Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

52 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Uygulama Dersleri İçin Hazırlık Çalışmaları

 

23 Şubat 1943 Salı

 

Selçuk Korol Öğretmenin sesi geldi:

-Size ayrıca bir de “ Yataktan çık!” zili çalalım! Önünden geçenlere de takıldı. Sami Akıncı geçerken:

-Sende mi Brütüs? deyişi arkadaşların ilgisini çekti. Ne varki bu ilgi bir çoklarına göre değişik değişikti. Bana göre apaçık bir övgü vardı. Oysa Selçuk Öğretmen, ta baştan beri birçok öğretmen gibi Sami’ye ayrıcalık tanımazdı. Tarih derslerinde Sami’nin borusu pek ötmüyordu. Sami tarihi de çalışıyordu, sorulara doğru yanıt veriyordu ama Selçuk Öğretmen başka öğrenciye nasıl davranırsa öyle davranıyordu. Parmak kaldırmalarda da öyle. Sami ile birlikte parmak kaldıran olunca kesinlikle Sami'den önce onu kaldırıyordu. Bu nedenle bu sabahki sözü bana göre Sami’ye özel bir övgüdür. Açıkçası: “ Sami, senden böyle bir tembel davranış beklemiyordum. Ötekiler bunu yapabilir ama sen farklısın, ben seni öyle görüyorum; ancak bu sabah beni şaşırttın!” demek istemiştir. İsmet, benim sanımından çok farklı yorumladı: “Sen de mi Brütüs? Tarihteki anlamını çoktan yitirmiş, rasgele yerlerde kullanuılmaktadır. İnsanlar onu ağız alışkanlığı durumuna getirmiştir: “ Hadi sen de katıl!” der gibi bir anlamda da kullanmaktadırlar. Selçuk Öğretmen de Sami önünden geçerken, suçlular arasına seni de ekliyorum!” demek istemişmişmiş. İsmet’e katılmadım ama üzerine de varmadım.

Kahvaltıda olay gene konuşuldu ama ben katılmadım. Yusuf Asıl Selçuk Öğretmenin tüm arkadaşlara eşit yaklaşığından söz etti. Hilmi Altınsoy ise Selçuk Öğretmenin İsmet’i çok kolladığını öne sürdü. Recep Kocaman İsmet’i savundu: “ Tarih dersinde en çok konuşan İsmet olduğuna göre, dersin çalışan öğrenciyi ders öğretmenin sevmesini doğal saydı. Bu kez de Hilmi Altınsoy: “ Anasını sattığım, öğrenciliğini bitirir de öğretmen olursam kesinlikle çalışmayan öğrencileri dışlamayacağım. Onlar, can değil mi? Ne yapsınlar kafaları almıyorsa? “

Rezzan Öğretmen kahvaltıya geldi. Yanında Cemile Öğretmenle Zehra Öğretmen de vardı. Ama bütün ilgi Rezzan Öğretmeneydi. Bizim gibi öteki masaların da o tarafa baktığını gördük. Öğretmenler masasında ise en çok konuşan Rezzan Öğretmendi. Karşılıklı bakıştık ama hiç birimiz bir yorum yapmadı. Ben, olayın gerçeğini bildiğim için söze karışmak istemedim. Ancak yanlış bir söz söylenirse düzeltmeyi tasarlamıştım. Masada konuşulmadı.

Dersliğe dönünce de aynı konu açıldı. Öğretmen masasında hep Rezzan Öğretmen konuştu. Mehmet Yücel genel bir yorum yapt: “ Elbette o konuşacak, onun şimdi anlatacak çok sözü vardır!” Şaşırdım, geçen gün yanlış sözler söyleyenler hepsi doğruyu duymuş. Selahattin Yücesoy’dan “ Enişte olarak” söz ettiler. Oysa cumartesi günü bambaşka şeyler konuşuyorlardı. Böylece benim düzeltecek sözüm kalmadığını anlayıp rahatladım.

Selçuk Öğretmen gülümseyerek geldi. Gelir gelmez de gene Halil Basutçu’ya takıldı: “Senin şu İstemi Han bizim işleri de kolaylaştırdı; neredeyse bir tarih başlangıcı olacak!” dedi. Sami Akıncı İstemi Han’ın İsa’dan sonra yaşamış olacağını, ancak kesin bir tarih bulamadığını söyledi. . Sami böyle söyleyince Selçuk Öğretmen Sami’ye: “Bulamaman önemli değil araştırmış olman önemli. Tarihte adı az geçer ama İstemi Han diye bir Türk Hakanı yaşamışıtr. Göktükr hakanlarından biridir. Göktürklerde hakanlık bir aile işi olarak sürmüştür. Sizin oyununuzdaki anlatışın aksine İstemi Han’ın damadı Bumin’den önce büyük hakan Bumin vardır. İstemi Han Büyük Hakan Bumin’in kardeşidir. Tarih olarak da M. S. 6. yy’da yaşamıştır. Büyük Bumin’den sonra İstemi Han Batı Hunlarına hakanlık yapmıştır. Böylece sizin Bumin Göktürk İmparatorluğunun kurucusu Bumin Han’ın yeğenidir. (Kardeş çocuğu) Öğretmen gülerek aynı sözü tekrarladı. “ Piyesiniz, bizim dersimizi takrarlamamıza yardımcı oldu. Ben de bildiğimi sanmama karşın bir kez daha karıştırınca unuttuklarımın ayırdına vardım. . Bir söz vardır, duyduğunuzu sanıyorum, güzel bir sözdür, “ Hafıza-yı beşer nisyan ile malüldür!” Türkçe’ye çevrilince: İnsan aklı, (öğrendiklerinin bir bölümünü) unutmak zorundadır, ya da çaresiz unutur!” olarak söylenebilir. Sizin anlayacağınız biz, öğrendiklerimizin bir bölümünü unutuyoruz, unutacağız. Bu, bizim kişisel suçumuz değil doğuştan gelen bir zayıf tarafımızdır!

Selçuk Öğretmen derslikten geç çıktığı için kapıda Seyfi Çaçur Öğretmenle karşılaştı. Ne konuştuklarını tam duyamadık. Ancak Selçuk Öğretmen biraz yüksek sesle konuştuğu için onun öylediği son sözü açık açık duyduk:

- Çocukların ne suçu var bunda? oldu. Belli ki öğretmenler arası ya da okul yönetimi ile aralarında bir anlaşmazlıktan söz ettiler. Seyfi Öğretmen de elinde, o çok iyi tanıdığımız beyaz dergiyle geldi. Geçen dersteki söylediklerini kısaca tekrarkladıktan sonra dergiyi göstererek beş yıl içinde okumamız gereken Tabiat Bilgisi dersi konularınız burada var. Siz bunların çoğunu okumadınız, bunu biliyoruz. Önümüzdeki zamanda bunların hepsini okumanızın olanaksız olduğunu da biliyoruz. Gene de biz istersek bu derste neler okumamız gerektiğini hiç olmazsa ad olarak gözden geçirebiliriz. İşte elimdeki dergi bu bakımdan bize yardımcı olacaktır!” deyip Yazının başlığını okudu:

 

TABİAT VE OKUL SAĞLIK BİLGİSİ

 

(Haftada: 1. , 2. ve 3. Sınıflarda 2’şer saat, 4. ve 5. sınıflarda 1’er saat)

 

Dersin amaçları: Öğrencilere, tabiat üstünde her konuya değgin incelemeler, gözlemler, deneyler, karşılaştırmalar yaptırarak onlarada görme, düşümnme, gördüğünü iyi anlatabilme ve doğru –güzel yazabilme kısacası bunlardan iyi sonuçlar çıkarabilme yetilerini geliştirmek, tabiatın bilinmeyen gizlerini çözebilme atılım isteklerini güçlendirmek.

Canlı varlıklar incelenirken, bunların bulundukları çevrelerin etkilerine bağlılıkları ve o çevredeki etmenlere uyuşları göz önünde tutulacaktır. Ayrıca canlı varlıkların işlevleri ile yapıları arasındaki uyumlara dikkat çekilecektir………………………. .

 

Ayrıca yurdumuzun önemli canlı varlıklarını (Hayvanları) bitkilerini, üzerinde yaşadığı toprakları, yüzey şekillerini, taşlarını, fosillerini tanıtmak

İnsan bedenini yapısı ve işleyişini sağlık bilgisi kurallarına uygun olarak öğretmek, korunmasına özen göstermenin önemini kavratıp bu konuda bilinç kazandırmak.

******

Seyfi Öğretmen okumayı bırakıp sorular yöneltti. İlk sorusu: “ Bir insanın bir konuda bilinç kazanması ne demek? “ Sami Akıncı parmak kaldı: Bir insanın doğru bilgi kazanması!” dedi. Öğretmen bizlere döndü. Paarmak kaldıran olmadı. Bu kez öğretmen Sami Akıncı’nın sözüne katıldığını ancak on un tanımının tam olmadığını söyledikten sonra bilgili olmakla birlikte o bilginin doğruluğuna inanmak, bu da yetmez inandığı bilginin kanıtlanmasını da bilmek, demek olmayacağını söyledi. Önce İsmet parmak kaldır “ Kusura

Bakmayın öğretmenim ben bunu anlayamadım, deyince Seyfi Öğretmen:

“ Ne kurusa bakacakmışım, zaten ben de anlatamadım. Bilinç, insan aklının en dinç durumuyl ilgi edinme durumudur. Örneğin geometri dersinde önünüze konan bir ıspatlamayı daha önce öğrenmişseniz, sizden sorulunca nasıl ıspatlıyorsanız, söçz konusu bir konuyu da öyle cesaretle anlatabilirsiniz. İşte bu, kuşkusuz, takınsız bir bilme durumudur. Aklın bu duru çalışma durumuna bilinç den ilmektedir. Uyurken bilinç öz konuu değildir. Hastalar çoğu kez bilinçten yoksundur. 10 yaşın altındaki çocuklarda da zaman zaman bilinçsiz davranışlar görülürHele bebeklik döneminde bilinçten söz bile edilmez. . Siz bilmezsiniz ama içki içip sarhoş olanlar da çok kez bilinçsiz işler yaparlar. Çok öfkeleenn insanların da bilinçsiz davranışları olur. Demek ki bilinç, aklımızın en uyanık durumudur ya da buna, aklımızı tetikte tutan gücümüz de diyebiliriz.!”

Öğretmen çıkınca hepimizi kara kara düşünceler aldı. 1. Sınıfta Tabiat Bilgisi dersi görmüştük ama şimdi bizden istenenleri ya da istenecek olanların çoğunu okumamıştık. Seyfi Çaçur Öğretmen İnsan bedeninin Anatomisi ya da Fizyolojisi deyince bakışıp kalıyoruz. Oysa biz insan bedenini öğrenmiştik. Kaslar, damarlar, kollar, bacaklar, gövde, ciğerler, görevleri, kalp, baş, beyin kısacası “ Yedi delikli tokmak, onu bilmeyen ahmak!” şakalarını çok yapmıştık. Hele Seyfi Öğretmenin Zooloji dediği hayvanların türlerini iyiden iyiye incelemiştik. Şimdi karşımıza zooloji olarak çıkınca şaşırıyoruz. . Neyse ki bu yıl başı bir süre jeolojiden söz edildi, kitabı yok ama notlarım var, yer, yer kabuğu, dağlar, denizler, yanardağlar, mağma tabakası (Bunu yazarken gülmek geçti içimden) Seyfi Öğretmen çok sık mağma dediği için az kalsın adı Mağma olacaktı. Gene de öyle diyenler oluyor.

Okul Sağlığı için Seyfi Öğretmen not tutturacakmış. Buna ayrıca sevindim. Not tutmak benim için iş değil. Derste tuttuğum notları çok kez temize çekiyorum. Böylece yazıları tekrar tekrar okuyup temize çekerken öğreniyorum.

Biz Hastalıkları, insan bedenini, hayvanları, yer kabuğunu, yer küresi içindeki lavları tartışırken Hikmet Öğretmen geldi. Bugün hep aklımızda olan ama açık açık üzerinde durmadığımız bir konu konuşacağız!” dedi. Arkasından da: “ PARA!” deyince gerçekten şaşırdık; paranın nesinden söz edeceğiz? Öğretmen açıkladı: Telaşlanmayın, para alıp vermeyeceğiz, harcanan paralar nasıl sağlanıyor, sağlanan paralar bize yetiyor mu? Yetmiyorsa neler yapmamız gerekiyor. Bunu daha da uzatabiliriz!” dedikten sonra kooperatiflerin kuruluşlarına benzer okulların Dönersermaye kuruluşlarına getirdi. Salt okulların değil, belediye kuruluşlarının, öteki devlet kuruluşlarının örneğin Sarımsaklı-Türkgeldi-Devlet Fidanlıkları gibi kuruluşların alım satımlarının kuraları olduğunu, bu kuralların da hem para kazanmaya hem de dengeli harcama ilkesine bağlı olduğunu anlattı. Sözü okulun Dönersermayesine getirdi. Dönersermaye olayını bir kez daha tanımladıktan sonra okuldaki durumunu, işlevini, kapsamını anlattı. Bu arada sorular sordu. Tarım çalışmaların kazanılan ürünleri sordu. Arkadaşların söylediklerinin hiç biri doğru çıkmadı. Hikmet Öğretmen benim doğrusunu söyleyeceğimi bildiği için bana işaret etti: Onları yazdın, biliyorum, sonra söylesin! dedi. Sarımsak için tonlardan söz edildi, patates ise kilolarla ölçüldü. . Öğretmen güldü, elindeki kitabın arasından bir kağıt çıkarıp okudu : patates. ……, ayçiçeği……, sarımsak……. . , soğan: ………, Buğday: ……, Mısır: …. , nohut: ……, deyince hep güldük. Öğretmen bundan sonra bu ürünlerin geçerli borsa ederlerine göre değerlendirildiğini, bunları okula sattığını. Ancak okula (Daha doğrusu devlete) karla satmadığını, devlet pazardan aldığından daha ucuza bizden aldığını, böylece hem yiyeceklerimizin bollaştığını hem de devlete daha az yük olduğumuzu anlattı. Ancak öğretmen sevinçli bir yüzle anlatmasına karşın parmaklar kalktı. Özellikle Mehmet Yücel kuruluş yıllarında Döner-dönmez sermaye yokken yemeklerin çok güzel olmasına karşın bu anlattığınız zamanlarda bir karnımızı doyuramıyoruz. Arkadaşların çoğu gıdasızlıktan Müdür Beyimizin deyimiyle reviri mesken tuttu!” deyince Öğretmen Müdür Beyin sözünü anlamadığını söyledi. Sami Akıncı’ya baktı. Sami Akıncı olayı açıklayınca öğretmen güldü: -Uyarıcı bir söz! dedikten sonra olayın istenilen düzeye çıkamamış olmasını, okulun göçlerine bağladı. “ Kepirtepe’nin yer şansı!” deyip baş Köy Enstitülerdeki durumları anlattı. Eskişehir/Çifteler’den, Kastamonu /Gölköy’den daha başka Köy Enstitülerinden söz edince arkadaşlar bu kez de onları Hasanoğlan’da gördüklerini, hepsinin durumunun bizden daha perişan olduklarını, giyim kuşamlarının öğrencilikle hiçbir ilgisi olmadığını, yaptıkları işlerin de bizim yanımızda çok verimsiz olduğunu anlattılar. Biz hiç olmazsa dört yılda iki takım giysi aldık onlar asker giysileriyle öğretmen olacaklar!” deyince Hikmet Öğretmen: “ Siz bu konuda çok doluymuşsunuz, ben size katılmıyorum ama haksız da bulmuyorum. Devlet öteki okullara gösterdiği bu giyim-kuşam konusundaki titizliğini Köy Enstitülerinden neden esirgediğini doğrusu ben de anlamıyorum!” dedikten sonra :

-Konumuza dönelim! diyerek, gelecek yıllarda ürünler arttıkça özellikle de savaş tehlikesi azaldıkça daha güzel günler yaşayacağımızı anlatarak bizi umutlandırmaya çalıştı. “ Konumuzu sürdüreceğiz!” deyip ayrıldı. Öğretmenin arkasından Mehmet Yücel’e çatanlar oldu:

-Öğretmene öyle söylemekle ne kazandın? soruları yöneltildi. Bu kez de Sefer Tunca çıkıştı: -Arkadaşın öylediğinin neresi yanlış? Kendi aramızda biz bunları hergün konuşuyoruz. Bizi üzen olayları öğretmenlerimize söylemek niçin suç olsun? “ Sefer Tunca’nın sözlerini dinlerken Müdür Bey dersliğe girdi. Girer girmez de bana: “ Beni unuttun mu? “ diye sordu. . Düpedüz yalan söyledim:

-Hayır efendim, Hikmet Öğretmen azıcık geç çıktı, ben size giderken geldiğinizi görünce geri döndüm.!” Müdür Bey güldü:

-İyi ki bir yere uğramamışım, buluşamayacakmışız? dedi. Müdür Bey İsmet’e takıldı:

Senin de söyleyeceklerin vardı, sanırım içini tam dökemedin; seni de dinleriz! dedi. İsmet ayağa kalktı, konuşacak gibi tavır aldı ama telaşlandığı besbelliydi, hazırlıksız yakalandı. Geçen derste Recep Kocaman’a yaslanarak ucuz atlattığını sanıyordu. . Gene de çabuk toparlandı, ilkokuldaki matematik çalışmalarından söz ederek matematik derslerine kimi çocukların ilgisiz oluşundan ısınamadığını söyledi. Kendisi matematiği sevdiği için candan izlediğini bu nedenle de başarılı olduğunu, aynı dikkatle burada da matematik derslerine önem verdiğini, bunun sonucu bu derste başarılı olduğunu anlattı. Müdür Bey gülümseyerek:

Yani sen şimdi başarılı olmak için matematik dersine çocukların ilgi duymasını koşul olarak koyuyorsun, burasını anladık da çocukların ilgisini nasıl çekeceğiz? Biz gerçekte burasını bilmiyoruz, burası için birşeyler söyleyebilecek misin? “ deyince İsmet, geçen derste bir ara Müdür Beyin:

Gerektiğinde öğretmen, dersin planını genişleterek çocukları oyuna, ders konusuyla ilgili konuşmalara, gerekirse şarkılara döndürür!” sözünü anımsayarak araya bir de bilmece sözünü katıp örneklemeye çalıştı. Matematik dersinin de öteki dersler gibi öğrencilerin sınıf durumuna göre değerlendirilmesi gerektiğini söyleyerek, kimi kez de az önce söylediğini tekrarlayarak oldukça uzun konuştu. Müdür Bey İsmet’e oturması için işaret ederken Sami Akıncı İsmet’e soru sormak istedi. Müdür Bey gülümseyerek: -Sor bakalım! deyince Sami Akıncı İsmet’e “ Matematik derslerinde gerekirse oyunlara, şarkılara baş vurulmalı!” dedin. 5. Sınıflarda ondalık kesirlerle toplama ya da çıkarma çalışmaları yaparken çocukları oyuna ya da şarkıya nasıl yönlendirebiliriz? İsmet az duraksadıktan sonra:

Yerine göre fasulye ya da benzeri nesneleri çıkartıp sayı vererek bölmeler ya da çıkarmalar yaparız. Çocuklar arkadaşlarını, önerilerde bulunurlar. Böylece oyun içinde matematik yapılmış olur.!” deyince Müdür Bey İsmet’e sen hiç böyle bir ders yaptın mı? diye sorunca İsmet: “ Çok yaptık efendim bizim öğretmen bizim evde oturuyordu, çok kez fasulye ya da nohutları kimi zaman da mısırları bana getirttiği için hep aklımda!” Müdür Bey:

Ya bak, “ Bir nüsubet bin nasihatten yeğmiş!” sözü buna dayanıyor. O mısırları taşımasaydın bunu çoktan unutacaktın! deyip oturmasını söyledi. Müdür Bey, “ Matematik deyince aklımıza hep sayılar, sayıların artışı eksilişi gelir ama konunun bütünü bu değildir. Çocuğun elindeki defter, defterin şekli, sayfalarının sayısı yerine göre onun için önemlidir. Dersliğin, duvarlaı, duvardaki pencereler, varsa masalar ya da duvardaki kara tahta çocukta birer matematik konusudur. Sırada sessizce oturan çocuğun önce çıkış kapısına sonra da kara tahtaya baktığında ne düşündüğünü bilemeyiz ama kesinlikle bir karşılaştırma yaptığını varsayabiliriz. Bu karşılaştırmada birini büyük, ötekinin küçük oluşu gibi birinin dikine ötekinin yatay duruşu da birer matematiksel arayış olabilir. Okul bahçesi, bahçe duvarlarının şekilleri hep matematik ölçülerine (Sayılara, geometri şekillerine) dayanmaktadır. Çocuklar matematik okumadan bunları kafalarında oluştururlar. Uzunluğuya da derinliği bilmeleri onlarda doğuştan bir matematik fikri varlığını gösterir. İste bizim, yetişkin olarak özellikle öğretmenlerin, bu var olanı uygun ş çocuğun ilgi alanına çekip etkinlikleri arasına katabilmesine yardımcı olmaktır. İsteyen öğretmen bunu çok güzel başarıyor. Ben okul teftişlerimde bunu başaran öğretmenler gördüm. Ancak o öğretmenler gerçekten kendilerini çacuklara yardımcı olmaya kesin karar vermiş, mesleğine bağlı öğretmenlerdi. Size de önerim bu olacaktır: mesleğinizi severseniz çocuklara yaklaşmayı başarırsınız. Onlara yaklaşınca nkilememeniz söz konusu olmaz. Çocuklar sizi sever, övütlerinizi görev sayarlar. Bu ilişki kurulunca ötesi kolaylaşır. Gene de şansa bırakmamak gerekir. Bizden önce denenmiş yöntemleri öğrenir onların doğrultusunda gidersek tüketeceğimiz güç ve zaman kazanmış oluruz. “ Amerika’yi yeniden bulmak! diye bir söz vardır. Amerika’yı bulma yerine Amerika’nın gidilebilir yollarını öğrenip o yoldan gitmek işimizi kolaylaştırır. Müdür Bey geçen derste konuşan Recep Kocaman’a da sordu:

Bu konuyu seçtiğine göre matematiği sevmiş olmalısın, kendi kendine çalışıyor musun, yoksa ders boş geçiyor, deyip boşladın mı? “ dedi. Recep çalıştığını, hiç değilse öğrendikleri unutmamaya çaba gösterdiğini söyleyince Müdür Beyden bir de aferin aldı. Müdür Bey: “ Yarın tarih dersini konuşalım da ondan sonrakileri birleştirerek çabuk bitirelim. Zaten ayrıca öğretmenleriniz de bu konulara değinecekler!” deyince Sami Akıncı: “ Değiniyorlar!” dedi. Müdür Bey önce: “ Öyle mi? İyi öyleyse, bizim çabuk geçmemizden bir zarar gelmeyecek. Mart başında programlarımız değişecek, belki derslerimizin bazılarını uygulamalara ayıracağız!” deyip ayrıldı.

Müdür Beyin uygulama sözü sevinç yarattı. Parmaklar sayıldı: 24-25-26-27-28 şubat günleri sıralandı bu yılın artık olup olmadığı bile tartışıldı. Sami Akıncı: “ Artık değil!” deyinceye dek de kimse kesin bir şey söyleyemedi. Oysa artık yılları en az on kez derslerde okuduk, ayrıca kendi aramızda zaman zaman tartışmıştık. Artık yılların tek sayılara gelmediği, neden gelmediği hep tartışılmıştı. Öyle ki Matematik derslerinde Ahmet Gürsel Öğretmen, doğum yıllarımızı sorduktan sonra, artık yıllarda doğanlara:

-Hiç değilse bunu unutmayın, öteki artık yılları da buna dayanarak kolayca saptayın! demişti.

Yemekte etli papates, bulgur pilavı yedik. Hikmet Öğretmenin anlattıklarını tekrarlayıp bir yeyişte tüketilen patatesi tartıştık. “ Her tabakta bir patates olsa!” sözü ile başladığımız konuşma, bizi dikkatli gözlemlemeye yöneltti. Önce her tabakta bir patatesten çok olabileceği benimsendi. . Bu arada ben, patatesin tane olması önemli değil gram olarak saptanmasını önerdim. Hasan Üner gidip aşçıbaşından sordu. Açşıbaşı gülmüş: “ Bu ne biçim soru? “ demiş. Kendi ölçülerinin kg. olduğunu söylemiş. Kg olarak verince tartışma durdu. Durdu ama ben gene de bizim yömtemimizi uyguladım. 300 öğrenci olduğuna göre her öğrenciye bir patates düştüğünü düşleyerek 300 patatesin kg’nı buldum. 6 patates 1 kg. olarak hesapladım. 300/6=50 kg. Aşçıbaşı da 50 kg. demiş. 4000 kg. patates çıkardığımıza göre 4000/50=80 patates yemeği yiyeceğiz. . Arkadaşlar kaç günde bir patates yiyeceğimizin hesabını Hilmi Altınsopy’a verdiler. Hilmi kağıt kalem olmadan yapamayacağını söyleyince Yusuf Asıl önemli bir konuya değindi. Gelecek yıl için ekilecek patatesle bunlardan ayrılacaksa, hesabımız. Yanlış çıkacaktır. Hilmi Altınsoy Yusuf Asıl’a teşekkür etti: “ Beni kurtardın!” dedi. Dört ton patates için ne kadar tohum gidecektir? Bunu hiç birimiz bilemedik. Patateslerin kesilerek de ekildiğini duydum ama bunun sağlık derecesini bilmediğimden söylemedim.

Tarım Dersi için derslikte beklerken Eğitimbaşının beni çağırdığını söylediler. Eğitimbaşımız biz tatilden döneli beri oryalıkta görünmüyordu. Burada ama evden çıkmıyor demişleri. Çağırınca biraz şaşırdım. Okasına girince gülümseyerek:

-Gel bakalım, kendini sevdirince insanlar böyle aranır. Asım Öğretmen seni övmekten yerlere komuyor: Selçuk Öğretmenle Sabahat Öğretmen de öyle bu kez de bir başka sevenin senin adını verdi, Ahmet Bey, Ahmet Gökay. Onunla tanışman nasıl oldu? O Edirneli, biliyorum. Sen de buralara yakın bir yerdensin, değil mi? “ diye sordu. Ahmet Ağabeyi Edirne’de ilk kayıt yaptırdığımda tanıdım, o zamandan beri hep konuşuyoruz, zaman zaman beni çağırır, yardım ederim!” deyince Eğitimbaşı gene güldü: “ Bak işte bildin, gene bir yardım istiyor. Ancak bu yardım gerçekte bana olacak. Ahmet Bey sorumlu görevlidir ama yapılan iş benim işim gibi bir şey. Eğitimbaşı daha önce okul yönetimi işlerinde neler yaptığımı sordu. Bir arkadaşla Demirbaş defterlerini temize çektiğimizi, Tarım demirbaşlarını deftere geçirdiğimi, Hasanoğlan’dan dönerken D. D. Yolları için kayıt listelerini gene bir arkadaşla yazdığımızı anlattım. Eğitimbaşı başını kaldırdı, gözlerini yumar gibi bakarak:

Taman taman, Ahmet Bey seçmesini bilmiş! dedikten sonra:

Gene yanına yazısı okunaklı birini seç, bir süre atölye derslerinize ara verip gene bir defter işi yapacaksın. Ahmet Beyi hemen gör, benim gönderdiğimi de söyle! dedi. Çekinerek gitmiştim, o denli sevindim ki kapıdan çıkınca bir an bocalar gibi oldum, doğru dersliğe gittim. Derslikte kimse yoktu, büsbütün şaşırdım. Kendimi toparlayıp Ahmet Ağabeye indim. Ahmet Ağabeye Eğitimbaşı, derdemez: -Biliyorum, gel! dedyip kalın defterlerinden birini çekti. Defterde aralıklarla bizim arkadaşların adları vardı. Ahmet Ağabey açıkladı. “ Okulun açıldığı yıl gelen öğrencileri geliş sırasına göre yazdık. O zaman 4. 5. 6. sınıflar vardı. Sınıf gözetilmeden numara verildi. Şimdi bu sistem değişip sizin sınıftan başlayarak küçük sınıflara doğru defterler yeniden yazılacak. Ancak bir yanlışlığa düşmemek için önce liste hazırlayacağız. Listeler kontrol edildikten sonra da yeni numara sırasıyla defterler hazırlanacak. Biz önce sizin sınıftan başlayarak en küçük numaradan büyüğe doğru ilk listeyi yapalım!” dedi.

Ahmet Ağabey listeyi kendi aldı. “ Sen arkadaşlarını tanıyorsun numara sırasına göre defterden bul bana söyle!” deyince 4 Mehmet Aygün’den başlayarak arkadaşların adlarını ıraladım. 29 kişiyi yazmak uzun sürmedi. Liste bitince içimden “ Kolaymış!” dedim. Ahmet Ağabey, “ Önemli olan bu değil, biz bu liste ile tekrar deftere dönüp öteki bilgileri yeni, deftere nakledeceğiz asıl önemli o. Sakın küçümseme, bu, o yaptığımız demirbaş kayıtları gibi kolay değil, biraz oyalayıcı, sen yanına gene dikkatli bir arkadaş al. Geçen defa gelen Orhan iyi bir çocuk istersen gene onu çağıralım!” dedi. Başımı salladım. Ahmet Ağabey, “ Yarın bekliyorum!” deyince gene dersliğe döndüm. Derslikte bir süre oturdum. Pencereden arkadaşları gördüm, Tarım barakasından geliyordu. Derslikte oturduğumu görmesinler düşüncesiyle Asım Öğretmenin odasına girdim. Koridordaki sesler kesilince çıkıp arkadaşların arkasından dersliğe girdim. Arkadaşlar neden gelmediğimi sordular. Eğitimbaşının iş verdiğini

Ahmet Gökay Ağabeyle çalıştığımı anlattım. İşimi soranlar oldu. Kederli bir tavırla kilerde bazı çuvalların yerlerini değiştirdiğimizi anlattım. Kimse önemsemedi. Bir süre Orhan’ı gözledim. Recep Kocaman aklımdan geçti. Gene Orhan’da karar kıldım. Kilerde çuval çektiğimi söyleyince kimsenin tınmaması beni düşündürmüştü. Konuşmalar uzadıkça arkadaşların da Tarım Ambarında çuvalların yerlerini değiştirdiklerini, su bidanlarını doldurduklarını, binanın önünde biriken kar çamur karışı birikintileri temizlediklerini öğrendim. “ Çamurları ne güzel ezdik şakaları gerçekte bir yakınmaydı, bunu kolayca anladım.

Yarın Müdür Beyin 2 dersi var gelirse belki de ilkokullarda günlük ders dağılım programları üzerinde durur, diyerek Mustafa Ağabeyden aldığım 3 sınıflı okulun programını hazırladım. Sorarsa tahtaya kalkıp çizmeyi düşündüm. Ayrıca kendi konum olan Müzik dersini işleme olasılıklarını düşündüm. Örneğin Adem Gürçağlayan Öğretmenin yöntemini söyleyip sonra da eleştirebilirim. Onun yerine Asım Öğretmenin yöntemini yeğleyebilirim. Adem Gürçağlayan Öğretmen keman çalmış olmasına karşın dersliğe hiçbir zaman keman getirmediğini buna karşın Asım Öğretmen her derse akordiyonla girip öğrencileri seslere alıştırıyor. Bunları söylersem sanırım Müdür Bey beğenecektir.

Kendi kendimle konuşurken esnediğimin ayırdına vardım. Salt konuşmuş olmak biraz da oyun karşıtlarını uyarmak amacıyla Yusuf Asıl’a seslendim:

-Çakıcı Efe, ne oldu bayan öğretmenleri oyunları, ne zaman başlayacaksınız?

Yusuf elinin beş parmağını göstererek: Beş gün sonra, 1/ Mart/1943 Pazartesi günü! dedi. Yusuf sözünü bitiremeden Baba Ali:

- Akıllarını oyunla bozmuşlar! deyiverdi. Yusuf yanıt vermek için dönerken az ötedeki Ahmet Güner yanıtladı:

-Senin aklını neyle bozduğunu, senin doğurup büyütenler kara kara düşünüyordur. Benim söyleyceğim, “ Allah onlara yardımcı olsun!” Mustafa Saatçı başta olmak üzere bir çok arkadaş, “ Amin!” deyince Yusuf ekledi. “ Sağolsun arkadaşlar benim diyeceğimden daha doğrusunu söyledi. Senden yardım umanların vay başına geleceğe!” Bu kez de Ali Önol sordu:

-Ben şimdi size ne dedim? Bu kez de Mehmet Yücel:

- Yapma be Baba Ali, senin ağzından çıkanı kulakların duymuyor mu? “ deyince birkaç ses birden: “ Duysa öyle konuşmaz!” Baba Ali bir süre kendi kendine konuştu. Kimse ilgilenmeyince sustu. Bu kez de İsmet Yusuf’a sordu:

- Ayın biri pazartesi günü mü? Halil Basutçu bu kez İsmet’e çıkıştı:

- Yangına körükle mi gidiyorsun? İsmet:

- Benim körük su serptiği için ateşi söndürür!” deyince herkes güldü. Tek gülmeyen Baba Ali’ydi.

Zil çalınca Baba Alinin başında toplananlara baktım, belli kişiler 15 Hüseyin, 7 Fettah, 24 İbrahim Ertur. Ben de İbrahim Ertur’a şaşıyorum. Hiç kimse ile sorunu olmayan bir arkadaş. Tek kusuru kekeme oluşu. Şimdilerde, eskisi gibi ona kimse takılmıyor da. İlk yıllar soyadından dolayı biraz takılmışlardı. Soyadı, Tuzpahacı yerine Tospacı olarak yazıldığıdan şaka konusu olmuştu. Soyadını sonra değiştirdi bu söz de ortadan kalkmıştı. Ancak, bu geceki gibi herkesin tersine bir durum takınınca bir çok arkadaş:

-Tospacı’ya ne oluyor? deyiveriyor. İşte, İdris Destan bu akşam böyle dedi:

- Bu Tospacı’ya ne oluyor? “

Yatınca dün geceki rüyamı yorumladım. Hemşerimle yollarımız ayrılacak. Atım geri boş geldiğine göre bu işin olmayacapı bana malum olmuş demektir. Olsun , deyip gözlerimi kapadım. Gene de bir gece atla dönmesini bekler gibi bir durumum vardı.

 

24 Şubat 1943 Çarşamba

 

Zilden önce uyandım. Müdür Bey derse gelirse iki ders onun. Müdür Bey derse belli bir programla gelmiyor. . Salt şimdi değil, dikkat ettim ders yılı başından beri öyle. İlk derslere başladığımızda önce öğretmenlik mesleğinin kutsiliğinden başladı. Bu konuşma dört ders kadar sürdü. Bu konuşmalar bir sonuca bağlanmadan Booker Wachington’un Tooskegee okuluna geçtik. Bu da yarım kaldı. Okulun kuruluşu, çalışmalarından bir bölümü (Okulda yapılan işler, bu işileri yürüten zenci çocuklarının acıklı öyküsü) anlatıldı. Oradan çıkanların bir çok mesleklere girdiğinden söz edildi ama kazandıkları belli başlı bir meslek söylenmedi. Daha sonra eğitim bilimi adı altında Pedagoji tarihi okuduk. Dr. Halil Fikret Kanad’ın kitabından uzun bir süre Pestalozzi. ’yi okuduk. Bir süre de Herbart’tan söz edildi. Sonra bir dergide gördüğümüz yazı üzerine Köy Enstitüleri gündeme geldi. Müdür Beyin kendi dersi ile ilgili konuşmalar arasında geçen boş derslerden söz edilince şimdiki çalışmalarımız başladı. Köy Ernstitülerinde okunan derslerle İlkokullarda okunan deerslerin konuları karşılaştırılıp eksiklerin tamamlanması. Şimdi buna çalışıyoruz. İlkokullarda okutulan derslerden Hayat Bilgisini, Türkçe, Matematik derslerini gözden geçirdik. Müdür Bey bugün gelir iki dersi de doldurursa Tarih, coğrafya derslerini de gözden geçirmiş olacağız. Tarih: 7 Fettah, 16 Sefer Tunca, coğrafya: 24 İbrahim Ertur, 51 Bekir Temuçin. Coğrafya dersi için Bekir Temuçin’in iyi hazırlandığını biliyorum. Tarih dersinde kesinlikle bana da söz düşecektir.

Kahvaltıda benzer konular konuşuldu. Hilmi Altınsoy, Fettah Biricik için olasılıklar öne sürdü: -Arkadaşın şimdiye dek herhangi bir derste başarısını görmedim! dedi. Mehmet Aygün gülerek: -Bu dediğin de bence bir başarıdır. 4, 5 yılda hiçbir başarı gösteremeyen başka bir arkadaş olmadığına göre! deyinde ağzındaki lokmayı tutmak için bir çok arkadaş elini ağzına kapattı. Yusuf Asıl 77 Emrullah’ı da anımsattı. Bu kez de bu benzerliği onların numara benzeşikliğine bağladılar. Birinin numarası 7 ötekinin 77. Bu 7 benzeşikliği bir hayli ilgi topladı. Bizim sınıfın numaraları arasında 17-27-37-47-57-67 gibi yedili daha 6 numara olabilirdi. Ne raslantıysa hiç biri yok. Buna karşın iki 7'li var, onlar da bu başarısızlık konusunda elbirliği etmiş gibi. Bu kez de öteki numaralar karşılaştırıldı. Yusuf Asıl, 18 Sami Akıncı’yı kandi numarası 48 sıradına koyup güldü. Sami Akıncı sınıfın kültür derslerinde en başarılı arkadaşımız. Salih Baydemir Yusuf Asıl’a takıldı “ 78 Hüsnü Yalçın’ı yedin mi? “ Hüsnü Yalçın çekingen ama dile düşecek ölçüde başarısız da değil. Ancak o kadarla kalmadı 28 İdris Destan. Yusuf, İdris Destan için de karşı olmadı, “ İdris sevdiğim arkadaşım!” dedi. . 4 numaralı Mehmet Aygün de 44 İsmet’i andı. Ona da 74 Mehmet Başaran’ı eklediler. O da Hüsnü Yalçın gibi değerlendirildi. Ben numaramı karıştırmadım ama bu kez arkadaşlar öne sürdülr 66. 26 Mehmet Yücel, 16 Sefer Tunca, 76 Arıf Kalkan. . Bu kez dersleri bir tarafa atıp bizim altılar grubunu, güç-kuvvet, boy birliği olarak adlandırdılar. Bu arada okuldan ayrılan 6 Ali Güleren arkadaş da anıldı. O da uzun boylular arasındaydı. Sıra 61 Hasan Üner’e gelince Hasan içinden hesaplamış hemen karşı oldu: Bırakın bizim grubu, cüceler grubu!” dediGerçekten 11 Recep Kocaman, 51 Bekir Temuçin, 61 Hasan Üner sınıfımızın en kısa boyluları. İçimizde, özellikle kahvaltılarda en çok konuşanmız olmasına karşın bu kez susan 63 Hilmi Altınsoy’a sıra gelince Hilmi:

-Hadi kalkalım! dedi. Elinden tutup oturttular. . Hilmi bağırdı:

-Ana Cafer ……. bez getir! dedi. 63 Hilmi Altınsoy, böyle bir ilgi kurmayı hiç düşünmemiş olacak. Oldukça sinirlendi:

- Kim çıkardı şimdi bunu? diye söylendi. 53 Ali Önol-63 Hilmi Altınsoy-73 Kadir Pekgöz. Meğer Hilmi bu ikisi ile de hiç geçinemiyormuş. Hemen ekledi:

- Şimdi siz bunu bana yapacağınıza kahvaltıda soğan yedirseydiniz daha iyi olacaktı! gibi bir de güldürücü söz söyledi. Son masa arkadaşımız 60 Salih Baydemir. Salih:

-Herkesten önce benim arkadaşlarım iyidir. Tempel tarafları vardır ama tutunacak dalları da vardır!” dedi. 50 Abdullah Erçetin-60 Salih Baydemir-70 Halil Basutçu. Gerçekten öyle. Abdullah Erçetin tembel ama müzik, yazı, resim konusunda ilk sıralarda. Özellikle müzikte kesin 1 numara. Salih Baydemir, sanat derslerinde 1 ya da 2 numara arasında, yazı, resim de öyle. 70 Halil Basutçu da sanat derslerinde başa güreşenlerden biri. Arkadaşlarla iyi geçinme konusunda da en güvenilir bir arkadaş. 42 Mustafa Saatçı ile 72 Hüseyin Orhan da hem denk hem de başarılılar arasın sayılırlar. 49 Hasrun Özçelik ressam, , 79 Ahmet Güner şarkıcı olarak hepimizden üstünler. Önce umursanmayan bu benzetmeler giderek ilgi topladı. 3’lülerle 7’liler dışındaki arkadaşlar kahkahalarla güldüler. Çok büyük bir raslantı olduğunu söyleyenler oldu. Bunu şimdiye dek neden düşünmediklerine üzülenler bile çıktı. Arada atışmalar da oldu ama sonuç tatlıya bağlandı. Yalnız konu öyle uzadı ki iki boş dersin nasıl geçtiğini anlayamadık. Dışardan gelenler olmasaydı Müdür Beye gitmeyecektim. 3. ders olduğunu duyunca koşarak gittim. Müdür Bey Eğitimbaşının odasındaydı. Kapıyı vurup girince Müdür Bey : “ Geliyorum!” deyip elini kaldırdı ben geri geri giderken bu kez Eğitimbaşı Müdür Beye: “ İbrahim bizim o zor işi üslendi, Ahmet Beyle işe başlayacaklar!” dedi. Müdür Bey:

-Dersleri ne olcak? diye sorunca dizlerimin kesildiğini sandım. Eğitimbaşı:

-İbrahim’in atölye çalışmaları iyidir, öğleden sonra çalışacaklar! deyince Müdür Bey:

-İyi öyleyse, yeni işlere zaten nisana dek başlayamayacaktır! dedi. Toparlanıp çıktım. Müdür Bey elinde gene bir kitapla geldi. İlk olarak konuşacak arkadaşları sordu 7 Fettah ile 16 Sefer Kalktılar. Müdür Bey oturmaları işaret etti. Kitabın işaretli yerini açıp okuması için Sami Akıncı’ya verdi. Sami Akıncı önce tarih dersinin amaçlarını okudu. Madde madde sıralanmış amaçları dikkatle dinledik. Ben çok dikkatle dinlememe karşın kaldırıp sorulsa doğru dürüst yanıt veremeyeceğimi anladım. Bir süre de siner gibi durdum. Neyse Müdür Bey kendisi kısa bir açıklama yaptıktan sonra Sami’ye açıklamaları okumasını söyledi. Açıklamalar çok uzunmuş, Sami giderek tökezlemeye başladı. İsmet okumak için parmak kaldırdı. Zil çaldı. Müdür Bey kitabı almadan çıktı. Arkadaşlar Sami’nin başına üşüştüler, “ Kaç sayfa okudun. ? “ Sami altı sayfa okumuş, daha dört sayfa varmış. Ondan sonra da konu listesi geliyormuş. Fettah Biricik Sami’ye daha ağır okumasını söyledi. Arkadaşlar güldüler:

- Kurnaz, bugün kurtulsan bunun yarını da var! derken Müdür Bey geri geldi. Sami’den kitabı alıp masaya koyduktan sonra Fettah’a bakarak: “ Biraz da sizi dinleyelim, arkadaşın kimdi? “ diye sordu. Fettah titreyerek kalktı, Sefer’i gösterek; “ Önce arkadaş konuşacaktı!” diyebildi. Müdür Bey: “ Öyle mi? “ deyip Sefer’e baktı. Sefer tahtaya indi. Tarih dersinde, çocukların daha önce Hayat Bilgisi derslerinde öğrendikleri bilgileri irdeleyerek eskilere doğru gitmeyi, babalarını, dedelerini anımsatarak, çocukların bilmesi gerektiği tarih şeridine geçmeyi, şerit üzerindeki belli işaretleri gösterdikten sonra biri ya da bir kaçı üstünde durararak konuya girilebileceğini anlattı. Müdür Bey Sefer’in anlatışını beğenmiş gibi baktıktan sonra “ Pekiiii!” deyip Fettah’a döndü:

- Sen de tarih şeridinden bir nokta seç, o noktadaki konuyu bir 4. sınıfa anlat! dedi. Fettah düşecek gibi sallanarak tahtaya indi. Tahtaya baktı, “ Tarih şerifi yok efendim!” dedi. Müdür Bey gülerek:

- Tabii yok, yapmadınsa tarih şeridi olur mu? Ama tarihin değişmeyen bir şeridi vardır. Bunun farkında olanlar, onu hemen ortaya getirirler! dedi. Fettah ağır ağır tebeşir alıp bir çizgi çizdi. Bir yerini işaretleyip yanına bir İ harfi koydu. Müdür Bey, “ Tamam işte, şimdi o i’nin ne olduğunu anlat. İsa’nın kim olduğunu bilmeyen ya da az bilen çocuklar bunu iyice öğrensinler!” dedi. Fettah İsa olayını anlatamadı. Müdür Bey üzüldüğünü söyleyerek:

-Biriniz bari bunu anlatsın, başka bilmeyenler de varsa onlar da anımsasınlar! dedi. Bekir Temuçin, Mehmet Yücel, Yusuf Asıl, İsmet Yanar parmak kaldırdı. Müdür Bey Bekir Temuçin’i, kaldırdı. Bekir Temuçin Taş, Cilalı Taş, Demir Devirleri dedikten sonra Çin, Mısır, Yunan, Roma devletlerinden söz etti. O zamanlar başka bir takvim kullanıldığını Romalıların bu takvimi bırakıp yeni bir takvim yaptıklarını, yılları, ayları bu takvime göre adlandırdıklarını, bu takvimin başlangıcı olarak da İsa Peygamberin doğum tarihini saydıklarını, bu nedenle takvimlerde bu tarihtan önceleri için İsa’dan önce, İsa’dan sonra sözlerinin kullandığını anlattı. Müdür Bey bize dönerek, “ Anladınız mı? “ diye sordu. “ Anladık!” diyenler olunca da Müdür Bey, “ Umarım 4. sınıflar da anlar!” dedi. Masa üzerine bıraktığı kitabı açıp: “ Bakın burada ne yazıyor!” dedikten sonra şunları okudu: “ Öğretmen, tarihte geçen Akın, Savaş, Hücüm, Kuşatma, Savunma, İstila etmek, Zaptetmek, Memleket almak, Memleket vermek, Yenmek, Yenilmek, esir etymek, Barış yapmak, Anlaşma yapmak, Anlaşma imzalamak, Bağımsızlık kazanmak, Bağımsızlık kaybetmek, Kültür kurmak, Kültür yaymak” gibi sözleri, kuru kuruya öğrenciye söyleyip geçmemeli, bumnların anlamlarını da kavratmalıdır. “ deyip kitabı bıraktı. . Tekrar Fettah Biricik’e bakarak: Bütün bunlar işe ciddiyetle sarılıp çocuklarının hem de geleceğimiz saydığımız Türk Çocuklarının iyi yetişmesine kendimizi adamamızla olacaktır, bu işin başka anhası minhası yoktur. “ dedi. Müdür Bey biraz sinirli olarak: “ Bir de coğrafya konusuna bakalım!” deyince 24 İbrahim Ertur ile 53 Ali Önol ayağa kalktı. Ali Önol’a :

-Seni dinleyelim! dedi. Ali coğrafya dersinden çok coğrafya konularını anlattı: Dağlar, denizler, okyanuslar, göller, yollar deyince Müdür Bey durdurdu:

- İyi ya bunları sıra ile çocuklara nasıl anlatacaksın? Ben onu bekliyorum!” deyip 24 İbrahim Ertura işaret ederken zil çaldı. Müdür Bey hepimize bakarak:

-Ben maksadımı anlatamamışım galiba, önce biz bunları bileceğiz; sonra da hiç bilmeyenlere hatta dinlemesini bilmeyenlere anlatacağız. Bu nasıl olacak? Önemli olan bu; bunları konuşacaktık. Önceki arkadaşlarınız yeterli olmamakla birlikte buna dikkat ettiler. Giderek daha olgun çalışma beklerken tersi olmaya başladı, iyi hazırlanın!” deyip gitti. Müdür Bey gidince dersliği bir süre sessizlik bürüdü. Mehmet Yücel sessizliği bozdu:

-Karamanın koyunu, sonra çıkar oyunu! dedi. Bekir Temuçin üstüne alınmadığı için sordu:

-Bunun şimdi ne anlamı var? Bekir Temuçin beklemediği bir yanıtla karşılaştı. “ Sen sus, zırlama bacaksız!” Sözü Sefer Tunca söylemişti. Olaydan en çok üzülen o olduğu için kimse karşılık vermedi. Sami Akıncı bir öneride bulundu; “ Yarınki fizik dersinde bu konu üzerinde duralım, konuşacak arkadaşlara yardımcı olalım!” Öneri yerinde bulundu.

Yemekte bizim masa şenlikliydi. 4 Mehmet Aygün, 11 Recep Kocaman, 72 Hüseyin Orhan atlatmış, 48 Yusuf Asıl Tarım olduğu için umursamıyor. ben müzik için tasalanmıyorum, 63 Hilmi Altınsoy Yususf Asıl’a güvendiğinden 61 Hasan Üner’le 49 Harun Özçelik çok sonraları konuşacaklarından rahatlar. Güle güle yemek yedik. Gene de içlerinde en rahatsız olan ben oldum. Bunun ayırdına varanlar sordu:

- Sen Fettah’ı sevmezsin, senin daha çok neşelenmen gerekir! Yanıtladım:

-Sevmediğim bir arkadaşım da olsa, öğretmenden azar duyunca ben duymuş gibi üzülüyorum. İçimden hep, sorulan soruya yanıt veremeyince: “ Ne olur şunu çalışaydın da yüz akıyla yerine otursaydın!” diyorum. Arkadaşlar Fettah için ağır sözler söyleyince sevmeme karşın savunmaya çalışıyorum. : “ Sizin düşündüklerinizi o düşünemiyor, bu nedenle onu yer ı me yerine uyarmak gerekir!” deyince bana şaşıyorlar: “ Bunu sen mi söylüyorsun; hani o nunla kavgalıydın? “ Ben Fettah’la sürekli kavgalı neden olayım? Arkadaşın ters çıkışlarını sevmiyorsam da insan olarak sevdiğim tarafları vardır. Çalışma konusunda anlaşamıyoruz. O kadar, onun dışında tartışmalarımız olsa bile bunu sürdürecek derinliğine bir sorunumuz yok!” dediğimde bana acayip acayip bakanlar oldu. Bu kez daha açık olarak söyledim. Öğrenciliğimiz, yani ders çalışmalarıomız ortadan kalksa benimle Fettah bu denli tartışma yapmaz. Çünkü onun sınırlı bir işi olur benim sorumlu olduğum iş başka olacaktır. Bu işleri yapmak öğrencilerin ders çalışmalarından farklıdır. Öğrencilikte aynı işler olduğundan biri çalışıp başarınca çalışmayanın tembelliği ortaya çıkıyor. Sanırım Fettah bunu içine sindiremiyor. Mehmet Aygün sordu:

-Sami Akıncı’ya neden kızmıyor? Yanıtım şu oldu:

- Sami okula girdiğimiz ilk gün daha hepimizden bilgili olarak belirmişti (Ortaokul 2. sınıfı okumuş) oysa ben, Fettah gibi ilkokuldan sonra ara vererek (3 yıl) gelmiştim. İlk derslerdeki tökezlemem ona benziyordu. Ne var ki ben sonra çok çalıştım, bildiğiniz gibi Sami Akıncı ile yarışa bile kalktım. İşte bu durumum salt Fettah’ı değil birçok arkadaşı şaşırttı. Ne var ki, öteki arkadaşlar duygularını saklayabildi, Fettah saklayamadı. Sık sık tartışmaya da girince sanki düşmanmışız gibi bir zan ortaya çıktı. Bu nedenle ben Fettah’a karşı onun bana olduğu gibi sürekli bir zıtlık taşımıyorum. O bana ara da laf kaçıştırmasa benim Fettah’la hiçbir dırıltım olmaz. Örneğin sınıfımızda en çok kavgalara karışan arkadaşımız Emrullah Öztürk’le benim hiçbir çatışıklığım olmamıştır. Ayrılan Ali Güleren de öyleydi. Hepinizle sayısız kavgaya kalkışmıştır ama benimle dalaştığını duymamışsınızdır. Arkadaşlar anlamlı anlamlı bakıştı. Umursamadım, söylediklerim doğru. Bugün Fettah başarılı olsaydı çok sevinecektim. Sevincim herşeyden önce kendim için olacaktı. Çünkü Müdür Bey sinirlenmeyecek, hepimizi üzen bir tavır takınmayacak, gelecek dersler için daha rahat hazırlanacaktık. Bir başka yan da salt sorumlu değil ki? Ali Önol da hazırlanmamız İbrahim Ertur da. Onların yükünü Fettah’a yıkmanın ne anlamı var!

Yemekten dönerken Hüseyin Orhan’a haber verdim, çok sevindi. Derslikte bir süre oturduk. Arkadaşlarşla birlikte kalktık. Ben Orhan’ı durdurup Eğitimbaşının odasına girdim. Eğitim başı beni görünce anımsadı: Numaranı, yanındaki arkadaşının numarasını yaz!” deyip bir takvim yaprağı uzattı. 66, 72 numaralarını yazdım. Birşeyler yazdı, imzaladı kağıdı katladı. Kağıdı katladığı için açıp bakmadan atölyede bulunan Fahrı Tosili Öğretmene verdim. Açtı baktı, gülerek:

-Tamam dostum! dedi.

Arkadaşlar kuşkulu gözlerle beni izlediler. Hiç aldırmadan atölyeden çıktım. Ahmet Ağabey bizi karşıladı, masamızı gösterdi. Bu kez onun odasında çalışacağız. Birlikte yazdıklarımızı Ahmet Ağabey bir kez de Orhan’a anlattı:

-Uzun sözün kısası, tüm öğrencilerin numaraları değişecek. Bundan böyle de okula gelenlere yeni numaralar verilecek, bizim yaptığımız eski numaralama giderek işleri çok karıştırıyordu. Bu yöntem sürerse yıllar sonra işin içinden çıkılmaz bir duruma olabilir. Bu nedenle biz bunu sayı azken sil yeni baştan düzenleyeceğiz! dedi. Ahmet Ağabeyle çıkardığımız listenin bir benzerine Orhan’la başladık. Orhan önce (Ben de öyle kavrayamamıştım) kavrayamadı. Bana sordu:

-Biz bunları gene sıra numarasına göre yazıyoruz! deyince Ahmet Ağabey geldi, Orhan’a anlattı. Sıra numarasına göre yazıyoruz ama yazdığımız numaralar atlıyor! deyip bizim sınıfı gösterdi:

-Bak ilk numara 4, ondan sonra 11, 15, 16, 18, 24. Yeni durumda bunlar 1, 2, 3, 4, 5, 6, olacak. , adların sırası değişmeyecek numaralar değişecek! dedi. Sonra da:

- Sakın bu değişikliği arkadaşlarınıza söylemeyin. Bu bir tasarı belki de vazgeçilecektir. Biz bir deneme yapıyoruz! dedi. Ahmet Ağabey odasında sürekli oturduğu için biraz sıkılarak, konuşmadan yazdık. Yanlış yazmamak için tekrar tekrar baktığımızdan 9. sınıflardan ancak A şubesini bitirirken paydos çaldı. Ahmet Ağabey baktı, memnun kaldığını söyledi. Kendisi olmadığı zamanlar da burada çalışabileceğimizi tekrarladı.

Orhan’la sevinerek dersliğe döndük. Sözleştik:

-Bu kez, yapılan binalara harcanan kereste, taş, tuğla, kiremit, çimento, çivi hesaplarını yapıyoruz! dedik.

Asım Öğretmenin odasına gittim. Oda çok soğuktu, sobayı yaktım. Öğretmen geldi gülerek: “İyi ettin, ben gelmiştim, soğuk diye öğretmen odasına döndüm! deyip piyanonun başına geçti.

Menekşe Buldum Derede türküsünü kanon olarak söyletiyormuş. Piyanoda denemesini yaptı: “ Menekşe buldum derede” arkasından gene “ Menekşe buldum derede!” diye tekrarlayın güldüm. Bana göre hiç de güzel bir tarafı yok. Ancak öyle söyleyemedim. Öğretmenin uzun çalışacağını anlayınca izin isteyip ayrıldım.

Derslikte sabahki gerginlik gitmiş Kıvırcık’tan Pabuç’tan söz ediliyor. Bunlar birilerinin adları ama tam bilmiyoruz. Kıvırcık’ı bilir gibiyim de anlamazdan geliyorum. Zaten konuşanlar da Üç Ahpap Çavuşlardan söz ediyorlar. Katılmamak için Açık Deniz’i, ezberlemeye başladım. İlk dizeleri (14. dizeye kadar) ezberlemişim bile. .

“ Bir gün dedim ki: “ İstemem artık ne yer, ne yar!”

Çıktım sürekli gurbete gezdim diyar diyar. “

- -  .  - .  - . . - - .  -  .  –

- -  .  - . - . .  - - .  -  .  -

İkinci dizedeki “ li gurbete” ile birinci dizedeki “ ki istemem” heceleri uyuşmayınca önce duraladım. Gene gene okuyunca buldum. İstemem hecesinin son m harfi arkasından gelen artık’ın ar’ına eklenim “ m ar” şeklinde ulamalı okunacak. Ulamaları biliyordum. Bunlar hece ölçülerinde de ses olarak geçiyor Örneği, n Onuncu Yıl Marşı’nı söylerken sesle bunu yapıyoruz. Örneğin Çıktık açık alınla derken kendiliğinden “ Açı-kalınla” da ya daha onraki dizelerde gelen” Türk önde Tür-kileri, olarak seslendiriyoruz. Burada da ona benzer bir ses kayması var.

--. - müstefilün, - . - . mefa i lü müstefilün fe lün olarak saptadım. Çizdiğim kalıp dorudur ama karşılığı sözlerden kuşkum var. Çünkü başka sözcükler de varmış. Agah Sırrı’nın kitabında okudum ama orada hangi sözler olduğu verilmiyor.

Şiiri okudukça anladım. Şair kendi çocukluğunu, çocukluğundaki duygularıyla büyüdükçe içine işleyen savaş yıkıntılarının etkisi aldında. Bir yanda Tuna'dan Batıya giden görkemli orduların düşleri, öbür yanda düşmanın çizmesi altında kıvranan anayurt. Şimdiye dek ezberlediğim bölümde bunlar var. Bundan sonra diyar diyar gezmeye çıkıyor. Tamamı 35 dize, kalan 20 dizeyi daha kolay ezberleyebileceğimi sanıyorum. Çünkü daha belli bir olayı anlatıyor. Okurken İskender Beyi düşündüm. Adam bana bir söz söyledi, o söz üzerine şiir ezberlemek zorunda kaldım. Bakalım daha neler olacak!

Sabahat Öğretmenin önemsediği bir de dilbilgisi var. Ki ekleri ile konuşurken zamirlerin üstün biraz gidecek gibi yapmıştı. Bildiğimi sanıyorum ama, bu, biraz da bilmediklerim olduğunun belirtisi olabilir. Bilmediğimi nereden bileceğim? Defterimdeki, notları karıştırdım. Şahıs zamirleri-Soru zamileri-İlgi zamirleri-İyelik zamirleri.

Şahıs zamirleri görünüşte 3 tür. Ben-sen-o ancak adların tüm hallerine girdiklerinden çoğalırlar. Örneğin,

Tekil olarak:

Ben-bana-beni-bende-benden

Sen – sana- seni- sende- senden

O  - ona- onu -onda- ondan

Çoğul olarak:     Biz -bizi- bize –bizde –bizden

Siz – sizi -size - sizde –sizden

Onlar-onları-onlara-onlrda-onlardan

Zamirlere baktığıma sevindim. Bunları hergün on kez kullanıyoruz da zamirliğinin üzerinde hiç durmuyoruz. Arkadaşlara, “ Sizden biri söz etti!” desem, arkasından da bunu kim kimden söz etti? Bunu kişileştirin!” desem ne diyecekler acaba? Bir deneme yapmaya karar verdim: “ Sizden biri bana yardım etsin!” deyince “ Sizden” sözünün dilbilgisinde adı nedir?

Yat zili çaldığında hiç yorulmamış gibiydim. Önce ya zili çaldığına inanamadım bile.

Yatarken de gene kendimi kınadım, her zaman çalışacak konular var. Bu gece çok küçük sayılacak bir konu seçtim. Oysa salt dilbilgisinde sayısız bilmediğim konular var. Örneğin sıfatların nesini ya da ne kadarı biliyorum. Renklerle cisim şekillerinin ya da soruların karşılığını; onu da çat pat. Ya zarflar? “ Hilmi'nin dediği gibi zarf sorunca Hilmi ne demişti :

-Bana ne soruyorsun ya, ben postacı mıyım? Zarf bana ne gerekli. Anam okuma yazma bilmiyor ki ona mektup yazayım! Hilmi’ye gene güldüm. Oysa o bunu geçmiş yıllarda söylemişti. Sabahat Öğretmen bir gün sorunca böyle demese de zarfları bilmediği kesin. Çünkü arkadaş defter tutmuyor. Kitap zaten yok. Söyleneni de dinlemediğine göre “ Cim karnında bir nokta!” Bu söz ne anlama geliyor? “ Cim eski dilde bir harf. harf , insan karnında olmaz. Öyleyse bunun başka bir anlamı olmalı. Fikret Madarı Öğretmen onu anlatmışı. Cim eski yazı da bir harf. Bu harfin yanına noktalar koyup değişik okuyorlarmış. İşte bu okuma üzerinde duran biri bu noktaları tam kavrayamamış, başkasına sorup öğrenmeye çalışırken sorduğu sorulara dayanarak bir şaka üretmişler: “ Cim karnında bir nokta? “ Yani ne demek istiyorsun? ya da boş laf söylüyorsun!” Babam bu sözü de çok söyler:

- Adam kendisi cim karnında bir nokta ama, Şeytana pabuç giydirmek için çırpınıyor! der. Özellikle alım satımlarda çok dil dökenler için bunu söyler.

 

25 Şubat 1943 Perşembe.

 

Kar yağıyor sözleri arasında uyandık. Kar, tam olarak tepelerden, derelerden kalkmamıştı ama bizim ayağımız kardan kurtulmuştu. Şubat bitiyor, bahar geliyor, derken kar yağması beklemediğimiz bir olay. Oysa büyük ablam beni uyarmıştı. “ Bu yıl çok kar yağdı, daha yağmaz!” dediğimde ablam, gülerek:

- Küçük ay bu, belli olmaz , bakarsın çıktı; derken son gün bile kar yağdırır! demiştiAyrıca babam sık sık Mart Dokuzunu alımsatır: “ Mart dokuzu dondurur öküzü!” der. Üstelik babamın dediği Mart Dokuzu bizim takvimin 21 martıymış. Onların dediği çıkarsa bizim önümüzde daha 25 gün kar yağabilir. Böyle düşündüm ama gene de inanamadım. Arkadaşlar kimi zaman böyle söyleyip arkadaşları kandırmaktan zevk alıyorlar. Kapıda daha karla karşılaşınca inandım. Hem de sert bir esinti var. Derslikte herkes soba başına toplanmış, titreşiyor. Nöbetçi sobayı yakmamış. Nöbetçi Mustafa Saatçı dediler. Mustafa Saatçı yok, santrala gitmiş. Arkasından gelen İsmet Yanar. İsmet inatçı, “ Mustafa Saatçı gelmeden daha doğrusu santralda önemli bir işi olmadan onun nöbetini almam!” diyor. İsmet’i haksız bulduğumdan soba yakmayı üslendim. Resim odasında yakacaklarım vardı, birazını alıp kolayca yaktım.

Kahvaltıda herkes karı yeni görmüş gibi titreme numarası yapıyor. Yusuf diretiyor:

Az sonra kar dinecek, arkasından yağmur gelecek daha sonra da güneş çıkacak! Havanın bozması yetmez gibi bir de ılık mercimek çorbasıyla karşılaştık. . Hilmi Altınsoy aşçıbaşı için söylendi:

Böyele bir günde bu yapılırmıymış! Titreşerek dersliğe döndük. Derslik sobasını yaktım ama benim ayrıca Resim sınıfı soba yakma görevim var, oraya gittim. Tam sobayı tutuşturdum Talat Ayhan Öğretmen geldi. Teşekkür etti, bundan sonrasını gelecek sınıflar bakar diyerek beni gönderdi. Santraldaki işi bitmiş Mustafa Saayçı geldi bana teşekkür etti, soba nöbetini aldı. Böylece ben nöbetçi olmamama karşın iki soba yakmış oldum. Neyse ki Mustafa Saatçı benim nöbetimde ilk sobayı yakma sözü verdi. Arkadaşlar bu kez İsmet’i ayıpladılar:

- Dayın senin için soba yaktı, senden ses yok! dediler. İsmet kurnazlığını gene gösterdi:

-Onun gelecek nöbetlerininde de ben yakacağım! İsmet'in sözünün aslı yok, biliyorum gelecek nöbetleri dediği gerçekte yok. Benim bu nöbetim 6 mart günü. Öteki nöbetin 5 nisan gününe gelecek. Nisan ayında sobalar kalkmış oluyor. Bunu hesaplayan arkadaşlar İsmet’e bir hayli yüklendiler. İsmet gülüp geçti.

Boş geçen fizik dersinde Sami Akıncı’nın önerisi ilgi görmedi. Sami önce matematik, sonra Türkçe-dilbilgisi derslerini önerdi. Döndü bu kez Hayat Bilsisi dersini tekraralamak istedi. Olur-olmaz diyenlerin çatışmasına kızarak:

- Ne işiniz varsa görün! deyip yerine oturdu.

Türkçe dersi için iyi hazırlanmışım. İçim rahat olarak bekledim. Bu arada Açık Deniz’i de hemen hemen ezberledim. Mehmet Akif Ersoy’dan okuduğumuz şiirleri de gözden geçirdim. Onların aruz ölçüleri de bana çok kolay geldi. Önemli bir nokta da aruz ölçüsünü bulmak için kesinlikle iki dize alınması gerektiği kanısına vardım. . Tek dize alınca özellikle açık-kapalı heceleri saptamak hele ulamaları bulmak kolay değil. İki dizeyi karşılaştırınca şiirin kalıbı kolayca anlaşılıyor.

Sabahat Öğretmen kolunun altında bir yığın kitapla geldi. Ayrıca Halil Basutçu’ya Eğitimbaşının odasındaki dergileri getirmesini söyledi. Halil Basutçu bir süre gelmedi. O gelmeyince öğretmen sorular sordu. Özellikle tüm soruları Sami Akıncı karşıladı.

Beklediğim gibi olmayınca, azıcık bozuldum. Öğretmen:

-Günlük gazateleri bir nebzecik inceledik, sanırım siz dergiler üstüne hiç bilgi almamışsınız! deyince ben hemen:

-Yeni Adam dergisine abone olduğumu, Hasanoğlan’a gidince derginin düzenli gelmediğinden gergiden soğuduğumu anlattım. Öğretmen gülümseyerek :

Başka dergiler de var. Amacımız, dergi nedir? onu konuşmak!” dedikten Sami Akıncı’ya:

-Git bak bakalım, Halil neden gelmedi? deyip Sami’yı yolladı. Az durduktan sonra konuyu değiştirerek tiyatro yazılarından söz etti. Sorular sordu, arkadaşları karşılıklı konuşturdu. Geçmiş yıllarda okulda hiç tiyatro yapmadınız mı? “ diye sorunca tüm arkadaşlar, “ Yapmadık!” dediler. Az kalsın, “ Yalan!” diye bağıracaktım. Kendimi tutarak yaptığımızı, Mavi Yıldırım adlı piyesi iyice hazırladığımızı ancak göç sözleri ortaya atılınca bundan soğuduğumuzu, ayrıca Reşat Nuri Güntekin’in İstiklal piyesini öteki sınıfların oynadığını anlattım. Öğretmen bu kez de benim tiyatro kitabı okuyup okumadığımı sordu on kadar tiyatro kitabı okuduğumu söyleyince öğretmen ilgiyle baktı:

- Anımsayabildiklerini söyle! deyince: “ Jülius Caesar , Antonius ve Kleopatra, Kral Lear, Romeo Jülyet, Cyrano de Bergerac, Atinalı Timon, Faust, Giyom tell (Sınıfça) Hamlet, Vişne Bahçesi, Martı, Peer Gynt!” deyince öğretmen :

-Ne iyi, ne iyi deyip kestirdi. Arkasından da:

- Bunların yazarlarını biliyor musun? deyince yazarlarını da saydım: Dört tanesi. Shakespeare, öteki, Edmond Rostand, Henrik İbsen. Başka okuduklarım da var ama birden anımsayamadım. Okuduklarımı yazdığım için ezberlemeye çalışmıyorum! deyince Sabahat Öğretmen arkadaşlara dönerek:

-Bakın arkadaşınız neler okuyor, neler düşünüyor! dedi.

Sami Akıncı ile Halil Basutçu birer kucak dergiyle geldiler. Halil Basutçu gecikme nedenini söylemeye başlayınca öğretmen başıyla işaret etti. Halil getirdiği deregilerden birer tane tüm arkadaşların önüne koydu. Benim masama 7 Gün diye bir dergi düştü: Üstünde Dışişleri Bakanı Şükrü Saeaçoğlu vardı. Kaldırırken bir birine yapışmış iki 7 Gün olduğunu gördüm. Öğretemene söyleyince öğretmen:

- Ziyanı yok, herkese yetti, sen iki taneye bakmış olursun! dedi. Öğretmenin önerisi üzerine dergileri bir süre karıştırdık.

Ders zili çalınca öğretmen dergileri toplatmadan gitti. Bendeki dergideki yazarlara baktım, Hüseyin Cahit Yalçın, İbrahim Alaettin, Selim Nüzhet, Vahdet Gültekin, Eşref Şefik, M. Behçet Yazarvar. M. Behçet Yazar, Edebiyatçılarımızı tanıyalım başlığı altında yazar Peyami Safa’yı tanıtıyor. Hüseyin Cahit Yalçın’ın bir yazısını okuma kitabımızda okumuştuk. Kayıkçı. Yaşlı bir kayıkçı yazarı bir yerden bir yere götürürken konuşurlar. Kayıkçı yaşlıdır ama dişleri genç gibi tastamam durur. Yazar, bunu söyleyince kayıkçı:

- Neyleyeyim dişi, yiyecek olmayınca! der. Bu parça üzerinde Fikret Madaralı Öğretmen çok durmuştu. Yazarın, Oğlumun Kütüphanesi başlığı altında çevirdiği kitaplardan da okudum ama bunları birden anımsayamadım.

İbrahim Alaettin’i şiirlerinden tanıyorum. İlk ezberlediğim Namık Kemal şiiri onundu. Ayrıca Atatürk için yazdığı Tavaf şiirini yazmıştım. O şiiri Fikret Madaralı Öğretmen ilk okuduğunda ağlamıştım.

“ Bir milletin melalini söyler derin derin

Derya önünde çırpınarak Dolmabahçe’nin , ,

diye Atatürk’ü anlatan uzunca bir şiir.

Derginin adı hoşuma gitti. 7 günde bir çıktığı için adını 7 gün koymuşlar. 10 yıldır çıkıyormuş. Sabahat Öğretmen ilk öğretmenliğinden beri alıyormuş. Onun için elinde topluca duruyormuş. Üzüldüm, ben Yeni Adam’ları toplamadım daha doğrusu topladıklarımı Hasanoğlan’a giderken dolabımde bırakmışım.

Hüseyin Cahit Yalçın’ın yazısı bana çok öğretici geldi. Yazar, Dil üstüne Öteberi adını koyduğu yazıda yazım yanlışlarını irdelemektedir. Örneğin p-t-k-ç- ile biten adların sesli harfle başlayan ekleri aldığında değişmemesi gerektiğini anlatıyor. Örnekler veriyor: at, atın, kat, katın, bit, bitin gibiAncak yazarın verdiği başka örneklere biraz şaştım. Örneğin, biz dut ağacının adını dut, kurdu da kurt olarak biliyoruz. Oysa yazar bunları dud, kurd olarak yazıyor. P harfi için söyledikleri de ilgimi çekti , hap, ip örneklerini veriyor. Bu harflerle biten sözlerin sonuna sesli ile başlayan ekler gelince de incelme olmaz diyor. Ayrıca da:

-Bu yanlışlık bazı kulakların b, p v d harfleri arasındaki ses farklarını ayırd etmekteki kabiliyetsizliklerinden ileri geliyor, diyeceğim! kesin kanısını öne sürüyor. Yazarın söylediği kabiliyetsizler arasında onun gibi yazarların olduğuna şaşıyorum. Çünkü okuduğum Tolstoy’un kitabı Harb ve sulh adını taşıyor. Onu çeviren de bir yazar değil mi? Ayrıca, benzer harflerden ç için hiçbir söz etmemiş. Oysa bu harf için de aynı sözler söylenebilirdi. Ağaç, yamaç, bulamaç, dönemeç, kulaç adları gibi…K harfi de ele alınmalıydı. Kabak, dazlak. çiçek, çolak türü sözleri benzer ekleri alınca nasıl değişecek?

Sabahat Öğretmen dönünce sanki benim yaptığımı görmüş gibi: “ Hadi bakalım bir dikkat denemesi yapalım!” deyip baktı. Ahmet Güner’e, Mustafa Saatçı’ya, Yakup Tanrıkulu’ya dergide okuduğu bir yazıdan söz etmesini yazarını söylemesini istedi. Arkadaşlar susunca hepimize sordu. Sami Akıncı Varlık Dergisi’nde okuduğu Ziya Osman Saba adlı şairin şiirinden söz etti. Parmak kaldırdım. Öğretmen söz verince düşündüklerimi söyledim. Öğretmen tahtaya geçti: “ Yazarın söylediği kabiliyetsizlerden olmak istiyorsanız bu konuya önem vermelisiniz!” diyerek p-ç-t-k harflerini tahtaya yazdı. Bize de yazmamızı söyledi. Ardından da bu harflerle dörder söz yazmamızı istedi. Sap-çap-çöp-küp, ağaç-yamaç-gömeç-kıraç, kibrit-barut-espit-karpit, kavak-kabak-köpek-eşek ad ya da sözlerini yazdım. Arkadaşların çoğunun bunda da zorluk çektiği belli oluyordu. Sami Akıncı, Bekir Temuçin, Halil Basutçu, İsmet Yanar, Mehmet Yücel gibi bir iki arkadaş daha kalemleri bıkalıp arkalarına yaslanınca öğretmen Mehmt Yücel’i tahtya kaldırdı. Mehmet Yücel de benim gibi çap-sap-çöp dördüncü olarak da cep yazmışmış. ilk üçünü çap, çapını-çöp, çöpünü-sap, sapını yazdıktan sonra cep, cebini yazdı. . Öğretmen hepimize sordu: “ Yazılanlar doğru mu? “ Biz doğru derken zil çaldı. Öğretmen dergileri toplatırken sordu: “ Cep, neden ötekiler gibi cepin değil de cebin oldu? Ayrıca yazdığımız 16 sözü eklendirmemizi, ses değişimi olanları saptayıp düşünmemizi istedi. Öğretmen çıkınca bana sataşanlar oldu, şaka yollu da olsa:

-Nerden bulursun böyle dırıltılı işleri ? diyenler oldu. Sami Akıncı benden önce kesinlikle benim vereceğim yanıttan daha güzelini verdi:

- O dırıltılı dedikleriniz gerçekte olan kurallar. Onları yok sayanlarsa yazarın duyarsız-yeteneksiz dedikleridir. “ eyince bana gülmek düştü. Müdür Beyi odasında bulamadım, eğitimbaşı odasına baktım. Eğitimbaşı:

-Müdür Bey gelemeyecek, sessizce derslerinize çalışın; bir ara ben geleceğim!” ddi. Dersliğe dönünce, sıcağı sıcağına Türkçe ödevimi yaptım. Yazdığım: Sap-sapı, çöp-çöpü, çap-çapı, küp-küpü sözlerinde bir değişme olmadı. . ç harfi için yazdığım ağaç-ağacı, yamaç-yamacı, gömeç-gömeci, kıraç-kıracı oldu. Ç harfinde dört söz de değişti. T harfinde, kibrit-kibriti, barut-barutu, espit-espiti, karpit-karpiti oldu. Böyle yazınca yazarın dediğine uyuluyor ama biz konuşurken böyle mi diyoruz? espidi, kapit-karpidi, barut-barudu, kibrit-kibridi diyoruz. . onlarda da değişme oluyor. Örneğin armut-armudu, palamut-palamudu, umut-umudu olarak değişiyor. K harfinde, kavak-kavağı, kabak-kabağı, köpek-köpeği, eşek-eşeği olunca değişenlerin durumlarını düşündüm. Ç harfinde hepsi değişti. K harfinde de hepsi değişince yazarın bunlara neden değinmediğini anlar gibi oldum. Ancak örnekleri çoğaltınca daha değişik durumlarla karşılaşılacağım kuşkusuna kapıldım; bunlar neler olabilir?

Gerçekten Eğitimbaşı geldi. Gülümser gibi bakarak:

-Yağan kar, sizi şaşırtmadı değil mi? diye sordu. Yanıt beklemiyormuş, hemen sözü değiştirdi: -Tatile gittiniz, evlerinize olan özlemlerinizi giderdiniz. İyi hoş da aklınıza gelip de okulun istediklerine yanıt verip vermediklerini evlerinizdeki büyüklere sormadınız mı? diyerek yüzlerimize baktı . Az sustuktan sonra da:

-Dediğimi yapmayanları hadi şimdi mahcup etmeyeyim, onları sonra çağırıp gereğini yaparım! deyip sözü gene kara çevirdi. İlk kon uşmalarında olduğu gibi gene okul binasının yerini eleştirdi:

- Doğrudan rüzgara açık, ilerde kapanması da söz konusu değil, geçen yola dönüklüğe gönül kaptırmışlar, kuzey rüzgarını düşünmemişler! dedi. Tüm arkadaşlar sessizce dinledik. Halil Basutçu’ya rolünü ezberleyip ezberlermediğini sordu. Mehmet Başaran’a “ Geçmiş olsun!” dedikten sonra ayrıldı.

Eğitimbaşı ayrıldıktan sonra “ Okul yeri nerede olsaydı, daha iyi olacaktı tartışması yapıldı? “ Sonuçta, yer Kepirte olduğuna göre en uygunu gene şimdiki yer olduğu sonucuna varıldı. Böyle bir sonuca varılmasına benim konuşmam yardımcı oldu. Ben, “ Binanın planını çizeni, yere yerleşimini kim saptadı bilmiyoruz ama (Öğretmemnimiz Namık Ergin diyenler oldu) gelip binayı gören, tüm Kepirtepe Köy Enstitüsü konumu ona göre yerleştiren Yüksek Mimar Emin Onat Atatürk’ün Anıt-Mezarını yapan kişi. Onun bu konudaki bilgisinden kuşku duymak bizim boyumuzu aşar! Gerçekte de bu dolaylarda tüm görüntü bir, Istranca dağlarından Ergene Nehri’n dere akıntıları, dümdüz bayırlar. Yakınımızdaki kasaba Lüle3burgaz da bizim okul gibi Istıranca rüzgarlarına açık. Olsa olsa binanın şimdiki önünü arkaya alarakrüzgar biraz azaltılabilirdi. O zaman da güzelim yola sırtımızı dönmek olurdu. En iyisi okul önünü kapatmayacak şekilde ağaçlar yetiştirip rüzgarları kısmen önlemek!

Yemeğe lapa lapa yağan kar altında gittik. Yemekte konu Eğitimbaşı kimler için konuştu. Sonuçta onu da çözemedit. Çünkü kimin evraki eksikti, kiminkiler sonradan tamamlandı, kimin eksik kaldı? Bunlar bilinmediğine göre buna bir ad verdik; “ Çok bilinmeyenli denklem!” Hilmi dayanamadı sordu:

-Sahi, böyle bir denklem de vardı değil mi? deyince hep güldük.

Öğleden sonra biraz tedirgin olarak Ahmet Abinin odasına gittik. Kendisi yoktu. Daha önce konuşulduğu gibi biz yazmayı sürdürdük. Önce biraz tedirgin sonra sonra rahatlayarak çalıştık. Paydos zili çalınca da bir süre çalışıyormuş gibi oturduk.

Dersliğe gidince arkadaşların elleri, yüzleri mosmor olarak Tarım binasından döndüklerini gördük. İşin ilginci bizim eksikliğimizin ayırdına varmamışlar. Orhan’la bakışarak sustuk: “ Gene elektrikler kesilirse, gene sular akmazsa kuşkulu sözler arasında bir süre oturduk. Bizim derslik esintiye göre bina arkasında kaldığından kar daha çok tutuyor. Dersliğin pencereleri karla kapandı.

Akşam yemeği kar öyküleriyle geçti. En çok kar öyküsü Hasanoğlan’da olmuş. Bunun nedeni sorulduğunda doğru dürüst bir yanıt alınamadık. Oysa Hasanoğlan’da karlı mevsim olarak 3 ay kalındı. Kepirtepe’de ise 3 büyük kış yaşadık. Olaya bu açıdan bakınca olayların geçtiği yerlerin etkili olduğu kanısına varıldı. Gerçekten geçirdiğimiz üç kışı düşününce ayrılık özellikleri pek anlaşılamıyor. Tatile gidişlerimizi bile yanlış anımsıyoruz. Salt Hasanoğlan için değil, Alpullu ya da Lüleburgaz’da kaldığımız günleri çok daha yanılgısız anımsıyoruz. Çünkü oradaki olaylar değişik yerlerde genelenmeden olmuştur.

Çoktandır açmadığım Şaheserler Antolojisini açtım. Kitapta okumadığım parça yok gibi ya da ben öyle sanıyorum. Karıştırıken Babalar ve Oğullar yazarı Turgeniev’i gördüm. Okumadığımı düşünerek okumaya başladım. İyi de ettim. Bana göre bu yazar anlatacağını rahat, ilgi çerek anlatıyor. Babalar ve Oğullardaki olayları bir türlü unutamıyorum. Özellikle oğul Bazarov’un sevgisini yüreklerine gömen anne-babanım çırpınışlarının anlatıldığı sayfaları unutamıyorum. Perişan duruma dönmüş bir mezarlıkta çiçeklerle donanmış bir mezar, gözlerimin önüne hep geliyor. Bu nedenle Canlı Hatırayı dikkatle okudum. Sonunda da şimdiye dek okumadığıma üzüldüm. Kendime karşı da utandım, soran arkadaşlara hepsini okuduğumu böbürlenerek söylüyordum. Yat zili çalınca toparlandım. “ Kar, devam ediyor!” sözleri hepimizi susturdu. Her akşamki şakalaşmalar olmadı. Merdivenden inenler yakalarını kardırmaya başladı, “ Gece boyunca yağarsa bir metreyi bulur!” gibi sözler yankılandı.

Yatınca gene romanlara, okuduklarımdan aklımda kalanlara takıldım. Ne ilginç okuduğumu anımsadığım romanlardan birer ikişer olan var belleğimde. Bunları bir gün topluca özetleyeceğim. Bunu düşündüğüme, böyle bir kesin karar verdiğime de sevindim.

 

26 Şubat 1943 Cuma

 

Asım Öğretmenin sesiyle uyandık:

-Dağ başını kar kaplamış-Uyanalım arkadaşlar” Gülüşmeler arasında yatakhaneyi boşalttık. Kar dinmiş gibi ama esinti olduğundan kum gibi ince ince tanecikler sürüyor. Asım Öğretmen yemekhaneye gidince odasına gidip sobasını yaktım. Onun derse gideceğini biliyorum. Üsteğmen gelmezse iki saat piyano çalışacağım.

Tam çıkmak üzereyken Asım Öğretmen geldi. Gülerek:

-Seni kurnaz seni, benim sobayı bugün kendin için yakıyorsun, bunun ayırdındasın değil mi? dedi. Numaradan, anlamamışça:

- “Niçin öğretmenim, siz bir yere mi gidiyorsunuz? dedim. Asım Öğretmen bu kez de:

- Hadi hadi, sen -ben yapmayalım, odanın sıcaklığı ikimizin de işine geliyor! deyip gitti. Öğretmenin dediğini pekala anladım ama anlamazdan gelip, öğretmene karşı anlayışsızlık numarası yaparak belki de kendimi küçük düşürdüm. Bunları düşünerek isteksizce kahvaltıya gittim. Arkadaşlar yeni şakalar ürettiler. Dağbaşına ne gerek var? Şöyle desek; “ Kepirtepe’yi karlar almış-Uyuyalım arkadaşlar!” Kalıp bozulmadan başka sözler arandı.

Dersliğe dönünce de aynı şakalar, gülüşmeler ders ziline dek sürdü. Zil sesiyle bir sessizlik aldı. Uzun süre bekleşildi. Hafiften hafiften konuşmalar: “ Üsteğmen gelmeyecek, belli; ya Talat Tarkan Öğretmen gelirse? “ Kar yağarken kar kürünmez, dinmesi beklenir!” Gerçekten öyle oldu. 2 ders birilerini bekleyerek konuştuk. 3. ders Hikmet Öğretmen geldi. Hikmet Öğretmen önce, “ Üşüyor musunuz ? “ diye sordu. Üşüdüğünü söyleyenlerin başında Hilmi Altınsoy, Abdullah Erçetin, Fettah Biricik gibi sınıfın oldukça tombulları varmış. Pek ayrırdında olamamışız. Hikmet Öğretmen dikkatimizi çekti:

-Sağlıklı olmak kilolu olmak anlamına gelmez, derler; bunu inanırım. Bakın en sağlıklı gibi görünen arkadaşlarınz en çok üşüyenler olarak ortaya çıktı! dedi. Abdullah Erçetin’le Bekir Temuçin’i karşılaştırdı. Abdullah Erçetin şaka olarak söylediğini tekrarlamasına karşın öğretmen, üşüme üzerinde bir süre durdu. Üşüme olayını hayvanlara aktarıp karşılaşmalar yaptı, sorularla bizden de gözlemler istedi. Sonunda sözü kış uykusuna yatan hayvanlara getirdi. Bizim bildiğimiz hayvanlardan ben, kaplumbağ ile kirpiyi söyledim. Arkadaşlardan kurt, tilki diyenler oldu. Domuz, ayı derken öğretmen ayı için:

-Ya ya ya! Deyip sonra da kış uykusu olayını anlattı. Öğretmen: “Hayvanların bir çoğu yaşamlarını sürdürmek için kışın soğuğundan yer altına kaçarlar. Bunların bir bölümü gerçekten uyur gibi devinimsiz aylarca durur. Bir bölümü ise canlıdır ama yeme içme isteği duymaz!” dedikten sonra, ayı, porsuk, kirpi adlarını saydı. Bu kez de kuşlardan da olup olmadığinı sordu. . İsmet parmak kaldı. Hepimiz İsmet’e baktık. İsmet kış uykusduna yatan kuş yerine, kuşların soğuklardan kurtulmak için göç edip sısak iklimlere gittiğin anlattı. Öğretmen İsmet’i doğrular gibi bakarak: “ Haklısın İsmet ama biri var ki senin yalanlar gibi inadına kış uykusuna yatıyor!” deyip bu kuşun hangisi olabileceği bize sordu. Arkadaşların çoğu kuşların göçlerini göz önüne almadan adlar saydılar. Leylek, kırlangı, turna, balşıkçıl’dan kargalara, sesçelere dek sayısız kuş adı edildi. Sonunda öğretmen gülerek: “ Çobanaldatan kuşu!” dedi. Bu kez de arkadaşlar bana baktılar: “ Sen bu kuşu bilmiyor musun? Öğretmen de başını bana çevirince, kuşu çokiyi bildiğimi, ancak ben süretli çobanlık yatmadığım için o kuşun kış aylarında ortalıkta olup olmadığını bilemediğimi söyledim. Arakadaşlar bu kez de kuşun beni aldatıp aldatmadığını sordular. Gerçekte kuşun, serçeler, kargalar gibi insanlara yaklaştığını, üstüne varılınca yakalanacakmış gibi biraz ilereyi gene konduğunu. Kimi zaman yön değiştirim ilk görüldüğü yere döndüğpünü anlattım. Kuşu gören yakalama hevesine kapılırsa uzun süre koyunları gözleyemez. Sürekli gözlenmeyen sürüler yön değiştirip zararlı yerlere girebilir. Bunu çabanların çok iyi bildiklerini, yeni başlayanlara kurtlardan sonra bu kuşu tanıttıkları anlattım. Öğretmen buralarda görüp görmediğimi sordu. Genelde tek dolaştığı için dikkatimi çekmediğini, daha doğrusu aklıma gelip gözetlemediğimi, örneğin Yeni Bedir köyüne giderken kesinlikle görülebileceği sandığımı ekledim. Bu kez öğretmen, okul çevresindeki insan kalabalığı, onların çıkardığı gürültünün kuşları ürküttüğünü, bu nedenle oturduğumuz yerden gözlem yapamayacağımızı, ancak istersek biraz açılıp kuş örnekleri görebileceğimizi tekrarladı. Öğretmen, konuya devam edeceğimizi söyleyerek ayrıldı.

Hikmet Öğretmen çıkar çıkmaz Müdür Bey geldi. Gülerek: “ Kış kıyamette dışarı çıkmazsınız!” deyip elindeki kitabın açık sayfasını Sami Akıncı’ya gösterdi, “ Şuradan şuraya kadar oku bakalım!”

Sami Akıncı: “ Yurttaşlık Bilgisi dersinin amaçları!” deyip yüksek sesle okudu.

 

. 1- Topluluk halinde yaşamanın zorunlu olduğu, ulus kavramını v Türk ulusunun karakterini öğrencile kavratmak, onların Türk ulusuna, Türk askerine ve Türk ordusuna karşı duydukları sevgi, saygı ve güven duygularını güçlendirmek;

2-Ulus ve yurt işlerine karşı öğrencilerde yakın ilgi uyanırmak, ulus ve yurt işlerininher işiin üstünde utmayı, ulus ve yurda karşı canla başla hizmt etmeyi çocuklara alıişkan lık ve ülkü haline getirmek;

3-Öğrencileri Cumhuriyetçi, Ulusçu, Devletçi, Layik ve Devrimci birer yurttaş olarak yetiştirmek için ilk adımı atmak;

4-Cumhuriyet rejiminin niteliğini, Türkiye’de nasıl kurulduğunu, bu rejimöin Türkiye’nin hayatı ve geleceği için ne kadar önemli v e zorunlu bulunduğunu öğrencilere kavratmak;

5-Türk Devrimlerinin anlamını, ayrı ayrı yönlerden önemini, Türkiye’nin mutluluğu ve refahına yaptığı ve yurdun geleceğine yapacağı etkiyi öğrencilere kavratmak ve onları Türk Devrimleri’nin değerlerine bağlı ve bunları her zaman korumaya hazır özverili birer Türk evladı olarak yetiştirmek;

6-Yasa kavramını öğrencilere benimsetmek, yasa ve devlet otoritesine uyma uygusu nu ve alışkanlığını kazandırmak, öğrencilere ödev ve hak kavramlarını kavratarak vatavdaşlık hak ve ödevlerini benimsetmek;

7-Türkiye’nin devlet kurumlarını basamak basamak çocuklara tanıtıp, benimsetmek.

Sami amaçları bitirince Müdür Bey kitabı aldı, Açıklamalar bölümünü göstererek: “ Asıl okunması gereken bölüm burası, sizin buna daha çok gereksiniminiz olacak!” deyip 1. maddeyi kendisi okudu. .

Açıklamalar:

1-Bu derste öğretmen öğrencilere kuru kuruya bilgi vermekle dersin ereğine varmış olamaz. Derste işlenecek konular üzerinde onları düşündürmeli, öğrencilerin anlayacakları ve görüp inceleyecekleri canlı örneklerle o problemlerin anlamını kendilerine kavratmalıdır!

Müdür Bey okuduğu maddeyi açıklatmak istedi. Arif Kalkan’dan başlayarak, Hasan Üner, Abdullah Erçetin, İdris Destan’ı kaldırdı. Hepsi birşeyler söyledi ama Müdür Bey yüzünü ekşitti. Bu kez kitabı Sami Akıncı’ya uzatıp bir kez daha okuttu.

“ Daha bir çok önemli madde var onları da kendiniz okursunuz. Burada ancak onları özetleyebiliriz!” deyip dersin ilkokuldaki önemini, özellikle de Köy Enstitülerini bitirecek öğretmenlerin bunları gerçekleştirmek zorunda olduğunu anlattı: “ Kendim de dahil Öğretmen Okullarını bitiren bizlerin böyle bir yasal zorunluğumuz yoktu. Atanır atanmaz kaçıp kurtulmayı düşünür, günleri sayardık!” deyip güldü. Arkasına yaslanarak: “ Sizlerin öyle mi yaaa! ? “ dedi. Zil çaldı.

Müdür Bey gittikten sonra bir süre bu “ Öyle mi yaaa!” sözü tekrarlandı. . Ekmeklerin gelişi geciktiği için yemek geç verildi. Derslikte ileri geri konuşmalar arasındaYusuf Asıl Çobanaldatan kuşlarının Kepirtepe’de olamayacağını öne sürdü: “ Zavallı kuşlar bu kepirin nesinde barınabilir? “ diye sordu. MehmetYücel:

-Nereden çıkardın şimdi Çobanaldatanı? Burada bukadar insan aldatan varken çobanaldatan yaşar mı? deyince şenlik gene başladı:

-Of, oooooff, dün çamur kürüdük, bugün kar! Sefer Tunca:

-Yılmak yok arkadaşlar, köylerimiz bizi bekliyor. Gidince biz başkaları gibi kaçmayı düşünmeyeceğiz! deyince birkaç kişi birden sordu:

-Düşünsen ne olacak? Arkasından da başka sesler geldi:

- Düşün düşün b. . tur işin! Sami Akıncı gülerek:

-Gene kaçırdınız ipin ucunu…Arkasından da Halil Basutçu sordu: “ İpin ucu ne zaman sağlam tutuldu ki?

Ekmek gelmiş haberi duyulunca zil beklemeden yemekhaneye gittik. Öteki öğrenciler kalkmaya başlamış. Onların nöbetçileri olduğundan duymuşlar. Bizim nöbetimiz olmadığı için duyamamışız. Bizim masada Salih Baydemir:

- İşte arkadaşlar, bu bize bir ders olsun. birgün geldiğimizde bu masayı da burada bulamayacağız! Recep Kocaman:

- Masayı neye kaldırsınlar? Başka insanlar gelip oturmuş olur! Bir süre doğru-yanlış tartışması oldu. Salih Baydemir konuyu değiştirdi:

-Vay be, adama bak; atandığı köyden kaçmayı düşüne düşüne sonunda gelmiş Kepirtepe Köy Enstitüsü’ne Müdür olmuş. Peki bize neden kaçmayın diyor? “ Mehmet Aygün yanıtladı:

-Müdür olmamızı istemediği için! Hepimiz gene, “ Gıggg!” yaptık.

En son kalmışız, öğretmen masalarının yanından geçerken Fahri Tosili Öğretmen takıldı:

-Ne konuşuyorsunuz orada? Sizi gözlüyorum! Bundan sonra sizin masanızda oturaca ğım deyince duraksadık. Öğretmen açıkladı; “ Yemek neşeli yenirse bir tadı olur, yemeğe düzgün gelebilsem gerçekten sizin masada oturacağım!” dedi. Fahri Öğretmenin sözleri hepimizi sevindirdi. Dersliğe çok neşeli döndük. Bizden önce gelen arkadaşlar, yemeğe neden çağırılmadığımızı sorun yapmışlar, yorumlar öne sürüyorlardı. Bir yandan da atöyle çalışması olacak mı? soruları soruluyordu. O sıra zil çaldı. Bu atöyle çalışması var, demekti. Orhan’a işaret ettim. Ahmet Ağabeyin odasına indik. O bizden önce gelmiş listelere bakmış, gülerek : “ Ha gayret, neredeyse bitireceksiniz!” dedi. Muhasebeci Bey yokmuş, onun odasındaki çaydan bize de getirdi. Az sonra şoför geldi, Ahmet Ağabeyi götürdü. Yalnız kalınca daha rahatız, paydosa dek konuşa konuşa çalıştık.

Asfalttan kamyonların, otobüslerin sık geçişi bizim için sevindirici bir ölçü. “ Kar durdu, hava düzelecek!” umudumuz artıyor. Bu konuda Yusuf Asıl en telaşlımız, sık sık aşağıya inip haber getiriyor:

- 4 otobüs, 3 kamyan geçti! diyor. O öyle dedikçe arkadaşlar takılıyor:

- Sen geçenleri iki kez saymışsındır ya da Edirne’ye kaç kamyon geçtiğini say! diyorlar. İsmet takıldı:

-Dikkat et, Kızılcıkdere postası geçerken bana haber ver! Yusuf karşılık verdi:

-Kızılcıkdere postasını bilmem ama sizin övün (Evin) önünden geçecek bir kamyon gördüm. İsmet, bu eski” Öv” söylemine kızıp söyleyeni paylar. Yusuf’a karşı ise hep yumuşak davranır. Bunu arkadaşlar bilirler ama gene de ikisini çatıştırmak isterler. Arif Kalkan Yusuf’a sordu: “ İsmet’in övünün önünden geçeceğini nereden anladın? “ Yusuf çatışma çıkacağını kestirdiği için hemen düzeltt:

- Ben o kamyonu rüyamda gördüm!

“ Yarın müzik dersi var!” diyen oldu. Bu, bana da utarı oldu. Asım Öğretmenin verdiği ödevleri bir daha gözden geçirdim. Seslendirmeler dışında hiçbir sıkıntım yok. Öğretmenin üstünde durduğu işaretleri, majör, minör gamlarını iyi biliyorum. Piyanoda çalıştıklarımı zaten öğretmenle birlikte inceliyoruz. Hep düşünüyordum, bu defa yapmaya karar verdim. Arkadaşların ilkokullarda öğrendiği çocuk şarkıları, tümü olmasa bile bir bölümü olsun yeter. Hatta adları bile işime yarar.

 

1-Bahçemizde Gül Açar,

2-Gemiciler,

3-Boş Fıçı,

4-Şanlı gittim-Şen geldim;

5-Kurumuş dallar.

Şarkılar daha çok ama burada kestim. Sonra çoğaltacağım.

Akşam yemeğinde benim sorduğum şarkılar üstünde dururken arka masada bizi dinleyenlerin ilgisini çekmiş, bildikleri şarkıları yazmak istediler. Hepsi çatı çalışmalarından tanıdığım çocuklar, Mehmet Yüce, İlyas Özcan, Nezir Üşenmez, Naci Aydın, Mehmet Özeren. Buna çok sevindim. Bizim arkadaşlara gerek kalmayacak. Böyle dedim ama aklıma o anda geldi, arkadaşlara da bildikleri türküleri sorarım. İlk soruyu şaka olarak Hilmi Altınsoy’a sordum. Hilmi’den önce onun adına Mehmet Aygün yanıtladı:

-Ana mari ana diksene donumu! Bundan bir süre önce söz edip tartıştığımız için ben üzerinde durmak istemedim ama Hilmi alevlendi:

- Ne biçim adamlarsınız, hani analarımız için söz söylemeyecektik! Yusuf Asıl başta olmak üzere birkaçı birden düzeltme yaptılar: “Anneler içindi. Sen de söz vermiştin, anne diyecektin. Hilmi bana baktı. Ben omuz silkerek: “ Analar için eskiden beri çok söz söylenmiş, onunları yok saymak olanaksız. Kullanmasak bile kullananlardan duyacağız. Ama anneler için böyle bir durum oluşmamış. Hem sora böyle bir türkü var, bunu bizim köydeki şakacılar bile kağıt oyunu oynarken bir birlerine sataşmak için sık sık söyler:

“ Ana mari ana diksene donumu-

Kıvırayım sana çifte telli oyunu!

deyince Hilmi sakinleşti.

Derslikte dün gece okuduğum Turgeniev’in öykusunü çok üzücü bulmuştum. Bu kez şiir öykülerini okudum. O şiirlerin şiir çevirisi vardır ama nerden bulabilrim. Örneğin Viktor Hugo’nun -Vaterlo, Vordsworth-Nergisler, Ölmezlik sezişler. 1-2-3—5, Tagor-Oyuncaklar-Müneccim-Periler yurdu, Paul Verlaine-Sonbahar şarkısı-Güzel şarkı-Bir hapishaneden, Alfred de Vigny-Kurdun ölümü: 1-2-3. John Keats-Acımayan Güzel Kadın-Bir Yunan Vazosu.

Viktor Hugo’nun Sefiller’ini unutmuyorum. Özellikle iki olay beni çok düşündürmüştü. Savaşta ölen subayı soyan kötü kişi. ile şamdanları çalan Jean Valjan’ı affeden papaz. Papaz affetmeseydi boydan boya romanı dolduran Jean Valjan olmayacaktı. O zaman da böyle bir kişinin olduğunu duymayan yazar bu romanı yazmayacaktı.

Zil çalmış, ayırdında değilim, derslik birden boşaldı.

Yatınca bir süre Jean Valjan’ın yaptıklarını, hayırlı işilerini anımsamaya çalıştım. O denli iyilik severliğine karşın birileri onu hep kötü yana iteklemeye çalıştı. Viktor Hugo sanırım “ İnsanlar için öyle dümdüz iyilik olmaz, iyilikler kadar kötülükler de vardır, dikkatli olun!” demek istiyor. Sefiller’i anımsadığıma sevindim, güzel bir roman.

 

27 Şubat 1943 Cumartesi

 

Piyesçilerin fısıltısı; Sami Halil Basutçu ile konuşuyor:

-Bugün ne yapacağız? Halil Basutçu daha yüksek sesle:

- Sabahat Öğretmen gelemez, oğlu Alpay rahatsız. Sami Akıncı, “ Öğretmen gelmese de biz çalışalım!” deyince Halil: Ö

-Öyleyse İbrahim’i de alalım, o süflörlüğü iyi yapıyor! Sami:

-Ona sen söyle! Duydum ama gene de söylemesini bekleyeceğim. Gerçekte bu habere çok sevindim. Yeni uyanmış gibi gerinerek 3. kattan ağır ağır indim. Halil, duymadığıma inandığından olasılıkları sıraladı:

-Öğleden sonra çalışabilirsek, Sabahat Öğretmen de gelemezse, bize katılır mısın? “ Hemen!” der miyim? Aklımca bir süre düşünür gibi yaptıktan sonra:

-Siz isterseniz! deyip ayrıldım. Oysa daha tatildeyken Röslein’e söyleyecek sözler kurmuştum. İşte bugün onların hiç değilse birazını söyleyebilirim!

Derslikte öğleden sonra çalışma olur mu, olmaz mı? olasılıkları tartışırken akşam bana çocuk şarkısı yazacak olanlardan İlyas Özcan geldi: “ Abi al, şimdilik bunlar; daha soruşturacağız, onları da getiririm!” Kağıdı aldım. Kağıt aldığımı gören İsmet: “ Dayı, o çocuk hangi kızdan mektup getirdi? diye sordu. Benden önce yanıtlar verildi. Sazan’dan, Sırıklı’dan……Bir an üzüldüm, arkadaşların benim hakkımda görüşü nedense hiç de iyi değil. Neden güzel kızlardan birinin adını söylemiyorlar? Yoksa ben dengim olmayan insanlara mı takılıyorum. “ Dengi dengine!” diye bir sözü Büyük Ablam, çocukluğumdan beri söyler. Ona göre bu sözün önemli bir anlamı olmalı. Acaba ben bu sözü bile bile tersini yapıyorum? Çok neşeliyken birden üzüldüm. Kağıdı açıp:

-Bir kızdan değil bir çok kızdan, deyip şarkıları adlarını okudum.

1-Çek çek Kayıkçı,

2-Yalancı,

3-Bülbül,

4-Sabah,

5-Sansar,

6-Baltalar Elimizde,

7-Demirciler,

8-Yaşasın Okulumuz,

9-Gece,

10-Veda

11-Kış,

12-Kuğular,

13-El Gibi Dolaşma,

14-Daha Dün Annemizin,

15-Yağmur,

16-Ilgaz

17-Köy Yolunda

18-Pınar

19-Nisan

20-Postacı

Ayrıca türküler: Arpa da Buğday-Dalgalan-Süt İçtim-Üşüdüm Üşüdüm-Al Mendili-Ziller

Şarkı listesini dinleyen Halil Basutçu, ne düşündüyse birden:

-Gel, gidelim; çok düşünme, bu işler böyledir!” dedi. Birlikte kahvaltıya gittik. Raslantı mı değil mi bilmiyorum, Röslein bizi görünce geldi, Halil’e öğleden sonraki çalışmayı sordu. Olduğunu öğrenince de sevindi. Bu kez de benim katılıp katılmayacağımı sordu. Hiçbir şey düşünden, hemen öyle “ Bilmem!” deyiverdim. Bu kez Röslein:

-Aaaa, yapma katıl, benim sıram gelince sen güzel anımsatıyorsun! dedi. Biraz irkilir gibi oldum ama gene de açık vermemeye çalıştım:

-Asım Öğretmenle çalışmamız var, o biterse gelirim! dedim.

Gene keyfim kaçtı, ne istiyorum ben de anlamış değilim. Ne var şimdi bu konuşmada? Kahvaltıda gamlardan söz açıldı. Hilmi Altınsoy biraz da konuşturmak için sordu:

-Yahu arkadaşlar müzik, şarkı söylemek değil mi? Yoksa ben mi yanılıyorum? “ Birkaç arkadaş birden:

-Yanıldığını bilmiyor musun? Müzik salt şarkı olsa, şarkılar nasıl ortaya çıkar? Bu defa da Salih Baydemir, şarkıların değil ama türkülerin nasıl ortaya çıktığını sordu? “ Salih gerçek olarak sormuştu. İsmet’in köyündeki arkadaşlarımın bir türküyü nasıl oluşturduğunu anlattım. Dikkatle dinledikten sonra da : “ Türkücüler başka bir türkü yapmadı mı? “ Orasını bilmiyordum ama, yapamayabileceklerini söyledim. Türkü için bir olayın olması gerektiğini bu kez plaklardan bildiğim türkülerle açıklamaya çalıştım. Örneğin Kızıl Irmak türküsü, köprüden Gelin Halayı geçerken köprü yıkılmış, gelin sulara düşüp dalgalara kapılmış. Hepimizin bildiği İzmir’in Kavakları da öyle. Kamalı Zeybek ünlü bir Efeymiş. Bir gün düşmanları tarafından vurulmuş. Kamalı Zeybek’i sevenler o türküyü dermişler. Hilmi çok sevdiğini söyledi: “ Abi sen bana böyle güzel şeyleri anlat, inanki aklım uyanıyor, senin anlattıklarını unutmuyorum!” Yusuf Asıl hemen:

- Senin aklının uyanması da bir türkü ile anlatılacak denli önemli, biz de bir türkü yapalım. Hemen söz aramaya başlandı. Mehmet Aygün, azıcık etkileyici olması için araya bir kız katılmasını önerince Hilmi birden kalktı:

- Olmaz arkadaşlar, aklınızca gene Naktiknal mı ne, (Nachtigall-Bülbül takma adlı kız) o kızı karşıma çıkaraksınız! deyip yürüdü. Bu kez çok kararlıymış, derslikte bile konuşmadı.

Beden Eğitimi dersinde önce majör gamları tahtaya yazıldı çizildi. İdris Destan, Abdullah Erçetin, İsmet Yanar, Bekir Temuçin iyice öğrenmiş. Sami Akıncı bir hayli tekrardan sonra “Ancak anladım” deyip yerine oturdu. Mehmet Yücel biliyordu, işi şakaya dökünce ona uyan Mustafa Saatçı çalışmaları karıştırdı. Sonunda gene dırıltılar başladı.

Çalışanlara engel olmanın yanlışlığından söz edilirken Asım Öğretmen geldi. Bana işaret edince gidip akordiyonu getirdim. Dersliğe girince birden güleceğim tuttu. Mustafa Saatçı tahtada Re majör gamını yazmaya çalışıyor. Bir yere bir diyez çizip hemen çiziyor. O çizip silerken Asım Öğretmen de gözlerini dikmiş gülümsüyor. Yerime oturunca kendi kendime utandım. Asım Öğretmen, kendi söylediğine göre benden bir yaş büyükmüş. Mustafa Saatçı da kayıtlarda benim yaşımda ama kesinlikle benden büyük. Bilgisizliğimiz yüzünden aynı yaşlardaki insanların karşısında “ El pençe divan duruyoruz. “ Bu durum gelecek yıllarda da sürecek. Örneğin askerlikte benden küçük teğmenler bana komutanlık yapacak. Geçmişte de müzik öğretmenleri Behire Bil ile Süheyla Başokçu karşısında şimdi Mustafa'nın durduğu gibi duruyordum! derken Asım Öğretmen çağırdı. Major gamlarının kuruluşunu anlatmamı söyledi, dört de örnek iste. Mustafa'nın başladığı Re majör’ü, arkasınsan La, Fa, Mi majörleri ekledim. Fa majördeki bemol bir çok arkadaşın kafasını karıştırdı. Onu ayrıca anlattım. Öğretmen Akordiyn çalarak konuşmayı kesti. Gamları inişli çıkışlı okuttu. . Okuyanlarla birlikte çaldı. Gülerek:

- On ay sonra öğretmen olacaksınız. Bunları öğrencilerinize öğreteceksiniz. Bakın benim akordiyonla rahat yaptığımı siz sesle yapmak zorunda kalacaklsınız. Bunu bir çalgıyla yapmak en doğrusu, gelin yeni bir karar verip uygulayın da biraz mandolin çalmasını ilerletin! “ mandolin yok!” diyen oldu. Öğretmen yeteri kadar mandolin olduğunu eldekiler yetmezse çocuklardan toplayacağını söyledi.

Arkasından bana: “ İbrahim, bemol-diyez işaretlerinin görevlerini çizerek anlat!” dedi. Tahtadaki porteye önce do major gamını sıraladım. Altına da biraz aralıklı önce re’den re’ye notalarını sıralayıp, aralıkları do gamına uydurdum. Böylece iki işarete gerek duyuldu. İşaretleri yerine koydum. Bu kez de” la “ sırasını seçtim. onda da üç işaret gereksinimi ortaya çıktı. Diyezleri yerlerine koydum. Öğretmen bu kez: “ İşte bu kadar! Var mı bir diyeceğiniz? “ diye sordu. Sefer Tunca bemolün nerede olacağını sordu. Ben hemen fa sırasını yazıp do major kalıbını uyguladım. Fa-sol tam, sol-la tam, la-si tam, ancak bize yarım gerekli, deyip bemolü koyunca: “ Tamam, anladık!” sesleri geldi. . O sıra zil çaldı.

Derste öğretmen gelince:

- Sıcağı sıcağına minör gamları da yoklayalım! deyip Hüsnü Yalçın’ı kaldırdı. Hüsnü boynunu büküp:

-Bilemeyecim öğretmenim! deyince öğretmen:

- Peki, biz de bilenleri ararız! deyip Yakup Tanrıkulu, yanındaki Arif Kalkan’dan başlayarak Hilmi Altınsoy'u, Hasan Üner’i, Hüseyin Orhan’ı, Kadir Pekgöz’ü kaldırdı. Sıra tam Sami Akıncı’ya gelmişti; içimden onun kaldırılmasını isterken öğretmen gene beni kaldırdı. Öğretmen: “ Uzatmayalım, arakadaşlar unutmuşlar, bir tekrar yapalım!” dedi. Tahtanın öteki yarısında boş porteye bu kez La’dan la’ya notaları sıralayıp tam, yarım sesleri işaretledim. La-si tam. si-do yarım. do-re tam, re-mi tam, mi-fa yarım. fa-sol tam, sol-la tam. Böylece bir tam, bir yarım, bir tam , bir yarım, arkasından iki bütün olan bir ses dizisi çıkar. La- si, si-do, do-re, re-mi, mi-fa, fa-sol, sol-fa olur. Buna doğal La minör diziliş denmektedir. Ancak besteciler bu diziyi pek beğenmemiş, kendilerine göre bu dizide bir değişiklik yapmışlar. Böylece ikinci bir minör kalıbı ortaya çıkmış. La-si, bütün, si-do yarımö, do-re bütün, re-mi bütün, mi-fa yarım, fa-sol’de solu diyez yaparak yarımlaştırmışlar. Sol diyez-la da yarım olmuş. Şöyle de diyebiliriz: Bir bütün bir yarım, üç bütün bir artık, bir yarım. Bu dizilişe de bir ad verilmiş: Armonik la minör. Kimi besteciler bunu da yeterli bulmamış, az önceki dizilişin sonuna doğru fa sesine de diyez koyup diziyi, Bir bütün bir yarım, dört bütün bir yarım yapmışlar. Bunun adı da melodik minör olmuş. Ben sözümü bitirince öğretmenden önce İsmet parmak kaldırdı kafasının iyice karıştığını söyledi. Öğretmen güldü, gülünce yumuşak bir durum olduğundan başka arkadaşlar da öğretmenin duyacağı seslerle:

- Biz bunları mı okutacağız? gibi sesler duyuldu. Öğretmen baktı, bana dönüp: -İbrahim, sen yerini biliyorsun diye sana söylüyorum, benim odanın köşesindeki sehpa üstünde bir dergi var, lütfen onu bana getir! dedi. Gidip aldım. Öğretmen o biz bunları mı okuyacağız sözüne sinirlenmiş. Önce ortaya konuştu:

- Sizin ne okutacağınız benim zerre kadar umurumda değil. Ancak benim yüklendiğim bir görev var ben onu yapmak zorundayım. Bakın sizi okutan Milli Eğitim Bakanlığı neler öğrenmenizi istiyor. Bunu sizin öğrenmeniz için de beni nasıl zorluyor! deyip Eski bir Tebliğler dergisinden Köy Enstitülerinde okutulacak Müzik Dersleri bölümünü karıştırdıktan sonra bakın:

- 4. Sınıf. deyip, 1. 2. 3. üncü sınıflarda kazandırılmaya çalışılan teknik bilgi ve alışkanlığın kuvvetlendirilmes, isus noktaları: Mordan, tril, apojiyatür, grubtto ve başkalarının öğretilmesi ve icrası. Yani çalgı ile çalınması. Buradaki icra, İcra dairesi lafı değil, şarkıyı mandolinle, kemanla, bağlamayla ya da akordiyonla çalmak. Devam ediyor: Aralıklar, isimleri: armonik ve melodik aralıklar üzerine bilinç kazandırmak. Ve öğrenciyi bunları bir çalgı ile çalacak şekilde yetiştirmek. Öğretmen gülerek:

- Daha bitmedi! dedikten sonra gene:

-Bababak, bababak! Ba ba bakkkk! diyerek. “ Majör ve minör!” deyip durdu. Gene:

- Majör ve minör tonları, Ulusal tonlarla (Öğretmek bu kez, dikkat buyurun, dedi) karşılaştırın. Öğretmen, “ İşte arkadaşlar, benim size öğretmeye çalıştığım bunlara gidecek, sizi onlara yaklaştıracak ufak bilgiler. Bunları anlatmak, bir ölçüde kavratmak benim görevim. Okudum, işte, bana verilen görev salt benim değil tüm Köy Enstitüleri’ndeki Müzik Öğretmenleri bunları okutuyor. Bakın ulusal tonlar, diyor. Buyurun bakalım Ulusal tonlara. Bakın salt ton demiyor, tonlar diyor. Bir mi, kaç? Yoksa onlarca, yüzlerce mi? Neyse ben şimdi birine de razıyım!” deyip yüzümüze bakınca parmak kaldırdım. Öğretmen bana:

- Dur bakalım, konuşmak isteyecekler vardır, deyip sıraların önünde gezindi. Ses çıkmayınca bana:

- Söyle bakalım! deyince ben vals gibi çaldığım Dede Efendi’nin Gülnihal’i Rast makamı, gene ona benzer bir şarkı olan ama bestecisini bilmediğim, Dök Zülfünü diye başlayan şarkının Hisarbuselik olduğunu, yine bir bölümünü çaldığım Yusuf Paşa Saz semaisinin makamını Nihavent olduğunu söyledim. Öğretmen: “ Bakın şimdi de karşımıza bir makam olayı çıktı. İşte bunlar ulusal yani bizim. Öyleyse bizim olanları neden bilmiyoruyz? Az sustuktan sonra:

- Müzik kimin olursa olsun sesle müzik olur. Müzik sesleri de kağıt üstünde nota ile gösterilir. Bu gösterilen notaların sese dönüşmesi için kurallar vardır. Bunu tıpkı yazı, şu okuduğumuz yazı gibi düşünmelisiniz. Kurallara uymadan yazı yazar mısınız? Yazsanız onları okuyan olur mu? deyip güldü. Akordiyonu alıp parçalar çaldı. Bu Nihavend, bu Hicazkar, bu Semai, bu Acemaşıran, bu Suzinak, bu Uşak, bu Karciğar deyip yarım yarım örnek parçalar çaldı. İçlerinden Gülnihal’i, gene onun gibi çok çalınan Dök Zülfünü Meydana gel şarkısını çaldıktan sonra öğretmen bana sordu:

-İbrahim bunları sen nereden öğrendin? Şarkıları daha önce plajklardan duyduğumu söyleyince öğretmen hemen “bakın, bunları halk seviyor; öğrenmek istiyor, belki bir gün birisi sizden yardım isteyecektir.” Öğretmen sözümü kesmişti, devam etmemi isteyince bu kez ben, dinlediğim her şarkının makam ını ya da tonun u saptayamadığiımı örneğin plaklardan tanıdığım Ada Sahilleriyle, Cennet Bahçesi filminden tanıdığım Leyla Bir Özge candır şarkılarının tonlarını bulduramadığımı söyledim. Oysa bunlar, bizim plaklarda olduğu gibi sık sık dinlediğimiz radyoda da söyleniyor.

Dersin bundan sonraki bölümünde öğretmen kendi öğrettiği şarkılar üzerinde durdu. Bekir Temuçin’in sıraında mandolin varmış, onu gören öğretmen isteyenlere mandolin çaldırırıp dinledi. . Sefer Tunca, Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, Recep Kocaman, Hüseyin Orhan, Mehmet Aygün , Yusuf Asıl, İdris Destan, Ahmet Güner, Abdullah Erçetin, Bekir Temuçin arkadaşlar mandolin çalışmak istediklerini söylediler. Öğretmenin yüzünde az bir değişme oldu. Ayrılırken de:

- Sözümüzde duralım, ben çalıştırmaya hazırım! dedi. Mandolin çalışmak istemesine karşın öğretmenin, Sami Akıncı’yı saymaması konu oldu. Bunu Sami’den çok çevresindekiler kurcaladı. Oysa onların hiç biri sayılmadı. Hüseyin Serin. Mustafa Saatçı, Ali Önol, Fettah Biricik, Mehmet Başaran, Kadir Pekgöz Bu kez de onlara Halil Basutçu ile İsmet Yanar karşı oldu:

- Ne var bunda? Öğretmen onları seçti diye biz neden üzülelim? Bir de başka derslerde başarılı olmaya çalışırız! Sami Akıncı da onlara katıldığını söyleyince kahkahalar yükseldi. Önce anlamadım. Meğer Mehmet Yücel, yan taraftaki arkadaşlara:

- Üzülmeyin, biz de zurna çalarız! demiş.

Gülerek Müdür Beye gittim. Müdür Bey geleceğini söyleyince bir an üzüldüm. Nedense bugün gelmesini istemiyordum. Az sonra geldi. Gelir gelmez de gene bizleri daha yakından tanımak istediğini söyledi. Okula ilk geldiği günler önce Sami Akıncı’yı arkasından Mustafa Saatçı’yı tanıdığını söylerken gözü bana takıldı. Sözünü değiştirerek: “ Bayrak töreninde seni de tanıdım!” dedi. Sonra da tanımanın tanımamanın anlamları üzerinde konuştu. Kendisinin, tanıdım demesine karşın tam bir tanıma olmadığını, gerçekte tanımanın geniş kapsamlı bir ilişki olduğunu söyledikten sonra önce gene Sami Akıncı’yı tanımak istediğini söyleyip sorular yöneltti. İlk sorusu ilginç oldu. Sami’ye:

-Köyünü bana öyle anlat ki, bir gün kalkıp gittiğimde köyünü, senin amlattığın gibi bulayım! Sami kalktı, gözlerini kırpıştırarak bir süre düşündü. Müdür Bey de dahil hepimiz Sami’ye dönüp dikkatle baktık. Ben, söze nasıl başlayacağını düşünüyor sanmıştım. Oysa Sami:

-Ben köyümü çok iyi tanıyorum ama gene de sizin önem verdiğiniz noktaları öne çıkarıp tıpa tıp anlatamam. Anlatsam anlatsam ancak arkadaşların beğeneceği düzeyde anlatabilirim! deyince Müdür Bey bu kez:

-Demek beni çok yaşlı buldun, bu yaşlı adam gençlerin değerlerini unutmuştur! dedin, değil mi? deyince Sami bu kez:

- Hayır efendim, yaşla ilgisi yok, değerlendirme olgunluğu bakımından söylemeye çalışım! dedi. Müdür bey bu kez de:

- Sen gönlünce anlat “ deyince Sami Bayramlı köyünü anlattı. Önce gidiş yollarını, yakın köyleri, Kepirte’den gideceklerin en doğru, en rahat gidebileceği yerleri saysı. Daha sonra yollarda görülebilecek yerleri anlattı. Bayramlı’nın kasabalarla olan yakınlık-uzaklıklarını söyledi. Arkasından evlerinin durumlarını, yollarını, içme-kullanma suları ile yetişen ürünleri sıraladı. Evini, kardeşlerini anlatınca Müdür Bey ilgiyle okuyan kardeşleri olup olmadığını, okuyanların Kepirtepe’ye gelip gelmeyeceğini sordu. Sami bir küçük kardeşi Oktay için, (Adı Oktay’mış) kendini şimdiden Kepirtepe’ye hazırladı, gelecek yılı iple çekiyor!” deyince Müdür Bey çok sevindi. Sami’ye tekrar sordu :

- Buna sen, Kepirtepe koşullarını bilen bir ağabey olarak razı oluyor musun, kardeşine buradaki işlerin çokluğundan söz etmiyor musun? dedi. İsmet hemen parmak kaldırdı. Müdür Bey işaret edince İsmet Sami’ye bakarak:

-Arkadaş burada ağır işlerde çalışmadığı için, işin o tarafını bilmez!” Müdür Bey kaşlarını çatarak sordu:

- Niçin? İsmet:

- Ben, bu içinde okuduğumuz binanın duvarlarını taşla örerken o kooperatifte Pisagor teoromi çözüyordu. Kardeşi de öyle olacak sanıyordur! dedi. Müdür Bey Sami’ye baktı:

-Ne dersin? dedi. Sami hiç önemsemeden:

-Bana o görev verildi, ben o görevi yaptım. Arkadaşla yer değiştirip elinden işini almış değilim. Kardeşime kooperatiften söz bile etmedim ama inşaatları, tarım bahçelerini hep anlatıyorum! deyince Müdür Bey:

- Aferin Sami, kardeşini bekliyoruz. deyip tarım ürünlerini, en fazla ekilenleri, köyünün ünlü Uzunköprü kavun alanı içinde olup olmadığını, en yakın komşu köy arkadaşının kim olduğunu sorunca Mustafa Saatçı kalktı. Müdür Bey Mustafa Saatçı’yı çok iyi tanımış; kendisi böyle söyledi. “ Onun köyünü de böyle iyi tanımak isterim!” deyip sözü Mustafa’ya bırakı. Mustafa Saatçı ilk söz olarak köyünün adını söyledi: Çöpköy! Müdür Bey durakladı, elini kulağına ses seti yaparak sordu:

- Ne dedin? Mustafa’dan önce arkadaşlar bir ağızdan:

- ÇÖPKÖY! Müdür Bey gülümsedi. Mustafa Saatçı’ya:

- Arkadaşlarının tavrından senin köyünün adını beyenmediklerini anladım; bu konuda sen de müştekisindir. (Şikayetşi) Bu nedenle üzerinde durmayacağım. Sen köyünü bana öyle tanıt ki, birgün oradan geçerken; işte burası Mustafa’nın köyü (Arkadaşlar: Çöpköy dedi) diyeyim. Bu kez Müdür Bey hepimize bakarak:

-O sizin anladığınız anlamda çöp değildir. Öyle olsa o insanlar onu çöplükten çıkarırlar. “ Kazın ayağı - sizin -bildiğiniz gibi değildir!” dedikten sonra Müdür Bey arkadaşlara sordu:

- Arkadaşlarınızın bana, köylerini tanıtmalarını istemiyor musunuz? Herkes sustu. Gene İsmet kalktı, önce özür diledi:

-Sami Akıncı’ya bu tür takılmaların hep yapıldığını tekrarladı. Arkasından da Mustafa Saatçı arkadaşımızın çok şakacı olduğunu , tüm arakadaşlara takıldığını, o nedenle biz de bula bula ona takılacak köyünün adını bulduk:

-Çöpköylü! deyip karşılıklı gülüşüyoruz . Arkadaşımızın bu konuda bizi hoşgördüğünü biliyoruz! Müdür Bey İsmet’e:

- Bak bu konuşmanı beğendim. İnsanları yermek kolaydır. Hele okur-yazar olma şansından yoksun kalmışlar şakayı kolayca kakaya döndürürler. Pis bir sözdür ama gerçektir. Kavgaların, geçimsizliklerin başlangıcı şaka türü çatışmalara dayanır! dedi. Mustafa Saatçı’ya köyünde, sevdiği teknik işler olup olmadığıı soraraken zil çaldı. Müdür Bey zil çalınca kitabını alıp kalktı. Mustafa Saatçı’ya:

-Sen gene arkadaşlarının şakalarına hiç değilse bir süre daha katlan, sakın küsüp bizim işleri aksatma, yerine birini buluncaya dek sana muhtacız! deyip güldü. Mustafa Saatçı’ya baktı. Gene gülerek:

-Ondan sonrasını mı soruyorsun? Hiç kuşkun olmasın, yerine birini bulunca da “ Sen sağ, ben selamet” diyeceğiz. İnsanlar böyledir işte; bu da benim şakam! deyip ayrıldı.

Müdür Beyin ardından, ayrılırken söylediği: “ -Bu da benim şakam!” sözü tartışmaya neden oldu. Söylediklerinin hangisi şakaydı? Her kafadan bir ses çıktı. Bu arada İdris Destan’la Kadir Pekgöz, Ali Önol’la Yakup Tanrıkulu az kalsın yumruk yumruğa giriyordu. Birini Sami Akıncı, ötekini de Mustafa Saatçı ayırdı. Halil Basutçu gülerek Mustada Saatçı ile Sami Akıncı’yı kavgayı önledikleri için günün kahramanı ilan etti. İsmet Yanar’la Arif Kalkan Halil Basutçu’yu eleştirdiler:

-Onlar gerçekte kavgalara neden oldukları çıktılar. Kavgalndan kendilerini sorumlu saydıklarından ortayaarın nedenleri kendileriydi. Öyleyse kahramanlıkları ne oluyor? Kendi pisliğini yuvarlayıp götüren mayıs (bok) böcekleri kahraman sayılır mı? Halil Basutçu sordu:

-O dediğiniz böceği ben bilmiyorum, nasıl bir şey? Onu açıklamak da bana düştü. Köydeyken o böcekleri çok izlemiştim. Hep tanıdığımız kara böceklerden bir türü . Önce gübreleri harç karıştır gibi karıştırıyor. Sonra iki ayağıyla azıcık tıkışırıp arkasını dönüyor, gerisin geri giderek başlangıçtaki küçük yumak, kartopunda olduğu gibi büyüyerek fındık ya da ceviz kadar büyüyor. Sonuçta sıkışmış yusyuvarlak gübreden bir bilye ortaya çıkıyor. Anlattım ama arkadaşlar olayla yeterince ilgi kurmadılar.

Bayrak töreni için karları eze eze gittik. Hava açık gibi. Asım Öğretmen bağıra çağıra sıraları düzelttiBir ara bağırdı:

- Bayrağı çektirip akşama dek burada bekletirim! dedi. Öğrenciler hep güldüler ama sıralar hemen düzeldi. Asım Öğretmen duyurdu. Mart başında değişeceği duyurulan program değişikliği bir hafta ertelenmiş.

Öğle yemeğinde aramızda söz konusu oldu. Gene de Müdür Beyin Sami Akıncı’yı öne çıkarması arkadaşlarca pek sevimli karşılanmadı. Ufak ufak eleştiriler oldu. O ufaklar derlenip toparlanınca oldukça büyüyor ama, “ Kim anlaya kim dinleye!” Salih Baydemir:

-Biz enayiyiz besbelli! dedi. Hilmi Altınsoy hemen ekledi:

-Ya ne sanıyordun? Bana baktılar; ben:

-Ne o ne de bu; biz , biz oluğumuz için çalışıyoruz, bundan sonra da öyle yapacağız, öyle de yapmalıyız. Üstelik gelecekte yaptıklarımız bu denli başkasına yüklenmeyecektir. Gene saptırmalar olsa da bu denli olmaz. . Öğretmen olarak tek öğretmenli okulda çalışınca emeklerin de ürünlerin de senin olacak. Birden çok öğretmen olursa bu kez de sen kendi sınıfından sorumlu olacaksın; yetiştirdiğin çocukları başkası nasıl sahiplenir ya da sahiplendirilir? Arkadaşların teselliye gereksinimleri varmış; bana teşekkür ettiler. Kapıdan çıkarken Röslein geldi, provaya gelip gelmeyeceğimi sordu. Ben :

- Gel, denirse gelirim deyince gülerek:

-Ben, gel diyorum, öyleyse gel! deyip gitti. O gidince Hilmi:

- Bu kız seni tahakkümü altına aldığını sanıyor! derken Mehmet Aygün:

-Ne sanıyoru? Düpe düz aldığına inanıyor! dedi. Arkadaşların böyle demeleri içten içe hoşuma gittiğinden sert, kesin tepki göstermek istemedim:

-Yanılmış olabileceğinizi düşünün! dedim. Öyle dedim ama asıl düşünmesi gereken kişinin kendim olduğumu da görmezden gelmedim. Röslein beni bir tanıdık, bir abi arkadaş olarak benimseyip yaklaşıyor. Arkasından söylenenleri duysa belki hiç yaklaşmayacak. Kadir Pekgöz’e neden yaklaşmıyor? Köyleri benim köyümden daha yakın. Ayrıca köyler arası akrabalık ilişkisi oldukça çok. Öyleyken ona güvensizliğinden yaklaşmıyor.

Resim Odasına gidip akordiyonu çıkardım, saate bakarak tam iki saat çalıştım. Bu arada Müzik dersinde geçen minör gamlarını tekrarladım.

La Minör sıralamalar.

Not: Portede sol anahtarı olduğu varsayılarak sıralanmıştır.

1-  La-si-do-re-mi-fa-sol-la . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Tabii La minör.

2-  La-si-do-re-mi-fa diyez-sol-la . . . . . . . . . . Armonik La minör.

3-  La-si-do-re-mi-fa diyez-sol diyez-la. . . Melodik La minör

Piyes çalışması saati gelince dersliğe çıkarken kapıda karşılaştığım Mehmet Başaran’a sordum:

-Piyes çalışması yapılacak mı? Mehmet Başaran iki tarafa bakındıktan sonra:

-Bana soruyorsan, bilmiyorum! deyip yürüdü. Bakışından besbelliydi, benim gelmemi istemiyor. Bu kez gitme isteğim arttı. Dersliğe girince Halil Basutçu:

-Nerdesin? Seni aramaya çıkacaktım, haydi gidiyoruz! deyip yürüdü. Ahmet Gökay Ağabeyin kiler odası önüne indik. Daha önce gelenler olmuş, kızlarla konuşuyorlardı. Bir de bakım bizim Mehmet Başaran da orada (! ) Susmam gerekirken susmadım, yanına gidip özellikle sordum: -Aaaa, sen burada mısın? Ben seni revirde sanıyordum! dedim. Rol sahipleri beklendi. Bayan gelmedi. Halil bana kitabı verdi, “ Bayan yetişmezse onun yerini okursun!” deyince gene kasıtlı olarak:

-O rol Mehmet Başaran'ındı, sonra değişti, o şimdi onu da okuyabilir! deyince Mehmet Başaran’ın gözleri iyiden iyiye yeşillendi. Sustu, başını ters tarafa çevirdi. Piyesin girişindeki bir öğrenci bölümünü okudum. Sahnedeymişiz gibi çalışmaya başladık. Birinci Meclis Bumin, Bayan, Demir arasında geçiyor. Bir yerde Bayan’ın sözlerini ben okuyunca Bumin: (Mehmet Başaran) Bana kalırsa Bayan, bir sen varsın bu işi fenalığa yormayan!” dedi. Hemen Bayan’ın sözünü okudum, arkasından da ek olarak:

-Ben zaten hiçbir şeyi kötülüğe yomam! dedim. Kimse bir şey anlamadı. Yalnız Mehmet Başaran bir süre sustu, kekeledi. Arkadaşlar bana bakınca Bumin, deyip sözünü tekrarladım:

-Öyle. Aynı sözü rol gereği Bumin tekrarladı. Bundan sonraki konuşmaları aksatmadan 2. Meclise dek sürdürdük. İkinci meclise kızlar katılınca ben daha titizlikle konuşmaları izleyip aksaklıklığa ön vermedim. Suna rolünü ezberlemiş, ötekilerin zaten birer cümle ile 2. birer parça rolleri var, oldukça ezberlemişler. Mehmet Başaran’ı iki yerde uyardım:

 

“ Nasıl sevebilirse üç gönül bir tekgülü,

Sen de güzelliğine kul edersin üç gönlü”

Dizelerini,

“ Nasıl severse üç gönül bir tek gönlü,

Sen de güzelliğinle kul edersin bir gülü” şekline çevirmişti.

3. Perdeye geçerken Mehmet Başaran’ın gittiğini gördüm. Sabahat Öğretmene yanlış bilgi verip yanıltacağını düşündüm. 3. Perde çok güzel geçti. Konuşmaların çoğu Halil’in üzerinde olmak üzere İstemi Han’la Suna arasında sürüyor. Halil de Suna da rollerini ezberlemiş, çok az uyarıda bulundum. Yalnız dize sonlarında geçen baba sözleririn seslendirmesini Suna güzel söyleyemiyor. Baba olarak kısaca söylemesi gerekirken kimi kez “ baaba” kimi kez de “ Babaa!” olarak uzatıyor. buna üzüldüm; uyarmayı düşündüm sonra vazgeçtim; gücenebilir, sustum. 3. Perdeyi 2. kez tekrarlayınca daha dikkatli dinledim. Bir yerde:

-Ölümü anma, baba! Bir başka yerde de:

-Çekil baba! Yine bir başka yerde. Kim bırakıyorsun. baba! sözlerinin sonundaki baba söylenişleri daha kısa aynı zamanda yumuşak yumuşak söylese rolünü daha başarılı oynamış olacak.

4. Perdeye geçmeden paydos etmek istediler. Merak ettim, sordum:

-Bitirmeyecek miyiz? Daha önce bu kadar için karar verilmiş. Mehmet Başaran bu nedenle gitmişmiş. Bunu duyunca içim rahatladı. Salt beni zor durumda bırakmak için terkettiğini düşünüyordum. Bu kez karşımda bir Suna durdu. Gülerek Adımı değiştireceğim, Suna adını çok sevdim!” dedi. Duymazdan geldim. Tekrarlayınca başka bir piyeste oynayınca onu da bırakacak mısın? diye sordum. Örneğin ne? diye sordu. Ben de :

-Örneğin Peer Gynt’de Solveig rolünü! dedim. Bu kez:

-Ay ben onu okumadım, hemen okuyacağım! diyerek özür diledi. Araya başka sözler girdi, başka piyes adları öne sürüldü. Ayrılırken gene sordu:

- Sahi, Suna adını beğenmiyor musun? Ben de:

-Sen Gül ya da Röslein adlarını beğenmiyor musun? “ dedim. Güldü:

-Beğeniyorumm! deyip ayrıldı.

Akın Piyes’i bende kalmıştı, Halil Basutçu’ya verirken Mehmet Başaran geldi, aramızda hiçbir şey yokmuş gibi konuştu. Biz konuşurken Sami Akıncı geldi. Sami Akıncı’ya Mehmet Başaran’ın bastıra bastıra:

-Gel, İstemi Han’ın damadı! deyişi ilginçti. . Sami Akıncı:

- Piyesteki damatlık önemli bir şeyse, sen de birisinin damadısın kardeşim! deyip güldü. Gerçekten piyeste öteki iki kız da Bumin’le Bayan’ın nişanlısı. Mehmet Başaran’ın dilinin altındaki bakla neydi. ? Çok kızdığını bildiğim halde yumuşak davranması, Sami’nin dediği gibi kendisini bir yana bırakıp Suna üstüne söz kurması nedendi? .

Asım Öğretmenin piyano çaldığını duyunca gittim:

-Nerdesin gel bakalım; ara vermek yok! deyip Beringer metodunu poiyano yerine koyarak Schubert ‘ten Vals’i açtı. Önce kendisi çaldı, sonra birlikte tekrarladık. Geçmiş parçaların Lehrer bölümlerini ben çaldım. Sonunda bana Diabelli (Diyabelli) Rondo’yu çaldı. Rondo çok hareketli bir parça. Öğretmen metodu sırayla izlemiyor. Diyabelli'den önce olan parçalardan birine bugün başladı. : Mozart’ın Don Juan’ıymış.

Dersliğe gidince Arif Kalkan’la Sefer Tunca yanıma geldi. . Önce bana takıldılar: “ Bize öğretmenlik yap, Müzik öğretmenliği. İkisini de sevdiğim için önce ciddi olmalarını, sonra da her türlü yardımı yapabileceğimi söyledim. Bütün sorunları minör gamlarının sıralarıymış: “ Hangisi ne zaman kullanılıyormuş? “ Güldüm. Kullananlar istediği zamanda kullanırlar. Onlar ne zaman kullanırsa kullansın, onların kullanıp yaptığı şarkıları çalarken biz hangi gamı kullandıklarını bilirsek oturur çalarız. Önce şaşırdılar, konuşa konuşa biraz yumuşadılar: “ Evet, haaa! Gibi ünlem çıkarmaya başladılar. Ben de, minör gamlardan yalnız birini iyi bildiğimi, daha doğrusu biriyle bestelenmiş şarkı çaldığımı, ötkilerin büyük bestecilerin büyük yapıtlarında bulunabilineceğini duyduğumu söyledim.

Arkadaşlarla müzik çalışmamız başka arkadaşları da ilgilendirmiş, yemekte aynı konuşmalar sürdü. Hilmi Altınsoy dışındaki arkadaşlar sorular sordular. Onların soruları daha çok bizim müziğimiizin makamları üstüneydi. Benim de bilmediğim bir konu. Ancak benim bilmediklerimle arkadaşların bilmedikleri ayrı bilgiler. Ben radyodan dinlediğim bir parçanın Nihavend ya da Hicaz makamında olup olmadığını ayırma kaygısıyken, onlar:

- Bu, Nihavend ya da Hicaz ne demek oluyor? “ ürü sorular. , soruyorlar. Bir süre anlatmaya çalıştım. Gerçekte ara ara da dinleseler radyodan kulaklarında kalan adlar var. Fasıl Heyeti. Hakkı Derman yönetiminde Fasıl Heyetinden Nihavend makamı, Şerif İçli yönetimindeki Fasıl Heyetinden Acemaşiran faslı gibi sözleri hep duyuyorlar. İşte o bilgiler üstüne neden Nihavend ya da Kürdilihicazkar sözlerinin katıldığını anlattım. Hepsi dikkatle dindedi, konuşmamızı da yararlı buldular. Özellikle de benim Nihavend ya da Karciğar gibi makamları ayıramama şaştılar. Bu da işime yaradı; bizim müziğimizin karışık olduğu kadar zor olduğunu, bu nedenle okullarda okutulamadığını anlattım. Böylece majör ve minör gamların çok kolay öğrenildiğini söyledim.

Bu kez Hilmi geldi:

-Ben, başkaları konuşurken anlayamıyorum, bu kalın kafalı arkadaşına yalnız olarak anlatır mısın? deyince yanıma oturtup, nota kağıtlarına yazarak anlattım. Bir kağıtta ona doldurarak örneklendirdim. Hilmi, o denli dikkatle dinledi ki sonunda:

- Ben, aptal değil tembelin tekiyim, bunu neresi anlaşılmayacak kadar karışıkmış? bak şimdi anladım! deyip kendisi başka örnekler çizdi. Buna da ben şaştım. Bir ara İsmet yanımıza geldi, Hilmi’ye takıldı:

- Daymın dersi vardır, boş şeylerle oyalama. Hilmi yanıtladı:

- Sen öyle bilirsin, dayın bu gece en dolu bir işle uğraşıyor, benim kafayı ateşliyor! dedi. İsmet eğilip baktı, yüzünü ekşitip:

-Hiç anlamadığım bir olay, öğrenmeye niyetim yok! deyip gitti.

Yattığımızda Hilmi kadar ben de sevinmiştim. Salt o değil bugün Sefer Tunca ile Arif Kalkan gibi iki iyi arkadaşa da yardımcı olmuştum. Bunlar, yatarken Röslein ya da başkalarını düşünmekten daha rahatlatıcı duygular! deyip gözlerimi kapadım.

 

28 Şubat 1943 Pazar.

 

Hilmi Altınsoy beni uyandırmak için ranzayı oynattı. Uyanmıştım. Gene de rahatsız olduğumu söyledim. Hilmi tırmandı, özür dilediAkşamki sevinci sürüyormuş, bunu bana sabah sabah duyurmak istemiş. O öyle söyleyince rahatsız olmadığımı, daha önce uyanmış olduğumu söyleyerek yanına indim. Pek yapmadığım bir tavır olduğundan hemşerim Kadir, Hasan Üner biraz şaşkın olarak sordular:

-Düğün değil bayram değil, bu içtenlilik neden? Hilmi yanıtladı:

- Abi bana, “ Hendek atlattı!” Bu kez de arkadaşlar:

- Hilmi sonunda develiği kabul etti! diyerek güldüler. Hilmi’nin develiği giderek başkalarına sıçradı. Bu arada Mustafa Saatçı Der esel! dedi. Arkasından İsmet:

-Pfarrer! diye bağırdı. Pfarrer’in ne olduğunu bilmeyen Mustafa Sami Akıncı’ya sordu. Sami Akıncı biraz çekimsecre:

-Tam bilmiyorum ama galiba papaz! dedi. Mustafa Saatçı papazlığı asla kabul etmem, kim söylediyse iade ediyorum! Bu kez İsmet’e çıkışanlar oldu:

- Arkadaşa papaz denir mi? İsmet, eşek demenin papaz demekten daha aşağılayıcı olduğunu söylerken bu kez eşeklerin sevimli olduklarında söz eden oldu. Mehmet Yücel:

-Öğretmenler sevdikleri öğrencilere “ Eşek kafalı!” derler. deyip gülünce eşek üzerine başka sözler de söylendi. Bu arada eşek üzerine söz söyleyen Mehmet Yücel’e Ceylan köyünde eşeğin çok olup olmadığı da soruldu. Aynı köylü Mehemet Başaran, köylerinin adını söyleyerek, Ceylanların köyünde eşek olur mu? gibi bir soru sordu. Ceylan Köy adı daha önce de konu olmuş sanırım birkaç kez anlatılmıştı. Gene anımsatıldı. Padişah (4. Mehmet) Avcı Mehmet geçerken bir kız görmüş, kızın gözleri için “Ceylan Gözlü” demiş. Bundan sonra o köydekilerin gözleri konu edildi. Mehmet Yücel’in gözleri de söz konusu oldu. Derken söz Mehmet Başaran’a sıçradı:

-Peki, Başaran'ın gözleri? denince gülüşmeler oldu. Bu arada ranzalar arasından bir ses:

-Mancalak gözü! dedi. Sözü herkes duydu ama bir tepki olmadı. Bu ara Mehmet Başaran’a baktım, suskundu. Sözün anlamını bilmediğini anladım. Sözü de İsmet söylemişti. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Beni izleyen Başaran, kötü bir sözle karşılaştığını anladı. Yüzü değişti, sesini çıkarmadan yürüyüp gitti. Meğer mancalakın ne olduğunu hiç birisi bilmiyormuş. Ben söylemedim. Dersliğe gidince mancalak herkesin ağzındaydı. İsmet’e sordular. İsmet, “ Kertenkele” deyip geçti.

Kahvaltıda gene söz konusu oldu. Ağız ucuyla kertenkele, mertenkele derken araya kurbağayı da soktum. Hasan Üner gülerek:

-İşte bu oldu şimdi! Kırılasıya güldüler. Bu konunun kapanmasını, kendisine söylenmemesini tembihledim. Arkadaşlar:

-O dilini tutarsa söylemeyiz, ancak o kimi kez çok ileri gidiyor, böyle bir durumda anımsatırız! dediler. Benim niyetim, üstüne varılıp işin okul yönetimine iletilmesini önlemek. Akın Piyesi ortaya geleli, piyeste rol alanlar Sabahat Öğretmenin gözdesi. O duyunca olay hemen Eğitimbaşının kulağına gider.

Banyo nöbetimiz gene atlıyor, geçen hafta da öyle olmuştu. Resim Odasında akordiyon çalışmayı tasarlarken Harun Özçelik’le Yusuf Asıl’ın resim çalışmaları yapacaklarını öğrendim. Harun’un zaman zaman çalıştığını biliyordum ama Yusuf’un resim sevdiğini bilmiyordum. Oyunlardan sonra şimdi de resme heveslenmiş. Gittim baktım, Yusuf bir at resmini büyütmeye çalışıyor. Resim büyüterek işe başlayacakmış. Harita büyütürken yaptığımız gibi çizerek çalışıyor. Onlar çalışırken akordiyon çalmayı doğru bulmadım gene dersliğe döndüm. Bu kez de kitaplığa gittim. Kitaplık nöbetçisi iyi tanıdığım çocuklardan İsmet Özcan. Kitaplar hakkında fazla bilgisi yok ama bana yardım etmek için can attı. Kendim bakmak istedim. Bir kaç kitabı alıp bıraktıktan sonra Rüzgarlı Bayır adlı kitabı seçtim. Rüzgarlı bayır diye bizim de bir tarlamız vardır. Çeşme dere denilen bölgenin komşu köy Müsellim tarafına düşen, bir yanıyla Kırıkköy tarafına açılan, diğer yanıyla Hamitabat’a bakan üç yanı açık tepedeki tarlaya ağabeylerim bu adı vermişler. Üç yanı da açık olduğunda sürekli esintilidir. İyi buğday yapar ama, buğdayı demet yapmak zordur. Çünkü rüzgar, sararmaya başlayan sapları karmakarışık ettiğinden düzgün demet yapmak zorlaşır. Bunları düşünerek kitabı alıp bir süre baktım. Kitap güzel sanırım ancak adlar ilgimi çekti

Rüzgarlı Bayır.

Yazarı: Emily Bronte

İngiltere'nin kırsal bölgelerinden Thrushcross Grande (Wuthering Heights) te geçer. Burada, bir birine yakın tarım işleriyle uğraşan ailelerin çiftlikleri vardır. Bu çiftliklerden biri de M. Earnshaw'a aittir. M. Earnshaw'ın bir kızı ile bir oğlu vardır. Ailesini seven bir baba olarak tanınmasına karşın, Leverpoal'a gittiğince kimsesiz bir çocukla evine döner. Getirdiği kimsesiz çocuk gerçekten kimsesizdir. Kimseleri olsa bile onu alıp getiren M. Earnshaw ya bunları öğrenmemiş ya da öğren diklerini evdekilere söymemektedir. Öte yandan getirilen çocuk düpedüz yabani tavırlıdır. Önce, evin çocuklarıyla anne Earnshay bu gelenden hoşlanmamış, özellikle anne açık açık karşı olmuştur. Böyleyken M. Earnshaw çocuğu benimsemiş, ona bir de ad vermiştir: Heathcliff. Aile kendi çocuklarını, içlerinde bulundukları toplum değerlerine uygun bir bakıma geçerli modaya göre yetiştirmeye çalışırken Heathcliff tam anlamıyla başı boş bırakılır. Ancak en ağır koşullarda çalıştırılır. Romanın buradan sonrasını öğrenemeden yıllar sonraya geçilmektedir. Olası bir durum. Heathcliff'in çocukluk dönemimde oralara biri gelmiş, kısa bir zaman kalıp ayrılmıştır. Mr. Lockwood. Mr. Lockwood, yıllar sonra bir kez daha Wutherşng Heights'e gelir. Bu kez de karşısında Mr. Heathcliff'i bulur. Gerçek roman bundan sonra anlatılır. Çocuk olarak ucundan ucundan tanıtılan Mr. Heathcliff ayrıntılarıyla karşımıza çıkmaktadır.

Kitaplıktan dönünce bir süre Dilbilgisi çalıştım. Sabahat Öğretmen zamirler üstünde durmuş, bir ara zarflardan söz etmişti. Bir gün ansızın onları soracağını düşünerek zarfları sıraladım. Geçmiş yıllarda Fikret Madaralı Öğretmen İstiklal Marşı’nı inceletirken: “ Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen alsanca, “ Sönmeden yurdumun üstünde en son ocak! Dizelerindeki sönmez, sönmeden sözlerini zarf olarak göstermişti. Sönen, sönmeyen, söner, sönmez, sönecek, sönmeyecek özlerini ekleyerek örnekleri çoğalmışık. Kök olarak fiil olan bu sözler aynı zamanda, zamanla da ilgilidir. Ne zaman sönecek? Hiç bir zaman! Fiil soylu sözleri, zaman kavramı katarak cümlelerde kullanırsak bu sözlerin dilbisi açısından adları zarf sayılmaktadır. Cümle içinde fiillerin, sıfatların ya da kendi türü sözcüklerin görevlerini sınırlayıp değiştirmek amacıyla cümlede kullanılmış sözlere zarf denir. Geçen derste soru zamirlerini anlatırken Sabahat Öğretmen soru zarfı sözü etmişti. Örneğin” Ne? “ sorusunu sorup durum eklerini sormuştu. Ne? Neyi, Neye? Ne de? Neden? sorularından sonra:

-Bunlar zarf değil miydi? deyip gülmüştü. Bunları defterime yazdığıma sevindim. Hiç değilse soru zarfına güzel bir örnek buldum.

Ne var ki ben genel olarak zarfları bilmiyorum. Niçin gelmiyorsun? Neden yazmadın? demekle yetinmek olmaz, ne, niçin, neden, nasıl sözleri gibi daha başka zarf olarak kullanılan sözler de var. Bunun özünü bilmem gerekir. Bunları yeri geldikçe öğretmenden soracağım.

Müdür Beyin dersi için Müzik bölümünü hazırlamaya başladım. Ansızın kaldırabilir. Ayrıca arkadaşların bu derste saklayamadıkları eksikliklerini ortaya çıkarmak istiyorum. Kış-yaz demedi, gece-gündüz demedim çlıştım ama o denli de güzel bilgiler öğrendim. Emrullah, Fettah, Baba Ali, Mehmet Başaran gibi arkadaşlar benim bu yanımı öğrenmeden ayrılacaklar. Hiç değilse bir ölçüde görsünler. Önce do majör gamını, inişli-çıkışlı çizdim. Sonra bir diyezli sol majörü, arkasından 2 diyezli Re majörü, 3 diyezli La majörü, 4 diyezli Mi majörü çizdim.

Minör kalıbına geçtim, örneği önce doğal La minör olarak seçtim. :

Bir bütün, bir yarım, iki bütün, bir yarım, iki bütün olarak yazdım. Doğal La minör denilen bu dizidir.

Armonik dizi için bir bütün, bir yarımdan sonra 2 bütün bir yarım, 1 büün, bir yarım yaparsak, yani sondaki sol notasını diyezleryip 1-1/2-1-1-1/2-1+1/2, 1/2 yaparsak Armonik minör oluşur. Gene istersek aynı dizinin diyezlerini değiştirip 1-1/2-1-1-1-1-1/2 biçimine sokarsak bu kez melodik minöre dönüşür. Böylece minör gam ya da tonları biz üç değişik dizi ile gösteriyoruz. :

1. Doğal Minör,

2. Melodik Minör.

3. Armonik.

Doğal Minör. 1-1/2-1-1-1/2-1-1

Melodik “  1- 1/2-1-1-1-1-1/2

Armonik “ 1- 1/2-1-1-1/2-1+1/2-1/2

La minördeden başka Re minörle Mi minörü örneklemeyi yeterli buldum.

 

Re Minör: Doğal: Re-mi, bütün, mi-fa yarım, fa-sol bütün, sol-la bütün, . la –si (Bütün ama bize yarım gerekli o ndenle si bemollenerek yarım yapılacak) ) -si-do bütün, do-re bütün. Böylece yukardaki sıralar oluşacaktır. Re minör doğal dizisinde si bemol olduğu gibi Melodik, Armonik dizilerde do diyez de eklenmektedir. Örneğin Melodik Re minörde,

Re-mi tam, mi-fa yarım, fa-sol tam, sol-la tam, la-si tam (Tam olabilmesi bemolün kalkmasına bağlıdır. O nedenle kaldırıyoruz) . si-do tamlığı ancak do’nun diyez almasıyla gerçekleşir. (Do diyez yapıyoruz) yarım, do diyez-re yarım. Böylece dizimiz: bir bütün, bir yarım, dört bütün bir yarım oluyor: 1-1/2-1-1-1-1-1/2 Melodik dizi….

Armonik Re minörde de: Re-mi bütün, mi-fa yarım, fa-sol bütün, sol-la bütün, la-si yarım (si bemollü olduğundan) si (bemol) do (diyez) olduğunda artık (1+1/2) do diyez -re yarım. Böylece:

1-1/2-1-1-1/2-1+1/2-1/2 sıralanışı çıkmış oluyor.

MAJÖR GAMLARIN HEMEN HEMEN HEPSİNİ AKORDİYONDA RAHATÇA ÇIKARIYORUM. Bu nedenle hazırladığım konuda hiçbir sıkıntım olmayacak. Müdür Bey izin verirse zaten gamları derste de akordiyonla çalacağım. Müdür Beyin okuttuğu Müfredat Programı adlı kitapta da öğretmenlerin müzik derslerinde bir çalgı kullanmasını öneriyor.

Zil çaldı. Zil sesi kesilmeden daha kapılara vurulduğu uyulu. Asım Öğretmenin de bu tavrı ilginçİzil çalar çalmaz tören alanında olunmalıymış. Bir bakıma iyi ama, yaynız o yaptığı için biraz eleştiriye uğruyor. Toplanınca da azıcık payladı: “ Az kıpırdasanız olmaz mı? zamanında gelenler sizi beklerken üşüyorlar, bunu düşünün!” dedi.

Dersliğe dönünce aklıma takıldı, bizim kitaplıkta Dilbilgisi kitabı neden olmasın? Geçen yıllar Fikret Madaralı Öğretmen:

- Dilbilgisi geçici olarak kaldırıldı ama o konuda kitap yazanlar çalışmalarını sürdürüyor, siz isterseniz, kitap bulabilirsiniz! demişt. Kitaplığa gidip baktım. Ben Dilbilgisi ararken Türkçe Gramer diye bir kitap buldum. Hiç açılmadık bir kitap. Ben İlkokulda gramer okumuştum. Şimdi Dilbilghisi dendiği için olacak kimse alıp açmamış. Kitap Almanca’da okuduğumuz Akuzatif, nominatif deyip duruyor ama gene de Türkçe anlatıyor. Yazarı Tahsin Banguoğlu. Hemen aldım. İlkin zarfları aradım az da olsa yer verilmiş. Sevinerek dersliğe döndüm. Kıskançlığım tuttu. Kitabı gürüp istemesinler düşüncesiyle hemen kapladım. Kaplı olunca benim olduğunu sanıp kimse istemez. Zaten kitap açılmadığı gibi sanırım kitaplığa da yazılmamış. İnce, dergi gibi bir şey. Yazarı da ilginç Tahsin Banguoğlu-Profesör. Kitap bana Almanca kitaplarımı da anımsattı. Almanca kitaplarımdan da Dilbilgisi açısından yararlanabilirim. Zarflar, zamirler onlarda da var.

Öğretmenin üstünde durduğu aruz kalıplarını da gözden geçirdim. Ezber bildiğim Yahya Kemal Beyatlı’nın Mahurdan Gazeli:

 

“ Gördü mol meh düşuna bir şal atıp la hurdan,

Gül yanakla r  üstüne yaş  mak tutunmuş nurdan. “ diye sürüyor.

-  .  - - / - . . - /  -  . - - / - -

Böylece bu şiirin kalıbı için Failatün-müfteilün-failatun-fa lün diyebiliriz. Ancak öteki dizeler incelenince değişik bir sonuç çıkabilir. Bunun nedeni, şairin uzun- kısa heceleri şiirin ses ahengine göre değişik kullanmasına bağlıdır. Şair isterse sınırlı olarak bir kısa heceyi uzun gösterebilir. Bunun kuralı olduğunu biliyorum.

Akşam yemeğinde Alpay’ın rahatsızlığı uzun süre konuşuldu. Arkadaşların kimisi Alpay’ı mutlu kimisi de mutsuz olarak ele aldı. Hilmi Altınsoy kesinlikle mutsuz buluyor:

-Çocuk akransız büyüyor! dedi. Yusuf Asıl dikeldi:

- Ne var bunda? Tam yaşıt olmasa da çevresinde yüzlerce ağabey var! deyince Hilmi sinirlenerek:

-Seni 300 dedenin arasına koysalar mutlu olur musun? diye çıkıştı. Mehmet Aygün hangi tarafı tuttu pek anlaşılmadı ama:

-Ne var yani Yusuf’un şimdi durumu da pek farklı değil! deyince ikisi de Mehmet’in yüzüne baktılar. Bu kez de ben:

- Dede mede olması olmaması önemli değil, insanlar düşünce ortaklığı kuramayanlar arasına düşünce mutluluğu beklemesinler! dedim. Yusuf beni dinlememiş gibi gene:

- Alpay! diyerek söze başlayınca bu kez Recep Kocaman Yusuf’a:

- Sen habire konuşuyorsun ama bak başkaları, mutluluktan, anlayıştan söz ediyor. Senin ağzından bu tür biz sözü hiç duymadım! Yusuf bu kez:

- Üzülme arkadaşım, ben zaten onları duymadığım için kullanmıyorum! deyince Salih Baydemir:

- İşte, alın size bir çocuk, Alpay için kafa dengi bir arkadaş. Yusuf buna fena alındı:

-Siz şaka kaldıramıyorsunuz! Bu kez de ben takıldım:

-Biz inşaat işlerinde ağır yükler kaldırmaya alıştığımız için kiloya vurulmayan ağırlıkları kaldırmaya alışamadık. Yusuf bu kez de bana biraz sinirli baktı. Ne düşündüyse birden güldü:

-O dediklerinin çoğunu birlikte taşımadık mı Ağabey? dedi. Ben de gülerek:

- Evet arkadaşım, her zaman beraberdik, şimdi olduğu gibi! deyince Yusuf konuyu değiştirdi:

- Haftaya oyunlarda da gene birlikte olacağız!

Dersliğ dönünce Rüzgarlı Bayır’a başladım. İlginç bir girişi var. Adam yabancı bir yere giriyor, tedirgin öylece yatıyor. Yatar yatmaz da rüya görüyor. Rüya daha tedirgin edici. İşin içine rüya girince ben de tedirginlik duyuyorum. Rüyalı öykü ya da romanlar da pek mutlu sonuca varmıyor. Sanırım bunda da mutlu bir sonuç çıkmayacak. Gene de okuyacağım. Ancak romandaki adları hiç sevmedim. Bunları yazmak bir sorun. Fikret Madaralı Öğretmen: “Yabancı dilden çevrilmiş kitaplardaki adları kendi dillerindeki gibi yazmaya çalışın. Öyle yaparsanız gerçeği öğrenir bir daha unutmazsınız. Öbür türlüsü sizi çok şaşırtır!” demişti. Şimdiye dek buna dikkat ettim. Özellikle İngilizce’den çevrilen kitaplardaki adlar çok değişik. Örneğin Shakespeare (Şekspir) , Oscar Wilde (Oskar Vayld) gibi

Adını tam söyleyemediğim bir kişi (Bay Lockwood) gene adını söyleyemediğim Würtherig Heights’de Heathcliff’in Thrushcross çilfliğin işe girmiştir. İşine girdiği adam oldukça titiz biridir. İşe aldığı kişilerle pek yakınlaşmaz. Bunu anlayan yeni kahya da pek yaklaşmak niyetinde değildir. Ev sahibi kaba görünüşü yanında tavırlarıyla da çok kaba bir insandır. Çevresindekiler de ona uymuşça kaba saba tavırlar içindedirler. Ev sahibini acayip davranışları bir yana bir de köpek tutkusu vardır. Çevresindeki köpeklerin hesabı yoktur. Gene de işine sarılan kahya kendini ortama alıştırmaya çalışır. Evde olanları dikkatle izler. Özellikle genç bir adam olan Hareton Earnshow ile evin dul gelininin (Ev sahibinin ölen oğlunun karısı) tavırlarına takılır. Bir süre sonra havalar kışa döner. Kahya evine dönmekte zorluk çekince ev sahibi konakta kalmasına izin verir. Böyle konakta kaldığı bir gece bir rüya görür. Rüya çok ilginç: Kahyanın kaldığı odanın penceresinden bir ses kendisini içeriye alması için kahyaya yalvarır. Kahya sesin sahibini görebilmek için pencereyi açmıştır. Ses gelir ama konuşanı bir türlü göremez. . Bu arada cam kırılır. Dışardaki canlının zarar gördüğünü düşleyen Kahya rüyasında korkmuştur, avazı çıktığı kadar bağırır. Sesini duyan ev sahibi hemen gelir, kahyayı oradan kovar. Kahya şaşırmıştır. Gene de olayla ilgilenir. Kahyayı kovan ev sahibi, onun yattığı yatağa yatıp ses gelen pencereye dönerek gelmesi için yalvarır. Ama ses gelmez. Bunu gören kahya iyice şaşkınlaşmıştır. Ortalıkta birşeylerin döndüğüne iyice inanmaya başlamıştır. Bir süre olayları kafasın da çözmye çalışan kahya Lockwood sonunda Ellen Dean’la konunşunca biraz olsun bilgilenir. Olay eskilere gitmektedir. Ellen Dean, Rüzgarlı Bayır’ın (Wuthering Heighs) eski hizmetçilerinden biridir. Geçmiş hakkında oldukça sağlıklı bilgiler edinmiştir. Kitabın arasına kağıt koyup düşündüm. Ben bu kitabı okudum mu yoksa? Buna benzer bir yazı okumasam bu denli yakınlık duymam. Uzun süre düşündüm. Bu kitap olmasa bile benzer mekanlar içinde bu tür olayları kesinlikle okudum. Kırmızı ve Siyah’ı, Karamazof Kardeşleri’i, İki Şehrin Hikayesini anımsaım. Yok, oralardaki olayların hiçbirisi tıpatıp değil. Kitabı kapatıp bir süre düşündüm. Zil çalınca kurtulmuş gibi kitabı kapatıp yatmaya gittim.

Yatınca da kitaptaki olayları değil zamirleri, zarfları, edatları düşündüm. İle için, gibi, kadar, göre sözleri neden edat? Onlara edat dedikleri için edat olmuşlar. Bunların Almancası yok mu? Neden olmasın? Okuduğumuz bir düze Praposition anımsadım:

- An-denken an, sich erinner an, sich gewöhnen an, auf: vörten auf, für. allen für, übert-um-ums leben um, u. v. Bunlar edattı. Peki zarf varmıydı? Adverb’leri nasıl unuturum? Uyku neydi? Ya rüya? Schlaf, schlafen-Traum-Traumen. Gude schlafen-gude traumen! Schön Schlafe, Schön Traumen. Schlafen schön mü? Farketmez, deyip uyurken gene Kahya Lockwood’un rüyasını anımdasım, ne raslantı. Ev sahibi demek oradan bir sesi hep duyuyormuş. Öyleyse Kahya Lockvood’un duyduğu ses rüya değil gerçek. O rüya sanıyor. Ya da ben dikkatsiz okudum, gerçekle rüyayı karıştırdım. Böylese kendimi affetmem. O zaman öteki kitaplarda da dalgınlık yapmışımdır!

 

1 Mart 1943 Pazartesi.

 

Orhan yavaşça:

-Abi, bugün de bitirmesek şu işi olmaz mı? Orhan'a evet ya da hayır yerine ortadan bir yanıt verdim:

-Herkes kaytarmak için bahaneler uyduruyor. Biz hiç değilse gene okul için bir iş yapıyoruz! Biraz daha ağır yazarak sürdürebiliriz!” deyip kesin bir tavır koymadım. Kadir Pekgöz duydu, hemen yandan çıktı:

- Gene ne konuşuyorsunuz? diye sorunca akşam düşündüğüm Almanca edat ya da zarflar aklıma geldi, Orhan’a Almanca edatları soruyorum, bilmedi; sen biliyor musun? deyince Kadir Güldü:

- Alay mı ediyorsun? Ben Almanca ne zarfı ne de mektubu anımsıyorm! deyince uzaktan bir Brief sesi işitildi. Sami Akıncı duymuş: Sizden başkaAlmanca dersini anan yok, ara da da olsa bana da anımsatıyorsunuz, size çok teşekkür ederim! deyip gitti. Sami’nın arada da olsa yaklaşımı öteki arkadaşlar üzerinde de olumlu izlenim yaratıyor.

Derslikte yeni program söz konusu edildi. Şimdikinden yarım saat önce kalkacağız. Ayrıca sabah sporları (Oyunlar) başlayacak. Arkadaşlardan :

-Eyvah, yarımsa saat önce kalkıp oyun mu oynayacağız? Mehmet Yücel teselli etti:

- Yok yahu, onu da öteki haftaya bırakırlar!

Kahvaltıda konumuz haftaya yeni program uygulanır mı, uygulanmaz mı? tartışmasıyla geçti. Hava açık gibi ama oldukça soğuk. Asfalttan çok araç geçtiği için yol iyice açılmış. Ancak bizim binalar arasındaki yollar henüz yaya patikası. . Arkadaşlara göre öğleden sonra kar temizliği kesin. Aralarında sabah derslerinin bile erteleneceğini öne sürenler var. Sabahat Öğretmenin okula geldiğini görenler olmuş:

-O gelirse dersler var demektir! diyenler çıktı. Ben ders olmasını istediğim için hemen hazırlığımı yaptım. Türkçe defterim hazır. Soru sorma olanağı bulursam zarfların genel tanımını soracağım. Fikret Madaralı Öğretmen zarfa örnek verirken Onuncu Yıl Marşı’ından, “Çıktık açık alınla, on yılda her savaştan” dizesinden “her” sözünü zarf olarak yazdırmış. öyleyse “Her” sözü çok değişik yerlerde değişik sözleri zarf yapıyor. Her vakit ya da zaman, , her şey, her türlü, her insan, her kusur, her gelen, her olay. v. b.

Dilbilgisi (Gramer) dersinde bana en zor anlaşılır olarak zarflar geldi. Fiilleri çok kolay kavradım: geldim-gittim örnekleri yetti onlara bakarak tüm fiilleri çözdüm. Sıfatlarda hiç duraksamadım; özellikle renkler, arkasından büyük-küçük derken şekiller sıfatları kavraramama yetti. Zamirler de öyle, ad yerine geçmeleri, adların takılarını alıp söylenmelerini kolay kavradım. Edatlar zaten basma kalıp birkaç söz. Bağlaçlar sayıca çok ama hep birbirini andıran ekler, değişmeden söylenip yazılıyor. Oysa zarflar hem değişiyor hem de gerçekte yokmuşçasına ortaya çıkıp şekilden şekile giriyor. Şöyle böyle, ileri geri, aşağı yukarı, bazı kere, ara sıra, ansızın v. b. daha bir yığın değişik sözcük zarf olarak kullanılıyor. Karıştırdığım gramer kitabından da bir şey anlamadım. Ben bunlarla cebelleşirken Sabahat Öğretmen geldi. Gene kolunun altında bir yığın kitap var. Kitapları masa üzerine koydu. İçlerinden birini çıkarıp bir öykü okudu. . Öyküde bir yaşlı adamla kızı geçiyordu. Menzil Amiri. Birbirinden çok uzak olan kentler arası yol duraklarında bekleyen görevliler varmış. Bunlara Menzil Amiri deniyormuş. Olay Rusya’da geçmiş. Menzil Amirinin güzel bir kızı varmış. Dunia. Baba kız yaşayıp giderken bir yolcu, kızı kandırıp kaçırmış. Baba kızının kötü duruma düşeceğinden korttuğu için arkasından gitmiş, zor da olsa izini bulup evine dek gitmiş. Ancak damadı tarafından hakarete uğrayarak kovulmuş. Geriye dönen baba kendini içkiye vererek ölmüş. Daha önce o yoldan geçen, güzel kız Dunia’yı unutamayan bir başka yolcu sonradan duyduğu bu öyküyü yazmış. Aleksandr Puşkin. Öğretmen Puşkin üstüne kısa bilgi verdi. Bir de bizim yazarlarımızdan diyerek öğretmen, Halit Ziya Uşaklıgil’den Ferhunde Kalfa adlı öyküyü okudu. Bu öyküde de yaşlı bir kadın var. Bir konakta hizmetçi olarak çalışır. Çok çalışkandır, kendini sevdirir. Uzun yıllar aynı konakta çalıştığı için konağın bir bireyi durumuna girmiştir. Evin kızları yetişip evlndikçe onun için de bir evlilikten söz edilir. O kendisi bir şey söylemez ama gene de kendisinin de evlendirilmesini ister, ev sahiplerinden bu konuda yardım bekler. İş o denli uzar ki, yetiştirdiği bir kız evlenir çocuğu olur, o çocuk da büyür evlenme çağına gelir. Ferhunde Kalfa hala evlilik umudunu taşır. İki öykünün de sonucu yaşlıların acıklı durumu olduğundan bir benzerlik kurdum.

Birinci dersin bitiminde öğretmen:

- Öyküleri karşılaştıralım! deyip çıkarken bunları düşündüm. Sorular hazırladım. İki öykü arasında iki yaşlı (Biri bay, biri bayan) arasında yaşlılıkları dışında belli bir bağ kuramadım ama ikisi arasında acındırıcı sonuçları da bir bağ saymaya çalıştım.

Öğretmen dönünce bir süre öykü okumaktan, öykü dinlemekten söz etti, kurallar söyledi: “ Dikkatli dinlemeli, bir mekana bağlamalı, bir mekanda geçiyorsa, o mekanı gözünde canlandırmalı, birden fazla olay geçiyorsa, olaylar arasında bağlantı kurmalı!” dedikten sonra Menzil Amii öyküsünün on tümcesini okudu …. . “ Artık ne buraya gelişime ne de çocuğa verdiğim yedi rubleye acıyordum!” sözünü yazar niçin söyledi? “

Az bir sessizlikten sonra arkadaşlar hiç ilgisi olmayan yanıtlar verdiler. Oysa öyküde bu yanıt açık açık verilmişti. Ben de parmak kaldırdım. Sabahat Öğretmen bana baktı, yakınıma kadar geldikten sonra: “ Sen de söyle bakalım!” dedi. Böyle deyişine üzüldüm ama belli etmeden : “ Menzil Amiri, kızını kaçıran kişinin kızını kısa zaman sonra başından atacağını, atılan kızının başına kötülükler geleceğini söyleyip duruyordu. Onu dinleyenler de ona katılıyordu. Öyküyü anlatan da böyle bir kuşkuya kapılmıştı. Ben bile öykünün sonuna doğru böyle bir durum bekliyordum. Oysa öykünün sonunda Menzil Amiri'nin mezarını izleyen bayanın, onun kızı olduğu iyice anlaşıldı. Yanında çocukları vardı. altı beygirli arabayla gelmiş, mezara kapanarak ağlamış. Öyleyse kızı kötü yollara düşmemişti, tersine iyi bir anne olmuş, babasını da unutmamış. Bunu duyan yolcu (Öykü yazarı) Menzil Amiri adına da olsa sevinmiş. İşte bu sevincini, verdiği emeklerin de paraların da boşa gitmediğini söyleyerek anlatmış oluyor!” Sabahat Öğretmen gülümseyerek, sözü biraz uzattın ama sorumun yanıtını da verdin, teşekkür ederim. Düşünceler her zaman insanların gönlünce anlatılamıyor zaten!” deyip masasına oturdu. Hepimize birer öykü okuyup, anlatmak üzere hazırlamamızı söyledi. Arkadaşlardan soranlar oldu:

-Yazalım mı öğretmenim? Sabahat Öğretmen biraz alaylı olarak:

- O sizin seçiminize bağlı, ister yazılı ister sözlü hazırlanın; ben sorunca okuduğuzu söyleyeceğiniz öyküyü bana tanıtın yeter! dedi. Öğretmen kitapları arasından bir kağıt alıp Sami Akıncı’ya verdi, tahtaya yazmasını söyledi. Sami Akıncı sırayla tahtaya:

 

Fiil

İsim

Sıfat

Zamir

Zarf

Edat

Bağlaçlar

Ünlemler

 

Sıralamasını yaptı. Öğretmen bize dönerek: “Bir süre sonra bunları tahtalara yazıp çocuklarınıza siz öğreteceksiniz. Hemen hemen son şansınız. Bunlar için; “Biraz üstünde duralım!” derseniz özet olsa bile yararlı olur, deyip konuşuruz. “Gerek yok” derseniz, geçeriz!” dedi. Sami Akıncı:

-Öğretmenim, biz birşeyler biliyoruz, ya da öyle sanıyoruz ama, konu üstüne eğilince sayısız bilmediğimiz ortaya çıkıyor. Ben Almanca çalışmamı, kendi dilbilgisi eksikliğimden ilerletemiyorum. Özellikle zarflar, zamiler geçince karşılıklarını bulmakta güçlük çekiyorum!” deyince Sabahat Öğretmen bize baktı. Zaten benim de aklım zarflardaydı. Parmak kaldırdım. Öğretmen bana:

-Sen de Almanca çalışırken mi engelle karşılaştım? deyince ben:

- Türkçe çalışırken, daha doğrusu günlük konuşmalarda kullandığımız sözlerin tümce içindeki ödevlerini bir türlü kavrayamadım! dedim. Öğretmen örnek istedi. Önekler yazmıştım okudum. Nasıl oldun? (Hasta olan biri için) Nasıl da yalan soylüyorsun? Bu kadar acıya nasıl yürek dayanır? Tümcelerindeki nasıl sözleri eşit görevdeler mi? Bakınca kendi kendime “Hayır!” diyorum ama ayrıldıkları yanlarını da bilmiyorum. Örneğin İleri-geri-aşağı-yukarı, alt-üst sözcükleri çok değişik yerlerde kullanılıyor. Gibi, kadar, gör de böyle. Oysa bunları biz edat olarak öğrenmiştik. Sabahat Öğretmen güldü. “ Bir dokun bin ah işit kase-i fagfurdan!” dedi. Sonra da anlamını sordu. Mehmet Yücel, İsmet Yanar parmak kaldırdı. Öğretmen gene gülümsedi. Ne düşündüyse gene kendisi açıkladı:

-Kase-i fagfur, fagfurdan yapılmış kase, kap demektir. Fagfur kıymetli bir taş ya da maden. Ondan, güzel kaplar yapılır. Bu kaplara dokununca çın çın öter. Bir dokununca çınlaması uzayıp gider. Bu nedenle böyle bir söz yakıştırılmış. Bu tür yakıştırma sözlere deyim, diyoruz. Öğretmen gene Sami Akıncı’ya deyim, terim, söz yazdırdı. Bunların tanımlarını yapmamızı, 5’er örnek yazmamızı istedi. Ayrıca tahtadaki sekiz dilbilgisi terimine tümceler içinde örnekler göstereceğiz. Fagfur sözüne aklım takıldı. Yahya Kemal Beyatlı'ın ezberimde olan şiiri Mahurdan Gazel'de geçiyor:

“ Gördüm ol meh düşuna bir şal atıp Lahurdan

Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nurdan

Nedübanlar busiş-i nermin-i dameniyle mest

İndi bin işveyle bir kaşane-i fagfurdan

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Demek o güzelin oturduğu kaşane fağfur taşından yapılmışmış!

Öğretmen çıkınce yüzlerin kimileri çarpıldı. Fettah Biricik ilk konuşan oldu:

-Yaparsam turp olayım! Halil Basutçu yanıtladı:

- Yapma arkadaş, yapmak yapmamak senin elinde . Ancak olacaksan bari yenecek bir şey ol! deyince Mehmet Yücel:

- Örneğin pancar, ya da patates! Ne farkeder? diye soranlara:

- Bari eşekler yer, böylece bir işe yarar. Turp olunca gene ortada kalacak! deyince herkes güldü. Sami Akıncı da güldü, arkasından ekledi:

- Boşboğazlık insanın başına her zaman dert açar! Müdür Beyin geldiğini görünce geri döndüm. Kitabı elindeydi. Gelir gelmez kitabı Sami’ye uzattı:

- Kaldığın yerden, oku! Sami Akıncı Geçen derste okuduğu bölümlerin başlıklarını tekrarladı. :

 

1-İlkokul, milli bir eğitim kurumudur.

2-İlokul, gerçek bir topluluktur.

3-İlkokul, çocuğa geniş ölçüde etkinlik, iş ve yaratma olanağı sağlayan canlı bir çevre olmalıdır.

4-İlkokulda, pratik bilgilere ve becerilere önem verilmelidir. dedikten sonra

5-İlkokul öğrencilerine kazandırılacak bilgi ve becerilerin sağlam ve köklü olabilmesi için çocuklara çalışma yerleri hazırlanmalı, buraları çalışma araçlarıyla donatılmalıdır, başlığı altındaki bölümü okumaya başladı. Özet olarak, Derslik, işlik, mutfak uygulama bahçesi, arılık , gibi yerlerin kurulması, nasıl yapılacağı üstüne verilen bilgileri okudu. Sami Akıncı, “ Geldik 6. maddeye deyince Müdür bey kestirdi:

- Azıcık soluk alalım. Bunlar burada gördüğünüz şeyler. Ancak bunları siz oralarda bir başınıza yapacaksınız. Gerçi Müfettişler, Gezici Başöğretmenler olacaktır. Ancak onlar da nasıl yardımcı olacaklar orası biraz müphem, ne var ki topun ağzında siz olacaksınız. Bu nedenle okuduklarımızı bir nebze olsun belleyerek kendinizi cesaretlendirmelisiniz. Kendinize güveniniz artarsa her işi başarırsınız. Güvensiz insanlar başarılı olamaz!

Müdür Bey son sözünü söylerken ders zili çaldı.

Müdür Bey çıkınca kendine güvenenler göğüslerine vurarak güven tazelediler. Ahmet Güner:

-Öğretmen olarak köyüme, Poyralı’ya gidene kadar bir aslan gibi cesurum. Ondan sonrasını bilemem! deyince, “ Poyralı’da kedi yok mu? “ diyenler oldu. Sami Akıncı:

-Ne adamlarsınız, az önce Türkçe dersinden çıktınız. İnsanın aslana benzetilmesi yükseltici bir benzetmedir. Buna karşın kedi aşağılayıcıdır. Üstelik kedi ile insan arasında bu tür bir (mecaz) benzetme de yapılmamıştır. Sözü hemen aşağılamaya kaydırıyorsunuz! Yeni bir tartışma başladı. İnsan-kedi arasında bu tür bir söz var mı? Kedi gibi pısırmak, kedi gibi tırmalamak, sözleri sıralandı. Kedi gözlü yakıştırması, kedi gibi miyavlamak sözleri sıralandı. Gerçekte kedi ile , ilgili bir yakıştırma söylenemedi. Yemekte de bu konuşuldu. Hasan Üner:

- Süt dökmüş kedi gibi! sözünü söyledi ama bunun da insanla doğrudan bağlantısı tam anlatılamadı.

Yemekten sonra Orhanla hemen aşağıya gittik. Ahmet Ağabey gelmez ya da bizimle ilgilenmezse işi biraz ağırdan alacağız. . Beklediğimiz oldu. Ahmet Ağabey, geldi, masasını toplayıp ayrıldı. Giderken de bize sordu:

-Lüleburgaz’dan bir istediğiniz var mı? 3. Sınıfları bitirince bıraktık. Bırakmak için de bir bahane bulduk; bazı adların üstü çizilmiş, yeni yazılmışlar da tam okunamıyor. Örneğin: Remzi Kumsal çizilip Kumral yapılmış ama kumral mı düzeltilmiş yoksa kumsal mı? tam kestiremedik. Yine Mustafa Elbüken, Elbiken olarak değişmiş. Doğusunu tam kestiremedik. Nurettin Emildeş de Emirdeş düzeltmesi yapılmış ama hangisi düzeltme? tam kestiremedik. Bir süre kendi kendimize güldük: Nasıl da yan çiziyoruz? Sonra da kendimize teselli buluyoruz: Sahiden bu adları sormadan yazamazdık. Biraz oturduktan sonra Orhan dersliğe gitti. Çabuk döndü, kimse yokmuş. Ben çıkıp Asım Öğretmenin odasına gittim. Bir süre notalara baktım. Piyano çalsam sesinden gelen olur. Çekindim, dersliğe geçtim. Arkadaşlar marangozluk atölyesinin çevresini temizlemişler. Harun rahatsız olduğu için ona izin vermişler, o geldi. Bu kez birlikte Resim Odasına girdik. Harun’ûn rahatsızlığını bahane ederek sobayı yaktım. Talat Tarkan Öğretmen okulda en çok köşe bucak gezen kişi, üzerinde durduğu da gereksiz soba yakma işleri. Ondan çok çekiniyorum. Şimdiki durumda bana çok güveni var. Oğlu Aydın’la aramızın (Akordiyon çaldığım için) iyi olması işime yarıyor. Harun hem çalışı hem de konuştuk. Paydos zili çalınca ben akordiyonu çıkarıp biraz uzağa çekilerek majör, minör gamlara çalıştım. Ulusal gamlar sözü aklıma takılmıştı örneğin Nihavend makamı bir gam mıdır? Ya da Hicaz makamı bir gam mıdır? Öğretmene ayrıca sormaya karar verdim. . Nihavend, Hicaz ya da rast makamları sıralanışını öğrendim akordiyonda çalıyorm ama bildiğimiz gamlara hiç benzemiyor. Bir kere adıyla notaların sıralanışının bir ilgisi yok. Örneğin do majör gamı denince sıra do sesiyle başlayıp do da bitiror. Oysa bunlarda öyle bir kural yok. Örneğin Nihavend makamı:

Sol anahtarlı porte üzerinde anahtar çizgisinin bitişiğindeki fa diyezli olarak başlayıp sol, la’dan sonra si bemol, do, re’de’n sonra da mi bemol olup fa’ya geçiyor. Ya da

Fa diyez-sol-la-si bemol-do-re-mi bemol-fa olarak sıralanıyor. Makamın adıyla nota dizilişinin bir ilgisi yok. 1/2-1-1/2-1-1-1-1/2-1

Rast makamı da öyle: Sol anahtarlı porte üzerinde sol notasıyla başlayıp porte üzerindeki sol’a dek gidiyor. O da hem si bemol alıyor hem de fa da diyez. İki nota sırası karşılaştırınca aralarında bir bağ kuramıyoruz. Biri yarım sesle, öteki ise tam sesle başlıyor.

Rast makamı melodik la minör gamına benzettim.

Uşşak makamı ise yine sol anahtarlı porte üzerinde, porte altı kalın la’dan başlıyor. si bemol alıyor. . la, sol’dan sonra fa diyezli sol, la bütün seslerle bitiyor. O da nihavend gibi yarım sesle başlıyor. 1/2-1-1-1-1-1/2-1-1 olarak dizilmektedir. Bunda da nota başlangıcıyla adının bir ilgisi yoktur.

Çalışırken Harun geldi gülerek. Bana şaştığını söyledi. Niçinini sorduğumda ise şaşırtıcı bir sorulu yanıt verdi:

-Kimsenin ilgi duymadığı bir konu müzik. Sen neden böyle müziğe verdin kendini? Oysa sen öteki derslerin hepsinde çok iyiydin. Gene iyisin ama en büyük emeğini müziğe ayırdın! dedi. Harun’a pek şaşmadım da onun resme verdiği emek benim miziğe verdiğimden az değil ki! Ben onun resim çalışmasını çok önemserken o benim müzik çalışamı neden doğru değerlendirmiyor? u Ben de bunu anlayamadım. Konuyu uzatmamak için biraz saptırarak, gönül eğlendirdiğimi, özellikle Almanca, matematik öğretmenlerinin ayrılmış olması hevesimi kaçırdığını, iyice tembelleşmemek için müzikle oyalandığımı anlattım. Ancak Harun bana önemli bir ip ucu vermiş oldu. Ben müzik çalışmalarımda ne denli başarılı olursam olayım; sanırım arkadaşların hepsi olaya, Harun gibi baktıklarından yeterinc değerlendiremiyorlar. Örneğin ben majör minör gamları öğrtenip ayrıntılarını anlattığımda, gerçekte benim onlardan çok büyük bir aşamaya ulaştığımın ayırdında değiller. Az önce sıraladığım ulusal makamları onların hiç biri kavramış değil. Radyoda Zühtü Bardakoğlu’nun seslendirdiği rast makamının melodik minör gamını andırdığını söylesem onlar için hiçbir önem taşımayacak. Ne var ki bunları bilen insanlar var. Üstelik bunlar bilgili insanlar. Gelecek yıllarda onların arasında yaşayacağım. Bu nedenle tükettiğim emeklere üzülmüyor tersine seviniyorum. Harun arkadaş sanırım başkalarının etkisinde kalmıştır. O çok çalışkan bir arkadaş. Zaten benim çalışmamı eleştirmiş değil, daha değişik bir alanda çalışmamı daha yararıma olacağını söyledi. Azıcık durgunlaştığımı anlayan Harun, söylediği söz için özür diledi, beni sevdiği için öyle söylediğini üstelik köy öğretmeni olunca benim çaldığım müziklerin köylerde pek makbul sayılmayacağını da ekledi. Bu kez Harun’a bunu çok iyi bildiğimi, bu nedenle akordiyonu köye götürmediğimi anlattım. Akordiyonun önemini Hasanoğlan’da anladığımı, akordiyonun Köy Enstitülerinde önemseneceğini Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç söyleyince sevinip ondan sonra dört elle sarıldığımı, Asım Öğretmenin de akordiyon çalmış olması hevesimi iyice arttırdığını tekrarladım. Gene de ilerde okuma olanağı bulursam müziği değil tarih ya da başka bir kültür dersini seçeceğimi ekledim. Dersliğe gittiğimizde arkadaşlar bize takıldılar:

- Müzikçi ile Resimci geldi dediler. Az önce Harun’un söylediği sözden sonra bir süre düşündüklerimi anımsadım. Arkadaşlar işin ayrıntısında değil salt görünüşünde. Daha doğrusu görebilecekleri kadarını görüp onun üstünde konuşuyorlar.

Yarın tarih dersimiz var, Selçuk Öğretmenin bana olan güvenini sarsmamak için onun dersine iyi hazırlanmak istiyorum. Biliyorum o da yarın ötekiler gibi elinde ya bir küçük kitap ya da beyaz bir dergi ile gelecek. Belki de:

- Bu kitapçıkta neler var? diye sorarak derse başlayacak. O kitapçık ya da dergide de tarih dersinin konuları çıkacak. Tarih nedir? Yontma taş, cilalı taş, maden devirleri, arkasından da Türklerin Anayurdu, Orta Asya, göçler…Sonra da kurulan, yıkılan devletler. Hunlar, Göktürkler Kutluklar, Uygurlar…Daha sonra da Müslümanlığın yayılması, Orta Asyada Müslüman Devletler, Samanoğulları, Gazneliler, Karahanlılar, Selçuklular. . Daha sonra da Anadoluda kurulan Menteşoğulları, Karamanoğulları derken aralarından sıyrılıp çıkarak koca bir imparatoluk kuran Osmanoğulları. Bu arada en az bildiğim bölüm Hazreti Muhammet’le başlayan Arap Yarımadasındaki gelişmeler. 4 Halife Dönemi, Emeviler, Abbasiler, onların ardılları. Haçlı Seferleri, ardından Mogol istilası sonunda parçalanma ve yeni kuruluşlar. Bunları sıraya koyup özetleyebilirsem Selçuk Öğretmenimi sevindiririm. İslamiyet öncesini az-çok biliyorum. Bu arada Akın Piyesi olayı da benim işime yaradı. Türk göçlerinin, tam değilse bile şekil olarak nasıl başlayıp sürdüğünü örnekleyebilmekteyim.

Araplar parça buçuk aşiretler durumunda bir biriyle savaşarak yaşayıp giderken Mekke’de yaşayan Kureyş kabilesinden Muhammed ( İ. S. 571) daha genç yaşında dürüstlüğüyle ad yapan bir genç olarak tanındı. O günlerin geçerli olan kervan ticareti yaparak çok yer gezdi. Gezip gördüğü yerleri yakından inceledi. 40 yaşlarına yaklaştığında çevresindekilerce çok dürüst bir kişi olarak saygınlık kazanmıştı. Bu olağanüstü davranışlarının nedenği kısa zamanda anlaşıldı. Ortaya koyduğu kurallar çevresindekilerce benimsenip yaptırımlara dönüşünce Hazreti Muhammed’in peygamberliği benimsendi. Zaten yaşamları kavgaya dayalı olarak süren Arap kabileleri önce Hazreti Muhammed’in buyruklarına da karşı çıkarak işi kavgaya döktüler. Zaten var olan, yüz yıllardır da süregelen kabile kavgaları bu kez din kavgası adı altında yeni bir şekil aldı. Gerçekte çıkara dayanmasına karşın din gibi gösterilerek Hazreti Muhammed’i yok etmeye çalıştılar. Sonunda kendileri yok oldu. Hazreti Muhammed’in sağlığında Arap yarım adasında oturanların büyük bir bölümü İslamiyeti kabul etmişti. Hazreti Muhammed’den sonra (Hazreti Muhammed’in ölümü İ. S. 632) İslam birliğinin sürekliliği esaslı kurallara bağlandı. Hazreti Muhammed’in yerine geçeceklerin seçimle yapılması benimsendi. Böylece yeni bir dönem, Hazreti Muhammed’in yerine geçen anlamına gelen” Halef’ler dönemi başladı. Halef’lere Halife dendi. İlk Halife Ebubekir oldu. Ebubekir Hazreti Muhammed’in başlattığı İslami yapılanmayı sürdürdü. Ancak kabileler arasındaki eski çıkarcı alışkanlıklar tümden kalkmış değildi. Bunlar değişik adlar altında değişik boyutlarda sürdü. Ebubekir'den sonra halife seçimlerine hile katıldı ya da katıldığı öne sürülerek bu kez Halife taraftarı kavgaları başladı. Bu kavgalar giderek kanla sonuçlanmaya başladı. Hazreti Muhammed’in kurduğu savunma güçleri bir yandan İslam Devletini imparatorluğa götürürken yönetimin başındaki halifeler katledildi. Ebubekir’in yerine geçen Hazreti Ömer, ondan sonra halife olan Osman, Osman’dan sonra halife seçilen Hazreti Ali ardarda katledildiler. Ebubekir 2 yıl, Hazreti Ömer 10’5 yıl, Osman 12 yıl, Hazreti Ali 5 yıl Halifelik yapabildi. Böylece 4 Halife dönemi topu topu 32 yıl kadar sürdü. Bundan sonraki dönem Hazreti Muhammed’in özlediği barış döneminin tam tersi gelişip öc alma dönemi olarak tarihe geçi. Sonunda o dönem de daha büyük bir öc alma hırsıyla tarihten silindi. (M. S. 750) Emeviler 90 yıl yönetimde kalmış, 14 halife görev yapmıştır. Uzun savaşlardan sonra Abbasiler Halifeliği elde etti. Abbasiler kazanınca bu kez kendi adıyla yeni bir devlet kurdu. Başkent olarak da Bağdat seçildi. Abbasiler, kendilerini Hazreti Muhammed soyundan gelen Ebul Abbas ailesi adı nedeniyle Abasiler olarak anıldı. İlk Abasi halifesi Ebul Abbas’a da Emevilerden öcünü almak için dur-sus dinlemeden binlerce insanı öldürttüğü için tarihe de kan dökücü anlamı taşıyan (Arapça ) Seffah-Sıffah sıfatıyla tarihe geçti. Abbasiler 508 yıl yönetimde kalmış, 37 halife görevde yapmıştır.

Yazdıklarımı bir kez daha okuduktan sonra başka neleri öğrenebilirim diye düşündüm. En çok da Halifelerin öldürülüşü ilgimi çekti. Hem seçimle iş başına getiriliyorlar hem de öldürülüyorlar. Bu ara Abbas Amcamın yana yakıla anlattığı Kerbela savaşından pek söz edilmiyor

Yat zili çalınca sevindim. Ne denli düşünsem tarih ödevi için çok iyi hazırlandım, diyemeyeceğimği anladım; iyisi mi yatıp uyumak! Her akşamın tersine önce gidip yattım. Kimi arkadaşların: “Yarın ne dersleri var? gibi sorular sormasına az kalsın gülecektim. İçimden gene de :

-Çüş! demek geçti. Bir bölümü de haftaya yeni program uygulanacak derdine düşmüş, yarım saat erken kalkılacakmış. Çenem açılabildiği kadar açıldı. Avurdum iyice gerilince esnediğimin ayırdına vardım. Sesler birden kesildi. Suna yalnız başına okulun ön tarafında asfalta yakın bir yerde duruyor. Bir yere gideceği belli, gözleri yolda. Bir süre düşündüm, ortalıkta kimse yok; onu gördüğümü de gördü. Gidip konuşsam mı? Bir türlü karar veremiyorum. Mehmet Başaran yukardan bağırıyor:

-Sakın konuşma onunla!

Mehmet Başaran geçen gün ne diyordu bugün ne diyor? Bana “Konuşma” diyecek kadar yakınlık mı gösteriyor? Ben onun sözüne mi uyacağım? diye kendimle konuşurken asfalta dönüyorum. Bir kalabalık toplanmış, gülüşüyorlar. İlgiyle Suna’yı arıyorum: Suna nerede? deyince bana gülüyorlar: “Suna diye birisi yok!” Üzülerek dersliğe dönüyorum. Derslikte arkadaşlar şakalaşıyor. Sıralara bakıyorum. Sıralarda Halil Basutçu, Sami Akıncı, Mehmet Başaran, Yakup Tanrıkulu yok. İçime bir kuşku düşüyor. Bunlar Suna’nın arkasından mı gitti yoksa? Rüya gördüğümü anlayınca rahatlar gibi oldum ama bu kez de rüya yorumuna kalkıştım. Suna gözümden bir türlü gitmedi. İşin ilginç yanı Suna deyip duruyorum ama görüntüde belli bir somutlaşma da olmuyor. Düşünürken gene uyumuşum.

 

2 Mart 1943 Salı

 

Uyanınca rüya gene aklıma geldi. Geçen akşamki rüyamda Röslein’ı bizim Rüzgarlı Bayır dediğimiz tarla yanında kaybetmiştim. Bu rüyamda da Suna’yı Kepirtepe’de kaybettim. Ötekinde insan bulunmayan bir yerde, bu ise kalabalık içinde kayboldu.

“Hayırdır!” dedim. Hayırdır, sözü Büyük Ablamındır. “Rüya gördüm!” diyenlere bu sözü tekrarlatır. Suna gene gözümün önüne geldi. Gerçekten güzel bir kız. Onu erkek öğrenciler niçin sevmesin? Piyes provası süresinde de bunu düşünmüştüüm. O ayırdında oluyor mu, bilmem ama arkadaşlar onun yanında biraz sakınır durumdalar. Sami Akıncı bile derslikteki o doğal durumunu bırakıp sıkıntılı bir duruma giriyor. Halil de öyle; baba kız sözleri ortalıkta dolaşıyor ama Halil’in içinden geçenler bilinmiyor. Mehmet Başaran ise bir başka durumda, kusur işlemekten korkarken kusur kusur üstüne kusur işliyor. Elinden kağıdı düşürse önce Suna’ya bakıyor. Yüz kızarıyor, gözler neredeyse yataklarından fırlayacak. Sanırım ben en rahat olanlardan biriyim. Bunu da her karşılaşmada konuşmuş olmama, konuşarak, konuşturarak alışkanlık kurmama bağlıyorum. Hiç konuşmdığım ya da çok az konuşuğum kızlar var, onlarla konuşurken belki ben de çekinirim. (Sırıklı ile Nachtigall örneğin; bunlardan da çekinmem söz konusu değil, ancak, arkadaşlar onlar için ileri-geri çok konuştuklarından, söylenenlere katılmamakla birlikte konuşulanları anımsadıkça kızları görünce içimden bir suçluluk duygusu geliyor, kendimi dolaylı olarak suçlu sayıyorum. )

Hava açık, Istrancalar aydınlık. Yeni Bedir köyüna baktım, duman içinde. Kamber Amcama göre köy duman içinde kalıyorsa bil ki esinti yok. Bu bölgede estinti olmazsa kesinlikle yağmur gelir. Yağmur sözüne arkadaşlar kızıyor ama gerçekte bu karı ancak yağmur temizler. Kahvaltıda yağmurdan söz ettim. Arkadaşlar:

-Hava ısınsın, kar yağmursuz erisin! diyorlar. Gülüyoruz:

-Öteki isteklerinizi de yazın, onlar da yapılsın! Yusuf hemen kaşığın sapını çevirip yazar gibi yaptı. Arkasından da sordu:

-Yazıyı nereye vereceğiz? Ben:

-Lüleburgaz kaymakamlığına! dedim. Salih Baydemir:

- Tekirdağ Valiliğine, Mehmet Aygün:

- Trakya Genel Müfetişliğine! dedi. Böylece yeni bir tartışma daha başlamış oldu. Devlet dairelerine başvuru nasıl yapılır? Müdür Beyin dersinde bunu geçen hafta okumuştuk. Sonunda bana uydular. Bu arada benim kazandığımı söyleyerek onurlandırdılar. . Oysa kazanılacak bir bir durum yoktu. Kaşığın tersiyle çiziktirilen gerçek dışı bir şaka. . Salt dikkatlerini çekmek için Hazreti Muhammed’den sonra seçilen dört halifeden üçünün arka arkaya katledildiklerini bilip bilmediklerini sordum. Mehmet Aygün yüzünü ekşiterek:

- Ay, yazııııık! Arka arkaya sözü Salih Baydemir’i yanıltmış:

- Katil oraya nasıl saklanmış? diye sorunca hepimiz güldük. Hazreti Ömer’in 12 yıl, Osman’ın 12 yıl, Hazreti Ali’nin de 5 yıl Halifelik yaptığını söyleyince bu kez de Salih Baydemir kendi sözüne güldü:

-Yok yahu, neredeyse 30 yıl geçmiş, bu kadar yıl bir adam yakalanmadan durabilir mi? “ deyip işi iyice karıştırdı. Bu kez de Hilmi Altınsoy bana dönerek:

- Sen şimdi Tarih dersinde bunları mı işe karıştıracaksın? diye sordu. Neyse ki Selçuk Öğretmenin bunları daha sonraki derslerde konuşacağımızı söylediğini anımsayan oldu da ben yakayı sıyırdım. Gene de dersten önce tarihten söz etmeme teşekkür edenler oldu. Yusuf Asıl İslamiyetin doğması, yayılmasını İsa’an sonra 6. 7 yüzyıllara deyince Recep Kocaman Hazreti Muhammed’in ölümünü doğru olarak 632 diye söyledi.

Dersliğe Hazreti Ömer, Ebubekir, Osman sözleriyle girince önce Mustafa Saatçı sordu: “ Ne oluyoruz? Camiye mi gidiyorsunuz yoksa camiden mi geliyorsunuz? “ Yusuf Asıl yanıtladı: “ Ne o, ne de bu? Tarih dersine hazırlanıyoruz!” Gözler bana döndü: “Senin bir bildiğin vardır; olmasa bu konuyu açmazsın!” Neyse Sami Akıncı yardımcı oldu:

-Öğretmen, İslam tarihini geriye bırakıyoruz, onun bizim için ayrı bir özelliği var tarih bilgimizin daha geliştiği zamanda okuyalım! demişti. Sami sözünü bitirirken Selçuk Öğretmen dersliğe girdi. Önce Sami’ye sordu:

-Önemli bir duyuru yapıyorsan ben engel olmayayım! Sami olayı doğruca söyleyince Selçuk Öğretmen gülerek:

- Atalarımız, iyi insan sözünün üstüne gelir! demişler. İyi miyim kötümüyüm bilmem ama ben bugün öyle oldum. Orta Asya olayların birkaç kez gözden geçirdik, Daha sonra bizim Osmanlıları da iyi fena irdeledik. Arada bir bölüm, Türklerin Müslümanlığa geçmesi, karşılaştıkları yeni dine uyumları, uyum sürecinde geçirdiği evreler gözden geçirmemiz gerekirdi. Uzunca bir sürece dağılan bu yaklaşık olarak bu 800 yıllık süreç hem biz Türklerin hem de dinimiz Müslümanlığın da yayılıp kökleşmesi sürecidir!” dedikten sonra Hazreti Muhammed’den önceki Arap Yarımadası durumunu anlattı. Arapların kökleri, geçirdikleri göçebe yaşamlarını özetledikten sonra sözü Hazreti Muhammed’e getirdi. Çocukluğunu, gençliğini anlattı; sözü evliliğine getirirken dersimiz bitti. Selçuk Öğretmen gülümseyerek:

- Siz bunları hep bilirsiniz ya da bilmeniz gerekir ama bir kez de birlikte konuşmamız farz olmuştur! deyip ayrıldı.

Seyfi Çaçur Öğretmen elinde bir haritayla geldi. Büyükçe bir dünya haritası. Öndeki arkadaşlar yardım etti harita tahtaya asıldı. Öğretmen hepimizin haritaya bakmamızı söyledi. Oldukça renksiz olmasına karşın yer yer siyah çizgiler çekilmiş. İlk bakışta çizgilerin Japonya üstünde yoğunlaştığı belli oluyor. Akdenizde de oldukça çoğalan kara çizgilerin tüm dünya küresine dağıldığı görülüyordu. Japonya’da çok oluşu bana yanardağları anımsattı. Öğretmenden yanardağlar sözü beklerken öğretmen, Depremlerden söz etti. Elindeki bir gazeteyi gösterdi. Bu gazetede yakın zamanda olan depremler sayılıyordu. Öğretmen , besbelli atlayarak okur-konuşur gibi yaparak: 1939 yılında, İzmir/Dikili ilçesinde 200 insan ölmüş, 1000 ev yıkılmıştı. Aynı yıl Erzincan’da hepimizin bildiği Erzincan felaketi oldu, 45. 000 ev yıkıldı. Bir o kadar da insan öldü. 1940 yılında da Muğla ile Van’da 19041 de gene Erzincan’da, 1942 yılında da Erbaba-Niksar ilçelerinde depremler oldu. Depremler zaman zaman başka bölgelerde de olmakla birlikte çoğunlukla bu saydığımız alanlarda tekrarlanmaktadır. Yüz yılın başında da İzmir dolaylarıyla Trakya Tekirdağ (Şarköy, Mürefte) çevresinde büyük bir deprem olmuştur! diye sözünü sürdürdü. Konuşmasının başında yanardağlarla deprem arasında bir bağlantı kurulduğunu sandığımız için bir yanılgıya düşer gibi olduk. Arladaşlardan parmak kaldıran oldu:

-“Depremlerin yanardağlarla ilgili olduğunu sanıyorduk, oysa bizim yurdumuzda yanardağ yok yanardağ olmayan memleketimnizde depremler neden oluyor? “

Seyfi Öğretmen az durakladı; “ İşte ben de bunu anlatıyorum. Yanardağ deprem ilişkisi var ama bu ilişki derecesi bizim ölçülerimiz dışında. Üstelik yer kabuğunu altındaki magma birikiminin kolları nerelere dek uzanıyor. Bu uçların yanardağlardan dünya üstüne püskermesi gibi yer altında kalıp patlamalar yapıyor mu? Bunları bilemiyoruz. Kimi sönmüş sanılan volkanlar yüz yıllar sonra gene canlanıyor. O nedenle kestirip atamıyoruz. Depremler yanardağlı yerlerde de oluyor, yanardağları sönmüş gibi olan yerlerde de!” diyerek okyanuslarda olan büyük depremleri anlattıÜlkemizin deprem bölgelerini haritada gösterdi.! 940 yılında olan Erzincan depremini bir kez daha anlattı. 40’000 dolayında insan öldüğünü duyunca hepimiz ağlamaklı olduk. Seyfi Çaçur Öğretmen bir de uyarıda bulundu:

-Depremler insanları, evlerini yıkarak öldürür. Evleri yıkılmayan insanlar yaşarlar. Evlerin yıkılmaması dayanıklı yapılara bağlıdır. Çoğunlukla yıkılan kerpiç evlerdir. Kerpiç evleri daha sağlam yapmak insanların elindedir. Özellikle çatılarını sağlam duvarlar üstüne konduran insanların evleri ayakta kalmaktadır. Öğretmen olarak gittiğiniz köylerde bu konu üzerinde bilinçli olarak durur, halkı uyandırırsanız depremlerden daha az zarar görürüz!

Depremden çıkmış gibi üzüntü içinde Seyfi Öğretmenin arkasından baktık kaldık.

Hikmet Öğretmen gülerek geldi:

-Sonunda mart ayını getirdik, değil mi çocuklar! diye söze başladı. Arakadaşlardan, “ 9 Mart Öğretmenim!” diyen oldu. Hikmet Öğretmen ellerini kaldırarak:

-Aman haaa, ben 9 Mart falan bilmem, yoksaa şu Mart dozunu mu söylüyorsunuz? diyerek güldü . Sonra da:

-Artık o sözlerin fazla bir değeri kalmadı, kışın bir iki gün gecikmesi ya da erken geçmesi özüyle bir şey değiştirmez, önemli olan toprağın ısınmasıdır. Siz, kar çiçeğini duymuşsunuzdur ama kendisini bilmezsinizdir. Kar çiçeği karın altın buz gibi topraktan çıkıp açar. Bir yolunu bulup başını güneşe uzatırsa öyle güzel durur ki onu görenler bayılır. İşte o kar çiçekleri açtığına göre, bundan böyle kar, toprakta uzun süre kalamaz!

Öğretmen cemrelerden söz etti. Havaya, suya, yere düşen cemreler gerçekte toprak tabakasının doğal ısınmasıdır. Toprak ısınınca kar bile yağsa fazla bir zararı olamaz! dedikten sonra bize sordu:

-Siz bu kış ürküntüsünü üstünüzden atıp çalışmayı düşünüyor musunuz? Arkadaşlar:

-İstiyoruz! deyince Hikmet Öğretmen gülümsedi:

- Hazır olun öyleyse, deyip masaya oturdu. Elindeki kitapçığı açıp okudu. Köy Okullarında Tarım-İş Dersleri,

Amaçlar:

1-Öğrenciye, içinde bulunuğu yaşamdan daha üstün bir bir düzeyde yaşama gereksinimi duyurmak, ona ileride kendi ev ve iş düzenini daha düzgün kurma istek ve alışkanlığını kazandırmak,

2-Onun, bugünkünden daha iyi bir yaşam düzeyini kendi güç ve emeğiyle sağlayabilmesi için gereksinimleri sağlayabilecek becerileri geliştirmesine yardım etmek,

3-Öğrenciye, çevrede bulunmayan fakat yetiştirilmesi olası ürünlerin çeşitlerini tanıtmak, bunların yetişme bilgilerini kazandırmak,

4-Öğrencide, aynı amaç etrafında başkalarıyla karşılıklı yardım, birlikte çalışma ve elbirliği duygusunu uyandırmak, onda yardımlaşarak çalışma duygusunu uyandırmak, uygulama cesaretini kazandırmak.

Amaçlardan sonra öğretmen kitaptan bazı başlıkları okudu:

 

1-Çevrenin tarım durumunun incelenmesi

2-Çevrede yetiştirilen başlıca ürünler,

3-Çevrede yetişen hayvanlar,

4-Çevrenin, ağaç ve orman durumu,

5-Çevrede Meyve yetiştirme durumu

6-Çevrede, arıcılık-İpek Böcekçiliği gibi özel ilgi ve beceri isteyen uğraşların bulunup bulunmaması, varlığı düşünülerek, öğrencilerin, bu uğraşların gelişmesine yardımcı olacak bilgilerle donatılması. . v. b.

Hikmet Öğretmen yapacağımız çevre gezilerine de değindi. : “ İnanlı Harası görülecek, Sarımsaklı-Türkgeldi Çiftlikleri gezilecek, Edirne Fidanlığında aşı uygulaması yapılacak!” Bunları biliyorduk ama haberlerin tazelenmesine çok sevindik. Müdür Bey kendi geldi. Bana bakarak takıldı: “ Kendim geliyorum, alıştım değil mi? “ dedi. Seyfi Öğretmenin ders konusunu sordu. “ Depremler!” deyince: “ Aaa, bakın çok önemli bir konu!” deyip ülkenin deprem kuşakları üstünde olduğunu sürekli depremlerim Kuzey Anadolu’da görüldüğünü anlattı. Depremlere engel olunmaz ama yapıların dayanıklı yapılması sağlanır!” diyerek Müdür Bey de öğretmenlere uyarıcı görevler düştüğünü tekrarladıMüdür Bey bu kez kitabı Halil Basutçu’ya uzattı: Haydi bakalım, biraz da seni dinleyelim!” dedi. Halil oldukça yüksek sesle bira da yavaş okudu. Ben Halil’in okumasını daha iyi anladım. Başlıkları da iyi belirtti. Son başlıkta: ÇOCUKLARI BİR KONUYA, BİR ETKİNLİĞE KARŞI İLGİLENDİRMEK İÇİN ONLARIN İÇGÜDÜLERİNDEN YARARLANILMALIDIR!” denilince parmak kaldırdım: “ Onların içgüdüleri nedir? İçgüdü olarak şimdiye dek bir söz duymadım!” deyince Müdür Bey önce güldü, sonra da:

-Açıklaması güç bir söz. Bunu aslında hep biliriz ama üstüne pek varmayız. Canlıların bilip bilmeden ya da öğrenmeden yaptığı bir takım hareketleri vardır. Örneğin ördek yavruları yumurtadan çıkar çıkmaz suya girip yüzer. Kuş yavruları bir iki denemeden sonra uçmaktadır. Kedi yavrusu fareye saldırır, fare yavrusu kediyi görünce kaçar. Bunlar öğrenilmeden kendiliğinden yapılan hareketlerdir. Benzer durum insan yavrusunda da vardır. Yeni doğan bebek daha gözlerini açmadan dudaklarını meme emer gibi oynatır. Bir süre sonra elleriyle tutmaya başlar. Bunlar ibi daha başka kemndiliğinden olduğunu sandığıöız kimi hareketleri yaptıran doğal güce içgüdü diyoruz. Bunlar insanlarda öteki hayvanlara göre sonradan daha doğrusu yeni bilgiler öğrendikçe kaybolur yerine beceriler geçer. Örneğin çocuk ilk günler ellerini içgüdüleriyle kullanır da sonra sonra bu ellerle kalem tutar, topaç çevirir, keman yayı çeker ya da (Bana bakarak) akordiyon çalarsa biz bunlara beceri, hüner ya da marifet diyoruz. Demek oluyor ki, canlı doğuşunda getirdiği kimi yaşamsal hareketlerini öğrenmeden yapabiliyor. İşte bu doğal güç içgüdüdür. İnsan dışındaki tüm canlılar yaşam boyu içgüdülerini kullanırlar. Kurt yavrusu kuzuya bu gücü doğrultusunda daha ilk görüşünde saldırır. Kuzu da doğar doğmaz kurt görse korku belirtileri gösterir. Parmak kaldırdım. Müdürbey iz, n verince, “ Yeni doğan kuzuların ayağa kalktığında köpek görünce ön ayaklarını tıp tıp yere vurduğunu, köpeğe korkuyla baktığını anlattım. Bu kez Müdür Bey bana dönerek:

- Bak sen içgüdüyü kendi içgüdünle sezmişsin ama bu konuda yueterli bilgin olmadığı için ona bir ad bulamamışsın! deyip güldü. Daha sonra Müdür Bey de baharın geldi sayılması gerektiğini, bir iki gün üşünse bile bunun öteki aylar gibi yıldırıcı olamayacağını anlattı. Bizim bundan böyle okulda konuk sayıldığımızı, bizim de bunu unutmadan günlerimizi iyi değerlendirmemi gerektiğini tekrarladı.

Yemekte konuşmalar hep konukluk üstüne döndü. Konuklar, kar ya da çamur kürür mü? Konuklar, bahçe kazar mı? Derken yeni bir tartışma başladı. Öğretmenler gerçekte köyün konuklarıdır-değildir. Özellikle Hilmi Altınsoy hep iş kaçamağı üstüne sözler söyledi. Arkadaşlar söz birliği ederek Hilmi’yi uyardılar:

-Arkadaş sen bu öğretmenlikten vaz geç. Öğretmenlik özveri isteyen bir meslek. Sendeyse öz veriden eser yok! Önce kahkahalarla gülen Hilmi giderek bozuldu. Bu kez bana sordu:

-Doğru söyle, bende özveri yok mu? Yapacağım konuşma sonunda darılmama koşulunu öne sürdüm. Hilmi, darılmayacağına söz verince:

- Özverinin bir sözcük değil bir tavır, bir davranış olduğunu, ancak o davranış kişilerce yapılırsa özverinin gerçekleşir. der demez , Hilmi sözümü kendine göre çevirip:

-Gördünüz mü? Ben köyüme gidip özveride bulunursam ne yapacaksınız? diye sordu. Arkadaşlar hep birlikte gene Hilmi’ye yüklendiler köye gitmeye gerek yok, sen burada öğretmen adayı olarak bile bir özveride bulunmuyorsun, işlerde süreklı yakınıyorsun, yemekleri beğenmiyorsun. Bu ara bir de okul kızlarını beğenmediği ortaya atılınca Hilmi şaşırdı:

- Kim demiş beğenmediğimi? diye sorunca Arkadaşlar güldü. Hilmi bu gülüşlerden faka bastırıldığını anladı:

-Siz benimle gönül eğliyorsunuz, hadin oradan! deyip kalktı. Kalktı ama ayrılıp gidemedi, arkasından konuşulacağını bildiği için geri döndü, işaret parmağını sallayarak:

-Bu konuda bir söz daha söylerseniz hepinize gücenirim! Biz de:

- Konuşmayacağız bekle! diyerek kalktık.

Derslikte marangozluk grubu aralarında, Tabure yapımı mı yoksa kar kürüme olasılıklarını konuşurken Orhan’a işaret ettim, Ahmet Ağabeyin kilerine indik. Kiler diyeruz ama esas kiler bölünmüş odanın öbür tarafı. Çalıştığımır yer tertemiz bir yer . Tek kusuru biraz daraltılmış olması. Bölünmüş tarafı azıcık karanlık. Ahmet Ağabey geldi bize gene birer çay verdi. Birinci sınıf listelerini çabuk bitirdik. Ahmet Ağabey bugün sürekli kaldığı için biraz sıkı çalıştık. Listeler bitince listeleri bu kez dosyalarla karşılaştırdık. Listeleri dosyalarla karşılaştırınca bir kusur ortaya çıktı: “ Okul açıldığından bu yana 12 öğrenci okuldan ayrılmışBunlar listelerde var ama dosyaları kaldırılmış. Dosyası kalkanlar listelere alınmayacak. Bu numaralar hangi listeye giriyorsa o listeler değişecek!” Hemen dosyaları çıkardık. Kaldırılan dosyaların dördü bizim sınıftan, dördü de 9 A şubesinden çıktı. İki listeyi hemen değişirdik. Hemen dediğim, paydosa yetiştirdik. Ahmet Ağabey onlar için ben birşeyler düşünürüm, olmazsa bir gün daha çağırırım!” dedi. Bitirdiğimize sevinirken bu kez kusurlu bizmişiz gibi ayrıldık. O dört kişi sorunu nasıl çözülecek. Ahmet Ağabey tavırlarımızı sezdi mi ne:

-Siz daha defterleri de yazacaksınız, o zaman tamamlarız o işi. Numara değişmesşi biraz decikecek, sanırım sınıf geçmeler beklenecek! dedi. Az önceki üzüntümüzü atlatmış olarak ayrıldık. Kitaplık açıktı, bir süre kitaplıkta oyalandık. Murat Uraz’ın kitabından yazarları okudum. Mehmet Akif Ersoy, Tevfik Fikret, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Haşim, Halit Ziya Uşaklıgil, Halide Edip Adıvar, Faruk Nafiz Çamlıbel, Kemalettin Kamu, İbrahim Alaettin Gövsa, Falih Rıfkı Atay, Ömer Seyfettin, Sabahattin Alı, Reşat Nuri Güntekin, Enver Behiç Koryürek, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Recaizade Mahmut Ekrem, Aka Gündüz, Sadri Ertem, Behçet Kemal Çağlar, Sait Faik Abasıyanık. . Bunlardan Mai il Siyah (Mavi ve Siyah) Sinekli Bakkal, Urun Kahpeye (Vurun Kahpeye) Roman, Kuyucaklı Yusuf, Çalıkuşu, Yeşil Gece, Mürebbiye, Araba Sevdası, Bu toprağın Kızları, Çıkrıklar Durunca, Silindir Şapka Giyen Köylü, Semaver kitaplarını okudum. Ansiklopediyi karıştırdım, Halife Ebubekir’i, Hazreti Ömer’i, Hazreti Osman’ı, Hazreti Ali’yi okudum.

Dersliğe oldukça geç gittik. Orhan’la daha önce konuştuk, sorarlarsa:

- Çalışmaktan geliyoruz! diyeceğiz. Kimse sormadı. O zaman anladım, arkadaşlar da zor bir iş görmemişler. Marangozlar revir merdivenleri temizlemiş, Duvarcılar da kendi atölyelerinin çevresini açmış.

Rüzgarlı Bayır’ı açıp okudum. Oldukça karışık geldi bana. Kişiler sık sık kafamda yer değiştirdi. Olayı anlatmaya başlayan kişi yok oldu. O ilk gece gördüğü rüya mı idi yoksa dışardan gerçekten ses mi geldi? Ben buna takıldım kaldım. İnsanlar hep bir birlerini seviyor ya da öyle görünüyor. Sık sık yer değiştirenler oluyor. Özellikle adları karıştırdığım için dönüp dönüp okuyorum. Gene de anlayarak bitirmek istiyorum. Neyse ki, kitap çok sayfalı değil. Adını da sevdim. Bayır adları bizde çoktur, Örneğin; Kınalı Bayır. Kimileri de bayırı olarak eklenmiştir. Karaman Bayırı, Bağlık Bayırı, Ardıçlık Bayırı, Bağlık Bayırı hep köyümüzün anılan yöreleridir.

Öykünün ilginç bir yanı şimdiki katı yürekli gibi görüne konak sahibi gerçekte buranı sahibi değilmiş. Buranın gerçek sahibi onu daha dört yaşlarındanken bir başka yerden evlatlık gibi alıp gitrmiş, adını da kendisi vermiş: Heathcliff. Öksüz çocuk oldukça rahat bir ortamda ancak sevgiden yoksun olarak büyür. Gerçi çevresindeki insanlar da pek huzurlu değildir. Coşkulu sevgiler yanında dayanılmaz kıskançlıklar da sürüp gider. Heathcliff’i bir an Kuyucaklı Yusuf’a benzetir gibi oldum ama bu şekil benzerliği olabilir. Huyları çok başka. Kuyucaklı Yusuf dürüst bir insan. Oysa Heatchliff doğuştan fesat Karamazof Kardeşlerdeki üvey kardeş Smerdiyekof’u anımsatıyor. Neyse burada bayanlar da biraz değişik. Adlarını ayrı ayrı yazarak ancak tanıyacağım. Sanırım sonunda öksüz Heatchliff bu ailede önemli işler görecek ki söz sahibi olsun! Romanın sonu sanki belli oldu gibi. Ancak daha sonra ortada neler dönecek? onları izleyeceğim.

Yat zili çalınca oldukça rahat yattım. Müdür Beyin dediği gibi sahiden mart geldi; bir süre sonra sere serpe dolaşmaya başlayacağız. Akordiyonu gene atölyeye getirebilirsem okuldan ayrılıncaya dek sürekli çalışabileceğim.

 

3 Mart 1943 Çarşamba

 

İdris Destan’la Abdullah Erçetin, Müdür Beyin dersinde Tabiat Bilgisi konularını anlatacaklar. İkisi de Müdür Beyden çok korkuyor. Bana sordular:

-Bizi kaldırır mı? İkisine de baktım, üzüldüm:

-Sanmıyorum, Müdür Bey belki de o konuyu unuttu! dedim. Bildiğimden falan değil. Gerçekte Müdür Bey o çalışma biçiminin yararlı olmadığını anladı. Kitaptan okumanın daha yararlı olduğuna inanındığından kaç gündür, aynı biçimde kitaptan okutuyor. Böyle diyerek, İdris’e cesaret vermeye çalıştım:

- Bizim okuduğumuz Tabiat Bilgisi ders başlıkları ilkokuların 4. 5. sınıflarında aynen var. Aklında olanları sıralayıp açıklamanı yaparsın. Örneğin önce çok iyi bildiğin kuşları anlat . Arkasından da göçmen kuşları sırala, leyleği, kırlangıcı biliyorsundur, onları anlat. Yuvalarını, yediklerini söyleyip geç. Yırtıcı kuşlardan kartalı, şahini ya da bildiğin başkası varsa onları anlat!”

Öteki hayvanlardan da istediğini seçip anlatmasını önerdim. İdris rahatlayarak ayrıldı.

Kahvaltıda bizim masada da aynı konu açıldı. Yusuf Asıl’la Hilmi Altınsoy, Tarım konusunu anlatacaklar. Onlara da tıpkı İdris’e söylediklerimi tekrarladım. Hemen hemen aynı konular geçiyor. Üstelik bizim yaptığımız, konuları çocuklara nasıl anlatacağımızı ortaya getirip tartışmak. Kusur olursa düzeltme yapılıyor. Ben böyle söylüyorum ama içimden içimden ben de çekiniyorum. Ancak benim Müzik dersi için çok iyi hazırlığım var. Müzik konusunu oldukça ayrıntılı biliyorum. Ayrıca akordiyon çalmamı da bir ayrıcalık sayıyorum. Müdür Bey söz gelimi Tarih ya da Türkçe dersi için beni kaldırsa ne yapacağım? İşte bunu ara ara düşünüp ne yapmam gerektiğini kestiremiyorum.

2 dersimiz boş. Büyük bir sessizlik içinde herkes çalışır gibi, sıralarına kapanmış. . Tek Mustafa Saatçı sağ ayağını oturağa çekip üstüne oturmuş. Soranlara öyle rahat ettiğini söyleyip güldürüyor. Herkesten yüksek görünüp öğretmenlerin dikkatini çekecekmiş. Bu cesareti nereden bulduğunu söyleyenler oldu. Mustafa Saatçı onlara:

-Öyle yapanlar var, öğretmen onları biliyor sayıp kaldırmıyor! Ben de böyle oturup kurtulacağım. Bu kez de:

- Kim? kimler? Kimleri kastediyorsun? soruları başladı. Mehmet Yücel çıkıştı:

- Sahtekar İmam, amacın derslikte gürültü çıkartıp Talat Öğretmene davetiye göndermeye çalışıyorsun. Talat Tarkan Öğretmen gelip bizi işe götürünce de sen santrala kaçacaksın! deyince Musfata Saatçı bir hayli papara yedi. İsmet gitti, ayağını sıra altına indirtti:

- İmam değil öğretmensin, iyi alışkanlıklar edinmelisin! deyince Mustafa Saatçı karşı koymadı. Ufak yollu başka takışmalar da oldu ama gene de derslikte oturduk. 3. Derse girerken beni de durdurmaya kalkışanlar oldu:

- Gitme, Müdür Bey yok! Müdür Beyin geleceğini varsayarak gittim. İyi ki gitmişim; Müdür Bey, beni görür görmez:

- Geliyorum! deyip kalkarak arkamdan geldi. Gelir gelmez de :

-Görüşmediğimiz dersleri de gözden geçirelim! deyip 48-63-76-78 kimler, bir de onları dinleyelim! dedi. Arkadaşlar sıra ile ayağa kalktı. Ön sırada oturan Yusuf önce kalkınca Müdür Bey gülerek:

-En küçükleri sensin, söz küçüklerin, deyip başlayalım mı? Böyle bir söz vardır, biliyor musun? diye sordu. Yusuf hemen:

-Su küçüklerin! derler yanıtını verince Müdür Bey:

- Aferin, sen o dönemi atlatmışa benziyorsun; haydi bakalım, üslendiğin görevi kavrayıp kavramadığını görelim! deyince Yusuf çok rahat konuşmaya başladı. Önce güzel bir başlangıç yaptı. Söze bir açıklama ile başladı. Özet olarak: “ Biz hepimiz köylü çocuklarıyız, köylerin, özellikle çiftçiliğin ne olup olmadığını biliriz. Bunları bize kimse öğretmemiş yaşayarak kendimiz öğrenmişizdir. Tıpkı bizim gibi köylerde bu işleri yaşayarak öğrenen köylü çocuklarına tarım çalışmalarını, onlar için yeni birşeymiş gibi anlatmaya kalkmayacağız. Evlerinde gördükleri gibi doğrudan işin içine katarak öğreteceğiz. Bu nedenle bizim bu alandaki işimiz öteki dersler gibi örneğin matematik, Türkçe ya da tarih dersleri gibi yöntem seçmeye gerek olmayacaktır. İşe doğrudan işin gdereğine uygun başlayacağız. Yapacağımız, çocukların bu alanda başladıklarının doğruluğuna dikkat edip kusurları düzeltmek olacak!” deyince Müdür Bey Yusuf’a baktı:

-Sen çok güzel bir konuya değindin. Ben bunu hep söylemek istiyordum. Sen bana asımsatmak bir yana benden daha güzelini söyledin. Bu senin söylediğin, benim size söylemeye çalıştıklarımın özü. Bu dediklerinizi yaparsanız zaten büyük aşama geçilmiş olacak. Bu ilkeyi yetişkinler için de göz önünde tutabilirseniz başarınız kendiliğinden gelir! dedi. Müdür Bey Yusuf’a teşekkür ettikten sonra:

- Biraz da ağabeyleri dinleyelim! deyip Hüsnü Yalçın’a baktı. Hüsnü Yalçın sebze bahçesinde çalışırken yaptıklarımızı anımsayarak köy okulu çocuklarına yaptıracağını anlattı. Anlattıkları doğruydu ama Müdür Bey, “Çok teorik bir durum!” diyerek Arif Kalkan’a baktı. Arif Kalkan da Yusuf Asıl’ın yaptığına yakın sözler söyledi. Yapılan işlerin öncesinde çocukların o konuda bildikleri öğrenmek istediğini söyledi. Müdür Bey gene:

- Bu da önemli ama bunu nasıl yapacağız? diye sordu. Konu uzadı Müdür Bey Arif Kalkan’ı unutmuş gibi bize dönerek soru sormanın önemi üzerinde uzun uzun konuştu. Soru sorulan insanın ruhsal durumundan söz etti. Kendinden örnekler verdi. Genelde insanların kendilerine soru sorulmasını istemediklerini bunun insanların içgügüleriyle ilgili olduğunu, ancak insanlar bilgili oldukça bu sıkıntıdan kurtulurlar, bilgili insanları soru karşısında rahat olduğunu bilgisizlerinse kızıp köpürdüğünü anlattı.

Ders zili çalınca Müdür Bey gelmek üzere ayrıldı. Derslikte kahkalarla gülmeler arasında Fettah Biricik’in sesi yükseldi:

-Bana ne bakıyorsunuz, siz daha mı bilgilisiniz? diye ikinci kez sordu. Hilmi Altınsoy yanıma geldi, neredeyse titriyordu:

-Abi ben şimdi ne yapacağım? Hilmi’ye bir öneride bulundum:

-Sen de çocuklara, köyde yetişen ürünleri söylet. Saptadığın ürünlerden en az üçünün bahçeye ekmek için hazırlık yaptır. Hilmi düşündü:

Üzgün bir sesle hiçbir ürünün ekimini bilmediğini söyleyince de ben:

-Biber, patlıcan domates, fide olarak ekilir! deyince onları anımsadı. Fideler dışardan alınır, örneğin Tekirdeğ’dan!” derken Müdür Bey geri geldi. Hilmi yanımdan yerine giderken Müdür Beyin yakınından geçerken. Müdür Bey:

- Gel bakalım, sıra senindi değil mi? deyince Hilmi besbelli titreyek tahtaya geçti. Kendini biraz toparlayarak, hazırlanmış bahçeden söz etti, fideleri alarak çocuklara ektirmeye başladı. Hilmi biraz seyrek sözlerle çocuklara fideleri ektirirken Müdüe Bey ne düşündüyse bu grupta başka kimse olup olmadığını sordu. Olmadığı söylenince gülerek:

- Bu ürünleri toplatacak biri de olsaydı! deyip elindeki listeyi gözden geçirdi. Listede 15 Hüseyin vardı. Hüseyin’e baktı. Hilmi’ye oturmasını işaret ettikten sonra Hüseyin Serin’i tanımak istediğini söyledi. Hüseyin Serin İbriktepe’li olduğunu söyleyince Müdür Bey sesli sesli güldü. Sonra da: “ İbriktepeli, Kepirtepeli kulakları küpeli!” deyip bizlere baktı. İbriktepe köyü adını 15 Hüseyin'i tanıdığımız 1938 kasımından beri hep duyardık ama nasıl bir köy olduğunu hiç sormamıştık. Hüseyin de bize anlatmak gereğini duymamıştı. Hüseyin konuşurken kimi sözleri biraz farklı söylerdi. Bu nedenle kendisine takılanlar olurdu. Sonraları Pomak olduğu söylendi. Bizim yakın köylerimizden olan Kırıkköy’de Pomaklar olduğundan Pomakların dil özelliğini ben çok iyi biliyordum. Bu açıdan, Hüseyin’e hiç takılmıyordum. Pomaklar, Bulgaristan Devleti kurulmadan önce orada yaşayan Türklerin bir bölümü Bulgarca konuşuyormuş. Ancak Türk olduklarını unutmadıklarından Bulgaristan bizden ayrılınca onlar da bizim memleketimiz burası, deyip yurdumuza göç etmişler. O dönemler, şimdiki gibi köylerde okul olmadığından Türkçe’yi çabuk öğrenememişler. Hüseyin de böyle bir ortamda yetişmiş. Tıpkı, Büyük-Küçük yakından tanıdığımız Mandıra köylerinde olanlar gibi. İşte Hüseyin’in ailesi de Bulgaristan’dan gelmiş bir Pomak ailesiymiş, Bulgaristan’dan gelip İbriktepe’ye yerleşmiş. İbriktepe eskiden bir köy değil büyük bir kasaba hem de bir ilçeymiş. Halkı daha çok azınlıklardan oluşuyormuş. Şimdiki Edirne ilçelerinden İpsala bile İbriktepe ilçesine bağlıymış. İbriktepe’de sayısız kilise yanında azınlık okulları da varmış. Çoğu Rum olan İbriktepe halkı Cumhuriyet kurulduktan sonra Yunanistan’a göç etmiş. Gidenlere göre gelenlerin sayısı azalınca İbriktepe İlçelikten bucaklığa dönüşmüş. Eski kalıntıları anlatırken Hüseyin’in yel değirmenlerinden söz etmesi hepimizi şaşırttı. Hüseyin yel değirmeni, deyince Don Kişot’u anımsadım. Ne tuhaf Hüseyin’in anlattıkları beni ona yaklaştırdı. Güzel bir köyde yetiştiği inancına vardım. Benden ya da arkadaşlardan uzak durmasını, onun kötülüğünden değil bizim ona uzak oluşumuzdan ileri geldiği kanısına vardım. Onunla rakadaşlık etmediğime üzüldüğümdn başka arakadaşlık etmek için yaklaşmadığım için de kendimi hem şanssızhem de anlayışsız saydım.

Müdür Bey Hüseyin’i giderek daha dikkatlice dinledi. Sonunda da ilk olanak bulunca İbriktepe’ye gideceğinği söyledi. Sorular, yanıtlar derken ders bitti. 15 Hüseyin’in Beden Eğitimi dersi de geçti. Müdür Bey gidince tüm arkadaşlar Hüseyin Serin çevresinde toplanıp sorular sordular. Halil Basutçu gülerek:

-Çok acele etmeyin arkadaşlar, daha 10 ay var, hele yola çıkmaya hazırlanmadan bir birimizi tanımaya çalışmanın ne anlamı olur? 4 yıldır sürdürdüğünüz kırıcı şakalarınızı kesmeyin! Bir süre daha dalaşın! deyince karşı olanlar çıktı. Gene de çoğunluk Halil Basutçu'ya katıldı. Az da olsa gülenler de oldu. Mehmet Yücel ise:

- Aretlik (Ahretlik) yel değirmeni deyince etrafında toplandınız, merakınız değirmense bizim köyde yok ama yakın köylerde su değirmenleri var, birazınız da bizim oralarla ilgilenin! diyerek arkadaşların sığ ilgi gösterilerini dolaylı olarak eleştirdi.

Yemekte İpriktepe konuşuldu. Bu arada masa arkadaşımız Hilmi Altınsoy sordu:

-Ben tahtaya kalkınca kendimi kaybettim, ne yaptığımı, ne söylediğimi bilmiyorum. Benden sonra neler olduğunun da ayırdında değilip. Bana neler olup bittiğini anlatır mısınız? Bir süre güldükten sonra Hilmi’nin sorusunu yanıtlama tartışmaları başladı. Mehmet Aygün’le Yusuf Asıl anlatmayı önce paylaşamadılar. Sonunda yazı tuğra atılması kararlaştırıldı. Ne düşündüyse Yusuf vazgeçtiğini söyledi. Bu kez de Hilmi, Mehmet Aygün’e güvenmediğini, onun açıklayacağı olaydan hayır gelmeyeceğini söyleyip, Mehmet Ayüın’ü fırsatçı saydığını açıkladı. Kendisi hakkındaki kız konusunu da o kurcaladığını söyleyince Mehmet Aygün, asıl fırsatçı Hilmi’nin kendisi olduğunu, şimdi de kız konusunu açarak içinden içinden hoşlandığı konuyu ortaya çıkardığını söyleyince iş iyice karıştı. Hilmi bana dönerek sordu:

-Abi sen söyle bu konuda kim daha suçlu? Ben, “ Suçlu arayıcılık yapamam ama kız konusunu, hiç değilse bu kez sen açtın. Öyleyse kendini konunun dışına çıkarmaya çalışma! deyince, herkesten önce Hilmi güldü:

- Sizinle tartışılmaz, ama içinizde bugünün en mutlusu benim, bunun nedenini hiç biriniz bilemezsiniz! deyince arkadaşlar hepsi:

-Müdür Beyin dersini kolay atlattın! dediler. Hilmi başını attı:

- Hı hı, bilemediniz! Sonra kendisi açıkladı 15 Hüseyin’in köyü olan İbriktepe’ye en yakın onun köyüymüş, herkesten önce İbriktepe'ye o gidecekmiş. Gülerek kalktık. Ancak Hilmi, yolda biyhsyli papara yedi; Sahtekar, yalancı, içinden pazarlıklı, düzenbaz, korkak aşık v. b.

Öğleden sonra bir süredir tavsayan tabure işini ele aldık. Hazırlanmış olan ayakları Salih Baydemir’le Hasan Üner çizdi, Yusuf Asıl’la ben deldik. Yusuf bir süre delik sayısı hesapladı 40 tabure, 160 ayak, her ayak için 4 delik. Böylece 640 delik. Yusuf önce önemsemedi. Bir süre sonra ancak 20 delik açtığımızı görünce: “Oho, biz bunları hafta ancak bitiririz!” dedi. Konuşmamızı duyan Halis Öğretmen: “ Yoruldunuzsa bırakın, acelesi yok!” deyince Yusuf ölçütlerini geliştirmeye çalışığını, onlarda yanıldığını anlattı. Fahri Tosili Öğretmen geldi, Yusuf’la oyunları konuştular. Fahri Öğretmen de oyunlara katılacakmış, Beşikdüzülülerin oyunlarının kimilerini biliyormuş. “Ha uşak ha!” diyerek, yerinde zıpırdar gibi yapınca arkadaşlar ilgiyle baktılar.

Paydosta Asım Öğretmenin odasına gittim. Öğretmen yüksek sesle: “ Zaman geçiyor dostum, seni bilmem ama benim zamanın daralıyor, ben birkaç ay sonra yolcuyum, gel biraz çalışalım, beni yalnız bırakma! Beni engellemiyor bilakis çalışmaya zorluyorsun!” dedi. Schubert valsi birlikte çaldık. Ben önce öğrenci sonra Lehrer (Öğretmen ) olarak çaldım. Eski parçaları tekrarladık. Bir ara öğretmen kendi kendine konuştu: “ Ya, Selahattin Abi, nereden takıldın buraya? Cumartesi günü gene geliyor. Ben başka günler çalışamıyorum, sen o günümü alınca, ben çalışma pusulamı şaşırıyorum! dedi. Selahattin Abi, dediği Selahattin Yücesoy, nişanlısı Rezzan Öğretmen için gelince Asım Öğretmen de çaresiz onlarla Lüleburgaz’a gidiyor. Çoğu kez de pazar günleri bile Lülburgaz’da geçiyor.

Bugün çok çalıştık. Schubert valsten başka 20-32-40 numaralı parçaların , Lehrer-Schuler bölümlerini ayrı ayrı çaldık. Öğretmen ayrıca akordiyonda Suna ağıtını çaldırdı, çok beğendi.

Sevinerek dersliğe döndüm.

Derslikte bir süre çevremdekilerin konuşmalarını dinledim. Kimisi İbriktepe’yi konuşuyordu.

Yarınki Türkçe dersini anımsayıp bir süre Gramer kitabını karıştırdım. Akkusativ, Dativ

Nominativ-Genitiv diyerek fiil zamanlarını tekrarladım. Bizim fiil çekimlerimizl Almanca çekimlerinin neden tıpatıp uymadığına üzüldüm. Basit çekimlerden sonra Bileşik fiillerin Çekimleri anımsayıp örnekler yazdım.

Yazdım-yazdın-yazdı-yazdık-yazdınız-yazdılar. Çekimlerinin olumsuz durumlar.

Yazmadım-yazmadın-yazmadı-yazmadık-yazmadınız-yazmadılar. Bileşik durumlarına örnek :

Yazabildim-yazabildin-yazabildi-yazabildik-yazabildiniz-yazabildiler. Olumsuzları:

Yazamadım-yazamadın-yazamadı-yazamadık-yazamadınız-yazamadılar. Olumsuzda istenirse bil hecesi kalkabilir. Bir örnek: Kalkmayabilir de olduğu gibi. Gelebilir-gelemez-gelmeyebilir…YETERLİLİK FİİLİ Bilmek mastarıyla yapılır.

 

Baktım-baktın-baktı-baktık-baktınız-baktılar. Bunda da “ ma ekiyle olumsuzlaştırılır. : Bak –MA-dım, gibi.

Bakıverdim-bakıverdin-bakıverdi-bakıverdik-bakıverdiniz-bakıverdiler. Bunda da olumsuzluk “ MA” takısıyla olur. Baka-MA-dım…. . gibi. TEZLİK FİİLİ Vermek mastarıyla yapılır.

 

Gelmek fiili ile uyapılan bileşik fiiller. Gülesim geldi, söyleyesim geldi. Gibi kimi çekiniklik konuşmalarında kullanılır. Söylenmez ama insanın içinden söyleme isteği geçer. İSTEK FİİLLERİ Olumsuzunda eklenen fiil olumsuzlaşır. : Güleceğm gel-ME-di

 

Yazmak mastarıyla da bileşik fiil yapılır. Otobüsü kaçırayazdım, elimdeki kalemi düşüreyazdım, gibi. Bunlara da YAKLAŞMA FİİLİ diyoruz. Bu bilmek, vermek, gelmek, yazmank mastarlarından başka bu tür bileşik fiil yapmaya yarayan mastarlar vardır. Kalmak, durmak gibi. Bunlar da sürerlik anlamı katar. Bakakalmak, düşünüpdurmak kaşınıpdurmak, şaşırıpkalmak gibi. Bunlar da söze sürerlik anlamı katar.

Bu eylemler adı üstünde bileşik eylemlerdir, kesinlikle bitişik yazılırlar. Bir de bunlara benzeyen görevde başka bileşik eylem yapan başka mastarlar vardır. Etmek, eylemek, olmak, kılmak, bulunmak mastaraaları eklenerek yapılır. Bunlar yazılırken ayrı yazılır. Ayrıca bunların adları da YARDIMCI FİİL olarak anılır. Yardımcı olmak, Karar vermek, gelmiş bulunmak, teşekkür etmek, karar kılmak olarak konuşup yazarken kullanılırlar. Bu tatilde babama pek yardımcı olamadım. Kendi köyüme atanıp atanmamaya bir türlü karar veremiyorum. Okula geldiğime memnun değilim, ama bir kere gelmiş bulundum, sonuca dek gideceğim. Bana, müzik öğrenmemde çok yardımı olan Asım öğretmene ne kadar teşekklür etsem azdır. Pazar günü sinemaya gitmeye sınıfça karar kılındığına göre arkadaşlardan ayrılmak olmaz.

Rüzgarlı Bayır’açıp karıştırdım. Bir daha baştan başladım. Rüzgarlı Bayır bir tepe aynı zamanda bir çiftliğin de adı. Wutherring Heights, Rüzgarlı Bayır, Thrushcross: Çiftlik. Mr. Lockwood çiftliğe yeni tutulan görevli. Ancak bu görevli çiftliğe geldiğinden beri . Çiftlik sahibi Mr. Headhcliff’le ikinci kez karşılaşıyor. Çiftlik sahibi olukça kaba, çevresindekilere sert davranan, köpeklerle gönül eğleyen bir kişidir. M. Lockwood’ da pek iyi davranmaz. Bu nedenle işini sürdürmeye çalışan M. Lockwood, Mr. Heathcliff’ten uzak durmaya çalışır. Gene de ailenin öteki insanlarıyla ilişkisi olur. Örneğin Mr. Heathcliff’in güzel gelini görüp ilgilenir. Bu güzel gelinle ilgilenen bir başkası da vardır, Hareton Earnshov, şımarık bir kişi. Öyle ki bu kendine özgü yaşamları olan insanlar salt kendileri zevk aldıkları için bir bakıma vahşi olarak yetiştirdikleri av köpeklerini bir gün Mr Lockwood üzerine bile salarlar. Arada üşaklar da vardır, Joseph bunlardan biridir. Bir de ahçı tanıyoruz Zillah. Bunlar neredeyse acayip tavırlı ev sahiplerine uyum sağlamış kişilerdi. Mr Lockvood’un evine dönemediği bir gece evdeki kaba insanlar vahşi köpekleri üstüne salarak korkulu anlar yaşattılar. Sonunda Aşçı Zillah, ona acıyarak konağın bir yerinde yatırdı. Mr. Lockwood çok tedirgin olarak yatınca uykusunda bir rüya gördü. . Rüyasında bir ses, kendisini pencereden içeriye almasını ister. Mr. Lockwood sesin geldiği tarafa bakar, pencereyi açıp yalvaranı yakalamaya çalışır. Soğuk bir el eline değmiştir. Sıkıca yakalamaya çalışrken cam kırılır. Mr. Lockwood sesin sahibini tanır. Bayan Catherin Linton’dur. Mr. Lockwood gözlerini açınca Catherin Linton’un sahiden czmı kırıp pencerden içeri girmeye çalıştığını görür. Korkuyla bağırır. Mr. Lockwood’un sesini duyan Mr. Heathcliff koşar gelir. Öfkeyle Mr. Lockwood’u dışarıya kovar. Mr. Lockwood iyice şaşırmıştır. Bu konakta gerçekten gizemli bir takım olaylar dönmekte olduğuna inanır. Mr. Lockwood’un giderek ilgici bu gizemli olayların nedenlerine döner. Thruscross Grange’un en eski çalışanlarından Ellen Dean Mr. Lockwood’a yardımcı olur. Ellen Dean özet olarak şunları anlatır. Thruscross Grange’nin sahibi Mr. Earnshaw’dır. İki çocuğu vardır, biri oğul Hindley, öteki kız Catherine. Mr. Earshaw sık sık Liverpoal’a giderdi. Bir keresinde 13-14 yaşlarında kimsesiz bir çocukla gelir. Çocuk öksüzdür. Onu evlat olarak edinir. Adını da Headhcliff koyar. Böylece Mr. Earnshaw’ın iki kızı yanında bir de oğlu olmuştur. Mr. Earnnshaw oğulluğu Headhcliff çok sever onu oldukça şımarık yetiştirir. Günler geçip giderken Catherine’nin başından bir olay geçer. Çayırlıkta dolaşırken bir köpek ısırır. Bu olay nedeniyle Catherine komşu çiftliklerden Linton’da kalır. Mrs ve Mr. Linton’ların iki çocuğu vardır: Edgar ve İsabella. Catherine bunlarla arkadaş olur. Böylece Linton- Earnshaw aileleri arasında bir yakınlık başlar. Ancak bu yakınlıktan oğulluk Headhcliff hoşlanmaz. . Gerçekte onun sevmediği bir başkası da vardır: üvey kardeş HindleyKardeşler arasındaki çekişmeyi gören baba bir çare bulur, Hindley’i okula gönderir. Bir süre sonra baba ölür. Cenazesine gelen Hindley, yeni evlendiği karısı Frances’i de getirir.

Hindley’in karısı Frances gerçekte hastadır. Veremli olmasına karşın doğum yapar, az sonra da ölür. Çocuğunun adını: Hareton Earnshaw koyarlar. Bu arada Headcliff Karısı Frances ölünce Hindley çekilmez bir olmuş, çevresindekileri görmez olmuştur. Catherine ile Edgar sevişirler. Ancak Catherine gizliden gizliye Headhcliff’i sevmektedir. Ancak, sevdiği insanın parasız olduğunu, öyle parasız, kimsesiz birisiyle evlenemeyeceğini söylemiştir. Bunu duyan Headhcliff çiftliği terkeder. O gidince Catherine Edgar’la evlenir. Bu evlilik bir süre mutlu olarak sürer. Bir süre sonra Headhciff geri döner. Çok değişmiştir. Kılığı kıyafeti gibi tavırları da değişmiş soylu bir görüntü içindedir. Onun bu tavırları İsabella’yı kendine çeker. O, İsabelle’yı sevdiğinden değil salt Catherine ile İsabella’nın kardeşi Edgar’dan öç almak için evlenir. Bir gece ansızın kaçarak evlendiler. İsabella bu evliliğin sürmeyeceğini çabuk anladı; onu bırakıp Londra’ya gitti. Ancak Headhcliff’den bir oğul doğurdu. Çiftliğin yetişkin sahibi Hindley çiftliği üvey kardeşi Headhcliff’e bırakmıştır. Böylece üvey bir çocuk olarak Wuthering Heights’a gelen Headhcliff sonunda oranın sahibi olmuştur. Bir süre çiftlik kahyalığı yapan Mr. Lockwood yıllar sonra geldiğinde eski günler hakkındaki söylentileri belleğinde tazeler, konuşmaları dinler. Mezarları görür. Yapılan konuşmalarda eski günlere ait değişik söylentilerin sürüp gittiğini görür. Anlatılanlara baklılırsa bu insanlar öyle bir yaşam sürdürmüşlerdir ki, ruhları zaman zaman gelip buralarda dolaşmaktadır.

Bu kitabı sevmedim. Buna benzer söylentiler bizim köyde de vardır ama onların aslı astarı yoktur. Aslı astarı olmayan olayları anlatmanın ne anlamı var?

Yatınca bir daha düşündüm. Yanılmış olabilirim. Gerekirse bir daha okuyacağım. Rüzgarlı Bayır: WUTHERİNG HEİGHTS=Emily Bronte

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ