanıp son söz söylenmiş olmaktadır:

-Bu öneri, kurulu düzen ahlâkına, Tanrıların buyruklarına aykırıdır, kabul edilemez! Hükmü karşısında Eflâtun’un öne sürdüğü önerinin uygulanması olanaksızlaşmış olması nedeniyle herhangi bir sakınca kalmamıştır. Baştan mahkûm edilen bir öneriye kim kapılır?

Kurnaz Eflatun, sanırım bu numarasıyla kendini affettirmiş üstelik dillere destan ününü yüzyıllar boyu da sürdürmüştür.

Böyle diyorum ama Sokrates’i sorgu yağmuruna tutan Anytos ya da Meletos neden bunları söylememişlerdir de dolaylı yollara sapmışlardır? Buna da bir yanıt buldum:

-Eflatun, Devlet’inde yukarda değindiğim fikirlerini sonradan kendi de beğenmemiş olabilir. O, karşıtlarını halkın gözünde güçlendiren önerilerini bir kez daha gündeme sokmamak için tekrarlamaktan çekinmiş neden olmasın? “Şuyû, vukû’undan beter!” diye söylenen bir söz vardır. Sanırım burada Eflatun onu da düşünmüştür.

Bu konuda bir başka olasılık da aklımdan geçti:

-Sokrates adlı bir kişi yaşadı. Zaten ünlü tiyatro yazarı Aristophanes Bulutlar adlı komedisinde Sokrates adlı bir Sofist’ten söz eder. Sofist Sokrates, öğrencilerine para karşılığında dersler verir. Öylesine boş boş şeyler öğretir ki, ona para vererek bilgi alan gençler bir işe yaramaz. Bir süre sonra bunu anlayan okul sahibi Sokrates’e öylesine kızar ki, okul açmakla büyük günah işlediğine inanan kişi, günahlarının affı dileğiyle açtığı okulu yakarak ortadan çekilir. Böylesine bir Sokrates’i Yunan Halkı tanımıştır. Öyleyse Eflatun, Devlet’inde bu kişiyi, bir başka kişiymiş gibi konuşturmuş olabilir. Konuşturduğu bu Sokrates, yukarıda belirtildiği gibi aşırı gidince, (Daha doğrusu Eflatun Atina halkının gözünden düşünce salt kendini kurtarmak için) onu sorgulatıp, cezalandırabilir. Nitekim, böyle daha önce yaşamış, (Kitaplarda yaşatılmış) kahramanlar ele alınıp ikinci bir yaşam kazandırılmış örnekler vardır. Örneğin Moliere’in Don Juan’ı, Marlow’un Faust’u böyle olmuştur. Moliere’in Don Juan’ını Beaumarchais-Mozart, Marlow’un Faust’unu Goethe pekalâ kullanmışlardır.

Bu konuda atladığım başka bir taraf da olabilir! deyip gözlerimi kapadım.

 

23 Mart 1945 Cuma

 

Bahar konuşmaları arasında uyandım. Gerçek bahar bugün başlıyormuş. Enver Ötnü’ nün muştusuna karşı olanlar çıktı:

-Daha Kocakarı Soğukları geçmedi. Bunu söyleyen Rüstem Gündüz, birilerine çatmak istemiş olacak, (Yaşlılara takılma) hemen uyarı yapıldı:

-Abi sana taş var! Rahim Ünüvar, üslendi:

-Bahar geldiğine göre tartışmayı bırakalım; dedikoduları, erkeklerin işi değildir! Erkekler, bahar gelince boş konuşmaları bırakıp işlerine sarılırlar!

-Yaşa, olgunluk budur işte! diyen İhsan Güvenç’e:

-Yaşlıların avukatı mısın? sorusu soruldu. İhsan Güvenç:

-Bundan mutluluk duyarım! Gülenler oldu. Bu arada Hasan Gülel söze karıştı:

-Abiler, bu işi gençlere bıraksanız, daha iyi olmaz mı? Abdullah Ön:

-İşte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri! Biz de üç beş gün sonra gidiyoruz, sizin olsun şakalarınız da dırıltılarınız da!

Mehmet Kocaefe:

-Memleket depremlerle yıkılıyor, siz burada gönül eğliyorsunuz!

-Ne var yani, ağlayalım mı?

-Ağlamayalım ama biraz ciddi olalım!

-Ufukta savaş görünüyor savaş!

-Ne savaşı?

-Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, Kars-Artvin-Ardahan-Iğdır bölgesi anlaşmasını feshetmiş.

-Daha etmedi canım, edeceğini söylemiş!

-Arasında fark mı var? Almanya’yı ortadan kaldıktan sonra Stalin’i kim önleyebilir?

Süleyman Alkan sinirlendi:

-Şu sizin şakalarınız da bu kadar işte; söze baharla başlayıp savaşla bitirirsiniz! .....

  Kahvaltıda da benzer konuşmalar oldu:

-Sahiden savaş olur mu? Buna da ben karşılık verdim:

-İsteneni verirsen olmaz. Tarihimizde böyle durumlar var. Örneğin, İngiltere Mısır’ı istemiş, verip savaştan kurtulmuşuz. Gene İngiltere Kıbrıs’ı istemiş, vermişiz, Kıbrıs için bir savaş olmamış. Rodos ile öteki Ege Adaları; Midilli, Sakız, Susam’la çevrelerindeki küçük adalar savaşsız verilmiş……

Malik Aksel Öğretmenin gelmediğini bildiğimizden, onun ders saatlerini nasıl kullanacağımız merakı içinde Salona gittik.

Gelen giden olmadı. Bir süre üst salonda bir süre de alt odada çalıştım. Kulaklarım hep yukarısını dinledi. Keman sesleri kesilince yukarı çıktım. Veysel Öğretmen gelmiş, yakındaki Bağlara gitme kararı alınmış. Çıkmak üzerelerken yetiştim. Kırmızı Kedi adı takılan bir köylünün Çay Evi yakınında duraklayıp model seçtik. Geçmiş günlerde salonun pencerelerinden çizmeye çalıştığımız görüntüleri bu kez daha gerçekten seçtik. Bağlık hemen önümüzde, ancak henüz yeşillik yok. Ben, karşımdaki Lalabel yol yokuşunu üçüncü kez çizmeye karar verdim. Yokuş, uzaktan düz gibi görünmekle birlikte dışardan bakınca oldukça iniş-çıkışlı, bunları belirtmeyi aklıma koydum. Yokuşun sol üst tarafı sağ tarafına göre daha alçak. Oraya bulut yerleştirdim. Sağ tarafını kâğıdın tepesine dek yükseltecektim. Veysel Öğretmen geldi, kağıdımı alıp gök yüzünü ince bir çizgi gibi uzatarak tepenin üstünü belirtti. Çizdiğim resim birden gözümde güzelleşti. Bir resme baktım bir karşıya baktım, gerçekten oranın resmi olduğu belli olmuştu. Birbirimizden oldukça açıklarda oturduğumuzdan, öğretmen uzaklaşınca konuşabiliyorduk. Bu da bizi rahatlatmıştı.

Öğretmen kağıtları gene topladı. Bu kez sahiden bir resim yaptığıma inanmıştım. Arkadaşlar kendi çizdiklerini yerdikçe içimden sevindim. Yaptığım resmin üstünde bırakılan boşluk beni iyi uyarmıştı. Resim yapmak için belli noktaları hesaba katmak gerekir. Çalakalem kâğıdı karalamak resim için yeterli değil. Büyük ressamların tablolarında gereksiz gibi görünen ayrıntıların, oralara nedensiz konmadığını anlar gibi oldum.

Yemekte, sabahki Bahar Sevinci için başlatılan konuşmanın benzeri bizim masada tekrarlandı. Bundan böyle resim derslerimiz daha zevkli geçecek. Öyle ki, arkadaşlar kaç resim dersimizin kaldığını bile hesapladılar. 30 Mart, Nisan;1-8-15-21-29, Mayıs; 6-12 olmak üzere yedi resim-Sanat Tarihi dersimiz kalmış. Tekrar tekrar sayıldı. Ekrem Bilgin, sonunda hayıflandı:

-Bir tanecik olsun indirebilseydik! Resim dersini sayarken ötekiler anımsatıldı:

-Vay canına; derslerin kesilmesine daha iki aydan fazla var.

Bu kez de geçen sene derslerin kesildiği günler anımsanmaya çalışıldı. Arkasından Kamp olayı söz konusu oldu:

-Savaş bitti sayılır, subaylarda belli bir tavır değişikliği olur mu? Ya öğrencilerde? Gene öyle Fon Bock, bom b…. diye konuşacaklar mı? (Geçen yıl, ünlü Alman Generali Von Bock’un adını bir subaya takmışlar, ara ara “Von Bock, arkasından da kısık sesle “bombok!” diye ekliyorlardı.

Gülüşerek Salona döndük.

Az sonra Öztekin Öğretmen geldi. Oldukça neşeliydi:

-Savaş bitti sayılır, piyasalar canlanacak, istediğimiz araç gereci alabileceğiz. Pikap iğnesine bile muhtaç kalmıştık! Muttalip Çardak:

-Bizi sevindirdiniz öğretmenim, arkadaşlar sabah kalkınca savaştan söz ettiler, doğrusu üzülmüştük. Öztekin Öğretmen birden değişti:

-Ne savaşı? Neyince arkadaşlar Kars-Ardahan olayını anımsattılar. Öztekin Öğretmen çok rahat olarak:

-Hava alır Stalin, Amerika silah vermeseydi, Hitler onun canına okuyacaktı. Amerika iki savaşı birden sürdürdü. Almanya ile Japonya teslim olunca bir daha kolay kolay savaşa girmez, dünyada başka birilerine de kolay kolay savaş yaptırmaz. Savaşlar tüm kaynakları kurutuyor. Amerika da onca silahı denizden toplamadı. Bu iş bir bütçe işi!

Öğretmenin rahatlığı bizi sevindirdi. Kalıplaşmış eğlence programımızı tekrarladık. Arada kesilmeler, konuşmalar olduğundan üç saat kadar çalıştık. Öğretmen son saati serbest bıraktı, enstrüman çalışmaları yapıldı.

Çoktandır el sürmediğim Chopin parçalarını tekrarladım. Nedense kimi zaman onlar da bana çok etki ediyor.

Akşam yemeği, bir gün sonraki konserde çalınacak eser olasılıklarıyla geçiyor. Her cuma akşamı yaptığımız tahminle kesinlikle çıkmıyor ama gene de biz salt konuşmak için adlar sıralıyoruz.

Beethoven! Nesi? 6. Senfoni! Mozart! Prag Senfonisi…. Hiçbir zaman bu denli kesin bilmek olası değil. Kimi kez de bir rastlantı, bestecinin herhangi bir eseri çalınırsa seviniyoruz:

-Nasıl da bildik!

Duyuru yapıldı:

-Pazar günü öğleden sonra Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç gelecek. Yüksek Bölüm Öğrencilerine duyurulur!

Tamam, pazar günü öğleden sonramız kapandı! demektir. Neler konuşulacak acaba? Olasılıklar sıralandı:

-Derginin birinci sayısı eleştirilmişti, ikincisi çıkmak üzere, onun eleştirilmemesi için önleyici konuşmalar yapılacaktır.

-Son sınıfların okulu bitirmiş sayılması için nisan ayında inşaatta çalışacağı duyurulacaktır.

-Bilemediniz,2. Sınıfların sınıf geçmesi için bir Tarım Bahçesi’nde staj göreceği duyurulacaktır.

-Eksik söylüyorsunuz, “Duyurulacaktır!” değil, “Emredilecektir!”

-Boşuna konuşmayalım, bu dediklerimizi yaşam boyu yapacağız. Şimdiden başlarsak, kıyamet mi kopar!

-Alın size bir Edebiyat sorusu:

-Kıyamet mi kopar? Sorusunu sık sık kim kullanmıştır?

-Abdullah Çavuş!

-Abdullah Çavuş kimdir?

-Namık Kemal’in yazdığı Vatan yahut Silistre oyunundaki bir kahraman.

İçimizde en sabırsız Nihat Şengül, birden:

-Yeter be! deyip kalktı. Kalktı ama gidemedi. Az durduktan sonra bize dönerek:

-Hadi kalkın, Genel Müdür gelecek! deyip güldü.

İçimizde sinemaları dikkatle izleyen Nihat Şengül’e sorular soruldu:

-Hangi sinemada hangi filimler var?

-Bu güzel havalarda sinemaya gidilir mi?

-Canı isteyen gider…

Halil Dere ile karşılaştım, Kitaplık’ta toplanıyorlarmış. Önce gitmemeyi düşündüm, duraksadım, kolumdan çekip götürdü.

Bir araya gelenler belli arkadaşlar, hepsi Kızılçullu çıkışlı. Konuşulacak konular da belli gibi:

-Genel Müdür konuşma fırsatı verirse Okul Müdürü’nün taraflı oluşunu, onun taraflı oluşunu fırsat sayıp gruplaşmayı körükleyen öğrencilerin varlığını duyurmak!

Bunu nasıl duyuracağız? Genel Müdür kendisi çok kez genel konulara değiniyor, ara ara da sorular soruyor. Böyle bir soru gene sorarsa Köy Enstitüleri üstüne yazılan yazılardan söz ederek, pekalâ kaygılarımızı anlatırken kusurlarımızı da araya sıkıştırabiliriz. Kaygılarımız belli, Köy Enstitüleri için yalan yanlış söylemlerin önlenmesi için, daha tiziz çalışmak, varsa, görebildiğimiz kusurlarımızı ortadan kaldırmak.

-Böyle bir durum var mı?

Arkadaşlardan bazıları her gün tekrarlanan sözleri bir daha ortaya getirdi:

-Emin Soysal şunu dedi, Rauf İnan bunu dedi gibilerde. Bunları bilmem kaçıncı dinleyişten sonra söze karışma gereğini duydum. Birden:

-Var, bunların en büyüğü de, sürekli, Öğretmen Okulları çıkışlı öğretmenlerin çalışmalarını küçümsemek. Köy Enstitüleri’nde çalışan öğretmenlerin 8/10’ u Öğretmen Okulu çıkışlı. Bizim, Öğretmen Okullarıyla ne alıp veremeyeceğimiz olur ki onları küçümseyelim?

Çalıkuşu romanına daha doğrusu simgesel bir öğretmen olan Feride’ye hayranlık duyarak öğretmen olduğumuzu övünerek söylüyor, onun okuyup nurlandığı okulları küçümsüyoruz. Geçen yaz stajlarımızda öğretmenlerle bir arada bulunduk. Onlar bize yakınlık gösterirken sevinmiştik. Ancak onlar, Köy Enstitülerindeki etkinliklerin kimilerine uzak durduğu için neden garipsiyoruz? Üstelik bunların içlerinde bazıları bizim erişemiyeceğimiz boyutlarda başarılı. İşte bir örnek:

-Hidayet Gülen Öğretmen, işte yaptığı işler, işte el becerilerinin en güzeli! Acaba içimizden onun gibi becerili kaç arkadaş çıkacak? Geldiğimiz yıl bir süre birlikte inşaatta çalıştık, sayımıza göre çok azınlıkta kalan birkaç arkadaşlarımız dışındakilerin işlere karşı takındıkları olumsuz tavırları görmezden nasıl geliriz?

Geçtiğimiz yaz tanık oldum, okul müdürümüz Rauf İnan tüm öğrencilere öğütler verirken:

-Sizler kravatlı efendiler gibi olmayacaksınız! Türünden sözler söyledi. O sözleri dinleyen, Abdül Rezzak Tığlı, Ziya Kaplan, Cemil Toygar, Nazif Balcıoğlu öğretmenler oradaydı. Karşılıklı bakışlarını izledim. Suskundular ama hoşlanmadıkları da yüzlerinden belli oluyordu. İşin ilginci giderek şarkılarımızı, marşlarımızı bile ayrı tellerden söylüyoruz. Onlar, yüz yıldır “Fikr ordusuyuz, feyz ordusuyuz! derken biz bağır bağır “Türkün öz varlığı efendisi köylüyüz!” diye böbürleniyoruz. Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı’nda öğretmenlerin başarısını övgüyle söylediği sözleri görmezden, bilmezden gelebilir miyiz? Öğretmen Okullarının 100 yıllık geçmişini halkımız nasıl kabullenmiş, bunu hesaba katan var mı? Halkımız, bizim bu ayırımımızı doğru bulacak mı? Üstelik bizim çalışma alanlarımız özel yasalarla sınırlandırılmış. Köy Okullarını yoluna koyduk da sıra kentlere mi geldi? demek istiyoruz? Bu kadar da değil, başımızdaki yüksek öğrenim görmüş tüm yöneticiler, Öğretmen Okulu çıkışlıların öğrencisi oldukları gibi bundan böyle de öyle olacaklar. Onlar, önlerinde eğilip öğretmenlerinin ellerini öperken bizlerin neler düşünebileceğimizi şimdiden merak etmem bir yana içimiz burkularak boynuzu büküp suskun suskun yutkunduğumuzu görür gibi oluyorum.

Dinleyenlerden yalnız Mehmet Kocaefe:

-Arkadaş sana aynen katlıyorum! dedi. Ötekiler suskun suskun bakıştılar. Şükrü Koç ise:

-Bunları, Genel Müdüre nasıl söyleyebiliriz? diye sordu. Sabri Taşkın:

-Yazarak duyuralım! önerisinde bulundu. Hasan Özden:

- Bu toplantıda olması şart değil, düşüncelerimizi biraz da olgunlaştırarak bir başka toplantıda söyleyebiliriz! deyince ötekiler birer ikişer konuştu:

-Öyle yapalım.

Yatınca bir daha düşündüm! Sanırım yanlış yaptım; onlar ne diyecekti? Keşke onları dinledikten sonra düşüncelerimi söyleseydim!

Teselli buldum; sürüp giden durumdan hoşnut olmadıklarına göre nasıl olsa söylediklerimi düşünecekler, başka türlüsü olamaz! Köylerde geçerli olan tüm düzen dillere dolanmış yeriliyor. Muhtarlar, güldürü düzeyindeki piyeslerde dilleniyor. Sanki köye gidenler onlarla iş birliği yapmayacakmış gibi tepeden bakılıyor. Oysa köylerdeki Ağalar, yılların oluşturduğu gerçekler. Onları, köylüler benimsemiş. Kendi köyümü düşünüyorum. Köy, 1900 yılında kurulmuş. Köy, bir dere kenarında üç tepeciğin üstüne kurulmuş. İlk gelenler, köyün kurulacağı yeri bu tepelerin üstüne eşit parçalar üstüne kondurmaya karar vermişler. Şimdiki evlerin hemen hemen hepsi aynı büyüklükteki bahçeler içindedir. Bir tanesi hariç; Ahmet Ağalar, olarak anılan ailenin bahçesi, köyün tam ortasına düşen tepenin üstündedir. Arsası, ötekilerin en az dört katıdır. Bu geniş arsa içinde köyün en görkemli meşe ağacı bulunur, gölgesinde bayramlarda, düğünlerde eğlenceler düzenlenir. Sanki köyün ortak malı gibidir ama gerçekte Ahmet Ağalarındır. Küçük yaşlarımda bu olay ilgimi çekmişti. Bayramlarda beni de oraya götürüyorlardı. Oysa benim babam da “Ağa!” idi. Bizim aileye de Mahmut Ağalar deniyordu. Sora sora öğrendim:

-Köy kurulurken, gelenlerin içinde Ahmet Ağa da varmış. Topraklar paylaşılırken, hak sahipleri, söz birliği ile geldikleri yerde Ağa ailesinden olan Ahmet Ağa’ya, özellikle ev yerini geniş tutmuşlar. Ancak öteki toprak taksimini eşit yapmışlar. Ahmet Ağa benim okula gittiğim sıralarda yaşlı, evinden pek çıkmayan bir insandı. Bir oğlu iki kızı vardı. Oğlu benden küçüktü. Ben beşinci sınıftayken o da birinci sınıfa başlamıştı. Komşu köye birlikte gidip geliyorduk. O Ağa ailesinin ötekilerden farkı yoktu. Arkadaşlarla konuşurken ya da bir yazıda Ağa sözü edildikçe bu aileyi anımsıyorum. Ağa’dan yakınma bunun nesinden kaynaklanıyor? Benim babam da Ağa olarak anılıyor. Köye geldiğinde 30 yaşındaymış. Dört kardeş olarak gelmişler, dört aile olarak toprak almışlar. Amcalarımdan biri Balkan Savaşı’nda biri de Çanakkale Savaşı’nda şehit düşmüş. Onların topraklarını babam almış. Babam, 20 yıl süreyle köyün muhtarlığı yanında kahve-dükkân işletmiş, öteki komşulara göre dışarıyla ilişki kurarak farklı bir gelişme göstermiş. Bu farklılık nedeniyle ona da Ağa sıfatı takılmış. Oysa babam, öteki komşulardan değişik bir görüntüde değildir. Üstelik dükkânını kendi işletir, kahvesinde kahveyi, çayı müşterilere kendi verir. Ağabeylerim kahve ya da dükkânla ilgilenmezler. Salt dış alışverişleri büyük ağabeyim yapar. Babamı düşündükçe dinlediğim bu Ağa yakınmalarını bir türlü anlamıyorum. Şimdilerde de köyümün muhtarına Ağa diyorlar. Hüseyin Çavuş, 7 yıl askerlik etmiş, İstiklâl Madalyası ile onurlandırılmış bir insan. Köye gelen öğretmenlerin dostu. Görevle gelen memurlara yardım edebilecek düzeyde becerikli, çevrede seviliyor. Bunları düşününce geçen yıl bizimle konuşma yapan Kars/Cılavuz Köy Enstitüsü Müdürü Halit Ağanoğlu’nun bir sözünü anımsıyorum. O konuşup sözünü bitirince biz de sorular sormuştuk. O çevrenin köylerini anlatınca ben, Trakya’da bunlar yok! demiştim. Halit Ağanoğlu gülümsemiş, arkasından da:

-Tabii ki yok, çünkü Trakya köyleri, bu anlattıklarımdan en az 50 yıl öndedir. Bu görüşe göre Trakya köylerinin muhtarları da Ağaları da anlatılanlardan farklı. Öyleyse tüm olayları bir ölçüde ele almamamız gerekiyor. Bu şu demek oluyor; Köy Enstitüleri, tüm Türkiye’ye dağılmış durumda. Her bölgenin iklimi, toprağının verimi, engebeleri, yolları başka başka. Öyleyse onları, bir arada değil ayrı ayrı düşünüp değerlendirmek zorundayız. Birine bir formül uydurup öteki için önerilerde bulunmak yanlış olur.

Bu konuda doğru düşündüğüme bir kez daha inandım. Uzunca bir esnemeden sonra derince bir nefes alıp rahatladım! O rahatlık içinde uyumuşum.

 

24 Mart 1945 Cumartesi

 

Ranzadan inerken Zekeriya Kayhan’la karşılaştım. Zekeriya:

-Hep lafını ettik, bugün Kerim’e gidiyorum, gelir misin? diye sordu. Birden toparlanamadım; Kerim kimdi? Zekeriya’nın ağabeyi. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nde öğrenci. Müzik Bölümünde olan Asım Öğretmenle de arkadaşlar. Ağabeyini arkadaşı gibi adıyla anmasına şaşarak karşılık verdim:

-Başka gelmek isteyen de vardı, onlara da söyleyeyim! Zekeriya, Ankara’ya öğlede gelecekmiş. Kızılırmak Kıraathanesi’nde buluşmak üzere sözleştik.

Kahvaltıda olayı arkadaşlara açtım. Gazi Eğitim Enstitüsü birçok nedenden ötürü ilgimizi çekiyor. Oradan gelen öğretmenlerimiz dışında oradaki çalışma koşullarını da merak ediyoruz. Konservatuvarı gördük, orasını bir ölçü saymıyoruz. Ancak Gazi Eğitim Enstitüsü de müzik öğretmeni yetiştiriyor. Yusuf Demirçin, Abdullah Erçetin, Ali Kuş geleceğini söyledi. Doğan Güney’in de geleceğini biliyorum, daha önce konuşmuştuk.

Hava güzel, karşılarda Elma Dağları’nın karlı tepeleri var ama onlara aldırmıyoruz.

Trende de, dinlenecek eserler üstüne olasılıklar öne sürüldü. Geçmiş konserler anımsanarak, kiminle kimin eserleri birlikte çalınıyor, bunlar konu oldu. Bach, Beethoven, Brahms olur mu? Haydn, Mozart, Schubert olur mu? Mussorgsky, Korsakov, Tcshaikovsky olur mu?

    *

Faik Öğretmen, üst merdivenin başında, yukarı işareti verdi. Md. Yardımcısı şair Cahit Külebi’nin odası bitişiği. Cahit Külebi kapıda duruyordu. Son okuduğum şiirini anımsamaya çalıştım. Şairin kaba saba bir görüntüsü var, nasıl şiir yazıyor? Şair olarak gördüğüm, Yaşar Nabi Nayır, Ahmet Kutsi Tecer, Behçet Kemal Çağlar değişik giyimli, yumuşak bakışlı insanlardı…

    *

Faik Öğretmen:

-Bugün yine oldukça dolgun biraz da sertimsi bir uvertürle başlıyoruz, Richard Wagner. Müziği, amacı doğrultusunda kullandı! Diye eleştirenler var. Bunlar haklı olabilir ama açıklamak zor. Hangi besteci amacı doğrultusunda beste yapmamıştır ki? Bir yandan, bestecileri, halka eğilmeleri, halk melodilerini geliştirmeye davet ediyorlar bir yandan da sanat evrenseldir, tüm insanlığın malıdır diyorlar. Bizim melodilerimizi işleyen bir besteci kendiliğinden millî karakterde olacaktır. Richard Wagner de kendi ulusunun destanlarını halkına tanıtmıştır. Biz Wagner’i müziğe getirdiği yenilikleriyle tanıyacağız. Barok müzikte olduğu gibi, Klasik olarak adlandırılan müzikte de bir melodi belli kurallar içinde gelişir gider. Wagner’se buna bir başka şekil vermiştir. Bizim dilimizde başka bir söz olmadığı için bunu olduğu gibi alıp konuşmak zorunda kalıyoruz:

-Leitmotif! Şöyle de anlatmak mümkün, önce duyulan motif ya da ses birimi, daha sonra değişik tonlarda tekrarlanır. Bunu birkaç kez Wagner dinleyince anlamak daha kolay olacaktır. Anımsatırsanız derslerde bunu piyanoda uygulayarak tanımaya çalışırız. Wagner bir Alman’dır. Alman halkının efsanelerini dinleyip opera olarak geliştirmiş. Sizin anlayacağınız bizim milliyetçiler gibi Wagner de Almancı bir sanatçıdır. Söze başlarken demiştim:

-Bunu kim yapmamıştır ki? Smetana, Sibelius, Borodin, Mussorgsky, Bela Bartok, hatta bizim Ahmet Adnan Saygun’umuz, kendi halkının tarihinden aldığı konuları opera sahnesine yansıtmıştır. İşte bunu Wagner biraz daha fazla ve de ustaca yapmıştır. Hatta:

-Benim eserlerimi beğenmeyen oynatmasın, ben eserlerimi sergileyecek opera binamı da kendim yaparım! deyip Wagner Operası kurmuştur. Kendisinden sonra oğulları, şimdilerde de torunları bu geleneği sürdürmekte, opera sezonları sevenlerince dolup taşmaktadır. Bugün dinleyeceğimiz Uvertür Tannhauser. Bulursanız operayı da okuyun, konusu da zaten müzik üstünedir.

İkinci dinleyeceğimiz eser Mozart’ın 5. Keman konçertosu. Usta kemancılarımızdan Sedat Ediz’den dinleyeceğiz.

3. dinleyeceğimiz eser, Anton Dvor’ak’ın Yeni Dünya Senfonisi. Senfoni birkaç kez elden geçtiği için değişik numaralarda söylenmektedir. İlk bestelediğinde 5 numaraymış. Daha sonra besteci Amerika Birleşik Devletlerinde kaldığı sırada yeniden elden geçirmiş, Amerika yerlilerinin melodilerinden ekler yaptığını öne sürmüş, yeni bir senfoni olarak ortaya çıkarmış. O nedenle de adını Yeni Dünya koymuşmuş. Ancak o günün usta bestecileri özellikle de Johannes Brahms, yeni diye öne sürülen melodilerin Bohemya eski şarkıları olduğunu kanıtlayarak bestecinin görüşünü çökertmiş. Gene de senfoni beğenilmiş, bu kez senfoni sıralanmasında 9. Senfoni olmuş.

Faik Öğretmen iyi, zevkli dinlemeler dileyerek ayrıldı.

Konservatuvardan çıkınca gruplaşarak Ulus Meydanına indik. Zekeriya saat 12:00’de gelecek. Bir süre Kızılırmak Kıraathanesinde oturduk. Doğan, Abdülkadir bize katıldı. Gazi Eğitim Enstitüsü’ne gitmedik ama yolu biliyoruz. Kamplara gelip giderken oralardan geçmiştik. Aslında okula giriş konusunda Zekeriya’ya güveniyoruz, o, iki yıldır ağabeyine gelip gidiyor. Bir ara çıkıp dolaştık. T.B.M.M. Bahçesine gittik. Dönüşte Zekeriya Kayhan’la buluştuk. Zekeriya, son derslerinden önce gitmemiz gerektiğini söyleyince koşarca yürüyerek okula girdik. Biz bahçenin önüne girerken öğrenciler gruplar olarak Ankara’ya yöneldiler. Okulun önündeki havuzlu bahçede oturduk. Az sonra Kerim Kayhan geldi. Bir saate yakın öğrencilerin azalmasını bekledik. Biz, Müzik Bölümü için gitmiştik. Bunu söyleyince Kerim Kayhan, izin isteyip ayrıldı, az sonra da bizi çağırdı. Müzik bölümü başka binadaymış, oraya gittik. Bahçe içinde tertemiz bir bina, küçük küçük odalar. Hangi kapıyı çalsan içerde bir çalışan var. Kapıya iyice yaklaşmadan içerde çalışma olduğu duyulmuyor bile. Bölüm başkanları prof. Zuckmayer bizi karşıladı. Kendimizi tanıtınca gülümsedi:

-Yolu uzak geldi, oraya gitmek istedim ama, yolu çok zamanımı alıyordu! dedi. Piyano çalan bir bayanla keman çalışan iki arkadaşı dinledik. Bayan, Chopin prelüt çalışıyordu. Daha sonra ana binaya girdik. Sanat Tarihi dersinde sözünü duyduğumuz saraylar böyle olsa gerek. Geniş merdivenler, yüksek sütunlar. Koridorlarda dizi dizi dolaplar, dolaplar hep hayvan ya da bitkilerle donatılmış. Kuşlar kendi renklerinde, gözleri canlı gibi. Kerim, bizi kendi çalıştıkları yerlere götürdü. Alt kat biraz karanlıkça ama çalışırken aydınlanıyormuş. Resim Bölümünün çalışma yerleri, sanırım bizim okulu içine alır, o denli geniş. Müzik binasını demiyorum, o neredeyse tüm Yüksek Bölüme yetecek büyüklükte. Kerim bir ara izin isteyip ayrıldı. Geldiğinde bizi üst katlarda bir salona götürdü. Koca bir salon, tavandan yerlere dek tablolar, yaldızlı çerçeveler. Yurdumuzdaki ressamların tümüne yakınının tablosu varmış. Ressamlar isterse her yıl bildirilen bir adrese yani tablolarından biri gönderiyormuş. Onları inceleyen bir uzmanlar grubu varmış. Bu uzmanların seçtiği tablolar belli bir zamanda sergileniyormuş. Sergiyi gezen hevesliler, beğendikleri tabloları satın alıyormuş. Ayrıca Devlet adına bir uzmanlar grubu bu tablolardan satın aldıkları tabloları Ankara dışındaki illere, okullara gönderiyormuş. Böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti ressamları çalışmaya heveslendiriyormuş.

Binadan çıkınca havuzlu bahçede oturduk. Görkemli binaya arkamızı döndük. Ancak Kerim anlattıkça dönüp dönüp baktık. Bina, 1925-26 yıllarında yapılmış. Çizeni ünlü bir Türk Mimarı, Kemalettin Bey’miş. Gençlik Parkındaki binalarla Ziraat Bankasının da mimarı oymuş. Kerim anımsattı:

-Malik Aksel Öğretmen bunlar üzerinde çok durur!

 

 

   Gazi Eğitim Enstitüsü ( 1945)

 

Biz konuşurken kol kola girmiş iki kız geldi. Kerim’le işaretleştiler, Kerim izin isteyip ayrıldı. Onlar uzaklaşınca aramızda konuştuk:

-Ne iyi kızlar hem çok hem de serbest. Okuldan çıkarken, kız-erkek gruplar olarak konuşa konuşa otobüs yoluna dek gittiler. Karşılıklı gülüşerek:

-Ondan sonra ayrıldılar mı ki? Zekeriya ekledi:

-Kendi aralarında anlaşanlar da varmış, okulu bitirince evleniyorlarmış. Zekeriya:

-Kerim de o niyetle peydahlamış! Ancak bu tür durumlara çok kızan bir müdürleri varmış, Esat Altan. Böylesi durumları saptayınca gözünün yaşına bakmadan okuldan atıyormuş!

Kerim çabuk döndü. Tavrından, ayrılmak istediğini anlayınca:

-Geldiğimize iyi ettik, gördüklerimiz bizi mutlu etti! türü sözler söyleyerek ayrıldık. Asım Öğretmene de özel olarak selâmlar bıraktık. Konsere daha zaman olduğundan, istasyona inmeden Yenişehir’e giden yoldan Ankara Sineması önüne çıktık. Yenişehir Caddesindeki ağaçlarının çoğunu atkestanesi olduğunun ayırdına vardım. Çiçek açtıklarında güzel kokarlar. Doğan, Abdullah tanıkları. Alpullu’ da kaldığımız yıl okulun bahçesindeki Atkestaneleri bize Atkestanesi diye bir bitkinin olduğunu öğretmişti. Kızılırmak’ta öteki arkadaşlarla buluştuk. Ulus Cebeci arası konuşma konuları kesinlikle az sonra dinlenecek konser üstünedir. Bugünün önemli sözü Leitmotif, tekrarlanan tema! Olmadı, bu tekrar sıradan bir tekrar değil, sanki uzaktan, ilk temanın yankısı gibi bir tekrar. Aynı mözür çalınırsa olmaz. Ona düpedüz tekrar denir. Bu, nüans hatta ritim olarak değişebilen ama ilk temayı anımsatan ses örümü.

Konsere rahat yetiştik. Kınalı Saçlı, yerindeydi, Mahmut Ragıp Öğretmene heyecanlı heyecanlı bir şeyler söylüyordu. Onu görünce şefin kim olduğunu hemen anladım (!) Ben öyle sanmışım Prof. Praetorius çıktı. Ellerini kaldırınca yaylar çekilmeye başladı ama bir süre ses duyamadım. Az az gelmeye başlayan sesler giderek arttı. Leitmotif saptamaya çalıştım. Olayı söz olarak anladığımı sanıyordum, oysa dinleyerek böyle bir ayırım yapamadım. Gerçi Bach eserlerinde dinlediğimiz türden seslerde akıp gitme yok, ya da Mozart’ta Haydn’da gördüğümüz ses kıvraklığı, sık sık tekrarlanan akor vurgulamaları yok, sesler uzayıp gidiyor. Varlık Dergisi’nde Wagner’le ilgili bir yazı okumuştum. Onda da bir şeyler yazıyordu, anımsamaya çalıştım. Hiçbir şey anımsayamama da şaştım. Ben bunları düşünürken arka arkaya akorlar vurmaya başladı, sık sık tekrarlar yapıldı. Ancak uzun sürmedi gene sessizleşti, tek tek çalgılar konuşturuldu. Fırtına gibi ses akımları oluştu, giderek sert akorlar tekrarlandı. Başladığı gibi gene sessizleşti. Ben, “Armut piş, ağzıma düş!” derce leitmotif beklerken Tannhauser Uvertürü kuvvetli akorlarla son buldu. Anladım ki ben leitmotif’i öğrenememişim! Daha doğrusu ses olarak ayıracak ölçüde kavrayamamışım.

Şef. Praetorius arka kapıya gitti, kemancı ile geri döndü.

Sedat Ediz’i geçen yıl da dinlemiştik. Mozart 5. Keman konçertosu plaklarımız arasında var, çok dinledik. Mozart bestelerini ise tanıdığımı sanıyorum. Hiç değilse kimi özelliklerini seçebiliyorum. Su gibi akan bir ses sürdürüşü var. Sesler durmuyor, sürekli koşuyor gibi. İşte, başladı orkestra bile daha canlandı gibi…. Keman da öyle, rahatça ortaya çıkıverdi. Gerçekte ben Mozart’tan ne çalınırsa çalınsın önce ondan çaldığım parçaları anımsar gibi oluyorum. Sanki onda tüm sesler aynı melodiyi çalıyormuş gibi algılıyorum. Gerçekte ise çalınanların onlar olmadığının da bilincindeyim. Bunu biraz da bir yazarın etkisiyle kazandım, sanırım; Amerikalı yazar Upton Sinclair’in Altın Zincir kitabında Mozart öylesine övülür ki, sanki o övgüler düzeyinde Mozart’ı sevememiş olanlar, onun müziğini kavrayamamıştır. Ben, böyle bir duruma düşmek ister miyim?

 

 

                         Sedat Ediz

 

Mozart, yedi keman konçertosu bestelemiş, ancak ikisi kaybolmuş, ya da ortalığa çıkarılmıyormuş. Mozart dönemlerinde değişik bir anlayış varmış. Müzik meraklısı zenginler. Bestecilere eser ısmarlıyor, bitince de besteciden satın alıyormuş. Bu tür eserler, sahibinden izinsiz çalınamıyormuş. Eser sahibinin ölümünden sonra o aileden kimseler ilgilenmezse, o eser karanlıklarda kalıp gidiyormuş. Söz gelimi eser sahibinin evi bir yangın geçirirse o eser de kül olup gidiyormuş. Böylesi durumlarda birçok değerli eserin de ortadan kalktığı sanılıyor. Bu tür bir olay nedeniyle olacak Mozart’ın iki keman konçertosu ortalıklarda yokmuş. Ortalıkta olan beş keman konçertosu var. Mozart, 55 konçerto bestelemiş. Bunların 30’u tuşlu çalgılar için. 30 piyano konçertosuna karşın 5 ya da 7 keman konçertosu bestelemesi, Mozart’ın yaylı çalgıları fazla sevmediği görüşü ortaya atılmış. Ayrıca viyolonsel için hiç bestelememesi ise işi dedikoduya dek indirmiş. Sözde Mozart küçüklüğünde viyolonselle oynarken viyolonsel, Mozart’ın üstüne düşmüş. O sıra büyük bir korku geçiren Küçük Mozart, sonraki zamanlarda bunun psikolojik etkisiyle viyolonsele soğuk bakmış. Buna karşın, Öztekin Öğretmenin söylediğine göre Keman –Viyolonsel ortaklığı bir ya da iki eseri varmış.

Ben Mozart’ı düşünürken konserto bitti. Ancak son bölümleri oldukça net duydum. Belki de çok dinlediğimden olacak sesler beni kendine çekti.

Alkışlar sürerken birden çalınacak senfoninin bir bölümünün anımsadım, tekrar tekrar:

-Laa, la la, laa,laa,laa,lalala laa- diye tekrarlanıyor. Hayret ettim, nice sevdiğim eserleri böyle anımsamak için çırpınırken bunda kendiliğinden oldu. Melodiyi unutmamak için kendimi zorlarken sağımda ki boş sandalyeye Doğan geldi oturdu. Oturunca da, oldukça yüksek sesle sordu:

-Sen buraya neden gelip sıkışıyorsun?

Konuşmamızı duyan öndeki komşular ikisi de dönüp baktılar. Mahmut Ragıp Öğretmen, önce “Merhaba! dedi sonra da:

-Alışkanlık, insanı rahatlatıyor. Ben de hep gelip buraya sıkışırım. Sıkışırım ama içim rahatlar. Doğan utandı, özür diledi. Konuşmaları Kınalı saçlı da dönerek dinledi, üstelik gülümsedi de.

Doğan mahcup olurken ben de sevindim. Kızıl Saçlı güzelin yanakları hemen yakınımda, iyice derinleşmişti. Halil Dere’yi çatlatmak için bu güzel bir olaydı. Ben bunları kurarken

 

              Anton Dvor’ak

 

Dvor’ak Yeni Dünya Senfonisi başladı, sevindim. Senfoni başladı ama benim aklıma takılan melodi de uçtu. Ben, “Uçtu!” diye telaşlanırken melodi ortaya geliverdi. Senfoniyi bu kez oldukça ilgiyle izledim. Besteci Dvor’ak’ı Faik Öğretmen bize tanıtırken:

-Çok çalışkan ancak biraz geçimsiz bir insanmış. Tek merakı trenlermiş. Trenlerin geliş gidiş saatlerinde kesinlikle istasyonda olurmuş. Çok önemli bir anında eğer trene gidemezse, yakın birini gönderirmiş. Damadı, anılarında kayın pederinin kendisini çok kez istasyona gönderdiğini uzun uzun anlatırmış.

Konserden sonra Doğan’ın mahcubiyeti sürdü, utandığını söyledi. Ben de içimden güldüm:

-O ne düşünüyor ben ne düşünüyorum. Onun mahcubiyeti beni sevindiren bir olay. Doğan gelmeseydi önümdekiler arkaya dönmeden oturmayı sürdürecekti. Doğan’ı yatıştırmak için bunu anlattım ama fazla etkisi olmadı. Sedat Ediz, Praetorius, Dvor’ak diyerek Ulus’a döndük. Ulus oldukça kalabalık. Berber Sabri’ye uğradım, bir müşterisi vardı, bekledim. Sabri’nin benimle öyle içtenlikli konuşmasını terbiyesi gereği sanıyordum. Bir süre öteki müşterileriyle konuşmalarına bakınca benimle konuşmasının çok ölçülü olduğu kanısına vardım. Traş ettiği ile ortak tanıdıkları varmış, ara ara arkadaş diyorlar ama o kişinin yedi kuşak ötesine dek yerdiler. Salt o değil, Ankara valisi başta olmak üzere birçok görevliyi de yerin dibine batırdılar. Sıra bizim Millî Eğitim Bakanlığına gelecek, diye beklemeye başlamıştım, traş bitince konu değişti.

Berberden sonra Gençlik Parkına indim. Arkadaşların tamamına yakını oradaydı. Oturduğumuz yerden parkın Spor Salonu tarafı görünüyordu. Otel olduğu söylenen binayı göstererek mimarının Mimar Kemal olduğunu söyledim. Gülenler oldu. Meğer benden önce Doğan Gazi Eğitim Enstitüsü binasını anlatmış, mimarını anımsayamamış, bu arada bu binaları da onun yaptığını anlatmış. Ben Mimar Kemal! deyince ona gülmüşler. Mimar Kemal deyince bu kez de Ankara’ı iyi bilen Yusuf Demirçin, bu adda okullar olduğunu anlattı. Gazi Eğitim Enstitüsü’ne gidişimiz bir başka bakımdan da işimize yaradı, istasyona inerken bilmem kaçıncı kez gördüğüm görkemli istasyon binasının mimarını merak ettim. Oldukça önemli bir yapı.

İstasyonda değişik bir olay, arkadaşlar hemen vagonlara doluşmuyor, kalkacak olan İstanbul treni yolcularının uğurlanışı oldukça ilgi çekici. Pencerelere çıkan gidicilerle yerde kalan uğurlayıcılar arasında ilginç konuşmalar oluyor. Genellikle bayların suskunluğuna karşın, bayanların abartılı çığlıkları ilgi çekiyor. Birden aklıma geldi, aynı olayı konseri dinlerken de anımsamıştım; ünlü Çek besteci Anton Dvor’ak tren istasyonlarını çok severmiş. Yoksa böyle bir ayrılık mı belleğinde iz etti de onun etkisini unutamıyor!

Kendi trenimize döndük. Takılmalar oluyor:

-Gaddar olmayalım baylar! Bakın, ayrılışınıza üzülerek el sallayanlar var; hiç değilse onlara gülümseyerek karşılık verin, gönülleri kırılmasın! Bu takılmanın da karşılığı oluyor, (Gar Sütunları kastedilerek) “Merak etmeyin baylar, onlar kolay kolay kırılmaz, çok sağlam dikilmiştir!” Ya da “Yüreğim, ayrılıklara katlanamaz, o edenle bana el sallayanlara dönüp bakamıyorum!”

Kırıkkale Treni kalkınca konular değişiyor.

Hemen sorular başladı, “Yarınki toplantı neyin nesi?”

Yemekte konserden çok, gezilen yerlerden, izlenen filmlerden söz edildi. Ben de gördüğüm, Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik binasını anlattım. Ayrı odalarda çalışmanın rahatlığı üstünde durulacağını sanırdım oysa konu hemen kız-erkek ilişkilerine kaydı.

Yemekten sonra Büyük salonda meraklılar gruplar oluşturarak aralarında, yarın yapılacak toplantıdaki olası konuşmalar için belli konular üstünde durdular. Bunlardan biri de tanıtmak için seçilmiş kitaplardı. Bu kitapları kimler seçmişse Dergi Kolu Duyuru Köşesi’nde asılı. Duyuruda ayrıca hangi kitabı kimin tanıtacağı da yazılı. Dergi Kolu Başkanı Bekir Semerci birinci sırada. Bu sıralamayı kimler yapmış? Önce bu tartışma konusu oldu:

-Ne oluyoruz? “Bal tutan parmak yalar!” atasözünü mü kanıtlıyoruz? diyenler çıktı. Gülenlerin yanında:

- Olacak o kadar! ünlemleri yayıldı.

Benim katıldığım grupta konu, Şükrü Koç’un Varlık Dergisi’nde çıkan yazısıydı. Konuyu Mustafa Top açtı. “Adaşımı bir kez daha alkışlarım!” diyerek başladığı konuşmasında bana göre hemen hemen hiçbir şey söylememişti. Oysa yazının bence gerçek değeri; Varlık gibi saygın bir dergide (bana göre) yer almasıydı. Yazı, aslında yanlış diyemem ama, eksikti. Köy Enstitüleri, o yazıda söylendiği gibi ne yurdumuzda ne de dünyada ilk deneme değildi, hele köy konusunun ele alınması ise kesinlikle ilk değildi. Comenius’ların, Pestalozzi’lerin, Locke’ların Rousseau’ların Herbart’ların yetiştiği dünyada, 1940 yılında yapılan deneme nasıl ilk, nasıl Millî olur? Amerika’da Booker Washington Tuskegee denemesi 50 yaşında, Paul Blonsky’nin sessizlik içinde süren çalışmalarını hiç bilmiyoruz.

Yunanistan’da açılmış olan bir okuldan söz etmişti. Yazıyı aradım buldum. Ne ilginç yazı, arkadaşımız Şükrü Koç’un yazısının çıktığı Varlık Dergisi’nde Köy Enstitüleri henüz kurulmadan önce Köy Enstitüleri yasası üstüne tartışmalar yapılırken 1940 Ocak ayı, 156. sayısında çıkmış, yazan; Yaşar Nabi Nayır. Okuyunca görüleceği üzere düş ürünü değil, gözlem, inceleme ürünü. İsterseniz, en kısa zamanda birlikte okuyabiliriz. Dahası var:

-Dr. Halil Fikret Kanad, Pedagoji Tarihi kitabında Almanya’da Odenwald, İngiltere’de Bedales Okulundan söz edilmektedir. Amerika’da John Dewey, Almanya’da Kerschensteiner, İtalya’da Madam Montessori, İsveç’te Ellen Key, Belçika’da doktor Decroly, İngiltere’de Bertrand Russell, Sovyetler Birliğinde Pavel Blonsky gibi eğitimciler yaşarken onlardan esinlemeden yurdumuzda yeni bir eğitim anlayışından söz etmek inandırıcı olur mu?

Ayrıca yurdumuzda da birçok sanat okulu vardır, onlar da gençleri iş içinde eğitmektedir. Öyleyse Köy Enstitüleri ilk işe eğilen okul değil, belki, öğretmeni de işe katma denemesi sayılabilir. Ancak bu, bir başka soruyu da sordurmaktadır. İş, daha doğrusu, düşünceyi geliştirici iş, mesleklerle uyuşur mu? Örneğin iyi bir doktor olmak için marangozluk yapmak gerekir mi? İyi bir komutanın duvarcılık yapmış olması ona ne kazandırmış olabilir? Kaldı ki Köy Enstitüleri’nde kazanılan sanatlar, başlı başına iş üretecek ölçüde verilememektedir. Küçük çaplı da olsa bizim Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde yaptığımız bir gözlem var. Öğretmenlerimizden Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren, Namık Ergin, Hasan Çevik, Ali Yılmaz Demirbilek, Fahri Tosili Ankara Yapı Sanat Okulu çıkışlılardı. Bu öğretmenlerimiz kendi sanatlarında başarılı olduklarından başka biz öğrencilerle ilişkileri de öteki öğretmenlerden farksızdı. Bunlara tarım dersi öğretmenlerimiz, Naci Birkök, Salih Ziya Büyükaksoy, Besim İyitanır, Hikmet Özmen’i de katabiliriz. Bunlar birer birer köylere gönderilse onların gittikleri köyler kısa zamanda çok farklı bir gelişme gösterir. Bunlar aynı zamanda öğrencilere okuma- yazmayı da öğretebilirler. Öyleyse, tüm Türkiye genelinde Yapı Usta Okulu açıp böylesi öğretmen yetiştirilmesi daha iyi olmaz mı? Onların meslek bilgilerine güveniliyor da öğretmenliğine mi güvenilmiyor? Köy Enstitüsü’nde öğretmen olduklarına göre köyde neden olmasın? Yok öğretmenlik, onların olduğundan daha farklı bir olaysa o farkı Köy Enstitüleri’nde neden kazandırmıyorlar? Böyle bir fark, zaten iyi yetiştirilmediği, akşam sabah söylenen ilkokul öğretmenleriyle kazandırabilinir mi?

Konuşmam birçok arkadaşın hoşuna gitmemişti. Yanlışlığından değil, bu, doğrudan doğruya Şükrü’nün yazısına övgü olmadığındandı. Oysa ben Şükrü Koç’un yazısını Varlık Dergisi’nde görünce bütün kalbimle sevinmiş, en candan övgümü kendisine yapmıştım. Çünkü sürekli yararlandığım Varlık Dergisi’nde ilk kez bir Köy Enstitülü’nün yazısını görüyordum. Bu ilk olma bile başlı başına övgüye değerdi. İşin ilginci yazının çıktığını da kendisine ben duyurmuştum. Bunları söyleyince Muzaffer Kayhan noktayı koydu:

-Belirttiğin eksiklikleri bizler tamamlayacağız (!)

Yatınca bir kez daha söylediklerimi aklımdan geçirdim:

-Söylediklerim, eksik olabilir ama kesinlikle doğrudur. Sözlerim, Şükrü’nün yazısı için değil, konuya bakış açısının darlığı nedeniyledir.

 

25 Mart 1945 Pazar

 

Genel Müdür’ün gelmeyeceği duyuruldu. Ancak kimse yorum yapmadı, çünkü toplantı gene yapılacaktı. Sorular sıralandı:

-Neden gelmiyor? Önemli bir haber:

-Cumhurbaşkanı İsmet İnönü özel olarak görüşmek için bu günü rica etmiş! Süleyman Alkan:

-Ya, arkadaşlar, ricanın böylesi de var! Hasan Gülel yüksek sesle:

-Ne ricası be Abi, bu düpedüz bir emir değil mi? Süleyman Alkan:

-Peki peki, senin dediğin olsun:

-Emrin böylesi de var!

İhsan Güvenç:

-Bu rica ya da emir, kesinlikle bizim içindir. Rahmi Özdemir:

-Ona ne şüphe, bizi, “Yakından ve candan takip ettiğini söyleyecektir!” Birkaç kişi birden:

-Onu söyledi, söyledi! Mehmet Toydemir:

-Alınan mesafenin azlığından söz edecektir! Mehmet Kocaefe.:

-Cumhurbaşkanı söz etmez, rica eder! Sakallı Ahmet:

-Şunları, köy okulları inşaatlarında birer ay çalıştırmanızı rica ederim! Abdullah Ön:

-Halk arasında “Kaşınmak!” diye bir söz vardır, kusura bakmayın ama, siz bunu iyi yapıyorsunuz. Faik Demir:

-Bunu, sabah sabah böyle konuşanlara söylemeni rica ederim!

Abdullah Ön:

-Et kuzum et, biz zaten böyle ricalı emirlerin kulu olarak yetiştiriliyoruz; şimdiden alışmalıyız.

      *

Kahvaltıda aynı konu:

-Genel Müdür gelmediğine göre toplantı neden yapılıyor?

-Keman odalarının yapımına başlanacak!

-Öyleyse bize gene inşaat görünüyor!

-İster misiniz, geziden önce inşaatta çalışalım! “Sizin için yapıyoruz!” derlerse söyleyecek sözümüz olmaz!

Bile bile gene söze karıştım:

-Köy Enstitüsü öğretmeni olmak için buradayız. Biliyoruz ki Köy Enstitülerinde işler ön plandadır. Gelen ya da giden ekiplerde hep gördük, ekip başlarında gidenler salt sanat öğretmenleri değil, herkes, Bedeneğitimi öğretmeni, Biçki-dikiş öğretmeni, Matematik öğretmeni, Türkçe öğretmeni branş gözetmeksizin gönderiliyor.1941 yılında Hasanoğlan Köy Enstitüsü temeli atılırken, o zamanki 10 Köy Enstitüsünden ekipler gelmişti. Gelen ekiplerden birilerinin başında Tarım Öğretmeni, Bedeneğitimi öğretmeni vardı. Ötekilerin çoğu düpedüz ilkokul öğretmeniydi. İnşaat öğretmeni olarak yalnız Kızılçullu ekibinin başında Ömer Bey diye birini tanımıştım. Çok değil geçen yaz Pazarören’den gelen ekibin başın ise Sabiha öğretmen vardı. Neden Sabiha öğretmen biliyor musunuz? Eşi inşaat öğretmeni olduğu için, eşi duvar örmeyi ona öğretmiştir diye! (!)

Gelecek yıllar bizler de aynı şekilde ekip başlarında gideceğiz. Yetiştiğimiz Köy Enstitülerinin müfredat programları, kazandığımız el sanatlarını yaşam boyu sürdürmemizi emretmektedir. Oysa Enstitülerde okurken kimi arkadaşlarımız sık sık diyordu:

-Öğretmen olunca elime mala almam, ya da rendeye el sürmem! Şimdi onlar köylerde eline rende almadan, mala ellemeden oturuyorlar mı? Oturuyorlarsa Öğretmen Okulu çıkışlılardan farkları ne? Böyle diyorum ama Öğretmen Okulu çıkışlı sayısız insana da haksızlık ediyorum. Çünkü benim tanıdığım Öğretmen Okulu çıkışlı öğretmenlerin yaptığını bizim yapacağımız umuduna hiçbir zaman kapılmadım. İşte bir canlı örnek, Hidayet Gülen Öğretmen!

Hidayet Gülen Öğretmeni sık sık örnek gösterdiğimi bilen arkadaşlar bu kez, onun atölyesini görmek istediklerini söylediler. Ancak ben, izin alıp görmeleri için söz veremedim. Kendisiyle önce konuşmadan böyle bir sorumluluğu üslenemeyeceğimi söyleyince Abdullah Erçetin araya girdi. Abdullah Erçetin’in müzik yeteneğini bilen Hidayet Öğretmen onu benden önde tutardı. Sınıfımız 30 kişiydi. Hidayet Öğretmen içimizden üç kişiyi öne çıkarmıştı, Salih Baydemir, Harun Özçelik, Abdullah Erçetin. Salih Baydemir el işlerinde tıpkı Hidayet Öğretmen gibi becerikliydi, Harun Resimde, Abdullah da müzikte….

Abdullah, kısa bir zamanda izin alacağını umduğunu söyleyerek konuyu bağladı…

Hava güzel, tam çalışma havası! diye düşünürken Enstitü nöbetçi öğrencisi geldi, beni Öğretmen Sıtkı Şanoğlu’nun çağırdığını söyledi. Nedenini bilir gibiydim; gene de tedirgin oldum; neden bugün? Nisan başında Millî Oyunlara başlayacağız. Yoksa bir başka angarya mı yükleyecekler? Sıtkı Öğretmen buluşma yeri olarak kitaplığı söylemiş, gittim. Zekeriya Kayhan ile Mehmet Gönül de gelmiş. Anladım, daha önce alınan kararlar ayrıntılı olarak konuşulacak! Nitekim öyle oldu. Sıtkı Şanoğlu, sözü uzatmadan, 100 kişilik bir grubun yetiştirilmesini istediğini açıkladı. Aslında salt 17 Nisan 1945 değil sonraki tüm bayramlarda Ankara’daki törenlere katılmayı amaçladığını anlattı. Öğretmen Sıtkı Şanoğlu’nun amacı bizim için de bir onur olacağından söz verdik! 16 Nisan arası 100 öğrenci ile ondan sonra da belli günlerde bu öğrencilerle çalışma kararı aldık.

Sıtkı Şanoğlu öğretmen ayrılınca kitaplıkta yalnız kaldım. Ara ara var olan Varlık Dergileri ara ara da, hepsi olmasa bile yerine gelenleri oluyor. İçinde Malik Aksel Öğretmen için yazı bulunan bir tanesi, sanki beni bekliyormuşçasına karşıma çıktı. Kısaymış, hemen yazdım.

Uygun bir zamanda kendisine okuyabilirsem, sanırım memnun olacaktır. Arkadaşlara da okuyabilirim…

 

Edebiyatçı Bir Ressam
     “Resim sergisinde otuz gün,, nedeniyle…
        Yaşar Nabi Nayır
 
On yıldan beri Ankara’da açılan Resim Sergileri’nde, çalışkanlığı, yüksek yeteneği ile de daima ön sıralarda yer tutmuş olan ressam Malik Aksel, “Resim Sergisinde Otuz Gün,, başlığı altında, bir bölümü Ülkü dergisinde yayınlandıktan sonra bir cilt olarak çıkan kitabıyla ilk eserini vermiş bulunuyor.
 
Malik Aksel’i on yıldan beri tanır ve bütün kendisini tanıyanlar gibi, severim. Kısa boylu, gösterişten kaçınan ve olgun tavrı, çekingen ve durgun görünüşüyle sevilmemesi olanaksız bir arkadaştır. Övünmekten, boy ölçüşmekten, dedikodudan hiç hoşlanmaz. Eski devrin kendi halinde, efendi, çelebi tipinin benzersiz bir örneği olarak aramızda yaşar. Kalabalık arasında, söylemekten çok susmayı yeğler. Ve bir şey söylediği zaman o kadar yavaş sesle, sakin ve ağır bir biçimde söyler ki en gergin sinirleri bile bu görünüşüyle yatıştırmayı başarır. Az konuşur fakat konuştuğu zaman asla can sıkmaz. Kendi başından geçmiş ya da tanık olduğu bazı olayları anlatmaktan hoşlanır. Son derece komik bir hikâyeyi o denli ağır, hareketsiz bir biçimde ve sesinin tonunu asla yükselmeden anlatır ki önemsiz bir espri ardından kahkahayı basarak sizde soğuk bir duş etkisi bırakan profesyonel güldürücülerin tam tersine bu sakin anlatış karşısında kahkahanızı tutamazsınız.
 
Ondaki bu anlatış kudretine eskiden beri dikkat etmiştim. Bu, güzel bir yetenekti ki bu yazı diline çevrilseydi iyi bir yazar olma yolunu açabilirdi.
 
 Malik’in “Resim Sergisinde Otuz Gün’ü,, çıktığı zaman işte bu umutla kitabı açtım ve sonuna kadar okudum. Bu eser, bana düş kırıklığı şöyle dursun, umutlarımın çok daha geniş ölçüde gerçekleşmekte olduğunu gösterdi.
Resim Sergisinde Otuz Gün nedir? Ona, kısaca sabırlı bir gözlemcinin notları diyebiliriz. Bu esere Malik Aksel’in yaradılışı olduğu gibi yansımıştır. Sergisinde bir köşeye büzülerek genç ressam arkadaşlarının, kendisini son derece ilgilendirmesi gerek sanat tartışmalarını dinlemiş, bunları bize, hiçbir tarafı tutmadan, kendi düşünce ve kanaatlerini ortaya koymadan şaşırtıcı bir soğukkanlılıkla anlatıyor. Ve bu iddiasız anlatıştan, bu objektif gözlemlerden, ortaya, gerçekçi, ince bir humour sanatının güzel örneklerinden biri çıkıyor.
 
Malik Aksel, hiç eleştirmeden, olağanüstü bir hiciv eseri meydana getirmiştir,
 
Bu eserle Malik, kesinlikle kuvvetli bir umut vadetmiş oluyor. Alçak gönüllülüğü onu bu ilk eserde, çizmeden yukarı çıkmak kaygısıyla, resim konusu içinde tutmuş bulunuyor. Şimdi biz kendisinden, doğrudan doğruya Edebiyat alanında bir çalışma bekliyor ve özellikle de denemesini istiyoruz.
 
Çehov gibi gerçekçi bir mizah hikâyeciliği alanında kendisinden çok şey beklemekte haksız olmadığımızı sanıyorum,   

                            Varlık Dergisi Sayı 241- 15-Temmuz 1943

 

Salona döndüğümde kimse kalmamıştı. Bir süre rahat rahat çalıştım.

Yemekte gene toplantı tartışması oldu:

-Bu toplantıların ne yararı oluyor?

Öbür bölümlerdeki arkadaşları gördüğümüzü söyledim.

Konuşmalar tatsızlığa kayınca Malik Öğretmen için yazılan yazıdan söz ettim. Okumak için isteyecekler olacağını düşündüğümden vermemek için sakıncalar hesaplarken kimsenin ilgi göstermemesi beni şaşırttı. Gene de yazıyı anımsamam yararlı oldu. Yazının sonunda Anton Çehov’dan söz ediliyordu.

Çehov’dan okuduklarımı anımsadım. Maske adlı kitabında güzel hikayeleri vardı.

Tiyatro Dersimizde okuduğumuz Bir Evlenme Teklifi de Çehov’dan. Birden aklıma geldi, onun bir hikayesini ben de bir perdelik oyun yapabilirim.

Hikayedeki kahramanlar, karı-koca, bay-bayanla, bayanın yetiştin erkek kardeşi olmak üzere üç kişidir.

 Bay-bayan oldukça iyi anlaşan bir aile. Bayanın erkek kardeşi yetişkin, gösterişi seven, çevresinde oldukça hovarda etkisi bırakmaya çalışan, yaşam üstüne, kendi gerçeğinin üstünde, konuşmalar yapan bir zamane delikanlısı….Enişte de zaman zaman ona uyuyor, evde saatlerce konuşup vakit öldürüyorlar. Bayanın haftalık temizlik işleri var, bunları yaparken bunaldığı oluyor. Bayların bundan haberleri yok. Sonunda bayan bir karar verip uygulamaya geçiyor. Yapacağı şakanın inandırıcı olması için tanık olduğu belli belirsiz saptamalardan yararlanıyor. Örneğin bir gün kent parkında gezerken eşinin yalnız gezen bir bayana ilgiyle baktığını unutmamıştır. Unutmamıştır çünkü eşi bir başka zaman, bu olayı kayın biraderine de ballandıra ballandıra anlatmıştır. İşin ilginci, kayın birader de o bayanı görmüş, çok beğenmiştir. Enişte- Kayın biraderin bu anlamsız şakasını uzaktan dinlemiş olan evin bayanı bir temizlik günü yalnız kalmak için bu olayı kullanmayı tasarlar. Bayan, konuşmalara konu olan meçhul bayanı görmüş, ona uyabileceği sıfatları ekleyerek onun ağzından eşi ile kendi kardeşine birer mektup yazıp, kent parkının ayrı noktalarında ikisiyle de buluşmak istediğini duyurur. Ancak meçhul bayan çok namusludur (!) yaptığı bir macera değil ciddi ciddi bir tutkudur!…..

 Bayanın bir de koşulu vardır; buluşmanın gizliliği kaygısı içinde randevuya belki biraz geç gelebilir. (Sevgi için beklemenin de normal ve de her zaman olabileceğini anımsatır!)

Mektubu alan kayın birader o gün enişteye uğramaz, akşama dek kentin parkında dolaşır. Bir yandan da bir tanıdıkla karşılaşıp karşılaşmamama kaygısı taşır. Kötü bir rastlantı eniştesiyle karşılaşır (!) Hemen bir açıklama yapar:

- Çok sıkıldım, bugün değişik bir hava almak istedim, o nedenle size gelemedim.

Eniştesi ise:

- Sen gelmeyince ben de çıkıp dolaşmayı yeğledim. Yalnız yalnız dolaşmak da rahatlatıcı!... “Ya, evet evet, hihihi… uzaklaşırlar!,,

İkisi de akşama dek hem sevgili beklemiş hem de bir daha birbiriyle karşılaşmamak için etrafı dikkatle gözlemişlerdir. Hava kararınca evlerine dönerler. Tüm gün parkta pinekleyen bay eve dönünce eşinin çok neşeli olduğunu görür. Kendini suçlu saydığı için fazla konuşmaz. Ancak bayan kurduğu planı uygulamanın sevinci içindedir, fazla uzatmadan olayı açıklamaya karar verir. Önce, eşine gününün nasıl geçtiğini sorar. Eşi pek neşeli değildir, bir iki kem küm eder.. Eşi sorgulamayı sürdürerek, aradığını bulup bulmadığını sorar. Adam dalgındır, önce anlamsız karşılık verirken birden toparlanır:

-Birini beklediğimi nereden biliyorsun? Bayan dayanamaz açıklar:

-O mektubu ben yazdım! Adam kızacağı yerde neredeyse sevinir! Çünkü, ortalıkta, düşündüğü şekilde onu aşağılayan biri olmamıştır. Bu kez de kayınbiraderi aklına takılır. Eşi ona da yazdığını açıklar. Böylece adamın aklındaki dramatik olay, komediye dönüşür, bir süre karı koca gülüşürler……

Yemekte buluştuk.     *

Her zaman, çalışmak için öğretmenlerin gelmemesinden söz eden arkadaşlar, bugün nedense çalışmanın sözünü etmediler. Ben salona inmemiştim; bundan habersiz olan hemşerim Kadir bana takıldı:

-Hemşerim sakin sakin çalışmıştır! Çok rahat çalıştığımı, zaten kitaplığın her zaman sessiz olduğunu söyleyince hava değişti:

-Salonda değil miydin?

-Hayır!

-Ya siz?

Karşılıklı gülüştük!…

Aylardır beklenen baharın özlemini gidermek için yollara dökülmüşler, kırları gözlemişler….

Kır dedikleri de Hasanoğlan köy yolu, yolda giderken İdris Dağına, Lalabel yokuşuna, Elma dağlarına uzaktan bakmak! Böyle dedim ama kendim de farklı bir şey yapmış sayılmam; ellerin yazdıklarını okudum. Yazanlar, o yazdıklarını düşünerek yazıyor, bense açıp sayfayı kendi defterime geçiriyorum. Bunlardan gelecekte yararlanamazsam ben de akıntıya kürek çekmiş olacağım. Ne var ki şimdilerde bunun az da olsa kimi yararını görüyorum. Öğretmenlerimin yüzüne rahat bakışım da bir büyük kazanç olsa gerek! Bunun rahatlığını duyumsayıp mutlu oluyorum.

Dergi Kolu’nun Tanıtım Tahtasına tanıtılacak kitaplarla, tanıtıcıların adları asılmış.

İhsan Güvenç-Tanrı… Zühtü Uray

Mustafa Buğday-Sosyalizm ve Sosyal Mücadeleler Tarihi; Max Beer

Bekir Semerci-Yeni Dünya; Aldous Huxley

Şükrü Koç-Demokrasi ve Sosyalizm; Harold Joseph Laski

Haşim Kanar-İnsanlığın Kurtuluşu. (Yazarı yazılmamış)

İsa Öztürk- Psikanaliz-. Freudizm (Yazarı yazılmamış)

 

Kimseye sormadım ama gene de merak ettim, acaba benim gibi okuduğu bir kitabı tanıtmak için yaptığı başvuru, gerekçe gösterilerek geri çevrildi mi? J.  J. Rousseau’nun Julie yahut Yeni Heloise’si tanınmaya değer görülmedi. İhsan Güvenç’in Tanrı kitabını dinledik: Yağmur yağdı yel üfürdü! havası bir tanıtma oldu. Oysa Julie’de örnek bir aşk, örnek bir aile olayı var. “Pestalozzi’den sonra J. J. Rousseau’yu anacağız” demişlerdi. Julie’yi anmadan nesini konuşacaklar Rousseau’nun? Göreceğiz!

Yoklama yapılacağı duyurulduğundan, “Kahveci Dostları,, da gelmiş, salon doldu.

Halil Dere ile beraberiz. Yazısının çıktığında muştuladığım için bana teşekkür eden Şükrü Koç, eleştirdiğim için soğuk bakıyor. Üstelik bir de sıfat taktı:

-Üstat! “Gel bakalım üstat!” Üstat sıfatını hep duyarım, Abdülhak Hamit Tarhan’a, Recaizade Ekrem’e, Hüseyin Rahmi Gürpınar’a, Hüseyin Cahit Yalçın’a bu sıfat çok takılır. Ömer Seyfettin’in hikâyelerinde oldukça değişik anlamlarda da kullanıldığı olur. Sezinlediğim kadarıyla buralardaki üstatlar alay konusudur. Benim payıma da öylesi bir sıfat düştü. Gene de teşekkür ettim.

 

Okul Müdürü Rauf İnan önde, çalışma arkadaşları, Hürrem Arman, Şeref Tarlan, Tahir Erdem, Mustafa Güneri, Mehmet Öztekin, İzzet Palamar, dr Hulusi Sapanlı geldiler.

Rauf İnan, toplantının nedenini açıkladı, Genel Müdürün, mazereti nedeniyle gelemediğini, ancak gelseydi neler üstünde duracağını bildiklerinden gündemi sürdürmekte Genel Müdürle mutabakatta olduklarını anlattı.

1. Son sınıfların pek yakında kutsal ödevlerine gideceklerini, yeni ödevlerinin içeriği bilinmesine karşın bilinene daha yakınlaşmaları için konuların irdelenmesini, 2. sınıfların bu yıl bilmedikleri bir alanda çalışacaklarını, bu alanların neler olduğunun, bu alanlarda geçen yıl çalışanların saptadığı önemli hususların onlardan dinlenmesini, 1. sınıfların da yakın zamanda öğrenciliklerini bıraktığı okullarına öğretmen olarak dönmeleri sevincinin sürmesi için takınılacak tavırları deneyimli ağabeylerinden dinlemelerinin yararları üstüne konuşacağımızı tekrarladı. Arkasından da deneyimli bir ağabey olarak kabul edileceğini umduğunu, bu konuda sorumluluk yüklenmiş bir görevli olarak birkaç söz söyleyeceğini, arkasından da en az kendisi kadar bu yolda emek harcamış arkadaşlarının öğütlerini dinleyeceğimizi söyledikten sonra konuşmasına başladı. Konuşmasına, Köy Enstitüleri açılmadan önce çalıştığı bir yerden, Horoz Köy’den giriş yaptı:

-“Ben Horoz Köye gidince” dediğinde gülenler oldu. Daha önceleri de bu köyden söz etmişti. Konuşmalarındaki ayrıntılar, uzatmalar, hep benler çok olduğundan, toplantı sonraları sık sık benzetmeler yapılırdı. Bunlardan biri de “Horoz Köy’de horozlara özenip uzun uzun ötmeyi öğrenmiş!” sözüydü. Arada çıkan tıs, pıslar bunu anımsatmıştı. Okul Müdürü bunları duymazdan gelerek konuşmasını sürdürdü. Söyledikleri ne yalandı ne de yanlış, yaptıkları da hep doğruydu. Ancak onların yapılma koşulları, bizim elimizde olacak mı idi? Örneğin, bizler okul kurmaya değil oldukça bozuk düzen kurulan kurumlara, onların kuruluş aşamasında hoşgörüyle karşılanan ancak alışkanlık oluşturmuş eksik, yanlış taraflarını doğrultmak gibi zorlu bir görevimiz olduğunun bilincindeydik. Müdür Rauf İnan, bunları yokmuş gibi, hâlâ dolu dizgin inşaat işinden, tarım işinden söz ediyor. Geçen yıl teftiş stajı yapanlar, yana yakıla, köylerdeki okul yapımlarına halkın katılmadığını, katılmayanlara jandarmanın ya da yetkililerin ellerindeki yasaya göre yapması gereken yaptırımları uygulamadığını söylemesine karşın o “İşte siz bunları uygulatacaksınız!” deyip sözü, sözde bırakıyor. Gene öyle yaptı:

-İşte sizler, bu yapılmayanları yaptıracaksınız!

Hürrem Arman söz aldı, bir süre de Trabzon/Beşikdüzü Köy Enstitüsü kuruluşunun ilk günlerinden söz etti. O konuşurken ben de 1941 yılını anımsadım; Trabzon/Beşikdüzü Köy Enstitüsü’nden Hasanoğlan’a gelen ekibin başındaki öğretmenin branşı Bedeneğitimi idi. İyi bir beden eğitimci idi ama elindeki çekici kullanmayı öğrenememiş öğrenciye söyleyecek sözü yoktu. Tek söylediği:

-Dikkat etseydin oğlum! uyarısıydı. 20 öğrencinin dördü parmaklarını ezmiş, ikisi ellerini kollarını yaralamıştı. Öğretmen, öğrencilerin salt acılarını paylaşabilmişti. İşin ilginci, Hasanoğlan’a Kepirtepe’den gelen 200 öğrenci dışında 40!ar kişilik (her 20 gün için 20’şer kişilik iki ekip) gruplar katılmıştı. 240 öğrenci ile 20 kadar görevlinin çalıştığı bir kuruluşta doktor yoktu. Doktordan geçtik, sağlık kurumu diye bir ünite ile hemşire düşünülmemişti.

Haruniye ekibinin başında ise düpedüz öğretmen okulunu yeni bitirmiş bir çocuk öğretmen, Vahdettin Kayık vardı, onunla ben arkadaş olmuştuk, müzik sever, şarkı söylerdi. O zaman moda olan “Sarı Kurdelem!” şarkısını bana akordiyonla çalmam için direniyordu.

Bunlar o günler için olağan sayılabilir. Ancak aradan geçen zaman işi hiç olgunlaştırmadı mı? Sürekli bina mı yapılacak? Yapılan binaların sıvası yok mu? Yapılan binalar ne zaman, kim tarafından sıvanacak? Sıvanmamış binalarda okuyan öğretmen yarın köydeki okulunu ya da evinin sıvası için titizlik gösterir mi?

3083 sayılı yasada okulun demirbaşlarının korunması bile yasa yapıcılarca saptanmıştır. Atandığı köyden çeşitli nedenlerle birkaç yıl sonra ayrılan öğretmenden okulu devralan öğretmen okulun sıvasını sorarsa ne karşılık verilecek? “Canım onu geçelim, o önemli değil” mi denecek? Sıvasız bir okulda yetişip sıvasız bir okulda öğretmenlik yapan bir öğretmen köylülere ev temizliği konusunda ne diyebilir ki?

Hürrem Arman Beşikdüzü’nde motor sağlamış, öğrenciler balıkçılık yapmış, bunları başarı hanesine yazdı. Köy Enstitüleri’nin kendi bölgelerinde örnek çalışmalar yapacağından söz etti. Oysa Çifteler Köy Enstitüsü!ne Hamidiye Haralarından bağışlanan hayvanlar bakımsızlıktan ya da yanlış beslenmeden ölmüştü.

Çok önemli olumsuzluklar da pas geçildi: Kepirtepe’de Ruşen Baksi adlı arkadaşımız gözümüzün önünde doktorsuzluktan öldü, geçen yaz Pazarören Köy Enstitüsü’nde öğretmenlik stajı yaparken hastalanan arkadaşımız Yusuf Asıl doktorsuzluk nedeniyle aylarca ortalıkta dolaştırıldıktan sonra okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Bu tür olaylar olağan görülüyor besbelli!

Dinlenmesi giderek bıkkınlık veren küçük denecek olaylar ise büyütülerek anlatıldı:

-Mandolin sayısı çoğaltılmış, okula bir kamyon daha alınacakmış, yeni Sağlık Kolları açılacakmış v.b.!…

Okul Müdürü tekrar söz alarak, gelecek pazar Genel Müdürün katılımıyla yapılacak toplantıya hazırlık amacıyla şimdiden soru hazırlamamızı, aklımıza takılan soruların yetkili ağızdan cevaplanmasını istememiz için bizi uyardı. Sözü Şükrü Koç’un yazısına getirip uzun uzun övdükten sonra bir benzetme yaparak farklı düşünenleri ya da düşünenlere katılanları yerdi. “Deve kuşu gibi başlarını kuma gömenler!” arkadaşımızın yazısını okusun, okusun da vakit iyice geçmeden uyansınlar! deyip bir süre yüzlerimize baktı. Bakışından, “Aranızda böyleleri var, ben bunları biliyorum!” der gibi bir tavır içinde olduğu  da açık açık belli oluyordu.

Gelecek toplantı için, her üç sınıfı bir daha uyardı:

-Önümüzdeki staj döneminin daha verimli olması için aklınıza takılan konularda sorular hazırlayın! deyip teşekkür ederek sözünü bitirdi. Yanındakiler hiç tınmadan sessizce geldiler gittiler.

İçlerinde Mustafa Güneri ile bizim Bölüm Başkanımızı iyi tanıdığımı sanıyordum. Onlar bu duruma nasıl katlanıyor? Bir süre bunu düşündüm. Bölüm Başkanımız, kimi zaman açık açık okul müdürünü eleştirir. Mustafa Güneri’yi ise 1941 yılında tanımıştım, iyi yürekli, makam falan düşünmeyen, çalışkan bir insan. Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün asıl kurucusu bence Mustafa Güneri’dir.

                                                             *

Okul Müdürü Rauf İnan’ın sözünü ettiği, arkadaşımız Şükrü Koç’un Varlık Dergi’sinde çıkan yazısı….                                                             

 

 

Millî Düşünüşün Büyük Eseri

 

 M. Şükrü Koç

 

Çok söylendi ve çok yazıldı. Söz ve yazı kıymetini kaybetti. Fakat söylemeliyiz. Söyleyebiliriz:

Bu millet yirmi yıl sonra kendi yapıcılarına kavuşmak bahtlılığına (Söz, özgün yazısında böyledir.) ermek üzeredir. Millî inkılâplarımız Cumhuriyetle başladı. Şimdi de Millet İnkılâbı yapıyoruz. ”Yeni bir millet yapıyoruz,, demişti İnönü. Bu yeni milletin kökü, ilköğretimdir. Biz her tohumu bu milletin inkılâp toprağında çimlendirdik; yetiştirdik ve hasadettik. Millet dayanışmasının, temelini ancak bu toprağın çocuklarına emek ve ter döktüğümüz zaman, atabileceğimize inanıyoruz. İnönü buna inanıyor. İnsan hayatında yenileşme küçük bir yadırgamayı aşamaz. Fakat milletin yenileşmesi, çetin fikir çarpışmalarına yol açmaktadır. Millet kültürü bu yeniliği hazmedebildiği ve benimsediği, zaman olgunlaşmıştır. Top yekün Yemen’den çekilirken niçin çekildiğimizi hiçbir memleket evlâdı kestirememiştir. Subay, er ve topyekûn millet cahildi…Şimdi  bunu anlamaya doğru gidiyoruz. Köylü millet şapka giydi. Tekkeyi kapattı; çünkü fesin yanında şapkayı gördü, aldı… Fakat tekke ve medresenin hasretini giderecek “Okul,, a kavuşamadı. Sayısız devrimlerimiz var: Geleneklerimizde bile ayıklamalar yaptık. Bütün bunlar inkilâpçı Türkiyenin örnek hareketleri olarak kalacaktır. Bunlarla öğünüyoruz. Öğüneceğiz de..

Eksiğimizi unutmamalıyız: Cami ve hocanın yeri boş olarak  kalmaktadır.  Kırkbin köyümüzde namaz kılmak için bir cami veya mescit vardır. Fakat çocuk okutmak için kurduğumuz okullar o kadar azdır ki yukarıki inkılâbımızın bile yüzünü kızartabilir. Gene bugünkü 7-8 bin okulla bu millet ortalama olarak bir asır, evet tam yüz yıl sonra okuma- yazma denilen kıymete kavuşabilecektir.

Bu, yirmi yılda yaptığımız şaşırtıcı inkılâplarımıza uyacak bir tempo diye kabul edilemez.

O halde ne yapmalıydık?

Soru cevaplandırılmıştır: Köy Enstitüleri açmak ve her yıl üç bin öğretmeni, evi, tarlası ve atölyesiyle Türk köylerine yerleştirmek ve onu maddeten olduğu kadar manen de beslemek…

Sanat sahibi olan öğretmen, çiftçi öğretmen, öğretici öğretmen.. İşte Köy Enstitülerimizin özü ve ruhu budur.. Bu yapıcı ruh milletimizi üstün millet, büyük millet ve medenî millet haline getirecektir. Sanat, ziraat ve topyekûn kültür: Yarınki Türkiyenin temel taşları..

Köy Enstitüleri millî düşünüşün ve milli şuurumuzun bir yengisidir. Temel taşından kiremidine kadar bütün binalariyle birlikte ruhan da her Enstitü millîdir. Hem de Büyük İnönü’nün dediği gibi Cumhuriyet eserlerinin en sevgilisidir.

Adsız cumhuriyetimiz olan Büyük Millet Meclisi devrinde yeni Devletin hangi sisteme benzediği sorulunca Ebedi Şefimiz”Biz bize, biz Türk’e benzeriz,, demişti. Son yıllarda maarif kalkınmamız bahse konu olunca, maarifimizin hangi Millet kültürünün etkisin de olduğu sık sık münakaşa edilmekteydi. Lisenin Fransa’dan, bilmem hangi okulun Almanyadan alındığı söyleniyor. Olabilir ve ya olmıyabilir. Fakat Köy Enstitüleri bizimdir. Türkdür. Bunun için maarifimizde biz bize doğru gidiyoruz.

                                               Varlık Dergisi,1-5 Şubat 1945-sayı:278-279

Köy Enstitüsü konusunda düşüncelerini yazan arkadaşımız Şükrü Koç’un yazısını olduğu gibi buraya aldım. Henüz bir öğrenci olan arkadaşımızın bu konuda bilgisi sınırlı olabilir. Ancak bu sınırlı bilgiyi kaynak gösterip  gerçek dışı konuşacak ya da yazacaklara yararlı olur düşüncesiyle Köy Enstitüleri denemesinin başka ülkelerde  çoktandır uygulandığını, (Köy Enstitüleri kuruluş günlerinde  duyurduğunu) belgeleyen Yaşar Nabi Nayır’ın yazısını  buraya eklemeyi yararlı buldum.

 

Köy Enstitüleri

                                     Yaşar Nabi  Nayır

                                                                       Varlık Dergisi, 1/12/1949.Sayı 156

 

 

 

Toplantıda, üstünde durulacak konuları varsayımlar olarak irdelemiştik. Varsayımlar hep Genel Müdürün geleceği üzerine idi. Genel Müdürsüz, onun adına yapılan toplantı varsayımlarımızı karşılamadı. Ne var ki bu kez, sanırım biraz da birbirimizi uyararak olaya daha geniş çapta bakmaya başladık.

Faik Canselen Öğretmen’in gelmediği söylendi. Neredeyse sevindim. Kendisine saygısızlık saydığımdan sevindiğimi sakladım. Toplanacaklarını bildiğim için arkadaşlara katılamayacağıma üzülüyordum. Bu üzüntüm geçti, toplanırlarsa yanlarından olacağım. Nitekim öyle oldu, Toplantıya katılmak değil toplantıyı oluşturacakların ilk gelenlerinden biri ben oldum. Sabri Taşkın, Niyazi Başkaya, Mestan Yapıcı, Halil Dere, Faik Demir, Kemal Güngör Kemal Karadeniz, Hasan Özden, Şükrü Koç, Mehmet Kocaefe derken öteki katılacakları beklemeden herkes kendine göre konuya ilişkin  bir şeyleri  ortaya getirmeye başladı.

Hasan Özden (sanırım daha önce konuşulmuş) bir yol çizdi.

Konuşacaklarımız, kesinlikle Genel Müdür’ün olduğu bir toplantıda ortaya getirilecek.

Söz konusu toplantı, her ne kadar, önümüzdeki stajlar üstüne ise de bizler söz alırsak sonraki süreçlerin de çalışmalarımızı ilgilendirdiğinden konulara dikkatleri çekmeye çalışacağız. Toplantının konusu belli:

-Genel olarak görev alanlarımız gereği, Kaymakamlar, (varsa) Bucak Müdürleri, Tarım, Veteriner, Milli Eğitim Müdürleri, İlköğretim müfettişleri ve Milli Eğitim memurları ile Gezici Başöğretmenlerle ilişkiler. Öğretmenlere yaklaşımlar……

İlk sorumuz:

-Tüm köy sorunlarının çözümünü öğretmene yüklemek doğru mu?

Köy enstitülerinde, öğretmenin tüm köy sorunlarından sorumlu olduğu öğütleniyor, bunların yapılamayacağı öğütleyenler tarafından bilinmektedir. Öyleyken öğütler neredeyse ezberlerce tekrarlanıyor. Bu öğütleri verenler, bunları dinleyenlerin de olmayacağını bilebileceklerini düşünmüyorlar mı? Bildiklerini var sayıp onların da olmayacağını bile bile dinlediklerini düşünmüyorlar mı? Böylesi inançsız fikir alışverişinin sürmeyeceğini görmek için o günleri beklemek, boşuna vakit geçirmek olmayacak mı?

Bu konuda soru sorulunca yasadan, devletten söz ediliyor. Yasa çıkaranların, tüm köy sorunlarını öğretmene yüklemek için ayrıntılara dek indikleri belli. Öğretmen ziraattan anlayacak, çiftçinin daha verimli çalışmasına yardımcı olacak. Çiftçiye bu konuda nasıl yardım edilir?

Tarlasını iyi sürmesi öğütlenir, iyi cins tohum kullanması önerilir. Karasaban değil pulluk kullanması istenir. Hangi toprakta hangi ürünün daha verimli olacağı öğretilir. Hangi ürünün hangi mevsimde ekilirse daha fazla ürün alacağı öğretilir. Üretilen ürünün kesme ya da toplama zamanları üstüne doğru bilgiler verilir.

İyi ama bunları yapmaları için daha önce devlet Ziraat okulları açmış, İllerde, ilçelerde bunların kurumları var, buralarda kurum kurum kurularak oturan, yılda bir kez köye uğradığında allame kesilen devletin hizmetlileri bunları niçin yapmıyor? Bunlar da yasalara göre açılmış kurumlar değil midir?

Neden köylerde birer Ziraat uzmanı oturtulmuyor? Ziraat uzmanlarının gözetiminde çiftçiden toplanan ürün yığınları ihmaller yüzünden meydanlarda çürütülürken öğretmenler bunlar için nasıl bir tavır takınacaktır?

Çiftçinin ürünlerini alan devlet, paralarını zamanında vermeyince yakınan köylülere, her konuda yardımcılık yapması istenen öğretmen nasıl bir yardımda bulunabilecektir?

Çiftçinin yardımcısı için yetiştirilen Ziraat görevlisi köye ütülü pantolon, kravat, cebi mendilli gelip gidiyor. Onun kılığı için bir söz etmeyen yasa yapıcılar, öğretmen için neden bu denli ayrıntı üstünde durmuşlar? Oysa öğretmen kendi giyim kuşamı  ile  öğrencilerine ilk, temizlik, düzenli giyim kuşam dersini veren kişi olmaktadır. Okula ilk gelen öğrencinin gözüne takılacak görüntü neden onlar için bir örnek olmasın? Okula başlayacak çocuğa kesinlikle bir ön bilgi verilir, bu ön bilgiler içinde hatta başında çocuğun üstüne başına dikkati çekilir. Onun için bu üst baş sözünün en canlı modeli öğretmen değil midir? Değilse neden değildir? Bu gerçeklerler yok sayılabilir mi? Öğrenmede gözlerin önemi sık sık vurgulanmaktadır. Okula yeni başlayan öğrencinin gözlemleyeceği öğretmenin giyimi nasıl dikkate alınmaz? Böyleyken bu konuda Köy Enstitülerinde tam tersi yapılmakta, üst baş olayı iş söylemleri içinde tümüyle unutulmuş görünmektedir.

Söylenecek salt bunlar da değil, öğretmen köylerde usta örneği olacaktır. Söz gelimi marangozluk yapacaktır. Okulun sırasını yapacaktır. Bir marangoz atölyesinde bulunan araç-gereci bulunduracak, gerektiğinde bunları çocuklar da kullanacaktır. Yasa yapanlar bunu nasıl bu denli basite indirebilirler? Bir marangoz için gereken araç-gereç verilince bunlar kullanılıp yarar sağlanabilir mi? Satın alınan her gerecin kullanmak için geçireceği evreler vardır. Alınan bir planya hemen iş görür mü? Köy Enstitüleri’nde bu evreleri öğretmenler yaşamaktadır. Öğrenciler hazır gereçleri kullanırlar. Kaldı ki, köy Enstitüleri’nde yapılan işler de paylaşımlı işlerdir. Öğrenci tek başına bir işi alıp sonuçlandıramaz. Çünkü işler öğrenmelikten çok kullanmalıktır; Enstitü gereksinimini karşılamak için yapılır. Böylesi işler, bireysel iş yapanlar için bir model olabilir mi? Kaldı ki köylünün sorunu, atölyelik iş değil, onun yaşamı için gerekli işlerdir; bunları sıralayıp, şudur, şudur demek olanaksızdır. Bunlar, saban ya da pulluk demirinden üvendirenin mıhı ya da eşeğin semer kayışına varana dek sürer. Sayıya vurulsa belki yüzleri aşacaktır. Çoğu da bir modele uymaz, bunları ancak bu işlerde pişmiş ustaların gerektiğinde el yordamı (Geçmişteki benzer deneyimlerinden yararlanarak) ile karşılayabileceği gereksinimlerdir. Bunları köy öğretmeninden beklemek yerine, köyde bu işlere yatkın gençleri, (Eğitmen deneyiminde olduğu gibi) yetiştirip görevlendirmek neden düşünülmemektedir?

Örneğin askerliğini Süvari sınıfında yapan başarılı çavuşların, İstihkâm sınıfında yapan başarışı çavuşların birer yıllık kurslardan sonra köylerde hayvan sağlığı ve yapıcılık işlerinde örnek usta olarak kullanılması, gerekirse sık sık geliştirici kurslara çağırılarak yenilikleri öğretilmesi neden düşünülmüyor? 20 yıl öğretmenini bir köyde tutarak kendi kendini yetiştirmesi bekleneceğine yeni yeni buluşları kovuşturma çareleri neden öne alınmıyor?

Köy Enstitülerini, dünyada yeni bir model olarak öne sürenler, bu dediklerimizi başka ülkelerin yıllardır yaptığını bilmiyorlar mı? Uzağa gitmeye de gerek yok, sağlık konusunda bu düşünülmüş, hiç değilse sağlık işlerini öğretmenin üzerinden alınmış. Yazık ki veterinerlik gene öğretmenin görevleri arasında!...

Bunun düşünenler bu dediklerimizi neden önemsememişlerdir? Sağlık konusu kadar, hayvan sağlık işleri de köyler için önemlidir. Kendi sağlığından habersiz insanlar kullandıkları hayvanların sağlığına bakabilir mi?

Köy Enstitüleri sık sık tekrarlanan amaçları gereği kentlerden uzaklarda kurulmuş. Ancak iş içinde yoğrulan öğrenciler sık sık rahatsız olmakta hatta ölmektedir. Oysa yıllardır köy enstitülerine bir doktor atanmamaktadır. İlgililere bu söylendiğinde:

-Doktorların gelmediği söylenmektedir.  Bu durum, Köy Enstitüsü öğrencilerine öğütlenen özveriyle zıt bir anlayış değil midir? İnsanların sağlığı için ant içerek göreve başlayan bir hekim, Köy Enstitülerinde yaşamak istemezken, orada okuduktan sonra atandığı yerde de yirmi yıl çalışmaya zorlanan insanlar bu zıt yurttaşlık anlayışını kendilerine nasıl açıklarlar?

Biraz karışık olmakla birlikte anlayacak olana gene de bir şeyler anlatacağına inandığım bu soruları yatınca da bir süre düşündüm; tamı tamına gerçekler saptanıyor. Örneğin Kepirtepe’ den 1941 yılında Hasanoğlan’a   geldiğimizde sekiz ay burada kaldık. 200 öğrenciyiz, sürekli inşaatlarda çalıştık. Hastalananlar oldu. Doktor yok! dendi. Çaresiz kalanlar uzun süre yatanlar, bir gün topluca Ankara’ya götürüldü. Uzağa gitmeye gerek yok, geçen yaz Kayseri/Pazarören’de hastalanan arkadaşımız Yusuf Asıl doktorsuzluk yüzünden uzun süre yattıktan sonra, geciken tedavisizlik nedeniyle (bakım ihmali yüzünden) neredeyse yaşamını yitirecekti.

Oldukça rahatlayarak yattım. Sanki bunları söylemiş, hepsinin doğru olduğunu yetkililere onaylatmıştım.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ