Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

56 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

 Yüksek Köy Enstitülü Olarak İlk Yılbaşı Kutlaması Yaptık

 

24 Aralık 1943 Cuma

 

Bir İnce minare sözü duydum; eğilip baktım adaşım Halil Yıldırım, baktığımı görünce:

-Ne yapalım arkadaşım, buldum burada bir Sivaslı, hiç değilse bir iki söz öğrenmek istedim! dedi. Sivaslı dediği de geçen yıl Yıldızeli Köy Enstitüsü'nde kalmış 2. sınıftan İhsan Güvenç. Ben ilgilenince, daha iyisini bildiğimi mi sandı ne? “Vallahi bildiğim bu kadar, İnce Minare ile Gök Medrese. Onları da görsem tanımam, bana, “Burada onlar var! ” dediler, ben de size aktardım, benden bu kadar! deyip ayrıldı. Sivas, Gök Medrese, İnce Minare… Bir tane de biz ekleyelim Sivas Kongresi, kongrenin toplandığı bina, Lise binası! …

Malik Aksel Öğretmen güler yüzle geldi. Nihat Şengül'e bakıp “Şansın varmış, öğretmen çok yumuşak! dedim. Nihat küfreder gibi:

-O şimdi içinden sevincini atıyor, biraz sonra paparaya başlayacak! Hiç de öyle olmadı. Malik Öğretmen:

-Bugün ben, şu bizim Selçukluların Anadolu’daki mimari özelliklerini bir toparlayayım da öteki şehirlere dağılımını siz anlatırsınız!

Öğretmen 1071 Malazgirt savaşından başlayarak Anadolu'nun tümden Türkleşmesi evrelerini sıralayıp özellikle Beylikler zamanlarında olan değişimleri anlattı, belli başlı konak merkezlerindeki önemli eserleri, camileri, kervansarayları (Hanları) , medreselerin adlarını söyledi. Sözü çabukça Osmanlı Beyliğinin kuruluş dönemine getirip oradan da yayılma döneminin ilk yönetim merkezi olan Bursa ile ikinci merkez Edirne'deki yeni yapımlardaki Selçuk etkilerini anlattı. Bursa'daki Ulu Cami ile Edirne'deki Eski Camiyi karşılaştırdı. Malik Aksel Öğretmen bana bakarak “Sizin Lüleburgaz Sokullu Camisini bekliyorsan o burada yok, o çok çok sonra Osmanlı üslubunun doruğu döneminin ürünü! dedi. Elimde olmayarak “Biliyorum! ”deyiverdim. Öğretmen güldü:

- Neyi biliyorsun? deyince, “Edirne'ye gittiğimizde, Selimiye, Üçşerefeli, Eski Cami diyerek dolaşmış, hatta “Selimiye'nin yapısı, Üçşerefiyelinin kapısı, Eski Caminin (Muradiye) Yazısı!” gibi sözler de öğrenmiştik! dedim, sustum. Malik Aksel Öğretmen söylediklerime güldü. Arkadaşlara dönerek:

-Bunları çok normal görüyorum, böylesi görkemli eserler karşısında, her insan etkilenir, etkilendiğini de sözle ifade etmeye çalışır! dedikten sonra bana bakarak, “Neyin nerede olduğunu bilmesen bile, bence oralarda bir şeyler olduğunu bilmen yeter! gibilerde sözler söyledi. Selçuklu camilerinin salt ön yüzlerinin önemsendiğini, bir de kubbelerinin üstüne oturduğu ayak sayısının çokluğunu, duruş özelliklerini anlattı. Bursa Ulu Camisini anlatan bir yazı okudu. Yine Bursa camileri üstüne yazılmış bir de şiir okudu. Sanırım biraz sıkıldım, saate bakmam için sabırsızlanmaya başlamıştım. Zil çalınca neredeyse bir “Oh !” çekecektim. Zil yetişince bu kez de bu derste öğrendiğim önemli noktaları defterime ekledim. Örneğin Lüleburgaz'daki Sokullu Mehmet Paşa Camisi'nin Osmanlı üslubunun doruğunda olduğunu ilk kez duymuştum.

Resim dersinde model çalışması yaptık. Uzun itiş kakıştan sonra Ekrem Bilgin model oldu. Kime önerildiyse “Otururken uyurum !” deyip kaçındı. Ekrem sahiden model gibi öyle, kıpırdamadan durdu. Ders bittiğinde Gerçekten Ekrem'e benzeyen bir resim ortaya çıktı, Ancak o, Veysel Öğretmenin Ekrem Bilgin'iydi. O denli Ekrem'e benzemişti ki, arkadaşlar Veysel Öğretmene sordular; “Siz bu denli nasıl benzetiyorsunuz? ” Veysel Öğretmen, “Yapa yapa öğrendiğini, çok yapınca herkesin becerebileceğini söyledi. Arkasından da “Siz de çok çalışırsanız, bir gün beğendiğiniz noktaya gelirsiniz! deyince arkadaşlardan kem küm edenler oldu. Muttalip Çardak:

-En iyisi, sayımız kadar model çalışalım, her hafta birimiz otursun! deyince Veysel Öğretmen gülerek tamamladı:

-Böylece hepinizin bir resmi olur, değil mi? Açıkgözler! deyip güldü.

Öğretmen önce Ekrem'in resmini vermemişti, sanırım bu konuşmanın etkisiyle olacak gitmek üzereyken resmi çıkarıp Ekrem'e verdi. Bu kez de bir başka ilginç olayla karşılaştık. Ekrem önce resmi istemiş, öğretmen vermeyince oldukça üzülmüştü. Arkadaşlar teselli etmekte güçlük çekmişti. Öğretmen resmi çıkarıp verince Ekrem sevinçten hopladı, güzel bir anı olarak saklayacağını söyledi. Az sonra arkadaşların Ekrem'im çevresin de toplandığını gördüm. Arkadaşlar gene Ekrem'i teselli etmeye çalışıyor. Ekrem'le konuşmadım ama konuşmalardan anladım. Ekrem, resminin verilmesini gurur sorunu yapmış. Çevresindekilerin:

-Adam belki bizi ciddi olarak öğrenci yerine bile koymuyor, ne yapacak senin -benim resmimi? gibi yorumlar yaptığını duyunca kendi duygularını 180 derece döndürerek resmi yırtmaya kalkmış.

Oldukça şaştım!

Askerlik Dersi için hazırlanırken, Binbaşının gelmediği söylendi. Bu kez de Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca telaşlanmış:

-Binbaşı akşam gelebilir, biz toplantımızı şimdi yapalım. Çünkü Okul Müdürü benden yarın sabah bilgi isteyecek! Öğrenci Başkanlığı odasına gittik. Oda neredeyse Müdür Odası gibi. Kepirtepe'de bizim İlk Müdürümüzün böyle bir odası yoktu. Edirne/Karaağaç'ta Müdür Odasına girmedim; bu nedenle bilmiyorum. Ancak orada bildiklerim olağanüstü olduğundan Müdür Odasını da düşleyebiliyorum. Öğretmen odası, dersliklerden büyük, yerden tavana dek dolaptı. Öğretmen odasının hemen yanında bir de konuk odası vardı. . Öğrencilerin yakınları gelince orada kalıyordu. Ali Ağabeyim, Muhittin eniştem, Vahit Dede geldiğinde orada oturmuş, rahat rahat konuşmuştuk. Oranın görevlisi Baki, sık sık gelip çay kahve getirir ya da bir isteğimizin olup olmadığını sorardı.

Alpullu'ya göçtüğümüzde ise, Okul Müdürü, odasında yardımcısıyla oturuyordu. Lüleburgaz'da kaldığımız 6 ay boyunca, Okul Müdürümüzün odası yoktu. Kepirtepe'ye taşınınca oldu ama bu kez de oturacak bir masası yoktu. Müdür masasını, Salih Baydemir, Harun Özçelik'le üçümüz yapmıştık. Masayı Müdür odasına götürdüğümüzde Müdür Nelat İdil'in bize:

-Ustalar, odamda bir dolap bile olmadığı için size teşekkür anlamında birer şeker bile veremiyorum. Ama bunu unutmayacağım, Bilin ki, bu masada gururla oturacağım; bir gün gelecek, size şeker veremediğim bu masa başında hayırlısıyle birer diploma vereceğim. Bu diplomalar da size beni unutturmayacak! demişti

O masadan diploma aldık ama, veren eller başkaydı. Üstelik o masayı bir pazar günü üzülerek söküp içinden birşeyler almıştık; üzücü, hayırsız birşeyler. Yukardaki güzel sözleri söyleyen Müdür Nejat İdil'in, kurduğu okuldan böylesi bir üzüntüyle ayrılacağını hiç düşünmemiştim.

Nuri Özyıldız, Rahmi Özdemir, Hüseyin Sezgin, Ekrem Ula ile birlikte, Sabahattin Eyuboğlu Öğretmeni göreceğiz. Konuk ağırlama deniyor da, başka bir şey söylenmiyor. Neyse benim grubun oldukça uyanık kimseler. Ekrem'i inşaat çalışmalarından tanıyordum. Hüseyin Sezgin, çok konuşkan, onu biliyorum. Nuri ile Rahmi'yi pek tanımıyorum ama sanıyorum Hüseyin Atmaca'nın iyi arkadaşları. Konuşmalarından onu sezinledim. Öteki grupların işleri çok ayrıntılı, yatak yeri hazırlığı, yatak sağlamak, yemek işleri de öyle. Onlar, Orta Bölüm öğretmenleri olan Ali, Nazif Öğretmenlerle çalışacaklar. Sanırım bu toplantı daha çok onlar için yapılmış.

Toplantıdan çıkınca Binbaşının arabasını gördük, gelmiş. Arkadaşlar salonu doldurmuş bile.

Halil Dere bana yer ayırmış girip rahatça oturdum. Halil Dere yarınki konsere katılacak, onun sevincini yaşıyor. Yakın arkadaşları ona:

-Müziği bu kadar seviyordun, neden o bölüme girmedin? Bu sorunun karşılığını birlikte saptadık:

-Oldukça yakışıklıyım, konserlere giderken Konservatuvardan bir kız beğenip alacağım, o bana en güzel müzikleri dinletecek!

 

Halil Dere

 

Halil Dere, önce bu yanıtı çok beğendi ama sonra vazgeçti:

-Yok yahu, arkadaşlar bizim kızların yanında sataşırsa ben bunu nasıl söylerim? “Neren yakışıklı? demezler mi?

Biz şakalaşırken “Binbaşı geliyor! '” dendi. Ayağa kalktık. Gelen binbaşı değildi, daha genç bir subay. Kepirtepe'de de böyle oluyordu; önce bir binbaşı gelir sonra da yerine üsteğmenleri gönderirdi. Bu nedenle bu değişikliği yadırgamadım. Ancak bu kez gelen yüzbaşıymış, salon un tam ortasına gelince ökçelerini çatlatarak selama durdu:

-Kurmay yüzbaşı Sıtkı Ulay, bir de numara söyledi ama saptayamadım. Arkasından da Binbaşı Nuri Teoman'ın yardımcısı olduğunu, bundan böyle de ara ara bizim derslerimize kendisinin geleceğini anlattı. Binbaşı Nuri Teoman'ın tam tersine, sert konuştu, kurallar koydu, kurallara uyulduğu sürece dostça geçinileceğini, uyulmadığı anda da asker nizamının yürürlüğe gireceğini söyledi. Sonra da Askerliğin ne olduğunu, ne olmadığını anlattı. Askerliğin ne olduğu bilindiği sürece Osmanlıların Avrupa’nın ortalarına dek gittiğini, bunu ihmal ettiklerinde ise onca yeri bırakıp geri döndüklerini, DÖNDÜKLERİ sözünü söyleyince gülüp, “Ne dönmesi, dönemediklerini, Türk halkını oralarda bırakıp kendileri derdest geri kaçtıklarını anlattı. Hiç oturmadan gezinmesi ilgimizi çektiği için dikkatle dinledik. Bir ara durup düşünür gibi yaptıktan sonra:

-Nuri Binbaşımın güzel anlatışını ben de severim, sakın benden de öyle bir dil beklemeyin, ben biraz daha asker kalmışım, beni böyle belleyin! dedikten sonra da:

-Anlattıklarımız da birbirinin tıpkısı olmayacaktır. Arada göreceğiniz fark zati (Kişisel) farklardır, bunu da böyle sayın deyip; Binbaşı Nuri Teoman'ın kendisine bırakmış olduğu notu okudu. “Kurtuluş Savaşı sürecinde İç isyanlar !” deyip yüzlerimize baktı Arkasından da: -Öyle mi? diye sordu. Öyle olduğunu söyleyince gülümseyerek:

-Vatana ihanet ihanettir. Bu ihanetler üzerinde ne denli durulursa mübah, ne denli yerilirse sevaptır. Bu nedenle Binbaşımın anlattıklarını tekrarladığım olursa bu düstura sayarsınız; dedikten sonra Edremit Körfezi dolaylarındaki Rum azınlıkların (O bunlara, o zamanki sayılarına bakarak çoğunluk, dedi) azgınları karşısında can havliyle nefis koruma çabalarının baş gösterdiğini, Samsun'dan IŞIK yayılınca da bu küçük nefis koruma direnişi giderek birleşip büyümeye başlayınca, küçük çapta da olsa belli simge adlar ortaya çıktığını, bunlardan birinin, Demirci Mehmet Efe, Binbaşı Ali Bey ( Bayındırlık Bakanı Ali Çetinkaya) Çerkez Ethem'le kardeşleri olduğunu anlattı. Demirci Mehmet Efe'nin kendi çevresin de kaldığını, Çerkez Ethem'le kardeşlerini daha sonra Anadolu'nun başka yerlerindeki (Yozgat-Tokat-Bolu-Konya) isyanları bastırmada yararları dokunduğunu anlattı. Özellikle Çerkez Ethem'in, soyguncu, isyancı, şaki takibindeki stratejik taktiklerini övgüye değer bulduğunu örnekler vererek (Özellikle Yozgat, yöresinin yaygın isyanları bastırması olayı gibi) anlattı.

Oysa sonra, üstelik, Yunan Ordusunu maküs talihi ile yüz tüze bırakacağımızın yaklaştığı bir dönemde Çerkez Ethem'in 180 derece çark etmesi, onun kişisel zekasıyla uyuşmadı, nitekim uyuşmadı deyip, gerçek askerliğin pratikten öteye bir yanı olduğunu, Kurmaylığın bu gereksinimden doğduğunu anlattı. Bu arada geçmiş dönemlerin büyük savaşlarına değindi. Anibal'ın bir avuç askerle Koca Roma kapılarına dayanmasını, İskender'in, kendi ordusunu dört katı büyüklükteki Daryüs ordusunu nasıl yok ettiğini, Napolyon Bonapart'ın çok az askerle, Avrupa büyük devletlerini nasıl çökerttiğini hep savaş taktiklerine bağlayıp, bunlardan ayıklanan savaş kurallarını insanların pratikten çözemeyeceğini, işte Çerkez Ethem de burada yanılıp ihanete düştüğünü anlattı. Demirci Mehmet Efe için sıradan bir eşkiya değildi, gerçi eşkiyalık yaptığı söylenir am bunun için iyi bir araştırma yapılması gerekir. O çok büyük bir zarar vermediği ya da veremediği için büyük ihanetin içine düşmedi. . . . . Derken zil çaldı. Kurmay Yüzbaşı Sıtkı Ulay, dersin bittiğini öğrenince bu kez gülümsedi:

-Demirci Mehmet Efe'nin şansı burada da onu korudu, yoksa azıcık canını yakacaktık. Haftaya dek rahat kalın! diyerek sert bir selam verip ayrıldı.

Yüzbaşı Sıtkı Ulay salondan çıkınca, herkes çevresine bakarak:

-Ne haber? der gibi bakışıp göz atıştılar. Halil Dere! ye baktım, Halil Dere konseri monseri unutmuş:

-Adam amma da konuşuyor ha; makineli tüfek gibi! deyip güldü.

Yemeğe, inşaattan döndüğümüz günler gibi, oldukça yorgun indik.

Yarınki konser programında olası bestecilerle eserlerini sıraladık. Amaç sıralarken bildiklerimizin sayısını çoğaltmak. Öztekin Öğretmen toplanmamızı duyurmuş. Niçin? diyerek gittik.

Öğretmen gecikince plak isteyenler oldu. Mendelsshon Bir Yaz Gecesi Uvertürü ile Prokofieff'in Kije'sini çaldık. Plak bitmek üzereyken öğretmen geldi. Öğretmenin kızabileceğini düşünürken tersine öğretmen bana teşekkür etti:

-İbrahim, doğrusu bunu senden beklemiştim; “Gecikince, İbrahim plak çalar, arkadaşları, oyalar!”

Öğretmen geçen konserden önce, arkadaşların sorduğu sorular arasında konserlerde dinlediğimiz çalgıların adlarını görünce bu gece yazdırmayı düşünmüş. Sahiden konserlerde çalgıları görüyoruz, birçok adlar da biliyoruz ama hangisinin adı o, ya da bu? deyip yerli yerine koyamıyoruz. Öztekin Öğretmen Müzik Tarihini çok eskilere gittiğini söyledikten sonra orkestra konserlerinin günümüze benzerlerinin başlangıcını 17. yüzyılda başlatıp kısa bir özetten sonra son şeklini 19. y. yıl ortalarında Hector Berlioz'la Richart Wagner'e bağlayıp (çok ender olarak küçülüp büyüdüğünü; örneğin Barok-Viyana Klasikleri türü eserlerin o günkü gibi seslendirildiğinde küçüldüğünü, G. Mahler ya da A. Bruckner çalındığında büyüdüğünü ) anlattı.

Konser Orkestralarındaki çalgılar genellikle 3 grup olarak sıralanır:

1. Telli Çalgılar da 3 grupta toplanır.

 

a) Yaylı-Telli çalgılar-----Keman, viyola-viyolonsel

b) Vurma-Telli çalgılar. . . . . Piyano, klavsen

c) Çekme-telli çalgılar. . . . . Arp

 

2. Üfleme Çalgılar 2 gruba ayrılır: Ağaç üfleme--- Metal üfleme.

 

Ağaç Üfleme

 

a) Flüt (Küçük-büyük)

b) Obua-İngiliz kornosu

c) Klarnet-Bas klarnet

d) Fagot

 

Metal Üfleme

 

a) Trompet    

b) Korno

c) Trombon

d) Tuba

 

3. Vurma Çalgılar 2 grupta toplanır

 

Akortlu Vurmalar      

a) Xylophon

b) Glochenspiel

c) Timpani

 

Akortsuz Vurmalar

a) Davul      

b) Trampet

c) Def

d) Üçgen

 

Keman: Orkestraların vazgeçilemez çalgısıdır. Dört tellidir; sol omuzda tutularak çalınır. Yaylıların en ince seslisidir. Keman ad olarak çok eskilere götürülse de günümüzdeki şeklini 16. yy'de almıştır. En değerli kemanların belli başlık üç ustası vardır. Bu adları taşıyan kemanlar günümüzde de çok değerli sayılır. AMATİ, GUARNERİ, STRADİVARİ adlı İtalyan keman ustaları kemanı keman yapmış olarak anılırlar.

Viyola: Orkestralarda 2. keman olarak görev yapar. Kemandan az iricedir. , bir ton daha kalın ses çıkarır.

Viyolonsel ya da Çello. Keman benzeri olmakla birlikte kemandan da viyoladan da büyüktür. Sesi de kalındır. Yere dayanan bir ayağı üstünde çalınır. Sesi oldukça gür olduğundan orkestrada kendini rahat gösterir.

Kontrabas. Keman ailesinin en büyüdür. Doğrudan yere dayanarak ayakta çalınır. Görüntü olarak seçilmese de iki türlü kontrbas vardır. Dört telli, beş telli.

Arp: Yay ya da kasnağa benzeyen tel gerdireçlere çekilen tellerden oluşur, Altta pedalları vardır. Çalıcı hem gerili telleri çekip bırakarak hem de pedalları kullanarak çalar. Arp'ın uzun bir geçmişi olmasına karşın bir çok değişime uğrayarak gelişmiştir. Orkestraların sürekli çalgılarından değildir.

Flüt: Bu nefesli çalgı da küçük büyük olarak ikiye ayrılır. Büyük flüt delikli, delikleri parmakla kapatılarak ses çıkarılır. Eski olmasına karşın günümüzdeki kapaklı türü, 19 yüzyıl başlarında bir Alman flütçü Böhm tarafından geliştirilmiştir. Flütler, yapı olarak da iki türlüdür, Ağaç, metal. Bir oktav in ce ses çıkaranlara küçük flüt ya da piccola denir bunlar büyük flütlerin yarı büyüklüğünde olur.

Obua: Ağaçtan yapılan çalgılardan biridir. Çok dokunaklı sesi olduğundan vazgeçilemez sazlardan biri sayılır. Obua'nın da bir başka türü vardır, buna İngiliz Kornosu da denir. Gerçekte çalgının İngiliz ya da İngiltere ile bir ilgisi olmamasına karşın bu ad verilmiştir. Ses olarak obuaya göre alto olduğundan çalgıya Alto-Obua diyenler de vardır.

Klarnet: Ağaç üfleme çalgısıdır. Çok delikli olduğundan sessel işlevi çoktur. Klarnetin de bir oktav kalını vardır. Yere dayanarak çalınır. Buna bas klarnet diyenler vardır.

Fagot: Ağaç üflemelerin en uzunudur. Uzunluk sesi kalınlaştırmaktadır. Daha kalın ses kazanmak için Kontra-Fagotlar da yapılmıştır.

Korno: Eski dönemlerin haberleşme aracı olarak kullanıldığına göre eski bir çalgıdır. Eskilerde boynuzdan yapılırken sonraları metal, kıvrıntılı borulardan yapılarak her sesi çıkarma olanağı sağlanmıştır.

Trompet: İzci borularının benzerleridir. Sonradan yapılan eklerle daha çok ses çıkarma olanağı kazandırılmıştır.

Trombon: Uzun zamandır şekil değiştirmeden kullanılan ses araçlarından biridir. İçi içe işleyen burulardan oluşur. Bu tür kaygan ses yerine göre özel bir güzellik sağladığından vazgeçilme çalgılardan biridir.

Tuba: En kalın sesli metal çalgı. Kucakta tutularak çalınır. Kullanıldığı yere göre değişen boyları vardır.

Timpani: Akortlu davul da denir; değişik şekilleri vardır.

Xylophon: Biz bunu kiselofon olarak seslendireceğiz. Eski Yunanca bir ad. Kısalı uzunlu tahtalardan yapılmıştır. Vurulunca ses verir.

Glockenspil: Çan ya da çan çalgı denilen bir çalgı. Daha doğrusu ses veren bir alet. Tellerin belli akordu vardır. , vurularak sesler kazanılır.

Zil: Tabakları andıran bronz çanaklardan yapılır. Vurulunca ilginç sesler verir. Bizim Yeniçeri Mehter Takımlarından alındığı söylenen bir araç.

Üçgen: Gerçekten üçgene benzeyen bir ses çıkarandır. Çelik çubukla vurulunca bir hoş ses verir.

Piyano: Her ses için ayrı ayrı uzunlukta gergin telli bir çalgıdır. Oturarak, iki el on parmakla çalınır. Çalma olayı için telleri hareketlendirecek tuşlar bulunur. Tuşlar aradaki çekicimsi ileticilerle tellere dokunur, böylece hareketler sese dönüşür.

Öztekin Öğretmen “İşte bu kadar, bana bunları kimse anlatmamıştı, merak edip kendim öğrenmiştim. Bir iki konserden sonra siz de öğrenirsiniz.” deyip sabah buluşmak üzere ayrıldı.

 

25 Aralık 1943 Cumartesi

 

Oldukça yumuşamış bir havayla karşılaştık. Herkeste bir sevinç- Bugün, Yenişehir'de rahat gezeriz! Benim de buna aklım yatmıyor; “Çarşı-pazar gezmek, ne sağlıyor? İşinde gücünde olan insanlara bakarak gezmek biraz haytalık değil de nedir? Halil Dere biraz buna yatkın. Mutfağa Halil'le birlikte gittik. Mehmet'le Talip bizi görmüşler, benim için:

-Yanında arkadaşı var, bizim gitmemize gerek yok! deyip salona geçmişler. Karşılaşınca bunu söylediler. Bu kez kumanyaları dağıttık. Açık söylenmemekle birlikte konservatuvara paketle girmekten hoşlanan yok. Yeni yılda para verileceği sözü yaygınlaştı bu nedenle arkadaşlar:

-Bu son kumanyamız olsun! dileğinde bulundular. İstasyona inerken orkestra çalgıları anımsandı. Muttalip Çardak Kamil Yıldırım'ı klarnete benzetmiş. Kamil buna kızınca Muttalip:

-Buna razı ol, başkasını seçersem üzülürsün! deyince birden orkestra çalgıları birilerine benzetilmeye başlandı. Hemşerim Kadir Pekgöz'e pikkola flüt yapıştırıldı. Trene binerken bir çok çalgı benzetmesi yapılmıştı. Trende bu tartışma sürdü. Kurtuluştan Konservatuvara kadar tüm orkestra çalgıları birilerine yapıştırılmıştı. Konservatuvara girince Mehmet Öztekin Öğretmen sordu:

-Sizin işlerinize karışmam ama bugün önemli konunuz var sanıyorum! deyince Ekrem açıkladı:

-Orkestra çalgıları efendim! Arkadaşların her biri bir çalgı! deyince o sözünü bitiremeden Öztekin Öğretmen:

-İşte, kolayını bulmuşsunuz, her biriniz birini öğrenir, arkadaşlarınıza anlatırsınız! deyince susup bakıştık. Ekrem zor durumda kaldı, sözü biraz çevirerek:

-Biz arkadaşları çalgılara benzeterek öğrenmeyi düşündük deyince Öztekin Öğretmen kahkahayı bastı. Ekrem' e sordu:

-Senin payına ne düştü? Ekrem'den önce Nihat yapıştırdı; “Arkadaş uzun boylu olduğu için Fagot yakıştırıldı!” deyince öğretmen:

-Ötekileri öğrenmeyeyim, yoksa derse girince kendimi konser salonunda sanırım! deyip konuyu değiştirdi. Her zamanki yerimize geçip Faik Canselen Öğretmeni bekledik. Öğretmen fazla bekletmedi, konserde dinleyeceğimiz eserlerle bestecilerini tanıttı. Ludwig van Beethoven, Hollanda'dan Almanya'ya göç etmiş bir aile çocuğunu olduğunu, babasının da bir orkestrada keman çaldığını, bir Mozart hayranı olan babanın Küçük Ludwig'i de Mozart olması için zorla çalıştırdığını, özellikle piyano çalması için bacağından piyanoya bağladığını öğrendik. Faik Canselen Öğretmen kendi kanısını da ekledi:

-Ludwig Mozart olamadı, onun gibi saraylarda konser veremedi ama besteci olarak en büyük rakibi oldu. Bugün nerede bir Mozart sözü edilse hemen ardından Beethoven çıkar gelir! diyerek Mozart'la Beethoven'i eşdeğer saydığını belirtti. Beethoven'in tek keman konçertosu olduğunu, keman konçertoları içinde en makbullerden biri olduğunu, büyük kemancıların bunu çalmak için yarıştıklarını anlattı. Bugün çalacak olan bizim kemancımızın da usta bir kemancı olduğunu anımsatarak Necdet Remzi Atak’ı tanıttı. Konserin ikinci eseri bir Fransız besteci olan Cesar Frank'ın tek senfonisi olduğunu, Cesar Frank'ı Fransızlar kendilerinin Büyük Bach'la bir tuttuklarını söyledi. Bu karşılaştırmayı eserlerinden çok usta bir yetiştirici öğretmen oluşuna bağladıklarını, Fransa'da yetişen sayısız müzikçinin öğretmeni olduğunu söyledi.

Beethoven'in konçertosunu okulda dinlediğimiz için fazla ilgi duymadık. Gene de konserde dinlemenin farkını düşünerek sevindik. Hasanoğlan'da iyi dediğimiz hava burada biraz değişik geldi. Belki dışarda fazla kalmanın verdiği yılgınlık konservatuvardan çıkınca üşür gibi olduk. İlk durağımız Kızılırmak Kıraathanesi. Hemşerim Kadir, kahveye yeni yeni alışıyor. Her konuda bilir bilmez öne atılmaya çalışır ama kahveye girince pısırdı kaldı. Bu kez de kahveleri oldu olası sevmediğini söyledi. Ben de takıldım, Hemşerim kahveleri sevmediği için beş yıl boyunca 4 km.lik köyüme gelmedi. Çünkü gelseydi beni kahvede bulacaktı. Halil Dere şaşırdı:

-Ne diyorsun köyleriniz o denli yakın mı? Hemen ekledi, Muğla’da o denli yakın köy olmazmış. Ben de sözü sürdürdüm, Kamber Amcamın köyünün Kepirtepe Köy Enstitüsü'ne 4 km. uzak olduğunu günde iki kez gidip döndüğüm olduğunu anlattım. Sinemaya yemekten sonra gitmek üzere otobüse binip Yenişehir'e indik. Kızılay Meydanı günlük-güneşlikti, oradan Güven Parkına gidip kabartmalara baktık. Türk; övün, çalış güven söz sıralamasını eleştirdik. Türk, çalış, güven, öğün sıralaması yapılmasının daha doğru olacağında fikir birliği ettik. Yenişehir'de iki yeri tam olarak öğrendim; Kızılay, Sıhhiye. Ben önce bunların aynı yerler olduğunu sanıyordum, meğer oldukça uzak sayılacak iki ayrı yerin adıymış; Kızılay, Çankaya tarafına düşeni, Sıhhiye de tren yoluna yakın yerin adıymış. Biraz hızlanarak Ulus Meydanı'na dek yürüdük. Yürüyünce ısındık. Isındıkça da:

-Hava güzelleşti! deyip şakalaştık. Alıştığımız Tavukçu’da yemek yedik. Biz yemek yerken arkadaşımız Zekeriya Kayhan'ın ağabeyi Kerim, yanında bir bayanla geldi. İkinci kata çıkarken ben onu gördüm, tanıdım. O da beni gördü, tanıması gerekirdi, bakmadı bile. Azıcık canım sıkıldı ama öteki arkadaşlar tanımadığı için aldırmadım. Biz sinema hesabı yaparken arkamdan biri fısıldadı, baktım Kerim:

-Tanıdım, yanımda arkadaşım vardı, biz biraz gizli geziyoruz, Zekeriya anlatır, Asım konsere gidecek! dedi. O denli sevindim ki Halil Dere şaşırdı:

-Yahu ne dedi o sana? diye sordu durdu. Asım Öğretmenin konsere geleceğini anlattım. Orasını anlatıp arkadaşı susturdum ama Kerim'in dediği aklıma takıldı:

-Biz, biraz gizli geziyoruz! ne demek? Film başlamak üzereyken yetiştik. Halil bir kaç film, beş on artist adı sayıyor. Maria Montez-Turhan Bey bunlar arasında. Onların başka filmlerini görmüş, film başlayana dek onları dinledik. Film başladıktan sonra bir kaç kez kesildi başladı. Az kalsın bırakıp çıkacaktık. Bırakmadık ama çıkınca da tam anlamıyla koştuk.

Konsere ucu ucuna yetiştik. Abdullah Erçetin yer ayırmış. Oturur oturmaz alkışlar duyuldu. İlk alkışlar, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü için, 2. ciler şef. Prof. E. Praetorius için 3. ler, eğer varsa solistler için. Bugün 3. alkışlar oldu, hem de çok oldu. Kemancı Necdet Remzi Atak (el proğramında Viyolonist) önce ön sıralara sonra da arkalara başıyla selam verip şefe döndü.

 

 

Necdet Remzi Atak

 

Prof. Praetorius değneğini kaldırır kaldırmaz çok uzaklardan geliyormuşçasına sesler gelmeye başladı. Ara ara da tom tom tomlar başladı. Eseri dinledim ama, uzunluğu kısalı üstüne hiç bir fikrim yok, Necdet Remzi Atak bize göre biraz yan duruyor. “Ha şimdi çalacak, ha şimdi çalacak!” falan derken kemanı sol omuzuna kondururken daha yivli bir şey dönermiş gibi kemanın ei, ei, ei, ei, sesi gelmeye başladı. Oradan ötesini rahat rahat izlediğimi söyleyebilirim.

Kemancı oldukça rahat, ne var ki kemanın yayından daha çok sallandı, yayı çekerken dikkat ediyorum 45 derece kadar bedenini de döndürüyor.

Arada Asım Öğretmeni gördüm, kemancı onların okulunda öğretmenmiş. Asım Öğretmen azıcık böbürlendi:

-Geçen haftaki Piyanist Bayan Ferhunde Erkin'in benim piyano öğretmenim olduğunu söylersem şaşırma! dedi. Bugünkü kemancıyla bayan piyanistin kardeş olduklarını söyledi. Çok konuşamadık, Asım Öğretmen arkadaşlarıyla geldiği için aşağıda oturmak zorunda kalıyormuş. Bir bakıma benden özür diledi ama aşağıda oturmak istediğini de iyiden iyiye sezinledim.

Cesar Frank'ın Re minör Senfonisi gerçekten ağırmış. Faik Canselen Öğretmen bu sözü başka anlamda söylemişti ama benim yorumuma da uyuyor. Zaman zaman hiç bitmeyecekmiş gibi sesler uzadı gitti. Köydeki günlerimi anımsadım. Kuzuları kıra çıkardığımda sırtüstü yatıp bulutlara bakardım. Bulutların bir birine karışması, ayrılması nasıl oluyor? deyip şaşardım. Konserlerde de sesler öyle oluyor. Bu senfoni de tıpkı öyle başladı, uzaklaşıp giden bulutlar gibi yok olacakken birden gümgümler başlıyor. Dinlediklerimi genellikle aklımda tutmam söz konusu değil ama bunu dinlerken Johannes Brahms'ın senfonisini anımsadım. Mozart'ın, Haydn'ın Beethoven'in senfonilerinde sesler akıp gidiyordu. Bunda, zaman zaman gidecekmiş gibi hazırlık yapılıyorsa da bir de bakıyorsun az önceki sesler tekrarlanıyor. Asım Öğretmene sorsam ne der acaba? Her halde güler, sonra da:

-Aldırma be İbrahim, sen buralara geldin ya ona bak! Sakın Kepir'deki (Kepirtepe Köy Enstitüsü) günleri özleme, sonra şansını küstürürsün! der, arkasından da kahkahayı basar.

Biraz sıkılır gibi oldum ama sabrettim, birden sesler değişir gibi oldu, sanki bir başka müziğe geçilmiş gibi kemanların ya da tüm yaylı çalgıların egemen olduğu sesler yükseldi, Laaa, la la laaa, la la laaa la la la la laaaa ses dizisi tekrarlamaya başladı. Baştan sona, (bana göre) ağır giden senfoni sonunda çocukların şarkılarını andıran bir neşe içinde bitiverdi. Sanırım bu senfoninin bitişini kolay kolay unutmayacağım.

Halil Dere yanımda olduğu için Abdullah Erçetin biraz ayrı duruyor. Gene de çok uzak sayılmaz, Abdullah iyi niyetli, anlayışlı bir arkadaş. Kapıdan çıkınca beklemiş, son melodiyi tekrarladı:

Laaa, la la-Laaa, la la-Laaa, la la -la la laaaaa! Bu nedir? Yanıt:

Sezar Frank, Re minör senfoninin bitişi! Bravo!

Halil Dere şaşkın şaşkın baktı:

-Siz iyice çocuklaşıyorsunuz buralarda! deyip yürüdü.

Hava oldukça sertleşmiş, palto ya da pardesü giymemiş arkadaşlar, koştular. Halil Dere’yle bir renk atkılarımızı başımıza sarıp yürüdük.

Cumartesi günleri saat 5.5-6.15 arası Kızılırmak Kıraathanesi bize ayrılmış gibi; Ankara'da olup konsere gelmeyen öteki bölümlerden gelenler bizden çok, orada toplanıp istasyona iniyoruz. Öztekin Öğretmen bizim bölüme geldi. Önce Viyolonist Necdet Remzi Atak üstüne övgüler yağdı. Öztekin Öğretmen yakından tanırmış, müzik sever bir aileden yetişmişmiş, bir de piyanist kız kardeşi varmış. Bir ara ben; “Keman çalarken neden o kadar sallanıyor?” diye sordum. Öztekin Öğretmen gülerek:

-Eeeee, o kadar olacak, o da solistin fiyakası, kendine güvenini o şekilde gösteriyor! dedi. Kemancı arkadaşlar hemen işi şakaya döktüler:

-Biz çalışırken, dimdik duruyoruz, belki de başarısızlığımız bundan! deyince Öztekin Öğretmen noktayı koydu:

-Çalarken sallanma, gösteri yapma yeri konser salonu, Prof Praetorius'un karşısı, öyle yağma yok! “Sanat, altın bileziktir!” her kol o altın bileziği takma şansına sahip olamamaktadır!” deyiverdi.

Akşam yemeği gecikerek verildiğinden tam zamanında yetiştik.

Yemekte konuşmalar konser ya da konser üstüne oldu. Önümüzdeki hafta konser olmadığını öğrenmiştik. Yılbaşı olduğundan, konser erteleniyormuş. Müzik salonu soğuk olduğu için kitaplığa gittim. Bizim Kepirliler orada toplanmış. Görünce beni de çağırdılar. Almanca ödevimi yapmıştım ama öğretmene göstermeden önce Sami Akıncı'nın görmesini isteyecektim (daha önce öyle bir karar almıştık), onlara katıldım. Asım Öğretmenin selamlarını söyledim. Birileri inanmadı. Şaşırdım, benim söylediklerime inanmıyorlar:

-Bildiğimiz Asım Kaveller seninle konuşur mu? deyip gülüyorlar. Asım Kaveller'in, bizim gibi bir öğrenci olduğunu, öğretmenlikteki o büyüklük tavırlarının olmadığını anlatırken Abdullah geldi, bu kez de ondan rica ettim, o anlattı. Bugünkü konser arasından yukarı çıkıp bizimle konuştuğunu anlatınca iyice şaşırdılar. Biz konuşurken Zekeriya Kayhan geldi, ağabeyi Kerim Kayhan'ı gördüğümü anlattım. Zekeriya Kayhan, bayan için:

-O da öğrenci, anlaşmışlar, okulu bitirince evlenecekler. Ancak okulda konuşmaları yasak olduğundan Ankara içine çıkınca buluşup konuşuyorlar! diye olayı ayrıntılarıyla anlattı.

Hemşerim Kadir beni aramış:

-Nerdesin seni arıyorum! deyip geldi. Gelir gelmez de kulağıma eğilip, kendisine küçük flüt anlamına gelen Pikkola dediklerini ‘sakın söyleme!’ diye sıkı sıkı tembihledi. Araması da bundanmış. Ayrılmak üzereyken oturanlara takıldı, konserden söz etti, tartıştı, övündü. Kitaplığa bizim bölümden de gelenler oldu. Meğer Kadir az önce onlarla birlikteymiş, yatacağını söyleyip ayrılmışmış. Burada görünce gülerek bağırdılar:

-Hişşşşt Pikkola, hani yatacaktın? Yalancı! deyiverdiler. Kadir ıkındı tıkındı doğru bir yanıt veremedi.

Kadir gereksiz yere bozulmuştu çünkü bizim Kepirli arkadaşlar pikkolanın ne olduğunu bilmediklerinden olayı tam olarak algılayamadılar. Kadir sustu kaldı, gitmekle gitmemek arasında ezilirken kaldırıp götürdüm. Sakladığının açıklanmasına kendi neden oldu ama ortada kalsaydım Pikkola Kadir'in yayılması sorumluluğunu bana yıkacaktı.

Zaten zaman geçmişti yattım.

Ankara'ya iyice alışmış durumdayım. Fazla bir şey öğrenemedim ama ana yolları öğrenmiş durumdayım. Büyük Millet Meclisi, İstasyon, Atatürk'ün yattığı Etnoğrafya müzesi, sinemalar; P.T.T binası, Kızılay, Sıhhiye, Anafartalar, Çankırı Caddesi, Stadyum, Yenişehir, Kurtuluş durakları bildiğim yerler. Buraya geleceğim köyde duyulunca kahvede benden mektup yazmam istenmişti. Bir süre onu düşündüm. Salt mektup yazmış olmak için bunları yazayım. Hiç değilse:

- Verdiği sözü tuttu! desinler.

 

26 Aralık 1943 Pazar

 

Yüksek sesle konuşanlardan birisi de Kadir Aytekin:

-Duyduk duymadık demeyin arkadaşlar, 1943 yılını son pazarını yaşayacağız. 1943 yılında işlediğiniz günahlarla sevapları toplayıp karşılaştırın 1944 yılına hangisinden borçlu giriyorum! demeye hazırlanın. Aynı ses düzeyindeki konuşmacılardan Mehmet Toydemir:

-Sen öyle mi yapıyorsun? diye bağırınca bu kez Rüstem Gündüz araya girdi:

-Hayır, o ipin ucunu kaçırdığı için tüm yıllara katmerli borçla giriyor. Kadir Aytekin'i savunan Fakı Yörük:

-Sen öyle yaptığın için nasıl da biliyorsun? Ancak ona katmerli borç denmez, hiç mi matematik okumadın? Sabah konuşmalarına pek katılmayan Hüseyin Sezgin, elini şıklatarak dikkat çektikten sonra; “Bizim Denizli'de bir söz vardır !” der demez:

-Sus yalancı, sen Denizlili değilsin. Denizlililer, Denizlili olmayanın “Bizim Denizli” demesini sevmezler! Hüseyin Sezgin şaşırdı kaldı:

-Ya ne severler? Bu kez de:

-Bak onu bile bilemedin! Başkan Hüseyin Atmaca tam bu sıra, ellerini şaplatarak duyuruda bulunmak istedi. Ona da çıkışan oldu:

-Başkan, dikkat et, hemşeri kayırmaya kalkma! Hüseyin Atmaca olayı bilmediği için kendisine sataşıldığını söyleyerek: Tarafsızlığımı bozduğum üstüne bir örnek gösterin, şerefsizim başkanlığı hemen bırakırım! Ancak elinde bir kanıt olmadan böyle konuşanın da ağzına “ıhııı!” dedi. Konuşmalar durdu. Bu kez Hüseyin Sezgin:

-Başkanla ben hemşeri değil adaşız, o Denizlili ben İzmirliyim, deyip yürüdü. Arkasından seslenen oldu:

-Hani sizin Denizli'deki söz? Hüseyin Sezgin:

-Onu Denizliler söylesin, ben İzmirliyim! dedi ama gene de söyledi “Adı Esat, içi fesat !” “İçimizde Esat da yok, fesat da! söylemi bir kaç kez tekrarlandı.

Yatakhanedeki konuşmalara benim gibi Kepirtepe'den gelen öteki arkadaşlar da katılmıyoruz. Çok seyrek olarak adlarını söyleyerek özel duyurular dışında sanki orada yok gibiyiz.

Hemşerim Kadir, bu sabah da bana yardıma geldi. Müzik Salonundaki sobayı birlikte yaktık. Bizden sonra gelenler, ellerine bir iki uflayıp pufladıktan sonra kemanlarına sarıldılar. Dünkü kemanın sesi hepimizin kulağında. Çalıp çıkaramayız ama kulaklarımızda silinmez bir iz var. Arkadaşların kemanları önce kağnı sesi gibi geldi. Az sonra onları doğal sayıp belleklerimizdeki o olağan üstü seslerin uçtuğuna üzüldük.

Pazar günleri piyano öğrencilerinin ikişer saat piyano çalışma programı var. Gelmeyen olursa ben bunu arttırabiliyorum. Ancak bugün öyle bir niyetim yok, bulursam bir kenara çekilip mektuplarımı yazacağım. Az değil, uzunlu kısalı en az beş mektup yazmam gerekiyor. Eve, Eğitmen Mustafa Ağabeye, Kamber Amcama, yeğenim İsmet'e, bir de toplu olarak kahvedekilere. Kahvedekilere yazacaklarım oldukça uzayacak. Unutamadığım konuşmalar var, onlardan bir ya da ikisini eksik yazarsam kırılacaklar olacağını biliyorum. O nedenle, ya tümünü unutup söylenecekleri duymamak ki ben bunu yapmam. Çünkü onlar bu kez babama laf çaktırırlar. Furtun Şerif Eniştemin istediğini nasıl yapmam. Yapılmayacak bir iş değil ki! O bana:

-Git, Büyük Millet Meclisi önünde durup, “İşte enişte, senin için buradayım!” dememi istemişti. Ulus Meydanına inince on dakikalık bir iş. Ötekiler de böyle şaka gibi ama gönül alıcı işler.

Salondaki piyanoda iki saat çalıştım. Sıra Hüseyin Çakar'ındı. Ancak Çakar, armoni çalışması yapacakmış, sessizlik istiyormuş, alttaki sıramı ona verdim. Önce Büyük Salona baktım kalabalık, Kitaplık tenhaydı orada bir yer buldum. Kitaplıkta konuşanları susturduklarından çenesi düşükler büyük Salona gidiyor. Yemek ziline dek üç kısa mektubumu tamamladım. Halil Dere geldi:

-Nerdesin? Seni arıyorum, banyoya gidiyoruz! Öyle konuşmuştuk, yemekten hemen sonra Hasanoğlan'a dek yürüdük. Yolda konuşma benim, karşıları göstererek eski bildiklerimi tekrarladım. Hasan Dağları, taşlardan atlayan gelinin öyküsü. Bize derse gelen Öğretmen Reşat Tekinay'ın öğrencilik öyküleri, Okul Müdürü Reşat Tardu'nun baldızı Nurefşan hakkında anlattıkları. Bizim arkadaşların anlatılanlara inanmaması, buna karşın öteki derste gene aynı öykülerin istenmesi gibi anıları tekrarlayarak banyoya girdik. Halil Dere'nin sıkıştırması sonunda banyomu yaptım. Banyodan sonra rüzgar arkamızdan gelmesine karşın oldukça üşüdük. Önce bizim bölüme uğradık, çok az arkadaş vardı. Rahatça ısındık. Halil Dere ayrılınca dördüncü mektubumu da tamamladım. Kahve mektubum kaldı. Onu bir süre daha geciktirebilirim. Mahir Canova Öğretmenin verdiği konuşma ödevi için özellikle C'yi çocuğuyla ilk gördüğümde yaptığım konuşmayı seçtim. “Uzun süre görmediğim C, çocuğu kucağında ansızın karşıma çıktı. Geçip gideceğini düşünerek bir an kendimi toparlayıp. “Merhaba!” diyorum. O da “Merhaba!” diye karşılık veriyor. Bende korkuya benzer bir çekingenlik var. Oysa onun çok rahat konuştuğunu görünce çocuğu gösterip soruyorum: Bu kim böyle? C gülüyor:

-Kim olacak o benim kızım, … diyor. C'ye kızının adını beğenmediğimi söylüyorum. Öğretmen söylediklerimi dinler, üzerinde konuşursa, “Bunun gerçek olduğunu, bir başka zaman da C'nin bundan gücendiğini, bebeği beğendiğimi söylememin gelenek olduğunu, böylece bunu bilmememin eksikliğini acı bir şekilde ödediğimi sözlerime ekleyeceğim. Hilmi Girginkoç Öğretmenin ödevinden çekinmediğim için üzerinde durmuyorum. Çünkü öğretmen çok önem verdiği ses tanıma çalışmalarını piyanoya göre yaptığından arkadaşların piyanoya yabancı kalması beni rahatlatıyor. Piyano seslerini onlara göre çok rahat ayırdediyorum; bu da beni rahatlatıyor. Piyano çalışmadan çok memnun olan Faik Canselen Öğretmen armoni çalışmalarımı sanırım yeterli buluyor. Bunda da şansım piyanoyu tanımamdan ileri geliyor. Birli; üçlü, beşli deyince kullandığım tuşlardan bunu biliyorum; keza, birli; dörtlü yedili denince anlatılmak istendiğini rahatça anladığımdan şimdilik rahatım. Dilerim ileride de böyle olur!

Yatınca düşündüm “Kahve Mektubu” diye adlandırdığım mektuba ne yazacağım. ”Futun Şerif, Çançik Ali, Abbas Amcam, Melek Mehmet, Hoca Hasan, Bekar Hasan, Durmuş Ali, Çolak Hamza, Koca Şerif, Karakütüklü Emin. Şişman Veli, Özellikle Çaldaris (Hüseyin Çavdar) Tantili Hüseyin'e adları yazılarak istediklerini yaptığım, yapamadıklarım varsa neden yapamadığımı yazmalıyım. Örneğin Çaldaris’in istediğini yapmak olası değil. Atatürk Müzesine gidip, Atatürk'ün önünde eğilerek Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye'de bulunan tüm Yunan asıllı kopilleri neden astırmadığını sormak. Hüseyin Çavdar, ailece Yunan işgali günlerin de Yunan askerlerinin yaptığı insanlık dışı bir olayın acısını çekmiş bir kişi *. Kahvede Yunan ya da Rum sözü geçince en ağır küfürleri bağır çağıra basan biri. Çaldaris adı da bundan takılmış. Çaldaris, Yunanistan Başbakanı ya da Dışişleri Bakanıyken yurdumuza gelmiş. O gelince gazetelerde boy boy resimleri çıkmış. Hüseyin Çavdar'ın o günlerdeki tepkisinden, Çaldaris adını söylerken “Çavdaris!” demişmiş. Sonraları, bu söyleme neden kızmadığı sorulduğunda şöyle bir yanıtı tekrarlar. “Öyle bir Yunan hıncım var ki beş vakit küfretmek için fırsat arıyorum. Bana böyle demeleri, benim öc alma görevimi anımsattığı için aldırmazdan geliyorum ama bedduamı da sürdürüyorum.

(*) Yunanlıların Trakya’yı işgali, bir savaş kazanma olarak değil, çökmüş bulunan Osmanlı Devleti'nin enkazı üstünde at oynatarak bir tür yağma işgalidir. Yunan azınlıklarının bolca bulunduğu Trakya köylerine giren askerler, diledikleri gibi gezmiş, dilediğini yapmıştır. Özellikle köylere çıkan askerler, soygun, ırz düşmanlığı gibi insanlık utançlarını çok yapmışlardır. Bizim köye ansızın gelen bir kaç çapulcu işinde gücünde çalışan insanları, toplayıp işkence yapmıştır. Bu arada, köyün hemen bitişiğinde bahçede çalışan bir bayana da sataşılmış, görenlerin bağışı çağırışı sonucu bayan kurtarılmış ama, adı da dillere düşmüş, olmasından korkulan olay olmamış ama bir süre sonra olmuşçasına dillenir olmuştur. Dereye yalnız inenler, dere kıyılarında oynayan çocuklar, o bayan örnek gösterilerek korkutulmaya başlanmıştır. Hüseyin Çaldaris'in evi hemen dere kıyısındadır. Ailenin küçük kızı, köyde söylenenleri dinleye dinleye öyle bir duruma düşmenin ürpertisini duyacak bilinçtedir. Derenin hemen kıyısındaki bahçelerinde çalışırken ansızın iki Yunan askeri çıkar gelir. Askerlerin geldiğini görenler koşarlar, bağırış çağırış kıza bir zarar verdirmeden askerleri zararsız duruma sokarlar ama nafile, kız, bağırış çığırışlar arasında kendini bitişikteki kuyuya atar. Daha önceki kötü örneği gören kızın, kendisinin de böyle bir duruma düşmemek için canına kıydığı anlaşılır. İşte Hüseyin Çaldaris'in kini bundandır. Zaman içinde bu acı anıyı bir başka yöne çevirmiş, çok sevdiğini her an söylediği Atatürk'ten bunu sordurmak istemektedir:

-Niçin tüm Yunan kopillerini (Yunan, ya da Hıristiyan gençleri için kullanılan bir sıfat) temizlemedin?

Kolsuz Hamza Amcanın da buna benzer sorusu (onun diliyle İsmet Paşaya) Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'yedir. Hamza Amca, 1915 Çanakkale Savaşı'nda (onun diliyle Domuz Boğazı) İngilizlerle yapılan kanlı çatışmada kolunu kaybetmiştir. Sonradan öğrendiğine göre o zaman şimdiki İngiltere Başbakanı W. Çörçil Savaş Bakanıymış. Böyle bir deyyusu karşısına alıp da konuşmasını affedemiyormuş. “Sokma onu bu memlekete, gitme onun ayağına; ondan gelecek hayırdan medet umma!” der. Bunu, genel olarak gazetede resmini görünce, elini İsmet İnönü'nün resmine dokunarak söyler. Bunu, onun yüzüne söyleyemeyeceğimi anımsatır, yaklaştığın zaman buncağızı aklından geçirsen, benim dileğim yerine gelmiş olacaktır! deyip güler. Köy Muhtarı Çavuş Amca ile Eğitmen Mustafa ağabeyin ortak dilekleri ise Türkiye Büyük Millet Meclis binasına girmem, Millet Vekillerinin konuşmalarını dinlemem üstüne. Bunu sanırım şimdilerde yapamayacağım için üzerinde durmuyorum.

Ötekiler kolay, çoğu zaten Ankara Kalesi ile ilgili. Ankara kedisi, keçisi, üzümü diyenler de var ama onlarınkiler, askerliklerinde falan duyduğu sözlerden öte geçmeyen anılar. Olsun gene de bana köyümü özleten olaylar.

 

27 Aralık 1943 Pazartesi

 

Geçen yıl bugün neredeydik? Sorusu ile karşılaştık. Soru aslında bize değil 2. sınıflar bir birine sormuştu. Gene de bana sormak gereğini doğurdu; “Neredeydiler acaba?” Yatakhanede soramazdım, orada binbir kafadan ses çıkıyor. Kahvaltıya sakladım. İyi de etmişim, tam da yeriymiş, sevindim. Geçen yıl, bugün pazar olduğundan Ankara'ya inmişler. Bir de ne görsünler, Ankara yerinden oynuyor. Değişik kılıklı insanlar, bandolar, davullar, zurnalar. 27 Aralık gününün Ankara'da bayram olduğunu duymuşlar ama, böylesini beklemiyorlarmış. Şevki Aydın, “Benden bu kadar, buradan ötesini Hüseyin Çakar, anlatsın!” deyip Hüseyin Çakar'a baktı. Hüseyin Çakar, sağ omuzunu kaldırıp sordu:

-Ben daha neyi anlatayım? Sen anlattın işte ya! Abdullah Ön ise. “ Hüseyin Çakar okunu piyanoya anlattırıyor, arkadaş oradan dinlesin.” Anladım; “Hüseyin Çakar, bir oyun havasını piyano parçası yapmaya çalışıyor, demek bununla ilgili!” deyip sustum. Ben sustum ama konu açılmıştı, kendileri konuşarak benim öğreneceğimden daha çoğunu kendileri ortaya döktüler. Halkın katılımıyla yapılan eğlenceler, oynana oyunların biri Hüseyin Çakar'ın ilgisini çekmiş, önce akordiyonla çalmış, sonra da piyanoda denemiş, armoni çalışmaları başlayınca da çoksesli denemesini onun üstünde yapmış. Faik Canselen Öğretmenin önerisi üstüne Sinsing oyun havası böylece ortaya çıkmış. Hüseyin Çakar'ın sık sık çaldığı, istenince tekrarladığı işte bu 27 Aralık Ankara Bayramı ile ortaya çıkmış. Atatürk, Kurtuluş Savaşı'nın simgesi olan HEYET-İ TEMSİLİYE arkadaşlarıyla, 27 ARALIK 1920 tarihinde Ankara'ya geldiklerinden bu gün Ankara'da Bayrama döndürülmüş. Ankaralıların özel bayramı. Öyleyse Ankara'da bugün de bayram demeye kalmadı, bizim öğretmenlerin gelmediği söylendi. Kesin bilici Hüseyin Atmaca, açıkladı:

-Güzel Sanatlar Bölümü Öğretmenleri gelmemiştir.

Sevinemedim ama üzülmedim de. Müzik salonuna gidince bir başka olayla karşılaştım. Kimi arkadaşlar başka bir tartışma sürdürüyor:

-Bu yıl, 27 Aralık pazartesi olduğuna göre, geçen yıl 27 Pazar günü nasıl olur? Bir süre tartıştıktan sonra günlerin her yıl değiştiğini anlatabildik. Hüseyin Çakar gelince de uzun uğraşlardan sonra Sinsing dinledik. Mehmet Öztekin Öğretmen olayı çok doğal olarak karşıladığını söyledikten sonra:

-Bu yıl insanlar geçen yıla göre daha sevinçli; savaş daha fazla uzamayacağa benziyor, bu sevinç biraz da bundan deyip, geçici bir günlük ders proğramı düzenleyerek çalışmalarımızı düzene soktu. Düzenin beni bağlayan bir tarafı olmadı, alt odadaki piyanoya inerek uzun süre çalıştım. Mehmet Zeybek geldi, bir süre kendini dinletti. Faik Canselen Öğretmeninin dediği gibi, tuşlara dokunmuyor da çekiçliyor. Oysa elleri, parmakları tam piyano eli. Hüseyin Çakar'ın parmaklar kısa kalın kalın. Öyleyken çakabiliyor. “Mehmet Zeybek'in elleri Hüseyin Çakar'da olsa !” der gibi saçma bir yakıştırma yaptım.

Mehmet Öztekin Öğretmen yukarıda teker teker çalışma sürdürdüğü için işinin uzayacağını düşünerek Kitaplığa çıktım. Tam fırsat, çok az insan var, 5. mektubumu da yazdım. Gecikmesi iyi oldu. kahvede okunması için arkadaşlardan dinlediğim 27 Aralık Ankara'nın özel bayramı olduğunu, davullu zurnalı kutlandığını, 29 Ekim Bayramında gördüğüm bazı ekleri de katıp kendim görmüş olarak anlattım.

Arkadaşlar geldi, Öztekin Öğretmen beni aramış, koşarak gittim. Arkadaşların isteği olmuş; “Bu hafta konser yok, plak dinleme saati de atlayacak, bu gece plak dinleyelim !” Buna ben de sevindim. Öztekin Öğretmen isteğin arkadaşlardan geldiğini tekrarlayınca önce arkadaşlara sormaya karar verdim. Mehmet Yelaldı oradaydı, kararımdan dönüp bu seçimi ona bıraktım. Mehmet Yelaldı da sevindi:

-Hiç merak etme, benim seçeceklerime onlar karşı gelmez deyip seçtiklerini bir kağıda yazıp bana verdi. Uzun bir liste, hepsi tek plak, kısa parçalar.

1. Johann Sebastian Bach      Allegro

2. P. Tchaikovsky                   Vals-Serenad

3. Mozart                                Uvertür, Sihirli Flüt

4. Beethoven                          Menuet

5. Bela Bartok                                    Romen Dansı

6. Johannes Brahms               Macar Dansı

7. Frederic Chopin                 Mazurka

8. F. Kreisler                          Viyana Kaprisi

9. Winiavski                           Legende

10. Weber                               Freischüst Üvertür.

11. Sibelius                             Vals Tristes

 

Listeye baktım, ben güzel buldum. Biraz işim zor olacak ama, bu tek plakları da tanımış olacağız. Listeyi Mehmet Yelaldı'nın yaptığını kimseye söylememeye karar verdim. Beğenilip dinlenirse o zaman söylerim.

Yemekte Mehmet Yelaldı kendisi açıkladı “Bu geceki eserler benden!” Bu kadarda kalacağını sanmıştım. Salona dönünce bir de ne göreyim! Arkadaşlar merak içinde, Mehmet Yelaldı'nın listesini bekliyor. Pikabın yan tarafına astım. Plak içeriğini bilmeye gerek yok, tek plak oluşuna herkes razı. Mehmet Öztekin Öğretmen erken geldi. Gelir gelmez de:

-Bu gece benden plak mlak sormayın, İbrahim sorumlu, Nasrettin Hoca gibi, “Ne çıkarsa bahtımıza!” deyip dinleyelim! deyince arkadaşlar bakıştılar. Mehmet Yelaldı, tatlı diliyle olayı üslenip açıkladı. “Ben arkadaşa takıldım, o da beni kırmadı, kusur ettiysem İbrahim'i bağışlamanızı dilerim!” deyince Mehmet Öztekin Öğretmen bir “Estafurullah!” çekti, arkasından da “Siz bu kadar güzel anlaşarak iş yaptıysanız, bizim canımıza minnet! Önemli olan el birliği ile işleri yürütmek. Ben ayrıca ikinize de teşekkür ederim. Seçilen plaklara gelince, onlar beğenilmezse sizin değil kusur benimdir. Çünkü onları ben seçtim.” Öğretmen gülerek eliyle işaret edince ilk plak başladı. Adı üstünde Allegro, oldukça hızlı, yüksek seslerle başladı, öylece sürdü.

Öztekin Öğretmen çalınanlar üstünde durmayacağını söylemişti ama duramadı, Menuet, Legend, Kapris, mazurka sözleri üzerinde durdu. İkisinin doğrudan oyun için, Menuet, Mazurka, Kapris ile Legende ise müzikte hareket, renk-tını için kullanıldığını, bir tür sözsüz şarkı, müzik olduğunu anlattı.

En güzel plak dinleme gecelerinden biri geçirmiş olduk. Mehmet Yelaldı biraz şişindi ama ben onu hoş gördüm. Cesaretle öne atılması buna değerdi.

Yatınca bugün, toparlayıp başardığım mektup olayıyla plak dinlemedeki başarı payıma sevindim.

Yarınki derslerim için hiç bir kaygım yok.

 

28 Aralık 1943 Salı

 

“Kar yağıyor!” uyarıları arasında gözlerimi açtım. Öyle derinliğine uyumuşum ki, sanki yeni yatmışım da kaldırılmışım gibi çevreme bakındım. Boşalan ranzalar var, gibi geldi bana. Kendi kendime konuştum sanırım az ötede duran İsmail Koralay duymuş, ona sorduğumu sanarak yanıtladı:

-Yok, daha taşınan yok ama bu bir iki gün içinde taşınıyoruz! deyince oldukça canlanarak:

-Sahi mi? Yeni yataklarımıza kavuşacak mıyız? deyiverdim. İsmail Koralay, yanlış bir şey söylemiş gibi düzeltme yaptı:

-Yok, yataklar gene eski yataklar yalnız ranzalar yeni olacak! Benim için önemli olan, bu kapı ağzından kurtulmak. Kapıya yakın olduğu için giren çıkanın tıkırtısı, fısıltısı rahatsız ediyor.

Bu küçük habere sevinerek kitaplığa gittim. Öztekin Öğretmen öğleye dek salonun boş olduğunu söylemişti. İçim rahat olarak kitaplıkta kahvaltıyı bekledim. Bir yandan da kulaklarım çevre fısıltılarında. Öğretmenler geldi mi? Sanırım herkesin sorunu bu. Karşıda fısıldaşanlardan biri:

-Sabahattin Öğretmen gelir, ötekini bilmem ama Sabahattin Öğretmen gelir! diye tekrarladı. Sabahattin Öğretmenin gelmesini ben de istiyorum ama, gelmemesi de işime yarar.

Kahvaltıda öğretmenlerin geldiğini öğrendik. Ufuldayanlar oldu, neden ufuldandıklarını da anlayamadım. Bu havada ders olmasa ne yapacaklar bunlar?

Sabahattin Öğretmen karşıdan çıkınca sesler kesildi. Öğretmen gülümseyerek geldi. Günaydın deyip yerine oturdu. Önce:

-Yerimiz biraz dar, biliyorum ama ne yapalım bizim dersimiz kitap dersi, ileride zaman zaman kitaplara el atacağız. O nedenle bu sıkışıklığa katlanacağız. dedikten sonra doğrudan Şükrü Koç'a bakıp “Söz sizindi, yanılmıyorsam, konuşmanız bizim konumuz üstüne olacaksa sizinle başlayalım!”

Şükrü Koç, geçen dersin son olaylarını özetledikten sonra, Sabahattin Öğretmenin güvenini sarsmayacağımızı, kimseyi küçük görmediğimizi, bundan sonra da görmeyeceğimizi anlattı. Geçmiş dönemde belki fazla bir beklediğimiz yoktu ama umduklarımız vardı. Böylece biz beklediklerimizi değil de umduklarımızı bulamamaktan yakındık. Ancak buraya gelince tümden kaybolmamış umutlarımız yeniden yeşermeye başladı. Buna inanarak görevlerimize sarılıyoruz. Öğretmenlerimizi yakından tanıdıkça özlediğimiz başarıya kesinlikle ulaşacağımıza inanıyoruz!

Öğretmen teşekkür etti. “Öyleyse biz Sokrat'ımıza dönelim. Son sözümüz neydi?” deyince arkadaşlar:

-Sokrates'i iyi okumak! dediler. Öğretmen gülümseyerek bana baktı:

-Ama arkadaşınız, Sokrates yaşamamış demişti. Öyle değil mi? diye sordu. Ben de:

-“Yaşamadığını değil, yaşamadığını söyleyenler olduğunu söyledim!” dedim. Sabahattin Öğretmen:

-Şimdi oldu, buyurun tartışalım!  deyip yüzlerimize baktı. Arkadaşlarda bir çekingenlik vardı. Gene de konuşmak için can atanlar vardı; ancak ilk sözü alma cesaretleri azdı. Biri çıkıp konuşsa hepsi dillerinin altındakileri dökeceklerdi. İlk çıkışı Bekir Semerci yaptı:

-Okuduğumuz kitaplarda tanıdığımız tüm kahramanlar gerçekten yaşadı mı ki? diye sordu. Sabahattin Öğretmen:

-Devam, devam! dedi ama Bekir sorusunu tekrayıp durdu. Hasan Gülün:

-Bir yerde okudum, Wilhelm Shakespeare'in tüm kahramanları yaşamış kişilermiş! deyip kesti. Sabahattin Öğretmen gülümseyerek:

-Tamam işte, iki görüş kazanmış olduk, bu da yeter. Buna göre bizim Sokrates yaşamamış olsa bile bir düş kişi de olabilir. Arkasından da böyle düş kişisi üstüne kurulmuş kitap okudunuz mu? deyince az ileriden bir parmak kalktı, baktım bizim Kepirli Hasan Üner, beni cesaretlendirdi. Ben de kaldırdım. Bir kaç parmak daha kalktı. Sabahattin Öğretmen Hasan Üner'i görmüş olacak eğilip ona sordu. Hasan Üner benim beklediğim yanıtı verdi; “DONKİŞOT! ” Öğretmen bu kez bana baktı:

-Sen ne diyecektin? Öğretmenin inanması için kitabı arkadaşla birlikte okuduğumuzu, üstünde çok durduğumuzu anlattım. Ben konuşurken bir kaç parmak kalktı indi. Öğretmen onları gördü, eliyle sabretmelerini işaret etti. Benim sözüm bitince bir kaç kişi birden Jules Verne dedi. Öğretmen gülümseyerek tek tek konuşulmasını istedi. Aya Seyahat'le Denizler Altında 20 Bin Fersah örnek olarak gösterildi. Öğretmen bu kez de düş ürünü olmayan kitap sordu. Birçok parmak kalktı, makaleler, biyografiler, savaşları anlatan kitaplardan ya da bilimsel anlatımlı kitaplardan söz ettiler. Öğretmen kendisi de Hasan Ali Yücel'in Goethe adlı kitabını ekledi. Hasan Gülün parmak kaldırdı. Öğretmen gülümseyerek:

-Sabredemedin değil mi? dedikten sonra da:

-Haklısın! Gelelim şimdi Wilhelm Shakespeare'e deyip ondan neler okunduğunu sordu. Hamlet, Romeo Julyet, Makbet; dedi durdu. Jül Sezar, Kral Lear, Atinalı Timon, Antonius ile Kleopatra, Otello dedim. Sabahattin Öğretmen dikkatlice bana baktı. Ancak Hasan Gülün'e dönerek “bu örnekler yeter mi?” diye sordu. Hasan yalnız Jül Sezar'ın bile yeteceğini söyleyince öğretmen:

-Söyle bakalım şimdi ne söyleyeceksin.

Hasan, Jül Sezar'ın gerçekte yaşadığını, kitabın Sezar'ın yaptıklarını anlattığını tekrarladı. Öğretmen Hasan'ın söylediklerinin genel bir kuram oluşturmayacağını, Sezar örnek alınıp onu düşler içinde de gösterilebileceğini, bunun dünyada görüldüğünü anlattı. Bizim ülkemizden örnek seçilmesini istedi. Kendi yazarlarımızdan okunan kitaplar sıralandı Bu arada en çok Çalıkuşu'nun okunduğu saptandı. Çalıkuşu, gerçek midir, düş müdür? Yaban Romanı ortaya sürüldü. Öğretmen onu da sordu:

-Yaban romanı, bir düş romanı mıdır?

Bu kez de öğretmen Hasan Üner'e bir düş romanı, Hasan Gülün'e bir gerçek roman tanıtması görevi verdi.

Zil çalınca öğretmen oldukça gülümser bir yüzle kitaplıktan ayrıldı. Sanırım tartışmalardan hoşnut kaldı.

Daha önceki derslerde, Yunus Kazım Öğretmen, derslerimizin kitaplıkta süreceğini söylemişti. Ancak zaman zaman tahta sorması, arkadaşların gözünden kaçmamış, bunu bahane edip salona doluştuk. Duvar dolusu koca bir tahta. Yerlerimize oturduk. Öğretmen geldi, hiç yadırgamadan selam verip kürsüye geçti. Psikoloji biliminin kurulmasından sonra dünyaya nasıl yayıldığını anlatmaya başladı. Ancak küçük anımsatmalar yaptırdı. 1879 yılını sordu. Wilhelm Wund'u, Stanley Hull'u, Sigmund Freud'u, Carl Jung'u, Alfred Adler'i sordu. Stanley Hull üstüne bilgimiz yoktu. Öğretmen onu ele alıp kısa bir tanıtmadan sonra onun Amerika'ya dönmesinden sonra Psikolojinin Yeni Dünya olarak anılan Amerika 'da (özellikle A.B.D) nasıl yaygınlaştığını anlattı. Wilhelm Wund Psikoloji Laboratuvarını kurmuş, ruhsal olayların etki-tepki mekanizmasını saptamıştı. Bunu duyanlar ya da geniş çevrelerden gelen öğrencileri oldu. A.B.D'den de gelenler vardı. Bunlardan biri Stanley Hull'du. Wund'un laboratuvarında oldukça bilgilendikten sonra A.B.D'ye dönerek ustası Wund'dan aldıklarını uygulamaya koydu. Bu, A.B.D'de yeni bir girişimdi. Zaten A.B.D kurulduğu günden bu yana her yeniliğe açık bir politika yürütüyordu. Stanley Hull'un çalışmaları da destek bulmuştu. Çünkü, yeni bir ülke yeni insanını bekliyordu. Ancak eğitim düzeni çok eski anlayışlar üzerine kurulmuş oluğundan eğitim çarkı beklenen devinimi yapamıyordu. Örneğin okullarda öğrencilere uygulanan cezalar ata yadigarı sopa, geri zekalı çocuklar ise uyumsuzluklarının bedelini ıslah evlerinde ya da tutuk evlerinde işkence çekerek ödüyordu. Avrupa'da Wund'la öğrencileri, A. B. D'de Stanley Hull'la öğrencileri yeni buluşlarını yayarken A.B.D ünlü üniversitelerinden biri olan Yale'de öğrenci olan C. Beer, içine düştüğü acıklı ruhsal durumu, bunun için başına gelenleri. “Kendini bulan Akıl!” adı altında bir kitapta anlatır. Kitap, büyük ilgi görür. Anneler, babalar, çocuklarının başına gelenlerin benzeri olaylar olduğunu bu kitapta görürler. Yale Üniversitesi duruma el koyar. Durum gerçekten gelişmekte olan bir bilimin konusudur. C. Beer, bir uyarıcı olmuştur. Kısa zamanda psikolojik uyarım-gözetim evleri kurulur. Çocuklar gözlem altına alınır, anne-babalar uyarılır, öğretmenler bilgilendirilir. Giderek bu tür çalışmaları yürütecek uzmanlar yetiştirilir. Bir yandan da tüm okullarda Rehberlik etkinlikleri önemsenip vazgeçilemez bir eğitim aracı olarak yürütülür. Yurdumuzda henüz uygulamaya konmamış bulunan bu etkinlikler gelecekte eğitimin bir parçası olacağı, bizim de bu yeniliklere ayak uyduracağımız kaçınılmaz görünmektedir.

Öğretmen, başını kaldırıp hepimizi süzdükten sonra:

-Bakalım bu anlattıklarımdan siz nasıl bir sonuç çıkardınız? Size, okula girdiğinizden beri öğretmen olacağınız söylendi. Ayrıca öğretmenliğin yüceliğinden kutsiyetinden dem vuruldu. Bu övütleri dinleye dinleye kafalarınızda bir öğretmen şablonu oluşturmaya kalkıştınız. Ancak bu şablon bir türlü saptayamadınız. Dönüp çevrenizdeki öğretmenleri gözettiniz. Onlarda da tasarladığınız şablona uymayanlar gördünüz. İyi düşünün; öyle mi? değil mi? Bir çok parmak kalktı. Öğretmene çok yakın oturan iki bayan, Dürriye ile Fatma da el kaldırmıştı. Yunus Kazım Köni Öğretmen gülümseyerek:

-Ben siz söz veriyorum ama önceliği kendiniz seçin efendim! deyince Dürriye:

-Öğretmenlerimiz bize hep “Öğretmenliğin en zor mesleklerden biri olduğunu söylemişti. Buradan da onu çıkarıyorum! Öğretmen hemen Fatma'ya döndü. Fatma da öğretmenliğin çok değişken tarafları olduğunu, sayısız çocuğun huyunu-suyunu kavrayıp bir noktada buluşturmanın zorluğunu anlattı. Öğretmen, aldığı yanıtlardan çok mutlu olduğunu söyledi.

Saatine baktı. Bize dönerek:

-Adlar üstünde durmayacağız dedik ama gene de kilit sayılacak birkaç isim öğreneceğiz. Wilhelm Wund, Stanley Hull, Weber, Feschner, Sigmun Freud, Carl Jung, Alfred Adler bunlardan bir kaçı olacak.

Zil çalınca öğretmen “İyi Yeni Yıllar!” deyip ayrıldı. Öğretmen gidince arkadaşlar Dürriye ile Fatma'yı kutladılar.

Yemekte konu akşamki plaklardı. Orhan Doğan uzun eserler çalınınca; “Çatlayacağımdan korkuyorum!” deyince, “Al benden de o kadar!” sözleri ortalığa döküldü. Kısa parçaların adları konu oldu. Menuet için Öztekin Öğretmen bir oyun müziği demişti. Ancak uzun birçok eserin sonlarında da Menuette yazıyor. Sanırım birkaç anlamı ya da türü var! dedim. Legende konu oldu. Onu hiç duymamıştım. Öztekin Öğretmen onun için “Duygusal müzik, Schumann'ın rüyası gibi falan demişti. Mazurka'nın oyun müziği olduğunu Hüseyin Çakar da söyledi. Kısa, oyun müziğiymiş, Chopen'in mazurkaları çok ünlüymüş.

Öğleden sonra Öztekin Öğretmen alet temizliği üstünde durdu. Abdullah'la ikimiz piyanoları temizledik. Arkadaşlar kemanlarının bakımını yaptılar. Öztekin Öğretmen her birinin kemanını inceden inceye elden geçirip kusurları söyledi. Son iki saat enstrüman çalışması yaptık.

Piyanoda Schumann Corall ile Mozart Zerlinda'nın şarkısını çok güzel çalıyorum. Mozart Serenad tam olmadı ama onu da çok sevdim, çalacağım parçalar arasına yakında onu da katacağım.

Yarınki Sosyoloji dersi için güzel bir soru hazırladım. Sanırım bu soru kimsenin aklına gelmeyecektir. Geçen derste Doçent İbrahim Yasa A.B.D. okullarından söz açmıştı. Bugün de Yunus Kazım Köni A.B.D. okullarındaki yeni gelişmeleri anlattı. 8 yıl A.B.D.'de kaldığını söyleyen öğretmenimiz bu konuda neler düşünüyor?

Tarih Öğretmenimiz Lozan Barış konferansının toplanmasını, toplanmadan önce Padişah Hükümetiyle çıkan anlaşmazlıkları, sonraki kesin kararları, alınan sonuçları anlatacak. Bunları Selçuk Öğretmen de anlattı ama nedense çabuk uçup gidiyor.

Geçen günkü derste Rodos Adası üstünde o denli duruldu ki, o adaya karşı olan sevgimiz besbelli oluyordu. Yıllardır ezberimde olan Kemalettin Kamu’nun şiirini pekala okuyabilirdim: Geçtik yabancı gibi yakınından Rodos'un…

Akdeniz'den Geçerken

Suları pırıl pırıl, rüzgarı mis kokulu

Kuş uçurmaz eski Türk kalyonlarının yolu,

Sağda sıra dağlarla kabaran Anadolu

Yeşil eteklerinde tükeniyor Toros'un.

 

Akşam pembeleşiyor bembeyaz tepelerde,

Eğiliyor bulutlar engine perde perde

Dönüyorken kıyılar koyu bir laciverde,

Sesini dinliyorum sularda Barbaros'un.

 

Havada bir dost eli okşuyor derimizi,

Boynu bükük adalar tanıyor sanki bizi,

İçimize çevirip nemli gözlerimizi,

Geçtik yabancı gibi yakınından RODOS'un.

 

Kemalettin Kamu

 

Bu şiiri okuyamadım ama hiç değilse bugün bir yolunu bulup Trakya için yazıldığı bilinen Samih Rıfat'ın, Kurtuluş Savaşı sonrası için yazdığı Yaslı Gittim Şen Geldim şiirini Trakyanın kurtuluşundan söz edilirken okuyabilirim:

Yaslı gittim şen geldim, aç koynunu ben geldim Bir yudum su ver; çok uzak yoldan geldim.

 “Yürü ey şanlı Gazi, kılıcı kanlı Gazi, Seni Meriç bekliyor büyük ünvanlı Gazi!

Şiirin tamamını bir türlü toparlayamadım. Abdullah bilir sanmıştım, o da ancak benim bildiğim kadarını bildi. Yatarken anımsamayı umdum olmadı. Zaman zaman çok gereksiz ayrıntıları anımsarım ama kimi kez çok gerekliler yok olup gidiyor. Bu da öyle oldu besbelli!

 

29 Aralık 1943 Çarşamba

 

Akşamki takıntı sabah da beni rahat bırakmadı. Bu kez şiir okumaktan falan vazgeçtim. Birçok arkadaşın yaptığını ben de yapabilirim. Öğretmen kaldırırsa sorduğu soruyu yanıtlar otururum. Yanıtlayamazsam ben de sus pus olup dururum. Bunları diyerek bizim bölüm binasına gittim. Orta bölüm nöbetçisi odunları hazırlamış. Nöbetçiyi tanıyorum, Ahmet Kayalıdere, o da bir akordiyon sevdalısı. Ancak arsız takımından değil, ancak izin verilince çalışmaya hazır. Havalar düzelince akşam üstleri akordiyonu ona vermeyi düşünüyorum. Şimdilerde benim çalıştığım arada çalışabilir. Bunu ona söylemedim; bu, benim içimden gelen bir istek. Söyler de yapamazsam, ayıp olur. Ahmet, oldukça mahcup. Nedenini düşündüm, belki saçma ama ben öyle yordum. Ahmet'in yüzünde kir gibi çizgiler var. Neyse onlar, yoksa Ahmet onlardan mı rahatsız oluyor da böyle çekingen duruyor. Konuşması düzgün, boyu, genel görüntüsü kusursuz. Ahmet'e teşekkür edip ayrıldım.

Kahvaltıda duyuru yapıldı, cumartesi günü taşınıyormuşuz. Birileri hemen sinirlendi:

-Başka gün mü kalmadı da cumartesi? Bu kez de masadakiler çatıştı:

-Neden her söylenene karşı olunuyor? Şevki Aydın, bir süre söylendi:

-Ne söylense karşı olmak bir hak mıdır, yoksa haklara karşı durmak mı? Ben, karşı durmak olarak algıladığımı söyledim. Çünkü okulun genel işlerini düzenleyenler bir program yapıp uygulamaya koymuştur. Buna karşı olan ise, bağımsız bir kişidir. Vazgeçemeyeceği bir programı yoktur. Ancak kişisel işleri olabilir. Genel işler yanında kişisel işler 2. planda kalır. Çok zorunlu durumlarda da izin alınarak sorun çözülür. Ancak, yapılan duyurulara karşı söylenmek salt karşı olmak değil aynı zamanda başkaldırmadır. Çünkü başkalarını da yanıltıp, genel işi aksatabilir. Ben böyle anlatınca Abdullah Ön beni avukat yaptı:

-Kardaş; sen iyi avukatlık yapacaksın. buralarda ziyan olma! deyince Mehmet Yelaldı, Mehmet Zeybek birden:

-Fe-Sübhan-Allah! Çektiler. Mehmet Zeybek, ziyan olmadığını, bulunabileceği başka yerlerden burada daha rahat olduğunu, burasını başka yerlere göre küçümseyenlerin gitmesini önerdi. Hüseyin Çakar sordu:

-Yatakları taşımamız kaç saat sürer? Soruya kimse doğru yanıt veremedi. Bu kez de Hüseyin Çakar ayrılacak zamanını bilemediğimiz bir iş için tartışmanın anlamsızlığını öne sürdü.

Doçent İbrahim Yasa, yakası oldukça açık bir ceketle kravatı dalgalanarak karşıdan göründü. Çantası hep dolu. Önce gelip çantasını kürsü üstüne atar gibi bırakıp sonra “Günaydın!” diyor. Gene öyle yaptı. Bu kez oturmadı. İlk sözü:

-Geçen ders!  oldu, durdu tekrarlayarak “Geçen ders biz biraz yanlış bir konuda tartıştık, şöyle de diyebilirim, ana konuya girmeden ayrıntılar üzerinde konuştuk. Kabahatlı aranacaksa bittabi kabahat bende! deyince herkes dikkat kesildi. Öğretmen sözünü sürdürdü: A.B.D 10 milyon kilometre kare toprağı olan büyük bir ülke. 48 devlet birleşmiş bir yönetim altındalar ama her konuda değil. 48 devletin Milli Eğitimi bir birinden farklı. Bizim Milli Eğitimimizle karşılaştıracaksak 48 devletle değil de içlerinden biriyle karşılaştırmak gerekir. Öğretmen bundan sonra özellikle üniversitelerin tümüyle özgür kuruluşlar olduklarını anlattı. Az önce düşündüğümün tam sırası gelmişti, parmak kaldırdım. Öğretmen:

-Soracağın var galiba ama ben bugün söyleyeceklerimi bitirmeden size söz vermeme karar vermiş bulunuyorum; lütfen, sözümü bölmeyin. Benden sonra kimse soru sormaya kalkışmadı. Öğretmen A.B.D'de üniversitelerin; kuruluşlarını, başarılı bilimsel araştırmalarını, yeni buluşları parasal olarak desteklemelerini birer birer anlattı. Görüp tanıdığı üniversiteleri, Columbia, Pittsburgh, Yale, Harvard, California üniversitelerini anlattı. Üniversitelerin 1700’lü yıllarda kurulmaya başlandığını söyleyince şaşırdık. Bağımsız olmadan üniversiteye kavuşmuşlar. Öğretmen devamla A.B.D'de öğrencilerin; yasalara, kurallara çok bağlı oldukları özellikle bayrağa bağlılıkları başka bir ülkede görülmeyecek derecede yüksek olduğunu, törenlerin dışında özel olarak Bayrak günleri yapıldığını anlattı. Öğretmen tanık olduğu bir çok olay anlattı. Anlattıklarının hepsi A.B.D okullarında çalışma, düzene uyma, başarı üzerineydi. Konuşmasının sonunda arkadaşlara söz verdi. Arkadaşlar gördükleri filmlerdeki olayları anlattılar, asker kılıkları, şarkıcıların askerler arasında gezmeleri gibi güldürücü örnekler verdiler. Öğretmen onlar için:

-Zorlu işleri başarmanın ödülü olarak onların çalışma dışı görüntüdür. Tüm insanların öyle olması düşünülmemeli, filmler, kitaplar magazin yayınlar sizi yanıltmasın A.B.D. Halkı katı kuralların bir arada tuttuğu karmaşık bir halktır. 72.5 milletten geldiği söylenen insanlar bir milletmiş gibi yaşıyorlar. Yasalara saygı olmasa bu başarılamaz! diyen öğretmen gene başa dönüp:

-Böylece, A. B. D halkına haksızlık eder gibi sürdürdüğümüz dersi gerçek mecraına oturttuk sanırım. Gene de eleştirecek yanlar bulunca eleştirme hakkımızı kullanacağız. Ne demişler:

-Vurmalı ama gene de yiğidin hakkı verilmeli!

Öğretmen:

-Söz haklarınızı kullanabilirsiniz, benim bugün söyleyeceklerim bunlardı! deyince Sami Akıncı parmak kaldırdı. Sami:

-Psikoloji dersimizde, Psikolojinin pozitif bilim olana dek geçirdiği evreleri gözden geçirdik. Sosyoloji de felsefeden özgürlüğünü geç alan bir bilim, onun geçmişini okumayacak mıyız? diye sordu. Öğretmen bir süre Sami'ye baktıktan sonra:

-Biz bunu konuştuk sanıyorum, yanlış mı biliyorum acaba? Biz burada sosyoloji bilimi diye bir ders okumayacağız. Ancak yaptığımız işler dolayısıyle halkla ilişkilerimiz sosyoloji bilimini ilgilendirdiğinden o konularda bilgileneceğiz. Bunlar da belli alanlarda olacak. İnsan ilişkileri, bir arada yaşamanın belli kuralları, topluluk, topluluğu oluşturan nedenler. Aslında bunlar sosyolojinin vazgeçilmez konularıdır. Böylece biz sosyoloji adını anmadan onun beklentilerini karşılayacağız. Bu işi ben böyle anladım. Sizin müfredat proğramlarınız da böyle hazırlanmıştır. Sosyoloji demez Toplumbilim der. Toplumbilim sosyolojinin tam karşılığı oluyor mu? Olmuyor bence. Sosyoloji evrensel bir terim olan sosyete sözünden gelmektedir. Sosyete salt var olanı değil, var olanın geleceğini de kapsamaktadır. Toplumbilim ise var olan toplumu oluşturan bağları irdeleyip kuramlarını bilimsel ağa bağlar. Bir bakıma sosyolojiye yardımcı olur. Sizler zaten bilim insanı değil, bilim insanlarına yardımcılık edeceksiniz. Öyle değil mi? deyince Sami Akıncı, gözlerini kırpıştırıp baktı: “Bilmem efendim, ancak biz psikoloji biliminin de dışındayız ama onda ayrıntılara inerken bunda neden sığ bir yol tutuyoruz?” Öğretmen bu kez Sami'ye “haklısın; ancak bu sorunun yanıtını ben değil, sizin bağlı bulunduğunuz bakanlık vermelidir. Benim burada işleyeceğim konular, sizler Köy Enstitülerine atanıp orada Öğretmenlik Bilgisi Derslerine girdiğinizde elinizdeki proğramı uygulayacak ölçüde sınırlı bilgiler olacak. Programda Sosyoloji dersi olmadığına göre, Sosyoloji biliminin tarihini niçin öğreneceksiniz?” Sami bu kez de:

-Afedersiniz efendim, benim kişisel bir isteğim yok. Benzer durumdaki iki kardeş ders arasındaki uygulama farkı dikkatimi çekti de ondan sordum.

Zil çaldı. Öğretmen bir süre düşünür gibi yaptı. Birden kalktı:

-Bunu da gelecek derslerin birinde aydınlığa çıkaralım! deyip ayrıldı. Öğretmen ayrılınca Sami Akıncı'ya çıkışanlar oldu. Veli Demiröz biraz yüksek sesle, ancak ortaya:

-Kardeşim, bilgilisiniz ama bilginizi bizim adımıza kullanamazsınız! diye pek anlaşılmayan bir söz kullandı. Burhan Güvenir ise öğretmeni gücendirmekten söz etti. Biraz sinirlenmiş görünen Hasan Özden:

-Sami Akıncı arkadaş bizlerin sormak istediği ancak soramadığı soruyu cesaret edip sordu: Bizim yaşamımızla ilgili bir soruydu. Bunu neresine kim, niçin kızar? Anlaşılıyor ki, bazı arkadaşlar Sami Akıncı'nın sorusunu değil öğretmenin anlattıklarını anlamaktan acizler. İsterseniz arkadaşlara soralım, bu arkadaşlar gibi Sami Akıncı'nın sorusundan gocunan var mı? Hasan Özden'in çıkışı etkili oldu; Mehmet Gönül; Veli Demiröz'e Mehmet Kocaefe ile Muzaffer Kayhan Burhan Güvenir'i payladılar. Özellikle kimin söylediği tam kestirilemeyen bir ses “Satılmış bunu hak etmişti!” deyince gülüşmeler, genel havayı dağıttı.

Yemeğe giderken konuşmaları dinledim, sayısı on kadar bir grup, Sami'nin söylediği sözün doğrusunda yanlışında değil, “Neden hep o çıkıyor?” Baktım bizim bölümden Azmi de o kafada. Beni görünce sustu. Ben de Sami'nin çalışkanlığını, çalışkanlığı sonucu çok bilgili olduğunu anlattım. Bilen bir insanın yanlışlar ya da eksikler karşısında susmasının beklenip beklenmeyeceğini sordum. Azmi Erdoğan; sanırım gönlümü almak için bana; “Haklısın!” dedi ama, gözlerinden, gönlünden geçenleri gizlediği belli oluyordu.

Yemekte önce cumartesi günü yatak taşıma işi konuşuldu. Sora da Yılbaşı Gecesi gelecek konuklar üstüne olasılıklar ileri sürüldü. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel başta olmak üzere İsmail Hakkı Tonguç, Ferit Oğuz Bayır sıralandı. Söylenenleri daha önce çok yakından gördüğüm için önemsemediğimi söyleyince şaşıranlar oldu. Bir süre tanıdık kimdir, tanıma ne anlama gelir, Milli Eğitim Bakanını yakından görmek tanımak olur mu? Cumhur Başkanı İsmet İnönü'yü iki kez gördüğümü, 2.cisinde karşısına çağırılıp kendisiyle konuştuğumu, böyleyken onu tanıdığımı söyleyemediğimi anlattım. İsmet İnönü ile konuşmam ilgilerini çekti, nedeni, niçini sorulunca olayı bir kez daha anlattım. “Haziran sıcağı bir cumartesi günü (12 Haziran 942) tam Bayrak Töreni sırasından İstanbul tarafından dört beş otomobil, okulun önüne girdi. Akordiyon sırtımda İstiklal Marşı için komut bekliyordum. Komut verildi, marşla birlikte bayrak serene çekildi. Marş bitince rahat verildi. Ne olduğunu anlayamadım, matematik öğretmenimiz Ahmet Gürsel, beni kenara çekip, İstiklal Marşını bir kez daha söyletti. Tören yerinin alt tarafında duran konuklar yürüyüp büyük binanın arka tarafına geçti. İsmet İnönü en önde yürüyordu. Kimse ile konuşmadım ama marşın tekrarlatılmasından beğenilmediğini anlamıştım. Buna çok üzüldüm. Oysa, (Bana göre) her zamanki söyleyiş tekrarlanmıştı. Dağılan arkadaşlar da öğle yemeğine gitmişti (Ben öyle sandım). Okulun önünde öyle düşünürken beni çağırdılar. İsmet İnönü bizim yemekhaneye girmiş, yanında bir grup insan konuşuyorlar. Ahmet Gürsel Öğretmen beni İsmet İnönü'ye gösterdi. İnönü, akordiyon çalışımı beğendiğini söyledi. Kendisi de viyolonsel çalışmış ama başarılı olamamış. Akordiyonu kendi kendime öğrendiğimi söyleyince kaşlarını çatarak “müzik öğretmeni yok mu?” diye sordu. Ben de, “Okul açıldığından beri müzik öğretmeni gelmedi, derslerimiz boş geçti!” dedim. İsmet İnönü, tam karşındaki Başmüfettiş Hayrullah Örs'e:

-Buraya bir öğretmen verelim! deyip bana döndü:

-Savaşlar içindeyiz, öğretmenler de ordumuza önemli katkılarda bulunuyorlar. Yakında rahatlayacağımızı umarım. Sen yokuşu çıkmışsın, öğretmen için akordiyon çok uygun bir çalgı; çalışmalarını sürdür! Övüdü vermişti. Sonra ne mi oldu? Tüm okul öğretmenleri, memurlar da dahil hepsi yurdun değişik yerlerine gönderildiler. Okul Müdürü ilköğretim Müfettişi olarak Kastamonu'ya, Md yardımcısı, müfettiş olarak Kırklareli'ye, öğretmenler, Kayseri/Pazarören, İvriz/Konya, Çifteler/Eskişehir, Haruniye/Seyhan, Akçadağ/Malatya v. b dağıtıldılar. Bu dağılmayı önce biz İsmet İnönü'nün gelişine bağladık ama gerçek sonradan anlaşıldı. O bir bahaneymiş, hatta öğretmen atanmaması bile başka nedenlerdenmiş. Genel Müdürün, okul müdürüne yazdığı mektupları okuyunca gerçeği öğrendik. Abdullah Ön beni uyardı:

-İbrahim, sen akıllı bir insansın, böyle boyundan büyük işlere neden karışırsın? İşte burasını anlamadım! deyip kalkınca ben de:

-Bunun anlaşılmayacak bir tarafı yok, çalışırsan, kendiliğinden toplumun işlerine giriyorsun. Akordiyon çalmasaydım, Kepirtepe'de tören yönetmeyecektim; pikap kullanmayı bilmeseydim, burada Müzik Dinleme saati ile ilgim olmayacaktı. Müzik çalışmasaydım, şimdi bu masada da oturmayacaktım!

Öğleden sonra Mehmet Öztekin Öğretmen, gelir gelmez:

-Yılbaşı Gecesi için bir program yapalım! deyip toplanmamızı söyledi. Kısa bir suskunluktan sonra Yılbaşı Gecesi'nin ne olduğunu, ne yapılmak istendiğini sorduk. Mehmet Öztekin Öğretmen güldü:

-Doğrusunu isterseniz ben de bilmiyorum, Sabahattin Eyuboğlu böyle bir öneride bulundu:

-Herkes kendine göre program yapar, biz de kendimize göre bir program hazırlar eğleniriz, bunun abartılacak bir tarafı yok, bunca insan kendimizi bir gece eğlendiremeyecek miyiz? Bunu yapamazsak vay bizim, yetişkin aydınlığımıza! demiş. Öztekin Öğretmen şarkı, türkü, marş, dedikten sonra toplu keman olarak iki üç parça, Hüseyin Çakar'la benden ikişer piyano parçası düşündüğünü söyledi. Ben hazırladığım parçaları hemen çaldım. Öğretmen de arkadaşlar da çok beğendiler.

Daha önce defterlerimize yazdığımız, şarklı, türkü, marşları birer birer söyleyip, ayıkladık: Ankara, Dağlar, İleri Marşları, Çiğdem, Menekşe, Giresun Kayıkları/Türküleri Abdullah Ön söyleyecek. Koca Bey, Koroğlu, Sepetçioğlu, İzmir'in Kavakları…

Küçük bir denemeden sonra Kemancılar toplu çalışmaya başladılar.

Kemancıların çalışması uzun sürdüğü için 2. piyano bana kaldı, paydosa dek çalıştım. Zerlind adını verdiğim parça ile gene Mozart'ın olan sonat parçasını çok iyi becerdim. Ezberlediğim için çok rahat çalıyorum. Salt piyano çalmak için Yılbaşı Gecesi'ni ben de dört gözle beklemeye başladım.

Köydeyken Yılbaşı ya da Yılbaşı Gecesi diye bir olay duymamıştım. 1938/39 ortak gecesinde tam anlamamakla birlikte duyar gibi olmuştum. Ortaokullardan gelenler konuşuyordu. Kendimi o zaman çok eksik saymıştım. Derslerde başarılı olmak için böyle şeylerin bilinmesi gerektiğini bile düşünmeye başlamıştım. Tam bu sıralar nöbetçi olan Matematik Öğretmeni Ahmet Gürsel, dersliğimize gelmişti. Neden ya da nasıl oldu bilmem, yüksek sesle konuşarak bir problemden söz etti. Öteki derslerde olduğu gibi matematikte de Sami Akıncı önder durumdaydı. Gene öyle oldu, Sami tahtaya kalktı, bir üçgen çizdi. Üçgenin köşelerini eşit çizgilerle uzatıp bir eşdeğer üçgen daha çizdi. Sami nasılsa yanıldı, önce doğru söylerken sonucu yanlış söyledi. Oturduğum yerden oldukça yüksek sesle “Yanlış! ”diye bağırdım. Ahmet Gürsel Öğretmen hayret ederek, çok sakin bir sesle:

-Nesi yanlış? Kalk göster! dedi. Kalkıp gösterdim. Bu benim için başarısızlıktan başarıya büyük bir dönüş oldu. Öğretmen bu kez de aritmetik soruları sordu, alıp matematik defterime baktı. Ondan sonraki zamanlarda benim matematik defterim hep örnek gösterilmişti.

Şimdi de şiir defterimi örnek olacak tertipte tutuyorum. Bir gün kesinlikle işime yarayacaktır.

Geçen hafta Hamdi Keskin Öğretmen gitmek üzereyken elindeki kitabı, Prof. Dr. Köprülüzade Mehmet Fuat'ın Eski Şairlerimiz DİVAN EDEBİYATI Antolojisi'ni bana bırakmıştı. Çok istememe karşın açıp bakmadım. Ya öğretmenin belli bir amacı var da, kaldırıp yoklarsa? Kendimi korkuya kaptırmamaya çalışıp bir şeyler hazırlamayı düşündüm. Örneğin, bir iki şiir yazıp, bir kaç da soru hazırlamak. Kitap 700 sayfa, 81 şair var.

1. Kitabın başında Anadolu Türk şairleri demesine karşın, Anadolu’da yetişmemesine hatta Anadolu'ya hiç gelmemesine karşın Fuzuli ile gene onun gibi Bağdat'ta yaşamış Bağdatlı Ruhi neden var. Tıpkı Fuzuli gibi Irak topraklarında yaşamış, üstelik daha Türkçe konuşup Türkçe yazmış olan Hatai (Şah İsmail) neden yok?

2. Kitabın başındaki şairler arasında Yunus Emre de Divan Şairleri arasında gösterilmiş. Oysa Yunus Emre, Necmettin Halil Onan'ın Divan Şiiri Antolojisi ile yine bir Divan Şiiri Tarihi olan Agah Sırrı'nın Divan Şiiri Tarihi adlı kitaplarına alınmamış. Bunun önemli bir nedeni var mı?

Hamdi Keskin Öğretmenin buna vereceği bir yanıtı olacaktır. Bu arada Yunus Emre'nin şiirlerini okudum. Şaştım kaldım, Abbas Amcam'ın sık sık okuduğu, Bektaşi Nefesi dediği bir şiiri de burada buldum.

 

Ben dervişim diyene               Bir ün edesim gelür

Tanuyuben şimdiden              Varup yedesim gelür

Sırat kıldan incedir                 Kılıçtan keskincedir

Varup anın üstüne                  Evler yapasın gelür

Altında gayya vardur             İçi nar ile pürdür

Varup ol gölgelikte                 Biraz yatasım gelür

Ta'neylemem hocalar             Hatırınız hoşolsun

Varuben ol tamuda                Biraz yanasım gelür

Andan Cennete varam           Cennette Hakkı görem

Huri ile gılmanı                      Bir bir koçasım gelür

Derviş Yunus bu sözü             Eğri büğrü söyleme

Seni sigaya çeken                   Bir Molla Kasım gelür

 

Yunus Emre

 

Hamdi Keskin Öğretmenin kitabı bana vermesini çok büyük bir şans saydım. Bu şiiri yarım yarım hep duyardım. Eğitimbaşı, şimdi Samsun/ Ladik Köy Enstitüsü Müdürü Enver Kartekin de bunu söylerdi. Kuşkulandığı bir sözden sonra:

-Doğru konuş! Uyarısını yapıp bunu tekrarlardı. O bunu biraz değiştirse de Molla Kasım'ı kesinlikle eklerdi:

-Haksızlıklar yerde kalmaz, birinin gözünden kaçsa bile bir başkası o hakkı sahibine iade eder. Yaşamda bizi sigaya çeken bir Molla Kasım kesinlikle çıkar deyip şiirin son dizesini söylerdi:

-Seni sigaya çeken bir Molla Kasım gelir! Sonra da şiiri bir yana itip Yunus Emre'den çok sonraları onu sorgulayan bir molladan söz eder, Yunus Emre'nin geleceği gören bir ermiş olduğunu söylerdi. Aynı söylentiyi Abbas Amcam, inanmış biri olarak ballandıra ballandıra anlatı. Ona göre Yunus Emre, Ermiş Erenlerin biridir. Hacı Bektaş, Yunus Emre'yi olgunlaşması için Taptuk Emre'ye göndermiş. Yunus da buna inanmış. Oysa Taptuk Emre de Hacı Bektaş'ın değişik bir şekliymiş. Yunus Bunu 40 yıl sonra farketmiş ki işte o zaman konuşmaya başlamış. Bu konuşmaları hep Nefesmiş. Bunları kalkıp anlatsam, birileri çılgına döner.

Almanca ödevimin belirlenmesi içimi rahatlattı 2. Koro bölümünün yaptım, rahatım.

2. Chor.

Was der gerossen Ring bewohnet,

Huldige der Simpathie.

Zu den Sternen leitet sie,

Wo der Untbekannte theronet.

Freude trinken alle Wesen

den Brüsten der Natur;

Alle guten, alle Bösen

Folgen ihrer Rosesnspur.

Küsse gab sie uns und Reben,

Einen Freund, geptüft im Tod.

Wollust ward dem Wurm gegeben,

Und der Cherub steht vor Gott.

 

Friedrich von Schiller

 

(Yer yüzünde yaşayan herkes, gerçek mutluluğun tadını tatmalı ki işte bu sevgi gökler hakimi Tanrıya bizi yaklaştırır. Tabiat anamızın ak memesinden içtiğimiz de sevgidir. Toprakta yaşayan tüm canlılar da ondan güç almaktadır. Kutsal sevinç ya da sevgidir bizi canlandıran, ölümü bile sevdiren o güçtür ki, topraktaki bir sürüngeni bile, yaşamdan tad alarak dolaştırır. Gök yüzünün altın bakışlı Melekleri, bizlere Tanrı sevgisini ileten kutsal elçileridir. )

 

30 Aralık 1943 Perşembe

 

Kalktım, giyinirken Azmi Erdoğan yanımdan geçti, aklıma geldi, geçen hafta Hamdi Keskin Öğretmenin bana verdiği kitabı hemen o gün istemişti. Aradan bir hafta geçti bir daha sesi çıkmamıştı. Takıldım, hani kitap istiyordun? Azmi unutmuş; önce sordu “Ne kitabı?” Açıklayınca, o günkü benim tahminim doğru çıktı; kitabı isteyen Talip'miş. Kahvaltıda Hamdi Keskin Öğretmenin geldiği söylendi.

Hamdi Keskin Öğretmen güler yüzle geldi, “1943 yılını hayırlısı ile bitiriyoruz, gelecek yılları da böyle rahat geçirmeyi umut ederek çalışalım!” deyip, çalışma üstüne güzel sözler söyledi. Çalışma, başarma üstüne özlü sözler; Atasözleri sordu.

“Çalışma başarının yarısıdır!” sözü üzerinde durdu. “Öyle midir? Yoksa burada gizli bir anlam mı var?” diye sordu. Konuşmak isteyenler çoğalınca öğretmen başka sözler istedi. “Bugünün işini yarına bırakma!” sözü üstünde duruldu. Sami Akıncı, üstünde durulan örneklerin çalışmayla doğrudan ilgili olmadığını, onların yerine doğrudan “Çalışan kazanır!” buyruğunu seçebiliriz önerisini ortaya getirdi. Hamdi Keskin Öğretmen Sami'ye bir süre baktıktan sonra teşekkür etti; arkasından da bu sözün, ötekilerden neden daha etkili olduğunu sordu. Sami:

-Her şeyden önce önümüze bir kesinlik koyuyor “Çalışırsan kazanırsın, bir söz vardır “Lafla peynir gemisi yürümez! derler. Burada ona benzer bir duruma yer verilmeyip kestirip atılıyor:

-Çalışan kazanır! Hamdi Keskin Öğretmen Sami'ye Atasözleri üstünde durup durmadığını sördu. Sami; “ Durmadım!” deyince Öğretmen gülerek:

-Dursaydın da zaten pek dişi dokunur birşey bulamayacaktın. İlginçtir, dilimizde çalışmayı özendirecek dişe dokunur söz azdır. İsterseniz bunu bir araştırın. Araştırın da ilerde bir gün gene üstünde duralım.

Öğretmen bana baktı:

-Emanet ata binen su üstünde iner! derler, öğretmen sözünü tamamlayamadan kitabı götürdüm. İstifade edip etmediğimi sordu. Sorular hazırladığımı söyleyince:

-Hadi öyleyse onları öne alalım! deyince, Fuzuli, Hatai sorumu yanıtladı. Hatai'nin Şah İsmail olduğunu, Osmanlılara karşı savaştığını, tek onun değil, babasının hata dedesinin Osmanlılara savaş açtığını anlattı. Dedesi Uzun Hasan'ın Fatih Sultan Mehmet'le babasının 2. Bayezit'le, kendisinin de Yavuz Sultan Selim'le savaştığını söyledi. Ayrıca Şah İsmail'in dinsel açıdan Halifelik Makamına kin güttüğünü, İslam'ın ilk günlerine dek giden Hazreti Ali'nin öcünü alma hırsı taşıdığını, Müslümanlar arası ayırımcılık yaptığı öne sürülerek dışlandığını anlattı. Hatai'nin şiirlerinin de bu ayırımcı zihniyeti taşıdığını belki bu nedenlerle pek yaygın sevilmediğini, bu yüzden seçilmemiş olabileceğini öne sürdü.

Yunus Emre için ise Yunus Emre’nin halk arasında yetişmiş, yaşamını halk arasında sürdürmüş bir halk ozanı olduğunu, şiirlerini halkın zevkine uygun yazdığını, ancak şiirlerinin Divan Şairleri geleneğine uyarak bir Divanda toplaması nedeniyle alınmış olduğunu sandığını söyledi. Bu konuda en yetkili bilgin olarak kitabı yazan Köprülüzade Prof. Dr. Mehmet Fuat'ın olduğunu, o nedenle bizim de ona uymamızın doğal olduğunu söyleyip örnekler okudu.

1

Ben dost ile dost olmuşam     Kimsene dost olma bana

Münkirler bakar gülüşür         Selam dahi vermez bana

Ben dost ile dost olayım        Ölmezden evvel öleyim

Canımı kurban vereyim          Dünya baki kalmaz bana

Ben aşıkı biçareyim                Baştan ayağa yareyim

Ben bir deli divaneyim           Aklım da yar olmaz bana

Sanurlar beni deliyim             Ben dost bağı bülbülüyüm

Mevlamın kemter kuluyum    Kimse baha saymaz bana

Derviş Yunus nice diyem       Ben bu cıhanı terkedem

Yana yana dosta gidem         Perde hicab olmaz bana

 

2

Aceb bu benin canım             Azad ola mı yarap

Yoksa yedi tamuda                Yana kala mı yarap

Acp bu benim halim               Yer altında ahvalim

Varup yatacak yerim              Akrep dola mı yarap

Allah olıcak kadı                    Bizden ola mı razı

Görüp Muhammet bizi           Şefi ola mı yarap

Can hulkuma geldikte                        Azraili gördükte

Ya canımı aldıkta                   Asan ola mı yarap

Yunus kabre vardıkta             Münkir Nekir geldikte

Bana sual sordukta                 Dilim döne mi yarap

 

 

Canım kurban olsun senin yoluna

Adı güzel kendi güzel Muhammet

Gel şefaat eyle kemter kuluna

Adı güzel kendi güzel Muhammet

 

***

Mümin olanların çoktur cefası

Ahirette vardır zevku sefası

On sekiz bin alemin Mustafası

Adı güzel kendi güzel Muhammet

***

Yunus neyler iki cıhanı sensiz

Sen hak peygambersin şeksiz gümansız

Sana uymayanlar gider imansız

Adı güzel kendi güzel Muhammet

 

Öğretmen tahtaya üç şiirden de ikişer dize yazdırarak uyaklarını, ölçülerini istedi. Gönüllü kalkıp yapmak isteyenler oldukça çoktu. Öğretmen kızlara baktı. Fatma kalktı, önce hece ölçüsüyle yazıldıklarını söyledi, heceleri sayarak yazdı.

1.

“Ben/ dost/ i/le/ dost/ ol/mu/şum - Kim/se/ne/ dost /ol/maz/ ba/na”

1  2 3 4  5 6 7  8   1 2 3  4  5 6 7 8

Durak: 4/4

A/ cep/ bu /be/nim /ca/nım     A/zat/ o/la/ mı/ ya/r              1 2  3 4  5 6  7      1 2 3 4 5  6 7

Durak: 4/3

Ca/nım/ kur/ ban/ ol/ sun/ se /nin/yo/lu/na - A/dı/gü/zel/ken/di/gü/zel/Mu/ham/met

1 2  3  4 - 5 6  7 8 - 9 10 11 -1 2 3 4 - 5 6 7 8 - 9 10 11

Durak: 4/4/3

Üç şiirin de hece ölçüsüne göre sıralandığı söylenince Hamdi Keskin Öğretmen bir ara Halk Şiirleri üzerinde de duracağımızı söyleyerek bir süre daha Divan şiirlerini gözden geçireceğiz deyip sözü Fuzuli'ye getirdi. Fuzuli'nin Kanuni Sultan Süleyman döneminde yetiştiğini, Kanuni Sultan Süleyman'a Kasideler sunduğunu, buna karşın Kanuni'nin kendisini İstanbul'a çağırmasına karşın İstanbul'a gelmediğini 1550'li yıllarda da öldüğünü tekrarladıktan sonra o günlerin önemli şairlerini andı. Zati, Ruhi; Hayali adlarını anarak sözü Baki'ye getirdi. Öğretmen Baki diye sözü tekrarlarken zil çaldı. Bu kez de sözümüz bakidir baki kalacak! dedi arkasından da:

“Avazeyi bu aleme Davud gibi sal,

Baki kalan bu kubbede bir hoş seda imiş !” bunun anlamını bilirsiniz deyince, bildiğini söyleyenler oldu. Öğretmen bu kez de:

“ -Geh şi'r ü geh gazel deyu dildara Baki'ya

Arz eyleriz nezaket ile hasb-i halimiz! ”Besbelli ki, hiç birimiz bir şey anlamadık. Biz “aval aval” bakışırken Hamdi Keskin Öğretmen “kıs kıs” gülümseyerek ayrıldı. Bilemeyeceğimizi bile bile söylemişti bu beyiti. Ancak ilgimizden de mutlu olmuştu. Yusuf, öğretmenin söylediğini yazmış, hemen getirdi. Geh ş'ir-i güzel yazmış, Geh , güzelin şiiri, Dildara Baki'ya açıklamasını yakıştırmaya çalışırken Almanca dersi , için kitaplığa çağırıldık. Öğretmenin gelmesi gecikti. . Biz gene beyitin anlamını bulmaya kalkıştık. Şi'r i güzel'in Şi'r ü gazel olması gerektiğini keşfettik. “Şiir ve gazel!” Geh; gah, kah öyle, kah böyle olarak kullanılıyor. Öyleyse kah şiir, kah gazel yardımıyla halimizi sevgiliye anlatırız. Bu kez de ortaya yeni bir soru atıldı; “Öğretmen bunu neden okudu?” Yusuf Asıl, hemen yapıştırdı:

-Tıpkı senin gibi!

Doçent Dr. Niyazi Çitakoğlu karşıdan çıkınca, havamız değişti. Ödevimi yaptım, rahatım ama, belli olmaz, adam söylediklerini unutmuş olabilir ya da bilerek unutmuş görünür. Kuruntularım yersizmiş, öğretmen Yılbaşı olayından söz etti. O da benim gibi Yılbaşı olayından habersizken bir gün olayın içine girivermiş. İlk dansını bir yılbaşı gecesi etmiş, öğrenciliğinde yabancıların arasında yılbaşı geçirmiş. Onların Yılbaşı'lara gösterdiği ilgiyi görünce kendisinin eksikliğinden kuşkulanmış. Konuyu önce Hıristiyanlığa sonra da tüm dinleri kapsayan yorumları sıraladı. Kendi anlayışına göre Yılbaşlarına, baharlarda olduğu gibi salt bir değişiklik getirdiğine bakıp eğlenilmesini önerdi. Mustafa Saatçı'ya okula gelmeden önce yılbaşılarını nasıl geçirdiğini sordu. Mustafa Saatçı soruşun kasıtlı sorulduğunu anladığından kestirip attı. “Bizde bu tür günlere Gavur İcadı deyip iyi gözle bakmazlar. Ben bu nedenle köyümde Yılbaşı kutlamadım! ” dedi. Öğretmen bu kez “biliyorum, benim köyüm senin köyünden farksızdır, senin köyünden bir cedvel indir, çizgi benim köyümden geçer!” deyip Edirne/Meriç/Gelibolu/Çanakkale hattı çizip Çöpköy-Çanakkale arasını 5 saatlik bir mesafeye indirdi. Bu kez de Sami araya girdi, kendi köyünün de Çöpköy yanında olduğunu söyledi. Bu arada, hep göçmen olduklarını ancak göçmenlerin geldiği yerler bakımından farklı davrandıklarını öne sürdü. Niyazi Çitakoğlu buna sinirlendi:

-Siz bayağı bayağı beni kendinizden ayrı tutuyorsunuz, ayol hepimiz Rumeli Göçmeniyiz işte, bunun anhasi minhası yok! değil mi? deyip hepimize döndü. Biz kırk kişiyiz, hepimiz, birbirimizi biliriz! deyip benim ödevimi sordu. Defterimi alıp götürdüm. Aldı, baktı çok beğendi. Bir gün gelip piyano dinleyeceğini söyledi. Kadir dayanamadı, benim çok ilerlettiğimi ekledi. Önce koro sözlerini okudum sonra da çevirimi söyledim. Çevirimi beğenmedi “Yanlış değil ama yakıştırma çeviri, sözcükleri ayrı ayrı öğrenmeden kullanıyorsun! deyip örnekler verdi. Doğrusu öyleydi. Sözcüklerin anlamını bulamayınca yakıştırmalar bile yapmıştım. Öreğin “Yukarısı”dendiğinde Tanrı anlamına geldğini biliyordum, öyle yazdım. Öğretmen Sami Akıncı'ya sordu “Kabul edelim mi?” Sami de benim çok çalıştığımı söyledi. Böyle şakalı sözler arasında ödevimin devamı istendi. Ben de bunu bekliyordum, şiirin bir eski dergide çevirisini bulmuştum, oradan aparıyordum. Bu kez hepimize bir düz metin yazdırdı, “Kral ve Esiri!” (King und Haltens) diye kısa bir parça verdi. Parçada Kresüz adı geçince kuşkulandım. Kuşkulandım ama kesin bir karar vermedim. Parça bitince kanım kesinleşti; Sabahattin Öğretmenin Montaigne parçasından alındığını anladım. Anladığımı anlamış gibi öğretmen de bana “Sen bunu kolay çevirirsin, çünkü büyük sözlüğünde aradığını bulacaksın!” dedi. Arkasından da “İyi ki onu edinmişsin, yenisi basılmıyor, öğrenciler hep onu soruyorlar” diye ekledi. Bu kez de Sami Akıncı özel olarak soru sordu. Sami'nin sorusu çok zaman aldı. Ders zili çalınca öğretmen bize “İyi Yeni Yıllar!” dileğinde bulunarak serbest bıraktı. Onlar çalışırken biz ayrıldık. Nedense, Almanca ödevinin bir tanıdık parçadan çıkması; bunu arkadaşların sezmemesi beni çok sevindirdi. Bir ara yanıldığımı bile düşündüm ama sevincim eksilmedi. Yemekte de bir süre bu sevinci korudum. Yemekte 2. sınıflar, defter tutmaktan söz ettiler. Şevki Aydın benim defteri örnek gösterdi. Ancak konuşmaları dinleyince onların düşündükleri deftere benimkinin model olamayacağını anladım. Onlar, orkestra çalgıları gibi, tüm yurtta kullanılan çalgıları sıralamak istiyorlar. Ayrıca Armoni dersinde geçen tüm, müzik terimlerini, Parçalarda geçen, hareket terimlerini, bestecilerin kullandığı müzik türlerini, türlerin içeriğine göre kullanılan terimleri, sesli alanda kullanılan terimleri saptamak istiyorlar. Oysa benim defterimde bunların çoğu yok. Benimki daha çok, not defteri. Onlar başlasın, olup olmayacağına karar verdikten sonra yapacağımı söyleyip geri çekildi. “İbrahim'in daha çok zamanı var!” deyip sözü değiştirdiler. Söz, yarın akşam ne olacak? sorusuna yanıta döndü. “Kimler gelir? ” Daha sonra; “Sence kim? sence kim? Sorulurken Mehmet Zeybek Çifteler Köy Enstitüsü Müdürü Rauf İnan'ın geleceğini söyledi. Buna karşı olmak üzere Orhan Doğan da Kızılçullu Köy Enstitüsü Müdürü Hamdi Akman'ın geleceğini söyleyince bir müdür çekişmesi başladı. Karşılıklı sert savlarla başlayan tartışma giderek Kızılçullu Müdürü Hamdi Akman'ın konuşma biçemine dönüştü. Hamdi Akman, sakin zamanlarda düzgün konuşmasına karşın öfkelenince sözcükleri rastgele söyleyip bağırır çağırırmış. Kızılçullu'ya Çiftelerden gittiğinden iki okuldan gelenler de onu tanıdığından yemek boyunca konu oldu. Sofradan kalkarken iki taraf da onun gelmeyeceğini öne sürdü. “Bu kış günü, İzmir'den buraya neden gelsin? ”

Öztekin Öğretmen hemen toplanmamızı istedi. Taslak proğram bizim için aynı zamanda bir deneme olacak. Bundan sonra, okulumuzun çevreye tanıtımında bizim bölümün görevlerini sayıp sıraladı. Yılbaşından sonra Resim-Sanat Tarihi öğretmenlerinin sergi, Tiyatro (o temsil diyor) öğretmeninin temsil, Şan öğretmeninin koro işlerini öne çıkarıp sürekli çalışacağımızı söyledi. Gülümseyerek:

-Bu arada klasik konserler için de biz, değişmez bir program hazırlayacağız! deyip, toplanmamızı işaret etti.

Türküleri, marşları tekrarladık. Benimle Hüseyin Çakar'ı serbest bıraktılar, keman parçalarını çalıştılar. Üç parçanın birini iki sesli yapmaya çalıştılar. Keman metodunda öyle bir öğretmen, öğrenci düzenlemesi varmış, onun üstünde çok durdular. Öztekin Öğretmen, yarın bir çalışma daha yapılacağını söyledi. Oysa bizim yarın yatak taşıma işimiz var, o da çok sürebilir. Ayrıca ben, yarın akşamki özel görevimi söyledim. Öztekin Öğretmen sağ olsun, bana:

-Sana güvenim var, gerektiğinde yetişirsin, zaten sen ne yapacaksan burada yapacaksın; konuklar buraya gelince burada bulunman yeter! deyince rahatladım. Toplu çalışma sonunda gene kendi çalışmalarımıza döndük, Piyanoda dört parçam şeker gibi oldu. “Beethoven'den!” diyorum. Oysa çaldığım iki sayfalık bir parça. Üstelik adı da Tarla faresi ya da Dağ sıçanı. Mozart'ın falan dediğim de biri bir sonattan bir bölüm, öteki de bir operadan bir şarkı. Bir kaç sayfa sonra biri Mozart, biri Beethoven, biri de Weber'den tüm olarak üç büyük parça gelecek, onları çalabilirsem bütün bir eser çalmış olacağım. Bu da sanırım nisan-mayıs aylarına uzayacak.

Akşam, büyük salonda toplantı varmış, yarınki çalışma şekli konuşulup karar alınacakmış. Ranzaların yerleşmesi işinin kargaşa yaratmaması için önce gerekli planlama yapılıp duyurulacakmış. Kısacası isteyen istediği yere ranza çekip demirlemeyecekmiş. Oysa hep planlar kuruyorduk, özellikle ben Halil Dere ile yakın olmak istiyordum. Bu olmayacak diye yas tutacak değilim. Ancak birilerinin dileği olup benimki olmazsa bundan üzüntü duyabilirim.

Akşam yapılacak toplantı üstüne olasılıklar üretirken Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca çağırdı. Onunla da yarın akşam için görüşmemiz gerekiyordu. O da onu düşünüp çağırmış; özet olarak; “Yarın, bir süre kendi işlerimizi göreceğiz, ola ki konuşacak vaktimiz kalmaz. Sabahattin Öğretmen yarın konuklardan önce gelecek, gelir gelmez bizimle konuşacak, kendi işlerimizi ona göre düzenleyelim! ”Ben de bundan pek bir şey anlamadım, konuşup konuşup aynı sözleri tekrarlıyoruz. Oysa yapılacak iş nedir? Bu konuda bir fikir edinemedik. Hüseyin Atmaca da bu konuda bir fikri yokmuş. Biz de yarın işlerimizi ivedi bitirip öğlede Sabahattin Öğretmeni beklemeye hazır olmaya karar verip ayrıldık. Toplantıdan sonra Kitaplığa uğradım. Kitaplık bir hoş olmuş; dolapların bir bölümü ters döndürülüp ağız ağıza kapatılmış. Salon oldukça genişlemiş. Ortada iki uzun, büyük masa. Duvar diplerinde sıralanmış sandalyeler. Orta Bölümden çocuklar çalışıyor. Onlara sordum, bilmediklerini söylediler. Hidayet Gülen Öğretmen düzenliyormuş. Gülerek:

-İbrahim sizin için çalışıyoruz. (Öğrencileri göstererek) Çocuklar, size bir Yılbaşı Hoşgeldiniz dekoru hazırlıyorlar! dedi.

Bu arada Okul Müdürü Hürrem Arman geldi, Hidayet Öğretmenden bilgi aldı. Hidayet Öğretmen, oturulacak yerleri, ayakta kalmak isteyenlerin ayakta kalmasını kolaylaştıracak yerleri gezerek gösterdi. Boşaltılmış iki dolabı gösterirken şişelerden bardaklardan söz edince, özellikle de bira sözü geçince azıcık anlar gibi oldum. “Konuklar içki içecek!” Gene de tam anladığımdan emin olamadım. Durup dururken kendimi meraka kaptırdım, “Sahiden içkili toplantı mı yapılacak?” Büyük salona gittim, oradakilerin çoğu Yeni Yatakhanede yapılacak sıralama kavgasına girişmişler; karşılıklı atışıyorlar. Bizim Kepirliler de bir taraf olmuş, başta Mustafa Saatçı, Yusuf Asıl, Emrullah Öztürk birilerine karşı direniyorlar. Karşı grupta Azmi Erdoğan 'ı görünce anladım, bizimkiler, gene Kızılçullu grubu ile işbirliği yapmışlar. Bir süre görünmeden bir kıyıda oturdum. Hava sakinleşince yanlarına gittim. Bizimkilere sataşma yapılmış. Sataşma nedeni de, çok yumuşak oluşumuzmuş. Her söylenene boyun eğiyormuşuz. Güldüm, bizim bölüme ilk girdiğimden beri, kimseye fırsat vermeden her işe el atmama karşın bana böyle derlerse onların aklına şaşmamak olası değil! deyip arkadaşlara Hidayet Beyle konuştuğumu arkasından da Müdür Beyle Hidayet Öğretmenin konuştuklarını tekrarladım. Bizimkiler hemen tanı koydu:

-Yarın gece konuklar içki içecek, arada biz de aralarına katılırsak içeriz. Söz aramızda kalma koşuluyla sözleştik.

Yatınca, içki konusunda başımdan geçen bir iki olayı anımsadım. Dükkanda bira satıldığından arada şişe diplerini yoklardım. Ancak bira bana çok tatsız gelirdi. Rakı da tatmışım, o iyiden iyiye zehirdi. Şarap fıçısından akıtılan bardakları yaladığımda kimi zaman bir hoş oluyordum. İlkokulu bitirdiğimde bir gece köy delikanlıları ile ben de şarap içtim. Başım dönmeye başlayınca önce kahveye döndüm. Kahveye girsem babam anlayıp üzülecek, iyisi mi eve sıvışayım! deyip eve doğruldum. Evle kahve arasındaki gölün kıyısından geçerken ısındığını duyumsadığım başımı suya soktum. Serinlik çok hoşuma gitti. Az daha az daha derken uyumuşum. Uyandığımda kahve karanlıktı. Babam kahveyi kapatıp gitmiş. Çok kez aşağı mahallede oturan Küçük Ablamda kaldığımı düşünerek babam telaşlanmamış. Eve girdiğimde, duydu kalktı. Tumturaklı bir yalan attım; “Ellerimi yıkarken elimdeki ceketi suya düşürdüm!” Babam inanmış göründü, üstümü yoklayıp yaş olanları üstümden çıkartıp yatırdı. Sabahleyin dipdiri kalktım. Ancak bir süre ağzımdan ekşilikler gelir gibi olmuştu. Sonra unutuldu gitti. Daha sonra çok aralıklı olmakla birlikte bir bardak şarap içtiğim oldu. Birayı Lüleburgaz'da kaldığımız yaz geceleri sinemaya çıktıkça Belediye Bahçesinde içiyorduk.

Öteki arkadaşlara göre oldukça alışkanlık edinmiş olmama karşın yarın akşam hemen içkiye sarılmayacağımı biliyorum. İçki her zaman içilir. Ancak içki miçki derken yapılacak bir hata kolay kolay düzeltilemez. Öğrenci olduğumu unutmayacağım.

 

31 Aralık 1944 Cuma

 

Yılın son günü yatakhane değiştirilir mi? Bu ne acımasızlık? Vallahi, sözlerine aynen katılıyorum diyenlere karşı:

-İyidir, iyidir, yılın ilk günü yeni yerinde yatmak uğur getirir! Sözleri de bilmiş bilmiş uzadı gitti. Herkes, kıvır zıvırını topladı. Taşıma işi için herkes birer arkadaşla sözleşti, ranza yerleri saptanınca gidip yerleşilecek.

Kahvaltıya oldukça gergin gidildi. Neyse ki kahvaltıda Eğitimbaşı Tahsin Baba, (Baba sözü iyiden iyiye yaygınlaştı) masalar arasında dolaştı. “Ağabeyler, yatakhanenizi yeniledik; bir gayret edip size ayrı bir yemekhane de çıkarırsak, (Enstitü bölümünü göstererek) bu çocukların işi kolaylaşacak! Eğitimbaşının bunu kasıtlı söylediği besbelliydi. Birileri:

- Hemen başlayalım Tahsin Baba! Bunu söyleyenler biri de, Yapı Kolu 2. sınıflardan Enver Ötnü'ydü. O da kasıtlı söylemişti. Çünkü yatakhane çalışmalarında en çok emeği geçenlerden biri de oydu. Ona karşın dalkavuklukla karşılandı, küfre varan sözler işitti. Enver Ötnü bizim masanın önünden geçerken gerçek amacının Tahsin Babaya sataşmak için konu açmak olduğunu söyledi ama “Ok yayından çıktı!” örneği, kimse, onu, onun istediği gibi anlamadı ya da anlamak istemedi; Mehmet Yelaldı, Mehmet Zeybek Enver Ötnü'nün yüzüne:

-İki yüzlü, hatta yüzsüz sıfatlarını yapıştırdılar. Enver Ötnü'nün oldukça düzgün yüzü kıpkırmızı oldu. Susmasına karşın ince dudakları tiril tiril titreyerek masadan uzaklaştı. Kızılçullu grubu daha önce Eğitimbaşı Tahsin Türkay'a “Baba” dememeye karar almış. Enver Ötnü, onu unutmuş görününce ona da kızdıklarından, gidince arkasından da bir hayli söylendiler. Masadakiler sakinleşince sordum:

-Neden bu kadar sinirlendiniz? Ayrı bir yemekhanemiz hatta, tümüyle ayrı bir okulumuz olsa daha iyi olmaz mı? 2. Sınıflar bu konuda iyice bezmiş, deminden beri susan Abdullah Ön konuştu:

-Yok yok Kepirli arkadaşım, çamurlu ellerle keman çalınamayacağını biz öğrendik. İsterseniz siz de bir deneyin! Bizi, bu yıl bari rahat bıraksınlar!

Tıpkı onlar gibi düşünmeme karşın sanki değilmiş gibi görünmüş olmama üzülerek sustum. Onların Enver Ötnü'ye söylediklerini içimden kendime söyledim “Dalkavuk ya da iki yüzlü!”

Başkan Hüseyin Atmaca, “Haydi arkadaşlar işbaşı!” deyince sakin sakin önce ranzaları götürüp yerleştirdik. Bir bölüm ranzalar bir birinden ayrılmak zorunda kaldı. Bizim grubun ranzaları yapılırken çift olarak yapıldığından rahat yerleştirildi. Ranzamın yerini beğenmedim ama sızlanmaya da kalkmadım. Yerleşme uzun sürmedi. Ancak sökülüp yeniden çakılmak zorunda olanların işleri öğleyi buldu.

Öğle yemeğinde gülüşerek bakıştık:

-Ne değişti? Bana ayrıca sordular; “Ne değişti?” dediler. “Ne değişti?” sorusu çok tekrarlandığı için yanıt bulmak kolay oldu; “Yatakhane değişti!” deyince yanıtım çok beğenildi, zeki olduğum öne sürüldü. Oysa değişen bir şey yoktu, değişen söylediğimiz sözlerdi, boş boş konuşuyorduk. Yemekte Enver Ötnü, tabağını alıp bizim masaya geldi. Sabahki tartışma büyüyecek sanmıştım, öyle olmadı, sakin sakin konuşarak orta bulundu. Enver Ötnü bu kez neşeli olarak ayrıldı.

Yemekten sonra Öğrenci Başkanlığı odasında toplandık. Hüseyin Atmaca bizim gibi kaygılı değil. O biraz büyüklerle konuşmaya alışmış gibi:

-Ne var yani? Onlar da bizim gibi insan değil mi? Benim de o konuda bir telaşım yok. Ancak ben, gelenlere, görev olarak nasıl yaklaşacağımı bilmiyorum. Kimlerin gelebileceğini bu kez Hüseyin Atmaca sıraladı. Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç gelecek mi? sorusuna Hüseyin Atmaca:

- Doğal olarak o gelecek. Zaten bu geceyi o yaptırıyor, gelen konuklara karşı ev sahibi durumunda o olacak. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel gelmeyecek ama C.H.P'li gelecekler var. Bence, sanırım onlar çok önemseniyor, konu konuşulunca hep onlar öne çıkıyor. Derse gelen tüm öğretmenler davetli. Ayrıca Devlet Konservatuvarı ile Gazi Lisesi Müdürü ile öğretmenleri bekleniyor.

Biz konuşurken Sabahattin Öğretmen geldi. Yanında iki kişi daha vardı. Onları da yabancı sanmıştım. Meğer onlar İngilizce derslerine gelen çevirilerini okuduğumuz Doçent Saffet Korkut'la Orhan Burian'mış. Onlarla birlikte Sabahattin Öğretmen önce kitaplığı gördü. Oradan Bizim Müzik salonuna gittik. Sabahattin Öğretmen bana:

-Sen bu gece sürekli burada kalırsın! dedi. Sabahattin Öğretmen yanındakilere bir şeyler anlattı. Anlattıklarını duyamadım ama sık sık:

-Benim amacım, bu! diye tekrarladı.

Onlar gidince bir süre yalnız yalnız oturdum. İçimdeki kararsızlık piyano çalışmamı da engelledi. Bu ara Öztekin Öğretmen geldi, benim görevimden o da haberliymiş gülerek:

-İbrahim seni kapattılar mı buraya? dedi. Ne yapacağımı bilmediğimi söyleyince öğretmen:

-Nasıl olur da bilmezsin? Senin işin buranın neşeli olması sağlamak. Diz plakları, arka arkaya istediğini çal, gelenler, ilgilenip dinlerse dinlesin. Sen hiç kimseyle ilgilenme, soranlar olursa bildiklerini söylersin. Bilmediklerin olursa topu bana atarsın: "Bu soruyu lütfen bölüm başkanımıza sorun" deyip soranları savarsın. Birden içim rahatladı. Öztekin Öğretmen gidince 23 plak olan Don Giovanni Operasını koydum. Zerlinda'nın şarkısı 3. ya da 4. plaktaydı onu beklerken arkadaşlar geldi. Tam onlar geldi Zerlinda çıktı. Piyanoya koşup hiç değilse temposunu tutturmak istedim. Durumu gören arkadaşlar; Bölüm Başkanından habersiz yaptığımı sanıp korkulu gözlerle baktılar. Halil Yıldırım dayanamadı sordu:

-Öztekin Öğretmen gelirse? deyip yüzüme baktı. Halil'i severim, benim adıma üzüldüğünü bildiğim için doğruyu söyledim. O da buna çok sevindi, benimle kalmaya karar verdi. Abdullah Erçetin'in de benimle olacağını düşünüyordum. Ancak Abdullah'ın ranza şanssızlığı geç vakte dek sürdüğünden gelemedi.

Az sonra bütün bölüm arkadaşları sanki plak saatıymış gibi gelip yerlerini aldılar. Hava iyice kararmasına karşın pek gelen giden olmadı. Ancak ışıklanmalardan otomobillerin gelip gittiği anlaşılıyordu.

Akşam yemeğinde Başkan Hüseyin Atmaca masaları gezerek tüm Yüksek Bölüm Öğrencilerinin davetli olduğunu, bu yılbaşının bizim olduğunu, konuklar arasına katılmamızı Sabahattin Öğretmenin söylediğini duyurdu. Arkadaşlar arasında bir telaş başladı:

-İyi ama biz ne yapacağız? İki saat önce benim sıkıntım bu kez herkesi sardı. Abdullah Erçetin, Kadir Pekgöz, Halil Yıldırım biz dördümüz yemekten sonra Müzik Salonuna geçip Sobayı doldurduktan sonra Don Giovanni dinlemeyi sürdürdük. Bir süre sonra Nihat Şengül'le Kamil Yıldırım sarhoş numarası yaparak geldiler. Bira içmişler. Herkes içiyormuş. Bira içileceği üstüne yorum yapıldığını biliyordum Ancak böylesi bir yaygın içki olacağını düşünemiyordum. Söylentilere inanmadım, bunda bir iş var ama acaba ne? Az sonra gelenler açıkladı. Kitaplığa özel dolaplar konmuştu. Arkadaşların bazıları oradan şişe aşırıp içmişler. Ancak Sabahattin Öğretmen bunu duyup tepkisini göstermiş:

-Bu görgüsüzlüğü beklemiyordum doğrusu! Görgüsüzler çil olmuş! Bizim salon bizim arkadaşlarla doldu taştı. Gelen konuklar çok kalmadı. Hidayet Gülen Öğretmen bir grupla geldi, konukların adlarını söyleyerek tanıttı: Cevat Dursunoğlu, Faruk Kaleli, Namdar Rahmi Karatay, Hasan Özbay, Sabahattin Ali, Tevfik Ararat, Nurettin Sevin, Yaşar Nabi, Cevdet Kudret, Bedrettin Tuncel, Erol Güney…

Cevat Dursunoğlu en yaşlılarıydı, yakınında duran Abdullah Erçetin'le konuştu. Ötekiler salonun içine dağıldılar. Herkes yanındakine bir şeyler söyledi. Sabahattin Ali, Yaşar Nabi bir de Bedrettin Tuncel ilgimi çekti. Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf'u yazmıştı, onu hiç unutmadım, Yaşar Nabi, bir yazısında Köy Enstitülerine, fakir çocukları alınmalı, yokluk içinde yetiştirilip köylere gönderilmeli diye bir yazı yazmıştı, o yazıyı saklıyorum. Bedrettin Tuncel yeni aldığımız Tiyatro Tarihi kitabımızın yazarı.

Konuklar gelince arkalarından bizim, öteki bölüm arkadaşları geldi. Ortalık oldukça kalabalıklaştı. Konuklar çabuk ayrıldı. Saat 11:00 sularında Mehmet Öztekin, arkadaşlarım dediği kimselerle geldi. Gelenlerden birisi:

-Karşıdan bakışıyoruz ama, yakından tanışamadık! deyip güldü. Meğer bunlar Cumhur Başkanlığı Orkestrasında çalıyormuş, Kemal İlerici, Şükrü Arsev, İhsan Atakurd, Orhan Barlas, Nuri Kan, Ali klarnetçi. Öztekin Öğretmen ayrılırken saat 12:00’den sonra ayrılabileceğimi söyleyince sevindim. Saat 12:00 olmadan kapıları kapatıp kitaplığa gittim. Kitaplık tam şenlikti. Sabahattin Öğretmen hemen hemen herkese yanıt veriyordu. Sıra Sabahattin Ali'de diyen oldu. Sabahattin Ali, başını sallayıp, karşısında birini gösterdi. Gösterdiği kişi, kendisinden sonra onun okuması koşulunu öne sürüp istenen şiiri okudu.

SİZİNKİ TATLI CAN DA BİZİMKİ PATLICAN MI?

Görmüyoruz sanmayın, içyüzünü işlerin

O doğru duruşların o eğri gidişlerin

Neler çiğnediğini hiç durmadan dişlerin

Ne yolda dolduğunu o yaldızlı fişlerin

Biliriz yenileni, kuzu mudur, tavşan mı?

Sizinki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

 

Maroken koltukların kaçırdınız tadını

Yokladınız güzelin evcilini yadını

Şu ince belli kızı, şu fıkırdak kadını

Ne dediniz olmadı, bir yosma mı, cıvan mı?

Sizinki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

 

Sizler de bizdensiniz, ne çabuk ayrıldınız?

Her biriniz en yüce yerlere kayrıldınız

Kimini eğrildiniz kiminiz doğruldunuz

Böylece zevk içinde yaşarsınız yalan mı?

Sizin ki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

 

Yok mu Ata malından azıcık pay bize de

Adımız hiç görünmez pasaportta vize de

Biz de gezmek isteriz Londra da Gize'de

İsterseniz gideriz hatta Portekiz'e de

Bizim yerimiz sade Sivas, Erzurum, Van mı?

Sizinki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

 

Ne sorulur bilseydik, amcamız, dayımız mı?

Değilse neyimiz eksik? Aklımız, boyumuz mu?

Yoksa beğenilmeyen bir kötü huyumuz mu?

İmanımız mı bozuk, kanımız, soyumuz mu?

Bizim kanımız başka, sizinki başka kan mı?

Sizin ki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

 

Bizler de sizler gibi yorulmak istiyoruz

Divanda encümende kurulmak istiyoruz

İnsanlar arasında görünmek istiyoruz

Kırk yıl posteki gibi sürünen de insan mı?

Sizinki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

 

Süründük bunca yıldır Aydın'da, Muş'da, Van'da

Kahve gibi kavrulduk, dövüldük bu havanda

Şöyle bir yaşamadık Karlisbah da Lozan'da

Fakat arılar gibi çalıştık bu kovanda

Balı, kaymağı sizin, bize acı soğan mı?

Sizinki tatlı can da bizimki patlıcan mı?

 

Namdar Rahmi Karatay

 

Bu adı duyup duymadığımı, düşündüm; ya duymadım ya da duymadım diyecek ölçüde unuttum. Okuduğu şiiri kesinlikle duymamıştım. Çok alkışlandı. Bir şiirinin adı söylendi.

 

KOMŞUNUN TAVUĞU KAZ GÖRÜNÜR

İnsanların gözüne hakikat zor görünür;

Al pembeyi gösterir, onlara mor görünür

Bazı kara bir marsık, kıpkızıl kor görünür

Ele geçen saadet, ne olsa hor görünür. . . .

Ağızdaki bir nimet çürük sakız görünür,

Komşunun tavuğu kaz, karısı kız görünür!

 

Bir başa devlet tacı konsa her şey fetholur

Kımıldasa bir zafer, öksürse hikmet olur

Parmağını oynatsa o bir işaret olur.

Karşısında insanlar hemen iki kat olur.

Apar topar yürüse herkese hız görünür

Komşunun tavuğu kaz; karısı kız görünür.

 

Yeni yeni adamlar çıkar, haberimiz yok!

Onların arasında bizim hiç yerimiz yok.

Amcamız; dayımız yok, demek değerimiz yok;

Fakat bundan ötürü asla kederimiz yok:

Onların hünerleri bize yavuz görünür,

Komşunun tavuğu kaz, karısı kız görünür.

 

Fukara sofrasına çökmüş devlet gibi

Kapışılır babadan kalmış bir servet gibi,

Bütün hısım, akraba aramızda set gibi,

Karşıdan bakıyoruz biz, üvey evlat gibi

Başlarında kel olsa bize yıldız görünür,

Komşunun tavuğu kaz, karısı kız görünür.

 

Hamdolsun esir değil, vatandaşız bizler de

Bol bol nefes alırız, hür olarak her yerde

Sır vermeyiz, derdimizi gizler de. . .

Fakat bizim lokmamız büyür o aç gözlerde:

Şerbet içsek şampanya, ayran, kımız görünür,

Komşunun tavuğu kaz, karısı kız görünür.

 

Namdar Rahmi Karatay

 

İkinci şiirden sonra bu kez Namdar Rahmi Karatay Sabahattin Öğretmene işaret ederek Sabahattin Ali'yi gösterdi. Sabahattin Ali de Karşı köşede oturan Cevat Dursunoğlu'nu gösterdi. Dursunoğlu ellerini çırparak herkesi susturdu. Yanında hiç konuşmadan sessizce duran birine dönerek:

-Bu gece Faruk Bey’den dinleyeceklerimizi yıllarca unutamayacaksınız. Çünkü Faruk Bey, böyle, içtenlikli, coşkulu topluluklarda yüreğiyle söyler, onun yüreğinden geçenler, bizim tarihimizin talihsiz sahneleridir! Buyurun Faruk Kaleli'yi dinleyelim!

Faruk Kaleli, düzgün giyimli, kravatlıydı. Yavaşça kravatını düzeltti ya da açtı. Önce, Yaylalar içinde Erzurum Yayla, arkasından, Kesi Bağlarında Bir top gülüm var! diye arka arkaya iki türkü söyledi. Türkülerden sonra Cevat Dursunoğlu, türkülerle ilgili bir gençlik anısını anlattı. Sözü Atatürk'e getirip Atatürk'ün, yurt köşelerinin esintilerini özlemle türkülerden izlediğini, en yalın türkülerde bile zaman zaman gözleri dolduğunu anlattı. Bir örnek verdi:

-Bizler, Çarşamba'yı sel aldı! deyip geçeriz ama Atatürk öyle değildi. Çarşamba'yı alan seli düşünür, o selin bir daha Çarşamba'ya zarar vermemesi için çarelere dalar, önlemler arardı. “Kızılırmak nittin allı gelini?” ağıdının, kaç kez gözünden yaş getirdiği, görülmüştür! dedi. Faruk Kaleli bu kez de “Yemen!” deyip, uzun sesli bir türküye başladı. Bir anda büyük bir sessizlik oldu. Faruk Kaleli'nin sesi dışında “Çıt !” çıkmıyordu. Konserleri anımsadım. Konserlerde en çok korktuğum olay, o sessizlikte öksürmekti. Gene telaşlandım; öksürürsem, rezil olacağım! Öksürmedim, Faruk Kaleli son sözünü söyleyince önce Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen teşekkür etti. Cevat Dursunoğlu'nu da kutladı. Sabahattin Öğretmen bizim arkadaşların yoğun olduğu tarafa dönerek:

-Özellikle öğrenci arkadaşlarıma anımsatmak istiyorum; Biz, “Tursun oğlu Cevat Ağabeyle hem hemşeriyiz hem de meslektaş. Tursun oğlu Cevat Ağabeyin, Cumhuriyetin mayası atılan Erzurum Kongresinde, Büyük Önder Atatürk'e oy hakkını vererek, özgürlük kıvılcımının ateşlenmesini sağlayan büyük öngörü ve özveri sahibi kişidir. Onun, saygıdeğer huzurunda Kurtuluş Savaşımızın tüm kahramanlarını saygıyla analım!

Sanırım Cevat Dursunoğlu böyle bir konuşma beklemiyordu. Ya da konuşmayı uzatmak istemedi. Sabahattin Öğretmene eliyle selam verdikten sonra:

-Uçsuz bucaksız Osmanlı toprakları içinde bizim Erzurum'la Sabahattin'in Trabzon'u kapı komşuydu. Bunun için biz eskiler o alışkanlıkların etkisiyle hep hemşeri olarak konuştuğumuz gibi bir birimizi överken de hemşeriliği kesinlikle elden bırakmayız. Sabahattin Hemşerim de benim için oldukça kayırıcı sözler söyledi, teşekkür ederim!

Cevat Dursunoğlu sözü böyle kesince Sabahattin Öğretmen konuyu değiştirerek:

-Üstadım hemşerim, kendileri gibi naçizane, halk türkülerimizin tutkunu olduğumu bilirler. Nerde bir yürek titreten türkü duysam, aslı astarını araştırmaya kalkarım. Dinlediğimiz Yemen türkümüz de bunlardan biridir. Hazır ustasını yakalamışken sormadan edemedim:

-Yemen için yakılmış bu türküde bizim Muş'umuz neden geçiyor. Soru önce anlaşılmadı sanırım başkalarını ikili, üçlü konuşmaya başladı. Cevat Dursunoğlu ile fısıldaştıktan sonra Faruk Kaleli güzel sesiyle Yemen türküsünü bir daha tekrarladı:

-Orası Muş'tur, yolu yokuştur, giden gelmiyor; acep ne iştir? Cevat Dursunoğlu kahkahayla gülerek:

-Eyuboğlu, zayıf yerimden yakaladın! Ben bu türküyü çok severim, inan ki çok soruşturdum, işte Faruk da bilir, inandırıcı bir yanıt alamadım. Söylenenler içinde yalnız bir sav aklıma yatkın geldi, onu da ikinci bir kontrolden geçiremediğim için kesin yargıya varamadım. Benim bölge insanımın, Muş'u çok sevdiğini bildiğimden, türkünün öyle söylenmesini yeğledim. Bir rivayete göre Yemen kuzeyinde yüksek yaylalardan birinin adı Huş'tur. (Haritalarda yok böyle bir yer) Yemen'e baskın yapan Bedeviler çoğunlukla oradan geldiği için Yemen'i korumaya giden bizim askerler, Bedevi takibi nedeniyle sık sık Huş yaylasına çıkmak zorunda kalıyormuş. İşte o kalmalarda Bedevilerin ihanetleri, bize bu acı türküyü yaktırmış! . . . Kırım, Vidin, Nemçe, hep öyle değil mi?

Huş da, Yemen de artık bizden çok uzakta, Yemen bir anı, Muş ise bizim öz vatanımız! dedikten sonra Cevat Dursunoğlu:

-Orası Muş'tur, yolu yokuştur! Sözlerini yüksek sesle tekrarlayarak türküye başlayınca Sabahattin Öğretmen de katıldı. Türküye birçokları katılmıştı. Daha önce dışarı çıkmış olan Sabahattin Ali, geri geldi. Namdar Rahmi ile Sabahattin Ali bir süre konuştular. Sabahattin Ali'nin eliyle bir işaret yaptığı görüldü. Bu, bir şiir okuyacağı şeklinde algılanmış olacak ki, önce:

-Rüzgar, arkasından da Dağlar-Rüzgar! sözleri ederek alkışlayanlar oldu. Buna karşın Sabahattin Ali, sesleri duymazdan gelip Namdar Rahmi ile bir süre fısıldaşır gibi konuştular. Sabahattin Ali beklenirken Namdar Rahmi ayağa Kalktı:

-Biz böyleyiz işte! kimimiz naz eder kimimiz de bıktırasıya söz eder! diyerek güldü, arkasından da Hayat Pokeri'ni okudu.

HAYAT POKERİ

Keşiş'in eteğinde yaşadım keşiş gibi

“Bir lokma bir hırka” ya hu! diyen derviş gibi

Ara sıra destanlar yazarım bir iş gibi,

Bu aleme sadece seyriçin gelmiş gibi,

Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi!

 

Bu hayat pokerinde bize ancak pas düştü,

Elime per gelmedi, ellere ful as düştü,

Şimdi artık mahvolan ömrüm için yas düştü

Yoksulluk, kimsesizlik çöktü karakış gibi

Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi!

 

Bu oyunda ben neyim? . . tam mahvolmuş bir adam

Kiminde kare vale, kiminde var kare dam. . .

Bir blöfe rest dedim. yıkıldı başıma dam ,

Umutlarım önümde devrildi kiriş gibi

Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi!

 

Ne kazançlar ummuştum girerken bu oyuna

Üstün eller vurdular; hiç durmadan, boyuna.

Şimdi tamam benzedim kurbanlık bir koyuna. . .

Herkes tapıyorken kendine fetiş gibi

Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi!

Hep zarara uğradım oynadımsa kaç seans;

Ben pot dedim, başkası yaptı beş misli rolans. . .

Kör olsun, uğramadı, bir kerecik kahpe şans!

Bütün meziyetlerim battı bana şiş gibi,

Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi!

 

Saadet uma uma geçti ömrün yarısı,

Bilmem neden düşmüyor başımıza darısı!

Bal arısı olmadım, oldum eşek arısı. . . .

Herkes çalım satarken canlı bir afiş gibi,

Harcadım hayatımı beş paralık fiş gibi!

 

Namdar Rahmi Karatay

 

Şair oturmak için eğilirken İğde, Niğde! Niğde-iğde sesleri yükseldi. Namdar Rahmi Karatay, elini kaldırarak başıyla “Peki!” işareti yaptıktan sonra bu kez daha yavaş biraz daha yüksek bir sesle istenen şiiri okudu.

Geçti Bor'un Pazarı, Sür Eşeğini Niğde'ye

Başta kavak yelleri estiği günler hani?

Beklediğin nişanlar, şerefler, ünler hani?

Aradığın sevgili, şanlı düğünler hani?

Selvi gibi ümitler döndü birer iğdeye,

Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye.

 

Sende cevher var imiş, bunu herkes ne bilsin?

Kimler böyle züğürdün huzurunda eğilsin?

Şöyle bir dairede müdür bile değilsin.

Ne çıkar öğrenmişsin mesahayı pi diye,

Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye.

 

Bilmem ki ne olmaktı senin gayen, maksadın?

Fare gibi kitapların arasında yaşadın.

Ne dans ettin eğlendin, ne sevdin kız, kadın,

Kim dedi hey serseri gençliğine kıy diye?

Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye.

 

Gönül ne çalgı ister, ne eğlence ne de dans,

Ne güzel kadınların önlerinde reverans.

Kapandıkça kapandı bunca yıldır kahpe şans,

İhtiyarlık gölgesi perde çekti dideye,

Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye.

 

Fırsatı iyi kolla, olma sakın dangalak,

Keyfine bak dünyada gülerek, oynayarak,

Sen de iç şampanyalar, viskiler bardak bardak. . .

Dokunuyor üç kadeh şimdi bizim mideye,

Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye.

 

Hasan'ın böreğine vaktinde yetişmeli,

Hiç durmadan gövdeye atıştırıp şişmeli,

Yanıp ta kavrulmadan mükemmelen pişmeli.

Yoksa seni almazlar hiç bir yere çiğ diye,

Geçti Bor'un pazarı, sür eşeğini Niğde'ye

 

Namdar Rahmi Karatay

 

Namdar Rahmi Karatay, yerine otururken Sabahattin Ali gülümseyerek kalktı. Sözleri, alkışları duymamış gibi insanların yüzüne bakmamakta direnirce tam karşısındaki duvarın köşesine gözlerini dikip, bastıra bastıra:

Dağlaar ve Rüzgar! dedi. Dağlar'ı neden uzattı, pek anlayamadım

 

Dağlar ve Rüzgar

Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgar!

Benim artık yalnız sana itimadım var.

Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden

Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben

Etrafımın sözlerine aklım ermedi,

Etrafım da bana asla kulak vernedi.

Senelerden beri asla uzlaşamadık,

Ben de kestim anlaşmadan ümidi artık.

Gözlerimde hakikati sezen bir nurla,

Etrafımı süzüyorum, biraz gururla.

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya,

En büyük şey, en asil şey küçülür burda

Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir,

Gücün varsa bu düzeni gel de değiştir.

Kimi coşar din uğruna, geberir, yalan

Kimi gider vatan için can verir, yalan.

Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır,

Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.

Şairlerin büyük aşkı, fani bir kızdır,

Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.

Ne hakiki aşktan burada bir çakan vardır,

Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,

Her büyüklük cüzam gibi dökülür burda,

En muazzam ölüm bile küçülür burda.

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,

Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.

Zaman zaman mağlup olsam bile etime,

İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.

Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,

İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum.

Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,

En asil şey seni buldum mu kainatta,

Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,

Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.

Deniz gibi muamma yok derinliğinde,

Bir ferahlık var, saflık var serinliğinde.

Bir dev gibi küçük, mız mız sesleri yersin,

Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin ,

Rüzgar! Bu dağ başlarında çırpınan. serin

Kanatlar gök yüzünde akan bir seldir,

Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.

Beşerlikten uzaktayım, senin ülken de

Senin gibi azamete aşıkım ben de.

Islıklarım senin gibi inlemelidir,

Herkes beni ürpererek dinlemelidir.

İşte rüzgar! Senin gibi ben de deliyim

Rüzgar! Sana, yalnız sana benzemeliyim.

 

Sabahattin Ali

 

Oldukça titrek bir sesle okudu. Sanki okumayı kesecekmiş gibi duraksadığı oldu. Kendine güvensiz bir durumu vardı. Doğrusu ben şiir okuyuşunu beğenmedim. Ancak Cevat Dursunoğlu başta olmak üzere herkes çok alkışladı. Tam bu sıra, Müdür Hürrem Arman, Prof. Celal Tarıman, Prof. Hikmet Birant'la birlikte, tanımadığımız kimseler üst salondan indiğinde alkışlara onlarda katılınca ortalık iyice karıştı. Gelenler arasında birine gözüm takıldı. Dikkatlice baktım, yanında Hüseyin Çakar duruyordu. Kızılçullu Köy Enstitüsü eski öğrencilerinden Yaşar, akordiyon çalan Yaşar Özgün. Yedek Subay giysileri içinde oldukça gösterişli. Uzun boylu olduğundan yüzü de kolay seçiliyordu. Yanına gittim, önce yabancı gibi bakıştık. Konuşunca, daha doğrusu Hüseyin Çakar aracı olunca tanıştığımızı anımsadı. Oysa öteki arkadaşlar, tanısın tanımasın Yaşar'ın çevresinde toplanmıştı. Konu yaşar değil, Yaşar aracılığıyla Yedek Subay Okuluna ulaşma sevinciydi. Yaşar'ın geleceğini daha önce söylemişlerdi ama bu gece, böyle bir beklenti yoktu. Fısıltılarla hemen duyuruldu; “Yaşar'ı bu gece buraya Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç davet etmiş. Akşamdan beri de yukardaki konukların yanında kalmış!” Bu söylentiyi neden çıkardılar doğrusu merak etmiştim.

Dışarıda gürültüler olunca o tarafa birileri çıkanlar. Yukardaki konukların çoğu geç meç demeyip, arabalara binerek Ankara'ya dönüyormuş. Yaşar'ın çevresinde toplananlar, gene gene sorular sorarak konuşmaları uzatınca Hüseyin Atmaca gülümseyerek:

-Yaşar Özgün Teğmen çok yorgun, biraz da sabah sorgularız! diyerek Yaşar Özgün'ün koluna girip aldı götürdü.

Sabaha dek sürecekmiş izlenimini bırakan topluluk birden dağıldı.

Gündüz, ivedi olarak öylece bıraktığım yatağıma döndüğümde, yeni komşularımın hep uyuduğunu gördüm. Yabancı bir yerdeymişim gibi ben de sessizce yatağıma girdim. 1943 yılının son gecesini güzel mi geçirdim? diye kendime sordum. Öğrenci olarak daha başka türlü geçirilemeyeceğini düşünerek fazla yoruma kalkışmadım. Müzik Salonuna gelenlerin bir bölümü kitaplığa hiç gelmedi, onlar orada ayrıca mı eğlendi? Yoksa arkadaşların kemanlarını alıp (hepsi keman çaldıklarına göre) kendi kendilerine konser mi verdiler? Bunları düşünürken, iyice uykum bastı, sanırım son olarak “Güle güle 1943, hoş geldin 1944” deyip uyumuşum! . .

 

1 Ocak 1944 Cumartesi

 

Fısıltı düzeyinde yavaş konuşmalar arasında gözlerimi açtım. Yeni yılın ilk günü olduğu gibi, yeni yatakhanemizde uyanmanın da ilk günü. Fıltılar arasında Yaşar adı geçince akşamı anımsadım, Hüseyin Atmaca'nın Yaşar Teğmeni. Oysa Yaşar daha Yedek Subay Okulunda öğrenci. Okulu bitirince Asteğmen olacak, sonra da Teğmenliğe yükselecek. Yedek Subay Okulu üstüne çok hikayeler dinlemiştik. Onlar doğruysa, Yedek Subay Okulundan Asteğmen olarak çıkmak da belli koşullara bağlıymış. Hidayet Gülen Öğretmenin anlattığına göre bir dönem Yedek Subay Okulu öğrencileri arasında ünlü bir heykeltraş varmış (Heykeltraş Hadi). Böyle bir değerden yararlanmak isteyen Okul Komutanı, Heykeltraş'tan bir Atatürk heykeli istemiş. Heykeltraş, severek olayı benimseyip çalışmaya başlamış. Ancak belirli zamanlarda Okul komutanının izniyle heykel çalışmalarını sürdürdüğünden derslerinde aksamalar olmuş. Ders öğretmenlerinden biri bunu bahane edip, Heykeltraş Hadi'yi çavuş çıkartmaya kalkışmış. Gene öğretmenlerin anlattığı bir başka olayı hiç unutmuyorum. Fizikçi Hayri olarak ün yapmış bir öğretmen (Fizikçi Hayri, liselerde okutulan Fizik kitabının da yazarı) Yedek Subay okulunda okuduğu bir sıra fizik dersinde bir subay bir fizik problemini kitapta anlatılanın tersini doğru olarak söylemiş. Fizikçi Hayri dayanamamış, kalkıp yanlışı doğrulamak istemiş. Buna fena halde sinirlenen ders verici tanık olarak “Bunu, Fizikçi Hayri benim dediğim gibi anlatıyor!” diye çıkışmış. Oysa Fizikçi Hayri karşısındaymış. Fizikçi Hayri, kendini tutamamış “Fizikçi Hayri benim, ben böyle bir yanlış yapmam!” gibilerde bir yanıt vermiş. Sonunda Fizikçi Hayri omuzuna yıldız takamamış. (Bunu, sonradan yalanlayan oldu.) Bunlara benzer çok öyküler anlatıldığına göre Yedek Subay Okulunda öğrenci olmak da bir iş bitirmiyor, önemli olan orasını kazasız belasız atlatmak. Ancak ben Yaşar Özgün'ü şimdiden daha bir subay olarak gördüğümü söyleyebilirim. Geçen yıl haziranda buradan ayrılmış, bir yıl bile geçirmeden Yedek Subay Okuluna girdiğine göre işini bilen bir arkadaş demek. Darısı yeğenim İsmet'in başına. Öyleyse, yeğenim İsmet İsterse bu yaz başında Yedek Subaya gidebilecek. Salt İsmet değil, arkadaşlardan Sefer Tunca, Arif Kalkan, Hüseyin Serin, hepsi olmasa bile bir ikisi Yaşar gibi buraya uğrayıp bizi sevindireceklerdir.

Ben düş kurarken, hemşerim Kadir Pekgöz yakınarak geldi. Önce benim ranzamın yerini çok beğendiğini söyledi. Beğeni ölçüsü neydi? Bunu pek anlayamadım ama, hemşerimin konuşması bana akşam Namdar Rahmi Karatay'ın okuduğu şiiri anımsattı:

-Komşunu tavuğu kaz, karısı kız görünür. Kadir'e onu sordum. Yarasına basmışım, Kadir akşam, bizim Müzik salonuna geç gitmiş, gidince de dağılıncaya dek orada kaldığından Namdar Rahmi ya da öteki olayları izleyememiş. Bunun yerine doyasıya keman dinlemiş. Biz konuşurken Halil Dere dışarıdan geldi. “Daha yatıyor musun?” diye çıkıştı. Halil Dere bir grup arkadaşıyla Yaşar Özgün'ü uğurlamış.

Birlikte kahvaltıya gittik. Kahvaltıda Hüseyin Atmaca, Sabahattin Öğretmenin tembihini söyledi (Akşamki kitaplık görevlileri) öğretmen:

-Başladığımız işi biz bitirelim, arkadaşlar, saat 11:00-12:00 kitaplıkta olsunlar! demiş. Öğleden sonra Halil Dere ile banyoya gitmek üzere sözleşmiştik. Kitaplık işini bitirdikten sonra, gitmek üzere diye düzeltme yaptık. Kahvaltıdan sonra Hüseyin Atmaca'nın odasına gittik. Oturulacak gibi değil, sözün tam anlamıyla ANABABA günü, giren çıkan belli değil, tüm kaytarganlar, boşboğazlar orada.

Saat 11:00’de Halil Dere ile kitaplığa gittik. Kitaplıkta Enstitü bölümü öğrencileri çalışıyor. Başlarında öğretmenleri var. Tüm dolapları yerleştirmişler. Öğretmen bize bir bakıma hesap verdi:

-Dolapları çektik, ancak kitap yerleştirmeyi siz ağabeylere bıraktık, ağabeyler kendi zevklerine göre dizsinler! dedik! türü sözler söyledi. Sabahattin Öğretmen geldi. Orta Bölümden gelenlere teşekkür etti. Onları uğurlayınca Sabahattin Öğretmen kitaplığın gerçekten bizim, yani Yüksek Bölüm'ün olduğunu, kitapların okul demirbaşına kayıt koşullarının da öyle olduğunu anlattı. Kitaplık konusunda, devlet memuru anlayışıyla kitapları korumadan çok okunması için okuyucuya kolaylıklar sağlanması taraftarı olduğunu anlattıktan sonra bizim kitaplık için açıklamalarda bulundu. Kitapların, Milli Eğitim Bakanlığı şemsiyesi altında etkinlik gösteren Tercüme Bürosunca hazırlanıp yayımlandığını, bu büronun, gerçek amacının bol kitap okunmasını sağlamak olduğunu, kendisinin de burada çalıştığını, kitap yayınından kar düşünmediklerini, kar yerine okuyucu kazanarak, kar kazandıklarını anlattı. Bu nedenle bizim arkadaşların sık sık:

-Kitaplar, kayboluyor, kitaplar iyi korunmuyor türü sızlanmalarına üzüldüğünü, kaybolan kitapların, birileri tarafından çalındığı kastediliyorsa, çalanın yakalanmasını, yakalanmayacak derecede kurnaz hırsızların her zaman olabileceğini, bunları bizim önleyemeyeceğimizi, bizim hoşgörmeye çalıştığımız, bizim kitaplıktan beğendiği bir iki romanı aşıran arkadaşın görmezden gelinmesini, zaman içinde bunların ortadan kalkacağını umduğunu anlattı. Bir yandan da kitapları, önemine göre kolay görünecek yerlere yerleştirmeye özen gösterdik. Benim aklımda, Sabahattin Öğretmenin akşamki sözü inadına takıldı kaldı. Akşam, Cevat Dursunoğlu için övücü sözler arasında, Cevat Dursunoğlu'nun büyük öngörüsünden söz etmiş, ölümüne dek Atatürk'le yakın ilişkisinden söz etmişti. Kesinlikle burada önemli bir ilk ilişki vardı ama akşam bunu ben tam olarak kavrayamamıştım. Sabahattin Öğretmen'den bunu sormayı kurarken, bir rastlantı Sabahattin Öğretmen son iki dolabı öne çektirip. oraya konacak kitapları anlatırken eline aldığı bir kitabı:

-Böylesi önemli kitapları, buralara dizelim, böylece özendirip okunmasına yardımcı oluruz! diye kitabı gösterince kendimi şanslı sayıp cesaretlendim. Kitap Atatürk'ün Büyük Nutku'ydu. Öğretmen, bize de, kitabı göstererek okumamızı önerirken, Nutku okuduğumu ancak anlamadığımı söyledim. Örneğin Cevat Dursunoğlu'nun Erzurum Kongresine katıldığını ancak orada yaptıkları üstüne bir bilgi edinemediğimi söyledim. Sabahattin Öğretmen beni haklı buldu; “Nutuk'ta, o günlerin diliyle konuşulduğunu, günümüz diline de çevrildiğini, ancak yaygın olarak dağıtılamadığını söyledikten sonra Cevat Dursunoğlu olayını özet olarak anlattı.

“Dursunoğlu, o zamanki lakabıyla Tursun Zade Cevat olarak Erzurum Kongresi'ne katılma hakkını almış bir genç öğretmenmiş. Kongre toplandığında o da kongrenin bir üyesi olarak toplantıya girmiş. Kongreye o zaman, ordudan ayrılmış olmasına karşın, ünlü bir emekli asker olarak Mustafa Kemal Paşa da katılmak istemiş. Ancak Kongrelerin yasal düzeni gereği, üyeler daha önceden saptanıp ilan edilme zorunluğu vardır. İlan edilmemiş üyelerin delege olması için, ilan edilmiş üyelerden biri özveri gösterirse, üye olmayan kişi ancak o zaman Kongreye girebilir. Tursun zade Cevat, Mustafa Kemal paşa için üyelikten çekilmiş. Böylece Mustafa Kemal, yasalara uygun bir biçimde Erzurum Kongresine girerek Kurtuluş Savaşını başlatmış olur. Sabahattin Öğretmenin akşam, Tursun Zade Cevat'la şakalaşarak söylediği, gerçek buymuş. Sabahattin Öğretmen elindeki kitabı (Büyük Nutuk) açıp, anlattığı yerleri bulup okudu. Kitapta da (Atatürk'ün Büyük Nutku cilt 1. s. 63) tıpkı anlattığı gibi yazılmıştı.

Erzurumluların yardımları: “Efendiler, askerlikten istifsamı mütaakip, Erzurum halkının bila istisna ve Vilayatı Şarkiye Müdafaai Hukuku Milliye Cemiyetinin Erzurum şubesinin, hakkımda pek bariz bir sürette gösterdikleri itimat ve samimiyetin bende bıraktığı unutulmaz hatırayı, burada, alenen zikretmeyi bir vecibe addederim.

Cemiyetin Erzurum şubesinden aldığım 10 Temmuz 1919 tarihli tezkerede, “Cemiyetin başına geçmemi ve heyeti faale riyasetini kabul etmemi teklif ediyorlar ve beraber çalışmak üzere tayin ve tefrik ettikleri beş zatın isimlerini bildiriyorlardı.

Bu beş zat; Raif Efendi, mütekait Binbaşı Süleyman Bey, mütekait Binbaşı Kazım Bey, Albayrak Gazetesi Müdürü Necati Bey, Tursun Bey Zade Cevat Bey idi. (Cevat Dursunoğlu) …

Bu tarihlerde, Erzurum Şubesi Heyeti idaresi Reisi Raif Efendi ve aza Hacı Hafız Efendi. , Süleyman Bey. Maksut Bey, Mesut Bey, Necati Bey, Ahmet Bey, Kazım Bey ve Katip Cevat Beydi.

Erzurum şubesi, İstanbul'daki merkezi idare riyasetine isale çalıştıkları bir telgrafla “Merkezi Umumi namına beyanı rey ve mütalaa eylemek selahiyetini bana verildiğinin telgrafla işarını” da rica ettiler.

Bundan başka, bizim, Erzurum Kongresine girmemizi teshil için, kongreye Erzurum mümessili olarak intihab edilmiş olan mütekait Binbaşı Kazım ve Tursun Bey Zade Cevat Beyler mümessillikten istifa ettiler.

Sabahattin Öğretmen bir eliyle kitaba dokunarak:

-Kurtuluş savaşındaki karşı direnişçilerin ihanetlerini düşünürseniz buradaki özveriyi de öngörüyü de daha iyi değerlendirirsiniz! deyip Büyük Nutku yerine koydu. Gitmek üzereyken geri dönüp sordu:

-Sizin Devrim Tarihi dersiniz vardı, umarım sırası gelince bunları inceleyeceksiniz! deyince ben, “Askerlik Dersimizde de inceliyoruz! ”dedim. Sabahattin Öğretmen:

-Aman, dikkat edin, tarihimizin bu onurlu sayfalarını gözden kaçırmayın, Cumhuriyeti kuranlar nasıl kılı kırk yararak başarılı olmuştur, bunları doğru bilerek onları alkışlamak bizim görevimizdir!” deyip ayrıldı.

Halil Dere beni beklemiş, yemeğe birlikte gidip onların masasında (bugünlük) bir kişilik yer boşmuş, oraya oturdum. Abdullah Ön görmüş, geçerken sordu “Bizden kaçmadın ya? ” Halil Dere yanıtladı:

-Sizden kaçanı biz alır mıyız?

Halil Dere önemsediği işlerde acelecidir; örneğin banyo işinde kesinlikle ilk girenlerden olmak ister. Oysa benim için öyle bir ivedilik söz konusu değildi. Bir kaç kezdir Haili Dere'ye uyarak ben de öyle yaptım, aradaki farkı gördüm, arkadaş haklıymış. Bir kez banyo daha temiz oluyor. Ayıca öteki işler için zaman ayarlanması daha rahat yapılabiliyor. Erkenden müzik salonuna döndüm. Önce plaklara baktım, hiç biri yerinde değil. Üzüldüğümü görünce Talip Apaydın “Kimse çalmadı ama özellikle konuklar, plakları alıp alıp baktılar! dedi. Çoğunda bu plaklar varmış. Bir kaç yıl önceye dek bu plaklar Ankara’da satılıyormuş. Talip'in söylediğine göre Öztekin Öğretmen gece boyunca buradan ayrılmamış.

Salonda gürültü olduğu için alt odadaki piyanoya geçtim, orada kimse yok. Zaten orası piyano odası olarak bilindiğinden kemancılar hiç inmiyor. Bu da benim işime yarıyor. İki gündür aksattığım çalışmamı gene düzene sokmak için çalışmaya başladım. Faik Canselen Öğretmen; “İbrahim, piyano çalışırken parçanın iyisi kötüsü ya da güzeli çirkinine bakılmaz hepsini, çalan güzelleştirir. Sen sen ol, çalışırken güzel parça seçmeye çalışma; önüne koyduğun parçayı doğru çalarsan herkesce beğenilir! ”der. Geçtiğim kimi parçaları ben güzelleştiremediğimi sanıyorum; onları çalışacağım. 45-48-54-56. Parçalar için Faik Canselen Öğretmene:

-Bunlar iyi pişmemiş İbrahim! dedirtmeyeceğim. Belki de bu akşam gelince dinler. Kimi kez öyle yapıyor. Pazartesi günü Ankara'ya erken dönmek istediği günler, piyano işini akşamdan bitirip pazartesi öğleden sonra Ankara'ya dönüyor.

İşim iyi gitti; Hüseyin Çakar da Mehmet Zeybek de uğramadı, böylece 57-58 Clementi'yi de (bana göre) pişirdim.

Salona çıkınca, arkadaşlardan plak falan sözü edenler oldu başta Yusuf Demirçin, Kamil Yıldırım olmak üzere karşı çıktılar:

-Hazırlanacak ödevlerimiz var, onları gözden geçirelim! Plak isteyenler bu kez sızlanmaya kalkıştı:

-Onlar bu haftaya mıydı? Hilmi Girginkoç Öğretmen , 1-3-5-, 1-3-1-4, 1-4-5-, 1-3-4-5- aralıklarını ses olarak istiyordu. Faik Canselen Öğretmen aynı aralıkları armoni dersinde bu 3. haftadır duruyor. Ayrıca Hilmi Girginkoç Öğretmen kanon çalışmalarında 1-3 başlangıçlı, 1-5 başlangıçlı iki ses paralel gam çalışması istemişti. Mahir Öğretmen Çin-Japon tiyatroları üstüne kesinlikle soru sormakta, doğru yanıt verilmeyince kaldırıp rol yaptırmaktadır:

-Bu konuyu şu şu nedenlerle çalışamadım öğretmenim kusurumu bağışlamanız için aynı soruyu gelecek hafta bir daha sormanızı isteyeceğim!” dedirtmektedir. Bana göre bu cezaların en ağırı geliyor. Bu cezayı almamak için tüm dikkatimle söylenenleri yapıyorum. Ayrıca Faik Canselen Öğretmen, konserleri bize açıkladığı için orkestra çalgılarını tanımamızı istiyor:

-Her hafta iki saat karşısında oturduğunuz topu topu (15) çalgının adını bilmelisiniz! Deyip kestirdi. Yaylı, telli, vurmalıları kolay öğrendik ama nefeslileri kolay belleyemedik. Flüt, klarnet, trampetle trompeti ayırabildim ama korno, trombon, fagot hala biri diğerinin yerine geçebiliyor. Arkadaşların çoğu bunları da ayıramıyor.

Akşam yemeğimiz de dün geceki olayların övgüsüyle yer yer de eleştirilerle geçti. En çok eleştirilen taraf bir arada olunmamaktı. Neden büyük salonda toplanılmadı? Bunun sorumlusu olarak önce Öğrenci Başkanı Hüseyin Atmaca gösterilmek istendi. Ancak söz Hüseyin Atmaca'dan açılınca Kızılçullu etkeni kendini gösterince tartışma başka tarafa dönüverdi. Okulun Müdürü, Müdürün yardımcıları varken Öğrenci Başkanı ne yapabilir? Üstelik yeni kurulmakta olan bir okul, gerçekte her şey yeni oluşmakta! Öyleyse kimseyi eleştirmeye kalkmayalım, bu bir denemedir, gelecek yıl daha bilinçli olarak salonumuzda yaparız. Böyle dendi ama, söz bitmedi. Orkestradan keman çalanlar gelmiş. Güzel Sanatlar Kolu Bölüm Başkanının arkadaşları. Onlar salt arkadaşları için gelmiş, gelip öteki kalabalık arasına girer mi? Nitekim kimseyi beklemeden erkenden dönmüşler. Yine yukarı katta İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’la oturan öteki Genel Müdür ya da arkadaşları, onlar acaba büyük salona iner miydi? Bizim masada bu tartışma sürerken Hüseyin Atmaca geldi, söze karıştı. Karıştı da değil, kestirdi attı:

-Bu yılbaşı hiç bir etkinlik olmayacaktı. Öğretmenimiz Sabahattin Eyuboğlu, salt bizimle olmak için bir öneride bulundu. Onun gözetiminde, sınırlı olarak düşünülen toplantının yapılacağı anlaşılınca Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç'a haber verildi. İsmail Hakkı Tonguç yanında konuk getirmek istedi: Böylece iş düşünülenden daha geniş bir alana yayıldı. Sabahattin Eyuboğlu Öğretmen ise söylenenleri duymamış gibi kendi planını yürüttüğü gibi, öteki alanlara da hiç karışmadı. İşte bizim sorumlu olduğumuz bu kısımdır. Siz de eleştirecekseniz, sizin katıldığınız kitaplıkta olanları eleştirin. Kitaplık değil de büyük salonda olsaydı ne değişirdi? Bunun yanıtı hazır; Cevat Dursunoğlu, Faruk Kaleli, Namdar Rahmi, Sabahattin Ali, Sabahattin Eyuboğlu olmazdı. Bunlar olmayınca, biz de böyle bir gece geçiremezdik. Hüseyin Atmaca, az duraksadıktan sonra:

-Bir şeyi unuttuk; “Yaşamında ilk kez bir bardak bira içenler oldu, onlar da onu içemeyecekti! ”deyip ayrıldı.

Hüseyin Atmaca'yı arkasından çekiştirenler var. Ben de onları anlamakta zorluk çekiyorum. O bir öğrenci, öğrenci Başkanı olması ona ne katıyor? O da bizim gibi derslere giriyor, ödev yapıyor. Buna karşın tüm zamanlarını bizim işlerimize ayırıyor. Okul Müdürünün yapması gelen işleri ondan bekleyenler oluyor. Hele Eğitimbaşı için kimsenin tınmaması ilginç. Halil Dere'nin sözüne katılmaya başladım. Halil Dere, eleştiri yapanların Çiftelerliler olduğunu öne sürüyor. Ancak onlar, kendi okullardan gelenleri kesinlikle eleştirmezmiş. Tahsin Türkay da oradan geldiği için onlara göre dokunulmazlığı varmış. Hüseyin Atmaca'nın başkan olmasına oldum olası karşı olduklarından, trenin gecikme sorununu bile ona yüklüyorlarmış. Halil Dere bunu söyleyince “Burası şaka ama, çıkan yemekler için md. Yardımcısı Tahir Erdem' eleştirecekleri yerde Hüseyin Atmaca'ya karşı olmalarına ne buyurulur? ”diye soruyor.

 

2 Ocak 1944 Pazar

 

Dünkü kararımıza göre kahvaltıdan hemen sonra Halil Dere ile banyoya gideceğiz. Döndükten sonra bir süre kitaplıkta oturup ayrılacağız. Arkadaşa göre kitaplıkta kalmak iyi ama benim piyano çalışmam gerekiyor. Faik Canselen Öğretmenle iyi giden durumu bozmak istemiyorum. Faik Canselen Öğretmenin dört piyano öğrencisi var. İçlerinden hiç birisi ile benim gibi konuşmuyor. Bu durumu sürdürmem benim çıkarıma. O nedenle piyanodan ödün vermek yok. Arkadaşım Halil Dere de bunu bildiği için hoş görüyor. Yatak aralıklarımız oldukça uzak. Arkadaş çıkarken benim yanımdan geçmek zorunda, onu bekliyorum. Gelmesi gecikince bu kez ben ona gittim. Arkadaş yeni uyanmış, özür diledi. Oysa ortalıkta özür dileyecek bir durum yoktu. Her zaman ben onu bekletirken bu sabah o beni bekletti. Kahvaltıya birlikte gittik.

Masadakiler erkenci, tartışma konusu da Yılbaşı gecesi, gecede okunan şiirler, söylenen şarkılar. Sabahattin Ali'nin okuduğu şiir kimsenin aklında kalmamış ama Namdar Rahmi'ninkilerin belli dizelerini herkes söylüyor. “Geçti Bor'un pazarı sür eşeğini Niğde'ye…” Niğde, denince hep aklıma gelen Reşat Nuri Güntekin'den bize Fikret Madaralı Öğretmenin okuduğu Andavallı öyküsü gelir. “Niğde!” denince çok konuşan (kendisi Konyalı olduğu için) Orhan Doğan'ı yoklamak amacıyla Andaval'ı sordum. Andaval, andavallı sözlerini herkes gibi Orhan Doğan da duymuş ama baktım ötesi yok, anlattım. Orhan Doğan'ın arkadaşı, daha doğrusu “Hıg” deyicisi Fahri Yücel:

-Yahu nereden çıkardınız şimdi şu Niğde konusunu, ne güzel şarkılardan türkülerden söz ediyorduk! deyince konu gene Yılbaşı gecesine döndü. Bu kez de Faruk Kalelki'nin kim olduğu soruşturuldu. Giyim kuşamına göre oldukça gösterişli biri; belli ki bir memur. (Öğretmen de olabilir) Özellikle Cevat Dursunoğlu'nun buyruğunda oluşu (öyle iz bırakmıştı) bir partili de olabilir. Söylediği şarkılar beğenilmekle birlikte sesi beğenilmediği söylendi. Gene ben sordum:

-Nesini beğenmediniz? Faruk Kaleli'nin sesi ince imiş. Mehmet Yelaldı söze karıştı:

-İyi işte, ince erkek sesi, tenor; neden beğenmediniz? Bu kez üç kişi (Abdullah Ön, Fahri Yücel, Orhan Doğan) birden:

-Erkeğe kalın ses yakışır. (Üç arkadaşın da sesleri, Fahri ile Orhan'ın bariton, Abdullah'ın bas bariton) Opera sanatçılarından söz edildi; Ruhi Su, Nurullah Şevket Taşkıran, Vedat Gürtan, Selim Gürlek (Bu soyadı için de bir süre “Öyle mi, böyle mi?” tartışması yapıldı) Hilmi Girginkoç adları sıralayarak, başarılı bir iş yapmanın hoşluğu içinde gülüştüler.

Baştan beri sessiz kalan arkadaşlar da bu gülüşe katılırmışça bakıştılar. Ancak Mehmet Yelaldı birden:

-Erkeklere bak erkeklere! deyip bir kahkaha attı. Şevki Aydın ise:

-Geçen gün Fahri Yücel'i köyde gezerken gördüm, arkasında bir sürü kadın vardı. Der demez bir “Hık, mık; gık sesleri çıktı, elini ağzına kapatanlar oldu. Arkasından da tüm masadakiler sesli sesli güldü. En çok gülenlerin başında Fahri Yücel'in olması olayı iyice şenlendirince çevre masadakilerin başları bize çevrildi. Böylece, tartışmalı başlayan kahvaltı neşeli bitti.

Karşıdan, gülüştüğümüzü gören Halil Dere, gelir gelmez onu sordu:

-Neden güldünüz? Şevki Aydın'ın dediğini söyleyince Halil Dere bu kez:

-Siz köydekileri küçümsüyorsunuz ama köy kızları içinde de güzelleri vardır, bizim Muğla köylerindeki güzelleri düşünüyorum da burada neden olmasın? dediğim oluyor! deyince “Öyleyse sen de köy içinde dolaş, belki özlediğin güzelleri bulursun karşılığını verdim. Hiç beklemediğim bir durum; Halil Dere birden gerginleşti. Az sonra kendi kendine güldü. Neden güldüğünü sorunca gene o konu açıldı:

-Şevki Aydın'ın sözü: Köylü kadınların bir erkeğin arkasına takılması! Neden olmasın, köylerde kadınlar erkeklerinin arkasında yürürmüş. Bizim köyle öyle değil ama, romanlarda, hikayelerde okuduğumuza göre bir çok yerde böyleymiş. 2 ya da daha çok kadınla evli bir kişi bir yere gitse onun ardında karısının sayısı kadar kadın olmaz mı? Kısa bir suskunluk oldu. Arkadaşın, sözü önce başka yöne saptırıp sonra değişmesini düşündüm.

-Belli ki Halil Dere, sözü önce iyi algılayamamış, ya da bu konuda aramızda bir ayrılık olduğunu sezip, bunu büyütmemek için dönüş yapmayı yeğlemiştir! deyip konuyu değiştirdim. “Köyünden evlenmeyi düşünüyor musun?” Arkadaş bunu beklemiyormuş, hemen sordu:

-Muğlalı kızların güzelliğinden söz ettiğim için mi bunu soruyorsun? Kendi düşüncemi anlattım “Ben köydeyken bir değil iki kız sevmiştim. Okumaya karar verince ikisinin de arkasına düşemedim, evlendiler. Evliliklerini gördüm, çocuk da doğurdular. Şimdiki düşünceme göre “İyi ki onlarla evlenmemişim!” diye düşündüğüm oluyor. Oysa bir bakıma ikisini de hala sevdiğimi sanıyorum. Ayrı olunca özlüyorum da yakınlarına gidince o duygu yok oluyor. Biri kendi köyümde onunla iyi bir arkadaş ya da komşu gibi konuşuyoruz. Onun da benim gibi düşünceleri olduğunu anlıyor gibiyim ama, o da bu işin olmadığına sevinir gibi davranışlar içinde. Öteki benim köyümde değil, uzun yıllardan beri iki ikiye konuşmadık. Ancak geçen baharda konuştuk ama o da başkalarının yanında. Onu da kendi yaşamından memnun olduğu kanısına vardım. Belki de bu nedenle sevme denilen olayı daha değişik düşünmeye başladım. Okuduğum romanların da etkisi oldu. Tek yanlı sevgi olmuyor. Okuduğumuz öykü kahramanları, Mecnun, Ferhat, Kerem gibi efsaneleşmiş bayların ya da Madam Bovary, Anna Karenina, Kırmızı ve Siyah romanlarındaki Emma, Anna, Madam Renal adlı bayanların sevgi uğruna yok olmaları salt sevgi değil başka nedenlere de dayansa gerek. Halil Dere bana:

-Vay be, sahiden benden yaşça büyük olduğun gibi düşünce olarak da çok başka düşünüyorsun. Ben salt yüzlere bakıp beğeniyorum. Bizim Kızılçullu'da biri vardı, onun yüzü çok hoşuma gidiyordu, kızın bakışımdan anlamasını isterdim, uzun süre bekledim, hiç oralı olmadığını görünce vazgeçtim.

Banyodan sonra hızla okula döndük. Halil Dere Namdar Rahmi'nin iki şiirini aldı; Geçti Bor'un Pazarı ile Poker. . .

Yemekten sonra verdiğim karar gereği alt odadaki piyanoya geçip yorulasıya çalıştım. Beringerin ilk parçalarından başlayarak hiç atlamaksızın 70 nolu parçaya dek tekrarladım. Faik Öğretmenin önemsediğini söylediği Robert Schumann'ın 71 no.lu Choral'ini ise o denli tekrarladım ki bir de baktım ezberlemişim. Akordiyon parçalarını ezberlerdim ama piyanoda hiç denememiştim. Piyanoda çok nota olduğundan ezberlenmez sanıyordum. Sevindim, kendime bir iş daha bulmuş oldum. No 70'e dek diyorum ama aslında 68-69 70 no.lu parçaların çalınması değil bağlantıların duyurulması önemli Faik Öğretmen sanırım onların biraz daha pişmesini isteyecektir. Üçlü, ikili bağlar çok sık değişiyor.

Kalkmak üzereyken hemşerim Kadir Pekgöz geldi, ağabeyi Kara Hüseyin'den mektup almış. Hüseyin'le okul arkadaşıyız. Hüseyin kara falan değildir ama öyle sıfat takmışlar. O da söylenenlere aldırmadı öyle anılması sürdü gitti. Çok anlayışlı bir arkadaştı. Onların köyüne ben dışardan geldiğim için kimi zaman beni dışlayanlar olurdu. Genellikle ben böylelerin haklarından gelirdim ama gene de bir destek bekliyordum. İşte en büyük desteklerimden biri Hüseyin'di.

Hüseyin, öyle boylu boslu biri değildi ama taş gibi sert elleri vardı. Birisinin etli bir yerinden tutmaya görsün, yerinde zıplatırdı. Yukarı Mahalle kabadayısı geçinen Zihni vardı. Bir gün Hüseyin'e agalık yapmaya kalkışmış. Hüseyin nasılsa Zihni'nin dirseğinin az üstünden kerpeten gidi yakalamış. Zihni, karşı durmak şöyle dursun dana gibi bağırmaya başladı. Hüseyin bıraktığı zaman Zihni'nin Hüseyin'e saldırmasını beklerken Zihni ağlamaklı bir sesle Hüseyin'e kolunu gösterdi:

-Bak bak kolumu ne yaptın? Hüseyin gayet rahat:

-Bir daha kıçından tutup bırakmayacağım! Bunları anlatınca Kadir güldü:

-Onlar, bunları unutmuştur. İkisi de askerliklerini bitirip döndüler. Kadir'in gelişine sevindim. Ona anılarımı anlatırken piyano parçalarını unuttum. Kadir'le birlikte Kitaplığa, bizim Kepirlilerin uğrak yerine gittik. Abdullah dışında tüm Kepirliler oradaydı. Konu gene Kepirtepe. Kepirtepe Köy Enstitüsü Müdürü İhsan Kalabay buraya gelecekmiş. Oradaki öğrenciler arasında öyle bir tevatür yayılmışmış. “Ne diye gelecek? ”Müdür olarak mı yoksa öğretmen olarak mı? Halil Basutçu güldü:

-Al sana günlerce konuşulacak yeni bir konu!

Konuşmamız uzadı gitti. Abdullah Erçetin kapıdan girer girmez seslendi; “Faik Öğretmen geldi! ”

Abdullah öyle deyince telaşlandım:

-Beni çağırdı mı? Abdullah, salt geldiğini biliyorum, konuşmadım! deyince rahatladım.

Arkadaşlarla konuşarak yemeğe gittik.

Yemekte dereden tepeden konuşmaları dinledimse de içimden katılmadım. Müdürümüz İhsan Kalabay buraya niçin gelebilir? Pekala Müdür olabilir. Buradaki müdür Hürrem Arman'ın ne üstünlüğü var ki. Üstelik ben; Müdürümüz İhsan Kalabay'ın Öğretmenlik Bilgisi derslerindeki tavırlarını çok beğenmiştim. Buraya gelirse, buradaki arkadaşların tavırlarını pekala değiştirebilir. Doçent İbrahim Yasa ile Yunus Kazın Köni'nin derslerine karşı takınılan tavırları hemen sezip gereğini yapar. Masadakiler gene sabahki şakalaşmayı başlattılarsa da etkili olmadı. Hüseyin Çakar Faik Öğretmenden söz edince konu değişti.

Müzik Salonuna gidince Faik Canselen Öğretmenle karşılaştım. Faik Öğretmen, kimi kez yaptığı gibi beni görünce:

-İbrahim, benim önemli bir işim çıktı, yarın erken kaçmak zorundayım dedikten sonra gülümseyerek:

-Daha iyi, seni fazla sıkıştırmam, böylece karşılıklı çıkar ödeşmesi yapmış oluruz! deyince ben:

-Siz, kesinlikle böyle düşünmezsiniz öğretmenim. Ben de bu olasılığı düşündüğüm için bugün 4 saat piyano çalıştım! deyince Faik Öğretmen; “Biliyorum, salona girince ben bunu sordum:

-İbrahim, bugün çalışabildi mi acaba? dedim. Öğretmen hemen arkadaşlara baktı; gene güldü:

-Öğrendim ki; sen uzun süre çekiçlemişsin; buna sevindim, ondan sonra çağırdım! Öğretmen:

-Daha rahat çalışırız, alt odaya inelim! deyince oraya indik. Mehmet Zeybek'le Abdullah Erçetin geldi. Önce anlayamadım, niçin geldikleri üstüne olasılıklar kurgularken Faik Öğretmen özellikle çağırdığını söyledi:

-Birbirinizin çalışmasını görürseniz kendinizi daha haklı pay ayırırsınız. Biz kimi kez konservatuvarda bu yöntemi uyguluyoruz, çok da yararı oluyor! dedi. Ben pek önemsemedim, onlar yokmuş gibi piyanonun başında oturdum, öğretmenin istediği, el, parmak şekilleriyle oturuşuma dikkat ederek oturdum. Beringeri de kapalı olarak kapağa taktım. Öğretmen:

-Şansımıza! deyip Beringeri açtı.

-45-48-54-56 numaralı parçaları çıktı. Onları sırayla çaldım. Öğretmen çalışımı beğendiğini söyledi. Bu kez. “Bir şans daha !” deyip metodu kapatıp açtı 61-62. parçalar çıktı. Öğretmen bunları daha iyi pişirmişsin, duygulu parçaları sen de seviyorsun, ben de öyleyim, sevdiğim parçanın başından bir türlü kalkamam! ”dedi. Öğretmen bu kez metodu eline alıp sayfa çevirdi 67-68 parçalar alt alta yakın, öğretmen gösterince içim titredi, 67 nolu bir sıralık bir parça ama, bağlı, çok akorlu bir parça. Zaten ondan korkuyordum. Öğretmen:

-Alttakini, 68' deyince hoplayacaktım. 68 güzel melodisi olan bir Rus şarkısıydı duygulu olarak çaldım. Öğretmen bir sayfa daha çevirince Robert Schumann'ın Choral'ini görünce öğretmen:

-Ooooo, armoninin şahına geldik, hadi bunu da çal İbrahim, göreyim seni! deyip güldü. Choral'i güzel çalacağımı biliyordum, rahatladım, gerçekten en rahat onu çaldım. Çünkü ezberlemiştim. Öğretmen bir sayfa çevirip “72 numaralı parçayı da bir dene bakalım, ancak onu haftaya istemiyorum. Bildiğim kadarıyla onda aralıklar seni biraz uğraştıracaktır. Sıkıldıkça geçmiş parçalardan gevşek bulduklarını bir daha gözden geçirirsin!” Öğretmen arkadaşlara dönerek:

-İbrahim işi, iyice piyano çalmaya dönüştürmüş durumda. Bundan sonrakilere biraz daha duygu katması gerekecek. Şimdiye dek çaldıklarımız biraz mekanik parçalardı. Bundan sonrakilerde duygular konuşacak! diyerek, beni övücü sözler söyledi. Başarımı, daha önce akordiyon çalışmalarıma bağladı. Bu sözleri üstüme almadım. Biliyorum ki akordiyondaki sol el kullanmanın piyanodaki sol elle hiç bir ilgisi yok. Yine biliyorum ki Abdullah Erçetin, şimdi karar verip benim tempomla bir kaç ay çalışsın beni haydi haydi geçer.

Gene de yapılanlardan, söylenen sözlerden güç aldım.

Faik Öğretmen kalkınca ben de yukarı salona geçtim. Öğretmen, salona uğramadan kaldığı yere gitti. Salonda bizi, üç piyano çalıcısı olarak düşünenler Faik Öğretmen tarafından haşlandığımızı sanıp takıldılar. Mehmet Zeybek bir ayırım yaptı:

-İbrahim'in işi iş, biz iki fakir için konuşun! Arkadaşlar hemen karşılık verdi:

-İbrahim, bugün tam dört saat çalıştı, sizin haftalık toplam saatiniz o kadar oluyor mu? Bu tür konuşmalardan sıkıldığım için, sabah erken geleceğimi söyleyip ayrıldım. Gerçekte, biraz da uykusuz gibiydim. Dün gece oldukça geç yatmış buna karşın oldukça erken kalmıştım. Baktım, yatakhaneye girip çıkanlar var, ben de gidip yattım.

Yeni yatakhanenin eskisinden en büyük ayrılığı, kalk zillerinin neredeyse kapı önünde çalarca yüksek çınlaması. Zil dediğimiz gerçekte bir tren yolu demirine bir başka demirle vurulması. Öteki yatakhanede salt demirler vuruşunca uzayan sesi duyuyorduk. Burada ise uzayan sesten çok demirleri çıkardığı çat çat vuruşu bile duyuluyor. Bunu eleştirenler olduğu gibi yararlı bulanlar da var. Bir süre tartıştılar. Yatar yatmaz uyuyacağımı sanıyordum, tartışılan sesleri duyacakmış gibi kuruntulanırken Kepirtepe aklıma geldi, orada da demir yolu portreli denilen koca bir demir asılıydı. O da bir zaman bizim dilimize düşmüştü. Tarım Öğretmenimiz Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmene sormuştuk:

-Neden istasyonlardaki gibi çan takılmıyor da, böyle bir demir çalınıyor? Öğretmen gülerek:

-Öyle bir çan takılırsa okulun adı hemen kiliseye çevrilir? deyip gülmüştü. O zaman yıl 1939'du. Aradan beş yıl geçti, biz hala kilise denilmekten korkuyoruz. Üstelik orası Trakya; ne de olsa sık sık işgal acısı çeken bir yöre. Oysa burası Anadolu'nun ortası. Timur'dan sonra düşman görmemiş bir yöre. Al sana bir tartışma konusu:

-Sahiden Timur bize düşman mı? Timur'un memleketindeki yazarlar Türkçe şiirler, kitaplar yazıyor, Timur gelip bizimle savaş yapıyor. Oldukça karışık bir durum. Söz nereden, nereye!

Okul zilini düşünüyordum; buradaki insanların kiliseden korkusu ne olabilir? Kendi soruma yanıt ararken uyumuşum.

 

3 Ocak 1944 Pazartesi

 

Portrel  (Zil ) sesi üstüne yapılan tartışmaları dinlerken uyumuştum, bu kez çok duru portrel (zil) sesiyle uyandım. Hiç de söylendiği gibi değil, demirlerin birbirine tokuşma sesi falan yok! derken bir başkası da onun üstünde duruyormuş besbelli sordu:

-Hani demirlerin sesi? deyince bir kaç kişi birden:

-İnsaf be kardeşim, bu ses yetmiyor da dahasını mı arıyorsun? Soran, Küçük Hasan dedikleri Hasan Gülel'miş. Çıkışanları duyunca sustu. Bizim Kepirtepe'de de bir küçük Hasan'mız vardı. O da burada, büyümüş değil ama o sıfatı başka biri kaptığı için o, kendini büyükler grubuna katılmış sayıyor. Gene de biz Kepirliler aramızdaki konuşmalarda Hasan Üner adı geçeceği yerlerde zaman zaman Küçük Hasan diyoruz. Kızılçulluların Küçük Hasan'ı yaş olarak Bizim Hasan Üner'den küçük değil ama, hareketleri daha çocuksu olduğundan küçüklük uygun düşmüş. Bizim Hasan tavır olarak büyümüş de küçülmüş gibi bir görünüm de. Beş yıldır kendisine Küçük Hasan dendiğine alışmış olan Hasan Üner, acaba yeni Küçük Hasan'a “Küçük Hasan! ”diyebiliyor mu? Bizim köyle bir söz vardır “Adını anınca değneği yanına koy! ”Çok kötü bir söz, daha çok da “Köpeği anınca derler. “Köpeği anınca, değneği yanına koy (Hazırla! anlamında) Bu sözü de ulu orta söylerler. Örneğin kahvede iki komşu oturup konuşken bir üçüncü komşudan söz ederken o komşu çıkıp gelirse hemen bu sözü söylerler. Ne demişler? “Köpeği an, değneği yanına koy!” Anılan kim? Gelen komşu mu, köpek mi? Bundan kimse gocunmaz. Oysa ben bu sözleri ilk duyduğum çocukluk günlerimde bile anlamaya başlamıştım. Az önce Hasan Üner’i aklımdan geçirirken Hasan Üner:

-Merhaba Ağabey, duyduğuma göre Yılbaşın iyi geçmiş! deyip yürüdü. Tam bizim köylük bir durum ama, ben Hasan Üner'e kıyamam. Üstelik o, iyilikten güzellikten söz ediyor. Gerçekten, düşünüyorum da benim bu yıl “Yılbaşım, iyi değil çok iyi geçti. Çocukluğumda yılbaşı diye bir olay yaşamamıştım. Sanırım bir kez Kırklareli'deki Hasan Amcamlarda öyle bir olayla karşılaşmıştım. Daha sonraki okul yaşamımda da adı çok edildi ama böylesi bir canlı Yılbaşı bu yıl oldu. Hepsi bir yana Cevat Dursunoğlu gibi bir kişiyi dinlemek, beni çok sevindirdi. Tarihte okuduğumuz kişileri hep düşünüyordum; “Bunlar canlı olarak nasıldılar acaba! ”İsmet İnönü Kepirtepe'ye geldiğinde hep bunu düşünmüştüm. Ancak o zaman İsmet İnönü büyük bir kalabalık içinde olduğundan onu soyutlayıp birey olarak tarihteki yerine rahatça koyamadım. Sabahattin Öğretmen anlatınca Cevat Dursunoğlu'nu rahatça Kurtuluş Savaşı içinde düşleyebildim. Hele Sabahattin Öğretmen, Atatürk'ün Nutkundaki kendi sözlerini okuyunca Cevat Dursunoğlu Kurtuluş Savaşı'nın bir parçasıymış gibi belleğime yerleşti. Tarih derslerinde sayısız savaş okuduk. Bu savaşları ben, öğrenip belleğime yazıyorum ama hepsi sinema gibi karşımda. İçlerine girmem olanaksız. Ancak üç tanesini ucundan da olsa içine girmiş gibi oluyorum. Birisi, Plevne ya da 1877-78 Rus Savaşı. Çünkü babam bu savaşı anlatırken gördüğü acıklı öykülerin acılarını duyarak bana anlattı. Onun yaşadığı o günlerin acılarını babamla birlikte ben de yaşadım. Balkan Savaşı da öyle Trakya boşalmış, bir asker eşi olarak annem, ailesiyle kucağında bir çocuk; (büyük ablam) doğum bekleyen (küçük ablam) ikinci çocukla Balıkesir/Şamlı Beldesine göç etmiş. 2 yıl sonra (Balkan Savaşı bitiminde) bu kez iki çocukla, yıkılıp yerle bir edilmiş bir eve dönmüşler. Bunları, yeniden yaşıyormuşçasına anlattıklarında ben kendimi Balkan Savaşından soyutlayamıyorum. 3. Savaşım doğal olarak Seferberlik denen Büyük Savaşla onun sonucu sayılan Kurtuluş Savaşı. Bu savaş için ailemde benim dışımda herkesin yaşanmış acıları var, anlatmakla bitiremiyorlar. O nedenle savaş, doğal olarak benim savaşım oluyor. İşte bu denli kendime yakın saydığım savaşın ailem dışındaki kahramanlarını tanımak benim için özellikle önemli oluyor. Çünkü ailemden aldıklarımı bir kez de onlar anlatarak, belleğimdekileri perçinliyor.

Müzik Salonuna gittiğimde Enstitülü kardeşlerimizin sobayı hazırladığını gördüm. Nöbetçilerden birisi, daha önce tanıdığım Galip Gürler. Galip'i ben hemen birine benzettim. Kepirtepe'deki kardeşlerden Ali Kıpçak. Ali'yi hep işbaşlarında nöbetlerde çalışırken görürdüm. Yüzü hep gülümserdi. Çok konuşmaz; konuşunca da boş konuşmaz. Galip de öyle “Abi !” deyişi bile Ali Kıpçak'ın tıpkısı. Soba yanışa hazır, bana kibriti çakmak kalmış. Kibriti çakıp, salonu onlara bırakarak kahvaltıya gittim. Galip son sınıfta, ona güvenim var.

Kahvaltıda, derslerin bundan sonra daha zorlaşacağı, kışın daha yarı olmadığı, nisan ayına kadar karın kalkmayacağı konuşuldu. Ben hemen kendi gözlemlerimi öne sürdüm; 18 Nisan 1941 günü biz geldiğimizde karşı Elmadağlarla Hasan Dağlarda kar olduğunu, İdris Dağında ise ancak en tepelerde kar görüldüğünü, Lalabel'den gelirken çiçek topladığımızı, özellikle de diz boyu kekikler üstenden geldiğimizi anlattım. Dahası, çadırlarda yattığımızı ekleyince Abdullah Ön:

-Ben demedim mi size arkadaşlar? İbrahim'in yanında belgesiz konuşmayın! Sonra da bana dönerek:

-Vallahi arkadaş, doğrusunu istersen biz geçen yılı burada uyur-uyanık geçirdik. Kekik mekik kokacak bir durumda değildik. Değil mi arkadaşlar? Bir gün burada kalacaksınız derler sevinirdik ikinci günse “Durum henüz belirsiz !” derler, kafamız karışırdı. Üstelik hakkımızda olumsuz yazıları da gazetelerde görünce büsbütün umutsuzlaşıp kara gözlük takmış gibi çevremizi de kararmış görüyorduk. Bu kabuslu süreci mayıs ayını bitirene dek yaşadık. Ancak haziran gelince durum aydınlandı. Kısacası biz geçen yıl, bugünkü gibi değildik. O nedenle, 2. sınıftayız ama, adımız 2. sınıf, gördüğünüz gibi sizden pek farklı değiliz.

Kahvaltıdan kalkar kalkmaz salona koştum. Tüm arkadaşlar gelmiş, yüzler gergin, herkes karşısındakine soruyor:

-Şan dersinden ödev var mıydı? Armoniden ne yapacaktık? Tiyatro numaraları (Kişisel roller) bugün mü? Gerçekte herkes biliyor ama, konuşmuş olmak için soruyor. Muttalip Çardak en doğru yanıtı verdi:

-Vallahi azizim, geçen yıl öyle bir şeyler istenmişti ama uzun zaman geçti, unuttum! Tüm arkadaşlar güldü. Muttalip Çardak'ın geçen yılı, bir hafta öncesiydi) Böylece Muttalip Çardak Tiyatro ödevini yapmış sayıldı. Gergin yüzler biraz olsun yumuşarken öğretmenler yüksek sesle konuşarak geldi. Konuşulan konunun gerçeğini bilmiyoruz ama Faik Canselen Öğretmen:

-Orkestra şefi Prof. Dr. Ernst Praetoryus da Alman, Carl Ebert te, hatta geçen yıl gelen Prof. Dr. Zuckmayer de Alman, ama adamların üçü de birbirinden farklı kişiler. Tek benzerlikleri üçünün de gavur gibi çalışmaları! deyince kahkahayla güldüler.

İlk iki saatimiz Şan. Hilmi Girginkoç Öğretmen bir şarkı söyledi. Yabancı dilin Almanca olduğunu kestirdim, Kind, kinder, heute, Goth! sözleri geçti. Şarkı bitince arkadaşlar çok güzel olduğunu söylediler. Hilmi Girginkoç Öğretmen beni göstererek:

-İbrahim anlamıştır, bir Alman Yılbaşı şarkısı! deyince şaşırdım:

-Yoksa öğretmen benimle alay mı ediyor? Az düşündüm, öğretmenin alay etmesi önemli değil, arkadaşlar bunu genelleştirip arkamdan dedikoduya dönüştürebilirler. Az yutkunduktan sonra

-Tam anlayamadım Öğretmenim, Kind, Kinder, Goth, heute sözleri dışındakileri derken; öğretmen:

-O da yeter, tüm şarkı sözlerini okuyunca dört söz daha eklersin şarkının tamamı çözülmüş olur! Öğretmen bu kez de kendilerinin sürekli yabancı dillerle şarkı söylediklerini, salt bizde değil tüm dünyada değişik dillerle şarkı söylendiğini, operaların bile böyle yapıldığını anlattı. Üstelik operalarda ünlü seslerin bir araya gelip bir kaç dille şarkı söylediklerini anlatınca şaşkın şaşkın baktık. Öğretmen açıkladı:

-Operaların müzikleri kesinlikle bestecinin yazdığı notalara uygun söylenir. Öyle olunca o nota sesi hangi dille söylense gene notanın sesini verdiğinden dinleyiciler açısından bir şey değişmez. Ancak, söylen en sözün ya da hecenin anlamı yabancı kalır. Bu konuyu gen e konuşacağız! dedikten sonra öğretmen, saatine bakarak bizi sıraya dizdi, hepimizle tek tek beşer dakika çalıştı. Ses seçme, önce sesle katılma, sonra sesi tanıma. Tanıma için la ya da do sesini eşik yapıp sorulan sesi tanıma. La; si sesleri için ince do, ötekiler için eşik olarak do esasa tutuldu. Benim, payıma la sesi düştü, kendimi şanslı saydım. İnce do'dan başlayıp inici gam yapmak tek becerim. Do… do dedikten sonra iki basamak ancak doğru inebiliyordum; o da geldi beni buldu. (İyi ki buldu) Böylece bugün Hilmi Girginkoç Öğretmenden iki aferin aldım. Söylediği Almanca şarkının notasını piyanoda çalmam için getireceğini söylemesi ise beğenilip beğenilmediğim kuşkusunu tümden ortadan kaldırdı.

Dersin ikinci yarısında kanon ya da koro çalışmalarında gerekli olacak Fa anahtarı üstünde çalıştık. Bu benim için çekirdek yerine geçti. Arkadaşların çoğu sol anahtarını biliyor ama gerçekte anahtarın işlevini kavramamış. Anahtar, adı üstünde kapalı olan kilidi açmak için kullanılır. Sol anahtarı porte üstüne yazılan tüm notaların seslerini vermiş oluyor. Sol anahtarı olması önemli değil, anahtarın bir çizgi üstüne konup tüm sesleri okumaya yaraması önemli. Bunu kavrayamamış olanlar kekeleyip duruyor. Sol anahtarını iyi bilen, bir iki bakışta fa anahtarı gibi do anahtarını da kısa zamanda öğrenebilir. Çünkü, olayda salt ad değişikliği ya da sıra değişikliği olmaktadır.

Bugünkü Şan dersimin iyi geçtiğini söyleyebilirim. Üstelik çoktandır sabırsızlıkla beklediğimiz opera izleme işi gerçekleşiyormuş, buna ayrıca sevindim. Hilmi Girginkoç Öğretmenin girişimiyle önümüzdeki cumartesi konser yerine Ankara Halkevi sahnesinde oynana Smetana'nın Satılmış Nişanlı Operasına gidecekmişiz. Opera olarak Don Givanni'yi plaktan dinledik ama, nasıl sahnelendiğini bir türlü kafamızda canlandıramıyoruz. Şarkıları nasıl söylüyorlar, nasıl sıralıyorlar? Bunları tartıştık durduk. Kamil Yıldırım'a göre herkes şarkısını pencereden söylermiş. Neyse önümüzdeki cumartesi opera gerçeğini göreceğiz. İş giderek ciddileşiyor; şan dersini daha da önemseyip ses çalışması yapmam gerekiyor; bundan kaçamayacağımın bilincindeyim.

Mahir Canova Öğretmen biraz neşesiz göründü:

-Geçen derslerde, sizlere soru soracağımı söylemiştim; siz de konuşacağınızı söylemiştiniz; bugün öyle yapalım mı? diye sordu. Oldukça zayıf seslerle; “Konuşalım !” dedik. Çin tiyatrosu 20, Japon tiyatrosu 15 sayfa, ikisi 35 sayfa. Çok önemli değil gibi geliyorsa da oldukça çok yabancı sözler, adlar olduğundan karıştırıyoruz. Çin Tiyatrosu bölümünde Şang, Hu, Tank Hi, Lu, Konfüçyüz, Psi, Ming-Huan, Çuan-Çi, Li-Yuhan, Çu-Luan, Şun-Çung, Çuan-Çung v.b. gibi sayısız adlar var, bunların yaptıkları sıralanıyor. Bunları ayırmak oldukça zor. Bunca adın içinden tek bir tanesini Konfüçyüz'ü belledim. Onu da bu derste değil daha önceki derslerde çok geçtiği için. Çin tiyatrosunda bellediğim ikinci önemli olay kadınların sahneye kesinlikle çıkmadıkları, kadın yerine erkeklerin kadın kılığına girdikleridir. Bizim köylülerin de uğradığı kasabalardaki Panayır Tiyatrolarında kadın kılığında erkek çıkar, kadın gibi göbek atar. Köçek denilen oyuncular bunlardır. Öğretmene rahatça anlatacağım bir bölüm ararken Japonların Kiyogen dedikleri güldürücü No'lardan bir sahne ilgimi çekti. İki kişi tarafından oynanmaktadır. Bir din adamı bir eve dadanır. Ne alıp verdiği önemli değildir. Ancak ev sahibi kadın o din adamının zırt pırt gelmesinden hoşlanmaz. Bir plan kurar. Hizmetçisini yerine bırakıp; onun aracılığıyla geleni savuşturmak. Ev sahibi kadın durumu hizmetçisine anlatır. Hizmetçi öneriyi benimser, verdiği sözü yerine getirecektir. Yapacaklarını planlamış, gerekli önlemlerini almıştır. Çapkın din adamı, her zamanki gibi gelip isteklerini sıralar. Hizmetçi de kurduğu planını uygular. Önce, hazırladığı bıçağı gösterince adam can derdine düşer. Hizmetçi, korkmakla yetinmez, geçmişte yaptıklarının öcünü de almak ister. Adamı korkutmuştur; horoz ya da kedi gibi bağırıp, köpek gibi havlamasını söyler. (Sahnede bunlar yapılırken, izleyenlerin bundan bir ders çıkaracağı düşünülür) Bu olay bana kolay geldiği için, hazırlanmıştım. Mahir Öğretmen; “Bugün konuşalım mı?” deyince başım dik olarak “Konuşalım!” dedim. Gerçi Mahir Öğretmen, hiç önemsememiş gibi gözlerini üstümden sıyırıp geçirdi ama benden daha heveslisi çıkmayınca bu kez gene bana bakarak:

-Haydi öyleyse, bugün de senden başlayalım! dedi. Yazdıklarımı okur gibi konuşarak kitaptaki olayı anlattım. Mahir Öğretmen hiç beklemediğim bir yumuşaklıkla:

-İşte bu kadar! Senin o “Çok!” diye yakındığın adları ben de bilmem. Bilmem de gerekmez. Tarih dersinde değiliz. Dersimiz tiyatro, tiyatrodan izleyiciye neler aktarılıyordu, nasıl ya da hangi yardımcı araçları kullandıklarını bilmemiz yeterli.

Mahir Öğretmen bundan sonra öteki arkadaşları cesaretlendirici sözler söyledi. Ekrem Bilgin ise Tiyatro Tarihi kitabımızın Çin Tiyatrosuna girişte Türk Tiyatrosu üstüne söylenmiş bir olayı anlattı. Bir genç adam genç-güzel karısıyla çocuğunu evinde bırakıp savaşa gitmiş. Kadının evinde yalnız kaldığını gören bir Çinli, askerin karısına sarkıntılık etmeye kalkmış. Kadın teslim olmamış tersine bir aslan gibi kendini savunmuş. Hain Çinli, kendisine karşı gelen güzel kadından öc almak için onun güzel yüzünü yaralamak istemiş. O sırada kocası askerden dönmüş, Çinliyi öldürmüş. Ekrem bunu anlatırken, giriş bölümüne gözüm takıldı. Kitapta, Türk Tiyatrosunun 4000 yıllık olduğu yazılıydı. İlk derslerde bunu okumuştuk ama o zaman üzerinde durmamıştık. Bu kez arkadaşların dikkatinden kaçmamış, soranlar oldu. Mahir Öğretmen soruya karşı:

-Türk Tiyatrosu için elimizde, kendimizin bıraktığı hiç bir belge yok, yazarlarımızın bu konuda yazdıkları, yabancı kaynaklarda gördüklerini aktarma bilgilerdir. Atalarımızın, Müslümanlıktan önce değişik bir yaşamları olduğunu, o günkü düşüncelerine göre tiyatro yapmış olabileceğini, Çin'de yapılan tiyatroyu, komşusu olan Türklerin de yapmış olabileceğini anlattıktan sonra İslamiyet kurallarına göre tiyatronun yasak edildiğini, Osmanlı İmparatorluğu sürecinde, Tanzimat Fermanına dek bu yasağın sürdüğünü, Tanzimat Fermanı'yla getirilen yeni düşünceler etkisiyle Namık Kemal'le başlayan tiyatro; azınlıkların da katılımıyla ancak 1900'lü yıllarda gözle görülebilen bir kıpırdanma olduğunu anlattı. Tanzimat Fermanını kabul eden Padişah Abdülmecit, sarayında Avrupa'dan çağırdığı Tiyatrolar gibi operaların da gösterildiğini, azınlıklara da Beyoğlu'nda tiyatro açma izni verdiğini 1900 yılına gelindiğinde Beyoğlu'nda yabancılarla işbirliği yapan azınlıkların (Rum-Ermeni-Musevi) 7 büyük tiyatro açıldığını buna karşın eski yasak kurallarından sakınan Müslüman halkın bu tiyatrolara da gidemediğini; gitmemesine karşın tümüyle ilgisiz de kalmadığını, bu kez de oralarda gösterilen oyunların taklitlerini kahvelerde yaparak halkın eğlendirildiğini, giderek bu taklitçiliğin sonradan yaygınlaşarak Orta Oyunu adı altında Türk Tiyatrosu olarak anıldığını, Orta Oyunu adı üstünde ortada oynanan bir sınırlı gösteri olduğundan bununla yetinmeyenler giderek artması sonucu yine azınlıkların girişimiyle Beyoğlu/Tepebaşı Tiyatrosu kurulduğunu, Cumhuriyet Hükümetlerince desteklenen tiyatro daha sonraları Belediye kurumu olarak geliştirildiğini, ancak bundan sonra Türkiye'de gerçek tiyatrodan söz edilebileceğini anlattı. Daha sonra da doğrudan Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin kurduğu Devlet Tiyatrosu, ona sanatçı yetiştiren Konservatuvarla bütünleşerek uygar ülkeler düzeyinde bir tiyatroya kavuştuğunu, günümüzde ise, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Konservatuvarı'nın yetiştirdiği sanatçılarla dünya başyapıtlarını, Paris, Berlin, Roma, Londra tiyatrolarında oynandığı gibi oynamakta, yine oralarda başarılı çalışmalar yapmış usta rejisörlerle çalışıldığını anlattı.

Mahir Canova Öğretmen hepimize teşekkür ettikten sonra:

-Ben daha önce düşündüm ama nedense bir sonraki zamana bırakmıştım. Çünkü gerçek tiyatroyu öğrenmeden tiyatronun tarihsel evrimini öğrenmek olası değildir.

Mahir Öğretmen bu kez de:

-Size özet olarak uygar ülkelerin tiyatroları üstüne de bilgi vermiş oldum. Öyleyse bundan böyle günümüzdeki tiyatroları oluşturan “Olmazsa olmaz!” birimlerini bilmek zorundasınız. Bu birimlerin tiyatro için neden gerektiğini de konuşmuş bulunuyoruz. Bir gün size soracak olursam ilk aklıma gelecek sorular bunlar olacaktır. Çünkü tiyatro denilen olayı onlar oluşturmaktadır. Bunların neler olduğunu, onları gerçekleştiren ilkeleri iyi bilirsek, tarih boyunca tiyatrodan yoksun bırakılmış halkımıza, tiyatronun bir kültür kurumu olduğunu, onun da okul gibi, cami gibi toplu iletişim kurumu olduğunu hatta bireysel özgürlük açısından onlardan daha önde sayıldığını halkımıza inandırarak anlatabiliriz. Sanırım bu da öğretmenlerin sorumlu olduğu bir görevdir. Bu sözleri şöyle sıralayabiliriz. Tiyatro (Bir kurum olarak, bina, işletme) Ayrıca, göstermelik yer. Argo olarak, karışıklık, bozukluk, gösteri kusuru, yalan yanlış anlatılar. Oyun için yazılmış eser-kitap. Sahne, perde, salon, seyirci, oyuncu (Aktör, aktrist, artis) rol, rejisör, suflör, dublör, Komedi, Daram, Trajedi, Piyes, opera, bale, operet, prolog, senaryo, repertuvar, dekor, kostüm, loca, palyaço, Prova, dramatize, turne v. b.

Yemekte yeni bir haber “Tüm Köy Enstitüsü Müdürleri gelip bize okullarını anlatacakmış. Çifteler'den gelenler müdürleri Rauf İnan'ın neler söyleyeceğini bilir gibiler; hangisi konuşsa belli sözleri söyleyeceğini sıralıyor. Kızılçullular, müdürleri Hamdi Akman'ın özellikle konuşmasını eleştirip taklidini yapıyorlar. Kızılçullulu arkadaşların çoğu müdür deyince eski müdürleri Emin Soysal'ı anıyor. Gerçi biz de Nejat İdil'i anıyoruz ama İhsan Kalabay için de olumsuz söz söylemiyoruz. Gelirse severek dinleyeceğiz. Onun da bize emeği geçtiğine inanıyoruz. Onun için tek yapacağımız olumsuz değerlendirme, Nejat İdil'le yan yana konursa önce Nejat İdil'e bakmamız olur. Bunu söyleyince önce Abdullah Ön:

-İbrahim, sen çok ince hesaplar yapıyorsun! Arkasından Fahri Yücel kendini tutamadı; “Çıkarcı !” dedi. Orhan Doğan , “Çıkarcılıkla ne alakası var, arkadaş politikacı!” deyince bu kez de Mehmet Yelaldı:

-Ay sinirlenmemek için kendimi tutmaya çalışıyorum ama sıkıldım, çatlayacağım. Arkadaş kendi düşüncesini söylüyor. O öyle düşündü diye sizin onu eleştirmeye ne hakkınız var ki, bir yığın sıfat sıralıyorsunuz? Ben de Mehmet Yelaldı'ya çıkışırca:

-Sen neden sinirleniyorsun? Sözler bana söyleniyor, oysa ben seviniyorum, çünkü söylenenler; beklediklerimden daha az zararlı sözler. O nedenle hazırladığım okkalı karşılıkları henüz kullanmamış oluyorum!

Karşımdakiler bir süre bakıştılar. Söylenenleri duymamış, onlara karşılık vermemiş gibi, Faik Canselen Öğretmenin verdiği parçalara iyi hazırlandığımı söyleyerek hem biraz övündüm hem de verilecek karşılıklara bir bakıma yanıt vermiş oldum. Biliyorum ki içlerinde hiç birisi öğretmenlere karşı benim kadar rahat değiller. Bu açıdan bakıldığında cesaretlerinin kırıldığını çok iyi biliyorum.

Sahiden de, masadan kalkıncaya dek çıt çıkmadı. . . . . .

Faik Canselen Öğretmen önce piyanoya oturdu, akorlar bastı 1-3-5-8, 1-4-6-8, 1-3-4-5-8. . . . Arkadaşlar sesleri seçemiyorlar. Ben, öğretmenin piyano üstünde ellerini gördüğümde tuşları bildiğim için kolayca seçiyordum. Yazık ki bugün ters bir yerde durdum, öğretmenin arkasına düştüğüm için ellerini rahat göremiyorum. Sesleri benim de seçemediğimi anladım. Neyse öğretmen az sonra beni piyanoya oturtup Schumann'ın Choral/Andante parçasını çaldırdı. İkili notalar olarak düzenlenmiş ilginç bir parça. Faik Canselen Öğretmen hem armoni ders örneği hem de iki ses, üç ses, dört ses için örnek koro parçası olarak kullanıyor. Arkadaşların fa anahtarını tanıması için de o parçayı örnek gösterdi. Sık sık tekrarladığım için de oldukça güzel çalıyorum. Bu dersi de kazasız-belasız atlatmış bulunuyorum. Ancak, çok zayıf bir yanımı da saptamış bulunuyorum; özellikle 4. 6. sesleri seçemiyorum. Do-re, do-re-mi, do-mi iyi. Ancak, do-fa, do-la aralıklarını tutturamıyorum. La neyse, onun ince do'dan inerek bulduruyorum da fa için tek kurtuluş; do-m i-sol yapıp sol'dan inmek. Bu da uzun bir iş. Do-m i-sol'dan fa'ya dönmek. En iyisi, piyanoya her oturuşta beş-on dakika sesli nota okumak.

Faik Canselen Öğretmenin önemli bir işi olmalı, ders biter bitmez giyinip yola çıktı. Ödev bile vermedi.

Öztekin Öğretmen kemancıları toplayınca ben alt salona inip sıcağı sıcağına bir saat kadar birli, ikili, üçlü, dörtlü; beşli, altılı, yedili aralıklara çalıştım.

Piyano parçalarım iyice piyano parçası, zevkle çalışıyorum. Asım Öğretmenin Kepirtepe'de “Çekiçliyorum!” dediği parçalara geldim. Gerçi o sınav parçası olarak daha ilerlerdeki Diabelli Rondo'yu seçmişti ama aradaki bir yığın parçayı da atlamıştı. Örneğin Zerlinda adını taktığım parçayı ben ondan hiç duymamıştım.

Pazartesi günleri, tüm gün salonda kalan Bölüm Başkanımız Mehmet Öztekin Öğretmen paydos olur olmaz ayrılıyor. Bunu bildiğim için ben de ayrılıp kitaplığa gidiyorum. Özellikle bu gece isteyerek gittim. Yeni kitaplar da gelmiş. Açılmamış paketler bile var. Sami Akıncı beni görünce, benim bildiğim Almanca çeviri parçasını bulmuş söyledi. “Sabahattin Öğretmenin okuduğu Montaigne'den alınma bir metin! ”dedi. “Öğrendiğime sevindim !” dedim ama biliyordum.

Sabahattin Öğretmenin geçen hafta Hasan Üner'le Turan Aydoğan'a verdiği iki roman örneğini anımsadım, düş üzerine kurulmuş bir roman, gerçek olabilirliği üzerine kurulmuş bir roman. Geçen derste söylendiği için Jüles Verne'inkileri geçtim. Tam karşımdaki dolaplarda sıralanmış, “Beyaz Kitaplar” adkını taktığımız Milli Eğitim Bakanlığı, Klasikler dizisine bakarken Sofokles'in Kral Oidipus'u ile Antigone'si, Oidipus Kolonos'tası aklıma geldi. Bunlar, kesinlikle düştür. Çünkü, gerçeğe uymayan bir zaman süreci var. Oradaki insanların yaşam süreci gerçek insanların yaşamlarından çok farklı. Ayrıca anlatılan mekanlar da gerçek dışı. Tebai kentine sonsuz uzaklıkta bir dağ düşünülemez. Öyle bir dağ olduğunu varsaysak orağa çocuğu götürenler, yabancı sayılamaz. Hele çocuğu alıp bakanlar, Tebai'den habersiz olamaz. Hele Tebai Kralının nerede, niçin, kiminle savaşırken ölmüş olduğu hiç de gerçekçi bir olay değildir. Söylediklerime inanarak hazırlandım. Olabilirliği üstüne hiç kuşku duyulmayacak roman için de özellikle Yaban'ı seçtim. Özellikle diyorum; amacım, eğer üstünde konuşabilirsem, yazdıklarımı Sabahattin Öğretmene duyurmuş olacağım. Ben de Ahmet Celal gibi notlar tuttum; o notlar benim Kepirtepe'deki yaşamımın gerçeği. Onlara kim nasıl gerçek dışı diyebilir? Orada yazılı otuz arkadaşın 15'i burada, aramızda. Ahmet Celal de böyle bir gerçek kişi neden olmasın? Yeter ki Sabahattin Öğretmenden bunları anlatacak yüz bulayım.

Arkadaşlar, yeni salonda rahat oturmaya alıştılar, kitaplığa burun kıvırarak giriyorlar. Hasan Gülün, arkadaşları yoklamak istedi:

-Arkadaşlar, izin verirseniz Sabahattin Öğretmene, dersi salonda yapmamız için ben teklifte bulunabilirim! deyince yer yerinden oynadı. Hasan'ın ne yüzsüzlüğü, ne şımarıklığı ne de kendini bilmezliği üstüne söylenmedik söz kaldı. Onca esmerliğine karşın yüzündeki kızarma uzaklardan seçiliyordu. Öyle ki, yerine bile oturamadan şaşkın şaşkın bakındı kaldı. “Ben kötü bir şey mi söyledim Arkadaşlar" diyecek oldu, bu kez de arkasından çekip oturttular. Doğrusu bu denli tepkinin nedenini ben de anlamadım. Sabahattin Öğretmen bu öneriye gücenir mi denmek istendi? Bunu, daha usturuplu söylemek vardı; arkadaşa:

-İzin vermiyoruz! demek yetecekti. Üstelik Kızılçullu grubundan olmasına karşın kendi arkadaşları, Hasan Özden, Halil Dere, Kemal Karadeniz, Mehmet Toydemir, Sabri Taşkın, Mehmet Gönül, Muzaffer Kayhan, Zekeriya Kayhan, Mehmet Kocaefe, Faik Demir, Kemal Güngör, Niyazi Başkaya gibi daha başka bir çok arkadaşlar ayağa kalkarak bir süre öfkeyle bakıp kırıcı söyler söylediler. Öğretmen kapıdan göründüğünde Hasan hala yerine oturamamıştı. Öğretmen gerginliği sezip soru soracağı kuşkusu içindeyken öğretmen çok neşeli olarak:

-İster misiniz, bizim yaşlı öğretmenimiz Montaigne'den yeni yılın bu ilk günlerinde hep birlikte bir övüt alalım? diye sordu. “İSTERİZ!” sözü önceden söz birliği edilmişçesine hem gür hem de kaynaşmış olarak birlikte söylendi. Sabahattin Öğretmen daha da gülümseyerek kağıdı Mustafa Parlar'a doğru uzatırken hazırlıklı bulunan Mehmet Toydemir kağıdı alıp uzatacakmış gibi yaptıktan sonra oturup okumaya başladı. Olay; bir grup arkadaşın kıpırdanmasına yol açınca Sabahattin Öğretmen gülümseyip Mehmet Toydemir'e bakarak:

-Arkadaşınız gönüllü çıktı, önümüzdeki günlerde hepiniz okuyacak kadar metinler seçeceğiz. Bizim dersimizin kitabı bunlar olacak! deyip Mehmet Toydemir'e dönünce herkes kulak kesildi.

Mehmet Toydemir metni bitirince Sabahattin Öğretmen gülümseyerek:

-Gene bir gönüllü bekleyelim mi? diye sorunca on kadar parmak kalktı. Parmak kaldıranlar birbirine bakışırken Kadir Aytekin konuşmaya başladı. Ancak Kadir Aytekin metni dikkatli dinlememiş, yazarın bazı memleketlerde babaların çocuklarını öldürdüklerini anlatıyormuş gibi bir yoruma kayınca Sabahattin Öğretmen “öyle miydi? Orasını, isterseniz bir daha okuyalım! deyince Mehmet Toydemir bir daha okudu. Bu kez de birkaç kişi birden parmak kaldırdı. Mestan Yapıcı ise parmak falan kaldırmadan:

-Baba çocuğunu öldürür mü? diye doğrudan öğretmene sordu. Sabahattin Öğretmen de Mestan'a sordu:

-Montaigne öyle mi diyor? Öyle diyorsa öyledir. Dur bakalım bir de arkadaşlarına soralım deyince parmaklar gene kalktı. Öğretmen, hemen karşısındaki Mustafa Yüksel'i gösterdi. Mustafa Yüksel de yazarın, “Babaların çocukları, çocukların da babalarını öldürdüğünü söylüyor! deyince Öğretmen düzeltme yaptı:

- Bazı koşullarda, bazı ülkelerde! dedi. Gene parmaklar kalktı. Bu defa ben de parmak kaldırdım. Öğretmen parmak kaldıranları süzerek bana işaret etti. “Bazı koşullarda, özellikle de bazı memleketlerde dediğine göre yazarın sözleri tüm insanları kapsamamaktadır. Öyleyse tarihteki olayları gözden geçirip yazarı haklı bulabiliriz. Örneğin bizim tarihimizde padişahlar oğullarını, torunlarını boğdurarak öldürttüğü gibi oğullar da babalarını tahtan indirerek onları ölüme terketmiştir. Kanuni Sultan Süleyman iki oğlu ile 10 kadar torununu öldürtmüş, Babası Yavuz Sultan Selim de hem babasını tahtından indirmiş, hem de kardeşlerini öldürtmüştür. Bir başka örnek de Gogol'un Taras Bulba adlı kitabında vardır. Taras Bulba da bir oğlunu öldürmüştür. Ayrıca, daha önceki derslerimizde incelediğimiz Karaağaçlar Altında kitabından tanıdığımız baba ile oğullar arasındaki ilişki de, ölüm olmamakla birlikte ölüm derecesinde çirkin bir zıtlıktır. Öyleyse, az da olsa bunlar olmaktadır.”

Sabahattin Öğretmen:

-Karaağaçları anımsatman iyi oldu! deyip başka bir tepki göstermeden Mehmet Toydemir'e yazının o bölümünü bir daha okuttu. Sabahattin Öğretmen ne düşündüyse yazıyı bir kez daha kısa kısa okutarak her fikir öbeği üzerinde ayrı ayrı durdu. Yazarın onaylamadığı ancak örnek olarak aldığı zıt görüşler üzerinde tartışmalara yol açacak sorular sordu. Her defasında gene metne başvurarak yanlış anlamaları önletti. Öğretmen:

- Çocukların, babalarına duyduğu saygı, Duygu düşünce alışverişi, Dünyalarının ayrı olması, Babaların gizli düşünceleri, Yakışıksız sırdaşlık, Yasaların ve doğal zorunluğun bize buyurduğu dostluklarda seçme ve isteme özgürlüğü azalıyor! sözlerinin anlamları üzerinde önemle durdu.

Sabahattin Öğretmenin çok önemsediği ancak şimdilik üstünde durmaz gibi görünerek geriye ittiği bir konuyu sezer gibi oldum. Geçen metinlerde de not düşer gibi, “Metinde geçen adları not edelim!” demişti. Bu kez de metinde geçen Aristipos'la Plutarkhos'u not etmemizi söyledi. Bu tembihlerin bir anlamı olsa gerek! Bu uyarıyı önemseyip gereğini yapacağım. Öğretmen, son olarak okuduğumuz metnin alt sözünü tekrarlattı; “Bunu da tartışalım!” deyip ayrıldı.

“Babalar ve Çocuklar

Çocukların babalarına karşı duydukları, saygıdır daha çok. Duygu düşünce alış verişiyle beslenen dostluk, onlar arasında kurulamaz; dünyaları çok ayrıdır çünkü, üstelik, doğal ödevleri de örseler bu dostluk. Babalar bütün gizli düşüncelerini çocuklarına açamazlar, yakışıksız bir sırdaşlık yaratmamak için; dostluğun baş görevlerinden biri olan uyarmalar, akıl vermeler de çocukların babalarına yapabilecekleri şeyler değildir. Kimi uluslarda çocukların babaları, kimi uluslarda da babaların çocukları öldürmeleri adetmiş, birbirlerine çıkarabildikleri zorlukları önlemek için, doğal olarak birinin varlığı ötekinin yıkımına bağlı olduğu için. Babalarla çocuklar arasındaki doğal bağları hor gören filozoflar da çıkmıştır; Aristippos bunlardan biridir. Kendisinden çıkmış olan çocuklarını nasıl olup da sevmediği söylenince tükürmüş Aristippos ve demiştir ki:

-Bu tükürük de benden çıktı, bitler, kurtlar da çıkıyor benden! Plutarkhos'un kardeşiyle barıştırmak istediği de şöyle der:

-Ayni delikten çıktık diye kardeşimin büyük önemi olamaz benim için. . . .

Babayla oğul apayrı mizaçlarda olabilirler, kardeşler de öyle. Oğlum olur, akrabam olur, ama belalı, kötü, budala herifin biri de olabilir. Hem sonra yasaların ve doğal zorunluğun bize buyurduğu dostluklarda seçme ve isteme özgürlüğümüz azalıyor. Oysa bu özgürlüğü sevgi ve dostluk kadar bizim diyebileceğimiz başka hiç bir şey yaratamaz.

Her inanç kendini can pahasına benimsetecek kadar güçlü olabiliyor!

Michel de Montaigne

 

(*) Sabahattin Öğretmenin notunu unutmamak için özellikle tekrarlıyorum, bu kişiler araştırılacak!

Epiharmus, Fisagor, Çiçro, Sokrates, Platon, Aristipos, Plutarkos, Sofokles, Achilos, Euripides…

 

Sabahattin Öğretmen dersten biraz geç çıktığı için Psikoloji dersine yetişmek üzere koşarca büyük salona gittik. Nedense öğretmenin gelmesi gecikince şamatalar başladı:

-Öğretmen dersi unuttu:

-Öğretmen eski alışkanlığı gereği bizi kitaplıkta bekliyordur:

-Tahsin Baba öğretmeni lafa tutmuştur! “Ağzına sağlık Tahsin Baba! derken Tahsin Baba kapıda görünür görünmez:

-Ay çocuklar, ben size söylemeyi unuttum, öğretmeniniz gelmedi, Ankara'dan ayrılmış, 15 gün gelemeyecekmiş! Az önce bir kaç arkadaşın şakadan başladığı; “Ağzına sağlık Tahsin Baba!” sözü büyük bir kalabalık tarafından tekrarlandı. Salon sıcak, bizim bölümden bir kaç kişi dışında kimse yerinden kımıldamadı. Biz, koşarca Müzik salonuna gidip enstrüman çalışmalarına başladık. Bizim piyano çalışmamız böyle zamanlarda önce kapanın oluyor. Abdullah benden erken gelip piyanoya oturmuşsa kendime başka bir iş bulup çalışıyorum ama eğer benden sonra gelirse kesinlikle piyanodan kalkmıyorum. Abdullah bugün de gelmedi. Parçalarımın dışında Ekrem Bilgin bir marş notası getirdi onu da çaldım. Güzel bir marş, Öğretmen Marşıymış. Notaları çok kolay olduğu gibi sözleri de çok güzel.

Alnımızda bilgilerden bir çelenk,

Nura doğru can atan Türk oğluyuz,

Yer yüzünde yoktur olmaz Türk'e denk

Korku bilmez soyumuz.

Şanlı yurdun her bucağı şanla dolsun

Yurdum zeni yüceltmeye antlar olsun.

Can açtık cehle karşı bir savaş,

Ey bu yolda and içen genç arkadaş,

Öğren, öğret halka hakkı gürle, coş

Durma, durma koş!

 

(Cevat Memduh Altar)

Ben tekrar tekrar çalarken Bölüm Başkanı Öztekin Öğretmen duymuş, marşın sözlerini tekrarlayarak gelip sordu:

-Sen nereden öğrendin bunu? Bu bizim marşımızdır; Gazi Terbiye Enstitüsü (şimdiki Eğitim Enstitüsü) Marşı'dır. Daha sonraları da tüm öğretmenlerce benimsendi. Ara ara aklıma geliyordu, iyi ettin, bizim marşlar arasına bunu da alalım!

Öztekin Öğretmen, dersimizin boş olduğunu öğrenince:

-Görevini bilen öğrencinin boş dersi olmaz, bakın ne güzel değerlendiriyorsunuz zamanınızı! diyerek bizi (oradakileri) onurlandırırken giderek yüzü biraz kekremsi oldu. Çünkü salonda çalışan yedi arkadaş vardı. Ötekiler nerede? demedi ama hemen çıkıp öteki odaları dolaştı. Odaların ikisi de boştu. Bu sıra Abdullah Erçetin geldi. Abdullah'ı görünce Öztekin Öğretmen takıldı:

-Koş Abdullah, seninki seni özlemiş, az önce bana yakındı! dedi. Öztekin Öğretmenin “Öteki!” dediği küçük odadaki piyanoydu. Abdullah anladı, renkten renge girdi, boynu bükük olarak öyle durdu.

Öztekin Öğretmen gidince yorumlar başladı. Daha çok Çiftelerden gelen arkadaşlar konuştu:

-Güler yüzlü olduğuna bakılmasın, “Yumuşak atın çiftesi pek olurmuş!” çok kinci bir öğretmendir; Eskişehir'de gezerken kendisine selam vermeyen bir arkadaşı bir yıl bekletti! gibisinden sözler söylediler. Öztekin Öğretmen buraya gelmeden önce Çiftelerde çalışmış. O nedenle oradan gelenler hem onu sever görünürler hem de (bize göre) çok çekinirler.

Yemekte yeni öğrendiğim marştan söz ettim. Marşı hemen hemen hepsi biliyormuş. Daha doğrusu bilgileri duyma bilgilermiş. Enikonu kimse söyletmemiş, konuşmalarda kendilerine bilip bilmedikleri sorulmuş. Bu arada bilinen marşların söylenirlik kolaylığı tartışıldı. En beğenilen marş olarak Faik Canselen Öğretmenin İleri Marşı seçildi. İkinci olarak da Mülkiye Marşı diye bir marştan söz edilirdi. (Bunu ben de biliyordum ama onun Mülkiye Marşı olduğunu bilmiyordum ya da unutmuştum) . Ancak Marşı iyi biliyor akordiyonla da her zaman çalıyordum. “Ey vatan göz yaşların dinsin, yetiştik çünkü biz!” Kararsızlığım nedeniyle ben, onun rahat söylendiği sözüne katılmadım. Bence, “Dağlar Marşı” ondan daha rahat söyleniyor. Kanımca, Gençlik, Karadeniz, Biz Kimleriz Marşları, rahat söylenemeyen marşların başında geliyor. Örneğin Gençlik Marşı, çok değişken:

“Dağ başını duman almış, gümüş dere durmaz akar,

Güneş ufuktan şimdi doğar, yürüyelim arkadaşlar !” dedikten sonra,

“Sesimizi yer, gök, su dinlesin, sert adımlarla her yer inlesin, inlesin! bağlantısı baştaki gibi gür sesle rahat söylenemiyor.

“Bu gök, deniz nerede var, nerede bu dağlar, taşlar?

Bu ağaçlar, güzel kuşlar, yürüyelim arkadaşlar!” çok rahat söylenirken arkasından gelen kavuştak, “Sesimizi, yer; gök, su dinlesin, sert adımlarla her yer inlesin! ”sıralamasındaki heceler, marş havasına uymamaktadır.

Ahmet Yekta Madra'nın Karadeniz Marşı'nda da sesi kısan yerler bulunmaktadır.

“Karadeniz, Karadeniz, gelen düşman değil, biziz

Yarım asır beklediğin Barbaros'un hafidiyiz.

Onun sana selamı var, “Diyor ki, düşmanın ne canı var? ”

Kovsun onu sularından, orada Türk bayrağı var. ”

 

Sözlerin sonlarında dar sesli harflerle sessizler sıralandığından sesler, marş karakterine uymamaktadır. Örneğin; “Biziz- . . diyiz! gibi.

Hele, pek yaygın söylenmemekle birlikte, kimi öğretmenlerin öğrettiği Biz Kimleriz Marşı'nın sözlerini marş olarak söylemek oldukça zordur.

Biz Kimleriz (Milli Neşide)

Biz kimleriz? . . Biz Altay'dan gelen erleriz

Çamlıbel'de uğuldarız, coşar gürleriz.

Biz öyle bir milletiz ki ezelden beri

Hak yolunda, yalın kılıç, hep sefer-beriz.

. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Kavuştak: “ Fırtınalar yoldaşındır na'ra salan Türk!

Hey koca Türk, Tanrısından kuvet alan Türk!

 

Bu marşta da son heceler dar seslilerle oluştuğundan, coşarca söylemek ya da na'ra atarca seslenmek olası değil.

Beni dikkatli dinlermiş gibi susan Koro Şefimiz Abdullah Ön, (Öztekin Öğretmen kimi zaman koro çalışmalarında yönetimi ona bırakıyor) “Bence en güzel marş, Ankara Marşı'dır!” dedikten sonra bize nedenini sordu. Hepimiz yüzüne baktık! “Neden? ”Abdullah Ön kahkahayı bastıktan sonra:

-Siz Ankara Marşı'nın sözlerini bilmiyorsunuz, belli. Bilseniz, bunu sormazsınız! “Ankara, Ankara güzel Ankara!” dedikten sonra sorusunu kendisi açıkladı:

-Sizin güzel dediğiniz marşların hiç birinde güzel sözü geçmemektedir. Bildiğiniz varsa söyleyin!

Sahiden yok galiba!

Gülüşerek yemekten kalktık.

Yeni bir Müzik Kuramı:

“Sözleri içinde GÜZEL SIFATI geçmezse, o marş güzel sayılmaz” (! )

İlginçtir, yemekte tartıştığımız, az sonra ders konusu oldu. Mehmet Öztekin Öğretmen daha önce hazırladığımız marş, şarkı, türkü listelerini açıp bugünkü çalışma konumuzu duyurdu:

-İlk iki saat, şan-koro çalışması, son iki saat enstrüman! . . .

Şan çalışmaları sırasında, yemekte arkadaşlara anlattıklarımı tekrarladım. Öztekin Öğretmen:

-Bizim ileriki ders konularımızdan biri de odur. Müzik dilinde ona Prozodi derler. Fransızca Prosodie sözünden alınma bir terim. Düzgün değil, ya da düzgün olması gereken anlamı taşımaktadır. Biz müzikte buna kusurlu, deyip geçiyoruz. Bu kusur, bir çok bestemizde hatta İstiklal Marşı'mızda bile bulunmaktadır. ”Anımsayın “parlayaca kobe'nim !” ya da “Diiiiiir o be nim dir ancak!” ses parçalanmaları olur. Bunları söyler geçeriz ama bunların rahat söylendiğini de savunamayız.

Gelecek derslerimizde başka şarkılarda da buna örnekler göreceğiz! Bu, biraz bilgisizlikten biraz da derme çatma yapılagelen alaturka müzik alışkanlığımızdan kaynaklanan bir kusurdur. Bu konuda iyi yetişirseniz, repertuvarlarınıza alacağınız eserleri de iyi seçmiş olacaksınız. Franz Schubert 600 lied (şarkı) bestelemiş, hiç birisinde böyle bir kusur bulunmadığı söylenmektedir.

Öğretmen, bestecisi belli olmayan, halkın dilinde kuşaktan kuşağa taşınan müzikler için “Anonim!” sözü kullanıldığı, bu karakterdeki müziklerde, bestecilerin gösterdiği titizliğin bulunamayacağını, bunların tıpkı masallar, Atasözleri gibi halkın ürünü sayıldığını, halkımız beğeniyorsa onları öylece söyleyip geçebileceğimiz gibi elimizden geliyorsa onları çok sesli kuyrallarına uydurup uluslararası bir nitelik kazandırabileceğimizi söyledikten sonra “İşte sizin bir göreviniz de bu olacaktır!” deyip Bela Bartok'u anlattı. Romen Dansları adlı eserini sevdiğimiz için dikkatle dinledik. Bela Bartok, önce çalgı müziğine sarılmış, o zamanki Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun bir vatandaşıdır. Ancak içinde yaşadığı ülkedeki müzik tek yanlı gelişmiş, bildiğimiz ünlü bestecilerin ülkesine dönüşmüştür. Viyana Klasikleri dediğimiz ünlü besteciler Josef Haydn, Wolfgang Amadeus Mozart, Ludwig van Beethoven, Johann Strauss'lar (Baba oğul) daha başkaları hep Viyanalı yani Alman sayılmaktadır. Oysa Macar halkının da müziği vardır. İşte bu ayrılığı gören Bela Bartok, müzik kurallarını öğrendikten sonra halkın arasına girerek önce Macaristan’da söylenen şarkıları, oynanan oyunların melodilerini toplar. Onları çok sesli yapıp orkestraların konser salonlarında çalıp tanınmasını sağlar. Gerçekte bunu daha önce Rusya'ya da yapanlar vardır. Müzik tarihinde Rus Beşleri olarak anılan, Balakirev, Mussorgsky, Borodin, Korçakov, Sezar Qui bu işi yapmıştır. Salt onlar da değil, Finlandiya'da Sibelius, Çekoslovakya'da Smetana aynı amaçlarla ülkelerinin halk ezgilerini toplayıp konser salonlarına yansıtmıştır. İşte Bela Bartok onlardan esinlenerek başlattığı bu işi, onlardan biraz daha ileri götürerek dünyada büyük bir ün yapmıştır. Plağını dinlediğimiz Rumen Dansları da bestecinin Rumen ezgilerinden esinlendiği bu tür bir çalışmasıdır.

Bela Bartok'un bu ünü nedeniyle yurdumuz yöneticileri de ona danışarak halk ezgilerin toplanması işini ele almışlardır. Bela Bartok bu konuda kendisi düzeyinde bir besteci olan Paul Hindemit'i ülkemize göndermiştir. Besteci Paul Hindemit'in önerilerine uyularak Müzik Öğretmen okulu açılmış, ayrıca sanatçı yetiştirmek üzere Devlet Konservatuvarı kurulmuştur. Oralardan yetişecek sanatçılar, gelecek yıllarda bizim ülkemizde de iyi bestecilerin yetişme yolu açılacaktır. İşte biz de, halkın eğitimiyle ilgili bu değişimlerde aracılık görevimizi yapacağız. Gelecek derslerimizde bu konu üzerinde daha geniş olarak duracağız. Bizim bestecilerimiz de bu konuya el atmış bulunmaktadırlar. Bu bestecilerimizin sayısı ancak beşe ulaşmış durumdadır. Bu nedenle onlar da Türk Beşleri olarak anılmaktadırlar. Bir gün de bunları konuşalım! diyen öğretmen her ders sonunda yaptığı gibi avuçlarını birbirine yapıştırıp gülümsedikten sonra:

-Bu derste de, Marş repertuvarımıza bir marş, “Öğretmen Marşı”nı, şarkılara Ilgaz'ı, türkülere de Şişmanoğlu'nu ekledik. Bu da güzel, her derste bir şarkı ya da türkü eklenecek, yılda kaç eder? deyip Muttalip'e baktı. Muttalip toparlanıp ayağa kalkarken öğretmen yürüdü.

Öğretmen ayrılınca tüm arkadaşlar Muttalip'e takıldı:

-Gözlerin açık mı uyuyorsun? Muttalip, beklemediği bir durumla karşılaştığından oldukça sinirlendi. Takılmalara yanıt vermedi ama üzüldüğü belli oluyordu. Arkadaşlar konuyu hemen değiştirdi:

-Prozodi (Prosodie) nedir?

Prozodiyi anlamayanlar varmış, içtenlikle soranlar oldu. Sorular yanıtlandı. İstiklal Marşı dışında tüm marşlar neredeyse elden geçti. Bir ara Muttalip Çardak el vurarak herkesi susturdu. Az önce küsmüş durumdaki arkadaşın önemli bir söz söyleyeceği sanıldığından herkes kulak kesildi. Oysa Muttalip:

-Arkadaşlar, şarkılarda, marşlarda bozuk ses arayacağınıza kendi kemanlarımızın seslerini düzeltsek daha iyi olmaz mı? diye sorunca gülüşmeler bağırışmalar yükseldi. Bu kez de Kamil Yıldırım:

-Lütfen bir dakikanızı rica ederim! deyip tellere sürmeden yayı havada çekmeye başladı. Kamil geçen hafta dinlediğimiz Necdet Remzi Atak'ı canlandırıyordu ama daha önce ona bir de Danko Pista yakıştırması yapıldığından arkadaşların bazıları onu anımsayıp:

-Yaşa Danko! dediler. Bu arada Danko Pista filminin hala oynadığı anımsatıldı. 2 kez görmesine karşın bir daha gitmek isteyenler oldu. Tartışmalar, şakalar durdu, Danko'nun keman tutkusu, ölümüne müzik çalması derken onun değerli kemanını varlıklı insanların almaları nedenleri konu edildi. Bu kez de Danko'nun kemanına film sonunda ne olduğu soruldu. Soruya bir çok yanıt verildi ama, hiç birisi de inandırıcı olmadı. İşin ilginci Danko'nun iki sevgilisi olduğu tartışma konusu yapıldı. İki sevgili sözüne ben de katılamadım. Çünkü ilk sevgilisi dedikleri Lizsi'yi ben ailesinden biri olarak düşünmüştüm. Daha doğrusu filmin 2. yarısında girdiğimden filmin tamamını biraz karışık olarak algılamıştım. Arkadaşımız Nihat Şengül'ün film tutkusunu bildiğimden onun yanında yer aldım. Tartışmayı, bir kez daha filmi izlemeye bırakıp yemeğe gittik.

Yemekte de Danko Pista'dan, kemanından söz açıldı. Özellikle Mehmet Yelaldı, Danko'nun kemanından, kemanın değerinden söz açıp keman yapımı, dünyaca bilinen ünlü kemanların kimlerde, nasıl toplandığını anlattı. Ayrıca dünyaca ünlü olarak bilinen üç kemancıdan söz etti; Frist Kreisler, Jasa Heifes, Yehudi Menuhin. Doğrusu Mehmet Yelaldı'dan bunları beklemiyordum. Onun güzel keman çaldığını biliyordum ama, böylesi ünlü kişileri belleyip başkalarına aktaracağını düşünmemiştim. Uzun süre dinledikten sonra konsere ilk dinlediğimiz konçertoyu çalan kemancıyı sordum. Mehmet Yelaldı, duraksamadan Lico Amarr'dan söz etti. Böylece, Mehmet Yelaldı'nın keman çalışı yanında, kemanla ilgili öteki bilgilerinin de güvenirliliğe inanmaya başladım.

Yarınki derste Sabahattin Öğretmenin Yılbaşı gecesinden söz açacağını bilir gibiyim ama gene de “Ne olur ne olmaz?” kuşkusu içinde Kitaplığa gittim. Kitaplık, iyice anlaşıldı ki Sabahattin Eyuboğlu Öğretmenin özel yeri gibi bir yer. Ayrıca bizim Kepirli arkadaşlar sık sık Sami Akıncı'nın yanına gelip bilgi alış-verişinden çok haber alış-verişi yapıyorlar. Düşündüğüm gibi çıktı, Halil Basutçu, Harun Özçelik, Mustafa Saatçı, Hüsnü Yalçın, Hasan Üner bir aradalar. Beni görünce Hasan Üner:

-Gel Abi, senden doğrusunu öğrenelim, güzel bir mızıkçı (Müzikçi sözü yerine) filmi varmış, görmeğe değer mi? diye sordu. Önce ikinci kez görmeye değer bulduğumu anlattım, sonra da nedenini açıkladım:

-Filmi göreli beri bizim arkadaşların tartıştığını, benimse filmi ortasından başladığı için tam algılayamadığımı anlattım. Beni dinleyince, film izleyişinden kuşku duymadığım Harun Özçelik, filmi dikkatle izlediğini, bana anlatabileceğini söyleyince sevinerek, sandalyemi yanına çekerek oturdum. Harun masadakilerin rahat duyabileceği bir sesle:

-Film bir Macar filmi, konu gerçekten yaşamış Macar Çigan müziğinin usta besteci ve kemancısı Danko Pişta’nın hayatını ve aşklarını anlatmaktadır. Genç Danko, büyük bir müzisyen olma hayali peşindedir. Bir balo sırasında, soylu sınıftan Ilonka’yla karşılaşır ve aralarında büyük bir aşk başlar. Danko Pişta’ya daha önce aşık olan dansçı Rozsi, Danko'dan ilgi beklerken, Danko'nun güzel Ilonka'ya yaklaşımından duyduğu düş kırıklığı içinde Macaristan’ı terk ederek Rusya’ya gider. Ilonka da Danko Pişta ile birlikte olabilmek için ailesini ve çevresini terk eder. Ancak Ilonka, Danko'dan çok farklı bir çevrede yetişmiştir. Onun, geniş bir aile çevresi vardır. Gerçi ilk hevesle, varsıllığı bir yana itip Danko'ya sarılmıştır ama onun, Danko gibi yoksulluğa katlanmaya niyeti yoktur. Danko'yu sever sevmesine de, yoksulluğa katlanamaz. Kendi yöntemleriyle gittiği yerlerde dost edinip gününü gün eder. Danko Pista, umduğu başarıyı tutturamaması yanında günden güne de sağlamış olduğu ünün altına düşerek yoksullaşmıştır. Çaresiz annesinden kalan kemanı satmak zorunda kalır. Keman, ünlü keman markalarından Amati imzasını taşımaktadır. Danko bundan büyükçe bir para beklerken, onda da yanıldığını anlayıp iyice umutsuzlaşır. (Filmin ilginç sahnelerinden biri de burasıdır. Danko tutkunu olduğu kemanını elden çıkarmanın acısını çekerken karşılaştığı kara ruhlu bir alıcı, insan olarak yüz karası sayılan bir davranış yapar, bile bile kemanın değersizliğini öne sürüp, sözde insanlık görevini yerine getirirmiş gibi poz yaparak kemanı alıp elinin ucuyla bir kenara koyar. Danko ayrılınca ise hemen şık bir vitrine yerleştirip, yolacak yağlı alıcı bekleyişine girer)

Danko, beklediği başarıya erişemeyince, kendini tümden içkiye kaptırmıştır. İçkili yerlerde geçmiş günlerini düşleyerek uzun bir süre dolaşır. Görünüş olarak da neredeyse çökmüş durumdadır. Bir rastlantı, girdiği bir sazlı-sözlü meyhanede gene kendinden geçmiş olarak düş kurarken tanıdık bir melodi kulağına çalınır. Birden eski bir dostla karşılaşmış gibi silkinip bakınır, biraz da içkili oluşunun verdiği son bir güçle, çalınan melodiye katılmaya kalkışır. Çalgıcılar, Danko'nun tavırlarından, sesinin tınısından, onun bir değer olduğunu hemen anlamış, ona çaldığı müziklerle neredeyse çağrı yaparlar. Kısa bir karşılıklı yoklamadan sonra Danko tam anlamıyla açılıp çalan orkestraya uyar. Orkestradakiler Danko'yu tanımazlar ama onun yeteneğini sezmişlerdir, kısa zamanda kaynaşırlar. Danko'nun şansı dönmüştür. Kısa zamanda eski ününe ulaşır. Bu arada ilk sevgilisi Rozsi de ünlü bir dansöz olmuştur. Ayrı alanlarda olmak üzere iki eski sevgili Rusya'yı baştan sona gezer, ikisi de olağanüstü ilgi toplayarak ünlenirler. Danko kazancını büyütünce Amaty kemanını geri almak ister. Ancak keman çok varlıklı bir Rus Prensinin elindedir. Danko bunu yoklar ama başarılı olamaz. Ancak amacından da vazgeçmemiştir. Yazık ki hastalanır. Bu kez de hastalığı Danko'nun amacına gidecek yolu kapatır. Neyse ki, sevgilisi Ilonka yanındadır, Danko için her türlü özveriye hazır, her türlü ödünü verir ama artık çok geç kalınmıştır. Danko hasta yatağında yatarken annesinden kalan kemanı Amaty'sinin düşlerini kurmaktan da vazgeçmemiştir. Danko, ölüm döşeğinde son nefesini verirken, ünlü dansöz Rozsi’nin gönderdiği paket açılır. Danko'nun Ilonka için terk ettiği ilk sevgilisi Rozsi, kemanı uzun bir uğraştan sonra almayı başararak Danko'ya göndermiştir.

Son sahnede Danko kucağında sevgili kemanı Amati'yle görülürken arkadan da olağanüstü bir keman sesi duyulur. Film başında karşılaştığımız ilk ışıklı görüntü tekrar çıkar. Işıklar yavaş yavaş kararırken film biter.

 

 

 

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ