Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

67 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Okul Dışı Söylemler, Etkileri, Gerçekle Düş Arası Gel-Gitler

 

26 Mart 1945 Pazartesi

 

Akşamki rahatlığım sürer gibiydi. Faik Öğretmenin gelmeyişine takıldım. Niçin acaba? Hemşerim Kadir yetişti: Armoni ödevini yapmamış; bu kez şansı onu kurtarmış. Oysa yapmadığı ödev zaten gelecek hafta içindi.

Kahvaltıda da aynı konuyu açınca öteki arkadaşlar da hemşerimi biraz söz tartaklamasına aldılar. Konuşulacak konu çok, Aydın Gün öğretmenin opera tanıtmaları, Mahir Canova Öğretmenin Komedi, Trajedi, Dram türlerinin karakteristik özellikleri, belli başlı dram, trajedi, komedi örnekleri ile çok ünlü yazarları. Soruları hemen hemen hepimiz cevaplandırabiliyoruz. Ne var ki cevaplarımız çok sınırlı.

-Trajedi deyince Yunan Tiyatrosundan, Oidipus, Antigone; komedi deyince Moliere, Goldoni; dram deyince de Shakespeare… Komedi örneğimiz de oyunlarını gördüğümüz, Goldoni, Otelci Kadın, Kahvehane ile Shakespeare’in Yanlışlıklar komedisi, bir de kendimiz canlandırmaya çalıştığımız Gogol’un Müfettiş'i.

Gene de iyimseriz, belki söz birliğince bildiğimize inandığımız en başarılı konu bu!

Aydın Gün Öğretmen gülümseyerek geldi. Günaydın! dedikten sonra günaydını seslendirdi, heceleri ayrı seslerle söyledi, değişik sesle söyledi. Sonra da bize çıkıştı:

-Ses temrini için şablon aramayın, kendi buluşlarınızla seslerinizin rengini geliştirirsiniz. Hatta konuşurken bile bunu yapmak olasıdır. Önemli olan kafa sesini yakalayıp kullanabilmektir.

Piyanoya oturup sıra ile hepimizi denedi. Hiç başarılı olamadım. Aydın Öğretmen, üzülür gibi bakarak:

-İşte bu olmadı İbrahim, severek piyano başında otur, sesini ihmal et. Ben de bunu almakta zorluk çekiyorum! dedi. Elinde kitap vardı, o kitabı kafama vursaydı bu denli üzülmezdin, utandım. Çok duyduğum bir söz vardır:

-Yer yarılsa yere batmak! Onu düşündüm, o an bastığım yer yarılsaydı kesinlikle batardım. Aydın Gün öğretmenin yüzüne bir daha bakamayacağımı düşünürken bir de acı haber duydum. Aydın Gün öğretmen nisan ayında izin kullanacakmış. İzin sonunda da askere gidecekmiş. Yedek Subay Okulu 1 Mayıs’ta başlıyormuş. Arkadaşlar “A!” falan dediler ama ben donup kaldığım için öylece durdum. Aydın Öğretmen bundan sonra şarkıları, marşları söyletti. Çok üzüldüğümü izlemiş olacak, bana marşları yönettirdi. Ziraat Marşını piyanoda çaldım, alkışladı ama ben bir türlü kendimi toplayamadım.

Aydın Öğretmen ayrılırken, belki de gönül almak için:

-Haftaya gelirim daha doğrusu gelmek isterim, Ankara’dan ayrılmıyorum. Ancak askerlik en az bir yıl sürecek, bazı özel işlerim var, onları yoluna koymam gerekecek. Zaten onlar için izin kullanıyorum; o nedenle belki diyorum! deyip ayrıldı.

Mahir Öğretmen olayı bildiği için doğrudan:

-“Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmasaydı” diye bir Rumeli türküsü vardır! deyip doğrudan bana bakarak sordu:

-Sen bilirsin, öyle değil mi idi? Kısık bir sesle:

-Evet! diyebildim. İçimden de kuruntulandım:

-Mahir Öğretmen benim durumumdaki burukluğu Aydın Öğretmenin ayrılışına yordu. Oysa ben ayrılık olayını henüz benimseyememiştim. Neyse Mahir Öğretmen, daha önce konuşulan, seçilecek bir hikâyeden temsil edilebilecek hareketi kazandıracak duruma getirme çalışmalarımızı sordu. Tiyatroya daha hevesli arkadaşlar, Muttalip, Kâmil, Talip örnekler verdiler. Öğretmen ilk çalışmalar olarak, beğendiğini söyleyince cesaretlendim. Ben de Anton Çehov’dan seçtiğim hikâyeyi anlattım. Mahir Öğretmen hikâyeyi biliyormuş, seçişimi beğendi ancak, enişte ile kayın biraderin parkta bekleme olayının izleyiciye inandırıcı bir biçimde anlatılmasının zorluğundan söz etti. Olayın öte taraflarını herkesin rahatça anlayacağını, ancak o iki kişinin bekleyiş anlarındaki durumlarını görmek isteğine kapılanlar olacağını, onlara inandırıcı bir tavır gösterilmezse bunu kolayca kusur sayabileceklerini anlattı. Bu arada da inanılmaz örnekler verdi:

-İzleyiciler, kimi zaman çok insafsızdırlar, sahnede konuşan biri cinayet işlediğinden söz etse, onu nasıl yaptığını göstermesini beklerler. Gösterilmeyince de bunu bir kusur sayarlar!

Öğretmen gene de buna bir çare düşünülebileceğini, hikâyeye eklenti yapılabileceğini, bunun için de perde ekleme yerine sahne ekleyerek, hikâyede ölü ya da kapalı geçen sahnelerin izleyiciye gösterilebileceğini düşünmemi önerdi. Birisini bekleyen bir kişinin neler yapacağını, kendi kendine neler konuşabileceğini düşünmemi istedi. Kesinlikle bir sevgili beklediğin olmuştur! deyince arkadaşlar hep güldüler. Mahir Öğretmen:

-Ne var bunda gülecek, filmleri görmüyor musunuz, hep bu konuları işliyor. Benim de sevgili beklediğim oldu. Hem öyle söz verilip gelme-gelmeme değil, düpedüz kendi kafamdan geçen kuruntularım nedeniyle beklemişimdir. Bunun ayıbı, günahı yoktur; bu bir beşerî duygudur, yapmak değil, bence yapmamak, yapamamak belki bir duygu eksikliğidir.

Öğretmen bundan sonra din adamlarının, insanlar arasındaki sevginin, onların mutlu yaşamasına yararı olduğunu düşünmeden salt yasaklar üstünde durmasının sakıncalarını anlattı. Dinlerin, insanlar için gerekli olduğuna inandığını, insanların değişmez bir üstün değere sığınmasının onlara güç kazandırdığına inandığını ancak geçmiş dönemlerde din adına yapılan zulümlerin de sözde kutsalmış gibi gösterilmesine karşın sonradan yanlışlık yapıldığı görüldüğüne göre şimdikilerde de yanlışlık olabileceği neden düşünülmüyor? diye sordu:

-İşte bunlardan biri, insanlardaki karşılıklı sevgi gibi hilesiz, en doğal duyguların sınırlandırılması, gençlerin eş seçmesine yaşlıların sınır koymasını doğru bulmadığını söyledi. İşin ilginci, bu günün yaşlılarının gençliklerinde bunu eleştirmesine karşın yaşlanınca eleştirdiklerine tüm güçleriyle sarılmalarına da bir anlam veremediğini anlattı. Öğretmen az duraksadıktan sonra:

-Bu söylediklerim salt benim fikrim değil halkın çoğunun da böyle düşündüğünün gösteren belgeler olduğunu, halk hikâyelerinin, türkülerin, incelendiğinde görüldüğüne göre halk bu sevgi sınırlama olayına katılmadığını açık açık söylemektedir dedikten sonra Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem hikâyelerinin, halk türkülerinin bunun belgesi olduğunu bunun tersini kanıtlayan bir belgenin ise olmadığını anlattı. Salt bizim kültürümüzde değil Batı topluluklarında da sevgi bağını koparan olayların çok benimsendiğini, Truva Savaşı nedeni olan Helena-Paris olayından başlayarak Romeo Jüliet, Hamlet gibi çok sevilen eserlerin bu konuyu belgelediğini anımsattı. Öğretmen gülümseyerek:

- Bir araştırma yapın bakalım, sevdiğinden ayırılarak zorla evlendirilmiş bir kimse üstüne kurulmuş mutlu yaşamı anlatan bir eser bulabilecek misiniz? diye sordu.

Öğretmen ayrılınca bir süre bakıştık.

-Gerçekten türkülerin çoğu ayrılıklar, kavuşmaların engellenmesi üstüne.

Yemekte de aynı konu konuşuldu. Ancak kurcalanınca ikinci bir olay çıktı; Türkülerin ya da halk hikâyelerin büyükçe bir bölümü tek yanlı sevgi sonu kıskançlıklar üstüne. Mahir Canova bunlar için neler söyleyecektir! Düşündüğümü önce kendime sordum:

- Kıskançlık üstüne kurulmuş hikâye ya da roman var mı? İlk bakışta çok varmış gibi geliyorsa da bunlar salt kıskançlık üstüne değil ama kıskançlıklar yer yer fazla öne çıkarılıyor. Örneğin Emily Bronte’nin Rüzgârlı Bayır’ında, Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah’ında, Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler’inde, Schiller’in Maria Stuart’ında, Shakespeare’in Kral Lear’i, Macbeth’i, Othello’sunda da kıskançlıklar, olayların gelişmesinde önemli saptırmalara yol açmaktadır.

Faik Öğretmen gelmediği için rahat kaldım. Öztekin Öğretmen kemancıları toplayıp, başladıkları toplu çalışmaları üzün süre sürdürdüler. Kulağım üst salonda olmak üzere oldukça rahat bir çalışma yaptım. Çoktandır yaklaşmadığım Chopin, Czerny etütlerinin yeni başlarcasına dikkatle tekrarladım. Zaman zaman Aydın Öğretmeni anımsadımsa da anımsadıkça üzüntüm azaldı.

Akşam yemeğinde arkadaşların sızlanmalarını dinleyince iyice rahatladım. Anladım ki benim üzüntüm biraz naza kaçıyor. Çocukluğumda bu tür durumlara düşünce küsme numarasına yaptığımda büyük ablama olayı anlatınca:

-Ne varmış onda, sen biraz bayınlık yapıyorsun! derdi. Ablam şımarıklık karşılığı olarak “Bayınlık,, sıfatını kullanırdı. Kendi kendime bu kez ben de aynı sözü yakıştırdım; sanırım kendime karşı biraz “Bayınlık,, yapıyorum.

Yemekten sonra kitaplığa gittim, çok az kimse var. Böylesi daha iyi, sessizce istediğimizi okuyabiliyoruz.

Sokrat’ın Müdafaasını bitirdik ama üstünde yapılan tartışmalar henüz sonlanmadı. Sabahattin Öğretmen son kez rahat konuşacağım şekilde (yaygınlaştırabileceğim) bir soru sorarsa Sokrat diye bir kimsenin yaşamadığını, Sokrat’ın, Eflatun’un bir kahramanı olduğunu söyleyeceğim. Bu konuda hazırladığım yazıyı da izin verirse okuyacağım. Bunu desteklemek için de Faust ile Don Juan konularını da iyi araştırdım.

Gündüz içine düştüğüm sıkıntılarımdan sıyrılmış olarak yattım.

 

27 Mart 1945 Salı

 

Aydın Gün Öğretmenin ayrılacağı haberi son sınıflarca da duyulmuş, üzülüyorlar. Abdullah Ön:

-Yeni bir atama yapılırsa 4. Şan öğretmenini de görmüş olacağız! dedi. Arkasından da sıraladı:

-Ruhi Su, Hilmi Girginkoç, Aydın Gün!... Halil Yıldırım:

-Her yıl değişecekse bizim de üç olacak! diye ekledi. Naci Ön de söze karıştı:

-Belki bir bayan atarlar, bizi o mezun eder! Orhan Doğan, Abdullah Ön’e seslendi:

-Hemşerim, sekinki az açıkgöz değil! Naci Ön 1. sınıfta, Abdullah Ön’ün kardeşi. Birkaç kişi birden ekledi:

-Boynuz kulağı geçermiş! Bu kez de söz tartışması başladı:

-Boynuzun kulağı geçmesi ne anlama gelir? Süleyman Adıyaman açıkladı:

-Boynuzlu hayvanlar için yakıştırılmış. Tüm hayvanlar gibi onlar da kulaklı doğar, oysa boynuzlar bir süre sonra çıkmasına karşın kısa bir süre sonra kulaklardan daha büyük olur. Süleyman Adıyaman’ı yalanlarca birileri bir süre boynuzlu hayvan sıraladı. Boynuzu kulağından küçük hayvan arandı. Bu sıra Rüstem Gündüz kahkahayla güldü:

-Siz daha çocuksunuz, bilemezsiniz. Umarım büyüyünce de görmezsiniz, insanların da boynuzlusu olur. Ancak onların boynuzları kolay görülmeyecek derecede küçüktür! Gülenler oldu. Bu kez de Küçük Hasan (Hasan Gülel).

-Midas’ın kulakları! diye bağırdı. Hasan uyarıldı:

-Çocuklar karışmaz bu işlere!...

Kahvaltıda da kulak hikâyesi sürdü. Midas’ın Kulakları olayını bize Fikret Madaralı Öğretmen anlatmıştı. Tarih Dersinde Etileri, Frikyalıları, Lidyalıları (Sardlıları) okurken geçtiğinden başka birkaç kez de şaka olsun diye kimi dersini yapmayanların kulaklarını çekerken.

-Sonra bu kulakları, Midas gibi saklamak zorunda kalacaksın, derslerine çalış! türü anımsatmalar yapıyordu.

         *

Sabahattin Öğretmen değişik giysiler içinde geldi. Saçlarında da değişiklik olmuştu. Ancak hareketlerinde hiçbir değişiklik olmadan geldi. Gelir gelmez de:

-Sokrates’i böyle bir bahar gününde sorguladılarsa daha çok üzülmüştür! diye düşünüyorum, siz ne dersiniz? diye sordu. Ahmet Özkan:

-Can havliyle o, bahar mahar düşünememiştir! deyince Sabahattin Öğretmen Ahmet Özkan’a dönerek:

-Senin Sokrates’in ölümden o denli korktu mu? diye sordu. Hep güldük. “Senin Sokrates’in” söylemi bir süre tekrarlandı. Sabahattin Öğretmenin sesinde değişiklik olunca konuşmalar değişti.

Sabahattin Öğretmen konu anımsanınca savunma ya da suçlamalardan akılda kalabilecekleri sordu. Sokrat’ın davadan önce yaptıkları, kendi sözlerinden ayıklanarak söylendi. Kamu işlerindeki başarıları, savaşlardaki kahramanlıkları tekrarlandı. Arkasından da belli başlı karşıtları Meletos ile Anytos’un suçlamaları tekrarlandı. Öğretmen sesini değiştirerek:

-Öyleyse, kitabın sonundaki (*) notları gözden geçirelim! deyince konuyu değiştireceğini anladım. Dikkat kesildim. Kesildim ama bir türlü de geriye dönüş gibi sayılacak savımı ortaya koymaya cesaret edemedim. Ancak kitaba eklenen kısa bilgiler okunduktan sonra öğretmen, sanki beni anlamış gibi sordu:

-Bu konuda, zaman zaman gene konuşacağımızı umuyorum. Ancak sıcağı sıcağına soracağınız ya da eklemek istediğiniz bir söz ya da soru varsa ona da değinelim! deyince parmak kaldırdım. Ancak öğretmen soru sorma gibi bir işaret vermişti, uzun uzadıya konuşma anlamı çıkarmaya kalkışmaktan çekinerek konuya soru sorarak girmeyi denedim. Öğretmen de zaten bana bakıp:

-Sor bakalım! dedi.

Ben de:

-Sokrates sahiden yaşadı mı? diye sordum. Arkadaşlardan şaşanlar oldu sanırım, birden bir sessizlik oldu. Öğretmen gülümseyerek:

-Benim fikrimi öğrenmek istiyorsan söyleyeyim:

-Birçokları gibi ben de yaşadığına inanıyorum. Ancak, sen kuşku duyuyorsan hemen söyleyeyim, bu konuda yalnız değilsin, benim düşüncemin karşısında olanlar var. Ancak onlar bunu kanıtlamaya çalışıyorlar. Senin böyle bir düşüncen varsa kanıtlar gösterebilmelisin, varsa onları dinleyelim!

Öğretmen böyle deyince sevindim, hazırladığım notları okudum. Arkadaşlara zaman zaman gözüm kaydı, alaysı bakışlarla dinlediler. Sonunda öğretmen notlarımı istedi. Bana:

-İddianı bana kabul ettirmen önemli değil, çünkü bu çok zor bir iş. Ben o iddia ettiğin Eflatun savunmalarını çeviren bir insanım. Ancak kuşkuların zaman zaman benim de kuşkum olmuştu. Bunu araştıranlar var, acele etmeyelim, belki yakın zamanda yeni, inandırıcı belgeler bulunur, bu kuşkular ortadan kalkar. Çalışman, yorumların tümüyle boş değil, özellikle örneklerin hoşuma gitti.

Öğretmen ayrılınca dizlerimin bağı çözüldü yerime oturdum. Arkadaşların dediklerini duymadım. Kitaplık boşalınca çıktım.

Salona, Yunus Kazım Öğretmenle birlikte girdim.

Halil Dere bekliyormuş, işaret edince geçip ayırdığı yere oturdum.

Yunus Kazım Öğretmen söze baharla başladı. Baharın bir doğa olayı olduğunu, doğanın içindeki tüm canlıların baharla şenlendiğini anlattıktan sonra birden sözü çevirerek doğanın güzelliklerini kendi çıkarına çevirtenlerin bu güzel ahengi bozduğunu, bunu da canlılar içinde yalnız insanların bir bölümünün yaptığını anlattı. Bir bölümü sözünü açıklamak için örnekler verdi. Gezip gördüğü Avrupa ülkelerinde insanların ormanları kesip yakmadığını, Romalılar döneminden kalma yazılarda orman olarak kayıtlı yerlerin günümüzde de orman olduğunu, oysa bizde, örneğin 1402 yılındaki Timur-Yıldırım Beyazıt Savaşında Timur ordusunun fillerinin gizlendiği Çubuk ormanları yerinde bugün kaplumbağaların bile görüldüğünü gülerek anlattı. Mehmet Toydemir, Fatih Sultan Mehmet’in olduğu söylenen sözü tekrarladı:

-Ağaçtan bir dal kesenin kolunu keserim! Yunus Kazım Öğretmen gülümsedi. Hasan Özden ekleme yaptı:

-O söz yanlış anlaşılıyor, Fatih “Ağacı kesmeyip de salt dalı kesenin kolunu keserim!” demiştir! Gülenler oldu. Yunus Kazım Öğretmen:

-Efendim, sözler zamanlar her yerde çarpıtılabilir. Önemli olan doğanın tahribi, sözü bahardan açmıştık; hepimiz sevinçliyiz, bu sevincin sürmesi mutluluğumuzu pekiştirir; işte biz bunu korumalıyız. Bizim geleneklerimizde doğayı koruma üstüne övünebileceğimiz bir girişimimiz yok. Divan şiirimize bakalım, Baharlar övülür ama, dıştan bakılan bir övgüdür. Şairlerimiz komşunun bahçesine bakar gibi doğaya bakıp kalem oynatmış, katılımcı bir yaklaşım yok. Yanlış anlamlara kaymaması için, bununla neyi kastettiğimi anlatayım efendim!

Öğretmen bundan sonra Edirne için yazılmış beyitler okudu. Sonra da aynı beyitleri Manisa’ya çevirdi. Benim çocukluğumun tamamı savaş yıllarında geçmiştir, hiç unutmadığım gibi zaman zaman anımsadıkça da üzülürüm, Seferberlik denilen Büyük Savaş içinde zaman zaman kazanıldığı söylenen savaş söylemleri sonunda o zamanki Padişah adına Başkomutan vekili olan Enver Paşa için şarkılar, marşlar söylenirdi. Enver Paşa’yı öven bazı şarkılar daha sonra Kurtuluş Savaşı Kahramanı Mustafa Kemal’e çevrilip aynısı tekrarlandı. Dikkat edin, bu yapılamaz demiyorum; bununla yetinmek sakıncalı. Bu, Osmanlı Döneminde basma kalıp “Yaşasın Padişahım!” alışkanlığının verdiği bir toplumun beyinsel tembelliğidir. Oysa toplumlar, nice çaresizlikler içinde bile, beyinlerde kalıcı izler bırakan sanat eserleri üretmiştir. “Askerinle bin yaşa, Kahraman Enver Paşa!,, şarkısını sil, “Askerinle bin yaşa Mustafa Kemal Paşa!,, neden denmesin? Elbette denir. Denir ama tarih bir bütündür. Bir önce söylenen kişi, gerçekten yaşamışsa, onun iyi fena tarihte bir izi vardır. O izin içinde o kişinin şarkısı öylece durmaktadır. Senin benim yok saymasıyla yok olmaz. Tutarsız davranışlarıyla tarihte yer tutan Roma İmparatoru Neron’u kötü deyip hiç kimse tarihten silemez. Sen, ben bilmesek de onun başarılı işleri de olmuş olabilir. Onlar ortada oldukça, (onlar anılmasa bile) Neron tarihteki yerinde durmaktadır. Bizim tarihimizde de bir Deli İbrahim vardır. Onun hakkında türlü tevatürler ortalıkta dolaşır. İstediği kadar dolaşsın, Osmanlı İmparatorluğu 1640-1648 yılları arasında o Deli İbrahim diye gülümseyerek anılan kişi tarafından yönetilmiştir. Bu kadarla da kalmamakta, onun oğulları, torunları daha sonraki zamanlarda o tahta oturmuş, 1922 yılına dek böyle gelinmiştir. Daha kesin söyleyebiliriz:

-1648 yılında tahttan indirilen Deli İbrahim’in yerine büyük oğlu 7 yaşındaki Mehmet Padişah olmuş, sonraları Avcı lakabıyla anılan 3. Mehmet tamı tamına 37 yıl saltanat sürmüştür. 2.Viyana Bozgunu sorumlusu olarak tahttan indirilen avcı Mehmet’in yerine gene Deli İbrahim’in oğlu olan 2. Ahmet getirilmiş, dört yıllık bir deneme sonunda başarısızlığı anlaşılınca tahttan indirilmiş oğlu 2. Süleyman padişah yapılmıştır. İş bununla da bitmemiş, başka oğlu kalmadığı için bu kez torunları 2. Mustafa arkasından da öbür torunu 3. Ahmet padişah olmuştur. Bildiğiniz gibi Lale Devri Padişahı 3. Ahmet 27 yıl saltanat sürmüştür. Şu işe bakın, Deli İbrahim 1648 yılında deli diye tahttan indiriliyor, oğulları, torunları sıra ile ondan sonra 90 yıl Osmanlı İmparatorluğunu yönetiyor. Aslına bakarsanız yönetmiyor, çok dikkatli yönetimlerle sağlıklı kurulan imparatorluk adeta yıkılmamak için direniyor. Oysa bu 90 yılda karşısındaki Avrupa tüm gücüyle yeniliklere koşup çağlar açıyor. Avrupa tarihi incelenince görüleceği gibi 1650-1750 arası Avrupa’nın aydınlanma çağıdır. Yeni buluşlar bu süreçte birbirini izlemiştir. Newton, Galilei, Descartes, Pascal, James Watt bilgin ve buluşçuların, Rembrandt, Velasquez, Vivaldi, Telemann, Bach gibi ressam ve bestecilerin mantar gibi ardarda yetiştiği süreç. Basın kolaylaştırılmış, gazeteler yayınlanıyor. 90 yılda, saydınız mı kaç padişah değişmiş, tamı tamına 7 padişah. Bir de Fransa’ya bakalım; Fransa’da bu süreçte 2 kral saltanat sürmüştür. Güneş Kral olarak anılan 14. Lui ile torunu 15. Lui’nin saltanat süreleri tam 137 yıldır. 137 yılda iki kral, 90 yılda 7 padişah! Yükselen ülkedeki yönetim anlayışı ile çöken ülkedeki yönetimsizliği anlatmak için bundan daha güzel bir örnek gösterilemez!

Yunus Kazım Öğretmen, gerçekten anlattıklarını üzülerek anlatmıştı. Belki de bizlerin bu konuya ciddi bakmamız için kasıtlı yapıyordu. Eğer bunu yapmak istediyse başarmıştı, yan gözle yakınımdakileri izledim, yüzler kül gibi olmuştu. Sanki yeni bir durummuş gibi herkes suskundu.

Yunus Kazım Öğretmen, nedense konuyu değiştirdi. Belki de üzüntülü geçmişimize acınası bakışlarla katıldığımızı düşünerek birden, güncel olarak ilgi duyduğumuz sınav konusuna geçti.

-Sizlere çok söyledim, sanırım beni anladınız, ben öğrenciyi çalıştırmak için sık sık sınava baş vuran öğretmenlerden değilim. Bu konuda oldukça da deneyimliyim, sınav korkusuyla yapılan çalışmalar öğrenmeye katkıda bulunmaz. O nedenle öğrencilerimle karşılıklı konuşarak sınav yapılması taraftarıyım. Yeni arkadaşlar, henüz bu düşüncemi kavrayamadıklarından sık sık bu konuyu ortaya getiriyorlar. Önümüzde daha iki aya yakın bir süre var; bu süre içinde bir yoklama yapacağım. Bunun da baskın düşüncesiyle değil, sizinle konuşarak gün saptayacağız. Klasikleşmiş bir durumdaki bizim yazılı yoklamalarımız, Batı okullarında çoktan raftan kaldırıldı. Savaş nedeniyle bağlantılarımızı gevşettiğimiz bu ülkelerle yeniden ilişki kurunca sanırım biz de yeni sınav şekilleri arayışına katılacağız. Nitekim bizde de uygulanmakta bulunan bu sınav şeklinin yararsızlığı, yıllardan beri dile getirilmekte idi. “Niçin Sınıfta Kalıyorlar?” başlığı altında bir araştırma yapıldığı üstünde geçen yıl durmuştuk. Her ne kadar bu araştırma, sınavlarda başarısızlıkları sergilemekte, yeni bir yöntem önermemekte ise de daha az zararlı bir sınav yöntemi bulma yolları aranması gereğini gündeme getirmekte başarılı oldu. Bu konunun önümüzdeki derslerimizde üstünde duralım. Konuya ilişkin yayınlarla karşılaşırsanız, ilgilenin. “Bir elin nesi var, iki elin sesi var!” demişler, değil mi efendim!

Konuştuğu sürece yüzü gergin olan öğretmen kendi sözüne gülümseyip ayrıldı.

Her zaman yemeklerde bir önceki dersler ya da derslerde konu edilen olaylar irdelenirdi. Nedense bu kez kimse derslere değinmedi. Aydın Gün Öğretmenin askerliğinden söz edildi. Yedek Subay Okulunu bitirince soğuk bir yere giderse ne yapacağı tasaları konuşuldu. Oysa Aydın Öğretmen Yedek Subay Okulunu bitirince kesinlikle Ankara’da kalacaktı. Bunu, daha önce Hilmi Girginkoç öğretmeni sorduğumuzda kendisi söylemişti:

-Temsillerdeki görevleri için, Bakanlıklar arası anlaşmalarla Ankara’da kalabiliyorlarmış. Bu kez de varsayımlar başladı:

-Öyleyse bize derse gene gelebilir. Doç. İbrahim Yasa da yedek subay asker, o nasıl geliyorsa Aydın Öğretmen de gelebilir. Söz uzayınca Nihat Şengül sinirlendi:

-Sizin işiniz mi bu Allah aşkına? Ekrem bilgin sordu:

-Kimin işi olacak? Çok doğal, biz derslerimizi düşünemez miyiz? Halil Yıldırım da tartışmaya katıldı. Anca çoğunlukla Ekrem’e arka çıkan Halil Yıldırım bu kez Ekrem’e karşı oldu:

-Düşünmesine düşünürsün be arkadaşım ama bizimki de kafa, boş boş konuşmaları dinlemek zorunda mıyız? Ekrem hiç üstüne alınmadı:

-Benim bildiğim sen, tüm derslerdeki konuşmaları duymadan iskele babası gibi oturuyorsun, gene öyle yapamaz mısın? Nihat Şengül bu kez Ekrem’e:

-Bravo Ödemişli hemşerim, sözümü geri aldım, konuş istediğin gibi, seni alkışlayacağım!

Oldukça neşeli olarak salona döndük. Öztekin Öğretmen oldukça geç geldi. Akşam plak dinleme saatimiz var, arkadaşlar eser seçtiler. Çoğunlukla keman, kısa eserler isteniyor. Prokofiyeff, Üsteğmen Kije, Weber, Dansa Davet, Toselli Serenat, Bach Air, Bela Bartok, Romen Dansları, Franz Schubert, A maj. Rondo……

Öztekin Öğretmen gelince gösteri programımızı tekrarladık. Sık sık tekrarlamamıza karşın her uygulamada kusurlar çıkıyor. Program sonunda serbest çalışmaya geçildi. Ara verdiğim Mozart sonatları tekrarladım. En sevdiğim sonat, kv. 331 la majör, bundan kuşkum yok. Çok üzgünüm, 20 sayfa tutan sonatın iki sayfasında bocalıyorum. Menuet, trio bölümü. Oysa hiçbir değişik özelliği yok; bir iki yerde üst oktav çalınıyor. Salt orasını yutarca, gene gene çalışmaya karar verdim.

Yıldız geldi, “Dinlemek istiyorum!” dedi. Yalnız gelmesini pek istemiyorum ama “Gelme!” de diyemiyorum. O da bunun biraz ayırdında, notaları alıp yan tarafa oturdu. Baktığı notalar arasında Bach, Choral:”Wachet auf, ruft uns die Stimme” var.

 

Chorale:

Wachet auf, ruft uns die Stimme

Johann Sebastian Bach

 

Yıldız onu çok seviyormuş. Notasını basit gibi görmüş, çalmak isteyeceğini sandım. Oysa o bana:

-Bunu akordiyonla neden çalmıyorsun? diye sordu. Hiç düşünmemiştim. Nota dizisi kolay gibi görünüyor ama oldukça zikzaklı. Ancak, akor ya da armoni kargaşası yok, dizi notalar. Yıldız’a teşekkür ettim; bir iki gün içinde akordiyon dönemi, başlıyor, ara ara tekrarlarsam kolay çalarım. “Akordiyon dönemi” dediğim olayı anlattım:

-Sabah, sizler uyurken ben akordiyon sırtımda, oyun alanında olacağım. Yıldız, olayın burasını sevmiyormuş. Güldüm:

-Köy Enstitülerinde müzik dersi okutup oyun alanına çıkmamak olası değil, bizleri bunun için yetiştiriyorlar!

Doğan’la Abdülkadir geldi, bir süre de onlara dinlettim.

         *

Yemekte, dinlenecek plaklardan bestecilere geçildi:

-Hangi bestecinin sayısal olarak besteleri çok dinleniyor? Ben, duraksamadan:

-Tartışmasız Mozart! dedim. Mırın kırın edildi ama başka kesin bir ad verilemedi. Mendelsshon! diyenler olduysa da üç dört eserinden öte gidilemedi. Beethoven için de beş, altı eser sayılabildi. Söz bana düşmeden arkadaşlar Mozart’tan on kadar eser saydılar. Prag, 40., 41. Senfonileri, 5 keman konçertosu, Klarnet, flüt konçertoları, piyano konçertoları, Serenatlar, Don Juan (plaktan), Figaro’nun Düğünü Operaları…… İlginç bir soru soruldu:

-Mozart’tan çok dinlememize karşın, dinlediğimiz eserlerden belleklerimizde iz kaldı mı? “Türk Marşı” söylendi. Ondan başka? Ben, Don Juan Operası’ndan Mandolinli Serenat’la Zerlina’nın aryasını söyledim. Onları piyanoda çaldığım için saymadılar. Kv. 265 Maman varyasyonu söyledim. Bir süre de Beethoven üstünde tartışıldı. Beethoven, Für Elise, Keman Konçertosu, 9. Senfoni en çok kişice bilinen melodi (eser) olarak saptandı.

Konu, salona dönünce gene ortalığa atıldı. 3. sınıflar bunu hiç konu etmemişler, bir süre onlar da tartışmaya katıldılar. Otuz kişi arasında herkesin tanıdığı melodi olarak Franz Schubert’in Serenat’ı çıktı. Konu giderek yaygınlaştı:

-En çok dinlenen eser, konserlerde en çok kimden eser çalındığı, En çok tekrarlanan senfoni ya da konçerto? Soruları sürerken Öztekin Öğretmen gelince plak dinlemeye geçildi. İlk plak George Enescu’nun Romen Rapsodisi, Arkasından Bela Bartok’un Romen Dansları, son olarak da Mussorgsky’nin Bir Sergiden Tabloları dinledik.

         

George Enescu                 Mussorgsky           Bela Bartok  

 

Yatınca, aklıma Yıldız’ın isteği takıldı. Ben kendi kendime araştırıp sevdiğim parçaları bulup çıkarıyorum. Onları ben seviyorum ama başkalarının sevebileceğini hiç düşünmüyordum. Ara ara çalıyorum, beğendiğini söyleyenler çıkıyor, onları önemsemiyordum. Yıldız beni ciddi ciddi uyarmış oldu. Gerçi zaman zaman Für Elise ya da Türk Marşı’nı akordiyonda tekrarlıyorum ama bunu dinleyecek çıkacağını hiç düşünmemiştim. Ben akordiyonu dinlemek için değil oyun ya da dans edenler için çalınan bir çalgı olarak düşlüyordum. Filmlerde de hep dans salonlarında çalındığını görüyordum. Bunları sayıklayarak uyudum.

 

28 Mart 1945 Çarşamba

 

Hasanoğlan köyü sözleri arasında gözlerimi açtım. Geçen derste doç. İbrahim Yasa, Hasanoğlan köyünü topluca incelemeden söz etmişti ama zamanı için gün adı vermemişti. Bugün olabilir mi? sorusu aklıma takıldı. Kapıdan çıkarken Talip Apaydın’a sordum. Talip bilmediğini söyledi ama o da beni yanıtsız bırakmamak için yanındaki arkadaşına, Hüseyin Elmasyazar’a sordu. Hüseyin Elmasyazar, arkadaşları tarafından çok sevilen biri. Ben pek kendisiyle konuşmuş değilim. Elmasyazar, geçen yıl stajını Kepirtepe’ de yapmış. Birlikte yürüdük. Hasanoğlan köyünden söz ederken nedense birden:

-Siz Kepirtepeliler, köy incelemelerini sevmezsiniz bilirim. Geldiğinden beri Hasanoğlan’ a hiç gittin mi? diye sordu. Önce şaşırdım ama çabuk toparlandım. İşi şakaya çevirerek, banyo için sık sık gittiğimi söyledim. Arkadaşın bakışından ciddi ciddi konuştuğunu anlayınca birden:

-Sen çok unutkan ya da geçmişten ilişkilerini çabuk koparıyorsun, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü Kepirtepelilerin kurduğunu duymamış olamazsın! deyince arkadaş:

-Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nü tüm enstitüler imece ile kurmadı mı? diye sordu. Anladım ki arkadaş, bu konuda bilgisiz, konuyu burada kesip, uygun bir zamanda etraflıca konuşmayı önerdim. Hüseyin Elmasyazar çok sevindi. Yanlış bilgileri her zaman düzeltmek istediğini, benimle konuşmaktan da ayrıca mutlu olacağını ekledi.

Çatışmanın sinirsel bir alana kaymadığına sevinerek kahvaltıya gittim. Ancak, içimde bir tedirginlik oluştu. Arkadaş, Kepirtepeliler için genel bir hüküm vermişti:

-Kepirtepeliler köy incelemelerini sevmez! Böyle bir sonuca nasıl ya da neden varmıştı? Aynı sınıfta okuyoruz. Geçen yıl bu konuda yapılan çalışmalar ışığında Köy İncelemesi yapan Kepirtepeli Samı Akıncı, benzer çalışmalar yarışmasında 1. olmuş, bu konunun ders öğretmeni olan doç. İbrahim Yasa Sami Akıncı’nın ödevini derslerde okutmuştu. Sami Akıncı bu birincilikte Milli Eğitim Bakanlığı yayınları olan Klasik kitaplardan ödül olarak 30 cilt almış, kitaplar bir süre herkese gösterilmişti. Hüseyin Elmasyazar bunları duymamış mıydı? İçimden bunları geçirerek kahvaltı ettim.

Gerçekten, toplu inceleme söylemleri içinde konuşa konuşa Hasanoğlan köyüne gittik.

Köye yönelmeden önce çeşme yakınındaki muhtarlık binasına uğradık. 1941 yılındaki çok yakından tanışmış olmamıza ek olarak geçen yaz, burada kalan Aşık Veysel’e Efe Hasan Çakı ile sık sık geldiğimizde hep konuştuğumuz muhtar, beni görünce özel olarak ilgilendi, neden eskisi gibi gelmez olduğumu sordu hatta:

-Seni getirtmek için Aşık Veysel’i sürekli burada mı tutalım? gibisine sözlerle takıldı. Bunları izleyen Hüseyin Elmasyazar yanıma geldi, gülerek:

-Arkadaş seni dinliyorum! dedi. Fazla söyleyecek bir söz kalmamış gibiydi ama, yukarı, cami yanına çıkınca, 1941 yazında camide kaldığımız süreçte karşılaştığımız olayları anlattım. Hüseyin Elmasyazar’la karşılaşmam bir bakıma iyi oldu, oldukça kargaşalı geçen inceleme sürecinde zaman zaman konuşarak kendimizi rahatlattık. Bu arada, köyün tarihi ile halkının oldukça zıt iki öbek oluşturduğunu, bir grubun Aşık Veysel’i bağrına basarken bir kısmının yan baktığını anlattım.

Hüseyin Elmasyazar, Çifteler çıkışlı, Aşık Veysel’i pek yakından tanımıyor ama, Aşık Veysel’in Çifteler’de kalması nedeniyle onu benimsediğini, benim de onunla yakından ilgilenmiş olduğumu duyunca daha candan dinler oldu. Bir süre de Aşık Veysel’in Bektaşi geleneklerine bağlı, ancak özel durumu nedeniyle aktif bir katılıma kalkışmadığını, buna karşın Bektaşi geleneklerine sonsuz bağlı olduğunu anlattım. Özellikle de Vahit Lütfi Salcı Dede’yi araya sokarak daha inandırıcı kanıt gösterince (Hüseyin Elmasyazar, Varlık okuyucusu) anlattıklarım boşa gitmedi. Bu arada bir başka sevindirici durum da, sözün başlamasına neden olan Talip Apaydın, benim sonuç olarak kavgacı olduğum inancında olduğundan Hüseyin Elmasyazar’ı inciteceğim kaygısını taşıyordu. Sık sık konuşmalarımıza katılarak sandığı gibi art niyetli olmadığını görünce özel olarak teşekkür etti. Gerçekte o da geçen yaz burada kaldığımı biliyordu ama Aşık Veysel’le ilgimi bilmiyordu. Özellikle ona çok sevindiğini söyledi.

Çifteler çıkışlı arkadaşların Aşık Veysel sevgisinin nedenlerini yavaş yavaş anlamaya başladım. Bu bir tuzak gibi gelmeye başladı bana. Geçen yaz grup grup gelen kodamanların çoğu da Aşık Veysel’in sazı ya da görmeyen gözleri için değildi. Bunların, tıpkı Yurttan Sesler grubunda olduğu gibi, ortaya konan müzik için değil, kafalarındaki müziğe yandaş bulmak için yapılan çırpınışlar olduğu açıktı. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bile alaturka için yasaları zorlayanlar olduğu yazılmaktadır. Konservatuvara bile alaturkayı sokmaya çalışanlar, Aşık Veysel’den niçin yararlanmasınlar? Halk, Aşık Veysel’i karabahtının ona oynadığı oyun nedeniyle yakınlık duyuyor. Öyleyse onu Köy Enstitüleri’ne katarak kendilerinden saydıkları geleneksel halk müziği ile açılacak yolu, Tatyos/Bacanos furyası ile Tepebaşı cümbüşlerine çevirecekler. Yolunu da bulmuşlar, tek yanlı çabalarıyla Köy Enstitüleri hamlesinde ad yapmış bazı saftirik yöneticileri pöh pöhleyerek bir Aşık Veysel söylemini tüm yurda yayıyorlar. “Aşık Veysel, Köy Enstitüleri’nde öğrencilere bağlama öğretiyormuş, öğrencilerin her biri bir Aşık Veysel, bir Dertli, bir Pir Sultan olacakmış.” Neden onlarla kalsın, dilerim içlerinde Kazak Abdallar da olur da eşekleri çayırlara salarlar!

          *

Köyü gezip dolaştık. Öğretmenin çevresinde belli bir grup var, not alıyorlar. Öğretmen de durumdan hoşnut, sere serpe gezdik.

Doç. Halil Demircioğlu gelmediği için oldukça rahat dersliğe döndük.

Öğretmen, Hasanoğlan köyü için ödev yüklenmeyenleri sordu. Adımı yazdırdım. Öğretmen benim gibi ödev almayanlara kendi köylerimiz üstüne ödev verdi. Ancak ödev olacak başlıklar sıralanmıştı. Ben, köyümdeki hane adları, anlamları, nereden kaynaklandığı başlıklı ödevi aldım. Bu konu üzerinde daha önce de durmuştum. Ödevi, gelecek yıla da taşabileceği için Staja gidince soruştururum, rahatlığı içinde seçtim.

            *

Yemekte, konu Hasanoğlan Köyü. Hep üstünde konuşuluyor ama hemen hemen hiç kimse can gözüyle bakmamış, Kızılçullu çıkışlı arkadaşlar hayretler içinde kalmışlar:

-Köy ne kadar döküntü!

Sil yeni baştan, 1941 yılı ilk geldiğimiz günleri anlattık. Abdullah Erçetin, Kadir Pekgöz benden önce sıraladılar:

-Ekmek yok, yemek yapacak insan bulunamıyor. Muhtar Ahmet Çakır’la kardeşi dışında kimse ile konuşulamıyor. Bakkal yok. Kimse kimseye kapısını açmıyor. Yalvar yakar iki yaşlı kadın bulup, tek kap yemek yaptırıldığını, ayranla yufka yiye yiye, Kepirtepe’deki açlık günlerini bile arar olduğumuzu, kağnıdan başka bir araç olmadığını, şimdiki araçların tümünün bizden sonra geldiğini anlattılar. Ben pek üstünde durmamıştım ama arkadaşların içine işlemiş, o günler köyde bizim için:

-Kimsesiz, yetim yavruları toplamışlar. Aç, çıplak bebecikler. Kasabalardan uzak tutmak için de orası seçilmişmiş; Hamurbasan kırlığı… Köy Enstitüsü için gösterilen yere köylüler, işe yaramayan, kırlık, susuz, kurak kısacası ancak onların gözünde bakımsız, kimsesiz zavallılara uygun bir yer. Hele, köyden oraya su getirmek için çalışmaya başladığımızda, bizden çok yöneticilere özellikle de Sili Ustaya çılgın diyorlardı. Sili Usta ile çalışıyor, onun yer ölçer aletlerini taşıyordum. Hiç unutmadım, gelip gelip böyle bir aletin olup olmadığını araştırıyorlardı. İş aralıklarında bir kenara çekilip akordiyon çalışıyordum. Yanıma gençlerden gelenler oluyordu. İçlerinden bana:

-Sana bunu kim aldı diye soran birine “babam” deyimce şaşırmış:

-Senin baban var mı? diye hayretle sormuştu. Soranın hayretine bakmadan ben:

-Senin baban yok mu yoksa? Karşılığını vermiştim. Konuşmamızı sürdürünce anlaştık. Onun da babası varmış, ayrıca kardeşi Ankara’da liseye gidiyormuş, bana tanıtacağını söyledi; kardeşi Ali ile sonra arkadaş olduk, bana lise kitapları getirmişti.

Bunları anlatınca arkadaşlar dikkatle dinlediler. Aynı konuda daha önce de anlattıklarımız vardı, onları masal dinler gibi dinlemişlerdi. Bu kez, can kulağı ile dinlemelerini, Hasanoğlan Köyünü, köylülerini daha yakından tanımış olmalarına bağladım. Besbelli, kendi köyleriyle karşılaştırıp kendilerine pay da çıkarmışlardır. Egeliyiz megeliyiz deyip kurumlanıyorlar ama bana göre köylüler arasında pek fark olmaz. Köylü, görmeler üstüne yaşamını konduran, gelişmeyi asla düşünmeyen bir çizgidedir. İklim olarak yaşamaya daha elverişli yerlerde daha kırsal kesimlere göre göze batacak farklar olursa bunlar, doğanın verdiği hazır nimetlerden ileri gelir. Ormanlık yörede yaşayan köylüler, ormanları daha güçlendirmeyi kesinlikle düşünmezler. Ağaca bakışları, ağaçsız yörede yaşayanlardan farksızdır. Çorak yerdeki ağaç yetiştirmeyi akıl etmediği gibi o da çoğaltmayı düşünemez. Ormanlar yok olursa bunu Allah’tan bilir.

İşte Hasanoğlan köylüleri buna bir örnek:

-Hamurbasan kırlığında bir şey yetişmez! diye gülümseyerek, küçümseyerek baktıkları o kırlıkta 5 yıl içinde neler oldu, görüyorlar!

Görüyorlar ya, yakından izleyip bir de onlara sorsak:

-Çalıştınız, yaptınız! Demezler. Böyle derlerse kendilerini suçlamış olurlar. Köylülerin en belirgin özelliklerinden biri de kendilerini suçlamamaktır. Zaten bunu yapabilseler, ilerlemeyi, gelişmeyi de yapabilirler. Onlara göre buradaki başarılar, hükümetindir. Hükûmet desteklediği için her şey yolundadır. Hükûmet korkuları da kendilerine güvensizliktendir. Doğru iş yapamayacaklarını bildiklerinden karşılarına hükûmet çıkmaktadır. Hükûmet dedikleri de jandarmadır. Jandarma korkusu olmasa kesinlikle köylüler birbirini yerler.

Arkadaşlar beni dinledi ama bir gözüm hep üstlerindeydi, onlar sustukça sözü uzattım.

        *

 Öztekin Öğretmen erken gelmiş, genel prova için sıralandık. Gezilerde uygulayacağımız programlarda İstiklal Marşı söylenecek. Öztekin Öğretmen ikircikli bir durumda, hem söylenmesini istiyor hem de yerine oturmuş insanların kalkmasını doğru bulmuyor. Uzun tartışmadan sonra İstiklâl Marşını söylemekten vazgeçtik. Gerekçe olarak da tiyatrolarda böyle bir gelenek yok. Bu, Okul gösterilerinde yapılıyor, doğru; ancak biz salt bir okul gösterisi yapmıyoruz, ayrıca bir tiyatro eseri de sunuyoruz. İstersek programımızdaki temsili öne alır perdemizi tiyatro olarak açabiliriz. Öztekin Öğretmen güldü:

-Ah şöyle, mantığınızı işletin, o size ilerde çok yardımcı olacak! deyip alkışladı.

İki sesli söylediğimiz marşlar üzerinde durduk. Öğretmen kendine göre deneme yapıyor. Arada da:

-Biz bestecinin çizgisinde gitmek zorunda değiliz. Bu dediğim, orkestra konserleri için geçerli değildir. Öyleyken onlarda bile değişik uygulamalara kalkışan olmuş. Örneğin Hector Berlioz, Robert Schumann, Richard Wagner, bu denemeleri yapmış; günümüz orkestraları onlar yardımıyla eski büyük salon orkestrası durumuna dönüşmüştür.

Öztekin Öğretmenin öyle konuşmasına karşın biz gene ilk öğrendiğimiz gibi söyledik. Zaten iki sesli üç marşımız var, İleri, Ziraat Marşı ile Ali Ulvi Elöve’nin derlediği Dağlar Marşı. Dağlar marşı akıcı olmasına karşın prozodi kusurları olduğundan çok dikkatli olmak gerekiyor.

 

Dağlar
 
Sırtların serin, sağlamdır-Mis kokan orman çamdır.
Kırların yeşil, serindir-Her zaman keyfin tamdır.
Üstünde yeşil duman var-Taç olmuş sana karlar.
Bağrında coşan kavaldır-Akseder, yanar ağlar.
Bin davar, bin pınar-Buz gibi çaylar, ne güzel çağlar,
Bu bahar, nerde var, ey canım dağ ey dağlar!
 

Bu marşı, kusurlu musurlu diyerek söylüyoruz. Söylediğimize de seviniyoruz. Söyleyince güzel olduğunun ayırdındayız.

Öztekin Öğretmen son saati serbest bıraktı. Alt odaya inip, Mozart Sonat kv. 331’in kusurlu sayfalarını tekrarladım. İki sayfa ama inadına direnir gibi bir durum var. Sevmediğimi anladı mı yoksa? diyorum ama dediklerime ben de inanmıyorum.

         *

Kemancıların sorunları benden çok:

-2. Yıl bitiyor, 1. Seybold bitmedi! diyorlar. Müzik Öğretmenliğini seçecek olanlar, nasıl olsa çalışırlar! diyecek oldum. Başta hemşerim Kadir Pekgöz çıkıştı:

-Abi bizim başka işimiz, sorunumuz olmayacak mı? Hemşerimin sorusu bu kez bana çok sevimli geldi. Olabildiğince yumuşak:

-Olacak, aşık olacaksın, aşkını kemanla anlatacaksın, derslerin olacak derslerini kemanla vereceksin, sıkıntıların olacak sıkıntılarını kemanla savuşturacaksın. Bir gün bir de bakacaksın ki Seyboldlar bitmiş. Nihat Şengül duramadı:

-Bir bakacaksın cartayı çekmişsin!

Ekrem Bilgin hakemlik yaptı:

-Ne var yani o dediğini herkes çekiyor. Paganini, çekmedi mi? Brahms çekmedi mi?

Paganini’nin besteciler içinde en zengin olanlardan biri olduğunu söyledim. Bir yazıda okumuştum. Paganini, kendi konserleri dışında başka bestecilerin eserlerini de dikkatle izlermiş. Gittiği bir konserde Hector Berioz’un bir eserini dinlemiş, çok etkilenmiş. Bestecisini sormuş, anlatan kişi, Belioz’un geçim sıkıntısı çeken bir besteci olduğunu söyleyince Paganini o zamana göre oldukça büyük rakamlarla gösterilen bir bağışta bulunmuş. Berlioz bu bağıştan sonra bir süre rahat çalışmış. Bu arada bestelediği eserle Büyük Roma ödülünü almış. Bu ödül onun yaşam boyu geçim gelirini sağlamış. Böylece Paganini, Hector Berlioz’ un bir bakıma kurtarıcısı olmuştur.

Besteciler arasında birbirini kıskananlar olduğu gibi yardım edenler de olmuştur. Bir örnek de Büyük Besteci olarak ün yapan Telemann’dır. Telemann kendinden öncekilere göre çok beste yapmış, kendi bulduğu yöntemlerle bestelerini de çok satmıştır. Hem büyük besteci hem de varlıklıdır. Kendisine büyük gelir sağlayan Kiliseler Birliği Müzik Örgütünden ayrılacağı zaman, parasal sıkıntılar içinde olduğunu bildiği Johann Sebastian Bach’a haber vermiş, onu oraya yerleştirmiştir. Bach, burada bulduğu rahatlık içinde büyük şaheserlerini üretmiştir. Bir büyük yardım da Bach tarafından Vivaldi’ye yapılmıştır. Vivaldi, Venedik ya da İtalya yöresinde çok tanınmıştır ama, daha geniş müzik tutkunu olan kuzeyde, Alman kökenli ülkelerde tanınmamaktadır. Kendisini tanıtmak amacıyla buralarda konserler verir. Bunu duyan Bach, 24 saatlik bir yolculuğu göze alıp Vivaldi’yi dinler. Bach’ın ilgisi Vivaldi’ye kapalı olan Kuzey kapısını açmıştır. Bach olayı burada da bırakmamış, Vivaldi’nin birçok eserini (özgünlüğünü bozmadan) Kuzey müzikseverlerinin hoşlanacağı çalgılara uygulayarak yaygınlaştırmıştır.

Kıskançlık örneği üzerine Beethoven’den örnekler verilir. Bunlardan biri ünlü Kreutzer Sonatı ile ilgilidir. O günlerin çok ünlü viyolonisti Rodolphe Kreutzer Viyana’da konser verir. Bunu dinleyen genç Beethoven Kreutzer’in kemanına hayran kalır. O duygular içinde sonatını besteler. Bir yolunu bulup üstada sunar, ya da dolaylı olarak gönderir. Kreutzer besteye bakmak zahmetine bile girmeden:

-Şöhretimden yararlanmak isteyen bir açıkgöz beni kullanmak istiyor. Ben böyle dalaverelere kapılmam! deyip sonatı eliyle iter. Kısa bir süre sonra mağrur Rodolphe Kreutzer unutulur ama adı, o beğenmediği sonatla anılmaktadır.

Beethoven’le ilgili öteki olay da Beethoven’le yeğeni Karl arasındaki tartışmalarda görülmektedir. Beethoven ünlü bir besteci olarak daha gençliğinde yaygın tanınmasına karşın bestelerinden çok kazanamaz. Çünkü bu işleri yürüten o günkü pazarlar daha çok operalara harcama yaparlar. Örneğin o dönemde Rossini çok kazanan bir bestecidir. Beethoven’in yeğeni Karl amcasından sık sık para istemektedir. İsteklerine cevap verilmediğinde Karl amcasına:

-O para getirmeyen besteler yerine Rossini gibi opera bestelemesini önerir. Anılardan anlaşıldığına göre Beethoven bu öneriye çok sinirlenir, Rossini müziğini küçümseyen sözler söyler. Bir kıskançlık olayı da Tschaikovsky ile öğretmeni ünlü piyanist Anton Rubinstein arasında geçmiştir. Tschaikovsky 1. Piyano konçertosunu hazırlayınca öğretmenine gösterir. Öğretmen, konçertoda kusurlar bulur, düzeltmesi için besteciyi uyarır. Oysa besteci, öğretmenin işaretlediği kusurları bir yenilik olarak denemek istemektedir. Düzeltilmiş şekliyle çalmak üzere öğretmenine tekrar gönderir. Piyanist öğretmen Rubinstein konçertoya bakar, öfkeyle atar:

 

    

Rubinstein            Tschaikovsky

 

-Bu konçerto çalınamaz! O çalınamaz denen konçerto, şimdiler çok çalınan konçertolar arasına katılmıştır. İşin ilginci, genç denecek yaşta ölen Tschaikovski’den bir yıl sonra ünlü piyanist de konçertoyu dinlemeden ölmüştür. Ancak, onun yetiştirdiği genç piyanistler, öğretmenlerine meydan okurca, konçertoyu, tüm dünya konser salonlarının gözdesi durumuna yükseltmiştir.

Beni sessizce dinleyen arkadaşların, susmamı beklerce bakıştıklarını görünce “Arkası yarın!” deyip Radyo numaralarından birini tekrarlayarak kalktım.

       *

Bizim grup demek istemiyorum ama oturup konuştuğum ancak olduğu için ara ara katılmak istiyorum. Bu akşam için daha önce karar alınmıştı. Önümüzdeki toplantıda Genel Müdür katılırsa hangi konuları ortaya getireceğiz, niçin bunlar?

Geçen toplantı için hazırladığım notlarımdan seçmeler yaptım. İlk gelen Mehmet Kocaefe oldu. O da not tutmuş. Ancak onun notu, oldukça bilgi yüklü. Benim o konuda fazla diyeceğim yok. Kocaefe soruyor:

-Köy okulları ile kent okulları ayrı müfredat programı izlerse ortaokullardaki kaynaşma nasıl sağlanacak? Bunu hiç düşünmemiştim. Kocaefe kendine göre bir fark saptamış; köy okullarından gelenler, okulun temizlik işlerini daha iyi yapacaklar. Gerekçe belli, onlar iş içinde yuğrulmuş. Mestan Yapıcı geldi. Onlar daha önce konuşmuşlar; hemen sürdürdüler:

-Lise ya da öteki okullara geçildiğinde de bu böyle olabilir:

-Alavere dalavere, Kürt Mehmet nöbete! Askerlikteki numaralar Milli Eğitim kesimlerinde de benzer şekilde sürdürülecektir. Çare?

Gelenler olunca sustuk. Gelenler, olasılıklardan söz ettiler, önümüzdeki hafta toplantı olmaz. Öğrenci Başkanı öyle bir söz söylemiş. Tam bu sıra Başkan Hüseyin Atmaca geldi. Konudan söz edilince Atmaca sinirlenerek yeminli bir çıkış yaptı:

-Benim ağzımdan böyle bir haber çıkmadı! Kısa bir tartışmadan sonra konuya daha candan sarılanlar, olayı özetleyip konuşmalara başladı.

Konu:

-İçinde bulunduğumuz, severek çalıştığımız, Köy Enstitüleri üstüne çıkarılan olumsuz haberlerin kaynakları ya da kaynak gibi gösterilebilecek aksaklıkları var mı? Varsa bunlar nasıl giderilir? Yoksa, olmayan şeye neden var diyorlar? Olumsuz tavır takınan kesimlerin Köy Enstitüleri ile ilgileri saptanabilir mi?

Askerlik Kamplarında ufak tefek tatsızlıklara karşın dostça güzel günler geçiriyoruz da, okullar arasında neden yakınlık kuramıyoruz? Belli dersleri okutan öğretmenlerimizin ortak olmasına karşın bize küçümseyerek bakan Yüksek Okullar öğrenci katmanı ile neden kaynaşamıyoruz?

Hepsi bir yana, Köy Enstitülerinde çalışan Öğretmen Okulu çıkışlı öğretmenlerle istediğimiz yakınlığı kurabildik mi? Gelecek yıllar gene oralara döneceğimize göre, farklı duygularla gideceğimizi söyleyebilir miyiz?

Arkadaşların çoğu beni ilgiyle dinlediler. Hiç değilse nezaket gereği öyle göründüler. Arkadaşım Halil Dere, nazının geçtiğine bildiğinden beni uyardı:

-Hep seni mi dinleyeceğiz arkadaş, bu konuda hepimizin söyleyecekleri var!

Özür dileyip sustum. Konuşanlar oldu, ancak konuşmalar hemen sen- ben dalaşına kaydı. “O öyle yapılmalı; bu, böyle yapılmalı!” Muhtarların kulaklarını kaymakamlar çekmeli, kaymakamların da kulaklarını valiler çekmeli! Kızmadım ama sıkıldım, özür dileyip kalktım:

-Çekmeli dolap, çekmeli yatak yapmıştık, onları şimdi birileri rahat rahat kullanıyor; oysa ben gene tahta ranzadayım! deyip yürüdüm.

Arkamdan gülenler oldu; bana mı güldüler, yoksa olaya mı? Aldırmadım. Yatınca Halil Dere geldi, arkadaşların üzüldüğünü söyledi. Ben de:

-Neye üzüldüklerini açıklamadan, üzülmelerine güleceğim. İçinde bulunduğumuz olaya dışındaymışız gibi bakarsak derdimizi kimseye anlatamayız. Başkalarının, kendi amaçları doğrultusunda ürettiklerini çürütmez, hiç değilse kendimizi rahatlatacak bir noktaya getirmeyi düşünmezsek, elin dedikodusunun akıntısında yüzer gideriz. Halil Dere:

-Haklısın arkadaşım, seni yanılttıysam bağışla, sözleşip, bu tartışmaların dışında kalalım! Anlaştık.

Halil Dere ayrılınca uzun uzun düşündüm; ben neler anlatmıştım, karşımdakiler neler anlamışlar! Yaptıkları, doğrudan doğruya Kızılçullu-Çifteler yarışması. Üzüldükleri olayların sorumlusu Çifteler! Çifteler çıkışlılar içinde suçlu olabilir. Ama dışardan bize yan bakanlar, ayırım yapmadan:

-Köy Enstitülü! deyip küçümsüyor. Kepirtepe’de Çiftelerli yoktu, kimsenin adı da geçmiyordu. Oysa dört yıldır sağlığımızla ilgilenen doktor Sezai Feray’ın kayıtları yazan yardımcısı bizim sağlık evraklarımıza Eğitmen Okulu yazmış, durmuş. Bu sorulduğunda da saf saf:

-Öyle değil miydi? Dışarda hep böyle dedikleri için yanılmışım!

Bir başka konu:

-Eğitmen denilmesine biz neden bu denli tepki gösteriyoruz? Neden olacak? Rauf İnan gibi yöneticiler, Öğretmen Okulu-Köy Enstitüsü ayırımını yapıp, açılan yarayı kaşıdıkça benzer kıpırdanmalar kendiliğinden ortaya çıkar.

Kepirtepe Köy Enstitüsü döneminde zaman zaman eğlenceler düzenledik. Mavi Yıldırım, İstiklâl, Akın gibi piyesleri hazırladık. Köy muhtarları ile öğretmen çatışması gibi konuları sahneye getirmeyi düşünmedik. Bizimle ilgilenen öğretmenler de böyle bir öneride bulunmadı. Oysa Çifteler çıkışlı arkadaşlar bu konuları çok işlemişler. O alışkanlıkla olacak, sonradan açılan Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne Çiftelerden gelen öğrenciler Hasanoğlan’a da aşılamış olacak, sık sık muhtar öğretmen didişmesi sahnelenmekte. Öğretmenler görevleri gereği, çocuk velileri, muhtar, gezici başöğretmen Müfettiş, belki başka yöneticilerle ilişkili bir görevli, anlaştıkları olacağı gibi zaman zaman anlaşamadıkları işler de olacaktır. Bunlar olmadan olacakmış gibisine ortaya varsayımlar üretmenin bence hiçbir yararı yoktur. Olanlar, olursa çok ender olacaktır. Bunları önceden muştulamak kimsenin harcı değildir, Harcından vazgeçtik bunu yapanlar kışkırtıcı duruma düşmektedir. Çok önemli bir konu da Köy Enstitüleri’ne alınan öğrencilerin yaşlarıdır. Şimdilerde, ilk yıllar gibi değil, öğrenci çok, neden hâlâ büyük yaş farkı olan öğrenciler aynı sınıflarda toplanıyor? Bunu, kendi yaşamımızda denedik, bizim sınıfta 6 yaş farkı olanlar vardı. O zaman öğretmenler ilk açıldığında öğrenci bulmak zorluğuna bağlamıştı. Şimdi neden farklı değil? Kepirtepe’de tanık olduk, 1. sınıftaki Recep Türköz’e 3. sınıftaki Yusuf Asıl, Hasan Üner’e ağabey diyordu. 2. sınıfların ise neredeyse yarısı Recep Türköz’ün kardeşi durumdaydı. Nöbetlerimde bunlara tanık olup düşünüyordum. Öğretmenler ara ara öğütlerde bulunuyordu:

-Yatılı okullarda gelenektir, küçük sınıflar büyük sınıflara ağabey der: Sınıf ağabeyliği.

Bu durum salt Kepirtepe’de değil öteki enstitülerde de böyleymiş. Kızılçullulu Süleyman Adıyaman’la Şevki Aydın, Çiftelerli Rahim Ünüvar’la Vasfi Anıl aynı sınıfta okumuş. Bizim sınıftakiler de öyle, Kızılçullu grubunda Sakallı Ahmet’le Hasan Gülel, Çifteler grubunda Mustafa Ünüvar’la Süleyman Karagöz yan yana okumuş ya da okumaya devam ediyor. Bunun Osmanlı dönemi Mahalle mekteplerinden bir farkı var mı?

İşte ben bu gibi noktalar üstünde durarak, bize düşen, düşecek olan önemli noktaların irdelenmesini istemiştim. Böyle düşünerek kendimi rahatlattım.

         

29 Mart 1945 Perşembe

 

Akşam, Halil Dere’ye gücenmediğimi, hele kendisine asla gücenmeyeceğimi söylemiştim. İnandıramamışım, sabah gene geldi. Bu hafta konsere gelmek istediğini söyledi. Her zamanki konularımıza girerek sinirsel gerginliğin dışına çıktık. Cumartesi günü, Kınalı Saçlıyı görmek falan diyerek kahvaltıya yöneldik. Hasan Özden’le karşılaştık. Hasan Özden:

-Tam istediğim gibi davrandın, al benden de o kadar! dedi. Gülümsedim. Karşılık vermedim ama sevindim. Hasan Özden, sözünün ardında duran, mert yürekli bir arkadaş, hatır için kimseye boyun eğmez. Bana böyle değil de:

-Akşam yaptığın, düpedüz yanlıştı, ya da başka incitici sözler söyleseydi, gene böyle karşılayacaktım. Teşekkür ettim.

         *

Kahvaltıda Hamdi Keskin Öğretmenin konuşması, ses tonu, sürekli gülümsemesi üstüne sözler söylendi. Abdullah Erçetin ise, Hamdi Keskin Öğretmenden sürekli kuşku duyduğunu, onun kinci olabileceğini öne sürdü. Buun nedenini de açıkladı. Geçen ders yılında Hamdi Keskin Öğretmen birilerine ödev vermişti. İçlerinde Abdullah Erçetin de vardı. Abdullah ödevini zamanında yapmamış, öğretmen sorduğunda yapamadığını söylemiş. Hamdi Keskin öğretmen Abdullah’a bakarak, öyle bir:

-Peki, öyleyse! demiş ki, Abdullah bunu unutamıyormuş. Akşamki olaydan sonra başkalarının işlerine, sözlerine katılmamaya karar vermeme karşın Abdullah’a gene öneride bulundum:

-Bunun kolayı var, yeni bir görev alır usturuplu yaparak, o durumu silersin! Salt Abdullah değil öteki arkadaşlar da karşı oldular:

-Gerçekten kin bağlamışsa onu silmek kolay olmaz; istediğin kadar güzel yapsan kusur bulur! Şaştım, direndim:

-Hamdi Keskin Öğretmen bunu yapacak insanlardan değil! Çok mükemmel olmasa bile, eğer eski olayı anımsarsa beğeneceğini söyledim. Boşuna konuşmuşum, bana:

-Sen hep kendi bildiğini doğru dersin! Gibisinden takılmalar oldu. Güldüm:

-Doğru bildiğimi biliyorsam bunu ortaya dökmek benim kendime karşı görevimdir. Bildiğimi içimde saklamanın da yararını düşünmüyorum. Sizler öyle yapıyorsanız, o sizin seçiminiz! Fikret Madaralı Öğretmenin bir benzetmesini anımsadım. Geçmiş yılların birinde sözlü yoklama yaparken arkadaşın biri:

-Biliyorum öğretmenim ama söyleyemiyorum! Deyince öğretmen çoğu kez yaptığı gibi bağırıp çağırmamış sakin sakin:

-Peki öyleyse susmaya devam et. Mısır Ehramlarının yanında bir heykel vardır, o heykel de ehramlarla birlikte yapılmıştır. Senin anlayacağın o heykel, ehramlar hakkında bilgi doludur ama konuşmadığı için o bilgiler bir sır olarak onda kalır! demişti. Bunu bildiğim için heykel olarak kalmak istemiyorum, bilgileri içimde yığacağıma dışarıya atıyorum. Bilgiler zaten benim değil ben onları dışardan alıyorum. Ellerden aldıklarımı neden içimde saklayayım?

         *

Hamdi Keskin Öğretmen gülümseyerek geldi. Baharın gelişinden söz etti. Ancak Hasanoğlan’ın dağlarla çevrilmiş olduğundan baharın, gene de temkinli geldiğini, esintilerin kış kalıntısı olarak tehlikeli olduğunu anlattı. Sonra da:

-Bakın bunu yalnız ben demiyorum, beni destekleyenler de var! deyip:

  

Camid nazariyle, soğuk çehresiyle kış
Ayrılmak istiyor, fakat ayrılamıyor gibi;
Örter, açar,bakar, yine örter sehâibi…
Bir çok sürer bu reng-i tereddüd, bu nazlanış.
 
Kuşlar, zavallı yavrucağızlar bu cilveden
Sessemlenir, tahassun ederler saçaklara:
Her lahza bir tahavvül-i baridle manzara
Bir lâhza önce aldanarak inkişâf eden.
 
Ezhâra dehşet-âver olur; şimdi mübtesim
Bir nazra şimdi giryeli bir çehre-yi melâl;
Bir ân-ı ferd için de meserret ü infiâl.
 
Çirkin değil fakat acı bir yüz ki mürtesim
En hızlı hatlarında huşûnet alâimi...
Hırçın, sinirli bir kadının hâl-i daimi.

 

Şiir bitince öğretmen yüzümüze baktı. Birçok arkadaş:

-Tevfik Fikret! deyince öğretmen gülümsedi. Elindeki kağıda baktıktan sonra da:

 

Çiçekli bir dala konmuş kanatlı bir hülyâ…
Kalem, bahârı bu tasvîr-i sâde-nakşiyle
Hülâsa eylemek ister; ve na-gehân peydâ
Vüreykalardaki şerm –ende bir tehâşiyle
Eder bu cür’ et-i âvâresinden istihyâ.
Hakîkaten o ne hengâme-yî teceddüttür
Ki dallariyle, semâsiyle, kuşlariyle bütün
Şu köhne toprağı tervîh eder; kışın daha dün
Elinde hırpalanırken, bakarsınız bugün
Bir inbisât-ı müzehherle hep tabîat pür.
 
Sular akar, kuzular oynaşır; sefâsından
Hayât raks ediyor zannedersiniz; eshâr
Olur tele’lü-i bârân içinde hande-feşan…
Bu ibtisâm ile gûyâ,şügüfte rûh-ı bahâr,
Lebinde bir sarı nîlüferin doğar nîsan.

 

Öğretmen şiirlerin adlarını söyledi. Mart, Nisan!

Sonra da sordu:

-Biz de baharı seviyoruz ama bu tür duyguları taşıyor muyuz? Ne dersiniz? diye sordu. Hasan Gülün:

-Tevfik Fikret buralarda yaşasaydı böyle şiir yazabilir miydi? diye karşılık verince öğretmen:

-Bu benim sorumun karşılığı oldu mu? deyip gülümsedi. Öğretmen yeni bir şeyler okuyacakmışçasına elindeki kitapları karıştır gibi yaptıktan sonra “131 numara!” dedi. Bu benim numaramdı ancak birden algılayamadım. Harun Özçelik uyardı. Kalktım. Öğretmen baktı:

-Sen misin? diye sordu, oturmamı işaret etti. Arkadaşlara dönerek:

-Öteki sınıflarda da sık sık soruyorlar: Siz sınav yapmayacak mısınız? diye. Haydi biz de sınav yapalım! deyip başka numara okudu. Hüseyin Orhan kalktı. Öğretmen önce sordu:

-Geniş bir yelpaze oluşturan şiir türlerini konuştuk, senin sevdiklerinden söz edelim, bu bizim için bir açılış olsun! dedi.

Hüseyin Orhan:

- Siz bilirsiniz! dedi, sustu. Öğretmen, Nedim’den mısralar okudu.

 

Münasiptir sana ey tıflı nazım hüccetin al el,
Beşiktaş’a yakın bir hane-i viranımız vardır……
………………………………………..
Bu stanbul ki bir misli bahadır
Bir sengine yekpâre Acem Mülkü fedâdır.
……………………………

Hüseyin Orhan, hatırlayamadığını söyleyince Turan Aydoğan parmak kaldırdı; öğretmenin işareti üzerine Turan Aydoğan soruların karşılığını verdi. Turan şiir yazıyor, besbelli geçmiş konular üstünde durmuş. Hamdi Keskin Öğretmen bu kez:

-Öyleyse ben kaldırmayayım, isteyenler gönüllü kalksın. Kalkmayanlar olursa bir süre sonra onları da ben kaldırırım!

Öğretmen belli etmedi ama, bakışlarında bir değişiklik oldu, sesinin de rengi değişti. Öğretmen:

-Okulunuz yeni, ilk mezunlarını bu yıl verecek. Siz onlara göre şanslısınız. Hiç değilse onların başından geçenleri görmeseniz bile duyacaksınız. Bana kalırsa sizler şimdiden onlarla ilişki kurun; bakın onlar sorup soruşturuyor, sınavlarda sorulacak soruların sınırını çizmeye çalışıyorlar. Tıpa tıp olmasa bile yakın soruları öğrenmek çalışmaları kolaylaştırır. Belki de size anlatmışımdır. Bana göre tembel saydığım bir yakınım, sınav kapısında öğrendiği sorular sayesinde okul bitirmişti. (Öğretmen bunu, kardeşi olarak anlatmıştı.)

Hamdi Keskin Öğretmen bundan sonra:

-Bahar şiirlerine devam edelim! deyip Halide Nusret Zorlutuna’dan söz etti. Halide Nusret Zorlutuna adını çok duymuştum. Kırklareli Ortaokulunda öğretmendi. Ben orada okumadım ama okuyan arkadaşlarım anıyorlardı. Kepirtepe’de öğretmen kalan Mehmet Yücel arkadaşımız sık sık ondan şiirler okurdu. Adı geçince kendim tanımış gibi ısındım. Öğretmen önce Gel Bahar adlı şiiri okudu.

 

Gel Bahar
 
Gel bahar erit bu yolun karını,
Geçen seneleri anmayalım hiç.
Dinle bülbüllerin şarkılarını,
Güllerin kıpkızıl şarabını, iç.         
Bu dünya bir büyük meyhanedir, gel!
 
Saçında baygın bir gül kokusu var,
Dudakların kızıl karanfil gibi.
Gözlerinde gülsün mine ışıklar,
Sesinle büyüle çarpan her kalbi.
Bu hayat zaten bir efsânedir, gel!
 
Ben mi çıldırmışım, sen mi delirdin?
Yalvaran sesimden bu kaçış neye?
Git, dediğim zaman koşar gelirdin;
Gel şimdi de inan bu efsâneye;
Şimdi günler birer peymânedir, gel!
 
Gel bahar, gel bahar yakınlarda gül!
Denize renginden armağan bırak;
Ufuklarda gezin semâya süzül,
Sonra yavaş yavaş in, içime ak!
Gönlüm hasretine divânedir, gel!
 
Halide Nusret Zorlutuna

 

Öğretmen gülümseyerek:

-Şairlerin yalan söylediğini gene şairler yazmaktadır. Fuzuli’nin bu konuda beyitleri vardır. Burada yalan yok ama söylediğine pişmanlık var gibi. Bakın, adı bile az önce söylediğinin tersi, Git Bahar!

 

Git Bahar
 
Çekil bu gölgeli yolda gezinme,
Bahar, bakışların gene pek sarhoş.
Yanılıp gönlüme misafir inme;
Kapısı kilitli mihrabı bomboş,
Mabettir orası meyhâne değil!
 
Altınlı başında papatya niçin?
Sarı saçlarına pembe gül takın.
Git bahar, gönlümde ibâdet için
Diz çöken kızları ürkütme sakın;
Kalbime girme o, kâşâne değil.
 
Ziyalar, kokular, renkler çiçekler,
Ömrümün her günü bir başka düğün.
Bülbüller koynunda meşk çekecekler,
Güller dökülürler, göğsüne bütün.
Gerçekten güzelsin, efsâne değil!
 
Git bahar, git bahar ıraklara gül;
Denize renginden bırak hediye,
Uzaklarda gezin, semâya süzül,
Sokulma kalbime peymâne diye
Gördüklerin kandil…şemsâne değil!
 
Halide Nusret Zorlutuna

 

Öğretmen, şiirleri beğenip beğenmediğimizi sordu. Halide Nusret’in, Çalıkuşu kahramanı Feride gibi öğretmenliği ideal olarak benimsediğini, subay olan eşiyle yüksünmeden yurdun en ücra köşelerine dek gittiğini anlattı.

Hamdi Keskin öğretmen bunu söyleyince içim cız etti. Kepirtepe Köy Enstitüsü’nde bizim Bedeneğitimi derslerimize bir bayan öğretmen gelmişti. Rükiye Dökmen…O da bir subay eşiydi. Kendisinden önce doğru dürüst beden eğitimi dersi görmemiştik. Bizden çok incelikli hareketler bekliyordu. İstediklerini yapamadığımız zaman kendi kendine söylenirdi:

-Aman Allah’ım, ne şanssızım, bu kırlığa gelmiş, kimlerle uğraşıyorum? Mecbur muyum ben size bunları öğretmeye? gibisine konuşmalar yapardı. Bir defasında karşı koydum:

-Bize böyle demeye hakkınız yok! Siz isteğinizle geliyorsunuz, asıl şikayetçi biziz. Neden okulumuzu böyle kırlığa kurmuşlar? Neden bize, bizi anlayacak öğretmen atamıyorlar? Sizin azarınızı neden çekiyoruz? demiştim. Rukiye Dökmen Öğretmen susmuştu. Ancak o ders yılı sonuna dek onun kuşkusunu yaşamıştım: Bana bir kötülük yapacak mı? diye. Yapmadı! Yapmaması için tüm gücümle derslerine sarılmış, her sözünü yerine getirmeye çalışmıştım. Umarım Halide Nusret Zorlutuna, ücra köşelerdeki öğrencilerini böylesi paylamaz!

Hamdi Keskin Öğretmen, geldiği gibi gülümseyerek ayrıldı.

         *

Doçent Niyazi Çitakoğlu’nun gelmediğini bile bile kitaplık salonuna gittik. Arkadaşlar oldukça buruk. Hüseyin Orhan’ı teselli etmeye çalıştılar. Gerçekte dillerinin altında ben vardım. Zaten bunu düşünerek onlardan ayrılmadım. Önce benim numaram okunmasına karşın ben neden kaldırılmadım? Bunu benim gibi onlar da biliyor ama gene de kurcalamak istiyorlar. Herkes bir şeyler söyledi. Hüseyin Orhan sevdiğim bir arkadaş, ben de teselli için konuştum:

-Üzülme, geçmiş dersleri bir gözden geçir, uygun bir zamanda eksiğini tamamlarsın! diyecek oldum, birkaçı birden: (Emrullah Öztürk, Mehmet Başaran, İbrahim Ertur)

-Senin işlerin iş, böyle konuşursun!

-İşlerimin neden yolunda olduğunu da bilirsiniz, onu da söyleyin ki olay bir anlam kazansın!

Neyse konu değişti, Yusuf Asıl’dan, İdris Destan’dan mektup gelmiş, onlara sarıldık. İki ay sonra hep oralara gideceğiz, düşler kurduk.

         *

Yeni İngilizce öğretmeni gelmiş, güzel bir bayanmış. Nihat Şengül, Kamil Yıldırım çok mutlular: Güzel bayandan papara yememek için çalışacaklarına seviniyorlar. Halil Yıldırım şaşkın:

-Tembel öğrencilerin öğretmen güzel olunca çalıştığını hiç duymadım! deyip gülüyor.

          *

Öztekin Öğretmen gülümseyerek geldi, oturmamızı söyledi. Pek yapmadığımız bir olaydı; önemli konu ile karşılaşacağımızı sezer gibi olduk. “Dervişin fikri!,, türü saplantılara saptık. Ben, keman odalarının yapılacağını, inşaatlarda bizim çalışacağımızın muştulanacağını düşledim. Öyle olmadı, öğretmen, genel bir değerlendirme yapalım! dedikten sonra sınavlar hakkında bilgi verdi. Sorumlu olduğumuz derslerin bir ağırlık sıralaması olduğuna değindi.

Zorunlu olduğumuz Enstrüman (en az üç parça çalınacak), Solfej( parçaları sınav yapanlar seçecek), Müzik Tarihi (müzik akımları, çağlar içinden önemli kişiler), Armoni (çok sesli müzik kuralları hakkında bilgi), Nota yazımı (kesin olmamakla birlikte tahtaya yazdırılabilir).

Öztekin Öğretmenin yumuşak konuşması bizi cesaretlendirdi. Sorular arka arkaya sıralandı; en çok da Müzik Tarihi konu edildi:

-Biz, doğru dürüst bir Müzik Tarihi Dersi okumadık! Öğretmen birden değişti:

-Siz galiba, içinde bulunduğunuz olayın ayırdında değilsiniz. Müzik Tarihi deyince ne anlıyorsunuz? İsterseniz onu konuşalım? Her hafta konsere gidiyorsunuz, konserde çalınan parçaları dinliyorsunuz. Konser öncesi dinledikleriniz baştan sona Müzik Tarihi. İlk konserden bu yana en az 30-40 konser dinlediniz. Bu konserlerde eserler çalındı, bestecileri anlatıldı. Anlatılan besteciler, yaşadığı dönemler söylendi. Klâsik, Barok, Romantik dönemlerden söz edildi. Bu dönemlerde yetişen besteciler anıldı. Bunları dinlerken, kulaklarınızın üstüne oturmuş olmanız düşünülemez. Sizler, Yüksek Öğrenim görüyorsunuz, elinizden tutup not ettirilmeyi beklemiyorsunuz herhalde!

Öğretmen ne düşündüyse:

-Sizin için henüz kaybolan bir şey yok, bundan böyle daha dikkatli olursanız, varsa açıklarınızı kapatırsınız. Bildiğiniz gibi belli bestecilerin eserleri sürekli tekrarlanıyor. Öğretmen bu kez de Müzik Tarihi bilgilerimizin ne zaman nerede işe yarayacağı olasılıkları üzerinde durdu. Nedense Öztekin Öğretmen birden değişti:

-Haklısınız sanırım; bu konu üzerinde daha dikkatle duralım; bizim bölümün varlığı gerçekte bu nokta üzerinde düğümleniyor. Bölümümüzün adı Güzel Sanatlar! Güzel sanatları köylere sizler götürmeyeceksiniz; bunu, sizlerin yetiştireceği köy öğretmenleri götürecek. İşte işin püf noktası ya da can alıcı noktası burada; bu nasıl olacak? Gelin bunu, başta müzik olmak üzere tüm güzel sanatlara yayarak, yurdumuzdaki tıkanıklıklarını konuşalım. Bunu yapmazsak öteki müzik öğretmenlerin düştüğü hatalara düşeriz. İşte bu, bizim de havanda su dövme çarkına katılacağımız anlamına gelir. Faik Öğretmenin de fikrini aldıktan sonra konserleri izleyen hafta içinde bu konu üstünde titizlikle duralım!

Öğretmen ayrılınca bir süre varsayımlar ürettik. Ben daha çok, geçen yaz karşılaştığım Millî Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in anlattıklarını anımsadım:

-Yüksek Köy Enstitüsü açılırken bu bölümü ben eklettim; halka yeni bir şeyler gidecekse bunu sizin bölümden çıkanlar götürecektir. Öteki bölümlerin götürecekleri, bilineni daha bilinçli bir yola koymak olacaktır. Ancak siz, halktan şimdiye dek saklanan, evrensel sanatları gün ışığına çıkaracaksınız! demişti.

          *

Yemekte, aynı konu konuşuldu:

-Müzik Tarihi ile Öztekin Öğretmenin söyledikleri nasıl bağdaştırılır? Sezer gibi oldum ama açıklayacak ölçüde netleştiremediğim için sustum.

          *

Yemekten sonra bir süre piyano çalıştım. Malik Aksel Öğretmen bakalım ne diyecek? Onun anlattıkları da Müzik Tarihi gibi, kitapsız anlatılar. Not tuttuğum için fazla kaygılanmıyorum. Derslerde ara ara söze karışmamı, öğretmenler kuşkusuz değerlendiriyor. Bunun en güzel örneğini Hamdi Keskin Öğretmen verdi.

Yatınca, oldukça rahat olduğumun ayırdına vardım:

-Damlaya damlaya göl olur! diyorlar. Küçük küçük bilgiler de bir gün göl gibi beynimizi dolduracaktır. Bazılarına dendiği gibi:

-Na tuka kafa, na tuka mermer! olmamak için buralarda zorluklara katlanıyorum. Müderris Ahmet Amca’mın dediği gibi, “Çalıştığıma bir gün sevineceğim”e inanıyorum!

 

30 Mart 1945 Cuma

 

Rüstem Gündüz’ün şakaları sevilmekle birlikte kimileri tarafından hoş karşılanmaz ya da hemen saptırılmaya kalkışılır. Gene öğle oldu. Belki kasıtlı belki de dalgınlıktan sordu:

-Mart kaç çekiyor? Birkaç kişi birden:

-Senin çektiğini! Rüstem Gündüz’den önce de birileri:

-Ayıp ayıp, sizi yetiştirenleri düşünün: “Size öğretmen gözüyle bakıyoruz!” diyenlerin sesleri kulaklarda çınlıyor! Bu konuşmalardan etkilenmemiş olan Rüstem Gündüz:

-Öğretmen de insan, onun da hatası olur, o da şaka yapar! “Fe süphan Allah!,, diyerek Enver Ötnü yanımdan geçti:

-Adama iyilik de yaramıyor! Besbelli az önce Rüstem Gündüz’e arka çıkanlardan bir oymuş. Enver Ötnü, Millî Oyunlar konusunda çok olumlu yaklaşımları olan biri. Biraz da bunu nedenle, her zaman o bana takılırken bu kez de ben ona, onun sözleriyle takıldım:

-Sakin olalım Enişte: Öfke baldan tatlıdır! ama gene de bal değildir. Sözlere kapılmayalım! Enver Ötnü durdu:

-Haklısın kaynım; ben de sana soracaktım, bana da bir görev düşecek mi? Biraz kurtları dökelim, kendi kendine olmuyor bu oyun denen oyunlar? deyip güldü. Neden güldüğünü de açıkladı:

-Aynı sözü tekrarlamak istemiyorum ama bazen çaresiz kalıyorum. Bak şimdi, “Şeyler!,, denilen o ne olduğu belirsiz sözü kullanmak istemedim. Onu kullanmayınca da çaresiz oyunu tekrarladım.

Konuştuğumuzu gören Zekeriya Kayhan geldi, önce Enver Ötnü’ye takıldı:

-Bergamalılar da İzmir Efelerine özenirler! Hemşerim olduğuna göre buna şaşmam! deyince ben karşılık verdim. Ustamız Hasan Çakı Bergamalılığıyla övünüyor. Zekeriya ona da kulp taktı:

-O çok çalıştı, mükâfatını gördü, benim sözüm tıfıl takımına! Enver Ötnü sözü eskilere kaydırdı:

-Hemşerim, oyun halkasına seni tutup kim çekmişti? diye sordu. Gülüşerek, bir gün sonra buluşmak üzere ayrıldık.

Bergama,İzmir’in bir ilçesi. Oysa tarihte Bergama, bir devlet merkezi. İlçe deyince ilk aklıma gelen Lüleburgaz oluyor. Lüleburgaz’ın ıcığını cıcığını bildiğimi sanıyorum. O nedenle Bergama’yı da küçümser gibi oluyorum. Oysa Hasan Çakı Efe’in anlattığı Bergama, değil Lüleburgaz, Zekeriya Kayhan’ın belleğimdeki İzmir’ini de gölgeliyor.

Bunları düşünerek kahvaltıya gittim. Oturur oturmaz da Ekrem Bilgin’e Bergama’yı sordum. Ekrem’in, Ödemiş’i öne çıkarıp Bergama gibi İzmir’i de küçülteceğini biliyordum. Bu kez bir başka İzmirli Nihat Şengül söze karıştı:

-Bergama tarihi yanında İzmir’in, Ödemişin adı mı anılır? deyince iş değişti. Konu Sanat Tarihine kaydı. Söz konusu üç kentin de Sanat Tarihi açısından ele alınmadığı öne sürüldü. Böylece tartışma Sanat Tarihine yamandı. Malik Aksel Öğretmen için söylemler üretildi:

-Sessiz, sakin, uysal, öfkesini gizleyen derken iş kin tutana dek gitti. Dahası atasözlerine yaslanılarak “Yere bakan, yürek yakan”da duruldu. Bu sözün anlamı neydi? Yürek sözü, can’a aktarıldı.  Can yakan! Doğrudan acımasız! Öğretmenler sıralandı:

-Kimler can yakar? Sonuçta iş, çıkmaza girdi. Çünkü, can yakmayan öğretmen olamazdı. İşte bu benim benimsemediğim bir düşünceydi. Çünkü bu düşüncenin altında tembellik yatıyordu. Öğretmenler, çalışan öğrencinin canını yakmaz! Bu düşüncemi kanıtlamak için kendimi örnekledim. Köy Öğretmen okuluna girdiğimde sınıfın yarıdan çoğu ortaokullardan gelme arkadaşlardı. Hepsinin giyimi kuşamı okullu idi. İlk fotoğraflar bunu kanıtlıyordu. Ben, ilkokulu üç yıl önce bitirmiştim. Bu zaman içinde kitaplar değişmiş, söylemler değişmişti. En çok da matematik dersinde afallamıştım. Küp, deyince su küpü anlıyordum. Üçgen neydi ki? Benim içim murabba, müselles, mustatil, dılı, mkılı vardı. İlk günlerde benimle ilgilenen matematik öğretmeni Ahmet Gürsel acımsı bir sesle:

-Senin işin zor evlât! demiş, arkasından da:

-Zora dağlar dayanmazmış, çok çalışırsan niçin başarmayasın? diye de sormuştu. Ders yılı sonunda matematik dersimin notu o zamanın en yükset not olan ON olmuştu. 30 kişilik sınıfta iki kişinin notu ondu, Sami Akıncı ile benim. Sami Akıncı’nın orta 3. Sınıftan geldiğini çok sonraları öğrenmiştim. Benimle öyle konuşan Matematik öğretmenini de anlatmıştım. Öğretmensiz geçen yıllarda o askerdi, sorduğum sorulara düzenli cevaplar verip daha ileri gitmeme yardım etmişti. Bunları bildiğim için ben öğretmenlerin acımasız olacağına inanmıyorum. Tersine acımasız olan öğrencilerdir, “Çalışmıyorum, çalışmadan diploma alacağım!” diyenler gerçekten diploma alıp köylere gittiler. Onlara diploma verenlere sesleniyorum. Bu, memlekete yapılan en büyük kötülüktür, ayrıca insanları da aldatmaktır. Çünkü çok çalışmak, insanların kendi kendine kazanacağı bir alışkanlık değildir. Alışkanlıklar zorlama ile aşama kazandırır. Aşamalar ise yaşamda ilerleme, gelişme basamaklarıdır. Psikoloji derslerinde değinilen sınav sorunları, çalışmayanı geçirmek için değil çalışanı çalışmayandan iyi ayırmak için ele alınmaktadır. Sınavlar, sorumsuz, duyarsız öğretmenlerin elinde sağlıksız yapılmaktadır. Sorun budur! Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş nedenini başka yerde aramaya gerek yok, mahalle mekteplerinde öğrenme eksikliği yanında sınavsız okul bitirme de etkili olmuştur. Zorlama yok, kendi halinde öğrenci niçin zorlansın ki? Ata binen kişi zorlamazsa at gider mi? Gider ama öylesine gider. Hayvanlar için çare arayanların insanlar için bir şeyler düşünmemesi, geri kalmanın başlıca nedenidir. Aynı anlayış günümüzde de sürmektedir. Özellikle bu anlayış, öğrenciler arasında yaygındır. Hele Köy Enstitüleri’nde böylesinin barındırılması şaşırtıcıdır. Yöneticiler, güne çalışmak sözüyle başlar görüntüsü veriyor ama çalışanın çalışmayanın belirlenmesine yanaşmıyorlar. Bu konuda tek bir örneğim var; kendim. 1941 yılında Hasanoğlan’a geldiğimizde başlangıçta doğru dürüst bir sanat işi yoktu. İnşaatlar başlamamıştı. Başımızda Yapıcılık Öğretmenimiz Namık Ergin vardı. Okulun konum yerleri saptanmaya başlayınca Namık Öğretmen beni, Sili Usta’ya yardımcı verdi. Yardımcılığım, Seviye Tesviye cihazını taşımaktı. İki aya yakın bir süre (ara ara da olsa) ben o işi kusursuz yaptım. İnşaat başlayınca marangozluk işlerine döndüm. Bu kez başımızda Ali Yılmaz Demirbilek Öğretmen vardı. Sili Usta genel kontrolör olduğu için zaman zaman geldi, geldikçe benimle ilgilendi. Her ilgilenişi neredeyse yaptığımı gözetir gibiydi. Onun bu ilgisi beni daha çok çalışmaya çekti. Bir iki kez de beni onurlandırıcı konuşma yaptı. Bir keresinde Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’a benim için, “Onu şimdiden Çifteler’e atayabilirsiniz!” bile demişti. Şansım iyi gitti, bitime yakın olan ilk beş bina içinde benim ekibimin çalıştığı binaya Hasanoğlan’da ilk bayrak çekildi. Bir gün sonra Sili Usta beni arkadaşlar önünde övdü, “Verilen işi yılmadan başarmak için çalıştığının karşılığı bir armağan!” yazısıyla bir armağan verdi. Bunu, Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’un uyarısına bağladıysa da ben bunun onun düşüncesi olduğunu biliyordum. Macar asıllı Sili, çalışmanın nasıl olduğunu biliyordu. Bildiğini de bana böyle anlatmıştı. Çalışma olayına böyle bakışıma şaşan arkadaşlarım kendi açılarından haklıdırlar. Ancak darılmaya, kırılmaya hakları yoktur. Tarih derslerinde okuduk, dinledik. Çalışma duyarlığını iyice kaybeden Osmanlı yöneticileri İstanbul’da çıkan yangınları söndürmek için bile Avrupa’dan uzman getirtmişler. Uzmanlar, yüzbaşı rütbesiyle gelip Paşa olmuşlar. Onların torunları şimdilerde bile İstanbul Boğazı’nın en güzel yalılarında oturuyor, Kimisinin fabrikası var, kimisinin gazetesi, kimisinin torunları da devlet yönetiminin üst katlarında görev yapıyor.

         *

Malik Öğretmen gülümseyerek geldi. Havanın güzelliğinden söz etti, Geçen yıl bugünler bu denli ısınmamıştı. Yoksa yanılıyor muyum diye sordu. Beklemediğimiz bir soruydu, bir iki kem küm ettik. Arkasından da:

-İsterseniz bugün bir köy gezisi yapalım! deyince şaşırdık. Nerdeyse:

-Yaşa! diye bağıracaktık. İçimizde en dengelimiz Muttalip Çardak çıktı:

-Siz bilirsiniz efendim, biz köye çok gidiyoruz ama hep aynı görüntülerle karşı karşıya kalıyoruz, Sizin gözünüzle görmek bizi mutlu edecektir!

Malik Öğretmen yavaş bir sesle:

-Öyle mi? diye sordu ama, karşılık beklemeden yürüdü. Malik Öğretmen Öztekin Öğretmenin odasına girdi, arkasından Veysel Öğretmen çıktı, o da:

-Bizim de kararımız vardı, kağıtları götürelim mi diye sordu. Nedense bizim fikrimizi almak istemişler. Bizler sevinerek yola çıktık. Malik Öğretmen, sık sık sorular sordu. İşte bu da benim işime geldi. Çünkü çevreye verilen adların çoğunu ben biliyorum. Hele arkaya dönüp okul binaları ile batı yönündeki yöreye Hamurbasan dendiğini söyleyince arkadaşların susması görülmeye değerdi. Kaç kez söylemiştim ama gene sordular:

-Hamurbasan ne demek? Malik Aksel Öğretmen beni savundu:

-O ne bilsin, o adı o koymadı ya, şimdi köyde sorarız!

Önce çeşme önünde durduk. İki köylü vardı, Malik Öğretmen onlarla konuştu. Muhtara duyurulmuş olacak hemen geldi. Önce olayı öğrendi, sonra da bize katılarak cami yanına çıktık. Malik Öğretmen köyün en eski evini sordu, arkasından en yaşlısını, en çok askerlik yapanlarını, köyden okuyup ayrılanları sordu. Okula gittik, okulun öğretmeni, Hacı Karaca, yabancı değil, sıcak kanlı bir genç, Malik Öğretmeni iyi karşıladı, sorularını cevapladı. O da bugün öğrencilerini Enstitüye götürecekmiş, bunu söyleyince Malik Öğretmen Veysel Öğretmene dersi devretti, Hacı Karaca ile okula döndü. Biz, okulun yakınındaki alana dağılıp resim çizdik. Ağaçlar yapraklanmamış ama, su kıyıları yemyeşil. Model olarak hemen hemen hepimiz birer ağaç seçtiğinden resimler erken tamamlandı. Sanırım Veysel Öğretmen bu geziyi candan onaylamamıştı, çizdiklerimize pek ilgi göstermedi. Buna karşın:

-Bir gün de biz gelelim, köyden model seçelim. dedi. Toparlanıp dönerken de çevrelere bakarak değerlendirmeler yapmaya çalıştık. Çoğunlukla doğu taraftaki Elmadağları ilgi çekici, açık. Batı tarafı Hasandağları, yüksek sıradağlar. Bak bak, birbirine yaslanmış sıra tepeler. İdris Dağı, onlardan koparak Hasanoğlan’a yaklaşık duygusu veriyorsa da yükseklere tırmanınca onun da ötekilere bağlı olduğu görülüyor…

Salona biraz erken döndük. Hemen hemen hepimiz bunu kâr sayıp çalışmaya başladık. Salonda çalıştığım için arkadaşlara zararım oldu ama aldırmadım. Piyanoyu buraya ben koymadım. İki yıldır, binanın altına odalar yapılacak deniyor. Yapı kolu birinin altını kendileri için geçen yıl yapmıştı. Yeni öğrendim, bir ikincisini de yapmışlar. Orada ise yalnız heykel çalışması yapılıyormuş. Heykel çalışması için yer yapılıyor, müzik çalışması için yapılamıyor. Ancak Yapı kolu hazır beklemiyor, sıvayıp kolları çalışıyor. Biz çalışmaya yanaşmıyoruz. “Armut piş, ağzıma düş!”

          *

Yemekte herkes neşeliydi. Önce Veysel Öğretmenle köye gitme varsayımları yapıldı. Uzun sürmedi. Öztekin Öğretmenin yarım bıraktığı Müzik Tarihi konusu ortaya getirildi. Müzik Tarihi kitabı söz konusu oldu. Ahmet Muhtar Ataman’ın Musiki Tarihi adlı kitabının olduğunu söyledim. Nereden nasıl satın alınacağı soruldu. Konunun ne olduğu öğrenilmeden kitap araştırılmasına şaştım. Oysa başka zaman kitap sağlanması çok kolay konularda kitap sözü edilince burun kıvrılıyordu. Ayrıca Mahmut Ragıp Gazimihal’in Balkanlarda Musiki adlı kitabının da bu konuda yararlı olacak kitaplardan olduğunu anlattım. Sanki alacaklarmış gibi onun da nerede satıldığı soruldu. Oysa bu kitaplar eski baskılıydı, satışları yapılmıyordu. Ben Faik Canselen Öğretmene sormuştum. Faik Canselen Öğretmen bana, Ahmet Muhtar’ın Faik Canselen için imzaladığı kitabını verdi. Balkanlarda Musiki’yi de ben Mahmut Ragıp Gazimihal’den aldım. Faik Öğretmenin kitabını başkasına vermem söz konusu değil. Öğretmeni olan Ahmet Muhtar Ataman “Değerli Öğrencim Faik Canselen’e” diye imzalamış. Zaten benim olanı da vermeye niyetim yok. Çünkü, kendi tezimin bir bölümünü ondan yararlanarak hazırlayacağım.

         *

Öztekin Öğretmen gelir gelmez:

-Sizinle şu Müzik Tarihi konusu bir konuşalım. İnsanlar konuşa konuşa, öteki canlılarsa koklaşa koklaşa anlaşırmış. Konservatuvar öğrencileri de Müzik Tarihi dersi okuyor. Müzik Öğretmeni yetiştiren Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü de Müzik Tarihi okur. Biz de müzik eğitimi görüyoruz, neden Müzik Tarihi okumayalım? değil mi yani! İnsanın hemen böyle diyeceği geliyor. Ama iş bu kadar basit değil, söz konusu okulların bir görünürde başkalıkları var, bir de çalışma alanlarında görünmeyen değişik görevleri vardır. Konservatuvarı bitirenlerin hepsi olmasa bile içlerinden birileri Müzik sanatı için derinliğine bilgi sahibi olabilir, çünkü orası bu sanatın inceliğini öğreten bir kurumdur. Gazi Eğitim çıkışlı Müzikçiler de bu sanatın okullarda daha iyi öğretilmesi için yeni buluşlar araştırabilir. Bu amaçla onlara bir ölçüde ön bilgiler verilebilir. Bir de bize bakalım, bizim amacımız bu tür bir derinlik yerine daha yaygın, geniş kitlelere daha doğrusu her türlü yeniliğe muhtaç Türk halkına müziğin bir zevk işi, ancak tüm uygar insanların zevkine yaklaşacak bir zevk işi olduğuna inandırmaktır. Bunu nasıl yapacağız? Bizimkisi ötekilerin işlerine göre çok kolaymış gibi görünüyorsa da görünmeyen bir zorluğu var. Bu zorluk, harcanan emeklerin hemen karşılığı alınamamasıdır. Konservatuvarı bitirmiş bir kişi, seçtiği konuda bir kitap yazabilir. Kitap yayınlanınca yazarı ünlenir. Bir piyanist ya da kemancı konserini başarıyla verince alkışlanır. Müzik öğretmeni de iyi öğrenci yetiştirince baş tacı edilir. Bizim başarımız böyle ivedi bir şekilde ortaya çıkmayacaktır. Sakın sakın böyle bir sevdaya kapılmayalım. Zaten bizim çalışma biçimimiz de böyle bir amaca yönelik değil. Biz, virtüözlük için enstruman çalışmıyoruz. Kendi zevkimiz için, bestelenmiş güzel eserleri tanımayı, kendi zevkimiz için çalmayı öğreniyoruz. Konserlere gidişimizde, dinlediğimiz eserleri öğrenip başkalarına öğretmek için değil, onları değerlendirecek bir düzey tutturmak için gidiyoruz. Bu nedenle konser öncesi anlatılanlar için not tutturulmamakta ya da not dikte ettirilmemekte, buna karşın tekrar tekrar anlatılarak, kulak dolgunluğu yoluyla olayları benimsetmek amacı güdüyoruz. Söz gelimi, beş kez Beethoven üstüne bilgi verilmiştir; bunları birbirine ekleyemezsiniz. Çünkü hemen hemen benzer sözlerdir. Ancak günün birinde söz size düşünce, bunları ya da bunlardan, sizin sıralayacağınız cümlelerle o bilgileri tekrarlayabileceksiniz. Bu tür bilgiler uzmanlık bilgisi değil, genel bilgidir. İşte bu genel bilgiler, bir toplum içinde yaygınlaşırsa o toplum yeniliklere daha kolay alışır. Çünkü, kendi yetiştiği dar, gelenekleşmiş basma kalıp söz baskılarından kurtulmuştur. İlgi mekanizması işlemeye başlamıştır. Halkımızın “Merak!” olarak sıfatlandırdığı bilinmeyene karşı ilgi başlarsa, yenileşmeye giden yol açılmış olur. Biz, bunu müzikle nasıl yapacağız? Sakın bu soruyu bana sormayın! Salt bana değil kendinize de sormayın. Bunun nasıl yapılacağı üstüne kimse doğru bir söz söyleyemez. Bu bir yaşam biçimidir, yaşanır. Yaşarken yaşayan uygular, onun çevresindekiler onu gözleyerek, ayırdında olmadan kendilerini değiştirirler. Köy Enstitüleri, bu amaçla kurulmuştur. Ortada bir şey görülmemesi bundandır. Eleştirmeler de bundan ileri gelmektedir. Dostu da düşmanı da hemen bir şeyler görmek istemektedir. O bir şeyler görmek isteyenler, böyle düşündükleri için şimdiye dek kendi denemelerde başarılı olamamışlardır. Onlar bunun ayırdında değildirler. Ne var ki, Köy Enstitülerini şimdilerde bitirmiş olanlarla birkaç yıl daha bitirecek olanlar, bu dediğim tür çalışmalarda başarılı olamayacaklardır. Çünkü onlar, öğretmen Okullarını bitirenlerden farklı yetişmediler. Tek fark, inşaatlarda çalışmaları oldu. Yüz yıldır orduda yapılan denemelere benzer bir olay yaşandı. Askere giden Mehmetçik teknik öğrendi. Öğrendi ama kimseye öğretemedi. Öğrendiği işi ancak kentlerde sürdürdü. Böylece köye örnek gösterilenler kasabalara göçtü, sürücü (şoför) oldu, demirci ya da marangoz yanına yamanıp köye sırtını döndü. Başka türlü yapamazdı. Çünkü, onu yaşatacak bir ortam bulamamıştı. Köy Enstitüsü çıkışlıların da ilk on yıllık süreci bu tür bir kargaşa olacaktır. Bu, kaçınılmazdır. Bazı tezcanlı, bazı da öngörü yoksunu yöneticilerin sözlerine aldanıp ufukları pembe görmeyelim. İşte sizlerin yetiştireceği kuşaklar, bu dediğim olumsuz dönemi olumlu yöne çevirecek, Köy Enstitüleri de asıl meyvesini vermeye başlayacaktır. Bu anlatacaklarım, salt benim düşüncem değil, olaya gerçekçi bakan sayısız insanın görüşünün özetidir. Çünkü işin ucunda sanat duyarlılığı vardır. Sanat, özellikle de Güzel Sanatlar, insanlığın ortak ürünüdür. İnsanlar sabırları sayesinde sanatı yüceltmişlerdir. Bu duyguya sahip olanlar, yaşadıkları yerde de bu duyguyu sürdürürler. İki yıldır burada birlikte müzik dinliyoruz. Buradan ayrılınca, müzik dinlemeyeceğinizi sakın düşünmeyin. Belki bir süre bu olanağı bulamazsınız. Ancak içinizdeki istek sizi buna zorlayacaktır. Olanak yaratıp, o özlemini çektiğiniz hazzı tadacaksınız. Bu özellik yalnız bizde değil tüm insanlarda vardır. Ancak bu, bir eğitim sorunudur; doğal olarak varlığına karşın, uyandırılmak ister. İşte burada bunu yapıyoruz. Siz de gittiğiniz yerlerde yaşam boyu bunu yapacaksınız. Peki bu köy halkına nasıl yansıyacak? İsterseniz bunu sizler bir süre düşünün, bir başka gün de birlikte tartışalım!

Öztekin Öğretmen ayrılınca bir süre sessiz sessiz bakıştık. Çok karmaşık duygulara saplandığımız belli oluyordu. Ben pek fazla şaşırmamıştım; çünkü Köy Enstitüleri’ni abartılı övenleri çok ciddiye almıyordum. Öztekin Öğretmenin söylediklerinde de düşüncelerime yakın sözler vardı, o nedenler kendime pay bile çıkardım. Ancak, müzik olayının köye yansımasını pek düşleyemedim. Müzik deyince ben gerçekte bir açmaz içindeyim. Köyde kahvemiz var, gramofon akşama dek plak çalıyor. Yüz dolayında plak. Bunların, hemen hemen tamamı alaturka denilen şarkılar:

-Akşam oldu yine bastı kareler, Yad eller aldı beni, taşlara çaldı beni, Felek kırdı belimi, Kara bahtım kem talihim! türü hep üzücü tertipler. İşin ilginci, benim yaşımdaki gençler, arkadaşlarım bunları söylemek için sık sık çalınmasını isterler.

Kendi köyüme öğretmen gitsem nasıl bir tavır takınırım? Bunları düşündüm ama kimseye tınmadım. Arkadaşlar birtakım varsayımlar öne sürüp, olayı başka yöne çektiler. Onlardan ayrılıp bir süre piyano çalıştım. Piyano, çapraşık düşüncelerimi uçurdu. Oldukça neşeli olarak yemeğe katıldım.

Neşeli oluşum gözden kaçmadı, hemşerim Kadir hemen söz dokundurdu:

-Haklıymışsın abi, sen bunları hep söylüyordun! Oldukça şaşırdım, hemencecik açıklamasını istedim:

-Nede haklıymışım? Kadir Pekgöz, bir iki kem kümden sonra:

- Köy Enstitülerini pek sevmediğini söylerdin!

Kızmadım, ancak kendimi de tutamadım:

-Yalan söyleyene beddua edelim mi? Senin de içinde bulunduğun sınıf içinden yalnız ben pekiyi diploma aldım. Diplomalarımız, yönetim odasında, var mısın alıp arkadaşlara gösterelim? Yüksek Bölümün konumlandığı beş binanın çatısını ben çattım, bunu kanıtlayacak tanık’ım da var belgem de! Sen bu konuda ne söyleyeceksin? Başarılı çalıştığım için geçen yaz burada bırakıldım. Sevmesem böylesi çalışır mıyım? Eleştirdiğim Köy Enstitüleri değil, Köy Enstitülerine haksız yere alınmış asalakların barındırılmasıdır.

Arkadaşlar daha fazla uzatacağımı sandıklarından, hepsi birden:

-Hepimiz bundan yakınıyoruz, tartışmayalım, yanlış anlama var! diyerek olayın uzamasını önlediler.

Yemekten sonra Kepirtepe çıkışlılar kitaplıkta toplandı, köydeki arkadaşlardan mektuplar gelmiş, onlar konuşuldu. Arkadaşların bizim bölümde konuşulanlardan haberleri olmadığından, önümüzdeki yaz staj çalışmaları üstüne varsayımlar üretildi. Birbirine en yakın benimle Kadir Pekgöz. Bunu bir şans sayıp bizi kutlayanlar oldu. Baktım, hemşerim gülümsüyor. Söylediklerimden fazla incinmediğini düşünerek söylenenlere katılır göründüm.

Yatınca da geldi, her zamanki gibi yanlış anlamaktan söz etti, ağabeyinin arkadaşı olmamdan, babasının beni çok takdir ettiğinden söz etti.

Ayrılınca bir süre uyuyamadım:

-Böylesi arkadaşlar, insanı, başkalarına, olduğunun tam tersi tanıtabilirler. Köy Enstitülerini sevmiyorsun! Beni yakından tanımayanlar buna inanırlar! Ablamın bir sözünü anımsadım:

-Allah insanları, böylesinin şerrinden korusun!

 

31 Mart 1945 Cumartesi

 

Abdullah Ön, Rüstem Gündüz’e takıldı:

-Dostum, bu günü, dün sana sataşanlara sorabilirsin; babalarından, dedelerinden neler öğrenmişler?

Rahim Ünüvar düzeltme yapmak istedi:

-O dediğin bugün değil hemşerim, takvim hatası var! Abdullah Ön:

-Tarih bilgini değilim, biz burada arkadaş arkadaş konuşuyoruz. Dün takılanlar olmuştu, onu anımsattım. Buyur, sen doğru bilgilerini anlat! İhsan Güvenç:

-Konyalı hemşeriler, Zaloğlu için tartışmayın, o çoktan kalktı gitti. Konuşma böyle noktalanacağı sanılırken birden Eski Mart -Yeni Mart atışması başladı.

Gerçekten, bu 31 Mart tartışması hemen hemen her yıl çıkıyor. Selçuk Korol Öğretmen bunu anlatmanın ötesinde bize ayrıca yazdırmıştı. Öyleyken ara ara tartışma konusu olunca yerine oturtmakta zorlanıyorum. Olayı biliyorum, istenirse anlatabilirim. Ancak, şimdiki ayların sıralanmasında genellikle duraksıyorum. Tıpkı, kendi doğum tarihim olan 1336 ile 1920 arasındaki bağlantı gibi, öğrenip öğrenip unutuyorum. Oysa, bunun üstünde çok durmuş, babamla, ağabeylerimle, ablalarımla aramızdaki yaş farklarını iki takvime göre de yazmıştım. Öyleyken istediğim gibi sağlıklı belleyemedim.

Kahvaltıda konserde dinlenecek eser olasılıkları öne sürüldü. İki yıldır tartıştığımız bu konu artık yılgınlık yaratmıştı. O nedenle olacakları değil de olmasını istediklerimi sıraladım. Arkadaşlar, böylesinin bir zevk vermediğini öne sürüp kendi aralarında programlar oluşturdular.

         *

Durağa giderken arkadaşlar, çevreye bakıp:

-Ne kadar güzel, sahiden bahar geldi! dedikçe geçmiş yılları anımsadım; 1941 yılında biz buraya, 18 Nisan tarihinde gelmiştik. O zaman daha güzeldi, karşı tepeler kekik kokuyordu. Ancak sonradan ne olduysa birden kış geri gelmişçesine bir süre soğuktan yakınmıştık. Bir keresinde de Namık Ergin Öğretmenle bir işte çalışırken arkadaşlar topluca İdris Dağı tarafına gitmişti. Namık Öğretmen, sanırım, “arkadaşlar gitti, ben gidemedim” türü düşüncelere saptığımı düşünerek:

-İbrahim, sakın üzülme, onlar gitti ama sanırım gittikleri gibi neşeli dönmeyecekler. Çünkü buranın bir yağmur dönemi vardır, beklenmedik bir sırada gelir o yağmurlar. Bulutlar dağlardan geçtiği için o yağmurlar olağandan daha soğuktur! demişti. Gerçekten bir süre sonra baskın şeklinde bir yağmur gelmişti. Daha sonraları bunu Namık Öğretmene sorduğumda:

-Benim romatizmalarım var, onlar bana yağmuru anımsatıyor! demişti.

Bundan on sekiz gün sonra buraya geldiğimize göre daha yaza kadar, havalar çok değişecek demektir.

Tren yolculuğu da güzelleşti, herkes pencerelerden dışarıya bakıyor. Her hafta gelip gitmemize karşın beş ya da altı durağı öğrenememiş olanlara da şaşıyorum. Hâlâ, Lalabel’i de bu diziye katanlara kızıyorum da… Bunlar, çevresindekileri mi kandırıyor, yoksa kendilerini mi?

           *

Faik Öğretmen yeni gelmiş, merdiven başından işaret etti, üst kata çıktık.

Öğretmen oturur oturmaz:

-Daha önce Rus Beşlilerinden söz etmiştik. İşte onları bize anımsatan bir olay; Türk Beşlileri. Böyle olaylar, kendiliğinden olabilir. Başka yerde var diye bizde olan benzer bir durumu niçin aynı adla konuşmayalım? Böyleleriyle karşılaşacaksınız da onun için söylüyorum. Yüzlerce Batı müziği sever genç kendi ölçülerinde besteciliği seçmiş. Bunlardan beş tanesi çok başarılı olmuş. Sayısı beş olan bu gençleri ne altı yapabiliriz ne de dört. Bunlara ister istemez Türk Beşleri diyeceğiz. Bunlar: Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Necil Kazım Akses, Cemal Reşit Rey, Ferit Hilmi Atrek. Bunlardan ikisini tanıdık, Hasan Ferit Alnar, şef olarak karşımıza çıkıyor. Ulvi Cemal’in eserlerini dinledik. Diğerlerini de eserlerini dinledikçe öğreneceğiz. İsterseniz sözü açılmışken Rus Beşleri’ni de anımsayalım!

Faik Öğretmen başını kaldırıp gülümseyerek baktı:

-Borodin! diyen oldu. Öğretmen bu kez de kaşlarını çatarak daha dikkatli baktı:

-Mussorgsky, arkasından Korsakov, Balakirev, Cesar Cui adları gelince öğretmen:

-İşte bu kadar. Bir gün de Türk Beşleri dendiğinde, Ulvi Cemal Erkin, Cemal Reşit Rey, Hasan Ferit Alnar, Necil Kazım Akses, Ferit Hilmi Atrek adları anılacaktır.

Öğretmen bundan sonra:

-Beşli meşli deyip geçmeyelim, bir memlekette bestecilik beş kişinin tekelinde değildir. Bakın, sayılan Rus Beşlileri içinde iyi tanıdığımız Tschaikovsky yoktur. Onun gibi başka Rus bestecileri de vardır. Memleketimizde de öyle. Nitekim bugün bizim Beşlilerin hepsinden çalınmazken, onların dışından eserler de dinleyeceksiniz.

Öğretmen daha sonra elindeki kağıttan adlar okudu:

Hasan Ferit Alnar: Romantik Uvertür, Prelüt ve iki dans, Oyun havaları…

Ulvi Cemal Erkin: Bayram,

Necil Kazım Akses: Antigone, Kral Oidipus.

Nuri Sami Koral: Kızıl Irmak, Efe Kırları.

Fuat Koray: Senfoni 1.

Faik Öğretmen Nuri Sami Koral ile Fuat Koray’ı örnek göstererek:

-İkinci bir Türk Beşliler grubundan yakında söz edilecektir. Bakın bu besteciler onların muştucusu deyip konuşmasını sürdürdü. Ancak öğretmen ne düşündüyse gene sözü Rus Beşlileri’ne döndürerek “Onların çok özel bir amaçları vardı, Rus Halk Müziği’ni çok sesli duruma getirip dünyaya tanıtmak. Tüm besteleri için denemese de çoğunlukla bunu da başardılar. Bizim bestecilerimiz de benzer çalışmalar yapıyor, dinleyeceğiniz konserde bunu göreceksiniz. Ancak biz daha bu işin başlangıcındayız. Ruslar bunu geçen yüzyılda yapmışlar. Yüz yıl uzunca bir zaman. Biz, yenilik başlangıcı olarak benimsediğimiz Cumhuriyetimizin daha 22. Yılındayız.”

Faik Öğretmen güzel bir konser dinleme dileğiyle sözleri bitirdi.

Çıkınca arkadaşlar, her zamanki gibi gruplar oluşturarak bir yerlere gitmek üzere kararlar verdiler. Yıldız, Necmiye’nin bir akrabası ya da tanıdığı varmış, onlara gideceklerini söyleyince sahiden sevindim. Doğru Millî Eğitim Bakanlığı’na gittim; Bella’dan bir haber alırım….

Yazık ki, boşuna umutlanmışım, Dora Abla bugün gelmemiş. Yerinde Melih Cevdet Anday oturuyordu. Ben sormadan o konuştu:

-Bugün burası kapalı!

Elinde bir bezle öteberiyi silen (beni tanımıştı) bayan usulca:

 -Bir isteğin varsa yardım ederim! dedi. Teşekkür edip ayrıldım. Kapıda, 3. sınıftan, Bakanlıkta staj yapan İsmail Tıknaz’la karşılaştım. Çok ender konuştuğum bir arkadaştı. Benden çok o yakınlık gösterdi. Stajı bitmiş, ona seviniyordu. İsmail Tıknaz, beni şaşırttı, Bakanlık stajının, bilgi edinme yerine dalavere öğrenme yeri olduğunu anlattı. Bir aylık zamanda öğrendikleri, öğretmenlerin atanmaları, atanmak için dönen fırıldaklar. Kodamanların işlerinin hemen görüldüğünü, sıradan öğretmen işlerinin ise sürüncemede bırakıldığını gördüğü örneklerle anlattı. Bunlara Bakan Hasan Ali Yücel’in nasıl izin verdiğini sorduğumda İsmail Tıknaz:

-Hasan Ali Yücel değil, Hakkı Tonguç da bunları bilmiyor. Zaten onlar hazırlanan evrakı imzalamaktan başka bir iş görmüyorlar!

Biz konuşurken, gene Bakanlık stajını tamamlayan Cahit Erten’le Tevfik Gültekin geldiler. Onlar da benzer sözleri söyleyince iyice afalladım:

-Düşlediğimiz düzgün çalışmaları nerede bulacağız? Tevfik Gültekin güzel bir karşılık verdi:

-Onları biz düşlüyoruz, biz sağlayacağız. Bizlere güzel şeyler söyleyen yaşlılar, söylediklerini kendileri asla yapmıyorlar. Bunları Köy Enstitülerinde görüyoruz ama salt onların öyle olduğunu sanıyoruz. Yanılıyoruz, her yerde, o bize; “Yapmayın!,, dediklerini kendileri yapıyor.

Arkadaşlar Hasanoğlan’a dönecekmiş, ayrıldılar. Arkalarından kitap vitrinlerine bakmak için çarşıya inince hiç beklemediğim bir olay oldu; Nebahat’la karşılaştım. Tam Akman’ın önünde. Yalnız oluşuna şaşırmıştım. Gülümsedi, başını içeriye çevirip birini gösterdi, yeğeni oradaydı. Kendisi alış- veriş edecekmiş; teyzesini kapıda bekletmiş. Nebahat’ın tavırlarından, benimle karşılaştığına hoşnut olmadığı anlamı çıkardım. Gene de konuşa konuşa Aile Çay Bahçesine girdik. Bildiğim kadarıyla Ankara içine çıktığında üst-başına özen gösterir, özellikle saçlarını hep bir şekilde toplardı. Gene perişan değildi ama, alıştığım titizlik gösterilmemişti. Sordum:

-Hasanoğlan’a geldin de ben mi görmedim, yoksa gelmedin mi? Meğer Nebahat doluymuş:

-Geldim ama, ortalığa çıkmak istemedim. Babam hasta, iki aydır hastanede yatıyor. Annem hemen hemen her gün ona gidiyor. Üstüne üslük eniştemi de geçici görevle Kayseri’ye gönderdiler. Sık sık geliyor ama bir gel-git olayı yaşanıyor. Ders yılı yaklaştı, beni de geri çağırırlarsa halleri nice olur, bundan kaygılanıyorum! Söyleyecek söz bulmadım, biraz aptalca olduğunu bilmekle beraber:

- Derslerin kesilmesine daha iki ay var! diyebildim.

Yeğen, teyzesinin elinde ikide bir çekiyor. Daha önce alınan kurdeleler aynı genişlikte değilmiş; beyazlar iki santim, kırmızılar üç santimmiş. Hepsi üç santim olacakmış. 23 Nisan Bayramı törenine Melekler grubu içinde katılacakmış. Çocuk, kendine göre düşler kuruyor. Kolundan çekip dilediği yere götürdüğü teyzesi neler düşünüyor, onlardan habersiz. Yüreğim cızladı; benim babam da yaşlı sayılır. Belki de hastadır. Böyle olduğunu duysam ne yapabilirim ki? Buruk bir şekilde birbirimizden ayrıldık. Çevreme bakınmadan Yenişehir’e dek yürüdüm. Güven Parkta oturdum. Az sonra Yıldız’lar oradan geçti. Seslenip seslenmemeye karar veremeden Yıldız gördü; geldiler. Yıldız, maceralı bir gün yaşadıklarını anlattı. Gittikleri evin yakın komşularının gelini doğum yapmış. İnsanlar, doğum günlerini hesaplıyormuş. Bunlar da hesaplamışlar. Ancak hesapları yanlış çıkmış. Yıldız’ların gittiği evde oturan bayan, onları karşılamış, bir süre konuşmuşlar. Ancak birden baygınlık geçirmiş. Bayanın evinden gelenler alıp götürmüşler ama komşular, onları yalnız bırakmamış. Bu arada Yıldız’lar da kalabalığa karışmış. Doğuracak anne doktor kontrolunda olduğu için çabuk el konmuş, bir iki saat içinde bebek dünyaya gelmiş. Kendilerini karşılayan bayanın, iki üç saat sonra anne oluşunu şans olarak andılar. Necmiye ile Halise, olayı yaygınlaştırarak uzaklarda yaşayanların böyle bir şansı olmadığını anlattılar. Anlatırken sesleri titriyordu. Onlar konuşurken ben de hayal meyal anımsadığım büyük ablamın ilk doğumunu düşündüm; öyle evde falan değil düpedüz tarlada bayılmıştı. Atlı arabamız vardı onunla gitmiştik. Araba gidince ben kıyameti koparmıştım. Arabada olmak, önde oturup gırbaç sallamak benim için çok zevkli bir oyundu. Avutmak için doğum olacağını anlattılar. Akşam dönünce kucağıma bebeği verecekler. O gün akşama dek, akşamın olmasını beklemiştim.

Akşam eve dönünce yaptıklarımı da sonraları bana anlata anlata ezberletmişlerdi. Odalar, dediğimiz evin bir bölümü önünde büyük bir ağaç vardı. Sofra çok kez orada kurulur, aileden orada olanlar hep birlikte yemek yerler. O akşam ben, “Bebeği getirin!” diye tutturmuşum. Bebeğin kız olduğunu söylediklerinde de kız istemediği, erkekle değiştirilmesinde direnmişim. Sonunda babam beni alıp kahveye götürmüş. Kahvede, sigara dumanı içinde bir süre kıpırdandıktan sonra uyumuş, devrisi gün öğlede uyanmışım. Nedense bu süreçten bir şey anımsamıyorum ama bebek ağladığı zaman susturmak için araya girmeye kalkıştığımı anımsar gibiyim. Yeğenim Gülsüm’le aramızda 4 yaş fark var. Daha sonraları, ona hep ağabeylik ettim. O hem ablamın hem de ağabeyimin kızı. Belki de bu yüzden onunla hiçbir sorunumuz olmadan büyüdük.

          *

Vakit yaklaşınca, Yenişehir Durağında Cebeciye ulaştık. Erken gelmişiz, salona ilk girenler biz olduk. Az sonra kalabalıklaştı. Mahmut Ragıp Öğretmen gelmedi. Geç de olsa geleceğini umdum. Ayrıca Kınalı saçlının da gelmeyişi dikkatimden kaçmadı.

Şef. Prof. Praetorius karşıdan görününce salon alkıştan sarsıldı. Önümdeki yerler ilk kez boş kalmıştı.

İlk çalınanların Hasan Ferit Alnar’ın olduğunu biliyordum. Eserleri değil, ad olarak. Hasan Ferit aynı zaman da şeflik yapıyor. Onun Kanun konçertosunu da dinlemiştik.

Çalınan parçalar kısa olduğundan sık sık alkışlandı, sık sık da yanlışlıklar oldu; alkışlayanlar yanlış yerlerde alkışladılar. Bir keresinde de çalınan parça bittiği halde alkışlayan olmadı, alkışlar, şef ayrılınca başladı.

Çalınanların içinde tanıdık melodiler zaman zaman ortaya çıktıysa da ben, o muydu, bu muydu derken bittiği için hemen hemen hiçbirini yerine oturtamadım.

Konser sonunda, her zamankinden daha fazla arkadaşların görüşlerini dinledim. Şevki Aydın dışında çok olumlu kimse ile karşılaşmayınca şaşmadım. Çok sesli beste yapmak sanırım öyle kolay değil. Şevki tüm zamanlarını verip türküleri çok sesli yapıyor ama onu, ders dışı zamanlarda ortalıkta görmek kolay olmuyor. Bizim sınıfta ummadığım Ekrem Bilgin, tüm eseri çalınan bestecilere sahip çıktı. Üstelik bir de güzel söz söyledi:

-Benim, senin beğenip beğenmemizin ne önemi var, onlar çalışmış, konser salonuna dek gelmişler; yüzlerce insan alkışlıyor. Ben, “Beğenmedim!” deyip oturursam yakınımdaki insanların gözünde salak duruma düşerim! Herkes güldü ama, kimin neye güldüğü pek belli olmadı. Sanırım, gülenlerin çoğu Ekrem’in anlatmak istediği kimseler grubundandı. Çünkü konuşma birilerinin beğenileri üstüne başlamıştı.

Günümün iyi geçmesine karşın kimi haberler, özellikle Nebahat’ın durumu beni oldukça buruklaştırmıştı. Yemekte, mektuplar dağıtıldı. Neyse ki, evden gelen mektup beni sevindirdi. Babam, iyiymiş, ötekiler için de haberler eklemişler beni bekliyorlarmış! İç rahatlığı içinde (kendi kendime) “İyiyim! Yakında göreceksiniz!” dedim.

Masadaki arkadaşlar, günlük izlenimlerini sıralarken sanki yalnızdım, elimde olmayarak, karşılaştığım olayları, dinlediklerimi bir zincir gibi belleğimden geçirdim.

Halil Dere, arkamdan gelmiş:

-Yarın seni konsere ben götüreceğim! dedi. Bir şaka olacağını düşündüğümden (az önce arkadaşlar, 1 Nisan Şakası hazırlamıştı) “Olur!” dedim. Şaka değilmiş, onlar bir inceleme için Keskin İlçesine gideceklermiş. Kesin konuşunca sözümden dönmedim. Birlikte kalktık, gidecek arkadaşlarıyla buluştular, notlar almışlar. Benim tek koşulum; akşam yemeğine yetişmek. Faik Öğretmen, genellikle Pazar günleri akşam yemeğinden sonra piyanomu dinliyor.

Gideceklerin hemen hemen hepsi konuştuğum arkadaşlar, beni yakından tanıyorlar.

Onlardan ayrılınca salona dönüp, Czerny’leri tekrar ettim. Aklıma Keskin takıldı. Keskinli öğrenciler tanımıştım. Tanıdığım ne ki? “Ben, Keskinliyim,, sözlerinden ötesine geçmemiştim. Bir de Hamdi Keskin Öğretmen. Bıçağın da keskini olur. İlk kez hiç bilmediğim bir yere gidiyorum! İşte bu yalan olur! Edirne/Karaağaç’a bilmeden gittim, Hasanoğlan’a bilmeden geldim. Geçen yılki gezide gittiğimiz yerlerin tamamı ilk kez gittiğim yerlerdi….

Bunları aklımdan geçirirken birden irkildim; yarın 1 Nisan, benim için gerçek göreve başlangıç; Milli Oyunlara katılacağım. Tam saat altıda meydanda bulunmam gerekiyor. Öylece uyumuşum.

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ