Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

50 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

 Kardeş Yuva Bildiğimiz Hasanoğlan’da İkinci Dönem

 

25 Ekim 1943 Pazartesi

 

Akşamki konuşmalar herkeste yeni bir sevinç yaratmış olacak, söylemler değişti. Sami Akıncı gene Almanca öğretmeninden söz etti “Üniversitede doçent olduğuna göre Almanca’yı iyi bilir, bize de kolay öğretir!” dedi, arkasından bana sordu: “Almanca çalışmayı bırakmayacaksın değil mi?” Çoktandır bırakmıştım, birden bir pişmanlık duyumsadım :

-Hayır, kesinlikle Almanca konuşmayı öğreneceğim, doğru dürüst çeviremediğim Röslein şiirini gerçeğine uygun bilmek istiyorum! dedim. Sami anlamlı anlamlı güldü:

- Sen benim sevgilimi unutamayacaksın besbelli! deyince birden şaşırdım. Sami’nin sevgilisi olarak N’yi biliyordum. Bir şey söylemem gerekiyordu:

- Ne ilgisi var? Röslein şiirini onlar gelmeden önce okumuştuk. Sen bunu iyi bilirsin! Bu kez de Sami:

- “Sen kimden söz ediyorsun, ben Akın piyesindeki sevgilimden söz ediyorum, Suna’dan!” deyince iyice afalladım. Gerçekten Röslein Akın piyesinde rol olarak Sami’nin sevgilisi idi. Ama Sami o zaman benim Röslein’la ilgimi nereden biliyordu? Sami açıkladı:

- Sen Röslein şiirini okuduğun gibi şarkısını da çalıyordun. Piyes provaları yapılırken arada biz bunu konuşuyorduk. Sami’nin Almanca çalıştığını öğrenen Röslein, şiiri sormuş. Sami okuduğumuz 2. sınıf Almanca kitabındaki şiiri, iyi bildiği için açıklamış. Sami’nin açıklamasından sonra Röslein uzun bir “Hııııı !” çekmiş. Sonraki konuşmalarda bu gene gene konu olmuş. Röslein şarkısını nereden öğrendiğimi sorunca, Sami şarkı notası öyküsünü de bildiği için olayı dosdoğru (Başmüfettiş Hayrullah Örs Sami’nin yanında nota göndereceğine söz vermişti) baştan sona anlatmış. Böylece benim bu konuda uzun süre sakladığımı sandığım giz, salt bende giz olarak kalmışmış. Piyesten sonra Sami Röslein’le hiç konuşmamış ama onu gördükçe beni anımsamış, bana hep sormak istemesine karşın göstereceğim tepkiden çekinmiş. “Kısmet şimdiymiş!” deyip gülümsedi. Sami'nin iyi niyetine inanmakla birlikte gene de içimde bir burukluk oldu:

- Belki de o sıralar araya yerici sözler de eklenmiş oldu. Röslein'in bunlardan hiç söz etmemesi oldukça anlamlı.

Arkadaşlar, şakalaşarak iş yerine giderken ben biraz dalgın gibiydim. Durgunluğum dikkatlerinden kaçmamış, rahatsız olup olmadığım soruldu. İş yerinde, yarım bıraktığımız kesim işimizi sürdürdük. Arkadaşlar İlhan Öğretmene akşamki konuşmaları aktardılar. Mehmet Usta bir yorum yaptı:

- Kızılçullu ile Çifteler ikisi de hazır binalarda açıldı. Oralarda sonradan yapılan yeni binalar, afedersiniz ahır-mahır türü yapılardır. O tür binaların çatısı önemli sayılmadığından köylerdeki gibi duvarlar çıkınca kereste yukarı çekilip orada kesilir. Bizim şimdi yapmakta olduğumuz, onların on binasına bedeldir.

Bu arada öğrendik Mehmet Usta bir süre Çifteler’de de çalışmış. Sili Usta’yı oradan da tanırmış. İlhan Öğretmen rahatlatıcı bir söz söyledi:

-Makasları yarın tamamlarız. Öteki ayrıntıları da kalan iki günde haydi haydi bitiririz. 30 Ekim günü, geçmişte verdiğimiz kararımız gereği çatı yerine çıkacaktır! Mehmet Ustanın söylediğini önemsedim. Kızılçullu Köy Öğretmen Okulu bizim Edirne/Karaağaç’da olduğu gibi koca bir binada açılmış. Bizim gibi demek de az, çünkü bizim bina asker kışlası, hastane gibi işlerde kullanılmış. Onlarınki ise doğrudan okulmuş, Amerika Birleşik Devletleri tarafından kurulan bir okul. Biz de Edirne/Karaağaç’ı terketmeseydik belki hiç bina yapmayacaktık. Orada binaya gereksinim olmayacaktı. Zaten ilk derslerde bina yapmaktan söz edilmiyordu. Bundan olacak, yapılmış binaları incelemeye başlamıştık. Kendi binamızdan sonra Karaağaç İstasyon binasını ölçüp biçtiğimizi anımsıyorum. Namık Öğretmenin takılmasını hiç unutmuyorum “Salt bunlar değil, Selimiye Camisini bile inceleyeceğiz!” demişti.

Salih Baydemir duramadı:

- Dedi ama sonra ne oldu? Selimiye Camisini incelemek şöyle dursun, doğru dürüst gezmeden apar topar ayrıldık. Edirne camilerini, köprülerini görmek ancak dört yıl sonra kısmet oldu. Edirne Fidanlığına gitmeseydik o da olmayacaktı

Edirne Gezisi, Fidanlık, Edirne Lisesinde kaldığımız günleri bir daha özlemle andık. Özellikle lise öğrencilerinin sorumsuz davranışlarını, söyledikleri şarkıları, okudukları şiirleri...

Şiirleri deyince Yusuf Asıl, Kimyacının Aşkı şiirini anımsamaya çalıştı. Çalıştı ama işin içinden bir türlü çıkamadı: “-Namlusundan çıkan bir kurşun gibi takip ettim- Platin şapkasının altında cıva gibi akıp gidiyordu. -İyot gibi açıkta kaldım!” demekten öte gidemedi. Sonunda gene bana sordu. Ben zaten daha o zaman öğrenememiştim, anımsayamayınca kasıtlı olarak söylemediğimi ileri sürerek bana gücendi. Tam olarak ikimizin de bilmediği şiir, durup dururken bir sorun oldu. Gerçekten ben o şiiri nedense sevmiştim ama arkadaşlar gibi üstüne fazla varmamıştım. İsmet, Mehmet Yücel, Mehmet Aygün çok benimsemişlerdi. Sonra da daha önemsediğimiz öteki olaylar Kimyacının Aşkı’nı gölgelemişti. Özellikle Selahattin Öğretmenin Rezzan Öğretmeni gözümüzün önünde kandırıp götürmesi Kimyacının Aşkını Öğretmenin Aşkına çevirmişti. Onların olayını şiirle anlatmaya çalışırken Kimyacının Aşkı unutuldu gitti. Ne dedimse Yusuf’a anlatamadım. Kırılacağı varmış, kırıldığını söyleyip arkasını döndü. Üzüldüm. Ziya Fikri arkadaşın bu gibi gülünçlü olaylarla ilgilendiğini anımsadım, öğle yemeğinde karşılaşınca sordum. Kendisi bilmediğini ama bilen birisini bildiğini söyleyince sevindim. Yusuf beni izliyormuş, geldi boynuma sarıldı, barıştık.

Binanın alt katı açılmış, kaba sıvası vuruluyormuş. Çevresini bile düzenlemeye başlamışlar. Ben “Aaa, ne güzel!” deyince yanımızdan geçen biri, bize bakıp:

- Güzel olacak nesi var bunun? 120 adet klas işçi çalışıyor, az sayılmaz! deyip güldü. Konuşan, 2. sınıflardan biriydi. Az sonra öğrendik; Çifteler grubundan biriymiş, çalışmaktan hoşlanmadığını her zaman açık açık söylermiş. Ziya Fikri’nin ağabeyi Fevzi :

- İhsan Güvenç, sen kendini de bu 120 klas işçi arasında sayıyor musun? diye yüksek sesle sordu. Oldukça güçlü sesi olan İhsan Güvenç gülerek:

- Elbetteee, hem de en başta sayıyorum, gel de beni döküntü toplarken gör! dedi. Fevzi de:

- Ha şöyle, sen de çizgiye gir hınzır! yanıtını verdi. Az sonra İhsan Güvenç bizim masaya geldi:

- Kepirli kardeşler beni yanlış anlamayasınız, biz birbirimize bazan böyle takılırız. Göreceksiniz Hasanoğlan köylüleri bile soruyorlar bize: “Siz inşaatta çalışmaktan başka bir iş yapmaz mısınız?” diye. Bu nedenle biz de kendimize soruyoruz: “Amelelikten başka öğreneceğimiz bir meslek yok mu?” Gücenmediğimizi söyleyerek biz de güldük. Ancak, arkadaşlardan bazıları “Yakında yeni bilgiler öğreneceğimizi umuyoruz!” dediler. İhsan Güvenç; “Hepimizin dileği o, sabırla bekliyoruz!” deyip ayrıldı.

Öğleden sonra Salih’le sıkı bir çalışma yaptık. Öğretmenlerden gelen olmadı. Karışan olmayınca kereste ayırımı yapmadan elimize geçeni kesip parçaları tamamlamaya çalıştık. Paydosta saydık, 40 uzunu da çıkarmışız. “Yarına on parçamız kaldı!” diyerek ayrıldık. Salih’i elinden tutarak kitaplığa götürdüm. Kadir de yanımıza geldi. Az sonra Yusuf’la Orhan da bize katıldı. Orhan, Recep Kocaman’dan mektup almış. Mektubu gene gene okudular. Recep’in işleri uğurlu gitmiş, alacaklarını hep almış. Hiç bir yakınması yok. Ancak kendisine sormaya başlamış:

- Ben neden okumak istemedim? Bunun yanıtını veremiyormuş. “Demek, pişman oldu!” deyip üzüldük.

Arkadaşlar topluca kalktılar, ben kalıp Sokrat'ın son sayfalarını tamamladım. Son sözler herkes için güzel bir ders. Sokrat, kendisine ölüm cezası verenlere kızmıyor. Üstüne üstlük yaşamakla ölümü aynı değerde tutuyor. Özellikle kendisini yargılayanların canını bağışlamalarına asla razı olmuyor. Özellikle Atinalılardan ricası ise, onlar için küfür sayılacak derecede ağır: “Çocuklarım büyüdükleri zaman doğruluktan saparak, mal, mülk peşine düşerlerse, benim sizinle savaştığım gibi siz de onlara savaş açın. Ayrıca, kendileri bir hiç durumda olmalarına karşın değerliymiş gibi tafra atmaya kalkarlarsa onlara hiçliklerini anlatın. Bunu yaparsanız bilin ki bana da oğullarıma da iyilik etmiş olacaksınız!” Böyle diyerek Sokrat, onun hakkında yanlış karar vermiş olan Atinalıları, haksız kararlarıyla yüz yüze bırakmış oluyor. Son sözleri ise:

- Artık ayrılma vakti geldi, ayrılmış olan yollarımıza çıkalım, siz yaşamaya, bense ölmeye! Arkasından da alay ederce sorar:

- Hangisi iyi? Yanıtını yine kendisi verir:

- Bunu yalnız tanrılar bilir!

Çevremde oldukça gürültü olmasına karşın yalnızmışım gibi üzüldüm. Kapı arkasında kitap okuyan Sami Akıncı’yı gördüm. Sözünü ettiği Suna olayını anımsadım, benim sorunum Sokrat değil, o, yüzyıllar önce söyleyeceğini söylemiş. Oysa benim sorunum şimdinin, yaşamımın sorunu... Çözülecek gibi mi? Yoksa o da Sokrat davası gibi acıklı mı bitecek? Ne var ki ben bunu Sami ile konuşarak çözemem. Tersine dile düşer, geçmiş bir olay için burada kendime dert çıkarırım. Yaz stajında Kepir’e gidersem oradaki duruma göre bir girişimde bulunurum ya da bu defteri kapatırım. Dostoyevski’nin Beyaz Geceler'indeki kişiyi düşündüm. Bir olay sonucu tanıştığı Nastenka’ya bir solukta tutulmuştu. Hem benim gibi yıllarca düşünerek değil daha ilk bakışta vurulmuş, şıpşak işi, kızın fikrini öğrenmeden iki gün içinde kendi kuruntularından kurtulamayarak deli gibi aşık olmuştu. Sonra ne oldu? Kız esas sevgilisine gidince sözün tam anlamıyla Zübek gibi ortalıkta kaldı. Bari ben, şimdilik uzaktayım. Ayrılığım, hiç değilse öyle atlatılma türü bir ayrılık değil!

Kadir’le Abdullah geldiler, ikisi de plak dinleme tutkunu olup çıktılar. Birlikte yemeğe gittik; gürültü patırtı arasından plaklardan, müzikten, bestecilerden söz ettik.

Yemekten sonra bir bakıma koşturarak Plak dinleme odasına gittik. Meğer 2. sınıflar tam kadro gelmişler. Bizim arkadaşlar biraz sıkışarak yer buldular. Hüseyin Çakar’la Şerif Yalman Enstitü bölümünde nöbetçiymiş. Abdullah Ön bana takıldı:

- Seni bekliyoruz Müzik Makinisti! dedi. Pikabı kullandığım için makinist oldum. Öğretmeni bekledik. Bu arada karşılıkla atışmalar da oldu. Onlar tartışırken ben çalınmamış müzik türlerinden Üvertür, Kuartet, Kantat, trio, fantezi sözlerini hazırladım. Öğretmen gelince yazdıklarıma baktı. Arkadaşlara dönerek: “Bir uvertürle başlayabiliriz, güzel uvertürlerimiz var, eski arkadaşlar söylesin hangisiyle başlayalım!” diye sordu. 2. sınıflar hep bir ağızdan Coriolanus (Koryolanus) diye bağırdılar. Öğretmen: “Öyleyse yeni arkadaşlara bir iki söz söyleyelim, yapıtın kaynağı hakkında bildikleri olunca müziğini daha çabuk kavrarlar!” dedikten sonra güldü, bize dönerek: “Biraz da tarih dersi olsun!” deyip konuyu özetledi. “Roma dönemi ünlü savaşçılarından Koryolanus (Coriolan-Coriolanus) ya da kısaca Koryolan, büyük zaferler kazanmış ünlü bir komutandır. Roma geleneklerine göre böylesi büyük savaşlar kazanan komutanlar Konsül seçilip yönetimlerde söz sahibi olurmuş. Nedense seçiciler, Koryolanus'u konsül seçmemişler. Buna kızan Koryolanus büyük bir orduyla Roma'ya savaş açıp başkentin kapılarına dayanmış. Savaşı kazanmak üzereyken annesiyle sevgilisi Koryolanus'u durdurmuş. Annesi ile sevgilisinin karşısında yumuşayan Koryolanus, savaşı kazanmışken Roma'ya girmeyip geri dönmüş. Böylece Roma büyük bir yıkımdan kurtulmuş. Bu büyük özverili davranışı İngiliz yazarı Shakespeare bir tiyatro yapıtında anlatmış; daha sonra Alman besteci Ludvig van Beethoven de bir uvertürle seslendirmiş. Şimdi Beethoven’in seslerle anlattığı Koryolan’ı dinleyelim!” dedikten sonra bana işaret edince plağı koydum. Önce bir sessizlik oldu. Birden kaygılandım; yoksa iğneyi düzgün yerleştiremedim mi? diye beklerken yavaş sesler çıktı. Yavaş sesler giderek değişti; sonra sonra yükselen sesler (kimi arkadaşların deyimiyle) gümbürtüye dönüştü. Yan gözle 2. sınıflara baktım, uyur gibi sessiz duruyorlar. Kımıltı söz konusu değil. Gözlerimi yere diktim, berberde oturur gibi öylece -sıkılmama karşın- oturdum. Zaman zaman su akışını andıran sesler oldu, zaman zaman gök gürledi. Öyle dalmışım ki konuşmalar başlayınca toparlandım. Plak bitmişti. Arkadaşlar bu kez gene Beethoven’den bir uvertür istediler. Öztekin Öğretmen ikinci uvertürü bizi (yeni öğrencileri) düşünerek, doğru bulmadığını söyledi. “Yeni arkadaşlar, sesleri bellemekte zorlanırlar, ilk günlerde oldukça çok farklı sesler dinlesinler!” deyip kendisi kalkıp plaklar arasından Bela Bartok'tan Romen Danslarını seçti. Öğretmen haklıymış, sahiden değişik bir müzikle karşılaştık. Az önceki sesler belleğimizden silinmedi. Farklı iki müziği uzun süre belleğimizde bir arada tutabildik. Öğretmen bu kez de 3 plaklık bir yapıt seçti, Sergei Prokofieff'ten Yüzbaşı Kije. Bu da çok değişik seslendirilmiş bir yapıttı. 2. sınıflar bunları dinledikleri için pek umursamadılar ama bizim bu geceki dinlememiz oldukça yararlı geçti. Öğretmen bizim yeni gruba Shakespeare’den kitap okuyup okumadığımızı sordu. Altı kitabını okuduğumu söyleyince Öztekin Öğretmen bir kez daha bana:

- İbrahim sen bize özel olarak hazırlanıp gelmişsin, işimize çok yarayacaksın, yardımlarını göreceğiz! dedi. Yüzbaşı Kije bitince dinlemeyi kestik. Öğretmen 2. sınıflara, geçen yılki iki öğretmenin bu yıl gelmeyeceğini onların yerine gene konservatuvardan başka öğretmenlerin atandığını anlattı. Arkadaşlar ayrılan öğretmenleri için üzüldüklerini bildirdiler. Öztekin Öğretmen yeni geleceklerin kendisinin eski arkadaşları olduğunu söyledikten sonra da:

-Bunlarla daha iyi ilişki kuracağımızı umuyorum! deyip ayrıldı.

Kadir’le Abdullah dışındaki arkadaşlar bize; “İyi geceler!” diyerek gittiler. Ortalığı toplayıp biz de biraz daha neşeli yatakhaneyi boyladık. Kadir hemen bir iki Shakespeare kitabı okumaya karar verdi. Kitaplıkta Hamlet kitabını görmüştüm, Kadir’e salık verdim. Kadir, “Anlatılan Koryolan öyküsü orada var mıdır?” deyince Abdullah kendini tutamadı: “Hıkkkk!” diye güldü. Kadir'in konuşmasına olanak bırakmadan konuyu değiştirdim. Böylece iyimserlik içinde yataklarımıza dağıldık. Ancak yatınca hemşerim Kadir’e gene aklım takıldı. Öztekin Öğretmenin anlattığı başlı başına büyük bir öyküyü, üstelik daha sözünün başında Shakespeare’in olayla ilgili kitap yazdığını söylemesine karşın nasıl olur da Hamlet kitabında onun olacağını düşünür? Önce gülümsedim sonra da azıcık üzüldüm. Kadir çok çalışmak zorunda kalacak!

Öğretmenin anlattığı Koryolan’ın anne-sevgili bağlılığı, Shakespeare’in Kral Lear’ındaki küçük kızın baba sevgisi zihnime takıldı; insanların bazıları sevdikleri için canlarını veriyor. Öteki bazıları ise sevdiklerini atlatarak ahlaksızlık yapıyor. Nedense böylesi insanlarla yaşarken karşılaşmak sık sık olmuyor. Bunları kitaplar yazıyor. Madam Bovari bir kitap, Anna Karenina bir kitap, Carmen ya da Kuyucaklı Yusuf da birer kitap. Bizim köyde bir bayanın başka birisi ile ilişki kurduğu duyulmuş değildir. Deveçatak Köyünde Dağlı Ali’nin babası için köyde bir başka evli bayanla buluştuğu söylentisi çıkmıştı. O kişiyi bir gece vurup kendi evinin bahçesine atmışlardı. Çocukları babasız kaldığından başka yıllarca babalarının bu acıklı öyküsünü dinledi durdu. Düşünmek istemememe karşın Sami Akıncı’nın söylediğine değinmeden edemedim. Akın piyesi sanırım Ocak başlarında ele alındı belki de daha önce. Şubat-Mart aylarında sürekli provalar yapıldı. 17 Nisan gecesi bizim okulda, 23 Nisan Günü de Lüleburgaz Halkevi salonunda oynandı. Oyundan önceki önemli provalarda ben de bulunmuştum. Suna’nın şarkısını akordiyonla ben çalıyordum. Ben çalmadan söyleyemedikleri için çaresiz beni çağırıyorlardı. Benim bulunduğum zamanlar da Röslein’le sürekli konuşuyorduk. Bu süreçte Sami Akıncı’ya nasıl olup da ayrıca soru sordu? Sormamış olsa Sami nereden bilsin? Bir süre düşündüm, anımsadığım tüm çalışma günlerinde böyle bir olay izi bulamadım. Sami’ye sorduğuna inanıyorum ama bu piyes çalışmaları dışında örneğin nöbetlerde falan da olabilir.

 

26 Ekim 1943 Salı

 

Akşam geç uyumuşum. Uyanınca uzun süre konuşmalar duymama karşın gözlerimi açmadım. Halil Basutçu geçerken takıldı. “Bakın bakın Marangozlar ne rahat! Çok yorulmadıkları için uzun süre yatabiliyorlar. Ben rahat yatmayı bile unuttum, yaşlı insanlar gibi gözlerimi açı açıveriyorum!” dedi. Halil’in sözlerine inanırım ama buna pek inanmadım. Gene de takıldım:

- Sen yaşlılığı bir süre yaşadın, o zamandan kalmış bir alışkanlık olabilir! dedim. Halil durarak:

- Ne demek istiyorsun? deyince, gülerek:

- Sen bir zaman yaşlı bir kişiydin, hükümdar İstemihan olarak; yaşlılığını bağıra çağıra insanlara duyurmuştun. 17 Nisan günü Kepirtepe’de 23 Nisan günü de Lüleburgaz Halkevi'nde bulunanlar bunu hep duydular. Öyle ki güzel kızın Suna’dan bile ayrılmayı göze almıştın! Bu kez de Halil güldü:

- Sen unutmadın mı onları, onlar geçmişte kaldı. Doğrusunu istersen ben, o zaman dediklerimin zerresini bile anımsamıyorum. Sen nedense bunların üstünde duruyorsun? deyip yürüdü. Halil yürüdü ama benim belleğim de durmadı, çağrışımlar bir birini izledi. Daha önceleri hazırlanmış bir sorum vardı, onu bir gün arkadaşa sormayı kuruyordum. O zamanlar çok düşünmüştüm, gücendirme olasılığı nedeniyle bir türlü soramamıştım. Halil Akın piyesindeki İstemihan rolünü başarıyla sergilemişti. Ancak o başarılı günlerinde rahatsızlanır gibi oldu. Bunu sezen insanlar Halil’e yardım için el uzatmak istediler. Eğitimbaşı Enver Kartekin Öğretmen, eşi Sabahat Öğretmen hatta Okul Müdürü İhsan Kalabay Halil’in sağlığıyla yakından ilgilenmişti. Günler geldi geçti. Halil’in söylediğine göre bir unutkanlık, sürekli baş ağrısı, onu neredeyse yaşamdan soğutur düzeye çıkmıştı. Halil benim, okula girdiğimiz ilk günlerden beri iyi arkadaşımdır. Bizim evdekiler bile onu görmemelerine karşın görmüş gibi bilirler, köye gittikçe de hep sorarlar. Halil, yeğenim İsmet gibi bir yakın akraba sayılırdı onlarca. Halil'in rahatsız olduğu sıralar köye gittiğimde konuşurken ablama bunu söyledim. Ablam üzüldü, baş ağrısının doktor ilaçlarından çok dualarla, köylü ilaçlarıyla geçtiğini söyledi. Ablamın söylediğine göre bizim köyde bir Nene (yaşlı kadın) bu tür hastaları iyi ediyormuş. Benim aklım yatmadı ama ablama olan inancımdan, onun övüdüne uyup Halil’i bizim köye götürdüm. Köye gidince de durumu açıkladım. Halil, kurtuluş umuduyla olacak, razı olunca, o Nene geldi, okudu üfürdü, yiyecek birşeyler önerdi. Söylenenler yapıldı günümüz gelince biz okula döndük. Bir süre sonra, Uygulama okullarına derslere çıktık, Arkasından askerlik kampına, daha sonra da Edirne Fidanlığına gittik. Tatile gittik. Dönünce okulda yönetim değişikliği oldu, derken okulu bitirip buraya geldik. Halil o gün bu gündür o rahatsızlığından söz etmedi. Ara ara hep birşeyler söyleyecek diye bekledim. Unutmaktan yakınıyordu; unutmuş olabilir diye ben de hiç anımsatmadım. Ancak geçen gün Kadir plak çaldığımızı, pikabı benim kullandığımı söyleyince Halil birden söze karışarak:

- Onun kullanması çok doğal, onların kahvesinde güzel bir gramofonları, yığınla plakları vardı, onları hep o kullandığına göre pikabı çalıştırması doğaldır! deyince sandığım gibi Halil'in bizim köye geldiğini unutmadığını anladım. Halil plakları anımsadı ama ben de başka bir olay anımsadım. Halil’le okula döndükten bir süre sonra ben köye gittiğimde o Nene bana Halil’i sordu. Nenenin gönlünü alma düşüncesiyle arkadaşın iyi olduğunu söyledim. Nene gülerek:

- O zaten hasta değildi ki, o arkadaşın aşık olmuştu, onu açıklayamadığı için iç bınaltısı (bunaltı) geçiriyordu. Benim okumamdan değil, iyi olduysa ya kızla anlaştı ya da kızdan umudunu kesip eski durumuna döndü. Böylesini çok gördüm, çocuğun başka hiçbir derdi yok! demişti. Bunu kimseye söylemedim ama arkadaşın piyes provalarında kızı olarak rol yapan Röslein’a tutulduğunu o zaman anladım. Piyes olayı bitince tatil olayları ayrılıklar getirdi. Belki başka nedenler de ortaya çıktı. Arkadaş eski neşeli durumuna bir süre sonra gene döndü. Şimdi de o neşeli durumu sürüyor. Gerçi daha önce de kızlar konusunda tutarlı bir tavrı vardı, kimseye yan bakmaz, özellikle de kızlar için hoş olmayan sözler söylemezdi. Kadın-kız konuşmalarında hemen hemen yok gibidir. Son kez köye gittiğimde ablam gene Halil’i sormuştu. Halil'le gene birlikte Ankara’ya gideceğimizi söyleyince bu kez ablam, benim, duacı neneyle konuştuğumu bilmediği ya da unuttuğumu düşünmüş olacak benzer sözleri söyledi:

- O arkadaşın birine aşık olmuş, sonucu ne oldu, kızla anlaştı mı yoksa umudunu kesip ayrıldı mı? diye sordu. O zaman ben de ablama bu piyes olayını anlatıp olayı o varsayım üstüne yıkmıştım. Arkadaşa bu konuda söyleyeceklerim var ama, bu sıra bunu doğru bulmadığım için kendi aklımdan geçirip bir gün anlatmak üzere hazırlık yaptım. Gene de bir mim koydum. “Kızın Suna” diye bastıra bastıra söylememe karşın anlamazdan geldi. Oysa piyes oynandığı sıralarda o denli duyarlıydı ki sonradan bağlantı kurduğum bir olay, kesinlikle yadsınılmaz bir kanıttır:

23 Nisan Cuma günü Lüleburgaz’da başarılı bir temsil verilince okul yönetimi temsile emeği geçenleri 25 Nisan Pazar günü bir çevre gezisine çıkardı. Lüleburgaz’dan yol üstündeki Tatarköy'e uğradık. Daha doğrusu oradan geçerek Hamitabat'a gittik. Ben, köyü bildiğim için gezmedim. Ancak, öğretmenler, arkadaşlar bir süre köy içinde dolaştılar. Gezimizi Mehmet Özalp önceden öğrenip babası, benim iyi tanıdığım Osman Amcaya duyurmuş. Osman Amca, umulmayan, daha doğrusu olağanüstü bir hazırlık yapmış. Biz, sözde milletvekili Zühtü Akın’ın konağını, bahçesini gezip Kırıkkköy'e geçecektik. Osman Özalp Amca bizi durdurunca Hamitabat’ta çok kaldık. Bu arada Okul Müdürü yakın olduğunu öğrenince bizim köyü de görmek istediğini söyledi. Karar verildi, yemekten sonra Zühtü Akın’i köşkünü gezdikten sonra bizim köye gidilecek. Yemekten sonra köy içinde dolaşıldı, aşağı mahalleden köyün tam karşısındaki tepe üstündeki köşke çıkıldı. Zühtü Akın kendisi yoktu. Benim eskiden beri tanıdığım Değirmenci Sagup Ağabey, konağı açtı, bilgi verdi. Çok güzel çiçek açmış büyük bir gül bahçesinde oturma yerleri hazırlanmış. Öğretmenler oturunca kalkmak bilmediler. Sagup Ağabey bir ara bana seslendi:

-Bak bak, senin güvercinler hoş geldin karşılaşmasına çıkmışlar! dedi. Gerçekten büyük bir güvercin kümesi köşkün çevresinde bir süre uçuştu. Sabahat Öğretmen güvercin severmiş. Biraz da şaşırarak:

- Bu kadar çok güvercininiz mi var? diye sordu. Benden çok Sagup Ağabey anlattı. Köylüler onlara zarar vermediği için iyi havalarda buralarda sürekli uçuşup az ilerki gölden su içiyorlarmış. Bunu duyunca Gül, yanıma gelerek:

-Beni köyüne götür, güvercinleri yerinde görmek istiyorum! deyince, bunun olmazlığı üstüne tartışmıştık. Bu tartışık konuşmaları izleyenler arasında arkadaşım Halil de vardı. Ancak öteki arkadaşlar her konuşmada yorum yaptığı hatta daha ileri giderek hoş olmayan (sataşıyor-kaşınıyor) sözler söylemesine karşın arkadaş hep sustu. Tam kalkmak üzereyken bir rastlantı Lüleburgaz’dan Kaymakam, savcı, yargıçlardan bir grubun gelip bize katılması, bizim köye gidişi aksattı. Bu kez de Gül’ün, onu götürmemek için benim oyun oynadığımı söylemesi işi iyice şakaya dönüştürdü. İşte tam bu sıra arkadaşım bana çok gergin bir yüzle:

- Yazık, bütün didinmene karşın onu köyüne götüremedin! deyip anlamlı anlamlı baktı. Şaşırdım, yutkundum bir yanıt veremedim. Bunu Gül de duydu:

- Olsun, biz de bir başka zaman gideriz, ben o güvercinleri yuvalarında görmek istiyorum! deyip sözü bağladı. O gün köşkün bahçesinde konuşmalar uzadı, çaylar demlendi, ayran dağıtıldı, güneş neredeyse batmak üzereyken Kırıkköy'e geçilerek, okula dönülmüştü.

Arkadaşın o sözü bende derin izler bırakmış olacak, kimi olaylar zaman zaman yarım olsa da çağrışımlarla bilincime çıkıyor. Umarım arkadaşla bir gün gelir daha rahat koşullar altında konuşur, gülecek yerlerde güler, üzülecek yerlerde iç çekerek, anılarımızı tazeleriz.

Kahvaltıdan kalkar kalkmaz geç kalmamak amacıyla atölyeye koştuk. Neyse ki kimse gelmemiş. Dünkü konuşmalara göre bugün öğretmenlerin erken gelmesi bekliyoruz. Az sonra Mehmet Usta geldi. Kapıyı açtı. Bize bakarak: “Bugün biz bize çalışacağız!” dedi. Kimse soru sormadı. Salih’le ben hızar başına geçip parçaları tamamlamaya başladık. Arkadaşlar Mehmet Usta ile hiç konuşmadan çalışmaya koyuldular. Mehmet Usta zaten çalışırken konuşmayanlardan. Konuşanlara da karışmaz. Öğretmenler varken biz gerçekte ustaları usta yerine koymuyoruz. Ancak yaşları gereği onlara saygımız var. Biliyoruz onlar da öğretmenler varken bize ustalık yapmaya kalkmıyorlar. Ancak öğretmen olmadığı zamanlar acaba gene her günkü düşüncede mi oluyorlar? Belki de öğretmen olmadığına göre biz öğretmen sayılırız ya da sayılmalıyız dahası bunu biz sağlamalıyız gibi düşünürler. Böyle düşündüklerinde biz başımıza buyruk davranırsak sussalar bile içten gücenmiş olurlar. Bunu ben önce Salih’e sonra da yanıma gelenlere ayrı ayrı söyledim. Zaten hemen hemen tüm arkadaşlar böyle düşünüyorlar. Tek Yusuf Asıl arkadaşımız konuşma konusunda bu kurala uymuyor: “Ben işimi yaparken konuşurum, benim konuşmam kimseyi işinden alıkoymaz!” deyip zaman zaman konuşuyor. Biz işimizi öğle paydosundan önce bitirdik. Mehmet Ustayı yoklamak amacıyla sordum: “Bizim kesme işimiz bitti, şimdi ne yapacağız?” Mehmet Usta bunu bekliyormuş: “Hemen makaslara geçeceğiz beyim, Makaslar en mühim işimiz!” dedi. Sahiden biz başlarken makasların bitimi için önce 29 Ekim’i son sınır olarak seçmiştik. Sonra öğretmenlerle ustalar çoğalınca 25 Ekime indik. Bu kez de gene sayılarda azalma oldu, bu kez 27 Ekim tarihinde karar kıldık. O nedenle yarın sona ulaşmamız gerekmektedir. Mehmet Usta sonunda konuştu: “Bugün yarın öğretmenler gelemeyecek. Onlar, yıllık çalışma planları hazırlayacaklar. Okulun yıllık atölye işleri her yıl bir plana göre yapılmaktadır. Mustafa Güneri, Sili Usta, tüm atölye öğretmenleri o toplantıda. Öğretmenler toplantıda olduğu için bizim ustalar da Enstitü bölümdeki öğrencilerle çalışıyorlar!” Ustaya, sorduğuma sevindim, konuşmalarından, kendini bizim başımıza koyduğunu böylece anlamış oldum. Öğle paydosunda Mehmet Usta bizi selamlayarak ayrıldı. O ayrılınca biz de azıcık dedikodu da olsa söyleyeceklerimizi söyledik.

Yemeğe giderken inşaatın önünden geçtik; şaşacak ölçüde değişik bir durum gördük. Binanın önü düzeltilip ezilmiş, koca bir meydan olmuş. Yönetim binası tarafındaki kıvır zıvır atılıp temizlenmiş. Alt katın kalıpları sökülmesi bir yana kaba sıvası bitmek üzere. Kapı, pencere boşlukları açılmış. Girişin sağ yanında bölmeler yükselmiş. Sol yanda kocaman bir salon oluşmuş. Salih Baydemir: “İçinde at koştur anasını sattığım!” dedi. Hasan Üner: “Ne atı, orada sinema izleyeceğiz!” deyince ben de: “Orada konser dinleyeceğiz!” diyerek sözü uzattık.

Yemekte bildiğimiz sözler tekrarlandı. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç: “Binanızı yapın, salon hazırlansın, kendi salonunuzda sizinle konuşacağım, daha önce gelmem!” demiş. 2. sınıflar bunu çok önemsedikleri için canla başla çalışıyorlarmış. Bu arada Sami Akıncı’nın Tahsin Babaya (Yüksek Bölüm Eğitimbaşı için bu ad seçilmiş) yardım ettiği söylendi. Biraz da beni yoklamak için özellikle duyurduklarını sezdim. Kepirtepe’de ilk yıllar buna ben çok kızıyordum. Sami Akıncı okul işlerinde çalıştırılır, atölyelere uğramazdı. Sonra onu kooperatif dedikleri bir deliğe oturttular, iki yıl orada kalem defter sattı. Atölyelere gitmediği için boş zamanlarında kültür derslerine çalıştı, ödevlerini rahat yapıp notlarını yükseltti. Bu bir haksızlıktı. Dişimi sıkıp çalıştım, notlarımı onun düzeyine çıkardım, kooperatifi yönetmeliğe göre kurdurup seçimle başkanlığını Sami’nin elinden aldım. Aynı duruma gelince Sami Akıncı’ya bir haset duygum kalmadı. Zaman zaman Sami Akıncı çevresinde ona kayıtsız koşulsuz bağlanmış olanlarla çatıştığım oldu ama bunda Sami’nin bir kusuru yoktu. Onu Sami’ye ilkel bir hayranlık duygusuyla bağlanmışlarla bir süre sürdürdüm. Sonunda onlar da pes edip ortalıktan çekildiler. Böylece Sami ile savaşım barışa dönüştü. Özellikle burada tümüyle yollarımız ayrıldı. Yarışma söz konusu değil. Öncelikle de ben Sami Akıncı’yı çalışkanlığı nedeniyle takdir ediyorum. Okula ilk gün girdiğinde tutturduğu ölçüyü son güne dek dengeli olarak sürdürdü. Burada da sürdürmek niyetinde olduğunu biliyorum. Bu nedenle “ben Sami’nin burada yaptığı işlerle zerrece ilgilenmem, elimden geldiğince de desteklerim!” deyince arkadaşların yüzleri güldü. Benim böyle düşünmüş olmamı sevinçle karşıladıkları besbelliydi. Sami yanımızdan geçerken bizim bölümün listesini istediğimde de Sami: “Akşam paydosunda getiririm!” sözü verince haklı konuştuğum iyice anlaşılmış oldu.

İşbaşı yapana dek aynı konuşmalar sürdü. Mehmet Usta azıcık geç geldi. Gelince de bana sordu: “Arkadaşını alabilir miyim? Birlikte ölçü almamız gerekiyor!” dedi. Salih Baydemir pek hoşlanmadı ama önemli bir ölçü sözü onun için uyarı oldu. O böyle ayrıcalıklı işleri pek sever, biliyoruz, gene öyle oldu. Mehmet Usta ile Salih bir yere gittiler. Mehmet Usta atölye anahtarını bana bıraktı. Belli ki işleri uzun sürecekti. Biz çok rahat kaldık ama o denli de çalıştık. Birinin tüm parçaları hazırlanmış iki makasımız kaldı. Paydosa yakın Salih geldi. İlgiyle yaptıkları işi sorduk. Bizim binanın kapı, pencere, ara duvar, merdiven ölçülerini almışlar. Mehmet Usta yarın sabah da biraz geç geleceğini söylemiş. Biz, Mehmet Ustanın bize numara yapabileceğini konuşarak paydos ettik. Yarın daha dikkatli hazırlanıp tam işbaşı saatinde atölyede olacağız: “Mehmet Usta aklınca bizi denemek istemiş olabilir!”

Gülüşerek kitaplığa gittik. Sami Akıncı birkaç gündür kitaplığın kapı arkasındaki köşede oturup sessizce kitap okuyor. Girince gördüm, gerçekten bizim bölümün ad listesini hazırlamış verdi. Arkadaşları hemen hemen tanımış durumdayım ama adlarını doğru bilmeyi kendime bir görev saydığımdan böyle bir istekte bulundum. Bizim bölüm 1. sınıf 14. Bir öğrenci geçen yıldan kalmış onunla 15 olacakmış. Listede Çifteler’den 6, Kızılçullu’dan 5, Kepirtepe’den de 3 olmak üzere 14 arkadaş sıralanmış. Kızılçullu’dan: Ekrem Bilgin, İbrahim Şen, Nihat Şengül, Kamil Yıldırım, Halil Yıldırım, Çifteler’den Ali Kuş, Mehmet Ünüvar, Yusuf Derçin, Azmi Erdoğan, Talip Apaydın, Muttalip Çardak. Çiftelerli iki arkadaşın adlarının söylenmesine takılmıştım. Dikkatli bakınca takılmamda kendimi haklı buldum. Birini adı Talip, ötekinin Muttalip. İkincinin ön hecesi kaldırılınca ortaya Talip çıkıyor. Oysa söyleyenler Talip’i uzatarak söylüyor ama Muttalip’in talip’ini sıkıştırarak seslendiriyorlar. Oysa harf değişikliği ya da uzaltma işareti yok. Ben böyle düşünürken Muttalip Çardak yanımdan geçerken sordum: “Arkadaş, adını doğru seslendirmek için senden duymak istiyorum!” Arkadaş gülerek: “Hayhay arkadaşım, benim adım Muttalip!” dedi bir daha tekrarladı: “Mut-talip!” Bu kez de ben “talip sözünü onun söylediği gibi söyledim. Arkadaş gene gülerek: “Tıpa tıp öyle" deyip gitti. Konuştuğumuzu gören iki Çiftelerli arkadaş gelip ne sorduğumuzu merak etmişler. Gelenin biri de Talip’miş. Bu kez ona da aynı okunuşu sordum. Talip adını uzatarak söyledi: Taa-liip!’gibi seslendirdi. Niçin sorduğumu sorunca takıldığım noktayı anlattım. Yanındaki arkadaş söze karıştı. Karıştı ama benim söylediğimi anlamadığı belliydi: “O öyle, bu böyle, ne varmış bunda?” gibi bir söz söyledi. Talip’e dönüp sordum: “Sen de öyle mi düşünüyorsun? Benim sorduğumun bir anlamı yok mu?” deyince Talip: “Ortada bir değişiklik gerçekte var ama o değişiklik benimkinde değil o arkadaşın adında, bunu onun açıklaması gerekir!” deyince teşekkür edip ayrıldım. Bu kez 2. sınıflardan ilgilenenler oldu. Çevremiz meraklılarla doldu.

Sorum giderek karmaşık bir duruma dönüşürken yemek zili çaldı, konuşmayı kesip yemeğe gittik. Yemekte adların okunuşları, vurgulanmaları sıralandı. Bir yığın yanlış seslendirilen ad sayılıp döküldü. Ne var ki benim konum bu değildi: Köylüler, İbrahim’i İbram, Salih’i, Sali, Mahmut’u Mamıt gibi söyler; bunlar düpedüz yanlıştır. Benim öğrenmeye çalıştığım yazıları değişmemesine karşın seslerin değişmesidir. Bu ses değişikliğini doğru saptamaya çalışıyorum. Örneğin Ziya dediğimiz zaman “ya” hecesi Yahya dediğimizdeki “ya” hecesinden uzun söyleniyor. Rüya dediğimizde de “ya” uzun ama Sakarya dediğimizde “ya” kısalıyor. Bu açıdan ben Talip ile Mut-talip’teki yazım benzerliğine karşın ses ayrılığını öğrenmek istedim. Yusuf bana kolaylık gösterdi: “Sen de onların adını söylemez, “Adaş” dersin!” deyip güldü. Bu kez de: “Kim, kime adaş der?” konusu tartışıldı. Yusuf’un takılışı, az önce yanımızdan geçen benim Kızılçullulu arkadaşım Ziya Fikri’nin bana “Adaş” demesinden kaynaklanıyordu. Ziya arkadaşın bana adaş demesi, adımın söylenmesi zorluğundan değil, ikimizin de iki adlı oluşumuzdandı. Onun mektuplaşırken de üstünde durmuştuk. Ziya Fikri-Halil İbrahim. Olabilir, belki Ziya benim adımı söylemekten çekinmiştir.

Yemekten sonra konuşa konuşa gene, bu saatte iyice köy kahvesine dönen kitaplığa gittik. Önce biraz ayakta bakıştık. Bir yer açılınca sıkışarak oturduk. Oturunca Talip Apaydın geldi, özür diledi: “Demin yeterince açıklayamadım galiba, benim adım, benim söylediğim gibi seslendiriliyor. Ben bunun üzerinde daha önce de durdum. Okula geldiğimiz ilk yıllar, yanlış söyleyen arkadaşlarımız oluyordu. Onları uyarırken zaman zaman öğretmenlerimiz de yardımcı oluyordu. Benim adımın anlamını da öğretmenlerim “istekli, isteyen, öğrenmeye hazır olan, öğrenci” olarak açıklamıştır. Ben arkadaşın adını bilmem, onun için söz söyleyecek değilim, az önce de onu söylemek istemiştim!” dedi. Talip Apaydın neden gelip özür diledi? Daha önceki konuşmasında da bunları söylemişti. Bir süre bunu düşündüm: Sonra da: “O da benim gibi buraya yeni gelen bir arkadaş, o da tıpkı benim gibi herkesle tanışıp arkadaş olmak istiyordur. O nedenle kendini doğru tanıtmak ister. Öyleyse gelip konuşması olumlu bir tavırdır!” diye düşündüm.

Arkadaşlar gürültüden rahatsız olduklarını söyleyince kalkıp yatakhaneye gittik. Öteden beri ilke edindim, yatakhaneye gidince oturup konuşma yapmam, hemen yatarım. Gene öyle yaptım. Bir süre gündüz geçen olayları anımsadıktan sonra önemli bulduklarımı düşünmeye başladım. Eskileri bir yana itip, yeni yaşamımız için kendime yol çizme düşünceleri üretmeye çalıştım. Dersler gecikiyor falan ama bir gün kesinlikle başlayacak. Öğretmenler seçilmiş. Yeni öğretmenlere uymak için çok çalışmak falan derken esnediğimin ayırdına vardım. Tam bu sıra da son tanıdığım, belki de gelecek günlerde iyi arkadaşım olacak Talip Apaydın gözümün önüne geldi: Neden gelip özür diledi? Belki de özür dileyerek, konuşma olanağı yaratmayı düşündü. Belki de adı ile ilgili konuyu önemsedi, doğruyu aramaya çalışan biri olarak düşünüp benimle arkadaş olmak istedi! diyerek olayın ayrıntılarına saplandım. Talip eski bir arkadaşımmış gibi, gözümün önüne geldi, zaman zaman gülümsedi, zaman zaman gerilerek baktı. Özellikle dinlerken yüzünün yaygınlaşmasını, konuşacağı zaman dudaklarını öne çıkarıp şekillendirerek sözleri sıralamasını bir süre görür gibi oldum.

 

27 Ekim 1943 Çarşamba

 

Uyanınca Mehmet Usta’yı anımsadım; sahiden geç mi gelecek? Yoksa arkadaşların söylediği gibi bize çalım mı yapıyor? Arkadaşlar da benim gibi düşünmüş olacaklar kahvaltı masasına oturur oturmaz bundan söz açıldı. Akşam, uzun süre aklıma takılan Talip Apaydın’ı görünce “Günaydın!” demeye karar vermiştim. Bir yandan konuşmalara katılır bir yandan da karşı masalara bakarken, arkadaş bizim masanın yanından geçti. Benim düşündüğümü o gerçekleştirdi. “Günaydın!” deyip geçince bizim masaya gelmiş olan arkadaşımız Bekir Temuçin bana sordu: “Sen bu arkadaşı tanıyor musun?” Tanımadığımı söyledim. Ancak dünkü olayı da anlattım. Bekir gülümseyerek: “Bu onlardanmış, benden söylemesi, bilmiyorsan öğren!” dedi. Onlardan dediği olayı duymuştum ama ben onları daha çok 2. sınıflardan olarak algılamıştım. Nedense 2. sınıflarda tavırlarından hoşlanmadıklarım vardı. İş öyle değilmiş. Bekir'i dikkatle dinledim:

- Bunların okudukları kitaplar, arkadaşları arasında önce tartışma konusu olmuş sonra da olay okulun sorunu durumuna dönüşmüş. Önce müfettişler gelip soruşturmalar yapmış, uzun araştırıp soruşturmalar sonunda on kadar öğrenci mahkemeye verilmiş. Şimdilerde o mahkemeler sürüyormuş. Mahkemeler suçlu bulursa o öğrenciler okuldan atılacaklarmış. Çifteler grubunda bile onlarla konuşmak istemeyenler varmış.

Bunları dinledim ama ben başka bir şey düşünmeye başladım. Bunlar hangi kitapları okudular ki suçlandılar? Okunması suç olan kitaplar hangileri? Bu konuda hiçbir fikrim yok. Okuduğum kitaplar arasında bunlar var mı? Bunu kimden öğrenebilirim? Şaka yollu da olsa bunu önce Hasan Üner’e açtım. Hasan'ı görünce:

- Kitap kurdu, o çocukların okuduğu yasak kitaplar hangileri, bizim okuduklarımızda böyleleri var mı? Hasan bana göre daha kulağı delik. Gülerek:

- Yok abi, bizim okuduklarımız okul kitaplığında bulunan kitaplar. Okul kitaplıklarında öylesi olur mu? Onların okudukları, dışardan alınmış kitaplar. Hani geçen yaz bir ara okumuştuk, Pitigrilli kitapları, 18 Kıratlık Bakire falan vardı ya, o tip kitaplar!”

Bu kez de “18 Kıratlık Bakire neden yasak edilsin? O doğrudan doğruya bir aşk kitabı!” diyecek oldum. Hasan düzeltme yaptı:

-18 Kıratlık Bakire yasak değil, o tip yayınlar arasında çıkarılıp satılan kitapların bazıları sonradan yasaklanıyor. Ancak daha önce satılmış olanlar okuyucularda kaldığından bunlar elden ele dolaştırılarak okunuyor. Bu tür kitapları okuyanlar görülünce takibe uğruyor. Bu arkadaşlarınki de böyle bir şeymiş!

Tam saatinde atölyede olduk. Ben kapıyı açarken arkadaşların gözleri Mehmet Ustada oldu. Ağırdan alarak işe başladık. Yarım kalan makası böyle bir tavır içinde tamamlayıp parçaları sıralarken Mehmet Usta geldi, bize teşekkür etti. Teşekkürüne bir de söz ekledi:

-İşte bizimkiler bunu yapmaz, bir işmiş gibi bizim geleceğimiz saati beklerler! dedi. Bizimkiler dediği Enstitü bölümü öğrencileri. Açıkçası Mehmet Usta biz ne dersek diyelim, ne yaparsak yapalım bizi farklı görmüyor. Sili Ustanın teşekkürleri, Mustafa Güneri Öğretmenin övgüleri onu etkilememiş. Aramızda bunları konuşarak biz de Mehmet Ustaya gönüllerimizde bir yer açtık:

-Mehmet Usta da bir Mehmet Ustadır!

Mehmet Usta Salih’in yanına Orhan’ı da alarak kapı, pencere kalıplarını hazırlattı. Biz makasları tamamlayarak parçaları sıraya koyduk. Tekrar tekrar sayarak işin tamam olduğunu Mehmet Ustaya duyurduk. Mehmet Usta beklemediğimiz bir söz söyledi: “Bir de ben gözden geçireyim!” Hasan, Yusuf, Harun karşılıklı bakışıp göz kırpıştırdılar. Neyse, paydos zili çalınca konuşma uzatılmadı, toparlanıp aramızda konuşarak yemeğe gittik. Yusuf durup durup: “Adama bak!” dedi. “Adamdaki tavır, öğretmenlerde yok, öğretmenler daha nazik davranıyorlar!” Ben gene olayı bizim uzağımıza taşıdım; köylere giden arkadaşlarımız hep böyle Mehmet Ustalarla çalışacaklar. Biz şimdilik onlardan kurtulmuş gibiyiz. Bugünkü işimiz, bir hafta sonra çatıya çıkınca belki ustalarla bir daha karşılaşmayacağız. Oysa Recep Kocaman, Mehmet Aygün, benim sevgili yeğenim İsmet Yanar akşam sabah bir Mehmet Usta ile işbirliği yapmak zorunda kalacak. Çünkü köy muhtarlarının çoğu bir Mehmet Usta durumundadır.

Yemekte de hemen hemen aynı konu üzerinde duruldu. Öğleden sonra öğretmenlerden gene gelen olmazsa Mehmet Usta’ya karşı tavır almamaya karar verdik: “Varsın o kendini öyle, bizi de böyle görsün!” deyip Fikret Madaralı Öğretmenin bir sözünü anımsadık. Şaşılar, tüm doğruları eğik görürmüş. Biri çıkıp bir şaşıya gördüğünün gerçekte doğru olduğunu anlatınca da şaşıcağız bu kez herkesin doğrusunu eğri olarak düşünürmüş. Böylece salt görmede değil düşüncede de yanılgı oluşurmuş.

Neyse öğleden sonra İlhan Öğretmen geldi, önce bize teşekkür etti. Sonra da iki günlük çalışmaları üstüne bilgi verdi. Mehmet Ustayı da gerçek işinin başına gönderdi. Ancak Mehmet Usta ayrılırken dediğinde diretti; İlhan Öğretmene: “Çocuklar makasların tamamlandığını söylediler ama ben kontrolu akşamüstüye bırakmıştım, siz bakıverin!” dedi. İlhan Öğretmen: “Ayrıca kontrola gerek yok biz zaten parça parça bir daha gözden geçirip ayıracağız. Onlar o şekilde taşınacak!” yanıtını verdi. Gerçekten İlhan Öğretmenin dediği gibi tüm makasların parçalarını, makas makas ayırarak kümeleştirdik. Harun’la Orhan tüm parçaları numaralamak için görevlendirildi. Salih’le ben de son kestiğimiz parçaları kısalı uzunlu olarak ayrı bir yere yığdık. Sili Usta ile Mustafa Güneri Öğretmen geldi. Sili Usta makasları göstererek “Bravo” diyerek ellerini çırpıştırdı. Mustafa Güneri Öğretmen de güzel sözler söyledi. Bina tarafını göstererek “oradan geçerken çatıya baktığımda sizi görmüş olacağım, elinize sağlık Kepirteliler!” dedi. Sonra da “Kepirtepe deyince benim canım arkadaşım Nejat İdil’i anmamak olmaz!” dedi. Onu deyince ben: “Onun ayrılışına çok üzüldük!” der demez Mustafa Güneri: “Ona üzülmeyen mi var, bilseniz ben Genel Müdürümüze ne sitemler ettim. Yazık ki Nejat yanlış bir kararın kurbanı oldu. Neyse ki durumu biraz olsun düzeldi, İstanbul’u istiyordu, istediği oldu!” dedi. Böylece müdürümüz Nejat İdil’in İstanbul’da olduğunu öğrenmiş olduk.

Paydosa dek konuşmalarımız gene Kepirtepe, eski günler üstüne oldu. Paydosta arkadaşlarla buluşunca Mustafa Güneri Öğretmenin konuştukları tekrarladık. Müdürümüzün İstanbul’da oluşuna hep sevindik. Adresini alıp mektup yazacaklar çok oldu. Bu mektup konuşmalarına pek inanmamakla birlikte bu kez çekimser kaldım. Ne de olsa büyüyoruz. Büyüdükçe değişmemiz zorunlu olabilir. Ben adresi alıp yazacağım inancıyla kendimi bu güvensizlikten çıkardım. Kitaplıktaki kitapları birer birer elden geçirdim. Çoğu Milli Eğitim Bakanlığının çıkardığı beyaz kitaplardan. Aklım takıldı, Pitigrilli aradım. Yok o adda birinin kitabı. Elim takıldı, daha önce okuduğum bir kitap Sadri Ertem’in Sadri Etem adıyla çıkmış kitabı: Silindir Şapka Giyen Köylü. Açıp okumaya başladım. Birinci öyküsünü okuyunca az duraksadım. Yazar birileriyle alay ediyor ama kiminle? Gene gene okumak gereğini duydum. Yazar kuşkusuz bir çok insanla alay ediyor. Ama ortaya koyduğu savların kimileri bizi de ilgilendiriyor. Çok değil 2 yıl önce biz burada Çoban Mehmet adı takarak küçümsediğimiz birinin en çok bir sözünü eleştiriyorduk: “Çal'lının eşek bağladığı ağacı kes!” Kim diyormuş bunu, Çal ilçesinin köylerindeki insanlar. Demek Çallılar, çevre köylülerini bunu dedirtecek ölçüde aldatmışlar. Öyleyse bu durum salt Çal için söylenemez, bu yazarın başka yerde gördükleri de ondan farksız. Ancak bu yazar biraz değişik söylüyor bence; bu köyden, kasabadan çok bazı insanların ötekilere bakışından kaynaklanmaktadır. Adama bak, köylüleri çalıştırıyor, ya da elinden malını alıyor, karşılığını para olarak ödeyeceği yerde kentten topladığı pılı pırtıyı para yerine veriyor. Üstelik bunu uygarlaşma olarak yutturuyor. Bunu Çal ilçesine yıkıp öteki ihanetleri görmezden gelmek gibi düşünmek yanlış bence. Ayrıca Çal çevresinde böyle bir söylem varsa bunu anlatana kızmak da çok yanlış bir anlayış. Adam duyduğu bir sözü söylemiş olabilir. Bu kitabı daha önce okuduğumda salt gülmüştüm. Oysa şimdi gülemiyorum. Üstelik “bunun neresine güldüm?” diye kendimi sorguluyorum. Bildiğimi sandığım bir kitabı bir daha okuyunca böyle olacaksa, bundan önce okuduklarımın çoğunu ben boşuna okumuş olacağım. Öyleyse hiç okumayanlar bir bakıma haklı olmuş olacaklar. Böyle dedim ama gene de kendi yaptığımı savunacak taraflar bulmaya çalıştım: “Hiç değilse ben, okuduğumu anımsayıp yanıldığım yerlerde duraksıyorum. Gene de bir karşılaştırma, iyi ile kötüyü seçme çabam oluyor. Onlar bu bakımdan bir düşünce etkinliği yapmıyorlar. “Çok gezenler çok bilir!” diye bir söz var. Çok gezen çok yer görür, çok yer gördüğünden çok yer hakkında bilgi edinir. Sonra yurduna döner. O gördüğü yerler hep ondan uzakta kalmıştır. Öyleyken kişi bilgili sayılır. Demek gördüklerinin bir bölümü aklından silinmemektedir. Öyleyse benim okuduklarım da tümüyle silinmeyecektir.” Belki de insanın aklında kalanlar bir süre sonra daha da güzelleşiyor. Andre Gide’in Dünya Nimetleri’nde okuduğum bir tümceyi hiç unutmuyorum. Yazar gezip gördüğü yerleri anlatırken servilerle çevrili bir bahçede bir mezar üstünde oturduğunu, ağzında gül yaprakları çiğneyerek mutlu dakikalar geçirdiğini anlatır. O sıra mezar falan düşünmemiştir. Demek, yeri geldiğinde düşüncelerimizi kimi rahatsız edici ögelerden arındırıp hoşumuza giden yenice anı düzenlemesi yapabiliyoruz. Nasılsa birden Ceza ve Cürüm'deki Raskolnikov'u anımsadım. Raskolnikov'a gerçeğe uymayan bir sabır yapıştırmış yazar. Bu doğrudan doğruya bir düş ürünü bence. Genç Raskolnikov bile bile iki insanı öldürdükten sonra hemen yakınlarında günlerce yatabiliyor. Oysa bu tür olayları anlatan sayısız insan, “Katili kan tutar, kolayca kendini ele verir!” diye anlatır.

Kadir geldi, besbelli öteki arkadaşlara duyurmak için, yapmacık bir sevinçle:

- Abi bu gece ne dinleyeceğiz? diye sordu. Yusuf  böyle konuşmalara pek aldırmaz ama kimi zaman da tam isabetli çıkışlar yapar. Kadir’in sorusunun hemen ardından bana:

- Abi bu akşam da bizim kakava oyun havalarını dinleyelim mi? diyerek tartışma başlattı. Anlamamış gibi Yusuf’a sordum:

- Neymiş o kakava havaları dediğin? Yusuf ciddi ciddi: “Sen biliyorsun, hani şu “Ana mari ana diksena donumu!” diye sürüp giden havaların plakları yok mu” dedi. Arkadaşların gülmelerine Kadir de katılmak zorunda kaldı. Yusuf’a dönerek:

- Çocuk olarak kalacaksın, büyümeye niyetin yok! deyip kalktı. Bana dönerek:

- Ben sana yetişirim, hemen geliyorum! deyip ayrıldı. Az sonra gerçekten bana yetişti, birlikte gidip Müzik odasını açtık. Bu kez kendimize sandalye ayırdık. Geç kalanlar gidip kitaplıktan sandalye getirdiler. Öztekin Öğretmen muştuda bulundu:

- Sıkışma, sandalye taşıma bu gece son, yarın kendi binamıza taşınıyoruz, orası yetecek kadar geniş, bolca sandalyemiz de var! dedi. Arkadaşlar hemen dersleri sordu. Mehmet Öztekin Öğretmen:

- Dersler genel olarak gecikebilir ama bölümlerin bazı çalışmaları başlayacak, örneğin bizim bölüm salı günü resmen binamızda toplanıp öğretmenlerimizle tanışacak! dedi. Bu büyük bir sevinç yarattı. Bana dönerek :

- Dinlemediğimiz müzik türleri olarak neler kaldı? diye sordu. Kuartet, Fantezi, Kapris deyince 2. sınıflar birden “Paganini!” diye ad verdiler. Oysa benim ayırdığım plak başka birinindi, adını okuyamadığım için plağı gösterdim. Wieniawski (Viniyavski) okunuyormuş. Onun bestesini ünlü kemancı Kreisler çalıyormuş. Bilenler ona da sevindiler. Daha sonra Paganini’yi koyduk. Bu kez Öztekin Öğretmen benim saptamamı istedi. Haydn kuartet var, onu hazırladım. Öztekin Öğretmen açıklama yaptı:

- Bundan sonra plak seçimi bestecilere göre olacak, her bestecinin bizde olan plakları çalınacak. Dersler başladığı zaman da plak dinlemeler pazartesi akşamına alınıp ertesi günkü armoni derslerinde dinlenen besteler üstüne çalışmalar yapılacak! Söylenen sözlerin tümü bizim için yabancı olmasına karşın, 2. sınıftaki arkadaşların sevinçlerine biz de katıldık. İçimden, babamın çok söylediği bir sözü anımsadım; “Elle gelen düğün-bayram!” Yatınca bir süre olasılıkları düşledim. Bu arada bir o kadar da olumsuzluklarla karşılaşacağımı hesaba kattım. Sadri Ertem’in kitabı ile bizim Eğitimbaşı Tahsin Türkay’ı (Öğrencilerin diliyle Tahsin Baba) göz önüme getirdim. Adamcağız neden öyle giyiniyor? Asker kumaşından giysi giymesi çok önemli değil, derse gelen subaylar gibi kampta gördüğümüz subaylar da o kumaşlardan giyiniyordu. Ancak hepsi bedenlerine uydurmuştu. Tahsin Baba dedikleri kişi, sıradan bir giysi seçmiş, ne ceketi ne de pantolonu ona uyuyor. Bize derse gelecek öğretmenler de böyle giyinecekse o zaman üzüleceğim. Lüleburgaz'daki ilk askerlik kampında, hazır asker giysileri üzerimize uymadığı için (küçük boylu arkadaşların) kampı öğrenci giysileriyle yapmıştık. Orada bile giysilerin bedene uyumu geçerli olmuştu. Oysa burada koskoca Eğitimbaşı Tahsin Baba (kimin babasıysa) bu kurala kayıtsız kalıyor. Bir süre giyim kuşam üzerinde düşündüm. Silindir şapka giyen köylü beni çok etkiledi. O çaresizlikten öyle giyiniyor. Galiba ben de zorlanmalarla istemediğim gibi giyindirileceğim. Böyle bir korku üretip bir süre uykumu kaçırdım. Neyse çabuk toparlandım, arka arkaya esneyince rahatladım; sanırım hemen uyudum.

 

28 Ekim 1943 Perşembe

 

Uyanınca bir süre düşündüm, buraya geleli beri rüya görmüyorum. Hasanoğlan’da kaldığımız yaz nasıldı? O zaman da mı rüya görmüyordum? Bunu bir süre düşündüm. O zaman da bir süre rüya görmemiştim. Anımsamaya çalışma yerine o günkü notlarıma bakmayı yeğledim. İyi ki notlarımın o bölümünü yanıma almışım.

Kahvaltıda konu yarınki Bayram gezisi. Törenden önce ya da sonra nereleri görülecek? Benim içimden hep konservatuvara gitmek geçiyor ama, kendimi toparlayıp bunun anlamsızlığını da düşünüyorum: “Ne olacak Konservatuvara gidince?” Bu soruyu kendimi azarlarca gene kendim soruyorum. Dersler başlayınca gideceğimize göre; o zaman ne olacaksa olacak! Bir yandan da düşünüyorum, yanımda daha iki arkadaşım var; Abdullah Erçetin’le Kadir Pekgöz. Bunlar da Süheyla Öğretmenin mandolin çalışmalarına katıldılar. Onlar neden ondan söz etmiyor? Yine kendim soruyla yanıtlıyorum: “Neden etsinler? Bu işin sonunda tatsız bir durum çıkarsa bundan kim sorumlu olacak? Söz gelimi bir gün hemşerim Şerif’le karşılaşırsam, oda sevinerek: “Süheyla ile evlendik!” derse ne yapacağım?” Hemen yanıtladım: “Öyle olduğunu düşün, hemen şimdi onu yap!” Beni karşıdan izleyen arkadaşlardan Harun Özçelik’le Hüseyin Orhan gülerek: “Gene planlar kuruyorsun, deminden beri seni izledik!” dediler. Savuşturucu bir yalan kıvırdım ama inandıramadım.

Atölyeye girerken nöbetçi öğrenci adımı söyleyerek geldi, beni Eğitimbaşımızın çağırdığını söyledi. Şaşırdım, azıcık da korktum. İlk aklıma da Çiftelerli arkadaşlarla yaptığımız ad konusu geldi. Onlardan bir sorun gelirse kesinlikle araya yalan da katılmıştır! diyerek öğretmenleri beklemeden gittim. Eğitimbaşı bizim Müzik odasının üstünde oturuyormuş. Kapıda bizim bölüm 2. sınıftan biri vardı. Piyano çalıyormuş, kendini öyle tanıtmıştı. Gülerek o karşıladı. Onu öyle gülerek görünce ben de gülümsedim. Arkadaş benden önce kapıyı vurup ses dinlemeden içeri daldı: “Arkadaş geldi, efendim!” dedi. Ben kapıda durmuştum. İçerden Eğitimbaşının sesi geldi: “Gelsin bakayım şunu ben de göreyim!” Bu sözü duyunca birden iyimserliğim gitti, suçlu gibi kapıda durdum. Eğitimbaşı birden ayağa kalktı: “Biz öğretmenleri tarafından sevilenlere saygılıyız. Sen, kısa zamanda Bölüm Başkanının gözünü doldurmuşsun, seni ben de tanımak istedim, iki gün izinlisin. Arkadaşla git Öztekin Öğretmeni gör!” dedi. Biraz şaşkın olmakla birlikte iyimser bir tavırla “Sağolun!” deyip geri çıktım.

Arkadaşla alt kata inince Müzik Odasının kapısında Öztekin Öğretmeni gördük. Öztekin Öğretmen gülerek: “Asım Baba sana ne söyledi?” diye sordu. Benden önce yanımdaki arkadaş da gülümseyerek: “Arkadaşı övücü sözler söyledi!” dedi. Odaya girince görevimizi öğrendik. Müzik Odası kendi binamıza taşınacak. Önce gidip orada yer hazırlanacak, sonra da burada ne varsa oraya taşınacak. Eşya olarak iki kitap dolabı ile nota kitapları, plaklar, pikap, pikap masası taşınacak. Başka masa ya da sandalye gitmeyecek. Gerçek Müzik binasına gittik. Bizim yaptığımız büyük binalardan biri, Salon oldukça büyük. İki piyano var. Üst odada bir duvar dolusu keman, bir köşe dolusu sehpa. Piyanoları görünce ben hemen birine yaklaştım. Arkadaş beni uyardı: “O piyano piyano öğrencileri için, çalacaksan buna otur!” deyip siyah piyanoyu gösterdi. Piyanoların biri doru atların renginde, biri siyah. Siyaha oturup tek elle tımbırdattım. Arkadaş da piyano öğrencisiymiş. O da oturdu Beringer metodunun başlarından bir çalışma parçası çaldı. Salon kirliydi, önce temizlememizi önerdim. Arkadaş pek memnun olmadı ama karşı da durmadı. Biz temizlik gereçleriyle uğraşırken Öztekin Öğretmen geldi. Yanında Enstitü bölümünde nöbetçi 2. Sınıftan Hüseyin Çakar vardı. Aralarında konuştular. Hüseyin Çakar geri göndü. Öztekin Öğretmen bana “temizlik işini bırakalım, onu sonra yaptırırız, siz şimdi oraya gidin, gelecek çocuklara ele alacaklarının nasıl tutulması gerektiğini gösterin, bir de olabildiğince ellerine az yük almalarına bakın. Onlar çocuktur, orada yükü yüklenir kapı önünde de düşürür!” diyerek güldü.

Az sonra gerçekten 40 kişilik bir sınıf geldi. Çocuklar oldukça da büyüktü. Orta 3. sınıf olduklarını öğrendik. Pikap dışında tüm eşyaları onlara verdik. Pikap özgün olarak kapaklı olduğundan kapatıp valiz olarak elime alıp ben götürdüm. Çocuklar her parçayı aldıkları gibi dikkatle bırakıp gittiler. Mehmet Zeybek arkadaşla ben Öztekin Öğretmenin gösterdiği yerlere gereken parçaları yerleştirdik. Tam bir yerleşme olmadı ama taşınma tamamlandı. Ben öğleden sonra gelmemize gerek kalmadı diye düşünürken Mehmet Öztekin Öğretmen: “Yemekten sonra da burada buluşalım, plaklarda olduğu gibi bir de bizim notalarımızı düzenleyelim. Ne var ne yok, bakıp bakıp unutuyoruz, bunların bir listesi olsa, listeden seçilse şimdiki kadar karışmaz. Bunu öğleden sonra bir konuşalım!” deyince öğleden sonra da burada olacağımızı anladım. Bu kez de öğretmenin olmadığı bir sırada piyanoya hiç değilse ellerimi rahatça sürsem, diye düş kurmaya başladım.

Yemekte arkadaşlar ilgiyle ne yaptığımı sordular. Müzik Odasını Müzik binasına taşıdığımızı anlattım. “Doğal olarak öğrenci falan gelmedi biz iki arkadaş taşıdık.” Ben de arkadaşlara sordum: “Siz ne yaptınız?” Arkadaşlar, benim söylediğimin tersini söylediler. Hemen hemen bir iş yapmamışlar. Bugün yalnız Suat Öğretmen gelmiş. O da “karar verdiğimiz tarihte işimizi bitirdik. Yarın nasıl olsa tatil, biz bugünden tatili hakettik. Ortalığı toplayalım, 30 Ekim günü çatıya çıkmak üzere kendimizi hazırlayalım!” deyip öğleyi beklemişler. Yalnız Salih, Mehmet Ustayla başladığı işi sürdürmüş, Orhan da ona yardım etmiş. Öğleden sonra da hepsi aynı kalıp işinde çalışıp parçaları inşaata taşıyacaklarmış

Yemekten sonra Mehmet Zeybek’le Müzik binasına gittik. Arkadaş 2. sınıfta piyano öğrencisi. Benim Asım Öğretmenle çalıştığım parçaları bile tam çalışmamış. 36 sayfayı açıp tökezleyerek 34. parçayı çalışına şaştım. Gelen Piyano öğretmeni Türkçe bilmiyormuş, bir süre ondan yakındı. “Dilbilmez gavur yüzünden piyanodan soğudum, içimden çalışmak gelmiyor!” dedi. Üzüldüm. Onun çalıştığı parçalara çalıştığımı söylemedim. Akordiyon çaldığım için özellikle sağ elimi iyi kullandığımı anlattım. Bir ara Öztekin Öğretmen geldi. O gelmeden ben tüm notaları çıkarıp sıraladım. Notalar da plaklar gibi. Ya yapıt türlerine göre ya da bestecilerine göre dizilecek. Öğretmene sordum, öğretmen “Bestecilerine göre olursa seçmek zorlaşır. Notaları, yapıt türlerine göre ayıralım!” deyince işim daha da kolaylaştı. Öğretmen buna başka bir ad verdi, “Form türleri” dedi. Sonat formu, süit formu, senfoni formu v.b. gibi…Piyano için tek metot var: Beringer. Ayrıca metodumsu kitaplar var, dört beş adet (Carl Czerny) Çerni, (Clementi) Klementi, Hanon gibi. Keman metotları çok: Seybold, Schubert, Leopold Mozart…. Sonatlar çok… Kalın kitaplar. Plaklarda olduğu gibi notalarda da Bach-Mozart-Beethoven başta geliyor. (Mozart Sonatları, Schubert Liedleri, Bach Süitleri v.b.) Listeyi karalama olarak hazırladım. Abdullah ya da Harun Özçelik’e yazdırmayı düşündüm. Özdilek Öğretmen güzel yazıları seviyor. Benim yazım da okunaklı ama ben kitap harfleri olarak yazıyorum. Kendi yazımı kendim sevmiyorum. Özellikle Harun da ayrı yazıyor ama o harflere bitişik gibi bir şekil veriyor. Öyle yazılar daha güzel görünüyor. Mehmet Zeybek piyano çalarken geri gelen Mehmet Öztekin Öğretmen gülerek: “Zeybek, piyanoyu özlemişe benziyorsun, haydi bakalım bu yıl yeni bir atılım yap da kaybettiklerini geri getir, bak İbrahim arkadan hızlı geleceğe benziyor!” dedi.

Paydos olmak üzereyken Hüseyin Çakar bu kez başka bir Enstitü grubuyla geldi, ortalığı temizletti. Çocuklar onun piyano çaldığını biliyormuş, işleri bitince piyano çalmasını istediler. Hüseyin Çakar çok ince düşünceli davrandı: “Öğretmenim izin verirse çalabilirim!” deyince Öztekin Öğretmen gülerek: “Ben ne diyeyim, o çocukların isteme hakkı var, Müzik salonuna gelmişler, şeker isteyecek değiller ya!” dedikten sonra çocuklara özel olarak “Aferin çocuklar, buraya geldiğiniz sürece bu ağabeylerden birşeyler çalmasını isteyebilirsiniz. Onlar da size bir şeyler dinletmek zorundadır. Biz sizi buraya böylece alıştırırız, umarım içinizden birileri buraya gelmeye hazırlanır!” dedi. Hüseyin Çakar, çocukların adını söylediği bir parça çaldı. Bu Ankara dolaylarında oynanan bir oyunun çok seslendirilmişiymiş. Çakar bunu kendi yapmış. Arkasından Beringer metodundan bir parça açtı. Bu da metottaki son çalışmasıymış. 82. sayfadaki 62 nolu parça, Mozart-Andante. Hem parça güzel hem de Hüseyin Çakar çok güzel çaldı. Çok güzel çaldı ama bir an bedenimde bir ürperme duyumsadım. Mehmet Zeybek’i tanıyınca artan umudum bu kez uçuverdi. Asım Öğretmenden hatta Selahattin Yücesoy Öğretmenden kalan seslerin tümü birden uçtu. Çakar çocukları alıp gitti.

Bu kez Öztekin Öğretmen Mehmet Zeybek arkadaşa takıldı: “Beraber başladınız o çalıştı, sen aynı çabayı göstermedin, suçu piyano öğretmenine yükledin. Oysa o öğretmen iyi bir öğretmendir. Yurdumuzda onun gibi başarılı bir piyano öğretmeni daha yok. Adam, müziğin anavatanı olan Almanya’da yılın Piyanisti ünvanını almış. Neyse bu yıl çok güzel Türkçe konuşan bir öğretmen geliyor. Senden de bir atılım bekliyoruz!” dedi. Öğretmen güzel sözler söyledi ama benim aklım piyanonun sesi arkasından gitmiş gibi, söylenenleri neredeyse açık açık duyamamaya başladım. Öğretmen ayrılınca Zeybek gene piyanonun başına oturdu. Tin tin tin ses çıkarması bu kez beni gene canlandırdı. Kendi kendime güldüm, ikisini de dinleyeceğim Hüseyin Çakardan sonra Mehmet Zeybek çalarsa bu benim daha işime yarayacak. Düşünürken bir benzetme ile biraz rahatladım. El yazım güzel biliyorum ama ben daha iyisini istiyorum. Bu nedenle gözüm, yazı denince Abdullah Erçetin ya da Harun Özçelik’in yazılarında. Demek bu, başka işlerde de böyle oluyor. Ben de piyano çalacağım ya da akordiyon çalıyorum ama asker Kurken ya da Asım Öğretmen çaldığında sanki başka bir çalgı çalıyormuş gibi bir duygu uyanıyordu bende. Sanırım ayni olay piyanoda da olacaktır.

Zeybek uzatmadı, birlikte kapıları kapatıp ayrıldık. Arkadaşlar, akşam paydosunda oturulan bir yer olduğunu öğrenmişler. Gündüzleri binada Enstitü öğrencileri ders yapıyormuş ama akşamları orası boşalıyormuş. 2. sınıflar çoktandır orada toplanıyormuş. Bir süre için orada oturulmasına izin verilmiş. Oraya gittik. Oldukça büyük bir salon, yeterince sandalye, kırık dökük masalar var ama burası daha kahveleşmiş. Zaten, çay getiren yok mu? diye bağırıp lak lak yapanlar oluyor. Sözde yüksek okullarda öğrencilerin böyle toplanılan yerleri varmış. Biz böyle şeyler bilmediğimiz için söylenenlere inanıyoruz. Edirne Fidanlığına gittiğimizde de böyle bir durumla karşılaşmıştık. Edirne lisesinde kalıyorduk. Okul tatile girmişti ama son sınıf öğrencileri askerlik kampı için okulda kalmıştı. 15 gün onlarla arkadaşlık yaptık. Bu süreçte duyduklarımız buna benzer konuşmalardı. Üniversitede öğrenciler istediğini yapıyormuş. Orada kızlarla erkekler rahatça konuşuyormuş, derslere girmek zorunda değillermiş. Üniversiteden geçtik, orada kaldığımız 15 gün içinde lise öğrencileri okulda öylece kaldılar. Belli saatlerde bir çavuş onları alıp bir yerlere götürdü. Döndüklerinde kendi başlarına kaldılar. Bizim Hikmet Öğretmen geldikçe biz onlara değil onlar bize şaşıyordu: “Siz ne kadar disiplin altındasınız?” Bu soruyu defalarca sormuşlardı. Bizim 2. sınıflar da buna benzer sözleri duymuşlar sanırım, öylesi bir özgürlük bekler gibiler. Oysa burada Üniversite söz konusu olamaz. Herşeyden önce Yüksek Bölüm mölüm deniyor ama Hasanoğlan Köy Enstitüsü içindeyiz. Yüksek Bölüm oraya bağlı. O okulun müdürü yönetiyor. O müdür burada oturulmasına izin vermiş. Yarın isterse bu izini kaldırır.

Arkadaşların karşılıklı tartışmalarına bir süre dinleyici olarak katıldım. Silindir Şapka kitabını yanıma almıştım, açıp okumaya başladım. Yusuf Asıl içimizde en neşeli olanlardan biri. Kendisini sevdiğimi biliyor: “Yarın Ankara’ya gidiyoruz, sen hala kitap okuyorsun!” gibilerde çıkıştı. Elimdeki kitabı da aldı. Halil Basutçu gülerek: “Nedir okuduğu?” diyerek takıldı. Yusuf açık sayfayı okumaya başladı. Bir yere gelince sesi kısılır gibi oldu, sözleri kekeleyerek söylemeye başlayınca Halil kitabı alıp yüksek sesle sürdürmek istedi. Ancak üç yaşındaki çocuğun mangal altında yanışıyla karşılaşınca duraksadı. Ötekiler “Oku!” deyip diretince kitabı bana uzattı:

-Arkadaş kitabını al, sen kendin oku!” dedi. Kalabalık bir yerdeyiz, gürültüler içinde bir süre susuldu. Bu kez ben “Fikret Madaralı Öğretmenin okuduğu, hepimizin sevdiği Çıkrıklar Durunca kitabının yazarı Sadri Ertem’in bir kitabı!” diyerek kitabı gösterdikten sonra öyküyü bir kez daha baştan sona dek okudum. Ben öyküyü okurken kalkıp gidenler oluyordu. Öykü bittiğinde kimseden ses çıkmadı, öyle oturup kalmış gibiydik. Karşıdan biri seslendi: “Siz gitmiyor musunuz?” Yerimizden kalkarak soruyu bedensel devinimlerimizle yanıtladık. Yatakhaneye girerken yarınki Ankara yolculuğunu anımsatanlar oldu; kimler gidiyor? Gitmeyenler neden gitmiyor?

Kaç gündür geceleri yatınca düşünmek üzere önemli konular seçmiştim; neydi onlar? Hiç birini anımsamadım. Kitaplar hep böyle acıklı olaylar mı anlatır? Yoksa ben hep böyle acıklılarıyla mı karşılaşıyorum? Örneğin Basübadelmevt'te Kont Behlidov, zavallı durumdaki bir hizmetçi kızı kandırır. Oysa kızçağız, çalıştığı kapıyı bir şans sayıp canla başla bağlanmış yaşamın kendisine bundan böyle güleceğini sanmıştı. Acımasız kont bozuntusu kızı kirletip bıraktı. Bıraktı ama yıllar sonra kendi kendisini yargılayıp suçlu bulan Kont Behlidov'u bu kez; onurlu bir tavırla kirlettiği kız, elinin tersiyle itip kapı önüne bıraktı. İnsanlar, onurlarıyla yaşarmış ya da yaşamalı denir. Onur denilen duygulu davranış ya da tavır kimlerde bulunur? Bu, roman ya da öykülerden öğrendiğimize göre çoğunlukla varsıllarda görülmektedir. Düello denilen kanlı kavgaları onlar yaptığına göre insan buna inanmak zorunda kalıyor. Sayısız insan bu düello denilen kanlı kavgalarda onuru için ölüyor, bir o kadarı da kanlı katil oluyor.

Onuru uğruna başını katillere teslim edenler de görülmektedir. Örneğin Ömer Seyfettin'in öyküsü Ferman'da Tosun Bey öyledir. Tosun Bey, cesur, dürüst bir askerdir. Yurdu için canını vermekten çekinmez. Buna karşın açık sözlüdür. Çevresindekilerin görev kusurlularını uyarmaktan da çekinmez. İşte bu nedenle kendisinin üstü sayılan kusurlu kimseler Tosun Beyi sevmez. Bu kez de öyle olmuştur, yapılan hatayı görmezden gelmeyip eleştiren Tosun Bey bir görevle gönderilir. Görev padişahın bir emridir. Padişahın özel emirleri yasa değerindedir. Bunlara Ferman denir. Tosun Bey uzak bir ile çok ivedi olarak Ferman götürür. Oysa Ferman, gider gitmez, Tosun Bey'in boynunun vurulması içindir. Tosun Bey, menzile (Fermannı vereceği yere) varmadan durumu öğrenir. Öğrenince de kaçıp canını kurtaracak durumda olduğunu bilir. Buna karşın, kaçıp canını kurmasını onursuzluk sayar. Çünkü o, bunu yapınca arkasında bıraktığı dost insanların onu onursuz sayacağını bilir. Onursuz bir ad bırakmak onun için çok aşağılanma sayılmaktadır. Bu düşüncelerle taşıdığı Ferman'ı bile bile götürüp, kendisini öldürecek kişiye verir.

Tosun Bey'deki onurla Kont Behlidov'daki onuru karşılaştırıyorum. Birbirinden çok uzak gibi görünmekle birlikte bir ortak tarafları var. Tartışılabilir ama ilişki olduğu yadsınamaz. Bir de Madam Bovary romanını anımsıyorum. Orada da bir Kont vardır. Emma Bovary coşkuyla, yerli yersiz kendini sergileyip dağıtırken bir baloda karşılaşırlar. Kont, kendine özgü yaşam anlayışı içinde Emma Bovary ile danseder. Başka zamanlarda da buluşma sözü alır-verir. Ancak bu sözler Kont için sıradan sözlerdir. Gelgelelim Emma Bovary bunları kendi açısından vazgeçilmez sözler olarak algılar. Bir süre sonra Emma Bovary eşiyle birlikte araba gezisi yaparken Kont atıyla yanlarından geçer. Emma Bovary kendi duyguları içinde yüzerken Kont şöyle bir bakıp geçer, ne amaçla olduğu bilinmez, bir de tütün tabakası atıp atını sürer. Emma Bovary tabakayı alıp saklar. Tabaka onu mutlu etmiş, ölçüsüz düşler kurdurmuştur. Oysa Kont çok uzun bir süre ortalıkta görülmemiştir. Salt kadın olarak değil, insan olarak Emma Bovary'nın durumuna bakınca onur dediğimiz değerden yoksun olduğunu görürüz. Zaten bu onur yoksunluğu yüzünden yaşamı acıklı bitmiştir.

Kırmızı ve Siyah romanında Jülien'i onurlu bir insan olarak gözümde canlandırmaya çalıştım. Nedense, Jülien dedikçe Madame de Renal birlikte belleğimde canlandı. Buna karşın Mathilde daha canlı bir kişilik olarak belirdi. Fazla yoruma gerek görmeden Sefiller'e geçtim. Sefiller'de tüm kişilerin kendine özgü bir yanı var. Bu kendine özgülük, onur açısından bakmayı zorlaştırmaktadır. O nedenle Jean Waljean'ın anıt kişiliğini görür gibi olduktan sonra da Harp ve Sulh üstünde durdum. Piyer'in (Piyotr) kaypak tavırları, Prens Andre'nin (Andrey) ölçülü davranışları, Nataşa'nın çocuksu çıkışlarını atlayarak öteki kişileri izlerken uyumuşum.

 

29 Ekim 1943 Cuma

 

Arkadaşlar oldukça heyecanlanıyorlar. Nedense bende fazla bir istek yok gibi. Bu ikinci Ankara Cumhuriyet Bayramı görüşüm olacak. Bayramı merak ediyorum da Ankara’ya öyle koşarak gitme isteğim yok. Geçen cumartesi gittiğimde azıcık sıkıldım bile. Şevki Aydın durmadan özendiriyor; konserler başlayınca Ankara’ya gitmek daha istekli olacakmış. Ben de bunu bekliyorum. Konserler Süheyla Öğretmenin okuduğu Konservatuvarda oluyormuş. Aslında konserler başlamış galiba ama, bizim konserlere gitmemiz gecikiyormuş. Nedeni de yapımına başladığımız kendi binamızın bir an önce bitirilmesiymiş. Bana göre, biz binayı bitirdik ama, henüz içine girmedik. Birilerine göre bitmek, içine girip oturmak demekmiş. 2. sınıflardan birileri böbürlenerek konuşuyor: Genel Müdürü Hasanoğlan’a çağırdık ama Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç: “Kendi binanızı tamamlayın sizin içine girmeniz yetmez, salonu hazırlayın orada toplanıp konuşalım!” demişmiş. Bazıları Genel Müdürle konuşmayı o denli önemsiyorlar ki, işte ben buna da şaşıyorum. Oysa Genel Müdürle konuşmak bence bu denli abartılacak bir olay değil. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’la ben Lüleburgaz’a geldiğinde konuşmuştum. Daha sonra Hasanoğlan’a gelince bir değil en az beş kez konuştum. Bir keresinde bana: “Sen bana akordiyonu önemsettin, tüm Köy Enstitü müdürlüklerine akordiyon almaları için izin çıkarttım, hangisine gitsen akordiyon bulacaksın!” demişti. Hasanoğlan’da ilk bina çatısına bayrak asılması içinse benimle iyiden iyiye tartışmıştı: “Çatı ne zaman yerine konacak?” diye sorduğunda ben “Önümüzdeki Perşembe günü!” deyince Genel Müdür gülerek: “Sana bir daha ekleyeceğim, önümüzdeki cuma günü geldiğimde çatıda bayrak göremezsem çok üzüleceğim, bunu iyi bil!” demişti. Lüleburgazlı olduğumu bildiği için bana Lüleburgazlı diyordu. “Bunu böyle bil Lüleburgazlı” deyişini unutmuyorum. Ancak bunların genel müdürlükle falan bir ilgisi yok, bir büyüğümüzün bize gösterdiği yakınlık. Bakanımız Hasan Ali Yücel de sorduğu bir soruya doğru yanıt verince gülmüş, biraz da küçümseyerek: “Başka kim kalmıştı ki?” deyince: “Geç verilmiş bir doğru yanıt, ivedi verilmiş yanlış yanıttan iyidir!” dediğimde: “A, bu çok önemli, öyleyse sen bu kitabı okumayı hakediyorsun” deyip, kendi yazdığı Liselerde okutulan Mantık kitabını bana salık vermişti. Ben bunları hiç önemsemiyorum ama bakıyorum burada bazıları okullarına gelen Genel Müdürü, kendisine gelmiş gibi anlatmaya kalkışıyor. Görelim bakalım salon hazırlanınca neler olacak!

Bugün gene kendimiz bilet alarak trene bindik. Yakın zamanda bu bilet alma işi ortadan kalkacakmış. Herkesin, bilet yerine geçecek bir belgesi olacakmış, onu gösteren Ankara’ya gidip dönebiliyormuş.

Kadir Pekgöz’le beraberiz. Kadir köylüsü Milletvekili Zühtü Akın’ın oğlu İsmet’i görürse konuşacak. İsmet benim ilkokul arkadaşım ama görsem konuşmam. Daha doğrusu o benimle konuşursa konuşurum. Köydeki durumunu değiştirmiş olabilir. Böyle olacağına karşılaşılmamış olmasını yeğlerim. Ancak Kadir’e bu konuda hiçbir söz söylemiyorum. Kızılçullulu iki arkadaşla birlikte gezmek üzere trende konuştuk. Nihat, Ekrem. Onlar Ankara’yı bizim kadar bilmiyorlar. Cebeci’ye girerken Konservatuvara baktım. Arkadaşlar çevredeki binalara, ağaçlara bakarken ben düşünüyorum; bir ay önce Ankara’yı düşlerken önce bu binayı görüyor sonra Ankara’ya geçiyordum. Oysa bina Ankara’nın içinde bir nokta gibi. Süheyla Öğretmen de öyle, orada belki yüzlerce öğrenciden biri ya da sokaklardaki kalabalıklar arasında bir insan. Süheyla Öğretmen belki de bizim gibi bayram kalabalığına karışmıştır. Bir keresinde gezmeyi çok sevdiğini söylemişti. Bu doğru olmayabilir de. İsmet’le Ankara’ya ilk kez gezmeye gittiğimizde Süheyla Öğretmen de trende vardı. İnince bir süre bizimle yürüdü. Ankara’yı pek bilmediğimizi konuşmalarımızdan anlayınca: “Çok önemli işlerim olmasaydı sizi gezdirirdim, gezmeyi ben de severim!” demişti.

Nihat’la Ekrem’in isteğine uyarak Yeni Şehir tarafına gittik. Ankara’nın en temiz yeri. Çarşısı yok gibi. Büyük dükkanlar var ama öyle dolup taşmalar olmuyor. İzmirli arkadaşların bizden farklı bir tarafı varmış, bize otobüse binmeyi önerdiler. Otobüsleri hep görüyordum ama binmeyi hiç düşünmemiştim. Bilirmiş gibi davranarak Kadir’le göz kaş işaretleri yaparak bindik. Ulusa indiğimizde bizim okuldan bir kalabalıkla karşılaştık. Mustafa Ersoy (Kepirtepe’ye gelen arkadaş) bize katıldı, bizi ilk gidiyoruz düşüncesiyle yönlendirdi, stadyuma gittik. Konuşmalardan anladık ki gerçekte burada bizim 2. bayramımız, onlarınki ilk bayrammış. Kadir susunca ben de düzeltme yapmadım. Onlar İzmir bayramlarını anlattılar. Biz iki kez Lüleburgaz Cumhuriyet Bayramına katılmıştık. Tüm yıllar katılmış gibi arada söze karıştık. Bu arada bizi gören Kepirtepeli arkadaşlar bize katıldı. Mustafa Saatçı, Hüsnü Yalçın, Yusuf Asıl, Hüseyin Orhan, Salih Baydemir, Harun Özçelik. Kalabalıklaştık. Nihat’la Ekrem de kendi arkadaşlarını görünce ayrıldılar. Mustafa Ersoy bize bir yol buldu merdivenli oturaklara çıktık. Askerlerin geçişi, tankların, uçakların özellikle de planörlerin alçalarak geçmesi ilgimizi çekti. Bu arada Ömer Tunalı Öğretmenimizi saygıyla andık. Yaşasaydı kesinlikle şimdi o da uçacaktı, gibilerde konuşuldu.

Stadyumdan sonra Kadir’i kandırıp Cebeci tarafına yürüttüm. Konservatuvarın önüne dek gidip döndük. Konserlere gelince bu yolu nasıl yürüyeceğimizi denemiş olduk. Hemşerim Kadir benimle olmaktan çok mutlu görünüyor. Sanırım o pek ayırdında değil oysa ben de onunla olmaktan mutluyum. Herşeyden önce bir arkadaşımın kardeşi, babalarımızın tanışıklığı ayrıca büyük bir bağ. Hafız Amcanın Karaağaç’a geldiğinde Fikret Madaralı Öğretmene: “Bir oğlum da budur!” diyerek beni göstermesini hiç unutur muyum? Anafartalar'dan dönüşte nota satılan yere uğradık. İplere asılmış notalar sallanıp duruyor. Konser dönüşlerinde baklıp yeni notalar seçmeyi düşleyerek Ulus Meydanından istasyonu boyladık. Tren vagonları önce hazırlanıyormuş. Arkadaşlardan oturanlar vardı, biz de binip oturduk. Şevki Aydın bizi gördü geldi. Gülerek: “İşte böyle, her cumartesi bu saatlerde burada toplanıp Hasanoğlan’a yollanacağız!” diyerek söze başladı, konserler üstüne açıklamalar yaptı: “Yarından sonra bir olasılık, gelebiliriz!” dedi. Buna sevindik. Tren kalkınca dikkatle geçen istasyonları izledik. Tam karanlık olmadan okula ulaşmamız da iyi oldu. Daha sonra biraz karanlığa kalacakmışız ama bahar gelince dönüşler çok hoş oluyormuş. Kadir çılgın gibi sevinçli. İkide bir koluma girip bana teşekkür ediyor: “Sen burada olmasan ben gelmezdim!” diyor. Ben de buna şaşıyorum: “Arkadaşım, sen çalışmayı göze aldığına göre, başaramamak söz konusu olamaz. Burada zamanımız çok olacak, durmadan çalışıp başaracağız!” deyip Kadir’e destek olmaya çalışıyorum. Akşam yemeğine ucu ucuna yetiştik. 2. sınıftakiler sık sık uyarıyorlar: “Yemekleri kaçırırsanız, gelecek yemekleri beklemek zorunda kalacaksınız. Burası Hasanoğlan, paranız olsa da satın alacak yiyecek bulamazsınız!”

Abdullah Erçetin bizi beklemiş, bizi görünce ilk sözü:

-Sizinle gelmediğime pişman oldum, bir daha sizden ayrılmam! dedi. Kadir, benden önce güzel sözler söyleyerek Abdullah'ı sevindirdi:

-İneceli arkadaşım, sen zaten 5 yıldır, iki arkadaşın arasında 3. kişi olarak uyumla çalıştın. İstersen bizimle de uyum sağlayabilirsin. Gerçi biz senin köylü arkadaşların ölçüsünde arkadaş canlısı değiliz ama bizim de arkadaşa gereksinimimiz vardır. Arkadaşlara uyum konusunda sen deneyim kazandın. O deneyimlerinden yararlanıp bizimle de uyuşabilirsin.

Abdullah fırsat kolluyormuş, hemen köylüleri Arif Kalkan'la Yakup Tanrıkulu'dan söz açtı. İkisini de çok arayacağını, ikisinin de yüreğinde iyi izler bıraktığını anlattı. Arif'le Yakup'un ayrı kişiliklerine karşın çok benzer tarafları olduğunu, ona karşı arkadaşlıklarını kendisinin hiç bir zaman karşılayamadığını, ayrılırken bunu onlara da söylediğini tekrarladı. Mektup yazmış, bizim de selamlarımızı eklemiş.

Olumsuz bir haber, konuşmamızı böldü:

- Dersler başlayana dek akşam çalışması yapılmayacakmış. Üzüldüm.

2. sınıflardan belli kimseler yönetim binasının altındaki kitaplık salonunda oturuyorlar. Bizim arkadaşlardan Sami Akıncı, Mustafa Saatçı, Halil Basutçu, Mehmet Başaran gitmişler. Biz geçerken çağırdılar. Kızılçullulu arkadaşım Ziya Fikri Özlen de oradaydı. Ağabeyi Fevzi ile oturuyordu. Beni görünce masasına çağırdı. Meğer orası geçici olarak akşamları Yüksek Kısım öğrencilerine serbestmiş. Ziya Fikri ile ağabeyi Fevzi’den oldukça bilgi aldım. Zira Fikri bana arkadaş deme yerine adaş demeyi yeğledi. Benim için farketmez deyip adaşlığımız için bir neden de gösterdim. Onun adı da çift benim de. Meğer ağabeyinin de çiftmiş: Ahmet Fevzi Özlen. Fevzi de çok konuşkan. Arkadaşlar kalkınca ben de kalktım. Bizim Kepirliler toplu olmaktan hoşlanıyorlar. Dikkat ettim hemen kümeleşiyorlar. Halil’e bunu söyledim. Halil bana bunun doğal olduğunu söyledi. Bilmediğim bir şey daha söyledi. Kızılçullu grubu ile Çifteler grubu birbirlerine diş biliyormuş. Geçen yıl kavgalar bile olmuş. Hidayet Gülen Öğretmen sıkı sıkı tembihlemiş: “Sakın iki yandan birine katılmayın, onlar kendi sorunlarını kendileri çözsünler!” demiş.

Yatınca bir süre düşündüm: Tarafsız nasıl kalınır? Açık açık Kızılçullulu arkadaşlar bize çok yakınlık gösteriyor. Daha ilk günler Ziya Fikri ile konuşunca çevremde toplananlar, Müdürümüz Nejat İdil’den, Eğitimbaşımız Enver Kartekin’den başlayarak Kepirtepe için güzel sözler söylediler. Ayrıca Kepirtepe’ye staja gelen Şevki Aydın, Mustafa Ersoy, Mehmet Pekgirgin gibi üç candan arkadaş varken Kızılçullulu arkadaşlara nasıl uzak dururuz? Bugün sabah Ankara trenine giderken bize yetişen iki Kızılçullulu arkadaş Nihat’la Ekrem nasıl candan davrandılar. Onları görmezden gelebilir miyim? Öte yandan Çiftelerli arkadaşlarla konuşmak oldukça zor. Konuştuğum bir ikisine, sınıf arkadaşları Mustafa Atavcı’yı sordum. birisi: “Hııı, Mustafa, o köye gitti!” dedi. Bir başkası da “Sen onu nereden tanıyorsun?” gibi saçma bir soru sordu. O öyle sorunca ben de “Soru içinde soru sorulursa verilecek yanıtlardan hayır çıkmaz!” deyip yürüdüm. Ben o arkadaşla yakınlık kurabilir miyim?

Kendi kendime konuştum: “Şu işe bak, Kepirtepe’deyken yatınca neler düşünüyordum! Buraya geleceğim kesinleşince burada daha güzel duygularım olacak, onların daha güzel olması için çalışacağım derken Kepirtepe’dekilerden daha anlamsız sorunlarla karşılaşıyorum!” diyerek gözlerimi kapadım. Ankara, bayram kalabalığı; onca insana karşın Süheyla Öğretmeni görmekten geçtim, Asım Öğretmenle bile karşılaşmamak ne üzücü...

 

30 Ekim 1942 Cumartesi

 

Kadir benden daha istekli çıktı:

-Bugün akşam plak dinleme, pazartesi öğleden sonra da bölümler kesinlik kazanacak! diyerek geldi. Ben de:

-Bizim bölümün kesinlik kazanmış olduğunu biliyoruz, 15 öğrenci alınacakmış, şimdiki durumda 14 öğrenci başvurmuş! diyecek oldum. Kadir onu da tamamladı:

-Geçen yıldan kalan biri varmış, onunla 15 oluyormuş! Abdullah Erçetin de geldi. O hiç ilgilenmiyor, ya da öyle görünüyor. Kadir onun için de:

- Abdullah anadan doğma müzikçi, onun umurunda mı? deyince Abdullah da dertlendi. Niyeti piyano bölümünü seçmekmiş. Ancak tek piyano seçmek yokmuş. Gerçekte çalgı olarak kemanmış. Müzik öğretmenleri için keman öteden beri zorunluymuş. Şimdilerde akordiyonu da önemsemişler. Bu nedenle ben karlı çıkmışım. Abdullah:

- Ben şimdi ikisini de sıkı sıkı çalışmak zorunda kalacağım! deyince Kadir:

- Arkadaşım, o zaman piyanodan vazgeçer benim gibi salt kemanla yetinirsin! deyince Abdullah:

- Asla piyanodan vazgeçmem, ölürüm de bu niyetimden dönmem! dedi. Üç Kepirli dertleşerek kahvaltıya gittik. Kahvaltı masasında konu Hüsnü Yalçın’ın seçtiği bölüm. Hayvan Bakımı Bölümü. Ad böyle olmamakla birlikte böyleye çevirmişler. Hüsnü’nün bu hayvan sevgisi nereden geliyormuş? Kümes hayvanları da buna giriyor muymuş? Bu şakalaşmaya katılmadığım gibi üzüldüğümü de ekledim. Hidayet Gülen Öğretmenin öğütlerini anımsatıp: “Kepirtepe uzakta kaldı, zaten arkadaşların yarısını yitirdik. Burada da bölük börçük olacağız. O eski şakalar bu kez başkaların ağzında daha incitici duruma düşebilir. Bundan incinecek arkadaşları düşünelim, ona göre konuşalım!” dedim. Benim gibi düşünenler varmış, onlar da desteklediler. Böylece söz birliği ederek biri birimizi korumaya karar verdik. Bu bir bakıma çok iyi oldu. Kızılçullu-Çifteler gruplarının çatışıklığı da ortaya getirildi. Kızılçullulu arkadaşlar bize yakınlık duyuyor ama onların sayısı zaten çok. Onların sayısal olarak bize gereksinimleri yok. Zaten çatışma geçen yıl çıkmış, bu yılki arkadaşlarla bir ilgisi olmaması gerekir. Derken Bekir Tımuçin bir fısıldama yaptı: “Asıl tartışma bu yıl gelenlerde olacak, çünkü bu yıl gelenlerin bir bölümü mahkemelik olmuş. Bunların buraya alınmasını Kızılçullulu arkadaşlar istemiyormuş. Bu nedenle asıl bu yıl gelenler bir birine bu yüzden yan bakıyorlar!” dedi. Ben önce inanamadım ama inanmış gibi durdum. Ziya Fikri arkadaşımdan bunu pekala sorabilirim. Ancak konuşmalar arasında bir yasak kitap sözü geçti. Bu yasak kitap sözü ne oluyor? Bunca kitap okudum, bunlar arasında böyle bir kitap var mıydı? Bunu kim ya da kimler biliyor?

Konuşmaları kesip iş yerlerine dağıldık. Atölyeye yönelirken İhsan Usta ile Hasan Usta, benimle Salih’i yoldan çevirdiler, birlikte inşaata gittik. Üst katın tavan kalıbı yapılıyor. Biz de kuruyan alt katın kalıplarını sökmeye başladık. Söktüğümüz betonu dökerken biz de çalışmıştık. Ayırdında değilmişiz. Direkleri söktükçe karşımıza koca bir salon çıktı. Daha bölmeler olacakmış ama sanırım kalan da yetecek. En azından büyük bir sinema salonu olur. Biz ustaların yardımcısı durumundayız. Ustalar bizi çağırırken adlarımızın önüne bay ekliyorlar, Bay İbrahim, Bay Salih. Çifteler grubundan dört taşıyıcı geldi. Durmuş Ali, Bekir Semerci, Fakıh Yörük, Mehmet Ünüvar. Oldukça güçlüler. Arada konuştuk. Mehmet benim bölümüme geliyormuş. Akordiyon çaldığımı söyleyince Mehmet: “Bizim öğretmen de akordiyon çalar!” dedi. Bizim öğretmen dediği Bölüm Başkanımız Mehmet Öztekin Öğretmenmiş. Mehmet Öztekin Öğretmen Çifteler’den buraya geldiğini söylemişti ama öğrencilerin onu bu kadar benimsediğini sanmıyordum. Mehmet’in söylediğine göre bu yıl bizim bölüme girenlerin hiç birisi Çifteler’de müzikle pek ilgilenmemiş. Mandolinle okul şarkılarını çalışmışlar. Mehmet çok ağırbaşlı bir arkadaş izlenimini verdi, utangaç gibi bir davranışı var. Bekir’le Fakı pek konuşmadı. Durmuş Ali ise durmadan konuştu.

Sili Usta geldi, ustalarla konuştu, orta bir sıra direğin kalmasını istedi. Bana bakarak: “Tonguç seni sordu, hangi bölümü seçeceğini merak ediyormuş!” dedi. Arkadaşlar ilgiyle baktılar. Durmuş Ali duramadı sordu: “Genel Müdür seni nereden tanıyor?” deyince Sili Usta yanıtladı: “Tonguç bellediklerini unutmaz, çok güçlü belleği vardır. Tüm Köy Enstitülerinde unutmadığı birer ikişer öğrenci vardır!” dedi. Arkadaşlar bakıştılar. Önce bir sessizlik oldu. Sili Usta ayrılınca konuşmaları dinlememiş gibi duran Hasan Usta: “Burada tanımıştır o seni!” dedi. Yanıt bekler gibi yüzüme bakınca ben de: “Hem burada hem de Kepirtepe’de tanıdı. Oradaki büyük binanın çatısını yaparken gelmişti!” dedim. Hasan Usta, başını sallayarak “Ya, ya!” deyince ustalar bakışıp gülüştüler. Uzunca bir sessizlikten sonra Durmuş Ali konu değiştirerek ustalarla konuşmaya kalkıştı. Sordukları sorular ustaları ilgilendirmediği için beklediği ilgiyi bulamayınca arkadaşlarına dönerek: “Adam olmuşlar!” gibi bir söz söyledi. Fakı bu söze takıldı: “Oğlum Durmuş Ali, dediğin gibi onlar adam olmuşlar. Üzülme biz de bir gün her halde adam oluruz!” deyince bu kez Bekir Semerci gülerek: “Durmuş Ali olsa olsa Durmuş Ali olur, o daha fazlasını zaten istemez!” deyince karşılıklı gülüştüler. Dört arkadaş da bir birlerinden farklı tavırlar içinde. Mehmet sanki onlardan değilmiş gibi çalıştı. Bekir, Kepirliler arasında kendi adında kimse olup olmadığını sordu. Bekir Temuçin’i salık verdik. Fakı ise: “Ben sormaya bile gerek görmüyorum, benim adımda kimse benim okulumda bile yoktu!” diyerek sözü kestirdi.

Paydosta yarına az bir iş bırakarak ayrıldık. Bekir bizi kitaplık salonuna çağırdı. Kitap okumak değil, okurmuş gibi yaparak orada yer kapıyormuş. Salih ayrıldı, ben Bekir Semerci ile kitaplığa gittim. Kitaplıkta kitaplara bakan bir kimse yok, raflardaki kitaplardan isteyen istediğini alıp okuyor; giderken de yerine koyuyor. Kitapların büyük bir bölümü beyaz kitaplardan (Milli Eğitim Bakanlığı Klasik yayınları) Bizim Kepirtepe’ye onlar yeni gelmeye başlamıştı: Eflatun'dan (Platon) Sokrat'ın savunmasını, Devlet Adamı'nı, Devlet 1-11-11!-1V'ünü, Sofokles'ten, Kral Oedipus'u, Oedipus Kolonosta'yı, Antigone'yi, Voltaire'den Candide'yi, Descartes'den Yöntem Üzerine Konuşmalar'ı, Aiskkilos'tan Agamemnon, Euripides'ten Medea, Helene, Solon'dan Şiirler aklımda kalmış olanlar; daha vardı ama onları anımsamadım. “Zaten o kitaplar, Sabahat Öğretmen gitmek üzereyken gelmeye başlamıştı. Sabahat Öğretmen gidince dersler kesildi, bizim de çalışmalarımız kesilir gibi oldu.” Ben konuşurken “Sen hep çalıştın!” diyenler olduysa da ben duymazdan gelip önümdeki dizili kitapların, özellikle incelerinden birini çektim. Benden önce kitaba Bekir baktı, bana:

-Elini atarken daha kitabın kralını seçtin! dedi. O okumuş, çok güzelmiş. Ben de, Sokrat adını görünce güldüm:

- Aaa, ben bunu okudum; olayı çok iyi biliyorum, bu adam baldıran suyu içerek öldürüldü. Ayrıca kitabın özetini de çıkarmıştım. Üstelik olayı, daha birinci sınıftayken tarih dersimizde Fikret Madaralı Öğretmen ayrıntılı olarak anlatmıştı! deyince Bekir:

- İyi ya öldürülmeden önce olanları anlatmamıştı ya da okuduklarını unutmuşsundur. Bu kez okuyunca bildiklerini yenileyeceksin!” diyerek okuma istencimi özendirdi.

Kitabı açıp bir daha okumaya başladım ama, iş öyle sandığım gibi olmadı. Kitap bir başka çeviri çıktı; öncelikle yazılar çok ince geldi. Bir başka değişiklik de kitap, değişik olaylarla başladı. Sokrat'la değil de sanki doğrudan Eflatun’la karşılaştım. Gerçi bu iki adı daha ilkokula başladığımdan beri birlikte duyardım. “Eflatun gibi akıllı, Sokrat gibi inatçı!” sözleri hep söylenirdi. Eflatun’la Aristo’yu sonraları tarih dersinde Ege Uygarlıklarını okurken duymuş resimlerini de görmüştük. Unutmadığım en sağlıklı bilgi, Sokrat’ın öğrencisi Eflatun, Eflatun’un öğrencisi de Aristo olduğuydu. Bir de bunlara Makedonya İmparatoru Büyük İskender’i (Aleksandr) eklemiştik. O da Aristo’nun öğrencisiydi. Bu dört kişinin doğum-ölüm tarihlerini ezberlemiştik. En büyükleri Sokrat (Sokrates) İ.Ö. 470-399, Eflatun (Platon) İ.Ö. 427-347, Aristo (Aristotales) İ.Ö. 384-322. Büyük İskender, İ. Ö. 356-323 tarihleri aralarında yaşadıklarını anımsayarak okumayı sürdürdüm. Ancak, birkaç sayfa sürdürebildim. Bu kez de Halil Basutçu ile Hüsnü Yalçın geldi. Gülüşerek bana takıldılar:

- Burada da böyle bizden ayrılıp ayrılıp bir köşeye çekilecek misin? Buraya okumaya geldiğimizi söyleyerek savunma yaptım. Bu arada elimdeki Savunma kitabını da gösterdim. Onlar da bina yapımından, yeniden “Başımızı sokacak yer" den söz ettiler. Kepirtepe'de ilk inşaate başlayınca bu söz çok söz edilirdi:

- Başımızı sokacak bir yer! Sonraları bu sözü biz çok şekillere sokmuştuk. Binayı göstererek:

- Bizim koca kafalarımız bu binaya girer mi? diye sorup gülüşürdük. Giderek söz iyice ayağa düşmüştü; küçük bina temelleri atılırken kendi aramızda fis-kos yaparak:

- Şimdi de oramızı (kıç anlamında) sokacak yer yapıyoruz! gibilerde birbirimize takılırdık.

Bizi bir arada gören Mehmet Başaran, Hüseyin Orhan, Harun Özçelik de geldi. Mehmet Başaran'a köylüsü Mehmet Yücel’den mektup gelmiş; Kepirtepe’de kalması kesinleşmiş. Mehmet Yücel’i hepimiz severdik ama doğrusu geri gidişini onaylamamıştık. Bu nedenle ne çok sevindik ne de üzüldük: “Hayırlı olsun!” deyip arkadaşın özelliklerini sayıp döktük, unutamadığımız şakalarını tekrarladık. Mehmet Yücel arkadaşımız bir çok kimseye ad takmıştı, çoğunun gerekçelerini duymuştum ama bilmediğim bir ad vardı: Rezzan Öğretmene neden “pabuç” dediğini öğrenememiştim. Onu sorunca arkadaşlar güldü. “O çok ayıplı bir söz olduğu için, onu kimse açıklayamadı, duyulsaydı Mehmet Yücel soluğu köyde alırdı!” dediler. Arkadaşlar da işin doğrusunu Rezzan Öğretmen evlenip gittikten sonra öğrenmişler. Biz konuşurken başka arkadaşlar da gelip bize katıldı. Katılanlardan biri de Yusuf Asıl'dı. Yusuf hemen açıklama yaptı:

- Mehmet Yücel'in ölçülerine göre insanların burunlarıyla cinsel organları arasında bir bağ varmış, onları, burunlarına bakarak ölçmek olasıymış. Söz konusu öğretmenin burnuna bakarak Mehmet Yücel pabuç adını takmış. Rezzan Öğretmeni az tanımakla birlikte hepimiz sevdiğimiz, özellikle ben Selahattin Öğretmene olan saygımdan ötürü bu yakıştırmaya katılmadığımı söyledim. Bu sözüme karşı Yusuf:

- İyi ki duymamışsın duysaydın belki de ağzından kaçıracaktın! deyince Yusuf'a bir süre baktıktan sonra onun çok sevdiği arkadaşı İsmet Yanar'ın bir yıl önce evlendiğini bilmeme karşın kimseye söylemediğimi anımsatınca Yusuf bu kez de:

- Eee, o senin yeğenin, onu ele vermezsin, deyince bu kez de şimdiye dek sakladığım bir başka olayı anlattım. Bu kez anlattığım birileri tarafından yakıştırma değil doğrudan soy adı ile ilgili. Bizim okula atandığı günlerde adından çok sık söz edilen Cemile Öğretmen daha önce Hamitabat köyünde çalışmıştı. Çalışkan bir öğretmen olduğu için tüm köylülerce sevilmiş. Öyle ki köye izinli gittiğimde Hamitabat'tan geçerken tanıdıklarla karşılaşınca soranlar olur, selam gönderirlerdi. Cemile Öğretmenin evlendiği günlerin birinde gene köye gitmiştim. Hamitabat kahvelerinin önünden geçerken benim de okuduğum okulun Başöğretmeni Nuri Bey çok kez yaptığı gibi beni bu kez de durdurup çay söyledi. Çok saygı duyduğum Nuri Öğretmeni kıramazdım, çağrısına uydum, bir süre konuştuk. Bu arada söz bizim okula geldi, Nuri Öğretmen Cemile Öğretmeni sordu. Cemile Öğretmenin okulumuz öğretmenlerinden Ahmet Kun'la evlendiğini söyleyince, önce kutladı, Cemile Öğretmeni çok övdü. Birden sordu:

- Soyadı ne oldu, dedin? diye dikkatlice tekrar sorunca ben de baskılı bir sesle “KUN!” dedim. Nuri Öğretmen birden alnını kaşır gibi yaptıktan sonra bana sordu:

- Kun, ne anlama gelir bilir misin? Bilmediğimi söyledim. Nuri Öğretmen bir süre yüzüme bakarak gülümsedikten sonra; “Aramızda kalsın, kun, arka, oturtak, daha açıkçası “Kıç, kaba tabirle göt” demektir. Acemce (Farsça) bir söz. Bizim lügatlarda da vardır. Çocukların “kundak” sözü de bundan gelmektedir. Tam bilmiyorum ama sanırım, bizim ayakkabı dediğimiz Kundura adı da ona dayanmaktadır!” demişti. Ben bunu, bu güne dek kimseye söylemedim. Öyle ki bir ara Ahmet Kun Öğretmen beni haksız yere payladığında bile bunu söylemek aklımdan geçmedi. Arkadaşlar sus pus dinlediler.

Doğru-yanlış, sus-pus konuştuk ama okuduğum kitap 21. sayfada kaldı, yemeğe birlikte gittik. Yemekten sonra duyuru yapıldı; “Bu akşam yatmak serbest. Taşıyıcı görevindeki arkadaşlar, direkleri dikenler, çakılıncaya dek direk tutanlar, çok yorulmuşlar. Konuşa konuşa biz de yatakhaneye gittik. Bekir Semerci yanımıza geldi. Meğer o da Halil’in bölümünü seçmişmiş, bölümleri üstüne bir süre konuştular. Ömürleri Köy Enstitülerinin atölyelerinde geçecekmiş. O günleri düşlediler. Hüsnü Yalçın Hayvan Bakımını seçmiş, kendi kendine katıla katıla güldü: “Benim ömrüm de Köy Enstitülerinin ahırlarında geçecek!” dedi. Bekir Semerci bize bilgi verdi; onların okulu yakınında Haralar varmış, sayısız hayvan yetiştiriliyormuş. Hüsnü Yalçın’a “Onların başına geçersiniz, oradaki uzmanlar paşalar gibi yaşıyor, altlarında en güzel atlar, arabalar. Koyun sürüleri cabası. Etin en tazesini onlar yiyor!” diyerek Hüsnü’yü yüreklendirdi.

Onlardan ayrılınca ben de kendi kendime henüz derslerine bile başlamadığımız bu okulu bitirince ne yapacağımı düşünmeye başladım. Köy Enstitülerinde müzik öğretmenliği yapmak güzel bir şey olacak. Asım Öğretmen çok mutluydu: “Girdiğim okulu bitirince gene atasalar buraya gelirim!” diyordu. Ben neden mutlu olmayayım? Rezzan Öğretmeni anımsadım. Ayıplı bir adı varmış, iyi ki o zaman bilmiyormuşum. Bir gün Kırklareli’ye yolum düşerse Selahattin-Rezzan Yücesoy Öğretmenleri gene göreceğim. O zaman kendimi suçlu sayacaktım. Şimdi hiç değilse uzaklardayım, buluştuğumuzda sanırım çok zaman geçmiş olacak. Selahattin Yücesoy Rezzan Öğretmeni daha önce tanıyor muydu yoksa bizim okulda ilk görünce mi sevdi? Piyano akordu için geldi - gitti derken bir gün Rezzan Öğretmeni İstanbul otobüsüne uğurlayanlar Selahattin Öğretmeni de otobüste gördüğünü söyleyince ilk yakıştırma hemen yapıldı. Birkaç hafta sonra Selahattin Öğretmen bizim okula sık sık gelmeye başladı. Ondan sonra da her hafta geldi. Daha sonra da bir gün Lüleburgaz Ortaokul Müdürü Yalçın Bilguvar, İlköğretim Müfettişi Akil Mengü, Eski Müdür Yardımcımız İlhan Görkey bizim okulda boy gösterdi. Ben piyano çalışırken Müfettiş Akil Mengü gülümseyerek benden izin isteyerek piyano çalmıştı. Bir Göçmen Çocuğun Istırabı diye bir parça. Durup dururken bana:

- Nasıl olsa duyacaksınız, iyisi mi sana ben söyleyeyim; ben buraya piyano çalmaya değil Rezzan Öğretmeninizi çalmaya geldim. Bu çalma sizin köylerdeki gibi zorla götürme değil gönlü olarak gitme; ne demişler; “İki gönül bir olunca ayıramaz Padişah!” Kendi kendime söylendim: Demek kentlerde ya da okumuşlar arasında evlenmeler böyle oluyor. Evlenecek olanlar anlaşıyor, sonra araya birileri girip konuyu iyice perçinliyor. O gün İlhan Görkey Öğretmenin bana:

- “İbrahim, inşallah senin anlaşmanda da bulunursam, bundan çok mutluluk duyacağım!” deyip güldüğünü unutmuyorum.

Tam uyumak üzereyken bir kalabalık grup geldi, yüksek sesle konuştular. “Susun, uyuyanlar var!” diyenler oldu. Kısa bir tartışmadan sonra herkes sustu.

 

31 Ekim 1942 Pazar

 

Bu hafta, hafta tatili yokmuş. Bunun gerekçesi bir süre tartışıldı. Cumhuriyet Bayramı günü çalışılmaması neden gösterilerek bugünkü izinler kaldırılmış. Yatakhanede başlayan tartışma yemekhanede sürdü. Kahvaltıda duyuru yapıldı: “Tahsin Baba inşaat önünde konuşma yapacak, tüm arkadaşlar orada bulunsun!” Yüksek Bölümün Eğitimbaşı Tahsin Türkay’a 2. sınıflar Tahsin Baba diyorlar. Onlardan özenmiş olacak Okul Müdürü Hürrem Arman da o yokken ondan söz ederse öyle diyor. Olaylara dışındaymışız gibi bakıyoruz ama zaman zaman da kaygılanıyoruz. Sanki işler ciddi tutulmuyor gibi bir durum var. Tahsin Babanın bu ikinci toplu konuşması olacak.

İnşaatın önünde toplandık. Tam arkamda dört beş kişilik bir grup ayrı olarak duruyordu. Yeni gelmiş gibi bir görünüşleri vardı. Az dikkatli baktım, geçen gün adları için çatıştığımız iki arkadaş da orada. Yeni olmadıklarını anlayınca az geriye doğru dönerek arayı azıcık kapattım. Muttalip olan eliyle beğenmiş işareti (Parmaklarını toplayıp yukarıya çevirdi) yaparak: “Ne güzel bak buraları hep düzeltilmiş!” dedi. Bir an için durdum, içimden de:

-Bunlar çalışmıyor mu ki? Diye düşünmeye başladım. Muttalip'in yanındaki arkadaş:

- “Biz iki gündür Tahir Öğretmenimize yardım ediyorduk!” deyince olumsuz kuşkularım dağıldı. Tahir Öğretmenlerini sordum. Okulun Müdür Yardımcısıymış, tüm alım satım işlerine o bakıyormuş. Çifteler'den buraya atanmış. Bu kez de ben:

- İyi sizin Çifteler neredeyse tümüyle buraya gelecek galiba, müdürünüz de gelecekmiş! dedim. Müdürlerinin gelişi gecikecekmiş. Aslında Yüksek Bölüm Çifteler'de açılacakmış ama sonradan Ankara’ya yakınlığı nedeniyle buraya kaydırılmış. Bunu söyledi ama neredeyse “Yazık oldu” da diyecek gibi bir tavır takındı. Bu kez ötekiler söze karıştı; “Boş ver sen ona şimdi, böylesi daha iyi, Yüksek Bölüme gelenler oranın tadını kaçıracakmış baksana şunlara (!) dedi, sustu.

“Tahsin Baba geliyor!” uyarısı ardından Eğitimbaşı Tahsin Türkay geldi. Arkadaşlardan biri: “Tahsin Baba, bir sandalye getirelim mi?” diye sordu. Tahsin Baba sinirlenir gibi yaptı: “Ne sandalyeye mi çıkıp konuşacağım, Atatürk Sakarya Savaşını başlatırken sandalyeye mi çıkmıştı? Tarihinizi iyi öğrenin. Seferberlikte sandalye aranmaz, şimdi beni dinleyin!” deyip karşısındaki iyi tanıdığı bir iki öğrenciye sataşırca söz attıktan sonra biraz sertleşerek: “Bu iki gün içinde kimse benden izin istemesin, izin mizin vermem!” dedi. Kendisinin aslında yufka yürekli olduğunu, her zaman insanların yardımına koştuğunu örneklerle (geçen gün çocuklu bir kadını trene bindirmiş-oğluna mektup yazdıracak birini arayan bir yaşlı annenin mektubunu yazmış) anlattıktan sonra bugün yoklama yapılarak çalışılacağını, yoklamada olmayanların kesinlikle sonradan gelip kendinden izin alamayacaklarını anlattı. Kendi kendine konuşur gibi de:

- Sonradan gaz yaktıramazsınız bana! gibi bir söz söyledi. Hüseyin Atmaca’ya seslenerek yoklama yapmasını istedi. Hüseyin Atmaca elindeki listeden 2. sınıfların adları okudu. "1. sınıfların yoklamalarını grup başları yapacak!” deyip kolaylıklar diledi. İnşaat işlerinde yetkili olan Ekrem Ula ile Enver Ötnü 2. sınıfları paylaşıp gittiler.

 

Ekrem Ula

 

Biz ortalıkta kaldık. Enstitü bölümünden bir öğrenci gelip bize atölyeye gitmemizi duyurdu, İhsan-İlhan Öğretmenler bizi bekliyormuş. 10 kişilik bir de yardımcımız gelmiş. İşbaşı yaparak duvar üstü kirişlerini alıp yönetim binasının kuytusuna dizdik. İkinci gidişimizden sonra bizim grup çatıya çıktık. Önce bağlantı kirişleri yerleştirildi. Sili Usta geldi:

- Sizi çok özledim, bugün sizinle kalacağım! gibi sözler söyledi. İlk makası birlikte çattık. Çatı tutturulunca aşağılardan alkışlar geldi. Altımızda en az kırk kadar arkadaş çalışıyor ama çatının görünüşü öteki işleri gölgeledi. Ön üç makası bir birine bağlayınca bina görkemli bir görünüşe girdi. Önden bakınca tüm çatı bitmiş gibi görünüyor. İlhan Öğretmen, Salih’le Yusuf'u yanına alıp pencere kalıplarını yerlerine koydu.

Öğle yemeği çok iyimser konuşmalarla geçti. Çalışma günlerinde öğle paydosu verilmiyordu ama gene de bir zaman uzaması vardı. Bugün öyle bir şey olmadı. Öğleden sonra 5. makası bağlarken fotoğraflar çekildi, Okul Müdürü Hürrem Arman geldi. Sanırım salt konuşmak için:

- Yahu çocuklar bu kocaman bir bina oluyor, bu bize merkez bina olarak yeter de artar bile! dedi. O ne demek istedi pek anlamasak da biz kendi düşlerimizde binanın bitişini, içine girip rahat oturup yatışımızı duyumsadık. Akşam paydosuna sonuncu makası bağlayarak ulaştık. Binanın bir tarafı Okul Yönetim binasıyla kapandığı için yoldan geçenler tüm çatı tamamlandı gibi algılıyorlar. O nedenle arkadaşların bir çoğu bize (çatıda çalışanlara) “Ne iyi, çatıyı bir günde yerine kondurdunuz!” dediler. Gerçekte bizim işimiz bu kez çok kolaylaştı. Bir kez biz taşımaktan kurtulmuştuk. Hazır kesikler numaralı olarak elimize geldi, yerlerine koyu koyuverdik. Özellikle Sili Ustanın yer saptaması bizim zorlanacağımız engeli ortadan kaldırdı. İşaretlenen yerlere kirişleri yerleştirerek makasları yerine koyup burgulamak bize oyuncak gibi geldi. Tatil günü çalışması olduğu için erken paydos edildi.

Kitaplıkta çok az arkadaş vardı. Kitabımı okudum. Ancak okurken Hasan Üner geldi:

- Senin dediğin İtalyan yazar hakkında kuşkulanmakta haklıymışsın. O değilse bile bu da bir İtalyan yazarmış. O çocukların okuduğu yasak kitabın yazarı Pitigrilli değil bir başka yazar: İgnozia Silone’ymiş kitabın adı da ‘Fontamara’ymış, yeni çıkmış bir kitapmış. Bizim kitaplığa nereden gelecek öylesi (!)” dedi. İçim rahatladı.

Yemekten sonra Abdullah Müzik binasına gitmek istedi, benim de istediğim buydu. Gidince bir iki yuvarlak sözden sonra Öztekin Öğretmenin ricasını söyledim. Abdullah sanki onun için gelmiş gibi kaleme sarılıp, dikkatlice yazıları yazdı. Yazıdan sonra da “Keman mı, piyano mu?” diye yazı-tura attı. Ne rastlantı, kaç kez attıysa hep tura yani keman çıktı. Hile yapıyor sandım, parayı alıp ben attım. İnanılacak gibi değil bu kez de beş kez hep piyano çıktı. Başımı sallayarak Abdullah’a:

- Arkadaş, bunları senin için attım, senin alın yazında bu var, sakın piyanoyu bırakma! dedim. Böylece Abdullah’ın hem keman hem de piyanoya yazılmasına biraz da ben neden oldum. Abdullah kendisi kemandan zaten geçmiyordu. Ayrıca tek piyano seçme şansı akordiyon çalanların olduğunda, bu haktan yararlanamıyordu.

Kadir bize aramış ortalıkta göremeyince koşup gelmiş. Üçümüz, oturup rahat rahat konuştuk. Gelen giden olmadı, geç vakit kalkıp yatakhaneye gittik.

Yatınca Abdullah’ın yazı turası beni bir hayli düşündürdü. Neler geçti aklımdan, Çanakkale savaşında ATATÜRK’ün saatine gelen kurşundan tut da Büyük İskender’in bir nehirde boğulmak üzreyken atının ölüp kendisinin kurtulmasına dek bir çok olayı anımsadım.

 

1 Kasım 1943 Pazartesi

 

Uyandığımda kapıdan (kapıya yakın yatıyorum) serinlik geldi. 2 yıl önce bugünler buralarda kar fırtınası esiyordu. “Bu yıl ne iyi, üşümeden neredeyse binamızı kapatıyoruz!” diyerek çıktım. Hava kapalı gibi. Konuşanlar var:

- Bu hafta banyo günümüz atladı, acaba hafta arası izin verilecek mi? Bir başkası:

- Çok beklersin, banyo dün güme gitti mi? dedi. Bir başkası ise :

- “Ne banyosuTevfik? Havaya baksana, o bina bir iki günde kapatılamazsa Hıdrelleze dek bekler!” dedi. Tek olarak kahvaltıya gittim. Bizimkiler hep gitmişmiş. Bir yerde deprem olmuş ondan söz ediyorlar. Bu arada arka masalardan biri sordu: “Kepirtepe’den Adapazarı'na gideniniz var mı?” Adapazarı'na değil ama Arifiye Köy Enstitüsüne gittiğimizi söyledik. Arkadaş açıkladı, "Adapazarı depreminden sonra biz oraya yardıma gittik. Sizden giden olmadı mı?” “Adapazarı Depremi haziran ayında olmuştu, biz o zaman ya askerlik kampında ya da Edirne Fidanlığı'ndaydık. Öteki sınıflardan da giden olduğunu duymadık!” deyince arkadaş bu kez depremde evlerin nasıl yıkılmış olduğunu acıklı acıklı anlatmaya başladı.

Kapıdan sesler gelince konuşmayı kesip çıktık. Bir ses geldi: “Kaytarmaya kalkışmayalım!” Konuşanı tanıdım, Çiftelerden Abdullah Özkucur. Şu işe bak, Abdullah Özkucur beni uyarıyor: “Kaytarmaya kalkışmamalıymışım!” Güldüm. İki yıl öncesini anımsadım. Abdullah Özkucur, bize anlatıldığına göre tatilde gidecek yeri olmadığı için o yaz Hasanoğlan’a Kepirtepe öğrencilerinin yanına gönderilmiş. Kepirtepeliler gibi orada yaz boyunca çalışacak. Mustafa Güneri Öğretmen benim grubuma getirdi, bir de açıklama yaptı: “Arkadaş, sizden bir sınıf büyüktür. Ancak uysal bir arkadaşa benziyor, onun büyüklük taslayacağını sanmıyorum. Siz de onu yabancı saymayın, aranıza alın!” dedi. Abdullah Özkucur’u aramıza almak istedik. Ancak Abdullah bizim aramıza girmek şöyle dursun hep kenarlara çekildi, giderek de işten sıvışmaya başladı. Kitap okumayı sevdiğini söyleyip başını bir gölgeye sokarak bizden sürekli uzaklaştı. İnşaatın ağaç işlerini biz sürdürdüğümüzden Sili Usta her gün başımıza dikiliyordu. Bir kaç kez Abdullah’ı sordu, bir iki kez de kendisiyle konuştu. On gün kadar sonra da bana: “Ben söylemiş olmayayım, sen Mustafa Güneri Öğretmenine söyle onu başka bir gruba ayırsın!” dedi. Ben de Mustafa Güneri Öğretmene durumu anlattım. Daha sonra onu başka grupların yanında görmeye başlamıştık. Sonra Çifteler Ekibi gelince onlara karıştı. Bu arada o, benim istemediğimi sanırım öğrenemedi. Çünkü karşılaştıkça gene içtenlikle konuştuk. Okuduğu kitapları bana salık verdi; Pearl Buck-Ana, Kutsal Toprak-Sarı Esirler kitaplarını onun önerisiyle okudum. Benim bu denli yakından tanıdığım arkadaşın geldiğimizde ilk karşılaşınca merhaba dediğimde: “Sen beni nerden tanıyorsun?” demesini önce şaka sandım. Ancak sonraki günler de yandan yandan bakışlarından gerçekten tanımak istemediğini anlar gibi oldum. Sanırım unutkanlığın böylesi olmaz. Şimdiki çıkışı da buna benzer bir yanlış kapı çalmak oldu. Dün çatıyı dikerken bizleri görmüş olsaydı bu sözü söylemezdi.

Havada bir serinlik var ama bizim çalıştığımız tarafın önünü yönetim çatısı koruyor. Çok rahat çalışıyoruz. Hasan, İhsan, Mustafa Ustalar geldi. Suat Öğretmenin geleceği söylendi ama o gecikti. Biz çalışmamızı sürdürdük. Mustafa Güneri Öğretmen geldi, gelir gelmez bizi övdü. Bu arada:

- Ben sizi övmeyeyim de kimi öveyim; bakın bakın, diyerek bizi durdurdu. Önce ne olduğunu anlamamıştık, Mustafa Güneri Öğretmen eliyle aşağısını göstererek:

- Gürültüye bakın, bu bir kötü çalışma alışkanlığıdır! dedi. Gerçekten aşağıdan kavga edilirce yüksek sesler geliyordu. Mustafa Güneri Öğretmen getirdiği Bayrağı göstererek:

- İzninizle bu kez bayrağı ben dikeceğim! deyip önden üçüncü makasa bayrağı taktıktan sonra da:

- “Dalgalan, yurdumun üstünde şanlı Hilal- Sana da yurdumuza da olmasın izmihlal!” diyerek güldü:

- “Şiiri doğru söyleyemedim galiba ama, içimden gelen duygularım doğruydu.

Mustafa Güneri Öğretmen gittikten sonra hem çalıştık hem de kendimizi sınadık:

- Mustafa Güneri Öğretmen şiiri hem okudu, hem de doğru okumadığını söyledi. Okuduğu yanlışsa doğrusu nasıldı?

Birbirimizi dürtüklerce sorgularken İstiklal Marşı’nın son kıtasını anımsadık. Ancak onun da doğrusunu bulduramadık. Gene gene okuyunca da iyice karıştırdık. İstiklal Marşı’nı 1. sınıfta incelemiş, şiirin tamamını da ezberlemiştik. Sonraki yıllarda ara ara gene üstünde duruldu ama ezber okumalar tavsadı. Doğrusunu bulduramamamız, hepimizi üzdü. Arkadaşlar benden beklediler ama ben de anımsayamadım. Yusuf Asıl başta olmak üzere hepimiz için bir sorun oldu.

Öğle yemeğinde Kepirli duvarcılara da soruldu. Giderek soru öteki arkadaşlara yayıldı. Ancak soru şekil değiştirir gibi oldu: “İstiklal Marşı’nın son kıtasını oku!” Çoğu bu soruya güldüğü gibi birileri ilk iki kıtasını bile marş olarak sesli okuyabileceğini söyledi.

Öğleden sonra bir ara rüzgar sertleştiyse de giderek yağmura dönüştü. Bu hava durumu bizim şiir konumuzu durdurdu. Neyse az sonra açıldı. Son makası yerleştirdik. Saçak uçlarına dörder beşer sıra tahta da çekildi:

-Bu gece de yağış olmazsa yarın çatı kapanacak! diyerek paydos ettik.

Kitaplığa gittiğimizde arkadaşlar Sami Akıncı’nın başına toplanmışlar gülüşüyorlardı. Gittiğimizde durumu biz de öğrendik. Sami İstiklal Marşı’nın son kıtasını yani gerçekte beşli dizeyi sorduklarında önündeki gazetenin kenarına yazmış. Bunu duyan öteki arkadaşlar o saat Sami için özel ilgi göstermişler. Bizim okula staja gelen Mustafa Ersoy, Mehmet Pekgirgin, Şevki Aydın Sami’nin durumunu bildiklerinden çevrelerinde toplananlara Sami’yi anlattıkları duyuldu.

Yatarken ben de şöyle bir söz duydum: Birisi karşısındakine sordu:

- Kepirli Sami mi? Öteki yanıtladı:

- O Sami, bizim arkadaşlarda başka Sami yok zaten!

Ben biraz şaşırmakla birlikte gene de doğal karşıladım:

- Benim unuttuğumu o unutmadığına göre onunla benim aramızda bir fark olmalı. İşte bu fark böyle zamanlarda ortaya çıkacak. Bu zamanın, bir sınav olduğunu varsayarsan Sami o sınavı kazanmış sen kaybetmiş olacaksın! Salt sınavlarda değil öteki zamanlarda da ben kem küm ederken o doğruyu söyleyip bilgisini gösterecek! Sami Akıncı’nın bu rastlantısal da olsa bilgiçliği Kepirtepeliler için de bir kazanç mı, yoksa küçültücü bir durum mu? diye düşünürken uyumuşum.

 

2 Kasım 1943 Salı

 

Kapıdan çıkanlar havaya bakıp başlarını çevirerek içeriye bilgi veriyor. Ortak söz:

- Merak etmeyin yağış yok! Gerçekten yağış yok ama dışarda oldukça serin bir esinti var.

Kahvaltıda Salih Baydemir peyniri beğenmemiş çatalın ucuyla:

- Bu sahiden peynir mi? diye sordu. Ben de:

- Peynir değil, çökelek! dedim. Yusuf Asıl tartışmayı önlemek için:

 

“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey nazlı hilal!

Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.

Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:

Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet,

Hakkıdır, hakka tapan milletimin istiklal. ”

 

deyince arkadaşlar Yusuf’a teşekkür ettiler. Yusuf neden teşekkür ettiklerini sordu. Kimse yanıt vermedi. Yusuf bu kez bana sordu: “Neden teşekkür ettiler?” Yusuf’a bir şaka yaptım: “Dün bilmiyordun , bugün öğrenmişsin. Öğrendiğine göre öğrendiğini bilmeyenlere göstermek istemek de hakkın. Ancak sen bu konudaki hızını alamayıp gelince Mustafa Güneri Öğretmene de söyleyeceğin korkusuyla seni şimdi alkışladılar ki, “Nasıl olsa alkışlarımı aldım!” deyip susmanı istediler.” Arkadaşlar güldü, Yusuf azıcık renklendi ama gene de konuyu uzatmadı:

- Ben o kadar düşüncesiz biri miyim ki, öğretmenimin yanlışını düzelmeye kalkacağım!

Kendi kendimize işbaşı yaptık. Saçak tahtaları çakılmıştı. Çatıya dağılarak kaldığımız yerlerden tahta çakmaya başladık. Mehmet Usta ile İhsan Usta geldi. İkisi karşılıklı olarak dağ tarafına geçtiler. Onlar ne de olsa işte pişkinler. Bizim gibi tahta yerleştirmeye falan takılıp kalmıyor, tahtayı atınca neredeyse yerine oturtuyorlar. Kuzey tarafını çarçabuk kapattılar. Biz çalışmalarımızı sürdürürken ustalar inip iskele kurdular. Enstitü bölümünden bir grup geldi kiremit taşımaya başladı. Öğle paydosu çaldığında binanın kuzey tarafında kiremitler dizilmek üzere yığınlanmaya başlanmıştı. Güney tarafı kiremit altı kapatılmış durumdaydı, Batı tarafının da yarıdan çoğu kapatılmıştı.

Öğle yemeğinde herkeste bir iyimserlik havası vardı. Derslerin yakında başlayacağına inanmaya başlanmıştı. Güzel Sanatlar Bölümü için duyuru yapıldı: ”Güzel Sanatlar Bölümü Öğrencileri akşam saat 20:00’de kendi salonlarında toplanacak!” Neden toplanacağımızı biliyorduk. Öğretmenlerimiz bizimle tanışmak için gece gelmeyi yeğlemişler.

Yemekten hemen sonra işbaşı yaptık. Biz tam kiremit altı tahtalarını tamamlarken kuzey tarafından kiremit döşenmeye başlandı. İlhan Öğretmen Salih’le beni alıp atölyeye götürdü. Kapı, pencere çizimlerini çıkarıp gösterdi. Ölçüler verip kereste ayırmamızı tembihledi. Verdiği sayılara, ölçülere uygun keresteleri seçip ayırdık. Bir yandan da ben akşamı dört gözle bekliyorum. Salih’in bugünlük böyle bir sıkıntısı yok.

Paydosta kitaplığa uğradık. Kızılçullu grubu bir masa çevresinde toplanmış konuşuyorlar. Benden önce Kadir’le Abdullah da gelip onlara katılmış. Onları görünce ben de gittim. Oturacak yer yok, deyip ayrılmak üzereyken arkadaşlar sıkışıp bana yer açtılar. Hepimizde yeni kaygılar, sevinçler var ama bunları doğru yönlendiremediğimiz de gözden kaçmıyor. Bir mutluluk duygusu arkasından kesinlikle bir kaygı çıkıp geliyor. Kızılçullulu arkadaşlar söylediklerine göre düzenli müzik çalışması yapmışlar. Onlar böyle söyleyince bizim yüreğimiz cız ediyor. Biz birinci sınıfta müzik öğretmeni olmayan bir öğretmenden sınırlı dersler gördük ama çalgı nedir elimize almadık. Ondan sonra tam üç yıl müzik derslerimiz boş geçti, bir öğretmene kavuştuk diye sevinirken onun da müzik öğretmeni olmadığını öğrendik. O da şimdi bizim gibi üç yıl müzik okuyup müzik öğretmeni olacak. Yemeğe gittik.

Yemekten sonra Kadir, Abdullah birlikte Müzik binasına gittik. Öztekin Öğretmen gelmişmiş. Bize bazı işler verdi, sandalyeleri gösterdiği yerlere sıraladık. İki öğretmenimiz gelmiş, az sonra burada olacakmış. Öteki arkadaşlar da geldi. Arkadaşlar konuşurken 2. sınıflardan Mehmet Yelaldı ile üç öğretmen kapıdan girdi. Mehmet Öztekin Öğretmen onları karşıladı. Kısa bir konuşma oldu. Güzel Sanatlar Bölüm Başkanı Mehmet Öztekin Öğretmen önce Piyano-armoni öğretmeni Faik Canselen’i tanıttı; “Eski arkadaşım” diye de ekledi. Şan Öğretmeni Hilmi Girginkoç için de güzel sözler söyledi. Mahir Canova için: “Fazla bir şey söylemem gerekmez, o bizim eski öğretmenimiz, yeni öğrencilerimiz için adından çok dersi yeni olacaktır. O size değerini bilmediğiniz tiyatroyu sevdirecek, Güzel Sanatların o alandaki dünyaca değerlerini tanıtacaktır.”

Önce yeni öğretmenlerimizin yüzlerine baktım. Faik Canselen daha yaşlı, Hilmi Girginkoç çok genç, film yıldızı gibi yakışıklı, sesi oldukça kalın. Mahir Canova yaş olarak ikisi arası. Sürekli güldü. 2. sınıftakilerin hemen hemen hepsine bir şeyler söyledi. Mehmet Öztekin Öğretmen bizim için pek umut verici konuşmadı, “Çalışırlarsa başarılı sayılacaklar. Kazanamazlarsa kaybedecekleri pek bir şey yok, gene köylerine öğretmen olarak dönecekler!”dedi. Faik Canselen Öğretmen piyanoya oturup parçalar çaldı. Daha sonra Hilmi Öğretmene işaret etti o da piyanoya uyarak şarkılar söyledi. O denli gür sesi var ki yakındaki camların titrediğini duyar gibi oldum. İki de türkü söyledi. Biri daldalan, daldalan diye sürdü gitti. Öteki de Bıçak düşmez belinden efem’di, bunu ben de biliyordum ama Hilmi Girginkoç söyledikten sonra ortaya çıkıp da biliyorum demek için cesaret gerekecek. Özellikle 2. sınıflar Mahir Canova Öğretmenin çevresinde toplandılar.

Faik Canselen Öğretmen notalarla, plaklarla ilgilendi. Öztekin Öğretmen o işlerle beni görevlendirdiğini anlatınca Faik Öğretmen bana nereli olduğumu sordu. Lüleburgazlı olduğumu söyleyince yüzüme baktı: “Sen de benim gibi sarışın olduğuna göre göçmensin, biz göçmenler nerede olsa belli oluyor, kendimize uygun işler de buluyoruz!” dedikten sonra: “Ben de Lüleburgazlı sayılırım, gerçekte doğum yerim olarak Kırklareli gösteriliyor ama oralarda pek az kalmışım galiba. Gene de oralarda akrabalarım var!” diye konuştu. Öteki öğretmene dönerek: “Biz ilk konuşmada hemşeri çıktık, daha derinlemesine konuşunca akraba olursak şaşmayın!” deyince hep güldüler. Mahir Canova Öğretmen içimizde Yunanistan göçmeni olup olmadığını sordu. Kepirtepe’de vardı ama onlar köylerine döndüler!” dedim. Hilmi Girginkoç Öğretmen gülerek: “Göçmenler salt Balkanlardan mı geliyor sizce, Kafkaslardan gelenleri göçmen saymıyorsunuz mu?” diye sordu. Mehmet Öztekin Öğretmen çocuk şarkısını anımsattı: “Hepimiz okullu olduk, sınıfları doldurduk” dedikten sonra: “Hepimiz göçmen olduk, Anadoluyu doldurduk!” deyince hepsi “Ya, ya” diyerek ayrıldı.

Tanışma bu kadarmış, öğretmenler gidince biz yeniler bir süre bakıştık. Ağırdan aldığımızı görenler uyardı. Bakınca saatin gece yarısına yaklaştığını gördüm. Hızla kalkarak yola koyulduk. Kadir bir iki kez aynı soruyu sordu: “Ne demek bu şimdi? Başaramazsak köylerimize dönecekmişiz, öyle. mi?” Yanıt veren olmadı, sessizce yataklarımıza girdik. Gözlerimi yumarken, öğretmenlerin tavırlarından cesaret aldım, Güzel Sanatlar Kolunda kalmaya kesin karar verdim. Mahir Canova ne dersi verecek? Şevki Aydın ondan hiç söz etmemişti.

 

3 Kasım 1943 Çarşamba

 

Akşam geç yatmanın verdiği eksiklik hemen belli oldu. Bir yığın gürültü duydum ama kendimi hep rüyada sandım. Hasan Üner, kulağıma eğilerek: “Hemşerim, tren kalkıyor!” dedi. Sahiden bir istasyondaymışım gibi telaşlandım. Gözlerimi açınca ranzalar toparlanmama yaradı. Yerimde olduğuma sevindim. Akşamki konuşmaları anımsayarak uykunun verdiği dinginliği üstümden attım.

Kahvaltıda yeni işimizi konuştuk; çift kanatlı bir büyük, ondan az daha küçük iki, dört adet de tek kanatlı kapı ile dört alt kata dört de üst kata çift kanatlı pencere yapacağız. Bunları bizim işimiz olarak düşündüğümüzden seviniyoruz. Kaç günde yaparız? Parça olarak 25 değişik iş. Kendi aramızda işbölümü yaptık; Hasan, Yusuf, ben, kapıları; Salih, Harun, Orhan da pencereleri aldı. Ben ayrıntılara inmeden kapıları istemiştim. Oysa kapılar parça olarak çok oluyordu. İlhan Öğretmen gelince bizim işbölümümüzü beğendi. Az sonra da bana: “Sizin gruba bir arkadaş daha gerekecek, haksızlık olmasın!” dedi. Biz işe salt sayı olarak baktığımızdan geçerli değerlendirmeyi yapamamışız. Böyle işler metre kare olarak düşünülürmüş. Öğretmen kapıların alan karesini hesapladı. Sonra da pencere karelerini çıkardı. Haklı çıktı. Alt pencereler 2’şer, üst pencereler 1’er metre kare hesabıyla 12 m2, kapılar ise 22 m2 tutuyordu. Öğretmenin uyarısı ilgimizi çekti. Belki işin doğrusu buydu belki de öğretmen bizim gruba yardım etmek istedi. Arkadan gelen Mehmet Ustayı bizim gruba ekledi. Parçalar daha önce ayrılmıştı, sıraya girip kesekleri hazırladık. Kapılar, orta geniş kuşaklı. Kuşaklar kırmalı ama süslü değil. Kuşak, korniş işlerini Mehmet Usta gönüllü yüklendi. Önce kasaları hazırladık. Alt katın kasa boşluğu hazırmış oradan başlamayı görünüş olarak yararlı bulduk. Öğleye doğru kasa parçalarını inşaata götürdük. Orada çalışan inşaatçı arkadaşların da yardımıyla dış kapı kasasını yerleştirdik. Meğer sıvacılar bizi bekliyormuş, İvedi olarak ötekileri de istediler.

Yemekten sonra tüm gücümüzle kasaları yetiştirdik. Binanın kuzey tarafı kiremit döşendi. Hava çok güzel. Hava güzel denince bizim arkadaşların çağrışım alışkanlıkları depreşiyor:

- İki yıl önce biz çalışırken nasıldı? Bu kez ben dayanamadım, tıpkı Dini bayramlar gibi kar yağışlarının da değişebileceğini söyledim. Bunu şaka olarak söylemiştim. 2. sınıflardan biri düzeltme yaptı:

- Bir şaka değilse çok cahilce bir benzetme! dedi. Şaka olduğunu söyleyenler oldu ama ben direttim:

- Bayramların değiştiğini söylemek mi cahilce? diye sordum. Arkadaş bana; “Sözü çevirme, sen kar yağışı dedin!” diye dikeldi. Boy bos olarak benden biraz zayıf ama kösemsi bir görünüşü var. Ben bu kez:

- Arkadaş, biz hiç coğrafya okumadık; iklimler üstüne pek bilgimiz yok; haritalardaki o dik çizgilerin ne işe yaradığını bile bilmiyoruz! deyince arkadaş güldü:

- Nasıl nasıl? Haritalardaki dik çizgilerin mi? Haritalarda öyle dik çizgi olduğunu da ben hiç duymamıştım. Çünkü ben, doğru dürüst harita bile görmedim! dedi. Sonra da :

- Arkadaş! Ben takılmak için öyle konuştum, tanışmanın böyle bir yolu da vardır. Ben 2. sınıftan Mustafa Barış! Biz de çok az coğrafya okuduk. Ancak bu bilgilerimizi daha ilkokullarda almıştık. Hepimiz karın yüksek yerlere hem erken hem de çok; ovalara ise geç ve de az yağdığını biliyoruz. Dinsel bayramlar da her yıl 10 ya da 11 gün erken gelir. Bunları ise annelerimizden, babalarımızdan öğrendik! Arkadan bir ses geldi:

- Mustafa Barış, bilgiçliği bırak da işinin başına gel! Çiftelerli 2. sınıflardan Abdullah Özkucur’dan sonra tanıdığım böylece Mustafa Barış oldu. Ancak Mustafa Barış bende çok olumlu bir etki bıraktı. Özellikle arkadaşının: “Bilgiçliği bırak da işine gel” deyişi, onun bilgiyle arasının iyi olduğunu da muştalamış oldu. Bir ara Mustafa Barış’la Sami Akıncı arasında görünüş olarak benzerlik kurmaya çalıştım. Yüz şekilleri çok benzemiyorsa da boy, genel görüntü bakımından oldukça bir birine yaklaşıklar.

Biz büyük kasayı yaparken Okul Müdürü Hürrem Arman ile Mustafa Güneri geldi, sağdaki odaları konuştular. Eğitimbaşı yardımcısı, Öğrenci başkanı ile Yapıkolu için ayrı odalar olması gerektiğini tartıştılar. Mustafa Güneri:

- Üç odayı dörde çıkarmak şimdi çok kolay; bir metre kestik mi olur. Ancak şimdi hemen karar vermek gerekir! deyince okul müdürü çok yumuşak bir sesle:

- Ben ona nasıl karar verebilirim cancağızım? Biliyorsun bu konuda hiçbir deneyimim olmadığı gibi yetkim de yok. Sili Usta ile siz öyle diyorsanız öyle olur! dedi. Okul Müdürü çok yakınıma gelmişti. İşaret parmağıyla beni göstererek:

- Kepirtepe'den gelmiştin, değil mi? deyince “Evet, Kepirtepe'den!” dedim. Bu kez de, “İlin Kırklareli miydi?” diye tekrarladı. Ona da, “Evet, Kırklareli'den!” dedim. Dedim ama yanıtlarımın pek kestirme olduğunu, daha açıklayıcı sözler ekleyebileceğimi düşünerek ayrıntılı yanıtlar vermeyi kurarken Okul Müdürü:

- Ben de oralı sayılırım, hemşeriyiz! deyip o da benim gibi kısa kesip yürüdü. Onlar gidince bana takılanlar oldu:

- Onun öyle dediğine bakma, kesinlikle bir daha arayıp sormaz ! Böyle konuşanlar, kendi sözlerine bir süre de güldüler. Aldırmadım, omuz silkip geçtim.

2. sınıflar, Öğrenci Derneği için yer ayırıyormuş; “Oh be, burada bizim de yerimiz olacak!” diye sevindiler. Öteki okullarda, örneğin Yüksek Ziraat Enstitüsü'nde, Siyasal Bilgiler Okulu'nda, Gazi Terbiye Enstitüsü'nde hep Öğrenci Derneği odaları varmış. Bizim okul da Yüksek Okul olduğundan bizde de bir Dernek Odası olmalıymış. Yüksek Okul sözü bize bir başka açıdan da hoş geliyor; burasını bitirince Yedek Subaylık kesinleşiyormuş. Bu bile bizim için büyük bir kazançmış. İş tümden durduğu için bir süre bunları dinledik.

Bitişikte çalışan yapıcılar oda sayısını öğrenip ona göre bölme çalışmalarına başlayacakmış. Uzun süre bir haber gelmedi. Böylece eski öğrenciler bize bir yığın yeni bilgi aktardılar. Söylediklerinin çoğunu Kepirtepe’ye staja gelenlerden dinlemiştik ama tekrarlandıkça daha ilgiyle izleyip benimsiyor, böylece okula daha çok ısınıyoruz.

Bizim işimiz bitince atölyeye döndük. Bu kez de kapılar için parçalar ayırıp kesmeye başladık. Küçük kapılarda bir artış söz konusu olduğundan onu da hesaba kattık.

Paydos olunca Abdullah, Kadir üçümüz Müzik Binasına gittik. Mehmet Öztekin Öğretmen oradaydı. Bizi görünce azarlayacağını beklerken umduğumuzun tam tersine gülerek:

- Kendi yuvanıza bağlandığınızı görünce seviniyorum. Bundan böyle burası sizin yeriniz, olanak buldukça buraya gelirseniz, çalışmasanız bile bir eksiğinizi tamamlarsınız, gelecek derslere hazırlık yaparsınız. Bence buna kendinizi ilk günden alıştırırsanız siz kazançlı çıkacaksınız!

Öztekin Öğretmen çıkınca sevinçten uçacak gibi olduk. Ben gerçekten çok sevindim. Aklımdan geçen de buydu. Piyanolar boş kalınca piyano çalışacağım. Piyanolar dolu olunca da alıp akordiyonu eskiden olduğu gibi çalışmayı düşlüyordum. Akordiyon şimdi 2. sınıflardan Hüseyin Çakar’daymış. Hüseyin Çakar geçen yaz tatilinde staj için burada kalmış. Burada kalanların stajları Yüksek Bölümün dersleri başlayana dek sürüyormuş. Dersler başlayınca bu kez 2. sınıflar gene aylık olarak Orta Bölümde ikinci stajlarına başlayacakmış. Böylece o staj başlayınca Hüseyin Çakar’ın oradaki görevi biteceğinden akordiyonu getirip müzik binasına bırakacakmış. O zaman da ben Hüseyin Çakar'la ortaklaşa çalışacakmışım. Piyanolar da öyle olacakmış. İki piyanoya dört piyano öğrencisi. Öteki üç arkadaşın aynı zamanda keman çalışma zorunlulukları var, öyle yazmışlar. Okulu bitirince gidilecek okullarda piyano olmayacağı düşünülerek keman koşulu konmuş. Benim akordiyon çalışımı Mehmet Öztekin Öğretmen yeterli gördüğünden kemandan kurtulmuşum. Abdullah Erçetin, hem keman hem de piyano çalışmak zorunda kalacak.

Yemek ziline dek Müzik salonunda oturduk. Kızılçullulu iki arkadaş geldi. Kamil Yıldırım, Nihat Şengül. Kamil hemen gidip piyanoyu açtı. Önce tıngır mıngır yaptı. Sonra sonra avuçlarını açarak vurmaya başladı. İçimden çok kızdım ama gene de kendimi tuttum. Neyse Nihat Arkadaş biraz kaba da olsa arkadaşına; “Yapma be kardeşim, bizimkiler de kafa; çalacaksan bir şeyler çal dinleyelim!” dedi. Kamil sırıtarak geldi. Gelir gelmez de bir anısını anlattı. Kızılçullu'daki piyanoyla böyle oynarken bir gün Müzik öğretmenleri Ahmet Yekta Madra içeri girmiş. Piyanoya rasgele vuran çocuğu önce, avazı çıkabileceği yükseklikte bağırtmış. Sonra da uslu uslu konuşturmuş. Bu kez hangisinin iyi olduğunu sormuş. Öğrenci sakin konuşmanın iyi olduğunu söyleyince Yekta Madra gülmüş, “Bundan sonra sen de piyanoya öyle davran!” demiş. Bu olay arkadaşlar arasında uzun süre konuşulmuş. Kadir hemen taşı gediğine koydu:

- İyi ki bunu anlattın. Ben de gidip senin gibi vurmak istiyordum, bunu duyunca vazgeçtim. Öztekin Öğretmen duyarsa belki o öğretmen gibi yumuşak davranmaz! dedi.

Yemek zili çalınca birlikte yemeğe gittik. Arkadaşlara bir şey demedik ama biz sözleşmiştik, yemekten sonra da gene Müzik Salonuna gittik. Bu kez de Hüseyin Çakar geldi. Bizden izin isteyip piyanoya oturdu. Asım Öğretmenden dinlediğim parçalardan çaldı. Schubert Serenad’ı çaldı. Şimdiki görevini anlattı. Enstitü bölümünde bir sınıfı varmış, onlarla yemek yeyip onlarla müzik çalışması yapıyormuş. Sabahleyin de tüm öğrencilere akordiyonla zeybek havaları çalıyormuş. Bu oyun işi haziran ayından beri sürüyormuş. Yüzünü ekşiterek:

- Bıktım! dedi. “Akordiyonu iyice pişirmişsindir!” dedim. Ona da güldü:

- İnsan bıkınca tat almıyor, tat almayınca da ilerlemek yerine geriliyor. Ben Kızılçullu’da arkadaşların oyunlarında zevkle çalıyordum. Şimdi öyle bir zevk mevk almıyorum. Zaten çocuklar da oyunları, çocuk oyuncağına çevirdiklerinden pek zevkli tarafı kalmıyor! diyerek ayrıldı. Yumuşak huylu bir arkadaş olarak değerlendirdik. Beste de yaptığını daha önce duymuş, kısa bir parçasını da dinlemiştik. Hüseyin Çakar’ı tanıdık. Arkasından biz de yatakhaneye yollandık. Yatakhanede Bizim Kepirliler bize takıldılar:

- Güzel Sanatlar Bölümü öğrencileri özel odalarda oturuyor! türü sözlerle takıldılar. Kadir duygulandı, dün gelen öğretmenleri anlattı; “Üçü de film artisti gibi!” dedi. Abdullah Erçetin Şeyh Ahmet’e benzetti. Bizi dinleyen bir 2. sınıflı arkadaş söze karıştı, "Turhan Bey’e öykünüyor!” dedi. Turhan Bey de bir film artistiymiş.

Yatınca film artistlerini düşünmeye başladım. Geçen gün gördüğüm filmde iki çocuk vardı, az sonra onlar büyüyüp biri kral oldu, biri de zorluklar içinde kıvrandı. Yoksa kral olan Turhan Bey miydi?

 

4 Kasım 1943 Perşembe

 

Turhan Bey'i düşünürken uyumuştum. Rüyama girebilir diye düşünürken gerçekten rüyama giren oldu ama Turhan Bey değil, Babaeski’deki Kiremitçi Hasan Amcam. Kalabalık bir yerde bağırıp çağırıyor. Pazarcıların arabada karpuz satarken yaptığı gibi bir şeyler gösterip ellerini sallıyor. Beni görsün diye en öne doğru giderken söylediği sözleri dinledim. Namık Ergin Öğretmene ağır sözler söylüyor. Bu kez beni görmemesi için yere çöktüm. Yere çökünce de beni bir korku aldı. Ya üstümden araba geçerse? Hasan Amcamın kendi arabası var. Belki, de kendi arabasındadır. Arabayı sürerse araba üstümden geçecek. O zaman beni görür. Onun görmesi bir şey değil, bu durumu ben Namık Öğretmene nasıl anlatacağım? Bu kez de aklım takıldı, amcamın söylediği sözleri bizim arkadaşlardan duyan oldu mu? Çevreme baktım bizden kimse yok. Karşıdan bana biri el etti. El eden okuldan atılan arkadaşımız 6 Ali Güleren. Bana soruyor: “Gördün mü Namık Ergin Öğretmen nasıl adammış?” İyice telaşlanıyorum. Ali’ye: “Senin okuldan atılmana Namık Öğretmen çok üzüldü, bunu unutma!” dedim. Kadir Pekgöz, konuştu:

- Hemşerin ne güzel uyuyor! Gözlerimi açtım, kapıdan çıkan çıkana. Buraya geldiğimden beri rüya görmüyordum. Yoksa rüyalar gerçek olmayan olayları ya da kişileri düşünerek yatınca mı görülüyor? Kendisini hiç görmediğim Turhan Beyi düşünerek yatınca ona yakın birileri mi karşımıza çıkıyor? Gene de soruyorum: Neden Namık Ergin Öğretmen? Neden okuldan kovulan arkadaş? Özellikle Hasan Amcamın orada ne işi var?

Kahvaltıda Enstitü bölümünde yapılacak nöbetler konuşuldu. Hasan Üner çok dikkatli: “Benden iri çocuklar var, ben ne yapacağım onlarla?” dedi. Hasan kendi açısından haklı ama bu biraz bana dokundu. Ben kaç yıldır kendi yaşımda öğretmenlerle karşılaştım. Öğrencinin iri ya da boylu olması öğretmeni etkiler mi? Söz gelimi geçen yaz bize staja gelen Şevki Aydın, Mustafa Ersoy, Mehmet Pekgirgin de benden küçük ya da benimle yaşıttı. Benim onlara ne zararım oldu? Müzik Öğretmeni Asım Kaveller benim yaşımdaydı. Daha önce gelip de az kalan iki müzik öğretmeni Behire Bil’le Süheyla Başokçu ise tam bilmiyorum ama galiba benden küçüktüler. Ben onlara bir zarar verdiğimi sanmıyorum. Bu kez Hasan: “Abi sen akıllısın başına dert açmamak için dikkatli davranabilirsin!” deyince güldüm: “O dediğin gibi olsaydım Yaşar Binbaşı ya da Rükiye Dökmen Öğretmenle yıl boyu zıt gitmezdim!” dedim. Dedim ama arkadaşlar çoktan unutmuş benim çektiğim korkulu günleri. Yaşar binbaşının kim olduğu hele Rukiye Dökmen’in var olup olmadığı bir yığın anımsatmayla ortaya çıktı. Salt Hasan değil öteki arkadaşlar da anımsamakta zorluk çektiler. Olaylar zinciri sıralayarak sonunda anımsandı ama esas söylenmek istenen fikir de ortadan kalktı.

Kapı pencere çalışmalarını sürdürdük. Mehmet Usta bir muştuda bulundu, bu ayın onunda bizim derslerimiz başlayacakmış. Arkadaşlar ilgiyle sordular: “Nereden duydun?” Öğretmenler kendi aralarında işleri konuşurken birisi; “Onların dersleri haftaya başlıyor!” demiş. Bu kez yeni bir sevinç dalgası oluştu: Hafta dediğin beş gün sonra. Bu bizim için beklenilen bir gün. Pazartesi ya da onu izleyen bir gün. Yeni duymuşuz gibi gene bir ilk gün heyecanı:

- Dersler nasıl olacak? Ben, bizim bölümden yalnızım, o nedenle susuyorum. Orhan’la Harun olasılıklar üretiyor. En çok Profesör onlara gelecekmiş. Bu kez ben de Orhan’a katıldım, ortak uğraşımız Almanca’yı bu kez gene birlikte sürdüreceğiz. Bize de bir doçent gelecekmiş. Niyazi Çitakoğlu. Orhan Kızılçullu grubundan bir arkadaş edinmiş: “Onun da adı Niyazi!” dedi. Adlara oldum olası dikkat ederim; Niyazi de öyle oldu: “Bizim Kepirtepe’de bu adda öğrenci olmadı, demek Trakya’da bu ad beğenilmiyor. oysa benim babam benim için bu adı da düşünmüş, onun sevdiği kahramanlardan Resneli Niyazi büyük bir kahramanmış!” dedim. Bu sözüm gene tartışmaya neden oldu. Niyazi adlı öğrenci var mıydı yok muydu? “Vardı!” diyenler oldu ama onları dedikleri adlar konuşurken Nazmi’ye dönüştü. İlginçtir önce ad söyleniyor, tamam deniyor ama soyadı eklenince yanılgı anlaşılıyor. Nezir’e Niyazi olarak takılan Salih Baydemir, soyadı Üşenmez’i ekleyince: “Niyazi Üşenmez!” der demez duraladı, Nezir’i anımsadı. Bu kez bir çok tanıdık ad önce salt ad olarak sonra da soyadlarıyla söylenerek dil alışkanlığının önemi üzerinde duruldu. Birkaç Nazmi ile Nezir anımsandıktan sonra konu gene derslerin başlamasına dönüştü.

Öğle yemeğinde bizden önce öteki arkadaşlar derslerin başlayacağını söylediler. Eğitimbaşı Tahsin Baba 2. sınıflara muştulamışmış. Binanın kapısı, penceresi takıldıktan sonraki işleri Yapıcılık Kolu ile Enstitü Bölümünün Son sınıf öğrencileri uygulama dersi olarak tamamlayacakmış. Bu haber daha inandırıcı geldi.

Öğleden sonra daha büyük bir gayretle çalıştık. Biz büyük kapının çerçevelerini alıştırdık, üç parça olarak düşünülmüş olan orta dolgularını hazırladık. Büyük kapıya öncelik verdik. Pencereleri hazırlayan arkadaşlar tüm parçaları hazırladılar. Onlar hepsini birden çıkaracaklar. Paydosta binanın önünden geçtik. Kapıların, pencerelerin kasaları yerlerine konmuş kenar boşlukları harçlanmış. Üst kat, ilk bakınca orman görüntüsü veriyor ama pazar günü orası da kaldırılacakmış. Seviniyoruz: “Az değil, geleli kırk gün oldu, dersler daha mı başlamasın?” diye anlamlı soru soranlar oluyor ama, sonuçta artan olasılık umudu, böylesi soruları etkisizleştiriyor.

Kitaplığa uğradım, beyaz kitaplardan bu kez Oedipus adlı kitabı aldım. Oldukça ince bir kitap. Adı ilginç (Ödip olarak okunuyormuş) Kitabı aldığımı gören 2. sınıftan Şerif Yalman açıklama yaptı, Tiyatro Derslerimize gelecek olan Mahir Canova Öğretmenin ilk olarak okumamız için önereceği kitaplardan birinin de bu kitap olduğunu söyledi. Kendisi okumuş, bir çok arkadaşa salık vermiş, okuyanlar hep sevmişler: “Sen de seveceksin!” dedi. Şerif Yalman. İşte alışık olduğum adlardan biri; Furtun Şerif olarak tanınan komşumuz, benim de enişte dediğim kişinin adı. Ayrıca Kolsuz Hamza’nın bir küçük kardeşi Şerif Durmuş. Küçük ablamın adı da Şerife. Kepirtepe’de de Şerif adlı çocuklar vardı. Şerif Vardar’ı anımsadım. Bir Şerif daha tanımıştım ama soyadını toparlayamadım.

Kitap biraz masalımsı başladı. Hemen bıraktım. Bu akşam daha değişik müzikler dinleyeceğiz, onları dikkatle izleyeceğim.

Yemekte gene dersler, gelecek öğretmenler derken İsmail Hakkı Tonguç’un okulumuza neden gelmediği tartışılmaya başlandı: “Binanın gecikmesi bizim kusurumuz mu?” Öteki soru daha ilginç: “Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç gelse ne olacak?” Ben de bu soruya katılıyorum. İki yıl önce Hasan Ali Yücel geldi, dersimize girdi, bizi çok sevdiğini söyledi. O denli yakınlık gösterdi ki, bir gece gelip bizimle yıldızları inceleyeceğini bile söyledi. Sonra döndü gitti. Bir daha da buralara uğramadı bile. Geçen yıl mart içinde Kepirtepe’ye gene geldi. Bu kez ise kimseyle görüşmedi. Okul Müdürünü sorup odasına girdi. Bir saat sonra arabasının ayrıldığını gördük. Bu kez de başka bir soru ortaya atıldı:

-Ne yapmasını istiyordunuz? Buna vereceğimiz yanıt çoktu:

-1. Kepirtepe’ye hemen dönmek istiyorduk. 2. Uzun kalacaksak kendi müdürümüzün de gelmesinde diretiyorduk. 3. Derslerimiz yarım kalmıştı, onları tamamlamak istiyorduk. 4. Geri döneceksek, döner dönmez okulumuzda ders görmek istiyorduk. Bu istekleri daha uzatabiliriz. Bunların hiç biri olmadı. Doğru dürüst sanat öğretmeni bile atanmadı. Şimdi burada sayısı tam bilinmeyen Sanat Öğretmeni ile Usta öğretici var. Biz burasını kurarken kendimizin iki sanat öğretmeni vardı. Namık Ergin, Ali Yılmaz Demirbilek. İşin acısı öteki enstitülerden gelen ekiplerin başında sanatla ilgisi olmayan ilkokul öğretmenleri bulunuyordu. Onların çoğunun teknik işlerini de Namık Ergin, Ali Yılmaz Öğretmenler karşılıyordu. O yıl Hasanoğlan’a gelen ekiplerin başında gelen öğretmenler incelenince görüleceği üzere, çoğu sanatla ilgili değildi. Hele Kepirtepe’ye dönünce uzun süre köylerimize gönderilip öylece bırakılmamız unutamadığımız bir umursamazlık daha doğrusu bizi derinden inciten bir ihmaldi. Köyde sıkıldığımı gören babam okula çağrılacağımdan umudu kesmiş, benim için iş ayarlamaya kalkışmıştı. Neyse geri çağırıldık. Çağrıldık ama okulumuza göçmenler gibi sırtımızda yorganlarımızla döndük. Okulumuz bize birer yorgan bile veremeyecek denli fakirleşmişti. Sekiz ay aralıksız inşaatlarda çalışmamız bize birer yorgan alacak kadar bile değerlendirilmemişti. Nerede kaldı Edirne’deki okula gittiğimiz ilk günlerde Padişah saraylarının olduğu söylenen o güzelim porselen tabaklar, ışıl ışıl ışıldayan altın, gümüş kaplamalı çatallar, kaşıklar. Kırılırsa yerine yenisi alınamayacağı söylenen bardaklar. Özellikle de o yaylı karyolaların hepsi Sinanlı’daki samanlık depolarda çürüdü mü? Arkadaşlar durup durup anlatıyor: “Biz Edirne'den ayrılırken okulun eşyalarını 60 vagona yüklemiştik.” Bu sayıyı 80’e dek çıkaranlar da vardı. Nerede o eşyalar?

Yemekten sonra hemen Müzik binasına gittik. Önce Öztekin Öğretmen geldi. Ankara’ya gitmiş, Milli Eğitim Bakanlığına uğramış, derslerin önümüzdeki pazartesi başlayacağını muştulamışlar. Onu söyledi. Arkadaşlar toplanınca açıklamalar yaptı. Hüseyin Çakar dışında tüm bölüm öğrencileri vardı. Öztekin Öğretmen genel hatlarıyla gireceğimiz dersleri anlattı. Bölümün adı Güzel Sanatlar olduğu için derslerin eşit ağırlıklı olduğunu tekrarladı. Hiç aklımdan geçirmediğim bir sorunla karşılaştım. Resim-Elişi denilen derslerle müzik arasında hiçbir ayrılık yokmuş. Buradan çıkanlar ilerde Köy Enstitülerinde oluşacak bu tür dersler için öğretmen olacakmış. Şimdilerde böyle bir ders olmadığı için bizi müzik öğretmeni olacak sanısı yayılmış. Oysa içimizden kimileri resim, kimileri müzik kimileri de ileride düşünülen güzel konuşma, dilimizi daha güzel yapacak etkinlikleri yönetecekmiş. Bu nedenle, özellikle bana bakarak: “Sakın tek taraflı kalmayı düşünmeyin, şan öğretmeni, ne ise tiyatro öğretmeni de odur, resim öğretmenleri de!” deyince iki resim öğretmeni geleceğini sezdik. Zaten az sonra Öztekin Öğretmen Milli Eğitim Bakanlığından aldığı bizim bölümün öğretmenleri Malik Aksel, Veysel Erüstün, Hilmi Girginkoç, Mahir Canova, Faik Canselen, Mithat Kurfalı olarak sıraladı. Bir süre yüzlerimize bakarak güldükten sonra: “Korkunun ölüme bir yararı olmaz! derler. Korkmak yok, korku başarısızlığı getirir. Ben yaparım, deyip geldiniz. Yapamadım, demeniz için vakit erken!” deyip ellerini çırptı, bana işaret etti: “Aç bakalım pikabı, bu gece Şehrazat’la başlayalım!” dedi. Şehrazat’ı ben de merak etmiştim. Okuduğum masallarda bu ad geçiyordu. 5 büyük plak. “Ne anlatıyor acaba?” diyerek ilk plağı koydum. Gürültüyle başladı. Plak bittiği zaman hala masal bekliyordum. Neyse Mehmet Öztekin Öğretmen gözlerimden okumuş gibi açıkladı:

-Binbir Gece Masallarından alınmış ama bu masallar sese dönüştürülmüş. Besteci masallardan esinlenerek bestesini yapmış! deyince masal beklentim bitti. Plaklar bittikçe kalkıp değiştirdim. Oldukça gürültülü olmasına karşın arkadaşlar beğendiklerini söylediler. Mehmet Yelaldı adlı arkadaş açıklamalar yaptı:

-Melodiler çarpıcı, gel-git yapan sesler etkileyici! gibi sözler söyledi. Hiç duymadığım sözlerin ne olduğunu anlamaya çalıştım. Şehrazat bitince dinlendirici olarak Mozart serenad istendi. Ben bu müziği çok sevdim. Sanırım Mehmet Yelaldı’nın söylediğinden olmasa bile beni etkileyen birşeyler bunda da var. Ayrılırken Öztekin Öğretmen benim için izin alacağını, piyanoların akordu için gelen akortçu öğretmene yardım edeceğimi hem de piyanoların bakımı için yapılacak önerileri yazmam gerektiğini söyledi. “Piyanoların arada akort edildiğini bilirsin!” deyince Kepirtepe’deki sıkıntılı günleri anlattım. Öztekin Öğretmen “öyleyse fazla söze gerek yok. Hüseyin Çakar'ın Orta Kısımda görevi sürdüğü için bu işi sen yapacaksın. Akort için gelen Mithat Öğretmen bu işin ehlidir ama gene de yanında birinin bulunması zorunlu!” dedi. İçimden çok sevindim ama belli etmemeye çalıştım:

-Siz bilirsiniz! deyip sustum. Gerçekten de çıkınca azıcık üzüldüm. Arkadaşlarla birlikte başladığımız kapı işinden iki gün ayrılmam, oradaki hakkımı kaybetmek olacak. O kapıdan girerken Kepirtepe’de sık sık yaptığım onurlu anımsamayı burada yapamayacağım. Yolda Kadir gülerek:

- Hadi gene kurtuldun! deyince bunları anlattım. Abdullah ise gülerek:

-Sen de piyanoya dokununca yapılanları anımsar, teselli olursun! diyerek sözde benim yanımda göründü ama gerçek niyetini tam anlayamadım. Sanırım ikisinde de gizlemeye çalıştıkları bir kıskançlık kıpırtısı vardı.

Yatınca Asım Öğretmenle Selahattin Yücesoy Öğretmeni anımsadım; okuldaki piyanonun akordu için günlerce dertlendiler. 15 gün sonra da bir asker bulup akort işini tamamladılar. Burada özel olarak akort öğretmeni varmış. Mithat Bey dedikleri aslında konservatuvar öğretmeniymiş. Orada onlarca piyano olduğundan sürekli bakımlar gerekiyormuş. Milli Eğitim Bakanlığının uygun görmesi üzerine bizim okula da gerektikçe gelmek üzere anlaşma yapılmış. Biz piyano öğrencilerine de akort işini öğretecekmiş. Öğretmen olarak gittiğimiz yerlerdeki piyanoları da biz akort edecekmişiz. Akort edeni gördüm ama şimdi düşündüm ne yapıyordu? Elinde çatal bir demir tutup onu tınlatıyordu. Çatal demirden çıkan ses uzayıp giderken akort eden elindeki delik demir anahtarla telin birini denkleştirdikten sonra öteki telleri de o tele uyduruyordu. Çok oyalayıcı bir iş. İçimden geçirirken bile sakındığım bir duygu içinde:

- Tahta kesmekten ya da tomruk taşımaktan daha zor olamaz! deyip gözlerimi kapadım.

 

5 Kasım 1943 Cuma

 

Gözlerimi açınca izin işini düşündüm; arkadaşlar bunu nasıl karşılayacaklar? Yapılacak konuşmalara aldırmamaya karar verdim:

- Bu tür ayrılıklar yeni değil, daha Kepirtepe’de böyleleri başlamıştı. Zaten okulu bitirme demek ayrılık demek oluyor. Arif Kalkan nerede? Sefer Tunca hangi köyde? İsmet Yanar ne yapıyor? Bunları düşünen var mı? Sami Akıncı gene Md. Yardımcısı Tahir Öğretmenin odasında memurluk yapıyor. Ben iki gün gitmezsem ne olacak? Dersler başlayınca Yapı kolunda olanlar sürekli inşaatta çalışacak, biz onların yanına gidecek değiliz ya!

Kahvaltıda korktuğum başıma geldi. Kadir masamızın yanından geçerken bana “akortçu öğretmenin gelmiş, gördüm; Öztekin Öğretmenle gittiler!” dedi. Olayı arkadaşlara anlattım. Hiç de düşündüğüm gibi olmadı, arkadaşlar beni şanslı saydılar. Buradaki işin kendi işleri olmadığını, bunu fazladan yaptıklarını sıraladılar. Kahvaltıdan kalkarken Şevki Aydın, Öztekin Öğretmenin beni beklediğini söyleyince koşarak Müzik Binasına boyladım. Mithat Kurfalı, kendisini tanıttıktan sonra, üstündeki cici giysilerini çıkarıp (Kepirtepe’deki Alman Ahmet’in yaptığı gibi) tulum giysilerini giydi. Nedenini de açıkladı:

-Pedallarla falan uğraşırken çaresiz yerlere yatılıyor!

Önce bana uzun uzun anlattı. Anlamadım ama ben de anlarmış gibi başımı salladım durdum. Bu arada Fikret Madaralı Öğretmeni anımsadım. Bir derste benim yaptığım gibi yapan birini anlattıktan sonra bir benzetme yapmıştı:

- Adam anlamadığı bile bile sanki anlarmışçasına başını sallar, tıpkı torbasının altlarında kalan yemi almaya çalışan atlar gibi, kafasını sallar durur! demişti. Gözümün önüne bir at geldi. Gerçekten de atlar, başındaki yem torbalarını öyle sallar.

Mithat Öğretmen bana hiçbir iş buyurmadan (saatlarca diyebileceğim kadar) kendi kendine çalıştı. Bir ara bana:

-Şimdi dinlen, sonra sana da sıra gelecek! deyip güldü. Öğleye dek bekledim, bana sıra gelmedi. Biraz sıkılarak yemeğe gittim. İçimden de:

- Arkadaşlar ne yaptığımı sorarsa yanıtım ne olacak? Neyse ki kimse bir şey sormadı. Onların sorunları kendilerine göre daha önemli; öğretmenlerden kimse gelmemiş. Bugün ustalar günüymüş. Arkadaşlar da aralarında bir tartışma açıp karşılıklı konuşarak, (aynı sözleri tekrarlayarak) öğleye çıkmışlar.

Öğlede bir ara Hüseyin Çakar geldi. Mithat Öğretmeni tanıyormuş, ayaküstü konuştular. Çakar gidince benim işim başladı. Çatal demir dediğim diyapozonla düzeltilen tellere, incelerde iki, kalınlarda bir olan yardımcı telleri ben uydurmaya çalıştım. Bir hayli uğraştığım oldu. Kimilerinde o denli takılıp kaldım ki, sonunda olmuş gibi bırakıp geçtiğim oldu. Buna karşın Mithat Öğretmen beğendi:

-Yapamadığını sandıkların bir kusur değil, işe henüz hazır olamamanın bir sonucudur. Bu işe başladığımda ben daha dar canlıydım, kaç kez bu işten kaçmaya kalkıştım. Oysa şimdi, ben değil iş benden kaçıyor! diyerek beni cesaretlendirdi. Akşam paydosu çalarken siyah piyanoyu ancak bitirdik. Öztekin Öğretmen geldi. Bizi övdü, piyanonun başına oturup çocuk şarkıları çaldı. Mithat Öğretmeni alıp yönetim binasındaki kalacağı yere götürdü. Mithat Kurfalı Öğretmen ayrılırken doru at rengindeki piyanoyu göstererek:

-Yarın da onu tamamlayacaksınız! dedi.

Akşam paydosunda öğledeki durgunluğuma karşın oldukça neşeliydim. Arkadaşlara anlatacak çok bilgi kazanmıştım. Akortları ben yapmadım ama yapmış kadar olayı benimsedim. Önce Kitaplığa gittim. Okuduğum kitap, Oidipus koyduğum yerde duruyordu. Bunu da ikinci kez okuyorum. 1. sınıftayken Tarih dersinde Fikret Madaralı Öğretmenin anlattığı Roma kentini kuranların başından geçen benzer olay burada da geçiyor. Orada iki çocuk ormana bırakılıyor burada bir çocuk. Ancak buradaki ayrılık, çocuğun, babası tarafından dağlara, daha doğrusu bile bile ölüme gönderilmesi. Romus-Romulüs'te olduğu gibi burada da çocuk ölmüyor; ölmediği gibi çok güçlü olarak babasının kentine dönüyor. Çoban çocuk, çok güçlü olduğuna inandığından, önüne çıkan ya da çıkacak engelleri aşacağına inanmaktadır. Kente yaklaşırken kralla karşılaşır. Kral yabancıyı düşman saydığı için öldürmeye kalkar. Ne var ki dağlı delikanlı kralı (kendi babasını) öldürüp kente yaklaşır. Ancak kente girmek o denli kolay değildir; yolu kesen bir canavar vardır. Canavar gelen yolculara soru sorar, onun sorularını yanıtlamadan kente girmek olası değildir. Üstelik sorulan soruya doğru yanıt veremeyen canından olur. Canavarın sorusuna doğru yanıt veren kente girecektir. (Şimdiye dek bunu kimse başaramamıştır.) Dağdan gelen güçlü çoban canavarın karşısına çıkarak, Canavar'ın sorduğu soruları da yanıtlar. Canavarın gücü birden yok olur. Kent halkı, canavardan kurtulma sevincini, ölen krallarının acısıyla birlikte yaşar. Halk kendilerini canavardan kurtaran gence yakınlık duyup kral seçer. Dağda büyüyen, ayakları delik Çoban Çocuk Thebai Kenti'ne (kendi doğduğu kent) kral olur.

Yemek zili çalınca bırakıp çıktım.

Kitabın kalanını okumaya gerek görmedim. Geçen yıl okuyup özetlediğim kitabı bir daha okumayı gereksiz saydım. Biliyorum ki genç, kral olacak, annesiyle evlenip dört çocuk (iki kız, iki erkek) yetiştirecek. Şerif Yalman’la karşılaştım, o bana kitabı sorunca ben de fikrimi söyledim. Şerif kahkaha attı:

-Acele etme, dediğinin doğru tarafları var ama bizim bölümde kitap okumalar biraz başka oluyor. Özellikle tiyatro biçiminde yazılmış kitaplar. Okumasan bile o kitabı bırakma!

Arkadaşlar gene o kahve gibi yere gitmek istediler. Ben de onlara katıldım. Birisi bağlama çaldı. Geçen yıl derse gelen birisi bağlama çalıyormuş, onu andılar. Onu anmaları bir şey değil, yeni öğretmeni yerdiler. Söylediği şarkılar bile ötekinin yanında çocuk oyuncağı kalıyormuş. Konuşanların bu tavırlarını beğenmedim kalktım. Kadir de bana katıldı, gidip yattık. Yattım ama bu kez de aklım köye gitti:

6 Kasım bizim köyde bayram gibidir. Gibi de değil düpedüz bayramdır. Çıraklar, çobanlar bağlı oldukları işlerde yeniden pazarlık yapıp ya kalırlar ya da ayrılırlar. Tıpkı 6 Mayıs’taki Hıdrellez gibidir. Aynı zamanda kışın da kesin başlangıcı sayılır. Bizim orada bile bugünler artık gerçek kış sayıldığına göre bu yıl burada kış geç gelmiş oluyor. Burada çalıştığımız 1941 Kasım ayı donduruyordu. Bu yılki bizim şansımız deyip eski anılara daldım. 1938 6 kasımında köydeydim. Okula gitmek heyecanı içinde çırpınıyordum. Köyden ayrılmaktan çok C’den ayrılmak dert olmuştu. Oysa şimdi C, bir anı olarak kaldı. Bunun nasıl olduğunu uzun uzun düşündüm. C’yi unutamayacağımı sanırken nasıl da unuttum. O evlendiği için mi? Yoksa okuduğum kitaplarda yüzlerce benzer olayı öğrendikten sonra:

-Bu hep böyleymiş! deyip vurdum duymaz mı oldum? A için de bunu söyleyebilirim. Çocukluk anılarımda onlar hep güzel olarak kalacaklar. Ya Röslein ne olacak? Besbelli o da öyle olacak. Hem kendim ayrılıyorum hem de “Vah, vah, vah!” demeye kalkıyorum...

 

6 Kasım 1943 Cumartesi

 

Gözlerimi açtım, her sabah yanımdan geçerken takılan arkadaşlar nedense bu sabah görmezden geldiler. Salih Baydemir sağolsun eğilip sordu: “Gözlerin açık mı uyuyorsun yoksa işten kurtulmanı mı kutluyorsun?” diye sordu. Küçük sayılmayacak bir yalan attım: “Seni bekliyordum, bakalım Salih de sessiz mi geçecek diye seni sınamak istedim!” Salih güldü: “Sağol abi, şimdi ben kazandım mı?” diye sordu. Kalktım, birlikte çıktık. Dış kapıyı tamamlamışlar, iç kapıların da alıştırmaları kalmış. Enstitü bölümünden dört öğrenci geliyormuş. İçlerinden birisi Salih gibi usta bir aileden geliyormuş, çok güzel rende, planya kullanıyormuş, kornişleri o açmış.

Kahvaltıda yemeklerden çok yemekhane işi konuşuldu: “Aynı yemekhanede yemek yedikçe bizim yemekler Köy Enstitüsü yemeklerinden farklı olmayacak!” Yusuf Asıl, bunu doğal karşıladı: “ Biz de parayla birşeyler alıp aralarda yeriz!” deyince Yüksek Bölüm Öğrencilerine verilecek aylık paralardan söz edildi. Kimisi ayda 5, kimisi 10 tl. olarak duyduğunu öne sürdü. Ankara’ya bedava denecek kadar az para ile gitmeyi, az da olsa her para almayı yeterli bulduğumuzu söyleyerek dağıldık. Az sonra Öztekin Öğretmenle Mithat Öğretmen geldiler. Bir süre piyanolara yer seçtiler. İki piyanonun aynı salonda olması sakıncalı bulundu. Önce siyah piyanoyu küçük odaya çektik. Mithat Öğretmen bir süre gene siyah piyano ile uğraştı. Siyah piyano Rostov marka. Öteki Bercstein. Biri Alman, biri Rus yapısıymış. Alman yapısı olan Bercstein daha çok beğeniliyormuş, fiyatı da ötekinden fazlaymış. Rus yapısı olan Rostov daha çok halk için yapıldığından ucuzmuş. Mithat Öğretmen: “Ucuz etin yahnisi de ucuz olur!” deyip güldü. Rostov tamamlanınca kapıyı açıp biraz kuvvetlice tüm tuşlara bastım. Mithat Öğretmen: “Ustanın adı Hıdır, elinden gelen budur!” deyip güldü. Bercstein o denli akortsuz değilmiş, kenar tuşların bir çoğu hiç bozulmamış. Mithat Öğretmen:

- Sizin buraya küçük çocuk girmediği belli, küçükler girse bu tuşlar daha çok bozulur. Çünkü çocuklar daha çok en kalın en ince seslerle oynarlar! dedi. Zaman zaman evlere de piyano akordu için gittiğinde hep buna dikkat edermiş. Ayaklanmış çocuklar olunca ilk işleri gidip piyanonun tuşlarıyla oynamak oluyormuş. “Çok kez evlere tutkalla mutkalla giderim!” diyerek güldü. Paydosa yakın Öztekin Öğretmen gene geldi, yemeğe birlikte gittiler.

Yemekte arkadaşlar oldukça neşeliydiler. Yarın Ankara için kesin karar almışlar, birlikte gidip gezeceklermiş. Yeni Sinemada Yusuf Vehbi’nin filmi varmış, çok güzelmiş. Yusuf’a takıldım, “adaşın için gidiyorsun değil mi?” diye sorunca arkadaşlar hep güldüler: “Biz sabahtan beri bunu konuştuk ama Yusuf’un adaşı olduğu hiç aklımıza gelmedi!” deyip Yusuf’a takıldılar. Yusuf Vehbi’nin filmini görmedim ama Sümer Sineması önünde bir bayanla büyük bir resmi vardı, oradan anımsıyorum.

Öğleden sonra Mithat Öğretmen çatal demiri (o diyapozon diyor) bana verdi. Bir kaç kez vurdurdum. Öteki odaya gönderdi, sessizlik içinde vurdum. Vurmada da ustalık gerekliymiş, sesleri saptamada da. Vurunca ilk tınıları değil belli bir süreçten sonrayı saptamak gerekirmiş. Beceremedim ama olayın gerçeğini kavradım. Mithat Öğretmen:

-Bunun işi kolay deyip neredeyse atlayarak gitti. Kalın tellerde gene bana verdi. Bu piyanoda ses uydurmak bana daha kolay geldi. Mithat Öğretmen gülerek:

- Bak bunu iyi anladın, bu markanın özelliği de bu, büyük piyanistler hep bununla konser vermek isterler! dedi. Anahtarı kendi aldı ama bana bir süre de öyle açıklamalar yaptı. Gene de bu piyano ötekine göre çok çabuk bitti. Gerçekten Alman Piyano daha değişik ses çıkarıyor. Akordiyonun sürgülü sesleri gibi sesi var.

Mithat Öğretmen Ankara’ya dönmek zorundaymış, saat 18:00’de geçen yolcu trenine yetişmek üzere birlikte durağa indik. Mithat Öğretmen beni Konservatuvarın kuyruklu piyanolarının akortlarını gözlemem için çağıracağını söyledi. Buna çok sevindim. Duraktan okula dönerken gene Süheyla Öğretmeni düşündüm. Kendi kendime güldüm: “Süheyla Öğretmen benden açık açık keman çalmamı istiyordu. Kemanı kenara bıraktım, piyano akordu yaparken görürse ne der?” Umarım anımsamaz. Belki de görünce hiç tanımayacak ya da tanımazdan gelecek. O zaman ne yapacağım?

Yüreğim cızlarken Müzik binasına girdim. Akşam için hazırlık yaptım. Öztekin Öğretmen sandalyeler için bir öneride bulunmuştu. Yandaki sandalyeleri sinemalarda olduğu gibi aralıklı sıraya koydum. Salondan piyanonun biri çıkınca daha iyi oldu. Kalan piyano daha güzel görünüyor. Başarılı bir iş yapmış gibi kitaplığa gittim. Kitabım yerinde yok. Kitaplık serbest, isteyen istediği kitabı alıp gidiyor. İstediği kadar bekletip geriye getiriyor. Şerif Yalman’ı gördüm o da bana baktı. Kitabımı almışlar dedim. Güldü: “O kitap zaten senin değildi, yerine başkasını al, bak varsa Antigone’yi al, o da onun kardeşi!” dedi. Tüm sırayı elden geçirdim o da yok. Bu kez Şerif geldi, baktı. “Mahir Öğretmen onların okunmasını istediği için bizimkiler almıştır, o zaman biraz bekleyeceksin!” dedi. Sonra da bu kitapların üç tane olduğunu, üçünü de okumamızın istendiğini, bir de ötekine bakmamı önerdi: Oedipus Kolonos’ta. Ancak onu kendisi de görmemiş, kitabın adı ortalıkta dolaşıyormuş. Şerif konuşurken utanır gibi oldum. Onun ilgiyle önerdiği kitapların üçünü de okumuş olmama karşın, “Ben onları okudum!” diyemedim. Üstelik onları okuyacağımı söyleyerek kitaplık raflarında aramaya kalkıştım. Musiki Tarihi adlı bir kitap aldım. Müzik üstüne bilgiler veriyor, kalınca bir kitap. Onu karıştırdım. Bir yığın besteciyi tanıtıyor. Plaklarda dinlediğimiz yapıtları tanıtıyor. Besteci resimleri de var. Kitap alınıp götürüldüğüne göre bu kitabı almayı tasarladım. Bu akşam olmasa bile dersler başladığında alıp Müzik salonuna götürebilirim diye düşündüm. Ben kitap karıştırırken Halil Basutçu geldi, elimdeki kitabı görünce :

- Sen derslere başlamışsın bile, ne o erken gitmeye mi niyetlendin? dedi. Dediğini anlamazdan geldim, “Bir yere gitmeye niyetim yok. Onlar göndermezse, söyledikleri doğruysa burada da üç yıl kalacağım!” dedim. Arkadaş güldü:

- Yok yok, sen buradan daha önce diploma almaya mı niyetlendin demek istedim! deyip yanıma oturdu. Kitap okumayı bırakıp piyano akordu yapmayı öğrendiğimi söyledim. O da bana inşaatın son durumunu anlattı. Onların dersleri o binada olacakmış. O nedenle onlar bir an önce bitmesi için çalışıyorlarmış; “Bir hafta içinde biter ama iyice kurumadan orada yatılmaz!” dedi. Yarın Ankara’ya gidip gitmeyeceğimi sordu. O düşünüyormuş ama gezecek arkadaş bulamıyormuş: “Öteki okullardan gelenlere bir türlü ısınamadım, Hüsnü Yalçın’ı da yalnız bırakmak istemiyorum!”dedi. Bu kez ben üstüne gittim:

- Yarın birlikte gidelim! Bizim masadakiler de bana uyup diretince söz verdi; “Yarın birlikte Ankara da gezeceğiz!” Bir ara aklımdan geçti; “Geçen gün Sami Akıncı sevgilisi Suna’dan söz etti, çok özlemiş (Sami öyle demedi ama ben öyleye çevirecektim) sen kızını özlemiyor musun?” demeyi düşündüm. Dilimin ucuna geldi ama vazgeçtim. Ablamın söylediği doğru çıkarsa arkadaş üzülmüş olur. Ablam Halil’in rahatsızlığı için; “O arkadaşın aşık olmuştur, karşılıksız sevgiye kapılanlar öyle rahatsızlıklar geçirir!” demişti. Aklımdan geçirdim ama demedim.

Yemekten sonra Müzik salonuna gittik. Öztekin Öğretmen gündüz tembihlemişti; küçüklü büyüklü 8 plak hazırlanacaktı. Bundan böyle müzik türlerine göre sıralanacak. Yapıtı çalınan bestecinin adı ile ulusu söylenecek. Plak listemizde Bach BWV232 Messe ile Mozart Don Juan operası dışındaki yapıtların hepsi 8 plağın altında. Sibelius’un 7. , Brahms’ın 4. Senfonileri 7’şer plak, ötekiler 1 ile 6 arasında değişiyor. Bu akşam Haydn Saat Senfonisi ile Mozart Piyano konçertosunu seçmiştim. İkisi de çok güzel çıktı. Arkadaşlar sessiz-soluksuz dinlediler. Sonunda Öğretmen açıklama yaptı: “Mozart Piyano Konçertosu demek yetmez. Mozart’ın 30 adet piyano konçertosu var. Bu konçertolar numara ile söylendiği gibi Kv harfleriyle anılıp başka numaralarla da anılır” deyip plaktaki numarayı gösterdi; “KV 175- No. 5.” Kadir dayanamadı; “Daha neler öğreneceğiz!” Öğretmen Kadir’e bakarak güldü; sonra da:

-Dur bakalım dostum, daha bu Mozart’ın ilk piyano konçertosu. Bundan başka 29 piyano konçertosu daha var. Bunlar, yalnız piyano için olanlar, öteki çalgıları da sayarsak bu sayı 50’yi geçmektedir. Bu sözüm salt Mozart içindir. Haydn’ın senfoni sayısını tam bilmiyoruz; söylendiğine göre yüzün üstündeymiş. Neyse fazla kaygılanmayın biz onların plaklarına kolay kolay ulaşamayız. İşte böyle, elimize geçirdiklerimizi can kulağıyla dinler, onlardan yararlanırsak ötekiler için de bir fikir sahibi olmuş oluruz!

Mehmet Öztekin Öğretmen ayrılınca bir süre sız-pıs ederek şaşkınlığımızı sergiledik:

-Nasıl bestelemişler bunları? Yolda da sık sık:

- Vay anası! söylemleri duyuldu.

Yatınca ben de kendi kendime birkaç kez aynı sözü söyledim. Saate tam bakmamıştım ama 8 plak 2 saate yakın sürdü. Demek konçertoların birisi bir saat sürüyor. Şaşırdım, kendi kendime sordum; “Çalan kişi bir saat durmadan piyano mu çalıyor?” Bir saat bir konçerto. Öyleyse Mozart'ın konçertoları 30 saat sürüyor. Bugün saat birde başlasa yarın akşam güneş batarken bitecek. İşte buna; “VAY ANASINI!” denir. Dedim ama pişman oldum. Bu söz ne anlam taşıyor ki? Besteci bestelemiş, ortalıkta çalınıyor. Üstelik bestelendiğinden bu yana 150 yıl geçmiş ama yeniymiş gibi dinleniyor. Bir söz söylenecekse buna, daha güzel sözler yakışır; onları bulup söylemeli!

Yatınca düşündüm, akordiyonla çaldığım yirmiden fazla parça var, onları arka arkaya çalsam kaç dakika sürer? Aylardır onları da çalmadım, belki onlar da kafamdan uçtu gitti. İlginçtir, plaklar arasında onlara benzer hiç parça yok. Tek Brahms'ın Macar Dansı var. O da bildiğim gibi başlıyor ama sonra değişip gidiyor.

Müzik, piyano, piyano akordu derken Konservatuvar piyanolarına takıldım, kuyruklu piyano varmış. Kuyruklu piyanolar nasıl oluyor acaba? Piyano ile kuyruğu bir arada hiç düşünemedim. Mithat Öğretmen; “Kuyruklu piyanoların akordu daha zevkli olur!” dediğine göre bizimkilerden bir farkı olması gerekir. Kuyruklu piyanolar çalarken Süheyla Öğretmeni görmek hoş olacak. O, kemanı bırakabilir mi ki?

 

7 Kasım 1943 Pazar

 

Herkesin ağzında Ankara sözü. Bizim 2. sınıf müzikçilerinden Abdullah Ön yanımızdan geçerken gülerek: “Siz de bir gün bıkacaksınız Ankara’ya gitmekten!” dedi. Yanımdan geçmişti döndü bana: “Hele sen arkadaş, yakında konserler başlayınca haftanın her cumartesini orada geçireceksin!” dedi. Gür, oldukça kalın sesi var. Kahvaltıda planlar yapıldı. Hasan, Yusuf, anlaştıkları başka arkadaşlarla iki sinemaya gitmeyi hesaplıyorlar. Sinemaların arası yakın, biri Ulus Meydanı’nda Yeni, öteki Anafartalar’da Sumer. Ben Sumer’e gittim ama Yeni’ye gitmedim. Bugün gidebilirim. Bugün Halil Basutçu arkadaşla birlikte olacağız. Biraz ona uymaya kararlıydım, öyle yaptım.

Trenden Yenişehir İstasyonunda indik. İstasyonlar arası çok yakın. Aşağıya az yürüdük, Yenişehir caddesine indik. İlerdeki parka dek yürüdük. Dönüşte bakınarak Kızılay bahçesinden geçip dereye dek yürüdük. Karşıda Atatürk’ün sözünü okuduk: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir!” Ziraat Bankası önünden Ulus Meydanı’na geldik. Geldiğimiz yol ileriye uzanıyor. Çankırı Caddesi. Oradan vazgeçip Havuzlu Kahve’ye girdik. Satranç oynayanlar vardı, onlara baktık. Onlar da öğrenciymiş. Nasıl öğrencilerse, bana göre oldukça yaşlıydılar. Bizim okuldan da gelen oldu. Ziya Fikri bir grupla geldi. Beni görünce: “Vayy, adaşım da gelmiş!” deyip omuzlarıma vurdu. İki film izleyecekler dağıldı, biz oturduk. Saat 15:00’te Sumer sinemasına gitmeye karar verdik. Orada Yusuf Vehbi filmi var. Yusuf aradı Yusuf Vehbi’yi Fikret Madaralı Öğretmene benzetti. Ziya Fikri’nin bana adaş demesini Halil merak etmiş: “Adaş, aynı adı taşıyanlar arasında olmaz mı?” diye sordu. Ben “Bizim adaşlığımız ikimizin de ikişer adlı olmamızdan!” deyince güldüler. Bizimki genel kurallara uymuyormuş. Çay bahçesine gidip çay-köfte yiyerek öğleyi atlattık. B.M.M. Bahçesine inip bir süre de orada oturduk. Oradan yavaş yavaş Pazar kapısından pazara girdik. Başka kapı varmış oradan çıkıp sinemaya yetiştik. Yusuf Vehbi bir aile babası, bir takım işler yapıyor. Üç dört kızı var, onlara başka arkadaşlar da katılıyor. Anneleri de kızları gibi giyim kuşam peşinde. Yusuf Vehbi bazı durumlara razı olmasa da anne gibi kızlar da babalarını kandırıyor. Anne de kızları gibi güzellik sevdasında. Saçlarını, yüzlerini renk renk boyama yanında ellerine ayaklarına da bir şeyler sürüyorlar. Özellikle burunlarını büyümemesi için uykuya yatarken burunlarına patlıcan takıyorlar. Yusuf Vehbi bir akşam eve geldiğinde yataklarında karısıyla kızlarını burunlarında yarılmış patlıcanları görünce şaşırıyor.

Sinemadan gülüşerek çıktık. Yusuf sinirlendi: “Benim öyle kızım olsun onların burunlarını keserim!” dedi. Yusuf bunu dedi ama pişman oldu: İlerde burnu kesilmiş kız görünce Yusuf’un kızları olduğu bilinecek gibilerde şakalar yapıldı. Yenişehir İstasyonuna gitmeği istedik ama yolu tam kestiremediğimiz için gene büyük İstasyona yöneldi. Öteki arkadaşlar da İki Yetime adlı bir film izlemişler. O film de Çalınan Taç gibi acıklıymış. Trende karşılıklı anlatılınca iyice kafam karıştı. Gördüğüm filmden çok İki yetim kızın başından geçenleri düşler oldum.

Trenden inince yüzlerimize damlalar inmeye, yağmur atıştırmaya başladı. Fazla ıslanmadan biz Müzik salonuna girdik. Yemek zilinin çalındığı söylenince birer ikişer arkadaşlar ayrıldı. Yalnız kalmamak için ben de koşup yemekhaneye girdim. Yağmur hızlandı.

Gözlerimiz 2. sınıflarda, onlar daha deneyimli. Ekrem Ula’yı hep tanıdık, geçerken sorduk. Başını sallayarak: “Geçmiş ola bizim artık yağmurla karla bir işimiz kalmadı. Dış sıvalar zaten yazın yapılacak. İç sıvalar için gerekirse içerde ateş yakarız. Kapılarımız bile takılmış durumda, kapatır içerde çalışırız!” deyip gitti. Bir süre yemek masalarında oturduk. Herkes “hava gittikçe sertleşiyor, kar gelecek” demeye başladı. Bir süre sonra koşarak yataklarımıza girdik. Pazar günü genel çalışma olduğu duyurulmuştu. Ben üç gündür işten ayrı kaldığım için bilmiyordum. Kapıların takıldığını şimdi öğrendim.

Yatınca iki yıl önceki çektiklerimizi anımsamaya çalıştım. O zaman daha değişik düşünüyormuşuz. Kardan üşüyorduk ama, üstünde etraflıca düşünmüyorduk. Bize “Çalışacaksınız!” dediklerinde çalışıyorduk. Şimdi biraz değişik düşünüyoruz: “Çalışacaksınız!” deseler: “Niçin?” sorusunu sormaya kalkışacak gibiyiz. Düşündüm: “Ekrem Ula da öğrenci, ben de, Yusuf ya da Şerif Yalman da. Neden biz belli kaygılar içindeyiz de Ekrem Ula, havaya meydan okurca rahat konuşuyor. Hangi koşul altında olsa çalışmaya hazır. Birileri öyle değil, ne yapılması gerektiğini düşünmüyor da ne yapacaklar dercesine başkasından bekliyor.” Kepirtepe'deki kimi arkadaşla yaptığım tartışmaları anımsadım. Orada da böyleydi. Biraz övünmek olacak ama orada ben de Ekrem Ula’nın az önce konuştuğu gibi konuşuyordum: Nasıl yapacağımızı düşünerek olaylara katılıyordum. Oysa arkadaşların çoğu, bu işi nasıl yapacaklar? der gibi yan bakıyorlardı. Örneğin Fettah Biricik, Ali Önol, Yakup Tanrıkulu, Hilmi Altınsoy bu tür düşünenlerdi. Onlar şimdi ne yapıyor acaba?

 

8 Kasım 1943 Pazartesi

 

Uyanınca ilk duyduklarım: “Elma Dağları ak pak olmuş, Hasan Dağları da öyle. İdris Dağı yarı yarıya kar. Okul alanında şırıl şırıl derecikler akıyor!” Ekrem Ula’nın akşam dediğini anımsadım, içimden: “Olsun!” dedim. Binanın kapıları bile takılmış. İçimde bir tedirginlik duydum. Bu binanın yapılışı konuşulurken Kepirtepe’deki gibi göğsümü gere gere söze karışamayacağım. Kasasını taktığım, parçalarını kestiğim kapıları başkaları taktı. Bense piyano akortu öğrenmek için arkadaşların deyimiyle biraz kaytardım. Yağış kesilmiş ama hava oldukça üşütücü. Duyuru yapıldı, Yüksek Bölüm öğrencilerinin 2. sınıfları sabah, 1. sınıf öğrencileri öğleden sonra inşaatta çalışacaklar. Banyo sıraları da buna göre değişmiştir. Bizim banyo sabaha alınmış. Fakı Yörük adlı arkadaş bu işle görevlendirilmiş, elinde kağıt-kalem gidecekleri yazdı. Gülerek. “Kim gitmez ki?” diye söz attım. Fakı arkadaş: “Gitmeyenler gidenlerden çok, hava soğuk ondan olacak!” dedi. Bizim masadakiler hep adlarını yazdırdı.

Saat 10:15’te bizim grup yola çıktık. Yürüdüğümüz için soğuk gelmedi, tersine havayı iyi bile bulduk. Üstelik, köy de karşıdan gözümüze tertemiz göründü. Bizim grup çoğu Kepirtepeli olduğu için genellikle eski günleri anımsayarak banyo yaptık. Edirne/Karaağaç’ta başlayan banyo birlikteliğimiz neredeyse baştan sona tekrarlandı. Edirne’den sonra gittiğimiz Alpullu’da genel banyo olmadığı için Büyük Mandıra köyüne gidiyorduk. Bir bahar gününde Okul Müdürümüz Nejat İdil de bizimle gelmişi. Lüleburgaz’daki banyolarımız daha ilginçti. Merkez Atatürk İlkokulunda kalırken güpe gündüz elimizde paketlerimizle okuldan hükümet binası yanındaki hamama ana caddede insanların bakışları arasında gidiyorduk. Bizi tanıyanlar gülümsüyor, tanımayanlar da “bunlar asker mi?” diye soruyorlardı. Sonundan bunu öğretmenlere anlattık, banyolarımız akşam saatlerine alınmıştı. Kendi okulumuza geçince de uzun bir süre gene Lüleburgaz’a gitmiştik. Sonra kendi okulumuzda oldukça rahata kavuşmuştuk. Banyo yolculukları gene başladı...

Bu arada bir banyo kavgası anımsandı. Yeğenim İsmet’le Hüseyin Serin’in kavgası. Bu kavga bizim sınıfta arkadaşlar arasında yapılan yumruk yumruğa ikinci kavga olarak anılmaktaysa da ikisi de gerçeği yansıtmamaktadır. Arkadaşımız Hüseyin Serin güçlü arkadaşlarımızdan biriydi. Ancak bu güçlülük biraz süs güçlülüğüydü. Çevresindeki arkadaşları onu biraz şımartmışlardı. Bu anlayış içinde kimi zaman çizgiyi geçiyordu. Hasanoğlan’da kaldığımız yıl böyle bir çıkışta bir gece arkadaşı yatağında güzelce dövdüm. Ne yumruğu, ben ona vurdum, vurdukça yastıkla pikeyle başını korumaktan başka bir tepki göstermedi. Dahası: “Yerinden kımıldarsan, bu defa elimden kurtulamazsın!” dediğim için sabaha dek kımıldamadı. Uzunca bir süre sonra bu kez şakalaşmalar arasında gene çizgiyi geçince bu kez İsmet banyoda yere yatırarak sille tokat vurmuş. O kavgada da karşılıklı yumruk falan yok. Hüseyin Serin arkadaş susunca konu kapanmış. O kavgada ben yoktum, tam bilmiyorum ama ondan sonraki durumlarda Hüseyin Serin arkadaşın, pehlivanlığı gibi güç gösterisi de bitmişti. Bu kavgalar bir bakıma iyi olmadı. Ancak onlar olmasaydı sanırım başkaları daha çok dayak yiyecekti. Hüseyin Serin gibi sporcu bir arkadaşın böylesi dövülmesi, öteki muzırların kin kaynağı yüreklerini hoplattı.

Yusuf Asıl, yaşça küçük olduğu için olayların sebepleri ya da sonuçları üstünde durmuyor. Bana sordu: “Burada da öyle kavga edecek misin?” Neden sorduğunu öğrenmek istedim. Burada benden daha güçlü insanlar varmış. o nedenle ben kavga ederken bunları hesaba katmalıymışım. Arkadaşım Yusuf’a ben de soru sordum: “Kavgalarda kullanılan bıçakların, tüm silahların, kalkanların, kılıçların bulunup çoğalmasının nedeni nedir?” Yusuf güldü ama yanıtlayamadı. Ben açıkladım. Bedence güçsüz ama düşünce olarak güçlü insanlar, avanak güçlüleri yenmek için tüm bu buluşlar ortaya çıkmıştır. Bedence güçlü avanaklar için önce akıl kullanılabilir. Ben Hüseyin Serin için önce uyarıda bulundum: “Seninle iyi arkadaş olabiliriz. Karşılıklı bir sorunumuz yok. Seni, kendilerini koruman için öne süren var. Sen ortaya çıkma da ben onlardan hesap sorayım!” dedim. Hüseyin Serin bana: “Çekilmezsem ne yaparsın?” diye sordu. Ben de: “Güçlüsün biliyorum, seninle güreşecek değilim, ama senden öc alacağıma göre bil ki ummadığın bir durumla karşılaşacaksın. Öyle bir durumda kalacaksın ki oradan geriye dönüş olmayacak!” Bana: “Elinden geleni yap!” dedi. İşte arkadaşımız Orhan tanıktır, 80 cm. uzunluğunda bir sopa hazırladım, yastığın altına koydum. Sopa uzun süre öyle orada durdu. Kavga gecesi yatağında yatarken benden söz etti. Söylediği iyi-kötü bir söz değildi. Ama bahane arıyordum. Gene uyardım: “Hani bir birimizi incitmeyecektik?” Bana yanıt verdi: “Adının anılmasından neden inciniyorsun?” Bu kez ben: “Sorumun karşılığını vermeden soru sorman benim için katlanılmaz bir karşılık, öyleyse geliyorum!” Kalkıp hazırlanması gerekirken başını yastığın altına alıp arkasını döndü. Benim de beklediğim buydu. Yastığa sol ayağımı koyup baldırlarına, butlarına vurmaya başladım. Kafasını kaldırınca da ayağımla yüzüne bastım. Ancak ben bunları kendimi kaybetmeden yaptım ama o korktu. Arkadaşlar da hazırlanmış gibi çevremde toplanıp bana rica ettiler, “Yeter, bırak artık” Bu onun için daha büyük bir dayak oldu. Son kez de “arkadaşlara dua et, aklını başına topla!” dedim. Bilerek ya da bilmeyerek arkadaşlar da sessizce yattılar. Yatak arkadaşım Orhan iyice tedirgin oldu, oysa ben rahatça yattım. Orhan beni uyardı, yatağın kenarda gece kalkıp gelebilir, yer değiştirelim bile dedi. Orhan anımsar, sanıyorum: “Kesinlikle o onları düşünemez. Çünkü benim böyle bir davranış yapacağımı düşünemeyen kafa bu tür başka düşünceleri de üretemez. İşin bir de suç tarafı var. Ben okuldan kovulmayı bile hesaba kattım. O nedenle üstüne atlayıp kafa göz vurmadım, düşünerek, butların ayak bileklerinin arkalarına vurdum. Daha doğrusu ben dövmedim ama dövebileceğim korkusunu verdim. Öyle başarılı olmuşum ki arkadaş bir daha bana ne karşı çıktı ne de düşmanlık sürdürdü. Sanırım çoğunuz buna şaştınız. Siz daha iyi bilirsiniz, belki ben duymamışımdır; bana karşı bir tavrını anımsıyorsanız söyleyin!” Yusuf gülerek:

- Sen çok yamansın, biliyoruz. Ama ne olursun burada kavga etme! Yusuf’a teşekkür ettim:

- Zaten Müzik Bölümünde herkesin kavgası, elindeki çalgısıyla olacak. Başka kiminle karşı karşıya geleceğiz ki kavga edelim? diye gülüşerek yatakhaneye döndük. Hava açıldı. Az sonra da yemeğe gittik. Yemeğimiz gene mercimekli ama komposto ile köfte de vardı. Kimse yakınmadı. Ekrem Ula duyuruda bulundu: “Saat tam 2:00'de 1. sınıflar inşaat girişinde olacaklar!”

İnşaat önünde toplanınca bizim grup üst kat kalıplarını sökmeye ayrıldı. Tümünü değil duvar yakındaki direkleri söküp ortalardan duvar geçecek yerleri araladık. Üst kat bölüm bölüm ayrılıyor. Geniş bir bölüm erkekler yatakhanesi. Karşısında kızlar bölümü olacak. O bölüm odalara bölünecekmiş. Kızların küçük odalarda kalması bir süre dillendi. Olmayan kızların yerleri için konuşanlar uyarıldı:

- Kızlar duyarsa hiç gelmezler, boş odalara bakar durursunuz!

Biz direkleri söktükçe duvarcılar işe giriştiler. Kepirtepe’de tanıdığımız Mustafa Ersoy’la Mehmet Pekgirgin’in çalışkanlığını burada da gördüm, Çiftelerli İsmail Koralay’la Süleyman Alkan’ı izledim, hiç konuşmadan çalıştılar. Mustafa Barışla iki kez selamlaştık. Üç Çiftelerli, üç de Kızılçullulu olmak üzere 6 eski öğrenci bizimle çalışıyor. Daha doğrusu onlar, 1. sınıfların başında usta olarak çalışıyorlar. Ekrem Ula da Kızılçullulu.

Akşama daha var ama hava iyice kararınca paydos verildi. Kadir, Abdullah’ı da kandırmış, ikisi birden “Müzik Salonuna gidelim!” diye tutturdular. Kadir, gider gitmez piyanoları karıştırtacak biliyorum. “Üstümüze Öztekin Öğretmen gelip görürse bana güveni sarsılır!” düşüncesiyle savuşturmaya çalışıyorum ama başaramadım, sonunda gittik. Biz kapıdan girerken önce Şevki ile Mehmet Yelaldı, arkasından Mehmet Zeybek geldi. Zeybek gelir gelmez piyanonun başına oturdu. Kadir de bir sandalye çekip onu dinlemeye koyuldu. Mehmet Yelaldı kemanını buldu, açıp uzun uzun akort etti. Bir süre sonra Şevki Aydın da kemanını alıp küçük odaya geçti. Ben nota kitaplarına baktım. Öztekin Öğretmen bizi görünce neşeli neşeli gülerek:

- Benim de beklediğim buydu, sizleri böyle çağrılmadan burada toplu bulmak, her birinizi bir uğraş için de görmektir. Bakalım bu hafta buna başlayabilecek miyiz? deyince önce kuşkulu bir tavır içinde önce Mehmet Yelaldı:

- Ne o, gene mi geri atılıyor? Ne olur, bu yıl bari derslere erken başlasak! Öztekin Öğretmen bu kez:

- Umarım öyle olmaz, ben biraz karamsar konuştum galiba, gerçekte size iyi muştularım vardı. Bizim bölüme yeni atanan öğretmenler yarından başlayarak gelmeye başlayacaklar. Bizim binamız hazır, onlar gelince, ben de biraz direteceğim. Bizim bölüm dersleri pek öyle savsaklamaya gelmez. Güzel Sanatlar, uzun çalışma ister. Bunu büyüklerimiz de bilir ya, biz de yavaşça bunu anımsatacağız! diyerek güldü. Arkadaşlar öğretmenin çevresinde toplandı. Konserleri sordular. Öğretmen konserlerin başladığını, bizim konserlere gidebilmemiz için derslerin başlamasını beklediğimizi, konserlerden önce orada toplanıp açıklayıcı konuşmalar yapılacağını, konser proğramlarının önceden bilinmesi gerektiğini söyledi. Tüm bunları bir düzene sokmak için konservatuvardan gelecek öğretmenlerin bizimle sürekli iletişimli olacağını, bu nedenle derslerin başlamasını beklediğimizi anlattı. Tam anlayamamamıza karşın gene de olacakmış gibi sevindik. Öğretmen ayrılınca 2. sınıflar da öğretmenle ayrıldı. Arkalarından biz de kitaplığa döndük. Ben kitapları bir daha sıraladım. Oidipus, Oidipus Kolonos’ta, Antigone hiç birisi yok. Bu kez de Eflatun-Devlet'ini aldım. Okumuştum ama, daha o zaman tekrar okumak için kendime söz vermiştim. Kitabı karıştırırken nedense buraya geldiğimizden beri daha doğrusu arkadaşımız Mehmet Yücel geri döneli beri karşı karşıya gelip konuşmadığım Mehmet Başaran yanıma geldi. Gülerek:

- Breh, breh, breh Kepirli müzikçi şimdi de Eflatun okuyor! deyince, ben de Eflatun’u daha birinci sınıfta Isparta-Atina uygarlıklarını okurken bellediğimi, resimleri bile unutmadığımı, Sokrat, Eflatun, Aristo bu üçünün sıra ile bir birini yetiştirdiğini, sonuncu Aristo'nun ise Büyük İskender'in öğretmeni olduğunu öğrenince bunlara karşı ilgimin büsbütün arttığını, daha sonra Eflatun'dan, Sokrat'ın Savunmasını okuduğumu söyledim. Meğer o da Devlet'i alıp karıştırmış ama bırakmış. Az sonra geliş nedenini açıklandı, köylüsü Mehmet Yücel mektup yazmış, özel olarak selam söylediği için gelmiş, selamı ileterek o da görevini yapmış. Gene de öteden beriden konuştuk. Başka gelenler oldu, bizim az önce Öztekin Öğretmenden öğrendiklerimize benzer söylentiler tekrarlandı. Biz şimdi yüksel okul öğrencisiymişiz. Az da olsa ayda belli bir para verilecekmiş. Haziran-Ekim ayları arası aylıklı öğretmen olarak Köy Enstitülerine gidecekmişiz. Yüksek Okullarla birlikte Askerlik Kampına katılacakmışız v.b.

Umutla umutsuzluk arasında bocalar gibi bir durumumuz olduğunu bir birimize bakınca anlıyoruz: “Gene de umutluyuz!” diyerek gülüşecek konular ortaya getirip oyalanıyoruz. Arkadaşımız Mehmet Yücel’in Kepirtepe’de göreve başladığına sevindik. Arkadaşımız çok şakacıydı, herkese bir kulp takar gülerdi. Salih Baydemir onu anımsattı. Nachtigall’ine kavuştuğu için kendisini kutlayacağız. Mehmet Başaran karşı çıktı: “Bunu ben yazamam, kendiniz yazarsınız!” deyip ayrıldı. Yazacağımızdan değil ya gülüştük işte.

Yemeğe giderken gene yağmura tutulduk. Bir çok arkadaşın ceketi dışında palto yada benzeri bir giysisi yok. Benim kalınca sayılacak bir pardesüm var. Okul içinde giymek istemiyorum ama Ankara’ya giderken giyeceğim. Öteki giysiler de öyle. Özellikle Çiftelerden gelenler, sırtlarındaki asker giysilerinden başka giymedikleri gibi gereksinim duyduklarından da söz edilmiyor. Okul müdürleri de öyle giyiniyormuş. Kendileri gülerek anlatıyorlar: Okul Müdürleri bir gün Eskişehir çarşısında yürürken birisi işaret etmiş, okul müdürleri adamın yanına gidince çağıran elindeki bavulu vermiş: “Şunu şuraya götür!” demiş. Okul Müdürü o denli nazikmiş ki, adamı gücendirmemiş, bavulu istenen yere götürmüş. Götürünce de kendini tanıtmış. Adam mahcup olmuş. Bunu anlatanlar gülüyor, bizim de gülmemizi bekler gibi bir durumları var. Biz de güldük ama olaya değil de bizim arkadaşların yorumlarına güldük. Salih Baydemir: “Almadım dediğine bakmayın, o taşıma parası almıştır!” dedi. Bu kere biz güldük onlar baktılar. Hasan Üner de yoruma katıldı: “O bavul sahibi müdüre yük taşıttığından değil, müdürün kılığından dolayı üzülmüştür!” Konu bu kez başka yöne döndü: “Kim kime ne zaman yardım etmeli?” Ben: “Okul müdürü olduğu için valiz taşıyan birine üzülecek durumdaki kişi, yardım edilecek bir insan değildir. İşini göremiyor. Öylesine yapılacak yardım yardım sayılmaz. Yardım güçsüzlere yapılırsa hayra geçer. Ayrıca parası olan bir kimse herkesin titizlik gösterdiği giyime önem vermelidir. İş zamanında çalışma giysisi giymek ne denli yerindeyse iş dışı zamanlarda da adam gibi giyinmek insanların görevidir. Atatürk, İnönü asker olarak çalıştıklarında hep asker giysileriyle görülüyor. Sonraki zamanlarda asker kılıklarını hep bırakmışlar. Bunun bir nedeni vardır.”

Çiftelerli arkadaşlardan Mustafa Yüksel benim sözlerime katıldığını söyledi. Ali Bilgin ise: “Ben bu konuda bir şey söyleyemem. Zaten benim, kumaş giysi giyecek kadar param hiç olmadı. Ama burada Ankara’ya inerken giymek üzere bir giysi edineceğim!” deyince konu aydınlandı. O anlatılanlar Çiftelerde geçerliymiş. Bizim Kepirtepe’deki durumu sordular. Arkadaşlar bizim giysi öykümüzü anlattılar. Bu kez de onlar şaştı. Onların ilk günden beri durumları böyleymiş. Köy Öğretmen Okulu dönemindeki giysi durumumuzu duyunca sinirlendiler. Kızılçullu ile Kepirtepe’de verilen giysiler onlara neden verilmemiş? Yusuf Asıl yanıtladı: “Sizin müdürünüz onu da almamıştır!” Güldük ama ben anımsattım: “Onların müdürü de değişti. 25 numaralı Ali Yılmaz’la biz mektuplaştığımız sıralar okul müdürleri değişmişti.” 25 numaralı Ali Yılmaz karşı masada oturuyormuş, Ali Bilgin seslendi. Beni göstererek: “Arkadaşı tanıdın mı?” Ali Yılmaz bakıp gülümsedi: “İlk gün daha konuştuk, tanışıyoruz!” dedi.

Bir süre sonra yataklara dağılınca ne düşündüyse düşünmüş, Ali Yılmaz benim yatağa geldi. Mektup işini niçin uzatmadığını anlattı. Anlattıklarına güldüm, tıpkı benim başıma gelenler onun da başından geçmiş: “Niçin yazıyorsun? Neden yazıyorsun? Ne yazıyorsun? Ben neden yazmıyorum da sen yazıyorsun? demeye kadar uzanan sorular sonunda ben de onlara döndüm: “Sen yazmıyorsun ben de yazmıyorum, var mı bir diyeceğin?” deyip sustum. Zaten ondan sonra da okullar tümüyle değişti, siz oraya buraya gittiniz, biz ekip olarak en az sizin kadar dolaştık!” diyerek kendini savundu. Az değil onlar da Hasanoğlan dışında Erzurum/Pulur, Sıvas/Yıldızeli, Konya/İvriz Köy Enstitülerinin kuruluşu dışında Kocaeli/Arifiye deprem onarımlarına katılmışlar. Ben zaten 25 Ali Yılmaz’a doğrudan yazmamıştım. Benim numaram 66 olduğu için ona yazdım. 25 Cavit’in numarasıydı. Ali Yılmaz’a Cavit yazmıştı. Ancak Cavit Ali Yılmaz’dan 2 sınıf küçük olduğunu öğrenince beni yanına destek altı. Bu arada ben de Ali Yılmaz aracılığiyle 66 numaralı arkadaşı araştırdım. Böylece iş biraz karışmıştı. Ali Yılmaz’ı bu kez daha çok sevdim.

Ali Yılmaz haklıydı belki ama o gittikten sonra ben Cavit Kafkas’ı düşündüm. Cavit bu işe çok üzülmüştü. Öyle sanıyorum ki Cavit bana karşı mahcup oldu, kendisinin küçük düşürüldüğü duygusuna kapıldı. Bu mektup konusunda daha güzel tasarılarımız varken Cavit onlardan sonraları hiç söz etmedi. Örneğin gazetelere yazı yazıp gönderecektik. Cavit Kırklareli/Yeşilyurt için Kepirtepe’nin kuruluşunu anlatan bir yazıya başlamıştı. Ben Vahit Dede’ye (Vahit Lütfi Salcı) gönderip basılmasını sağlayacaktım. Bu mektup olayından sonra Cavit bunlardan hiç söz açmadı. O açmayınca ben de üstelemedim. Ne var ki benim de içimde bir acı anı olarak kaldı. Cavit’le bir daha görüşemezsek bu acı sürüp gidecek. Cavit’i çok severdim. Onun bana güveni tamdı. Kooperatifte çalışırken Salih Baydemir’e kızar, çalışmaktan çekilmek isterdi. Ben, olmaz deyince: “Peki abi sen öyle diyorsan öyle olur!” deyip işe sarılırdı. Cumhurbaşkanına mektup yazıp atışına hala şaşıyorum. Postacıya acındırıcı sözler söyleyip Cumhurbaşkanlığı özel kutusuna zarf bırakmasına şimdi de inanasım gelmiyor ama ben de Cavit için: “O ne isterse onu yapar, ne söylerse doğrusunu söyler” demekten kendimi alamıyorum. Kimseye bir şey söyleyemiyorum ama ben, yöneticilerimizin bize Hasanoğlan’da bir süre daha kalacakmışız gibi telkinleri sürerken birden Kepirtepe’ye dönüşümüzü Cavit Kafkas’a borçluyuz gibi düşünüyorum. Kesin öyle demeye dilim varmıyor ama iki olay arasında bir ilişki var sanısını da taşıyorum. Bir başka ilginç yan Kepir’e döndükten sonra Cavit bu olaydan hiç söz etmedi. Önümüzdeki tatilde stajım Kepirtepe’de olursa özel olarak bu konuyu soracağım. Doğru ya da yanlış benim için önemli değil önemli olan içimdeki kuşkunun kalkması. Canım kardeşim Cavit Kafkas... Ömer Uzgil Öğretmenin vermiş olduğu izin kağıdımı geçmiş günlerde bulunca önemseyip bana getirmenle başlayan arkadaşlığımız dilerim yaşam boyu sürer.

Erken yattık, birer ikişer gelenler oldu. Konuşmaları bir yana, kar yağacak demeleri nedense korku verir gibi geliyor. Oysa kar yağacağını hatta kar yağışının geciktiğini konuştuğumuza karşın duyunca yeni bir durummuş gibi telaşa kapılıyoruz. Kapıdan girenlerden: “Kar yağacak!” sözünü duyanların: “Başladı mı?” diye sorması ayrıca etkiliyor. Son gelene dek uyku yok gibi.

 

9 Kasım 1943 Salı

 

Akşam, kar yağacak galiba varsayımları içinde uyumuştuk. Sabahleyin “Kar yağmış” muştuları içinde uyandık. Dışarıya çıkmamışların: “Az mı çok mu?” soruları arasında çıktık. Ne az ne çok, kar yağmaya devam ediyor. Ne rüzgar ne soğuk, kar lapa lapa yağıyor. Karşıdaki Elma Dağları gibi İdris Dağı etekleri de bembeyaz olmuş. Halil Basutçu en güzel sözü söyledi: “Arkamızda bıraktığımız Hasanoğlan’ı şimdi bulduk!” Kahvaltıya giderken Hüseyin Çakar’ı gördük, onun sınıfı temizlik nöbetçisiymiş, kürekler ellerinde yolları açıyorlar.

Kahvaltıda iki duyuru yapıldı:

-1. Yarın, Atatürk için hazırlanan tören kar nedeniyle Yemekhanede yapılacaktır. Yer darlığı yüzünden çağrılı sınıflar katılacak. 2. Güzel Sanatlar Bölümü Müzik binasında toplanacak!

Önce çok sevinmiş olarak bakıştık, ancak bu çevremizdekilerce pek iyi karşılanmamış olmalı; az öteden bir ses: “Onların ki can da bizim ki patlıcan mı? ” Söyleyeni tanımıştım. Oldukça yaşlı biraz kırmızımtrak yüzlü biri. Söylerken o tarafa bakmıyordum. Baktığımda onun yüzü kıpkırmızı olduğu için konuşanın o olacağını düşündüm. O bunu söylemek için bir hayli kendisiyle cebelleşmiş ki, yüzü reklenmiş! demeye kalmadı Müzik bölümündeki arkadaşı Abdullah Ön gülerek: “Sen istersen canını patlıcandan başka nesnelere de benzetebilirsin, sarımsağa, soğana dek yolun var. Bize seçenek tanı. Sorduğuna göre biz göğsümüzü gere gere, soğan, hayır sarımsak yok yok patates diyebilirim!” Herkes gülerek o tarafa baktı. Önümüzde giden iki arkadaşın biri “Rahim Ünüvar gene konuştu!” dedi. Öteki de: “Zaten hep öyledir, kendisi bir iş bitirmez ama ortalığa koku saçmayı becerir!” Konuşanın biri adına takıldığım Muttalip Çardak. Arkasına bakınca beni gördü, günaydınlaştık. Bana sordu: “Sen bilirsin, yarın ne olacak acaba?” Bilmediğimi söyledim. Birlikte Müzik Bölümü binasına gittik.

Öztekin Öğretmen bizi bekliyormuş. Güler yüzle karşıladı. Üşüyüp üşümediğimizi sordu. Oturduk. Önce kendi binamızın tertip düzeni için bir şeyler anlattı. Söylediklerinin hemen hemen tümü tertip, düzen üstüneydi. Bir o kadarını da kendi görev anlayışı üstüne söyledi. Çalışmak, çok çalışmak. Ayrıca doğruluk, öyle bir doğruluk ki kişiler kendilerini bile kandırmaktan sakınacak! Öğleye dek genel dersler, öğleden sonra Bölüm Dersleri-Çalışmaları sürecek. Öğretmen 2. sınıflara kemanlarını alıp küçük odalara geçmesini söyledi. Benim dışımda 13 arkadaş keman çalacak. Onlara kemanları dağıtıldı. Öğretmen bana “Sen biraz bekleyeceksin!” dedi, arkadaşları sırayla karşısına alıp ilk derslerini verdi. Kemanı kutudan çıkarıp tutmak, kemanı kutuya düzgün koymak yöntemini anlattı. Bizim Kadir Pekgöz gibi eline keman almamış başka arkadaşlar da çıktı. İçimizden buna sevindik. Ben ara ara dışarı çıkıp odalardan gelen keman seslerini dinledim. Çoğu benim kemanı bıraktığım düzeyde. Arada birinin sesi ilgimi çekti Toselli Serenad’ı çalışıyor. Ben onu kemanla çalmadım ama sonradan akordiyonla özellikle giriş bölümünü çok çalmıştım kolayca tanıdım. Arkadaşın yanına gittim. Mehmet Yelaldı, ilgilendiğimi görünce bana parçayı anlatmaya başladı. Ben de ona parçayla olan ilgimi, keman çalıştığımı, öğretmenimin bu parçanın notasını verdiğini anlattım. Böylece Mehmet Yelaldı ile Toselli Serenad bizi tanıştırmış oldu. Mehmet Yelaldı da giriş bölümünü olgunlaştırmaya başlamış ama ilerledikçe işi güçleşiyor.

Öğleden sonra gene önce toplandık. Öztekin Öğretmen dersleri tanıttı. Şan dersleri, Armoni dersleri, Tiyatro dersleri üstüne uzun uzun açıklamalarda bulundu. Bu dersleri 2. sınıflar da geçen yıl tam görmemişler, çoğunu birlikte sürdürecekmişiz. Şan Derslerini anladım gibi ama Armoni dersi için uzun süre düşündüm. Piyano dersi konusundan oldukça bilgim var. Asım Öğretmenin gösterdiğinden çok farkı olmayacağını düşündüğümden ondan pek korkum yok. Öztekin Öğretmenin arkadaşlara kemanları verip “Tutma, açıp kapama alışkanlığı kazanın!” demesine karşın bana “Sen yarını bekleyeceksin, Faik Öğretmen akşama gelecek, seninle o ilgilenecek!” demesi bir bakıma hoşuma gitti. Tek olmanın belli kazançları olduğunu biliyorum. Faik Öğretmenin de iyi bir öğretmen olabileceğini sezdim. Yoksa bana: “Hemşeriyiz, hep göçmeniz” gibi sözleri söylemezdi.

Arkadaşlara keman metodu dağıtıldı. Üç tane keman metodu görmüştüm. Leopold Mozart, Luis Schubert, Seybold. Arkadaşlar nedense Seybold metoduna çalışacaklar. Nota kitaplarını karıştırdım. Daha çok piyano için notalar var. Sonatlar, Liedler, Gavotlar, Mazurkalar, Prelütler, Süitler, Fügler, Valsler, Bagateller, Rondolar var. İçlerinde tek bildiğim valsler ama onların notalarına baktığımda şaşırdım. Hiç birisi benim bildiğim valsler gibi değil, üçlü, dörtlü, beşli olarak sıralanmış notalar. Ayrıca iki porte üzerine dağılmış. Gene de anlarmış gibi baktım. Ben bakarken Kadir geldi. O gelince, Öztekin Öğretmenin konuşmamızdan hoşlanmayacağını düşünerek başımı kaldırmadım. Kadir işin ayırdında değil, bana:

-Ohoo, sen nelerle uğraşıyorsun öyle! diyerek beni bir bakıma gururlandırdı. Oysa ben acayip bir merakla kalabalık nota dizilerine bakıyordum. İçimden de: İnsanlar bunları çalmasa böyle kitaplara basmazlar. Çalıyorlar ki, böyle kitaplar dolusu nota basılmış. Akordiyonla bir bölümünü çaldığım Macar Dansı bile plaklar arasında var. Aynı parçanın notasını kalın bir kitapta bir rastlantı gördüm. Johannes Brahms-Macar Dansları. Üstüne Türkçe yazılmış: İki piyano için! Saydım 21 tane Macar Dansı. 5. sıradaki benim çaldığıma bir daha baktım. Akordiyonla çaldığıma göre piyanoda neden çalmayayım? Sevindim. Ne var ki çabucak boynumu büktüm; bu benim çaldığım parça olamaz. Benim çaldığım tek sesti, burada ise inceli kalınlı bir yığın nota var. Kitabı kapattım. Bu kez Beringer Metodunu açtım. Beringer benim bildiğim kitap. Parçaları bir daha gözden geçirdim. 60. Sayfadaki Liber Mond (Sevgili Ay) parçasına dek çalmıştım. Parçaları tanıyarak cesaretlendim. Kesinlikle çaldığımı söylemeyeceğim. Zaten Faik Canselen Öğretmene akordiyon çaldığımı söylediğimde öğretmen:

-Akordiyon çalışının yararını göreceksin! demişti. Tüm çekimserliğim üstümden gitti. 2. Sınıftaki Mehmet Zeybek 50. sayfadaki 41. parçada bekliyormuş. Geçtiği parçaların çoğunu unutmuşmuş. İnsan çaldığı parçayı nasıl unutur? Ezber çalsa inanırım, kitaba bakarak çalamamak olur mu?

Öğretmen el çırparak yemekten sonra toplanmak üzere paydos verdi. Arkadaşların çoğu paniklemiş gibi. Sanırım içlerinde en sevinçli benim.

Kadir’le Abdullah ayrı yemek masasında oturduklarından bizim masada bizim kolun çalışmaları konuşulmadı. Ben de binanın kapılarını, pencerelerini sordum. Yusuf yeni şakalar üretti, Salih yapılan işleri anlattı. Salih’e göre bu ay sonunda binamıza taşınabilecekmişiz. Sevindiğimi söyledim. Aklım fikrim az sonra gelecek öğretmenlerde. Acaba nasıl bir gece çalışması yapılacak?

Yemekten sonra doğru Müzik Salonunda toplandık. Her zaman konuşan arkadaşlar sus pus. 2. sınıflardan biri ya da ikisi şaka yollu sözler söylüyor ama onlara katılıp giden olmuyor. Orhan Doğan-Fahri Yücel-Abdullah Ön üçlüsü 2. sınıfta Çifteler grubunu oluşturuyor. Üçü de oldukça konuşkan. Kızılçullu grubundan Şerif Yalman’la Mehmet Yelaldı Çiftelerlilerle başabaş direnişiyor. Şevki Aydın salt gülümsemekle yetiniyor.

Ben bunları karşılaştırırken öğretmenler geldi. Faik Canselen, Mahir Canova, Hilmi Girginkoç. Ayağa kalktığımızda oturmamız söylendi. Derste değilmişiz, akşam söyleşisi için buluşmuşuz. Derslerimiz salı günleri olacakmış v.b. türü konuşmalardan sonra Hilmi Girginkoç Öğretmen plak listesine baktı. Listede opera plaklarını görünce sevindiğini söyledi:

-Hem de bir bütün, büyük opera bu çok güzel! dedikten sonra öteki operalardan seçilmiş aryaların alınabileceğini ekledi. Plak satın alma konusunda konservatuvarın yöntemlerini tekrarladı. Öztekin Öğretmen ise, Konservatuvarda yapılacak tüp etkinlikleri izleyeceğimizi, ayrıca Cumhurbaşkanlığı Orkestrası konserlerini, Resitalleri dışardan gelecek sanatçıların tüm konserlerini izleyeceğimizi ekledi. Öztekin Öğretmen bunları söyleyince öğretmenlerin üçü de biraz şaşırmış gibi:

-Ohoooo, siz Konservatuvardan birkaç adım öndesiniz, onlar yalnız kendi etkinliklerini, bir ölçüde de Cumhurbaşkanlığı konserlerini izleyebilmektedirler. Ona da, -kendi salonlarında konser verilmesi nedeniyle, sınırlı olarak- salt üst balkonun bir ayrılmış durumdadır dediler. Bir süre de gülüştüler. Faik Canselen Öğretmen sormadan edemedi:

- Bu, biraz haksızlık olmayacak mı? deyince Öztekin Öğretmen; “İyi ama biz buradan gidip akşama gene buraya döneceğiz, sizler gibi iki dakika sonra sıcak evlerimizde olmayacağız, bunu da hesaba katalım! deyince karşılıklı gülüşmelerle konuyu değiştirdiler. Hilmi Girginkoç Öğretmen “Opera sözü açılmışken!” diyerek oynanmakta olan, ayrıca hazırlanan operalardan söz etti. Faik Canselen Öğretmen ise bize, 1. sınıflara operanın ne olduğunu sordu. Bizden önce Öztekin Öğretmen bizdeki plakları konuşurken örnek olarak opera plaklarından çaldığımızı söyleyip “bu bakımdan az da olsa bir fikirleri vardır!” diye yanıtlayınca soru yanıtsız kaldı. Bundan sonra Konservatuvar öğrencilerinin çalışmalarını anlattılar, müzik öğreniminin zorluğunu, bazı bölümlerinin 9-10 yıl sürdüğünü anlattılar. Konuşmaları sessizce dinleyen Mahir Canova Öğretmen gülerek

- “Arkadaşlar işin zor taraflarını anlattılar. Ben de biraz işin zevkinden, güzelliğinden, geçerliliğinden söz edeceğim. Önce, tüm bu söylenenler çalışan insanlar için kolay işlerdir. İnsan bir işi severek yapıyorsa, zaten onu kolay kolay yarım bırakmaz. Tatlı seven insan doysa bile sofradaki tatlıyı nasıl bırakamıyorsa bu işlere girenler de öyledir. İşini sevenler onun zorluğuna katlanır. Katlandığı sürece de mutlu olur. İşe bir de bu açıdan bakacaksınız. Bizim dersimiz tiyatro olacak. Tiyatronun ne zorluğu olabilir ki? Her birimiz bir insanız. Bir birimiz yanında kendimizi temsil ediyoruz. İyi fena hepimiz bunu başarıyla yürütüyoruz. İşte ilerde biz güle oynaya bir birimizin yerine geçip yerine geçtiğimiz kişi olmaya çalışacağız. Bunda kesin kez başarı beklenemez, olabildiğimiz kadar olacağız. İçimizde kimileri bunda çok başarılı olacak. Onları alkışlayacağız. Ancak bu etkinlikler sürerken biz, tiyatro denen olayın ne olduğunu çok iyi öğreneceğiz. Üslendiğimiz rolü gönlümüzce yapamadığımızı bileceğiz ama bunu yapanları da alkışlayacağız. Görüyorsunuz ya ben, işi böyle özetliyorum. Tiyatro ne ter döktürür ne de insanı yaşamdan soğutur. Tiyatro bir elek ya da süzgeçtir. Bir birinin yerine geçen insanların başarılarını saptar. Bunu kolay yapmasını öğrenenler bu kez görülmeyen, var sayılan, anlatılan insanları canlandırır. İşte tiyatro, kendisine gönül veren insanları eleye eleye böyle bir yere götürür ki; o yer de sahnedir. Sahneye çıkan, arkadaşlarını temsil ede ede daha başkalarını da temsil etmeyi başarır. Bu işi biraz daha ileri götürürse sahne sanatçısı, halk deyimiyle Tiyatrocu, ama gerçek tiyatro sanatçısı olur. İş burada da kalmaz, onu izleyenler, bu işin bilincine ulaşanlar çoğalınca ortaya uygarlık çıkar. İleri gitmiş ülkelerin tiyatroları böyle oluşmuştur. Birlikte yola çıkmış tiyatro severler yaşamları boyu sık sık karşılaşırlar. Bunların birileri sahnede olur ki biz bunlara sanatçı diyoruz. Ötekiler de salondadır ki salonda olanlar da sahnedekini değerlendirebilecek bilinçte, gösteriden zevk alacak düzeye erişince sanatçıyla izleyici buluşur. Bu buluşma olağanüstü bir toplumsal iletişim ağı oluşturur. Bizim bu denli büyük savımız olmayacak. Biz sahnede değil salonda olacağımızı düşüneceğiz. Ancak isteneni alabilecek düzeyde tiyatro sever olacağımızı amaçlayacağız. Bunun için de biz, işi önemseyip genel ilkeleri, oluşmuş kuralları içtenlikle benimseyip öğreneceğiz.”

Mahir Canova Öğretmen gülerek: “Benim şimdilik söyleyeceğim bu kadar!” deyince Hilmi Girginkoç Öğretmen, Mahir Canova Öğretmene dönerek:

-Teşekkür ederiz, kuşkusuz bizim için de konuştun. Salt ben değil kuşkusuz Faik Ağabey de öyle düşünüyordur. Bizim çalışma alanlarımız da kardeş sanat çalışma alanlarıdır. Derslerimiz başlayınca sık sık değineceğiz. Bizler de sizden Konservatuvar öğrencilerinden beklediklerimizi beklemeyeceğiz. Ancak yapmaya çalıştığımız etkinliklerin önünü açacak çalışmalara yurt çapında sizler önder olacaksınız. Bu önderliği doğru yapmanız salt bu konservatuvara değil açılacak sayısız konservatuvarların kapısına yetenekli öğrencileri yığacaktır. Ehil ellerin yapacağı uyarmalar, geri kalmışlığımızın kısırlığını kısa zamanda kapatacaktır. Birlikte yapacağımız çalışmaların gerçek amacı bu doğrultuda olacaktır. Siz sanatçı değil ama sanatı bilen biri olacaksınız. Bu da kolay değil, aynı zorlu yollardan geçeceksiniz. Öncelikle sizin Konservatuvar öğrencileri gibi bir yere ulaşma gibi bir kaygınız olmasın. Sizin, belli bir amaca yönelik belirginleşmiş bir yolunuz var. Bu yolda daha iyi yetişme isteğiniz olsun yeter. Çünkü işiniz sürekli bir iştir, yıllarca öğrenci yetiştireceksiniz. Bilincine vardığınız işinizin giderek gelişmemesi söz konusu edilemez. Önemli olan bu amaca yönelik ilk bilgilerinizin mayasının sağlıklı olması, bu mayanın iyi tutmasıdır!

Faik Canselen Öğretmen bir kahkaha attı:

-“Benim fazla söyleyecek bir sözüm yok, arkadaşlar o denli güzel söylediler ki... Bilmezsiniz ben onlardan hem yaşlıyım hem da daha öğretmenim, yanlış anlaşılmasın, Müzik Öğretmen Okulunda Öğretmenlik Bilgisi okudum. O derslerde bir şeyler aldığımı yadsıyamam. Ancak o bilgileri şimdi belleğimde topladığımda bu denli öğretmenin görevini derli toplu anlatan bir birikimimin olmadığını gördüm. Arkadaşlar Konservatuvarda belli branşlarda güzel yetiştiler. Şimdi gördüm ki onlar, Güzel Sanatların yurt alanına yayılması için ilk tohumları yeşertecek kaynakların yerini, yolunu, önemini, hatta yerini iyi saptamışlar. Bundan çok mutluluk duydum. Benim de sizden ricam bu konuşmaları yaşamınız boyunca unutmayacak derinlikte belleğinize yazmanız olacaktır. Kimin söylediği önemli değil demeyeceğim, insanlar arasında ayrılık her zaman olacaktır. Bir gün hepimiz çil yavrusu gibi dağılacağız. Bu nedenle adlarımız unutulabilir ama bu arkadaşların öğrettiklerini sizler unutmayacaksınız. Unutmamanızı istediğim için böyle diyorum. . Unuttuğunuzu varsaydığım anda bile, iyi birer öğretmen olmak için verdiğiniz sözleri yerine getiremeyeceğiniz üstüne kuşkularım uyanır gibi oluyor; bunu da şimdiden bilmenizi isterim!”

Faik Canselen Öğretmen sözünü bitirince öğretmenler bir süre kendi aralarında konuştular. Öztekin Öğretmen üç öğretmene de ayrı ayrı teşekkür etti. Bize dönerek:

- Konuşmaları dinlediniz. Sakın bizim için, “Bunlar kendileri neden bize ders vermiyor da başka öğretmenler getirtiyorlar!” demeyin. Görüyorsunuz ya yapılması gerekenler bizim boyumuzu aşan uzmanlık işleri. Siz onlardan ışık alıp karınca kaderince çevrelerinize ileteceksiniz. Bu ileti görevini ne denli iyi yaparsanız halkımız sizden o ölçüde yararlanacak. Atatürk’ün bize buyruğu da budur; “Batı uygarlığı düzeyine ulaşmak!”Bunu başarmak, sizlerin çabalarıyla olacak, bunu unutmayın!

Öğretmenler daha sonra ayrılan (geçen yılki) öğretmenlerden söz ettiler. Şan derslerine Ruhi Su geliyormuş. Hilmi Girginkoç arkadaşı olduğunu, şu anda bir operada birlikte çalıştıklarını anlattı. Piyano öğretmeni Alman olduğu için ayırmışlar. Faik Canselen Öğretmen onu çok övdü. Geçmiş yılların birinde Alman piyanistleri arasında yapılan bir yarışmada Yılın Piyanisti olarak seçilmiş, çok çalışkan, ünlü bir piyanistmiş.

Konuşmalar sonunda plak çaldıracaklarını beklerken öğretmenler kalktılar. Onlar gidince kendiliğimden pikaba bir plak koydum. Weber’in Freischüts Üvertürü. Asım Öğretmenden öğrendiğim bir Weber parçası vardı; Avcılar Şarkısı. Onu anımsatacağını düşünerek seçtim. Doğru seçmişim, arkadaşlar da çok beğendi

Görevli olduğu için aramızda bulunamayan Hüseyin Çakar çıktı geldi. Kapıdan girince şaşırdık. Çakar beyaz giysi giymiş gibi içeri girdi. Lapa lapa kar yağıyormuş. Durumu görünce arkadaşlar söyleşerek kalktılar. Kadir’le Abdullah bana yardım etti, ortalığı toplayıp biz de yatakhaneye gittik. Yatakhaneye giderken Hüseyin Çakar derecesinde karlanmadığımızı görünce karın yavaşladığına yorduk. Bu arada Kadir gülerek, Hüseyin Çakar için; “Arkadaş düşmüş olabilir!” dedi. Şevki yatmamış yanımızdan geçerken ona da sorduk. Şevki açıkladı; arkadaş bir iş için köye gitmiş. Köyde oturan bir öğretmen arkadaşı varmış, izin alıp ona gitmiş. Dönüşünde vaktin erken olduğunu düşünerek bize uğramış. Yolu çok uzattığı için o denli karlanmışmış. Nedense bir süre de buna gülenler oldu.

Yatınca kendi kendime öğretmenlerin konuşmalarını bir daha anımsamaya çalıştım. Bizi sınıfta bırakmak niyetinde değiller. Demek bu düşüncelerden ötürü Enstitü bölümünde de kimseyi sınıfta bırakmadılar. Benim gibi çalışmayanlar, bundan karlı mı çıktı, zararlı mı? Yakup Tanrıkulu, zeki arkadaştı ama çalışmıyordu. Bana göre bilgisiz bir öğretmen oldu. Kendi köyüne giderse koskoca İnece Bucağında nasıl öğretmenlik yapacak? Üstelik o köyde sanırım iki alay var. O alayların subaylarının çocukları oradaki okula gidiyor. O subaylarla ya da subayların yanlarında o öğrencilerle yapacağı konuşmalarda mahcup olmayacak mı? Salt Yakup değil, çok sevdiğim Hilmi Altınsoy köylülerini övüp duruyordu. O övdüğü köylülerle nasıl ilişki kuracak? Birden Kadir’i düşündüm; sanırım Kadir bunları düşündüğü için köye dönmedi. Dönseydi Hamitabat köyünde kesinlikle tutunamazdı. Sıra yeğenim İsmet’e gelince durdum. İsmet için hep üzüleceğim. İlk yıl sınıfımızın birincisi değilse bile ikinci bilgiç öğrencisiydi. Orta okulda okumuş (sonradan öğrendik) Sami Akıncı ile yarışırken ikinci sınıfta azıcık duraladı ama gene çok iyiydi. Giderek adamsendeci oldu. 4. sınıfta iyice kaytargandı, son sınıfta ise derslerle hiç mi hiç ilgilenmedi. Fikret Madaralı, Selçuk Korol, Ömer Uzgil, Namık Ergin, ilk müdürümüz Nejat İdil’in sınıfta en güvendiği, sevdiğini apaçık belli ettiği İsmet Yanar, sonunda köye koşarak gitti. Buraya bir nokta koyuyorum; bu akşam üç öğretmenin söylediklerini yazabildiğim ölçüde yazıp yeğenime göndereceğim:

Öğretmenlik, sürekli gelişim gösterme işidir. İnsanın kendisi için değil yetiştireceği öğrencileri için sürekli bilgi toplaması zorunluluğu vardır. Bu ise öğretmenin namus borcudur.

İsmet’in işi bir başka bakımdan da zor. Köyünde bay-bayan Hamdiye-Nazif öğretmenler yıllardır orada kendisini de okutan öğretmenler. Onlarla ilişki kurmak zorunda. İşin ilginci kendi öğretmenleri olan bu kişiler yıllardır onların evinde oturmaktadır. Her gittiğimde onları, İsmet'in ailesiyle bir arada gördüm. Hamdiye Öğretmen Zühre Teyzeme abla diyor. Nazif Öğretmen de öyle, teyzeme abla diyor. Kızlarını teyzeme bırakıp okula gidiyorlar. Böyle bir ortamda İsmet, öğrenciliğinde olduğu gibi yeri gelince, çözemediği sorunlarını öğretmenlerine açmak zorunda kalırsa bundan sıkıntı duymayacak mı? Böyle durumlarda bunu duyup kendine göre yorumlayan köylülerin dilinden nasıl kurtulacak? Bizim köye geldikçe bana:

-Dayı, senin köylülerin melek, gel sen bizim köylüleri gör, her biri şeytandır, şeytanlıklarıyla da övünürler! derdi. Sevgili yeğenim şimdi o şeytanların içinde. Goethe’nin ünlü kitabında Faust bir şeytanla baş edemez. Oysa İsmet yaşam boyu şeytanlarla savaşacak. Benzetmelerime kendim güldüm.

-Öğretmenlerin o güzel konuşmalarının hem etkisi hem de özentisiyle bir süre düşündükten sonra bula bula bu duygulara mı saplanıp kaldın? diyerek kendimi kınadım. Uyumak üzereyken düşüncelerim iyice karıştı, o durumda uyumuşum.

 

10 Kasım 1943 Çarşamba

 

Dün tören sözü edilince düşünmüştüm:

Biz Kepirtepe'de daha önce böyle bir tören yapmıyorduk. Eski Müdürümüz gidince yeni gelenler 10 Kasım günü törene benzer bir toplantı yaptırmıştı. O gün ne yapıldığını anımsamaya çalıştım. Bu kez de aklım takıldı; neden Yüksek Okul olarak biz katılmıyoruz da Enstitü bölümü yapıyor? Sorumu kahvaltıda da tekrarlayınca biraz buruk olarak Salih Baydemir yanıtladı:

-Bizim Yüksek Okul olduğumuzu kim söylüyor? Geçen yıl burada kalanlara hep “Siz yetiştirme kursundasınız!” demişler. Sonra ne olmuş? Yarısı bu işten vazgeçmiş, yarısı kalmış. Onlara da bu yıl “Yüksek Okuldasınız” demişler. Neden bize de değişik bir ad takmasınlar? Hasanoğlan Köy Enstitüsü müdürlüğüne bağlıyız. Ekmeğimiz, suyumuz oradan geliyor!” Salih’e yanıt olarak akşamki konuşmaları anlattım. Gelen öğretmenlerin Devlet Konservatuvarı öğretmeni olduğunu tekrarladım. Salih, “Biliyorum ama okul içinde okul oldukça biz kendi başımıza sayılmayız. Bu nedenlerle işte, bir Atatürk Töreni yapamadık, onu demek istedim!” Arkadaş bir bakıma haklıydı: “Bizim anlamadığımız bir takım işler dönüyor. Örneğin iki yıl önce Hasanoğlan’a geldiğimizde müdürümüz bizimle gelmedi, Kepirtepe’de bırakılarak boş okula müdürlük yaptırıldı. Bizse burada tamı tamına 8 ay müdürsüz bir okulda kaldık. Ayrıca, buraya geldiğimizde bize, “Yazdır üşümezsiniz!” deyip gece örtünmek için birer pike verdiler, onlarla yaz boyu örtünmüştük. Kasım ayında birer de asker battaniyesi eklediler. Kepirtepe’ye döndüğümüzde ise gece tahtalar üstünde giysilerimizle yattık. Sabah olunca da hemen tatil verildi. İki ay süren tatilden sonra ise evimizden sağladığımız yorganlarla okula döndük!”

Arkadaşlar birlik olmuşça beni susturdu:

-Eskileri karıştırmayalım, işte derslere başlıyoruz; siz bugün, bizler de birkaç gün sonra! Bu uyarıdan sonra belli bir iyimserlik içinde kalktık. Kar dinmiş gibi ama köy tarafında yerle gök yüzü birleşmiş durumda. Açılmış izlerden Müzik binasına yürüdük. Sobaların yanması gerekirmiş. Arkadaşlardan beni sorumlu tutanlar oldu. Nedenini sordum, Muttalip Çardak :

-Bu işlerle ilgilenmeyi sen istedin arkadaş! dedi.

Ben hemen dikelerek:

- Yanılmışım arkadaş, vazgeçtim! karşılığını verince öbür arkadaşlar hemen “Bugün ortak olsun, yarın nöbetleşe yapalım!” kararı aldılar. Mehmet Zeybek eliyle koymuş gibi tahta parçaları buldu. Meğer salonun altında yakacak odun yığını varmış, odun getirilince soba yandı. Muttalip arkadaşın söyleyiş biçimi bana dokunmuştu, bu kez ona sordum:

- Soba yakmak da pikap çalma işine giriyorsa ben bu işi sürdüremem diye öğretmene söyleyeyim mi? Muttalip:

- Bana ne soruyorsun? deyince de:

-Öyle söyleyen sendin! Muttalip güldü:

-“Sen de hiç şakaya gelmiyorsun arkadaş, biz böyle bir birimize takılırız. Bunun öğretmenle ne ilgisi var? Sen kendi işini yap!”

Hilmi Girginkoç’la Öztekin Öğretmenler geldi. Öztekin Öğretmen Kızılçullu grubundan başlayarak arkadaşları sıraladı: Ekrem Bilgin, İbrahim Şen, Kamil Yıldırım, Halil Yıldırım, Nihat Şengül. Arkasından Çifteler grubu: Ali Kuş, Azmi Erdoğan, Mehmet Ünüvar, Talip Apaydın, Muttalip Çardak, Yusuf Demirçin. Arkasından Abdullah Erçetin’le Kadir Pekgöz’ü yazdı. Bana dönerek:

- Sen zaten hep burada olacaksın!

Arkadaşlar keman grubu olarak sıralanmıştı. Öğretmen bu arada; “Bu sıra aynı zamanda salon nöbetini sürdürecek!” Bana dönerek:

- İbrahim, bu sıranın listesini bizim duyuru tahtamıza as, görevli arkadaşları kolayca tanıyalım! deyip başladığı konuşmayı sürdürdü. Öztekin Öğretmen konuşmasını tamamladıktan sonra, ses gruplarımızın belirlenmesi için Hilmi Girginkoç Öğretmen piyano başına geçerek bizi sıra ile sıra çağırdı. Hilmi Girginkoç Öğretmenin piyano başına oturmasını dikkatle izledim. İçimden:

- Yoksa o da mı piyano çalıyor? Sahiden piyanoya oturunca çalacakmış gibi ellerini tuşlara yaklaştırarak önce güzel sesler çıkardı sonra da hızlı hızlı gamlar sıraladı. Gülerek bize dönüp:

- Sakın benden daha fazlasını beklemeyin, fazlası orada! deyip Faik Canselen Öğretmen Öğretmeni gösterdi.

Hilmi Girginkoç Öğretmenin çevresine yarım daire olarak sıralandık. Öğretmen bu kez tek parmağıyla seslere vurup önce kendisi sesler çıkardı. Sesleri “a” olarak sözledi. Tüm bir gamı bir kaç kez tekrarladıktan sonra yüzümüze bakarak sordu:

- Nasıl, kolay değil mi? Çoğumuz susmuştuk. Bu arada Muttalip arkadaş gülerek:

- Kolaymış efendim! deyiverdi. Öğretmen de:

- Tamam işte! dedikten sonra Muttalip'i piyano başına çekti. Muttalip bir süre öğretmenle birlikte önce a, sonra i deyip geri çekildi. Arkadaşların çoğu cesaretlenmiş gibiydi. Hilmi Girginkoç Öğretmen kısa bir açıklamadan sonra öne aldığı arkadaşla birlikte ötekileri de seslere katmaya çağırdı.

En arkada duruyordum, Faik Canselen Öğretmen omuzuma dokunarak beni gruptan ayırdı:

- “Bu iş çok uzar, sen nasıl olsa bu işin içinde olacaksın; biz de çalışmamıza başlayalım!” deyip öteki piyanonun başına gitti. Piyanonun başına oturunca bir süre tuşlarla oynarmışçasına üstlerinde parmaklarını gezdirdi. Asım Öğretmen de hep öyle yapıyordu; oturunca önce çok yavaş başlar, ardından bir gürültü koparır sonra sonra gene yavaşlardı. Faik Öğretmen bir süre sonra bana dönerek:

- “Onlar işlerini sürdürürken gel biz de bir şeyler konuşalım!” deyip yanına bir sandalye çektirdi. Beringer metodunu açıp başlangıçta el resmi var, onu gösterdi. Ayırdında olmadan ben de kendi elime baktım. Faik Öğretmen:

- “Yo, eline bakma, akordiyon çalıyormuşsun, akordiyonla piyano aynı aileden gelir, onların bir kardeş yanları vardır. O nedenle sen, eline bakmamalısın.” Bu arada da yaşımı sordu. Yaşımın 20 olduğunu söyleyince de:

- “20 yaşında piyanoya başlıyorsun. Bu zor olacak ama “Olmaz!” demeyeceğim. Benim de erken başladığım söylenemez. Ama başardığımı söylüyorlar. Şu işe bak, seninle büyük bir benzerliğimiz var. Kırklareli'de doğduğumu söylemiştim. Doğumumu tam bilmiyorum. Ancak nüfus kağıdımda Kırklareli 1911 yazmaktadır. Ben de bir göçmen çocuğuyum. Belki de geldiğim yerde doğdum da kaydım Kırklareli'de yapıldı. Neyse oralarını hemen karıştırmayalım. Çalışmalarımız başarıyla ilerledikçe bu konulara gene döneriz.”

Öğretmen oldukça kederlendi; gene de yutkunarak anne-baba durumumu sordu. Annemin öldüğünü söyleyince bu kez de:

-“Bak bu bakımdan da sen benden daha şanslısın. Hem baban var, hem de bana göre okuma yolun daha açık. Çalışınca oluyor bak!” deyip güldü. Gülerek tekrar:

-“Bana bak, ben bunu başarmış durumdayım. Bunu başaran başkaları da var. Şimdilerde kuzeyimizdeki büyük savaşın en çetin komutanı olarak tanınan bir Rus mareşalı olan kişi, işçi olarak çalışırken 30 yaşlarında askere alınmış. Askerlikte öyle başarı göstermiş ki (Alman Ordusunu kastederek) şimdilerde Hitler’in Kaplanlarını susta durduruyor. Başarının yaşı olmaz, senin bu uğurda göstereceğin çaba önemli!” dedikten sonra gülerek tuşlara basıp sorular sordu. Gamları sıralattı. Dört diyezli Mi Majör gamını doğru yapınca durdurup:

-“İbrahim, sen beni şaşırtıyorsun. Görünürde yeni başlayacak gibisin ama sanki bunları daha önce görmüşsün sanısını uyandırıyorsun. Yoksa sen de o dünyaya bir kaç kez gelenlerden misin?” deyip kahkayla güldü. Sol-fa anahtarlarını sordu. Oktavlar üzerinde durdu. Do’ya basıp birinci, ikinci oktavını buldurdu. La diyez ile si bemol, mi bemol ile re diyezi, do diyez ile re bemol arasındaki sesleri sordu. Orta birinci sınıftayken bir öğretmenimizin bize bir çok konuyu ezberlettiğini anlattım. “Örneğin: si, mi, la, re, ol, do, fa sırasının bemol sıralaması, bunun tersi fa, do, sol, re, le, mi, si sırasının ise diyez dizisi olduğunu ezberledik bir daha da unutmadık. Bunu gibi Biz Kimleriz Marşı’nın, Kır At şarkısının notalarını şarkı gibi söyledik.” Faik Canselen Öğretmen gülerek: “Sahi mi? Kimdi bu ezberci öğretmen? ”diye sordu. Sordu ama hemen ekledi; “Dur, dur, adı bize gerekli değil, sahici Müzik Öğretmeni miydi yoksa dersi doldurmak için gelen öğretmenlerden mi?” dedi. İlkokul öğretmeni olduğunu, o yıl sonunda gene okumaya gittiğini söyleyince:

- “İşte bu iyi olmuş, şimdiki öğrencilerine ezberletmez, ezberin anlamsızlığını öğrenmiştir!” dedi. Öğretmen öyle söyledi ama onun nedenini, niçin öyle söylediğini bu kez de ben anlamadım. O öğretmen bana bunları öğretmeseydi, şimdi ben ne söyleyecektim? Bunları düşünürken Öztekin Öğretmen geldi:

- “Siz anlaştınız umarım!” deyince Faik Öğretmen:

- “Buradaki işler biraz umduğumuzun tersine döndü, ben İbrahim'e değil o bana yeni şeyler öğretiyor!” deyip bir kahkaha attı. Öğretmenler bir süre, karşılıklı bakışarak gülüştüler.

Faik Öğretmen birinci parçayı gösterince irkildim. Bu kadar konuşmadan sonra 1. parçayı göstermesi alay ediyor gibi geldi. Bakınca: “Önce sağ eli çalış sonra sol el, daha sonra da birleştirme geçersin!” deyince durumu anladım. 1. Parçanın Lehrer bölümünü göstermiş. Bunu anlayınca çok sevindim. Dikkatsizliğim yüzünden az kalsın çok olumlu başlangıcı olumsuzluğa döndürecektim. Öğretmenler ayrılınca çok yavaş olarak piyanoyu okşamaya başladım. Piyanonun sesi çok güzel. Bizim Kepirtepe’deki piyanonun sesi bunun yanında tenekeydi. Tuşları neredeyse sağa sola yalpalıyordu. Bunun tuşları akordiyonunki gibi, diki dikine inip kalkıyor, Çalışmalara ara verilince oldukça sevinçliydim...

Anlattıklarına göre arkadaşlar zorlanmış. “İlk kez piyano sesi duydum, ne bileyim ben doyu reyi!” diyenler olduğunu görünce iyiden iyiye şaşırdım. Oysa sorulan do, re değil, çalınan sese uygun ses çıkarmak. Abdullah Erçetin çok beğenilmiş. Bunu duyunca ben, “Abdullah da şimdiye dek piyanoya dokunmamıştı!” dedim. Öteki arkadaşlardan bazıları yüzüme biraz sevimsiz baktılar, aldırmadım.

Bizim sınıfın hepsi tenor grubundaymış. Ancak kimi arkadaşlar yoğun bir ses çalışmasıyla bariton grubuna atlayabilirmiş. Muttalip’le İbrahim Şen bariton olarak ses geliştirmek için çalışma yapmaya karar verdiler.

Öğle yemeğinde öteki arkadaşlar ilgiyle beni dinlediler: “Derslerin başlaması nasıl bir olay?” diye sordular. Ben salt benim yaptığımı anlatınca Salih Baydemir:

- “Senin eskiden beri yaptığın bunlardı!” diyerek benim yaptıklarımı küçümsedi. Bu kez ben de arkadaşların do, re, mi olarak nota okuduklarını, böylece seslerinin renkleri belirlendiğini söyleyince bu kez Yusuf Asıl benim sesimin kırmızı mı, yoksa yeşil mi olduğunu sordu. Ben de: “Kara, kapkara” yanıtını verdim. Konuşmamız üstüne Kadir Pekgöz geldi, olayı anlattı. Onlar da bina içinde çalışmışlar. Hava soğuk olduğundan içerde ateş yakılmış. Açık ateş yakıldığından duman içinde çalışmışlar. Yusuf gene ortaya atıldı: “Biz, çalışmadık, ininden tilki çıkardık!” dedi. Dumanla tilki çıkarma deyiminin nereden gelebileceğini sordum. Yusuf bu kez: “Ben daha yüksek okul öğrencisi olmadım, sen oldun, sen söyle!” dedi. O zaman ben de bildiğimi anlattım: “Tilkiler çoğunlukla taş oyuklarında, toprak tepeciklerin altındaki oyuklarda yuva yapar, orada yavrular, yavrularını da orada büyütür. Onları gözleyen avcılar tilki deliğe girince deliğin ağzında ateş takıp beklerler. Delik duman dolunca tilki dışarı çıkmak zorunda kalır. O zaman da avcı tilkiyi rahatça yakalar!” Anlattığımı önemsemeyenler oldu:

- Avcının elinde tüfeği varken neden böyle oyalansın? Çeker tetiği vurur. Ben de:

- İşte bu olmadı, Fikret Madaralı Öğretmenin dediğini anımsattınız; “Kös dinlemek!” Tilki derisi değerlidir. Değerlidir ama hiç zedelenmemiş olanı değerlidir. Kurşun ya da saçmalarla kalbura dönen tilki derisini kimse almaz.

Bu kez Salih Baydemir sordu:

- Bu bilgiyi bugün mü öğrendin? Piyano öğretmeninin bana bunu az önce anlattığını söyleyince öteki arkadaşlar:

- Öyleyse senin piyano öğretmenin tilki avcısı! dediler. Hep güldük ama şakamın yanlış anlaşılacağını düşünüp sözlerime güzel eklentileri anlatarak; öğretmenimi çok övdüm. Öncelikle Kırklareli doğumlu olduğunu, küçük ayrılmasına karşın kendisini oralı saydığını söyleyince Yusuf Asıl inanmadığını söyledi. İnanmadığı gibi benim için:

- “Kendini hala Kepirtepe'de sandığı için önüne geleli hemşeri sayıyor!” dedikten sonra Okul Müdürü Hürrem Arman'ın da Kırklarelili olamayacağını öne sürdü. Oysa Hürrem Arman'ın Kırklarelili olduğunu ben söylememiştim. Eski öğrenciler onu hep bilirmiş onlar söylemişler. Bu kez arkadaşlar Yusuf'a bunu anımsattılar. Bana savunmaya vakit kalmadan Yusuf sözünü çevirdi, benim hemşerilik bakımından şanslı olduğumu bildiğini, bu konuda saptadığı geçmişten kimi örneklerle anlattı.

Müzik salonuna dönünce bir süre öğretmenleri bekledik. Öğretmenler, akşam saat 18:00’de Ankara'ya dönecek. Onlarla birlikte durağa dek gitmeye karar verdik. Karlı yollarda patika açılmamışsa biz açacağız. Öğretmenlerimizin kara batmamalarını istiyoruz. Öğretmenler neşeli olarak geldiler. Mahir Canova Öğretmen bizim için: “Hepsini gözledim, hepsi benim sorularımı yanıtlayacak yeteneği kazanmışlar, haftaya hemen sahneyi hazırlayıp çalışacağız!” dedi. Ben, Hilmi Girginkoç Öğretmene: “Benim sesimi” diyecekken, o “Sen piyano başındasın, kendin ölçmelisin, arkadaşlarının ses vüsatlerine (en ince sesle en kalın ses arası) bakarak sen de kendine bir yer bul!” dedi. Faik Canselen Öğretmen ortaya:

-“Çocuklar merak ederler, armoni okuyacaklarını söyledik, bir iki söz etmek istiyorum. Aralarında konuşup konuyu abartmasınlar!” diyerek tahtaya geçti. . İstiklal Marşı’nın dört aralığının notalarını yazdı. Sonra da altlarına başka notalar ekledi. Yazdığı notalardan önce üsttekileri okudu, sonra ikincileri okudu. Daha sonra da üçüncü bir sıra ekledi. Sonra da gülerek Hilmi Girginkoç Öğretmene işaret etti. Birlikte önce üst iki sırayı okudular. Sonra birinci sırayı kendisi, 3. sırayı da Hilmi Girginkoç Öğretmen okudu. Bize dönerek:

-“İşte şimdi biz armoni yaptık, tek sesli şarkıları, türküleri oyun havalarını kurallara göre çok seslendirme bilimine armoni diyoruz. Bunun kendine göre zorluğu ya da kolaylığı vardır. Genel olarak siz besteci olmayacaksınız. Akşam konuştuğumuz gibi, yapılan işlemlerin yolu yordamı üstüne bilgileneceksiniz. Bakın, geçen yılki arkadaşlarınızdan ikisi bu konuda çok başarılı armoniler yaptılar. Sakın gözünüzde büyütmeyin!” deyip. Öztekin Öğretmene baktı. Sonra da gidip piyanonun başına oturdu. “İşte bir armoni örneği” dedikten sonra uzunca bir parça çaldı. Parça bitince öğretmenler alkışladılar. Sonradan da olsa alkışa biz de katıldık. Bu kez de Öztekin Öğretmen çalınan parçayı anlattı. Faik Canselen Öğretmen bu parçayı bir beste yarışı için hazırlamış, yarışta birincilik almış. Faik Canselen Öğretmen bundan sonra iki parça daha çaldı, birinci için “Schubert”, ikinci için “Beethoven!” dedi. Onlar kollarındaki saatlere bakarak konuşmaya başlayınca biz de toparlandık:

- Biz de geleceğiz! dedik. Hilmi Girginkoç Öğretmen:

- Öğretmeniz ama aynı zamanda iyi birer sporcuyuz! deyince Muttalip arkadaş:

- Öğretmenim, biz sizi taşımaya değil, karda nasıl yürünür onu da en doğru sizden öğrenmek için geliyoruz! deyince Hilmi Girginkoç Öğretmen Mahir Canova Öğretmene:

- “Mahir kutlarım, sana bir Moliere (Molyer) komedyeni geliyor” diyerek güldü. Bir süre şakalaştılar. Geleceğimizi söylememize karşın öğretmenler kasketlerini ellerine alıp başlarıyla bizi selamladılar. Arkalarından biz de çıktık. Yol açacağız dememize karşın yolu gelip giden köylülerin açtığını görmemize karşın gene de arkalarından gittik. Hepimizin başı açıktı. Derslikteki giyinikliğimizle gitmiştik. Beklenileceği söylenince bizi geri çevirdiler. Faik Canselen Öğretmen: “Cumartesi günü görüşmek üzere!” dedi. Biz de “Güle güle!” deyip koşabileceğimiz bir hızla geri döndük.

Kapıdan girerken Faik Canselen Öğretmenin sözü yorumlandı. Öztekin Öğretmen genel olarak çok hoşnut olmuş: “İşte bu kadar, 8 ay sonra böyle bir gün stajlara gideceksiniz, üç yıl sonra gene böyle bir gün diplomaları alıp göreve gideceksiniz!” deyip avuçlarını birbirine vurdu. Muttalip arkadaş gene bir söz kattı:

- Aman öğretmenim, o dediğiniz günler bari böyle karlı olmasın! deyince Öztekin Öğretmen (arkadaşı önceden tanıyor) “Muttalip, sen adının yakınlığından esinlenerek iyice mukallitleşmişsin. Haydi hayırlısı Mahir Canova seni bekliyor!” dedi.

Öztekin Öğretmen ayrı ayrı hepimizle ilgilendi. Onun bu ilgisinden rahatlayan arkadaşlar cumartesi gününü sordular. Öztekin Öğretmen gülerek: “derslerin başladığına inanamıyorsunuz galiba!” deyip konsere gideceğimizi muştuladıktan sonra benim görevimi iyice belirtti:

- “Okulun Müzik binasındaki tüm demirbaşlarını benim adıma gözetleyip koruyacak. Müzik binasının temizliği, ısıtılması için hepiniz nöbet tutacaksınız. İbrahim'in nöbet işlerinden bir sorumluluğu olmayacak. Buna karşı o da konser günleri öğle kumanya işini izleyecek!” deyip daha önce yapılan listeyi bana vererek, “Bunu, duyuru tahtasına as!” dedi. “Bu akşamdan başlamak üzere her akşam yemekle yat zili arasında burada olunacak. Plak dinlemeler gene pazartesi, çarşamba, cuma günleri sürdürülecek. Salonda kalanlar, arkadaşlarının kemanlarına dokunmayacak, Piyano öğrencilerinden başkaları piyanolara oturmayacak.” Kemancı arkadaşların ancak 3. sınıfta ses akortları, çocukların seslerini ölçme gibi bilgileri alma bakımından özel piyano dersleri olacağını tekrarladı. Öztekin Öğretmen gittikten sonra bir süre ileri geri konuşmalar yapıldı.

Yemek zili çalınca hep birlikte gittik. Olaya ben çok sevindim; kalabalıktan kurtulmuştum, ilerde yapacağım çalışmalara bir an önce başlıyordum. Öğretmenlerin çok anlayışlı insanlar olduğunu sezdim. Bilgili insanların kötü olamayacağı kanım bir kez daha ortaya çıktı; buna özellikle sevindim. Bu kez de bizim bölüm dışındaki arkadaşlara öğleden sonraki durumu gerçeğine uygun olarak anlattım.

Yatınca gerçekten çok sevinçliydim. Gerçi ara ara geriye dönüp belleğimde kalan sözleri anımsadım, az da olsa neşem kaçar gibi oldu ama nedense onları çabuk geçiştirdim. Örneğin Selçuk Korol Öğretmenin:

- “İbrahim, çok dikkatli olmalısın, gittiğin yerde seçeceğin bölümü iyi hesapla. Sana güvenim sonsuz, hepsini başarırsın ama o hepsi seni gelecekte mutlu etmez. Seni en mutlu edeceği seçersen bu işte başarın senin yaşamını daha kolaylaştırır, çevrene de daha yararlı olursun, aman dikkat et!” demişti.

Kendi kendime sordum:

- “Ben şimdi bu söze uyuyor muyum? Neye dikkat ettim? İşin içinde sevdiğim olay, müzik olunca kendimi kaptırdım, gittim.”

Az durur gibi oldum. Kendi kendimi sıkacağımı anlayınca gene piyanoya döndüm; Faik Canselen Öğretmenin ağabeyce davranışlarını görür gibi düşlerken uyumuşum.

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ