Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

14 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Çevre Okullarda İncelemeler

 

17 Nisan 1943 Cumartesi

 

Kalk zili çalınca arkadaşlardan: “Bayram günü de oyun mu olurmuş?” diyenler oldu. Oyunlar için olumsuz bir hava sezen Yusuf Asıl bu sözleri duyunca hemen:

-Siz ne biçim köylüsünüz; köylerde oynamak için bayramları beklerler, oysa siz tersini yapıyordunuz! dedi. Yusuf'a:

-Sen sus, Efe bozuntusu, diyenlerin yanında, “Bakın bakın Yusuf Efe, kendini hepten Çakıcı Efe yerine koyuyor!” diyenler de çıktı. Bu arada Fahri Tosili Öğretmen elindeki çubukla ranzalara vurarak, “Arkadaşlarınız sizi bekliyor!” deyince tartışma kesildi.

Bizim oyun grubu uyarıya meydan vermeden toplanmış; akordiyonu alıp merdivenden inerken Selahattin Yücesoy Öğretmenle Talat Tarkan Öğretmenle karşılaştım. Oyun boyunca merdivenden bizim halkayı izlediler. Oyun sonunda akordiyonu bırakmak için yanlarından geçtim. Selahattin Öğretmen bana: “Biliyor musun, amcanın bandosu dağıldı. Asım seni iyi yetiştiriyor. Hadi gel de o bandoyu toparla!” dedi. Bu söze bir karşılık verememenin üzüntüsüyle uzaklaşırken arkamdan sözlenen sözleri duyabilmek için azıcık yavaşladım. Talat Tarkan Öğretmen kısa kısa konuştu: “Ya, öyle miii? O tutkuyu çok iyi bilirim, müzik de böyle birşeydir işte!” dedi.

Dersliğe, yarım yarım algıladığım sözlerin anlamını çözmeye çalışarak döndüm.

Arkadaşların bir bölümü gene Yusuf'a takılıyordu. Bu kez Ahmet Güner de söze karıştı. Ahmet Güner ilk günden beri müzik bakımından tartışmasız bir öncelikli özellik taşıyor. Edirne/Karaağaç Köy Öğretmen Okuluna girdiğimiz ilk hafta tanışma eğlencesinde söylediği Edirne Köprüsü Taştan türküsünü söyleyerek hepimize bir üstünlük sağlamıştı. Salt türkünün seçimi değil gerçekten güzel söylemişti. Ogün bugündür, Edirne Köprüsü onun tekelinde olduğu gibi Ahmet'in bizim aramızdaki sıfatı da Aşık Ahmet'tir. Ahmet Güner bu özel durumuna bir de Zeybek oyunlarını ekleyince az konuşmasına karşın kesin konuşur. Bu özelliğini hep biliriz. Yusuf'a arka çıkınca şakacılar fazla üstelemediler. Buna karşın Çakıcı Efe sözü tekrarlandı.

Kahvaltıda Eğitimbaşı dikkatli dinlememizi istedikten sonra açıklama yaptı:

- Önemli konuklarımızın geleceğini, gerçekte gelen tüm konukların önemli sayıldığını, Türk geleneklerin böyle olduğunu, ancak bugün gelecek konukların, özellikle bizim günümüz, bizim bayramımız sayılan 17 Nisan için çağrılı olduklarını, gelenlerin bir bölümünün de bizi yukardan gözetleyenler olduğunu, (Üst yöneticileri kasterderek) bu bakımdan da çok önemsendiklerini açıkladı. Tören zili çalınca düzenli toplanılmasını, kısaca her günden biraz daha dikkatli olmamızı, üstümüzün başımızın olabiliğince düzgün görünür olmasını tembihledi.

Eğitimbaşının sözlerinden son bir süre üstbaş sözü konu edilti. Üstbaş diye bir söz var mı? Ben, “Öyle bir söz hem var hem yok!”dedim. İki sözden yapılmış bir deyim . Deyim oluşunun kanıtı da “altbaş” diye bir söz olmadığına göre bu belirli bir durumun adı olamaz. Ancak söylenince gene de bir anlamı karşılamaktadır: İnsanların giyimli olarak dış görüntüsü. . .

Salih Baydemir konuşmalardan sıkıldığını söyledi. Mehmet Aydemir derslikteki konuşmayı anımsattı. Yusuf Asıl'ın Efeliği. Yusuf Çakır Efe mi, Harmandalı Efe mi yoksa Çakıcı mı? Arkadaşlar Hasan Üner; “Harmandalı ile Çakır Efeler öldüğüne göre “Çakıcı!”deyince vurgulanan Çakıcı Efe sözü arka masalardan duyulmuş. Oradan birisi “Çakıcı Efe de öldü ama!” dedi. Başımı çevirmeden: “Öldüğünü nereden biliyorsun? ”diye sordum. Bu kez masadan başkaları: “İzmir'in Kavakları şarkısından!”yanıtını verdi. Şarkıyı çok iyi bildiğim için: “Vurulan Kamalı Zeybek, Çakıcı'ya bir söz yok. Orada söylendiği gibi Üstelik Kamalı Zeybek de vurulmadı. Oradaki vurulma da tüfek vurulması değil bir gönül vurulmasıdır. Türkülere göre Efeler kurşunla vurulmaz!”dedim. Arka masadan öteki çocukların: “Ababey haklı, o bunları iyi bilir!” deyince konuşmalar kesildi. Ancak bu kez bizim masadan Çakıcı Efe'nın gönül vurgunluğu dile dolandı. Kurşun yarası değil, gönül yarası deyimleri tekrarlanınca Yusuf' sinirlenip kalktı. Bizim masadan genellikle Hilmi Altınsoy öfkelenip kalkamak ister ama her defasında bir yolu bulunup önlenir. Yusuf için de aynı yöntem denendi ama Yusuf geri dönmedi. İşte bir Atasözü, “Yumuşak atın çiftesi sert olur!”

Derslikte gidip Yusuf'un sırasına oturdum. Kahvaltıda aramızda geçenleri öteki arkadaşlar bilmiyordu. Yusuf'u neşeli görünce kahvaltıdan önceki takılmalar gene başladı. Takılanlar arasında, sınıfımızda en anlayışlılardan biri olarak tanıdığımız Sefer Tunca da vardı. Takılmaları Yusuf gülerek karşılayınca sevindim, yerime geçtim. Sahne Hazırlama görevine ayrılanlar sızlanmaya başladıklar. Sefer Tunca da bunlar arasındaydı. Bu kez Yusuf: “Ah, ah, ah baştan düşünemedim. Düşünseydim, Müdür Beyden yüksek bir toprak sahne isterdim!”dedi. Açıkladı:

“Okulun önü taşıma toprakla bir metre yükseklikte asfalt yola dek doldurulacak. Gösteriler, o yükselti üstünde yapılacak. Gösteriden sonra da o topraklar yerine taşınacak. Toprağı kim taşıyacak? Sahne yapma görevi üsleneneler. Arkdaşlar hepsi birden bağırdı: “Vay insafsız vay!” Bu kez de Sefer Tunca: “Hem bacaksız hem insafsız!” diye ayrı bir sıfat yakıştırdı. Güldüğü için öfkesinin geçtiğini sandığım Yusuf bu kez Sefer'e dönerek:Sen bacaklısın ben bacaksızım öyle mi? Ben bacaklarımdan memnunum, benim, derslerde öğretmenler tahtaya kaldırdığında saatlerce dikilmek için uzun bacağa gereksinimim yok. Sorulanları yanıtlayıp yerime oturduğuma göre bunlar bana yetiyor!”Derslik bir an sessizliğie büründü. Sefer Tunca bir süre Yusuf'a baktı. Yüzünü bana döndürünce de “Arkadaş haklı, haklı söze ne denir? ”İsmet ekledi: “Arayan bulur; inleyen ölür!” deyimini anımsayalım! Sami Akıncı gülerek: “Deyim değil, kesin bir hüküm var o nedenle tartışmasız Atasözü. . . .

Talat Tarkan Öğretmen geldi. 17 Nisan'la ilgili açıklamalar yaptı. Talat Öğretmen:

Bugün gerçekte bir bayram değil, bizim için özel bir gün. Bu günün özelliğpinden yararlanarak çevremize kendimizi tanıtacağız!”dedi. Bu arada ilignç örnekler de verdi. Pazertesi Lüleburgaz pazarı, yıllık panayırlar özellikle de Cjmhujriyet Bayramlarında sanatçıların, Tarımcıların ürünlerini sergilediği gibi biz de, yılın 17 Nisan günleri yaptıklarımızı, ürünlerimizi, çalışma gücümüzü göstereceğiz!”dedi. Başını eğerek sağ eline yaslayıp:

- Bu, uyuma, dinlenme günü değil; her günkünden biraz daha çalışma günümüzdür. Gerçekte bu günlerde önümüzdeki yıllar buraları anne babalarla dolacak. Kalacak yerimiz olmadığı için bu yıl çağırmadık. İlk işimiz, burada kalınabilecek bir yer yapmaktır. Gelecek yıl gelip kalmak istiyorsanız planımızı uygulamaya yardım etmelisiniz! dedi. Talat Tarkan Öğtmenin söylediklerini kendi aramızda çok konuşmuştuk. Düşünce olarak yabancı olmadığından tüm arkadaşların havası değişti. Talat Öğretmen gidince konu enine boyuna bir daha dile getirildi. Böyle bir yer şimdiye dek neden yapılmamıştı? Kimi arkadaşların, giderek çocukça varsayımlara saptığını görünce belleğimi yoklayarak önce, geçen yıl Öğretmen Evlerine başlarken öğretmenlerin konuşmalarını; ödenek yokluğu yüzünden Keresteci Naci'ye paraların ödenmediğini anlattım. Bunu demen yetti: “Tam beş kez göç ettik, bu bile fazla!”deyip konuyu kapatırken koridor nöbetçisi geldi:

-Zil çalınca Tören Alanına çıkılacak! Nöbetçi sözünü bitirmeden zil çaldı. Eğitimbaşının tembihlerini anımsayarak bir birimize bakmadan konuşanlar oldu:

- Üstünü başını gözden geçir! Mustafa Saatçı, biraz yüksek sesle:

-Lütfen ben meşgulum, benimle de ilgilenir misiniz? (Mustafa Saatçı bugün SS ile ilgilenceğinden kendisine ayıracak zamanı yokmuş.) Hepimizde bir gülme içtepisi, hık, pık ederek yerimize geçtik. Tüm öğretmenler merdivende. Asım, Fahri, Ahmet Kun Öğretmenler öğrenciler arasında. Asım Öğretmei görünce akordiyonu anımsadım. Yavaşça aradan sıyrılıp okul arkasına gitmeyi düşünürken Eğitimbaşı beni görmüş adımı ünledi: “Merdivenlerden geç!”Merdivenden geçip akordiyonu yetiştirdim. Yetiştirdim, diye sevindim ama yanılmışım. Tören için gelecek konuklar bekleniyormuş. Bir süre bekledikten sonra Asım Öğretmen gülümseyrek:Bir prova yapalım!”deyip İstiklal Marşı'nı söyletti. İstiklal Marşı bittiği zaman arkamızda araba sesleri duyuldu. Geri dönüp bakmadık. Bakanlar oldu; fısıltı yayıldı:Trakya Genel Müfettişi ile yanındakiler. On kadar araba. Biz dim dik yerlerimizde dururken gelenler kendilerine ayrılan yerde durdular. Bizim sıranın az ileri solunda Vahit Dede duruyordu. Az sağında İlhan Görkey Öğretmeni de gördüm. Hemen yanlarında İlköğretim Müfettişi Hamit Gürsel'le Gezici Başöğretmen Mehmet Turan da duruyordu. İstiklal Marşı söylendikten sonra rahat etmemiz söylendi. Gözlerim Trakya Genel Valisi olduğunu duyduğum Abidin Özmen'i aradı. Abidin Özmen. Atatürk döneminde Milli Eğitim Bakanlığı yapmış. Trakya Genel Müfettişliğin atanınca da ilk iş olarak tüm Trakya'yı dolaşmış. Bizim köye geldiğinde köyün genel temizliğini beğenmemiş, okul bahçesindeki ağaçlandırmayı yetersiz bulmuş. Bunun üzerine Köy muhtarı Çavuş Amca (İstiklal Savaşı Gazisi)bütçesizlikten söz etmiş. Genel Vali bu kez de: “Edirne'ye kadar gel, istediğin kadar fidan verilecek!”demiş. Çavuş Amca bir şey söylemek için ağzını açınca da dinlemeden sert bir çıkışla : “Sus, yoruldunsa bu işi gençlere bırak; ben onları koşturmasını bilirim!”demiş. Çavuş Amca bunu gülerek anlattığında başka bir olayı anımsatmıştım. Vali Faik Üstün zamanında kendisiyle gelen bir yüzbaşı köyün köprüsü için: “Hemen yaptırmazsan Salih Omurtak Paşa seni köy Meydanında döver! deyince verdiğiniz karşılığı anımsıyorum!” demiştim. Çavuş Amca gülerek:

-O başka, o sonuç olarak bir yüzbaşıydı, gençti; geçmişi bilmeyebilirdi. Abidin Özmen çok değerli bir insan, hepsinden öte Atatürk'ün yanında bulunmuş, onun sofrasına katılmış bir kişi, eskilerin söylemiyle Atartürk'ün rahlesinde yetgişmiş bir büyüğümüz. O, yüzbaşının dediği gibi beni köylü önünde de dövse sesim çıkmazdı!”  dediğini anımsadım. Nitekim Bu kes Edirne fdan lığına gittiğimde Eğitmen Mustafa Ağabeyle Çavbuş Amcanın geldiğini Gümüş Bey söylemişti.

Gelenler arasında Abidin Özmen'in olmadığını. Arkadaşların Genel Müfettiş olarak gösterdikleri geçen ay da gelmişti. Giysileri bile değişik değil. Arkadaki kahverengi giysili kişiyle gelmiş, Türkçe dersimize virmişti. Biri Hukuk, biri Milli Eğitim Müşaviri, ikisinin de adları tahtaya yazılmıştı. O zaman ben defterime yazmıştım. Salim Gündoğdu, Fahir Erdem.

Okul Müdürü oldukça uzun konuştu. Daha doğrusu okulun kuruluşunu, amaçlarını, geçirdiği evreleri anlattı. Eğitimbaşı ise öğrenci, öğretmen durumlarını açıkladı. Arkasından Talat Tarkan Öğretmen de kısa bir konuşma yaptı. O da okulun bundan böyle ele alacağı konuları, köye gidecek öğretmenlerle sürdürülecek ilişkileri anlattı. Tevfik Uğurlu uzun bir şiir okudu. Sami Akıncı öğrenciler adına konuklara Hoşgeldiniz diyerek kısa bir konuşma yaptı. Daha sonra Asım Öğretmen özel olarak hazırladığı koro ile şarkılar, marşlar söyletti. Tören bitince konuklar okul içine girdi. Vahit Dede son geldiğinde de böyle bir kargaşaya gelmiş doğru dürüst konuşamamıştım. Gene öyle olmaması için kapıya yakın beklerken özel görevli kızlardan Röslein'in de aralarında bulunan bir grup yakınınmda duruyordu. Ansızın Vahit Dede belirdi, kalabalıktan hoşlanmam!”diyerek yanıma geldi, yüksek sesle bana: “Nasılsın dedikten sonra kızlara dönerek: “İbrahim'i buraya ben yerleştirdim. Ona kalsaydı geri dönecekti. Dönseydi ne olacaktı? “diye sorduktan sonra kızlara dönerek; “Beni dinledi, iyi etti. Şimdi bir daha dinleyecek; bir süre daha okuyacak. Hakkında fetva öyle verildi!”deyip koluma girdi, birlikte ön bahçeye çıktık. Ön bahçede gruplar oluşturmuş insanlar vardı; aralarından Kamber Amcam bize doğru yönelince Vahit Dede ile sarılıştılar, elleri birleşmiş olarak bir süre bir birlerini dinlemeden konuştular. Vahit Dede Kamber Amcama: “Ben seni Ahmatlar'a gittikçe anıyorum, Kamber Amcam da:  “Ben seni anımsayınca hep Keşirlik'e gitmeye kalkıyorum, türü konuştular. Ahmatlar(Ahmetler) Kamber Amcamın eski köyü, Keşirlik ise Vahit Dede'nin Bucak Müdürü olarak çalıştığı yer. Onlar konuşmayı uzattılar. Bu arada okula girenlerin bir bölümü geri çıktı. Arabalara binip gidenler oldu. İlhan Görkey Öğretmenle Selahattin Yücesoy Öğretmen birlikte bizim tarafa gelirken kamber Amcam ayrıldı. İlhan Görkey Öğretmenin elini öptüm. O da benim için güzel sözler söyledi. Hasanoğlan'da açılmış olan yüksek bölüme gitmemi sıkı sıkı tembihledi. Vahit Dedenin koluna girip içeri götürdüler. Yemekhane gelecek konuklar için düzenlendiğinden yemeğe gruk grup girildi. Görevi olmayanların ortalıkta dolaşmamaları istendiğinden bizim sınıfın büyük bir bölümü derslikte bekledik. Yemeğe çıktığımızda konukların büyük bir bölümü gitmişti. Vahit Dedeyi aradım, Selahattin Öğretmenle karşılaşınca öğrendim, gitmiş. Selahattin Öğretmen üzüldüğümü görünce:

- El arabasına binen ya yolda iner ya da suda! diye bir söz vardır. “Bizimkiler Valinin arabalarıyla geldiklerinden; onlara uydular!”dedi. İlhan Görkey Öğretmen de mi gitti deyince bu kez o zaten gidecekti. Onu Doğuda bir uzak İl'e Milli Eğitim Müdürü yapmışlar; gitmek istemediği için emri durdurmak üzere Ankara'ya ivedi gitmek zorunda!” dedi.

Yemekte, sevinçli olmamız gerekirken oldukça neşesizdik. Hadi ben Vahit Dedemle yeterince konuşmadığım için üzüldüm, arkadaşlar neden böyle durgun? Yusuf Asıl yorumladı:

-Biz de umduğumuzu bulamadık. Örneğin Kırklareli Valisi beni çağırıp konuşmalıydı! deyince Yusuf'u uyardılar: “Neden Kırklareli Valisi olacakmış, bari konuşacaksan Tekirdağ Valisiyle konuş. Bu yanlış söz, neşelenmeye yetti. Bayram tam olarak bitmedi. Bizim bayramımız gerçekte akşam kutlanacak, diyerek avunma olanağı bulduk. Durgun oturduğumuz yemekten neşeli kalktık. Hilmi Altınsoy bizden ayrıldı. Onun neşesi yemeklerden geliyormuş. Kadın budu köfteyi üç ay önce, revaniyi ise dört ay önce yemişmiş. Bu günkü gibi bir çorbayı ise ancak üç yıl önce içmişmiş.

Hilmi Altınsoy'un belleğine, ince hesaplarına şaşarak masadan kalktık. Derslik boşalmıştı, görevli arkadaşlar bu kez de akşmki gösteri yeri için hazırlık yapmaya gitti. Son bir piyes provası yapılac akmış. Halil Basutçu heyecan içinde “Yüzdük burnuna getirdik!”dedi. Teselli için “Burundan öte deri yok, buruna gelince deri biter, burun zaten deriden saytılmaz!”dedim. Arkadaş sözü biliyor ama deri yüzmediği için olayı tam bil miyor, uzun uzun anlattım. Prova yerine birlikte indik. Piyestekiler hep toplanmış. Ben biraz geride durdum. Röslein geldi Vahit Dede'yi merak etmiş: “Gerçek deden mi? diye sordu. Gerçek dedem olmadığını öğrenince de:

-O ne karışıyor, senin okuyup okumayacağına? diye sordu. Yanıt vermek üzereyken Sabahat Öğretmen geldi. Sabahat Öğretmen oradakilere doğru dürüst bakmadan:

“İşi olmayanlar dışarı!” uyarısı yaptı. Bu uyarı üstüne biraz da nasıl olsa çağrılacağım düşüncesiyle kapıya yöneldim. Aldanmışım çağıran falan olmadı. Asım Öğretmenin odasını dinledim, ses gelmeyince vurdum kapıyı girdim. Öğretmenin ödev verdiği 42 numaralı parçanın öğrenci bölümünü çalışırken Asım Öğretmen geldi. Gülerek: Aferin İbrahim, sen beni de geçeceksin; böyle giderse benim yerime sınava sen girersin. Ben istediğim gibi çalışamıyorum!”deyince engel olup olmadığımı sordum. Asım Öğretmen yüzüme dik dik bakarak:

-Ne engeli? Geldim de kalkmadın mı? Engel mengel yok ben kendim kaytarıyorum! deyip aynı parçanın Öğretmen bölümünü iki kez tekrarladıktan sonra birlikte çaldık. Biz çalışırken eski Eğitmen Kursu şeflerinden İlköğretim Müfettişi Akil Mengü ile Selahattin Yücesoy Öğretmen geldiler. Akil Mengü piyanonun başına oturarak: “Çok özledim çocuklar kusura bakmayın!”dedikten sonra bir süre parmak alıştırması yaptı. Arkasından bir parça çaldı. Ancak sol eli hep aynı notalar üstünde durdu. Parçanın adını söyledi:

Bir Göçmen Çocuğu'nun Tahassürü, duygulu bir parçadır; çocukluğumdan beri çalarım bu parçayı!”dedi. Ben ayrılıp dersliğe döndüm. Bir süre umutsuz olmakla birlikte gene de piyes çalışmasına çağırılacağımı bekledim. Gelen giden olmadı. Sıraya başımı dayayıp bir süre öyle durdum. Müfettiş Akil Mengü'nün çocukluğundan beri unutmadan çaldığı Bir Göçmen Çocuğunun Tahassürü'nü düşündüm. Çocuğun sevdiği bir şeye özlem duyması, kederlenmesi, ağlayıp sızlanması. Okuma kitaplarımızın birinde bir parça okumuştuk: “Plevne'den Geçerken. Cenap Şahabettin yazmıştı. Yazar, Plevne Savaşı'nda şehit düşen bir subayın oğluymuş. O parçayı okurken çok üzülmüştüm. Plevne Savaşı sırasında babam çocukmuş. Sokakta oynarken arkadaşlarıyla atılan topların seslerini duyabiliyorlarmış. Plevne Savunması komutanı Osman Paşa savaş süresince çok ün yapmış, adı çocukların bile dillerinde dolaşıyormuş. Babamın anlattığına göre çocuklar oyunları sırasında topların seslerini dinliyormuş. Gelen top sesleri içinde ara ara biri ötekilerden çok ses çıkarıyormuş. O çok ses çıkaran top atıldığında çocuklar:

Osman Paşa'nın topu bir daha patladı, düşmanların topunu tepeledi! diyerek seviniyorlarmış. Ben bunları düşünürken Akın'cılar geldi. Halil Basutçu: “Neden gittin, hani bana yardım edecektin!”dedi. Sabahat Öğretmenin uyarısını anlattım. Halil gülerek: “Orada bir yığın kuru kalabalık vardı, öğretmen onlar için söyledi!” dedi. Zaten sıkılmıştım, bu kez daha fena bozuldum; kendi kendime sorun çıkarıyorum!”deyip kalktım. Ahmet Güner'le Yusuf, akşam oynayacakları oyunlarda değişiklik yapmışlar. Sahne salt piyes için düşünüldüğünden kimi oyunlara elverişli değilmiş. Bir süre onlarla kaldım. Birlikte çıkıp uzun süre dolaştık. Dönüşte Röslein ile kapıda karşılaştım: “Yüreğim çarpıyor, dilim tutulacak diye korkuyorum, başarı dile!”dedi. Arkadaşlar benden önce başarı dilediler. Ben de: “Başarıyorsun, bundan daha büyük başarı olur mu? Bir de yanındakileri düşün, onlar ne yapıyorlar? ”dedim. Piyes, 25 Nisan Pazar günü Lüleburgaz Halkevinde de oynanacakmış, Röslein o gün tanıdıklarını da çağıracakmış. Tüm köylülerin gelir, Halkevi salonu almaz!”dedim. Gülerek: “İstemem öylesini!” deyip geçti.

Akşam yemeği erken verildi. Yemekte gelen konuklar konuşuldu. Hilmi Altınsoy Tekirdağ valisinin gelmeyişçine sinirlendi: Valinin daha önemli bir işi çıkmıştır!”dedik. Konuşmalardan Edirne valisinin de gelmediği anlaşıldı (Arka masadan söylendi.) Biz Kırklareli gerubu valimizle övündük; bizi yalnız bırakmadığı için gurulandığımızı söyledik. Bu kez de Hilmi: “Edirne'den Genel Vali geldiği için vali gelmemiştir!”deyince: “Genel Vali'nin gelmediği, gelenlerin daha önce gelmiş, bizim dersimize de girmiş olan müşavirler olduğunu söyledim. Bu kez de Trakya Genel Vali'sinin bayramımıza katılmamasını üzüntü konusu yapanlar oldu. Salih Baydemir ortayı bulmak için: “Evvelki yıl kimse adını bile anmadı; geçen yıl kimin geldiğini unuttuk, bu yıl sayamayacağımız kadar insan geldi daha ne istiyoruz? ”diye sordu. Yusuf Asıl, Talat Tarkan Öğretmenin sözleri ekledi: “Öğrenci anne-babaları için kalacak yer yapınca buraları her zaman konukla dolacak!”Hasan Üner'se:Ölme eşeğim ölme, yaz gelecek!” deyince gülüşerek kalktık. Öğretmen masalarının yanından geçerken Asım Öğretmen yemekten sonra kendisini görmemi istedi. Böylece benim 17 Nisan Bayramı'm gerçekte şimdi başlamış oldu. Dersliğe dönünce pencere kenarından yemekhane yolunu gözledim. Uzunca bir süre sonra Asım Öğretmen bayan öğretmenlerle birlikte geldi. Odasına inince de bir süre piyano çaldı. Kapısı önüne öğrenciler doluştu. Meğer Asım Öğretmen mandolin çalacaklarla koro grubunu da çağırmışmış. Bayan öğretmenler ayrılınca Asım Öğretmen daha önce yapmış olduğu sıraya göre, yapılacakları gözden geçirdi, sahnenin yan tarafındaki boşlukta beklenileceğini tembihledi. Zil çalmadan önce gelip oturanlar oldu. Kılıklarından karşı köyden (Yeni Bedir)olduklarını anladım. Kamber Amcamı bulacağımı umarak yanlarına gittim. Amcam gelmemiş ama komşularını göndermiş. Amcamın önemli bir işi çıkmış. Onlarla konuşmam çok iyi oldu: “Geldik oturduk ama doğru mu yaptık!”diye bir birtine soruyorlarmış. Nöbetçilerden Numan Bayazıt sevdiğim bir arkadaşa tembih ettim: “Benim akrabalarım: “ Numan Bayazıt:Tamam Abi, hiç merak etme!”deyip benim konuklarımı koruma görevi üslendi.

Zil çalınca sıralar tıkabasa doldu. Öğretmenlerin hemen hemen hepsi geldi. Besim İyitanır öğretmenLüleburgaz Ortaokul Müdürü ile kalabalık bir grubu getirdi. Ara ara benim konukları gözledim. Numan Bayazıt'ı hemen yakınlarında dolaşır görünce rahatladım.

Eğitimbaşı konukları selamladı, kısaca Akın Piyesi'nin tarihimizle bağlantısını anlattı, okuldaki çalışmalar için bilgi verdi. Tevfik Uğurlu piyesin kişilerini tanıttı.

Piyesin girişin deki konuşma arkalardan pek iyi duyulmadı. Uyarılar yapıldı. Bu zayıf sesizlik giderek açıldı. Konuşma sesleri yükselince dinleyenler de sustu. Nedxense proğramda değişikli, k yapıldı. Piyes arasında koro ile oyunlar vardı. Sabahat Öğretmen sonradan piyesin bölünmemesini istemiş, böylece bir çırpıda bitirilecek, proğramın kalan bölümü piyesten sonraya alındı. Piyes arasındaki Suna'nın Ağıtı'nda ben de vardım. İki akordiyonla çalıyorduk. Değişikliğe tepki duyan Asım Öğretmen önce bana sen çal dedi. Sonra da: “Ben yalnız çıkayım, yeter o!” deyip beni yok saydı. Bir bakıma böyle daha iyi oldu. Piyes bütün olarak izleyenlerde daha olumlu etki bıraktı. İstemi Han'ın bulunduğu sahnelerde (Hemen hemen hepsinde var) İstemi Han olan Halil Basutçu piyesi neredeyse yalnız başına oynadı. Yazarı Faruk Nafiz Çamlıbel acımasızca tüm sözleri İstemi Han'a söyletiyor. Kitabı okuduğumda saymıştım; bin dolayındaki dizenin 750 kadarını İstemi Han söylüyor.

Suna'nın Ağıtını hep merak ediyordum. Notaya alan Asım Öğretmen. Sorduğumda: “Notaya ben aldım ama benim bestem değil!” demişti. Oysa Sabahat Öğretmen, Asım Öğretmen besteledi demişti. Bence çok etkili söylendi. Katılmadığiım için üzülmedim. Bir bakıma da takılmamam iyi oldu. Katılsaydım belki de bu denli etkilenmeyecektim. Röslein bu piyeste rol almakla çok güzel bir davranışta bulundu. Bir ara ayrılmak istediğinde önlemiştim. O zaman bir yardımım olmuşsa şimdi sevindim; iyi bir arkadaşlık desteği yapmışım

Asım Öğretmen koroyu iyi yönlendirdi. Kendisi de katıldığından korodakiler çok canlı söylediler.

Ahmet'le Yusuf iki kişi olarak iki oyun oynadılar: Harmandalı-Bengi. Sahnede oyunlar daha güzel izleniyor. Sanıyorum çok beğenildiler ki uzun uzun alkışlandılar. Sonunda Asım Öğretmen koroya öğrettiği türküleri söyletti. Koro, Lüleburgaz'a gidenleri götüren araba kalkıncaya dek sürdü.

Yeni Bedir'den gelenler bana teşekkür etmeden gitmemişler. Ben onları unutmuştum. Numan Bayazıt anımsatınca koşarak gidip uğurladım. İşte buna çok sevindim. Amcama gittikçe karşılaştığım bir çok kimse güler yüzle hal hatır soruyor; sahip çıkıyor. Evlerine bile alanlar oldu. Dönünce akordiyonların başında Ahmet'le Yusuf'u buldum. Oyunlarını sordular. Onlara :

-Tam Efesiniz, oyunlarınızı beğendirmek istiyorsanız aranıza sakın başkasını almayın! dedim. Meğer onlar da öyle bir konuşma yapmışlar, ikisi birden :

- Sen bizi çok iyi anlıyorsun, sana inanıyoruz. Bundan böyle ikimiz oynayacağız! deyip akordiyonları aldılar. Akordiyonları Asım Öğretmenin odasına bıraktım. Kendisi yoktu. Dersliğe çıktık, arkadaşlar piyeste rolü olanların başlarına yığılmış soru soruyorlardı. Ortaya olarak hepsini kutladık. Söz hemen 24 Nisan gününe kaydı. “Önemli olan Lüleburgazlılara beğendirmek!”Yat zili uzatılarak çalındı. Talat Tarkan, Asım, Fahri Öğretmenlerin sesleri geldi. Yatakhaneyi boyladık. Fısıltı olarak konuşmalar sürdü. Kimseye soracak değilim ama gene de bir beklentim var: “Röslein için kimler ne diyecek? ”

Demeye kalmadı hemşerim Kadir benim ranzaya tırmandı: “Gördün mü senin Pomak Kızı ne yaman tiyatrocuymuş? ”Kadir'e içimden kızdım ama gücendirici bir söz söylemek içimden gelmedi. Bu kez de:

-Sen de biliyorsun, hemşerimiz güzel kız, hem de akıllı. Hem güzel hem akıllı olan insanlar her zaman kazanır! dedim. Kadir de, “ Biliyorum, sen onu her zaman savunursun, aranız iyi! dedi. Kadir'e sordum: “Senin iyi değil mi? ”Kadir olayı başından attı:

- Biliyorsun benim bir köylüm kız var. Onlar iyi geçinmedikleri için onun etkisin de kalıyorum, belki! deyip aşağıya indi.

Kadir'in dediklerini de düşündüm. Ne kızı olursa olsun, başarılı olursa, başarı için emek tüketiyor demektir. Ne dersek diyelim, Röslein başarılı bir iş yapmışıtr. 20 kadar kız içinden o seçilmiş, seçildiği gibi başarmıştır. Başarısı Pomak oluşundn değil çalışmasındır. Okuduğum bir romanda ya da hikayede güzel bir başarı kazandığı sözlenen düş kişileri için bile saygı duyuyorum. Böyleyken, burada dört yıldır aynı okulda okuduğumuz, komşu köylü olduğumuz bir arkadaşı nasıl küçümserim!

 

18 Nisan 1943 Pazar

 

Zil sesiyle uyandım. Mustafa Saatçı soruyor: “Bayram bitti mi?” Bekir Temuçin, başına geleceği düşünmeden yanıtladı; “Ne sandın? ”Mustafa Saatçı bunu bekler gibi kendi kendine konuştu:

-Pek cüceymiş, pardon kısaymış! Arif Kalkan Bekir Temuçin'e çıkıştı:

- Hemşerim sen hiç deneyim sahibi olmayacak mısın? İmam Mustafa'ya söz söylenir mi? Adamın işi gücü yok, birilerine saldırmak için bahane arıyor!”deyince saldırma sözüne birkaç kişi birden karşı koydu. Sami Akıncı:

- Yangına görükle gitme! gibi bir şey oluyor. Cüce sözü ile Saldırma sözünü yan yana koysak olumsuz etkileri açısından bir fark görülmez! Bir ses geldi görülür görülür:

- Biri, durağan bir sıfattır, öteki etkin bir fiildir. Bunları bir arada tutmak için özel çaba göstermek gerekir! Talat Tarkan Öğretmenin sesi konuşmaların birden keislmesine yetti. Öğretmenlerden çok çekinen arkadaşlarımızdan biri de İdris Destan'dır. . . Böyle durumlarda İdris Destan bir yolunu bulup ortalıktan hemen sıvışır. Bu kes bu becerisini gösteremedi. Talat Tarkan yakınındaymış, elini İdris'in omuzuna koyup yavaş sesle konuştu. Herkes sessizce aralardan çıktı. İdris Destan'la Talat Tarkan Öğretmen birlikte oyun yerine dek konuşa konuşa geldiler. İdris Destan'ın yüzü kırmızılıktan mora dönüşmüş durumdaydı. Oyun boyunca ona baktım. Zil çalınca seslendim, beni bekledi. Bu kez de gülerek:

-Talat Öğretmen bana kötü bir şey söylemedi, sürekli konuştu, o konuştukça yanından ayrılamadım. Bizi birlikte görenlerin bana suçluymuşum gibi bakmaları nedeniyle çok sıkıldım. Hiç bir kötü söz söylemedi ama söylemiş kadar beni etkiledi, çok utandım! dedi. Teselli etmeye çalıştım:

- Utanacak ne var? Utanmak için utanılacak bir hareket yapmış olmalısın. Böyle bir hareketin olsaydı zaten Talat Öğretmen öyle koluna girip seninle dolaşmazdı! deyince İdris sevinçle sordu: -Sahi, benim koluma mı girdi? diye heyecanla sorduİdris, o denli korkmuş ki, onun bile ayırdında değil. Arkadaşı yatıştırmak için Talat Tarkan Öğretmenin oğlu Aydın Tarkan'dan söz ettim.

Ayın geldiğinde de çok İdris'le arkadaşlık eder. Bir baba olarak Talat Öğretmenin gözünden bu kaçmamıştır. Bu sabah senin yeerin de bir başkası olsaydı kesinlikle ona böyle davranmazdı! deyince İdris boynum sarıldı, teşekkür etti: “İşte şimdi çok rahatladım, Talat Öğretmenle gezerken bu aklıma gelmişti, içimden, “Aydın burada olsaydı!”demiştim; deyip kıkır kıkır güldü.

Kahvaltıda Akın Piyesi ile başlayan konuşmalar bizim okulun yer değiştirmesine atlayarak benzerlikler kuruldu. Konu içinde geçen, babaların oğulları tarafından ölüme gönderilmesi eleştirildi.

Ben buna karşı bizim gerçek tarihimizi anımsattım. Büyük, küçük Karıştıran köylerini söyledikten sonra 2. Beyazıt'la Oğlu Yavuz Sultan Selim'in, Kanuni Sultan Süleyman'ının kendi oğullarını boğdurmalarının nedenlerini tekrarladım. Saltanat kavgalarını Tarih boyunca görüldüğünü söyledim. Salih Baydemir bana sordu :

-Sen tarihi bunun için mi seviyorsun? Geçmişte olmuş olayları bilmek sence iyi birşey mi? Ben :

-Evet! deyince Salih Baydemir bastıra bastıra:

- İşte ben bu nedenle tarihi sevmiyorum. O onu öldümüş, bu bunu öldürmüş. Bunlardan bana ne? Salih Baydmir'e arkadaşlar ayrı ayrı noktalardan yanıt verdiler. Tarihi yok sayan, coğrfyayı da yok sayar. Coğrafyayı okumayanın dünyadan haberi olmaz . Selçuk Öğretmenin anlattığı bir Osmanlı Paşasını anımsattılar. 1772 yılında Baltık Denizinden kalkıp Atlas Okyanusu, Cebelitarık Boğazını geçerek İzmir/Çeşme önünde bizim gemilerimizi batıran Rus Donanmasının nereden geldiğini soran Paşa'ya yukarda sıraladığımız deniz yolu gösterilince Paşa parmağını haritadaki Cebelitarık boğazına koyarak karşısındakileri azarlamış:

- Bre zındıklar, siz beni aptal yerine mi koyuyorsunuz, şu parmak kadar yerden koskoca gemiler geçer mi? diye sormuş. Oysa o parmak kadar yerden gemiler geçmiş, o kendinin cahilliğinden habersiz paşanın batırılmayan tek gemisi kalmadığı gibi Rus donanması uzun süre Ege Denizi'ni denetiminde tuttuğundan, o cahil olmadığını söyleyen cahil Paşa, İzmir'den katır sırtında tamı tamına altı ay süren bir yolculuktan sonra İstanbul' a dönebilmiştir.

Arkadaşlar anlattıklarımı umursamadan ya da işi neşeye dökmek için Katırla yoculuğun güzel olabileceğini, o cahil paşanın bundan zevk alabileceğini öne sürüp sözü değiştirdiler. Bir süre katırdan söz edildi. Ben, katırların nasıl, yetiştiğini anlatınca hepsi şaştı. Katır hakkında tek bildikleri “Katır inadı” deyimi. Harun Özçelik Çerkezköy'e odun getirenlerin katırcılar olduğunu söyleyince Yusuf da anımsadı, onların kmöyünde de katırcılar varmış.

Derslikte konuşmalar hep Akın Piydesi üstüne oluyor. İstemi Han olan Halil Basutçu başarılı olmasına karşın durgun. Sami Akıncı kendini başarılı bulduğundn rahat. Mehmet Başaran da övgü bekliyor ama kimse buna yanaşmıyor. Başaran'ın başarısızlığından değil hem rolü küçük hem de arkadaşlarca pek sevilmemesinden kaynaklanıyor. Piyesten, başarıdan söz edilirken birden Küçük Karıştıran sözünün ortaya gelmesi bunu gösterdi. Onun da şakaya gelememesi küçük bir takılmayı kavgaya dönüştürdü. Piyeste genç hakanlar İstemi Han'ın kızı Suna'nın seçimini beklerken yaptıkları konuşmalar anımsatıldı. Bumin Han'ın bakışından söz eden Ahmet Güner:

-Adam doğuştan muhalif! gibi bir söz söyledi. Abdullah Erçetin de, sanırım hiç bir kötülük düşünmeden. “Küçük Karıştıran mı? ”diye sordu. Sami Akıncı:

- Eee, kardeşim kusursuz insan olmaz, bizim ilk deneyimimiz, kusurumuz ellette olacak! derken Bumin Han derslikten çıktı. Hüseyin Orhan'la Kadir Pekgöz de arkasından gittiler. Mehmet Yücel koruyucu kesildi. Bu kez herkes durumu eleştirmeye döndü. Halil Basutçu en doğrusunu söyledi: “Suçlu yok, ortalığı karıştıran yok. Ama ortalık karışıyor, o karışıklık içinde herkes suçlu arıyor!”

Derslikten çıkıp akşam Asım Öğretmenin odasına bıraktığım akordiyonu almak için girdim. Kendisi olmayınca oturup piyano çalıştım. Uzun süre arayan soran olmadı. Yemek ziline dek çalıştım. İyice rahatladım. Yemekte bu kez arkadaşlar hangi konuyu açtılarsa işi şakaya alıp başka tarafa çevirdim. Aylardan beri çaldığım Ludwik van Beethoven'in kösgtebek şarkısından söz ettim. İnanmadılar:

-Köstebek için şarkı olmaz! diyenler oldu. Bahis önerisinde bulundum; ona da yanaşmadılar. Dersliğe böyle tartışarak döndük. Derslikte de Mehmet Yücel'in:

Dayı müzikte bizi geçip gittiği için “Ne söylesem yutarlar!”deyip nişangahsız atıyor! deyince gidip Oscar Beringer Piyano Metodunu dersliğe getirdim. Herkes ilgilendi. Bu kez de gösterdiğim parçadan çok piyano notalarının karışıklığına takıldılar. Özellikle de sol-fa anahtarının altalta nota sıralamasının değişik olması hepsini korkuttu. Hemen de “Öğrenilemez!” kararını verdiler. Mehmet Yücel bu kez de:

Dayı, sen bizi bu yolda yaya bırakmışsın! diyerek övdü.

Tahtaya banyo yapılmayacağı yazılmış. Nedenini soranlar oldu. Kimse doğrusunu bilmemesine karşın herkes bir neden ortaya koymaya başladı:

1. Su bitmiş,

2. Dün gelen konuklar çok su içmiş,

3. Konuklara zorla su içirilmiş,

4. Konuklardan, Kepirtepe'yi hala susuz bilmeleri için sular saklanmış,

5. Akın Piyesindeki susuzluğu Kepirtepe'de sanmaları için konuklardan sular saklanmış. Buna benzer daha bir çok gereksiz söz söylenerek yerli yersiz gülündü. Akşam konuşan Tevfik Uğurlu'yu görmemiştim, dersliğin kapısından bakınca anımsayıp işaret ettim: “Zaten seni arıyordum!”deyip kitabı uzattı: “Senin kitabı buldum Zehra Öğretmendeydi getirdi!”deyip Oidipus Kolonosta adlı kitabı verdi. Zehra Öğretmenin okumuş olmasına biraz şaşırdım. Bunu Tevfik'e söyleyince Tevfik: “Zehra Öğretmene de Sabahat Öğretmen salık vermiş, şimdi de Sofokles'in 3. kitabı olan Antigone'u istedi!”deyince daha doğrusu işin içine Sabahat Öğretmen girince kitaba birden ısınır gibi oldum Tevfik bir süre oturdu; akşamki konuşmasını kendisi eleştirdi. Tevfik gerçekte güzel düşünüyor ama henüz öğrenci olduğunu da unutur gibi düş kuruyor. Benim piyano ya da akordiyon çalmayı düşlediğime benzer tasarıları var. Onlar tam olmayınca kendi kendisini o da benim gibi üzüyor. Benzer bir taraf yakaladığım için Tevfik'le karşılaştıkça uzun uzun konuşuyorum. Onun benden farklı rahatça açıklayabildiği istekleri var. Reşat Nuri Güntekin gibi roman yazmak, Faruk Nafiz Çamlıbel gibi şiir yazmayı düşlüyor. . Ayrıca en az Fikret Madaralı Öğretmen ölçüsünde rahat konuşma yapmalıymış. Bu yüzden de Fikret Madaralı Öğretmenin ayrılışına üzüntüsünü bir kez daha uzun uzun anlattı. Mektup yazmış ama Fikret Öğretmenden yanıt alamamış. Kayseri/Pazarören'den ayrıldığı söylenmiş. Benim oradaki mektup arkadaşım Veli Dalak'tan söz ettim, hemen mektup yazıp soracağıma söz verdim.

Tevfik ayrılınca neredeyse kulaklarımı çevre konuşmalara kapatarak Oidipus Kolonosta'yı okumaya başladım.

Tören zili çalınca arkadaşlarla birlikte alt kata inerken Eğitimbaşı uyardı: “Asım Öğretmen yok!”deyince toparlanıp akordiyonu aldım. Eğitimbaşı 17 Nisan Bayramımızı Yüzakıyla geçirdik. Bunda, “Karınca kaderince hepimizin payı var. Okul Müdürümüz, kendi adına teşekkür etme görevini bana verdi. Okul Müdürümüzle birlikte kendi adıma hepimize teşekkür ediyorum. Yer yetmezliği nedeniyle çok istemelerine karşın yeterince Lüleburgazlı çağıramadıkları için 24 Nisan pazar günü Lüldeburgaz Halkevinde gösterinin tekrarladığını söyledi. Arkdaşlar buna da çok sevindi. Bu sevinç benim de işime yaradı, İstiklal Marşı çok canlı söylendi. . Eğitimbaşı bana, şaka takılmasının birini daha yaptı:

-Asım Öğretmen ikide bir gideceğini söylüyor. Artık gidebilir değil mi? diye sordu. Yanıt veremedim. Eğitimbaşı gene kendisi:

- Gitsin, güle güle gitsin! dedi.

Akordiyonu bırakınca bir süre piyano çalıştım. Büyük akordiyon da Asım Öğretmenin odasındaydı onu alıp yerine götürürken Asım Öğretmen geldi. Gülerek:

- Selahattin Ağabeyi uğurladım! dedi. Öğretmenin öğretmene ağabey demesi biraz tuhafıma gitti.

Dersliğe dönünce dünkü olayları bir daha anımsadım; herkesin tanıdığıVahit Lütfü Salcı. Ben, Vahit Dede deyip geçiyorum. Fikret Madaralı Öğretmen onun için bir keresinde çok bilgili, tam anlamıyla “Halk Filozofu” demişti. İlhan Görkey Öğretmenle rahat konuşamadım. Kızı Sevim öğretmen oldu biliyorum, acaba nerede çalışıyor? Lüleburgaz'da olsaydı İlkokula gittiğimde görecektim. İlhan Öğretmen başka bir İl'e müdür olarak giderse Sevim de gider mi? Doğan ne yapacak? O daha lisede. Belki de babasının gittiği İl'in lisesine gider. Ya o İl'de de Kırklareli ya da Tekirdağ gibi lise yoksa!”

Röslein'in Vahit Dede için söylediği sözü düşündüm:

- Gerçek deden değilse, senin okumana o neden karışıyor?

Oidipus Kolonosta'yı açtım. Yazarı Sofokles'i anımsadım. Milattan önce 6. y. yılda yaşamış. Çok kitap yazmış ama ancak on kadar kitabı kalmış. Benim okuduklarımla bu şimdi okuyacağım bir birini tamamlayan üç kardeş kitapmış. Birincisi Kral Oidipus. Oidipus'un doğup büyümesi, kral olası, krallığının sonunu anlatıyordu. Okuduğum 3. Kitap ise Oidipustan sonra oğulları ile kayınçosunun (Karısının kardeşi Kreon) anlaşmazlıklarını, Oidipusun oğullarının ölümünü anlatıyordu. 2. Kitabın konusunu biliyordum, ancak kitabın tümümünü okumamıştım. Yarım kalan bölümü tamamlayıp Oidipus olayı hakkında bilgimi tamamlayacağım. Böylece Sabahat Öğretmenin önerdiği okuma zincirinin birini tamamlamış olacağım. Sabahat Öğretmen elimde Kral Oidipus kitabını görünce bunu önermişti.

 

Oidipus Kolonosta

Kral Oidipus'la kraliçe İokaste acıklı geçmişlerini öğrenince önce kraliçe kendini öldürmüştü. (Görkemli kraliçe giysileri içinde kendini asarak) Onu gören Oidipus süslü giysilerindeki iğneleri gözlerine saplayarak görmez olmuştu. Böyle bir ceza ile kendisini cezalandırmasına karşın Thebai halkı gibi Oidipus'un oğulları da onu affetmemiş Thebai'den kovmuşlardı. Görmez bir kişi olarak ortalıkta kalan Oidipus'u iki kızından biri olan Antigone bırakmamış, babasına göz-kulak olup onu Thebai'den uzaklara götürmüştü. Ne var ki Oidipus'un başına gelen felaketin onun günahkarlığına sayılması, gittiği yerlerde hep karşısına çıkarılmış kalmasına izin verilmemiştir. Kitaba göre baba-kız aç-susuz dolaşarak bir tenha yere gelmişlerdir. Onların öyle sandıkları son yerde de karşılarına engel çıkmıştır. Orada da “Günahkarlar oturamaz, suyunu içemez. Oturur ya da suyunu içerlerse Tanrılar çevredeki insanlaarı cezalandırır!” buyruklarıyla karşılaşçırlar. Kral Oidipus daha fazla yürüyecek durumda değildir. Engel olmak isteyenlere dayatır, acındıracak sözler söyler. Dahası günahlarının bilincindedir. Onu bu duruma getiren Tanrılardır ama yaşatan da gene Tanrılardır. Oidipus'un direnmesi ortalığı sakinleştirir. Hiç değilse uzun süre bilmedikleri yerlerde dolaşan baba-kız, nerede olduklarını anlamış bulunurlar. Çok uzaklarda da olsa, ünlü Akrapol görünmektedi. Öyleyse Atina dolaylarındadırlar. Bir zamanların çok ünlü Thebai Kralı Oidipus'un adı buralarda yankılanmıştır. Ne var ki geçmişteki bu ün, son olayda gölgelendiği gibi işlediği büyük günah yüzünden lanetlenmiştir. Bu nedenle Oidipus sözünü duyan ürpermektedir. Antigone'un sabrı, Oidipus'un çaresiz gitmeme direnci sonunda çevre sorumlularınca bir süre bu kutsal topraklarda kalmalarını sağlamış olur. Ne kadar kalacağı belli olmamakla birlikte hiç değilse Kral Theseus'ün gelip Oidipus'la konuşmasını bekleyeceklerdir. Olağanüstü bir karşılaşma da Oidipus'un öteki kızı İsmene çıkar gelir. İsmene bir süre onlarla kalır dertleşirler, kardeşi Antigone'a destek onun da yapacağı fazla bir yardım yoktur. Ancak can olarak kardeşi Antigone ile babasını sevmektedir, onları desteklemekten başka bir dileği yoktur. Onlara yardım için söz vererek ayrılır. Kral Oidipus kızından ayrıldığına üzülse de öte yandan Atina topraklarında olduğuna inanarak bir umut belirtisine kapılmıştır. Çünkü Kralı Oidipus, Thebai'yi aşan ünlü krallığı sürecinde Kral Theseus gibi kral babası Aigeus'u tanımaktadır. Onlar hakkında güzel sözler sıralar. 50. sayfaya geldiğimde bıraktım. Olayı bildiğim için fazla ilgimi çekmemekle birlikte tarih bilgimle uyuşturmaya çalışıyorum. Eski Yunanistan'da her kentin kralı var. Kentlerde yaşayanlar bir birlerini tanıyor, aynı dili konuşuyorlar. İşin ilginci düşmana karşı da birleşip savaşıyorlar. Bu kitabın yazarının yaşadığı yıllarda Tüm Yunanistan'la Pers İmparatorluğu'nun savaşları vardır. Neredeyse yüz yılı da aşan bu savaşlar arasın da Atina ile Isparta kent krallıklarının 30 yıl savaşları da olur. Daha sonra Thebai kentinin de girdiği savaşlar, Makedonya Kralı Büyük İskenderi'n İmparator olmasıyla son bulur. Bunları düşünürken uyumuşum.

 

19 Nisan 1943 Pazartesi

 

Asım Öğretmen ünlü sözünü söyledi: “Gelirsem oraya!”

Herkes gülüyor ama kuşkusuz içinden gülüyor. Böyleyken çıt çıkarmadan yatakhane boşalıyor. Asım Öğretmenden gerçekte benden başka korkan yok. Daha doğrusu arkadaşlarla ona karşı korkularımız başka başka. Ben yakınlığını kaybetmekten korkuyorum ya da çekiniyorum. Onlarsa azarlanmaktan ya da derste soru sorup paylanacağından korkuyorlar. Böyle söylüyorum ama Asım Öğretmenin amansız bir de nöbet işlerini izlemesi var. Konuşmalara bakılınca öylesi güleç yüze karşın dersinde ya da nöbetlerinde deyimin tam anlamıyla kuş uçmuyor. Arkasından yapılan konuşmalarda da saygısızca tek bir söz söylenmiyor. Oysa karşılıklı konuşmalarda sanki arkadaşmış gibi sözlerine gülünüyor, kendi dersi dışındaki sözleri hep gülme konusu oluyor. Oyundan sonra dersliğe döndüğümüzde Mehmet Yücel gülerek:

-Bırakın gelsin bakalım! dedi. Asım Öğretmen kapının önündeymiş:

-Mehmet, hazır ol geliyorum!” dedi. Arkadaşların çoğu dikkat kesildi, önemli bir olay olacak sandı. Herkes bir şey beklerken Asım Öğretmen gülerek karşı köşede bekleşen öğrencilerin yanına gitti. Arkadaşların tedirginliğine karşın ben, Asım Öğretmenin bu sözünü de şaka olarak algıladığını, böyle şeyler üzerinde durmayacağını kestirdim. Mehmet Yücel de azıcık korkmuştu, onu rahatlattım. Arkadaşların bir boş geçen iki ders boyunca hep Asım Öğretmeni bekler durumdayken ben tersini düşündüm. Gerçekten Asım Öğretmen bir bakıma daha çocuktu. Benden bir yaş büyük. Sanıyorum bu bakımdan onun öğrencilere kötü davranacağını bir türlü düşünemiyordum. Sonunda bu düşüncemi arkadaşlara da anlattım. Arkadaşlar anlattıklarıma yer yer çekinceli tarafları olsa da çoğunlukla katıldılar. Sınıfın havası oldukça değişmişti. Sabahat Öğretmen çok neşeli geldi. Günaydından hemen sonra Akın piyesinden söz etti. Piyesteki arkadaşları övdü. Ayrıca hepimizi öven sözler söyledi. Kitap okumamızı salık verdi. Böyle bir fırsatı bekliyordum. Sofokles'in üçüncü kitabını bulduğumu öyledim. Sabahat Öğretmen umduğundan daha güzel sözler söyledi. Bir an kendi yorumlarımı anımsayıp kuruntularımın beni yanılttığı duyumsar gibi oldum. Bu denli anlayışlı bir öğretmen sandığım gibi beni dışlamaz, kuruntularım çok yersiz!”deyip iyice sevindim.

İkinci derse Sabahat Öğretmen pek yapmadığı bir gecikmeyle geldi. Gelince de gene Akın piyesinden söz açtı. Halil Basutçu'nun oyunundan hoşnut olduğunu söyledikten sonra Mehmet Başaran'a: “Şiir yazıyorsun, hazır şiirler önüne gelmiş, daha cesaretle okuyabilirdin!” derken dersliğin kapısı açıldı, oldukça dolgunca biri önde arkasında Müdür Bey'le dün de gelen Trakya Genel Müfettişliği Milli Eğitim Müşaviri Fahir Erdem dersliğe girdiler. Önde girenin Trakya Genel Valisi olduğunu anladım. Bizim Muhtar Çavuş Amcanın anlattıkları aklımından rüzgar gibi geçti: “Atatürk'ün bakanına, Atatürk'ün, sofrasına aldığı bir kimseye ben nasıl karşı söz söylerim!” sözleri kafamda dolandı durdu. Arkadaşlara baktım Sami Akıncı da dahil herkes pısırmış gibi. Neredeyse kalkıp bağıracağım:  “Ben sizi tanıyorum, görmedim ama duydum, siz Atatürk'ün yanında ona bakanlık yapmışsınız!” diyeceğim. Sabahat Öğretmen dersimizin Türkçe olduğunu söyledi. Adam gülümsedi, “Evet Efendim, bildiğimiz edebiyat dersleri sizde Türkçe oldu, maalesef henüz kitabınız da yok, di mi efendim!” dedikten sonra bize döndü. İçimizde İstanbul İlinden olan var mı diye sordu. Olmadığını öğrenince de gülerek. “Öyleyse hepiniz Trakyalısınız, ben de sizin Genel Valinizim!” dedi. Hepimize bakarken eliyle ön sırada oturan İdris Destan'a neden öyle söylediğini sordu. İdris toparlanıp kalkarken bizim tarafa bakınca ben: “İstanbul başka bir bölge!” dedim. Genel Vali gülümsedi “ya, ya, yaaaa!”dedi. Tekrar Sabahat Öğretmene döndü. “Şiir sevdiriyor musunuz? ”dedi. Sabahat Öğretmen gülümseyerek Mehmet Başaran'ı gösterdi. Mehmet Başaran çok yavaş hareketlerle defterini çıkardı, kendi yazdığını söyledikten sonra şiirini okudu. Cesaretim iyice artmıştı. Faruk Nafiz Çamlıbel'in Ali şiirini anımsadım. Çok iyi ezber biliyorum. Başaran şiirini daha bitirmeden Genel Vali bizim tarafa bakarak:

- Yahya Kemal Beyatlı'dan şiir okumadınız mı? diye sorunca ben yine parmağımı kaldırabildiğim kadar yukarı kaldırarak:

-Okuduk! dedim Genel Vali:

-Neler okudunuz, bir şiirini okur musun? deyince “Mahurdan Gazel!” deyip şiiri ezber okudum. Genel Vali teşekkür etti. “Bu şiir sizin kitaplarınızda olmaz nereden aldın? diye sordu. “Lise son sınıfta okunan İsmail Habib'in Edebi Yeniliğimiz kitabında var efendim. oradan aldım” Genel Vali bu kez de:

- Aaa, bu da güzel! kitabımda yok deyip geçmemeli, arayıp bulmalı, başka okul öğrencileri neler okunu da bilmeli, “Aferin!” deyip oturmamı işaret etti. Yabancı Dil durumumuzu sordu. Bu kez de Sami Akıncı Almanca durumunu anlattı. Samiye bakarak, (Salt ona yanıt verir gibi) “Yabancı Dil öğretmeni eksikliği her yerde var, Edirne lisesinde bile yabancı dillerin bir bölümü boş geçiyor!” deyip dersliğin pencere tarafına benim sıranın önüne kadar gelip aşağılara baktı. Müdür Beye dönerek:

-Ben karıştırdım galiba, burası ana bina değil miydi? diye sordu. Sabahat Öğretmene gülümseyerek: “Müstefid olduk efendim!” dedikten sonra bize dönerek, “Başarılar diledi, köylerinizde sizleri birer birer izleyip elimden gelen yardımları yapacağım, dört gözle sizleri bekliyorum!” deyip ayrıldı. Tam o sıra zil çaldı. Benim istediklerim olmuştu. O denli sevindim ki, yaşasın diye bağırmak için Sabahat Öğretmenin çıkmasını bekliyordum. Sabahat Öğretmen de birşeyler söylerse sevincim kat kat artacak umuduyla, kapıya doğru yürüyen Sabahat Öğretmen elindeki kitapları göstererek: -İbrahim, bana yardım eder misin? Bu kitapları Kitaplığa götürüver! dedi. Nedense birden kuşkulu bir sevince kitapları almak için koştum. Çok kitap yoktu. Sabahat Öğretmen başka günler bunların iki katını kendisi götürür, yardım etmek için koşanlara: “Ben kitaplarımı taşımaktan hoşnutum!” deyip yürürdü. Kitapları aldım. Kitaplığa dediği için kendisi gelmeyecek diye düşünerek kitapları alır almaz kitaplığa yöneldim. Bu kez öğretmen durgun bir sesle: Ben de geliyorum, dedi. İçimdeki kuşku büyümeye başladı. Kesinlikle az önceki dersle bağlantılı olduğunu düşünmedim. Oynanan piyesle ya da Eğitimbaşının dediği Demokles'in Kılıcıyla ilgili olacı kanısına vardım. Kitapları masanın üstüne bırakmamı söyledi. Kitapları bırakıp gerisin geri dönmek üzereyken önümde durdu, yüzüme dik dik baktıktan sonra:

-İbrahim, bu günkü yaptıkların için sana teessüf ederim, deyip arkasından da “Teessüfün ne olduğunu biliyor musun?” diye basıra bastıra sordu. Kendimi toparladım, bildiğim halde bilmediğimi söyledim. Sabahat Öğretmen gene kuru bir sesle:

-Öyleyse onu da öğren!” dedi. Birden dikleşeceğim tuttu:

-Öğrenmeme gerek kalmadı, söyleyişinizden bir değil bir çok şey anlaşılıyor. Ancak neden böyle konuştuğunuzu anlamadım!”deyince:

-Sana ben şiir oku dedim mi? diye sordu. Öyle deyince: “Özür dilerim öğretmenim, Genel Vali sorunca sizin memnun olacağınızı düşünerek parmak kaldırdım. Siz bana oku demediniz ama okuma da dememiştiniz!” deyip izin istemeden arkamı dönüp yürüdüm. Arkamdan Sabahat Öğretmenin sesi geldi; iki kez, “İbrahim, gel buraya! Dur daha söyleyeceklerim bitmedi!” dedi. Duymazdan gelip merdivenlerden koşarak tuvalete indim. Koridor nöbetçilerini göndereceğini düşünerek bir süre tuvalette bekledim. Aynaların önünde bekleyen çocukların konuşmaları bir süre dinledim. “Çağırmak için gelen olsa böyle konuşmazlar!” deyip çıktım. Dersliğe girince karşıdan Sabahat Öğretmenin evine döndüğünü gördüm. Derslikte kimse yoktu. Birer ikişer gelenler oldu . Genel Valiyi uğurlamışlar. Sefer Tunca bana takıldı: “Genel Vali ayrılırken seni sordu!” dedi. Şakasına gülmediğimi görünce: “Ne o, bir şeye mi üzüldün yoksa? ” deyince Sabahat Öğretmenin beni payladığını anlattım. Önce şaşırdı: “Ama nasıl olur? ”diye sorduktan sonra da:

- Hep söylemek istedim, onun dersine çalışıyorsun ama o seni sevmiyor arkadaşım, biz bunu yeğenin İsmet'le de çok konuştuk. Sen kendini derse verip onun heyecanı içinde farketmiyorsun ama biz hep izliyoruz. Senin başarılı olduğun zaman yüzünde hiç bir değişiklik olmuyor. Oysa öteki arkadaşların küçük bir başarısında yüzünde güller açıyor!” İsmet geldi. Benden önce Sefer konuyuaçtı: İsmet, hiç şaşmadığını söyledi. Üstelik bir de yorum yaptı: O, Başaran'ı şair yetiştirdiğini söyleyerek kendine övünç çıkarmayı düşünüyordu. Sen ortaya çıkmasaydın başkaları zaten uyuyordu. O, gene Başaran'a başka şiirler okutacaktı. Böylece kendine bir pay çıkaracaktı. Sen, onun oyununu bozdun. Sabahat Öğretmenin söylediklerini söyledim ama arkamdan çağırınca dönmediğimi söylemedim. O nedenle arkadaşlar olayı yarım algıladıkları için, benim de çok önemsemememi; Tükçe derslerine çok çalıştığıma göre tez zamanda affedeceğini söyleyerek teselli ettiler.

Yemekte hava tamamen değişikti. Hilmi Altınsoy, benim cesaretimi, bilgimi, belleğimi öve öve bitiremedi. Genel Valinin bile gözüne girdiğimi söyledi; Yahya Kemal Beyatlı'nın şiirini ne zaman ezberlediğimi sordu. Şiiri, Hasanoğlan'da kaldığımız yaz ezberlediğimi söyleyince de iyice şaşırdı: “Biz orada can derdindeyken sen şiir mi ezberledin? ”diye sorunca bu kez Yusuf Asıl karıştı:

-“Ya ne sanıyordun? Siz orada, burda da yaptığınız gibi boş boş konuşmaları aylarca tekrarlayıp dururken (Beni göstererek) biz birlikte aynı zamanda sayısı 20'ye varan oyunu da öğrendik. O oyunların havalarını şimdi kim çalıyor? Hasanoğlan'da 280 öğrenciydik. 200 öğrenci de 20 kişilik gruplar olarak oraya geldi- gitti. Sen, gelen o 200 öğrenci içinden birisiyle ilişki kurdun mu? Oysa Abi, 10 ayrı okuldan gelenlerden tanıştığı 10 arkadaşıyla mektuplaşmayı o gün bugündür sürdürüyor!”

Yusuf o denli savundu ki değil Hilmi'nin karşılık vermesi, ben bile söyleyecek söz bulamadım. Recep Kocaman sordu: “Sahi, 20 tane oyun öğrendiniz mi? ”Bunu sık sık duyuyorum!”deyince Mehmet Aygün: “Sözgelişi söylenmiş olur, yirmi tane oyun olur mu? ”deyince tartışma bu kez oyun sayısı üstüne döndü. Yusuf, 20 sayısı üstünde diretti. On oniki kadarını saydı. 20 Sayısına ben de katılıyorum ama burada hemen sıralamak olası değil. Bu nedenle kahve oyunlarını sıraladım:Domino, Pişti, Altmışaltı, İskambil, Satranç, Pinpon deyince arkadaşlar da: Futbol, Voleybol, Basketbol, Hendbol, Birdir bir, Elim sende, uzun eşek deyince işler iyice karıştı. Gülüşerek kalktık. Yemeğe oturduğumdaki tedirginliğim geçti.

Yemekteki tartışma derslikte de ilgi gördü. Bu kez de çocuk oyunlarını saptama düşüncesi benimsendi. Bekir Temuçin kalem defter alıp benim sırama geldi. Benim, Çocuk oyunlarını bildiğimi sanmış. Bir de övgülü söz söyledi: “Her şeyi bikiyorsun, Çocuk oyunlarını neden bilmeyesin? ”Karşılıklı konuşarak, , yakın arkadaşlara da sorarak on kadar çocuk oyunu saptadık. Bekir sevinerek gitti. Oyunların adlarını yazmakla kalmayacakmış, özellikle yerlere çizilerek oynanan oyunların çizgilerini de saptayarak kolay öğretme yöntemi hazırlayacakmış. Bunu duyan Fettah Biricik bir ya zabır çekti:

-Bir bu kalmıştı! Önce İsmet:

Ya ne sandın? Onlar yüzünden ekmeğini yiyeceksin , daha dur bakalım, onların burunlarını bile sileceksin! Fettah bu kez de:

O kadar da değil! deyince de Mehmet Yücel gülerek:

Bunlar iş mi? asıl Müfettişlerin , Gezici Başöğretmenlerin şeylerini yalamak var! deyince Sami Akıncı bağırdı:

Ne oluyorsunuz be kuzum? Siz bunları şaka olarak konuşuyorsunuz ama, sizi dinleyenler, seçtikleri bu kutsal meslekten daha işe başlamadan soğuyacaklar, bunu düşünüyor musunuz? diye sordu. Arkadaşlar bu tür tartışmaları sürdürürken Zil çaldı:

Halis Öğretmen. Gülümseyek, yaptığımız bir işi yapacağız, ucunda tatlı olabilir!”deyince herkesten önce Yusuf:

-Arı kovanı! diye bağırdı. Halis Öğretmen:

-Yusuf'un canı bal istemiş!  deyince Yusuf üzülür gibi baktı, yanıldığını düşünerek sustu. Halis Öğretmen bu kez de:

-Evet bildin; 10 adet arı kovanı, deyip eski çizimleri terzgah üstüne koydu. Yusuf hemen neşelendi: -Nasıl da bildim! deyip işe sarıldı. Her arkadaş bir kovan yapacak ama çalışmalar ikişer kişi olarak sürdürülecek. Kullandığımız araç-gereç bunu gerektiriyormuş. Hasan Üner'le birlikte çalışmaya başladık. Kullanacağımız tahtalar damarsız (çırasız) çam olacak. Seçmekte oldukça zorluk seçtik. Fahri Tosili Öğretmen gelip Halis Öğretmeni götürdü. Atölyede biz bize kalınca önce cumartesi günü törene gelenleri, arkasından da bu sabah gelen Genel Vali üstüne konuşmalar yapıldı. Genel Valinin adı tartışıldı. Abidin Özmen, eski Milli Eğitim Bakanlarındanmış. Adı tekrarlandı. Ben , ilkokuldayken o Milli Eğitim Bakanıymış. Salih Baydemir bana takıldı; o zaman öğrenmişmiydin onun adını? ”Salihin ummadığı bir yanıt verdim:

-Ben o zaman Milli Eğitim Bakanmı olduğunu bile bilmiyordum. Okulun başöğretmeni dışında bildiğim yetkili kişiler, şimdi Lüleburgaz Ortaokulu Müdürü Abdi Yalçın'la(Abdi Yalçın o zaman İlköğretim Müfettişiydi) İlköğretim Müfettişi Hüsnü Bey(Hasanoğlan'da kalan Müdür yardımcımız Hüsnü Baykoca)Arkadaşlar bunu duyunca gülerek sordular: “Onu da mı tanıyordun? ”Bu kez de on lara ben güldüm; Hüsnü Baykoca'nın ikide bir bana “Çeşmekollu” dediğini unutmuşlar. Söz gene Genel Vali Abidin Özmen'e döndü. Görünüş olarak Eski Genel Vali Kazım Dirik Paşa ile karşılaştırıldı. Karşılaştırma yapılırken anladım ki arkadaşlar Kazım Dirik Paşa'yı ya unutmuşlar ya da yanında gezdirdiği öteki görevlilerden pek ayıramamışlar. Çünkü giysilerini bile söyleyemediler. Benim le tartışmaya kalkanların doğru anımsamadığı ortaya çıktı. Hatta Edirne'deki okula gelişi bile karıştırıldı. İki kez geldi, diyenlerle bir kez geldi diyenler uzun uzun inatlaştılar.

Kovanların kaba işlerini tamamladık ama gün boyu tartışılan Genel Vali karşılaştırmaları paydosa dek uzadı.

Paydosta dersliğe uğramadan Asım Öğretmenin odasına gitti. Ben kapıyı çalarken arkamdan geldi. Gülerek: “Ne o, Asım Öğretmen yok mu? ”diye sorunca bir an şaşırdım. Bütün bedenim ürperir gibi oldu! Ürkek ürkek:İşiniz varsa gelmeyeyim!”dedim. Asım Öğretmen, afalladığımı görünce: “Sen şakadan anlamaz mısın? Yoksa çok mu yorgunsun!”deyip içeri çekti. Zil çalana dek birlikte çalıştık. Dersliğe döndüğümde çok rahatlamış olarak yerime oturunca arkadaşların Yusuf'a sorduğu oyunları anımsadımYusuf'tan sordular ama, adları bende olduğuna göre ben çıkarsam farketmez, deyip Not Defterimi açarak 1941 yazında Köy Enstitüleri'nden gelen tüm(12) ekiplerin Hasanoğlan'da oynadıklarkı oyunları bir kağıda yazdım:

 

ZEYBEKLER

Sepetçioğlu

Harmandalı

Sarızeybek

Bengi

Dağlı

Güvende

Somalı Zeybeği

Aydın  . .

Kordon  . .

Arpazlı  . .

Muğla  . .

----------------------

11 Zeybek

 

HALAYLAR

Sis Dağı

Merzifon Halayı

Sivas Ağırlaması ( 3 Bölüm )

Hobilezik

Meşeli

Timurağa

Erzincan-Kemah

Heyamola

Çıtırdak

Hey sürmeli

Tamzara

Trakya Oyunu

Çorum Halayı

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

13 Halay-Horon

Trakya Oyununu biz ekledik. Ne var ki oyunun adını tam olarak saptayamadık. Sorduklarımızın çoğu “ Hora” dediler. Ancak Hora sözünün Türkçe olmadığını da söyleyenler olduğundan Trakya'da herkesin bilip oynadığı bu oyuna biz, Trakya oyunu demeyi yeğledik

Not:Trabzon/Beşikdüzü, Samsun /Ladik, Seyhan/Haruniye/Malatya/Akçadağ ekiplerinin oynadığı Yörük Koşması, Toy Bar, Ayak Sürtme, Sallama, Madımak v. b. Daha başka oyunlar vardı ama biz onları hem sevmemiş, hem de hepsini öğrenmeye vakit bulamamıştık. Ayrıca onlar, özellikle de sözlerle( Ağızla) söylenerek oynandıklarından bize biraz ters geldiği için üstlerine fazla düşmemiştik.

Yusuf gelince listeyi gösterdim. Yusuf listeyi görünce şaşırır gibi oldu. Vay canına bu kadar çokmuydu? ”Ben yirmi dedim ama sonra kendi kendim ancak on dörde çıkrabilmiştim!”deyip sevindi. Listeyi almadı: “Merak eden alsın yazsın!”dedi. Listeyi çıkardığıma ben de sevindim. ”İnadım inat!” deyip zaman zaman bu listeyi çıkarıp birilerinin başına kakac ağım. Kendileri unutunca, o unuttuklarını yok sayıp kendilerini ortaya atıyorlar.

Yarınki tarih dersinde Selçuk Öğretmen geçen derste bitiremediği konusunu sürdürecek. Bunu düşünerek Tevfik Uğurlu'nun bıraktığı kitabın(Oidipus Kolonas'ta)kalanını okumaya başladım .

Oidipus Kolonasta ötekilerden farklı olarak Koro denilen topluluk söze çok karışıyor, bir çok olayı da onlar anlatıyor. Anlattıkları da çoğunlukla kehanetler üstüne. Kral Oidipus'u bu kez bir başka kral Theseus karşıladı. Theseus de Oidipus gibi bir kral oğluymuş. Karşılıklı övücü sözler söylendi, Oidipus'un felaketi anımsatıldı. Kral Theseus 'un da başından çok büyük belalar geçmiş, bunlara değindi. Kral Theseus Oidipus'a sınırlı da olsa sahip çıktı, Oidipus'un gönlüne yaparak Atina'da uygun bir yerde konuk edebileceğini söyleyerek oradaki görevlilere de Oidipus'a dokunmamalarını tembihleyerek tekrar görüşmek üzere ayrılır. Bu arada Koro Başı da Oidipus'a daha ılımlı bakmaya başlamıştır. Ayrıca Antigone de iyimser bir tavırla babasını rahatlatmaya çalışmaktadır. Bu sıra Thebai krallığını neredeyse yıllardır elinde tutan ya da tutarmış gibi arka plandan yöneten Kreon çıkar gelir. Thebai halkı daha büyük felaketlere uğramıştır. Kreon, Oidipus'u Thebai'ye götürmek ister. Ancak Oidipus büyük bir öngörüyle Kreon'un amacını anlamıştır. O, yine kendi çıkarına bir dolap çevirecektir. Onunla geri dönmeyi düşünmez. Gerçekte ise Oidipus'un oğullarıThebai krallığının yönetiminde bir birine düşmüşler, Küçük oğul Eteokles eline geçirdiği krallığı bırakmazken büyük oğlu Polyneikes krallığı karkeşinin elinden almak için Argos kentiyle anlaşıp Thebai'ye savaş hazırlamaktadır. Kreon, Oidipus'u Thebai'ye götürmakte kararlıdır. Salt Oidipus'u değil yanında bulunan iki kızı İsmene ile Antigone'u da götürecektir. Öyle ki, iki kızı da hemen adamlarına tutuklattırıp Therbai'ye götürülmek üzere hazırlanılmıştır. Oidipus karşı koyar, bu arada Atina Kralı Theseus haber alıp yardıma koşar. Uzun tartışmalardan sonra Theseus son emrini verir, kızlar kurtarılır, Oidipus kızlarına kavuşur. Kreon defedilmiştir ama bir başka yabancı çıkar gelir. Bu yabancı Oidipus' un büyük oğlu Polyneikes'tir. Polyneikes kardeşiyle Thebai krallığı konusunda anlaşamamış, kardeşini ortadan kaldırmak için planlar kurmaktadır. Bunu duyan Oidipus oğlu Polyneikes'i yanından kovar. Polyneikes de kardeşi Eteokles'le birleşip babaları Oidipus'u Thebai'den kovmuştur. Oidipus Polyneikes'i lanetler kanlı bir düşmanı kovar gibi yüzgeri çevirir. Kral Theseus Oidipus'a gerçekten arka çıkar, kızlarını koruyacağına söz verir. Oidipus çok yorulmuştur öleceğini anlar. Kızlarından, kutsal bir yere götürülmesini ister. Kızları da babalarını öyle bir yere götürürler. O sıra olağanüstü doğa olayları olur. Kısa süreli de olsa yağmur, fırtına gelip geçer. Oidipus bunları Tanrıların muştusu olarak adlandırır. Kızları son dakikaya dek yanındadır. Oidipus seçtiği bir kutsal köşede yaşamdan ayrılır. Ancak bir süre sonra oraya gelenler Oidipus'un bedeniyle ilgili bir ize rastlamazlar. Kızları İseme ile Antigone üzgün bir durumda babalarını bıraktıkları kutsal tapınaktan ağlaşarak uzaklaşırlar. Baba dostu kral Theseus, Oidipus'un kızlarına arka çıkar: “Artık ağlamayı bırakın, kızlar. Vücutları ile beraber bütün bir memleketin minnettarlığı da gömülmüş olanlar için göz yaşları dökmek doğru değildir. ; buna insanların da, tanrıların da izni yoktur!”der. Karşılıklı bir kaç kısa konuşmadan sonra Koro Başı da:Ölüm şarkınızı artık uzakmayın:bu vaitler elbette yerine getirilecektir!”sözüyle kitap bitmektedir. Oidipus Kolonos'ta kitabını ucu ucuna bitirdim.

Yatınca bir süre bu üç kitabı birlikte düşündüm. Milattan önce 5. yüzyılda yazılmış, tiyatrolarda oynanmış. Yazarı Sofokles'in bunlardan başka gene bunlar değerinde daha 123 kitap yazmış. Sofokles'in, yaşadığı günlerde Tiyatroı yazarları için yapılan yarışmalarda 23 kez birincilik kazanmış. Ne var ki, aradan geçen uzun zaman içinde kitaplarının çoğu kaybolmuş. Bunları düşünürken nedense tümden uykum kaçtı. ”Öyleyse Büyük İskender bu kitapları okumuştur, dedim kendi kendime. Kesinlikle tiyatroya gitmiş, temsillerini de görmüştür. Fikret Madaralı Öğretmen Büyük İskender'i anlatırken, onun çok zeki olduğunu, Homeros'un İlyada ile Odise Destanlarını ezber okuduğunu anlatmıştı. ( 1000 sayfa)Durup dinledim , çıt yok kendimi toparlayıp gözlerimi kapadım.

 

20 Nisan 1943 Salı

 

Uzun zamandan beri Selçuk Korol Öğretmenin sesini yatakhane de duymamıştık:

Bak bak yatanlar var, ziller kimin için çalıyor? diye sorarak geldi. Arkasından da :

Bakın Sami çoktan kalktı! deyip güldü. Bekir Temuçin:

Sami Abi çalışkan öğretmenim! deyince Selçuk Öğretmen:

Kendi ağzınla tutuldun, demek yatanlar tembel! deyip yanındakilerle konuşarak kapı önünde bir süre durdu.

Selçuk Öğretmen oyun sırasında bizim grubun yanında durdu. Bu sabah arkadaşlar halay olarak tamzarayı, zeybek olarak da Bengi zeybeğini tekrarladılar. Oyun sonunda Selçuk Öğretmen bana:

Bak bunları sizinle birlikte Hasanoğlan'da o çocuklardan ben de izlemiştim. Şimdi görünce anımsar gibiyim. Ne var ki bana şimdi:

Bu oyunu hangi ekip oynamıştı? deseniz yanıtlayamam. Ancak onlar az kişiyle oynadığından olacak daha derli toplu oynuyorlardı, sanırım o nedenle çok beğenmiştim. Bizimkiler de fena değil ama biraz daha çalışmaları gerekecek! dedi. Oyundan sonra birlikte merdivenden çıktık. Selçuk Öğretmen bana:

Seni tanıyorum ama doğrusu (Ahmet'le Yusuf'u gösterer)bu Efelerden böyle bir başarı ummazdım, beni bana karşı mahcup ettiler! dedi.

Dersliğe dönüğnce Selçuk Öğretmenin bu sözü bir süre yorumlandı, “Beni, bana karşı mahcup etmek!”Konuşuldu, örnekler verildi ama bence Selçuk Öğretmenin demek istediğini tam tutturan örnekler verilemedi.

Kahvaltıda eski konuşmalara benzer sözler edildi:

-Genel Vali emir vermiş:

Bu çocukların yüzlerini solgun gördüm, bunları iyi besleyin! demişmiş. Bu arada herkese özel yemekler önermiş. Yusuf Asıl'a göre Hilmi Altınsoy'a mercimekli tulumba tatlısı, Salih Baydemir'e Soğan dolması, Hasan Üner'le Yusuf Asıl'a(Kendisi) büyümeleri için Kavak yaprağı dolması(boylarının uzaması için)benim için kılçıklı fasulye(Kılçıklarını ayıklarken konuşmamam için)Harun Özçelik'e kuzu ciğer. Harun için bu söylenince anımsatanlar oldu:

Ciğer daha önce Mehmet Başaran'a veril mişti. O değişmiş. Hemşire Ayşe Abla şimdi ciğeri Harun'a ayırmış. Mehmet Başaran'a ise Mızmız köfte verecekmiş. Bu yakıştırmayı Mehmet Aygün yaptı. Bu kez ona, bu başarısından ötürü cacık verilmesi önerildi. Hüseyin Orhan'la Recep Kocaman durumlarından hoşnut olduklarını söylediklerinden onların mercimek çorba içmeleri sürecekmiş.

Bizim sınıfın nöbetleri dün başlamıştı. Bugün 7 Fettah Biricik, güldüğümüzü görünce geldi, neden güldüğümüzü sordu. Yusuf yanıtladı:

Gülmeseydik gene gelip soracakmıydın? Fettah şaşırdı yüzlerimize baktı. Yusuf'tan çok bizim tavırlarımızı önemsedi:

Ne diyor bu çocuk? Salih Baydemir:

O çocuk, senin yanıt veremeyeceğin soru soruyor! Fettah sözü uzatmadı:

Hadi yahu sen de! deyip gitti.

Bugün dersimizin biri tarih; hemen bir soru hazırladım. Okuduğum Sofokles'in kitaplarında Eski Yunanistan üstüne bir çok bilgiler var. Bunlardan biri de kent Devletlerin sürekli savaşları olmasına karşın(Atina-Isparta(27 yıl-Thebai üstünlük savaşları) Perslere karşı yüz yıla yakın nasıl savaşmışlar? ( Med Savaşları)

Zil çalar çalmaz Selçuk Öğretmen kapıdan girdi. İlkin Halil Basutçu'yu kutladı, sonra da piyese emeği geçen öteki arkadaşlar baktı. Bu tür çalışmalar elbirliğiyle başarılır. Başarıda hepsi ortaktır ama gene de içlerinden bazılarının emeği daha fazla olur. O nedenle önce Halil'i kutladım!”diyerek bize baktı. Gülümseyerek: “Bizim tarihimiz üstüne yazılmış bir oyun, hem kitabını okudum, hem de Şehir Tiyatrosunda oynanışını gördüm. Ben severim bu oyunu, tarihimizin bir yanını anımsatıyor. Gönül ister ki, başka yazarlarımız da olayların başka taraflarını yazsın, onları izleyerek tarihimizi gözlerimizde görmüş gibi anımsayalım!”dedi. İsmet, Selçuk Öğretmenin hoşgörülü davranışlarını bildiği için zaman zaman parmak kaldırıp söylenenlere ters düşen sorular sorar. Çoğu kez de Selçuk Öğretmen bu soruları olumlu tarafa çekerek vereceği dersi verir. İsmet bu kez de:

Geçmiş olayları öğrensek, bunların bize ne yararı olacak öğretmenim? diye sordu. Selçuk Öğretmen gülümseyerek İsmet'e baktı:

Soruya karşı soru! dedikten sonra sorularını sıraladı:

Kurtlar kuzuları yer, tilki tavukları kapar ya da kaçırır, Mikroplar insanları hasta eder, düşmanlarımız bize kötlük eder. Bunlar doğru mu İsmet Yanar? İsmet, “Doğru!”yanıtını verince öğretmen gene sordu:

Dikkat et bunların doğruluğunu öğrendin mi, iyi biliyor musun? İsmet de gülümseyerek bildiğini söyledi. Selçuk Öğretmen, “Bildiğini söylediğim bu doğruların hiç birisi seni doğrudan ilgilendirmiyor ama sen bunları öğrenmişsin. Örneğin kuzun mu var ki kurt kapacak? . Tavuğun mu var ki tilki alacak? Ama bunları öğreniyoruz; çünkü ilerde belki bunlar olacak, bizde olmasa bile komşularımızda olacak. Tartih Dersimizde Roma Tarihini okuduk. Bu gün Roma diye bir devlet yok. Ancak bugün kime sorsan Roma üstüne bir çok sözler söyler. İşte o sözler, yok gibi sanılanların varlığı üstüne bilgilerdir. İnsanların yaşamlarında bunlar çok gereklidir. Siz öğrencisiniz ben de öğretmen, karşı karşıya olmamızın nedeni de budur. İstanbul, Edirne kentlerini hatta Lüleburgaz'ı kimler kurdu diye merak edip araştırsanız karşınıza Roma çıkacaktır. Hani Roma yoktu? diyebilir miyiz? Söze göçlerden başladık; “Uzak Asya ülkeleriyle ilgimi yok, onları öğrenmeyelim!”desek bize kimse bir şey demez. Nitekim öyle diyenler çoktur. Ne var ki oraları var, oralarda insanlar yaşıyor devletler kurmuşlar üstüne üslük şimdilerde de kan-revan içinde savaşıyorlar. Gel, şimdi de bana:

Bırakalım A. B. D'yi ya da Japonya'yı. Ama o devletler tüm dünyayı paylaşma savaşı yaşıyorlar. İstediğin kadar habersiz kalmaya çalış, düşman birgün gelip kapını çalar. Tarihimizde böyle düşünen yöneticiler olmuştur. Koskoca İmparatorluğun parçalanması biraz da bundandır. Çok bilgiden kaçmak. Uygar ülkelerin bilgi yarışından kaçmak bizim kaybetmemize neden olmuştur. Ankara'da önünde durup okuduğumuz bir bina üstünde bir yazı vardır, Atatürk'ün bir sözü, “Hayatta en Hakiki Mürşit İlimdir!” der. İşte o yazı benim dediklerimin, demek istediklerimin tümünü özetlemektedir. İlimler bilgi ile öğrenilip uygulamaya geçer. Okullar bunun için açılmıştır, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin en büyük amacı, tüm halkının bilgi düzeyini yükseltmektir. Atatürk bunu da; “Türk halkının bilgi düzeyini uygar ülkelerin bilgi düzeyine çıkarmak! olarak işaretlemiştir.

Ders zili çalarken Selçuk Öğretmen İsmet'e takıldı:

Soru sorduğun iyi oldu, ben bunları çoktandır söylemeyi tasarlıyordum. Bizim dersimizi perçinleyen özellikle bizim tarihimiz üstüne Atatürk'ün veciz (Özlü) sözleri vardır. Bunlar, tarih olaylarını hem özetler, hem de belleklere silinmemek üzere çakpı perçinler. Bunlara değinmeme bugün olanak sağladın! dedi.

Boş geçen Fizik dersimizde Resim Odasına gidip hazırlık yapacaktım. Kapıyı açarken Selçuk Öğretmen oradan geçiyordu. Nöbetçi olduğunu bildiğim için dersimizin resim olacağını hazırlık yapmam için Talat Ayhan Öğretmenin görev verdiğini anlattım. Sanırım hesap verişimddn hoşlanan Selçuk Öğretmen beni içeriye iterek kapıda durdu. Bakışlarından önemli bir şey söyleyeceğini anladım. Dahası Talat Ayhan Öğretmen aleyhine konuşacağını bekler gibi baktım. Selçuk Öğretmen, öğrencilerin öğretmenlere yardımcı olmasını övdü. İçimden;  “Tamam, sıra Talat Ayhan Öğretmene geldi, diye düşünürken Selçuk Öğretmen doğrudan:

Türkçe Öğretmenini gücendirmişsin; sence haklı bir nedenin olabilir ona karışmam ama öğretmeni gücendirmek öğrenciye bir şey kazandırmaz, öğretmeninin yüreğini incitir. Özellikle öğretmen olacak bir öğrencinin gider ayak öğretmen incitmesi hoş değildir. Hemen git, öğretmeninden özür dile! dedi arkasını dönüp gitti. Şaşırdım kaldım! Resim Odasına girdim, ne yapacağımı unutmuş gibi çıktım, dersliğe döndüm. Derslikte bana bakanlar, durumumdan ne anladılarsa, “Ne oldu? ” diye soranlar oldu. Kimseye yanıt vermedim. Öyle bir süre düşündüm. Önce İsmet, arkasından da Yusuf geldi. Onlara bir yalan hazırladım. Sözde cebimde 10 liram varmış, onu koyduğum yeri unuttuğumdan bir türlü bulamıyormuşum. Ancak paranın sakladığım yerde durduğuna inanıyormuşum. Yusuf'un şakalarıyla bir süre güldük. Yusuf bu yüzden kağıt para taşımıyormuş. İsmet karşılık veriyor:

Yalancı sen de; nerde gördün kağıt parayı? Bütünlük on lira gördüğünü bile sanmıorum!”Yusuf karşılık veriyor; rüyasında öğretmen olmuş, ay sonunda gidip maaşını almış. İki eline iki onluk vermişler. İsmet sustu ama bu kez de ben düzelme yaptım:

Ay sonunda gidemezsin çünkü bize verilecek paralar üç ay sonunda 6o lira olarak ödenecek. Böylece iki onluk değil altı onluk alacaksın!”şaka da olsa hepimizi sevindirdi. Bu kez başkaları da söze karıştı. Yusuf gene bir buluş öne sürdü:

Üç ay sonunda değil altı ay sonunda gidip daha çok para alacakmış. Arkadaşlardan ölçüyü yıla çevirenler oldu. Tüm dersliktekiler konuşmaya katıldı, yıllara yayarak zengin olma düşleri kuruldu. Bu kez de beni öne sürdüler; benim tarlam varmış, onlarla geçinip alacağım parayı yirmi yıl sonra topluca alacakmışım. Kalemlere sarılıp hesap tonlandı. 3000 tl. ile 4ooo tl. Olacağı ortaya atıldı. İşin içine hesap girince dışarda kalmayan Sami Akıncı düzeltme yaptı: “Ayda 20, yılda 240, 10 yılda 2400, 20 yılda 4800 tl. İçimden güldüm. Ben sözü olmayan on lirayla başlatmıştım; gide gide olmayan 4800 liraya dayandık.

Resim dersini bahçede yaptık. Bu kez Talat Ayhan Öğretmen tümüyle serbest bıraktı; asfalt yol çok yaklaşmama koşuluyla istediğimiz bir görüntüyü çizebilceğiz. İsmet'le Lüleburgaz tarafındaki çamlık kıyısına gidip o Lüleburgaz yolunu, ben de İstanbul yolunu çizdim. Çizdiğim ne ki? Cedvel gibi görünen bir yol. Uzakta pek belli olmayan bir köy, gene görünmeyen bacalardan çıkmayan bolc a dumanla, kocaman görüntülü bir höyük. Benim höyüğü gören İsmet azıcık yan değiştirip iki höyük ekledi. Sola giden yolu azıcık sağa çevirerek kuzeye düşen Umurca höyüklerini ekledi. Bir süre de sevindi. Bu arada bana da teşekkü etti. Höyükleri eklemeseymiş resmi bir şeye benzemeyecekmiş. Dersin bittiğini duyduk ama ağırdan aldık. Bu kez arkadaşlar ıslıkla çağırdılar. Geç kaldığımız gören Talat Ayhan Öğretmen kağıtları alırken azıcık alay kattığı gülüşüyle:

O kadar uzağa gitmeye ne gerek vardı? o tepeler buradan da görünüyordu!”dedi. İsmet konuşmadan duramadı:

Biraz yakından görmek istedik! deyince Talat Öğretmen iyice güldü:

Tabi tabi, öbür defa biraz daha yaklaşmak için, (bana ) “Sen bu tarafa!”, İsmet'e de “Sen bu tarafa!” gidersiniz diye birimize Lüleburgaz'ı, birimize de Yeni Bedir tarafını gösterdi. Çünkü İsmet,  “Yaklaşmak için!” dediğinde benim tam tersi uzaklaştığım apaçıktı. Yeni Bedir Höyüğüne Lüleburgaz tarafına giderek yaklaşılmayacağını o anda sanırım yalnız İsmet düşünmemişti. Konuşmaların böyle gitmesine karşın Talat Öğretmen ikimize de çizgilerimizin gelişmekte olduğunu söyledi.

Öğle yemeğinde bizim şaka para kazanma konuşmamız konu edildi. 4800 lira birden verilse ne yapılır, Genel Vali kaç lira alır? Öğretmenlerin aylıkları nedir? soruları uzadı gitti. Üç yıl önce bizim atölyede Naci İnan Öğretmenle konuşurken ben akordiyonun alımını 125 tl. olarak söyleyince Naci Öğretmen “ “Benim iki aylık maaşım!”demişti. Demek öğretmenler, 60-65-70 tl. dolaylarında maaş alıyor. Bu kez onların yıllık alacakları sıralandı. En az üç katı olduğuna göre 12 000, 13000 lira hesaplandı. Hasan Üner:”Varsılın malı yoksulun çenesini yorar!”Atasözünü anımsatınca konu kapandı.

Öğleden sonra arkadaşlar bağ kazmaya gittiler. Bizim marangozluk grubu kovanları tamamlamak üzere atölyeye gittik. Okul Müdürü sanat öğretmenleriyle toplantı yapacakmış, Halis Öğretmen gitti. Atölyede biz bize kalınca dersliğe benzer konuşmalar sürdü. Arkadaşlar gülüştükçe ben kederlendim. Sabahat Öğretmnden nasıl özür dileyeceğimi bir türlü düşünemiyorum. Adam hepimize dönüp Yahya Kemal Beyatlıdan şiir okudunuz mu, ondan şiir okuyabilir miisiniz? diye sordu. Bildiğim halde susmalı mıydım? Ya da okumak isteyince: “Öğretmen izin verirse okurum mu deseydim? İçimden bunları geçirdim, durdum. Oysa öğretmenin şiir okuduğumdan çok, dur dediği zaman durmadığımdan kızdığını biliyorum. O bana tessüf etmek için çağırmasaydı, ya da çağırın ca daha anlayışlı davransaydı ben, çekilip gitmeyecektim. Şimdi, bana gene neden şiir okuduğumu sorsa kendimi savunacağım . Ancak, neden bırakıp gittiğimi sorunca verecek bir yanıtım yok. Desem desem, : “Siz beni şiir okuduğum için neden azarladınız, neden tessüf ettiniz? ”desem, iş bu kez daha fenaya gidecek. Selçuk Öğretmenin demesine karşın özür dilememeye karar verdim. Bu kararımdan sonra içim biraz rahatladı.

Paytosta Asım Öğretmenle uzun süre çalıştık. Kendisi Diabelli Rondo'yu bir kaç kez tekrarladı. O nu sınav parçası olarak hazırlıyormuş. Gireceği sınavda parça çaldırıyorlarmış.

Serbest okuma saatinde Pedagoji kitabını karıştırdım. Kitap neredeyse okunması zor adlarla dolu. Bizim yurdumuz dışındaki yurtların insanları neler söylemişse onlar bu kitapta toplanmış. Örneğin: “Montaigne, Feneleon; Ratke, Comenius, Ohn Locke, Jean Jacques Rousseau, Pestalozzi, Basedow, Salzmann, Emanuel Kant, Friedrich Fichte, Schleiermacher, Herbart. Flöber, Kerschensteiner v. b.

Yemekte gene para sözü açılınca karşı koydum. Bunca iş, ders sorunu varken boş konuşmaların karın doyurmayacağını söyledim. Yarınki nöbetçi Recep Kocaman'a nöbetinde ne yemekler vereceğini söylesen daha yararlı olur deyince herkes, “Aa, sahiden öyle yapalım, nöbetçi olacaklar bunu yaparsa iyi olur!”dendi. Kalkınca Recep Kocaman öğrenecek.

Dersliğe döndükten az sonra Recep Kocaman beklenmeyen bir duyurada bulundu; “Yarın bizim öğle yemeklerimiz için kumanya hazırlanmış, sınıfça okul dışında bir yere gidilecekmiş. Herkes sordu “Nereye? ”Öteki sorular sıralandı; “İşe mi? ” sorular kesildi. Daha önce Eğitmen Kursu başlamadan önce Evrensekiz köyüne gidip hazırlık yapacağımızdan söz edilmişti. Oraya gidileceğine kesin gözüyle bakılıp değişik yorumlar yapılırken Eğitimbaşı geldi. Önce nöbet işlerimizden, öteki sınıflara yapmmız gereken ağabeylikten söz etti. Bu arada yarınki geziyi muştuladı: “Turgutbey Köyü Milli Eğitim Müdürlüğünce Uygulama Köyü olarak seçilmiş, yarın Müdür Bey bizi oraya götürecekmiş. Herkes sessiz soluksuz durdu. Eğitimbaşı gülümseyerek:”Haydi bakalım öğretmenliğe resmen başlıyorsunuz sayılır, hayırlı olsun!”deyip ayrıldı. Eğitimbaşı gidince az önce sessiz duranlar birden çığlık attılar: “Yaşasın! Turgutbey köyünden başka yere gitmeyecek miyiz? gitmeyeceksek neden salt Turgutbey? ” gibi giderek anlamsız sorular sürerken yat zili çaldı.

Turgutbey köyünü biliyoruz ama biz köyü görmeye değil okulda öğrencilere ders vermeye gideceğiz. Ben bunu düşünmeye başladım. Akordiyonu hazırlayıp soracağım. Müdür Bey almamı söylerse akordiyonu götüreceğim. Çocuklar ilgisini çekecektir, biliyorum.

Yatarken oldukça sevinerek yattım. Bir ara Sabahat Öğretmenden özür dileme düşüncesi aklımdan geçmiş olsa da çabuk dağıldı. Turgutbey köyü falan derken yanınlarındaki Taşlı köylerini düşündüm; Büyük-Küçük iki taşlı köylerinde de akrabalarımız var, onlara gitseydik akrabalarımı görecektim.

 

21 Nisan 1943 Çarşamba

 

Turgutbey köyü sözleri arasında giyinip çıktım. Tüm arkadaşlar neşeli. Oyuna da her sabahkinden daha canlı katıldılar. Ahmet Kun Öğretmen de oyuna katıldı. Harmandalı oyununda baştan sona oynadı, Hoşbileziğe geçince bıraktı. Bir süre yanımda durup oynayanlara bakınca güldü:

- Bu bizim Trakya Horası'nın benzeri, bunu da ben oyunarım! dedi.

Oyundan sonra akordiyonu dersliğe götürdüm. Arkadaşlar akordiyonu görünce alkışladılar. Akordiyonu götürürsem çocukların üzerin de bırakacağı olumlu etkiyi biliyorlar. Emrullah Öztürk bile “Valla, (Vallah)iyi edersin getirirsen!”dedi. Götüreceğimin kesin olmadığını, Müdür Bey izin verirse, götürmeyi düşündüğümü söyledim. Sami Akıncı da:

- İstersen Müdür Beye biz söyleyelim! deyince başımla “Olur!”işareti yaptım. Bir yandan da şarkı defterimi açıp çocuk şarkısı saptadım. Önereceğim şarkıları öğrenciler bilmiyorsa, arkadaşlarla birlikte öğretiriz!”diye düşündüm. Abdullah Erçetin , Bekir Temuçin, Ahmet Güner, İdris Destan sayısız okul şarkısı biliyorlar. Gene de ben, Boş Fıçı, Hendekte Bir Tavşan, Bir Gün Okula Giderken, Kurumuş Dallar, Bahçemdeki Gül şarkılarıyla, Dumlupınar Marşı'nı hazırladım.

Sabah kahvaltısında bizim kılıklarımızın değişik olduğunu gören öteki çocuklar özlemle bakarak sordular. En değişik soru ise Recep Türköz'den geldi:

Gene yereye böyle Abiler? Kumanyalarımızı alırken kızlardan bir grup yakınımızda duruyordu, istemeyerek konuşmalarını duydum; onlar da Recap Türköz gibi merak etmişler. Aralarında, o köy, bu köy diye konuşurken birisinin:

Aman aman, bizim köye gitmelerini istemem! dediğini duydum. Onun adına üzüldüm. İlk günlerden beri sezinlediğim duygu Röslein'ı besbelli rahatsız ediyor. Bana yakınlığı da belki bundan ileri geliyor.

Müdür Bey gelince, “Herkes hazır mı? ”diye sordu. Bana bakınca da:

-Ne o, akordiyonu almıyor musun? Almalıydın! deyince. “İzin verirseniz!” demeye kalmadı Müdür Bey, “Hadi hadi; koş al, koş al!”deyince akordiyonu alıp kamyona atladım.

Hava güzel. Çoktandır beklediğimiz, üstelik de çok merak ettiğimiz Ders Uygulamaları sonunda başladı. Lüleburgaz yolu gibi Turgutbey yolunu da çok iyi biliyoruz. Kamp yerinden geçerken anılar tazelendi. Özellikle de Nuri Onbaşı'nın taklitleri yapıldı. Turgutbey Okulu önünde kamyondan inince Muhtar vekili ile bir bayan öğretmen bizi karşıladı. Müdür Bey bir süre onlarla konuştuktan sonra bizi bir boş derslikte toplayarak bugün yapacaklarımızı anlattı:

- İlk yapacağımız, ders vermekten çok çocuklarla tanışmak, yabancılığı olabildiği kadar ortadan kaldırmak!”dedi. Okulda ilk üç sınıf(1. 2. 3. sınıflar) bir arada, 2. Dönem iki sınıf (4. 5. sınıflar) bir arada oturuyormuş. Bizim geldiğimiz günler sınıflar ayrılacakmış. Arkadaşlar işbölümü yaptı. Gerçekten, benim istediğim gibi, Abdullah Erçetin, İdris Destan, Bekir Temuçin'le dördümüz müzik çalışmaları için ayrıldık. Öteki arkadaşlar da 5'er kişilik gruplar oluşturarak çalışma koşullarını planladılar. Okulun Başöğretmeni Hayriye Öğretmen bizim okuldaki Cemile Öğretmeni tanıyormuş. Ayrıca okulumuz hakkında bilgi sahibiymiş, bize yakın davrandığından çocuklar da çok yabancılık göstermedi. Çalışmalara oyunlarla başladığımızdan çocuklar çok kolay açıldılar. Çevremizde sürekli büyük bir öğrenci grubu bulundu. Bu durumu da değerlendirmeye çalıştık. Önce Ahmet Güner'le Yusuf Asıl zeybek oynadı, sonra da 10 dolayında arkadaş Timurağa oyununu tekrarladılar.

Ders başlayınca okulda 3 derslik olduğundan 2 sınıf yarımşar saatlik ders denemesi yaptı. Dışarda kalan sınıfları bir araya getirerek şarkı söylettik. Turgutbey Köyü yolunda ne yapacağımızı, zamanı nasıl dolduracağımıı düşünürken paydos zili çalındığında şaşırdık: “Gün ne çabuk bitti!”Oysa hiç düşünmediğimiz bir günlük programla karşılaşmışız. Çarşamba günü öğleden sonra ders yok. Bunu anımsamadığım için üzüldüm. Arkadaşlar zaten böyle şeyleri düşünmüyorlar ama ben köye gittikçe okula uğradığıma göre çarşamba gününe hiç mi dikkat etmedim? Müdür Bey biliyormuş sanırım: “Öğleden sonra salt etkinlikleri izleyeceğiz!”dedi. Kumanyalarımızı yedik yemedik çocuklar gelmeye başladı. Gelenlerin gözleri akorliyonda. Müdür Bey bana: “Hadi bakalım, bugün bütün gözler sen de!”deyince akordiyonu alıp okulun yan tarafına geçtik. Yusuf, Ahmet, Bekir, Abdullah, Yakup önce el ele tutuşup Trakya oyununu oynadılar. Öğrencilerden ikisi çağırmadan halkaya katıldı. Bu kez arkadaşlar her biri birinin elinden tutup başka çocukları da halkaya aldı. Oyunu Timurağa'ya çevirdik. Çolcukların çabuk ayak uydurmasına şaştık. Az sonra bizim arkadaşlar geldi. Onlar da çocukların bu denli çabuk uyumuna şaştılar. Öyle ki arkadaşlardan, “Bunlar daha önce bu oyunu oynamış!” diyenler bile oldu. Hemen takılmalar başladı:

-İlkokul çucukları kolay öğreniyor, öyleyse terftişlerden iki gün önce bilen arkadaşları çağırıp çocuklara oyun öğreterek müfettişleri atlatırız. Özellikle İsmet'in işi işmiş, dayısını hemen çağırabilirmiş.

Zil çalınca çocuklar sıra olup dersliklere girdiler. Çocukların son bayramları olan 23 Nisan için etkinliklerinden sergi tümüyle hazır durumda. Salt bizim için sergilerini açılmış duruma getirmişler. Bugünü bayram sayıp, gezenlere, görevli öğrenciler bilgi veriyor. 23 N isan Bayramından sonra sergilerini toplayıp, isteyenlere işlerini vereceklermiş. Belli bir köşedeki el işleriyse okulda kalacakmış. Daha önce yapılan işbölümüne göre grup başları var, yapılan işleri o anlatıyor. Önce bayraklar anlatıldı, bir sıraya düzgün olarak sıralanmış bayraklar. 23 Nisan için yazılmış çok şiir var. Çok ilginç, görevli çocuklar, sanki biz orada yokmuşuz gibi sakin sakin işlerini görüyorlar. Müdür Bey, şiir köşesindeki bir çocuğa yakınındaki şiiri sordu. Şiir, Milli Eğitim Bakanımız Hasan Ali Yücel'indi. Çocuk çok rahat:Kültür Bakanı Hasan Ali Yücel yanıtını verdi. Gerçekten şiirin altında Kültür Bakanı yazılıydı.

Konuşmalar arasında, okulda Turgut Beyli öğrenci olup olmadığı soruldu. 9. Sınıflardan Ahmet Has'ın buralı olduğu söylenince Müdür Bey Ahmet Has'ı sordu. Ahmet Has'ı benden daha iyi tanıtan olmadı. Ancak ben Ahmet'i iyi tanıyordum ama doğrusu Turgut Beyli olduğunu biliyordum. M üdür Bey, iAhmet'i tanımak istediğini söyledi. “Buraya geldiğimizi bilmeli, hatta bir gün bizimle de gelmeli!”dedi.

Çarşamba etkinlikleri içinde temizlik çalışmaları da varmış. Derslikleri boşalttık. Çocuklar bizi yok sayarak işlerine dalınca, orada fazla olduğumuzu varsayarak Müdür Beye bakmaya başladık. Müdür Bey de öyle düşünmüş olacak, Hayriye Öğretmene teşekkür etti, Müfettiş Hamit Bey gelirse selamlarını söylemesini istedi. Çarşambaya görüşmek üzere hepimiz iyi çalışmalar dileyerek ayrıldık. Kamyona doluştuğumuzda hepimiz neşeliydik. Arkadaşlar, ikide bir: “Çekindiğimiz kadar zor değilmiş!”deyip içlerinde biriktirdikleri gizli korkularını açıkladılar. Gerçekte tüm gün, okula ya da çocuklara yapılan görünürdeki katkı, Bekir Temuçin'le Abdullah Erçetin'in öğrettiği iki şarkının dışında fazla bir şey yoktu. Biz de öğrencileri tanımış falan değildik. Hatta iki öğretmenden ancak birini tanır gibi olduk. O da okul Müdürümüzle konuştuktan sonra Cemile Öğretmeni soruşu nedeniyle oldu. Bunu konuşunca arkadaşlar, bir gerekçe bulup teselli oldular, “Kalabalık olduğumuzdan yeterince rahat gözlem yapamadık, dersliklere ısınamadık. çocuklar da bize bireysel olarak yaklaşamadılar!”Okula dönerken arkadaşların topluca şarkı söylemesi ayrıca alkışlanacak bir durumdu. Daha önceki gidiş gelişlerde neredeyse Lüleburgaz'a girerken susan arkadaşlar bu kez bağıra çağıra marş söylediler. Bu da bir bakıma iyi oldu, içlerinden bazıları, bildiğini sandıkları bile bilmedikleri ortaya çıktı. Oysa Dumlupınar, Ankara, Andımız, İzci, Onuncu Yıl marşlarını Turgutbey Okulu öğrencileri çok rahat söylediğine tanık olduk.

Okul önüne paydosta indiğimizde kalabalık bir öğrenci grubu çevremizi sardı. Soru üstüne soru. Neyse benim elimdeki akordiyon yanıtsız ayrılmam için bir bahane oluyor. Başımla gösterince yerine götürmem için yolu açtılar. Akordiyonu bırakınca bu kez kapıda bir grup önümü kesti. Kısaca onlara, çocuklara iki arkadaşımla şarkı öğrettiğimizi anlatıkp geçtim. Müdür Beyi sordular: “Yaptıklarınıza Müdür Bey karışıyor mu? Müdür Beyin hiç karışmadığını söyleyince şimdiye dek duymadığım bir olay öğren dim: “Müdür Bey 9. sınıflartdaki Öğretmenlik Bilgisi Dersler'inde kimseninm gözünün yaşına bakmayıp en küçük bir bocalamada haşlıyormuş.

Dersliğe dönünce arkadaşlara bunu söyledim. :İnanmayanlar oldu. İnananlar da bir süre yorum yaptılar:Onların İlk Öğretmenlik Bilgisi ders öğretmenleri, dilediği yöntemi uygulamak istemektedir. Bir başka varsayım:Müdür Bey öğretmenliğe uzun süre ara vermiş. Biz ikinci senemizi okuyoruz. Müdür Bey bizi bu nedenle pek önemsemiyor. Oysa onları kendisi yetiştirmiş olacak; o nedenle üstlerine varıyor! Bu tür konuşmalarla Serbes Okuma saatini geçirdik.

Akşam yemeğinde iyice acıktığımızı farkettik. Her zamanki konuşmaların yerini kaşıt tıkırtıları aldı. “Huylu huyundan vazgeçmez!”Birden bir fısıltı:

Hayriye Öğretmen bekar mı? Nedense soruya kimse yanıt vermedi. Ben şarkılardan, kız öğrencilerin güzel seslerinden, ilkokuldayken daha dikkatimi çeken kızların bu üstünlüğünü öne sürdüm. Bunu, annelerin ninni söylemeleri, ninni söylerken seslerinin geliştine sonra sonra bunun müziğe yatkınlığına, ev işlerini yaparken de az sesli olmakla birlikte çok tekrarlandığına böylece anne yanında çok kalan kız çocuklarının bu alışkanlığı kazandığına yordum. Ben doğru bir şey söylediğimi sanarak arkadaşlardan onay beklerken Mehmet Aygün karşı koydu:

Hilmi de anasının dizi dibinde büyüdü ama “Do!”bile diyemiyor!”deyince iş karıştı. Hilmi birden sinirlendi, Mehmet'e bakarak:

Do neden diyemiyormuşum? diye sorduktan sonra bir süre dik dik baktı. Hilmi bakarken Yusuf söze girdi:

Hilmi neden “Do” demiyor biliyor musunuz? Do'dan sonra “Muz!” deyip seni üzmek istemiyor! Hepimiz güldük. Hilmi bir şeyler söyleyecekti, sözü ağızında kaldı; bir süre bakındıktan sonra:

Bunlar ne konuşuyorlar Allah aşkına; bana söyleyeceğimi unutturdular! deyip kalktı. Hepimiz kalkınca konu da kapandı.

Derslikte konu Turgutbey Köyü. Daha doğrusu köyün muhtarı. Turgutbey Köyü Muhtarını daha önce öğrendiğim için açıkladım: “Biz o köye bu dördüncü gidişimiz. Turguybey Muhtarını bir kez Lüleburgaz'da gördük. Kendisi öğretmenleri köyüne çağırmıştı. Daha sonra bir kez Umurca Höyüklerini görmeye gittiğimizde Turgutbey'e de uğradık. İkinci kez Lüleburgaz sebze bahçelerini gezdiğimizde gittik. üçüncü kez Askerlik Kampındayken oraya dek yürüdük. Bu dördüncü gidişimiz. Bu dört gidişte de köyün muhtarı köyde yoktu. Kısacası köy muhtarı Lüleburgaz içinde oturduğundan işlerini köyün kahyası yönetiyormuş!”Ben susunca, Sami Akıncı karşı durdu: Arkadaşın yanlışı olsa gerek, “O köyde oturmayan birinin köy muhtarlığı söz konusu olamaz! Hele, Köy Kahyasının muhtarlık işilerini yürütmesi de olası değildir. Her ikisinin de işleri başka başkadır!

Sami'nin dediklerini ben de biliyorum. Bizim köyümüzde benim bildiğim üç görevli vardır: “Kö Muhtarı, Köy Bekçisi, Köy Kahyası. Bunlardan muhtar bir ya da iki yıl arayla seçilerek görevlendirilir. Köy Bekçisi ile kahyası istekliler arasından seçilir. Ayrıca İmam vardır ama o, kendi alanında yetişmiş biridir; işini sürekli yapar. Sami arkadaşımız, her yerde yapılanlara bakarak böyle diyor. Lüleburgaz'ın 34 köyünde de böyle olmasına karşın Turgutbey Köyünde bu, yıllardır benim söylediğim gibi sürmektedir. Olsa olsa muhtarın yerine bakan Köy Kahyası değil de üyelerden biri olabilir!”Sözüm bitmedi ama konuyu daha da uzatmak istemedi. Zaten yat zili yardım yetişti. Herkesin dilinde Turgutbey köyü. Köyde kalmayı isteyenler çıktı. İdris Destan: “Kalsaydık b en eve giderdim!   “deyince Mehmet Aygün sordu: “Beni götürmez miydin? ” Arkasından sesler geldi, “Beni de, beni de, beni de!” Osmancık'a ünlemleri giderek azaldı bir süre sonra da kesildi.

 

22 Nisan 1943 Perşembe

 

Asım Öğretmen: “Yatanlar için geldim!”diyerek ranzalara vurunca gülüşerek herkes çıktı. Bizim oyun yerinde Talat Tarkan Öğretmenle karşılaştık:

Benim oyunlarımdan çalarsan oynarım! deyince oyunlarını sordum. Önce Sepetçioğlu'nu söyledi. Sepetçioğlunu çok iyi biliyordum, hemen çaldım. Talat Tarkan Öğretmen , oynayacağını şaka olarak söylemişmiş. Bu kez de:

Yoooo, çalmadan önce sözlerini söylemen gerekir! deyince ben başımı akordiyona eğdiğim için sözlerini söyleyemiyorum, arkadaşım söyleyecek deyip sözü Ahmet Güner'e bıraktım. Ahmet Güner güzel, gür sesiyle:

“Sepetçi'oğlu bir ananın kuzusuuuuu-

Hiç bitmiyor yüreğimin sızısı vay vay!

deyince ben başladım. Talat Öğretmen gülerek:

Siz çok yamansınız, bu konuda iyi yetişmişsiniz. Sizinle aşık atılmaz. Sözümü geri aldım. Ben Kastamonu'da bulundum, Sepetçioğlu oynadım ama, sizin gibi düzenli çalışanı da görmedim. Takılmam bir sabah şakasıydı! deyip güldü. . Konuşurken vakit geçmiş, Tamzara'ya başlarken zil çaldı. Arkadaşlardan sonra merdivenden akordiyonu çıkarırken Talat Öğretmen gene beni karşıladı, bu kez de Kastamonu/Gölköy Köy Enstitüsü'nde bulunduğunu orada çok iyi bir müzik öğretmeni bulunduğunu anlattı. “Bedri Bey, Bedri Akalın! diye tekrar etti, Müzik kitabı çıkardığını söyledi. Bana o kitaptan bir tane getirteceğini söyledi.

Dersliğe döndüğümde arkadaşların Talat Tarkan Öğrtmenin övücü sözleri üstüne konuşacağını sanıp, son sözlerini de eklemeyi tasarlarken dün akşamki köy muhtarı ya da bekçisi sözlerinin tekrarlandığını gördüm. Az dinledikten sonra sordum:

Ben yanlış bir söz mü söyledim! söylediğimde bir yanlış varsa onu konuşalım! deyin, hemen Sami Akıncı'nın dediği dile getirildi. Bu kez akşam ben konuşunca Sami benim sözüme yanlış demedi, hatta ben sözümü bitirince:

Bak o, olabilir! diyerek bana katılmıştı; dedim. Dedim ama söylediğimi yeterli görmeyip açıkladım. Turgut Bey köyüne bu dördüncü gidişimiz. Hadi birini ikisini içinizde unutanlar olsun. Kaç kez gidildiğini sayarsanız sayın, o küyün muhtarını gördünüz mü? O köy muhtarını görm ek isterseniz ben size yerini söylerim; Lüleburgaz, Pazar yerine yakın dükkanındadır. İsterseniz bir cumartesi günü birlikte gideriz. Konuşanlar sustu ya da konuşmalar giderek sıralar arasına dağıldı. Konuşmalardan kopunca önce bugünkü Türkçe dersini sonra da Selçuk Öğretmenin söylediği özür dileme işini düşündüm: “Özür dilemek kolay da bunu, nasıl, nerede yapabilirim? Bu konudan habersiz arkadaşlar önünde konuyu açmayı düşünemiyorum. Kesinlikle derslikte bunu yapamam. Olsa olsa kitaplığa gittiğinde ya da evine giderken arkasından yetişip söyleyebilirim!”

Bu kez de okuduğum şiir aklıma geldi: “Ben bu şiiri yanlış mı okudum acaba? ”Açtım, şiiri bir kez daha okudum. Yahya Kemal Beyatlı: MAHURDAN GAZEL (Uzaktan söylemek ya da şarkı söylemek)

Gördüm ol meh düşuna bir şal atıp Lahur'dan
Gül yanaklar üstüne yaşmak tutunmuş nurdan
Nerdubanlar busiş-i nermin-i damaniyle mest
İndi bin işveyle bir kaşane-i fağfurdan
Atladı damen tutup üç çifte bir zevrakçeye
Geçti sandım mah-ı nev ayine-i billurdan
Halk-ı Saadabat iki sahil boyunca fevç fevç
Vade-i teşrifine alkış tutarken durdan
Cedvel-i Sim'in kenarından bu avazın Kemal
Koptu bir fevvare-i zerrin gibi mahurdan

Topu topu on dizelik bir şiir. Bunun neresini yanlış okumuş olabilirim? Üstelik Genel Vali Abidin Özmen teşekkür etti. Antigone'deki oğul Hainon'un babasına söylediklerini anımsadım.

“Hiç kimse yaptıklarının kusurunu kolay kolay göremez!”

Sabahat Öğretmen kesinlikle benim bir kusurumu görmüştür. Onun gördüğünün ayırdında olamadığım için çırpınıyorum ama Hainon bu sözü, babasına söylediğine göre, bu söz Sabahat Öğretmen için de geçerli olabilir. O da insan olduğuna göre onun kusuru olamaz mı?

Son karar olarak işi çalışmaya bağladım; çok çalışacağım, bir yakınlık görebilirsem özür dileyeceğim. Ancak kapısına dikilip ya da önüne çıkıp suçluymuşum gibi boyun eğerek özür dilem eyeceğim.

Bu kez hiç bir arkadaşın yapmadığı bir ödev hazırladım. Sofokles'in okuduğum üç kiştabı:Kral Oidipus-Oidipus Kolonosta-Antigone kitaplarının bir birini tamamlayan iki sayfalık bir özetini çıkardım. Sabahat Öğretmen daha önce Beyaz Kitaplar olarak adlandırdığı yeni kitap dizisinden okuyacağıı söylemişti. Sanırım Akın Piyesi işi geçince o dediğini yapacak. Ben de o zaman çalıştığımı gösteririm. Çıkardığım özetleri daha da kısaltarak iki sayfa olarak rahat okunacak düzgünlükte hazırladım. Ödevimi tam bitirmiştim, ders zili çaldı. Sabahat Öğretmen kitaplar kolunun altında geldi. Önce 23 Nisan Bayramı üstüne kısa bir konuşma yaptı. 23 Nisan Bayramı'nın Cumhuriyetimizin ilk muştusu olduğundan söz etti. Bu günün sevincini dile getiren şiirlerden , şarkılardan söz ederken arada sorular sordu. 23 Nisan'la ilgili şarkı sorunca kimseden çıt çıkmadı, parmak kaldırdım. Sabahat Öğretmen gülümser gibi yaptı ama sesi gene de gergin çıktı: “Söyle bakalım!”deyince sordum: “Şarkısını mı söyleyeyim, şarkının adını mı? ”deyince bu kez iyice gülümsedi, “Önce adını söyle gerekirse sonra şarkısını da isteriz!”deyince iki değişik 23 Nisan şarkısı adı söyledim. Kamutay'ın Doğumu- ' 23 Nisan. Sabahat Öğretmern gene gülümseyerek: “Şarkılarını sonra dinleriz!”deyip getirdiği kitaplardan şiirler okudu. Şiirlere önce 23 Nisan için yazılanlarla başladıysa da sonra sonra Atatürk için yazılmışlar öne çıktı. Daha önce dinlediğimiz bazı şiirleri anımsadık. Özellikle Faruk Nafiz Çamlıbel'in: En Büyük-Çankaya-Asırlarca, Behçet Kemal Çağlar'ın:Görmeye Geldim-Asırlarca-İzinde, Celal Sahir Erozan'ın O Geliyor şiirlerini a nımsayarak dinledik. Nurettin Artam adlı şairin Bayram Günü adlı şiirini çok sevdik. Öğretmen de beğenmiş olacak ki, iki kez okudu. Bu derste çok sıkılacağpımı düşüünürken dersin nasıl geçtiğini b ile anlamadan zil çaldı. Neredeyse dersin bittiğine üzüldüm. Sabahat Öğrtmen çıkınca bu kez Selçuk Öğretmen sorarsa ne söyleyeceğimi düşünye başladım. Bulduğum yanıt:

“Sabahat Öğretmen dersliğe girince hemen öğretmen masasına oturup şiir okumaya başladı; ders sonuna dek durmadan şiir okudu. Sözlerini bölmeye cesaret edemedim!”

Bu buluşuma da sevindim, Selçuk Öğretmenin kesinlikle gözünden düşmek istemiyorum.

Seyfi Çaçur, Öğretmen geçmiş derste zil çalınca sözü kestiği yerden konuşmaya başlar. Geçen derste son sozü: “Trakya topraklarının gerçekte tam çiftçi toprağı olmasına karşın gerektiği ürünün alınmamasını, bilgiden yoksun çalışmalara bağladığını söylemişti. Gene bu sözü tekrarlayarak söze başladı. Seyfi Çaçur Öğretmen ; kendisinin Tarım uzmanı olmadığını ancak toprakların oluşumu üstüne bilgilendikçe bir Tarımcı düzeyinde herkesin bilgisi olabileceğine inandığını, bu nedenle gezip gördükçe topraklarımızı bu ilgiyle izlediğini belirttikten sonra bugün topraktan çok insanlarımızın toprağa bakışı üstünde duracağını söyledi. Yüzlerimize bir süre baktıktan sonra:

Hepiniz çiftçi çocuğusunuz, ben öyle düşünüyorum. Bir süre sonra da gene çiftçiler arasına döneceksiniz!” dedikten sonra Sarımsaklı Çiftliğini görüp görmediğimizi sordu. Hep bir ağızdan, gördüğümüzü söyleyince bu kez de oraya en yakın olan Ayvalı köyünü sordu. Ayvalı köyünü Kadir Pekgöz'le benden başka gören olmadığı için Seyfi Öğretmen bizden Ayvalı köyü hakkında bilgi istdedi. Kadir dişe dokunur bir bilgi veremedi. Ben, Ayvalık köyünden bir çok insanın yakın olması nedeniyle Sarımsaklı Devlet Çiftliğinde çalıştığını söyledim. Seyfi Öğretmen gülerek:

- İşte bu, benim beklediğim yanıttı. Ben de bunu yeni öğrendim. O çiftlik şimdiki kadar görkemli olmamakla birlikte yüz yıldır örnek bir çiftlikmiş. O gün bugündür o köylüler Sarımsaklı Çiftliğinin büyük ölçüde işini görmüşler. Buna karşın hemen yakındaki köylerinde çiftlikte yaptıklarının hiç birini denememişler. Savunmaları da ilginç: “Çiftlikte toprak derin sürülüyor, biz öyle derin süremeyiz, onlar düzenli sulama yapıyor; biz öyle düzenli sulayamayız. Şeklinde baştan savma sözler. Toprağa böylesi eğreti bakan insanlara toprak ürün vermez!”

Seyfi Öğretmen bize de öğütte bulundu: “Gittiğiniz yerde sakın söylenenlere hemen kanmayın. O yerlerin eski sakinleri kendi doğrularını savunmak isterler. Onları kırmadan, kendi deneylerinizi sonuçlandırabilirseniz özlemle beklediğiniz iyi sonuçlarla karşılaşırsınız!” dedikten sonra halkımızın geri kalmışlıktan ileri gelen bir umursamazlığı olduğunu, bunda eski yönetimlerin de kusurlu bulunduğunu örneklerle anlattı. Osmanlı İmparagtorluğu'nun güçlü olduğu zamanlarda en güzel atların bizim ülkemizde yetiştiğini, şimdilerde Avrupa'da Arap Atı olarak ün yapan atların bizden alınığını, gene salt Anadolu'da yetişen Tiftik Keçisi, deyince derslikte bir kıpırdama oldu. Seyfi Öğretmen az baktıktan sonra sorunca; Sami Akıncı parmak kaldırdı: “  Biz onun acıklı öyküsünü okuduk, hiç unutmuyoruz, unutmayacağız!” deyince Seyfi Öğretmen: “Ne çare ki? Biz şimdilerde elimizde olanları da tüketmek üzereyiz!”Bu kez de Bekir TemuçinAnkara-Hasanoğlan arası Lalahan dolayındaki Tiftik Çiftliğini anlattı. Seyfi Öğretmen gülümseyerek: “İşte benim de anlatmak istediğim bu. Niçin devlet yapsın? O söylediğiniz yöredeki insanlar ne yapıyor? Osmanlı İmparatorluğunun güçlü zamanlarında o güzel atları; o keçi sürülerini kim yetiştiriyordu? Tarihi doğru okursak görürürz:O zaman devlet yetiştirmiyor daha çok devlet halktan alıyordu. ”Tembele iş buyur sana akıl öğretsin!”diye bir sözümüz vardır. İkide bir böyle sözler söylenir: “O zaman o v ardı, o zaman bu vardı!”O zamanla bu zaman arasında en can alıcı fark, bence; devlet gittikçe insaflı olduğundan halk tembelliğe kayıyor!”dedikten sonra da: “ Öğretrmen Okullarını bitiren öğretmenlerin bu konuda halka yeterince yararlı olamadığını, tersine zarar verdiklerini; çünkü iş-eğitiminden, daha doğrusu iş alıkşkanlığından yoksun yetiştikleri için köyün, çiftçinin yabancısı olarak kaldılar. Siz bunu yapmayacaksınız, bir bakıma da yapamayacaksız. Bu nedenle kendinize mukayyet olun, dağarınızı iyi doldurun. Bu konuda daha konuşacağız!”derken zil çaldı. Öğretmen çıkınca bir süre mukayyet olma sözü ortalarda dolaştı. Küçük sözlüğüme baktım, öyle bir söz yoktu. Sözü bulamadığımız gibi gruplaşmaya da neden oldu. Mukayyet mi yoksa mukayyit mi? ”Arkadaşlar birden:  “Ah; ah, ah!”çektiler: “Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen olsaydı, bize doğrusunu söylerdi.

Yemekte sözü kendimize çevirdik. Sevdiğimizi söylüyoruz ama bir mektup bile yazmıyoruz!”Yemek masasınsdci arkadaşlar kesin karar verdiler, ayrılan tüm öğretmenlere topluca mektup yazacağız. Bu kez Mehmet Aygün dürtükleme görevini üslendi. Herkesten imza alacak. Ben, Ahmet Güsrel Öğretmene yazdığımı, birinci mektubuma yanıt aldığımı ikinciye ise yanıt alamadığımı söyledim. Eskişehir /Çifteler Köy Enstitüüsü'nün bir birine çok uzak iki bölüm olduğunu, bir süre Çifteler Bölümünde çalışan öğretmenin sonradan Mahmudiye bölümüne geçmiş olabileceğini anlattım. Arkadaşlar kararlı, iki tarafa da yazacaklarını söylediler. Köy Enstitülerine atanan öğretmenlerin adresleri bende var. Salt Okul Müdürümüzün adresi kesin değil, İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü'nde yazılırsa bulunurmuş. Milli Eğitim Bakanlığı Başmüfettişi Hayrullah Örs bu adresi söylemişti. Ben çok düşünüp mektup yazmaya karar verdim ama nedense bir türlü yazamadım. Yazacaklarım onu üzer diye çekindim.

Marangozluk atölyesinde kovan işimizi sürdürdük. Halis Öğretmen kovan ölçülerinin önemini belirtti, standart sözünü kullandı. Bu nedenle baskı çizili planlardan milimetrik olarak birer suret çıkarıp almamızı söyledi. Halis Öğretmen gülerek bir de uyarıda bulundu:“Arılar, çok dikkatlidir, bal için konan peteklik çerçeveler yataklarına usuruplu oturtturulmazsa arılar o peteği bal doldurmaz. Bunun gerekçesi ise iyi yerleşmeyen çerçeve sarsıntı yapınca arılar bundan hoşlanmıyor. İşin ilginci arılar, sepet kovanlarda bu tur eksiklikleri kendileri yapmasına karşın hazır kovanlarda bu kusurları affetmiyor. Bu nedenle kovan yapacaksak çok dikkatli, kısacası milimetrik hesaplarla yapmalıyız!”

Kovan parçalarını temizleyip çatacak duruma getirdik. Son bir alıştırmadan sonra çakıp boyayacağız. Boyama işini de Halis Öğretmen bize bıraktı, “Aranızda anlaşın, iki ya da üç arkadaşınız hepsini boyasın!”Salih Baydemir gülerek:

-Tarım Dersinden alınırsam ben boyarım! dedi. Yusuf Asıl karşı durdu:

-   Öğretmenim boyama işlerini seven arkadaşlar pazar günü boyasalar olmaz mı? Öğretmen iyi niyetle söylendiğini sandığından başını bile kaldırmadan “Niçin olmasın, atölye size her zaman açık!”deyince patırtı koptu. Salih Yusuf'un adını, Yusuf Salih'in adını yüksek sesle söyleyince Halis Öğretmen, başını kaldırmadan;  “İki kişi de yeter, gündüzler iyice uzadı; bitirebilirsiniz!”dedi. Yusuf kurtuluşu yalan söylemekte buldu: “Öğretmenim biz arkadaşlarla pazar günü için Lüleurgaz'a gitmeye karar almıştık. şimdi anımsadım, gelecek pazara olsa olmaz mı? ”Halis Öğretmen, “Gerek yok, o zaman pazartesi günü yeni bir işbölümü yaparız, önemli değil!”deyince konu kapandı.

Paydos olunca derslikte oturmaya niyetlenmiştim. Arkadaşlar gelince 23 Nisan Bayramından çok cumartesi günü öğleden sonra Lüleburgaz Halkevinde yapılacak gösteri konuşuldu. Sıkılıp kalktım. Ben koridora inerken Asım Öğretmen geçti; işaret parmağıyla gel, dedi. Girdim tabureye oturdum. Her zaman girer girmez bir şeyler söyler, takılır güler ya da kızdığı bir durum için sert çıkışlar yapardıı. Bu kez susması dikkimi çekdi. Az sonra elinde bir kağıtla yanıma oturdu. Kağıt üstüne Halkevi sahnesi çizilmiş. Sahnenin iki yanında toplanmış perdeler var. Perdenin birinin yanına ben ötekinin yanına Asım Öğretmen duracakmış. Benim gözlerim hep onda ola cakmış. Öğretmen işaret verince ne yapacaksam yapacakmışım. İşaretle olduğuna göre işarete uyacağımı anladım ama işaretler neyi anlatacak? Asım Öğretmen onları da akşam yazacağını söyleyip ikinci akordiyonu da odasına getirmemi istedi. Akordiyonu getirince parça adları söyledi ben çaldım. Çaldıklarımdan seçmeler yaptı. Yemek ziline dek çalıştık. Beş okul şarkısı, beş türkü, beş marş, beş akordiyun solo. Türkülerde, şarkılarda, marşlarda ben hep katılacağım ancak 2. akordiyon olduğumu unutmayacağım. Asım Öğretmen beni gücendirmemek için ikide bir: “Çalamayacağından değil, ben ses ayarını kaçırırım, doğru yönetebilmem için sesler benim kontrolumda olmalı!”dedi. Parça olarak benim için Çardaş Früstin ile Karmen Silva'yı, kendisi için de Tuna Dalgaları ile Macar Dansını ayırdı. Yine bir Gülnihal'i de birlikte çalacağız. Tekrarda önce ben tempo tutacağım, sonuna doğru birlikte bitireceğiz. Akordiyonları açıp bir deneme yaptık. Çok rahat uydum. Oyunları ben ( üç oyun)yalnız çalacağım.

Yemek zili çalmıştı, arkadaşlara ucu ucuna yetiştim. Derslikte adım geçmiş, ancak kim niçin sorm uş, doğru dürüst anlatan olmadı. “Kızlar” sözü edildi ama bu çok öne sürülen bir şaka da olabilirdi, aldırmadım. ”Arayan bulur!”deyip Asım Öğretmele yaptığımız çalışmayı anlattım. Hilmi duramadı. Önce: “Abi, o adamla sen sanıl uyuşuyorsun? diye sordu. Az sonra sözünü çevirdi: “ Asım Öğretmen sinirli birisi, seninle nasıl uyuşuyor anlayamıyorum? ”dedi. Hilmi sanırım ikinci sözünde benim incineceğimi düşünmemişti. Arkadaşlar susup bakışınca Hilmi, ne o ben yanlış bir şey mi söyledim yoksa? ”diye sorgulama yaptı. Önce Yusuf'a sordu. Yusuf tınmayınca Recek Kocaman'a baktı. Recep Kocaman:

Söylediğin arkadaş seni dinledi, söyleyeceği varsa sana söyler! deyip savuşturdu. Onlar konuşurken ben kendimi denetledim, yanıtımı hazırladım:

Ben derslikte bir yığın cahil cükela çocukla cebelleştiğim gibi öğretmenlerimle cebelleşecek kadar dengesiz değilim. Bunu anlamayan varsa anlasın. Asım Öğretmenden öğrenecek çok bilgi olduğunu da biliyorum. Nasıl giden öğretmenlerimizden Fikret Madaralı, Ahmet Gürsel, Salih Ziya Büyükaksoy, Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren, Hasan Çevik, Ali Yılmaz Demirbilek, Hidayet Gülen, ayrıca 8 ay sürekli birlikte çalıştığım Sili gibi değerli insanlarla olaysız çalıştımsa, üstelik Sili Usta gibi yüzlerce insanı çalıştıran bir yabancı uyruklu kimseden yazılı teşekkür aldığımsa benim ona değer bir tarafım var demektir. Bu nedenle senin sözün benim için geçerli değildir. Asım Öğretmen bana arkasını dönse çok üzülürüm. Asım Öğretmen gelmeden önce ben marangozluk atölyesinde titreyerek akordiyon çalışıyordum. O geldi beni atölyeden kurtardı. O bakımdan bile ona saygım sonsuz. Ne varki benim de ona yardımım oluyor. Düşünüyorum, Asım Öğretmen bana yüz çevirse hanginiz ona benim yaptığım yardımı yapacaktır? Beş yıla yakındır beraberiz. Hanginiz gönül verip bir gün bayrak çektiniz? Hanginiz heveslenip bir gün Bayrak Törenini yönettiniz? Gene gene söylemek zorunda kaldığım için üzülüyorum ama anımsatmak zorunda bırakıldığım için tekrarlıyorum; Hasanoğlan'a 200 öğrenci ile 22 öğretmen geldi. Bir ya da iki tanesini merak edip öğrenen kaç arkadaşımız var? Bunları düşünüp değerlendirmeye çalışan ben, derslikte söylenen bir çok anlamsız söze gülüp geçiyorum. Her arkadaşın kendi gücü değerinde bir saygınlığı vardır. Ben de buna saygı duyuyorum. Ancak, bu ölçüyü kesinlikle abartmamaya özen gösteriyorum. Öğretmenlerin beni sevmesi ya da sevmemesi onların bileceği bir iş. Ancak ben onların dersine çalıştığım sürece onların beni sevmeyeceğini düşünmüyorum. Edirne/Karaağaç'a toplandığımızda dersliğin yarıdan çoğu ortaokuldan ayrılma arkadaşımızla doluydu. Ben köyden şayak giysilerle onların arasında bir süre oturdum. O zaman benim için neler düşündüğünüzü neler konuştuğunuzu anımsamaya çalışın. O şayak giysili bendim. Benim giysilerimi küçümseyen de sizdiniz. Şimdi benim üç takım kumaş giysim var. Şayak giysiler içinde otururken. “Senin işin çok zor evlat, sen okulu bitireli köprülerin altından çok sular geçmiş!”diyen Ahmet Gürsel Öğretmen çok değil beş ay sonra bana hepinizin gözü önünde tam numara verdi. Sizler bunları unutabilirsiniz ama ben bunları yaşıyorum. Sizinle benim arkadaşlığım böyle başladı, böyle sürecek. İlk günlerde küçümseyenler bugün de küçümseyebilir. Bu onların biraz da nerede durduklarına bağlıdır. Belki de kendilerini bir tepenin ardına korumaya almışlardır. Ben onları göremediğim için yeterince değerlendiremiyorum. İşte önümüzde dört ayımız kaldı. Hepimiz çil yavrusu gibi dağılacağız. Dilerim o zaman herkes daha özgürce değerlendirme yaparak, dilediğini yüceltecek, dilediğine de haddini bildirecek!”

Ben konuşurken sürekli bir şey söyleyecvekmiş gibi yüzünü çeviren Hilmi Altınsoy sonunda durdu. Bizim masanın dışındaki tüm masalar boşaldığından nöbetçi arkadaşımız 15 Hüseyin Serin gülerek geldi: “Az daha oturursanız sabah kahvalısını gönderirim!”deyince kalktık.

Derslikte tartışma konusu, “Öğretmen olarak gittiğimiz köyde de 23 Nisan Bayramı yapılacak. 23 Nisan Bayramı için burada yapılanı örnek almalı mıyız? Sami Akıncı:

Almalı mıyız? değil almak zorundayız. Gideceğimiz yerde daha iyi bir örnek bulamayabiliriz! Şimdiye dek Sami Akıncı'nın her dediğine uyan arkadaşların bu kez karşısında olduğunu görünce şaşırmadım . “Çünkü oturup bir kaç satır yazı yazacaklar. Amaçları bundan kaçmak. Gene aynı numara; kendileri yapmıyor ama başkaları da yapmasın!

Oturup, Asım Öğretmenin adını yazdırdığı şarkıların, türkülerin, marşların hepsinin sözlerini yazmaya başladım. Abdullah Erçetin geldi, marşları o yazdı. Bekir Temuçin isteyenlerin alması için her akşam tahtaya bir tanesini yazmaya söz verdi. Dersliğin havası değişti. Bu arada İsmet bana, “ Dayı, sen köy gitmeyecektin, karar mı değiştirdin? ” diye sordu. İsmet'e: “Bu yıl gitmezsem gelecek yıl gideceğim. Hiç gitmeszem bile köydeki öğretmene veririm. Öğretmen ya da Eğitmen değişik bir proğram kazansa bir zararı mı olur? ”diye sordum. İsmet ciddi ciddi köydeki öğretmenlerin bunları bildiğini söylemesi İsmet'in diretmesi üzerine onların köyündeki Hamdiye öğretmenin benden Harmandalı Zeybeğinin notası ile Dağlar Marşı' nın sözleri nasıl yalvarırca istediğini anımsattım.

İsmet'le tartışmamız pek iyi olmadı ama bunu o istedi.

Yattığımdan az sonra İsmet geldi, şaka söylediğini, bu fikre karşı olanları kışkırtmak için öyle dediğini; asıl amacının ise Sami Akıncı ile Fettah Biricik'i kızıştırmak olduğunu söyledi.

İsmet ayrılınca gene Selçuk Öğretmeni düşündüm; “ Ya özür dileyip dilemediğimi sorarsa? ”

 

23 Nisan 1943 Cuma

 

Sefer Tunca: “Nöbetçinin görevi uyuyanları uyandırmak!”deyince bir kaç kişi birden:

-Biz uyandık, haydi git çayları hazırla!”diye karşılık verdi. Öte yandan biri de:

- Çok beklersin çayı, çorba neyine yetmez!

Fahri Tosili Öğretmenin sesi gelince konuşmalar kesindi: “ Fahri Tosili Öğretmen 23 Nisan Şarkısının başını tekrarlayarak geldi:

“Bugün yirmi üç nisan,

Neşe doluyor insan