Edirne Karaağaç İstasyonu, 1938
Trakya Köy Öğretmen Okulu

BİR KÖY ENSTİTÜLÜ

İBRAHİM TUNALI

Get Adobe Flash player

Kronolojik

70 ziyaretçi ve 0 üye çevrimiçi

Aydınlanma Çağı Devleriyle Vuruşarak Aralarına Giren, Halk Çocuğu Rousseau’yu Köyde Okuyorum, Mutluyum!

 

28 Temmuz 1945 Cumartesi

 

Akşam, okulu düşünürken uyumuştum. Okulu neden düşündüğümü de bir türlü anlamıyorum. Uzun zamandan beri özlemini çektiğim evdeyim. Hasanoğlan’da hemen hemen her gece sıkıldığımda “Köye Uçuyorum!” deyip buraları sayıklarken şimdi tam tersini yapmak büsbütün kararsızlık.

Eğitmen Mustafa Ağabey haber iletmiş: “Akşam saat 20:00’de okulda olacağım, Davutlu’dan arkadaşım Ali Dinçer var (Vehbi Dinçer’in babası). Kahvede rahat konuşulmuyor. Biz böyle düşündük, istersen gel!” Ali Dinçer de Eğitmen. Oğlu Vehbi Dinçer geçen yıl Kepirtepe Köy Enstitüsü’nü bitirdi. Bir yıllık öğretmen. Babasından, Vehbi’nin köydeki çalışmaları hakkında bilgi alırım düşüncesiyle sevindim. Eğitmen Ali Dinçer’i de daha Eğitmen olmadan önce tanımıştım, komşumuz Furtun Şerif Eniştelerin akrabasıdır. Kepirtepe’ye de sık sık gelirdi. Oğlu Vehbi de iyi tanıdığım bir öğrenciydi, benden sonraki sınıftaydı ama işlerde zaman zaman benim gruplarımda görev alıyordu, uyumlu bir arkadaştı.

Ablamın sesi geliyor, bu ara da zaman zaman da Zülfü çıkış yapıyor. Kahvaltı tepsim hazır, alıp geldim, dönüp beşiği de yanıma çektim. Ablam, iki arada bir derede! Zülfü’nün ağlamasını da istemiyor, benim onunla oyalanmamı da! Bu kez geçen günkü gibi birdenbire olmadı ama, gene de ben kazandım, Zülfü ağlamayı homurdanmaya döktü arkasından da bir haykırış yapıp uyudu. Bu sesleri neden yaptı, ilk kez duyduğumdan telâşlandım ama ablam, “Arada böyle yapıyor!” deyip, beşiği aldı.

Kahvaltıdan sonra Küçük Ablama uğradım, Bugün de eniştemi yalnız göndermiş. Eniştem yalnız olunca daha çok çalışıyormuş. Ablam iyice şişmanlamış, ağır ağır dolaşıyor. Rousseau’nun sözünü anımsadım. Rousseau’nun, anneler, annelik üstüne çok güzel sözler söyledikten sonra: “Tüm bunları bir yana itip annesine saygısız davranan bir çocuğu (genci ve de tüm insanları) azarlamak, dövmek değil hemen boğmalı!” deyişine güldüm ama haklı da buldum. Şu anda benim yanımda birileri ablamı üzmeye kalksa yakınları değil herhangi biri de olsa öldüresiye döverim. Rousseau’nun sözünün bütünün unutuşuma üzüldüm. Bunu başka bir yazıda okumuştum. Yeni okumaya başlayacağım Emil yahut Terbiyeye Dair kitabının girişinde var, hem de daha ayrıntılı bir şekilde yazılmış. Onu notlarımın arasına alacağım.

Baktım, su kaplarında sular azalmış, hem içme hem de temizlik için sularını getirdim.

Kahveye geçtim, Papaz karası asmada salkımlar yeni yeni gövermeğe başlamış. Gemlik’tekiler biz gittiğimizde daha böyleydi. Aradan 20 günden fazla geçti. Besbelli Gemlik buradan daha sıcak. Anımsadım, denizler iklimi ılımanlaştırırlar. Gemlik’tekiler kesinlikle yenmeye başlanmıştır. Babam yalnız, bile bile sordum:

-Yaz günleri kahve, gündüzleri hep öyle boş mu oluyor? Babam güldü:

-Ben varım ya! Sonra da:

- Ben kahveyi, kendi eğlencem için ayakta tutuyorum. (Ağabeylerimi kastederek) Çocuklarla da öyle karar verdik, kendimiz için de bize çok yararı var, hep bir arada oluyoruz. Üç beş komşu da bize katılıyor; ne kâr ne zarar! Kapatsam evde duramam!

Biz konuşurken elinde bir değnek Damgalı Dede geldi. Damgalı Dede de babam yaşlarında ama nedense o biraz daha yaşlı görünüyor. Damgalı Dede’yi önceleri çok sayar, anlattıklarını dikkatle dinlerdim. Sonraları hakkında yapılan olumsuz konuşmalar nedeniyle biraz başka görmeye başladım. Ancak o, eskiden nasılsa gene öyle bana çok yakın görünüyor. Çok güçlü bir belleği olduğu belli. Köyde okul açılmadan önce okuma-yazma çalışmaları yapılıyordu. Gündüzleri belli yaşlardaki bayanlar, geceleri de gene belli yaşlardaki erkekler, eski, cami olarak kullanılan yerde çalışırlardı. Ben, gündüzleri Şerife ablamla giderdim. Okuma-yazma öğreten Fahri Bey, beni kahveden tanıdığı için ablamın yanında oturmama izin veriyordu. Ben de sessiz, sakin otururdum. (O zamanlar sürekli kahvede olurdum) Ancak kalemim, defterim vardı, dersten sonra elimde kalem defter, (sonra bunlar, asmalı bir torbaya girmişti) kahveye damlardım. İşte o zamanlar kahveye sık sık gelen Damgalı Dede benimle çok ilgilenirdi. Sonraları Damgalı Dedenin torunu olan Ali Eniştem Şerife Ablamı kaçırdı. Buna karşılık olarak da Bektaş Ağabeyim onun torunu Fatma Yengemi kaçırınca aileler arasında bir gerginlik olmuştu. Ancak Damgalı Dede kahveye gelir, benimle eskiden olduğu gibi konuşurdu. Yumurta hesapları yaptırır, evler arasındaki uzaklıkları sorar saydılar saydırırdı. 4.-5. sınıflara geçtiğimde ise gazete okutur, küçük kitaplar getirip okumamı isterdi. Koca Yusuf’un Amerika’da güreş yaptığını, Cim Landos diye bir Yunanlı pehlivanı yendiğini, Amr İbni Abdut ile Hazreti Ali’nin cenklerini ilk olarak ben, onun getirdiği kitaplarda okumuştum. Okul bitince, önce kuzuları sonra da koyunları otlatırken karşılaşmalarımızda da Damgalı Dede, o konularda bana bilgi verirdi. Bunları zaman zaman anımsardım. Ben bunları anımsardım ama Damgalı Dede yaşlanmıştı, bunları ona anlatsam belki sevinir, ancak o, bunları unutmuş gitmiştir! diye düşünürken Damgalı Dede hepsini değil belki ama birçoğunu gene bana anlatınca şaşırdım. Onun öğrettiklerinden bir bardak bir şeker deneyini anımsayabildim. Bir gün biz konuşurken babam kuyudan kovalarla su getirmişti. Damgalı Dede bir boş bardak alıp su üstüne bıraktı. Bardak su üstünde sallandı durdu. Bu kez bardağı su doldurup bırakınca bardak dibe çöktü. Bunun nedenini açıklamadı ama bana:

-Bunun nedenini sor öğren! demişti. Daha sonraları bir kez, babamın teneke ya da kova ile su taşıdığını, kalaylı, bakır kaplarla neden almadığını sormuştu. Bu benim de dikkatimi çekiyordu. Kuyuya gittiğimde komşu kadınlar, bakraç denilen bir sırığa iki bakır takar elinde bir kovayla gelir elindeki kovayı kuyunun ipine takarak çektikleri suyu bakır kaplara doldurup giderdi. Aklıma takılmıştı ama nedenini öğrenmemiştim. Bunu da Damgalı Dede söylemişti:

-Bakır kapların alt kısmı yayvan olduğundan suya batmaz. Suya daldırmak için ipi hızlı çekip ters döndürmek gerekir. Bu yapılınca da için bakır kap kuyunun taşlarına çarpıp ezilir.

Damgalı Dede’nin öğrettiği bir başka olay da koyunları yakalamak için ağaçtan yapılan çengelimsi tutacak. Gege denilen bu çengel, kesinlikle ağaçtan özellikle de kızılcık ağacından yapılırmış. Bunu da Damdalı Dede’den dinlemiştim. Bunun yapılmasını sonraları öğrendim ama köyde hiçbir zaman yapmaya kalkışmadım. (*) Damgalı Dede benim çocukluğum üstüne uzunca bir süre konuştuktan sonra gene eline sopasını alıp gitti. O gidince babamın onun arkasından bir şeyler söyleyeceğini sanmıştım. Oysa babam bana değil ortaya söylendi:

-Yaşlılık böyle işte, aklından geçenleri söyleyip rahatlar!

(*) Kepirtepe’de bizden sonraki sınıfta çalışkan olarak bildiğim Süleyman Gege vardı. Konuşmalar arasında onun soyadı üstüne çıkan bir tartışma sonucu bir çam takozundan gege yapmıştım. Gerçekte köylerde gegeleri orakçılara ellik denilen (parmaklara takılarak tahıl saplarını tutmaya yarayan) gereçleri yapanlar üretip parayla satıyor. Çobanlar, gegeli sopasıyla istediği koyunu ya da keçiyi tutar. Çoban yavaşça sopasının gegeli tarafını koyunun arka ayağına takar, koyun olduğu yerde kalır.

Kahvede fazla kalmadım, eve dönüp önce İtiraflar’ı karıştırdım. Öyle mi aklımda kaldı, yoksa ben mi öyle bir yakıştırma yaptım? Yazar bir yerde kitabın iki cilt olduğundan söz etmişti. Oysa ben üç cilt olarak okudum. Kitapta böyle bir söz var mı, aramaya kalkıştım. Uzunca bir aramadan sonra yanıldığımı anladım. İtiraflar’ın iki cilt olduğunu kendi mantığıma göre demişim. Gerçekte İtiraflar 12 kitap. Emil yahut Terbiyeye Dair kitabının girişinde Rousseau’nun tüm eserleri sayılırken İtiraflar’ın ilk altı kitabı 1781’de diğer altısı da 1788 yılında basıldı dendiğinden ben böyle bir kanı üretmiş olabilirim. 1-6 bir cilt, 7-12, 2.cilt.

Akşam Okula, Mustafa Abilere katılacağım için 3803 sayılı yasayı karıştırdım. Hangi maddeler uygulanıyor, hangisi görmezden geliniyor! Ali Dinçer, bir yıldır öğretmen olarak çalışan oğlu nedeniyle bu konuda sağlıklı bilgi edinmiştir.

Saati gelince okula indim. Okul, ben köyden ayrıldıktan sonra yapılmıştı. Öğrenci olarak gitmemiştim ama Kepirtepe dinlencelerinde gündüzleri sık sık uğrardım. Hava karardıktan sonra ilk kez gidiyorum. Pencerelerden ışık gelmeyince duraksadım, karanlıkta mı oturuyorlar? Giriş kapısı açık olduğu için girdim, içerden ses geldi, meğer arka odalardan birinde oturuyorlarmış. Kendi söylemlerine göre “Çilingir,, sofralarını kurmuşlar. Konuk Ali Dinçer ilk açıklamayı yaptı:

-Okullar, halktan uzak, dokunulmaz, katılınmaz durumundan çıkarıldı (!), şimdi kaynaşma sürecindeyiz. O nedenle biz de halkın yaptığı gibi kendi iş alanımızda özel sohbetimizi yapıyoruz. Okul, bir çalışma yeri olduğu kadar huzurla dinlenecek bir yerdir felsefesini uyguluyoruz! deyip güldü. Belli ki bununla, kurdukları Çilingir sofrasını savunuyordu. Oysa benim bunu yadırgamak aklımdan bile geçmiyordu. Gene de, sanki aklımdan geçmiş gibi:

-Ne güzel, sessiz sakin! dedim. Mustafa Ağabey:

-Bizim köylüler, bu tür olaylara karışmazlar ama biz gene de sessiz sakin bir yerde dertleşmeye çalışırız. Bunun en iyi yeri kendi evlerimiz ama biz bu geceyi böyle yaptık. Böylece bir arada olmamız kolaylaştı.

Sonunda, benim için eni konu düşünülerek bir buluşma hazırlanmış olduğunu öğrenmiş oldum. İçimden hem sevindim hem de kaygılandım; benim bir sıkıntım da bu:

-Böyle bir durumda ben ne yapmalıyım şimdi nasıl davranacağım?

Ali Dinçer, oğlundan söze başladı; Vehbi iyi imiş, baba oğul iş birliği içindeymişler. Vehbi’nin askerlik durumu için kaygılanıyormuş. 3803 sayılı yasaya göre askerlik çok geç olabilirmiş. Oysa o, askerlik görevini bir an önce atlatıp gerçek çalışma düzenini ona göre kurmak istiyormuş. Bu arada söz bana döndü, benim askerlik durumumun oldukça geciktiğini öne sürdü. Doğum tarihimi sordu. Ben, askerliği pek umursamadığımı, altı ay okulda, altı ay da kıtada kalacağımı söyleyip sözü geçen yıl okulu bitirenlere verilen araç gerece getirdim. Ali Dinçer, önemsemeyen bir tavırla:

-Baba oğul iş birliği yaparak eksikleri kapatıyoruz. Devletimiz de elinden geleni yapıyor! diyerek benim önümü keser gibi oldu. Mustafa Ağabey söze karıştı. Bana:

-Sanırım sizlerin bu yılki stajınız, öğretmenleri işbaşında görüp genel durumu saptamak. O bakımdan soruyorsan arkadaşın sözleri çok özeldir. O olanakları olmayanlar bazı sıkıntılar çekmektedir. Bu konuda söylenenler pek iç açıcı değil, gezdiğin yerlerde oldukça çok sızlanmalarla karşılaşacaksın.

Konuya girmeyi düşündüm:

-Evvelki yıl bizim arkadaşlara, tüm gereksinimleri törenle vermişlermiş. Bizim arkadaşlar azdı, geçen yıl 200 dolayında arkadaş okulu bitirdi, onu merak ettim.

Ali Dinçer güldü:

-Sizin dönem de aksaklık oldu! Der demez bizim köylülerin anlattıkları anımsattım. Karşılıklı bakıştıktan sonra Mustafa Ağabey:

-Sizin kahvede sana anlattıklarını biz çok dinledik. Maalesef o söylenti, Kepirtepe hesabına büyük bir değer düşüklüğü yarattı. Bunu, kim niçin yaptı, olmamış bir olay gazeteye niçin verildi? Olmadığını tüm Trakya biliyordu, uzun süre haberin yalanlanmasını bekledik; kimse tınmadı. Olay, kahvelerde hâlâ Kepirtepe için olumsuz bir esinti olarak sürüyor. Bu olaydan sonra gezici Başöğretmenden başka iki üç kez de İlköğretim Müfettişi geldi, onlar geldikçe de bu olay konuşuldu ama olayı kimsenin üslenmediği söylendi,

Müfettiş deyince aklıma takıldı, müfettişlerle biz de ilişki kuracağız, sordum. Müfettiş Hamit Gürsel ile Akil Mengü imiş. Hamit Gürsel’i buraya geldiğinde, Akil Mengü’yü ise Kepirtepe’de tanımıştım, sık sık Kepirtepe’ye gelir piyano çalardı.

Mustafa Ağabey, uzun süre üstünde durulduğu için gazeteyi anımsadı “Cumhuriyet!,, adını verdi. Ancak tarihi için kendini zorladı ama anımsayamadı. Benim ayrıldığım tarih soruldu. 1943 Ekim başını söyledim. Haber tarihi için kesin bir zaman saptanamadıysa da konuya girilmişti, Yasanın genel havası konuşuldu, uygulanması zor maddelerden söz edildi. Madde söylenmedi ama, istekler ortaya getirildi. Ali Dinçer, öğretmene verilecek toprak için ölçü olarak “Köy tarlası gösteriliyor. Oysa köylerde yaygın olarak böyle bir ölçü yok, olmayanlar ne yapsın?” dedikten sonra başka örnek verdi. Tekirdağ’ın kimi köylerinde oldukça geniş “Köy Tarlası,, var. Örneğin Keşan bölgesi böyle! Bazı köylerde ise sembolik bir yer ayrılmış, (Şarköy Bölgesi) sulak bir yerde, biber patlıcan ekiliyor. Bu konuda yetki de Köy İhtiyar Heyeti’ne verilmiş. Burada eşitlik nasıl sağlanacak?

Konuşanların ikisi de on yıllık, deneyimli Eğitmenler, onlar bu konuları konuşurken geçen yılki staj dönemimi anımsadım, yemek masasında Hasanoğlan Köy Enstitüsü öğretmenleri konuşuyordu. Üç ay oyunca onları dinledim, 3803 sayılı yasa üstüne tek bir söz duymadım. Oysa hepsi bu yasaya dayanarak oraya atanmışlardı. Okul müdürü Rauf İnan her konuşmasında köylerle, köydeki okullarla dayanışmadan söz ediyor. Hasanoğlan köyüne atanan Hacı Karaca ile çok karşılaşmam bir yana okuluna gittim, konuştum da bunları sormadım. Bu nedenle kendimi de suçlu sayıyorum. Ona verilen tarla nerede, kaç dönüm, neyle ölçülerek verilmiş? Ayrıca düşündüm; Köy Enstitü Dergisi çıkıyor, bu konu, o dergide yazılamaz mı? Hattâ Türkiye çapında bir araştırma yapılarak görevliler uyarılamaz mı? Köy Enstitüleri arasında kardeşlikler, imeceler salt öğrencilerin bina inşaatlarında ya da Okul Müdürlerinin konuşmalarında mı var?

Ali Dinçer, uygulanması hem zor hem de küçük düşürücü olan köydeki öğretmenlerin kasabalara gidememesini eleştirdi: “Ben Davutlu’luyum, orada çalışıyorum. Kasabam Muratlı; ne tuhaf, Muratlı’ya inemeyeceğim. Ayol, ben Muratlı’ya günde iki kez gidip gelecek durumdayım!” Ben de yeğenim İsmet’i söyledim, “Kızılcıkdere’de çalışıyor” der demez güldüler. Ali Dinçer, Kızılcıkdere köyünü biliyormuş. Hemen sözü aldı:

-Kızılcıkdere’den daha güzel örnek, Tekirdağ’ın Kılavuzlu Köyü, Tekirdağ’a dört km. Orada çalışan öğretmen Tekirdağ’a inemeyecek ama yarın oğlu, kızı büyüyünce onlar orta okula sabah gidip akşam eve dönecekler. İşin içinde oğlum olduğundan bunu o zaman daha kurcaladım. Konuyu, yakından tanıdığım eski bir meslektaşımız olan, şimdiki Kırklareli Milletvekili Nafi Atuf Kansu’ya açmıştım. O bana, “Koskoca Milletvekilleri bunu düşünmüyor da sen mi düşünüyorsun!,, demişti. İnadım tuttu, bizim Tekirdağ Milletvekili Nazmi Trak’a da sordum. Sahiden o koskoca Milletvekillerinin hiçbiri kanunun o maddesine karşı olmamış. Öteki maddeleri didik didik didenler olmuş ama o maddede hep susmuşlar.  

T.B.M.M’de yasaların maddeleri üzerine yapılan konuşmaları hep duyardım, 3803 sayılı yasa çıkarken Köy Enstitüsü çıkışlıların yedek subaylık hakkını General Kâzım Karabekir savunmuş diye! Onun savunmasını merak ederdim. Resmi Gazeteyi bulursam onu da okurum düşüncesine saplandım. Resmi Gazete devlet dairelerinde bulunurmuş ama almak için tanıdık gerekebilirmiş. Stajımız süresince il ya da ilçelerde bunu bulabilirmişim. Buna çok sevindim.

Lüleburgaz Maarif Memuru Salih Arı aklıma geldi. Onun adını verince Mustafa Abi, gülerek:

-Ona sorarsan, sana getirir istediğin maddeyi de gösterir! diyerek övgülü sözler söyledi. Bu arada, öteki olayı da anımsatarak:

-Onunla görüşünce Cumhuriyet gazetesini de sorarsan, o sana, gazeteyi çıkarıp okumanı bile sağlar! diyerek beni rahatlattı.

Vakit oldukça geç olunca konuşmalarımızı balla keserek karşılıklı olarak iyilikler, başarılar dileyerek kalktık, Ali Dinçer beni Davutlu’ya çağırdı. Mustafa Ağabeyin evi yanında ayrıldık. Ali Dinçer, eğitmen olmadan önce de bizim köye çok gelirdi, o zaman Furtun Şerif eniştelerde kalırdı. Tatlı dilli biri olarak kahvede hep anılırdı. Eğitmenlik ona yakışmış hem de geliştirmiş. Konuşmalar arasında geçti, Lüleburgaz köylerinde on eğitmenden yalnız Mustafa Ağabey yer değiştirmemiş. Kendi bölgesinde de yer değiştirmeyen yalnız Ali Dinçer’miş. Bu bir rastlantı mı yoksa dürüst çalışma, çevreyle uyum mu? Bundan ben de kendime bir ders çıkarabilirim, bölüm başkanımla iyi geçiniyorum ama bakalım gideceğim yerde öteki yöneticilerle aynı uyumu gösterecek miyim? Kendi düşüncelerimden irkildim, Hasanoğlan’dan ayrılınca dalımdan kopmuş gibiyim, yirmi yirmi beş günlük ayrılık aylar gibi geliyor. Okulu bitirince bu hepten kopma gibi olacak!

Herkes yatmış. Durakladım, tüm köy sessizlik içinde, besbelli köpekler de horozlar gibi ilk uykularında. Zühtü Akın’ın Hamitabat’taki değirmenin motoru kalp gibi atıyor, Pat, pat, pat! Saymadım ama sanırım dakikada 60’tan fazla atmıyor. Ablam, kapının önüne kısık bir fener koymuş, alıp içeri girdim, öylece uzandım. Uzandım ama uykum yok, olayları bir yana bırakıp Eğitmen Mustafa Ağabeye takıldım. Köyde ötekiler gibi yaşıyordu. Bektaş Ağabeyimle arkadaş oldukları için onu yakından tanıyordum. Şakacı, güzel şarkı söylüyordu. Onu düşünürken yeğeni arkadaşım Ahmet’i anımsadım. Ahmet de ona benziyordu “Vur, ağzından lokmayı al!” diye bir söz söylenir, Ahmet öyleydi. Vurmağa gerek yok, isteyince o lokmasını zaten verirdi. Hamitabat’a gitmeme Ahmet’in yardımını anımsadım. Köyde 3. sınıfı bitirince tüm arkadaşlar gibi benim de okuma şansım kapanmıştı. İki yıl sonra Hamitabat’ta 5. sınıf açılınca Halamoğlu Hilmi ile gidip yazıldık. Ancak Hilmi bir nedenle (başında kel olduğundan) okula alınmadı. Böylece benim de şansım kapanmıştı. Bunu arkadaşlara anlatınca Ahmet (biz ona Kaplı Ahmet diyorduk, o zaman soyadı henüz yaygınlaşmamıştı) bana arkadaş olacağını söylemişti. İnanamadım ama sevinmiştim. Sahiden Ahmet sözünde durdu, bana iki yıl arkadaş oldu. Üstelik çok da çalıştı, derslerde benden daha başarılıydı. Nedense okulu bitirince okuma şansını denemedi. Deneseydi, kesinlikle çok başarılı olacaktı. Mustafa Ağabeyi düşündükçe Ahmet gözümün önünde canlanır gibi oluyor. O da bunu biliyor ki, karşılaştığımızda çocuklarını okutmakta kararlı olduğunu tekrarlıyor. Ahmet, çok çalışkan, sanırım o nedenle bu kez kendisiyle çok konuşamadım.

 

 29 Temmuz 1945 Pazar

 

Uyanığımda Zülfü, tüm gücüyle bağırıyordu. Ablamın sesini duydum:

-Boşuna bağırma, dayının duyacağı yok! “Duydum!” deyip kalktım, beşiği alıp sallamaya başladım. Zülfü çok ağlamış olacak oldukça zor uyudu. Ablacığım iyice bıkmış olacak gün sayıyor:

-Şurası şurası kaldı, orak bitince annesine teslim, harmanda hep olmasa bile ara ara götürürler. Harmanımız kuytu yerde!

Ablam konuşuyor ama onun Zülfü’den ayrılmaya niyeti yok. Bir süre öyle konuştuktan sonra:

-O bana aslında arkadaş oluyor. O olmasa hepten yalnız kalacağım, onunla konuşur gibi söylenmem de bazen beni rahatlatıyor.

Zülfü uyudu. Kahvaltı edip kitabı açtım. Kitabı açtım ama ben de ablam gibi kararsızım, pazar, pazartesi günlerim kaldı. Salı günü toplanacağız. İki günde ne okuyabilirim ki? Ne okuyabilirsem, deyip başladım.

 

Emil Yahut Terbiyeye Dair!

Birinci Kitap, Doğuştan ilk çocukluk çağının sonuna kadar!

Her şey aslında iyi olarak doğar:

Her şey, eşyanın Halik’ in (Doğurtanın, Tanrı’nın) elinden çıkarken iyidir, her şey insanın elinde değişir, bozulur. İnsan bir toprağı başka bir toprağın ürününü beslemeye bir ağacı başka bir ağacın meyvesini taşımaya zorlar; iklimleri, doğanın değişmez kurallarını, mevsimlerini bir birine katar, karıştırır; her şeyi altüst eder, şeklini bozar, bu bozuk şekli sever, ve doğanın zaten var olan garipliklerinden hoşlanır hiçbir şeyi, hatta kendisinin bile doğanın şekillendirdiği gibi kalmasını istemez. Onu eğitimli bir at gibi yetiştirmeye, bahçesindeki bir ağaç gibi kendine göre biçimlendirmeye çalışır.

Ne var ki, bu olmasaydı işler daha fena olacaktı, insan türü, yarım olarak kalmak istemez. Eşyanın bundan sonra içinde bulunduğu halde, doğuşundan başlayarak kendi kendine bırakılan bir adam diğerleri arasında hepsinin en bozuğu olurdu. Kuruntular, güçler, gereksinimler, örnekler içinde yüzmekte bulunduğumuz bütün toplumsal kurumlar onda bir rastlantının yol ortasında yetiştirdiği ve geçenlerin itip kakarak, her yandan bükerek hemen yok ettiği bir fidana benzeyecekti.

Herkesin gittiği yoldan kaçınmasını ve yeni doğan fidanı insanların zulüm ve yakıştırmaların darbesinden korumayı bilen özendirici ve gayretli analar, sizler söylüyorum; birince ve en önemli eğitimci bayanların olduğu su götürmez bir gerçektir. Eğer doğayı oluşturan (Tanrı) eğitim işini erkeklere de bıraksaydı, onlara çocukları beslemek için süt de verirdi. Eğitim işlerinin uygun olup olmadığı konusunda hiç çekinmeden bayanlara baş vurabilir. Çünkü çocuk eğitiminde erkeklerden daha çok beceriklidirler, üstelik onlar bunu doğal olarak başarmaya heveslidirler. Bilindiği gibi birçok anne çocuklarının geleceği için dul kalmakta yaşamını çocukları için harcamaktadır. Bir başka önemli özellikleri de onlar bunu güçlü sezgileriyle çok önceleri sezinleyebilir. Yazık ki, erdemlilikten çok geçici birtakım nedenlerle insanları dışlayarak mal-mülk üstüne yaslatılan yasalar, annelere hiçbir hak tanımıyor. Buna karşın onların durumları babalara göre daha güvenilir,

Görevleri daha zorlu, önemsedikleri ailenin yönetimine daha gerekli. Genellikle çocuklara daha yakın ve bağlıdırlar. Bazı olaylarda çocuğun babasına karşı koyuşu hoş görülebilir, fakat ender de olsa onu göğsünde taşıyan, sütüyle besleyen, senelerce ondan başka bir şeyle ilgilenmemek için kendini bile unutan anasına karşı saygısızlık edecek kadar doğası bozuk, yaşamayı hak etmeyen bir canavarı hemen boğmalıdır.

Annelerin çocukları şımarttığı söylenir durulur. Kuşkusuz onlar da hata ediyorlardır fakat bu hataları bile anne dışınkilerin hatalarının yanında çok zayıf kalır. Analar, çocuklarının mutlu olmasını isterler. O anda bile mutlu olmasını istediği için biraz şımarmasını hoş görebilirler. Çünkü bu hoşgörü başkalarının fesatları kadar olumsuzluk yaratmaz. Ana çocuğunun mutlu olmasını her an ister, bunda haklıdır. Babaların işe karıştığı zamanlarda hatalar yapmış ya da hatalara ortak olmuş olabilir. Bu konu üstünde durulabilir. Unutulmamalı ki, bencillik, cimrilik, zorbalık, umursamazlık, duyarsızlık çocuklar için anaların şefkat hatasından çok daha zararlıdır. Burada, belki ANA üstüne verilen gerçek anlamı açıklamak gerekmektedir. Biraz sonra o da açıklanacaktır. Taze fidanı kurumaya bırakmadan yetiştir, sula meyveleri bir gün sana beklediğin tadı verecektir. Çocuğun ruhunu hemen bir kuşak içine al. (sur içine kapat) Başkası da ona sınır çizebilir. Ancak sen kendi çizginin bozulmasını önle!...

Nebahatlar tarım kuraları ile yetişir, çocuklar eğitimle! Eğer insanlar, boylu poslu, güçlü kuvvetli olarak doğsaydı, onların, gereksiz üçleri, boyları, onlar onları kullanıncaya dek işlerine yaramayacak, başlarına dert açacaktı. Çünkü, düşünce olarak, onları kullanma isteğini düşünemeyeceklerdi…

Zayıf doğuyoruz, güce gereksinimimiz var, her şeyden yoksun doğuyoruz, yardıma gereksinimimiz var, budala doğuyoruz, aklımızı geliştirip düşünmek zorundayız.

Doğuşumuzda sahip olmamıza karşın bir süre kullanamadığımız mekanizmalarımızı yerli yerinde kullanmayı bize EĞİTİM kazandırmaktadır.

***

Bunları söyledikten sonra Rousseau eğitimin üç ayağından söz etmekte, ayrı ayrı söylenmesine karşın çocuğun doğal özellikleri üstünde birleşmesine dikkati çekmektedir. Gerçek eğitimi oluşturan üç etken, Doğa, çocuğu saran eşya, çocuğu yetiştirenlerin katkıları. Rousseau’ya göre Doğa’nın etkisi değiştirilemez. Eşya bir ölçüde değişebilir. İnsan anlayışı, bu konuda usta kesiliriz ama söylediklerimizin ya da yaptıklarımızın doğruluğunu kanıtlamamız güç. Başka bir deyimle Rousseau, Eğitimi bir sanat ya da bilim duruma getirip ortaya konacak kuralara göre çocuk yetiştirmenin yanlışlığını öne sürüyor. Açık açık diyor ki:

-Çocuğun eğitiminin ağırlığı, doğa ile çocuğun çevresini saran eşya etkileşiminin içinde sağlanmalıdır. Alışıla gelen alışkanlık motifinin yanlışlığını öne sürerek alışkanlığın doğayla bir ilişkisi olmadığını öne sürüyor. Çocuk doğar doğmaz çevresine konan eşya ile karşılaşır. Dış dünya ile karşılaşır, çevresini öyle tanır, o eşyanın durumuna göre tavır geliştirir.

Sıkılır gibi oldum. Rousseau’nun Emile’inden çok söz eden olmuştu. Özellikle Müdür Rauf İnan, Rousseau’nun Emil’in köyde eğitilişini çok başka anlamda ortaya dökmektedir. Örneğin giyim kuşam tartışmasında Emil kentli gibi giyinmesin diye köye gönderilir. Oysa Emil’in köye gönderilişi için ortaya atılan düşünceler, değme kişinin anlayamayacağı derecede, o günlerde saplanılan eğitim anlayışı yanlışları. Bugün de o yanlışlar içinde boğulanların kalkıp Emil’i örneklemesi oldukça acıklı güldürü konusu bence.

Olduk sıkıldım, kahveye inince Hamitabatlı Kel Hüseyin’le karşılaştım. “Onun da bizim köyün üst tarafında tarlası varmış!” diye düşündüm içimden. Eşek arabasıyla gelmiş. Bildiğim kadarıyla onların tarlası yoktu ya da azdı. Kardeşi Ferhat benim sınıf arkadaşımdı, en küçükleri Şevket’i de tanırım. Babaları uzun yıllar bizim köyün sığırlarını gütmüştü; tarlası olsa bu işi neden yapsın? Şakacı Hüseyin açıkladı:

-Başkasının işini sürdürüyoruz, Felek bize böyle yazmış, Hafız Amcalar böyle söylüyor! deyince Salim Eniştem sordu:

-Hafız Amcalara sen mi sordun, onlar kendiliğinden mi söyledi? Deyince Kel Hüseyin gerginleşerek:

-Yok yaa, ben onlara sorar mıyım? Onlar camilerde sürekli konuşurlar, gelip geçerken duyduğum oluyor! deyip kahkahayı attı. Hafız Amcalar dedikleri, Hamitabat’ın iki camisi vardır, Aşağı mahalle, yukarı mahalle diye köy ikiye bölünmüştür. Yukarı Mahalle camisi, arkadaşım Kadir Pekgöz’ün babası Kara Hafız’ın, aşağı Mahalle’ninki de Sarı Hafız’ın olarak anılır. Kel Hüseyin onları kastetmektedir. Sonunda kendisi uzun bir süreden beri Milletvekili Zühtü Akın’ın işlerinde çalışmaktaymış, Zühtü Akın’ı hak adalet meleği olarak övdü. Neden at arabasıyla değil de eşek arabasıyla dolaştığı soruldu. Kel Hüseyin gene Felek’e sarıldı:

-Felek yakamıza yapışmış bir kere, kendimizi unutursak, o bize hatırlatır, attan indirip eşeği gösterir. İyisi mi kendi haddimizi bilelim! Komşu Arabacı Ali, Kel Hüseyin’e arka çıktı:

-Hep öyleyiz, kaderimiz, rızkımız neyse ona razı olalım! gibi sözler söyledi.

Kel Hüseyin arabasına binip gitti. O gidince babasının iyiliğinden terbiyesinden söz edildi. On yıl kadar bizim köyde çalışmış hiç kimse ile bir sorunu olmamış. Onlar konuşurken iki yıl (4.-5. sınıflar) aynı sınıflarda olduğum Ferhat’la gerçekten benim de bir takazam olmamıştı. Zaman zaman evlerinde de kalmıştım. En büyükleri Ali de iyi bir ağabeydi.

Kel Hüseyin’den sonra kahve gene boşaldı. Suları getirip dükkân tarafına geçtim. Zaman zaman anımsadığım iki plâk vardı. Biri, “Dinlendi başım, dün gece dizi dibinde. Bir gözleri ahu ki tamam on sekinde!” Biri de , sözsüz bir zeybek müziği idi. İkisi de duruyormuş onları dinledim. Plâkları dinlerken asıl takıntım olan saati anımsadım. Babamın saati Chopin’den bir parça çalıyormuş. Asım Öğretmen Kapalı Çarşıda bir benzerini dinleyip bunu demişti. Saati dinleyip notaya alamaz mıyım? Kendi kendimi sevindirdim:

-İşte sana gerçek bir çalışma, bunu yaparsan, öğrendiklerini bir işe yaratmış olacaksın! Zaten plâkları da bunun için dinliyordum. Saati alıp eve döndüm. Önce sevinç duyarak dinledim. Zaman zaman da bunu düşünür sanki duyar gibi oluyordum. İşin kolay olmadığını ya da kolay olmayacağını çabuk anladım. Saat tıpkı bir piyano gibi ses çıkarıyor. Sağ el sesleriyle sol el sesleri zaman zaman paralel zaman zaman da birbiri içinde geçiyor. Fa anahtarını yok sayıp sesleri sol anahtarı olarak sıralamayı denedim. Tek sesli örneği! Neden olmasın? Amaç melodiyi saptamak değil mi? Fa-re-do-si-do-do-re-si-mi-fa-re-la-si-do-re-mi-fa- sol-fa-fa-mi-re sonrası kromatik sesleri bir türlü kavrayamadım. Piyano ya da akordiyon, hiç değilse bir mandolin olsa iş kolaylaşacak. Aklımı taktım, Kepirtepe’ye gelip gideceğimi umuyorum; bir defasında saati yanıma alıp bir de piyano, akordeon ya da hiç değilse mandolinle deneyeceğim.

Ablam, saatin sesini duymuş, sordu:

-Saatle mi çalışıp dinleniyorsun? Ablama söyleyecek söz bulamadım, yapmak istediğimi söylesem anlamsız bulacak, belki de benim adıma üzülecek! “Bir de onu denemek istedim!” deyip kısa kestim.

Emil’i açtım, okuyorum. Daha başlangıçta Rousseau’nun yapmak istediğini sezer gibim. Biraz da daha önce Rousseau hakkında konuşanları duyar gibi oluyorum:

- Rousseau Emil’in de diyor ki falan filan! Rousseau Emil’inde kendince hazırlıklar yapıp o hazırlıklar üstüne kurduklarını konuşuyor. Daha başlar başlamaz bunu sezdim. Bu nedenle, Rousseau’nun Emil’i köyde yetiştirmesi bana fazla bir şey öğretmeyecektir. Bunu, eğitimi sağlayan üç öge üstüne konuşmasından daha anladım. Üç ögeden biri olarak, çocuğun içinde yetiştiği ortamdaki eşyaya bağlaması dikkatimden kaçmadı. Bunun, Julie yahut Yeni Heloise romanını okuduğumda da ayırdına varmıştım. Rousseau’nun kırları, çevresindeki doğası, dolayısıyla köyleri bizim köylerimizden besbelli çok farklı. Çok sevdiğini söylediği İsviçre, Schiller’in 1800 yıllarında yazdığı, 1400 yıllarında olan bir gerçek olayı anlatan Wilhelm Tell Başkaldırısı, bir toplumun bilinçlenmesi üstünedir. Öyle bir toplumun kentleri kadar olmasa bile köylerinde de bir bilinçlenme, bir yerleşime bağlılık bilinci gelişmiştir. Salt bu değil, özellikle Orta Avrupa (Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya, Hollanda) Roma İmparatorluğunun dağılmasından sonra yeni bir yaşam biçimi olarak Gerk ya da burglar çevresinde toplanarak yepyeni bir yerleşim modeli geliştirmiştir. Bu model, tamı tamına bin yıl sürmüş, değişmesi neredeyse olanaksız bir Burgluluk, Burjuvazi katmanını yaratmıştır. Eski Yunandaki kentlilerin yerini tutan bu soylular, kendi dışındakileri aralarına almamış ama köle de yapamamıştır. Köle yapamamaları bir yana çalışmalarını, bir araya gelmelerini de önleyememiştir. Burgların yakınlarında kümeleşen bu halk katmanları, giderek sayısal çoğunluğu kazanınca Kilisenin dikkatini çekmiş, sonunda bir takım haklar elde etmiştir, Orta çağ sonlarına doğru görkemli şatoların çevrelerinde küçümsenmeyecek ölçüde yerleşim birimleri oluşmuş, oralarda oturanlar birbirine kenetlenmiştir. Daha sonra oluşan o düzenli Avrupa kentler birliktelik düzen anlayışını şövalye ruhlu şato uzantılarından değil, bu tür birlikte yaşama deneyimi anlayışından doğmuştur. İşte bu anlayışın kenarda köşede kalmış küçük üniteleri, Avrupa’da köy denilen birimlerdir. Bunlar da büyük kentler gibi, birlikte yaşama ayak uyduran bireylerin bilinçli tavırları gereği yüz yıllar boyu değişmeyen bir yanları yanında kentlerde oluşan yeniliklere açık bireyler yaşamaktadır. Kuşkusuz Rousseau’nun düşündüğü ya da önerdiği köyler bunlar olsa gerek.

Bir de bizim köyleri daha doğrusu kendi köyümüzü düşünüyorum. 1900 yılında Bulgaristan devlet olarak kurulunca orada yaşayan Türklere Bulgarlar zulüm yapmaya başlamış. Zulümden kaçanlar varını yoğunu orada bırakıp Osmanlı topraklarına sığınmış. Birer araba içinde Tuna boylarından Ergene ovasına gelen insanlar, önüne gelen boş yerlere yerleşmeye başlamış. Osmanlı Devleti çaresiz. Babamların bulduğu boş, ormanlık bölge meğer Padişah 2. Abdülhamit’in özel çiftliği imiş. İnsanlar yaşam kaygısı içinde derme çatma barınak yapıp içine sığınınca zaptiyeler gelip padişah adına kulübelerini yıkmış. Birkaç yıl süren bu acıklı çekişme 2. Abdülhamit’in tahttan indirilmesi sonunda kesilmiş. Kesilmiş ama birkaç yıl sonunda kopan Balkan Savaşı, yeni bir göçe neden olmuş. Bilindiği gibi arkasından 1. Büyük Savaş onun ardından da Kurtuluş Savaşı, bizim köyün kuruluş sürecini tam 3 yıl uzatmış demeyeceğim, sürüncemede bırakmış. Kurulması 23 yıl süren 60 hanelik bir köyde, nasıl bir birlik oluşmuş olur, hangi kurallara kim nasıl bağlanır? Ben bizim köyü anlattım ama köyümüzü saran çevre köyler hep böyle. Padişah 2. Abdülhamit’in çiftliğine Emlâk-ı Şahane deniyormuş. Halk onu Emlâkşane’ye çevirmiş. Burada kurulmuş on köy sayılıyor. Bu on köy de bizim köyden farksız. Şimdi bu köylere yetişmesi için Emil’i gönderebilir misin? Rousseau, çocuğun çevresindeki eşyadan, eşyanın değişmemesinden (hiç değilse bir süre) söz ediyor. Kendimi bir Emil olarak düşünüyorum. Köyümde gözümü açtığımda neler vardı, onlardan ortada neler kaldı? Köyümde benim çocukluğumdaki annelerle çocukları, ağız mızıkasını benimle gördü, gramofonu benimle gördü. Daha var, anneler dışında bir çok erkek de köyümüzde otomobili benimle gördü. Tüm köy halkı tankı benimle gördü, uçağı benimle gördü. Benimle demekle benim yaşımdakilerle demek istiyorum. Nebi’nin annesi Nebi ile Zeliha’nın annesi Zeliha ile v.b. Öyleyse bizim köyler, Rousseau’nun köylerinden çok farklı, onlara gönderilecek Emil’ler çevresinde her gün değişen eşya görecekler. Sözün kısası, birisi çocuk eğitimi konusunda Rousseau’dan söz ederken bunları hesaplamadan konuşuyorsa diyeceğim şu olacak :

-O kimse Rousseau’yu anlamamış!

Kendimi uyardım; biri Rousseau’dan söz edince sor: Emil’i okudun mu? Rouseau Emil’i hangi köye gönderiyor? Hangi anne-babaya teslim ediyor Anne babanın yaşlarını irdeliyor mu? Niçin? Julie yahut Yeni Heloise’yi okudun mu? Çocukların eğitimini o koskoca Kont de Wolmar’a bırakmıyor da Julie’ye bırakıyor? Rousseau’nun öğütleri şimdiki okullu eğitimlere uyar mı? Uyarsa nereleri ne kadar uyar? Rousseau bir eğitimci midir yoksa eğitimcilere ışık tutan bir ön sezgili bilgin mi?

Rousseau’nun görüşleri, yaşadığı günün koşullarına bir tepki olarak biraz duygusal savunma etkisinde kalmış olamaz mı? Bir başka neden de, Rousseau kendi babası İsaak Rousseau için çok onurlandırıcı konuşmasına karşın, çocuk eğitiminde babaları dışarda bırakma çabasına haklı bir neden gösterebiliyor mu?

Akşamları kahveye inmeyi aksatır gibi oldum. Yarın akşam ineceğim ama bu akşam da inmeyi düşündüm. Biberleri sulamak için tenekeleri almak üzere uğrayınca Çançik Ali ile karşılaştım, hemen sitemde bulundu:

-Bizim konuşmalarımızı dinlemek istemiyorsun, ne yapalım, bizden bu kadar! Çançik Ali’nin çançiklikle falan ilgisi yok, o damat olarak Deveçatak köyünden geldi. Geldiği aileye Çançikler dendiğinden bu sıfatı ona da yapıştırdılar. Çok neşeli, kolay kolay kızmayan, barışçıl bir insan. Çançik Ali’yi o daha Çançik Ali olmadan Deveçatak köyündeyken tanımıştım. O, benden büyüktü ama Deveçatak’a gittikçe görüşürdük. Benden büyük olmasına karşın beni, köylerinin bir konuğu sayar yakınlık gösterirdi. Bizim köye gelince komşu olduk, o yakınlık hep sürdü. O nedenle onun sitemlerini dostça bir takılma sayıyorum.

Biberler iki günde bir sulanmaktadır. Bu benim şimdilik son sulamam olacak, oldukça bol su taşıdım. Kavakların hışıltısını da unutmuyorum. Yarın belki babamla buradan geçip bostana gideriz. Salı günü de ver elini Lüleburgaz-Kepirtepe! Günler nasıl geçecek? diye tasalanırken anlayamadım bile geçti, gitti. Geleceğe bakınca gene de tasalanıyorum, eğer çağırılmazsam tam iki ay var, bu altmış gün demektir, altmış kez yatıp kalkılacak!

Eve dönünce hevesle kitaba sarıldım, Rousseau insanın alışkanlıklarıyla doğa arasındaki ilişkileri irdeleyip kendi görüşünü ekliyor. İnsan doğuştan gelen bir takım yeti ya da istek gücü ölçüsünde, çevresiyle bağlantı kurar. Bu bağlantı gücü ölçüsünde çevresinden yararlanır. Bu görüş, genel bir kural olabilir mi? Bu doğru ise, çocuğun daha sağlam gereksinimler bulunan kentlerde yetişmesi neden zararlı olsun? Konuyu kendimle tartışarak geçtim. Vatandaşlık konusunda ise Rousseau’ya hemen hemen hiç katılmadım. Hele o Ispartalı bir annenin beş oğlu için, öylesine bir çizgi çekmesi anlaşılır gibi değil. Eski Isparta’da olmuşmuş. Bir annenin beş oğlu da askermiş, savaşa gitmişler. Savaştan dönüşte anne ortalığa çıkıp sormuş. Oğullarının beşinin de öldüğü söylenince anne:

-Ben onları sormuyorum, savaş kazanıldı mı? Şaka gibi, pes diyeceğim geldi. Hem de Isparta’da. Çocukları için sarayları yakan Medea’nın memleketinde…

…..

Kahveye indim, oldukça kalabalıktı. Çocukluk arkadaşlarımdan Bektaşi Nebi, Kıvrak Ali, İsmil Ahmet, Ali Baba Ali, Halamoğlu Hilmi, hep gelmişti. Bir süre dışarda çardak altında oturduk. Onlar kısmen askerliklerini ben de öğrencilik sürecinde oldukça zorlu geçen yaşamımı anlattım. İçerde oturan Çançik Ali takıldı:

-Yeter, kendi yaşınızı konuşmak, gelin yaşlılara da bir şeyler söyleyin! deyince:

-Peki amca, peki dayı, peki dede! diyerek arkadaşlar, içeri girdi. İş nedeniyle bir süredir görüşmeyenler karşılıklı söyleşti. Oldukça geç vakit herkes iyi dileklerini söyleyerek dağıldı.

Bana göre iyi bir görüşme oldu, kendi akranlarımdan görmediğim kalmamıştı. Var mı, yok mu? diyerek eve dönüp yattım. Bir orta okula devam eden Emin’inin okuyup okumadığını öğrenemedim. Bir yarınım kaldı, onu da okuyarak geçiririm!

 

30 Temmuz 1945 Pazartesi

 

Ali ağabeyim erkenden Lüleburgaz’a gitmiş. Ablam:

-Sen yarın gideceğini söylemiştin, o da ona göre hazırlanmıştı ama, Muhtar Hüseyin Çavuş’u istemişler, çaresiz kaldı onu götürdü; yarın da gider. Lüleburgaz, iki adımlık yer!

İstemeyerek ablama karşılık verdim:

-O iki adımlık yeri, gelirken yürüdüğüm gibi, giderken de yürürüm. Sen unuttun belki ama ben unutmadım, ben o yolu bir gece hem gelerek hem de giderek yürümüştüm. Ablam güldü:

-Unutur muyum kardeşçiğim, komşulardan ekmek bulmuştuk. O ekmek bulma sonra bize ne sözler işittirdi. Açlıktan öldüğün mü söylenmedi, çaresiz kalıp geldiğin mi? Günlerce acımsı acımsı gülerek onları dinledik. Bizim insanlarımız böyledir işte! O gün senin arkandan bunları söyleyenler bugün yüzüne gülerek bakarlar! Köylü kısmının eğlencesi bunlardır, dedi kodu, birilerini yermek ya da pöh pöhlemek!

Ablam bunları söyleyince hemen anımsadım acaba Rousseau’nun Emil’i bıraktığı köy de böyle mi? Sordum ama karşılığını da veriyorum, kesinlikle böyle değildir. Böyle değildir derken düşünmeden söylemiş değilim, sürekli geçmişimi, köydeki durumumla şimdiki durumumu karşılaştırıyorum. Köyde kalanlarda geçen bu yedi yıl fazla bir değişiklik yapmamış. Devletin dağıttığı kininlerle biraz sıtma azalmış, yeni yeni kullanmaya başladıkları tahtakurusu ilâcı da yakınmaları azaltmış. Savaş bitti ya da bitmek üzere olmasına karşın birileri hâlâ Almanlardan yakıcı bomba bekliyor ama bir yandan da Amerika uçaklarını konuşuyorlar. Köstence’yi (Romanya) bombalayan Amerikan uçakları çok alçaktan uçarak geçmiş, geçerken de yere bir şeyler bırakmış. Bunu gördüklerinde çok korkmuşlar ama sonradan anlamışlar ki uçaklar yararsız ağırlıklarını bırakmışmış. Ama o uçaklar nereden kalkıp nereye dönmüş, bunu bir türlü öğrenememişler. (Aradan üç yıl geçmiş) Bir süre bu tartışıldı. Bir arada söz ay tutulmasından açıldı. Ay tutulunca verilen Selâh sesleri, ayın bir an önce gitmesini sağlamak içinmiş. Ay tutulmasını, gerçekten ayın yerinde durması sanıyorlar. Bunu köydeyken dinlediğimde ben de inanıyordum. Okulda nedense bu konu hiç geçmedi. Ya da ben anımsamıyorum. Ancak, kutup yıldızından başlayarak gök yüzünde olan olayları izledikçe, insanların bu konuda çalışmalarını okudukça ay tutulmasının da güneş tutulmasının da başka başka olaylar olduğunu öğrendim. Daha önemlisi, bunu insanların yüzyıllardan beri araştırdığını, geleceğe yönelik hesaplar yaparak gelecekteki ay ya da güneş tutulmalarını bildiklerini öğrenince doğrusu şaşırmadım. Beni şaşırtan halkımızın duyarsızlığı oldu. Üç yıl önce Köstence’yi bombalayan Amerikan uçaklarından söz ederken Köstence’nin bizim köye uzaklığı tartışıldı. Uzunluk ölçüsü km. falan yok, saat hesabı yapıldı. Bir insan saatte beş km yürürmüş. İstenirse km’si bulunurmuş Bizim köy İstanbul’a kırk saatmiş, Edirne Varna, Varna Köstence (buralara gidenler var) 120 saat olarak benimsendi. Bundan sonra uçakların 120 saat havada kalmaları konu edildi. Buna şaşıldığı dile getirildi. Oysa uçaklar ne İstanbul’dan ne de Edirne’den kalmıştı, belki Kıbrıs’tan uçmuş gene Kıbrıs’a dönmüştü. Çünkü o günlerde İngiliz ya da Amerikalıların daha yakın bir yerde üsleri yoktu. Bir süre dinledikten sonra Japonya savaşını öne sürdüm. Japonya Amerika arasının 20.000 km. yani 4000 saat olduğunu, oraya nasıl uçtuklarını sordum. Gülüşerek, olayı sulandırıcı sözler söylediler.

-Bizim aklımız ermez böyle şeylere! Bunlar okumuş insanların işleri! İşte bu sözleri doğruydu, bunlar okumuş insanların işleri. Gâvur dedikleri okumuş olduklarından adamlar km. bulmuş, denizler için mil. ölçüsü koymuş. Dünya küresini enlemlere boylamlara bölüp aralarına sayıları koymuş, iki boylam arası 111 km. demiş, haritaya bakıp boylam sayısına göre uzaklıkları bulup gidiyor. Bunları söylerken yüreğim cızladı, bizim köylülere çıkışıyorum ama benim Köy Enstitülerini bitirip öğretmen olmuş arkadaşlarımın Doç İbrahim Yasa’ya karşı çıkışlarını da unutamıyorum. Bir dersimizde, hava oldukça soğuktu, derslikteki sobanın sıcaklığı etkisiz olunca öğretmen:

-Koca salon sobayla ısınmaz, okul bu ısınma işini kalorifere çevirmeli, Amerika’da okullar hep öyle ısınıyor! dediğinde kimi arkadaşlar:

-Amerika sıcakta ondan, burası soğuk! deyince İbrahim Yasa:

-Olur mu, aynı boylamlar üstünde değil miyiz? diye sormuştu. Arkasından uzayan tartışmalar arasında birilerinin külahları önlerine düşmüştü. Enlemden, boylamdan habersiz öğretmen olanlar, böylece yakayı ele vermişti. Bu konuda bir çok atasözümüz var:

-Tencere demiş, “Dibim kara!” Sadece dibi mi? Deveye sormuşlar:

-Boynun neden eğri? Deve soruya soruyla karşılık vermiş;

-Nerem doğru ki? Bir başkası da; “Al birini vur ötekine!”

Rousseau’nun Vatandaş başlığı altında sıraladığı örnekler güzel de onlar kendi dönemlerinin toplumsal değerleri arasında önemsenmiş. Benim yaşadığım dönemlerde toplumsal değerler farklı olamaz mı? Örneğin geçmiş büyük savaşta vatansever arkadaşları kahramanca vuruşup ölürken belki de sinen, kaçan, korkusundan titreyen Erich Maria Remarque savaştan sonra ulusal kahraman sayıldı. Rousseau’nun anlattığı 5 oğulun annesi, oğlunun birini yaralı karşılasaydı nasıl bir sonuçla karşılaşacaktık?

Rousseau’ya göre anne, zaferin kazanıldığını duyunca mabede gidip Tanrı’sına dua eder. Bu doğru mu? Rousseau bu örneği veriyor ama yeterli bulmuyor olmalı, daha ilerlerde ben ile biz’i birleştirmekten söz ediyor. Ziya Gökalp’in şiirini anımsadım:

-Ben sen yokuz biz varız!

Burada iki biz farklı. Rousseau, ikisini de ayakta tutmak istemekte. Ancak Rousseau, kendi günündeki bencil soylu tabakasına karşı bir şeyler söylemek istiyor. Oysa günümüzde insanlık o tür bencil anlayışlardan arınmış durumda.

Okudukça, Rousseau’ya karşı bir tepki duymaya başladım. Genelde haklı ama, söyledikleri, benim söylemem gerekenlere yardımcı olmamakta. Ben kahvede konuşurken Likurgus’la Eflatun’dan söz edemem. Etsem etsem inanılır bir kaynak olarak Rousseau’dan söz ederim. Ancak o da çok uzakta gibi duruyor. Onun kaynakların ulaşmak için yüksek düzeyde bir araştırma alışkanlığının gelişmesi gerekecektir.

Rousseau da içinde bulunduğu toplumdaki eğitim konusunun karışıklığını bir takım ruhsal nedenlere bağlıyor. Bakalım bu bölümde neler söyleyecek?

Beklediğimi bulamamanın sıkıntısına düşmüş gibiyim. Emil’i bitireceğimi umuyordum. Bundan sonraki yaşamımda nasıl bir günlük çalışma düzenim olacak?

Kahveye indim. Kolsuz Hamza Amca vardı, Çanakkale Savaşını yaşamış, kolunun birini orada bırakmış, amansız bir İngiliz düşmanı, Churchill’in iktidarı kaybetmesine seviniyor. Çanakkale Savaşı sırasında da Churchill’in başta olduğunu biliyormuş. (Savunma Bakanı) Gene de söyleniyor:

-Şu İngilizlere Şeytan bile ayak uyduramaz! Adam, Alamanlara karşı kelle koltukta savaştı, onları (o köpekleri diyor) kurtardı, gidip onu seçmediler. Gel de şimdi Hitler’i anma!

Hamza Amca erken kalktı, o gidince, biberleri sulama günü değildi ama nedense tenekeleri alıp dereye indim. Kavaklar karşımda. Akşam güneşi yapraklarını parlatıyor. Yapraklar ışıl ışıl renk pırıltısı yayıyor, o renge denk düşen bir ses hışırtı, fısıldar gibi, birbirlerine bir şeyler mi söylüyor? Erich Maria Remarque’ı anımsadım, Garp Cephesinde Yeni bir Şey Yok romanının sonunda kahramanına kavakların hışırtısını anımsattırıyordu. Birden ürperir gibi oldum:

-Benim, bu kavakları son görüşüm olamaz! Böyle bir saplantım yok benim, daha çok gelip bunları dinleyeceğim! Dedim ama gene de bir iç sarsıntısı geçirdim. Neden olamaz? İkircil düşüncelerden kurtulmak için tenekeleri dolu dolu aldığım gibi yukarı çıkarıp arklara döktüm. Bir hafta sulanmasalar bu su doyumu onlara yeter!

Tenekeleri bırakıp eve döndüm, Gülsüm gelmiş. Oğluyla konuşuyor.

-Bir hafta sonra seni yalnız bırakmayacağım! İçimden “Hım!” diye bir geçirme yaptım, ablam tüm gücüyle kızının çocuğuna, (torununa) bakadursun, anne onu yalnız olarak düşünüyor ki:

-Seni yalnız bırakmayacağım! diyor. Rousseau bu çelişkiye ne derdi?

Kitaplarımı, notlarımı toplayıp dolabım koydum. Salt Emil’le defterimi paketleyip yola hazırladım. En geç önümüzdeki pazartesi gene geleceğimi düşünerek kahveye indim. Halamoğlu Hilmi ile komşu Mehmet (C’nin eşi) gelmiş, çardak altında bir süre konuştuk. Başka gelenler de oldu. Az sonra da Ali Ağabeyim Lüleburgaz’dan döndü. Gazete getirdi, Cumhuriyet! Yeni haberlerin başlıkları; Gelen gideni aratmıyor. Churchill, politikadan ayrılmıyor, Amerika Japon şehirlerini kül ediyor, Amerika’yı tanıyalım, Almanya İngiltere’yi İşgal etseymiş, tüm İngilizleri Almanya’ya getirip işçi olarak çalıştıracakmış, Mr. Truman Birleşmiş Milletler yasasından memnunmuş v.b. Önce başlıkları okudum. Nedense ilk büyük tepki Truman’a oldu:

-Sen istediğin kadar memnun ol, Stalin sana tepeden baktıkça, “Kuşu ağzınla bile tutsan yiyemezsin!” dendi. Nereden bildiklerini sordum. Birkaç kişi birden resimlerdeki duruşlarını anımsattılar. Arkasından da Roosevelt’ten sonra Churchill’in de ortadan çekilmesiyle Stalin’in çok güçlendiği öne sürüldü. Her geceki konuşmaların benzerlerini bir daha dinledikten sonra eve çıktım.

Rahat gibiydim ama gene de bir süre uyuyamadım. Acaba, geçen yıllardaki gibi okula dönünce gene bu konuşmaları anımsayıp özlem duyacak mıyım? Yoksa ben başka şeylere duyduğum özlemle bunları karıştırıyor muyum?

 

31 Temmuz 1945 Salı

 

Ablam uyandırdı. İlk sözü, “Salı günü yola çıkılmaz derler ama biz bu kuralı oldum olası bozuyoruz, Ali (Ali Ağabeyim için) neredeyse her salı, Kırklareli’ye gidip geliyor.” Ablacığım neler düşünüyor? Belki de duyduklarının bazılarına inanıp olumsuzlukların etkisiyle eziliyordur. Rahatlaması için dilimin döndüğünce bunların buralarda konuşulduğunu, okullarda, devlet dairelerinde, askerlikte salı günlerinin öteki günlerden farkı düşünülmediğini anlattım. Lüleburgaz’a yaya gidişimin de bir idman sayıldığını, birkaç gün sonra köylere çıkıp günlerce dolaşacağımızı, tüm yurt çapında müfettişlerin öyle yaptığını anlattım. Kahvaltı edip Zülfü’nün örtüsünü açtım. Uyuyordu, gözlerini açtı, gene yumdu. Güldüm, Allahaısmarladık! deyip üstünü örttüm. Ablam gözlerini silerken elini öptüm, “herkese selâm!” deyip ayrıldım. Küçük Ablama uğradım, yalnızdı, o da ağladı. Saim elimden tuttu kahveye dek benimle geldi. Babam yalnızdı, o da azıcık gergin gibiydi, en kısa zamanda geleceğimi söyleyerek elini öpüp ayrıldım.

Akşam notlarımı yazmaya başlayınca bir süre duraksadım. Günüm nasıl başlamıştı? Burasını yazmıştım.

Oldukça karmaşık duygularla eskiden olduğu gibi, köyün içinde hızla çıktım. Sanki biri söz atacak da durmak zorunda kalacağımı düşünürce hızlı yürüdüm. Oysa, herkes işinde gücünde. “Sarı çizmeli Mehmet Ağa” deyimini tekrarlayıp güldüm.

Hamitabat yolu benim eski yolum, hiçbir değişiklik yok; doruğa çıkınca, eskiden yaptığım gibi köye tepeden bir daha baktım. Kış günleri bakınca dumanlı dumanlı görünüyordu, şimdi tertemiz. Güneş aydınlattığı için daha yakınmış gibi görünüyor. Köye girerken sağımdaki evlerden biri, eskiden bir arkadaşımındı; şimdi orada iki arkadaşım yaşıyor, umarım mutludurlar. Onların daha da mutlu olmalarını diledim. Kahveler önünden geçerken merhabalaştıklarım oldu. Birisi bana:

-Koş, yetişirsin Nalbant Yusuf arabayla şimdi geçti! dedi. Nalbant Yusuf’u tanırım. Daha doğrusu iki nalbant tanırım, iki kardeş, birbirine o denli benzerler ki ayrı ayrı görünce hangisi olduğunu ayıramam. Biri Yusuf. Yusuf sanırım ağabey olan. İkisi de at meraklısıdır. Zaten benim tanımam da ondan. Ali ağabeyim de at meraklısı olduğundan onlardan sık sık bilgi alır. Nalbant kardeşlerin ikisinin de ayakları sakat demeye dilim varmıyor, çarpıktır. Doğuştan gelen bir çarpıklıkmış. Birinin oğlu Raşit, benim yaşımdadır. O da at meraklısı, koşucu olarak tanınır. Köylerde yapılan at koşularında birinciliği kimseye kaptırmaz ya da kaptırmamak için direnir. Onun ayaklarında bir kusur yoktur.

Kestirme yoldan yürüdüğüm için dorukta buluştuk. Arabası boş olduğu için beni aldı. O da beni tanıyor ama bu tanıma da benim onu tanıdığım kadar. Ali Ağabeyimle atları nallatmaya gittikçe ben de giderdim. Çok kez ağız ucuyla iki nalbant ikisi de benimle konuşurdu. Beni tanımaları da bu kadardı. Bu kez Raşit konuşmamıza yardımcı oldu. Önce evlendiğini, hem de çok iyi tanıdığım güzel biriyle evlendiğini öğrendim. A olarak simgelediğimin en yakın arkadaşıydı. Tahir Ağaların Naciye! Güzelliği kadar ağır başlılığı ile tanınırdı. Sevindim, Raşit gibi akıllı biriyle evlenmesi büyük bir şans! Adını unutmuyorum ama şimdi görsem belki de tanıyamam, çarşafa sarınmıştır. Güzel Naciye de bebek büyütüyormuş, buna ayrıca sevindim.(*) Rousseau’yu okumam beni annelere daha yaklaştırdı. Zaten anne özlemi içinde büyüdüğümden annelere çok özel saygım vardı. Benimle şakalaşmaya kalkışanlara ilk uyarım bu olurdu:

-Sakın, şaka da olsa bana annemle ilgili kötü bir söz söylemeye, Ananın, mananın gibi herkese söylediğin o saçma sözleri tekrarlarsan, kendini dişçide bulursun! derdim. Birisi bunu dinlemedi, dişçiye gitmedi ama uzun bir süre ufuldamıştı. Bu nedenle Rousseau bana yeni bir şey vermedi ama destekledi. Ara ara söylenen “Cennet, annelerin ayağı altındadır!” sözü bence yeterli değil. Çünkü o söylene durdursun bacak kadar çocuklar sokaklarda birbirlerine    ananın şusu, ananın busu! demeyi sürdürüyorlar. Çok sevdiğim, arkadaşım Halil Dere bile bir gün tartışırken bana:

-Anan güzel mi? gibi bir söz söylemişti. Söylediğim bir yanlış sözde beni uyarmak için söylenen bu söz, neredeyse büsbütün bozuşmamıza neden olacaktı.

(*) Bilgisayar eklentisi. Yıllar sonra eşimin çalıştığı okulda değerli bir öğretmenle karşılaşmıştım. Çocuklara karşı sevecenliği ilgimi çekmişti. Konuşkandı, konuşmak zor olmadı, bir konuşmamızda öğretmenin Naciye’nin damadı olduğunu öğrendim. Eski defterleri karıştırmadım ancak çok mutlu oldum, sanki Naciye karşımda gülümsüyordu. Hele iki torununun o zaman Galatasaray Lisesi’nde öğrenci olduğunu öğrenince!

Lüleburgaz’a girişte ayrıldık. Nalbant Yusuf, Turgutbey yoluna saptı, ben doğrudan çarşıya geçtim. Arkadaşlardan gelen olmuşsa ya parkta olur ya da çarşı içindeki Çay Bahçesinde. Kimseyi göremeyince Halkevi bahçesine geçtim. Havuz eski havuz, balıklar da sanki eski balıklarmış gibi, ne çoğalmış ne de azalmış, bir yanları gene kırmızımsı renkte. Bir hikâye anımsadım. Balıkların kırmızımsı oluşu çok önemli bir olaya dayanıyormuş. Hazreti İbrahim, peygamberlik olağanüstü kerametlerini göstermeye başlayınca eski dostu bir papazla karşılaşmış. Papaz, bir deniz kıyısında oltasını atıp balık tutup onları taze taze mangalında kızartıp içkisi yudumluyormuş. O sıra orada bulunan Hazreti İbrahim’e de önermiş. Hazreti İbrahim içkinin karşısında olduğundan (anlatan Müslüman olsa gerek) Papazın önerisine katılmamış. Buna alınganlık gösteren papaz, Hazreti İbrahim’e takılmış:

-Kerametin varsa bana göster, bak şu balıklar mangalda kızarıyorlar. Onları ben yakalayıp ateşe verdim, kudretin varsa onları ateşten kurtar. Hazreti İbrahim papaza:

-Günah işlediğini görmek mi istiyorsun? Dikkat et sonra günahının cezasını dünyada çekeceksin! Papaz razı olmuş. Bir yanları yanık balıklar birer birer atlayarak denize inmişler. O balıkların soyu öyle olarak çoğalmış.

Ben dalgın dalgın beklerken, az ileriden geçen Selçuk Korol Öğretmeni gördüm. Kalkar gibi yapınca yolunu değiştirdi, geldi. Gelir gelmez de:

-Seninkiler dün geldi, okuldalar. Okul Müdürü yok, onu bekliyorlar! Teşekkür ettim, öğretmen oturmayınca ben de kalktım. Kısa bir duraksamadan sonra gitmeye karar verdim. Benim mi yanlışım var yoksa onlar mı aceleci? İstasyon yoluna dek yürüdüm. Milletvekili Şevket Ödül’ün Bahçesi köşesinde, geçen arabalara işaret vermeyi düşünürken bizimkilerin geldiğini gördüm. Tam köşede az geri çekilerek bekledim, önüme geldiklerinde birden önlerine çıkarak “Hoş geldiniz! Lüleburgaz Belediye Başkanı Kemâl Çağman adına sizi selâmlıyorum!” dedim.

Gülüşerek az önce kalktığım yere oturduk. Hepsi gelmemiş, Bekir Temuçin, Halil Basutçu, İbrahim Ertur, Abdullah Erçetin, Harun Özçelik, Mustafa Saatçi var. Onlar dünden beri içlerini dökmüşler, beni sordular. Kendime söz vermiştim, genel konular için yorum yapmayacağım. Bakalım onlar neler getirecekler! Önemli bir konu açılmadı, onlar bana Kadir Pekgöz’ü sordular, ben de onlara aynı soruyu yönelttim, Kadir gider gitmez arkadaşlara gidiyorum deyip ayrılmış o nedenle görüşemedik. Ancak babasıyla konuştuğumu söyledim. Arkasından hemen yakıştırma yaptık. Gogol’un Müfettiş’ini oynuyordur! Nereye gitmiştir? Ahmet Güner arkadaşımızın Poyralı köyü uygun görüldü, kentlerden uzak! Istranca ormanları içinde, deyip biz gülüşürken Kadir Pekgöz karşıdan gülerek geldi. Sormaya gerek kalmadan Kadir anlattı, köye gidince canı sıkılmış, Babaeski’de dayısı varmış, çoktandır onu görmek istiyorlarmış, oraya gitmiş. Bugün yarın derken on gün kadar Babaeski’de kalmış, Edirne’ye, Kırklareli’ye Alpullu’ya gitmiş, arkadaşımız Mehmet Aydın’la buluşmuş. Kadir bir çırpıda bunları anlattı. Ben de arkadaşlara sordum:

-Siz neden dün geldiniz, geliş günü olarak bu günü konuşmamış mıydık? İyi ki Kadir gelmiş, benden önce o savundu:

-Ayrılırken bu günü konuşmuştuk! Halil Basutçu kestirip attı:

-Vallahi ben sıkıldım, düne kadar nasıl beklediğime de şaşıyorum. Evde bir işe ısınamadım, öyle durmak da olmuyor. Öteki arkadaşlar da:

-Hep öyle! diyerek konuyu açıkladılar. Okul Müdürü 2 Ağustos günü dönüyormuş, okuldakilerinse bizimle ilgili işlerle bir ilgileri yokmuş. Salt bizim okulda kalmamız için yazı gelmiş, başka bir bilgi verilmemiş.

Bekir Temuçin Edirne’ye gittiğinde Hüsnü Yalçın’la Emrullah Öztürk’ü görmüş, iyilermiş, temiz bir öğrenci yurdunda kalıyorlarmış, buna hepimiz sevindik. Salı, çarşamba günleri ne yapacağız? Buna perşembeyi de eklemeye karar verdik. Sonra da öteki günler için varsayımlar ürettik:

-Besbelli hiçbir iş yapmadan okula döneceğiz. Okullar tatil, öğretmenler, köylerinde ise de işlerinin başında! deyince Bekir Temuçin:

-Çok beklersiniz, bizim oralardaki öğretmenlere, vaat edilenlerin hiç birisi verilmemiş, salt okul bahçelerinde çalışmalar yapılmış. Ben iki öğretmenle (Numan Beyazıt, Mehmet Özeren) salt okulların bahçelerinde çalışma yapabildim!

Sonunda bunları konuşmamayı, konuştukça üzüleceğimizi, verilecek görevleri hakkıyla yapmayı düşünmemizi söyleyip konuyu değiştirdik.

Bekir Temuçin beni bir kez daha şaşırttı:

-Okuldan ayrılmadan önce birileri giderken uğurlamaya katılmıştık. Resim çekenler vardı.; tembih etmiş, adresine göndermişler. Ben de oradaydım, üstelik böyle anıları sevmeme karşın bu resimden edinmek aklımdan bile geçmemişti.

Bekir’de görünce üzüldüm. Becerikli Bekir, bir değil iki resim getirtmiş, birini bana verince derecesiz sevindim.

 

Hasanoğlan-Yüksek Köy Enstitüsü Öğrencilerinden bir grup-9 Temmuz 1945

Not. Bir grup arkadaşı uğurladıktan sonra kalanlar bir arada. İlk sıranın en önündeki benim mektup arkadaşım Ziya Fikri Özlen, üstüne yaslandığı Mustafa Yüksel. Hemen arkadakiler Mustafa Acar, Hüseyin Atmaca, Necmiye Uçar, Halise Sarıkaya, Halil Koçyiğit, gözlüklü adaşım İbrahim Şen, Nihat Şengül, Sabri Taşkın, Ali Yücel, Halil Yıldırım, Faik Demir. Gözlüklünün arkasına Mustafa Saatçi, Hüseyin Orhan, hemen üstlerinde ayakta, kenarda Hüseyin Çakar, yanında Şükrü Koç, Şükrü’nün başı üstünde Muzaffer Kayhan, panamalının üstünde İbrahim Ertur, onun üstündeki kasketli Bekir Temuçin, iki silindirlinin yüzü açık olanı Arif Işınak, hemen solunda ben (İbrahim Tunalı), Hasan Yıldırım, Abdullah Erçetin. Düriye Aran, yan dönük Fatma Ersin, ağzı sigaralı Fakı Yörük.
 

Okulda yatmamıza karşın okulda gündüz kalıp kalmamayı da tartıştık. Bizi tanıyanlar eski tanıdık gibi bakacaklar. Tanımayanlar içinse iyice yabancıyız! Bir gün Tekirdağ’a gitmek için sözleştik. Bu, neden yarın olmasın? Kesin karar verildi, kalkıp otobüs duraklarının oraya gittik. Otobüsler belli saatlerde kalkıyormuş. Önemli olan Tekirdağ’dan geliş, sabah saat on bir sularında okulda olabileceğiz. Anlaştık, sabah saat on bir sularında Tekirdağ yolcusuyuz. Hemen yakındaki köftecilere girip karınlarımızı doyurduk. Akşam da okula geç gideceğiz. Sinemaya gireriz. Sinema afişleri karşımızda. Errol Flynn-Olivia de Havilland-Çizmeleriyle Gömüldüler, Lorel Hardi- İş başında… Köfteciden çıkınca Maarif Memuru (aynı zamanda bizim Arıcılık öğretmenimiz) Salih Arı’yı makamında ziyaret ettik. Çok memnun oldu. Bizim geleceğimizi bekliyormuş, Lüleburgaz listesini okudu, Müfettiş Akil Mengü ile iş bölümü yapmışlar, beni Lüleburgaz’da görevlendirmişler. Bunu beklemiyordum üstüne üslük arkadaşlar hiç beklemiyormuş benden çok onlar şaştılar. Önce sevinir gibi oldum ama arkasından kaygılandım.:

-Ya sürekli bir verip ekim başına dek beni tutarlarsa? Salih Arı Öğretmenden ayrılınca arkadaşlar beni kutladılar. Onlara sordum:

-Neyi kutluyorsunuz, söylenenin benim çıkarıma olduğunu nereden biliyorsunuz? Arkadaşlar benim gelip bunu kotardığımı düşünmüşler, Lüleburgaz’a gelmediğimi, ayrıca böyle bir bağlantıyı istemediğimi, ay sonunda kesinlikle Hasanoğlan’a dönmek istediğimi anlatım. Salih Arı konuşurken beni gözlemiş olan Halil Basutçu yetişti:

-Salih Arı muştularken arkadaş şaşkın şaşkın baktığına göre bence haberi olmadığı belli oluyordu.

Bekir Temuçin Karaağaç’a, eski okulumuza gitmiş, bina tümden boşmuş, orasını asker de boşaltmış. Binanın talihsizliğinden söz ettik. İlerde gene orada okul açılabileceğini öne sürenler oldu, derken ilk günleri anımsadık. Çeneli Kemal, Saraylı İsmail, Mürefteli Mustafa! Mürefteli Mustafa sözünü benimseyemedim, birkaç kez tekrarlayınca sordum:

-Mürefteli’nin adı Mustafa imiş. Ancak sınıfta iki Mustafa olunca aralarında öyle konuşmuşlar, Mustafa Saatçi Mustafa olarak kalmış. Birden bir kahkaha atıldı:

-Kurnaz Hafız, kendi köyünü saklamak için o zaman daha planlar kuruyormuş! Mürefteli’ye Mürefteli Mustafa denince Hafız’a da Çöp köylü Mustafa sıfatı yapıştırılacaktı.

Eski takılmalar depreşti. Mustafa Saatçi’nin SS’si okulda öğretmen olarak kalmış. Şimdi dinlencedeymiş ama yakında gelecekmiş. Mustafa Saatçi Hasanoğlan’da yapılan konuşmaları anımsattı. Orada bunlar konuşulurken sahiden bu işin bir şaka olduğu, bu şakaların çok gerilerde kalması gerektiği, tazelenirse öğretmen olan bir arkadaş için incitici olacağı tartışılmış, bu şakaların bundan böyle yapılmaması kararlaştırılmıştı.

Konuşmaları dinlerken bir yandan da Halkevi’ne giren çıkanları gözlüyordum. Salonda Müzik Çalışmalarının olduğunu biliyordum. Ayrıca piyano olduğunu da biliyordum. Arkadaşlardan ayılmamak için, gitmedim ama gözüm de orada kaldı. Bir ara arkadaşlar gezinmek için kalkınca soluğu doğru salonda aldım. Eskisi gibi askerler yok, salona bakan genç bir arkadaş var, ortaokulda öğrenciymiş, tatilde de burada çalışıyormuş. Piyanoyu arada gelip bir İlköğretim Müfettişi çalıyormuş. Okul zamanı öğrenciler geliyormuş ama diğer zamanlar öğrencilere izin verilmiyormuş. Müfettiş deyince Akil Mengü aklıma geldi. O, benim öğrenciliğimde de bizim okula gelince piyanoya oturur, Bir Göçmen Çocuğunun Tahassürü (Yurt Özlemi) parçasını çalardı. Zatı Arca’nın bir okul şarkısı. Piyanoya geçmedim ama geçebileceğim sevinciyle ayrıldım. Yalnız kalınca Pazar yerine, Salim Amcama baktım, kendisi yoktu ama ortağı olduğunu söyleyen biri vardı. Selâm bıraktım.

Arkadaşlarla buluşup bir süre de çarşı içindeki Çay Evinde oturduk. Radyo açıldı, haberleri izledik. İngiltere’de seçim sonunda Başbakanlığı kaybeden Churchill, çocuk gibi kendisini seçmeyen halka küsmüş. Alman topraklarının büyük bir bölümü Polonya’ya veriliyormuş. Şu işe bak! Almanya, 1914-1918 arası Büyük Savaşın sonunda anavatandan kopup dışarda kalan (Danzig) bir bölüme geçecek bir yol için çırpındı durdu. Bu yolu açtıramayınca savaşa girdi. Şimdi ise yol falan değil Prusya İmparatorluk merkezi olan Königsberg kenti bile Polonya’ya verilecekmiş. Almanlar buna nasıl katlanacaklar? Kavgam kitabını yazan Adolf Hitler, bu savaşı neden çıkardı, niçin kaybetti? Bunu bir türlü anlayamıyorum. Kendisine tüm dünya düşman olana dek savaşı neden sürdürdü?

Sinemaya girmeye karar verildi, gene köftecilere uğrayıp köfte yedik. İster istemez konuşmalar eski günlere kayıyor. 1939 yazında bitişik Atatürk İlkokulu bahçesi içinde dolaşırken yazlık sinemanın seslerini duyardık. Ara ara Hamdi Bağ öğretmenin gözetiminde gittiğimiz olurdu ama genelde özgürce gitmek için sürekli bir özlem duyardık. İşte şimdi o özgürlüğe kavuşmuş durumdayız. O zamanlar gördüğümüz filmleri anımsamaya çalıştık, Bataklı Damın Kızı Aysel, Şehvet Kurbanı, Aynoroz Kadısı, Seyh Ahmet, Şeyhin Oğlu filmlerini izlemiştik.

 

Bu gece onlardan biraz farklı bir film izleyeceğiz. Eroll Flynn, Olivia de Havilland.

 

 

Çizmeleriyle Gömüldüler

 

Sinemaya erkenden girdik. Aramızdaki konuşmalardan arkadaşların benim kadar sinema ya da film bilgisi olmadığını anladım. Sonra da kendime sordum:

-Nereden olacak? Onlar, benim gibi iki yıldır her cumartesi gününü Ankara içinde geçirmedi ki? İki yıldır konser öncesi en büyük sevdamız film izlemekti. Keza konuşmalarımızda da, Henry Fonda, Frank Sinatra, Clark Gable, Betty Grable, Esther Williams, Joan Fontaine, Greer Garson, Vivien Leigh, Hedy Lamarr, Tyrone Power, Charles Boyer, Mickey Rooney, Ava Gardner… Hattâ Henry Fonda’nın, Frank Sinatra’nın kızları sekiz yaşındaki Jean Fonda ile dört yaşındaki Nancy Sinatra dilimizden düşmedi. İşin ilginci burada hayranlıkla izlenen Errol Flynn’in bile ötekilerin yanında esamesi okunmuyordu. Laurel Hardy hep bildiğimiz gibi, insanları, düşünmeden güldürmek. Eskiden daha çok Üç Ahbap Çavuşlar, The Max Bruders (Groucho, Chico, Harpo): Chico Marx, (Dilsiz-gerçek adı, Leonard), Harpo Marx, (Kıvırdık, gerçek adı, Adolph) Groucho Marx (Arşak Palabıyıkyan gerçek adı, Julius)

 

 Üç Ahbap Çavuşlar-The Max Bruders,

Kıvırcık-Harpo-Adolph-Palabıyıkyan-Groucho-Julius,Dilsiz-Chica-Leonard

 

Üç Ahbap Çavuşların iki adları var. Bir göbek adları, Alman kökenli oldukları için yaş sırasına göre Kıvırcık Adolph, Palabıyık Julius, Dilsiz Leonard. Amerikan adları da aynı sıraya göre, Harpo, Gouchuo, Chico’dur. Gerçekte bunların bir kardeşi daha varmış, dört kardeş olarak işe başlamışlar ama öteki kardeşleri sonradan ayrılmış.

Ben bunları söyleyince bir tepkiyle karşılaştım:

-Sen bunları nereden biliyorsun? İyi ki aramızda Hüsnü Yalçın vardı, onu tanık göstererek önce onun sevgilisi Mapy Cortes’i anımsattım. Hüsnü’nün Mapy Cortes tutkusunu daha önce defalarca anlatmıştım, Hüsnü de bu şakalı tutkuyu benimsediğini söylemişti.

-Şimdi bunun sırası mı?

-Sırası mırası yok, arkadaşlar sordu söyleyeceğim.

Zoraki de olsa arkadaşlara dinlettim:

-Geçen yıl staj için Hasanoğlan’da kalınca, Faik Canselen Öğretmen beni her hafta Konservatuvarda piyano dersine çağırdı. Kendisi cumartesi günleri kendi çalışmaları için oraya gidiyormuş, bu arada seni de dinlerim! demişti. Ben böylece her hafta Ankara’ya indim. Bir saat kadar piyano dersimi geçirdikten sonra Ankara’da yalnız kalıyordum İlk işim sinemaya gitmekti. Gittikçe film yıldızlarını öğrendim. Sonraları yemek masamızda sözü geldikçe bildiklerimi anlattım. Bu arada Yıldız Dergisini okumaya başladım. Arkadaşım Hüsnü de akşamları bu dergileri karıştırıyordu. O, Mapy Cortes’i böylece tanıdı. Pazar günleri de geç vakitlere dek bunları konuşuyorduk. Bir gün ansızın Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç bizim kaldığımız yere geldi, oturup bizimle konuştu. İşte o zaman Yıldız Dergilerini göstererek:

-Bunları okuyor musunuz? diye sordu. Yığınla Yıldız dergisi dururken yalan söyleyecek halim yoktu, açıkça söyledim:

-Ben okuyorum. Genel Müdürden paylanma beklerken o bana:

-İyi işte sana bir görev: Sinema olayının olumlu taraflarını bilmeyenlere öğretecek bir yazı hazırla! Sinemayı sıradan insanlar anlamıyor, onun salt bir gülmece olduğunu sanıp en trajik olayları izlerken bile gülmeye hazır bekliyorlar. Bunu, öğrendiğin sanat bilgilerin içinde harmanlayıp anlatabilirsin! Çıkarmayı tasarladığımız dergide yayımlarız; bunun senden bekliyorum!

İşte bu dilek nedeniyle ben, bazı konuları aklımca kurcaladım. En çok gülünen Üç Ahbap Çavuşları, Lorel Hardi’yi görmezden gelemezdim. Bunlar şimdilerde eskisi kadar gösterilmiyor. Bunların yerini giderek (Ankara’da) Şarlo dolduruyor. Ara ara da Jose İturbi piyano çalıyor.

Bir yandan bunları söylerken, bir yandan da eski günleri anımsayarak gözlerim Ceylân kardeşleri arıyor. Küçük Ceylân şimdi büyümüştür. Ağabey Ceylân okulunu bitirdi, belki de İstanbul’da çalışıyordur. (Lüleburgaz’da Ceylan Köylü olarak anılan Tüccar Hüsnü Ceylan’ın oğlu ile kızı)

Film, oldukça büyük bir güzellik içinde neşeli sahnelerle başladı. Yakışıklı Errol Flynn, boy boy pozlar veriyor. Güzel Olivia de Havilland da en güzel gülücükleriyle ona katılıyor. Olay kılıçlı kılıklarla başladığına göre film belli ki bir savaş filmi! Güzel sahnelerden sonra gerçekten Errol Flynn bir asker topluluğuna katıldı. Ancak (film olduğu için) bizim kahraman öyle hemen bir birliğe katılmadı, çok farklı bir yaşam içinde zaman kazanarak askerliğe ısındırıldı. Katıldığı birliktekilerden farklı bir durumda olduğu hep sezildi, araya, atlar, köpekler sokularak süslemeler yapıldı. Meğer birlik bir subay okulu ya da Akademisi imiş.

 

Errol Flynn Olivia de Havilland

 

Nasıl bir ortamdan geldiği pek belli olmayan Errol Flynn’in yapay sahneleri gösterilerek sayısız insanın öldüğü korkunç savaş sahnelerinin ürpertileri içinde insanlara, sözüm ona savaştan soğutma düşüncesine yönelik çekildiği besbelli olan filmde, sivil çıkarcılar da neredeyse askeri arkadan vurmaya çalışmaktadır. Filmin başlangıcında 1857 tarihi verildiğine göre ABD’nin İç Savaşı önceki çatışmalar anımsatılmaktadır. Hattâ Akademi öğrencileri içinde bulunan Güney yani ayrılık taraftarları ayrılıp gönderilir. Kuzey Güney savaşı beklenirken yapılan savaşlar, Kızılderili katliamına dönüşür. Her girişimini başarıyla sonuçlandıran Kahraman Errol Flynn, Kızılderili savaşında can verir. Anlayamadığım olayların birisi, ötekilere göre daha ilginçti. Kahraman Errol Flynn günün Cumhurbaşkanına çıkar. Başkan bence Abraham Lincoln olması gerekirken Grant olarak gösterilir.

 

 

 Abraham Lincoln Ulysses Grant

 

Oysa Grant, ABD Kuzey kuvvetlerinin komutanı, İç Savaşın kahramanıdır. Ancak, başkanlığı çok sonradır. İç Savaş Abraham Lincoln döneminde başlamış gene onun döneminde bitmiştir. Lincoln 1865 yılında katledilince yerine yardımcısı Andrew Johnson geçmiş, o dönemini tamamlayınca 1869 yılında Ulysses Grant seçilmiştir. O zaman Errol Flynn’in kahramanlıkları on iki yıl gibi uzunca bir süreci kaplamaktadır. Oysa kahraman Errol Flynn bu süreçte ancak birkaç kez giysi değiştirmiş aynı saç aynı sakal- bıyıkla görünmüştür. Filmin adı da ilgimi çekti. Gerçi bir yerde boot yani çizme sözü geçti ama Çizmeleriyle Gömüldüler! söylemi geçmedi. Filmi izlerken dört kez duraklama oldu. Koptu sözleri duyuldu. Ayrıca iki kez de elektrikler söndü, o aralarda atlama olmuş olabilir.

Sinemadan sonra eski günleri anımsayarak yürüdük. Okula girerken bizi Eğitimbaşı Kemal Üstün karşıladı:

-Geçmişteki güzel günlerinizi hep birlikte yad ediyorsunuz, bu büyük bahtiyarlıktır! dedi. Kemal Üstün’ün bu yumuşak yaklaşımını uygun bulup yarın Tekirdağ’a gideceğimizi, ertesi gün erkenden döneceğimizi söyledim. Çok isabetli bulduğunu söyledikten sonra da:

- Tekirdağ görev alanınız içinde, haklısınız! dedi. Oysa biz, görev alanı falan düşünmeden, vakit doldurmak için gidiyorduk. Söylediğim iyi oldu, orada arkadaşı varmış, ona bir mektup yazacağını söyledi. Yataklarımıza daha rahat olarak yattık. Böylece 3 Ağustos günümüzün de boş geçeceği anlaşılmış oldu.

Yatar yatmaz uyuyamadım, Tekirdağ’a gitmiştim; orada kahvecilik yapan Bilâl Dayım vardı, kahvesini anımsıyorum, önü bizim kahve gibi asmalıydı. Sanki gider gitmez bulacağım gibi bir duyguya kapıldım. Denizi, kırlangıç yuvasını andıran deniz kıyısındaki On Evleri anımsadım. Pencerelerden eşyaları neredeyse denize düşecek!

 

1 Ağustos 1945 Çarşamba

 

Mustafa Saatçi, “Kalkalım arkadaşlar, otobüs gelecek!” diyerek hepimizi uyandırdı.

Mehmet Yücel anımsandı, izinli falan mı? Meğer Mehmet Yücel askere gitmiş. Mehmet Yücel’den başka arkadaşımız Sefer Tunca da asker olmuş. Çanakkale-Gelibolu’da bulunan Yedeksubay Hazırlık kıtalarına katılmışlar. Bunun üzerinde pek durmamıştık. Önce oraya gidip iki ay gerçek asker olarak eğitim yapılıyormuş. Orada başarılı olanlar daha sonra Yedek Subay Okuluna alınıyormuş. Bunları konuşarak, Karabiberler çiftliğinde geçirdiğimiz kırk güne (20 günlük iki kamp) üzülmedik. Nöbetçi öğrenci Kemal Üstün’ün mektubunu verdi. Öğretmen Ahmet Kun geldi, güler yüzle bizi karşıladı. İlk sözü:

-Sizi Ankara’ya ben götürmüştüm, sanırım uğurlu oldu, hepinizi büyümüş olarak görüyorum!

“Sağ olun” falan dedik. Ahmet Kun öğretmen ayrılınca gülüşenler oldu:

-Adam kendini uğursuz mu sayıyor acaba, neden böyle dedi? Yola çıkmak üzereyken, Salih Baydemir geldi. Salih Baydemir, Tekirdağ iline bağlı Muratlı’lı.

Kısa bir kararsızlıktan sonra o da bize katıldı. Böylece sayımız bir arttı. Otobüs asfalttan Tekirdağ’a ayrılınca güzel bir yol gitmeye başladık. Yolun iki tarafında akasya ağaçları. Arkadaşlar bu konuda konuşunca ben, eskiden Edirne-İstanbul yolunun da böyle olduğunu söyledim. İnanmayanlar çıktı. Bu kez otobüs sürücüsü söze karıştı. Asfalt yolunu Almanların yaptığını, yolu yaparken tüm yol boyuna fidan ektiklerini, bu yolu da o zaman Almanların yaptığını anlattı. Asfalt yol genişletildikçe akasyaların kesildiğini, yerine yenisinin dikilmediğini bu güzel yol genişletilmediği için akasyaların kurtulduğunu anlattı. Sürücü Tekirdağ’lı olduğunu söyleyince Bilâl Dayımı sordum. Bilâl derken daha:

-Onu kim tanımaz, Asmalı Kahveci, ben o kahveye giderim! dedi. Yerini tanıttı, Muratlı yolu üstünde, bizim durağa yakın, inince daha bulacaksın! Orasını ben de biliyordum, hı, mı dedim ama, tanımış olmasını öğrenmem iyi oldu. Arkadaşlar da otel sordular. Tekirdağ denince ilk akla gelenlerden biri de Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan. Sürücü, onun Tekirdağ’da olmadığını, İstanbul’da yaşadığını söyledi, “Tekirdağlılar ona ev aldılar ama o, evinde oturmadı, gitti İstanbul’da otel açtı!” dedi. Kılavuzlu köyünü görünce Tekirdağ’a geldiğimizi anladım, arkadaşlara geldik dedim Geldik dediğim yerde salt deniz görünüyor, o da oldukça uzak gibi. Bana takılanlar oldu:

- Acele ettin! der demez otobüsün burnu yokuşa inmeye başlayınca binalar yol kıyısında görünmeye başladı. Oysa asker kışlaları, kentin yakın olduğunu daha önce muştulamıştı. Geldik, meldik derken kendimizi Bilâl Dayımın kahvesi önünde bulduk. Sürücü gösterdi: Bilâl’ın Asmalı Kahvesi!

Az sonra da otobüsten indik. Salih Baydemir Tekirdağlı olduğundan sorular bu kez ona yönelmeye başladı. Önce otel bulmak için bakınırken Hasan Üner arkadaşımızla karşılaştık. Gerçek Tekirdağlı o. Hemen bir otel gösterdi, kalmaya karar verince, deniz kıyısına indik. Deniz dalgaları kıyıların altını oyup yıktığı için büyük taşlar koymuşlar. Dalgalar çarptıkça birkaç metre boyunda su sıçramaları olduğu gibi sürekli sesler de çıkıyor. Faik Canselen Öğretmeni anımsadım. Felix Mendelsshon’u anlatırken Fingal Mağaraları ya da Ebridler Uvertürünü anımsatır, bestecinin Atlas Okyanusunun korkunç dalgalarının İrlanda ya da İskoç kıyılarına çarpışını sesle ifade ettiğini söylerdi. Buradaki dalgalar bir iki metre sıçrıyor, Faik Canselen öğretmenin söylediğine göre oradakiler 30-40 metre sıçrıyormuş. Burada öyle bir şey olsa Tekirdağ su altında kalacaktır. Uvertürü anımsadım, hiç de o kadar gürültülü müzik, ses çırpmalarıyla dalgalar geçiştirilmiş olmalı!

Deniz kıyısına inip iskeleye doğru yürüdük. Yürüdükçe anladım ki ben buralarda gezmediğimden denizin bu yanından habersizim. On Evlerin altına geldiğimizde denizin oldukça uzakta olduğunu ayırdına vardım. Binaların sıralanışı denize paralel değil, denizle bir açı çiziyor. O nedenle batıdan bakınca sanki evler denizin üstünde. Bir zaman öyleymiş ancak sonraları deniz doldurularak uzaklaştırılmış. Yeni yeni kazılar başlamış, iskele daha doğuya kaydırılacakmış. Az sonra merdiven gibi setli çay evleri var, onlara oturduk. Hasan Üner Hilmi Altınsoy’u görmüş, Hilmi hiç değişmemiş, öğretmenliği bırakacakmış, çok bedbinmiş! Nasıl bırakır? diye sordum. Birkaç arkadaş birden karşılık verdi:

-Neden bırakamazmış? İçimden güldüm:

-İnsanlar hâlâ 3803 sayılı yasayı okumamışlar. Beş yıllık harcamaların iki katı para isteniyor. Bu harcamaların ne olduğu da bilinmiyor. Bir Köy Enstitülü öğrenci mi ölçü yoksa öğretmen okulu ya da liseli öğrenci mi?

Konuyu değiştirip sözü Tekirdağ’a yönelttik. Çalıkuşu sonunda buraya geldi mi idi? Kâmuran burada kalmıştı. Atatürk, Çanakkale’den önce burada kaldı, o günleri anımsayan var mı? Namık Kemal burada doğmuş, evi duruyor mu? Bunları ancak Tekirdağ Tarihi’ni yazan bilir, o burada öğretmen, yazları da burada yaşıyormuş, bulursanız öğrenirsiniz! diyenle karşılaştık. İyice akşam olmuştu, bunları bir daha gelişimize erteleyerek açılan radyoyu dinlemeye koyulduk.

Stalin, Almanya’nın ikiye bölünmesini, doğu kesiminin yönetiminin de kendilerine bırakılmasını istiyormuş. Yunanistan’da iç savaş gene başlamak üzereymiş. Fransa’da de Gaulle, tek başına yönetimi ele almak istiyormuş, Japonya, sonuna dek Amerika ile İngiltere’ye karşı direnme kararı almış. Nurettin Artam konuştu, Stalin’i eleştirdi. Ahmet Şükrü Esmer, yeni Birleşmiş Milletler topluluğunun eski Birleşmiş Milletler Cemiyeti’nden daha etkin taraflarını anlattı. İnsanlar, geç vakitlere dek oturup şarkılar dinlediler. Tam, İhsan Atakurt’un Mandolin topluluğu konserine başlarken radyo kapandı. Daha önce benzer tartışmalar geçmişti: Nihat Esengin’in saksafonu başlar başlamaz kapanan radyo bu kez de İhsan Atakurt’un Mandolin konseri için uygulanmaya konmuştu. Geçen yıl gene böyle bir çarşamba gecesi Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç’la birlikte bu konseri Radyo Evinde canlı olarak dinlemiştim. Belki de yaşamım boyunca böyle acayipliklerle karşılaşınca bu anımı anacağım. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası birinci kemancı Halil Onayman’ın dediği gibi, Cumhurbaşkanlığı Orkestrası’nın hesap işleri görevlisi Alaturkacı olursa ondan ne beklenir (!) (Zühtü Bardakoğlu için söylenmişti, Zühtü Bardakoğlu, hemen hemen her gece radyonun Saz eserleri, Fasıl Heyeti gibi programlarda çalmaktadır) Baktım, arkadaşların böyle bir kaygısı yok, Stalin’in ne zaman öleceğinden söz ediyorlar. Kişilerin ne önemi var; Roosevelt öldü, Hitler gitti, Churchill gitti, Stalin gitse ne olacak? Yerine ya Jukov, ya Timoçenko ya da Koniev geçecek. Onlar daha mı az Rus olacaklar? (Üçü de savaşta başarı göstermiş büyük komutanlar)

Otele dönünce bir öneri:

-Yarın da burada kalalım! Olurdu, olmazdı diyerek söz uzadı ama sonunda program değişmedi, sabahleyin Kepirtepe’ye dönülecek!

Yatınca bir süre düşündüm, gelmişken iç değilse bir gün daha kalıp Kılavuzlu’ya gitsem. Orada tanıdıklarım var. Veli Efendi dedikleri köyün saygınlarından biri, hemen hemen her yıl bizim köye gelir bizde kalırdı. Benim yaşımda oğlu var, biz onlara geldiğimizde çok iyi anlaşmıştık. Şimdilerde askerliğini geçirmiş olmalı, belki de evlenmiştir. Ablamın sık sık andığı benim adını koyan Dede’ler hep oralıymış, onların çocuklarının tanıyabilirim. Babamın köylüsü şair Ali Kemter’in öldüğünü duymuştum ama çocukları vardı. Vahit Dede bana, onları tanımamı söylerdi, böyle olanakları yerinde kullanamazsam başka nasıl tanıyacağım? Kalmaya karar verdim. Nasıl kalacağım? Bilâl Dayıma gidip, sözü uzatarak otobüsü kaçıracağım! Yapmış gibi sevinerek uyudum.

 

2 Ağustos 1945 Perşembe

 

Tekirdağlı Hüseyin’den başka pehlivan olup olmadığı soruldu. İçimizde Tekirdağ hakkında bilgisi olan tek Hasan Üner. Hasan Üner, beklenmedik bir söz söyledi:

-Tekirdağ’dan pehlivan mı çıkar? Hüseyin Pehlivan Tekirdağlı değil, Tekirdağ’a gelen bir göçmen çocuğu, geldiği yerde güreşe heveslenmiş, gelince de burada ardını bırakmamış, şimdilerde de Tekirdağ’a pek uğramayan bir Tekirdağlı.

 

 

 Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan

 

Mustafa Saatçi taşını attı:

-Senin gibi! Hasan Üner, umursamadı:

-Evet, evet daha çok da senin gibi, sen nasıl Çöp köye uğramıyorsan o da Tekirdağ’ı bırakmış. Bekir Temuçin konuştu:

- Hafız Abi, izin ver de şu senin köyün adını değiştirelim, hazır fırsat elimizdeyken Müfettişlik forsumuzu kullanarak (!) bunu yapabiliriz! Gülenler oldu:

- Genel Müfettiş mi sandın kendini?

-Ne var yani, Müfettiş müfettiştir! Gogol’ün Müfettişini anımsattım. Bekir:

-Bizim Trakyalılar bilmez onu!

Konuşa konuşa giderken bir fırın önünde durduk, taze simitleri görünce herkes simitlere sarıldı. Bilal Dayımın kahvesinin tam karşısı. Ben oraya yönelince arkadaşlar da sormadan arkamdan geldiler. Bilâl Dayım herkese “Hoş Geldiniz!,, deyince arkadaşlar bana baktı. Ben de:

-Size sık sık andığım Bilal Dayım! deyince Bilal Dayım bunu beklemiyormuş, önce duraksadı sonra teşekkür etti. Arkadaşlar, çevreye bakarak Çardaklı Bahçeyi övdüler. Gerçekten yandaki kahvelerden farklı bir tarafı vardı. Hele asmalardaki salkımlar ilginçti; salkımlar aşağıya sarkmış ama her biri tülbent torbalar içinde. Sinek ya da arı konamıyor. Öteki bahçelerde masalar tahta tahta dururken burada hepsi örtülü. Çaylar geldi, çiftlendi. Bilâl Dayım Tekirdağlı olanları sordu. Hasan Üner’le Salih Baydemir köylerini söyleyince Bilâl Dayım Salih’e:

-Yabancı değiliz, geldiğinde beklerim! dedi. Ayrılırken de çay paralarını almadı.

Otobüs biraz gecikerek kalktı ama kimse tedirginlik duymadı, Tekirdağ, Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan sözleri arasında yola çıktık. Arkadaşlar Salih Baydemir’in köyüne ilgi duydular, içinden geçemez miyiz? Salih, esas köyünün az uzakta olduğunu ancak babasının burada çalıştığını söyleyince konu kapandı. Salih’in Davutlu’lu olduğunu duyardım ama Salih hiçbir zaman bunu söylemedi. Bilal dayımın konuşmasında da anlaşılacağına göre Salih de bizim Amuca Kabilesinden, ama o bunu saklıyor. Herkesin bildiği bir gerçek, Bulgaristan kurulunca orada yaşayan Amucalar, Osmanlı kesimine göçmüşler. Göçenlerin büyük bir bölümü Anadolu’ya Eskişehir dolaylarına, bir bölümü de Bursa-Balıkesir dolaylarına yerleşmiş. Trakya’da ise söylendiğine göre 22 köye bölünmüşler. Bunlardan üçü Tekirdağ iline bağlı, Kılavuzlu, Arzulu, Davutlu. Öteki on dokuz köyün hepsi Kırklareli ili sınırları içinde. Babam hepsini sayar:

Ahlatlı, Ahmetler, Aşağıkanara, Devletliağaç, Elmacık, Karaballar, Kocatarla, Malkoçlar, Tatlıpınar, Terzidere, Topçular, Yukarıkanara, Kızılcıkdere, Deveçatağı, Karınca, Sofuali, Çeşmekolu… Bu köylerin 20’sinin adını ben bile öğrendim; babamın bildiklerinden iki eksiğim var. Ancak babam sonradan kurulduğu için Kamber Amcamın köyü Yeni Bedir’i hep unutur. Ben onu hiç unutmadığım için hemen eklerim, köylerin hepsi 23 olmuştur; 20’si Kırklareli, 3’ü Tekirdağ illerine bağlıdır.

Kepirtepe’ye verdiğimiz söze uygun zamanda döndük. Eğitimbaşı Kemal Üstün’e, arkadaşı izinde olduğu için mektubunu veremediğimizi duyurduk. Mektubu alınca:

-Maksada erilmiştir, maksuda lüzum kalmadı! deyip mektubu yırttı. Bana bakarak sordu:

-Doğru mu söyledim? Sözlerin anlamını tam bilmediğim için.

-Maksat’ı biliyorum, ona sığınarak doğru diyebilirim ama maksut’u tam bilmiyorum. Ancak olayı bildiğim için yanılmadığıma da inanıyorum. Çünkü amacımıza ulaştık. Siz de bunu istiyordunuz?

Eğitimbaşı Kemal Üstün her zamanki gibi tepeden bakarak bir “Aferin!,, çekti Okul müdürü gelmiş ama çok yorgunmuş. Gerçekte ise bir program değişikliği olmuş, bizi topluca Milli Eğitim Müdürü, il merkezinde bekliyormuş. Millî Eğitim Bakanlığından onlara ayrıca yazı yazılmışmış. Gelmeyen arkadaşları bugün de bekleyelim, gelmezlerse de siz yarın gidersiniz. Derken Mehmet Başaran çıktı geldi. Arkadaşlar Mehmet Başaran’a nerde kaldın? diye çıkışırken okul önünde duran bir otobüsten Harun Özçelik indi geldi. Hüsnü Yalçın’la Emrullah Öztürk kaldı. Tekirdağ gezini aklı evveller ortaya bir kılçık attılar:

-Ya Millî Eğitim Bakanlığı oraya da yazı yazmışsa! Keşke Millî Eğitim Müdürlüğüne gitseydik!

-Üzülmeyin bir daha gideriz! diyerek birbirimizi rahatlattık, nasıl olsa Millî Eğitim Bakanlığı yol paralarımızı veriyor!

Kırklareli’ye nasıl gideriz? Her saat denecek kadar otobüs var. Tren akşam üstü geçiyor, gece denecek bir saatte, 22-23:00 arası Kırklareli’ye varıyor. Trene karar verildi, akşam gidiyoruz. Önümüzdeki birkaç saati değerlendirmek için piyanoyu aradım. Nöbetçi öğrenci beni alt kat koridoruna indirdi. Eskiden Zahir deposu olan yer açılmış, resim atölyesi olmuş, müzik dersleri de orada yapılıyormuş.

Piyanoyu yokladım. Akordu iyi değil ama çalınabilir. Oturdum, bir iki tıngırtıdan sonra sanki alışmış gibi çalmaya başladım. Bir süre sonra birer ikişer öğrenciler etrafımı sardı. Durup baktığımda aralarında benim tanıdıklarım var. Melahat Erkan yaklaştı, “Hoş geldin Abi, ben de oraya geliyorum, senin bölümüne girmek istiyorum” dedi. Melahat geçen iki yılda çok gelişmiş, güzel bir kız olmuş. Başka öğrencilerden de yaklaşanlar oldu ama onları anımsayamadım. Ben son sınıftayken onlar birinci sınıfta olduklarından fazla bir ilişkimiz yoktu. Yüksek Bölüm için iki öğrenci daha seçilmiş, Recep Türköz ile Celil Altın. Onlar köylerine gitmişler. Arkadaşlardan gelenler oldu, Harun, sergilenen resimleri izledi, yeni gelen resim öğretmenlerini sordu. İki resim öğretmenine karşın gerçek müzik öğretmeni henüz gelmemiş. Bu arada arkadaşlar, Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk geldiler. Hoş beşten sonra toparlanıp yola çıkmaya karar verdik.

Öğretmenler hep yeni, bize yaklaşmadıkları için biz de onları yok saymaya karar verdik. Nedense bizim arkadaşlardan da buraya kimse verilmemiş. Kepirtepe’nin öğrencisi az diye mi dikkate almıyorlar? Okul Müdürü İhsan Kalabay’ın gelmiş olmasına karşın bize görünmemesini de anlamlı bulduk. “Tembelin teki, üşenmiştir!,, diyenler oldu. Harun Özçelik, Hasan Üner, Salih Baydemir Tekirdağ, İbrahim Ertur, Mustafa Saatçi, Bekir Temuçin, Halil Basutçu, Emrullah Öztürk, Hüsnü Yalçın Edirne, Abdullah Erçetin, Kadir Pekgöz, Hüseyin Orhan, Mehmet Başaran, biz beşimiz de Kırklareli illerinde görev alacağız.On üç arkadaşız, “okulu bitirince de böyle görevlendirilsek” isteklerini tekrarlayarak trene bindik.

Trende de hepimiz bir kompartımana sıkıştık, soran karışan yok. Arkadaşımız 4 Mehmet! (Mehmet Aygün) Babaeski’ye yakın bir köyde (Karahalil) çalışıyormuş. Kadir yakında görüşmüş, eskisi gibi neşeli değilmiş. Konu irdelendi, öğrencilikteki neşe köyde sürer mi? Sürmez! diyenler oldu. Okulda aynı yaştaki insanlar, köyde ise belli bir yaş grubu söz konusu değil. Üstelik köylülerin şakaları, eğlenceleri kendine özgü, zaman zaman terbiye dışı sözleri içermekte. Öğretmen olan bir kimse onlara katılabilir mi, katılmalı mı? Bunu, “Öğretmenler köylülerin arasına her konuda girmeli!” diye direnen Müdür Rauf İnan’a sormalı! deyip gülüştük. Babaeski’de tren yarı yarıya boşaldı. Kasvaklı’ya gelince ise sanki salt biz kaldık. Az sonra da Kırklareli tren istasyonuna indik. İstasyon- çarşı arası, iki tarafı ağaçlı, güzel bir yol. Görmemiş arkadaşlar durup durup baktı. Ben kalmadım ama bir otel biliyordum, önce ona baktık, Yüksel Oteli. 7 arkadaşı oraya bıraktık. Bir başka otel tarif ettiler, Yayla! Yayla’yı biliyorum ama oradaki oteli bilmiyordum. Az duraladım. Çünkü burada Yayla (!) başka anlama da gelmektedir. Yanılmışım otelin adı Yayla imiş, ilk otelin üç dört bina ötesinde onu da bulduk. Yer vardı, hepimiz yer bulduğumuza sevinerek çarşıya indik. Burası Tekirdağ’dan daha derli toplu. Yeni, oldukça gösterişli bir Halkevi var. Önü geniş, çiçekli bir parkı var. Radyo sonuna dek açık, çal patsın havaları ortalığı dolduruyor. Park daha dağılmamış, garson çocuklar hemen yakamıza yapıştı. Tam karşımızda pastacılar var, bir bölümümüz gidip orada atıştırdı. Köyden yeni gelenlerin yiyecekleri varmış, tok olduklarını söyleyip oturdular. Deniz bir yana bırakılırsa Kırklareli Tekirdağ’dan daha şirin bulundu. İnsanlar birer ikişer dağılmaya başlayınca biz de otellerimize döndük.

Yatınca bir ara düşündüm, buraya gelince pekalâ otelde kalabilirim. Hasan Amcam var ama onun dört tane çocuğu var, dört çocuk arasına nasıl giderim? Arkasından Vahit Dede aklıma takıldı. Yarın karşılaşırsam ne derim? Bir tomar yazını getirdim ama evde, buraya geleceğimi biliyordum, falan filan!

 

3 Ağustos 1945 Cuma

 

Mustafa Saatçi anımsamış, Mehmet Yücel’in anlattığı arkadaşlarını bulalım; Taliga Mehmet, Napreş Kemal, Kasap Sami. Kasap Sami’yi biliyorum, parkın karşı yolunda sıra kasaplardan biri, oldukça şişman. Ötekileri kimseden öğrenemedim. Kasap Samiyi’de sorarak değil rastlantı olarak, Amcam oradan et alıyor, bir gün birlikte gidince Sami adı geçti, anımsayarak o olduğunu sezdim, sonra sonra ona küçükten beri öyle dendiğini öğrendim. Akşamki kararımıza uyarak Halkevi Bahçesinde toplandık. Hemen karşımızda tatlıcılar var, hepsinde oturulup kahvaltı edilebiliyor, birer ikişer dağılarak kahvaltı ettik. Dairelerin saat 09’00’da açıldığını öğrendik. Millî Eğitim Müdürlüğü’nü tam olarak bilmiyorum. O olsa olsa Vilâyet Konağı’nda olur! diyerek arkadaşları oraya yönelttim. Yanılmamışız, ağır aksak giderken yanımızdan iki yaşlıca kimse geçti. Yandan bakınca birinin bizim okuldan gelme İlhan Görkey olduğunu gördük. Yolda takılalım mı yoksa uzaktan uzaktan izleyip dairesine mi gidelim? Küçük bir bocalamadan sonra dairesine gitmeye karar verdik. Daha başka insanlar yanımızdan geldi geldi geçti; hepsi aynı binaya girdiler. Böylece arkadaşlar benim doğru yönlendirdiğime inandılar. Konu, şimdi binaya girince İlhan Görkey’e kim görünüp görüşme izini alacak? Arkadaşlar onu da bana bıraktılar. Çünkü onlar da biliyordu, Kepirtepe’de onunla en çok ben yakınlık kurmuştum. O kendisi kaç kez benden babamı sormuş, selâmlar göndermişti. İlhan Görkey, neredeyse (yanılmıyorsam) sekiz yıldır Kırklareli ya da ilçelerinde çalışmaktadır. Ben kendisini ilk gittiğim günler Edirne/Karaağaç Köy Öğretmen Okulu’ndayken tanımıştım.

Koridora girince odasının kapısı açık olduğu için İlhan Görkey’i gördük. O da bize baktı, sanki bekliyormuş gibi kapıya gelerek bizi içeri çağırdı. Kapıdan girerken gözüm takıldı, kapının yanındaki tabelâda Millî Eğitim Müdürlüğü yazıyordu. İlhan Görkey bizi çok candan karşıladı:

-Yaşamlar sürdükçe dostlar hep karşılaşıp sevinçli dakikalar yaşarlar. Odada yeterli sandalyemiz yok, biz daha geniş bir yere geçelim! deyip önümüze düştü, hemen bitişikte daha geniş bir odaya aldı. Hepimize ayrı ayrı sorular sordu, okumayı sürdürdüğümüze sevindiğini söyledi. Bana özel olarak:

-Baban, okuma yolunun açılacağına inanırdı, haklı çıktı değil mi? diye sordu. Konuştukça anladık, İlhan Görkey bizim geleceğimizi biliyormuş, ancak kendisi Milli Eğitim Müdürü değil, burada konukmuş. Millî Eğitim Müdürü Hilmi Tuncer, yıllık iznini kullanıyormuş. İzini bitmiş gibiymiş, uzatmazsa (Dört yıldır burada çalışıyormuş, hiç izin kullanmamış) ilk kez izin kullandığı için uzatabilirmiş. O nedenle kendisi, kendisini doğrudan işin içinde saymazmış. Müdürün, birkaç gün içinde gelip gelmeyeceği belli olacakmış. İlhan Görkey konuşurken elinde dosya ile gelen bir görevliye sordu:

-Hilmi Bey’den yeni bir haber var mı? Memur “Az önce telgraf geldi efendim, Hilmi Bey’e verdik.” İlhan Görkey güldü:

-Hilmi Bey’den telgraf geldi, Hilmi Bey’e verildi! Gene güldü:

Bunun anlamı şu:

-Milli Eğitim Müdürü Hilmi Tuncer, dört yıldır burada görev yapıyor. Milli Eğitim Müdürleri izinli ayrılınca onların yerine illerdeki en yüksek okulun müdürü vekâlet eder. Buranın Ortaokul Müdürü de Hilmi Bey (Hilmi Girginer) olduğundan Hilmi Bey’ler ikileşti. Benim burada bir görevim yok, ancak burasını iyi tanıdığımdan, daha önce de burada çalıştığımdan arkadaşlarla iyi anlaşırız.

İlhan Görkey, bu kez memura sordu:

-Telgrafı okumuşsundur Müdür Bey, ne zaman geliyor?

-Yarın burada olacakmış efendim! İlhan Görkey, belli belirsiz sevindi:

-Görev sahibinin kendisiyle görüşmeniz daha iyi olacak! Bu kez de gelen görevliye, bizi tanıttı, bizimle ilgili bir yazı gelip gelmediğini sordu. Görevli az düşünür gibi durduktan sonra,

-Bir ay kadar oluyor bir yazı gelmişti, getireyim! deyip yazıyı alıp geldi. İlhan Görkey yazıyı önce göz gezdirerek okudu sonra da bize duyurdu:

-Müfettişlik stajına gelen adaylar, kendi illerinde görevlendirilecektir. Adaylara önce, ilin teftiş kuruluşu ile ilgili bilgiler verilecek, bu bilgiler muvahecesinde bölge müfettişleriyle temasları sağlanacak, gerektiğinde müfettişlerin görev alanları içinde kısa süreli görevler verilebilecektir. Genellikle inşaat durumundaki okullar üstüne teksifleri yararlı olacaktır. Adayların sınırlı çalışma süreleri olmasına karşın üslendiği işin tamamlanmasına az bir zaman kalmış ise görevler uzatılabilecektir.

İlhan Görkey gülümseyerek:

-Bu iyi oldu işte deyip yüzlerimize baktı. Halil Basutçu:

-Bu duruma göre bizler kendi illerimize gitmek zorundayız! İlhan Görkey bu kez de:

-Size bu konuda kimse bir açıklama yapmadı mı? diye sordu. Birden, boşalırca ilk sözlerimizi tekrarladık:

-Biz buraya, Kırklareli’ye hiç gelmediğimiz için, hiç değil bir kez olsun görmek için gelmiştik! deyince İlhan Görkey teselli ederce:

-Fazla bir kayıp yok canım, atlar otobüse iki saat sonra Edirne’de olursunuz. Tekirdağlı arkadaşlarımız biraz uzun yol alacaklar. Bu da bir deney, hayırlısı ile Müfettişliğe başlıyorsunuz. Unutmayın ki müfettişlik demek, o cafcaflı sıfatına karşın biraz da yol yürümek demektir.

İlhan Görkey, kendi geçmişinden, eski dönemlerde müfettişliğin zorluklarından söz etti. Konuyu değiştirek Tekirdağ, Edirne gruplarını sordu. Bizim Kırklareli grubu için:

-En şanslı sizsiniz dedi, başıyla beni işaret ederek:

-Senin hiçbir sorunun yok, tüm köylerde öğretmen var! Gülerek:

 -Öğretmen varsa okul da var, demektir. O zaman sorun yok denecek kadar azalıyor, çünkü bu yıllar, 90/100 sorunumuz okul inşaatları. Biz taşrada konuyu böyle görüyoruz, sizler bu konuda da sağlıklı bilgiler alıyorsunuzdur, sizde öyle değil mi?

Karşılıklı bakıştık ama hiçbirimiz bir karşılık veremedik. Arkadaşlar bana bakınca Kırklareli’ye geliş nedenimizi bir daha tekrarladım:

-Ben biliyordum ama arkadaşlar görmek istediler.

Burada bir de ek yaptım:

-Şimdilerde birlikte okuduğumuz öteki Enstitülerden gelen arkadaşlar, Enstitülerine bağlı illeri hep gezmişler. Oysa biz okul göçlerinden yıldığımızdan olacak Enstitümüzün bağlı bulunduğu ilimize bile gelememiştik. Fidanlıkta aşı programlarımız olmasaydı Edirne’yi de göremeyecektik. Bu eksikliklerimi tamamlamak için dün de Tekirdağ’a bunun için gitmiştik! deyince, İlhan Görkey sanki rahatlamış gibi gülerek:

-Güzel, güzel! dedikten sonra Tekirdağ’da kiminle görüştüğümüzü sordu. Tekirdağ’da Millî Eğitim Müdürlüğüne uğramadığımızı söyleyince, durgunlaşır gibi oldu:

-Zararı yok gene gideceksiniz! dedikten sonra Kırklareli ili üstüne bilgiler verdi. İlçeleri içinde Lüleburgaz’ın çok gelişmişliğinden söz etti. Ova köylerinin gelişmekte olduğunu, dağ köylerinin yol sorunu olduğunu, ayrıca köylülerin yeterince işleyecek toprağı olmadığını anlattı. Bir ara da dağ köylerinde okullaşmanın zorluğundan söz etti.

Fırsat yaratılmıştı, konuyu yeni düşünüyormuşum gibi sordum: 3803 sayılı yasanın yaptırımlarını oralarda nasıl uygulayacaksınız? İlhan Görkey sanki yakayı ele vermişti:

-İşte sorun bu, bunun için size demin Ankara’dasınız, yetkililerle ilişkileriniz vardır, onlar bu konuda ne düşünüyorlar dedim! Biz, asıl işin çetrefilli tarafıyla yeni yeni karşılaşıyoruz. Lüleburgaz’ın tüm köylerinde daha 1936 yıllarında okullar tamamlanmış. Şimdi oralarda sorun, var olan okula yeni sınıf açmak. Kırklareli merkez ya da Kofçaz bölgesinde köylere okulu yeni yeni götürmeye çalışıyoruz. O köylerde toprak yok. Biliyorsunuz yasa bir de ölçü koymuş, “öğretmene köydeki köy tarlası ölçüsünde toprak verilir” demiş. Kim demiş bunu, bunu diyen hangi köyü ölçü almış? Gündalan köyüne gönderdiğimiz öğretmen, Babaeski köylerinde çalışan arkadaşından duymuş, haklı olarak onun kadar toprak istiyor. Gündalan tepeler arasına sıkışmış bir köy, olan toprak sittin senedir sahiplerinin elinde. Gel de şimdi 3803 sayılı yasayı uygula! Arkadaşınız İsmet Yanar, Kızılcıkdere köyünde, oranın yerlisi. Ailenin bir bölümü (ablası) Kırklareli merkezinde. Köy, Kırklareli’ye binilen araçlara göre bir saat ile 20 dakika arasında. İsmet: Ablamın yanına ben üç ayda bir de mi gidemeyeceğim? Bunu çözmezseniz, ruhunuz bile duymayacak gideceğim ama siz beni, kendime karşı zorla suçlu yapmış olacaksınız! diyor. Ben bunları, eski bir dost olarak genç arkadaşlarımdan üzülerek dinliyorum. Buradaki görevli arkadaşlarıma da dilimin döndüğünce anlatmaya çalışıyorum. Dilsiz oyunu oynar gibi buralarda aramızda konuşarak rahatlamaya çalışıyoruz Ne var ki yukarıdan bu konuda umduğumuz rahatlatıcı bir ses gelmiyor. Bir başka konu, yasa lâfzi olarak jandarmadan Yargıca, Kaymakama, Dahiliye, Adalet, Tarım bakanlıklarına dek görev üslendirmiş. Özel olarak inceledim, bu Bakanlıklardan, il birimlerine tek bir satır yazı yazılmamış, sorunca bana gösterdikleri tüm yazılar bizim Bakanlıktan. Yakın konuştuğumuz o Bakanlıkların görevlileri de yakınıyor. Onlara göre, onların görev sorumlulukları, kendi Bakanlıklarından gelen emirler, kendi yasaları…

İlhan Görkey bize bilmediğimiz bir de söz öğretti:

-Devlet dairelerin kökleşmiş teamülleri vardır. Bunlar halkın gelenekleri gibidir, nasıl halk alıştıklarını kolay kolay bırakmıyorsa, devair de öyledir (Daireler). Cumhuriyet düzeni kurulalı çeyrek asıl geçti, Osmanlıdan kalma, istense de istenmese de bazı alışkanlıklar teamül safsatası altında sürüp gitmekte. Yeniliklere uymak için ant içerek Belediye Başkanına bakıyorsunuz makamın oturduktan sonra Teamül düdüğüne sarılıp at arabaları için yüz yıl önce konmuş kuralları otomobillere uygulamakta direniyor. Pazar yerlerini sık sık dolaşan Valimiz, pazara getirilen tavuklar için:

-Hayvancıklara daha canlıyken ölmüş muamelesi yapılıyor. Dilleri yok söyleyemiyorlar ama çok acı çektikleri belli, onları daha düzgün, eziyet çektirmeden pazara getirmek için çareler arıyor. Bunu Belediye yapması gerekirken halkın temsilcisi Belediye Başkanı:

-Halkın Teamülü deyip işi savuşturmaya çalışıyor. Gel de şimdi köyde okul işlerine yardım için öğretmen olarak muhtarlara söz geçir?

İlhan Görkey konuştukça, içimden içimden kendi düşüncelerimin doğruluğuna daha çok inanmaya başladım. Sanırım daha konuşacaktı ama gidecek arkadaşları anımsayıp sordu:

-Hesapta yolculuk var mı? Harun Özçelik, Halil Basutçu teşekkür etti: Öteki arkadaşlar da bir an önce gidip durumlarının aydınlanmasını istediklerini söylediler. İlhan Görkey bize nerede kaldığımızı söyledi. ”Otelde,, deyince boş olan bir öğrenci yurdundan söz etti.

Arkadaşları uğurlamak için izin isteyip ayrıldık. Ayrılırken İlhan Görkey:

-Yarın gene görüşelim, ben birkaç gün daha buralardayım! diyerek bizimle birlikte kalktı. Arkadaşlarla otellere giderek toparlandık. Ancak konuştukça aklımıza sorular takıldı:

-İlhan Görkey burada görevli değil galiba

-Nereden anladın?

-Nereden olacak? Adam düpedüz, Ortaokul Müdürünün vekil olduğunu söyledi. Milli Eğitim Müdürü Hilmi Bey için de Müdür vekili Hilmi Bey için de “Arkadaş” sıfatını kullandı.

Aramızda konuştuk ama bir çözüme bağlamadık.

Yolcu arkadaşlar tedirgin, birlikte otobüs durağına gittik. Edirne için hemen araba bulundu, Tekirdağ için doğrudan yok ama Çorlu ya da Lüleburgaz için vardı. Onlar da otobüsle ayrıldılar. Böylece gezmek için geldiğimizi sandığımız Kırklareli’de göreve başlamak üzere biz beş arkadaş bir otele yerleşerek beklemeye başladık.

Ankara’ya alışmışız, Kırklareli’de hangi sokağa yönelsek ucu hemen görünüyor. İşin ilginci ben Hasanoğlan’da zaman zaman Kırklareli’yi düşünür, büyük bir yer olarak kurardım. Okul öncesi köyde bağ beklediğim günlerde gözlerim Kırklareli’de olurdu. Güneş batmak üzerelerde bizim bağdan Kırklareli rahatça görünürdü. O zamanlar özlemle bakışlarımı anımsar aynı özlemi yatağımda da duyardım. Şimdi ise birkaç adım sonra bir uçtan bir uca gidiveriyorum.

Yemekten sonra arkadaşlardan izin alıp hastaneye gittim, Hasan Amcam çok sevindi, eve gelmemi istedi. Arkadaşları öne sürdüm. Amcam beni haklı buldu, gene de bir öneride bulundu:

- Yalnız kaldığında seni otelde bırakmam. Anlıyorum, sen bebekleri düşünerek yengene yük olmak istemiyorsun ama ben onun çaresini buldum. Eliyle bir kapıyı göstererek:

- Benim ayrı yerim var, merak etme hastayla falan bir ilgin olmayacak, bak apayrı bir bölüm, bekâr doktorlar da burada kalıyorlar.

Bakmadım ama inanarak ayrıldım. Yalnız gelip uzun kalırsam, orada yatarım. Arkadaşlar beni bekliyormuş, gülesim geldi. Bunlar Hasanoğlan’da her biri bir aslandı. Hüseyin Orhan’la Mehmet Başaran ayrı bölümlerde oldukları için zaten sık görüşmüyorduk. Abdullah Erçetin çok uyumlu olduğundan ona bir sözüm yok. Hemşerim Kadir çok suskun. Kırklareli’ne ilk gelişi. Birlikte Yayla denilen yere, Ortaokul önüne dek yürüdük. Oradan, bizim köyler tarafı düz bir ova gibi görünüyor, sisli puslu. Gerçekte çok iniş çıkışlıdır ama uzaklardan belli belirsiz bir görüntü veriyor. İstasyona yürüdük. Nereye gitsek fazla duramıyoruz. Dön dolaş gene Halkevi Bahçesi. Lüleburgaz’la karşılaştırdık. Lüleburgaz’a göre daha temiz görüntülü, çarşısı daha düzenli. Lüleburgaz içinden geçen Edirne-İstanbul yolu, oranın düzenini bozuyor. Gene de bize sorsalar, Lüleburgaz’da kalmak isteriz. Sinema reklâmlarına baktık, tıpkı Lüleburgaz gibi, Errol Flynn, Olivia de Havilland. Yalnız film değişik Vatan Kurtaran Aslan-Robin Hood. Arkadaşları şaşırtan bir olay, “Sinema Pehlivan Amcamın” deyince duraksadılar. Şaka söylediğimi sandılar. Oysa gidince suskun suskun baktılar. Pehlivan Amca beni görünce:

-Nerde kaldın sen, yoklara karıştın. İnsan arada bir uğrar! Babam için:

- Koca Amca nasıl? O da gelmeyi araladı!

Ben hemen filmi söyledim: “Bu filmin bir eşi Lüleburgaz’da gösteriliyor.” Amcam:

-Biliyorum, aynı şirketin filmleri. Onlar getiriyor da gösteriyorum, bize kalsa böyle filmleri alacak paramız yok. Özellikle yazları, ara ara bize yardımcı oluyorlar.

Bilet aldık ama oturmadık, az ileriye doğru yürüdük, Vali Konağı var oralarda vakit geçirip döndük.

Filmden önce burada Laurel-Hardy gösterildi. Bunların ne yaptığını da ben anlamıyorum, durmadan birbirlerine çarpıp duruyorlar. Nedense insanlar bunlara gülüyorlar!

 

 Laurel-Hardy

 Resimde, Oliver Hardy-Stanley Laurel

Arkadaşlara, ilk sinemaya burada girdiğimi anlattım anlattım. Babamla gelmiştik. Bir savaş filmiydi, Rus-Avusturya savaşıymış. Askercikler boyuna ölüyordu. Babam, kılıklarından ayırıyordu. Rusların kaybettiğinde babamın sevindiğini yan gözle izliyordum.

Film başladı. Errol Flynn, gene numarasını yaptı, sırtında bir geyikle büyük bir salona girip insanları şaşırttı. Ölü bir geyik ortalığa atıldı. Niçin? Kalabalık bir topluluk önüne böylesi çıkış, az buz cesaret işi değil, ancak filmlerde özellikle de Errol Flynn gibi cesur film kahramanları bunu yapabilir. Filmde, onca insanın elinden kurtulan Robin Hood’un filmde bile olsa onca koşması insanı şaşırtıyor. Hele o kale duvarları, merdivenlerden inip çıkmalar şaşkınlık yaratıyor. Ben gerçek olaydan çok böylesi karışık sahnelerin filme nasıl çekildiğini merak ediyorum. Ben gene, onca koşmasına karşın, Errol Flynn’in şapkasının bile düşmemesine, saçlarının bozulmamasına şaşıyorum. İlginç bir tarihsel olayı anlatan filmin esas konusunu merak ettim, bunu daha önceleri de duymuştum: İngiltere tarihi ile ilgili daha önce gördüğüm Aslan Yürekli Richard filminde de böylesi sahneler vardı. Neyse bu film, öteki kadar uzun sürmedi, Errol Flynn çabuk yorulmuş olmalı, filmi çabuk bitirdi. Filmden sonra konuşacak fazla bir söz bulamadık. Millî Eğitim Müdürü’nün gelip gelmeyeceği merakı içinde yataklarımıza yattık. Arkadaşlar hemen uyudu. Ben bir süre sağa sola döndüm. Vahit Dede’yi nasıl bulurum? Keşirlik denilen yerde kalıyormuş, Kırklareli’ye 30 km. Bizim köyden daha uzak. Uzaklığı bir yana, yolları hep ormanlıklar içindeymiş!

 

 4 Ağustos 1945 Cumartesi

 

Uyanır uyanmaz telâşlandık; bugün cumartesi, yarım gün. Öğleden sonra daireler kapalı. Yarın da Pazar! Mehmet Başaran:

-Vallahi ben kalmak istemiyorum! deyince Hüseyin Orhan duramadı:

-Ben de, ben de! diye tekrarladı. Abdullah Erçetin tanıdıklar görüp konuşmuştu, daha dün gitme taraftarıydı. Kadir’le ben de bakıştık:

-Siz gitmek isterseniz biz neden duralım? Millî Eğitim Müdürlüğüne gider sorarız, Müdür gelmemişse, okula döndüğümüzü söyler ayrılırız.

Parkın karşısında kahvaltı edip Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gittik. Müdürden geçtik, İlhan Görkey de gelmemiş, dünkü gördüğümüz bey bize:

-Onlar önemli bir işleri olmaza cumartesi günleri daireye uğramazlar! Bu arada beklediğimiz açıklama da geldi:

-İlhan Görkey burada görevli değil, o Bilecik Millî Eğitim Müdürü, iznini burada geçiriyor. O zaten buradan, müfettişlikten gitmişti, şimdilerde gene buraya Millî Eğitim Müdürü olmayı bekliyor! deyince İlhan Görkey’in bizim işleri bu nedenle iyi bildiği kanısına vardık. Kepirtepe’ye gelmeden önce Kırklareli’de İlköğretim Müfettişliği yaptığını bildiğimiz için Kırklareli’yi çok iyi tanımasını doğal bulduk. Belki de çocuklarının okullarını düşünerek ailesini Bilecik’e hiç götürmemiştir.

Fazla oyalanmadan otele gidip borçlarımızı ödeyerek ayrıldık. Otobüs durağında bir süre beklememiz gerektiğini öğrenince Abdullah Erçetin’i uğurladık. Onu uğurlarken arkadaşımız Yakup Tanrıkulu’nun asker olduğunu da öğrenmiş olduk. Böylece bizim arkadaşlardan üçü, Sefer Tunca, Mehmet Yücel, Yakup Tanrıkulu yedek subaylık şanslarını deneyecekler, başarılı olurlarsa özledikleri Yedek Subaylık özlemlerini giderecekler. Yakup olmadığına göre biz de Arif Kalkan’a özellikle selamlarımızı söyledik. Abdullah Erçetin yarın akşam geleceğini söyleyerek ayrıldı. Kaldık dört kişi! Otobüs durağına dönünce beklendiğimizi öğrenip gösterilen yerlere oturduk. Kırklareli-Babaeski yolu oldukça bozuk, zaman zaman otobüsle döndüğümüze üzüldük. Bizim için bir deney oldu, bir daha gelirsek trenle geliriz.

Babaeski’de yolumuz asfalta çıkınca rahatladık. Bu kez de gözlerimiz Alpullu Şeker Fabrikası bacasına takıldı. Yol boyunca hemen hemen her noktadan görülüyor. Baca için en çok ben konuşuyorum. Çünkü ben, o bacayı yapıldığından beri hem uzaktan hem de yakından çok gördüm. Bizim Müsellim Sırtı olarak andığımız tarladan, ayrıca Papazın Tarlası denilen mera sırtlarından baca çok rahat görülüyor. Sürüler arkasında dolaştığımda onu sürekli gözetiyordum. Oralardan bakınca baca görülemiyorsa ardından yağmur bekliyorduk. Pancar köyden sonra bir ara sustum. Arkadaşlar niçin sustuğumu sordular. Mehmet Başaran ikinci kez sorunca onun eski yarasına dokundum:

-Senin Suna’nın köyü! diye sol taraftaki köyü gösterdim. Mehmet Başaran renklendi:

-Yok öyle bir şey! diyebildi. Ötekiler olaylardan habersiz, şaşırdılar. Üstünde durmadık. Az sonra Lüleburgaz önümüze çıktı. Hep birlikte:

-İşte geldik! diyerek sevindik. Sevindik ama gene de rahat değiliz, hemen sorduk:

-Şimdi ne yapacağız?

-Okula gideceğiz. O okul, onların babalarının malı değil, o okulu biz kurduk. Onlar bunu bilmezden geliyorsa anımsatalım. O binanın her santimetre karesinde bizim alın terimiz vardır. Onların nesi var?

Kendi kendimizi pohpohlayarak Halkevi Parkına gittik. Nedense park bize sevimsiz geldi. Gerçekte sıkılmıştık. Oraya git, buraya gel, derken bir ayımız geçti. “Şimdi biz Müfettişlik Stajı mı yapıyoruz?” diye birbirimize soruyoruz. Sonunda köftecilerde karınlarımızı doyurup okulun yolunu tuttuk. Hüseyin Orhan, köyüne gitmek istedi. Ben de, yarın için:

- Yeni Bedir’e gidebilirim! dedim. Kadir’le Mehmet Başaran:

-Biz yalnız mı kalacağız diye sızlanınca Hüseyin Orhan onları da davet etti. Bu defa da ben yalnız kaldım. Gerçekte benim istediğim de buydu; rahat rahat Kamber Amcama gider akşam da okula dönerim! diye içimden kuruyordum. Böylece anlaşarak okula girdik. Bizimle kapıdaki nöbetçi öğrencilerden başka kimse ilgilenmedi. Sanki suçlu gibiydik. Yataklarımıza öylece yattık. Arkadaşlar konuştu:

-Geçen yıl gittiğimiz Enstitülerde de ilk günler böyle olmuştu!

Bir süre arkadaşların geçmiş öykülerini dinledim. Besbelli ki Enstitülerde konukseverlik diye bir saygın anlayış gelişmemiş. Ben hemen ekledim:

-Açık açık konuşalım, burada dört yıl kaldık, hangimizin bir yakını geldi de burada konuk olarak karşılandı? Gelenler olduysa karşı tarla içinde çocuklarıyla konuşup Lüleburgaz yolunu tuttu. Neyse ki, biz o dönemi atlattık. Hiç değilse gelecekte değişik bir ortam yaratarak Enstitüleri daha sevimli bir duruma getirelim.

İyi dileklerle yataklarımıza serildik.

Böyle dedik ama sahiden buna inanarak mı katıldım? Şu anda burada görev alsam, o dediğim ortamı nasıl yaratacağım? Konuşacak bir sorumlu bulup köyde sorulan sorunun karşılığını öğrenecektim. Hani benim arabam, atlarım? Yeğenim İsmet’in ablasına gidemediğini sorumlu makamların birinde oturan insan söylüyor. Okul seferberliğinden söz ediliyor, illerde sorumlu insanlar cumartesi günleri, önemli iş olmazsa makamlarına gelmiyorlar. Enstitü Müdürü bir haftadır yok. İlköğretim Müfettişleri de ortalıkta görünmüyor. Enstitüde görevli öğretmenler ortalıkta dolaşan bizleri bile bile tanımazdan geliyorlar. Aptal değiller, biliyorlar bir süre sonra kendilerinin dışlanacağını. Gel de burada sıcak bir ortam kur!

 

5 Ağustos 1945 Pazar

 

Arkadaşların seslerinden uyandım. Hemşerim Kadir:

-Onu yalnız bırakıyoruz! Hüseyin Orhan:

-O bizimle gelmez! Bunu duyunca kalktım:

-Sizinle gelmemek değil, Kamber Amcama uğramazsam gücenir. Geldiğimi o çoktan duydu. Yarın ya da yarından sonraki zamanlarımızın nasıl geçeceğini bilmiyoruz!

Herkes kahvaltı etmiş, bildiğimiz yemekhaneye yabancı gibi gittik. Nöbetçiler de bize yabancı yabancı bakıyor. 3. sınıfız, diyorlar ama onlar, biz ayrılırken okula girmişler. Bizim zamanımızdaki sınıf Ekip olarak başka Enstitülere gitmiş  (Samsun-Ladik, Aydın-Ortaklar)

Öğretmen Muhip Kocaçınar, ağız ucuyla:

-Günaydın! dedi. O daha önce de buradaydı, “Okumaya gitti!” denmişti. Ya bitirdi geldi ya da geri döndü, Şimdi burada nöbetçi öğretmeni.

Arkadaşları uğurlayıp geri döndüm. Resim Odası dedikleri alt kata indim. Kitap okuyan öğrenciler var. Onları görünce piyanodan vazgeçtim. Ben de kitap okuyabilirim. Emil beni bekliyor, alıp geri geldim, bir kenara çekilip okumaya başladım. İş zamanı, erken gidip çok kalmak yerine akşamüstü, şöyle bir uğrayıp gönül almayı yeğledim.

Sessiz sakin Emil’i okudukça, daha önce düşündüklerimde haklı olduğuma iyice inanmaya başladım. “Rousseau, Emil’in köyde yetişmesini istemiş!” Ne acayip ya da dolma söz! Rousseau, Emil’i köye göndermeden önce neler söylüyor! Tekrar tekrar okuduktan sonra onun söylediklerinin bir çoğunu bilmediğim, bu bilgisizliğimle bundan sonrakileri de kavrayamayacağım kaygıları içindeyim. Bir de sık sık Emil’den söz edenleri düşlüyorum, hemen hemen hiç birisi Rousseau’nun Emil öncesi çocuk eğiticisinin dikkat edeceği, çocuğun doğal yapısının zedelenmemesi için bilmesi gereken bilgilerden söz etmiyor. Oysa Rousseau, insan fizyonomisinin tüm inceliklerini, biyolojik gelişmelerin engellerini, üstüne üslük Psikoloji biliminin henüz doğmadığı bir dönemde çocuk Psikolojisini irdelemekte, günümüz psikologlarının uyarılarına koşut bilgiler vermektedir. Renklerin, seslerin, koklama, tat alma duyumlarının çocuk gelişimiyle nasıl yakın ilişkilerini, bunları kendilerindekiler gibi olduğunu sanan cahillerin yaptığı hataları birer birer saymaktadır. Bunları bilmek için özel olarak üstünde durup benimsetip yaşamak gerekir. Sıradan bir tabiat bilgisi dersinde beş duyuyu sayarken, göz, kulak, dil, burun, dudak, kafadadır öyleyse kafa yedi delikli bir tokmaktır, arkasından da, “Onu bilmeyen ahmaktır!,, tekerlemeleriyle öğrenildiği sanılan biyoloji konularını uyduruk duyuntularla Emil’i okumak ya saflıktır ya da bir çoğunun bilerek ya da bilmeyerek yaptığı aldatmacadır.

Küçük bir örnek:

Ben Köy Enstitüsü’nde beş yıl okudum, buna ek olarak da Yüksek Köy Enstitüsü’nde 2 yıldır okumaktayım. Köy Enstitüsü’nde psikoloji dersi yoktu ama alışkanlıklar üstüne önüne gelen bana bir şeyler söylüyordu. Bellekte kalacak şekilde tanımlar yapılmadığından, ayrıca uygulama konusunda örnekler verilmediğinden söylenenleri “Sel aldı, rüzgâr uçurdu!,, örneği hepsi yok oldu. İşin ilginci, savaş nedeniyle neredeyse açlık çektiğimiz günlerde yarı şaka yarı ciddî birçok öğretmen şu öğütleri vermişti: Az yemek sağlık açısından daha yararlıdır, çok yemeğe alışırsanız obur olursunuz. Obur insanlar yaşamda hep obur olarak kalır! Bu sözler o denli tekrarlanmıştı ki, gördüğümüz (bedensel olarak) şişman görünüşlüleri tümden obur, sıskaları da az yemek yiyen gruplarına ayırıyorduk. Biraz Psikoloji kitabı karıştırınca öğrendim ki bu görüş saçma değil tümüyle bilgisizlik ürünü. Çünkü şişmanlık, zayıflık olayı yeyip içme ile ilgili değil. Psikolog Kresvchmer bunu bilimsel olarak kanıtlamış:

-İnsanlar, doğuştan getirdikleri kalıtlar doğrultusunda başlıca üç grupta toplanır, Leptozom, Piknik, Atletik! Bu üç grupta da oburlar bulunabilir. Ancak oburluk canlıda bir duygudur. İşte Rousseau bunu söylemiş:

-Oburluk, çocukta doğal bir istektir. Bu istek onda gelişecek ya da geliştirilecek öteki istekler çıktıkça ve de çocuk onlara sarıldıkça oburluğa yorulan yeme isteği kendiliğinden ortadan kalkar. Bilgilenme, sanat kazanımları bunlara örnektir. Küçük ev gözlemleri bile bunu kanıtlamaktadır. Evinde yalnız oynayan çocuk ikide bir yiyeceklere sarılır. Oysa arkadaşlarıyla oyunlara dalınca anneler uyarmazsa çocuklar açlıktan bayılasıya oyundan ayrılmazlar. Bu duyguyu giderek bilginlere uyarlayabiliriz. Deneyine dalan bilgin, ya da enstrümanına sarılan müzisyen, fırçasına sarılan ressam ne şiş düşünür ne kebap!

Rousseau’ya göre oburluk, insana hiçbir kazanım sağlamayan bir hastalıktır. Ona göre bir oburun ruhu, tümüyle boğazındadır, gözleri de sofrasındadır. Kafasındaki kurulmuş ya da kurulacak akıl yürütmeler, hep sofra üstünedir.

Kendi gözlemlerime uyduğu için oburluk üstünde durdum. Oysa Rousseau, Yedi Delikli Tokmak’ın tüm deliklerine değinmektedir. Örneğin koklamanın çocuktaki doğuşu, sırasıyla gelişmesi nasıl bir yol izlemektedir, bunun üstünde de durulması gerekmektedir. Rousseau’ya göre yetişkinlerdeki çok özel koku alma ayrılıkları, onların çocukluk döneminde geçirdiği koku alma evrelerinden ileri gelmektedir. Ona göre, kimi insanlarda görülen kadın ya da erkek kokusuna karşı duyarlığı da bilinmeyen o karanlık dönem (çocukluk dönemi) esintilerinden olabileceğidir. Annesi ile bir arada kalan erkek çocuk ya da babasıyla çok yakın yetişen kız çocukların yetişkinlik dönemlerindeki söz konusu karşıt kokulara karşı duyarlığı bunlardan olabilir. Rousseau bunu kesin demiyor ama, gene de önemli bir konuyu önümüze getirmiş bulunuyor. Örneğin Kanada yerlilerinin avlarını koklayarak izlediğini, bunun doğuştan gelmediğini, eğitimle kazanarak deneyle güçlendirildiğini söylüyor. Alışkanlığın, bu denli etkisini bilince bunu, çocuklardaki koku alma duyarlığını arttırmak yolunda da neden kullanmayalım? Rousseau’nun bu görüşü ilgi görmüş, birçok deneyden sonra uygulamaya konmuştur. Birçok yiyecek içecek için koku alma uzmanlıkları yetiştirilmiş, koku sanayii giderek her alanda kendine yer açmıştır (Yiyecek, içecek, giyecek, insan bedeni). Bu girişim sonraları, salt koku almayla sınırlı kalmamış, sirklerde görülen hayvan numaralarının kazanımlarına (koşullanma) da örnek oluşturmuştur. Günümüzde de öteki duyum organlarımızın algılama güçlerinin artması için sürekli deneyler yapılmaktadır. Psikoloji Laboratuvarlarındaki önemsiz gibi görülen deneylerin gerçek amacı da budur. Geçmiş dönemlere bakarak gün günden insan bedeninin gelişmesi için yapılan sportif çalışmaların da bir bakıma özü bu düşüncelerden kaynaklanmaktadır.

Bunları görmezden gelip, Emil’i okumak, okuyana ne sağlar? Hele bunları görmezden gelip öğrenciye Emil okumayı önermek oldukça anlamsız bence. Çünkü öğrenci Emil’de anlatılanları anlayacak düzeye eriştirilmemiştir. Bu olmadığı gibi öğrenciye Emil’i örnek gösterip, çocuğu köyde yetiştirmek, bunun tersini çevirerek köyde yetişenlerin köyde daha yararlı olacağını söylemek ya da beklemek Rousseau’dan habersiz, bence onun adını kötüye kullanmak olmaktadır. Kendi kendime konuşarak ara ara da yorumlar yaparak okuduğum için romanlarda olduğu gibi dolu dizgin gidemiyorum. 2. Kitabı bitirip yola öyle çıkmayı hesaplarken 2. kitabın yarısına bile gelemediğimi görünce kitabı kapattım. Yeni Bedir 4 km., sık sık arabalar geçtiğinden rahat yürünmüyor. O nedenle bir saat olarak düşünüyorum. Burada beni arayan soran olmayacağına göre, ortam bulursam Amcamlarda kalırım düşüncesiyle gitmiştim. Kamber Amcam çok sevindi, daha ben oturmadan akşam bırakmayacağını söyledi. Ben de bunu bekliyordum. Köye gidip gitmediğimi sordu. Gerçekte daha önce geleceğimi duymuş, gözleri yollarda beni bekliyormuş. Anlattım, babamın iyi olduğunu selâm söylediğini, onu beklediğini söyledim. Kamber Amcam sitemli konuştu:

-O kendisi, çocukları yetiştirdi ocağına çekildi, Kamber daha o mutluluğa ulaşamadı çıkıp gelse ya! Sonra da kendi oğlu Mahmut’un işlere iyi sarıldığını, kendinin de yakında rahata kavuşacağını umduğunu söyledi. Yengem unutmamış, Yusuf Asıl’ı sordu. İyi olduğunu, memleketine gittiğini söyledim. Söyledim ama kafam karıştı, tüm biz Kepirtepelilerin birlikte olduğumuzu söylemek zorunda kalırsam Yusuf’u nasıl saklayacağımı düşündüm. Konular değişti, bu yılın ürün bolluğu sevinci konuşuldu. Kamber Amcam bir ara, Kepirtepe’ye eskisi gibi sık gitmediğini, Müdür’ün gönül alıcı konuşmalarına karşın ötekilerin çok nobran tavırlı olduklarını sıraladı. Kamber Amcamın nobran dediği tavrın ne olduğunu bilmediğim için sordum. Kamber Amcam doğrudan Kemal Üstün’ün adını vererek:

-O insana tepeden bakıyor, köy çocuklarının okuduğu bir okulda onun işi ne? Oraya efendiler, cicili biçili hanımlar değil köylü çocuklarının anası babası gelecek! Onlara tepeden bakan adamın orada ne işi var? Adamın bunu kendisi düşünmeli. Nerde öylesi!

Kamber Amcam bunları söyleyince ben de gerilere gidip bir daha düşündüm, gerçekten öyle bir durum var. Daha önce Eğitimbaşı olarak Enver Kartekin’i görmüştük. Ona güvenimiz yoktu (özellikle benim). Ancak bu güvensizlik daha çok bir önceki sevdiğimiz insanların yerine gelmelerinden kaynaklanıyordu. Gelir gelmez de arkadaşlarımızı okuldan uzaklaştırmaları (Ali Güler, Musa Güner, Ali Ergin v.b.) bizde kuşku uyandırmıştı. Buna karşın yıl sonuna doğru giderek bir ısınma olmuştu. Kemal Üstün gelince bir başka hava esmeye başladı. Özellikle ben, Enver Kartekin’den korkuyordum. Oysa Kemal Üstün’den hiç bir zaman korkmadım. Çünkü bana hiç güven vermemişti. Sanki o bir öğretmen değildi. Enver Kartekin bende iyi bir öğretmen etkisi bırakmıştı. Bu etki sürerken ben ondan korkuyordum. Kemal Üstün böyle bir etki bırakmadı. Övüngenliği de Enver Kartekin’den fazla değildi. Ancak o övünmeyi de farklı yapıyordu. Övündüğü şeyler dinleyenleri ilgilendirmeyen olaylardı. Menemen olayını, Kubilay’ı anlattığını anımsıyorum. İlk geldiği günlerdi, Eğitimbaşı olarak bir akşam dersliğimize geldi. O gelmeden önce ben onun İlköğretim Dergi’sinde Kızılçullu üstüne yazdığı bir yazısını okumuştum. Kemal Üstün adı, özellikle de Üstün soyadı dikkatimi çekmişti. Çünkü çok önceleri tanıdığım Kırklareli Valisi Faik Üstün soyadı benim belleğimde yer etmişti. Oğlu Emin Üstün’ü hep anımsardım. O nedenle Kemal Üstün bende bir tanıdık etkisi bırakmıştı. Daha adını duyar duymaz bu ilgi toplandı, sanki bana bir tanıdık gelmişti. Bu düşüncelerle arkadaşlarımdan farklı, kendime özgü bir beklenti içindeydim. Bizimle ilk konuşması olan Kubilay anlatısında bir tavır sezinledim, Anlatılan Kubilây değil kendisiydi. Kubilây olayını yaşamış gibi anlattı. Kubilây’la arkadaşlığı salt ikisinin de öğretmen olmalarıydı. Oysa biz daha önce tarım Öğretmenimiz Hikmet Özsan’dan dinlemiştik. Hikmet Öğretmen Kubilay’ın sınıf arkadaşı, bir yerin Tarım okulunda birlikte okumuşlar, Kubilây’ın kimi kişilik özelliklerini anlamıştı.

Kamber Amcam yorgun, uyuklar gibi yapınca yattık. Yeri yadırgamış olacağım, bir süre uyuyamadım. Aklım Kemal Üstün’de. Ona soru sormamız gerekecek; örneğin, şu at-araba almamız konusu nereden nasıl yayılmış? Bunu doğrudan Okul Müdüründen soracağıma Eğitimbaşından niçin sormayayım? Okul Müdüründen sormaya cesaret ediyorum ama Kemal Üstün’e hiç aklım yatmıyor. Ona sorarsam ya hiç karşılık vermez ya da bu soruyu suç durumuna sokmaya kalkışır. Bunları düşünürken gene Kemal Üstün’ün geldiği ilk günlere döndüm. Arkadaşımız Mehmet Yücel herkese bir ad yakıştırıyordu. Kendisine İskelet diyorlardı. O buna aldırmaz, ad taktıklarına da önerirdi, size takılan sıfatlara aldırmazsanız, onlar çabuk unutulur. Doğru yanlış okuldan çıkıncaya dek onun taktığı sıfatlar sürdü. Mehmet Yücel, Kemal Üstün’e ad takmamış benzetme yapmıştı Gestapo!

Son sınıfa geçtiğimizde okulun tüm yönetimi, öğretmenleri başka yerlere dağıtılınca okula köylerden ilkokul öğretmenleri doldurulmuştu. Bunların çoğu bayandı. Bu bayanlar, o zaman sessiz sakin görevlerini sürdürürken, birer birer evlendiler. Yalnız Rezzan Öğretmen Kırklareli’ye gitmişti. Ötekiler okulda evlenip kaldı. Biri de Kemal Üstün’le hayatını birleştirmiş, Eğitimbaşı’nın eşi. Tanıdığımız bir insan, Kepir’e geldiğimiz ilk gün karşılaştık. Dersimize gelmedi, öğretmen öğrenci olarak bir ilişkimiz olmamıştı ama gene de o zamanlar, güleç yüzlerle bakışıyor, karşılaşınca günaydınlaşıyorduk. Böyleyken şimdi Eğitimbaşı eşi olan tanıdık bir yüz, sanki maske takınmış gibi donuk bir yüzle yanımızdan geçti gitti. Ne demişler? “Üzüm üzüme baka baka kararır!,,

Gece bir ara uyandım, horoz ya da köpek sesi yok. Bunu horoz ya da köpek olmayışına yormadım, Çünkü olduğunu biliyorum. Ancak köyün konumu farklı, Kamber amcamın evi, köyün en üst noktasında, Edirne-İstanbul yoluna yakın. Burada da araba sesleri oluyor.

 

 

KEPİRTEPE KÖY ENSTİTÜSÜ

HASANOĞLAN YÜKSEK KÖY ENSTİTÜSÜ